Pearl Harbor’ın Stratejik Sendromu ve Amerikan Stratejik Hafıza Oluşumu

Pearl Harbor savaşı Amerikan stratejik hafıza oluşumunun ana hadiselerinden biridir. 7 Aralık 1941 şafağında Japon avcı uçakları Pearl Harbor’daki deniz üssüne saldırıda bulunurlar ve Amerikan ordusuna sadece operasyonel bir yenilgi tattırmakla kalmayıp ani bir bozguna maruz kalma korkusunu da aşılayarak Amerikan savaş donanmasının önemli bir kısmını imha ederler. Hasar tespiti amacıyla Pasifik Okyanusu’nda bulunan yüksek askeri ve siyasi sorumlular, ilan ettikleri milli seferberliğin yola koyulması için gereken birkaç gün boyunca, yeniden saldırıya uğrama korkusundan bu işleri yapamaz hale gelirler.

Bu yetenek eksikliğinin verdiği sıkıntı, özellikle Reagan döneminin ortalarından 2001 yılına kadar Amerikan strateji üretiminin geri dönen bir hedefi haline gelmiştir. Milli güvenlik aygıtı olan sinemanın yatırım yaptığı tüm alanlarda bu sıkıntı kendini göstermiştir. Bu stratejik sendrom, bir ‘’Pearl Harbor nükleer saldırısı’’ndan korunmak amacıyla Reagan’ın füze kalkanı teklifiyle hareketlenmiştir.

1997 yılında Donald Rumsfeld tarafından yönetilen Senato Komisyonu, gelecekteki silah tehditleri ile ilgili olarak bir ‘’balistik füzenin yol açacağı Pearl Harbor’’ teziyle karşı karşıya gelir. Uzay araçlarını koruma görevi olan Uzay Kuvvetleri Komutanlığı muhtemel bir uzay Pearl Harbor’ını meydana getirecek saldırıdan daima korkulmasını ister. Buna paralel olarak Amerikan toplumunun ‘’bilgi çağı’’na girmesiyle, sivil ve askeri tahminciler arasında bir sanal Pearl Harbor terimleri uçuşmaya başladı. Aniden ortaya çıkan ve tehdit içeren her operasyonda, ya da Amerika Birleşik Devletleri için risk oluşmaya başlayan her şeyde bir ‘’Pearl Harbor’’ tehlikesi daima vardır.

 

Sadece ordu için değil, aynı zamanda Amerikan toplumu için sürpriz bir saldırı, ana bir risk olarak yaşanır: Stratejik sistemin güçsüz kaldığı her güvenlik konusunda uyum zorluğu mevcuttur ve öldürücü düzen bozukluklarına rastlanır. Moda olan bir stratejik senaryoya göre, eğer iletişim uyduları tarafından aktarılan mali bilgi nakli felce uğrarsa sosyal ve siyasi hayatın darmadağın olması beklenmelidir.

Bu esnada bu sendromun tekrar ortaya atılması, kabul edilen büyük stratejik eğilimleri, silahlı sistem edinimlerini ve ayrıca ekonomik hareket ve onu destekleyen sosyal devamlılığı yerleştirmek maksadıyla milli güvenliğin üst görevlilerine ‘’kendi kendini korkutma oyunu’’ ve bu korkuyu halka yayarak güvenlik ve savunma düşüncelerinin haklılığını ortaya koymak gibi temel bir işleve sahiptir.

Reagan’lı yıllardan (1980-1988) bu yana milii güvenlik sinemasının tamamı bu sendromu işlemede uzmanlaşır. Bu yılların başlıca eseri, James Cameron’ın yönetmenliğini yaptığı, Sigourney Weaver ve Michael Biehn’in oynadığı 1986 yılı yapımı ‘Yaratık 2’’ (Aliens) filmidir. Bu film, Amerikan strateji anlayışında, ateş gücünün ve savaş teknolojilojik saldırısı ile düşman tarafından kuşatılmış, düşman bir tabiatın ortasında terk edilmiş bir koloniye dönüşmeyi temsil eder.

Pearl Harbor sendromu da bu çerçevede hayatta kalma ve stratejik hareket için seferber olmanın motoru olarak ortaya çıkar. Donanma tekrar savaşma ve üstünlüğü ele alma gücünü kendinde bulur ve gezegeni de nükleer tehlikeden temizleyerek ve Yaratıkların ‘’ana kraliçesini’’ öldürerek savaşı sona erdirir. Son görevli bir onbaşı ve harekatın sivil şefi, ‘’Ancak bu şekilde güvende olabiliriz’’ diye açıklama yaparlar.

 

Yarattıkları askere ve koloniye olan bu saldırısının ‘’mantıksal’’ sonucu nükleer yıkıcılıkla neticelenir. Saldırganlar Amerikalılar tarafından yapılmış nükleer saldırının kurbanlarıdır. Gerçekte filmin de iyi bir şekilde gösterdiği gibi bu sendrom güce başvurmanın meşruluğu ve ABD’nin onlara karşı yürüttüğü teknoloji yarışının doğruluğunu ortaya koymanın belgesidir.

Filmin askeri ve teknolojik belirginliği, modern silahlanma ve kent savaşları üzerine önemli araştırmalar yapan James Cameron’n senaryoya başlamadan önce gerçekleştirilmiş çalışmasında yatmaktadır. Ayrıca, filmin çekimlerine başlamadan önce yapılan hazırlıklar, oyuncuların profesyonel askerler tarafından düzenli olarak eğitilmesi geleneğini ortaya çıkardı. (Bu gün Angelina Jolie gibi bazı oyuncular, milli güvenlik konulu bir film çekmeyi, alacağı eğitimin gelecekteki kariyerine yardım edip etmeyeceğine bakarak kabul etmektedir.)

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Çevre Kirliliği, Nüfus Artışı ve Göç Sorunu

İnsanoğlu dünya kaynaklarının fütursuzca harcamaktır. Bu fütursuzluk çevreyi, çevreyi oluşturan canlı- cansız varlıkları son derece kötü etkilemektedir. Müthiş bir hızla gelişen sanayi ve teknolojiler insan ihtiyaçlarını daha da arttırmaktadır. Bu durum üzerinde bulunduğumuz dünyaya ciddi zararlar vermeye devam etmektedir. Kıt kaynakların bu denli yok edilmesi beraberinde birçok sorunu da getirmektedir. Nitekim nüfus artışı, savaşlar, bölgesel çatışmalar, enerji mücadeleleri ve artan göçler sonucu çevre kirliliği artmaktadır. Bunun dışında yüksek hızla artan sanayileşme, küresel ısınma ve iklim değişikliğini de artırmaktadır.

Ozon Tabakasının yıllara göre değişimini gösteren görsel

Ozon tabakasının incelmesi, doğaya salınan zararlı gazlar, ormanların tahrip edilmesi, su kaynaklarını kullanılması ve kirletilmesi gibi konular küresel düzeyde tehditler oluşturmaktadır. Tüm bu süreç sanayi devrimi ile birlikte artan sanayileşmenin bir sonucudur. Kapitalist düzen olarak da adlandırılan süreçte devletler gelişme mücadelesi içindeyken çevreye verdikleri zararı da uzun süre görmezden gelmişlerdir. [1]

İnsanlığın bu vurdumduymazlığı görmezden gelinmesinin artık mümkün olmadığı noktada, 1972 yılında Stolchom’de BM bünyesinde toplanan konferansta çevre krizi global düzeyde münakaşa edilmeye başlanmıştır. Bu konferansta dikkat çeken en önemli çevre sorunları; Ozon tabakasının incelmesi, mevsimlerde yaşanan değişiklikler, ormanların fütursuzca yok edilişi ve en önemlisi buzulların erimesidir. Konferanstan sonra farkındalık oluşmaya başlamıştır.[2]

Nüfus

Çevre kirliliğinin artmasının önemli nedenlerinden olan nüfus artışı yaşlı dünyamızın önem arz eden tehditlerindendir. Nitekim 1000 yıllık geçmişe baktığımızda stabil olarak ilerleyen nüfus artışında özellikle sanayi devrimi sonrasında önemli hareketlenmelerin olduğu görülmüştür. Milenyum sonrasında ise bu artışın müthiş bir hızla yükseldiği görülmüştür.[3] Günümüzde ise Dünya nüfusu 7,9 milyara yaklaşmış durumdadır. Yapılan çalışmalar sonucunda 2100 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun 10 milyarı geçeceği tahmin edilmektedir. Artış hızının özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da gözle görülür büyüklükte olacağı tahmin edilmektedir. Bu durum gelişmiş olan Kuzey bölgeleri ile gelişmekte olan Güney bölgelerindeki eşitsizliklerin daha da artması anlamına gelmektedir. Aynı şekilde nüfus artışı en çok çevreyi etkilemektedir. Nitekim kıt olan kaynakların kullanımı artmakta, kirlilik, adaletsizlik ve doğal dengesizlik artmaktadır.[4]

Göç

Bir diğer önemli tehdit de göç sorunudur. Göç kavramı insanlık tarihi kadar kadim bir geçmişi olan kavramdır. Göç kavramı; ekonomik, siyasi ve sosyal sebeplerden ötürü insanların/toplumların sürekli veya geçici, iradi veya zorunlu olarak bir bölgeden başka bir bölgeye gitmesi anlamına gelmektedir. IOM gibi kurumların raporlarına baktığımızda, dünya üzerinde bir bölgeden/ülkeden başka bir bölgeye/ülkeye giden göçmenlerin sayısı yaklaşık olarak 300 milyondur. Yani dünya nüfusunun yaklaşık %4’ünü kapsamaktadır. Bu göçmenlerin en çok bulunduğu kıtalar Avrupa (87 milyon) ve Asya (86 milyon) bölgesidir. Bu da göçmenlerin sayısının %61’ini oluşturmaktadır.

 

3. sırada ise Kuzey Amerika bulunmaktadır. Bu bölge göçmenlerin %21’ini barındırmaktadır. [5]Yukarıda istatistikleri verilen göçmenler irade ve zorunlu olarak ikiye ayrılır. Zorunlu olanlar genelde Orta Doğu ve Afrika’da yaşanan çatışma, savaş, ekonomik sorunlar ve daha iyi yaşam umudu ile yaşanan göçlerdir.

Son yıllarda ise giderek önem kazanan iklim mültecilerini de   zorunlu kategoride değerlendirmek yerinde olacaktır. Bu büyük hareketlilik beraberinde birçok çevre sorununu salgın hastalıkları, eşitsizlik, çatışma ve düzensizliği de beraberinde getirmektedir. Bu konuda en yakın örnek Türkiye’dir. Türkiye 6 milyon ‘mülteciye’ ev sahipliği yapmakta ve bir geçiş Köprüsü olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple göç kaynaklı sorunların birçoğuna yakından şahit olmaktayız.

[irp posts=”1501″ name=”ABD-Çin Rekabeti: ABD’nin Yeni Çevreleme Politikası”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

TUNA Muammer, “Çevresel Sorunların Küreselleşmesi”, Muğla Üniversitesi SBE Dergisi, C.1, S.2, 2000, ss.1-16

BAYKAL Hülya ve BAYKAL Tan, “Küreselleşen Dünya’da Çevre Sorunları”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.5, S.9, 2008, s.1-17

Our World in Data, 27.05.2021, https://ourworldindata.org/world-population-growth

Population Matters, 27.05.2021, https://populationmatters.org/resources-consumption

IOM, World Migration Report, 27.05.2021, https://worldmigrationreport.iom.int/wmr-2020-interactive//

[1] TUNA Muammer, “Çevresel Sorunların Küreselleşmesi”, Muğla Üniversitesi SBE Dergisi, C.1, S.2, 2000, ss.1-16, ss. 1-4

[2] BAYKAL Hülya ve BAYKAL Tan, “Küreselleşen Dünya’da Çevre Sorunları”, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.5, S.9, 2008, s.1-17, ss. 1-7

[3] Our World in Data, 27.05.2021, https://ourworldindata.org/world-population-growth

[4] Population Matters, 27.05.2021, https://populationmatters.org/resources-consumption

[5] IOM, World Migration Report, 27.05.2021, https://worldmigrationreport.iom.int/wmr-2020-interactive//

[/vc_toggle]

ABD’nin Japon Toplama Kampları

0

Japonya’nın Pearl Harbor saldırısından sonra dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından 9066 sayılı İcra Emri ile Japon toplama kampları kuruldu. 9066 sayılı Yürütme Kararı, çoğunluğu Amerikan vatandaşı olan yaklaşık 120.000 kişinin hayatını etkiledi.

Pearl Harbor’ın bombalanmasından sadece saatler sonra FBI, 1.291 Japon-Amerikan cemaati üyelerini ve dini lideri topladı, onları kanıt olmadan tutukladı ve mal varlıklarını dondurdu. Japon bankalarının ABD şubelerindeki tüm hesapların varlıkları donduruldu. Japon kökenli vatandaşların, Japonya adına casusluk yürütebileceği öngörülüyordu. Pearl Harbor’a Japon saldırısı sırasında, ABD’de Pasifik Kıyısı boyunca yaklaşık 120.000 Japon soyundan insan yaşıyordu. Yaklaşık üçte ikisi ABD’de doğup büyüyen tam vatandaştı.

ABD’de bulunan Japon Toplama Kampları Haritası.

Kamplara Giden Süreç

Dönemin bazı siyasi liderler, Japon Amerikalıların, özellikle ABD’nin batı kıyısı boyunca yaşayanların toplanmasını ve iç kesimlerdeki gözaltı merkezlerine yerleştirilmesini tavsiye etti. Masum sivillerin taşınmasına karşı çıkan ABD Adalet Bakanlığı ile ABD Savunma Bakanlığı arasında bir güç mücadelesi patlak verdi. Bazı yerel Amerikalılar evlerine ve iş yerlerine “Burada Japon istemiyoruz”, “Japonlar bir daha geri dönmesin” yazıları astı. Bazı gruplar ise Japonların yaşadığı evlerin duvarlarına “Burada Japon istemiyoruz” yazıları yazdı.

Şubat 1942’nin başlarında, Savunma Bakanlığı Pasifik kıyısı boyunca 12 kısıtlı bölge oluşturdu ve bu bölgelerdeki Japon Amerikalılar için gece sokağa çıkma yasakları getirdi. 1942’den 1945’e kadar faaliyet yürütülen kamplarda ABD vatandaşları da dahil olmak üzere Japon kökenli insanlar kamplarda hapsediliyordu. İlk gözaltı kampı, Güney Kaliforniya’da bulunan Manzanar’dı . 1942 ve 1945 yılları arasında Kaliforniya, Arizona, Wyoming, Colorado, Utah ve Arkansas’ta yaklaşık 120.000 Japon Amerikalıyı farklı sürelerde tutan toplam 10 kamp açıldı.

Japon Amerikalılar, Kaliforniya’daki kabul merkezlerinde beklerken görüntülendi Nisan, 1942 Santa Anita.

Kamp Yaşamı

Kamp sakinleri ortak banyo ve çamaşır yıkama olanaklarını kullandılar, ancak sıcak su genellikle sınırlıydı. Kamplar, ayrılmaya çalışan herkesi vurma talimatı veren silahlı muhafızlar tarafından devriye gezen dikenli tellerle çevriliydi. Gözaltına alınanların vurulup öldürüldüğü birkaç münferit olay ve kavgaların daha çok sayıda örneği olmasına rağmen, kamplar genellikle disiplinli bir şekilde yönetiliyordu.

Kamplardaki insanlar bir tür topluluk duygusu oluşturmaya çalıştılar. Kamp sakinlerine aile grupları halinde yaşamalarına izin verildi ve tutuklular okullar, kiliseler, çiftlikler ve gazeteler kurdular.

Japon Amerikalılar, Santa Anita’daki kampta gözetim altında tutuluyor.

Kamplardaki Şiddet Olayları

27 Temmuz 1942’de bir gece yürüyüşü sırasında, iki Japon Amerikalı (Toshio Kobata ve Hirota Isomura), kaçmaya çalıştıklarını iddia eden bir nöbetçi tarafından vurularak öldürüldü.

4 Ağustos 1942’de, Santa Anita Meclis Merkezi’nde, aşırı kalabalıktan kaynaklanan öfkenin sonucu olarak bir isyan patlak verdi. Kaliforniya’daki Manzanar kampında yaşanan gerginlik, Japon Amerikan Vatandaşlar Birliği (JACL) lideri Fred Tayama’nın 6 adam tarafından dövülmesiyle sonuçlandı. JACL üyelerinin esir kampının yönetiminin destekçileri olduğuna inanılıyordu.

Bir isyan çıkmasından korkan polis, Harry Ueno’nun serbest bırakılmasını talep etmek için karakolda toplanan kalabalığa göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Ueno, Tayama’ya saldırdığı iddiasıyla tutuklandı. James Ito anında öldürüldü ve birkaç kişi yaralandı. Yaralananlar arasın da ölen 21 yaşındaki Jim Kanegawa da vardı.

