Amerika Birleşik Devletleri (ABD), elde edilen toprakları işlemek için insan gücüne ihtiyaç duymaktaydı. Bundan dolayı kıtaya seneler içinde Afrika’dan milyonlarca köle getirildi. ABD’nin 1776 yılında ilan ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde geçen “bütün insanlar eşit yaratılmıştır.” sözüne ve insanî şartlara uygunluk dolayısıyla kölelere haklarının verilmesi ve “hür birey” olarak topluma katılmalarını hedefleyen Başkan Abraham Lincoln’ün yönetime geçmesinden sonra Güney eyaletleri Amerikan Konfedere Devletleri adıyla bağımsızlıklarını ilan ederek bir iç savaş başlatmıştır. Konfederasyon, bu bölgede halen kölelere ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Dört yıl süren iç savaşın ardından ABD Ordusu galip çıkmış ve devleti bölünme tehlikesinden korumuştur. Bu olaydan sonra köleliğin kaldırılması, 1862 yılında Özgürlük Bildirgesi’yle resmen ilan edilip 1865 yılında yasallaşmıştır. Ancak bu durum, eskiden “köle” olan siyahilere yapılan ırkçı saldırıları ve ötekileştirmeleri engelleyememiştir. Yazıda, ABD’de köleliğin kaldırılması ve siyahilerin eşit vatandaş olmaları yolunda gerçekleştirilen düzenlemelerle birlikte siyahilerin hakları ve ırkçı tepkiler ele alınacaktır.
1.) Köleliğin Kaldırılması, İç Savaş ve Özgürlük Bildirgesi
a.) Köleliğin Kaldırılması ve İç Savaş
Abraham Lincoln, ABD Başkan adayıyken göreve seçilirse köleliği kaldıracağını vaat etmişti. Lincoln başkan seçildiği zaman ABD’de siyahilerin hala tutsak olarak çalıştırılması, özellikle ülkenin liberal çevrelerinde büyük bir anakronizm olarak değerlendiriliyordu.[1] Bundan dolayı Lincoln’ün köleliği kaldırmasından ticari kaygılarından dolayı endişe duyan on bir güney eyaleti, Birlik’ten ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu şekilde ABD İç Savaşı başlamış oldu (1861). Lincoln, “canavarca bir haksızlık” olarak nitelendirdiği kölelik kurumuna karşıydı, ama asıl kaygısı Birliği korumaktı.[2] Bundan dolayı neye mâl olursa olsun birliğin dağılmasına engel olmak durumundaydı.
Abraham Lincoln, savaş devam ederken Birlik lehine sonuç çıkması için iç savaş başlatan güney eyaletlerinin ekonomilerine darbe vurmanın doğru bir yol olduğu sonucuna vararak köleliğin sonlandırılması için ciddi bir adım attı. Bu doğrultuda artık özgürlüklerine kavuşmuş olan eski kölelerin Konfederasyon’a karşı Birlik safında olmalarını sağlamaktı.[3] Bu doğrultuda 1 Ocak 1963 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere “Özgürlük Bildirgesi” ilan edildi.
b.) Özgürlük Bildirgesi
İç Savaş’ın seyrini etkileyen önemli bir faktör de köleliğin ABD’de yasaklanmasının önünü açan ilk resmî belge olan Özgürlük Bildirgesi’dir. 22 Eylül 1862 tarihinde Başkan Lincoln tarafından kaleme alınan metin ana hatlarıyla şöyledir:
1) Köle olarak tutulan tüm insanlar bu tarihten itibaren (1 Ocak 1863) ve sonsuza kadar özgür kılınacak ve devletin yürütme gücü bu insanların özgürlüklerini tanıyacak ve koruyacaktır ve bu insanların tümüne veya herhangi birine özgürlükleri için yapacakları herhangi bir girişimi bastırmaya yönelik eylem ya da eylemlerde bulunmayacaklardır.
2) Ortam izin verdikçe makul bir maaş karşılığında sebatla çalışmaları tavsiye edilmektedir.
3) Şartları uygun olanları kalelerde, mevzilerde, istasyonlarda ve diğer yerlerde konuşlandırılmak üzere Amerika Birleşik Devletleri ordusuna kabul edileceklerdir.[4]
Bildiriden sonra özgürlüklerine kavuşmak isteyen siyahiler Birlik Ordusu’na katılmak için yola çıktı. Birleşik Devletler Siyah Askerler Birlikleri (The United States Colored Troops – USCT) için siyah askerleri orduya almaya başladı. Siyahi askerler, Güney Carolina, Louisiana, Florida, Virginia, Tennessee, Alabama ve diğer eyaletlerdeki cephelerde savaştılar.[5] 1865’te kuzey eyaletlerinin savaşı kazanasıyla kölelik yasaklandı ve ABD kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmekten kurtuldu.[6] 1865 yılında Özgürlük Bildirgesi yasalaştı ancak savaşın bitmesinden beş gün sonra Lincoln suikaste uğrayarak öldürüldü.
Köleliğin kaldırılması kölelerin sorunlarını çözmeye yetmemiştir. Kölelerin çoğu yoksuldu, topraksızdı. Mal ve mülkleri yoktu. Toprak ağaları ve patronlar, köleleri serbest bırakıyorlardı ama ekonomik bakımdan bağımsız olmayan köleler için bu özgürlüğün bir anlamı yoktu.[7] Toplumun en fakir tabakası, siyahiler olmaya başlamıştı.
2.) Siyahilere Karşı Irkçı Saldırılar
a.) Knights of the White Camellia ve Ku Klux Klan: Seçim Manipülasyonu Denemesi
ABD Anayasası’nın XII. Ek’i, köleliği kaldırmış, XIV. Ek yurttaşlık haklarını tanımıştır, XV. Ek ise ABD yurttaşlarının oy hakkını kabul etmiştir. Ama bütün bunların zenci hakları ve sorunları üzerinde olumlu ve onarıcı bir etkisi olmamıştır.[8] Adını Güney’deki beyaz çiçek açan fundalıklardan alan ve beyaz ırkın saflığını sembolize etmek amacıyla kullanılan “Beyaz Kamelya Şövalyeleri” (Knights of the White Camellia) ve “Ku Klux Klan” (KKK) gibi gizli terör örgütleri siyahi seçmenleri sindirerek seçim sandıklarından uzak tutmak için şiddet eylemlerine başladılar. Başkan Ulysses S. Grant 1874 yılında New Orleans’da adil bir seçim yapılması için bölgeye üç piyade alayı ve gambotlardan oluşan bir küçük filo gönderdi. Grant Klan’ı ezmek için federal birlikleri kullanmıştı, ama militan beyazların kurdukları gayriresmî “sosyal kulüpler” ile şiddet eylemleri etkisini sürdürdü.[9]
b.) Jim Crow Yasaları
Kölelerin özgürleştirilmesine engel olamayan güney eyaletleri, özellikle 1890’lı yıllardan sonra siyahi vatandaşları toplum içinde ötekileştirilmiş ve ırksal ayrımcılık yasaları çıkarma yoluna gitmiştir. Siyahiler ile beyazlar eşit, ama ayrı ayrıydılar. Bu yasalar ile ırkların ayrı tutulduğu devlet okulları, tren vagonları, kütüphaneler, restoranlar ve oteller olması öngörülüyordu. Bu ötekileştirme ve yasaların oluşturduğu sistem, yüzlerini siyaha boyayan beyaz oyuncuların (Blackface olarak da bilinir) cahil, değersiz siyahileri canlandırdıkları 1828 tarihli “Jump Jim Crow” halk oyunu şarkısı atıfla, “Jim Crow” adıyla bilinmeye başlanmıştır.[10]
c.) Siyahilerin Tepkileri ve Gelişmeler
Louisiana Eyaleti beyazlar, siyahlar ve karışık soydan gelen melezlerin ayrı tren vagonlarında yolculuk etmesini öngören bir yasayı kabul etmişti. Yasaya karşı çıkan farklı ırklardan bir grup vatandaş, yasayı denemek için halk eğitimi savunucusu Homer Plessy’yi ikna etti. Plessy’nin kendisi beyaz tenliydi ama büyük büyükannesi siyahtı. Plessy, “sadece beyazlar için” ayrılmış tren vagonuna binmek üzere bilet satın aldı. Yerine oturduktan sonra, kondüktöre ataları ile ilgili gerçeği açıkladı. Sonra tutuklandı ve hakkında dava açıldı.[11]Tarihçi ve sosyal bilimci W.E.B. Du Bois ile bir grup önemli siyahi aydın Niagara Hareketi’ni kurdular ve Jim Crow yasalarına karşı lobi faaliyetleri yürüttüler. Broşür ve el ilanları dağıtıp genelde sivil haklar ve farklı ırklara karşı adalet konuları üzerinde durdular. Bu hareket organizasyon ve finansal destek açısından zayıftı. Ancak grup çok geçmeden genişleyerek 1910 yılında Siyahları Geliştirme Ulusal Derneği’ni (National Association for the Advancement of Colored People – NAACP) kurdular. Ancak Güneyli Başkan W. Wilson, 1913 yılında ırksal ayrımcılık yasasını onaylamıştır. [12]
Sonuç
ABD’nin iki ayrı devlete ayrılması ve iç savaşa sürüklenmesinin ardından birliği sağlayan Başkan Lincoln’ün ilan ettiği Özgürlük Bildirgesi, tek başına bir anlam ifade etmemiştir. Toplumun en fakir tabakası haline gelen siyahilerin özellikle de güney eyaletlerinde varlıklarını sürdürebilmeleri ve kendilerini kabul ettirebilmeleri için çeşitli çalışmalar yapılmış ve yasalar kabul edilmiştir. Ancak ne var ki eşitlik resmiyette kabul edilmiş olsa da “eşit ama ayrı” mantığı kabul görmüş ve siyahiler ayrı taşıtlar kullanmaya, ayrı vagonlarda beklenmeye ve ayrı kütüphanelere girmeye zorlanmıştır. Bu çalışmalar kimi başkanlar tarafından desteklense de kimi başkanlar tarafından darbe görmüştür. Sonuç olarak ABD, 20. yüzyılın başlarında hâlâ ırkçılık problemi yaşayan bir ülke portresi çizmektedir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
SANDER, O., “Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e”, İmge Yayınları, Ankara, 2012.
ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, “Free at Last”, 2015.
ALATLI, A., “Batıya Yön Veren Metinler”, ALFA Başvuru Yayınları, C. 3.
ALEXANDER, R. P., “Amerika’da Zencilerin Başkaldırısı”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Çev.: T. Karamustafaoğlu, C. XXV, S. 3
[1] Oral Sander, “Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e”, İmge Yayınevi, Ankara 2012, s. 161
[2] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, “Free at Last”, 2015, s. 15
[3] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 15
[4] Alev Alatlı, “Batıya Yön Veren Metinler”, Cilt III, s. 935-938
[5] ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi Yayını, a.g.e., s. 17
[7] Raymond P. Alexander, “Amerika’da Zencilerin Başkaldırısı”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Çev.: T. Karamustafaoğlu, C. XXV, S. 3, s. 102
Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de Meis Adası üzerinden yaşanan “Navtex” gerginliği, adaların yetki alanlarının belirlenmesi tartışmasını tekrar gündeme getirdi. Yunanistan, bütün adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkı olduğu tezini savunuyor. Adaların da aynı anakaralar gibi muamele göreceğini, küçücük bir ada dahi olsa buna tam kıta sahanlığı ya da münhasır ekonomik bölge hakkı talebinde bulunuyor.
Yunanistan özellikle Girit Adası çevresinde hak iddiasını, adaların kendi münhasır ekonomik bölge hakları olduğu tezine dayandırıyor. Bu çerçevede Kaşot-Çoban, Rodos ve Meis adalarını kullanarak, Türkiye’nin 189 bin kilometrekarelik münhasır ekonomik bölge alanını 41 bin kilometrekareye indirmek için uzun süredir çabalıyor.
Tartışmanın Odağı Meis
Türkiye tarafından reddedilen Yunanistan’ın tezlerine göre Meis Adası kendisinden 4 bin kat daha fazla deniz alanı yaratıyor. Bu durum uluslararası hukukta belirtilen hakkaniyet ilkesine karşı geliyor. Ankara; yüz ölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2 kilometre, Yunan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta olan bir Meis Adası’nın 40 bin kilometrekare genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratmasının rasyonel ve uluslararası hukuka uygun bir tez olmadığını vurguluyor. Oruç Reis’in araştırma yapacağı deniz alanı, Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları ve 2012’de Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) verilen ruhsat sahaları içinde yer alıyor. Barbaros Hayrettin Paşa da daha önce söz konusu sahanın bir bölümünde faaliyetlerde bulunmuştu.
Kıbrıs ve Girit başta olmak üzere Ege-Akdeniz’de Yunan tezlerinin iflası anlamına gelen ve Yunanistan’ın tezini çürüten, Türkiye’nin tezlerini destekleyen Uluslararası Adalet Divanı karalarından bazıları ise şunlar;
İngiltere-Fransa arasında 1977’deki davada, Fransa kıyılarına yakın adaları tamamen çevrelenmesi ve bunlara kıta sahanlığı hakkı verilmemesi kararlaştırıldı.
1983 yılı Gine-Gine Bissau davasında mahkeme, ortay hattın ters tarafında yer alan Alcatraz Adaları’na, karasuları kadar deniz yetki alanı tanıdı.
Malta-Libya arasındaki 1984’deki davada, Malta’ya eşit uzaklık dikkate alınmadı, Libya’ya daha fazla deniz yetki alanı verildi.
1992 yılında görülen Kanada-Fransa Saint Pierre & Miquelon davasında mahkeme, Kanada sahillerine yakın Fransız adaları Saint Pierre & Miquelon’a ana karalara tanınan deniz yetki alanları kadar yetki tanımadı.
1999 yılı Eritre-Yemen davasında, Yemen’in egemenliğinde olduğu mahkeme kararıyla teyit edilen Cebel el-Tayr ve Zubeyr adalarına karasuyu genişliği kadar deniz yetki alanı tanındı ve bahse konu iki ada, iki ülke arasında ortay hattın belirlenmesinde dikkate alınmadı.
2009 yılında Romanya ile Ukrayna arasında Karadeniz’deki deniz yetki alanlarının paylaşımına ilişkin uyuşmazlığın çözülmesi amacıyla toplanan mahkeme, Ukrayna’ya ait olan ve ortay hattın ters tarafında yer alan Yılan Adası’na karasuyu kadar deniz yetki alanı tanıdı.
Tunus ile Libya arasında Tunus sahillerine yakın İtalyan adalarına da kara sularının ötesinde kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge verilmedi.
Nikaragua-Kolombiya arasındaki 2012’deki davada, Nikaragua kıyısına yakın Kolombiya adaları bulunuyordu. Bu adalara da kara sularının ötesinde etki verilmedi.
Doğu Akdeniz’de tartışmalı bölge yoktur; Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz maximalist talepleri vardır.
Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma anlaşması ile Yunanistan’ın Girit, Karpathos ve Rodos adalarının güneyinde kalan bölgeyi kıta sahanlığı kapsamında gördüğünü ilan etmiş ve bu anlaşmayı BM’ye kaydettirmişti. Anlaşmanın uluslararası hukuka göre bir geçerliliği olmadığını savunan Atina, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre adaların kıta sahanlığı hakları olduğunu, Türkiye’nin ortaya koyduğu haritanın Yunanistan’ın egemenlik haklarını çiğnediğini ilan etmişti.
Yunanistan’ın Mısır ile 6 Ağustos Perşembe günü imzaladığı deniz yetki alanlarını belirleyen anlaşma, Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin yeniden askıya alınmasına neden oldu. Anlaşma, Girit ve Rodos adalarının kıta sahanlıklarının kısmen kullanılması şartıyla Mısır’ın kıta sahanlığı ile dikey bir koridor oluşturulmasını hedefliyor.
Ankara’nın ‘korsan’ olarak tanımladığı anlaşmanın resmiyet kazanabilmesi için, iki ülke parlamentolarında onaylanması ve ilgili koordinatların Birleşmiş Milletler’e sunulması gerekiyor. Yunanistan’da, Parlamento’nun bir an önce toplanacağı ve anlaşmayı onaylayacağını açıklandı. Mısır Parlamentosu’nun ise anlaşmayı iki aydan önce onaylaması beklenmiyor.
Türkiye ise, anlaşmanın ardından Oruç Reis araştırma gemisinin sismik çalışmalar için Akdeniz’e açılacağını, Pazartesi günü yayımladığı bir NAVTEX ile duyurdu. 10-23 Ağustos arası geçerli olacak NAVTEX kapsamında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait iki savaş gemisi de Oruç Reis’e eşlik ediyor. Yunanistan da aynı gün aynı bölge için NAVTEX ilan etti ve Türkiye’nin duyurusunun yasa dışı olduğunu kaydetti.
Oruç Reis’in Türkiye’nin BM’ye bildirdiği Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları içinde sismik araştırma faaliyetine başladığını kaydeden Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, bunun üzerine Oruç Reis’in faaliyet alanının kendisine ait olduğunu iddia eden Yunanistan’ın, büyük yaygara kopardığını vurguladı.
Çağatay Erciyes
Büyükelçi Erciyes, “Yunanistan ana karasına 580 kilometre uzaklıktaki Kastellorizo (Meis) adlı 10 kilometrekarelik Yunan adası nedeniyle Yunanistan, 40 bin kilometrekare deniz yetki alanı talep ederek, Oruç Reis’i durdurmaya ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’ye kapatmaya çalışmaktadır.” ifadelerini kullandı.
Yunanistan’ın bu iddiasının uluslararası hukukla bağdaşmadığına dikkati çeken Erciyes, şunları kaydetti:
“Bu maksimalist iddia, uluslararası hukukla uyumlu değildir. Hakkaniyet ilkesine aykırıdır. Ancak Yunanistan, Avrupa Birliği ve ABD’den bu iddiayı desteklemesini ve Türkiye’ye, meşru hidrokarbon faaliyetlerini durdurması için baskı yapmasını istiyor. Bu kabul edilebilir ve makul değildir. Bu ülkeler bunun yerine Yunanistan’dan adaletsiz, haksız ve absürt iddialarına son vermesini istemelidir. Bölgede gerilim yaratan Türkiye değil, bu tür maksimalist iddiaları nedeniyle Yunanistan’dır.”
Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Mısır, Türkiye’yi ana karasına hapsetme planları peşinde koşarken, Türkiye bu plana Oruç Reis’in Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini sürdürerek yanıt veriyor.
Rum-Yunan ikilisi ve Israil Doğu Akdeniz’i Kıbrıs üzerinden kontrol mu edecek?
Büyük fotoğrafta; Kıbrıs meselesi, ABD ve İsrail’in Doğu Akdeniz enerji koridoru hamleleri, Musul-Hayfa petrol boru hattını aktif hale getirmek, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz rezervleri, Rusya’nın Suriye Tartus’taki deniz üssünü canlandırma planları, Yunanistan’ın ise Rumlar ve İsrail ile Doğu Akdeniz bölgesindeki doğal gaz kaynakları alanlarını kontrol eden ülkeler olmak için planlar yapması.
Mesele, doğalgaz kaynaklarını ve Doğu Akdeniz’i kim kontrol edecek meselesi. Emperyalist merkezlerde Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve ABD, Türkiye’siz bir Doğu Akdeniz tasarlamaya çalışıyorlar.
