Bir Portre: Mauricio Macri

2010 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Latin Amerika ülkelerini ziyaret ediyordu. Seyahat planı içerisinde hem Arjantin’e resmi ziyaret gerçekleştirmek, hem de Buenos Aires’teki bir parkta Atatürk büstü açılışı yapmak vardı. Büstün açılışına Buenos Aires belediye başkanı izin vermedi. İki ülke arasında ilk kez siyasi gerilim yaşanmasıyla Arjantin devlet başkanı Cristina Fernandez De Kirchner belediye başkanıyla görüştüyse de onu ikna edemedi. Bunun üzerine Erdoğan Arjantin gezisini iptal etti. Arjantin’in kilit isimlerinden biri olan Macri, o dönemde devlet başkanın talebini geri çeviren belediye başkanıydı.

Günümüzde Arjantin siyasi yaşamında derin etkileri olmaya başlayan Macri, 1959 yılında Buenos Aires eyaletinin Tandil şehrinde varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Arjantin Katolik üniversitesinde inşaat mühendisi olarak mezuniyetinden sonra ABD’ye giderek Kolombiya üniversitesinde işletme okudu. Daha sonra ailesi gibi iş hayatına atılsa bile onu bekleyen farklı bir hikaye vardı. Macri’nin hayatını incelendiğimizde 3 noktanın dikkat çektiği görülmektedir. Birincisi Macri, zengin bir aileden gelir. Bu ailenin iş çevreleri Avrupa’da bağlantıları bulunmaktadır. Macri hayatı boyunca Avrupa ve Amerika ile ilişkileri üst düzey seviyede geçirmesini bu noktadan okumak gerekir.

Önemli Olan Diğer Bir Nokta: Futbol 

Boca Juniors
Boca Juniors ve Macri

Arjantin’de insan kaçırıp fidye almak sıkça işlenen suçlardan birisidir (Jenkins, Johnson, 1976). 1991 yılında Macri kaçırıldı. 12 gün esir tutulduktan sonra 6 milyon dolarlık fidye karşılığında serbest bırakıldı. Kurtulduktan kısa süre sonra Macri yüzünü toplumsal yaşama döndü. 1995 yılında tutkulu şekilde desteklediği Arjantin toplumunun önemli bir simgesi olan Boca Juniors kulübünün başkanlık koltuğuna oturdu. Çok geniş çevrelerden taraftarı bulunan bu takımın bir özelliği de -River Plate gibi zengin takıma karşı- yoksul Arjantinlileri temsil etmesiydi.

Yeni başkan Carlos Tevez, Gago ve Riquelme gibi sonradan dünyaca ünlü olacak futbolcuları takıma katarak kulüpte işleri yoluna koydu. Boca takımıyla birçok şampiyonluk kazanarak takımın en başarılı başkanlarından biri oldu. Fakat bu dönemde Macri’yi sarsan ikinci bir kaçırma vakası yaşandı. Kardeşi Florencia Macri kaçırılarak 1.5 milyon dolar fidye istendi (Hürriyet, 2003). Bu olayla birlikte Arjantin sosyal yaşamında birbiriyle iç içe geçmiş -para, futbol, siyaset- üçüncü noktanın kapıları Macri’ye aralanıyordu: Politika.

Macri, yakın dönemde Amerika’da sıkça gördüğümüz zengin iş insanı-devlet başkanı geleneğinin başlatıcısı olmuş, daha sonra onu Trump ve Şili başkanı Sebastián Piñera örnekleri takip etmiştir.

Macri, yeni bir fidye olayından sonra Arjantin’deki bazı şeyleri değiştirmek, özellikle de güvenliği tesis etmek niyetiyle siyaset yaşamına atıldı. İlk olarak Ulusal Kongre’de Buenos Aires şehrini temsil etti. Daha sonra seçimleri kazanarak Buenos Aires başkanı oldu. 2007-2015 yılları arasında belediye başkanlığı yapan Macri, siyasi cephesini de giderek büyütmekteydi.

2010 yılında Cumhuriyetçi Teklif (PRO) partisini kurarak Arjantin merkez sağ’ının önemli bir aktörü oldu. Daha sonra diğer partileri de bünyesine katarak Juntos por el Cambio (Değişim için birlikte) ittifakını meydana getirdi. Bu ittifakla birlikte 2015 Arjantin başkanlık seçimine girdi. 22 Kasım’da yapılan seçimde Peronist aday Daniel Scioli’ye karşı oyların %51.34’ünü alarak devlet başkanı oldu. Bu seçimle birlikte Arjantin’de 1916 yılından itibaren Peronist veya Radikal grupta bulunmayıp da seçilen ilk kişi olmuştur (Los Andes, 2015).

Mauricio Macri ve Daniel Scioli

Başkanlık Döneminde Güvenlik Olgusu

Başkanlık döneminin en önemli gündemlerinden birisi güvenlikti. Polis sayısının arttırılması, mobese sisteminin geliştirilmesi gibi birçok proje ortaya çıkarıldı. Uluslararası sisteme Arjantin’in daha fazla entegre olmasını (integración de Argentina al mundo) istiyordu (Casa Rosada, 2019).

Başkanlığı dönemindeki en önemli olaylardan birisi Venezuella krizinde Madoura yerine Juan Guaido’yu tanımasıdır. G-20 zirvesinin bir dönem başkanlığını yürütürken OECD’ye girmek için müzakere sürecini başlattı. Brezilya ile ilişkileri sıkı tutarken, AB, ABD ve IMF ile sıkı ilişkiler sürdürdü.

2018 yılında Arjantin ekonomisi yeni bir kabusla karşılaştı. Peso, Amerikan doları karşısında %40’a yakın değer kaybetti. Kriz çanları çalmak üzereyken IMF ile 57 milyar dolar civarında rekor anlaşma imzaladı.

Sonuç

Macri, 2019 yılında başkanlık seçimini kaybetti. Görevini Alberto Fernandez’e devretti. Fakat Macri’nin dönemi kapanmadı, ülkenin kalbi olan Buenos Aires şehri onun partisinde kaldı. Üstelik Macri’nin gücü ve bağlantıları ulusal düzeyi aşmaya başladı. Belediye başkanıyken Buenos Aires başpiskoposu Jorge Mario Bergoglio 2013 yılında Papa oldu. Başkanlık koltuğundan indikten sonra FİFA vakfının yönetim kurulu başkanı oldu. Ayrıca başkanlığı döneminde Latin Amerika’daki tüm sağ cepheyi içine alan bir organizasyonun temeli atıldı: PROSUR. Günümüzde bu organizasyon belirli aralıkta diğer ülke devlet başkanlarıyla bir araya gelmekte, Arjantin’i Macri temsil etmektedir.

Alberto Fernandez

2021 yılında yapılan ön seçimde Macri neredeyse tüm Arajntin’deki eyaletlerde öne geçti (Canik, 2021). Bu sonuçlar, 2023 yılındaki seçimlere önemli bir öngörü oluşturuyor. Yani sansasyonel bir durum olmazsa 2023 yılında Macri’nin tekrar devlet başkanı olması ve Arjantin için başlattığı yeni hareketin daha da kökleşmesi bekleniyor. Hakkında ortaya çıkan birçok yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hakim karşısına çıkan Macri, Arjantin toplumunun kendisine güvensizliğine rağmen Peronist ideolojiye karşı tek alternatif olması onu siyasi yaşamda güçlü kılmaktadır.

 

[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Brain M. Jenkins, Janera A. Johnson, “İnternational Terrorism: A Chorolongy (1974 Supplement)”, Lonra: Defense Advanced Research Project Agency, 1976, s. 2-15, https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/reports/2005/R1909-1.pdf,

FİFA, https://www.fifa.com/social-impact/fifa-foundation/news/mauricio-macri-appointed-executive-chairman-of-fifa-foundation,

Macri ratificó el compromiso de la Argentina con la agenda global y abogó por más integración y cooperación internacional, https://www.casarosada.gob.ar/slider-principal/46313-macri-ratifico-el-compromiso-de-la-argentina-con-la-agenda-global-y-abogo-por-mas-integracion-y-cooperacion-internacional,

Hürriyet, “Arjantin’de posta kralının kızı kaçırıldı”, 03.05.2003, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arjantinde-posta-kralinin-kizi-kacirildi-38547519,

Los Andes, “Mauricio Macri, el primer presidente desde 1916 que no es peronista ni radical”, 22.11.2015, http://www.losandes.com.ar/article/mauricio-macri-el-primer-presidente-desde-1916-que-no-es-peronista-ni-radical,

Muhammed Emin Canik, Arjantin’de parlamento seçimleri muhalefeti sevindirdi, AA, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/arjantinde-parlamento-secimleri-muhalefeti-sevindirdi/2420955,

[/vc_toggle]

Tayvan, ABD Savunma Sanayisi’ni Nasıl Güvende Tutuyor?

Gelişmiş yarı iletkenler savunma endüstrisinde önemli bir rol oynamaktadır. ABD askeri duruşu, gelişmiş mikroelektronik tarafından sağlanan nispeten az sayıda yüksek kaliteli sisteme dayandığından, bu gelişmiş yarı iletkenlere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Tedarik zinciri görünürlüğü, özellikle savunma sektöründe düşük olsa da, yarı iletkenlerin karmaşık silah sistemlerine giderek daha fazla değer sağladığı ve Tayvan’ın ABD savunma sanayisi için gerekli olan yarı iletkenleri sağlama konusunda önemli bir yere sahip olduğu açıktır.

Savunma Sanayii ve Mekanizma

Ticari ve askeri uygulamalar için yarı iletkenler mutlaka birbirini kapsayan alanlardır. Gelişmiş askeri sistemlerdeki elektronik bileşenler, tüketici elektroniğinde görünen aynı mantık ve bellek çiplerinin çoğu kullanmaktadır. Örneğin, sahada programlanabilir kapı dizileri- field-programmable gate arrays (FPGA’lar), düşük maliyetli ve yüksek modülerliklerinden dolayı askeri sistemlerde sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak, askeriyede belirli özelliklere sahip yarı iletkenleri gerektiren maddelere özel gereksinimler vardır. Ticari çip üretimi ağırlıklı olarak maliyet ve zaman bakımından büyük ölçekli üretim tarafından ele alınırken, savunma sektörünün çip talebi çipin performansı ile ilgilidir. Yani askeriyeye özel çipler daha dayanıklı ve güvenilir olmalı, daha yüksek ısı toleransına sahip olmalı ve bazı durumlarda radyasyona dayanıklı olmalıdır.

Bu nedenle, askeriyeye özgü birçok çip, yalnızca silikon bazlı yarı iletkenlere kıyasla yüksek elektron hareketliliği ve doğrudan bant aralığı gibi üstün elektronik özelliklere sahip bileşik yarı iletkenler içerir. Spesifik olarak, galyum arsenit (GaAs) ve galyum nitrür (GaN) bazlı çipler, askeriyeye özgü uygulamalarda en sık görülenlerdir. Radyo frekanslı entegre devreler (RFIC’ler) ve monolitik mikrodalga entegre devreler (MMIC’ler), çok çeşitli savunma ve havacılık kullanımları için GaAs ve GaN teknolojilerini kullanır.

Bunlar elektromanyetik spektrum operasyonları, sinyal istihbaratı, askeri iletişim, uzay yetenekleri, radarlar, bozucular ve daha fazlasını içermektedir.

Yarı İletkenin Üretimi Konusunda Tayvan’ın Konumu

Tayvan, küresel bileşik yarı iletken üretiminde merkezi bir rol oynamaktadır. Örnek vermek gerekirse, Tayvanlı WIN Semiconductors, toplam GaAs cihaz pazar payının yüzde 9,1’ini elinde bulundurmaktadır ve Amerikan firmaları Skyworks (yüzde 30,6) ve Qorvo’nun (yüzde 28,6) arkasında dünyada üçüncü sırada yer almaktadır. Ancak saf GaAs dökümhane geliri açısından, WIN Semiconductors yüzde 79,2 ile açık ara en büyük paya sahiptir. Sonraki üç firma Tayvan merkezli AWSC (yüzde 8,6), California merkezli GCS (yüzde 4,2) ve Hsinchu merkezli Wavetek (yüzde 3,4)’dir.  İlk üç Tayvanlı firma birlikte GaAs dökümhane pazarının yüzde 90’ından fazlasını elinde tutmaktadır (Annunal Reports).

Bununla birlikte, Birleşik Devletler savunmayla ilgili kritik bileşik yarı iletken üretimini çoğu durumda kendi bünyesinde tutmakta başarılı oldu. Raytheon ve Northrop Grumman gibi birçok ABD savunma üssü ve diğer taraflar, çoğu Savunma Bakanlığı’nın Güvenilir Dökümhane Programının bir parçası olarak ABD hükümetinin güvenilir tedarikçileri olarak sertifikalandırılmış kendi dökümhanelerine sahiptir. Güç ve analog yarı iletken cihazlar üzerindeki bir Amerikan kalesi, bu durumda üretimin ABD’de tutulmasının başlıca nedenidir. Analog yarı iletken pazarındaki sürücüler, daha uzun yaşam döngüleri ve daha düşük sermaye ekipmanı gereksinimleri ile karakterize edilen dijital yarı iletkenlerdekilerden farklıdır. Savunmayla ilgili bu yarı iletkenler, son teknoloji yetenekler için daha geniş ticari pazardaki gelişmelerle büyük ölçüde bağlı değildir. Bununla birlikte, silah sistemleri giderek daha gelişmiş çipler gerektirdiğinden, ABD karar alıcıları gelecekte bileşik yarı iletken üretimi için Tayvan’a eğilim göstermek zorunda kalabilir.

Yine de bu güven, Tayvan’a savunmayla ilgili yarı iletken bağımlılıklarının yalnızca daha büyük bir payını temsil edecektir. Bileşik yarı iletken üretimi büyük ölçüde ABD’de tutulurken, gelişmiş ticari kullanıma hazır (COTS) çipler silah sistemlerinde giderek daha hayati bir rol oynayacak. Örneğin, gönderme/alma modülü işleme için FPGA’ları kullanan bir radar sistemi, TSMC bu çiplerin dünyanın lider üreticisi olduğundan Tayvan’dan alınacaktır. Bilgisayar işlem birimleri (CPU’lar), grafik işlem birimleri (GPU’lar) ve gelişmiş düğümlerdeki bellek çipleri gibi diğer cihazlar da çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri dışında, özellikle de Tayvan’da üretilmektedir.

ABD’nin Tayvan’a Bağımlılığı

Tayvan yarı iletken üretimine duyulan güven, efsanevi iş modelinin ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. 1980’lerde ABD yarı iletken firmaları arasındaki şiddetli rekabet arttıkça, gelişmiş çiplerin üretilmesi için sermaye ekipmanı maliyetleri de arttı. Atomik olarak hassas üretim teknolojisi, daha pahalı üretim ekipmanı ve giderek daha karmaşık tasarımlar için daha fazla gereksinimler nedeniyle yarı iletken cihazlar küçüldükçe mikro çip üretim tesisleri daha pahalı hale geldi. Amerikan yarı iletken firmaları, tasarım faaliyetini talaş imalatından ayırmayı ve hatta birincisine odaklanmayı daha verimli buldu. Mikro çip üretim tesisi modelinden elde edilen yüksek marjlar ve ABD topraklarındaki dökümhanelerin bakımıyla ilgili büyük sermaye harcamaları nedeniyle, çoğu Tayvan’a giden birçok Amerikan firması denizaşırı ülkelerde üretim yapmaya başladı (Slomovic, 1991).

