İsrail’in Afrika Politikasına Bakış

14 Mayıs 1948 yılında imzalanan İsrail Deklarasyonu ile resmi olarak ülke statüsünü kazanan İsrail, geçmişten günümüze Ortadoğu coğrafyasında gücünü artıran bir ülke olmuştur. Nitekim konu Ortadoğu olduğu zaman İsrail akıllara gelen aktörlerin başını çekmektedir. Ülkemiz ise İsrail ile her ne kadar günümüz koşullarında politik olarak zıt kutuplarda yer alsa da ticari antlaşmalar yapmakta ve ilişkileri sürdürmektedir. Bu yazımızda ise bu kadar popüler olan ama pek iyi tanımadığımız bu ülkenin Afrika politikasına bir bakış atarak İsrail’i biraz daha tanımaya çalışacağız.

İsrail, Afrika ülkeleri ile onların sömürgeci ülkelere karşı verdiği savaşları örnek göstererek kendisini bölge ülkeleriyle ortak paralelde tutmaya gayret göstermiş ve bu hareketle Afrika politikalarına yön vererek bölge ülkeleriyle sıkı ilişkiler kurmayı misyon edinen bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Açıkçası, İsrail’in bölgedeki politikaları bir sistem izlemeye çalışsa da meydana gelen global ve bölgesel olaylar kimi zaman İsrail’in politikalarında kırılmalara neden olmuştur. Ülkenin bu dönemdeki dış politikasında, güvenlik ve eğitime dayalı programlar, teknik iş birlikleri, karşılıklı ticaret ve mali girişimler öncelikli konular arasında yer almaktadır.

Sahra Altı Afrika Ülkeleriyle İsrail’in ilişkileri 1950’li yılların ortalarına kadar gitmektedir. 1956-1973 arasındaki dönemde İsrail’in Sahra Altı Afrika Devletleri ile ilişki kurmak istemesi, uluslararası ortamda kendini yalnız hissettiği bir dönemde ve Orta Doğu’daki varlığını kabul etmeyen Arap devletleri arasında üst düzeyde olan güvenlik endişeleri kapsamında dost ve müttefik arama ihtiyacından doğmuştur. [1]

Stratejik ve politik nedenlere ilave olarak Afrika’nın coğrafi anlamdaki yakınlığı ticari alışverişin önemini de ön plana çıkarmıştır. Bu kapsamda, Afrika İsrail malları için bir pazar ve aynı zamanda bir hammadde deposu olarak görülmüştür.[2]

Afrika ülkelerinin 1950’li yıllarda kazandıkları bağımsızlıklarıyla birlikte İsrail, Afrika’ya olan siyasi serüvenini başlatmıştır ve ilk girişimi de bölge ülkesi Gana olmuştur. İsrail’in oluşturduğu “Çevre Doktrini” kapsamında ilk temas 1956 yılında Akra/Gana’da kurulan İsrail Konsolosluğu olmuştur. Gana’da kurulan diplomatik misyon ile ilk adım atılmış, ilişkiler resmiyet kazanmış ve 60’lı yılların başından itibaren bölge ülkeleri ile olan yakınlaşmalar Fildişi Sahili, Nijerya, Sierra Leone ile devam etmiştir. Bu yakınlaşmalarda dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Golda Meir’in etkisi ve İsrail’in daha önce herhangi bir sömürgeci geçmişi olmaması Afrika ülkeleriyle ilişkileri bağlamında oldukça önemlidir. Bu yakınlaşmalar dünya kamuoyunda ise çok farklı ve tuhaf karşılanmış olsa da İsrail tam olarak 33 ülkede Diplomatik Vizyon kurmuş ve bölgeye çeşitli sektörlerde bulunan birçok uzmanını ve önemli diplomatlarını göndermiştir.

Ancak 1973’deki Yom Kippur Savaşı ve onu izleyen küresel petrol krizinin etkisi ile Arap devletlerinin Sahra Altı Afrika ülkelerine ucuz fiyatlı petrol satışı ve finansal destek vaatleri karşılığında İsrail ile bağlarını koparmalarına yönelik baskısı işe yaramıştır ve süreç İsrail’in aleyhine sonuçlanmıştır. Fakat diplomatik ilişkilerin kopma noktasına gelmesi İsrail’in bölge ülkeleri ile sürdürdüğü ticari ve ekonomik ilişkileri etkilememiştir.

Yom Kippur Savaşı sırasında İsrail’in bölgede mevzi alan tankları

İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki iş birliği diplomatlar ve askerlerin yerini alan iş adamları ve tüccarlar tarafından yürütülmüştür. Bu kişiler diplomatik ilişkilerin olmadığı bir ortamda Afrikalı liderlerle İsrailli yöneticiler arasındaki bağın kopmamasını sağlamışlardır. İlişkilerin başladığı 1950’li yıllara oranla resmî ilişkilerin olmadığı 1970’lerde iş birliği yapılan ülkeye göre ticaret hacminde 5 kata varan artışlar yaşanmıştır.[3]

İsrail bu dönemde 60’lı yılların realizmini kenara bırakarak daha pragmatik ve ticari kaygılara yönelik bir bakış açısı ile Afrika politikasını yürütmüştür. Bunu takiben 1975 yılının 10 Kasım günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Siyonizm’i ırkçılık olarak tanıması kararına 16 Afrika ülkesi çekimser oy kullanmış ve 5 ülke de bu kararı reddetmiştir.

1980’lerden itibaren ilişkilerdeki donma süreci yerini yakınlaşmaya bırakmıştır. Bunun başlıca sebebi, 1979’da Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşmasıyla beraber artık Afrika ülkelerinin taraf olma zorunluluğu olmamasıdır. Fakat İsrail bu dönemde bölge ülkelerine karşı yaklaşımlarında daha seçici davranmıştır. Bu nedenle ticari ilişkiler artış göstermiş olsa da diplomatik ilişkiler daha yavaş seyretmiştir.  Ancak, 90’lı yıllara gelindiğinde Sovyetler Birliğinin çöküşüyle ortaya çıkan politik boşluk ve bununla beraber ABD’nin bölgede tek küresel güç olarak kalması, ayrıca bu iki nedenle birlikte Filistin-İsrail anlaşmazlığının Oslo süreci ile diplomatik bir zemine yönlenmesiyle diplomatik yakınlaşmalar ivme kazanmaya başlamıştır ve bu dönemde Afrika genelinde 30’un üzerinde ülke ile diplomatik ilişkiler yürütülmüştür.

1990’lar boyunca Sahra Altı Afrika ülkeleriyle ikili ilişkiler tesis edil-mesine rağmen, İsrail’in farklı bölgelerde yer alan devletlerle olan ilişkilerinin de gelişme kaydetmesi İsrailli yetkililerde diplomatik önceliklerin belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu dönem, İsrail’in yalnızca Sahra Altı Afrika ülkeleri değil, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Kuzey Afrika ile Orta Doğu’daki bazı ülkelerle de ilişkilerinin geliştiği bir dönem olmuştur. Bu nedenle, aynı 1980’lerde olduğu gibi ekonomik ve stratejik nedenler İsrail’in üst seviyede iş birliği yapacağı ülkelerin belirlenmesinde öne çıkmıştır.[4]

İsrail’in Afrika ülkeleri ile ilişkileri (AFP)

İsrail’in 1956’dan günümüze Gana ile başlattığı ve bununla beraber stratejik ve ekonomik hedefleri doğrultusunda yürüttüğü Sahra Altı Afrika ülkeleri ile ilişkileri, 1973 sonrası yıllarda düşüşe geçmesine rağmen 1990’lar boyunca resmî temasların tekrar yapılandırılmasıyla belli bir standarda erişmiştir. Arap-Israil çekişmeleri ve ilişki kurduğu ülkelerin çoğalması bağlamında Afrika ülkelerine karşı durağan bir politika sergileyen İsrail, 2000 yılından sonraki uluslararası konjonktürde yalnız kalmaya başladığını hissetmiş ve yeniden Sahra Altı Afrika Ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemiştir.İsrail günümüzde hala bölgesindeki ve komşusu olan ülkelerle problem yaşamaktadır. Bu bağlamda İsrail yeni devletlerle ve Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme sinyallerini günümüzde de göstermektedir.

