Ukrayna’dan Alınan S-125 Hava Savunma Sistemleri Libya’da

Libya‘nın en stratejik hava üslerinden Vatiyye Hava Üssü’nün Mısır’dan kalkan BAE Ordusu’na ait MİRAGE 2000 savaş uçaklarınca bombalanmasının ardından Rus yapımı olan ve Ukrayna’nın geliştirdiği Orta İrtifa Hava Savunma Sistemi S-125’ler Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından Sirte eksenine yerleştirilmeye başlandı. Bu hava üssünün Türk Ordusu unsurları tarafından donatıldığı ve kullanıldığı da biliniyor. Üssün BAE’ye ait ve Hafter kuvvetlerine silah taşıyan bir geminin UMH tarafından kısa bir süre önce el konulmasının ardından bombalanmasının bu olaya karşı bir misilleme olması niteliği de taşıyor. BAE Prenslik Danışmanı Analist Abdulhalık el-Halik’in sosyal medyadan yaptığı açıklamalar da o yönde. Türk Ordusu destekli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin ise bu olaya vereceği yanıt merakla bekleniyor.

2014 yılı öncesi Rusya’dan alınan NATO kod adı SA-3 Goa Hava Savunma Sistemi olan S-125’ler, Ukrayna tarafından PECHORA roket sistemleri ile geliştirilerek azami 20 kilometredeki hedefleri vurabilme ve 14.000 m. irtifaya çıkabilme kabiliyeti kazandırılmıştı.

S-125’ler dost ve kardeş ülke Azerbaycan Ordusu tarafından da kullanılmakta.

JSC Savunma Sistemleri firmasınca 1961 yılında Sovyet Rusya’da üretimine başlanılan S-125’ler, ilk olarak Moskova çevresine yerleştirilmişti. Geçen süre zarfında da Rusya tarafından değişik versiyonları geliştirildi ve kullanıldı. Ayrıca Küba, Sırp ve Ukrayna orduları da bu silah sistemlerini kendi ordularına uygun bir biçimde geliştirme çalışmaları yaptı. Ek’teki haritada mavi renkler eski versiyonlarını kırmızı renkler ise geliştirilmiş versiyonlarını kullanan ülkeleri göstermektedir.

Vietnam Savaşı, Yom Kippur Savaşı, Kosova Savaşı, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Angola İç Savaşı ve Suriye İç Savaşı, S-125’lerin aktif olarak kullanıldığı savaşlar olarak tarihteki yerini aldı. 17 Mart 2015’te ABD ye ait bir Predator İHA’sının Suriye Ordusu’na ait bir S-125 füzesi ile imha edilmesini hatırlıyoruz.

Cezayir, Angola, Zambiya, Uganda, Yemen, Vietnam, Venezuela, Kazakistan, Türkmenistan, Suriye, Polonya, Kuzey Kore, Moldova, Hindistan, Mısır, Gürcistan ve Ermenistan, S-125 hava savunma sistemini kullanan diğer ülkeler.

Türk Ordusu tarafından daha evvel de Libya’da stratejik konumda bulunan yerlere çeşitli hava savunma bataryaları konuşlandırıldığı biliniyor. İddiaya göre bunlar arasında Türk yapımı KORKUT alçak irtifa hava savunma sistemi ile ABD yapımı NİKE orta irtifa hava savunma sistemleri var. Yine Türk yapımı HİSAR–A ve HİSAR–O nun ise gönderildiği haberleri basında duyulmuş ise de henüz fotoğraf ve radar görüntüleri ile doğrulanmadı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ukrayna Savunma Bakanlığı

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü

IISS Askeri Denge 2012

Wikipedia

ALMAZ Hava Savunma Sist.

Missile threat.com

[/vc_toggle]

‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği

Avrupa Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti açısından birincil öneme haiz olduğunu bilmekteyiz. Avrupa Birliği’nin gerek coğrafi konumu gerekse Türkiye ile yarım asırdır geliştirmiş olduğu ilişkileri iki tarafı da birbirinden ayıramayacak şekilde bağlamıştır. Fakat bu bağlantıya rağmen Avrupa Birliği çeşitli politik saikler öne sürerek Türkiye’ye adaylık kapısını tam anlamıyla açmamaktadır. Bu politik saikler esasında Türkiye bağlamındaki terör faktörü, Kıbrıs faktörü ve Doğu Akdeniz faktörüdür. Bu en önemli faktörleri izleyen diğer bazı hukuki ve ekonomik faktörler de bulunmaktadır fakat Avrupa Birliği’nin Türkiye ile kesin surette bir araya gelmelerini engelleyen en önemli faktörler işte yukarıda zikrettiğimiz üç faktör çerçevesinde gelişmektedir. Türkiye’nin tabiri caiz ise yarım asırdan fazla Avrupa Birliği’nin kapısının önünde bekletilmesi, Türkiye tarafından ve açısından ‘AB’ye alternatifler’ adlı yeni sayfa ve pencerelerin açmasına sebebiyet verebilmektedir. Bu doğrultuda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, henüz başbakan olduğu dönemde AB ile ilgili sarf ettiği sözleri nakletmemiz isabetli olacaktır

“AB bizi unutmak istiyor ama çekiniyor unutamıyor. Hâlbuki bir açıklasa biz rahatlayacağız. Oyalayacağına bizi, açıklasın biz de işimize bakalım. Geçenlerde Sayın Putin’e ‘Bizi Şangay Beşlisi içine alın’ dedim. Biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?’’ (Hürriyet, 2013)

Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın 2012-2013 tarihlerinde dile getirdiği bu ‘AB’ye alternatif’ konulu konuşması esasında, tıkanıklık gösteren AB-Türkiye ilişkilerinde, Türkiye açısından alternatiflerin değerlendirilebileceği durumunun ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Bu çalışmamızda, Türkiye açısından Avrupa Birliği’ne alternatif olabilen Avrasya Ekonomik Birliği’nin tanıtımını bir rapor halinde değerlendirerek, Avrasya Ekonomik Birliği’nin kuruluşunu, misyon ve vizyonunu, ekonomik durumunu, AB ile olan en belirgin farklarını ve son olarak Türkiye açısından bir değerlendirmesini yaparak, Türkiye açısından ‘AB’ye alternatifler’ başlıklı çalışmalara bir katkıda bulunmaya çalışacağız.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Tarihçesi

Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in 29 Mart 1994 yılında Rusya Federasyonu’na yönelik ilk resmi ziyareti esnasında, ilk defa Avrasya Devletleri Birliği fikrini dile getirmesiyle birlikte Avrasya Ekonomik Birliği ilk defa zihinsel altyapısını kazanmış bulunmaktadır. SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya Federasyonu öncülüğünde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu, Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev öncülüğünde yavaş yavaş Avrasya Ekonomik Birliği olarak değişime hazırdı. 1994 yılının Haziran ayında, Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Devlet Başkanlarına ayrıntılı bir entegrasyon modelinin plan ve projesi sunulmuştur. Bu tarihten sonra ilk defa, bu müstakbel entegrasyon ittifakına resmi bir belgede “Avrasya Birliği” adı verilmiştir.

1995 yılında Belarus Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, kendi aralarında serbest ekonomiye yönelik iş birliği önündeki engelleri ortadan kaldırmak, serbest ticaret ve adil rekabeti tesis etmek ve en sonunda üye ülkelerin sürdürülebilir iktisadi ilerlemelerini tesis etmek adına Gümrük Birliği’ni kurmuşlardır. Bu gümrük birliği 1999 yılında hayata geçmiştir. Ekonomik entegrasyonun tekâmül etmesi ile birlikte Kazakistan Cumhuriyeti, Tacikistan Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kırgızistan Cumhuriyeti ve Belarus Cumhuriyeti 1999 yılında Moskova’da Gümrük Birliği ve Tek Ekonomik Alan Antlaşması’nı imzalamışlardır.

Bağımsız Devletler Topluluğu üye ülkeleri tarafından 2000 yılında Kazakistan’da evvelden teklif edilen Gümrük Birliği ve Tek Ekonomik Alanın teşekkülünü müzaheret etmek için Avrasya Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Bu anlaşmayı Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan imzalamıştır. Günümüzde, Ermenistan, Moldova, Ukrayna ve Özbekistan bu anlaşmada gözlemci statüsündedir. Öte yandan 1994 yılında Orta Asya Ekonomik Topluluğu’nu ya da diğer adıyla Orta Asya Birliği’ni oluşturan Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan, 1998 yılında aralarına Tacikistan’ı da alarak kendi aralarında ekonomik entegrasyonu sağlamaya çalışmışlardır. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’dan oluşan Orta Asya Birliği, 2005 yılında Avrasya Ekonomik Topluluğu ile birleşmiştir. Böylece Belarus Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti, Kırgızistan Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Tacikistan Cumhuriyeti ve Özbekistan Cumhuriyeti tarafından Avrasya Ekonomi Topluluğu oluşturulmuştur. 2015 yılında ise bu topluluk, Avrasya Ekonomik Birliği olarak anılmaya başlanılmıştır. Ermenistan, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katıldığı gibi Mart 2020 yılında da Özbekistan, Avrasya Ekonomik Birliği’ne katılmak istediğini ve bu doğrultuda gözlemci devlet statüsüne erişmek istediğini deklare etmişti. Tacikistan ise Kazakistan ile olan sınır sorunları yüzünden birliğe girememiştir.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Ekonomik Durumu

Rusya, Kazakistan, Belarus, Ermenistan ve Kırgızistan’dan oluşan Avrasya Ekonomik Birliği’nin ekonomik durumu özellikle Rusya’nın yüksek etkileşim gücü ile şekillenmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği’ndeki en fazla GSYH oranına sahip olan ülke Rusya’dır.

Avrasya Ekonomik Birliği haritası

Rusya’yı GSYH bakımından izleyen ülkeler ise Kazakistan, Belarus, Ermenistan ve Kırgızistan şeklindedir.

  • Rusya’nın GSYH’si 2018 yılında 1,6 trilyon dolar ve 2019 yılında 1,7 trilyon dolar şeklindedir. Rusya’nın GSYH’si 2020 yılında 1,7 trilyon dolar, 2021 yılında 1,7 trilyon dolar, 2022 yılında 1,8 trilyon dolar, 2023 yılında 1,9 trilyon dolar ve 2023 yılında 2 trilyon dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Kazakistan’ın GSYH’si 2018 yılında 172,9 milyar dolar ve 2019 yılında 170,3 milyar dolar şeklindendir. Kazakistan’ın GSYH’si 2020 yılında 182,6 milyar dolar, 2021 yılında 196,9 milyar dolar, 2022 yılında 213,4 milyar dolar, 2023 yılında 236,6 milyar dolar ve 2024 yılında 258,4 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Ermenistan’ın GSYH’si 2018 yılında 12,4 milyar dolar ve 2019 yılında 13,4 milyar dolar şeklindedir. Ermenistan’ın GSYH’si 2020 yılında 14,1 milyar dolar, 2021 yılında 15,5 milyar dolar, 2022 yılında 15,9 milyar dolar, 2023 yılında 16,9 milyar dolar ve 2024 yılında 17,9 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Belarus’un GSYH’si 2018 yılında 59,6 milyar dolar ve 2019 yılında 62.57 milyar dolar şeklindedir. Belarus’un GSYH’si 2020 yılında 63.58 milyon dolar, 2021 yılında 64,1 milyar dolar, 2022 yılında 65,2 milyar dolar, 2023 yılında 66.48 milyar dolar ve 2024 yılında 67,4 milyar dolar şeklinde tahmin edilmektedir.
  • Son olarak ise, Kırgızistan’ın GSYH’si 2019 yılında 8,1 milyar dolar ve 2019 yılında 8,3 milyar dolar şeklindedir. Kırgızistan’ın GSYH’si 2020 yılında 8,7 milyar dolar, 2021 yılında 9,2 milyon dolar, 2022 yılında 9,8 milyon dolar, 2023 yılında 10,3 milyon dolar ve 10,9 milyon dolar şeklinde tahmin edilmektedir. (İMF, 2019)

Beş ülkenin toplam gayrisafi yurt içi hasılası 2018 yılında yaklaşık 1,9 trilyon dolar iken 2024 yılında 2,3 trilyon dolara yükselmesi beklenmektedir. Ülkeler arasında en fazla milli gelir artışın yıllık %6,9 bileşik büyüme oranı ile Kazakistan’da olması beklenirken onu %6,3 büyüme oranı ile Ermenistan izlemektedir. En büyük ekonomiye sahip Rusya’nın ise yıllık %2,7 büyümesi beklenmektedir. Beş ülkenin toplamda ise milli gelirlerinin yıllık ortalama %3,1 büyümesi beklenmektedir.

Bunun dışında Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerin 2018’te en yüksek kişi başına düşen milli gelire 11.289 dolar ile Rusya sahip olurken onu 9.401 dolar ile Kazakistan, 6.283 dolar ile Belarus, 4.187 dolar ile Ermenistan ve 1.293 dolar ile Kırgızistan izlemektedir. Beş üye ortalamada ise 2018 yılında 10.398 dolarlık kişi başına düşen milli gelire sahip olmuştur. 2018-2024 döneminde en fazla kişi başına düşen milli gelir artışının %44,3 ile Ermenistan’da gerçekleşmesi beklenirken onu %38,2’lik gelir artışı ile Kazakistan, %19’luk artış ile Kırgızistan, %17,9’luk artış ile Rusya ve %16’lık artış ile Belarus izlemektedir. Birliğin ortalama kişi başına düşen milli gelirinin 2019 yılında azalış göstermesi beklenirken 2020 yılından itibaren ise ortalamanın artması beklenmektedir. (Ekonomik Araştırmalar Şubesi, 2019)

Avrasya Ekonomik Birliği üyeleri 2018’te genelde tüm dünyaya yönelik 548 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken, bu rakamın 59 milyar dolarını kendi aralarında (AEB üye ülkeleri arasında), 23 milyar dolarını ise Türkiye’ye yönelik gerçekleştirmişlerdir.

Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ihracatın toplam ihracatlarına oranı %10,7 olurken, Türkiye’ye yönelik gerçekleştirdikleri ihracatın toplam ihracatları içindeki payı ise %4,2 şeklinde gerçekleşmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri toplam ihracatlarının %85,1’ini ise birlik üyesi ve Türkiye dışındaki diğer devletlere yönelik icra etmişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olan beş ülke arasında Türkiye’ye en çok ihracatı gerçekleştiren Rusya Federasyonu olmuştur. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik 21,3 milyar dolarlık ihracatını izleyen Kazakistan, Türkiye’ye yönelik 1,2 milyar dolarlık ihracatta bulunmaktadır. Kazakistan’ı ise 182,4 milyon dolarlık ihracat ile Belarus, 104,3 milyon dolarlık ihracat ile Kırgızistan ve 2,4 milyon dolarlık ihracat ile Ermenistan izlemektedir. Türkiye’ye yaptıkları ihracatın toplam ihracatları içindeki payları incelendiğinde en yüksek paya %5,7 ile Kırgızistan sahip olurken, onu sırası ile %4,8 ile Rusya, %2 ile Kazakistan, %0,5 ile Belarus ve %0,1 ile Ermenistan izlemektedir. (International Trade Centre, 2019)

Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri 2018’te tüm dünyadan 319,2 milyar dolarlık ithalat yaparken bu rakamın 57,61 milyar dolarını kendi aralarından (AEB üye ülkeleri arasında), 6,2 milyar dolarını ise Türkiye’den icra etmişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ithalatın toplam ithalatlarına oranı %18 şeklinde iken, Türkiye’den gerçekleştirdikleri ithalatın toplam ithalatları içindeki payı ise %1,9 şeklinde gerçekleşmiştir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri toplam ithalatların %80’nini ise birlik üyesi ve Türkiye dışındaki diğer ülkelerden yapmışlardır. Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olan beş ülke arasında Türkiye’den en çok ithalatı gerçekleştiren ülke yine Rusya Federasyonu olmuştur. Rusya’nın Türkiye’den 4,2 milyar dolarlık ithalatı bulunmaktadır. Rusya’yı izleyen Belarus, Türkiye’den 799,3 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirmiştir. Bunun dışında Belarus’u 655 milyon dolarlık ithalat ile Kazakistan, 290 milyon dolarlık ithalat ile Kırgızistan ve 250,7 milyon dolarlık ithalat ile Ermenistan izlemektedir. Türkiye’ye yaptıkları ihracatın toplam ihracatları içindeki payları incelendiğinde en yüksek paya %5,7 ile Kırgızistan sahip olurken, onu sırası ile %4,8 ile Rusya, %2 ile Kazakistan, %0,5 ile Belarus ve %0,1 ile Ermenistan izlemektedir. (International Trade Centre, 2019)

Avrupa Birliği – Avrasya Ekonomik Birliği Kısa Karşılaştırılması

Avrasya Ekonomik Birliği yukarıda da izah ettiğimiz üzere ilk defa 1994 yılında dönemin Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “ortak pazar” fikri ile ortaya çıkmıştır. 2000 yılında Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan’ın katılımıyla Avrasya Ekonomik Topluluğu kurulmuş ve 2010 yılında bu topluluk Rusya önderliğinde birtakım yeni reformlarla Avrasya Gümrük Birliği’ne dönüşmüştür. 2014 yılında ise yeni reformlarla ve antlaşmalarla bu birlik, Avrasya Ekonomik Birliği olarak evrim geçirerek 2015 yılında bugünkü son halini almıştır. Avrasya Birliği esasında Çin’in yayılmacı ekonomik yatırımlarına karşı bir refleks olarak kurulmuştur.

Avrupa Birliği ise Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı, ABD’nin de ekonomik destekleri ile kurulmuştur. Avrupa Birliği’nin kurulması da tıpkı Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurulması gibi aşamalar halinde olmuştur. Özellikle SSCB’nin yıkılması ile birlikte oluşan boşlukları doldurma niyetinde olan Çin, bu nokta itibariyle genelde Asya bölgesinde, özelde ise SSCB’nin eski hakimiyet alanında kendine bir açık pazar oluşturmak istemiştir. Özellikle SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu ve SSCB’den bağımsızlığını kazanmış söz konusu bölgedeki diğer devletler de Çin’in bu yayılmacı ekonomik politikalarının önüne geçmek istemişlerdir. Bu bağlamda Avrasya Ekonomik Birliği sadece ekonomik kalkınmayı hedef alan, Çin’in ve ABD’nin ekonomik yatırımlarını önlemek için kurulmuştur. Fakat Birlik, ekonomik entegrasyonunu ilerlettikçe, misyon ve vizyonu da genişlemiş bulunmaktadır.

Gümrük Birliği, yerel para birimlerinde ticaret ve ortak pazar gibi fikirlerin oluşturmuş olduğu temellerle kurulmuş olan Avrasya Ekonomik Birliği, özellikle ekonomik anlamda Avrupa Birliği’nin ilk ekonomik entegrasyon modelleri ve gelişmelerine benzer gelişmelere imza atmıştır. Avrupa Birliği ise gümrük birliği ve ortak pazarla başlamış, ardından ekonomik, sosyal ve kültürel entegrasyonunu büyük ölçüde sağlamış, son olarak ise siyasi entegrasyonu sağlamak için kollarını sıvamış vaziyettedir. Avrupa Birliği’nin en önemli ve güçlü aktörlerinden biri Almanya olurken, Avrasya Birliği’nin en önemli ve güçlü aktörün Rusya olduğunu gözlemleyebiliriz. Avrupa Birliği’nin diğer güçlü ve önemli ülkesi olan Fransa; Almanya ile kömür ve çelik sektörünü birleştirerek bir entegrasyon modeli altında kalkınmışlardır. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası kömür ve çelik Avrupa’daki en önemli hammaddelerdendi ve mesela AKÇT’’nin kurulmasıyla birlikte AKÇT üyeleri inanılmaz bir ekonomik kalkınma göstermişlerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’nde Rusya’nın yanı sıra Kazakistan’da önemli bir enerji ülkesidir. 60’larda kömür ve çelik Avrupa ve dünya için hangi anlam taşıdıysa, bugün petrol ve doğalgaz da gerek dünya gerekse Avrasya bölgesi için aynı önemi taşımaktadır.

Avrupa Birliği ve Avrasya Ekonomik Birliği’nin yapılarına bakacak olursak eğer; Avrupa Birliği’nin kurulumunu tamamlamış olduğu, Avrasya Birliği’nin ise kurulum aşamasında olduğunu gözlemleyebiliriz.

Avrupa Birliği 1993 yılındaki Maastricht Anlaşması ile birlikte kendine üç yönlü bir gidiş haritası çizmiş ve gelişimini, örgütlenmesini buna uygun olarak düzenlemiştir. Bu doğrultuda ihtiyacına göre ekonomik entegrasyon, sosyal entegrasyon ve siyasi entegrasyonu tesis etmek için nice kurumlar kurmuş ve bu kurumlar da aktif bir şekilde, eş güdümlü olarak hizmet etmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ise henüz kurulum aşamasında olduğu için parasal ve ekonomik birlik açısından bir örgütlenme ve bunu izleyen herhangi bir “ekonomik ve politik mekanizmalardan oluşan bir sistem” görülmemektedir. Gerek Avrasya Ekonomik Birliği, gerekse Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeler kendi aralarında birer Gümrük Birliği Anlaşması imzalamışlardır. İki birlik için de gümrük birliğinin avantajı bulunmaktadır. Gümrük birliğine üye olan ülkeler böylelikle kendi aralarında gümrüksüz ticaret yapılabilecek ve vergiden muaf olacaklar, ithal maddeleri daha ucuza alacaklar, mal ve sermayenin serbest dolaşımı sonucu üye ülkeler arası yatırım artacak ve vizesiz geçiş hakkı sonucu diğer ülkelerde çalışma olanakları artacaktır. Avrupa Birliği bu uygulamaları 1968 yılında hayata geçirirken Avrasya Ekonomik Birliği ancak 2010 yılında faaliyete geçmiştir. Bu bakımdan Avrasya Ekonomik Birliği’nin Avrupa Birliği’ne nazaran ekonomik anlamda ne kadar toy ve tecrübesiz olduğunu analiz edebiliriz. Avrasya Ekonomik Birliği henüz daha yeni başlattığı ekonomik entegrasyonunu aşamaz iken, Avrupa Birliği ekonomik entegrasyonunu sağlamış ve siyasal entegrasyonu sağlamak üzere ulus-üstü, hatta federal bir biçimde idari bir kolektif teşkilatlanma hedefini öngörmektedir.

Avrasya Ekonomik Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti Denklemi

SSCB’nin yıkılmasından sonra Avrasya bölgesini ekonomik anlamda bir arada tutmak ve bölge ülkeleri arasında ekonomik işbirliğini ve bunu izleyen ekonomik entegrasyonunu teşvik etmek gerçekten mühim bir amaç ve vizyon olarak kabul edilmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri arasındaki mal, hizmet, sermaye ve işgücü dolaşımının serbest hale gelmesi ve ayrıca gerek bölgedeki serbest piyasanın oluşumu gerekse gümrük birliğinin mevcudiyeti de Avrasya bölgesi için çok önemli arz etmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ve Türkiye serbest ticaret konusunda alan yaratmak hususunda hazır olduklarını deklare etmişlerdir. Bunun dışında gerek Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği nazarındaki coğrafi konumu gerekse Avrasya Ekonomik İşbirliği üye ülkelerinin Türkiye açısındaki coğrafi konumları, değerlendirilmesi gereken fırsatlar olarak kabul görmeye değerdir. Avrasya Ekonomik Birliği’nin 182,7 milyonluk bir nüfusa ve büyük bir ekonomik hacme sahip olduğu bilinmektedir. Bunun dışında Avrasya Ekonomik Birliği’nin özellikle Rusya ve Kazakistan gibi devletlerin sahip oldukları petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde dünyada önemli bir stratejik konumu da bulunmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği hususiyetle ekonomik entegrasyon üzerine kurulmuş bir birlik modeli olduğu için, Birliği’nin Türkiye ile olan spesifik hale getirilmiş ithalat ve ihracat ilişkisine de değinmek önemli olacaktır. Avrasya Ekonomik Birliği, toplam ihracatının %4,9’u Türkiye’ye yapmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği’nin toplam ithalatının %1,9’u da Türkiye’den Birliğe yönelik yapılmaktadır. Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği ile olan ekonomik ilişkilerini geliştirmesi iki taraf için de olumlu bir gelişme olarak görülmelidir.

Avrasya Ekonomik Birliği’nin Türkiye için mühim bir coğrafya üzerinde yayılmış bulunması ve mesela Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’nin bir üyesi olan Ermenistan ile sınır komşusu olması da önemli bir faktördür. Türkiye’nin Ermenistan ile olan sınır kapısı açık olmadığı için, haliyle bu iki ülke arasındaki ekonomik ve politik ilişkiler de bulunmamaktadır. Türkiye ve Ermenistan, Avrasya Ekonomik Birliği sayesinde ikili ilişkilerini tekrardan gözden geçirebilirler ve Birliğin inisiyatifi doğrultusunda bu iki ülke en başta ekonomik ilişkiler olmak üzere diğer alanlar üzerinde de ilişkilerini geliştirme fırsatını yakalayabilirler. Türkiye’nin Ermenistan ile olan pozitif ekonomik ilişkileri elbette Türkiye’nin ekonomisine de olumlu yönden sirayet edeceği gibi, karşılıklı kazan prensibine göre bölgedeki ticari gelişmelerde de pozitif bir artış bulunabilecektir.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev 24 Ekim 2013 tarihinde Misk’te gerçekleşen Yüksek Ekonomik Konsey toplantısında Türkiye’nin Avrasya Birliği’ne katılması yönünde tavsiyede bulunmuştur. Kazakistan için bir müttefik olarak görülen Türkiye, her açıdan, coğrafi bir perspektif ile Avrasya Ekonomik Birliği sayesinde kendi bölge ekonomisi ile ilgili olumlu etkileşim sahalarına erişecek durumda olacaktır.  Avrupa pazarında yaşanan daralma ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde gelinen nokra değerlendirildiğinde, Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliğine alternatif olarak değerlendirebilecek Avrasya Gümrük Birliği de analiz edebileceği bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinden bazılarının Türkiye ile olan tarihi yakınlığı da göz ardı edilemeyecek bir olgudur. Kırgızistan ve Kazakistan gibi Türki cumhuriyetler ile birlikte ekonomik entegrasyon sağlamak Türkiye’nin gerek ekonomisi gerekse bu ülkelerle olan kültürel paylaşım safhaları açısından önemlidir.

Aynı zamanda kur dalgalarından etkilenmeden milli paralarla ticaretin hedeflendiği de önemli bir ekonomi politik başlığıdır. Ülkeler arası ikili ticarette ulusal para kullanımının, dış faktörlerin olumsuz etkisini en aza indirgeyeceği malumdur. Türkiye-Rusya ticaretinin çok büyük ağırlığını oluşturan doğalgaz ve petrol ticaretindeki ödeme sisteminin iki ülkenin de ulusal paralar üzerine inşa edildiği bir ortamda, iki ülkenin gerek dolar endeksli kur dalgalanmaları gerekse dışarıdan gelen yapay ekonomik müdahaleler karşısında etkilenme oranının en aza indirgetilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu yolla birlikte ayrıca Türkiye’nin de-dolarizasyon kapsamında dolara olan bağımlılığı da azalacaktır. Böylece ABD’nin her Türkiye ile olan ilişkileri olumsuzlaştığında yaptığı üzere, Türkiye’nin genelde Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleriyle, özelde ise Rusya ile ulusal para birimleri üzerinden yapacağı ticaret kapsamında, ulusal para birimleri üzerinden ödemelerde ABD tarafından bloke edilemeyecektir.

Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini ilerletmesi her iki taraf için de karşılıklı avantajlar doğurmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin Türkiye ile ekonomik ilişkileri sınırlanmış bir düzeydedir. Fakat ülkelerin ürün temelli dış ticaret rakamlarına bakıldığında ve Türkiye’nin jeopolitik konumu dikkate alındığında, Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri için hem önemli bir ticaret ortağı hem de önemli bir ticaret yolu olma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Türkiye, Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkelerinin güneye erişmeleri ve Akdeniz’e açılan tek kapılarını etkinleştirmede önemli rol oynamaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği üye ülkeleri ise Türkiye’nin dış ticaret pazarını çeşitlendirme ve stratejik iş birliklerini geliştirme noktasında kritik öneme sahiptir. Pazarın büyümesi ile bazı ürünlerin düşük fiyattan tüketiciye ulaştırılabilmesi ve rekabet gücünün artması imkânı bulunmaktadır (Blockmans vd. 2012).

