Türk Dünyasında Bir Lider: Rauf Denktaş

Hayatını Türk Dünyası için adayan eşsiz bir lider olan Denktaş, 27 Ocak 1924’te hayata gözlerini açtı. Tahsilini İngiltere’de hukuk üzerine yaptı ve 1944’te British Council’dan burs aldı. 1947 senesine Lincoln Inn’den mezun olan Denktaş, aynı sene ülkesine dönüp avukatlık mesleğini yapmaya başladı. İngiltere’ye gitmeden önce ülkesinde Dr. Fazıl Küçük’ün çıkardığı Halkın Sesi gazetesinde “Türk haklarının İngilizler tarafından gasp edildiği” konuları üzerine yazıların çıktığını öğrenir ve Dr. Küçük ile tanışarak bu gazetede kimi zaman imzalı kimi zaman imzasız olarak yazmaya başlar. Bu yazılar İngiltere’ye gittiği yıllarda da devam eder.

Denktaş’ın milliyetçi düşüncelerinin gelişmesinde etkili olan en önemli kişi babası Hâkim Raif Efendi’dir. İngiliz Müstemleke İdaresi’nin gasp ettiği hakların geri alınabilmesi için hazırlanan raporda Rauf Denktaş büyük rol oynamıştır. Bu rapordaki yasaların yapılabilmesi için Başsavcılığa görev verilir fakat bir Türk savcı yoktur. Bunun üzerine Denktaş, hukuk bürosundan ayrılır ve küçük bir maaşla savcı yardımcılığına başlar. Denktaş zamanla savcılığa terfi etmiştir. 1954 yılında bir grup Yunan gizlice Ada’ya girmeye çalışırken yakalanır. 5-10 yıl içinde İngilizlerin Ada’yı Yunanlara vereceğini anlayınca savcılıktan istifa eder ve Dr. Küçük’ün yanında fiili rolünü alır.

Türk Mukavemet Teşkilatı

1957’de Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığı’na seçilen Denktaş, iki arkadaşıyla beraber aynı yıl EOKA’ya karşı Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurar. Türkiye’nin yardımlarıyla da bu teşkilat etkin gücünü gösterir. 1959’daki Zürih Antlaşması’nın hazırlanmasında Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük, perde arkasında kulisler yaparak önemli rol oynamışlardır. Rauf Denktaş, 1960 yılında kurulan Ortaklık Cumhuriyeti’nde Cemaat Meclisi Başkanlığı ile İcra Komitesi Başkanlığı’na seçilmiştir.

Haziran 1968 yılında Türk katili Makarios’un temsilcisi olarak Glafkos Cleride ve Dr. Küçük’ün temsilcisi olarak da Rauf Denktaş ilk toplumlar arası görüşmeleri başlatmıştır. Bu toplantılar 1974’e kadar devam etmiştir. Bu yıla kadar süren görüşmelerde çıkan bölgesel otonomi önerisini Makarios “Türk tarafı azınlık statüsünü kabul etmiyor, ortaklık statüsünde ısrar ediyor. Türkiye’nin garantörlüğü devam ediyor” diyerek kabul etmedi. 5 Temmuz 1970 tarihindeki seçimlerde Rauf Denktaş, yeniden Türk Cemaat Meclisi’ne Meclis Başkanı olarak seçildi. 28 Şubat 1973’te gerekli andı içtikten sonra Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olarak göreve başladı.

Makarios

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, 13 Şubat 1975’te, Türk katili Makarios Ada’ya döndükten sonra meşruiyetini kaybetmesi üzerine, Denktaş’ın iki ayrı devlet kurulması önerisi o zamanki Irmak Hükümeti tarafından kabul edilmedi. Bunun üzerine Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etmiş ve Devlet Başkanlığı’nı yaptı. 20 Haziran 1976’da ilk seçimi, 1981’de ikinci seçimi kazanan Denktaş, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etti ve 1985’te Cumhurbaşkanlığı’na seçildi. Yola çıktıklarında “Aman! Kıbrıs, Girit olmasın” diye haykıran yiğit delikanlı, sene 1983 olduğunda Kıbrıs’ı, Girit olmaktan kurtarmıştı. Daha sonra 1990, 1995 ve 2000 seçimlerini de kazanan Denktaş, 2005’teki seçimde aday olmadı. Türkiye hükûmetiyle Annan Planı nedeniyle ters düşmüştü ve Kıbrıs meselesinin halledilmesi için fırsat vermişti.

Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Rauf Denktaş (1975)

Yayınlanmış 50’nin üstünde kitabı, yüzlerce makalesi, bir film senaryosu (İşgal Altında) olan; bunların yanı sıra Türkiye’de ise değerli eserlerinden ötürü Türkiye Yazarlar Birliği şeref üyeliğine seçilen, Türk Dünyası Hizmet Ödülü, 10 Ocak 2000’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Adamı Ödülü, 6 Nisan 2000’de Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından Atatürk Uluslararası Barış Ödülü alan Rauf Denktaş 13 Ocak 2012’de hayata gözlerini kapattı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

kktcb.org/tr/cumhurbaskanligi/cumhurbaskanlari/rauf-raif-denktas

turksam.org/turk-dunyasinin-lideri-rauf-r-denktas

avim.org.tr/Blog/MILLI-KAHRAMAN-Rauf-R-DENKTAS

[/vc_toggle]

Küresel Tehditlerin Ortak Nedeni ve Sonucu; Küresel Isınma ve İklim Değişikliği

Küresel tehditlerin en önemlisi küresel ısınma ve iklim değişikliğidir. Çünkü insanların dünyada bulunan kıt kaynakları ihtiyatsız bir şekilde tüketmesi sonucunda küresel ısınma ve iklim değişikliği artmaktadır. Oluşan durum da yeni tehditleri ortaya çıkarmaktadır. Buzulların erimesi sonucu salgın hastalıklar ortaya çıkmakta, atmosfere salınan gazlar sonucu ozon tabakası incelmekte ve sıcaklığın artmasıyla iklim değişiklikleri yaşanmaktadır. Aslında iki olgu da küresel tehditlerin tam ortasında yer almaktadır.

Küresel ısınmayı tetikleyen en önemli etken olan sera gazı, atmosferde halihazırda bulunmaktadır. Ancak insan kaynaklı yayılan gazların da doğada artması sonucu, güneş ve radyasyon atmosfer tabakasında toplanır, bu durum troposferin ısınmasına ve stratosferin ise soğumasına neden olarak ısınmayı arttırmaktadır. Atmosferde bulunan karbondioksit ve metan gibi gazların Sanayi Devrimi sonucu ciddi artış göstermesiyle özellikle son çeyrek yüzyıl içinde gözle görülür etkileri artmaya başlamıştır. Sanayi Devrimi ile hızla artan nüfus, kentleşme, sanayileşme ve artan tüketim, toprağın aşırı ve yanlış kullanılması ile doğal dengenin bozulmasına neden olmuştur. Böylece ülkeler 1995 yılında BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nde (IPCC) sorunun en çok insan kaynaklı olduğunu kabul etmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar sonucu her bölgenin aynı sorundan kaynaklı farklı etkilere maruz kalacağı vurgulanmıştır. Nitekim bol yağış alan ve ılıman iklime sahip olan bölgelerin sel ve taşkın ve fırtınalara maruz kalacağı, iklimi daha çok kurak ve az yağış alan bölgelerde – ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz ve Orta Doğu bölgesi gibi- kuraklık, çölleşme ve tarımda kötüleşmeye maruz kalacağı vurgulanmıştır[1].

