ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı David Schenker’in Avrupa Birliği’nin Libya politikasını eleştiren açıklamalarından öne çıkanlar:
“AB’nin Libya’daki ambargoya yönelik deniz misyonu ciddiyetten yoksun, Türkiye konusunda ön yargılı ilerliyor.”
“(AB) İlgilendikleri tek şey, Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği askeri malzemeler. Kimse Rus uçaklarına müdahale etmiyor, Birleşik Arap Emirlikleri’ne müdahale etmiyor, kimse Mısırlılara müdahale etmiyor. Belki de Rusya’dan gelecek tepkiden endişe ediyorlar. Eğer daha sağlam bir rol ya da daha ciddi bir görev üstlenmeyeceklerse, o zaman bu mesele uzar gider.”
“Avrupa Birliği, Rus Wagner Grubunu ‘listeye’ alarak, Moskova’nın yanı sıra BM silah ambargosunu ihlal eden Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi diğer ülkelere de sesini yükselterek Libya’da çok daha fazla şey yapabilir. Sadece Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği askeri malzemeyi yasak olarak kabul etmek doğru değil.”
Libya’daki kabile liderleriyle görüşen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Libya’nın ulusal güvenliğine tehdit oluşturacak hamlelere karşı boş durmayacaklarını, Mısır isterse askeri durumu hızlı bir şekilde değiştirebileceklerini ve Libya’ya müdahale edeceklerini açıkladı.
Hafter yönetimindeki Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, Mısır’a Libya ve kendi topraklarının güvenliği için müdahale yetkisi vermişti.
Sisi’nin açıklamalarına ilişkin konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “Libya krizinin askeri bir çözümü yok, tüm sorunlar ve çelişkiler müzakere masasında çözülmelidir.” dedi.
Diplomatik kaynaklara göre ABD, Hafter güçlerini Sirte’den çekilmesine yönelik yeni bir plan üzerine görüşme sürdürüyor.
Etiyopya, Mısır’ın ‘savaş sebebi’ olarak nitelendirdiği Afrika’nın en büyük barajı Hedasi Barajı’nın su tutmaya başladığını, sosyal medyada paylaşılan uydu görüntülerinin doğru olduğunu açıkladı.
Mısır Dışişleri Bakanlığı, konuyla ilgili yaptığı açıklamada Etiyopya hükümetinden acil açıklama talep etti.
Sorun Etiyopya, Sudan ve Mısır arasında henüz çözümlenmedi ancak diplomasi trafiği devam ediyor.
Barajın yüzde 74’ü tamamlandı.
Baraj, Nil Nehri’ni yüzde 85 oranında besleyen Mavi Nil Nehri kolu üzerinde yapılması nedeniyle kritik bir öneme sahip.
Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, Afrika’nın en büyüğü olacak Hedasi Barajı ile enerji açığını kapatmayı amaçlıyor.
Etiyopya, anlaşmasa olmasa da yağmur dönemini kaçırmamak için bu ay barajı doldurmaya başlayacağını açıklamıştı.
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile karşı karşıya gelen Amerika Birleşik Devletleri, 21. yüzyıl itibariyle küresel rakip olarak Çin’i gösteriyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından 2020’ye kadar olan iki ülke ilişkilerinin kronolojisini farklı kaynaklardan sizler için derledim.
Ekim 1949: Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu
Çin Komünist Partisi lideri Mao Zedong; köylülerin de desteklediği Komünistlerin Chiang Kai-shek’in hükümetini yenmesinden sonra 1 Ekim’de Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdu. Chiang ve binlerce askeri Tayvan’a kaçtı. II. Dünya Savaşı sırasında, Milliyetçilerin Japon güçleri işgal etmesini destekleyen ABD, Taipei’de sürgünde olan Chiang’ı desteklemiştir. ABD’nin bu yaklaşımı, Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD arasındaki ilişkileri sınırlandırmıştır.
Haziran 1950: Kore Savaşı
Sovyet destekli Kuzey Kore Halk Ordusu 25 Haziran’da Güney Kore’yi işgal etti. Birleşmiş Milletler ve ABD, Güney Kore’nin savunmasına yardıma yetiştiler. Komünist Kuzeyi destekleyen Çin; ABD, BM ve Güney Koreli birlikler Çin sınırına yaklaştıklarında misilleme yaptı. 1953’te ateşkes imzalanana kadar 4 milyon insan öldü.
Ağustos 1954: I. Tayvan Boğazı Krizi
Başkan Dwight Eisenhower, 1953’te Tayvan’ın ABD donanması ablukasını kaldırdı ve Chiang Kai-shek’in Ağustos 1954’te Tayvan Boğazı’ndaki Quemoy ve Matsu adalarına binlerce asker yerleştirmesine neden oldu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu adaları bombalayarak karşılık verdi. Washington, Chiang’ın Milliyetçileri ile karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. 1955 baharında Amerika Birleşik Devletleri Çin’e nükleer saldırı tehdidinde bulundu. O Nisan, Çin, Milliyetçilerin Dachen Adası’ndan çekilmesinden sonra sınırlı bir zafer olduğunu iddia ederek müzakere etmeyi kabul etti. 1956 ve 1996’da krizler yeniden başladı.
Mart 1959: Tibet Ayaklanması
Çin Halk Cumhuriyeti Tibet üzerinde kontrol sahibi olduktan dokuz yıl sonra, Lhasa’da büyük bir ayaklanma çıktı. Binlerce kişi PRC kuvvetleri tarafından yapılan baskıda öldü ve Dalai Lama Hindistan’a kaçtı. ABD, Birleşmiş Milletler’e, Tibet’teki insan hakları ihlallerinden dolayı Pekin’i kınamaya katılırken, Merkezi İstihbarat Teşkilatı, 1950’lerin sonlarından başlayarak Tibet direnişini silahlandırmaya yardımcı oldu.
Ekim 1964: Çin’in İlk Defa Atom Bombası Denemesi
Çin, Ekim 1964’te ilk atom bombası testini gerçekleştirdi. Test, Vietnam’daki artan ABD-Çin gerginliklerinin üzerine yapıldı. Test sırasında Çin, Vietnam sınırına birliklerini yığdı.
Mart 1969: Çin-Sovyet Sınır Çatışması
Güvenlik, ideoloji ve kalkınma modelleri üzerindeki farklılıklar Çin-Sovyet ilişkilerini zorlamaktadır. Çin’in Büyük İleri Atılım olarak bilinen radikal sanayileşme politikaları, Sovyetler Birliği’nin 1960 yılında danışmanları geri çekmesine yol açtı. Anlaşmazlıklar Mart 1969’da sınır çatışmalarında doruğa ulaştı. Moskova, Washington’un yerine Çin’in en büyük tehdidi olarak yerini aldı ve Çin-Sovyet ayrımı, Pekin’in ABD ile nihai yakınlaşmasına katkıda bulundu.
Nisan 1971: Pinpon Diplomasisi
Washington ve Pekin arasındaki ısınma ilişkilerinin halka açık ilk gelişmesi, Çin’in pinpon takımının ABD ekibinin üyelerini 6 Nisan 1971’de Çin’e davet etmesidir. ABD’li oyunculara eşlik eden gazeteciler, 1949’dan beri Çin’e girmesine izin verilen ilk Amerikalılar arasındadır. Temmuz 1971’de Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Çin’e gizli bir yolculuk yapıyor. Bu yolculuktan kısa bir süre sonra Birleşmiş Milletler, Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyor.
Şubat 1972: Nixon Çin’i Ziyaret Etti
Başkan Richard Nixon, Şubat 1972’de Çin’de sekiz gün geçirdi, bu sırada Başkan Mao Zedong ile tanıştı ve Zhou Enlai ile Şanghay Tebliği’ni imzaladı. Tebliğ, Çin ve ABD’nin özellikle Tayvan gibi zor meseleleri tartışmasına izin vererek ABD-Çin ilişkilerinin iyileştirilmesine zemin hazırlıyordu. Buna rağmen, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, on yıl boyunca yavaş ilerleme kaydetti.
1979: Tek Çin Politikası
ABD Başkanı Jimmy Carter, Çin’in Tek Çin politikasını kabul etti ve diplomatik olarak Çin’i tamamen tanıdı. Büyük ekonomik reform hareketlerini yöneten Çin Başbakan Yardımcısı Deng Xiaoping, kısa bir süre sonra ABD’yi ziyaret etti. Ancak, Nisan ayında Kongre, ABD ve Tayvan arasında ticari ve kültürel ilişkilerin devam etmesine izin vererek Tayvan İlişkiler Yasasını onayladı. Yasa, Washington’un Taipei’ye savunma silahları sağlamasını gerektiriyordu, ancak ABD’nin Tek Çin politikasını da resmi olarak ihlal etmiyordu.
Temmuz 1982: Reagan Döneminde Çin
Reagan yönetimi, Tayvan’a altı güvence verdi. Bunların içerisinde Tayvan İlişkiler Yasası’na saygı göstereceği de yer alıyordu. Ayrıca Tayvan’a silah satışının sonlandırılması için bir tarih de verilmemişti. Reagan yönetimi daha sonra Ağustos 1982’de Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileri normalleştirmek için üçüncü bir ortak tebliğ imzaladı. ABD’nin Tek Çin politikasına olan bağlılığını teyit ediyordu. Ronald Reagan, başkanlık kampanyası sırasında Tayvan’la daha güçlü bağlar kurulmasını desteklemesine rağmen, Sovyet yayılmacılığına karşı Pekin-Washington ilişkilerinin geliştirilmesine önem verdi. Başkan Reagan Nisan 1984’te Çin’i ziyaret etti ve Haziran ayında ABD hükümeti Pekin’e ABD askeri ekipmanı satın alma izni verdi.
Haziran 1989: Tiananmen Meydanı Katliamı
1989 ilkbaharında binlerce öğrenci, Pekin’in Tiananmen Meydanında demokratik reformlar ve yolsuzluğun sona ermesini talep eden gösteriler düzenledi. 3 Haziran’da hükümet meydanı temizlemek için askeri birlikler göndererek yüzlerce protestocuyu öldürdü. Buna karşılık, ABD hükümeti Pekin’e askeri satışları askıya aldı ve ilişkileri dondurdu.
Eylül 1993: Sınır dışı Edilen Muhalifler
Eylül 1993’te Çin, 1979’dan beri siyasi bir mahkum olan Wei Jingsheng’i serbest bıraktı. O yıl Başkan Bill Clinton, Çin ile bir “yapıcı katılım” politikası başlattı. Bununla birlikte, Pekin 2000 Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapma şansını kaybettikten sonra, Çin hükümeti Wei’yi tekrar hapsetti. Dört yıl sonra Clinton, Wei ve Tiananmen Meydanı protestocusu Wang Dan’ın serbest bırakılmasını sağladı. Pekin her iki muhalifi ABD’ye sınır dışı etti.
Mart 1996: Tayvan’ın İlk Serbest Başkanlık Oylaması
Milliyetçi Parti’den Lee Teng-hui, Mart 1996’da yapılan seçimlerde büyük bir oy alarak Tayvan’ın ilk seçilmiş başkanı oldu. Çin bu seçimlerin yapılmaması için füze denemeleriyle boy göstermeye çalışıyordu, ancak engel olamadı. Clinton, Lee ile görüşüp Tayvanlı liderlere vize veren yasayı onayladıktan sonra Çin ile arası açıldı. Çin, elçisini ABD’den geri çağırdı. 1996 yılında tekrardan yolladı.
Mayıs 1999: Belgrad Büyükelçiliği Bombalandı
NATO, Mayıs 1999’da Kosova’yı işgal eden Sırp güçlerine karşı yürüttüğü kampanyada yanlışlıkla Belgrad’daki Çin büyükelçiliğini bombaladı. Bu da ABD-Çin ilişkilerini zedeledi. ABD ve NATO, bombalamaya sebep olan ABD istihbaratının hataları için özür diledi, ancak binlerce Çinli gösterici, bu olayı ülke çapında protesto etti.