Rusya ve Kazakistan dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan Çin’in önemli enerji sağlayıcılarıdırlar. Bu durum birliğin Çin “in stratejik ortağı haline gelmesine neden olabilir (Draitser, 2014). Bu bağlamda, Türkiye’nin AEB üyesi ülkeler ile geliştireceği ilişkiler, gerek enerji kaynaklarına erişim gerekse Çin ile dolaylı olarak ilişkilerin gelişmesi konularına katkı sağlayacaktır.

Son olarak, Avrasya Ekonomik Birliği henüz çok taze ve yeni kurulmuş bir birlik olduğu için, Türkiye’nin buraya üye olmasıyla birlikte sahip olduğu demografik, ekonomik, politik, askeri, kültürel ve teknolojik güç kapasiteleriyle birlikte Birliği doğrudan etkileme pozisyonuna erişebilecek, Rusya ile birlikte Avrasya Ekonomik Birliği’nin lokomotif ülkeleri haline gelebilecek ve bu durum Türkiye’nin ekonomisine, bölgedeki gücüne ve uluslararası ilişkilerdeki ağırlığına da olumlu yönden bir etki silsilesi yaratabilecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BLOCKMANS, S. , KOSTANYAN, H. ve VOROBIOV, I. (2012), “Towards A Eurasian Economic Union: The Challenge Of Integration And Unity”

DRAITSER, E. (2014). “The Geopolitics Of The Eurasian Economic Union”

Hürriyet (2013), ‘Şangay Beşlisi’ne alın AB’yi unutalım’, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sangay-beslisine-alin-abyi-unutalim-22448548

International Trade Centre (ITC), Trademap. (2019). Trade Map: ITC. Kasım 7, 2019 tarihinde ITC Web sitesi: https://www.trademap.org/ adresinden alındı

ÖZTÜRK, Y. (2013), Avrasya Birliği Projesi ve Türk DıĢ Politikasına Yansımaları, Çankırı Karatekin Üniversitesi: Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi,C:2, S:2, s. 223-244.

Uluslararası Para Fonu (IMF). (2019, Ekim 18). World Economic Outlook Database, October 2019: IMF. Uluslararası Para Fonu (IMF) Web sitesi: https://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2019/02/weodata/WEOOct2019all.xls adresinden alındı

YILMAZ, S. (2017). Asya’da Bir Ekonomik Gelişim Modeli: Avrasya Ekonomik Birliği, Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi,C:VIII, S:1, s. 63-74.

[/vc_toggle]

Esad’ın “Kaplanı” Süheyl Hasan ve İç Savaştaki Rolü

2011’de patlak veren Suriye İç Savaşı’nın ardından Esad rejimine bağlılığını bildiren birçok üst rütbeli subay oldu. Çoğu Nusayri (Arap Alevisi) subay gibi, daha sonraki yıllarda “Nimr (Kaplan)” lakabını alacak olan Süheyl el-Hasan da Esad rejiminin yanında savaşa katıldı ve adı birçok kez savaş suçuna karıştı. Ordudaki nüfuzundan ötürü hakkında tasfiye haberleri çıktıysa da günümüzde Beşşar Esad’a muhalif unsurlar ile savaşmaya devam ediyor.

Hasan’ın İlk Yılları ve Suriye İç Savaşı

Süheyl Hasan, 1970’de Lazkiye’de ikamet eden Nusayri bir ailenin oğlu olarak doğdu. Hafız Esad’ın iktidarı devralması ve ordu kademesinde mezhepçi politikalar sergilemesinden dolayı kısa sürede yükseldi. Suriye Hava Kuvvetleri’nin istihbarat biriminde görev yapmaya başladı. 2011’de Esad karşıtı protestolar başladığı zaman, Beşşar Esad tarafından Hava Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Başkanı Jamil Hassan ile protestoları bastırması emredildi. Gösteriler çok sert bir şekilde bastırıldı ve kana bulandı. Bu nedenle protestolar daha da şiddetlendi ve isyana dönüştü.

Beşşar Esad ile selamlaşıyor.

Süheyl Hasan’ın komutası altındaki birlikler; el-İhlas, Şeyh Saad, Mezzeh ve Yarmuk başta olmak üzere birçok yerde sivil katliam suçuna karıştı. Şam kırsalındaki gücünü artırarak tutuklama, basın sansürü, işkence ve baskı yöntemleriyle muhalifleri yıldırmaya çalıştı. İnsan Hakları Örgütü’nün 2011’de yayınladığı raporda birçok kez savaş suçu işlediği teyit edildi. Önceden Suriye ordusunun özel operasyonlar biriminde savaşan ve savaş başladıktan sonra muhaliflerin safına geçen bir subayın iddiasına göre, 15 Nisan 2011’de Şam kırsalında gerçekleşen kitlesel gösteriler esnasında Süheyl Hasan sivil halka ateş etme emri verdi ve yüzlerce insanın ölümüne sebep oldu. Hava Kuvvetleri’nin istihbarat biriminde görev yapan “Ömer” isimli bir muhalif subay da bu iddiaları doğruladı ve kendi beyanına göre gösteriler esnasında 120’ye yakın insan öldü.

2012’de ABD Büyükelçisi’nin Hama ziyaretinden önce, Hama yakınlarında baş gösteren isyanları bastırmakla görevlendirildi. Bu şehir, daha öncesinde de Esad rejimine karşı yapılan büyük bir isyana başkentlik yaptığı için stratejik olarak önem arz etmektedir. Hasan, sivillere yönelik güç kullanımından ötürü ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri tarafından yaptırıma maruz kaldı.

İmaj değiştirmeden önce Süheyl Hasan.

“Kaplan Kuvvetleri”ni kurdu

2013 yılında, “Kaplan Kuvvetleri” ismini verdiği bir birim oluşturdu ve bu birimi kendi özel kuvvetleri gibi eğitti. Oluşturduğu birimin isminden ötürü “Kaplan” olarak anılmaya başladı. Bu birimle Hama ve İdlib gibi bölgelerde geniş ölçekli operasyonlar başlattı. Doğu Halep’te 1.370 sivilin hayatını kaybettiği saldırılarda parmağı olduğu düşünüldü ve halkın üzerine bilerek varil bombası atmakla suçlandı.

‘Esad’ın En Sevdiği Asker’

2014 yılında gazeteci Robert Fisk tarafından “Esad’ın en sevdiği askeri” olarak tanımlandı. 2015’de birçok askerini kaybetti ve bir süre ortadan kayboldu. Aylar sonra farklı bir imajla geri döndü ve kendisine bağlı kuvvetlere komuta etmeye devam etti.

İmaj değiştirdikten sonra Süheyl Hasan

Rejime sağladığı başarılardan ötürü Beşşar Esad tarafından ödüllendirildi ve Hava Kuvvetleri İstihbarat Birimi’ne başkanlık etmeye başladı. Halep, Rakka, İdlib ve Hama kentlerinde muhaliflere karşı operasyonlar yürüttü ve başarı elde etti. Nisan 2018’de icra edilen Doğu Guta kuşatmasına liderlik etti. Bu kuşatmada çeşitli kimyasal silahların kullanıldığı teyit edildi ve binlerce insan hayatını kaybetti. Bir o kadar insan da evlerini terk etmek zorunda kaldı. Esad’ın başarılı ve en sadık subaylarından birisi olarak lanse edildiği için çokça kez Rusya tarafından onurlandırıldı ve General Valery Gerasimov tarafından kendisine ikonik bir kılıç takdim edildi. Hmeymim Hava Üssü’nde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüştü. Bu görüşmeye Esad dışında katılan tek üst düzey isim olması da dikkatlerden kaçmadı.

General Gerasimov tarafından kendisine kılıç takdim ediliyor.

Rusya’nın En Çok İrtibat Kurduğu Komutanlardan

Muhaliflerin yanı sıra IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlara da katılan Süheyl Hasan, Rusya’nın Suriye’de en çok irtibat kurduğu askerlerden biri. Bu nedenle Esad-Rusya arasındaki sıkı bağ bozulmadığı takdirde ileride kendisini daha üst makamlarda görmek mümkün. İmaj değiştirmesi, propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırması ve Rusya ile iletişim halinde olması Hasan’ın ileriye dönük büyük planları olduğu ihtimalini güçlendiriyor.

Noble Enerji’nin Satılmasının Kıbrıs’ın Gazı İçin Anlamı Nedir?

Salgın petrol & gaz endüstrisini sarstı ve fiyatların çökmesine neden oldu. Lider şirketler kuyuları kapattı ve projeleri erteledi. Analistler, bataklıktan çıkmanın bir yolunun konsolidasyon yoluyla olduğunu söyledi. Bu, daha az sayıda şirketin üretimi kontrol etmesini sağlayarak, endüstrinin aşırı üretim yapmasını önledi. Anlayacağınız, pandemi petrol şirketlerini ve stoklarını vurdu.

Chevron’un Noble Enerji ile anlaşması bunu değiştirmek için yeterli mi değil mi?

Pandemi sebebiyle kilitlenmenin ilk birkaç ayında bu tavsiye göz ardı edildi. Şirketler sermayeyi harcamak yerine korumak istiyorlardı. Ancak Pazartesi günü Chevron, Noble’ı 5 milyar dolarlık hisse senedi ve yaklaşık 8 milyar dolarlık borç varsayımı için satın almayı kabul etti. Anlaşma, önceki cuma günü Noble’ın borsadaki kapanış fiyatına % 7.5 primi temsil ediyordu.

Chevron, Noble Enerji’yi ele geçirdikten sonra muhtemelen Afrodit gaz sahası ile ne yapılacağına karar vermek için uzun bir süre planlama yapacak.

Noble Energy logo. (PRNewsFoto/Noble Energy, Inc.)

Aslında Chevron, çoğunlukla ABD’deki şeyl petrol ve gaz varlıkları nedeniyle, şirketin başlangıcındaki değerinin yaklaşık % 40’ının, 5 milyar dolara yakın bir pazarlık fiyatı ile Noble Energy’yi satın almayı kabul etti. Bu, Chevron’un piyasa değerinin yaklaşık %3’üne eşdeğer bir hisse senedi anlaşması olacak. Ancak Chevron, Noble’ın İsrail’deki Tamar ve Leviathan’a ek olarak Kıbrıs’taki Afrodit gazı alanını da içeren Doğu Akdeniz doğal gaz varlıklarıyla da ilgileniyor.

Satın Alımın Detayları

Colorado’daki DJ Havzası, Teksas ve New Mexico’daki Permiyen Havzası da dahil olmak üzere en iyi performans gösteren ABD petrol alanlarında varlıklara sahiptir. İsrail kıyılarında doğalgaz projesine öncülük ediyor. Satın alma, Chevron’un petrol rezervlerine varil başına 5 dolardan daha düşük bir fiyata % 18 ekliyor. Mali İşler Müdürü Pierre Breber Barron, Noble Enerji’nin borcunu ele geçirirken net borcundan toplam sermayeye sadece 3 puan ekledi. Chevron’un sermayeye olan net borcu ise ilk çeyreğin sonunda % 13 iken, Exxon Mobil için % 20 idi.

Chevron alışılmadık bir şekilde anlaşma yapmak için konumlandırıldı. Son birkaç yıl içinde daha büyük borç yükünün bir satın almayı daha az olası hale getiren Exxon’a kıyasla üretimi artırmak için daha az harcama yaptı.

Chevron, temettülerini kesmeye zorlanan Avrupa ana dallarından daha iyi finansal durumda. Petrol fiyatları tekrar düşerse, ucuza varlık veya şirket satın almak ilgisi olabilir. Petrol fiyatları tekrar düşerse, ucuza varlık veya şirket satın almak ilgisi olabilir. Ancak fiyatların düşük ve istikrarlı bir aralıkta kalması muhtemeldir.

ABD Enerji Bilgi İdaresi, yılın ikinci yarısında ortalama 41 dolar varili olan brent ham petrolünü öngörüyor. Vadeli işlem piyasası, Brent’in şu andan itibaren 45 $ veya 47 $ seviyesinde işlem görmesini bekliyor. Bu fiyatlarla çoğu şeyl operatörleri, yeni kuyularda bile zar zor kırılıyor, bu da satın alımlar için bir başka engel anlamına geliyor. Dahası, Enerji Bilgi İdaresi ABD’nin bu yıl ve gelecek yıl ham petrol üretiminin düşeceğini öngörüyor. Bu da bir edinicinin azalan bir pazara girebileceği anlamına geliyor.

Chevron, küresel operasyonları ile ABD’nin en büyük ikinci petrol şirketidir. Şirket, ABD şeyl varlıklarını genişletmek istiyor. Geçen yıl Anadarko’yu alamayan bu satın alımın arkasındaki ana itici güçtü. Bu sayede Chevron’un Teksas’ta petrol zengini Permiyen Havzası’nda ve Colorado’daki DJ Havzasında (Denver-Julesburg Havzası) şeyl mevcudiyetini günde 1 milyon varilden fazla olacak şekilde planlamayı hedefliyor.

Noble’ın Chevron’un miras alacağı borcun da göz önüne alındığında, anlaşmanın toplam maliyeti 13 milyar dolardan fazla ancak yine de bu fiyat bir pazarlık ve ‘kelepir’ gibi görünebilir. Yine de Chevron’un ek, düşük maliyetli, kanıtlanmış rezervler ve kaynaklar edinmesi için uygun maliyetli bir fırsattır. Şirketin, Noble’ın petrol ve gaz profilinin Chevron’a uyması ve uluslararası gaz varlıkları zengin, düşük maliyetli, şeyl varlıkları toplamda yaklaşık rezervi 2 milyar varil petrol eşdeğerine geliyor.

Noble Enerji’nin satın alınması Chevron’a düşük maliyetli, kanıtlanmış rezervler ve halihazırda avantajlı bir yukarı akış portföyünü geliştirecek çekici sağlayacak. İsrail’de düşük sermayeli nakit yaratan açık deniz varlıklarını da getiriyor ve Chevron’un Doğu Akdeniz’deki konumunu güçlendiriyor. Öte yandan Chevron’un ilgisi yalnızca şeyl varlıklarına değil, aynı zamanda ve Ekvator Ginesi’nde kanıtlanmış doğal gaz rezervlerine de ilgi duyuyor. Bunlar, şirketin emisyon yoğunluğu faktörünü düşürmesine, varil başına petrol emisyonlarına, yatırımcıları için önemli bir ölçüt olan çevresel, sosyal ve yönetişim profilini geliştirmeye yardımcı olan bir şey getirmesini sağlıyor.

