Brezilya’nın Ekonomisinin Yükselişinden Koronavirüse Genel Bakış

Brezilya, 21 Nisan 1500 tarihinde Portekizli denizci Pedro Alveras Cabral tarafından, aslında Hindistan’a gitmeye çalışırken yanlışlıkla keşfedilmiştir. Böylelikle Brezilya, Portekiz himayesi altına girmiş fakat 1580 yılında İspanya Portekiz’i ilhak edince doğal olarak Brezilya da İspanya sömürgesi olmuştur. En nihayetinde yine Portekizlilerin eline geçen Brezilya, 1822 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Pedro Alveras Cabral

1824 yılında liberal bir anayasa kabul edilmiş olup, 1889’a dek krallıkla yönetilmişlerdir. 1889’da krallık yıkılıp yerine cumhuriyet ilan edilmiş ve 1914 yılında siyasi birlikleri tamamlanmıştır denebilir1. Portekiz’in yaşadığı istikrarsızlık ve düzensiz savaşlar, Brezilya’nın bağımsızlığını kabul etmelerini de beraberinde getirmiştir ve Brezilya Latin Amerika’nın en uzun süre krallıkla yönetilen ülkesi olmuş, cumhuriyetin ilanından sonra da siyasal açıdan uzunca bir süre istikrarı yakalayamamıştır2. Brezilya ve Türkiye, gelişmekte olan ülkelere bakıldığında bölgesel güç olmaları, siyasi ve ekonomik yapılarının benzerlikleri vb. birçok başlıkla birbirleriyle benzerlik göstermekte ve Tahran Deklarasyonu ve Medeniyetler İttifakı gibi oluşumlarla ortaklaşa hareket etmektedirler (Tekin, 2018). 1980’lerde Türkiye ile benzer istikrarsızlıklara sahip olan Brezilya, 1996-2006 arası dönemde önemli adımlar atmış ve tarım ürünlerinde ihracat oranını yüzde 365 artırmıştır. Soya fasulyesinde dünyanın ihtiyacının üçte birini karşılayabilir hale gelmiş, Hindinstan’dan sonra en fazla büyük baş üreten, dünyanın en çok şeker kamışı ve kanatlı ihracatçısı haline gelmiştir. Etkileyici olan unsur ise bunları yaparken hiçbir devlet desteğine başvurmamıştır. Tarım alanlarını oluştururken Amazon ormanlarına hiç zarar vermemiş ve genel olarak çorak arazileri iyileştirmişlerdir (Akın, 2013).

Brezilya envai çeşit tarım ürününe sahiptir. Ülkede değerli madenler ve petrol olmasına rağmen Brezilya, tarım ile kalkınmayı seçmiştir. Bunun yanı sıra 1990’larda liberalizasyon çalışmaları netice vermiş ve otomotiv sanayi başta olmak üzere alt yapı çalışmaları doğrudan yabancı yatırımlar ve özelleştirmeler ile büyük ilerleme kaydetmiştir3.

1980’lerde silah üreticiliği ile ön planda olan Brezilya, 1990’lardan itibaren embraer yolcu uçakları, savaş uçakları ve askeri kargo uçakları başta olmak üzere savunma sanayisine de yatırım yapmaya başlamıştır4.  Şunu da gözden kaçırmamak lazım gelir ki yıllardır siyasi istikrarsızlıklar yaşayan Brezilya’nın ekonomide bu denli ataklar yapabilmesinin temel nedenlerinden bir tanesi de 1988 yılında şu anki sivil anayasalarını kabul etmiş olmalarıdır5. Askeri darbelerin olduğu yıllarda -1930 ila 1985 yılları- serbest piyasa ekonomisi bir yana, işçiler sendika bile kuramaz hale gelmişti. 1964 darbesinden sonra ilerde devlet başkanı olacak olan Lula Da Silva’nın başı çektiği grevler yapılmış ve sendikacılık hakları devletin tekelinden alınmaya çalışılmıştır. 1990’da yönetime gelen Fernando Collor De Mello “neoliberal ekonomiye” geçiş yapmış, yukarıda da bahsi geçtiği üzere özelleştirme programlarına geçmiş fakat bunun yanında “sosyal haklarda” kısıtlamalara gitmiş ve genel olarak marksizmi benimsemiş olan işçilere karşı sert bir tutum takınmıştır. Mello’nun iktidarı fazla sürmemiş, yerine Itamar Franco gelmiştir. Franco sosyalistlerle ters düşmemek için çok çabalamışsa da ne yazık ki onların hakkını yeteri kadar gözetmemiş ya da onları bir şekilde durduramamış olacak ki hükümeti kısa sürede düşüp onun da yerini Henrique Cardoso almıştır. Cardoso tam anlamı ile neo liberalizmi getirmiş ve sosyalist hareketlere de ket vurmuş hatta zaman zaman askeri müdahalede bulunmuştur (Mahiroğulları, 2017). Ülkelerin siyasi istikrarsızlıkları ekonomik gelişimlerine de set vurmaktadır. Örneğin benzer siyasal ve ekonomik yapılara sahip olan Brezilya ve Arjantin’i mukayese ettiğimizde Brezilya’nın 1980’lerden sonra siyasi istikrarı stabilize etmeyi başarması ile ekonomisindeki gelişmeler doğru orantılıdır. Fakat Arjantin’de siyasi istikrarsızlık kontrol altına alınamadığından ekonomik yapı için aynı şeyi söyleyemiyoruz (Karahan-Karagöl, 2014).

Brezilya 2006 yılında kurulan BRICS ülkeleri içinde bulunmaktadır. Bu ülkeler Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşmaktadır. Aynı çatı altındaki yani bu oluşumda bir araya gelmelerinin nedeni de “yükselen piyasalar/ekonomiler” olmalarıdır. Bu konuda çokça çalışmalar yapan Goldman Sachs’a göre bu dört ülke (Güney Afrika sonradan dahil oluyor o yüzden o hariç) 2050 yılına kadar dünyanın en büyük ekonomileri olma potansiyeline sahiptir (Sandalcılar, 2012). FAO verilerine göre 2018 yılında dünyada yetersiz beslenme yaygınlığı oranında Latin Amerika yüzde 5,7’lik bir orana sahiptir. Kuzey Amerika ve Avrupa’dan sonra bu oranın en düşük olduğu kıta Latin Amerika’dır (FAO, 2019). Dışişleri bakanlığının sayfasındaki verilere göre 2018 yılında Brezilya dünyanın 9. büyük ekonomisidir ve gayri safi yurtiçi hasılası da 1.8 trilyon ABD dolarıdır.

COVID-19 Sonrası

Pandemi nedeniyle dünya, her açıdan olduğu gibi ekonomik açıdan da sıkıntılı bir süreç içerisinde ve bu sıkıntılı sürece dahil olanlar arasında elbette Brezilya’da var. Virüs sonrası dünya genelinde ekonomi yüzde 3 oranında küçülmüş Brezilya da bundan nasibini almıştır.

Brezilya’da bugüne kadar virüs kaynaklı ölüm sayısı 69.000’e yükselmiş olup vaka sayısı da toplamda 1.755.799’u bulmuştur. Öyle ki Latin Amerika’da “virüsün merkez üssü” olarak nitelendirilmektedir6.

Covid-19 yetmez gibi bir de Brezilya’da Bovid-17 salgını var ki Covid-19’un en güçlü semptomlarından bir tanesi. Brezilya devlet başkanı olan Jair Bolsanoro’nun Covid-19’u tiye alması, virüsü adeta grip gibi basit bir hastalık olarak görmesi ve tedbirleri bu kıstasta değerlendirip hatta karantina sürecini mayıs ayındayken uzatma kararı alan Vali João Doria’ya küfürler ederek protesto etmesi halkı galeyana getirmiş ve virüsün daha fazla artmasına neden olmuştur. Virüsü kontrol edememe durumu virüsün ekonomideki kötü sonuçlarını elbette normalinden daha fazla artıracaktır7.

Ekonominin yokuş yukarı giden serüvenine verebileceğimiz spesifik örnek ise şirketlerdeki daralmadır. ıBovespa Borsası’ndaki büyük düşüş petrol fiyatlarındaki yüzde 30 düşüşle Petrobras’ın hisselerinde görüldü. Şirket 81 milyar dolarlık düşüşle tarihinin en büyük kaybını yaşamış bulundu8.

Sonuç Yerine

Özetlemek gerekirse Brezilya’nın bağımsızlıktan sonra yaşadığı siyasi istikrarsızlıklar ülkenin ekonomik olarak da gelişmesine engel olmuş ve ülke görece kapalı ekonomiyi benimsemiştir. Fakat 1980’lerden sonra siyasi istikrarı kerte kerte elde etmiş ve buna paralel olarak ekonomisi de gelişmiş ve ülkede bulunan değerli madenler yahut petrol ile değil tarıma dayalı bir şekilde gerçekleşmiştir. Gelecek yıllarda dünya ekonomisinde daha önemli bir paydaya sahip olacağı ise, bilimsel verilere dayanarak uzmanlarca konuşulmaktadır. Fakat pandemi nedeniyle önümüzdeki günlerde zor zamanlar yaşayacağı aşikar olan Brezilya, tedbirleri artırarak normalleşme hayatına adapte olmaya çalışırsa bu zorluğu bir nebze de olsa azaltacaktır. Aksi takdirde ilerde, bugün yaşanan ekonomik kayıp telafi edilse bile ölen insanların kaybı telafi edilemeyebilir ve hatta virüsün bu hızla yayılması çalışan genç nüfusu da oldukça olumsuz etkileyebilir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Akın. “Petrol Zengini Brezilya’da En Değerli Sektör Tarım”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.tarim.com.tr/Petrol-zengini-Brezilya-da-en-degerli-sektor-TARIM,36y

Tekin, Segah. “Tahran Deklarasyonu ve Sonrası: Türkiye Brezilya Küresel Ortaklığının Yükselişi ve Gerileyişi”. Dergipark 11/23 (Kasım 2018) 1-3. http://static.dergipark.org.tr/article-download/94de/5aaf/94e5/5c24bae08f1f1.pdf?

Mahiroğulları, Adnan. “Askeri Darbeler Döneminden Sivil Demokrasi Dönemine Brezilya’da Sendikacılık”. Dergipark 1/70 (Kasım 2017) 82-93. http://static.dergipark.org.tr/article-download/de7a/9678/e8be/5a96a436276f6.pdf?

Sandalcılar, Ali Rıza. “BRIC Ülkelerinde Ekonomik Büyüme ve İhracat Arasındaki İlişki: Panel Eş Bütünleşme ve Panel Nedensellik”. Dergipark 17/1 (2012) 161-167 http://static.dergipark.org.tr/article-download/imported/5000122239/5000112544.pdf?

Karahan, Hatice – Karagöl, Erdal Tanas. “Ekonomik Performansın Temel Taşı: Siyasi İstikrar”. SETA Perspektif 41 (Mart 2014) 1-3 http://file.setav.org/Files/Pdf/20140325190707_ekonomik-performansin-temel-tasi-siyasi-istikrar-pdf.pdf

“Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu”. 2019 http://www.fao.org/3/ca5249tr/ca5249tr.pdf

Brezilya Kültür. “Brezilya Ekonomisi”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.brezilyakultur.com/brezilya-ekonomisi/

C Dışişleri Bakanlığı. “Brezilya Ekonomisi”. Erişim: 24 Mayıs 2020. http://www.mfa.gov.tr/brezilya-ekonomisi.tr.mfa

“Diktatörlükten Demokrasiye”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://www.haberler.com/diktatorlukten-demokrasiye-brezilya-anayasasi-25-5167028-haberi/

Türkçe Bilgi. “Brezilya Tarihi”. Erişim: 23 Mayıs 2020. https://www.turkcebilgi.com/brezilya_tarihi

“Brezilya”. Erişim: 24 Mayıs 2020. https://tr.wikipedia.org/wiki/Brezilya

Bovid-17: Brezilya’da Salgın ve Siyasi Kriz. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://www.birikimdergisi.com/guncel/10064/bovid-17-brezilyada-salgin-ve-siyasi-kriz#_ftn1

C. Ticaret Bakanlığı. Corona Virüsü’nün Brezilya Ekonomisindeki Etkileri Devam Ediyor. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://ticaret.gov.tr/blog/ulkelerden-ticari-haberler/brezilya/corona-virusunun-brezilya-ekonomisindeki-etkileri-devam-ediyor

TRT Haber. Brezilya’da son 24 saatte 1220 kişi hayatını kaybetti. Erişim: 11 Temmuz 2020. https://www.trthaber.com/haber/dunya/brezilyada-son-24-saatte-1220-kisi-hayatini-kaybetti-500362.html

[/vc_toggle]

80’li ve 90’lı Yıllarda Irak’taki Şii Örgütler ve Faaliyetleri

Irak, asırlardır birçok İslâmî mezhebe ev sahipliği yapmış bir coğrafya. Birçok mezhep çatışmasına sahne oldu, Osmanlılar ve Safevîler savaşırken bir cephe hattıydı, hala daha mezhepsel gerginliğin var olduğu bir yer. Pek tabiî ki 20. yüzyılda da birçok mezhebî mücadele oldu Irak’ta. Özellikle 1979 İran İslâm Devrimi burayı da etkileyecekti. Peki Irak’taki Şiîler iktidar olmadıkları Saddam Hüseyin devrinde ne yaptılar, hangi örgütleri kurdular, nasıl faaliyetler yürüttüler? Saddam Hüseyin devrindeki Baas rejimi, Irak Şiası’nı gerçekten ciddî baskılara tabi tuttu mu? Tüm bu soruların cevaplarını birlikte bulmaya çalışacağız.

İslami Davet Partisi amblemi (wikipedia.org)

İslami Davet Partisi

Irak nüfusunun yarısından fazlası Şia mezhebi mensupları tarafından, %30’undan fazlası ise Ehl-i Sünnet mezhebi mensupları tarafından teşkil edilmektedir (1). Irak nüfusu içinde bu kadar kalabalık bir taife olan Şiîlerin de haliyle 20. yüzyıl içerisinde giriştiği birçok siyasî faaliyet oldu. Zamanla bu faaliyetler için kurdukları bazı siyasî müesseseler, silâhlı örgütlere evrildi. Irak Şiası’nın ilk büyük siyasî teşkilatı olan İslami Davet Partisi’nin kuruluşu da 1950’li yıllara dayanır. Bazı uzmanlara göre parti 12 Ocak 1957’de Şiilerin büyük alimlerinden Ayetullah Muhsin el-Hakim’in Necef’teki evinde kuruldu. Bu partinin amacı ilk merhalede İslam’ı Müslümanların yaşamının merkezine oturtmak, ikinci merhalede müsamahakâr bir şeriat devleti kurmak ve son merhalede de İslam şeriatını yeryüzünün her yerine yaymaktı. Iraklı araştırmacı yazar Raşid el-Hayyun’a göreyse partinin amacı 4 merhaleden oluşur; 1. merhale partinin oluşumu ve fikri değişim, 2. merhale ümmetin nazarını İslami düşüncelere ve partinin siyasi duruşuna celb etmek, 3. merhale yönetimi ele almak, son merhale ise yönetimi ele aldıktan sonra İslam’ın ve İslam ümmetinin maslahatlarına riayet etmekti. Parti kurucularının bu Şii İslamcı harekete girişmelerinin asıl itici gücü ise komünist hareketlerin Irak’ta gittikçe hızlı bir şekilde yayılmasıydı. Halk arasında komünizme yönelik oluşan bu meyli engelleyebilmek amacıyla bu partiyi kurmuşlardı. Parti, ilk kurulduğu zamanlardan 17 Temmuz 1968’de gerçekleşen askerî darbeye kadar her ne kadar yer altında faaliyet gösteriyor olsa da görüşlerini özellikle öğrencilere ve Şii işçi sınıfına yaymak için birçok gazete ve dergi bastı. 17 Temmuz 1968’de Baasçıların bir darbeyle başa gelmesiyle durum epey değişti. Yeni rejim, partiye büyük baskılar yapmaya başladı, partinin yönetici kadrosunun ciddî bir kısmı tutuklandı ve infaz edildi. Hatta bu baskılardan ötürü zamanın taklid merciilerinden Muhammed Bakır es-Sadr 1974’te, dini ilimler tahsil eden Şii talebelerin Davet Partisi gibi “İslami partilere” katılmasının caiz olmadığına, Şii ilim talebelerinin ve ilim havzası üzerindeki polis baskısını arttıracağı tehlikesi nedeniyle fetva vermişti. Baskılardan sadece parti değil normal Şiilerin de nasibini aldığı oluyordu, Şubat 1977’de Kerbela’daki Erbain Ziyareti (Hz. Hüseyin’in şehadetinin 40. gününün yıl dönümünde Hz. Hüseyin’in türbesinin Şiiler tarafından kalabalık bir kitle halinde ziyaret edilmesidir) sırasında bir grubun, dönemin Orta Fırat Bölgesi Sorumlusu’nun icraatlerine karşı protestoya başlaması yüzünden bu protestoya iştirak eden kişilerin birçoğu idam edilmişti. Bu yoğun baskı döneminde de parti doğal olarak daha çok saklanma ihtiyacı duydu ve faaliyetleri ciddî anlamda zayıfladı. Bu darbeden önce kurulan Müslüman Gençler, Caferi Partisi, Gizli Şii Cemiyeti, Akide ve İman Gençliği, İslami Seferberlik gibi Şii siyasi hareketlerin (2) bu dönemden sonra gözden kaybolması da bu darbenin, bu toplulukları yaptığı baskılarla dağıtmış olabileceğini söylemek mümkündür.

Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr

1979’da vuku bulan İran İslâm Devrimi de Davet Partisi’nin mazisinde mühim bir yer teşkil eder. İran’ın başına Şii bir yönetim gelmesi neticesinde cesaretlenen Davet Partisi, Baas rejimine karşı silahlı mücadeleye geçme kararını verir. Partinin silahlı kanadının faaliyete geçmesi sonucunda ise Baas rejimi, Davet Partisi’nin kurucularından olan Muhammed Bakır es-Sadr’ı ve kız kardeşini 8 Nisan 1980’de idam eder. Öldürülen Muhammed Bakır es-Sadr yalnız bir Şii mollası değildir, fikirleri Sünni olsun Şii olsun Irak’taki İslami kesimin ciddi bir kısmına tesir etmiş bir mütefekkirdir. Komünizmi felsefi olarak tenkid ettiği “Felsefemiz” isimli kitabını 70’li yıllarda Baas rejimi de kavgalı oldukları Irak Komünist Partisi’ne karşı kullanmak amacıyla bastırmıştır. Kendisinin idamı sonrasında da partinin silahlı kanadına ”Şehid Sadr Kuvvetleri” ismi verilir. Bu örgüt Saddam Hüseyin’in yakın adamlarından Tarık Aziz’e, 1982 ve 1987’de Saddam Hüseyin’in kendisine, 1996’da ise Saddam Hüseyin’in oğullarından Udey’e suikast girişimlerinde bulunur, 18 Kasım 1981’de Beyrut’taki Irak Elçiliği’ne intihar saldırısında bulunur (3). Ayrıca 1983’te örgütün Kuveyt’teki Amerikan ve Fransız elçiliklerini bombalaması da örgütün en meşhur eylemlerinden biri olmuştur (4).

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi amblemi (ar.electionsmeter.com), Üst kısımda “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” mealindeki Âl-i İmran Suresi 103. ayet yazmakta

Iraklı araştırmacı yazar Raşid el-Hayyun’un bazı uzmanlar tarafından partinin kurucusu olduğu iddia edilen Ayetullah Muhsin el-Hakim hakkında verdiği bilgilere göre Muhsin el-Hakim’in partiyle herhangi bir alakası yoktu. Kendisi silahlı cihadı desteklemiyor, İslami bir rejimin kurulması için gayret göstermiyordu. Davet Partisi destekçilerine nazaran daha pasif bir politikayı destekliyordu, parti destekçileri kendisinin taklid mercii olması nedeniyle gelip ondan partiye destek isteyince bunu reddetmişti fakat partiye bütün bütün karşı değildi ve partinin faaliyetlerini engellemeye çalışmıyordu. Partinin kurucusunun kim olduğu hususunda ise Hayyun 2 farklı görüş zikreder, partinin önde gelenlerinden Hüseyin Berake eş-Şami’ye göre kurucu Muhammed Bakır es-Sadr’dır, partinin önde gelen kurucularından Muhammed Mehdi el-Hakim’e göreyse partinin belirli bir kurucu lideri olmadı (5).

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi

Bu esnada da Baas rejiminin Davet Partisi üyelerine ve partinin kitlesine karşı olan baskıyı daha da arttırması nedeniyle partinin birçok üyesi İran’a kaçmak mecburiyetinde kaldı. Ancak İran’da parti üyelerinin arasında birçok ihtilaf başgösterdi ve parti fraksiyonlara ayrılmaya başladı. İran’daki fraksiyonlaşmanın ilk örneği olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi, Kasım 1982’de Tahran’da Seyyid Bakır el-Hakim tarafından kuruldu. James Watts’ın Amerikan Deniz İhtisas Okulu’na yazdığı ”Iraklı Şii Gruplar İçindeki İran Etkisi” adlı tezde yazarın yaptığı değerlendirmeye göre Irak’ta Baas rejimine karşı, parçalanmış Şii muhalif grupları daha geniş bir ideolojik şemsiye altında toplamak isteyen İran bu yapılanmanın kurulması için çaba harcadı. Ancak Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK) güçlü bir İran etkisi altında kurulmuş, Davet Partisi de güçlü bir İran desteğine sahib olmasına rağmen bu partiler Irak Şiası’ndan destek görebilmek adına İran ile aralarına bir mesafe koymayı da unutmamıştı. Yine aynı yazarın Liam Anderson ve Gareth Stansfield’dan naklettiği bir değerlendirmeye göre İran’ın bir diğer niyeti de, eğer o esnada süren İran-Irak Savaşı sırasında İran Irak’ın -Basra gibi- Şii nüfus yoğunluklu bölgelerini ele geçirmeyi başarırsa bu parti de buralarda bir geçiş hükûmeti görevi yürütecekti. Ayrıca Baas rejimindeki önemli komutanlara saldırılar düzenlemek amacıyla, IİDYK’nin silahlı kanadı olarak Bedir Tugayları (sonradan Bedir Kolordusu oldu) kuruldu. Bu örgütün militanları İran Devrim Muhafızları tarafından eğitiliyor ve teçhizatlandırılıyordu, ayrıca bu örgüt Suriye’den de destek görüyordu. (6).

Ayetullah Muhammed Bakır el-Hakim

IİDYK’nın kurucusu Ayetullah Muhammed Bakır el-Hakim, Irak’tan kaçmadan önce Muhammed Bakır es-Sadr ile birlikte Irak’taki Şii İslamcı hareketlerin en büyük 2 liderinden biridir. Kendisi, Bakır es-Sadr’ın ve kız kardeşinin 1980’de Saddam tarafından idam edilmesinden sonra aynı akıbete uğrayacağından korkarak İran’a kaçar. Kısa süre sonra İran-Irak Savaşı’nın patlak vermesi, sayıları 1 milyona yaklaşan Şii bir kitlenin İran’a iltica etmesine neden olur. İran bu kitleyi silahlandırıp savaşta Irak’a karşı kullanarak avantaj elde etmeye ve Saddam’ı devirmeye karar verir. İşte Bakır el-Hakim, Saddam’a karşı savaşacak Bedir Tugayları’nı bu Iraklı Şii mültecilerden teşkil edecekti. İran’a yerleşen Bakır el-Hakim ise Sadr’ın geleneksel Şiilik anlayışına karşılık Humeyni’nin, molla sınıfının yönetimi elinde tutmasını ve Amerikan emperyalizmi ile siyonizme karşı mücadeleyi gerekli gören Velâyet-i Fakih prensibini benimseyecekti (Raşid el-Hayyun’un dönemin Davet Partisi yöneticilerinden birisi olan Şeyh Abdulhadi el-Fazlî’den naklettiklerine göre ise Sadr’ın Davet Partisi de 70’li yıllarda Humeyni Irak’a geldikten sonra Velayet-i Fakih’i benimsemişti. Ancak Raşid el-Hayyun, 80’lerde İran’daki bazı parti üyelerinin partinin Velâyet-i Fakih’i kabul etmemesi sebebiyle partiden ayrıldığını da kaydeder). Bu yüzden Lübnan Hizbullahı gibi IİDYK ve Bedir Tugayları da Ruhullah Humeyni’yi ve onun ölümünden sonra Ali Hamaney’i taklid mercii olarak kabul etti. Ancak Uluslararası Kriz Grubu’nun “Irak’ta Şiî Siyaset: Irak İslami Yüksek Konseyi’nin Rolü” adlı raporunda verilen bilgilere göre; yıllar sonra IİDYK’nin bazı yöneticileri Velayet-i Fakih’i benimseyişlerinin pragmatik olduğunu, varlıklarını o zamanlar İran’da sürdürdükleri ve İran’dan daha fazla destek alabilmek için Velayet-i Fakih’i benimsemek zorunda kaldıklarını itiraf edecekti (7).

İran-Irak Savaşı Sonrası ve 1991 İsyanı

İran-Irak Savaşı sonucu epey yorulan İran, Irak ile barış anlaşmasını imzaladıktan sonra IİDYK’ya ve Bedir Tugayları’na verdiği desteği azaltmaya başlamıştı çünkü Irak ile aralarındaki gerginliği artık azaltmak ve yaralarını sarmak istiyordu. 1988-91 yılları arasında IİDYK ve Bedir Tugayları adeta gözden düşmüş bir haldeydi, ta ki Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal edinceye kadar. Bu işgal IİDYK ve silahlı koluna İran’dan aldıkları desteğin yeniden artması açısından iyi bir fırsat olacaktı zira Saddam Kuveyt’ten çekildikten sonra Irak’ın Şii nüfus ağırlıklı güney bölgelerinde topyekün bir isyan patlak verdi. Bu isyanı fırsata çevirmek isteyen İran, Bedir Tugayları’nın Irak’a sızmasına izin verdi ve Bedir Tugayları isyanın sürdüğü yerlerde Baas rejimi birliklerine karşı silahlı çatışmalara girmeye başladı. Ancak Irak Ordusu birlikleri sert şekilde bu isyanları bastırdı ve Bedir Tugayları milisleri İran’a geri kaçmak zorunda kaldılar. Irak’ta kazan kaldıran Şii halkın, İran’dan gelen ve İran rejimini savunan silahlı “yabancıların”, Iraklı hemşehrilerine karşı savaşması halkta bir endişe ve tereddüd yaratmaya başladı, bu endişenin halktan bir kesimin isyana destek vermeyi bırakmasına yol açtığını ve isyanın bu sayede bastırılabildiği çıkarımında bulunabiliriz.

Bedir Kolordusu (eski adıyla Bedir Tugayları) amblemi

İsyan sonrasında ise Saddam Hüseyin’in Irak Şiası üzerindeki baskısı artarak devam etti. Buna ek olarak bu sırada İslami Davet Partisi’nin içinden yeni bir fraksiyon çıktı: İslami Davet Kadroları. Bu fraksiyon Fecru’l-İrak (Irak’ın Şafağı) adlı bir gazete yayınlamaya başladı ve amacını, demokrasiyi ve “çağrı”yı kullanarak bir “insan devleti” inşa etmek olarak açıkladı. Ayrıca 1991 yılında Kuveyt Savaşı sırasında Davet Partisi ile müttefik olarak kurulan ve İran’ın Şiraz, Kum ve İsfahan şehirlerinde bürolar açarak faaliyetler yürüten Irak Türkmenleri İslami Birliği örgütünü zikretmek de Davet Partisi’nin Iraklı Şii Türkmenlerin içinden de bir kitle edindiği sonucuna bizi götürebilir.

1991 Sonrası: Ilımlılaşma

1991-2003 arası dönem Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi için yeni ve sakin bir dönem olacaktı. Bu dönemde parti, dünyada kendisine farklı destekçiler aramaya başladı ve bu amaçla ABD dahil birçok Batı ülkesinde temsilcilikler açmaya başladı. İşin ilginç tarafı da İran, bu normalleşme hareketine karşı çıkmadı ve hiçbir şekilde bu normalleşmeyi engellemeye çalışmadı. Parti yöneticileri, asıl amaçları olan Baas rejimini yıkmanın Amerikan askerî müdahalesiyle mümkün olabileceği kanaatine varmışlardı. Bunun dışında partinin silahlı kanadı ise 90’lı yıllar boyunca yine Baas rejimine ve İranlı Halkın Mücahidleri Örgütü’ne karşı çeşitli gerilla faaliyetlerini sürdürdü (8). Bu yıllarda İslami Davet Partisi de 1985’te ABD tarafından terör örgütü olarak tanınmış olmasına rağmen ABD ile ilişkiler kurmaya başladı ve 1995’te yayınladığı bir beyanla kendisini “İslami kökleri kabul etmiş sosyal demokrat bir parti” olarak tanımladı ve 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ile Baas rejiminin yıkılmasından hemen 1 yıl sonra da dönemin parti başkanı İbrahim el-Caferî’nin Irak başbakanı olmasıyla parti ilk siyasî yönetim tecrübesini edindi (9). Günümüzde halen İslami Davet Partisi Irak siyasetinde, silahlı kanadı Şehid Sadr Kuvvetleri ise Haşdu’ş-Şabi bünyesinde etkin rol oynamakta.

2003’teki ABD işgali sonrasında Irak’a dönüp siyasete giren IİDYK, siyasi söylem bazında İran ve Velâyet-i Fakih ekseninden uzaklaşmaya başladı, İran’a olan bağlılığını azaltarak artık kendisini ABD’nin Irak’taki favori Şii partisi olarak göstermeye çalışıyordu. Aynı yılda (2003’te) partinin lideri Muhammed Bakır el-Hakim, Necef’te bir suikaste kurban gitti ve yerine kardeşi Abdulaziz el-Hakim geçti ancak kendisi abisi gibi dinî taklid mercii değildi. Daha sonrasında parti, 2007’de isminden ”İslami Devrim” ibaresini çıkartıp ismini Irak İslami Yüksek Konseyi olarak değiştirerek aşikar şekilde İran’a ve Velâyet-i Fakih düşüncesine bağlılığının azaldığını bir kez daha gösterdi. Ancak partinin silahlı kanadı Bedir Kolordusu ilginç şekilde her zaman Velâyet-i Fakih’e bağlı kaldı (10). İslami Davet Partisi ve Şehid Sadr Kuvvetleri gibi günümüzde de IİYK Irak siyasetinde, Bedir Kolordusu ise Haşdu’ş-Şabi bünyesinde etkin rol oynamaya devam etmektedir.

Ayetullah Muhammed eş-Şirazî

İslami Eylem Örgütü

Bu yıllarda faaliyet gösteren başlıca Şii hareketlerden birisi de 1967’de kurulan İslami Eylem Örgütü oldu. Raşid el-Hayyun’a göre partinin ilk ismi Irak Çağrı Hareketi’ydi ancak partinin ismi 1979’da İslami Eylem Örgütü olarak değiştirildi. Partiyi, Kerbela’da birçok taklid mercii yetiştirmiş Şirazi ailesinden 2 molla; Hasan eş-Şirazi ve kardeşi Muhammed eş-Şirazi kurdu, parti Şirazilerin merciiliğine bağlılık esaslı kurulmuştu, daha sonra Velâyet-i Fakih düşüncesini de benimsediler. Ancak 1980’de Hasan eş-Şirazi Beyrut’ta bir suikaste uğrayarak öldürüldü. Abisinin ölümünden sonra partinin liderliğini sürdüren Muhammed eş-Şirazi, müslümanların siyasi parti kurmasının ancak ve ancak mollaların kontrolünde faaliyetlerini yürütmeleri halinde caiz olabileceğini, müslümanların parti kurmasının parlamentoya girme amacıyla olması halinde de heva ve kişisel düşüncelerle hüküm verilen bu parlamentolara girmenin haram olduğunu ve bu yüzden de müslümanların hep partileşmeden uzak durduğunu düşünüyordu. Örgüt Kuveyt’te, Bahreyn’de ve Suudi Arabistan’da kendine bağlı alt örgütler kurdu. 1975’te örgüt, silahlı kanadını kurdu ve bu silahlı kanat, faaliyetlerini Baas rejimine bağlı komutan ve yöneticilere yönelik suikast eylemleri üzerinden yürüttü. Ayetullah Muhammed eş-Şirazi 2001’de öldü ve 2003’teki ABD işgalinden evvel parti derin bir fikri değişimin içine girdi -aslında bu değişim parti üyeleri içinde daha 90’ların ortalarında başlamıştı-. Bundan sonra parti, demokrasiyi ve yönetimi ele alabilmek için özgür bir ortamda gerçekleştirilen seçimlere girmeyi kabul etti, siyasette ve medyada fikir özgürlüğünün sağlanması gerektiğini benimsedi. Ancak 2003 sonrası kayda değer siyasî bir başarı elde edemedi (11).

Horasan Birlikleri amblemi, üst kısımda “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz” mealindeki Ankebut Suresi 69. âyet yazmakta.

Horosan Birlikleri

Son olarak, günümüzde de Irak’ta çok etkin olan bir örgütten bahsetmek istiyorum. Seraya el-Hurasanî yani Horasan Birlikleri 1995’te Tali’atu’l-Hurasanî Partisi’nin silahlı kolu olarak kuruldu. Örgütün kökleri 1986’da IİDYK’nın kurucusu Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr’ın temsilcilerinden Yasin el-Musevî tarafından kurulan küçük bir gerilla örgütü olan Seriyyetu’l-Kerrar’a (Kerrar Birliği) dayanmakta. Sonra bu örgüt 1995’te ismini Tali’atu’l-Hurasanî Partisi olarak değiştirdi ve partinin silahlı kanadı Horasan Birlikleri kuruldu, örgütün bu tarihteki kurucusu ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nda bir general olan Hamid Tekavî’ydi. Örgüt tamamen İran eliyle kurulmuştu ve İran’dan destek alıyordu. Doğal olarak da doğrudan doğruya Velâyet-i Fakih’i benimsiyordu (12). Örgüt günümüzde Haşdu’ş-Şabi bünyesindeki en güçlü ve en büyük örgütlerden birisi.

Sonuç

Modern Irak’taki Şii dini ve siyasi hareketler, 50’li yılların sonunda ülkede komünizmin yükselişe geçmesi ve gayrı İslamî askerî rejimlerin birçok kere ülke yönetimini ele geçirmesi sonucunda kurulmaya başlanmıştır. Irak’taki Şii dindarlar, mollalar ve dini taklid merciileri ülkeye Şia mezhebine uygun dinî bir rejim getirmeyi amaç edinmişler, insanları bu “İslami nizam” fikrine propaganda yoluyla çağırmaya çalışmışlardır. Bunu da sadece dinî bir cemaat şeklinde değil, siyasî bir parti hüviyetle yapmaya çalışmışlardır ancak özellikle Baas rejiminin baskıları sonucunda bu hareketlerin davet çalışmaları ciddi şekilde kısıtlanmış, birçok yöneticisi tutuklanmaya başlanmıştır. Bu baskılar 1979’da İran’da Şii bir devrimin gerçekleşmesiyle daha da artmıştır. Dönemin Baas rejimi, ülkelerindeki kalabalık Şii nüfusun bu devrimin rüzgârına kapılacağından ciddi şekilde korkmuş ve bu rüzgârı ülkelerinde kesmek amacıyla Irak’taki tüm Şii nüfusa ve Şii dinî hareketlere yaptığı baskıyı epey arttırmıştır. Bu artan baskıya karşı ortak bir refleks olarak bu hareketler İran’dan silahlı destek almak vesilesiyle silahlı gerilla örgütleri kurup rejime karşı silahlı direnişe geçmişlerdir. 80’ler ve 90’lar boyunca silahlı direniş konumunda olan bu örgütler, 2003’te Baas rejiminin devrilmesiyle Irak’a geri dönmüş ve Irak siyasetinde faaliyetlerini legal partiler olarak sürdürmeye başlamıştır.

