MOSSAD Nedir ve Kimlerden Oluşur?

Mossad; dünya genelinde faaliyet gösteren, en gizli, en bilinmeyen istihbarat örgütüdür. Çoğu kimse İsrail gibi “küçük” bir devletin niçin ve nasıl böyle bir organizasyona sahip olduğunu anlayamaz. Süper güç ABD’nin CIA’i dışında dünyada bu kadar etkin tek istihbarat örgütünün İsrail’e ait olması aslında oldukça dikkat çekicidir. Mossad’ın kurulmasından önce İsrail Devleti’nin istihbaratı SHAI isimli örgüt tarafından sağlanıyordu. Mossad’ın kurulmasıyla bambaşka bir yapılanma ve dünyanın en tehlikeli cinayet şebekesi oluşturuldu. Bu cinayet şebekesi pek çok ülkede mafyayı, terör örgütlerini ve kontrgerillayı örgütledi.

MOSSAD logo

Mossad’ın bölümleri:

Mossad, çalışmalarını farklı alanlarda uzmanlaşmış 4 ayrı bölümle yürütür. Bunlar: Askeri İstihbarat, Yerli Gizli Servis, Yabancı İstihbarat Servisi ve Aliyah Beth.

 Birinci bölüm: “Askeri İstihbarat”

“Mossad’ın askeri istihbarat bölümü, ‘Aman’ olarak tanınır. İbranice adı ‘Agaf ha-Modi’in’dir. Bunun tercümesi, “istihbarat kanadı”dır. Görevi Müslüman ülkeler hakkında bilgi toplamaktır.”

“Aman” çok iyi organize edilmiş bir askeri birliktir. Altı bölümden oluşur. Özellikle iki bölüm tarafından yönetilir: Toplama ve Prodüksiyon. Toplama bölümü, sınır ötesine ajanlar göndermek, radyo kanallarını ele geçirmek, genellikle ülkelerdeki telefon konuşmalarını dinlemekten sorumludur.

İkinci bölüm: “Yerli Gizli Servis”

Yeril Gizli Servis; başına Isser Harel getiriliyor. Bu servis “Shin-Beth” adında. Genel Güvenlik Servisi anlamında.

Shin Beth, Destek ve Operasyon olmak üzere iki bölüme ayrılıyordu. Destek bölümünde, sorgulama teknolojileri, koordinasyon ve operasyonlar için lojistik destek vardı. Operasyon bölümü ise üçe ayrılıyordu: 1- Koruma ve güvenlik: İsrail elçiliklerini, Başkan’ı ve İsrail savunma sanayinin korunması, 2- Müslüman ülkelerle ilişkiler, 3- Müslüman olmayan ülkelerle ilişkiler.”

Üçüncü bölüm: “Yabancı İstihbarat Servisi”

 Bu servisin ilk Başkanı Boris Gurtel’dir. “Yabancı istihbarat servisi Varash’ın toplantı saati, yeri hiçbir zaman bilinmez. Dikkatlice saklanır. Varash, halka hiç açıklanmamıştır. Varash’ın görevi, çeşitli gizli servisler arasında bağlantı kurmaktır.

Politika Şubesi, adına rağmen, İsrail istihbaratının denizlerarası kolunu oluşturur. Bu şubenin ajanları diğer gizli servislerle bağlantı kurarlar. Politika Şubesi ajanları Londra, Roma, Paris, Viyana, Bonn ve Cenevre’de İsrail konsolosluklarında diplomasi kisvesi altında operasyonlarını yapıyorlardı. Böylesi daha avantajlıydı, çünkü diplomatların dokunulmazlıkları vardı.

Dördüncü bölüm: “Yer altı Gizli İşleri Servisi”

Aliyah Beth (Yer altı Gizli İşleri Servisi). Bu bölüm yer altı gizli işlerine devam edecekti. Orijinal görevi Yahudilerin Filistin’e kaçmasını sağlamak ve bu işi yasal hak haline getirmekti. 1937’de Haganah tarafından kuruldu. Bu bölümün başında Saul Meyeroff, takma adlı Shiloah, vardı.

Mossad’ın Yahudileri Göç Ettiren Kolu: “Aliyah Beth”

Yahudileri Filistin topraklarına göç ettirme görevini Mossad’ın özel bir bölümü üstlenmiştir. Bu iş için kurulmuş olan Aliyah Beth isimli alt örgüt, dünyanın pek çok yerinde düzenlediği provokasyonlarla sahte bir Yahudi aleyhtarı hava estirmiştir.

Aliyah Beth, ‘Sihirli Halı Operasyonu’ (Operation Magic Carpet) adı altında bir operasyon düzenledi. Bu operasyonda Near East Air Transport Corporation adında, İsrail hükümetiyle gizli bağları olan bir şirket kullanıldı. 1948 ve 1949’da bu şirket Yemen ve Aden’li 50 bin Yahudiyi gizlice İsrail’e taşıdı.

*Oğuzhan Başaran


StratejikOrtak.com misafir yazar.

SSCB ile Ortadoğu Ülkeleri Arasındaki İlişkiler

İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonrasına kadar Sovyetler Birliği‘nin Ortadoğu bölgesine var olan bir ilgisinden bahsetmek zordur. Ancak Soğuk Savaş ile beraber İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı iki süper gücün çekişme alanlarından birinin de Ortadoğu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bize kalırsa başlangıç olarak 1948 yılına gidilmeli… BM Genel Kurullarında İngiliz Mandası Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için tartışmalı toplantılar yapılıyordu. Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğu ülkelerinin bu toplantılarda kullandıkları oyun rengi İsrail Devleti’nin kurulması yönündeydi. Böylece İsrail, gerekli oy çoğunluğuna ulaşarak bağımsızlık kazanıyordu. Yeni kurulan devleti ABD’den sonra ikinci sırada Sovyetler tanıdı.

Sovyetler Birliği ilk dönemlerinde İsrail’le kurmuş olduğu ilişki, ortak düşman olan Nazilere karşı verilen savaş, kurtarıcı Sovyetler, sempati kazanmış Yahudiler ile özdeşleştirilmiş olabilir. Ancak burada unutulmaması gereken, savaşın hemen ardından başlayan ABD/Batı yayılmacılığına bir karşı hamle de olabileceğidir. Şöyle ki İsrail’in kurulduğu dönemde Irak, Ürdün ve Mısır Kraliyet aileleri İngiltere (ardılı ABD) ile yakın ilişki içindeydi. Bu ülkeler Batılı devletlerin amaçları doğrultusunda hareket etmekte, başta petrol olmak üzere Batılı ülkelere hizmet verip, önemli bir ticari güzergah üzerinde yer alıyordu. Sovyetler Birliği hem ilkesel olarak ülkelerin bağımsızlığını savunulması hem de örtülü olarak bu alanda Batı egemenliğinden ziyade tarafsız ülkelerin olması amacıyla İsrail kuruluşuna destek vermiştir. 1948 yılındaki savaşta da Çekoslovakya üzerinden sağladığı silahlar ile etkin rol oynamıştır.

Ancak İsrail, tarafını Ortadoğu’da artan ABD etkisinden yana kullanarak, Sovyetlere görece mesafeli durmuştur. 1950’li yıllarla beraber ise sahneye eski konumunun aksine yeni bir aktör olarak Mısır çıkıyordu. İngiliz Emperyalizmi ve onun kuklası olarak adlandırdığı Kraliyet ailesine karşı ortaya çıkan askeri yönetim denge siyaseti ve güçlü bir hale getirmek istediği ordusunun silah ihtiyacı için yeni bir müttefik arıyordu. Bu müttefik Mısır için Batı ile farkı olmayan ABD olmayacağına göre Sovyetler olacaktı.

İlk temaslar Çekoslovakya üzerinden yapılan silah antlaşması ile başladı. İlerleyen dönemlerde Mısır’da hakimiyetini devam ettirmek isteyen İngilizler, Mısır devlet başkanı Abdül Nasır’ın Aswan Barajı projesine önce destek vermiş sonra da bir kriz yaratıp Nasır’ın gücünü kırmak için desteğini çekmişti. Nasır da baraj projesini bitirmek amacıyla Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini duyurdu. Birbirini izleyen olaylar sonucunda Kanal’a saldıran İngiliz ve Fransız birliklerinin meydanda savaş kazanmasına rağmen masa başında geri adım atmasını sağlayan etkenlerden birisi de Mısır’a açıkça destek veren Sovyet gücüydü. Sovyetler yarım kalan projeyi de üstlenip bitmesini sağladılar.

Cemal Abdül Nasır döneminde Sovyetlerin Ortadoğu’daki en önemli müttefiki Mısır’dı. Kah Doğu Bloğu ülkeleri üzerinden kah direkt Sovyetler üzerinden sağlanan ağır ve modern silahları, ülkeye gönderilen Sovyet askeri danışmanları izledi. Bu danışmanların sayısı o kadar çoktu ki Mısır’daki İsrail ajanları danışmanların ülkelerine kitlesel olarak dönüşlerinde hemen İsrail’e savaş alarmı gönderiyorlardı. Sovyetler askeri ve ekonomik alanda yapmış oldukları yardımlara karşı Mısır ve diğer Arap Ülkeleri İsrail karşısında galip gelemiyor, galip gelemediği gibi de İsrail’in savaşı durdurması yönünde baskıyı hep Sovyetler sayesinde elde ediyorlardı. Örneğin Altı Gün Savaşları’nda İsrail Batı Şeria ve Golan Tepelerini işgal ediyor, Mısır’ı Sina Yarımadası’ndan tamamen atarak Süveyş Kanalı’na dayanıyordu.

Savaşın altıncı gününde Sovyetler İsrail ile tüm ilişkilerini keserek, bazı yaptırımlar ile tehdit ediyordu. ABD’yi de konu hakkında uyarıp, askeri tedbirler almaktan kaçınmayacaklarını bildirmesinin ardından İsrail ertesi gün bütün cephelerde ateşi kesti. Böylece Sovyetler Arap kuvvetlerinin tam anlamıyla yok olmasını önlemiş oldu. Kendisine yakın Arap Rejimlerinin eski krallıklara dönüşmesine izin vermeyeceğini başta ABD olmak üzere dünyaya bildiriyordu.