Ancak Chevron’un Suudi Arabistan, Irak ve Katar’da da büyük petrol ve gaz çıkarları var. Geçen yıl Katar’da 8 milyar dolarlık bir petrokimya kompleksi inşa etmek için Qatar Petroleum ile işbirliği yaptı ve burada LNG genişleme projesinin bir parçası olmak istiyor. Ayrıca İsrail’de yeni edinilen varlığını politik olarak bu ülkelerle nasıl uzlaştırabileceğini düşünüyor.

“Biz dürüst bir operatör ve brokerız, politik aktör değil ticari bir aktörüz” Chevron CEO’su Mike Wirth

Chevron, daha önce Doğu Akdeniz’e, özellikle 1937’den beri varlık gösterdiği Mısır’a ilgi gösterdi. Buna ek olarak, Mısır Petrol Bakanı Tareq El Molla daha önce Chevron-Mısır’ın başkanıydı. Bu yılın başlarında, Kızıldeniz ve Akdeniz’deki üç Mısır bloğunun keşif haklarını elde etti. Ayrıca Noble’ın Akdeniz’deki Shell tarafından işletilen iki bloğa ilişkin haklarını devralacak. Sonuç olarak, bölgedeki uzun vadeli varlığı güvence altına alınmakta ve bu kazanım aslında onu güçlendirmektedir.

Kıbrıs: Afrodit Üzerindeki Etkisi

Chevron için öncelik Noble’ı operasyonlarına ve özellikle şeyl varlıklarına entegre etmektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın sabırlı olması gerekecek. Öncelikleri göz önüne alındığında, Chevron’un Afrodit ile nasıl başa çıkacağı bilinmemektedir. Bence Chevron’un karar vermesi çok ama çok zaman alacak.

Noble’ın Chevron’un teklifini kabul etmek zorunda kalmasının nedeni ise % 164 oranında borç / sermaye oranıyla 8 milyar doların üzerinde yüksek borca sahip olmasıdır. Genellikle borç, öz kaynakların % 40’ını geçmemeli ve şirket bunu önemli ölçüde aşmıştı. Daha da önemlisi, yüksek borç yükümlülükleri sadece bir risk oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda şirketin yeni projelere borçlanma ve yatırım yapma yeteneğini de sınırlar. Buna ek olarak, Noble’ın % 30 hisseye sahip Afrodit’teki ortağı Delek Group da finansal zorlularla mücadele ediyor. Bu, yılın başlarında çok kötü bir durumda idiler ancak Temmuz ayının başlarında açıkladığı, tüm hissesi kendisine ait yan kuruluşu Ithaca Enerji’nin büyük kayıplar yaşaması, işleri çok daha zor hale getirdi. Büyük borçlarını karşılamak için varlık satıyor ve hatta Afrodit hisselerini satmayı düşünebilir. Bunlar Afrodit büyüklüğünde bir projeye yatırım yapmak için gerekli sağlıklı koşullar değildir. Bu sorunların birleşimi, kalkınma planlarını şüpheye düşürmektedir. Chevron’un girişi en azından Noble’ın mali sorunlarının üstesinden gelir. Eğer Delek Gurup devam etmeye karar verirse, bunu yapmak için mali güce sahip olması gerek. Fakat o zaman bile Delek’in sorunları devam ediyor olacak ve yatırım söz konusu olduğunda düşük riskli bir finansal profili koruyacak kadar disiplinli olamayabilir.

Chevron’un stratejisinin anahtarı, temettü büyümesini ve hissedarlarına geri dönüşü sürdürmektir. Sonuç olarak, şirket yüksek getirili projelere yatırım yapıyor. Mevcut aşırı gaz piyasalarında ve düşük fiyatlı ortamda Afrodit ile ne yapılacağına karar vermesi uzunca bir zaman alacak.

Bu, gaz alanının gelişmesinde ve sanayide karşılaşılan en büyük zorluktur. Küresel pazarlarda aşırı gaz ve LNG arzının, Avrupa ve Asya’daki düşük gaz fiyatları gibi daha uzun süre devam etmesi bekleniyor. Afrodit, derin sularda herhangi bir destekleyici altyapıya sahip değildir ve geliştirilmesi pahalıdır. Gaz, denizaltı boru hattı ile Mısır’ın İdku sıvılaştırma tesisine götürülüp sıvılaştırılarak ihraç edildiğinde, Asya pazarlarındaki fiyatı daha ucuz alternatiflerle rekabet etmek için çok ilgi çekici olmayacaktır.

Benzer zorluklar diğer Doğu Akdeniz doğalgaz ihracat planları için de geçerlidir. Bu nedenle Idku, Mayıs ayından bu yana herhangi bir LNG’yi ihraç edemedi.

GKRY Enerji Bakanı Natasa Pilides, Noble’ın yükümlülüklerini sürdüreceğine, satın alma işleminin tamamlanmasına kadar geçiş dönemi boyunca hükümetle birlikte çalışacağına dair güvence alındığını ve sorunsuz bir geçiş olacağını garanti ettiklerini belirtti. Bununla birlikte, Chevron bir kez devraldığında geri dönüşlerin Afrodit’e nihai yatırım yapmayı haklı çıkarmadığına karar verirse, gaz alanındaki payını satmayı düşünebilir. Ama acele edeceğini sanmıyorum ve acele olmadığı sürece umut canlı kalacak mı sorusu akıllara geliyor. Bence canlı kalmayacak.

Noble’ın Afrodit’te çıkarlarının kazanılması için Güney Kıbrıs Bakanlar Kurulu’nun onayın gerekiyor. Önümüzdeki istişareler sırasında Kıbrıs sadece bunu kolaylaştırmakla kalmamalı, aynı zamanda istenirse, Noble ile kararlaştırılan zaman çizelgesine bakılmaksızın Chevron’a planlarını formüle etme esnekliği vermelidir. Kaçırılan birçok şanstan sonra Afrodit’in gerçeğe dönüştüğünü görmek için daha fazla şey kalmayabilir.

“Chevron’la birleşmek, üst düzey bir bilanço ve güçlü hissedar getirileri ile beğenilen küresel, çeşitlendirilmiş bir enerji liderine katılmak için zorlayıcı bir fırsat. Son birkaç yılda, karadaki sermaye verimliliği kazançlarını artırmak, açık denizdeki geleneksel gaz gelişmelerini ilerletmek ve maliyet yapımızı önemli ölçüde azaltmak da dahil olmak üzere stratejik hedeflerimizi gerçekleştirmek için önemli ilerlemeler kaydettik. Bu olumlu ivmeyi geliştirmeye çalıştığımız zaman, Noble Energy Yönetim Kurulu ve yönetim ekibi kapsamlı bir süreç yürüttü ve bu işlemin tüm Noble Energy hissedarları için değeri en üst düzeye çıkarmanın en iyi yolu olduğu sonucuna vardı. Bu kombinasyonun sağlayacağı uzun vadeli değeri ve faydaları gerçekleştirmek için son derece tamamlayıcı kültürlerimizi ve ekiplerimizi bir araya getirmeyi umuyoruz.” (Noble Energy’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su David Stover)

Ödeme Detayları

Güçlü bir bilanço turan satın alma bedeli, Chevron’un cazip öz kaynak parasını kullanarak %100 hisse senedi ile yapılandırıldı. Toplamda işlemin kapanması üzerine Chevron yaklaşık 58 milyon hisse senedi çıkaracak. 13 milyar dolarlık toplam işletme değeri, net borcu ve kontrol gücü olmayan payların defter değerini içeriyor.

İşlem her iki şirketin Yönetim Kurulu tarafından oy birliğiyle onaylandı ve 2020’nin dördüncü çeyreğinde kapanması bekleniyor. Satın alma Noble Energy hissedar onayına tabidir. Ayrıca yasal onaylara ve diğer alışılmış kapanış koşullarına da.

İşlem fiyatı, 17 Temmuz 2020’de kapanış hisse senedi fiyatlarına dayanarak 10 günlük ortalamada yaklaşık % 12’lik bir primi temsil ediyor. İşlemin kapanışından sonra Noble Energy hissedarları birleşik şirketin yaklaşık % 3’üne sahip olacak.

Chevron Hakkında Bilgi

Merkez ofisi Kaliforniya’da bulunan Chevron Corporation, dünyanın önde gelen entegre enerji şirketlerinden biridir. Şirket, dünya çapında iş yapan yan kuruluşları aracılığıyla, enerji endüstrisinin hemen hemen her alanında yer almaktadır. Chevron ham petrol ve doğal gazı araştırıyor, üretiyor ve taşıyor. Ulaşım yakıtlarını ve yağlayıcıları rafine eden şirket, bunları pazarlara dağıtır.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa’da Bloklaşma Süreci

1815 yılında Napolyon’un sürgüne gönderilmesinden sonra, Avrupa’da milliyetçilik ve liberal görüş güç kazanmıştı. Milliyetçilikle ve liberal görüş ile mücadele Avrupa uyumu sınırlarında gerçekleşiyor, hep beraber bu fikirlerin getirdiği isyanlarla el birliği ile karşı çıkılmaya çalışılıyordu. 1871’de Alman Birliği kurulmasıyla Avrupa içindeki uyum sona ermiş ve Bloklaşma Süreci başlamış oldu.

1865-1871

Almanya’nın Demir Şansölyesi Bismarck, birliği sağlar sağlamaz kıtadaki en yakın rakibi olan Fransa’yı yalnızlaştırma politikasına girişti. Öncesinde Üçlü İttifak’ın ilk basamağını oluşturan Avusturya ile anlaşma yapıldı. Sonrasında Fransa’nın o dönemki dostu Rusya ile, Avusturya İmparatorluğu’nu içerisine alacak şekilde “I. Üç İmparator Ligi”ni kurdu. O dönemin militarist Almanyası için dahi Rus-Fransız ittifakı kesinlikle bir kabus olurdu çünkü her iki cephede savaşmak birliğin tekrar dağılmasına sebebiyet verebilirdi.

1875’te Avusturya, Osmanlı’nın bir vilayeti olan Hersek’te halkı kışkırtıcı hamlelerde bulundu. Osmanlı, kışkırtma sonucu isyan çıkan bölgeye askerlerini gönderip isyanı bastırdı. Avrupalı devletler Osmanlı’nın isyanı bastırırken çok sert müdahalede bulunduğunu ve katliam yaptığı iddiasını ortaya attı. Bu iddialar sonucu Berlin Konferansı toplandı ve Osmanlı’nın katliam yaptığını destekleyen bir delil bulunamadı ancak Osmanlı’ya azınlıklar hususunda tavizler verdirildi. Bu olay sonucunda Slav milliyetçiliğini yürüten Rusya ile Avusturya arasında çıkar çatışmaları ortaya çıktı ve “I. Üç İmparator Ligi” dağıldı.

Balkan sorununu çözmek için kollarını sıvayan Bismarck, belli bir mesafe katettikten sonra Avusturya ve Rusya’yı bir araya getirdi ve “II. Üç İmparator Ligi”ni kurdu. Daha öncesinde Üçlü İttifak’ın ilk adımını atarak yanına Avusturya İmparatorluğu’nu alan Almanya, bu sefer de ittifaka 1882’de İtalya’yı kazandırdı. Diplomaside bir çağ açan Almanya, yine Hersek kayasına tosladı ve Avusturya-Rus ilişkileri bir daha düzelmeyecek şekilde bozuldu, “II. Üç İmparator Ligi” dağıldı.

Almanya’nın resmen Avrupa’daki teminatı olan “II. Üç İmparator Ligi” elinden kayıp gitmişti ancak Bismarck’ın Rusya’yı Fransa’ya kaptırmaya hiç niyeti yoktu. Bu dönemden sonra Üçlü İttifakı rahatsız etmeden, diğer devletlerle birebir diplomatik münasebetlerde bulunacaktı. Bu tekniğin meyvesini 1887 yılında Rusya ile yaptığı “Güvence Antlaşması” ile aldı.

1887 yılının sonuna kadar Rusya, Fransa ve İngiltere, güçlü Almanya’nın karşısında bir birlik kuramıyordu. Birliğin kurulamamasının sebebine indiğimizde ise bu üç devletin sömürge topraklarında büyük bir çıkar çatışması içerisinde olmasıydı. Bismarck’ta tam olarak bunu istiyor, her daim aralarındaki sürtüşmeyi harmanlıyordu. Ancak o süreçte Almanya’nın başına gelebilecek en kötü şey başına geldi; tüm yetkileri Şansölye Bismarck’a bırakan İmparator Wilhelm 1888’de öldü ve yerine II. Wilhelm tahta geçti.

II. Wilhelm iç ve dış siyasette daha aktif olmak istiyordu ve diplomasideki tezleri, Bismarck’ın yürüttüğü politikanın tam tersiydi. Bismarck’ın aksine statükocu görüşü reddediyor, diğer Avrupa ülkeleriyle sömürge yarışına katılmasını istiyordu. Bir süre daha Bismarck ve II. Wilhelm beraber çalıştıktan sonra 1890 yılında Bismarck Şansölyelikten istifa etti.

Bismarck ve II. Wilhelm

1890 yılından itibaren Almanya tamamen II. Wilhelm’in politikalarıyla yönetilmeye başladı, sömürge yarışına tüm gücüyle katıldı. Çok sürmeden Fransa, Britanya ve Rusya ile çıkar çatışmasına girdi ve Almanya’nın rakiplerini birbirlerine yaklaştırdı.

II. Wilhelm’in kendi politikalarında ısrarı sonucu 1894’te Fransa ile Rusya arasında, 1904 yılında Fransa ile İngiltere arasında ve son olarak 1907 yılında İngiltere ile Rusya arasında anlaşmalar imzalandı. Bu üç anlaşmanın sonucunda “Üçlü İtilaf” kurulmuş oldu. Rusya bu ittifakın sonucunda Balkanlarda Avusturya’ya karşı daha baskın hareket etmeye, Fransa ise Almanya ile 1870 yılından kalma hesabını kapatmak için sert politikalar izlemeye başladı. Almanya bu baskılara daha fazla dayanamayarak biraz daha kendi sınırları içerisine çekilerek silahlanma yarışında hızlanmaya karar verdi. 1907-1908 yılında başlanan silahlanma yarışı, kaçınılmaz son olan I. Dünya Savaşı’nı daha da yakın zamana çekti.