Bu hareketler, Irak Şiileri arasında dini taklid merciiliğinin (merciiyyetin) ne kadar önemli olduğunu kavramışlar ve kurucuları bir taklid mercii olmaması durumunda da bir şekilde bir merciiliğe kendilerini bağlamışlardır. Bunun nedeni ise Irak Şiileri için taklid merciilerin mutlak dini bir meşruiyet kaynağı ve din otoritesi olmasıdır. Taklid merciileri müctehid addedilir ve verdikleri fetvalar kendilerine müntesib olanları mutlak şekilde bağlar. Bu tarihlerde merciiler arasında genel olarak 2 farklı siyasî yönelim görüyoruz: Geleneksel Sadrcı duruş ve 1979 İran Devrimi’nin getirdiği rüzgarla Velâyet-i Fakih’i destekleyenler. Ama bu partilerin birçoğunun (Özellikle IİDYK ve İslami Davet Partisi) siyasî görüşleri zamanla ılımlılaştı. Dini bir rejim kurma amacından vazgeçtiler, ABD’ye yakınlaştılar ve “İslami bir demokrasi”yi benimsediler. 2014’te ülkenin bir kısmını IŞİD ele geçirdiğinde de bu örgütler yine bir taklid mercii olan Ayetullah Ali Sistani’nin fetvasıyla bir araya gelip Haşdu’ş-Şabi (Halk Topluluğu) adlı bir çatı örgüt kurarak hep birlikte IŞİD’e karşı savaştılar. Hikâyelerini anlattığım bu hareketler aynı zamanda günümüzdeki Haşdu’ş-Şabi’nin tohumlarıydı.

Atakan Can

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1- https://gulf2000.columbia.edu/images/maps/Iraq_Religions_2014_lg.png

2- Bu hareketler hakkında kısa bilgi için bkz: Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 152-169

3- James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 17-27; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 174-175, 197-199, 201, 219, 221, 234

4- Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 21

5- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 182-191

6- James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 27-31; Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 53

7- Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 19-22; Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 62; “Shiite Politics in Iraq: The Role of the Supreme Council.” Middle East Report N°70, International Crisis Group, November 15, 2007, 16; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 240-242

8- Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 63-67; Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008), 7; Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 245-246, 259

9- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 250-253

10- Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California), 68-71

11- Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai, 265-286

12- Buseyne İştiyevî, ‘Alâ Ğirari İran.. el-‘İraku Yettecihu li-Tehvîli’l-Haşdi’ş-Şa’bî İlâ Kuvvâti Harasin Sevrî, Sasa Post, https://www.sasapost.com/like-iran-the-revolutionary-guards-a-new-iraqi/

KAYNAKÇA:

James N. Watts, Iranian Influence in Shi’a Groups of Iraq, 2012, Naval Postgraduate School (Monterey, California)

Felter, Joseph H. and Brian Fishman. “Iranian Strategy in Iraq: Politics and ‘Other Means’.” (2008)

Anders C. Hamlin, Effective Client Management: Maximizing The Influence of External Sponsors Over Affiliated Armed Groups, 2017, Naval Postgraduate School (Monterey, California)

Raşid el-Hayyun, Mi’etu A’min mine’l-İslâmi’s-Siyâsî bi’l-‘İrak: 1- eş-Şi’a, 2011, Merkezu’l-Misbâri li’d-Dirasâti ve’l-Buhûs, Dubai

Buseyne İştiyevî, ‘Alâ Ğirari İran.. el-‘İraku Yettecihu li-Tehvîli’l-Haşdi’ş-Şa’bî İlâ Kuvvâti Harasin Sevrî, Sasa Post, https://www.sasapost.com/like-iran-the-revolutionary-guards-a-new-iraqi/

[/vc_toggle]

Yeni Dünya Düzeninde Hibrit Savaş

Bilim, teknoloji ve diğer çeşitli alanlar anlamında kendini geliştiren insanoğlu, devletlerarası mücadele yönünden de bulunduğumuz yüzyılda kendisini geliştirmektedir. Ayrıca türümüz yaşadığı gelişmelere mutabık olarak her ne kadar gelişirse gelişsin, mutlaka kendisine hedefler koyan, mücadeleye açık ve hırslı bir canlı türü olarak ortaya çıkmakla birlikte, bulunduğu her yüzyılda kendisinden farklı ırktan olanlarla savaşmayı da ihmal etmemiştir.
Bu yazıda insanoğlunun gelişim süreciyle beraber günümüzde ortaya çıkan son savaş teorisi
Hibrit savaşa genel bir bakış atacağız. Buna ilaveten dünyadaki örneklere de yer vereceğiz.

Hibrit kelime bazında Türk Dil Kurumu’na göre iki farklı güç kaynağının bir arada bulunması anlamını verir. Fakat Hibrit kelimesini savaş teorileri kapsamında değerlendirerek Lingustik bir yolculuğa çıkartırsak eğer karşımıza karışık kuvvetlerin yer aldığı bir savaş çeşidi anlamını vermektedir. Henüz akademik ve askeri anlamda nasıl savunulacağı tam olarak belirlenemeyen Hibrit Savaş’ın aktörleri kabaca; siber saldırı, bilgi savaşı, özel paralı kuvvetler, devlet dışı oluşumlar, internet propagandaları olarak sıralandırılabilir ve bu örnekler artırılabilir.

Frank Hoffman

Hibrit savaş, Frank Hoffman’ın 2007’de kaleme aldığı “21. yüzyılda karışıklık: Hibrit Savaşın Yükselişi” adlı çalışmasında tanımlanmıştır ve bu çalışmasında Hoffman, devletlerin 21. yüzyılda geleneksel savaşlar olarak tanımlayabileceğimiz konvansiyonel savaşlar olgusuyla terör, suç, organize şiddet vb. kavramlar arasında keskin ayrışmaların olmadığı hibrit savaşa evrildiğini savunur. Ayrıca Hoffman, Hibrit savaşı düzensiz taktikler ve oluşumlar ile şiddet oluşturulması, zorlama ve kriminal kargaşa içeren terörist faaliyetler içeren ve içinde konvansiyonel güce de yer verilen bir savaş türü olarak tanımlar.

Bu çok metotlu faaliyetler, ayrı birimler veya sinerjik etki yaratabilmek için harekât alanında taktik veya operasyonel olarak yönetilen ve koordine edilen aynı birim tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Bu etkiler harekâtın her seviyesinde kazanılabilmektedir[1]

Hibrit savaşta hedef karşı tarafın siyasi otoritesi olmakla birlikte, bu savaş türünün en belirgin özelliği, siyasi hedeflere ulaşmak için şiddet kullanımının diğer savaş türlerine benzer şekilde devletlerin tekelinde olmadığıdır. Yani, şiddet kullanımı devlet dışı aktörlerin de gündeminde yer almaktadır. Bunun da ötesinde, hibrit savaş düşüncesi, genellikle devlete karşı siyasi, teknolojik ve sosyal yapıları bir araya getiren toplumun tüm unsurlarını içermesi nedeniyle oldukça karmaşık bir yapıdır[2]

Hibrit Savaşın Dünya’daki Örnekleri

Afganistan savaşına birçok askerî aktör dâhil olmuştur. Bu askerî aktörlerden en popüler olanı Taliban’dır. Hibrit savaşın da önemli bir aktörü olan Taliban, 90’lı yıllardan itibaren aldığı askeri ve ekonomik yardımlar ile büyümüştür ve merkezi hükümeti devirmek için yoğun bir çaba göstermiş olup hibrit savaş tekniklerini de kullanmıştır.

İkinci örnek olarak Hizbullah ve İsrail arasında yaşanan çatışmaları gösterebiliriz. Hizbullah sahip olduğu tüm güç ile İsrail Devleti’ne karşı mücadele vermiştir. Bu da devlet dışı bir aktörün hibrit savaş teknikleri ile konvansiyonel bir orduya karşı nasıl mücadele verdiğinin bir göstergesidir. İsrail-Hizbullah arasında yaşanan bu çatışmalar, gerilla taktikleri ve asimetrik silahlanmadan çok daha fazlasını içermekle birlikte, bu çatışmalarda efektif bir algı yönetimi kullanılmış ve çatışmalar medya aracılığıyla tüm dünyaya naklen sunulmuştur.

Üçüncü örnekte Rusya’dan bahsedersek eğer, 2010 yılında yayınlanan askeri doktrininde Rusya modern savaşları, askeri ve askeri olmayan güçlerin iç içe geçmiş ve bütünleşmiş kullanımı olarak tanımlamıştır. Doktrin 2014 yılında güncellenerek askeri harekatlara özel askeri şirketler ve dağınık silahlı güçler de savaşın ve doktrinin bir parçası haline gelmiştir. Rusya Genelkurmay Başkanı General Valery Gerasimov’un yazdığı Gerasimov Doktrini’ne göre savaş kuralları kökten bir değişime uğramış ve politik hedeflere ulaşma yolunda askeri olmayan unsurların etkisi ve etkinliği artmıştır.

Gerasimov’a göre 21’inci yüzyılda savaş ve barış arasındaki ayrım bulanıklaşmıştır. Bunun en temel nedeni savaşların artık devletler tarafından resmî olarak ilan edilmemesidir. Bu durum savaşın temel kurallarını değiştirmiştir. Gerasimov Doktrini’ne göre bundan sonraki savaşlarda askerî güçlerin siyasi, bilgi ve diğer askerî olmayan tedbirlerin eşgüdümlü kullanımı öngörülmektedir. Bu yaklaşım, özel kuvvetlerin, silahlı düzensiz güçlerin ve özel askerî şirketlerin harekât alanında kullanımını öne çıkarmaktadır [3]

Rusya, Şubat 2014’ten itibaren Kırım ve Doğu Ukrayna olmak üzere iki harekatta bulunmuştur. Kırım’daki işgal, elektronik harp, sabotaj ve yıkıcı faaliyetler, psikolojik baskı, bilgi harbi ve gizli askerî harekât ile başlamış, fakat Kırım’ın ilhakı, hava, kara ve deniz gücünden oluşan geleneksel askerî işgal ile tamamlanmıştır. [4]   Rusya’nın Kırım işgalinde kullandığı en etkili hibrit savaş tekniği, bilgi harbi vasıtasıyla etkili bir propoganda uygulamasıdır.

Sonuç olarak gelişen ve değişen dünyada her şey gibi savaşlar ve bu savaşların şartları da değişmektedir. Konvansiyonel güçlerin yanı sıra devlet dışı aktörler, yeni akım medya ve daha birçok çeşitlendirebileceğimiz araçlar artık savaşlarda önemli bir etkiye sahiptir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Güvenlik Bilimleri Dergisi, Mayıs 2018, ÖZER ,7 (1), 29 –56

Angstrom, 2017:2

Hoffman, 2007:29

Sadowski ve Becker, 2010:4

Mecklin’in (2017:298)

Klein, 2015:3

Kofman ve Rojansky, 2015:1–4

[1] Hoffman, 2007:29

[2] Sadowski ve Becker, 2010:4

[3] Klein, 2015:3

[4] Kofman ve Rojansky, 2015:1–4

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerde Kriz ve Kriz Yönetimi

Kriz sözcüğü Fransızca kökenli bir kelimedir. Türkçe’deki sözlük anlamı, “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak karşılık bulmaktadır.

Kriz, tam olarak tanımlanamayan genellikle olumsuzluk ve belirsizlik ifade eden ve birden çok tanımı bulunan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Cockram ve Van Den Heuvel’e göre kriz kavramının tanımlaması ilgi ve çalışma alanına göre farklılaşmaktadır. Webster Sözlüğü’nde kriz; daha iyi veya daha kötü bir durum için dönüm noktası, bir durumun kritik bir safhaya ulaşması olarak tanımlanmaktadır.[1]

Çin düşüncesine göre krizlerin pozitif tarafı bulunmaktadır. Kriz kelimesi Çince’de “wei-ji”, olarak isimlendirilen bir kelime kombinasyonunu ifade eden iki karakterle sembolize edilmektedir. Bu karakterlerden bir tanesi tehlikeyi, diğeri ise fırsatı sembolize etmektedir.[2]

Fransız Akademisyen – Stratejist P.M. Defarges’e göre kriz; “İki veya daha çok devletin temel çıkarlarının, aralarından bir veya birden çok devletin inisiyatifiyle bir gerginlik anında tehlikeye atılmasıdır.”[3]

Luhmann’ın sistem teorisine göre krizler, sistem ve sistem öğelerinin çevreleriyle olan ilişkilerini ve varlıklarını tehdit eden bir durumdur.[4]

NATO’nun tanımlamasına göre kriz; “Önceliklere, değerlere, çıkarlara ve hedeflere tehdidin olduğu ulusal veya uluslararası bir durumdur.” [5]

Kısacası kriz, çözümü mümkün olan ancak savaşa da yol açabilecek bir uyuşmazlık durumudur.

Krizler ulusal, bölgesel ve uluslararası nitelikte olabilmektedir. Çok eskiden beri süregelen bir durum kriz oluşturabileceği gibi ani gelişen de krizler bulunmaktadır.

M.W. Seeger, T.L. Sellnow ve R.R. Ulmer’e göre krizin dört belirleyici özelliği bulunmaktadır:

  1. Spesifiktir,
  2. Beklenmeyendir,
  3. Rutin olmayan olay veya olaylar serisidir,
  4. Öncelikli hedeflere karşı bir tehdit veya belirsizlik sergiler.[6]

Karar vericilerin kriz durumundan kurtulmak için iki seçeneği vardır:[7]

  1. Kriz öncesi dengeyi bulmak,
  2. Kriz sonucu değişimle yeni bir denge bulmak.

Krizin Oluşum Süreci

Kriz durumu 4 aşamada incelenmektedir; Kriz öncesi, tırmanma, yumuşama ve patlama. [8]

Kriz Öncesi: Krizin tarafları arasındaki ilişkilerin dozu ve davranışları, bir kriz olabileceğinin sinyalini verir. İlişkiler sertleşir, karşılıklı hoş olmayan beyanlar çoğalır. Bazı uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir, taraflar arasında yaşanan bu gergin süreç kriz öncesi yaşanan tipik bir durumdur. Zira ilişkiler bu aşamada henüz kesilmemiştir. Ancak bu aşamada saldırgan davranışlar ortaya çıkabilir ve ondan sonra ilişkilerin kopması söz konusu olur. Kriz öncesi durumda ilişkilerin kopması 4 temel şekilde olabilir:

  1. Krizin taraflarından olan bir ülkenin topraklarından bir kısmının geçici olarak işgal edilmesi gibi düşmanca bir davranışta bulunması,
  2. Dengeleri bozacak bir olayın yaşanması, örneğin başbakana suikast düzenlenmesi,
  3. Taraflardan birinin diğerinin topraklarından bir kısmını ülkesine katması veya katma girişiminin olması
  4. Taraf ülkelerde içte ve dışta ciddi bir olayın meydana gelerek kopmada katalizör rol oynaması

Tırmanma: Negatif yönde gelişen olaylar krizi tırmanma aşamasına sokmaktadır. Karar vericiler üzerinde zamanın kısalığı ve savaşa girme olasılığının artmasının yarattığı baskı vardır. Tırmanmanın sonucu savaş da olabilmektedir. [9]

Krizi tırmandıran durumlar; peş peşe yaşanan olayların ilişkileri daha gergin hale getirmesi, devlet adamlarının olumsuz beyanları, milliyetçi gösteriler, taraflar arasında kabul edilmesi mümkün olmayan olayların çıkması, kamuoyunun yönlendirmesi, ansızın çıkan olaylar vb. örnek gösterilebilir.

Yumuşama: Tırmanmanın tam tersidir. Tehdit algısı azalır, düşmanca eylemler azalarak krizin sonlanmasına yol açar. Baskı ve gerginlik durumu azalmıştır. Az sayıdaki krizler sıcak çatışmaya dönüşmektedir. Bu durum taraflarca görüşme ve uzlaşma yoluyla ortak bir noktaya varma ya da bir arabulucu sayesinde olur.

Patlama: Krizlerin patlaması, savaş öncesi veya sıcak çatışma öncesidir. Taraflar eğer ki tırmanma aşamasında şiddet eylemleri uygulamışsa patlama dönemine geçilmiş demektir. Çatışmaya dönüşmemiş patlamış krizler genelde arkalarında bir iz bırakırlar. Örneğin 1958 Berlin Ablukası ve 1962 Küba Krizi bir savaşa dönüşmemiş, ancak önemli politik sonuçlar doğurmuştur. Eğer taraf ülkeler kendi rızalarıyla bir anlaşmaya varmışlarsa, ilişkileri eskisinden daha sağlam bir temele oturtulabilir. Ancak, anlaşma veya sorun bir tarafın lehine diğerinin aleyhine baskıyla çözülmüşse, dengesiz ve istikrarsız bir ortam yaratılabilir. Yeni sorunlara ve yeni krizlere açık bir durum söz konusu olur.

Kriz Çeşitleri [10]

    1. Gelişen kriz
    2. Ani kriz
    3. İstenen kriz
    4. Dolaylı kriz
    5. Planlanmış kriz
    6. Kaza krizi (Beklenmeyen kriz)

1.) Gelişen Kriz: Belli bir zaman içinde, sorunların tırmanarak birikmesi sonucunda patlayan krizdir. Bu kategoriye giren bazı krizlerin hazırlık aşaması uzun sürebilir. Bunun nedeni, krize neden olan sorunun veya tehlikenin yavaş yavaş gelişmesidir.

Gelişen krize en iyi örnek, Arap ülkeleri ile İsrail arasında sıcak çatışmaya dönüşen “Altı Gün Savaşları’nın“ öncesi ve sonrasında tırmanan olaylardır.

2.) Ani Kriz: Beklenmeyen olayların neden olduğu krizlerdir. En sık rastlanan kriz çeşididir. Krizin boyutu, taraf ülkelerin tutumuna ve güçlerine göre değişir. Ani krizlerin en önemli özelliği, daha önceden tahmin edilmediği için önleyici tedbir almanın mümkün olmamasıdır. Ani krizlere en iyi örneklerden biri 1979’da İran’da ABD Büyükelçiliği’nin personeli ile birlikte bir grup İranlı tarafından tutsak alınmasıyla patlak veren “Rehineler Krizi “dir.

3.) İstenilen Kriz: Taraflardan birisinin çıkarları gereği çıkmasını arzu ettiği ve çıkması için de provoke ettiği krizlere denir. Krizin gerçekleşmesini sağlayan taraf ülke her zaman planladığı amacına ulaşamayabilir. Çıkmasına önayak olduğu kriz, zaman zaman provoke eden ülkenin aleyhine de dönebilir. Bunun nedeni krizin iyi planlanamaması veya iyi yönetilememesidir.