Doğu Akdeniz’de yapılan araştırmalarda bölgede tahmini 10 trilyon dolar değerinde petrol ve doğalgaz yer alıyor. Ve Kıbrıs bu kaynakların önemli bir noktasında. Türkiye ve KKTC,Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervlerinden hukuksal payını alma peşinde. Amaç enerji kaynaklı cari açığı kapatmak. Aynı petrol ve doğalgaz kaynaklarının peşinde olan ABD ve Avrupa buna izin vermek istemiyor.
GKRY – İsrail ile MEB Sınırları var.
GKRY – MISIR ile MEB Sınırları var.
GKRY – Lübnan ile MEB Sınırları var.
GKRY tam merkezi eksende oturuyor. İsrail’in Lübnan ile deniz sınırı anlaşmazlığı var. KKTC’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile anlaşmazlıkları var. Bu alanlar çok değerli. Tüm Avrupa’nın en az 100 yıllık petrol ve doğal gaz gereksinimlerini karşılayabilecek bir potansiyelin doğu Akdeniz çanağında olduğunu Amerika Birleşik Devletleri Jeolojik Araştırma Dairesi 2011 yılında açıkladı.
İsrail’in Hayfa Planı
Bazı istihbarat çalışmaları İsrail’in bir gizli “Hayfa planı” hazırladığını ortaya çıkardı. Bu plana göre İsrail, Musul-Hayfa petrol boru hattını tekrar aktif hale getirecek, Doğu Akdeniz’de çıkacak petrol ve gaz terminali olarak Hayfa’yı üs yapacak ve Kerkük-Yumurtalık hattının önemini ortadan kaldıracak. İsrail, Yunanistan ve Rumlar’la yakın ilişkiler kurarken, Hayfa için Barzani yönetimi ile de dostluğunu arttırıyor.
Doğu Akdeniz Kimin Denizi?
Kıbrıs üzerinden Türkiye üzerine oynanan “Hidrokarbon Kaynakları” oyununun, ilk bakışta Türkiye’nin Akdeniz’deki egemenliğinin ve etkisinin ortadan kaldırılması amacıyla planlanan ve uygulamaya konulan sinsi ve çirkin bir “Haçlı Oyunları” planı olduğunu söyleyebilirim.
AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yok saymakta, Yunanistan ve GKRY’yi bütünleşik bir coğrafi alan olarak kabul etmektedir.
Rum tarafı süregelen “işgalci Türkiye” suçlamalarına ek olarak, Türkiye ve KKTC’nin deniz hakimiyet alanını işgal etmeye devam eden anlaşmalara yenilerini eklemektedir. GKRY’nin görünürde “sahnede” olduğu, perde arkasında Yunanistan’ın ve destekçileri ABD, Fransa, İtalya ve İsrail’in bulunduğu Doğu Akdeniz’de, petrol & gaz arama oyununda esas hedef Türkiye ve Kıbrıs Türk halkı iken GKRY ve Yunanistan’ın temel stratejisi “Rum egemenliğini denize yayma” olarak gösterilebilir.
Yunanistan, GKRY ve hatta Avrupa Birliği tarafından yayınlanan Doğu Akdeniz haritalarında deniz alanlarını Türkiye aleyhine bölünmüş gösterilmektedir. Bunlar, uluslararası hukuka, hakkaniyete dayanarak atılan adımlar değildir.
Yunanistan’ın ve GKRY’nin söz konusu girişimi, hukuksal ve siyasi veriler itibarıyla konunun özenle dikkate alınması gereken iki boyutunu ortaya çıkarmıştır. Konunun dikkate alınması gereken birinci boyutu hukuksal ve teknik konulardır. GKRY meşru olmayan ve uluslararası antlaşmalara, hukuka aykırı tek taraflı yaptığı anlaşmalarla konunun, hukuksal, teknik ve yetki alanlarının sınırlandırılması sorunlarını gündeme taşımıştır. Konunun ikinci boyutu ise +++++GKRY böyle bir girişimle Birleşmiş Milletler’in (BM), ABD’nin, İngiltere’nin ve AB’nin Türkiye’ye ve KKTC’ye dayatmalara varan ağır baskılarla kabul ettirmeye çalıştığı Kıbrıs uyuşmazlığının sonuç vermeyecek “çözüm” girişimlerini içinden çıkılamayacak sürece sokan bir zemini yaratmış olmasıdır.
Kıbrıs’ta bir uzlaşı aranırken gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, Kıbrıs Adası’ndaki eşit ve egemen iki halkın ve bu halkların devletlerinin bir uzlaşmaya ve anlaşmaya varmadan tek yanlı kararlarla Kıbrıs Adası’nın geleceğini doğrudan etkileyecek ve Ada’nın tamamına hükmedecek girişimlerde bulunmaması gerektiğidir.
Yunanistan, deniz yetki alanlarına ilişkin olarak, “Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis hattını esas alarak ortay hatta dayalı deniz yetki alanı sınırlandırması” yapmayı hedeflemektedir. Yunanistan, GKRY ile bir sınırlandırma antlaşması yapmak için uygun bir zaman kollamaktadır. Ancak herhangi bir anlaşma yapmadan da MEB ilan etme konusu Yunan Meclisi’nde tartışılmaktadır.
Yunanistan; Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamaya çalışmakta, GKRY ile birlikte ortay hatları esas alıp bunları hakkaniyete uygun hale getirmekten kaçınarak Türkiye’ye sadece Antalya Körfezi ile sınırlı çok az bir kıta sahanlığı ve MEB alanı bırakmaya yönelik hareket etmektedir. Bu tutum ilgili uluslararası hukuk normları ile bağdaşmamaktadır ve hukuki mesnetten yoksundur. Bu yaklaşımın gerekçeleri ise şu şekildedir;
Öncelikle söz konusu Adalar, Yunan ana karası ile Anadolu kıyıları arasında çizilen ortay hatta bakarak “Ters Tarafta” yer alan adalar olduklarından, sınırlandırma konusunda kıyı oluşturamaz ve karasuları dışında kıta sahanlığına sahip olamaz. Bu husus Uluslararası Hakem Mahkemesi’nin İngiltere ile Fransa arasındaki kanal kıta sahanlığı uyuşmazlığında açıkça belirtilmektedir. Bu kapsamda Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis Adalarının bir hatla birleştirilerek Yunanistan için Türkiye’nin sınırlandırma bölgesine cepheli kıyı şeridini ortadan kaldıran yeni bir kıyı oluşturması mümkün değildir.
Yunanistan, ENOSİS’İ gerçekleştirmesi (Kıbrıs’ı alması/ilhak etmesi) halinde, Türkiye’yi batı ve güneyden kuşatma olanağına kavuşacaktır. Böylece Yunanistan Türkiye’ye karşı jeopolitik gücünü artıracak, Ege’deki hedeflerinin önü açılacak, Kıbrıs’ta konuşlandıracağı uçaklarla ve yerleştireceği füzelerle Anadolu’nun derinliklerine kadar etkili olabilme olanağına kavuşacak, Türkiye’yi güneyden de tehdit edebilecek konuma gelecektir. Ayrıca Yunanistan bu yolla, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Kıbrıs’taki üstünlüğüne, nüfuzuna ve kontrolüne de son verecek, Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki hava ve deniz yollarını denetim altına alacaktır. Böylece Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta, Ortadoğu’da her bakımdan söz sahibi bir ülke olacaktır. Bu da Ege sorunları benzeri sorunları Türkiye’nin güney kıyılarına, Doğu Akdeniz’in kuzey doğusuna da taşıyacaktır.
Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile GKRY’nin Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) sınırlandırma anlaşması imzalaması durumunda Türkiye’nin işi çok daha zorlaşacak ve Ege’deki durumu da tehlikeye girebilecektir. Diğer bir deyişle Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının saptanmasında uygulanacak esaslar açısından Yunanistan ile GKRY arasında eşit uzaklık/ortay hat usulüyle bir sınırlandırma anlaşması yapıldığında, Türkiye’nin hak ve çıkarları göz ardı edilmiş olacaktır. Tek yanlı bu tür girişimi Türkiye’nin kabullenmesi beklenemez. Dolayısıyla Türkiye’nin göstereceği tepki yeni bir krizin ortaya çıkması demek olacaktır. Türkiye bu yöndeki bir girişimi siyasi-diplomatik açıdan engellemekte zorlanacaktır. Özellikle her iki tarafın da Avrupa Birliği üyesi olması salt bu iki ülkeyi değil aynı zamanda AB faktörünü de dikkate almayı gerektirecektir. Siyasi-diplomatik stratejilerin yetersiz kaldığı durumlarda ise caydırıcı askeri önlemlerin alınması tırmanmayı arttırabilecektir.
Rum kesiminin MEB ilanı, adanın Kuzey kesiminde yaşayan Kıbrıs Türk halkının da temsilcisi gibi tüm ada adına atılan bir adım olmuştur. Yunanistan ise resmi olarak Doğu Akdeniz’de MEB ilan etmemişse de, Meis Adası güneyindeki sahada MEB dikte etmeye çalışmaktadır. Yapılan paylaşıma göre, Doğu Akdeniz’e en fazla ve en uzun kıyısı bulunan 1792 kilometre ile Türkiye’ye bırakılan MEB’in iyi niyet ve hakkaniyet ilkesinden yoksun bir düşüncenin ürünü olduğunu göstermektedir. Hele hele Kaş ilçesinin hemen karşısında yer alan ve insanların tüm ihtiyaçlarını bu ilçeden giderdiği Meis Adası marifetiyle adeta Türkiye’nin denizle olan irtibatının kesilmeye çalışılması, tahammül sınırlarını zorlayan bir uygulamadır. Dolayısıyla Türkiye, GKRY’nin ilan ettiği MEB’i, bazı kıyıdaş devletler ile yaptığı antlaşmaları ve verdiği petrol ve doğalgaz arama ruhsatlarını tanımamaktadır.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin normal seyrinde devam ettiği dönemde Türkiye’nin kesin ve kararlı tutumu karşısında Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarına cesaret edemeyen ve Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında geri adım atan GKRY, İsrail’in Türkiye ile ilişkilerinin gerilmesi sonrasında meydana gelen konjonktürde fırsatı değerlendirmek için Yunanistan’ın aktif desteğini de alarak İsrail ile 17 Aralık 2010 tarihinde imzaladığı Münhasır Bölge Anlaşması (MEB) çerçevesinde denizde doğal gaz arama çalışmalarını başlattı.
İsrail lobisinin ABD’deki etkinliğini de kullanarak Washington’ın da MEB’de, sözde “Kıbrıs” devletinin egemenlik haklarını kullanma hakkının bulunduğu şeklindeki açıklamasıyla da desteğini almış, uluslararası şirketler aracılığıyla petrol ve doğal gaz aramalarına hız vermiştir. GKRY’nin doğal gaz ve petrol arama faaliyetleri ise Doğu Akdeniz’de suların ısınmasına yol açtı. Bu gelişmeler İsrail, GKRY ve Yunanistan işbirliğini yeni boyutlara taşıdı.
Rum-Yunan ikilisi Avrupalılaştırdıkları Doğu Akdeniz politikalarını, GKRY’nin münhasır bölge antlaşmaları ve petrol-doğalgaz arama girişimi ile Kıbrıs uyuşmazlığını deniz alanına da yaymış ve meseleye yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu girişimle Doğu Akdeniz, özellikle Türkiye ve KKTC açısından bir egemenlik uyuşmazlığı alanı haline dönüştürülmüştür. Kanımca bu olgu çok önemli stratejik, jeopolitik, siyasi, hukuki ve tarihi bir gelişme niteliğindedir.
Rum-Yunan ikilisi, aşamaları önceden iyice planlanmış olan bir stratejiyi kendi belirledikleri bir zamanlama ve Yunanistan’ın Ege politikalarını tamamlayıcı bir şekilde uygulamaya koymuştur. Kuşkusuz uygulanan bu strateji Doğu Akdeniz’i ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarını etkileyecek bir takım hukuki, stratejik ve jeopolitik sonuçlar ve güvenlik sorunları doğurmaktadır.
Bu arada Yunanistan’ın da, GKRY’nin ilan ettiği koordinatlarla belirlenmiş alan ile Girit, Küçük ve Büyük Kerpe, Rodos ve Meis adaları arasında iddia ettiği kıyı şeridini esas alarak Mısır ile kıta sahanlığını sınırlandırmak amacıyla görüşmeler yaptığı bilinen bir gerçektir. Buna göre Yunanistan da bir taraftan Girit-Rodos-Meis adalarını esas alarak belirlediği bölgede kıta sahanlığı/MEB tesis etme çabası içerisinde ve söz konusu bölgeyi sahiplenme niyetindedir. Bunun anlamı, Rum-Yunan ikilisinin ortak stratejileriyle egemenlik alanlarını genişleterek, Türkiye’ye daraltılmış bir kıta sahanlığı ve MEB alanı bırakmak suretiyle Türkiye’yi denizden koparmak ve denizlere kapatmaktır.
KKTC ve Türkiye arasındaki bölgedeki ve Türkiye’nin kıta sahanlığındaki hidrokarbon potansiyeli, ekonomik ve stratejik açıdan yaşamsal önemdedir. Ancak bu konu, söz konusu coğrafyanın öneminin sadece bir boyutudur. Üzerinde durulan diğer hususlar da dikkate alındığında Doğu Akdeniz’in, Kıbrıs coğrafyasının ve KKTC’nin egemen ve bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ulusal çıkarlarımız ve jeopolitik gücümüz açısından hayati bir meseledir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gelişmelere karşı devlet uygulamalarının herhangi bir esneme gösterilmeden kararlılıkla sürdürülmesi ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin ve Türk Donanmasının Doğu Akdeniz’deki caydırıcı varlığı ile etki sağlamayı, denizlerimizdeki çıkarlarımızı korumayı ve geliştirmeyi esas alan çalışmaları güçlendirilmelidir.
Bu bağlamda güvenlik, haklarımızın korunması için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’inde mutlaka bir deniz üssü kurulmalıdır.
Ayrıca Türkiye, Doğu Akdeniz’de henüz MEB ilanını ve KKTC ile Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Anlaşması yapmamıştır. Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, GKRY’nin belirtilen tek taraflı teşebbüslerine ve MEB anlaşmalarına başından itibaren BM nezdinde yaptığı karşı çıkışların ve devlet uygulamalarının ötesinde hareket etmesi gereği vardır.
Doğu Akdeniz’deki GKRY’nin tek yanlı, meşru olmayan, KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının egemenlik haklarını yok sayarak MEB anlaşmalarına karşı bölgede sınırlandırma anlaşmalarının ilgili devletler arasında hakkaniyete uygun olarak yapılması, hukuki ve hakkaniyet ilkeleri gereğini esas alarak KKTC ile MEB anlaşması yapması, ertelenemez bir aşamaya gelmiştir.
32º 16′ 18″ meridyeninin batısı boyunca Türkiye’nin kendisine ait olan alanları var.
Türkiye’nin kendi kıta sahanlığının dış sınırlarında da hak sahibi olduğu bölgeler var ve aynı zamanda Mısır ile olan deniz sınırını bulunuyor.
Kıta sahanlığı konusunda ipso facto (fiilen) ve ab inito (başlangıçtan beri) ilkesinin geçerli bulunduğunu, söz konusu alanın batı kısmını kapsayan koordinatları tanımadığını BM Deniz Hukuku Bülteninde 2 Mart 2004’te yayımlatmıştır.
GKRY’nin tek başına Kıbrıs Adasını temsil etmediğini, KKTC’nin yok sayılarak yapılan anlaşmaların geçersiz olduğunu ve bunları tanımayacağı beyanlarını yapacağı MEB anlaşmasıyla güçlendirmelidir. Türkiye bu kapsamda 2 Mart 2004 tarihinde Mısır-GKRY Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) Antlaşması’nı tanımadığını uluslararası topluma yaptığı beyanı ve BM nezdindeki protestosunun uygulamadaki gereklerini de yerine getirmiş olacaktır.
Gelinen durum itibariyle Türkiye, Doğu Akdeniz’den dışlanmaya çalışılmaktadır. Bu süreci engellemek için Türkiye, Doğu Akdeniz’de daha aktif bir politika izleyerek Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) koordinatlarını ilan ederek, Birleşmiş Milletlere istenilen belgeleri teslim etmelidir. Türkiye Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesini vakit geçirmeksizin ilan etmesi gerekir.
Osmanlı Dönemi Libya’sında Kuloğulları’na Dair Notlar
Kuloğlu mekanizması da tıpkı yeniçeri mekanizması gibi işler. Fakat yeniçeriler, gayrimüslim tebaadan Müslümanlaştırılan halklardan mürekkep iken Kuloğulları, Türklerden seçilerek Garp Ocakları’na gönderilen devşirmelerdir.
“İstanbul, İzmir, Antalya’da Garp Ocaklarının birer vekili bulunup bunlar mezkûr sahil sancaklarında ‘terlemeden para kazanmak ve solumadan can vermek isteyenler bayrağımız altına gelsin’ diyerek tellal çağırtır, icabet edenleri toplar ve bir gemi dolduracak kadar çoğalınca hemen Cezayir’ e yollarlardı. Cezayir yeniçerisi olmak için başka bazı evsafla beraber Türk olmak şarttı. En aşağısı, yeniçeri ahalinin en büyüğünün üstünde yer tutardı.”(İlter, 1936).
Yukarıdaki sözü geçen hususlar, Kuloğulları’na neden ihtiyaç duyulduğunu özetleyebilecek niteliktedir.
Orta Afrika ve Akdeniz arasında, medeniyeti savunmasız bırakan binlerce kilometrelik çöl ikliminde, ticaret mallarının geçişini kontrol eden, talan kültürü ve yağmacılıkla hayatlarını idame ettiren bedevilerin, Kuzey Afrika sahil hattı üzerindeki üstünlüğünün yok edilmesi
Sahilden Akdeniz’e indirilen ticaret mallarının güvenliğinin temin edilebilmesi
Avrupalıların Akdeniz’den Osmanlı ülkesine terkip edebileceği tehditlerin henüz Garp Ocakları mıntıkasındayken kontrol altına alınması
Coğrafyanın doğurduğu etkenler, Osmanlı Devleti’ni İskenderiye’den Cezayir’e kadar sahil hattında bir Türk yerleşkesi oluşturmaya icbar etmiştir.
Mahmud Naci’nin “Yerli Türk” dediği bu sınıfa mensup kimseler, asker olarak gelip Trablusgarp’ı alanların çocukları ve torunlarıdır. Onlara yerlilik vasfını, Anadolu’dan gelenlerin bölgedeki yerli kadınlarla evlilikleri kazandırdı. Kısaca “Kuloğlu” kelimesi ile tarif edilen Türk soylu bu insanlar daha ziyade yerli gelenek ve adetler üzere yaşadılar. Bulundukları mahallerde Osmanlı Devletine en bağlı toplum olarak kaldılar ve kendi ifadeleriyle Kuzey Afrika’da “ahali-i sadıka” vasfını hak ettiler (Kavas, 2001, s.33).
Kuloğullarının itibarı üzerine misal vermek gerekirse; Türkler ve bunların evlatları olan Kuloğulları Hanefi mezhebine bağlı iken Libya’daki diğer Müslümanlar Maliki mezhebinden olup her mezhebin kendine mahsus müftüleri ve şer’i mahkemeleri bulunmakta, hukuki meseleler kişilerin kendi mezhebince hal olunmaktaydı.
Ceza müeyyidelerinde ise; Kuloğulları suç işlediklerinde teşhir edilmezler, kimsenin görmediği yerlerde kırbaçlanırlardı. Ölüm gerektiren suçların faili olduklarında ise şehir meydanlarında kafaları kesilmez, devletin en yüksek makamlarına muamele edildiği üzere yalnız iken iple boğularak idam edilirlerdi (Koloğlu, 2011 s.9).
