Sina’nın kuzeyinde Mısır ordusuna düzenlenen saldırıda resmi rakamlara göre 2 Mısır askeri ölürken, 4 asker yaralandı. Ordunun açıklamasına göre 18 ‘tekfirci’ unsur öldürüldü.
Sina’da neler oluyor?
10 Kasım 2014’te IŞİD liderine biat eden Ensar Beyt el-Makdis örgütü, adını “Sina Vilayeti” olarak değiştirdiğini açıklamıştı. Arap Baharı sonrası saldırılarını artıran örgüt, Mısır ordusu ile çatışarak bölgede bağımsızlık istiyor.
Ordu bölgede F-16 savaş uçakları, Apache tipi helikopter ve zırhlı araçlarla operasyonlar düzenliyor.
İsrail’e komşu olan ve petrol, bakır, fosfat, demir, kömür, firuze taşı, manganez ve uranyum gibi maden kaynaklarına sahip Sina, tarım ve hayvancılık bakımından da ülke ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyor.
Yunanistan’ın ana karaya en uzak adası olan Meis adası büyük stratejik öneme sahip. Meis Adası’na Yunanlar Megisti, Avrupalılar ise Kastellorizo diyor. Meis’in Türkçedeki karşılığı ise Kızılhisar’dır. Ada 1512 yılından 1915 yılına kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır.
Meis’in de aralarında olduğu 12 Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına Türkiye davet edildi. İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. Bu antlaşmayla 12 Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı.
Yunanistan’a bağlı Meis Adası, Doğu Akdeniz’de, Antalya’nın Kaş ilçesinin 1.2 mil açığında ve Yunanistan’ın en doğusunda bulunan Rodos adasına uzaklığı ise 69 mildir. Yüzölçümü 7,3 km², uzunluğu 9 km olan Meis Adası’nın kıyıları girintili çıkıntılı ve sarp kayalıktır. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Yunanistan birbiriyle çakışan münhasır ekonomik bölge iddialarına sahiptir. Bu derin anlaşmazlığın temelinde yatan asıl sebep ise iki ülkenin adaların deniz yetki alanlarının bölüşümünde oynaması gereken role ilişkin farklı yaklaşımlarıdır.
Yunanistan, neredeyse Türkiye anakarasına bitişik küçücük Yunan adalarının anakaralarla aynı ölçüde deniz yetki alanı ürettiğini ve deniz yetki alanlarını bölen ortay hattının en doğudaki Yunan adalarıyla Türkiye anakarası arasında çekilmesi gerektiğini söylemekte. Bu şekilde bir bölüşümün hakça olmadığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunan Türkiye, anakarasına karşı bu adaların eşit ölçüde deniz yetki alanı üretmesinin hem uluslararası hukuka hem de hakkaniyet ilkesine aykırı olacağını savunmaktadır.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi deniz yetki alanlarının bölüşülmesinde ortay hattı kullanımını veya başka herhangi bir yöntemi öncelemiyor. Güncel uluslararası hukuka göre deniz yetki alanlarının bölüşümünde “adil” sonuç ve ülkelerin karşılıklı mutabakatı esastır.
Yunanistan’ın iddia ettiği deniz yetki alanına göre Meis adası kendi alanının yaklaşık 4.000 katı deniz yetki alanı üretmekte. Böyle gerçek dışı bir ihtimal hem uluslararası hukuka hem de hakkaniyete aykırıdır. Bu noktada tahkim kararları Türkiye’nin tezlerini desteklemekte.
1978’de Birleşik Krallık ile Fransa arasında Manş Denizi yetki alanlarının bölüşülmesinde ortay hattının güneyinde, yani yanlış tarafında kalan İngiliz adaları çembere alınmış, ortay hattının kuzeyinde kalmasına rağmen bazı ufak İngiliz adalarına ise azaltılmış etki tanınmıştır.
1982’de Uluslararası Adalet Divanı, Tunus ile Libya arasındaki deniz yetki alanlarını belirlerken Tunus’a ait Kerkennah adalarına azaltılmış etki tanımıştır. Yine 1985’te Malta ile Libya deniz alanlarının belirlenmesinde bazı ufak adalara azaltılmış etki alanı tanınmıştır.
1971’de Tunus ile İtalya arasında Linosa, Lampedusa ve Pantelleria adaları, 1978’de Avustralya ile Papua Yeni Gine arasında Torres Boğazı adaları, 1992’te Kanada ile Fransa arasında St. Pierre ve Miquelon adaları bu anlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tezlerini desteklemekte.
Sonuç olarak deniz yetki alanlarının belirlenmesinde Yunanistan’ın iddia ettiği gibi anakaralar ile adalar arasında ortay hattının değişime uğramadan otomatik kullanımı zorunlu bir uygulama değildir. Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuna uygun olarak Mavi Vatanı 462.000 km2‘dir.
Son yıllarda neredeyse dünyanın tüm bölgelerinde aktif iş birliği ve dış politika amacı güden Türkiye, özellikle Akdeniz’de gerçekleştirdiği oyun değiştirici hamleler ile önemli bir aktör olmayı başardı. Bu yapıcı politikalarıyla bölgede çıkarlarını, barışı ve istikrarı korumaya çalışırken agresif tutum sergileyen devletler ile zaman zaman sürtüşme yaşıyor. Mavi Vatan adıyla başlayan Akdeniz ve Kıbrıs politikası, bölgede eski sömürgeci ve saldırgan devletlere karşı başlatılan siyasi ve askeri bir hamle olarak ortaya çıktı. Bu devletler arasında Kuzey Afrika’ya geçmişte büyük soykırımlar yaşatmış Fransa, meşru olmayan darbeci yönetimiyle bölgede sık sık karmaşaya yol açan Mısır, ekonomik anlamda tükenmiş olan fakat propaganda amacı ile sürekli Türkiye’ye sorun çıkartmaya çalışan Yunanistan gibi ülkeler bulunmakta.
Hal bu iken, Türkiye de uluslararası alanda haklı sesini duyurmak için yeni devletlerle ve organizasyonlarla ilişkilerini genişleterek iş birliği yapmaya davet ediyor. Ekonomik, siyasi ve askeri olarak her açıdan güçlü olmaya çalışan Türkiye, yaptığı diplomatik hamleler ile bölgede kendisi olmadan bir anlaşma yapılamayacağını birçok kez kanıtladı. Bu makalede ise son zamanlarda Mısır Hükümeti ile büyük sorunlar yaşayan Etiyopya’nın durumunu ve Türkiye ile gerçekleşebilecek potansiyel ortaklıktan bahsedeceğiz.
Etiyopya’nın 2011 yılında başlattığı Afrika’nın en büyük, dünyanın ise yedinci en büyük barajı olacak Hedasi Barajı, inşasına başlandığından beri bölgedeki ülkeler arasında nehir sularının kullanımı konusunda büyük anlaşmazlıklar ortaya çıkardı. Birçok ülke ve organizasyonun arabuluculuk yaptığı sorunda hala bir çözüm bulunabilmiş değil. Proje neredeyse tamamlandı ve Etiyopya artık anlaşmasızda olsa yağmur dönemini kaçırmamak için barajı kullanmaya başlayacağını belirtiyor. Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, bu proje ile enerji açığını kapatmayı amaçlıyor.
Yapılan Barajın Fotoğrafı.
Etiyopya-Mısır ve Sudan Arasındaki Anlaşmazlığın Sebebi Nedir?
Anlaşmazlık konularının başında barajın su ile doldurulma süresi geliyor. Mısır tarafı barajın tamamının 7 yılda doldurulmasını istiyor. Etiyopya’nın ise maksimum 3 yılda süreci tamamlamayı hedeflediği konuşuluyor. Etiyopya yönetimi 2023’te ise inşaat işlemlerini tamamlayıp elektrik üretimine başlamayı planlıyor. Buradaki süre sıkıntısı Mısır’ı tedirgin eden ana nedenlerden biri. Eğer Etiyopya 3 yılda barajı doldurmayı tamamlayıp elektrik üretmeye başlarsa Mısır Hükümeti Nil Nehri üzerinde kuraklık yaşanabileceğinden korkuyor ve bu yüzden bu durumu ‘su güvenliğine, dolaylı olarak ulusal güvenliğine bir tehdit’ olarak görüyor. Aynı zamanda Mısır tarafı, barajın yapıldığı Mavi Nil’den Mısır ve Sudan tarafı halen yılda 50 milyar metreküp suyun aktığını, bunun Nil sularının yüzde 60’ını oluşturduğunu, bu nedenle barajın dolum süresi ve sonrasında bırakılacak olan yıllık su miktarının minimum 40 milyar metreküp olması gerektiğini belirtiyor. Etiyopya ise bu miktarı 31 milyar metreküpte sabitlemek istiyor.
Öteki nedenler ise Hedasi Barajı’nın Afrika’da Mısır’ın enerji tekelini kırmasından korkması, yaklaşık 1 milyon vatandaşın işsiz kalma riski, zaten büyük ekonomik sıkıntılar çeken ülkenin yatırım ve enerji bakımı açısından çekiciliği kaybederek zarara uğrayacağı düşünmesinden kaynaklı sorunlar.
Halkının yüzde 60’ından fazlasının elektriğe erişiminin olmadığına vurgu yapan Etiyopya, kalkınmak isteyen ve sınırlı kaynaklarına sahip bir Afrika ülkesi için projenin hayati öneme sahip olduğunu tekrarlıyor. Buda Mısır’ı rahatsız eden başka bir durum. Çünkü Etiyopya’nın en büyük elektrik ihracatçısı konumuna gelme ihtimali ülkeye gelebilecek yatırımları arttıracak. Bunun sonucunda baraj etrafındaki şehirler hızlıca gelişme gösterebilecek.
Yukarıdaki sebeplerden dolayı özellikle son zamanlarda kriz sürekli büyümekte ve agresif taraf olarak Mısır Etiyopya’yı savaş ile tehdit ediyor.
Türkiye Baraj Krizinde Ne Yapabilir?
Hali hazırda Mısır ile Libya’da büyük gerginlikler yaşayan Türkiye, bu durumu bir avantaja çevirebilir. Mısır Hükümeti darbeci bir hükümet olduğu için halk tarafından tam onaylanmamış, içinde birçok sorun barındıran, baskıcı bir rejim ile ülkeyi yönetiyor. Aynı zamanda sürekli borçlanıp silahlanıyor fakat ekonomik durum olarak ülke hiç iyiye gitmiyor. Zaten sıkıntıda olan iç politika ve ekonomik sebepler bir savaş durumunu kaldıramayabilir, bu yüzden savaş konusunda Mısır’ın çok ileri gidebileceği tahmin edilmiyor.