Nasır’ın ölümü ile başa geçen Enver Sedat, Nasır’dan farklı bir politika izleyerek kaybettiği toprakları siyaset ile almak için ABD’ye yanaşmaya başladı. İsrail’e karşı ABD’nin yanında yer almak, ABD’nin tüm yardım gücünü İsrail’e vermesini engellemek demekti. Bir gün Sedat ülkedeki 15 bin kadar Sovyet danışmanının ülkelerine dönmesini istedi.

Mısır’la bozulan ilişkiler Baas Partisi‘nin iktidarda olduğu Suriye’yi daha ön plana çıkardı. Hali hazırda Suriye ile ilişkiler 50’lerde başlamış, 1957’de Türkiye’nin de aralarında bulunduğu komşu ülkelerin Suriye’yi Sovyet uydusu olmakla itham ettiği dönemde ilk krizini yaşamıştı. ABD’nin yayınladığı Eisenhower Doktrini Sovyetleri bölgede daha etkin olmaya itti. Bunun için bölgedeki müttefiklerine sıkı sıkı bağlandı. Güneyden gelecek tehditler için ve Sovyetlerin bölgedeki varlığı için Akdeniz’deki donanma, donanma için de Mısır ve Suriye’deki limanlar hayati önem taşıyordu.

Bu durumu iyi analiz eden Hafız Esad, Moskova‘ya giderek milyon dolarlık yardım antlaşmaları ile geri dönüyordu. Gizli antlaşma maddelerinde ise Sovyetler olası bir İsrail saldırısında topyekun yardım etme sözüne varıncaya kadar vaatler veriyordu. Mısır ile ilişkilerin bozulduğu dönemde Suriye’ye yapılan yardım en üst seviyeye çıktı. Bunların başında İsrail hava gücüne karşı kurulan hava savunma sistemleri geliyordu. İsrail’den havalanan uçakların, Suriye hava sahasında kendilerine dönen füzeleri görmesi ile geri dönmesi bir oluyordu. Günümüzde de Suriye dış politikası, en önemli ortak olan Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Rusya ile eskiden gelen geleneklerle devam etmekte…

Bölgede Sovyetlerin bir diğer önemli ortağı Irak‘tı. 1958’de darbe ile krallığa son verilmesi ile başlayan ilişkiler Irak’ın, Saddam Hüseyin döneminde uyguladığı kalkınma projelerine en önemli destek sağlayıcısı olarak devam etti. Bu destek, Ordu için ağır araçlar ve silah temininden, kültürel hayatın şekillenmesini sağlayan faaliyetlerde Sovyet eğitmenlere kadar geniş bir çerçevede yapıldı. Örneğin 1967 yılında Bağdat’ta açılan Bale ve Müzik okulunda bizzat Moskova’dan gelen eğitmenler hizmet veriyordu. Sovyetler Irak’a verdiği desteği gösteren bir diğer olay ise Kuveyt’in işgaliydi. BM, Irak’a silah ambargosu ve gerekirse askeri yaptırım ile tehdit ederken, Sovyetlerin ısrarla vermiş olduğu askeri destek ABD ve diğer Batılı ülkelerin eleştirilerini de beraberinde getirdi.

Mısır’da erken sonlanan Sovyet varlığı, Irak ve Suriye’de Birliğin dağıldığı döneme kadar devam etmiştir. Son günlerini yaşayan Sovyetler her bölgeden olduğu gibi Ortadoğu’dan da elini çekmiş, kendi iç meselelerine yoğunlaşmıştır. Ekonomik sorunlarla uğraşan ülke, Ortadoğu ülkeleri için yine çalınacak bir kapı olmuş ancak eski dönemlerde olduğu gibi karşılık beklenmeden verilen yardımların artık verilmeyeceği gerçeği ilişkileri yavaş yavaş bitirmiştir.

Sovyetlerin güney komşusu İran ile olan ilişkileri ise ilk dönemlerde pek iyi değildi. Şah rejimi altındaki İran bölgede önce İngiltere sonra ABD’nin en önemli müttefiklerindendi. Yine de Sovyetler bu ülkeden elini çekmedi ve ekonomik ve altyapı projelerini üstlendi. 1979’daki İslam Devrimi ile yaratılan ABD karşıtı havadan yararlanmak isteyen Sovyetler, bir müddet siyasi ortamı izlemişti. Ancak Humeyni’nin ABD’ye karşı ‘Büyük Şeytan’ tavrı Sovyetlere karşı ‘Küçük Şeytan’ olarak tezahür etmişti. İlişkiler kopma noktasına gelmişse de İran siyasal dengelerin buna izin vermeyeceğini anlaması ile bu yolda geri adım atmıştır. Ancak Sovyetlerin İran-Irak Savaşı’nda her iki taraf arasında gidip gelmesi ilişkileri sarsmıştı. İlerleyen yıllarda ise karşılıklı ilişkiler önce Sovyetler sonra Rusya ile yapılan nükleer antlaşmalarından günümüzdeki duruma kadar gelmiştir.

Bölgede son olarak değineceğimiz Sovyetlerin bir diğer siyasal ortağı da Muammer Kaddafi’nin Libya’sıdır. Libya da bir tür sosyalizm politikası izlemesine rağmen Kaddafi öncülüğünde İran gibi ne Batı ne Doğu diyerek kendine has bir orta yol izleme amacı gütmüştür. Ancak ABD ve Batı bloğu yerine Sovyetler ile olan ilişkisi daha kuvvetlidir. Dış politikada Sovyetler ve diğer komünist ülkeler ile beraber hareket etmiştir. Libya ile Sovyetlerin ilişkisi büyük silah alımları ve binlerce Doğu Bloğu danışmanlarını içeriyordu. Hatta Kaddafi, Sovyetlerden satın aldığı silahları başarısız olsa dahi gemi ile IRA’ya göndermeye bile çalışmıştır. Libya’nın Sovyet silahlarını Çad ile olan gibi savaşlarda kullanması daha önceden yapılan yardımların Sovyet çıkarları ile çatışan tutarsız faaliyetlerde kullanılmaması kuralının açıkça ihlaliydi. Sonuç olarak 1980’lerin sonlarında iki ülke arasında ilişkiler yavaş yavaş bir düşüş izledi.

2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle Ortadoğu’da varlığını hissettiren iki süper güçten Sovyetlerin 1980’li yılların sonuna doğru bölgeden çekilmesi bir takım değişikliklere neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminde bölgedeki ülkeler ya ABD yanlısı Kraliyet aileleri ya da Sovyetler Birliği yanlısı Arap Milliyetçiliği ve Sosyalizmi harmanlamış seküler devletlerden oluşuyordu. Sovyetlerin etkinliğini sonlandırması bölgede bir İsrail ve ABD hegemonyasını başlattı. İsrail kendisini dizginleyen bir süper gücün olmayışı ile daha saldırgan bir tavır sergilemiş, ABD ise varlığını tam anlamı ile bütün Ortadoğu’ya yaymaya başlamıştır. Örnek vermek gerekirse, bazı tarihçiler, Siyonizmi ırkçılık olarak nitelendiren BM Genel Kurulu’nun 3379 sayılı kararının 10 Kasım 1975’de SSCB tarafından düzenlendiğini iddia ediyor. Bu görüşü doğrular nitelikte, aynı karar Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD öncülüğünde alınan 4686 sayılı karar ile yürürlükten kaldırıldı. (Türkiye bu oylamada çekimser oy kullanmıştır)

Emperyalizme karşı Baas fikri ile politikalarını şekillendiren devletler ise (özellikle İran’daki devrim sonrasıyla başlamak üzere) İsrail ve ABD ile olan mücadelelerinde yalnızlıklarından dolayı daha din endeksli hareket etmeye başlamıştır. Bu süreçte hem önceden var olan hem de yeni ortaya çıkan İslami felsefe ile kurulmuş oluşumlar güç kazanmaya başlamıştır. Suudi Arabistan (ayrıca günümüzde Katar) gibi petrol zengini ülkeler bu oluşumların ilk sırada finansörleri olmuşlardır. Sovyetlerin bölgeden çekilmesi, son yıllardaki Arap Baharı hareketleri ile Soğuk Savaş döneminden beri gelen liderlerin yerlerini terk etmek zorunda kalmasının bir ayağı olarak görülebilir. Suriye tarafını ayrı tutarsak pek tabi…

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Bağdat Ziyareti Ne Getirdi?

Irak’la bir süredir gerilen ilişkileri düzeltmek üzere Bağdat’a giden Başbakan Binali Yıldırım’ın ziyaretinden, başta Başika olmak üzere birçok konuda net bir uzlaşma çıkmadı. Ancak Türk yetkililere göre, gerilimin sürdüğü bir ortamda ziyaretin yapılmış olması bile iki ülke ilişkileri açısından büyük önem taşıyor.

Bağdat-Ankara ilişkileri, öncelikle İran’ın Irak üzerindeki etkisi ve Tahran ile Ankara’nın bölge politikalarındaki taban tabana zıt politikaları sebebiyle uzunca bir süredir gergindi. Bu gerginlik, Aralık 2015’te Başika Kampı’ndaki Türk askeri varlığının artırılmasıyla birlikte iyice su yüzüne çıktı. İki ülke liderleri arasında Başika krizi üzerinden sert atışmalar yaşandı.

Yaz aylarından bu yana ilişkilerin düzeltilmesi için çabalar yoğunlaştı. Son olarak 17 Ekim’de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ümit Yalçın ve beraberindeki heyet Bağdat’a giderek istihbarat, dışişleri ve güvenlik birimlerinden yetkililerle görüştü. Bu ziyarette sağlanan uzlaşma önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Irak Başbakanı İbadi’nin telefon görüşmesini sağladı, ardından 7 Ocak’ta Başbakan Binali Yıldırım’ın beraberinde kalabalık bir heyetle Bağdat’a gidişinin yolunu açtı.