Kuloğulları binek hayvan beslemek, gerekli şartlar altında harbe –kendi imkânlarıyla- teçhizatlanarak katılmak, eyalette jandarmanın ilgilenmediği bölgelerde vergi toplama ve (gerekli hallerde) suçluları tevkif etmek gibi sorumluluklar ile mesul idiler ve bunun karşılığında vergiden muaf tutulurlardı.
Osmanlı Devleti tarafından Türk olmalarına özen gösterilerek seçilerek Trablus’ta vazifelendirilen, kökeni ‘karakol’ adı verilen yeniçerilere dayandırılan[1] Garp Ocakları mensuplarının, yaşlılık yahut birtakım özel durumlar sebebiyle yerli halk ile evlenmelerinden Kuloğulları meydana geldi. (Koray, 1980). Garp Ocakları’ndaki Türk nüfusu, iktisadi sebeplerle ağır yük getiren Anadolu’dan yapılan asker sevkinden ziyade, bunların yerli kadınlarla evliliklerinden doğan çocuklarıyla artmaktaydı.
Libya halkı ile Türklerin, Osmanlı fetihleriyle beraber siyasal zeminde kader birliği etmelerinden bu yana, Türklerin her zaman Libya üzerinde müspet bir etkisi olmuştur. Garp Ocakları vasıtasıyla bölgeye yerleşen Türkler, idarî-mülkî amir sıfatlarıyla bölgede vazifelendirildikleri için muhatapları, genel itibariyle toplumun üst tabakasını oluşturan kabile yöneticileri olmuştur. Bu Türkler evlenme salahiyeti elde edebildikleri zaman da ekseriyette temasta oldukları kanaat önderlerinin kızları/akrabaları ile aile bağları kurmayı tercih etmişlerdir. Yerel halktan olan bir anne ile Türk olan babanın çocukları, ilk Kuloğlu neslini meydana getirmişlerdir. Anne tarafının soylu bir aileden, baba tarafının ise devlet görevlisi olması Kuloğulları üzerinde oluşan ihtimam ve saygınlığı artırmıştır, evlenme vakti gelen Kuloğulları da yine bölgenin soylu hanımefendileri ile beraberlikler kurarak, kabilelerle soy birliğini devam ettirmişlerdir. Hem kabilelerle akrabalık bağı kurarak güven telkin eden, hem de babalarının Türk ve Osmanlı memuru olmalarıyla eminlik sıfatı kazanan Kuloğulları; içtimaî yapı içinde sözü itibar gören ve kabileler arasında anlaşmazlığa sebep olan birtakım durumlarda hakemlik/hâkimlik sıfatlarına başvurulan kişiler olarak hayat sürdürmüşlerdir.
İlginçtir, bu gelenek günümüz Libya’sında da yer yer sürmektedir. Gerek Türklüklerine alamet itibarlı yaşantıları, gerekse Libya’daki siyasi-sosyal konumlarına matuf, bugün halen toplum içinde ihtilafa düşülen birtakım konularda Kuloğullarının hakemliğine başvurulabilmektedir.
Kuloğlu Türkleri Unutuldu Mu?
Türklerin Libya’ya Katkılarına Kısa Bir Bakış:
1911 tarihli kongrede İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları Trablusgarp ve Bingazi’de yüzyıllardır devam eden Türk varlığını korumaya irade beyan ederler. Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal Bey (Atatürk), Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Ali Fethi Bey (Okyar), Halil Bey (Enver Bey’in amcası), Nuri Bey (Enver Bey’in kardeşi), Ekrem Bey (Müşir Recep Paşa’nın oğlu) Trablusgarp savaşına tüm mesuliyeti üzerlerine alarak ve gönüllü olarak katılmışlardır (Yüksel, 2016).
1918 yılında Afrika çöllerinde fedakârca verilen amansız mücadelelerin sonunda, mücbir sebepler ile Mondros Ateşkes Anlaşması sonucu bölgeden çekilen Türkler:
İki büyük Arap aşireti lideri Ahmed Şerif Es-Senusi, Ahmed el-Maryad,
Son Osmanlı Mebusan Meclisi üyesi ve Berberilerin lideri Süleyman Baruni
Mısrata’da Osmanlı askerlerine ev sahipliği yapan Kuloğlu aşiretinin önde gelenlerinden, Hums Mutasarrıfı Ramazan Bey Suveyhli’yi bir araya getirerek
15 Kasım 1918 tarihinde Trablusgarp Cumhuriyeti’ni kurdurmuştur (Baba, 2020).
1951 yılında bağımsızlıklarını kazanan Libyalılar yeniden devletlerini inşa ederlerken, genç Libya devletinde, Türkler yine vazgeçilmez unsur olmuştur. Kuloğlu sınıfına mensup kimselerin bizzat kral İdris tarafından vazife başına getirildiği bilinmektedir: Celal Tevfik Karasapan’ın Libya Büyükelçiliği yaptığı dönemde Kral I. İdris’in mücadele arkadaşlarından Cemaleddin Başağa, ilk başbakan Sadullah Koloğlu gibi önemli şahsiyetler Kuloğlu Türklerinden olup devletin kurmayları niteliğindelerdir.
2014 yılında Sn. Ahmet Baba ve ekibi tarafından; 1918’de kurulan Bağımsız Trablusgarp Cumhuriyeti’nin kurmaylarının torunları Türkiye’ye davet edilerek Türk-Libya kardeşlik ilişkilerini muhteva eden bir organizasyon düzenlenmiştir.
“15 Kasım 2014 tarihinde Tarihdaş Milletler ve Topluluklar Cemiyeti olarak, “Hatırlama, Vefa ve Şükran Toplantıları” kapsamında, “Trablusgarp Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 97. Yıl Dönümü” münasebetiyle, kurucu unsurların ve oradaki Türk ve Köroğlu Aşireti’nin ileri gelenlerinin hala gönlü bizimle olan torunlarını Ankara’ya davet ederek konferans düzenledik. Bugüne kadar da 1918 tarihinde Libya Cumhuriyeti’ni kuran unsurların torunları ile ilişkilerimiz devam etmektedir.” (Baba, 2020).
2020 yılına gelindiğinde ise Türk askerinin Libya’ya barış ve refah götürmek üzere terkip ettiği harekâtın hemen akabinde Libya Türkleri kamuoyumuz tarafından da tanınmıştır. Libya ve Türkiye arasında güncel ilişkilere dair:
Libya’da bulunan Köroğlu Türkleri derneğinin mevcut 60.000 kayıtlı üyesi bulunup bu dernek, bugün Türk akademiyası ile sıkı ilişkiler içerisindedir.
Trablus yönetimi ile Ankara arasında öğrenci değişim programlarına dair projeler olgunlaşma sürecindedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti TİKA vasıtasıyla, Trablus’un güneyinde Hafter’in zulmüne uğramış ve ağır şartlar altında zorunlu göçe tabi tutulmuş mazlum Libya halkının da maddî-manevi en büyük destekçisi olmuştur. Bundan başka TİKA, Libya’daki ilköğretimden yükseköğretim seviyesine kadar birçok eğitim kurumunun ihtiyaçlarını temin etmiştir/etmektedir. Bununla beraber bu eğitim kurumlarının niteliklerini artırmak üzere, öğrenci ve öğretmenlere yönelik muhtelif eğitim ve kurs programları düzenlemiştir.
Trablus Üniversitesine Türk Dili Eğitimi bölümü açılması da iki ülke arasındaki müşterek projeler arasındadır.
Sonuç olarak, gerek tarihî faaliyetler gerekse güncel iştirakler göstermektedir ki; Trablus’u, muhayyilesinde Türk’ün vatan toprağı bellemiş, 1918’de terk ederken dahi bölgede bağımsız bir devlet[2] bırakarak rücu etmiş, sarsılmaz bir iradenin temsilcilerine ve onların günümüzdeki sancaktarı olan Türk Milletine, Kuloğullarının/Libya Türklerinin unutulduğunu ima etmenin dahi haksızlık olacağı kanaatindeyiz.
Kuloğlu, Koluğlu ve Köroğlu Kavramlarına Dair
Kuloğlu (كولوغلو) ve Koloğlu (كولوغلو) kavramlarının, Osmanlıca yazımının aynı olması sebebiyle bir okuma farkından ileri geldiği açıktır. Osmanlıca yazımda و (vav) harfi kullanıma göre -o,-ö,-u,-ü seslerinde okunabildiği için kelime; yazımı bire bir aynı olduğu halde ‘Kuloğlu’ veya ‘Koloğlu’ olarak okutabilir. Bilindiği üzere Kuloğlu (ya da Koloğlu) kavramı umumiyetle -Kuzey Afrika sahası özelinde- anne tarafının Arap baba tarafının ise Türk olduğu kişilere denmektedir.
Köroğlu (كرغلي) kavramı ise Osmanlıca yazımında görüldüğü üzere Kuloğlu (ya da Koloğlu) demek değildir. Bu kavramlar yazılışları itibariyle de muhtevaları itibariyle de birbirinden farklı Türk grupları tabir etmek için kullanılmaktadır. İki kelimeyi aynı kabul ederek, Köroğlu tabirinin de bir dil arazı sonucu meydana geldiğini iddia etmek, kolaycı bir yaklaşımdır ve bizzat Libya Köroğlu Türkleri tarafından da tenkit edilmektedir. “Köroğlu” Karaman ve çevresinden Libya’ya göçmüş olan Türk grupların takriben 350 yıldır kendilerini tabir etmek için kullandıkları bir kavramdır.
Cihan harbinin vuku bulması, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’dan geri çekilmesi ve Avrupalıların Libya’yı işgali gibi süreçler iki kelimenin kaderini birleştirmiştir. Bu müttehit olma sürecinin en büyük etkenlerinden birisi; Libya’nın Avrupalı işgaline maruz kaldığı süre zarfında ‘Kuloğlu’ kavramının, Avrupalılar tarafından yozlaştırılarak ‘Köleoğlu, Osmanlı’nın kulları’ gibi anlamlara geldiği iddiasının, bir propaganda unsuru olarak halka deklare edilmesi olmuştur.
Libya’daki Türk halkının nezdinde bu propaganda makes bulmasa da günümüzde Kuloğlu kavramına Libyalılar tarafından endişe ile yaklaşıldığı da görülmektedir. Bu sebeple bugün Libya’daki Kuloğlu Türkleri de “Köroğlu Türkleri” nitelendirmesini kendilerine yakıştırmışlardır.
Köroğlu Türkleri teriminin Libya sahasında başarı göstermesinin bir diğer boyutu da Libya, Osmanlı idaresi altındayken Anadolu’dan Girit’e, Bingazi’ye, Trablusgarp’a göçmüş, Türk kökenli olmayan fakat Türk Devleti’ne gönülden bağlı, Anadolu toprağıyla mayalanmış, köklerini Türk yurdunda bırakan vatandaşlarımızın da Köroğlu Türk’ü kimliğini kendilerine yakıştırmaları olmuştur.
Sonuç olarak Köroğlu Türkleri kavramı; yalnızca Türk soylu halka değil, Libya’da yaşayan tüm Anadolu bakiyesi unsurlara, onların hassasiyetlerini incitmeksizin, bir siyasi ‘mümkün’ alanı var ederek onları, Türk millî kimliği çatısı altında tevhit etme kabiliyeti sergilemiştir.
Taha D. Turan
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Baba, A. (2020). Libya-Türkiye ilişkilerinin tarihi ve bugünü. Parlamento dergisi, 65, 42-49.
İlter, A. S. (1936). Şimali Afrika’da Türkler (Cilt 1) (p.107). Vakit Gazete-Matbaa.
Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı araştırmaları dergisi, xxi(2001). 31-68.
Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.
Koray, E. (1980). Libya tarih ve kültür. Türk-Libya ilişkileri (ss.117-135) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.
Yüksel, M. (2016). Osmanlı son döneminde Trablusgarp vilayetinin sosyal ve ekonomik yapısı (1872-1911). [Basılmamış Yüksek Lisans Tezi]. Hitit Üniversitesi.
[1] Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı araştırmaları dergisi, xxi(2001). 31-68.
Geçtiğimiz günlerde Delta Crescent Energy LLC adlı bir Amerikan şirketinin YPG/PKK terör örgütlerinin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye’nin kuzeyinde petrol çıkarma ve ihraç etme anlaşması yaptığı gündeme geldi. Sınırlarımızın yakınında yapılan bu anlaşmayla ilgili bizim de kafamıza birçok soru takıldı. Uluslararası hukuka tamamen aykırı olan bu anlaşma neden yapıldı? Bu anlaşmayı yapan şirket hakkında neler biliniyor? ABD’nin bu anlaşmayla nasıl bir ilgisi var?
ABD merkezli Delta Crescent Energy LLC şirketi hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Şirketin internet sitesi yok. Gizemini koruyan bu şirket hakkında Politico bir araştırma yaptı. Politico’nun araştırmasına göre şirket, Şubat 2019 tarihinde Delaware’da kuruldu. Şirketin ortakları arasında ABD’nin eski Danimarka elçisi James Cain, ABD ordusunun özel Delta Gücü eski subaylarından James Reese ve Suriye’de petrol arama konularında uzman İngiliz GulfSands Petroleum şirketinin eski yöneticisi John P. Dorrier Jr. bulunuyor. James Reese ismine dikkat verecek olursak; kendisi 25 yıl boyunca Amerikan ordusundaydı. Afganistan ve Irak’ta görev aldı. Orduda danışman, komutan ve operasyon memuru olarak görevlerde bulundu. Daha sonra TigerSwan isimli güvenlik şirketini kurdu. Şirket, Irak Patlamamış Mayın Mühimmat Temizleme Örgütü’ne güvenlik sağladı.
Politico’nun Amerikan Dışişleri ve Suriyeli bir kaynağa dayandırdığı bilgilere göre, SDG ile bu konuda bir seneden uzun bir süre görüşmeler yapılmış. ABD Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nden (OFAC) geçtiğimiz nisan ayında onay alınmış. Politico’nun belirttiğine göre plan, petrolün bir kısmını yerelde kullanıp bir kısmını da Kuzey Irak ve Türkiye üzerinden dünyaya ihraç etmek.
Yetkililer Ne Açıklama Yaptı?
BBC’ye göre; Senatör Lindsey Graham, SDG elebaşı Mazlum Kobani’nin kendisine, bir Amerikan şirketiyle Suriye’nın kuzeydoğusundaki petrol sahalarının modernizasyonu konusunda anlaşmaya varıldığını söylemiş. Graham, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya bu anlaşmayı destekleyip desteklemediğini sormuş. Pompeo bu soruya, “Destekliyoruz. Anlaşmanın sağlanması umduğumuzdan uzun sürdü, şimdi uygulama aşamasındayız” yanıtını vermiş.
Türkiye ise anlaşmaya çok sert bir tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı tarafından açıklamada, “ABD’nin uluslararası hukuku hiçe sayan, Suriye’nin toprak bütünlüğüne, birliğine ve egemenliğine kasteden ve terörizmin finansmanı kapsamına giren bu adıma destek vermesini esefle karşılıyoruz. Hiçbir meşru saikle gerekçelendirilemeyecek olan bu tasarruf asla kabul edilemez” ifadeleri kullanıldı.
Suriye Dışişleri Bakanlığı ise “El Kasd (SDG) ile bir Amerikan şirketi arasında Suriye’nin petrolünü Amerikan yönetiminin desteğiyle çalmak amacıyla varılan anlaşmayı en sert bir şekilde kınıyoruz” ifadesini kullandı.
Anlaşma Nasıl Yorumlandı?
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu girişimin, uluslararası alanda YPG/PKK’yı Suriye özerk yönetimi olarak hukuken tanımanın ve bölgede federal bir yapı inşa etmenin ilk adımı olduğunu belirtti. Anlaşmayla, ay sonunda Cenevre’de yapılması planlanan Suriye anayasa komitesinin 3. tur görüşmelerinde YPG’nin legal temsilci olarak masaya oturtulmasının da hedeflendiğine işaret eden Caşın, “Ayrıca Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyi ile YPG/PKK’nın entegrasyonunu sağlamayı hedefleyen bu anlaşma, tarihin en önemli meydan okumalarından biridir.” değerlendirmesinde bulundu. Anlaşmayla PKK’ya yıllık 7 milyar dolar aktarılacağını da savundu.
Habertürk Özel programına bağlanan Güvenlik Politikaları Uzmanı Mete Yarar da bu anlaşmanın hukuka aykırı olduğunu ve oluşturulmaya çalışılan yapının bir adımı olduğunu söyledi.
Imran Han ismi sık sık gündeme geliyor. Kendisi ülkemizde, bize gösterdiği sevgi ve saygıyla anılmasıyla birlikte konuşmalarında çok defa ülkemize olan sevgisini belli etmiştir. Hatta Pakistan’da bir hastaneye de Recep Tayyip Erdoğan ismini vermiştir. Yakın zamanda 15 Temmuz ile ilgili olarak bir gönderi paylaşan Han, Türkiye’ye olan desteğini tekrardan vurgulamıştır. Dünya basınında da karizmatik bir görünüm imajı veren Pakistan Başbakanı Imran Han kimdir? Bu sorunun cevabını kısa ve öz bir şekilde Han’ın çocukluğundan başbakan olana kadarki süreci ele alarak cevaplayalım.
İmran Han, 1952 yılında Pakistan’ın Lahor kentinde Peştun kökenli bir anneyle babanın tek oğlu olarak dünyaya geldi. Han’ın annesinin üyesi olduğu Peştun Burki kabilesi, çıkardığı başarılı kriket sporcularıyla tanınıyor.
Lahor’un üst orta sınıf ailelerinden bir tanesinin çocuğu olan Han, şehrin en kaliteli okullarından birisi olan İngiliz Aitchison Koleji‘nde eğitim hayatına başladı. Mezun olduktan sonra, İngiltere’nin en eski okullarından Worcester Kraliyet Gramer Okulu ile eğitim hayatına devam etti. Kriket oynamaya bu okulda başlayan Han, Worcester ve Lahor takımlarında oynadı.
Oxford Üniversitesi Felsefe, Siyaset ve Ekonomi Bölümü‘ne kabul edilen Han, aynı zamanda kriket takımında oynadığı üniversiteden onur derecesiyle mezun oldu.
1976’da ülkesine dönerek milli takıma katılan Han, 1978’de 140 kilometre hıza ulaşan atışıyla kriket tarihine adını yazdırdı. Han’ın kaptanlığını yaptığı Pakistan Milli Takımı, 1992’de Avustralya’daki Dünya Kupası’nda şampiyon oldu. Bu, Pakistan’ın aldığı ilk ve tek dünya kupası oldu.
1995 yılında İngiltere’de film yapımcısı olan İngiliz Jemima Goldsmith ile evlendi. Bu evlilikten Han’ın iki oğlu oldu. Jemima, Han’dan boşandıktan sonra iki oğlunu da alarak İngiltere’ye gitti.
3 yılda topladığı 25 milyon dolarlık fon ile Pakistan’ın ilk Kanser Tedavi Merkezi’ni Lahor’da açtı.
Kriket oyunculuğundan sonra politikaya merak saran Han, 25 Nisan 1996 tarihinde Pakistan Adalet Hareket Partisi’ni (PTI) kurdu ve partinin ilk başkanı oldu.
1997 seçimlerinde sadece yüzde 1 oy alarak meclis dışı kalan PTI, seçimlerinde de meclise sadece 1 milletvekili sokabildi.
1999 yılında Pervez Müşerref’in yaptığı askeri darbeyi yolsuzlukları bitireceği düşüncesiyle destekledi ancak kendi iddiasına göre Müşerref’in başbakanlık teklifini geri çevirdi.