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli

Küresel ısınmanın oranlarını incelediğimizde, 1880 yılından itibaren yapılan incelemelerde artışlar negatif düzeyde artarken 1965 yılından itibaren pozitif düzeyde artmaya başlamıştır. 1965 yılında sıcaklık 0.09°C artarken 1981yılında 0.45°C, 1995 yılında 0.50°C, 2016 yılında 1.31°C, 2020 yılında 1.18°C ve 2021 yılında ise 0.85°C oranlarında değişimler görülmüştür. Sürekli artış eğiliminde olan sıcaklık 2021 yılında yaşanan Covid-19 pandemisinin etkisiyle çok az azalsa da hâlâ yüksek seviyelerdedir. Bu artışın 1.5°C’nin üzerine çıkması durumunda dünyada çölleşmenin artacağı tahmin edilmekte ve sıcaklık artışının 1.5°C altında tutulmasının doğal denge açısından elzem olduğu noktasında görüşler sabittir[2]. İklim değişikliği, iklimi oluşturan temel noktalar olan sıcaklık ve yağış gibi durumların zaman içinde doğal veya beşerî (insanı) saiklerle değişime uğradığını ifade etmektedir (IPCC’ye göre). Bu değişim de temel nokta atmosferde yaşanan değişimlerdir. Bu değişim haliyle küresel ısınmayı da kapsadığından iklim değişikliği ve küresel ısınmayı birbirinden ayrı düşünmek rasyonel olmayacaktır[3]. Bu nedenle iklim, dünyanın güneş, okyanus ve atmosfer arasındaki etkileşimden oluşmaktadır. Yani atmosferin alt katmanlarındaki değişimlerden etkilenmektedir. Son yarım yüzyılda insanlığın, dünya üzerinde yarattığı baskının artmasıyla iklim değişikliği gözle görülür seviyelere ulaşmıştır. Bu değişiklik beraberinde göç artışı, nüfus artışı, sağlık problemleri, hava kirliliği, sera gazı artışı, çevre kirliliği vb. beraberinde getirmiştir. Bu durum yine aynı şekilde var olan işsizlik ve yoksulluğun da artmasına neden olmuştur[4]. Öte yandan sadece insanları değil, deniz ve kara ekolojik ve biyolojik sistemlerini de etkilemiştir. 80’lerden itibaren buzulların artan şekilde erimesi doğal felaketleri tetiklemekte ve tüm canlı ekosistemlerini tehdit etmektedir. Özellikle bölgeler arasında halihazırda bulunan eşitsizlikleri, sel ve kuraklık gibi felaketleri de tetiklemeye devam edecektir[5].

Küresel ısınma ve İklim değişikliğini ortaya çıkaran nedenler;[6]

  • Sanayileşme
  • Nüfus artışı
  • Kentleşme
  • Ozon tabakasının incelmesi
  • Atmosfere salınan gazlarının artması
  • Artan ihtiyaçlar tüketilme
  • Toprağın yanlış kullanımı
  • Yanlış sulama
  • Ormanların yok edilmesi
  • Nükleer faaliyetlerdeki artış
  • Artan silahlanma
  • Doğada kullanılan kimyasal zararlı maddelerin artışı

İklim değişikliği ve küresel ısınmanın tarihsel gelişimi Big Bang patlamasına kadar geri götürülebilecek bir olgudur. Nitekim evren sürekli bir değişim içinde olduğundan iklim ve sıcaklıklarda sürekli bir değişim içindedir. Bu durum aslında bir döngüdür. Ancak zamanın göreceli olduğu bir evren olduğu bilinmektedir. Yine de bir değişimin olduğu sabit bir gerçektir. Bu bakımdan dünyamızdaki iklim ve sıcaklıklar zamanla değişimler geçirmiştir. Ancak bu can alıcı nokta, endüstriyelleşmenin artmasıyla ciddi boyutlara ulaşan insan etkisidir. Bu dönemden önce bazı iklim olaylarının yaşandığı bilimsel çalışmalarda ortaya konmuştur. Örneğin MÖ. 11. 000 yılında ‘Genç Buzullaşma’, MS. 535-536 yılları arasında ‘Aşırı Hava Olayları’, 900-1300 yılları arasında ‘Orta çağ Sıcak Dönemi’, 1300-1800 yılları arasında ‘Küçük Buz Devri’ ve 1816 yılında ‘Yaz Olmadan Geçen Yıl’ olaylarının yaşandığı bilinmektedir[7].