17 Ekim’de yapılan görüşmelerin ilerisine geçilmedi

Bu ziyaret, sadece gerçekleştiği için bile iki ülke ilişkileri açısından önem taşıyor. İki yıl sonra bir Türk Başbakan’ın Bağdat’a gidişi, ilişkilerin olumlu yönde seyretmesi için önemli bir adım oldu.

Ancak Yıldırım’ın ziyaretinde, 17 Ekim’de Ümit Yalçın başkanlığında yapılan görüşmelerde sağlanan uzlaşmanın ilerisine geçilemedi.

17 Ekim’de Iraklı yetkililerle Türk yetkililer Başika kampının Musul operasyonu sonuna kadar kalması, sonrasında ise Türk askerinin Irak’tan çekilmesi konusunda anlaşma sağlanmıştı. Iraklı yetkililer, Türkiye’nin Musul operasyonuyla ilgili üç hassasiyetini anladığını belirtmiş, operasyon sonuna kadar Başika kampı için olumsuz bir girişimde bulunmayacağını teyit etmişti. Bu hassas konular; Musul’a ve Telafer’e Şii milislerin girmemesi ile PKK’nın Sincar’daki yapılanmasının büyümemesi…

Ümit Yalçın da Türkiye’nin sadece bu hassasiyetler gerekçesiyle orada olduğunu, Irak topraklarında Ankara’nın farklı bir emeli olmadığını belirtmişti. İki taraf hâlâ aynı görüşte olmasa da birbirinin pozisyonu anlamış, böylece gerginlik büyük ölçüde giderilmişti.

Ankara, varılan bu uzlaşmayı kağıda dökmeyi, böylece ileride yaşanacak olası gerginlikleri engellemeyi hedefliyordu.

Yıldırım, Bağdat’ta Ankara’nın Musul operasyonuyla ilgili hassasiyetlerini tekrar dile getirdi, İbadi bu hassasiyetleri anladığını bir kez daha tekrarladı. Iraklıların Başika Kampı’ndan Türk askerinin çekilmesi talebi bu görüşmede de yinelendi. Yıldırım da İbadi’ye, Türk askerinin Irak toprakları üzerinde farklı bir emeli olmadığını, Musul operasyonu sonrası Türk askerinin çekileceğini söyledi.

Başika’dan çekilme konusunda uzlaşı kağıda dökülmedi

Yıldırım’ın ziyaretinde ortaya çıkan metinde Başika’yla ilgili iki madde dikkat çekti:

İki taraf, Başika Kampı’nın bir Irak kampı olduğunu vurguladı.

Irak tarafı, Başika kampı hususundaki tutumunun sabit olduğunu belirterek, Türk tarafının kuvvetlerini çekmeye yönelik süreci başlatması ve bu meselenin sona erdirilmesi gerekliliğini vurguladı.Türk tarafı, Irak’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyduğunu yineledi.

Metne giren “Başika, Irak kampıdır” ifadesiyle, Ankara’nın Irak toprakları üzerinde başka hedefleri olmadığı ortaya konulmuş ve Bağdat’ın hassasiyetleri giderilmiş oldu. Diğer maddede de aslında bir uzlaşıya varılmadığı, iki tarafın farklı pozisyonlarını koruduğu ve bu pozisyonları iki tarafın da anladığı ortaya konuldu. Musul operasyonu sonrası Türkiye’nin de endişeleri giderilmiş olursa Türk askerinin kamptan çekileceği konusunda sözlü olarak uzlaşıya varıldı, bu uzlaşı metinde yer almadı.

Ankara’nın en önemli hassasiyeti olan Sincar’daki PKK varlığıyla ilgili de İbadi bir adım attı. Ziyaret öncesi “PKK’nın Irak topraklarını kullanarak Türkiye’ye saldırıda bulunmasını kabul edemeyiz” açıklaması yapan Irak Başbakanı, Yıldırım’la düzenlediği ortak basın toplantısında da PKK ile ilgili soruya “Anayasamız, ne olursa olsun kimsenin komşu ülkelere saldırmasına izin vermiyor” diye yanıt verdi.

Türkiye’nin hedefi, Musul operasyonu sırasında PKK’nın Sincar’da daha fazla güçlenmesinin ve daha fazla alanı ele geçirmesinin önüne geçmek.

Başika Kampı

İran’daki iki siyasi güçten iki farklı yaklaşım

Irak üzerinden doğrudan etkisi bulunan Tahran da, Ankara ile Bağdat’ın yakınlaşmasını yakından takip ediyor. Bağdat ziyaretinin, Türkiye ile İran’ın Suriye’de ateşkes konusunda işbirliğine gittiği bir dönemde yapılması tesadüf değil. Al Jazeera’ye konuşan Türk yetkililer Tahran’ın yaklaşımının ikiye ayrıldığını, İran’da etkili iki siyasi gücün iki farklı yaklaşımı olduğunu söylüyor.

Türk yetkililere göre, Ruhani’ye yakın ılımlı kesim İran’ın etkisini tehdit eden bir durum olmadığı sürece, yakınlaşmadan rahatsız değil. Başika’daki yaklaşık 500 Türk askeri, Irak topraklarına doğrudan bir müdahalede bulunmadığı sürece bu gruplar için sorun teşkil etmiyor. Ancak, Devrim Muhafızları ve ona yakın kesimlerde Başbakan’ın Bağdat ziyareti bir rahatsızlık yarattı.

Kaynak: Aljazeera

PYD ve DAEŞ Denkleminde Fırat Kalkanı Harekatı

Suriye iç savaşında bölgeye en büyük zararı veren terör örgütlerinin başında şüphesiz PYD ve DAEŞ gelmektedir. Buna rağmen , bahse konu örgütlerin son dönemlerde özellikle de Fırat Kalkanı operasyonu çerçevesinde büyük kayıplar verdikleri gözlemlenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanı Sayın Fikri Işık’ın yaptığı bir açıklamada, Fırat Kalkanı harekatı ile 1294 DAEŞ, 306 PYD mensubu teröristin etkisiz hale getirildiği belirtilmektedir. Şüphesiz bu mücadele sürdürülecektir.

Terörist grupların esas niyeti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine ve toprak bütünlüğüne zarar verme niyeti FETÖ, PKK ,DAEŞ veya PYD olsun farklı strateji ve saldırılar ile gerçekleşmesine rağmen amaçlarına ulaşamamaları, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Türk Devlet geleneği çerçevesinde kendi bekasını tehdit eden unsurları etkisiz hale getirme kabiliyetinin operasyonel anlamda devam etmesi ile görülmektedir. Hatırlanacağı üzere, 1974 Mutlu Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleşmeden evvel, Kıbrıs’ta Türklere yapılan saldırılar, silahlı ve gerilla taktiği çerçevesinde pek çok sivil soydaşımızın ölümüne sebep olsa dahi, neticede Rum terör örgütü EOKA’nın gerek adadaki Mücahitler gerekse Türkiye’nin askeri müdahalesi ile hedeflerine ulaşması engellenmiştir. Bu açıdan da bakıldığında bugün gerçekleştirilen Fırat Kalkanı Operasyonu bir askeri müdahale niteliğinde olması ve bölge güvenliğini tesis etmesi açısından oldukça önem arz etmektedir.

Türkiye 24 Ağustos saat 04.00’de Cerablus bölgesinin DAEŞ terör örgütünden temizlemek için askeri harekat başlatmıştır. İlk hedef 5 bin kilometre karelik alanın terörden temizlenmesiydi. Türkiye ve koalisyon öncülüğündeki ÖSO kuvvetleri ile icra edilen bu operasyon daha sonralardan koalisyon devletlerinin desteğini çekmesine rağmen bugün halen devam etmektedir. Devletimiz tam bir kararlılıkla güneyde El Bab kurtarılmadan başarı elde edilemeyeceğinin farkındadır. Nitekim, Fırat Kalkanı Harekatında gelinen son noktada Azez ve Cerablus hattını geçerek sınırdan 25 km içerideki El Bab şehri , Türk silahlı Kuvvetleri tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu şehir DAEŞ örgütünün Rakka’dan sonra ikinci başkent olma özelliğine sahiptir. Son derece önemli stratejik bir yeri vardır. Membiç ve Halep şehirlerini birbirine bağlamaktadır.  TSK böylesine önemli bir bölgeyi operasyona başlamadan önce her açıdan değerlendirerek operasyona başlamış ve bugün gelinen aşamada anılan bölgelerin kuşatmasında bulunan teröristleri tamamıyla temizleme safhasına gelmiştir.

Fırat Kalkanı kapsamında alınan yerler

Fırat Kalkanı Harekatı sadece DAEŞ’e değil PYD/YPG terör örgütünü de kapsamaktadır. Türkiye devletinin güneyinde kurulması hedeflenen sözde bir “Kürdistan devleti”, her zaman Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit teşkil etmesiz söz konusudur. Zira ayrılıkçı terörist Kürtlerin hedefinde Türkiye Cumhuriyeti’nin doğusunun da sözde “Kürdistan” bölgesi içerisine dahil edilmesi hedefi yatmaktadır.

Tüm bu art niyetli adımların önüne geçilmesi, gerçekleştirilen Fırat Kalkanı Operasyonu ile mümkün olmuştur. Şüphesiz, Tarih boyunca Türk devletlerinin bekasına tehdit oluşturan unsurlar yok olmuştur olmaya da devam edecektir. Böylesine hayali ve sözde  “Kürdistan devletinin” kurulması için ayrılıkçı teröristlerin hedefi Afrin ve Membiç kantonlarını birleştirme adımı ile söz konusu olabileceği değerlendirilmiştir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Fırat Kalkanı operasyonu  ile hem PYD/PKK hem de DAEŞ terör örgütlerine darbe indirmiştir.

