1839’dan 1946’ya Türk Siyasi Tarihine Genel Bakış

Türkiye Cumhuriyeti siyasal olarak birçok kırılmaya uğramış, büyük badireler atlatmış ve hep tartışmalara yol açmıştır. Dönemsel olaylar bile tek başına yüzlerce akademik araştırma ve yine yüzlerce kitaba konu olacak kadar derin ve karmaşık olmuştur. Yine de bu yazı dizisinde sizlere Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarını özetleme amacındayım.

Erken dönem Türkiye Siyasi tarihini incelerken Osmanlı’nın son dönemlerinde olan siyasal gelişmeleri de görmezden gelemeyiz. Zira Osmanlı’nın son dönemlerindeki siyasi gelişmeler erken dönem Türkiye siyasetine ciddi etkiler yapmıştır. Bu yüzden yazı dizisinin ilk bölümünde cumhuriyet ilanı öncesi gelişmeler, ilk anayasa çalışmaları, yönetim sorunsalı, çok partili yaşama geçiş, savaş ekonomisi ve demokrasinin yükselişi ele alınacaktır.

1839-1923 – Arka Plan (Tanzimat, Meşrutiyet, darbe ve savaş dönemleri Osmanlı siyaseti)

Osmanlı Devleti çok uluslu bir imparatorluktu. Tarih boyunca azınlıkların ve dış güçlerin devletten bazı talepleri oluyor, durumu ciddiyeti bazen savaş veya isyan seviyesine kadar yükseliyordu. Ama özellikle Fransız ihtilalinden sonra temel özgürlüklerin sağlanması talebi imparatorluğun dört bir yanından yükselir olmuştu. Batılı toplumların mutlak monarşiye ve feodalizme karşı baş kaldırışları başta Osmanlı olmak üzere birçok çok uluslu imparatorluğun iç işlerini karıştırmıştı. Dönemsel olarak kitapların yaygınlaşması, kültür seviyesinin yükselmesi, bağımsız yayıncıların çıkardıkları gazeteler kitlesel bir bilinçlenmeye yol açmıştır. Toprak ağaları ile sıkı ilişki içerisinde olan krallar köylülerden aldıkları vergilerle yaşarken kendilerini halktan soyutlamışlardır. Sonunda halk zor kullanarak temel özgürlüklerini elde etmiş ve Fransa’da cumhuriyet kurulmuştur.

Osmanlı imparatorları da benzer sorunlar ile boğuşuyordu. Dış borçlanmalar başlamış, yabancı tüccarlara verilen imtiyazlar artmış, gümrük vergisinin azalmasıyla yerli sanayii ve üretim durma noktasına gelmiş, iç isyanlar bastırılamamış ve ülke ciddi toprak kaybına uğramıştı. Halk yoksullaşmış ve savaştan savaşa koşmaktan yorulmuştu. Bu durumda Fransa’dan dünyaya yayılan reform ve özgürlük dalgaları imparatorluk başkenti İstanbul’a ulaşmış ve iyiden iyiye Osmanlı’yı yeniden ayağa kaldırma amacıyla bu düşünceler dillendirilmeye başlamıştı.

2. Mahmut

Reformlar 2. Mahmut döneminde başlasa da genel reformculuğun hukuksal bir kimlik kazanması sağlanmamıştı. Hemen arkasından gelen Padişah Abdülmecit bu gerekliliği anlamış ve çevresindeki bazı devlet adamlarının da desteğiyle 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı’nı okutmuştur. Osmanlı tarihinin en önemli metinlerinden olan bu ferman devletin temel vatandaşlık hakları vermesini, Osmanlı’nın kötü durumda olduğunun kabulünü, bunu düzeltmek için yenilikler ve yasalar oluşturulacağını, rüşvetin ve ağır vergilerin önüne geçileceğini, müsadere (kişinin mallarına el koyma) ve idamın yargısız yapılamayacağını içeriyordu. Yönetimsel ve siyasi işleyişte hiçbir yenilik sunmayan ferman yeni kanunlarla hali hazırdaki yönetimin geliştirilmesi amacını taşıyordu. Oysa ki aydınlar temel bir meclisin oluşturulmasını gerekli görüyorlardı. Tanzimat çok önemli bir adım olsa da başarılı olamadı, halk ve yerel yönetimden fermanın uygulamalarına tepkiler geldi.

Meclis-i Umumi

1876 yılına gelindiğinde Osmanlı’da 1. Meşrutiyet ilan edildi. Yine bu dönemde Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi ve Meclis-i Umumi adlı meclis kuruldu. Genç Osmanlılar hareketinin etkisinin büyük olduğu bu olay sonucunda üyeleri atamayla belirlenen Ayan Meclisi ve üyeleri seçim yoluyla belirlenen Meclis-i Mebusan oluşturuldu. Bu ikisi birleşerek Meclis-i Umumi ismiyle hizmet veriyordu. Yeni yönetimin yasama organını oluşturacak olan bu meclis Osmanlı tarihinde bir ilkti. Yine Osmanlı’nın ilk ve tek anayasası konumunda bulunan Kanun-i Esasi meşrutiyetin kurulmasıyla Krikor Odyan adlı hukukçu tarafından hazırlanmış ve devlet erkanının müdahaleleri ile son halini alıp yürürlüğe konmuştur. 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi’nin ilk 5 maddesi padişaha ait hakların tanımlandığı maddelerdi. Bunu takip eden yaklaşık 20 maddede Osmanlı halkının temel özgürlükleri yer alıyordu. Yine sonrasında vergi ve kişisel mülkiyet haklarını tanımlayan maddeler vardı. 42. Madde kurulacak meclisin yetki ve haklarını tanımlıyordu. 20 Mayıs 1878’de Padişah 2. Abdülhamit’in karşıtlarından Ali Suavi ve beraberindeki 150 kadar kişi teknelerle Çırağan Sarayı’na çıkartma yaptı ve sarayın muhafızlarını etkisiz hâle getirdiler. Asiler, 5. Murad’ın tutulduğu bölmeye ulaştılar ancak akli dengesi yerinde olmayan 5. Murad korkuya kapıldı ve asilerle gitmeyi reddetti. Ali Suavi eski padişahı ikna edemedi. Bu arada, yetişerek olaya müdahale eden Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa komutasındaki askerler asilerden 60’ını öldürdüler. Hasan Paşa, kalın bir sopayla başına vurarak Ali Suavi’yi öldürdü ve bu başarısız darbe girişimini bastırdı. Çırağan Baskını olarak adlandırılan bu darbe girişimi ve 93 Harbi’nin de etkisiyle, 2. Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırdı. Aslında resmi olarak kanunlar yürürlükte görünse de fiilen hiçbir kanun uygulanmadı. Yine bu dönemde meclisin toplanması ve hizmet etmesi de engellendi.

1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti padişahı baskısı altına aldı. 1908’de Manastır ve Selanik’te isyanlar çıkardılar. Bu baskı sonucu 2. Abdülhamit Kanun-i Esasi’yi tekrar yürürlüğe koydu ve derhal seçimler düzenledi. 2. Meşrutiyet olarak adlandırılan bu dönemde meclis koltuklarında fazlaca yer tutan ittihatçılara tepkiler arttı. Gazeteci Hasan Fehmi Bey’in ittihatçılar tarafından öldürülmesi bardağı taşırdı. Bazı subaylar ve vekiller ittihatçı oldukları gerekçe gösterilerek öldürüldü ve yine ittihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı. Durumun protestodan isyana dönüşmesi sonucunda çoğunluğu ittihatçıların kontrolünde olan (Edirne’de bulunan 2. ve 3. Ordu ile bir kısım Rumelili milisten oluşan) Hareket Ordusu kuruldu ve İstanbul’a gelen ordu isyanı bastırdı.

İsyanın bastırılmasından sonra toplanan meclis verdiği kararla 2. Abdülhamit’in tahttan indirilip Selanik’e sürgüne gönderilmesine ve yerine kardeşi Mehmet Reşat’ın getirilmesine karar verdi. 31 Mart Vakası olarak adlandırılan bu olay sonucunda Osmanlı yönetiminde ciddi adımların atılmasına sebep oldu. Padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Meclis, Bakanlar Kurulu’nu denetleme ve kendi başkanını seçme yetkisine sahip oldu. Bu olaylar sonucunda artık Osmanlı’da “padişah” ünvanının tümüyle sembolik bir anlamı kalmıştır.

1913’te ittihatçılar tarafından yapılan baskınla Harbiye Nazırı Nazım paşa öldürüldü, başbakan Kamil paşa silah zoruyla istifa ettirildi ve Erkan-ı Harbiye reisi Mahmut Şevki paşa Sadrazam ilan edildi. Böylece devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eline geçti. Edirne’nin işgali sonrası, Edirne’yi kurtarmak amacıyla yapıldığı savunulan bu darbeye Bab-ı Ali Baskını adı verilmiştir. Buna rağmen Edirne aylar sonra imzalanan Londra anlaşmasıyla Bulgarlara bırakılmıştır. Sonrasında hırslı yöneticiler devleti 1. Dünya Savaşı’na soktular. Yenilgiden sonra da ülkeyi terk ettiler.

Anadolu’da kurtuluş ateşinin henüz yeni yakıldığı dönemde İstanbul’da mebus seçimleri yapıldı. Seçimler sonucu Anadolu’dan birçok Müdafa-i Hukuk destekçisi mebus seçildi. Mustafa Kemal de 2 ayrı vilayetten mebus seçilmesine rağmen güvenlik gerekçesiyle İstanbul’a gitmedi. 1920’de toplanan bu meclis Anadolu kurtuluş hareketinden yana tavır aldı. Meclisin oy birliği ile Misak-ı Milli’yi kabulü ve ilanı sonrası işgalci askerler meclisi dağıttı. Bir kısmı tutuklanan mebusların hemen hepsi ilk fırsatta Anadolu’ya geçerek 23 Nisan’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldılar.

Dağıtılan meclisle birlikte Meclis-i Mebusan ve Kanun-i Esasi tarihe karışacak, buna rağmen Anadolu’nun kalbinde hem siyasi hem de askeri anlamda tam bir özgürlük meşalesi yakılacaktır…

İlk Anayasa Çalışmaları

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde henüz meclisin ilk yıllarında Teşkilat-ı Esasiye kanunu ilan edilmiş, ilk defa “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” hükmü yasalaşmıştır. Ayrıca bu kanunla modern bir meclisin kurulması ve seçim yöntemiyle belirlenecek vekillerin arasından meclis başkanı ve bakanlar kurulu oluşturulması hususu netleştirilmiş ve bunların yetkileri belirlenmiştir. Teşkilat-ı Esasi’ye esasen 1876 yılında duyurulan Kanun-i Esasi’den oldukça etkilenmiş ve Osmanlı’nın son dönemlerinde hayli sıkıntı yaratan sorunların da çözümü üzerine özelleştirilip değiştirilerek oluşturulmuştur.

