Uluslararası Güvenlik Kurgu ve Uygulamaları

(“Uluslararası Güvenlik Kavramı ve Tehdit Algısı” adlı yazının devamıdır) Uluslararası güvenlik kavramının tanımını ve  tüm uluslar için öneminde bahsettik. Uluslararası güvenlik kavramının dünyada nasıl kurgulandığını ve uygulandığı konusundann bahsetmek gerekir. Güvenlik hukuki olarak zaten cezalar ve yaptırımlarla alakalı bir tarafının olduğunu biliyoruz (Habermas, 2018). Yani uluslararası güvenlik yaptırımları ve cezalarıyla hukuki bir kavramdır. Aynı zamanda içerdiği ilişkisellik bağlamında uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve sosyolojiyi de içine alan bir perspektif oluşturur (Hobsbawn, 2007).

Uluslararası toplum değişen ve dönüşen dünyada ortak bir güvenlik mekanizması kurmaya çalışmıştır. İlki I. Dünya Savaşı sonrası  “Milletler Cemiyeti” olarak ortaya çıkmış, ikincisi ise  II. Dünya Savaşı sonrası organize olan “Birleşmiş Milletler’dir”.  İki kurumda uluslararası güvenlik mekanizmaları olarak uluslararası mülteci krizlerini, radikal hareketleri önlemeyi, azınlıkları korumayı ve insan hakları ihlallerini önlemeye dair bir takım girişimleri yapmışlardır (Karabulut, 2015). Ancak Soğuk Savaş dönemi göstermiştir ki bu kurumlar yeterli etkiye sahip olamamış galiplerin mağluplara üstünlüklerinin bir yansıması olarak kalmıştır. Soğuk Savaş döneminde NATO ve Varşova Paktı gibi hareketler uluslararası güvenlik paradigmasının evrensel olamadığını gösteren kurumlardır (Huntington, 2004).

Bu kurumlar vasıtasıyla uluslararası güvenlik olgusu yeni kavramlarla değişim yaşamıştır. I. ve II. Dünya Savaşları’nda geçerli savaşlara dair yapılan ittifak ve birlikler yerini bölgesel ve küresel anlamda kolektif işbirliği ve müttefiklik  anlaşmalarına ve örgütlerine bırakmıştır. Bunun içinde ekonomik işbirliği ve kültürel alanda uyum ve değişim de eklenmektedir. Hatta eğitim kurumlarıyla veya öğrenci değişimleriyle de katkı sağlanmıştır (Caforio, 2017).

Peki nedir bu yeni kavramlar? Birincisi; kolektif güvenlik kavramıdır. Devletlerarası oluşturulan normlar ve kurallar ile saldırganlığı ya da aşırılığı birlik olarak durdurma çabasını ve çalışmasını açıklar. Ancak bu teoriler pratikte yeterli olmamıştır. Devletler belirli birlik-kardeşlik duyguları ile değil de ulusal çıkarları ve uluslararası denklemlere göre hareket etmişlerdir. Almanya ve Fransa buna örnek gösterilebilir. İki ülke de hem I. Dünya Savaşı hem II .Dünya Savaşı’nda birbirlerine karşı nefretle kanlı savaşlar verdiler . Ancak bugün iki ülke neredeyse 300 milyar dolar ticaret hacmine sahipler ve iki tarafında kazandığı denklemlerde anlaşmazlık yaşamıyorlar (OEC, 2017). İki ülke de Avrupa Birliği’ni hem ekonomik hem de güvenlik anlamında domine etmekte uluslararası güvenlik denklemlerinde güçlü bir aktör olmaktadır.

Önemli kavramların ikincisi ise kolektif savunmadır . Ortak bir düşman veya potansiyel bir ortak düşman varsayımına dayanır . Kolektif güvenlikten farklı olarak düşman tanımlaması zorunludur . Güvensizliği sağlayan nedenin veya ülkenin ortadan kaldırılması amaçlanır . Güvenlik bir amaç doğrultusunda organize edilir . Kolektif savunma grubuna dahil olan devlet zorunluluk olarak karşı tarafı da düşman gördüğünü kabul etmektedir (Karabulut, 2015)  . Varşova Paktı ve NATO’yu örnek verebiliriz buraya.

SONUÇ

Şüphesiz uluslararası güvenlik olgusu toplumların nasıl tehdit veya tehlike altında olmadan yaşayabileceği sorunsalı üzerine kurulmuştur. Heywood’un (Heywood, 2017) bahsettiği şekilde “güvenlik genellikle uluslararası politikanın acil sorunu kabul edilmiştir. Çünkü güvenliğin sağlanması istikrarlı ve düzenli olabilmesi bir anlamda güvenliğe bağlıdır. Her çağda olduğu gibi güçlü devletler uluslararası ilişkilerde etkin rol oynamaktadırlar. Ancak küreselleşmenin güvenlik üzerinde oynadığı rol uluslararası kurum ve kuruluşlara ve denklemlere verilmesi gereken önemi artırmaktadır.

İlişkiler sadece askeri olmakla kalmayıp siyasi . kültürel ve ekonomik alanlarda da pekiştirilmektedir . Bu ilişkiler sayesinde ulus devletler çıkarlarına yönelik hareket etme konusunda daha güvenli hissediyorlar . İnsan psikolojisi gereği zaten birlik olmak insana güven hissettirmektedir . Uluslarda kendilerini güven içinde hissetmek için uluslararası birliklere ve kurumlara ihtiyaç duymaktadır .

Her ne kadar liberal, rekabetçi görüşlerin demokratik ilerleyişi daha da artıracağı düşünülse de kanaatim bunun böyle olmadığı yönündedir . Huntington’ın ortaya koymaya çalıştığı bir perspektiften bakıyorum . Rekabet ve liberal ortam ulusların çıkarlarının ötesine varmak istemelerinin önünü açmakta ve uluslararası kurumlar aracılığıyla da anti-demokratik ve anti-liberal baskı ve engellemeleri kullanmaktadır (Huntington, 2004).

Tabi ki saldırgan tutumlara karşı uluslararası bir birlik anlayışı zaten liberal görüşün içinde bulunmaktadır. Ancak uluslararası güvenlik fikri artık ulusal güvenlik  fikrine baskın gelmektedir. Bundan önceki yıllara baktığımızda Ortadoğu ve Asya özellikle olmak üzere tüm dünyada ulus devletlerin diktatoryal ve baskıcı rejimlerine tanıklık ettik.

İdeolojik arka planı önem vermeksizin Sovyet Sosyalizmi , Ortadoğu’da Baas veya İhvan-Müslimin hareketleri, Afganistan ve Irak işgalleri, Vietnam Savaşı gibi olaylar bize gösteriyor ki aslında uluslararası güvenlik iç politikada da belirleyici bir kavramdır . Uluslar önceleri iç politikada halkı baskı altına almak konusunda daha sert ve daha rahat iken bugün küreselleşme ile gelen medya ve basın ulaşılabilirliği ve gelişimi , ülkeler arası hızlı dolaşım , diplomatik temsilcilik vb unsurlarla devletin kapalı olmasının zorluğu  gibi unsurlar ulusal politikaları dönüşüme uğratmıştır.

İktidarın direkt otorite olarak değil de uluslararası kurumlar üzerinden ilişkileri yürütmeyi tercih ettiği bir düzen oluşmuştur. Bugün geldiğimiz nokta güvenlik kaygılarının standardize olmaya başladığı “radikal dinci terör” dalgasının insanları ulusal kabuklarından çıkaran ve dünyada olup bitene dikkat etmelerini gerektiren bir uluslararası güvenlik düzeni getirmiştir.