I. Dünya Savaşı’na kadarki geçen süreçte, genel olarak taraflar bu şekilde bloklandı. Savaş öncesi İtalya Üçlü İttifak içerisinde olsa dahi çıkarları gereği Üçlü İtilafta yerini aldı. Osmanlı ve Bulgaristan ise Üçlü İttifaktan arta kalan Avusturya ve Almanya’nın yanında savaşa katıldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Oral Sander, Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, 13. Baskı

Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika- İlkeler, Kavramlar, Kurumlar, Ankara: Siyasal Kitapevi, 2014.

Norman Stone, Birinci Dünya Savaşı, Doğan Kitabevi, 2007.

Andrew Heywood, Küresel Siyaset, B101 Kitabevi, 2018.

Mıchael Howard, Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, Dost Yayınevi, 2014.

Basıl Lıddell Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

[/vc_toggle]

Türk-Amerikan İlişkilerinin Başlangıcı: 1830 Türk-Amerikan Antlaşması

Devletler, bölgesel ve/ya uluslararası arenada siyasî güç kazanmak ve ekonomik güç ile siyasi güçlerini pekiştirmek istemeleri nedeniyle tarihsel akış içinde sürekli olarak ekonomik faaliyetler için alanlar yaratmaya çalışmışlardır. Bu durumdan dolayı devletlerin gerçekleştirdikleri savaşlara ve/veya antlaşmalara yalnızca saf bir düşmanlık, dinî bir ideal veya güç gösterisi olacak şekilde toprak kazanımları olarak bakmak hatalı bir görüş olacaktır. Ekonomik çıkarlar her zaman önde gelir zira hayatta kalabilmek için ekonomik faaliyetlerin kapasitesine gereksinim duyulur.

Toprakları büyük kısmı Asya ve Avrupa’da bulunan Osmanlı Devleti ile toprakları Kuzey Amerika’da bulunan ABD’nin bir uluslararası antlaşma imzalayacak aşamaya gelmelerinin sebebi de temel olarak bu ekonomik süreçtir. Akdeniz’de ticaret yapan ABD’nin bu bölgede geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı ile anlaşması gerekiyordu. Aynı şekilde Osmanlı’nın da çeşitli ekonomik ihtiyaçlarını giderebilmesi ve Navarin’de yakılan donanmasını tekrar oluşturup faaliyete sokması gerekiyordu. Bu yazıda, bahsedilen doğrultuda hareket eden Osmanlı ve ABD arasında gelişen ilişkiler, iki devletin ihtiyaç ve istekleri ve aralarında imzalanan ilk resmî antlaşma incelenecektir.

1774’ten 1914’e Osmanlı haritası

1830 Antlaşmasına Giden Süreç

İnebahtı mağlubiyetinden sonra yeniden inşa edilen Osmanlı donanması, 1827 yılında belirli bir savaş durumu hâkim değilken İngiltere, Fransa ve Rusya filoları tarafından uyarı yapılmaksızın ani bir baskınla Navarin’de yakıldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin elli iki gemi ve altı bin denizci kaybetmesi manasına geliyordu.[1] Müttefik kuvvetlerinin tek bir gemi dahi kaybetmediği bu baskının ana sebebi, Osmanlı Devleti’nin Atina’yı tekrar fethetmesi sonucu müttefik kuvvetlerin Osmanlı’nın bölgeden çekilmesini ve Yunan Prensliği kurulması istedikleri Londra Protokolü’nün Osmanlı tarafından reddedilmesidir.[2]

Baskından sonra Osmanlı Devleti’nin yeni bir donanmaya ihtiyacı olmuştur. Bu dönem, Akdeniz ticaretinin sağlıklı işleyebilmesi, Osmanlı’nın jeopolitik, jeokültür ve jeopetrol önemi ve ABD’nin temel ihraç ürünlerinden olan mısır, tuzlanmış balık vb. malların satışında Akdeniz ülkelerinin büyük yer tutması sebebiyle ABD’nin Osmanlı’yla iletişime geçtiği bir dönemdir.[3] ABD’nin İngiliz idaresinden çıkıp Akdeniz’de ticarete başladığı dönemde Osmanlı’ya tabi ve “Garp Ocakları” olarak anılan beyliklerin Amerikan gemilerini taciz etmeleri veya ele geçirmeleri, ABD tarafından temasları resmî zeminde kurma ve geliştirme gerekliliğini de ortaya çıkarmıştı. ABD, bu doğrultuda 1811 yılında Osmanlı ve diğer ülkelerin tüccarları arasında ortaya çıkabilecek meseleleri çözmek adına gayri resmî bir teşkilatı İzmir’de oluşturmuştu. ABD adına başkanlığını David Offley’in yaptığı bu teşkilat, bir nevi konsolosluk vazifesi görmekteydi.[4]

21 Temmuz 1828’de ABD hükûmeti, Akdeniz filo kaptanı William M. Crane ve David Offley’i ticaret antlaşması oluşturmak ve imzalamakla yetkili olarak görevlendirse de Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Rusya ve Fransa ile görüşmeleri olduğundan antlaşma bu tarihte gerçekleşmemiştir. [5] Ancak daha sonra ABD heyetindeki Charles Rhind, Osmanlı temsilcisiyle olan görüşmesinde isteklerinden biri olan Karadeniz geçişinin reddi halinde, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan 1829 tarihli Edirne Antlaşması’na atıfta bulunmuş ve bu hak Osmanlı tarafından tanınmazsa Rus Çarı’ndan bu hakkı isteyebileceklerini belirtmiştir.[6] Bu mülakattan sonra 7 Mayıs 1830 tarihinde Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması imzalanarak süreç sonlandırılmıştır.

Tarafların Antlaşmadan Beklentileri ve Antlaşma Maddeleri

Tarafların Antlaşmadan Beklentileri

Navarin’de beklemediği bir saldırı sonucunda ciddi bir mukavemet dahi gösteremeden mağlup olan ve donanmasını kaybeden Osmanlı Devleti, aynı zamanda bu saldırı sonrasında uluslararası politikada yalnızlaşmıştı. 1830 yılında ABD ile Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması’yla Osmanlı ve ABD’nin ilk diplomatik temasının bu tarihe denk gelmiş olması tesadüf olmamalıdır. Modern bir donanma inşası ve uluslararası alanda bir “dost” arayışında olan Osmanlı’nın bu eksiklerini, daha önceleri de Osmanlı’yla diplomatik ilişkiler kurmaya gayret eden ABD, Akdeniz ticaretine dair amaçladığı güvenliği sağlamak ve diğer bazı devletler gibi çeşitli imtiyazlar elde etmek bedeliyle karşılamıştır.

Navarin

Antlaşma Maddeleri

1. Madde: Osmanlı Tüccarlarının Amerika Devleti’nde, Amerikan tüccarlarının Osmanlı topraklarında haklarının korunması sağlanacaktır. Vergi oranlarının her iki ülkede de diğer tüccarlara uygulandığı oranda olması kararlaştırılmıştır.

2. Madde: Osmanlı, gereken (Amerikan ticaret noktalarına) konsolosluk kurabilecek ve elçi atayabilecektir.

3. Madde: Osmanlı Limanlarında ticaret yapan Amerikan tüccarlar, Osmanlı’nın “düvel-i mütehabbe” (dost devletler) olarak tanıdığı devletlerin tüccarlarının gördüğü muameleyi görecektir.

4. Madde: “Beş yüz kuruştan ziyadeye reside olan” (fazla olan) davalar hariç, Osmanlı vatandaşı- Amerikan vatandaşı davası olursa bir Amerikan elçi olmadan dava karara bağlanmayacaktır.

5. Madde: Osmanlı topraklarında- sularında ticaret yapan Amerikan gemileri, kendi bayraklarıyla güvenli bir şekilde ticaret yapabilir. Ancak Amerika Devleti bu imtiyazı başka bir devlete sağlamamalıdır.

6. Madde: Tarafların ceng sefineleri (savaş gemileri) birbirlerine denk geldiklerinde dostça bir tavır takınılmalıdır.

7. Madde: Amerika Devleti ticari gemileri, boğazlar ve imparatorluk alanından geçebilir, Karadeniz’e yüklü veya yüksüz yolculuk yapabilir.

8. Madde: İki tarafın ticari gemileri asker veya mühimmat taşımak için eğer kaptanları razı olmazsa alıkonulamaz ve nakliyata zorlanamaz.

9. Madde: İki taraftan herhangi birinin ticari gemilerinin yok olması durumunda, diğer taraf hem tayfanın kurtarılması için hem de varsa kurtarılabilecek mallar için yardım etmek durumundadır.[7]

Antlaşmaya eklenen gizli maddede ise Osmanlı Devleti talep ettiği halde Amerikan tersanelerinde gemi yaptırabilmesi, buralarda yapılan gemileri satın alabilmesi hakkı vardır. Ayrıca Osmanlı, ABD’den gemi yapımı için kereste ithal edebilecekti. Ancak ABD Senatosu, bu gizli maddeye onay vermedi.[8] Senato’nun bu izni vermemesine karşın ABD hükûmetinin dolaylı izniyle önce Henry Eckford, onun ölümüyle de Foster Rhodes, Osmanlı Devleti için gemiler inşa etmiştir. Bu faaliyetler esnasında, Türk gemi mühendisleri de yeni tekniklerden haberdar olmuşlar ve Amerikan mühendisler ülkelerine döndükleri zaman savaş güçleri yüksek ve sağlam gemiler yapmaya devam edebilmişlerdir. Böylece modern Osmanlı donanmasının nüvesi oluşturulmuştur.[9]

Sonuç

Osmanlı Devleti, 1830 Antlaşması ile istediklerini almış ve donanmasını daha modern bir şekilde yenilemiştir. Bunun karşılığında ABD’ye Karadeniz’de gemi bulundurma ve tüccarlarına topraklarında daha iyi şartlarda ticaret hakkı vermiştir. Uluslararası arenadaki yalnızlığını ve donanmasındaki eksikliği bu şekilde aşabilen Osmanlı, öte yandan ABD’nin Akdeniz, Karadeniz ve Anadolu coğrafyasına daha etkin şekilde girebilmesinin de önünü açmıştır. Taraflar, ilk diplomatik temaslarını gerçekleştirdikleri bu antlaşmadan beklediklerini almışlardır.

Onur Karabağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BOSTAN, İ., “NAVARİN”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXII, İstanbul, 2006, s. 441-443

ERHAN, Ç., “1830 Osmanlı-Amerikan Antlaşması’nın Gizli Maddesi ve Sonuçları”, Belleten, S. 234, C. LXII, 1998, S. 457-465

GÜLER, Y., “Osmanlı Devleti Dönemi Türk Amerikan İlişkileri (1795-1914), Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, S. 1, C. VI, 2005, s. 227-240

KAYAPINAR, S., “1830 Osmanlı-ABD Ticaret Antlaşması Öncesi Amerika’nın Diplomasi Girişimleri”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 51, 2017, s. 39-56

KURAT, A. “Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Vesikaları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. V, S. 8, 1967, s. 282-371

ÖRENÇ, A., “1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması”, Tarih Dergisi, S. 46, C. 0, 2012, s. 37-84

[1] İdris Bostan, “NAVARİN”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. XXXII, İstanbul, 2006, s. 442

[2] Ali Fuat Örenç, “1827 Navarin Deniz Savaşı ve Osmanlı Donanması”, Tarih Dergisi, S. 46, 2012, s. 47

[3] Yavuz Güler, “Osmanlı Devleti Dönemi Türk Amerikan İlişkileri (1795-1914), Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, S. 1, C. VI, 2005, s. 230-231

[4] Güler, a.g.m., s. 233

[5] Kayapınar, “1830 Osmanlı-ABD Ticaret Antlaşması Öncesi Amerika’nın Diplomasi Girişimleri”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 51, 2017, s. 54

[6] Kayapınar, a.y.

[7] Akdes Nimet Kurat, “Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Vesikaları”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. V, S. 8, 1967, s. 332-333

[8] Çağrı Erhan, “1830 Osmanlı-Amerikan Antlaşması’nın Gizli Maddesi ve Sonuçları”, Belleten, S. 234, C. LXII, 1998, S. 459

[9] Erhan, a.g.m., s. 465

[/vc_toggle]

Tayvan Askeri Tatbikatının Haklı Nedenleri ve ‘Çin Saldırganlığı’

Çin’in son zamanlarda Tayvan yakınlarındaki endişeli askeri tatbikatlarına pandeminin olmasına rağmen devam etmeye çalışması ve Tayvan Boğazı’nda gerilimlere neden olması çalışması sonrası Tayvan askeri tatbikatları artırmaya başladı. Çin ise askeri gerilimi artırmakla kalmayıp bölgeye korku salmaya devam ediyor. Çin’in bölge istikrarını sarsan nitelikteki askeri hareketlerinin sinyalini vermesi üzerine yıllardır ABD’nin bölgedeki müttefiki ve Asya-Pasifik bölgesinde demokrasinin meşalesi olan Tayvan’ı tehdit etmesi, Tayvan lideri Tsai Ing-wen’ın askeri harekâtı başlatması ve birçok askeri üssü ziyaret etmesiyle sonuçlanmıştır.

“Han Kuang” olarak adlandırılan tatbikatlar Tayvan’ın ana yıllık askeri tatbikatlarıdır. Ancak bu yıl, Çin’in egemen bölge olarak gördüğü adanın etrafındaki askeri ve donanma faaliyetlerini hızlandırdığı için bu tatbikatlara daha da önem verilmektedir.

Hindistan-Pasifik bölgesinin sağlık sistemlerine bağlı olarak koronavirüs pandemisi altında sendelemelerine karşın, Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) bu durumu adeta fırsat bilircesine doğudan daha aktif bir şekilde faaliyet göstermeye çalışmaktadır. Tayvan ve Japonya’da son zamanlardaki çeşitli Çin deniz ve hava saldırılarının raporları bulunmaktadır[1].