Türkiye’nin müttefiki durumunda olan NATO hiçbir şekilde bu operasyona destek vermemesi düşündürücüdür. Özellikle de ABD’nin YPG’ ye uçak dolusu mühimmat ve silah yardımı yapması ve buna devam etmesi son derece talihsiz bir durumdur. Amerika kendini savunma adına ortaya koyduğu “DAEŞ ile mücadele ediyor” gerekçesi tamamı ile altı boş bir savunmayı ortaya koymaktadır. Özellikle de ABD yapımı MANPAD hava savunma füzeleri yardımının tespit edilmesi neticesinde DAEŞ’in f-16 uçakları mı var? sualini sormak gerekmektedir.

Hakikaten de bugün Türkiye’nin elinde  YPG’ ye silah yardımı konusunda son derece önemli deliller bulunmaktadır. Tüm bu bilgi ve belgelerin ilk fırsatta uluslararası camia ile paylaşılacağı beklenmektedir. Pek tabi ki gelinen bu sürece değin Türkiye Cumhuriyeti’nin her fırsatta ABD’li yetkilileri YPG konusunda uyarmasını dikkate almayan Amerika, bugün terörist YPG’nin Fırat’ın batısını geçememesi karşısında Türkiye’nin kendi ve bölge ülke güvenliğini sağlamada göstermiş olduğu kararlılığı ve kabiliyeti kabullenmesi gerekmektedir.  DAEŞ’in sınırımızdan çekilmesi konusu da ayni netice ile sonuçlanacaktır. Türkiye hiçbir surette haklarının gaspına müsaade etmeyecek,teröristlerin hedeflerini ve amaçlarını kabul etmeyecektir.

Düşündürücü olan NATO’nun  müttefiki olan Türkiye’ye destek vermemesi ancak terörist YPG’ ye silah yardımı yapıp her türlü desteği sağlamasıdır.

Bu durum hiçbir surette anlayış ile kabul edilecek durumu yansıtmamaktadır. Öte yandan bugün Suriye’de ateşkes ilan edilmiş ve bunun garantörleri Türkiye ve Rusya olmuştur. Batı’nın ve ABD’nin dahil isimleri  anılmamıştır. Bu Türkiye ve Rusya’nın batıya rağmen iş birliklerini geliştirmesiyle gerçekleşmiştir. Rus jetleri ateşkesin ardından ilk defa El Bab‘da DAEŞ hedeflerini vurmuş ve vurmaya da devam etmektedir. ABD’nin yapamadığını yapmaktadır.

Tüm bu başarının neticesini Fırat Kalkanı Harekatı’na bağlamak  ve kararlı duruş ile mücadeleye devam etmeye bağlamak yanlış olmayacaktır. Nitekim, Astana zirvesini yeniden şekillenmeye başlayan yeni dünya düzenin ilk adımı olarak yorumlaya biliriz. Tüm bu süreçte, El Bab sonrasında Türkiye’nin hedefinde YPG kontrolündeki doğuda Membiç, batıda Afrin olacaktır. Bu hususla, ABD Rakka operasyonunu YPG’ ye yaptırmaktan vazgeçmediği sürece Türkiye büyük risk alarak Rusya ile Rakka’ ya yürüyeceği aşikardır.  İlerleyen günlerde taraflar net bir şekilde saflarını belirleyecektir.

Suriye’de Ateşkesin Olmadığının Kanıtı: Barade Vadisi

Suriye’de Şam’ın kuzey batısında yer alan Barade bölgesi, Türkiye ve Rusya’nın çabalarıyla yürürlüğe giren ateşkese rağmen, Esad rejimi ve onun için savaşan milislerin hedefi olmaya devam ediyor. Her ne kadar Suriye’de ateşkes olsa da Barade’de ateşkesin gerçekleşmediğini iki farklı harita ile görmek mümkün.

28 Aralık 2016: Ateşkesten 2 gün önce Barade Vadisinin haritası.

28 Aralık 2016 Barade Vadisi

8 Ocak 2017: 30 Aralık’ta başlayan ateşkese rağmen rejim güçleri Barade vadisinde bazı ilerlemeler sağladı. (Ateşkes şartlarına göre hiçbir tarafın toprak kazanma çabasına girmemesi gerekiyordu.)

8 Ocak 2017 Barade Vadisi

Genel hatlarıyla Suriye’de ateşkesin sağlandığı görülse de Barade vadisinde rejim güçlerinin saldırıları ve ilerlemeleri ‘ateşkesin olmadığının kanıtı’ olarak gösterilebilir. Çoğu muhalif grubun rejim güçlerinin saldırılarından dolayı ateşkesten vazgeçmesi/askıya alması hadiselerinin de en büyük nedenini bu bölgedeki gelişmeler olduğunu unutmayalım.

Barade Vadisi’ndeki çatışmalar Suriye’de ateşkesin bozulduğunu gösteriyor.

Barade Vadisi Hakkında bilgi

Şam-Zabadani yolunda bulunan, yeşilliği ve soğuk sulu pınarlarıyla bilenen bölge, ayaklanmadan önce Şam sakinleri için sayfiye yeri  olarak biliniyordu. Vadide (Basime, Ayn Hadra, Kefr Zeyt, Hüseyniye ve Ayn Fice) gibi köy ve beldeler yer alıyor, ayrıca Şam’a içme suyu temin eden Ayn Fice su tesisi de burada bulunuyor. Su tesisinin bulunması bölgede muhalifleri Esed rejimine karşı avantajlı bir konuma getirdi. Nitekim muhalif gruplar zaman zaman Şam’a giden suyu keserek Esed rejimine karşı silah olarak kullandılar. Hem su tesisi bulunması hem de bölgenin coğrafyasının dağlık olması muhaliflerin Esed rejimine karşı uzun süre direnmelerine de yardımcı oldu.

Suriye’de ayaklanma başladıktan sonra bölge ahalisi aktif bir şekilde gösterilere katılarak Esed rejimine karşı çıktı. Ayaklanma silahlı mücadeleye dönüşünce vadi ahalisinden oluşturulan muhalif ‘ÖSO’ grupları bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Bunun devamında elinden çıkan vadiyi Esed rejimi 1 Şubat 2012 tarihinde kuşatma altına aldı. Hâli hazırda 100 bine yakın bir nüfus Vadi el-Barade bölgesinde yaşıyor, bölgenin yerli sakinlerine ek olarak nüfusun bir kısmı (Darayya, Muadamiyye, Zabadani, gibi) çatışma yaşayan bölgelerden geldi.

Kaynak: StratejikOrtak.com – SuriyeGundemi.com

ABD: “Putin Trump’ın Seçilmesi İçin Siber Müdahalede Bulundu”

ABD’de, 8 Kasım 2016’daki başkanlık seçimlerini Rusya’nın siber saldırı yoluyla etkileyip etkilemediğine ilişkin tartışmalar sürüyor.  Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) koordinasyonunda hazırlanan raporda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2016 ABD başkanlık seçimlerini etkileme emri verdiğini değerlendiriyoruz. Rusya’nın amacı ABD’nin demokratik sürecine olan kamu inancını sarsmak, Clinton’ı kötülemek ve onun muhtemel başkanlık şansına zarar vermekti.” ifadelerine yer verildi.

Trump’a bilgilendirme

Trump, bu konuda istihbarat yetkililerinden ilk kez brifing aldı. Toplantının ardından yaptığı yazılı açıklamada, “verimli ve yapıcı bir görüşme olduğunu” aktaran Trump, Rusya’nın seçimlere herhangi bir etkisinin olmadığına inandığını vurguladı.

Birçok ülkenin ABD’nin bilgisayar altyapısına sızmaya çalıştığını belirten Trump, “Ancak seçim sonuçlarına kesinlikle bir etkisi olmamıştır. Oy kullanma makinelerine de herhangi bir şekilde müdahale olmamıştır.” ifadelerini kullandı.

Son raporda hedef Putin

Trump’ın istihbarat yetkilileriyle görüşmesinden birkaç saat sonra kamuoyuna açıklanan son istihbarat raporunda ise ABD’li yetkililer, açık bir şekilde Moskova yönetimini hedef aldı.

“Son ABD Seçimlerinde Rus Eylemlerini ve Niyetlerini Değerlendirme Arka Planı: Analitik Süreç ve Siber Saldırı Nitelemesi” başlıklı 25 sayfalık raporda, Putin’in siber saldırı emrini bizzat verdiği ve amacın da Demokrat başkan adayı Hillary Clinton’a zarar vermek olduğu öne sürüldü.

Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) koordinasyonunda hazırlanan raporda, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2016 ABD başkanlık seçimlerini etkileme emri verdiğini değerlendiriyoruz. Rusya’nın amacı ABD’nin demokratik sürecine olan kamu inancını sarsmak, Clinton‘ı kötülemek ve onun muhtemel başkanlık şansına zarar vermekti.” ifadelerine yer verildi.

Moskova’nın, Trump’ın kazanmasını tercih ettiği belirtilen raporda konuyla ilgili istihbarat kurumlarının ayrıntılı bilgi ve analizleri bulunmuyor. Raporda saldırının başarılı olup olmadığına dair bir açıklama yok.

7 Ekim’de Rusya resmen suçlandı

İlk kez geçen Temmuz ayında Demokrat Parti tarafından gündeme getirilen “Rusya bağlantılı siber saldırı” iddiaları kamuoyunda uzunca süre tartışılmıştı. ABD İç Güvenlik Bakanlığı ile Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, Demokrat Parti kurumlarının ve seçim kampanyalarının siber saldırıya uğramasıyla ilgili olarak 7 Ekim 2016’da Rusya’yı resmen suçlayan bir açıklama yapmıştı.

ABD Başkanı Barack Obama, konuyla ilgili soruşturmanın 20 Ocak’a kadar tamamlanması talimatını vermiş, Trump da iddiaların gerçeği yansıtmadığını ve “kendi başarısına gölge düşürülmeye çalışıldığını” savunmuştu.

Kaynak: AA

Geçtiğimiz 10 Günde Dünyada Neler Oldu?

