Doğu Akdeniz Gaz Rönesansı: AB’nin Enerji Arz Güvenliği

AB’nin enerjide Rusya’ya önemli derecede bağımlı olması, birliği yeni ve alternatif enerji kaynakları ve güzergâhları aramaya zorlamaktadır. AB’nin Rusya ile kurduğu ekonomik ilişkilerin, son dönemde başta doğal gaz kesintileri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yaşanan sorunlar nedeniyle gerginleşmesi üzerine, bu durumun siyasi ilişkilerine de yansıması sonucu birliğin enerji güvenliğini tehlikeye atmakla birlikte yeni enerji güzergâhları arayışı içinde olmasına neden olmaktadır.

Bu kapsamda, Doğu Akdeniz’de son yıllarda yapılan doğal gaz keşiflerinin, Avrupa Birliği’nin ihtiyacını karşılamakla birlikte Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olabileceği düşünülmektedir. Özellikle bölgede menfaatleri olan bölgesel/küresel güçlerin bu keşiflerden pay alma çabaları sebebiyle bölge ülkelerinin ulusal çıkarlarını destekleyen siyasi, askeri ve ekonomik politikaları farklılık gösterebilmektedir. Bu sebeple yeni enerji alanı ilan edilmesi üzerine Türkiye açısından Doğu Akdeniz’in, devam eden AB üyelik sürecini ve önemli ekonomik ilişkileri olan Rusya ile olan ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceği merak konusu. Öte yandan yakın vadedeki olası tehditler ve fırsatların tekrar analiz edilmesi de büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan, enerjide işbirliği yapan Doğu Akdeniz’e komşu olan ülkelerden Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında gelişen Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki ilişkilerin, Türkiye’nin millî menfaatlerine ne kadar uygun düştüğünün incelenmesi de önem arz etmektedir.

AB; ekonomik olarak büyümeye ve coğrafi olarak genişlemeye devam ettikçe Rusya’ya olan enerji bağımlılığı daha da artacak ve enerji kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde bu pazara ulaşması büyük önem arz edecektir. Bu sebeple AB, yalnızca Rusya ile değil, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika gibi enerji üreticisi konumundaki diğer bölgelerdeki ülkelerle de işbirliği yapmak zorunda kalmaktadır. Birlik bir taraftan enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yenilenebilir enerji yatırımları yaparken, diğer taraftan enerji bağımlılığını azaltmak için yakın bölgesinde alternatif enerji alan ve tedarikçileri aramaktadır.

Doğu Akdeniz’de son yıllarda yüksek miktarda enerji kaynağı keşfedilmiştir. Bu kaynaklardan özellikle doğal gazın keşfedilmesi bölge için çok önemli bir gelişmedir. Arama çalışmaları farklı parsellerde devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda daha fazla miktarda kaynak keşfi mümkün görünmektedir. Doğu Akdeniz, bölge ülkelerinin bu önemli gelişme karşısındaki tutumları farklı olmasından dolayı ortaya çıkan ve gelecekte çıkması muhtemel görünen sorunlar sebebiyle büyük güçlerin de ilgi odağı olmuştur. Özellikle Avrupa Birliği kendisine bu kaynaklardan boru hatlarıyla doğal gaz ulaştırılması için İsrail ile temaslarını Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vasıtasıyla sürdürmektedir. Doğu Akdeniz’deki büyük doğal gaz keşifleri; bölgenin enerji çeşitliliği, güvenlik ve dayanıklılık hedeflerini yerine getirmesine açısından AB’nin enerji ihtiyacına cevap verebililir. Ancak bu yolda ticari ve politik engeller var.

Güney Kıbrıs’ın rezervleri ticari olarak uygulanabilir olması için çok küçükken, İsrail’in tam ölçekli üretime başlaması için kritik bir alıcı kitlesine ihtiyacı var. İki taraflı veya Mısır ile bölgesel işbirliği, iki ülkenin ihracat yapabileceği tek yoldur.

Mısır, bölgede rezervlerinin büyüklüğü ve mevcut ihracat altyapısı nedeniyle bağımsız olarak Avrupa’ya gaz ihraç edebilecek tek ülkedir. Ancak, yatırımcının bu seçenekte güven duymasını sağlamak için enerji sektörü reformları gerekecektir. Bölgesel ihracat için iki seçenek var: İsrail ve Kıbrıs’ı Güney Avrupa’ya bağlayan bir boru hattı inşa etmek veya gazın sıvılaştırılıp ihraç edilebileceği Mısır’a bir boru hattı ağı oluşturmak.

Levantine derin Deniz Havzasına gelince, Avrupa Birliği’ne iki önemli değer sunma potansiyeline sahiptir: Enerji güvenliği ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki bölgesel işbirliğinde dair bir gelişme.

Avrupa’nın doğalgaz arzının çeşitlenmesi uzun zamandır Avrupa Birliği için bir öncelik olmuştur. 2006 ve 2009 yıllarında Rusya ve AB üye ülkeleri arasında gerçekleşen gaz savaşları ve Rusya’nın 2014’te Kırım’ın ilhakını ilhak etmesinin ardından büyük bir diplomatik gerilim artışı yaşanmasıyla birlikte son yıllarda bu konuyu ele alma çabaları hızlandı.

Avrupa’nın coğrafi çevresinden tedarik sağlayarak AB’nin Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma ihtimali, AB’nin ‘enerji birliği stratejisi’nin belirtilen bir hedefi olarak enerji esnekliği kazanmasına yardımcı olabilir.

Doğu Akdeniz’deki Mısır: Zohr Keşfi, Doğu Akdeniz’in Rengini Değiştirdi

Doğu Akdeniz’deki merkez kuvveti Mısır’dır ve hızla bölge için enerji merkezi haline gelmektedir. Doğal gaz sektörünün hızla genişlemesinin ardından tam politik ve ekonomik desteğini ortaya koyan Mısır hükümeti, kanıtlanmış yerli gaz altyapısı ve gaz için iki sıvılaştırılmış doğal gaz tesisiyle birlikte kendi ve komşularının gazını almaya hazır konumda.

Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarının haritası

Ağustos 2015’te İtalyan Eni şirketinin ‘sansasyonel’ bir şekilde Mısır’ın deniz alanlarındaki Zohr keşfi, genel itibariyle Doğu Akdeniz’in rengini değiştirdi. Önceden bilinmeyen bir karbonat tabakasında en az 30 trilyon ayak küpün bulunduğu bir gazla, Mısır ve Akdeniz’i çevreleyen diğer ülkeler için olasılıklar aniden muazzam görünüyordu.

Mısırlı yetkililerle yakın işbirliği içinde çalışan ve Port Said’in batısındaki engin kıyı tesisleri aracılığıyla Zohr’da yapılan üretim, keşiften 2 yıl sonra Aralık 2017’de başladı. Bu rekor kıran başarıdır. Bugün Zohr, günde 400 milyon ayak küp üretiyor ve 2020 sonunda bu rakam günde 3,7 milyar ayak küpe ulaşacak.

Geçici olarak LNG ithalatına son vermeye hazırlanan Kahire hükümeti Petrol Bakanı Tarık el Mulla, Nisan ayında yaptığı açıklamada, hükümetin önümüzdeki dört yıl içinde Akdeniz’de daha fazla doğal gaz projesi planlandığını ve 25 milyar $’lık yatırım yapılacağını söyledi.

Zohr başarısı, Kıbrıs’ın sularına olan sınırının yanında yer alan bazı bloklarla birlikte, Kıbrıs’taki Uluslararası Petrol Şirketleri lisanslarını yeniletti. Bazı büyük Uluslararası Petrol Şirketleri adada ofis açtı. Eni, Zohr deneyimi ile Blok 6’da sondaj yapmaya başladığında ne aradığını biliyordu. Tabii ki Zohr oyununun bir uzantısını buldu ve 2018 Şubat ayında, tahmini gaz yerine, “Calypso 1” denilen bir keşif duyurdu. Bir sonraki planlamada bir değerlendirme kuyusu kazılacak. Calypso keşfi olumlu olarak değerlendirilirse ortak girişim [Eni %50, TOTAL %50], rezervlerin ticarileştirilmesi için uygun seçenekleri değerlendirecek.

Güney Kıbrıs için endişe kaynağı, daha fazla offshore başarının jeopolitik açmazlar tarafından engellenebileceğidir.

Russ Gazının Avrupa’ya Ulaşma Yolları

Rusya yükselen bölgesel güç olarak “Avrasyacılık” projesinde İran ve Türkiye ile Astana/Soçi mutabakatları çerçevesinde bölgede etkinliğini koruyor. Türkiye ile sadece askeri değil aynı zamanda ticari/siyasi ilişkileri de var. Türk Akımı Boru Hattı Rusya için hayati önemde. Rusya “Kuzey Akım-2” ile Baltık Denizi altındaki boru projesiyle Almanya ile anlaştı ama ABD görev alacak şirketlere ambargo koydu. Proje şu an rafa kaldırıldı. Rus ekonomisinin nefes alabilmesi için mutlaka doğal gazını “Türk Akımı” üzerinden AB’ye satmalı. Türkiye yine kilit ülke.

Rusya’nın, Türkiye’nin enerji merkezi olmasını ve de bölgeden Avrupa’ya gidecek gazın kontrolünü sağlamaktır. Rusya bu alandaki rezervlere sahip olduğunda, Türkiye enerji merkezi olsa bile kontrol suyun başındaki ülkede, yani rezerve sahip olanın elinde olacaktır. Bu şekilde buradan Avrupa’ya gidecek olan doğal gazın da fiyatını istediği gibi kontrol edebilecek ve kendisine, en önemli müşterisi nezdinde yeni bir rakip oluşmasını engellemiş olacaktır. Bu durum Avrupa’nın arz güvenliği stratejisine aykırı olsa da Rusya’nın amacı, Avrupa’yı kendisi dışındaki alternatif doğal gaz kaynaklarından alıkoymaktır.

Başka bir deyişle, Rusya bölgedeki malum askeri varlığının yanında bölgenin enerji ham maddelerinin kaynağını elinde tutmak için adımlar atarak Avrupa, Türkiye ve başka ülkeler üzerinde stratejik ve mali kontrol sağlamak istemektedir. Aslında Rusya’nın kendi ülkesinde hidrokarbon rezervlerine söz konusu bölgelerdeki rezervleri de ekleyeceği gerçeği göz önünde bulundurulunca, fiyat belirleyen ve rezervleri kontrol eden bir enerji tröstü haline geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Her zaman fiyatlarda oynaklık olabilir ancak gördüğümüz sürekli düşüş yapısaldır ve tersine çevrilmesi muhtemel değildir. Avrupa’ya veya Asya’ya gaz ihracatı rekabetçi değilse, yerel pazar tek seçenek olabilir.

Yaratılan değer, bir zamanlar tahmin edilen mal sahipleri kadar olmayabilir ancak bölgeye sağladığı faydalar önemli olacaktır ve sonuçta kaynak sahipleri için herhangi bir alıcı hiç olmamasından iyidir.

Ne demişler, suyun başını tutan suyu kontrol eder.

Küba Füze Krizi: İki Süper Gücün Nükleer Satrancı

Soğuk savaş dönemi, iki süper güç olan ABD ve SSCB’nin, birbirleriyle adeta satranç oynar gibi karşılıklı hamleler yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönemin en önemli olaylarından birisi ise “Küba füze krizi” veya diğer adıyla “Jüpiter füze krizidir”.

Krizden önceki sürece bakıldığında Küba da 1959 yılında iktidarın Fidel Castro tarafından ele geçirilmesi ve ideolojik olarak SSCB’ye yakın olması ABD çıkarları açısından, yanı başında bulunan bir devletin SSCB ile yakın olması ABD ulusal güvenliği ve çıkarları açısından kabul edilemezdi. (Sander,2019,359)

Raul Castro ve Fidel Castro

Nitekim ABD, Castro yönetimini çeşitli mekanizmalar ile iktidardan düşürmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştır. (Domuzlar Körfezi çıkarması, Şeker ambargosu) (Sander,2019, s.360). ABD’nin bu girişimleri Küba’yı SSCB’ye daha da yakınlaştırmıştır. Bu yakınlaşmanın en somut göstergelerinden birisi: 1962 yılında Küba’nın savunma bakanı olarak görevini yürüten Raul Castro, SSCB’ye bir ziyarette bulunarak SSCB’den ABD’ye karşı kullanılmak üzere silah temini ile ilgili bir görüşme gerçekleştirmiştir (Sander,2019, s.360).