Buna karşın Mısır’ın tehditleri Libya’da hala sürüyor. Yakın zamanda sözde halife Hafter yanlısı Tobruk Temsilciler Meclisi, Mısır’ın ülkeye askeri müdahalede bulunmalarına izin vereceklerini açıkladı. Devamında ise, ‘Kardeş ülke olan Libya ve Mısır, Libya’da işgalci güçlerine karşı (Türkiye) ulusal güvenliğini korumak adına ortak hareket edebilir’dendi. Aynı şekilde Türkiye destekli UHM’nin Sirte kentine saldırması durumunda Mısır’ın doğrudan çatışmaya girebileceğini söyleyerek ‘kırmızı çizgi uyarısında’ bulunmuştu. Kahire’deki hükümet, Türkiye’nin uluslararası bir krize dönüşen Libya’ya asker göndermesini Mısır’ın bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak değerlendiriyor.
Son yıllarda silahlanmaya büyük para harcayan Mısır, askeri güç kategorisinde Türkiye’yi geriye atarak dokuzuncu sıraya yerleşti. (Kaynak: GlobalFirePower)
Bu yüksek tansiyon sürmeye devam ederken, bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Mulatu Teshome Wirtu’dan görüntü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Özel Temsilcisi Mulatu Teshome Wirtu’yu kabul etti.
Bu buluşma beklenen bir buluşma değildi ve akıllara birçok soru getirdi. Tam iki ülkede Mısır ile bu krizleri yaşarken iki önemli devlet temsilcisinin buluşması beraber yapılabilecek planların ilk aşaması olarak sayılabilir. Türkiye, henüz açık bir şekilde belirtmese de Etiyopya’nın baraj projesine olumlu bakıyor ve destekliyor gibi gözüküyor. Aynı şekilde fotoğrafın altında veya diğer birçok yerde Etiyopyalı kullanıcıların Türkiye hakkında sevgi ve saygı mesajları bıraktığı görülüyor.
Bu beraberlik mesajını sevenler kadar nefret edenlerde var. Özellikle Mısır medyasında hoşnutsuzluk yaratan görüntü, Kahire Amerikan Üniversitesi’nde çalışan Mısırlı bir akademisyenin tweetinden anlaşılabilecek düzeyde.
(Bu toplantıda Etiyopya ile Türkiye’nin Mısır’a nasıl bir mesaj göndermek istediğini merak ediyorum, çünkü bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Mısır, Libya ve Hedasi Barajı konusunda kesin kırmızı çizgileri sahiptir ve kendi çıkarlarını koruyacaktır.)
Türkiye’nin Etiyopya’daki Yatırım ve Etkileri
Son yıllarda artan etkisiyle Türk iş adamları Etiyopya’da yatırımlar yapmaya başladılar ve bundan karlı geri dönüşler yapıyorlar. Yatırım açısından ucuz fiyat ve genç nüfusa sahip olan ülkede şu an 150’den fazla Türk şirketi, inşaat, tarım, üretim ve kimya sektöründe faaliyet gösteriyor. Yaklaşık 2,5 milyar dolarlık yatırımla Türkiye’nin Afrika kıtasındaki yatırımlarının yarısı bu ülkede bulunuyor. Şimdiye kadar 30 binden fazla kişiye iş imkânı sağlayan Türk şirketleri, iki ülke arasındaki yakın ilişkiler dolayısıyla yıllardır bu ülkenin kapısını aşındırıyor.
Hatta Türkiye, Çin ile birlikte Batılı ülkelerin yatırım yapmaktan çekindikleri Afrika ülkelerine sürekli yatırım girişimlerinde bulunuyor. Dünya’nın %15 nüfusunu barındıran kıtada, ekonomik olarak iki ülkenin yatırım profilleri büyük farklılık gösterse de Afrika yatırımları, Çin’in toplam yatırımlarının yüzde 18,5’ini oluştururken, Türkiye’nin ise toplam yurt dışı yatırımlarında yüzde 15’lik bir paya sahip. Bu istatistikten anladığımız kadarıyla Türkiye’nin Afrika’ya ilgisi oldukça büyük.
Rusya Bilimler Akademisi Afrika Enstitüsü araştırma görevlisi, Afrikanist ve siyaset uzmanı Sergey Kostelyanets Türkiye’nin dış politikasını şöyle açıklıyor:
“Türkiye, Avrupa ile Avrupalıydı, Türk ülkelerle Türktü, oysa Afrika için Müslüman ülke, ekonomik kalkınmaya yardımcı olan ileri ve gelişmiş İslam yolunu seçti. Elbette, politik ve ekonomik modernleşmeyi başarıyla hayata geçiren ve Ortadoğu’da az sayıda demokratik toplumlardan birini inşa eden Türkiye’nin deneyimi, oldukça cazibeli görünüyor”
Aynı şekilde Somali ile Türkiye’nin ilişkisi oldukça iyi durumda. Türkiye’nin en büyük yurt dışındaki askeri üssü Somali’de bulunuyor ve bu yıl başlarında Somali Türkiye’yi Somali denizlerinde petrol arama teklifinde bulundu.
Somali’deki Türk askeri üssü
Sonuç
Her ne kadar birbirinden uzak olsa da, iki devlette şu anki politikaları gereği Mısır hükümeti ile sorunlar yaşıyor. Bu sorunlar yakında çözülebilecek mi bilinmez fakat bu iki ülke beraber çalışırlarsa istedikleri sonuca yaklaşmaları muhakkaktır. Türkiye’nin Etiyopya’ya olan ticari yatırımlarının da bir etkisi olarak ülkeler politik olarak birlikte hareket ederse beraber Mısır’a karşı diplomatik baskı yapılabilir. Böylece Türkiye hem Akdeniz’de istediği yolda bir adım atmış olacak hem de Afrika bölgesinde prestijli bir yere sahip olacaktır. Aynı şekilde Etiyopya da istediği baraja sahip olacaktır ki, bu iki taraf içinde kazan kazan durumudur.
Türkiye’nin Meis Adası çevresinde Navtex ilanı sonrası ‘Türkiye ile Yunanistan arasında sosyal medyada çıkarılan savaş’ hakkında teyitli gelişmeleri soru-cevap şeklinde sizler için hazırladık.
Kriz Nasıl Çıktı?
Her şey Türkiye’nin Meis Adası’nın güneyi ve doğusunda 2 Ağustos’a kadar sürecek Navtex ilan etmesi ile başladı. Bu ilan, bölgede sismik araştırmaların yapılacağının ve alana yabancı gemilerin girmemesi konusunda da bir ilandı.
Navtex Ne Demek?
Teknik olarak uluslararası faks makinesi gibi çalışan Naxtex, denizcilere, meteoroloji tahminleri, seyir bilgileri, aciliyet, emniyet ve denizde çalışma yapılan sahalar hakkında bilgi veren haberleşme cihaz sistemdir. Yaklaşık 400 deniz mili (740 km) mesafeye kadar yayın gönderilebilen sistemle MF yani orta dalga boyu frekansından yayın gerçekleşir.
Ülkeler, Deniz Kuvvetleri’nin belirlediği alanda yapacağı eğitim ve tatbikatların bilgisini bu sistemde önceden duyurur ve bu sahalara girilmemesi konusunda yabancı gemilere uyarılarda bulunur.
Türkiye’nin Navtex İlan Ettiği Bölge Neresi?
Türkiye’nin Navtex ilan ettiği bölge Antalya’nın Kaş sahillerine 2 KM uzaklıktaki Meis Adası ile Rodos Adası arasındaki bölgeyi kapsamaktadır.
Yunanistan Neden Çok Tepki Gösterdi?
Meis Adası ve çevresi Yunanistan’a göre Yunan deniz alanı içerisinde. Bu nedenle Atina, bölgede Türk gemilerinin faaliyet yürütmesine karşı çıkıyor.
Uluslararası hukuk açısından Yunan iddiaları kabul edilse dahi bölge Türk kara suları içerisinde yer alıyor. Konuyla ilgili Prof. Dr. Emete Gözügüzelli, “Yunanistan, Türkiye’nin kendi yetki alanları içerisinde sismik araştırma yapacak olmasından dolayı bunu savaş sebebi sayacağını ifade ederek uluslararası içtihat hukukunu ihlal etmekle kalmamış deniz hukukunun ve uluslararası hukukun BM ilkelerine dayalı kurallarını yok saymıştır.”ifadelerini kullanarak Yunanistan’ın bir kez daha hukuksuz bir şekilde konuya yaklaştığını belirtti.
Yunan Ordusu Alarm Durumuna Mı Geçti?
Navtex ilanının hemen ardından Yunanistan Genelkurmay Başkanı Floros, Güney Kıbrıs ziyaretini yarıda keserek Atina’ya döndü. İddiaya göre 15 Türk savaş gemisi bölgeye intikal etti. Bununla birlikte Türk savaş uçakları ve İHA’ların bölgede uçtuğu iddia edilse de bu bilginin teyitsiz olduğu ortaya çıktı. Yunan medyasına göre 15 Türk savaş uçağı 82 ihlal gerçekleştirdi.
Öte yandan Yunan Greek City Times internet sitesi, Yunanistan Silahlı Kuvvetleri’nin personellerin tüm izinlerini iptal ettiğini, Yunan ordusunun alarm durumuna geçtiğini yazdı.
Savaş Gemileri Meis Adası Çevresinde mi?
Diğer sondaj ve sismik faaliyetlerinde olduğu gibi araştırma gemilerine Türk fırkateynlerinin refakat edeceği bilinirken, son 24 saat boyunca Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı fırkateynlerin bölgede görev icra etmediği belirtildi.
Yunanistan Başbakanı Ne Dedi?
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, “Türkiye, Doğu Akdeniz’de gerginlik yaratmaya devam etmesi halinde, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamaktan başka seçeneği olmayacak.” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ki tartışmalı bölgelerde ilan ettiği Navtex operasyon planını durdurmaya çağırıyoruz” açıklamasında bulundu.