Örneğin; Hitler’in 1936’da Versay Andlaşması’na göre askerden arındırılan Rehn bölgesini askerileştirmesinin ve 1938’de Çekoslovakya’nın parçalanmasını istemesinin sebebi o zamanın güçlü ülkeleri İngiltere ve Fransa tarafından tepkiyle karşılanacağını bilmesidir. Yani bir kriz çıkacağını bilerek ve bunu isteyerek yapmıştır.

4.) Dolaylı Kriz: İki ülke arasında cereyan eden bir krize istemediği halde üçüncü bir ülkenin de dâhil olduğu krizdir. Genel olarak üçüncü ülke, çıkarlarına veya güvenliğine yönelik bir riskin ortaya çıkmasıyla müdahil olur. Üçüncü ülke, bu krize dolaylı olarak karıştığı için çözümün diplomatik yoldan yapılması için uğraş verir. Üçüncü ülkelerin bu olumlu tavırları ve aracılığı bu tür krizlerin çözümünde yararlı olur. Ancak, iki ülke arasındaki krizin nedenleri ve aldığı boyut ciddi ise kolay bir şekilde savaşa dönüşebilir.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya ile Fransa arasındaki krizden dolayı Belçika, istemediği halde sırf iki ülkeye coğrafi olarak komşu olduğu için kendisini savaşın içinde bulmuştur.

5.) Planlanmış Kriz: Bir ülkenin çıkarına uygun bulmadığı mevcut statükoyu lehine çevirmek için planladığı krizdir. Bazı devlet adamlarının ulusal çıkar ile kendi çıkarını özdeşleştirerek kendisi ve ülkesi için yeni kazanımlar elde etmek için planlayıp hayata geçirdiği krizler de vardır. Planlanmış krizler sadece negatif yönde cereyan etmeyebilir. Herhangi bir uluslararası sorunun çözümü için planlanmış olabilir. Bu tür krizlerin ters dönmesi ve başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok yüksektir. Zira belli bir çıkar için planlanmıştır. Yapılan bu plan eğer çok iyi yapılmamışsa çıkartılan kriz başka krizlerin oluşmasına neden olur. Mevcut güç ilişkisini, uluslararası dengeyi ve ülkedeki iktidarın devamını olumsuz yönde etkileyebilir.

Planlanmış krizlere örnek verecek olursak, 1962 yılındaki Küba Krizi buna örnek gösterilebilir.

Küba Füze Krizi üzerine Leslie Illingworth’un 29 Ekim 1962’de Dail Mail’de yayınladığı karikatür.

6.) Kaza Krizi (Beklenmeyen Kriz): Provoke edilmeyen, istenmeyen, beklenmeyen ve tesadüfi olarak bir kaza sonucu ortaya çıkan krizlerdir. Kaza krizleri genelde masum ve zararsızdır. Bir yanlış anlama, bir hata, talihsiz bir olay, yanlış bir değerlendirme, tesadüf, uygun olmayan bir zaman ve zemin, yanlış bilgilendirme, beceriksizlik gibi etkenlerin rol oynadığı irade dışı bir gelişmedir. Buna ilave olarak ülkelerin içinden veya ülke dışından illegal bir şekilde taraf ülkelerin bilgisi dışında, devletlerin ve devlet yöneticilerinin kriz oluşumunun hiçbir aşamasında bulunmadıkları, tamamen habersiz gelişen ve kazara olan krizler de vardır. Bu krizler arzu edilmeyen, tasarlanmayan ve desteklenmeyen krizlerdir. Bu tür krizlerin ilgili ülkelerin ilişkilerinde olumsuz etki yapma riski bulunmakla birlikte çok ciddi sonuçlar doğurmaz. Bu tür krizlerin en olumsuz yanı bir kaza sonucu meydana geldikleri için ilgili ülkelerin müzakere etme, tedbir alma gibi önleyici veya tesirini azaltıcı bir işlem yapamamasıdır.  

Kaza krizlerine en iyi örneklerden birisi Rusya ile İngiltere arasında geçen krizdir. 1904’te Rusya-Japonya savaşı esnasında Baltık Denizi’ndeki Rus savaş gemileri Japonya’ya gitmek için Kuzey Denizi’nden geçerken bu denizde balık avlayan İngiliz balıkçı gemilerine Japon gemisi sanarak ateş açmışlar ve birisini batırmışlardır. Bu olay iki ülke arasında büyük bir krize dönüşmüştür. Savaşın eşiğine gelen Rusya ve İngiltere, Fransa’nın arabuluculuğu sayesinde sorunu çözebilmişlerdir.

Kriz Yönetimi

Kriz yönetiminin tarifi, krizin tarifinden daha karmaşıktır.  Çünkü her ülkenin kendine özgü rejimi, yönetim şekli ve tarzı vardır.

Fink’e göre kriz yönetimi; “Bir aktörün kendi geleceği üzerinde daha fazla kontrol sağlamak için risk ve belirsizliği yönetme sanatı, istikrarsız bir durumu yönetme ve ihtiyatlı kararlar verme yeteneğidir.”[11]

NATO’ya göre kriz yönetimi; “Krizlerin yayılmasını önlemek, silahlı çatışmaya tırmanmasını engellemek veya ortaya çıkan düşmanlıkları yok etmek için alınan koordine edilmiş eylemlerdir.” [12]

Kriz yönetimi kısaca; “Çıkmış bir krizden çıkar elde ederek krizin sonlandırılması veya krizi en az zararla kapatmak için ilgili kişi ve kuruluşların bir araya gelerek ortak karar alma veya tavsiyede bulunma sürecidir”.

Etkili bir kriz yönetiminin temel elemanları;

  • Kapsamlı bir kriz yönetim stratejisi,
  • Kriz yönetim teşkilatı- komuta kontrol,
  • Kriz yönetim teşkilatı iletişim planı,
  • Basın ve halkla ilişkiler strateji planı,
  • Kriz yönetim altyapısının hazırlanmasıdır.[13]

Krizi yönetmek için kriz merkezinin üç odası vardır.[14]

  1. Kriz anında ortaya çıkacak insani sorunlarla ilgilenen oda, yaralı, hasta vb.
  2. Operasyon odası, gerektiğinde kullanılmak üzere silah ta dâhil olmak üzere her türlü fiziki müdahalede bulunabilecek bir ekibin hazır olduğu oda
  3. Kriz de görev alan kurum ve kişilerin koordinasyonunu yapacak, lojistik destek sağlayacak ve devletlerle resmi ilişkileri yürütecek oda.

Kriz masasını iki kategoride ele almak mümkündür:[15]

a.) Ulusal Kriz Yönetim Masası

Bir ülkenin kriz durumunda bulunması esnasında kendi içinde oluşturduğu kriz masasıdır veya ülkenin doğrudan veya dolaylı olarak uluslararası bir krizin parçası olması durumunda, hem ülke çıkarlarını savunmak hem de uluslararası kriz yönetiminin eşgüdümünü sağlamak için kurulan ulusal kriz masasıdır.

 b.) Uluslararası Kriz Masası (Bürosu)

Ulusal devletlerden bağımsız olarak Birleşmiş Milletler (BM) Kuzey Atlantik Örgütü (NATO) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütlerin kendi bünyelerinde uluslararası krizlerin yönetimi için kurdukları bürodur. Bu büro, krizin taraf ülkelerinde kurulan kriz yönetim masalarıyla eş güdüm sağlayabileceği ve krizin yönetiminde ortak çalışabileceği gibi onlardan bağımsız olarak da çalışabilir. BM, NATO ve AGİT uluslararası güvenlik konularında aktif rol aldıkları için krizlerin yönetiminde ve çözümünde de aktif roller almaktadırlar.

Kriz masalarının kuruluş amacı krizi daha büyük boyutlara ulaşmadan ulusal çıkarlara uygun bir şekilde çözüme kavuşturmaktır. Bunun için zaman zaman kriz masaları olağanüstü yetkilerle donatılabilir.

Başarılı bir kriz yönetiminin belli koşulları vardır. Bunları şu şekilde maddeleyebiliriz:[16]

1- İyi bir yönetim planı.

2- Doğru, güvenilir ve zamanında istihbarat.

3- Krizi tırmandıracak davranışlardan kaçınmak.

4- Krizi her yönüyle inceleyebilecek bütün birimlerin katıldığı bir kriz masası.

5- Kriz masasının tam yetkili olması, gerektiğinde aldığı kararları uygulama olanağının olması ve kontrolü.

6- Kamuoyu oluşturmak için ulusal ve uluslararası basınla iyi ilişkiler kurmak.

7- Ülkenin ulusal gücüyle (askeri, politik, ekonomik) orantılı davranmak.

8- Ülkedeki ve ülke dışındaki güç odaklarının ve sivil toplum örgütlerinin desteğini almak, eğer bu mümkün değilse karşısına almamak.

9- Kriz küçük de olsa asla hafife almamak.

10- Sadece mevcut krizi çözmekle yetinmemek bir daha çıkmaması için gerekeni yapmak.

Devletlerin krizlere karşı geliştirdikleri bazı yöntemler bulunmaktadır. İlk olarak önleyici diplomasi sayılabilir. Önleyici diplomaside amaç daha kriz çıkmadan tedbir almaktır. Alınan tedbirlerin krizi önleyemediği durumlardaysa barışı sağlama yöntemi uygulanır. BM ya da NATO gibi örgütlerin askeri tedbirler uygulayarak krize müdahalesi buna örnek verilebilir. Yapılan müdahalenin ardından yeniden bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için “barışı koruma” yöntemi uygulanır. Bu sayede barışın de facto kurulması amaçlanır. Bu aşamaların ardından, “barışı kurma” gelir. Çatışmanın durdurulduğu yerlerde barışın kalıcı hale gelmesi amaçlanır. Hukuksal (de jure) bir barış ortamı sağlanmaya çalışılır.[17]

Krizlerin başarılı bir şekilde yönetilmesi ve barışın sağlanması için iki temel özelliğinin bulunması gerekir:[18]

  1. Kriz masasını oluşturan elemanların yetenekli olması.
  2. Kriz yönetiminin elindeki caydırıcı unsurların güçlü olması.

Barışın kalıcı kılınması için krizin ilgili taraflarının çıkarlarının mantıklı ve uluslararası hukuk ve kurallara uygun olması gerekir. Aksi takdirde sonra gelen iktidarlar ülkelerinin aldatıldığı, ulusal çıkarlarının gözetilmediği gibi neden veya bahanelerle yeni bir kriz çıkarabilirler. Krizin ilgili ülkelerden birine veya birkaçına kalıcı yarar, zarar ve onur kırıcı, ulusal gururu zedeleyici bir durum yaratmaması gerekir. Aksi takdirde bu ülkelerin ulusal çıkarlarına uygun gördükleri bir zamanda yeni bir kriz çıkarma ihtimali vardır.

İkili veya çok uluslu krizlerin, bölgesel veya daha geniş kapsamlı uluslararası krizlerin barışçıl çözümlerinin kalıcı olmasında uluslararası örgütlerin garantörlüğü veya himayesi çok önemlidir. Uluslararası örgütlerin krizin barışçıl çözümünün içinde bulunması hem barışı kalıcı kılar hem de bu veya başka krizlerin çıkmasında caydırıcılık rolü oynar. Ayrıca, sağlanan barışa hukukilik ve meşruluk kazandırır.

En iyi kriz, çıkmayan krizdir. En iyi kriz yönetimi, barışı sağlayan ve yeni bir krizin çıkmasına yol açacak nedenleri ortadan kaldıran kriz yönetimidir. [19]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

AYDEMİR, Emrah, Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi.

ÇAKMAK, Haydar, Kriz Yönetimi ve TSK, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012

EROL, Mehmet Seyfettin- EFEGİL, Ertan, Krizler ve Kriz Yönetimi, Barış Kitapevi, Ankara, 2012

EROL, Mehmet Seyfettin, Sıcak Barış’ın Soğuk Örgütü: Yeni NATO, Barış Kitapevi, Ankara, 2012

https://sozluk.gov.tr/

[1] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.88

[2] Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.211

[3] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.27

[4] Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.207

[5] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.89

[6] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.88

[7] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.29

[8] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.30,31,32

[9] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.92

[10] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.33-40

[11] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.93

[12] Mehmet Seyfettin Erol, “ Sıcak Barış’ın Soğuk Örgütü: Yeni NATO”, Barış Kitapevi, 2012, s.148,149

[13] Mehmet Seyfettin Erol, Ertan Efegil, “Krizler ve Kriz Yönetimi”, Barış Kitapevi, 2012, s.93

[14] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.50

[15] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.50

[16] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.53

[17]   Emrah Aydemir, “ Uluslararası Krizlerde Kriz İletişimi ve Uygulaması “, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, s.215

[18] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.54

[19] Haydar Çakmak, “ Kriz Yönetimi ve TSK “, Kaynak Yayınları, 2012, s.54

[/vc_toggle]

Ukrayna’dan Alınan S-125 Hava Savunma Sistemleri Libya’da

Libya‘nın en stratejik hava üslerinden Vatiyye Hava Üssü’nün Mısır’dan kalkan BAE Ordusu’na ait MİRAGE 2000 savaş uçaklarınca bombalanmasının ardından Rus yapımı olan ve Ukrayna’nın geliştirdiği Orta İrtifa Hava Savunma Sistemi S-125’ler Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından Sirte eksenine yerleştirilmeye başlandı. Bu hava üssünün Türk Ordusu unsurları tarafından donatıldığı ve kullanıldığı da biliniyor. Üssün BAE’ye ait ve Hafter kuvvetlerine silah taşıyan bir geminin UMH tarafından kısa bir süre önce el konulmasının ardından bombalanmasının bu olaya karşı bir misilleme olması niteliği de taşıyor. BAE Prenslik Danışmanı Analist Abdulhalık el-Halik’in sosyal medyadan yaptığı açıklamalar da o yönde. Türk Ordusu destekli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin ise bu olaya vereceği yanıt merakla bekleniyor.

2014 yılı öncesi Rusya’dan alınan NATO kod adı SA-3 Goa Hava Savunma Sistemi olan S-125’ler, Ukrayna tarafından PECHORA roket sistemleri ile geliştirilerek azami 20 kilometredeki hedefleri vurabilme ve 14.000 m. irtifaya çıkabilme kabiliyeti kazandırılmıştı.

S-125’ler dost ve kardeş ülke Azerbaycan Ordusu tarafından da kullanılmakta.

JSC Savunma Sistemleri firmasınca 1961 yılında Sovyet Rusya’da üretimine başlanılan S-125’ler, ilk olarak Moskova çevresine yerleştirilmişti. Geçen süre zarfında da Rusya tarafından değişik versiyonları geliştirildi ve kullanıldı. Ayrıca Küba, Sırp ve Ukrayna orduları da bu silah sistemlerini kendi ordularına uygun bir biçimde geliştirme çalışmaları yaptı. Ek’teki haritada mavi renkler eski versiyonlarını kırmızı renkler ise geliştirilmiş versiyonlarını kullanan ülkeleri göstermektedir.

Vietnam Savaşı, Yom Kippur Savaşı, Kosova Savaşı, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Angola İç Savaşı ve Suriye İç Savaşı, S-125’lerin aktif olarak kullanıldığı savaşlar olarak tarihteki yerini aldı. 17 Mart 2015’te ABD ye ait bir Predator İHA’sının Suriye Ordusu’na ait bir S-125 füzesi ile imha edilmesini hatırlıyoruz.

Cezayir, Angola, Zambiya, Uganda, Yemen, Vietnam, Venezuela, Kazakistan, Türkmenistan, Suriye, Polonya, Kuzey Kore, Moldova, Hindistan, Mısır, Gürcistan ve Ermenistan, S-125 hava savunma sistemini kullanan diğer ülkeler.

Türk Ordusu tarafından daha evvel de Libya’da stratejik konumda bulunan yerlere çeşitli hava savunma bataryaları konuşlandırıldığı biliniyor. İddiaya göre bunlar arasında Türk yapımı KORKUT alçak irtifa hava savunma sistemi ile ABD yapımı NİKE orta irtifa hava savunma sistemleri var. Yine Türk yapımı HİSAR–A ve HİSAR–O nun ise gönderildiği haberleri basında duyulmuş ise de henüz fotoğraf ve radar görüntüleri ile doğrulanmadı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ukrayna Savunma Bakanlığı

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü

IISS Askeri Denge 2012

Wikipedia

ALMAZ Hava Savunma Sist.

Missile threat.com

[/vc_toggle]

‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği

Avrupa Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti açısından birincil öneme haiz olduğunu bilmekteyiz. Avrupa Birliği’nin gerek coğrafi konumu gerekse Türkiye ile yarım asırdır geliştirmiş olduğu ilişkileri iki tarafı da birbirinden ayıramayacak şekilde bağlamıştır. Fakat bu bağlantıya rağmen Avrupa Birliği çeşitli politik saikler öne sürerek Türkiye’ye adaylık kapısını tam anlamıyla açmamaktadır. Bu politik saikler esasında Türkiye bağlamındaki terör faktörü, Kıbrıs faktörü ve Doğu Akdeniz faktörüdür. Bu en önemli faktörleri izleyen diğer bazı hukuki ve ekonomik faktörler de bulunmaktadır fakat Avrupa Birliği’nin Türkiye ile kesin surette bir araya gelmelerini engelleyen en önemli faktörler işte yukarıda zikrettiğimiz üç faktör çerçevesinde gelişmektedir. Türkiye’nin tabiri caiz ise yarım asırdan fazla Avrupa Birliği’nin kapısının önünde bekletilmesi, Türkiye tarafından ve açısından ‘AB’ye alternatifler’ adlı yeni sayfa ve pencerelerin açmasına sebebiyet verebilmektedir. Bu doğrultuda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, henüz başbakan olduğu dönemde AB ile ilgili sarf ettiği sözleri nakletmemiz isabetli olacaktır: 

“AB bizi unutmak istiyor ama çekiniyor unutamıyor. Hâlbuki bir açıklasa biz rahatlayacağız. Oyalayacağına bizi, açıklasın biz de işimize bakalım. Geçenlerde Sayın Putin’e ‘Bizi Şangay Beşlisi içine alın’ dedim. Biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?’’ (Hürriyet, 2013)

Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın 2012-2013 tarihlerinde dile getirdiği bu ‘AB’ye alternatif’ konulu konuşması esasında, tıkanıklık gösteren AB-Türkiye ilişkilerinde, Türkiye açısından alternatiflerin değerlendirilebileceği durumunun ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Bu çalışmamızda, Türkiye açısından Avrupa Birliği’ne alternatif olabilen Avrasya Ekonomik Birliği’nin tanıtımını bir rapor halinde değerlendirerek, Avrasya Ekonomik Birliği’nin kuruluşunu, misyon ve vizyonunu, ekonomik durumunu, AB ile olan en belirgin farklarını ve son olarak Türkiye açısından bir değerlendirmesini yaparak, Türkiye açısından ‘AB’ye alternatifler’ başlıklı çalışmalara bir katkıda bulunmaya çalışacağız.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Tarihçesi

Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in 29 Mart 1994 yılında Rusya Federasyonu’na yönelik ilk resmi ziyareti esnasında, ilk defa Avrasya Devletleri Birliği fikrini dile getirmesiyle birlikte Avrasya Ekonomik Birliği ilk defa zihinsel altyapısını kazanmış bulunmaktadır. SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya Federasyonu öncülüğünde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu, Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev öncülüğünde yavaş yavaş Avrasya Ekonomik Birliği olarak değişime hazırdı. 1994 yılının Haziran ayında, Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Devlet Başkanlarına ayrıntılı bir entegrasyon modelinin plan ve projesi sunulmuştur. Bu tarihten sonra ilk defa, bu müstakbel entegrasyon ittifakına resmi bir belgede “Avrasya Birliği” adı verilmiştir.