2008 seçimlerini boykot eden Han, Müşerref’in genelkurmay başkanlığından istifa etmeden devlet başkanlığı görevine devam etmesi ve yeniden aday olmasına tepki olarak diğer partilerden 85 milletvekiliyle istifa etti. Gelişmeler üzerine olağanüstü hal ilan eden Müşerref, Han’ı cezaevine gönderdi.
Bir hayır işleri örgütü olan Asia Society tarafından 2012 yılında Asya’da “Yılın Adamı” olarak seçildi.
ABD’nin insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlediği operasyonları, yolsuzluğu ve ABD’nin Afganistan politikalarını eleştiren mitingler ve gösteriler düzenleyen Han’ın, 2013 seçimleri öncesinde Lahor ve Karaçi’de yaptığı mitinglere yüz binleri aşkın insan katıldı.
PTI, 2013 seçimlerinde yüzde 17’ye yakın oy alarak 35 milletvekiliyle meclise girdi ve ana muhalefet partisi oldu. Aynı zamanda ülkenin kuzeyindeki Hayber Pahtunhva eyaletinde de iktidara gelen PTI, seçimde usulsüzlük iddialarının hedefi olan PML-N ve eski lideri Navaz Şerif’in istifa etmesi için kamuoyu baskısını oluşturan 2014 protestolarını düzenledi.
2015 yılında sızan Panama Belgeleri, Şerif’in çocuklarının, yurt dışına para kaçırmak ve yurt dışında servet edinmek için kullanıldığı iddia edilen offshore şirketlerle bağlantılarının olduğunu ortaya koydu. Navaz Şerif, 2017 yılında başbakanlık görevinden uzaklaştırıldı ve yolsuzluk nedeniyle 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2015’te gazeteci Reham Han ile yaptığı evlilik bir yıldan az sürdü. BBC’nin eski hava durumu sunucusu olan Reham Han, hatıralarını anlattığı bir kitap yazdı.
2018 yılında Lahor’da gözlerden uzak bir törenle Büşra Bibi ile evlendi. Büşra Bibi’nin Han’a ruhani konularda akıl hocalığı yaptığı da söyleniyor.
Han’ın partisi PTI, 25 Temmuz 2018 tarihinde yapılan genel seçimlerde birinci çıktı ve parlamentoda da açıklanan 260 sandalyenin 115’ini aldı. Han, 18 Ağustos 2018 tarihinde Pakistan Başbakanı olarak göreve başladı.
Ortadoğu’nun coğrafya yönünden oldukça kritik bir bölgesinde bulunan Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen Hiroşima’yı andıran patlama, dünya gündemini sarstı.
2750 ton amonyum nitratın, amatörce bir şekilde limanda bekletilmesi, kaza ve sabotaj ihtimallerinin değerlendirilmesinden öte, büyük bir stratejik hatanın mevcudiyetini de gösteriyor.
Ülkenin başkentinde patlamadan ötürü 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 3000’den fazla yaralı olduğu rapor ediliyor. Ayrıca limanın kullanılamaz hale gelişi ve milyarlarca dolarlık zarar zaten ekonomik olarak zor günler geçiren ve bu sebeple protestoların yaşandığı Lübnan’da hükümetin ve halkın işinin gittikçe zorlaşacağının göstergesi.
Fransa’nın bu durumu değerlendirerek, eskiden hakim olduğu bölgelerden biri olan Lübnan üzerinde yeniden hegemonya kurma arayışına girdiğini söylemek mümkün. Nitekim Macron’un ziyaretinde halktan birtakım kişilerin “bizi Fransa yönetsin” söylemleri de kameralar önünde pek tesadüf değil gibi…
Patlamayla ilgili Türkiye’deki yayıncılık sorumsuzluğuna da değinmek gerekir. CNN International’in patlamayı IŞİD’in üstlendiğine dair bir haber yayınlayıp, yanlış bilgi sonucu haberi kaldırdığı biliniyor. Ancak Türkiye’de bazı kanallar tarafından haber aynı şekilde verilmeye devam etti. Bu anlamda Sputnik Türkiye haricinde bir düzeltmeye rastlamadım.
Patlamanın bir kaza olmadığını düşünüyorum ve bu kadar büyük bir yıkımda da söz gelimi herhangi bir istihbarat örgütünün işi olsa bile herhangi bir üstlenmenin olacağını da düşünmüyorum. Hizbullah’ın flaş bir açıklamayla silah depolarımıza zeval gelmedi açıklaması da panikle yapılan bir açıklama olarak görülebilir. Ve muhtemelen oldukça derinden etkilendiler.
Adeta bir kültür mozaiğine dönüşmüş Lübnan’da, İsrail için en büyük tehlike Hizbullah. İran’dan aldığı destekle füze kapasitesini oldukça artırmış durumda. Bu anlamda İsrail güvenlik birimlerinin devamlı olarak tetikte olduğunu söylemek mümkün. Öte yandan Lübnan hükümetinin, İsrail için doğrudan bir düşman olmadığını söylemek de doğru olur.
Türkiye açısından bakıldığında ise, Osmanlı Devleti’nin eskiden sahip olduğu topraklarda nüfuzunu artırmak isterken bazen başarılı bazen de başarısız olan politikaların bir parçası olarak, Lübnan’a hızlıca yardım gönderilmesi hem insani yönden hemde siyasi yönden bir hamle olarak görülebilir. Mezhepsel kaygılarından ötürü Hizbullah’ın bu yardımlara sıcak bakmadığı da aşikar.
Ortada bir gerçek var ki, Lübnan’ı daha zor günler bekliyor. Özellikle ekonomik olarak büyük problemler yaşanmaya devam edebilir. Neyse ki Irak’taki gibi protestocular vurulup öldürülmüyor diyerek bir nebze insanlık adına içimizi rahatlatsa da ne çeşit bir çözüm bulunacağı merak konusu.
Yeşil hareket, çevresel amaçlara önem veren, şiddet karşıtlığı ve toplumsal adaleti savunan, katılımcı demokrasi üzerinde biçimlenmiş bir ideoloji olarak tanımlanmaktadır (Kaya,2011:5). Yeşil hareketin temel amacı doğanın ve barışın korunmasıdır. Bu hareket için yeşil bir toplumda toplumun genel çıkarlarına özen gösterilmelidir. Bu toplumda doğaya saygılı olmak ve korumak çok önemlidir. Yeşil harekette amaç, iktidara geldikten sonra belirli programlar uygulatmak değil, halkın isteğine bağlı olarak yeni bir anlayışın geliştirilmesini sağlamaktır (Özer,2001:180).
Yeşiller hareketi, çevreyle ilgili sorunların çözümünde öz çıkara ve sağduyuya yönelik çağrı yaparak, insanoğlunu ekolojik bakımdan güçlü siyasaları ve dünya görüşlerini benimsemeleri için “Yeni Siyaset” anlayışına vurgu yapmıştır (Üste, 2015, s. 42).
Yeşil siyasetin gelişimi, ekonomik temelde düşünenlerin ülke genel siyasetine yön verenlerle birlikte hareket etmeleri sonucunda toplumsal özyapının bundan etkilenmesine bağlanmıştır (Üste, 2015, s. 40). Çevreci düşüncenin siyasal alanda kendine yer bulması 1980 sonrasına denk gelir. Yeşil düşüncenin siyasal hayattaki temsilcileri yeşil partiler olmak üzere yeşilci sivil toplum örgütleridir. Çevreci anlayışla kurulan örgütler ve siyasi partiler, çevreci anlayışı temel almanın yanı sıra demokrasiye, sivil haklara, adalete karşı bakış açılarını ortaya koymuşlardır. Çevreci örgütlerin faaliyetleriyle ülke yöneticileri etkileme çabası ve siyasette çevreci anlayışın ortaya çıkması yeşil siyaset anlayışını ortaya çıkarmıştır (Bozkır, 2018, s. 61).
1970’li yıllardan sonra daha politik ve farklılaşan çevreci örgütlerin ve çevreci anlayışa sahip grupların yaptıkları gösterilerin, protestoların siyasi alanda istenilen karşılığı bulamadığını düşünmeleri çevrecileri partileşmeye yönlendirmiştir (Göktolga, 2013, s. 130). Endüstri toplumuna karşı olan eleştiri zamanla kendilerini “yeşiller” olarak adlandıran grupların oluşmasına yol açmıştır. Yeşiller kavramı ise Alman Yeşiller Partisi’nin 1983 yılında yapılan seçimlerde %5,6 oy alarak Federal meclise girmesinden sonra moda olmuştur (Bozkır, 2018, s. 61).
Toplumsal hareketten yeşil siyasete dönüşümde Alman Yeşilleri’nin öncülüğünde üç genel sorun üzerine siyaset oluşturulmuştur. Bunlar: kaynak problemleri, atık problemleri ve ahlaki problemlerdir. Yeşil siyaset, çevreye ait doğal sistemin bozulması ile hız kazanmıştır. 1972 yılında Roma Kulübü’nün raporu ile dünya siyaseti ve ekonomisinde şok bir etki yapmıştır. Raporda dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynakların tükenmesi hususlarında, dünyanın kaynaklarının 1992 yılında tükenebileceği tahmini yer almıştır. Bununla birlikte çevre sorunları uluslararası bir kaygı haline dönüşmeye başlamıştır. İç siyasal yapılanmalarda bu tür toplumsal hareketler ‘siyasal parti’ olarak yer almaya başlamıştır (Heywood, 2013, s. 458).
Yeşil siyaset, 20.yüzyılın sonlarına doğru kurulmaya başlayan yeşil partilerin ve çevresel sorunların dile getirilmesinde baskı ve çıkar grubu olma özelliğine sahip, yeşil anlayışa odaklı sivil toplum örgütlerinin benimsedikleri değerler ekseninde şekillenmiştir. Uluslararası ve ulusal alanda çevre korumacı veya radikal çevreci anlayışa sahip çok sayıda sivil toplum örgütü mevcuttur (Bozkır, 2018, s. 61).
Ekolojik hareketin, içinde geliştiği şartlar doğrultusunda partileşmeye gittiğini söylemek yanlış olmaz. Partileşme sürecinin en önemli nedeni mevcut kurumsal partilerin ekolojik taleplere cevap veremiyor olmasıdır. Siyasal çatışmanın sağ ve sol kanadındaki hiçbir parti çevresel sorunlarla mücadele konusunda duyarlılık göstermemişlerdir (Göktolga, 2013, s. 132).
Yeşiller Partisi tüm dünyada çevreci hareketin en önemli siyasi temsilcilerinden birisi olarak kabul edilir. Ağırlıklı olarak Avrupa’da olmak üzere tüm dünyada Yeşiller adıyla anılan bir çevreci hareket söz konusudur. Bu hareket bazı ülkelerde siyasi parti formunda örgütlendiği gibi, bazı ülkelerde ise sadece bir sivil toplum örgütü şeklinde örgütlenmiştir (Tuna, 2015, s. 307).
Yeşil partiler, önce fikir kulüpleri olarak ortaya çıkan ve daha sonra siyasal partiye dönüşen bir gerçeklik gösterdiğinden “parlamento dışından kurulan partiler” sınıflaması içinde yer almaktadır (Üste, 2015, s. 40). Geleneksel siyasetten dışlanmasının nedenlerinden biri, yeşil hareketin endüstri karşı tavrının işçi sınıfının çıkarları ile çelişmesidir. İkinci neden ise, bu partilerin hiyerarşik ve bürokratik yapılanmanın yeşil taleplerin gerektirdiği politika değişikliklerini yapmaya izin vermemesidir (önder, 2010). Yeşil siyaset kendine yakın bulduğu ideolojilerle bağlantı halindedir. Yeşil siyaseti daha çok sol ideoloji içinde değerlendirmek mümkündür. Bu bağlamda yeşil partiler, çevresel gayelere değer veren, toplumsal adaleti, katılımcı demokrasiyi, şiddet karşıtlığını benimsediklerini ve güçlerini temelde üç unsurdan aldıklarını ifade ederler. Bunlar; çevrecilik, demokrasi ve sosyal adalettir. Ayrıca demokrasi ve çevre ile ilgili çalışmalarının dışında sivil haklar, pasif direniş, toplumsal direniş, toplumsal eşitlik, sosyal ilerleme, âdem-i merkeziyetçilik gibi konularda da çalışma yaparlar (Bozkır, 2018, s. 62).
Yeşil düşünce, sorunları çözebilmek için oluşturulmuş klasik anlayışın dışına çıkarak mevcut ekolojik sisteme ve değerlere eleştiriye ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal, kentsel, toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin niteliğinin tartışıldığı bir platformdur. Yeşiller Partileri’nin temelinde, özgürleştirici bir çevrenin sorgulanarak, bütünlükçü bir eleştiri ile programın oluşumu söz konusudur (Üste, 2015, s. 43).
Alman Yeşil Partisi: “Die Grüen” Örneği
Almanya’da 1970’lerde başlayan yeşil hareket, Almanya’nın bazı özel şartları dolayısıyla Fransa gibi ülkelerden geç başlamasına rağmen, çok hızlı gelişmiş ve parlamentoda temsil edilen bir siyasi partiye dönüşmüştür (Görmez, 2018). İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaşa kaçan protesto hareketleri, barış ve silahsızlanma hareketleri, öğrenci hareketleri, vatandaş inisiyatifleri ve alternatif hareketin gelişmesi gibi süreçler, Almanya’da çevre sorunlarının siyasallaşması sürecini hızlandırmıştır. (Özer, 2001, s. 184). 1983 yılında Alman Yeşilleri’nin çevre kavramına farklı yaklaşımı ve işlevleri parti olmalarını aynı zamanda parlamentoya girmelerini sağlamıştır (Üste, 2015, s. 43).
Yeşil Parti’nin bugünkü halini almasında etkili olan yeşil protesto hareketleri ilk olarak 1968 öğrenci hareketi ile başlamıştır. Daha çok sol ideolojik safta yer alan yeşil siyaset anlayışı ile dönemin nasyonal sosyalist ve otoriter eğilimleri görüş olarak zıt düşmüştür (Özer, 2001, s. 185).
Alman Yeşil Parti, üretirken doğanın zarar görmemesine dayanan bir siyasal felsefe ortaya koymaya çalışmıştır. Bir nevi bilinç yükseltmenin altını çizmişlerdir. Bu hareketler genelde nükleer yapılanmaya ve toplumun bozulmasına karşı başlamış olup hareketin başlıcaları “Hippiler ve Yipiler”dir. Daha sonra bunların güçlü desteği ile öğrenci hareketleri büyümüştür. Yeşil hareketin ikinci kaynağı ise bu hareketler olmuştur. Ardından vatandaş girişimlerinin arttığı ve toplumda önemli bir yer işgal ettiği görülmektedir. Sosyal Demokrat Parti ve Hür Demokrat Parti’nin de yeşiller hareketi etkisini yadsımak mümkün değildir. Almanya’da çevre problemlerinin artmasına paralel olarak halkın büyük bir kısmı Sosyal Demokrat Parti’ye ve Hür Demokrat Parti’nin reformcu çevre politikalarıyla sorunların çözüleceğini ümit ederken, genç ve iyi eğitimli, orta sınıftan bazı insanlar buna inanmayarak başka çözümler geliştirdiler. Özellikle ‘barış hareketi’ bunlar içinde önemli bir güç sağlayarak Almanya’da pek çok grubun partisizliği savunmasına rağmen kurulmuştur. Böylece bazı radikal grupların karşı çıkmasına rağmen yeşil hareket siyaset sahnesine çıkmıştır (Görmez, 2018).
Yeşil Parti’nin oluşum sürecinde, nükleer karşıtı hareket önemli rol oynamıştır. 1970’lerden itibaren yerel seçimlerde Baden-Württemberg ve Schleswing-Holstein eyaletlerinde “Çevre Koruma Listesi”, “Yeşil Liste”, Nükleer Güç-Hayır Teşekkürler” gibi örgütlerle etkili olmuş ve Aşağı Saksonya’da azımsanmayacak bir başarı elde etmiştir (Üste, 2015, s. 44).
Partileşmeye karar veren hareket “muhafazakâr ve sol grupların” tek bir listede birleşmesini sağlayan “Çevre Koruma İçin Yeşil Liste”dir. Bavyera’da da önemli bir gelişme yaşanmış ve birbirinden bağımsız gruplar “Die Grüen” adlı bir seçim ittifakında örgütsel bağımsızlıklarını ve yapılarını kaybetmeden bir araya gelmişlerdir.
Alternatif Siyasal İttifak, “Yeşiller” adı altında birleşerek Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılmış ve %3,2 oy oranına (yaklaşık 900 bin civarı oy) ulaşmışlardır. (önder, 2010) Bu oy oranı Parti’nin federal bütçeden siyasi parti olarak yardım almasının önünü açmıştır (Özer, 2001, s. 186). Almanya’daki yeşil protestolar 1978’te 38 bin kişilik destekçiye sahipken, 1980’e gelindiğinde 11,300’ü bölgesel, 130’u bölgeler üstü olmak üzere yaklaşık 5 milyon insanın desteklediği bir hareket haline dönüşmüştür (Özer, 2001, s. 186). Parti’nin resmen kurulması Ocak 1980’de gerçekleşmiştir.
Alman Yeşilleri 1980 yılında katıldıkları ilk genel seçimlerde %1,5 oranında oy almakla birlikte, tüm oyların %5,6’sını aldıkları 1983 seçimleri sonrasında ilk kez ulusal parlamentoda temsil edilme hakkını elde etmişlerdir. 1983 seçimleriyle elde edilen bu seçim zaferi neticesiyle Alman Yeşiller Partisi, Federal Parlamento’da 27 sandalyeye sahip olmuştur. Ulusal seçimlerde elde edilen bu başarının arkasında, önceki yıllarda yerel seçimlerde elde edilen başarıların büyük etkisi olmuştur (Haklı, 2017, s. 460).
25 Haziran 1987 yılında federal seçimlerde oylarını %8,3 e çıkararak büyük başarı elde eden Yeşiller, 1990 seçimlerinde ciddi bir oy kaybına uğramışlardır. Alman Yeşillerinin etkisi 1990’dan sonra yeniden etkisini göstermeye ve oy oranlarını arttırmaya başlamıştır. 1992 yılında Doğu ve Batı Alman Yeşilleri birleşerek parti içi bazı sorunların oluşmasına yol açmalarına rağmen oy oranlarını arttırmışlardır. 1994 seçimlerinde oy oranlarını %7,3’e, milletvekili sayılarını 49’a çıkarmışlardır. 1998 seçimlerinde yeşil parti %6,7 oy olarak 47 milletvekili çıkarmıştır (Görmez, 2018).
Yeşil Parti’nin elde ettiği başarılara rağmen, 1980’lerin ortasından itibaren parti içinde izlenecek politik yöntem bakımından tartışmalar ve fikir ayrılıkları yaşanmıştır. Bunun sonucunda partinin iki büyük lideri olan Petra Kelly ve Gert Bastian öncülüğünde partide “Realos” ve “Fundis” olarak adlandırılan iki ayrı grup ortaya çıkmıştır.
Petra Kelly ve Gert Bastian
Realoslar, parlamento içi mücadele taraftarlarıdırlar. Ana akım partilerle ittifakı gerekli gören siyasal gerçekçilerdir. Fundis grup ise parlamento dışı mücadeleyi savunurlar. Ana akım partilerle ittifakı sert bir biçimde reddederler. İki grup arası tartışmalar partinin etkisini azaltıcı etkenlerin başında yer alır. Yaşanan bu tartışmaların sonucunda partide Realoslar büyük güç kazanmış ve Alman Yeşilleri 1985 seçimleri sonucunda Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon ortağı olmuştur (Haklı, 2017, s. 462).