Tabi ki askeri güç uluslararası güç için en önemli unsurlardan biridir . Dünyada şuan tartışmasız en iyi askeri güç olan ABD uluslararası güvenlik paradigmalarını da şekillendiren devlet olmaktadır. Ama ABD’de dahil bütün ülkeler uluslararası güvenliğe dikkat etmektedir. 11 Eylül sonrası ABD’de uluslararası sığınmacılar, dini radikalizm vb konulara uluslararası güvenlik algılarındaki değişime bağlı olarak daha çok yönelmiştir.

Sonuç olarak; denklemin bir tarafına güvenlik bir tarafına başka şeyler koyduğumuzda devletin, sermayenin ve halkın önce güvenlik seçeceği bir dönemdeyiz. İstikrar ve güvenliğin uluslararası ortamda sağlanabilir olması ulusal ortamda da sağlanabileceğine bir işarettir. Ancak günümüzde geldiğimiz nokta uluslararası güvenlik üzerinde çalışan kurumların aslında güçlü devletlerin otoritelerini sergiledikleri bir iktidar aracı olmaktadır. Pek çok konuda anti-demokratik ve baskıcı politikalar bu sayede meşruiyet kazanmaktadır. Güvenlik sorununun gideceği nokta ise belirsizdir ve görünüşe göre belirsiz kalmaya da devam edecektir.

Adil İnce

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Baylis, J. (2008). Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı. Uluslararası İlişkiler Dergisi , 69-85.

Caforio, G. (2017). Askeri Sosyoloji. İstanbul: Nobel Yayınları.

Giddens, A. (2017). Siyaset , Sosyoloji ve Toplumsal Teori. İstanbul: Metis Yayınları.

Habermas, J. (2018). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Heywood, A. (2017). Küresel Siyaset. Ankara: BB101.

Hobsbawn, E. (2007). Küreselleşme , Demokrasi ve Terörizm. İstanbul: Agora Yayınları.

Huntington, S. (2004). Asker ve Devlet. İstanbul: Salyangoz Yayınları.

Karabulut, B. (2015). Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek . Ankara: Barış Kitap.

Lewis, B. (2018). Semitizm ve Anti-Semitizm. Ankara: Akılçelen Yayınları.

OEC. (2017). Observatory Of Economic Complexity. 05 19, 2020

https://oec.world/tr/profile/country/deu/

[/vc_toggle]

Alman İstihbaratı BfV açıkladı: MİT’in Odak Ülkelerinden Biri Almanya

0

Alman iç istihbarat teşkilatı BfV’nin yıllık raporunda, Almanya’nın MİT’in odak ülkelerinden biri olduğuna ve Türk istihbaratının odağında PKK, Gülen yapılanması ve muhaliflerin bulunduğuna işaret edildi. Raporda öne çıkanlar şöyle:

  • “Güvenliği Tehdit Eden Aşırı Yabancı Hareketler” başlığı altında “Ülkücü Hareket”in PKK ve DHKP-C ile birlikte yer alması dikkat çekti.
  • “Geniş yetkilere” sahip olduğu belirtilen Hakan Fidan başkanlığındaki MİT’in 8 bin ila 9 bin personeli bulunduğu belirtildi.
  • MİT’in Almanya’da hem açık kaynaklardan bilgi topladığı hem de örtülü casusluk faaliyetleri yürüttüğü aktarıldı.
  • Türkiye kökenli topluma nüfuz etme amaçlı girişim çabalarına dikkat çekilen raporda, MİT’in aynı zamanda Almanya genelinde, siyasi karar alma süreçlerini etkilemeye, Alman siyaseti, ekonomisi, ordusu, bilim dünyası ve yüksek teknolojisine yönelik istihbarat edinmeye çalıştığı vurgulandı.
  • Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB), bu sene raporda yer almadı.
  • PKK, yaklaşık 14 bin 500 üyeyle yabancı aşırı hareketler arasında en büyük grubu oluşturdu.
  • Son dönemde PKK etkinliklerine katılanların sayısının gerilediği vurgulandı.

Milliyetçilik Ne Değildir?

Yazıma başlamadan ilk önce şunu belirtmek istiyorum: Bu yazı bir siyasi partiyi veya siyasi ideolojiyi desteklemek amaçlı yazılmamıştır. Bir düşünce sistemi olan milliyetçilik düşüncesinin vatandaşlarımız arasında yanlış bilinen taraflarına karşılık, tamamen Türk Milliyetçiliğinin kurucusu olan Alparslan Türkeş’in sözlerini kaynak alarak doğrusunu anlatmaya çalışacağım.

Milliyetçilik Nedir?

Milletimizi sevmek, vatanımızı sevmektir, devletimize sadakatle bağlı olmaktır. Milliyetçiliğimizin temel kaynaklarının başta geleni İslam imanı, İslam ahlak ve faziletiyle Türklük şuuru, Türk milletine karşı beslenen derin duygu derin sevgidir” diyor Türkeş. Bu sözden de anlayacağımız üzere Milliyetçilik özetle bu açıklamadır. İnsanlarımız arasında bu kavram bazen çok farklı yerlere çekilmekte. Kimisi içindeki İslam anlayışını yok sayarken kimisi de bu anlayışa öncelik veriyor. Hâlbuki Milliyetçilik düşüncesi ne İslam’ı yok sayar ne de İslam ya da Türklükten birisine öncelik verir. İki anlayış birbiriyle harmanlanarak Milliyetçilik düşüncesi meydana gelmiştir. Tekrar belirtiyorum: Milliyetçiliğin aslında özü ve özeti Türkeş’in yukarıda verdiğim açıklamasıdır.

Milliyetçilik Ne Değildir?

Yukarıdaki konunun devamı niteliğinde başka bir yanlış bilinen konu olan ırkçılık meselesinden bahsetmek istiyorum. Irkçılık; kendi ırkını üstün kılma ve diğer ırkları dışlamaktır. Milliyetçilik ile taban tabana zıt bir anlayıştır. Baktığımız zaman Milliyetçiliğin içinde İslam anlayışı olduğu için zaten ırkçılık ile alakası olamaz. Bu konuya yine kaynak olması münasebetiyle Türkeş’in ırkçılık hakkındaki birkaç sözünü aşağıya bırakmak istiyorum:

Irkçılığı reddeden bir Milliyetçilik anlayışımız var

Bizim Milliyetçilik anlayışımız milli kültürü esas alan bir anlayıştır

Elhamdülillah Müslümanız. Irkçılık İslam’a da aykırıdır ve çok sakat bir siyasi görüştür

Bu sözlere baktığımızda Milliyetçilik için ırkçılık değildir demek isabetli olacaktır. Lakin yine kendi vatandaşlarımız arasında milliyetçiliği ırkçılık olarak gören, kafatasçılık olduğu düşüncesinde olan insanlarımız var. Türk Milliyetçiliğinin kurucusunun sözlerini kaynak olarak kabul edip baktıklarında eminim ki bu düşüncelerinden sıyrılacaklardır. Çünkü ırkçı olan Naziler ile Türk Milliyetçilerini karşılaştırdığınız zaman hiçbir benzerlik görülemez. Tamamen aykırı ve ters düşüncelerdir.

Bir başka yanlış bilinen mevzu ise faşizmdir. Türk Milliyetçiliğin faşist bir anlayış olduğunu savunan vatandaşlarımız var. Bunu söyleyebilmemiz için iki kavramın da anlamlarına bakmamız gerekiyor. Milliyetçiliğin anlamını Türkeş’in açıklamalarıyla yukarıda belirtmiştim. Türk Dil Kurumu’na göre faşizm “Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti” şeklinde açıklanmıştır. Baktığımız zaman “aşırı bir ulusçuluk” ve “baskı düzeni” konularından Türk Milliyetçiliği için bahsedemeyiz. Bu konuya yine kaynak olması açısından Türkeş’in birkaç açıklamasından bahsetmek istiyorum:

Biz hiçbir zaman faşist olmadık, faşist değildik

Demokrat olduğumuzu, hiçbir zaman faşist olmadığımızı belgelerle ispat ettik ve savcı o iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı

Milliyetçilik ve faşizm kavramlarının anlamlarını incelediğimizde ve bunlara ek kaynak olarak Türkeş’in sözlerini eklediğimizde gönül rahatlığıyla Milliyetçilik faşizm değildir diyebiliriz. Irkçılık konusu için söylediğim gibi bu konuda da böyle düşünen vatandaşlarımızın küçük bir araştırma sonunda aslında düşündükleri gibi olmadığını göreceklerine eminim.