Ekim 2000: Ticari İlişkiler Normalleşiyor
ABD Başkanı Bill Clinton, Ekim ayında 2000 yılı ABD-Çin İlişkileri Yasası’nı imzalayarak Pekin’e ABD ile kalıcı normal ticari ilişkiler sağladı ve Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının yolunu açtı. 1980 ve 2004 arasında ABD-Çin ticareti 5 milyar dolardan 231 milyar dolara yükseldi. 2006’da Çin, Kanada’dan sonra ABD’nin ikinci büyük ticaret ortağı olarak Meksika’yı geride bıraktı.
Nisan 2001: Casus Uçak
Nisan 2001’de, ABD keşif uçağı bir Çin avcı uçağı ile çarpıştı ve Çin topraklarına acil bir iniş yaptı. Çin’in Hainan Adası’ndaki yetkililer yirmi dört üyeli ABD ekibini gözaltına aldı. On iki günlük gerginlikten sonra yetkililer mürettebatı serbest bıraktı ve Başkan George W. Bush Çinli pilotun ölümü ve ABD uçağının inişi nedeniyle pişman olduğunu ifade etti.
Eylül 2005: Zoellick’in Konuşması
Eylül 2005 konuşmasında Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert B. Zoellick Çin ile stratejik bir diyalog başlattı. Pekin’i gelişmekte olan bir güç olarak tanıyarak Çin’i “sorumlu bir ortak” olarak hizmet etmeye çağırdı. Çin’den etkisini kullanarak Sudan, Kuzey Kore ve İran gibi ulusları uluslararası sisteme çekmesini söyledi.
Mart 2007: Çin’in Askeri Harcamaları
Mart 2007’de Çin, 2007 yılı için savunma harcamalarında yüzde 18 bütçe artışı kaydederek 45 milyar dolardan fazla olacağını açıkladı. Askeri harcamalardaki artış 1990’dan 2005’e kadar yılda ortalama yüzde 15’tir. 2007 Asya turu sırasında ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Çin’in askeri birikiminin ülkenin belirtilen “barışçıl yükselişi” hedefiyle “tutarlı olmadığını” söyledi. Çin, askerlerine daha iyi eğitim ve daha yüksek maaş vermelerini, “ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğünü korumak” olarak açıkladı.
Eylül 2008: Cömert Çin
Eylül 2008’de Çin, yaklaşık 600 milyar dolar ile ABD’ye en çok borç veren ülke oldu. ABD ve Çin ekonomileri arasındaki artan bağımlılık, küresel ekonomiyi tehdit eden finansal bir krizin kanıtıdır.
Ağustos 2010: Çin Dünyanın En Büyük İkinci Ekonomisi Oldu
Çin, 2010’un ikinci çeyreğinde 1,33 trilyon dolarlık bir değer ile dünyanın ikinci en büyük ekonomisi oldu. Goldman Sachs baş ekonomisti Jim O’Neill’e göre, Çin 2027’ye kadar Amerika Birleşik Devletleri’ni ekonomide geçerek birinci sıraya oturacak.
Kasım 2011: Clinton’ın Makalesi
Dış Politika ile ilgili bir makalesinde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ABD’nin Asya’ya yönelişini özetledi. Clinton’un “Asya-Pasifik bölgesinde diplomatik, ekonomik, stratejik ve diğer türlü artan yatırım” çağrısı, Çin’in büyüyen nüfuzuna karşı bir hamle olarak görülüyordu. O ay, Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesinde, ABD Başkanı Barack Obama ABD ve diğer sekiz ülkenin Trans-Pasifik Ortaklığı konusunda çok uluslu bir serbest ticaret anlaşması imzaladığını duyurdu. Obama daha sonra Avustralya’da 2,500 denizci konuşlandırmayı ve buna karşılık Pekin’den de bir eleştiri gelebileceğini söyledi.
Şubat 2012: Artan Ticaret Gerilimleri
ABD’nin Çin ile olan ticaret açığı 2010’da 273,1 milyar dolardan 2011’de tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 295,5 milyar dolara yükseldi. Artış, ABD’nin 2011 yılı ticaret açığındaki büyümenin dörtte üçünü oluşturuyordu. Mart ayında, ABD, AB ve Japonya, nadir toprak metalleri ihracatı üzerindeki kısıtlamaları nedeniyle Çin ile Dünya Ticaret Örgütü’nde bir “istişare talebi” yaptılar. ABD ve müttefikleri Çin’in kotasının uluslararası ticaret normlarını ihlal ettiğini ve metalleri kullanan çok uluslu firmaları Çin’e yerleşmeye zorladığını iddia etti.
Nisan 2012: ABD Büyükelçiliğinde Bir Muhalif
Kör muhalif Chen Guangcheng, 22 Nisan’da Shandong eyaletindeki ev hapsinden kaçtı ve ABD’nin Pekin’deki büyükelçiliğine sığındı. ABD’li diplomatlar, Çinli yetkililerle Chen’in Çin’de kalmasına ve başkentin yakınında bir şehirde hukuk okumasına izin veren bir anlaşma müzakere ettiler. Ancak, Chen Pekin’e taşındıktan sonra fikrini değiştirdi ve ABD’ye sığınmak istedi. Bu, ABD-Çin diplomatik ilişkilerini zayıflatmakla tehdit eden bir unsurdu, ancak her iki taraf da Chen’in ABD’yi bir sığınmacı olarak değil de öğrenci olarak ziyaret etmesine izin vererek krizi önledi.
Chen Guangcheng
Kasım 2012: Çin’in Yeni Lideri
Xi Jinping, Hu Jintao’nun yerini Başkan, Komünist Parti genel sekreteri ve Merkezi Askeri Komisyon başkanı olarak aldı. Xi, Çin’in “gençleşmesi” üzerine bir dizi konuşma yaptı.
7-8 Haziran 2013: Sunnylands Zirvesi
ABD Başkanı Barack Obama, meslektaşıyla kişisel bir ilişki kurmak ve ABD-Çin ilişkilerini kolaylaştırmak amacıyla Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’e California’daki Sunnylands Malikanesi’nde ev sahipliği yaptı. Başkanlar, iklim değişikliği ve Kuzey Kore de dahil olmak üzere ikili, bölgesel ve küresel sorunların bastırılması konusunda daha etkili bir işbirliği yapma sözü verdiler.
19 Mayıs 2014: Çinli Hackerlar
ABD mahkemesi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu ile bağları olduğu iddia edilen beş Çinli hackerı, ABD şirketlerinden ticaret teknolojisi çalmakla suçladı. Buna yanıt olarak Pekin, ABD-Çin siber güvenlik çalışma grubu işbirliğini askıya aldı. Haziran 2015’te ABD makamları, Çin’in 22 milyon federal çalışanın verilerini çaldığını gösteren kanıt bulduklarını söyledi.
12 Kasım 2014: Ortak İklim Bildirisi
2014 Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesinin oturum aralarında ABD Başkanı Barack Obama ve Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping, karbon emisyonlarını azaltma sözü veren iklim değişikliği konusunda ortak bir açıklama yayınladılar.
30 Mayıs 2015: ABD, Güney Çin Denizi Konusunda Çin’i Uyarıyor
ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Çin’in Güney Çin Denizi’nde “daha fazla militarizasyonuna” karşı olduğunu söyledi. Konferanstan önce, ABD’li yetkililer, ABD deniz gözetiminden alınan görüntülerin, Pekin’in inşaatın esas olarak sivil amaçlı olduğu iddialarına rağmen, Çin’in yapay adalar zincirine askeri ekipman yerleştirdiğine dair kanıt sağladığını söyledi.
9 Şubat 2017: Trump Tek Çin Politikasını Onayladı
ABD Başkanı Donald J. Trump, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile yaptığı görüşmede Tek Çin politikasına saygı duyacağını söyledi.
6-7 Nisan 2017: Trump Xi’yi Mar-a-Lago’da Ağırladı
Başkan Donald J. Trump, Florida’daki Mar-a-Lago mülkünde iki günlük bir zirve için Çin’in Xi Jinping’e ev sahipliği yaptı. Zirvede ikili ticaret ve Kuzey Kore gündemdeydi. Trump, ABD-Çin ilişkisinde “muazzam bir ilerleme” öngördüğünü söyledi. Mayıs ayı ortasında ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross, sığır eti, kümes hayvanları ve elektronik ödemeler gibi ürün ve hizmet ticaretini genişletmek için Pekin ve Washington arasında on bölümlük bir anlaşma yaptı. Ülkeler, alüminyum, otomobil parçaları ve çelik de dahil olmak üzere daha çekişmeli ticaret konularını ele almasa da, Ross ikili ilişkiyi “yeni bir zirve” olarak tanımladı.
22 Mart 2018: Trump’ın Vergileri
Trump yönetimi, Çin’in teknoloji hırsızlığına yanıt olarak Çin ithalatına yönelik en az 50 milyar dolar değerinde kapsamlı gümrük vergilerini açıkladı. Çelik ve alüminyum ithalatı ile ilgili vergilerin üzerinde duran önlemler; giyim, ayakkabı ve elektronik gibi malları hedefliyordu ve ABD’deki bazı Çin yatırımlarını kısıtlıyordu. Çin, Nisan ayı başında çeşitli ABD ürünlerine misilleme önlemleri uygulayarak dünyanın en büyük ekonomileri arasındaki ticaret savaşından endişe duyduğunu dile getirdi.
6 Temmuz 2018: ABD-Çin Ticaret Savaşı
Trump yönetimi, Çin ürünlerine toplam 34 milyar dolarlık gümlük vergisi uyguladı. Sanayi ve ulaşım sektörlerinde sekiz yüzden fazla Çinli ürün, yüzde 25 ithalat vergisi ile karşı karşıya kaldı. Çin misilleme olarak 500’den fazla ABD ürününe gümrük vergisi getirdi.
4 Ekim 2018: Pence’in Konuşması
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ekonomik anlamda Çin ile en sert bir şekilde savaşılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, özellikle Güney Çin Denizi’nde Çin’in askeri saldırganlığını arttırmasını kınadı ve Çin’in uyguladığı dini zulmü eleştirdi. Çin’i ABD verilerini çalmakla suçladı. Çin, bu iddiaları reddetti.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence
1 Aralık 2018: Huawei Mali İşler Müdürü Tutuklandı
Çinli telekom ve elektronik şirketi Huawei’nin mali işler müdürü Meng Wanzhou, Amerika Birleşik Devletleri’nin talebi üzerine Kanada’da tutuklandı. ABD Adalet Bakanlığı, Huawei ve Meng’in İran’a uygulanan ticari yaptırımları ihlal ettiğini ve iade edilmesini istedi. Çin, misilleme olarak iki Kanada vatandaşını tutukladı.
6 Mart 2019: Huawei ABD’yi Dava Etti
Huawei ABD’yi ekipmanlarının kullanılmasını yasakladığı için dava etti. Trump, Huawei ekipmanlarının kullanılmamasını vurgulayarak, Huawei’nin casusluk yapabileceğini söyledi.
10 Mayıs 2019: Ticaret Savaşları Artıyor
Ticaret görüşmelerinin sona ermesinden sonra, Trump yönetimi 200 milyar dolarlık Çin malları için gümrük vergilerini yüzde 10’dan 25’e yükseltti. Bunun üzerine Çin de 60 milyar dolarlık Amerikan malına vergi getirdi. Trump, vergiyi arttırmanın Çin’in elini zora sokacağını düşünüyordu, ancak Çin bu hareketi abartı buldu. ABD Ticaret Bakanlığı, Huawei’yi kara listeye aldı.
5 Ağustos 2019: Manipülator Çin
ABD Çin’e 1994 yılından bu yana ilk kez “kur manipülatörü” suçlaması yöneltirken, Çin Merkez Bankası ABD’nin kararına şiddetle karşı çıktı.
27 Kasım 2019: Hong Kong
ABD Başkanı Donald Trump ABD Kongresi’nin her iki kanadı tarafından da onanan iki yasa tasarısını imzaladı. Bu tasarılarla ABD, Hong Kong’daki protestoculara destek verdiğini resmi olarak belirtmiş oldu. “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası” adlı yasa Washington’un Hong Kong’da insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulamasına imkan sağlıyordu.
