Pakistan’ın Karizmatik Lideri: Imran Han

Imran Han ismi  sık sık gündeme geliyor. Kendisi ülkemizde, bize gösterdiği sevgi ve saygıyla anılmasıyla birlikte konuşmalarında çok defa ülkemize olan sevgisini belli etmiştir. Hatta Pakistan’da bir hastaneye de Recep Tayyip Erdoğan ismini vermiştir. Yakın zamanda 15 Temmuz ile ilgili olarak bir gönderi paylaşan Han, Türkiye’ye olan desteğini tekrardan vurgulamıştır. Dünya basınında da karizmatik bir görünüm imajı veren Pakistan Başbakanı Imran Han kimdir? Bu sorunun cevabını kısa ve öz bir şekilde Han’ın çocukluğundan başbakan olana kadarki süreci ele alarak cevaplayalım.

İmran Han, 1952 yılında Pakistan’ın Lahor kentinde Peştun kökenli bir anneyle babanın tek oğlu olarak dünyaya geldi. Han’ın annesinin üyesi olduğu Peştun Burki kabilesi, çıkardığı başarılı kriket sporcularıyla tanınıyor.

Lahor’un üst orta sınıf ailelerinden bir tanesinin çocuğu olan Han, şehrin en kaliteli okullarından birisi olan İngiliz Aitchison Koleji‘nde eğitim hayatına başladı. Mezun olduktan sonra, İngiltere’nin en eski okullarından Worcester Kraliyet Gramer Okulu ile eğitim hayatına devam etti. Kriket oynamaya bu okulda başlayan Han, Worcester ve Lahor takımlarında oynadı.

Oxford Üniversitesi Felsefe, Siyaset ve Ekonomi Bölümü‘ne kabul edilen Han, aynı zamanda kriket takımında oynadığı üniversiteden onur derecesiyle mezun oldu.

1976’da ülkesine dönerek milli takıma katılan Han, 1978’de 140 kilometre hıza ulaşan atışıyla kriket tarihine adını yazdırdı. Han’ın kaptanlığını yaptığı Pakistan Milli Takımı, 1992’de Avustralya’daki Dünya Kupası’nda şampiyon oldu. Bu, Pakistan’ın aldığı ilk ve tek dünya kupası oldu.

1995 yılında İngiltere’de film yapımcısı olan İngiliz Jemima Goldsmith ile evlendi. Bu evlilikten Han’ın iki oğlu oldu. Jemima, Han’dan boşandıktan sonra iki oğlunu da alarak İngiltere’ye gitti.

3 yılda topladığı 25 milyon dolarlık fon ile Pakistan’ın ilk Kanser Tedavi Merkezi’ni Lahor’da açtı.

Kriket oyunculuğundan sonra politikaya merak saran Han, 25 Nisan 1996 tarihinde Pakistan Adalet Hareket Partisi’ni (PTI) kurdu ve partinin ilk başkanı oldu.

1997 seçimlerinde sadece yüzde 1 oy alarak meclis dışı kalan PTI, seçimlerinde de meclise sadece 1 milletvekili sokabildi.

1999 yılında Pervez Müşerref’in yaptığı askeri darbeyi yolsuzlukları bitireceği düşüncesiyle destekledi ancak kendi iddiasına göre Müşerref’in başbakanlık teklifini geri çevirdi.

2008 seçimlerini boykot eden Han, Müşerref’in genelkurmay başkanlığından istifa etmeden devlet başkanlığı görevine devam etmesi ve yeniden aday olmasına tepki olarak diğer partilerden 85 milletvekiliyle istifa etti. Gelişmeler üzerine olağanüstü hal ilan eden Müşerref, Han’ı cezaevine gönderdi.

Bir hayır işleri örgütü olan Asia Society tarafından 2012 yılında Asya’da “Yılın Adamı” olarak seçildi.

ABD’nin insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlediği operasyonları, yolsuzluğu ve ABD’nin Afganistan politikalarını eleştiren mitingler ve gösteriler düzenleyen Han’ın, 2013 seçimleri öncesinde Lahor ve Karaçi’de yaptığı mitinglere yüz binleri aşkın insan katıldı.

PTI, 2013 seçimlerinde yüzde 17’ye yakın oy alarak 35 milletvekiliyle meclise girdi ve ana muhalefet partisi oldu. Aynı zamanda ülkenin kuzeyindeki Hayber Pahtunhva eyaletinde de iktidara gelen PTI, seçimde usulsüzlük iddialarının hedefi olan PML-N ve eski lideri Navaz Şerif’in istifa etmesi için kamuoyu baskısını oluşturan 2014 protestolarını düzenledi.

2015 yılında sızan Panama Belgeleri, Şerif’in çocuklarının, yurt dışına para kaçırmak ve yurt dışında servet edinmek için kullanıldığı iddia edilen offshore şirketlerle bağlantılarının olduğunu ortaya koydu. Navaz Şerif, 2017 yılında başbakanlık görevinden uzaklaştırıldı ve yolsuzluk nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

2015’te gazeteci Reham Han ile yaptığı evlilik bir yıldan az sürdü. BBC’nin eski hava durumu sunucusu olan Reham Han, hatıralarını anlattığı bir kitap yazdı.

2018 yılında Lahor’da gözlerden uzak bir törenle Büşra Bibi ile evlendi. Büşra Bibi’nin Han’a ruhani konularda akıl hocalığı yaptığı da söyleniyor.

Han’ın partisi PTI, 25 Temmuz 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde birinci çıktı ve parlamentoda da açıklanan 260 sandalyenin 115’ini aldı. Han, 18 Ağustos 2018 tarihinde Pakistan Başbakanı olarak göreve başladı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.biyografi.info/kisi/imran-han
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-44967985
https://www.britannica.com/biography/Imran-Khan
[/vc_toggle]

Beyrut Patlaması ve Aktörlerin Bakışı

Ortadoğu’nun coğrafya yönünden oldukça kritik bir bölgesinde bulunan Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen Hiroşima’yı andıran patlama, dünya gündemini sarstı.

2750 ton amonyum nitratın, amatörce bir şekilde limanda bekletilmesi, kaza ve sabotaj ihtimallerinin değerlendirilmesinden öte, büyük bir stratejik hatanın mevcudiyetini de gösteriyor.

Ülkenin başkentinde patlamadan ötürü 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 3000’den fazla yaralı olduğu rapor ediliyor. Ayrıca limanın kullanılamaz hale gelişi ve milyarlarca dolarlık zarar zaten ekonomik olarak zor günler geçiren ve bu sebeple protestoların yaşandığı Lübnan’da hükümetin ve halkın işinin gittikçe zorlaşacağının göstergesi.

Fransa’nın bu durumu değerlendirerek, eskiden hakim olduğu bölgelerden biri olan Lübnan üzerinde yeniden hegemonya kurma arayışına girdiğini söylemek mümkün. Nitekim Macron’un ziyaretinde halktan birtakım kişilerin “bizi Fransa yönetsin” söylemleri de kameralar önünde pek tesadüf değil gibi…

Patlamayla ilgili Türkiye’deki yayıncılık sorumsuzluğuna da değinmek gerekir. CNN International’in patlamayı IŞİD’in üstlendiğine dair bir haber yayınlayıp, yanlış bilgi sonucu haberi kaldırdığı biliniyor. Ancak Türkiye’de bazı kanallar tarafından haber aynı şekilde verilmeye devam etti. Bu anlamda Sputnik Türkiye haricinde bir düzeltmeye rastlamadım.

Patlamanın bir kaza olmadığını düşünüyorum ve bu kadar büyük bir yıkımda da söz gelimi herhangi bir istihbarat örgütünün işi olsa bile herhangi bir üstlenmenin olacağını da düşünmüyorum. Hizbullah’ın flaş bir açıklamayla silah depolarımıza zeval gelmedi açıklaması da panikle yapılan bir açıklama olarak görülebilir. Ve muhtemelen oldukça derinden etkilendiler.

Adeta bir kültür mozaiğine dönüşmüş Lübnan’da, İsrail için en büyük tehlike Hizbullah. İran’dan aldığı destekle füze kapasitesini oldukça artırmış durumda. Bu anlamda İsrail güvenlik birimlerinin devamlı olarak tetikte olduğunu söylemek mümkün. Öte yandan Lübnan hükümetinin, İsrail için doğrudan bir düşman olmadığını söylemek de doğru olur.

Türkiye açısından bakıldığında ise, Osmanlı Devleti’nin eskiden sahip olduğu topraklarda nüfuzunu artırmak isterken bazen başarılı bazen de başarısız olan politikaların bir parçası olarak, Lübnan’a hızlıca yardım gönderilmesi hem insani yönden hemde siyasi yönden bir hamle olarak görülebilir. Mezhepsel kaygılarından ötürü Hizbullah’ın bu yardımlara sıcak bakmadığı da aşikar.

Ortada bir gerçek var ki, Lübnan’ı daha zor günler bekliyor. Özellikle ekonomik olarak büyük problemler yaşanmaya devam edebilir. Neyse ki Irak’taki gibi protestocular vurulup öldürülmüyor diyerek bir nebze insanlık adına içimizi rahatlatsa da ne çeşit bir çözüm bulunacağı merak konusu.

Yeşil Siyasetin Ortaya Çıkışı ve Alman Yeşil Partisi: “Die Grüen” Örneği

Yeşil hareket, çevresel amaçlara önem veren, şiddet karşıtlığı ve toplumsal adaleti savunan, katılımcı demokrasi üzerinde biçimlenmiş bir ideoloji olarak tanımlanmaktadır (Kaya,2011:5). Yeşil hareketin temel amacı doğanın ve barışın korunmasıdır. Bu hareket için yeşil bir toplumda toplumun genel çıkarlarına özen gösterilmelidir. Bu toplumda doğaya saygılı olmak ve korumak çok önemlidir. Yeşil harekette amaç, iktidara geldikten sonra belirli programlar uygulatmak değil, halkın isteğine bağlı olarak yeni bir anlayışın geliştirilmesini sağlamaktır (Özer,2001:180).

Yeşiller hareketi, çevreyle ilgili sorunların çözümünde öz çıkara ve sağduyuya yönelik çağrı yaparak, insanoğlunu ekolojik bakımdan güçlü siyasaları ve dünya görüşlerini benimsemeleri için “Yeni Siyaset” anlayışına vurgu yapmıştır (Üste, 2015, s. 42).

Yeşil siyasetin gelişimi, ekonomik temelde düşünenlerin ülke genel siyasetine yön verenlerle birlikte hareket etmeleri sonucunda toplumsal özyapının bundan etkilenmesine bağlanmıştır (Üste, 2015, s. 40). Çevreci düşüncenin siyasal alanda kendine yer bulması 1980 sonrasına denk gelir. Yeşil düşüncenin siyasal hayattaki temsilcileri yeşil partiler olmak üzere yeşilci sivil toplum örgütleridir. Çevreci anlayışla kurulan örgütler ve siyasi partiler, çevreci anlayışı temel almanın yanı sıra demokrasiye, sivil haklara, adalete karşı bakış açılarını ortaya koymuşlardır. Çevreci örgütlerin faaliyetleriyle ülke yöneticileri etkileme çabası ve siyasette çevreci anlayışın ortaya çıkması yeşil siyaset anlayışını ortaya çıkarmıştır (Bozkır, 2018, s. 61).

1970’li yıllardan sonra daha politik ve farklılaşan çevreci örgütlerin ve çevreci anlayışa sahip grupların yaptıkları gösterilerin, protestoların siyasi alanda istenilen karşılığı bulamadığını düşünmeleri çevrecileri partileşmeye yönlendirmiştir (Göktolga, 2013, s. 130). Endüstri toplumuna karşı olan eleştiri zamanla kendilerini “yeşiller” olarak adlandıran grupların oluşmasına yol açmıştır. Yeşiller kavramı ise Alman Yeşiller Partisi’nin 1983 yılında yapılan seçimlerde %5,6 oy alarak Federal meclise girmesinden sonra moda olmuştur (Bozkır, 2018, s. 61).

Toplumsal hareketten yeşil siyasete dönüşümde Alman Yeşilleri’nin öncülüğünde üç genel sorun üzerine siyaset oluşturulmuştur. Bunlar: kaynak problemleri, atık problemleri ve ahlaki problemlerdir. Yeşil siyaset, çevreye ait doğal sistemin bozulması ile hız kazanmıştır. 1972 yılında Roma Kulübü’nün raporu ile dünya siyaseti ve ekonomisinde şok bir etki yapmıştır. Raporda dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynakların tükenmesi hususlarında, dünyanın kaynaklarının 1992 yılında tükenebileceği tahmini yer almıştır. Bununla birlikte çevre sorunları uluslararası bir kaygı haline dönüşmeye başlamıştır. İç siyasal yapılanmalarda bu tür toplumsal hareketler ‘siyasal parti’ olarak yer almaya başlamıştır (Heywood, 2013, s. 458).

Yeşil siyaset, 20.yüzyılın sonlarına doğru kurulmaya başlayan yeşil partilerin ve çevresel sorunların dile getirilmesinde baskı ve çıkar grubu olma özelliğine sahip, yeşil anlayışa odaklı sivil toplum örgütlerinin benimsedikleri değerler ekseninde şekillenmiştir. Uluslararası ve ulusal alanda çevre korumacı veya radikal çevreci anlayışa sahip çok sayıda sivil toplum örgütü mevcuttur (Bozkır, 2018, s. 61).

Ekolojik hareketin, içinde geliştiği şartlar doğrultusunda partileşmeye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Partileşme sürecinin en önemli nedeni mevcut kurumsal partilerin ekolojik taleplere cevap veremiyor olmasıdır. Siyasal çatışmanın sağ ve sol kanadındaki hiçbir parti çevresel sorunlarla mücadele konusunda duyarlılık göstermemişlerdir (Göktolga, 2013, s. 132).

Yeşiller Partisi tüm dünyada çevreci hareketin en önemli siyasi temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir. Ağırlıklı olarak Avrupa’da olmak üzere tüm dünyada Yeşiller adıyla anılan bir çevreci hareket söz konusudur. Bu hareket bazı ülkelerde siyasi parti formunda örgütlendiği gibi, bazı ülkelerde ise sadece bir sivil toplum örgütü şeklinde örgütlenmiştir (Tuna, 2015, s. 307).

Yeşil partiler, önce fikir kulüpleri olarak ortaya çıkan ve daha sonra siyasal partiye dönüşen bir gerçeklik gösterdiğinden “parlamento dışından kurulan partiler” sınıflaması içinde yer almaktadır (Üste, 2015, s. 40). Geleneksel siyasetten dışlanmasının nedenlerinden biri, yeşil hareketin endüstri karşı tavrının işçi sınıfının çıkarları ile çelişmesidir. İkinci neden ise, bu partilerin hiyerarşik ve bürokratik yapılanmanın yeşil taleplerin gerektirdiği politika değişikliklerini yapmaya izin vermemesidir (önder, 2010). Yeşil siyaset kendine yakın bulduğu ideolojilerle bağlantı halindedir. Yeşil siyaseti daha çok sol ideoloji içinde değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda yeşil partiler, çevresel gayelere değer veren, toplumsal adaleti, katılımcı demokrasiyi, şiddet karşıtlığını benimsediklerini ve güçlerini temelde üç unsurdan aldıklarını ifade ederler. Bunlar; çevrecilik, demokrasi ve sosyal adalettir. Ayrıca demokrasi ve çevre ile ilgili çalışmalarının dışında sivil haklar, pasif direniş, toplumsal direniş, toplumsal eşitlik, sosyal ilerleme, âdem-i merkeziyetçilik gibi konularda da çalışma yaparlar (Bozkır, 2018, s. 62).

Yeşil düşünce, sorunları çözebilmek için oluşturulmuş klasik anlayışın dışına çıkarak mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştiriye ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal, kentsel, toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin tartışıldığı bir platformdur. Yeşiller Partileri’nin temelinde, özgürleştirici bir çevrenin sorgulanarak, bütünlükçü bir eleştiri ile programın oluşumu söz konusudur (Üste, 2015, s. 43).

Alman Yeşil Partisi: “Die Grüen” Örneği

Almanya’da 1970’lerde başlayan yeşil hareket, Almanya’nın bazı özel şartları dolayısıyla Fransa gibi ülkelerden geç başlamasına rağmen, çok hızlı gelişmiş ve parlamentoda temsil edilen bir siyasi partiye dönüşmüştür (Görmez, 2018). İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaşa kaçan protesto hareketleri, barış ve silahsızlanma hareketleri, öğrenci hareketleri, vatandaş inisiyatifleri ve alternatif hareketin gelişmesi gibi süreçler, Almanya’da çevre sorunlarının siyasallaşması sürecini hızlandırmıştır. (Özer, 2001, s. 184). 1983 yılında Alman Yeşilleri’nin çevre kavramına farklı yaklaşımı ve işlevleri parti olmalarını aynı zamanda parlamentoya girmelerini sağlamıştır (Üste, 2015, s. 43).

Yeşil Parti’nin bugünkü halini almasında etkili olan yeşil protesto hareketleri ilk olarak 1968 öğrenci hareketi ile başlamıştır. Daha çok sol ideolojik safta yer alan yeşil siyaset anlayışı ile dönemin nasyonal sosyalist ve otoriter eğilimleri görüş olarak zıt düşmüştür (Özer, 2001, s. 185).

Alman Yeşil Parti, üretirken doğanın zarar görmemesine dayanan bir siyasal felsefe ortaya koymaya çalışmıştır. Bir nevi bilinç yükseltmenin altını çizmişlerdir. Bu hareketler genelde nükleer yapılanmaya ve toplumun bozulmasına karşı başlamış olup hareketin başlıcaları “Hippiler ve Yipiler”dir. Daha sonra bunların güçlü desteği ile öğrenci hareketleri büyümüştür. Yeşil hareketin ikinci kaynağı ise bu hareketler olmuştur. Ardından vatandaş girişimlerinin arttığı ve toplumda önemli bir yer işgal ettiği görülmektedir. Sosyal Demokrat Parti ve Hür Demokrat Parti’nin de yeşiller hareketi etkisini yadsımak mümkün değildir. Almanya’da çevre problemlerinin artmasına paralel olarak halkın büyük bir kısmı Sosyal Demokrat Parti’ye ve Hür Demokrat Parti’nin reformcu çevre politikalarıyla sorunların çözüleceğini ümit ederken, genç ve iyi eğitimli, orta sınıftan bazı insanlar buna inanmayarak başka çözümler geliştirdiler. Özellikle ‘barış hareketi’ bunlar içinde önemli bir güç sağlayarak Almanya’da pek çok grubun partisizliği savunmasına rağmen kurulmuştur. Böylece bazı radikal grupların karşı çıkmasına rağmen yeşil hareket siyaset sahnesine çıkmıştır (Görmez, 2018).

Yeşil Parti’nin oluşum sürecinde, nükleer karşıtı hareket önemli rol oynamıştır. 1970’lerden itibaren yerel seçimlerde Baden-Württemberg ve Schleswing-Holstein eyaletlerinde “Çevre Koruma Listesi”, “Yeşil Liste”, Nükleer Güç-Hayır Teşekkürler” gibi örgütlerle etkili olmuş ve Aşağı Saksonya’da azımsanmayacak bir başarı elde etmiştir (Üste, 2015, s. 44).

Partileşmeye karar veren hareket “muhafazakâr ve sol grupların” tek bir listede birleşmesini sağlayan “Çevre Koruma İçin Yeşil Liste”dir. Bavyera’da da önemli bir gelişme yaşanmış ve birbirinden bağımsız gruplar “Die Grüen” adlı bir seçim ittifakında örgütsel bağımsızlıklarını ve yapılarını kaybetmeden bir araya gelmişlerdir.

Alternatif Siyasal İttifak, “Yeşiller” adı altında birleşerek Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılmış ve %3,2 oy oranına (yaklaşık 900 bin civarı oy) ulaşmışlardır. (önder, 2010) Bu oy oranı Parti’nin federal bütçeden siyasi parti olarak yardım almasının önünü açmıştır (Özer, 2001, s. 186). Almanya’daki yeşil protestolar 1978’te 38 bin kişilik destekçiye sahipken, 1980’e gelindiğinde 11,300’ü bölgesel, 130’u bölgeler üstü olmak üzere yaklaşık 5 milyon insanın desteklediği bir hareket haline dönüşmüştür (Özer, 2001, s. 186). Parti’nin resmen kurulması Ocak 1980’de gerçekleşmiştir.

Alman Yeşilleri 1980 yılında katıldıkları ilk genel seçimlerde %1,5 oranında oy almakla birlikte, tüm oyların %5,6’sını aldıkları 1983 seçimleri sonrasında ilk kez ulusal parlamentoda temsil edilme hakkını elde etmişlerdir. 1983 seçimleriyle elde edilen bu seçim zaferi neticesiyle Alman Yeşiller Partisi, Federal Parlamento’da 27 sandalyeye sahip olmuştur. Ulusal seçimlerde elde edilen bu başarının arkasında, önceki yıllarda yerel seçimlerde elde edilen başarıların büyük etkisi olmuştur (Haklı, 2017, s. 460).