[irp posts=”24149″ name=”İsrail Seçimleri ve Yeni Dönemde Türkiye-İsrail İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Jacob, Abel. “Israel’s Military Aid to Africa, 1960-1966”, The Journal of Modern African Studies, Vol.9, No.2, August 1971

Keinon, Herb. “Israel seeks new friends to counter Islamism”, Jerusalem Post, 2 Aralık 2011,

Oded, Arye. Africa and the Middle East Conflict, Boulder: Lynne Rienner, London, 1987.

Chazan, a.g.m.,

Tüysüzoğlu,Göktürk. “İsrail Yalnızlaşıyor”, 7 Temmuz 2012, Erişim Tarihi: 10 Tem- muz 2012, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu

[1] Agdemir Murat. İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINDA BİR HAREKET ALANI: SAHRA ALTI AFRİKA ÜLKELERİ İLE İLİŞKİLER

[1] 9 Naomi Chazan, “Israel and Africa: Challenges for a New Era”, Roselyn Bell ve Michael Weintraub (Eds.), Israel and Africa: Assessing the Past, Envisioning the Future, American Jewish Committee’s The Africa Institute & Tel Aviv University’s The Harold Hartog School, May 2006, s.2

[1] Agdemir Murat. İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINDA BİR HAREKET ALANI: SAHRA ALTI AFRİKA ÜLKELERİ İLE İLİŞKİLER

[2] 9 Naomi Chazan, “Israel and Africa: Challenges for a New Era”, Roselyn Bell ve Michael Weintraub (Eds.), Israel and Africa: Assessing the Past, Envisioning the Future, American Jewish Committee’s The Africa Institute & Tel Aviv University’s The Harold Hartog School, May 2006, s.2

[3] Arye Oded, Africa and the Middle East Conflict, Boulder: Lynne Rienner, London, 1987, s.162-172.

[4] Chazan, a.g.m., s.9-10.

[/vc_toggle]

Libya’daki Temsilciler Meclisi Mısır’ı Libya’ya Davet Etti

0

Hafter destekçisi Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, Mısır ordusunun, hem Mısır hem de Libya’nın ulusal güvenliğini korumak için gerekirse Libya’ya askeri müdahale etme hakkına sahip olduğunu açıkladı.

Açıklamada, “İki ülkeyi hedef alan ulusal güvenlik tehditleri halinde Mısır Silahlı Kuvvetleri Libya’ya müdahale etmeli.” ifadesine yer verildi.

20 Haziran’da Libya sınırındaki askeri birlikleri kontrol eden Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır’ın Libya’ya olası müdahalesinin meşru ve sınır güvenliği için olacağını söyleyerek Libya’ya askeri operasyon sinyali vermişti.

Temsilciler Meclisi’nin Görevi Nedir?

Libya’da 2015 sonunda imzalanan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarıyla da uluslararası meşruiyet verilen Suheyrat Anlaşması sonucunda Libya’daki yürütme mercisi olarak Başkent Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti görevlendirilmişti.

Akile Salih’in başkanlık ettiği 200 sandalyeli Tobruk Temsilciler Meclisi de söz konusu anlaşmayla yasama organı olarak görevlendirilmişti.

Suriye’de Türkmen Olgusu: Suriye Türkmenleri

[irp posts=”26557″ name=”Ortadoğu Bölgesi’nde Türkmen Varlığı Üzerine Bir Giriş”]

Suriye Türkmenleri, Suriye’nin Osmanlı Devleti’nden ayrılması ve nihayetinde bağımsızlığını kazanmasıyla beraber Ortadoğu’daki diğer Türkmen gruplar gibi göz ardı edilmiş önemli bir topluluk olarak değerlendirilmelidir. Zira Suriye’nin Osmanlı Devleti’nden kopması sonrası; gerek Fransız manda yönetiminde Türkmenlerin hakları teslim edilmemiş gerek bağımsızlık sonrası süreçte Türkmenlere kurucu unsur veyahut azınlık statüsü verilmemiştir. Türkiye ile Suriye sınırı siyasi ve resmi bir sınırdır. Lakin bilinmesi gereken Hatay’ın alt kesimlerinin kültür, örf, adet, gelenek ve görenek zaviyesinde Hatay’ın üst kesimleri ile farkı olmadığıdır.

Suriye Türkmenleri; 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Suriye arasında imzalanan Ankara Antlaşması sonrasında Suriye’de kalan ve çoğunluğu Türkmen boylarına mensup olan Türklere[1] verilen isimlendirmedir. (Bu antlaşma ve 1939 Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ile beraber Suriye Türkmenleri ile aramızda fiziki ve siyasi bağ kesilmiştir. Nitekim Hatay’ın Türkiye’ye ilhak edildiği süreç incelendiği zaman Türkmenler ile alakalı herhangi bir adımın atılamamış olduğu görülmektedir.[2])

Suriye Türkmenlerinin Kısa Tarihi

Suriye Türkmenlerinin bölgeye gelişi ile alakalı kaynaklar farklı tarihlere yer vermektedir. Kaynakların taranması neticesinde Türkmenlerin bölgeye gelişinin Selçuklu Devleti’nin öncesine dayandığı görülür.[3] 1071 Anadolu’nun Türklere açılması ile Türklerin yayılma alanı genişlemiş ve sonraki yıllarda Oğuz Türklerinin Suriye’ye göçü yoğunlaşmıştır. Türkler esasında bölgede eskiden beri tanınmış bir milletti. Çünkü Türkler ‘İslam Halife’lerine savaşçı özellikleri sayesinde güç kaynağı olarak hizmet ederek bölgede günümüze varana kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Türkmen Oğuz boyları Suriye’ye yerleşirken iki koldan ilerlemişlerdir:

  1. Halep, Hama, Humus ve Şam yöresine yerleşmişlerdir.
  2. Lazkiye istikametine yerleşmişlerdir.

Suriye’de ilk Türk hakimiyetini ise Tolunoğulları Devleti[4] (868-905) ile başlatabiliriz. Abbasilerin bölgeye Mısır valisi olarak gönderdiği Ahmed bin Tolun bir süre sonra Abbasilerin merkezi otoritesinin zayıflamasıyla yeni bir devlet kurarak Mısır, Filistin ve Suriye’de hakimiyet sağlamıştır. Kısa bir hanedanlık süren -Mısır’da kurulan ilk Türk Devleti olarak bilinen- Tolunoğulları Devleti’ne Abbasiler son vermiştir. Tolunoğulları’ndan sonra bölgeye Abbasi halifesinin valisi olarak tayin edilen Muhammed bin Tuğç bölgede hakimiyetin sağlamış oldu. Hakimiyet alanındaki bu devlet Akşitler (İhşidiler) (935-969) idi. Mısır ve Suriye havzasında kurulan Akşitler o tarihlerde Mısır’ın batısında mevcut olan Fatımiler ile mücadele etmiş ve nihayetinde 969 yılında Fatımiler tarafından hezimete uğratılmıştır. 1040 yılında Dandanakan Savaşı ile kurulan Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157) ile Türkmenler tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıdır. Anadolu’ya gelmeden evvel Anadolu’ya keşif hareketleri düzenleyen Büyük Selçuklular 1071 Malazgirt adlı meşhur savaş ile Türklerin Anadolu’ya akın etmesine sebep olmuştur. Yine Eyyubi Devleti (1171-1252) tarihleri arasında Suriye havzasında boy göstermiş ve Haçlı Seferleri’ne karşı Selçuklular ile ittifak yapmışlardır.

Suriye, 1250 yılında Türkler tarafından kurulan Memlük Devleti (1250-1517) sınırları içerisinde kalmış ve Osmanlı Devleti tarafından Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Savaşları sonucu bu bölge toprakları Osmanlı’ya geçmiştir. Bu tarihler akabinde Suriye havzası, Osmanlı Devleti tarafından 1918 tarihine kadar Türk hakimiyetinde kalmıştır.

*Suriye Türkmen Meclisi’nin Çobanbey’de Gerçekleştirdiği Toplantı

Kısaca tarihi kronolojiye değindiğimiz bu bilgiler Türkmenlerin Suriye havzasında siyasi, kültürel, sosyo-ekonomik açıdan ne kadar belirleyici ve tarihi arka plan açısından ne denli güçlü olduğunun kanıtı niteliğindedir. Türkmenlerin bölgede asırlarca kalmış olduğu gerçeği ise bu kanıtı güçlendirmekte ve Türklerin bölgedeki nüfuzunu gözler önüne sermektedir. Zira Türkmenleri sadece etnik bir grup olarak da incelemek hatalı bir değerlendirmedir. Objektif olarak bakıldığında Türkmenler; İslam dinini yayma ve yaşatma noktasında, hacc yolunun emniyetini muhafaza etme, bölgedeki toplumlar arasında düzeni ve huzuru sağlama gayesi ve halifelik ile ilişkiler konularında her zaman ön planda olan bir millet olarak tarihi kayıtlarda geçmektedir.