Krizin, ana temelinde yatan faktörüne baktığımızda: 1957 yılında SSCB tarafından uzaya gönderilen ilk yapay uydu olan SPUTNİK yatmaktadır (Sever,1997, s.648). SSCB’nin, ABD’ye karşı uzayda elde edeceği bir üstünlük, ABD açısından önemli bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu çünkü SSCB, bu gelişme ile kıtalararası atılabilen balistik füzeler konusunda çok önemli bir avantaj elde etmiş oluyordu (Sever,1997, s.648). ABD, bu tehdidi savuşturmak için Avrupalı müttefiklerine ihtiyaç duydu. Avrupa’ya özellikle de SSCB topraklarına yakın bölgelere Orta Menzilli Füzelerin yerleştirilmesi kararı alındı. Avrupalı müttefikler ile yapılan bu görüşmeler neticesinde Sadece üç NATO üyesi bunu onayladı. Bunlar: İngiltere, İtalya ve Türkiye’dir (Sever,1997, s.648).

28 Ekim 1959 yılında, Türkiye ve ABD 15 adet orta menzilli füzeler olan Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye verilerek konuşlandırılması konusunda anlaştılar (İzmir,2017, s.179). Ancak şu husus önemlidir: Verilen bu füzelerin kullanımı ve kontrolü tamamen Türkiye’nin elinde olmayacak; Füzelerin kullanımı konusunda ABD ile Türkiye’nin ortak bir kararı çerçevesinde füzeler kullanılabilecekti (Sever,1997, s.650). Türkiye, sürecin başlangıcından beri bu füzelerin kendi ülkesine konuşlandırılmasını istemiştir. SSCB’den yoğun bir tehdit hisseden Türkiye, kendisine konuşlandırılacak olan bu füzelerin Ülke savunmasına önemli bir stratejik kazanç sağlayacağını düşünmüştür.

Nasıl Küba’daki yönetimin kendisi, ABD için bir potansiyel tehdit ise coğrafi olarak kendisine yakın olan ve bir NATO üyesi olan Türkiye’nin, SSCB topraklarını hedef alabilecek bir silah sistemine sahip olması, Sovyetler açısından da kabul edilebilecek bir gelişme değildir. Sovyetler, ABD’nin bu hamlesine karşılık Küba’ya Nükleer başlıklı füzeleri yerleştirmeye başlamıştır. Bu füzelerin yerleştirilmesi 1962 yılında ABD’nin Savunma bakanı olarak görevini yürüten Robert McNamara dönemin ABD başkanı Kennedy’ye Küba da bulunan Sovyet füzeleri ile ilgili ABD hava kuvvetlerinin çekmiş oldukları fotoğrafları göstermiştir (Sander,2019, s.362). Bunun üzerine ABD, Küba’ya bir deniz ambargosu uygulama kararı almıştır (Sander,2019, s.362). Küba’ya denizden bir ambargo uygulama kararı alınmasının temelinde ise: Küba da bulunan füzelerin ateşlemeye hazır olmaması ve ateşlemeye hazır olması için parça tedarikinin sağlanması gerekliliğidir (Sander,2019, s.362). Küba da bulunan füzelerin her ne kadar ateşleme sistemlerine henüz sahip olmadıkları dikkate alınsa da bu füzelerin taşımış oldukları tehdit önemlidir.  Küba da bulunan füzeler 1000 millik bir vuruş kapasitesine sahip olmasının yanı sıra Küba’dan olası bir ateşleme gerçekleşirse: ABD’nin başkenti olan Washington’u, ABD için stratejik bir öneme sahip olan Panama Kanalı’nı vurabilirdi (İzmir,2017, s.180). Bu durumun gerçekleşmesi halinde ABD, iki ayrı dünya savaşı geçiren bir ülke olarak kendi topraklarında savaş görmemek üzerine yürütmüş olduğu stratejisinin sonuna gelmiş olacak ve topraklarına doğrudan bir saldırı yaşayacaktı. Bunun yanında ABD, SSCB’den tabiri caiz ise kalbinden bir bıçak darbesi alacaktı

Çünkü bir devletin başkentini vurmak demek ülkenin en stratejik kurumlarının başkente yer almasını hesaba kattığımızda bir ülkenin beyin ölümünün gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca savaşta başkente yapılan saldırı moral olarak da saldırıya uğrayan tarafa ciddi bir darbe vuracaktır. Elbette ABD’nin de vuruş kapasitesi hafife alınmamalıdır. Kendi ülkesinde yaşayacağı bu saldırıya elbette ki ABD’de, Sovyetlere karşılık verecek ve bu da bir Dünya savaşına neden olacaktı.

ABD’nin, Küba’ya uyguladığı deniz ambargosuna Sovyetlerin uymayacağını açıklaması krizi daha da tırmandırarak adeta iki taraf arasında bir nükleer savaşa doğru giden bir sürece neden oldu. (İzmir,2017, s.179)

27 Ekim 1962 yılında Sovyet lider Khruschev, ABD başkanı Kennedy’ye bir mektup göndermiştir. (Sever, 1997, s.653) Bahsi geçen mektupta Türkiye’de bulunan Jüpiterlerin çekilmesi karşılığında Sovyetlerin de Küba’dan füzelerini çekeceğini açıklamış, ayrıca iki devletin (Küba ve Türkiye) toprak bütünlüğünün vurgulanacağını ifade etmiştir (Sever,1997, s.653). ABD tarafı da bu yaklaşıma olumlu karşılık vermiştir. Her iki devletin karşılıklı adımları ile kriz çözülmüştür. 1963 yılında Türkiye de konuşlu olan Jüpiter füzeleri konuşlu bulunan yerlerden kaldırılmıştır (Sever,1997, s.659). ABD, kaldırılan bu Jüpiter füzeleri yerine Türkiye’ye Polaris denizaltıları ’nın verileceğini açıklamıştır (İzmir,2017, s.183).

Krushchev

Genel Değerlendirme

Realist teorinin de belirttiği üzere bir devletin savunması kendisininden başka bir organizasyona vb. yapılara bırakılmamalıdır. Bu ifadenin geçerliliğini bu krizde net bir şekilde görmekteyiz. ABD, kendi çıkarları ve maruz kaldığı tehditler noktasında Türkiye’yi pazarlık konusu yapmaktan çekinmemiştir. Elbette ki ABD’nin maruz kaldığı tehdit kendisi açısından en öncelikli çözülmesi gereken bir sorundu. Burada ABD’nin, Türkiye’yi önceleyen bir politika üretmesi pek de olası değildi.

Müttefikleriniz tarafından verilen füze, hava savunma sistemleri vb. saldırı/savunma sistemlerini eğer üretimini siz yapamıyorsanız veya verilen bu sistemlerin son kullanma noktasında yetkiye tamamen sahip değilseniz stratejik olarak kazanım elde etmeyi amaçladığınız bu sistemler bir anda sizin aleyhinize olabilecek şekilde tersine dönebilmektedir. Nitekim Türkiye’nin bu krizde yaşamış olduğu durumda buna benzer bir hususu teşkil etmiştir.

Türkiye, nükleer başlıklı füzelere sahip olmalı mıdır? Bu soruya cevap verilmek istenirse evet, sahip olmalıdır kanaatindeyim. Nükleer başlık taşıyan füzeler genel itibari ile uluslararası ilişkilerde bir caydırıcılık aracı olarak kullanıldığı hesaba katıldığında, sizin karşınızda nükleer silah sistemlerine sahip bir ülkeyi ancak kendinizde bu silah sistemlerine sahip olduğunuz takdirde caydırabilirsiniz. Ayrıca bu konuda yapılan Nükleer silahların sınırlandırılması ile ilgili çalışmaların yetersiz kaldığı kanaatindeyim çünkü nükleer silahlara sahip olan devletlerin, bu silahlara sahip olmak isteyen devletleri caydırmaya çalışmasını dünya barışı için iyi niyetli bir yaklaşım olduğunu kabul etsek bile bu silahlara sahip olan devletlerin, bu silah sistemlerine sahip olmayan devletlere karşı kullanmayacağının garantisini hiç kimse veremez. İşte devletlerin bu niyet bilinmezliği ile hareket ettiğini kabul edersek sorunun çözümü konusunda kısır bir döngüye girmiş oluyoruz. Eğer nükleer silahlanma engellenmek isteniyorsa önce nükleer silahlara sahip olan devletlerin bu silahlardan kurtulması gerekir. Ancak bu noktada bir sorun vardır. Nükleer silahlarını yok eden devletler bu eylemi yaptığı takdirde önemli bir caydırıcılık avantajını ortadan kaldırmış olacaklardır. Bu avantajı ortadan kaldırmayı da birçok devlet istemeyecektir. Nitekim yaşanmış olan Küba füze krizinde, iki süper gücün nükleer başlıklı füzelere sahip olması krizin bir savaşa dönüşmesini engelleyerek her iki tarafı nükleer bir savaştan caydırmıştır. Uluslararası İlişkiler, bu nükleer caydırıcılık konusunu “Dehşet Dengesi” kavramı ile açıklamaktadır.

Son olarak bu konuya ilginiz varsa bu konuda yapılmış olan “THIRTEEN DAYS” Türkçe adı ile “YAKIN TEHDİT” filmini izlemenizi tavsiye ederim.

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

İzmir, B. (2017). İki Müttefik Bir Kriz: Türk-Amerikan İlişkilerinde Jüpiter Füzeleri Krizi. HUMANITAS Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 179,180,183.

Sander, O. (2019). Siyasi Tarih 1918-1994. Ankara: İmge Kitabevi.

Sever, A. (1997). Yeni Bulgular Işığında 1962 Küba Füze Krizi Ve Türkiye. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 648,650,653,659.

[/vc_toggle]

Dünya Nüfusu Azaldığında Neler Olacak?

0

BBC Türkçe’de yer alan habere göre Washington Üniversitesi’nin sağlık istatistikleri bölümünden uzmanlar dünya çapında ortalama 2,4 civarında olan doğum oranının, 2100 yılına gelindiğinde 1,7’ye kadar düşeceğini, dünya nüfusunun da 2064’ten itibaren düşüşe geçeceğini öngörüyor. Peki dünya nüfusu azalırsa ne olacak?

Yoksul ülkelere olumlu yansıyacak ancak doğum oranları yıllardır düşmekte olan ülkeler açısıjndan olumsuz sonuçlanacak.

İnsanların emekli olmak için daha uzun süreler çalışması gerekebilir.

Hükümetler sınırları açarak genç nüfusları ülkelerine çekebilir. Böylece etnik ve kültürel olarak karışıklık yaşanacak.

Doğum oranlarını yükseltmek için anne ve babalara büyük oranda destekler artırılabilir.

Dolaylı olarak yaşlı nüfus da artacağı için bakım işçileri doktorlar kadar önemli olacak.

Eğer nüfusun azalmasına rağmen tüketim artarsa, çevre tahribatı da azalmayabilir.

Uluslararası Rekabet ve Eğitim Kapsamında Ülkelerin Sıralaması

Uluslararası rekabet geçmişte olduğu gibi günümüzde de birçok sahada karşılık bulmaktadır. Bu rekabetin ön plana çıkan sahası askeri ve ekonomik alan olmakla birlikte yakın dönemde olimpiyatlar aracılığıyla spor, uzay yarışı, teknoloji, kültür, bilim ve diğer birçok zeminde sürdürülmektedir. Bu alanlardan en önemlilerinden biriside kuşkusuz eğitimdir.

Büyük imparatorluklar sadece askeri zaferleriyle değil inşa ettikleri güçlü eğitim kurumlarıyla da güçlerini pekiştirmişlerdir. Gördüğümüz en önemli örneklerden birisi Enderun mektebidir. Dönemin süper gücü 60 sadrazamının 48’ini bu okuldan sağlamıştır. Bunlar içerisinde İbrahim, Rüstem, Sokullu Mehmet ve Köprülü Mehmet Paşa gibi önemli vezirlerde bulunmaktadır. Ayrıca birçok Şeyhülislam, yazar, şair ve Kaptan-ı Derya’larda buradan yetişmiştir.[1]

Papa II.Silvester’in Endülüs medreselerinde eğitim aldığına dair rivayetler bulunmaktadır. 795 yılında yapılan Cordoba (Kurtuba) Medresesinden mezun olan kişilerin Oxford üniversitesini kurdukları ifade edilmektedir.

Günümüzde ise özellikle Amerikan üniversiteleri birçok birçok devlet başkanını ve hükümet görevlilerini yetiştirmektedir.