Yanlış bilinenler arasında şahsen beni en çok üzen konu Milliyetçilerin Kürt vatandaşlarımıza karşı sanki bir düşmanlık besler gibi anılmaları olmuştur. Bu tamamen safsatadır. Milliyetçiliği savunan insanlar, Kürt vatandaşlarımızı kendi öz kardeşi kabul eder ve İslam çatısı altında birlik ve beraberlik ilkesiyle yaşamayı yeğler. Bu hassas konuda yine net bir şekilde anlaşılması için Türkeş’in konuşmalarından birkaç cümleyi belirtmek istiyorum:

Doğulu vatandaşlarımız, Kürtçe konuşan insanlarımız bizim öz kardeşlerimizdir

900 küsur seneden beri biz beraberiz. İslamiyet kazanında yoğrulmuşuz, kaynaşmışız

Kürt sorunu yok. Kürtler bizim kardeşimiz, bizim insanlarımız. Temiz insanlar

Kürtçe konuşan kardeşlerimiz ne kadar Kürt ise Türkçe konuşan bizler de o kadar Kürt’üz. Biz Türkçe konuşanlar ne kadar Türk isek onlar da bizim kadar Türkler

Türk Milliyetçiliğinin kurucusu Türkeş’in bu sözleri bağlamında baktığımızda rahatça söyleyebiliriz ki Milliyetçilik Kürt vatandaşlarımıza karşı düşmanlık değildir.

Bugün Türkiye’deki Milliyetçilik anlayışında yanlış bilinen 3 önemli konuyu, Alparslan Türkeş’in sözlerini kaynak kabul ederek açıklamaya çalıştım. Umarım yanlışlarını bilen vatandaşlarımız açısından faydalı olmuştur.

Fikirlerimizi kavga ve kargaşa ile değil, konuşma ve sulh yolu ile tartışmalıyız. Bir gün bu seviyeye ulaşma ümidiyle…

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.youtube.com/watch?v=aCcD5ZAlCis tüm video (24 saniye)

https://www.youtube.com/watch?v=AKmZOvZy8wM 0:42-0:45 ve 1:27-1:42 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=rqGEP3S1K7Q 0:47-0:50 ve 0:55-1:02 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=hAwc3WPsak4 0:12-0:13 ve 0:33-0:42 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=rMuEeVbD-O4 ilk 5 saniye ve 0:15-0:21 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=78JqcZ0caKo ilk 7 saniye ve 5:58-6:10 dakikaları arası

[/vc_toggle]

Avustralya Hong Kong ile Yaptığı Anlaşmayı Askıya Aldı

0

Çin ile Avustralya arasındaki gerginliğin yansıması Hong Kong’a taşındı. #Avustralya Başbakanı Morrison, Çin’in, Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nde yürürlüğe koyduğu Ulusal Güvenlik Kanunu’nun bölgeye esaslı değişiklikler getirdiğini belirterek, Hong Kong ile suçluların iadesi anlaşmasını askıya aldığını açıkladı.

Hong Kong’da yürürlüğe giren yasa ile #Çin medyası tarafından Hong Kong’un “vatan hainleri” olarak yansıtılan muhalif gazeteciler, iş adamları ve aktivistlerin ulusal güvenlik gerekçesiyle yargılanmalarının önü açılırken, bu kapsamda yasaklanan suçları işleyenlere 3 yıldan müebbete kadar hapis cezası verileceği belirtiliyor.

Avustralya, COVID-19 sonrası ABD’nin Çin’e yönelik yaptığı eleştirilerde Washington’u desteklemişti ve daha sonra Çin kaynaklı olduğu düşünülen siber saldırılara maruz kalmıştı.

ABD, DSÖ’den Çekildi: Peki Şimdi Ne Olacak?

0
‘ABD’nin çekilme kararı, Dünya Sağlık Örgütü’nü nasıl etkileyecek?
1948’de Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde ABD ve diğer küresel güçler tarafından kurulan DSÖ, toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmaların merkezi durumunda.
Kurulduğundan bu yana DSÖ’nün bir numaralı finansörü konumunda bulunan ve resmen çekilen ABD, DSÖ bütçesinin yüzde 25’ini (893 milyon dolar) sağlıyordu.Washington’ın çekilmesi sonrası DSÖ’nün Çin, İngiltere, Almanya, Fransa ve daha birçok ülkeden destek konusunda anlaştığı belirtildi.
  • 27 Haziran’da salgına karşı finansal destek sağlamak amacıyla “DSÖ Vakfı” kurulduğu duyuruldu.
  • DSÖ’nün kısa vadede zorluk yaşamayacağı, zaten DSÖ mevzuatına göre, üye bir ülkenin örgütten ayrılması için 1 yıl önceden bildirimde bulunması gerekiyor.

Uluslararası Af Örgütü: Myanmar Ordusu Savaş Suçu İşledi

0

Uluslararası Af Örgütü, 19 Arakanlı Müslüman’ın öldüğü Myanmar Ordusu’nun saldırılarının savaş suçu olduğunu açıkladı.

Uluslararası Af Örgütü Asya Pasifik Direktörü Nicholas Bequelin yaptığı açıklamada, “Myanmar yönetimi insanlara Covid-19 sebebiyle evde kalma yönünde baskı yaparken Arakan ve Chin eyaletlerinde insanların evlerini yakıyor ve sivilleri öldürüyor” diye konuştu.

Son 6 ayda 10 bin Müslüman göç ederken, bölgede bir yıldır internetin kesik olduğu belirtiliyor.

 

Rusya, Suriye’ye Yardım Konvoyu Tasarısını Reddetti

0

Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye üzerinden 2 sınır kapısından Suriye’ye insani yardımların girişine olanak sağlayan ve 10 Temmuz’da görev süresi dolacak olan mekanizmanın yenilenmesini veto etti ve konseye kendi karşı tasarısını sundu.

Rusya’nın tasarısı Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısındaki Babülhava’dan sadece 6 ay uluslararası yardımların girişini öngörüyor ancak o da reddedildi.

Anlaşmazsa sağlanmazsa yardım konvoylarının geçişi kapanacak ve yaklaşık 3 milyon Suriyeli için hayati derecede önem taşıyan yardımlar duracak.

Libya’da Sirte ve Cufra Merkezli Askerden Arındırılmış Bölge Oluşturulabilir

0

Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Libya’da taraflara gecikmeksizin ve koşulsuz müzakerelere başlama çağrısı yaparak, “Bunun için ilk önemli adım Sirte ve Cufra’nın askerden arındırılması olabilir.” dedi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres da “Libya’da askerden arındırılmış bir bölge oluşturulması için adım atıyoruz. “ açıklamasında bulundu. Açıklamaların arka planında ne var?

Sirte ve Cufra Hafter kontrolünde. Türkiye destekli UMH’nin Sirte’ye yönelik askeri operasyon için hazırlık yaptığı biliniyor. UMH’ye göre bu iki bölgede kontrol sağlanmadan masaya oturulmayacak.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ise Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu ve bu iki bölgeye saldırı olması halinde Libya’ya müdahale edeceklerini açıklamıştı.