Son yıllarda yaşanan olaydan sonraki en önemli nokta 1760’larda başlayan Sanayi İnkılabı ile insanın doğa üstündeki baskısının artması olmuştur. Günbegün insanlık sınırsız isteğiyle doğal dengeyi bozmaya devam etmekte iken yaşanan dünya savaşlarının ardından yıkılan Avrupa’nın imarı için müthiş bir hızla büyüyen sanayileşme ağının dünyadaki ayak izini arttırdığı görülmüştür.

Çok fazla zehirli gaz atmosfere salındığı için bu durum atmosfer dengesini bozarak dünyanın ısısını arttırmaktadır. 1950’lerde artan bu faaliyetler sonucu çok geçmeden 1970’lerde göstermeye başlamıştır. Gözle görülür etkiler tehdidin küresel olduğu konusunda bilim camiasının ortak görüşe getirmiştir. 20. yy’den itibaren sıcaklığın artışı gözlemlemektedir. IPCC’nin yayınladığı rapora göre Grönland ve Antarktika buzullarının küçüldüğü, okyanus ve deniz seviyelerinin arttığı görülmektedir. Deniz seviyeleri yaklaşık olarak 10-20 cm arasında artış göstermiştir. Yine Kuzey Kutup bölgesinde 2014-2018 yılları arasında en yüksek sıcaklık yaşanırken, 1981-2010 yıllarının ortalaması 6 °C’nin üstünde olması devasa buz kütlelerinin yok oluşuna zemin hazırladı. Güneydeki okyanuslarda 1998-2014 yılları arasında canlı çeşitliliğinin %3,9-1,3 aralığında azaldığı görülmüştür. 1979 yılından günümüze dek ise yaşlı buzulların boyutlarının %90 a varan oranlarda azaldığı görülmüştür. IPCC’nin yaptığı araştırmalara göre küresel ısınmanın üzerinde insan etkisiyle 2017 yılında, Sanayi Devrimi öncesinde göre yaklaşık olarak 1 °C arttığı ve 1,5°C’nin altında kalmasının ekseriyetle gerekli olduğunu, aksi takdirde dünyanın yok oluş silsilesi içine gireceği vurgulanmıştır[8].

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin tarihi çok gerilere götürürse de asıl önemli olan son 70 yıllık periyottur. Nitekim 20.  yy ortalarından itibaren artan   sanayileşmeyle insanlığın doğayı kısır döngüye sokacak olan değiştirme ihtirasıyla duruma bakmak önemlidir. Bu noktada ortaya çıkışı konusunda çok gerilere gitsek de asıl gelişimin son 70 yıllık dönem olduğu aşikardır. Son yaşanan COVİD-19 ile kısmen bu değişimi frenlense de hâlâ büyük bir sorun teşkil etmektedir. Soğuk Savaş sonrası küreselleşme de yaşanan hızlı değişimin doğal dengeyi bozmuş olduğu açık bir gerçek olsa da bunu değiştirmek bizim elimizdedir. Başka yaşanacak bir dünya yok! diğer gezegenlerde yaşam aramak yerine elimizde bulunan cevherin kıymetini bilmeliyiz. Bu nedenle her birey, insanlığa ve dünyaya karşı sorumluluğu yerine getirmekten geri durmamalı.