Tayvan’ı 2020 yılında açıkça tehdit eden olay Halk Kurtuluş Ordusu (HKO), Doğu Amfi Komutanlığı’nın Şubat ayının ilk yarısında, Tayvan’a savaş jetleri ve bombardıman uçakları göndermesi dikkat çekmiştir. Buna karşılık, Tayvan Hava Kuvvetleri Çin uçaklarını gölgelemek için kendi savaş uçaklarıyla karşılık vermek zorunda kalmıştır. 10 Şubat’ta Çinli jetlerin “Tayvan Boğazı’ndaki (Çin’e göre gayri resmi olan) orta çizgiyi” geçtiği tespit edilmiştir. [2]. Bu ihlale karşı aynı gün, HKO Doğu Amfi Komutanlığı, ordusunun “çok hizmetli ortak savaş yeteneklerini daha da geliştirmek ve test etmek için hava-kara saldırı ve yangın destek tatbikatları” ile meşgul olduğunu belirten bir açıklama yapmıştır[3]. Gelişmelerin akabinde Tayvan Dışişleri Bakanlığı ise bir tweet atarak Pekin’den Tayvan’ı askeri olarak tehdit etmek yerine koronavirüse odaklanmasını istedi[4]. “HKO savaş gemilerinin ve uçaklarının son yıllarda Tayvan Boğazı çevresinde provokasyonları Çin’in birleşme aramak için artırdığına ve Tayvan Boğazı’ndaki statükoyu ciddi şekilde zayıflattığına ve bölgesel gerginlikleri arttırdığına” dair Tayvan Anakara İşleri Konseyi (MAC) bir açıklama yapmıştır[5].

Tayvan Boğazı

HKO’nun hava sahalarına müdahaleleri Mart ve Nisan aylarında da devam etti. Bu ihlallere karşı ise Mart ayı ortasında, Tayvan Savunma Bakanlığı, Tayvan’ın güneybatısındaki sulara gece tatbikatları yapan Çin J-11 savaşçılarına ve KJ-500 havadan erken uyarı ve kontrol uçaklarına cevap vermek zorunda olduklarını belirtti. Muhtemelen bu olay Tayvan yakınlarında yapılan ilk gece tatbikatıydı. Bakanlık ayrıca bu uçakların Tayvan’ın Hava Savunma Tanımlama Bölgesi’ne yaklaştığını söyledi. Bakanlık aynı zamanda, hava keşif ve devriye uçaklarının yapılan ihlallere karşı uygun şekilde yanıt verdikten ve onları uzaklaştırmak için (bir emir) yayınladıktan sonra, komünist uçakların Hava Savunma Tanımlama Bölgesi’nden uzaklaştırıldığını açıkladı. Mart ayının sonuna doğru, Tayvan Savunma Bakanlığı, Taipei’nin “provokasyon ve tehditlerin somut kanıtı” olarak gördüğü Çin’in Tayvan çevresinde dört “hedefli ” tatbikatı olduğuna dair başka bir açıklama yaptı. Çin’in gerçekleştirmiş olduğu hava ve sınır ihlallerine karşı Tayvan F-16 savaş uçaklarını konuşlandırarak kendi tatbikatını başarı ile gerçekleştirdi.

Çin ve Tayvan arasında yaşanan gerginlikler bu yıl başlamadı. Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in 2016’te iktidara gelmesinden bu yana var olan gerginlik giderek daha belirgin hale geldi ve 2020’nin Ocak ayında yeniden seçilmesiyle birlikte tansiyon daha da yükseldi. Tsai, askeri modernizasyonu bir öncelik haline getirmiş ve Tayvan, geçen yıl on yıldan fazla bir süredir en büyük savunma harcama artışını açıklamış olmasından dolayı Çin’in Tayvan hakkındaki endişeleri artmıştır. Pekin, Tsai’nin Tayvan’daki bağımsızlık isteklerini daha da güçlendirmesinden ve Tayvan’ın uluslararası ortamda tanınırlığını artırmasından korku duymaktadır.

Nisan ayı ortasında, Çin’in uçak gemisi Liaoning ve diğer beş savaş gemisinin Tayvan sularından ve Miyako Boğazı’ndan geçmesiyle birlikte Çin uluslararası ihlallere devam etmektedir.

Gizlilik koşuluyla konuşan bir Japon Savunma Bakanlığı yetkilisi, Çin uçak gemisini, iki güdümlü füze avcısını, iki çok amaçlı savaş gemisini ve bir tedarik sınıfı hızlı savaş destek gemisini izlediklerini söyledi. Tayvan donanması ise bu duruma haklı bir müdahale amacıyla Tayvan’ın doğusuna yelken açarken taşıyıcı grev grubunu izlemek için gemilerini göndermiştir. Tayvan’ın Savunma Bakan Yardımcısı Chang Guan-chung, parlamentoda, pandeminin dünya çapında yayıldığı zaman, “Çinli komünistler bölgesel çatışmaya yol açan herhangi bir askeri macera yapmaya çalışırlarsa, dünya tarafından kınanacaklar ve ne olursa olsun, hepimiz hazırız ve bunun için en iyi hazırlığı yaptık” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Bu açıklamanın yansımaları ise son günlerde yaşanan askeri tatbikatlarla görülmektedir. Çin’in ihlallerine ve hem Tayvan’ı hem de bölgeyi tehdit eden kalkışmalarına Tayvan’ın güçlü askeri ekipmanlarla karşı koyacağı ve uluslararası ortamın Çin’in bu bölgede korku rejimi kurmasını engelleyeceği düşünülmektedir.

Bölgedeki gerginliği başlatan ve devam ettiren Çin uçak gemisi, bölgedeki tek uçak gemisi olarak hala varlığını sürdürmektedir. Theodore Roosevelt ve Ronald Reagan adlı iki ABD taşıyıcı gemileri ise limanda görev için beklemektedirler.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://english.kyodonews.net/news/2020/07/c0f33e803562-japan-now-instantly-scrambles-jets-against-chinas-from-fujian.html Japonya’nın Çin uçakları kontrolüne dair haber için bkz. (Erişim Tarihi: 17.07.2020)

[2] https://www.aljazeera.com/news/2020/02/china-taiwan-drills-meant-hone-combat-capabilities-200211041844107.html Detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[3] https://www.reuters.com/article/us-taiwan-china-defence/china-says-taiwan-drills-are-meant-to-hone-combat-capabilities-idUSKBN20503L Haberin detayı için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[4]https://twitter.com/MOFA_Taiwan/status/1226802437916262402?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1226802437916262402&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.aljazeera.com%2Fnews%2F2020%2F02%2Fchina-taiwan-drills-meant-hone-combat-capabilities-200 İlgili tweet için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[5] https://www.mac.gov.tw/en/News_Content.aspx?n=A921DFB2651FF92F&sms=37838322A6DA5E79&s=3AF953C12D84A525 Açıklamanın tamamına ulaşmak için bkz. (Erişim Tarihi:17.07.2020)

[/vc_toggle]

Arnavutluk Meclisi, Türkiye ile Yapılan Askeri Anlaşmayı Onayladı

0

Arnavutluk Meclisi, Türkiye ile imzalanan mali ve askeri iş birliği anlaşması ve mali yardıma ilişkin uygulama protokolünü onayladı.

Arnavutluk Meclisi, 1998’den bu yana Türkiye ile 26 askeri anlaşma, hibe ve protokol onaylarken, son anlaşma ile Türkiye’de yüzde 100 yerli üretime sahip firma ve taraflardan alım gerçekleştirecek.

“Ülkemizin etkilendiği deprem de dahil olmak üzere bizi zor durumlarda yalnız bırakmayan Türk tarafına teşekkür ediyoruz.” diyen Arnavutluk Milletvekili Gjebrea, “Ülkemizin stratejik ortağı Türkiye, savunma ve ulusal güvenlik alanı başta olmak üzere çeşitli alanlarda Arnavutluk’u sürekli olarak desteklemiştir.” ifadelerini kullandı.

Yunanistan’ın komşusu Arnavutluk’taki Paşalimanı Deniz Üssü’nde Türk askeri ve fırkateyni konuşlu bulunuyor.

1839’dan 1946’ya Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış

Türkiye Cumhuriyeti siyasal olarak birçok kırılmaya uğramış, büyük badireler atlatmış ve hep tartışmalara yol açmıştır. Dönemsel olaylar bile tek başına yüzlerce akademik araştırma ve yine yüzlerce kitaba konu olacak kadar derin ve karmaşık olmuştur. Yine de bu yazı dizisinde sizlere Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarını özetleme amacındayım.

Erken dönem Türkiye Siyasi tarihini incelerken Osmanlı’nın son dönemlerinde olan siyasal gelişmeleri de görmezden gelemeyiz. Zira Osmanlı’nın son dönemlerindeki siyasi gelişmeler erken dönem Türkiye siyasetine ciddi etkiler yapmıştır. Bu yüzden yazı dizisinin ilk bölümünde cumhuriyet ilanı öncesi gelişmeler, ilk anayasa çalışmaları, yönetim sorunsalı, çok partili yaşama geçiş, savaş ekonomisi ve demokrasinin yükselişi ele alınacaktır.

1839-1923 – Arka Plan (Tanzimat, Meşrutiyet, darbe ve savaş dönemleri Osmanlı siyaseti)

Osmanlı Devleti çok uluslu bir imparatorluktu. Tarih boyunca azınlıkların ve dış güçlerin devletten bazı talepleri oluyor, durumu ciddiyeti bazen savaş veya isyan seviyesine kadar yükseliyordu. Ama özellikle Fransız ihtilalinden sonra temel özgürlüklerin sağlanması talebi imparatorluğun dört bir yanından yükselir olmuştu. Batılı toplumların mutlak monarşiye ve feodalizme karşı baş kaldırışları başta Osmanlı olmak üzere birçok çok uluslu imparatorluğun iç işlerini karıştırmıştı. Dönemsel olarak kitapların yaygınlaşması, kültür seviyesinin yükselmesi, bağımsız yayıncıların çıkardıkları gazeteler kitlesel bir bilinçlenmeye yol açmıştır. Toprak ağaları ile sıkı ilişki içerisinde olan krallar köylülerden aldıkları vergilerle yaşarken kendilerini halktan soyutlamışlardır. Sonunda halk zor kullanarak temel özgürlüklerini elde etmiş ve Fransa’da cumhuriyet kurulmuştur.

Osmanlı imparatorları da benzer sorunlar ile boğuşuyordu. Dış borçlanmalar başlamış, yabancı tüccarlara verilen imtiyazlar artmış, gümrük vergisinin azalmasıyla yerli sanayii ve üretim durma noktasına gelmiş, iç isyanlar bastırılamamış ve ülke ciddi toprak kaybına uğramıştı. Halk yoksullaşmış ve savaştan savaşa koşmaktan yorulmuştu. Bu durumda Fransa’dan dünyaya yayılan reform ve özgürlük dalgaları imparatorluk başkenti İstanbul’a ulaşmış ve iyiden iyiye Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırma amacıyla bu düşünceler dillendirilmeye başlamıştı.

2. Mahmut

Reformlar 2. Mahmut döneminde başlasa da genel reformculuğun hukuksal bir kimlik kazanması sağlanmamıştı. Hemen arkasından gelen Padişah Abdülmecit bu gerekliliği anlamış ve çevresindeki bazı devlet adamlarının da desteğiyle 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı’nı okutmuştur. Osmanlı tarihinin en önemli metinlerinden olan bu ferman devletin temel vatandaşlık hakları vermesini, Osmanlı’nın kötü durumda olduğunun kabulünü, bunu düzeltmek için yenilikler ve yasalar oluşturulacağını, rüşvetin ve ağır vergilerin önüne geçileceğini, müsadere (kişinin mallarına el koyma) ve idamın yargısız yapılamayacağını içeriyordu. Yönetimsel ve siyasi işleyişte hiçbir yenilik sunmayan ferman yeni kanunlarla hali hazırdaki yönetimin geliştirilmesi amacını taşıyordu. Oysa ki aydınlar temel bir meclisin oluşturulmasını gerekli görüyorlardı. Tanzimat çok önemli bir adım olsa da başarılı olamadı, halk ve yerel yönetimden fermanın uygulamalarına tepkiler geldi.

Meclis-i Umumi

1876 yılına gelindiğinde Osmanlı’da 1. Meşrutiyet ilan edildi. Yine bu dönemde Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi ve Meclis-i Umumi adlı meclis kuruldu. Genç Osmanlılar hareketinin etkisinin büyük olduğu bu olay sonucunda üyeleri atamayla belirlenen Ayan Meclisi ve üyeleri seçim yoluyla belirlenen Meclis-i Mebusan oluşturuldu. Bu ikisi birleşerek Meclis-i Umumi ismiyle hizmet veriyordu. Yeni yönetimin yasama organını oluşturacak olan bu meclis Osmanlı tarihinde bir ilkti. Yine Osmanlı’nın ilk ve tek anayasası konumunda bulunan Kanun-i Esasi meşrutiyetin kurulmasıyla Krikor Odyan adlı hukukçu tarafından hazırlanmış ve devlet erkanının müdahaleleri ile son halini alıp yürürlüğe konmuştur. 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi’nin ilk 5 maddesi padişaha ait hakların tanımlandığı maddelerdi. Bunu takip eden yaklaşık 20 maddede Osmanlı halkının temel özgürlükleri yer alıyordu. Yine sonrasında vergi ve kişisel mülkiyet haklarını tanımlayan maddeler vardı. 42. Madde kurulacak meclisin yetki ve haklarını tanımlıyordu. 20 Mayıs 1878’de Padişah 2. Abdülhamit’in karşıtlarından Ali Suavi ve beraberindeki 150 kadar kişi teknelerle Çırağan Sarayı’na çıkartma yaptı ve sarayın muhafızlarını etkisiz hâle getirdiler. Asiler, 5. Murad’ın tutulduğu bölmeye ulaştılar ancak akli dengesi yerinde olmayan 5. Murad korkuya kapıldı ve asilerle gitmeyi reddetti. Ali Suavi eski padişahı ikna edemedi. Bu arada, yetişerek olaya müdahale eden Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa komutasındaki askerler asilerden 60’ını öldürdüler. Hasan Paşa, kalın bir sopayla başına vurarak Ali Suavi’yi öldürdü ve bu başarısız darbe girişimini bastırdı. Çırağan Baskını olarak adlandırılan bu darbe girişimi ve 93 Harbi’nin de etkisiyle, 2. Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırdı. Aslında resmi olarak kanunlar yürürlükte görünse de fiilen hiçbir kanun uygulanmadı. Yine bu dönemde meclisin toplanması ve hizmet etmesi de engellendi.