Libya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tarihine göz atıldığında ülke savaş öncesi İtalyan işgaline uğramışken, savaş sonrası Fransa ve Birleşik Krallık’ın himayesine bırakılmıştır. Ancak ülkede İtalyan etkisi 1950’lilere kadar devam etmiştir. Siyasi yönetimde İngilizlerin etkisinin olduğu belirsizlik dönemlerinde ise ülke ekonomik, sosyal ve kültürel olarak durgunluk yaşamıştır. Birleşmiş Milletler (BM) 1949 yılında Libya’nın bağımsız bir ülke olması gerektiği kararını almıştır. Görüşmelerde Libya’yı o dönemde sürgünde olan Kral İdris temsil etmiştir. 7 Ekim 1951 tarihinde Libya Birleşik Krallığı’nın anayasası kabul edilmiş, 27 Kasım 1951’de de BM, Libya’nın bağımsızlığını ilan etmiştir.[1]1969 yılına gelindiğinde ise ordunun genç subaylarından olan Kaddafi, Kral İdris yönetimini devirmiştir ve ülkede monarşi sona ermiştir. Kaddafi yönetiminde ülke 21. yüzyıla kadar varlığını devam ettirmiştir. Ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkileri AB’nin ortaklık ilişkisi barındırmayan Avrupa Komşuluk Politikası çerçevesinde ilerlemiştir ve temelinde finansal araçlar bulunmaktadır.[2]
Kral İdris Libya’nın bağımsızlığını ilan ediyor. (1951)
2011 yılında Libya’da iç savaş öncesi Avrupa Birliği ile Libya işbirliği anlaşması müzakere ediyordu ancak bu müzakereler iç savaş dolayısıyla dondurulmuştur. Avrupa Birliği Libya’da yaşanan çatışmalarda yaptırım uygulamıştır hatta Birliğin bazı üyeleri askeri eylemlerde bulunmuştur. Bu savaşlardan sonra iki taraf ilişkilerini en derinden etkileyen konu hiç şüphesiz savaştan kaçan Akdeniz’deki düzensiz göçmenler olmuştur. 2015 yılında oluşturulan AB Afrika Acil Güven Fonu ve Kuzey Afrika penceresi, Libya’da göçle ilgili eylemler oluşturmak için kurulmuştur. Fonun amacı Avrupa Komisyonu Orta Akdeniz hattında düzensiz göçleri yönetmek, insanların hayatını kurtarmaktır. 2017 yılına gelindiğinde ise AB, Libya’dan Avrupa kıyılarına -bilhassa İtalya’ya- gelen göçü kontrol altına almak için Malta Bildirgesi’ni yayımlamıştır. Bildirgenin amacı Libya’dan gelen göçü kesmek adına AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamında Libya’nın sahil güvenlik birimlerine eğitim vermek ve kıyı bölgelerde yaşayan halkların sosyoekonomik durumunu iyileştirmek için fon sağlamaktır. Ancak Malta Bildirgesi bir dayanışma mekanizması öngörüsünde bulunmamaktadır. Birliğin üçüncü taraf ülkelerle göç ve iltica konularında meşruiyetini güçlendirmek için oluşturulmuştur.[3]
Tüm bunların ışığında Akdeniz’de yaşanan göç dalgasının AB’nin Libya’ya tutumunu belirlemekte olduğunu ifade etmek doğru ancak Libya’da süregelen iç savaş sonrası yaşanan gelişmelerde AB’nin siyasi bir taraf olabileceğini söylemek mümkün görünmemektedir. AB, 2015 yılında Trablus’ta BM destekli Ulusal Anlaşma Hükümeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca savaşan taraflar ve onların uluslararası destekçileriyle ara bulucu politikalar izlemiştir ancak bu durum AB’nin Libya konusunda bölünmüş ve etkisiz yüzünü gün ışığına çıkarmıştır.
Berlin Konferansı Liderler Zirvesi
Birlik içerisinde Almanya ve İtalya, Hafter güçleri ve BM destekli Ulusal Hükümet arasında arabuluculuğa yana olmakta iken Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’nin Libya ile deniz anlaşmasından memnuniyetsizliği yüzünden ulusal hükümete karşı yabancılaşmıştır. Fransa ise General Hafter’e siyasi destek sağlayacağı yönünde açıklamalarda bulunmuştur.[4] Bunun yanı sıra Rusya’nın da desteği Hafter’in silahlı güçlerinden yana olmaktadır.
2020 yılının Ocak ayında Berlin’de yapılan Libya Zirvesi’nde toplantı sonrası Libya’da çatışmaların sona ermesi için çağrı yapmışlardır ancak bu çağrının somut bir yansıması bulunmamaktadır. AB üye devletlerinin Libya özelinde ortak bir fikir birliğinin bulunamaması hiç şüphesiz Libya’da BM destekli ulusal hükümetin elini zayıflatmaktadır. Fransa’nın ayrılıkçı Hafter güçlerini desteklemesi AB’nin bölgede önceden var olan siyasi -ya da askeri- boşluğunu derinleştirmekte ve ülkede çözümü zorlaştıran başka bir etken olmaktadır.
Elif Ateş
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Ceviz, Nurettin. Libya Tarihine Kısa Bir Bakış, Ortadoğu Analiz Şubat, cilt:3, sayı:27.
[2] “Libya,” European Neighbourhood Policy And Enlargement Negotiations – European Commission, January 27, 2020, https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/neighbourhood/countries/libya_en.
[3] Sergio Carrera and Roberto Cortinovis, The Malta declaration on SAR and relocation: A predictable EU solidarity mechanism?, Centre for European Policy Studies.
[4] Reuben Bharucha, “Libya’s Second Civil War and the EU: A Way Forward,” The New Federalist (The New Federalist, April 27, 2020), https://www.thenewfederalist.eu/libya-s-second-civil-war-and-the-eu-a-way-forward?lang=fr.
Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, hukukçu ve siyasetçi Avukat Latif Cem Baran ile “Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan’ın Hukuki Meseleleri” üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Baran, Libya ile imzalanan anlaşmanın olumlu sonuçlarının olduğunu belirtirken, görevlendirme sonrası istifa eden Emekli Tümamiral Cihat Yaycı’nın bürokraside değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında bir “Deniz Yetki Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel uzmanlarca hem uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Sizce bu anlaşma Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?
Tabii ki Türkiye’nin lehine sonuçlar doğurmuştur. Türkiye’yi Akdeniz sahiline adeta hapsetme planlarına karşı atılmış bir adımdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve egemenlik haklarını koruma adına doğru ve yerinde bir antlaşmadır.
Bundan 46 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetlerince “Kıbrıs Barış Harekatı” düzenlendi. Özellikle Yunanistan ve GKRY bu harekatı uluslararası anlaşmalara aykırı olarak nitelendiriyor ve bir işgal girişimi olduğunu söylüyor. Bu harekatı bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ?
1964’te de benzer bir harekat gündeme gelmişti. Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu harekat uluslararası anlaşmalara ve garantörlük hukukuna uygundur. Kıbrıs Barış Harekatı, Ada’da ki Türk soydaşlarımızı yaşanan vahim katliamlardan kurtarmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Mısır Parlamentosu Sözcüsü Abdel Aal, “Mısır, Akdeniz karasularında bulunan doğal kaynaklar üzerinde tam bir egemenliğe sahip ve doğal kaynaklarına kimsenin yaklaşmasına izin vermeyecek” dedi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Mısır ile karşı karşıya gelmesi söz konusu mu?
Bu beyanatlar üstteki küçük bir grubun düşüncesi. Bu ve benzeri söylemler Mısır halkının iradesini yansıtmamaktadır. Çünkü; darbe ile iktidara gelmiş diktatör bir hükumet söz konusu ki yakın bir zamanda iktidarın değişme olasılığı mevcut.
Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanlığı, “ABD Kıbrıs’ta iki kesimli federal bir yapıyı desteklemeyi sürdürmektedir.” şeklinde bir açıklamada bulundu. Kıbrıs’ta tek devlet mümkün mü?
Türkiye, bu meselenin çözülmesi için gayretini ortaya koydu. Hatta Annan Planı ve benzeri süreçlerde biraz tavizkar tutum sergiledi. Ancak tek bir devlet düşüncesi bir hayal, mümkün değil. Önümüzdeki süreçte Hatay’da olduğu gibi KKTC, halk iradesiyle Türkiye’ye katılabilir
20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi?
Kanal İstanbul projesinin ekolojik, tarımsal ve çevresel sonuçları haricinde oluşacak ada’nın askeri savunmasının nasıl olacağı ile ilgili soru işaretleri var. Montrö Boğazlar Sözleşmesini askıya alma olasılığının olduğunu düşünmüyorum.
Libya mutabakatının mimarı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı geçtiğimiz aylarda önce Genelkurmay Başkanlığında görevlendirildi. Ardından şahsi tasarrufuyla bulunduğu görevden istifa etti. Yaycı’nın sivil bürokraside görev alması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Olayı şahsileştirmemek gerek. Ancak Sn. Cumhurbaşkanı’nın bizzat adını zikrederek övdüğü değerli bir komutanımızın bürokraside de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Maraş, Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına zıt bir şekilde açılmasının hukuki bir engeli var mı?
Maraş’ın açılmasının önünde hukuki bir engel yoktur. Hatta derhal açılmalıdır. Burada söz sahibi KKTC ve resmi garantör olarak Türkiye’dir. Siyasi sorunların bu şekilde devam etmesi halinde Hatay’da olduğu gibi Kıbrı halkının kararı ile KKTC Türkiye’ye katılabilir.
Dün İsrail parlamentosu Ocak ayında GKRY, Yunanistan ve İsrail hükümetince mutabık kalınan Eastmed projesini onayladı. Ancak Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere bildirdiği Münhasır Ekonomik Bölgesinde böyle bir projenin uygulanmasının ne tür askeri veya hukuki sonuçları olur?
Batı Trakya sorunu başta olmak üzere, Girit ve 12 adalar meselesi ki Yunanistan Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 adalar da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırma ve üs kurma durumu söz konusu. Bu tür siyasi adımlara karşı olarak bu meseleler gündeme getirilebilir.
Güvenlik, tarihsel bir geçmişe sahiptir. Ancak imparatorluk ve devletleşme zamanında güvenlik algısı iç ve dış güvenlik olarak ikiye ayrılmıştır. İç güvenlik asayiş, dış güvenlik ise sınırlar dışarısından gelebilecek olan olası saldırılar olarak açıklanmaktadır.[1] İşte bu yüzden uluslararası güvenlik kavramını tanımlayabilmek adına önce güvenlik kavramı üzerinde durmamız gerekmektedir.
Güvenlik
Güvenlik, Türk Dil Kurumu’na göre, “toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu, emniyet” olarak açıklanırken[2], Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği[3] “…gereklilik doğrultusunda, devletler; bölgesel ve küresel ortamın izlenerek tehdit ve fırsatların tespit edilmesi…” açıklamasında bulunmaktadır.
Teorik anlamda “tam güvenlik” hiçbir tehdit veya tehlikenin olmaması durumuna işaret etse de pratikte bu mümkün değildir. Zira tehdit ve tehlikelerle dolu bir dünyada tam güvenlikten bahsetmek ütopik bir yaklaşımdır. Bu nedenle güvenliğe ilişkin tanımlar “tam” ile “hiç” arasında yapılmak zorundadır.”[4]
Uluslararası arenada bir devletin objektif anlamda güvende olmasının üç temel yolu vardır:
1) Bir aktörün hiç kimsenin kendisine saldırmayacağı konusunda güven duyması,
2) Herhangi bir saldırıyı önceden uydurabilecek imkânlara sahip olması.