 

Yönetim Kimin?

Teşkilat-ı Esasiye’ye göre TBMM başkanlığı görevi devlet-hükümet başkanlığını da kapsayacak düzeyde oluşturulmuştu. Bu görev cumhuriyetin ilanına dek Mustafa Kemal tarafından yürütüldü. Bu sırada Osmanlı saltanatının Ankara hükümetini zora sokması büyük bir sıkıntıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında işgalci devletlerle yapılması planlanan görüşmelerde saltanatlık makamı sık sık soruna neden oluyordu. İstanbul yönetiminin işgalcilerden yana tutumu dolayısıyla görüşmelere Ankara hükümeti ile birlikte İstanbul temsilcileri de çağrılıyor ve bir çeşit karışıklık çıkması için görüşmeler sürekli baltalanıyordu. Bu durum Ankara hükümetini karar almaya zorladı. Tartışmalı görüşmeler TBMM’de sürerken sadrazam Tevfik paşa Mustafa Kemal ve TBMM’ye gönderdiği telgrafla işgale karşı birlik çağrısında bulundu bunun üzerine Mustafa Kemal’in sert ısrarlarıyla 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Son sultan Vahidettin halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etse de, erkanının istifası sonrası güvenliğinden endişe ederek İngiliz zırhlısı Malaya ile Malta’ya kaçmıştır.

Meclisin sıkıntılarından birisi de devletin merkezinin neresi olacağının kanunlaştırılmamış olmasıdır. Her ne kadar saltanat kaldırılmış olsa da henüz net bir başkent seçilmemiş olması sorunlara yol açıyordu. 13 Ekim 1923’te İsmet paşanın önergesiyle tek maddelik yasa tasarısı onaylandı ve Ankara resmen başkent oldu. Devlet merkezinin İstanbul’dan taşınmasının ilanı cumhuriyet rejimine geçiş için önemli bir adım olmuştur.

Peki Egemenlik Kimin?

Ulusal mücadelenin ilk yıllarından beri her fırsatta vurgulanan “Egemenliğin halka ait olması” gerekliliği cumhuriyetin hazırlığıydı.

Bu sırada yeni kurulan meclis hükümetinde çıkan sorunlar meclisi güçsüz gösteriyordu. Bitmek bilmeyen tartışmalarla amaçtan uzaklaşılıyor ve meclis faaliyetleri aksıyordu. Bunların cumhuriyet rejimi ile aşılacağını düşünen Mustafa Kemal bakanların istifasını istedi. Bu karardan sonra, bilinçli oluşturulan, hükümet boşluğunu kapatma yetkisi muhalif vekillere verildi. Ama bir sonuca ulaşılamadı. 28 Ekim akşamı yol arkadaşlarına “Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” diyen Mustafa Kemal 29 Ekim günü, hükümetin bir türlü kurulamaması sorununun halledilmesi için görevlendirildi. Bir saatlik konuşma yapan Mustafa Kemal cumhuriyet rejiminin yaratacağı kolaylıkları meclise anlattı. Sonrasında ise yasa tasarısını sundu. Meclis tarafından kabul gören cumhuriyet rejiminin ilk cumhurbaşkanı da Mustafa Kemal seçildi. Böylelikle yüzyıllardır ezilen halk için en önemli karar verilmiş oldu. Artık egemenlik, kayıtsız şartsız, milletindi. 1924 yılına geldiğimizde ise Teşkilat-ı Esasiye baştan oluşturuldu. Bundan sonraki yıllarda değişiklikler devam etmiş ve kadınların seçme ve seçilebilme hakkı ile laiklik vurgusu anayasada yer bulmuştur. 1945 yılında dili Türkçeleştirilip tekrar kabul edilen bu anayasa 1960 darbesine dek yürürlükte kaldı.

Dönemin Kanayan Yarası: Çok Partili Yaşama Geçiş

1923’te Mustafa Kemal tarafından kurulan halk fırkası cumhuriyet tarihinin ilk partisidir. Bu dönemde başka partilerin de kurularak çok partili siyasi yaşama geçilmesi fikri Mustafa Kemal tarafından önemle vurgulanmıştır. Nitekim mecliste yaşanan fikir ayrılıkları sonucu bir muhalefet partisinin gerekliliği görülmüş ve 1924 yılında Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar öncülüğünde cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.

Genel anlamda demokrasi veya cumhuriyet karşıtlığı yapmayıp, tek partili meclisin “Egemenliğin halka ait oluşu”nun önüne geçeceğini ve mecliste farklı fikirlerin de temsilinin şart olduğunu savunmuşlardır. Tüm bunlara rağmen dış güçlerin desteğini de alan bazı gerici liderler tarafından başlatılan 1925 Şeyh Sait isyanı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın varlığına sığınılarak gelişmiş ve isyanın büyüklüğü yüzünden alınan sert önlemler kapsamında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, çok partili yaşama geçiş denemesi başarısız olmuştur. 1930 yılında Serbest Cumhuriyet  Fırkası’nın kurulmasıyla tekrar çok partili siyasi yaşama geçiş denense de, gerek partinin direkt olarak Mustafa Kemal’i karşısına alması ve gerekse bazı cumhuriyet karşıtı grupların partiye girmesi yüzünden, aynı yıl partinin kendi yönetimi tarafından feshedilmesi sonucu bu girişimi başarısız olmuştur.

Savaş Ekonomisi

Hasan Ali Yücel

Bu yıllardan itibaren Cumhuriyet Halk Fırkası yönetiminde ülke siyasetinde ciddi dönüm noktaları olmamış, ülke ekonomik sıkıntıları atlatmaya çabalamıştır. Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü cumhurbaşkanlığına getirilmiş ve çeşitli hükümetler ile reformlara, ülke ekonomisinin toparlanmasına ve eğitime önem verilmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında ise ülke ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşmuştur. Savaştan uzak kalma politikası güden İsmet İnönü yönetimi bu dönemde Hasan Ali Yücel öncülüğünde köy enstitülerini kurmuş ve ciddi bir eğitim hamlesi yapmıştır. Bu dönemde savaştan kaçınma stratejisi başarılı olsa da ülke ekonomisi çok zayıflamıştır. Sanayileşme sekteye uğradığı gibi, ülke ekonomisinin temel direği olan tarım da sekteye uğramıştır. Şehirlerdeki stokçuluk ve karaborsacılık şehir sermayesinin belirli ellerde toplanmasını ve şehir burjuvazisinin oluşmasına sebep oldu. Kırsalda ise özellikle silah altına alınan erkeklerin çokluğu küçük ve orta düzeydeki çiftçiliği bitirdi ve büyük toprak sahipleri güçlerine güç kattılar. Kırsaldaki çoğu çiftçi topraklarını büyük toprak ağalarına satmak zorunda kaldı. Toprak ağalığı yaygınlaştı. Durumu önlemeye çalışan devlet “Varlık Vergisi”ni yürürlüğe koydu. 1942 yılında mecliste kabul gören bu yasa, Türkiye’de yatırım yapıp büyük karlar elde eden yabancıları da hedef almaktaydı. Nitekim servet tespit komisyonlarının tespitine göre tahakkuk edilen vergilerin %87’si gayrimüslimlere yüklenmişti.

İsmet İnönü

Çeşitli çevrelerce ağır bulunan vergilerin ödenememesi durumunda kişiye ait mallar haczedilecek, hala karşılanamayan vergi kalırsa kişi Erzurum Aşkale’de bulunan çalışma kamplarına götürülecek, çalışmalarına karşılık verilecek ücretin yarısına vergi borçlarına karşılık olarak el konulacaktı. 1942 ile 1943 yıllarında İstanbul’da çok sayıda gayrimenkul el değiştirdi. Vergi borcuna karşılık el konulan ve satılan bu muhitlerin %67’si Müslüman Türkler, %30’u devlet tarafından satın alınmıştır. Yine 1943’te 1229 kişi varlık vergisini ödememesi sebebiyle Aşkale’ye çalıştırılmak üzere yollandı. Durum karşısında oluşan tepkinin büyüklüğü, Varlık Vergisi uygulamasının 17 Eylül 1943 yılında kısmen, 15 Mart 1944’de ise tamamen kaldırılmasına sebep olmuştur. Özellikle gayrimüslimleri etkileyen olaylar nedeniyle gayrimüslimlerin sayısı hızla yarıya düştü.

Varlık Vergisi uygulamalarında toplam 394 milyon lira vergi toplandı. Bu miktar 1942 ülke bütçesinin %80’ine tekabül etmekteydi.

Demokrasinin Yükselişi

İlerleyen yıllarda savaşın son bulmasıyla Stalin gözlerini Kars, Ardahan ve Artvin’e dikmişti. Bu durum İsmet İnönü yönetimini ABD ve İngiltere’ye yaklaştırdı. Bu süreçte yavaş yavaş gelişen Cumhuriyet Halk Partisi’nin içindeki muhaliflik için bardağı taşıran son damla 1945’deki bütçe görüşmeleri ve çiftçiyi topraklandırma kanunu görüşmelerinde oldu.  Celal Bayar, Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan hükümet icraatlerine açık muhaliflik gösterdiler. Gerek meclis konuşmalarında, gerekse Vatan gazetesindeki yazılarında sert eleştiriler yaptılar. Sonuç olarak partiden ihraç edildiler veya istifa ettiler. Cumhurbaşkanı İnönü’den de destek alan parti kurma çalışmaları hız kazandı ve 1946’da Demokrat Parti kuruldu.

Sonrasında ise çiçeği burnunda demokrasimiz tarihinin en ağır çelmelerinden ilkini yaşayacaktı…

Nayed: Türkiye 16 Bin Kişiyi Libya’ya Transfer Etti

1

Hafter kontrolündeki Tobruk Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Temsilcisi Arif Ali Nayed, aşiretlerin Mısır’dan yardım talep etmesine ilişkin, “Çok tehlikeli ama Türkiye’nin kibir dolu saldırganlığı bize başka seçenek bırakmadı.” ifadesini kullandı. Türkiye’nin Libya’ya yaklaşık 16 bin kişiyi transfer ettiğini iddia eden Nayed, Mısır ile ittifak içerisinde olarak ‘Türk saldırganlığını’ durdurabileceklerini belirtti.

Kabileler ülkesi Libya’da siyasetten petrol ticaretine kadar her alanda varlığı hissedilen aşiretler, 2011’de Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından başlayan iç savaşta da önemli rol oynuyor. Hafter güçleri, Nisan 2019’da başkent Trablus’a operasyon düzenlemeden önce ülkenin güneyindeki aşiretlerle anlaşma sağlamıştı.