1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti padişahı baskısı altına aldı. 1908’de Manastır ve Selanik’te isyanlar çıkardılar. Bu baskı sonucu 2. Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi tekrar yürürlüğe koydu ve derhal seçimler düzenledi. 2. Meşrutiyet olarak adlandırılan bu dönemde meclis koltuklarında fazlaca yer tutan ittihatçılara tepkiler arttı. Gazeteci Hasan Fehmi Bey’in ittihatçılar tarafından öldürülmesi bardağı taşırdı. Bazı subaylar ve vekiller ittihatçı oldukları gerekçe gösterilerek öldürüldü ve yine ittihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı. Durumun protestodan isyana dönüşmesi sonucunda çoğunluğu ittihatçıların kontrolünde olan (Edirne’de bulunan 2. ve 3. Ordu ile bir kısım Rumelili milisten oluşan) Hareket Ordusu kuruldu ve İstanbul’a gelen ordu isyanı bastırdı.

İsyanın bastırılmasından sonra toplanan meclis verdiği kararla 2. Abdülhamit’in tahttan indirilip Selanik’e sürgüne gönderilmesine ve yerine kardeşi Mehmet Reşat’ın getirilmesine karar verdi. 31 Mart Vakası olarak adlandırılan bu olay sonucunda Osmanlı yönetiminde ciddi adımların atılmasına sebep oldu. Padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Meclis, Bakanlar Kurulu’nu denetleme ve kendi başkanını seçme yetkisine sahip oldu. Bu olaylar sonucunda artık Osmanlı’da “padişah” ünvanının tümüyle sembolik bir anlamı kalmıştır.

1913’te ittihatçılar tarafından yapılan baskınla Harbiye Nazırı Nazım paşa öldürüldü, başbakan Kamil paşa silah zoruyla istifa ettirildi ve Erkan-ı Harbiye reisi Mahmut Şevki paşa Sadrazam ilan edildi. Böylece devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eline geçti. Edirne’nin işgali sonrası, Edirne’yi kurtarmak amacıyla yapıldığı savunulan bu darbeye Bab-ı Ali Baskını adı verilmiştir. Buna rağmen Edirne aylar sonra imzalanan Londra anlaşmasıyla Bulgarlara bırakılmıştır. Sonrasında hırslı yöneticiler devleti 1. Dünya Savaşı’na soktular. Yenilgiden sonra da ülkeyi terk ettiler.

Anadolu’da kurtuluş ateşinin henüz yeni yakıldığı dönemde İstanbul’da mebus seçimleri yapıldı. Seçimler sonucu Anadolu’dan birçok Müdafa-i Hukuk destekçisi mebus seçildi. Mustafa Kemal de 2 ayrı vilayetten mebus seçilmesine rağmen güvenlik gerekçesiyle İstanbul’a gitmedi. 1920’de toplanan bu meclis Anadolu kurtuluş hareketinden yana tavır aldı. Meclisin oy birliği ile Misak-ı Milli’yi kabulü ve ilanı sonrası işgalci askerler meclisi dağıttı. Bir kısmı tutuklanan mebusların hemen hepsi ilk fırsatta Anadolu’ya geçerek 23 Nisan’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar.

Dağıtılan meclisle birlikte Meclis-i Mebusan ve Kanun-i Esasi tarihe karışacak, buna rağmen Anadolu’nun kalbinde hem siyasi hem de askeri anlamda tam bir özgürlük meşalesi yakılacaktır…

İlk Anayasa Çalışmaları

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde henüz meclisin ilk yıllarında Teşkilat-ı Esasiye kanunu ilan edilmiş, ilk defa “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” hükmü yasalaşmıştır. Ayrıca bu kanunla modern bir meclisin kurulması ve seçim yöntemiyle belirlenecek vekillerin arasından meclis başkanı ve bakanlar kurulu oluşturulması hususu netleştirilmiş ve bunların yetkileri belirlenmiştir. Teşkilat-ı Esasi’ye esasen 1876 yılında duyurulan Kanun-i Esasi’den oldukça etkilenmiş ve Osmanlı’nın son dönemlerinde hayli sıkıntı yaratan sorunların da çözümü üzerine özelleştirilip değiştirilerek oluşturulmuştur.

 

Yönetim Kimin?

Teşkilat-ı Esasiye’ye göre TBMM başkanlığı görevi devlet-hükümet başkanlığını da kapsayacak düzeyde oluşturulmuştu. Bu görev cumhuriyetin ilanına dek Mustafa Kemal tarafından yürütüldü. Bu sırada Osmanlı saltanatının Ankara hükümetini zora sokması büyük bir sıkıntıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında işgalci devletlerle yapılması planlanan görüşmelerde saltanatlık makamı sık sık soruna neden oluyordu. İstanbul yönetiminin işgalcilerden yana tutumu dolayısıyla görüşmelere Ankara hükümeti ile birlikte İstanbul temsilcileri de çağrılıyor ve bir çeşit karışıklık çıkması için görüşmeler sürekli baltalanıyordu. Bu durum Ankara hükümetini karar almaya zorladı. Tartışmalı görüşmeler TBMM’de sürerken sadrazam Tevfik paşa Mustafa Kemal ve TBMM’ye gönderdiği telgrafla işgale karşı birlik çağrısında bulundu bunun üzerine Mustafa Kemal’in sert ısrarlarıyla 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Son sultan Vahidettin halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etse de, erkanının istifası sonrası güvenliğinden endişe ederek İngiliz zırhlısı Malaya ile Malta’ya kaçmıştır.

Meclisin sıkıntılarından birisi de devletin merkezinin neresi olacağının kanunlaştırılmamış olmasıdır. Her ne kadar saltanat kaldırılmış olsa da henüz net bir başkent seçilmemiş olması sorunlara yol açıyordu. 13 Ekim 1923’te İsmet paşanın önergesiyle tek maddelik yasa tasarısı onaylandı ve Ankara resmen başkent oldu. Devlet merkezinin İstanbul’dan taşınmasının ilanı cumhuriyet rejimine geçiş için önemli bir adım olmuştur.

Peki Egemenlik Kimin?

Ulusal mücadelenin ilk yıllarından beri her fırsatta vurgulanan “Egemenliğin halka ait olması” gerekliliği cumhuriyetin hazırlığıydı.

Bu sırada yeni kurulan meclis hükümetinde çıkan sorunlar meclisi güçsüz gösteriyordu. Bitmek bilmeyen tartışmalarla amaçtan uzaklaşılıyor ve meclis faaliyetleri aksıyordu. Bunların cumhuriyet rejimi ile aşılacağını düşünen Mustafa Kemal bakanların istifasını istedi. Bu karardan sonra, bilinçli oluşturulan, hükümet boşluğunu kapatma yetkisi muhalif vekillere verildi. Ama bir sonuca ulaşılamadı. 28 Ekim akşamı yol arkadaşlarına “Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” diyen Mustafa Kemal 29 Ekim günü, hükümetin bir türlü kurulamaması sorununun halledilmesi için görevlendirildi. Bir saatlik konuşma yapan Mustafa Kemal cumhuriyet rejiminin yaratacağı kolaylıkları meclise anlattı. Sonrasında ise yasa tasarısını sundu. Meclis tarafından kabul gören cumhuriyet rejiminin ilk cumhurbaşkanı da Mustafa Kemal seçildi. Böylelikle yüzyıllardır ezilen halk için en önemli karar verilmiş oldu. Artık egemenlik, kayıtsız şartsız, milletindi. 1924 yılına geldiğimizde ise Teşkilat-ı Esasiye baştan oluşturuldu. Bundan sonraki yıllarda değişiklikler devam etmiş ve kadınların seçme ve seçilebilme hakkı ile laiklik vurgusu anayasada yer bulmuştur. 1945 yılında dili Türkçeleştirilip tekrar kabul edilen bu anayasa 1960 darbesine dek yürürlükte kaldı.

Dönemin Kanayan Yarası: Çok Partili Yaşama Geçiş

1923’te Mustafa Kemal tarafından kurulan halk fırkası cumhuriyet tarihinin ilk partisidir. Bu dönemde başka partilerin de kurularak çok partili siyasi yaşama geçilmesi fikri Mustafa Kemal tarafından önemle vurgulanmıştır. Nitekim mecliste yaşanan fikir ayrılıkları sonucu bir muhalefet partisinin gerekliliği görülmüş ve 1924 yılında Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar öncülüğünde cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.

Genel anlamda demokrasi veya cumhuriyet karşıtlığı yapmayıp, tek partili meclisin “Egemenliğin halka ait oluşu”nun önüne geçeceğini ve mecliste farklı fikirlerin de temsilinin şart olduğunu savunmuşlardır. Tüm bunlara rağmen dış güçlerin desteğini de alan bazı gerici liderler tarafından başlatılan 1925 Şeyh Sait isyanı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın varlığına sığınılarak gelişmiş ve isyanın büyüklüğü yüzünden alınan sert önlemler kapsamında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, çok partili yaşama geçiş denemesi başarısız olmuştur. 1930 yılında Serbest Cumhuriyet  Fırkası’nın kurulmasıyla tekrar çok partili siyasi yaşama geçiş denense de, gerek partinin direkt olarak Mustafa Kemal’i karşısına alması ve gerekse bazı cumhuriyet karşıtı grupların partiye girmesi yüzünden, aynı yıl partinin kendi yönetimi tarafından feshedilmesi sonucu bu girişimi başarısız olmuştur.

Savaş Ekonomisi

Hasan Ali Yücel

Bu yıllardan itibaren Cumhuriyet Halk Fırkası yönetiminde ülke siyasetinde ciddi dönüm noktaları olmamış, ülke ekonomik sıkıntıları atlatmaya çabalamıştır. Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü cumhurbaşkanlığına getirilmiş ve çeşitli hükümetler ile reformlara, ülke ekonomisinin toparlanmasına ve eğitime önem verilmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında ise ülke ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşmuştur. Savaştan uzak kalma politikası güden İsmet İnönü yönetimi bu dönemde Hasan Ali Yücel öncülüğünde köy enstitülerini kurmuş ve ciddi bir eğitim hamlesi yapmıştır. Bu dönemde savaştan kaçınma stratejisi başarılı olsa da ülke ekonomisi çok zayıflamıştır. Sanayileşme sekteye uğradığı gibi, ülke ekonomisinin temel direği olan tarım da sekteye uğramıştır. Şehirlerdeki stokçuluk ve karaborsacılık şehir sermayesinin belirli ellerde toplanmasını ve şehir burjuvazisinin oluşmasına sebep oldu. Kırsalda ise özellikle silah altına alınan erkeklerin çokluğu küçük ve orta düzeydeki çiftçiliği bitirdi ve büyük toprak sahipleri güçlerine güç kattılar. Kırsaldaki çoğu çiftçi topraklarını büyük toprak ağalarına satmak zorunda kaldı. Toprak ağalığı yaygınlaştı. Durumu önlemeye çalışan devlet “Varlık Vergisi”ni yürürlüğe koydu. 1942 yılında mecliste kabul gören bu yasa, Türkiye’de yatırım yapıp büyük karlar elde eden yabancıları da hedef almaktaydı. Nitekim servet tespit komisyonlarının tespitine göre tahakkuk edilen vergilerin %87’si gayrimüslimlere yüklenmişti.

İsmet İnönü

Çeşitli çevrelerce ağır bulunan vergilerin ödenememesi durumunda kişiye ait mallar haczedilecek, hala karşılanamayan vergi kalırsa kişi Erzurum Aşkale’de bulunan çalışma kamplarına götürülecek, çalışmalarına karşılık verilecek ücretin yarısına vergi borçlarına karşılık olarak el konulacaktı. 1942 ile 1943 yıllarında İstanbul’da çok sayıda gayrimenkul el değiştirdi. Vergi borcuna karşılık el konulan ve satılan bu muhitlerin %67’si Müslüman Türkler, %30’u devlet tarafından satın alınmıştır. Yine 1943’te 1229 kişi varlık vergisini ödememesi sebebiyle Aşkale’ye çalıştırılmak üzere yollandı. Durum karşısında oluşan tepkinin büyüklüğü, Varlık Vergisi uygulamasının 17 Eylül 1943 yılında kısmen, 15 Mart 1944’de ise tamamen kaldırılmasına sebep olmuştur. Özellikle gayrimüslimleri etkileyen olaylar nedeniyle gayrimüslimlerin sayısı hızla yarıya düştü.

Varlık Vergisi uygulamalarında toplam 394 milyon lira vergi toplandı. Bu miktar 1942 ülke bütçesinin %80’ine tekabül etmekteydi.

Demokrasinin Yükselişi

İlerleyen yıllarda savaşın son bulmasıyla Stalin gözlerini Kars, Ardahan ve Artvin’e dikmişti. Bu durum İsmet İnönü yönetimini ABD ve İngiltere’ye yaklaştırdı. Bu süreçte yavaş yavaş gelişen Cumhuriyet Halk Partisi’nin içindeki muhaliflik için bardağı taşıran son damla 1945’deki bütçe görüşmeleri ve çiftçiyi topraklandırma kanunu görüşmelerinde oldu.  Celal Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan hükümet icraatlerine açık muhaliflik gösterdiler. Gerek meclis konuşmalarında, gerekse Vatan gazetesindeki yazılarında sert eleştiriler yaptılar. Sonuç olarak partiden ihraç edildiler veya istifa ettiler. Cumhurbaşkanı İnönü’den de destek alan parti kurma çalışmaları hız kazandı ve 1946’da Demokrat Parti kuruldu.

Sonrasında ise çiçeği burnunda demokrasimiz tarihinin en ağır çelmelerinden ilkini yaşayacaktı…

Nayed: Türkiye 16 Bin Kişiyi Libya’ya Transfer Etti

1

Hafter kontrolündeki Tobruk Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Temsilcisi Arif Ali Nayed, aşiretlerin Mısır’dan yardım talep etmesine ilişkin, “Çok tehlikeli ama Türkiye’nin kibir dolu saldırganlığı bize başka seçenek bırakmadı.” ifadesini kullandı. Türkiye’nin Libya’ya yaklaşık 16 bin kişiyi transfer ettiğini iddia eden Nayed, Mısır ile ittifak içerisinde olarak ‘Türk saldırganlığını’ durdurabileceklerini belirtti.

Kabileler ülkesi Libya’da siyasetten petrol ticaretine kadar her alanda varlığı hissedilen aşiretler, 2011’de Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından başlayan iç savaşta da önemli rol oynuyor. Hafter güçleri, Nisan 2019’da başkent Trablus’a operasyon düzenlemeden önce ülkenin güneyindeki aşiretlerle anlaşma sağlamıştı.