Eğitim 18. yüzyılın ortalarından itibaren kitleselleşmiştir (İlk ve Orta Öğretim). Eğitimin kitleselleşmesi başta okulların fiziki imkânları olmak üzere birçok sorunla boğuşmuştur. Bunların en önemlisi ise eğitimin ülke çapında standart olarak aktarılması olmuştur. Bu sorunun çözümü için ülkeler okul seferberliğine başlamış, kendi düşüncelerini aktaracakları öğretmenleri yetiştirmek için öğretmen okulları inşa etmişlerdir. Ardından ortak kitap ve müfredat çalışmaları başlatılmıştır.

20. yüzyılın ortalarına varıldığında dünyada baş döndürücü bir hızla gelişmeler kaydedilmiştir. Art arda yaşanan savaşlar kitlesel eğitimi doğrudan etkilemiş olmakla birlikte zor şartlara rağmen eğitim kurumları hayatlarına devam etmişlerdir. Fakat Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte uluslararası rekabet uzay yarışından olimpiyat oyunlarına kadar birçok alanda sürdürülmüştür.

Okul Öncesi

0-6 yaş gurubu öğrencilerin uzun eğitim yolculuklarına başlamadan önce ilk basamak yeri olan okullardır. İngilizce “Preschool”, “Kindergarten”, “Nursery school” gibi isimlendirmeleri yapılan bu okulların arasındaki ayrımı yapmak zordur. İlk anaokulları Oberlin, Scheppler, Fröbel gibi eğitimcilerim öncülüğünde 1779-80 yılları arasında Almanya-Fransa sınırlarında kurulmaya başlanmıştır.

O tarihten bugüne kadar bu alanda Almanların ciddi etkisi bulunmaktadır. Kindergarten kelimesi Almancadan gelmekte, Waldorf yaklaşımı burada geliştirilirken ABD’deki ilk anaokulu yine bir Alman olan Margaretha Meyer-Schurz tarafından kurulmuştur. Ayrıca İtalyanların (Montessori ve Reggio Emilia, Yaklaşımları) okul öncesi eğitime ciddi etkisi bulunmuştur.

Fuji Anaokulu: Tokyo’da bulunan ve özgün mimariye sahip kurum dünyanın en büyük anaokulu olarak ifade edilmektedir.

Okul öncesi alanda dünya genelinde karşılaştırma yapan herhangi bir endeks veya raporla karşılaşılmamaktadır. Ancak OECD tarafından 2017 yılında yayınlanan Starting Strong adlı raporda bazı ülkelerin okul öncesindeki durumları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Net bir kıyaslama yapılmamakla birlikte rapor analiz edildiğinde okul öncesinde başarılı ülkeler şu şekilde sıralanmaktadır.[2]

 

Ayrıca ülkelerin GSYH’lerinden okul öncesine ayırdığı bütçeye göre kıyaslandığında Norveç yine birinci sırada yer alırken onu sırasıyla; İsveç, İzlanda, Danimarka, Şili, Finlandiya, Rusya Federasyonu, İsrail, Yeni Zelanda ve Almanya takip etmektedir.[3]

Orta Öğretim

Uluslararası eğitimin karşılaştırılmasında en önemli araç PİSA (Programme for İnternational Student Assessment) olarak ifade edilen sınavdır. PİSA sınavı OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) tarafından yapılmaktadır. Aslına bakarsanız OECD’nin temel misyonu ekonomik kalkınmadır. Böyle bir yapının neden eğitimle ilgili bir sınav yaptığına dair soru işaretlerinin arkasında ilginç bir hikaye yatmaktadır. Bu hikaye bize aynı zamanda uluslarası rekabette eğitimin konumu hakkında bilgi sağlayacaktır.

Eton Koleji: Birleşik Krallık’da bulunan kolej 1440 yılında kral Henry VI tarafından kurulmuştur. Yüzyıllar boyunca Birleşik Krallık ve dünya politikasında önemli etkisi bulunmuş okul mevcut başbakan Boris Johnson’da dahil olmak üzere 13 başbakan, George Orwell, Ian Fleming gibi birçok yazar, bilim insanı, sanatçı, aktör ve sporcu mezun etmiştir. 2013 yılında Putin’i Kremlin sarayında ziyaretlerinden sonra çektirdikleri fotoğrafla dünya genelinde gündem olan okul son dönemde parlemento’da kapatılması tartışılmıştır.

ABD’de Ronald Reagen döneminde A Nation At Risk (Risk Altındaki Millet) adlı rapor hazırlanmıştır. Rapor’da ABD’nn ilk ve orta eğitiminin kriz içerisinde olduğunu ve radikal bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu vurgulamaktadır. ABD’nin gerçekten eğitimdeki durumunu göstermesi için bir uluslarası karşılaştırmaya ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu doğrultu ’da OECD’ye baskı ve tehditlerde bulundu. Bu dönemde siyasi ayrışma yaşadığı Fransa’dan ciddi destek gördü. İktidar’da olan Fransız Sosyalist Partisi eğitim sistemlerinin seçkinci yapısından oldukça rahatsızdı. Sadece belirli kesimlere iyi imkanlar tanıdığını savunmaktaydı. Eğitim sisteminde reform fikrini kabul ettirmek için uluslararası karşılaştırmaya ihtiyaç duymaktaydılar ve o dönem karşıalştırmaya ihtiyaç duyan birbaşka ülke olan ABD’yi desteklediler. Sonuç olarak 1995 yılında eğitimci Tom Alexander’ın değerlendirme programı onaylandı.

“Yeni Dünya’nın sağ muhafazakarı ile Yaşlı Avrupa’nın  sosyalist solcuları arasında kurulan bu garip ittifak sayesinde kimi ülkeleri şaşkınlığa uğratacak bir sürecin kapısı yeni bin yılın şafağında aralandı”

4 Aralık 2001 yılında Paris’te 32 ülke’de yapılan sınav sonucu açıklandı.[4]

Sonuçların açıklanmasıyla sürpriz şekilde Finlandiya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Hong Kong ön plana çıktı. ABD ve Fransa tahmin ettikleri sorunların birkısmını doğrulanmış oldular. Diğer alanlarda olan güçlü yönlerinin eğitim sistemlerinde olmadıklarını fark ettiler. Ayrıca öğrenci başarısını standartlaştırılmış sınavlar aracılığıyla sürekli ölçtükleri bir eğitim sisteminin standartlaştırılmış bir sınav yapmayan Finlandiya gibi bir ülkenin nasıl geride bıraktığı düşünülmekteydi.

(ABD Eğitim Sistemini eleştiren Waiting for “Supermen” filmi tavsiye edilmektedir)

 

1-2015 yılında yapılan sınavda Singapur dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak görülüyordu. Bu konumunu Çin’e kaptırdı.

2- Japonya ekonomide olduğu gibi eğitim kalitesinde de gerilemeler yaşamaktadır. Bu gidişe kim dur diyebilecek bilemiyoruz ancak Japonya için tünelin ucunda ışık henüz görülmemektedir

3-Zannedildiğinin aksine eğitimde en başarılı ülkeler İskandinavya ülkeleri değildir. Güney Doğu Asya ülkeleri sıralamalarda daha önde yer almaktadır.

4-Yine ABD, Birleşik Krallık, Almanya, İsrail, Fransa gibi ülkeler düşünüldüğü kadar başarılı değillerdir.

5-Latin Amerika ülkelerinde temel eğitimde öne çıkıp sivrilen herhangi bir ülke görülmemektedir.

6-Rusya algısı dünya genelinde askeri ve politik gücü sayesinde çok güçlüdür. Ancak bu durum temel eğitimde sürdürülememektedir.

7-Türkiye’deki durumu hepimiz biliyoruz.

8-Varlıklı Arap devletleri eğitim kalitesinde açısından değerlendirildiğinde sınıfta kaldıkları görülmektedir.

Eğitim Endeksi, BM İnsani Gelişme Endeksi’nin bir parçası olarak yayınlanmaktadır. Sonuçlar incelendiğinde PİSA’ya göre listenin ilk sıraları farklı olmakla birlikte İskandinav ülkelerin başarıları bu endekste de sürdüğü görülmektedir.

Güney Koreli öğrencilerle. (Seul/2018)

Yüksek Öğretim

Temel eğitimin başarısında daha önemli bir yer tutan üniversiteler ülkelerin gelişiminde hayati rol oynamaktadır. Bireyleri seçtikleri alanlarda uzmanlaştırması, ortaya çıkardıkları araştırmalar, toplumsal yaşamın neredeyse her alanını etkilemesi gibi faktörler üniversiteleri ayrıcalıklı bir yere taşımaktadır.

İlginç bir şekilde bazı ülkelerin temel eğitimde güçlü olmakla birlikte yüksek öğretimde aynı performansı gösteremediği anlaşılmaktadır. Ülkelerin eğitim kaliteleri temel eğitim ve yüksek öğretim olarak ikiye ayrılmaktadır. Örneğin ABD’de yüksek öğretimde en başarılı ülkedir. Fakat temel eğitimde aynı başarıyı sergileyememektedir. Veya temel eğitimde çok başarılı olarak görülen Finlandiya, Singapur, Almanya, Güney Kore gibi ülkelerin aynı başarı performansını yüksek öğretimde sergileyememektedirler.

World University Rankings 2020

Sıralamada görüldüğü üzere ABD ve Birleşik Krallık üniversiteleri zirveyi paylaşmaktadır. Bu sıralama global çapta yapılan tüm çalışmalarda belirmektedir. Örneğin Şangay merkezli “Academic Ranking of World Universities” araştırmasında da ABD ve Birleşik Krallık üniversiteleri listenin ilk 20 sırasını ezici bir şekilde kapatmaktadır.[6]

Stanford Üniversitesi: Silikon vadisinin temel dinamolarından birisidir. Üniversite arazilerinde açılan teknokentlerin ilk örneği burada atılmıştır.  İnternet, Google, WhatsApp, Lazer, Arpanet, HP, Atari, YouTube, Yahoo, İnstagram, LinkedIn, Snapchat, Netflix, Nike, PayPal, Electronic Arts, SpaceX ve diğer birçok ürün-paltform-firma bu üniversite aracılığıyla veya öğrencilerinin eliyle hizmete sunulmuştur. Teknolojik alanda başarılarının yanı sıra 17 Nobel ödülü, 171 Ulusal Akademi Ödülü, 4 Pulitzer ödülüne sahiptir.[7]

The World Universty sırlaması 2020

Listenin ilk 20 sırasında 14 ABD üniversitesi ve 4 Birleşik Krallık Üniversitesi yer almaktadır. Teknolojinin gelişiminde ABD üniversitelerinin rolü tartışılmaz bir gerçektir. Dünya genelinde birçok devlet lideri, hükümet görevlileri, sanatçılar, aydınlar ve akademisyenler Amerikan üniversitelerinde öğrenim görmüştür. Bu eğilim günümüzde de devam etmektedir.

İlk 100 üniversite sıralamasında sadece bir tane Fin üniversitesi (96.sırada Helsinki Üniversitesi) bulunmaktadır. İlk 30 sıralamasından sonra ancak Almanya, Çin, Hollanda, Kanada, İsviçre, Japonya, G.Kore ve Singapur gibi ülkeler iyi bir şekilde yer almaktadır. Tabi bu üniversitelerin konumlarındaki doğrulukta tartışılabilir. Örneğin sıralamada 25.Sırada yer alan Singapur Ulusal Üniversitesinde kısa bir gezi ve görüşme yapmıştım. Bu tür endekslerde (The World Universty Ranking) üniversitelerin yayınladıkları makalelerin önemli oranı olduğu için üniversitenin ciddi laboratuvar çalışması gerektiren bölümlerde dahi öğrencileri laboratuvara değil daha iyi skor alabilmek için makale yazmaya yönlendirdiği iddia edilmişti.

Genel Niceliksel Başarı Değerlendirmesi

Okul Öncesi Norveç
Orta Öğretim Çin
Yüksek Öğretim ABD

 

Kim Daha Başarılı?

Bu sorunun cevabını bulmak için başka sorulara ihtiyaç duymaktayız. Eğitimde başarıdan kasıt nedir? Öğrencilerin entelektüel birikimleri mi? Sahip oldukları imkanlar mı? PİSA sonuçları mı? Yazılan makale sayısı mı? Demokratik sınıf ortamlarının bulunması mı? Okullarda öğrencilerin teknolojiyi iyi derecede kullanabilmesi mi yoksa tam tersi teknoloji olmadan doğal çevreyle öğrenim süreçlerinin gerçekleştirilmesi mi? Geleneksel eğitim kurumlarının öğreticiyi kutsal olarak gördüğü sistemler mi yoksa öğreticiyi gölge olarak tanımlayanlar mı? Piyasaya odaklanan (MBA, T-MBA vb) pratik okullar mı? Trend söylemlere odaklanan (Kodlama vb.) okullar mı?