ABD’deki mevcut özel ve kamu sektörünün yerli yarı iletken üretim yeteneklerini geliştirme çabalarına rağmen, Amerika’nın Tayvan’a bağımlılıklarının azalması pek olası değil. Bunun nedeni, son teknoloji ürünü fabrikaların sürdürülmesi ve geliştirilmesinin muazzam maliyetlerinin bugün de devam etmesidir. TSMC’nin yakında çıkacak 12 milyar dolarlık Arizona fabrikasının maliyeti, ABD Donanması’nın Ford sınıfı uçak gemisiyle kabaca aynıdır.

Şu anda ABD hükümeti ve yarı iletken endüstrisi, Tayvan yatırımıyla aynı temelde rekabet etmek istemiyor. ABD Senatosu’ndan geçen ve Temsilciler Meclisi’nde onaylanmayı bekleyen CHIPS Yasası, yerli yarı iletken Ar-Ge ve üretimi için 52 milyar dolar ayıracak olsa da, TSMC tek başına önümüzdeki üç yıl içinde aynı alanlarda 100 milyar dolar harcamayı planlıyor (TMSC).

Yarı İletken Sisteminin Kritik Önemi

Fabrika düzeyindeki işleri başka firmalara yaptırma modeli Nvidia ve Apple gibi ABD teknoloji şirketlerini ticari pazarın zirvesine çıkarmış olsa da, savunma sektörünün yarı iletken tedarik zinciri güvenliği üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bugün, GaAs yarı iletkenlerinin en büyük ABD üreticisi olan Skyworks, kendi fabrikalarını korurken, döküm hizmetleri için bir dereceye kadar Tayvan’ın WIN Yarı İletkenlerine bağımlıdır. FPGA’ların en büyük üreticileri, Amerikan firmaları Xilinx, Lattice, Intel ve Microchip Technologies’dir ve hepsi bir şekilde Tayvan’a bağlıdır. Xilinx FPGA’yı icat ederken, yarı iletken çip levhalarının çoğu TSMC ve UMC tarafından üretilir ve TSMC gelişmiş cihazlar için birincil sağlayıcıdır (Skyworks).

Tayvanlı yarı iletkenler, gelişmiş savaş uçakları ve balistik füze savunma sistemleri gibi gelişmiş ABD sistemleri için kritik işlevsellik sağlamaktadır. Bileşik çipler için gereksinimler Güvenilir Dökümhanelerin sağlayabildiklerini aşarsa, Tayvan yakında ABD savunma sanayi kuruluşuna hem bileşik hem de COTS yarı iletkenlerinin en büyük sağlayıcısı olabilir. Barış zamanı ortamındaki tedarik zinciri kesintilerinin kısa vadeli sonuçları olmayabilir; bununla birlikte, savaş öncesinde ve sırasında üretimde artan kesintiler, Amerikan kuvvetleri için savunmasız bir tıkanıklık noktası oluşturacaktır. Tayvan’daki yarı iletken tedarik zinciri kesintileri, üretim, bakım, onarım ve elden geçirilmesi için en az iki ila beş katman içermektedir (Eeherald, 2012).

Sonuç Olarak;

Gerçek şu ki, yarı iletken pazarındaki askeri talebin düşmesi çok daha fazladır. Pazar taleplerine bağlı kalarak, ticari sektör, yenilik ve en son teknolojide ulusal güvenlik odaklı gereksinimleri geride bırakmıştır. ARPANET -Gelişmiş Araştırma Projeleri Dairesi Ağı- günleri geride kaldı; ABD savunma sektörü, yarı iletken trendleri konusunda çok az söz sahibidir ve sistemlerinin çoğunu ticari olarak mevcut platformlara dayandırır. Bu tür teknolojilere benzer erişime sahip rakipler bu yolu devam ettirerek,  tersine mühendislik yapabilir, inovasyon yapabilir ve Amerikan kuvvetlerinin etkilerini azaltabilir (Allen, 2019).

ABD ordusu, Tayvanlı çip üretimine bağlı olan Amerikan ticari teknoloji firmalarına giderek daha fazla bağımlı hale geldikçe, ileriye dönük bir yol, ABD ve Tayvan savunma ve teknoloji sektörlerini daha yakından koordine etmek ve entegre etmek olabilir. Bu, Tedarik Zinciri Güvenliği ve Savunma Sanayi İşbirliği için ABD-Tayvan Üst Düzey Yönlendirme Grubu şeklinde olabilir.

Savunma teknolojileri daha entegre, otonom ve insansız platformlara yöneldikçe, daha gelişmiş yarı iletkenler silah sistemlerinde giderek daha merkezi hale gelecektir. Amerika Birleşik Devletleri ve Tayvan, yeni nesil savunma platformlarının ortak geliştirilmesini ve ortak üretimini araştırmak için daha fazla anlaşma yapacaktır. Önde gelen iki yarı iletken güç, gelecekteki ticari uygulamaların gelişimini devam ettirirse, bu, son teknoloji askeri teknolojilerin evrimine fayda sağlayabilir.

[irp posts=”219″ name=”ABD Füze Savunma Sistemleri: AEGIS ve PATRIOT”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Allen, F. V. (2019, Aralık 10). Meet the US Navy’s new $13 billion aircraft carrier. Kasım 9, 2021 tarihinde cnet: https://www.cnet.com/pictures/meet-the-navys-new-13-billion-aircraft-carrier/ adresinden alındı

Eeherald. (2012, Aralık 12). Lattice semiconductor goes for UMC foundry to compete in 28nm FPGA space. Kasım 9, 2021 tarihinde Eeherald: http://www.eeherald.com/section/news/nws20120712a2.html adresinden alındı

Relations, I. (tarih yok). Annunal Reports. Kasım 9, 2021 tarihinde WIN Semiconductors: https://www.winfoundry.com/en-US/Invest/invest_annual_reports adresinden alındı

Skyworks. (tarih yok). SKYWORKS QUALIFIES WIN SEMICONDUCTORS FOR GALLIUM ARSENIDE FOUNDRY SERVICES. Kasım 9, 2021 tarihinde Press Release: https://investors.skyworksinc.com/news-releases/news-release-details/skyworks-qualifies-win-semiconductors-gallium-arsenide-foundry adresinden alındı

Slomovic, A. (1991). An Analysis of Military and Commercial Microelectronics. Santa Monica: RAND.

TMSC. (tarih yok). TSMC Announces Intention to Build and Operate an Advanced Semiconductor Fab in the United States. Kasım 9, 2021 tarihinde TMSC: https://pr.tsmc.com/english/news/2033 adresinden alındı.

[/vc_toggle]

Küresel Silahlanmaya Kısa Bir Bakış

İnsanlık var olduğu günden itibaren sürekli bir güvenlik tehdidi algısı ile karşılaşmıştır. Avcı-toplayıcı toplumların bu güvenlik algısı doğaya ve hayvanlara karşı olmuştur. Bu çerçevede kendilerini korumak ve yaşamlarını sürdürmek için araç gereçler yapmışlardır. Daha sonra ateşin bulunması ile güvenlik algıları şekillenmeye başlamıştır. Güvenlik algısı doğadan yabancı insanlara/toplumlara dönmüştür. Günümüze kadar ise toplumlar için güvenlik algısı tehdit oluşturabilecek başka toplumlar olmuştur. Bu tehdit algısı insanlara müthiş harcamalar yaptırarak silahlanmayı önemli kılmıştır.

Çin’de barutun bulunması ile birlikte ateşli silahlar yaygınlık kazanmıştır. Sürekli değişen silahlar, teknolojik gelişmelerin artmasıyla ciddi ölçüde tahribatlara yol açmaya başlamıştır. Teknoloji beraberinde devasa etki yaratabilecek kitle imha silahlarını da getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları bu silahların dehşet derecesini gözler önüne sermiştir. [1]

Kitle imha silahları (konvansiyonel olmayan); nükleer, kimyasal ve biyolojik olarak incelenebilir. Bu silahlar yüksek tahribat gücüne sahip olmalarının yanında doğal denge üzerinde ciddi tehdit oluşturmaktadırlar. Bunlarla birlikte sadece kullanıldığı zamanı değil geleceği de etkileyebilecek boyutlardadırlar. Özellikle biyolojik silahların etkileri uzun süre devam edebilir düzeydedir. Bu silahların etki gücü, kendilerine karşı sürekli tehdit algılayan devletlerin dikkatini çekmektedir. Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün birbirlerini caydırmak için kitle imha silahlarına önemli yatırımlar yaptığı görülmüştür. Ancak bu silahların çevreye ve insanlığa zararları görmezden gelinmiştir. Yine de bu konuda atılan adımlar sonucunda imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT-1968) ile bir nebze olsun kitlesel imha silahları sınırlandırılmıştır. [2]

Kitle imha silahlarının dışında konvansiyonel olarak sınıflandırılan diğer silahlar bulunmaktadır. Bu silahlara yapılan yatırımlar ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Mesela ekonomik büyüklük olarak en gelişmiş 8 ülkenin askeri harcamaları dünyada var olan yoksulluğu defalarca ortadan kaldıracak boyutlardadır. Askeri harcamaları Keynesyenci argümanla yaklaşan büyük devletler Gün geçtikçe bu harcamaları arttırmaktadır. Bu durum beraberinde çatışmaları getirmektedir. Yapılan devasa yatırımlar sonucunda ortaya çıkan silahların pazarlara sunulması, pazarların yoksa bile yeni pazarların yaratılması çatışmaları beraberinde getirmektedir. Bölgesel çatışmaların arka planında yer alan silah şirketlerine baktığımızda yaratılan silah pazarını görebiliriz[3]

Silahlanmanın arttığı bu dönemde terörizmin de artmasıyla silahlanmadan doğan tehditler daha da artmaktadır.  Kitle imha silahlarının terör örgütlerinin eline geçmesi korkutucu boyutlarda tehlike oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Özellikle 11 Eylül sonrası küresel terörizmin etkisini arttırması bu yöndeki endişeleri arttırmaktadır. Nitekim El-Kaide’nin Kitle imha silahları elde etmek için çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Bu durumun dünya için dehşet dereceye ulaşabilecek bir tehlike demektir.[4]

[irp posts=”10134″ name=”DAEŞ Planı: Su Savaşları ve Konvansiyonel Silah Olarak ‘Su'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137

KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahlarının Yayılması Sorunu”, MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

KILIÇ Nazife Özge, AÇDOYURAN Bengü ve BEŞER Murat, “G-8 Ülkelerinde Askeri Harcamalar ve Ekonomik Büyüme İlişkisi”, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, C.13, S.2, 2018, s.136-146, ss.137

DİPNOTLAR 

[1]KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137, ss.121

[2] KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahlarının Yayılması Sorunu”, MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, ss.1-19

[3] KILIÇ Nazife Özge, AÇDOYURAN Bengü ve BEŞER Murat, “G-8 Ülkelerinde Askeri Harcamalar ve Ekonomik Büyüme İlişkisi”, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, C.13, S.2, 2018, s.136-146, ss.137,138

[4] KİBAROĞLU Mustafa, “Kitle İmha Silahları ile Terör: Kıyametin Yeni Eşiği Mi?”, Avrasya Dosyası, C.12, S.3, 2006, s.120.137, ss.124-129

[/vc_toggle]

Avrupa Satrancı 30 Yıl Savaşları 1618-1648

Tarihte yaşanılmış ve yaşanılmakta olan her olay aslında birbirlerine geçmiş birer zincirin halkaları gibidir. Bir olayın sonucu başka bir olayın nedenini bir olayın nedeni ise başka bir olayın sonucunu doğurabilmektedir. 1517 yılından önce Papalık tarafından benimsenen dini uygulamalar, 1517 yılında Martin Luther’in Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 Tez isimli bildiriyi asmasına sebebiyet vermiştir.[1] Martin Luther’in bildirisi zaman içerisinde Protestanlığın Avrupa’da yayılımına yol açarken bu süreç Katolikler ile Protestanlar arasında bir çatışma halinin yaşanmasına neden olmuştur. Bu sürecin etkisi, aktörlerin siyasal çıkarlarını hayata geçirme amaçları ve diğer faktörlerin de birleşimiyle Avrupalı güçler arasında 30 Yıl Savaşları meydana gelmiştir. 30 Yıl Savaşları, uluslararası ilişkiler disiplininde son derece büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle bu çalışmayı benim gibi uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuş ve hali hazırda bu bölümde okuyan meslektaşlarıma ithaf ediyor, konuya ilgi duyan herkes için keyifli okumalar diliyorum.

Orta çağ Avrupa’sında Papalık, sadece dinsel konularda önemli ve etkin bir aktör değildi. Papalığın, imparatorlara taç giydirme, gerektiğinde ise onları tahtlarından azletme gibi yetkilere sahip olması onun, dini otoritesini siyasal iktidarlar üzerinde de tesis etmesine olanak tanımıştır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak Papalık, dini otoritesinin de getirmiş olduğu avantaj ile siyasal iktidarların politika yapım ve yürütme süreçlerine müdahil olarak bu süreçlere çeşitli etkilerde bulunmuştur.[2]

Martin Luther

Papalığın dini ve siyasi alandaki bu güçlü otoritesi 1517 yılına gelindiğinde ciddi bir darbe almıştır. Bir din adamı olan Martin Luther, günümüz Almanya sınırları içerisinde yer alan Wittenberg Kilisesinin kapısına 95 Tez isimli bildirisini asarak Katolik Kilisesine yönelik çeşitli eleştirilerde bulunmuştur.[3] Martin Luther, kilisenin Tanrı ile kullar arasındaki aracılık rolüne karşı çıkmıştır. Luther’e göre: “Tanrı ile kullar arasına kimse giremezdi”. Kulların günahlarını bağışlama kudreti yalnızca Tanrıya aitti.[4]

Bu nedenle Luther, kilisenin bir uygulaması olan Endüljans’a yani belli bir miktar para ödenmesi karşılığında kilisenin günahları affetme yetkisine şiddetle karşı çıkmıştır.[5] Luther’e göre papazların temel görevi kendi cemaatlerinin eksikliklerini belirleyerek bu eksikliklerin giderilmesi için çaba göstermekti.[6]

Martin Luther’in, Katolik Kilisesine yönelik eleştirilerinin Papalık tarafından kabul edilmesi elbette mümkün değildi. Zira bu eleştiriler Papalığın dini otoritesini sarsabilecek ölçüdeydi. Dini otoritede yaşanılabilecek bir güç kaybının etkileri siyasal alana da yansıyabileceğinden ötürü Katolikler ile Protestanlar arasında neden çatışmacı bir atmosfer meydana geldiği daha iyi anlaşılmaktadır. Bir tarafta Hristiyan dünyasında etkin ve güçlü bir otoriteye sahip olan Papalık varken diğer tarafta Papalığın kendilerine göre yanlışlıklarını ortaya koyan, onu eleştiren Luther ve onun izinden gidenler vardı. Bir taraf gücünü ve otoritesini korumaya çalışırken diğer tarafta haliyle bu otoriteyi ve gücü kırmaya çalışmaktaydı.

Luther’in belki de en büyük başarısı Papalığın yerleşik uygulamalarını tartışmaya açmasıydı. Luther, böyle yaparak zihinlerde bir soru işareti bırakıyordu. Soru işaretlerinin olduğu yerde insan zihni bu soru işaretlerini gidermek için düşünsel bir çaba içerisine girmektedir. İşte Luther bu zincirleme reaksiyonun tarihte başarıyla gerçekleşmesine katkıda bulunmuş bir şahsiyettir.

“Protestanlığın kurucusu olarak kabul edilen Martin Luther’in görüşleri” Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan bazı Alman prensliklerinde (Palatina Brandenburg, Saksonya)[7] ve Baltık bölgesinde benimsenmiş ve yayılım göstermiştir.[8] Yukarıda bahsi geçen prensliklerin, İmparatorluğun kuzeyinde yer alması ve Baltık bölgesinde de Protestanlığın yayılım göstermesi Protestanlar arasında coğrafi bir köprünün oluşmasına ön ayak olmuştur.