63 yaşındaki mahkum James Hatsuki Wakasa, kamp çevresinde yürüdükten sonra askeri polis tarafından vurularak öldürüldü. İki ay sonra, kamptaki çitin yakınında gezindikleri için bir çift daha vuruldu.

Ekim 1943’te Ordu, protestoları bastırmak için Kaliforniya’nın kuzeyindeki Tule Gölü Ayrım Merkezi’ne tanklar ve askerler yerleştirdi. Tule Gölü’ndeki Japon Amerikalı mahkumlar, Ekim 1943’te kaza sonucu ölüme yol açan gıda kıtlığı ve güvenli olmayan koşullar nedeniyle eylem ya pıyorlardı. Aynı kampta, 24 Mayıs 1943’te 30 yaşındaki bir mahkum olan James Okamoto, bir güvenlik görevlisi tarafından vurularak öldürüldü.

Kaliforniya’daki Manzanar kampında bir silahlı muhafız.

Japon Amerikalıların Çaresizliği

İnsanlar, kamplara gönderilmeden önce işlerini halletmeleri için çok az zaman verildiğinden dolayı birçoğu evlerini, mülklerini ve işlerini piyasa değerinin çok altında fırsatçı Avrupa-Amerikalılara satmak zorunda kaldı. Bazı Avrupalı-Amerikalılar durumdan faydalanarak, taşınmak zorunda kalanlardan mal satın almak için makul olmayan düşük meblağlar teklif ettiler. Binlerce dolar değerindeki birçok ev ve işyeri bundan çok daha düşük bir fiyata satıldı. Yaklaşık 2.000 Japon Amerikalıya, arabalarının dönene kadar güvenli bir şekilde saklanacağı söylendi. Ancak, ABD Ordusu kısa süre sonra araçları indirimli fiyatlarla satın almayı teklif etti ve satmayı reddeden Japon Amerikalılara, araçların savaş için talep edildiği söylendi. Kamp sakinleri, hapsedilmeleri sırasında yaklaşık 400 milyon dolarlık mülk kaybetti.

ABD, Japon Amerikalıları daha yakından araştırmaya başladı ve bazılarının ‘Sadık Amerikalılar’ olduğu sonucuna vardı. Sadık olarak belgelenen kişile rin, genellikle ABD’nin belirli bölgelerinde iş bulmak için kamplardan ayrılmalarına izin verildi. Diğerlerinin Batı’da geçici göçmen işçi olarak çalışmasına izin verildi ve diğerleri de ABD Ordusu’na katıldı.

Japon Amerikalılar, Kaliforniya yakınlarındaki bir toplantı merkezine geliyorlar. Eşyaları, kışlaya nakledilmeden önce teftiş için dışarıdalar 1942.

Kamplardan Geriye Kalan

18 Aralık 1944’te hükümet, 1945 yılı sonuna kadar tüm tehcir merkezlerinin kapatılacağını duyurdu. Kampların sonuncusu, Kaliforniya, Tule Lake’deki yüksek güvenlikli kamp, ​​Mart 1946’da kapatıldı. Eski ABD Başkanı Gerald Ford, 1976’da 9066 sayılı İdari Kararı resmen yürürlükten kaldırdı ve 1988’de Kongre resmi bir özür yayınladı. ABD Kongresi, Japon Amerikalılara 38 milyon dolar tazminat sağladı ve kırk yıl sonra kamplarda alıkonulan hayatta kalan her bireye 20.000 dolar daha ödedi. Serbest bırakıldığında, birçok Japon Amerikalılar’ın ayrımcılık dışında geri dönecek çok az şeyi vardı.

Eski ABD Başkanı Gerald Ford, “19 Şubat 1942 Amerikan tarihinde üzücü bir günün yıl dönümü. 9066 sayılı Kararname yayınlandı ve bu da sadık Amerikalıların (Japon Amerikalılar) yerlerinden edilmesiyle sonuçlandı. O zaman ne bilmemiz gerektiğini artık biliyoruz. Toplama kampları yanlıştı, Japon Amerikalılar sadık Amerikalılardı ve öyledirler. Uzun zaman önce yaşanan trajediden, her bir Amerikalı için özgürlük ve adalete sonsuza kadar değer vermeyi ve bu tür bir eylemin bir daha asla olmayacağına karar vermemizi öğrendik” açıklamalarıyla ABD’nin geçmişe dönük pişmanlığını anlattı.

Kaliforniya yakınlarındaki Manzanar toplama kampı.

ABD hükümetin Japon Amerikalılara yönelik bu politikası, ırkçı ve ayrımcı muamelenin bir doruk noktasıydı. Gözaltı ve 3 yıl kadar uzun süreli kamplardaki gerilim süreci, şüphe ve umutsuzluk atmosferinde yaşayan Japon Amerikalılara zarar verdi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

https://www.history.com/topics/world-war-ii/japanese-american-relocation

https://www.history.com/topics/world-war-ii/world-war-ii-history#section_10&gid=ci023fede82000267d&pid=japanese_internment_camps_getty-640507365

https://www.britannica.com/event/Japanese-American-internment

https://www.nationalww2museum.org/war/articles/japanese-american-incarceration

[/vc_toggle]

Afganistan’da ‘Sinsi Terör’: IŞİD-K

Afganistan’da süre gelen siyasi krizler, askeri dinamikler, sosyal sorunlar ve etnik yapıya dayalı boşluklar ülkeyi terör örgütlerinin kuluçkası haline getirmede yardımcı oluyor. Özellikle de 2001 sonrasında başlayan ABD’nin askeri müdahalesi, ülkeyi bataklığa iterek kaosa alan açtı. Bunu fırsat bilen terör örgütleri de ülkenin farklı noktalarında yapılanma sürecine girerek, hem yerel hem de hükümet güçlerine yönelik bir çok saldırı gerçekleştirip, işgal altındaki ülkeden pay almanın peşine düştüler.

Bunun sonucunda Pakistan Talibanı’ndan ayrılanlar, Afgan Talibanı’ndan ayrılanlar, Özbekistan İslam Hareketi’nin üyeleri ve yerel selefi gruplar, Afganistan’ın Nangarhar, Kunar ve Cevzcan kırsalında yapılanmaya başlayarak 2014 sonlarına doğru terör örgütü IŞİD’e biat ederek IŞİD-K’yı kurdular. Adını duyurduktan sonra alanını genişletmek için intihar/bombalı saldırıları ve silahlı saldırılara başlayan IŞİD-K, pek çok sivil ve askerin ölmesindende sorumlu tutularak hem ülkede hem de uluslararası arenada terör örgütü ilan edildi.

Yakalanan/Teslim olan IŞİD-K militanları.

IŞİD-K’nın Yapısı

Terör örgütü IŞİD-K (Irak Şam İslam Devleti-Horasan), IŞİD’in Orta Asya uzantısıdır. ‘Horasan’ ismi ise ‘Güneşin Ülkesi’ anlamına gelmektedir. Ekim 2014’te, altı eski üst düzey Pakistan Talibanı üyesi, IŞİD lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye bağlılık sözü verdi. Ocak 2015’te dönemin IŞİD sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani biat taahhüdünü kabul etti ve IŞİD-K’nın kurulduğunu duyurdu.

Aslında IŞİD-K’nın ilk kuruluş ve yapılanma sürecinin 2010 yılında Afganistan’ın Nangarhar bölgesinde gerçekleştiği belirtiliyor. Bu süreçte, örgütün bünyesindeki çoğunluğun da Pakistanlı militanlardan oluştuğu söylenmektedir. IŞİD-K’nın mevcut yapılanma ve barınma bölgesi, Afganistan-Pakistan sınırını ve Afganistan’ın Nangarhar bölgesini içeriyor. IŞİD-K’nın oluşumunda yerel selefi gruplar, Özbekistan İslam Hareketi, Pakistan Talibanı’ndan ayrılanlar ve Afgan Taliban’ından ayrılanların bulunduğu belirtiliyor.

2014 yılında eski Pakistan Talibanı komutanlarından olan Hafız Said Han, Horasan koluna öncülük etmek üzere emir seçildi. Hafız Said Han, 26 Temmuz 2016 ‘da Nangarhar’da ABD tarafından gerçekleştirilen hava saldırısında öldürüldüğü bildirildi. Bölgedeki diğer sorumlu olan kişiler Abdul Hasib Nisan 2017’de, Ebu Sayed 11 Temmuz 2017’de ve Abu Saad Orakzai ise 25 Ağustos 2018’de öldürüldü. IŞİD-K’nın günümüzdeki liderinin (2020 itibariyle) Shahab al-Muhajir (Şebab El-Muhacir) olduğu söylenmektedir. Şebab El-Muhacir’in meskun mahal savaşı uzmanı olduğu ve Ağustos 2020’de gerçekleşen Celalabad hapishane baskını gibi IŞİD-K’nın daha karmaşık saldırı ve operasyonlarından bazılarının planlanmasında rol oynadığı belirtiliyor.

IŞİD-K

IŞİD-K’nın, 2015-2021 yılları arasında 6 yöneticisi etkisiz hale getirildi veya yakalandı. 4 tanesi terörle mücadele operasyonlarında etkisiz hale getirilirken, 2 tanesi de yakalanarak tutuklandı. Ayrıca 2015-2019 yılları arasında da, 550’den fazla saha ve eğitim sorumlusu öldürüldü ya da sağ olarak yakalanarak ele geçirildi. IŞİD-K’nın bilinen altı liderinden beşi Pakistanlıydı -3’ü daha önce Pakistan Talibanı’na bağlıydı ve biri de Taliban üyesiydi.

IŞİD-K’nın Hedefi Nedir?

IŞİD-K’nın 2015 yılında yayımlanan bir video klibinde, örgütün bölgedeki misyonu ifade ediliyor. Söz konusu klipte, “Şüphesiz ki Yüce Allah bize Horasan diyarında uzun zamandan beri cihat bahşetmiştir ve Allah’ın lütfuyla Horasan topraklarına giren kâfirlerle savaşmışızdır. Bütün bunlar şeriatı yerleştirmek içindir. Bilin ki İslam Hilafeti belli bir ülke ile sınırlı değildir. Bu gençler batıda, doğuda, güneyde ve kuzeyde her kâfirle savaşacaklar.” ifadeleri yer alıyor.

IŞİD-K’nın ideolojisi ise, topraklarını, Sünni Afgan Ulusal Ordusu’ndan Hazara Şiilerine kadar olmak üzere, “Müslümanları kendi dinine çeviren” yabancı “haçlılardan” ve “mürtedlerden” kurtarmayı amaçlamaktadır.

Kısacası IŞİD-K’nın amacı, IŞİD’in küresel halifeliğinin bir parçası olarak ‘Horasan Vilayeti’ni kurmaktır.

IŞİD-K’nın Gençlik Yapılanması ve Fikir Bağlantısı

IŞİD-K’ye bölgedeki üniversitelerden katılan gençler de bulunuyor. Genellikle, ilahiyat, hukuk, kimya, mühendislik ve edebiyat bölümlerinden katılım sağlanıyor. Örgüte en fazla katılımın sağlandığı üniversiteler ise Kabil Üniversitesi, Nangarhar Üniversitesi ve Al-Biruni Üniversitesi.

IŞİD-K’nın Kabil hücresi ve grubun fikir öncüleri daha geniş olarak, kökleri değişmez bir şekilde Afgan kökenli Selefi şeyhlere kadar uzanır. Aminullah el-Peşavi buna bir örnektir; Selefi neslinin manevi babası olarak bilinir. IŞİD-K’nın kuruluşunun ilk yıllarında etkili olan diğer ‘ideologlar’ ise Şeyh Kasım ve Şeyh Celaleddin’dir. 2016’da Şeyh Kasım ve 2017’de Şeyh Celaleddin, Nangarhar’da etkisiz hale getirilmiştir.

Nangarhar’daki orta düzey liderlik, çoğunlukla yerel eski Taliban komutanlarından oluşuyordu. IŞİD-K’nın 52 komutanın 40 tanesi eski Taliban komutanlarından, 5 tanesi eski Lashkar-e-Islam militanlarından ve 4 tanesi ise eski El Kaide bağlantılıydı.

IŞİD-Afganistan

IŞİD-K’nın Askeri Mevcudiyeti

IŞİD-K’nın bölgedeki askeri mevcudiyetinin 2016’da yaklaşık 4 bin militan olduğu tahmin ediliyordu. Fakat ABD, Afganistan, Pakistan ve Taliban tarafından örgüt üyelerinin hedef alınması sonucunda bu rakam yarıya kadar indirildi.

Ayrıca Birleşmiş Milletler, Ekim 2019-Mart 2020 arasında 1400’den fazla IŞİD-K savaşçısının Afgan veya NATO güçlerine teslim olduğunu bildirdi. 2021 Haziran ayında yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporunda ise Afganistan’ın Kunar ve Nangarhar eyaletlerinde yaklaşık 1.500-2.200 arasında militanın olduğu ifade ediliyor.

2020 sonunda Afganistan’daki IŞİD-K varlığı büyük ölçüde azalmış olsa da hücre yapılanmaları, bombalı ve intihar saldırıları ile kendilerini gündemde tutmaya devam ediyor. Mevcut durumda kaç IŞİD-K militanının aktif olduğunu ve kentsel alanlarda uyuyan hücrelerin sayısını tam ola rak tespit etmek zor gözüküyor.

IŞİD-K’nın Öne Çıkan Saldırıları

Örgütün saldırılarının gündeme gelmesi, sadece Kabil havaalanı saldırısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda IŞİD-K, Afganistan ve Pakistan’da gerçekleştirdiği intihar saldırıları ve bombalı eylemlerle de adını duyurmuştu.

2017-2018 yılları arasında IŞİD-K, Afganistan’da 84, Pakistan’da ise 11 saldırı gerçekleştirdi. Afganistan’da en şiddetli saldırıyı Kabil ve Nangarhar bölgelerinde gerçekleştirdi; 15 ilde düzenlenen saldırıda 819 sivil öldürüldü. Pakistan’da ise seçim ve dini kurumları hedef alan saldırılarda 338 sivil hayatını kaybetti. Örgüt, Taliban ile kırsal kesimlerde farklı noktalarda da çatışmalar yaşadı. IŞİD-K, faaliyetlerini çoğunluklu olarak Nangarhar ve Kabil’de gerçekleşirken, Kunar, Jowzjan, Paktia, Kunduz ve Herat illerinde de gerçekleştirilen intihar ve bombalı saldırıları üstlendi.

ISIS-Khorasan militant

Afganistan’daki BM Yardım Misyonu, sadece 2021’in ilk dört ayında IŞİD-K tarafından üstlenilen 77 saldırıyı belgeledi. Nisan 2019-Mart 2020 arasında 572 saldırı kaydedilirken, 2020-2021 yılları arasında saldırılarda %80 düşüşle 115 saldırı kaydedildi.