Libya’nın ikiye bölüneceği ve bunun altyapısının hazırlandığı iddia ediliyor.

Osmanlı Dönemi Bosna Göçü ve Göç Yolları

Balkanlar’da bulunan Bosna, coğrafi konumu dolayısıyla birçok zaman devletlerin hedefinde olmuştur. Orta Avrupa sınırında ve Adriyatik Denizi kıyısı sayılabilecek bir bölgede bulunan Bosna, etrafındaki Avrupa siyasetinde söz sahibi bazı devletlerin de varlığından dolayı stratejik bir askeri üs niteliği taşımaktaydı. Bosna’nın son Kralı Tomaşević, Macar egemenliğini tanıdı ve II. Mehmed’in 1459’da fethettiği Sırp topraklarında hak iddia etti. Bazı kalelerini de Macar emrine verince 1463 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedildi. Bu tarihte Osmanlı egemenliğine giren ve 1878 Berlin Antlaşması’yla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu hakimiyeti içerisinde kendisine yer bulan Bosna’da, Osmanlı’nın güçten düştüğü zamanlarda çıkan çeşitli isyanlar ve daha sonra bölgenin tamamen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na kalması, varlıklarını bu bölgede devam ettiremeyen bazı Bosnalıları bu topraklardan göç etmeye zorlamıştır. Bu yazıda Bosna göçleri ve göç yolları incelenecektir.

Bosna Göçleri’nin Temel Dinamikleri

1) Kara Yorgi ve Büyük Sırbistan Meselesi

Kara Yorgi

Bosna, Osmanlı Devleti XIX. yüzyılda güç kaybetse de bir Müslüman devlet hüviyetinde bulunduğundan dolayı burada isyanlar gerçekleşmemişti. Hatta civardaki yerleşim yerlerinden Bosna’ya (genellikle Müslüman) göçleri gerçekleşmekteydi. Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarında etkisi oldukça görülen milliyetçilik akımının yansımaları, bu topraklarda emelleri olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rus Çarlığı’nın kışkırtmalarıyla daha da artıyordu. Aslen domuz tüccarı olan Kara Yorgi, “Büyük Sırbistan” ideali için isyan ettiğinde Bosna Hristiyanlarıyla irtibata geçip ortak hareket etmişti. Öyle ki bölgesel isyanlar hızlanmaya başlamış; Osmanlı Padişahı III. Selim, devletin bir yandan da savaşlarla uğraşmasından dolayı isyancılarla anlaşma yoluna gitmeyi denemiştir. Devletin bu kadar pasif kaldığı bir dönemde Kara Yorgi ve çetesi, Bosna’da sözlerine uygun hareket etmeyenlerin, büyük çoğunlukla Müslümanların olmak üzere evlerini yağmalıyor ve insanları katlediyorlardı. Hatta bu süreçte Belgrad, fiilen Kara Yorgi ve çetesinin yönetimine geçmişti.

Bu Sırp çetelerinin faaliyetlerinin yanında Fransa egemenliğindeki Dalmaçya’dan yönelen Hırvat çetelerinin baskınlarıyla da karşılaşan Bosnalıların yaşam hakları ellerinden alınmaya başlanmıştı. Bu durum, Bosnalılar için özgürce yaşamaya devam edecekleri başka topraklara göç etmek anlamına geliyordu.

2) Antlaşma Maddelerinde Bosna

Osmanlı Devleti’nin Rusya ile mücadelesinin XIX. yüzyıl safhası, genellikle Rusya lehine sonuçların alınmaya başlandığı bir dönemdir. Bu dönemde askeri olarak Rusya karşısında bir varlık gösteremeyen Osmanlı Devleti, tarihte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ağır bir hezimete uğramıştır. Öyle ki Rus ordularının bir kısmı Yeşilköy (Ayastefanos) önlerine, diğer kısmı Erzurum önlerine ulaşmıştı. Bu durum sonucunda barışı isteyen taraf olan Osmanlı Devleti’nin yapabileceği tek şey antlaşma şartlarını kabul etmekti. Ayastefanos ismiyle imzalanan antlaşmada, savaş tazminatı ve Boğazlar meselesi hariç tüm konular Balkanlar üzerine yoğunlaşmıştı. Bu maddelerden birisi de spesifik olarak Bosna üzerineydi. Madde, Bosna-Hersek’in bağımsızlığının tanınması ve yeterli derecede tazminat ödenmesini içeriyordu. Bunun haricindeki maddelerde ise Bulgar Prensliği’nin kurulması ve Türk askerlerinin bölgeden çekilmesi, Karadağ, Romanya ve Sırbistan’ın bağımsızlığını kapsıyordu. Bu durum, Rusya’nın Balkanlar’daki etkinlik gücünü çok artıracağından İngiltere tarafından, Balkanlar’da elde etmeyi planladığı gücün önünü kesecek olması nedeniyle (Bulgaristan’ın kurulması) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından kabul görmedi. Ayrıca bağımsızlık verilmesi planlanan Sırbistan, Bosna-Hersek ve bir kısım Makedonya topraklarını istiyordu. Bu anlaşmazlık üzerine Berlin’de bir kongre toplandı. Bu kongrede İngiltere, Kıbrıs Adası’nın üs olarak kullanılması izni karşılığında Osmanlı’nın haklarını savunacağını taahhüt etti. Bu şart Osmanlı Devleti tarafından kabul edildi.

1878 yılında Avrupa haritası

Kongre sonunda imzalanan Berlin Antlaşması’yla birlikte Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı bir önceki antlaşmaya göre daha iyi şartları barındırsa da devletin buradaki varlığını ciddi kayıplara uğrattı. Bu antlaşmada da spesifik olarak Bosna’yı ilgilendiren bir madde vardı: Bosna ve Hersek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgal edilecekti. Padişah’ın adının hutbede okunması vesilesiyle bölge imtiyazlı bir statüde görünmektedir. Bosna Valisi Ahmed Mazhar Paşa’nın buradan ayrılması ile Osmanlı yönetimi fiilen sona ermiş ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu egemenliği başlamıştır. (1878)

3) Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Dönemi

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna’nın işgal edilmediğini, yıkımların tamiri için burada olduklarını bildiren ilanlar yayınlamıştır. Bu ilanlarla Bosna’da çıkabilecek potansiyel isyanların önü alınmaya çalışılıyordu. Ancak bu devletin işgal amaçlı olarak burada olduğunun bilincinde olan bazı Bosnalılar bu durumu protesto ettiler. Ortodoks ve Müslümanların oluşturduğu grup, daha sonra ise çeteler halinde mücadeleye başladılar. Bu mücadele Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu üç ay kadar engelleyebildi, ardından bölgeye hâkim oldular. Bosnalılar, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından bu beklenmedik karşı koymanın bedelini önce sıkıyönetim, ardından ise yoğun baskılarla ödediler. Öyle ki Kara Yorgi ve çetesinin baskı dönemine geri dönülmüş ve insanlar canlarını koruyamaz hale gelmişlerdir. Bu olaylar, insanları göçe zorlayan ciddi bir sebepti. Ayrıca 1879 yılına gelindiğinde ise Osmanlı Devleti, Bosna’nın yönetimini tamamen Avusturya-Macaristan’a devretmişti.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ikili monarşiyle yönetiliyor olması Bosna- Hersek’in siyasi varlığının resmî olarak hangi devlete bağlı olacağı noktasında çeşitli sorunlar yarattı. Macaristan, bölgenin Hırvat topraklarına eklenmesini istese de Avusturya bölgenin kendilerine eklenmesini talep etmekteydi. Ancak ne Hırvatların bu denli güçlenmesi ne de Bosna-Hersek’in ikili monarşi devletlerinden biri tarafından ilhak edilerek hassas dengelerin bozulması göze alınmadı. Bu meseleye çözüm olarak Bosna-Hersek İmparatora ve Ortak Maliye Bakanlığı’na bağlandı. Bosna, İmparatorluk toprağı yapılmış oldu. İmparatorluk, ülkeyi kolaca idare edebilmek için Müslüman-Sırp düşmanlığını körüklüyordu. Diğer taraftan da Müslümanlar üzerinde nüfuz kazanmak amacıyla, Müslümanların Hilâfet makamıyla bağlarını koparmamaya önem veriliyordu. Bu amaçla 1882 yılında bir başkan ve dört üyeden oluşan beş kişilik bir Ulema Meclisi oluşturuldu. Bu heyetin üyelerini İmparatorluk atıyor olduğu için Bosnalıların dini üzerinde söz sahibi olma amaçlarına ulaştıkları söylenebilir. Ayrıca oluşturulan Evkaf Komisyonu’yla da bölgedeki vakıflar ve gelirleri kontrol altına alındı.