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmesi ve Ekim 1918 Mondros Mondros Mütakeresi sonrası başlayan süreçte Suriye bölgesinin elden çıkışının hızlandığı görülür.[5] Malum olduğu üzere Mondros Mütarekesi’nin maddeleri incelendiğinde[6] Osmanlı Devleti’nin bu antlaşmadan büyük zararla çıktığı ve fiilen sona erdiği aşikardır. Bu maddelerin konumuz ile alakalı olanları ise; Osmanlı Devleti kuvvetlerinin İtilaf Devlet’lerine teslim olma şartı içermesidir.  -Misalen 7. ve 16. maddelere bakılabilir.-[7] Suriye’den ve diğer bölgelerden kayan Türk birlikleri aslında bölgenin geleceği açısından da Türkiye’nin yeni düzen kurulumundan uzak tutulacağının bir göstergesiydi. Nitekim 1918 tarihinden sonra vuku bulan hadiseler bu görüşü desteklemektedir. Fransızların Mondros Mütarekesi sonrası bölgede hakim konuma geçtiği vakit Suriyeli Türkmenler bu işgale karşı Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurdular.[8] Anadolu’da Fransız işgaline karşı başlatılan örgütlenme biçimi gibi Suriye Türkmenleri de örgütlenmişlerdi ve Fransız işgaline karşı olan isyanlar Ekim 1921 Ankara Antlaşması’na dek sürecekti. Türkiye ve Fransa arasında yapılan Ankara Antlaşması ise bu noktada Suriye Türkmenlerinin beklentilerini karşılayamayacaktı. Asırlarca ev sahibi olan Türkmenler artık azınlık statüsündeydi. Resmi olarak Fransız kuvvetlerinin 1920’de Şam’a girmesiyle başlayan Fransız hakimiyeti 1946 senesine kadar devam etti. ( Bu sebeple 1946 Suriye’nin bağımsızlık günü olarak milli tatil kapsamındadır.[9] ) Türkmenler ise bu zaman zarfında da mücadelelerine devam edeceklerdi.

Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından sonra ise Türkmenlerin durumu daha da sancılı bir hale bürünmüştü.[10] Suriye vatandaşı kimliği altında bir ulus devlet modeli beklenirken asırlarca bölgede ev sahibi olan Türkmen milletin bu yelpazede yerini alamadığı görülür. Nitekim bağımsızlık sürecinde kurucu olarak görülmeyen Türkmenler, Suriye’de Baas Partisi’nin iktidara gelişi ile beraber yoğun şekilde baskı altına alınmaya çalışılacaktı. Zira Baas Partisi’nin ideolojisi Arapları tek toprak altında birleştirmek idi. Böyle bir ideolojinin uzantısı, Suriye’de yaşayan Türkmenlerin Arap kimliği altında değerlendirilmesi olacak idi. Sosyalist Baas Partisi, toplumda hayat sürebilme şartını adeta kendiyle kurulması mutlak bir ilişkiye bağlayarak[11] sadece Türkmenleri değil Arap olmayan tüm azınlıkları asimile etme gayreti olarak değerlendirilebilir. Bu sıkıntılı süreçler akabinde 1970 yılında parti içi darbeyle iktidara gelen[12] Hafız Esed dönemindeyse Türkmenlere yönelik baskılar en üst seviyelere ulaşmıştır.[13]

Günümüzde Suriye Türkmenleri

Bu harita Suriye Türkmen Meclisi’nin resmi sitesinden https://meclisturkmen.org/tr/ alınmıştır.

2010 Arap Baharı sonrası çıkan olaylardan Suriye etkilenmiştir. Bilindiği üzere Arap Baharı’ndan en çok etkilenen ülkelerden biri de Suriye’dir. Zira Suriye’de daha müreffeh şartlar altında yaşamak isteyen halkın protestolarına Oğul Esed’in tutumu çok sert olmuş ve bu tutumun faturası ağır olarak Dünya’yı etkileyen bir terör örgütünün Suriye’de örgütlenmesine neden olmuştur: DAİŞ. Bununla birlikte Suriye, uluslararası bir göçmen krizinin mimarlığını yapan bir devlet haline gelmiştir. Suriye Türkmenleri’nin ise bu aşamada aktif bir eylemde bulunmadığı görülse de özellikle kırsal alanda yaşayan Türkmenlerin evlerini muhaliflere açtığı bilinmektedir.[14] Zamanla çeşitli çatıda birleşme gayretinde olan muhalifler konferanslar ve toplantılar düzenliyorlardı. Hatta ilk toplantının İstanbul’da gerçekleşerek Suriye Kurtuluş Cephesi adında bir yapının kurulduğunu belirtmek gerekir.[15] Toplantılar yapılırken Türkmenler de bu organizasyonlarda bulunarak Suriye’nin yeniden inşası sürecinde olmak istediklerini açıkça beyan ediyorlardı. Bununla birlikte Suriye Türkmenleri kendi aralarında farklı organizasyonlar kurmuşlardır. Bu yapıların başında kuşkusuz Suriye Türkmen Meclisi[16] yer almaktadır. Suriye Türkmen Meclisi Türkiye tarafından tanınan ve faaliyetleri ile Suriye’nin geleceği adına, Türkmenler adına hareket kabiliyetlerinin oldukça fazla olduğunu göstermektedir. 2013 yılında Ankara’da kurulmuş olup merkezini geçtiğimiz sene (2019) Suriye Çobanbey’e taşınmış bulunmaktadır. Suriye Türkmen Cephesi 2013 yılından bu yıla kadar Türkiye’nin yapmış olduğu yurt dışı operasyonlarda Türkiye’ye destek açıklamaları yapmış ve ülkemizdeki ve bölgemizdeki terör sorunu ile mücadelede Türkiye’nin yanında yer almışlardır. Bu malumatlarla birlikte Suriye’deki Türkmenlerin silahlandığını da belirtmek gerekir.  Siyasi ve askeri anlamda elini güçlendirmeye çalışan Suriyeli Türkmenler çeşitli isimler altında tugaylara ayrılmış (Halep ve çevresi birlikler Sultan Murat Tümeni; Bayır-Bucak bölgesindeki birlikler 2. Sahil Tümeni adı altında)[17] ve sadece Suriyeli Türkmenlere değil Suriyeli muhaliflere de yardımcı olmuşlardır.[18] Halihazırda Suriye Çobanbey’de merkezi olan Meclis’in faaliyetlerini aktif şekilde göstermesi oldukça önemlidir. Çünkü Türkmen nüfusunun bölgede daha da azalmasının önüne geçmiş olmakta, ülkenin geleceği açısından nüfus ve nüfuzunu koruyacağını sahada göstermektedir. Diğer taraftan mülteci olarak Türkiye’de bulunan Suriye vatandaşlara da bölgeye gidilip hayatın tesis edilebileceğini gözler önüne sermektedirler.[19]

Türkmenler bölgede asırlardır yönetim çarkının başında olmalarından ötürü toplumun her alanına hakim olan bir gruptu. 1. ve 2. Dünya Savaşı akabinde Türkmenlerin yaşam standartlarının eskisi gibi olmadığı aşikardır. Gerek Baas politikası gerek sonraki süreçte Türkmenlerin fakirleştiği görülür. Tüm bu zor şartlara rağmen benliğini devam ettiren Türkmenler kırsal alanlarda tarım, hayvancılık ve narenciyelik ile ilgilenir iken; şehirde hayatını idame ettirenler ise ayakkabı, hazır giyim, araba tamiri gibi küçük ölçekli işler ile meşgul olmaktadırlar. Memur olanların sayısının az olduğu da Türkmenleri sosyoekonomik durumlarının bilinmesi açısından vurgulanmalıdır.[20]