Avrupa Bütünleşme Sürecine Tarihsel Bir Bakış Açısı

Avrupa bütünleşme süreci hakkında bilgi vermek gerekirken, evvela Avrupa bütünleşme sürecini tarihsel açıdan ele almamız gerekmektedir. Bu yazımızda 20’nci yüzyılda başlayan Avrupa bütünleşmesini tarihsel bir perspektif ile inceleyeceğiz. İncelememizde kronolojik bir yöntem kullanarak, günümüze kadar uzanan geçmiş-bugün tekniğini kullanacağız. Avrupa bütünleşmesinin temelleri ilk defa 1921 yılında Belçika ile Lüksemburg arası da imzalanan Belçika-Lüksemburg Ekonomik İşbirliği ve 1944 yılında Belçika, Lüksemburg ve Hollanda arasında anlaşmaya varılan fakat 1948 yılında yürürlüğe giren BENELÜKS ile atılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra askeri, politik ve ekonomik yönden sarsılan Avrupa’ya 1947 yılında ABD Marshall Planı ile yardım elini uzatmıştır. Avrupa ülkelerinin SSCB’nin savunmuş ve yaymış olduğu komünizmin etkisine gireceğinden endişe eden ABD, kendi öncülüğünde OECD, yani Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nü kurarak gerek Marshall Planı ile gerekse OECD aracılığıyla Avrupa ülkelerinin ekonomilerini düzeltmek istedi ve onları kapitalist batı bloğuna güçlü birer transatlantik aktörler olarak sisteme kazandırmak istemiştir. Ayriyeten 1948 yılında, Lahey’de toplanan Avrupa Kongresi; Avrupa tarihinin ilk federal toplantısı olarak kabul edilmektedir. Kongreye 26 Avrupa ülkesinin yanı sıra ABD ve Kanada gibi Kuzey Amerika ülkeleri de katılmıştır. Ayrıca kongreye dönemin en büyük politikacıları, devlet adamları, sanatçıları, gazetecileri, yazarları, ekonomistleri, din görevlileri, akademisyenleri, hukukçuları ve filozofları da katılarak, hep birlikte Avrupa bütünleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu kongreyi takip eden 1949 yılında ise Avrupa Konseyi kurulmuştur. Merkezi Strazburg olmak üzere 10 ülke tarafından kurulan Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkeleri şunlardır; Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç. Ayrıca Avrupa Adalet Divanı da Avrupa Konseyi tarafından kurulmuştur.

İlk başlarda iki-üç ülke (Belçika, Lüksemburg ve Hollanda) arasında tesis edilmeye başlanan Avrupa bütünleşme süreci, ilerleyen yıllarda genişleyerek meyvelerini almaya başlamıştır. Artık Avrupa ülkeleri, eskiye nazaran, daha sistematik bir şekilde bir araya geliyorlar ve gerek kendi ülkelerindeki meseleleri gerekse Avrupa kıtasını ilgilendiren meseleleri masaya yatırarak tartışır bir vaziyete bürünmüşlerdir. Fransa’nın öncülüğünde 1950 yılında kurulan Avrupa Savunma Topluluğu, Avrupa’nın savunmasına yönelik atılan bir adımdır. Fakat Stalin’in ölümüyle birlikte rahatlayan Avrupa ülkeleri, bir süreliğine de olsa, güvenlik kaygılarını bir kenara bırakmışlardır. 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa’nın ilk supranasyonal (ulus üstü) organı olarak kabul edilmektedir.

AKÇT ile birlikte Fransa, Hollanda, Batı Almanya, Belçika, İtalya ve Lüksemburg arasında bir tek pazar kurulmaya çalışılmış, böylece Avrupa bütünleşmesinin bir parçası olan ekonomik entegrasyonun sağlanmasının temelleri atılmıştır. 1957 yılındaki Roma antlaşması ile birlikte gümrük vergileri ve gümrük birliği, ortak bir tarım ve ulaşım politikası, sosyal fonu tesis edilmeye çalışılmış ve en önemlisi Avrupa Komisyonu kurulmuştur. Roma antlaşmasının bir diğer adı da Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur. Aynı zamanda Avrupa Serbest Ticaret Birliği ve Bakanlar Konseyi kurularak serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği ve ortak pazar ile birlikte iktisadi entegrasyon tesis edilmeye çalışılmıştır. Buna ilaveten Avrupa Parlamentosu 1957’de kurularak siyasi entegrasyonun temelleri atılmaya çalışılmıştır.

Avrupa Bütünleşmesinde Durgunluk Dönemi

60’lı yıllarda Avrupa bütünleşmesi durgunluk dönemine girmiştir. Zira Fransa’nın cumhurbaşkanı De Gaulle hem Birleşik Krallık’ı Avrupa bütünleşmesinin dışında tutmaya çalışıyordu hem de ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyordu. Böylelikle ABD’nin tekelinden ayrılmış ve kendi içerisinde hükümetler arası bir şekilde bağımsız hareket edebilen bir Avrupa tasarlamıştır. De Gaulle’nin bu girişimleri Avrupa bütünleşmesinin 60’li yıllarda duraklamasına yol açmıştır. 70’li yıllarda ise Avrupa bütünleşmesi büyük bir darbe almıştır. Zira 1973 yılında İrlanda, Birleşik Krallık ve Danimarka; Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olarak Avrupa bütünleşmesine dâhil olmuşlardır. Özellikle Birleşik Krallığın Avrupa bütünleşmesine dâhil olması, Avrupa’da Avrupa şüpheciliğini doğurmuştur. 70’lerdeki ekonomik kriz, Avrupa içerisindeki milliyetçi ve ulusalcı hareketlenmeleri de tetikleyerek Avrupa bütünleşmesini olumsuz yönden etkilemiştir.

Avrupa Bütünleşmesi Tekrardan Hız Kazanıyor

1981’de Yunanistan ve 1986’ta Portekiz ve İspanya Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılarak Avrupa bütünleşmesi fiziki sınırlar bakımından genişlemiş oldu. 1985’te ise Batı Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg bir araya gelip Schengen Antlaşması‘nı imzalayarak kendi aralarındaki fiziki sınırları kaldırdılar. Schengen Antlaşması ile birlikte özelde bu 5 Avrupa ülkesi, genelde ise Avrupa’da ortak pazar anlayışı güçlenmiş bulunmaktadır. Ayrıca ekonomik entegrasyon yolunda bir ilerleme kat edilmiş ve 1988 yılında Ekonomik ve Parasal Birlik kurulmuştur. Bu atılım ile birlikte Euro bölgesi ve Euro para biriminin temelleri atılarak Avrupa bütünleşmesinin önemli bir faktörü olan ekonomik entegrasyon hususunda önemli bir mesafe kaydedilmiştir. İlerleyen zaman dilimi içerisinde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olan ülke vatandaşlarının kimlik kartları tüm toplulukta geçerli olmuş ve Friedrich Schiller’in “Ode an die Freude” adlı şiiri Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun marşı haline gelmiştir.

Schengen ülkeleri ve haritası – [immihelp]

90’lı yıllarda Doğu Almanya’nın Batı Almanya ile birleşmesine paralel olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu da hem derinleşmiş hem de genişlemiştir. 1993 yılındaki Maastricht Antlaşması ile birlikte Avrupa entegrasyonu ve bütünleşmesi epey ilerleme sağlamıştır. Maastricht Antlaşması’na kadar sadece ekonomik saiklerle ilerleme sağlayan Avrupa bütünleşmesi, Maastricht Antlaşması ile birlikte ekonomik ve siyasal bir çerçeve kazanmıştır. Böylece Avrupa Ekonomik Topluluğu, Maastricht Antlaşması ile birlikte Avrupa Birliği haline gelmiştir. 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç Avrupa Birliği’ne katılarak Avrupa bütünleşmesine katılmıştır. 1999 yılında Euro Bölgesi kurulmuş ve 15 Avrupa ülkesi arasında ekonomik bir yakınlaşma ve bütünleşme sağlanmıştır. Birleşik Krallık, Danimarka ve İsveç haricindeki diğer 13 Avrupa ülkeleri ilerleyen yıllarda Euro para birimini kabul ederek ortak bir ekonomik mekanizma oluşturmaya çalışılmıştır. 2001 senesinde Nice Antlaşması imzalanır ve 2002 yılında Euro, üye devletler arasında resmi olarak kabul edilir. Aynı zamanda bundan önce kurulan kurumlar reform edilerek Avrupa bütünleşmesine yeni bir soluk getirilmiş ve böylece Avrupa Birliği yenilenmiştir.

2004 yılında Çek Cumhuriyeti, Kıbrıs, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovenya ve Slovakya Avrupa Birliği’ne katılmış ve Avrupa Birliği’nin üye sayısı 25’e yükselmiştir. 2007 yılındaki Lizbon Antlaşması ile birlikte Bulgaristan ve Romanya Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Lizbon Antlaşması ile birlikte Avrupa’daki güçler dağılımı sistematik bir mekanizma üzerine oturulmaya çalışılmış, bu doğrultuda Avrupa Birliği Anayasa’sı oluşturulmuştur. Fakat Fransa ve Hollanda’nın anayasayı reddetmeleri ile birlikte Anayasa hiç yürürlüğe girmemiştir. Anayasa ile birlikte Avrupa Birliği uluslararası hukuk bağlamında tüzel kişi olarak kabul edilecek, Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi başkanı her 6 ayda bir değişimli başkanlık sistemi yerine kalıcı bir başkanı olacak, Avrupa Birliği’nin bir dışişleri bakanlığı oluşturulacak, vatandaşların dilekçe hakki verilerek bir milyon imza ile Avrupa Komisyonu’na bağlayıcı olmayan bir teklif yapılabilecek, Maastricht Antlaşması ile birlikte ulusal parlamentolara bir organizasyon prensibi olarak verilen yetki ikamesi güçlendirilerek Avrupa Birliği’nin merkezi hükûmeti olan Brüksel ile taşra eyaletleri olan birlik ülkeleri arasında yetki ve sorumluluk paylaşımı oluşturulacak ve Avrupa Parlamentosu’na üye ülkeler bağlamında henüz (ortak) karar verici olmadığı tarım, yapısal fonlar, adalet ve içişleri gibi alanlarda söz sahibi olur. Fakat Avrupa Parlamentosu’na inisiyatif hakkı verilmez. Bu hususlar söz konusu anayasanın belki de en önemli maddelerindendir.