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinde gözle görülür artış beraberinde extrem olayları da arttırmıştır. Buzullarda yaşanan erimelerin 1980 sonrası ciddi oranda artması, 1990’lara gelindiğinde feci boyutlara ulaşmıştır. Bu açıdan, dünya üzerinde 1997-98 yılları, 19. yy’den beri en sıcak sene olmuştur. Nitekim bu yılda gerçekleşen aşırı sıcaklığa sıcaklık olayı anlamına gelen El Nino adı verilmiştir. El Nino olayı ile Pasifik ve Hint Okyanusların sıcaklık artışı beklenenin üzerinde olmuştur. Normal sıcaklıklardan 2-5°C daha fazla olmasına karşın La Nina’nın (Soğuk)devreye girmesiyle sıcaklıklar 1-2°C soğutulmuştur. Bu iki önemli olayı 1990’lı yıllarda gerçekleşmiş ve dünyayı harekete geçirmiştir. Bunun dışında, 2003 yılında Avrupa’yı vuran sıcaklık ile küresel ısınma ve iklim değişikliği dünya gündeminin üst sıralarında olmaya başlamıştır[9]. Bu krizler için ilk olarak en ciddi adım 1988 yılında BM bünyesinde atılmıştır. ‘Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’ (IPCC) denilen bu yapı BM’ye bağlı olan Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı (UNEP) aracılığı ile iklim değişikliği ile ilgili teknik, sosyal, ekonomik ve bilimsel bilgilerle yapılan çalışmaların sonuçlarıyla ilkim değişikliğiyle yapılan mücadeleye yol göstermesi amacıyla kurulmuştur. IPCC 5 veya 7 yıl arayla iklim değişikliğinin geldiği nokta ile ilgili değerlendirme raporları sunmaktadır. Merkezi İsviçre’nin Cenevre kentidir[10]. Bir diğer önemli adın ise yine BM bünyesinde gerçekleşmiş olan ‘BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. 1992 yılında imzalanan sözleşme 1994’te yürürlüğe girmiştir. Atmosferde biriken sera gazını tehlike boyutu dışında tutmak amacıyla imzalanan anlaşma, çevrenin iklim değişikliğine uyumluluğunun hedeflemesi, ekonomik gelişmeyi ve besin üretimini etkilemeyecek bir döneme ulaşılması hedefi vurgulanmıştır[11].

Ülkeleri ekseriyetle oluşan tehlikelere karşı harekete geçirmeye teşvik eden BMİDCS, özellikle sanayileşmede ileri olan, çevrede daha fazla etki bırakan Çin, ABD, Japonya ve Almanya gibi ülkeleri daha fazla sorumluluk almaya çağırmıştı. Sözleşmede taraf ülkeler üç ayrı kategoriye ayrılmıştır. ‘Birinci Taraf’ Ek-I, AB, OECD, eski Doğu Bloku ülkeleri, ‘İkinci Taraf’ Ek-II, refah ülkeleri, AB ve OECD ve ‘Üçüncü Taraf’, mali sorumluluğu bulunmayanlardır. Bu çerçevede daha somut adımların atılması için Berlin’de düzenlenen Birinci Taraflar Konferansı’nda alınan kararlara yeni düzenlemeler için Kyoto da bir konferansın düzenlenmesine karar verilmiştir. İlk defa sözleşme düzeyinde iklim değişikliğine karşı mücadelede edilmeye başlandı. Daha somut adımlar için Kyoto protokolünün oluşturulması sorunun ciddiyetini göstermektedir[12]. Japonya’nın Kyoto kendimi imzalanan Kyoto Protokolü, BMİDCS bünyesinde oluşturulan atmosfere salınan sera gazı emisyonlarının azaltılmasını amaçlayan bir protokoldür. (%5-2 oranında) 1997 yılında imzalanmış ancak 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede özellikle insan kaynaklı artan karbondioksit, azot ve metan gibi atmosfere zarar veren sera gazlarında 2008-2012 arası yıllarda hedeflenen azalmayı gerçekleştirmek temel amaçtır.  İmzacı devletler arasında Çin ve Hindistan gibi daha çok sera gazı salan ülkeler de olmasına rağmen beklenen hedeflerin tam anlamıyla gerçekleştiremediği görülmüştür. ABD ise çıkarları için protokol imzalamak imzalamaktan geri durmuştur. Sanayide gelişmiş ülkelerin sorunda daha çok sorumlulukları bulunmasına rağmen geri durdukları görülmüştür.[13]Yine de devletlerin iklim konusunda yeni arayışlara girdiği görülmüştür. IPCC’nin 2007 yılında yayınladığı değerlendirme raporunun dördüncüsünde yeni bir anlaşma yapılması gerektiğine vurgu yapılmıştır. Bu doğrultuda 2009 yılında Kopenhag’da toplanan zirveden de sonuç çıkmayınca yeni arayışlara girilmiştir.[14]