15 Ocak 2020: Yeni Bir Anlaşma
Başkan Trump ve Çin Başbakan Yardımcısı Liu yeni bir anlaşma imzaladı. Buna göre, ABD vergileri hafifletecek ve Çin ABD’den toplamda 200 milyar dolarlık bir ithalat yapacaktı.
31 Ocak 2020: Koronavirüs
Çin’de patlak veren virüs yüzünden her iki ülke de birbirini suçladı. Çin, Amerikan ordusunun virüsü Çin’e getirdiğini söyledi, ancak bir kanıtı yoktu. ABD ise Çin’i virüsü erkenden önleyemedikleri için hükümeti suçladı. ABD vatandaşlarının Çin’e gitmesini yasakladı. Trump, DSÖ’yü virüs konusunda Çin ile işbirliği yaptığı için suçladı ve DSÖ’ye artık para aktarılmayacağını duyurdu.
18 Mart 2020: Amerikan Gazeteciler
Çin; New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post gibi yayın organlarında çalışan 13 gazeteciyi sınır dışı edeceğini açıkladı. Bunun ABD’nin Çinli gazeteci sayısını 160’dan 100’e düşürmesine misillime olarak yapıldığı söyleniyor.
Oğuz Kağan Destanı, Türklerin atası olduğuna inanılan Oğuz Kağan’ın hayatını anlatan ve bu çerçevede de Türklerin yaşayışları hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayan metinlerdir. Orijinali ve eksiksiz metin elimizde değildir ve öne çıkan farklı iki nüshada ele alınan kimi parçalar vasıtasıyla Oğuz Kağan Destanı ve muhteviyatından haberdar olabiliyoruz. Bu nüshalar rivayetlerle harmanlanarak ve hikâyeleşerek günümüze ulaşsa da Türk tarihinin önemli bir parçası olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bu yazıda Oğuz Kağan Destanı genel olarak ele alınacak ve içindeki bilgilerle Türk tarihine dair elde edilen bazı bilgiler incelenecektir.
Oğuz Kağan Destanı’nın Nüshaları ve Nüshaların Muhteviyatı
Büyük Hun İmparatoru Mete Han veya İranlıların Afrasiyab dedikleri Alp Er Tunga olduğu sanılan[1] Oğuz Kağan’ın hayatını ve bu çerçevede Türklerin yaşayış şekillerini anlatarak milletlerin ve toplumların ortak bilinçlerini oluşturan bu destanın öne çıkan iki nüshası vardır. Bu nüshalardan birincisi, yazarı bilinmeyen ve bir Uygur tarafından yazıldığı anlaşılan Uygurca Oğuz Kağan destanıdır. Uygur alfabesiyle yazılan Oğuz Kağan Destanı nüshası İslamiyet öncesi devreye aittir. İslamiyet öncesine ait Uygur harfli yazmanın eskiliği, destanî saflığın korunmasına bir dereceye kadar imkân vermiştir.[2] Uygurca yazılmış olan bu eser Willy Bang-Kaup ve G. Rahmeti Arat tarafından 1936 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Paris Kütüphanesi’nde bulunan bu eserin ilk bölümü eksiktir. İkinci nüsha ise on dördüncü yüzyılın başında İlhanlı veziri Reşidüddin’in yazıya geçirdiği eserdir.[3]
Destanın yazıya geçirilmiş nüshalarından Türklerin tarihleri ve yaşayışları hakkında olduğu kadar algılarına da ulaşılabilir. Destanın Uygurca yazılmış nüshasında Oğuz Kağan’ın gökten inen ışığın içindeki kızla evlenince doğan üç oğluna Kün (Güneş), Ay ve Yultuz (Yıldız) isimlerini, göl ortasındaki ağaç kovuğundaki kızla evlenince doğan üç oğluna Kök (Gök), Tağ (Dağ) ve Tengiz (Deniz) isimlerini vermiştir. Bu isimler, Türk kozmogonisi (evrendoğum) anlayışına dair motifleri ihtiva ediyor olabilir: Önce Göktanrı’nın yarattığı Güneş, Ay ve yıldızların oluşturduğu uzay, ardından Yer-Su Tanrısının yarattığı gök, dağlar ve denizleri yarattığı anlaşılabilir.[4]
Tanrı’nın varlığı veya evrenin nasıl oluştuğu gibi sorulardan başka, destan içerisinde (iki nüshada da) Türklerin hakimiyet sistemlerine dair bilgiler vardır. Her iki nüshada da aynı olan şey şudur: Oğuz Kağan mutlak bir hâkimiyet sahibidir ve bu hakimiyet gücünü kimseyle paylaşmamaktadır. Reşidüddin’in nüshasında bu durum daha belirgindir. Sefere oğulları ile gider ve oğullarından her alanda mutlak itaat bekler; hatta onları kendisine olan biatlarıyla sınar. [5] Güçlü bir ve merkezi sistemi bir hükümdar izlenimi veren Oğuz Kağan, oğullarına verdiği ödüllerin sebeplerini bilip bilmediklerini oğulları ve beylerine sorunca “Onu en iyi sen bilirsin, biz ne bilelim.” cevabını almıştır.[6]
Bir hükümdarın mutlak gücü ve oğullarının ona biatıyla çok sayıda sefer ve fetihler gerçekleştiren Oğuz Kağan, bin yaşında vefat ettiğinde[7] yerine oğlu Kün Han geçmiştir. Kün Han tahta geçtiği zaman tedbirli, akıllı ve görmüş geçirmiş yaşlı bir insan olan Irqıl Hoca adında kişi, Kün Han’a bir nevi kardeş kavgalarını önlemesi adına tavsiyeler vermiştir: “Sizin (Oğuz Kağan’dan) altı oğulun dörder taneden yirmi dört evladınız var. Olabilir ki onlar sonradan birbirleriyle çekişebilirler. Bunun çaresi olarak her birinin rütbesi, adı ve lakabı kararlaştırılsın, her biri yerini bilsin. Bunun yapmak devletin devamlılığı ve uruğun iyi nam kazanmasının gereğidir.”.[8] Bu noktada varılacak iki sonuç vardır. İlki, günümüzde de Türkistan coğrafyasında hüküm süren bazı devletlerde kullanılan “aksakallı” sözünü karşılayacak nitelikte bir insanın Han’a tavsiye/öğüt vermesi ve akabinde bunun kabul edilmesi; meşveret ortamının oluştuğunu, bilge insanların fikirlerinin kıymet gördüğüdür. Bu durum, destan içerisinde bir vezirlik makamı gibi de değerlendirilebilir.[9]Aynı zamanda devletin devamlılığı bilinci ve uruğun (boyun) gerçekleştirdiği işlerle çevre illerde iyi nam salmasının gerekli olduğu düşüncesi, bize destanın geçtiği zamandaki yönetim anlayışı hakkında ciddi ipuçları vermektedir. Yapılan iyi işlerin takdirle karşılanması ve diğer boyların ve illerin saygısının kazanılması, gelecekte bir sefer ve/veya fetih döneminde mevzubahis bölge halkının Oğuz Kağan’ın oğullarının egemenlik ve meşruiyetlerini daha kolay tanıyabileceği anlamına gelebilir. Bu bağlamda bu bilincin var olması önemlidir.
Oğuz Kağan’ın vefatıyla biten Uygurca yazılı nüshadan farklı olarak Reşidüddin’in nüshasında olaylar Oğuz Kağan’dan sonra da devam eder.[10] Zeki Velidi Togan’ın yayınladığı Oğuz Destanı, içinde veraset sistemine dair bilgileri de barındırır. Oğuz Kağan’ın vefatından sonra yetmiş yaşındayken onun yerine geçen ve yetmiş sene hükmettiği belirtilen Kün Han, Oğuz Kağan’ın büyük oğlu olarak işaret edilmiştir.[11] Bu bölümden, veraset sisteminin Kağan/Han’ın en büyük oğluna hükmetme yetkisi verdiği tespit edilebilir.
Sonuç
Oğuz Kağan Destanı’nda ele alınan kozmogoni, yönetim şekli ve veraset sistemi örneklerinde de görülebileceği gibi öne çıkan iki nüshanın metinleri, Türk tarihi hakkında bir referans kaynak niteliği taşımasının yanında bazı bilgileri açıkça, bazı bilgileri ise yoruma açık şekilde sunmuştur. Bu bilgiler, eski Türk tarihine dair birçok bilgiyi içerisinde barındırsa da Oğuz Kağan’ın ülkeyi iki veya daha fazla parçaya bölüp iktidarı paylaşmaması, aksine merkezi yönetim şeklini benimsemesi gibi hususlarda da bu genel kanının hatalı olabileceği gibi noktalar işaret ediliyor. Büyük bir kısmı eksik olan ve zaman içerisinde eksik parçaları rivayetlerle doldurulan Oğuz Kağan Destanı hakkında öne çıkan iki nüshadan anlaşıldığı üzere Türkler güçlü bir liderin arkasında merkezi bir yapı oluşturabilmiş, evrenin varlığı hakkında düşünce yürütebilen insanlardı. Zaman geçtikte tahrip edilen destan, bu haliyle dahi Eski Türk Tarihi ve yaşayışı hakkında günümüze ışık tutabilmektedir.
Onur Karabağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”] BARS, M. E., “Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Oğuz Kağan Destanı’na Bir Bakış”, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, C. II, S. 4, 2013, s.181-197
ERCİLASUN, A. B., “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, C.XXXIV, S. 1986, 1986, s.13-16
KAVAS, İ., “Oğuz Kağan Destanındaki İktidar Yapısı”, Tarih ve Gelecek Dergisi, C. III, S.1, 2017, s. 183-192
ONAY, İ, “Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. CLXXI, S. 171, 2013, s. 29-44
TOGAN, Z. V., “Oğuz Destanı”, İstanbul 1982
[1] İbrahim Onay, “Türk Kültür Tarihi Bakımından Oğuz Kağan Destanı ve Önemi”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, C. CLXXI, S. 171, 2013, s.29
[2] Mehmet Emin Bars, “Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Oğuz Kağan Destanı’na Bir Bakış”, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi, C. II, S. 4, 2013, s.182
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Pekin yönetiminin Güney Çin Denizi’nde Çin’in uluslararası kabul görmüş suları dışındaki iddialarının neredeyse tamamını gayrimeşru gördüklerini açıkladı. Çin ise ABD’yi Güney Çin Denizi’nde ‘anlaşmazlık çıkarmaya çalışmakla’ suçladı.
Çin, 1947’de yayımladığı haritayla egemenlik ihtilaflarının yaşandığı Güney Çin Denizi’nin yüzde 80’i üzerinde hak iddiasında bulunurken, yer altı kaynakları açısından zengin bölgede başta Filipinler olmak üzere aralarında Vietnam, Brunei ve Malezya’nın da bulunduğu komşu ülkelerle egemenlik tartışmaları yaşıyor.
Uluslararası Tahkim Mahkemesi, 2016’da Filipinler’in başvurusuyla Çin’in, Güney Çin Denizi’nde tek taraflı egemenlik taleplerinin yasal zemini olmadığına karar vermişti.
12 Temmuz’da Ermenistan ordusu, Tovuz bölgesine topçu atışlarıyla saldırı girişiminde bulundu ancak Azerbaycan ordusunun sert cevabıyla karşılaşınca geri çekilmek zorunda kaldı. Bu saldırıda 3 Azerbaycan askeri şehit düştü, 4 asker yaralandı.
Azerbaycan ordusunun top, havan ve tank ateşiyle gece boyu verdiği karşılık görüntülerini de paylaşan Bakü yönetimi, çatışmaların gece boyunca devam ettiğini ve bir üsteğmenin şehadete ulaştığını belirtti.
Çatışmaların 3. gününde Azerbaycan Savunma Bakan Yardımcısı Korgeneral Kerim Veliyev, Ermeni saldırısında şehit sayısının 11’e yükseldiğini açıklarken, şehitler arasında Tümgeneral Polat Haşimov ve Albay Ilgar Mirzayev’in yanı sıra iki binbaşı ve bir üsteğmenin olduğunu bildirdi.