1995 yılında Belarus Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, kendi aralarında serbest ekonomiye yönelik iş birliği önündeki engelleri ortadan kaldırmak, serbest ticaret ve adil rekabeti tesis etmek ve en sonunda üye ülkelerin sürdürülebilir iktisadi ilerlemelerini tesis etmek adına Gümrük Birliği’ni kurmuşlardır. Bu gümrük birliği 1999 yılında hayata geçmiştir. Ekonomik entegrasyonun tekâmül etmesi ile birlikte Kazakistan Cumhuriyeti, Tacikistan Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kırgızistan Cumhuriyeti ve Belarus Cumhuriyeti 1999 yılında Moskova’da Gümrük Birliği ve Tek Ekonomik Alan Antlaşması’nı imzalamışlardır.

Bağımsız Devletler Topluluğu üye ülkeleri tarafından 2000 yılında Kazakistan’da evvelden teklif edilen Gümrük Birliği ve Tek Ekonomik Alanın teşekkülünü müzaheret etmek için Avrasya Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Bu anlaşmayı Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan imzalamıştır. Günümüzde, Ermenistan, Moldova, Ukrayna ve Özbekistan bu anlaşmada gözlemci statüsündedir. Öte yandan 1994 yılında Orta Asya Ekonomik Topluluğu’nu ya da diğer adıyla Orta Asya Birliği’ni oluşturan Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan, 1998 yılında aralarına Tacikistan’ı da alarak kendi aralarında ekonomik entegrasyonu sağlamaya çalışmışlardır. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’dan oluşan Orta Asya Birliği, 2005 yılında Avrasya Ekonomik Topluluğu ile birleşmiştir. Böylece Belarus Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti, Kırgızistan Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Tacikistan Cumhuriyeti ve Özbekistan Cumhuriyeti tarafından Avrasya Ekonomi Topluluğu oluşturulmuştur. 2015 yılında ise bu topluluk, Avrasya Ekonomik Birliği olarak anılmaya başlanılmıştır. Ermenistan, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katıldığı gibi Mart 2020 yılında da Özbekistan, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmak istediğini ve bu doğrultuda gözlemci devlet statüsüne erişmek istediğini deklare etmişti. Tacikistan ise Kazakistan ile olan sınır sorunları yüzünden birliğe girememiştir.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Ekonomik Durumu

Rusya, Kazakistan, Belarus, Ermenistan ve Kırgızistan’dan oluşan Avrasya Ekonomik Birliği’nin ekonomik durumu özellikle Rusya’nın yüksek etkileşim gücü ile şekillenmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği’ndeki en fazla GSYH oranına sahip olan ülke Rusya’dır.

Avrasya Ekonomik Birliği haritası

Rusya’yı GSYH bakımından izleyen ülkeler ise Kazakistan, Belarus, Ermenistan ve Kırgızistan şeklindedir.

  • Rusya’nın GSYH’si 2018 yılında 1,6 trilyon dolar ve 2019 yılında 1,7 trilyon dolar şeklindedir. Rusya’nın GSYH’si 2020 yılında 1,7 trilyon dolar, 2021 yılında 1,7 trilyon dolar, 2022 yılında 1,8 trilyon dolar, 2023 yılında 1,9 trilyon dolar ve 2023 yılında 2 trilyon dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Kazakistan’ın GSYH’si 2018 yılında 172,9 milyar dolar ve 2019 yılında 170,3 milyar dolar şeklindendir. Kazakistan’ın GSYH’si 2020 yılında 182,6 milyar dolar, 2021 yılında 196,9 milyar dolar, 2022 yılında 213,4 milyar dolar, 2023 yılında 236,6 milyar dolar ve 2024 yılında 258,4 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Ermenistan’ın GSYH’si 2018 yılında 12,4 milyar dolar ve 2019 yılında 13,4 milyar dolar şeklindedir. Ermenistan’ın GSYH’si 2020 yılında 14,1 milyar dolar, 2021 yılında 15,5 milyar dolar, 2022 yılında 15,9 milyar dolar, 2023 yılında 16,9 milyar dolar ve 2024 yılında 17,9 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Belarus’un GSYH’si 2018 yılında 59,6 milyar dolar ve 2019 yılında 62.57 milyar dolar şeklindedir. Belarus’un GSYH’si 2020 yılında 63.58 milyon dolar, 2021 yılında 64,1 milyar dolar, 2022 yılında 65,2 milyar dolar, 2023 yılında 66.48 milyar dolar ve 2024 yılında 67,4 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Son olarak ise, Kırgızistan’ın GSYH’si 2019 yılında 8,1 milyar dolar ve 2019 yılında 8,3 milyar dolar şeklindedir. Kırgızistan’ın GSYH’si 2020 yılında 8,7 milyar dolar, 2021 yılında 9,2 milyon dolar, 2022 yılında 9,8 milyon dolar, 2023 yılında 10,3 milyon dolar ve 10,9 milyon dolar şeklinde tahmin edilmektedir. (İMF, 2019)

Beş ülkenin toplam gayrisafi yurt içi hasılası 2018 yılında yaklaşık 1,9 trilyon dolar iken 2024 yılında 2,3 trilyon dolara yükselmesi beklenmektedir. Ülkeler arasında en fazla milli gelir artışın yıllık %6,9 bileşik büyüme oranı ile Kazakistan’da olması beklenirken onu %6,3 büyüme oranı ile Ermenistan izlemektedir. En büyük ekonomiye sahip Rusya’nın ise yıllık %2,7 büyümesi beklenmektedir. Beş ülkenin toplamda ise milli gelirlerinin yıllık ortalama %3,1 büyümesi beklenmektedir.

Bunun dışında Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerin 2018’te en yüksek kişi başına düşen milli gelire 11.289 dolar ile Rusya sahip olurken onu 9.401 dolar ile Kazakistan, 6.283 dolar ile Belarus, 4.187 dolar ile Ermenistan ve 1.293 dolar ile Kırgızistan izlemektedir. Beş üye ortalamada ise 2018 yılında 10.398 dolarlık kişi başına düşen milli gelire sahip olmuştur. 2018-2024 döneminde en fazla kişi başına düşen milli gelir artışının %44,3 ile Ermenistan’da gerçekleşmesi beklenirken onu %38,2’lik gelir artışı ile Kazakistan, %19’luk artış ile Kırgızistan, %17,9’luk artış ile Rusya ve %16’lık artış ile Belarus izlemektedir. Birliğin ortalama kişi başına düşen milli gelirinin 2019 yılında azalış göstermesi beklenirken 2020 yılından itibaren ise ortalamanın artması beklenmektedir. (Ekonomik Araştırmalar Şubesi, 2019)

Avrasya Ekonomik Birliği üyeleri 2018’te genelde tüm dünyaya yönelik 548 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken, bu rakamın 59 milyar dolarını kendi aralarında (AEB üye ülkeleri arasında), 23 milyar dolarını ise Türkiye’ye yönelik gerçekleştirmişlerdir.

Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ihracatın toplam ihracatlarına oranı %10,7 olurken, Türkiye’ye yönelik gerçekleştirdikleri ihracatın toplam ihracatları içindeki payı ise %4,2 şeklinde gerçekleşmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri toplam ihracatlarının %85,1’ini ise birlik üyesi ve Türkiye dışındaki diğer devletlere yönelik icra etmişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olan beş ülke arasında Türkiye’ye en çok ihracatı gerçekleştiren Rusya Federasyonu olmuştur. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik 21,3 milyar dolarlık ihracatını izleyen Kazakistan, Türkiye’ye yönelik 1,2 milyar dolarlık ihracatta bulunmaktadır. Kazakistan’ı ise 182,4 milyon dolarlık ihracat ile Belarus, 104,3 milyon dolarlık ihracat ile Kırgızistan ve 2,4 milyon dolarlık ihracat ile Ermenistan izlemektedir. Türkiye’ye yaptıkları ihracatın toplam ihracatları içindeki payları incelendiğinde en yüksek paya %5,7 ile Kırgızistan sahip olurken, onu sırası ile %4,8 ile Rusya, %2 ile Kazakistan, %0,5 ile Belarus ve %0,1 ile Ermenistan izlemektedir. (International Trade Centre, 2019)

Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri 2018’te tüm dünyadan 319,2 milyar dolarlık ithalat yaparken bu rakamın 57,61 milyar dolarını kendi aralarından (AEB üye ülkeleri arasında), 6,2 milyar dolarını ise Türkiye’den icra etmişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ithalatın toplam ithalatlarına oranı %18 şeklinde iken, Türkiye’den gerçekleştirdikleri ithalatın toplam ithalatları içindeki payı ise %1,9 şeklinde gerçekleşmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri toplam ithalatların %80’nini ise birlik üyesi ve Türkiye dışındaki diğer ülkelerden yapmışlardır. Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olan beş ülke arasında Türkiye’den en çok ithalatı gerçekleştiren ülke yine Rusya Federasyonu olmuştur. Rusya’nın Türkiye’den 4,2 milyar dolarlık ithalatı bulunmaktadır. Rusya’yı izleyen Belarus, Türkiye’den 799,3 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirmiştir. Bunun dışında Belarus’u 655 milyon dolarlık ithalat ile Kazakistan, 290 milyon dolarlık ithalat ile Kırgızistan ve 250,7 milyon dolarlık ithalat ile Ermenistan izlemektedir. Türkiye’ye yaptıkları ihracatın toplam ihracatları içindeki payları incelendiğinde en yüksek paya %5,7 ile Kırgızistan sahip olurken, onu sırası ile %4,8 ile Rusya, %2 ile Kazakistan, %0,5 ile Belarus ve %0,1 ile Ermenistan izlemektedir. (International Trade Centre, 2019)

Avrupa Birliği – Avrasya Ekonomik Birliği Kısa Karşılaştırılması

Avrasya Ekonomik Birliği yukarıda da izah ettiğimiz üzere ilk defa 1994 yılında dönemin Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “ortak pazar” fikri ile ortaya çıkmıştır. 2000 yılında Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan’ın katılımıyla Avrasya Ekonomik Topluluğu kurulmuş ve 2010 yılında bu topluluk Rusya önderliğinde birtakım yeni reformlarla Avrasya Gümrük Birliği’ne dönüşmüştür. 2014 yılında ise yeni reformlarla ve antlaşmalarla bu birlik, Avrasya Ekonomik Birliği olarak evrim geçirerek 2015 yılında bugünkü son halini almıştır. Avrasya Birliği esasında Çin’in yayılmacı ekonomik yatırımlarına karşı bir refleks olarak kurulmuştur.

Avrupa Birliği ise Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı, ABD’nin de ekonomik destekleri ile kurulmuştur. Avrupa Birliği’nin kurulması da tıpkı Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurulması gibi aşamalar halinde olmuştur. Özellikle SSCB’nin yıkılması ile birlikte oluşan boşlukları doldurma niyetinde olan Çin, bu nokta itibariyle genelde Asya bölgesinde, özelde ise SSCB’nin eski hakimiyet alanında kendine bir açık pazar oluşturmak istemiştir. Özellikle SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu ve SSCB’den bağımsızlığını kazanmış söz konusu bölgedeki diğer devletler de Çin’in bu yayılmacı ekonomik politikalarının önüne geçmek istemişlerdir. Bu bağlamda Avrasya Ekonomik Birliği sadece ekonomik kalkınmayı hedef alan, Çin’in ve ABD’nin ekonomik yatırımlarını önlemek için kurulmuştur. Fakat Birlik, ekonomik entegrasyonunu ilerlettikçe, misyon ve vizyonu da genişlemiş bulunmaktadır.

Gümrük Birliği, yerel para birimlerinde ticaret ve ortak pazar gibi fikirlerin oluşturmuş olduğu temellerle kurulmuş olan Avrasya Ekonomik Birliği, özellikle ekonomik anlamda Avrupa Birliği’nin ilk ekonomik entegrasyon modelleri ve gelişmelerine benzer gelişmelere imza atmıştır. Avrupa Birliği ise gümrük birliği ve ortak pazarla başlamış, ardından ekonomik, sosyal ve kültürel entegrasyonunu büyük ölçüde sağlamış, son olarak ise siyasi entegrasyonu sağlamak için kollarını sıvamış vaziyettedir. Avrupa Birliği’nin en önemli ve güçlü aktörlerinden biri Almanya olurken, Avrasya Birliği’nin en önemli ve güçlü aktörün Rusya olduğunu gözlemleyebiliriz. Avrupa Birliği’nin diğer güçlü ve önemli ülkesi olan Fransa; Almanya ile kömür ve çelik sektörünü birleştirerek bir entegrasyon modeli altında kalkınmışlardır. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası kömür ve çelik Avrupa’daki en önemli hammaddelerdendi ve mesela AKÇT’’nin kurulmasıyla birlikte AKÇT üyeleri inanılmaz bir ekonomik kalkınma göstermişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’nde Rusya’nın yanı sıra Kazakistan’da önemli bir enerji ülkesidir. 60’larda kömür ve çelik Avrupa ve dünya için hangi anlam taşıdıysa, bugün petrol ve doğalgaz da gerek dünya gerekse Avrasya bölgesi için aynı önemi taşımaktadır.

Avrupa Birliği ve Avrasya Ekonomik Birliği’nin yapılarına bakacak olursak eğer; Avrupa Birliği’nin kurulumunu tamamlamış olduğu, Avrasya Birliği’nin ise kurulum aşamasında olduğunu gözlemleyebiliriz.

Avrupa Birliği 1993 yılındaki Maastricht Anlaşması ile birlikte kendine üç yönlü bir gidiş haritası çizmiş ve gelişimini, örgütlenmesini buna uygun olarak düzenlemiştir. Bu doğrultuda ihtiyacına göre ekonomik entegrasyon, sosyal entegrasyon ve siyasi entegrasyonu tesis etmek için nice kurumlar kurmuş ve bu kurumlar da aktif bir şekilde, eş güdümlü olarak hizmet etmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ise henüz kurulum aşamasında olduğu için parasal ve ekonomik birlik açısından bir örgütlenme ve bunu izleyen herhangi bir “ekonomik ve politik mekanizmalardan oluşan bir sistem” görülmemektedir. Gerek Avrasya Ekonomik Birliği, gerekse Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeler kendi aralarında birer Gümrük Birliği Anlaşması imzalamışlardır. İki birlik için de gümrük birliğinin avantajı bulunmaktadır. Gümrük birliğine üye olan ülkeler böylelikle kendi aralarında gümrüksüz ticaret yapılabilecek ve vergiden muaf olacaklar, ithal maddeleri daha ucuza alacaklar, mal ve sermayenin serbest dolaşımı sonucu üye ülkeler arası yatırım artacak ve vizesiz geçiş hakkı sonucu diğer ülkelerde çalışma olanakları artacaktır. Avrupa Birliği bu uygulamaları 1968 yılında hayata geçirirken Avrasya Ekonomik Birliği ancak 2010 yılında faaliyete geçmiştir. Bu bakımdan Avrasya Ekonomik Birliği’nin Avrupa Birliği’ne nazaran ekonomik anlamda ne kadar toy ve tecrübesiz olduğunu analiz edebiliriz. Avrasya Ekonomik Birliği henüz daha yeni başlattığı ekonomik entegrasyonunu aşamaz iken, Avrupa Birliği ekonomik entegrasyonunu sağlamış ve siyasal entegrasyonu sağlamak üzere ulus-üstü, hatta federal bir biçimde idari bir kolektif teşkilatlanma hedefini öngörmektedir.