25 Haziran 1987 yılında federal seçimlerde oylarını %8,3 e çıkararak büyük başarı elde eden Yeşiller, 1990 seçimlerinde ciddi bir oy kaybına uğramışlardır. Alman Yeşillerinin etkisi 1990’dan sonra yeniden etkisini göstermeye ve oy oranlarını arttırmaya başlamıştır. 1992 yılında Doğu ve Batı Alman Yeşilleri birleşerek parti içi bazı sorunların oluşmasına yol açmalarına rağmen oy oranlarını arttırmışlardır. 1994 seçimlerinde oy oranlarını  %7,3’e, milletvekili sayılarını 49’a çıkarmışlardır. 1998 seçimlerinde yeşil parti %6,7 oy olarak 47 milletvekili çıkarmıştır (Görmez, 2018).

Yeşil Parti’nin elde ettiği başarılara rağmen, 1980’lerin ortasından itibaren parti içinde izlenecek politik yöntem bakımından tartışmalar ve fikir ayrılıkları yaşanmıştır. Bunun sonucunda partinin iki büyük lideri olan Petra Kelly ve Gert Bastian öncülüğünde partide “Realos” ve “Fundis” olarak adlandırılan iki ayrı grup ortaya çıkmıştır.

Petra Kelly ve Gert Bastian

Realoslar, parlamento içi mücadele taraftarlarıdırlar. Ana akım partilerle ittifakı gerekli gören siyasal gerçekçilerdir. Fundis grup ise parlamento dışı mücadeleyi savunurlar. Ana akım partilerle ittifakı sert bir biçimde reddederler. İki grup arası tartışmalar partinin etkisini azaltıcı etkenlerin başında yer alır. Yaşanan bu tartışmaların sonucunda partide Realoslar büyük güç kazanmış ve Alman Yeşilleri 1985 seçimleri sonucunda Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon ortağı olmuştur (Haklı, 2017, s. 462).

Alman Yeşillerini homojen bir grup olarak tanımlamak mümkün değildir. Kaba hatları ile bunları; eko-sosyalist yada geleneksel sosyalist olarak bilinen kırmızı yeşiller, radikal reformcu ve ağırlığı ekolojiye veren yeşil kırmızı gerçekçiler, çıkış noktaları tamamıyla ekoloji olan reformcular ve parlamenter demokrasiye karşı olan radikal muhalifler olarak ayırmak mümkündür. Ancak Alman Yeşillerinin bugünkü konumlanışını bu ifadelerle anlatmak pekte mümkün değildir (Görmez, 2018).

Alman Yeşil Parti, kuruluş dönemi örgüt yapısında; yerel örgütler, ilçe örgütleri, il örgütleri, eyalet örgütleri; federal parti organlarında ise, federal genel kurul, federal komite, federal yönetim kurulu, federal hakem komisyonu ve yüksek hakem komisyonundan oluşmuştur. Bu yapı içinde yerel birimlerin Partiye bağımlılıkları artmakta, özerk bir yapı ve işleyişe sahip olmaları da taban demokrasisine sahip olduklarını göstermektedir. Partinin geçirdiği dalgalı gelişmelerde, bu örgütlenme şekli kısmi değişikliklere uğrasa da, temel yapı fazla bozulmamıştı (Özer, 2001, s. 186). Federal Almanya’da, çevre sorunlarıyla ilgili bakanlık İçişleri Bakanlığı’dır. İçişleri Bakanlığı’nda, Çevre Sorunları Genel Müdürlüğü bulunmaktadır. Bunun dışında Dışişleri Bakanlığı, Maliye, Ekonomi, Bayındırlık, Ulaştırma ve Tarım Bakanlıklarında birer çevre sorunları şubesi vardır. Ayrıca her eyaletin kendi bünyesinde farklı çevre örgütlerine de rastlanmaktadır (Görmez, 2018).

Almanya, çevre hareketinin en yaygın olduğu ülkelerden biridir. Alman Yeşiller Partisi de halen daha gücünü korumaktadır. Hükümet ettikleri dönemde kazandıkları en büyük başarı, nükleer santrallerin kapatılması olmuştur. 2002 yılında yapılan Federal seçimlerde bu başarıları sayesinde %8,6 oy alarak 55milletvekili çıkarmışlar ve koalisyon ortağı olmuşlardır. 2003 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 13 milletvekili çıkarmışlar, 2005 Federal seçimlerinde %8,1 oy alarak 51 milletvekili ile parlamentoya girmeye hak kazanırken yedi yıllık koalisyon dönemi sona ermiştir. Alman Yeşiller Partisi, 2009 yılındaki Federal seçimlerde %10,7 oy almış ve 68 sandalye kazanmış, fakat koalisyona dâhil edilmediği için iktidar ortağı olamamıştır (Haklı, 2017, s. 464).

2013 yılında gerçekleşen son federal seçimlerde parlamentoya girmeyi başarmıştır. Oyları %8,4 oranına düşmüş ve 63 sandalye kazanmıştır. Alman Yeşiller Partisinin 2013 seçimlerinde yaşadığı bu düşüşün sebebi olarak, partinin kuruluş yıllarından itibaren benimsediği çevre, kadın ve barış gibi temel politik amaçlar yerine, girdiği koalisyonlarca sosyal adalet ilkesine yoğunlaşması gösterilmektedir (Haklı, 2017, s. 464).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Bozkır, Özge , “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69, 2018.

Göktolga, Oğuzhan ,”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136, 2013.

Görmez, Kemal,  Çevre Sorunları, nobel yayıncılık, Ankara, 2018.

Haklı, Salih zeki, Yeşil Düşüncenin İktidarı, O. İmga, & H. Olgun içinde, Yeşil ve Siyaset Siyasal Ekoloji Üzerine Yazılar,  ss. 445-470), liberte yayınları, Ankara 2017.

Heywood, Andrew, küresel siyaset. Adres yayıncılık, Ankara, 2013.

Kaya, Ramazan (2011), Bir Ekoloji Hareketi Olarak Yeşiller ve Türkiye’de Yeşiller Partisi, Yeşil Düşünce Broşür Dizisi-2.

Özer, Akif M,  “Yeşil Hareket: Alman Yeşilleri Üzerine bir inceleme”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dergisi, ss. 173-198, 2001.

Tuna, Muammer , “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318,2015.

Üste, Rabia Bahar, “Doğanın siyaset paradigması: yeşil siyaset”, sosyal ve beşeri bilimler dergisi , ss. 38-54, 2015.

[/vc_toggle]

Tehditten Ortaklığa: Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkileri

İki büyük imparatorluk, Soğuk Savaş Dönemi’nde iki ters kutup, iki büyük Avrasya gücü ve karşılıklı çıkarlar devam ettiği sürece iki büyük dost devlet: Rusya ve Türkiye. Bu iki köklü devlet, uzun zamandır birbiriyle bazen masada, bazen sahada karşı karşıya geliyor. Bu makalede Avrasya’nın en önemli aktörlerinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren Türkiye ile Rusya ilişkisini inceleyeceğiz.

Bir zamanlar dünyanın en büyük güçlerinden biri olan Sovyet Rusya, dağılmasına rağmen hala askeri bakımdan bu ünvanını elinde tutuyor. Fakat bu dağılma sürecinden sonra o eski ‘ihtişamlı’ havasını kaybettiği kesin. Soğuk Savaş’ta askeri olarak değil ekonomik ve politik olarak yenilen Rusya, 1991 yılından itibaren kendine yeni bir yol çizmek zorunda kaldı. Bu yeni yolda artık dünya sistemine ayak uydurmak zorunda ve bu da bölgedeki unsurlarla işbirliğinden geçiyor.

Öteki tarafta Rusya ile benzer bir geçmişe sahip, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olan Türkiye, Cumhuriyet Dönemi’nden beri ‘değişmez’ olan tarafsızlık politikasını artık değiştirmek zorunda.

Rus İmparatorluğu’nun 19.Yüzyıldaki politikasını anlatan bir propaganda afişi.

1992-2000

Rusya Federasyonu olarak yeniden doğan devlet, ilişkilerinde hemen hemen her devleti kendisine bir tehlike olarak algılamıştır. Bunlardan birisi de bariz bir şekilde Türkiye’dir. Türkiye, bağımsızlıklarını kazanan yeni devletlerle samimi bir iletişim kurmayı denemiştir. Bağımsız ülkelere diplomatlar gönderilmiş, tüm Türk devletlerini kapsayacak organizasyonlar olarak Türksoy ve TİKA kurulmuştur. Aynı şekilde Karadeniz’e yeni kıyıları olan devletlerde ortaya çıkmıştır ki bunlarda Türkiye’nin yeni potansiyel partnerleridir. Bu yeni devletlere liderlik amacıyla Türkiye, 1992 yılında 12 devlet ile birlikte Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (KEİÖ) kurmuştur. İşte bu süreç boyunca, Türkiye ve Rusya bir rekabete girmiş, bu bölgeler arasında jeopolitik bir nufüz savaşı vermiştir. Rusya şunun bilincindedir ki Türkiye Orta Asya’da yeni var olan devletler ile kültürel ve dinsel yakınlığa sahiptir ve Avrupai bir NATO ülkesidir. Aynı zamanda geçmişten gelen devlet kültürü de Türkiye’ye ‘büyük abi’ rolünü devretmektedir. Fakat Türkiye çok istese de, yeterli olmayan kaynaklardan dolayı 1995 yılından itibaren Orta Asya’da Rusya ile rekabetten çok; gerçekçi, dengeli ve göz arda etmeyen bir politika izlediğini gözlemliyoruz.

Ülkelerin iç dinamiklerine bakarsak Rusya’da milliyetçi-yurtsever duygular ve güçlü bir ülke özlemi artmaktaydı, sebebi ise Sovyetler’den sonra gelen Rusya’nın yetersizliği ve ABD’ye karşı küçük düşürücü yenilgiydi. Buda ister istemez bir ABD müttefiki olan Türkiye’ye bakış açısını etkiliyordu. Türkiye’de ise o gün git gide yükselen İslami hareketler var ki bu yüzden bu süreç boyunca halkların arasında büyük bir bağ kurulamamıştır.

Ayrıca Güney Kafkasya’da da bu iki ülke kötü ilişkilere sahipti. Rusya’nın Ermenistan’ı savunması ve sözde soykırım olaylarını dile getirmesi, Türkiye’yi Azerbaycan’a ve Gürcistan’a özellikle itmiştir. Basitçe diyebiliriz ki, ilk dönem yıllarında rekabetten ve şüpheden dolayı büyük ilişkilere izin vermemiştir. Fakat bazı gelişmeler geleceğe dair umut vermiştir. Yıllar boyunca iki ülke de terörden dolayı askeri ve ekonomik şekilde büyük yaralar almıştır ve birbirlerine köstek olmamak için 24 Ocak 1995’te Türkiye ve Rusya Federasyonu ‘Terörizmle Mücadele Alanında İşbirliği’, ardından 1999’da ise Ecevit-Putin ikilisi arasında ‘Terörizmle Mücadelede İşbirliği Deklarasyonu ve Hükümetler Arası Anlaşmalar’ imzalanmıştır. Bir diğer önemli alan ise enerji sektörüdür. Türkiye’nin enerji ihtiyacı günden güne büyürken, ‘Mavi Akım’ projesi ile Rusya Türkiye’nin enerji ihtiyacını büyük oranda karşılamıştır. Bu sonradan yaşanacak büyük ekonomik bağlantıların başlangıcı olarak gözükebilir.

Son olarak iki ülke arasındaki başka bir sorun ise Rus-Yunan-Rum yakınlaşmasıydı. Rusya’nın Güney Kıbrıs Rum kesimine S-300 füzesini satışı Türkiye’yi ayağa kaldıran olaylardan biriydi. Kapsama alanı olarak tüm Kıbrıs’ı ve Türkiye’nin Güney limanlarını kapsayan bu savunma silahları, Türkiye için bir egemenlik sorunu olarak ortaya çıktı. Sonunda, Yunanlar S-300’leri Girit Adası’na yerleştirdi. Bu sorununda aşılmasıyla iki devlet yavaş yavaş ‘komşuluk’ alanında ilerlemeye başladı.

Bülent Ecevit’in Moskova Ziyareti (Kasım 1999)

2000-2008

İkinci dönem dediğimiz 2000-2010 arası yıllar iki ülkenin güven arıyışı olarak adlandırılabilir. Bunun birkaç sebebi vardır. İlk olarak, Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye Avrupa Birliği için aday ülke statüsü bile verilmemesi, takibinde görüşülse de tam üyelik görüşmelerinin sürekli ertelenmesi, Türkiye’nin çabalarına rağmen AB’nin sürekli yeni olaylar ve istekler ortaya koyması, Türkiye’nin Avrupalı devletler ile ilişkisinin neredeyse kopmasına sebep oldu. Bu gibi sorunlar Türkiye tarafından kabul edilemez hayal kırıklıklarını beraberinde getirdi ve batı ülkelerine şüpheli yaklaşmaya başladı. Rusya’da ise komünizmin çöküşü yeni bir yol açsa da, hala batı ülkeleri tarafından ‘tehdit’ olarak görülmeye devam etti ve yalnızlaştırıldı. Bu iki eski süper güç , yaşadıkları ‘batı’ tecrübesinden sonra mantıklı bir karar olan işbirliğini tercih etmeye yakınlaştı. Görüyoruz ki, bu süreçten sonra ne zaman iki taraftan biri AB ile sorun yaşasa birbirlerini ziyaret ediyor. 2002 yılında Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesiyle bu ilişki derinleşmeye başladı.

Türkiye ve Rusya’nın bölgede birçok ortak hedefi vardı. Bunlardan bazıları; ticaret, turizm, enerji ihracatı ve dağıtımı, nükleer güç santralleri, Avrupa’ya karşı yalnız kalmamak için siyasi bir dostluk. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, Rusya ve Türkiye’nin ilişkileri her zaman ticaret ile gelişmeye başlamıştır. Bu iki ülke arasındaki ticaret genişledikçe askeri ve siyasi alanda iş birliği mümkün oluyor. Bunun sebebi ise Rusya ve Türkiye’nin bir bakıma birbirini tamamlayıcı ülke olmalarıdır. Türkiye Rusya’dan enerji ham maddesi ve diğer işlenmemiş ürünler ithal etmektedir. İthalat-ihracat durumu Türkiye adına dengesiz ve avantajsızdır, çünkü Türkiye’nin Rusya’dan yaptığı ithalat bu ülkeye yaptığı ihracattan oldukça fazladır. Buda uzun süreçte bir ticaret açığına yol açar. Enerji sektörünün değişen ve artan fiyatına karşın, Türkiye’nin ihracatı aynı şekilde büyüyemektedir. Örnek verecek olursak, iki ülke ticari hacmini 100 milyara çıkarırsa şu anki oranla bu 80’e 20 gibi bir oranla Rus üstünlüğü olacaktır.

Türkiye’nin en büyük gelirlerinden biri olan turizm sektörünün en önemli parçalarından biri de Rus halkıdır. Rus halkı, uzun yıllardır Türkiye’ye tatil amaçlı gelmektedir ve bu ülkeye döviz girişi sağlamaktadır. Aynı zamanda sağlam bir dostluk temellerinin kurulması adına halkların kaynaşması gerekir ki Rus ve Türk halkları bunu başarmışlardır. Ruslar, yabancı olarak en çok Türklerle evlenmektedirler. Tahminlere göre 2019 yılında Türkiye’de 100 bin Rus gelin bulunmaktadır.

2008-2020

Üçüncü dönem olarak adlandırabileceğimiz 2010-2020 döneminde ise bu iki aktör zaman zaman çok büyük krizler yaşadı, zaman zaman ise dostluklarını en üst seviyeye çıkardılar. Bu hareketli on yılda en önemli olayları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1.) Gürcistan-Güney Osetya Savaşı (2008)

Sovyetlerin dağılışından sonra Gürcistan’a bağlı kalan Güney Osetya, 2008’de Rusya’nın da desteği ile bağımsızlığı ilan etti. Bu bağımsızlık bildirisi Gürcistan tarafından tanınmadı ve savaşa sebep oldu. Tamamen Rusya destekli olan Osetya’ya karşın Gürcistan’da NATO ve AB gibi unsurları yanına çekmeyi denedi ve bu organizasyonlarda Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü desteklediler. NATO savaş gemilerini Karadeniz’e konuşlandırdı, Türkiye Gürcistan’a elektrik ve askeri yardımda bulundu ve diplomatik baskı yaptırdı. Büyük bir kriz eşiğinde Rus yanlısı Osetya savaşın galiba olarak bağımsızlığı ilan etsede, hala de facto devletlerden biridir.

Batı’ya yakınlaşan ve AB üyesi olmaya çalışan Gürcistan’la Türkiye’nin ilişkileri çok iyi. Azerbaycan doğalgazı, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye taşınıyor. Bakü’den başlayan trenyolu hattı da Gürcistan üzerinden kesintisiz olarak Türkiye’ye ulaşıyor ve vizesiz geçiş anlaşmaları var. Rusya ile Türkiye bu bölgede farklı tarafları savunuyor.

Gürcistan’daki De Facto devletler

2.) Ukrayna Sorunu (2014)

Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya yakın temasta bulunmak isteyen Ukrayna, uzun yıllardır Rusya ile uğraşıyor. 2013’te AB ile ilişkilerinin zirve noktasına gelmişken, AB’den uzaklaşıp Rusya ile anlaşma yapılması ülkede büyük protestolara sebep oldu ve 2014’te Rus yanlısı hükümet devrildi. Rus yanlısı hükümetin devrilmesi üzerine Rusya Ukrayna’daki Rus halklarını ve taraftarlarını silahlı bir şekilde desteklemeye başladı. Bu durum çatışmaları birlikte getirdi ve yine uzun sürecek bir savaş başlamış oldu.

Türkiye bu süreçte yeni Ukrayna hükümetini destekledi. Türkiye ile Rusya arasındaki asıl sorun ise Rusya’nın Kırım’ı ihlakıyla başladı. Bölgede yaşayan Kırım Türkleri’nin haklarını Türkiye bir sorun olarak saydı ve ABD, NATO, AB ile birlikte Türkiye’de Rusya’ya karşı sert tepkiler ve kararlar aldı.

Kırım Türkleri ve toprak bütünlüğü savunmasının yanında, Ukrayna ile Türkiye’nin ikili ticaret hacmi de önemli faktörlerden. Önemli ziyaretlerden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan Kırım’ın Rusya’ya bağlı olduğunu kabul etmediklerini ve Türkiye’nin Ukrayna ordusunun ihtiyaçları için 200 milyon liralık yardımda bulunacağını açıkladı.

3.) Rusya-Türkiye Jet Krizi (2015)

24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetlerine ait Suhoy Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından önce 5 dakika içerisinde 10 defa uyarılmış, uyarılar dikkate alınmayınca iki Türk F-16 uçağı tarafından vurulmuştur. Bu müdahalenin önemini anlamak için şu notu araya sıkıştıralım: 1950’lerden beri ilk defa bir NATO ülkesi doğrudan bir Rus uçağını vurarak düşürmüştür.

Suriye’de Bayırbucak bölgesine düşen uçaktaki 1 pilot hayatını kaybetmişti, ardından ise düşen uçağı aramak için gelen helikopterde Suriye’deki Muhalif Güçler tarafından vurulunca olay büyük bir krize dönüştü. Rusya Savunma Bakanlığı ise uçağın Türk hava sahasını ihlal etmediği savundu. ABD ve NATO bu süreç boyunca Türkiye’ye destek verdiler ve bilgilerini doğruladılar. Bu olaya uluslararası arenada birçok farklı yanıt geldi.

ABD Başkanı Barack Obama, Rusya’nın sınır ihlaline karşı Türkiye’nin hareketini savundu ve Rusya’yı IŞİD’i değil Suriye’deki mualifleri vurmaya çalıştığı için bu durum yaşandığını belirtti. Rusya Devlet Başkanı Putin ise “Rus uçağının Türkiye’ye karşı tehdit oluşturmadığını, Türk F-16 uçakları tarafından vurulduğu sırada Suriye-Türkiye sınırından 1 kilometre uzakta olduğunu ve sınırdan yaklaşık 4 kilometre uzak bir noktaya düştüğünü” iddia etti. Ayrıca Putin, Türkiye’nin Rusya’yı ‘sırtından bıçakladığını’ ve bu hamlenin “Rusya ve Türkiye ilişkileri bakımından çok ciddi sorunlara neden olacağını” söyledi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını ve “aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye’nin yine aynı karşılığı vereceğini” söyledi.

Bu olay sonrası Türk ve Rus ilişkileri büyük bir krize girmiştir. Öyle ki, Rusya Karadeniz’e donanma göndermiş, S-300 ve S-400 savunma füzeleri Suriye’nin önemli bir limanı olan Lazkiye Hava Üssü’ne yerleştirilmiş ve herhangi bir tehlike anında potansiyel tüm tehditleri vurabileceklerini söylemiştir. Ayrıca Türkiye ile var olan askeri düzeydeki tüm ilişkileri askıya alındığını belirtmiştir. Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev, “Türkiye ile ortak ekonomik projelerin iptal edilebileceğini” ve “Türk şirketlerinin de Rusya ekonomik pazarındaki konumlarını kaybedebileceğini” belirtmiş ve “gıda ithalatına yönelik Türkiye’ye kısıtlama getirilebileceğini, yatırım görüşmelerine son verilebileceğini ve gümrük vergileriyle ilgili ağırlaştırıcı düzenlemelere gidilebileceğini” söylemiştir.