– Trump, Obama tarafından atanan tüm büyükelçilerin, başkanlığa başlayacağı 20 Ocak’ta görevden alınması talimatı verdi. (NYT)​​

– Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye’deki askeri kuvvetini azaltmaya başladığını ve tek askeri uçak gemisini çekeceğini duyurdu

– Türkiye ile AB arasındaki sığınmacı anlaşmasından sonra 2016’da Yunanistan’a geçen sığınmacı sayısı yüzde 80 azaldı.​

– Keşmir’de El Bedir direnişçi grubu liderlerinden Muzaffer Ahmed, Hindistan güvenlik güçleriyle çıkan çatışmada hayatını kaybetti.​​

FETÖ ile uluslararası alanda mücadele devam ediyor. Fas, ülkedeki FETÖ okul ve kurumlarını kapatma kararı aldığını bildirildi.​​

– PKK’nın Şengal(Sincar)’dan çekilmesi konusunda PKK ile Peşmergenin anlaştığı, bölgede YPJ ve YPŞ’nin ise kalacağı belirtildi. (Rudaw)​​

– Türkiye’nin eğittiği Ninova Muhafızları’nın lideri eski Musul valisi Esil Nuceyfi, Şii Haşdi Şabi örgütüne katıldıklarını resmen açıkladı.​​

– ABD Kara Kuvvetlerinde yapılan yeni bir düzenlemeyle dini nedenlerle sakal bırakmak, türban veya başörtüsü takmak artık serbest oldu.​​

– Ukrayna Savunma Bakanı Stepan Poltorak, “Donbas bölgesinde Rusya’dan gelen 40 bin ayrılıkçı var, bunların 5 bini Rus Ordusu’nda asker” dedi.​

– Suriye’nin kuzeyinde Haseke’de, YPG’nin bazı karargahlarının milliyeti bilinmeyen helikopterler tarafından bombaladığı belirtildi.

– ABD, son iki ayda Körfez ülkeleri olan Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve BAE’ye 40,8 milyar dolarlık silah satışında bulunduğunu açıkladı.

– Rus Rosneft şirketi, Almanya’daki bazı petrol şirketlerinden hisse alarak Almanya petrol pazarının yüzde 12’sini ele geçirdi.

– Rus savaş gemileri, iyi niyet ziyareti çerçevesinde Duterte liderliğindeki Filipinler’in başkenti Manila’daki limana ulaştı.

– Romanya’da başbakanlığı veto edilen Müslüman Tatar Türkü Sevil Shhaideh, yeni kabinede Başbakan Yardımcısı ve Kalkınma Bakanı oldu.

– 19 Ocak’ta sona erecek olan OHAL 3 ay daha uzatıldı.

– Etiyopya’da kuraklıktan etkilenen ve yardıma muhtaç kişi sayısı 10.2 milyondan 5.6 milyona gerilemiş. Unutulan Afrika için güzel rakam.

– Filipinler lideri Duterte, “Bazı kuzenlerim IŞİD’in, bazıları ise hükümetle anlaşan ve özerk olacak olan Moro Cephesi’nin içerisinde” dedi.

– Hamas ve Fetih’inde aralarında bulunduğu 8 Filistinli grup 15-17 Ocak’ta Moskova’da görüşecek. 2011’de de benzer bir görüşme gerçekleşmişti.

– Belçika hükümeti, Ortaköy’deki Reina saldırısı sonrası sosyal medyada atılan nefret mesajları cezalandırma kararı aldı.

– Kazakistan, 2017-2018 yıl döneminde BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi göreviyle BMGK üyesi ilk Orta Asya ülkesi oldu.

– Bugün İran, Irak’a biriken borcundan dolayı verdiği elektriği keserken; Türkmenistan’da İran’a gönderdiği gazı bugün sabah itibariyle kesti.

– Başbakan Binali Yıldırım, cumartesi ve pazar günü Irak’ı ziyaret etme kararı aldı.

– Rus ve Türk savaş uçaklarının IŞİD hedeflerini vurduğu bildirildi. (AA)

– Almanya’da bu yıl şubatta Cumhurbaşkanlığı, eylülde ise genel seçimler var. Cumhurbaşkanlığına Dışişleri Bakanı Steinmeier düşünülüyor.

– BM Güvenlik Konseyi, Rusya ve Türkiye’nin Suriye’deki ateşkes kararını kabul etti.

– İngiltere’deki Brexit ve Türkiye’deki olaylardan rahatsız olan Seferad Yahudilerinin Portekiz’e vatandaşlık başvuruları %80 arttı.

– Rusya dün IŞİD’i El Bab’da vurdu. Çavuşoğlu ise bugün ABD’nin(koalisyon) uzun bir aradan sonra El Bab’da operasyon düzenlediğini açıkladı.

– Hindistan’ın yeni bir uzun mesafeli nükleer güdümlü füze denediği bildirildi.

– AGİT’in dönem başkanlığını bu sene Avrupa’nın en faşist ülkesi Avusturya Almanya’dan devraldı.

– Antonio Guterres, BM Genel Sekreterliği görevine resmen başladı.

Kaynak: StratejikOrtak.com – DNO

Türkiye-Irak İlişkileri Nereden Nereye?

Başbakan Binali Yıldırım’ın 2017’nin ilk yurtdışı teması olarak Irak’a yaptığı ziyaret, Türkiye-Irak ilişkilerinde yeni bir sayfa açacak gibi görünüyor. Bunun sinyalleri Yıldırım’ın ziyareti öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak Başbakanı Haydar El-Abadi’yle yaptığı telefon görüşmesi sonrası karşılıklı iyi niyeti gösteren açıklamalarla verildi. Haydar El-Abadi’nin, Başbakan Yıldırım’ın ziyareti öncesinde yaptığı son haftalık basın toplantısında, ziyaretin ikili ilişkilerin ve karşılıklı ziyaretlerin güçlendirilmesi kapsamında olacağını belirtmesi, iki ülke arasındaki üst düzey ziyaretlerin devam edeceğinin göstergesi. Hatta Abadi, PKK’nın Irak topraklarını kullanarak Türkiye’yi tehdit etmesine izin vermeyeceklerini ve PKK’nın Irak topraklarını terk etmesi gerektiğini ifade etti. Bu açıklama, Binali Yıldırım’ın ziyareti öncesinde, Irak’ın Türkiye’nin hassasiyetlerini anladığı ve işbirliğine açık olduğu mesajını vermesi açısından son derece önemli.

Peki özellikle Başika krizinden sonra gerginliğin üst seviyeye tırmandığı, hatta Irak’ın, Türkiye’nin Başika’daki askeri varlığını “savaş suçu” sayacağına yönelik açıklamalar dahi yaptığı bir ortamdan kısa süre içerisinde ilişkilerin yumuşadığı bir döneme nasıl gelindi?

Bunu anlayabilmek için hem ikili ilişkilerin geçmişine, hem Türk dış politikasının seyrine, hem de Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelere bakmakta fayda var.

IŞİD sonrası süreçte İran’ın Şii milis gruplar üzerinden Irak’taki etkisini arttırdığı bir gerçek. 2016’nın yaz aylarında Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın Bağdat’ta terörle mücadele amacıyla bir ortak operasyon merkezi kurduğu da biliniyor. Rusya ve İran’ın ana aktör olarak Irak’ta da etkili olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin Rusya ve İran’la uzlaşmasının da Irak’a yansıdığını söylemek mümkün.


2003’ten bugüne: Dört farklı dönem

2003 sonrası Türkiye-Irak ilişkilerinde dönemsel olarak inişler ve çıkışlar sürekli yaşandı. Bu durum iki ülkenin tehdit ve çıkar algılamalarının yanı sıra bölgesel ve uluslararası politik dinamiklerin etkisine de maruz kaldı. Bu nedenle iki ülkenin ilişkilerinde olağan bir dalgalanmadan bahsetmek mümkün. 2017 yılına kadar Türkiye-Irak ilişkilerini zamansal olarak dönemlere ayıracak olursa karşımıza aşağıdaki gibi bir tablo çıkıyor.

Düşük yoğunluklu politik dönem: 2003-2005

– Merkez ağırlıklı politik dönem: 2005-2009

– Yerel ağırlıklı politik dönem: 2010-2014

– Dalgalı-durağan dönem: 2014-2016

2003’ten başlarsak, ABD’nin Türkiye toprakları üzerinden Irak’a geçmesini öngören ve 1 Mart Tezkeresi olarak anılan tezkerenin TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilememesiyle birlikte, Türkiye’nin ABD’nin işgali sonrası Irak’taki etkisi sınırlı kaldı ve 2005’e kadar Irak’la ilişkiler düşük bir profilde seyretti.

Ancak Sünnilerin yeniden siyasi sürece entegre edilmesi konusunda Türkiye’nin yardımına ihtiyaç duyulması ve bölgesel gelişmeler Türkiye’yi tekrar denklemin içine soktu. Bu süreç içerisinde PKK’nın tekrar eylem yapmaya başlaması, Irak’ın kuzeyinden lojistik destek sağlayarak, burayı bir üs gibi kullanarak eylemlerini gerçekleştirmesi ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Türkiye’nin Irak politikası ile çelişir bir siyasi tutum izlemesi nedeniyle Türkiye daha çok Irak merkezi hükümeti ile iyi ilişkiler geliştirdi.

2009’a kadar oldukça üst seviyeye çıkan Türkiye-Irak ilişkileri, iki ülke arasında 2008’de “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi”nin kurulması ve 2009 yazında güvenlikten enerjiye, eğitimden ulaştırmaya, bayındırlıktan sağlığa 48 mutabakat muhtırasının imzalanmasıyla zirve yaptı.