Anayasa ile birlikte aynı zamanda ekonomik entegrasyonu takip eden siyasal entegrasyon oluşturulmak istenmiştir. Fakat federasyon tipinde bir Birleşik Avrupa Devletleri hayata geçirilmeye müsait olmamıştır. Söz konusu anayasa her ne kadar ilk önce Fransa ve Hollanda, ardından da İrlanda tarafından kabul edilmediyse de, anayasanın bazı maddeleri müstakil birer uygulamalar olarak yürürlüğe girmiştir. Bu doğrultuda ilk defa 2010 yılında Avrupa Konseyi’ne kalıcı bir başkan seçilmiş ve bu makam aynı zamanda Avrupa Birliği’nin “de facto başkanlık” makamı olarak görülmüştür. 2013’te Hırvatistan’ın Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte Avrupa bütünleşmesi genişleme yoluyla mesafe kaydetmiştir. Fakat Avrupa Mülteci Krizi ile birlikte ciddi sorunlarla karşılaşan Avrupa Birliği, üye ülkeler arasında tekrar yükselen ulusalcı ve milliyetçi akımların etkilerini kıramamıştır. Bu bağlamda özellikle Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden Bexit süreci ile ayrılması çok tartışılmıştır. Avrupa bütünleşmesi bu günlerde ciddi oranda sarsılmış, fakat buraya kadar dünyaya gayet başarılı bir entegrasyon örneği göstermiştir. Özellikle ekonomik entegrasyon bağlamında devrim niteliğinde reformlarda bulunan Avrupa Birliği, siyasi entegrasyona teşebbüs etmek istediği anda çeşitli tepki ve krizlerle karşılaşmış ve Avrupa bütünleşmesini bir ileri safhaya taşıyamamıştır. Bugün koronavirüs kriziyle yüzleşen Avrupa Birliği, özellikle İtalya ve İspanya gibi ülkelerin tepkileriyle karşılaşacaksa bile kriz sonrası yeni reformlarla kendisini yenileyeceği aşikârdır.

[irp posts=”27334″ name=”Avrupa Kimliğinin İncelenmesi Bağlamında Avrupa’nın Tanıtımı”]

[irp posts=”27410″ name=”Devletin ve Sınırların Westphalia Sonrası Değişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Bildt, Carl, “Europe must keep its ‘soft power'”. Financial Times on Centre for European Reform, 2005
Dedeoğlu, Beril, Dünden Bugüne Avrupa, İstanbul, 2003
Druzhinin, Aleksei, “Armenia Joins Eurasian Economic Union, 2014
Kızılırmak, Burça; Erhan, Çağrı; Senemoğlu, Deniz, Avrupa Birliği Temel Konular, Ankara, 2011
Smale, Alison, “Fighting EU ‘enlargement fatigue'”. International Herald Tribune, 2006
Statute of the Council of Europe”. Council of Europe. 5 Mayıs 1949.
Tasch, Barbara, “Russia, Kazakhstan, Belarus Sign Treaty Creating Huge Economic Bloc”. times.com. Time Magazine, 2014
Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı. “Avrupa konseyi”, 2012
[/vc_toggle]

Sırbistan İtiraf Etti: Ermenistan’a Silah Gönderdik

0

Rusya’nın Avrupa’daki müttefiki Sırbistan Ticaret Bakanı Rasim Ljajic, Ermenistan’a silah gönderimi gerçekleştirdiklerini kabul etti. Ljajic’in açıklamalarından öne çıkanlar:

  • Silah gönderiminin bedeli bir milyon avrodan az.
  • Azerbaycan ile ilişkilerine zarar gelmesini istemiyoruz.
  • Ermenistan’a yönelik resmi bir yaptırım olmadığı için talebi geri çeviremedik.

Hafta başında Sırbistan’ın Azerbaycan’daki Maslahatgüzarı Danitsa Veinoviç, Ermenistan-Azerbaycan sınırında çatışmalar yaşandığında Ermenistan’a silah gönderdikleri gerekçesiyle Azerbaycan Dışişleri Bakanlığına çağrılmıştı.

Azerbaycan, Sırbistan’dan Ermenistan’a havan topu ve çeşitli kalibreli mermilerden oluşan büyük miktarda mühimmat gönderildiğine dair güvenilir ve doğrulanmış bilgilere sahip olduklarını belirtmiş ve Sırbistan’dan konuya ilişkin açıklama beklediklerini kaydetmişti.

Mısır Ordusuna Sina’da Saldırı: 2 Asker Öldü

0

Sina’nın kuzeyinde Mısır ordusuna düzenlenen saldırıda resmi rakamlara göre 2 Mısır askeri ölürken, 4 asker yaralandı. Ordunun açıklamasına göre 18 ‘tekfirci’ unsur öldürüldü.

Sina’da neler oluyor?

  • 10 Kasım 2014’te IŞİD liderine biat eden Ensar Beyt el-Makdis örgütü, adını “Sina Vilayeti” olarak değiştirdiğini açıklamıştı. Arap Baharı sonrası saldırılarını artıran örgüt, Mısır ordusu ile çatışarak bölgede bağımsızlık istiyor.
  • Ordu bölgede F-16 savaş uçakları, Apache tipi helikopter ve zırhlı araçlarla operasyonlar düzenliyor.
  • İsrail’e komşu olan ve petrol, bakır, fosfat, demir, kömür, firuze taşı, manganez ve uranyum gibi maden kaynaklarına sahip Sina, tarım ve hayvancılık bakımından da ülke ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyor.

Meis Adası’nın Tarihi ve Akdeniz’deki Statüsü

Yunanistan’ın ana karaya en uzak adası olan Meis adası büyük stratejik öneme sahip. Meis Adası’na Yunanlar Megisti, Avrupalılar ise Kastellorizo diyor. Meis’in Türkçedeki karşılığı ise Kızılhisar’dır. Ada 1512 yılından 1915 yılına kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır.

Meis’in de aralarında olduğu 12 Ada ile ilgili kararın verildiği Paris Barış Konferansına Türkiye davet edildi. İsmet İnönü’nün başkanlığında toplanan hükümet konferansa katılmama yönünde bir karar aldı. Bu antlaşmayla 12 Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bırakıldı.

Yunanistan’a bağlı Meis Adası, Doğu Akdeniz’de, Antalya’nın Kaş ilçesinin 1.2 mil açığında ve Yunanistan’ın en doğusunda bulunan Rodos adasına uzaklığı ise 69 mildir. Yüzölçümü 7,3 km², uzunluğu 9 km olan Meis Adası’nın kıyıları girintili çıkıntılı ve sarp kayalıktır. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Yunanistan birbiriyle çakışan münhasır ekonomik bölge iddialarına sahiptir. Bu derin anlaşmazlığın temelinde yatan asıl sebep ise iki ülkenin adaların deniz yetki alanlarının bölüşümünde oynaması gereken role ilişkin farklı yaklaşımlarıdır.

Yunanistan, neredeyse Türkiye anakarasına bitişik küçücük Yunan adalarının anakaralarla aynı ölçüde deniz yetki alanı ürettiğini ve deniz yetki alanlarını bölen ortay hattının en doğudaki Yunan adalarıyla Türkiye anakarası arasında çekilmesi gerektiğini söylemekte. Bu şekilde bir bölüşümün hakça olmadığını ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunan Türkiye, anakarasına karşı bu adaların eşit ölçüde deniz yetki alanı üretmesinin hem uluslararası hukuka hem de hakkaniyet ilkesine aykırı olacağını savunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi deniz yetki alanlarının bölüşülmesinde ortay hattı kullanımını veya başka herhangi bir yöntemi öncelemiyor. Güncel uluslararası hukuka göre deniz yetki alanlarının bölüşümünde “adil” sonuç ve ülkelerin karşılıklı mutabakatı esastır.

Yunanistan’ın iddia ettiği deniz yetki alanına göre Meis adası kendi alanının yaklaşık 4.000 katı deniz yetki alanı üretmekte. Böyle gerçek dışı bir ihtimal hem uluslararası hukuka hem de hakkaniyete aykırıdır. Bu noktada tahkim kararları Türkiye’nin tezlerini desteklemekte.

1978’de Birleşik Krallık ile Fransa arasında Manş Denizi yetki alanlarının bölüşülmesinde ortay hattının güneyinde, yani yanlış tarafında kalan İngiliz adaları çembere alınmış, ortay hattının kuzeyinde kalmasına rağmen bazı ufak İngiliz adalarına ise azaltılmış etki tanınmıştır.

1982’de Uluslararası Adalet Divanı, Tunus ile Libya arasındaki deniz yetki alanlarını belirlerken Tunus’a ait Kerkennah adalarına azaltılmış etki tanımıştır. Yine 1985’te Malta ile Libya deniz alanlarının belirlenmesinde bazı ufak adalara azaltılmış etki alanı tanınmıştır.
1971’de Tunus ile İtalya arasında Linosa, Lampedusa ve Pantelleria adaları, 1978’de Avustralya ile Papua Yeni Gine arasında Torres Boğazı adaları, 1992’te Kanada ile Fransa arasında St. Pierre ve Miquelon adaları bu anlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tezlerini desteklemekte.

Sonuç olarak deniz yetki alanlarının belirlenmesinde Yunanistan’ın iddia ettiği gibi anakaralar ile adalar arasında ortay hattının değişime uğramadan otomatik kullanımı zorunlu bir uygulama değildir. Türkiye’nin uluslararası deniz hukukuna uygun olarak Mavi Vatanı 462.000 km2‘dir.

Türkiye’nin Afrika’daki Potansiyel Dostu: Etiyopya

Son yıllarda neredeyse dünyanın tüm bölgelerinde aktif iş birliği ve dış politika amacı güden Türkiye, özellikle Akdeniz’de gerçekleştirdiği oyun değiştirici hamleler ile önemli bir aktör olmayı başardı. Bu yapıcı politikalarıyla bölgede çıkarlarını, barışı ve istikrarı korumaya çalışırken agresif tutum sergileyen devletler ile zaman zaman sürtüşme yaşıyor. Mavi Vatan adıyla başlayan Akdeniz ve Kıbrıs politikası, bölgede eski sömürgeci ve saldırgan devletlere karşı başlatılan siyasi ve askeri bir hamle olarak ortaya çıktı. Bu devletler arasında Kuzey Afrika’ya geçmişte büyük soykırımlar yaşatmış Fransa, meşru olmayan darbeci yönetimiyle bölgede sık sık karmaşaya yol açan Mısır, ekonomik anlamda tükenmiş olan fakat propaganda amacı ile sürekli Türkiye’ye sorun çıkartmaya çalışan Yunanistan gibi ülkeler bulunmakta.

Hal bu iken, Türkiye de uluslararası alanda haklı sesini duyurmak için yeni devletlerle ve organizasyonlarla ilişkilerini genişleterek iş birliği yapmaya davet ediyor. Ekonomik, siyasi ve askeri olarak her açıdan güçlü olmaya çalışan Türkiye, yaptığı diplomatik hamleler ile bölgede kendisi olmadan bir anlaşma yapılamayacağını birçok kez kanıtladı. Bu makalede ise son zamanlarda Mısır Hükümeti ile büyük sorunlar yaşayan Etiyopya’nın durumunu ve Türkiye ile gerçekleşebilecek potansiyel ortaklıktan bahsedeceğiz.