Katolikler ile Protestanlar arasında bir uzlaşma durumunun oluşmamasından ötürü taraflar arasında 1529 ile 1555 yılları arasında yani 26 yıl sürmüş olan bir savaş meydana gelmiştir. Bu savaş neticesinde savaşın tarafları olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile bu imparatorluğun bir parçası olan Protestan Alman Prenslikleri arasında 1555 yılında Augsburg Barış Anlaşması yapılmıştır. Yapılmış olan bu barış anlaşmasına göre: Hükümdarın seçmiş ve benimsemiş olduğu din-mezhep ne ise halkın dini-mezhebi de hükümdarınkiyle aynı olacaktı.[9] Augsburg Anlaşması ile Protestanlık resmi olarak Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu topraklarında tanınmıştır. Bunun yanında bu anlaşma ile prenslere kendi krallarını seçebilmelerine yönelik bir hak da tanınmıştır.[10]

Augsburg Anlaşmasıyla, Hristiyanlık dünyasındaki mezhepsel ayrım siyasal olarak da tescillenmiştir. Prenslerin kendi krallarını belirleyebilmelerine yönelik kazanmış oldukları hak ise kendi otoritelerini güçlendirmeye yönelik önemli bir siyasal kazanımdır.

30 Yıl Savaşlarını Başlatan Ana Gelişme

30 Yıl Savaşlarını başlatan görünürdeki ana gelişme dönemin Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Ferdinand’ın Augsburg Barış Anlaşmasını hem dini hem de siyasal olarak ihlal etmesi olmuştur. İmparator II. Ferdinand’ın Bohemya’ya, Katolik bir kral atamak istemesi, Bohemya halkı ve prensi açısından iki anlama geliyordu: Birincisi 1555 Augsburg Barış Anlaşmasındaki prensin kendi kralını belirleme hakkı imparator tarafından göz ardı edilmiş oluyordu. İkinci husus ise atanacak kralın dini Katolik olacağından ötürü Protestan halk, Katoliklik mezhebini benimsemek zorunda kalacaktı.[11] 1618 yılında Bohemyalılar, İmparator II. Ferdinand’ın temsilcilerini Prag Kalesinden aşağı atarak hem İmparatora bu kararından ötürü meydan okumuş oluyorlar hem de 30 yıl sürecek olan bir savaşın fitilini ateşlemiş oluyorlardı.[12]

[13]

30 Yıl Savaşlarında Bazı Aktörlerin Amaçları

İsveç: Baltık bölgesinde bulunan İsveç’in savaşa girmesindeki temel amacı bu bölgeyi kendi denetimi altında tutmaktı.[14]

Danimarka: Danimarka’nın da amacı aslında İsveç’inkiyle aynıydı. Bu devlette Baltık bölgesindeki etkinliğini ve gücünü arttırmak istiyordu.[15]

Polonya: Savaşa Katoliklerin yanında katılmış olan Polonya’da bu iki güce karşı Baltık bölgesindeki etkinliğini arttırmayı ve Baltık bölgesinde yeni toprak kazanımlarında bulunmayı hedefliyordu.[16]

İsveç ve Danimarka’nın Protestan kampında yer almasına rağmen aynı bölgede etkinlik kurmak istemeleri yani çıkarlarının birbirleriyle çatışması aslında uluslararası ilişkilerde devletler arasındaki ittifakların neden genel olarak uzun ömürlü olamadığı sorusuna önemli bir tarihsel yanıt vermektedir. İttifaklar içerisinde yer alan aktörler maksimum kazancı elde etmek ve çıkarlarını hayata geçirmek için gerektiğinde birbirlerine eklemlenebilmekte gerektiğinde ise birbirlerinden kopabilmektedirler. Bu savaşta ortak dini kimlik ve çıkarları gereği aktörler aynı ittifak içerisinde yer almıştır. Ancak her iki aktöründe aynı bölgede nüfuzunu arttırmak istemesi doğal olarak ittifakın bir süre sonra sonlanmasına ve aktörlerin birbirleriyle çatışabilmesi ihtimaline yol açacaktır.

Fransa: Fransa’nın Güneybatı kanadında İspanya, Doğu kanadında ise Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu vardı.[17] Gerek İspanya gerekse Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Habsburg hanedanlığı tarafından yönetiliyordu.[18]

Coğrafi olarak çevrelenmiş bir güç iseniz devletiniz içgüdüsel olarak bu çevrelenmişliği kırmaya çalışacaktır.[19] Fransız devlet aklıda bu süreçte tam olarak bunu yapmaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Fransa bu süreçte Hollandalıların, İspanyollara karşı giriştikleri bağımsızlık mücadelesine destekte bulunarak İspanyolların enerjisini ve dikkatini olabildiğince kendi üzerinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.[20] Bununla yetinmeyen Fransa, İspanya’daki Katalan ayaklanmalarına da destek vererek İspanyolların gücünü içeriden iyice zayıflatmayı ve kırmayı hedeflemiştir.[21]

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içerisinde İmparatora karşı ayaklanmış olan Protestan prensliklere de destek vermiş olan Fransa, ayrıca İsveç ile de askeri bir ittifak yaparak Habsburglar’la olan mücadelesinde kendisine yeni müttefikler edinmiştir.[22] Fransa’nın savaşa aktif olarak katılımı ise 1635 yılında İspanyollarla doğrudan çatışmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir.[23]

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu

Devletler bazen savaşların ve çatışmaların ilk safhalarında olaya doğrudan müdahil olmak yerine dolaylı yollardan müdahil olma tercihinde bulunabilir. Bu tercihin çok çeşitli nedenleri olabilir. Savaşa sonradan müdahil olan aktör genellikle savaşan tarafların birbirleriyle iyice savaşarak gerek ekonomik gerek askeri güç gerekse psikolojik moral faktörler bağlamında iyice yıpranmasını bekler. Bu yıpranma savaşa sonradan katılım gösterecek devlet için çeşitli avantajlar sağlar. Yıpranmamış bir ekonomi ve ordu, savaşın gidişatını ve sonucunu belirleyebilir. Elbette savaşa giren devletin güç kapasitesinin diğer devletlerden zayıf olmaması şartıyla. Savaşa henüz girmemiş aktöre, savaşa tutuşan aktörler tarafından ittifak tekliflerinde bulunulabilir. Bu da savaşa girmemiş aktör açısından kendisine diğer aktörler tarafından çeşitli tavizlerin verilebileceği bir ortam doğuracaktır. Savaşa katılmamış bir aktör bekle-gör yaklaşımı ile savaşın genel seyrini, kimin kazanma ihtimalinin daha fazla olduğunu gözlemleyerek kazanan tarafta yer almasını olabildiğince şans faktöründen uzak tutmaya çalışır. Ancak dış politika ve savaş, içerisinde zaman zaman bilinmezlikler ve sürpriz unsurlar barındırabilmektedir. İşte rasyonel devlet adamları dış politikalarını kurgularlarken ve yürütürlerken olabildiğince işlerini şansa bırakmamaya özen göstermektedirler. Tıpkı Kardinal Richelieu’nun 30 Yıl Savaşlarında yapmış olduğu gibi.

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu: İmparatorluk toprakları içerisinde ayaklanmalar var ise bu sizin gücünüzün ve otoritenizin yani hükümranlığınızın tehdit altında olduğunu göstermektedir. Ayrıca ülke topraklarınız içerisinde yaşanan çatışmalar, sizin dış dünyadaki aktörler tarafından oldukça kırılgan bir yapıya sahip olduğunuz kanısına varmalarına neden olacaktır. Bu kanı ne kadar güçlenirse devletinizin diğer devletler tarafından saldırıya uğrama riski de o ölçüde artacaktır.

İşte İmparatorun bu süreçteki temel amacı ilk olarak devlet sınırları içerisinde kendisine meydan okuyan Protestan prensliklerin gücünü kırarak otoritesini yeniden tesis etmekti. Bunun yanında imparatorun bir diğer hedefi ise İmparatorluk topraklarında eskiden olduğu gibi Katolikliğin benimsenmesini sağlamak yani Protestanlığın etkisini kırmaktı.[24]

İspanya: Tarihteki en önemli deniz güçleri denildiğinde akla gelen devletlerden birisi de İspanya’dır. O dönemde denizlere hakim olmak deniz aşırı sömürgelerin korunması, kazanılması ve ticaret yollarının denetim altında tutulması açısından oldukça büyük bir öneme sahipti. Bu bağlamda İspanya, bir diğer deniz gücü olarak öne çıkan Hollanda’nın iyice güçlenerek kendisine rakip olmasını istemiyordu. 30 Yıl Savaşları sürecinde İspanya’nın temel amaçlarından birisi Hollanda’nın denetim altında tutulmasıydı. İspanya’nın bir diğer amacı ise Hollanda’da Katolikliğin baskın mezhep olmasını sağlamak yani Protestanlığı pasifize etmekti.[25]

Fransız Devlet Aklı: Kardinal Richelieu’nun Raison d’etat Yaklaşımı

Kardinal Richelieu

30 Yıl Savaşlarına damgasını vurmuş isimlerden birisi olan Kardinal Richelieu, 1624 yılında Fransa Kralı tarafından başbakanlık görevine getirilmiştir. Fransa esasen Katolikliği benimsemiş bir devlet olmasına rağmen savaş sürecinde Protestan kampında yer almıştır. Fransa’nın böyle bir dış politika tercih etmesinde etkin olan isimlerden biri Kardinal Richeliu’dur. Richelieu’ya göre dış politikada en önemli unsur devletin çıkarlarıdır. Bu doğrultuda dış politika alanında başta dini konular olmak üzere tüm konular devlet çıkarları karşısında göz ardı edilebilecek bir mahiyettedir.[26] Bir kardinal olan Richelieu’nun dış politikayı dini meselelerden ayrı görerek ulusal çıkarlar doğrultusunda tanımlaması o döneme göre oldukça dikkat çekici bir yaklaşımdır.

Raison d’etat Üzerine Kısa Bir Fikir Jimnastiği

Eğer Fransa Katolik bir devlet olduğu gerekçesiyle Katoliklerin yanında savaşa katılmış olsaydı neler olabilirdi?

  • Rakibinizi zayıflatabilme potansiyeline sahip olan kozu kendi elinizle yok etmek.

Fransa’nın Habsburglar’la aynı safta yer alması Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içerisinde imparatorluğa karşı bir tehdit unsuru oluşturan Protestan prensliklerle mücadele etmesi anlamını taşıyacaktı. Bu durumda en kazançlı çıkacak aktör elbette Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu olacaktı. Çünkü böylelikle kendisine yönelik kullanılabilecek bir koz bizzat kozu kullanabilecek aktör tarafından bertaraf edilmiş olacak, imparatorluk, kendi toprakları içerisinde bozulan otoritesini yeniden tesis edebilecekti.

  • Coğrafi Olarak Çevrelenmişliği Kabullenmek

Hiçbir devlet yanı başında kendisinden daha güçlü ve kendisine her an saldırabilme potansiyeli taşıyan bir devletle sınır komşusu olmak istemez. İşte bu noktada Fransa, ülkesinin Güneybatısında İspanyayla, Doğusunda ise Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuyla sınır komşusuydu.[27] Yani ülkenin her iki kanadı da yüksek düzeyde güvenlik tehdidi altındaydı.[28] Katoliklerin yanında savaşa girmiş bir Fransa demek bu coğrafi çevrelenmişliği kabullenmek anlamına geliyordu. Zira Fransa böyle bir ittifak tercihinde bulunmuş olsaydı hem ülkesine yönelik güvenlik tehditlerini savuşturmak yerine bu durumu sürdürmüş olacak hem de kıta Avrupası’ndaki güç nüfuzunun ilerletilmesinin önünü kesmiş olacaktı.

  • Yeni Bir Saldırıya Davetiye Hazırlamak

İmparatorluk içerisinde gücünü ve otoritesini yeniden tesis edecek olan Habsburglar, İmparatorluk ve büyük güç olma güdülerininde etkisiyle gözlerini bu sefer dış dünyaya dikecek kendilerinin süper güç olma potansiyeline rakip olarak gördükleri güç veya güçler üzerine dikkatlerini ve enerjilerini harcayacaklardır. O dönemde Habsburglar’a rakip olan güçlerden birisi Fransızlardı.[29] Bu nedenle Fransızların Habsburglar’la aynı ittifak içerisinde yer alması aslında kendilerine yönelik yapılacak büyük bir potansiyel saldırıya davetiye çıkartmak olacaktı. 

Savaşın Sonu 1648 Westphalia Anlaşması

1618 yılında başlamış olan, birçok Avrupalı gücün siyasal ve dinsel çıkarlarını hayata geçirmek amacıyla birbirleriyle savaşa tutuşmuş olduğu 30 Yıl Savaşları, 1648 yılında yapılmış olan Westphalia Anlaşmasıyla son bulmuştur. Westphalia Anlaşması esasen dört anlaşmanın birleşiminden meydana gelmektedir. Bu anlaşmalar ise şunlardır: (Münster-Osnabrück-2.Münster- Pyrenees).[30]

Westphalia Anlaşmasının Öne Çıkan Hususları

  • İspanya ile giriştiği büyük mücadeleler neticesinde Hollanda, 1648 yılında yapılmış olan Westphalia Anlaşmasıyla İspanya’dan bağımsızlığını kazanmıştır.[31]
  • 1555 yılında yapılmış olan Augsburg Barış Anlaşmasında yer alan Hükümdarın benimsemiş olduğu din-mezhep ne ise halkının dini-mezhebi de hükümdarınkiyle aynı olacaktır hükmü aynen geçerli kılınmış ve bu hususa Kalvinizim mezhebi de dahil edilerek Avrupalı güçler arasındaki dinsel sorunlar çözümlenmeye çalışılmıştır.[32]
  • Westphalia Anlaşmasıyla aktörler birbirlerinin iç işlerine karışmamayı kabul etmişlerdir.[33] Bu husus devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak egemenliğinin diğer aktörler tarafından da kabul görmesi açısından son derece önemlidir. (Ancak kabul gören bu hususa devletlerin geçmişten günümüze riayet ettikleri pek de söylenemez. Zira devlet adamları bu konuda zaman zaman birbirlerine karşı bu mesele bizim iç işimizdir bu konuya karışmayın uyarısını yapmaktadırlar.)
  • Devletlerin, birbirlerinin iç işlerine karışmamayı kabul etmesi yani devlet egemenliğinin ön plana çıkartılması, ulus devletin oluşum sürecinde önemli bir yapı taşını teşkil etmektedir.[34]

Savaşın Kazananları

Savaşlarda kazananlar kaybedenlerden genellikle bir şeyler alırlar. Bu bazen bir toprak parçası bazen tazminat bazen ise çeşitli imtiyazlar olabileceği gibi bazen de kaybeden kazanana uluslararası politikadaki etkinliğini ve hegemon güç koltuğunu gönülsüzce devreder.