3) Caydıramadığı bir saldırıyı bertaraf edebilme gücüne sahip olması.[5]
Uluslararası Güvenlik
Kavramsal Açıdan Uluslararası Güvenlik
Uluslararası güvenlik, en genel anlamda; devletlerin, uluslararası örgütlerin karşılıklı barış ve güvenliği sağlamak adına aldıkları önlemler bütünü olarak ifade edilebilir. Dar anlamda ise uluslararası sistemin güç kullanımı ve savaş tehdidinden biçimde, küresel çatışmalardan korunması şeklinde tanımlanabilir.[6]
Uluslararası Güvenlik, devletlerin ve uluslararası kuruluşların karşılıklı koruma ve güvenliği sağlamak amacıyla oluşturduğu önlemlerden oluşur. Bu önlemler diplomatik anlaşmaları ve askeri müdahaleyi içerir. Uluslararası güvenlik ve ulusal güvenlik kaçınılmaz olarak birbiriyle bağlantılıdır.
Tarihsel Açıdan Uluslararası Güvenliğin Dönüşümü
Güvenlik kavramının temeli insanlık tarihinin başladığı zamanlardan itibaren ele alınabilmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası ilişkiler disiplininin bağımsız bir alan olarak ortaya çıkmasının ardından güvenlik kavramı da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ayrı bir kavram olarak karşımıza çıkmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan tahribatın ve kayıpların bir daha yaşanmaması adına birçok akademisyen uluslararası güvenliğin sağlanması konusu üzerinde bulunmuş ve çalışmalarını bu yönde yapmıştır.
Soğuk Savaş adı verilen dönemin başlamasıyla birlikte uluslararası iki kutuplu sisteme ayrılmış ve bu Doğu – Batı gerginliğinin dışında kalan üçüncü bir blok olan ve iki kutuplu sistemin dışında kalan “bağlantısızlar” hareketi ortaya çıkmıştır. ABD ve SSCB arasında ittifak kurma rekabeti başlamış ve bundan hareketle ekonomik, siyasi ve askeri ittifaklar kurulmaya başlanmıştır.
Askeri ittifaklar kurma girişimi uluslararası güvenliğin mihenk taşıdır. Bu amaçla Batı Blok’u 4 Nisan 1949 tarihinde “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü(NATO)”nü; Doğu Bloku ise 14 Mayıs 1955 tarihinde “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak da anılan Varşova Paktını kurmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Japonya’ya karşı kullandığı atom bombası uluslararası güvenlik sisteminde yeni bir dönemi oluşturmuştur. Hatta bunun etkileri Soğuk Savaş döneminde de etkili olmuş iki kutup arasında “dehşet dengesi” olarak anılan bir sistemi kurmuş ve uluslararası güvenlik kaygılarının temelini oluşturmuştur.
Soğuk Savaş dönemindeki tehdit algısı tekti ve belirsizlik durumu yoktu. Uluslararası güvenlik ‘caydırıcılık’ esasına dayanmaktaydı[7]. Aynı zamanda bu dönemdeki güvenlik tehditlerinin öznesini devletler oluşturmaktaydı. Bu da belirsizlik durumunu ortadan kaldırmaktaydı. Aynı zamanda bu dönemde güvenlik öncelikli durumda bulunmaktaydı.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından uluslararası sistemde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde tehdit algılamaları ve uluslararası güvenlik açısından sade ve öngörülebilir atmosferi bu yeni dönemde yerini ilişkilerin çok daha karmaşık bir yapıya büründüğü, son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir uluslararası güvenlik ortamına bırakmıştır. Güvenlik algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli nedeni tehdit unsurunun sadece tek boyutlu ve devletten devlete olma vasfını yitirerek asimetrik bir yapıya bürünmesi ve çok boyutlu bir konuma ulaşmış olmasıdır. Artık tehditlerin kaynağının, zamanının ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin imkânsız hale geldiği bu yeni dönemde mücadele alanı olarak da büyük bir değişim ve genişleme yaşanmış, uluslararası güvenlik açısından bütün dünya bu mücadelenin zemini haline gelmiştir.[8]
SSCB’nin dağılmasının ardından iki bloklu yapı sona ermiştir. Bu da artık ABD’nin uluslararası sistemde tek bir güç olarak kalmasına sebep olmuştur. ABD’nin uzun dönem tehdit olarak algıladığı SSCB’nin olmaması, ABD’nin uluslararası güvenlik açısından yeni bir ‘öteki’ aramasına sebep olmuştur.
ABD Başkanı George H. W. Bush ve Sovyetler Birliği Mihail Gorbaçov
Ortaya çıkan yeni dönemde SSCB’ye karşı kurulmuş olan bir güvenlik örgütü olan NATO’nun varlığı sorgulanmış ancak 11 Eylül 2001 saldırısının ardından ABD yeni bir tehdit olarak terörizmi göstermiştir. Bu dönemde uluslararası güvenliğin karşısına tehdit olarak belirli ve net bir tehdit değil belirsiz ve ne yapacağı belli olmayan tehdit algılamaları çıkmıştır.
Devletler tarihsel süreç içerisinde uluslararası barış ve güvenliği korumak ve sağlamlaştırmak ve belirli ya da belirsiz tehditlere karşı olmak amacıyla pek çok adım atmıştır. Milletler Cemiyeti (MC) ve Birleşmiş Milletler ‘in (BM) kurulması uluslararası güvenlik alanında atılan en önemli adımlardır. Ayrıca uluslararası güvenliği korumak adına çeşitli tehdit unsurlar engellemeye veya en azından azaltmaya yönelik pek çok uluslararası düzenleme (konferans, kongre, antlaşma vb.) yapılmıştır. 1815 tarihli Viyana Kongresi, 1899 ve 1907 Lahey Konferansları, 1928 tarihli Briand-Kellogg Paktı gibi genel düzenlemeler ve girişimler ile Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1951), sivil havacılığa yönelik tehditleri engellemeyi ve cezalandırmayı hedefleyen Tokyo (1963), La Haye (1970) ve Montreal (1971) Sözleşmeleri, Apartheid (Irk Ayrımı) Suçunu Ortadan Kaldırmaya Yönelik Uluslararası Sözleşme (1973) gibi spesifik alanların düzenlenmesini içeren girişimler uluslararası güvenliğin korunması adına atılmış bazı adımlardır.[9]
Uluslararası toplumun endişesi bu belirsiz tehditlerin kullanabileceği kitle imha silahlarıdır. Devletler bunun gibi benzeri silahların kullanılmasını engellemek amacıyla bazı çalışmalar yapmaya başlamıştır.
Uluslararası güvenliğin korunması konusunda değinilmesi gereken bir diğer nokta “silahsızlanma girişimleri“dir. Tarihsel süreçte silahsızlanma konusunda uluslararası düzeyde sayısız girişim yapıldığı görülmektedir. Kimi zaman küresel bir silahsızlanma girişimi söz konusu olmuş (Örnek: 1899 ve 1907 La Haye Konferansları, 1921 tarihli Washington Deniz Silahsızlanma Konferansı Konferansı”), kini zaman bölgesel düzlemde bir antlaşmayla silahsızlanma sağlanmaya çalışılmış (1990 tarihli Avrupa Konvansiyonel Silahlar Anlaşması -AKKA-), kimi zaman da ikili veya çok taraflı çabalar söz konusu olmuştur (1972 tarihli SALT-1 ve 1979 tarihli SALT-2 antlaşmaları). Fakat uluslararası güvenliğin korunması konusunda en önemli unsurlardan biri olan silahsızlanma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandı söylenebilir. Zira uluslararası güvenliğin önündeki en önemli engellerden biri olan silahlanma girişimleri, günümüzde de artan bir ivmeyle devam etmekte ve ne savaşların ne de terörizm gibi diğer çatışma türlerinin önüne geçilebilmektedir.[10]
Gelişen teknoloji ile birlikte toplumlararası iletişimin artması ve çeşitlenmesi ile birlikte küreselleşme denen kavram ortaya çıkmış bir nevi devletlerarası duvarlar yıkılmıştır. Küreselleşme uluslararası güvenliği de etkilemiştir. Ulusal güvenlikle uluslararası güvenlik arasındaki ayrım kaybolmuştur.
Değişen ve çeşitlenen tehdit unsurları uluslararası güvenlik kavramının içeriğini değiştirmiş ve sınırlarını genişletmiştir. Çevre sorunları, insan hakları, kitlesel göçler, mikro milliyetçilik, etnik çatışmalar, köktendincilik, uluslararası terörizm, ekonomik sorunlar, uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı, bulaşıcı hastalıklar, insan ticareti gibi tehdit unsurları uluslararası güvenliğin ilgi alanına dâhil olmuştur.[11]
Ortaya çıkan yeni tehditlerle birlikte devletler bu sorunlarla tek başlarına başa çıkmak yerine birlikte hareket etmeye başlamışlar ve bölgesel ya da uluslararası güvenlik ittifakları kurarak uluslararası güvenliği koruma yoluna gitmişlerdir.
Sonuç
Güvenlik kavramı insanlık tarihinden beri var olan ve ulusal, bölgesel ve uluslararası olarak da incelediğimiz bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca güvenlik; tehditlerden, korkulardan ve tehlikelerden uzak olma durumdur.
Güvenlik kavramı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ayrı bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır.
Uluslararası güvenlik, en genel anlamda; devletlerin, uluslararası örgütlerin karşılıklı barış ve güvenliği sağlamak adına aldıkları önlemler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası güvenliği İkinci Dünya Savaşı’nın ardından iki dönemde incelemek mümkündür. 1.Soğuk Savaş dönemi, 2.Soğuk Savaş sonrası dönem.
Soğuk Savaş döneminde uluslararası güvenlik algısı netti, Doğu – Batı blokları olmak üzere iki kutuplu bir sistem mevcuttu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda atom bombasının kullanılması bu dönemdeki tehdit algılamalarının temelini oluşturmaktaydı. Uluslararası güvenliğin öznesi devletti ve güvenlik öncelikli konumdaydı.
Soğuk Savaş sonrası dönem ise uluslararası güvenlik açısından yeni tehdit algılamaları ortaya çıkardı. Artık uluslararası güvenliğin tek bir öznesi yoktu. Devlet dışı aktörler de sistemde etkindi. Bu dönemde sistemin ötekisini terör örgütleri oluşturmaktaydı. Temel tehdit, terörizm ve kitle imha silahlarıydı. Gelişen teknoloji ile küreselleşmenin artmasıyla devletler bu tehditlere karşı birlikte hareket etme yoluna gitti. Bu dönemde en önemli çalışmalar silahsızlanma çalışmaları olmuştur.
Devletler tarihsel açıdan mevcut tehditlere karşı uluslararası güvenliği koruma ve barışı sağlamak amacıyla bölgesel veya küresel güvenlik ve barış örgütleri kurmuşlardır. Aynı zamanda silahsızlanma çalışmaları yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde de güvenlik alanında akademik çalışmaların çoğunluğunu uluslararası güvenliğin sağlanması oluşturmaktadır. Devletler ortak tehditlere karşı birlikte hareket etmeli ve uluslararası güvenliğin sağlanması adına daha çok çalışmalarda bulunmalıdır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dedeoğlu, Beril. “ Uluslararası Güvenlik ve Strateji”. Yeniyüzyıl Yayınları. İstanbul: 2014.