İlk gün 3, ikinci gün 1 ve en son 7 asker ile birlikte toplam 11 Azerbaycan askerinin şehadet haberi ulaştı.
Azerbaycan Savunma Bakanlığı, dünya COVID-19 ile uğraşırken Ermenistan’ın provokasyon peşinde olduğunu bildirdi. Öte yandan Ermenistan’ın kayıpları gizlediğinin altını çizdi.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Ermenistan aklını başına toplasın. Tüm imkanlarımızla Azerbaycan’ın yanındayız” açıklamasında bulundu.
Libya’daki mevcut iç savaşın gidişatı özellikle Türkiye’nin dahilinden sonra, kesin hatlarla birlikte değişmiş ve ibre tamamıyla farklı bir yöne doğru dönmüştür. Türkiye’nin Libya’daki resmi ve somut varlığı, Libya’da dolaylı olarak bulunan hali hazırdaki ülkelerin politikalarını değiştirmiştir. Türkiye’nin Libya’ya gerçekleştirdiği müdahalesinden sonra örtülü bir şekilde söz konusu bir tarafı ya da her iki tarafı da destekleyen ülkeler, savaşın Ulusal Mutabakat Hükümeti lehine değişmesiyle birlikte mevcut örtülü veyahut dolaylı mevcudiyetlerini geliştirerek varlıklarını artırmışlar ve gerek siyasi gerekse askeri anlamda Libya’da etkili olma gayreti içerisine girmişlerdir. Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra askeri varlıklarını arttırmaya çalışan ve bölgedeki yerel unsurlara yardım edilmesinin yanı sıra kendi konvansiyonel güçleriyle sahada aktif olmaya çalışan aktörler hususiyetle BAE, Fransa, Katar, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan şeklindedir. Bunun dışında sadece siyasi anlamda pozisyonlarını koruyan ya da mevcut konumlarında siyasi saiklerini geliştiren ülkeler de Yunanistan ve İtalya şeklindedir. Siyasi ya da askeri rolleri fark etmeksizin, Türkiye ile aynı cephede yer alan ülkeler Katar ve İtalya olurken, Türkiye karşıtı cephede ise BAE, Fransa, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan bulunmaktadır. Bu çalışmamızda, vekalet savaşı ve hibrit savaşı gibi savaş özelliklerini taşıyan İkinci Libya İç Savaşı’nın konvansiyonel savaşa doğru sürüklenebilme riskinin ana faktörlerini ve mevcut iç savaşta yer alan aktörlerin politikalarını inceleyeceğiz. Bu söz konusu aktörlerin özellikle Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra takındıkları politikalarına değineceğimiz için, Türkiye’nin Libya müdahalesinden önceki politikalarını çalışmamızın dışında tutacağız. Meselenin ana temasına değinmeden önce, hibrit savaş ve konvansiyonel savaşın üzerinde durmak ve tanımlamalarıyla birlikte açıklamalarını yapmak tarafımızca isabetli gözükmektedir. Şu halde öncelikle hibrit savaşın ne olduğunu, ondan sonra konvansiyonel savaşın ne olduğunu izah ederek, bu açıklamalardaki verilerle birlikte doğal ve otomatik bir karşılaştırmanın da yapılmasıyla birlikte asıl konuya girmek istiyoruz.
(Not: Yazımızda Birleşik Arap Emirlikleri’ni “BAE” şeklinde, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni ise “UMH” şeklinde kısaltılmış halleriyle kullanacağız.)
Hibrit Savaş ve Konvansiyonel Savaş Nedir?
Hibrit savaş hakkında günümüze kadar çeşitli çalışmalar yapılmıştır ve elde edilen verilerle birlikte çeşitli tanımlar ve açıklamalar yapılmıştır. En yaygın çalışmalardan biri de şüphesiz Hoffman’ın hibrit savaş üzerine yaptığı tanımıdır. Hoffman’a göre hibrit savaşın tanımı ”düşük düzeyli konvansiyonel ve özel harekât ile taarruz amaçlı siber ve uzay eylemlerinin yanı sıra halkın ve uluslararası toplumun algısını biçimlendirmek için sosyal ve geleneksel medyayı kullanmayı birleştiren karmaşık savaşlar” şeklindedir. (International Institute of Strategic Studies, 2015)
Bunun dışında McCullogh ve Johnson’un da hibrit savaşın tanımı için takındıkları perspektif oldukça dikkate değerdir. McCullogh ve Johnson’a göre hibrit savaş “konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan örgütlerin, teçhizatın ve tekniklerin sinerjik bir stratejik etki oluşturmak için benzeri olmayan bir ortamda birleştirilmesidir” şeklindedir. (Hybrid Warfare, ISOU Report, 13-4, August 2013)
Konvansiyonel savaş ise silahlı kuvvetlerin kara, hava ve deniz gücü olmak üzere farklı güçleri ve birimleri tarafından yürütülen konvansiyonel savaşlarda düşmanın kapasitesi ve operasyonel koşulları düşünülerek yönlendirilen askeri birimler değişiklik gösterir. Kara gücü ile yürütülen savaşlar deniz ve hava harekatlarına göre daha fazla riski olan savaşlardır. Düşman ile yakın ve sıcak temasa girilir, can kaybı ve mühimmat kaybı riski yüksektir (Canan 2014). Hava ve deniz harekatları ise niteliksel olarak kara savaşlarından farklıdır, çünkü yakın çatışmaya girme ihtimali ve dolayısıyla kayıpların yüksek olma riski düşüktür (Quester 1986; Watts 2003)
Libya’daki İç Savaşın Hibrit Savaş Özelliğini Taşıması
Libya’daki iç savaş gerek vekalet savaşının özelliklerini taşıdığı gibi, özellikle hibrit savaşın özelliklerini de taşımaktadır. Hoffman’ın hibrit savaş tanımından yola çıkacak olursak, düşük düzeyli konvansiyonel ve özel harekât ile taarruz amaçlı siber ve uzay eylemlerinin yanı sıra halkın ve uluslararası toplumun algısını biçimlendirmek için sosyal ve geleneksel medyayı kullanmayı birleştiren karmaşık savaşların izlerine rahatlıkla rastlayabiliriz. BAE, Mısır, Suudi Arabistan, Fransa ve Rusya’nın Libya’daki varlıkları tam da Hoffman’ın tanımına uygundur. Geleneksel ve sosyal medya üzerinden uluslararası toplumun algısını değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunan şüphesiz BAE’dir. BAE zaten Türkiye karşıtı geleneksel ve özellikle sosyal medya kara propagandalarıyla bilinmektedir. Twitter’ın BAE menşeili propaganda yapan sahte hesaplarını kapatması esasında bunun somut bir delilidir. Uluslararası topluma ve kamuoyuna ‘biz Libya’da terörizme karşı mücadele ediyoruz’ algısını yaymaya çalışan BAE, Müslüman Kardeşler faktörünü de dahil etmeye çalışmaktadır. BAE burada özellikle Mısır’la birlikte, Müslüman Kardeşler’in UMH’yi desteklemeleri durumu karşısında, UMH saflarında teröristlerin bulunduğunu ima ederek kendi mücadelelerini meşru bir zemin üzerine inşa etmeye çalışmaktalar.
Düşük düzeyli konvansiyonel silahların ve mücadelenin varlığı ise yine yukarıda zikrettiğimiz ülkelerin Libya’daki varlıklarından kaynaklanmaktadır. Özellikle Cufra Hava Üssü’nde bulunan hava savunma sistemleri, IHA ve savaş uçakları gibi konvansiyonel savaş araçlarını barındıran BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve Rusya gibi ülkeler, Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının faktörlerini oluşturmuşlardır.
Rusya’nın paralı özel harekat askerleri de Hoffman’ın tanımının bir parçasını oluşturmaktadır. Rus menşeili Wagner Grubu’nun özel harekat taarruzunun parçasını oluşturmuş olması, Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının da bir göstergesidir. Onun dışında Fransa’nın önceleri her iki tarafı da dengeleyici bir şekilde desteklemesi ve özellikle Macron’un Fransa’nın cumhurbaşkanı olmasından sonra destek ibresinin tamamen Hafter’e doğru dönmesi de dikkatleri üstüne çeken bir gelişmedir. Hafter’e Fransa tarafından sağlanan siber ve uzay eylemleri başta olmak üzere istihbarat destekleri, Avrupa Birliği, NATO ve BMGK içerisinde politik ve diplomatik destekler ve silah sevkiyatı olmak üzere Hafter’e sağlanan doğrudan askeri destekler de en nihayetinde Libya’daki iç savaşın bir hibrit savaş olmasının önemli bir göstergesi durumundadır.
Libya’daki Hibrit Savaşın Konvansiyonel Savaşa Doğru Dönüşme Olasılığı
Türkiye’nin UMH’ye gerçekleştirmiş olduğu resmi ve somut desteği, Libya’da hali hazırda Hafter’in safında bulunan aktörlerin politikalarını değiştirmelerine ya da arttırmalarına yol açmıştır. Türkiye’nin UMH’ye olan desteği ilk etapta istihbarat alanında, kısa vadeli savaş taktikler ve uzun vadeli savaş stratejileri alanındaki danışmanlık rolü olarak gerçekleşmiş, ikinci etapta ise düşük düzeyde konvansiyonel silah ve araçların devreye girmesiyle birlikte hız kazanmıştır. Türk yapımı zırhlı araçlar, tanklar, çoklu roketatarlar ve en önemlisi İHA’ların Libya’da UMH lehine kullanılması, savaşın ilk etaptaki gidişatını mikro anlamda değiştirmiştir. Türk İHA ve SİHA’ların Hafter saflarında yer alan Çin yapımı İHA’lar karşısında bir üstünlük kurmaları, UMH’nin özellikle havadaki gücünü arttırmış ve bu karadaki birliklere de olumlu olarak yansımıştır. UMH’nin bu noktadan itibaren makro anlamda öne geçerek Hafter karşısındaki ilerleyişi ve Vatiyye Hava Üssü’nün ele alınmasının yanı sıra büyük stratejik öneme sahip olan diğer bölgelerin de alınması Libya’daki güçler dengesini tamamen değiştirmiştir. Rusya, havadaki hakimiyetin UMH’ye geçmesinden sonra Wagner Grubu’nu Libya’dan geri çekmiştir. Rusya bunun üzerine Hava üstünlüğünün Türkiye destekli UMH’ye geçmesinden sonra, Libya’ya “MiG-29” ve “Su-27” adlı savaş uçaklarını göndermiştir.
Rusya’nın paralı askerlerden oluşan Wagner Grubu’nu Libya’dan geri çekmesinden sonra Libya’ya savaş uçaklarını nakletmesi, Libya’daki iç savaşın hibrit savaştan konvansiyonel savaşa doğru sürüklenmesi ihtimalinin bir parçasını oluşturmaktadır. Zira bunun karşısında Vatiyye Hava Üssü’ne F-16’larını konuşlandırmayı göze alabilen Türkiye, etki tepki yasası doğrultusunda hali hazırda bir hibrit savaş özelliğini taşıyan İkinci Libya İç Savaşı’nın bir konvansiyonel savaşa doğru dönüştürebilmektedir. Rusya’nın dışında Mali ve Çad’da askeri üsler bulunduran Fransa’nın bu üslerde bulunan savaş uçakları vasıtasıyla Libya’nın güneyinden kuzeye doğru bir hat şeklinde hava saldırılarında bulunabilme ihtimali de, mevcut iç savaşın bir konvansiyonel savaşa doğru dönüşebilmesinin örneği olabilir.
Suudi Arabistan ve BAE’nin Cufra Hava Üssü olmak üzere diğer stratejik noktalarında bulunan savaş uçakları ve silahları da dikkate değerdir. BAE’nin, Sudan’dan gelen paralı askerlerin Libya’ya ulaştırılmasından Hafter milislerinin elindeki Çin yapımı SİHA’lara, ülkenin doğusundaki Hadim Askeri Üssü’nü kullanarak savaş uçakları ve helikopterleriyle çeşitli saldırılar düzenlemesinden Libya’nın doğusuna tonlarca jet yakıtı göndermeye kadar uzanan geniş sicili, BM’nin ve bağımsız araştırma kuruluşlarının raporlarında kapsamlı biçimde yer aldı.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi
Son olarak Sisi’nin Hafter ile görüşmesi esnasında Sisi’nin doğrudan UMH’yi, dolaylı olarak ise Türkiye’yi hedef alarak şu açıklamalarda bulunmuştu: “Birileri Sirte ve Cufra kentini geçmeyi düşünüyorsa, bu bizim kırmızı çizgimizdir.”