Türkiye tarafında ise kara ve hava birliklerine teyakkuz emri verildi. Hazır durumda bulunmaları ve güvenlik seviyesinin en üst noktada tutulması istendi. Türk Hava Kuvvetleri ise Suriye-Türkiye sınır hattında 24 Kasım 2015’te 18 F-16 savaş uçağı ile keşif ve devriye uçuşlarına devam etti. 24 Kasım günü Yayladağı sınırına tank sevkiyatı yapmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 25 Kasım günü ise mobil obüs topu getirdi.

Rusya’nın resmî özür beklentisinin Türkiye tarafınca karşılanmamasını takip eden süreçte Rusya Türk malı ürünlerin ithalatında kısıtlama, Türk vatandaşlarının Rus şirketlerinde işe alımında kısıtlama, Rus turistlerin Türkiye tatil paketlerinin iptali, Türklerin Rusya’ya vizesiz girişinin askıya alınması gibi bazı yaptırımlar uyguladı.

27 Haziran 2016 günü Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonucu uçağın pilotunun hayatını kaybetmiş olması nedeniyle ‘özür dilediğini’ ifade ettiği belirtildi.

4.) Rusya Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi (2016)

2015 yılındaki büyük jet krizinin ardından ilişkilerin çok gerildiği zaten belirtmiştik. Fakat bu gerginlik, Türk-Rus ilişkilerinde büyük bir yeri olsa da belli bir zaman sonra aşıldı ve ilişkiler tekrardan düzelmeye başladı. Bu toparlanma sürecindeki önemli olaylardan birisi de 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminden sonra Rusya’nın Türkiye’yi destekleyen ilk ülkelerden biri olmasıdır. Bu önemli telefon konuşması iki tarafın hala beraber çalışmak istediğinin göstergesidir. Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı araması Türkiye’ye bir özgüven kazandırmış, yalnız olmadığını hissettirmiştir. Türkiye’nin öteki büyük partneri AB ülkeleri ise bu olaya tamamen sessiz kalmış veya çok geç davranmıştır. Türkiye bunu unutmamış ve Rusya’yı Avrupa’ya karşı cebindeki bir silah olarak değerlendirmiştir. Darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk ziyareti’de Rusya’ya olmuştur.

2016’nın Aralık ayında yaşanan Rus büyükelçiye yapılan suikastın arka planı ise Suriye’de yaşanan olayları incelemek gerekir. Rusya’nın Suriye’de Esed tarafını desteklemesi ve Rejim Güçleri’nin Halep’in geri alınması için başlatılan operasyon,b Türkiye’deki islamcı örgütlerin tepkisini çekti. Çünkü bu operasyonda birçok sivil hayatını kaybetmiş ve Suriye’deki islamcı gruplar büyük yara almıştı. Bunun üzerine radikal islamcı örgütler Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nda şeriat yanlısı eylemler yapmış, ‘Tek Yol Şehadet’ sloganları ile tekbir getirmiştir.

Arka planda bu olaylar devam ederken, Andrey Karlov Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde bir fotoğraf sergisine katılmıştır. Bu sergide konuşma yapmaya gelmiş büyükelçinin korunması için görevlendirilen polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş Karlov’un konuşmasına başlamasından hemen sonra ceketinin cebinden silahını çıkartarak ateş etmeye başladı. Büyükelçiyi öldürdükten sonra şu cümleleri söyledi: “Allahu Ekber, Allahu Ekber! Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın, beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız. Geri çekil, geri çekil. Beni buradan ancak ölüm alır. Bu zulümde payı olan kim varsa hepsi tek tek hesabını verecek.”

Bu sözlerinden birkaç dakika sonra ise Özel Harekat Polisleri tarafından öldürüldü. Suikast, Rusya’nın bizzat iç savaşa müdahil olmasını ve Halep üzerindeki savaşını protesto etmek birkaç gün süren protesto gösterileri sonrasında gerçekleşti. Suikastcinin FETÖ terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddia edilmektedir. New York Times gazetesi ise Rus Hava Kuvvetleri’nin Halep’teki isyancı bölgeleri hedef almasının suikastın muhtemel bir nedeni olduğunu ileri sürdü.

Bu suikast uluslararası arenada da büyük yankı buldu. Bir diplomatın, özellikle bir büyükelçinin öldürülmesi bazen iki ülke arasında ‘savaş sebebi’ olarak görülebilecekken, iki ülkede bunun ilişkileri bozmak adına yapılan bir provokasyon olduğu konusunda hemfikirdi. Fakat ne olursa olsun ortada bir güvenlik sorunu vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise şöyle bir açıklamada bulundu: ‘Bir cinayet gerçekleştirildi. Bu elbette Rus-Türk ilişkilerinin normalleşmesini bozmaya yönelik bir bir hamle. Suriye’deki barış sürecini bozmaya yönelik bu provokasyona tek bir yanıtımız olabilir: teröre karşı mücadeleyi güçlendirmek. Haydutlar bunu hissedecek.’

Tüm dünyada ses getiren olay, birçok önemli devlet ve organizasyon tarafından üzüntüyle karşılandı ve başsağlığı dileyen mesajlar gönderildi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen törende Karlov’un tabutunun önünde saygı duruşunda bulunurken

5.) Suriye’de yaşananlar (2016-)

Türkiye’nin PKK’nın Suriye Kolu olan YPG’yi etkisizleştirmek için girdiği mücadelede Rusya ile birçok olay yaşandı. İdlib’de Rusya destekli Suriye ordusu ile Türk ordusu arasındaki çatışmayla gün yüzüne çıkan çıkar çatışması, aslında üç yıldır Suriye’de farklı alanlarda sürüyor.  Türk ordusu, Rusya ile koordineli şekilde yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonuyla, Menbiç ve Afrin’deki YPG bölgelerinin arasındaki bağı kesmeyi hedefliyordu. Operasyonun bittiği Mart 2017’de Rus askerleri, Suriye ordusuyla birlikte Menbiç sınırına giderek YPG’yi hedef alacak herhangi bir operasyonu engellemiş oldu.

Ocak 2018’de Afrin operasyonu sonlanırken de, Afrin’in doğusunda YPG’nin yer aldığı Tel Rıfat bölgesine Rus askerleri konuşlandı ve Türk ordusunun bölgeye ilerlemesi engellendi. Görüşme sonunda açıklanan uzlaşma metnine göre Türkiye operasyonu yürüttüğü bölgede 20 kilometre güneye kadar Türk ordusu ve muhalifler kalacak, sınırın diğer bölgelerinden de YPG en az 30 kilometre güneye çekilecekti fakat plan istenildiği gibi gerçekleşmedi.

Tüm bu süre boyunca Rusya, YPG’nin siyasi kanadı olan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Şubat 2016’da Moskova’da kültür derneği çatısı altında kurduğu ofisin faaliyetlerine izin verdi. Ofis hâlâ açık.

Bunların yanında Türk ve Rus ordusu hala bölgede ortak devriye geziyor. Cenevre ve Astana mutabakatlarında bölgedeki üç önemli ülke (Türkiye,Rusya,İran) barışı sağlamak için anlaşmışlardı. Fakat Rusya’nın Esed’i direkt olmasa da desteklemesi, İran’ın bölgede kendi çıkarlarını araması, Türkiye’nin YPG’i Suriye’den atmak istemesi gibi sebeplerden dolayı bölgede tam bir anlaşma sağlanamıyor. Bu yüzden belli bir anlaşma yerine bölgedeki durumu korumak şu an ülkelerin önceliği. Beraber bir işbirliği sağlanıyor fakat tarafların tam olarak ne kazanacağı ne kaybedeceği belirsizliği koruyor. Libya’daki mücadele, Türkiye’deki Suriyeli Göçmenler, Covid-19 gibi süreçler özellikle şu zamanlar Suriye konusunu bastırmış durumda.

Suriye’deki son durum.

6.) S-400 Savunma Sistemi (2017-)

Türkiye ve Rusya arasında yapılan en büyük askeri ve ticari olaylardan birisi olan S-400 savunma sisteminin alınması dünyayı ve özellikle Avrupalı NATO müttefiklerini büyük bir şoka uğrattı. Bunun üzerine ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti, Türkiye bir NATO ülkesi değil, yaptırım uygulansın’ gibi birçok söylem üretildi. Fakat işin garibi NATO üyesi olan üç devlette S-300 sistemine sahip ve bunlar Türkiye’deki gibi büyük krizler yaratmıyor. Bu ülkeler Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya. Aynı şekilde Çin ve Belarus da S-400 sistemlerine sahip. Bundan ayrı olarak ABD’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki olarak bilinen Suudi Arabistan’da Moskova ile S-400’ler için anlaşma yaptı ve teslimatı bekliyor. Sistemin kullanıma hazır hale getirilmesiyle birlikte Türkiye, S-400 kullanan ilk NATO üyesi olacak. Yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye önceden de Rusya ile ilkleri gerçekleştiren NATO ülkesi olmuştu. Bu iki güçlü komşunun beraber ticaret yapmasından daha mantıklı bir durum normal olarak olamaz. Özellikle ABD’nin Türkiye’ye yaptığı sert ambargo ve diplomatik girişimlerinden sonra, Türkiye ABD’ye olan güvenini kaybetti. Türkiye açısından Washington’un PYD/YPG’ye verdiği silah desteğinin verilen tüm taahhütlere rağmen bir türlü kesilmemesi ve FETÖ elebaşı Gülen’in iadesi konusunda Amerikan yönetiminin adım atmaya yanaşmaması önemli sebeplerden bazıları. Geçen günlerde F-35 üreten ülkeler listesinden de çıkarılan Türkiye, ABD’nin oynadığı oyuna daha fazla katlanmak istemiyor. Bu silahın satılmasının ise Rusya-Türkiye ilişkilerinde büyük bir güven ve dayanışma  oluşturuduğu bir gerçek. Ayrıca ülkeler gelecekte teknoloji paylaşımı, beraber üretim gibi projelere sıcak bakıyor.

7.) TürkAkım Projesi

Rusya ve Türkiye’nin enerji sektöründe çalışan iki önemli aktör olduğunu belirtmiştik. Rusya’daki büyük yeraltı zenginlikleri ekonominin bir bakımdan bel kemiği. Özellikle Putin’in başkan olmasıyla bu sektörde tüm dünyaya açılmaya çalışan Rusya, bu kaynağını ülkeler üzerinden tüm dünyaya dağıtmak istiyor. Özellikle Mavi Akım Projesi ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya bir enerji hattı oluşturulması bu işbirliğinin en büyük ve ilk adımıydı.

Türkiye’nin buradaki önemli rolü ise jeopolitik konumu. Türkiye köprü görevi görev bir devlet, aynı şekilde kültürel, ekonomik ve siyasal olarak da birçok devlet ile ilişkisi var. Karadeniz üzerinden geçen boru hatları Avrupa’ya Rus gazını iletiyor. Öteki projelerden de anlaşılabileceği gibi Türkiye Rusya için aynı zamanda Ortadoğu ülkelerine ulaşmak için bir araç. Deniz yoluyla bakıldığında da Akdeniz sayesinde Kuzey Afrika ülkeleriyle deniz komşuluğu yapıyor. Türkiye ile iyi bir ilişkiye sahip olmak demek, bu enerji yollarının güvenli bir şekilde korunması ve iletilmesi anlamına geliyor. Türkiye açısından ise bu bir yatırım, ülkeye döviz giriyor ve Türkiye’nin önemini arttırıyor. Aynı zamanda Rusya ile yapılan anlaşmalar ile alınan petrol ve doğalgaz gibi unsurların ticari anlaşmaları daha uygun ve kolay elde ediliyor.

Bu önemli proje 2017 yılında inşaata başlanmış olup, 2020 yılının başında aktif olmuştur. Her bir hattı 15,75 milyar metreküp olmak üzere toplam 31,5 milyar metreküp gaz kapasitesi bulunan TürkAkım’ın 15,75 milyar metreküp kapasiteli ilk hattı Türkiye’ye gaz akışı sağlarken, aynı kapasiteli ikinci hat üzerinden Avrupa’ya gaz gönderilecek.

8.) Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi

Türkiye-Rusya arasındaki başka bir önemli enerji projesi olan ve Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali olacak Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi, Türkiye’nin dış enerji bağımlılığını azaltmak için gerçekleştirilen ortak bir projedir. Yapım başlangıç tarihi 2015 olup, 2023 yılında aktif olması beklenmektedir. 3 senede sadece doğalgaz ithaline ödenecek para ile Mersin-Akkuyu’da 4 ünite nükleer santral kurulabiliyor. Bu model içerisinde en önemli nokta olarak olabildiğince yerli üretime önem verilmesi ve yerli insan kaynaklarından yararlanılması gösteriliyor. Bu bağlamda Mersin Akkuyu santralinde görev yapacak 50 üniversite öğrencisi Türkiye’den Rusya’ya götürüldü. Gençler, Eylül ayından bu yana nükleer santral konusunda dünyanın en iyi bilim merkezlerinden birinde eğitime tabi tutuluyor. Önümüzdeki süreçte öğrencilerin sayısının toplamda 600’e ulaşması hedefleniyor ve bu öğrenciler dönüşte nükleer santralde çalışacaklar. İnşaat aşamasında ilk etapta 2 bin 500 kişiye istihdam sağlanması planlanıyor. Santralde Türk mühendisler de çalışacak.

Enerji Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada nükleer enerjinin Türkiye için enerji arz güvenliğinin sağlanması, enerji ithal bağımlılığının azalması ve cari açığın azaltılması adına büyük önem taşıdığı belirtiliyor. Bu konuda Fransa örnek gösteriliyor. Fransa’nın petrol (%99) ve doğal gaz (%97) ithal oranları Türkiye’deki gibi yüksek olmasına rağmen, Fransa’nın enerji ithal bağımlılık oranı % 50 iken, Türkiye’de bu oran %72 civarında gösteriliyor. Bunun temel sebebi, Fransa’da elektrik üretiminde nükleer enerjinin payının % 75 olması.

Türkiye ile Rusya arasındaki güçlü ekonomik işbirliğinin sonucu olan bu projede , Rusya Türkiye’nin ilk nükleer santrali için 20 milyar dolarlık bir yatırım yapacak. Bu, Rusya ve Türkiye arasındaki stratejik işbirliğinin çok daha üst bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.

2019 yılında Avrupa Parlamentosu Akkuyu’daki projeyi durdurma çağrısı yapmıştı. Fakat bu çağrı iki ülkede de kabul edilmedi, sebebi ise bu çağrı çevre kirliliği gibi unsurlardan daha çok Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesini engellemek üzere yapılan bir çağrıydı. Avrupa Parlamentosu’ndaki ülkeler Rusya’nın Türkiye’ye karşı bir işbirliğine girmesini istemiyorlar.

Türkiye’yi eleştiren Avrupa Parlamentosu, başta Fransa ve İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde varolan nükleer santrallere tepki vermek yerine meseleye politik bakarak Türkiye’ye projeye tepki gösteriyor. Bu yapılan davranış samimi bir davranış olmayıp, doğruyu yansıtmıyor.

Avrupa’daki Nükleer Santraller

27 Avrupa Birliği ülkesinin 15 tanesinde nükleer santral bulunuyor. Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin toplam 109 nükleer santrali var. Bu dünyadaki tüm nükleer santrallerin 1/4’ü demek. Sadece Fransa’da güncel olarak 51 tane nükleer santral bulunmakta.

9.) Doğu Akdeniz ve Libya

Libya’daki iç savaşta Ankara, başkent Trablus’ta Birleşmiş Milletler’in meşru kabul ettiği Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) desterken, Rusya ise her ne kadar açıktan bir destek vermesede paralı askerler ile Libya’da Darbeci Hafter ile işbirliği yapıyor. UMH ile askeri ve güvenlik işbirliği anlaşması imzalayan Türk hükümeti, eğitim ve danışmanlık amaçlı bir grup Türk askerini Libya’ya gönderdi ve şuan orada oyun değiştirici konumunda.

UMH Başkanı Serraç, 4 Haziran’da Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü.

Rusya’nın petrol zengini Libya’daki öncelikleri arasında Kaddafi döneminde yapılmış enerji anlaşmalarını devam ettirecek istikrarlı bir yönetim kurulması var.Türkiye’nin de Libya’da Kaddafi döneminde yaptığı birçok ikili ticaret anlaşması var. Bu anlaşmaların sürmesi, UMH ve lideri Fayez el Sarraj’ın kalıcı olmasına bağlı.

Her ne kadar Rusya ve Türkiye Libya’da barış kurmak istesede Hafter yönetimi bunu istemiyor. Birçok kez girişimlerde bulunan Türkiye, Berlin Zirvesi gibi önemli zirvelerde Rusya ile beraber çalıştı ve sözde barış onaylandı. Fakat görüyoruz ki farklı aktörlerinde devreye girmesiyle Libya’da hala barış söz konusu değil.

Peki Rusya’nın Suriye ve Libya’da ne işi var?

Rusya, Şam’daki rejimin yıkılması durumunda Suriye üzerindeki nüfuzunu kaybedeceğini düşündüğü için bu ülkedeki iç savaşa müdahale etti ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin tepkisizliğini değerlendirerek Suriye’deki askerî varlığının kapasitesini ciddi oranda artırdı. Tartus’taki deniz üssünü genişletirken, Lazkiye yakınındaki Hmeymim’de önemli bir hava üssü kurdu. Bu kalıcı üslerin dışında ülkenin değişik yerlerinde daha küçük askerî üsleri de bulunuyor.Bu kapasite artırımı Moskova’ya Doğu Akdeniz’de Suriye’nin çok ötesine uzanan bir alanda nüfuz elde etme imkânı verdi.

Bu nüfuz elde etme planı askeri ve politik olarak başarılı görülebilir ama ekonomik olarak Rusya bölgedeki en önemli aktör değil. Ekonomik olarak Rusya ABD ve Fransa ile kapışamaz. Aynı şekilde bölgede Avrupa Birliği gibi büyük bir ekonomik unsurda var. Her ne kadar şu anlık Rusya Libya’da Türkiye kadar etkili bir aktör olmasada, masada yinede önemli bir karar verme unsuru olabilir. Bu yüzden Türkiye Rusya’yı bölgede pasifleştirmesi veya kendi yanına çekmesi gerekiyor.

Emre Güngör

Stratejik Ortak Misafir Yazar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/14683840600891034

 https://setav.org/assets/uploads/2017/05/Analiz_201_.pdf

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51389034

http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423872732.pdf

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turkiye-rusya-iliskilerinin-son-16-yili/698807

https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-rusya-ekonomik-iliskileri?gclid=Cj0KCQjwgJv4BRCrARIsAB17JI6vhmPiH5wNPTonP8EamwTRODIxd-VzpIIbMQSISIkC3UX52s79HrcaAhZdEALw_wcB

https://tr.sputniknews.com/inf ografik/201904221038839088-turkiye-gaz-enerji-ithalat-iran-rusya-azerbaycan-katar/

https://tr.sputniknews.com/trend/rusya_ankara_buyukelcisi_andrey_karlov/

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turkiye-rusya-iliskilerinin-son-16-yili/698807

https://www.setav.org/rusya-suriyede-ne-istiyor/

https://tr.sputniknews.com/avrupa/201903111038130650-ap-turkiye-akkuyu-projesi-durdurma-cagrisi-yapmaya-hazirlaniyor/

https://www.wikiwand.com/tr/Akkuyu_Nükleer_Güç_Santrali

[/vc_toggle]

Starlink Projesi: Okyanusun Altından Göklere Taşınan İnternet

Daha önceki yazımızda Dünya’da iletişimi sağlayan okyanus altı kablolardan bahsedip, tarihçesi hakkında bilgilendirmeler yapmıştık. Şimdi ise iletişimimizi sağlayacak olan internetin, yerin ve hatta okyanusların altından göğün üzerine çıkmasına şahitlik edecek ve Elon Musk’ın şirketi SpceX’in ‘Starlink Projesine’ göz atacağız.

Öncelikle hiç bilgisi olmayanlar için özetleyecek olursak, bugün ki internetin evinize kadar taşınmasında ve hatta okuduğunuz bu yazıda dahil olmak üzere okyanusların altında bulunan kablolar aracılığıyla gerçekleşiyor ve bu kabloların her birinin boyutu binlerce kilometre uzunluğunda. Sadece bunu düşündüğümüzde bile okyanusun altına döşenen kabloların ne denli zorluklarla döşendiği tahmin edilebilir.

Peki, SpaceX interneti uzaya nasıl taşıyacak? Binlerce, on binlerce uyduyla… SpaceX için Starlink projesi aslında hiç de yeni değil. Proje 2015 yılında Elon Musk tarafından duyuruldu.