İşyar, Ömer Göksel. “Günümüzde Uluslararası Güvenlik Stratejileri: Kavramsal Çerçeve ve Uygulama”. Akademik Bakış Dergisi. 2/3: 2008.
Karabulut, Andaç, Filiz Değer. “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı ve Realist Yaklaşım’a Genel Bakış”, İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2/2: 2015.
Karabulut, Bilal. “Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek”. Barış Kitapevi. Ankara: 2015.
Sancak, Kadir. “ Güvenlik Kavramı Etrafındaki Tartışmalar ve Uluslararası Güvenliğin Dönüşümü”. Sosyal Bilimler Dergisi.
14 Temmuz 1974’te iki ayrı çıkartma ile başlayan Kıbrıs Barış Harekatı Lefkoşa’nın alınmasıyla 14 Ağustos 1974’te sona erdi. Türkiye, 498 askerimizin şehit olduğu, binden fazla gazimizin bulunduğu harekat sonrasında ABD’nin ambargosuyla karşı karşıya kaldı. Peki Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ne oldu?
1.) Yunanistan’da 1967’den beri devam eden askeri rejim harekattan 4 gün sonra sona erdi ve Yunanistan bir kez daha demokrasiyle tanıştı.
2.) Rumların, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasının hedeflendiği Enosis hayalleri suya düştü.
3.) 1974 yılından sonra Yunanistan, Türkiye’yi durduramadığı gerekçesiyle NATO’dan çekildi. 1980 yılına kadar Türkiye’nin vetosundan dolayı örgüte geri dönemeyen Atina yönetimi, 80 darbesinden sonra Kenan Evren döneminde verilen onay ile NATO’ya tekrar dahil oldu.
4.) ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı.
5.) Türkiye, ABD’nin bu kararının ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl ABD’ye nota vererek ABD Savunma İşbirliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırdı.
6.) ABD’ye karşı en büyük gözdağı Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması oldu.
7.) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başladı ve 1975’te ASELSAN kuruldu.
8.) Kaddafi yönetimindeki Libya, harekatın başladığı ilk günden itibaren Türkiye için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu açıkladı. ABD ambargosunun başladığı tarihten itibaren Türkiye’nin petrol ihtiyacını Libya karşıladı.
9.) Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Rauf Denktaş önderliğinde 15 Kasım 1983 tarihinde kuruldu.
10.) Yunanistan’da mahkeme Mart 1979 tarihli kararı ile Türkiye’nin harekatını yasal buldu.
AB’nin enerjide Rusya’ya önemli derecede bağımlı olması, birliği yeni ve alternatif enerji kaynakları ve güzergâhları aramaya zorlamaktadır. AB’nin Rusya ile kurduğu ekonomik ilişkilerin, son dönemde başta doğal gaz kesintileri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yaşanan sorunlar nedeniyle gerginleşmesi üzerine, bu durumun siyasi ilişkilerine de yansıması sonucu birliğin enerji güvenliğini tehlikeye atmakla birlikte yeni enerji güzergâhları arayışı içinde olmasına neden olmaktadır.
Bu kapsamda, Doğu Akdeniz’de son yıllarda yapılan doğal gaz keşiflerinin, Avrupa Birliği’nin ihtiyacını karşılamakla birlikte Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olabileceği düşünülmektedir. Özellikle bölgede menfaatleri olan bölgesel/küresel güçlerin bu keşiflerden pay alma çabaları sebebiyle bölge ülkelerinin ulusal çıkarlarını destekleyen siyasi, askeri ve ekonomik politikaları farklılık gösterebilmektedir. Bu sebeple yeni enerji alanı ilan edilmesi üzerine Türkiye açısından Doğu Akdeniz’in, devam eden AB üyelik sürecini ve önemli ekonomik ilişkileri olan Rusya ile olan ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceği merak konusu. Öte yandan yakın vadedeki olası tehditler ve fırsatların tekrar analiz edilmesi de büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan, enerjide işbirliği yapan Doğu Akdeniz’e komşu olan ülkelerden Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında gelişen Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki ilişkilerin, Türkiye’nin millî menfaatlerine ne kadar uygun düştüğünün incelenmesi de önem arz etmektedir.
AB; ekonomik olarak büyümeye ve coğrafi olarak genişlemeye devam ettikçe Rusya’ya olan enerji bağımlılığı daha da artacak ve enerji kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde bu pazara ulaşması büyük önem arz edecektir. Bu sebeple AB, yalnızca Rusya ile değil, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika gibi enerji üreticisi konumundaki diğer bölgelerdeki ülkelerle de işbirliği yapmak zorunda kalmaktadır. Birlik bir taraftan enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yenilenebilir enerji yatırımları yaparken, diğer taraftan enerji bağımlılığını azaltmak için yakın bölgesinde alternatif enerji alan ve tedarikçileri aramaktadır.
Doğu Akdeniz’de son yıllarda yüksek miktarda enerji kaynağı keşfedilmiştir. Bu kaynaklardan özellikle doğal gazın keşfedilmesi bölge için çok önemli bir gelişmedir. Arama çalışmaları farklı parsellerde devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda daha fazla miktarda kaynak keşfi mümkün görünmektedir. Doğu Akdeniz, bölge ülkelerinin bu önemli gelişme karşısındaki tutumları farklı olmasından dolayı ortaya çıkan ve gelecekte çıkması muhtemel görünen sorunlar sebebiyle büyük güçlerin de ilgi odağı olmuştur. Özellikle Avrupa Birliği kendisine bu kaynaklardan boru hatlarıyla doğal gaz ulaştırılması için İsrail ile temaslarını Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vasıtasıyla sürdürmektedir. Doğu Akdeniz’deki büyük doğal gaz keşifleri; bölgenin enerji çeşitliliği, güvenlik ve dayanıklılık hedeflerini yerine getirmesine açısından AB’nin enerji ihtiyacına cevap verebililir. Ancak bu yolda ticari ve politik engeller var.
Güney Kıbrıs’ın rezervleri ticari olarak uygulanabilir olması için çok küçükken, İsrail’in tam ölçekli üretime başlaması için kritik bir alıcı kitlesine ihtiyacı var. İki taraflı veya Mısır ile bölgesel işbirliği, iki ülkenin ihracat yapabileceği tek yoldur.
Mısır, bölgede rezervlerinin büyüklüğü ve mevcut ihracat altyapısı nedeniyle bağımsız olarak Avrupa’ya gaz ihraç edebilecek tek ülkedir. Ancak, yatırımcının bu seçenekte güven duymasını sağlamak için enerji sektörü reformları gerekecektir. Bölgesel ihracat için iki seçenek var: İsrail ve Kıbrıs’ı Güney Avrupa’ya bağlayan bir boru hattı inşa etmek veya gazın sıvılaştırılıp ihraç edilebileceği Mısır’a bir boru hattı ağı oluşturmak.
Levantine derin Deniz Havzasına gelince, Avrupa Birliği’ne iki önemli değer sunma potansiyeline sahiptir: Enerji güvenliği ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki bölgesel işbirliğinde dair bir gelişme.
Avrupa’nın doğalgaz arzının çeşitlenmesi uzun zamandır Avrupa Birliği için bir öncelik olmuştur. 2006 ve 2009 yıllarında Rusya ve AB üye ülkeleri arasında gerçekleşen gaz savaşları ve Rusya’nın 2014’te Kırım’ın ilhakını ilhak etmesinin ardından büyük bir diplomatik gerilim artışı yaşanmasıyla birlikte son yıllarda bu konuyu ele alma çabaları hızlandı.
Avrupa’nın coğrafi çevresinden tedarik sağlayarak AB’nin Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma ihtimali, AB’nin ‘enerji birliği stratejisi’nin belirtilen bir hedefi olarak enerji esnekliği kazanmasına yardımcı olabilir.
Doğu Akdeniz’deki Mısır: Zohr Keşfi, Doğu Akdeniz’in Rengini Değiştirdi
Doğu Akdeniz’deki merkez kuvveti Mısır’dır ve hızla bölge için enerji merkezi haline gelmektedir. Doğal gaz sektörünün hızla genişlemesinin ardından tam politik ve ekonomik desteğini ortaya koyan Mısır hükümeti, kanıtlanmış yerli gaz altyapısı ve gaz için iki sıvılaştırılmış doğal gaz tesisiyle birlikte kendi ve komşularının gazını almaya hazır konumda.
Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarının haritası
Ağustos 2015’te İtalyan Eni şirketinin ‘sansasyonel’ bir şekilde Mısır’ın deniz alanlarındaki Zohr keşfi, genel itibariyle Doğu Akdeniz’in rengini değiştirdi. Önceden bilinmeyen bir karbonat tabakasında en az 30 trilyon ayak küpün bulunduğu bir gazla, Mısır ve Akdeniz’i çevreleyen diğer ülkeler için olasılıklar aniden muazzam görünüyordu.
Mısırlı yetkililerle yakın işbirliği içinde çalışan ve Port Said’in batısındaki engin kıyı tesisleri aracılığıyla Zohr’da yapılan üretim, keşiften 2 yıl sonra Aralık 2017’de başladı. Bu rekor kıran başarıdır. Bugün Zohr, günde 400 milyon ayak küp üretiyor ve 2020 sonunda bu rakam günde 3,7 milyar ayak küpe ulaşacak.
Geçici olarak LNG ithalatına son vermeye hazırlanan Kahire hükümeti Petrol Bakanı Tarık el Mulla, Nisan ayında yaptığı açıklamada, hükümetin önümüzdeki dört yıl içinde Akdeniz’de daha fazla doğal gaz projesi planlandığını ve 25 milyar $’lık yatırım yapılacağını söyledi.
Zohr başarısı, Kıbrıs’ın sularına olan sınırının yanında yer alan bazı bloklarla birlikte, Kıbrıs’taki Uluslararası Petrol Şirketleri lisanslarını yeniletti. Bazı büyük Uluslararası Petrol Şirketleri adada ofis açtı. Eni, Zohr deneyimi ile Blok 6’da sondaj yapmaya başladığında ne aradığını biliyordu. Tabii ki Zohr oyununun bir uzantısını buldu ve 2018 Şubat ayında, tahmini gaz yerine, “Calypso 1” denilen bir keşif duyurdu. Bir sonraki planlamada bir değerlendirme kuyusu kazılacak. Calypso keşfi olumlu olarak değerlendirilirse ortak girişim [Eni %50, TOTAL %50], rezervlerin ticarileştirilmesi için uygun seçenekleri değerlendirecek.
Güney Kıbrıs için endişe kaynağı, daha fazla offshore başarının jeopolitik açmazlar tarafından engellenebileceğidir.