Bunun dışında, Libya-Mısır sınırındaki konuşlanmış Mısır hava ve özel kuvvetlerini ziyaret eden Sisi şu açıklamada bulunmuştur:
“Gerek sınırlarımızın içinde gerekse sınırlarımızın dışında verebilecek hertürlü vazifeye hazır olun.”
Bunun dışında Türkiye’nin Suriye’den Libya’ya naklettiği militan görünümlü teröristlerin gerek Libya gerekse Mısır’ın güvenliği açısından bir tehdit olduğunu vurgulayan Mısır, Türkiye’yi hedef alarak tıpkı BAE gibi, doğrudan terörizmle mücadele ettiğini vurgulamıştır. Türkiye öte yandan BM tarafından tanınan UMH’nin yasal yollarla gerek karşılıklı kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik sınırlarını kapsayan bir mutabakat imzalaması gerekse askeri yardım içeren bir anlaşma imzalaması, UMH’ye yaptığı askeri yardımlarının BM nezdinde tanındığı ve uluslararası hukuk bağlamında bir sorun teşkil etmediğini savunmaktadır. Türkiye’nin bu bakımdan gerek Suriye’de YPG ve DAEŞ’le mücadele kapsamında dünyadaki terörizmle mücadelede dünyaya öncülük eden ülkelerden biri olduğu uluslararası toplum tarafından bilinmektedir ve Türkiye böylelikle Suriye’den Libya’ya asker taşımadığını ifade etmiştir. Suriye’den Libya’ya giden savaşçıların ancak kendi inisiyatifleri doğrultusunda Libya’ya gittiklerini vurgulayan Türk yetkilileri, Türkiye’nin kontrolü dâhilinde yaşanan bir süreç olmadığını da eklemiştir.
Türkiye’nin Libya Müdahalesi Sonrası İlk Ciddi Konvansiyonel Saldırı
Türkiye destekli UMH’nin azami derecedeki ilerlemesinden sonra, ilk ciddi cevap BAE’den gelmiştir. Konvansiyonel saldırı niteliğini taşıyan Vatiyye Hava Üssü’ne yönelik gerçekleştirilen hava saldırısını BAE üstlenmiş bulunmaktadır. Mısır’ın Libya sınırına yaklaşık 100 km uzaklıktaki Sidi el-Barani’den havalandığı sanılan Fransız yapımı Mirage-2000 tipi savaş uçakları, Mısır’ın 1300 km batısındaki Vatiyye’ye saldırdı. Bu saldırı tamamen Fransa’nın tertiplediği ve BAE’nin hedef şaşırtmak için üstlendiği bir saldırı olabildiği gibi, tıpkı BAE’nin saldırıyı üstlendiği gibi, BAE’nin saldırısı da olabilmektedir. Fakat buradaki önemli nokta saldırının kimin tarafından yapıldığı değil, saldırı sonrası Libya’daki gelişme ve dengelerin gidişatıdır. Türkiye elbette bu saldırıya sessiz kalmayacak ve Mısır’ın kırmızı çizgi ilan ettiği Cufra ve Sirte’ye operasyonlar düzenleyebilecektir. Türkiye bunun dışında Akdeniz’deki mevcudiyetini de Mısır’a karşı güçlendirecektir. Libya’da hava, kava ve hava üsleri olmak üzere kalıcı askeri varlığıyla özelde Libya, genelde ise Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki gücünü arttırmaya çalışan Türkiye, Hafter saflarında bulunan BAE, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan ve Rusya’ya karşı boyun eğmeyecektir.
Vatiyye Hava Üssü
Fransa’nın Türkiye’ye Uyguladığı Konvansiyonel Diplomasi ve Politika Örneği
Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra Fransa’nın Libya’daki petrol endeksli çıkarları sıkıntıya girmiştir. Böylelikle gemi tacizi iddialarıyla birlikte Türkiye’ye politik bir baskı unsuru oluşturmaya çalışan Fransa, konuyu NATO’ya taşımış fakat beklediği desteği bulamamıştır.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Joseph Borrel ile görüşen Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, Fransa’ya ait savaş gemisinin Türk savaş gemileri tarafından radara kilitlenmesini konu eden gemi tacizi iddiaları ile ilgili şöyle konuşmuştu: “Fransa en son Doğu Akdeniz’de taciz iddiasında bulundu. Bunun doğru olmadığını ispatladık. NATO da böyle bir delil yok diyor. NATO ve AB söyleyemez ama biz çok açık söylüyoruz. Fransa dürüst davranmadı. Dürüst davranmadığını ispatladık. Fransa’nın Türkiye’den açık net şekilde özür dilemesi gerekiyor. AB’den ve NATO’dan da onları yanılttığı için özür dilemesi lazım.”
Hatta NATO’dan ümit ettiğini bulamayan Fransa, NATO’nun Deniz Muhafızı Harekatı adlı tatbikatına katılımını askıya aldığını beyan etmiştir. NATO’dan umduğunu bulamayan Fransa, meseleyi AB’ye taşıyarak Türkiye’ye AB vasıtasıyla baskı altında tutmaya çalışacaktadır.
Sonuç
Türkiye’nin Libya müdahalesinden sonra Libya’daki iç savaşın seyri değişmiş ve ilgili aktörlerin tutumları da buna paralel olarak değişmiştir. Türkiye destekli UMH’in Hafter’e karşı ilerlemesinden sonra tabiri caizse agresifleşen Hafter destekçileri, Libya’daki ulusal çıkarlarını ve ekonomik menfaatlerini Türkiye’ye kaptırmamak için konvansiyonel savaş, diplomasi ve siyaset enstrümanlarına başvurabilirler. Bu durumda vekalet savaşı ve hibrit savaş özelliklerini bünyesinde barındıran İkinci Libya İç Savaşı’nın konvansiyonel savaş ve bölgesel savaşa doğru sürüklenebilme ihtimali de artabilmektedir. Burada belirleyici olan ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin BAE, Fransa, Mısır, Rusya ve Suudi Arabistan’a karşı bir denge unsuru oluşturmak için ABD, Almanya ve Birleşik Krallık gibi ülkeleri kendi safına çekmesi, Türkiye’nin Libya’daki mevcut gücünü arttırabildiği gibi, Libya’daki mevcut iç savaşın bölgesel bir savaşa sürüklenmesini de engelleyebilmektedir. Rusya’nın çözüm önerisi olarak sunduğu Libya’nın üçe bölünme fikrine karşı çıkan Türkiye, tek çare olarak Sirte ve Cufra’nın UMH tarafından alınmasıyla birlikte Hafter’in devre dışı bırakılmasını öngörebilir. Zira Libya meselesi Türkiye’nin sadece Libya’daki çıkarlarını ilgilendirmemektedir. Libya meselesi Türkiye’nin aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki birincil dış politikalarının da vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir.
[irp posts=”3433″ name=”Güncel Libya Son Durum Haritası”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Canan-Sokullu, E. (2014). Transatlantic Public Opinion on War: Kosovo, Afghanistan and Iraq. Saarbrucken: LAP Lambert Verlag.
Canan-Sokullu, Ebru (2019), “Savaş Türleri”, Güvenlik Yazıları Serisi, No.22
Canlı, Enes (2020), Hafter Libya’da sıkıştıkça destekçisi BAE saldırganlaşıyor, AA
Çetin, Şerife (2020), Türkiye’ye karşı NATO’da umduğunu bulamayan Fransa gözünü AB’ye çevirdi, AA
Çetin, Şerife (2020), Negative trend in EU-Turkey relations must stop, AA
Fairclough, Graham (2018), Tank, Fare ve Rekabetçi Pazar: Hibrit Savaşa Yeni Bir Bakış, Milli Savunma Üniversitesi Basımevi
Hoffman, F.G. (2007). Conflict in the 21 Century, Potomac Institute for Policy Studies.
İleri, Kasım (2020), ABD, Rus uçaklarının Libya’da uçtuklarına ilişkin kanıtlar paylaştı, AA
McCullogh, T. & Johnson, R. (2013). Hybrid Warfare, ISOU Report, 13-4, August 2013.
Quester, G. H. (1986). Deterrence before Hiroshima: The Airpower Background of Modern Strategy. New Brunswick: Transaction Books.
Tuğçenur Yılmaz ve Tuncay Çakmak (2019), Fransa askeri varlığıyla Afrika’da varlığını korumaya çalışıyor, AA
14 Mayıs 1948 yılında imzalanan İsrail Deklarasyonu ile resmi olarak ülke statüsünü kazanan İsrail, geçmişten günümüze Ortadoğu coğrafyasında gücünü artıran bir ülke olmuştur. Nitekim konu Ortadoğu olduğu zaman İsrail akıllara gelen aktörlerin başını çekmektedir. Ülkemiz ise İsrail ile her ne kadar günümüz koşullarında politik olarak zıt kutuplarda yer alsa da ticari antlaşmalar yapmakta ve ilişkileri sürdürmektedir. Bu yazımızda ise bu kadar popüler olan ama pek iyi tanımadığımız bu ülkenin Afrika politikasına bir bakış atarak İsrail’i biraz daha tanımaya çalışacağız.
İsrail, Afrika ülkeleri ile onların sömürgeci ülkelere karşı verdiği savaşları örnek göstererek kendisini bölge ülkeleriyle ortak paralelde tutmaya gayret göstermiş ve bu hareketle Afrika politikalarına yön vererek bölge ülkeleriyle sıkı ilişkiler kurmayı misyon edinen bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Açıkçası, İsrail’in bölgedeki politikaları bir sistem izlemeye çalışsa da meydana gelen global ve bölgesel olaylar kimi zaman İsrail’in politikalarında kırılmalara neden olmuştur. Ülkenin bu dönemdeki dış politikasında, güvenlik ve eğitime dayalı programlar, teknik iş birlikleri, karşılıklı ticaret ve mali girişimler öncelikli konular arasında yer almaktadır.
Sahra Altı Afrika Ülkeleriyle İsrail’in ilişkileri 1950’li yılların ortalarına kadar gitmektedir. 1956-1973 arasındaki dönemde İsrail’in Sahra Altı Afrika Devletleri ile ilişki kurmak istemesi, uluslararası ortamda kendini yalnız hissettiği bir dönemde ve Orta Doğu’daki varlığını kabul etmeyen Arap devletleri arasında üst düzeyde olan güvenlik endişeleri kapsamında dost ve müttefik arama ihtiyacından doğmuştur. [1]
Stratejik ve politik nedenlere ilave olarak Afrika’nın coğrafi anlamdaki yakınlığı ticari alışverişin önemini de ön plana çıkarmıştır. Bu kapsamda, Afrika İsrail malları için bir pazar ve aynı zamanda bir hammadde deposu olarak görülmüştür.[2]
Afrika ülkelerinin 1950’li yıllarda kazandıkları bağımsızlıklarıyla birlikte İsrail, Afrika’ya olan siyasi serüvenini başlatmıştır ve ilk girişimi de bölge ülkesi Gana olmuştur. İsrail’in oluşturduğu “Çevre Doktrini” kapsamında ilk temas 1956 yılında Akra/Gana’da kurulan İsrail Konsolosluğu olmuştur. Gana’da kurulan diplomatik misyon ile ilk adım atılmış, ilişkiler resmiyet kazanmış ve 60’lı yılların başından itibaren bölge ülkeleri ile olan yakınlaşmalar Fildişi Sahili, Nijerya, Sierra Leone ile devam etmiştir. Bu yakınlaşmalarda dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Golda Meir’in etkisi ve İsrail’in daha önce herhangi bir sömürgeci geçmişi olmaması Afrika ülkeleriyle ilişkileri bağlamında oldukça önemlidir. Bu yakınlaşmalar dünya kamuoyunda ise çok farklı ve tuhaf karşılanmış olsa da İsrail tam olarak 33 ülkede Diplomatik Vizyon kurmuş ve bölgeye çeşitli sektörlerde bulunan birçok uzmanını ve önemli diplomatlarını göndermiştir.