Şirket, 2018 yılının Şubat ayında Tintin-A ve Tintin-B isimli iki Starlink uydusunu zaten dünya yörüngesine yerleştirmişti. Başarılı bir şekilde konumlandırılan uydular sayesinde, SpaceX mühendisleri temel konsepti oluşturdular ve uyduların en iyi şekilde bağlanabilmesi için gerekli geliştirmeleri yaptılar. İlk testlerin sonucunda geçen yıl Mayıs ayında uzaya 60 Starlink uydusu gönderen SpaceX, Kasım 2019’dan beri her ay 60 uydu gönderiyor. Şirketin hedefi önümüzdeki on yıl boyunca her ay en az 60 ile 120 uydu daha göndermek. Ortalama günde 3-4 tane demek bu. Çünkü uzayda kurulmaya başlanan bu internet ağının hızlı ve stabil olarak çalışabilmesi için ilk etapta 12000 tane ve ikinci etapta da 30000 tane uydu gönderilmesi gerekecek. Elon Musk’ın nihai hedefi toplam 42000 uydu.

Starlink projesi ile herhangi bir bölgede temel internet hizmeti için 400, orta kalitede bir hizmet için 800 ve yüksek kalitede bir internet hizmeti için ise şu an 1.600 uydunun yeterli olacağı düşünülüyor. Dünya yörüngesine yerleştirilecek olan Starlink uyduları birbirlerine kablosuz olarak bağlanacak.

Yeryüzündeki internet kullanıcıları ise bu yüksek hızdaki uydu ağına bağlanmak için yaklaşık 200 dolar değerinde cihazlar kullanacaklar. Elon Musk’a göre küçük bir pizza kutusu boyutlarında olacak bu terminal alıcılar; evlerde, arabalarda, uçaklarda, teknelerde ve hatta sırt çantalarında bile kullanılabilecek. Dünya’nın çevresini saracak uydular ile nerede olursak olalım, bu ağa bağlanmak mümkün olacak.

Bağlantı hızı internet kullanımlarında yaşanan en büyük sorunların ana kaynağı. Kullanıcılar için bu sorun video izlerken, dosya indirirken ya da yüklerken her zaman hissedilmeyebilir. Ancak anlık iletişim kopmaları özellikle uluslararası bağlantılarda sorunlar, daha büyük etkiler yaratabiliyor. Kısacası internet, bizim günlük ihtiyaçlarımızı karşılamaktan çok artık Dünya için elektrik ya da su kadar önemli bir konuma geldi.

Gecikmelerin yanı sıra internet bağlantısı için kullanılan fiber optik kabloların üretilmesi, yerleştirilmesi ve korunmasının maliyeti de son derece yüksek. Bu kadar emek ve para kaybına rağmen ne yeterli bağlantı hızı sağlanabiliyor ne de Dünya’nın her noktasına bağlantı ulaştırılabiliyor. SpaceX tam da bu nedenle Starlink projesini başlatıyor.

Starlink uydularının her biri 260 kg ağırlığında ve yaklaşık bir masa büyüklüğünde. Üzerinde 4 tane güçlü anten var. Bunlar sayesinde hem kendi aralarında hem de dünyayla haberleşebiliyorlar. Enerjisini üzerindeki akordion şeklinde açılan güneş panellerinden elde ediyor. Bu uydular iyon motorlarının itki gücüyle hareket edebiliyor ve manevra yapabiliyor. Yörüngede yükselip alçalabiliyor ve hizmet süresi dolduktan sonra atmosfere girip kendisini yakarak imha edebiliyor. Starlink, iyon motorlarında kripton yakıtı kullanan ilk uzay aracı olarak da tarihe geçti. Güneş panelleri, antenler, kriptonla çalışan iyon motorları dışında yine bu uydular için özel olarak üretilmiş hassas bir navigasyon cihazı da yer alıyor. Tüm bu donanımın sebebi yörüngedeki diğer uydulara ve ISS (Uluslarası Uzay İstasyonu) gibi araçlara çarpmaktan kaçınmak. 1000’de 1 olasılıkla gerçekleşebilecek böyle bir durumu engellemek için her uyduya çarpışma önleyici bir sistem yerleştirilmiş.

Bu uydulardan her seferinde 60 tanesi üst üste bir zincir gibi dizilerek fırlatılıyor. Şubat 2018’de Elon Musk kendi arabasını bir ağırlık olarak kullanıp uzaya göndermişti. Starlink uyduları aynı kapsülün içerisinde böyle çok katlı bir bina gibi üst üste diziliyor.

Fırlatıldıktan sonra kapsülün dış kapakları açılıyor ve uydular uzaya bırakılıyor. Sonra bu yığın yavaş yavaş çözülüyor. Uydular yörünge yolculuğuna başlıyor. Adeta uzaya bir apartman fırlatılıyor ve sonra da o apartman 60 vagonlu bir trene dönüşüyor gibi düşünebiliriz. Çok çarpıcı bir olay olduğu için arabanın fırlatılışı tüm dünyanın dikkatini çekmişti. Oysa her ay gönderilen ve henüz o kadar da yaygın olarak bilinmeyen bu proje her bakımdan daha etkileyici. Uyduların her biri uzaya gönderilen o arabanın neredeyse iki katı bir maliyetle üretiliyor. Tanesi 300.000 USD’dan toplamda 18 milyon dolarlık 60 uydu, 50 milyon dolarlık bir Falcon 9 göreviyle fırlatılıyor ve bu işlem önümüzdeki 10 yıl boyunca her onbeş günde bir yapılacak. SpaceX için milyarlarca dolarlık bir yatırım demek bu.

Peki, neden böyle çılgın bir projeye girişiliyor? 100 yılı aşkın bir süredir okyanusların altına binbir güçlükle neden kablo döşenmeye çalışılıyorsa ondan. O kablolar bilgiyi bize mümkün olan en hızlı bir şekilde aktarıyor ve bunu yaparken hayatımızı her an değiştirmeye devam ediyor. Bilgi, günümüzün en önemli hammaddesi. Ve gelecekte bugünkünden çok daha önemli hale gelecek.

Şu anda en hızlı internet altyapısı optik kablolarla sağlanabiliyor. Buna rağmen dünyanın en önemli hattı olarak kabul edilen ve Londra’yı New York’a bağlayan 12800 km’lik fiberoptik kablo hattında bile 62,7 milisaniyelik bir gecikme yaşanıyor. Atlas Okyanusu’nun altında başka kablo hatları da var. Buna rağmen o hatlardan birkaç milisaniye daha hızlı olabilmesi için milyarlarca dolarlık yatırım yapılarak yeni kablo hatları döşenmeye devam ediyor. Çünkü özellikle bazı şirketler için, borsa yatırımcıları için her milisaniye çok büyük bir finansal değer taşıyor.

Uzaya daha önce gönderilmiş telekomünikasyon uyduları da var. Örneğin Türkiye’nin şu anda uzayda aktif 6 uydusundan 3’ü haberleşme amacıyla kullanılan Türksat 3A, 4A ve 4B gibi. Bu arada Türksat 5A’nın da bu yılın sonunda SpaceX Falcon 9 roketiyle fırlatılması bekleniyor.

Space X, Falcon 9

Bu tür haberleşme uyduları bilginin iletimi için belli yerlerde çok avantajlı olmasına rağmen tipik olarak 36.000 km’lik bir yörüngede oldukları için okyanusların altındaki optik kablolarla hala rekabet edemiyorlar. Biraz daha yavaşlar. En hızlı optik kablolardaki 62,7 milisaniyelik gecikme aynı hatta var olan uydular yoluyla gerçekleşirse 240 milisaniyeye çıkıyor. Starlink uyduları 550 km gibi çok alçak bir yörüngede döndüğü için bu gecikmeyi ilk etapta 43 milisaniyenin altına indirmeyi nihai olarak da 25 – 35 milisaniyelere çekmeyi hedefliyor. Dünyanın en hızlı interneti demek bu. Bu proje internet erişim maliyetlerini de düşürmeyi hedefliyor. Peki nasıl?

SpaceX 2030 yılına kadar sadece bu projeye 10 milyar dolarlık bir yatırım yapacak. Çok büyük bir miktar gibi gözüküyor ama önümüzdeki 7 yıl boyunca optik kablo hatları için harcanacak para bunun 15 katı, 150 milyar dolar. Eğer maliyetleri gerçekten de rakiplerine göre 15 kat daha verimli hale getirmeyi başarabilirlerse bunu internet bağlantı ücretlerine de yansıtabilirler.

Starlink gerçekten de dünyadaki hemen herkesin hayatını etkileyecek heyecan verici bir girişim. Tabi böylesi bir girişimi duyunca doğal olarak rakipler de ortaya çıkıyor. Geçen yıl finansal olarak Elon Musk’tan çok daha güçlü bir rakip ortaya çıktı. Şu anda dünyanın en zengin kişisi Amazon’un sahibi Jeff Bezos. Biz de yapacağız bu işi dedi ve hemen Starlink’in müdür yardımcısını transfer ederek kendi uydu sistemlerini geliştirmeye başladı. Onlar da 3236 uydu göndermek üzere gerekli izin başvurularını yaptılar. 

Tüm bu rekabete rağmen finansal analistler SpaceX’in bu projeden sonraki değerinin 120 milyar dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Peki, SpaceX bu kadar parayı ne yapacak? Dünyadaki tüm ülkelerin uzay ajanslarının bütçesinin toplamı 18 milyar dolar civarında. NASA’nın bütçesi 20 milyar dolar civarında. Oysa SpaceX’in tek başına bunlardan kat kat daha fazla bütçesi olacak. Elon Musk bu projeden elde edilecek kazancı başka bir projesini fonlamak için kullanacağını söylüyor. Aslında tüm bu uyduların geliştirme sebebini de buna bağlıyor. Bu çok uzun vadeli projesinin adı Mars Misyonu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

barisozcan.com/gokyuzunde-bu-isiklari-gorurseniz-korkmayin-starlink-uydu-treni/

webrazzi.com/2019/05/20/elon-musk-in-yuksek-hizli-uydu-projesi-starlink-in-detaylari/

www.webtekno.com/spacex-internet-starlink-tum-detaylar-h87232.html

bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/gokyuzunde-yeni-bir-takimyildiz-starlink-uydulari

www.turksat.com.tr/sites/default/files/haber-resim/galeri/turkeys_eye_in_space.jpg

www.turksat.com.tr/tr/haberler/turksat-5a-ve-turksat-5b-uydularinda-sona-yaklasiliyor

www.stratejikortak.com/2020/06/468-kablo-dunya-iletisim.html

www.youtube.com/watch?v=kcJcQA0-qDU

findstarlink.com/

www.businessinsider.com/spacex-starlink-internet-satellites-itc-filing-30000-additional-42000-total-2019-10

spacenews.com/shotwell-says-spacex-homing-in-on-cause-of-falcon-9-pad-explosion/

[/vc_toggle]

Suriye Örneği: Rusya’nın Jeopolitik Meydan Okuması

Günümüzdeki adı ile Rusya Federasyonu önemli bir tarihi geçmişe sahip bir ülkedir. Çarlık Rusya’sı döneminde Avrupa güç dengelerinde göz ardı edilmeyecek önemde bir devlet, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sına karşı, Batılı devletler ile Savaşın kaderini değiştirme başarısını gösterme bakımından bir güç, Soğuk Savaş döneminde; dönemin 2 süper gücünden birisi olma açısından gerek tarihi gerek psikolojik gerekse siyasi anlamda her zaman içerisinde büyük güç olma potansiyeli taşıyan bir devlet olmuştur. İşte bu tarihsel mirasın devam etmesi gerektiğine ve SSCB’nin, ABD’ye bırakmış olduğu süper güç koltuğuna tekrar oturmak isteyen Rusya, özellikle Putin iktidarı ile önemli stratejik hamleler yapmaktadır. Rusya’nın bu stratejik hamlelerinden birisini de Suriye politikası oluşturmaktadır.

Günümüzde halen daha sıcaklığını koruyan ve yaşanılan iç savaş sürecinden, devletlerin güç mücadelesi sahasına evrilen Suriye’de Rusya’nın etkisi gün geçtikçe artmaktadır. Rusya ile Suriye arasındaki ikili ilişkileri incelemeye, Rusya’nın Suriye iç savaşında Esad yönetimine destek vermesinden başlatırsak, Rusya’nın dış politikasını pek anlayamayız. İşte bu nedenle ilk olarak SSCB ile Suriye arasındaki ikili ilişkilere değinmek; iki ülkenin ilişkilerinin tarihsel arka planını anlamak; bugünkü yaşanan gelişmeleri anlamamızda ve anlamlandırmamızda bize büyük ölçüde yardımcı olacaktır.

1. Dünya Savaşından sonra Suriye, Fransız manda yönetimi çatısı altında varlığını sürdürmüştür. 1946 yılına gelindiğinde Suriye üzerindeki Fransız manda yönetimi sona ererek Suriye, resmi olarak bağımsızlığını ilan etmiştir (Dilek, 2017, s. 59).

Suriye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin en yoğun olarak yaşandığı dönem 1950’li yıllara tekabül etmektedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişiminde Suriye’nin, ABD ve İsrail’den algıladığı tehdit; Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerini geliştirme isteğinin en temel nedenlerinden birisini teşkil etmektedir (Ağır & Takar, 2016, s. 294). Sovyetler Birliği açısından ise Ortadoğu da ABD’nin müttefiki olan İsrail’e karşı hem bir denge unsuru oluşturmak istenmiş; hem de Ortadoğu coğrafyasına Suriye üzerinden dahil olarak ABD’nin bu bölgedeki tek güç olmasının önüne geçilmek hedeflenmiştir.

1957 yılında Suriye’nin savunma bakanı olarak görevini yürüten Halit El Azm ve beraberindeki Suriye heyeti, Sovyetler Birliğine bir ziyaret gerçekleştirilmiştir (Dilek, 2017, s. 59). Gerçekleştirilen bu ziyaret neticesinde Sovyetler Birliği, Suriye’ye 500 milyon dolar tutarında ekonomik-askeri yardım yapacağını açıklamış; bu yardımın kullanım alanlarını ise: Suriye’nin altyapısının geliştirilmesine yönelik olacağını belirtilmiş; Lazkiye’de bir liman yapımı kararlaştırılmıştır (Dilek, 2017, s. 60).

SSCB ile Suriye arasındaki ikili ilişkiler sadece ekonomik alanla sınırlı kalmamıştır. Askeri alan ve istihbarat alanında da iki ülke arasında iş birliği yapılmıştır. İstihbarat alanında özellikle Suriye istihbaratı olan El Muhaberat, SSCB gizli servisi KGB tarafından bizzat eğitilmiştir. (Ağır & Takar, 2016, s. 295). Yapılmış olan bu iş birliği ile ilgili en dikkat çekici nokta ise iki ülke arasındaki istihbarat paylaşımının SSCB dağıldıktan sonra bile devam etmiş olmasıdır (Ağır & Takar, 2016, s. 295). Bu örnek bize Rus nüfuzunun Suriye’de ne denli derin ve etkili olduğunu anlamamız açısından iyi bir ipucu vermektedir.

İki ülke arasındaki ilişkilerde taraflar açısından belki de en önemli boyutu askeri boyut oluşturmaktadır.

Suriye-Rusya ilişkilerinde askeri boyuta bakıldığında en dikkat çeken noktalardan birisini 1971 yılında iki ülke arasında yapılan anlaşma oluşturmaktadır. Bu antlaşma neticesinde Suriye’nin Tartus Limanı, SSCB’ye deniz üssü olarak verilmiştir (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 39). Bu üs günümüzde de Rusya tarafından kullanılmaktadır. Üssün Rusya için taşıdığı anlam büyüktür.

Tarihsel açıdan anlamı: Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirme yönünde atılan en somut adımlardan birini oluşturmaktadır.

Psikolojik açıdan önemi: 90’lı yıllardan bu yana küresel aktör olma konumundan uzakta bir çizgide ilerleyen Rusya’nın, SSCB dönemindeki nüfuz alanlarına geri dönmesi sebebiyle ‘ben de artık buradayım’ mesajını diğer aktörlere vermiştir.

Stratejik açıdan ise bu üs Doğu Akdeniz’de var olan enerji kaynaklarına erişimde Rusya’nın da söz sahibi olabilmesi açısından bir anahtar vazifesi görmektedir. Rusya’nın burada hayati çıkarları olan ve enerji konusunda dışa bağımlılığı olan Türkiye boyutunda enerji ihtiyacı yoktur. Zaten Rusya, oldukça büyük enerji rezervlerine de sahiptir ancak şu husus unutulmamalıdır ki AB, enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü Rusya’dan karşılamaktadır. AB’nin bu kaynaklara erişiminin söz konusu olması demek AB’nin, Rusya’ya olan enerji bağımlığını azaltacağından; AB ülkeleri, Rusya’ya karşı dış politika yapımında, Rusya’nın kendilerine karşı enerji kartını oynaması halinde mevcut zararlarını minimize edecek veya Rusya ile olan bu enerji bağımlılığını azaltarak dış politika da alan kazanacaklardır. İşte bu nedenle Rusya, AB ülkeleri ile olan enerji bağımlılığı kartının devreden çıkartılmasını ellerini kollarına bağlayıp izlemeyecektir. Ayrıca Suriye, “Kıbrıs açıklarında bulunan doğalgaz sahası için arama ve çıkartma iznini Rusya’ya vermiştir” (Dilek, 2017, s. 74) . Stratejik açıdan bir diğer kazanım ise Rusya’nın Akdeniz’e erişimindeki kilit noktanın Türk boğazları olmasıdır. İşte Rusya, bu geçiş güzergahı erişiminin tekilliğini kırmak ve Rus donanması için alternatifler oluşturmayı hedeflemektedir. SSCB tarafından atılmış olan Tartus deniz üssü adımını, tarihsel bir motivasyonla yorumlayan ve pragmatik olarak uygulayan Rusya, bu üsse oldukça önem vermektedir.

Rusya’nın Suriye’nin sahil kenti Tarsus’ta bulunan deniz üssü

Rusya, Tartus’da bulunan deniz üssünü (daha çok lojistik amaçlarla kullanılıyor) askeri bir üsse dönüştürmek için gerekli çalışmaları yapmaya başlamıştır. Rus kanadından yapılan açıklamalarda bu husus net bir şekilde görülmektedir. Viktor Ozerov’un (kendisi Federasyon konseyi savunma komitesi başkanı olarak görev yapmaktadır) 2016 yılında yaptığı konuşmada, Tartus’da bulunan üssün tam donanımlı bir üsse dönüştürülmesinin kendileri için sadece 2 yıl alacağını ifade etmiştir (Dilek, 2017, s. 70). Ozerov, ayrıca Tartus’da yapılacak çalışmalar ile bu üsse uçak gemisi ve nükleer denizaltılar gibi taktik boyutta önemli savaş araçlarının konuşlandırılabileceğini ifade etmiştir (Dilek, 2017, s. 70). Konuşlandırılacak olan bu donanmanın ileriki süreçte ABD’nin 6. filosuna cevap oluşturma potansiyeli düşünüldüğünde, ABD’nin tek taraflı olarak Akdeniz’deki varlığına önemli bir tehdit oluşturmakta ve tarihsel bir meydan okumayı da beraberinde getirmektedir.

Rusya, Suriye ile sürdürülen askeri ilişkiler boyutunu taktik seviyede çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Suriye’de bulunan Hmeymim hava üssüne 2015 yılında iki ülke arasında yapılan antlaşma ile Rus hava kuvvetleri konuşlandırılmıştır. Ayrıca Rusya, yapılan bu antlaşma ile bu üssü sonsuza kadar kullanma hakkı elde etmiştir (Dilek, 2017, s. 71). Bir üssün sonsuza kadar kullanımının dile getirilmesi ve bunun antlaşma bazında eyleme dökülmesi, Rusya’nın Suriye’den çekilme niyetinde olmadığını en açık şekilde göstermektedir. Elbette ki sonsuza kadar kullanım iki ülke içerisindeki yaşanılabilecek dinamikler ile değişikliğe uğrayabilir ancak taşımış olduğu sembolik anlam, Rus karar alıcılarının bu bölgeden kolay kolay çekilmeyi akıllarından geçirmediklerinin açık bir göstergesidir.

Hmeymim hava üssü

Rusya açısından Suriye ile ilişkilerinin kazanımlarının bir diğer ayağını ise iki ülke arasında yapılan silah ticareti oluşturmaktadır. 2005 yılında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Rusya’ya bir ziyarette bulunmuş; SSCB döneminden kalmış olan Suriye borçlarının silinmesi konusunda Suriye’nin SSCB’ye olan borcunun %73’ünün silinerek Rusya ile silah anlaşması yapılması kararı alınmıştır (Dilek, 2017, s. 63,64).

2005 ilA 2010 yılları arasında Suriye, Rusya’dan 3 Milyar dolar tutarında silah satın alımı yapmıştır (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 41). Ayrıca Hamza Akengin ve Ayşe Yaşarın yapmış oldukları çalışmada bu konuyla ilgili olarak Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün 2012 yılında yayımlanan raporuna yer verilmiş; söz konusu raporda Suriye ordusunun silah ihtiyacının %78 gibi büyük bir kısmının Rusya’dan temin edildiği belirtilmiştir (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 45). Bunun anlamı aslında şudur: Rusya’nın istemediği bir hedefi vuramazsınız; Rusya’nın izni olmadan operasyon yapamazsınız, Rusya’nın desteği olmadan savaşı yürütemezsiniz. Bütün bunların toplamındaki sonuç Rusya’ya bağımlı bir ordunun ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Rusya, Suriye’de tam anlamıyla realist teorinin belirtiği 0 toplamlı oyunda kazanan pozisyonunu korumaktadır. Suriye açısından (özellikle burada kastedilen rejim güçleri) tek kazançları savaşı sürdürebilecek bir kaynağa sahip olmalarıdır. Onun haricinde hemen hemen her konuda Rusya kazanan taraf olma özelliğini sürdürmektedir.