Russ Gazının Avrupa’ya Ulaşma Yolları
Rusya yükselen bölgesel güç olarak “Avrasyacılık” projesinde İran ve Türkiye ile Astana/Soçi mutabakatları çerçevesinde bölgede etkinliğini koruyor. Türkiye ile sadece askeri değil aynı zamanda ticari/siyasi ilişkileri de var. Türk Akımı Boru Hattı Rusya için hayati önemde. Rusya “Kuzey Akım-2” ile Baltık Denizi altındaki boru projesiyle Almanya ile anlaştı ama ABD görev alacak şirketlere ambargo koydu. Proje şu an rafa kaldırıldı. Rus ekonomisinin nefes alabilmesi için mutlaka doğal gazını “Türk Akımı” üzerinden AB’ye satmalı. Türkiye yine kilit ülke.
Rusya’nın, Türkiye’nin enerji merkezi olmasını ve de bölgeden Avrupa’ya gidecek gazın kontrolünü sağlamaktır. Rusya bu alandaki rezervlere sahip olduğunda, Türkiye enerji merkezi olsa bile kontrol suyun başındaki ülkede, yani rezerve sahip olanın elinde olacaktır. Bu şekilde buradan Avrupa’ya gidecek olan doğal gazın da fiyatını istediği gibi kontrol edebilecek ve kendisine, en önemli müşterisi nezdinde yeni bir rakip oluşmasını engellemiş olacaktır. Bu durum Avrupa’nın arz güvenliği stratejisine aykırı olsa da Rusya’nın amacı, Avrupa’yı kendisi dışındaki alternatif doğal gaz kaynaklarından alıkoymaktır.
Başka bir deyişle, Rusya bölgedeki malum askeri varlığının yanında bölgenin enerji ham maddelerinin kaynağını elinde tutmak için adımlar atarak Avrupa, Türkiye ve başka ülkeler üzerinde stratejik ve mali kontrol sağlamak istemektedir. Aslında Rusya’nın kendi ülkesinde hidrokarbon rezervlerine söz konusu bölgelerdeki rezervleri de ekleyeceği gerçeği göz önünde bulundurulunca, fiyat belirleyen ve rezervleri kontrol eden bir enerji tröstü haline geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Her zaman fiyatlarda oynaklık olabilir ancak gördüğümüz sürekli düşüş yapısaldır ve tersine çevrilmesi muhtemel değildir. Avrupa’ya veya Asya’ya gaz ihracatı rekabetçi değilse, yerel pazar tek seçenek olabilir.
Yaratılan değer, bir zamanlar tahmin edilen mal sahipleri kadar olmayabilir ancak bölgeye sağladığı faydalar önemli olacaktır ve sonuçta kaynak sahipleri için herhangi bir alıcı hiç olmamasından iyidir.
Ne demişler, suyun başını tutan suyu kontrol eder.
Soğuk savaş dönemi, iki süper güç olan ABD ve SSCB’nin, birbirleriyle adeta satranç oynar gibi karşılıklı hamleler yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi ise “Küba füze krizi” veya diğer adıyla “Jüpiter füze krizidir”.
Krizden önceki sürece bakıldığında Küba da 1959 yılında iktidarın Fidel Castro tarafından ele geçirilmesi ve ideolojik olarak SSCB’ye yakın olması ABD çıkarları açısından, yanı başında bulunan bir devletin SSCB ile yakın olması ABD ulusal güvenliği ve çıkarları açısından kabul edilemezdi. (Sander,2019,359)
Raul Castro ve Fidel Castro
Nitekim ABD, Castro yönetimini çeşitli mekanizmalar ile iktidardan düşürmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştır. (Domuzlar Körfezi çıkarması, Şeker ambargosu) (Sander,2019, s.360). ABD’nin bu girişimleri Küba’yı SSCB’ye daha da yakınlaştırmıştır. Bu yakınlaşmanın en somut göstergelerinden birisi: 1962 yılında Küba’nın savunma bakanı olarak görevini yürüten Raul Castro, SSCB’ye bir ziyarette bulunarak SSCB’den ABD’ye karşı kullanılmak üzere silah temini ile ilgili bir görüşme gerçekleştirmiştir (Sander,2019, s.360).
Krizin, ana temelinde yatan faktörüne baktığımızda: 1957 yılında SSCB tarafından uzaya gönderilen ilk yapay uydu olan SPUTNİK yatmaktadır (Sever,1997, s.648). SSCB’nin, ABD’ye karşı uzayda elde edeceği bir üstünlük, ABD açısından önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu çünkü SSCB, bu gelişme ile kıtalararası atılabilen balistik füzeler konusunda çok önemli bir avantaj elde etmiş oluyordu (Sever,1997, s.648). ABD, bu tehdidi savuşturmak için Avrupalı müttefiklerine ihtiyaç duydu. Avrupa’ya özellikle de SSCB topraklarına yakın bölgelere Orta Menzilli Füzelerin yerleştirilmesi kararı alındı. Avrupalı müttefikler ile yapılan bu görüşmeler neticesinde Sadece üç NATO üyesi bunu onayladı. Bunlar: İngiltere, İtalya ve Türkiye’dir (Sever,1997, s.648).
28 Ekim 1959 yılında, Türkiye ve ABD 15 adet orta menzilli füzeler olan Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye verilerek konuşlandırılması konusunda anlaştılar (İzmir,2017, s.179). Ancak şu husus önemlidir: Verilen bu füzelerin kullanımı ve kontrolü tamamen Türkiye’nin elinde olmayacak; Füzelerin kullanımı konusunda ABD ile Türkiye’nin ortak bir kararı çerçevesinde füzeler kullanılabilecekti (Sever,1997, s.650). Türkiye, sürecin başlangıcından beri bu füzelerin kendi ülkesine konuşlandırılmasını istemiştir. SSCB’den yoğun bir tehdit hisseden Türkiye, kendisine konuşlandırılacak olan bu füzelerin Ülke savunmasına önemli bir stratejik kazanç sağlayacağını düşünmüştür.
Nasıl Küba’daki yönetimin kendisi, ABD için bir potansiyel tehdit ise coğrafi olarak kendisine yakın olan ve bir NATO üyesi olan Türkiye’nin, SSCB topraklarını hedef alabilecek bir silah sistemine sahip olması, Sovyetler açısından da kabul edilebilecek bir gelişme değildir. Sovyetler, ABD’nin bu hamlesine karşılık Küba’ya Nükleer başlıklı füzeleri yerleştirmeye başlamıştır. Bu füzelerin yerleştirilmesi 1962 yılında ABD’nin Savunma bakanı olarak görevini yürüten Robert McNamara dönemin ABD başkanı Kennedy’ye Küba da bulunan Sovyet füzeleri ile ilgili ABD hava kuvvetlerinin çekmiş oldukları fotoğrafları göstermiştir (Sander,2019, s.362). Bunun üzerine ABD, Küba’ya bir deniz ambargosu uygulama kararı almıştır (Sander,2019, s.362). Küba’ya denizden bir ambargo uygulama kararı alınmasının temelinde ise: Küba da bulunan füzelerin ateşlemeye hazır olmaması ve ateşlemeye hazır olması için parça tedarikinin sağlanması gerekliliğidir (Sander,2019, s.362). Küba da bulunan füzelerin her ne kadar ateşleme sistemlerine henüz sahip olmadıkları dikkate alınsa da bu füzelerin taşımış oldukları tehdit önemlidir. Küba da bulunan füzeler 1000 millik bir vuruş kapasitesine sahip olmasının yanı sıra Küba’dan olası bir ateşleme gerçekleşirse: ABD’nin başkenti olan Washington’u, ABD için stratejik bir öneme sahip olan Panama Kanalı’nı vurabilirdi (İzmir,2017, s.180). Bu durumun gerçekleşmesi halinde ABD, iki ayrı dünya savaşı geçiren bir ülke olarak kendi topraklarında savaş görmemek üzerine yürütmüş olduğu stratejisinin sonuna gelmiş olacak ve topraklarına doğrudan bir saldırı yaşayacaktı. Bunun yanında ABD, SSCB’den tabiri caiz ise kalbinden bir bıçak darbesi alacaktı
Çünkü bir devletin başkentini vurmak demek ülkenin en stratejik kurumlarının başkente yer almasını hesaba kattığımızda bir ülkenin beyin ölümünün gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca savaşta başkente yapılan saldırı moral olarak da saldırıya uğrayan tarafa ciddi bir darbe vuracaktır. Elbette ABD’nin de vuruş kapasitesi hafife alınmamalıdır. Kendi ülkesinde yaşayacağı bu saldırıya elbette ki ABD’de, Sovyetlere karşılık verecek ve bu da bir Dünya savaşına neden olacaktı.
ABD’nin, Küba’ya uyguladığı deniz ambargosuna Sovyetlerin uymayacağını açıklaması krizi daha da tırmandırarak adeta iki taraf arasında bir nükleer savaşa doğru giden bir sürece neden oldu. (İzmir,2017, s.179)
27 Ekim 1962 yılında Sovyet lider Khruschev, ABD başkanı Kennedy’ye bir mektup göndermiştir. (Sever, 1997, s.653) Bahsi geçen mektupta Türkiye’de bulunan Jüpiterlerin çekilmesi karşılığında Sovyetlerin de Küba’dan füzelerini çekeceğini açıklamış, ayrıca iki devletin (Küba ve Türkiye) toprak bütünlüğünün vurgulanacağını ifade etmiştir (Sever,1997, s.653). ABD tarafı da bu yaklaşıma olumlu karşılık vermiştir. Her iki devletin karşılıklı adımları ile kriz çözülmüştür. 1963 yılında Türkiye de konuşlu olan Jüpiter füzeleri konuşlu bulunan yerlerden kaldırılmıştır (Sever,1997, s.659). ABD, kaldırılan bu Jüpiter füzeleri yerine Türkiye’ye Polaris denizaltıları ’nın verileceğini açıklamıştır (İzmir,2017, s.183).
Krushchev
Genel Değerlendirme
Realist teorinin de belirttiği üzere bir devletin savunması kendisininden başka bir organizasyona vb. yapılara bırakılmamalıdır. Bu ifadenin geçerliliğini bu krizde net bir şekilde görmekteyiz. ABD, kendi çıkarları ve maruz kaldığı tehditler noktasında Türkiye’yi pazarlık konusu yapmaktan çekinmemiştir. Elbette ki ABD’nin maruz kaldığı tehdit kendisi açısından en öncelikli çözülmesi gereken bir sorundu. Burada ABD’nin, Türkiye’yi önceleyen bir politika üretmesi pek de olası değildi.
Müttefikleriniz tarafından verilen füze, hava savunma sistemleri vb. saldırı/savunma sistemlerini eğer üretimini siz yapamıyorsanız veya verilen bu sistemlerin son kullanma noktasında yetkiye tamamen sahip değilseniz stratejik olarak kazanım elde etmeyi amaçladığınız bu sistemler bir anda sizin aleyhinize olabilecek şekilde tersine dönebilmektedir. Nitekim Türkiye’nin bu krizde yaşamış olduğu durumda buna benzer bir hususu teşkil etmiştir.