Etiyopya’nın 2011 yılında başlattığı Afrika’nın en büyük, dünyanın ise yedinci en büyük barajı olacak Hedasi Barajı, inşasına başlandığından beri bölgedeki ülkeler arasında nehir sularının kullanımı konusunda büyük anlaşmazlıklar ortaya çıkardı. Birçok ülke ve organizasyonun arabuluculuk yaptığı sorunda hala bir çözüm bulunabilmiş değil. Proje neredeyse tamamlandı ve Etiyopya artık anlaşmasızda olsa yağmur dönemini kaçırmamak için barajı kullanmaya başlayacağını belirtiyor. Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, bu proje ile enerji açığını kapatmayı amaçlıyor.

Yapılan Barajın Fotoğrafı.

Etiyopya-Mısır ve Sudan Arasındaki Anlaşmazlığın Sebebi Nedir?

Anlaşmazlık konularının başında barajın su ile doldurulma süresi geliyor. Mısır tarafı barajın tamamının 7 yılda doldurulmasını istiyor. Etiyopya’nın ise maksimum 3 yılda süreci tamamlamayı hedeflediği konuşuluyor. Etiyopya yönetimi 2023’te ise inşaat işlemlerini tamamlayıp elektrik üretimine başlamayı planlıyor. Buradaki süre sıkıntısı Mısır’ı tedirgin eden ana nedenlerden biri. Eğer Etiyopya 3 yılda barajı doldurmayı tamamlayıp elektrik üretmeye başlarsa Mısır Hükümeti Nil Nehri üzerinde kuraklık yaşanabileceğinden korkuyor ve bu yüzden bu durumu ‘su güvenliğine, dolaylı olarak ulusal güvenliğine bir tehdit’ olarak görüyor.  Aynı zamanda Mısır tarafı, barajın yapıldığı Mavi Nil’den Mısır ve Sudan tarafı halen yılda 50 milyar metreküp suyun aktığını, bunun Nil sularının yüzde 60’ını oluşturduğunu, bu nedenle barajın dolum süresi ve sonrasında bırakılacak olan yıllık su miktarının minimum 40 milyar metreküp olması gerektiğini belirtiyor. Etiyopya ise bu miktarı 31 milyar metreküpte sabitlemek istiyor.

Öteki nedenler ise Hedasi Barajı’nın Afrika’da Mısır’ın enerji tekelini kırmasından korkması, yaklaşık 1 milyon vatandaşın işsiz kalma riski, zaten büyük ekonomik sıkıntılar çeken ülkenin yatırım ve enerji bakımı açısından çekiciliği kaybederek zarara uğrayacağı düşünmesinden kaynaklı sorunlar.

Halkının yüzde 60’ından fazlasının elektriğe erişiminin olmadığına vurgu yapan Etiyopya, kalkınmak isteyen ve sınırlı kaynaklarına sahip bir Afrika ülkesi için projenin hayati öneme sahip olduğunu tekrarlıyor. Buda Mısır’ı rahatsız eden başka bir durum. Çünkü Etiyopya’nın en büyük elektrik ihracatçısı konumuna gelme ihtimali ülkeye gelebilecek yatırımları arttıracak. Bunun sonucunda baraj etrafındaki şehirler hızlıca gelişme gösterebilecek.

Yukarıdaki sebeplerden dolayı özellikle son zamanlarda kriz sürekli büyümekte ve agresif taraf olarak Mısır Etiyopya’yı savaş ile tehdit ediyor.

Türkiye Baraj Krizinde Ne Yapabilir?

Hali hazırda Mısır ile Libya’da büyük gerginlikler yaşayan Türkiye, bu durumu bir avantaja çevirebilir. Mısır Hükümeti darbeci bir hükümet olduğu için halk tarafından tam onaylanmamış, içinde birçok sorun barındıran, baskıcı bir rejim ile ülkeyi yönetiyor. Aynı zamanda sürekli borçlanıp silahlanıyor fakat ekonomik durum olarak ülke hiç iyiye gitmiyor. Zaten sıkıntıda olan iç politika ve ekonomik sebepler bir savaş durumunu kaldıramayabilir, bu yüzden savaş konusunda Mısır’ın çok ileri gidebileceği tahmin edilmiyor.

Buna karşın Mısır’ın tehditleri Libya’da hala sürüyor. Yakın zamanda sözde halife Hafter yanlısı Tobruk Temsilciler Meclisi, Mısır’ın ülkeye askeri müdahalede bulunmalarına izin vereceklerini açıkladı. Devamında ise, ‘Kardeş ülke olan Libya ve Mısır, Libya’da işgalci güçlerine karşı (Türkiye) ulusal güvenliğini korumak adına ortak hareket edebilir’ dendi. Aynı şekilde Türkiye destekli UHM’nin Sirte kentine saldırması durumunda Mısır’ın doğrudan çatışmaya girebileceğini söyleyerek ‘kırmızı çizgi uyarısında’ bulunmuştu. Kahire’deki hükümet, Türkiye’nin uluslararası bir krize dönüşen Libya’ya asker göndermesini Mısır’ın bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak değerlendiriyor.

Son yıllarda silahlanmaya büyük para harcayan Mısır, askeri güç kategorisinde Türkiye’yi geriye atarak dokuzuncu sıraya yerleşti. (Kaynak: GlobalFirePower)

Bu yüksek tansiyon sürmeye devam ederken, bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Mulatu Teshome Wirtu’dan görüntü Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Özel Temsilcisi Mulatu Teshome Wirtu’yu kabul etti.

Bu buluşma beklenen bir buluşma değildi ve akıllara birçok soru getirdi. Tam iki ülkede Mısır ile bu krizleri yaşarken iki önemli devlet temsilcisinin buluşması beraber yapılabilecek planların ilk aşaması olarak sayılabilir. Türkiye, henüz açık bir şekilde belirtmese de Etiyopya’nın baraj projesine olumlu bakıyor ve destekliyor gibi gözüküyor. Aynı şekilde fotoğrafın altında veya diğer birçok yerde Etiyopyalı kullanıcıların Türkiye hakkında sevgi ve saygı mesajları bıraktığı görülüyor.

Bu beraberlik mesajını sevenler kadar nefret edenlerde var. Özellikle Mısır medyasında hoşnutsuzluk yaratan görüntü, Kahire Amerikan Üniversitesi’nde çalışan Mısırlı bir akademisyenin tweetinden anlaşılabilecek düzeyde.

(Bu toplantıda Etiyopya ile Türkiye’nin Mısır’a nasıl bir mesaj göndermek istediğini merak ediyorum, çünkü bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Mısır, Libya ve Hedasi Barajı konusunda kesin kırmızı çizgileri sahiptir ve kendi çıkarlarını koruyacaktır.)

Türkiye’nin Etiyopya’daki Yatırım ve Etkileri

Son yıllarda artan etkisiyle Türk iş adamları Etiyopya’da yatırımlar yapmaya başladılar ve bundan karlı geri dönüşler yapıyorlar. Yatırım açısından ucuz fiyat ve genç nüfusa sahip olan ülkede şu an 150’den fazla Türk şirketi, inşaat, tarım, üretim ve kimya sektöründe faaliyet gösteriyor. Yaklaşık 2,5 milyar dolarlık yatırımla Türkiye’nin Afrika kıtasındaki yatırımlarının yarısı bu ülkede bulunuyor. Şimdiye kadar 30 binden fazla kişiye iş imkânı sağlayan Türk şirketleri, iki ülke arasındaki yakın ilişkiler dolayısıyla yıllardır bu ülkenin kapısını aşındırıyor.

Hatta Türkiye, Çin ile birlikte Batılı ülkelerin yatırım yapmaktan çekindikleri Afrika ülkelerine sürekli yatırım girişimlerinde bulunuyor. Dünya’nın %15 nüfusunu barındıran kıtada, ekonomik olarak iki ülkenin yatırım profilleri büyük farklılık gösterse de Afrika yatırımları, Çin’in toplam yatırımlarının yüzde 18,5’ini oluştururken, Türkiye’nin ise toplam yurt dışı yatırımlarında yüzde 15’lik bir paya sahip. Bu istatistikten anladığımız kadarıyla Türkiye’nin Afrika’ya ilgisi oldukça büyük.

Rusya Bilimler Akademisi Afrika Enstitüsü araştırma görevlisi, Afrikanist ve siyaset uzmanı Sergey Kostelyanets Türkiye’nin dış politikasını şöyle açıklıyor:

“Türkiye, Avrupa ile Avrupalıydı, Türk ülkelerle Türktü, oysa Afrika için Müslüman ülke, ekonomik kalkınmaya yardımcı olan ileri ve gelişmiş İslam yolunu seçti. Elbette, politik ve ekonomik modernleşmeyi başarıyla hayata geçiren ve Ortadoğu’da az sayıda demokratik toplumlardan birini inşa eden Türkiye’nin deneyimi, oldukça cazibeli görünüyor”

Aynı şekilde Somali ile Türkiye’nin ilişkisi oldukça iyi durumda. Türkiye’nin en büyük yurt dışındaki askeri üssü Somali’de bulunuyor ve bu yıl başlarında Somali Türkiye’yi Somali denizlerinde petrol arama teklifinde bulundu.

Somali’deki Türk askeri üssü

Sonuç

Her ne kadar birbirinden uzak olsa da, iki devlette şu anki politikaları gereği Mısır hükümeti ile sorunlar yaşıyor. Bu sorunlar yakında çözülebilecek mi bilinmez fakat bu iki ülke beraber çalışırlarsa istedikleri sonuca yaklaşmaları muhakkaktır. Türkiye’nin Etiyopya’ya olan ticari yatırımlarının da bir etkisi olarak ülkeler politik olarak birlikte hareket ederse beraber Mısır’a karşı diplomatik baskı yapılabilir. Böylece Türkiye hem Akdeniz’de istediği yolda bir adım atmış olacak hem de Afrika bölgesinde prestijli bir yere sahip olacaktır. Aynı şekilde Etiyopya da istediği baraja sahip olacaktır ki, bu iki taraf içinde kazan kazan durumudur.

Emre Güngör

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.sputniknews.com/infografik/202007091042423870-buyuk-ronesans-baraji-etiyopya-icin-umut-misir-icin-tehdit/

https://www.dw.com/tr/mısır-libyaya-girer-mi/a-53912993

https://tr.euronews.com/2020/06/20/m-s-r-dan-turkiye-destekli-libya-ya-k-rm-z-cizgi-uyar-s-dogrudan-askeri-mudahaleye-neden-o

https://tr.euronews.com/2020/07/14/tobruk-temsilciler-meclisi-turkiye-ye-kars-m-s-r-a-askeri-mudahalede-bulunma-izni-verdi

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/turkiye-etiyopya-da-en-fazla-yatirimi-olan-ikinci-ulke/1705805

https://www.globalfirepower.com/countries-listing.asp

https://tr.sputniknews.com/savunma/201710011030377201-turkiye-yurt-disi-en-buyuk-askeri-us-somali-acildi/

[/vc_toggle]

[irp posts=”22740″ name=”Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı Hakkında 12 Bilgi”]

[irp posts=”23734″ name=”Türkiye ve Mısır’ın Askeri Güç Karşılaştırılması”]

Soru-Cevap: Yunanistan ile Türkiye Arasındaki ‘Navtex Krizi’

0
Türkiye’nin Meis Adası çevresinde Navtex ilanı sonrası ‘Türkiye ile Yunanistan arasında sosyal medyada çıkarılan savaş’ hakkında teyitli gelişmeleri soru-cevap şeklinde sizler için hazırladık.
 