Avrasya Ekonomik Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti Denklemi

SSCB’nin yıkılmasından sonra Avrasya bölgesini ekonomik anlamda bir arada tutmak ve bölge ülkeleri arasında ekonomik işbirliğini ve bunu izleyen ekonomik entegrasyonunu teşvik etmek gerçekten mühim bir amaç ve vizyon olarak kabul edilmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri arasındaki mal, hizmet, sermaye ve işgücü dolaşımının serbest hale gelmesi ve ayrıca gerek bölgedeki serbest piyasanın oluşumu gerekse gümrük birliğinin mevcudiyeti de Avrasya bölgesi için çok önemli arz etmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ve Türkiye serbest ticaret konusunda alan yaratmak hususunda hazır olduklarını deklare etmişlerdir. Bunun dışında gerek Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği nazarındaki coğrafi konumu gerekse Avrasya Ekonomik İşbirliği üye ülkelerinin Türkiye açısındaki coğrafi konumları, değerlendirilmesi gereken fırsatlar olarak kabul görmeye değerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’nin 182,7 milyonluk bir nüfusa ve büyük bir ekonomik hacme sahip olduğu bilinmektedir. Bunun dışında Avrasya Ekonomik Birliği’nin özellikle Rusya ve Kazakistan gibi devletlerin sahip oldukları petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde dünyada önemli bir stratejik konumu da bulunmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği hususiyetle ekonomik entegrasyon üzerine kurulmuş bir birlik modeli olduğu için, Birliği’nin Türkiye ile olan spesifik hale getirilmiş ithalat ve ihracat ilişkisine de değinmek önemli olacaktır. Avrasya Ekonomik Birliği, toplam ihracatının %4,9’u Türkiye’ye yapmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği’nin toplam ithalatının %1,9’u da Türkiye’den Birliğe yönelik yapılmaktadır. Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği ile olan ekonomik ilişkilerini geliştirmesi iki taraf için de olumlu bir gelişme olarak görülmelidir.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Türkiye için mühim bir coğrafya üzerinde yayılmış bulunması ve mesela Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’nin bir üyesi olan Ermenistan ile sınır komşusu olması da önemli bir faktördür. Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınır kapısı açık olmadığı için, haliyle bu iki ülke arasındaki ekonomik ve politik ilişkiler de bulunmamaktadır. Türkiye ve Ermenistan, Avrasya Ekonomik Birliği sayesinde ikili ilişkilerini tekrardan gözden geçirebilirler ve Birliğin inisiyatifi doğrultusunda bu iki ülke en başta ekonomik ilişkiler olmak üzere diğer alanlar üzerinde de ilişkilerini geliştirme fırsatını yakalayabilirler. Türkiye’nin Ermenistan ile olan pozitif ekonomik ilişkileri elbette Türkiye’nin ekonomisine de olumlu yönden sirayet edeceği gibi, karşılıklı kazan prensibine göre bölgedeki ticari gelişmelerde de pozitif bir artış bulunabilecektir.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev 24 Ekim 2013 tarihinde Misk’te gerçekleşen Yüksek Ekonomik Konsey toplantısında Türkiye’nin Avrasya Birliği’ne katılması yönünde tavsiyede bulunmuştur. Kazakistan için bir müttefik olarak görülen Türkiye, her açıdan, coğrafi bir perspektif ile Avrasya Ekonomik Birliği sayesinde kendi bölge ekonomisi ile ilgili olumlu etkileşim sahalarına erişecek durumda olacaktır.  Avrupa pazarında yaşanan daralma ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde gelinen nokra değerlendirildiğinde, Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliğine alternatif olarak değerlendirebilecek Avrasya Gümrük Birliği de analiz edebileceği bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinden bazılarının Türkiye ile olan tarihi yakınlığı da göz ardı edilemeyecek bir olgudur. Kırgızistan ve Kazakistan gibi Türki cumhuriyetler ile birlikte ekonomik entegrasyon sağlamak Türkiye’nin gerek ekonomisi gerekse bu ülkelerle olan kültürel paylaşım safhaları açısından önemlidir.

Aynı zamanda kur dalgalarından etkilenmeden milli paralarla ticaretin hedeflendiği de önemli bir ekonomi politik başlığıdır. Ülkeler arası ikili ticarette ulusal para kullanımının, dış faktörlerin olumsuz etkisini en aza indirgeyeceği malumdur. Türkiye-Rusya ticaretinin çok büyük ağırlığını oluşturan doğalgaz ve petrol ticaretindeki ödeme sisteminin iki ülkenin de ulusal paralar üzerine inşa edildiği bir ortamda, iki ülkenin gerek dolar endeksli kur dalgalanmaları gerekse dışarıdan gelen yapay ekonomik müdahaleler karşısında etkilenme oranının en aza indirgetilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu yolla birlikte ayrıca Türkiye’nin de-dolarizasyon kapsamında dolara olan bağımlılığı da azalacaktır. Böylece ABD’nin her Türkiye ile olan ilişkileri olumsuzlaştığında yaptığı üzere, Türkiye’nin genelde Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleriyle, özelde ise Rusya ile ulusal para birimleri üzerinden yapacağı ticaret kapsamında, ulusal para birimleri üzerinden ödemelerde ABD tarafından bloke edilemeyecektir.

Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini ilerletmesi her iki taraf için de karşılıklı avantajlar doğurmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin Türkiye ile ekonomik ilişkileri sınırlanmış bir düzeydedir. Fakat ülkelerin ürün temelli dış ticaret rakamlarına bakıldığında ve Türkiye’nin jeopolitik konumu dikkate alındığında, Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri için hem önemli bir ticaret ortağı hem de önemli bir ticaret yolu olma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Türkiye, Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin güneye erişmeleri ve Akdeniz’e açılan tek kapılarını etkinleştirmede önemli rol oynamaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri ise Türkiye’nin dış ticaret pazarını çeşitlendirme ve stratejik iş birliklerini geliştirme noktasında kritik öneme sahiptir. Pazarın büyümesi ile bazı ürünlerin düşük fiyattan tüketiciye ulaştırılabilmesi ve rekabet gücünün artması imkânı bulunmaktadır (Blockmans vd. 2012).

Rusya ve Kazakistan dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan Çin’in önemli enerji sağlayıcılarıdırlar. Bu durum birliğin Çin “in stratejik ortağı haline gelmesine neden olabilir (Draitser, 2014). Bu bağlamda, Türkiye’nin AEB üyesi ülkeler ile geliştireceği ilişkiler, gerek enerji kaynaklarına erişim gerekse Çin ile dolaylı olarak ilişkilerin gelişmesi konularına katkı sağlayacaktır.

Son olarak, Avrasya Ekonomik Birliği henüz çok taze ve yeni kurulmuş bir birlik olduğu için, Türkiye’nin buraya üye olmasıyla birlikte sahip olduğu demografik, ekonomik, politik, askeri, kültürel ve teknolojik güç kapasiteleriyle birlikte Birliği doğrudan etkileme pozisyonuna erişebilecek, Rusya ile birlikte Avrasya Ekonomik Birliği’nin lokomotif ülkeleri haline gelebilecek ve bu durum Türkiye’nin ekonomisine, bölgedeki gücüne ve uluslararası ilişkilerdeki ağırlığına da olumlu yönden bir etki silsilesi yaratabilecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BLOCKMANS, S. , KOSTANYAN, H. ve VOROBIOV, I. (2012), “Towards A Eurasian Economic Union: The Challenge Of Integration And Unity”

DRAITSER, E. (2014). “The Geopolitics Of The Eurasian Economic Union”

Hürriyet (2013), ‘Şangay Beşlisi’ne alın AB’yi unutalım’, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sangay-beslisine-alin-abyi-unutalim-22448548

International Trade Centre (ITC), Trademap. (2019). Trade Map: ITC. Kasım 7, 2019 tarihinde ITC Web sitesi: https://www.trademap.org/ adresinden alındı

ÖZTÜRK, Y. (2013), Avrasya Birliği Projesi ve Türk DıĢ Politikasına Yansımaları, Çankırı Karatekin Üniversitesi: Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi,C:2, S:2, s. 223-244.

Uluslararası Para Fonu (IMF). (2019, Ekim 18). World Economic Outlook Database, October 2019: IMF. Uluslararası Para Fonu (IMF) Web sitesi: https://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2019/02/weodata/WEOOct2019all.xls adresinden alındı

YILMAZ, S. (2017). Asya’da Bir Ekonomik Gelişim Modeli: Avrasya Ekonomik Birliği, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi,C:VIII, S:1, s. 63-74.

[/vc_toggle]

Esad’ın “Kaplanı” Süheyl Hasan ve İç Savaştaki Rolü

2011’de patlak veren Suriye İç Savaşı’nın ardından Esad rejimine bağlılığını bildiren birçok üst rütbeli subay oldu. Çoğu Nusayri (Arap Alevisi) subay gibi, daha sonraki yıllarda “Nimr (Kaplan)” lakabını alacak olan Süheyl el-Hasan da Esad rejiminin yanında savaşa katıldı ve adı birçok kez savaş suçuna karıştı. Ordudaki nüfuzundan ötürü hakkında tasfiye haberleri çıktıysa da günümüzde Beşşar Esad’a muhalif unsurlar ile savaşmaya devam ediyor.

Hasan’ın İlk Yılları ve Suriye İç Savaşı

Süheyl Hasan, 1970’de Lazkiye’de ikamet eden Nusayri bir ailenin oğlu olarak doğdu. Hafız Esad’ın iktidarı devralması ve ordu kademesinde mezhepçi politikalar sergilemesinden dolayı kısa sürede yükseldi. Suriye Hava Kuvvetleri’nin istihbarat biriminde görev yapmaya başladı. 2011’de Esad karşıtı protestolar başladığı zaman, Beşşar Esad tarafından Hava Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Başkanı Jamil Hassan ile protestoları bastırması emredildi. Gösteriler çok sert bir şekilde bastırıldı ve kana bulandı. Bu nedenle protestolar daha da şiddetlendi ve isyana dönüştü.

Beşşar Esad ile selamlaşıyor.

Süheyl Hasan’ın komutası altındaki birlikler; el-İhlas, Şeyh Saad, Mezzeh ve Yarmuk başta olmak üzere birçok yerde sivil katliam suçuna karıştı. Şam kırsalındaki gücünü artırarak tutuklama, basın sansürü, işkence ve baskı yöntemleriyle muhalifleri yıldırmaya çalıştı. İnsan Hakları Örgütü’nün 2011’de yayınladığı raporda birçok kez savaş suçu işlediği teyit edildi. Önceden Suriye ordusunun özel operasyonlar biriminde savaşan ve savaş başladıktan sonra muhaliflerin safına geçen bir subayın iddiasına göre, 15 Nisan 2011’de Şam kırsalında gerçekleşen kitlesel gösteriler esnasında Süheyl Hasan sivil halka ateş etme emri verdi ve yüzlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hava Kuvvetleri’nin istihbarat biriminde görev yapan “Ömer” isimli bir muhalif subay da bu iddiaları doğruladı ve kendi beyanına göre gösteriler esnasında 120’ye yakın insan öldü.

2012’de ABD Büyükelçisi’nin Hama ziyaretinden önce, Hama yakınlarında baş gösteren isyanları bastırmakla görevlendirildi. Bu şehir, daha öncesinde de Esad rejimine karşı yapılan büyük bir isyana başkentlik yaptığı için stratejik olarak önem arz etmektedir. Hasan, sivillere yönelik güç kullanımından ötürü ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri tarafından yaptırıma maruz kaldı.

İmaj değiştirmeden önce Süheyl Hasan.

“Kaplan Kuvvetleri”ni kurdu

2013 yılında, “Kaplan Kuvvetleri” ismini verdiği bir birim oluşturdu ve bu birimi kendi özel kuvvetleri gibi eğitti. Oluşturduğu birimin isminden ötürü “Kaplan” olarak anılmaya başladı. Bu birimle Hama ve İdlib gibi bölgelerde geniş ölçekli operasyonlar başlattı. Doğu Halep’te 1.370 sivilin hayatını kaybettiği saldırılarda parmağı olduğu düşünüldü ve halkın üzerine bilerek varil bombası atmakla suçlandı.

‘Esad’ın En Sevdiği Asker’

2014 yılında gazeteci Robert Fisk tarafından “Esad’ın en sevdiği askeri” olarak tanımlandı. 2015’de birçok askerini kaybetti ve bir süre ortadan kayboldu. Aylar sonra farklı bir imajla geri döndü ve kendisine bağlı kuvvetlere komuta etmeye devam etti.

İmaj değiştirdikten sonra Süheyl Hasan

Rejime sağladığı başarılardan ötürü Beşşar Esad tarafından ödüllendirildi ve Hava Kuvvetleri İstihbarat Birimi’ne başkanlık etmeye başladı. Halep, Rakka, İdlib ve Hama kentlerinde muhaliflere karşı operasyonlar yürüttü ve başarı elde etti. Nisan 2018’de icra edilen Doğu Guta kuşatmasına liderlik etti. Bu kuşatmada çeşitli kimyasal silahların kullanıldığı teyit edildi ve binlerce insan hayatını kaybetti. Bir o kadar insan da evlerini terk etmek zorunda kaldı. Esad’ın başarılı ve en sadık subaylarından birisi olarak lanse edildiği için çokça kez Rusya tarafından onurlandırıldı ve General Valery Gerasimov tarafından kendisine ikonik bir kılıç takdim edildi. Hmeymim Hava Üssü’nde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüştü. Bu görüşmeye Esad dışında katılan tek üst düzey isim olması da dikkatlerden kaçmadı.

General Gerasimov tarafından kendisine kılıç takdim ediliyor.

Rusya’nın En Çok İrtibat Kurduğu Komutanlardan

Muhaliflerin yanı sıra IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlara da katılan Süheyl Hasan, Rusya’nın Suriye’de en çok irtibat kurduğu askerlerden biri. Bu nedenle Esad-Rusya arasındaki sıkı bağ bozulmadığı takdirde ileride kendisini daha üst makamlarda görmek mümkün. İmaj değiştirmesi, propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırması ve Rusya ile iletişim halinde olması Hasan’ın ileriye dönük büyük planları olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

Noble Enerji’nin Satılmasının Kıbrıs’ın Gazı İçin Anlamı Nedir?

Salgın petrol & gaz endüstrisini sarstı ve fiyatların çökmesine neden oldu. Lider şirketler kuyuları kapattı ve projeleri erteledi. Analistler, bataklıktan çıkmanın bir yolunun konsolidasyon yoluyla olduğunu söyledi. Bu, daha az sayıda şirketin üretimi kontrol etmesini sağlayarak, endüstrinin aşırı üretim yapmasını önledi. Anlayacağınız, pandemi petrol şirketlerini ve stoklarını vurdu.

Chevron’un Noble Enerji ile anlaşması bunu değiştirmek için yeterli mi değil mi?

Pandemi sebebiyle kilitlenmenin ilk birkaç ayında bu tavsiye göz ardı edildi. Şirketler sermayeyi harcamak yerine korumak istiyorlardı. Ancak Pazartesi günü Chevron, Noble’ı 5 milyar dolarlık hisse senedi ve yaklaşık 8 milyar dolarlık borç varsayımı için satın almayı kabul etti. Anlaşma, önceki cuma günü Noble’ın borsadaki kapanış fiyatına % 7.5 primi temsil ediyordu.

Chevron, Noble Enerji’yi ele geçirdikten sonra muhtemelen Afrodit gaz sahası ile ne yapılacağına karar vermek için uzun bir süre planlama yapacak.

Noble Energy logo. (PRNewsFoto/Noble Energy, Inc.)

Aslında Chevron, çoğunlukla ABD’deki şeyl petrol ve gaz varlıkları nedeniyle, şirketin başlangıcındaki değerinin yaklaşık % 40’ının, 5 milyar dolara yakın bir pazarlık fiyatı ile Noble Energy’yi satın almayı kabul etti. Bu, Chevron’un piyasa değerinin yaklaşık %3’üne eşdeğer bir hisse senedi anlaşması olacak. Ancak Chevron, Noble’ın İsrail’deki Tamar ve Leviathan’a ek olarak Kıbrıs’taki Afrodit gazı alanını da içeren Doğu Akdeniz doğal gaz varlıklarıyla da ilgileniyor.

Satın Alımın Detayları

Colorado’daki DJ Havzası, Teksas ve New Mexico’daki Permiyen Havzası da dahil olmak üzere en iyi performans gösteren ABD petrol alanlarında varlıklara sahiptir. İsrail kıyılarında doğalgaz projesine öncülük ediyor. Satın alma, Chevron’un petrol rezervlerine varil başına 5 dolardan daha düşük bir fiyata % 18 ekliyor. Mali İşler Müdürü Pierre Breber Barron, Noble Enerji’nin borcunu ele geçirirken net borcundan toplam sermayeye sadece 3 puan ekledi. Chevron’un sermayeye olan net borcu ise ilk çeyreğin sonunda % 13 iken, Exxon Mobil için % 20 idi.

Chevron alışılmadık bir şekilde anlaşma yapmak için konumlandırıldı. Son birkaç yıl içinde daha büyük borç yükünün bir satın almayı daha az olası hale getiren Exxon’a kıyasla üretimi artırmak için daha az harcama yaptı.

Chevron, temettülerini kesmeye zorlanan Avrupa ana dallarından daha iyi finansal durumda. Petrol fiyatları tekrar düşerse, ucuza varlık veya şirket satın almak ilgisi olabilir. Petrol fiyatları tekrar düşerse, ucuza varlık veya şirket satın almak ilgisi olabilir. Ancak fiyatların düşük ve istikrarlı bir aralıkta kalması muhtemeldir.

ABD Enerji Bilgi İdaresi, yılın ikinci yarısında ortalama 41 dolar varili olan brent ham petrolünü öngörüyor. Vadeli işlem piyasası, Brent’in şu andan itibaren 45 $ veya 47 $ seviyesinde işlem görmesini bekliyor. Bu fiyatlarla çoğu şeyl operatörleri, yeni kuyularda bile zar zor kırılıyor, bu da satın alımlar için bir başka engel anlamına geliyor. Dahası, Enerji Bilgi İdaresi ABD’nin bu yıl ve gelecek yıl ham petrol üretiminin düşeceğini öngörüyor. Bu da bir edinicinin azalan bir pazara girebileceği anlamına geliyor.

Chevron, küresel operasyonları ile ABD’nin en büyük ikinci petrol şirketidir. Şirket, ABD şeyl varlıklarını genişletmek istiyor. Geçen yıl Anadarko’yu alamayan bu satın alımın arkasındaki ana itici güçtü. Bu sayede Chevron’un Teksas’ta petrol zengini Permiyen Havzası’nda ve Colorado’daki DJ Havzasında (Denver-Julesburg Havzası) şeyl mevcudiyetini günde 1 milyon varilden fazla olacak şekilde planlamayı hedefliyor.

Noble’ın Chevron’un miras alacağı borcun da göz önüne alındığında, anlaşmanın toplam maliyeti 13 milyar dolardan fazla ancak yine de bu fiyat bir pazarlık ve ‘kelepir’ gibi görünebilir. Yine de Chevron’un ek, düşük maliyetli, kanıtlanmış rezervler ve kaynaklar edinmesi için uygun maliyetli bir fırsattır. Şirketin, Noble’ın petrol ve gaz profilinin Chevron’a uyması ve uluslararası gaz varlıkları zengin, düşük maliyetli, şeyl varlıkları toplamda yaklaşık rezervi 2 milyar varil petrol eşdeğerine geliyor.