Silah sistemlerinin satışının yanında Rusya açısından bir diğer kazanım ise geliştirilmiş olan silah sistemlerinin denenmesi hususunu teşkil etmektedir. Rusya böylelikle aktif bir savaşta silah sistemlerini, Suriye gibi bir ülkede kullanarak silah sistemlerinin eksik yönlerini ve artı yönlerini görmüş oluyor. Nitekim “yakın bir dönemde Türk silahlı kuvvetlerine ait olan SİHA’ların Rus hava savunma sistemlerinden birisi olan Pantsir’leri etkisiz hale getirmesinin ardından Rus yetkili makamlarının Pantsir’lerin güncelleneceğini ifade etmesi” belirtilen hususa verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Araz Aslanlı’nın yapmış olduğu çalışmada yer alan bilgiye göre “Suriye’de Rus ordusuna ait 215 yeni silah sisteminin denendiğini Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından açıklanmıştır” (Aslanlı, 2018, s. 5).

Genel Değerlendirme

Günümüzde Rusya Federasyonun yürütmüş olduğu Suriye politikasının tek sebebi, Rusya’nın buradan elde etmiş olduğu askeri üsler değildir. Rusya, SSCB’nin bırakmış olduğu süper güç mirasının varisi olarak yeniden bu mirası yaşatmak gayretini taşımakta ve bu husus Rus karar alıcılarının zihin dünyalarında önemli bir yer tutmaktadır. Rusya’nın Suriye sahasında aktif olarak askeri güç kullanması günümüzde halen daha süren iç savaşta, savaşın gidişatını etkilemiş olması açısından önemlidir. Rusya, bu nedenle oyun değiştirici ülke olma özelliğini diğer uluslararası aktörlere Suriye özelinde göstermiştir. Suriye’de, Rusya’nın bu denli dengeleri değiştirme gücünün etkisi bölgede ilerleyen süreçte olası bir Suriye benzeri kriz çıktığında, iktidarda olan veya iktidarı ele geçirmek isteyen kişilerin Rusya’ya yanaşabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Rusya, Suriye rejimi ile savaşı kazanırsa bu bahsetmiş olduğumuz hususun gerçekleşme payı artacaktır. Rusya’nın uluslararası arenada Suriye rejimini bu denli koruması, rejime olan tarihi bir sorumluluğu veya sempatisinden değil; kendi çıkarlarını riske atmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Rusya’nın bölgede kalıcı bir aktör olmaya çalışması sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak; bölgede yeni müttefikler edinmeye çalışarak kendi pozisyonunu sağlamlaştırmaya çalışacaktır. Rusya için Suriye stratejik öneminin yanı sıra Ortadoğu’ya sıçrama tahtası olma işlevine de sahiptir. Nitekim Rusya çoktan Libya’daki güç mücadelesine dolaylı olarak dahil olmuş durumdadır.

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ağır, O., & Takar, M. (2016). Rusya-Suriye İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı. Kastamonu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 294,295.

AkEngin, H., & Yaşar, A. (2018). Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 39,41,45.

Aslanlı, A. (2018). Rusya’nın Suriye Politikası. Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, 5.

Dilek, M. S. (2017). Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri. Kastamonu Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi, 59,60,63,64,70,71,74.

[/vc_toggle]

CIA Başkanlığından ABD Dışişleri Bakanlığına: Mike Pompeo

ABD Başkanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın dış politika konusundaki farklı görüşleri, Tillerson’ın sonunu hazırladı. Trump bu anlaşmazlıklardan ötürü Tillerson’ın yerine CIA Direktörü Mike Pompeo’yu atadı. Mike Pompeo, CIA’in başına atandığında ilk yurt dışı ziyaretini Şubat 2017’de Ankara’ya yaparak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MİT Başkanı Hakan Fidan’la görüştü. 56 yaşındaki Mike Pompeo, ABD Başkanı Donald Trump ile benzer görüşlere sahip muhafazakar bir isim olarak tanınıyor.

Mike Pompeo’nun gençlik fotoğrafı

Güney Kaliforniya’da doğup büyüyen Mike Pompeo, West Point Askeri Akademisi’nden birincilikle mezun oldu. 1986-1991 yılları arasında Batı Almanya merkezli 2. Filo’da subay olarak görev yaptı. Daha sonra Harvard Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Harvard Law Review adlı derginin yayın yönetmenliğini yaptı. Kısa süreli avukatlık mesleği sonrasında askeri uçaklar için parçalar imal eden Thayer Aerospace adlı firmayı kurdu. Petrol kaynaklarında kullanılan araçları üreten Sentry International firmasında yöneticilik yaptı.

2010’daki seçimlerde Kansas’tan Cumhuriyetçi Parti’den aday olarak ABD Kongresi’nin iki yasama organından biri olan Temsilciler Meclisi’ne girdi. Ardından Demokrat Parti adaylarını geride bırakarak kongre üyeliğine kadar ilerledi.

İstihbarat örgütlerini denetleyen CIA Alt Komitesi’nde de yer aldı. 2012 yılında Libya’nın Bingazi şehrinde Amerikan büyükelçisi ve birçok diplomatın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı soruşturan komisyonda görev aldı. Pompeo, 48 sayfalık ayrı bir rapor hazırlayarak dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un hatalı olduğunu bildirdi. Görev süresi boyunca başkanlık yapan Obama’yı da özellikle güvenlik politikaları sebebiyle çoğunlukla eleştiren Pompeo, ulusal güvenlik dairesi olan NSA’nın dinleme programlarını destekledi.

Donald Trump tarafından Kasım 2016’da CIA direktörlüğü rolü için aday gösterildi. Trump, Pompeo’yu aday olarak gösterdiği sırada yaptığı açıklamada, “Mike Pompeo, ülkemize onurla hizmet etmiş, hayatını, vatandaşlarımızın güvenliği için savaşarak geçirmiştir. Kendisi, Amerika ve müttefiklerinin güvenliğini sağlayan istihbarat toplumunun yılmaz lideri olacaktır” şeklinde konuştu. Mike Pompeo göreve geldikten sonra Başkan Donald Trump’ı istihbarat konularında sıkça bilgilendirdi ve Kuzey Kore konusunda Trump’ın şahin görüşlü danışmanlarından birisi oldu. CIA direktörü olarak yaptığı çalışmalarıyla Trump’ı etkileyen Pompeo, Tillerson’ın yerine ABD dışişleri bakanı olarak atandı.

Pompeo’nun Dikkat Çeken Yönleri

1.) Muhafazakâr düşünceye yakın olan Pompeo kürtaj karşıtıdır.

2.) 2016 yayınlanan bir makalesinde, telefon görüşmelerinin kaydedilmesine yeniden başlanmasını; bireylerin mali bilgileri ve yaşamlarıyla ilgili bilgilerin yer aldığı bir veri tabanı oluşturulmasını desteklediğini belirtmiştir.

3.) İran ile yapılan nükleer anlaşmaya karşı çıkan Pompeo, 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü Twitter’da Türkiye için “Totaliter İslamcı diktatörlük” demiştir. “Erdoğan hükümetinin ancak İran yönetimi kadar demokratik olduğu” ifadelerini  kullanan Pompeo, daha sonra bu paylaşımını silmiş ve Twitter hesabını da kapamıştır.

4.) Pompeo’nun 2013 yılında “İslamcı teröristleri sert bir şekilde eleştirmeyen Müslüman din adamlarının terör saldırılarında suç ortağı olduklarına” yönelik sözleri, Demokratlar ve Müslüman lobi kuruluşları tarafından kınanmıştı.

6.) Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın işkenceyle gündeme gelen Guantanamo Üssü’nü kapatma planına da karşı çıkan Pompeo, 2013’te cezaevini ziyaret ettikten sonra, açlık grevinde olan mahkumlar için “Bana pek çoğu kilo almış gibi geldi” demişti.

7.) Pompeo su işkencesinin, “hayati bilgilerin elde edilmesi için” kullanılabileceğini savunmuştu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Mike_Pompeo

https://www.star.com.tr/dunya/mike-pompeo-kimdir-kac-yasinda-abd-cia-direktoru-mike-pompeo-biyografi-nedir-haber-1319683/

https://www.biography.com/political-figure/mike-pompeo

https://www.hurriyet.com.tr/dunya/abd-yeni-disisleri-bakani-mike-pompeo-kimdir-40770891

[/vc_toggle]

Yahya Naci Efendi’nin Hayatı ve Eserleri

YAHYA NACİ EFENDİ (?- 1824)

Hayatı hakkında oldukça az sayıda bilgiye sahip olunan Mütercim Yahya Naci Efendi’nin hangi tarihte ve ne zaman doğduğu, ailesi ve öğrenimi tam olarak bilinmemektedir. Hakkındaki bilgiler genel olarak Tarih-i Cevdet (1891-92), Sicill-i Osmani (1890-1897) ve Mırat-ı Mühendishane (1897) kitaplarındaki kısa biyografiler yardımıyla edinilmiştir. Kendi yazdığı Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye’nin giriş kısmında verdiği biyografik bilgiler ise çok daha kısadır. Olan bilgiler de genellikle devlet hizmetine giriş tarihi ile başlamıştır.

Kendi eseri olan Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye’de aslı, yani hangi millet mensubu olarak doğduğunu belirtmemiştir. Ancak hakkında bilgi sahibi olduğumuz kaynakların ciddi bir kısmı kendisinin “Rum” kökenli olduğunu iddia etmektedir. Muhtemelen kendisiyle yakın bir zaman aralığında yaşamış hekim, tarihçi ve mütercim olan Şânizade Mehmet Ataullah Efendi (1771-1826), Yahya Naci Efendi’den “Rumiülasl Bulgarzade Yahya Efendi” olarak bahsetmiştir. Aynı tezi destekler şekilde Namık Kemal de Yahya Naci Efendi’nin oğullarından birini kastederek “müflis (iflas etmiş) bir Rum” demiştir. Bernard Lewis ise bunlara ek olarak Yahya Efendi’nin bir Yahudi dönmesi olabileceğini belirtmiştir. Rum olduğu iddialarının aksini belirten Ömer Faruk Akün ise Yahya Efendi’nin Tarhanzadeler ailesinin bir ferdi olduğunu, aile İslam dinini terk ettikten sonra İslam’a dönen bir Türk olduğunu belirtmiştir.

Yahya Naci Efendi’nin öğrenimi hakkındaki tek bilgi, kendi yazdığı Risâle-i Hikmet-i Tabîiye’de yer almaktadır:

“Yahya Naci kulları bundan akdem tahsil-i ulûm-i hikemiyye ve akliyye ve maârif-i cüz’iyye-i nazariyyeyi tahsil kasdıyla bilâd-ı efrenciyeye azîmet ve nice müddet işbu ulûmun tahsiline sarf-ı himmet itdikten sonra Dârü’l-Hilafeti’l aliyye sâneha’l-lâhü teala ani’l-beliyyeye avdet idüp…”.

Ancak Avrupa’da teorik ilimler ve fen bilimleri öğrendiği bilgileri dışında buradan da net bir sonuç elde edilememektedir.

Yahya Naci Efendi’nin bilinen ilk devlet görevi Mühendishane-i Berri Hümayun’da (Kara Mühendishanesi) gerçekleştirdiği Fransızca öğretmenliğidir. Mühendishane’de “lisan-ı Frensevi”yi öğreterek ayda yüz kuruş maaş elde eden Yahya Efendi, burada aynı zamanda fen bilimleri dersleri de vermiştir.1813’de üçüncü hocalığa, 1819’da da ikinci hocalığa tayin edilmiştir.

Osmanlı Devleti’ne diğer devletlerden gelen veya Osmanlı’nın yabancı devletlere gönderdiği metinleri çevirmekle görevli Divan-ı Hümayun tercümanları eskiden beri Fenerli Rumlar arasından seçilirdi. 1821’de Mora’da Rum isyanı çıkınca Eflak ve Boğdan’daki isyancılara yazdığı mektupları ele geçirilen Divan-ı Hümayun tercümanı Constantine Mourouzi ve ardından derya tercümanı Hançerlizade Mihayilaki ile Aleksandr Mavrokordato, 6 Nisan 1821’de idam edildi. Ayrıca Rum maslahatgüzarlarının Osmanlı Devleti’ni yanlış bilgilendirdikleri anlaşıldı ve hepsi görevden uzaklaştırıldı. Bu olaylar neticesinde devletin Rumlar’a karşı olan güveni oldukça sarsıldı. Hadiseden sonra göreve ilk defa bir Müslüman olarak Yahya Naci Efendi getirildi. Bu görev, Yahya Naci Efendi’nin ikinci görevi olacaktır. Yahya Efendi’nin Divan-ı Hümayun tercümanlığı göreviyle ilgili ilk bilgileri Şanizade Mehmet Ataullah Efendi vermiştir.

Kendisinin Divan-ı Hümayun tercümanlığındaki ilk vazifesi, biriken “Rumi ve Firengü’l-ibare” belgelerini tercüme etmek/temize çekmek ve bazı istekli kişilere yabancı dilleri öğretmekti. Şanizade, bu vazife için kendisine beş yüz kuruş maaş bağlandığını belirtmektedir. Constantine Mourouzi’nin idamı sonrası tarafsız görünen Rumlar’dan Stavraki Aristarchi (İstavraki), tercüman vekâletine tayin edildi. Yahya Efendi’den (ve katiplerden), Aristarchi’nin yaptığı çevirileri denetlemesi ve onun görevi dışında bir şey öğrenmesini engellemesi istendi. Böyle bir ortamda vazifelendirilen ve görev yapan Aristarchi kısa bir süre sonra azledildi ve sürüldüğü Bolu’ya giderken yolda kim oldukları meçhul kişilerce öldürüldü. Bu olaydan sonra Divan-ı Hümayun tercümanlığı görevine Yahya Efendi, yardımcılığına ise Ermeni asıllı Zenop Efendi tayin edildi. Böylece bu görev özelinde resmen Rumlar işten el çektirildi ve tercüman yetiştirmek için ders verilmeye başlanması ile Tercüme Odası da kurulmuş oldu. Yahya Efendi, vefat edene kadar bu vazifesini sürdürmüştür.

Yahya Naci Efendi’nin üç oğlu olmuştur. Büyük oğlu Ruhiddin Mehmet Efendi (Ahmet Vefik Paşa’nın babası), ortanca oğlu Nurettin Emin Paşa ve küçük oğlu Naci Efendi’dir. Yahya
Naci Efendi, Temmuz 1824’te vefat etmiştir.

Yahya Naci Efendi’nin Eserleri

Yahya Naci Efendi’nin bilinen iki eseri vardır:

1) Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye (1809),

2) Risâle-i Seyyale-i Berkiyye (1812)’dir.

Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye (1809)

Başlıksız bir giriş kısmı ve on altı bölümden oluşan Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye eserinin yazılma amacı atılan merminin hareketini ve genel olarak ateşli silahların işleyişinin temelindeki fizik ve kimya kurallarını açıklamaktır. Bu hareketin anlaşılması için hareketi etkileyen faktörleri de ele alan Yahya Naci Efendi, ağırlık kuvveti ve barutun tutuşmasıyla meydana genel fiziksel ve doğal olaylardan da bahsetmiştir. “Beyan-ı Esbab-ı Hareket-i Cism-i Mefdü” (Atılan cismin hareketinin sebeplerinin açıklaması) ile başlayan eser, “Teceddüd-i Havâ-yı Hayatî” (Açık Havanın Yenilenmesi) ile sonlanmaktadır. Eser, matbaaya girmemiştir.

Yahya Efendi bu kitabıyla birlikte dinamik, statik, mekanik ve ısı konularına ait birçok terimi Osmanlı literatürüne kazandırmıştır. Bu terimlere örnek olarak kuvve-i ramiye (hareket kuvveti), hareket-i tereccühiye (sarkaç hareketi), vezin (kütle & ağırlık), hâlet-i sabite (katı hali), hâlet-i seyalâniye (sıvı hali), hâlet-i havâiye (hava hali) ve mütehalhıl (genleşmiş) terimleri sıralanabilir. Ayrıca element ve kimyasal terimleri de tercüme etmiştir.

Risâle-i Seyyale-i Berkiyye (1812)

Yahya Naci Efendi’nin ikinci eseri olan Risâle-i Seyyale-i Berkiyye’nin bilinen tek nüshası, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eser, 17 varak ve bir levhadan oluşur.  Yahya Efendi bu eserde Osmanlı (Türk) kamuoyuna “elektrik” kelimesinin anlamını, belirtilerini tanıtmış ve bunları deneylerle açıklamıştır. Elektrik deneyleri de barındıran eser, eğer Mühendishane’de okutulmuşsa bu kurum öğrencilerinin 1812 yılında “deney” teriminden haberdar oldukları söylenebilir. Ancak ilk eseri gibi ikinci eseri olan Risâle-i Seyyale-i Berkiyye de basılmamıştır. Yahya Naci Efendi’nin eserinin niçin basılmadığı ise bilinmemektedir.

Resim- Risale-i Seyyale-i Berkiyye, v.2b-3a İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, TY 4366

Yahya Naci Efendi, “elektrik” terimini karşılaması için “seyyale-i berkiyye” terimini kabul etmiştir. Ardından, “seyyale-i berkiyye-yi sınaiyye” (insanlar tarafından üretilen elektrik), “seyyale-i berkiyye-yi tabiyye” (doğada oluşan elektrik), “âlet-i berkiyye” (elektrik üreten alet) terimlerini kabul etmiştir. “Berk” kelimesinden türetilmiş olan ve ışık verme, çakma,
parlama anlamına gelen “ibrak” kelimesine elektriklendirme, elektrik yükleme, elektrik üretme anlamı vermiştir.

Onur Karabağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”24835″ name=”Diplomaside Bir Ekol: Ahmet Vefik Paşa”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ADEMOĞLU, E., “Yahya Naci Efendi ve Modern Fizik Konusundaki Türkçe Eseri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Ödevi, İstanbul, 2001.

GÜNERGUN, F. “Deneylerle Elektriği Tanıtan Bir Türkçe Eser: Yahya Naci Efendi’nin Risale-i Seyyale-i Berkiyye’si”. Osmanlı Bilimi Araştırmaları 9 (2008): 19-50

AKYILDIZ, A., “TERCÜME ODASI”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tercume-odasi (03

[/vc_toggle]

Brezilya’nın Ekonomisinin Yükselişinden Koronavirüse Genel Bakış

Brezilya, 21 Nisan 1500 tarihinde Portekizli denizci Pedro Alveras Cabral tarafından, aslında Hindistan’a gitmeye çalışırken yanlışlıkla keşfedilmiştir. Böylelikle Brezilya, Portekiz himayesi altına girmiş fakat 1580 yılında İspanya Portekiz’i ilhak edince doğal olarak Brezilya da İspanya sömürgesi olmuştur. En nihayetinde yine Portekizlilerin eline geçen Brezilya, 1822 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Pedro Alveras Cabral

1824 yılında liberal bir anayasa kabul edilmiş olup, 1889’a dek krallıkla yönetilmişlerdir. 1889’da krallık yıkılıp yerine cumhuriyet ilan edilmiş ve 1914 yılında siyasi birlikleri tamamlanmıştır denebilir1. Portekiz’in yaşadığı istikrarsızlık ve düzensiz savaşlar, Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etmelerini de beraberinde getirmiştir ve Brezilya Latin Amerika’nın en uzun süre krallıkla yönetilen ülkesi olmuş, cumhuriyetin ilanından sonra da siyasal açıdan uzunca bir süre istikrarı yakalayamamıştır2. Brezilya ve Türkiye, gelişmekte olan ülkelere bakıldığında bölgesel güç olmaları, siyasi ve ekonomik yapılarının benzerlikleri vb. birçok başlıkla birbirleriyle benzerlik göstermekte ve Tahran Deklarasyonu ve Medeniyetler İttifakı gibi oluşumlarla ortaklaşa hareket etmektedirler (Tekin, 2018). 1980’lerde Türkiye ile benzer istikrarsızlıklara sahip olan Brezilya, 1996-2006 arası dönemde önemli adımlar atmış ve tarım ürünlerinde ihracat oranını yüzde 365 artırmıştır. Soya fasulyesinde dünyanın ihtiyacının üçte birini karşılayabilir hale gelmiş, Hindinstan’dan sonra en fazla büyük baş üreten, dünyanın en çok şeker kamışı ve kanatlı ihracatçısı haline gelmiştir. Etkileyici olan unsur ise bunları yaparken hiçbir devlet desteğine başvurmamıştır. Tarım alanlarını oluştururken Amazon ormanlarına hiç zarar vermemiş ve genel olarak çorak arazileri iyileştirmişlerdir (Akın, 2013).

Brezilya envai çeşit tarım ürününe sahiptir. Ülkede değerli madenler ve petrol olmasına rağmen Brezilya, tarım ile kalkınmayı seçmiştir. Bunun yanı sıra 1990’larda liberalizasyon çalışmaları netice vermiş ve otomotiv sanayi başta olmak üzere alt yapı çalışmaları doğrudan yabancı yatırımlar ve özelleştirmeler ile büyük ilerleme kaydetmiştir3.