Kriz Nasıl Çıktı?
 
Her şey Türkiye’nin Meis Adası’nın güneyi ve doğusunda 2 Ağustos’a kadar sürecek Navtex ilan etmesi ile başladı. Bu ilan, bölgede sismik araştırmaların yapılacağının ve alana yabancı gemilerin girmemesi konusunda da bir ilandı.
 
Navtex Ne Demek?
 
Teknik olarak uluslararası faks makinesi gibi çalışan Naxtex, denizcilere, meteoroloji tahminleri, seyir bilgileri, aciliyet, emniyet ve denizde çalışma yapılan sahalar hakkında bilgi veren haberleşme cihaz sistemdir. Yaklaşık 400 deniz mili (740 km) mesafeye kadar yayın gönderilebilen sistemle MF yani orta dalga boyu frekansından yayın gerçekleşir.
 
Ülkeler, Deniz Kuvvetleri’nin belirlediği alanda yapacağı eğitim ve tatbikatların bilgisini bu sistemde önceden duyurur ve bu sahalara girilmemesi konusunda yabancı gemilere uyarılarda bulunur.
 
Türkiye’nin Navtex İlan Ettiği Bölge Neresi?
 
Türkiye’nin Navtex ilan ettiği bölge Antalya’nın Kaş sahillerine 2 KM uzaklıktaki Meis Adası ile Rodos Adası arasındaki bölgeyi kapsamaktadır.
 
Yunanistan Neden Çok Tepki Gösterdi?
 
Meis Adası ve çevresi Yunanistan’a göre Yunan deniz alanı içerisinde. Bu nedenle Atina, bölgede Türk gemilerinin faaliyet yürütmesine karşı çıkıyor.
 
Uluslararası hukuk açısından Yunan iddiaları kabul edilse dahi bölge Türk kara suları içerisinde yer alıyor. Konuyla ilgili Prof. Dr. Emete Gözügüzelli, “Yunanistan, Türkiye’nin kendi yetki alanları içerisinde sismik araştırma yapacak olmasından dolayı bunu savaş sebebi sayacağını ifade ederek uluslararası içtihat hukukunu ihlal etmekle kalmamış deniz hukukunun ve uluslararası hukukun BM ilkelerine dayalı kurallarını yok saymıştır.” ifadelerini kullanarak Yunanistan’ın bir kez daha hukuksuz bir şekilde konuya yaklaştığını belirtti.
Yunan Ordusu Alarm Durumuna Mı Geçti?
 
Navtex ilanının hemen ardından Yunanistan Genelkurmay Başkanı Floros, Güney Kıbrıs ziyaretini yarıda keserek Atina’ya döndü. İddiaya göre 15 Türk savaş gemisi bölgeye intikal etti. Bununla birlikte Türk savaş uçakları ve İHA’ların bölgede uçtuğu iddia edilse de bu bilginin teyitsiz olduğu ortaya çıktı. Yunan medyasına göre 15 Türk savaş uçağı 82 ihlal gerçekleştirdi.
 
Öte yandan Yunan Greek City Times internet sitesi, Yunanistan Silahlı Kuvvetleri’nin personellerin tüm izinlerini iptal ettiğini, Yunan ordusunun alarm durumuna geçtiğini yazdı.

Savaş Gemileri Meis Adası Çevresinde mi?
 
Diğer sondaj ve sismik faaliyetlerinde olduğu gibi araştırma gemilerine Türk fırkateynlerinin refakat edeceği bilinirken, son 24 saat boyunca Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı fırkateynlerin bölgede görev icra etmediği belirtildi.
 
Yunanistan Başbakanı Ne Dedi?
 
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, “Türkiye, Doğu Akdeniz’de gerginlik yaratmaya devam etmesi halinde, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamaktan başka seçeneği olmayacak.” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ki tartışmalı bölgelerde ilan ettiği Navtex operasyon planını durdurmaya çağırıyoruz” açıklamasında bulundu.

Libya’da Siyasi Bir Boşluk: Avrupa Birliği

Libya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tarihine göz atıldığında ülke savaş öncesi İtalyan işgaline uğramışken, savaş sonrası Fransa ve Birleşik Krallık’ın himayesine bırakılmıştır. Ancak ülkede İtalyan etkisi 1950’lilere kadar devam etmiştir. Siyasi yönetimde İngilizlerin etkisinin olduğu belirsizlik dönemlerinde ise ülke ekonomik, sosyal ve kültürel olarak durgunluk yaşamıştır. Birleşmiş Milletler (BM) 1949 yılında Libya’nın bağımsız bir ülke olması gerektiği kararını almıştır. Görüşmelerde Libya’yı o dönemde sürgünde olan Kral İdris temsil etmiştir. 7 Ekim 1951 tarihinde Libya Birleşik Krallığı’nın anayasası kabul edilmiş, 27 Kasım 1951’de de BM, Libya’nın bağımsızlığını ilan etmiştir.[1] 1969 yılına gelindiğinde ise ordunun genç subaylarından olan Kaddafi, Kral İdris yönetimini devirmiştir ve ülkede monarşi sona ermiştir. Kaddafi yönetiminde ülke 21. yüzyıla kadar varlığını devam ettirmiştir. Ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkileri AB’nin ortaklık ilişkisi barındırmayan Avrupa Komşuluk Politikası çerçevesinde ilerlemiştir ve temelinde finansal araçlar bulunmaktadır.[2]

Kral İdris Libya’nın bağımsızlığını ilan ediyor. (1951)

2011 yılında Libya’da iç savaş öncesi Avrupa Birliği ile Libya işbirliği anlaşması müzakere ediyordu ancak bu müzakereler iç savaş dolayısıyla dondurulmuştur. Avrupa Birliği Libya’da yaşanan çatışmalarda yaptırım uygulamıştır hatta Birliğin bazı üyeleri askeri eylemlerde bulunmuştur. Bu savaşlardan sonra iki taraf ilişkilerini en derinden etkileyen konu hiç şüphesiz  savaştan kaçan Akdeniz’deki düzensiz göçmenler olmuştur. 2015 yılında oluşturulan AB Afrika Acil Güven Fonu ve Kuzey Afrika penceresi, Libya’da göçle ilgili eylemler oluşturmak için kurulmuştur. Fonun amacı Avrupa Komisyonu Orta Akdeniz hattında düzensiz göçleri yönetmek, insanların hayatını kurtarmaktır. 2017 yılına gelindiğinde ise AB, Libya’dan Avrupa kıyılarına -bilhassa İtalya’ya- gelen göçü kontrol altına almak için Malta Bildirgesi’ni yayımlamıştır. Bildirgenin amacı Libya’dan gelen göçü kesmek adına AB’nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamında Libya’nın sahil güvenlik birimlerine eğitim vermek ve kıyı bölgelerde yaşayan halkların sosyoekonomik durumunu iyileştirmek için fon sağlamaktır. Ancak Malta Bildirgesi bir dayanışma mekanizması öngörüsünde bulunmamaktadır. Birliğin üçüncü taraf ülkelerle göç ve iltica konularında meşruiyetini güçlendirmek için oluşturulmuştur.[3]

Tüm bunların ışığında Akdeniz’de yaşanan göç dalgasının AB’nin Libya’ya tutumunu belirlemekte olduğunu ifade etmek doğru ancak Libya’da süregelen iç savaş sonrası yaşanan gelişmelerde AB’nin siyasi bir taraf olabileceğini söylemek mümkün görünmemektedir. AB, 2015 yılında Trablus’ta BM destekli Ulusal Anlaşma Hükümeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca savaşan taraflar ve onların uluslararası destekçileriyle ara bulucu politikalar izlemiştir ancak bu durum AB’nin Libya konusunda bölünmüş ve etkisiz yüzünü gün ışığına çıkarmıştır.

Berlin Konferansı Liderler Zirvesi

Birlik içerisinde Almanya ve İtalya, Hafter güçleri ve BM destekli Ulusal Hükümet arasında arabuluculuğa yana olmakta iken Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Türkiye’nin Libya ile deniz anlaşmasından memnuniyetsizliği yüzünden ulusal hükümete karşı yabancılaşmıştır. Fransa ise General Hafter’e siyasi destek sağlayacağı yönünde açıklamalarda bulunmuştur.[4] Bunun yanı sıra Rusya’nın da desteği Hafter’in silahlı güçlerinden yana olmaktadır.

2020 yılının Ocak ayında Berlin’de yapılan Libya Zirvesi’nde toplantı sonrası Libya’da çatışmaların sona ermesi için çağrı yapmışlardır ancak bu çağrının somut bir yansıması bulunmamaktadır. AB üye devletlerinin Libya özelinde ortak bir fikir birliğinin bulunamaması hiç şüphesiz Libya’da BM destekli ulusal hükümetin elini zayıflatmaktadır. Fransa’nın ayrılıkçı Hafter güçlerini desteklemesi AB’nin bölgede önceden var olan siyasi -ya da askeri- boşluğunu derinleştirmekte ve ülkede çözümü zorlaştıran başka bir etken olmaktadır.

Elif Ateş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Ceviz, Nurettin. Libya Tarihine Kısa Bir Bakış, Ortadoğu Analiz Şubat, cilt:3, sayı:27.

[2] “Libya,” European Neighbourhood Policy And Enlargement Negotiations – European Commission, January 27, 2020, https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/neighbourhood/countries/libya_en.

[3] Sergio Carrera and Roberto Cortinovis, The Malta declaration on SAR and relocation: A predictable EU solidarity mechanism?, Centre for European Policy Studies.

[4] Reuben Bharucha, “Libya’s Second Civil War and the EU: A Way Forward,” The New Federalist (The New Federalist, April 27, 2020), https://www.thenewfederalist.eu/libya-s-second-civil-war-and-the-eu-a-way-forward?lang=fr.

[/vc_toggle]

Baran: Kıbrıs’ta Tek Devlet Düşüncesi Bir Hayal

0

Stratejik Ortak Akdeniz Editörü Doğan Atlı, hukukçu ve siyasetçi Avukat Latif Cem Baran ile “Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan’ın Hukuki Meseleleri” üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Baran, Libya ile imzalanan anlaşmanın olumlu sonuçlarının olduğunu belirtirken, görevlendirme sonrası istifa eden Emekli Tümamiral Cihat Yaycı’nın bürokraside değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Kasım 2019’da Libya ve Türkiye arasında bir “Deniz Yetki Antlaşması” imzalandı. Sonrasında hem yerel uzmanlarca hem uluslararası uzmanlarca bu anlaşma hukuki veya gayri hukuki olarak nitelendirildi. Sizce bu anlaşma Türkiye’nin aleyhine mi yoksa lehine mi sonuçlar doğurdu?