Noble Enerji’nin satın alınması Chevron’a düşük maliyetli, kanıtlanmış rezervler ve halihazırda avantajlı bir yukarı akış portföyünü geliştirecek çekici sağlayacak. İsrail’de düşük sermayeli nakit yaratan açık deniz varlıklarını da getiriyor ve Chevron’un Doğu Akdeniz’deki konumunu güçlendiriyor. Öte yandan Chevron’un ilgisi yalnızca şeyl varlıklarına değil, aynı zamanda ve Ekvator Ginesi’nde kanıtlanmış doğal gaz rezervlerine de ilgi duyuyor. Bunlar, şirketin emisyon yoğunluğu faktörünü düşürmesine, varil başına petrol emisyonlarına, yatırımcıları için önemli bir ölçüt olan çevresel, sosyal ve yönetişim profilini geliştirmeye yardımcı olan bir şey getirmesini sağlıyor.

Ancak Chevron’un Suudi Arabistan, Irak ve Katar’da da büyük petrol ve gaz çıkarları var. Geçen yıl Katar’da 8 milyar dolarlık bir petrokimya kompleksi inşa etmek için Qatar Petroleum ile işbirliği yaptı ve burada LNG genişleme projesinin bir parçası olmak istiyor. Ayrıca İsrail’de yeni edinilen varlığını politik olarak bu ülkelerle nasıl uzlaştırabileceğini düşünüyor.

“Biz dürüst bir operatör ve brokerız, politik aktör değil ticari bir aktörüz” Chevron CEO’su Mike Wirth

Chevron, daha önce Doğu Akdeniz’e, özellikle 1937’den beri varlık gösterdiği Mısır’a ilgi gösterdi. Buna ek olarak, Mısır Petrol Bakanı Tareq El Molla daha önce Chevron-Mısır’ın başkanıydı. Bu yılın başlarında, Kızıldeniz ve Akdeniz’deki üç Mısır bloğunun keşif haklarını elde etti. Ayrıca Noble’ın Akdeniz’deki Shell tarafından işletilen iki bloğa ilişkin haklarını devralacak. Sonuç olarak, bölgedeki uzun vadeli varlığı güvence altına alınmakta ve bu kazanım aslında onu güçlendirmektedir.

Kıbrıs: Afrodit Üzerindeki Etkisi

Chevron için öncelik Noble’ı operasyonlarına ve özellikle şeyl varlıklarına entegre etmektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın sabırlı olması gerekecek. Öncelikleri göz önüne alındığında, Chevron’un Afrodit ile nasıl başa çıkacağı bilinmemektedir. Bence Chevron’un karar vermesi çok ama çok zaman alacak.

Noble’ın Chevron’un teklifini kabul etmek zorunda kalmasının nedeni ise % 164 oranında borç / sermaye oranıyla 8 milyar doların üzerinde yüksek borca sahip olmasıdır. Genellikle borç, öz kaynakların % 40’ını geçmemeli ve şirket bunu önemli ölçüde aşmıştı. Daha da önemlisi, yüksek borç yükümlülükleri sadece bir risk oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda şirketin yeni projelere borçlanma ve yatırım yapma yeteneğini de sınırlar. Buna ek olarak, Noble’ın % 30 hisseye sahip Afrodit’teki ortağı Delek Group da finansal zorlularla mücadele ediyor. Bu, yılın başlarında çok kötü bir durumda idiler ancak Temmuz ayının başlarında açıkladığı, tüm hissesi kendisine ait yan kuruluşu Ithaca Enerji’nin büyük kayıplar yaşaması, işleri çok daha zor hale getirdi. Büyük borçlarını karşılamak için varlık satıyor ve hatta Afrodit hisselerini satmayı düşünebilir. Bunlar Afrodit büyüklüğünde bir projeye yatırım yapmak için gerekli sağlıklı koşullar değildir. Bu sorunların birleşimi, kalkınma planlarını şüpheye düşürmektedir. Chevron’un girişi en azından Noble’ın mali sorunlarının üstesinden gelir. Eğer Delek Gurup devam etmeye karar verirse, bunu yapmak için mali güce sahip olması gerek. Fakat o zaman bile Delek’in sorunları devam ediyor olacak ve yatırım söz konusu olduğunda düşük riskli bir finansal profili koruyacak kadar disiplinli olamayabilir.

Chevron’un stratejisinin anahtarı, temettü büyümesini ve hissedarlarına geri dönüşü sürdürmektir. Sonuç olarak, şirket yüksek getirili projelere yatırım yapıyor. Mevcut aşırı gaz piyasalarında ve düşük fiyatlı ortamda Afrodit ile ne yapılacağına karar vermesi uzunca bir zaman alacak.

Bu, gaz alanının gelişmesinde ve sanayide karşılaşılan en büyük zorluktur. Küresel pazarlarda aşırı gaz ve LNG arzının, Avrupa ve Asya’daki düşük gaz fiyatları gibi daha uzun süre devam etmesi bekleniyor. Afrodit, derin sularda herhangi bir destekleyici altyapıya sahip değildir ve geliştirilmesi pahalıdır. Gaz, denizaltı boru hattı ile Mısır’ın İdku sıvılaştırma tesisine götürülüp sıvılaştırılarak ihraç edildiğinde, Asya pazarlarındaki fiyatı daha ucuz alternatiflerle rekabet etmek için çok ilgi çekici olmayacaktır.

Benzer zorluklar diğer Doğu Akdeniz doğalgaz ihracat planları için de geçerlidir. Bu nedenle Idku, Mayıs ayından bu yana herhangi bir LNG’yi ihraç edemedi.

GKRY Enerji Bakanı Natasa Pilides, Noble’ın yükümlülüklerini sürdüreceğine, satın alma işleminin tamamlanmasına kadar geçiş dönemi boyunca hükümetle birlikte çalışacağına dair güvence alındığını ve sorunsuz bir geçiş olacağını garanti ettiklerini belirtti. Bununla birlikte, Chevron bir kez devraldığında geri dönüşlerin Afrodit’e nihai yatırım yapmayı haklı çıkarmadığına karar verirse, gaz alanındaki payını satmayı düşünebilir. Ama acele edeceğini sanmıyorum ve acele olmadığı sürece umut canlı kalacak mı sorusu akıllara geliyor. Bence canlı kalmayacak.

Noble’ın Afrodit’te çıkarlarının kazanılması için Güney Kıbrıs Bakanlar Kurulu’nun onayın gerekiyor. Önümüzdeki istişareler sırasında Kıbrıs sadece bunu kolaylaştırmakla kalmamalı, aynı zamanda istenirse, Noble ile kararlaştırılan zaman çizelgesine bakılmaksızın Chevron’a planlarını formüle etme esnekliği vermelidir. Kaçırılan birçok şanstan sonra Afrodit’in gerçeğe dönüştüğünü görmek için daha fazla şey kalmayabilir.

“Chevron’la birleşmek, üst düzey bir bilanço ve güçlü hissedar getirileri ile beğenilen küresel, çeşitlendirilmiş bir enerji liderine katılmak için zorlayıcı bir fırsat. Son birkaç yılda, karadaki sermaye verimliliği kazançlarını artırmak, açık denizdeki geleneksel gaz gelişmelerini ilerletmek ve maliyet yapımızı önemli ölçüde azaltmak da dahil olmak üzere stratejik hedeflerimizi gerçekleştirmek için önemli ilerlemeler kaydettik. Bu olumlu ivmeyi geliştirmeye çalıştığımız zaman, Noble Energy Yönetim Kurulu ve yönetim ekibi kapsamlı bir süreç yürüttü ve bu işlemin tüm Noble Energy hissedarları için değeri en üst düzeye çıkarmanın en iyi yolu olduğu sonucuna vardı. Bu kombinasyonun sağlayacağı uzun vadeli değeri ve faydaları gerçekleştirmek için son derece tamamlayıcı kültürlerimizi ve ekiplerimizi bir araya getirmeyi umuyoruz.” (Noble Energy’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su David Stover)

Ödeme Detayları

Güçlü bir bilanço turan satın alma bedeli, Chevron’un cazip öz kaynak parasını kullanarak %100 hisse senedi ile yapılandırıldı. Toplamda işlemin kapanması üzerine Chevron yaklaşık 58 milyon hisse senedi çıkaracak. 13 milyar dolarlık toplam işletme değeri, net borcu ve kontrol gücü olmayan payların defter değerini içeriyor.

İşlem her iki şirketin Yönetim Kurulu tarafından oy birliğiyle onaylandı ve 2020’nin dördüncü çeyreğinde kapanması bekleniyor. Satın alma Noble Energy hissedar onayına tabidir. Ayrıca yasal onaylara ve diğer alışılmış kapanış koşullarına da.

İşlem fiyatı, 17 Temmuz 2020’de kapanış hisse senedi fiyatlarına dayanarak 10 günlük ortalamada yaklaşık % 12’lik bir primi temsil ediyor. İşlemin kapanışından sonra Noble Energy hissedarları birleşik şirketin yaklaşık % 3’üne sahip olacak.

Chevron Hakkında Bilgi

Merkez ofisi Kaliforniya’da bulunan Chevron Corporation, dünyanın önde gelen entegre enerji şirketlerinden biridir. Şirket, dünya çapında iş yapan yan kuruluşları aracılığıyla, enerji endüstrisinin hemen hemen her alanında yer almaktadır. Chevron ham petrol ve doğal gazı araştırıyor, üretiyor ve taşıyor. Ulaşım yakıtlarını ve yağlayıcıları rafine eden şirket, bunları pazarlara dağıtır.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa’da Bloklaşma Süreci

1815 yılında Napolyon’un sürgüne gönderilmesinden sonra, Avrupa’da milliyetçilik ve liberal görüş güç kazanmıştı. Milliyetçilikle ve liberal görüş ile mücadele Avrupa uyumu sınırlarında gerçekleşiyor, hep beraber bu fikirlerin getirdiği isyanlarla el birliği ile karşı çıkılmaya çalışılıyordu. 1871’de Alman Birliği kurulmasıyla Avrupa içindeki uyum sona ermiş ve Bloklaşma Süreci başlamış oldu.

1865-1871

Almanya’nın Demir Şansölyesi Bismarck, birliği sağlar sağlamaz kıtadaki en yakın rakibi olan Fransa’yı yalnızlaştırma politikasına girişti. Öncesinde Üçlü İttifak’ın ilk basamağını oluşturan Avusturya ile anlaşma yapıldı. Sonrasında Fransa’nın o dönemki dostu Rusya ile, Avusturya İmparatorluğu’nu içerisine alacak şekilde “I. Üç İmparator Ligi”ni kurdu. O dönemin militarist Almanyası için dahi Rus-Fransız ittifakı kesinlikle bir kabus olurdu çünkü her iki cephede savaşmak birliğin tekrar dağılmasına sebebiyet verebilirdi.

1875’te Avusturya, Osmanlı’nın bir vilayeti olan Hersek’te halkı kışkırtıcı hamlelerde bulundu. Osmanlı, kışkırtma sonucu isyan çıkan bölgeye askerlerini gönderip isyanı bastırdı. Avrupalı devletler Osmanlı’nın isyanı bastırırken çok sert müdahalede bulunduğunu ve katliam yaptığı iddiasını ortaya attı. Bu iddialar sonucu Berlin Konferansı toplandı ve Osmanlı’nın katliam yaptığını destekleyen bir delil bulunamadı ancak Osmanlı’ya azınlıklar hususunda tavizler verdirildi. Bu olay sonucunda Slav milliyetçiliğini yürüten Rusya ile Avusturya arasında çıkar çatışmaları ortaya çıktı ve “I. Üç İmparator Ligi” dağıldı.

Balkan sorununu çözmek için kollarını sıvayan Bismarck, belli bir mesafe katettikten sonra Avusturya ve Rusya’yı bir araya getirdi ve “II. Üç İmparator Ligi”ni kurdu. Daha öncesinde Üçlü İttifak’ın ilk adımını atarak yanına Avusturya İmparatorluğu’nu alan Almanya, bu sefer de ittifaka 1882’de İtalya’yı kazandırdı. Diplomaside bir çağ açan Almanya, yine Hersek kayasına tosladı ve Avusturya-Rus ilişkileri bir daha düzelmeyecek şekilde bozuldu, “II. Üç İmparator Ligi” dağıldı.

Almanya’nın resmen Avrupa’daki teminatı olan “II. Üç İmparator Ligi” elinden kayıp gitmişti ancak Bismarck’ın Rusya’yı Fransa’ya kaptırmaya hiç niyeti yoktu. Bu dönemden sonra Üçlü İttifakı rahatsız etmeden, diğer devletlerle birebir diplomatik münasebetlerde bulunacaktı. Bu tekniğin meyvesini 1887 yılında Rusya ile yaptığı “Güvence Antlaşması” ile aldı.

1887 yılının sonuna kadar Rusya, Fransa ve İngiltere, güçlü Almanya’nın karşısında bir birlik kuramıyordu. Birliğin kurulamamasının sebebine indiğimizde ise bu üç devletin sömürge topraklarında büyük bir çıkar çatışması içerisinde olmasıydı. Bismarck’ta tam olarak bunu istiyor, her daim aralarındaki sürtüşmeyi harmanlıyordu. Ancak o süreçte Almanya’nın başına gelebilecek en kötü şey başına geldi; tüm yetkileri Şansölye Bismarck’a bırakan İmparator Wilhelm 1888’de öldü ve yerine II. Wilhelm tahta geçti.

II. Wilhelm iç ve dış siyasette daha aktif olmak istiyordu ve diplomasideki tezleri, Bismarck’ın yürüttüğü politikanın tam tersiydi. Bismarck’ın aksine statükocu görüşü reddediyor, diğer Avrupa ülkeleriyle sömürge yarışına katılmasını istiyordu. Bir süre daha Bismarck ve II. Wilhelm beraber çalıştıktan sonra 1890 yılında Bismarck Şansölyelikten istifa etti.

Bismarck ve II. Wilhelm

1890 yılından itibaren Almanya tamamen II. Wilhelm’in politikalarıyla yönetilmeye başladı, sömürge yarışına tüm gücüyle katıldı. Çok sürmeden Fransa, Britanya ve Rusya ile çıkar çatışmasına girdi ve Almanya’nın rakiplerini birbirlerine yaklaştırdı.

II. Wilhelm’in kendi politikalarında ısrarı sonucu 1894’te Fransa ile Rusya arasında, 1904 yılında Fransa ile İngiltere arasında ve son olarak 1907 yılında İngiltere ile Rusya arasında anlaşmalar imzalandı. Bu üç anlaşmanın sonucunda “Üçlü İtilaf” kurulmuş oldu. Rusya bu ittifakın sonucunda Balkanlarda Avusturya’ya karşı daha baskın hareket etmeye, Fransa ise Almanya ile 1870 yılından kalma hesabını kapatmak için sert politikalar izlemeye başladı. Almanya bu baskılara daha fazla dayanamayarak biraz daha kendi sınırları içerisine çekilerek silahlanma yarışında hızlanmaya karar verdi. 1907-1908 yılında başlanan silahlanma yarışı, kaçınılmaz son olan I. Dünya Savaşı’nı daha da yakın zamana çekti.

I. Dünya Savaşı’na kadarki geçen süreçte, genel olarak taraflar bu şekilde bloklandı. Savaş öncesi İtalya Üçlü İttifak içerisinde olsa dahi çıkarları gereği Üçlü İtilafta yerini aldı. Osmanlı ve Bulgaristan ise Üçlü İttifaktan arta kalan Avusturya ve Almanya’nın yanında savaşa katıldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Oral Sander, Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, 13. Baskı

Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika- İlkeler, Kavramlar, Kurumlar, Ankara: Siyasal Kitapevi, 2014.

Norman Stone, Birinci Dünya Savaşı, Doğan Kitabevi, 2007.

Andrew Heywood, Küresel Siyaset, B101 Kitabevi, 2018.

Mıchael Howard, Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, Dost Yayınevi, 2014.

Basıl Lıddell Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

[/vc_toggle]

Türk-Amerikan İlişkilerinin Başlangıcı: 1830 Türk-Amerikan Antlaşması

Devletler, bölgesel ve/ya uluslararası arenada siyasî güç kazanmak ve ekonomik güç ile siyasi güçlerini pekiştirmek istemeleri nedeniyle tarihsel akış içinde sürekli olarak ekonomik faaliyetler için alanlar yaratmaya çalışmışlardır. Bu durumdan dolayı devletlerin gerçekleştirdikleri savaşlara ve/veya antlaşmalara yalnızca saf bir düşmanlık, dinî bir ideal veya güç gösterisi olacak şekilde toprak kazanımları olarak bakmak hatalı bir görüş olacaktır. Ekonomik çıkarlar her zaman önde gelir zira hayatta kalabilmek için ekonomik faaliyetlerin kapasitesine gereksinim duyulur.

Toprakları büyük kısmı Asya ve Avrupa’da bulunan Osmanlı Devleti ile toprakları Kuzey Amerika’da bulunan ABD’nin bir uluslararası antlaşma imzalayacak aşamaya gelmelerinin sebebi de temel olarak bu ekonomik süreçtir. Akdeniz’de ticaret yapan ABD’nin bu bölgede geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı ile anlaşması gerekiyordu. Aynı şekilde Osmanlı’nın da çeşitli ekonomik ihtiyaçlarını giderebilmesi ve Navarin’de yakılan donanmasını tekrar oluşturup faaliyete sokması gerekiyordu. Bu yazıda, bahsedilen doğrultuda hareket eden Osmanlı ve ABD arasında gelişen ilişkiler, iki devletin ihtiyaç ve istekleri ve aralarında imzalanan ilk resmî antlaşma incelenecektir.