Alman Yeşillerini homojen bir grup olarak tanımlamak mümkün değildir. Kaba hatları ile bunları; eko-sosyalist yada geleneksel sosyalist olarak bilinen kırmızı yeşiller, radikal reformcu ve ağırlığı ekolojiye veren yeşil kırmızı gerçekçiler, çıkış noktaları tamamıyla ekoloji olan reformcular ve parlamenter demokrasiye karşı olan radikal muhalifler olarak ayırmak mümkündür. Ancak Alman Yeşillerinin bugünkü konumlanışını bu ifadelerle anlatmak pekte mümkün değildir (Görmez, 2018).
Alman Yeşil Parti, kuruluş dönemi örgüt yapısında; yerel örgütler, ilçe örgütleri, il örgütleri, eyalet örgütleri; federal parti organlarında ise, federal genel kurul, federal komite, federal yönetim kurulu, federal hakem komisyonu ve yüksek hakem komisyonundan oluşmuştur. Bu yapı içinde yerel birimlerin Partiye bağımlılıkları artmakta, özerk bir yapı ve işleyişe sahip olmaları da taban demokrasisine sahip olduklarını göstermektedir. Partinin geçirdiği dalgalı gelişmelerde, bu örgütlenme şekli kısmi değişikliklere uğrasa da, temel yapı fazla bozulmamıştı (Özer, 2001, s. 186). Federal Almanya’da, çevre sorunlarıyla ilgili bakanlık İçişleri Bakanlığı’dır. İçişleri Bakanlığı’nda, Çevre Sorunları Genel Müdürlüğü bulunmaktadır. Bunun dışında Dışişleri Bakanlığı, Maliye, Ekonomi, Bayındırlık, Ulaştırma ve Tarım Bakanlıklarında birer çevre sorunları şubesi vardır. Ayrıca her eyaletin kendi bünyesinde farklı çevre örgütlerine de rastlanmaktadır (Görmez, 2018).
Almanya, çevre hareketinin en yaygın olduğu ülkelerden biridir. Alman Yeşiller Partisi de halen daha gücünü korumaktadır. Hükümet ettikleri dönemde kazandıkları en büyük başarı, nükleer santrallerin kapatılması olmuştur. 2002 yılında yapılan Federal seçimlerde bu başarıları sayesinde %8,6 oy alarak 55milletvekili çıkarmışlar ve koalisyon ortağı olmuşlardır. 2003 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 13 milletvekili çıkarmışlar, 2005 Federal seçimlerinde %8,1 oy alarak 51 milletvekili ile parlamentoya girmeye hak kazanırken yedi yıllık koalisyon dönemi sona ermiştir. Alman Yeşiller Partisi, 2009 yılındaki Federal seçimlerde %10,7 oy almış ve 68 sandalye kazanmış, fakat koalisyona dâhil edilmediği için iktidar ortağı olamamıştır (Haklı, 2017, s. 464).
2013 yılında gerçekleşen son federal seçimlerde parlamentoya girmeyi başarmıştır. Oyları %8,4 oranına düşmüş ve 63 sandalye kazanmıştır. Alman Yeşiller Partisinin 2013 seçimlerinde yaşadığı bu düşüşün sebebi olarak, partinin kuruluş yıllarından itibaren benimsediği çevre, kadın ve barış gibi temel politik amaçlar yerine, girdiği koalisyonlarca sosyal adalet ilkesine yoğunlaşması gösterilmektedir (Haklı, 2017, s. 464).
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Bozkır, Özge , “Çevreci Anlayışın Siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye”, Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi, ss.56-69, 2018.
Göktolga, Oğuzhan ,”Yeni Siyaset ve Ekolojik Hareketler”, Birey ve Toplum Dergisi, ss. 127-136, 2013.
Görmez, Kemal, Çevre Sorunları, nobel yayıncılık, Ankara, 2018.
Haklı, Salih zeki, Yeşil Düşüncenin İktidarı, O. İmga, & H. Olgun içinde, Yeşil ve Siyaset Siyasal Ekoloji Üzerine Yazılar, ss. 445-470), liberte yayınları, Ankara 2017.
Heywood, Andrew, küresel siyaset. Adres yayıncılık, Ankara, 2013.
Kaya, Ramazan (2011), Bir Ekoloji Hareketi Olarak Yeşiller ve Türkiye’de Yeşiller Partisi, Yeşil Düşünce Broşür Dizisi-2.
Özer, Akif M, “Yeşil Hareket: Alman Yeşilleri Üzerine bir inceleme”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dergisi, ss. 173-198, 2001.
Tuna, Muammer , “Türkiye’de Çevre Toplum İlişkisi ve Çevre Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, ss. 291-318,2015.
Üste, Rabia Bahar, “Doğanın siyaset paradigması: yeşil siyaset”, sosyal ve beşeri bilimler dergisi , ss. 38-54, 2015.
İki büyük imparatorluk, Soğuk Savaş Dönemi’nde iki ters kutup, iki büyük Avrasya gücü ve karşılıklı çıkarlar devam ettiği sürece iki büyük dost devlet: Rusya ve Türkiye. Bu iki köklü devlet, uzun zamandır birbiriyle bazen masada, bazen sahada karşı karşıya geliyor. Bu makalede Avrasya’nın en önemli aktörlerinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren Türkiye ile Rusya ilişkisini inceleyeceğiz.
Bir zamanlar dünyanın en büyük güçlerinden biri olan Sovyet Rusya, dağılmasına rağmen hala askeri bakımdan bu ünvanını elinde tutuyor. Fakat bu dağılma sürecinden sonra o eski ‘ihtişamlı’ havasını kaybettiği kesin. Soğuk Savaş’ta askeri olarak değil ekonomik ve politik olarak yenilen Rusya, 1991 yılından itibaren kendine yeni bir yol çizmek zorunda kaldı. Bu yeni yolda artık dünya sistemine ayak uydurmak zorunda ve bu da bölgedeki unsurlarla işbirliğinden geçiyor.
Öteki tarafta Rusya ile benzer bir geçmişe sahip, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olan Türkiye, Cumhuriyet Dönemi’nden beri ‘değişmez’ olan tarafsızlık politikasını artık değiştirmek zorunda.
Rus İmparatorluğu’nun 19.Yüzyıldaki politikasını anlatan bir propaganda afişi.
1992-2000
Rusya Federasyonu olarak yeniden doğan devlet, ilişkilerinde hemen hemen her devleti kendisine bir tehlike olarak algılamıştır. Bunlardan birisi de bariz bir şekilde Türkiye’dir. Türkiye, bağımsızlıklarını kazanan yeni devletlerle samimi bir iletişim kurmayı denemiştir. Bağımsız ülkelere diplomatlar gönderilmiş, tüm Türk devletlerini kapsayacak organizasyonlar olarak Türksoy ve TİKA kurulmuştur. Aynı şekilde Karadeniz’e yeni kıyıları olan devletlerde ortaya çıkmıştır ki bunlarda Türkiye’nin yeni potansiyel partnerleridir. Bu yeni devletlere liderlik amacıyla Türkiye, 1992 yılında 12 devlet ile birlikte Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (KEİÖ) kurmuştur. İşte bu süreç boyunca, Türkiye ve Rusya bir rekabete girmiş, bu bölgeler arasında jeopolitik bir nufüz savaşı vermiştir. Rusya şunun bilincindedir ki Türkiye Orta Asya’da yeni var olan devletler ile kültürel ve dinsel yakınlığa sahiptir ve Avrupai bir NATO ülkesidir. Aynı zamanda geçmişten gelen devlet kültürü de Türkiye’ye ‘büyük abi’ rolünü devretmektedir. Fakat Türkiye çok istese de, yeterli olmayan kaynaklardan dolayı 1995 yılından itibaren Orta Asya’da Rusya ile rekabetten çok; gerçekçi, dengeli ve göz arda etmeyen bir politika izlediğini gözlemliyoruz.
Ülkelerin iç dinamiklerine bakarsak Rusya’da milliyetçi-yurtsever duygular ve güçlü bir ülke özlemi artmaktaydı, sebebi ise Sovyetler’den sonra gelen Rusya’nın yetersizliği ve ABD’ye karşı küçük düşürücü yenilgiydi. Buda ister istemez bir ABD müttefiki olan Türkiye’ye bakış açısını etkiliyordu. Türkiye’de ise o gün git gide yükselen İslami hareketler var ki bu yüzden bu süreç boyunca halkların arasında büyük bir bağ kurulamamıştır.
Ayrıca Güney Kafkasya’da da bu iki ülke kötü ilişkilere sahipti. Rusya’nın Ermenistan’ı savunması ve sözde soykırım olaylarını dile getirmesi, Türkiye’yi Azerbaycan’a ve Gürcistan’a özellikle itmiştir. Basitçe diyebiliriz ki, ilk dönem yıllarında rekabetten ve şüpheden dolayı büyük ilişkilere izin vermemiştir. Fakat bazı gelişmeler geleceğe dair umut vermiştir. Yıllar boyunca iki ülke de terörden dolayı askeri ve ekonomik şekilde büyük yaralar almıştır ve birbirlerine köstek olmamak için 24 Ocak 1995’te Türkiye ve Rusya Federasyonu ‘Terörizmle Mücadele Alanında İşbirliği’, ardından 1999’da ise Ecevit-Putin ikilisi arasında ‘Terörizmle Mücadelede İşbirliği Deklarasyonu ve Hükümetler Arası Anlaşmalar’ imzalanmıştır. Bir diğer önemli alan ise enerji sektörüdür. Türkiye’nin enerji ihtiyacı günden güne büyürken, ‘Mavi Akım’ projesi ile Rusya Türkiye’nin enerji ihtiyacını büyük oranda karşılamıştır. Bu sonradan yaşanacak büyük ekonomik bağlantıların başlangıcı olarak gözükebilir.
Son olarak iki ülke arasındaki başka bir sorun ise Rus-Yunan-Rum yakınlaşmasıydı. Rusya’nın Güney Kıbrıs Rum kesimine S-300 füzesini satışı Türkiye’yi ayağa kaldıran olaylardan biriydi. Kapsama alanı olarak tüm Kıbrıs’ı ve Türkiye’nin Güney limanlarını kapsayan bu savunma silahları, Türkiye için bir egemenlik sorunu olarak ortaya çıktı. Sonunda, Yunanlar S-300’leri Girit Adası’na yerleştirdi. Bu sorununda aşılmasıyla iki devlet yavaş yavaş ‘komşuluk’ alanında ilerlemeye başladı.
Bülent Ecevit’in Moskova Ziyareti (Kasım 1999)
2000-2008
İkinci dönem dediğimiz 2000-2010 arası yıllar iki ülkenin güven arıyışı olarak adlandırılabilir. Bunun birkaç sebebi vardır. İlk olarak, Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye Avrupa Birliği için aday ülke statüsü bile verilmemesi, takibinde görüşülse de tam üyelik görüşmelerinin sürekli ertelenmesi, Türkiye’nin çabalarına rağmen AB’nin sürekli yeni olaylar ve istekler ortaya koyması, Türkiye’nin Avrupalı devletler ile ilişkisinin neredeyse kopmasına sebep oldu. Bu gibi sorunlar Türkiye tarafından kabul edilemez hayal kırıklıklarını beraberinde getirdi ve batı ülkelerine şüpheli yaklaşmaya başladı. Rusya’da ise komünizmin çöküşü yeni bir yol açsa da, hala batı ülkeleri tarafından ‘tehdit’ olarak görülmeye devam etti ve yalnızlaştırıldı. Bu iki eski süper güç , yaşadıkları ‘batı’ tecrübesinden sonra mantıklı bir karar olan işbirliğini tercih etmeye yakınlaştı. Görüyoruz ki, bu süreçten sonra ne zaman iki taraftan biri AB ile sorun yaşasa birbirlerini ziyaret ediyor. 2002 yılında Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesiyle bu ilişki derinleşmeye başladı.
Türkiye ve Rusya’nın bölgede birçok ortak hedefi vardı. Bunlardan bazıları; ticaret, turizm, enerji ihracatı ve dağıtımı, nükleer güç santralleri, Avrupa’ya karşı yalnız kalmamak için siyasi bir dostluk. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, Rusya ve Türkiye’nin ilişkileri her zaman ticaret ile gelişmeye başlamıştır. Bu iki ülke arasındaki ticaret genişledikçe askeri ve siyasi alanda iş birliği mümkün oluyor. Bunun sebebi ise Rusya ve Türkiye’nin bir bakıma birbirini tamamlayıcı ülke olmalarıdır. Türkiye Rusya’dan enerji ham maddesi ve diğer işlenmemiş ürünler ithal etmektedir. İthalat-ihracat durumu Türkiye adına dengesiz ve avantajsızdır, çünkü Türkiye’nin Rusya’dan yaptığı ithalat bu ülkeye yaptığı ihracattan oldukça fazladır. Buda uzun süreçte bir ticaret açığına yol açar. Enerji sektörünün değişen ve artan fiyatına karşın, Türkiye’nin ihracatı aynı şekilde büyüyemektedir. Örnek verecek olursak, iki ülke ticari hacmini 100 milyara çıkarırsa şu anki oranla bu 80’e 20 gibi bir oranla Rus üstünlüğü olacaktır.
Türkiye’nin en büyük gelirlerinden biri olan turizm sektörünün en önemli parçalarından biri de Rus halkıdır. Rus halkı, uzun yıllardır Türkiye’ye tatil amaçlı gelmektedir ve bu ülkeye döviz girişi sağlamaktadır. Aynı zamanda sağlam bir dostluk temellerinin kurulması adına halkların kaynaşması gerekir ki Rus ve Türk halkları bunu başarmışlardır. Ruslar, yabancı olarak en çok Türklerle evlenmektedirler. Tahminlere göre 2019 yılında Türkiye’de 100 bin Rus gelin bulunmaktadır.
2008-2020
Üçüncü dönem olarak adlandırabileceğimiz 2010-2020 döneminde ise bu iki aktör zaman zaman çok büyük krizler yaşadı, zaman zaman ise dostluklarını en üst seviyeye çıkardılar. Bu hareketli on yılda en önemli olayları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1.) Gürcistan-Güney Osetya Savaşı (2008)
Sovyetlerin dağılışından sonra Gürcistan’a bağlı kalan Güney Osetya, 2008’de Rusya’nın da desteği ile bağımsızlığı ilan etti. Bu bağımsızlık bildirisi Gürcistan tarafından tanınmadı ve savaşa sebep oldu. Tamamen Rusya destekli olan Osetya’ya karşın Gürcistan’da NATO ve AB gibi unsurları yanına çekmeyi denedi ve bu organizasyonlarda Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü desteklediler. NATO savaş gemilerini Karadeniz’e konuşlandırdı, Türkiye Gürcistan’a elektrik ve askeri yardımda bulundu ve diplomatik baskı yaptırdı. Büyük bir kriz eşiğinde Rus yanlısı Osetya savaşın galiba olarak bağımsızlığı ilan etsede, hala de facto devletlerden biridir.
Batı’ya yakınlaşan ve AB üyesi olmaya çalışan Gürcistan’la Türkiye’nin ilişkileri çok iyi. Azerbaycan doğalgazı, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye taşınıyor. Bakü’den başlayan trenyolu hattı da Gürcistan üzerinden kesintisiz olarak Türkiye’ye ulaşıyor ve vizesiz geçiş anlaşmaları var. Rusya ile Türkiye bu bölgede farklı tarafları savunuyor.
Gürcistan’daki De Facto devletler
2.) Ukrayna Sorunu (2014)
Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya yakın temasta bulunmak isteyen Ukrayna, uzun yıllardır Rusya ile uğraşıyor. 2013’te AB ile ilişkilerinin zirve noktasına gelmişken, AB’den uzaklaşıp Rusya ile anlaşma yapılması ülkede büyük protestolara sebep oldu ve 2014’te Rus yanlısı hükümet devrildi. Rus yanlısı hükümetin devrilmesi üzerine Rusya Ukrayna’daki Rus halklarını ve taraftarlarını silahlı bir şekilde desteklemeye başladı. Bu durum çatışmaları birlikte getirdi ve yine uzun sürecek bir savaş başlamış oldu.
Türkiye bu süreçte yeni Ukrayna hükümetini destekledi. Türkiye ile Rusya arasındaki asıl sorun ise Rusya’nın Kırım’ı ihlakıyla başladı. Bölgede yaşayan Kırım Türkleri’nin haklarını Türkiye bir sorun olarak saydı ve ABD, NATO, AB ile birlikte Türkiye’de Rusya’ya karşı sert tepkiler ve kararlar aldı.
Kırım Türkleri ve toprak bütünlüğü savunmasının yanında, Ukrayna ile Türkiye’nin ikili ticaret hacmi de önemli faktörlerden. Önemli ziyaretlerden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan Kırım’ın Rusya’ya bağlı olduğunu kabul etmediklerini ve Türkiye’nin Ukrayna ordusunun ihtiyaçları için 200 milyon liralık yardımda bulunacağını açıkladı.
3.) Rusya-Türkiye Jet Krizi (2015)
24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetlerine ait Suhoy Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk Hava Kuvvetleri tarafından önce 5 dakika içerisinde 10 defa uyarılmış, uyarılar dikkate alınmayınca iki Türk F-16 uçağı tarafından vurulmuştur. Bu müdahalenin önemini anlamak için şu notu araya sıkıştıralım: 1950’lerden beri ilk defa bir NATO ülkesi doğrudan bir Rus uçağını vurarak düşürmüştür.
Suriye’de Bayırbucak bölgesine düşen uçaktaki 1 pilot hayatını kaybetmişti, ardından ise düşen uçağı aramak için gelen helikopterde Suriye’deki Muhalif Güçler tarafından vurulunca olay büyük bir krize dönüştü. Rusya Savunma Bakanlığı ise uçağın Türk hava sahasını ihlal etmediği savundu. ABD ve NATO bu süreç boyunca Türkiye’ye destek verdiler ve bilgilerini doğruladılar. Bu olaya uluslararası arenada birçok farklı yanıt geldi.
ABD Başkanı Barack Obama, Rusya’nın sınır ihlaline karşı Türkiye’nin hareketini savundu ve Rusya’yı IŞİD’i değil Suriye’deki mualifleri vurmaya çalıştığı için bu durum yaşandığını belirtti. Rusya Devlet Başkanı Putin ise “Rus uçağının Türkiye’ye karşı tehdit oluşturmadığını, Türk F-16 uçakları tarafından vurulduğu sırada Suriye-Türkiye sınırından 1 kilometre uzakta olduğunu ve sınırdan yaklaşık 4 kilometre uzak bir noktaya düştüğünü” iddia etti. Ayrıca Putin, Türkiye’nin Rusya’yı ‘sırtından bıçakladığını’ ve bu hamlenin “Rusya ve Türkiye ilişkileri bakımından çok ciddi sorunlara neden olacağını” söyledi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hava sahasının ihlal edilmesi sonucu angajman kuralları gereği müdahalenin yapıldığını ve “aynı ihlâl bugün yapılsa Türkiye’nin yine aynı karşılığı vereceğini” söyledi.