Türkiye, nükleer başlıklı füzelere sahip olmalı mıdır? Bu soruya cevap verilmek istenirse evet, sahip olmalıdır kanaatindeyim. Nükleer başlık taşıyan füzeler genel itibari ile uluslararası ilişkilerde bir caydırıcılık aracı olarak kullanıldığı hesaba katıldığında, sizin karşınızda nükleer silah sistemlerine sahip bir ülkeyi ancak kendinizde bu silah sistemlerine sahip olduğunuz takdirde caydırabilirsiniz. Ayrıca bu konuda yapılan Nükleer silahların sınırlandırılması ile ilgili çalışmaların yetersiz kaldığı kanaatindeyim çünkü nükleer silahlara sahip olan devletlerin, bu silahlara sahip olmak isteyen devletleri caydırmaya çalışmasını dünya barışı için iyi niyetli bir yaklaşım olduğunu kabul etsek bile bu silahlara sahip olan devletlerin, bu silah sistemlerine sahip olmayan devletlere karşı kullanmayacağının garantisini hiç kimse veremez. İşte devletlerin bu niyet bilinmezliği ile hareket ettiğini kabul edersek sorunun çözümü konusunda kısır bir döngüye girmiş oluyoruz. Eğer nükleer silahlanma engellenmek isteniyorsa önce nükleer silahlara sahip olan devletlerin bu silahlardan kurtulması gerekir. Ancak bu noktada bir sorun vardır. Nükleer silahlarını yok eden devletler bu eylemi yaptığı takdirde önemli bir caydırıcılık avantajını ortadan kaldırmış olacaklardır. Bu avantajı ortadan kaldırmayı da birçok devlet istemeyecektir. Nitekim yaşanmış olan Küba füze krizinde, iki süper gücün nükleer başlıklı füzelere sahip olması krizin bir savaşa dönüşmesini engelleyerek her iki tarafı nükleer bir savaştan caydırmıştır. Uluslararası İlişkiler, bu nükleer caydırıcılık konusunu “Dehşet Dengesi” kavramı ile açıklamaktadır.
Son olarak bu konuya ilginiz varsa bu konuda yapılmış olan “THIRTEEN DAYS” Türkçe adı ile “YAKIN TEHDİT” filmini izlemenizi tavsiye ederim.
Fatih Petek
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
İzmir, B. (2017). İki Müttefik Bir Kriz: Türk-Amerikan İlişkilerinde Jüpiter Füzeleri Krizi. HUMANITAS Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 179,180,183.
Sander, O. (2019). Siyasi Tarih 1918-1994. Ankara: İmge Kitabevi.
Sever, A. (1997). Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Füze Krizi Ve Türkiye. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 648,650,653,659.
BBC Türkçe’de yer alan habere göre Washington Üniversitesi’nin sağlık istatistikleri bölümünden uzmanlar dünya çapında ortalama 2,4 civarında olan doğum oranının, 2100 yılına gelindiğinde 1,7’ye kadar düşeceğini, dünya nüfusunun da 2064’ten itibaren düşüşe geçeceğini öngörüyor. Peki dünya nüfusu azalırsa ne olacak?
Yoksul ülkelere olumlu yansıyacak ancak doğum oranları yıllardır düşmekte olan ülkeler açısıjndan olumsuz sonuçlanacak.
İnsanların emekli olmak için daha uzun süreler çalışması gerekebilir.
Hükümetler sınırları açarak genç nüfusları ülkelerine çekebilir. Böylece etnik ve kültürel olarak karışıklık yaşanacak.
Doğum oranlarını yükseltmek için anne ve babalara büyük oranda destekler artırılabilir.
Dolaylı olarak yaşlı nüfus da artacağı için bakım işçileri doktorlar kadar önemli olacak.
Eğer nüfusun azalmasına rağmen tüketim artarsa, çevre tahribatı da azalmayabilir.
Uluslararası rekabet geçmişte olduğu gibi günümüzde de birçok sahada karşılık bulmaktadır. Bu rekabetin ön plana çıkan sahası askeri ve ekonomik alan olmakla birlikte yakın dönemde olimpiyatlar aracılığıyla spor, uzay yarışı, teknoloji, kültür, bilim ve diğer birçok zeminde sürdürülmektedir. Bu alanlardan en önemlilerinden biriside kuşkusuz eğitimdir.
Büyük imparatorluklar sadece askeri zaferleriyle değil inşa ettikleri güçlü eğitim kurumlarıyla da güçlerini pekiştirmişlerdir. Gördüğümüz en önemli örneklerden birisi Enderun mektebidir. Dönemin süper gücü 60 sadrazamının 48’ini bu okuldan sağlamıştır. Bunlar içerisinde İbrahim, Rüstem, Sokullu Mehmet ve Köprülü Mehmet Paşa gibi önemli vezirlerde bulunmaktadır. Ayrıca birçok Şeyhülislam, yazar, şair ve Kaptan-ı Derya’larda buradan yetişmiştir.[1]
Papa II.Silvester’in Endülüs medreselerinde eğitim aldığına dair rivayetler bulunmaktadır. 795 yılında yapılan Cordoba (Kurtuba) Medresesinden mezun olan kişilerin Oxford üniversitesini kurdukları ifade edilmektedir.
Günümüzde ise özellikle Amerikan üniversiteleri birçok birçok devlet başkanını ve hükümet görevlilerini yetiştirmektedir.
Eğitim 18. yüzyılın ortalarından itibaren kitleselleşmiştir (İlk ve Orta Öğretim). Eğitimin kitleselleşmesi başta okulların fiziki imkânları olmak üzere birçok sorunla boğuşmuştur. Bunların en önemlisi ise eğitimin ülke çapında standart olarak aktarılması olmuştur. Bu sorunun çözümü için ülkeler okul seferberliğine başlamış, kendi düşüncelerini aktaracakları öğretmenleri yetiştirmek için öğretmen okulları inşa etmişlerdir. Ardından ortak kitap ve müfredat çalışmaları başlatılmıştır.
20. yüzyılın ortalarına varıldığında dünyada baş döndürücü bir hızla gelişmeler kaydedilmiştir. Art arda yaşanan savaşlar kitlesel eğitimi doğrudan etkilemiş olmakla birlikte zor şartlara rağmen eğitim kurumları hayatlarına devam etmişlerdir. Fakat Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte uluslararası rekabet uzay yarışından olimpiyat oyunlarına kadar birçok alanda sürdürülmüştür.
Okul Öncesi
0-6 yaş gurubu öğrencilerin uzun eğitim yolculuklarına başlamadan önce ilk basamak yeri olan okullardır. İngilizce “Preschool”, “Kindergarten”, “Nursery school” gibi isimlendirmeleri yapılan bu okulların arasındaki ayrımı yapmak zordur. İlk anaokulları Oberlin, Scheppler, Fröbel gibi eğitimcilerim öncülüğünde 1779-80 yılları arasında Almanya-Fransa sınırlarında kurulmaya başlanmıştır.
O tarihten bugüne kadar bu alanda Almanların ciddi etkisi bulunmaktadır. Kindergarten kelimesi Almancadan gelmekte, Waldorf yaklaşımı burada geliştirilirken ABD’deki ilk anaokulu yine bir Alman olan Margaretha Meyer-Schurz tarafından kurulmuştur. Ayrıca İtalyanların (Montessori ve Reggio Emilia, Yaklaşımları) okul öncesi eğitime ciddi etkisi bulunmuştur.
Fuji Anaokulu: Tokyo’da bulunan ve özgün mimariye sahip kurum dünyanın en büyük anaokulu olarak ifade edilmektedir.
Okul öncesi alanda dünya genelinde karşılaştırma yapan herhangi bir endeks veya raporla karşılaşılmamaktadır. Ancak OECD tarafından 2017 yılında yayınlanan Starting Strong adlı raporda bazı ülkelerin okul öncesindeki durumları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Net bir kıyaslama yapılmamakla birlikte rapor analiz edildiğinde okul öncesinde başarılı ülkeler şu şekilde sıralanmaktadır.[2]
Ayrıca ülkelerin GSYH’lerinden okul öncesine ayırdığı bütçeye göre kıyaslandığında Norveç yine birinci sırada yer alırken onu sırasıyla; İsveç, İzlanda, Danimarka, Şili, Finlandiya, Rusya Federasyonu, İsrail, Yeni Zelanda ve Almanya takip etmektedir.[3]
Orta Öğretim
Uluslararası eğitimin karşılaştırılmasında en önemli araç PİSA (Programme for İnternational Student Assessment) olarak ifade edilen sınavdır. PİSA sınavı OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) tarafından yapılmaktadır. Aslına bakarsanız OECD’nin temel misyonu ekonomik kalkınmadır. Böyle bir yapının neden eğitimle ilgili bir sınav yaptığına dair soru işaretlerinin arkasında ilginç bir hikaye yatmaktadır. Bu hikaye bize aynı zamanda uluslarası rekabette eğitimin konumu hakkında bilgi sağlayacaktır.
Eton Koleji: Birleşik Krallık’da bulunan kolej 1440 yılında kral Henry VI tarafından kurulmuştur. Yüzyıllar boyunca Birleşik Krallık ve dünya politikasında önemli etkisi bulunmuş okul mevcut başbakan Boris Johnson’da dahil olmak üzere 13 başbakan, George Orwell, Ian Fleming gibi birçok yazar, bilim insanı, sanatçı, aktör ve sporcu mezun etmiştir. 2013 yılında Putin’i Kremlin sarayında ziyaretlerinden sonra çektirdikleri fotoğrafla dünya genelinde gündem olan okul son dönemde parlemento’da kapatılması tartışılmıştır.
ABD’de Ronald Reagen döneminde A Nation At Risk (Risk Altındaki Millet) adlı rapor hazırlanmıştır. Rapor’da ABD’nn ilk ve orta eğitiminin kriz içerisinde olduğunu ve radikal bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu vurgulamaktadır. ABD’nin gerçekten eğitimdeki durumunu göstermesi için bir uluslarası karşılaştırmaya ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu doğrultu ’da OECD’ye baskı ve tehditlerde bulundu. Bu dönemde siyasi ayrışma yaşadığı Fransa’dan ciddi destek gördü. İktidar’da olan Fransız Sosyalist Partisi eğitim sistemlerinin seçkinci yapısından oldukça rahatsızdı. Sadece belirli kesimlere iyi imkanlar tanıdığını savunmaktaydı. Eğitim sisteminde reform fikrini kabul ettirmek için uluslararası karşılaştırmaya ihtiyaç duymaktaydılar ve o dönem karşıalştırmaya ihtiyaç duyan birbaşka ülke olan ABD’yi desteklediler. Sonuç olarak 1995 yılında eğitimci Tom Alexander’ın değerlendirme programı onaylandı.