Avrupa Bütünleşme Sürecine Tarihsel Bir Bakış Açısı

Avrupa bütünleşme süreci hakkında bilgi vermek gerekirken, evvela Avrupa bütünleşme sürecini tarihsel açıdan ele almamız gerekmektedir. Bu yazımızda 20’nci yüzyılda başlayan Avrupa bütünleşmesini tarihsel bir perspektif ile inceleyeceğiz. İncelememizde kronolojik bir yöntem kullanarak, günümüze kadar uzanan geçmiş-bugün tekniğini kullanacağız. Avrupa bütünleşmesinin temelleri ilk defa 1921 yılında Belçika ile Lüksemburg arası da imzalanan Belçika-Lüksemburg Ekonomik İşbirliği ve 1944 yılında Belçika, Lüksemburg ve Hollanda arasında anlaşmaya varılan fakat 1948 yılında yürürlüğe giren BENELÜKS ile atılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra askeri, politik ve ekonomik yönden sarsılan Avrupa’ya 1947 yılında ABD Marshall Planı ile yardım elini uzatmıştır. Avrupa ülkelerinin SSCB’nin savunmuş ve yaymış olduğu komünizmin etkisine gireceğinden endişe eden ABD, kendi öncülüğünde OECD, yani Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nü kurarak gerek Marshall Planı ile gerekse OECD aracılığıyla Avrupa ülkelerinin ekonomilerini düzeltmek istedi ve onları kapitalist batı bloğuna güçlü birer transatlantik aktörler olarak sisteme kazandırmak istemiştir. Ayriyeten 1948 yılında, Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi; Avrupa tarihinin ilk federal toplantısı olarak kabul edilmektedir. Kongreye 26 Avrupa ülkesinin yanı sıra ABD ve Kanada gibi Kuzey Amerika ülkeleri de katılmıştır. Ayrıca kongreye dönemin en büyük politikacıları, devlet adamları, sanatçıları, gazetecileri, yazarları, ekonomistleri, din görevlileri, akademisyenleri, hukukçuları ve filozofları da katılarak, hep birlikte Avrupa bütünleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu kongreyi takip eden 1949 yılında ise Avrupa Konseyi kurulmuştur. Merkezi Strazburg olmak üzere 10 ülke tarafından kurulan Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkeleri şunlardır; Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç. Ayrıca Avrupa Adalet Divanı da Avrupa Konseyi tarafından kurulmuştur.

İlk başlarda iki-üç ülke (Belçika, Lüksemburg ve Hollanda) arasında tesis edilmeye başlanan Avrupa bütünleşme süreci, ilerleyen yıllarda genişleyerek meyvelerini almaya başlamıştır. Artık Avrupa ülkeleri, eskiye nazaran, daha sistematik bir şekilde bir araya geliyorlar ve gerek kendi ülkelerindeki meseleleri gerekse Avrupa kıtasını ilgilendiren meseleleri masaya yatırarak tartışır bir vaziyete bürünmüşlerdir. Fransa’nın öncülüğünde 1950 yılında kurulan Avrupa Savunma Topluluğu, Avrupa’nın savunmasına yönelik atılan bir adımdır. Fakat Stalin’in ölümüyle birlikte rahatlayan Avrupa ülkeleri, bir süreliğine de olsa, güvenlik kaygılarını bir kenara bırakmışlardır. 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa’nın ilk supranasyonal (ulus üstü) organı olarak kabul edilmektedir.

AKÇT ile birlikte Fransa, Hollanda, Batı Almanya, Belçika, İtalya ve Lüksemburg arasında bir tek pazar kurulmaya çalışılmış, böylece Avrupa bütünleşmesinin bir parçası olan ekonomik entegrasyonun sağlanmasının temelleri atılmıştır. 1957 yılındaki Roma antlaşması ile birlikte gümrük vergileri ve gümrük birliği, ortak bir tarım ve ulaşım politikası, sosyal fonu tesis edilmeye çalışılmış ve en önemlisi Avrupa Komisyonu kurulmuştur. Roma antlaşmasının bir diğer adı da Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur. Aynı zamanda Avrupa Serbest Ticaret Birliği ve Bakanlar Konseyi kurularak serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği ve ortak pazar ile birlikte iktisadi entegrasyon tesis edilmeye çalışılmıştır. Buna ilaveten Avrupa Parlamentosu 1957’de kurularak siyasi entegrasyonun temelleri atılmaya çalışılmıştır.

Avrupa Bütünleşmesinde Durgunluk Dönemi

60’lı yıllarda Avrupa bütünleşmesi durgunluk dönemine girmiştir. Zira Fransa’nın cumhurbaşkanı De Gaulle hem Birleşik Krallık’ı Avrupa bütünleşmesinin dışında tutmaya çalışıyordu hem de ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyordu. Böylelikle ABD’nin tekelinden ayrılmış ve kendi içerisinde hükümetler arası bir şekilde bağımsız hareket edebilen bir Avrupa tasarlamıştır. De Gaulle’nin bu girişimleri Avrupa bütünleşmesinin 60’li yıllarda duraklamasına yol açmıştır. 70’li yıllarda ise Avrupa bütünleşmesi büyük bir darbe almıştır. Zira 1973 yılında İrlanda, Birleşik Krallık ve Danimarka; Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olarak Avrupa bütünleşmesine dâhil olmuşlardır. Özellikle Birleşik Krallığın Avrupa bütünleşmesine dâhil olması, Avrupa’da Avrupa şüpheciliğini doğurmuştur. 70’lerdeki ekonomik kriz, Avrupa içerisindeki milliyetçi ve ulusalcı hareketlenmeleri de tetikleyerek Avrupa bütünleşmesini olumsuz yönden etkilemiştir.

Avrupa Bütünleşmesi Tekrardan Hız Kazanıyor

1981’de Yunanistan ve 1986’ta Portekiz ve İspanya Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılarak Avrupa bütünleşmesi fiziki sınırlar bakımından genişlemiş oldu. 1985’te ise Batı Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg bir araya gelip Schengen Antlaşması‘nı imzalayarak kendi aralarındaki fiziki sınırları kaldırdılar. Schengen Antlaşması ile birlikte özelde bu 5 Avrupa ülkesi, genelde ise Avrupa’da ortak pazar anlayışı güçlenmiş bulunmaktadır. Ayrıca ekonomik entegrasyon yolunda bir ilerleme kat edilmiş ve 1988 yılında Ekonomik ve Parasal Birlik kurulmuştur. Bu atılım ile birlikte Euro bölgesi ve Euro para biriminin temelleri atılarak Avrupa bütünleşmesinin önemli bir faktörü olan ekonomik entegrasyon hususunda önemli bir mesafe kaydedilmiştir. İlerleyen zaman dilimi içerisinde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olan ülke vatandaşlarının kimlik kartları tüm toplulukta geçerli olmuş ve Friedrich Schiller’in “Ode an die Freude” adlı şiiri Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun marşı haline gelmiştir.

Schengen ülkeleri ve haritası – [immihelp]

90’lı yıllarda Doğu Almanya’nın Batı Almanya ile birleşmesine paralel olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu da hem derinleşmiş hem de genişlemiştir. 1993 yılındaki Maastricht Antlaşması ile birlikte Avrupa entegrasyonu ve bütünleşmesi epey ilerleme sağlamıştır. Maastricht Antlaşması’na kadar sadece ekonomik saiklerle ilerleme sağlayan Avrupa bütünleşmesi, Maastricht Antlaşması ile birlikte ekonomik ve siyasal bir çerçeve kazanmıştır. Böylece Avrupa Ekonomik Topluluğu, Maastricht Antlaşması ile birlikte Avrupa Birliği haline gelmiştir. 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç Avrupa Birliği’ne katılarak Avrupa bütünleşmesine katılmıştır. 1999 yılında Euro Bölgesi kurulmuş ve 15 Avrupa ülkesi arasında ekonomik bir yakınlaşma ve bütünleşme sağlanmıştır. Birleşik Krallık, Danimarka ve İsveç haricindeki diğer 13 Avrupa ülkeleri ilerleyen yıllarda Euro para birimini kabul ederek ortak bir ekonomik mekanizma oluşturmaya çalışılmıştır. 2001 senesinde Nice Antlaşması imzalanır ve 2002 yılında Euro, üye devletler arasında resmi olarak kabul edilir. Aynı zamanda bundan önce kurulan kurumlar reform edilerek Avrupa bütünleşmesine yeni bir soluk getirilmiş ve böylece Avrupa Birliği yenilenmiştir.

2004 yılında Çek Cumhuriyeti, Kıbrıs, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovenya ve Slovakya Avrupa Birliği’ne katılmış ve Avrupa Birliği’nin üye sayısı 25’e yükselmiştir. 2007 yılındaki Lizbon Antlaşması ile birlikte Bulgaristan ve Romanya Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Lizbon Antlaşması ile birlikte Avrupa’daki güçler dağılımı sistematik bir mekanizma üzerine oturulmaya çalışılmış, bu doğrultuda Avrupa Birliği Anayasa’sı oluşturulmuştur. Fakat Fransa ve Hollanda’nın anayasayı reddetmeleri ile birlikte Anayasa hiç yürürlüğe girmemiştir. Anayasa ile birlikte Avrupa Birliği uluslararası hukuk bağlamında tüzel kişi olarak kabul edilecek, Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi başkanı her 6 ayda bir değişimli başkanlık sistemi yerine kalıcı bir başkanı olacak, Avrupa Birliği’nin bir dışişleri bakanlığı oluşturulacak, vatandaşların dilekçe hakki verilerek bir milyon imza ile Avrupa Komisyonu’na bağlayıcı olmayan bir teklif yapılabilecek, Maastricht Antlaşması ile birlikte ulusal parlamentolara bir organizasyon prensibi olarak verilen yetki ikamesi güçlendirilerek Avrupa Birliği’nin merkezi hükûmeti olan Brüksel ile taşra eyaletleri olan birlik ülkeleri arasında yetki ve sorumluluk paylaşımı oluşturulacak ve Avrupa Parlamentosu’na üye ülkeler bağlamında henüz (ortak) karar verici olmadığı tarım, yapısal fonlar, adalet ve içişleri gibi alanlarda söz sahibi olur. Fakat Avrupa Parlamentosu’na inisiyatif hakkı verilmez. Bu hususlar söz konusu anayasanın belki de en önemli maddelerindendir.

Anayasa ile birlikte aynı zamanda ekonomik entegrasyonu takip eden siyasal entegrasyon oluşturulmak istenmiştir. Fakat federasyon tipinde bir Birleşik Avrupa Devletleri hayata geçirilmeye müsait olmamıştır. Söz konusu anayasa her ne kadar ilk önce Fransa ve Hollanda, ardından da İrlanda tarafından kabul edilmediyse de, anayasanın bazı maddeleri müstakil birer uygulamalar olarak yürürlüğe girmiştir. Bu doğrultuda ilk defa 2010 yılında Avrupa Konseyi’ne kalıcı bir başkan seçilmiş ve bu makam aynı zamanda Avrupa Birliği’nin “de facto başkanlık” makamı olarak görülmüştür. 2013’te Hırvatistan’ın Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte Avrupa bütünleşmesi genişleme yoluyla mesafe kaydetmiştir. Fakat Avrupa Mülteci Krizi ile birlikte ciddi sorunlarla karşılaşan Avrupa Birliği, üye ülkeler arasında tekrar yükselen ulusalcı ve milliyetçi akımların etkilerini kıramamıştır. Bu bağlamda özellikle Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden Bexit süreci ile ayrılması çok tartışılmıştır. Avrupa bütünleşmesi bu günlerde ciddi oranda sarsılmış, fakat buraya kadar dünyaya gayet başarılı bir entegrasyon örneği göstermiştir. Özellikle ekonomik entegrasyon bağlamında devrim niteliğinde reformlarda bulunan Avrupa Birliği, siyasi entegrasyona teşebbüs etmek istediği anda çeşitli tepki ve krizlerle karşılaşmış ve Avrupa bütünleşmesini bir ileri safhaya taşıyamamıştır. Bugün koronavirüs kriziyle yüzleşen Avrupa Birliği, özellikle İtalya ve İspanya gibi ülkelerin tepkileriyle karşılaşacaksa bile kriz sonrası yeni reformlarla kendisini yenileyeceği aşikârdır.

[irp posts=”27334″ name=”Avrupa Kimliğinin İncelenmesi Bağlamında Avrupa’nın Tanıtımı”]

[irp posts=”27410″ name=”Devletin ve Sınırların Westphalia Sonrası Değişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Bildt, Carl, “Europe must keep its ‘soft power'”. Financial Times on Centre for European Reform, 2005
Dedeoğlu, Beril, Dünden Bugüne Avrupa, İstanbul, 2003
Druzhinin, Aleksei, “Armenia Joins Eurasian Economic Union, 2014
Kızılırmak, Burça; Erhan, Çağrı; Senemoğlu, Deniz, Avrupa Birliği Temel Konular, Ankara, 2011
Smale, Alison, “Fighting EU ‘enlargement fatigue'”. International Herald Tribune, 2006
Statute of the Council of Europe”. Council of Europe. 5 Mayıs 1949.
Tasch, Barbara, “Russia, Kazakhstan, Belarus Sign Treaty Creating Huge Economic Bloc”. times.com. Time Magazine, 2014
Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı. “Avrupa konseyi”, 2012
[/vc_toggle]

Sırbistan İtiraf Etti: Ermenistan’a Silah Gönderdik

0

Rusya’nın Avrupa’daki müttefiki Sırbistan Ticaret Bakanı Rasim Ljajic, Ermenistan’a silah gönderimi gerçekleştirdiklerini kabul etti. Ljajic’in açıklamalarından öne çıkanlar:

  • Silah gönderiminin bedeli bir milyon avrodan az.
  • Azerbaycan ile ilişkilerine zarar gelmesini istemiyoruz.
  • Ermenistan’a yönelik resmi bir yaptırım olmadığı için talebi geri çeviremedik.

Hafta başında Sırbistan’ın Azerbaycan’daki Maslahatgüzarı Danitsa Veinoviç, Ermenistan-Azerbaycan sınırında çatışmalar yaşandığında Ermenistan’a silah gönderdikleri gerekçesiyle Azerbaycan Dışişleri Bakanlığına çağrılmıştı.

Azerbaycan, Sırbistan’dan Ermenistan’a havan topu ve çeşitli kalibreli mermilerden oluşan büyük miktarda mühimmat gönderildiğine dair güvenilir ve doğrulanmış bilgilere sahip olduklarını belirtmiş ve Sırbistan’dan konuya ilişkin açıklama beklediklerini kaydetmişti.