Fransa

Fransa açısından savaşın sonucuna baktığımızda Fransa, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan Verdun, Toul, Metz gibi toprakları almasının yanında gerek 1. Dünya Savaşında gerekse 2. Dünya savaşında karşımıza çıkmış olan ve Fransız-Alman rekabetinin coğrafi olarak sembollerinden birisi olmuş olan Alsas bölgesini almıştır.[35] Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve İspanya’nın bu savaş neticesinde güç kaybetmesi Fransa’nın coğrafi olarak çevrelenmişliğini kırmıştır. Bu da Fransa’ya kıta Avrupa’sında alan açmış ve Fransa savaştan sonra Avrupa’daki en öne çıkan güçlerden birisi olmuştur.[36]

İsveç

Savaşın bir diğer kazananı ise İsveç’tir. İsveç, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan Wismar ve Wilsholfen şehirlerini almıştır. Bunun yanında Werden Bremen ve Batı Pomeranya’yı da topraklarına katmış olan İsveç Baltık kıyılarındaki stratejik varlığını güçlendirmiştir.[37]

Brandenburg

Bir Alman prensliği olan Brandenburg ise Doğu Pomeranya’yı ve Madgeburg’u topraklarına katarak Alman coğrafyasındaki gücünü ve nüfuzunu daha da arttırmıştır.[38]

Savaşın Kaybedenleri

Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu

Savaşın elbette en büyük kaybedeni Kutsal Roma Cermen İmparatorluğudur. İmparatorluk hem çeşitli devletlere ve prensliklere karşı topraklarını kaybetmiş hem de Kıta Avrupa’sındaki gücü ve nüfuzu derin bir şekilde sarsıntıya uğramıştır.[39]

İspanya

Savaşın bir diğer kaybedeni ise İspanya’dır. Hollandalılara bağımsızlıklarını vermek zorunda kalmış olan İspanya; böylelikle hem toprak kaybı yaşamış hem de denizlerde kendisine rakip olarak gördüğü bir gücü denetim altında tutma fırsatını kaçırmıştır.[40]

Papalık

Bu süreçten zararlı çıkan aktörlerden birisi de Papalık ‘tır. Westphalia Anlaşmasıyla artık Protestanlığın ve Kalvenizm’in devletler tarafından kabul edilmesi Hristiyanlık dünyasındaki en etkin otoriteye sahip olan bir aktör açısından hiç de olumlu bir sonuç teşkil etmiyordu. Zira böylelikle Papalığın dinsel anlamdaki ulaşacağı kitle eskiye oranla azalma göstermiş oluyordu. Westphalia anlaşması neticesinde aktörler, Papalığın özellikle siyasal alandaki yetkilerine kısıtlama getirmiştir.[41] Bu bağlamda devletlerin Papalığa yönelik bu uygulamasından siyasal alandaki ipleri kendi ellerinde tutmak istediklerini ve bu ipleri başka bir aktöre bırakmak niyetinde olmadıklarını anlıyoruz.

Sonuç

1618 yılında başlayan ve 1648 yılında sonlamış olan 30 Yıl Savaşları, her ne kadar dinsel bir karakterle anılıyor olsa da devletlerin siyasal çıkarlarının da bu savaşın yaşanmasında son derece etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.[42]

Savaşın temelinde mezhepsel ayrımlar olsa da aktörlerin salt dini çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini söylemek güçtür. Örneğin Fransa, Katolik bir devlet olmasına rağmen savaş sürecinde Protestanların yanında yer alarak kendi ulusal çıkarlarını dinsel konulardan önceleyen bir tutum sergilemiştir. Kardinal Richelieu’nun devlet çıkarı her şeyin üstündedir yaklaşımı günümüzde dış politikanın değerler üzerinden mi yoksa çıkarlar üzerinden mi kurgulanması ve yürütülmesi bir devlet için daha faydalıdır sorusuna önemli bir tarihsel yanıt vermektedir. Bir devletin elbette değerleri vardır.

Ancak uluslararası politikada etkin olan aktörlere baktığımızda bu aktörlerin özellikle çıkarlarını önceledikleri ve bu nedenle de büyük güç olabilme statüsünü edindikleri görülmektedir. Büyük güçlerin temel değeri pragmatik bir dış politika yapmaktır. Eğer zaten yeterince güçlü bir aktörseniz kendi değerlerinizi ve kültürünüzü diğer aktörlere de kabul ettirebilirsiniz. Yani çıkarları önceleyen bir dış politika uygulamak bir devlete çok daha fazla kazanım sağlayabilmektedir. 30 Yıl Savaşlarındaki Fransa bu hususa verilebilecek en güzel örneklerdendir.

Çıkarları önceleyen bir dış politika uygulamak süreç içerisinde size değerlerinizi de kabul ettirme fırsatı doğurabilirken değerleri önceleyen dış politika uygulamak size çıkarlarınızı hayata geçirme fırsatı sunmayabilir. Gerçekçi bir gözle bakacak olursak uluslararası ilişkilerin yapısı haklı olanın sesine göre değil güçlü olanın davranışına göre şekillenmektedir. İdeal olan ise hem haklı hem de güçlü olmaktır. İşte böyle bir durumda hem değerlerinizi hem de çıkarlarınızı daha iyi bir eşgüdümle hayata geçirebilirsiniz.

[irp posts=”27410″ name=”Devletin ve Sınırların Westphalia Sonrası Değişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Akoğul, Cem. tarih dergi. Haziran 2018. https://tarihdergi.com/otuz-yil-savaslari-1618-1648/ (erişildi: Ekim 1, 2021).

Alganer, Yalçın, ve Müzeyyen Çetin. «Avrupa’da birlik ve Bütünleşme Hareketleri.» Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2007: 285-309.

Aydın, Mahir, ve Özgür Kolçak. Avrupa Tarihi. İstanbul, tarih yok.

Britannica, BY The Editors of Encyclopaedia. Encyclopaedia Britannica. tarih yok. https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War (erişildi: Ekim 3, 2021).

Çiftçi, Kemal. «Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset.» Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, 2018: 685-705.

Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021. Escape mondial L’Atlas. tarih yok. https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html (erişildi: Ekim 1, 2021).

Murat Yayınları. «Murat Yayınları.» Murat Yayınları. tarih yok. https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf (erişildi: Ekim 3, 2021).

Özbeyli, Arif. «Tarih Eğlencesi.» Tarih Eğlencesi. tarih yok. http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf (erişildi: Eylül 30, 2021).

Özdal, Barış, ve R. Kutay Karaca. Barış Özdal-R. Kutay Karaca Diplomasi Tarihi-I. Bursa: Dora Yayıncılık, 2017.

TARİHİ OLAYLAR. TARİHİ OLAYLAR. tarih yok. https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/reform-1323 (erişildi: Eylül 30, 2021).

Yiğit, Verda. 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008.

 Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim OpenClipart-Vectors tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim PIRO4D tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim Hans Braxmeier tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim S K tarafından Pixabay’a yüklendi

Resim Gordon Johnson tarafından Pixabay‘a yüklendi

Dipnotlar

[1] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[2] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.190.

[3] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[4] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[5] Tarihi Olaylar, “Reform”, https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/reform-1323, E.T. 30 Eylül 2021.

[6] Mahir Aydın-Özgür Kolçak, Avrupa Tarihi, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Ders Notu, s.108-109.

[7] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.2.

[8] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.266.

[9] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.263-264.

[10] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.3-7.

[11] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8

[12]Arif Özbeyli, http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf, s.12, E.T. 30 Eylül 2021.

[13] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279 ve Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[14] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[15] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[16] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[17] Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021.

[18] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.690.

[19] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.689.

[20] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[21] Cem Akoğul, “OTUZ YIL SAVAŞLARI (1618-1648), Haziran 2018, https://tarihdergi.com/otuz-yil-savaslari-1618-1648/, E.T. 1 Ekim 2021.

[22] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.9

[23] Arif Özbeyli, http://www.tariheglencesi.com/FileUpload/op207895/File/otuz_yil_savaslari_1.pdf, s.14, E.T. 30 Eylül 2021.

[24] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8.

[25] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.8.

[26] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279, 286.

[27] Escape mondial L’Atlas, https://espace-mondial-atlas.sciencespo.fr/en/topic-strategies-of-transnational-actors/map-3C17-EN-europe-after-the-westphalia-treaties-1648andnbsp.html, E.T. 1 Ekim 2021.

[28] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.689.

[29] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.279.

[30] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.283.

[31] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.10.

[32] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.284.

[33], Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[34] Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[35] Kemal Çiftçi, “Westphalia-Sistemi’ne Karşı “Millet-Sistemi Söylemi” ve Soğuk Savaş Sonrası’nda “Uluslararası Siyaset”, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 10, Sayı 19, 2018, s.691.

[36] Yalçın Alganer-Müzeyyen Çetin, “Avrupa’da birlik ve Bütünleşme Hareketleri”, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 23, Sayı 2, 2007, s.98.

[37] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[38] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[39] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Thirty-Years-War, E.T. 3 Ekim 2021.

[40] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.10.

[41] Murat Yayınları, Uluslararası İlişkilere Giriş, https://muratyayinlari.com/storage/catalogs/0574195001521096137.pdf, E.T. 3 Ekim 2021.

[42] Verda Yiğit, 1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar ki Dönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2008, s.7.

[/vc_toggle]

Etiyopya Son Durum Haritası: Kuzeydeki ‘Tigray Savaşı’

Etiyopya ordusunun, Kasım 2020’de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarına karşı başlattığı operasyon devam ediyor. Söz konusu operasyon, TPLF birliklerinin Kasım 2020’de Tigray’daki Etiyopya ordusuna ait bir üsse saldırı düzenlemesinin ardından başlamıştı.

Etiyopya ordusu öncelikle TPLF’nin kontrolünde bulunan Mekelle şehrine yönelerek, 17-28 Kasım 2020 tarihleri arasında çıkan çatışmalarda Mekelle’de kontrolü sağlamıştı. TPLF, Mayıs 2021 itibariyle Tigray’da alan hakimiyetini kaybederek, Tigray ve çevresinde gayri nizami harp metodlarını uygulamaya başladı. Gerilla savaşına yönelen TPLF, Etiyopya Ordusu ile şiddetli çatışmalar yaşadı.

TPLF, geçtiğimiz yaz aylarında Tigray’da Etiyopya Ordusu’nu bozguna uğratarak yeniden Mekelle’de kontrol sağladı. Ayrıca TPLF, Addis Ababa hükümetini devirebilmek için Amhara Bölgesi’ne girerek, başkent Addis Ababa yönünde ilerlemeye başladı.

Taraflar birbirlerini insan haklarını ihlal etmek ve toplu katliamlarla bir yandan suçlarken, diğer yandan ise şiddetli çatışmalar yaşıyor. Bu çatışmaların boyutunu ve bölgedeki son durumu ‘timeline’ üzerinden takip edebilirsiniz.

 Etiyopya Son Durum Haritası [TIMELINE]

23 Kasım 2021

14 Kasım 2021

11 Kasım 2021

6 Eylül 2021:

Etiyopya son durum haritası | Kırmızı: TPLF – Sarı: Etiyopya Ordusu | 6 Eylül 2021
Etiyopya Mekele güney ve Tigray cephesinde son durum haritası | 6 Eylül 2021

Tigray’ın Yapısı

  • Tigray bölgesinde yaklaşık 7 milyon kişi yaşıyor. Tigraylılar, Oromo ve Amharalardan sonra ülkedeki üçüncü büyük etnik toplumu oluşturuyor.
Etiyopya etnik haritası | Harita: MepaNews

 

  • Ülkede Amhara, Oromo, Somali, Tigray, Afar, Agaw, Awi, Gumuz, Şinaşa, Nuer, Anuak ve Berta halkları etnik çoğunluğu teşkil ediyor.
  • Etiyopya’da dört ana dini grup bulunuyor. Müslümanlar, Monofizit Hıristiyanlar, Protestan Hıristiyanlar ve yerel dinlerin mensupları.
Etiyopya din haritası | Harita: MepaNews
  • Tigray, 1 milyondan fazla kişinin öldüğü ve 2 milyonu aşkın insanın göç etmek zorunda kaldığı 1983-1985 yıllarındaki büyük kıtlığın merkezindeydi.
  • Tigray ve çevresinde çatışmalardan dolayı şimdiye kadar 2,1 milyon kişi yerinden olurken, yaklaşık 80 bin kişi de Sudan’a kaçtı.

İnteraktif Canlı Etiyopya Savaş Haritası

Stratejik Ortak’ın Beklenen Yıllık Dergisinin 2. Sayısı Ön Satışta!

0

2015 yılında yayın hayatına başlayan StratejikOrtak.com; uluslararası ilişkiler, tarih, savunma sanayi ve çatışma bölgelerini ele alarak Türkiye’nin en genç ‘Uluslararası İlişkiler Platformu’ olmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Çoğunluğunu lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin oluşturduğu genç editör ve yazar kadrosuyla dünyanın dört bir yanındaki gelişmeleri ziyaretçilerine sunan Stratejik Ortak, Alexa değerlerine göre alanında ülkemizin en fazla ziyaret edilen internet sitelerinden biri olmayı başarmıştır. Dijital platformlardaki gücünü ve tecrübesini ilk kez 2020 yılında basılı yayına aktardı. Yıllık ilk sayısının ardından bu yıl da ikinci sayıyı çıkarma kararı alarak ön siparişe başladı. (cliniclesalpes.com)

Stratejik Ortak Dergisi 2. Sayı
Stratejik Ortak Dergisi 2. Sayı

Dergi İçeriği

  • Vatan Kavramı Üzerine Bir Bakış Açısı: “Dört Vatan” – Ömer Yiğit Demir
  • Göç ve Mülteci Hareketi’nin Etkisinde Toplumsal Kadın – Büşra Kaya
  • Türkiye’nin Afrika Kıtasına İlgilisi: Somali Örneği – Abdulkerim Arslan
  • İç Savaştan Devlet Yönetimi’ne Bir Terör Örgütü’nün Anatomisi: Taliban – Bahadır Gönül
  • İstihbari Verilen Erişilebirliği ve Nili Casusluk Örgütü – Arda Ulupınar
  • Milli Miras ve Ulusal Dava: EGAYDAAK – Caner Çiftçi
  • Portre: Binyamin Netanyahu – Alp Emeç
  • Venezuela’da Hükümet Krizi: Yaşanan Güncel Sorunların Anatomisi Üzerine Bir Değerlendirme – Mesude Demir
  • Körfez Ülkelerinin Parlamentolarında Genel Durum ve Kadın Vekillerin Oranı – Hamdullah Baycar
  • 2021’de yaşanan 21 önemli gelişme
  • Tarih ve uluslararası ilişkiler alanında 9 stratejik bilgi
  • Dr. Gökhan Çınkara ile İsrail dış politikası, eski Milli İstihbarat Teşkilatı personeli Doç. Dr. Ali Burak Darıcılı ile istihbaratın derinlikleri ve uluslararası istihbarat örgütlerine yönelik röportaj

Dergi ile birlikte Dünya haritası (poster) hediye!

Ön satış ne demek?

Stratejik Ortak dergisi yıllık tek sayı olarak sınırlı sayıda basılmaktadır. Ön satış ile hem daha uygun fiyata dergiyi satın alır hem de öncelikli gönderim sırasına erişirsiniz. Dergi Aralık ayında gönderilmeye başlandığında ilk size ulaşır.

İran İslam Devrimi Çerçevesinde Sovyetler Birliği – İran İlişkileri

1979 yılında İran’da yaşanan İslam devrimi, sadece devletin iç politikasında eşine rastlanmayan köklü bir değişim olmakla kalmamış, aynı zamanda soğuk savaşın hakim olduğu uluslararası sistemde bölgede dengeyi değiştirebilecek bir gelişme olması itibari ile de iki süper gücün dikkatini üzerine çekmiştir. İran’ın devrime kadar Amerika ve batı kampı ile tam müttefiklik içerisinde olması sebebiyle devrim, Sovyetler Birliği açısından son ana kadar beklentisizlik içerisinde karşılanmıştır. Devrim döneminde Sovyet – İran ilişkilerinin şekillenmesindeki başlıca dinamikler iki devletin benzer iç ve dış politika süreçlerinden geçmiş olmasıdır. İran’ın önceki döneme ait izleri silme ve radikal İslama dayalı bir devlet düzeni yaratma çabası, Sovyetlerin komünizmi yatıştırma çabası ile aynı döneme rastlamıştır. Aynı şekilde Sovyetlerin Afganistan işgali sebebiyle maruz kaldığı uluslararası yalnızlığın benzerini İran, ABD ve batı ile yaşadığı krizler, Irak savaşı ve radikal islamı ihraç etme suçlamaları ile yaşamıştır. Bu çalışmada Sovyetler Birliği’nin devrimin gerçekleşmesi sürecindeki temkinli ilgisizliği ve buna yol açan temel dinamikler irdelenecek olup, sonrasında oluşan yeni yönetime karşı tutumları detaylı bir şekilde ortaya konulacaktır. Çalışmanın konusu İran İslam devrimi perspektifinden İran – Sovyetler Birliği ilişkilerini araştırmaktır. Devrimin hemen sonrasında gelişen dış politika olaylarının ilişkileri nasıl etkilediğinin cevabı aranacaktır. Çalışmanın amacı İslam devrimi perspektifinden Sovyetler Birliği’nin İran ile olan ilişkilerini çözümlenmek ve çok sebepli analizler yapmaktır.