Yeni arayışlar sonucunda COP-21 adıyla bilinen Paris iklim Zirvesi, 2015 yılında gerçekleşmiştir. COP-21 ismi aslında Kyoto Protokolü’nde hedeflenen 2020 yılı sonrası “Küresel İklim Rejimi” hedefleri doğrultusunda verilmiştir. Zirve sonucunda 195 ülkenin imzasıyla “Paris İklim Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma yapılan girişimler için de belki de etkilisi olmuştur. Kyoto Protokolü’nün sonuç vermemesi Paris iklim anlaşması son derece önemli kalmıştır. Nitekim 1.5- 2°C senaryolarının yaşanmaması ve sıcaklığın 1.5°C’nin altında tutulması öncelikli nokta olmuştur. Bununla beraber emisyon oranının azaltılması ve mümkünse ortadan kaldırılması, fosil yakıt kullanımının azaltılması ve ülkelerin bu konuda gerekli sorumlulukları almaları gerektiği vurgulanmıştır. Bir sonraki yıl düzenlenen COP-22 adlı ‘Marakeş Zirvesi’ ile Paris İklim Antlaşmasını uygulama aşamasına geçilmiştir. Ancak Marakeş Zirvesi’nde de anlaşmazlıkların çıkması üzerine ertesi yıl düzenlenen COP-23 adlı ‘Bonn Zirvesi’ düzenlenmiş ve bu zirvede de 2016 yılında ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmadan çekileceğini açıklamasıyla tıkanıklıklar yaşanmıştır. Bonn Zirvesi, Paris iklim Antlaşması’nda bürokratik açıdan düzenlemeler yapmayı hedeflese de ABD’nin tutumu Çin ve Hindistan’a da etkilediğinden zirveden tam anlamıyla sonuç alınamamıştır. [15]2021 seçimlerinde başa gelen Joe Biden’in, Trump’ın çekildiği Paris İklim Anlaşması’na yeniden gireceği konuşulurken bu durumun yaşanan tıkanıklıklar olumlu yansıyacağı beklenmektedir.

Sonuç olarak, iklim değişikliği ve küresel ısınma konusunda devletlerin gerekli sorumluluğu almaktan kaçındıklarını ve pragmatik davrandıklarını görüyoruz. Yani pragmatik davranmanın yolu iklim değişikliğiyle mücadele etmekken, insanlık her geçen gün doğaya daha fazla baskı uygulamakta, daha fazla zarar vermekte ve daha fazla sömürmektedir. Ancak unuttukları bir şey var ki; bu hikâyeyi yazanda, yaşayan bizleriz. Sonuçlarına hep birlikte katlanacağız. Bu yüzden geç olmadan gerekenleri yapmalı, yaşamak için farklı gezegenler aramak yerine kendi gezegenimizi güzelleştirmeliyiz.  Bu konuda samimi olursak, çıkarlarımızı geri plana koyarsak doğal dengenin düzenini korumayı başaracağız.

[irp posts=”32740″ name=”Avrupa Birliği’nin Çevre ve İklim Değişikliği Programları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

AKALIN Mehmet, “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Nedeniyle Oluşan Doğal Felaketlerin İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.6, S.2, 2013, s.29-43

ÇİMEN Mesut ve ÖZTÜRK Sami, “Küresel Isınma, İklim Değişikliğinin Solunum Sistemi Üzerine Etkisi ve Büyükşehir Bronşiti”, F.Ü. Sağ. Bil. Tıp Dergisi, C.24, s.2, 2010, s.141-146

DOĞAN Seyhun ve TÜZER Mutlu, “Küresel İklim Değişikliği ve Potansiyel Etkileri”, CÜ İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.12, S.1, 2011

HEKİMOĞLU Burhan ve ALTINDEĞER Mustafa, “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği”, T.C. Samsun Valiliği İl Tarım Müdürlüğü, 2008

IPCC Web site, 01.01.2022, https://www.ipcc.ch/

National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA), 01.01.2022, https://www.ncdc.noaa.gov/cag/global/time-series

ÖZMEN M. Tamer, “Sera Gazı-Küresel Isınma ve Kyoto Protokolü”, İMO Dergisi, C.453, S.1, 2009, s.42-46