Bu olay sonrası Türk ve Rus ilişkileri büyük bir krize girmiştir. Öyle ki, Rusya Karadeniz’e donanma göndermiş, S-300 ve S-400 savunma füzeleri Suriye’nin önemli bir limanı olan Lazkiye Hava Üssü’ne yerleştirilmiş ve herhangi bir tehlike anında potansiyel tüm tehditleri vurabileceklerini söylemiştir. Ayrıca Türkiye ile var olan askeri düzeydeki tüm ilişkileri askıya alındığını belirtmiştir. Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev, “Türkiye ile ortak ekonomik projelerin iptal edilebileceğini” ve “Türk şirketlerinin de Rusya ekonomik pazarındaki konumlarını kaybedebileceğini” belirtmiş ve “gıda ithalatına yönelik Türkiye’ye kısıtlama getirilebileceğini, yatırım görüşmelerine son verilebileceğini ve gümrük vergileriyle ilgili ağırlaştırıcı düzenlemelere gidilebileceğini” söylemiştir.
Türkiye tarafında ise kara ve hava birliklerine teyakkuz emri verildi. Hazır durumda bulunmaları ve güvenlik seviyesinin en üst noktada tutulması istendi. Türk Hava Kuvvetleri ise Suriye-Türkiye sınır hattında 24 Kasım 2015’te 18 F-16 savaş uçağı ile keşif ve devriye uçuşlarına devam etti. 24 Kasım günü Yayladağı sınırına tank sevkiyatı yapmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 25 Kasım günü ise mobil obüs topu getirdi.
Rusya’nın resmî özür beklentisinin Türkiye tarafınca karşılanmamasını takip eden süreçte Rusya Türk malı ürünlerin ithalatında kısıtlama, Türk vatandaşlarının Rus şirketlerinde işe alımında kısıtlama, Rus turistlerin Türkiye tatil paketlerinin iptali, Türklerin Rusya’ya vizesiz girişinin askıya alınması gibi bazı yaptırımlar uyguladı.
27 Haziran 2016 günü Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi sonucu uçağın pilotunun hayatını kaybetmiş olması nedeniyle ‘özür dilediğini’ ifade ettiği belirtildi.
4.) Rusya Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi (2016)
2015 yılındaki büyük jet krizinin ardından ilişkilerin çok gerildiği zaten belirtmiştik. Fakat bu gerginlik, Türk-Rus ilişkilerinde büyük bir yeri olsa da belli bir zaman sonra aşıldı ve ilişkiler tekrardan düzelmeye başladı. Bu toparlanma sürecindeki önemli olaylardan birisi de 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminden sonra Rusya’nın Türkiye’yi destekleyen ilk ülkelerden biri olmasıdır. Bu önemli telefon konuşması iki tarafın hala beraber çalışmak istediğinin göstergesidir. Putin’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı araması Türkiye’ye bir özgüven kazandırmış, yalnız olmadığını hissettirmiştir. Türkiye’nin öteki büyük partneri AB ülkeleri ise bu olaya tamamen sessiz kalmış veya çok geç davranmıştır. Türkiye bunu unutmamış ve Rusya’yı Avrupa’ya karşı cebindeki bir silah olarak değerlendirmiştir. Darbe girişiminden sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk ziyareti’de Rusya’ya olmuştur.
2016’nın Aralık ayında yaşanan Rus büyükelçiye yapılan suikastın arka planı ise Suriye’de yaşanan olayları incelemek gerekir. Rusya’nın Suriye’de Esed tarafını desteklemesi ve Rejim Güçleri’nin Halep’in geri alınması için başlatılan operasyon,b Türkiye’deki islamcı örgütlerin tepkisini çekti. Çünkü bu operasyonda birçok sivil hayatını kaybetmiş ve Suriye’deki islamcı gruplar büyük yara almıştı. Bunun üzerine radikal islamcı örgütler Rusya’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nda şeriat yanlısı eylemler yapmış, ‘Tek Yol Şehadet’ sloganları ile tekbir getirmiştir.
Arka planda bu olaylar devam ederken, Andrey Karlov Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde bir fotoğraf sergisine katılmıştır. Bu sergide konuşma yapmaya gelmiş büyükelçinin korunması için görevlendirilen polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş Karlov’un konuşmasına başlamasından hemen sonra ceketinin cebinden silahını çıkartarak ateş etmeye başladı. Büyükelçiyi öldürdükten sonra şu cümleleri söyledi: “Allahu Ekber, Allahu Ekber! Halep’i unutmayın, Suriye’yi unutmayın, beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız. Geri çekil, geri çekil. Beni buradan ancak ölüm alır. Bu zulümde payı olan kim varsa hepsi tek tek hesabını verecek.”
Bu sözlerinden birkaç dakika sonra ise Özel Harekat Polisleri tarafından öldürüldü. Suikast, Rusya’nın bizzat iç savaşa müdahil olmasını ve Halep üzerindeki savaşını protesto etmek birkaç gün süren protesto gösterileri sonrasında gerçekleşti. Suikastcinin FETÖ terör örgütüyle bağlantılı olduğu iddia edilmektedir. New York Times gazetesi ise Rus Hava Kuvvetleri’nin Halep’teki isyancı bölgeleri hedef almasının suikastın muhtemel bir nedeni olduğunu ileri sürdü.
Bu suikast uluslararası arenada da büyük yankı buldu. Bir diplomatın, özellikle bir büyükelçinin öldürülmesi bazen iki ülke arasında ‘savaş sebebi’ olarak görülebilecekken, iki ülkede bunun ilişkileri bozmak adına yapılan bir provokasyon olduğu konusunda hemfikirdi. Fakat ne olursa olsun ortada bir güvenlik sorunu vardı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise şöyle bir açıklamada bulundu: ‘Bir cinayet gerçekleştirildi. Bu elbette Rus-Türk ilişkilerinin normalleşmesini bozmaya yönelik bir bir hamle. Suriye’deki barış sürecini bozmaya yönelik bu provokasyona tek bir yanıtımız olabilir: teröre karşı mücadeleyi güçlendirmek. Haydutlar bunu hissedecek.’
Tüm dünyada ses getiren olay, birçok önemli devlet ve organizasyon tarafından üzüntüyle karşılandı ve başsağlığı dileyen mesajlar gönderildi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Dışişleri Bakanlığı binasında düzenlenen törende Karlov’un tabutunun önünde saygı duruşunda bulunurken
5.) Suriye’de yaşananlar (2016-)
Türkiye’nin PKK’nın Suriye Kolu olan YPG’yi etkisizleştirmek için girdiği mücadelede Rusya ile birçok olay yaşandı. İdlib’de Rusya destekli Suriye ordusu ile Türk ordusu arasındaki çatışmayla gün yüzüne çıkan çıkar çatışması, aslında üç yıldır Suriye’de farklı alanlarda sürüyor. Türk ordusu, Rusya ile koordineli şekilde yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonuyla, Menbiç ve Afrin’deki YPG bölgelerinin arasındaki bağı kesmeyi hedefliyordu. Operasyonun bittiği Mart 2017’de Rus askerleri, Suriye ordusuyla birlikte Menbiç sınırına giderek YPG’yi hedef alacak herhangi bir operasyonu engellemiş oldu.
Ocak 2018’de Afrin operasyonu sonlanırken de, Afrin’in doğusunda YPG’nin yer aldığı Tel Rıfat bölgesine Rus askerleri konuşlandı ve Türk ordusunun bölgeye ilerlemesi engellendi. Görüşme sonunda açıklanan uzlaşma metnine göre Türkiye operasyonu yürüttüğü bölgede 20 kilometre güneye kadar Türk ordusu ve muhalifler kalacak, sınırın diğer bölgelerinden de YPG en az 30 kilometre güneye çekilecekti fakat plan istenildiği gibi gerçekleşmedi.
Tüm bu süre boyunca Rusya, YPG’nin siyasi kanadı olan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Şubat 2016’da Moskova’da kültür derneği çatısı altında kurduğu ofisin faaliyetlerine izin verdi. Ofis hâlâ açık.
Bunların yanında Türk ve Rus ordusu hala bölgede ortak devriye geziyor. Cenevre ve Astana mutabakatlarında bölgedeki üç önemli ülke (Türkiye,Rusya,İran) barışı sağlamak için anlaşmışlardı. Fakat Rusya’nın Esed’i direkt olmasa da desteklemesi, İran’ın bölgede kendi çıkarlarını araması, Türkiye’nin YPG’i Suriye’den atmak istemesi gibi sebeplerden dolayı bölgede tam bir anlaşma sağlanamıyor. Bu yüzden belli bir anlaşma yerine bölgedeki durumu korumak şu an ülkelerin önceliği. Beraber bir işbirliği sağlanıyor fakat tarafların tam olarak ne kazanacağı ne kaybedeceği belirsizliği koruyor. Libya’daki mücadele, Türkiye’deki Suriyeli Göçmenler, Covid-19 gibi süreçler özellikle şu zamanlar Suriye konusunu bastırmış durumda.
Suriye’deki son durum.
6.) S-400 Savunma Sistemi (2017-)
Türkiye ve Rusya arasında yapılan en büyük askeri ve ticari olaylardan birisi olan S-400 savunma sisteminin alınması dünyayı ve özellikle Avrupalı NATO müttefiklerini büyük bir şoka uğrattı. Bunun üzerine ‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti, Türkiye bir NATO ülkesi değil, yaptırım uygulansın’ gibi birçok söylem üretildi. Fakat işin garibi NATO üyesi olan üç devlette S-300 sistemine sahip ve bunlar Türkiye’deki gibi büyük krizler yaratmıyor. Bu ülkeler Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya. Aynı şekilde Çin ve Belarus da S-400 sistemlerine sahip. Bundan ayrı olarak ABD’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki olarak bilinen Suudi Arabistan’da Moskova ile S-400’ler için anlaşma yaptı ve teslimatı bekliyor. Sistemin kullanıma hazır hale getirilmesiyle birlikte Türkiye, S-400 kullanan ilk NATO üyesi olacak. Yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye önceden de Rusya ile ilkleri gerçekleştiren NATO ülkesi olmuştu. Bu iki güçlü komşunun beraber ticaret yapmasından daha mantıklı bir durum normal olarak olamaz. Özellikle ABD’nin Türkiye’ye yaptığı sert ambargo ve diplomatik girişimlerinden sonra, Türkiye ABD’ye olan güvenini kaybetti. Türkiye açısından Washington’un PYD/YPG’ye verdiği silah desteğinin verilen tüm taahhütlere rağmen bir türlü kesilmemesi ve FETÖ elebaşı Gülen’in iadesi konusunda Amerikan yönetiminin adım atmaya yanaşmaması önemli sebeplerden bazıları. Geçen günlerde F-35 üreten ülkeler listesinden de çıkarılan Türkiye, ABD’nin oynadığı oyuna daha fazla katlanmak istemiyor. Bu silahın satılmasının ise Rusya-Türkiye ilişkilerinde büyük bir güven ve dayanışma oluşturuduğu bir gerçek. Ayrıca ülkeler gelecekte teknoloji paylaşımı, beraber üretim gibi projelere sıcak bakıyor.
7.) TürkAkım Projesi
Rusya ve Türkiye’nin enerji sektöründe çalışan iki önemli aktör olduğunu belirtmiştik. Rusya’daki büyük yeraltı zenginlikleri ekonominin bir bakımdan bel kemiği. Özellikle Putin’in başkan olmasıyla bu sektörde tüm dünyaya açılmaya çalışan Rusya, bu kaynağını ülkeler üzerinden tüm dünyaya dağıtmak istiyor. Özellikle Mavi Akım Projesi ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya bir enerji hattı oluşturulması bu işbirliğinin en büyük ve ilk adımıydı.
Türkiye’nin buradaki önemli rolü ise jeopolitik konumu. Türkiye köprü görevi görev bir devlet, aynı şekilde kültürel, ekonomik ve siyasal olarak da birçok devlet ile ilişkisi var. Karadeniz üzerinden geçen boru hatları Avrupa’ya Rus gazını iletiyor. Öteki projelerden de anlaşılabileceği gibi Türkiye Rusya için aynı zamanda Ortadoğu ülkelerine ulaşmak için bir araç. Deniz yoluyla bakıldığında da Akdeniz sayesinde Kuzey Afrika ülkeleriyle deniz komşuluğu yapıyor. Türkiye ile iyi bir ilişkiye sahip olmak demek, bu enerji yollarının güvenli bir şekilde korunması ve iletilmesi anlamına geliyor. Türkiye açısından ise bu bir yatırım, ülkeye döviz giriyor ve Türkiye’nin önemini arttırıyor. Aynı zamanda Rusya ile yapılan anlaşmalar ile alınan petrol ve doğalgaz gibi unsurların ticari anlaşmaları daha uygun ve kolay elde ediliyor.
Bu önemli proje 2017 yılında inşaata başlanmış olup, 2020 yılının başında aktif olmuştur. Her bir hattı 15,75 milyar metreküp olmak üzere toplam 31,5 milyar metreküp gaz kapasitesi bulunan TürkAkım’ın 15,75 milyar metreküp kapasiteli ilk hattı Türkiye’ye gaz akışı sağlarken, aynı kapasiteli ikinci hat üzerinden Avrupa’ya gaz gönderilecek.
8.) Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi
Türkiye-Rusya arasındaki başka bir önemli enerji projesi olan ve Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali olacak Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi, Türkiye’nin dış enerji bağımlılığını azaltmak için gerçekleştirilen ortak bir projedir. Yapım başlangıç tarihi 2015 olup, 2023 yılında aktif olması beklenmektedir. 3 senede sadece doğalgaz ithaline ödenecek para ile Mersin-Akkuyu’da 4 ünite nükleer santral kurulabiliyor. Bu model içerisinde en önemli nokta olarak olabildiğince yerli üretime önem verilmesi ve yerli insan kaynaklarından yararlanılması gösteriliyor. Bu bağlamda Mersin Akkuyu santralinde görev yapacak 50 üniversite öğrencisi Türkiye’den Rusya’ya götürüldü. Gençler, Eylül ayından bu yana nükleer santral konusunda dünyanın en iyi bilim merkezlerinden birinde eğitime tabi tutuluyor. Önümüzdeki süreçte öğrencilerin sayısının toplamda 600’e ulaşması hedefleniyor ve bu öğrenciler dönüşte nükleer santralde çalışacaklar. İnşaat aşamasında ilk etapta 2 bin 500 kişiye istihdam sağlanması planlanıyor. Santralde Türk mühendisler de çalışacak.
Enerji Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada nükleer enerjinin Türkiye için enerji arz güvenliğinin sağlanması, enerji ithal bağımlılığının azalması ve cari açığın azaltılması adına büyük önem taşıdığı belirtiliyor. Bu konuda Fransa örnek gösteriliyor. Fransa’nın petrol (%99) ve doğal gaz (%97) ithal oranları Türkiye’deki gibi yüksek olmasına rağmen, Fransa’nın enerji ithal bağımlılık oranı % 50 iken, Türkiye’de bu oran %72 civarında gösteriliyor. Bunun temel sebebi, Fransa’da elektrik üretiminde nükleer enerjinin payının % 75 olması.
Türkiye ile Rusya arasındaki güçlü ekonomik işbirliğinin sonucu olan bu projede , Rusya Türkiye’nin ilk nükleer santrali için 20 milyar dolarlık bir yatırım yapacak. Bu, Rusya ve Türkiye arasındaki stratejik işbirliğinin çok daha üst bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.
2019 yılında Avrupa Parlamentosu Akkuyu’daki projeyi durdurma çağrısı yapmıştı. Fakat bu çağrı iki ülkede de kabul edilmedi, sebebi ise bu çağrı çevre kirliliği gibi unsurlardan daha çok Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesini engellemek üzere yapılan bir çağrıydı. Avrupa Parlamentosu’ndaki ülkeler Rusya’nın Türkiye’ye karşı bir işbirliğine girmesini istemiyorlar.
Türkiye’yi eleştiren Avrupa Parlamentosu, başta Fransa ve İngiltere olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde varolan nükleer santrallere tepki vermek yerine meseleye politik bakarak Türkiye’ye projeye tepki gösteriyor. Bu yapılan davranış samimi bir davranış olmayıp, doğruyu yansıtmıyor.
Avrupa’daki Nükleer Santraller
27 Avrupa Birliği ülkesinin 15 tanesinde nükleer santral bulunuyor. Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin toplam 109 nükleer santrali var. Bu dünyadaki tüm nükleer santrallerin 1/4’ü demek. Sadece Fransa’da güncel olarak 51 tane nükleer santral bulunmakta.
9.) Doğu Akdeniz ve Libya
Libya’daki iç savaşta Ankara, başkent Trablus’ta Birleşmiş Milletler’in meşru kabul ettiği Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) desterken, Rusya ise her ne kadar açıktan bir destek vermesede paralı askerler ile Libya’da Darbeci Hafter ile işbirliği yapıyor. UMH ile askeri ve güvenlik işbirliği anlaşması imzalayan Türk hükümeti, eğitim ve danışmanlık amaçlı bir grup Türk askerini Libya’ya gönderdi ve şuan orada oyun değiştirici konumunda.
UMH Başkanı Serraç, 4 Haziran’da Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü.
Rusya’nın petrol zengini Libya’daki öncelikleri arasında Kaddafi döneminde yapılmış enerji anlaşmalarını devam ettirecek istikrarlı bir yönetim kurulması var.Türkiye’nin de Libya’da Kaddafi döneminde yaptığı birçok ikili ticaret anlaşması var. Bu anlaşmaların sürmesi, UMH ve lideri Fayez el Sarraj’ın kalıcı olmasına bağlı.
Her ne kadar Rusya ve Türkiye Libya’da barış kurmak istesede Hafter yönetimi bunu istemiyor. Birçok kez girişimlerde bulunan Türkiye, Berlin Zirvesi gibi önemli zirvelerde Rusya ile beraber çalıştı ve sözde barış onaylandı. Fakat görüyoruz ki farklı aktörlerinde devreye girmesiyle Libya’da hala barış söz konusu değil.
Peki Rusya’nın Suriye ve Libya’da ne işi var?
Rusya, Şam’daki rejimin yıkılması durumunda Suriye üzerindeki nüfuzunu kaybedeceğini düşündüğü için bu ülkedeki iç savaşa müdahale etti ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin tepkisizliğini değerlendirerek Suriye’deki askerî varlığının kapasitesini ciddi oranda artırdı. Tartus’taki deniz üssünü genişletirken, Lazkiye yakınındaki Hmeymim’de önemli bir hava üssü kurdu. Bu kalıcı üslerin dışında ülkenin değişik yerlerinde daha küçük askerî üsleri de bulunuyor.Bu kapasite artırımı Moskova’ya Doğu Akdeniz’de Suriye’nin çok ötesine uzanan bir alanda nüfuz elde etme imkânı verdi.
Bu nüfuz elde etme planı askeri ve politik olarak başarılı görülebilir ama ekonomik olarak Rusya bölgedeki en önemli aktör değil. Ekonomik olarak Rusya ABD ve Fransa ile kapışamaz. Aynı şekilde bölgede Avrupa Birliği gibi büyük bir ekonomik unsurda var. Her ne kadar şu anlık Rusya Libya’da Türkiye kadar etkili bir aktör olmasada, masada yinede önemli bir karar verme unsuru olabilir. Bu yüzden Türkiye Rusya’yı bölgede pasifleştirmesi veya kendi yanına çekmesi gerekiyor.
Daha önceki yazımızda Dünya’da iletişimi sağlayan okyanus altı kablolardan bahsedip, tarihçesi hakkında bilgilendirmeler yapmıştık. Şimdi ise iletişimimizi sağlayacak olan internetin, yerin ve hatta okyanusların altından göğün üzerine çıkmasına şahitlik edecek ve Elon Musk’ın şirketi SpceX’in ‘Starlink Projesine’ göz atacağız.