Tabii ki Türkiye’nin lehine sonuçlar doğurmuştur. Türkiye’yi Akdeniz sahiline adeta hapsetme planlarına karşı atılmış bir adımdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve egemenlik haklarını koruma adına doğru ve yerinde bir antlaşmadır.

Bundan 46 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetlerince “Kıbrıs Barış Harekatı” düzenlendi. Özellikle Yunanistan ve GKRY bu harekatı uluslararası anlaşmalara aykırı olarak nitelendiriyor ve bir işgal girişimi olduğunu söylüyor. Bu harekatı bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ?

1964’te de benzer bir harekat gündeme gelmişti. Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu harekat uluslararası anlaşmalara ve garantörlük hukukuna uygundur. Kıbrıs Barış Harekatı, Ada’da ki Türk soydaşlarımızı yaşanan vahim katliamlardan kurtarmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Mısır Parlamentosu Sözcüsü Abdel Aal, “Mısır, Akdeniz karasularında bulunan doğal kaynaklar üzerinde tam bir egemenliğe sahip ve doğal kaynaklarına kimsenin yaklaşmasına izin vermeyecek” dedi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Libya’da Mısır ile karşı karşıya gelmesi söz konusu mu?

Bu beyanatlar üstteki küçük bir grubun düşüncesi. Bu ve benzeri söylemler Mısır halkının iradesini yansıtmamaktadır. Çünkü; darbe ile iktidara gelmiş diktatör bir hükumet söz konusu ki yakın bir zamanda iktidarın değişme olasılığı mevcut.

Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanlığı, “ABD Kıbrıs’ta iki kesimli federal bir yapıyı desteklemeyi sürdürmektedir.” şeklinde bir açıklamada bulundu. Kıbrıs’ta tek devlet mümkün mü?

Türkiye, bu meselenin çözülmesi için gayretini ortaya koydu. Hatta Annan Planı ve benzeri süreçlerde biraz tavizkar tutum sergiledi. Ancak tek bir devlet düşüncesi bir hayal, mümkün değil. Önümüzdeki süreçte Hatay’da olduğu gibi KKTC, halk iradesiyle Türkiye’ye katılabilir

20 Temmuz 1936 tarihinde Türkiye’ye boğazlar üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Son zamanlarda gündeme gelen “Kanal İstanbul” projesi Montrö Sözleşmesini hukuki olarak askıya alabilir mi?

Kanal İstanbul projesinin ekolojik, tarımsal ve çevresel sonuçları haricinde oluşacak ada’nın askeri savunmasının nasıl olacağı ile ilgili soru işaretleri var. Montrö Boğazlar Sözleşmesini askıya alma olasılığının olduğunu düşünmüyorum.

Libya mutabakatının mimarı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı geçtiğimiz aylarda önce Genelkurmay Başkanlığında görevlendirildi. Ardından şahsi tasarrufuyla bulunduğu görevden istifa etti. Yaycı’nın sivil bürokraside görev alması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Olayı şahsileştirmemek gerek. Ancak Sn. Cumhurbaşkanı’nın bizzat adını zikrederek övdüğü değerli bir komutanımızın bürokraside de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Maraş, Kıbrıs Barış Harekatı sonrası BM Güvenlik Konseyi’nin kararı ile yerleşime kapatılmıştı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay’ın, “Bugün Maraş hemen açılmalı” beyanı ile bu sorun tekrardan gündeme geldi. Maraş’ın BM kararına zıt bir şekilde açılmasının hukuki bir engeli var mı?

Maraş’ın açılmasının önünde hukuki bir engel yoktur. Hatta derhal açılmalıdır. Burada söz sahibi KKTC ve resmi garantör olarak Türkiye’dir. Siyasi sorunların bu şekilde devam etmesi halinde Hatay’da olduğu gibi Kıbrı halkının kararı ile KKTC Türkiye’ye katılabilir.

Dün İsrail parlamentosu Ocak ayında GKRY, Yunanistan ve İsrail hükümetince mutabık kalınan Eastmed projesini onayladı. Ancak Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere bildirdiği Münhasır Ekonomik Bölgesinde böyle bir projenin uygulanmasının ne tür askeri veya hukuki sonuçları olur?

Batı Trakya sorunu başta olmak üzere, Girit ve 12 adalar meselesi ki Yunanistan Silahlı Kuvvetleri tarafından 12 adalar da uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırma ve üs kurma durumu söz konusu. Bu tür siyasi adımlara karşı olarak bu meseleler gündeme getirilebilir.

Barışı ve Güvenliği Koruma: Uluslararası Güvenlik

Güvenlik, tarihsel bir geçmişe sahiptir. Ancak imparatorluk ve devletleşme zamanında güvenlik algısı iç ve dış güvenlik olarak ikiye ayrılmıştır. İç güvenlik asayiş, dış güvenlik ise sınırlar dışarısından gelebilecek olan olası saldırılar olarak açıklanmaktadır.[1] İşte bu yüzden uluslararası güvenlik kavramını tanımlayabilmek adına önce güvenlik kavramı üzerinde durmamız gerekmektedir.

Güvenlik

Güvenlik, Türk Dil Kurumu’na göre, “toplum yaşamında yasal düzenin aksamadan yürütülmesi, kişilerin korkusuzca yaşayabilmesi durumu, emniyet” olarak açıklanırken[2], Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği[3] “…gereklilik doğrultusunda, devletler; bölgesel ve küresel ortamın izlenerek tehdit ve fırsatların tespit edilmesi…” açıklamasında bulunmaktadır.

Teorik anlamda “tam güvenlik” hiçbir tehdit veya tehlikenin olmaması durumuna işaret etse de pratikte bu mümkün değildir. Zira tehdit ve tehlikelerle dolu bir dünyada tam güvenlikten bahsetmek ütopik bir yaklaşımdır. Bu nedenle güvenliğe ilişkin tanımlar “tam” ile “hiç” arasında yapılmak zorundadır.”[4]

Uluslararası arenada bir devletin objektif anlamda güvende olmasının üç temel yolu vardır:

1) Bir aktörün hiç kimsenin kendisine saldırmayacağı konusunda güven duyması,

2) Herhangi bir saldırıyı önceden uydurabilecek imkânlara sahip olması.

3) Caydıramadığı bir saldırıyı bertaraf edebilme gücüne sahip olması.[5]

Uluslararası Güvenlik

Kavramsal Açıdan Uluslararası Güvenlik

Uluslararası güvenlik, en genel anlamda; devletlerin, uluslararası örgütlerin karşılıklı barış ve güvenliği sağlamak adına aldıkları önlemler bütünü olarak ifade edilebilir. Dar anlamda ise uluslararası sistemin güç kullanımı ve savaş tehdidinden biçimde, küresel çatışmalardan korunması şeklinde tanımlanabilir.[6]

Uluslararası Güvenlik, devletlerin ve uluslararası kuruluşların karşılıklı koruma ve güvenliği sağlamak amacıyla oluşturduğu önlemlerden oluşur. Bu önlemler diplomatik anlaşmaları ve askeri müdahaleyi içerir. Uluslararası güvenlik ve ulusal güvenlik kaçınılmaz olarak birbiriyle bağlantılıdır.

Tarihsel Açıdan Uluslararası Güvenliğin Dönüşümü

Güvenlik kavramının temeli insanlık tarihinin başladığı zamanlardan itibaren ele alınabilmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası ilişkiler disiplininin bağımsız bir alan olarak ortaya çıkmasının ardından güvenlik kavramı da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ayrı bir kavram olarak karşımıza çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan tahribatın ve kayıpların bir daha yaşanmaması adına birçok akademisyen uluslararası güvenliğin sağlanması konusu üzerinde bulunmuş ve çalışmalarını bu yönde yapmıştır.

Soğuk Savaş adı verilen dönemin başlamasıyla birlikte uluslararası iki kutuplu sisteme ayrılmış ve bu Doğu – Batı gerginliğinin dışında kalan üçüncü bir blok olan ve iki kutuplu sistemin dışında kalan “bağlantısızlar”  hareketi ortaya çıkmıştır. ABD ve SSCB arasında ittifak kurma rekabeti başlamış ve bundan hareketle ekonomik, siyasi ve askeri ittifaklar kurulmaya başlanmıştır.

Askeri ittifaklar kurma girişimi uluslararası güvenliğin mihenk taşıdır. Bu amaçla Batı Blok’u 4 Nisan 1949 tarihinde “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü(NATO)”nü; Doğu Bloku ise 14 Mayıs 1955 tarihinde “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” olarak da anılan Varşova Paktını kurmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Japonya’ya karşı kullandığı atom bombası uluslararası güvenlik sisteminde yeni bir dönemi oluşturmuştur. Hatta bunun etkileri Soğuk Savaş döneminde de etkili olmuş iki kutup arasında “dehşet dengesi” olarak anılan bir sistemi kurmuş ve uluslararası güvenlik kaygılarının temelini oluşturmuştur.

Soğuk Savaş dönemindeki tehdit algısı tekti ve belirsizlik durumu yoktu. Uluslararası güvenlik ‘caydırıcılık’ esasına dayanmaktaydı[7]. Aynı zamanda bu dönemdeki güvenlik tehditlerinin öznesini devletler oluşturmaktaydı. Bu da belirsizlik durumunu ortadan kaldırmaktaydı. Aynı zamanda bu dönemde güvenlik öncelikli durumda bulunmaktaydı.

Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından uluslararası sistemde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde tehdit algılamaları ve uluslararası güvenlik açısından sade ve öngörülebilir atmosferi bu yeni dönemde yerini ilişkilerin çok daha karmaşık bir yapıya büründüğü, son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir uluslararası güvenlik ortamına bırakmıştır. Güvenlik algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli nedeni tehdit unsurunun sadece tek boyutlu ve devletten devlete olma vasfını yitirerek asimetrik bir yapıya bürünmesi ve çok boyutlu bir konuma ulaşmış olmasıdır. Artık tehditlerin kaynağının, zamanının ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin imkânsız hale geldiği bu yeni dönemde mücadele alanı olarak da büyük bir değişim ve genişleme yaşanmış, uluslararası güvenlik açısından bütün dünya bu mücadelenin zemini haline gelmiştir.[8]

SSCB’nin dağılmasının ardından iki bloklu yapı sona ermiştir. Bu da artık ABD’nin uluslararası sistemde tek bir güç olarak kalmasına sebep olmuştur. ABD’nin uzun dönem tehdit olarak algıladığı SSCB’nin olmaması, ABD’nin uluslararası güvenlik açısından yeni bir ‘öteki’ aramasına sebep olmuştur.