1980’lerde silah üreticiliği ile ön planda olan Brezilya, 1990’lardan itibaren embraer yolcu uçakları, savaş uçakları ve askeri kargo uçakları başta olmak üzere savunma sanayisine de yatırım yapmaya başlamıştır4.  Şunu da gözden kaçırmamak lazım gelir ki yıllardır siyasi istikrarsızlıklar yaşayan Brezilya’nın ekonomide bu denli ataklar yapabilmesinin temel nedenlerinden bir tanesi de 1988 yılında şu anki sivil anayasalarını kabul etmiş olmalarıdır5. Askeri darbelerin olduğu yıllarda -1930 ila 1985 yılları- serbest piyasa ekonomisi bir yana, işçiler sendika bile kuramaz hale gelmişti. 1964 darbesinden sonra ilerde devlet başkanı olacak olan Lula Da Silva’nın başı çektiği grevler yapılmış ve sendikacılık hakları devletin tekelinden alınmaya çalışılmıştır. 1990’da yönetime gelen Fernando Collor De Mello “neoliberal ekonomiye” geçiş yapmış, yukarıda da bahsi geçtiği üzere özelleştirme programlarına geçmiş fakat bunun yanında “sosyal haklarda” kısıtlamalara gitmiş ve genel olarak marksizmi benimsemiş olan işçilere karşı sert bir tutum takınmıştır. Mello’nun iktidarı fazla sürmemiş, yerine Itamar Franco gelmiştir. Franco sosyalistlerle ters düşmemek için çok çabalamışsa da ne yazık ki onların hakkını yeteri kadar gözetmemiş ya da onları bir şekilde durduramamış olacak ki hükümeti kısa sürede düşüp onun da yerini Henrique Cardoso almıştır. Cardoso tam anlamı ile neo liberalizmi getirmiş ve sosyalist hareketlere de ket vurmuş hatta zaman zaman askeri müdahalede bulunmuştur (Mahiroğulları, 2017). Ülkelerin siyasi istikrarsızlıkları ekonomik gelişimlerine de set vurmaktadır. Örneğin benzer siyasal ve ekonomik yapılara sahip olan Brezilya ve Arjantin’i mukayese ettiğimizde Brezilya’nın 1980’lerden sonra siyasi istikrarı stabilize etmeyi başarması ile ekonomisindeki gelişmeler doğru orantılıdır. Fakat Arjantin’de siyasi istikrarsızlık kontrol altına alınamadığından ekonomik yapı için aynı şeyi söyleyemiyoruz (Karahan-Karagöl, 2014).

Brezilya 2006 yılında kurulan BRICS ülkeleri içinde bulunmaktadır. Bu ülkeler Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşmaktadır. Aynı çatı altındaki yani bu oluşumda bir araya gelmelerinin nedeni de “yükselen piyasalar/ekonomiler” olmalarıdır. Bu konuda çokça çalışmalar yapan Goldman Sachs’a göre bu dört ülke (Güney Afrika sonradan dahil oluyor o yüzden o hariç) 2050 yılına kadar dünyanın en büyük ekonomileri olma potansiyeline sahiptir (Sandalcılar, 2012). FAO verilerine göre 2018 yılında dünyada yetersiz beslenme yaygınlığı oranında Latin Amerika yüzde 5,7’lik bir orana sahiptir. Kuzey Amerika ve Avrupa’dan sonra bu oranın en düşük olduğu kıta Latin Amerika’dır (FAO, 2019). Dışişleri bakanlığının sayfasındaki verilere göre 2018 yılında Brezilya dünyanın 9. büyük ekonomisidir ve gayri safi yurtiçi hasılası da 1.8 trilyon ABD dolarıdır.

COVID-19 Sonrası

Pandemi nedeniyle dünya, her açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da sıkıntılı bir süreç içerisinde ve bu sıkıntılı sürece dahil olanlar arasında elbette Brezilya’da var. Virüs sonrası dünya genelinde ekonomi yüzde 3 oranında küçülmüş Brezilya da bundan nasibini almıştır.

Brezilya’da bugüne kadar virüs kaynaklı ölüm sayısı 69.000’e yükselmiş olup vaka sayısı da toplamda 1.755.799’u bulmuştur. Öyle ki Latin Amerika’da “virüsün merkez üssü” olarak nitelendirilmektedir6.

Covid-19 yetmez gibi bir de Brezilya’da Bovid-17 salgını var ki Covid-19’un en güçlü semptomlarından bir tanesi. Brezilya devlet başkanı olan Jair Bolsanoro’nun Covid-19’u tiye alması, virüsü adeta grip gibi basit bir hastalık olarak görmesi ve tedbirleri bu kıstasta değerlendirip hatta karantina sürecini mayıs ayındayken uzatma kararı alan Vali João Doria’ya küfürler ederek protesto etmesi halkı galeyana getirmiş ve virüsün daha fazla artmasına neden olmuştur. Virüsü kontrol edememe durumu virüsün ekonomideki kötü sonuçlarını elbette normalinden daha fazla artıracaktır7.

Ekonominin yokuş yukarı giden serüvenine verebileceğimiz spesifik örnek ise şirketlerdeki daralmadır. ıBovespa Borsası’ndaki büyük düşüş petrol fiyatlarındaki yüzde 30 düşüşle Petrobras’ın hisselerinde görüldü. Şirket 81 milyar dolarlık düşüşle tarihinin en büyük kaybını yaşamış bulundu8.

Sonuç Yerine

Özetlemek gerekirse Brezilya’nın bağımsızlıktan sonra yaşadığı siyasi istikrarsızlıklar ülkenin ekonomik olarak da gelişmesine engel olmuş ve ülke görece kapalı ekonomiyi benimsemiştir. Fakat 1980’lerden sonra siyasi istikrarı kerte kerte elde etmiş ve buna paralel olarak ekonomisi de gelişmiş ve ülkede bulunan değerli madenler yahut petrol ile değil tarıma dayalı bir şekilde gerçekleşmiştir. Gelecek yıllarda dünya ekonomisinde daha önemli bir paydaya sahip olacağı ise, bilimsel verilere dayanarak uzmanlarca konuşulmaktadır. Fakat pandemi nedeniyle önümüzdeki günlerde zor zamanlar yaşayacağı aşikar olan Brezilya, tedbirleri artırarak normalleşme hayatına adapte olmaya çalışırsa bu zorluğu bir nebze de olsa azaltacaktır. Aksi takdirde ilerde, bugün yaşanan ekonomik kayıp telafi edilse bile ölen insanların kaybı telafi edilemeyebilir ve hatta virüsün bu hızla yayılması çalışan genç nüfusu da oldukça olumsuz etkileyebilir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Akın. “Petrol Zengini Brezilya’da En Değerli Sektör Tarım”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.tarim.com.tr/Petrol-zengini-Brezilya-da-en-degerli-sektor-TARIM,36y

Tekin, Segah. “Tahran Deklarasyonu ve Sonrası: Türkiye Brezilya Küresel Ortaklığının Yükselişi ve Gerileyişi”. Dergipark 11/23 (Kasım 2018) 1-3. http://static.dergipark.org.tr/article-download/94de/5aaf/94e5/5c24bae08f1f1.pdf?

Mahiroğulları, Adnan. “Askeri Darbeler Döneminden Sivil Demokrasi Dönemine Brezilya’da Sendikacılık”. Dergipark 1/70 (Kasım 2017) 82-93. http://static.dergipark.org.tr/article-download/de7a/9678/e8be/5a96a436276f6.pdf?

Sandalcılar, Ali Rıza. “BRIC Ülkelerinde Ekonomik Büyüme ve İhracat Arasındaki İlişki: Panel Eş Bütünleşme ve Panel Nedensellik”. Dergipark 17/1 (2012) 161-167 http://static.dergipark.org.tr/article-download/imported/5000122239/5000112544.pdf?

Karahan, Hatice – Karagöl, Erdal Tanas. “Ekonomik Performansın Temel Taşı: Siyasi İstikrar”. SETA Perspektif 41 (Mart 2014) 1-3 http://file.setav.org/Files/Pdf/20140325190707_ekonomik-performansin-temel-tasi-siyasi-istikrar-pdf.pdf

“Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu”. 2019 http://www.fao.org/3/ca5249tr/ca5249tr.pdf

Brezilya Kültür. “Brezilya Ekonomisi”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.brezilyakultur.com/brezilya-ekonomisi/

C Dışişleri Bakanlığı. “Brezilya Ekonomisi”. Erişim: 24 Mayıs 2020. http://www.mfa.gov.tr/brezilya-ekonomisi.tr.mfa

“Diktatörlükten Demokrasiye”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.haberler.com/diktatorlukten-demokrasiye-brezilya-anayasasi-25-5167028-haberi/

Türkçe Bilgi. “Brezilya Tarihi”. Erişim: 23 Mayıs 2020. https://www.turkcebilgi.com/brezilya_tarihi

“Brezilya”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://tr.wikipedia.org/wiki/Brezilya

Bovid-17: Brezilya’da Salgın ve Siyasi Kriz. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://www.birikimdergisi.com/guncel/10064/bovid-17-brezilyada-salgin-ve-siyasi-kriz#_ftn1

C. Ticaret Bakanlığı. Corona Virüsü’nün Brezilya Ekonomisindeki Etkileri Devam Ediyor. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://ticaret.gov.tr/blog/ulkelerden-ticari-haberler/brezilya/corona-virusunun-brezilya-ekonomisindeki-etkileri-devam-ediyor

TRT Haber. Brezilya’da son 24 saatte 1220 kişi hayatını kaybetti. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://www.trthaber.com/haber/dunya/brezilyada-son-24-saatte-1220-kisi-hayatini-kaybetti-500362.html

[/vc_toggle]

80’li ve 90’lı Yıllarda Irak’taki Şii Örgütler ve Faaliyetleri

Irak, asırlardır birçok İslâmî mezhebe ev sahipliği yapmış bir coğrafya. Birçok mezhep çatışmasına sahne oldu, Osmanlılar ve Safevîler savaşırken bir cephe hattıydı, hala daha mezhepsel gerginliğin var olduğu bir yer. Pek tabiî ki 20. yüzyılda da birçok mezhebî mücadele oldu Irak’ta. Özellikle 1979 İran İslâm Devrimi burayı da etkileyecekti. Peki Irak’taki Şiîler iktidar olmadıkları Saddam Hüseyin devrinde ne yaptılar, hangi örgütleri kurdular, nasıl faaliyetler yürüttüler? Saddam Hüseyin devrindeki Baas rejimi, Irak Şiası’nı gerçekten ciddî baskılara tabi tuttu mu? Tüm bu soruların cevaplarını birlikte bulmaya çalışacağız.

İslami Davet Partisi amblemi (wikipedia.org)

İslami Davet Partisi

Irak nüfusunun yarısından fazlası Şia mezhebi mensupları tarafından, %30’undan fazlası ise Ehl-i Sünnet mezhebi mensupları tarafından teşkil edilmektedir (1). Irak nüfusu içinde bu kadar kalabalık bir taife olan Şiîlerin de haliyle 20. yüzyıl içerisinde giriştiği birçok siyasî faaliyet oldu. Zamanla bu faaliyetler için kurdukları bazı siyasî müesseseler, silâhlı örgütlere evrildi. Irak Şiası’nın ilk büyük siyasî teşkilatı olan İslami Davet Partisi’nin kuruluşu da 1950’li yıllara dayanır. Bazı uzmanlara göre parti 12 Ocak 1957’de Şiilerin büyük alimlerinden Ayetullah Muhsin el-Hakim’in Necef’teki evinde kuruldu. Bu partinin amacı ilk merhalede İslam’ı Müslümanların yaşamının merkezine oturtmak, ikinci merhalede müsamahakâr bir şeriat devleti kurmak ve son merhalede de İslam şeriatını yeryüzünün her yerine yaymaktı. Iraklı araştırmacı yazar Raşid el-Hayyun’a göreyse partinin amacı 4 merhaleden oluşur; 1. merhale partinin oluşumu ve fikri değişim, 2. merhale ümmetin nazarını İslami düşüncelere ve partinin siyasi duruşuna celb etmek, 3. merhale yönetimi ele almak, son merhale ise yönetimi ele aldıktan sonra İslam’ın ve İslam ümmetinin maslahatlarına riayet etmekti. Parti kurucularının bu Şii İslamcı harekete girişmelerinin asıl itici gücü ise komünist hareketlerin Irak’ta gittikçe hızlı bir şekilde yayılmasıydı. Halk arasında komünizme yönelik oluşan bu meyli engelleyebilmek amacıyla bu partiyi kurmuşlardı. Parti, ilk kurulduğu zamanlardan 17 Temmuz 1968’de gerçekleşen askerî darbeye kadar her ne kadar yer altında faaliyet gösteriyor olsa da görüşlerini özellikle öğrencilere ve Şii işçi sınıfına yaymak için birçok gazete ve dergi bastı. 17 Temmuz 1968’de Baasçıların bir darbeyle başa gelmesiyle durum epey değişti. Yeni rejim, partiye büyük baskılar yapmaya başladı, partinin yönetici kadrosunun ciddî bir kısmı tutuklandı ve infaz edildi. Hatta bu baskılardan ötürü zamanın taklid merciilerinden Muhammed Bakır es-Sadr 1974’te, dini ilimler tahsil eden Şii talebelerin Davet Partisi gibi “İslami partilere” katılmasının caiz olmadığına, Şii ilim talebelerinin ve ilim havzası üzerindeki polis baskısını arttıracağı tehlikesi nedeniyle fetva vermişti. Baskılardan sadece parti değil normal Şiilerin de nasibini aldığı oluyordu, Şubat 1977’de Kerbela’daki Erbain Ziyareti (Hz. Hüseyin’in şehadetinin 40. gününün yıl dönümünde Hz. Hüseyin’in türbesinin Şiiler tarafından kalabalık bir kitle halinde ziyaret edilmesidir) sırasında bir grubun, dönemin Orta Fırat Bölgesi Sorumlusu’nun icraatlerine karşı protestoya başlaması yüzünden bu protestoya iştirak eden kişilerin birçoğu idam edilmişti. Bu yoğun baskı döneminde de parti doğal olarak daha çok saklanma ihtiyacı duydu ve faaliyetleri ciddî anlamda zayıfladı. Bu darbeden önce kurulan Müslüman Gençler, Caferi Partisi, Gizli Şii Cemiyeti, Akide ve İman Gençliği, İslami Seferberlik gibi Şii siyasi hareketlerin (2) bu dönemden sonra gözden kaybolması da bu darbenin, bu toplulukları yaptığı baskılarla dağıtmış olabileceğini söylemek mümkündür.

Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr

1979’da vuku bulan İran İslâm Devrimi de Davet Partisi’nin mazisinde mühim bir yer teşkil eder. İran’ın başına Şii bir yönetim gelmesi neticesinde cesaretlenen Davet Partisi, Baas rejimine karşı silahlı mücadeleye geçme kararını verir. Partinin silahlı kanadının faaliyete geçmesi sonucunda ise Baas rejimi, Davet Partisi’nin kurucularından olan Muhammed Bakır es-Sadr’ı ve kız kardeşini 8 Nisan 1980’de idam eder. Öldürülen Muhammed Bakır es-Sadr yalnız bir Şii mollası değildir, fikirleri Sünni olsun Şii olsun Irak’taki İslami kesimin ciddi bir kısmına tesir etmiş bir mütefekkirdir. Komünizmi felsefi olarak tenkid ettiği “Felsefemiz” isimli kitabını 70’li yıllarda Baas rejimi de kavgalı oldukları Irak Komünist Partisi’ne karşı kullanmak amacıyla bastırmıştır. Kendisinin idamı sonrasında da partinin silahlı kanadına ”Şehid Sadr Kuvvetleri” ismi verilir. Bu örgüt Saddam Hüseyin’in yakın adamlarından Tarık Aziz’e, 1982 ve 1987’de Saddam Hüseyin’in kendisine, 1996’da ise Saddam Hüseyin’in oğullarından Udey’e suikast girişimlerinde bulunur, 18 Kasım 1981’de Beyrut’taki Irak Elçiliği’ne intihar saldırısında bulunur (3). Ayrıca 1983’te örgütün Kuveyt’teki Amerikan ve Fransız elçiliklerini bombalaması da örgütün en meşhur eylemlerinden biri olmuştur (4).

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi amblemi (ar.electionsmeter.com), Üst kısımda “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” mealindeki Âl-i İmran Suresi 103. ayet yazmakta

Iraklı araştırmacı yazar Raşid el-Hayyun’un bazı uzmanlar tarafından partinin kurucusu olduğu iddia edilen Ayetullah Muhsin el-Hakim hakkında verdiği bilgilere göre Muhsin el-Hakim’in partiyle herhangi bir alakası yoktu. Kendisi silahlı cihadı desteklemiyor, İslami bir rejimin kurulması için gayret göstermiyordu. Davet Partisi destekçilerine nazaran daha pasif bir politikayı destekliyordu, parti destekçileri kendisinin taklid mercii olması nedeniyle gelip ondan partiye destek isteyince bunu reddetmişti fakat partiye bütün bütün karşı değildi ve partinin faaliyetlerini engellemeye çalışmıyordu. Partinin kurucusunun kim olduğu hususunda ise Hayyun 2 farklı görüş zikreder, partinin önde gelenlerinden Hüseyin Berake eş-Şami’ye göre kurucu Muhammed Bakır es-Sadr’dır, partinin önde gelen kurucularından Muhammed Mehdi el-Hakim’e göreyse partinin belirli bir kurucu lideri olmadı (5).

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi

Bu esnada da Baas rejiminin Davet Partisi üyelerine ve partinin kitlesine karşı olan baskıyı daha da arttırması nedeniyle partinin birçok üyesi İran’a kaçmak mecburiyetinde kaldı. Ancak İran’da parti üyelerinin arasında birçok ihtilaf başgösterdi ve parti fraksiyonlara ayrılmaya başladı. İran’daki fraksiyonlaşmanın ilk örneği olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi, Kasım 1982’de Tahran’da Seyyid Bakır el-Hakim tarafından kuruldu. James Watts’ın Amerikan Deniz İhtisas Okulu’na yazdığı ”Iraklı Şii Gruplar İçindeki İran Etkisi” adlı tezde yazarın yaptığı değerlendirmeye göre Irak’ta Baas rejimine karşı, parçalanmış Şii muhalif grupları daha geniş bir ideolojik şemsiye altında toplamak isteyen İran bu yapılanmanın kurulması için çaba harcadı. Ancak Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) güçlü bir İran etkisi altında kurulmuş, Davet Partisi de güçlü bir İran desteğine sahib olmasına rağmen bu partiler Irak Şiası’ndan destek görebilmek adına İran ile aralarına bir mesafe koymayı da unutmamıştı. Yine aynı yazarın Liam Anderson ve Gareth Stansfield’dan naklettiği bir değerlendirmeye göre İran’ın bir diğer niyeti de, eğer o esnada süren İran-Irak Savaşı sırasında İran Irak’ın -Basra gibi- Şii nüfus yoğunluklu bölgelerini ele geçirmeyi başarırsa bu parti de buralarda bir geçiş hükûmeti görevi yürütecekti. Ayrıca Baas rejimindeki önemli komutanlara saldırılar düzenlemek amacıyla, IİDYK’nin silahlı kanadı olarak Bedir Tugayları (sonradan Bedir Kolordusu oldu) kuruldu. Bu örgütün militanları İran Devrim Muhafızları tarafından eğitiliyor ve teçhizatlandırılıyordu, ayrıca bu örgüt Suriye’den de destek görüyordu. (6).

Ayetullah Muhammed Bakır el-Hakim

IİDYK’nın kurucusu Ayetullah Muhammed Bakır el-Hakim, Irak’tan kaçmadan önce Muhammed Bakır es-Sadr ile birlikte Irak’taki Şii İslamcı hareketlerin en büyük 2 liderinden biridir. Kendisi, Bakır es-Sadr’ın ve kız kardeşinin 1980’de Saddam tarafından idam edilmesinden sonra aynı akıbete uğrayacağından korkarak İran’a kaçar. Kısa süre sonra İran-Irak Savaşı’nın patlak vermesi, sayıları 1 milyona yaklaşan Şii bir kitlenin İran’a iltica etmesine neden olur. İran bu kitleyi silahlandırıp savaşta Irak’a karşı kullanarak avantaj elde etmeye ve Saddam’ı devirmeye karar verir. İşte Bakır el-Hakim, Saddam’a karşı savaşacak Bedir Tugayları’nı bu Iraklı Şii mültecilerden teşkil edecekti. İran’a yerleşen Bakır el-Hakim ise Sadr’ın geleneksel Şiilik anlayışına karşılık Humeyni’nin, molla sınıfının yönetimi elinde tutmasını ve Amerikan emperyalizmi ile siyonizme karşı mücadeleyi gerekli gören Velâyet-i Fakih prensibini benimseyecekti (Raşid el-Hayyun’un dönemin Davet Partisi yöneticilerinden birisi olan Şeyh Abdulhadi el-Fazlî’den naklettiklerine göre ise Sadr’ın Davet Partisi de 70’li yıllarda Humeyni Irak’a geldikten sonra Velayet-i Fakih’i benimsemişti. Ancak Raşid el-Hayyun, 80’lerde İran’daki bazı parti üyelerinin partinin Velâyet-i Fakih’i kabul etmemesi sebebiyle partiden ayrıldığını da kaydeder). Bu yüzden Lübnan Hizbullahı gibi IİDYK ve Bedir Tugayları da Ruhullah Humeyni’yi ve onun ölümünden sonra Ali Hamaney’i taklid mercii olarak kabul etti. Ancak Uluslararası Kriz Grubu’nun “Irak’ta Şiî Siyaset: Irak İslami Yüksek Konseyi’nin Rolü” adlı raporunda verilen bilgilere göre; yıllar sonra IİDYK’nin bazı yöneticileri Velayet-i Fakih’i benimseyişlerinin pragmatik olduğunu, varlıklarını o zamanlar İran’da sürdürdükleri ve İran’dan daha fazla destek alabilmek için Velayet-i Fakih’i benimsemek zorunda kaldıklarını itiraf edecekti (7).