Öncelikle hiç bilgisi olmayanlar için özetleyecek olursak, bugün ki internetin evinize kadar taşınmasında ve hatta okuduğunuz bu yazıda dahil olmak üzere okyanusların altında bulunan kablolar aracılığıyla gerçekleşiyor ve bu kabloların her birinin boyutu binlerce kilometre uzunluğunda. Sadece bunu düşündüğümüzde bile okyanusun altına döşenen kabloların ne denli zorluklarla döşendiği tahmin edilebilir.
Peki, SpaceX interneti uzaya nasıl taşıyacak? Binlerce, on binlerce uyduyla… SpaceX için Starlink projesi aslında hiç de yeni değil. Proje 2015 yılında Elon Musk tarafından duyuruldu.
Şirket, 2018 yılının Şubat ayında Tintin-A ve Tintin-B isimli iki Starlink uydusunu zaten dünya yörüngesine yerleştirmişti. Başarılı bir şekilde konumlandırılan uydular sayesinde, SpaceX mühendisleri temel konsepti oluşturdular ve uyduların en iyi şekilde bağlanabilmesi için gerekli geliştirmeleri yaptılar. İlk testlerin sonucunda geçen yıl Mayıs ayında uzaya 60 Starlink uydusu gönderen SpaceX, Kasım 2019’dan beri her ay 60 uydu gönderiyor. Şirketin hedefi önümüzdeki on yıl boyunca her ay en az 60 ile 120 uydu daha göndermek. Ortalama günde 3-4 tane demek bu. Çünkü uzayda kurulmaya başlanan bu internet ağının hızlı ve stabil olarak çalışabilmesi için ilk etapta 12000 tane ve ikinci etapta da 30000 tane uydu gönderilmesi gerekecek. Elon Musk’ın nihai hedefi toplam 42000 uydu.
Starlink projesi ile herhangi bir bölgede temel internet hizmeti için 400, orta kalitede bir hizmet için 800 ve yüksek kalitede bir internet hizmeti için ise şu an 1.600 uydunun yeterli olacağı düşünülüyor. Dünya yörüngesine yerleştirilecek olan Starlink uyduları birbirlerine kablosuz olarak bağlanacak.
Yeryüzündeki internet kullanıcıları ise bu yüksek hızdaki uydu ağına bağlanmak için yaklaşık 200 dolar değerinde cihazlar kullanacaklar. Elon Musk’a göre küçük bir pizza kutusu boyutlarında olacak bu terminal alıcılar; evlerde, arabalarda, uçaklarda, teknelerde ve hatta sırt çantalarında bile kullanılabilecek. Dünya’nın çevresini saracak uydular ile nerede olursak olalım, bu ağa bağlanmak mümkün olacak.
Bağlantı hızı internet kullanımlarında yaşanan en büyük sorunların ana kaynağı. Kullanıcılar için bu sorun video izlerken, dosya indirirken ya da yüklerken her zaman hissedilmeyebilir. Ancak anlık iletişim kopmaları özellikle uluslararası bağlantılarda sorunlar, daha büyük etkiler yaratabiliyor. Kısacası internet, bizim günlük ihtiyaçlarımızı karşılamaktan çok artık Dünya için elektrik ya da su kadar önemli bir konuma geldi.
Gecikmelerin yanı sıra internet bağlantısı için kullanılan fiber optik kabloların üretilmesi, yerleştirilmesi ve korunmasının maliyeti de son derece yüksek. Bu kadar emek ve para kaybına rağmen ne yeterli bağlantı hızı sağlanabiliyor ne de Dünya’nın her noktasına bağlantı ulaştırılabiliyor. SpaceX tam da bu nedenle Starlink projesini başlatıyor.
Starlink uydularının her biri 260 kg ağırlığında ve yaklaşık bir masa büyüklüğünde. Üzerinde 4 tane güçlü anten var. Bunlar sayesinde hem kendi aralarında hem de dünyayla haberleşebiliyorlar. Enerjisini üzerindeki akordion şeklinde açılan güneş panellerinden elde ediyor. Bu uydular iyon motorlarının itki gücüyle hareket edebiliyor ve manevra yapabiliyor. Yörüngede yükselip alçalabiliyor ve hizmet süresi dolduktan sonra atmosfere girip kendisini yakarak imha edebiliyor. Starlink, iyon motorlarında kripton yakıtı kullanan ilk uzay aracı olarak da tarihe geçti. Güneş panelleri, antenler, kriptonla çalışan iyon motorları dışında yine bu uydular için özel olarak üretilmiş hassas bir navigasyon cihazı da yer alıyor. Tüm bu donanımın sebebi yörüngedeki diğer uydulara ve ISS (Uluslarası Uzay İstasyonu) gibi araçlara çarpmaktan kaçınmak. 1000’de 1 olasılıkla gerçekleşebilecek böyle bir durumu engellemek için her uyduya çarpışma önleyici bir sistem yerleştirilmiş.
Bu uydulardan her seferinde 60 tanesi üst üste bir zincir gibi dizilerek fırlatılıyor. Şubat 2018’de Elon Musk kendi arabasını bir ağırlık olarak kullanıp uzaya göndermişti. Starlink uyduları aynı kapsülün içerisinde böyle çok katlı bir bina gibi üst üste diziliyor.
Fırlatıldıktan sonra kapsülün dış kapakları açılıyor ve uydular uzaya bırakılıyor. Sonra bu yığın yavaş yavaş çözülüyor. Uydular yörünge yolculuğuna başlıyor. Adeta uzaya bir apartman fırlatılıyor ve sonra da o apartman 60 vagonlu bir trene dönüşüyor gibi düşünebiliriz. Çok çarpıcı bir olay olduğu için arabanın fırlatılışı tüm dünyanın dikkatini çekmişti. Oysa her ay gönderilen ve henüz o kadar da yaygın olarak bilinmeyen bu proje her bakımdan daha etkileyici. Uyduların her biri uzaya gönderilen o arabanın neredeyse iki katı bir maliyetle üretiliyor. Tanesi 300.000 USD’dan toplamda 18 milyon dolarlık 60 uydu, 50 milyon dolarlık bir Falcon 9 göreviyle fırlatılıyor ve bu işlem önümüzdeki 10 yıl boyunca her onbeş günde bir yapılacak. SpaceX için milyarlarca dolarlık bir yatırım demek bu.
Peki, neden böyle çılgın bir projeye girişiliyor? 100 yılı aşkın bir süredir okyanusların altına binbir güçlükle neden kablo döşenmeye çalışılıyorsa ondan. O kablolar bilgiyi bize mümkün olan en hızlı bir şekilde aktarıyor ve bunu yaparken hayatımızı her an değiştirmeye devam ediyor. Bilgi, günümüzün en önemli hammaddesi. Ve gelecekte bugünkünden çok daha önemli hale gelecek.
Şu anda en hızlı internet altyapısı optik kablolarla sağlanabiliyor. Buna rağmen dünyanın en önemli hattı olarak kabul edilen ve Londra’yı New York’a bağlayan 12800 km’lik fiberoptik kablo hattında bile 62,7 milisaniyelik bir gecikme yaşanıyor. Atlas Okyanusu’nun altında başka kablo hatları da var. Buna rağmen o hatlardan birkaç milisaniye daha hızlı olabilmesi için milyarlarca dolarlık yatırım yapılarak yeni kablo hatları döşenmeye devam ediyor. Çünkü özellikle bazı şirketler için, borsa yatırımcıları için her milisaniye çok büyük bir finansal değer taşıyor.
Uzaya daha önce gönderilmiş telekomünikasyon uyduları da var. Örneğin Türkiye’nin şu anda uzayda aktif 6 uydusundan 3’ü haberleşme amacıyla kullanılan Türksat 3A, 4A ve 4B gibi. Bu arada Türksat 5A’nın da bu yılın sonunda SpaceX Falcon 9 roketiyle fırlatılması bekleniyor.
Space X, Falcon 9
Bu tür haberleşme uyduları bilginin iletimi için belli yerlerde çok avantajlı olmasına rağmen tipik olarak 36.000 km’lik bir yörüngede oldukları için okyanusların altındaki optik kablolarla hala rekabet edemiyorlar. Biraz daha yavaşlar. En hızlı optik kablolardaki 62,7 milisaniyelik gecikme aynı hatta var olan uydular yoluyla gerçekleşirse 240 milisaniyeye çıkıyor. Starlink uyduları 550 km gibi çok alçak bir yörüngede döndüğü için bu gecikmeyi ilk etapta 43 milisaniyenin altına indirmeyi nihai olarak da 25 – 35 milisaniyelere çekmeyi hedefliyor. Dünyanın en hızlı interneti demek bu. Bu proje internet erişim maliyetlerini de düşürmeyi hedefliyor. Peki nasıl?
SpaceX 2030 yılına kadar sadece bu projeye 10 milyar dolarlık bir yatırım yapacak. Çok büyük bir miktar gibi gözüküyor ama önümüzdeki 7 yıl boyunca optik kablo hatları için harcanacak para bunun 15 katı, 150 milyar dolar. Eğer maliyetleri gerçekten de rakiplerine göre 15 kat daha verimli hale getirmeyi başarabilirlerse bunu internet bağlantı ücretlerine de yansıtabilirler.
Starlink gerçekten de dünyadaki hemen herkesin hayatını etkileyecek heyecan verici bir girişim. Tabi böylesi bir girişimi duyunca doğal olarak rakipler de ortaya çıkıyor. Geçen yıl finansal olarak Elon Musk’tan çok daha güçlü bir rakip ortaya çıktı. Şu anda dünyanın en zengin kişisi Amazon’un sahibi Jeff Bezos. Biz de yapacağız bu işi dedi ve hemen Starlink’in müdür yardımcısını transfer ederek kendi uydu sistemlerini geliştirmeye başladı. Onlar da 3236 uydu göndermek üzere gerekli izin başvurularını yaptılar.
Tüm bu rekabete rağmen finansal analistler SpaceX’in bu projeden sonraki değerinin 120 milyar dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Peki, SpaceX bu kadar parayı ne yapacak? Dünyadaki tüm ülkelerin uzay ajanslarının bütçesinin toplamı 18 milyar dolar civarında. NASA’nın bütçesi 20 milyar dolar civarında. Oysa SpaceX’in tek başına bunlardan kat kat daha fazla bütçesi olacak. Elon Musk bu projeden elde edilecek kazancı başka bir projesini fonlamak için kullanacağını söylüyor. Aslında tüm bu uyduların geliştirme sebebini de buna bağlıyor. Bu çok uzun vadeli projesinin adı Mars Misyonu.
Günümüzdeki adı ile Rusya Federasyonu önemli bir tarihi geçmişe sahip bir ülkedir. Çarlık Rusya’sı döneminde Avrupa güç dengelerinde göz ardı edilmeyecek önemde bir devlet, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sına karşı, Batılı devletler ile Savaşın kaderini değiştirme başarısını gösterme bakımından bir güç, Soğuk Savaş döneminde; dönemin 2 süper gücünden birisi olma açısından gerek tarihi gerek psikolojik gerekse siyasi anlamda her zaman içerisinde büyük güç olma potansiyeli taşıyan bir devlet olmuştur. İşte bu tarihsel mirasın devam etmesi gerektiğine ve SSCB’nin, ABD’ye bırakmış olduğu süper güç koltuğuna tekrar oturmak isteyen Rusya, özellikle Putin iktidarı ile önemli stratejik hamleler yapmaktadır. Rusya’nın bu stratejik hamlelerinden birisini de Suriye politikası oluşturmaktadır.
Günümüzde halen daha sıcaklığını koruyan ve yaşanılan iç savaş sürecinden, devletlerin güç mücadelesi sahasına evrilen Suriye’de Rusya’nın etkisi gün geçtikçe artmaktadır. Rusya ile Suriye arasındaki ikili ilişkileri incelemeye, Rusya’nın Suriye iç savaşında Esad yönetimine destek vermesinden başlatırsak, Rusya’nın dış politikasını pek anlayamayız. İşte bu nedenle ilk olarak SSCB ile Suriye arasındaki ikili ilişkilere değinmek; iki ülkenin ilişkilerinin tarihsel arka planını anlamak; bugünkü yaşanan gelişmeleri anlamamızda ve anlamlandırmamızda bize büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
1. Dünya Savaşından sonra Suriye, Fransız manda yönetimi çatısı altında varlığını sürdürmüştür. 1946 yılına gelindiğinde Suriye üzerindeki Fransız manda yönetimi sona ererek Suriye, resmi olarak bağımsızlığını ilan etmiştir (Dilek, 2017, s. 59).
Suriye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin en yoğun olarak yaşandığı dönem 1950’li yıllara tekabül etmektedir. İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişiminde Suriye’nin, ABD ve İsrail’den algıladığı tehdit; Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerini geliştirme isteğinin en temel nedenlerinden birisini teşkil etmektedir (Ağır & Takar, 2016, s. 294). Sovyetler Birliği açısından ise Ortadoğu da ABD’nin müttefiki olan İsrail’e karşı hem bir denge unsuru oluşturmak istenmiş; hem de Ortadoğu coğrafyasına Suriye üzerinden dahil olarak ABD’nin bu bölgedeki tek güç olmasının önüne geçilmek hedeflenmiştir.
1957 yılında Suriye’nin savunma bakanı olarak görevini yürüten Halit El Azm ve beraberindeki Suriye heyeti, Sovyetler Birliğine bir ziyaret gerçekleştirilmiştir (Dilek, 2017, s. 59). Gerçekleştirilen bu ziyaret neticesinde Sovyetler Birliği, Suriye’ye 500 milyon dolar tutarında ekonomik-askeri yardım yapacağını açıklamış; bu yardımın kullanım alanlarını ise: Suriye’nin altyapısının geliştirilmesine yönelik olacağını belirtilmiş; Lazkiye’de bir liman yapımı kararlaştırılmıştır (Dilek, 2017, s. 60).
SSCB ile Suriye arasındaki ikili ilişkiler sadece ekonomik alanla sınırlı kalmamıştır. Askeri alan ve istihbarat alanında da iki ülke arasında iş birliği yapılmıştır. İstihbarat alanında özellikle Suriye istihbaratı olan El Muhaberat, SSCB gizli servisi KGB tarafından bizzat eğitilmiştir. (Ağır & Takar, 2016, s. 295). Yapılmış olan bu iş birliği ile ilgili en dikkat çekici nokta ise iki ülke arasındaki istihbarat paylaşımının SSCB dağıldıktan sonra bile devam etmiş olmasıdır (Ağır & Takar, 2016, s. 295). Bu örnek bize Rus nüfuzunun Suriye’de ne denli derin ve etkili olduğunu anlamamız açısından iyi bir ipucu vermektedir.
İki ülke arasındaki ilişkilerde taraflar açısından belki de en önemli boyutu askeri boyut oluşturmaktadır.
Suriye-Rusya ilişkilerinde askeri boyuta bakıldığında en dikkat çeken noktalardan birisini 1971 yılında iki ülke arasında yapılan anlaşma oluşturmaktadır. Bu antlaşma neticesinde Suriye’nin Tartus Limanı, SSCB’ye deniz üssü olarak verilmiştir (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 39). Bu üs günümüzde de Rusya tarafından kullanılmaktadır. Üssün Rusya için taşıdığı anlam büyüktür.
Tarihsel açıdan anlamı: Rus dış politikasının temel yapı taşlarından birisi olan sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirme yönünde atılan en somut adımlardan birini oluşturmaktadır.
Psikolojik açıdan önemi: 90’lı yıllardan bu yana küresel aktör olma konumundan uzakta bir çizgide ilerleyen Rusya’nın, SSCB dönemindeki nüfuz alanlarına geri dönmesi sebebiyle ‘ben de artık buradayım’ mesajını diğer aktörlere vermiştir.
Stratejik açıdan ise bu üs Doğu Akdeniz’de var olan enerji kaynaklarına erişimde Rusya’nın da söz sahibi olabilmesi açısından bir anahtar vazifesi görmektedir. Rusya’nın burada hayati çıkarları olan ve enerji konusunda dışa bağımlılığı olan Türkiye boyutunda enerji ihtiyacı yoktur. Zaten Rusya, oldukça büyük enerji rezervlerine de sahiptir ancak şu husus unutulmamalıdır ki AB, enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü Rusya’dan karşılamaktadır. AB’nin bu kaynaklara erişiminin söz konusu olması demek AB’nin, Rusya’ya olan enerji bağımlığını azaltacağından; AB ülkeleri, Rusya’ya karşı dış politika yapımında, Rusya’nın kendilerine karşı enerji kartını oynaması halinde mevcut zararlarını minimize edecek veya Rusya ile olan bu enerji bağımlılığını azaltarak dış politika da alan kazanacaklardır. İşte bu nedenle Rusya, AB ülkeleri ile olan enerji bağımlılığı kartının devreden çıkartılmasını ellerini kollarına bağlayıp izlemeyecektir. Ayrıca Suriye, “Kıbrıs açıklarında bulunan doğalgaz sahası için arama ve çıkartma iznini Rusya’ya vermiştir”(Dilek, 2017, s. 74) . Stratejik açıdan bir diğer kazanım ise Rusya’nın Akdeniz’e erişimindeki kilit noktanın Türk boğazları olmasıdır. İşte Rusya, bu geçiş güzergahı erişiminin tekilliğini kırmak ve Rus donanması için alternatifler oluşturmayı hedeflemektedir. SSCB tarafından atılmış olan Tartus deniz üssü adımını, tarihsel bir motivasyonla yorumlayan ve pragmatik olarak uygulayan Rusya, bu üsse oldukça önem vermektedir.
Rusya’nın Suriye’nin sahil kenti Tarsus’ta bulunan deniz üssü
Rusya, Tartus’da bulunan deniz üssünü (daha çok lojistik amaçlarla kullanılıyor) askeri bir üsse dönüştürmek için gerekli çalışmaları yapmaya başlamıştır. Rus kanadından yapılan açıklamalarda bu husus net bir şekilde görülmektedir. Viktor Ozerov’un (kendisi Federasyon konseyi savunma komitesi başkanı olarak görev yapmaktadır) 2016 yılında yaptığı konuşmada, Tartus’da bulunan üssün tam donanımlı bir üsse dönüştürülmesinin kendileri için sadece 2 yıl alacağını ifade etmiştir (Dilek, 2017, s. 70). Ozerov, ayrıca Tartus’da yapılacak çalışmalar ile bu üsse uçak gemisi ve nükleer denizaltılar gibi taktik boyutta önemli savaş araçlarının konuşlandırılabileceğini ifade etmiştir (Dilek, 2017, s. 70). Konuşlandırılacak olan bu donanmanın ileriki süreçte ABD’nin 6. filosuna cevap oluşturma potansiyeli düşünüldüğünde, ABD’nin tek taraflı olarak Akdeniz’deki varlığına önemli bir tehdit oluşturmakta ve tarihsel bir meydan okumayı da beraberinde getirmektedir.
Rusya, Suriye ile sürdürülen askeri ilişkiler boyutunu taktik seviyede çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Suriye’de bulunan Hmeymim hava üssüne 2015 yılında iki ülke arasında yapılan antlaşma ile Rus hava kuvvetleri konuşlandırılmıştır. Ayrıca Rusya, yapılan bu antlaşma ile bu üssü sonsuza kadar kullanma hakkı elde etmiştir (Dilek, 2017, s. 71). Bir üssün sonsuza kadar kullanımının dile getirilmesi ve bunun antlaşma bazında eyleme dökülmesi, Rusya’nın Suriye’den çekilme niyetinde olmadığını en açık şekilde göstermektedir. Elbette ki sonsuza kadar kullanım iki ülke içerisindeki yaşanılabilecek dinamikler ile değişikliğe uğrayabilir ancak taşımış olduğu sembolik anlam, Rus karar alıcılarının bu bölgeden kolay kolay çekilmeyi akıllarından geçirmediklerinin açık bir göstergesidir.