1914 yılında Avusturya -Macaristan İmparatorluğu’nun haritası

Evkaf Komisyonu’nun kurulma amacı bölgedeki Müslüman nüfusu buradan uzaklaştırmak; bir başka deyişle sürmekti. Bu amaç doğrultusunda komisyon, varlıklı Müslümanların mallarına el koymaya başladı, eski vergileri on misline yükseltti ve vergisini ödeyemeyenlerin topraklarını ellerinden aldı. Ayrıca çeşitli makamlarda bulunan Bosnalılar, makamlarından alınarak yerlerine İmparatorluk yanlısı kimseler getirildi. Bu olaylardan sonra da Müslüman kadınları kaçırma ve (Müslümanlar için) din değiştirmeye zorlama gibi işler de baş gösterince, Bosnalılar için göç, kaçınılmaz hale geldi.

Göç Yolları

İmparatorluk işgale başladıktan ve ardından Müslümanları askere alma kanunu çıktıktan sonra topluluklar halinde göç etmek isteyen Bosnalıların sayısı yaklaşık dört yüz bin kişiydi. Osmanlı Devleti, bu büyüklükte bir göçün masraflarını ve iskanlarını karşılayamayacağını belirtmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti açısından Bosna-Hersek sınırları içerisinde Müslüman nüfusun çok sayıda bulunması, Padişah’ın aynı zamanda halife olmasından dolayı stratejik bir önem arz ediyordu. Bu nedenlerden dolayı toplu göç edilmemesi kararlaştırılsa da göç etmek isteyenlerin Selanik limanından askeri nakliye vapurlarıyla Anadolu’ya geçirilmeleri ve masraflarının devlet hazinesinden karşılanması kararlaştırılmıştır. Bu, göç yollarından birisidir.

1900 yılında Osmanlı haritası üzerinde Bosna Hersek’in konumu

1900 yılı itibariyle göç sayısı zirve noktasına ulaşmıştır. Bu yıl, göç edenlerin sayısı yüz elli bin ile üç yüz bin arasında tahmin edilmektedir. Kimi İstanbul ve diğer şehirlere girenlerin çeşitli ihtiyaçları karşılandığı için kaydı tutulduysa da kendi imkanlarıyla gelen veya bölge halkının/bir akrabanın yardımıyla gelip yerleşenlerin kaydı tutulamamıştır çünkü göçler ve göç yolları gelişigüzel bir şekilde belirlenmiş, tespit edilememiştir.

Bosnalılar için ciddi baskıların başladığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde Bosnalılar için mal, namus ve canlarını korumanın zorlaştığı dönemde Bosnalılar önce Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Yeni Pazar’a geçti. Bir bölüm ise Karadağ üzerinden İşkodra ve Kosova vilayetlerine gitti. Ayrıca Sava ve Tuna Nehri yoluyla Karadeniz limanları üzerinden İstanbul’a ulaşan Bosnalılar da vardır. Bu yollar da göçün diğer güzergahlarıdır. Bu göçlerden bir süre sonra göç edenlerin neredeyse yarısı Bosna’ya geri dönmüşlerdir. Bosnalılar bunca göçe rağmen Bosna’nın demografik yapısının önemli bir parçası olmaya devam etmiştir. Ancak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 5 Ekim 1908 tarihinde Bosna-Hersek’i ilhak etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu ilhaka tepkisi ise protesto seviyesinde kalmıştır ancak protesto bir sonuç vermemiştir ve Osmanlı Devleti ilhak kararını Nisan 1909’da kabul etmek durumunda kalmıştır. İlhak kararının ardından yalnızca 1910 yılında on yedi bin Bosnalı daha Osmanlı topraklarına göç etmiştir.

Sonuç

Osmanlı Devleti’nin askeri teknolojide güçsüzleşmesi ve peş peşe gerçekleşen savaşlardan mağlubiyetlerle ayrılması, imzalanan antlaşmaların bedellerini artmıştır. XIX. yüzyıla gelindiğinde -sonradan geçersiz sayılacak- Ayastefanos Antlaşması’yla Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki varlığı sona ermiş oluyordu. Bu durumda Osmanlı hükûmetinin Balkanlar’da yaşayan Müslümanları koruyabilecek pek bir gücü yoktu. Osmanlı Devleti, kaybedilen topraklarda yaşayan Müslümanların eziyet çekmelerini engellemek ve Müslümanların haklarının korunması adına dünyada kamuoyu oluşturabilecek bir diplomatik güce sahip olmadığı için bu topraklarda yaşayan Müslümanlar, “anavatan” olarak gördükleri, refah içinde yaşayabilecekleri topraklara göç etmişlerdir.

Onur Karabağ

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ASLANTAŞ, S. (2005). Sırp İsyanlarına Giden Yol (1788-1804). Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları (HÜTAD), (3), 115-145. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/turkiyat/issue/16673/330717

TUNA, Y. (2019). Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi). Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 1 (2), 1-10. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/anadoluakademi/issue/47554/600648

EMGİLİ, FAHRİYE., “BOSNA-HERSEK’TEN TÜRKİYE’YE GÖÇ (1878-1934)”, Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2011.

DEMİREL, M. (2010). TÜRKİYE’DE BOSNA GÖÇMENLERİ. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12 (2), 285-306. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/ataunisosbil/issue/2822/38079

HALİL İNALCIK, “MEHMED II”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-ii (18.05.2020).

FERİDUN EMECEN, “BOSNA EYALETİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/bosna-eyaleti (18.05.2020).

ALİ İHSAN GENCER, “BERLİN ANTLAŞMASI”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/berlin-antlasmasi (19.05.2020).

[/vc_toggle]

ABD’nin Önemli Dış Politika Doktrinleri

Bir siyaset biçimi olan dış politika, bir devletin sınırları ötesindeki devletlere uyguladığı siyasete verilen isimdir. Dış politika devletlerin sosyoloji, ekonomi, eğitim, kamu yönetimi, tarih ve coğrafya gibi alanlarıyla doğrudan ilişkilidir. ABD’nin ilk dış politika doktrinini James Monroe ilan etmiştir. Bu doktrin ‘’Monroe Doktrini’’ olarak tanımlanırken, ABD tarihinde Monroe Doktrini gibi önemli birçok dış politika doktrini vardır. Bu yazıda ABD’nin 5 önemli dış politika doktrinini inceleyeceğiz.