Ancak 1973’deki Yom Kippur Savaşı ve onu izleyen küresel petrol krizinin etkisi ile Arap devletlerinin Sahra Altı Afrika ülkelerine ucuz fiyatlı petrol satışı ve finansal destek vaatleri karşılığında İsrail ile bağlarını koparmalarına yönelik baskısı işe yaramıştır ve süreç İsrail’in aleyhine sonuçlanmıştır. Fakat diplomatik ilişkilerin kopma noktasına gelmesi İsrail’in bölge ülkeleri ile sürdürdüğü ticari ve ekonomik ilişkileri etkilememiştir.
Yom Kippur Savaşı sırasında İsrail’in bölgede mevzi alan tankları
İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki iş birliği diplomatlar ve askerlerin yerini alan iş adamları ve tüccarlar tarafından yürütülmüştür. Bu kişiler diplomatik ilişkilerin olmadığı bir ortamda Afrikalı liderlerle İsrailli yöneticiler arasındaki bağın kopmamasını sağlamışlardır. İlişkilerin başladığı 1950’li yıllara oranla resmî ilişkilerin olmadığı 1970’lerde iş birliği yapılan ülkeye göre ticaret hacminde 5 kata varan artışlar yaşanmıştır.[3]
İsrail bu dönemde 60’lı yılların realizmini kenara bırakarak daha pragmatik ve ticari kaygılara yönelik bir bakış açısı ile Afrika politikasını yürütmüştür. Bunu takiben 1975 yılının 10 Kasım günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Siyonizm’i ırkçılık olarak tanıması kararına 16 Afrika ülkesi çekimser oy kullanmış ve 5 ülke de bu kararı reddetmiştir.
1980’lerden itibaren ilişkilerdeki donma süreci yerini yakınlaşmaya bırakmıştır. Bunun başlıca sebebi, 1979’da Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşmasıyla beraber artık Afrika ülkelerinin taraf olma zorunluluğu olmamasıdır. Fakat İsrail bu dönemde bölge ülkelerine karşı yaklaşımlarında daha seçici davranmıştır. Bu nedenle ticari ilişkiler artış göstermiş olsa da diplomatik ilişkiler daha yavaş seyretmiştir. Ancak, 90’lı yıllara gelindiğinde Sovyetler Birliğinin çöküşüyle ortaya çıkan politik boşluk ve bununla beraber ABD’nin bölgede tek küresel güç olarak kalması, ayrıca bu iki nedenle birlikte Filistin-İsrail anlaşmazlığının Oslo süreci ile diplomatik bir zemine yönlenmesiyle diplomatik yakınlaşmalar ivme kazanmaya başlamıştır ve bu dönemde Afrika genelinde 30’un üzerinde ülke ile diplomatik ilişkiler yürütülmüştür.
1990’lar boyunca Sahra Altı Afrika ülkeleriyle ikili ilişkiler tesis edil-mesine rağmen, İsrail’in farklı bölgelerde yer alan devletlerle olan ilişkilerinin de gelişme kaydetmesi İsrailli yetkililerde diplomatik önceliklerin belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu dönem, İsrail’in yalnızca Sahra Altı Afrika ülkeleri değil, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Kuzey Afrika ile Orta Doğu’daki bazı ülkelerle de ilişkilerinin geliştiği bir dönem olmuştur. Bu nedenle, aynı 1980’lerde olduğu gibi ekonomik ve stratejik nedenler İsrail’in üst seviyede iş birliği yapacağı ülkelerin belirlenmesinde öne çıkmıştır.[4]
İsrail’in Afrika ülkeleri ile ilişkileri (AFP)
İsrail’in 1956’dan günümüze Gana ile başlattığı ve bununla beraber stratejik ve ekonomik hedefleri doğrultusunda yürüttüğü Sahra Altı Afrika ülkeleri ile ilişkileri, 1973 sonrası yıllarda düşüşe geçmesine rağmen 1990’lar boyunca resmî temasların tekrar yapılandırılmasıyla belli bir standarda erişmiştir. Arap-Israil çekişmeleri ve ilişki kurduğu ülkelerin çoğalması bağlamında Afrika ülkelerine karşı durağan bir politika sergileyen İsrail, 2000 yılından sonraki uluslararası konjonktürde yalnız kalmaya başladığını hissetmiş ve yeniden Sahra Altı Afrika Ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemiştir.İsrail günümüzde hala bölgesindeki ve komşusu olan ülkelerle problem yaşamaktadır. Bu bağlamda İsrail yeni devletlerle ve Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme sinyallerini günümüzde de göstermektedir.
[irp posts=”24149″ name=”İsrail Seçimleri ve Yeni Dönemde Türkiye-İsrail İlişkileri”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Jacob, Abel. “Israel’s Military Aid to Africa, 1960-1966”, The Journal of Modern African Studies, Vol.9, No.2, August 1971
Keinon, Herb. “Israel seeks new friends to counter Islamism”, Jerusalem Post, 2 Aralık 2011,
Oded, Arye. Africa and the Middle East Conflict, Boulder: Lynne Rienner, London, 1987.
Chazan, a.g.m.,
Tüysüzoğlu,Göktürk. “İsrail Yalnızlaşıyor”, 7 Temmuz 2012, Erişim Tarihi: 10 Tem- muz 2012, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu
[1] Agdemir Murat. İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINDA BİR HAREKET ALANI: SAHRA ALTI AFRİKA ÜLKELERİ İLE İLİŞKİLER
[1] 9 Naomi Chazan, “Israel and Africa: Challenges for a New Era”, Roselyn Bell ve Michael Weintraub (Eds.), Israel and Africa: Assessing the Past, Envisioning the Future, American Jewish Committee’s The Africa Institute & Tel Aviv University’s The Harold Hartog School, May 2006, s.2
[1] Agdemir Murat. İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINDA BİR HAREKET ALANI: SAHRA ALTI AFRİKA ÜLKELERİ İLE İLİŞKİLER
[2] 9 Naomi Chazan, “Israel and Africa: Challenges for a New Era”, Roselyn Bell ve Michael Weintraub (Eds.), Israel and Africa: Assessing the Past, Envisioning the Future, American Jewish Committee’s The Africa Institute & Tel Aviv University’s The Harold Hartog School, May 2006, s.2
[3] Arye Oded, Africa and the Middle East Conflict, Boulder: Lynne Rienner, London, 1987, s.162-172.
Hafter destekçisi Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, Mısır ordusunun, hem Mısır hem de Libya’nın ulusal güvenliğini korumak için gerekirse Libya’ya askeri müdahale etme hakkına sahip olduğunu açıkladı.
Açıklamada, “İki ülkeyi hedef alan ulusal güvenlik tehditleri halinde Mısır Silahlı Kuvvetleri Libya’ya müdahale etmeli.” ifadesine yer verildi.
20 Haziran’da Libya sınırındaki askeri birlikleri kontrol eden Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır’ın Libya’ya olası müdahalesinin meşru ve sınır güvenliği için olacağını söyleyerek Libya’ya askeri operasyon sinyali vermişti.
Temsilciler Meclisi’nin Görevi Nedir?
Libya’da 2015 sonunda imzalanan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarıyla da uluslararası meşruiyet verilen Suheyrat Anlaşması sonucunda Libya’daki yürütme mercisi olarak Başkent Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti görevlendirilmişti.
Akile Salih’in başkanlık ettiği 200 sandalyeli Tobruk Temsilciler Meclisi de söz konusu anlaşmayla yasama organı olarak görevlendirilmişti.
[irp posts=”26557″ name=”Ortadoğu Bölgesi’nde Türkmen Varlığı Üzerine Bir Giriş”]
Suriye Türkmenleri, Suriye’nin Osmanlı Devleti’nden ayrılması ve nihayetinde bağımsızlığını kazanmasıyla beraber Ortadoğu’daki diğer Türkmen gruplar gibi göz ardı edilmiş önemli bir topluluk olarak değerlendirilmelidir. Zira Suriye’nin Osmanlı Devleti’nden kopması sonrası; gerek Fransız manda yönetiminde Türkmenlerin hakları teslim edilmemiş gerek bağımsızlık sonrası süreçte Türkmenlere kurucu unsur veyahut azınlık statüsü verilmemiştir. Türkiye ile Suriye sınırı siyasi ve resmi bir sınırdır. Lakin bilinmesi gereken Hatay’ın alt kesimlerinin kültür, örf, adet, gelenek ve görenek zaviyesinde Hatay’ın üst kesimleri ile farkı olmadığıdır.
Suriye Türkmenleri; 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Suriye arasında imzalanan Ankara Antlaşması sonrasında Suriye’de kalan ve çoğunluğu Türkmen boylarına mensup olan Türklere[1] verilen isimlendirmedir. (Bu antlaşma ve 1939 Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ile beraber Suriye Türkmenleri ile aramızda fiziki ve siyasi bağ kesilmiştir. Nitekim Hatay’ın Türkiye’ye ilhak edildiği süreç incelendiği zaman Türkmenler ile alakalı herhangi bir adımın atılamamış olduğu görülmektedir.[2])
Suriye Türkmenlerinin Kısa Tarihi
Suriye Türkmenlerinin bölgeye gelişi ile alakalı kaynaklar farklı tarihlere yer vermektedir. Kaynakların taranması neticesinde Türkmenlerin bölgeye gelişinin Selçuklu Devleti’nin öncesine dayandığı görülür.[3] 1071 Anadolu’nun Türklere açılması ile Türklerin yayılma alanı genişlemiş ve sonraki yıllarda Oğuz Türklerinin Suriye’ye göçü yoğunlaşmıştır. Türkler esasında bölgede eskiden beri tanınmış bir milletti. Çünkü Türkler ‘İslam Halife’lerine savaşçı özellikleri sayesinde güç kaynağı olarak hizmet ederek bölgede günümüze varana kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir.
Türkmen Oğuz boyları Suriye’ye yerleşirken iki koldan ilerlemişlerdir:
Halep, Hama, Humus ve Şam yöresine yerleşmişlerdir.
Lazkiye istikametine yerleşmişlerdir.
Suriye’de ilk Türk hakimiyetini ise Tolunoğulları Devleti[4] (868-905) ile başlatabiliriz. Abbasilerin bölgeye Mısır valisi olarak gönderdiği Ahmed bin Tolun bir süre sonra Abbasilerin merkezi otoritesinin zayıflamasıyla yeni bir devlet kurarak Mısır, Filistin ve Suriye’de hakimiyet sağlamıştır. Kısa bir hanedanlık süren -Mısır’da kurulan ilk Türk Devleti olarak bilinen- Tolunoğulları Devleti’ne Abbasiler son vermiştir. Tolunoğulları’ndan sonra bölgeye Abbasi halifesinin valisi olarak tayin edilen Muhammed bin Tuğç bölgede hakimiyetin sağlamış oldu. Hakimiyet alanındaki bu devlet Akşitler (İhşidiler) (935-969) idi. Mısır ve Suriye havzasında kurulan Akşitler o tarihlerde Mısır’ın batısında mevcut olan Fatımiler ile mücadele etmiş ve nihayetinde 969 yılında Fatımiler tarafından hezimete uğratılmıştır. 1040 yılında Dandanakan Savaşı ile kurulan Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157) ile Türkmenler tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıdır. Anadolu’ya gelmeden evvel Anadolu’ya keşif hareketleri düzenleyen Büyük Selçuklular 1071 Malazgirt adlı meşhur savaş ile Türklerin Anadolu’ya akın etmesine sebep olmuştur. Yine Eyyubi Devleti (1171-1252) tarihleri arasında Suriye havzasında boy göstermiş ve Haçlı Seferleri’ne karşı Selçuklular ile ittifak yapmışlardır.