“Yeni Dünya’nın sağ muhafazakarı ile Yaşlı Avrupa’nın sosyalist solcuları arasında kurulan bu garip ittifak sayesinde kimi ülkeleri şaşkınlığa uğratacak bir sürecin kapısı yeni bin yılın şafağında aralandı”
4 Aralık 2001 yılında Paris’te 32 ülke’de yapılan sınav sonucu açıklandı.[4]
Sonuçların açıklanmasıyla sürpriz şekilde Finlandiya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Hong Kong ön plana çıktı. ABD ve Fransa tahmin ettikleri sorunların birkısmını doğrulanmış oldular. Diğer alanlarda olan güçlü yönlerinin eğitim sistemlerinde olmadıklarını fark ettiler. Ayrıca öğrenci başarısını standartlaştırılmış sınavlar aracılığıyla sürekli ölçtükleri bir eğitim sisteminin standartlaştırılmış bir sınav yapmayan Finlandiya gibi bir ülkenin nasıl geride bıraktığı düşünülmekteydi.
(ABD Eğitim Sistemini eleştiren Waiting for “Supermen” filmi tavsiye edilmektedir)
1-2015 yılında yapılan sınavda Singapur dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak görülüyordu. Bu konumunu Çin’e kaptırdı.
2- Japonya ekonomide olduğu gibi eğitim kalitesinde de gerilemeler yaşamaktadır. Bu gidişe kim dur diyebilecek bilemiyoruz ancak Japonya için tünelin ucunda ışık henüz görülmemektedir
3-Zannedildiğinin aksine eğitimde en başarılı ülkeler İskandinavya ülkeleri değildir. Güney Doğu Asya ülkeleri sıralamalarda daha önde yer almaktadır.
4-Yine ABD, Birleşik Krallık, Almanya, İsrail, Fransa gibi ülkeler düşünüldüğü kadar başarılı değillerdir.
5-Latin Amerika ülkelerinde temel eğitimde öne çıkıp sivrilen herhangi bir ülke görülmemektedir.
6-Rusya algısı dünya genelinde askeri ve politik gücü sayesinde çok güçlüdür. Ancak bu durum temel eğitimde sürdürülememektedir.
7-Türkiye’deki durumu hepimiz biliyoruz.
8-Varlıklı Arap devletleri eğitim kalitesinde açısından değerlendirildiğinde sınıfta kaldıkları görülmektedir.
Eğitim Endeksi, BM İnsani Gelişme Endeksi’nin bir parçası olarak yayınlanmaktadır. Sonuçlar incelendiğinde PİSA’ya göre listenin ilk sıraları farklı olmakla birlikte İskandinav ülkelerin başarıları bu endekste de sürdüğü görülmektedir.
Güney Koreli öğrencilerle. (Seul/2018)
Yüksek Öğretim
Temel eğitimin başarısında daha önemli bir yer tutan üniversiteler ülkelerin gelişiminde hayati rol oynamaktadır. Bireyleri seçtikleri alanlarda uzmanlaştırması, ortaya çıkardıkları araştırmalar, toplumsal yaşamın neredeyse her alanını etkilemesi gibi faktörler üniversiteleri ayrıcalıklı bir yere taşımaktadır.
İlginç bir şekilde bazı ülkelerin temel eğitimde güçlü olmakla birlikte yüksek öğretimde aynı performansı gösteremediği anlaşılmaktadır. Ülkelerin eğitim kaliteleri temel eğitim ve yüksek öğretim olarak ikiye ayrılmaktadır. Örneğin ABD’de yüksek öğretimde en başarılı ülkedir. Fakat temel eğitimde aynı başarıyı sergileyememektedir. Veya temel eğitimde çok başarılı olarak görülen Finlandiya, Singapur, Almanya, Güney Kore gibi ülkelerin aynı başarı performansını yüksek öğretimde sergileyememektedirler.
World University Rankings 2020
Sıralamada görüldüğü üzere ABD ve Birleşik Krallık üniversiteleri zirveyi paylaşmaktadır. Bu sıralama global çapta yapılan tüm çalışmalarda belirmektedir. Örneğin Şangay merkezli “Academic Ranking of World Universities” araştırmasında da ABD ve Birleşik Krallık üniversiteleri listenin ilk 20 sırasını ezici bir şekilde kapatmaktadır.[6]
Stanford Üniversitesi: Silikon vadisinin temel dinamolarından birisidir. Üniversite arazilerinde açılan teknokentlerin ilk örneği burada atılmıştır. İnternet, Google, WhatsApp, Lazer, Arpanet, HP, Atari, YouTube, Yahoo, İnstagram, LinkedIn, Snapchat, Netflix, Nike, PayPal, Electronic Arts, SpaceX ve diğer birçok ürün-paltform-firma bu üniversite aracılığıyla veya öğrencilerinin eliyle hizmete sunulmuştur. Teknolojik alanda başarılarının yanı sıra 17 Nobel ödülü, 171 Ulusal Akademi Ödülü, 4 Pulitzer ödülüne sahiptir.[7]
The World Universty sırlaması 2020
Listenin ilk 20 sırasında 14 ABD üniversitesi ve 4 Birleşik Krallık Üniversitesi yer almaktadır. Teknolojinin gelişiminde ABD üniversitelerinin rolü tartışılmaz bir gerçektir. Dünya genelinde birçok devlet lideri, hükümet görevlileri, sanatçılar, aydınlar ve akademisyenler Amerikan üniversitelerinde öğrenim görmüştür. Bu eğilim günümüzde de devam etmektedir.
İlk 100 üniversite sıralamasında sadece bir tane Fin üniversitesi (96.sırada Helsinki Üniversitesi) bulunmaktadır. İlk 30 sıralamasından sonra ancak Almanya, Çin, Hollanda, Kanada, İsviçre, Japonya, G.Kore ve Singapur gibi ülkeler iyi bir şekilde yer almaktadır. Tabi bu üniversitelerin konumlarındaki doğrulukta tartışılabilir. Örneğin sıralamada 25.Sırada yer alan Singapur Ulusal Üniversitesinde kısa bir gezi ve görüşme yapmıştım. Bu tür endekslerde (The World Universty Ranking) üniversitelerin yayınladıkları makalelerin önemli oranı olduğu için üniversitenin ciddi laboratuvar çalışması gerektiren bölümlerde dahi öğrencileri laboratuvara değil daha iyi skor alabilmek için makale yazmaya yönlendirdiği iddia edilmişti.
Genel Niceliksel Başarı Değerlendirmesi
Okul Öncesi
Norveç
Orta Öğretim
Çin
Yüksek Öğretim
ABD
Kim Daha Başarılı?
Bu sorunun cevabını bulmak için başka sorulara ihtiyaç duymaktayız. Eğitimde başarıdan kasıt nedir? Öğrencilerin entelektüel birikimleri mi? Sahip oldukları imkanlar mı? PİSA sonuçları mı? Yazılan makale sayısı mı? Demokratik sınıf ortamlarının bulunması mı? Okullarda öğrencilerin teknolojiyi iyi derecede kullanabilmesi mi yoksa tam tersi teknoloji olmadan doğal çevreyle öğrenim süreçlerinin gerçekleştirilmesi mi? Geleneksel eğitim kurumlarının öğreticiyi kutsal olarak gördüğü sistemler mi yoksa öğreticiyi gölge olarak tanımlayanlar mı? Piyasaya odaklanan (MBA, T-MBA vb) pratik okullar mı? Trend söylemlere odaklanan (Kodlama vb.) okullar mı?
Veya daha zor sorularla devam edelim; Eğitimdeki amaç nedir? Bu soruyu ilk olarak Sadece Soğuk Savaş döneminde kitlesel silahların üretimi için çalışan 400.000 bilim insanı olduğunu öğrendiğimde sormuştum. Dünya üzerinde hiç olmadığı kadar sayıda okul ve öğretmen olmasına rağmen ilerlemeci yaklaşım neden çökmüştür? Şehirleri saran siren sesleri, okul zillerinin mi yansımasıdır?
Bu sorulara verilebilecek net bir yanıt bulunmamaktadır. Uluslararası konjektürün başarılı olarak gösterdiği birçok ülkede bizzat yaptığım incelemede öğrencilerin okulda iyi eğitim verildiğini kabul etmekle birlikte okul yıllarından nefret ettikleri, birdaha asla dönmek istemedikleri yorumlarıyla karşılaştım. Bu ülkeler üzerine yapılan inceleme de öğrencilerin stres kaynaklı intihar vakaları da bir hayli yüksek olduğu belirtilmektedir.
Başarılı okulların bu gücü sağlamdaki temel fayda sağladığı unsur kuşkusuz sahip oldukları networklardır. Örneğin Harvard Üniversitesi ABD’de değilde Zimbabve’de olsa yine aynı başarı sağlanabilir miydi? Veya sağlanacak başarıdan bizim haberimiz olur muydu?
Bir başka sorun ise müfredatlar da dışlanmaya başlanan içerikler üzerinedir.[8]
Eğitimin ilk basamağı olan okul öncesi müfredatlarını incelediğimizde sosyal bilimlerin giderek daha çok kenara itildiği görülmektedir. Bu durumun benzer sonuçlarını orta öğretim ve üniversitelerde görmekteyiz. Hemen ardından gelen dini öğretim’de sekülerleşen dünya’da müfredatlardan kovulan birbaşka alandır. Fakat yüzyıllar boyunca toplumları ve kültürleri beslemiş bir alanın müzik ve sanat kadar önemli olduğunu düşünmekteyim.
Öğretmenlik
Eğitim sürecinin en önemli aktörleri olan öğretmenler değerlendirildiğinde genellikle zeka, maaş ve tecrübe parametreleri üzerinden bir okuma yapılmaktadır. Gelişmiş eğitim sistemleri bize gösteriyor ki bir kişinin çok zeki olması veya iyi puanlar toplaması öğretmenlik için yeterli kriter değildir. Mesleğe olan tutkusu ve öğrenme iştahını açabilmesi diğerlerinden önde gelmektedir. Tecrübe önemli bir parametre olmakla birlikte yeni nesil öğretmenlerin dijital dönüşüm çağına daha hızlı ayak uydurabilecekleri ve ders ortamlarını buna göre dizayn edebilecekleri de bir gerçektir.
Öğretmenlik mesleğinin en çok göz ardı edilen tarafı “öğretmenlerin araştırma yapabilme kabiliyetleri”dir. Türkiye’de öğretmen profilinin muhtemelen en gelişmemiş tarafı bu kısımdır. Araştırma ortamlarının yoksunluğu ve öğretmenler için böyle bir gündemin oluşturulmaması ise başlıca sebeptir. Artık mesleğin temel amacı bilgiyi öğretmek değil bilgiyi değerlendirmeyi öğretmektir. Bu durum öğretmeninde araştırma yapabilme kabiliyetiyle doğru orantılıdır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://derstarih.com/enderun-mektebi/
[2] OECD, Starting Strong, 2017, s.41.
[3] Christina Samuels, Which Countries Spend the Most on Early-Childhood Education?,