1) Monroe Doktrini

ABD Başkanı James Monroe, 2 Aralık 1823’te bu doktrini kongreye sunmuştur. Bu doktrine göre ABD, Avrupa’daki olaylara karışmayacak ve Avrupalı güçlerin Amerika kıtasındaki varlığına saygı gösterecek; Avrupa devletleri de Latin Amerika’da ortaya çıkan cumhuriyetler üzerinde yeni bir sömürge politikası gütmeyecektir. Amerika ‘’Yalnızlık Politikası’’ ile Avrupalı devletleri Amerika’dan uzak tutmak istemiştir. Doktrin ilk bakışta Amerikalıların savunmasını amaçlamakla birlikte ABD’nin ilerideki yayılma hareketlerine bir hazırlık imkânı da oluşturmuştur. Ayrıca 1904 yılında Roosevelt, bu doktrine eklemeler yapmıştır. Bu eklemeler sayesinde, Amerika’nın 20’nci yüzyılda izleyeceği Latin Amerika politikaları için, eli daha fazla güçlenmiştir. Buna göre; Avrupalı devletler Amerikan kıtasının kuzeyini, ortasını ve güneyini olmak üzere,  Karayip ( Caribbean) adaları da dahil, işgal edemeyecekler. Bu durumda Amerika, bu kıta’da kendi dış politikasını uygulayacaktır ve bu kıtaya yapılacak herhangi bir müdaheleyi de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) kendi için bir milli güvenlik tehditi olarak algılayacaktır. Amerika,  bu doktrin sayesinde kendinde bu kıtadaki tüm ülkeleri işgal etme ve onların ekonomik ilişkilerine müdahele etme hakkı buluyordu.

James Monroe

2) Truman Doktrini

Truman Doktrini, 1947 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman tarafından Sovyet tehdidine karşı hazırlanmış plandır. Truman Doktrini, Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası politikasının değiştiğini ve Sovyet karşıtlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu ilan etmiştir. ABD Başkanı Harry S. Truman, doktrinini geliştirirken somut olarak İngiliz birliklerinin Yunanistan’dan çekilmesinden sonra Yunanistan’da sosyalistlerin ağırlıkta olduğu bir hükûmetin kurulmasını ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Boğazlar’da üs, Doğu Anadolu’dan toprak istemesini gerekçe olarak göstermiştir. Dolayısıyla Truman Doktrininin amacı, kısaca ifade edecek olursak; ABD’nin kendisi ve Batı Avrupa için yaşamsal önemi olan Orta Doğu‘da, Sovyetler Birliği’nin etkin olma çabasının önüne geçmek istemesidir.

3) Carter Doktrini

Carter Doktrini, ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından 23 Ocak 1980 tarihinde açıklanmıştır. ABD’nin ulusal çıkarlarını korumak için İran Körfezinde gerekirse askeri güç kullanmaktan kaçınmayacağı yolundaki politikaya verilen isimdir. Bu, ABD’nin, Soğuk Savaş dönemindeki rakibi SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesine gösterdiği bir tepkidir. Aynı zamanda SSCB’nin Basra Körfezi’nde nüfuz tesis etme gayretlerine karşı yapılan bir meydan okumadır. ABD bu doktrinle askeri güvenlik şemsiyesini Körfez bölgesini de kapsayacak biçimde genişletmiştir.

4) Reagan Doktrini

Reagan Doktrini, ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Soğuk Savaş’ın son yıllarında Sovyetler Birliği ve komünistlerin dünya üzerindeki etkisini kırmayı amaçlayan bir dış politika stratejisiydi. Bu doktrin, 1980’lerden Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 yılına kadar ABD dış politikasının merkezi olmuştur. Reagan Doktrini çerçevesinde ABD Sovyetler Birliği destekli Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki sosyalist ülkelerdeki antikomünist direniş hareketlerine açık ve gizli destek vermiştir.

5) Bush Doktrini

Bush Doktrini, ABD Başkanı George W. Bush tarafından ortaya konan çeşitli dış politika ilkelerini içeren bir doktrindir. 11 Eylül saldırılarından sonra geliştirilmiştir. 20 Eylül 2002 tarihinde George W. Bush imzasıyla yayınlanan Yeni Amerikan Millî Güvenlik Stratejisi’ne göre; ileride problem çıkarabileceği düşünülen her oluşum ya da ülkeye karşı karşı nerede olursa olsun “vurulmadan önce vurma” felsefesi çerçevesinde karşılık verilmeli ve gerekirse düşman devletlerdeki rejimler değiştirilmelidir. Afganistan Savaşı da bu doktrin kapsamında yapılmıştır.

George W. Bush

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

forumusa.com/yazarlar/amerikanin-monroe-doktrini-uzerinden-latin-amerikada-hegemonya-plani/

tr.wikipedia.org/wiki/Monroe_Doktrini

tarihibilgi.org/trumandoktrini/

en.wikipedia.org/wiki/Bush_Doctrine

tarihibilgi.org/abd-baskanlari-ve-doktrinleri/#Carter_Doktrini_(1980)

[/vc_toggle]

Uzay Çağının Altın Teknolojisi: Saturn V

V-2 gelişim sürecinde birçok teknik sorunu çözüme kavuşturan Wernher von Braun ve ekibi Nazi diktasının sonu yaklaştıkça daha yabancı oldukları sorunlara yelken açıyorlardı; politik komplolar…

Uzun sürecin sonunda, V-2 roketleri henüz kullanıma başlanmışken daha en başından beri von Braun’un üzerinde olan istihbaratçı gözlerin raporları doğrultusunda von Braun ve ekibi komünist sempatizanı olarak mimlenmişlerdi bile. Bu raporlara göre von Braun ve iş arkadaşları bir akşam evde otururlarken “savaşın pek iyi gitmediği ve bir silah üretimi yerine bir uzay gemisi inşasında görev almadıkları için olan pişmanlıkları” üzerine olan konuşmalar yapmışlardı. Bu rapor direkt olarak Nazi yenilgisi isteyen bir tutum olarak yorumlandı. Wernher von Braun’un hükumet tarafından verilmiş uçağıyla İngiltere’ye kaçacağı düşünüldü ve von Braun apar topar gözaltına alındı. Öyle ki von Braun’un neden tutuklandığını öğrenmesi 2 hafta sürecekti.

V-2 roketleri

Walter Dornberger’ın yerel istihbarat şefleri üzerinden von Braun’un şartlı tahliyesi için çabaları ve Albert Speer’in Hitler’i, V-2 programının devam ettirilebilmesi ya da Rheinbote projesi için (Ki bu proje hemen herkesin bildiği üzere von Braun olmadan yapılması imkansız olan kısa menzilli füze projesiydi.) çalışması amacıyla, ikna etmesi sonucu salıverildi.

Von Braun ve ekibinin savaş konusundaki düşünceleri doğruydu. Savaş kaybediliyordu ve bir şeyler yapmaları lazımdı. Ekibi ile yaptığı görüşmelerde Sovyet veya Amerikan güçlerine teslim konusunu tartıştılar. Sovyetlerin savaş esirlerine olan kötü tutumlarını duymuşlardı. Sovyetler yerine Amerikan güçlerine teslim olmaya karar verdiler.

Tabii ki tüm müttefik kuvvetler ellerinden geldiğince hızlı bir şekilde savaş ganimetine ulaşabilme çabasındaydı; Alman bilim insanları… Bu uğurda müttefik kuvvetler arasında tam anlamında bir yarış söz konusu olmuştur.

450 kişiye yakın bilim ekibi Bavyera Alplerindeki Oberammergau şehrine gitme emri aldılar. Burada SS birlikleri vardı ve olası bir kuşatmada tüm bilim ekibinin infazı mümkündü. Bu emir karşısında von Braun SS liderlerini trenle yolculuğun Amerikan bombardımanına uğrayacağına, bunu yerine bilim insanlarının çevredeki köylere dağıtılması emri vermesinin daha mantıklı olacağına ikna etti. Buradan Dornberger, Von Braun ve ekibindeki birçok bilim insanı Avusturya’ya kaçmayı başardılar. Burada Amerikan birliklerine denk gelen ekip von Braun’un kardeşi ve roket mühendisi olan Magnus’un kötü bir İngilizce ile bir Amerikan askerine “Ben Magnus von Braun. Kardeşim V-2 roketlerini geliştirdi. Teslim olmak istiyoruz.” şeklinde çağırması üzerine fark edildiler.