Suriye Türkmen nüfusunun coğrafi dağılımı – 2011 ORSAM Saha Raporu

Görüldüğü üzere bölgede asırlar boyu bir Türkmen kimliği olgusu vardır ve bu kimlik varlığını sürdürmektedir. Bölgede hakim konumda iken Osmanlı Devleti’nin dağılışından sonra azınlık durumuna düşen Suriye Türkmenleri yeni süreçte kurucu unsur rolünde olamamış hatta azınlık statüsünde görülmediğinin altı çizilmelidir. Tüm bunlara rağmen özellikle Arap Baharı süreci sonrasını baz alınırsa; Türkmenler yoğun şekilde siyasi ve sosyal hayatta adından söz edilen grup olarak gündeme gelmeyi başarmıştır. Çeşitli dernekler ve siyasi oluşumların yanında, askeri kanadı ile de mücadeleye devam eden bir yapı olarak sahnede varlığını korumaktadır. Tüm bunlara ilaveten eğitim seviyesi, basın yayın konusundaki iletişim düzeyi, ana dil problemi, ekonomik seviyenin artırılması gibi konuların üzerine gidilerek hiyerarşik düzenin daha fazla oturtulması Türkmenlerin faydasına olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise bu süreçte olduğu gibi Türkmenlere desteğini sürdürmeli ve Suriye Türkmenleri ile yakın temasını korumalıdır. (Türkiye’nin Türkmenler ile olan ilişkilerinin diğer ülkelerce de bilindiği unutulmamalıdır. 2015 tarihinde sınır ihlali gerekçesi ile Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi olayı sonrası Türk makamlarınca yapılan DAİŞ’e değil Türkmen soydaş ve akrabalara saldırıldığının belirtilmesi[21] ve Rusya’nın bu konu hakkında açıklama yapmak zorunda olması Türkiye ile Türkmenlerin birlikte değerlendirildiğinin ispatı niteliğindedir. )  Zira Türkiye Cumhuriyeti devletinin yurt dışına düzenlediği operasyonlarda basına sızan resimlerde görüldüğü üzere Türkiye ile akraba olan Türkmen vatandaşların Türkiye safında yer aldığı ve Türkiye’nin yurt dışı operasyonlarına destek verdiği gözlemlenmektedir. Basın üzerine düşen görevi yerine getirerek Suriye Türkmenlerini hatta tüm Türkmenleri inceleyen haberler sunmalı, akademi camiası bu konuda derinlemesine araştırmalar yayınlamalı, köşe yazarları fıkralarında Türkmen meselelerini inceleyerek fikirlerini sunmalı ve saha raporları yapan gözlemcilerimiz vesilesiyle bölge ile her zaman sıcak temasımız korunmalıdır.

Erdi Satılmış

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”26557″ name=”Ortadoğu Bölgesi’nde Türkmen Varlığı Üzerine Bir Giriş”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Fatih Kirişçioğlu, “Suriye’de İç Savaş Sürerken Suriye Türkleri”, Rapor No:1, (Ankara: 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 2013), 6.

[2]http://tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc020/kanuntbmmc020/kanuntbmmc02003658.pdf [Erişim Tarihi:

[3] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/anadoludan-once-suriyeye-geldiler-40024039 [Erişim Tarihi: 08.12.2015]

[4] Nadir Özkuyumcu, “Tolunoğulları”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2012), Cilt. 41, 233-236.

[5] Ahmet Emin Dağ, Emeviler’den Arap Baharı’na Halep Türkmenleri, Taşmektep Y., 2015, s. 60.

[6] https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/7-Mondros.pdf

[7] https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/7-Mondros.pdf

[8] Ahmet Emin Dağ, a.g.e., s. 62.

[9] https://www.sabah.com.tr/yazarlar/erhan-afyoncu/2018/04/15/suriyede-fransiz-mandasi

[10] Abdurrahman Mustafa, “Türkmenlerin Durumu”, DAİŞ 3. Dünya Savaşı’nın Deşifresi, (Ed.: Betül Soysal Bozdağan), (İstanbul: Hayykitap, 2016), 163.

[11] Nikolaos Van Dam, Suriye’de İktidar Mücadelesi, İletişim Y., 2000, s. 44.

[12] http://www.mfa.gov.tr/suriye-siyasi-gorunumu.tr.mfa

[13] Abdurrahman Mustafa, a.g.e, s. 164.

[14] Ahmet Emin Dağ, a.g.e., s. 104.

[15] https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/09/110915_syria_opposition [16.09.2011]

[16] https://meclisturkmen.org/tr/

[17] Abdurrahman Mustafa, a.g.e., 166.

[18] https://www.haber7.com/dunya/haber/911752-suriyeli-muhaliflere-turkmen-destegi [Erişim Tarihi: 06.08.2012]

[19] https://www.dha.com.tr/son-dakika/suriye-turkmen-meclisinden-vatana-donus-karari/haber-1678076 [Erişim Tarihi: 08.07.2019]

[20] Tarık Sülo Cevizli, “Suriye Türkmenlerinin Siyasallaşma Süreci ve Son Durumu”, Ortadoğu Türkmenleri aSempozyumu, Ankara: Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2014, s. 85.

[21] https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-turkmen-bolgesinde-dais-yok-kimse-kimseyi-kandirmasin/480952

[/vc_toggle]

Koronavirüsün Avrupa Birliği’ne Etkileri

2019 yılının sonlarında Çin’de ortaya çıkarak tüm Dünya’yı etkisi altına alan COVİD-19 şu ana kadar 6 milyonun üzerinde insana bulaştı. Mart ayında çıkış noktası olan Çin’de kontrol altına alınan virüs, Avrupa’da hızlı bir yayılım göstermeye başladı ve virüsün yeni merkezi Avrupa oldu. Virüsün ilk defa görüldüğü ocak ayında sıkı önlemler almayan Avrupa ülkeleri, mart ayından itibaren ciddi bir sınav verdi ve virüsün yayılımını kontrol altına almaya çalıştı. İşte bu noktada alınmaya başlayan önlemler ve bu önlemlerin ekonomik etkisi Avrupa Birliği’nin geleceğinin bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.

Bakıldığında, COVİD – 19 öncesi zaten Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin soru işaretleri artmaktaydı. Yakın yıllarda yaşanan problemleri zamansal sıralamayla ele almak gerekirse 2008 krizi sonrasında Güney ülkelerinin ekonomik zorluklar çekmesi üzerine Almanya başta olmak üzere hazırlanan ekonomik yardım paketleri uzunca bir süre tartışılmış ve bazı noktalarda Alman halkının tepkisini çekmişti. Bu kriz sonrasında Avrupa Birliği içerisindeki güney-kuzey ülkelerinin bloklaşması yeniden artmış, yapılan yardımların ülke ekonomilerine etkileri ve 2015 yılındaki düzensiz göç krizi ile gelen mülteci meseleleri Almanya, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin yükselişine neden olmuştu. Bununla birlikte 2016 yılında Birleşik Krallık’ta düzenlenen referandumda alınan ‘Brexit’ kararıyla Avrupa Birliği’nin geleceği gerçek manada sorgulanır olmuştur. Bu dalgalanmanın farkında olan Avrupa Birliği kurumları, 2017 yılında yayınlanan Beyaz Kitap başta olmak üzere çeşitli çalışmalarla Avrupa Birliği’nin geleceğinin nasıl olacağını planlamaya başlamışlardı.

İşte bu dalgalı süreçte ortaya çıkan pandemi, Mart ayından itibaren Avrupa Birliği üye ülkelerinin Avrupa Birliği ilkeleriyle uyuşmayan kararlar vermesine neden olmuştur. Öyle ki, gecikmeli de olsa İtalya’dan başlamak üzere ülkeler arası seyahat yasakları gündeme gelmiş ve Schengen anlaşması ise fiilen askıya alınmıştır. Ülkeler maske ve sağlık malzemeleri ihracatlarını sınırlandırarak ortak pazarı bir kenara bırakmıştır. Dahası, bazı ülkeler diğer üye ülkelerin maske alımlarına el koymuş ve böylece bir nevi devletler arası haydutluklar görülmüştür.