Hmeymim hava üssü
Rusya açısından Suriye ile ilişkilerinin kazanımlarının bir diğer ayağını ise iki ülke arasında yapılan silah ticareti oluşturmaktadır. 2005 yılında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Rusya’ya bir ziyarette bulunmuş; SSCB döneminden kalmış olan Suriye borçlarının silinmesi konusunda Suriye’nin SSCB’ye olan borcunun %73’ünün silinerek Rusya ile silah anlaşması yapılması kararı alınmıştır (Dilek, 2017, s. 63,64).
2005 ilA 2010 yılları arasında Suriye, Rusya’dan 3 Milyar dolar tutarında silah satın alımı yapmıştır (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 41). Ayrıca Hamza Akengin ve Ayşe Yaşarın yapmış oldukları çalışmada bu konuyla ilgili olarak Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün 2012 yılında yayımlanan raporuna yer verilmiş; söz konusu raporda Suriye ordusunun silah ihtiyacının %78 gibi büyük bir kısmının Rusya’dan temin edildiği belirtilmiştir (AkEngin & Yaşar, 2018, s. 45). Bunun anlamı aslında şudur: Rusya’nın istemediği bir hedefi vuramazsınız; Rusya’nın izni olmadan operasyon yapamazsınız, Rusya’nın desteği olmadan savaşı yürütemezsiniz. Bütün bunların toplamındaki sonuç Rusya’ya bağımlı bir ordunun ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Rusya, Suriye’de tam anlamıyla realist teorinin belirtiği 0 toplamlı oyunda kazanan pozisyonunu korumaktadır. Suriye açısından (özellikle burada kastedilen rejim güçleri) tek kazançları savaşı sürdürebilecek bir kaynağa sahip olmalarıdır. Onun haricinde hemen hemen her konuda Rusya kazanan taraf olma özelliğini sürdürmektedir.
Silah sistemlerinin satışının yanında Rusya açısından bir diğer kazanım ise geliştirilmiş olan silah sistemlerinin denenmesi hususunu teşkil etmektedir. Rusya böylelikle aktif bir savaşta silah sistemlerini, Suriye gibi bir ülkede kullanarak silah sistemlerinin eksik yönlerini ve artı yönlerini görmüş oluyor. Nitekim “yakın bir dönemde Türk silahlı kuvvetlerine ait olan SİHA’ların Rus hava savunma sistemlerinden birisi olan Pantsir’leri etkisiz hale getirmesinin ardından Rus yetkili makamlarının Pantsir’lerin güncelleneceğini ifade etmesi” belirtilen hususa verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Araz Aslanlı’nın yapmış olduğu çalışmada yer alan bilgiye göre “Suriye’de Rus ordusuna ait 215 yeni silah sisteminin denendiğini Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından açıklanmıştır” (Aslanlı, 2018, s. 5).
Genel Değerlendirme
Günümüzde Rusya Federasyonun yürütmüş olduğu Suriye politikasının tek sebebi, Rusya’nın buradan elde etmiş olduğu askeri üsler değildir. Rusya, SSCB’nin bırakmış olduğu süper güç mirasının varisi olarak yeniden bu mirası yaşatmak gayretini taşımakta ve bu husus Rus karar alıcılarının zihin dünyalarında önemli bir yer tutmaktadır. Rusya’nın Suriye sahasında aktif olarak askeri güç kullanması günümüzde halen daha süren iç savaşta, savaşın gidişatını etkilemiş olması açısından önemlidir. Rusya, bu nedenle oyun değiştirici ülke olma özelliğini diğer uluslararası aktörlere Suriye özelinde göstermiştir. Suriye’de, Rusya’nın bu denli dengeleri değiştirme gücünün etkisi bölgede ilerleyen süreçte olası bir Suriye benzeri kriz çıktığında, iktidarda olan veya iktidarı ele geçirmek isteyen kişilerin Rusya’ya yanaşabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Rusya, Suriye rejimi ile savaşı kazanırsa bu bahsetmiş olduğumuz hususun gerçekleşme payı artacaktır. Rusya’nın uluslararası arenada Suriye rejimini bu denli koruması, rejime olan tarihi bir sorumluluğu veya sempatisinden değil; kendi çıkarlarını riske atmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Rusya’nın bölgede kalıcı bir aktör olmaya çalışması sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak; bölgede yeni müttefikler edinmeye çalışarak kendi pozisyonunu sağlamlaştırmaya çalışacaktır. Rusya için Suriye stratejik öneminin yanı sıra Ortadoğu’ya sıçrama tahtası olma işlevine de sahiptir. Nitekim Rusya çoktan Libya’daki güç mücadelesine dolaylı olarak dahil olmuş durumdadır.
Fatih Petek
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Ağır, O., & Takar, M. (2016). Rusya-Suriye İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı. Kastamonu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 294,295.
AkEngin, H., & Yaşar, A. (2018). Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 39,41,45.
Aslanlı, A. (2018). Rusya’nın Suriye Politikası. Ortadoğu Araştırmaları Merkezi, 5.
Dilek, M. S. (2017). Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri. Kastamonu Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Dergisi, 59,60,63,64,70,71,74.
ABD Başkanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın dış politika konusundaki farklı görüşleri, Tillerson’ın sonunu hazırladı. Trump bu anlaşmazlıklardan ötürü Tillerson’ın yerine CIA Direktörü Mike Pompeo’yu atadı. Mike Pompeo, CIA’in başına atandığında ilk yurt dışı ziyaretini Şubat 2017’de Ankara’ya yaparak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MİT Başkanı Hakan Fidan’la görüştü. 56 yaşındaki Mike Pompeo, ABD Başkanı Donald Trump ile benzer görüşlere sahip muhafazakar bir isim olarak tanınıyor.
Mike Pompeo’nun gençlik fotoğrafı
Güney Kaliforniya’da doğup büyüyen Mike Pompeo, West Point Askeri Akademisi’nden birincilikle mezun oldu. 1986-1991 yılları arasında Batı Almanya merkezli 2. Filo’da subay olarak görev yaptı. Daha sonra Harvard Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Harvard Law Review adlı derginin yayın yönetmenliğini yaptı. Kısa süreli avukatlık mesleği sonrasında askeri uçaklar için parçalar imal eden Thayer Aerospace adlı firmayı kurdu. Petrol kaynaklarında kullanılan araçları üreten Sentry International firmasında yöneticilik yaptı.
2010’daki seçimlerde Kansas’tan Cumhuriyetçi Parti’den aday olarak ABD Kongresi’nin iki yasama organından biri olan Temsilciler Meclisi’ne girdi. Ardından Demokrat Parti adaylarını geride bırakarak kongre üyeliğine kadar ilerledi.
İstihbarat örgütlerini denetleyen CIA Alt Komitesi’nde de yer aldı. 2012 yılında Libya’nın Bingazi şehrinde Amerikan büyükelçisi ve birçok diplomatın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı soruşturan komisyonda görev aldı. Pompeo, 48 sayfalık ayrı bir rapor hazırlayarak dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un hatalı olduğunu bildirdi. Görev süresi boyunca başkanlık yapan Obama’yı da özellikle güvenlik politikaları sebebiyle çoğunlukla eleştiren Pompeo, ulusal güvenlik dairesi olan NSA’nın dinleme programlarını destekledi.
Donald Trump tarafından Kasım 2016’da CIA direktörlüğü rolü için aday gösterildi. Trump, Pompeo’yu aday olarak gösterdiği sırada yaptığı açıklamada, “Mike Pompeo, ülkemize onurla hizmet etmiş, hayatını, vatandaşlarımızın güvenliği için savaşarak geçirmiştir. Kendisi, Amerika ve müttefiklerinin güvenliğini sağlayan istihbarat toplumunun yılmaz lideri olacaktır” şeklinde konuştu. Mike Pompeo göreve geldikten sonra Başkan Donald Trump’ı istihbarat konularında sıkça bilgilendirdi ve Kuzey Kore konusunda Trump’ın şahin görüşlü danışmanlarından birisi oldu. CIA direktörü olarak yaptığı çalışmalarıyla Trump’ı etkileyen Pompeo, Tillerson’ın yerine ABD dışişleri bakanı olarak atandı.
Pompeo’nun Dikkat Çeken Yönleri
1.) Muhafazakâr düşünceye yakın olan Pompeo kürtaj karşıtıdır.
2.) 2016 yayınlanan bir makalesinde, telefon görüşmelerinin kaydedilmesine yeniden başlanmasını; bireylerin mali bilgileri ve yaşamlarıyla ilgili bilgilerin yer aldığı bir veri tabanı oluşturulmasını desteklediğini belirtmiştir.
3.) İran ile yapılan nükleer anlaşmaya karşı çıkan Pompeo, 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü Twitter’da Türkiye için “Totaliter İslamcı diktatörlük” demiştir. “Erdoğan hükümetinin ancak İran yönetimi kadar demokratik olduğu” ifadelerini kullanan Pompeo, daha sonra bu paylaşımını silmiş ve Twitter hesabını da kapamıştır.
4.) Pompeo’nun 2013 yılında “İslamcı teröristleri sert bir şekilde eleştirmeyen Müslüman din adamlarının terör saldırılarında suç ortağı olduklarına” yönelik sözleri, Demokratlar ve Müslüman lobi kuruluşları tarafından kınanmıştı.
6.) Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın işkenceyle gündeme gelen Guantanamo Üssü’nü kapatma planına da karşı çıkan Pompeo, 2013’te cezaevini ziyaret ettikten sonra, açlık grevinde olan mahkumlar için “Bana pek çoğu kilo almış gibi geldi” demişti.
7.) Pompeo su işkencesinin, “hayati bilgilerin elde edilmesi için” kullanılabileceğini savunmuştu.
Hayatı hakkında oldukça az sayıda bilgiye sahip olunan Mütercim Yahya Naci Efendi’nin hangi tarihte ve ne zaman doğduğu, ailesi ve öğrenimi tam olarak bilinmemektedir. Hakkındaki bilgiler genel olarak Tarih-i Cevdet (1891-92), Sicill-i Osmani (1890-1897) ve Mırat-ı Mühendishane (1897) kitaplarındaki kısa biyografiler yardımıyla edinilmiştir. Kendi yazdığı Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye’nin giriş kısmında verdiği biyografik bilgiler ise çok daha kısadır. Olan bilgiler de genellikle devlet hizmetine giriş tarihi ile başlamıştır.
Kendi eseri olan Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye’de aslı, yani hangi millet mensubu olarak doğduğunu belirtmemiştir. Ancak hakkında bilgi sahibi olduğumuz kaynakların ciddi bir kısmı kendisinin “Rum” kökenli olduğunu iddia etmektedir. Muhtemelen kendisiyle yakın bir zaman aralığında yaşamış hekim, tarihçi ve mütercim olan Şânizade Mehmet Ataullah Efendi (1771-1826), Yahya Naci Efendi’den “Rumiülasl Bulgarzade Yahya Efendi” olarak bahsetmiştir. Aynı tezi destekler şekilde Namık Kemal de Yahya Naci Efendi’nin oğullarından birini kastederek “müflis (iflas etmiş) bir Rum” demiştir. Bernard Lewis ise bunlara ek olarak Yahya Efendi’nin bir Yahudi dönmesi olabileceğini belirtmiştir. Rum olduğu iddialarının aksini belirten Ömer Faruk Akün ise Yahya Efendi’nin Tarhanzadeler ailesinin bir ferdi olduğunu, aile İslam dinini terk ettikten sonra İslam’a dönen bir Türk olduğunu belirtmiştir.
Yahya Naci Efendi’nin öğrenimi hakkındaki tek bilgi, kendi yazdığı Risâle-i Hikmet-i Tabîiye’de yer almaktadır:
“Yahya Naci kulları bundan akdem tahsil-i ulûm-i hikemiyye ve akliyye ve maârif-i cüz’iyye-i nazariyyeyi tahsil kasdıyla bilâd-ı efrenciyeye azîmet ve nice müddet işbu ulûmun tahsiline sarf-ı himmet itdikten sonra Dârü’l-Hilafeti’l aliyye sâneha’l-lâhü teala ani’l-beliyyeye avdet idüp…”.
Ancak Avrupa’da teorik ilimler ve fen bilimleri öğrendiği bilgileri dışında buradan da net bir sonuç elde edilememektedir.
Yahya Naci Efendi’nin bilinen ilk devlet görevi Mühendishane-i Berri Hümayun’da (Kara Mühendishanesi) gerçekleştirdiği Fransızca öğretmenliğidir. Mühendishane’de “lisan-ı Frensevi”yi öğreterek ayda yüz kuruş maaş elde eden Yahya Efendi, burada aynı zamanda fen bilimleri dersleri de vermiştir.1813’de üçüncü hocalığa, 1819’da da ikinci hocalığa tayin edilmiştir.
Osmanlı Devleti’ne diğer devletlerden gelen veya Osmanlı’nın yabancı devletlere gönderdiği metinleri çevirmekle görevli Divan-ı Hümayun tercümanları eskiden beri Fenerli Rumlar arasından seçilirdi. 1821’de Mora’da Rum isyanı çıkınca Eflak ve Boğdan’daki isyancılara yazdığı mektupları ele geçirilen Divan-ı Hümayun tercümanı Constantine Mourouzi ve ardından derya tercümanı Hançerlizade Mihayilaki ile Aleksandr Mavrokordato, 6 Nisan 1821’de idam edildi. Ayrıca Rum maslahatgüzarlarının Osmanlı Devleti’ni yanlış bilgilendirdikleri anlaşıldı ve hepsi görevden uzaklaştırıldı. Bu olaylar neticesinde devletin Rumlar’a karşı olan güveni oldukça sarsıldı. Hadiseden sonra göreve ilk defa bir Müslüman olarak Yahya Naci Efendi getirildi. Bu görev, Yahya Naci Efendi’nin ikinci görevi olacaktır. Yahya Efendi’nin Divan-ı Hümayun tercümanlığı göreviyle ilgili ilk bilgileri Şanizade Mehmet Ataullah Efendi vermiştir.
Kendisinin Divan-ı Hümayun tercümanlığındaki ilk vazifesi, biriken “Rumi ve Firengü’l-ibare” belgelerini tercüme etmek/temize çekmek ve bazı istekli kişilere yabancı dilleri öğretmekti. Şanizade, bu vazife için kendisine beş yüz kuruş maaş bağlandığını belirtmektedir. Constantine Mourouzi’nin idamı sonrası tarafsız görünen Rumlar’dan Stavraki Aristarchi (İstavraki), tercüman vekâletine tayin edildi. Yahya Efendi’den (ve katiplerden), Aristarchi’nin yaptığı çevirileri denetlemesi ve onun görevi dışında bir şey öğrenmesini engellemesi istendi. Böyle bir ortamda vazifelendirilen ve görev yapan Aristarchi kısa bir süre sonra azledildi ve sürüldüğü Bolu’ya giderken yolda kim oldukları meçhul kişilerce öldürüldü. Bu olaydan sonra Divan-ı Hümayun tercümanlığı görevine Yahya Efendi, yardımcılığına ise Ermeni asıllı Zenop Efendi tayin edildi. Böylece bu görev özelinde resmen Rumlar işten el çektirildi ve tercüman yetiştirmek için ders verilmeye başlanması ile Tercüme Odası da kurulmuş oldu. Yahya Efendi, vefat edene kadar bu vazifesini sürdürmüştür.
Yahya Naci Efendi’nin üç oğlu olmuştur. Büyük oğlu Ruhiddin Mehmet Efendi (Ahmet Vefik Paşa’nın babası), ortanca oğlu Nurettin Emin Paşa ve küçük oğlu Naci Efendi’dir. Yahya
Naci Efendi, Temmuz 1824’te vefat etmiştir.
Yahya Naci Efendi’nin Eserleri
Yahya Naci Efendi’nin bilinen iki eseri vardır:
1) Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye (1809),
2) Risâle-i Seyyale-i Berkiyye (1812)’dir.
Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye (1809)
Başlıksız bir giriş kısmı ve on altı bölümden oluşan Risâle-i Hikmet-i Tabîiyye eserinin yazılma amacı atılan merminin hareketini ve genel olarak ateşli silahların işleyişinin temelindeki fizik ve kimya kurallarını açıklamaktır. Bu hareketin anlaşılması için hareketi etkileyen faktörleri de ele alan Yahya Naci Efendi, ağırlık kuvveti ve barutun tutuşmasıyla meydana genel fiziksel ve doğal olaylardan da bahsetmiştir. “Beyan-ı Esbab-ı Hareket-i Cism-i Mefdü” (Atılan cismin hareketinin sebeplerinin açıklaması) ile başlayan eser, “Teceddüd-i Havâ-yı Hayatî” (Açık Havanın Yenilenmesi) ile sonlanmaktadır. Eser, matbaaya girmemiştir.
Yahya Efendi bu kitabıyla birlikte dinamik, statik, mekanik ve ısı konularına ait birçok terimi Osmanlı literatürüne kazandırmıştır. Bu terimlere örnek olarak kuvve-i ramiye (hareket kuvveti), hareket-i tereccühiye (sarkaç hareketi), vezin (kütle & ağırlık), hâlet-i sabite (katı hali), hâlet-i seyalâniye (sıvı hali), hâlet-i havâiye (hava hali) ve mütehalhıl (genleşmiş) terimleri sıralanabilir. Ayrıca element ve kimyasal terimleri de tercüme etmiştir.
Risâle-i Seyyale-i Berkiyye (1812)
Yahya Naci Efendi’nin ikinci eseri olan Risâle-i Seyyale-i Berkiyye’nin bilinen tek nüshası, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eser, 17 varak ve bir levhadan oluşur. Yahya Efendi bu eserde Osmanlı (Türk) kamuoyuna “elektrik” kelimesinin anlamını, belirtilerini tanıtmış ve bunları deneylerle açıklamıştır. Elektrik deneyleri de barındıran eser, eğer Mühendishane’de okutulmuşsa bu kurum öğrencilerinin 1812 yılında “deney” teriminden haberdar oldukları söylenebilir. Ancak ilk eseri gibi ikinci eseri olan Risâle-i Seyyale-i Berkiyye de basılmamıştır. Yahya Naci Efendi’nin eserinin niçin basılmadığı ise bilinmemektedir.
Resim- Risale-i Seyyale-i Berkiyye, v.2b-3a İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, TY 4366
Yahya Naci Efendi, “elektrik” terimini karşılaması için “seyyale-i berkiyye” terimini kabul etmiştir. Ardından, “seyyale-i berkiyye-yi sınaiyye” (insanlar tarafından üretilen elektrik), “seyyale-i berkiyye-yi tabiyye” (doğada oluşan elektrik), “âlet-i berkiyye” (elektrik üreten alet) terimlerini kabul etmiştir. “Berk” kelimesinden türetilmiş olan ve ışık verme, çakma,
parlama anlamına gelen “ibrak” kelimesine elektriklendirme, elektrik yükleme, elektrik üretme anlamı vermiştir.
Onur Karabağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”24835″ name=”Diplomaside Bir Ekol: Ahmet Vefik Paşa”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ADEMOĞLU, E., “Yahya Naci Efendi ve Modern Fizik Konusundaki Türkçe Eseri”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Ödevi, İstanbul, 2001.
GÜNERGUN, F. “Deneylerle Elektriği Tanıtan Bir Türkçe Eser: Yahya Naci Efendi’nin Risale-i Seyyale-i Berkiyye’si”. Osmanlı Bilimi Araştırmaları 9 (2008): 19-50
AKYILDIZ, A., “TERCÜME ODASI”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tercume-odasi (03