ABD Başkanı George H. W. Bush ve Sovyetler Birliği Mihail Gorbaçov

Ortaya çıkan yeni dönemde SSCB’ye karşı kurulmuş olan bir güvenlik örgütü olan NATO’nun varlığı sorgulanmış ancak 11 Eylül 2001 saldırısının ardından ABD yeni bir tehdit olarak terörizmi göstermiştir. Bu dönemde uluslararası güvenliğin karşısına tehdit olarak belirli ve net bir tehdit değil belirsiz ve ne yapacağı belli olmayan tehdit algılamaları çıkmıştır.

Devletler tarihsel süreç içerisinde uluslararası barış ve güvenliği korumak ve sağlamlaştırmak ve belirli ya da belirsiz tehditlere karşı olmak amacıyla pek çok adım atmıştır. Milletler Cemiyeti (MC) ve Birleşmiş Milletler ‘in (BM) kurulması uluslararası güvenlik alanında atılan en önemli adımlardır. Ayrıca uluslararası güvenliği korumak adına çeşitli tehdit unsurlar engellemeye veya en azından azaltmaya yönelik pek çok uluslararası düzenleme (konferans, kongre, antlaşma vb.) yapılmıştır. 1815 tarihli Viyana Kongresi, 1899 ve 1907 Lahey Konferansları, 1928 tarihli Briand-Kellogg Paktı gibi genel düzenlemeler ve girişimler ile Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (1951), sivil havacılığa yönelik tehditleri engellemeyi ve cezalandırmayı hedefleyen Tokyo (1963), La Haye (1970) ve Montreal (1971) Sözleşmeleri, Apartheid (Irk Ayrımı) Suçunu Ortadan Kaldırmaya Yönelik Uluslararası Sözleşme (1973) gibi spesifik alanların düzenlenmesini içeren girişimler uluslararası güvenliğin korunması adına atılmış bazı adımlardır.[9]

Uluslararası toplumun endişesi bu belirsiz tehditlerin kullanabileceği kitle imha silahlarıdır. Devletler bunun gibi benzeri silahların kullanılmasını engellemek amacıyla bazı çalışmalar yapmaya başlamıştır.

Uluslararası güvenliğin korunması konusunda değinilmesi gereken bir diğer nokta “silahsızlanma girişimleri“dir. Tarihsel süreçte silahsızlanma konusunda uluslararası düzeyde sayısız girişim yapıldığı görülmektedir. Kimi zaman küresel bir silahsızlanma girişimi söz konusu olmuş (Örnek: 1899 ve 1907 La Haye Konferansları, 1921 tarihli Washington Deniz Silahsızlanma Konferansı Konferansı”), kini zaman bölgesel düzlemde bir antlaşmayla silahsızlanma sağlanmaya çalışılmış (1990 tarihli Avrupa Konvansiyonel Silahlar Anlaşması -AKKA-), kimi zaman da ikili veya çok taraflı çabalar söz konusu olmuştur (1972 tarihli SALT-1 ve 1979 tarihli SALT-2 antlaşmaları). Fakat uluslararası güvenliğin korunması konusunda en önemli unsurlardan biri olan silahsızlanma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandı söylenebilir. Zira uluslararası güvenliğin önündeki en önemli engellerden biri olan silahlanma girişimleri, günümüzde de artan bir ivmeyle devam etmekte ve ne savaşların ne de terörizm gibi diğer çatışma türlerinin önüne geçilebilmektedir.[10]

Gelişen teknoloji ile birlikte toplumlararası iletişimin artması ve çeşitlenmesi ile birlikte küreselleşme denen kavram ortaya çıkmış bir nevi devletlerarası duvarlar yıkılmıştır. Küreselleşme uluslararası güvenliği de etkilemiştir. Ulusal güvenlikle uluslararası güvenlik arasındaki ayrım kaybolmuştur.

Değişen ve çeşitlenen tehdit unsurları uluslararası güvenlik kavramının içeriğini değiştirmiş ve sınırlarını genişletmiştir. Çevre sorunları, insan hakları, kitlesel göçler, mikro milliyetçilik, etnik çatışmalar, köktendincilik, uluslararası terörizm, ekonomik sorunlar, uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı, bulaşıcı hastalıklar, insan ticareti gibi tehdit unsurları uluslararası güvenliğin ilgi alanına dâhil olmuştur.[11]

Ortaya çıkan yeni tehditlerle birlikte devletler bu sorunlarla tek başlarına başa çıkmak yerine birlikte hareket etmeye başlamışlar ve bölgesel ya da uluslararası güvenlik ittifakları kurarak uluslararası güvenliği koruma yoluna gitmişlerdir.

Sonuç

Güvenlik kavramı insanlık tarihinden beri var olan ve ulusal, bölgesel ve uluslararası olarak da incelediğimiz bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca güvenlik; tehditlerden, korkulardan ve tehlikelerden uzak olma durumdur.

Güvenlik kavramı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ayrı bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Uluslararası güvenlik, en genel anlamda; devletlerin, uluslararası örgütlerin karşılıklı barış ve güvenliği sağlamak adına aldıkları önlemler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası güvenliği İkinci Dünya Savaşı’nın ardından iki dönemde incelemek mümkündür. 1.Soğuk Savaş dönemi, 2.Soğuk Savaş sonrası dönem.

Soğuk Savaş döneminde uluslararası güvenlik algısı netti, Doğu – Batı blokları olmak üzere iki kutuplu bir sistem mevcuttu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda atom bombasının kullanılması bu dönemdeki tehdit algılamalarının temelini oluşturmaktaydı. Uluslararası güvenliğin öznesi devletti ve güvenlik öncelikli konumdaydı.

Soğuk Savaş sonrası dönem ise uluslararası güvenlik açısından yeni tehdit algılamaları ortaya çıkardı. Artık uluslararası güvenliğin tek bir öznesi yoktu. Devlet dışı aktörler de sistemde etkindi. Bu dönemde sistemin ötekisini terör örgütleri oluşturmaktaydı. Temel tehdit, terörizm ve kitle imha silahlarıydı. Gelişen teknoloji ile küreselleşmenin artmasıyla devletler bu tehditlere karşı birlikte hareket etme yoluna gitti. Bu dönemde en önemli çalışmalar silahsızlanma çalışmaları olmuştur.

Devletler tarihsel açıdan mevcut tehditlere karşı uluslararası güvenliği koruma ve barışı sağlamak amacıyla bölgesel veya küresel güvenlik ve barış örgütleri kurmuşlardır. Aynı zamanda silahsızlanma çalışmaları yapmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde de güvenlik alanında akademik çalışmaların çoğunluğunu uluslararası güvenliğin sağlanması oluşturmaktadır. Devletler ortak tehditlere karşı birlikte hareket etmeli ve uluslararası güvenliğin sağlanması adına daha çok çalışmalarda bulunmalıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dedeoğlu, Beril. “ Uluslararası Güvenlik ve Strateji”. Yeniyüzyıl Yayınları. İstanbul: 2014.

İşyar, Ömer Göksel. “Günümüzde Uluslararası Güvenlik Stratejileri: Kavramsal Çerçeve ve Uygulama”. Akademik Bakış Dergisi. 2/3: 2008.

Karabulut, Andaç, Filiz Değer. “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı ve Realist Yaklaşım’a Genel Bakış”, İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2/2: 2015.

Karabulut, Bilal. “Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek”. Barış Kitapevi.  Ankara: 2015.

Sancak, Kadir. “ Güvenlik Kavramı Etrafındaki Tartışmalar ve Uluslararası Güvenliğin Dönüşümü”. Sosyal Bilimler Dergisi.

İnternet Kaynakları:

https://sozluk.gov.tr/?kelime=g%C3%BCvenlik

https://www.mgk.gov.tr/index.php/kurumsal/hakkimizda

[1] Andaç Karabulut – Filiz Değer “Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı ve

Realist Yaklaşım’a Genel Bakış”, 2008, s.71.

[2] https://sozluk.gov.tr/?kelime=g%C3%BCvenlik ( Erişim Tarihi: 16.05.2020)

[3] https://www.mgk.gov.tr/index.php/kurumsal/hakkimizda ( Erişim tarihi: 16.05.2020)

[4] Bilal Karabulut, “ Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek”, Barış Kitapevi, 2015, s.7.

[5] Beril Dedeoğlu, “Uluslararası Güvenlik ve Strateji”, Yeniyüzyıl Yayınları, 2014, s.15.

[6] Bilal Karabulut, 2015, s.26.

[7] Kadir Sancak, “GÜVENLİK KAVRAMI ETRAFINDAKİ TARTIŞMALAR VE

ULUSLARARASI GÜVENLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ”, Sosyal Bilimler Dergisi, s.129

[8] Kadir Sancak, s.130.

[9] Bilal Karabulut, 2015, s.26

[10] Bilal Karabulut, 2015, s.27

[11] Kadir Sancak, s.131

[/vc_toggle]

Kıbrıs Barış Harekatı Sonrasında Yaşanan 10 Olay

14 Temmuz 1974’te iki ayrı çıkartma ile başlayan Kıbrıs Barış Harekatı Lefkoşa’nın alınmasıyla 14 Ağustos 1974’te sona erdi. Türkiye, 498 askerimizin şehit olduğu, binden fazla gazimizin bulunduğu harekat sonrasında ABD’nin ambargosuyla karşı karşıya kaldı. Peki Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ne oldu?

1.) Yunanistan’da 1967’den beri devam eden askeri rejim harekattan 4 gün sonra sona erdi ve Yunanistan bir kez daha demokrasiyle tanıştı.

2.) Rumların, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasının hedeflendiği Enosis hayalleri suya düştü.

3.) 1974 yılından sonra Yunanistan, Türkiye’yi durduramadığı gerekçesiyle NATO’dan çekildi. 1980 yılına kadar Türkiye’nin vetosundan dolayı örgüte geri dönemeyen Atina yönetimi, 80 darbesinden sonra Kenan Evren döneminde verilen onay ile NATO’ya tekrar dahil oldu.

4.) ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı.

5.) Türkiye, ABD’nin bu kararının ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl ABD’ye nota vererek ABD Savunma İşbirliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırdı.

6.) ABD’ye karşı en büyük gözdağı Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması oldu.

7.) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başladı ve 1975’te ASELSAN kuruldu.

8.) Kaddafi yönetimindeki Libya, harekatın başladığı ilk günden itibaren Türkiye için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu açıkladı. ABD ambargosunun başladığı tarihten itibaren Türkiye’nin petrol ihtiyacını Libya karşıladı.

9.) Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Rauf Denktaş önderliğinde 15 Kasım 1983 tarihinde kuruldu.

10.) Yunanistan’da mahkeme Mart 1979 tarihli kararı ile Türkiye’nin harekatını yasal buldu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2017/07/kibris-sorunu.html