Sovyetler Birliği’nin İslam Devrimine Yaklaşımı

İkinci dünya savaşı sonrasında, savaştan güçlenerek çıkan iki süper gücün rekabet alanlarından biri de İran coğrafyası olmuş, güç mücadelesini ABD kazanmış ve onun sarsılmaz müttefiki Şah bu zaferin en önemli temsilcisi olmuştur. Bu zafer sonrası Sovyetlerin İran ile ilişkisi mesafeli ve sadece kısıtlı ekonomik düzeyde kalmıştır. 1970’lerin başında uluslararası alanda soğuk savaşın yumuşama dönemine girmesi, İran – Sovyet ilişkilerine de yansımış, bu yumuşama siyasi olmasa da ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamıştır.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi

Sovyetlerin desteği ile İran’da çelik ve metalürji tesisleri ile iki adet hidroelektrik santralinin yapımına başlanmış, ancak yine de ekonomik ilişkilerin bu olumlu seyri Şah yönetiminin ABD’nin yörüngesinde olduğu gerçeğini değiştirmediğinden ilişkiler sadece bu alanda sınırlı kalmıştır. Yönetimin ABD bağlılığı nedeniyle Şah karşıtı gösterilerin başlamasının Sovyetler açısından oldukça dikkat çekici olması gerektiği düşünülse de öyle olmamış, aksine karşıt eylemlerin başlaması Sovyetler tarafından oldukça temkinli karşılanmıştır. Bunun nedenlerinden biri gösterilerin Şah yönetiminin gücünü sarsabilecek nitelikte olup olmadığının anlaşılamamasıdır. Sovyetlerin İran içindeki sol gruplara olası desteği, Şah’ın eylemleri bastırması ihtimali karşısında İran ve Sovyetleri dolayısıyla da iki süper gücü bir kez daha karşı karşıya getirebilirdi.

İkinci olarak, olası bir anlaşmazlık durumunda Sovyetler Birliği – İran arasındaki gaz akışı tehlikeye düşebilirdi. Bir diğer sebep de Sovyetlerin hâlihazırda Afganistan işgaline hazırlanması olarak görülebilirdi. Şah karşıtı söylemlerde bulunanların çoğunlukla dini gruplar olması yine Sovyet kamuoyu tarafından devrim gerçekleşecek olsa bile yeni rejimin Sovyet yanlısı olmayacağı olarak okunuyordu. Bu gibi nedenlerden dolayı Sovyetler Şah yönetimi ile ilişkilerini son ana kadar işbirliği çerçevesinde devam ettirmiştir. Öte yandan devrime ön ayak olup ilk silahlı eylemleri başlatan grupların TUDEH, Halkın Mücahitleri ve Halkın Fedaileri gibi komünist sol gruplar olması, Sovyetlerde tamamıyla olmasa da yeni oluşacak rejimde bu gruplara yer verilebileceği beklentisine yol açıyordu, bu yüzden bu gruplara resmi devlet söylemleri ile destek verilemese de basın ve medya yoluyla kısıtlı da olsa destek verilmiştir.  Bu temkinli/dengeli tutumun bir örneği olarak, komünist partisi genel sekreteri Brejnev’in Şah’a destek anlamına gelebilecek mesajının yayınlandığı gün, Bakü’den yayın yapan İran’ın Sesi Radyosu Şah’ın devrilmesini ve İran’da İslami bir cumhuriyetin kurulmasını hararetle destekliyordu.[1]

Ocak 1979’da Şah’ın ülkeyi terk etmesi üzerine, oluşacak yeni rejim ile yakınlık kurmak amacıyla Şah karşıtı sözlerin ağırlığı Sovyet basınında genişçe yer bulmaya başladı. Özellikle Humeyni’nin inisiyatifi eline aldığı ilk günlerde Şah’ın devrilmesini emperyalizme karşı büyük bir başarı olarak değerlendiren yayın ve yorumlara yer verildi.[2] Kurulacak yeni rejimin niteliğini yakından takip ediyorlardı. ABD’ye eskisi kadar bağlı olmayan yeni bir rejim doğu ve batı blokları arasında bir tampon bölge daha yaratabilirdi. Öte yandan Humeyni yönetiminin devralmış olduğu çökmüş bir ekonomi ve petrol krizi Sovyetler açısından yeni yönetim ile yakınlaşmak için bir başka fırsat yoluydu. Yeni yönetimin İsrail’e gaz satışını durdurması ve CENTO üyeliğinden ayrılışı gibi göstergeler de Sovyetler tarafından olumlu karşılanıyor ve rejimin niteliği açısından belirleyici oluyordu.

Ayetullah Ruhullah Humeyni

Yeni rejimin İslam Cumhuriyeti olarak ilan edilmesi Sovyetler açısından ilk hayal kırıklığı olmuştur. Bunun sebebi ise dini nitelikli bir rejimin ülke içerisindeki komünist gruplara toleransının olmayacağının tahmin ediliyor oluşudur. Ayrıca devrimin dini nitelikli olması, içerisinde çok büyük miktarda Müslüman nüfus içeren Sovyetler açısından tehdit olarak algılanabilirdi. Nitekim kısa bir süre sonra, ilk olarak liberal ve laik kesimleri tasfiye eden Humeyni rejimi daha sonra komünist grupları tasfiye işlemine başlamıştır. Buna ek olarak Sovyetlere giden bir gaz hattının İran tarafından iptal edilmesi de yine ilişkinin seyrinin değişeceğinin göstergesi olmuştur. Bu gelişmelerin ardından rejim, Sovyet basın ve medya organları tarafından keskin ifadelerle eleştirilmiş, yeni bir diktatörlük kurmakla suçlanmıştır. Bu sırada Humeyni ise devletin dış politika ilkesini “Ne Doğu Ne Batı Sadece İslam” olarak ilan etmiştir. Rejimin bu söylemi de sadece Sovyetler açısından değil, ABD, batı ve bölge devletleri açısından da tehdit anlamına geliyordu. Bunun sebepleri arasında ise; rejimin Şii nitelikli olması sebebiyle içerisinde Şii nüfus bulunduran başta Irak olmak üzere bölge ülkelerine tehlike arz etmesi, batı açısından İslam birliği ve anti- emperyalizm söylemlerinin rahatsızlık vermesi ve bunlara bağlı petrol güvenliğinin belirsizliğe düşmesi sayılabilir.

Afganistan İşgali ve Irak Savaşının İlişkilere Etkisi

Afganistan, Kabil’deki Nisan 1978 komünist darbesinden beri İran ve Sovyetler arasında endişe verici bir faktör olmuştur, fakat yine de Şah yönetiminin son kaotik aylarında konuya ayıracak çok az vakti vardı.[3] İran ve Sovyetler Birliği arasında boru hattının iptali, komünist grupların tasviyesi ve karşılıklı propagandalar ile başlayan soğukluk dönemi, Sovyetlerin Afganistan işgali ile zirve noktasına ulaşmıştır. İran açısından Afganistan’ın işgali halihazırda kuzeyden gelen tehdit algısının doğu sınırlarına da yerleşmesi anlamına geliyordu. İran rejimi Sovyetleri olanak vermemek amacıyla devrimin birinci yılını kutlama mesajı gönderiyordu. İşgalin bir diğer boyutu da Afganistan’dan İran’a mülteci akını yaratmış olmasıdır. Mülteci akınına karşı Sovyetler, İran sınırına asker sığmış bu da iki ülke açısından oldukça kritik bir eşik olmuştur. Diğer yandan Sovyetlere karşı başlayan propagandalar, ülke içerisindeki komünist sol kesimi tasfiye açısından İran’a beklediği fırsatı fazlasıyla vermiştir. Afganistan işgalinin Sovyetlere dış politikada yarattığı yalnızlığı, benzer şekilde devrim ihracı suçlamaları ile İran yaşıyordu ve bu yalnızlık süreci Irak’a İran’a saldırmak için beklediği ortamı yaratmış oluyordu. Irak’ın İran’a saldırması ise Sovyetler açısından Afganistan işgalinin baskının azalması olarak okunuyordu.

Sovyet Ordusundan

İran’ın beklentisi, ABD ve batı kampının Irak’ı desteklemesi karşısında Sovyetlerin İran’a destek vermesi yönündeydi, fakat bekledikleri gibi olmadı ve üzerindeki uluslararası baskı azalan Sovyetler Birliği resmi bir açıklama ile tarafsız kalacağını ilan etti. Böyle bir durumda Sovyetlerin tarafsız kalması bile İran’ın aleyhine bir sonuç doğuruyordu. Kaldı ki Sovyetler tarafsız da kalmadılar ve Irak’a silâh satmaya devam ettiler.[4]

Aynı zamanda Sovyetler Irak ile daha önce imzalamış oldukları anlaşmaları da gerekçe göstererek, Irak’a lojistik destek sağlıyordu ve dolayısıyla İran tarafından oldukça büyük bir tepki ile karşılanıyordu. Savaşın seyri boyunca İran’ın yaşadığı yalnızlığı gözlemleyen Sovyetler Birliği, İran’ın bu yalnızlıktan çıkış yolu olarak ABD’ye yaklaşmasını göze alamayacağından politikasını denge üzerine inşa etmeye başladı ve Irak’a sağladığı silah desteğinin benzerini Suriye ve Lübnan üzerinden İran’a da vermeye başladı. Sovyetler Birliği’nin bu tutumu İran tarafından ilişkilerin normale dönmesi için yeterli değildi ve ilerleyen dönemlerde de ilişkiler devrimin ilk altı ayında olduğu kadar olumlu bir grafik izlemedi.

Sonuç

Soğuk savaşın, dönemin uluslararası sisteminde en belirleyici unsur olduğu düşünüldüğünde kamplar arası dengeyi etkileyebilecek değişimlerin iki süper gücün dikkatlerini derhal o bölgeye çekeceği tahmin edilebilir. 1979 İran İslam Devrimi, oluşturabileceği bölgesel etkisi itibariyle düşünüldüğünde soğuk savaşın en önemli siyasi gelişmelerinden biri olarak sayılabilir. İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan düzende bölgedeki en önemli batı kampı müttefiki olan İran, devrim sonrası ABD ve batı kampı ile bağlarını tamamen koparmış ve ülke içerindeki laik liberal kesimleri derhal tasfiye ederek iç siyasette geçmiş rejimin tüm izlerini silme politikasına başlamıştır. Bu gelişmeleri büyük bir dikkatle izleyen Sovyetler Birliği ise rejimin ABD ile tamamen kopmasından önce devrime soğukkanlı ve temkinli yaklaşarak son ana kadar halihazırda elinde bulanan ekonomik çıkarları sürdürmeyi hedeflemiştir. Bununla birlikte devrimin renginin belli olmaya başlaması ile ilk olarak ülke içerisinde, devrimin oluşmasına da katkı sağlayan sol komünist grupları desteklemiş, sonrasında ise yeni rejimin İslami kimliğini açıklaması ile büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır. İslami kimliği olan bir rejim, içerisinde ayrılıkçı Müslüman gruplar bulunduran Sovyetler açısından tehdit oluşturmaktaydı. Humeyni yönetiminin “Ne Doğu Ne Batı Sadece İslam” sloganı ile yola çıkışı ve uluslararası komuoyu tarafından rejim ihracı suçlamaları ile karşı karşıya bırakılması, İran’ın yalnızlığı ile sonuçlanmıştır. Sovyetler Birliği de benzer yalnızlık ile Afganistan işgali sonrasında yüzleşmiş ancak ortak paydada olmaları iki ülkenin yakınlaşması için yeterli bir sebep olmamıştır. İran’ın Afganistan işgali karşısında Sovyetlere yönelik suçlamalarda bulunması, Sovyetlerin ise İran- Irak savaşında Irak’a gerekli lojistik ve silah desteği vermesi, iki ülke ilişkilerini olumsuz etkilemiş ve devrimin ilk zamanlarında oluşan olumlu izlenimleri silerek yerine temkinli bir gerginlik havası bırakmıştır. İlişkilerin bu gergin seyri 1980’li yılların sonlarında Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgalini sona erdirmesi ve İran – Irak savaşının sona ermesine kadar devam etmiş, sonrasında ise Sovyetler Birliğinin dağılması ile ilişkilerin gelişmesi için uygun ortam sağlanmıştır.

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Arı, Tayyar. Irak, İran ve ABD önleyici savaş, petrol ve hegemonya. Alfa/Aktüel Kitabevi, 2004.

Armaoğlu, Fahir H. 20. yüzyıl siyasî tarihi 1914-1980. Vol. 17. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1983.

Asinovsky, Dmitry. “The Soviet Union and the Iranian Revolution.” Russia in Global Affairs 3 (2018): 190-208.

Cossa, Ralph A. Iran–Soviet interests US concerns. No. 11. DIANE Publishing, 1990.

Erkan, Süleyman. “Cia Günlük Raporlarına Göre İran’da Şah’ın Devrilmesi.” Electronic Turkish Studies 12, no. 12 (2017).

Erkan, Süleyman. “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).” Akademik Ortadoğu Dergisi 8, no. 2 (2014): 161-182.

Gündoğan, Ünal. “Geçmişten Bugüne İran İslam Devrimi: Genel Değerlendirme.” Ortadoğu Analiz 3, no. 29 (2011): 93-99.

Rubinstein, Alvin Z. “The Soviet Union and Iran under Khomeini.” International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-) (1981): 599-617.

Sarı, İsmail. “1979 Devrimi Sonrası İran’ın Rejim Paradigması ve Dış Politika Yönelimleri.” Turkish Journal of Middle Eastern Studies 2, no. 1 (2015): 95-135.

Yeğin, Abdullah. “Devrimin 35. Yılında İran Dış Politikası.” SETA Perspektif 3 (2014).

DİPNOTLAR

[1] Süleyman Erkan. “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).” Akademik Ortadoğu Dergisi 8, no. 2 (2014): 166

[2] Süleyman Erkan. “Cia Günlük Raporlarına Göre İran’da Şah’ın Devrilmesi.” Electronic Turkish Studies 12.12 (2017): 110

[3] Alvin Rubinstein. “The Soviet Union and Iran under Khomeini” International Affairs (Royal Institute of International Affairs 1944-) (1981): 604

[4] Erkan, “Sovyet İran İlişkileri (1979-1989).”,s.174.

[/vc_toggle]

Bütünleşme Yolunda Avrupa Birliği Ortak Dış ve Güvenlik Politikası

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupalı devlet adamlarının Avrupa’da kalıcı bir barış oluşturma çabalarının bir sonucu olarak Robert Schuman (Fransa Dışişleri Bakanı), Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısına dayanarak, 9 Mayıs 1950 tarihinde, kömür ve çelik üretiminde alınan kararlar Avrupa Devletlerini bir birlik oluşturmaya itmiştir. Bunun sonucu olarak, 1951 yılında Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kurulmuştur.

jean monnet

Yine bu altı devlet, 1957’de Roma Antlaşması imzalayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurmuştur.  Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) da 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile kurulmuştur. AKÇT, AET VE EURATOM adlı bu üç ayrı topluluk daha sonra adını Avrupa Birliği (AB) olarak alacak olan ve şu anda 27 üyesi olan topluluğun temel taşlarını oluşturmaktadır. Avrupa Birliği, bir genişleme süreci içerisinden yaşadığı genişleme ve derinleşme süreçlerinin ardından ortak bir dış politikaya sahip olma yolunda atılacak adımlar da bir hayli zorlu olmuştur. 1940’lardan bu yana kurulmaya çalışılan ortak dış ve güvenlik politikası (ODGP) uzun döneme yayılmış ve yavaş ilerleyen bir süreç olmuştur. Bu makalede bütünleşme yolunda AB’nin dış ve güvenlik politikalarının tarihçesine değinilmesinin ardından son kısımda AB’nin son dönem güvenlik politikalarından bahsedilecektir.

Ortak Dış ve Güvenlik Politikalarının Tarihçesi 

AB devletlerinin ODGP hedeflerinin temelini İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme kadar götürebilmek mümkündür. İkinci Dünya Savaşı sonrası ağır hasarlar almış Avrupa devletleri, ortaya çıkan boşluktan dolayı endişe duymuş ve bir birlik içinde hareket etme ve ortak politikalar izleme yolunda adımlar atmak istemiştir. Ancak savaşın Avrupa’da yarattığı tahribat bu süreci geciktirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında ortaya çıkan Soğuk Savaş dönemi, Avrupalı devletleri daha da endişelendirmiştir. Bir birlik içinde olma çabalarını hızlandıran Batı Avrupalı devletler bunun ilk adımı olarak 1951 yılında AKÇT’yi kurmuşlardır. Daha sonraki yılların ardından kurulan AET, EURATOM toplulukları ile 6 Avrupalı devlet arasında ilk bütünleşme gerçekleştirmiştir. 1951’den sonraki süreçte topluluğun entegrasyon süreci sebebiyle ODGP adına sağlam adımlar atılamamıştır. AB’nin temel metinlerini oluşturan anlaşmalarda da yer almayan ODGP, daha sonraki süreçlerde oluşturulması adına çalışmalarda yer bulmuştur.

AKÇT’nin kuruluş anlarından

Entegrasyon süreci devam ederken bir yandan da AB genişlemeye devam etmiştir. Bu süreç içerisinde 1961-1962 yılları arasında atılan ilk adım, daha sıkı bir siyasi birlik ve ortak bir dış politika oluşturulmasını ve sıkı bir hükümetlerarası yapı öngören birinci ve ikinci “Fouchet Planları” nı temel alan sıkı müzakereler olmuştur. Bağımsız bir sekretarya ve uzun dönemde belirli sorunlarda nitelikli çoğunlukla karar alınması konularında öneriler getiren Fouchet Planları, Topluluk içindeki küçük devletlerin bu girişimleri Fransa’nın Topluluğun dış politikasını yönlendirme girişimi olarak görüp karşı çıkmaları sonucunda kabul görmemiştir.[1]

1970 yılında dış politika konularında işbirliği sağlamak adına 27 Ekim 1970 tarihinde AT ülkeleri dışişleri bakanları Lahey Zirvesi’nde, Belçikalı Büyükelçi ve Siyasi Direktör Vincomte Etienne Davignon başkanlığında Lüksemburg (Davignon) Raporu’nu kabul etmişlerdir. Davignon Raporu’nda dış politika alanında işbirliği hedefine ulaşmak için, dışişleri bakanlıkları arasında düzenli bilgi alış verişi ve görüşmelerle önemli uluslararası sorunlara ortak tepkiler vermek; ortak tutumlar benimsenmesiyle Topluluk içi dayanışmayı artırmak, dış politika sorunları üzerine uyumu artırmak; gereken durumlarda ortak eylemler gerçekleştirmek hedefleri de konulmuştur.[2] Davignon Raporu’nda, dış güvenlik ve savunma konularında istişareye atıfta bulunulmamıştır. Fouchet Planlarına göre daha az kapsayıcı olan Davignon Raporu ile Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ) süreci başlamıştır.

1970’lerden itibaren topluluk üyeleri belli başlı konularda ortak tutum ve tavır içerisine girerek ASİ sürecinin işletilmesine olanak tanımıştır. ASİ süreci devam ederken süreci etkileyen bir diğer rapor da 1973 Kopenhag Raporu’dur. Avrupa Siyasi İşbirliği’nin nasıl işleyeceğini açıklayan ve dışişleri bakanları ile Siyasi Komite’nin daha sık toplanmasının kararlaştırıldığı raporda her bir üye devlette ASİ’yi gözlemek için Avrupa Muhabirler Grubu kurularak, ASİ’nin kurumsal yapısı oluşturulmaya başlanmıştır. [3] Avrupa Konseyi’nin 1974 yılında kurulması ise birlikte ASİ’nin en yüksek karar organı Avrupa Konseyi olmuştur.

Robert Schuman

ASİ süreci Avrupa Tek Senedi ’ne kadar kurucu anlaşmalarda yer almamıştır. Devletlerin gerçekleştirdiği konferans ve ortaya çıkan raporlarda söz edilen ASİ süreci, ortak dış politika için atılan en önemli adımlardan biridir.

ASİ süreci dışında 1980’lerin başında Londra Raporu[4], 1983’te de Avrupa Konseyi Stuttgart (Solemn) Deklarasyonu[5] ortak dış politika yolunda atılan diğer adımlardır.

1990’lı yıllara gelindiğinde ODGP’nın önemi daha da çok anlaşılmıştır. Çünkü o dönemde Topluluk ekonomik olan etkin fakat siyasal olarak pasif kalmıştır. ASİ süreci her ne kadar ortak dış politika anlayışı için temel taşlardan biri olsa da yeterli olamamıştır. Üye devletler 1990-1991 yılları arasında gerçekleştirdikleri Hükümetlerarası Konferans’ta dış politikada ortak kimlik sorununa çözüm arayışına girmişlerdir. Üye devletler, artık kâğıt üzerinde kalan ve yaptırımı yapılmayan konuların son bulması gerektiğini dile getirmişlerdir. Bunun en önemli nedenleri ise şunlardır[6]:

  1. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile uluslararası ilişkilerde güç dengesi değişim göstermiş Doğu-Batı çatışmasının sona ermesi Avrupa’nın iki güç arasındaki sıkışmışlığına son vermiştir. Bu süreçte Topluluk ABD ile yakın ilişkiler kurma adına atılımlar yapmışlardır. Ayrıca nükleer gücün önemini Soğuk Savaş’la birlikte yitirmesi, dehşet dengesinin ortaya çıkması, Soğuk Savaş’ın ardından ekonominin ve ticaretin önemini arttırmış, ticaret savaşlarının temelini atmıştır. İşte tüm bu değişen ve gelişen süreç içerisinde topluluk ortak dış politika ile yeniden kurulan düzende söz sahibi olmak istemiştir.
  2. 1991 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi de geçmişte yaşanan olaylardan dolayı ortak bir dış politika ihtiyacını daha da arttırmıştır.
  3. Bu dönemde yaşanan bir diğer olay ise, Irak’ın Kuveyt’i işgali sonucunda yaşanan 1990-1991 Körfez Savaşı’dır. Bu savaş neticesinde Topluluk ODGP eksikliğini hissetmiş ve ASİ’nin tek başına yeterli olmadığını anlamıştır.
  4. 1991 yılında yaşanan Yugoslavya’nın dağılması sonucunda da Topluluk yanı başlarında gerçekleşen olaylara karşı ortak dış politika eksikliğinden dolayı yetersiz kalmıştır.

Yukarıda yer alan değişimler ve olaylar sebebi ile Avrupa Tek Senedi ile oluşturulan, hükümetler arası temelde dış politika ve güvenlik alanında işbirliği artmıştır. Bu işbirliği neticesinde Avrupa Birliği Anlaşması (Maastricht Antlaşması), ODGP politikalarının oluşturulmasına kaynaklık etmiştir. ODGP alanında alınan karar hükümetler arası karar alma yöntemine dayandırılmıştır.[7] Böylelikle ODGP, üç sütunlu AB yapılanmasının ikinci sütununu oluşturmuştur.

1 Şubat 2003’te yürürlüğe giren Nice Antlaşması ile nitelikli çoğunlukla karar alınan alanlar artırılmış ve kriz yönetim operasyonlarında Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin rolü genişletilmiştir. Karar alma mekanizmasına Nice Zirvesi’yle getirilen diğer bir yenilik de “artırılmış işbirliği” kavramıdır. Buna göre oybirliğiyle karar alınmasının mümkün olmadığı durumlarda üye devletlerin bir kısmının karar almasına olanak tanıyan artırılmış işbirliği kavramı ile askeri ve savunmaya ilişkin konular hariç olmak üzere, en az sekiz üye devletin katılması koşuluyla üye devletlerin bir kısmının aralarında karar almaları mümkün hale gelmiştir.[8]

Görüldüğü üzere İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ortak bir birlik içinde olma ve ODGP yürütme çalışmaları uzun zaman alan ve yavaş ilerleyen bir süreç içerisinde gelişmiştir. Ekonomik entegrasyon ve işbirliği sürecinin tamamlanmasının ardından 1990’lardan ODGP çalışmalarına ağırlık verilmiş ve bu politikaların AB anlaşması içerisine dahil edilmesi için çalışmalar yapılmıştır. AB, tam anlamıyla ortak bir dış politika anlayışına sahip olmasa da bu konuda atılan adımlar ODGP’da bir ilerleme sağlamıştır.

Avrupa Birliği’nin Son Dönem Güvenlik Politikaları 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış ve savaşın en sert etkilerini görmüş olan Avrupalı devletler 1951 yılında başlattıkları işbirliğini genişleterek bir ekonomik, siyasi ve kültürel birlik kurma yolunda ilerlemiş ve 2021 itibariyle AB adı altında 27 üye devlet bu birliği devam ettirmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Soğuk Savaş’ın başlaması ve dünyanın iki kutuplu düzen içerisinde kalması Topluluğu ODGP geliştirmeye itmiştir. Fakat bu konuda atılan en somut adım ancak 1970’lerden sonra ASİ ile mümkün olabilmiştir.

1990 sonrasında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile değişen dünya düzeni Topluluğun daha güvenlik alanında daha sağlam bir politika geliştirmesi gerekliğini ortaya koymuştur. 1991’de yaşanan Körfez Savaşı da AB’nin güvenlik politikalarının eksikliğini gün yüzüne çıkarmıştır.

Üyesi olduğu günden bugüne kadar güvenlik politikalarını Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO)’ne bağlayan AB, NATO temelinde güvenlik ve savunma işbirliği içerisine girmektedir. Hükümetler arası bir işbirliği ile birbirine bağlı olan NATO- AB ilişkilerinde her devletin söz hakkı bulunmaktadır. NATO paralelinde ilerleyen AB üye devletleri için ABD ile ilişkiler NATO ile ilişkileri de etkilemektedir. ABD ile Trump döneminde yaşanan güvenlik konusundaki belirsiz hava AB ülkelerinin savunma ve güvenlik alanındaki politikaların geleceğini sorgulamasına neden olmuştur.

NATO ve AB ortak deklarasyon imzalarken

AB güvenlik politikalarını etkileyen bir diğer etmen de İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci olmuştur. AB Brexit sonrasında askeri gücünün çok önemli bir bölümünü yitirecektir. Bu da AB üyelerini hem savunma harcamalarını arttırmaya hem de ODGP içinde daha çok derinleşmeyi sağlayacak yeni mekanizmalar oluşturmaya sevk etmektedir. Rusya’nın giderek artan müdahaleci tavrı göz önüne alındığında, AB üyelerinin savunma harcamalarını arttırma ve özerk kabiliyetleri geliştirme konusunda adım atmaları da zorunlu hale gelmektedir.[9]

Sonuç

Avrupalı Devletlerin İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte bir siyasi bütünlük olma çabaları 1951 yılında başlayan AKÇT ve sonrasında kurulan toplulukların birleşmesi ile mümkün olmuştur. Zaten 1940’lı yıllardan itibaren ortak bir dış politika belirlemek isteyen Avrupalı devletler bunun ilk adımını ancak 1970’lerden sonra atabilmiştir.

İlk sağlam adım olarak atılan ASİ, 1990’lardan sonra yetersiz kalmış ve yerine ODGP geliştirmek amacıyla Maastricht Anlatması ile yeni politikalar ortaya konmuştur. Savunma ve güvenlik alanında NATO’ya bağlı işbirliği içinde ODGP’larını şekillendiren AB, ABD ile ilişkilerinin gelişimi, Brexit sürecinin etkisi ile bu durumdan memnun olmamaktadır. Soğuk Savaş sonrası değişen dünya düzeni içerisinde yeni tehdit algılarının ortaya çıkması da AB üyesi devletlerden Avrupacı görüşte olanlar AB’nin kendi savunma ve güvenliğini sağlaması gerektiğini savunmuşlardır. Gelecekte AB’nin savunma ve güvenlik konularındaki politikaları yine uluslararası sisteme ve uluslararası sistemdeki tehdit algılarına göre şekillenecektir.

[irp posts=”24866″ name=”2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akçay, Belgin ve İlke Göçmen. Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012.

Akdemir, Erhan. “Avrupa Birliği’nin Dış İlişkileri ve Politikası: Avrupa Birliği’nin Bütünleş(eme)mesi Üzerine Bir İnceleme”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 17 (2), 2018.

Arman, Şengül. “Nice Antlaşması (AB Kurumsal Hukukuna Etkisi)”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2004.

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu. “Avrupa Birliği Yasal Çerçeve”. T.y. https://www.avrupa.info.tr/tr/avrupa-birligi-yasal-cerceve-109. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Cebeci, Münevver. “AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikalarında Güncel Tartışmalar”, Hukuki, Siyasi ve İktisadi Yönleriyle Avrupa Bütünleşmesinde Son Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri ATAUM 30. Yıl Armağanı, Ed., Sanem Baykal, Sinem Akgül Açıkmeşe, Belgin Akçay, Çağrı Erhan, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 2018.

CVCE.EU. “Historical events in the European integration process (1945–2014)”. T.y. https://www.cvce.eu/en/collections/unit-content/-/unit/02bb76df-d066-4c08-a58a-d4686a3e68ff/56b69a5e-3f16-4775-ba38-b4ef440fdccb. (Erişim tarihi: 12.06.2021).

Deutsche Welle. “NATO: AB Savunmasını AB üyesi Olmayan Ülkeler Üstleniyor”. 5 Mart 2021. https://www.dw.com/tr/nato-ab-savunmas%C4%B1n%C4%B1-ab-%C3%BCyesi-olmayan-%C3%BClkeler-%C3%BCstleniyor/a-56778235. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Efe, Haydar. “Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1), 2008.

Mengi, Ergun. “Güvenlik Bağlamında Avrupa Birliği (AB), NATO ve ABD İlişkileri”. Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, 2014.

NATO Review. “Güçlenen AB-NATO İlişkileri”. 16 Temmuz 2019. https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2019/07/16/gueclenen-ab-nato-iliskileri/index.html. (Erişim Tarihi: 12.06.2021).

Yiğittepe, Levent. “Avrupa Birliği’nin Güvenlik Politikaları”, Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi, 4 (7), 2017.

DİPNOTLAR 

[1] Haydar Efe, “Avrupa Birliği’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1), 2008, s.68.

[2] “Historical events in the European integration process (1945–2014)”, T.y. https://www.cvce.eu/en/collections/unit-content/-/unit/02bb76df-d066-4c08-a58a-d4686a3e68ff/56b69a5e-3f16-4775-ba38-b4ef440fdccb, (Erişim tarihi: 12.06.2021).

[3] Haydar Efe, 2008, s.70.

[4] Londra Raporu’nda terörizm, silahların kontrolü gibi güvenliğin siyasi boyutları gündeme getirilmiş, üye devletleri etkileyen bütün dış politika sorunları üzerinde, üye devletlerin dış politikada tutum belirlemeden önce birbirleriyle ve Komisyon’la danışmada bulunma yükümlülüğü teyit edilmiştir.

[5] Avrupa Konseyi Stuttgart (Solemn) Deklarasyonu ile güvenliğin siyasi boyutları yanında ekonomik yönlerine de vurgu yapmıştır. Siyasi, güvenlik alanlarında da işbirliğinin artırılmasını amaçlayan Stuttgart Deklarasyonu, güvenliğin siyasi ve ekonomik yönlerini de içeren dış politikada tek bir sesle konuşan Avrupa’nın barışın korunmasına ciddi katkı yapabileceği belirtilmiştir.

[6] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, Avrupa Birliği: Tarihçe, Kurumlar, Teoriler ve Kurumlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2012, s.596, 597.

[7] Belgin Akçay ve İlke Göçmen, 2012, s.598.

[8] Şengül Arman, “Nice Antlaşması (AB Kurumsal Hukukuna Etkisi)”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2004.s.28.

[9] Münevver Cebeci, “AB’nin Güvenlik ve Savunma Politikalarında Güncel Tartışmalar”, Hukuki, Siyasi ve İktisadi Yönleriyle Avrupa Bütünleşmesinde Son Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri ATAUM 30. Yıl Armağanı, Ed., Sanem Baykal, Sinem Akgül Açıkmeşe, Belgin Akçay, Çağrı Erhan, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 2018, s.175.

[/vc_toggle]

Orta Doğu’nun İlk Petrolünden Ajax Operasyonuna

20. yüzyılın henüz başlarında büyük devletler arası rekabetin iyice kızıştığını gözlemliyoruz. Sanayi, ekonomi, askeri güç gibi alanlarda gittikçe körüklenen bu rekabetin doğal bir sonucu olarak sanayinin gözbebeği petrol hiç olmadığı kadar ilgi görüyordu.

Tam da bu sıralar, daha net söylemek gerekirse 1901 yılında, İngiliz iş adamı William Knox D’Arcy öncülüğünde İran’ın Huzistan Eyaleti’nin Mescid-i Süleyman şehrinde Orta Doğu’nun ilk petrolü keşfedildi. Bunun üzerine bu bölgede ilk modern petrol kuyusu açılarak 1908 yılında Anglo-Persian Oil Company isimli İngiliz-İran petrol şirketi kuruldu. Bölgedeki petrol potansiyelini keşfeden İngiliz hükümeti, takvimler 1914’ü gösterdiğinde şirketin %51’lik hissesini satın alarak en büyük hissedarı oldu. Halihazırda İran’ı yöneten Kaçar Hanedanı ise 1870’deki ekonomik çöküşünü İngiltere ve Rusya’ya verdiği geniş kapitülasyonlarla durdurduğu için yarı-sömürge durumundaydı. Hâl böyle olunca Orta Doğu petrollerini keşfeden ve bölgedeki çoğu devleti sömürgeleştiren İngiltere için hiçbir engel kalmıyordu.

Dünya Savaşı’nın sonlanmasından birkaç sene sonra Kazak birliği komutanı Rıza Pehlevi, İran topraklarında hüküm süren Kaçar Hanedanı içinde iktidarı ele geçirmiş ve 1925’te kendini şah ilan ederek Pehlevi Hanedanı ismiyle İran’ın şahı olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile de yakın ilişkisi olduğu bilinen Rıza Şah Pehlevi, 1941 yılına değin ülkesini şah olarak yönetebilmişti. II. Dünya Savaşı dönemine denk gelen 1941 yılında ise Rıza Şah Pehlevi’nin Almanya ile olan yakın ilişkileri Müttefik devletlerin hoşuna gitmemiş olacaktır ki İran, İngiltere ve Sovyet ordusunun iş birliği ile işgal edildi. Müttefik devletler İran tahtı için kendilerine yakın buldukları Muhammed Rıza Pehlevi’yi getirdiler. 1870’den beri süregelen yarı-sömürge durumu Muhammed Rıza Pehlevi’nin tahta getirilmesiyle kesintisiz devam ettirilmiş oldu.

1951’e kadar yarı-sömürgesi altındaki İran’ın petrollerini şirketi Anglo-Persian Oil Company aracılığı ile rahatça elde edebilen İngiltere için İran iktidarında bir tehdit belirmişti.

Anglo-Persian Oil Company’nin İran’daki tesislerinin millileştirilmesi çağrısında bulunarak milliyetçi çevrelerde büyük saygınlık kazanan İran meclis üyesi Muhammed Musaddık, 1951’de İran petrollerinin millileştirilmesini öngören bir yasa tasarısı hazırladı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, yasa tasarısı büyük çoğunlukla meclisten geçince saygınlığı ve arkasındaki desteği artan Musaddık’ı başbakanlığa getirmek zorunda kaldı. Halk ve Musaddık’ın önderliğindeki Milli Cephe Partisi millileştirmeden yanayken Şah ve batı yanlısı elit kesim millileştirmeden oldukça rahatsızdı. Siyasi alanda kutuplaşmanın artması sonucu Musaddık ve Şah arasında iktidar mücadelesi orantılı şekilde arttı. Bunun yanında İngiltere hükümeti millileştirme hareketine sert bir tepki vererek İran petrol pazarından tamamen çekildiler. Bununla da yetinmeyen İngiliz hükümeti İran’ı ekonomik anlamda baskı altına almak için dünya genelinde İran’a karşı ekonomik boykot başlattı.  Siyasi bunalımın yanı sıra Musaddık’ın İran petrolü için yeni pazarlar bulmada karşılaştığı güçlükler ekonomik sorunları derinleştirdi.

Muhammed Musaddık

Siyasi ve ekonomik anlamda çıkmaza giren İran’da; Şah, Ağustos 1953’te Başbakan Musaddık’ı görevden alma girişiminde bulundu. Halktan büyük destek gören Musaddık halkın başlattığı eylemler sonucu başbakanlıkta kalırken Şah Pehlevi ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Bütün bu olayların sonucunda İran petrollerinin güvenliği için Şah’ın iktidarda kalmasının mecburi olduğunu düşünen İngiltere hükümeti Başbakan Musaddık’ı devirerek Şah Pehlevi’yi yeniden ülkeye getirmeyi amaçladı.

Olayların gidişatını yakından takip eden ABD için tek bir endişe vardı, o da Sovyet tehdidiydi. Dönemin ABD başkanı eski orgeneral Eisenhower, Musaddık’ın İngiltere’ye karşı Sovyetlere sığınmasından ve İran petrollerinin Sovyet etkisi altında kalmasından endişe duyuyordu. Bu endişelerin sonucu olarak ABD, Musaddık’ın tek başına iktidar olmasından birkaç gün sonra yakından takip ettiği olaylara dahil olarak Ajax Operasyonu ile Musaddık’a darbe yapmayı planladı. ABD’nin barış zamanında yabancı bir hükûmeti devirmek için giriştiği ilk gizli eylem olarak da bilinen Ajax Operasyonu İngiltere ile ortak yürütülerek başarıya ulaştı. 19 Ağustos 1953’te ABD-İngiliz destekli darbe ile başbakanlık koltuğundan alınan Musaddık görevinden uzaklaştırılarak Pehlevi’nin ülkeye yeniden dönmesi sağlandı. Vatana ihanet suçundan üç yıl hapse mahkûm edilen Musaddık, hayatını 1967’de ölünceye dek ev hapsinde geçirdi. İran’daki petrol tesisleri ise İran hükümetinin denetiminde kaldı. Darbe ile olan ABD ilgisi 2000 yılında ABD eski dışişleri bakanlarından Madeleine Albright tarafından kabul edilmiştir. Daha sonra ise ABD başkanı Barack Obama, 4 Haziran 2009’da Mısır’da yaptığı konuşmada bu ilgiyi resmen doğrulamıştır. İngiltere kontrolünde kalmaya devam eden Anglo-Persian Oil Company ise 1954’te ismini British Petroleum Company (BP) olarak değiştirdi.

Ozan Ali Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.rt.com/usa/iran-coup-cia-operation-647/

https://www.cnnturk.com/2009/dunya/06/04/obamadan.tarihi.itiraf.darbeye.karistik/529582.0/

Kuiken, Jonathan (2014). “Caught in Transition: Britain’s Oil Policy in the Face of Impending Crisis, 1967-1973”. Historical Social Research / Historische Sozialforschung.

Gasiorowski, Mark J (August 1987). “The 1953 Coup D’etat in Iran The 1953 Coup D’etat in Iran”. International Journal of Middle East Studies.

Suâd Pîrâ – Osman Gazi Özgüdenli, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 31.

[/vc_toggle]

Bölgesel Coğrafyada Jeopolitik Mücadele: Arktik Okyanusu

21. yy jeopolitiğinin köşe taşlarından birisi de Kuzey Buz Denizi (Arktik Okyanusu) ve bölge ülkelerinin mücadelesidir. Küresel ısınma ile birlikte dünya farklı sahnelere gebe kalmaya başladı. Bunun bir etkisi de Arktik Okyanusu üzerindedir ve küresel iklim değişikliği Arktik kıyılarında, topraklarında, çevresinde, ekonomik etkinliklerinde ve insan yaşamında köklü değişikliklere sebep olmaktadır. Buz örtüsünün azalmasıyla birlikte yeni fırsatlar, olanaklar ortaya çıktı. Fakat bu değişimler aynı zamanda ülkeler arasında rekabet, karasuları anlaşmazlıkları, deniz ticareti, enerji kaynakları, güvenlik gibi çekişmelere neden olmaktadır. Bölgeye kıyısı olan, hak talep eden ülkeler olan Rusya, ABD, Kanada, İskandinav Ülkeleri, İzlanda gibi ülkeler bölgede askeri ve ekonomik varlığını arttırmakta, çeşitli haklar talep etmektedir. 15 yıldan bu yana, Arktik ülkeleri tarafından her dönemde, Arktik strateji adımları yayımlanmakta ve Arktik Bölgesi’nde ülkeler güvenlik açısından siyasi gelişmeler ve politik fikirler oluşturmaktadır. Bunun yanında arktik devletleri arasında kıta sahanlığı, deniz yetki alanları, sınır problemleri de yaşanmasının yanında bu gibi sorunlar artık daha fazla duyulmaya başlamıştır (Yıldız & Çelik, 2019).

Bölgede mücadeleyi ateşleyen unsurlardan biri deniz yollarıdır. Deniz yollarında sağlanacak hakimiyet, enerji kaynaklarına, ticarete ve askeri güvenliğe hakim olmak demektir. Arktik Okyanusu’nda ortalama 90 milyar varil petrol ve 44 milyar metreküp gaz olduğu bilinmektedir ve ABD Jeolojik Araştırma Kurumu’nun 2008’deki araştırmalarının ardından henüz teşhis edilmemiş fazlaca hidrokarbon enerjisinin varlığı ile Arktik gözleri üzerine daha fazla çekmiştir. Küresel ısınmanın etkisiyle buzların yok olması, mevcut devasa hidrokarbon, doğal gaz ve petrol rezervlerini çıkarılabilir duruma sokmuş ve özellikle de bölgeye sınırı olan ülkelerin daha çok ilgilenmesine yol açmıştır (Tutan & Arpalıer, 2020). Ayrıca deniz ticareti şirketi olan Maersk, global düzeyde değişim yaratacak bir yolculuk gerçekleştirdi. Doğu Asya’da yer alan Vladivostok Limanından ayrılan gemi Kuzey Buz Denizi üzerinden 37 gün sonra Rusya’nın St. Petersburg şehrine vardı. Yolu 8 bin km kısaltan rota ticarette devrim olarak görülüyor.

Venta Maersk gemisinin izlediği yol Rusya, ABD, Çin ve Avrupa ülkeleri özelinde önemli bir stratejik yol, birleşim kuruyor. Böylece ABD’nin su yolları üzerindeki egemenliği saf dışı bırakıldı. Dünya ticaretinin neredeyse tamamının denizler üzerinden yapıldığını göz önünde tutarsak atılan adımın ne derece önemli olduğunu daha açık şekilde anlamış oluruz. Mahan’a göre dünya hakimiyeti için elzem olan deniz yollarına hakimiyet amacına dayalı olarak ülkeler tarihten gelen haklarını ve askeri güçlerini öne sürerek söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Bölgede en az 9 anlaşmazlık bulunmakta ve Rusya bunlar arasında en maksimalist taleplere sahip olan ülkedir. Çeşitli adalara nüfus göndererek hak talebinde elini güçlendirmeye çalışan Rusya, bazı bölgelere bayrak dikmekte ve Arktik ismi yerine “Rus Okyanusu’’ adını alternatif olarak sunmaktadır. Norveç ile Barents Denizi’nde Gakkel Tepesi, Svalbard Adası gibi bölgelerde anlaşmazlık yaşıyor. NATO ve Rusya bu gibi sorunlarda güvenliğini sağlamak için Arktik’e birçok askeri üs kurmaktadır (Marshall, 2019: 277).

Arktik Bölgesi’nde yaşanan bu enerji ve güvenlik koridoru mücadelesinde Rusya’nın en büyük rakibi ABD’ye nazaran büyük bir üstünlüğü var. Çin Denizi, Atlantik, Batı ve Doğu Pasifik denizlerini birbirine bağlayan Arktik Okyanusu, sahip olduğu ticari ve enerji potansiyeli ile ABD’yi dışlar vaziyette. ABD, Soğuk Savaş Dönemi’nden beri bölgeye ağırlığını vermeyen ülkelerden. Rusya 32 buz kırıcı filosu ile dünyanın en büyük Arktik gücü ve ABD’nin buna karşılık sadece 1 buz kırıcı gemisi bulunuyor. Bölgede Kanada-Danimarka, Norveç-Rusya, NATO-Rusya çekişmelerinin olması, bölgeyi potansiyel bir mücadele alanına dönüştürmektedir. ABD’nin bölgede ağırlığının ve odağının olmaması, deniz yollarından uzak kalmasına neden olabilir. Mevcut durumda hiçbir donanmanın ABD gücüne rakip olacak durumu olmasa da lokal olarak denizlerde ülkelerin sahip olduğu avantajlar ABD’yi siyasi olarak zor duruma sokmaktadır. Donanma en büyük diplomasi araçlarından biridir ve dolayısıyla Rusya bölgedeki en avantajlı ülke olarak gözükmektedir.

Bu durumda, iklim değişikliği Ruslar için bir şans olabilir. Eğer mevcut küresel ısınma döngüsü tahminler doğrultusunda devam ederse bazıları olumlu, bazıları olumsuz pek çok önemli çevresel değişiklik Rusya için yeni bir çağ başlatabilir ve küresel deniz rotalarına alternatif oluşturacak bir Rus denizi yolu açılabilir (Blij, 2019: 389). Çin ise burada kendi denizlerine benzer bir siyaset izlemektedir. Ruslar ile çeşitli konuda ihtilaflı olsa da ABD düşmanlığı iki ülkeyi bazı konularda coğrafi zorunluluk olarak aynı saflara itiyor. Kuşak ve Yol Projesi ile ABD etkisini kırmaya çalışan Çin, Kuzey Buz Denizi için de ‘’Buz İpek Yolu’’ diyerek bölgesel ve küresel işbirliği ile bölgeyi canlandırmak ve alternatif denizyolları elde etmek istiyor. Enerji ihtiyacı giderek yükselen Çin, Rusya’dan ‘”Sibirya’nın Gücü’’ gibi boru hatlarıyla enerji satın alırken, deniz yolu ile de kaynakların taşınması hedefi (gemilerle taşınan LNG gibi), iki ülkeyi kazan-kazan ilişkisi doğrultusunda beraber hareket etmeye itmektedir. Kısalan denizyolu iki ülke için de büyük avantaj sağlamaktadır.

Yanda verilen Hollanda (Rotterdam)-Güney Kore (Busan) arasındaki eski ve potansiyel denizyolları örneğine de bakarak gelecekte muhtemel değişimi görmek mümkündür. Böyle bir denizyolunun kullanılması dünyadaki tüm deniz politiğini ve diplomasisini değiştirecek etkiye neden olacaktır. A.T Mahan’ın belirttiği deniz ticaretinin küresel önemine dayanarak, bu rotaya hükmeden ülkenin enerji dahil birçok avantaja ve hakimiyete sahip olacağı açık bir şekilde görülmektedir. Buradaki en büyük güç olan Rusya’nın 21.yy stratejik gücünün ve tüm dünyanın stratejik ve potansiyel gücünün denizlerde yer alacağı ifade edilebilir. Gelecek zamanın önemli jeopolitik rekabet bölgesi şeklinde bahsedilen Arktik’te, mücadelenin sıcak bir temasa veya çatışmalara sebebiyet verebileceği yetkililerce söylenmektedir.

Mevcut ihtimalin gelecekteki vakitler için olabilirliğine karşılık mevcut durum, bazı etkenlerin Arktik’in sıcak bir çatışmaya ev sahipliği yapmasını engeller sıfatta olduğunu, bu yüzden Arktik’in ülkeler arasında etkileşimi ve iş birliğini arttırıcı, harekete geçirici bir etkiye sahip olduğunu ifade etmek daha doğrudur (Erkan, 2019). Henüz coğrafyanın tamamen olanak vermediği bölgede yakın gelecekte, özellikle deniz hakimiyeti açısından çok önemli jeopolitik meselelerin konuşulacağı ve adımların atılacağı görülecektir.

[irp posts=”30250″ name=”Yeni Soğuk Savaş Bölgesi: Arktik””]

Ömer Emre Kuşçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Ak, G. (2020). Deniz Hakimiyeti Teorisi. Oğultürk, M.C & Şahin, G (Ed.), Jeopolitik Düşünce (1.Baskı) içinde (s. 120-140). İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

Akpınar, B. (2017). Uluslararası Hukuk Çerçevesinden Arktik Güvenliği Politikalarının Analizi: Rusya ve ABD Örneği. Savunma Bilimleri Dergisi, 16(2), 84-118.

Erkan, A. Ç. & Eminoğlu, A. (2019). Grand Strateji Olarak Kuşak ve Yol İnsiyatifinde Arktik: Kutup İpekyolu’nun Çin-Rusya Enerji İş Birliğindeki Rolü, Akdeniz İİBF Dergisi, 19(-) , 145-173.

Heininen, L., & Finger, M. (2018). The “Global Arctic” as a New Geopolitical Context and Method. Journal of Borderlands Studies, 33(2), 199-202.

Iliopoulos, I. (2009). Strategy and Geopolitics of Sea Power throughout History. Baltic Security & Defence Review ,11(2), 5-20.

İnan Şimşek, A. (2016). Arktika Bölgesi’ndeki Deniz Yetki Alanlarındaki Çatışmalara Genel Bakış. H. Gümrükçü, A. İnan Şimşek ve G. Ersoy (Ed.). Küresel Bakışla Kutup Çağı: Farklı Disiplinler, Çok Yönlü Perspektifler. Ankara: Efil Yayınevi, 93-118.

Marshall, Tım (2019). Coğrafya Mahkumları, Epilson Yayınevi İstanbul

Seval, H. (2019). Arktik Bölge’de Uluslararası Siyasi Düzen: Teorik Bir Yaklaşım. Akdeniz İİBF Dergisi, 19(-), 1-24.

Tutan, E. & Arpalıer, S. (2020) Uluslararası İlişkilerde Yeni Rekabet Alanı Olarak Arktik. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 8(1), 21-59.

Yıldız, G. & Çelik, H. (2019). Yeni Bir Egemenlik Mücadelesi Olarak Arktika: ABD-Rusya Rekabeti. Güvenlik Çalışmaları Dergisi, 21(1), 57-77.
[/vc_toggle]

Küresel Terörizm

Terör kavramı, Miladi olarak ilk yıllarda Jewish Zealots liderliğindeki Yahudilerin Roma’ya başkaldırısına kadar geri götürülebilecek eski bir kavramdır. Daha sonra Büyük Selçuklu döneminde Hasan Sabbah liderliğindeki ‘Haşhaşiler’ terör gruplarına örnek verilebilir. Ancak günümüzdeki terör kavramının anlamı Fransız İhtilali ile ortaya çıkmıştır. Yine de terör ve terörizm konusunda farklı görüşler mevcuttur. Nitekim aynı eylemi yapan bir kişi veya grup bir ülkede terörist olabiliyorken başka bir ülkede kahraman olabiliyor.

Haşhaşiler’in temsili

Bu durumda terör ve terörizm konusunda farklı görüşlerin var olmasına zemin hazırlıyor[1]. Tüm belirsizliklere rağmen Birleşmiş Milletler ilk kurulduğunda BM şartında terörizmle ilgili düzenlemelere yer verilmezken özellikle Soğuk savaş döneminde SSCB’nin Afganistan’ı işgali ile birlikte El Kaide ve yine aynı dönemlerde ortaya çıkan İrlanda Cumhuriyeti Ordusu gibi terör örgütlerinin ortaya çıkışı ile birlikte BM’de terörle ilgili düzenleme düşüncelerini ön plana çıkarmıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte terör gruplarının küresel boyut kazanması ile BM daha ciddi adımlar atmak durumunda kalmıştır. Son zamanlarda da şahit olduğumuz IŞİD belası ile birlikte terörün tüm insanlığın ortak sorunu olduğu ve terörün ideolojik bir zemine taşındığı görülmüştür.

Nitekim kendi ideolojisine ters olan her devlete topluma ve düzene karşı saldırılar olduğu görülmüştür. [2]Bunun dışında devlet terörü ve devletlerin terör gruplarının yönlendirmesi de söz konusudur. İsrail’in Filistin topraklarındaki eylemleri ve ABD’nin YPG ile iş birliği yapması bu konuda örnek verilebilir. Burada da Türkiye YPG terör örgütü olarak görürken ABD sözde özgürlük savaşçısı olarak görmektedir.

YPG terör örgütü

Yukarıdaki örneklendirmeler sonrası terör ve terörizm tanımı yapmak gerekirse: Terör; kelime anlamı olarak yıldırma anlamına gelen, kamu ve toplum düzenini yıkmak için korku ve yıldırma eylemlerine başvurulan bir şiddet hareketidir. [3] Terörizm; siyasi gayelere vasıl olmak veya bir hükümeti/devleti terörizme karşı mücadeleye zorlayan, devamlı terör yöntemini kullanan anlayıştır. [4]İşte bu gaye ve eylemlerin devlet sınırlarını açmasıyla küresel bir boyut kazanmaktadır Böylece tehdit bölgeselden küresel evirilmektedir.

[irp posts=”5472″ name=”ABD’nin 4 ülkedeki ‘Terörle Mücadelesi'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

AYDIN Nurullah, Küresel Terör ve Terörizm, İstanbul, Kumsaati, 2012

KAŞIKÇI Tamer, “Küresel Terörizm ve Birleşmiş Milletler Sistemi”, The Turkish Yearbook of International Relations, S.47, 2016, s.1-21

Oxford Dictionary, 17.09.2021, https://www.oxfordlearnersdictionaries.com/definition/english/terrorism?q=terrorism

Dipnotlar 

[1] AYDIN Nurullah, Küresel Terör ve Terörizm, İstanbul, Kumsaati, 2012, ss.29-31

[2] KAŞIKÇI Tamer, “Küresel Terörizm ve Birleşmiş Milletler Sistemi”, The Turkish Yearbook of International Relations, S.47, 2016, s.1-21, ss.3-5

[3] AYDIN Nurullah, a.g.e, ss.32

[4] Oxford Dictionary, 27.05.2021, https://www.oxfordlearnersdictionaries.com/definition/english/terrorism?q=terrorism

[/vc_toggle]

Ulusaldan Küresele Yeni Dünya Düzeni

Tarih boyunca Dünya, değişime uğramış, gelişmiştir. 1648 Westphelia Barışının sağlanmasının ardından ulus devletler ön plana çıkmış ve dünya ulus devletler bütünü haline gelmiştir. Zaman içerisinde yaşanan keşifler, teknolojik gelişmeler bu düzenin değişeceğinin ilk sinyallerini vermiştir. Sanayi devrimi sonrası süreçte buharlı makinelerin kullanılmaya başlaması, denizaşırı ülkelere buharlı gemi ve trenlerle kolayca gidebilmesi küreselleşmenin ilk adımını oluşturmuştur.

Westphelia Barışı

1492’de Amerika kıtasının keşfi ve sonrasında yaşanan sömürgecilik hareketleri ise 1914’te patlak verecek I. Dünya Savaşı’nın temelini oluşturmuştur. Britanya, İspanya, Portekiz, Fransa gibi ülkelerin gerek Amerika’da gerekse Asya ve Afrika’daki sömürgecilik faaliyetleri, ulus devlet olma aşamasını geç tamamlayan ve uluslararası pazarda bir yer edinmek isteyen Almanya ve İtalya için sorun teşkil etmiş ve bu nedenle I. Dünya Savaşı başlamıştır. 1. Dünya Savaşı mevcut dünya düzeni için bir dönüm noktası oluşturmuştur.

I. Dünya Savaşının ardından sömürge altındaki devletler bağımsızlıkları için mücadele etmiş ve bağımsızlıkları ardından yeni düzende yerlerini almışlardır. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ise Soğuk Savaş’ın başlangıcı ile Dünya, iki kutuplu sistem içinde yer almıştır. 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile sona eren iki kutuplu sistem sona ermiştir. Soğuk Savaş’ın ardından yeni tehdit algısı değişmiş, 11 Eylül 2001 İkiz Kule olayının ardından, uluslararası sistemde yeni tehdit terörizm olmuştur. Terörizm ile mücadele amacıyla Ortadoğu’ya giren Amerika Birleşik Devletleri (ABD) uluslararası toplumun yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

11 Eylül Saldırıları

Soğuk Savaş’ın ardından dünya düzeninde gelişen ve bir tehdit haline gelen diğer bir husus da Ticaret Savaşları olmuştur. ABD ve Çin arasında yaşanan bu rekabet ticarette yeni bir soğuk savaş ortamının oluşmasına yol açmıştır.[i] Yeni dünya düzeninde oldukça etkili olacak olan bu rekabet, özellikle Transatlantik kuşak, Asya-Pasifik ve gelecek dönemde adını sıkça duyacağımız Arktik bölgesinde etkili olacaktır.

[irp posts=”30250″ name=”Yeni Soğuk Savaş Bölgesi: Arktik””]

2020 yılında tüm dünyada etkisini göstermiş olan ve hala dünya düzenini etkileyen bir diğer unsur da Kovid-19 pandemisi olmuştur. Çin’de başlayan bu salgın kısa sürede tüm dünyada etkisini göstermiş ve birçok insanın ölümüne neden olmuştur. Kovid-19, uluslararası sistemde oldukça etkili olmuştur. Devletlerin sağlık sistemlerinden, ticarete, turizme hatta daha birçok alana darbe vurmuş, devlet ekonomilerini kötü yönde etkilemiştir.[ii] Ayrıca Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi kurumların da böylesine küresel çaptaki bir olayda ne kadar yeteriz kaldığını da ortaya koymuştur.

Yeni dünya düzenini etkileyecek bir diğer husus ise Doğu Akdeniz, Arktik gibi bölgelerde bulunan petrol ve doğalgaz rezervlerinin bölge ülkelerce paylaşımı konusu olacaktır. Gerek Doğu Akdeniz’de gerekse Arktik’te son dönemlerde bulunan rezervlerin bölge ülkelerinin yeni rekabet alanını oluşturmuştur. Arktik bölgesi için karşı karşıya gelecek ve yeni bir soğuk savaş ortamını yaratacak iki ülke ise ABD ve Rusya olacaktır. Bulunan petrol ve doğalgazın paylaşımı, küresel ısınma sebebiyle eriyen buzulların ortaya çıkardığı yeni ticaret yollarına hakimiyet gibi konularda rekabet edecek iki ülke için bölge, gelecekte bir oyun sahası haline dönüşecektir.

Terörizm konusuna da değinecek olursak, özellikle Ortadoğu ve Asya bölgesinde etkisini çokça hissettiren bu konu 2001’den sonra tüm dünya için bir tehdit haline dönüşmüştür. Gelişen teknoloji ile de artık çok uzaktan bile kontrol edilebilir hale gelen terörizm olayları için çözüm tüm ülkelerin ortak hareket etmesi ile mümkün olabilecektir.

Sonuç Yerine 

Ulus devlet düzeninden küreselleşen dünya düzenine doğru evirilen uluslararası sistem için değişimin birçok etkileri vardır. II. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş dönemi içinde iki kutuplu sisteme entegre olmuş dünya, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile çok kutuplu dünya düzenine geçmiştir. Çok kutuplu sistem içinde yeni tehdit algıları ortaya çıkmış ve devletler bu tehditlerle mücadele etmeye başlamışlardır.

2020 itibariyle tüm dünyada etkisini gösteren Kovid-19 pandemisi uluslararası düzende yeni bir değişimin tetikleyicisi olmuştur. Küreselleşmiş toplumlardan izole olmuş topluma dönüş, yeniden ulus devlet düzeyinde yapılanma ve uluslararası sistemin belirleyicisi olan uluslararası örgütlerin pandemide yetersiz kalması devletlerin uluslararası konjonktüre bakış açısını değiştirmiştir.

Ticaret savaşları, yeni yolların ortaya çıkışı ve yeni petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunması çok kutuplu sistemden yeniden iki kutuplu sisteme geçişin habercisi niteliğindedir. Fakat Soğuk Savaş’tan farklı olarak bu iki kutuplu sistem ticaret üzerine şekillenecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

“Dünya, Covid-19 Sonrası Nasıl Bir Yer Olacak?”. 26 Nisan 2021. https://tr.euronews.com/2021/04/26/dunya-covid-19-sonras-nas-l-bir-yer-olacak, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

“Koronavirüs (Covid-19) Küresel Ekonomik ve Jeopolitik Dengeleri Nasıl Etkileyebilir?”. 12 Mart 2020. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51846878, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

“Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni”. Mayıs 2001. https://www.mfa.gov.tr/kuresellesme-yeni-dunya-duzeni.tr.mfa, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

“Uzmanlar Değerlendirdi: Koronavirüs Sonrası Dünya Düzeni”. 20 Nisan 2020. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/uzmanlar-degerlendirdi-koronavirus-sonrasi-dunya-duzeni/1804092, (Date of Access: 09.06.2021).

“Yeni Dünya Düzeni Eskiyor mu?”. Kasım 2014. https://www.mfa.gov.tr/yeni-dunya-duzeni-eskiyor-mu_.tr.mfa, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

“Yeni Dünya Düzeninde Değişen Roller”. 10 Nisan 2020.  https://www.dunya.com/kose-yazisi/yeni-dunya-duzeninde-degisen-roller/617474, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

Dipnotlar

[i] “Yeni Dünya Düzeninde Değişen Roller”, 10 Nisan 2021,  https://www.dunya.com/kose-yazisi/yeni-dunya-duzeninde-degisen-roller/617474, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

[ii] “Uzmanlar Değerlendirdi: Koronavirüs Sonrası Dünya Düzeni”, 20 Nisan 2021, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/uzmanlar-degerlendirdi-koronavirus-sonrasi-dunya-duzeni/1804092, (Erişim Tarihi: 09.06.2021).

[/vc_toggle]