Irak’ın PKK’yı “Yasaklı Örgüt” Olarak Tanımasının Önemi

Irak’ın PKK’yı “yasaklı örgüt” olarak tanımlaması niye önemli?

Üç gün önce, “Irak ilk kez PKK’yı yasaklı örgüt olarak tanımladı” haberi medyaya düştü. İlk duyulduğunda birçok kişi “kim takar Yalova Kaymakamını” dedi biliyorum ama bu çok önemli bir gelişme. Öyle ki Irak ile Türkiye arasında arka planda yapılan görüşmeler, Aralık ayındaki toplantıda ilk kez PKK’yı “ortak tehdit” olarak tanımlarken, şu an “yasaklı örgüt” seviyesine geldi. Bu Irak tarihi açısından da bir ilk. Peki bu ne demek?

Uygulamaya geçmesi halinde Irak artık PKK’nın ülke topraklarındaki varlığının ve faaliyetlerinin sonlandırılması için çalışacak, finans ve propaganda eylemlerini engelleyecek. Yani bu, anayasal olarak bir zorunluluk haline gelecek. Daha da önemlisi, merkezi hükümetin bu kararıyla birlikte Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) içerisinde de örgüte karşı adım atılması zorunlu hale gelecek. Irak’ın kuzeyinde Barzani yönetiminin zaten örgüt ile iyi ilişkileri yok ama Kandil Dağı çevresindeki Talabani ailesi (KYB) için durum öyle değil. Talabani ailesi Süleymaniye çevresinde PKK’ya can oluyor.

Peki Irak niye böyle bir karar verdi?

Aslında temeldeki olay Türkiye’nin Irak’ın güneyindeki Basra Körfezi’nden Bağdat’a, Bağdat’tan da Şırnak’a uzanan bir ticari yol planı; Türkiye-Irak Ekonomik Koridoru. Hindistan’dan Yunanistan’a uzanan, Türkiye’nin bypass edildiği ABD destekli IMEC Koridoru’na çok güzel bir alternatif olması bekleniyor. Irak da bu proje istiyor çünkü müthiş bir kazanç elde edebilir. Bunun için de PKK’nın bölgeden temizlenmesi gerekiyor.

Terör örgütü PKK, Türkiye’nin 2019’dan bu yana devam eden Pençe Harekatları sonrası Irak’ın kuzeyindeki hareket kabiliyetini kaybedince güneye inmeye başladı. Bu da doğrudan Bağdat hükümetini tehdit etmek anlamına geliyor. İran’ın müdahalesi olmaz ve Bağdat bu konuda adım atarsa çok iyi sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Bu arada yazıyı yazdım çünkü Nisan ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan 14 yıl sonra Irak’a gidecek. Ses getirecek anlaşmalar imzalanabilir.

18 Mart 2024

Türkiye’nin de Katıldığı Avrupa Gökyüzü Kalkanı

Türkiye’nin de katıldığı Avrupa Gökyüzü Kalkanı…

Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Ağustos 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un duyurduğu Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi (AGKG), antibalistik füzeler dahil kıtanın kısa, orta ve uzun menzilli füzelere karşı NATO ile entegreli bir şekilde “kubbe” savunması oluşturmasını hedefliyor. Ama bazı pürüzler var…

İlk duyuruda Almanya, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Estonya, Finlandiya, Hollanda, İngiltere, Letonya, Litvanya, Macaristan, Norveç, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın olduğu 15 ülke; 2023’te ise Danimarka, İsveç, Avusturya ve İsviçre girişime dahil oldu. 15 Şubat 2024’te gerçekleşen NATO Savunma Bakanları zirvesinde Türkiye ve Yunanistan’ın da girişime dahil olacağını duyurmasıyla AGKG bünyesine toplam 21 ülke katılmış oldu.

Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar çok büyük bir coğrafyada kalkan oluşturmayı hedefleyen projede bazı önemli eksikler var. Avrupa’nın en büyük üç ülkesi Fransa, İspanya ve İtalya girişimde yok. ‘Rusya karşıtı dernek’ kurulsa kendisini göreceğimiz Polonya yok. Şimdilik Polonya’yı saf dışı bırakıyorum ama diğer üç büyük ülke, bu girişimde kullanılacak silahların ABD-İsrail kontrolünde olmasını eleştiriyor. “Avrupa savunması Avrupa savunma sanayisiyle yapılmalı” diyen bu ülkeler, özellikle Fransa’nın güçlü muhalefetiyle öne çıkıyor. Çünkü bu ülkelerin savunma sanayi sektörü, her ne kadar dost olsa da ABD ile rekabet içerisinde. Rusya’ya karşı coğrafyamızı koruyalım ama “ekmeğimize de dokunmayın” diyor.

Kalkan projesinde Alman IRIS-T, Amerikan Patriot ve İsrail’e ait Arrow-3 sistemlerinin kullanılması düşünülüyor. Bu ülkeler hem savunma sanayi açısından hem de Trump’ın “NATO’ya yeterince katkı yapmayan ülkeler saldırıya uğrarsa ABD savunmamalı” gibi açıklamaları nedeniyle tedirgin olmakta haklı. Ama şu da bir gerçek ki ABD yani NATO dışında Avrupa ülkeleri ittifak kuramaz. Kendi içinde farklı politikalara sahip olan bu ülkelerin tek ve en güçlü ortak çatısı ABD.

Soğuk Savaş döneminde yaşananlar gibi bir proje. Türkiye de “Biz de Avrupa’dayız, Batılıyız, NATO üyesiyiz” mesajı ile “Biz de varız” dedi. Bakalım nereye evrilecek. ‘Trump geliyor’…

İngiltere’nin Vatandaşlıktan Çıkardığı IŞİD’li Kadın

Yıl 2015. Suriye ve Irak’ta yüzlerce noktayı kontrol eden IŞİD, binlerce sempatizanını kontrol ettiği topraklarda ilan ettiği sözde halifeliğe davet ediyordu. İngiliz vatandaşı 15 yaşındaki Şamima Begüm de bunlardan biriydi. İngiltere’de devlet, iki kız kardeşiyle birlikte Suriye’ye yola çıkan vatandaşı Begüm’ü takip ediyordu.

İstanbul Esenler Otogarı’nda kendilerini Suriye’de örgütün kontrolündeki bölgelere sokacak olan Muhammed Al Raşid ile görüşen Begüm ve iki kız kardeşi, Suriye’ye doğru yola çıktı. Kız kardeşleri Suriye’ye taşıyan kişinin de Kanada ajanı olduğu ortaya çıktı ve iki ülke arasında çıkan krizi yazmıştım. Devam edelim.

Örgüte katıldığında henüz 15 yaşında olmasına rağmen İngiliz hükümeti kendisine dava açmış ve vatandaşlığını elinden almıştı. Örgüt iki ülkeden de silindiğinde Begüm üç yıl boyunca bir Hollanda vatandaşıyla evli ve hamile bir şekilde 2019 yılında Suriye’de bir kampta bulundu.

Begüm, iş işten geçtikten sonra İngiltere’nin kararına karşı dava açsa da Temyiz Mahkemesi de kararı yasalara uygun buldu ve Begüm’ün son umudu da ortadan kalktı. İngiltere, “ulusal güvenlik riski” olarak gördüğü durum konusunda geri atmıyor. Begüm ve avukatı da Begüm’ün vatansız kaldığını, bunun uluslararası hukuka göre suç olduğunu savunuyor. Uluslararası hukuka göre bir kişi çifte vatandaşsa, onu vatandaşlıktan çıkarabilirsin ama sen vatandaşlıktan çıkardığında herhangi bir vatandaşlığı yoksa vatansız kalacağı için bunu yasaklıyor.

Begüm pişman ama “pişmanlık yasası” yok. Begüm akıllandı ama İngiliz hükümeti acımadı. İngiltere’de tek kalemde bir örgüt mensubu vatandaşlıktan çıkarılıyorken, bizde utanmasalar mecliste koltuk hediye edecekler. Ama maalesef ki aynı şartlar yok farkındayım. Bu davanın muhatabı Türkiye olsa uluslararası hukuktan önce içimizdeki kırma kollu gruplar saldırır.

Terörle mücadele her alanda, acımadan ve caydırıcı yöntemlerle yapılır. Sadece o hayal edilen Batı medeniyeti gibi davransak; İspanyollar gibi aykırı adım atanlara siyaset yasağı ve hapis, Fransızlar gibi belediyelere kayyum, İngilizler gibi vatandaşlıktan men ederiz. Ne diyeyim, inşallah bu seviyelere ulaşırız.

Rusya Federasyonu Yönetim Modeli: Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi

SSCB’nin dağılması ve Doğu Bloku’nun çöküşü sonucu Gorbaçov Dönemi de sona ermiştir. Gorbaçov sonrası devletin başına halk tarafından seçilen Yeltsin gelmiştir. Liberal ve demokratik hareketlerin beklenmedik şekilde Sovyet siteminin sonunu getirmesi, liberallikten milliyetçiliğe doğru akımın yayılmasını hızlandırmıştır (Soltan, 2001: 87). Bu bağlamda değerlendirildiğinde Yeltsin Dönemi, Sovyet sonrası değişimin ve dönüşümün yaşandığı karmaşık ve zorlu bir geçiş dönemini kapsamıştır (Hatipoğlu, 2013 :227).

1993 yılına gelindiğinde Fransız Anayasası örnek alınarak bir model geliştirilmiştir. Fransa’dan örnek alınan yarı başkanlık sistemi, yürütmenin yani başkanın yetkilerinin daha da artırılması sonucu “Güçlendirilmiş Başkanlık Sistemi” olarak ifade edilmiştir (Roskin, 2012:350; Akyıldız, 2013: 549).

Boris Yeltsin

Yeltsin dönemi otorite kaybı ve kurumların oligarkların hakimiyetine geçmesi sonucu, Putin merkezi otoriteyi arttırıp oligarkların gücünü kırabilmek adına yasama ve yargının gücünü azaltıp devlet başkanının gücünü arttıracak yönetim tasarımları oluşturmuştur (Thoburn, 2015: 9). Putin gerçekleştireceği politikaları ve yeni yönetsel tasarımları iki amaç üzerinden şekillendirmiştir. İlk amaç olarak; merkezi otoriteyi sağlamak ve sağlamlaştırmak, ikinci amacını ise ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden tahsis etmek olarak belirlemiştir. Amaçlarını gerçekleştirebilmek adına federal birimlerin güçlerini kırmış ve dikey bir hiyerarşi oluşturmuştur. Bu çerçevede bölge valilerinin ve cumhuriyetlerin devlet başkanlarının Kremlin tarafından atanmasını sağlayacak düzenlemeler yapmıştır (Hatipoğlu, 2013: 232).

Putin’in geliştirmeye çalıştığı sistem, merkeziyetçiliğin ve otoritenin arttığı ayrıca tek bir kişide toplandığı “Güçlendirilmiş Başkanlık Modelini” ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Putin’in gerçekleştirdiği politikalar, Rusya’daki demokrasi düşüncesi üzerine yeni sistem oluşturmuştur. Rus demokrasisi; “Sahte Demokrasi”, “Putinizm” ve “demokrasi görünümünde yarı-otoriter rejim” gibi kavramlarla ifade edilmiştir (Hatipoğlu, 2013: 231).

1. Rusya Federasyonu Yönetim Yapısı

Rusya Federasyonu, cumhuriyet yönetim şekline sahip, demokratik yargıları kendine özgü şekillendirmiş ve merkeziyetçilik yönü ağır basan federal bir hukuk devleti olarak nitelendirilmektedir. Rusya’nın federal yapısı; devletin bütünlüğü, devlet gücünün birliği, merkez ve federe organlar arası yetki bölüşümü, federasyon içindeki halkların eşitliği ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmaları gibi temel ilkelere dayandırılmaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 271).

Rusya’nın yönetsel kademedeki alt birimleri oluşturulurken, federal yapı içerisindeki merkeziyetçilik düşüncesi ön planda tutulmuştur. Alt idari bölünmeleri 5 kademeli olarak belirlenmiştir. Alt kademeler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır (Roskin, 2012: 350):

  • “Süper Vali” tarafından yönetilen 7 Bölge,
  • Rus olmayan ulusların oluşturduğu 21 Cumhuriyet,
  • Nüfusunun çoğunluğu Rus olan 52 Oblast,
  • 6 Kray,
  • Oblast veya Krayların özel statü talep eden bölümlerinden oluşan 10 özerk Okrug.

Merkeziyetçiliğin devamlılığı için oluşturulmuş ve Kremlin tarafından atanan 7 Süper Vali’nin yönettiği 7 bölge dışarıda tutulursa, Rusya Federasyonu 89 bölümden oluşmaktadır (Roskin, 2012: 350). Rus federalizmi, etnik ve yönetsel bölünme temeline dayalı devlet yapılarını bir araya getirerek dünyada hiçbir federal ülkenin yapamadığını başarmıştır. Ancak devletlerin iç yapısı nedeniyle merkezle cumhuriyetler arasında ve diğer alt birimler arasında sürekli anlaşmazlıklar baş göstermektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 274). Dolayısıyla devletin hakimiyetini arttırabilmek adına; Rusya Federasyonu Anayasası Madde: 10’da da belirtildiği gibi, yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrılığı esas alınmıştır.

1.1. Yürütme Organı

Kaynak: Remington, 2004: 374’ten Aktaran; Babaoğlu ve Çobanoğlu, 2017: 290.

Rusya Federasyonu’nun yürütme gücü hükümette toplanmaktadır. Federasyon hükümeti; başbakan, başbakan yardımcısı ve federal bakanlardan oluşmaktadır. Hükümetin başına başbakan, devlet başkanının ataması ve Dumanın onayıyla gelmektedir (Akyıldız, 2013: 553). Duma istediği taktirde 3 kereye kadar reddetme hakkını elinde bulundurmaktadır. Ancak üçüncü veto sonrası, devlet başkanı tarafından feshedilme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır (Roskin, 2012: 350).

Rusya Federasyonu’nda erkler üstü olarak yürütmenin başı, Cumhurbaşkanı olarak belirlenmiştir. Cumhurbaşkanı, devletin başı olarak ülke içinde ve dışında Rusya Federasyonu’nu temsil etmektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 80). 2009 yılında gerçekleştirilen değişiklik üzerine devlet başkanının, arka arkaya olmayacak şekilde iki dönem göreve gelmesine ve 6 yıllık görev süresinin belirlenmesine karar verilmiştir. Devlet başkanının görevinden istifa etmesi veya azli durumunda Başbakan “Devlet Başkanı Vekili” olarak görevi devralmaktadır (Thoburn, 2015: 10-11).  Devlet başkanı yürütme erkini kullanırken idari işlemlerde kendine bağlı olan başkanlık yönetiminden istifade etmektedir. Ayrıca yürütmenin diğer alt kanatlarından olan Güvenlik Konseyi ve Kremlin tarafından atanan 7 bölgenin temsilcisinin oluşturduğu birim, devlet başkanına görevinde yardımcı olmaktadır. Devlet başkanı yargı alanında Federal Konsey’e; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeliği ve Başsavcılık için aday sunmaktadır. Ayrıca Devlet başkanı; Silahlı Kuvvetlerin temsilen değil doğrudan Yüksek Başkomutanı olarak, Yüksek Komuta Heyetini belirlemektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 83).

1.2.Yasama Organı

Rusya Federasyonu’nda çift meclisli bir temsil ve yasama organı görülmektedir. Üst meclis Federasyon Konseyi, alt meclis Devlet Duma’sını ve her ikisi birden Federal Meclisi oluşturmaktadır. Federasyon Konseyi’nin üyelerine “senatör”, Devlet Duma’sı üyelerine “temsilci” denilmektedir (Thoburn, 2015: 34). Federal Meclis’in bütün üyeleri dokunulmazlıktan faydalanmaktadır. Federasyon Konseyi, her federe unsurun temsili ve yürütme organlarından iki temsilci olmak üzere 89 federe unsurdan toplamda 178 senatörü barındırmaktadır. Devlet Duma’sı ise; dört yılda bir yapılan seçimlerde, 225’i bağımsız ve 225’i parti listelerinden aday olmuş şekilde toplamda 450 temsilciden oluşmaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 269).

Meclislerin toplantıları farklı zamanlarda yapılmaktadır. Farklı zamanlarda toplanmalarına rağmen, aynı kişi aynı dönemde her iki mecliste de yer alamamaktadır. Ayrıca Federal Konsey’in senatörleri federe düzeyde yürütme ve temsil görevlerinde yer alabilirken, Devlet Duma’sı temsilcileri devlet iktidarının diğer organlarında veya yerel özyönetim organlarında görev alamamaktadır. Her iki meclis yapısının farklı görev alanlarının bulunması, yasama içindeki görev bölüşümünü göstermektedir. Ancak Devlet Duma’sı, Federasyon Konseyi’ne nazaran yasama faaliyetleri içerisinde daha etkin ve söz sahibi konumda yer almaktadır. İşlev ve yetki olarak Devlet Duma’sı, yasama özelliği ağır basan bir meclisken, Federasyon Konseyi, danışma ve temsil görevini yürütmektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 270).

1.3.Yargı Organı

Rusya Federasyonu yargı sistemi üç kollu olarak şekillenmektedir. Yargının her bir kolu farklı hukuk alanından sorumlu tutulmaktadır. Normal mahkemelerin haricinde üç yüksek mahkeme bulunmaktadır: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay (Thoburn, 2015: 42). Anayasa Mahkemesinin altında Federal Mahkemeler yer almaktadır.  Yargıtay olarak geçen Yüksek Ticaret Mahkemeleri altında, Bölgesel Tahkim Mahkemeleri yer almaktadır. Danıştay olarak ifade edilen mahkemeler Federal Uyuşmazlık Mahkemesi olarak isimlendirilmektedir. Federal Uyuşmazlık Mahkemesi’nin altında Bölge, Cumhuriyet ve Uyuşmazlık Mahkemeleri görev yapmaktadır (Remington, 2004: 374’ten Aktaran; Babaoğlu ve Çobanoğlu, 2017: 290).

Rusya Federasyonu’nda yargı yetkisi sadece mahkemeler tarafından kullanılırken olağanüstü mahkemelerin kurulmasına kesinlikle izin verilmemektedir. Mahkemeler tarafından kullanılan yetki; anayasal, sivil, idari ve cezai yargı işlemleri şeklinde gerçekleşmektedir. Ayrıca Rusya Federasyonu yargı sistemi, anayasa ve federal anayasal kanunlarla belirlenmektedir (Rusya Federasyonu Anayasası, Madde: 118).

2. Rusya Federasyonu’nda Yerel Yönetimler

Rusya’da tarihsel süreçlerden günümüze yerel yönetim pratikleri, merkeziyetçilik politikalarının ardılı olarak gelmiştir. Rusların tarihinde, ulusal birliğin ve merkezi yönetimin güçlü olduğu dönemlerde yerel yönetimlere verilen yetkiler artış gösterirken, ayrılıkçı fikirlerin arttığı ve yerel hakimiyetin sağlanamayacağı düşüncesinin hâkim olduğu dönemlerde katı, merkeziyetçi politikalar artış göstermiştir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 1).

Gorbaçov

Gorbaçov’un merkeziyetçiliğe karşı geliştirdiği politikaların sonucunda giriştiği yerelleşme hamlelerinin Sovyetleri yıkması, devletin idare sistemi içerisinde yer alan yerel yönetimlerin yeni tanımlar çerçevesine sığdırılarak, merkezi idari teşkilatla bağlantıları yeniden düzenlenmiştir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 7). Bu çerçevede 1993 yılında çıkarılan Yerel Yönetim Kanunu, yerel yönetimleri devlet idaresinin bir parçası olmayan ve yerel önemdeki sorunları çözmek için seçilip yetkilendirilen kurumlar olarak tanımlamıştır (Akyıldız, 2013: 568).  Tanımdan da anlaşılacağı üzere yerel yönetimler, merkezi idareden uzaklaştırılırken aynı zamanda merkeziyetçiliğe zarar vermemeleri adına sıkı bir kontrole tabi tutulmaktadır. Bu durumun en iyi örneği, Putin döneminin başlangıcından günümüze gelen süreçleri takip edilerek ortaya konulabilmektedir (Çobanoğlu ve Birdişli, 2015: 1).

Rusya’da yerel yönetim kademelenmesi kentsel ve kırsal yerel yönetimler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Totalde mevcut 12.913 belediye kurumu içinden 1352 tane kentsel, 11.565 tane kırsal nitelikli yerel yönetim birimi bulunmaktadır. 1352 kentsel nitelikli yerel yönetim birimi içindeki kentlerin 773’ü küçük, 579’u büyük kent olarak kademelendirilmektedir (Tellal ve Keskin, 2004: 280). Ayrıca büyük kent olarak ifade edilen kentler içinde, Moskova ve St. Petersburg gibi özerk yönetimli kentler de bulunmaktadır (Akyıldız, 2013: 568). İki ayrı nitelikteki yerel yönetim biriminde halk meclis üyelerini doğrudan seçerken, yerel yerleşim alanlarının tüzük farklılıklarından kaynaklı olarak doğrudan ya da dolaylı bir şekilde belediye başkanı da belirlenmektedir (Akyıldız, 2013: 567).

Yerel yönetimlerin organları, temsil ve yürütme yetkisini yerine getirebilmek adına örgütlenmektedir. Tüzük ve yönetmelik farklılığı gerekçesiyle; yetkilerin yerel organlar arasında bölüşümü hususunda farklı teşkilatlanmayı görmek mümkün olmaktadır. Ancak genel mahiyette temsil yetkisi belediye meclisinin elinde bulunurken; yürütme yetkisi belediye başkanı tarafından kullanılmaktadır. Yerel yönetimlerin organları arasındaki güç dağılımı genel olarak, “güçlü belediye başkanı, zayıf meclis” modeliyle ifade edilmektedir. İstisnai olarak ve kırsal kesimlerde komün yönetimlere evirilebilecek şekilde, “zayıf belediye başkanı, güçlü meclis” modeli de görülmektedir (Akyıldız, 2013: 569).

Yerel yönetimlerin sınırları, yaşayan halkın kültürel ve düşünsel temelleri üzerinden belirlenmektedir. Yerel yönetimlerin organları, mali özerklik çerçevesine de dikkat ederek belediyenin mal varlığını bağımsız olarak yönetip biçimlendirmektedir. Mali özerklik çerçevesinde bütçeyi oluşturmak ve uygulamak, yerel vergi ve harçları düzenlemek, toplumsal düzeni sağlamak ve diğer yerel hizmetleri ihtiyaca göre yerine getirmek yerel yönetimlerin asli görevleri arasında yer almaktadır (Tellal ve Keskin, 2004: 279).

Sonuç

SSCB’nin yıkılışı ve Doğu Bloku’nun dağılması sonrasında günümüz Rus yönetim yapılarının temelleri, 1993 anayasasıyla benimsenen yönetim modeli üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde Rusya, “Güçlendirilmiş Başkanlık Modeli” diye ifade edilen bir yapı üzerinden devlet yönetimini ve teşkilatlanmasını şekillendirmektedir. Bu model yarı başkanlık modelinden türetilerek Rusya’ya özgü bir yapıya bürünmüştür. Merkeziyetçilik ve otoriterlik üzerine kurulmuş olan modelde, yerel yönetim dizaynları da kontrol edilebilme çabası içermektedir. Rusya etnik kozmopolitliği üzerinden mevcut kimliğini koruyabilmek ve ülke bütünlüğünü sağlayabilmek adına federatif bir yapılanma oluşturmuştur. Günümüzde Rusya Federasyonu, hükümet şekli cumhuriyet olan demokratik federatif bir hukuk devleti olarak ifade edilmektedir.

Burak Yıldırım 

Startejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akyıldız, F. (2013);  “Rusya’da Yerel Yönetimler” M, Okçu ve H, Özgür (Ed.) Dünyada Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 544 – 584.

Babaoğlu, C. ve Çobanoğlu, S. (2017); “Rusya Federasyonu Başkanlık Sistemi ve Türkiye’ye Yansımaları”. Ömer Halis Demir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 10(4), 285 – 297.

Çobanoğlu, S. ve Birdişli, F. (2015); “Post-Sovyet Rusya’da Yerel Yönetim Reformu Sürecinde Yaşanan Değişimler”. KAYSEM 9 Bildiri Metni, 1-7.

Hatipoğlu, E. 2013); “Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Rusya Federasyonu” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 226 – 246.

Roskin, M. G. (2012); Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset, Coğrafya, Kültür. (Çev. B. Seçilmişoğlu), Adres Yayınları, Ankara.

Rusya Federasyonu Anayasası  (Конституция Российской Федерации); Url: http://www.constitution.ru. Erişim; 22.07.2023.

Soltan, E. (2001); “Coğrafya, Tarih ve Rus Kimliği” Avrasya Dosyası (Rusya Özel), 6(4), 64 – 94.

Tellal, E., Keskin, N. E., Güler, B. A., Karahanoğulları, O., Karasu, K., Ömürgönülşen, U., Akın, Ö., Çınar, T., Esen, S. ve Kutlu, M. N. (hzl) (2004); Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, Ankara.

Thoburn, H. (2015); Rusya Siyasetini Anlama Kılavuzu. SETA Yayınları, İstanbul.

[/vc_toggle]

Somali’nin Ardından Cibuti: Türkiye Ne Yapıyor?

Kızıldeniz’de Mısır, Sudan, Eritre, Cibuti ve Somali’den oluşan hat, Türkiye’nin yakın takibinde. Türkiye’nin 2011’de Somali ile başlayan Afrika Boynuzu macerası, 2012’de Mısır’da Mursi’nin zaferiyle bir temele oturuyordu. Ancak Mursi’nin darbe ile görevinden uzaklaştırılmasıyla gözler tekrar Somali’ye yöneldi (Önceki yazılarda yazdım, Somali’nin komşularıyla devam edeceğim).

Somali’nin küçük komşusu Cibuti…

Küçük ama stratejik noktadaki ülke; ABD, Fransa, Japonya, İtalya ve Çin’in (yurt dışındaki ilk ve tek) askeri üslerine ev sahipliği yapıyor. Türkiye, Cibuti’nin ilk barajını açarak ülke elektriğinin yarısından fazlasının tedarikini sağladı. Afrika’nın en büyük camilerinden birini başkente açtı ve yol yatırımları yaptı. ‘Karşılığında’ ise Cibuti hükümeti, Afrika’nın en büyük serbest ticaret bölgesinde Türkiye’ye 50 hektarlık alan tahsis etti.

Türk Özel Ekonomik Bölgesi olarak ilan edilen alan, Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük serbest ticaret bölgesi oldu. Şu anda da Türkiye ile Cibuti hükümetleri arasında askeri iş birliği anlaşması imzalandı. Gidişatı merak ediyorum.

Sudan: 2019’da Sevakin Adası ve çevresi Türkiye’ye tahsis edilmişti. Türkiye buradaki yatırımlarını kısmen durdurdu çünkü darbe oldu. Sonrasında yeni yönetimle iyi ilişkiler kurulmaya başlandı ancak bu sefer de darbecilere karşı darbe yapıldı ve şu an iç savaş var.

Mısır: 2013’te Sisi’nin yönetimi ele geçirmesiyle ilişkiler rafa kaldırılmış, son iki yılda kaybolan yıllar geri getirilmeye çalışılıyor.

Bir de denize kıyısı olmayan Etiyopya gerçeği var ki Türkiye, Çin’den sonra ülkedeki en büyük ikinci yabancı yatırımcı ülke. Etiyopya içindeki demiryolu hattını yapan Türk firması, Çinli firmalarla birlikte Etiyopya’yı Cibuti’deki yeni kurulan limana ulaştırıyor.

Türkiye, hem petrol hem de dünya ticareti için stratejik noktadaki bu bölgede kendisini göstermek, askeri ve ekonomik iş birlikleriyle Afrika politikasını konumlandırmak için çabalıyor. Küçük ve önemsiz görünen ülkelerin, özellikle bölgeden uzak devletler açısından çok önemli olduğunu ve küçümsenmemesi gerektiğini söylemek lazım.

Türkiye-Somali Anlaşması: Denizlerin Güvenliği Türkiye’de

Türkiye ile Somali arasında 8 Şubat’ta imzalanan savunma ve güvenlik konularını da içeren kapsamlı “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması”, Somali Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı. “Eee yani” diyorsanız, önce temellendireyim.

Somali, 2011’den bu yana Türkiye’nin Afrika’daki en önemli müttefiki. Somali’nin parçalanmış devlet yapısını kurumsallaştıran ülke olan Türkiye, iç savaş öncesi Afrika’nın en büyük ikinci ordusu Somali’yi ayağa kaldırmaya kararlıydı. Şu an o seviyelerde değil ama güvenlik son 33 yılın en iyi seviyesinde. Devlet yapısı gibi ordu yapısı da kuruldu. İşte iç güvenlik (kısmen de olsa) bir aşamaya geldi ama deniz ülkesi Somali’nin denizleri kime emanet?

Somali’nin ne savaş gemisi var ne de Deniz Kuvvetleri. Bu aşamada bir de Somali’den tek taraflı bağımsızlığını ilan eden ve kimsenin tanımadığı Somaliland’ın, tanınma karşılığında denize kıyısı olmayan Etiyopya’ya, denizlerini açacağını açıklaması bazı gerçekleri ortaya çıkardı. Deniz güvenliği de sağlanmalı…

Somalili bakanlara göre bu anlaşma, “dönüm noktası” ve 10 yıl boyunca Somali’yi önemli ölçüde güçlendirecek.

Anlaşma kapsamında Somali donanması kurulacak, Somali karasuları Türk savaş gemilerine açılacak, Türkiye’nin deniz üssü kurulmasına (muhtemelen) onay verilecek, büyük petrol rezervlerinin olduğu belirtilen Somali denizindeki kaynaklardan Türkiye yararlanacak. Çünkü anlaşma sadece karasuları değil, MEB alanlarını da kapsıyor. Yani denizin altı. Bazı iddialara göre Somali yeraltı kaynaklarının yüzde 30’u Türkiye’nin olacak ama kesin olmadığı için iddia demeye devam edelim.

Bu anlaşma, Türkiye’nin yakından takip ettiğim Afrika politikasına dair çok önemli eşiklerden biri. Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, “Türkiye bu anlaşma çerçevesinde sadece 10 yıl boyunca denizlerimizi koruyacak. 10 yıllık işbirliğinden sonra biz de denizlerimizi koruyacak bir donanmaya sahip olacağız.” diyor. Mısır’dan Somali’ye (Eritre hariç) kadarki Kızıldeniz hattında faal olan Türkiye neyi amaçlıyor? Bu da farklı bir yazının konusu olsun.

Cecot: El Salvador’daki Hapishanenin Başarılı Sonuçları

Dünyanın en fazla cinayet oranına sahip ülkesi El Salvador, 2019’da Nayib Bukele’nin Cumhurbaşkanı olmasından sonra büyük değişimler yaşadı. Ülkeyi huzur şehirleriyle donatacağını vadeden Bukele, Terörizmi Hapsetme Merkezi (Cecot) adında, insan hakları savunucularını ve çete üyelerini perişan eden hapishaneyi kurdu. Görüntüleri hepimiz gördük. Beyaz ve tek tip kıyafetlerdeki çete üyeleri ilk olarak 2022’de buraya nakledildi. Kısaca hapishaneden bahsedip sonuca geleyim.

Mahkumlar dört katlı ranzalarda kalıyor ve herhangi bir alet ölümcül bir sil*ha dönüştürülebileceğinden pirinç, fasulye, haşlanmış yumurta ya da makarnadan oluşan yemeği elleriyle yemek zorundalar. Çok sıcak bir ülke olmasına rağmen sıcaklara karşı pencere de yok havalandırma da.

Yedi futbol stadyumuna denk gelen devasa kompleks; 19 kule tarafından korunan dış cephe, iki elektrikli çit ve güçlendirilmiş iki betonarme duvarla çevrili. Güvenlik had safhada. Gardiyanların hepsinin yüzleri kapalı. Burada kalan mahkumların kim olduğu uluslararası örgütlerden de saklanıyor. Görüş günü yok.

Anketlere göre halkın yüzde 92’si Cumhurbaşkanı Nayib Bukele’nin kararını destekliyor. Zaten bu ayki seçimlerde Bukele, oyların yüzde 80’inden fazlasını alarak yeniden zafer ilan etti.

İstatistiklere göre son 30 yılın en düşük cinayet sayıları görülmüş ve cinayetler 20 kat azalmış. Genel olarak El Salvador’da cinayet oranları yüzde 70 azaldı. İki seneden daha kısa bir sürede, 100 bin kişi başına 2,4’lük bir cinayet oranına ulaşıldı. Arkadaşlar bu rakam Kanada hariç Amerika kıtasındaki en düşük oran, şaka değil. Bir zamanlar dünyada en fazla cinayetin işlendiği ülke, yakın bir zamanda Avrupa seviyelerine gelecek. BBC ise hâlâ “insan haklarının kara deliği” diyor.

Bu konuda da gerçekçi olalım. Bu hapishaneye sadece vahşi katliam yapan çete üyeleri atılıyor. Adam 4 askerin kafasını kesip nehre atmış. Bu adam hapishaneye girip paşalar gibi mi yaşasın? Hastalık ne kadar büyükse, tedavi de o kadar ciddi olmalı. Kanser hastasına soğuk algınlığı ilacı verip gönderemezsin.

Mısır-Türkiye İlişkileri: ‘Kaybolan Yıllar’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyimizi, cumhurbaşkanları seviyesine taşıdık. Değerli kardeşimi, konsey toplantımızı gerçekleştirmek üzere ilk fırsatta Ankara’ya beklediğimi söyledim” dedi. Sisi ise bu davete yanıt olarak Nisan ayında Türkiye’ye gideceğini belirtti…

“Katil” ve “diktatör” Sisi’nin “kardeş” olması, Türk diplomasisi açısından hem sevindirici hem de güvensizlik göstergesi. 2013’ten bu yana “katil” Sisi ile ilişki kurmayı reddeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2022’de Doha’daki Dünya Kupası’nda el sıkışmasıyla yeni bir sayfa açmıştı.

Sayfa açılmadan önce Körfez ve Akdeniz’den adeta soyutlanan Türkiye, şu anki MİT Başkanı, dönemin CB Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “değerli yalnızlığı” ile karşı karşıyaydı.

Türkiye ve Mısır, 10 yıl sonra ilk kez Temmuz 2023’te karşılıklı olarak büyükelçi atama kararı aldıklarını duyurdular. İki ülkenin iyi ilişkiler kurmasının, iki ülke için de katkısı paha biçilmez.

Şu anda Mısır-Türkiye ticaret hacmi 10 milyar dolarındayken, İsrail-Türkiye ticaret hacmi 9 milyar dolara yakın. Mısır’ın nüfusu 110 milyon, İsrail’in ise 10 milyona yakın. Bu büyük kayıp. Küresel ticari nakliyatın yaklaşık yüzde 12’sinin geçtiği Süveyş Kanalı’na sahip olan Mısır; hem bölgenin hem de İslam aleminin en büyük ve en güçlü ülkelerinden biri. Ama 10 yıldır siyasi ilişki yoktu. Anlam veremiyorum gerçekten…

Mısır’ın için de Türkiye önemli bir ülke. Çünkü Mısır’ın komşusu Libya’da Türk ordusu var. Mısır’ın diğer komşusu Filistin’de yaşanan katliam ve olası riskler konusunda diplomasi masasının bir yanında Türkiye var. Akdeniz’de deniz alanlarında komşu. Akdeniz’in en stratejik noktasındaki Kıbrıs’ta 50 binden fazla Türk askeri var.

Mısır’ın sorun yaşadığı Etiyopya ile Türkiye, önemli ekonomik ve siyasi ilişkilere sahip. Yani Mısır bizim için önemli ama Kahire için Ankara da çok önemli.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Mısır lideri Sisi, “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verdiler” diyerek, ikili ilişkileri ve Libya’dan Akdeniz’e kadar olan sorunları ele almalı, Akdeniz’de Yunanistan’ın maksimalist politikalarına karşı adım atmalı. Kaybolan yılları geri getirmek zor olacak.

Teksas’ta Yaşananların Özeti ve Teksas’ın Önemi

Teksas eyaleti Meksika sınırında yer alan, güney hattının en güçlü eyaletlerinden. Meksika’dan devam eden göçmen akışı durmayınca, kendi önlemlerini alan Teksas Valisi, sınıra dikenli teller yerleştirdi. Amerikan Başkanı Biden buna tepki gösterdi ama Vali bunu umursamadı. Bunun üzerine Biden yargıya başvurdu ve yargı tellerin kaldırılmasına hükmetti. Ama Teksas Valisi bunu da tanımadı ve baskılara karşı 25 Cumhuriyetçi eyaletin desteğini alarak direniş gösterdi. Üstüne bir de 10 eyalet Texas’a destek amaçlı asker gönderince, kriz farklı boyuta verildi.

Öncelikle ABD ordusunun bir parçası olan ulusal muhafızlar, doğrudan Teksas Valisi’nden emir alıyor ama tabi ki Başkan’ın emrinde hareket etmesi gerekiyor. Emir-komuta federal yönetime devredilmediği için kontrol Vali’de.

İkinci olarak da kriz patlat verince, Teksas’ın Cumhuriyetçi vekili Slaton, Demokrat Başkan Biden’e karşı bir yasa teklif etti. “Teksas eyaletinin ABD’den bağımsızlık olasılığını araştırmak için bir referandum düzenleyebilecek” yasa tasarısını teklif eden Slaton, dünyada “Teksas bağımsız mı oluyor?” konusunu gündeme getirdi. ABD’de anayasal olarak eyaletlerin tek taraflı bağımsızlık ilan etme yetkisi yok. Yani bağımsızlık muhabbeti dayanaksız. Olay bu. Ama Texas konusunda tarihi temel atalım.

Teksas, Meksika’dan ayrılarak 2 Mart 1836’da bağımsızlığını ilan etti, fakat ABD, Teksas Cumhuriyeti’ni 1837’de tanıdı. Yaklaşık 10 yıl sonra Teksas’ın ABD’ye katılması, ABD ile Meksika arasında savaşa neden oldu. Savaş’ı kazanan ABD ile Meksika arasında yapılan anlaşma kapsamında ABD’ye bağlanan Texas, zenginlerin büyük imtiyazlar elde ettiği yeni bir döneme girdi. Seçimleri kazanan Lincoln’ün “köleliğin kaldırılması” vaadi üzerine güneyde Texas öncülüğündeki 7 eyalet Amerikan Konfedere Devletleri’ni kurarak bağımsızlık ilan etti. İşte 1961’de başlayan ve toplamda 11 eyalet ile Amerikan İç Savaşı’nın güneyli “konfederasyon” tarafını oluşturan bölge, dört yıl kuzey eyaletleriyle savaştı. Sonunda savaşı Kuzey eyaletleri kazandı ve 1865’te kölelik kaldırıldı.

ABD’deki sağcıların en güçlü olduğu eyalet olan Teksas, sembol eyalet olarak gününüze kadar varlığını korudu.

Dünyada Parayla Satılan Vatandaşlığın Yarısı Türkiye’de

İtalyan gazeteci Marco D’eramo, İngiliz sol gazetelerinden New Left Review’da kaleme aldığı bir yazıda, Türkiye’deki vatandaşlık satışlarının çarpıcı yüzünü bizlere gösteriyor. Yazıya göre, dünya çapında gerçekleştirilen vatandaşlık satışlarının yarısından çoğu Türkiye’de yapılıyor.

2018’deki yönetmelikle 250 bin dolarlık gayrimenkul alan bir yabancıya Türkiye vatandaşlığı verilirken, 2022’de bu sayı 400 bin dolara çıktı. Sayı artınca vatandaşlık başvuruları azalsa da Türkiye hâlâ Arap ülkeleri ve savaş bölgelerinin elitleri için öncelikli tercihler arasında. (Aslında Ukrayna Savaşı nedeniyle 2022’ye konut satışları yüzde 15 arttı.)

D’eramo bunu, “Türkiye 80 milyonluk nüfusu ve güçlü ordusuyla dünyanın en güçlü 20 ekonomisinden biri.” olarak tanımlıyor. Her ne kadar pasaportumuz ABD ve Avrupa kadar kıymetli olmasa da yaşanabilirlik, lokasyon ve imkanlar açısında Türkiye bir cennet. Birçok Karayip ülkesinden daha oturmuş bir kültür ve sisteme sahip olan Türkiye, para biriminin düşük olmasıyla ekstra dikkat çekiyor.

Mesela İranlılar, çok uzun süredir Türkiye’ye geliyor. Vatandaşlık furyasından önce de Türkiye’yi güvenli liman olarak gören İranlılar, 2018’den sonra gayrimenkul alarak vatandaşlık elde etti. Yazıya göre İranlılar yılda 10 bin konut alıyor. Tabi ki bunların hepsi vatandaşlık almıyor. Mesela geçen sene en fazla konut Rusya, Irak, İran ve Suudilere satıldı.

Dünya genelinde yılda satılan yaklaşık vatandaşlık sayısı 50.000 civarında. Yarısı da Türkiye’de. Yatırımla vatandaşlık; güvenlik, kara para aklama ve vergi kaçırma gibi konularda sorunlar oluşturduğu için özellikle Güney Kıbrıs, Bulgaristan, Portekiz ve İrlanda’da son buldu. İngiltere de kısmen kaldırdı.

Portekiz’de kaldırılmasının en önemli sebebi ülkede konut krizinin yaşanması. Peki Türkiye?

Karayip ülkelerinden hallice vatandaşlığa sınır bile getirmeden emlakçı gibi ev satılmasını bekliyor. Hep bahsettiğim demografi olayına girmeyeceğim ama ev krizinin en büyük sebeplerinden biri bu.

Lüks evi yabancılar, alt segmenti Türk zenginleri, onun altını orta kesim, … , en altta sığınmacılar. Araya sıkışan bir Türk halkı var ve kirasını ödeyemiyor. Anlamak zor mu?

Almanya’nın İsrail Politikası: “Almanya=Soykırım”

Belki sizin için hiçbir şey ifade etmeyecek ama bilin…

Uluslararası Adalet Divanı’nın 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre Güney Afrika, İsrail’in Gazze’de işlediği suçların soykırım suçu olduğunu iddia ederek dava açtı. Almanya da bu davaya “İddialar gerçek dışı” diyerek İsrail lehine taraf oldu. Ukrayna’nın Rusya’ya yönelik açtığı davada da Ukrayna lehine taraf olan Almanya, 20 binden insanı öldüren ve yüz binlerce insanı göçe zorlayan İsrail’in suç işlemediğini savundu.

Aslında 2019 yılında Almanya, “Soykırım dünyanın neresinde olursa olsun hepimizi etkiliyor.” diyerek Gambiya tarafından Myanmar hükümetine karşı Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırım gerçekleştirildiğine dair açılan davada Gambiya’yı desteklemişti. Dünyanın neresinde olursa olsun ama İsrail tarafından Filistin’de yapılırsa iş değişir diyen Alman hükümeti, İsrail’in suçlarını dile getirmeyi geçtim, askeri ve ekonomik olarak Tel Aviv yönetimini destekleyerek 20 binden fazla ölen insanın sorumluları arasına girdi. Bir de İsrail’i savunmak için davaya müdahil oldu.

20. yüzyılda soykırım suçu nedeniyle İsrail’e milyarlarca dolar tazminat ödeyen Almanya, aynı yüzyılda Afrika’daki Namibya’da Herero ve Nama halklarına karşı soykırım işlediğini kabul etmesine rağmen tazminat ödemeyi reddetti. Çünkü Afrika halkı tazminatı hak etmiyordu.

“Almanya kötü, Batı öcü” demeyeceğim ama görün. ‘Demokrasi ve insan hakları savunucusu’ olan Almanya, tamamen siyasi ve ekonomik kaygıları nedeniyle İsrail-ABD ikilisine karşı gelemiyor, karşı gelemediği gibi destekleyerek “ben de sizdenim” diyor. Kendisinde adalet terazisini kurma hakkı görenlerin, kendi menfaatleri için bunu kullandığını görün, bilin. Bir milyona yakın Iraklı, Amerikan işgalinde ölürken üç maymunu oynadığını hatırlayın. En önemlisi de uluslararası ilişkilerde adalet ve insan haklarının tamamen çıkarlar doğrultusunda savunulduğunu unutmayın.

Almanya = ?

Çok ağır itham değil mi? Ama bazı gerçekler, ithamların bile başını ezebilecek kadar ağır.

25 Ocak 2024

İtalya ile Türkiye Göçmenlere Yönelik Anlaşma Yaptı mı?

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni Cumartesi akşamı İstanbul’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Sonrasında ne basın toplantısı düzenlendi ne de iki taraftan görüşmenin içeriğiyle ilgili resmi bir açıklama yapıldı. Bu da hepimizi korkuttu. Yoksa…

İtalya’nın sağa yakın Il Giornale gazetesine göre insan kaçakçılığı ile ilgili Türkiye ile İtalya arasında anlaşma imzalandı. Haberde, “Başbakan’ın imzaladığı anlaşma, ‘Sultan’ Erdoğan’ın büyük nüfuz sahibi olduğu Libya’dan çıkışları durdurmayı amaçlıyor” dendi. İki taraf da resmi açıklama yapmadığı için, İtalyan gazetesinin bu haberine göre yorum yapacağız. Gazetenin içeriğine göre Libya’da askeri, siyasi ve ekonomik nüfuz sahibi olan Türkiye ile göçmenlerin Libya’dan çıkışı için anlaşma sağlandı. Yani Türk Deniz Kuvvetleri gemileri bölgede faaliyet yürütecek. Avrupa Birliği ile 2016’da imzalanan Geri Kabul Anlaşması gibi bir anlaşma söz konusu değil. Peki anlaşma olduysa neden gizleniyor?

Burada iki seçenek ortaya çıkıyor. Birincisi; geçişlerin denizden engellenmesi ise bu Türkiye’nin bölgedeki varlığını kabul etmek ve uluslararası hukuk açısından Libya’nın egemenliğinin ihlâli anlamına gelebilir. Alenen böyle bir iş birliği tarafları sıkıntıya sokabilir. İkincisi ise yakalanan Afrikalıların Türkiye’ye getirilmesi. Bu seçenek coğrafi sebeplerden dolayı biraz daha zor görünüyor. Bu operasyonun yükü çok büyük ve gizlenmesi en az coğrafi zorluklar kadar sancılı olur.

Hepimizin korkusu ise ikinci seçenek. Çünkü ne sığınmacılar konusunda ne de AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması konusunda hükümet adım atmadı. Bu yönde bir çalışma olacağına dair ışık da yok. Şayet bu anlaşma gerçekleşmişse Türkiye için felaket olacaktır. Ancak Cumhurbaşkanlığı hiçbir anlaşma olmadığını açıkladı.

Sığınmacıları sokağa işeyen ya da işçi olarak tanımlamak; sığınmacının dini veya dilini masaya yatırmak, iyi veya kötü diye ayırmak, en hafif tabiriyle ahmaklıktır. Ayrım yapmadan, siyasi görüşümüz ne olursa olsun tüm sığınmacılara karşıyız ve bunu ırkçılığımızdan değil, Türkiye’nin geleceği için istiyoruz. Bu konuyu da ılımlı hale getirmek kimlerin işine geliyor, çok iyi biliyoruz.

23 Ocak 2024