İran-Irak Savaşı Sonrası ve 1991 İsyanı

İran-Irak Savaşı sonucu epey yorulan İran, Irak ile barış anlaşmasını imzaladıktan sonra IİDYK’ya ve Bedir Tugayları’na verdiği desteği azaltmaya başlamıştı çünkü Irak ile aralarındaki gerginliği artık azaltmak ve yaralarını sarmak istiyordu. 1988-91 yılları arasında IİDYK ve Bedir Tugayları adeta gözden düşmüş bir haldeydi, ta ki Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal edinceye kadar. Bu işgal IİDYK ve silahlı koluna İran’dan aldıkları desteğin yeniden artması açısından iyi bir fırsat olacaktı zira Saddam Kuveyt’ten çekildikten sonra Irak’ın Şii nüfus ağırlıklı güney bölgelerinde topyekün bir isyan patlak verdi. Bu isyanı fırsata çevirmek isteyen İran, Bedir Tugayları’nın Irak’a sızmasına izin verdi ve Bedir Tugayları isyanın sürdüğü yerlerde Baas rejimi birliklerine karşı silahlı çatışmalara girmeye başladı. Ancak Irak Ordusu birlikleri sert şekilde bu isyanları bastırdı ve Bedir Tugayları milisleri İran’a geri kaçmak zorunda kaldılar. Irak’ta kazan kaldıran Şii halkın, İran’dan gelen ve İran rejimini savunan silahlı “yabancıların”, Iraklı hemşehrilerine karşı savaşması halkta bir endişe ve tereddüd yaratmaya başladı, bu endişenin halktan bir kesimin isyana destek vermeyi bırakmasına yol açtığını ve isyanın bu sayede bastırılabildiği çıkarımında bulunabiliriz.

Bedir Kolordusu (eski adıyla Bedir Tugayları) amblemi

İsyan sonrasında ise Saddam Hüseyin’in Irak Şiası üzerindeki baskısı artarak devam etti. Buna ek olarak bu sırada İslami Davet Partisi’nin içinden yeni bir fraksiyon çıktı: İslami Davet Kadroları. Bu fraksiyon Fecru’l-İrak (Irak’ın Şafağı) adlı bir gazete yayınlamaya başladı ve amacını, demokrasiyi ve “çağrı”yı kullanarak bir “insan devleti” inşa etmek olarak açıkladı. Ayrıca 1991 yılında Kuveyt Savaşı sırasında Davet Partisi ile müttefik olarak kurulan ve İran’ın Şiraz, Kum ve İsfahan şehirlerinde bürolar açarak faaliyetler yürüten Irak Türkmenleri İslami Birliği örgütünü zikretmek de Davet Partisi’nin Iraklı Şii Türkmenlerin içinden de bir kitle edindiği sonucuna bizi götürebilir.

1991 Sonrası: Ilımlılaşma

1991-2003 arası dönem Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi için yeni ve sakin bir dönem olacaktı. Bu dönemde parti, dünyada kendisine farklı destekçiler aramaya başladı ve bu amaçla ABD dahil birçok Batı ülkesinde temsilcilikler açmaya başladı. İşin ilginç tarafı da İran, bu normalleşme hareketine karşı çıkmadı ve hiçbir şekilde bu normalleşmeyi engellemeye çalışmadı. Parti yöneticileri, asıl amaçları olan Baas rejimini yıkmanın Amerikan askerî müdahalesiyle mümkün olabileceği kanaatine varmışlardı. Bunun dışında partinin silahlı kanadı ise 90’lı yıllar boyunca yine Baas rejimine ve İranlı Halkın Mücahidleri Örgütü’ne karşı çeşitli gerilla faaliyetlerini sürdürdü (8). Bu yıllarda İslami Davet Partisi de 1985’te ABD tarafından terör örgütü olarak tanınmış olmasına rağmen ABD ile ilişkiler kurmaya başladı ve 1995’te yayınladığı bir beyanla kendisini “İslami kökleri kabul etmiş sosyal demokrat bir parti” olarak tanımladı ve 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ile Baas rejiminin yıkılmasından hemen 1 yıl sonra da dönemin parti başkanı İbrahim el-Caferî’nin Irak başbakanı olmasıyla parti ilk siyasî yönetim tecrübesini edindi (9). Günümüzde halen İslami Davet Partisi Irak siyasetinde, silahlı kanadı Şehid Sadr Kuvvetleri ise Haşdu’ş-Şabi bünyesinde etkin rol oynamakta.

2003’teki ABD işgali sonrasında Irak’a dönüp siyasete giren IİDYK, siyasi söylem bazında İran ve Velâyet-i Fakih ekseninden uzaklaşmaya başladı, İran’a olan bağlılığını azaltarak artık kendisini ABD’nin Irak’taki favori Şii partisi olarak göstermeye çalışıyordu. Aynı yılda (2003’te) partinin lideri Muhammed Bakır el-Hakim, Necef’te bir suikaste kurban gitti ve yerine kardeşi Abdulaziz el-Hakim geçti ancak kendisi abisi gibi dinî taklid mercii değildi. Daha sonrasında parti, 2007’de isminden ”İslami Devrim” ibaresini çıkartıp ismini Irak İslami Yüksek Konseyi olarak değiştirerek aşikar şekilde İran’a ve Velâyet-i Fakih düşüncesine bağlılığının azaldığını bir kez daha gösterdi. Ancak partinin silahlı kanadı Bedir Kolordusu ilginç şekilde her zaman Velâyet-i Fakih’e bağlı kaldı (10). İslami Davet Partisi ve Şehid Sadr Kuvvetleri gibi günümüzde de IİYK Irak siyasetinde, Bedir Kolordusu ise Haşdu’ş-Şabi bünyesinde etkin rol oynamaya devam etmektedir.

Ayetullah Muhammed eş-Şirazî

İslami Eylem Örgütü

Bu yıllarda faaliyet gösteren başlıca Şii hareketlerden birisi de 1967’de kurulan İslami Eylem Örgütü oldu. Raşid el-Hayyun’a göre partinin ilk ismi Irak Çağrı Hareketi’ydi ancak partinin ismi 1979’da İslami Eylem Örgütü olarak değiştirildi. Partiyi, Kerbela’da birçok taklid mercii yetiştirmiş Şirazi ailesinden 2 molla; Hasan eş-Şirazi ve kardeşi Muhammed eş-Şirazi kurdu, parti Şirazilerin merciiliğine bağlılık esaslı kurulmuştu, daha sonra Velâyet-i Fakih düşüncesini de benimsediler. Ancak 1980’de Hasan eş-Şirazi Beyrut’ta bir suikaste uğrayarak öldürüldü. Abisinin ölümünden sonra partinin liderliğini sürdüren Muhammed eş-Şirazi, müslümanların siyasi parti kurmasının ancak ve ancak mollaların kontrolünde faaliyetlerini yürütmeleri halinde caiz olabileceğini, müslümanların parti kurmasının parlamentoya girme amacıyla olması halinde de heva ve kişisel düşüncelerle hüküm verilen bu parlamentolara girmenin haram olduğunu ve bu yüzden de müslümanların hep partileşmeden uzak durduğunu düşünüyordu. Örgüt Kuveyt’te, Bahreyn’de ve Suudi Arabistan’da kendine bağlı alt örgütler kurdu. 1975’te örgüt, silahlı kanadını kurdu ve bu silahlı kanat, faaliyetlerini Baas rejimine bağlı komutan ve yöneticilere yönelik suikast eylemleri üzerinden yürüttü. Ayetullah Muhammed eş-Şirazi 2001’de öldü ve 2003’teki ABD işgalinden evvel parti derin bir fikri değişimin içine girdi -aslında bu değişim parti üyeleri içinde daha 90’ların ortalarında başlamıştı-. Bundan sonra parti, demokrasiyi ve yönetimi ele alabilmek için özgür bir ortamda gerçekleştirilen seçimlere girmeyi kabul etti, siyasette ve medyada fikir özgürlüğünün sağlanması gerektiğini benimsedi. Ancak 2003 sonrası kayda değer siyasî bir başarı elde edemedi (11).

Horasan Birlikleri amblemi, üst kısımda “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz” mealindeki Ankebut Suresi 69. âyet yazmakta.

Horosan Birlikleri

Son olarak, günümüzde de Irak’ta çok etkin olan bir örgütten bahsetmek istiyorum. Seraya el-Hurasanî yani Horasan Birlikleri 1995’te Tali’atu’l-Hurasanî Partisi’nin silahlı kolu olarak kuruldu. Örgütün kökleri 1986’da IİDYK’nın kurucusu Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’ın temsilcilerinden Yasin el-Musevî tarafından kurulan küçük bir gerilla örgütü olan Seriyyetu’l-Kerrar’a (Kerrar Birliği) dayanmakta. Sonra bu örgüt 1995’te ismini Tali’atu’l-Hurasanî Partisi olarak değiştirdi ve partinin silahlı kanadı Horasan Birlikleri kuruldu, örgütün bu tarihteki kurucusu ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda bir general olan Hamid Tekavî’ydi. Örgüt tamamen İran eliyle kurulmuştu ve İran’dan destek alıyordu. Doğal olarak da doğrudan doğruya Velâyet-i Fakih’i benimsiyordu (12). Örgüt günümüzde Haşdu’ş-Şabi bünyesindeki en güçlü ve en büyük örgütlerden birisi.

Sonuç

Modern Irak’taki Şii dini ve siyasi hareketler, 50’li yılların sonunda ülkede komünizmin yükselişe geçmesi ve gayrı İslamî askerî rejimlerin birçok kere ülke yönetimini ele geçirmesi sonucunda kurulmaya başlanmıştır. Irak’taki Şii dindarlar, mollalar ve dini taklid merciileri ülkeye Şia mezhebine uygun dinî bir rejim getirmeyi amaç edinmişler, insanları bu “İslami nizam” fikrine propaganda yoluyla çağırmaya çalışmışlardır. Bunu da sadece dinî bir cemaat şeklinde değil, siyasî bir parti hüviyetle yapmaya çalışmışlardır ancak özellikle Baas rejiminin baskıları sonucunda bu hareketlerin davet çalışmaları ciddi şekilde kısıtlanmış, birçok yöneticisi tutuklanmaya başlanmıştır. Bu baskılar 1979’da İran’da Şii bir devrimin gerçekleşmesiyle daha da artmıştır. Dönemin Baas rejimi, ülkelerindeki kalabalık Şii nüfusun bu devrimin rüzgârına kapılacağından ciddi şekilde korkmuş ve bu rüzgârı ülkelerinde kesmek amacıyla Irak’taki tüm Şii nüfusa ve Şii dinî hareketlere yaptığı baskıyı epey arttırmıştır. Bu artan baskıya karşı ortak bir refleks olarak bu hareketler İran’dan silahlı destek almak vesilesiyle silahlı gerilla örgütleri kurup rejime karşı silahlı direnişe geçmişlerdir. 80’ler ve 90’lar boyunca silahlı direniş konumunda olan bu örgütler, 2003’te Baas rejiminin devrilmesiyle Irak’a geri dönmüş ve Irak siyasetinde faaliyetlerini legal partiler olarak sürdürmeye başlamıştır.

Bu hareketler, Irak Şiileri arasında dini taklid merciiliğinin (merciiyyetin) ne kadar önemli olduğunu kavramışlar ve kurucuları bir taklid mercii olmaması durumunda da bir şekilde bir merciiliğe kendilerini bağlamışlardır. Bunun nedeni ise Irak Şiileri için taklid merciilerin mutlak dini bir meşruiyet kaynağı ve din otoritesi olmasıdır. Taklid merciileri müctehid addedilir ve verdikleri fetvalar kendilerine müntesib olanları mutlak şekilde bağlar. Bu tarihlerde merciiler arasında genel olarak 2 farklı siyasî yönelim görüyoruz: Geleneksel Sadrcı duruş ve 1979 İran Devrimi’nin getirdiği rüzgarla Velâyet-i Fakih’i destekleyenler. Ama bu partilerin birçoğunun (Özellikle IİDYK ve İslami Davet Partisi) siyasî görüşleri zamanla ılımlılaştı. Dini bir rejim kurma amacından vazgeçtiler, ABD’ye yakınlaştılar ve “İslami bir demokrasi”yi benimsediler. 2014’te ülkenin bir kısmını IŞİD ele geçirdiğinde de bu örgütler yine bir taklid mercii olan Ayetullah Ali Sistani’nin fetvasıyla bir araya gelip Haşdu’ş-Şabi (Halk Topluluğu) adlı bir çatı örgüt kurarak hep birlikte IŞİD’e karşı savaştılar. Hikâyelerini anlattığım bu hareketler aynı zamanda günümüzdeki Haşdu’ş-Şabi’nin tohumlarıydı.

Atakan Can

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- https://gulf2000.columbia.edu/images/maps/Iraq_Religions_2014_lg.png

2- Bu hareketler hakkında kısa bilgi için bkz: Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 152-169

3- James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 17-27; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 174-175, 197-199, 201, 219, 221, 234

4- Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 21

5- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 182-191

6- James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 27-31; Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 53

7- Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 19-22; Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 62; “Shiite Politics in Iraq: The Role of the Supreme Council.” Middle East Report N°70, International Crisis Group, November 15, 2007, 16; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 240-242

8- Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 63-67; Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 7; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 245-246, 259

9- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 250-253

10- Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 68-71

11- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 265-286

12- Buseyne İştiyevî, ‘Alâ Ğirari İran.. el-‘İraku Yettecihu li-Tehvîli’l-Haşdi’ş-Şa’bî İlâ Kuvvâti Harasin Sevrî, Sasa Post, https://www.sasapost.com/like-iran-the-revolutionary-guards-a-new-iraqi/

KAYNAKÇA:

James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California)

Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008)

Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California)

Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai

Buseyne İştiyevî, ‘Alâ Ğirari İran.. el-‘İraku Yettecihu li-Tehvîli’l-Haşdi’ş-Şa’bî İlâ Kuvvâti Harasin Sevrî, Sasa Post, https://www.sasapost.com/like-iran-the-revolutionary-guards-a-new-iraqi/

[/vc_toggle]

Yeni Dünya Düzeninde Hibrit Savaş

Bilim, teknoloji ve diğer çeşitli alanlar anlamında kendini geliştiren insanoğlu, devletlerarası mücadele yönünden de bulunduğumuz yüzyılda kendisini geliştirmektedir. Ayrıca türümüz yaşadığı gelişmelere mutabık olarak her ne kadar gelişirse gelişsin, mutlaka kendisine hedefler koyan, mücadeleye açık ve hırslı bir canlı türü olarak ortaya çıkmakla birlikte, bulunduğu her yüzyılda kendisinden farklı ırktan olanlarla savaşmayı da ihmal etmemiştir.
Bu yazıda insanoğlunun gelişim süreciyle beraber günümüzde ortaya çıkan son savaş teorisi
Hibrit savaşa genel bir bakış atacağız. Buna ilaveten dünyadaki örneklere de yer vereceğiz.

Hibrit kelime bazında Türk Dil Kurumu’na göre iki farklı güç kaynağının bir arada bulunması anlamını verir. Fakat Hibrit kelimesini savaş teorileri kapsamında değerlendirerek Lingustik bir yolculuğa çıkartırsak eğer karşımıza karışık kuvvetlerin yer aldığı bir savaş çeşidi anlamını vermektedir. Henüz akademik ve askeri anlamda nasıl savunulacağı tam olarak belirlenemeyen Hibrit Savaş’ın aktörleri kabaca; siber saldırı, bilgi savaşı, özel paralı kuvvetler, devlet dışı oluşumlar, internet propagandaları olarak sıralandırılabilir ve bu örnekler artırılabilir.

Frank Hoffman

Hibrit savaş, Frank Hoffman’ın 2007’de kaleme aldığı “21. yüzyılda karışıklık: Hibrit Savaşın Yükselişi” adlı çalışmasında tanımlanmıştır ve bu çalışmasında Hoffman, devletlerin 21. yüzyılda geleneksel savaşlar olarak tanımlayabileceğimiz konvansiyonel savaşlar olgusuyla terör, suç, organize şiddet vb. kavramlar arasında keskin ayrışmaların olmadığı hibrit savaşa evrildiğini savunur. Ayrıca Hoffman, Hibrit savaşı düzensiz taktikler ve oluşumlar ile şiddet oluşturulması, zorlama ve kriminal kargaşa içeren terörist faaliyetler içeren ve içinde konvansiyonel güce de yer verilen bir savaş türü olarak tanımlar.

Bu çok metotlu faaliyetler, ayrı birimler veya sinerjik etki yaratabilmek için harekât alanında taktik veya operasyonel olarak yönetilen ve koordine edilen aynı birim tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Bu etkiler harekâtın her seviyesinde kazanılabilmektedir[1]

Hibrit savaşta hedef karşı tarafın siyasi otoritesi olmakla birlikte, bu savaş türünün en belirgin özelliği, siyasi hedeflere ulaşmak için şiddet kullanımının diğer savaş türlerine benzer şekilde devletlerin tekelinde olmadığıdır. Yani, şiddet kullanımı devlet dışı aktörlerin de gündeminde yer almaktadır. Bunun da ötesinde, hibrit savaş düşüncesi, genellikle devlete karşı siyasi, teknolojik ve sosyal yapıları bir araya getiren toplumun tüm unsurlarını içermesi nedeniyle oldukça karmaşık bir yapıdır[2]

Hibrit Savaşın Dünya’daki Örnekleri

Afganistan savaşına birçok askerî aktör dâhil olmuştur. Bu askerî aktörlerden en popüler olanı Taliban’dır. Hibrit savaşın da önemli bir aktörü olan Taliban, 90’lı yıllardan itibaren aldığı askeri ve ekonomik yardımlar ile büyümüştür ve merkezi hükümeti devirmek için yoğun bir çaba göstermiş olup hibrit savaş tekniklerini de kullanmıştır.

İkinci örnek olarak Hizbullah ve İsrail arasında yaşanan çatışmaları gösterebiliriz. Hizbullah sahip olduğu tüm güç ile İsrail Devleti’ne karşı mücadele vermiştir. Bu da devlet dışı bir aktörün hibrit savaş teknikleri ile konvansiyonel bir orduya karşı nasıl mücadele verdiğinin bir göstergesidir. İsrail-Hizbullah arasında yaşanan bu çatışmalar, gerilla taktikleri ve asimetrik silahlanmadan çok daha fazlasını içermekle birlikte, bu çatışmalarda efektif bir algı yönetimi kullanılmış ve çatışmalar medya aracılığıyla tüm dünyaya naklen sunulmuştur.

Üçüncü örnekte Rusya’dan bahsedersek eğer, 2010 yılında yayınlanan askeri doktrininde Rusya modern savaşları, askeri ve askeri olmayan güçlerin iç içe geçmiş ve bütünleşmiş kullanımı olarak tanımlamıştır. Doktrin 2014 yılında güncellenerek askeri harekatlara özel askeri şirketler ve dağınık silahlı güçler de savaşın ve doktrinin bir parçası haline gelmiştir. Rusya Genelkurmay Başkanı General Valery Gerasimov’un yazdığı Gerasimov Doktrini’ne göre savaş kuralları kökten bir değişime uğramış ve politik hedeflere ulaşma yolunda askeri olmayan unsurların etkisi ve etkinliği artmıştır.

Gerasimov’a göre 21’inci yüzyılda savaş ve barış arasındaki ayrım bulanıklaşmıştır. Bunun en temel nedeni savaşların artık devletler tarafından resmî olarak ilan edilmemesidir. Bu durum savaşın temel kurallarını değiştirmiştir. Gerasimov Doktrini’ne göre bundan sonraki savaşlarda askerî güçlerin siyasi, bilgi ve diğer askerî olmayan tedbirlerin eşgüdümlü kullanımı öngörülmektedir. Bu yaklaşım, özel kuvvetlerin, silahlı düzensiz güçlerin ve özel askerî şirketlerin harekât alanında kullanımını öne çıkarmaktadır [3]

Rusya, Şubat 2014’ten itibaren Kırım ve Doğu Ukrayna olmak üzere iki harekatta bulunmuştur. Kırım’daki işgal, elektronik harp, sabotaj ve yıkıcı faaliyetler, psikolojik baskı, bilgi harbi ve gizli askerî harekât ile başlamış, fakat Kırım’ın ilhakı, hava, kara ve deniz gücünden oluşan geleneksel askerî işgal ile tamamlanmıştır. [4]   Rusya’nın Kırım işgalinde kullandığı en etkili hibrit savaş tekniği, bilgi harbi vasıtasıyla etkili bir propoganda uygulamasıdır.