Fakat Avrupa Birliği içerisindeki asıl mücadelenin bundan sonra başlayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Zira, Avrupa Birliği’nin güneyindeki İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin koronavirüsten ekonomik olarak daha ağır bir şekilde etkileneceği gözükmektedir. Bu nedenle İspanya ve İtalya’nın başını çektiği güney ülkeleri, çözüm olarak ‘Korona Tahvilleri’nin piyasaya sürülmesini ve tüm ülkelerin birlikte borçlanarak süreci atlatmasını talep etmektedir. Bununla beraber Almanya ve Hollanda’nın öncü olduğu kuzey ülkeleri ise tahvil çıkarılmasını bir çözüm olarak görmezken, farklı ekonomik çözüm yolları önermektedir. Bu ülkelerin başlıca gerekçesi ise mali disiplin konularında Akdeniz ülkelerinin daha gevşek bir görüntü çizmesidir. Siyasi açıdan bakıldığında ise, 2008 krizi sonrası Yunanistan gibi ülkelere yardım konusunda başı çeken Almanya ve diğer ülkeler bu duruma kendi toplumlarını zor ikna etmişler ve hatta bu nedenle aşırı sağ partilerin oy oranının ve AB karşıtlığının yükselmesini engelleyememişlerdir.

Dönemin Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun, ekonomik destekleri sağlayan Merkel karşısında bu duruşu sonrasında istifasına ve ilk seçimlerde Meclis’e dahi giremeyişine neden olmuştur. (2011)

Hal böyle iken, korona tahvilleri konusunda bir türlü anlaşma sağlanamaması nedeniyle İtalya ve Fransa gibi ülkelerden üst perdeden Avrupa Birliği’nin geleceğini sorgulayan sesler yükselmiştir. Bu noktada korona tahvilleri konusuna kuzey ülkelerinin sıcak bakmaması üzerine İtalya Başbakanı Conte, “Bu, Avrupa Birliği’nin varlığına yönelik büyük bir tehlike” şeklinde bir demeçle Avrupa Birliği’nin geleceğinin önümüzdeki süreçte sorgulanabileceğini ifade etmiştir. İspanya Başbakanı Sanchez’in de benzer yönde açıklamalar yaptığı görülmüştür.

Bununla beraber, Avrupa ülkelerinin ekonomik konularda bir orta yol bulabileceği düşünülebilir. Nihayetinde Almanya, Finlandiya, Hollanda gibi ülkelerin güney ülkelerin ekonomik sorunlarına yardımcı olabilmek için belli oranda ekonomik destek sağlayacakları zaten beklenmektedir. Ancak bunun neticesinde toplumların nasıl tepki vereceğini öngörmek hayli güçtür. Geçtiğimiz günlerde Alman Anayasa Mahkemesi’nin Alman halkının parasının diğer ülkelerde harcanamayacağına dair aldığı karar da Almanya’da Avrupa Merkez Bankası tahvil alımlarına karşı yükselen sesin neticesinde yapılan başvuru sonucunda gelmiştir. Henüz on yıl öncesinde Yunanistan’a yapılan yardımların bu ülkelerde aşırı sağın yükselişinin nedenlerinden olduğu su götürmez bir gerçektir. Hatta Birleşik Krallık’ın ‘Brexit’ ile Birlik’ten ayrılmasının nedenlerinden birinin de bazı üye ülkelerin ekonomik sorunlarıyla uğraşmak istememek olduğu açıktır.

Zaten mülteci meselesi ve yeni mülteci dalgası nedeniyle kırılgan hale gelen toplumlarda, ekonomik sorunların da baş göstermesi halinde AB karşıtlığının daha da yükseleceği öngörülebilir. Pandeminin başlarında İtalya’da Avrupa Birliği bayrağının bazı vatandaşlar tarafından yakılmasına ilişkin videolar sosyal medyada çokça paylaşılmış, İtalya’nın Avrupa Birliği’nden alması gereken yardımı almadığı ve yalnız kaldığı yorumları ülkede bulunan bir çok siyasi tarafından gündeme getirilmişti. Artan tepki neticesinde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “AB adına, zamanında yanınızda olamadığımız için özür diliyorum.” ifadesiyle İtalya’dan özür dilemiştir.

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen

İşte bu kargaşanın uluslar nezdinde yarattığı tepki ile koronavirüsün ulus devletlerin etkisini artıracağı ve küreselleşmenin yara alacağı yönündeki yorumlar birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa Birliği ülkelerinde sağ partiler tarafından önderlik edilen yeni ‘exit’ süreçlerinin yaşanabilmesi olasıdır.

Tüm bu olgulara, Macaristan’da olağanüstü hal kurumunun suistimal edilmesi ve otoriterleşmenin artmasına Avrupa Birliği’nin karşılık veremeyişi de eklenince, Avrupa Birliği kurumları arasında bir sistemsel enstrüman ve yaptırım eksikliği olduğu açıkça görülmektedir. İşte bu süreç belki de, Avrupa Birliği’ni sistemsel bir dönüşüm içerisinde girmeye zorlayan bir sürece evrilebilecektir.

30 Mart 2020 tarihinde Macar Parlamentosu  hükümete ”acil durum” süresince kanun hükmünde kararname çıkarma, bazı kanunların uygulanmasını askıya alabilme ve asılsız haber yayanlara 1 ile 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılabilme yetkisini veren yasa tasarısını kabul etti.

Yine bu sürecin içinde, Avrupa ülkelerinin ABD ve Çin’le ilişkilerinin nasıl seyredeceği de önemli olacaktır. ABD ve Çin arasında günden güne kızışan güç mücadelesinde Birleşik Krallık ABD’nin yanında bir anlayışla Çin’e karşı saf tutarken, Almanya bu konuda net bir tutum belirlememiştir. Hatta Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Dünya Sağlık Örgütü karşıtı tutumu nedeniyle Trump’ı eleştirmiş ve Trump’ın tutumunun çözümden yana olmadığını ifade etmiştir. İşte bu noktada, Avrupa ülkelerinin Çin ile ne kadar işbirliğine gideceği ve ekonomik sorunlarda ABD’nin ne kadar Avrupa Birliği’ne yardımcı olabileceği gibi meseleler önümüzdeki süreçte gündeme gelecektir.

Neticede, Avrupa Birliği’nin pandemi sürecinde özellikle sağlık sistemi konusunda iyi bir sınav vermediği, pek çok ülkenin sağlık sisteminin çöktüğü ve medikal malzeme konusunda sıkıntı yaşandığı açıktır. Bununla beraber, yakın tarih örneklerinde Avrupa Birliği’nin hatalarından ders çıkarma ve bu derslerin neticesinde gerekli yenilenmeyi yapmak konusunda sağlam adımlar atabildiği görülmüştür. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği’nin gelecekte böyle bir salgına daha hazırlıklı olacağı ve sağlık malzemeleri konusunda bir daha sıkıntı yaşamayacağı düşünülebilir.

Bununla beraber, borçlanma oranı çok yüksek olan Güney Avrupa ülkelerinin ekonomik resesyondan fazlasıyla etkileneceği anlaşılmaktadır. Fakat dünyanın en büyük ekonomilerini bünyesinde barındıran Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki uzlaşı neticesinde bir orta yol bulacaktır ve bulunan bu yol krizi hisseden ülkelerde krizin etkilerinin hafifletilmesinde mutlaka etkili olacaktır. Ancak asıl önemli olan, krizi hisseden ülkelerde Avrupa Birliği yardımının beklentileri karşılayıp karşılamayacağı ve buna halkın tepkisi ile krizi daha az hissederek ekonomik yardımda öncü olan ülkelerde halkın bu yardımlara olan tepkisi olacaktır. İşte bu noktada, Avrupa Birliği’nin birlik olma olgusu karşısındaki esas tehdit ekonomik kriz veya ülkeler arasındaki tartışmalar değil bu olaylara Avrupa ülkelerinde toplumun vereceği yanıttır. 1929 Büyük Buhran’ında ülkelerin yetersiz kalması neticesinde aşırı sağ partilerin iktidara gelerek dünyayı yıkıma götürdüğü sürecin bir benzerinin günümüzde Avrupa Birliği’nin dağılmasına yol açan ‘exit’ süreçleri ve aşırı sağ partilerin iktidarı şeklinde ortaya çıkması olası gözükmektedir.

1929 Büyük Buhran’ında elinde “Neden babama iş vermiyorsunuz?” yazılı bir pankart tutan çocuk.

Kanaatimce, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımın ertesinde doğan Avrupa Birliği, önceki ekonomik krizlerden de dersler almış olduğundan her şeye rağmen süreci dağılma tehlikesini bertaraf ederek geçirecektir. Pandeminin Avrupa Birliği’nde yıllardır eksikliği anlaşılan bir sistemsel dönüşüm ihtiyacını ortaya çıkardığı zaten görülmektedir. Bu sistemsel dönüşümü gerçekleştiren ve bölge ülkeleriyle yeni işbirlikleri kuran Birlik ülkeleri, salgından büyük oranda güçlenerek çıkabilecektir. Bu noktada, Türkiye ile kurulması muhtemel ilişkilerin ilk adımının da Türkiye- AB arasında imzalanan gümrük birliği anlaşmasının günümüz şartlarında revize edilmesi ve Türkiye’ye vize muafiyetinin sağlanması olabilecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.trthaber.com/haber/dunya/abnin-gelecegini-konusmak-icin-henuz-erken-474241.html

https://covid19.setav.org/koronavirus-sonrasi-ab-tamam-mi-devam-mi_77

https://www.dw.com/tr/koronavir%C3%BCs-abyi-siyasi-krize-s%C3%BCr%C3%BCkl%C3%BCyor/a-52986819

https://www.setav.org/5-soru-koronavirus-ve-avrupa-birliginin-gelecegi/

https://www.bloomberg.com/opinion/articles/2020-04-25/coronavirus-has-exposed-the-eu-s-creeping-irrelevance

https://www.consilium.europa.eu/en/policies/covid-19-coronavirus-outbreak-and-the-eu-s-response/

https://www.theguardian.com/world/2020/apr/12/after-coronavirus-how-will-europe-rebuild

https://www.euronews.com/2020/03/27/the-future-of-the-european-project-is-at-stake-eu-in-crosshairs-of-coronavirus-pandemic

[/vc_toggle]

Uluslararası Güvenlik Kurgu ve Uygulamaları

(“Uluslararası Güvenlik Kavramı ve Tehdit Algısı” adlı yazının devamıdır) Uluslararası güvenlik kavramının tanımını ve  tüm uluslar için öneminde bahsettik. Uluslararası güvenlik kavramının dünyada nasıl kurgulandığını ve uygulandığı konusundann bahsetmek gerekir. Güvenlik hukuki olarak zaten cezalar ve yaptırımlarla alakalı bir tarafının olduğunu biliyoruz (Habermas, 2018). Yani uluslararası güvenlik yaptırımları ve cezalarıyla hukuki bir kavramdır. Aynı zamanda içerdiği ilişkisellik bağlamında uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve sosyolojiyi de içine alan bir perspektif oluşturur (Hobsbawn, 2007).

Uluslararası toplum değişen ve dönüşen dünyada ortak bir güvenlik mekanizması kurmaya çalışmıştır. İlki I. Dünya Savaşı sonrası  “Milletler Cemiyeti” olarak ortaya çıkmış, ikincisi ise  II. Dünya Savaşı sonrası organize olan “Birleşmiş Milletler’dir”.  İki kurumda uluslararası güvenlik mekanizmaları olarak uluslararası mülteci krizlerini, radikal hareketleri önlemeyi, azınlıkları korumayı ve insan hakları ihlallerini önlemeye dair bir takım girişimleri yapmışlardır (Karabulut, 2015). Ancak Soğuk Savaş dönemi göstermiştir ki bu kurumlar yeterli etkiye sahip olamamış galiplerin mağluplara üstünlüklerinin bir yansıması olarak kalmıştır. Soğuk Savaş döneminde NATO ve Varşova Paktı gibi hareketler uluslararası güvenlik paradigmasının evrensel olamadığını gösteren kurumlardır (Huntington, 2004).

Bu kurumlar vasıtasıyla uluslararası güvenlik olgusu yeni kavramlarla değişim yaşamıştır. I. ve II. Dünya Savaşları’nda geçerli savaşlara dair yapılan ittifak ve birlikler yerini bölgesel ve küresel anlamda kolektif işbirliği ve müttefiklik  anlaşmalarına ve örgütlerine bırakmıştır. Bunun içinde ekonomik işbirliği ve kültürel alanda uyum ve değişim de eklenmektedir. Hatta eğitim kurumlarıyla veya öğrenci değişimleriyle de katkı sağlanmıştır (Caforio, 2017).

Peki nedir bu yeni kavramlar? Birincisi; kolektif güvenlik kavramıdır. Devletlerarası oluşturulan normlar ve kurallar ile saldırganlığı ya da aşırılığı birlik olarak durdurma çabasını ve çalışmasını açıklar. Ancak bu teoriler pratikte yeterli olmamıştır. Devletler belirli birlik-kardeşlik duyguları ile değil de ulusal çıkarları ve uluslararası denklemlere göre hareket etmişlerdir. Almanya ve Fransa buna örnek gösterilebilir. İki ülke de hem I. Dünya Savaşı hem II .Dünya Savaşı’nda birbirlerine karşı nefretle kanlı savaşlar verdiler . Ancak bugün iki ülke neredeyse 300 milyar dolar ticaret hacmine sahipler ve iki tarafında kazandığı denklemlerde anlaşmazlık yaşamıyorlar (OEC, 2017). İki ülke de Avrupa Birliği’ni hem ekonomik hem de güvenlik anlamında domine etmekte uluslararası güvenlik denklemlerinde güçlü bir aktör olmaktadır.

Önemli kavramların ikincisi ise kolektif savunmadır . Ortak bir düşman veya potansiyel bir ortak düşman varsayımına dayanır . Kolektif güvenlikten farklı olarak düşman tanımlaması zorunludur . Güvensizliği sağlayan nedenin veya ülkenin ortadan kaldırılması amaçlanır . Güvenlik bir amaç doğrultusunda organize edilir . Kolektif savunma grubuna dahil olan devlet zorunluluk olarak karşı tarafı da düşman gördüğünü kabul etmektedir (Karabulut, 2015)  . Varşova Paktı ve NATO’yu örnek verebiliriz buraya.

SONUÇ

Şüphesiz uluslararası güvenlik olgusu toplumların nasıl tehdit veya tehlike altında olmadan yaşayabileceği sorunsalı üzerine kurulmuştur. Heywood’un (Heywood, 2017) bahsettiği şekilde “güvenlik genellikle uluslararası politikanın acil sorunu kabul edilmiştir. Çünkü güvenliğin sağlanması istikrarlı ve düzenli olabilmesi bir anlamda güvenliğe bağlıdır. Her çağda olduğu gibi güçlü devletler uluslararası ilişkilerde etkin rol oynamaktadırlar. Ancak küreselleşmenin güvenlik üzerinde oynadığı rol uluslararası kurum ve kuruluşlara ve denklemlere verilmesi gereken önemi artırmaktadır.

İlişkiler sadece askeri olmakla kalmayıp siyasi . kültürel ve ekonomik alanlarda da pekiştirilmektedir . Bu ilişkiler sayesinde ulus devletler çıkarlarına yönelik hareket etme konusunda daha güvenli hissediyorlar . İnsan psikolojisi gereği zaten birlik olmak insana güven hissettirmektedir . Uluslarda kendilerini güven içinde hissetmek için uluslararası birliklere ve kurumlara ihtiyaç duymaktadır .

Her ne kadar liberal, rekabetçi görüşlerin demokratik ilerleyişi daha da artıracağı düşünülse de kanaatim bunun böyle olmadığı yönündedir . Huntington’ın ortaya koymaya çalıştığı bir perspektiften bakıyorum . Rekabet ve liberal ortam ulusların çıkarlarının ötesine varmak istemelerinin önünü açmakta ve uluslararası kurumlar aracılığıyla da anti-demokratik ve anti-liberal baskı ve engellemeleri kullanmaktadır (Huntington, 2004).

Tabi ki saldırgan tutumlara karşı uluslararası bir birlik anlayışı zaten liberal görüşün içinde bulunmaktadır. Ancak uluslararası güvenlik fikri artık ulusal güvenlik  fikrine baskın gelmektedir. Bundan önceki yıllara baktığımızda Ortadoğu ve Asya özellikle olmak üzere tüm dünyada ulus devletlerin diktatoryal ve baskıcı rejimlerine tanıklık ettik.

İdeolojik arka planı önem vermeksizin Sovyet Sosyalizmi , Ortadoğu’da Baas veya İhvan-Müslimin hareketleri, Afganistan ve Irak işgalleri, Vietnam Savaşı gibi olaylar bize gösteriyor ki aslında uluslararası güvenlik iç politikada da belirleyici bir kavramdır . Uluslar önceleri iç politikada halkı baskı altına almak konusunda daha sert ve daha rahat iken bugün küreselleşme ile gelen medya ve basın ulaşılabilirliği ve gelişimi , ülkeler arası hızlı dolaşım , diplomatik temsilcilik vb unsurlarla devletin kapalı olmasının zorluğu  gibi unsurlar ulusal politikaları dönüşüme uğratmıştır.

İktidarın direkt otorite olarak değil de uluslararası kurumlar üzerinden ilişkileri yürütmeyi tercih ettiği bir düzen oluşmuştur. Bugün geldiğimiz nokta güvenlik kaygılarının standardize olmaya başladığı “radikal dinci terör” dalgasının insanları ulusal kabuklarından çıkaran ve dünyada olup bitene dikkat etmelerini gerektiren bir uluslararası güvenlik düzeni getirmiştir.

Tabi ki askeri güç uluslararası güç için en önemli unsurlardan biridir . Dünyada şuan tartışmasız en iyi askeri güç olan ABD uluslararası güvenlik paradigmalarını da şekillendiren devlet olmaktadır. Ama ABD’de dahil bütün ülkeler uluslararası güvenliğe dikkat etmektedir. 11 Eylül sonrası ABD’de uluslararası sığınmacılar, dini radikalizm vb konulara uluslararası güvenlik algılarındaki değişime bağlı olarak daha çok yönelmiştir.

Sonuç olarak; denklemin bir tarafına güvenlik bir tarafına başka şeyler koyduğumuzda devletin, sermayenin ve halkın önce güvenlik seçeceği bir dönemdeyiz. İstikrar ve güvenliğin uluslararası ortamda sağlanabilir olması ulusal ortamda da sağlanabileceğine bir işarettir. Ancak günümüzde geldiğimiz nokta uluslararası güvenlik üzerinde çalışan kurumların aslında güçlü devletlerin otoritelerini sergiledikleri bir iktidar aracı olmaktadır. Pek çok konuda anti-demokratik ve baskıcı politikalar bu sayede meşruiyet kazanmaktadır. Güvenlik sorununun gideceği nokta ise belirsizdir ve görünüşe göre belirsiz kalmaya da devam edecektir.

Adil İnce

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Baylis, J. (2008). Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı. Uluslararası İlişkiler Dergisi , 69-85.

Caforio, G. (2017). Askeri Sosyoloji. İstanbul: Nobel Yayınları.

Giddens, A. (2017). Siyaset , Sosyoloji ve Toplumsal Teori. İstanbul: Metis Yayınları.

Habermas, J. (2018). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Heywood, A. (2017). Küresel Siyaset. Ankara: BB101.

Hobsbawn, E. (2007). Küreselleşme , Demokrasi ve Terörizm. İstanbul: Agora Yayınları.

Huntington, S. (2004). Asker ve Devlet. İstanbul: Salyangoz Yayınları.

Karabulut, B. (2015). Küreselleşme Sürecinde Güvenliği Yeniden Düşünmek . Ankara: Barış Kitap.

Lewis, B. (2018). Semitizm ve Anti-Semitizm. Ankara: Akılçelen Yayınları.

OEC. (2017). Observatory Of Economic Complexity. 05 19, 2020

https://oec.world/tr/profile/country/deu/

[/vc_toggle]

Alman İstihbaratı BfV açıkladı: MİT’in Odak Ülkelerinden Biri Almanya

0

Alman iç istihbarat teşkilatı BfV’nin yıllık raporunda, Almanya’nın MİT’in odak ülkelerinden biri olduğuna ve Türk istihbaratının odağında PKK, Gülen yapılanması ve muhaliflerin bulunduğuna işaret edildi. Raporda öne çıkanlar şöyle:

  • “Güvenliği Tehdit Eden Aşırı Yabancı Hareketler” başlığı altında “Ülkücü Hareket”in PKK ve DHKP-C ile birlikte yer alması dikkat çekti.
  • “Geniş yetkilere” sahip olduğu belirtilen Hakan Fidan başkanlığındaki MİT’in 8 bin ila 9 bin personeli bulunduğu belirtildi.
  • MİT’in Almanya’da hem açık kaynaklardan bilgi topladığı hem de örtülü casusluk faaliyetleri yürüttüğü aktarıldı.
  • Türkiye kökenli topluma nüfuz etme amaçlı girişim çabalarına dikkat çekilen raporda, MİT’in aynı zamanda Almanya genelinde, siyasi karar alma süreçlerini etkilemeye, Alman siyaseti, ekonomisi, ordusu, bilim dünyası ve yüksek teknolojisine yönelik istihbarat edinmeye çalıştığı vurgulandı.
  • Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB), bu sene raporda yer almadı.
  • PKK, yaklaşık 14 bin 500 üyeyle yabancı aşırı hareketler arasında en büyük grubu oluşturdu.
  • Son dönemde PKK etkinliklerine katılanların sayısının gerilediği vurgulandı.

Milliyetçilik Ne Değildir?

Yazıma başlamadan ilk önce şunu belirtmek istiyorum: Bu yazı bir siyasi partiyi veya siyasi ideolojiyi desteklemek amaçlı yazılmamıştır. Bir düşünce sistemi olan milliyetçilik düşüncesinin vatandaşlarımız arasında yanlış bilinen taraflarına karşılık, tamamen Türk Milliyetçiliğinin kurucusu olan Alparslan Türkeş’in sözlerini kaynak alarak doğrusunu anlatmaya çalışacağım.

Milliyetçilik Nedir?

“Milletimizi sevmek, vatanımızı sevmektir, devletimize sadakatle bağlı olmaktır. Milliyetçiliğimizin temel kaynaklarının başta geleni İslam imanı, İslam ahlak ve faziletiyle Türklük şuuru, Türk milletine karşı beslenen derin duygu derin sevgidir” diyor Türkeş. Bu sözden de anlayacağımız üzere Milliyetçilik özetle bu açıklamadır. İnsanlarımız arasında bu kavram bazen çok farklı yerlere çekilmekte. Kimisi içindeki İslam anlayışını yok sayarken kimisi de bu anlayışa öncelik veriyor. Hâlbuki Milliyetçilik düşüncesi ne İslam’ı yok sayar ne de İslam ya da Türklükten birisine öncelik verir. İki anlayış birbiriyle harmanlanarak Milliyetçilik düşüncesi meydana gelmiştir. Tekrar belirtiyorum: Milliyetçiliğin aslında özü ve özeti Türkeş’in yukarıda verdiğim açıklamasıdır.

Milliyetçilik Ne Değildir?

Yukarıdaki konunun devamı niteliğinde başka bir yanlış bilinen konu olan ırkçılık meselesinden bahsetmek istiyorum. Irkçılık; kendi ırkını üstün kılma ve diğer ırkları dışlamaktır. Milliyetçilik ile taban tabana zıt bir anlayıştır. Baktığımız zaman Milliyetçiliğin içinde İslam anlayışı olduğu için zaten ırkçılık ile alakası olamaz. Bu konuya yine kaynak olması münasebetiyle Türkeş’in ırkçılık hakkındaki birkaç sözünü aşağıya bırakmak istiyorum:

“Irkçılığı reddeden bir Milliyetçilik anlayışımız var”

“Bizim Milliyetçilik anlayışımız milli kültürü esas alan bir anlayıştır”

“Elhamdülillah Müslümanız. Irkçılık İslam’a da aykırıdır ve çok sakat bir siyasi görüştür”

Bu sözlere baktığımızda Milliyetçilik için ırkçılık değildir demek isabetli olacaktır. Lakin yine kendi vatandaşlarımız arasında milliyetçiliği ırkçılık olarak gören, kafatasçılık olduğu düşüncesinde olan insanlarımız var. Türk Milliyetçiliğinin kurucusunun sözlerini kaynak olarak kabul edip baktıklarında eminim ki bu düşüncelerinden sıyrılacaklardır. Çünkü ırkçı olan Naziler ile Türk Milliyetçilerini karşılaştırdığınız zaman hiçbir benzerlik görülemez. Tamamen aykırı ve ters düşüncelerdir.

Bir başka yanlış bilinen mevzu ise faşizmdir. Türk Milliyetçiliğin faşist bir anlayış olduğunu savunan vatandaşlarımız var. Bunu söyleyebilmemiz için iki kavramın da anlamlarına bakmamız gerekiyor. Milliyetçiliğin anlamını Türkeş’in açıklamalarıyla yukarıda belirtmiştim. Türk Dil Kurumu’na göre faşizm “Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti” şeklinde açıklanmıştır. Baktığımız zaman “aşırı bir ulusçuluk” ve “baskı düzeni” konularından Türk Milliyetçiliği için bahsedemeyiz. Bu konuya yine kaynak olması açısından Türkeş’in birkaç açıklamasından bahsetmek istiyorum:

“Biz hiçbir zaman faşist olmadık, faşist değildik”

“Demokrat olduğumuzu, hiçbir zaman faşist olmadığımızı belgelerle ispat ettik ve savcı o iddiasından vazgeçmek zorunda kaldı”

Milliyetçilik ve faşizm kavramlarının anlamlarını incelediğimizde ve bunlara ek kaynak olarak Türkeş’in sözlerini eklediğimizde gönül rahatlığıyla Milliyetçilik faşizm değildir diyebiliriz. Irkçılık konusu için söylediğim gibi bu konuda da böyle düşünen vatandaşlarımızın küçük bir araştırma sonunda aslında düşündükleri gibi olmadığını göreceklerine eminim.

Yanlış bilinenler arasında şahsen beni en çok üzen konu Milliyetçilerin Kürt vatandaşlarımıza karşı sanki bir düşmanlık besler gibi anılmaları olmuştur. Bu tamamen safsatadır. Milliyetçiliği savunan insanlar, Kürt vatandaşlarımızı kendi öz kardeşi kabul eder ve İslam çatısı altında birlik ve beraberlik ilkesiyle yaşamayı yeğler. Bu hassas konuda yine net bir şekilde anlaşılması için Türkeş’in konuşmalarından birkaç cümleyi belirtmek istiyorum:

“Doğulu vatandaşlarımız, Kürtçe konuşan insanlarımız bizim öz kardeşlerimizdir”

“900 küsur seneden beri biz beraberiz. İslamiyet kazanında yoğrulmuşuz, kaynaşmışız”

“Kürt sorunu yok. Kürtler bizim kardeşimiz, bizim insanlarımız. Temiz insanlar”

“Kürtçe konuşan kardeşlerimiz ne kadar Kürt ise Türkçe konuşan bizler de o kadar Kürt’üz. Biz Türkçe konuşanlar ne kadar Türk isek onlar da bizim kadar Türkler”

Türk Milliyetçiliğinin kurucusu Türkeş’in bu sözleri bağlamında baktığımızda rahatça söyleyebiliriz ki Milliyetçilik Kürt vatandaşlarımıza karşı düşmanlık değildir.

Bugün Türkiye’deki Milliyetçilik anlayışında yanlış bilinen 3 önemli konuyu, Alparslan Türkeş’in sözlerini kaynak kabul ederek açıklamaya çalıştım. Umarım yanlışlarını bilen vatandaşlarımız açısından faydalı olmuştur.

Fikirlerimizi kavga ve kargaşa ile değil, konuşma ve sulh yolu ile tartışmalıyız. Bir gün bu seviyeye ulaşma ümidiyle…

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.youtube.com/watch?v=aCcD5ZAlCis tüm video (24 saniye)

https://www.youtube.com/watch?v=AKmZOvZy8wM 0:42-0:45 ve 1:27-1:42 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=rqGEP3S1K7Q 0:47-0:50 ve 0:55-1:02 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=hAwc3WPsak4 0:12-0:13 ve 0:33-0:42 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=rMuEeVbD-O4 ilk 5 saniye ve 0:15-0:21 dakikaları arası

https://www.youtube.com/watch?v=78JqcZ0caKo ilk 7 saniye ve 5:58-6:10 dakikaları arası

[/vc_toggle]

Avustralya Hong Kong ile Yaptığı Anlaşmayı Askıya Aldı

0

Çin ile Avustralya arasındaki gerginliğin yansıması Hong Kong’a taşındı. #Avustralya Başbakanı Morrison, Çin’in, Hong Kong Özel İdari Bölgesi’nde yürürlüğe koyduğu Ulusal Güvenlik Kanunu’nun bölgeye esaslı değişiklikler getirdiğini belirterek, Hong Kong ile suçluların iadesi anlaşmasını askıya aldığını açıkladı.

Hong Kong’da yürürlüğe giren yasa ile #Çin medyası tarafından Hong Kong’un “vatan hainleri” olarak yansıtılan muhalif gazeteciler, iş adamları ve aktivistlerin ulusal güvenlik gerekçesiyle yargılanmalarının önü açılırken, bu kapsamda yasaklanan suçları işleyenlere 3 yıldan müebbete kadar hapis cezası verileceği belirtiliyor.

Avustralya, COVID-19 sonrası ABD’nin Çin’e yönelik yaptığı eleştirilerde Washington’u desteklemişti ve daha sonra Çin kaynaklı olduğu düşünülen siber saldırılara maruz kalmıştı.

ABD, DSÖ’den Çekildi: Peki Şimdi Ne Olacak?

0
‘ABD’nin çekilme kararı, Dünya Sağlık Örgütü’nü nasıl etkileyecek?
1948’de Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde ABD ve diğer küresel güçler tarafından kurulan DSÖ, toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmaların merkezi durumunda.
Kurulduğundan bu yana DSÖ’nün bir numaralı finansörü konumunda bulunan ve resmen çekilen ABD, DSÖ bütçesinin yüzde 25’ini (893 milyon dolar) sağlıyordu.Washington’ın çekilmesi sonrası DSÖ’nün Çin, İngiltere, Almanya, Fransa ve daha birçok ülkeden destek konusunda anlaştığı belirtildi.
  • 27 Haziran’da salgına karşı finansal destek sağlamak amacıyla “DSÖ Vakfı” kurulduğu duyuruldu.
  • DSÖ’nün kısa vadede zorluk yaşamayacağı, zaten DSÖ mevzuatına göre, üye bir ülkenin örgütten ayrılması için 1 yıl önceden bildirimde bulunması gerekiyor.

Uluslararası Af Örgütü: Myanmar Ordusu Savaş Suçu İşledi

0

Uluslararası Af Örgütü, 19 Arakanlı Müslüman’ın öldüğü Myanmar Ordusu’nun saldırılarının savaş suçu olduğunu açıkladı.

Uluslararası Af Örgütü Asya Pasifik Direktörü Nicholas Bequelin yaptığı açıklamada, “Myanmar yönetimi insanlara Covid-19 sebebiyle evde kalma yönünde baskı yaparken Arakan ve Chin eyaletlerinde insanların evlerini yakıyor ve sivilleri öldürüyor” diye konuştu.

Son 6 ayda 10 bin Müslüman göç ederken, bölgede bir yıldır internetin kesik olduğu belirtiliyor.

 

Rusya, Suriye’ye Yardım Konvoyu Tasarısını Reddetti

0

Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye üzerinden 2 sınır kapısından Suriye’ye insani yardımların girişine olanak sağlayan ve 10 Temmuz’da görev süresi dolacak olan mekanizmanın yenilenmesini veto etti ve konseye kendi karşı tasarısını sundu.

Rusya’nın tasarısı Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısındaki Babülhava’dan sadece 6 ay uluslararası yardımların girişini öngörüyor ancak o da reddedildi.

Anlaşmazsa sağlanmazsa yardım konvoylarının geçişi kapanacak ve yaklaşık 3 milyon Suriyeli için hayati derecede önem taşıyan yardımlar duracak.

Libya’da Sirte ve Cufra Merkezli Askerden Arındırılmış Bölge Oluşturulabilir

0

Almanya Dışişleri Bakanı Maas, Libya’da taraflara gecikmeksizin ve koşulsuz müzakerelere başlama çağrısı yaparak, “Bunun için ilk önemli adım Sirte ve Cufra’nın askerden arındırılması olabilir.” dedi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres da “Libya’da askerden arındırılmış bir bölge oluşturulması için adım atıyoruz. “ açıklamasında bulundu. Açıklamaların arka planında ne var?

Sirte ve Cufra Hafter kontrolünde. Türkiye destekli UMH’nin Sirte’ye yönelik askeri operasyon için hazırlık yaptığı biliniyor. UMH’ye göre bu iki bölgede kontrol sağlanmadan masaya oturulmayacak.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ise Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu ve bu iki bölgeye saldırı olması halinde Libya’ya müdahale edeceklerini açıklamıştı.

Libya’nın ikiye bölüneceği ve bunun altyapısının hazırlandığı iddia ediliyor.