Suriye, 1250 yılında Türkler tarafından kurulan Memlük Devleti (1250-1517) sınırları içerisinde kalmış ve Osmanlı Devleti tarafından Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Savaşları sonucu bu bölge toprakları Osmanlı’ya geçmiştir. Bu tarihler akabinde Suriye havzası, Osmanlı Devleti tarafından 1918 tarihine kadar Türk hakimiyetinde kalmıştır.
*Suriye Türkmen Meclisi’nin Çobanbey’de Gerçekleştirdiği Toplantı
Kısaca tarihi kronolojiye değindiğimiz bu bilgiler Türkmenlerin Suriye havzasında siyasi, kültürel, sosyo-ekonomik açıdan ne kadar belirleyici ve tarihi arka plan açısından ne denli güçlü olduğunun kanıtı niteliğindedir. Türkmenlerin bölgede asırlarca kalmış olduğu gerçeği ise bu kanıtı güçlendirmekte ve Türklerin bölgedeki nüfuzunu gözler önüne sermektedir. Zira Türkmenleri sadece etnik bir grup olarak da incelemek hatalı bir değerlendirmedir. Objektif olarak bakıldığında Türkmenler; İslam dinini yayma ve yaşatma noktasında, hacc yolunun emniyetini muhafaza etme, bölgedeki toplumlar arasında düzeni ve huzuru sağlama gayesi ve halifelik ile ilişkiler konularında her zaman ön planda olan bir millet olarak tarihi kayıtlarda geçmektedir.
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmesi ve Ekim 1918 Mondros Mondros Mütakeresi sonrası başlayan süreçte Suriye bölgesinin elden çıkışının hızlandığı görülür.[5] Malum olduğu üzere Mondros Mütarekesi’nin maddeleri incelendiğinde[6] Osmanlı Devleti’nin bu antlaşmadan büyük zararla çıktığı ve fiilen sona erdiği aşikardır. Bu maddelerin konumuz ile alakalı olanları ise; Osmanlı Devleti kuvvetlerinin İtilaf Devlet’lerine teslim olma şartı içermesidir. -Misalen 7. ve 16. maddelere bakılabilir.-[7] Suriye’den ve diğer bölgelerden kayan Türk birlikleri aslında bölgenin geleceği açısından da Türkiye’nin yeni düzen kurulumundan uzak tutulacağının bir göstergesiydi. Nitekim 1918 tarihinden sonra vuku bulan hadiseler bu görüşü desteklemektedir. Fransızların Mondros Mütarekesi sonrası bölgede hakim konuma geçtiği vakit Suriyeli Türkmenler bu işgale karşı Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurdular.[8] Anadolu’da Fransız işgaline karşı başlatılan örgütlenme biçimi gibi Suriye Türkmenleri de örgütlenmişlerdi ve Fransız işgaline karşı olan isyanlar Ekim 1921 Ankara Antlaşması’na dek sürecekti. Türkiye ve Fransa arasında yapılan Ankara Antlaşması ise bu noktada Suriye Türkmenlerinin beklentilerini karşılayamayacaktı. Asırlarca ev sahibi olan Türkmenler artık azınlık statüsündeydi. Resmi olarak Fransız kuvvetlerinin 1920’de Şam’a girmesiyle başlayan Fransız hakimiyeti 1946 senesine kadar devam etti. ( Bu sebeple 1946 Suriye’nin bağımsızlık günü olarak milli tatil kapsamındadır.[9] ) Türkmenler ise bu zaman zarfında da mücadelelerine devam edeceklerdi.
Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından sonra ise Türkmenlerin durumu daha da sancılı bir hale bürünmüştü.[10] Suriye vatandaşı kimliği altında bir ulus devlet modeli beklenirken asırlarca bölgede ev sahibi olan Türkmen milletin bu yelpazede yerini alamadığı görülür. Nitekim bağımsızlık sürecinde kurucu olarak görülmeyen Türkmenler, Suriye’de Baas Partisi’nin iktidara gelişi ile beraber yoğun şekilde baskı altına alınmaya çalışılacaktı. Zira Baas Partisi’nin ideolojisi Arapları tek toprak altında birleştirmek idi. Böyle bir ideolojinin uzantısı, Suriye’de yaşayan Türkmenlerin Arap kimliği altında değerlendirilmesi olacak idi. Sosyalist Baas Partisi, toplumda hayat sürebilme şartını adeta kendiyle kurulması mutlak bir ilişkiye bağlayarak[11] sadece Türkmenleri değil Arap olmayan tüm azınlıkları asimile etme gayreti olarak değerlendirilebilir. Bu sıkıntılı süreçler akabinde 1970 yılında parti içi darbeyle iktidara gelen[12] Hafız Esed dönemindeyse Türkmenlere yönelik baskılar en üst seviyelere ulaşmıştır.[13]
Günümüzde Suriye Türkmenleri
Bu harita Suriye Türkmen Meclisi’nin resmi sitesinden https://meclisturkmen.org/tr/ alınmıştır.
2010 Arap Baharı sonrası çıkan olaylardan Suriye etkilenmiştir. Bilindiği üzere Arap Baharı’ndan en çok etkilenen ülkelerden biri de Suriye’dir. Zira Suriye’de daha müreffeh şartlar altında yaşamak isteyen halkın protestolarına Oğul Esed’in tutumu çok sert olmuş ve bu tutumun faturası ağır olarak Dünya’yı etkileyen bir terör örgütünün Suriye’de örgütlenmesine neden olmuştur: DAİŞ. Bununla birlikte Suriye, uluslararası bir göçmen krizinin mimarlığını yapan bir devlet haline gelmiştir. Suriye Türkmenleri’nin ise bu aşamada aktif bir eylemde bulunmadığı görülse de özellikle kırsal alanda yaşayan Türkmenlerin evlerini muhaliflere açtığı bilinmektedir.[14] Zamanla çeşitli çatıda birleşme gayretinde olan muhalifler konferanslar ve toplantılar düzenliyorlardı. Hatta ilk toplantının İstanbul’da gerçekleşerek Suriye Kurtuluş Cephesi adında bir yapının kurulduğunu belirtmek gerekir.[15] Toplantılar yapılırken Türkmenler de bu organizasyonlarda bulunarak Suriye’nin yeniden inşası sürecinde olmak istediklerini açıkça beyan ediyorlardı. Bununla birlikte Suriye Türkmenleri kendi aralarında farklı organizasyonlar kurmuşlardır. Bu yapıların başında kuşkusuz Suriye Türkmen Meclisi[16] yer almaktadır. Suriye Türkmen Meclisi Türkiye tarafından tanınan ve faaliyetleri ile Suriye’nin geleceği adına, Türkmenler adına hareket kabiliyetlerinin oldukça fazla olduğunu göstermektedir. 2013 yılında Ankara’da kurulmuş olup merkezini geçtiğimiz sene (2019) Suriye Çobanbey’e taşınmış bulunmaktadır. Suriye Türkmen Cephesi 2013 yılından bu yıla kadar Türkiye’nin yapmış olduğu yurt dışı operasyonlarda Türkiye’ye destek açıklamaları yapmış ve ülkemizdeki ve bölgemizdeki terör sorunu ile mücadelede Türkiye’nin yanında yer almışlardır. Bu malumatlarla birlikte Suriye’deki Türkmenlerin silahlandığını da belirtmek gerekir. Siyasi ve askeri anlamda elini güçlendirmeye çalışan Suriyeli Türkmenler çeşitli isimler altında tugaylara ayrılmış (Halep ve çevresi birlikler Sultan Murat Tümeni; Bayır-Bucak bölgesindeki birlikler 2. Sahil Tümeni adı altında)[17] ve sadece Suriyeli Türkmenlere değil Suriyeli muhaliflere de yardımcı olmuşlardır.[18] Halihazırda Suriye Çobanbey’de merkezi olan Meclis’in faaliyetlerini aktif şekilde göstermesi oldukça önemlidir. Çünkü Türkmen nüfusunun bölgede daha da azalmasının önüne geçmiş olmakta, ülkenin geleceği açısından nüfus ve nüfuzunu koruyacağını sahada göstermektedir. Diğer taraftan mülteci olarak Türkiye’de bulunan Suriye vatandaşlara da bölgeye gidilip hayatın tesis edilebileceğini gözler önüne sermektedirler.[19]
Türkmenler bölgede asırlardır yönetim çarkının başında olmalarından ötürü toplumun her alanına hakim olan bir gruptu. 1. ve 2. Dünya Savaşı akabinde Türkmenlerin yaşam standartlarının eskisi gibi olmadığı aşikardır. Gerek Baas politikası gerek sonraki süreçte Türkmenlerin fakirleştiği görülür. Tüm bu zor şartlara rağmen benliğini devam ettiren Türkmenler kırsal alanlarda tarım, hayvancılık ve narenciyelik ile ilgilenir iken; şehirde hayatını idame ettirenler ise ayakkabı, hazır giyim, araba tamiri gibi küçük ölçekli işler ile meşgul olmaktadırlar. Memur olanların sayısının az olduğu da Türkmenleri sosyoekonomik durumlarının bilinmesi açısından vurgulanmalıdır.[20]
Suriye Türkmen nüfusunun coğrafi dağılımı – 2011 ORSAM Saha Raporu
Görüldüğü üzere bölgede asırlar boyu bir Türkmen kimliği olgusu vardır ve bu kimlik varlığını sürdürmektedir. Bölgede hakim konumda iken Osmanlı Devleti’nin dağılışından sonra azınlık durumuna düşen Suriye Türkmenleri yeni süreçte kurucu unsur rolünde olamamış hatta azınlık statüsünde görülmediğinin altı çizilmelidir. Tüm bunlara rağmen özellikle Arap Baharı süreci sonrasını baz alınırsa; Türkmenler yoğun şekilde siyasi ve sosyal hayatta adından söz edilen grup olarak gündeme gelmeyi başarmıştır. Çeşitli dernekler ve siyasi oluşumların yanında, askeri kanadı ile de mücadeleye devam eden bir yapı olarak sahnede varlığını korumaktadır. Tüm bunlara ilaveten eğitim seviyesi, basın yayın konusundaki iletişim düzeyi, ana dil problemi, ekonomik seviyenin artırılması gibi konuların üzerine gidilerek hiyerarşik düzenin daha fazla oturtulması Türkmenlerin faydasına olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise bu süreçte olduğu gibi Türkmenlere desteğini sürdürmeli ve Suriye Türkmenleri ile yakın temasını korumalıdır. (Türkiye’nin Türkmenler ile olan ilişkilerinin diğer ülkelerce de bilindiği unutulmamalıdır. 2015 tarihinde sınır ihlali gerekçesi ile Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi olayı sonrası Türk makamlarınca yapılan DAİŞ’e değil Türkmen soydaş ve akrabalara saldırıldığının belirtilmesi[21] ve Rusya’nın bu konu hakkında açıklama yapmak zorunda olması Türkiye ile Türkmenlerin birlikte değerlendirildiğinin ispatı niteliğindedir. ) Zira Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurt dışına düzenlediği operasyonlarda basına sızan resimlerde görüldüğü üzere Türkiye ile akraba olan Türkmen vatandaşların Türkiye safında yer aldığı ve Türkiye’nin yurt dışı operasyonlarına destek verdiği gözlemlenmektedir. Basın üzerine düşen görevi yerine getirerek Suriye Türkmenlerini hatta tüm Türkmenleri inceleyen haberler sunmalı, akademi camiası bu konuda derinlemesine araştırmalar yayınlamalı, köşe yazarları fıkralarında Türkmen meselelerini inceleyerek fikirlerini sunmalı ve saha raporları yapan gözlemcilerimiz vesilesiyle bölge ile her zaman sıcak temasımız korunmalıdır.
Erdi Satılmış
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”26557″ name=”Ortadoğu Bölgesi’nde Türkmen Varlığı Üzerine Bir Giriş”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Fatih Kirişçioğlu, “Suriye’de İç Savaş Sürerken Suriye Türkleri”, Rapor No:1, (Ankara: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 2013), 6.
[20] Tarık Sülo Cevizli, “Suriye Türkmenlerinin Siyasallaşma Süreci ve Son Durumu”, Ortadoğu Türkmenleri aSempozyumu, Ankara: Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2014, s. 85.
2019 yılının sonlarında Çin’de ortaya çıkarak tüm Dünya’yı etkisi altına alan COVİD-19 şu ana kadar 6 milyonun üzerinde insana bulaştı. Mart ayında çıkış noktası olan Çin’de kontrol altına alınan virüs, Avrupa’da hızlı bir yayılım göstermeye başladı ve virüsün yeni merkezi Avrupa oldu. Virüsün ilk defa görüldüğü ocak ayında sıkı önlemler almayan Avrupa ülkeleri, mart ayından itibaren ciddi bir sınav verdi ve virüsün yayılımını kontrol altına almaya çalıştı. İşte bu noktada alınmaya başlayan önlemler ve bu önlemlerin ekonomik etkisi Avrupa Birliği’nin geleceğinin bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.
Bakıldığında, COVİD – 19 öncesi zaten Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin soru işaretleri artmaktaydı. Yakın yıllarda yaşanan problemleri zamansal sıralamayla ele almak gerekirse 2008 krizi sonrasında Güney ülkelerinin ekonomik zorluklar çekmesi üzerine Almanya başta olmak üzere hazırlanan ekonomik yardım paketleri uzunca bir süre tartışılmış ve bazı noktalarda Alman halkının tepkisini çekmişti. Bu kriz sonrasında Avrupa Birliği içerisindeki güney-kuzey ülkelerinin bloklaşması yeniden artmış, yapılan yardımların ülke ekonomilerine etkileri ve 2015 yılındaki düzensiz göç krizi ile gelen mülteci meseleleri Almanya, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin yükselişine neden olmuştu. Bununla birlikte 2016 yılında Birleşik Krallık’ta düzenlenen referandumda alınan ‘Brexit’ kararıyla Avrupa Birliği’nin geleceği gerçek manada sorgulanır olmuştur. Bu dalgalanmanın farkında olan Avrupa Birliği kurumları, 2017 yılında yayınlanan Beyaz Kitap başta olmak üzere çeşitli çalışmalarla Avrupa Birliği’nin geleceğinin nasıl olacağını planlamaya başlamışlardı.
İşte bu dalgalı süreçte ortaya çıkan pandemi, Mart ayından itibaren Avrupa Birliği üye ülkelerinin Avrupa Birliği ilkeleriyle uyuşmayan kararlar vermesine neden olmuştur. Öyle ki, gecikmeli de olsa İtalya’dan başlamak üzere ülkeler arası seyahat yasakları gündeme gelmiş ve Schengen anlaşması ise fiilen askıya alınmıştır. Ülkeler maske ve sağlık malzemeleri ihracatlarını sınırlandırarak ortak pazarı bir kenara bırakmıştır. Dahası, bazı ülkeler diğer üye ülkelerin maske alımlarına el koymuş ve böylece bir nevi devletler arası haydutluklar görülmüştür.
Fakat Avrupa Birliği içerisindeki asıl mücadelenin bundan sonra başlayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Zira, Avrupa Birliği’nin güneyindeki İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin koronavirüsten ekonomik olarak daha ağır bir şekilde etkileneceği gözükmektedir. Bu nedenle İspanya ve İtalya’nın başını çektiği güney ülkeleri, çözüm olarak ‘Korona Tahvilleri’nin piyasaya sürülmesini ve tüm ülkelerin birlikte borçlanarak süreci atlatmasını talep etmektedir. Bununla beraber Almanya ve Hollanda’nın öncü olduğu kuzey ülkeleri ise tahvil çıkarılmasını bir çözüm olarak görmezken, farklı ekonomik çözüm yolları önermektedir. Bu ülkelerin başlıca gerekçesi ise mali disiplin konularında Akdeniz ülkelerinin daha gevşek bir görüntü çizmesidir. Siyasi açıdan bakıldığında ise, 2008 krizi sonrası Yunanistan gibi ülkelere yardım konusunda başı çeken Almanya ve diğer ülkeler bu duruma kendi toplumlarını zor ikna etmişler ve hatta bu nedenle aşırı sağ partilerin oy oranının ve AB karşıtlığının yükselmesini engelleyememişlerdir.
Dönemin Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun, ekonomik destekleri sağlayan Merkel karşısında bu duruşu sonrasında istifasına ve ilk seçimlerde Meclis’e dahi giremeyişine neden olmuştur. (2011)
Hal böyle iken, korona tahvilleri konusunda bir türlü anlaşma sağlanamaması nedeniyle İtalya ve Fransa gibi ülkelerden üst perdeden Avrupa Birliği’nin geleceğini sorgulayan sesler yükselmiştir. Bu noktada korona tahvilleri konusuna kuzey ülkelerinin sıcak bakmaması üzerine İtalya Başbakanı Conte, “Bu, Avrupa Birliği’nin varlığına yönelik büyük bir tehlike” şeklinde bir demeçle Avrupa Birliği’nin geleceğinin önümüzdeki süreçte sorgulanabileceğini ifade etmiştir. İspanya Başbakanı Sanchez’in de benzer yönde açıklamalar yaptığı görülmüştür.
Bununla beraber, Avrupa ülkelerinin ekonomik konularda bir orta yol bulabileceği düşünülebilir. Nihayetinde Almanya, Finlandiya, Hollanda gibi ülkelerin güney ülkelerin ekonomik sorunlarına yardımcı olabilmek için belli oranda ekonomik destek sağlayacakları zaten beklenmektedir. Ancak bunun neticesinde toplumların nasıl tepki vereceğini öngörmek hayli güçtür. Geçtiğimiz günlerde Alman Anayasa Mahkemesi’nin Alman halkının parasının diğer ülkelerde harcanamayacağına dair aldığı karar da Almanya’da Avrupa Merkez Bankası tahvil alımlarına karşı yükselen sesin neticesinde yapılan başvuru sonucunda gelmiştir. Henüz on yıl öncesinde Yunanistan’a yapılan yardımların bu ülkelerde aşırı sağın yükselişinin nedenlerinden olduğu su götürmez bir gerçektir. Hatta Birleşik Krallık’ın ‘Brexit’ ile Birlik’ten ayrılmasının nedenlerinden birinin de bazı üye ülkelerin ekonomik sorunlarıyla uğraşmak istememek olduğu açıktır.
Zaten mülteci meselesi ve yeni mülteci dalgası nedeniyle kırılgan hale gelen toplumlarda, ekonomik sorunların da baş göstermesi halinde AB karşıtlığının daha da yükseleceği öngörülebilir. Pandeminin başlarında İtalya’da Avrupa Birliği bayrağının bazı vatandaşlar tarafından yakılmasına ilişkin videolar sosyal medyada çokça paylaşılmış, İtalya’nın Avrupa Birliği’nden alması gereken yardımı almadığı ve yalnız kaldığı yorumları ülkede bulunan bir çok siyasi tarafından gündeme getirilmişti. Artan tepki neticesinde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “AB adına, zamanında yanınızda olamadığımız için özür diliyorum.” ifadesiyle İtalya’dan özür dilemiştir.
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen
İşte bu kargaşanın uluslar nezdinde yarattığı tepki ile koronavirüsün ulus devletlerin etkisini artıracağı ve küreselleşmenin yara alacağı yönündeki yorumlar birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa Birliği ülkelerinde sağ partiler tarafından önderlik edilen yeni ‘exit’ süreçlerinin yaşanabilmesi olasıdır.
Tüm bu olgulara, Macaristan’da olağanüstü hal kurumunun suistimal edilmesi ve otoriterleşmenin artmasına Avrupa Birliği’nin karşılık veremeyişi de eklenince, Avrupa Birliği kurumları arasında bir sistemsel enstrüman ve yaptırım eksikliği olduğu açıkça görülmektedir. İşte bu süreç belki de, Avrupa Birliği’ni sistemsel bir dönüşüm içerisinde girmeye zorlayan bir sürece evrilebilecektir.
30 Mart 2020 tarihinde Macar Parlamentosu hükümete ”acil durum” süresince kanun hükmünde kararname çıkarma, bazı kanunların uygulanmasını askıya alabilme ve asılsız haber yayanlara 1 ile 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilme yetkisini veren yasa tasarısını kabul etti.
Yine bu sürecin içinde, Avrupa ülkelerinin ABD ve Çin’le ilişkilerinin nasıl seyredeceği de önemli olacaktır. ABD ve Çin arasında günden güne kızışan güç mücadelesinde Birleşik Krallık ABD’nin yanında bir anlayışla Çin’e karşı saf tutarken, Almanya bu konuda net bir tutum belirlememiştir. Hatta Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Dünya Sağlık Örgütü karşıtı tutumu nedeniyle Trump’ı eleştirmiş ve Trump’ın tutumunun çözümden yana olmadığını ifade etmiştir. İşte bu noktada, Avrupa ülkelerinin Çin ile ne kadar işbirliğine gideceği ve ekonomik sorunlarda ABD’nin ne kadar Avrupa Birliği’ne yardımcı olabileceği gibi meseleler önümüzdeki süreçte gündeme gelecektir.
Neticede, Avrupa Birliği’nin pandemi sürecinde özellikle sağlık sistemi konusunda iyi bir sınav vermediği, pek çok ülkenin sağlık sisteminin çöktüğü ve medikal malzeme konusunda sıkıntı yaşandığı açıktır. Bununla beraber, yakın tarih örneklerinde Avrupa Birliği’nin hatalarından ders çıkarma ve bu derslerin neticesinde gerekli yenilenmeyi yapmak konusunda sağlam adımlar atabildiği görülmüştür. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği’nin gelecekte böyle bir salgına daha hazırlıklı olacağı ve sağlık malzemeleri konusunda bir daha sıkıntı yaşamayacağı düşünülebilir.
Bununla beraber, borçlanma oranı çok yüksek olan Güney Avrupa ülkelerinin ekonomik resesyondan fazlasıyla etkileneceği anlaşılmaktadır. Fakat dünyanın en büyük ekonomilerini bünyesinde barındıran Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki uzlaşı neticesinde bir orta yol bulacaktır ve bulunan bu yol krizi hisseden ülkelerde krizin etkilerinin hafifletilmesinde mutlaka etkili olacaktır.Ancak asıl önemli olan, krizi hisseden ülkelerde Avrupa Birliği yardımının beklentileri karşılayıp karşılamayacağı ve buna halkın tepkisi ile krizi daha az hissederek ekonomik yardımda öncü olan ülkelerde halkın bu yardımlara olan tepkisi olacaktır.İşte bu noktada, Avrupa Birliği’nin birlik olma olgusu karşısındaki esas tehdit ekonomik kriz veya ülkeler arasındaki tartışmalar değil bu olaylara Avrupa ülkelerinde toplumun vereceği yanıttır. 1929 Büyük Buhran’ında ülkelerin yetersiz kalması neticesinde aşırı sağ partilerin iktidara gelerek dünyayı yıkıma götürdüğü sürecin bir benzerinin günümüzde Avrupa Birliği’nin dağılmasına yol açan ‘exit’ süreçleri ve aşırı sağ partilerin iktidarı şeklinde ortaya çıkması olası gözükmektedir.
1929 Büyük Buhran’ında elinde “Neden babama iş vermiyorsunuz?” yazılı bir pankart tutan çocuk.
Kanaatimce, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımın ertesinde doğan Avrupa Birliği, önceki ekonomik krizlerden de dersler almış olduğundan her şeye rağmen süreci dağılma tehlikesini bertaraf ederek geçirecektir. Pandeminin Avrupa Birliği’nde yıllardır eksikliği anlaşılan bir sistemsel dönüşüm ihtiyacını ortaya çıkardığı zaten görülmektedir. Bu sistemsel dönüşümü gerçekleştiren ve bölge ülkeleriyle yeni işbirlikleri kuran Birlik ülkeleri, salgından büyük oranda güçlenerek çıkabilecektir. Bu noktada, Türkiye ile kurulması muhtemel ilişkilerin ilk adımının da Türkiye- AB arasında imzalanan gümrük birliği anlaşmasının günümüz şartlarında revize edilmesi ve Türkiye’ye vize muafiyetinin sağlanması olabilecektir.