Sonuç olarak gelişen ve değişen dünyada her şey gibi savaşlar ve bu savaşların şartları da değişmektedir. Konvansiyonel güçlerin yanı sıra devlet dışı aktörler, yeni akım medya ve daha birçok çeşitlendirebileceğimiz araçlar artık savaşlarda önemli bir etkiye sahiptir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Güvenlik Bilimleri Dergisi, Mayıs 2018, ÖZER ,7 (1), 29 –56

Angstrom, 2017:2

Hoffman, 2007:29

Sadowski ve Becker, 2010:4

Mecklin’in (2017:298)

Klein, 2015:3

Kofman ve Rojansky, 2015:1–4

[1] Hoffman, 2007:29

[2] Sadowski ve Becker, 2010:4

[3] Klein, 2015:3

[4] Kofman ve Rojansky, 2015:1–4

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerde Kriz ve Kriz Yönetimi

Kriz sözcüğü Fransızca kökenli bir kelimedir. Türkçe’deki sözlük anlamı, “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak karşılık bulmaktadır.

Kriz, tam olarak tanımlanamayan genellikle olumsuzluk ve belirsizlik ifade eden ve birden çok tanımı bulunan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Cockram ve Van Den Heuvel’e göre kriz kavramının tanımlaması ilgi ve çalışma alanına göre farklılaşmaktadır. Webster Sözlüğü’nde kriz; daha iyi veya daha kötü bir durum için dönüm noktası, bir durumun kritik bir safhaya ulaşması olarak tanımlanmaktadır.[1]

Çin düşüncesine göre krizlerin pozitif tarafı bulunmaktadır. Kriz kelimesi Çince’de “wei-ji”, olarak isimlendirilen bir kelime kombinasyonunu ifade eden iki karakterle sembolize edilmektedir. Bu karakterlerden bir tanesi tehlikeyi, diğeri ise fırsatı sembolize etmektedir.[2]

Fransız Akademisyen – Stratejist P.M. Defarges’e göre kriz; “İki veya daha çok devletin temel çıkarlarının, aralarından bir veya birden çok devletin inisiyatifiyle bir gerginlik anında tehlikeye atılmasıdır.”[3]

Luhmann’ın sistem teorisine göre krizler, sistem ve sistem öğelerinin çevreleriyle olan ilişkilerini ve varlıklarını tehdit eden bir durumdur.[4]

NATO’nun tanımlamasına göre kriz; “Önceliklere, değerlere, çıkarlara ve hedeflere tehdidin olduğu ulusal veya uluslararası bir durumdur.” [5]

Kısacası kriz, çözümü mümkün olan ancak savaşa da yol açabilecek bir uyuşmazlık durumudur.

Krizler ulusal, bölgesel ve uluslararası nitelikte olabilmektedir. Çok eskiden beri süregelen bir durum kriz oluşturabileceği gibi ani gelişen de krizler bulunmaktadır.

M.W. Seeger, T.L. Sellnow ve R.R. Ulmer’e göre krizin dört belirleyici özelliği bulunmaktadır:

  1. Spesifiktir,
  2. Beklenmeyendir,
  3. Rutin olmayan olay veya olaylar serisidir,
  4. Öncelikli hedeflere karşı bir tehdit veya belirsizlik sergiler.[6]

Karar vericilerin kriz durumundan kurtulmak için iki seçeneği vardır:[7]

  1. Kriz öncesi dengeyi bulmak,
  2. Kriz sonucu değişimle yeni bir denge bulmak.

Krizin Oluşum Süreci

Kriz durumu 4 aşamada incelenmektedir; Kriz öncesi, tırmanma, yumuşama ve patlama. [8]

Kriz Öncesi: Krizin tarafları arasındaki ilişkilerin dozu ve davranışları, bir kriz olabileceğinin sinyalini verir. İlişkiler sertleşir, karşılıklı hoş olmayan beyanlar çoğalır. Bazı uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir, taraflar arasında yaşanan bu gergin süreç kriz öncesi yaşanan tipik bir durumdur. Zira ilişkiler bu aşamada henüz kesilmemiştir. Ancak bu aşamada saldırgan davranışlar ortaya çıkabilir ve ondan sonra ilişkilerin kopması söz konusu olur. Kriz öncesi durumda ilişkilerin kopması 4 temel şekilde olabilir:

  1. Krizin taraflarından olan bir ülkenin topraklarından bir kısmının geçici olarak işgal edilmesi gibi düşmanca bir davranışta bulunması,
  2. Dengeleri bozacak bir olayın yaşanması, örneğin başbakana suikast düzenlenmesi,
  3. Taraflardan birinin diğerinin topraklarından bir kısmını ülkesine katması veya katma girişiminin olması
  4. Taraf ülkelerde içte ve dışta ciddi bir olayın meydana gelerek kopmada katalizör rol oynaması

Tırmanma: Negatif yönde gelişen olaylar krizi tırmanma aşamasına sokmaktadır. Karar vericiler üzerinde zamanın kısalığı ve savaşa girme olasılığının artmasının yarattığı baskı vardır. Tırmanmanın sonucu savaş da olabilmektedir. [9]

Krizi tırmandıran durumlar; peş peşe yaşanan olayların ilişkileri daha gergin hale getirmesi, devlet adamlarının olumsuz beyanları, milliyetçi gösteriler, taraflar arasında kabul edilmesi mümkün olmayan olayların çıkması, kamuoyunun yönlendirmesi, ansızın çıkan olaylar vb. örnek gösterilebilir.

Yumuşama: Tırmanmanın tam tersidir. Tehdit algısı azalır, düşmanca eylemler azalarak krizin sonlanmasına yol açar. Baskı ve gerginlik durumu azalmıştır. Az sayıdaki krizler sıcak çatışmaya dönüşmektedir. Bu durum taraflarca görüşme ve uzlaşma yoluyla ortak bir noktaya varma ya da bir arabulucu sayesinde olur.

Patlama: Krizlerin patlaması, savaş öncesi veya sıcak çatışma öncesidir. Taraflar eğer ki tırmanma aşamasında şiddet eylemleri uygulamışsa patlama dönemine geçilmiş demektir. Çatışmaya dönüşmemiş patlamış krizler genelde arkalarında bir iz bırakırlar. Örneğin 1958 Berlin Ablukası ve 1962 Küba Krizi bir savaşa dönüşmemiş, ancak önemli politik sonuçlar doğurmuştur. Eğer taraf ülkeler kendi rızalarıyla bir anlaşmaya varmışlarsa, ilişkileri eskisinden daha sağlam bir temele oturtulabilir. Ancak, anlaşma veya sorun bir tarafın lehine diğerinin aleyhine baskıyla çözülmüşse, dengesiz ve istikrarsız bir ortam yaratılabilir. Yeni sorunlara ve yeni krizlere açık bir durum söz konusu olur.

Kriz Çeşitleri [10]

    1. Gelişen kriz
    2. Ani kriz
    3. İstenen kriz
    4. Dolaylı kriz
    5. Planlanmış kriz
    6. Kaza krizi (Beklenmeyen kriz)

1.) Gelişen Kriz: Belli bir zaman içinde, sorunların tırmanarak birikmesi sonucunda patlayan krizdir. Bu kategoriye giren bazı krizlerin hazırlık aşaması uzun sürebilir. Bunun nedeni, krize neden olan sorunun veya tehlikenin yavaş yavaş gelişmesidir.

Gelişen krize en iyi örnek, Arap ülkeleri ile İsrail arasında sıcak çatışmaya dönüşen “Altı Gün Savaşları’nın“ öncesi ve sonrasında tırmanan olaylardır.

2.) Ani Kriz: Beklenmeyen olayların neden olduğu krizlerdir. En sık rastlanan kriz çeşididir. Krizin boyutu, taraf ülkelerin tutumuna ve güçlerine göre değişir. Ani krizlerin en önemli özelliği, daha önceden tahmin edilmediği için önleyici tedbir almanın mümkün olmamasıdır. Ani krizlere en iyi örneklerden biri 1979’da İran’da ABD Büyükelçiliği’nin personeli ile birlikte bir grup İranlı tarafından tutsak alınmasıyla patlak veren “Rehineler Krizi “dir.

3.) İstenilen Kriz: Taraflardan birisinin çıkarları gereği çıkmasını arzu ettiği ve çıkması için de provoke ettiği krizlere denir. Krizin gerçekleşmesini sağlayan taraf ülke her zaman planladığı amacına ulaşamayabilir. Çıkmasına önayak olduğu kriz, zaman zaman provoke eden ülkenin aleyhine de dönebilir. Bunun nedeni krizin iyi planlanamaması veya iyi yönetilememesidir.

Örneğin; Hitler’in 1936’da Versay Andlaşması’na göre askerden arındırılan Rehn bölgesini askerileştirmesinin ve 1938’de Çekoslovakya’nın parçalanmasını istemesinin sebebi o zamanın güçlü ülkeleri İngiltere ve Fransa tarafından tepkiyle karşılanacağını bilmesidir. Yani bir kriz çıkacağını bilerek ve bunu isteyerek yapmıştır.

4.) Dolaylı Kriz: İki ülke arasında cereyan eden bir krize istemediği halde üçüncü bir ülkenin de dâhil olduğu krizdir. Genel olarak üçüncü ülke, çıkarlarına veya güvenliğine yönelik bir riskin ortaya çıkmasıyla müdahil olur. Üçüncü ülke, bu krize dolaylı olarak karıştığı için çözümün diplomatik yoldan yapılması için uğraş verir. Üçüncü ülkelerin bu olumlu tavırları ve aracılığı bu tür krizlerin çözümünde yararlı olur. Ancak, iki ülke arasındaki krizin nedenleri ve aldığı boyut ciddi ise kolay bir şekilde savaşa dönüşebilir.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya ile Fransa arasındaki krizden dolayı Belçika, istemediği halde sırf iki ülkeye coğrafi olarak komşu olduğu için kendisini savaşın içinde bulmuştur.

5.) Planlanmış Kriz: Bir ülkenin çıkarına uygun bulmadığı mevcut statükoyu lehine çevirmek için planladığı krizdir. Bazı devlet adamlarının ulusal çıkar ile kendi çıkarını özdeşleştirerek kendisi ve ülkesi için yeni kazanımlar elde etmek için planlayıp hayata geçirdiği krizler de vardır. Planlanmış krizler sadece negatif yönde cereyan etmeyebilir. Herhangi bir uluslararası sorunun çözümü için planlanmış olabilir. Bu tür krizlerin ters dönmesi ve başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok yüksektir. Zira belli bir çıkar için planlanmıştır. Yapılan bu plan eğer çok iyi yapılmamışsa çıkartılan kriz başka krizlerin oluşmasına neden olur. Mevcut güç ilişkisini, uluslararası dengeyi ve ülkedeki iktidarın devamını olumsuz yönde etkileyebilir.

Planlanmış krizlere örnek verecek olursak, 1962 yılındaki Küba Krizi buna örnek gösterilebilir.

Küba Füze Krizi üzerine Leslie Illingworth’un 29 Ekim 1962’de Dail Mail’de yayınladığı karikatür.

6.) Kaza Krizi (Beklenmeyen Kriz): Provoke edilmeyen, istenmeyen, beklenmeyen ve tesadüfi olarak bir kaza sonucu ortaya çıkan krizlerdir. Kaza krizleri genelde masum ve zararsızdır. Bir yanlış anlama, bir hata, talihsiz bir olay, yanlış bir değerlendirme, tesadüf, uygun olmayan bir zaman ve zemin, yanlış bilgilendirme, beceriksizlik gibi etkenlerin rol oynadığı irade dışı bir gelişmedir. Buna ilave olarak ülkelerin içinden veya ülke dışından illegal bir şekilde taraf ülkelerin bilgisi dışında, devletlerin ve devlet yöneticilerinin kriz oluşumunun hiçbir aşamasında bulunmadıkları, tamamen habersiz gelişen ve kazara olan krizler de vardır. Bu krizler arzu edilmeyen, tasarlanmayan ve desteklenmeyen krizlerdir. Bu tür krizlerin ilgili ülkelerin ilişkilerinde olumsuz etki yapma riski bulunmakla birlikte çok ciddi sonuçlar doğurmaz. Bu tür krizlerin en olumsuz yanı bir kaza sonucu meydana geldikleri için ilgili ülkelerin müzakere etme, tedbir alma gibi önleyici veya tesirini azaltıcı bir işlem yapamamasıdır.  

Kaza krizlerine en iyi örneklerden birisi Rusya ile İngiltere arasında geçen krizdir. 1904’te Rusya-Japonya savaşı esnasında Baltık Denizi’ndeki Rus savaş gemileri Japonya’ya gitmek için Kuzey Denizi’nden geçerken bu denizde balık avlayan İngiliz balıkçı gemilerine Japon gemisi sanarak ateş açmışlar ve birisini batırmışlardır. Bu olay iki ülke arasında büyük bir krize dönüşmüştür. Savaşın eşiğine gelen Rusya ve İngiltere, Fransa’nın arabuluculuğu sayesinde sorunu çözebilmişlerdir.

Kriz Yönetimi

Kriz yönetiminin tarifi, krizin tarifinden daha karmaşıktır.  Çünkü her ülkenin kendine özgü rejimi, yönetim şekli ve tarzı vardır.

Fink’e göre kriz yönetimi; “Bir aktörün kendi geleceği üzerinde daha fazla kontrol sağlamak için risk ve belirsizliği yönetme sanatı, istikrarsız bir durumu yönetme ve ihtiyatlı kararlar verme yeteneğidir.”[11]

NATO’ya göre kriz yönetimi; “Krizlerin yayılmasını önlemek, silahlı çatışmaya tırmanmasını engellemek veya ortaya çıkan düşmanlıkları yok etmek için alınan koordine edilmiş eylemlerdir.” [12]

Kriz yönetimi kısaca; “Çıkmış bir krizden çıkar elde ederek krizin sonlandırılması veya krizi en az zararla kapatmak için ilgili kişi ve kuruluşların bir araya gelerek ortak karar alma veya tavsiyede bulunma sürecidir”.

Etkili bir kriz yönetiminin temel elemanları;

  • Kapsamlı bir kriz yönetim stratejisi,
  • Kriz yönetim teşkilatı- komuta kontrol,
  • Kriz yönetim teşkilatı iletişim planı,
  • Basın ve halkla ilişkiler strateji planı,
  • Kriz yönetim altyapısının hazırlanmasıdır.[13]

Krizi yönetmek için kriz merkezinin üç odası vardır.[14]

  1. Kriz anında ortaya çıkacak insani sorunlarla ilgilenen oda, yaralı, hasta vb.
  2. Operasyon odası, gerektiğinde kullanılmak üzere silah ta dâhil olmak üzere her türlü fiziki müdahalede bulunabilecek bir ekibin hazır olduğu oda
  3. Kriz de görev alan kurum ve kişilerin koordinasyonunu yapacak, lojistik destek sağlayacak ve devletlerle resmi ilişkileri yürütecek oda.

Kriz masasını iki kategoride ele almak mümkündür:[15]

a.) Ulusal Kriz Yönetim Masası

Bir ülkenin kriz durumunda bulunması esnasında kendi içinde oluşturduğu kriz masasıdır veya ülkenin doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası bir krizin parçası olması durumunda, hem ülke çıkarlarını savunmak hem de uluslararası kriz yönetiminin eşgüdümünü sağlamak için kurulan ulusal kriz masasıdır.

 b.) Uluslararası Kriz Masası (Bürosu)

Ulusal devletlerden bağımsız olarak Birleşmiş Milletler (BM) Kuzey Atlantik Örgütü (NATO) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütlerin kendi bünyelerinde uluslararası krizlerin yönetimi için kurdukları bürodur. Bu büro, krizin taraf ülkelerinde kurulan kriz yönetim masalarıyla eş güdüm sağlayabileceği ve krizin yönetiminde ortak çalışabileceği gibi onlardan bağımsız olarak da çalışabilir. BM, NATO ve AGİT uluslararası güvenlik konularında aktif rol aldıkları için krizlerin yönetiminde ve çözümünde de aktif roller almaktadırlar.

Kriz masalarının kuruluş amacı krizi daha büyük boyutlara ulaşmadan ulusal çıkarlara uygun bir şekilde çözüme kavuşturmaktır. Bunun için zaman zaman kriz masaları olağanüstü yetkilerle donatılabilir.

Başarılı bir kriz yönetiminin belli koşulları vardır. Bunları şu şekilde maddeleyebiliriz:[16]

1- İyi bir yönetim planı.

2- Doğru, güvenilir ve zamanında istihbarat.

3- Krizi tırmandıracak davranışlardan kaçınmak.

4- Krizi her yönüyle inceleyebilecek bütün birimlerin katıldığı bir kriz masası.

5- Kriz masasının tam yetkili olması, gerektiğinde aldığı kararları uygulama olanağının olması ve kontrolü.

6- Kamuoyu oluşturmak için ulusal ve uluslararası basınla iyi ilişkiler kurmak.

7- Ülkenin ulusal gücüyle (askeri, politik, ekonomik) orantılı davranmak.

8- Ülkedeki ve ülke dışındaki güç odaklarının ve sivil toplum örgütlerinin desteğini almak, eğer bu mümkün değilse karşısına almamak.

9- Kriz küçük de olsa asla hafife almamak.

10- Sadece mevcut krizi çözmekle yetinmemek bir daha çıkmaması için gerekeni yapmak.

Devletlerin krizlere karşı geliştirdikleri bazı yöntemler bulunmaktadır. İlk olarak önleyici diplomasi sayılabilir. Önleyici diplomaside amaç daha kriz çıkmadan tedbir almaktır. Alınan tedbirlerin krizi önleyemediği durumlardaysa barışı sağlama yöntemi uygulanır. BM ya da NATO gibi örgütlerin askeri tedbirler uygulayarak krize müdahalesi buna örnek verilebilir. Yapılan müdahalenin ardından yeniden bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için “barışı koruma” yöntemi uygulanır. Bu sayede barışın de facto kurulması amaçlanır. Bu aşamaların ardından, “barışı kurma” gelir. Çatışmanın durdurulduğu yerlerde barışın kalıcı hale gelmesi amaçlanır. Hukuksal (de jure) bir barış ortamı sağlanmaya çalışılır.[17]

Krizlerin başarılı bir şekilde yönetilmesi ve barışın sağlanması için iki temel özelliğinin bulunması gerekir:[18]

  1. Kriz masasını oluşturan elemanların yetenekli olması.
  2. Kriz yönetiminin elindeki caydırıcı unsurların güçlü olması.

Barışın kalıcı kılınması için krizin ilgili taraflarının çıkarlarının mantıklı ve uluslararası hukuk ve kurallara uygun olması gerekir. Aksi takdirde sonra gelen iktidarlar ülkelerinin aldatıldığı, ulusal çıkarlarının gözetilmediği gibi neden veya bahanelerle yeni bir kriz çıkarabilirler. Krizin ilgili ülkelerden birine veya birkaçına kalıcı yarar, zarar ve onur kırıcı, ulusal gururu zedeleyici bir durum yaratmaması gerekir. Aksi takdirde bu ülkelerin ulusal çıkarlarına uygun gördükleri bir zamanda yeni bir kriz çıkarma ihtimali vardır.

İkili veya çok uluslu krizlerin, bölgesel veya daha geniş kapsamlı uluslararası krizlerin barışçıl çözümlerinin kalıcı olmasında uluslararası örgütlerin garantörlüğü veya himayesi çok önemlidir. Uluslararası örgütlerin krizin barışçıl çözümünün içinde bulunması hem barışı kalıcı kılar hem de bu veya başka krizlerin çıkmasında caydırıcılık rolü oynar. Ayrıca, sağlanan barışa hukukilik ve meşruluk kazandırır.

En iyi kriz, çıkmayan krizdir. En iyi kriz yönetimi, barışı sağlayan ve yeni bir krizin çıkmasına yol açacak nedenleri ortadan kaldıran kriz yönetimidir. [19]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

AYDEMİR, Emrah, Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi.

ÇAKMAK, Haydar, Kriz Yönetimi ve TSK, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012

EROL, Mehmet Seyfettin- EFEGİL, Ertan, Krizler ve Kriz Yönetimi, Barış Kitapevi, Ankara, 2012

EROL, Mehmet Seyfettin, Sıcak Barış’ın Soğuk Örgütü: Yeni NATO, Barış Kitapevi, Ankara, 2012

https://sozluk.gov.tr/

[1] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.88

[2] Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.211

[3] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.27

[4] Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.207

[5] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.89

[6] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.88

[7] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.29

[8] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.30,31,32

[9] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.92

[10] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.33-40

[11] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.93

[12] Mehmet Seyfettin Erol, “ Sıcak Barış’ın Soğuk Örgütü: Yeni NATO”, Barış Kitapevi, 2012, s.148,149

[13] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.93

[14] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.50

[15] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.50

[16] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.53

[17]   Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.215

[18] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.54

[19] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.54

[/vc_toggle]