48 mutabakattan sorunlara

Ancak 2010 itibariyle yeni bir seçim sürecine giren Irak’ta, Türkiye’nin yakın ilişkileri olan grupların bir araya gelerek Iyad Allavi başkanlığında oluşturdukları Irakiye Listesi’nin 7 Mart 2010’da yapılan seçimlerden birinci parti olarak çıkması, ikinci bir dönem daha başbakanlığı hedefleyen, İran’a yakınlığıyla bilinen Nuri El-Maliki’yi rahatsız etti. Böylece Türkiye ve Irak merkezi hükümeti arasındaki ilişkiler gerginleşmeye başladı. Irak’taki Şii grupların bir araya gelerek oluşturduğu Ulusal İttifak’ın yeniden Nuri El-Maliki’yi başbakan olarak seçtirmesinden sonra kötüleşmeye başlayan ilişkiler, 2011’de Suriye’de patlak veren olaylar sonrası Türkiye ve Irak’ın farklı pozisyonlar almasıyla da giderek gerginleşti.

Türkiye bu süreçte özellikle IKBY ile iyi ilişkiler kurdu ve genel dış politika konseptini ekonomi ve güvenlik ağırlıklı temellendirdi. Bu süreçte IKBY ile enerji ve ticaret alanında yapılan anlaşmalar nedeniyle Irak merkezi hükümeti ile ilişkiler de neredeyse kopma noktasına geldi.

Irak’ta 2014 seçimlerinin ardından Nuri El-Maliki’nin ısrarından vazgeçerek üçüncü dönem başbakanlıktan çekilmesi ve Haydar El-Abadi’nin yeni hükümeti kurmasının ardından Irak merkezi hükümeti ile ilişkilerin düzelmesi konusunda yeni umutlar belirmiş olsa da, Irak’ta IŞİD’in ortaya çıkması sonrası yaşanan süreç, ilişkilerdeki gerginliğin azaltılmasının önüne geçti. Hatta bu gerginlik Başika kriziyle bir üst seviyeye taşınarak, Türkiye ve Irak’ı askeri olarak karşı karşıya getirme riskini de ortaya çıkardı.

Başika krizinin yanı sıra, Irak’ın 17 Ekim’de başlattığı Musul operasyonu öncesinde, Türkiye’nin, sınır güvenliğini sağlamak için Irak sınırına asker yığması, Irak tarafından tehdit olarak algılandı. Ancak operasyonun başlamasının hemen ardından Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ümit Yalçın’ın başkanlığındaki bir heyetin Irak’ı ziyaret etmesi ve Türkiye’nin pozisyonunun Irak’a iletilmesi sonrasında gerginliğin azaldığı görülüyor.

Nitekim bu ziyaretle Başika krizinde çözüme yaklaşıldığı gibi, Musul operasyonunda yaşananlar Irak’ın da Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate aldığını gösterir nitelikte. Yine de bu ziyaretin tek başına Türkiye-Irak ilişkilerindeki yumuşamayı sağladığını söylemek zor. Detaylara bakıldığında Türk dış politikasının genel dinamikleri ve özellikle Suriye konusunda yaşanan bölgesel denklemin önemli payı olduğu ortaya çıkıyor.

Türk dış politikasında normalleşme ve Ortadoğu’da değişen dinamikler

Türkiye’nin Irak’la ilişkilerindeki yumuşama eğilimi, doğrudan Ankara’nın dış politika konseptinin değişimiyle alakalı görünüyor. Türkiye, 2016’nın Haziran ayı içerisinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayı ile yedi aydır kriz yaşadığı Rusya ve beş yıldır diplomatik ilişki içinde olmadığı İsrail’le barışmak için eş zamanlı bir girişim başlatarak, dış politikadaki dönüşümün sinyallerini verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’ın bu gelişmeleri “dış politikada normalleşme” ve “dostları artıran, düşmanları azaltan bir dış politika” olarak ifade etmesi, dış politikadaki dönüşümün diğer sorunlu ülke ve alanlara da yansıyacağının işaret oldu.

Türkiye ve Rusya’nın ikili ilişkilerini yumuşatıp, Suriye konusunda da işbirliğine yönelik adımlar atması, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında elini güçlendirdi ve rahatlattı. Nitekim Halep’teki tahliye süreci ve daha sonrasında Moskova’da bir araya gelen Rusya, Türkiye ve İran’ın, Suriye’deki ateşkes ve siyasi süreç üzerinde anlaşması, Türkiye’ye politik hamle alanı açtı.

İran etkisi

Bu durum, Türkiye-Irak ilişkilerine de doğrudan yansımış görünüyor. Zira IŞİD sonrası süreçte İran’ın Şii milis gruplar üzerinden Irak’taki etkisini arttırdığı bir gerçek. Öte yandan 2016’nın yaz aylarında Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın Bağdat’ta terörle mücadele amacıyla bir ortak operasyon merkezi kurduğu biliniyor. Rusya ve İran’ın ana aktör olarak Irak’ta da etkili olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin Rusya ve İran’la uzlaşmasının da Irak’a yansıdığını söylemek mümkün.

Öte yandan ABD’nin tutumunun da Türkiye ve Irak arasındaki yakınlaşmada payını görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle Musul operasyonu konusunda ABD’nin inisiyatif alması önemli bir adım oldu. Musul operasyonu konusunda ABD’nin Erbil ve Bağdat’ın yakınlaşmasını ve ortak operasyon yapmalarını sağlaması, Haşdi Şaabi ve Şii milisler konusunda Türkiye ile paralel olarak katı bir duruş sergileyip, bu grupların en azından şehir merkezlerine yapılacak operasyonlara katılmasının önüne geçmesi ve son olarak Başika krizi konusunda “arabulucu” rolü oynaması da Türkiye ve Irak’ın ortak bir noktaya ulaşmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu.

Bununla birlikte Irak içerisindeki gelişmeler de Irak’ın özellikle IŞİD sonrası süreçte Türkiye’nin desteğine ihtiyacı olacağını bir kez daha ortaya koydu. Bu noktada IŞİD’e ve terörizme karşı ortak mücadele edilmesi gerekliliğinin yanı sıra, IŞİD sonrası süreçte Irak’taki sosyal ve siyasal dengenin sağlanması, Sünnilerin siyasi sürece entegre edilmesi, IŞİD’den alınan bölgelerin rehabilitasyonu, mülteci sorunu gibi konularda Türkiye’nin önemli rol oynayacağı da Irak tarafından anlaşılmış görünüyor.

Nihayetinde Türkiye ve Irak’ın iç ve dış politikalarında kısa sürede yaşanan gelişmelerin iki ülkenin yakınlaşmasını beraberinde getirdiği görülüyor. Özellikle güvenlik ve ekonomi eksenli olarak başta Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin yeniden aktifleştirilmesi olmak üzere farklı konularda atılacak eş zamanlı ve işbirliğine yönelik hamlelerle Türkiye ve Irak arasında sağlanan bu ivme, hızlı ve çabuk adımlarla daha da ilerleyecek gibi görünüyor. Ancak bu noktada Türkiye’nin denge unsuruna dikkat ederek, Erbil ve Bağdat’ı birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak değerlendireceğini söylemek mümkün. Binali Yıldırım’ın Bağdat’la birlikte Erbil’i de ziyaret edecek olması, bunun en önemli göstergesi.

Kaynak: Bilgay Duman, Al Jazeera

Suriye Haritası’nda 2016 ve 2017’deki Büyük Değişim

0

2016’da ABD desteğiyle birçok toprağı kontrolü altına alan PYD/YPG Rakka operasyonu çerçevesinde hakimiyet alanını genişletti. Türkiye destekli muhalifler Türkiye sınırında 2000 kilometre karelik bir alanı IŞİD ve PYD’den ele geçirirken, Esad rejimine bağlı güçler Halep’teki muhalif kontrolündeki bölgeyi tamamen kontrolü altına aldı. Rejim güçleri kuşatma altında tuttuğu alanlarda da bazı kazanımlar elde etti.

2016’da IŞİD hiç yeni toprak ele geçirmezken, binlerce kilometre karelik alanı kaybetti. Muhalifler ise Hama’nın kuzeyi dışında bir kazanım elde edemedi. Genel olarak 2016 yılının YPG ve Esad rejiminin yılı olduğu söylenebilir.

1 Ocak 2016 ile 1 Ocak 2017 tarihlerindeki Suriye savaş haritalarının değişimi:

Suriye haritası: 1 Ocak 2016 – 1 Ocak 2017

2016’dan Daha Kötü Geçen 13 Yıl

2016 yılını geride bırakmışken genel kanı bu senenin çok kötü geçtiği yönünde. Sosyal medyada 2016’ın bir an önce bitmesine dair paylaşımlar yapıldı. Hatta bazı kullanıcılar 2016’ın felaket niteliği taşıdığını ve hiç bitmeyeceğini düşünüyordu. Ancak binlerce yıllık insanlık tarihi 2016’dan çok daha kötü olan zamanları gördü. İşte o yıllar;

  1. 1206: Cengiz Han 1206 yılının baharında dağınık Moğol boylarını birleştirdiğinde önemsiz görünen bu olay insanlık tarihinde büyük yer kapladı. Çin’e ve batıya doğru akınlar gerçekleştiren Moğollar birçok şehri yakıp yıktı.


2. 1346: Kara ölüm olarak adlandırılan veba 1346 yılında Asya kıtasında başladı. 1348’de Avrupa kıtasına yayılan ve 1353 yılına kadar devam eden veba 200 milyon insanın ölmesine neden oldu. Dünya aynı nüfusa ancak 1700’lü yıllarda ulaşabildi.


3. 1492: Kristof Kolomb 1492 yılında Hindistan’a doğru yelken açtı. Ancak gittiği yön gemisini Amerika’ya götürdü. Yeni Dünya Amerika tarih açısından çok büyük bir olay olsa da aynı zamanda yerli Amerikalıların sonu anlamına da geliyordu. Hesaplamalar yerli nüfusun yüzde 90’ının Amerika’yı kolonileştirmek isteyen ülkeler tarafından bir şekilde yok edildiğini gösteriyor.


4. 1914: Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1914 insanlığın savaş deneyiminin yeni bir seviyeye taşınacağının ilk deneyimlendiği yerdi. 17 milyondan fazla insan ölmüş, 20 milyondan fazlası ise yaralanmıştı.