Dornberger ve Von Braun

Nihayetinde başta von Braun olmak üzere V-2 mühendislerinin çoğu Amerikan askerleri tarafından Paperclip operasyonu kapsamında teslim alındı. Toplamda ele geçirilen Alman bilim insanı ve teknik elemanların sayısı 700’e ulaşmıştır. Amerikalılar bilim insanlarının sorgularından hareketle İngiliz bölgesinde kalan Almanya topraklarında miktarı 14 tona ulaşan V-2 dökümanları ele geçirildi.

Daha V-2 programının başlarından beri benzer teknolojiye sahip olmak isteyen ABD, hızla ekibi kendi araştırma tesislerinde çalıştırmaya başladı. Gözetim altında tutulduğu 1945’ten 1958’e dek tek görevi V-2 roketleri hakkındaki metotları, fikirleri ve yöntemleri Amerikalı bilim insanlarına anlatmaktı.

Von Braun’un çalışmalarının aksine ABD’li mühendisler Vanguard füzelerini geliştirmeye devam ediyordu. Yüksek masraflarına rağmen proje devamlı kazalar yaşadı ve sekteye uğradı. 1957’de Sovyetlerin R-7 füzesiyle Sputnik 1’i fırlatmaları ve aynı roketin ABD topraklarına bir termonükleer savaş başlığı taşıyabileceği düşüncesi üzerine ABD tüm bu süreç sırasında Jupiter roketlerinin tasarımıyla uğraşan von Braun ve ekibini aktif göreve getirme kararı aldı.

Hızla çalışmalara başlayan ekip Ocak 1958’de Juno-1 ile yörüngeye ilk ABD uydusunu taşımayı başardı. Böylece ABD uzay yarışına tekrar dahil olmuştu.

Jupiter roketleri von Braun’un Saturn V yolculuğunda bir başka adımdı. Sonraları kendisi bu roketleri “Bebek Saturn” olarak tanımlayacaktı.

Saturn projesinin ismi Jüpiter’den hemen sonraki gezegen olduğu için verilmişti. Tasarımın kökleri doğrudan Jupiter roketleriydi.

Saturn V

Geliştirme aşamaları boyunca üretilen ve her biri öncekinden daha büyük tasarlanan 5 prototipin sonuncusu olan Saturn V 1968-72 yıllarında kullan at olarak hizmet vermiş, 12 ayrı astronotu Ay’a götürmüştür. Halen kullanılabilmiş en ağır uzay aracı rekorunu elinde barındırır ve fırlatmaların hiçbirinde kaza geçirmemiştir. Saturn V uzay yarışının net bir şekilde ABD tarafından kazanılmasını sağladı.

Wernher von Braun 1955’te Amerikan vatandaşı oldu. 1977 yılında pankreas kanserinden öldü.

Saturn-V uzay yarışının en önemli aktörü oldu. Uzay yarışının önemini yitirnesiyle yerini daha ucuz roket sistemlerine bıraktı.

Wernher von Braun, V-2 ve Saturn V’in ortak mirası günümüz dünyasında büyük yer edindi. Modern askeri teknolojiler, astronomi ve haberleşmeye olan katkılarıyla unutulmaması gereken bir tarih bıraktılar…

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ward, Bob (2005). Dr. Space: The Life of Wernher von Braun.

https://www.pbs.org/wgbh/americanexperience/features/chasing-moon-wernher-von-braun-and-nazis/

Dornberger, Walter (1954). V-2. New York: The Viking Press, Inc. Sayfa. 178–184.

Ward, Bob. 2013. Dr. Space: The Life of Wernher von Braun. Naval Institute Press.

https://archive.org/details/vonbraundreamero00neuf

Huzel, Dieter K. (1962). From Peenemünde To Canaveral. Prentice Hall

Roger E. Bilstein (1996). Stages to Saturn: A Technological History of the Apollo/Saturn Launch Vehicles. NASA S-4206.

http://earthobservatory.nasa.gov/Features/vonBraun/

Marov, Wesley T. Huntress, Mikhail Ya. The Soviet Robots in the Solar System. New York, NY: Gardners Books. S. 36.

https://www.cia.gov/news-information/featured-story-archive/2007-featured-story-archive/the-dawn-of-the-space-age.html

http://www.bbc.com/future/story/20151204-wernher-von-brauns-bold-plan-for-space-exploration

https://ethw.org/V1_and_V2_Rocket

https://en.wikipedia.org/wiki/Saturn_V?wprov=sfla1

https://en.wikipedia.org/wiki/Wernher_von_Braun?wprov=sfla1

[/vc_toggle]

Uluslararası Güvenlik Kavramı ve Tehdit Algısı

1900 yılında yayınlanan bir karikatür, Rus Çarlığı’nın yayılmacılığının uluslararası arenada algılanışı.

 

 

 

Bu resim 1960’lardan Rus yayılmacılığının uluslararası arenada yansıması.

 

 

 

Bu son karikatür ise uluslararası güvenlik paradigmaları bağlamında Batı’nın geçen yıllar boyunca farklı şekillerde bir düşman oluşturarak “kolektif savunma ve kolektif güvenlik” kavramlarını hep canlı tutmuştur.

 

Yukarıda vermek istediğim mesaj aslında uluslararası güvenliğin uluslararası ilişkiler ve güvenlik konularına olan etkisi idi.  1900’lerde Batı için Rusya, uluslararası güvenliği tehdit eder hale gelmişti. Bu tehlike algısı bütün tarihin serüvenini etkiledi. Konuyu anlatmadan önce kavramsal şema çizmek gerekir. Önce güvenlik kavramının en genel biçimde nasıl anlaşıldığını görmek gerekir. Yani tehdidin veya korkunun alt edilebilirliği insanı güvende hissettirir. Güvenlik; tehditlerden, korkulardan ve tehlikelerden uzak olmak anlamına gelmektedir (Karabulut, 2015) .

Bu kavramsal şema çizilirken de dikkat etmemiz gereken ilkeler vardır. Birincisi; öncelikle insanın, varlık olarak güven içinde yaşama ihtiyacını ön kabul olarak almalıyız. Şüphesiz ki insan toplumsal hayatı içinde güven duygusuyla hareket ederse potansiyelini daha iyi ortaya koyabilir, sorunları çözmek daha kolay olur.  İnsanlık var olduğundan beri güvenliği için çalışır. Birkaç insan dünyada yaşarken bile güvenlik bir problemdi, gerekli olan bir durumdu.

İkincisi; insanların güvenliklerinin yanında toplumun da güvenliği vardır. Toplum; meşru olarak güvenlik talep eder, bu meşruluğun kaynağı genelin iradesi değildir ancak genelin müzakeresinden çıkan bir karardır. (Habermas, 2018)

Üçüncüsü ise toplumların güvenlik algıları olduğu gibi devletlerin ve uluslararası kurum ve kuruluşların da güvenlik algıları vardır. Farklı yorum değerlerine sahip olsalar da bunlar ulusal boyutta olan güvenlik algılarından ve normlardan daha geniş ve kompleks bir perspektife sahiptir.

Ancak tabi ki tam güvenlik denen durum pratik anlamda mümkün değildir. Güvenlik kavramına yorumlar değişse de tamamen güvenin geçerli olduğu bir durum ütopiktir  (Karabulut, 2015).