Veya daha zor sorularla devam edelim; Eğitimdeki amaç nedir? Bu soruyu ilk olarak Sadece Soğuk Savaş döneminde kitlesel silahların üretimi için çalışan 400.000 bilim insanı olduğunu öğrendiğimde sormuştum. Dünya üzerinde hiç olmadığı kadar sayıda okul ve öğretmen olmasına rağmen ilerlemeci yaklaşım neden çökmüştür? Şehirleri saran siren sesleri, okul zillerinin mi yansımasıdır?

Bu sorulara verilebilecek net bir yanıt bulunmamaktadır. Uluslararası konjektürün başarılı olarak gösterdiği birçok ülkede bizzat yaptığım incelemede öğrencilerin okulda iyi eğitim verildiğini kabul etmekle birlikte okul yıllarından nefret ettikleri, birdaha asla dönmek istemedikleri yorumlarıyla karşılaştım. Bu ülkeler üzerine yapılan inceleme de öğrencilerin stres kaynaklı intihar vakaları da bir hayli yüksek olduğu belirtilmektedir.

Başarılı okulların bu gücü sağlamdaki temel fayda sağladığı unsur kuşkusuz sahip oldukları networklardır. Örneğin Harvard Üniversitesi ABD’de değilde Zimbabve’de olsa yine aynı başarı sağlanabilir miydi? Veya sağlanacak başarıdan bizim haberimiz olur muydu?

Bir başka sorun ise müfredatlar da dışlanmaya başlanan içerikler üzerinedir.[8]

Eğitimin ilk basamağı olan okul öncesi müfredatlarını incelediğimizde sosyal bilimlerin giderek daha çok kenara itildiği görülmektedir. Bu durumun benzer sonuçlarını orta öğretim ve üniversitelerde görmekteyiz. Hemen ardından gelen dini öğretim’de sekülerleşen dünya’da müfredatlardan kovulan birbaşka alandır. Fakat yüzyıllar boyunca toplumları ve kültürleri beslemiş bir alanın müzik ve sanat kadar önemli olduğunu düşünmekteyim.

Öğretmenlik

Eğitim sürecinin en önemli aktörleri olan öğretmenler değerlendirildiğinde genellikle zeka, maaş ve tecrübe parametreleri üzerinden bir okuma yapılmaktadır. Gelişmiş eğitim sistemleri bize gösteriyor ki bir kişinin çok zeki olması veya iyi puanlar toplaması öğretmenlik için yeterli kriter değildir. Mesleğe olan tutkusu ve öğrenme iştahını açabilmesi diğerlerinden önde gelmektedir. Tecrübe önemli bir parametre olmakla birlikte yeni nesil öğretmenlerin dijital dönüşüm çağına daha hızlı ayak uydurabilecekleri ve ders ortamlarını buna göre dizayn edebilecekleri de bir gerçektir.

Öğretmenlik mesleğinin en çok göz ardı edilen tarafı “öğretmenlerin araştırma yapabilme kabiliyetleri”dir. Türkiye’de öğretmen profilinin muhtemelen en gelişmemiş tarafı bu kısımdır. Araştırma ortamlarının yoksunluğu ve öğretmenler için böyle bir gündemin oluşturulmaması ise başlıca sebeptir. Artık mesleğin temel amacı bilgiyi öğretmek değil bilgiyi değerlendirmeyi öğretmektir. Bu durum öğretmeninde araştırma yapabilme kabiliyetiyle doğru orantılıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://derstarih.com/enderun-mektebi/

[2] OECD, Starting Strong, 2017, s.41.

[3] Christina Samuels, Which Countries Spend the Most on Early-Childhood Education?,

Education Week. 2017.

[4] Pası Sahlberg, Eğitimde Finlandiya Modeli, İstanbul: Metropolis Yay, s.102-104. 2018.

[5] https://www.topuniversities.com/university-rankings/world-university-rankings/2020

[6] http://www.shanghairanking.com/

[7] Wikipedia Standford Üniversitesi Maddesi.

[8] OECD, Starting Strong, 2017, s.29.

[/vc_toggle]

ABD’den AB’ye Libya Eleştirisi: Tek Yaptığınız Türkiye ile İlgilenmek

1

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı David Schenker’in Avrupa Birliği’nin Libya politikasını eleştiren açıklamalarından öne çıkanlar:

  • “AB’nin Libya’daki ambargoya yönelik deniz misyonu ciddiyetten yoksun, Türkiye konusunda ön yargılı ilerliyor.”
  • “(AB) İlgilendikleri tek şey, Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği askeri malzemeler. Kimse Rus uçaklarına müdahale etmiyor, Birleşik Arap Emirlikleri’ne müdahale etmiyor, kimse Mısırlılara müdahale etmiyor. Belki de Rusya’dan gelecek tepkiden endişe ediyorlar. Eğer daha sağlam bir rol ya da daha ciddi bir görev üstlenmeyeceklerse, o zaman bu mesele uzar gider.”
  • “Avrupa Birliği, Rus Wagner Grubunu ‘listeye’ alarak, Moskova’nın yanı sıra BM silah ambargosunu ihlal eden Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi diğer ülkelere de sesini yükselterek Libya’da çok daha fazla şey yapabilir. Sadece Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği askeri malzemeyi yasak olarak kabul etmek doğru değil.”

Kabile Liderliyle Görüşen Sisi: Libya’ya Müdahale Edebiliriz

0

Libya’daki kabile liderleriyle görüşen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Libya’nın ulusal güvenliğine tehdit oluşturacak hamlelere karşı boş durmayacaklarını, Mısır isterse askeri durumu hızlı bir şekilde değiştirebileceklerini ve Libya’ya müdahale edeceklerini açıkladı.

Hafter yönetimindeki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, Mısır’a Libya ve kendi topraklarının güvenliği için müdahale yetkisi vermişti.

Sisi’nin açıklamalarına ilişkin konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “Libya krizinin askeri bir çözümü yok, tüm sorunlar ve çelişkiler müzakere masasında çözülmelidir.” dedi.

Diplomatik kaynaklara göre ABD, Hafter güçlerini Sirte’den çekilmesine yönelik yeni bir plan üzerine görüşme sürdürüyor.

Mısır’ın ‘Savaş Sebebi’ Saydığı Hedasi Barajı Su Tutmaya Başladı

0

Etiyopya, Mısır’ın ‘savaş sebebi’ olarak nitelendirdiği Afrika’nın en büyük barajı Hedasi Barajı’nın su tutmaya başladığını, sosyal medyada paylaşılan uydu görüntülerinin doğru olduğunu açıkladı.

Mısır Dışişleri Bakanlığı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Etiyopya hükümetinden acil açıklama talep etti.

Sorun Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında henüz çözümlenmedi ancak diplomasi trafiği devam ediyor.

  • Barajın yüzde 74’ü tamamlandı.
  • Baraj, Nil Nehri’ni yüzde 85 oranında besleyen Mavi Nil Nehri kolu üzerinde yapılması nedeniyle kritik bir öneme sahip.
  • Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, Afrika’nın en büyüğü olacak Hedasi Barajı ile enerji açığını kapatmayı amaçlıyor.
  • Etiyopya, anlaşmasa olmasa da yağmur dönemini kaçırmamak için bu ay barajı doldurmaya başlayacağını açıklamıştı.

Büyük Rekabetin Tarihi: ABD-Çin İlişkileri

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile karşı karşıya gelen Amerika Birleşik Devletleri, 21. yüzyıl itibariyle küresel rakip olarak Çin’i gösteriyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından 2020’ye kadar olan iki ülke ilişkilerinin kronolojisini farklı kaynaklardan sizler için derledim.

Ekim 1949: Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu

Çin Komünist Partisi lideri Mao Zedong; köylülerin de desteklediği Komünistlerin Chiang Kai-shek’in hükümetini yenmesinden sonra 1 Ekim’de Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdu. Chiang ve binlerce askeri Tayvan’a kaçtı. II. Dünya Savaşı sırasında, Milliyetçilerin Japon güçleri işgal etmesini destekleyen ABD, Taipei’de sürgünde olan Chiang’ı desteklemiştir. ABD’nin bu yaklaşımı, Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD arasındaki ilişkileri sınırlandırmıştır.

Haziran 1950: Kore Savaşı

Sovyet destekli Kuzey Kore Halk Ordusu 25 Haziran’da Güney Kore’yi işgal etti. Birleşmiş Milletler ve ABD, Güney Kore’nin savunmasına yardıma yetiştiler. Komünist Kuzeyi destekleyen Çin; ABD, BM ve Güney Koreli birlikler Çin sınırına yaklaştıklarında misilleme yaptı. 1953’te ateşkes imzalanana kadar 4 milyon insan öldü.

Ağustos 1954: I. Tayvan Boğazı Krizi

Başkan Dwight Eisenhower, 1953’te Tayvan’ın ABD donanması ablukasını kaldırdı ve Chiang Kai-shek’in Ağustos 1954’te Tayvan Boğazı’ndaki Quemoy ve Matsu adalarına binlerce asker yerleştirmesine neden oldu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu adaları bombalayarak karşılık verdi. Washington, Chiang’ın Milliyetçileri ile karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. 1955 baharında Amerika Birleşik Devletleri Çin’e nükleer saldırı tehdidinde bulundu. O Nisan, Çin, Milliyetçilerin Dachen Adası’ndan çekilmesinden sonra sınırlı bir zafer olduğunu iddia ederek müzakere etmeyi kabul etti. 1956 ve 1996’da krizler yeniden başladı.

Mart 1959: Tibet Ayaklanması

Çin Halk Cumhuriyeti Tibet üzerinde kontrol sahibi olduktan dokuz yıl sonra, Lhasa’da büyük bir ayaklanma çıktı. Binlerce kişi PRC kuvvetleri tarafından yapılan  baskıda öldü ve Dalai Lama Hindistan’a kaçtı. ABD, Birleşmiş Milletler’e, Tibet’teki insan hakları ihlallerinden dolayı Pekin’i kınamaya katılırken, Merkezi İstihbarat Teşkilatı, 1950’lerin sonlarından başlayarak Tibet direnişini silahlandırmaya yardımcı oldu.

Ekim 1964: Çin’in İlk Defa Atom Bombası Denemesi

Çin, Ekim 1964’te ilk atom bombası testini gerçekleştirdi. Test, Vietnam’daki artan ABD-Çin gerginliklerinin üzerine yapıldı. Test sırasında Çin, Vietnam sınırına birliklerini yığdı.

Mart 1969: Çin-Sovyet Sınır Çatışması

Güvenlik, ideoloji ve kalkınma modelleri üzerindeki farklılıklar Çin-Sovyet ilişkilerini zorlamaktadır. Çin’in Büyük İleri Atılım olarak bilinen radikal sanayileşme politikaları, Sovyetler Birliği’nin 1960 yılında danışmanları geri çekmesine yol açtı. Anlaşmazlıklar Mart 1969’da sınır çatışmalarında doruğa ulaştı. Moskova, Washington’un yerine Çin’in en büyük tehdidi olarak yerini aldı ve Çin-Sovyet ayrımı, Pekin’in ABD ile nihai yakınlaşmasına katkıda bulundu.

Nisan 1971: Pinpon Diplomasisi

Washington ve Pekin arasındaki ısınma ilişkilerinin halka açık ilk gelişmesi, Çin’in pinpon takımının ABD ekibinin üyelerini 6 Nisan 1971’de Çin’e davet etmesidir. ABD’li oyunculara eşlik eden gazeteciler, 1949’dan beri Çin’e girmesine izin verilen ilk Amerikalılar arasındadır. Temmuz 1971’de Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Çin’e gizli bir yolculuk yapıyor. Bu yolculuktan kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletler, Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyor.

Şubat 1972: Nixon Çin’i Ziyaret Etti

Başkan Richard Nixon, Şubat 1972’de Çin’de sekiz gün geçirdi, bu sırada Başkan Mao Zedong ile tanıştı ve Zhou Enlai ile Şanghay Tebliği’ni imzaladı. Tebliğ, Çin ve ABD’nin özellikle Tayvan gibi zor meseleleri tartışmasına izin vererek ABD-Çin ilişkilerinin iyileştirilmesine zemin hazırlıyordu. Buna rağmen, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, on yıl boyunca yavaş ilerleme kaydetti.