5. 1919: Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte ortaya çıkan grip salgını tüm dünyada 500 milyon insanı etkiledi. Dünya genelinde 50-100 milyon arasında insanın ölümüne neden oldu. Ayrıca Almanya’ya Versay antlaşması imzalandı. Savaşın bütün suçunu Almanya’ya yükleyen bu anlaşma Hitler’in doğmasının nedenlerinden biri olarak kabul ediliyor.


6. 1929: Büyük Buhran’ın başladığı yıl olan 1929 dünya ekonomisinin yaşadığı en büyük krizlerden biri olarak değerlendiriliyor.


7. 1933: Büyük Buhran’ın devam ettiği yıllarda en kötüsü 1933 olabilir. Dünya genelinde ortalama işsizliğin yüzde 25,2’ye yükselmesi enflasyonun artması ve Hitler’in Almanya’nın başına geçerek ilk toplama kampını açması bunun sebepleri.


8. 1939: İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması dünya genelinde 60 milyondan fazla insanın öleceğinin habercisiydi. Almanya’nın Yahudilere uyguladığı soykırım savaşlarda sivillerin de direkt hedef olacağının göstergesiydi. Amerikalıların Japonya’ya attığı iki atom bombası da bilimin ne kadar yıkıcı olabileceğini de gösteriyordu.


9. 1947: İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin hemen ardından dünyanın huzura ereceği sanılsa da hiç beklenmedik bir sonuç çıktı; Soğuk Savaş. Tarihçiler Soğuk Savaş’ın tam olarak ne zaman başladığı konusunda bir fikir birliğine sahip olmasa da Truman Doktrini’nin açıklandığı 1947 yılı çoğunlukla kabul görüyor.


10. 1962: Soğuk Savaş insanlık için gerilim dolu yılları demek olsa da Küba’daki nükleer füze krizinin ön plana çıkıyor. Ekim Krizi olarak da bilinen bu olayda dünya nükleer bir savaşın eşiğinden döndü.


11. 1994: Ruanda Katliamı’nın başladığı 1944 yılında çoğunluğu Tutsi kabilesinden 800 bin insan sadece 100 gün içerisinde (çoğunlukla Hutu’lar tarafından) öldürüldü.


12. 2001: 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne düzenlediği saldırıyla dünyada birçok anlamda yeni bir sayfa açıldı. Terörizmle mücadele ve güvenlik politikaları üst seviyelere taşındı. Afganistan ve Irak’ın Amerika tarafından işgali özellikle Ortadoğu’da bugün de etkisini gösteren bir olay oldu.


13.  2008: Amerika’da yaşanan 2008 krizi domino etkisi göstererek tüm dünyayı sardı. New York Borsası’nın çöktüğü bu krizde Lehman Brothers 613 milyar dolar borçla tarihin en büyük iflaslarından birini verdi.

 

Kaynak: NTV

Siber Dünyada Soğuk Savaş

ABD ve Rusya arasındaki son kriz, kendisini siber alanda gösterdi. Görevini,Ocak ayında yeni Başkan seçilen Donald Trump’a bırakacak olan ABD Başkanı Barack Obama, Rusya’ya karşı yeni yaptırımları devreye soktu. Bu yaptırımların nedeni ABD’nin iddiasına göre, Rusya’nın ABD Başkanlık seçimlerine siber saldırı düzenlemesi.

ABD, bu yaptırımlar çerçevesinde 35 Rus diplomatik pasaport sahibini ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. 

“Soğuk Savaş’ın yeni alanı siber dünya” diyen Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden Doç. Dr. Salih Bıçakcı’ya Washington ve Moskova arasındaki bu yeni krizi ve boyutlarını sorduk.

Siber güvenlik alanında çalışan Bıçakcı’ya göre, istihbaratın artık yüzde 80’nin sağlandığı alan olan siber dünyada ülkeler arasında kıyasıya bir rekabet var, uluslararası sistem de, örneğin NATO gibi kuruluşlar da, bu yeni tehdit algısına göre şekilleniyor, yeni yapılanmalar geliştiriyor.

Obama’nın konuyla ilgili ‘herkes teyakkuzda olsun’ açıklamasının, soğuk savaştan beri görülmemiş sertlikte ve gerginlikte bir açıklama olduğunu söyleyen Bıçakcı’ya göre, Rusya, bu alandaki boşlukları değerlendiren yeni bir taktik izliyor.

Bu işin aslı astarı nedir? Kim kime nasıl saldırdı? 

ABD’nin siber olaylara müdahale ekibi denilen birimi, iç güvenlik ve FBI ortak bir rapor yayınladılar. Bu rapordaki iddia Rus gizli servisinin, ABD’de siyasi partilerden düşünce kuruluşlarına, üniversitelerden şirketlere kadar bir çok kritik kuruma girdiği yönünde. Fakat ortak raporda bunun nasıl yapıldığına ilişkin somut delilleri ortaya koymadılar.

Bunun delillerini izlemek de zordur herhalde?

Bu tip saldırılara, “ısrarlı sürekli tehdit” deniliyor. Dünyanın bir çok yerinden farklı IP adresleri ele geçiriliyor önce. Mesela yayınlandığı kadarıyla Rusların ele geçirdiği IP adresleri arasında iki tane de Türkiye’den IP adresi var. Sonra bunları kullanarak, ele geçirmek istedikleri kurumlarda kişisel adreslere saldırıyorlar. Bir link veriyorlar. O linki kullanıcı açtığında, Word, PDF olabilir, bağlı olduğu esas sistemin o kişinin kurumunu ele geçiriyorlar. Fark edilmeyecek biçimde bilgilere erişebiliyorlar, kontrol edebiliyorlar sistemi. Casus yazılımlar yüklüyor ve bunların da sürekli kendine akışını sağlıyor. Senin karar verme sürecine müdahale edebildiği için manipülasyon gücü de çok yüksek olabiliyor. Milli güvenliği tehdit eder bir hale geliyor. [ABD istihbarat servisinin telefon kayıtları ve internet faaliyetlerini nasıl izlediğine ilişkin gizli dosyaları sızdıran eski Ulusal Güvenlik çalışanı] Edward Snowden bir tweet üzerinden diyor ki, “Bu saldırı Rusya’dan gelmemiş olsaydı, Rusya olmadığını görürlerdi. Ulusal Güvenlik Ajansı’nda hangi saldırının hangi kaynaktan geldiğini, paravan kullanılsa bile gören bir sistem vardı.”

“Siber savaş uzun süredir var”

Bu Obama’nın iddia ettiği kadar büyük bir saldırı ise, uluslararası ilişkiler açısından bunun anlamı nedir?

Aslında bu yeni bir şey değil. Uzun süreden beri devam ediyor. Clinton’un e-maillerine girilmesi, olimpiyatlarda yarışmacılarla ilgili dataların çalınması üst üste konulduğunda siber bir gerginlik vardı. Bu son olayın da bunun bir parçası olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Buradaki en büyük kırılma ABD’den çok Rusya’da olan bir şey. Çok fazla bir yere geldi. Geleneksel savaş yöntemleri dışında artık siber dünyada çok kullanılır bir hale geldi.  ABD’nin neyi nasıl yapacağına dair çok fazla bilgi alıyorlar artık. Örneğin, Suriye politikasını önceden biliyorlar muhtemelen.

Obama’nın açıklamasının anlamı nedir?

Obama “Bütün Amerikalılar, Ruslara karşı teyakkuzda olmalıdır” dedi. Bu şimdiye kadar duyduğumuz bir şey değil. Ben durumun tehdit boyutlarını da aştığı için bunun söylendiğini düşünüyorum. Çünkü uyarı bütün Amerikan kurumlarına yapılıyor. Olası tehdit olabilecek adresler, IP adresleri içeren listeler yayınlanıyor. Rus istihbaratının kullandığı isimleri de içeriyor bu liste. Bize söylemek istemedikleri kadar büyük bir tehdit varmış gibi geliyor bana. Bu son olay yüksek seviyeden yapılmış bir şey, kanıtlarını her ne kadar henüz görmemiş olsak da anladığımız şey bu. Sızılan yerlerin bir kısmı da kritik alt yapıya mesela enerjiye de yönelik. Tehdit bu kadar yüksek olmasaydı, Obama bu açıklamayı yapmazdı diye düşünüyorum. Bu soğuk savaştan sonra duyduğumuz en sert, en gergin açıklama. Ama tabii zamanlama manidar.

Neden zamanlama manidar?

Ocak’ta yönetimi devralacak bir başkan var. Trump’ın vadettiği ABD-Rusya ilişkisi ile, ki iyi ilişkiler vaat ediyor, Obama’nın izlediği Rusya ilişkileri çok farklı. Seçimleri Trump kazanınca, ABD’de devlet içinde çalışan Rusya uzmanları özel sektöre başvuru yapmaya başladı işsiz kalacağız, diye. Bu uzmanlara devlette gerek kalmayacak kadar iyi ilişkiler vaat ediyor Trump. 20 Ocak’ta tam da başkanlık değişikli yapılacakken böyle bir açıklamanın gelmesi zamanlama manidar diye düşündürüyor. 35 Rus istihbarat elamanı istenmeyen kişi ilan edildi ABD’de. New York’taki ve Maryland’deki yerleşkeleri de bu işe dahil olmakla suçlandı. Soğuk savaşın dinamiklerine geri dönüyoruz. Çünkü seneler sonra ilk defa böyle bir şey oluyor.

“Zamanın ruhuna uygun siber savaş”

Bu siber dünyada geçen yeni bir soğuk savaş mı?