Güvenlik subjektif bir anlam içermektedir. İnsanlar tarafından yorumlanır. Tehlike ya da tehdit olmaması değerlere bağlıdır. Bir grup için tehdit olan durum başka bir grup için önemsiz bir durum oluşturabilir.  Carlo Masala’nın dediği güvenlik “devlet”, “hükümet” ve “hükümet dışı kurumların” karar alma seçeneklerini kısıtlayan tehditlerle mücadelede yetersiz kalmaktadır. Uluslararası güvenlik anlamında bakarsak ise Muhammed Ayoob’un yorumu çok önemlidir; devletlerin sahip olduğu değerlere, ülkesel ve kurumsal yapıya ve rejime yönelik herhangi bir tehdidin olmaması durumudur (Karabulut, 2015).

Carlo Masala

Dışsal-içsel, fiziksel-psikolojik vb şekillerde tehditler ve tehlikeler güvenlik paradigmalarının özünü oluştururlar. Öncelikle günümüzde popülerliği artan şekliyle “terörizm” olgusundan örnek verelim. Hobsbawn’ın değindiği “radikal dinci terörizm” küreselleşmeyle beraber tehdit algısının nasıl değiştiğini açıklamaktadır. Hobsbawn’a göre küreselleşme terörizmin yayılışını artırmaktadır. Bu nedenle bölgesel veya uluslar tehditler çok hızlı ve etkin bir şekilde uluslararası tehditlere dönüşebilmektedir.

Güvenlik kavramının geniş kitlelere ve küresel bağlamda incelenmesi de uluslararası güvenlik kavramının özünü oluşturur. Kitleler uluslararası düzeyde incelenmelidir. Geçmiş on yıllarda radikal dinci terör bu kadar yayılabilen ve geniş kitlelere ulaşabilen -görece- bir olgu değildi; bugün görüyoruz ki bu algı değişti. Devletlerin küreselleşmeye bakışı da bu şekilde farklı bir yöne doğru evrilmektedir.

Uluslararası ve ulusal güvenlik arasında kimi zaman bir gerilim olduğu vurgulanır. Ancak uzmanların bazıları bunları kabul etmez. Bu uzmanlar devlete ve devletlerarası güvenliğe yapılan vurgunun, özellikle Soğuk Savaş sonrası yaşanan değişimleri göz ardı ettiğini söylerler. Bazıları için toplumsal daha doğru ifadeyle ulusal güvenlik daha önemli iken bazıları için uluslararası güvenlik daha önceliklidir (Baylis, 2008).

Bu tartışma uluslararası güvenlik ve ulusal güvenlik arasındaki ilişkisine vurgu yapmaktadır. Soğuk Savaş sonrası uluslararası güvenlik istenen seviyeye gelmesi gerekirken tek kutuplu ve demokratik bir düzene doğru evrilmesi gerekirken istenen küreselleşme terörizmin ve krizlerin küreselleşmesini de sağlamıştır. Güvenlik derken bunu sadece çatışma anlamında düşünmemek lazım. Bugün içinde bulunduğumuz salgın döneminde devletlerin uluslararası güvenlik konusunda Soğuk Savaş’ın nükleer çatışma riskinden daha kötü bir dönem atlatmaktadır.  Salgın olgusu tek başına düşünüldüğünde uluslararası güvenliğin bir durumu olarak görülemeyebilir ancak Çin-ABD arası krizin yükselmesi, ticari ve askeri ortaklıkların salgın nedeniyle sekteye uğraması, bazı diplomatik kurumların yürütülmesinde aksamaların yaşanması gibi nedenler güvenlik açıklarını da beraberinde getirmektedir.

Uluslararası Güvenlik ve Tehdit Algısı

Uluslararası güvenlik olgusu rasyonel bağlamda bakılırsa Weber’in otorite tanımlamaları içerisinde de yorumlanabilir. Uluslararası kurum ve kuruluşlar toplumları doğrudan temsil etmezler. Bu örgütler belli bir iktidarı ve böylelikle bir otoriteyi temsil eder. Bu nedenle uluslararası toplumda dominant olan otoriteler uluslararası güvenlik bağlamlarını da değiştirebilir. Uluslararası bağlamın değişmesi, ulusal bağlamı da değiştirir. Güvenlik algıları dönemsel ya da kalıcı olarak değişebilir. Uluslararası güvenlik paradigmalarının bu şekilde değişimine örnekler verebiliriz. Soğuk Savaş döneminde Batı dünyası için “Komünizm” bir şeytandı. Ancak 1991’de Sovyet Komünizm’inin yıkılması uluslararası güvenlik ortamında Sovyet karşıtlığı merkezli bağlantıları ve kurumları tamamen yok etmemiştir. Örneğin; NATO yani Kuzey Atlantik İşbirliği Örgütü hala işbirliğine devam etmektedir. Uluslararası toplum küresel değişimlere bu şekilde evrilir ya da dönüşür.

Peki neden uluslararası güvenlik bu kadar önemli hale geldi? (Baylis, 2008) Baylis’in makalesinde bu durum uluslararası terörizm, nükleer kaza riski, küresel ısınma, küresel ekonomik kriz vb tehlikeler içeren bir olgunun yerleşmesinin uluslararası güvenliği hassas hale getirdiğini söylemektedir. Bu olgu ” küreselleşmedir “.

Ulusal güvenlik algısının değişimi de uluslararası güvenlik denen olguyu etkilemektedir. Uluslararası güvenlik bölgesel ve ulusal denklemleri değiştirebilen bir üst formdur aslında. Ulusal-uluslararası farklılaşması bundan dolayıdır. Bu farklılaşmaya çok güzel bir örnek Mısır’da yaşanmıştır. Mısır, II. Dünya Savaşı süreci boyunca Nazi hükümetini destekleyici bir politika gütmüştür. Savaş bittikten sonra bile gerçekten soykırım olmadığı bunun küresel Yahudi merkezli bir örgüt tarafından yapıldığı iddiaları ortaya atılmıştır. Nazi hükümeti Mısır’da partilerle ortak programlar ortaya koymuştur. Bu dönemde Yahudiler kızıl komunistler olarak görülmüş ve katliamları hoş görülmüştür. Ancak uluslararası sistem Nazilerin yıkımından sonra Sovyetler Birliği ve ABD arasında iki kutuplu bir düzene evrilmiştir. Sovyetler, Süveyş Kanalı’nın 1956 yılında millileştirilmesinde Mısır’daki Nasır hükümetini desteklemiş ve Mısır’da Sovyetler Birliği aleyhtarlığı kesilmiştir. Bu dönemde Mısırlılar Yahudileri Nazi işbirlikçisi olarak tanıtmış ve komünist ifadesi yerine faşist ve ırkçı Yahudi terimleri yerleşmiştir (Lewis, 2018). Düşman görülen Sovyetler bir anda dost ve müttefik olmuşlardır. İşte uluslararası ilişkilerin uluslararası güvenlik kavramına addettiği önem hakkında güzel bir örnek budur.

Adil İnce

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Baylis, J. (2008). Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı. Uluslararası İlişkiler Dergisi , 69-85.

Caforio, G. (2017). Askeri Sosyoloji. İstanbul: Nobel Yayınları.

Giddens, A. (2017). Siyaset , Sosyoloji ve Toplumsal Teori. İstanbul: Metis Yayınları.

Habermas, J. (2018). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Heywood, A. (2017). Küresel Siyaset. Ankara: BB101.

Hobsbawn, E. (2007). Küreselleşme , Demokrasi ve Terörizm. İstanbul: Agora Yayınları.

Huntington, S. (2004). Asker ve Devlet. İstanbul: Salyangoz Yayınları.

Karabulut, B. (2015). Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek . Ankara: Barış Kitap.

Lewis, B. (2018). Semitizm ve Anti-Semitizm. Ankara: Akılçelen Yayınları.

OEC. (2017). Observatory Of Economic Complexity. 05 19, 2020

https://oec.world/tr/profile/country/deu/

[/vc_toggle]