IŞİD-K’nın Üstlendiği/Bağlantılı Saldırılar

  • 31 Mart 2018: Kunar’da düzenlenen intihar saldırı sonucunda Kunar İl Meclisi üyesi Shah Wali Himmat ve bir din görevlisi hayatını kaybetti.
  • 22 Nisan 2018: Kabil’de bir seçmen kayıt merkezine düzenlenen intihar saldırısında 69 kişi öldü, 120 kişi yaralandı.
  • 26 Haziran 2018: Kunar Eyaletinde yerel bir polis kampına düzenlenen intihar saldırısında 13 kişi öldü, 5 kişi yaralandı.
  • Temmuz 2018: Pakistan’ın Belucistan Eyaleti, Mastung’da siyasi bir mitinge düzenlenen intihar saldırısında en az 149 kişi öldü ve 189 kişi yaralandı.
  • 7 Mart 2019: Kabil’de politikacılar ve yetkililerin katıldığı bir Şii anma törenine düzenlenen havan topu saldırısında en az 11 kişi öldü.
  • 20 Nisan 2019: Kabil’de Telekomünikasyon ve Bilgi Teknolojileri Bakanlığı’na yönelik düzenenen bombalı ve silahlı saldırıda 4’ü sivil, 3 güvenlik görevlisi olmak üzere en az 7 kişi hayatını kaybetti.
  • 17 Ağustos 2019: Kabil’de bir Şii düğününe düzenlenen intihar saldırısında en az 63 kişi öldü ve 180 kişi yaralandı.
  • 26 Şubat 2020: Kabil’de motosikletlere bağlı iki el yapımı patlayıcının patlaması sonucunda en az 9 kişi yaralandı.
  • 6 Mart 2020: Kabil’de önde gelen Hazara Şii lideri Abdul Ali Mazari’nin ölümünü anma törenine düzenlenen silahlı saldırıda en az 32 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı.
  • 25 Mart 2020: Kabil’deki bir Sih tapınağına düzenlenen silahlı saldırıda en az 25 kişi öldü, sekiz kişi yaralandı.
  • 12 Mayıs 2020: Afganistan’ın Nangarhar Eyaletinde yer alan Kuz Kunar İlçesinde bir cenazeye düzenlenen intihar saldırısında 32 kişi öldü, 133 kişi yaralandı.
  • Mayıs 2020: Şii Müslüman Hazaralar’ın bir doğum kliniğine saldırdı. Bu saldırıda yaklaşık 25 kişi hayatını kaybetti.
  • 2 Ağustos 2020: Afganistan’ın doğusundaki Celalabad kentinde Hapishane’ye düzenlenen silahlı saldırıda en az 29 kişi öldü ve 50’den fazla kişi yaralandı. Bu saldırı sonucunda, IŞİD-K ve Taliban üyeleri dahil olmak üzere yaklaşık 400 kadar mahkum hapishaneden kaçtı.
  • Mayıs 2021: Kabil ve Pervan bölgelerinde Şii otobüs yolcuları hedef alındı; 6 otobüse saldırı gerçekleştirildi ve yaklaşık 64 kişi hayatını kaybetti.
  • 8 Mayıs 2021: Kabil’de Bir intihar bombacısı patlayıcı yüklü bir arabayı okulun kapısına sürerek saldırı gerçekleştirdi Saldırıda en az 68 kişi öldü, 165’ten fazla kişi ise yaraladı.
  • 8 Haziran 2021: Baglan’ın kuzeyindeki Shaikh Celal köyü yakınlarındaki bir kampta düzenlediği saldırı sonucunda 11 kişiyi öldürdü ve 15 kişiyi de yaraladı.
  • 26 Ağustos 2021: İntihar bombacısı Kabil havaalanı yakınlarında bir saldırı gerçekleştirdi. Saldırıda 13 Amerikan askeri ve 170 sivil hayatını kaybetti.
IŞİD’in Afganistan Rotası

Taliban ve IŞİD-K Çatışmaları

IŞİD-K ve Taliban arasında kanıtlanmış veya önemli bir işbirliği yok. Taliban; IŞİD-K’yı, “Sadece kendi takipçilerini Müslüman kabul eden ve Harici ataları gibi İslam ümmetinin geri kalanının neredeyse tamamını tekfir eden müfsit bir grup” olarak adlandırırken, örgütün “Dünyada İslami hareketleri sekteye uğrattığı, binlerce Müslümanı öldürdüğü, çarşıları, camileri, eğitim merkezlerini, mabetlerini ve toplantılarını bombaladığı, tüm enerjisini Müslümanları katletmeye odakladığını” açıklamıştı.

IŞİD-K, Taliban’ı Doha Anlaşması nedeniyle ‘Cihad’ı ve savaş alanını terk etmekle’ suçluyor. Taliban militanlarını “mürted” olarak değerlendirirken, öldürülmelerini kendilerine göre meşru görüyorlar. Taliban’ın 2015 ortasına kadar IŞİD-K ile müzakereler yürütme yolu izlediği belirtilerek, dönemin Taliban lideri Molla Mansur’un, IŞİD lideri Bağdadi’ye bir mektup yazarak, Afganistan’da Taliban’ın yürüttüğü mücadeleye engel olmamaları gerektiğini söylediği ifade edili

yor. Taliban’ın bu girişimlerinin sonuçsuz kalmasının ardından Hilmend, Ferah, Gor, Faryab, Cevzcan, Baglan, Kunar, Nangarhar, Kabil, Lagman ve Logar illerinde IŞİD-K ile çatışmalar yaşadı. Taliban, IŞİD-K’ya yönelik operasyonları artırarak ve genişleterek, örgütü bulunduğu bölgelerde etkisiz kılma amacını güttü. Taliban, IŞİD-K’ya yönelik Cevzcan, Nangarhar ve Kunar’da yürüttüğü operasyonlar sonucunda IŞİD-K’nın kontrol ettiği alanları geri kazandı.

IŞİD Horasan Militanları

Cevzcan

2018 yılında Taliban lideri Heybetullah Ahundzade, ülkedeki IŞİD-K militanlarına karşı kapsamlı bir operasyona karar vererek, IŞİD-K’nın yapılandığı Cevzcan’daki hedeflere yöneldi. 2018 Temmuz’da IŞİD-K varlığı bölgede sona erdi. Bir çok IŞİD-K militanı, Taliban tarafından çatışmalarda öldürüldü veya yakalandı. Taliban’ın IŞİD-K’ya yönelik ikinci büyük operasyonu Nangarhar’da gerçekleştirildi.

Nangarhar

Taliban’ın, 2019 Eylül’de Nangarhar bölgesinde IŞİD-K unsurlarına yönelik başlattığı operasyon, 2019 Kasım ayında IŞİD-K’nın bölgedeki mağlubiyeti ile sonuçlandı. Taliban, IŞİD-K’nın kaçakçılık rotalarında da kontrol sağladı. Bu durum, İŞİD-K’nın Afganistan-Pakistan sınırından Pakistan’a yasadışı ihracatı için bir rotayı engelledi ve IŞİD-K’nın gelirlerini ciddi şekilde etkiledi. Taliban tarafından yürütülen operasyonlarda alan hakimiyeti zayıflayan IŞİD-K militanları, sınırdan geçerek Pakistan içlerine çekildi. Burayı saklanmak için kullanan militanlar, sonra tekrar Nangarhar bölgesinden Afganistan topraklarına girerek bölgedeki varlığını korumaya çalıştı.

Kunar

Taliban’ın IŞİD-K’ya yönelik başlattığı bir diğer operasyon da Kunar bölgesinde gerçekleşti. 2020 Şubat’ta başlayan operasyon yaklaşık 1 yıl sürerek IŞİD-K’nın alan hakimiyetini kaybetmesi ve Afganistan topraklarında zayıflamasıyla son buldu.

IŞİD-Horasan hücreleri

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

https://www.vox.com/2021/8/27/22643461/isis-k-kabul-airport-afghanistan-taliban

https://www.lawfareblog.com/who-new-leader-islamic-state-khorasan-province

https://www.csis.org/programs/transnational-threats-project/past-projects/terrorism-backgrounders/islamic-state-khorasan

https://newlinesinstitute.org/isis/islamic-state-in-khorasan-attempting-to-absorb-rival-groups/

https://www.orfonline.org/research/is-khorasan-the-us-taliban-deal-and-the-future-of-south-asian-security/

https://www.wilsoncenter.org/article/explainer-isis-khorasan-afghanistan

https://www.mepanews.com/afganistandaki-isid-yapilanmasi-36419h.htm

https://sgp.fas.org/crs/row/IF10604.pdf

https://www.nationalsecurity.gov.au/Listedterroristorganisations/Pages/Islamic-State-Khorasan-Province.aspx

https://www.stimson.org/2021/https-www-stimson-org-2021-iskp-and-afghanistans-future-security/

[/vc_toggle]

Bir Portre: Mauricio Macri

2010 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Latin Amerika ülkelerini ziyaret ediyordu. Seyahat planı içerisinde hem Arjantin’e resmi ziyaret gerçekleştirmek, hem de Buenos Aires’teki bir parkta Atatürk büstü açılışı yapmak vardı. Büstün açılışına Buenos Aires belediye başkanı izin vermedi. İki ülke arasında ilk kez siyasi gerilim yaşanmasıyla Arjantin devlet başkanı Cristina Fernandez De Kirchner belediye başkanıyla görüştüyse de onu ikna edemedi. Bunun üzerine Erdoğan Arjantin gezisini iptal etti. Arjantin’in kilit isimlerinden biri olan Macri, o dönemde devlet başkanın talebini geri çeviren belediye başkanıydı.

Günümüzde Arjantin siyasi yaşamında derin etkileri olmaya başlayan Macri, 1959 yılında Buenos Aires eyaletinin Tandil şehrinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Arjantin Katolik üniversitesinde inşaat mühendisi olarak mezuniyetinden sonra ABD’ye giderek Kolombiya üniversitesinde işletme okudu. Daha sonra ailesi gibi iş hayatına atılsa bile onu bekleyen farklı bir hikaye vardı. Macri’nin hayatını incelendiğimizde 3 noktanın dikkat çektiği görülmektedir. Birincisi Macri, zengin bir aileden gelir. Bu ailenin iş çevreleri Avrupa’da bağlantıları bulunmaktadır. Macri hayatı boyunca Avrupa ve Amerika ile ilişkileri üst düzey seviyede geçirmesini bu noktadan okumak gerekir.

Önemli Olan Diğer Bir Nokta: Futbol 

Boca Juniors
Boca Juniors ve Macri

Arjantin’de insan kaçırıp fidye almak sıkça işlenen suçlardan birisidir (Jenkins, Johnson, 1976). 1991 yılında Macri kaçırıldı. 12 gün esir tutulduktan sonra 6 milyon dolarlık fidye karşılığında serbest bırakıldı. Kurtulduktan kısa süre sonra Macri yüzünü toplumsal yaşama döndü. 1995 yılında tutkulu şekilde desteklediği Arjantin toplumunun önemli bir simgesi olan Boca Juniors kulübünün başkanlık koltuğuna oturdu. Çok geniş çevrelerden taraftarı bulunan bu takımın bir özelliği de -River Plate gibi zengin takıma karşı- yoksul Arjantinlileri temsil etmesiydi.

Yeni başkan Carlos Tevez, Gago ve Riquelme gibi sonradan dünyaca ünlü olacak futbolcuları takıma katarak kulüpte işleri yoluna koydu. Boca takımıyla birçok şampiyonluk kazanarak takımın en başarılı başkanlarından biri oldu. Fakat bu dönemde Macri’yi sarsan ikinci bir kaçırma vakası yaşandı. Kardeşi Florencia Macri kaçırılarak 1.5 milyon dolar fidye istendi (Hürriyet, 2003). Bu olayla birlikte Arjantin sosyal yaşamında birbiriyle iç içe geçmiş -para, futbol, siyaset- üçüncü noktanın kapıları Macri’ye aralanıyordu: Politika.

Macri, yakın dönemde Amerika’da sıkça gördüğümüz zengin iş insanı-devlet başkanı geleneğinin başlatıcısı olmuş, daha sonra onu Trump ve Şili başkanı Sebastián Piñera örnekleri takip etmiştir.

Macri, yeni bir fidye olayından sonra Arjantin’deki bazı şeyleri değiştirmek, özellikle de güvenliği tesis etmek niyetiyle siyaset yaşamına atıldı. İlk olarak Ulusal Kongre’de Buenos Aires şehrini temsil etti. Daha sonra seçimleri kazanarak Buenos Aires başkanı oldu. 2007-2015 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Macri, siyasi cephesini de giderek büyütmekteydi.

2010 yılında Cumhuriyetçi Teklif (PRO) partisini kurarak Arjantin merkez sağ’ının önemli bir aktörü oldu. Daha sonra diğer partileri de bünyesine katarak Juntos por el Cambio (Değişim için birlikte) ittifakını meydana getirdi. Bu ittifakla birlikte 2015 Arjantin başkanlık seçimine girdi. 22 Kasım’da yapılan seçimde Peronist aday Daniel Scioli’ye karşı oyların %51.34’ünü alarak devlet başkanı oldu. Bu seçimle birlikte Arjantin’de 1916 yılından itibaren Peronist veya Radikal grupta bulunmayıp da seçilen ilk kişi olmuştur (Los Andes, 2015).

Mauricio Macri ve Daniel Scioli

Başkanlık Döneminde Güvenlik Olgusu

Başkanlık döneminin en önemli gündemlerinden birisi güvenlikti. Polis sayısının arttırılması, mobese sisteminin geliştirilmesi gibi birçok proje ortaya çıkarıldı. Uluslararası sisteme Arjantin’in daha fazla entegre olmasını (integración de Argentina al mundo) istiyordu (Casa Rosada, 2019).

Başkanlığı dönemindeki en önemli olaylardan birisi Venezuella krizinde Madoura yerine Juan Guaido’yu tanımasıdır. G-20 zirvesinin bir dönem başkanlığını yürütürken OECD’ye girmek için müzakere sürecini başlattı. Brezilya ile ilişkileri sıkı tutarken, AB, ABD ve IMF ile sıkı ilişkiler sürdürdü.

2018 yılında Arjantin ekonomisi yeni bir kabusla karşılaştı. Peso, Amerikan doları karşısında %40’a yakın değer kaybetti. Kriz çanları çalmak üzereyken IMF ile 57 milyar dolar civarında rekor anlaşma imzaladı.

Sonuç

Macri, 2019 yılında başkanlık seçimini kaybetti. Görevini Alberto Fernandez’e devretti. Fakat Macri’nin dönemi kapanmadı, ülkenin kalbi olan Buenos Aires şehri onun partisinde kaldı. Üstelik Macri’nin gücü ve bağlantıları ulusal düzeyi aşmaya başladı. Belediye başkanıyken Buenos Aires başpiskoposu Jorge Mario Bergoglio 2013 yılında Papa oldu. Başkanlık koltuğundan indikten sonra FİFA vakfının yönetim kurulu başkanı oldu. Ayrıca başkanlığı döneminde Latin Amerika’daki tüm sağ cepheyi içine alan bir organizasyonun temeli atıldı: PROSUR. Günümüzde bu organizasyon belirli aralıkta diğer ülke devlet başkanlarıyla bir araya gelmekte, Arjantin’i Macri temsil etmektedir.

Alberto Fernandez

2021 yılında yapılan ön seçimde Macri neredeyse tüm Arajntin’deki eyaletlerde öne geçti (Canik, 2021). Bu sonuçlar, 2023 yılındaki seçimlere önemli bir öngörü oluşturuyor. Yani sansasyonel bir durum olmazsa 2023 yılında Macri’nin tekrar devlet başkanı olması ve Arjantin için başlattığı yeni hareketin daha da kökleşmesi bekleniyor. Hakkında ortaya çıkan birçok yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hakim karşısına çıkan Macri, Arjantin toplumunun kendisine güvensizliğine rağmen Peronist ideolojiye karşı tek alternatif olması onu siyasi yaşamda güçlü kılmaktadır.

 

[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Brain M. Jenkins, Janera A. Johnson, “İnternational Terrorism: A Chorolongy (1974 Supplement)”, Lonra: Defense Advanced Research Project Agency, 1976, s. 2-15, https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/reports/2005/R1909-1.pdf,

FİFA, https://www.fifa.com/social-impact/fifa-foundation/news/mauricio-macri-appointed-executive-chairman-of-fifa-foundation,

Macri ratificó el compromiso de la Argentina con la agenda global y abogó por más integración y cooperación internacional, https://www.casarosada.gob.ar/slider-principal/46313-macri-ratifico-el-compromiso-de-la-argentina-con-la-agenda-global-y-abogo-por-mas-integracion-y-cooperacion-internacional,

Hürriyet, “Arjantin’de posta kralının kızı kaçırıldı”, 03.05.2003, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arjantinde-posta-kralinin-kizi-kacirildi-38547519,

Los Andes, “Mauricio Macri, el primer presidente desde 1916 que no es peronista ni radical”, 22.11.2015, http://www.losandes.com.ar/article/mauricio-macri-el-primer-presidente-desde-1916-que-no-es-peronista-ni-radical,

Muhammed Emin Canik, Arjantin’de parlamento seçimleri muhalefeti sevindirdi, AA, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/arjantinde-parlamento-secimleri-muhalefeti-sevindirdi/2420955,

[/vc_toggle]

Tayvan, ABD Savunma Sanayisi’ni Nasıl Güvende Tutuyor?

Gelişmiş yarı iletkenler savunma endüstrisinde önemli bir rol oynamaktadır. ABD askeri duruşu, gelişmiş mikroelektronik tarafından sağlanan nispeten az sayıda yüksek kaliteli sisteme dayandığından, bu gelişmiş yarı iletkenlere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Tedarik zinciri görünürlüğü, özellikle savunma sektöründe düşük olsa da, yarı iletkenlerin karmaşık silah sistemlerine giderek daha fazla değer sağladığı ve Tayvan’ın ABD savunma sanayisi için gerekli olan yarı iletkenleri sağlama konusunda önemli bir yere sahip olduğu açıktır.

Savunma Sanayii ve Mekanizma

Ticari ve askeri uygulamalar için yarı iletkenler mutlaka birbirini kapsayan alanlardır. Gelişmiş askeri sistemlerdeki elektronik bileşenler, tüketici elektroniğinde görünen aynı mantık ve bellek çiplerinin çoğu kullanmaktadır. Örneğin, sahada programlanabilir kapı dizileri- field-programmable gate arrays (FPGA’lar), düşük maliyetli ve yüksek modülerliklerinden dolayı askeri sistemlerde sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak, askeriyede belirli özelliklere sahip yarı iletkenleri gerektiren maddelere özel gereksinimler vardır. Ticari çip üretimi ağırlıklı olarak maliyet ve zaman bakımından büyük ölçekli üretim tarafından ele alınırken, savunma sektörünün çip talebi çipin performansı ile ilgilidir. Yani askeriyeye özel çipler daha dayanıklı ve güvenilir olmalı, daha yüksek ısı toleransına sahip olmalı ve bazı durumlarda radyasyona dayanıklı olmalıdır.

Bu nedenle, askeriyeye özgü birçok çip, yalnızca silikon bazlı yarı iletkenlere kıyasla yüksek elektron hareketliliği ve doğrudan bant aralığı gibi üstün elektronik özelliklere sahip bileşik yarı iletkenler içerir. Spesifik olarak, galyum arsenit (GaAs) ve galyum nitrür (GaN) bazlı çipler, askeriyeye özgü uygulamalarda en sık görülenlerdir. Radyo frekanslı entegre devreler (RFIC’ler) ve monolitik mikrodalga entegre devreler (MMIC’ler), çok çeşitli savunma ve havacılık kullanımları için GaAs ve GaN teknolojilerini kullanır.

Bunlar elektromanyetik spektrum operasyonları, sinyal istihbaratı, askeri iletişim, uzay yetenekleri, radarlar, bozucular ve daha fazlasını içermektedir.

Yarı İletkenin Üretimi Konusunda Tayvan’ın Konumu

Tayvan, küresel bileşik yarı iletken üretiminde merkezi bir rol oynamaktadır. Örnek vermek gerekirse, Tayvanlı WIN Semiconductors, toplam GaAs cihaz pazar payının yüzde 9,1’ini elinde bulundurmaktadır ve Amerikan firmaları Skyworks (yüzde 30,6) ve Qorvo’nun (yüzde 28,6) arkasında dünyada üçüncü sırada yer almaktadır. Ancak saf GaAs dökümhane geliri açısından, WIN Semiconductors yüzde 79,2 ile açık ara en büyük paya sahiptir. Sonraki üç firma Tayvan merkezli AWSC (yüzde 8,6), California merkezli GCS (yüzde 4,2) ve Hsinchu merkezli Wavetek (yüzde 3,4)’dir.  İlk üç Tayvanlı firma birlikte GaAs dökümhane pazarının yüzde 90’ından fazlasını elinde tutmaktadır (Annunal Reports).

Bununla birlikte, Birleşik Devletler savunmayla ilgili kritik bileşik yarı iletken üretimini çoğu durumda kendi bünyesinde tutmakta başarılı oldu. Raytheon ve Northrop Grumman gibi birçok ABD savunma üssü ve diğer taraflar, çoğu Savunma Bakanlığı’nın Güvenilir Dökümhane Programının bir parçası olarak ABD hükümetinin güvenilir tedarikçileri olarak sertifikalandırılmış kendi dökümhanelerine sahiptir. Güç ve analog yarı iletken cihazlar üzerindeki bir Amerikan kalesi, bu durumda üretimin ABD’de tutulmasının başlıca nedenidir. Analog yarı iletken pazarındaki sürücüler, daha uzun yaşam döngüleri ve daha düşük sermaye ekipmanı gereksinimleri ile karakterize edilen dijital yarı iletkenlerdekilerden farklıdır. Savunmayla ilgili bu yarı iletkenler, son teknoloji yetenekler için daha geniş ticari pazardaki gelişmelerle büyük ölçüde bağlı değildir. Bununla birlikte, silah sistemleri giderek daha gelişmiş çipler gerektirdiğinden, ABD karar alıcıları gelecekte bileşik yarı iletken üretimi için Tayvan’a eğilim göstermek zorunda kalabilir.

Yine de bu güven, Tayvan’a savunmayla ilgili yarı iletken bağımlılıklarının yalnızca daha büyük bir payını temsil edecektir. Bileşik yarı iletken üretimi büyük ölçüde ABD’de tutulurken, gelişmiş ticari kullanıma hazır (COTS) çipler silah sistemlerinde giderek daha hayati bir rol oynayacak. Örneğin, gönderme/alma modülü işleme için FPGA’ları kullanan bir radar sistemi, TSMC bu çiplerin dünyanın lider üreticisi olduğundan Tayvan’dan alınacaktır. Bilgisayar işlem birimleri (CPU’lar), grafik işlem birimleri (GPU’lar) ve gelişmiş düğümlerdeki bellek çipleri gibi diğer cihazlar da çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri dışında, özellikle de Tayvan’da üretilmektedir.

ABD’nin Tayvan’a Bağımlılığı

Tayvan yarı iletken üretimine duyulan güven, efsanevi iş modelinin ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. 1980’lerde ABD yarı iletken firmaları arasındaki şiddetli rekabet arttıkça, gelişmiş çiplerin üretilmesi için sermaye ekipmanı maliyetleri de arttı. Atomik olarak hassas üretim teknolojisi, daha pahalı üretim ekipmanı ve giderek daha karmaşık tasarımlar için daha fazla gereksinimler nedeniyle yarı iletken cihazlar küçüldükçe mikro çip üretim tesisleri daha pahalı hale geldi. Amerikan yarı iletken firmaları, tasarım faaliyetini talaş imalatından ayırmayı ve hatta birincisine odaklanmayı daha verimli buldu. Mikro çip üretim tesisi modelinden elde edilen yüksek marjlar ve ABD topraklarındaki dökümhanelerin bakımıyla ilgili büyük sermaye harcamaları nedeniyle, çoğu Tayvan’a giden birçok Amerikan firması denizaşırı ülkelerde üretim yapmaya başladı (Slomovic, 1991).

ABD’deki mevcut özel ve kamu sektörünün yerli yarı iletken üretim yeteneklerini geliştirme çabalarına rağmen, Amerika’nın Tayvan’a bağımlılıklarının azalması pek olası değil. Bunun nedeni, son teknoloji ürünü fabrikaların sürdürülmesi ve geliştirilmesinin muazzam maliyetlerinin bugün de devam etmesidir. TSMC’nin yakında çıkacak 12 milyar dolarlık Arizona fabrikasının maliyeti, ABD Donanması’nın Ford sınıfı uçak gemisiyle kabaca aynıdır.

Şu anda ABD hükümeti ve yarı iletken endüstrisi, Tayvan yatırımıyla aynı temelde rekabet etmek istemiyor. ABD Senatosu’ndan geçen ve Temsilciler Meclisi’nde onaylanmayı bekleyen CHIPS Yasası, yerli yarı iletken Ar-Ge ve üretimi için 52 milyar dolar ayıracak olsa da, TSMC tek başına önümüzdeki üç yıl içinde aynı alanlarda 100 milyar dolar harcamayı planlıyor (TMSC).

Yarı İletken Sisteminin Kritik Önemi

Fabrika düzeyindeki işleri başka firmalara yaptırma modeli Nvidia ve Apple gibi ABD teknoloji şirketlerini ticari pazarın zirvesine çıkarmış olsa da, savunma sektörünün yarı iletken tedarik zinciri güvenliği üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bugün, GaAs yarı iletkenlerinin en büyük ABD üreticisi olan Skyworks, kendi fabrikalarını korurken, döküm hizmetleri için bir dereceye kadar Tayvan’ın WIN Yarı İletkenlerine bağımlıdır. FPGA’ların en büyük üreticileri, Amerikan firmaları Xilinx, Lattice, Intel ve Microchip Technologies’dir ve hepsi bir şekilde Tayvan’a bağlıdır. Xilinx FPGA’yı icat ederken, yarı iletken çip levhalarının çoğu TSMC ve UMC tarafından üretilir ve TSMC gelişmiş cihazlar için birincil sağlayıcıdır (Skyworks).

Tayvanlı yarı iletkenler, gelişmiş savaş uçakları ve balistik füze savunma sistemleri gibi gelişmiş ABD sistemleri için kritik işlevsellik sağlamaktadır. Bileşik çipler için gereksinimler Güvenilir Dökümhanelerin sağlayabildiklerini aşarsa, Tayvan yakında ABD savunma sanayi kuruluşuna hem bileşik hem de COTS yarı iletkenlerinin en büyük sağlayıcısı olabilir. Barış zamanı ortamındaki tedarik zinciri kesintilerinin kısa vadeli sonuçları olmayabilir; bununla birlikte, savaş öncesinde ve sırasında üretimde artan kesintiler, Amerikan kuvvetleri için savunmasız bir tıkanıklık noktası oluşturacaktır. Tayvan’daki yarı iletken tedarik zinciri kesintileri, üretim, bakım, onarım ve elden geçirilmesi için en az iki ila beş katman içermektedir (Eeherald, 2012).

Sonuç Olarak;

Gerçek şu ki, yarı iletken pazarındaki askeri talebin düşmesi çok daha fazladır. Pazar taleplerine bağlı kalarak, ticari sektör, yenilik ve en son teknolojide ulusal güvenlik odaklı gereksinimleri geride bırakmıştır. ARPANET -Gelişmiş Araştırma Projeleri Dairesi Ağı- günleri geride kaldı; ABD savunma sektörü, yarı iletken trendleri konusunda çok az söz sahibidir ve sistemlerinin çoğunu ticari olarak mevcut platformlara dayandırır. Bu tür teknolojilere benzer erişime sahip rakipler bu yolu devam ettirerek,  tersine mühendislik yapabilir, inovasyon yapabilir ve Amerikan kuvvetlerinin etkilerini azaltabilir (Allen, 2019).

ABD ordusu, Tayvanlı çip üretimine bağlı olan Amerikan ticari teknoloji firmalarına giderek daha fazla bağımlı hale geldikçe, ileriye dönük bir yol, ABD ve Tayvan savunma ve teknoloji sektörlerini daha yakından koordine etmek ve entegre etmek olabilir. Bu, Tedarik Zinciri Güvenliği ve Savunma Sanayi İşbirliği için ABD-Tayvan Üst Düzey Yönlendirme Grubu şeklinde olabilir.

Savunma teknolojileri daha entegre, otonom ve insansız platformlara yöneldikçe, daha gelişmiş yarı iletkenler silah sistemlerinde giderek daha merkezi hale gelecektir. Amerika Birleşik Devletleri ve Tayvan, yeni nesil savunma platformlarının ortak geliştirilmesini ve ortak üretimini araştırmak için daha fazla anlaşma yapacaktır. Önde gelen iki yarı iletken güç, gelecekteki ticari uygulamaların gelişimini devam ettirirse, bu, son teknoloji askeri teknolojilerin evrimine fayda sağlayabilir.

[irp posts=”219″ name=”ABD Füze Savunma Sistemleri: AEGIS ve PATRIOT”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Allen, F. V. (2019, Aralık 10). Meet the US Navy’s new $13 billion aircraft carrier. Kasım 9, 2021 tarihinde cnet: https://www.cnet.com/pictures/meet-the-navys-new-13-billion-aircraft-carrier/ adresinden alındı

Eeherald. (2012, Aralık 12). Lattice semiconductor goes for UMC foundry to compete in 28nm FPGA space. Kasım 9, 2021 tarihinde Eeherald: http://www.eeherald.com/section/news/nws20120712a2.html adresinden alındı

Relations, I. (tarih yok). Annunal Reports. Kasım 9, 2021 tarihinde WIN Semiconductors: https://www.winfoundry.com/en-US/Invest/invest_annual_reports adresinden alındı

Skyworks. (tarih yok). SKYWORKS QUALIFIES WIN SEMICONDUCTORS FOR GALLIUM ARSENIDE FOUNDRY SERVICES. Kasım 9, 2021 tarihinde Press Release: https://investors.skyworksinc.com/news-releases/news-release-details/skyworks-qualifies-win-semiconductors-gallium-arsenide-foundry adresinden alındı

Slomovic, A. (1991). An Analysis of Military and Commercial Microelectronics. Santa Monica: RAND.

TMSC. (tarih yok). TSMC Announces Intention to Build and Operate an Advanced Semiconductor Fab in the United States. Kasım 9, 2021 tarihinde TMSC: https://pr.tsmc.com/english/news/2033 adresinden alındı.

[/vc_toggle]

Küresel Silahlanmaya Kısa Bir Bakış

İnsanlık var olduğu günden itibaren sürekli bir güvenlik tehdidi algısı ile karşılaşmıştır. Avcı-toplayıcı toplumların bu güvenlik algısı doğaya ve hayvanlara karşı olmuştur. Bu çerçevede kendilerini korumak ve yaşamlarını sürdürmek için araç gereçler yapmışlardır. Daha sonra ateşin bulunması ile güvenlik algıları şekillenmeye başlamıştır. Güvenlik algısı doğadan yabancı insanlara/toplumlara dönmüştür. Günümüze kadar ise toplumlar için güvenlik algısı tehdit oluşturabilecek başka toplumlar olmuştur. Bu tehdit algısı insanlara müthiş harcamalar yaptırarak silahlanmayı önemli kılmıştır.

Çin’de barutun bulunması ile birlikte ateşli silahlar yaygınlık kazanmıştır. Sürekli değişen silahlar, teknolojik gelişmelerin artmasıyla ciddi ölçüde tahribatlara yol açmaya başlamıştır. Teknoloji beraberinde devasa etki yaratabilecek kitle imha silahlarını da getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları bu silahların dehşet derecesini gözler önüne sermiştir. [1]

Kitle imha silahları (konvansiyonel olmayan); nükleer, kimyasal ve biyolojik olarak incelenebilir. Bu silahlar yüksek tahribat gücüne sahip olmalarının yanında doğal denge üzerinde ciddi tehdit oluşturmaktadırlar. Bunlarla birlikte sadece kullanıldığı zamanı değil geleceği de etkileyebilecek boyutlardadırlar. Özellikle biyolojik silahların etkileri uzun süre devam edebilir düzeydedir. Bu silahların etki gücü, kendilerine karşı sürekli tehdit algılayan devletlerin dikkatini çekmektedir. Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün birbirlerini caydırmak için kitle imha silahlarına önemli yatırımlar yaptığı görülmüştür. Ancak bu silahların çevreye ve insanlığa zararları görmezden gelinmiştir. Yine de bu konuda atılan adımlar sonucunda imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT-1968) ile bir nebze olsun kitlesel imha silahları sınırlandırılmıştır. [2]

Kitle imha silahlarının dışında konvansiyonel olarak sınıflandırılan diğer silahlar bulunmaktadır. Bu silahlara yapılan yatırımlar ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Mesela ekonomik büyüklük olarak en gelişmiş 8 ülkenin askeri harcamaları dünyada var olan yoksulluğu defalarca ortadan kaldıracak boyutlardadır. Askeri harcamaları Keynesyenci argümanla yaklaşan büyük devletler Gün geçtikçe bu harcamaları arttırmaktadır. Bu durum beraberinde çatışmaları getirmektedir. Yapılan devasa yatırımlar sonucunda ortaya çıkan silahların pazarlara sunulması, pazarların yoksa bile yeni pazarların yaratılması çatışmaları beraberinde getirmektedir. Bölgesel çatışmaların arka planında yer alan silah şirketlerine baktığımızda yaratılan silah pazarını görebiliriz[3]

Silahlanmanın arttığı bu dönemde terörizmin de artmasıyla silahlanmadan doğan tehditler daha da artmaktadır.  Kitle imha silahlarının terör örgütlerinin eline geçmesi korkutucu boyutlarda tehlike oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Özellikle 11 Eylül sonrası küresel terörizmin etkisini arttırması bu yöndeki endişeleri arttırmaktadır. Nitekim El-Kaide’nin Kitle imha silahları elde etmek için çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Bu durumun dünya için dehşet dereceye ulaşabilecek bir tehlike demektir.[4]

[irp posts=”10134″ name=”DAEŞ Planı: Su Savaşları ve Konvansiyonel Silah Olarak ‘Su'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137

KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahlarının Yayılması Sorunu”, MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

KILIÇ Nazife Özge, AÇDOYURAN Bengü ve BEŞER Murat, “G-8 Ülkelerinde Askeri Harcamalar ve Ekonomik Büyüme İlişkisi”, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, C.13, S.2, 2018, s.136-146, ss.137

DİPNOTLAR 

[1]KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137, ss.121

[2] KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahlarının Yayılması Sorunu”, MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, ss.1-19

[3] KILIÇ Nazife Özge, AÇDOYURAN Bengü ve BEŞER Murat, “G-8 Ülkelerinde Askeri Harcamalar ve Ekonomik Büyüme İlişkisi”, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, C.13, S.2, 2018, s.136-146, ss.137,138

[4] KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137, ss.124-129

[/vc_toggle]

Avrupa Satrancı 30 Yıl Savaşları 1618-1648

Tarihte yaşanılmış ve yaşanılmakta olan her olay aslında birbirlerine geçmiş birer zincirin halkaları gibidir. Bir olayın sonucu başka bir olayın nedenini bir olayın nedeni ise başka bir olayın sonucunu doğurabilmektedir. 1517 yılından önce Papalık tarafından benimsenen dini uygulamalar, 1517 yılında Martin Luther’in Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 Tez isimli bildiriyi asmasına sebebiyet vermiştir.[1] Martin Luther’in bildirisi zaman içerisinde Protestanlığın Avrupa’da yayılımına yol açarken bu süreç Katolikler ile Protestanlar arasında bir çatışma halinin yaşanmasına neden olmuştur. Bu sürecin etkisi, aktörlerin siyasal çıkarlarını hayata geçirme amaçları ve diğer faktörlerin de birleşimiyle Avrupalı güçler arasında 30 Yıl Savaşları meydana gelmiştir. 30 Yıl Savaşları, uluslararası ilişkiler disiplininde son derece büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle bu çalışmayı benim gibi uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuş ve hali hazırda bu bölümde okuyan meslektaşlarıma ithaf ediyor, konuya ilgi duyan herkes için keyifli okumalar diliyorum.

Orta çağ Avrupa’sında Papalık, sadece dinsel konularda önemli ve etkin bir aktör değildi. Papalığın, imparatorlara taç giydirme, gerektiğinde ise onları tahtlarından azletme gibi yetkilere sahip olması onun, dini otoritesini siyasal iktidarlar üzerinde de tesis etmesine olanak tanımıştır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak Papalık, dini otoritesinin de getirmiş olduğu avantaj ile siyasal iktidarların politika yapım ve yürütme süreçlerine müdahil olarak bu süreçlere çeşitli etkilerde bulunmuştur.[2]

Martin Luther

Papalığın dini ve siyasi alandaki bu güçlü otoritesi 1517 yılına gelindiğinde ciddi bir darbe almıştır. Bir din adamı olan Martin Luther, günümüz Almanya sınırları içerisinde yer alan Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 Tez isimli bildirisini asarak Katolik Kilisesine yönelik çeşitli eleştirilerde bulunmuştur.[3] Martin Luther, kilisenin Tanrı ile kullar arasındaki aracılık rolüne karşı çıkmıştır. Luther’e göre: “Tanrı ile kullar arasına kimse giremezdi”. Kulların günahlarını bağışlama kudreti yalnızca Tanrıya aitti.[4]

Bu nedenle Luther, kilisenin bir uygulaması olan Endüljans’a yani belli bir miktar para ödenmesi karşılığında kilisenin günahları affetme yetkisine şiddetle karşı çıkmıştır.[5] Luther’e göre papazların temel görevi kendi cemaatlerinin eksikliklerini belirleyerek bu eksikliklerin giderilmesi için çaba göstermekti.[6]

Martin Luther’in, Katolik Kilisesine yönelik eleştirilerinin Papalık tarafından kabul edilmesi elbette mümkün değildi. Zira bu eleştiriler Papalığın dini otoritesini sarsabilecek ölçüdeydi. Dini otoritede yaşanılabilecek bir güç kaybının etkileri siyasal alana da yansıyabileceğinden ötürü Katolikler ile Protestanlar arasında neden çatışmacı bir atmosfer meydana geldiği daha iyi anlaşılmaktadır. Bir tarafta Hristiyan dünyasında etkin ve güçlü bir otoriteye sahip olan Papalık varken diğer tarafta Papalığın kendilerine göre yanlışlıklarını ortaya koyan, onu eleştiren Luther ve onun izinden gidenler vardı. Bir taraf gücünü ve otoritesini korumaya çalışırken diğer tarafta haliyle bu otoriteyi ve gücü kırmaya çalışmaktaydı.

Luther’in belki de en büyük başarısı Papalığın yerleşik uygulamalarını tartışmaya açmasıydı. Luther, böyle yaparak zihinlerde bir soru işareti bırakıyordu. Soru işaretlerinin olduğu yerde insan zihni bu soru işaretlerini gidermek için düşünsel bir çaba içerisine girmektedir. İşte Luther bu zincirleme reaksiyonun tarihte başarıyla gerçekleşmesine katkıda bulunmuş bir şahsiyettir.

“Protestanlığın kurucusu olarak kabul edilen Martin Luther’in görüşleri” Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan bazı Alman prensliklerinde (Palatina Brandenburg, Saksonya)[7] ve Baltık bölgesinde benimsenmiş ve yayılım göstermiştir.[8] Yukarıda bahsi geçen prensliklerin, İmparatorluğun kuzeyinde yer alması ve Baltık bölgesinde de Protestanlığın yayılım göstermesi Protestanlar arasında coğrafi bir köprünün oluşmasına ön ayak olmuştur.

Katolikler ile Protestanlar arasında bir uzlaşma durumunun oluşmamasından ötürü taraflar arasında 1529 ile 1555 yılları arasında yani 26 yıl sürmüş olan bir savaş meydana gelmiştir. Bu savaş neticesinde savaşın tarafları olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile bu imparatorluğun bir parçası olan Protestan Alman Prenslikleri arasında 1555 yılında Augsburg Barış Anlaşması yapılmıştır. Yapılmış olan bu barış anlaşmasına göre: Hükümdarın seçmiş ve benimsemiş olduğu din-mezhep ne ise halkın dini-mezhebi de hükümdarınkiyle aynı olacaktı.[9] Augsburg Anlaşması ile Protestanlık resmi olarak Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu topraklarında tanınmıştır. Bunun yanında bu anlaşma ile prenslere kendi krallarını seçebilmelerine yönelik bir hak da tanınmıştır.[10]

Augsburg Anlaşmasıyla, Hristiyanlık dünyasındaki mezhepsel ayrım siyasal olarak da tescillenmiştir. Prenslerin kendi krallarını belirleyebilmelerine yönelik kazanmış oldukları hak ise kendi otoritelerini güçlendirmeye yönelik önemli bir siyasal kazanımdır.

30 Yıl Savaşlarını Başlatan Ana Gelişme

30 Yıl Savaşlarını başlatan görünürdeki ana gelişme dönemin Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Ferdinand’ın Augsburg Barış Anlaşmasını hem dini hem de siyasal olarak ihlal etmesi olmuştur. İmparator II. Ferdinand’ın Bohemya’ya, Katolik bir kral atamak istemesi, Bohemya halkı ve prensi açısından iki anlama geliyordu: Birincisi 1555 Augsburg Barış Anlaşmasındaki prensin kendi kralını belirleme hakkı imparator tarafından göz ardı edilmiş oluyordu. İkinci husus ise atanacak kralın dini Katolik olacağından ötürü Protestan halk, Katoliklik mezhebini benimsemek zorunda kalacaktı.[11] 1618 yılında Bohemyalılar, İmparator II. Ferdinand’ın temsilcilerini Prag Kalesinden aşağı atarak hem İmparatora bu kararından ötürü meydan okumuş oluyorlar hem de 30 yıl sürecek olan bir savaşın fitilini ateşlemiş oluyorlardı.[12]

[13]

30 Yıl Savaşlarında Bazı Aktörlerin Amaçları

İsveç: Baltık bölgesinde bulunan İsveç’in savaşa girmesindeki temel amacı bu bölgeyi kendi denetimi altında tutmaktı.[14]

Danimarka: Danimarka’nın da amacı aslında İsveç’inkiyle aynıydı. Bu devlette Baltık bölgesindeki etkinliğini ve gücünü arttırmak istiyordu.[15]

Polonya: Savaşa Katoliklerin yanında katılmış olan Polonya’da bu iki güce karşı Baltık bölgesindeki etkinliğini arttırmayı ve Baltık bölgesinde yeni toprak kazanımlarında bulunmayı hedefliyordu.[16]

İsveç ve Danimarka’nın Protestan kampında yer almasına rağmen aynı bölgede etkinlik kurmak istemeleri yani çıkarlarının birbirleriyle çatışması aslında uluslararası ilişkilerde devletler arasındaki ittifakların neden genel olarak uzun ömürlü olamadığı sorusuna önemli bir tarihsel yanıt vermektedir. İttifaklar içerisinde yer alan aktörler maksimum kazancı elde etmek ve çıkarlarını hayata geçirmek için gerektiğinde birbirlerine eklemlenebilmekte gerektiğinde ise birbirlerinden kopabilmektedirler. Bu savaşta ortak dini kimlik ve çıkarları gereği aktörler aynı ittifak içerisinde yer almıştır. Ancak her iki aktöründe aynı bölgede nüfuzunu arttırmak istemesi doğal olarak ittifakın bir süre sonra sonlanmasına ve aktörlerin birbirleriyle çatışabilmesi ihtimaline yol açacaktır.

Fransa: Fransa’nın Güneybatı kanadında İspanya, Doğu kanadında ise Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu vardı.[17] Gerek İspanya gerekse Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Habsburg hanedanlığı tarafından yönetiliyordu.[18]

Coğrafi olarak çevrelenmiş bir güç iseniz devletiniz içgüdüsel olarak bu çevrelenmişliği kırmaya çalışacaktır.[19] Fransız devlet aklıda bu süreçte tam olarak bunu yapmaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Fransa bu süreçte Hollandalıların, İspanyollara karşı giriştikleri bağımsızlık mücadelesine destekte bulunarak İspanyolların enerjisini ve dikkatini olabildiğince kendi üzerinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.[20] Bununla yetinmeyen Fransa, İspanya’daki Katalan ayaklanmalarına da destek vererek İspanyolların gücünü içeriden iyice zayıflatmayı ve kırmayı hedeflemiştir.[21]

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içerisinde İmparatora karşı ayaklanmış olan Protestan prensliklere de destek vermiş olan Fransa, ayrıca İsveç ile de askeri bir ittifak yaparak Habsburglar’la olan mücadelesinde kendisine yeni müttefikler edinmiştir.[22] Fransa’nın savaşa aktif olarak katılımı ise 1635 yılında İspanyollarla doğrudan çatışmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir.[23]

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu

Devletler bazen savaşların ve çatışmaların ilk safhalarında olaya doğrudan müdahil olmak yerine dolaylı yollardan müdahil olma tercihinde bulunabilir. Bu tercihin çok çeşitli nedenleri olabilir. Savaşa sonradan müdahil olan aktör genellikle savaşan tarafların birbirleriyle iyice savaşarak gerek ekonomik gerek askeri güç gerekse psikolojik moral faktörler bağlamında iyice yıpranmasını bekler. Bu yıpranma savaşa sonradan katılım gösterecek devlet için çeşitli avantajlar sağlar. Yıpranmamış bir ekonomi ve ordu, savaşın gidişatını ve sonucunu belirleyebilir. Elbette savaşa giren devletin güç kapasitesinin diğer devletlerden zayıf olmaması şartıyla. Savaşa henüz girmemiş aktöre, savaşa tutuşan aktörler tarafından ittifak tekliflerinde bulunulabilir. Bu da savaşa girmemiş aktör açısından kendisine diğer aktörler tarafından çeşitli tavizlerin verilebileceği bir ortam doğuracaktır. Savaşa katılmamış bir aktör bekle-gör yaklaşımı ile savaşın genel seyrini, kimin kazanma ihtimalinin daha fazla olduğunu gözlemleyerek kazanan tarafta yer almasını olabildiğince şans faktöründen uzak tutmaya çalışır. Ancak dış politika ve savaş, içerisinde zaman zaman bilinmezlikler ve sürpriz unsurlar barındırabilmektedir. İşte rasyonel devlet adamları dış politikalarını kurgularlarken ve yürütürlerken olabildiğince işlerini şansa bırakmamaya özen göstermektedirler. Tıpkı Kardinal Richelieu’nun 30 Yıl Savaşlarında yapmış olduğu gibi.

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu: İmparatorluk toprakları içerisinde ayaklanmalar var ise bu sizin gücünüzün ve otoritenizin yani hükümranlığınızın tehdit altında olduğunu göstermektedir. Ayrıca ülke topraklarınız içerisinde yaşanan çatışmalar, sizin dış dünyadaki aktörler tarafından oldukça kırılgan bir yapıya sahip olduğunuz kanısına varmalarına neden olacaktır. Bu kanı ne kadar güçlenirse devletinizin diğer devletler tarafından saldırıya uğrama riski de o ölçüde artacaktır.

İşte İmparatorun bu süreçteki temel amacı ilk olarak devlet sınırları içerisinde kendisine meydan okuyan Protestan prensliklerin gücünü kırarak otoritesini yeniden tesis etmekti. Bunun yanında imparatorun bir diğer hedefi ise İmparatorluk topraklarında eskiden olduğu gibi Katolikliğin benimsenmesini sağlamak yani Protestanlığın etkisini kırmaktı.[24]

İspanya: Tarihteki en önemli deniz güçleri denildiğinde akla gelen devletlerden birisi de İspanya’dır. O dönemde denizlere hakim olmak deniz aşırı sömürgelerin korunması, kazanılması ve ticaret yollarının denetim altında tutulması açısından oldukça büyük bir öneme sahipti. Bu bağlamda İspanya, bir diğer deniz gücü olarak öne çıkan Hollanda’nın iyice güçlenerek kendisine rakip olmasını istemiyordu. 30 Yıl Savaşları sürecinde İspanya’nın temel amaçlarından birisi Hollanda’nın denetim altında tutulmasıydı. İspanya’nın bir diğer amacı ise Hollanda’da Katolikliğin baskın mezhep olmasını sağlamak yani Protestanlığı pasifize etmekti.[25]

Fransız Devlet Aklı: Kardinal Richelieu’nun Raison d’etat Yaklaşımı

Kardinal Richelieu

30 Yıl Savaşlarına damgasını vurmuş isimlerden birisi olan Kardinal Richelieu, 1624 yılında Fransa Kralı tarafından başbakanlık görevine getirilmiştir. Fransa esasen Katolikliği benimsemiş bir devlet olmasına rağmen savaş sürecinde Protestan kampında yer almıştır. Fransa’nın böyle bir dış politika tercih etmesinde etkin olan isimlerden biri Kardinal Richeliu’dur. Richelieu’ya göre dış politikada en önemli unsur devletin çıkarlarıdır. Bu doğrultuda dış politika alanında başta dini konular olmak üzere tüm konular devlet çıkarları karşısında göz ardı edilebilecek bir mahiyettedir.[26] Bir kardinal olan Richelieu’nun dış politikayı dini meselelerden ayrı görerek ulusal çıkarlar doğrultusunda tanımlaması o döneme göre oldukça dikkat çekici bir yaklaşımdır.

Raison d’etat Üzerine Kısa Bir Fikir Jimnastiği

Eğer Fransa Katolik bir devlet olduğu gerekçesiyle Katoliklerin yanında savaşa katılmış olsaydı neler olabilirdi?

  • Rakibinizi zayıflatabilme potansiyeline sahip olan kozu kendi elinizle yok etmek.

Fransa’nın Habsburglar’la aynı safta yer alması Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içerisinde imparatorluğa karşı bir tehdit unsuru oluşturan Protestan prensliklerle mücadele etmesi anlamını taşıyacaktı. Bu durumda en kazançlı çıkacak aktör elbette Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu olacaktı. Çünkü böylelikle kendisine yönelik kullanılabilecek bir koz bizzat kozu kullanabilecek aktör tarafından bertaraf edilmiş olacak, imparatorluk, kendi toprakları içerisinde bozulan otoritesini yeniden tesis edebilecekti.

  • Coğrafi Olarak Çevrelenmişliği Kabullenmek

Hiçbir devlet yanı başında kendisinden daha güçlü ve kendisine her an saldırabilme potansiyeli taşıyan bir devletle sınır komşusu olmak istemez. İşte bu noktada Fransa, ülkesinin Güneybatısında İspanyayla, Doğusunda ise Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuyla sınır komşusuydu.[27] Yani ülkenin her iki kanadı da yüksek düzeyde güvenlik tehdidi altındaydı.[28] Katoliklerin yanında savaşa girmiş bir Fransa demek bu coğrafi çevrelenmişliği kabullenmek anlamına geliyordu. Zira Fransa böyle bir ittifak tercihinde bulunmuş olsaydı hem ülkesine yönelik güvenlik tehditlerini savuşturmak yerine bu durumu sürdürmüş olacak hem de kıta Avrupası’ndaki güç nüfuzunun ilerletilmesinin önünü kesmiş olacaktı.

  • Yeni Bir Saldırıya Davetiye Hazırlamak

İmparatorluk içerisinde gücünü ve otoritesini yeniden tesis edecek olan Habsburglar, İmparatorluk ve büyük güç olma güdülerininde etkisiyle gözlerini bu sefer dış dünyaya dikecek kendilerinin süper güç olma potansiyeline rakip olarak gördükleri güç veya güçler üzerine dikkatlerini ve enerjilerini harcayacaklardır. O dönemde Habsburglar’a rakip olan güçlerden birisi Fransızlardı.[29] Bu nedenle Fransızların Habsburglar’la aynı ittifak içerisinde yer alması aslında kendilerine yönelik yapılacak büyük bir potansiyel saldırıya davetiye çıkartmak olacaktı. 

Savaşın Sonu 1648 Westphalia Anlaşması

1618 yılında başlamış olan, birçok Avrupalı gücün siyasal ve dinsel çıkarlarını hayata geçirmek amacıyla birbirleriyle savaşa tutuşmuş olduğu 30 Yıl Savaşları, 1648 yılında yapılmış olan Westphalia Anlaşmasıyla son bulmuştur. Westphalia Anlaşması esasen dört anlaşmanın birleşiminden meydana gelmektedir. Bu anlaşmalar ise şunlardır: (Münster-Osnabrück-2.Münster- Pyrenees).[30]

Westphalia Anlaşmasının Öne Çıkan Hususları

  • İspanya ile giriştiği büyük mücadeleler neticesinde Hollanda, 1648 yılında yapılmış olan Westphalia Anlaşmasıyla İspanya’dan bağımsızlığını kazanmıştır.[31]
  • 1555 yılında yapılmış olan Augsburg Barış Anlaşmasında yer alan Hükümdarın benimsemiş olduğu din-mezhep ne ise halkının dini-mezhebi de hükümdarınkiyle aynı olacaktır hükmü aynen geçerli kılınmış ve bu hususa Kalvinizim mezhebi de dahil edilerek Avrupalı güçler arasındaki dinsel sorunlar çözümlenmeye çalışılmıştır.[32]
  • Westphalia Anlaşmasıyla aktörler birbirlerinin iç işlerine karışmamayı kabul etmişlerdir.[33] Bu husus devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak egemenliğinin diğer aktörler tarafından da kabul görmesi açısından son derece önemlidir. (Ancak kabul gören bu hususa devletlerin geçmişten günümüze riayet ettikleri pek de söylenemez. Zira devlet adamları bu konuda zaman zaman birbirlerine karşı bu mesele bizim iç işimizdir bu konuya karışmayın uyarısını yapmaktadırlar.)
  • Devletlerin, birbirlerinin iç işlerine karışmamayı kabul etmesi yani devlet egemenliğinin ön plana çıkartılması, ulus devletin oluşum sürecinde önemli bir yapı taşını teşkil etmektedir.[34]

Savaşın Kazananları

Savaşlarda kazananlar kaybedenlerden genellikle bir şeyler alırlar. Bu bazen bir toprak parçası bazen tazminat bazen ise çeşitli imtiyazlar olabileceği gibi bazen de kaybeden kazanana uluslararası politikadaki etkinliğini ve hegemon güç koltuğunu gönülsüzce devreder.

Fransa

Fransa açısından savaşın sonucuna baktığımızda Fransa, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan Verdun, Toul, Metz gibi toprakları almasının yanında gerek 1. Dünya Savaşında gerekse 2. Dünya savaşında karşımıza çıkmış olan ve Fransız-Alman rekabetinin coğrafi olarak sembollerinden birisi olmuş olan Alsas bölgesini almıştır.[35] Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve İspanya’nın bu savaş neticesinde güç kaybetmesi Fransa’nın coğrafi olarak çevrelenmişliğini kırmıştır. Bu da Fransa’ya kıta Avrupa’sında alan açmış ve Fransa savaştan sonra Avrupa’daki en öne çıkan güçlerden birisi olmuştur.[36]

İsveç

Savaşın bir diğer kazananı ise İsveç’tir. İsveç, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan Wismar ve Wilsholfen şehirlerini almıştır. Bunun yanında Werden Bremen ve Batı Pomeranya’yı da topraklarına katmış olan İsveç Baltık kıyılarındaki stratejik varlığını güçlendirmiştir.[37]

Brandenburg

Bir Alman prensliği olan Brandenburg ise Doğu Pomeranya’yı ve Madgeburg’u topraklarına katarak Alman coğrafyasındaki gücünü ve nüfuzunu daha da arttırmıştır.[38]

Savaşın Kaybedenleri

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu

Savaşın elbette en büyük kaybedeni Kutsal Roma Cermen İmparatorluğudur. İmparatorluk hem çeşitli devletlere ve prensliklere karşı topraklarını kaybetmiş hem de Kıta Avrupa’sındaki gücü ve nüfuzu derin bir şekilde sarsıntıya uğramıştır.[39]

İspanya

Savaşın bir diğer kaybedeni ise İspanya’dır. Hollandalılara bağımsızlıklarını vermek zorunda kalmış olan İspanya; böylelikle hem toprak kaybı yaşamış hem de denizlerde kendisine rakip olarak gördüğü bir gücü denetim altında tutma fırsatını kaçırmıştır.[40]

Papalık

Bu süreçten zararlı çıkan aktörlerden birisi de Papalık ‘tır. Westphalia Anlaşmasıyla artık Protestanlığın ve Kalvenizm’in devletler tarafından kabul edilmesi Hristiyanlık dünyasındaki en etkin otoriteye sahip olan bir aktör açısından hiç de olumlu bir sonuç teşkil etmiyordu. Zira böylelikle Papalığın dinsel anlamdaki ulaşacağı kitle eskiye oranla azalma göstermiş oluyordu. Westphalia anlaşması neticesinde aktörler, Papalığın özellikle siyasal alandaki yetkilerine kısıtlama getirmiştir.[41] Bu bağlamda devletlerin Papalığa yönelik bu uygulamasından siyasal alandaki ipleri kendi ellerinde tutmak istediklerini ve bu ipleri başka bir aktöre bırakmak niyetinde olmadıklarını anlıyoruz.

Sonuç

1618 yılında başlayan ve 1648 yılında sonlamış olan 30 Yıl Savaşları, her ne kadar dinsel bir karakterle anılıyor olsa da devletlerin siyasal çıkarlarının da bu savaşın yaşanmasında son derece etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.[42]

Savaşın temelinde mezhepsel ayrımlar olsa da aktörlerin salt dini çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini söylemek güçtür. Örneğin Fransa, Katolik bir devlet olmasına rağmen savaş sürecinde Protestanların yanında yer alarak kendi ulusal çıkarlarını dinsel konulardan önceleyen bir tutum sergilemiştir. Kardinal Richelieu’nun devlet çıkarı her şeyin üstündedir yaklaşımı günümüzde dış politikanın değerler üzerinden mi yoksa çıkarlar üzerinden mi kurgulanması ve yürütülmesi bir devlet için daha faydalıdır sorusuna önemli bir tarihsel yanıt vermektedir. Bir devletin elbette değerleri vardır.

Ancak uluslararası politikada etkin olan aktörlere baktığımızda bu aktörlerin özellikle çıkarlarını önceledikleri ve bu nedenle de büyük güç olabilme statüsünü edindikleri görülmektedir. Büyük güçlerin temel değeri pragmatik bir dış politika yapmaktır. Eğer zaten yeterince güçlü bir aktörseniz kendi değerlerinizi ve kültürünüzü diğer aktörlere de kabul ettirebilirsiniz. Yani çıkarları önceleyen bir dış politika uygulamak bir devlete çok daha fazla kazanım sağlayabilmektedir. 30 Yıl Savaşlarındaki Fransa bu hususa verilebilecek en güzel örneklerdendir.

Çıkarları önceleyen bir dış politika uygulamak süreç içerisinde size değerlerinizi de kabul ettirme fırsatı doğurabilirken değerleri önceleyen dış politika uygulamak size çıkarlarınızı hayata geçirme fırsatı sunmayabilir. Gerçekçi bir gözle bakacak olursak uluslararası ilişkilerin yapısı haklı olanın sesine göre değil güçlü olanın davranışına göre şekillenmektedir. İdeal olan ise hem haklı hem de güçlü olmaktır. İşte böyle bir durumda hem değerlerinizi hem de çıkarlarınızı daha iyi bir eşgüdümle hayata geçirebilirsiniz.

[irp posts=”27410″ name=”Devletin ve Sınırların Westphalia Sonrası Değişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Akoğul, Cem. tarih dergi. Haziran 2018. https://tarihdergi.com/otuz-yil-savaslari-1618-1648/ (erişildi: Ekim 1, 2021).

Alganer, Yalçın, ve Müzeyyen Çetin. «Avrupa’da birlik ve Bütünleşme Hareketleri.» Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2007: 285-309.

Aydın, Mahir, ve Özgür Kolçak. Avrupa Tarihi. İstanbul, tarih yok.

Britannica, BY The Editors of Encyclopaedia. Encyclopaedia Britannica. tarih yok. https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War (erişildi: Ekim 3, 2021).

Çiftçi, Kemal. «Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset.» Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, 2018: 685-705.

Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021. Escape mondial L’Atlas. tarih yok. https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html (erişildi: Ekim 1, 2021).

Murat Yayınları. «Murat Yayınları.» Murat Yayınları. tarih yok. https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf (erişildi: Ekim 3, 2021).

Özbeyli, Arif. «Tarih Eğlencesi.» Tarih Eğlencesi. tarih yok. http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf (erişildi: Eylül 30, 2021).

Özdal, Barış, ve R. Kutay Karaca. Barış Özdal-R. Kutay Karaca Diplomasi Tarihi-I. Bursa: Dora Yayıncılık, 2017.

TARİHİ OLAYLAR. TARİHİ OLAYLAR. tarih yok. https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/reform-1323 (erişildi: Eylül 30, 2021).

Yiğit, Verda. 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008.

 Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim PIRO4D tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim Hans Braxmeier tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim S K tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay‘a yüklendi

Dipnotlar

[1] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[2] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.190.

[3] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[4] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[5] Tarihi Olaylar, “Reform”, https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/reform-1323, E.T. 30 Eylül 2021.

[6] Mahir Aydın-Özgür Kolçak, Avrupa Tarihi, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Ders Notu, s.108-109.

[7] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[8] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.266.

[9] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.263-264.

[10] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.3-7.

[11] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8

[12]Arif Özbeyli, http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf, s.12, E.T. 30 Eylül 2021.

[13] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279 ve Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[14] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[15] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[16] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[17] Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021.

[18] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.690.

[19] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.689.

[20] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[21] Cem Akoğul, “OTUZ YIL SAVAŞLARI (1618-1648), Haziran 2018, https://tarihdergi.com/otuz-yil-savaslari-1618-1648/, E.T. 1 Ekim 2021.

[22] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[23] Arif Özbeyli, http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf, s.14, E.T. 30 Eylül 2021.

[24] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8.

[25] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8.

[26] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279, 286.

[27] Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021.

[28] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.689.

[29] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279.

[30] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.283.

[31] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.10.

[32] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.284.

[33], Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[34] Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[35] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.691.

[36] Yalçın Alganer-Müzeyyen Çetin, “Avrupa’da birlik ve Bütünleşme Hareketleri”, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 23, Sayı 2, 2007, s.98.

[37] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[38] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[39] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[40] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.10.

[41] Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[42] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.7.

[/vc_toggle]

Etiyopya Son Durum Haritası: Kuzeydeki ‘Tigray Savaşı’

Etiyopya ordusunun, Kasım 2020’de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarına karşı başlattığı operasyon devam ediyor. Söz konusu operasyon, TPLF birliklerinin Kasım 2020’de Tigray’daki Etiyopya ordusuna ait bir üsse saldırı düzenlemesinin ardından başlamıştı.

Etiyopya ordusu öncelikle TPLF’nin kontrolünde bulunan Mekelle şehrine yönelerek, 17-28 Kasım 2020 tarihleri arasında çıkan çatışmalarda Mekelle’de kontrolü sağlamıştı. TPLF, Mayıs 2021 itibariyle Tigray’da alan hakimiyetini kaybederek, Tigray ve çevresinde gayri nizami harp metodlarını uygulamaya başladı. Gerilla savaşına yönelen TPLF, Etiyopya Ordusu ile şiddetli çatışmalar yaşadı.

TPLF, geçtiğimiz yaz aylarında Tigray’da Etiyopya Ordusu’nu bozguna uğratarak yeniden Mekelle’de kontrol sağladı. Ayrıca TPLF, Addis Ababa hükümetini devirebilmek için Amhara Bölgesi’ne girerek, başkent Addis Ababa yönünde ilerlemeye başladı.

Taraflar birbirlerini insan haklarını ihlal etmek ve toplu katliamlarla bir yandan suçlarken, diğer yandan ise şiddetli çatışmalar yaşıyor. Bu çatışmaların boyutunu ve bölgedeki son durumu ‘timeline’ üzerinden takip edebilirsiniz.

 Etiyopya Son Durum Haritası [TIMELINE]

23 Kasım 2021

14 Kasım 2021

11 Kasım 2021

6 Eylül 2021:

Etiyopya son durum haritası | Kırmızı: TPLF – Sarı: Etiyopya Ordusu | 6 Eylül 2021
Etiyopya Mekele güney ve Tigray cephesinde son durum haritası | 6 Eylül 2021

Tigray’ın Yapısı

  • Tigray bölgesinde yaklaşık 7 milyon kişi yaşıyor. Tigraylılar, Oromo ve Amharalardan sonra ülkedeki üçüncü büyük etnik toplumu oluşturuyor.
Etiyopya etnik haritası | Harita: MepaNews

 

  • Ülkede Amhara, Oromo, Somali, Tigray, Afar, Agaw, Awi, Gumuz, Şinaşa, Nuer, Anuak ve Berta halkları etnik çoğunluğu teşkil ediyor.
  • Etiyopya’da dört ana dini grup bulunuyor. Müslümanlar, Monofizit Hıristiyanlar, Protestan Hıristiyanlar ve yerel dinlerin mensupları.
Etiyopya din haritası | Harita: MepaNews
  • Tigray, 1 milyondan fazla kişinin öldüğü ve 2 milyonu aşkın insanın göç etmek zorunda kaldığı 1983-1985 yıllarındaki büyük kıtlığın merkezindeydi.
  • Tigray ve çevresinde çatışmalardan dolayı şimdiye kadar 2,1 milyon kişi yerinden olurken, yaklaşık 80 bin kişi de Sudan’a kaçtı.

İnteraktif Canlı Etiyopya Savaş Haritası

Stratejik Ortak’ın Beklenen Yıllık Dergisinin 2. Sayısı Ön Satışta!

0

2015 yılında yayın hayatına başlayan StratejikOrtak.com; uluslararası ilişkiler, tarih, savunma sanayi ve çatışma bölgelerini ele alarak Türkiye’nin en genç ‘Uluslararası İlişkiler Platformu’ olmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Çoğunluğunu lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin oluşturduğu genç editör ve yazar kadrosuyla dünyanın dört bir yanındaki gelişmeleri ziyaretçilerine sunan Stratejik Ortak, Alexa değerlerine göre alanında ülkemizin en fazla ziyaret edilen internet sitelerinden biri olmayı başarmıştır. Dijital platformlardaki gücünü ve tecrübesini ilk kez 2020 yılında basılı yayına aktardı. Yıllık ilk sayısının ardından bu yıl da ikinci sayıyı çıkarma kararı alarak ön siparişe başladı. (cliniclesalpes.com)

Stratejik Ortak Dergisi 2. Sayı
Stratejik Ortak Dergisi 2. Sayı

Dergi İçeriği

  • Vatan Kavramı Üzerine Bir Bakış Açısı: “Dört Vatan” – Ömer Yiğit Demir
  • Göç ve Mülteci Hareketi’nin Etkisinde Toplumsal Kadın – Büşra Kaya
  • Türkiye’nin Afrika Kıtasına İlgilisi: Somali Örneği – Abdulkerim Arslan
  • İç Savaştan Devlet Yönetimi’ne Bir Terör Örgütü’nün Anatomisi: Taliban – Bahadır Gönül
  • İstihbari Verilen Erişilebirliği ve Nili Casusluk Örgütü – Arda Ulupınar
  • Milli Miras ve Ulusal Dava: EGAYDAAK – Caner Çiftçi
  • Portre: Binyamin Netanyahu – Alp Emeç
  • Venezuela’da Hükümet Krizi: Yaşanan Güncel Sorunların Anatomisi Üzerine Bir Değerlendirme – Mesude Demir
  • Körfez Ülkelerinin Parlamentolarında Genel Durum ve Kadın Vekillerin Oranı – Hamdullah Baycar
  • 2021’de yaşanan 21 önemli gelişme
  • Tarih ve uluslararası ilişkiler alanında 9 stratejik bilgi
  • Dr. Gökhan Çınkara ile İsrail dış politikası, eski Milli İstihbarat Teşkilatı personeli Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı ile istihbaratın derinlikleri ve uluslararası istihbarat örgütlerine yönelik röportaj

Dergi ile birlikte Dünya haritası (poster) hediye!

Ön satış ne demek?

Stratejik Ortak dergisi yıllık tek sayı olarak sınırlı sayıda basılmaktadır. Ön satış ile hem daha uygun fiyata dergiyi satın alır hem de öncelikli gönderim sırasına erişirsiniz. Dergi Aralık ayında gönderilmeye başlandığında ilk size ulaşır.

İran İslam Devrimi Çerçevesinde Sovyetler Birliği – İran İlişkileri

1979 yılında İran’da yaşanan İslam devrimi, sadece devletin iç politikasında eşine rastlanmayan köklü bir değişim olmakla kalmamış, aynı zamanda soğuk savaşın hakim olduğu uluslararası sistemde bölgede dengeyi değiştirebilecek bir gelişme olması itibari ile de iki süper gücün dikkatini üzerine çekmiştir. İran’ın devrime kadar Amerika ve batı kampı ile tam müttefiklik içerisinde olması sebebiyle devrim, Sovyetler Birliği açısından son ana kadar beklentisizlik içerisinde karşılanmıştır. Devrim döneminde Sovyet – İran ilişkilerinin şekillenmesindeki başlıca dinamikler iki devletin benzer iç ve dış politika süreçlerinden geçmiş olmasıdır. İran’ın önceki döneme ait izleri silme ve radikal İslama dayalı bir devlet düzeni yaratma çabası, Sovyetlerin komünizmi yatıştırma çabası ile aynı döneme rastlamıştır. Aynı şekilde Sovyetlerin Afganistan işgali sebebiyle maruz kaldığı uluslararası yalnızlığın benzerini İran, ABD ve batı ile yaşadığı krizler, Irak savaşı ve radikal islamı ihraç etme suçlamaları ile yaşamıştır. Bu çalışmada Sovyetler Birliği’nin devrimin gerçekleşmesi sürecindeki temkinli ilgisizliği ve buna yol açan temel dinamikler irdelenecek olup, sonrasında oluşan yeni yönetime karşı tutumları detaylı bir şekilde ortaya konulacaktır. Çalışmanın konusu İran İslam devrimi perspektifinden İran – Sovyetler Birliği ilişkilerini araştırmaktır. Devrimin hemen sonrasında gelişen dış politika olaylarının ilişkileri nasıl etkilediğinin cevabı aranacaktır. Çalışmanın amacı İslam devrimi perspektifinden Sovyetler Birliği’nin İran ile olan ilişkilerini çözümlenmek ve çok sebepli analizler yapmaktır.

Sovyetler Birliği’nin İslam Devrimine Yaklaşımı

İkinci dünya savaşı sonrasında, savaştan güçlenerek çıkan iki süper gücün rekabet alanlarından biri de İran coğrafyası olmuş, güç mücadelesini ABD kazanmış ve onun sarsılmaz müttefiki Şah bu zaferin en önemli temsilcisi olmuştur. Bu zafer sonrası Sovyetlerin İran ile ilişkisi mesafeli ve sadece kısıtlı ekonomik düzeyde kalmıştır. 1970’lerin başında uluslararası alanda soğuk savaşın yumuşama dönemine girmesi, İran – Sovyet ilişkilerine de yansımış, bu yumuşama siyasi olmasa da ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamıştır.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi

Sovyetlerin desteği ile İran’da çelik ve metalürji tesisleri ile iki adet hidroelektrik santralinin yapımına başlanmış, ancak yine de ekonomik ilişkilerin bu olumlu seyri Şah yönetiminin ABD’nin yörüngesinde olduğu gerçeğini değiştirmediğinden ilişkiler sadece bu alanda sınırlı kalmıştır. Yönetimin ABD bağlılığı nedeniyle Şah karşıtı gösterilerin başlamasının Sovyetler açısından oldukça dikkat çekici olması gerektiği düşünülse de öyle olmamış, aksine karşıt eylemlerin başlaması Sovyetler tarafından oldukça temkinli karşılanmıştır. Bunun nedenlerinden biri gösterilerin Şah yönetiminin gücünü sarsabilecek nitelikte olup olmadığının anlaşılamamasıdır. Sovyetlerin İran içindeki sol gruplara olası desteği, Şah’ın eylemleri bastırması ihtimali karşısında İran ve Sovyetleri dolayısıyla da iki süper gücü bir kez daha karşı karşıya getirebilirdi.

İkinci olarak, olası bir anlaşmazlık durumunda Sovyetler Birliği – İran arasındaki gaz akışı tehlikeye düşebilirdi. Bir diğer sebep de Sovyetlerin hâlihazırda Afganistan işgaline hazırlanması olarak görülebilirdi. Şah karşıtı söylemlerde bulunanların çoğunlukla dini gruplar olması yine Sovyet kamuoyu tarafından devrim gerçekleşecek olsa bile yeni rejimin Sovyet yanlısı olmayacağı olarak okunuyordu. Bu gibi nedenlerden dolayı Sovyetler Şah yönetimi ile ilişkilerini son ana kadar işbirliği çerçevesinde devam ettirmiştir. Öte yandan devrime ön ayak olup ilk silahlı eylemleri başlatan grupların TUDEH, Halkın Mücahitleri ve Halkın Fedaileri gibi komünist sol gruplar olması, Sovyetlerde tamamıyla olmasa da yeni oluşacak rejimde bu gruplara yer verilebileceği beklentisine yol açıyordu, bu yüzden bu gruplara resmi devlet söylemleri ile destek verilemese de basın ve medya yoluyla kısıtlı da olsa destek verilmiştir.  Bu temkinli/dengeli tutumun bir örneği olarak, komünist partisi genel sekreteri Brejnev’in Şah’a destek anlamına gelebilecek mesajının yayınlandığı gün, Bakü’den yayın yapan İran’ın Sesi Radyosu Şah’ın devrilmesini ve İran’da İslami bir cumhuriyetin kurulmasını hararetle destekliyordu.[1]

Ocak 1979’da Şah’ın ülkeyi terk etmesi üzerine, oluşacak yeni rejim ile yakınlık kurmak amacıyla Şah karşıtı sözlerin ağırlığı Sovyet basınında genişçe yer bulmaya başladı. Özellikle Humeyni’nin inisiyatifi eline aldığı ilk günlerde Şah’ın devrilmesini emperyalizme karşı büyük bir başarı olarak değerlendiren yayın ve yorumlara yer verildi.[2] Kurulacak yeni rejimin niteliğini yakından takip ediyorlardı. ABD’ye eskisi kadar bağlı olmayan yeni bir rejim doğu ve batı blokları arasında bir tampon bölge daha yaratabilirdi. Öte yandan Humeyni yönetiminin devralmış olduğu çökmüş bir ekonomi ve petrol krizi Sovyetler açısından yeni yönetim ile yakınlaşmak için bir başka fırsat yoluydu. Yeni yönetimin İsrail’e gaz satışını durdurması ve CENTO üyeliğinden ayrılışı gibi göstergeler de Sovyetler tarafından olumlu karşılanıyor ve rejimin niteliği açısından belirleyici oluyordu.

Ayetullah Ruhullah Humeyni

Yeni rejimin İslam Cumhuriyeti olarak ilan edilmesi Sovyetler açısından ilk hayal kırıklığı olmuştur. Bunun sebebi ise dini nitelikli bir rejimin ülke içerisindeki komünist gruplara toleransının olmayacağının tahmin ediliyor oluşudur. Ayrıca devrimin dini nitelikli olması, içerisinde çok büyük miktarda Müslüman nüfus içeren Sovyetler açısından tehdit olarak algılanabilirdi. Nitekim kısa bir süre sonra, ilk olarak liberal ve laik kesimleri tasfiye eden Humeyni rejimi daha sonra komünist grupları tasfiye işlemine başlamıştır. Buna ek olarak Sovyetlere giden bir gaz hattının İran tarafından iptal edilmesi de yine ilişkinin seyrinin değişeceğinin göstergesi olmuştur. Bu gelişmelerin ardından rejim, Sovyet basın ve medya organları tarafından keskin ifadelerle eleştirilmiş, yeni bir diktatörlük kurmakla suçlanmıştır. Bu sırada Humeyni ise devletin dış politika ilkesini “Ne Doğu Ne Batı Sadece İslam” olarak ilan etmiştir. Rejimin bu söylemi de sadece Sovyetler açısından değil, ABD, batı ve bölge devletleri açısından da tehdit anlamına geliyordu. Bunun sebepleri arasında ise; rejimin Şii nitelikli olması sebebiyle içerisinde Şii nüfus bulunduran başta Irak olmak üzere bölge ülkelerine tehlike arz etmesi, batı açısından İslam birliği ve anti- emperyalizm söylemlerinin rahatsızlık vermesi ve bunlara bağlı petrol güvenliğinin belirsizliğe düşmesi sayılabilir.

Afganistan İşgali ve Irak Savaşının İlişkilere Etkisi

Afganistan, Kabil’deki Nisan 1978 komünist darbesinden beri İran ve Sovyetler arasında endişe verici bir faktör olmuştur, fakat yine de Şah yönetiminin son kaotik aylarında konuya ayıracak çok az vakti vardı.[3] İran ve Sovyetler Birliği arasında boru hattının iptali, komünist grupların tasviyesi ve karşılıklı propagandalar ile başlayan soğukluk dönemi, Sovyetlerin Afganistan işgali ile zirve noktasına ulaşmıştır. İran açısından Afganistan’ın işgali halihazırda kuzeyden gelen tehdit algısının doğu sınırlarına da yerleşmesi anlamına geliyordu. İran rejimi Sovyetleri olanak vermemek amacıyla devrimin birinci yılını kutlama mesajı gönderiyordu. İşgalin bir diğer boyutu da Afganistan’dan İran’a mülteci akını yaratmış olmasıdır. Mülteci akınına karşı Sovyetler, İran sınırına asker sığmış bu da iki ülke açısından oldukça kritik bir eşik olmuştur. Diğer yandan Sovyetlere karşı başlayan propagandalar, ülke içerisindeki komünist sol kesimi tasfiye açısından İran’a beklediği fırsatı fazlasıyla vermiştir. Afganistan işgalinin Sovyetlere dış politikada yarattığı yalnızlığı, benzer şekilde devrim ihracı suçlamaları ile İran yaşıyordu ve bu yalnızlık süreci Irak’a İran’a saldırmak için beklediği ortamı yaratmış oluyordu. Irak’ın İran’a saldırması ise Sovyetler açısından Afganistan işgalinin baskının azalması olarak okunuyordu.

Sovyet Ordusundan

İran’ın beklentisi, ABD ve batı kampının Irak’ı desteklemesi karşısında Sovyetlerin İran’a destek vermesi yönündeydi, fakat bekledikleri gibi olmadı ve üzerindeki uluslararası baskı azalan Sovyetler Birliği resmi bir açıklama ile tarafsız kalacağını ilan etti. Böyle bir durumda Sovyetlerin tarafsız kalması bile İran’ın aleyhine bir sonuç doğuruyordu. Kaldı ki Sovyetler tarafsız da kalmadılar ve Irak’a silâh satmaya devam ettiler.[4]

Aynı zamanda Sovyetler Irak ile daha önce imzalamış oldukları anlaşmaları da gerekçe göstererek, Irak’a lojistik destek sağlıyordu ve dolayısıyla İran tarafından oldukça büyük bir tepki ile karşılanıyordu. Savaşın seyri boyunca İran’ın yaşadığı yalnızlığı gözlemleyen Sovyetler Birliği, İran’ın bu yalnızlıktan çıkış yolu olarak ABD’ye yaklaşmasını göze alamayacağından politikasını denge üzerine inşa etmeye başladı ve Irak’a sağladığı silah desteğinin benzerini Suriye ve Lübnan üzerinden İran’a da vermeye başladı. Sovyetler Birliği’nin bu tutumu İran tarafından ilişkilerin normale dönmesi için yeterli değildi ve ilerleyen dönemlerde de ilişkiler devrimin ilk altı ayında olduğu kadar olumlu bir grafik izlemedi.

Sonuç

Soğuk savaşın, dönemin uluslararası sisteminde en belirleyici unsur olduğu düşünüldüğünde kamplar arası dengeyi etkileyebilecek değişimlerin iki süper gücün dikkatlerini derhal o bölgeye çekeceği tahmin edilebilir. 1979 İran İslam Devrimi, oluşturabileceği bölgesel etkisi itibariyle düşünüldüğünde soğuk savaşın en önemli siyasi gelişmelerinden biri olarak sayılabilir. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan düzende bölgedeki en önemli batı kampı müttefiki olan İran, devrim sonrası ABD ve batı kampı ile bağlarını tamamen koparmış ve ülke içerindeki laik liberal kesimleri derhal tasfiye ederek iç siyasette geçmiş rejimin tüm izlerini silme politikasına başlamıştır. Bu gelişmeleri büyük bir dikkatle izleyen Sovyetler Birliği ise rejimin ABD ile tamamen kopmasından önce devrime soğukkanlı ve temkinli yaklaşarak son ana kadar halihazırda elinde bulanan ekonomik çıkarları sürdürmeyi hedeflemiştir. Bununla birlikte devrimin renginin belli olmaya başlaması ile ilk olarak ülke içerisinde, devrimin oluşmasına da katkı sağlayan sol komünist grupları desteklemiş, sonrasında ise yeni rejimin İslami kimliğini açıklaması ile büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır. İslami kimliği olan bir rejim, içerisinde ayrılıkçı Müslüman gruplar bulunduran Sovyetler açısından tehdit oluşturmaktaydı. Humeyni yönetiminin “Ne Doğu Ne Batı Sadece İslam” sloganı ile yola çıkışı ve uluslararası komuoyu tarafından rejim ihracı suçlamaları ile karşı karşıya bırakılması, İran’ın yalnızlığı ile sonuçlanmıştır. Sovyetler Birliği de benzer yalnızlık ile Afganistan işgali sonrasında yüzleşmiş ancak ortak paydada olmaları iki ülkenin yakınlaşması için yeterli bir sebep olmamıştır. İran’ın Afganistan işgali karşısında Sovyetlere yönelik suçlamalarda bulunması, Sovyetlerin ise İran- Irak savaşında Irak’a gerekli lojistik ve silah desteği vermesi, iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiş ve devrimin ilk zamanlarında oluşan olumlu izlenimleri silerek yerine temkinli bir gerginlik havası bırakmıştır. İlişkilerin bu gergin seyri 1980’li yılların sonlarında Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgalini sona erdirmesi ve İran – Irak savaşının sona ermesine kadar devam etmiş, sonrasında ise Sovyetler Birliğinin dağılması ile ilişkilerin gelişmesi için uygun ortam sağlanmıştır.

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Arı, Tayyar. Irak, İran ve ABD önleyici savaş, petrol ve hegemonya. Alfa/Aktüel Kitabevi, 2004.

Armaoğlu, Fahir H. 20. yüzyıl siyasî tarihi 1914-1980. Vol. 17. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983.

Asinovsky, Dmitry. “The Soviet Union and the Iranian Revolution.” Russia in Global Affairs 3 (2018): 190-208.

Cossa, Ralph A. Iran–Soviet interests US concerns. No. 11. DIANE Publishing, 1990.

Erkan, Süleyman. “Cia Günlük Raporlarına Göre İran’da Şah’ın Devrilmesi.” Electronic Turkish Studies 12, no. 12 (2017).

Erkan, Süleyman. “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).” Akademik Ortadoğu Dergisi 8, no. 2 (2014): 161-182.

Gündoğan, Ünal. “Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi: Genel Değerlendirme.” Ortadoğu Analiz 3, no. 29 (2011): 93-99.

Rubinstein, Alvin Z. “The Soviet Union and Iran under Khomeini.” International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-) (1981): 599-617.

Sarı, İsmail. “1979 Devrimi Sonrası İran’ın Rejim Paradigması ve Dış Politika Yönelimleri.” Turkish Journal of Middle Eastern Studies 2, no. 1 (2015): 95-135.

Yeğin, Abdullah. “Devrimin 35. Yılında İran Dış Politikası.” SETA Perspektif 3 (2014).

DİPNOTLAR

[1] Süleyman Erkan. “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).” Akademik Ortadoğu Dergisi 8, no. 2 (2014): 166

[2] Süleyman Erkan. “Cia Günlük Raporlarına Göre İran’da Şah’ın Devrilmesi.” Electronic Turkish Studies 12.12 (2017): 110

[3] Alvin Rubinstein. “The Soviet Union and Iran under Khomeini” International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-) (1981): 604

[4] Erkan, “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).”,s.174.

[/vc_toggle]

Bütünleşme Yolunda Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupalı devlet adamlarının Avrupa’da kalıcı bir barış oluşturma çabalarının bir sonucu olarak Robert Schuman (Fransa Dışişleri Bakanı), Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısına dayanarak, 9 Mayıs 1950 tarihinde, kömür ve çelik üretiminde alınan kararlar Avrupa Devletlerini bir birlik oluşturmaya itmiştir. Bunun sonucu olarak, 1951 yılında Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuştur.

jean monnet

Yine bu altı devlet, 1957’de Roma Antlaşması imzalayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurmuştur.  Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) da 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile kurulmuştur. AKÇT, AET VE EURATOM adlı bu üç ayrı topluluk daha sonra adını Avrupa Birliği (AB) olarak alacak olan ve şu anda 27 üyesi olan topluluğun temel taşlarını oluşturmaktadır. Avrupa Birliği, bir genişleme süreci içerisinden yaşadığı genişleme ve derinleşme süreçlerinin ardından ortak bir dış politikaya sahip olma yolunda atılacak adımlar da bir hayli zorlu olmuştur. 1940’lardan bu yana kurulmaya çalışılan ortak dış ve güvenlik politikası (ODGP) uzun döneme yayılmış ve yavaş ilerleyen bir süreç olmuştur. Bu makalede bütünleşme yolunda AB’nin dış ve güvenlik politikalarının tarihçesine değinilmesinin ardından son kısımda AB’nin son dönem güvenlik politikalarından bahsedilecektir.

Ortak Dış ve Güvenlik Politikalarının Tarihçesi 

AB devletlerinin ODGP hedeflerinin temelini İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme kadar götürebilmek mümkündür. İkinci Dünya Savaşı sonrası ağır hasarlar almış Avrupa devletleri, ortaya çıkan boşluktan dolayı endişe duymuş ve bir birlik içinde hareket etme ve ortak politikalar izleme yolunda adımlar atmak istemiştir. Ancak savaşın Avrupa’da yarattığı tahribat bu süreci geciktirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında ortaya çıkan Soğuk Savaş dönemi, Avrupalı devletleri daha da endişelendirmiştir. Bir birlik içinde olma çabalarını hızlandıran Batı Avrupalı devletler bunun ilk adımı olarak 1951 yılında AKÇT’yi kurmuşlardır. Daha sonraki yılların ardından kurulan AET, EURATOM toplulukları ile 6 Avrupalı devlet arasında ilk bütünleşme gerçekleştirmiştir. 1951’den sonraki süreçte topluluğun entegrasyon süreci sebebiyle ODGP adına sağlam adımlar atılamamıştır. AB’nin temel metinlerini oluşturan anlaşmalarda da yer almayan ODGP, daha sonraki süreçlerde oluşturulması adına çalışmalarda yer bulmuştur.

AKÇT’nin kuruluş anlarından

Entegrasyon süreci devam ederken bir yandan da AB genişlemeye devam etmiştir. Bu süreç içerisinde 1961-1962 yılları arasında atılan ilk adım, daha sıkı bir siyasi birlik ve ortak bir dış politika oluşturulmasını ve sıkı bir hükümetlerarası yapı öngören birinci ve ikinci “Fouchet Planları” nı temel alan sıkı müzakereler olmuştur. Bağımsız bir sekretarya ve uzun dönemde belirli sorunlarda nitelikli çoğunlukla karar alınması konularında öneriler getiren Fouchet Planları, Topluluk içindeki küçük devletlerin bu girişimleri Fransa’nın Topluluğun dış politikasını yönlendirme girişimi olarak görüp karşı çıkmaları sonucunda kabul görmemiştir.[1]

1970 yılında dış politika konularında işbirliği sağlamak adına 27 Ekim 1970 tarihinde AT ülkeleri dışişleri bakanları Lahey Zirvesi’nde, Belçikalı Büyükelçi ve Siyasi Direktör Vincomte Etienne Davignon başkanlığında Lüksemburg (Davignon) Raporu’nu kabul etmişlerdir. Davignon Raporu’nda dış politika alanında işbirliği hedefine ulaşmak için, dışişleri bakanlıkları arasında düzenli bilgi alış verişi ve görüşmelerle önemli uluslararası sorunlara ortak tepkiler vermek; ortak tutumlar benimsenmesiyle Topluluk içi dayanışmayı artırmak, dış politika sorunları üzerine uyumu artırmak; gereken durumlarda ortak eylemler gerçekleştirmek hedefleri de konulmuştur.[2] Davignon Raporu’nda, dış güvenlik ve savunma konularında istişareye atıfta bulunulmamıştır. Fouchet Planlarına göre daha az kapsayıcı olan Davignon Raporu ile Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ) süreci başlamıştır.

1970’lerden itibaren topluluk üyeleri belli başlı konularda ortak tutum ve tavır içerisine girerek ASİ sürecinin işletilmesine olanak tanımıştır. ASİ süreci devam ederken süreci etkileyen bir diğer rapor da 1973 Kopenhag Raporu’dur. Avrupa Siyasi İşbirliği’nin nasıl işleyeceğini açıklayan ve dışişleri bakanları ile Siyasi Komite’nin daha sık toplanmasının kararlaştırıldığı raporda her bir üye devlette ASİ’yi gözlemek için Avrupa Muhabirler Grubu kurularak, ASİ’nin kurumsal yapısı oluşturulmaya başlanmıştır. [3] Avrupa Konseyi’nin 1974 yılında kurulması ise birlikte ASİ’nin en yüksek karar organı Avrupa Konseyi olmuştur.

Robert Schuman

ASİ süreci Avrupa Tek Senedi ’ne kadar kurucu anlaşmalarda yer almamıştır. Devletlerin gerçekleştirdiği konferans ve ortaya çıkan raporlarda söz edilen ASİ süreci, ortak dış politika için atılan en önemli adımlardan biridir.

ASİ süreci dışında 1980’lerin başında Londra Raporu[4], 1983’te de Avrupa Konseyi Stuttgart (Solemn) Deklarasyonu[5] ortak dış politika yolunda atılan diğer adımlardır.

1990’lı yıllara gelindiğinde ODGP’nın önemi daha da çok anlaşılmıştır. Çünkü o dönemde Topluluk ekonomik olan etkin fakat siyasal olarak pasif kalmıştır. ASİ süreci her ne kadar ortak dış politika anlayışı için temel taşlardan biri olsa da yeterli olamamıştır. Üye devletler 1990-1991 yılları arasında gerçekleştirdikleri Hükümetlerarası Konferans’ta dış politikada ortak kimlik sorununa çözüm arayışına girmişlerdir. Üye devletler, artık kâğıt üzerinde kalan ve yaptırımı yapılmayan konuların son bulması gerektiğini dile getirmişlerdir. Bunun en önemli nedenleri ise şunlardır[6]:

  1. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile uluslararası ilişkilerde güç dengesi değişim göstermiş Doğu-Batı çatışmasının sona ermesi Avrupa’nın iki güç arasındaki sıkışmışlığına son vermiştir. Bu süreçte Topluluk ABD ile yakın ilişkiler kurma adına atılımlar yapmışlardır. Ayrıca nükleer gücün önemini Soğuk Savaş’la birlikte yitirmesi, dehşet dengesinin ortaya çıkması, Soğuk Savaş’ın ardından ekonominin ve ticaretin önemini arttırmış, ticaret savaşlarının temelini atmıştır. İşte tüm bu değişen ve gelişen süreç içerisinde topluluk ortak dış politika ile yeniden kurulan düzende söz sahibi olmak istemiştir.
  2. 1991 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi de geçmişte yaşanan olaylardan dolayı ortak bir dış politika ihtiyacını daha da arttırmıştır.
  3. Bu dönemde yaşanan bir diğer olay ise, Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucunda yaşanan 1990-1991 Körfez Savaşı’dır. Bu savaş neticesinde Topluluk ODGP eksikliğini hissetmiş ve ASİ’nin tek başına yeterli olmadığını anlamıştır.
  4. 1991 yılında yaşanan Yugoslavya’nın dağılması sonucunda da Topluluk yanı başlarında gerçekleşen olaylara karşı ortak dış politika eksikliğinden dolayı yetersiz kalmıştır.

Yukarıda yer alan değişimler ve olaylar sebebi ile Avrupa Tek Senedi ile oluşturulan, hükümetler arası temelde dış politika ve güvenlik alanında işbirliği artmıştır. Bu işbirliği neticesinde Avrupa Birliği Anlaşması (Maastricht Antlaşması), ODGP politikalarının oluşturulmasına kaynaklık etmiştir. ODGP alanında alınan karar hükümetler arası karar alma yöntemine dayandırılmıştır.[7] Böylelikle ODGP, üç sütunlu AB yapılanmasının ikinci sütununu oluşturmuştur.

1 Şubat 2003’te yürürlüğe giren Nice Antlaşması ile nitelikli çoğunlukla karar alınan alanlar artırılmış ve kriz yönetim operasyonlarında Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin rolü genişletilmiştir. Karar alma mekanizmasına Nice Zirvesi’yle getirilen diğer bir yenilik de “artırılmış işbirliği” kavramıdır. Buna göre oybirliğiyle karar alınmasının mümkün olmadığı durumlarda üye devletlerin bir kısmının karar almasına olanak tanıyan artırılmış işbirliği kavramı ile askeri ve savunmaya ilişkin konular hariç olmak üzere, en az sekiz üye devletin katılması koşuluyla üye devletlerin bir kısmının aralarında karar almaları mümkün hale gelmiştir.[8]

Görüldüğü üzere İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ortak bir birlik içinde olma ve ODGP yürütme çalışmaları uzun zaman alan ve yavaş ilerleyen bir süreç içerisinde gelişmiştir. Ekonomik entegrasyon ve işbirliği sürecinin tamamlanmasının ardından 1990’lardan ODGP çalışmalarına ağırlık verilmiş ve bu politikaların AB anlaşması içerisine dahil edilmesi için çalışmalar yapılmıştır. AB, tam anlamıyla ortak bir dış politika anlayışına sahip olmasa da bu konuda atılan adımlar ODGP’da bir ilerleme sağlamıştır.

Avrupa Birliği’nin Son Dönem Güvenlik Politikaları 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış ve savaşın en sert etkilerini görmüş olan Avrupalı devletler 1951 yılında başlattıkları işbirliğini genişleterek bir ekonomik, siyasi ve kültürel birlik kurma yolunda ilerlemiş ve 2021 itibariyle AB adı altında 27 üye devlet bu birliği devam ettirmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş’ın başlaması ve dünyanın iki kutuplu düzen içerisinde kalması Topluluğu ODGP geliştirmeye itmiştir. Fakat bu konuda atılan en somut adım ancak 1970’lerden sonra ASİ ile mümkün olabilmiştir.

1990 sonrasında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile değişen dünya düzeni Topluluğun daha güvenlik alanında daha sağlam bir politika geliştirmesi gerekliğini ortaya koymuştur. 1991’de yaşanan Körfez Savaşı da AB’nin güvenlik politikalarının eksikliğini gün yüzüne çıkarmıştır.

Üyesi olduğu günden bugüne kadar güvenlik politikalarını Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO)’ne bağlayan AB, NATO temelinde güvenlik ve savunma işbirliği içerisine girmektedir. Hükümetler arası bir işbirliği ile birbirine bağlı olan NATO- AB ilişkilerinde her devletin söz hakkı bulunmaktadır. NATO paralelinde ilerleyen AB üye devletleri için ABD ile ilişkiler NATO ile ilişkileri de etkilemektedir. ABD ile Trump döneminde yaşanan güvenlik konusundaki belirsiz hava AB ülkelerinin savunma ve güvenlik alanındaki politikaların geleceğini sorgulamasına neden olmuştur.

NATO ve AB ortak deklarasyon imzalarken

AB güvenlik politikalarını etkileyen bir diğer etmen de İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci olmuştur. AB Brexit sonrasında askeri gücünün çok önemli bir bölümünü yitirecektir. Bu da AB üyelerini hem savunma harcamalarını arttırmaya hem de ODGP içinde daha çok derinleşmeyi sağlayacak yeni mekanizmalar oluşturmaya sevk etmektedir. Rusya’nın giderek artan müdahaleci tavrı göz önüne alındığında, AB üyelerinin savunma harcamalarını arttırma ve özerk kabiliyetleri geliştirme konusunda adım atmaları da zorunlu hale gelmektedir.[9]

Sonuç

Avrupalı Devletlerin İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte bir siyasi bütünlük olma çabaları 1951 yılında başlayan AKÇT ve sonrasında kurulan toplulukların birleşmesi ile mümkün olmuştur. Zaten 1940’lı yıllardan itibaren ortak bir dış politika belirlemek isteyen Avrupalı devletler bunun ilk adımını ancak 1970’lerden sonra atabilmiştir.

İlk sağlam adım olarak atılan ASİ, 1990’lardan sonra yetersiz kalmış ve yerine ODGP geliştirmek amacıyla Maastricht Anlatması ile yeni politikalar ortaya konmuştur. Savunma ve güvenlik alanında NATO’ya bağlı işbirliği içinde ODGP’larını şekillendiren AB, ABD ile ilişkilerinin gelişimi, Brexit sürecinin etkisi ile bu durumdan memnun olmamaktadır. Soğuk Savaş sonrası değişen dünya düzeni içerisinde yeni tehdit algılarının ortaya çıkması da AB üyesi devletlerden Avrupacı görüşte olanlar AB’nin kendi savunma ve güvenliğini sağlaması gerektiğini savunmuşlardır. Gelecekte AB’nin savunma ve güvenlik konularındaki politikaları yine uluslararası sisteme ve uluslararası sistemdeki tehdit algılarına göre şekillenecektir.

[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akçay, Belgin ve İlke Göçmen. Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012.

Akdemir, Erhan. “Avrupa Birliği’nin Dış İlişkileri ve Politikası: Avrupa Birliği’nin Bütünleş(eme)mesi Üzerine Bir İnceleme”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 17 (2), 2018.

Arman, Şengül. “Nice Antlaşması (AB Kurumsal Hukukuna Etkisi)”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2004.

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu. “Avrupa Birliği Yasal Çerçeve”. T.y. https://www.avrupa.info.tr/tr/avrupa-birligi-yasal-cerceve-109. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Cebeci, Münevver. “AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikalarında Güncel Tartışmalar”, Hukuki, Siyasi ve İktisadi Yönleriyle Avrupa Bütünleşmesinde Son Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri ATAUM 30. Yıl Armağanı, Ed., Sanem Baykal, Sinem Akgül Açıkmeşe, Belgin Akçay, Çağrı Erhan, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 2018.

CVCE.EU. “Historical events in the European integration process (1945–2014)”. T.y. https://www.cvce.eu/en/collections/unit-content/-/unit/02bb76df-d066-4c08-a58a-d4686a3e68ff/56b69a5e-3f16-4775-ba38-b4ef440fdccb. (Erişim tarihi: 12.06.2021).

Deutsche Welle. “NATO: AB Savunmasını AB üyesi Olmayan Ülkeler Üstleniyor”. 5 Mart 2021. https://www.dw.com/tr/nato-ab-savunmas%C4%B1n%C4%B1-ab-%C3%BCyesi-olmayan-%C3%BClkeler-%C3%BCstleniyor/a-56778235. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Efe, Haydar. “Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1), 2008.

Mengi, Ergun. “Güvenlik Bağlamında Avrupa Birliği (AB), NATO ve ABD İlişkileri”. Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2014.

NATO Review. “Güçlenen AB-NATO İlişkileri”. 16 Temmuz 2019. https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2019/07/16/gueclenen-ab-nato-iliskileri/index.html. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Yiğittepe, Levent. “Avrupa Birliği’nin Güvenlik Politikaları”, Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi, 4 (7), 2017.

DİPNOTLAR 

[1] Haydar Efe, “Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1), 2008, s.68.

[2] “Historical events in the European integration process (1945–2014)”, T.y. https://www.cvce.eu/en/collections/unit-content/-/unit/02bb76df-d066-4c08-a58a-d4686a3e68ff/56b69a5e-3f16-4775-ba38-b4ef440fdccb, (Erişim tarihi: 12.06.2021).

[3] Haydar Efe, 2008, s.70.

[4] Londra Raporu’nda terörizm, silahların kontrolü gibi güvenliğin siyasi boyutları gündeme getirilmiş, üye devletleri etkileyen bütün dış politika sorunları üzerinde, üye devletlerin dış politikada tutum belirlemeden önce birbirleriyle ve Komisyon’la danışmada bulunma yükümlülüğü teyit edilmiştir.

[5] Avrupa Konseyi Stuttgart (Solemn) Deklarasyonu ile güvenliğin siyasi boyutları yanında ekonomik yönlerine de vurgu yapmıştır. Siyasi, güvenlik alanlarında da işbirliğinin artırılmasını amaçlayan Stuttgart Deklarasyonu, güvenliğin siyasi ve ekonomik yönlerini de içeren dış politikada tek bir sesle konuşan Avrupa’nın barışın korunmasına ciddi katkı yapabileceği belirtilmiştir.

[6] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012, s.596, 597.

[7] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.598.

[8] Şengül Arman, “Nice Antlaşması (AB Kurumsal Hukukuna Etkisi)”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2004.s.28.

[9] Münevver Cebeci, “AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikalarında Güncel Tartışmalar”, Hukuki, Siyasi ve İktisadi Yönleriyle Avrupa Bütünleşmesinde Son Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri ATAUM 30. Yıl Armağanı, Ed., Sanem Baykal, Sinem Akgül Açıkmeşe, Belgin Akçay, Çağrı Erhan, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 2018, s.175.

[/vc_toggle]