Soğuk savaşın siber dünyaya yansıması bu. Soğuk Savaş iki ülke arasında doğrudan gerçekleşmez. Başka ülkeler ve aktörler arasından yapılır. Füze krizini hatırlayın. Suriye meselesi üzerinden zaten soğuk savaş yaşanıyordu bir çeşit, bu soğuk savaş artık zamanın ruhuna da uygun bir biçimde siber düzeyde de yapılıyor. Artık istihbaratın yüzde 80’i sibere kaymış durumda. Az maliyetle düzenli bilgi alabiliyorsun. Bu çerçevede Rusya’nın yeni bir politika belirlediğini görüyoruz. Küçük maliyetlerle yüksek pozisyonlar elde etmek. Şöyle ki özellikle Arap Baharından sonra konvansiyonel unsurlarla savaşılmayacağı, asimetrik yöntemlerin de sürekli devrede olacağı bir döneme girildiğinden söz ediliyordu. Bu zamanın ruhuna da çok uygun. Çünkü tehdit algısı da değişti. Tehdit asimetrik ve yatay hiyerarşi izliyor ama devletlerin yapısıysa simetrik ve dikey. Dolayısıyla gereken yanıtı vermekte zorlanıyorlar. Rusya’daki sistemse bu boşluğu kullanarak müdahale edebilme avantajını kullanıyor.

“Sıfır gün açığında büyük paralar dönüyor”

Başka hangi ülkeler iyi bu konuda?

ABD, Rusya, İsrail ve Çin’i sayabiliriz. Almanya’da yükselen güçlerden biri. Çin’in ekibi dahiyane çalışıyor.  İngiltere bu işe 1.9 milyar pound yatırdı. Bunun çok az bir kısmı teknoloji, çoğu araştırma ve konu üzerine insan eğitimine harcanıyor. Ama bu sıralama çok göreceli. Bu ülkeler siber savunma alanında nispeten iyi ülkeler ona göre yapıyorum sıralamayı. Ama bir ülke öyle bir sıfır gün açığı satın alır ki, bir anda yukarı çıkabilir bu alanda. Sıfır gün açığına da çok büyük paralar yatırılıyor. Sıfır gün açığı şu demek; bir yazılım yapıldığında, farkında olmadan oluşan zafiyetler. Bunlar oluşur çünkü ne kadar titiz olunursa olunsun, ne kadar kontrol edilirse edilsin sonuçta insan yapıyor bu programları ve zafiyet oluşuyor. Bu işle uğraşanlar bu açıkları bulanlar ya, o programı üreten firmaya bunu satarlar ya da kara borsaya düşürürler ve kara borsada değişik ülkelerin simsarları devreye girer. Buralarda büyük paralar ama gerçekten büyük paralar dönüyor. Sürekli bir tehdit var burada. Sistemde açık olmasın diye her şeyi yapmış olabilirsin ama bir açıklık zafiyet haline geliyor ve oradan vuruluyorsun.

“NATO’ya göre siber dünya saldırı amaçlı da kullanılabilir”

Peki uluslararası sistem kendisini nasıl dönüştürüyor bu yeni siber soğuk savaşa karşı?

Uluslararası sistem yeni tehditlere karşı yeni önlemler alıyor. Mesela NATO, Varşova zirvesinde 2016’da siber uzayı beşinci alan olarak ilan etti. Önceden savunma amaçlı ilan etmişti, şimdi saldırı amaçlı alan da ilan etti. Yani, ‘Saldırmam gerekiyorsa, siber uzayı da kullanacağım’ dedi. Ya da konvansiyonel dönemlerde nasıl saldırmazlık anlaşmaları yapılıyorsa, Çin ve ABD de siber alanda saldırmazlık anlaşması yaptı.

Peki siber saldırılar ABD’de seçim sonucu etkilemişse, seçim yenilenebilir mi?

Benim okuduklarıma göre şimdilik böyle bir gelişme beklenmiyor, ancak bu meselede ABD’nin elindeki delillerin ne olduğunu bilmiyoruz. Oy sonuçlarını değiştirecek kadar büyük bir müdahale miydi, henüz ortaya konulmadı. Fakat ABD’nin bunu büyük bir güvenlik tehdidi olarak gördüğü net.

Kaynak: Al Jazeera

Suriye İç Savaşı’nda Kazanan ve Kaybeden Ülkeler

     15 Mart 2011 tarihinde başlayan Suriye iç savaşı hem bölgesel hem de küresel çapta birçok ülkeyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemiştir. Hâlâ devam eden bu savaştan hangi ülkeler kazançlı hangileri zararlı çıkmış bunu inceleyeceğiz. Bunu anlayabilmemiz için birçok farklı kriteri göz önünde bulundurmamız gerekecektir. Kesin bir sıralama yapmak mümkün olmasa da Suriye savaşına dolaylı veya doğrudan müdahil olan devletlerin ulusal çıkarlarının uğradığı zararlar göz önüne alınarak yapılacak bir sıralama şu şekilde olacaktır;

     Savaş, Suriye topraklarında yapıldığı için en çok zarara uğrayan ülke elbette ki Suriye Arap Cumhuriyeti ve lideri Beşar Esad olmuştur. Esad, savaştan önce Suriye’nin tamamına hakim iken 5 yıl savaştıktan sonra ülke topraklarının yarısından fazlasını kaybetmiş, 100.000’den fazla askeri ölmüş ve ülkesinin altyapı, sanayi ve ticareti yok olma noktasına gelmiştir. BM’nin raporuna göre, savaşın Suriye’ye 5 yıllık maliyeti 259 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında en çok zarar gören ülkenin neden Suriye olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Suriye’den sonra en çok zararlı çıkan ülke maalesef Türkiye’dir. Peki neden Türkiye?

     En önemli nedeni Türkiye’nin Suriye ile en uzun kara sınırına sahip olmasından kaynaklıdır 911 km. Komşunuzda çıkan büyük bir yangın ister istemez sizi de etkileyecektir. Türkiye’nin şiddetle karşı çıktığı ve kabul etmesinin mümkün olmadığı şey Kürt devletidir. Ancak Suriye iç savaşının şuan ki sonucuna baktığımız da hem Irak’ta hem de Suriye’de Kürt bölgelerinin kurulduğunu görüyoruz. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne doğrudan bir tehdit oluşturan Kürt devletinin şuan da kuruluş aşmasında olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye, ulusal çıkarlarını gözeterek Suriye’ye Fırat Kalkanı adıyla harekat başlatmıştır. Bu ayrı bir mesele, ancak sonuç itibariyle şuan da Türkiye-Suriye sınırı istikrarsızlaşmış ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir yer halini almıştır. Bu da, neden Türkiye’nin 2. sırada olduğunu gösteriyor bizlere. Bunların dışında üç milyondan fazla mülteciyi konuk eden Türkiye bu savaştan en fazla göç alan ülke konumuna geliyor. Elbette Suriye ile uzun bir sınırı olması da bunda belirleyici bir faktör. Türkiye ekonomisi de bu mülteci akınından olumsuz etkilenmiştir.

     Suriye ve Türkiye’den sonra kaybeden ülkeler İran ve Rusya’dır. Şöyle ki Suriye savaşı başlamadan önce Akdeniz’deki tek müttefiki olan Suriye’yi kaybetmek istemeyen Rusya, onlarca savaş uçağını Suriye’ye yığmış, aylar süren hava operasyonları yapmış ve ancak 12.000 kilometrekarelik alanı Suriye rejimine geri kazandırabilmiştir. Bunun da elbette ki Rusya’ya hem ekonomik hem de askeri anlamda bir külfeti olacaktı. Rusya’nın bu müdahalesi ilk başta bir kazanç gibi görülebilir, ancak Rus ekonomisinin ABD kadar güçlü olmadığı düşünülürse bu harekatın Rusya açısından sürdürülebilir olmadığı görülecektir. Savaş öncesi Suriye ile kıyasladığımızda Rusya’nın zararda olduğu görülecektir.

     İran kaybeden olmakla beraber etkinliğini Suriye’de arttırmıştır. Bu İran için artı bir kazanç olmuştur, ancak İran, ABD ve İsrail karşısında müttefikini kaybetmemek için Suriye’ye binlerce asker göndermiştir. Suriye savaşının devam etmesi ve Kürt devletinin kurulma ihtimali İran’ın başını ağrıtan diğer bir nedendir. Sadece Suriye ve Hizbullah üzerinde etkisini arttırması İran’ın avantaj sağladığı anlamına gelmez. İran’ın baş düşmanı İsrail’in eli, Suriye ve Hizbullah’ın kan kaybetmesinden dolayı rahatladı. Sonuç itibari ile Esad devrilmedi sadece geriledi ve Suriye’nin tamamını tekrar kontrolü altına alması zor görünüyor.

Peki kazanan ülkeler?

     Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bu savaştan en karlı çıkan ülke ABD olmuştur. Soğuk savaş döneminden kalan düşmanı Suriye’yi harap etmiş ve Esad’a çok büyük zararlar vermiştir. Bu da yetmemiş ilk olarak Irak’ta kurduğu Kürt bölgesel yönetimi başta olmak üzere, ikinci Kürt bölgesini de Suriye’de kurmayı başarmıştır. Bu şekilde Büyük orta doğu projesini oluşturmaya çok yaklaşmıştır.

     ABD’ye bağlı olarak ikinci karlı çıkan ülke İsrail’den başkası değildir. Kuruluş aşamasından başlayarak yıllarca savaştığı Suriye, İsrail ile baş edemez hale gelmiş ve Suriye’yi bölünmenin eşiğine getirmiştir.

     Sonuçta dünya üzerinde Suriye iç savaşından, ABD ve İsrail kadar karlı çıkan başka ülkeler yok gibi görünüyor. Toparlarsak, medyada yer alan, ABD Suriye’de yenildi haberleri gerçeği pek yansıtmıyor diyebiliriz. ABD doğrudan Suriye’de yenilgiye uğramadı. Sadece Esad’ı deviremedi. Ama Kürt kantonlarını oluşturdu, Suriye, Rusya, İran ve Hizbullah’ı geriletti. Aynı zamanda Türkiye’ye de zarar verdi. Bütün bunlar ABD ve İsrail için başlı başına bir zaferdir.

İsrail’in işgali altında olan Suriye’ye ait Golan Tepeleri 

Mehmet Fehmi Karadağ

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR