Rusların Black Water’ı “WAGNER” Güvenlik Şirketi

Hızla büyüyen dünyamızda teknolojinin de gelişmesiyle savaş şekilleri de değişiklik göstermeye başlamıştır. Ülkeler sahada artık orduları ile değil, kurdukları ve/veya destekledikleri güvenlik şirketleri (Wagner ve Blackwater gibi) ile de faaliyet göstermeye başlamıştır. Bu şirketler konusunda en tecrübeli ülke ise ABD. Daha önce yazdığım Blacwater şirketini kuran ABD’dir. ABD ile Rusya her konuda olduğu gibi bu konuda da bir yarışın içine girdiğini söylersek yanlış olmaz sanırım.

Suriye İç Savaşından itibaren ismi daha çok duyulmaya başlanan Wagner Şirketi‘nin ilk kuruluşu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ortaya çıkışı ise Ukrayna‘da ki olaylardır. Ukrayna’da başlayan iç savaşta ayrılıkçı grupların yanında “Slav Birlikleri” adı ile yer almış, ve tüm Dünya’nın gözü bu grubun üzerine çevrilmiştir. “Putin’in gizli ordusu” olarak söylenen şirketin başında Rusya Ordusunda Yarbay olarak görev yapmış Dmitriy Utkin’in olduğu bilinmektedir. Şirketin devlet ile olan bağının ortaya çıktığı olay; Putin tarafından Dmitriy Utkin’e verilen madalyadır. Ayrıca Utkin, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan bir isimdir.

Dmitry Utkin, 9 Aralık 2016 tarihinde Anavatan Kahramanları Günü resepsiyonunda

Wagner, Rus Bayrağı ve Ordu Sembolü Kullanmıyor

Bu gruba bağlı olan paralı askerler,  kamuflaj kıyafetlerini giyiyor ama asla Rus bayrağı ya da ordudan olduklarını gösteren bir sembol taşımıyorlar. Rus medyası, gruptan ağır silah ve zırhlı araçlarla donatılan fakat resmen var olmayan bir askeri birlik olarak bahsediyor. Dünya kamuoyu bu grubun Rusya’ya bağlı olduğunu söylese de Kremlin her defasında bunu yalanlamıştır. Grubun paralı asker sayısı hakkında ise net bir bilgi olmamasına rağmen 1000-5000 arası olduğu tahmin edilmektedir.

Askerlerin aldıkları ücretlerin ise 1000-4500 $ arasında olduğu iddia edilmektedir. Grup üyeleri, Rusya’da kendilerine tahsis edilmiş özel arazilerde (Rusya’nın güneyindeki Krasnodar’a bağlı Molkino kasabası) her türlü silahı kullanabilecek şekilde ağır ve zorlu bir eğitime tabi tutuldukları belirtilmektedir. Grubun üyeleri sadece Ruslardan oluşmamaktadır. İçerisinde Çeçen, Tatar, Tacik gibi değişik toplumlardan askerler de bulunmaktadır. (Wagner grubu, Rus “TURAN GRUBU” ile karıştırılmamalıdır)

Rusya’nın Suriye İç Savaşı’na dahil olması ile birlikte grubun Suriye’de ki varlığı da başlamıştır. Rusya’nın, Suriye’de ele geçirdiği bölgelerin(özellikle petrol ve doğalgaz) güvenliğini bu grup yapmaktadır. Kontrol ettiği petrol sahalarının gelirinden de pay aldığı söylenmektedir. Suriye’de çok özel ve riskli operasyon görevleri de bu grup tarafından icra edilmektedir.

Kremlin, Wagner’in Varlığını Reddediyor

Wagner ordusunun Suriye İç Savaşına dahil olmasıyla birlikte, askeri kayıpları da gündeme düşmeye başlamıştır. Özellikle ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin yaptığı  saldırılarda ölen Rus askerleri haberleri haber bültenlerin de karşımıza çıkmaya başlamıştır. Her ne kadar medya ölenlerin Rus askerleri olduğu söylese de Kremlin bu iddiaları sürekli yalanlamıştır.

İddialara göre Wagner ordusu, bilinen en büyük zayiatı petrol bölgesi Deyr-i Zor’da verdi. 7 Şubat’ta Deyr-i Zor‘a bağlı Hişam kasabasında bulunan aralarında YPG’lilerin de olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne ve onlara eşlik eden ABD askerlerine rejim ve ona destek veren milisler saldırıda bulundu. ABD’nin hava saldırısı düzenlemesi ile 300’e yakın  Rus askerinin öldüğü iddia edildi. Saldırı sonrası Kremlin, bölgede uyuyan bir DEAŞ hücresinin hedef alındığını açıklamış ve koalisyonun kendileri ile koordineli çalışmadığını açıklamıştır. Reuters tarafından 300 Rus askerinin öldüğü açıklamasının ardından Kremlin yönetimi ise ölenlerin sayısını 5 olarak açıklamıştır.

O dönemde yapılan haberlerde ise ölenlerin Rus vatandaşı olduğu söylenmiş, Asker kelimesinden özellikle  kaçınılmıştır. Mayıs ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın bir konuşmasında Deyr-i Zor’da Rusları vurduklarını,  yapılan hava saldırısının 10 dakika sürdüğü ve bu süre içerisinde 100 ile 300 arasında Rus’un öldürüldüğünü ağzından kaçırmıştır. Saldırıdan sonra yapılan yorumlardan en dikkat çekeni ise Ukrayna’daki ayrılıkçı grupların başındaki eski Rus Albay Igor Strelkov’un sosyal medya hesabından yaptığı, “Bölgede Wagner’in iki birliği vardı, birinci birlik tamamen yok oldu, ikincisi de paramparça…” açıklaması olmuştur.

ABD’nin Wagner’e Yönelik Yapmış Olduğu Saldırıya Ait Görüntüler

 

Şirket, Rus ordusu ve/veya Rus hükumetine bağlı olmadığı resmi olarak açıklanmış olsa da, özellikle Rus medyasında emirlerin ordu ve hükumet tarafından verildiği söylenmektedir. Askerlerinin gizli ve örtülü operasyonlarda kullanılması cenazelerine de yansımış durumdadır. Savaşçıların cenazeleri ailelerine mühürlenmiş tabutlarda gönderiliyor. Cesetler herhangi bir tören yapılmadan defnediliyor.

Emperyalist devletler, azalan enerji kaynaklarına daha çok sahip olmak ve yaptığı savaşlardan en az zararla çıkmak için savaş stillerini de savaş bölge ve türüne göre değiştirmiştir. Artık ülkeler savaş alanına kendi askerinden önce ya vekaleten bir terör örgütünü kurup destekleyerek, ya da bu tür şirketlerden kiraladığı askerlerler ile dahil olmaktadır. Wagner Grubunun yeni hedefinin neresi olacağı bilinmiyor. Lakin ortada dolaşan iddialara göre Gürcistan ve Orta Avrupa’da etkinlikleri olduğu,  üyelerin bu bölgelere geçtikleri iddia edilmektedir.

Ne yazık ki bu tür şirketler ve oluşumlar yüzünden savaş suçları da artmaktadır. Devletler bu gruplar konusunda çok titiz davranmakta ve haklarında bilgi sayısıda çok az bulunmaktadır.

https://stratejikortak.com/2017/12/golge-ordu-blackwater-gercegi.html

Doğu Akdeniz Denkleminde Küresel Bir Güç: Çin Halk Cumhuriyeti

İlk çağlardan günümüze Akdeniz Havzası küresel siyasette önemli bir merkez konumunda olmuştur. Mısır, Roma gibi medeniyetlere ev sahipliği yapan bu merkez, ilerleyen zamanlarda İpek ve Baharat yollarının kesişim noktası olması sebebiyle de doğu ile batı arasındaki ticarete ev sahipliği yapmış ve önemini korumuştur. Ticari ve jeopolitik önemi, bir çok süper gücün burada güç mücadelesine girmesine neden olmuştur. Özellikle 19’uncu yüzyılda “üç büyükler” olarak tanımlanan İngiltere, Fransa ve Rusya burda yerini almaya çalışmıştır.

Napolyon’un Mısır’ı işgali, İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhakı hatta kendilerine uydu bir devlet oluşturmak amacıyla Yunanistan’ın kurulması bile bu üç büyük devletin Akdeniz’de yer alması çabasına örnek gösterilebilir. Akdeniz Havzası coğrafi keşifler sonrasında yeni deniz yollarının bulunması ve akabinde İpek ve Baharat yollarının önemini kaybedip ticaretin okyanuslara kaymasıyla bir dönem önemi kaybetmiştir.

İpek ve Baharat Yolları

Fakat 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla, Ümit Burnu üzerinden işleyen Hindistan ticaret rotası yolu kısaltması bakımından tekrardan Akdeniz’e geçmiştir. Öyle ki kanalın açılmasıyla Mısır ve Akdeniz bir hamleyle tekrardan dünya ticaretinin ana yolu haline gelmiştir [1]. Akdeniz limanları ve kıyıdaş ülkeler de bu önemden payına düşeni almışlardır. Günümüzde, özellikle Doğu Akdeniz Havzası üretim gücünün yoğun olduğu Asya kıtasının; zengin doğal kaynaklara sahip Arap yarımadası ve Afrika kıtasının; gelişmiş ülkelerin bulunduğu, enerji ve ham madde ithalatının en fazla olduğu Avrupa kıtasının birleştiği alan olması nedeniyle ticaret, ulaşım ve enerji aktarımında önemli bir merkez olmuştur [2]. 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi tarafından Nil Delta Havzası, Levant Havzası ve Girit açıklarında toplamda 9,8 milyar varil petrol, 9,8 trilyon metreküp doğalgaz,  6 milyar varil sıvı doğalgaz rezervi ve tüm bunlara ek olarak Doğu Akdeniz genelinde yaklaşık 30 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon yataklarının bulunduğu açıklanmıştır [3]. Bu gelişme Doğu Akdeniz’in enerji naklini sağlayan rolünün yanı sıra artık enerji üreten bir bölge olma özelliği kazanmasını sağlamıştır.

Bu bağlamda bölge, özellikle süper güçlerin ilgisini cezbetmiştir. Rezervlerin açıklanması akabinde kıyıdaş ülkelerce deniz yetki alanlarının ve sınırlarının belirlenmesi konusunda ihtilaflar yaşanmasına ve bölgedeki tansiyonun artmasına sebep olmuştur. Bu durum bölgeyi, ABD, Fransa, Rusya gibi küresel aktörlerin yanı sıra Türkiye ve Yunanistan gibi bölgesel aktörlerin çatışma alanı haline getirmiştir. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru yüksek büyüme rakamlarıyla doğuda bir güç ortaya çıkmaya başlamıştır: Çin Halk Cumhuriyeti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve akabinde Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin domino taşları gibi birer birer yıkılmasıyla Çin Halk Cumhuriyeti, komünist sistemin en büyük temsilcisi haline gelmiştir. 1978 yılında dış dünyaya açılmasını ilan etmesi ve ekonomik reformları hayata geçirmesiyle beraber Çin, sahip olduğu ucuz ham madde ve insan gücü sayesinde bir nevi dünyanın fabrikası haline gelmiş, yabancı yatırımcıların buraya akın etmesini sağlamıştır.

Bu durum Çin’i dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirmiştir. Askeri harcamaları düşürürerek kalan miktarı başka alanlara kanalize etmesi, ekonomik araçlarını, kurumlarını ABD, Singapur, Japonya gibi çeşitli ülkelerden örnek alarak düzenlemesi ve IMF, Dünya Bankası gibi  küresel ekonomik örgütlere sırasıyla üye olması ekonomik kalkınmasını hızlandıran faktörlerdendir [4].

Öyle ki 1989’dan bu yana büyümesi yüzde 1400’ü geçen tek ülke, hatta tek yatırım aracıdır [5]. Yönetimde komünist partinin bulunması ve komünist bir rejimle yönetilmesine rağmen kendini dış dünyaya açması ve yatırımcıları kendine çekmesi Çin’in ekonomik anlamda bu kadar hızlı büyümesinin anahtarıdır. Bu sisteme, 2008 Krizi sonrasında Carl Walter Fraser Howie’nin “Red Kapitalism” adlı kitabıyla ortaya çıkan “kızıl kapitalizm” de denmektedir. Tüm bu gelişmeler sonucunda dünya ticareti, Atlantik’ten Pasifik ve Hint Okyanusu’na kaymıştır. Bu durum Çin’in dünyadaki başat, küresel aktörlerden biri haline gelmesine yol açmıştır. Dünya’da güç merkezleri asırlar boyunca yer değiştirmiştir. İlk çağlarda Roma’da bulunan güç merkezi Bizans İmparatorluğu’na akabinde Osmanlı İmparatorluğu’na kaymış, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de ve II.Dünya Savaşı sonrasında ise ABD’de konumlanmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve SSCB’nin yıkılışıyla ABD, dünyadaki mutlak güç merkezi haline gelmiştir. Çin’in 40 sene önce yapmış olduğu reformlar ve atılımların meyvesi bugün gözle görülür bir biçimdedir. Bir müddet ABD’de konumlanan güç merkezi öyle görülüyor ki yavaş yavaş Asya’ya kaymaktadır. Özellikle 2008 sonrası bu durum açıkça görülmektedir. Doğu’dan yükselen “Kızıl Ejderha” nın potansiyelinin farkına varan Trump yönetiminin başlatmış olduğu “Ticaret Savaşları”, bu güç kaymasının önüne geçmek için atılan adımlardan biridir. Nitekim Çin örneği, ABD veya İngiltere örneğinde olduğu gibi ekonomik ve askeri bir hegemonyadan ziyade sadece ekonomik bir hegemonya olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin’in ekonomik anlamda küresel bir aktör olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, küresel siyasetteki ekonomik hegemonyasını pekiştirmek ve nüfuz alanını genişletmek ve güçlendirmek için Çin hükümeti çeşitli projeleri hayata geçirme yoluna gitmiştir.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi

Bu projeler içerisinde en büyük ve mali açıdan en masraflı olan projesi “Bir Kuşak Bir Yol” projesidir. Kısaca günümüzün modern “İpek Yolu” olma amacını taşıyan ve karayolu ve deniz yolu olmak üzere iki kısmı olan bu projeyle Çin, Afrika ve Avrupa’ya olan ticaretini kolaylaştırmak ve ticaret hacmini artırmayı amaçlamaktadır. Bu proje kapsamında Çin, önemli ticaret yolları üzerindeki ülkelerin limanlarını satın almakta veya kiralamaktadır. Akdeniz Havzası da bu projeden payına düşeni almıştır. Çin’in Akdeniz’deki özellikle Doğu Akdeniz’deki varlığı liman yatırımları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Çin, Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere çeşitli yatırımlar yapmayı planlamaktadır. Bu yatırımlardan en dikkat çekeni ise Yunanistan’daki Pire Limanı’dır. 2016 yılında Çinli şirket Cosco Group, Yunanistan’ın en büyük limanı olan Pire Limanı’nın yüzde 51’lik hissesini satın almış ve zorunlu yatırımlar sonrasında da yüzde 16’lık kısmını daha satın alarak 2052 yılında kadar limanın yüzde 66’lık hissesinin sahibi olacaktır [6].

Çin’den gelecek milyonlarca dolarlık yatırım halihazırda ekonomik zorluklarla boğuşan Yunanistan’ın nefes almasına katkı sağlamıştır. Bu limana yapılacak dev yatırımlarla Çin,  Pire Limanı’nı Akdeniz’in en büyük limanlarından biri haline getirmeyi amaçladığını da vurgulamaktadır. Fakat planlanan bu inşaatlar, bölge halkının ve yerel yönetimlerin tepkisini çekmektedir. Bu da Çin için kısa vadede bir sorun teşkil edecektir. İtalya ile Trieste Limanı için de görüşen Çin, ABD veya AB baskısı nedeniyle görüşmelerden olumsuz sonuç alınması halinde Pire Limanı, Çin için Avrupa’ya açılan bir kapı görevi görecektir. Pire Limanı, Avrupa ile olan ticaretini kolaylaştırıp İpek Yolu’nu kısaltmasının yanı sıra Çin’in Akdeniz’deki varlığının ana odağı ve en büyük temsilcisi olacaktır.

Kumport Limanı

Çin, Kuşak- Yol Projesi kapsamında Türkiye’ye de çeşitli yatırımlar da bulunmuştur. Marmaray ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve bunların Kuşak Yol Projesi’ne entegre edilmesinin yanı sıra Cosco liderliğindeki bir Çin konsorsiyumu aracılığıyla İstanbul Ambarlı’da bulunan Kumport Limanı’nın da çoğunluk hissesine sahiptir.  Bu yatırım bir nevi Pire’nin destekçisi konumunda bulunmaktadır [7]. Türkiye jeopolitik konumu sebebiyle Çin-Avrupa ticaretinde kilit bir rol oynamakta, bu nedenle Çin, Türkiye’deki demiryolları yatırımlarına  destek vermenin yanı sıra Türk limanlarıyla da ilgilenmektedir. Yakın gelecekte Türkiye’deki liman ve demiryollarına Çin yatırımlarının artarak devam etmesi beklenmektedir.  Fakat Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan gerilimi bu yatırım sürecine engel olarak görülmektedir. Belki de muhtemel Çin yatırımları Ankara’nın AB ile olan ilişkilerini tekrardan iyileştirme yoluna gitmesinin ve yeni bir sayfa açmak istemesinin arka planında yer alan faktörlerden biri olabilir. Çin, Doğu Akdeniz’deki diğer önemli yatırımı ise İsrail’e yapmıştır. Hayfa Limanı için anlaşan Çin, 2021 yılından ititbaren 25 yıllığına bu limanı kiralamıştır. Hayfa Limanı, Pire Limanı’nın aksine askeri açıdan önemli bir üs görevi görmektedir. ABD’nin 6. Filosuna ev sahipliği yapan bu limanın Çin yönetimine verilmesi doğal olarak ABD tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Hatta Hayfa’nın ardında Ashod Limanı için de anlaşmaya varılmış fakat ABD’nin baskısı nedeniyle Tel Aviv, Çin ile yapılan bu anlaşmayı gözden geçirmeye karar vermiştir [8]. Liman yatırımlarının yanı sıra Çin, altyapı yatırımları yapmak içinde görüşmeler gerçekleştirmektedir. Bu kapsamda İsrail’e ek olarak Güney Kıbrıs ile de altyapı alanında yatırım yapmak için görüşmekte böylece Kıbrıs Adası’nda da varlık göstermeyi amaçlamaktadır. Çin’in Ortadoğu ve Akdeniz havzası ülkeleri ile ilişkilerinde izlediği strateji genel olarak “ekonomi temelli bir yumuşak güç girişimi” ifadesiyle özetlenebilir [9]. Çin, Kuşak- Yol Projesi aracılığıyla küresel politikadaki gücünü artırmayı hedeflemiş, projenin Akdeniz ayağı kapsamında da çeşitli ülkelerde yatırımlarda bulunarak ABD, Rusya gibi ülkelere ek olarak kendisi de Doğu Akdeniz’de varlık göstermeye başlamıştır.

Hayfa Limanı

Diğer ülkelerin aksine Çin bu havzada bir tüccar rolüyle, ekonomik olarak varlık göstermektedir. Bu gelişmelere baktığımızda Çin, sahada görünür bir aktör olmamasına rağmen  Akdeniz’i çevreleyen bir ekonomi stratejisi izlemektedir [10]. Böylece Kıta Avrupası’nı güneyinden ve güneydoğusundan çevrelemektedir.

Çin’in ayrıca Akdeniz ülkelerine yapmış olduğu veya yakın gelecekte yapmayı planladığı yatırımlarıyla, dünyanın diğer ucunda kendisine yeni müttefikler bulduğu söylenebilir. Ticaret yolları güvenliklerinin sağlanması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Akdeniz ve çevresine milyarlarca dolarlık yatırım yapan Çin’in bu yatırımlarının getirisini garantilemek maksadıyla güvenlik amaçlı bir dizi oluşumlara da gidebilir. Bu bağlamda Çin’in önümüzdeki dönemlerde ekonomik gücünün yanı sıra askeri unsurlarıyla da Akdeniz ve çevresindeki Kızıldeniz, Aden Körfezi gibi yerlerde yer alabilme ihtimali vardır.

Çin, sadece ticari girişimlerle girmiş olduğu bölgelere yakın gelecekte güvenlik bahanesiyle askeri unsurlar da konuşlandırmak isteyebilir. Bunun sonucunda da günümüzde sadece Cibuti’de sembolik olarak bulunan Çin üssüne ek olarak gelecekte çeşitli ülkelerin de Çin üslerine ev sahipliği yapabilme ihtimali bulunmaktadır. Buna paralel olarak da deniz gücünü artırma yoluna gidecektir.

Hüseyin Anıl Kaya 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”24833″ name=”‘Ekonomik Güç’ Çin Afrika’da Ne Yapıyor?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] Tuba Çınar, “Süveyş Kanalı: Büyük Güçlerin Çatışma Alanı,” Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi  Altıncı Uluslar Arası Orta Doğu Semineri (2012), 401.

[2] Recep Yorulmaz, “Sıcak Gündem: Doğu Akdeniz,” Ortadoğu Analiz 10(88), Temmuz-Ağustos 2019, s.80.

[3] Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” Bilge Strateji 4(6), Bahar 2012, s. 11.

[4] Yıldırım Deniz, “Çin’in ekonomik dönüşümü ve Üçüncü Dünya,” Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2(2), (2019), s. 68.

[5] Salih Ünal, “Kızıl kapitalizm!,” Independent Türkçe, Nisan 5, 2020, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://www.indyturk.com/node/158611/t%C3%BCrkiyeden-sesler/k%C4%B1z%C4%B1l-kapitalizm .

[6] “Yunanistan’ın en büyük limanı Pire, resmen Çinlilerin,” Sputnik, Nisan 8, 2016, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://tr.sputniknews.com/avrupa/201604081022043640-yunanistan-pire-limani-cin/ .

[7] “Çin’in küresel ticarette deniz hamlesi,” Dünya Gazetesi, Mart 20, 2018, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://www.dunya.com/dunya/cinin-kuresel-ticarette-deniz-hamlesi-haberi-408032 .

[8] Mehmet Cem Demirci, “Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde hegemonya mücadelesi,” Euronews, Mayıs 5, 2019, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://tr.euronews.com/2019/05/05/kibris-ve-dogu-akdeniz-uzerinde-hegemonya-mucadelesi-dogu-akdenizde-neler-oluyor .

[9] Yunus Emre Koç, “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları,” Kriter Dergi, Şubat 2020, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://kriterdergi.com/dis-politika/cinin-akdenizdeki-varligi-liman-yatirimlari-ve-deniz-tatbikatlari .

[10] Yunus Emre Koç, “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları.”

Kaynaklar

Deniz, Y. (2014). Çin’in ekonomik dönüşümü ve Üçüncü Dünya. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2(2), 64-80.

Yorulmaz, R. (2019). Sıcak Gündem: Doğu Akdeniz. Ortadoğu Analiz Dergisi, 10(88), 80-83.

ÇINAR, T. (2012) SÜVEYŞ KANALI: BÜYÜK GÜÇLERİN ÇATIŞMA ALANI. Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi Altıncı Uluslar Arası Orta Doğu Semineri. 393-414.

Yaycı, Cihat. Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye. Bilge Strateji 4(6). Bahar 2012.

İKİZ, A. (2019). TEK KUŞAK TEK YOL PROJESİ VE TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ. Electronic Journal of Social Sciences, 18(72).

Koç, Yunus Emre. “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları.” Kriter Dergi. Şubat 2020. Erişim tarihi: 17 Şubat

2021. https://kriterdergi.com/dis-politika/cinin-akdenizdeki-varligi-liman-yatirimlari-ve-deniz-tatbikatlari .

Sputnik. “Yunanistan’ın en büyük limanı Pire, resmen Çinlilerin.” Nisan 8, 2016. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://tr.sputniknews.com/avrupa/201604081022043640-yunanistan-pire-limani-cin/ .

Ünal, Salih. “Kızıl Kapitalizm!” Independent Türkçe. Nisan 5, 2020. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://www.indyturk.com/node/158611/t%C3%BCrkiyeden-sesler/k%C4%B1z%C4%B1l-kapitalizm .

Demirci, Mehmet Cem. “Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde hegemonya mücadelesi.” Euronews. Son güncelleme: 5 Mayıs 2019. https://tr.euronews.com/2019/05/05/kibris-ve-dogu-akdeniz-uzerinde-hegemonya-mucadelesi-dogu-akdenizde-neler-oluyor .

Dünya Gazetesi. “Çin’in küresel ticarette deniz hamlesi.” Son güncelleme: 2 Şubat 2021. https://www.dunya.com/dunya/cinin-kuresel-ticarette-deniz-hamlesi-haberi-408032 .

Utikad. “HAYFA LİMANI’NI 2021’DEN İTİBAREN ÇİN İŞLETECEK.” Aralık 17, 2019. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://www.utikad.org.tr/Detay/Sektor-Haberleri/26685/-hayfa-limani-ni-2021-den-itibaren-cin-isletecek.
[/vc_toggle]

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye-SSCB İlişkileri (1945-1965)

Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkiler, 2.Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin Sovyet tehdidine maruz kalması sonucu bozulmaya başlamıştır. Mevcut uluslararası konjonktür içerisinde Türkiye, Doğu’dan gelen tehdit bertaraf etmek ve oluşan yeni düzende söz sahibi olabilmek amacıyla kendini bir ‘blok politikası’ yapma zorunluluğunda hissetmiş ve Batı bloku içerisinde yer almıştır.

Türkiye’nin Sovyetler Tehdidine Maruz Kalması

Türkiye 2.Dünya Savaşı sonrası karşılaştığı Sovyet yayılmacılığı tehdidi karşısında yalnız kalma endişesi yaşamıştır. Soğuk savaş döneminin başlangıcında Türkiye’nin dış politikada temel hedefi Sovyet tehdidinin önlenmesi ve buna bağlı olarak batıyla siyasi, askeri ve ekonomik işbirliğini geliştirmektir.[1] 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) dış politikasının önceliği de bu dönemde daha aktif ve dinamik bir dış politika izlemekti. DP, komünizm tehdidini savuşturmak adına, Batıyla bölgesel paktlar çerçevesinde güvenlik anlamında işbirliğine girmiştir.[2]

25 Eylül 1939’da Moskova’ya giden Saraçoğlu’na SSCB’nin boğazların hakkında Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir teklifte bulunması SSCB Türkiye ilişkilerinin bozulmasında başlangıç teşkil etmektedir. Stalingrad savaşının ardından da SSCB Türkiye’ye karşı baskı politikası izlemeye başlamıştır. 19 Mart 1945 yılında Molotov,  1925 tarihli Türk- Sovyet saldırmazlık ve tarafsızlık antlaşmasının[3] feshine ilişkin Selim Sarper’e [4]nota vermiş ve Türkiye’den isteklerini dile getirmiştir.[5]

İnönü ve Stalin

Sovyetlerin isteklerine bakacak olursak bunlardan ilki, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin Sovyetler lehine yapılması ikincisi ise daha önce Ermenilere ait olduğunu iddia ettikleri Kars ve Ardahan’ın Sovyet Ermenilerine verilmesidir. Sovyetler boğazlar konusundaki isteklerini 17 Temmuz- 2 ağustos 1945 tarihinde gerçekleşen Postdam konferansında yeniden dile getirmiştir. Konferansta Montreux sözleşmesinin ihtiyaçları karşılamadığı ve boğazların uluslararası statüde olması dile getirildi.

Bu noktada Türkiye’yi daha büyük bir endişeye iten sebep Churchill ve Truman’ın bu fikre sıcak bakması olmuştu.  SSCB’nin süreç içerisinde Türkiye’ye baskılarını arttırması, ABD’nin Sovyet tehdidini ciddiye almasına neden olmuştur. Çünkü Sovyetler artık ABD’nin nüfuz alanına girmişti ve ABD’nin bölgedeki konumuna zarar vermiş olacaktı. Bu sebeple ABD’nin Türkiye’nin yanında olduğunu gösteren en önemli hadise, Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesinin 1946 yılında bir savaş gemisiyle İstanbul’a getirilmesidir. Bu olay sonucu ABD bir anlamda Sovyetlere, ‘Türkiye yalnız değil’ mesajı vermiştir. [6]

O dönemlerde Türkiye’de Sovyet karşıtı hareketler de hız kazanmaya başlamıştır. 4 Aralık 1945 yılında İstanbul’da düzenlenen Sovyet karşıtı bir miting düzenlendi ve solcu Tan Gazetesi’ne saldırı yapıldı. Sovyetler bu olayın ardından Türkiye’yi kınayan bir nota vermiştir. Tüm bu olaylar olurken Gürcistan bilimler akademisinde iki Profesör ‘Türkiye’den Meşru İsteklerimiz’ adlı yayınladıkları makale ile Türkiye toprakları üzerindeki taleplerini dile getirmişlerdir. [7] Yaşanan bu hadiseler Türkiye komünizm karşıtlığının yanına Sovyetler karşıtlığı da eklemiş Türkiye’nin batı blokuna kaymasına neden olmuştur.

SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi

SSCB bu amaçlarına ulaşmak için Türkiye üzerinde baskı ve tehdit yöntemlerini kullanmıştır. Fakat isteklerini güce başvurarak elde etmeye kalkışmamıştır. Hatta 19 Aralık 1945’te İngiliz Dışişleri Bakanı Bevin’e ve 1947 yılında ABD Moskova Büyükelçisi Smith’e Türkiye’ye saldırmayacağına ilişkin garanti vermiştir.[8]

Türkiye SSCB arasındaki ilişkiler 1948 yılından Türkiye’nin NATO’ya girmesi söz konusu oluncaya kadar durağan geçmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girmesi konusu gündeme gelince SSCB yeniden harekete geçmiş ve Türkiye üzerinde etki kurmak istemiştir. SSCB, Türkiye’nin bu tutumunu saldırgan bir politika olarak görmüş ve Türkiye’nin bunlardan sorumlu olacağını belirtmiştir. Türkiye Sovyetler arasındaki bu anlaşmazlıklar 1953 yılına yani Stalin’in ölümüne kadar devam etmiştir. Sovyetler hükümeti 30 Eylül 1953 yılında Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini açıklamıştır.[9]

Kısacası bu uyuşmazlık süreci içerisinde Türkiye, Sovyetlerden aldığı tehdit sonucunda kendini batı blokuna yakın hissetmiştir. Bu sebepten ötürü Türkiye, batı blok politikası yürütmek amacıyla 12 Mart 1947 yılında Truman Doktrinin ilanı ile Yunanistan ile birlikte Amerikan yardımı yapılacağının taahhüdünü almış daha sonra da 8 Temmuz 1948 yılında Marshall Planı’na katılmıştır.[10]

Türkiye bunların dışında Batı Bloku siyaseti yapmak amacıyla NATO’ya girmek istiyordu ve bunun için Türkiye Kore’ye asker göndermiştir. Ardından 18 Şubat 1952’de resmen NATO’ya girmiştir. Böylelikle Türkiye tamamen Batı Bloku arasına girmiştir. Türkiye bu şekilde hem Sovyetlerin tehdidi karşısında yalnız kalmayacak hem de Amerika’nın yaptığı ekonomik ve askeri yardımlardan da yararlanabilecekti.[11]

Türk-Sovyet İlişkilerinin Normalleşme Çabaları

Stalin’in ölümünün ardından Sovyetler Türkiye ile dostluk kurma çabalarına girmiştir. Sovyetler ne kadar Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini söylese de Türkiye buna itimat etmemiştir. 1955’e kadar olan süreçte Sovyetler her defasında komşuluk ilişkileri kurmak istediğini beyan etmiş fakat Türkiye bir NATO üyesi olarak Sovyetlere karşı bir blok politikası gütme yoluna gitmiştir.[12]

1957 yılında Sovyetler Türkiye’ye ekonomik yardım talebinde bulunmuş fakat Türkiye Batı’dan yardım almaya devam etmiştir. 1960’lı yıllarda Türkiye ve Sovyetler arasında belli yakınlaşmalar olmuş, bu yakınlaşmalar iyi komşuluk veya durumun normalleşmesi için bir adım olarak görülmüştür. 1964 Türkiye ve Sovyetler arasında ticari, ekonomik, kültür arasında münasebetler artmaya başlamıştır hatta Sovyetler, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki endişelerini anladığını belirtmiştir.[13]

Sonuç

2.Dünya Savaşı sonrası sürece baktığımızda uluslararası arenada etkin birçok devlet savaşın yarattığı tahribat sonucu kendi kabuklarına çekilmiştir.[14] Bu boşluğu fırsat olarak gören Sovyetler birçok bölgede nüfuzunu attırma yoluna gitmiştir.[15] Sovyetlerin bu aktif siyasetinden payını alan da Türkiye olmuştur. Sovyetler Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den talep etmiş aynı zamanda Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin ihtiyaçlara cevap vermediğini ve Türkiye’nin boğazlardan geçişi sözleşmeye uygun uygulamadığını iddia ederek sözleşmenin revize edilmesini talep etmiştir.

Türkiye tüm bu baskı ve etkilerden dolayı Batı Bloku ekseninde bir politika izleme yoluna gitmiştir. Sovyetlerin Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Asya gibi bölgelerde aktif politika izlemesi ABD’yi rahatsız etmiş ve ABD, Truman Doktrini ile oyuna yeniden dahil olmuştur. Sovyetlerin Türkiye politikası, Türkiye’yi Batı Bloku içinde eksenine kaymasına sebep olmuştur. Aynı zamanda Türkiye kamuoyunda komünizm karşıtlığı ve Sovyetler karşıtlığı sesini yükseltmeye başlamıştır. Son olarak, Türkiye Soğuk Savaş’ın başlangıcı sayılabilecek bu yıllarda yeni oluşmaya başlayan Batı-Doğu ittifakı arasında yönünü batıya çevirmiştir.

Sovyetler Birliği her ne kadar Stalin’in ölümünden sonra (1953) Türkiye ile komşuluk ilişkilerine girmek istese de Türkiye Batı Bloku politikası gütmeye devam etmiş, Sovyetlere güvenmemiştir. Sovyetlerle ilişkilerimiz 1953’ten itibaren inişli- çıkışlı bir yapıya sahip olsa da genel olarak normal seviyede sürdürülmektedir. [16]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Siyasal Kitapevi, Eylül 2014, Ankara

Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Cilt 1, İletişim Yayınları, 2008, İstanbul

Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Soğuk Savaş Başlangıcında Türk Dış Politikası,  Dergi Bilig, sayı:72, Kış 2015

Coşkun Topal, Soğuk Savaşın İlk Yıllarında Türkiye-ABD İlişkilerinde Ekonomik Yardımların Etkisi, Sosyal Bilimler Dergisi

Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, 1990

20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, ARMAOĞLU Fahir, Timaş Yayınları, 2017

[1] Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Dergi Bilig, sayı 72, s.198, Kış 2015

[2] Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, 1990

[3] 17 Aralık 1925’te Georgiy Çiçerin( Sovyet Dışişleri Halk Komiseri) ve Yusuf Kemal Tengirşenk( TBMM Hükümeti temsilcisi Dışişleri Halk Komiseri) tarafından imzalanmıştır. 7 Kasım 1945 tarihinde feshedilmiştir.

[4] Türkiye’nin Sovyetler büyükelçisi

[5] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s. 391,392,393

[6] Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Dergi Bilig, sayı 72, s.202, Kış 2015

[7] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.503, 504

[8] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s. 390

[9] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.520

[10] Coşkun Topal, Soğuk Savaşın İlk Yıllarında Türkiye-ABD İlişkilerinde Ekonomik Yardımların Etkisi, Sosyal Bilimler Dergisi, s.116-120

[11] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.528-552

[12]   Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s.400

[13] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s.422

[14] O dönemde Almanya, İtalya ve Japonya’nın savaştan yenik çıkmış, Fransa ve İngiltere’nin galip olmasına rağmen savaşın üzerlerinde yaptığı tahribatlardan dolayı aktif politika izlemekten kaçınmıştır.

[15] 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, ARMAOĞLU Fahir, 2017, s.273,274

[16] 1991’ de SSCB’nin çözülme yaşaması ardından ardıl devlet olan Rusya Federasyonu ile de ilişkilerimiz düz bir çizgide ilerlememektedir.

[/vc_toggle]

Sovyetler Birliği

1917 yılına gelindiğinde dünya, bilinen tarihin en büyük savaşlarından birine tanıklık etmekteydi. Savaşın tahmin edilenden uzun sürüyor olması ülke ekonomilerine ağır darbeler vuruyor ve savaş ekonomisini idame ettirebilmek giderek daha zor bir hal alıyordu. Bu konuda en çok zorluk çeken devletlerden biri Çarlık Rusya olmaktaydı. 1917 yılında bu ülkede meydana gelen Ekim Devrimi savaşın ve Rus siyasal tarihinin bir dönüm noktası olmuştur. Meydana gelen devrim, o güne kadar sadece düşünsel anlamda gelişen marksizm ve sosyalizmin gerçek anlamda uygulanmasına dayanmaktaydı. Sosyalist bir devrimin Rusya gibi bir ülkede meydana gelmesi beklenen bir gelişme değildi. Ayrıca sosyalizmin resmi bir ülke ideolojisi olarak çıkması emperyalist ülkeler açısından tehdit olarak algılanmaktaydı.

Lenin

Gerçekleşen devrim sonrası liderliği üstlenen Lenin açısından devrim sadece Rusya sınırları içinde kalamayacak bir dünya devrimiydi. Buna karşın devrimin fikri öncüsü ve lideri olan Lenin’in 1924 yılında ölümü, parti içinde bir iktidar boşluğu yaratmıştır. Bu iktidar boşluğunu doldurmak için en önemli iki aktörden biri Stalin diğeri ise Troçki olmuştur. Komünist Parti içinde birkaç yıl süren bu iktidar mücadelesinin kazanan tarafı Josef Stalin olur ve bu zafer devrim tarihinde bir kırılma noktası teşkil eder.

Stalin’in iktidara gelmesi ile ilk icraatlarından biri kuşkusuz parti içinde kendisine karşı oluşan muhalefeti tasfiye etmek olur. Bu tasfiyeye kurban giden ilk isim de şüphesiz Troçki’dir. Troçki ülkeden ayrılır ve Stalin’in bir casusu tarafından öldürüleceği duyumu alınır. 1940 yılına kadar Sovyetler’e dönemez. Stalin’in iktidara gelişi ve muhalefet ile yürüttüğü mücadele Sovyetler Birliği’nin gelecek yıllarına şekil verir. Bu çalışmanın amacı Lenin’in ölümünden itibaren Stalin’in iktidara geliş sürecini ve daha sonra iktidara geldikten sonra muhalefeti tasviye ediş biçimini incelemektedir. Bu incelemenin ardından Sovyetler Birliği devlet yapısının Ekim Devrimi’nden Stalin’in ölümüne kadar geçen süre içindeki örgütleniş ve biçimleniş şekli incelenecek ve ortaya konmaya çalışılacaktır.

Lenin’in Ölümü Sonrası Stalin’in İktidara Gelişi

Devrimin fikir öncüsü ve lideri konumundaki Lenin, devrimden kısa süre sonra hastalanmış ve bir süre yatağa bağlı kaldıktan sonra 24 Ocak tarihinde 1924 yılında hayatını kaybetmiştir. Stalin, Lenin henüz ölmeden onun öleceğini anlamış ve kişiliği gereği lider olması gerektiğine inandığı için önündeki fırsatı değerlendirmeye başlamıştır. Buna karşın böyle bir fırsatın farkında olan diğer bir isim ise, parti içerisinde sevilen ve güvenilen ayrıca güçlü bir isim olarak görülen Troçki’dir. Bu iki güç arasındaki mücadelenin ilk kıvılcımları henüz 1923 yılında, Lenin’in hastalığının gün yüzüne çıktığı sırada başlamıştır.[1]

Lenin ilk olarak 1922 yılında felç geçirmiştir. Bu felçten çok kısa bir önce parti genel sekreteri olarak atanan Stalin’in iktidar heveslerini ve hırslarını görmüş olacak ki bu süre zarfında vasiyet yazma çalışmalarına başlamıştır. Bu vasiyetinde Stalin’den duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş ve partideki görevinden çekilmesini istemiştir. Buna ek olarak 1923 yılında bizzat Stalin’e bir miktar göndererek kendisi ile ilişkilerini kesmiş, bu mektuptan kısa bir süre sonra da konuşmasını dahi engelleyecek ve birkaç ay sonra ölmesine neden olacak üçüncü felci geçirmiştir.[2] Lenin’in ölümünden sonra parti içinde hiziplenmeler başlamıştır.

Troçki

Liderlik pozisyonuna en layık olarak görünen aday başlarda Troçki olmaktaydı. Bu nedenle parti içinde güçlü olan isimlerden Zinovyev ve Kamanev başlangıçta Stalin’den yana bir tutum takınmış ve Troçki’ye karşı muhalefet oluşturmuşlardır. Ancak ilerleyen günlerde Stalin’in hırsları günyüzüne çıktığında bu ikili asıl tehditin Stalin olması gerektiğini anlamışlardır. Bu nedenle 1926 yılında Troçki, Kamanev ve Zinovyev biraraya gelmiş ve birleşik muhalefet adı verilen grubu oluşturmuşlardır.[3] Bu hareket karşısında pozisyon almaya çalışan Stalin, partide giderek daha fazla söz sahibi oluyor ve önlenemez bir yükselişe geçiyordu. Bu nedenle kendisine yönelen muhalefete karşı tasviye hareketlerine başlamıştır.

Bunun bir sonucu olarak Troçki ve Zinovyev partiden ihraç edilmiştir. Özellikle Troçki’nin partiden ayrılması ve sürgüne gönderilmesi Stalin’in iktidarını güçlendirmiş ve karşı konulamaz bir pozisyona gelmesine neden olmuştur. Daha sonra Kamanev merkez komiteden uzaklaştırılmış ve Stalin’e yönelen en güçlü muhalefet böylece son bulmuştur. Özellikle Troçki ve Zinovyev’in on beşinci kongre öncesi partiden çıkarılması ve sürgüne gönderilmesi, sonraki yıllarda da Stalin ve onun uygulamalarına aktif muhalefet edenlerin çeşitli bölgelere sürgüne gönderilmesi uygulamasının başlangıcını teşkil etmekteydi.[4] Bu tarihten sonra parti içindeki temel politikalar ve yapılması gerekenler sadece Stalin tarafından belirlenir oldu ve bu duruma muhalefet etmek rejime muhalefet etmek ve bu nedenle vatan hainliği yapmak ile eş değer tutulur hale geldi.

Stalin İktidarı ve Muhalefet İle Mücadelesi

Lenin’in ölümü devrimin evrimi açısından yeni bir döneme girilmesinin başlangıcı olmuştur. Bu anlamda parti içindeki dengeler yeniden düzenlenmiş ve önderliği Stalin’in kazanması ile birlikte yönetim git gide daha otoriter bir hale bürünmüştür. Stalin’in iktidarı kazanması karşısında en güçlü rakibi Troçki olmuştur ve ilk iktidar mücadelesini ona karşı kazanmıştır. Bu mücadele içinde Stalin’in amacı Troçki’yi ülke dışına sürmekti. Buna karşın hiçbir ülke komünizm tehlikesine karşı Troçki gibi bir ismi ülkesine kabul etmek istememiştir. 1927 yılında öncelikle Kazakistan sınırları içinde bulunan Alma Ata’ya sürülmüş ancak burada kendisi gibi muhalif olan isimler ile iletişim kurmuş ve bu durum Stalin’i oldukça rahatsız etmiştir.[5] Bu nedenle Troçki’den kurtulmanın yolu olarak onu başka ülkeye sürgüne gönderme yolları aramaya başlamıştır.

Bu noktada en büyük tartışma konusu Stalin gibi güçlü ve otoriter bir figürün neden Troçki’yi öldürtmek suretiyle ondan kurtulmadığı olmuştur. Stalin gibi iktidarını gittikçe sağlamlaştıran ve acımasız kişiliği ile ön plana çıkan bir liderden beklenen kuşkusuz böyle bir hamle olmaktaydı. Buna karşın yaygın kabul gören bir düşünceye göre Stalin, Troçki gibi sağlam ve taraftarları olan bir kişiyi açıkça öldürtmekten çekinmiştir. Böyle bir hamle iktidarının ilk yıllarında gerçekleştiğinde Troçki taraftarı kişilerin nefretini ve yoğun muhalefetini üzerine çekecekti. Bu nedenle ondan kurtulmanın tek yolu başka bir ülkeye sürgüne gönderilmesidir. Bu karar sonrası çeşitli ülkeler ile görüşmeler başlamış ancak sosyalist hareketlerden kuşku duyan Almanya ve İngiltere gibi ülkeler bu karara sıcak yaklaşmamıştır.

Troçki’yi kabul eden tek ülke Türkiye olmuştur. Türkiye’nin bu tutumunun sebebi 1925 yılında Sovyetler ile imzalanan dostluk antlaşması gereği bu dostluğa önem vermesi olarak görülebilmektedir. Yine de burada da muhalif örgütlenmelere önderlik etmesinden çekinen Stalin, Troçki’nin İstanbul’a sürgününü gizli tutmuştur. Daha sonraki yıllarda Troçki Fransa, Norveç ve Meksika gibi ülkelere gitmiş ve en son Meksika’da bulunduğu süre içerisinde Sovyet ajanı olduğu düşünülen bir kişi tarafından öldürülmüştür.[6] Böylece Stalin en büyük rakibinden kurtulmuş ve bu tarihten sonra iktidarının önünde bulunan herkese savaş açmıştır.

Stalin

Stalin’in iktidarını sağlamlaştırması ile özellikle 1930’lu yıllar rejimin dönüşüme ve değişime uğradığı yıllar olmuştur. Bu tarihten sonra rejim başlangıçta belirlenen ilkelerden çok daha farklı, daha baskıcı, daha otoriter bir çizgiye evrilmiştir. Bu yeni çizgi içinde belirlenen her politika ve eylem doğrudan Stalin’in ağzından çıkmaktaydı ve bu söylemlere katılmayanlar rejim karşıtı olmakla suçlanmıştır. Bu noktada 1930’larda ortaya çıkan Moskova Mahkemeleri tam olarak bu amaç doğrultusunda kurulmuş ve muhaliflerin yargılanması görevini görmüştür. Bu mahkemeler yardımı ile parti içerisinde bir temizlik hareketi başlamış ve sonunda ise eski Lenin dönemi kadrolardan yalnızca Stalin, Kalinin ve Molotov kalmış olacaktı.[7]

Böylece parti ve yönetim kadroları arasında yaşanan büyük tasfiye sonucu meydana gelen boşluklar, tamamen partiye girmeleri Stalin sayesinde olmuş ve ona tamamen bağlı kişiler tarafından doldurulmuştur. Moskova Mahkemeleri bu eski kadroların çoğunun idam edilmesine olanak sağlamış ve kalanlar için de Stalin büyük bir itibarsızlaştırma propagandası yürütmüştür. Parti için yeni kadrolara ihtiyaç duyulması sebebiyle ortalama yedi yıl süren bir eğitim ile yeni kadrolar yetiştirilmeye başlanmıştır. Partiye yeni giren bu kişiler büyük ölçüde Stalinist bir eğitim sonucu devlet hizmetine girmekteydi ve tamamen Stalin’e koşulsuz bağlı olarak hizmette bulunuyorlardı. Analiz edilen bazı arşivlere göre bu dönemde 1928 ve 1939 yılları arasında yönetici olarak görev yapacak kişilerin sayısının yaklaşık 1 milyondan 7 buçuk milyona çıktığı gözlemlenmiştir.[8]

1930’lu yıllarda başlayan bu tasviye hareketleri özellikle 1936 – 1938 yılları arasında kurulan mahkemeler ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu mahkemelerde 1917 devriminin önde gelen isimleri, Lenin’in yakın arkadaşları ve Stalin’e muhalif görünen pek çok kişi işkenceye maruz kalmış ya da idam ettirilmiştir. Stalin bu kişilerin sadece düşünceleri yüzünden idam edilmiş masumlar olarak anılmalarını istememekteydi. Bu nedenle pek çok kişi yaşadığı işkence, uykusuzluk ve açlık gibi muameleler sonucunda Stalin’in itiraf etmelerini istediğini yalan da olsa itiraf etmiş ve istenen belgeleri imzalamışlardır.[9]

SSCB

Stalin dönemi sonrası açılan arşivlere göre bu tarihler arasında büyük bir çoğunluğu siyasi suçlardan olmak üzere yaklaşık 1,6 milyon insan ya idam edilmiş ya çalışma kamplarına gönderilmiş ya da tutuklanarak hapishanelere gönderilmiştir.[10] Buna karşın bu ifade edilen rakamların çok daha fazla olduğu düşünülmektedir. 1937 yılında bu tasviye hareketleri Kızıl Ordu’yu da kapsar bir hale gelmiştir. Bu tarihte 8 üst düzey Sovyet generali vatana ihanet ile suçlanmış, yaklaşık 35 bin kişi ordudan ihraç edilmiş, binlerce asker işkence yaşamış ya da kurşuna dizilmiştir.[11]

Stalin Dönemi Uygulamaları ve Bunların Sovyetler Birliği Devlet Biçimlenişine Etkileri

Sovyetler Birliği, Lenin tarafından temelleri atılan ancak kurumsallaşmış yapısını Stalin döneminde oluşturmuş bir devlettir. Stalin döneminde yapılan muhalefeti tasfiye hareketleri sonucunda Sovyetler, tek parti idaresine dayanan ve otoriter bir siyasal sisteme sahip olmuştur. Bu sistemde toplumsal düzenden ekonomik sisteme kadar hayatın tüm alanlarının kontrolü Komünist Parti’nin kontrolü altına alınmış ve muhalefete asla göz açtırılmamıştır. Dolayısı ile zamanla Komünist Parti ile devlet yönetiminin iç içe geçtiği bir düzen oluşmuştur. Devletin temel karar verme organı Politbüro adı verilen ve yaklaşık bir düzine üyesi olan bir yapıydı. Politbüro’yu yöneten kişi aynı zamanda devlet başkanı olmakta ve bu organın kararları merkez komitesi tarafından otomatik olarak onaylanmaktaydı.[12] Devlet yönetiminin ve karar alma mekanizmasının bu şekilde örgütlenmiş olması Sovyetler’in diktatörlük yönetimi olup olmadığı tartışmalarına neden olmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin devlet yapısına bakıldığında merkezin yani Rusya’nın en güçlü olduğu bir federal sistem olduğu görülmektedir. Bu sistem içinde Sovyetler Birliği içerisinde kalan ulusların kendi Sovyet Cumhuriyetleri oluşmuş ve her ulusa kültürel özerklik hakkı tanınarak ayrılıkçı tutumların engellenmesi amaçlanmıştır.[13] Buna ek olarak 1936 Anayasası ile SSCB içerisinde var olan 12 eşit cumhuriyetin birleşmesi ile oluşan Sovyetler Birliği tanımlanmış ve her cumhuriyetin birlik anayasasına uygun anayasalar oluşturmaları öngörülmüştür.[14]

Stalin’in giderek tek adamlaşan rejimi, devrimin başında devrimin dünyaya yayılacağını öngören Lenin’in aksine “tek ülkede sosyalizm” felsefesini benimsemiştir. Bu sebeple ortaya çıkacak politikalar ile Sovyetler Birliği’ni modern bir uluslararası aktör olarak konumlandırmayı amaçlamıştır. Öncelikle sanayiye ağırlık vermiş hızlı sanayileşme hedefleri belirlemiştir. Bunun ardından sanayi gelişimi ile tarımsal gelişimi paralel yürütmek istemiş ve bu doğrultuda kararlar çıkartmıştır. Bu yıllarda yaklaşmakta olan savaş ve uluslararası ortamın gerginliği Sovyetler’de de hissedilmiştir. Bu gerilime paralel olarak artan dış düşman söylemi, hali hazırla var olan ve Stalin tarafından iç düşman olarak tanımlanan kişiler ile birleşmiş ve hem iç hem dış düşmanın olduğu bir hava ülke geneline yayılmıştır. Bu iç ve dış düşman söyleminin en çok Stalin’in işine yaradığı söylemek doğru olacaktır. Bu söylemler sayesinde ülke genelindeki baskıcı tutumunu kontrol altında tutabilmiş ve otoritesini sağlamlaştırmıştır.

Sovyetler Birliği’nde Stalin dönemi, Stalin’in kültleştirildiği, tartışılmaz bir figür haline geldiği ve kutsallaştırılmış lider rolüne büründüğü bir dönem olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıktıktan sonra Sovyetler yeni dünya düzeninin en büyük iki süper gücünden biri olmuştur. Bu düzenin en güçlü figürlerinden olan Stalin, Amerika Birleşik Devletleri ile girilen soğuk savaş evresinde Rus halkına tepeden inme politikaları dayatmış ve bunlara muhalif olanlarda yine çeşitli kamplara gönderilmiştir.

Stalin, tepeden inme olarak hayatın her alanına dair kanunlardan sorumlu tek kişiydi. Bu politikalara örnek olarak 1929 yılında çıkarılan ve uygulamaya konan din kanunu örnek verilebilir. Bu kanuna göre her türlü dini faaliyetin örgütlenmesi ve faaliyetlerde bulunması yasaklanmış ve adeta din karşıtı bir kanun olarak uygulanmıştır.[15] Buna ek olarak 1928 yılında çıkarılan bir kanun ile tüm yayınların özellikle edebi yayınların kontrolü devlet eline geçmiştir.[16] Dolayısı ile edebi yayınlar da partinin ve Stalin’in politik ve ideolojik görüşlerinin yayılması ve benimsetilmesi araçlarından biri haline dönüşmüştür.

Stalin 1953 yılında ölene kadar SSCB’nin yöneticisi olmuş ve bu tarihe kadar tepeden inme yönetim anlayışı uygulamıştır. Ardından en çok kamplarda hayatını kaybeden insan sayısından dolayı yol açtığı trajediler ile anılmasına karşın öldüğünde Sovyetler Birliği ciddi oranda sanayileşmesini tamamlamıştır. Buna ek olarak Stalin sanayileşme, kalkınma ve modern bir toplum olma amacını güderken komünist ideolojiyi kullanmaktan ziyade vatandaşlar üzerinde Rus milliyetçiliği ve vatanseverlik duygularını kullanmıştır.[17]

Sonuç 

1917 Ekim Devrimi’nin lideri olarak sayılan Lenin’in 1924 yılındaki ölümü, devrimin kazanımlarını ve Sovyetler Birliği devlet tarihini değiştirecek bir tarih olarak kabul edilmektedir. Lenin’in ölümü sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmaya hevesli isimler bir bir öne çıkmaya başlarken, iktidar mücadelesi de kaçılmaz olarak parti içinde ortaya çıkmıştır. Bu mücadelenin en önemli isimlerinden biri, parti içinde Lenin’in halefi olarak görülen ve başarısı takdir edilen Troçki idi. Diğer bir isim ise liderliği ele geçirmek isteyen Stalin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu ikili arasındaki iktidar mücadelesini kazanan Stalin olmuş ve Troçki önce ülkeden sürgün edilmiş ardından ise Meksika’da öldürülmüştür. Troçki’nin bu ölümü Stalin’i rakipsiz kılmıştır ancak bu tarihten sonra gücünü merkezileştirmek isteyen Stalin parti içindeki kendisine muhalif olan veya olabilecek herkese karşı bir temizlik ve tasvife hareketine başlamıştır. Böylece sonucunda binlerce insan trajik durumlara maruz kalarak işkence görmüş, kurşuna dizilmiş ve idam ettirilmiştir. Bu muhalefeti temizleme işlemi Stalin iktidarını oldukça sağlamlaştırmış ve zamanla onu kültleşmiş bir lider pozisyonuna yerleştirmiştir. Stalin tarafından kurulan siyasal sistem ile Sovyetler Birliği’nin devlet biçimlenmesi devrimin temel ilkelerinden uzaklaşmış ve tepeden inme politikalar ile uygulanmıştır.

Bu nedenle yönetim otoriter eğilimler gösteren bir çizgiye evrilmiştir. Böyle bir yönetimde Stalin’in temel amacı sanayileşmek, kalkınmak ve sanayileşmeye paralel olarak tarımsal üretimi arttırmak olmuştur. Bunu yaparken eğitimden edebiyata hatta dini konulara kadar toplumsal hayatın her alanını düzenleme ve karar alma yetkisi kendisinde toplanmıştır. 1953 yılında ölene kadar uygulamaları ve politikaları halk tabanında tartışılamaz bir lider olarak görülmüştür.

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Hasanov, İbrahim “SSCB Dönemi Rus Milliyetçiliği 1917- 1985”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013

Hosking, Geoffrey Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006

Köktürk, Abdullah “Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi 1917- 1929” Tarih Kritik Dergisi, 2017

Kürkçügil, Masis “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016

Örmeci Ozan, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018

Özcan, Adem Alper “1917 Ekim Devrimi Sonrası SSCB’nin Geçirdiği Siyasal Biçimleniş”, 2015,

Özdemir, Burcu “Troçki Muhalefeti ve Komsomol’a Yansımaları”, DTCF Dergisi, 2018

Özel, Merve Suna “Stalin Dönemi Rus Milliyetçiliği ve Politikaları” , Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2

Dipnotlar 

[1] Burcu Özdemir, “Troçki Muhalefeti ve Komsomol’a Yansımaları”, DTCF Dergisi, 2018, Sayı 58, s.284

[2] Abdullah Köktürk, “Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi 1917- 1929” Tarih Kritik Dergisi, 2017, Sayı 3, s.63

[3] Köktürk, a.g.m., s.63

[4] Adem Alper Özcan, “1917 Ekim Devrimi Sonrası SSCB’nin Geçirdiği Siyasal Biçimleniş”, 2015, s.11

[5] Özdemir, a.g.m., s.284

[6] Özdemir, a.g.m., s.286

[7] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/, 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[8] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[9] Geoffrey Hosking, Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006, s.640

[10] Hosking, a.g.e., s.645

[11] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[12] Ozan Örmeci, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018, s.36

[13] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.37

[14] Merve Suna Özel, “Stalin Dönemi Rus Milliyetçiliği ve Politikaları” , Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2, s.104

[15] İbrahim Hasanov, “SSCB Dönemi Rus Milliyetçiliği 1917- 1985”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s.36

[16] Hasanov, a.g.t., s.37

[17] Örmeci, Kısacak, a.g.e., s.35

[/vc_toggle]

Asi Kumandan Cevher Dudayev

“Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkas Dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Uluslar onlardan ders alınız.”

Karl Marks

Kafkasya, tarihi beş asırdır süren şanlı mücadelelerle dolu, çok çeşitli ve farklı etnik grupları(Çerkes, Çeçen, Avar, Abhaz,Lezgi,Kumuk,Nogay…) bünyesinde barındıran, doğal ve tarihi güzellikleri ile vede en önemlisi stratejik konumundan ötürü dünya tarihi açısından önemli yere sahip bir coğrafyadır. Kafkasya; yeraltı zenginlikleri, stratejik konumu ve Rus Şovenizm’inin doğurduğu ve Çar Deli Petro ile birlikte Çarlık Rusyası’nın en önemli politikası olan sıcak denizlere inme politikasından ötürü Emperyalist Çarlık yöneticilerinin iştahını kabartmış ve Rusya’nın bu gölgeye ilgi ve alakasına neden olmuştur. Bu ilgi ve alaka beraberinde sonu gelmeyen savaşları, kanlı katliamları, sürgünleri ve bu ordulara karşı Kafkas halklarının giriştiği amansız mücadeleleri doğurmuştur.

Karadeniz ile Hazar denizi arasında sıkışmış olan bu dağlar ülkesi, tarihin malum olan ilk devirlerinden beri kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Mısırlılar, Midyeliler, Elenler, Romalılar, İranlılar, Araplar, Tatarlar.. Coşkun birer deniz dalgası gibi yuvarlana yuvarlana Kaf dağlarının eteklerine kadar gelip çarpmışlar. Fakat hiçbiri, ne o yalçın kayalarda ne de o yalçın kayalar üzerinde yükselen vahşi yayla ve ormanlarda barınamamışlardı(Şakir.2011.41). Çarlık Rusyası’nın 1552’de Kazan’ı, 1556’da ise Astrahan hanlığını ele geçirmesiyle Kafkasya’da asırlardır sürecek olan Rusya ile Kafkas Dağlı halklarının mücadelesi başlamıştır.

1722 senesinde Çar Deli Petro’nun Kafkas seferinden sonra  Kafkasya tarihinde yepyeni bir sayfa açılmıştır. İşte bu tarihten itibaren Ruslarla Kafkas halkları arasında çatışmalar kanlı, korkunç ve dağlı halklarının hafızasında derin yaralara sebebiyet veren bir trajediye dönüşmüştür. Çarlık Rusyası’nın bu yayılmacı politikasına karşı Kafkas halkları  örgütlenmiş,  Dağıstanlılar ve Çeçenlerin öncülüğünde ve de Kafkasya İmamlığının kurulmasıyla birlikte(Kuzey Kafkasya’lıların tek bir devlet çatısı altında toplanmasının sağladığı avantajlı koşullar neticesinde) emperyalist ordulara karşı direnişini sürdürmüştür.

Kafkas Dağlı halklarının Çarlık Rusyası’na karşı giriştiği bu direniş hareketinde kazanılan büyük ve görkemli başarılar ve yapılan destansı mücadelelerde Kafkas halklarına liderlik etmiş olan önderler ve bu önderlerin siyasi düşünceleri incelenmeli ve asla unutulmamalıdır. İmam Mansur ile başlayan direniş hareketine İmam Gazi Muhamed, Hamza Bey, İmam Şeyh Şamil ve Uzun Hacı gibi liderler Kafkas halklarına yol göstericilik yapmıştır.

Bu aziz önderlerin yol göstericiliğinde Kafkas halkları Ruslara Karşı  giriştikleri direniş hareketini şiddetlendirmiş ve yarınlara aydınlık özgür ve bağımsız bir Kuzey Kafkasya Devleti bırakabilmek için mücadelesini sürdürmüştür. Şeyh Şamil’in teslim alınmasıyla birlikte Çarlık Rusyası Kafkasya’ya tamamiyle hakim olmuştur. 1917 yılında Rusya’da Bolşevikler iktidarı ele geçirmiş ve sosyalist ideolijiye dayalı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(CCCP) kurulmuştur. Sosyalist iktidarda Çarlık Rusyası gibi Kafkaslarda Rus egemenliğini güçlendirmek için çalışmış, Kafkas Halklarına karşı  katliam, baskı, zulüm ve sürgün politikalarını uygulamayı sürdürmüştür. Ancak bu politikalar dahi Kafkas Halklarının içinde yanan bağımsızlık ateşini söndürememiştir. Sovyetler birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan siyasi boşluktan faydalanan Çeçenler ve İnguşlar yine ve yeni bir mücadeleye girişmişlerdir.

cecenistan-nerede

Şüphesiz bu bağımsızlık mücadelesinde önemli bir lider olan Cevher Dudayev‘de unutulmamalıdır. Daha anne sütü emmekteyken kendi halkıyla, o çileli halkıyla beraber karların hüküm sürdüğü Kazakistan’a sürülen bebek, yedi yaşında canından çok sevdiği babasını kaybeden küçük çocuk,  “çöl generalliğinden” çıkıp elit birliklerin generali olmuştu: SSCB birliklerinin generali!

Bu mevkiye çıkması için  bütün gücünü kullanması, ölüm korkusundan kurtulması, Çeçen subayların önüne konmuş engelleri, onlar için belirlenmiş sınırları çetin çalışmalar ve gergin mücadeleler sonucu aşması gerekmişti. Zaten bütün hayatı öne atılımdan ibaret oldu(Dudaeva.2006.7.) Asi Çeçenistan İçkerya Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı  aynı zamanda iyi bir siyasetçi, önemli bir  reformist ve Baş kumandandır. İşte o kişi Cevher Dudayev.

Musa oğlu Cevher Dudayev’in doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor( “1943’ün buğday hasat mevsimi”). Kalabalık bir ailenin on üçüncü ve son çocuğudur. Kafkas halklarının Sibirya’nın ve Türkistanın steplerine sürüldüğü 1944 yılındaki sürgünle henüz bebek iken tanışmıştır. Kazakistan’ın steplerine sürülen Cevher Dudayev ve ailesi buralarda çok zor çetin ve çetrefilli şartlarda yaşamlarını idame ettirdiler. Cevher Dudayev henüz altı yaşında iken babası Musa Dudayev’i kaybetti ve bundan sonra hayat onun için daha da zorlaştı. Kardeşleri ev ekonomisine yeteri kadar destek vermiyordu ve evin bütün yükü  annesinin üstündeydi. Annesi ise bütün zorluklara göğüs gererek çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmiştir.

Cevher Dudayev sürgünde okul hayatına başlamış ve oldukça başarılı olmuştur. Henüz altıncı sınıfa başladığı sıralarda arzu edenlerin memleketlerine dönebileceğini haber alan Cevher Dudayev, tek başına Kazakistan’dan kaçarak bir tren vagonunun üzerinde gizlenip Çeçenistan’a dönmüştür. Başkent Grozni’de(Caharkale) eğitim hayatına devam eden Cevher hayatı ve geleceği için radikal kararlar almaktan geri durmamıştı. Cevher Dudayev Orta öğrenimini Çeçenistan’da tamamladıktan sonra 1960 yılında Vladikafkas’taki Fen Fakültesinin Fizik-Matematik bölümüne devam etti. Aynı yılın sonbaharında bu okuldan da ayrılıp kendisine çok  zor bir hedef seçti:

Çeçenlerin asla kabul edilmedikleri Hava Harp Okulu. Bu amaçla Vladikavkaz Fizik ve Matematik Üniversitesi’ni birinci sınıfta bıraktı. Hayata çok yüzeysel bakan arkadaşları ona, “yapma cevher! İnsanın elindeki baştankara gökteki turnaya yeğdir,” diyorlardı. Anlamıyorlardı oysa. Cevher’in hayalleri vardı. İçinde , insanların kendi önlerine koydukları sınırların hiçbirisini tanımayan bir güç vardı. Arzu ediyorsa yapabilirdi de(Dudaeva.2006.32)!

Nihayet Cevher Dudayev hayallerini gerçekleştirdi, 1965 yılında Hava Harp Okulunu bitirdi. Teğmen rütbesiyle Rusya’nın Kalujskaya bölgesindeki Şaykovka Garnizonununda göreve başladı. 1969’da Ryazan şehrinde uzun menzilli askeri uçak komutanlığı eğitimini tamamlayan asi kumandan aynı yıl  İrkutsk bölgesinin Usolye-Sibirskoye ilçesinde bulunan Sredneye kasabasındaki askeri üstte görevini sürdürdü.  1969’da hayat arkadaşı, can yoldaşı, hayat boyu sürdürdüğü mücadelesinde onu bir an olsun yalnız bırakmayan Alla Dudayeva ile evlendi ve 1970’te ilk çocuğu Ovlur dünyaya geldi.

1971’de Gagarin Hava Harp Akademisi sınavlarına  giren Cevher Dudayev, sınavlardan başarıyla geçerek akademi eğitimine başladı. 1974’te Hava Harp Akademisini başarıyla bitirdi ve birinci sınıf pilot ve mühendis ünvanı aldı. Akademiden sonra yine eski yeri olan Sredneye kasabasındaki askeri üstte birlik komutanı olarak görevini sürdürdüren Dudayev’in, 1983’te Degi isminde bir erkek çocuğu daha dünyaya geldi. 1984 yılında  Poltava şehrine tabur komutanı olan Cevher Dudayev daha sonra 1986’da Estonya’nın Tartu şehrine Garnizon komutanı olarak atandı. 1990’da Cevher Dudayev Tuğgeneral oldu. Ayrıca çeşitli dönemlerdeki üstün başarıları nedeniyle Sovyetler Birliği Hükümeti tarafından kendisine 12 kez madalya verildi.

1989 yılında  Gorbaçov’un  uyguladığı Glasnost(Açıklık) ve Perestroyka(Yeniden Yapılandırma) politikaları, tarihin en kanlı rejimi olan komünizmin sonunu getirirken, Cevher Dudayev tuğgeneral olarak Estonya’da bulunmaktaydı. Bağımsızlık rüzgârlarının estiği Estonya ve diğer Baltık ülkelerindeki isyanları zor kullanarak bastırması istendiğinde, “Toprağı için, vatanı için mücadele eden insanlara asla bomba atmam!” diyerek kendisine verilen emri reddetti. Dudayev bu olaydan sonra Estonya’da kahraman, Rus ordusunda ise “Asi General” olarak anılmaya başlandı.

cevher dudayev kimdir

Bu sıralarda  Baltık Ülkelerinin dışında Kafkaslar’da Çeçenistan’da Bağımsızlık yanlısı hareketler etkinliğini oldukça artırmıştır. Yandarbiev ve arkadaşları Çeçenistan’ı bağımsızlığına kavuşturmak için çoktan organize olmuşlar ve mücadeleye başlamışlardı. Dudayev’de olan bitenin farkındaydı ve Çeçenistan’ın bağımsızlığı İçin mücadeleye her daim hazırdı. Estonya krizi sonrasında Rus ordusunda istenmeyen adam ilan edilen Cevher Dudayev, Grozni’ye sürgüne yollandı. Bu sıralarda  Zelimhan Yandarbiev  kurduğu Vaynah Demokratik Partisi ile Çeçenistan’ın bağımsızlığı için yeni bir mücadeleye girişmişti. Yanadrbiev’in daveti üzerine Dudayev 1990 yılında toplanan Halk Meclisi’nin başkanlığını yaptı. Dudayev, Zelimhan Yandarbiev ve Özgürlük yanlısı yoldaşlarıyla beraber Çeçenistan’ın bağımsızlığı için mücadelesini sürdürdü.

Ülke genelinde gösteriler ve mitingler düzenlendi bu baskıya daha fazla dayanamayan Çeçenistan Hükümeti istifa etti, 6 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlık kararı alınınca, aday olarak girdiği başkanlık seçimlerinden oyların %85’ini alarak galip çıktı ve Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti’nin devlet başkanı oldu ve 1 Kasım 1991 yılında Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Rusya bu bağımsızlığı tanımamakla birlikte Çeçenleri görmezden gelen bir politika izledi. Çeçenistan İnguşetya ile birleşerek bağımsızığı ilan etmişti ancak İnguşlar 1992 yılında Çeçenistan’dan ayrılarak Rusya’ya bağlandı. Bağımsızlık sonrası Cevher Dudayev ve arkadaşları Çeçenistan’ın gelişmesi ve devlet nizamının güçlenmesi için ve içerideki Rusya destekli suni muhalefetin tasfiyesi için önemli çalışmalar yapmışlardır.

Dudayev’in en büyük hayallerinden biri de Kafkasya halklarının birliğiydi.  Bu  doğrultuda 1992 yılında başlayan Abhazya Savaşı’na Şamil Basayev komutasında Çeçen savaşçıları gönderip Kafkas Halkları Konfederasyonu’na destek vermiştir. Çeçenistan’ın bağımsızlığına daha fazla tahammül edemeyen Rusya, 1994 yılında Çeçenistan’a saldırmıştır ancak Çeçenler Cevher Dudayev’in önderliğinde büyük bir direniş göstermişlerdir. Hava saldırıları ve sonrası karadan başlayan işgal hareketi, bağımsızlık sonrası yeniden  kalkınan Çeçenistan’da telafisi mümkün olmayan problemlere yol açmıştır.

Özellikle, Başkent Grozni ve Çeçenistan’ın önemli bir kısmı büyük bir yıkıma uğramıştır, Çeçen nüfusunun önemli bir kısmı ise ya şehid olmuş ya da mülteci durumuna düşmüştür. Bu kanlı savaşta Cevher Dudayev büyük bir  özveriyle mücadele etmiş ve Çeçen halkının Ruslara karşı zafer kazanmasını sağlamıştır.  Bu büyük ve kanlı savaş tüm şiddetiyle sürerken Çeçen Halkının sevgilisi büyük lider Cevher Dudayev 21 nisan 1996 yılında şehid düşmüştür. Cevher Dudayev’in şehadetinden sonra Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Devlet Başkanlığı görevini Zelimhan Yandarbiev yürütmüştür ve Çeçenler Ruslara karşı büyük bir zafer kazanmıştır.

Cevher Dudayev: Çeçen halkının ve Kafkasların bağımsızlığı için canı pahasına emperyalist ordulara karşı mücadeleyi bırakmamış bir lider. Vizyon sahibi dirayetli halkına sevgi ve hürmet bağı ile sıkı sıkıya bağlı zalime ve zulme başkaldırının simge ismi.

”Ona soruyorlar:

-Cevher Dudayev, Çeçenler’in kaç Generali var?

Cevher gülüyor:

-Her Çeçen Generaldir, ben sadece milyon birinciyim.”     

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

                                   

Rusya’nın Suriye İç Savaşı Bağlamında Doğu Akdeniz Politikası

Ortadoğu coğrafyası, uzun yıllardan beri süregelen despot yönetimler, ekonomik dalgalanmalar, dış güçlerin müdahalesi ve patronaj gibi birçok nedenden ötürü istikrarsız ülkelerin emsali konumunda olmuştur. Siyasi istikrarsızlığın devam ettiği ülkelerden biri de Akdeniz’e kıyısı olan Suriye’dir. Arap Baharı ile Suriye’de baş gösteren iç savaş hala mevcudiyetini korumaktadır. Suriye’nin iç savaşına etki eden en büyük nedenlerden bir tanesi de dış güçlerin müdahalesidir. Suriye konumu itibariyle küresel aktörler tarafından güç nüfuzuna maruz kalmaktadır. Suriye’ye nüfuz eden aktörlerin başında tarihten beri sıcak denizlere inme politikası güden Rusya gelmektedir. Özellikle iç savaşın başlamasından sonra ABD’nin bölgede eskiye nazaran daha az aktif olması, Rusya için fırsat doğurmuştur. Rusya Doğu Akdeniz’e konuşlanmış ve oradaki varlığını devam ettirebilmek için Suriye İç Savaşı’na çeşitli müdahalelerde bulunmuştur. Bugün Suriye’nin içinde bulunduğu karışıklıklar mevcudiyetini devam ettirmektedir ve bölgede istikrarın sağlanabilmesi için gereken barış görüşmeleri, Rusya önderliğinde Astana Zirvesi ile sürdürülmeye devam ettirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Suriye, Rusya, Doğu Akdeniz, Arap Baharı, Suriye İç Savaşı

Astana Zirvesi

Rusya-Suriye İlişkilerinin Tarihsel Geçmişine Kısa Bir Bakış

Suriye, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmış olup Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’nın hakimiyetinde kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan ülkelerse, İtilaf devletleri ile bir dizi anlaşma imzalamak durumunda kalmıştır. Bu anlaşmalardan biri olan Sykes-Picot Ortadoğu’nun İtilaf devletleri arasında paylaşımını içermekteydi. Bu bağlamda 1920 yılında Suriye ve Lübnan, Fransa’nın mandaterliği altına girmiştir. Yirmi altı sene boyunca Fransa’nın boyunduruğu altında kalan Suriye, 1943 seçimlerinde mandaterlik karşıtı olan Şükrü el Kuvvetli’yi ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçmiştir. Bunu müteakiben İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Fransa Suriye’den çekilmeye başlamıştır. Suriye 1946 yılında bağımsızlığını kazanarak BM’ye katılmış; “Suriye Cumhuriyeti” adını almıştır (Sarıkaya, 2015: 1).

Suriye’nin BM’ye katılabilmesinde SSCB’nin de yadsınmaz bir etkisi olmuştur. SSCB ve Suriye arasındaki ilişkiler resmi olarak 1946 yılında başlamıştır. Suriye 1950 yılından itibaren Batı karşıtı ve milliyetçi ideolojiyi tam manasıyla benimseye başlamıştır. Bu ideoloji Suriye’nin SSCB ile daha fazla yakınlaşmasına sebep olmuştur (Çalışkan, 2016: 1). Suriye 1954 yılında bir Doğu Bloku ülkesi olan Çekoslovakya ile askeri bir antlaşmaya imza atan ilk Ortadoğu ülkesi iken Çekoslovakya da 1955 yılında Şam’da Büyükelçilik açmıştır (Adamec, 2013).

Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasındaki ilişkiler stratejik boyutta gelişmeye devam etmiştir. Buna neden olan etmenler genel anlamda ideoloji benzerliği ve askeri ilişkilerin geliştirilmesi olarak sıralanabilir. Bu duruma örnek teşkil eden durumlardan bir tanesi, Suriye’nin Bağdat Paktı’na SSCB nedeniyle üye olmamasıdır. SSCB Suriye’ye 18 milyon dolarlık askeri yardımda bulunmuş ve askeri reformlar için 60 tane askeri uzman yollamıştır. Bu yardımlardan rahatsızlık duyan Bağdat Paktı ülkeleri Suriye’ye ekonomik ambargo koymak isteyince Rusya ile Suriye arasında 570 milyon değerinde çeşitli ticaret antlaşmaları imzalanmıştır (Aslanlı, 2018: 2).

Suriye’nin SSCB ile ilişkileri geliştirmesinin iki önemli nedeni mevcuttur. 1954’te iktidara gelen Baas Rejiminin iki mottosundan biri Pan-Arabizm diğeri ise sosyalizmdi. Baas’ın sosyalizmi benimsemesi ve genel olarak ülkedeki Batı karşıtlığı Suriye’yi SSCB’ye yakınlaştırmaktaydı. SSCB’nin Suriye ile olan yakın ilişkilerindeki en önemli unsurlardan biri ise İsrail devleti olmaktaydı. İsrail’in bir devlet olarak kurulmasına ABD kadar SSCB de destek vermiştir. Fakat İsrail devlet olarak bağımsızlık kazandıktan sonra SSCB’yi değil ABD’yi müttefik olarak seçince SSCB, bölgede kendisinin arka bahçe olarak kullanabileceği Suriye’ye (ve Mısır’a) yönelmiştir. Bunun dışında Suriye’nin sosyalizmi benimsediği için SSCB’ye daha sıcak bakması ve daha da ötesinde SSCB’nin desteğine ihtiyaç duyması da SSCB için etkendir. Ayrıca Suriye’nin jeopolitik konumunun kilit bir önem taşıması SSCB açısından çevreleme politikasını baltalamak için büyük bir fırsattı (Karabulut, 2007: 69-70).

SSCB ve Suriye’nin yakınlıklarından rahatsızlık duyan Türkiye, ABD gibi Batı Bloğu ülkeleri, bu rahatsızlıklarını aleni bir şekilde dile getirmişlerdir. Bu durum “1957 Suriye Buhranı” olarak da adlandırılmıştır. Suriye Buhranı kısa sürmüş, küresel çapta bir soruna dönüşmemiştir fakat Suriye’deki iç karışıklıklar varlığını devam ettirmiştir. Bu iç karışıklıklardan bir tanesi 1958 yılında kurulan “Birleşik Arap Cumhuriyeti” dir. Suriye’de iktidar olan Baas rejimi ile Mısır’da iktidar olan Cemal Abdülnasır’ın aldığı kararla iki ülke birleşmiştir. Akabinde sosyalist ideolojiden rahatsız olan subaylar 1961 tarihinde “ayrılıkçı darbe” yaparak bu birliğin sona erdiğini ilan etmiştir. Bu olayı müteakiben 1963 yılında bir darbe daha yaşanmış ve bu darbe Suriye’nin bugünkü kaderini de belirleyen en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. 1963 darbesinden sonra Baas Partisi öncülüğünde tek partili rejimin uygulanmasına kapı açılmıştır (Dilek, 2017:60).

Baas öncülüğünde tek partili rejimin Suriye’de hayata geçmesi SSCB açısından önemli bir durumdu. Çünkü Baas’la beraber Suriye, artık SSCB’nin uydu ülkesi olma yolunda kesin adımlar atmaktaydı. 1980 senesine gelindiğinde SSCB Suriye’nin neredeyse tüm ekonomik ve askeri ihtiyaçlarını karşılamaktaydı. Buna mukabil Suriye’nin Lübnan’daki pozisyonu İsrail’e karşı güçlenmekteydi. 1991 SSCB’nin çöküp, yerine halefi olan Rusya Federasyonu’nun kurulmasıyla ikili ilişkiler iç sorunlar nedeniyle gerilemiştir. Ancak bu durum kısa sürmüş, Putin’in iktidara gelmesine paralel olarak tekrar ilişkilerde normalleşmeye gidilmiştir. 2000 sonrası dönemde Rusya-Suriye ilişkileri olumlu seyirde izlenmiştir. Örneğin Suriye, 2008 yılında yaşanan Rusya-Gürcistan Savaşı’nda Rusya’dan yana bir tutum sergilemiştir. Keza Rusya’da aynı şekilde Suriye ile resmi temaslarda bulunmaya devam etmiştir (Köylü, 2018: 117-118).

2011 Arap Baharı Bağlamında Suriye Savaşı’nın Başlaması

Ortadoğu ve Kuzey Afrika, stratejik konumu itibariyle birçok dış ülkenin nüfuz etmek istediği coğrafyalar olagelmiştir. Bu bölgede senelerden beri despot yönetimler başta olmak üzere ekonomik, sosyal, siyasal ve daha birçok sorun yaşanmaktadır. Özellikle son yıllarda ekonomik istikrarsızlığa bağlı olarak artan sorunların en büyük sonucu, bu coğrafyalarda bulunan ülkelerdeki halkın büyük bir kısmının yoksul olmasıdır. Buna mukabil doğal kaynaklar sayesinde zenginleşen varlıklı kesiminse bu zenginliği kendi ellerinde tutması halkın direnişe geçmesine neden olmuştur.

İşsizlik artışı, yüksek enflasyon, yönetimin halka hitap edememesi ve toplumun, sorunlarını despot yönetimler yüzünden sürekli baskılamak zorunda kalması, halkı yönetimle karşı karşıya getirmiştir. Bu direnişin başlamasına sebep olan etmenler kısaca ekonomik istikrarsızlık ve halktan gelen demokrasi talebi olarak sınıflandırılabilir. Özellikle eğitim almış gençlerin işsiz kalması, buna mukabil yönetimde ve bürokraside ahbap çavuş ilişkilerine yer verilmesi eğitimli olan kesimi irite etmiştir. Suriye, Mısır, Fas, Tunus ve Yemen doğal kaynaklar bakımından zengin sayılmayan ülkelerdir. 2008 kriziyle beraber bu ülkelerde ekonomik istikrarsızlığın yoksul kesim tarafından daha fazla hissedilmesi Arap Baharı’nı tetiklemiştir. Halk, yönetime karşı örgütlenirken telekomünikasyondan oldukça fazla bir şekilde yararlanmıştır (Göçer, 2014: 53-54).

Arap Baharı’nı yahut farklı araştırmacılar tarafından farklı isimlerle -Arap Uyanışı, Arap İsyanları vs.- anılabilen Arap olaylarını fiili olarak başlatan şey, öğretmenlik mesleğini yapamayıp seyyar satıcılıkla geçimini sağlamaya çalışan Tunuslu Muhammed Buazizi’nin kendisini sokak ortasında yakması olmuştur. Arap Baharı farklı ülkelerde farklı sonuçlara yol açmıştır. Öyle ki ilk başlarda iyi sonuçlara yol açması umut edilen Arap Baharı zamanla kaosa ve daha fazla ziyana sebep olmuştur (Karakaya & Çelik, 2021: 177).

Olayların beşiği olan Tunus’ta üst üste beş dönem görev yapan Başkan Bin Ali’nin 2014 seçimlerine de adaylığını koyacağının belli olması, toplumda büyük yankı ve umutsuzluk uyandırmıştı. Bin Ali, senelerden beri biriken ve çözüm bulunamayan sorunlara rağmen tekrar başkan adaylığı kampanyaları düzenleyince, halk bunu kabul etmek istememiştir. Olayların Tunus’ta başlamasıyla, “Yasemin Devrimi” itemleri ön plana çıkmıştır. Daha sonra diğer bölge ülkelerinin bundan etkilenmesiyle olaylar “Arap Baharı” ismiyle anılmaya başlamıştır. Tunus’ta baş gösteren protestolarda ağır kayıplar olmuştur. Polis müdahalesi sertleştikçe halk daha çok ayaklanma göstermiştir. Halkın tepkileri sonucunda ailesini de alarak Sudi Arabistan’a sığınmak durumunda kalan Bin Ali’nin yerine yeni bir yöneticinin gelmesi oldukça müşkül olmuştur. Anayasa yapım sürecinde millet vekilleri anlaşamamış, protestoların ise lidersiz bir şekilde devam etmesi reformların yapılması veya bir uzlaşı ortamının oluşmasının önünde büyük bir engel oluşturmuştur. Akabinde iktidara Ennahda gelmiş ve demokratik ideolojiyi savunmuştur. Bugün hala durumu muallakta olan Tunus’ta, farklı fikirleri benimseyen koalisyon hükümetinin mevcut olması, demokrasi umutlarını yeşertmektedir (Koçak, 2012: 40-56).

Bin Ali

Olaylar Yemen’de Saleh’in iktidardan ayrılmasına neden olmuştur. İktidardan ayrılan Saleh’in boşluğunu ise El-Kaide ile bağlantısı olan Ansar Sharia doldurmaya çalışmış ve ülkede ciddi bir tehdit oluşturmuştur (Bingöl, 2013: 38). Yemen’de zaman zaman iç çekişmeler yerini iç çatışmalara bırakmaktadır. Ülkede iç siyasi karmaşanın çözülememesi, çatışmaların had safhalara yükselebilmesi Yemen halkının yüzde %30’luk bir kısmının yetersiz beslenme sorunuyla karşılaşmasına acı bir şekilde sebep olmaktadır. Yemen Ortadoğu’nun en yoksul Müslüman ülkesi konumuna düşmüştür ve bunu hala aşabilmiş değildir (Arslan, 2016: 42).

Yemen

Arap Baharı gerçekleştiğinde Suriye’nin başında olan Beşar Esad, halkın Alevi kesimi tarafından desteklenmiş ve hükümetten düşmesine izin verilmemiştir. Alevilerin böyle bir tutum sergileme nedeniyse Beşar Esad’ın, babası Hafız Esad gibi Alevilerin lehine politikalar izlemesi olmuştur. Ayaklanmalar arttığı vakit, Sünnilerin intikam hırsından çekinen Aleviler, Esad’ın hükümette kalması için daha fazla direniş göstermişlerdir. Görünen o ki bugün Suriye’de savaş hala devam ettikçe, iki farklı mezhebe tabii olan halk birleşmeyecek bilakis sürekli ayrışacaktır. Ayaklanmalar devam ederken Obama yönetimi tarafından Esad’a iktidarı bırakması çağrıları yapılmıştır. Bunu dikkate almayan Esad, Alevilerin de desteği ile ayakta kalabilmiş ve çıkan isyanları kanlı şekilde bastırmaya başlamıştır. İnsani dram devam ederken henüz 2011 yılında Türkiye kendi güvenliği için bölgede bir tampon bölge oluşturma gayesini dile getirmiştir. Fransa ise sivillere yapılacak yardımların koordinasyonunun sağlanabilmesi için bir “insani koridor” oluşturma fikrini ortaya atmıştır. Çatışmalar devam ederken uluslararası kamuoyu gözlerini BM’ye çevirmişti. BM Barış Gücü Misyonunun çatışmaları sonlandırmak için harekete geçmesi beklenirken, Rusya ve Çin bu kararı veto etmiş ve Esad’ın hükümette kalmasına destek olmuşlardır (Kıran, 2014: 102-103).

Suriye’de herhangi bir uzlaşı sağlanamamasının sebebi, toplumun farklı etnik yapılara, terör örgütlerine ve farklı kesimlerden muhalif gruplarına sahip olmasına bağlanmıştır. Topraklar üzerinde ABD ve Rusya’nın nüfuz mücadelesi devam ederken, İslam dinini sabote ederek ortaya çıkan İŞİD terör örgütü Suriye’de birtakım toprakları ele geçirmiş, işgal etmiştir. Ayrıca Suriye’de var olan çoklu mezhep ve çoklu etnik yapı, Suriye İç Savaşı’nın, 2003’te yapılan ABD-Irak Savaşı’nın birer bağlamı olarak görülmesine neden olmuştur. Suriye iç savaşının, Irak Savaşı’nın bir eklemi olarak görülme nedeni ise bu iki savaşın akıbetinin benzer olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin Irak Savaşı’nda da üniter yapı zayıflamış ve beraberinde ülkedeki kutuplaşmalar artmıştır Suriye İç Savaşı’nda da. Yahut savaştan dolayı iki ülkede de otorite boşluğu oluşmuş ve bu boşluktan en fazla yararlanan gruplar farklı terör grupları olmuştur (Çendek & Örki, 2019: 47-48).

Arap Baharı sonucunda Tunus ve Mısır’daki yönetimler görece daha az çatışma yaşayarak yönetici değiştirmiştir. Kanlı çatışmalara sürüklenen ülkeler ise başta Suriye olmak üzere Libya, Yemen ve Bahreyn olmuştur (Ünal, 2017: 149).

Suriye’de mevcut olan iç savaş Arap Baharı’nın Suriye’deki yansıması olarak kabul edilse de savaşın bugüne kadar uzamış olması bu savaşın Suriye’nin şahsına münhasır olduğuna dair yorumlarını da beraberinde getirmiştir. Arap Baharı’na neden olan etmenler, bu ülkelerde meydana gelen savaşların da nedenlerini teşkil ediyor olsa da savaşa neden olan unsurlar ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmektedir. Suriye Savaşı’nın nedenlerine Suriye bağlamında bakıldığı zaman şunları sıralamak pekâlâ mümkündür; ekonomik nedenler, mezhep çatışması, rejimin politik baskıları, küresel/bölgesel güçlerin etkileri.

Ekonomik konjonktüre bakıldığında Suriye’nin istikrarlı bir yapıya sahip olduğu söylenememektedir. Beşar Esad 2000 yılının başında yönetimi babasından devraldığında, halk için büyük umutlar vadetmişti. Ekonomide liberalleşmenin sinyallerini yakmış, piyasada yabancı yatırımcılara fırsat verileceğini savunmuş ve bunlar gibi birçok atılımın hayata geçirileceğinden bahsetmiştir. Beşar Esad ekonomik rotayı şehirlerde gelişen hizmet sektörünün ivme kazanmasına çevirmiştir. Uluslararası ticaretin önünü açmak için hamlelerde bulunmuştur. Fakat bunların hepsi uzun vadede gelişim ve kazanç gösterecek olan ekonomik hamlelerdi. Ayrıca ülkede her geçen gün ekonomi politize edilmekte, politize edilirken devlet kurumları, patronajları dağıtmak için özellikle kurulmuş kamu birimleri kullanılmaktaydı. Tüm bu politize etme amaçları ve amaca istinaden kullanılan kamu kurumları, bürokraside yozlaşmış ve düşük gelirli bir kojonktürün oluşmasına neden olmuştur. İç savaş başlamadan önce ekonomide görece üretim çeşitliliği söz konusu olmaktaydı. En önemli sektörlerin başındaysa tarım, endüstri, parekende satış, turizm gelmekteydi. IMF verilerine göre savaş başlamadan önce Suriye’nin sabit fakat durağan bir ekonomik yapısı bulunmaktaydı. Uzun vadeli ekonomik yapılanma planlarına istinaden, kuraklığın bir sorun olarak baş göstermesiyle birlikte, halkın çoğunun tarımla uğraştığı ülkede ekonomik sarsıntılar kerte kerte artmaya başlamıştı (Özdemir, 2016: 90-91).

Alevi-Sünni durumuna bakıldığında mezhep çatışmalarının zaman zaman yaşandığını söylemek mümkündür. Suriye’nin yapısı homojen değildir ve dolayısıyla heterojen bir yapıda bulunan bu ülke zaman zaman toplumun tüm bireylerini üst kimlik altında toplayamamıştır. Oransal olarak halkın %70 küsuru Sünni, %12’si Alevi, %9’u Hristiyan, %3’ü İsmaili, %3^ü Dürzi ve geriye kalanı da farklı din ve mezhebe tabidir. Beşar Esad, savaş başladıktan ve kendi aleyhine söndükten sonra mezhepçilik kartını masaya koymuştur. Savaşın temel nedeni olmamasına rağmen sanki savaşın en temel dayanağı içerde yaşanan mezhepçilik diye göstermeye çalışmıştır. Yani rejim yıkılma ihtimaliyle karşı karşıya kalınca kendisini Alevilerin fedaisi olarak yansıtmış ve bundan kendi statüsüne pay biçmiştir. Nusra cephesinden ayrılarak kendi bağımsızlığını ele alan İŞİD ise Alevi-Şii karşıtı bir saf tutmuştur. Suriye Savaşı’nın tetiklediği bir durum olarak Irak ve Yemen gibi mezhepsel konuda çok hassas olan ülkelerde de savaş çıkması, Suriye Savaşı’nın mezhep vari bir savaş olduğu izlenimini vermiştir. Suriye’de var olan baskıcı rejim, ekonomik istikrarsızlık, sınıf çatışmaları vs. yok sayılmaya ve mezhepçilik propagandası yapılmaya çalışılsa da diğer temel etmenleri görmemezlikten gelmek savaşı yanlış okumak anlamına gelmektedir (İnanç, 2020: 80-92).

Rejimin politik baskıları hem muhalefete hem de halka karşı henüz savaş başlamadan önce de uygulanmaktaydı. Savaşın başlamasıyla etkisini daha fazla göstermiş, baskılar kanla sonuçlanan şiddet eylemlerine pek tabii dönmüştür. Muhalif gruplar rejimin şiddetli baskılarıyla karşı karşıya kaldıklarında dışardan destek alabilecekleri güçlere yönelmişlerdir. Bu güçler ise genellikle İslam hukukuna göre yönetilen ülkeler veyahut devlet olmayan meşru veya gayrimeşru organizasyonlar olmuştur. Yardım alınan güçler genellikle kendi görüşlerini yansıtan gruplara yardım ettiği için, kısa bir süre sonra Radikal İslam güç kazanmıştır. Suriye’deki mevcut rejim iç savaş henüz başlamamışken peyda olan ufak tefek ayaklanmaları bile bastıramamıştır. Bu ayaklanmaların bastırılamaması sonucu kan dökülmüş ve bu durum gerginliği had safhaya ulaştırmıştır. Ayrıca halk yalnızca fiziksel anlamda değil psikolojik anlamda da baskı yaşamaktaydı.

Ekonominin kötü olması ve genç nüfusun iş bulma noktasında zorluk çekmesi, bunun temel sebebinin de patronaj olması, halkta güçlü bir baskı oluşturmaktaydı. Patronajın yaygın olması beraberinde aşiret ve akraba kayırmacılığını, yolsuzlukları, ehliyetsizlikleri de beraberinde getirmekteydi. Yozlaşmış bir bürokrasinin cefasını çeken halk, gözaltı sürelerinin çok uzun olmasından, işkenceden, basında uygulanan ideolojik baskıdan ve insan hakları ihlali gibi çok ciddi suçlara tekabül eden durumlardan oldukça muzdaripti. İç savaş yavaş yavaş alevlenmeye başladığında Suriye Rejimi muhalefetle olan kavgası yüzünden PYD’ye ülkesinin belli alanlarını vermiştir. Toprağını terör örgütü mensuplarına bırakarak daha az sorunla uğraşacağını zanneden rejim, muhalefetle bu denli karşı karşıya durarak yine pek işe yaramadığı görülen bir baskıyı daha faal hale getirmiştir (Canyurt, 2018: 1109-1110).

Bölgesel ve küresel güçlerin Suriye’ye müdahalesi de elbette savaşın seyrini ve derecesini değiştiren etmenlerin başında gelmektedir. Savaşın seyrini değiştiren veyahut savaşın sonuçlarıyla bağlantılı olan ülkelerin başında Rusya, ABD ve İran gelmektedir. Bu ülkelere istinaden savaşın seyrini değiştiren en etkili ülke ise Rusya olmuştur. Öncelikle Esad rejimi 2013 yılında Doğu Guta’da kimyasal silah kullanmış ve yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Kimyasal silah kullanımına karşı dönemin ABD başkanı Barack Obama kimyasal silahların kendisi için tolere olmayan araçlar olduğunu, kimyasal silah kullanımının kırmızı çizgiyi aşacağını savunmuştur. Rusya ise ABD’nin tepkisini eksik görmüş ve Suriye’de var olan kimyasal silah mevcudiyetinin yok edilmesini önermiştir. Bunun üzerine BM ve Kimyasal Silahları Yasaklama öncülüğünde faaliyet başlatılmış ve Suriye kimyasal silah stoğu eritilmek istenmiştir. Akabinde devam eden çatışmalardan ve bir türlü bitmek bilmeyen savaş sürecinden, kimyasal silahların var olmaya devam ettiği anlaşılmıştır. 2015 yılında, çökmek üzere olan Esad Rejiminin desteğine Rusya yetişmiş ve askeri mühimmat yardımında bulunmuştur. Bugün Esad rejiminin hala ayakta durabilmesinin en büyük etkeni, Suriye’ye askeri yardımda bulunan Rusya’dır. Suriye’ye destek veren ülkelerden diğeri de İran’dır fakat eğer Rusya’nın desteği olmasaydı İran’ın verdiği destek büyük bit ihtimalle Esad’ı ayakta tutabilmek için tek başına yeterli olmayacaktı (Muslu, 2018: 11-15).

Rusya’nın Suriye’deki Mevcut Rejimi Destekleme Nedenleri

Suriye Savaşı için diğer ülkeler BM’nin bu savaşa müdahale etmesini istemişse de Rusya ve destekçisi Çin, BM’nin savaşa müdahil olma kararını veto etmiştir. Bu kararın veto edilmesi ise, “Suriye kendi kaderini kendisi tayin etmeli, kendi iç meselesine dış ülkeler karışmamalıdır” mottosu bağlamında beyan edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi savaşı gündemine alacağı vakit Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ve dönemin Rusya Başbakanı Vladimir Putin aynı görüşü benimsemiş ve bunu müteakiben veto kararı alınmıştır. Veto sonrasında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Suriye’ye resmi bir ziyarette bulunmuş ve Esad’la görüşmüştür. Görüşmeler sırasında Suriye Savaşı’nın barışçıl ve uzun vadeli bir çözümle sona ermesinden yana olduklarını, bu savaşa dış ülkelerin müdahil olmaması gerektiğini dile getirmiştir. Savaşı bitirmesi gerekenin ve akıbetlerine karar vermesi gerekenin Suriye halkı olduğunu da açıkça belirtmiştir (Topal, 2015: 120).

Rusya 2015 yılına kadar Esad’la olan desteklerini örtülü bir şekilde faaliyete geçirmiştir. Her hâlükârda mevcut rejimle ilişkilerini geliştirmeye ve korumaya çalışmıştır. 2015 sonrasında ise Esad’ın çağrısı üzerine aleni bir destek girişiminde bulunmuştur. Hatta öyle ki kimi araştırmalara göre İran verdiği desteği bile, Rusya’nın teminatı veya dolaylı direktifiyle vermektedir. 2015 yılında Rusya’nın Suriye’ye aleni bir şekilde askeri teçhizat desteğine başlaması ise, terör örgütü İŞİD’in bölgede faal olmasına dayandırılmaktadır. İŞİD Suriye’ye girince ABD’de Suriye’ye sözde destek amaçlı yerleşmeye çalışmıştır. Bu manevra karşısında Rusya mevcut rejim muhalifi olan ÖSO birliklerine havadan saldırı gerçekleştirmiştir. Köşeye sıkışan Esad ise Rusya’nın ÖSO birliklerine saldırısı sonucu tekrar geniş bir alana nüfuz etmeyi başarmıştır. Rusya İŞİD’e karşı ÖSO birliklerine yaptığı savunmayı yapmamış, İŞİD militanlarını menşei olan Batılı ülkelerin inisiyatifine bırakmıştır.

İpleri elinde tutmaya çalışan Rusya daha çok terör örgütü PYD’ye başvurmaya çalışmış, kendi ülkesinde terör örgütü olan PYD mensuplarının temsilcilik açmasına göz yummuştur. Rusya’nın bu hareketi Türkiye’yi karşısına almasına neden olmuştur. Fakat akabinde PYD’yi ABD’den tamamen ele geçiremeyince tekrardan Türkiye’ye yanaşmaya başlamıştır. Rusya içerisinde Türkmenlerin de olduğu ÖSO birliklerini acımasız bir şekilde orantısız güç kullanarak ortadan kaldırmaya çalışınca Türkiye buna müdahale etmek istemiştir. Bu bağlamda Türk sınırlarını taciz eden bir Rus uçağını, Türk yetkililerin uyarılarına rağmen hala sınır ihlaline devam ettiği için, inisiyatif göstermeyerek düşürmüş ve etkisiz hale getirmiştir. Türk Rus ilişkileri Suriye münasebetinden dolayı kısa bir süre sarsıntı yaşasa da 2016 yılında yaşanan hain darbe girişiminde, Rusya FETO terör mensuplarına karşın Türkiye’nin yanında yer alarak arayı düzeltmeye başlamıştır. Daha sonra ise Türkiye ve İran’ın da sürece dahil olduğu bir organizasyon oluşturularak Suriye meselesi masada görüşülmeye başlanmıştır. Rusya Suriye meselesine masada bir çözüm bulmaya çalışırken askeri desteğin bir kısmını çekmiş olsa da şu an hala bölgede en etkili devlet odur (Akyener, 2018: 37).

Türkiye’nin düşürdüğü Rus uçağı

Suriye’de hala varlığını devam ettiren Esad rejimi, rejim değişikliğine karşı direnmiş ve bu direnişin Rusya gözünde temsilcisi olmuştur. Bugün hala Vladimir Putin’in Suriye için öngördüğü analizler bugün Suriye’nin durumu açısından pek iç açıcı gözükmemektedir. Rusya’nın Suriye’ye sağladığı destek nihayetinde binlerce masum sivil Esad’ın saldırıları sonucunda yaşamlarını yitirmiş, milyonlarca insansa evlerinden barklarından olmuştur. Evlerini kaybeden insanlar mülteci, sığınmacı ve kısmen de göçmen statüsünde ülkelerinden ayrılıp başka topraklara yaşam mücadelesi vermeye gitmişlerdir (Kuzu, 2019: 28).

Rusya’nın Suriye sorununa müdahil olması elbette Rusya’nın çıkarlarını besleyen bir durumun varlığı ile doğru orantılıdır. 1991 yılında Doğu Blokunun yıkılması sonucunda dünya devletleri bu durumdan nasiplerini almıştır. Yönetim bağlamında farklı stratejiler geliştirmeye çalışan ülkelerden bazıları da Ortadoğu’da bulunan ülkeler olmuştur. 1960’lı yıllarla beraber Rusya ve Suriye birbirlerini müttefik olarak seçmiş ve zaman zaman ABD’ye karşı saf tutmuşlardır. Soğuk Savaş döneminde ise Rusya diğer Ortadoğu ülkeleriyle ABD gibi iyi ilişkiler kuramamıştır. SSCB’nin yıkılıp Rusya Federasyonu’nun kurulmasıyla Rusya doğru politikalar yapabilmek adına birkaç yıl debelenmiştir.

Putin’in iktidar olmasıyla Rusya yeniden bir nüfuz mücadelesine girmiştir ve Suriye ile olan ilişkiler daha fazla onarılmış, ıslah edilmiştir. Rusya’nın Suriye’de olmasındaki en nihai nedenlerinden biri, tarihin çok eski dönemlerinden beri sıcak denizlere inme isteminden kaynaklanmaktadır. Yani Rusya Akdeniz’de var olan mevcudiyetini korumak için Suriye Savaşı’na müdahil olmak istemektedir. Rusya Federasyonu aslında 1971 yılında SSCB döneminden beri Tartus’da bir deniz üssü bulundurmaktadır. Rusya Akdeniz’de askeri mevcudiyetini devam ettirirken aynı zamanda ekonomik anlamda da kar elde etmektedir. Rusya Akdeniz’de bulunmasının olanaklarından biri olarak da silah ticaretiyle ilgilenmektedir. Kendi ürettiği silahları Suriye’ye satmakla beraber, Akdeniz’de bulunan üssünde silah bakım, onarım ve ikmal tesisi kurup işletmektedir. Bu iki sebep Suriye’yi Rusya’nın gözünde Akdeniz’in incisi konumuna getirmektedir (Ağır & Takar, 2016: 294-296).

Rusya, Libya’da yaşanan gelişmeleri baz alaraktan da Esad’ı desteklemiştir. Libya’da 2011’den bu yana yaşanan gelişmelerde Batılı devletler etkin rol oynamıştır. Rusya Suriye’de de durumun bu şekilde olabilme ihtimalini reddetmiş ve Suriye’de ipleri kendi eline almıştır. Ayrıca Libya’da yaşanan gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, Rusya’nın Arap dünyasındaki saygınlığının Batılı devletlerce göz ardı edilmeye çalışıldığı da açıktır. Rusya’nın saygınlığına bir darbe indirmek isteyen Batılı coğrafya mensuplarına fırsat verilmek istenmemiştir. Kısacası Rusya’nın Suriye Savaşı’na müdahil olma nedeni, Akdeniz’de var olma istemi ve silah ticaretinin yanısıra, saygınlığını kaybetme endişesidir (Çelikpala, 2019: 16).

Rusya’nın Suriye müdahalesine neden olan bir diğer önemli faktör Rusya’nın kendi güvenliğini temin etme isteği olmuştur. Suriye iç savaşıyla ülke topraklarında farklı farklı terör örgütleri peyda olmuştur. Bunlardan bir tanesi de Nusra’dan kopup bağımsızlık kazanan İŞİD olmuştur. İŞİD Rusya ve çevre bölgelerde itibar kazanmaya başlamıştır. Rusya’nın etnik olarak heterojen bir yapısı bulunmaktadır. İŞİD militanları yeni üyelere ihtiyaç duyduğu için özellikle daha kolay akıllarını çelebileceği çok milletli toplumlara yönelmekteydi. Rusya’da bu konuda potansiyel olduğu için bu durumdan rahatsızlık duymaktaydı. Çünkü Rus vatandaşı olan Çeçen, Tatar, Abhaz kökenli insanlar bu konuda tehlike emsal edebilirdi. Rusya İŞİD’le mücadele etmek için savaşa müdahil olmuştur ve İŞİD ve benzeri örgütleri kendi topraklarından ve yakın çevresinden uzak tutmaya çalışmıştır (Mammadova, 2019: 68). Rusya 2015 yılında Suriye’nin talebi doğrultusunda bölgeye girdiğini açıklamış, Suriye de bunu doğrulamıştır. Rusya girer girmez bölgedeki terör gruplarını yok etmek için hava saldırıları düzenlemiş ve birçok bölgede bu terör örgütü mensuplarını gafil avlamıştır. Rusya savaşın bitmesi için gerekli olan şeyin İŞİD’in bölgeden tamamen gitmesi olduğunu savunmuştur (Yüce, 2016: 272-273).

IŞİD Militanları

Rusya’nın bölgede faal olma nedenlerinden bir tanesi de halefi olduğu SSCB döneminde, ABD tarafından çevreleme politikasına maruz bırakılmış olmasıdır. Özellikle SSCB’nin çökmesiyle güçsüzlüğü anlaşılan ülke, ABD’nin dünyada ilk kez tek ve süper güç olarak ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu durum kendisinin ABD tarafından güçsüz görülmesine ve çevrelenmesine neden olunca Rusya uluslararası camiada hem saygınlığını hem de gücünü kaybetmiştir. Putin’in iktidar olmasıyla eski gücünü kazanma çabalarına giren Rusya, Ortadoğu’da da buna istinaden saf tutmaya başlamıştır. Rusya Putin ile beraber güçlenmeye başlayınca, geçmişten gelen çevrelenmişlik hissini bertaraf etmeye ve eski gücüne tekrar kavuşmaya odaklanmıştır (Diriöz & Alımcı, 2020: 106).

Rusya’nın Suriye savaşında aktif rol oynaması, Rusya ile Suriye’nin ithalat ihracat ticaretinde 2004’ten bu yana daha iyi bir döneme girmiş olmalarıyla da alakalıdır. Rusya Suriye’nin Humus kenti yakınlarında bir gaz işletme tesisi kurmuştur. Santral Suriye elektrik endüstrisinin ihtiyacı olan gazın %50’sini karşılamaktaydı. Fakat karışıklıkların başlamasıyla beraber ticari kazançlar da gerilemeye başladı. Rusya şu an Suriye’de hakimiyet göstermektedir çünkü yeniden yapılanma sürecinde ve akabinde gerçekleşecek ticaret hacminde kendi rolünün büyük olmasını istemektedir (Kreutz, 2010: 9).

Rusya ayrıca Ukrayna Krizinde yaşadığı baskıları azaltmak istemekteydi. Suriye’ye olan müdahalesi, Batı’nın onun üzerindeki baskılarını azaltmakta işe yaramıştır. Batı ile girdiği bu güç nüfuz mücadelesinde, çatışmayı kendi sınırları ötesine taşımak istemekteydi (Gülşen, 2017: 3).

Rusya’nın Akdeniz’de Var Olma İsteminin Altında Yatan Nedenler

Bir önceki bölümde, Rusya’nın Suriye Savaşı’na müdahalede bulunma nedenleri ele alınırken “Akdeniz’de var olma istemi” de en nihai nedenler arasında anlatılmaya çalışıldı. Bu bölümde ise Rusya’nın sıcak denizlere yani Akdeniz’e inme ve orada varlığını devam ettirme istemlerinin sebepleri anlatılmaya çalışılacaktır.

Batılı ülkeler, Afrika Kıtası’nın en altında bulunan Ümit Burnu’nu keşfetmeden önce Akdeniz çok önemli bir ticaret merkezi konumundaydı. Akdeniz’in bu denli önem kazanmasında, İpek Yolu’nun eski değerini yitirmesi etkili olmuştu. Ticaretin daha çok Akdeniz üzerinden yapılmasının yanısıra, Akdeniz en eski kıtaları birbirine bağlayan bir köprüydü ve semavi dinlere inananların kutsal topraklarının bulunduğu coğrafya Akdeniz’in doğusuydu. Ruslar X. yüzyıl dönemlerinde Konstantinopolis’e inerek ticaret yapmaktaydı. Karadeniz’i o denli kullanırlardı ki, dönemin Arap Seyyahlarının tuttuğu defterlerde Karadeniz’in bir Rus denizi olduğu anlatılmaktadır. Karadeniz’i kullanarak ticari gelişim gösteren Ruslar, bir süre sonra gözlerini Marmara Denizi’ni aşarak Akdeniz’e inmeye dikmişlerdir (Derviş & Devrisheva, 2015: 253).

Bir devletin güçlenebilmek için ticaretini geliştirmesine, ticaretini geliştirebilmesi için ise su yollarına ve boğazlara sahip olması gerektiği o dönemlerde de elzem olan bir durumdu. Rus İmparatorluğu döneminde bu gerçeklik ile karşı karşıya kalan ilk imparatorun ise Çar Büyük Petro olduğunu söylemek mümkündür. Rusya karasal bir iklime sahip olması nedeniyle kuzeyinde yer alan denizleri ticaret yapmak için kullanamamaktaydı. Çar Petro durumun farkındaydı ve ticaretini deniz yolları üzerinden yapabilmek için güneyinde Karadeniz’in sahil kısmını, kuzey kesimlerinde ise Baltık Denizi’ni kendi topraklarına katmıştır. Petro’dan sonra da Karadeniz politikası sürdürülmeye devam etmiş fakat iki liman haricinde ticaret için gerekli elverişe sahip limanlar elde edilememişlerdir.

Rusya barış zamanında ticaret gemilerini İstanbul, Çanakkale, Belt ve Sünne limanlarından geçirebiliyor böylece ticareti sağlayabiliyordu. Fakat yalnızca tüccar gemileri geçebilmekteydi ve bu gemilerde belli başlı kurallara ve kontrollere tabiiydi. Rusya’nın Akdeniz’de serbest olabileceği bir alana ihtiyacı vardı. Bu alanı temin edebilmek içinse Akdeniz’e kıyısı olan başka bir devlete muhtaçtı. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası yalnızca ekonomik değil; siyasi nedenler de içermekteydi. Örneğin bu denizlere sahip olan ve Rusya’yla rekabet halinde bulunan devletler, bu denizlerin kullanımı için uyulması gereken birtakım sınırlar, kurallar getirmişti. Bu durum Rusya üzerinde siyasi bir baskı yaratmaktaydı (Keleş, 2009: 92-94).

Çar 1. Petro

Çar 1. Petro çok aktif ve rasyonel bir yöneticiydi. Donanma kuvvetinin önemini çok iyi biliyordu. Bu doğrultuda Rus filosunu kurmak istemişti. Bunun için Avrupa’ya sahte kimliklerle seyahat etmiştir. Bu sahte kimlikli seyahatlerin amacı, gemi yapım tekniklerini bizzat öğrenmekti. Petro, Hollanda doklarında çalışarak bu nihai hedefe ulaşmayı da başarabilmiştir (Keskin, 2009: 35).

Soğuk Savaş dönemindeyken Akdeniz’de bulunan Tartus ve Lazkiye limanlarını SSCB üstlenmişti. Bu durum ise 1971’de SSCB ve Suriye arasında imzalanan bir anlaşmaya göre belirlenmişti. Bu anlaşmaya istinaden Sovyetlerin donanması Akdeniz’de bulunan Lazkiye ve Tartus’ta bulunabilecektir.

SSCB’nin çökmesiyle tüm ülke düzeni sarsılmış, buna istinaden Akdeniz’de bulunan tüm Rus donanmaları sıcak denizleri terk etmiştir. Putin’in iktidara gelip Rusya Federasyonu’nun gücünü toparlamasıyla, yani 2006 yılından sonra Rusya tekrardan kendini göstermiştir. İlk başlarda teknik amaçlı kullanmaya başlamış, daha sonra iç savaşın da çıkmasıyla hem silah ticareti hem de bakımı ve onarımı gibi nedenlerle de limanlarda tekrar faal olmuştur (Purtaş, 2008: 63).

Rusya’nın ekonomik istikrarını sağlayan yegâne unsur petroldür. Rusya’nın ekonomide genel olarak iki önemli gayesi bulunmaktadır. Ekonomik kazanç elde edebilmek ve iyi, güvenilir bir tedarik ağı oluşturmaktır. Suriye’deki savaş devam ederken Rusya’nın Tartus limanına konuşlanması, Akdeniz’in onun için ehemmiyetini aleni bir şekilde belli etmektedir. Rusya yalnız savaş sırasında değil, savaş sona erdikten sonra da bölgede bulunmayı, hâkim konumda olmayı hedeflemektedir. Rusya’nın Doğu Akdeniz’le bağlantısı olan ülkelerle kurduğu ilişki ağları yine önem teşkil etmektedir. Bu bağlamda Rusya, küresel düzeyde Avrupa ve ABD ile, bölgesel ölçekte ise Türkiye, İsrail, İran ve Mısır’la rekabet halinde bulunmuştur. Özellikle ABD’nin bölgede nüfuz kaybetmesiyle safları tutmuştur. Bölgesel ölçekte de diğer ülkelerin ellerinin güçlenmemesi için mücadele vermektedir. Rusya’nın gelecekte Suriye’deki yani bu bağlamla Akdeniz’deki konumunu koruyabilmesi için şu politikaları izlemesi muhtemeldir;

  • Suriye’de şu an faal bulunduğu Lazkiye ve Tartus limanlarında kendi statükosunu korumak.
  • Ortadoğu’da varlık gösterme isteminin devam edebilmesi için Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak.
  • Suriye konusunda İran ile şu an mevcut olan görüş birliğinin devamlılığını sağlamak ve askeri iş birliklerine devam etmek.
  • Suriye iç savaşının son bulması için gerekli gördüğü Astana zirvelerini kendi kontrolünde nihayete erdirmek.
  • Türkiye ve İran’la olduğu kadar Mısır yönetimiyle de yakınlaşabilmek.
  • ABD’nin Doğu Akdeniz’de bıraktığı güç boşluğunu kendisi doldurmak ve Ortadoğu’nun en güçlü söz sahibi haline gelmek (Özdemir, 2018: 14-16).

Doğu Akdeniz bölgesi son yıllarda özellikle gaz keşiflerinin yapılmasıyla da daha fenomen bir hale gelmiştir. Bölgede aktör ve güvenlik değişimleri dinamik haldedir ve söz sahibi olan veya olmak isteyen güçler burada rekabet etmektedir. Akdeniz bölgesindeki bu güç nüfuz mücadelesinin üç önemli sebebi bulunmaktadır. İlki başta belirtildiği gibi bölgede keşfedilen enerji unsurlarından kaynaklanmaktadır. İkinci neden ise Arap Baharı ile Ortadoğu’da başlayan belirsizlikler, siyasal ikilem ve güvenlik meselesinden kaynaklanmaktadır. Bu iki nedenin ortaya çıkardığı durumların en ehemmiyetlisi ise küresel güçlerin bölgede sarf ettiği nüfuz mücadelesi olmuştur.

Nüfuz mücadelesinin doğal bir sonucu olarak Akdeniz bölgesi teşkil ettiği önemi ikiye katlamıştır. Yani üçüncü unsur olarak Doğu Akdeniz’in öneminin artması verilebilmektedir. Son on yılda bölgedeki ABD nüfuzunun yeknesak bir politika izleyememesi nedeniyle azaldığı söylenmektedir. ABD’den geriye kalan bu boşluğu Rusya Federasyonu en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktadır. Rusya SSCB’nin çökmesi sonucunda ABD tarafından çevrelenerek, Avrupa ve Atlantik güvenlik yapılanmasından dışlanmıştır. Putin ile beraber eski gücünü yeniden toplamaya çalışan Rusya bu bağlamda savunmacı politikalar izlememiş daha ziyade aktif bir dış politika yaklaşımı izlemiştir. Aktif dış politikasıyla doğru orantılı olarak Suriye Savaşı’nı bir fırsata çeviren Rusya, bölgeye BM’nin konuşlanmasını engellemiş ve Suriye’nin çağrısı üzerine ülkeye müdahalede bulunmuştur (Ozan, 2020: 160-169).

Sonuç Yerine

Suriye, Ortadoğu’da bulunan kadim ülkelerden bir tanesidir. Tarihin en eski yerleşim yerlerinden birisi olan ülke, stratejik konumu itibariyle çok büyük bir önem teşkil etmektedir. Fakat uzun yıllardan beri gelen siyasi istikrarsızlıklar Suriye’nin belini doğrultmasına bir türlü imkân sağlayamamıştır. Bu istikrarsızlıkların en büyük nedeni bölgede güç mücadelesi içine giren ve bölgeye nüfuz etmek istedikleri için bölgeyi karışıklıklara sürükleyen dış ülkelerin etkileri olmuştur. ABD burada 2010 yılına kadar Rusya’dan daha aktif politikalar izlemişse de bu tarihten sonra yerini kerte kerte Rusya’ya bırakmıştır. Rusya’nın Doğu Akdeniz’de var olma istemi ise tarihin çok eski zamanlarına dayanmaktadır. Sıcak denizlere inme politikası Büyük Petro ile oluşmaya başlayan Rusya 2011’de başlayan Suriye Savaşı’yla, bölgedeki varlığını istediği gibi pekiştirmiştir.

Şu an Akdeniz’deki Lazkiye ve Tartus limanlarında askeri üs bulunduran Rusya bu üslerde hem Suriye Savaşı’na askeri yardım yapmakta hem de Suriye’de desteklediği mevcut rejim ile silah ticareti gerçekleştirmektedir. Ayrıca silahların bakım ve ikmallerini de üstlenen Rusya bölgede hem siyasi hem de ekonomik çıkar elde etmektedir. Suriye Savaşı’nın kazanan veya kaybeden tarafı şu an bulunmamaktadır. Kazançlı çıkan birtakım unsurlar bulunmasına rağmen, senelerdir süren bu savaş nihai bir sonuca ermemiştir. Suriye’nin içinde bulunduğu durum milyonlarca sivilin hayatına kaybetmesine ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına neden olmuştur.

Bu süreçte ülkesini terk etmek zorunda kalan yüz binlerce insanın yaşadığı zorluklar uzun bir süre etkisini hissettirecek gibi görünmektedir. Bölgede Rusya’nın aktif rol üstlenmesi, savaş bittikten sonra yeniden yapılanma sürecinde Rusya’nın başı çekme ihtimalinin yüksek olduğu söylenebilmektedir. Eğer Rusya tahmin edildiği gibi Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde aktif rol oynarsa, yeniden yapılanma için gerekli olan tüm maddi nesnelerin Rusya’dan satın alınacağı öngörülebilir. Bu durum Rus ekonomisine yeni kazanımlar getirecektir. Suriye dışındaki bazı aktörler bu savaştan nasiplerini almışlardır. Uluslararası ortamda her ne kadar duygulardan bahsetmek rasyonel olmasa da çağlar aşarak gelinen bu döneme hiç yakışmayan bir kaos ortamından ve hayatlarını kaybeden binlerce insandan geriye sadece acı kalmaktadır.

[irp posts=”1262″ name=”NATO-Rusya Mücadelesi: Rusya Suriye’den Çekildi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Adamec, J. (2013, Ocak). Czechoslovakia and Arms Deliveries to Syria 1955-1989. Cairn.Info: https://www.cairn.info/revue-les-cahiers-irice-2013-1-page-69.htm adresinden alındı

Ağır, O., & Takar, M. (2016). Rusya-Suriye ĠliĢkilerinin Tarihsel Arka Planı. KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 294-296.

Akyener, O. (2018). Suriye İç Savaşı: Enerji Güvenlik ve Siyaset Boyutlarıyla . TENVA, 37.

Arslan, İ. (2016). Yemen: İstikrarsızlaştırılan Bir Ülkede Bölgesel/Küresel Güç Mücadelesi. Üsküdar Sosyal Bilimler Dergisi, 42.

Aslanlı, A. (2018). Rusya’nın Suriye Politikası. ORSAM, 2.

Bingöl, O. (2013). Arap Baharı ve Ortadoğu: Çok Eksenli Güç Mücadelesinde Denge Arayışları . Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, 38.

CANYURT, D. (2018). Kazananı Olmayan Savaş “Suriye İç Savaşı”: Neden Bitmedi, Barış Nasıl Gelebilir. Uluslararası Yönetim İktisat ve İşletme Dergisi, 1109-1110.

Çalışkan, B. (2016). Rusya – Suriye İlişkisi ve Ortadoğu Krizlerine Etkisi . İNSAMER, 1.

Çelikpala, M. (2019). Bugüne Tarih Olarak Bakmak: Türkiye-Rusya İlişkilerinin Serencamı ve Geleceği . EDAM, 16.

Çendek, S. Y., & Örki, A. (2009). Arap Baharı Sürecinde Libya, Suriye ve Yemen’de Yaşanan İç Savaşlar: Karşılaştırmalı Bir Çözümleme. Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi , 47-48.

Derviş, L., & Devrisheva, K. (2015). Çarlık Rusyası’nın Akdeniz Politikası’nın Arka Planı . CEDRUS , 253.

Dilek, M. S. (2017). Rusya Federasyonu Suriye İlişkilerinin Temelleri . Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 60.

Diriöz, A. O., & Alımcı, K. (2020). Klasik jeopolitik yaklaşımlar üzerinden Rusya’nın Suriye politikaları. Cappadocia Journal of Area Studies, 106.

Göçer, İ. (2014). Arap Baharı’nın Nedenleri, Uluslararası İlişkiler Boyutu ve Türkiye’nin Dış Ticaret ve Turizm Gelirlerine Etkileri. KAÜ İİBF Dergisi, 53-54.

Gülşen, H. (2017). Rusya’nın Suriye Müdahalesinde Özel Askeri Şirketlerin Rolü . ORSAM , 3.

İnanç, Y. S. (2020). Suriye İç Savaşı: Bir Mezhep Savaşından Ötesi . Daily Sabah , 80-92.

Karabulut, B. (2007). Karadeniz’den Ortadoğu’ya Uzanan Bir Dış Politika: Geçmişten Günümüze Suriye-Rusya İlişkileri . Karadeniz Araştırmaları, 69-70.

Karakaya, İ., & Çelik, M. T. (2021). Ortadoğu’da Arap Baharı Süreci ve Libya İç Savaşı. Akademik İzdüşüm Dergisi , 177.

Keleş, E. (2009). Rusya’nın Sıcak Denizlere İnme Politikası (Alman Deniz Yüzbaşısı Stenzel’e Göre İstanbul’a En Kısa Yol)*. Dergipark, 92-94.

Keskin, C. (2009, Aralık 1). Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Rusya’nın Güvenlik Politikaları Bunun ABD-AB ve Türkiye’ye Etkisi . Yüksek Lisans Tezi , s. 35.

Kıran, A. (2014). Arap Baharı, Suriye ve Demokratik Dönüşüm Beklentileri . Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi, 102-103.

Koçak, K. A. (2012). Yasemin Devrimi’nden Arap Baharı’na Tunus . Journal Yasama Dergisi , 40-56.

Köylü, M. (2018). Rusya, Türkiye ve Suriye İlişkileri. Millî Güvenlik ve Askerî Bilimler Akademik Dergisi, 117-118.

Kreutj, A. (2010). Syria: Russia’s Best Asset In The Middle East . IFRI, 9.

Kuzu, V. (2019, Aralık 25). Suriye İç Savaşı’nda Etkisi Olan Faktörler ve İran’ın Suriye Politikasının Etkisi . Yüksek Lisans Tezi, s. 28.

Mammadova, F. (2019, Ekim 16). Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Rusya İlişkilerinin Gelişimine Tarihsel Bir Bakış. Yüksek Lisans Tezi , s. 68.

Muslu, F. (2018). Suriye İç Savaşı’nda Esed’in Rolü, Konumu ve Geleceği . SETA, 11-15.

Ozan, E. (2020). Doğu Akdeniz’de ABD-Rusya Rekabeti ve Türkiye’nin Güvenliği. Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi , 160-169.

Özdemir, Ç. (2016). Suriye’de İç Savaşın Nedenleri: Otokratik Yönetim mi, Bölgesel ve Küresel Güçler mi? Dergipark, 90-91.

Özdemir, Ç. (2018). Rusya’nın Doğu Akdeniz Stratejisi . SETA, 14-16.

Purtaş, F. (2008). Rusya ve Arap Orta Doğusu . Google Scholar, 63.

Sarıkaya, B. (2015). Suriye İç Savaşı Perspektifinde Geçmişten Günümüze Suriye-Rusya İlişkileri. TASAM, 1.

Topal, C. (2015). Suriye İç Savaşı ve Uluslararası Düzen . KTU SBE Sos. Bil. Derg., 120.

Ünal, M. C. (2017). Arap Baharı Sonrası Avrupa Komşuculuk Politikasının Geleceği . Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, 149.

Yüce, S. (2016). Rusya’nın Suriye’deki Varlığı’nın Nedenleri. Kastamonu Üniversitesi ktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 272-273.

[/vc_toggle]

 

Türkiye’de 1970’li Yıllarda Siyasi ve Ekonomik Ortam

1970-1980 yılları arasındaki on yıllık dönem, ülke yönetiminin sürekli el değiştirdiği, siyasi istikrarsızlığın egemen olduğu bir süreci oluşturmuştur. 1971 askeri müdahalesini takip eden sürede ve özellikle 70’lerin sonlarına doğru siyasal şiddet içinden çıkılamaz bir boyuta ulaşmış, sürekli değişen iktidarlar, çoklu hükümetler, üniversite yurtlarında odaklaşan radikal “sol” ve “komando” olarak adlandırılan “sağ” grupların eylemleri ve bunlara uygulanan karşı şiddet, İsrail Başkonsolosu’nun öldürülmesi, Ermeni terörü, Kıbrıs Harekatı gibi olaylar gerilimli, bunalımlı ve karmaşık bir döneme işaret etmiştir (Bek, 2014:26).

70’lerin ekonomisi, iktidarın ve ortamın belirlediği koşullar çerçevesinde biçimlenmiş, petrol krizi, hızlı enflasyon artışı, dışa bağımlı ekonomi anlayışı, bu seyri etkileyen gelişmeler olarak öne çıkmıştır. 1970’lerin başlarında olumlu yönde gelişme gösteren ekonomik durum, 1974’ten itibaren ters yönde bir ivme sergilemeye başlamış, ancak yaşanan bazı olumsuzluklara karşın büyük değişimler de gerçekleşmiştir. İmalat sanayisinde yeni kapasiteler yaratılmış, özel imalat sanayisi hızla gelişmiş, özel banka sayısı artmış, tarım önemli bir sıçrama yapmıştır. Öte yandan 1970’li yılların sermaye ithalini kolaylaştırıcı nitelikteki serbestleştirme hareketi, işçiler, müteahhitler ve bankacılık hizmetleriyle dışa açılımı sağlamış, 1980’lerin “dışa açılma” politikalarını etkilemiştir (Kazgan,2002;18).

12 Mart 1971 askeri müdahalesiyle başlayan süreçte, 1961 Anayasasının sağladığı temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiş, her türlü örgütlenme, toplantı ve seminerler yasaklanırken; şiddet eylemlerinin önüne geçmek amacıyla alınan önlemler ve yapılan anayasal değişiklikler, sendikalar, basın, radyo ve televizyon, üniversiteler, devlet konseyi gibi devletin çeşitli kurumlarını etkilemiştir. Müdahaleyi gerçekleştiren yeni yönetim, “yasa ve düzenin yeniden kurulmasına” öncelik verirken, üniversitelerde ve kentlerde uygulanan şiddetten sorumlu tuttuğu gençlik örgütlerinin kapatılmasını gündeme getirmiştir (Ahmad, 1999;177).

Bu dönemde parti sayısının artmasının yanı sıra, partiler arasındaki mücadele de sertleşmiş, 70’lerin sonlarına kadarki sürede;

I. Erim (Nihat) Hükümeti (26 Mart 1971-11 Aralık 1971),

II. Erim Hükümeti (11 Aralık 1971-22 Mayıs 1972),

Melen Hükümeti (22 Mayıs 1972 -15 Nisan 1973),

Talu Hükümeti (15 Nisan 1973-26 Ocak 1974),

 I. Ecevit Hükümeti (26 Ocak 1974-17 Kasım 1974),

 Irmak Hükümeti (17 Kasım 1974-31 Mart 1975),

IV. Demirel Hükümeti (31 Mart 1975-21 Haziran 1977),

II. Ecevit Hükümeti (21 Haziran 1977-21 Temmuz 1977),

V. Demirel Hükümeti (21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978),

III. Ecevit Hükümeti (5 Ocak 1978-12 Kasım 1979),

VI. Demirel Hükümeti (12 Kasım 1979-12 Eylül 1980) olmak üzere toplam on üç hükümet değişikliği gerçekleşmiştir.

Siyaseti oluşturan partiler arasında Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi öne çıkmış, Demokrat Parti’nin bir devamı niteliğindeki Adalet Partisi “sağ”, CHP “sol”u, Milli Selamet Partisi, “İslami” örgütlenme içinde tanımladığı “Milli Görüş” ideolojisini, MHP ise “milliyetçi-İslami” söylemleri temsil etmiştir. Koalisyon hükümetlerinin küçük bir kanadı olarak görev yapan Cumhuriyetçi Güven Partisi, CHP’den ayrılanların Güven Partisi’ne (1973) katılmasıyla adını alan, “Atatürkçü” düşünceyi ilke edinen bir partidir.

3 Kasım 1969-12 Mart 1971 tarihleri arasında iki kez tek başına iktidara gelmeyi başaran Adalet Partisi, 12 Mart 1971 müdahalesi sonrası hükümetten ayrılmak zorunda kalmış, müdahale sonrası Türk siyasi tarihinde “partilerüstü” olarak adlandırılan bir yönetim anlayışı gündeme gelmiştir. Bu dönemde ordunun isteği doğrultusunda önce I. Erim (Nihat) Hükümeti (26 Mart 1971-11 Aralık 1971), ardından II. Erim Hükümeti (11 Aralık 1971-22 Mayıs 1972) kurulmuştur.

19 Mart 1971’de Nihat Erim’in başkanlığında kurulan kabine, öncelikli hedeflerini, toplum düzenini sağlamak ve uzun süredir aksayan sosyo-ekonomik yapıya ağırlık vermek olarak belirlemiştir (Ahmad, 1992;279). Yasa ve düzenin sağlanmasında ilk uygulama on bir ilde sıkıyönetimin ilan edilmesi olmuş, ardından çok sayıda profesör, yazar, öğretmen gözaltına alınmıştır.

Nihat Erim

Erim Hükümetleri döneminde, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un öldürülmesi üzerine “sol”a karşı baskı artmış, 6 Mayıs 1972 tarihinde gençlik hareketinin liderlerinden, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucusu ve yöneticisi Deniz Gezmiş’in, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’la birlikte idam edilmesi geniş yankılar uyandırmıştır. Öte yandan, ABD’nin ülke üzerindeki baskısı tarım politikalarında dahi gücünü hissettirmeye başlamış, haşhaş ekiminin yasaklanmasına yönelik talebi “içişlerine müdahale” olarak değerlendirilmiştir. Erim Hükümeti döneminde yasaklanan haşhaş Ekimine, 1974 yılında kurulan 1. Ecevit Hükümeti, kontrollü olmak koşuluyla yeniden izin vermiştir (Toprak,2002;270).

1.Erim Hükümeti’nin ardından kurulan Melen Hükümeti (22 Mayıs 1972-15 Nisan 1973) döneminde özellikle Ermeni terörünün etkileri hissedilmeye başlamıştır. 27 Ocak 1973 tarihinde ABD’nin Los Angeles kentindeki Türkiye Büyükelçisi, Ermeni asıllı biri tarafından öldürülmüştür. 1975 yılında Türkiye’nin Viyana ve Paris Büyükelçilerinin öldürülmesi olayını Ermeni terör örgütü ASALA üstlenmiş, 1977’de ve 79’da gerçekleştirilen benzer saldırılarla Ermeni terörü sürmüştür.

Petrol, günümüzde olduğu gibi o dönemde de dünya politikasını ve ekonomisini etkileyen en önemli faktörlerden biri olmuş, 1973’te doğrudan doğruya bir ekonomik savaş aracı olarak kullanılmış ve Arap ülkeleri İsrail’e karşı yeni bir silaha, petrol savaşına başvurmuştur. Petrol savaşları sonucunda tüm dünyada petrol fiyatları ciddi boyutta artış göstermiş, artan nüfus, yükselen refah düzeyi ve sanayi üretimi dolayısıyla kendisini hissettiren enerji kıtlığı şiddetli bir krize dönüşmüştür. 1970’lerden bu yana yükselen enflasyon, işsizlik oranları ve uluslararası para sisteminin sarsıntıya uğraması sorunlarıyla karşı karşıya kalan dünya ekonomisi, petrol krizinin neden olduğu yeni bir enflasyon artışıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. 1973’ün son aylarından itibaren petrol ambargosu ve fiyat artışıyla tırmanan kriz 1974’te daha da şiddetlenir. 1973’te tüm dünyada yaşanan petrol krizi doğal olarak Türkiye’yi de etkilemiş, buna hazırlıklı olmayan Türk ekonomisi ağır yaralar almıştır (Kazgan,2002;104).

Bütün dünya petrol tasarrufu yaparken, Türkiye’nin petrole destek vererek tüketimi artırması, içeride petrole dayalı enerji üretimi ve yabancı sermayeye dayalı otomobil üretimine geçmesi, petrol tüketimini 10.8 milyon tondan 17.7 milyon tona çıkarması, krizin etkilerinin çok ağır bir biçimde yaşanması sonucunu doğurmuştur.

1979-1980 yıllarında yaşanan ikinci petrol krizi, 1973-1979 yılları arasında tarım ve sanayi fiyatları endeksinde gerileme yaşayan Türkiye ekonomisini, dış ticaret kapasitesi açısından ağır bir biçimde etkilemiştir. Doların uluslararası piyasada değer kazanmaya başlaması ve Türkiye’nin dış borçlarını yüksek faizlerle ödeyecek oluşu, koşulları bir kez daha ağırlaştırmıştır.

Melen Hükümeti’nden sonra ordunun isteğiyle kurulan son hükümet Talu Hükümeti (15 Nisan 1973-26 Ocak 1974) olmuştur. 12 Mart 1971’den sonra yaşanan bu ara rejim, 14 Ekim 1973’te gerçekleştirilen seçimle birlikte bir süreliğine son bulmuş, 26 Ocak 1975 tarihinde MSP ile koalisyon oluşturan CHP, Bülent Ecevit başkanlığında I. Ecevit Hükümeti’ni (26 Ocak 1974-17 Kasım 1974) kurmuştur. Farklı düşünce yapılarına sahip iki parti ekonomik konularda bir orta yol bulmalarına karşın, genel af konusunda olduğu gibi diğer alanlarda da fikir ayrılığına düşmüştür (Ahmad,1999;192).

Bu dönemde, Türkiye ile Yunanistan arasında 1960’ların ortalarında başlayan “Kıbrıs bunalımı”, Yunan cuntasının darbe yaparak Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan etmesi üzerine “Kıbrıs Krizi”ne dönüşmüş, Temmuz 1974’te gerçekleştirilen ilk “Barış Harekatı”, alınan olumlu sonuçlar nedeniyle, iç siyaset ortamında Ecevit’in başında olduğu CHP’ye ve MSP’li hükümete güven ve saygınlık kazandırmış, ilk harekatın ardından Rum kesiminin uzlaşmaya yanaşmaması üzerine Ağustos ayında ikinci “Barış Harekatı” gerçekleştirilmiştir. Dünya kamuoyu ilk harekatı, Türkiye’nin yasal müdahalesi olarak görürken, ikincisini adayı işgal etme girişimi olarak değerlendirmiş, özellikle Sovyetler Birliği, İngiltere ve ABD’den gelen tepkiler sonucu, İngiltere adaya askeri güç gönderirken, ABD silah ambargosu uygulamaya başlamıştır. Kıbrıs harekatı ekonomiye de olumsuz yönde etki etmiş, müdahalelerin ülke bütçesine dört buçuk milyarlık bir açık getirdiği yönündeki eleştiriler gündeme gelmiştir.

Kıbrıs Harekatının ardından erken seçimle tek başına iktidara gelmeyi hedefleyen ve hükümetten çekilen CHP umduğunu bulamamış, 1974’ün sonunda Ecevit’in istifası sonucu oluşan boşlukta yeniden “partilerüstü” yönetime başvurulmuş, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Sadi Irmak’ı hükümet (Irmak Hükümeti 17 Kasım 1974- 31 Mart 1975) kurmakla görevlendirmiştir.

31 Mart 1975’te ise, AP genel başkanı Süleyman Demirel başkanlığında IV. Demirel Hükümeti kurulmuş, AP, MSP, CGP ve MHP’den oluşan ve siyaset tarihinde Birinci Milliyetçi Cephe olarak anılan bu hükümet, 21 Haziran 1977 tarihine kadar görevde kalmıştır. 4 Haziran 1977’de gerçekleştirilen seçim sonrasında birinci parti olarak çıkan CHP, güvenoyu alamadığı için yalnızca bir ay yönetimde kalabilmiştir. 21 Temmuz 1977’de İkinci Milliyetçi Cephe ya da bir başka deyişle V. Demirel Hükümeti dönemi (21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978) başlamıştır. Her iki Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde de sokaktaki şiddet dozunu artırmaya devam etmiş, özellikle 1 Mayıs 1977’de otuz yedi kişinin ölümüyle sonuçlanan “1 Mayıs” kutlamaları, şiddetin tırmanışa geçişinin önemli bir göstergesi olmuştur. Can güvenliğinin kalmadığı, öğrenci, öğretim üyesi ve işçilere yönelik siyasal cinayetlerin arttığı bu dönemde hükümet, olayları bastırmakta yetersiz kalmış, oluşan siyasi boşlukta kitlelerin politikacılara olan güveni giderek azalmış, muhalefetin sesi yükselmiştir.

Süleyman Demirel

Bu dönemde Türkiye ekonomisi de sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Dünya ülkeleri, özellikle Avrupa ülkeleri kendi ihracatını artırma yoluyla kâr haddini yükseltmek için “çevre” ülkeleri borçlandırma yoluna gitmiş, Türkiye de bu borçlanmadan kendi payına düşeni almıştır. İhracata gereken önemi vermeyen Türkiye, ithalatı kolaylaştırıcı önlemler alırken, turizm harcamaları üzerindeki denetim de azaltılınca, turizm giderleri artar ve yabancı turist için Türkiye pahalı bir ülke konumuna yükselmiştir. Bu arada işçi dövizlerinde azalma olmuş, Batı Avrupa’da yaşanan ekonomik sıkıntılar işsizliği artırırken, Türk lirasının değerinin yüksek oluşu da döviz akışının azalmasına neden olmuştur (Kazgan,2002;107).

11 Aralık 1978’de yapılan yerel seçimlerin ardından yine birinci parti olarak çıkan ve AP, CGP ve DP’den ayrılan on bir milletvekiliyle yeterli çoğunluğa ulaşan CHP, III. Ecevit Hükümeti’ni (11’ler Hükümeti) kurmuş, 12 Kasım 1979’a kadar iktidarda kalmıştır. Bu süre içinde siyasal şiddet geniş kitlelere doğru yayılmış, Abdi İpekçi, Bedrettin Cömert, Server Tanilli, Cavit Orhan Tütengil, Doğan Öz gibi gazeteci, bilim insanı, hukukçu, tanınmış aydın kesimden insanlar saldırıya uğramaya, öldürülmeye başlamıştır (Ahmad,1999;203). Kahramanmaraş’ta yüz beş kişinin ölümüyle sonuçlanan, 3 Eylül 1978’de Sivas’ta tekrar eden olaylar ise kitlesel saldırıların artışına işaret etmiştir.

Öte yandan, 1971-1973 yılları arasında kesintiye uğrayan, 1974-1977 yılları arasında Kıbrıs krizi, ABD’nin ambargo uygulaması, Ermeni terörü gibi nedenlerden dolayı bunalımlı bir süreçten geçen Türk dış politikası, 1978-1979 yılları arasındaki dönemde yeniden ele alınmış, Kıbrıs sorununa çözüm arayışları, Amerika ve Avrupa Ekonomi Topluluğu (AET) ile ilişkiler, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma ve Ortadoğu’yu kazanma çabaları bu dönemde yoğunlaşmıştır. 1979 yılında gerçekleştirilen Cumhuriyet Senatosu yenileme seçimleri sonucu CHP oy kaybına uğramış, böylece AP, MSP ile azınlık hükümeti (VI. Demirel Hükümeti) kurarak, 12 Kasım 1979-12 Eylül 1980 tarihleri arasında ülkenin yönetiminde söz sahibi olmuştur (Toprak,2002;472).

Ekonomideki sıkıntıların, durgunluğun yoğunlaştığı, pahalılığın iyice arttığı 1977-1980 yılları arasındaki dönemde, enflasyonun hızla yükselmesi sonucu 1977’den itibaren Türk lirası değer kaybetmeye başlamış, 1958 devalüasyonundan sonra dokuz Türk lirası olarak tespit edilen Amerikan doları kuru 1970 başında on beş liraya, 1977’de on dokuza, 1978’de ise yirmi beş liraya çıkmıştır. Bu dönemde göreve gelen Ecevit ve Demirel Hükümetlerinin enflasyon artışına önlem alma gerekçesiyle, elektrik, akaryakıt, PTT, kağıt, kömür, tüpgaz gibi temel ihtiyaç ve hizmetlere art arda yaptığı zamlar, özellikle tüpgaz, margarin gibi temel tüketim mallarının karaborsaya düşmesine, dükkanların önlerinde uzun kuyruklar oluşmasına yol açmıştır (Toprak,2002;421).

Öte yandan, kendiliğinden oluşan sermaye piyasası bankerleri ve tarım, ticaret, yapı kesimlerinde banka kredisi alamayan çoğu güç durumdaki kişi ve kuruluşlara kredi veren bankerlerin bu dönemde etkinliklerini artırdığı görülmüştür. Tüm bunlara siyasi istikrarsızlıklar ve parlamentodaki çekişmeler de eklendiğinde Türkiye ekonomisi, 80’li yıllara ağır koşullar altında girmek durumunda kalmıştır.

1970-1980 yılları arasında kurulan hükümetlerin sonuncusu olan VI. Demirel Hükümeti, giderek artan sorunlara herhangi bir çözüm üretemeyince, 1980 yılının başlarında Silahlı Kuvvetlerden bir uyarı mektubu almış ve 12 Eylül 1980’de yeniden bir askeri müdahale gerçekleşmiştir ( Ahmad,1999;205). Müdahalenin ardından sıkıyönetim ilan eden Milli Güvenlik Konseyi,7 siyasi partileri kapatma kararı almış, önde gelen parti liderlerini Hamzakoy’a sürgüne göndermiş, örgüt ve derneklerin faaliyetlerine son vermiştir. 70’li yılların ortalarında başlayan ve artarak devam eden şiddet olayları 12 Eylül 1980 müdahalesinin ardından etkisini kaybetmiş, bu dönemde aralarında öğretim üyeleri, yazar, bilim adamı ve sanatçıların da bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanmış, 1983 seçimlerine değin ülke askeri rejim tarafından yönetilmiştir (Toprak,2002;519).

[irp posts=”30371″ name=”1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Ahmad, Feroz (1992), Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980), Hil Yayınları, İstanbul.

Ahmad, Feroz (1999), Modern Türkiye’nin oluşumu, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Bek, Güler (2014), 1970- 1980 Yılları Arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmış Doktora Tezi.

Kazgan, Gülten (2002), Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Toprak, Bedirhan (Ed.),(2002), Cumhuriyet Ansiklopedisi (1923-2000), Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.

[/vc_toggle]

Terör Örgütlerinin İdeolojik ve Örgütsel Yapısı: PKK/KCK Örneği

Bu makalede ilk olarak terör ve terörizm kavramlarının literatürdeki tanımlarına yer verilerek sonrasında 70’li yılların ikinci yarısında ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde baş gösteren, Türkiye-Suriye-Irak-İran coğrafyasının belli bölgelerini içine alacak şekilde etnik temelli bir devlet kurmayı amaçlayan ve kuruluşundan itibaren ülkemizde ayrılıkçı – illegal faaliyetlerini sürdürmekte olan PKK terör örgütünün kuruluşu, ideolojisi ve uyguladığı “parti-cephe-ordu” modeli üzerinde durularak zamanla değişen ve gelişen örgütsel yapısı neticesinde kurmuş oldukları KCK yapılanmasının detayları ele alınacaktır.

Kavram Olarak Terör ve Terörizm

Latince “terrere” kökünden gelmekte olan terör kavramı ilk defa 1789 yılında Fransa’da yayınlanan Dictionnarire de de l’Academia Française adlı eserde “terör sistemi, rejimi” şeklinde tanımlanmıştır.[1] Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA ise terör kavramını “ bireyler ya da gruplar vasıtasıyla şiddet gösterme ya da kullanma tehdidi” olarak ifade etmiştir.

12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesinde yer aldığı şekliyle terör şöyle tanımlanmaktadır; “Terör baskı, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birisi ile Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir.” Burada yapılan tanımlamayla her ne kadar terör kavramının tanımı verilmiş olsa da, asıl vurgulanan terörizmdir.

Terörizm kavramı farklı tanımlamalar içermesine rağmen genel itibariyle siyasi otoriteyi zayıflatmak, devrim ya da karşı devrim hareketini başlatmaktır. Terörizmi anatomik olarak şiddetten farklı kılan temel özellik, bir örgüt aracılığıyla organize edilmesi ve amacının kesin olmasıdır. Toplu şiddet ise önceden planlanmış olmasına rağmen kontrolsüzdür, kendiliğinden ve ansızın oluşmaktadır. Dolayısıyla rasyonel bir şekilde hareket edilmesi ve kesin bir amacının olması şart değildir. Terörizmin devamlı olarak kullandığı yöntem; mevcut siyasal sistem ve hükümetin meşruluğunu yitirdiği iddiası ve farklı ideolojik dayanaklarla devlete karşı galip gelebilecekleri düşüncesini tabanına ve kitlelere empoze etmeye çalışmaktır.[2]

Türkiye’de 70’li yıllarda yaşanan şiddetli siyasi çatışmalar ve kaos ortamı, düşünce özgürlüğü adı altında gençlerin başı çektiği sağ ve sol ayrılıkçı grupların irili ufaklı terör yapılanmalarıyla iltisaklı ya da bizzat terör örgütü yapılanmaları haline gelmesine ve ülkeyi 12 Eylül 1980 darbesine götüren konjonktürün oluşmasına sebebiyet vermiştir. Fakat ülkeyi sonraki 40 yıl içerisinde derinden etkileyen ve bilhassa Marksist-Leninist ideolojiyi temel alan örgütlerin liderliğini de üstlenen yapı PKK terör örgütü olacaktır.

PKK Terör Örgütü’nün Kuruluşu ve İdeolojisi

25 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır’ın Fis köyünde gerçekleşen toplantıda PKK Terör Örgütü’nün kurulmasının ilk girişimleri başlamıştır. Kurulacak illegal örgütün programı belirlenmiştir. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda Ağustos 1984’e kadar gerçekleşen Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerindeki saldırılarına dek geçen zamanda PKK kendi yapısını bütünüyle oluşturma, amaçladığı düşünceyi yaşatma ve sürdürme maksadıyla terör eylemlerinde bulunmuştur.

26-27 Kasım 1978’de gerçekleşen toplantı ile uygulanan eylemlerin bir partileşme ile insanlara ulaştırılabileceği kararı alınmış ve bu tarihe dek Apocular/Kürdistan Devrimcileri ismiyle tanınan yapı ismini PKK olarak belirlemiştir. Bu evreden sonra eylemlerin parti kurallarına göre belirlenmesi kararı alınmıştır. PKK, kurulduğu ilk günden bugüne dek geçen sürede, 2002 senesinde KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi), 2003 senesinde Kongra-Gel (Halk Kongresi) isim değişikliklerini almış, ancak 2005 senesinde adını yeniden PKK olarak kullanmaya başlamıştır. Örgütün ilk genel sekreteri ve kurucusu Abdullah Öcalan’dır.

Marksist-Leninist ideolojiyle kurulan PKK’nın ideolojik dayanaklarından Marksizm; 1840’larda Marx ve Engels’in felsefi, ekonomik ve sosyo-politik görüş yöntemini içeren doktrindir. Marksist-Leninist terör, silahlı halk savaşı neticesinde mevcut düzeni yıkıp Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda sınıfsız ve sömürüsüz bir düzen kurmayı amaç edinen örgütlerin gerçekleştirdikleri terör eylemleridir. Bu tür terör eylemlerinde amaç, ülkeyi bölmek değil, mevcut düzeni değiştirmektir.

Marksizm, bu ideolojiyi Rusya koşullarına göre ilk kez uygulayan Lenin’in adı ile birlikte anılır. Maoist örgütlerin de kendilerini Marksist-Leninist olarak tanımlamalarının nedeni Marksizm’in ilk defa Lenin tarafından Rusya’da uygulanmasıdır. Örgütler, ideoloji olarak Marx’ı, ideolojinin uygulanmasında da Lenin’i örnek aldıklarını vurgulamak için Marksist-Leninist adını kullanmaktadır.

Marksizm Rusya’da gerçeklesen 1917 Ekim devrimi ile birlikte dünya tarihinde kanlı bir şekilde yerini almış, etki alanı içinde kalan her yere bu özelliğini taşımıştır. Marksizm’in, insanları mevcut sisteme karşı başkaldırmaya yöneltmesi, özünde şiddet ruhu taşıması terör ile özdeşleştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle Marksizm, terörizm ile birlikte anılmıştır.[3]

Marksist-Leninist düzen, ister yumuşak metotlarla, ister darbe ve kanlı ihtilallerle, çizmeden yukarı veya tepeden inmeci yollarla değerlendirilsin, mevcut anayasal düzenin ve rejimini tamamen değiştirilmesi amacını taşır. Bu amaca ulaşmanın yolu, tonu farklı olmasına rağmen, yine terörden ve eylemden geçmektedir.[4]

PKK terör örgütünün Marksist-Leninist ideoloji temelinde kurulup ilerleyen senelerde Kürt milliyetçiliği temelinde etnik teröre dönüştüğü ifade edilebilir. PKK, 1990 senesinden sonra faaliyetlerini etnik temel üzerine gerçekleştirmiş, bölücülüğü daha da körükleyerek terörü bir çatışma gibi göstermeye çalışmıştır. Toplum içerisindeki mevcut kültürel farklılıkları terörist eylemler için kullanmıştır.[5] Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ’a göre PKK’nın kuruluşundan bugüne geçen süreç değerlendirildiğinde;

  • 1985-1991 yılları arasındaki dönemde örgütün gücünü daha da arttırmaya çalıştığı bir dönemdir.
  • 1991-1992 seneleri ise çatışmaların sokaklara taştığı bir dönemdir.
  • 1992-1993 seneleri PKK’nın kontrolü tamamen ele geçirmeyi amaçladığı bir dönemdir.
  • 1993-1995 seneleri dengelerin büyük ölçüde değiştiği,
  • 1995-1998 seneleri örgütün düşüşe geçtiği, farklı arayışlar içine girdiği dönemdir.
  • 1998-1999 PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın yakalandığı dönemdir.
  • 1999-2010 örgütün kendini kurtarmaya çalıştığı dönemdir.[6]

PKK Terör Örgütü’nün Kurumsal Yapısı ve “Parti – Cephe – Ordu” Modeli

Partiya Karkiran Kürdistan (Kürdistan İşçi Partisi) kelimelerinin kısaltmasından oluşan PKK yapılanması; Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen, Türkiye’de kamu düzenini yok etmek ve Güneydoğu, Kuzey Irak, Suriye’nin Kuzeydoğusu ve İran’ın Kuzeybatısı’nı kapsayan bir alanda etnik bir Kürt Devleti kurmayı amaçlayan bir terör örgütüdür. Kurulduktan sonraki süreçte dönemsel olarak devlet amacından vazgeçtiği ve federalizm – otonomi arasında gidip gelen yönetim biçimlerini de savunduğu olmuştur.

PKK, belirlediği amaç ve stratejisini “Parti-Cephe-Ordu” modeliyle uygulamaya çalışmıştır. Öcalan’a göre sömürüye karşı vazifelerini yerine getirmek ancak bilimsel sosyalizmin ışığında politik bir örgüt yapılanması, bu örgüte bağlı olacak bir milli kurtuluş cephesi ve bu cepheye bağlı savaşacak güçlü bir halk ordusunun varlığıyla mümkündür. Parti-cephe-ordu üçlemesinden oluşan örgütlenmenin güçlenmesi ve gelişmesi için ise köylü, esnaf, genç ve kadınlardan oluşan kitlesel stratejik örgütlerin oluşturulması gerekmektedir.[7]

Parti; amaçları belirlenmiş örgütün oluşturacağı siyasal örgütlenmedir. Mücadelenin ideolojik ve politik yol göstericisidir. Partinin yapılanması ise sırasıyla politik büro, merkez komitesi, bölge komitesi, yerel komite, köy komitesi ve hücre şeklinde gerçekleşmiştir. Yapı kapsamındaki komiteler, bir alt komiteyi denetleme noktasında görevlidir. 1995 yılına kadar partinin başı Genel Sekreter iken 5.Kongrede Genel Sekreterlik makamı kaldırılarak yerine Parti Genel Başkanlığı makamı oluşturulmuştur. Genel Başkan’a merkez komite ve merkez disiplin kurulu üyelerini seçme hakkı verilmiştir.[8]

Ordu; örgütün ortaya çıkmasından sonra iktidarı elde etme ve devam ettirme hedeflerini gerçekleştirmek için kararlaştırdığı yöntemin esasını oluşturan silahlı mücadele ve zor kullanmadan birinci derece sorumlu olan yapıdır. PKK’nın bu doğrultuda ilk silahlı kanadı olan  HRK’nın adı, 1996 yılının Ekim ayında yapılan 3. Kongre’de ARGK (Arteşen Rızgariye Gele Kürdistan – Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) olarak değiştirilmiştir.[9] Öcalan’ın yakalanmasından sonra yapılan 7. Olağanüstü Kongre’de ise silahlı kanadın adı tekrar değiştirilerek HPG (Hezen Parastina Gel – Halk Savunma Güçleri) ilan edilmiştir.

Cephe ise; tabaka, sınıf ve topluluklardan meydana gelen halkın farklı kesimlerinin kendi amaçlarına ulaşmak için asgari müşterekte birleştikleri siyasi organizasyondur. Cephe bu şekilde bütün halk tarafından temsil edilmeli ve halkı yönetmelidir.[10]

Uzun vadeli halk savaşında halkın siyasal olarak bilinçlendirilmesi ve bu bilincin sağlanmasından sonra tekrardan örgütlenmesi cephenin temel problemidir. Devrimin içine çekilerek kısmen ya da tamamen isyana girişecek olan halk ilk örgütlenecek kitledir. Devamında ortaya çıkacak güç hükümete karşı siyasal şiddet uygulayacak ve halktan onu tecrit edecektir. Bu şekilde gerilla devamlı beslenecek ve desteklenecektir. Gerilla da bu gücü sağlayacak olan halkı koruyacaktır.[11]

 

2003 yılına gelindiğinde KADEK olan ismini Kongra-Gel olarak değiştiren PKK’nın bu kurumsal yapısına ek olarak yürütme yetkileri bulunmayan Disiplin Kurulu ve Danışma Kurulu kurulmuştur. Nihayetinde PKK/Kongra-Gel terör örgütünün yapısı; Önderlik, Genel Kurul, Başkanlık, Yürütme Konseyi, Yürütme Konseyine bağlı Komiteler, Disiplin Kurulu organlarından oluşmuştur.

KCK Yapılanması ve Örgütsel Piramit Sistemi

PKK, siyasallaştığı imajını yaratmak ve bu sebeple yurt içinde ve yurt dışında uluslararası düzeyde varlığı ve etkinlikleri ile yasal bir sistem ihdas etmeyi hedefleyerek 2005 yılında KCK (Kürdistan Halklar Topluluğu) yapılanmasına bürünmüştür. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra terörist başının emirleri doğrultusunda planlanmış ve kuruluşta profesyonel akademik destek alınmıştır. 16-22 Mayıs 2005 tarihlerinde Kuzey Irak’taki terör örgütü kamplarında kabul edilmiş olan 47 maddelik KCK Sözleşmesi çerçevesince oluşturulan yapılanma, piramit stili bir örgütlenme modelidir. Anayasa şeklinde düzenlenen sözleşme kapsamında KCK sistemi; yasama, yürütme, yargı erkleri bulunan bir alternatif devlet yapısını temel almıştır. Mevcut silahlı gücünü korumak ve mücadeleyi şehir eksenine taşımayı hedefleyen KCK yapılanmasının, Türkiye, Suriye, Irak ve İran ayakları vardır.[12]

KCK’nın yasama organı; sözde Kürdistan halkının tamamını temsil eden ve halktan seçilmiş 300 üyeden oluşan Kongra-Gel’dir. Kongra-Gel’i tüm Kürdistan’ı temsil eden bir meclis olarak düşünen örgüt, partileri de kurgulamıştır. Bu partiler bulundukları ülkede örgütsel yapılanmayı meydana getirir ve KCK sisteminin bir parçası olarak etkinlik gösterir. Türkiye’de PKK (Partiya Karkerên Kurdistan- Kürdistan İşçi Partisi), Suriye’de PYD (Kürdistan Birlik Partisi-Partiya Yekitiya Kurdistan), Irak’ta PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi-Partiya Çaresera Demokrati Kurdistan), İran’da PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi- Partiya Jiyane Azade Kurdistan), örgütün uzantıları olarak kabul edilmiştir.[13]

KCK yapılanmasının yürütme organı ise; 1 Başkan ve 30 seçilmiş üyeden oluşan Yürütme Konseyi’dir. Yargı organı ise adli, idari ve askeri olarak 3 gruba ayrılmıştır. Bunlar Halk Özgürlük Mahkemesi, Yüksek Askerî Mahkeme ve İdari Mahkemelerdir. Bu mahkemelerin birinci derece ve yüksek mahkeme yapılanmaları oluşturulmuştur. Ayrı olarak en üst yargı mercii ve bir çeşit “Anayasa Mahkemesi” vazifesi görecek Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuştur.

Dört ayaklı bir sisteme dayalı KCK yapılanmasının destekleyici temel paradigmaları; Kent Meclisleri, Demokratik Siyaset Akademisi, Demokratik Toplum Kongresi ve Kooperatifçilikten oluşmaktadır. Kent Meclisleri içlerinde en önemli olan paradigmadır. Keza tabana yayılmada en önemli organ meclistir. Demokratik Siyaset Akademisi, Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği (GABB) yapısında oluşturulmuştur.

Ayrı olarak bunun için Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir yer üzerinde bir Siyaset Akademisi Kampüsü oluşturulmuştur. Demokratik Siyaset Akademisi ile kanun dışı KCK örgütünü yönlendirebilecek entelektüel alt yapının oluşturulması hedeflenmiştir. Kooperatifçilik ile ise; bölgedeki ekonomik kaynaklarının ele geçirilmesi amaçlanmıştır. DTK’nın en önemli stratejisi STK’ları bir çatı altında toplama iddiasıyla Kürt meselesinin STK’lar kapsamında tek muhatabı olmaya çalışmaktır. Örgüt bütün alanlarda Kürtler’in tek temsilcisi olma ve bu nedenle Kürtler’le ilgili konularda tek muhatap olmayı amaçlamıştır.[14]

KCK sistemi; ilk aşamada Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de “demokratik özerklik” kazanmayı, sonrasında ise, “demokratik konfederalizm” ilan ederek bölgede 4 bölümlü bir konfederal Kürdistan devleti kurmayı amaçlamıştır.[15] KCK yapılanması örgütün askeri kanadıyla işbirliği içinde faaliyetlerine devam etmektedir.

[irp posts=”27634″ name=”Aum Shinrikyo Terör Örgütü: Kuruluşu, İdeolojisi ve Saldırıları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Acar, Ü., ve Ö. Urhal, Devlet, Güvenlik, İstihbarat-Terörizm, Adalet Yayınevi, 2007

Altuğ, Yılmaz, Terörün Anatomisi, Altın Kitaplar, 1995

Aydın, Ahmet, Kürtler, PKK ve A.Öcalan, 1992

Başbuğ, İlker, Terör Örgütlerinin Sonu, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2014

Buzoğlu, Mustafa Hüseyin, Körfez Savaşı ve PKK, 1996

Erkal, E., Etniklik ve Terör, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2001

Kaya, İbrahim, Terörle Mücadele ve Uluslararası Hukuk, USAK Books, 2005

Öcalan, Abdullah, Kürdistan Devrimi’nin Yolu/Manifesto, 1984

Özcan, Nihat Ali, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi,

Özeren, Süleyman, Alper Sözer, ve Oğuzhan Başıbüyük, “Bireylerin Terör Örgütüne Katılmasına Etki Eden Faktörler Üzerine Bir Alan Çalışması: PKK/KCK Örneği”, Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Dergisi, 2012, 57

Sandıklı, Atilla, Terörle Mücadele Stratejisi, 2011

DİPNOTLAR 

[1] Yılmaz Altuğ, Terörün Anatomisi, Altın Kitaplar, 1995, s. 19.

[2] İbrahim Kaya, Terörle Mücadele ve Uluslararası Hukuk, USAK Books, 2005.

[3] Ü. Acar ve Ö. Urhal, Devlet, Güvenlik, İstihbarat-Terörizm, Adalet Yayınevi, 2007, s. 322.

[4] E. Erkal, Etniklik ve Terör, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2001, s. 368.

[5] İlker Başbuğ, Terör Örgütlerinin Sonu, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2014, s. 67.

[6] Başbuğ, s. 78.

[7] Abdullah Öcalan, Kürdistan Devrimi’nin Yolu/Manifesto, 1984, ss. 179-80.

[8] Mustafa Hüseyin Buzoğlu, Körfez Savaşı ve PKK, 1996, ss. 183-84.

[9] Buzoğlu, s. 98.

[10] Ahmet Aydın, Kürtler, PKK ve A.Öcalan, 1992, ss. 162-63.

[11] Nihat Ali Özcan, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi, s. 179.

[12] Atilla Sandıklı, Terörle Mücadele Stratejisi, 2011, s. 45.

[13] Sandıklı.

[14] Süleyman Özeren, Alper Sözer, ve Oğuzhan Başıbüyük, “Bireylerin Terör Örgütüne Katılmasına Etki Eden Faktörler Üzerine Bir Alan Çalışması: PKK/KCK Örneği”, Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Dergisi, 2012, 57.

[15] Sandıklı, s. 49.

[/vc_toggle]

Karabağ Sorunun Altında Yatan Enerji Menfaatleri

1992 Yılında Ermenistan tarafından işgal edilen “Dağlık Karabağ” bölgesi, işgal altında durdukça Güney Kafkasya denilen bölgenin tansiyonunun düşmesine engel oldu. Rusya’nın arka bahçesi olarak adlandırılan Güney Kafkasya bölgesinde durum 27 sene sonra öyle bir hâl aldı ki, tarafların bugünlerde yaptığı savaşın son bulması için Rusya’nın bile gücü yetmez oldu.

Fakat yaşanan savaşın sebebini sadece “27 sene önce işgal edilen bir toprak parçasının kurtuluşu” olarak değerlendirmek, günümüz dünya diplomasisine bütünüyle yanlış bir perspektiften bakmakla eşdeğerdir. Hâl böyleyken “Karabağ” sorunun bu günlerde yeniden alevlenmesinin altında farklı menfaatler aramak bizleri komplo teorisyeni yapmaz.

Güney Kafkasya’dan Avrupa’ya Gelen Boru Hatları

Avrupa bilindiği üzere doğalgaz konusunda Rusya’ya mahkumdur. Bu mahkûmiyetin ortadan kalkması için 2 seçenek vardır;

Birinci seçenek, Doğu Akdeniz üzerinde inşa edilmesi planlanan GKRY, Yunanistan, İsrail ve İtalya ortaklı EASTMED boru hattı projesidir. Fakat Doğu Akdeniz’de Türkiye, Cumhuriyet donanmasının verdiği güvenle GUNBOAT diplomasisi uygulayarak, sismik araştırma ve delme filosunu bölgeye gönderip “Mavi Vatan” ‘da araştırmalara devam ederek bölgede Türkiyesiz bir boru hattının inşa edilmesinin mümkün olmadığını bölge ülkelerine göstermiştir. Doğu Akdeniz’de bu sorunun oluşması en çok Rusya’nın işine gelmiştir. Çünkü, Avrupa’ya yine doğalgaz alternatifi bulunamamıştır.

Kafkasya Enerji Hatları

İkinci seçenek ise Azerbaycan’ın sahip olduğu doğalgaz rezervlerinin BTE ve TANAP ile Avrupa’ya taşınacak olmasıdır. Hem Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya maliyeti daha düşük bir boru hattı için hem de Azerbaycan gazının Avrupa’ya taşınması için Türkiye topraklarının konumu inanılmaz değere sahiptir. Bakü-Tiflis-Erzurum boru hattı BOTAŞ ve SOCAR firmaları ortaklığıyla inşa edilmiştir. Bu boru hattının inşa edilmesinin sebeplerinden biri de Türkiye’nin doğalgaz arzında çeşitliliği arttırmak istemesidir. Trans-Anadolu Doğalgaz Boru hattı ise BOTAŞ, SOCAR ve BP ortaklığıyla inşa edilmiştir. TANAP ile bölgede İngiltere’nin de menfaatleri söz konusu olmuştur. Azerbaycan’ın sahip olduğu Doğalgaz rezervlerinin TANAP ile Avrupa’ya sevk edilmesi bu yıl içinde başlamıştır.

Bu durumdan en çok rahatsız olan ülke kuşkusuz Rusya’dır. Rusya’nın, doğalgaz konusunda Avrupa için vazgeçilmez oluşu ortadan kalkmasa da TANAP sayesinde pastadan bir pay da Azerbaycan’a vermek zorunda kalmıştır. TANAP ile Avrupa’ya senelik 12 milyar metreküp doğalgaz taşınması hedeflenmektedir. Karabağ’ın TANAP için mevcut önemi çok manidardır. İşgal altındaki bölgenin Kuzeydoğu köşesinde TANAP ve BTE hatlarının geçtiği Gence şehri bulunmaktadır. Süreci eğer takip ettiyseniz Ermenistan’ın Sovyet Rusya yapımı güdümsüz roketlerle rastgele füze attığı şehir Gencedir. TANAP hattının alabileceği olası bir zararda gaz akışının sekteye uğrayacağını düşünürsek bu mevzu yine en çok Rusya’ya yaramış olacaktı.

Karabağ’da var olan sorunlar sonucunda TANAP hattının zarar görmesi ve gaz akışının sekteye uğraması kuşkusuz en çok Rusya’ya yarayacaktır. Böyle bir durumda Rusya’nın yangına körükle gitmesi en muhtemel durumdur. Rusya göstermelik olarak Karabağ Azerbaycan toprağıdır şeklinde açıklamalar yapmış olsa da Karabağ’ın özellikle kuzey bölgesinin Ermenistan’ın elinde kalması Rusya’nın o bölgede vekil bir güçle TANAP hattını tehdit etmesine yarayacaktır. Olayın enerji menfaatleri boyutu bu şekildeyken Rusya’nın bölgede bir barış elçisi gibi durup olayları yatıştırmaya çalışması sadece Ermenistan’ın Karabağ topraklarından tamamen sürülmesini engellemek için yapmak istediği bir oyalama çalışmasından öte değildir.

TANAP

Ermeni Lobisinin Aktif Olduğu Amerika ve Avrupa’nın Sessizliği

Azerbaycan gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması tüm dünya siyasetinin dışında ve farklı perspektiflerle değerlendirilmesi gereken bir mevzudur. Bu durum öyle bir durumdur ki, senelerdir birbirleriyle ön plânda restleşen ama arka plandan ticari iş birliğinin devam ettiği Türkiye ve İsrail’i bile yan yana getirmiştir. Dünya’nın çeşitli bölgelerinde Azerbaycan’a destek için düzenlenen mitinglerde İsrail ve Türkiye bayrağı yan yana gelmiştir.

Karabağ meselesini dünya siyasi denklemlerinden bağımsız değerlendirmemizi mecburiyet kılan bir başka olay da şüphesiz Avrupa’nın enerji arzındaki tekelden kurtulmak istemesidir. Avrupa, Azerbaycan gazı sayesinde bu tekelden kurtulurken bu kurtuluşun arka plandaki kazananı da Amerika Birleşik Devletleridir. Yıllardır müttefik oldukları Avrupa’nın ezeli düşmanları Rusya’ya doğalgaz konusunda mahkûm, mecbur ve çaresiz olması ABD’yi rahatsız eden bir durumdu. ABD’de Sözde Ermeni soykırımını tanıtacak kadar aktif olan Ermeni lobisinin doğal olarak gerçekleşen bu denklemler karşısında çaresiz kalması, Azerbaycan için adeta bir talih kuşudur.

Ermenistan ile yakın ilişkileri bulunan ve Avrupa’daki Ermeni lobisinin merkezi haline gelen Fransa’nın bile bu konuda cılız seslerden öte konuşamaması Avrupa’nın doğalgaz konusunda Rusya tekelliğinden kurtulmak istediğinin göstergesidir. Ermenistan’a her koşulda destek olan, Rusya’nın yakın dostu olan ve kendi kendini idame ettirecek gücü olmamasına rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin hamiliğini yapmak isteyen Yunanistan bile basit kınamaların ötesine geçememiştir. Ermeni Lobisi, Avrupa ve ABD’de aktif rol oynarken işin içine enerji menfaatleri girince senelerdir yapmış oldukları lobi faaliyetlerinin hepsi boşa çıkmış durumdadır.

1992 yılındaki işgal sonrasında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından AGİT Minsk grubu kurulmuştur. Grupta 3 adet eş başkan vardır ve bu eş başkanların seçildiği ülkeler ABD, Fransa ve Rusya’dır. ABD ve Fransa, günümüzde Rusya’nın doğalgaz konusunda tekel oluşunu ortadan kaldırmak amacıyla şimdiye kadar destek verdikleri Ermenistan’ı yalnız bırakmış, ABD’yi ve Fransa’yı arka bahçesi yapmış olan Ermeni lobilerinin çağrılarına tamamen kayıtsız kalmıştır. Çözüm için var olan Minsk grubunun 3 eş başkanı da şu durumda çatışmaların devam etmesini kendilerine yarar olarak görmektedir.

Orta Asya’daki Doğalgaz Arzında Oluşan Denge Değişikliği

Orta Asya’daki doğalgaz rezervlerinin en büyük alıcısı kuşkusuz Çin’dir. 2030 yılına kadar senelik doğalgaz tüketimi 500 milyar metreküpü geçmesi beklenen Çin’in Türkmenistan’dan aldığı doğalgaz hakkında ve fiyatlandırması konusunda hiçbir bilgi ne yazık ki elimizde yok. Tarafların böyle bir gaz akışı alışverişini ne karşılığında yaptığını bilmediğimiz için Türkmenistan konusunda fazla yorum yapamıyoruz. Fakat, 2020 Yılı itibariyle Rusya, “Sibirya’nın gücü” adlı boru hattını devreye soktu ve bu durum Türkmenistan’ı rahatsız etti. Çünkü Rusya bu zamana kadar nasıl Avrupa için bir tekel konumundaysa, Türkmenistan da Çin için o konumdaydı.

Sibirya’nın gücü boru hattı sayesinde Türkmenistan Çin için artık bir tekel durumunda değil. Bu sebeple bir klasik olarak Türkmenistan’ın yeni ülkelerle doğalgaz satışı anlaşması yapması bekleniyor. Fakat, Avrupa’nın böyle bir çağrı yapması durumunda Türkmenistan’ın Çin ve Rus etkisi sebebiyle nasıl bir cevap vereceği bilinmiyor. Hazar Denizi üzerinden yapılacak bir boru hattının TANAP hattına bağlanması durumunda Avrupa’nın eli Rusya karşısında oldukça güçlenecektir. Bu sebeple Avrupa, Türkmenistan’a ulaşmak için çeşitli yollar deniyor. Çin ve Rusya baskısı sebebiyle Türkmenistan’ın yaşanan bu olaylara nasıl bir refleks göstereceği öngörülemez durumda.

Orta Asya Haritası

Gence Şehrinin Stratejik Önemi

Gence, Avrupa’ya gaz satabilecek konumda olan İran ve Rusya’nın bypass edilebileceği kilit bir şehir konumundadır. Orta Asya’daki, Hazar Denizindeki ve Azerbaycan topraklarındaki doğalgaz rezervlerinin Avrupa’ya taşınmasını mümkün kılan tek ve kilit şehir Gence’dir. Hepimizin kuşkusuz emin olduğu şey şudur ki; Avrupa’nın Rusya’ya bağımlı olmasını istemeyen ABD, İran’dan gaz alınmasını da asla kabul etmez. Bu sebeptendir ki Gence, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Avrupa için hayatı öneme sahiptir.

Karabağ meselesi dünya diplomasisinde denklemlerin farklı işlediğini ve bağımsız bir şekilde değerlendirilmesi gereken bir konu olmakla beraber, Orta Asya’dan tutun ABD’ye kadar bir çok bölgeyi bütünüyle ilgilendiren bir meseledir. Karabağ meselesi Avrupa, ABD ve Türkiye’nin istediği gibi çözülürse “Türkiye, Doğu ve Batı arasında bir köprüdür” sözü gerçeğe dönüşecektir. Bunun gerçek olması için Gence şehrinin güvenliği hayati öneme sahiptir.

Jeopolitik Rekabet: Karayipler

ABD ve Çin’in, Asya-Pasifik’ten sonraki bir diğer jeopolitik çatışma noktası olan Karayipler, jeostratejik konumuyla önem arz ediyor. Karayipler’in, jeostratejik konumunun üzerindeki fırsatlar da bölgenin ekonomi, enerji, askeri ve siyasi açıdan da ilgi duyulmasına sebep oluyor. Çin’in, Batı’nın uluslararası arenadaki ekonomi, siyasi ve askeri hakimiyetini zayıflatmak için birçok bölge ve ülkeler üzerinde yumuşak güç kullandığı bilinmektedir. Şüphesiz bu bölgelerden biri de Karayiplerdir’dir.  Karayipler’in 29 milyonluk nüfusunun yaklaşık 17 milyonu İspanyolca, 6 milyonu Fransızca, 5 milyonu İngilizce ve yarım milyonu da Felemenkçe veya türevlerini konuşmaktadır.

Çin, 21. yüzyılın başlarında Karayipler’de varlığını hissettirdi. Ancak, bazı Karayip ülkeleri Çin’i bölgede hoş karşılamadı. Bölgedeki Belize, Honduras, Saint Lucia, Saint Kitts ve Nevis, Haiti, Guatemala ve Saint Vincent gibi ülkeler, Tayvan’ı Çin’in temsilcisi olarak görüyor ve Tayvan ile diplomatik ilişkiler yürütüyor.

Karayipler’de ABD ile Çin’in, bir soğuk savaş yaşadığı düşünülmektedir. 2014 yılında Venezuela’daki ekonomik krizlerin ve ardından gelen siyasi krizlerin, Karayipler’de yeni Soğuk Savaş’ın ilk büyük parlama noktası olduğu öne sürülmüştü. Barbados’un, Birleşik Krallık’tan koptuğunu ilan ederek bağımsızlığını duyurmasıyla da Karayipler’de soğuk savaşın devam ettiği görülmektedir. Çin, bu süreçte Barbados’ta Kraliçe’nin Devlet Başkanı olarak düşürülmesi çağrılarında ‘büyük rol’ oynamakla suçlandı (1).

China Caribbean Map

ABD’nin Pasifik’teki siyasi ve askeri varlığına karşı harekete geçen Çin, ABD’nin ‘arka bahçesi’ olarak adlandırılan Karayipler’de yatırım ve ticaret anlaşmalarıyla bölgede günden güne etkinliğini artırdı. Çin, kredilere ve yatırımlara ek olarak, ticari bağları derinleştirme ve güvenlik maksadıyla bölge ülkelerini Kuşak ve Yol projesinin içine aldı. Karayipler’de petrol, altın, boksit, su gibi önemli kaynaklara uzun vadeli erişim sağlama arayışı ve ticaret yolunu güvence altına almak; Çin’in bölgedeki en önemli hedeflerindendi.

Çin Neden Karayipler’de?

Çin’in, Karayipler’e girmesinin başlıca 6 nedeni bulunmaktadır:

  • Karayipler’deki ada devletlerinin ekonomik istikrarsızlıkları ve sosyal sorunları, bölge ülkelerini yatırımcılara ve finansman kaynaklarına sevk ediyor.
  • Bir çok yabancı ülke bankalarının ve yabancı yatırımcıların, Karayipler’den ayrılması ve hisselerini satması, bölge ülkelerinin mali kaynak aramasına neden oldu.
  • Bölge ülkeleri, 2008 ekonomik krizinden sonraki süreçte ABD’ye olan mali güvenlerini kaybederek, yeni finansman ve krediler için Çin’e perde araladı.
  • Karayip ülkelerinin elverişli tarım arazileri ve zengin yeraltı su kaynakları, Çin’in bölgeye bakış açısını cazip kılıyor.
  • Karayipler’deki ada devletlerinin bir üs konumunda olarak Güney Amerika sahillerini gözetlemesi, askeri açıdan jeostratejik öneme sahip.
  • Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan Panama Kanalı’nın, Karayipler’e yakınlığı stratejik önem taşımaktadır. Panama Kanalı, Amerika kıtasındaki ticaret hattı ve ABD’nin Doğu kıyılarına hareketi için de kritik önem taşıyor.
Çin’in Güney Amerika ve Karayipler’e Yatırımları

Çin’in Karayipler’e Yatırımları

Çin İhracat-İthalat Bankası (Çin EXIM) ve Çin Kalkınma Bankası (CDB) tarafından Karayip ülkelerine krediler sağlanmakta, yatırımlar yapılmaktadır. Çin’in, Karayip ülkelerinde prestij kazandığı en önemli unsurlar kapsamlı ve büyük ölçekli altyapı projeleri, sağlık kurumları, gayrimenkul konutlar, enerji ve madencilik üzerindeki yatırım olanaklarıdır. Çin’in, bölgede başlıca yatırım yaptığı ülkeleri Trinidad ve Tobago, Jamaika, Antigua ve Barbuda, Guyana, Bahamalar, Grenada, Surinam, Küba ve Dominika oluşturuyor. Antigua ve Barbuda, Saint Lucia, Dominika ve Grenada ülkelerine, Çinliler tarafından vatandaşlık başvuruları artıyor.

Londra merkezli bir ticaret örgütü olan Karayipler Konseyi’nin Genel müdürü Chris Bennett, “Son 15 yılda Çin, Karayipler’de ticari çıkarları için gerekli stratejik varlıkların kontrolünü istikrarlı bir şekilde ele geçirdi. Bölgedeki en büyük iki konteyner limanını kontrol ediyor. Jamaika, Guyana ve Surinam’da büyük miktarlarda arazi, çok sayıda petrol ve gaz yatağı, boksit ve altın maden yatakları satın aldı. Teklif ettiği ucuz kredilerle, rekabet edemeyen birçok Batılı müteahhiti bölgede etkisiz kıldı”(2) demişti.

Çin’in Karayipler’e Yatırımları

Karayip ülkelerindeki ekonomik istikrarsızlık, bölge ülkelerini Çin’in borç tuzağına çekmeye devam ediyor. Çin’in, 2005’ten bu yana sadece altı Karayip ülkesinde 7 milyar dolarlık kredi ve yatırım yaptığı belirtildi. 2005-2018 yılları arasındaki yaklaşık 13 senelik dönemde Çin bankaları (Çin Kalkınma Bankası ve Çin İhracat-İthalat Bankası), Latin Amerika ve Karayip ülkelerine en büyük borç veren ülke konumundaydı. Bölge ülkelerinin kredi borçlarının 140 milyar doları aştığı ifade edilmektedir. Son 25 yılda Çin, Karayipler’e 8,25 milyar dolar yatırım ve kredi sağladı. Karayip Kalkınma Bankası, bölgenin altyapısını önümüzdeki on yılda yenilemek ve güçlendirmek için yaklaşık 30 milyar dolar gerektiğini açıkladı (3).

Çin, farklı dönemlerde Karayip ülkelerine askeri ekipman ve teçhizat hibesinde bulundu. Guyana’ya 1 adet Y-12 nakliye uçağı, askeri tahkimat malzemeleri ve 2,6 milyon dolar değerinde zırhlı araçlar, Jamaika’ya hafif silahlar, Barbados’a kıyı devriye gemisi ve Trinidad ve Tobago’ya da askeri motosikletler hibe etti. Aynı zamanda Karayip ülkelerinin güvenlik güçleri, Çin’de profesyonel askeri eğitim ve tatbikat kurslarına da katılıyorlar.

Çin, pandemi dönemiyle de Karayipler ülkelerine Kovid-19 nedeniyle test kiti, maske ve aşı bağışında bulundu. Trinidad ve Tobago’ya 4,000 test kiti ve kişisel koruyucu ekipman; Barbabods’a 30 bin doz Sinovac aşı, Jamaika’ya 3.000 test kiti ve dört ventilatör, Dominik Cumhuriyeti’ne 15.000 test kiti ve dört ventilatör ve Küba’ya da 66.000 maske bağışında bulundu.

Çin’in Barbados’a Yatırımları

Ticaret ve Kaynaklar

Çin’in ticari yatırımları ve sağladığı krediler, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının zengin olduğu Karayip ülkelerinde yoğunlaşmıştır. Karayipler, ticari açıdan Çin için orta gelirli bir pazardır. Çin için boksit, nikel ve şeker kaynağı olan Karayip ülkeleri Jamaika, Guyana, Surinam ve Trinidad ve Tobago civarında 8 milyar varilin üzerinde petrol rezervi, Çin için büyük öneme sahip. Ayrıca Küba’da çeşitli metaller ve cevherler, Trinidad ve Tobago’da petrol ve gaz, Surinam’da, Guyana’da çeşitli mineraller ve kereste ve Jamaika’da alüminyum boksit, kaynakları bulunmaktadır (4).

Boksit madenciliği, Jamaika’daki en büyük ikinci endüstridir. 2008 yılında küresel ekonomik kriz nedeniyle kapanan Jamaika’nın Alpart maden ve rafineri şirketi, Çin’e ait Jiuquan Demir ve Çelik Şirketi (JISCO) tarafından 2016 yılında alındı (5).

Çin ile Karayip ülkeleri arasındaki ticaret hacmi 2002’de 1 milyar dolar iken  2019’da 8 milyar dolara yükseldi. Çin, 2019 itibariyle Karayipler’e 6,1 milyar dolarlık ihracat gerçekleştiriyor, 1,9 milyar dolarlık da ithalat yapıyor. 2015 yılında Surinam Merkez Bankası’nın, Çin ile 1 milyar yuan (154.34 milyon $) değerinde Swap Anlaşması imzaladığı bilinmektedir. Ayrıca, Surinam’ın bir diğer para birimi Çin yuanıdır. Surinam, Çin yuanı kullanan tek Karayip ülkesidir (6).

ABD Başkanı Biden ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping

Değerlendirme

Çin’in, ‘yatırım’ adı altında girdiği Karayipler’e, yumuşak güce dayanarak uzun vadede ‘yağmacı’ olarak kalması muhtemeldir. Bölgeye yapılan yatırımlar ve tahsis edilen krediler, bölge ülkelerinin sosyo-ekonomik durumunu ve siyasi egemenliğini daha da olumsuz yönde etkileyebilir. Çin’in, kredi tahsis ettiği ülkeler mevcut ekonomik düzende sağlam adımlar atmazlarsa gelecekte borç bataklığına sürünerek, geçmiş kaderlerini tekrardan yaşayabileceklerdir. Bu durum, kısa vadede mümkün gözükmese de coğrafyada değişen siyasi ve askeri konjonktür buna elverişli olacaktır.

Çin ve Karayipler arasında ilerleyen diplomatik ilişkilere ve geliştirilen ticari bağlara, Karayip ülkelerinin dikkatli yaklaşarak adımlar atması gerekmektedir. Çin’in, bölgeye girişinin sadece yatırım ve karşılıklı işbirliği çerçevesinde olmadığı bilinmeli, şirketlere ve yatırımcılara kısıtlı tavizler verilmelidir.

ABD ve Çin arasında Karayipler’de yaşanan jeopolitik rekabette, ABD’nin bölgedeki mevcut durumu lehine olarak değiştirmesi zor gözükmektedir. Bu minvalde ABD’nin, Karayip ülkelerinin çıkarlarını ve kalkınmalarını desteklemesi, kısmen de olsa olumlu sinyaller almasına olanak sağlar. Ancak, ABD’nin geçmişte bölgeye yönelik baskıcı ve aşağılayıcı politikaları ülke halkları tarafından güvensizliğe neden olmuştur.

Asya-Pasifik’te artan gerilim ve ABD-Çin arasındaki siyasi iklim göz önünde bulundurulduğunda, Karayipler’de yeni bir soğuk savaşın yaşandığını görebiliriz. Ayrıca Soğuk Savaş’ın zirve noktası olan Küba Füze Krizi’nin, çeşitli şartlar altında önümüzdeki yıllarda Karayipler’de gerçekleşmesi de ihtimaller arasındadır. Karayipler’de, Çin’in yatırım diplomasisiyle yürüttüğü mücadele, ABD’nin bölgedeki siyasi kazanımlarını her geçen gün eritmektedir.

Caribbean Map

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) China’s Opaque Caribbean Trail: Dreams, Deals and Debt/CJİN/December 2019

(2) China has invested £685BILLION in 42 nations since 2005 as critics accuse UK of being ‘asleep at the wheel’/Mail Online/November 2021

(3) China belts TT/News Day/June 2018

(4) Jamaica has China to thank for much-needed infrastructure/ CBC November 2019

(5) Inter-American Development Bank/Chinese Rise in the Caribbean/Mark D. Wenner Dillon Clarke 2016

(6) China’s Advance in the Caribbean/Wilson Center/Semtemper 2020

[/vc_toggle]

1970’li Yıllar Türkiyesi’nde Kültürel Ortam ve Toplumsal Yaşam

Toplumsal ve kültürel yapıdaki köklü dönüşümler, sanayileşme olgusunun ortaya çıkardığı sorunlar, köylerden kentlere ve yerleşme birimlerine göçler, teknoloji ve iletişim alanındaki hızlı gelişmeler, bunlara bağlı yan etkenler, kökü 70’lerden önceye dayanan bir oluşumun devamını oluşturmuştur. Bu dönemde hızlı ve dengesiz kapitalistleşmenin de etkisiyle kendilerini farklı yollarla ifade etmek isteyen aşırı uçlar, “sağ”, “sol”, “İslâmcı”, “milliyetçi” gibi ideolojik söylemlerle kutuplara ayrılmıştır. Bunun yanında siyasi partiler içerisinde de gözlenen bu çeşitlilik ve bölünmüşlük gündelik hayata da yansımış, aynı düşüncede olanlar kendi kültür derneklerini, yayın organlarını, tiyatro gruplarını ve ortak giyim biçimlerini oluşturmuşlardır (Belge, 2002b;846).

Toplumdaki kutuplaşmanın boyutlarını göstermesi bakımından, 70’lerin sonlarına doğru her ilde, her mahallede “sağcı”/“solcu” örgütlerin elinde bulunan “kurtarılmış bölgeler” in oluşturulması, insanların siyasi tercihlerinden dolayı kolaylıkla hedef haline gelmesi tipik bir örnek oluşturur. Sokaklarda yaşanan çatışmalar, protesto gösterileri, boykotlar, ölümler, sıkıyönetim uygulamaları, basına, ifadeye getirilen yasaklamalar kitlelerde huzursuzluğa yol açmış, üniversiteler başta olmak üzere toplumun her katında siyasallaşmanın etkileri yoğun bir biçimde görülmeye başlanmıştır. Devrim ve proletarya sözcükleri, işçi marşları, eşitlik, sosyal adalet, sınıf savaşımı, milli-demokratik devrim/sosyalist devrim, ulusal sanayi, yeniden planlama ve devletçilik, ulusal kurtuluş ve devrimci romantizm dönemin moda söylemleri haline gelmiş, vatan uğruna, inançları uğruna ölmek, kendini halkların kardeşliğine adamak, enternasyonalizm ve militanlık yükselen değerler olmuştur (Baydar, 1999;25).

Öte yandan, 70’li yıllar, Türkiye’nin teknolojik gelişimi açısından da bir geçiş dönemi olarak değerlendirilmektedir. Özellikle otomotiv sanayide, takım tezgâhları, makine imalatı, fabrika donanımı gibi alanlarda yerli üretime geçilmesi, tesislerin artırılması gibi önemli atılımlar yapıldığı görülmüştür (Sayın, 2002;2486). Bu dönemde hız kazanan sanayileşme olgusu, yalnızca tüketim kültürünün oluşmasına değil aynı zamanda köyden kente göç hareketinin hız kazanmasına, Ankara, İstanbul gibi şehirlerde nüfusun yoğunlaşmasına ve yurt dışına işçi olarak gitmek isteyen insan sayısının artmasına yol açmıştır. Köyden kente göçlerin en önemli etkisi olarak 70’lerde “arabesk müzik”le birlikte “arabesk kültür”ün oluşması söylenebilir. Arabesk kültür, feodal kimliğini ve geleneksel değerlerini köyünde bırakan kitlelerin, kentsel yaşama uyum problemi yaşaması ve kendine özgü değerler sistemi oluşturmasının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır (Toprak,2002;251).

70’lerde toplumsal yaşama etki eden bir diğer unsur ise televizyonun 1970’li yıllarda hızla yaygınlaşmaya başlamasıdır. Televizyonun toplumsal yaşama katılmasının en önemli etkisi, iletişim olanaklarının artması ve taraflı yayıncılık nedeniyle devletin kültür politikalarının kitlelere en kısa yoldan ulaştırılması olmuştur. Televizyon, her şeyden önce toplumun eğitilmesinde bir araç olarak görülmüş, halkı kendi sorunlarından, dünya sorunlarından haberdar etmesi, devlet-halk ilişkilerini sağlamlaştırması, kalkınma bilincini kazandırması beklenmiş, özellikle, “köylerin ve köylülerin bilgi ve görgü ufuklarını genişletmesi” için televizyon alıcılarının yurdun en ücra köşelerine kadar yaygınlaştırılması amaçlanmıştır. Televizyonun radyonun önüne geçmesinin temelinde ise “halk gördüğüne inanır” düşüncesi yatmıştır (Toprak,2002;378).

Öte yandan televizyon, toplumun eğlence anlayışına, yaşam tarzına ve dünya algısına da etki etmiş, örneğin; TRT’de yayımlanan yerli ve çoğu Amerika kaynaklı yabancı diziler, ailece izlenmenin ötesinde komşuların da dâhil olduğu sosyal ortamlar oluşturmuş, başka dünyalar, başka yaşama biçimleri bu diziler aracılığıyla görünür olmuştur (Tunç, 2001;85). Televizyon, reklam tarihinde de yeni bir dönem başlatmış, o güne kadar gazetelerin tekelinde olan reklamcılık, televizyon aracılığıyla çok daha hızlı bir biçimde kitlelere etki etmeye başlamıştır (Toprak,2002;378). Televizyon sinema sektörü açısından da önemli bir gelişme olmuştur.

70’li yılların başta gelen sorunlarından biri olan sansürle mücadele eden sinema sektörünün, bir yandan ekonomik sıkıntıları aşmaya çalıştığı bir yandan da kitleler üzerinde etkili olmaya başlayan televizyonla rekabet etmenin yollarını aradığı görülmüştür. Sinema, edebiyat ve diğer sanat alanlarında politik söylemlerin öne çıkmasında 1970’lerin ortalarına doğru artan terör olayları ve giderek yükselen toplumsal muhalefet önemli bir rol oynamıştır. Bu bağlamda bu dönemin sinemasında ağırlık kazanan diğer temalar; politika ve İslâm olmuştur (Toprak,2002;244). Nitekim 1970’te çektiği Umut filmiyle çıkış yapan, 1971’deki Adana Altın Koza Şenliği’nde her üç filmi de ödüle değer bulunan Yılmaz Güney politik sinema adına bu döneme damgasını vururken, 1970’te çekilen Yücel Çakmaklı’nın Birleşen Yollar adlı filmi “İslamcı Sinema” olarak adlandırılan akımın ilk örneği olarak değerlendirilmiştir (Özön,2002;1899). Öte yandan, önceleri müzikte ortaya çıkan arabesk olgusu, sinemada da ilgi görmeye başlamış, Lütfi Akad’ın 1971’de çektiği, Orhan Gencebay’ın başrolünü oynadığı Bir Teselli Ver adlı filmle başlayan bu yeni anlatım biçimi, büyük kentlerde yaşayan, siyasi ve ekonomik bunalımların etkisiyle isyan eden toplulukların kendilerini ifade etmelerinin bir yolu olmuştur.

1970’lerin edebiyatında da sinemayla benzer bir biçimde 12 Mart’ın ve toplumsal dönüşümün etkileri görülmüştür. 1971 askeri müdahalesinin ardından yaşanan süreçte, toplumdaki politikleşmenin hızlanması, kentlere göçün ve çarpık kentleşmenin yarattığı sorunlar, işsizliğin yarattığı dış göç, edebiyatın başlıca konularını oluşturmuştur. Bu yıllar boyunca romanlarda en çok işlenen konular, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik, siyasal durum ve var olan düzenin değişmesi gerekliliği olarak karşımıza çıkmıştır. Düzenin değişmesine ilişkin görüşlerin en büyük dayanağı ise, 1960’lardan itibaren yaygın bir biçimde çevirisi yapılan sosyalizmin ana metinleri olmuştur. Romanlarda sıklıkla köy, köylünün durumu, kentleşme, burjuvazi, işçi sınıfı ve aydınların sorunları ele alınır. Örneğin; Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti (1973), Yusufçuk Yusuf (1975), Fakir Baykurt’un Köygöçüren (1973), Keklik (1975) adlı romanları, ağalık düzenini, toprak kavgalarını, köyden kente göç olgusunu konu edinirken; dönemin bunalımlı yapısını, politik çatışmaları, sınıf kavgalarını, işçi hareketini ve işkence olaylarını anlatan Erdal Öz’ün Yaralısın (1974), Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi, Samim Kocagöz’ün Tartışma (1974), Füruzan’ın 47’liler (1974) gibi romanları, “12 Mart Romanları” olarak adlandırılmıştır (Ertop,1977;15). Bu dönemde ayrıca, kentlerde yaşayan, Batı’nın değerleriyle yetişmiş aydınların iç çatışmalarını, sistemle olan ilişkilerini irdeleyen, burjuva yaşam tarzını alaycı bir dille ele alan romanlar da gündeme gelmiştir. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar (1971) ve Tehlikeli Oyunlar’ı (1973), Çetin Altan’ın Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü (1974) kitapları bu anlayışta yazılmış romanlara örnektir (Ertop,1977;16).

Oğuz Atay’ın Tutunamayanları’ndan

70’li yılların müziğinde ise, dönemin ruhunu yansıtan çok seslilik egemen olmuştur. Bu dönemde gazinolar eğlence hayatına yön vermeyi sürdürmüş, bir müzik yapıtının televizyon ekranlarında yayımlanması, Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği, Türk Hafif Batı Müziği’nin “seçkin” örneklerine yer veren TRT’nin denetiminden geçtikten sonra mümkün olabilmiştir (Tunç,2001;142). 70’lerde “Anadolu Pop” yapmak ve dinlemek modadır. Özellikle Barış Manço’nun yaygınlaştırdığı, Anadolu folkloru, yerel deyişler ve atasözlerinden beslenen bu müzik türü, Moğollar, Üç Hürel ve Modern Folk Üçlüsü gibi gruplarca da benimsenmiştir.

İlk kez 1975’te Eurovizyon Şarkı Yarışması’na katılan Türkiye, Semiha Yankı ile temsil edilirken, popüler müzikte Erol Büyükburç, Füsun Önal, İlhan İrem, Nilüfer, Yeliz, Sezen Aksu gibi günümüzün tanınmış şarkıcılarının isimleri duyulmaya başlamış, hayat pahalılığından bunalan, köyden kente göç etmiş, kente uyum sağlayamamış, kaderci ve yoksul kitleler “arabesk müzik”in önemli temsilcilerinden Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur’un şarkılarıyla rahatlamaya çalışmışlardır. Yine bu dönemde Türkiye’nin değişen politik çehresi müziğe de yansımış, grevler, boykotlar, eylemler sanatçıların birçoğunu daha açık bir biçimde tavır almaya yöneltmeye başlamıştır. Bu dönemde halk müziği ilgi görmekte, Âşık İhsani, Âşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş gibi halk müziği sanatçıları, siyasi nedenlerden dolayı TRT’ye çıkamasalar da, kitlelerce tanınmakta ve izlenmişlerdir. Selda Bağcan, Edip Akbayram, Cem Karaca gibi isimler ülke gerçeğini dile getiren şarkılarıyla benimsenirken, özellikle Ruhi Su, “sol” düşüncenin müzikteki simgesi haline dönüşmüş, muhalif tavrıyla öne çıkmıştır (Tunç,2001;146).

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Baydar, Oya (1999),” Muasır Medeniyet ‘Ütopyasında ‘ Köşe Dönme’ Hayaline”, 75 Yılda Değişen Yaşam Değişen İnsan Cumhuriyet Modaları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.

Belge, Murat (2002b),” Türkiye’de Günlük Hayat”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi-3, İletişim Yayınları, İstanbul.

Özön, Nijat (2002), “ Türk Sineması”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi-7, İletişim Yayınları, İstanbul.

Toprak, Bedirhan (Ed.),(2002), Cumhuriyet Ansiklopedisi (1923-2000), Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.

Tunç, Ayfer (2001), Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek- 70’li Yıllarda Hayatımız, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

[/vc_toggle]

Ortadoğu’daki Çatlağın Adı: BAE – Suudi Arabistan

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’da birlikte hareket ederek politikalar üretmesini Arap Baharı sürecinin başlangıcıyla bağdaştırmak doğru olacaktır. Bu süreçten itibaren iki devlet Ortadoğu’da çatışma ve kaosun olduğu hemen her bölgede birlikte hareket ederek çatışmayı derinleştirmiştir. Arap Baharı süreciyle Ortadoğu ülkelerindeki halklar insan hakları ve demokrasi söylemleri ile mevcut krallıkları ve statükoyu yıkmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda bu özgürlükçü hareketi Müslüman Kardeşler- İhvan ile sembolleştirmiştir. Ortadoğu’da mevcut düzenin devam etmesini isteyen ve krallıkların yıkılmasından endişe eden BAE ve Suudi Arabistan çatışma bölgelerinde karşı devrimci bir siyaset güderek Müslüman Kardeşler karşıtı oluşum, topluluk ya da kişilere destek vermiştir.

Müslüman Kardeşler’in Kurucusu Hasan el-Benna

Bu çalışma BAE ve Suudi Arabistan siyasetinin mimarı olan veliaht prensler Muhammed Bin Zayed ve Muhammed Bin Selman’ın portresini çizdikten sonra uyguladıkları siyasetin nasıl tersine döndüğünü ve ABD politikasına paralel olarak değişen denklem içerisinde nasıl yer aldıklarını ortaya koyacaktır.

Veliaht Prensler 

11 Mart 1961 yılında Abu Dabi’nin Ayn kentinde dünyaya gelen Muhammed Bin Zayed İngiliz Kraliyet Akademisinden mezun olmuştur. Askeri ve güvenlik konularında eğitim alan veliaht prens, aldığı eğitimlere paralel şekilde ülkesinde görevler almış ve ülkesine bu alanlarda hizmet etmiştir.

Muhammed Bin Zayed

Eğitimini yurtdışında alması sebebiyle birçok küresel aktör ile yakın temas içerisinde yer alarak siyasi portföyünü genişletmiştir. 2004 yılında babasının vefat etmesi sonucunda ağabeyi BAE kralı olmuş ve kendisi de veliaht prens olarak ilan edilmiştir. Bu süreçten sonra bölgesel ve küresel siyaset sahnesinde aktif olarak yer alan Muhammed Bin Zayed’in asıl olarak parlaması ve kendisini BAE içerisinde kanıtlaması 2008 küresel ekonomik krizinde gerçekleşmiştir. BAE ye bağlı Dubai Emirliğinin petrole dayalı olmayan ekonomisinin geçim kaynağı ticaret ve turizm sektörüne dayalıydı. 2008 krizinde ekonomik ve finansal desteğini Dubai emirliğinden esirgemeyen Muhammed Bin Zayed BAE’nin 7 emirliğinin de desteğini arkasına almıştır [1].

31 Ağustos 1985 yılında doğan Muhammed Bin Selman veliaht prens olarak ilan edilinceye kadar bölgesel ve küresel çapta bilinmeyen bir isimdi. Babasının Kral olmasıyla yıldızı parlayan ve yükselişe geçen Muhammed Bin Selman küresel çapta bilinen bir isim olmaya başladı ve dikkatleri üzerine çekti. 2015 yılında babası Selman’ın Kral olmasıyla Savunma Bakanlığı koltuğuna ve Veliaht Prens Muhammed Bin Nayif’in yardımcılığına getirilmiştir.

Muhammed Bin Selman

Böylelikle Naif’den sonra veliaht prensliğe giden yolda Muhammed Bin Selman’ın önü açılmış oluyordu. 2017 yılında Trump’ın ABD Başkanı olarak göreve başlamasının ardından da Kraliyet kararı ile Naif görevden alınmış ve yerine hazırlanan isim Muhammed Bin Selman veliaht prens olarak tayin edilmiştir [2].

Ortadoğu’daki Birliktelik 

Muhammed Bin Zayed ve Muhammed Bin Selman arasındaki birlikteliğin ana eksenini karşı devrimci siyasi duruş ve bölgedeki İhvan yükselişinin engellenmesi olarak ifade etmek yerinde olacaktır. İki ülke Arap Baharı sonrasında bölgedeki demokrasi ve insan hakları temelindeki talepleri şiddet ve kaos ile örselemiştir. Bu doğrultuda Libya’da karşı devrimci olarak göze çarpan aktör ve Müslüman Kardeşler aleyhinde silahlı faaliyetler yürüterek Libya’nın doğusunda gayri hukuki bir yönetim tesis eden Halife Hafter, iki ülke (Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri) tarafından askeri ve finansal anlamda desteklenmiştir. Libya’nın batısında kontrolü elinde bulunduran ve Libya’nın meşru hükümeti olan Ulusal Mutabakat Hükümeti BAE’nin bu desteğine olan tepkisini dile getirmektedir [3].

Halife Hafter

Libya’daki iç savaşı körükleyen ve insanlık dramının artmasına neden olan bu politikaların ısrarından vazgeçmeyen BAE bölgedeki paralı askerleri finanse etmekten ve maaşlarını ödenmekten de geri durmamıştır. Bölgedeki Rus, Çad ve Sudanlı paralı askerlerin finansörü olmakla kalmamış bölgedeki askeri üsleri ve aşiret yapılanmalarını da silah ve mühimmat anlamında desteklemiştir [4].

BM 2011 yılında Libya’da başlayan iç savaşın şiddetlenmesi ve savaşan tarafların aşırı silahlanması neticesinde çözümsüzlüğün derinleşmesi üzerine Libya’ya silah ambargosu uygulamıştır. BAE ve Suudi Arabistan bu ambargoyu delmek ve Halife Hafter’e askeri destekte bulunmak için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Bu doğrultu da paravan şirketler kurarak ve bölgedeki aşiret unsurlarından yerel destek alarak Hafter’e askeri teçhizat ve mühimmat yardımında bulunmuştur. Bu yardımların içeriği hakkında net bilgiler olmasa da uçak, helikopter, hava savunma sistemleri, iha, siha ve bu askeri malzemelerin kullanılması için mühimmat temin edildiği düşünülmektedir [5].

Ortadoğu’da bir diğer çatışma bölgesi olan Mısır ve bölgedeki aktör darbeci Sisi Suudi Arabistan ve BAE tarafından fonlanmış ve uluslararası platformlarda desteklenmiştir. Bu doğrultuda seçimle iş başına gelen cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, General Sisi’nin askeri darbesi ile görevden alınmış ve bu darbeye iki ülke tarafından meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. 2014 yılında Suudi Arabistan’ın Sisi yönetimine destek amacıyla başlatmış olduğu kampanyaya ilk olumlu dönüş yapan ülke BAE olmuş ve iki ülkenin Mısır özelindeki birlikteliği bir kere daha gün yüzüne çıkmıştır [6]. 2020 yılında ise benzer bir siyasi destek Sisi yönetimine iki ülke tarafından verilmiştir. Libya’da şiddetlenen iç savaşı bahane ederek ülkesinin sınırlarının savunulması gerektiğini gerekçe gösteren General Sisi, Libya’ya yönelik bir askeri harekatın seçenekler arasında yer aldığını ifade etmiş ve Suudi Arabistan ile BAE ikilisi bu açıklamanın ardından Sisi’ye destek oldukları yönünde beyanlarda bulunmuşlardır [7].

General Sisi

Mısır’daki İhvan yapılanması ve Müslüman Kardeşler hareketini sınırlarından ve Ortadoğu coğrafyasından uzak tutmaya çalışan BAE ve Suudi Arabistan müttefikliği politikalarının ana eksenini bu doğrultuda oluşturmuştur. İkili ittifak, bölgedeki aktörlere bu politikaya uygun davranması şartı ile mali ve askeri destekte bulunmuştur. İkili ittifak tarafından Mısır’daki İhvan karşıtı politikaya kurban giden bir diğer ülke ise Katar olmuştur. Katar Müslüman Kardeşler hareketini desteklemiş ve bu hareketin Katar menşeili Al Jazeera isimli yayın organı üzerinden propaganda faaliyetlerini yürütmesine olanak tanımıştır. Bu nedenden dolayı başını ikili ittifak ülkeleri olan Suudi Arabistan ve BAE’nin çektiği bölge ülkeleri (Mısır ve Bahreyn) Katar ile tüm siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri askıya alarak ambargo uygulamıştır [8].

Katar’a uygulanan ambargo ve ikili ittifakın bölge içerisinde yürüttüğü cesur ve aksiyonel dış politikayı Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle bağdaştırmak doğru olacaktır. Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin ardından ilk yurtdışı seyahatini Suudi Arabistan’a yapması ve burada çok konuşulan küre pozunu vermesi ikili ittifaka mensup ülkelerin elini güçlendirmiştir. Ayrıca bu ziyaretten sonra Suudi Arabistan ve ABD arasında 460 milyar dolarlık silah satış anlaşmalarının imzalanması ABD’nin ikili ittifaka zımni desteği olarak yorumlamak doğru olacaktır [9].

Birlikteliğin Ayrılığa Dönüşmesi 

İkili ittifakın ayrılığa dönüşmesi ve ikili çıkarların çatışmaya başlaması Yemen Krizinde kendisini göstermeye başlamıştır. Yemen’de İran destekli Husi güçlerinin Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit etmeye başlaması bölgeye Suudi Arabistan müdahalesinin önünü açmıştır. Husilerin, Suudi Arabistan’ın petrol şirketi Aramco’ya yönelik saldırıları ve bölgedeki artan İran etkisi Suudi Arabistan’ı endişelendirmeye başlamıştır.

Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesi üzerine Cumhurbaşkanı Hadi istifa ederek Suudi Arabistan’a sığındı ardından Aden’e geçerek istifasını geri çektiğini açıkladı. Bu süreçte ise İran destekli Husiler Yemen’in büyük çoğunluğunu kontrol altına aldılar [10]. Bu kapsamda 2015 yılında Muhammed Bin Selman tarafından oluşturulan Arap Koalisyonu Yemen’e askeri harekat başlatmış ve bu sürece BAE de destek vermiştir. Bu askeri müdahaleden sonra Yemen’deki savaş daha da körüklenmiş ve çözümsüzlük daha da derinleşmiştir. [11]. BAE ve Suudi Arabistan ittifakı bölgede birçok sivil hedefleri vurmuş ve sivil katliamlara imza atmıştır. Bu insanlık dramına göreve yeni gelen ABD Başkanı Joe Biden dikkat çekmiş ve Yemen’e yönelik insanlık katliamlarının sorumlusu olarak üstü kapalı bir şekilde ikili ittifak ülkelerini göstermiş ve  eleştirmiştir [12].

Bu ana kadar iki ülke arasında ortak şekilde devam eden Yemen politikası yavaş yavaş ayrışmaya başlayarak yerini her bir devletin menfaatleri doğrultusunda hareket etmesi politikasına terk etmiştir. Yemen’de ayrılıkçı bir örgütlenme olan Güney Geçiş Konseyi (GGK) 2017 yılında BAE desteğinde kurulmuştur ve Yemen’de güney-kuzey olmak üzere iki yapılı bir sistemi arzulanmaktadır [13]. Yemen’deki ekonomik zenginlikler ağırlıklı olarak ülkenin güneyinde yer almaktadır.

Buna mukabil önemli ekonomik değere sahip stratejik liman bölgelerinin de ülkenin güneyinde yer alması ikili bir Yemen iddiasında bulunan GGK’nin Suudi Arabistan destekli Yemen Merkezi Hükümeti Başkanı Mansur Hadi tarafından sıkça eleştirilmesine neden olmaktadır. İki ülkenin Ortadoğu politikası böylece Yemen de ayrılık göstermiş ve BAE’nin kendi menfaatlerini önceleyen siyasi tavrı iki ülkenin 2011 Arap Baharından sonra ilk kez farklı politikalar izlemesine neden olmuştur [14].  BAE’nin ülkenin güneyinde yer alan ve Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Basra Körfezine yakınlığıyla bilinen Sokotra adasına yönelik GGK üzerinden gerçekleştirdiği işgal son derece önemli ve stratejik bir değere sahiptir [15].

BAE ve Suudi Arabistan arasında yaklaşık 10 yıldır süren siyasi ortaklığın bittiğinin bir diğer işareti de Katar’a uygulanan ekonomik ambargonun kaldırılmasında Suudi Arabistan’ın istekli olması ve ambargonun kaldırılmasına ön ayak olmasıdır. İsrail ile Arap devletlerinin Abraham anlaşmalarıyla normalleşme sürecine girmesi de Trump döneminin bir diğer politik dayatmasıydı. ABD, Abraham anlaşmalarıyla Arap devletlerinin dış politikasını bu anlaşmalara taraf devletlere silah satma ayrıcalığı tanımasıyla satın almıştır. Suudi Arabistan ise Abraham anlaşmalarına mesafeli durarak BAE’nin Abraham anlaşmalarıyla üstlendiği misyonu kabul etmemiştir.

İkili ittifakın dağılmaya başlamasının siyasi nedenleri olduğu kadar ekonomik nedenleri de vardır. Hatta öyle ki ekonomik nedenlerin sayısı ve ağırlığı siyasi nedenlerin de temelini teşkil etmekle birlikte siyasi ayrışmadan daha ağır basmaktadır. İkili ittifakın dağılmasının gün yüzüne çıktığı alan OPEC zirvesi olmuştur. OPEC zirvesinde BAE, Suudi Arabistan ve Rusya’nın petrol üretim kısıtlamasının 2022 yılına kadar devam etmek istemesine itiraz etmiştir. Böylece iki ülke arasında sorun ayyuka çıkmış ve OPEC zirvesi iki ülke arasında krize neden olmuştur [16].

BAE’nin Körfez ve Ortadoğu coğrafyasında küresel sermayeyi elinde bulunduran şirketlerinin ticari ofislerinin de yer aldığı bir turizm ve finans şehri olduğu unutulmamalıdır. Petrol sonrası dönem için ülkelerini ve ekonomilerini hazırlamaya çalışan iki petrol zengini ülkenin finans ve turizm eksenli çatışması da ikili ittifakın dağılmasının bir başka nedenidir. Muhammed Bin Selman, küresel şirketlerin Suudi Arabistan’dan kamu ihalesi alması için ihaleye katılan şirketlerin ofisinin ve bölgesel merkezinin Suudi Arabistan’da yer almasını şart koşmuştur. Böylece BAE’nin finans merkezi olma iddiası Muhammed Bin Selman tarafından engellenmiştir [17].

OPEC zirvesinde gün yüzüne çıkan ekonomik nedenlerin bir başkası ise Suudi Arabistan’ın bölgesel ve küresel ölçekte havayolu şirketi kurarak transit yolcu taşımacılığında Suudi Arabistan’ı dünyada önemli ülkeler arasına sokmaktır. Katar ve BAE’nin havayolu taşımacılığındaki bölgesel üstünlüğüne son vermeye yönelik olan bu girişim ikili ülkenin karşı karşıya gelmesindeki diğer bir nedendir. Bu doğrultuda Suudi Arabistan Covid-19 salgınını gerekçe göstererek BAE’ye olan seyahatleri geçici süreyle askıya almış ve bu askıya alma işlemini Körfez bölgesinde sadece BAE’ye uygulamıştır [18].

İkili ittifakın ekonomik olarak rekabet etmesinde ve karşı karşıya gelmesindeki diğer bir neden de Suudi Arabistan’ın Tebuk bölgesinde değeri 500 milyar doları bulan ekolojik şehir inşa etme girişimidir. BAE’nin Dubai şehrinde turizm sektörü için yaptığı yatırımları gölgede bırakacak bu girişim iki devletin turist çekmek için rekabet etmesi anlamına gelecektir. Ayrıca Neom şehrinin inşasında yer alacak şirketlerinde kamu ihalesi alabilmesi için merkezlerini birer birer Suudi Arabistan’a taşıdığını birlikte düşünürsek aradaki ekonomik ve finansal rekabetin her geçen gün artacağını söylemek mümkündür.

Dubai

Sonuç 

ABD’nin Ortadoğu politikasındaki değişkenliğine paralel şekilde ilerleyen ikili ittifakın seyri her geçen gün daha da değişmektedir. Arap Baharı’nın yaydığı Müslüman Kardeşler hareketinin Ortadoğu’da estirdiği demokrasi ve özgürlük havası, ikili ittifakın karşı devrimci atağıyla çoğu bölgede örselenmiştir.  Bu süreç içerisinde ikili ittifak Katar Krizi ile bir başka Körfez ülkesi olan Katar’a abluka uygulamış ve karşı karşıya gelmiştir.

Joe Biden ABD Başkanı olmasının ardından önceliğini Ortadoğu’dan Asya-Pasifik bölgesindeki Çin tehlikesi ile mücadeleye kaydırmıştır. Bu gelişme Ortadoğu’daki ülkelerin daha pragmatik ve çıkar odaklı davranarak bölgesel ittifaklar oluşturmalarına ve güvenlik algılarını değiştirmelerine neden olmuştur. İkili ittifak ilk çatlağını Yemen’de üstü kapalı bir şekilde göstermiş ve BAE Arap Koalisyonundan ayrılarak bölgede kendi politikasını izlemeye başlamıştır. İttifakın dağılmasındaki bir diğer nedeni de ekonomik etkenler oluşturmaktadır. Ortadoğu’da petrole dayalı ekonomilerin kendisini yavaş yavaş alternatif kaynaklara yöneltmesi iki devlet arasındaki ekonomik rekabetin daha da sertleşmesine olanak sağlamaktadır. İlerleyen aylarda iki ülke ilişkilerindeki gerginliğin tırmanması ve bölgedeki ittifak yapısının çeşitlenmesi beklenmektedir.

[irp posts=”24935″ name=”BAE’nin Karanlık Dış Politikasının Altında Yatan Nedenler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.trthaber.com/haber/dunya/portre-orta-dogunun-karanlik-prensi-muhammed-bin-zayed-463164.html

[2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45966685

[3] https://tr.sputniknews.com/20190908/libyadaki-umhden-baeye-haftere-destek-tepkisi-1040117515.html

[4] https://t24.com.tr/haber/pentagon-bae-libya-da-rus-parali-asker-grubu-wagner-e-destek-veriyor-olabilir,918466

[5] https://www.dw.com/tr/bm-raporu-libyaya-silah-ambargosu-tamamen-etkisiz/a-54865818

[6] http://www.aljazeera.com.tr/haber/sisiye-yardim-seferberligi

[7] https://tr.euronews.com/2020/06/21/libya-ya-askeri-mudahale-tehdidi-savuran-m-s-r-a-bae-ve-suudi-arabistan-dan-destek

[8] https://siyasetdergisi.com.tr/dunyanin-yeni-gundem-maddesikatar-krizi/

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39997889

[10] https://www.dw.com/tr/yemende-sava%C5%9F%C4%B1n-alt%C4%B1nc%C4%B1-y%C4%B1l%C4%B1-%C3%A7%C3%B6z%C3%BCmden-uzak-%C3%B6l%C3%BCme-yak%C4%B1n/a-57016135

[11] https://tr.wikipedia.org/wiki/2015_Yemen_asker%C3%AE_m%C3%BCdahalesi

[12] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/yemen-meselesini-onceleyen-biden-yonetimi-acil-ateskes-ve-siyasi-cozumden-yana/2278369

[13] https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bae-destekli-ayrilikcilarin-guney-yemen-hayali/2134723

[14] https://www.perspektif.online/baenin-yemen-politikasi-kucuk-ulkenin-buyuk-ihtiraslari/

[15] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/yemenin-stratejik-sokotra-adasinda-baenin-askeri-emelleri-tartisiliyor-/1963825

[16] https://www.dunyaenerji.org.tr/opecin-sonu-mu-suudi-arabistan-ve-bae-arasindaki-anlasmazliklar-petrol-ittifakinin-gelecegini-nasil-tehdit-ediyor/

[17] https://tr.euronews.com/2021/09/04/riyad-ve-abu-dabi-aras-ndaki-rekabet-buyuyor-suudi-arabistan-bae-deki-medya-kuruluslar-n-c

[18] https://tr.euronews.com/2021/07/03/riyad-transit-yolcu-trafiginde-lider-olmak-icin-harekete-gecti-ilk-hedef-katar-ve-bae-nin-

[/vc_toggle]