1979: Tek Çin Politikası

ABD Başkanı Jimmy Carter, Çin’in Tek Çin politikasını kabul etti ve diplomatik olarak Çin’i tamamen tanıdı. Büyük ekonomik reform hareketlerini yöneten Çin Başbakan Yardımcısı Deng Xiaoping, kısa bir süre sonra ABD’yi ziyaret etti. Ancak, Nisan ayında Kongre, ABD ve Tayvan arasında ticari ve kültürel ilişkilerin devam etmesine izin vererek Tayvan İlişkiler Yasasını onayladı. Yasa, Washington’un Taipei’ye savunma silahları sağlamasını gerektiriyordu, ancak ABD’nin Tek Çin politikasını da resmi olarak ihlal etmiyordu.

Temmuz 1982: Reagan Döneminde Çin

Reagan yönetimi, Tayvan’a altı güvence verdi. Bunların içerisinde Tayvan İlişkiler Yasası’na saygı göstereceği de yer alıyordu. Ayrıca Tayvan’a silah satışının sonlandırılması için bir tarih de verilmemişti. Reagan yönetimi daha sonra Ağustos 1982’de Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileri normalleştirmek için üçüncü bir ortak tebliğ imzaladı. ABD’nin Tek Çin politikasına olan bağlılığını teyit ediyordu. Ronald Reagan, başkanlık kampanyası sırasında Tayvan’la daha güçlü bağlar kurulmasını desteklemesine rağmen, Sovyet yayılmacılığına karşı Pekin-Washington ilişkilerinin geliştirilmesine önem verdi. Başkan Reagan Nisan 1984’te Çin’i ziyaret etti ve Haziran ayında ABD hükümeti Pekin’e ABD askeri ekipmanı satın alma izni verdi.

Haziran 1989: Tiananmen Meydanı Katliamı

1989 ilkbaharında binlerce öğrenci, Pekin’in Tiananmen Meydanında demokratik reformlar  ve yolsuzluğun sona ermesini talep eden gösteriler düzenledi. 3 Haziran’da hükümet meydanı temizlemek için askeri birlikler göndererek yüzlerce protestocuyu öldürdü. Buna karşılık, ABD hükümeti Pekin’e askeri satışları askıya aldı ve ilişkileri dondurdu.

Eylül 1993: Sınır dışı Edilen Muhalifler

Eylül 1993’te Çin, 1979’dan beri siyasi bir mahkum olan Wei Jingsheng’i serbest bıraktı. O yıl Başkan Bill Clinton, Çin ile bir “yapıcı katılım” politikası başlattı. Bununla birlikte, Pekin 2000 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapma şansını kaybettikten sonra, Çin hükümeti Wei’yi tekrar hapsetti. Dört yıl sonra Clinton, Wei ve Tiananmen Meydanı protestocusu Wang Dan’ın serbest bırakılmasını sağladı. Pekin her iki muhalifi ABD’ye sınır dışı etti.

Mart 1996: Tayvan’ın İlk Serbest Başkanlık Oylaması

Milliyetçi Parti’den Lee Teng-hui, Mart 1996’da yapılan seçimlerde büyük bir oy alarak Tayvan’ın ilk seçilmiş başkanı oldu. Çin bu seçimlerin yapılmaması için füze denemeleriyle boy göstermeye çalışıyordu, ancak engel olamadı. Clinton, Lee ile görüşüp Tayvanlı liderlere vize veren yasayı onayladıktan sonra Çin ile arası açıldı. Çin, elçisini ABD’den geri çağırdı. 1996 yılında tekrardan yolladı.

Mayıs 1999: Belgrad Büyükelçiliği Bombalandı

NATO, Mayıs 1999’da Kosova’yı işgal eden Sırp güçlerine karşı yürüttüğü kampanyada yanlışlıkla Belgrad’daki Çin büyükelçiliğini bombaladı. Bu da ABD-Çin ilişkilerini zedeledi. ABD ve NATO, bombalamaya sebep olan ABD istihbaratının hataları için özür diledi, ancak binlerce Çinli gösterici, bu olayı ülke çapında protesto etti.

Ekim 2000: Ticari İlişkiler Normalleşiyor

ABD Başkanı Bill Clinton, Ekim ayında 2000 yılı ABD-Çin İlişkileri Yasası’nı imzalayarak Pekin’e ABD ile kalıcı normal ticari ilişkiler sağladı ve Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının yolunu açtı. 1980 ve 2004 arasında ABD-Çin ticareti 5 milyar dolardan 231 milyar dolara yükseldi. 2006’da Çin, Kanada’dan sonra ABD’nin ikinci büyük ticaret ortağı olarak Meksika’yı geride bıraktı.

Nisan 2001: Casus Uçak

Nisan 2001’de, ABD keşif uçağı bir Çin avcı uçağı ile çarpıştı ve Çin topraklarına acil bir iniş yaptı. Çin’in Hainan Adası’ndaki yetkililer yirmi dört üyeli ABD ekibini gözaltına aldı. On iki günlük gerginlikten sonra yetkililer mürettebatı serbest bıraktı ve Başkan George W. Bush Çinli pilotun ölümü ve ABD uçağının inişi nedeniyle pişman olduğunu ifade etti.

Eylül 2005: Zoellick’in Konuşması

Eylül 2005 konuşmasında Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert B. Zoellick Çin ile stratejik bir diyalog başlattı. Pekin’i gelişmekte olan bir güç olarak tanıyarak Çin’i “sorumlu bir ortak” olarak hizmet etmeye çağırdı. Çin’den etkisini kullanarak Sudan, Kuzey Kore ve İran gibi ulusları uluslararası sisteme çekmesini söyledi.

Mart 2007: Çin’in Askeri Harcamaları

Mart 2007’de Çin, 2007 yılı için savunma harcamalarında yüzde 18 bütçe artışı kaydederek 45 milyar dolardan fazla olacağını açıkladı. Askeri harcamalardaki artış 1990’dan 2005’e kadar yılda ortalama yüzde 15’tir. 2007 Asya turu sırasında ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Çin’in askeri birikiminin ülkenin belirtilen “barışçıl yükselişi” hedefiyle “tutarlı olmadığını” söyledi. Çin, askerlerine daha iyi eğitim ve daha yüksek maaş vermelerini, “ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak” olarak açıkladı.

Eylül 2008: Cömert Çin

Eylül 2008’de Çin, yaklaşık 600 milyar dolar ile ABD’ye en çok borç veren ülke oldu. ABD ve Çin ekonomileri arasındaki artan bağımlılık, küresel ekonomiyi tehdit eden finansal bir krizin kanıtıdır.

Ağustos 2010: Çin Dünyanın En Büyük İkinci Ekonomisi Oldu

Çin, 2010’un ikinci çeyreğinde 1,33 trilyon dolarlık bir değer ile dünyanın ikinci en büyük ekonomisi oldu. Goldman Sachs baş ekonomisti Jim O’Neill’e göre, Çin 2027’ye kadar Amerika Birleşik Devletleri’ni ekonomide geçerek birinci sıraya oturacak.

Kasım 2011: Clinton’ın Makalesi

Dış Politika ile ilgili bir makalesinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ABD’nin Asya’ya yönelişini özetledi. Clinton’un “Asya-Pasifik bölgesinde diplomatik, ekonomik, stratejik ve diğer türlü artan yatırım” çağrısı, Çin’in büyüyen nüfuzuna karşı bir hamle olarak görülüyordu. O ay, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesinde, ABD Başkanı Barack Obama ABD ve diğer sekiz ülkenin Trans-Pasifik Ortaklığı konusunda çok uluslu bir serbest ticaret anlaşması imzaladığını duyurdu. Obama daha sonra Avustralya’da 2,500 denizci konuşlandırmayı ve buna karşılık Pekin’den de bir eleştiri gelebileceğini söyledi.

Şubat 2012: Artan Ticaret Gerilimleri

ABD’nin Çin ile olan ticaret açığı 2010’da 273,1 milyar dolardan 2011’de tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 295,5 milyar dolara yükseldi. Artış, ABD’nin 2011 yılı ticaret açığındaki büyümenin dörtte üçünü oluşturuyordu. Mart ayında, ABD, AB ve Japonya, nadir toprak metalleri ihracatı üzerindeki kısıtlamaları nedeniyle Çin ile Dünya Ticaret Örgütü’nde bir “istişare talebi” yaptılar. ABD ve müttefikleri Çin’in kotasının uluslararası ticaret normlarını ihlal ettiğini ve metalleri kullanan çok uluslu firmaları Çin’e yerleşmeye zorladığını iddia etti.

Nisan 2012: ABD Büyükelçiliğinde Bir Muhalif

Kör muhalif Chen Guangcheng, 22 Nisan’da Shandong eyaletindeki ev hapsinden kaçtı ve ABD’nin Pekin’deki büyükelçiliğine sığındı. ABD’li diplomatlar, Çinli yetkililerle Chen’in Çin’de kalmasına ve başkentin yakınında bir şehirde hukuk okumasına izin veren bir anlaşma müzakere ettiler. Ancak, Chen Pekin’e taşındıktan sonra fikrini değiştirdi ve ABD’ye sığınmak istedi. Bu, ABD-Çin diplomatik ilişkilerini zayıflatmakla tehdit eden bir unsurdu, ancak her iki taraf da Chen’in ABD’yi bir sığınmacı olarak değil de öğrenci olarak ziyaret etmesine izin vererek krizi önledi.

Chen Guangcheng

Kasım 2012: Çin’in Yeni Lideri

Xi Jinping, Hu Jintao’nun yerini Başkan, Komünist Parti genel sekreteri ve Merkezi Askeri Komisyon başkanı olarak aldı. Xi, Çin’in “gençleşmesi” üzerine bir dizi konuşma yaptı.

7-8 Haziran 2013: Sunnylands Zirvesi

ABD Başkanı Barack Obama, meslektaşıyla kişisel bir ilişki kurmak ve ABD-Çin ilişkilerini kolaylaştırmak amacıyla Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’e California’daki Sunnylands Malikanesi’nde ev sahipliği yaptı. Başkanlar, iklim değişikliği ve Kuzey Kore de dahil olmak üzere ikili, bölgesel ve küresel sorunların bastırılması konusunda daha etkili bir işbirliği yapma sözü verdiler.

19 Mayıs 2014: Çinli Hackerlar

ABD mahkemesi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağları olduğu iddia edilen beş Çinli hackerı, ABD şirketlerinden ticaret teknolojisi çalmakla suçladı. Buna yanıt olarak Pekin, ABD-Çin siber güvenlik çalışma grubu işbirliğini askıya aldı. Haziran 2015’te ABD makamları, Çin’in 22 milyon federal çalışanın verilerini çaldığını gösteren kanıt bulduklarını söyledi.

12 Kasım 2014: Ortak İklim Bildirisi

2014 Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesinin oturum aralarında ABD Başkanı Barack Obama ve Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, karbon emisyonlarını azaltma sözü veren iklim değişikliği konusunda ortak bir açıklama yayınladılar.

30 Mayıs 2015: ABD, Güney Çin Denizi Konusunda Çin’i Uyarıyor

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Çin’in Güney Çin Denizi’nde “daha fazla militarizasyonuna” karşı olduğunu söyledi. Konferanstan önce, ABD’li yetkililer, ABD deniz gözetiminden alınan görüntülerin, Pekin’in inşaatın esas olarak sivil amaçlı olduğu iddialarına rağmen, Çin’in yapay adalar zincirine askeri ekipman yerleştirdiğine dair kanıt sağladığını söyledi.

9 Şubat 2017: Trump Tek Çin Politikasını Onayladı

ABD Başkanı Donald J. Trump, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile yaptığı görüşmede Tek Çin politikasına saygı duyacağını söyledi.

6-7 Nisan 2017: Trump Xi’yi Mar-a-Lago’da Ağırladı

Başkan Donald J. Trump, Florida’daki Mar-a-Lago mülkünde iki günlük bir zirve için Çin’in Xi Jinping’e ev sahipliği yaptı. Zirvede ikili ticaret ve Kuzey Kore gündemdeydi. Trump, ABD-Çin ilişkisinde “muazzam bir ilerleme” öngördüğünü söyledi. Mayıs ayı ortasında ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, sığır eti, kümes hayvanları ve elektronik ödemeler gibi ürün ve hizmet ticaretini genişletmek için Pekin ve Washington arasında on bölümlük bir anlaşma yaptı. Ülkeler, alüminyum, otomobil parçaları ve çelik de dahil olmak üzere daha çekişmeli ticaret konularını ele almasa da, Ross ikili ilişkiyi “yeni bir zirve” olarak tanımladı.

22 Mart 2018: Trump’ın Vergileri

Trump yönetimi, Çin’in teknoloji hırsızlığına yanıt olarak Çin ithalatına yönelik en az 50 milyar dolar değerinde kapsamlı gümrük vergilerini açıkladı. Çelik ve alüminyum ithalatı ile ilgili vergilerin üzerinde duran önlemler; giyim, ayakkabı ve elektronik gibi malları hedefliyordu ve ABD’deki bazı Çin yatırımlarını kısıtlıyordu. Çin, Nisan ayı başında çeşitli ABD ürünlerine misilleme önlemleri uygulayarak dünyanın en büyük ekonomileri arasındaki ticaret savaşından endişe duyduğunu dile getirdi.

6 Temmuz 2018: ABD-Çin Ticaret Savaşı

Trump yönetimi, Çin ürünlerine toplam 34 milyar dolarlık gümlük vergisi uyguladı. Sanayi ve ulaşım sektörlerinde sekiz yüzden fazla Çinli ürün, yüzde 25 ithalat vergisi ile karşı karşıya kaldı. Çin misilleme olarak 500’den fazla ABD ürününe gümrük vergisi getirdi.

4 Ekim 2018: Pence’in Konuşması

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ekonomik anlamda Çin ile en sert bir şekilde savaşılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, özellikle Güney Çin Denizi’nde Çin’in askeri saldırganlığını arttırmasını kınadı ve Çin’in uyguladığı dini zulmü eleştirdi. Çin’i ABD verilerini çalmakla suçladı. Çin, bu iddiaları reddetti.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence

1 Aralık 2018: Huawei Mali İşler Müdürü Tutuklandı

Çinli telekom ve elektronik şirketi Huawei’nin mali işler müdürü Meng Wanzhou, Amerika Birleşik Devletleri’nin talebi üzerine Kanada’da tutuklandı. ABD Adalet Bakanlığı, Huawei ve Meng’in İran’a uygulanan ticari yaptırımları ihlal ettiğini ve iade edilmesini istedi. Çin, misilleme olarak iki Kanada vatandaşını tutukladı.

6 Mart 2019: Huawei ABD’yi Dava Etti

Huawei ABD’yi ekipmanlarının kullanılmasını yasakladığı için dava etti. Trump, Huawei ekipmanlarının kullanılmamasını vurgulayarak, Huawei’nin casusluk yapabileceğini söyledi.

10 Mayıs 2019: Ticaret Savaşları Artıyor

Ticaret görüşmelerinin sona ermesinden sonra, Trump yönetimi 200 milyar dolarlık Çin malları için gümrük vergilerini yüzde 10’dan 25’e yükseltti. Bunun üzerine Çin de 60 milyar dolarlık Amerikan malına vergi getirdi. Trump, vergiyi arttırmanın Çin’in elini zora sokacağını düşünüyordu, ancak Çin bu hareketi abartı buldu. ABD Ticaret Bakanlığı, Huawei’yi kara listeye aldı.

5 Ağustos 2019: Manipülator Çin

ABD Çin’e 1994 yılından bu yana ilk kez “kur manipülatörü” suçlaması yöneltirken, Çin Merkez Bankası ABD’nin kararına şiddetle karşı çıktı.

27 Kasım 2019: Hong Kong

ABD Başkanı Donald Trump ABD Kongresi’nin her iki kanadı tarafından da onanan iki yasa tasarısını imzaladı. Bu tasarılarla ABD, Hong Kong’daki protestoculara destek verdiğini resmi olarak belirtmiş oldu. “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası” adlı yasa Washington’un Hong Kong’da insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulamasına imkan sağlıyordu.

15 Ocak 2020: Yeni Bir Anlaşma

Başkan Trump ve Çin Başbakan Yardımcısı Liu yeni bir anlaşma imzaladı. Buna göre, ABD vergileri hafifletecek ve Çin ABD’den toplamda 200 milyar dolarlık bir ithalat yapacaktı.

31 Ocak 2020: Koronavirüs

Çin’de patlak veren virüs yüzünden her iki ülke de birbirini suçladı. Çin, Amerikan ordusunun virüsü Çin’e getirdiğini söyledi, ancak bir kanıtı yoktu. ABD ise Çin’i virüsü erkenden önleyemedikleri için hükümeti suçladı. ABD vatandaşlarının Çin’e gitmesini yasakladı. Trump, DSÖ’yü virüs konusunda Çin ile işbirliği yaptığı için suçladı ve DSÖ’ye artık para aktarılmayacağını duyurdu.

18 Mart 2020: Amerikan Gazeteciler

Çin; New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post gibi yayın organlarında çalışan 13 gazeteciyi sınır dışı edeceğini açıkladı. Bunun ABD’nin Çinli gazeteci sayısını 160’dan 100’e düşürmesine misillime olarak yapıldığı söyleniyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://history.state.gov/countries/issues/china-us-relations

https://www.cfr.org/timeline/us-relations-china

https://uscpf.org/v3/wp-content/uploads/2014/08/backgrounder-on-US-China-relations.pdf

[/vc_toggle]

Oğuz Kağan Destanı ve Nüshalar

Oğuz Kağan Destanı, Türklerin atası olduğuna inanılan Oğuz Kağan’ın hayatını anlatan ve bu çerçevede de Türklerin yaşayışları hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayan metinlerdir. Orijinali ve eksiksiz metin elimizde değildir ve öne çıkan farklı iki nüshada ele alınan kimi parçalar vasıtasıyla Oğuz Kağan Destanı ve muhteviyatından haberdar olabiliyoruz. Bu nüshalar rivayetlerle harmanlanarak ve hikâyeleşerek günümüze ulaşsa da Türk tarihinin önemli bir parçası olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bu yazıda Oğuz Kağan Destanı genel olarak ele alınacak ve içindeki bilgilerle Türk tarihine dair elde edilen bazı bilgiler incelenecektir.

Oğuz Kağan Destanı’nın Nüshaları ve Nüshaların Muhteviyatı

Büyük Hun İmparatoru Mete Han veya İranlıların Afrasiyab dedikleri Alp Er Tunga olduğu sanılan[1] Oğuz Kağan’ın hayatını ve bu çerçevede Türklerin yaşayış şekillerini anlatarak milletlerin ve toplumların ortak bilinçlerini oluşturan bu destanın öne çıkan iki nüshası vardır. Bu nüshalardan birincisi, yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca Oğuz Kağan destanıdır. Uygur alfabesiyle yazılan Oğuz Kağan Destanı nüshası İslamiyet öncesi devreye aittir. İslamiyet öncesine ait Uygur harfli yazmanın eskiliği, destanî saflığın korunmasına bir dereceye kadar imkân vermiştir.[2] Uygurca yazılmış olan bu eser Willy Bang-Kaup ve G. Rahmeti Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Paris Kütüphanesi’nde bulunan bu eserin ilk bölümü eksiktir. İkinci nüsha ise on dördüncü yüzyılın başında İlhanlı veziri Reşidüddin’in yazıya geçirdiği eserdir.[3]

Destanın yazıya geçirilmiş nüshalarından Türklerin tarihleri ve yaşayışları hakkında olduğu kadar algılarına da ulaşılabilir. Destanın Uygurca yazılmış nüshasında Oğuz Kağan’ın gökten inen ışığın içindeki kızla evlenince doğan üç oğluna Kün (Güneş), Ay ve Yultuz (Yıldız) isimlerini, göl ortasındaki ağaç kovuğundaki kızla evlenince doğan üç oğluna Kök (Gök), Tağ (Dağ) ve Tengiz (Deniz) isimlerini vermiştir. Bu isimler, Türk kozmogonisi (evrendoğum) anlayışına dair motifleri ihtiva ediyor olabilir: Önce Göktanrı’nın yarattığı Güneş, Ay ve yıldızların oluşturduğu uzay, ardından Yer-Su Tanrısının yarattığı gök, dağlar ve denizleri yarattığı anlaşılabilir.[4]

Tanrı’nın varlığı veya evrenin nasıl oluştuğu gibi sorulardan başka, destan içerisinde (iki nüshada da) Türklerin hakimiyet sistemlerine dair bilgiler vardır. Her iki nüshada da aynı olan şey şudur: Oğuz Kağan mutlak bir hâkimiyet sahibidir ve bu hakimiyet gücünü kimseyle paylaşmamaktadır. Reşidüddin’in nüshasında bu durum daha belirgindir. Sefere oğulları ile gider ve oğullarından her alanda mutlak itaat bekler; hatta onları kendisine olan biatlarıyla sınar. [5] Güçlü bir ve merkezi sistemi bir hükümdar izlenimi veren Oğuz Kağan, oğullarına verdiği ödüllerin sebeplerini bilip bilmediklerini oğulları ve beylerine sorunca “Onu en iyi sen bilirsin, biz ne bilelim.” cevabını almıştır.[6]

Bir hükümdarın mutlak gücü ve oğullarının ona biatıyla çok sayıda sefer ve fetihler gerçekleştiren Oğuz Kağan, bin yaşında vefat ettiğinde[7] yerine oğlu Kün Han geçmiştir. Kün Han tahta geçtiği zaman tedbirli, akıllı ve görmüş geçirmiş yaşlı bir insan olan Irqıl Hoca adında kişi, Kün Han’a bir nevi kardeş kavgalarını önlemesi adına tavsiyeler vermiştir: “Sizin (Oğuz Kağan’dan) altı oğulun dörder taneden yirmi dört evladınız var. Olabilir ki onlar sonradan birbirleriyle çekişebilirler. Bunun çaresi olarak her birinin rütbesi, adı ve lakabı kararlaştırılsın, her biri yerini bilsin. Bunun yapmak devletin devamlılığı ve uruğun iyi nam kazanmasının gereğidir.”.[8] Bu noktada varılacak iki sonuç vardır. İlki, günümüzde de Türkistan coğrafyasında hüküm süren bazı devletlerde kullanılan “aksakallı” sözünü karşılayacak nitelikte bir insanın Han’a tavsiye/öğüt vermesi ve akabinde bunun kabul edilmesi; meşveret ortamının oluştuğunu, bilge insanların fikirlerinin kıymet gördüğüdür. Bu durum, destan içerisinde bir vezirlik makamı gibi de değerlendirilebilir.[9] Aynı zamanda devletin devamlılığı bilinci ve uruğun (boyun) gerçekleştirdiği işlerle çevre illerde iyi nam salmasının gerekli olduğu düşüncesi, bize destanın geçtiği zamandaki yönetim anlayışı hakkında ciddi ipuçları vermektedir. Yapılan iyi işlerin takdirle karşılanması ve diğer boyların ve illerin saygısının kazanılması, gelecekte bir sefer ve/veya fetih döneminde mevzubahis bölge halkının Oğuz Kağan’ın oğullarının egemenlik ve meşruiyetlerini daha kolay tanıyabileceği anlamına gelebilir. Bu bağlamda bu bilincin var olması önemlidir.

Oğuz Kağan’ın vefatıyla biten Uygurca yazılı nüshadan farklı olarak Reşidüddin’in nüshasında olaylar Oğuz Kağan’dan sonra da devam eder.[10] Zeki Velidi Togan’ın yayınladığı Oğuz Destanı, içinde veraset sistemine dair bilgileri de barındırır. Oğuz Kağan’ın vefatından sonra yetmiş yaşındayken onun yerine geçen ve yetmiş sene hükmettiği belirtilen Kün Han, Oğuz Kağan’ın büyük oğlu olarak işaret edilmiştir.[11] Bu bölümden, veraset sisteminin Kağan/Han’ın en büyük oğluna hükmetme yetkisi verdiği tespit edilebilir.

 

Sonuç

Oğuz Kağan Destanı’nda ele alınan kozmogoni, yönetim şekli ve veraset sistemi örneklerinde de görülebileceği gibi öne çıkan iki nüshanın metinleri, Türk tarihi hakkında bir referans kaynak niteliği taşımasının yanında bazı bilgileri açıkça, bazı bilgileri ise yoruma açık şekilde sunmuştur. Bu bilgiler, eski Türk tarihine dair birçok bilgiyi içerisinde barındırsa da Oğuz Kağan’ın ülkeyi iki veya daha fazla parçaya bölüp iktidarı paylaşmaması, aksine merkezi yönetim şeklini benimsemesi gibi hususlarda da bu genel kanının hatalı olabileceği gibi noktalar işaret ediliyor. Büyük bir kısmı eksik olan ve zaman içerisinde eksik parçaları rivayetlerle doldurulan Oğuz Kağan Destanı hakkında öne çıkan iki nüshadan anlaşıldığı üzere Türkler güçlü bir liderin arkasında merkezi bir yapı oluşturabilmiş, evrenin varlığı hakkında düşünce yürütebilen insanlardı. Zaman geçtikte tahrip edilen destan, bu haliyle dahi Eski Türk Tarihi ve yaşayışı hakkında günümüze ışık tutabilmektedir.

Onur Karabağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BARS, M. E., “Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Oğuz Kağan Destanı’na Bir Bakış”, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, C. II, S. 4, 2013, s.181-197

ERCİLASUN, A. B., “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, C.XXXIV, S. 1986, 1986, s.13-16

KAVAS, İ., “Oğuz Kağan Destanındaki İktidar Yapısı”, Tarih ve Gelecek Dergisi, C. III, S.1, 2017, s. 183-192

ONAY, İ, “Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. CLXXI, S. 171, 2013, s. 29-44

TOGAN, Z. V., “Oğuz Destanı”, İstanbul 1982

[1] İbrahim Onay, “Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. CLXXI, S. 171, 2013, s.29

[2] Mehmet Emin Bars, “Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Oğuz Kağan Destanı’na Bir Bakış”, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, C. II, S. 4, 2013, s.182

[3] Onay, a.g.m., s.31

[4] Ahmet Bican Ercilasun, “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, C.XXXIV, S. 1986, 1986, s.3

[5] Zeki Velidi Togan, “Oğuz Destanı”, İstanbul 1982, sf.39.

[6] İsmail Kavas, “Oğuz Kağan Destanındaki İktidar Yapısı”, Tarih ve Gelecek Dergisi, C. III, S.1, 2017, s.188

[7] Zeki Velidi Togan, a.g.e., s.49

[8] Togan, a.y.

[9] Kavas, a.g.m., s. 190

[10] Bars, a.g.m., s. 194

[11] Togan, a.g.e., s. 49

[/vc_toggle]

ABD ile Çin Arasındaki Güney Çin Denizi Restleşmesi

0

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Pekin yönetiminin Güney Çin Denizi’nde Çin’in uluslararası kabul görmüş suları dışındaki iddialarının neredeyse tamamını gayrimeşru gördüklerini açıkladı. Çin ise ABD’yi Güney Çin Denizi’nde ‘anlaşmazlık çıkarmaya çalışmakla’ suçladı.

Çin, 1947’de yayımladığı haritayla egemenlik ihtilaflarının yaşandığı Güney Çin Denizi’nin yüzde 80’i üzerinde hak iddiasında bulunurken, yer altı kaynakları açısından zengin bölgede başta Filipinler olmak üzere aralarında Vietnam, Brunei ve Malezya’nın da bulunduğu komşu ülkelerle egemenlik tartışmaları yaşıyor.

Uluslararası Tahkim Mahkemesi, 2016’da Filipinler’in başvurusuyla Çin’in, Güney Çin Denizi’nde tek taraflı egemenlik taleplerinin yasal zemini olmadığına karar vermişti.

Azerbaycan-Ermenistan Çatışmaları: Neler Oluyor?

0

12 Temmuz’da Ermenistan ordusu, Tovuz bölgesine topçu atışlarıyla saldırı girişiminde bulundu ancak Azerbaycan ordusunun sert cevabıyla karşılaşınca geri çekilmek zorunda kaldı. Bu saldırıda 3 Azerbaycan askeri şehit düştü, 4 asker yaralandı.

Azerbaycan ordusunun top, havan ve tank ateşiyle gece boyu verdiği karşılık görüntülerini de paylaşan Bakü yönetimi, çatışmaların gece boyunca devam ettiğini ve bir üsteğmenin şehadete ulaştığını belirtti.

Çatışmaların 3. gününde Azerbaycan Savunma Bakan Yardımcısı Korgeneral Kerim Veliyev, Ermeni saldırısında şehit sayısının 11’e yükseldiğini açıklarken, şehitler arasında Tümgeneral Polat Haşimov ve Albay Ilgar Mirzayev’in yanı sıra iki binbaşı ve bir üsteğmenin olduğunu bildirdi.

İlk gün 3, ikinci gün 1 ve en son 7 asker ile birlikte toplam 11 Azerbaycan askerinin şehadet haberi ulaştı.

Azerbaycan Savunma Bakanlığı, dünya COVID-19 ile uğraşırken Ermenistan’ın provokasyon peşinde olduğunu bildirdi. Öte yandan Ermenistan’ın kayıpları gizlediğinin altını çizdi.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Ermenistan aklını başına toplasın. Tüm imkanlarımızla Azerbaycan’ın yanındayız” açıklamasında bulundu.

Libya: Hibrit Savaşın Konvansiyonel Savaşa Dönüşme Riski

Libya’daki mevcut iç savaşın gidişatı özellikle Türkiye’nin dahilinden sonra, kesin hatlarla birlikte değişmiş ve ibre tamamıyla farklı bir yöne doğru dönmüştür. Türkiye’nin Libya’daki resmi ve somut varlığı, Libya’da dolaylı olarak bulunan hali hazırdaki ülkelerin politikalarını değiştirmiştir. Türkiye’nin Libya’ya gerçekleştirdiği müdahalesinden sonra örtülü bir şekilde söz konusu bir tarafı ya da her iki tarafı da destekleyen ülkeler, savaşın Ulusal Mutabakat Hükümeti lehine değişmesiyle birlikte mevcut örtülü veyahut dolaylı mevcudiyetlerini geliştirerek varlıklarını artırmışlar ve gerek siyasi gerekse askeri anlamda Libya’da etkili olma gayreti içerisine girmişlerdir. Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra askeri varlıklarını arttırmaya çalışan ve bölgedeki yerel unsurlara yardım edilmesinin yanı sıra kendi konvansiyonel güçleriyle sahada aktif olmaya çalışan aktörler hususiyetle BAE, Fransa, Katar, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan şeklindedir. Bunun dışında sadece siyasi anlamda pozisyonlarını koruyan ya da mevcut konumlarında siyasi saiklerini geliştiren ülkeler de Yunanistan ve İtalya şeklindedir. Siyasi ya da askeri rolleri fark etmeksizin, Türkiye ile aynı cephede yer alan ülkeler Katar ve İtalya olurken, Türkiye karşıtı cephede ise BAE, Fransa, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan bulunmaktadır. Bu çalışmamızda, vekalet savaşı ve hibrit savaşı gibi savaş özelliklerini taşıyan İkinci Libya İç Savaşı’nın konvansiyonel savaşa doğru sürüklenebilme riskinin ana faktörlerini ve mevcut iç savaşta yer alan aktörlerin politikalarını inceleyeceğiz. Bu söz konusu aktörlerin özellikle Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra takındıkları politikalarına değineceğimiz için, Türkiye’nin Libya müdahalesinden önceki politikalarını çalışmamızın dışında tutacağız. Meselenin ana temasına değinmeden önce, hibrit savaş ve konvansiyonel savaşın üzerinde durmak ve tanımlamalarıyla birlikte açıklamalarını yapmak tarafımızca isabetli gözükmektedir. Şu halde öncelikle hibrit savaşın ne olduğunu, ondan sonra konvansiyonel savaşın ne olduğunu izah ederek, bu açıklamalardaki verilerle birlikte doğal ve otomatik bir karşılaştırmanın da yapılmasıyla birlikte asıl konuya girmek istiyoruz.

(Not: Yazımızda Birleşik Arap Emirlikleri’ni “BAE” şeklinde, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni ise “UMH” şeklinde kısaltılmış halleriyle kullanacağız.)

Hibrit Savaş ve Konvansiyonel Savaş Nedir?

Hibrit savaş hakkında günümüze kadar çeşitli çalışmalar yapılmıştır ve elde edilen verilerle birlikte çeşitli tanımlar ve açıklamalar yapılmıştır. En yaygın çalışmalardan biri de şüphesiz Hoffman’ın hibrit savaş üzerine yaptığı tanımıdır. Hoffman’a göre hibrit savaşın tanımı ”düşük düzeyli konvansiyonel ve özel harekât ile taarruz amaçlı siber ve uzay eylemlerinin yanı sıra halkın ve uluslararası toplumun algısını biçimlendirmek için sosyal ve geleneksel medyayı kullanmayı birleştiren karmaşık savaşlar” şeklindedir. (International Institute of Strategic Studies, 2015)

Bunun dışında McCullogh ve Johnson’un da hibrit savaşın tanımı için takındıkları perspektif oldukça dikkate değerdir. McCullogh ve Johnson’a göre hibrit savaş “konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan örgütlerin, teçhizatın ve tekniklerin sinerjik bir stratejik etki oluşturmak için benzeri olmayan bir ortamda birleştirilmesidir” şeklindedir. (Hybrid Warfare, ISOU Report, 13-4, August 2013)

Konvansiyonel savaş ise silahlı kuvvetlerin kara, hava ve deniz gücü olmak üzere farklı güçleri ve birimleri tarafından yürütülen konvansiyonel savaşlarda düşmanın kapasitesi ve operasyonel koşulları düşünülerek yönlendirilen askeri birimler değişiklik gösterir. Kara gücü ile yürütülen savaşlar deniz ve hava harekatlarına göre daha fazla riski olan savaşlardır. Düşman ile yakın ve sıcak temasa girilir, can kaybı ve mühimmat kaybı riski yüksektir (Canan 2014). Hava ve deniz harekatları ise niteliksel olarak kara savaşlarından farklıdır, çünkü yakın çatışmaya girme ihtimali ve dolayısıyla kayıpların yüksek olma riski düşüktür (Quester 1986; Watts 2003)

Libya’daki İç Savaşın Hibrit Savaş Özelliğini Taşıması

Libya’daki iç savaş gerek vekalet savaşının özelliklerini taşıdığı gibi, özellikle hibrit savaşın özelliklerini de taşımaktadır. Hoffman’ın hibrit savaş tanımından yola çıkacak olursak, düşük düzeyli konvansiyonel ve özel harekât ile taarruz amaçlı siber ve uzay eylemlerinin yanı sıra halkın ve uluslararası toplumun algısını biçimlendirmek için sosyal ve geleneksel medyayı kullanmayı birleştiren karmaşık savaşların izlerine rahatlıkla rastlayabiliriz. BAE, Mısır, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya’nın Libya’daki varlıkları tam da Hoffman’ın tanımına uygundur. Geleneksel ve sosyal medya üzerinden uluslararası toplumun algısını değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunan şüphesiz BAE’dir. BAE zaten Türkiye karşıtı geleneksel ve özellikle sosyal medya kara propagandalarıyla bilinmektedir. Twitter’ın BAE menşeili propaganda yapan sahte hesaplarını kapatması esasında bunun somut bir delilidir. Uluslararası topluma ve kamuoyuna ‘biz Libya’da terörizme karşı mücadele ediyoruz’ algısını yaymaya çalışan BAE, Müslüman Kardeşler faktörünü de dahil etmeye çalışmaktadır. BAE burada özellikle Mısır’la birlikte, Müslüman Kardeşler’in UMH’yi desteklemeleri durumu karşısında, UMH saflarında teröristlerin bulunduğunu ima ederek kendi mücadelelerini meşru bir zemin üzerine inşa etmeye çalışmaktalar.

Düşük düzeyli konvansiyonel silahların ve mücadelenin varlığı ise yine yukarıda zikrettiğimiz ülkelerin Libya’daki varlıklarından kaynaklanmaktadır. Özellikle Cufra Hava Üssü’nde bulunan hava savunma sistemleri, IHA ve savaş uçakları gibi konvansiyonel savaş araçlarını barındıran BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve Rusya gibi ülkeler, Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının faktörlerini oluşturmuşlardır.

Rusya’nın paralı özel harekat askerleri de Hoffman’ın tanımının bir parçasını oluşturmaktadır. Rus menşeili Wagner Grubu’nun özel harekat taarruzunun parçasını oluşturmuş olması, Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının da bir göstergesidir. Onun dışında Fransa’nın önceleri her iki tarafı da dengeleyici bir şekilde desteklemesi ve özellikle Macron’un Fransa’nın cumhurbaşkanı olmasından sonra destek ibresinin tamamen Hafter’e doğru dönmesi de dikkatleri üstüne çeken bir gelişmedir. Hafter’e Fransa tarafından sağlanan siber ve uzay eylemleri başta olmak üzere istihbarat destekleri,  Avrupa Birliği, NATO ve BMGK içerisinde politik ve diplomatik destekler ve silah sevkiyatı olmak üzere Hafter’e sağlanan doğrudan askeri destekler de en nihayetinde Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının önemli bir göstergesi durumundadır.