1774’ten 1914’e Osmanlı haritası

1830 Antlaşmasına Giden Süreç

İnebahtı mağlubiyetinden sonra yeniden inşa edilen Osmanlı donanması, 1827 yılında belirli bir savaş durumu hâkim değilken İngiltere, Fransa ve Rusya filoları tarafından uyarı yapılmaksızın ani bir baskınla Navarin’de yakıldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin elli iki gemi ve altı bin denizci kaybetmesi manasına geliyordu.[1] Müttefik kuvvetlerinin tek bir gemi dahi kaybetmediği bu baskının ana sebebi, Osmanlı Devleti’nin Atina’yı tekrar fethetmesi sonucu müttefik kuvvetlerin Osmanlı’nın bölgeden çekilmesini ve Yunan Prensliği kurulması istedikleri Londra Protokolü’nün Osmanlı tarafından reddedilmesidir.[2]

Baskından sonra Osmanlı Devleti’nin yeni bir donanmaya ihtiyacı olmuştur. Bu dönem, Akdeniz ticaretinin sağlıklı işleyebilmesi, Osmanlı’nın jeopolitik, jeokültür ve jeopetrol önemi ve ABD’nin temel ihraç ürünlerinden olan mısır, tuzlanmış balık vb. malların satışında Akdeniz ülkelerinin büyük yer tutması sebebiyle ABD’nin Osmanlı’yla iletişime geçtiği bir dönemdir.[3] ABD’nin İngiliz idaresinden çıkıp Akdeniz’de ticarete başladığı dönemde Osmanlı’ya tabi ve “Garp Ocakları” olarak anılan beyliklerin Amerikan gemilerini taciz etmeleri veya ele geçirmeleri, ABD tarafından temasları resmî zeminde kurma ve geliştirme gerekliliğini de ortaya çıkarmıştı. ABD, bu doğrultuda 1811 yılında Osmanlı ve diğer ülkelerin tüccarları arasında ortaya çıkabilecek meseleleri çözmek adına gayri resmî bir teşkilatı İzmir’de oluşturmuştu. ABD adına başkanlığını David Offley’in yaptığı bu teşkilat, bir nevi konsolosluk vazifesi görmekteydi.[4]

21 Temmuz 1828’de ABD hükûmeti, Akdeniz filo kaptanı William M. Crane ve David Offley’i ticaret antlaşması oluşturmak ve imzalamakla yetkili olarak görevlendirse de Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Rusya ve Fransa ile görüşmeleri olduğundan antlaşma bu tarihte gerçekleşmemiştir. [5] Ancak daha sonra ABD heyetindeki Charles Rhind, Osmanlı temsilcisiyle olan görüşmesinde isteklerinden biri olan Karadeniz geçişinin reddi halinde, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan 1829 tarihli Edirne Antlaşması’na atıfta bulunmuş ve bu hak Osmanlı tarafından tanınmazsa Rus Çarı’ndan bu hakkı isteyebileceklerini belirtmiştir.[6] Bu mülakattan sonra 7 Mayıs 1830 tarihinde Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması imzalanarak süreç sonlandırılmıştır.

Tarafların Antlaşmadan Beklentileri ve Antlaşma Maddeleri

Tarafların Antlaşmadan Beklentileri

Navarin’de beklemediği bir saldırı sonucunda ciddi bir mukavemet dahi gösteremeden mağlup olan ve donanmasını kaybeden Osmanlı Devleti, aynı zamanda bu saldırı sonrasında uluslararası politikada yalnızlaşmıştı. 1830 yılında ABD ile Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması’yla Osmanlı ve ABD’nin ilk diplomatik temasının bu tarihe denk gelmiş olması tesadüf olmamalıdır. Modern bir donanma inşası ve uluslararası alanda bir “dost” arayışında olan Osmanlı’nın bu eksiklerini, daha önceleri de Osmanlı’yla diplomatik ilişkiler kurmaya gayret eden ABD, Akdeniz ticaretine dair amaçladığı güvenliği sağlamak ve diğer bazı devletler gibi çeşitli imtiyazlar elde etmek bedeliyle karşılamıştır.

Navarin

Antlaşma Maddeleri

1. Madde: Osmanlı Tüccarlarının Amerika Devleti’nde, Amerikan tüccarlarının Osmanlı topraklarında haklarının korunması sağlanacaktır. Vergi oranlarının her iki ülkede de diğer tüccarlara uygulandığı oranda olması kararlaştırılmıştır.

2. Madde: Osmanlı, gereken (Amerikan ticaret noktalarına) konsolosluk kurabilecek ve elçi atayabilecektir.

3. Madde: Osmanlı Limanlarında ticaret yapan Amerikan tüccarlar, Osmanlı’nın “düvel-i mütehabbe” (dost devletler) olarak tanıdığı devletlerin tüccarlarının gördüğü muameleyi görecektir.

4. Madde: “Beş yüz kuruştan ziyadeye reside olan” (fazla olan) davalar hariç, Osmanlı vatandaşı- Amerikan vatandaşı davası olursa bir Amerikan elçi olmadan dava karara bağlanmayacaktır.

5. Madde: Osmanlı topraklarında- sularında ticaret yapan Amerikan gemileri, kendi bayraklarıyla güvenli bir şekilde ticaret yapabilir. Ancak Amerika Devleti bu imtiyazı başka bir devlete sağlamamalıdır.

6. Madde: Tarafların ceng sefineleri (savaş gemileri) birbirlerine denk geldiklerinde dostça bir tavır takınılmalıdır.

7. Madde: Amerika Devleti ticari gemileri, boğazlar ve imparatorluk alanından geçebilir, Karadeniz’e yüklü veya yüksüz yolculuk yapabilir.

8. Madde: İki tarafın ticari gemileri asker veya mühimmat taşımak için eğer kaptanları razı olmazsa alıkonulamaz ve nakliyata zorlanamaz.

9. Madde: İki taraftan herhangi birinin ticari gemilerinin yok olması durumunda, diğer taraf hem tayfanın kurtarılması için hem de varsa kurtarılabilecek mallar için yardım etmek durumundadır.[7]

Antlaşmaya eklenen gizli maddede ise Osmanlı Devleti talep ettiği halde Amerikan tersanelerinde gemi yaptırabilmesi, buralarda yapılan gemileri satın alabilmesi hakkı vardır. Ayrıca Osmanlı, ABD’den gemi yapımı için kereste ithal edebilecekti. Ancak ABD Senatosu, bu gizli maddeye onay vermedi.[8] Senato’nun bu izni vermemesine karşın ABD hükûmetinin dolaylı izniyle önce Henry Eckford, onun ölümüyle de Foster Rhodes, Osmanlı Devleti için gemiler inşa etmiştir. Bu faaliyetler esnasında, Türk gemi mühendisleri de yeni tekniklerden haberdar olmuşlar ve Amerikan mühendisler ülkelerine döndükleri zaman savaş güçleri yüksek ve sağlam gemiler yapmaya devam edebilmişlerdir. Böylece modern Osmanlı donanmasının nüvesi oluşturulmuştur.[9]

Sonuç

Osmanlı Devleti, 1830 Antlaşması ile istediklerini almış ve donanmasını daha modern bir şekilde yenilemiştir. Bunun karşılığında ABD’ye Karadeniz’de gemi bulundurma ve tüccarlarına topraklarında daha iyi şartlarda ticaret hakkı vermiştir. Uluslararası arenadaki yalnızlığını ve donanmasındaki eksikliği bu şekilde aşabilen Osmanlı, öte yandan ABD’nin Akdeniz, Karadeniz ve Anadolu coğrafyasına daha etkin şekilde girebilmesinin de önünü açmıştır. Taraflar, ilk diplomatik temaslarını gerçekleştirdikleri bu antlaşmadan beklediklerini almışlardır.

Onur Karabağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BOSTAN, İ., “NAVARİN”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXII, İstanbul, 2006, s. 441-443

ERHAN, Ç., “1830 Osmanlı-Amerikan Antlaşması’nın Gizli Maddesi ve Sonuçları”, Belleten, S. 234, C. LXII, 1998, S. 457-465

GÜLER, Y., “Osmanlı Devleti Dönemi Türk Amerikan İlişkileri (1795-1914), Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, S. 1, C. VI, 2005, s. 227-240

KAYAPINAR, S., “1830 Osmanlı-ABD Ticaret Antlaşması Öncesi Amerika’nın Diplomasi Girişimleri”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 51, 2017, s. 39-56

KURAT, A. “Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Vesikaları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. V, S. 8, 1967, s. 282-371

ÖRENÇ, A., “1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması”, Tarih Dergisi, S. 46, C. 0, 2012, s. 37-84

[1] İdris Bostan, “NAVARİN”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXII, İstanbul, 2006, s. 442

[2] Ali Fuat Örenç, “1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması”, Tarih Dergisi, S. 46, 2012, s. 47

[3] Yavuz Güler, “Osmanlı Devleti Dönemi Türk Amerikan İlişkileri (1795-1914), Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, S. 1, C. VI, 2005, s. 230-231

[4] Güler, a.g.m., s. 233

[5] Kayapınar, “1830 Osmanlı-ABD Ticaret Antlaşması Öncesi Amerika’nın Diplomasi Girişimleri”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 51, 2017, s. 54

[6] Kayapınar, a.y.

[7] Akdes Nimet Kurat, “Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Vesikaları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. V, S. 8, 1967, s. 332-333

[8] Çağrı Erhan, “1830 Osmanlı-Amerikan Antlaşması’nın Gizli Maddesi ve Sonuçları”, Belleten, S. 234, C. LXII, 1998, S. 459

[9] Erhan, a.g.m., s. 465

[/vc_toggle]

Tayvan Askeri Tatbikatının Haklı Nedenleri ve ‘Çin Saldırganlığı’

Çin’in son zamanlarda Tayvan yakınlarındaki endişeli askeri tatbikatlarına pandeminin olmasına rağmen devam etmeye çalışması ve Tayvan Boğazı’nda gerilimlere neden olması çalışması sonrası Tayvan askeri tatbikatları artırmaya başladı. Çin ise askeri gerilimi artırmakla kalmayıp bölgeye korku salmaya devam ediyor. Çin’in bölge istikrarını sarsan nitelikteki askeri hareketlerinin sinyalini vermesi üzerine yıllardır ABD’nin bölgedeki müttefiki ve Asya-Pasifik bölgesinde demokrasinin meşalesi olan Tayvan’ı tehdit etmesi, Tayvan lideri Tsai Ing-wen’ın askeri harekâtı başlatması ve birçok askeri üssü ziyaret etmesiyle sonuçlanmıştır.

“Han Kuang” olarak adlandırılan tatbikatlar Tayvan’ın ana yıllık askeri tatbikatlarıdır. Ancak bu yıl, Çin’in egemen bölge olarak gördüğü adanın etrafındaki askeri ve donanma faaliyetlerini hızlandırdığı için bu tatbikatlara daha da önem verilmektedir.

Hindistan-Pasifik bölgesinin sağlık sistemlerine bağlı olarak koronavirüs pandemisi altında sendelemelerine karşın, Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) bu durumu adeta fırsat bilircesine doğudan daha aktif bir şekilde faaliyet göstermeye çalışmaktadır. Tayvan ve Japonya’da son zamanlardaki çeşitli Çin deniz ve hava saldırılarının raporları bulunmaktadır[1].

Tayvan’ı 2020 yılında açıkça tehdit eden olay Halk Kurtuluş Ordusu (HKO), Doğu Amfi Komutanlığı’nın Şubat ayının ilk yarısında, Tayvan’a savaş jetleri ve bombardıman uçakları göndermesi dikkat çekmiştir. Buna karşılık, Tayvan Hava Kuvvetleri Çin uçaklarını gölgelemek için kendi savaş uçaklarıyla karşılık vermek zorunda kalmıştır. 10 Şubat’ta Çinli jetlerin “Tayvan Boğazı’ndaki (Çin’e göre gayri resmi olan) orta çizgiyi” geçtiği tespit edilmiştir. [2]. Bu ihlale karşı aynı gün, HKO Doğu Amfi Komutanlığı, ordusunun “çok hizmetli ortak savaş yeteneklerini daha da geliştirmek ve test etmek için hava-kara saldırı ve yangın destek tatbikatları” ile meşgul olduğunu belirten bir açıklama yapmıştır[3]. Gelişmelerin akabinde Tayvan Dışişleri Bakanlığı ise bir tweet atarak Pekin’den Tayvan’ı askeri olarak tehdit etmek yerine koronavirüse odaklanmasını istedi[4]. “HKO savaş gemilerinin ve uçaklarının son yıllarda Tayvan Boğazı çevresinde provokasyonları Çin’in birleşme aramak için artırdığına ve Tayvan Boğazı’ndaki statükoyu ciddi şekilde zayıflattığına ve bölgesel gerginlikleri arttırdığına” dair Tayvan Anakara İşleri Konseyi (MAC) bir açıklama yapmıştır[5].

Tayvan Boğazı

HKO’nun hava sahalarına müdahaleleri Mart ve Nisan aylarında da devam etti. Bu ihlallere karşı ise Mart ayı ortasında, Tayvan Savunma Bakanlığı, Tayvan’ın güneybatısındaki sulara gece tatbikatları yapan Çin J-11 savaşçılarına ve KJ-500 havadan erken uyarı ve kontrol uçaklarına cevap vermek zorunda olduklarını belirtti. Muhtemelen bu olay Tayvan yakınlarında yapılan ilk gece tatbikatıydı. Bakanlık ayrıca bu uçakların Tayvan’ın Hava Savunma Tanımlama Bölgesi’ne yaklaştığını söyledi. Bakanlık aynı zamanda, hava keşif ve devriye uçaklarının yapılan ihlallere karşı uygun şekilde yanıt verdikten ve onları uzaklaştırmak için (bir emir) yayınladıktan sonra, komünist uçakların Hava Savunma Tanımlama Bölgesi’nden uzaklaştırıldığını açıkladı. Mart ayının sonuna doğru, Tayvan Savunma Bakanlığı, Taipei’nin “provokasyon ve tehditlerin somut kanıtı” olarak gördüğü Çin’in Tayvan çevresinde dört “hedefli ” tatbikatı olduğuna dair başka bir açıklama yaptı. Çin’in gerçekleştirmiş olduğu hava ve sınır ihlallerine karşı Tayvan F-16 savaş uçaklarını konuşlandırarak kendi tatbikatını başarı ile gerçekleştirdi.

Çin ve Tayvan arasında yaşanan gerginlikler bu yıl başlamadı. Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in 2016’te iktidara gelmesinden bu yana var olan gerginlik giderek daha belirgin hale geldi ve 2020’nin Ocak ayında yeniden seçilmesiyle birlikte tansiyon daha da yükseldi. Tsai, askeri modernizasyonu bir öncelik haline getirmiş ve Tayvan, geçen yıl on yıldan fazla bir süredir en büyük savunma harcama artışını açıklamış olmasından dolayı Çin’in Tayvan hakkındaki endişeleri artmıştır. Pekin, Tsai’nin Tayvan’daki bağımsızlık isteklerini daha da güçlendirmesinden ve Tayvan’ın uluslararası ortamda tanınırlığını artırmasından korku duymaktadır.

Nisan ayı ortasında, Çin’in uçak gemisi Liaoning ve diğer beş savaş gemisinin Tayvan sularından ve Miyako Boğazı’ndan geçmesiyle birlikte Çin uluslararası ihlallere devam etmektedir.

Gizlilik koşuluyla konuşan bir Japon Savunma Bakanlığı yetkilisi, Çin uçak gemisini, iki güdümlü füze avcısını, iki çok amaçlı savaş gemisini ve bir tedarik sınıfı hızlı savaş destek gemisini izlediklerini söyledi. Tayvan donanması ise bu duruma haklı bir müdahale amacıyla Tayvan’ın doğusuna yelken açarken taşıyıcı grev grubunu izlemek için gemilerini göndermiştir. Tayvan’ın Savunma Bakan Yardımcısı Chang Guan-chung, parlamentoda, pandeminin dünya çapında yayıldığı zaman, “Çinli komünistler bölgesel çatışmaya yol açan herhangi bir askeri macera yapmaya çalışırlarsa, dünya tarafından kınanacaklar ve ne olursa olsun, hepimiz hazırız ve bunun için en iyi hazırlığı yaptık” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Bu açıklamanın yansımaları ise son günlerde yaşanan askeri tatbikatlarla görülmektedir. Çin’in ihlallerine ve hem Tayvan’ı hem de bölgeyi tehdit eden kalkışmalarına Tayvan’ın güçlü askeri ekipmanlarla karşı koyacağı ve uluslararası ortamın Çin’in bu bölgede korku rejimi kurmasını engelleyeceği düşünülmektedir.

Bölgedeki gerginliği başlatan ve devam ettiren Çin uçak gemisi, bölgedeki tek uçak gemisi olarak hala varlığını sürdürmektedir. Theodore Roosevelt ve Ronald Reagan adlı iki ABD taşıyıcı gemileri ise limanda görev için beklemektedirler.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://english.kyodonews.net/news/2020/07/c0f33e803562-japan-now-instantly-scrambles-jets-against-chinas-from-fujian.html Japonya’nın Çin uçakları kontrolüne dair haber için bkz. (Erişim Tarihi: 17.07.2020)

[2] https://www.aljazeera.com/news/2020/02/china-taiwan-drills-meant-hone-combat-capabilities-200211041844107.html Detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[3] https://www.reuters.com/article/us-taiwan-china-defence/china-says-taiwan-drills-are-meant-to-hone-combat-capabilities-idUSKBN20503L Haberin detayı için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[4]https://twitter.com/MOFA_Taiwan/status/1226802437916262402?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1226802437916262402&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.aljazeera.com%2Fnews%2F2020%2F02%2Fchina-taiwan-drills-meant-hone-combat-capabilities-200 İlgili tweet için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[5] https://www.mac.gov.tw/en/News_Content.aspx?n=A921DFB2651FF92F&sms=37838322A6DA5E79&s=3AF953C12D84A525 Açıklamanın tamamına ulaşmak için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[/vc_toggle]

Arnavutluk Meclisi, Türkiye ile Yapılan Askeri Anlaşmayı Onayladı

0

Arnavutluk Meclisi, Türkiye ile imzalanan mali ve askeri iş birliği anlaşması ve mali yardıma ilişkin uygulama protokolünü onayladı.

Arnavutluk Meclisi, 1998’den bu yana Türkiye ile 26 askeri anlaşma, hibe ve protokol onaylarken, son anlaşma ile Türkiye’de yüzde 100 yerli üretime sahip firma ve taraflardan alım gerçekleştirecek.

“Ülkemizin etkilendiği deprem de dahil olmak üzere bizi zor durumlarda yalnız bırakmayan Türk tarafına teşekkür ediyoruz.” diyen Arnavutluk Milletvekili Gjebrea, “Ülkemizin stratejik ortağı Türkiye, savunma ve ulusal güvenlik alanı başta olmak üzere çeşitli alanlarda Arnavutluk’u sürekli olarak desteklemiştir.” ifadelerini kullandı.

Yunanistan’ın komşusu Arnavutluk’taki Paşalimanı Deniz Üssü’nde Türk askeri ve fırkateyni konuşlu bulunuyor.