Libya’daki Hibrit Savaşın Konvansiyonel Savaşa Doğru Dönüşme Olasılığı

Türkiye’nin UMH’ye gerçekleştirmiş olduğu resmi ve somut desteği, Libya’da hali hazırda Hafter’in safında bulunan aktörlerin politikalarını değiştirmelerine ya da arttırmalarına yol açmıştır. Türkiye’nin UMH’ye olan desteği ilk etapta istihbarat alanında, kısa vadeli savaş taktikler ve uzun vadeli savaş stratejileri alanındaki danışmanlık rolü olarak gerçekleşmiş, ikinci etapta ise düşük düzeyde konvansiyonel silah ve araçların devreye girmesiyle birlikte hız kazanmıştır. Türk yapımı zırhlı araçlar, tanklar, çoklu roketatarlar ve en önemlisi İHA’ların Libya’da UMH lehine kullanılması, savaşın ilk etaptaki gidişatını mikro anlamda değiştirmiştir. Türk İHA ve SİHA’ların Hafter saflarında yer alan Çin yapımı İHA’lar karşısında bir üstünlük kurmaları, UMH’nin özellikle havadaki gücünü arttırmış ve bu karadaki birliklere de olumlu olarak yansımıştır. UMH’nin bu noktadan itibaren makro anlamda öne geçerek Hafter karşısındaki ilerleyişi ve Vatiyye Hava Üssü’nün ele alınmasının yanı sıra büyük stratejik öneme sahip olan diğer bölgelerin de alınması Libya’daki güçler dengesini tamamen değiştirmiştir. Rusya, havadaki hakimiyetin UMH’ye geçmesinden sonra Wagner Grubu’nu Libya’dan geri çekmiştir. Rusya bunun üzerine Hava üstünlüğünün Türkiye destekli UMH’ye geçmesinden sonra, Libya’ya  “MiG-29” ve “Su-27” adlı savaş uçaklarını göndermiştir.

Rusya’nın paralı askerlerden oluşan Wagner Grubu’nu Libya’dan geri çekmesinden sonra Libya’ya savaş uçaklarını nakletmesi, Libya’daki iç savaşın hibrit savaştan konvansiyonel savaşa doğru sürüklenmesi ihtimalinin bir parçasını oluşturmaktadır. Zira bunun karşısında Vatiyye Hava Üssü’ne F-16’larını konuşlandırmayı göze alabilen Türkiye, etki tepki yasası doğrultusunda hali hazırda bir hibrit savaş özelliğini taşıyan İkinci Libya İç Savaşı’nın bir konvansiyonel savaşa doğru dönüştürebilmektedir. Rusya’nın dışında Mali ve Çad’da askeri üsler bulunduran Fransa’nın bu üslerde bulunan savaş uçakları vasıtasıyla Libya’nın güneyinden kuzeye doğru bir hat şeklinde hava saldırılarında bulunabilme ihtimali de, mevcut iç savaşın bir konvansiyonel savaşa doğru dönüşebilmesinin örneği olabilir.

Suudi Arabistan ve BAE’nin Cufra Hava Üssü olmak üzere diğer stratejik noktalarında bulunan savaş uçakları ve silahları da dikkate değerdir. BAE’nin, Sudan’dan gelen paralı askerlerin Libya’ya ulaştırılmasından Hafter milislerinin elindeki Çin yapımı SİHA’lara, ülkenin doğusundaki Hadim Askeri Üssü’nü kullanarak savaş uçakları ve helikopterleriyle çeşitli saldırılar düzenlemesinden Libya’nın doğusuna tonlarca jet yakıtı göndermeye kadar uzanan geniş sicili, BM’nin ve bağımsız araştırma kuruluşlarının raporlarında kapsamlı biçimde yer aldı.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi

Son olarak Sisi’nin Hafter ile görüşmesi esnasında Sisi’nin doğrudan UMH’yi, dolaylı olarak ise Türkiye’yi hedef alarak şu açıklamalarda bulunmuştu:

“Birileri Sirte ve Cufra kentini geçmeyi düşünüyorsa, bu bizim kırmızı çizgimizdir.”

Bunun dışında, Libya-Mısır sınırındaki konuşlanmış Mısır hava ve özel kuvvetlerini ziyaret eden Sisi şu açıklamada bulunmuştur:

“Gerek sınırlarımızın içinde gerekse sınırlarımızın dışında verebilecek hertürlü vazifeye hazır olun.”

Bunun dışında Türkiye’nin Suriye’den Libya’ya naklettiği militan görünümlü teröristlerin gerek Libya gerekse Mısır’ın güvenliği açısından bir tehdit olduğunu vurgulayan Mısır, Türkiye’yi hedef alarak tıpkı BAE gibi, doğrudan terörizmle mücadele ettiğini vurgulamıştır. Türkiye öte yandan BM tarafından tanınan UMH’nin yasal yollarla gerek karşılıklı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik sınırlarını kapsayan bir mutabakat imzalaması gerekse askeri yardım içeren bir anlaşma imzalaması, UMH’ye yaptığı askeri yardımlarının BM nezdinde tanındığı ve uluslararası hukuk bağlamında bir sorun teşkil etmediğini savunmaktadır. Türkiye’nin bu bakımdan gerek Suriye’de YPG ve DAEŞ’le mücadele kapsamında dünyadaki terörizmle mücadelede dünyaya öncülük eden ülkelerden biri olduğu uluslararası toplum tarafından bilinmektedir ve Türkiye böylelikle Suriye’den Libya’ya asker taşımadığını ifade etmiştir. Suriye’den Libya’ya giden savaşçıların ancak kendi inisiyatifleri doğrultusunda Libya’ya gittiklerini vurgulayan Türk yetkilileri, Türkiye’nin kontrolü dâhilinde yaşanan bir süreç olmadığını da eklemiştir.

Türkiye’nin Libya Müdahalesi Sonrası İlk Ciddi Konvansiyonel Saldırı

Türkiye destekli UMH’nin azami derecedeki ilerlemesinden sonra, ilk ciddi cevap BAE’den gelmiştir. Konvansiyonel saldırı niteliğini taşıyan Vatiyye Hava Üssü’ne yönelik gerçekleştirilen hava saldırısını BAE üstlenmiş bulunmaktadır. Mısır’ın Libya sınırına yaklaşık 100 km uzaklıktaki Sidi el-Barani’den havalandığı sanılan Fransız yapımı Mirage-2000 tipi savaş uçakları, Mısır’ın 1300 km batısındaki Vatiyye’ye saldırdı. Bu saldırı tamamen Fransa’nın tertiplediği ve BAE’nin hedef şaşırtmak için üstlendiği bir saldırı olabildiği gibi, tıpkı BAE’nin saldırıyı üstlendiği gibi, BAE’nin saldırısı da olabilmektedir. Fakat buradaki önemli nokta saldırının kimin tarafından yapıldığı değil, saldırı sonrası Libya’daki gelişme ve dengelerin gidişatıdır. Türkiye elbette bu saldırıya sessiz kalmayacak ve Mısır’ın kırmızı çizgi ilan ettiği Cufra ve Sirte’ye operasyonlar düzenleyebilecektir. Türkiye bunun dışında Akdeniz’deki mevcudiyetini de Mısır’a karşı güçlendirecektir. Libya’da hava, kava ve hava üsleri olmak üzere kalıcı askeri varlığıyla özelde Libya, genelde ise Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki gücünü arttırmaya çalışan Türkiye, Hafter saflarında bulunan BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Rusya’ya karşı boyun eğmeyecektir.

Vatiyye Hava Üssü

Fransa’nın Türkiye’ye Uyguladığı Konvansiyonel Diplomasi ve Politika Örneği

Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra Fransa’nın Libya’daki petrol endeksli çıkarları sıkıntıya girmiştir. Böylelikle gemi tacizi iddialarıyla birlikte Türkiye’ye politik bir baskı unsuru oluşturmaya çalışan Fransa, konuyu NATO’ya taşımış fakat beklediği desteği bulamamıştır.

Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Joseph Borrel ile görüşen Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, Fransa’ya ait savaş gemisinin Türk savaş gemileri tarafından radara kilitlenmesini konu eden gemi tacizi iddiaları ile ilgili şöyle konuşmuştu:

“Fransa en son Doğu Akdeniz’de taciz iddiasında bulundu. Bunun doğru olmadığını ispatladık. NATO da böyle bir delil yok diyor. NATO ve AB söyleyemez ama biz çok açık söylüyoruz. Fransa dürüst davranmadı. Dürüst davranmadığını ispatladık. Fransa’nın Türkiye’den açık net şekilde özür dilemesi gerekiyor. AB’den ve NATO’dan da onları yanılttığı için özür dilemesi lazım.”

Hatta NATO’dan ümit ettiğini bulamayan Fransa, NATO’nun Deniz Muhafızı Harekatı adlı tatbikatına katılımını askıya aldığını beyan etmiştir. NATO’dan umduğunu bulamayan Fransa, meseleyi AB’ye taşıyarak Türkiye’ye AB vasıtasıyla baskı altında tutmaya çalışacaktadır.

Sonuç

Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra Libya’daki iç savaşın seyri değişmiş ve ilgili aktörlerin tutumları da buna paralel olarak değişmiştir. Türkiye destekli UMH’in Hafter’e karşı ilerlemesinden sonra tabiri caizse agresifleşen Hafter destekçileri, Libya’daki ulusal çıkarlarını ve ekonomik menfaatlerini Türkiye’ye kaptırmamak için konvansiyonel savaş, diplomasi ve siyaset enstrümanlarına başvurabilirler. Bu durumda vekalet savaşı ve hibrit savaş özelliklerini bünyesinde barındıran İkinci Libya İç Savaşı’nın konvansiyonel savaş ve bölgesel savaşa doğru sürüklenebilme ihtimali de artabilmektedir. Burada belirleyici olan ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin BAE, Fransa, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan’a karşı bir denge unsuru oluşturmak için ABD, Almanya ve Birleşik Krallık gibi ülkeleri kendi safına çekmesi, Türkiye’nin Libya’daki mevcut gücünü arttırabildiği gibi, Libya’daki mevcut iç savaşın bölgesel bir savaşa sürüklenmesini de engelleyebilmektedir. Rusya’nın çözüm önerisi olarak sunduğu Libya’nın üçe bölünme fikrine karşı çıkan Türkiye, tek çare olarak Sirte ve Cufra’nın UMH tarafından alınmasıyla birlikte Hafter’in devre dışı bırakılmasını öngörebilir. Zira Libya meselesi Türkiye’nin sadece Libya’daki çıkarlarını ilgilendirmemektedir. Libya meselesi Türkiye’nin aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki birincil dış politikalarının da vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir.

[irp posts=”3433″ name=”Güncel Libya Son Durum Haritası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Canan-Sokullu, E. (2014). Transatlantic Public Opinion on War: Kosovo, Afghanistan and Iraq. Saarbrucken: LAP Lambert Verlag.

Canan-Sokullu, Ebru (2019), “Savaş Türleri”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.22

Canlı, Enes (2020), Hafter Libya’da sıkıştıkça destekçisi BAE saldırganlaşıyor, AA

Çetin, Şerife (2020), Türkiye’ye karşı NATO’da umduğunu bulamayan Fransa gözünü AB’ye çevirdi, AA

Çetin, Şerife (2020), Negative trend in EU-Turkey relations must stop, AA

Fairclough, Graham (2018), Tank, Fare ve Rekabetçi Pazar: Hibrit Savaşa Yeni Bir Bakış, Milli Savunma Üniversitesi Basımevi

Hoffman, F.G. (2007). Conflict in the 21 Century, Potomac Institute for Policy Studies.

İleri, Kasım (2020), ABD, Rus uçaklarının Libya’da uçtuklarına ilişkin kanıtlar paylaştı, AA

McCullogh, T. & Johnson, R. (2013). Hybrid Warfare, ISOU Report, 13-4, August 2013.

Quester, G. H. (1986). Deterrence before Hiroshima: The Airpower Background of Modern Strategy. New Brunswick: Transaction Books.

Tuğçenur Yılmaz ve Tuncay Çakmak (2019), Fransa askeri varlığıyla Afrika’da varlığını korumaya çalışıyor, AA

[/vc_toggle]