PERÇİN Deniz, “Paris Zirvesi’nden Bonn Zirvesi’ne Küresel İklim Zirveleri”, 2017

PINARCIOĞLU Nihal Şirin, “İklim Değişikliği Müzakerelerinde Gelinen Nokta: Paris Anlaşması ve Sonrası”, Turkish Studies, C.13, S.23, 2018, s.211-224

T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Remi Web Sitesi, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 01.01.2022, https://iklim.csb.gov.tr/birlesmis-milletler-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesi-i-4362

TÜRKEŞ Murat, SÜMER M. Utku ve ÇETİNER Gönül, “Küresel İklim Değişikliği ve Olası Etkileri”, Çevre Bakanlığı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Seminer Notları, 2000

Wikipedia, Paleoklimatoloji, 01.01.2022, https://tr.wikipedia.org/wiki/Paleoklimatoloji

DİPNOT

[1] HEKİMOĞLU Burhan ve ALTINDEĞER Mustafa, “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği”, T.C. Samsun Valiliği İl Tarım Müdürlüğü, 2008, ss.1-3

[2] National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA), 01.01.2022, https://www.ncdc.noaa.gov/cag/global/time-series

[3] DOĞAN Seyhun ve TÜZER Mutlu, “Küresel İklim Değişikliği ve Potansiyel Etkileri”, CÜ İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C.12, S.1, 2011, s.21-34, ss.22-24

[4] ÇİMEN Mesut ve ÖZTÜRK Sami, “Küresel Isınma, İklim Değişikliğinin Solunum Sistemi Üzerine Etkisi ve Büyükşehir Bronşiti”, F.Ü. Sağ. Bil. Tıp Dergisi, C.24, s.2, 2010, s.141-146, ss.141-144

[5] AKALIN Mehmet, “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Nedeniyle Oluşan Doğal Felaketlerin İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri”, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.6, S.2, 2013, s.29-43, ss.30-35

[6] HEKİMOĞLU Burhan ve ALTINDEĞER Mustafa, a.g.e, ss.1-3

[7] Wikipedia, Paleoklimatoloji, 01.01.2022, https://tr.wikipedia.org/wiki/Paleoklimatoloji

[8] IPCC Web site, 01.01.2022, https://www.ipcc.ch/

[9] TÜRKEŞ Murat, SÜMER M. Utku ve ÇETİNER Gönül, “Küresel İklim Değişikliği ve Olası Etkileri”, Çevre Bakanlığı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Seminer Notları, 2000, ss. 5-9

[10] IPCC Web site, 01.01.2022, https://www.ipcc.ch/about/

[11] T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Remi Web Sitesi, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 01.01.2022, https://iklim.csb.gov.tr/birlesmis-milletler-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesi-i-4362

[12] PINARCIOĞLU Nihal Şirin, “İklim Değişikliği Müzakerelerinde Gelinen Nokta: Paris Anlaşması ve Sonrası”, Turkish Studies, C.13, S.23, 2018, s.211-224, ss.214-217

[13] ÖZMEN M. Tamer, “Sera Gazı-Küresel Isınma ve Kyoto Protokolü”, İMO Dergisi, C.453, S.1, 2009, s.42-46, ss.45,46

[14] PINARCIOĞLU Nihal Şirin, a.g.e, ss.217

[15] PERÇİN Deniz, “Paris Zirvesi’nden Bonn Zirvesi’ne Küresel İklim Zirveleri”, 2017, ss.1-9

[/vc_toggle]

Bir Avrasya Gerçeği: Rusya ve Bölgesel Örgütler

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan büyük güç boşluğu tüm dünya politiğini derinden etkiledi. Gerek coğrafi olarak gerek ise askeri – ekonomik güç sıralamasındaki hegemon devletlerden birisinin bir savaş veya ekonomik kriz tarafından değil, siyasi bir krizden dolayı gücünü kaybetmesi kimse tarafından beklenmiyordu. Bu çöküş ardından ortaya çıkan 15 devlet, birçok yeni potansiyel iş birliği demekti. Bu yeni devletler ile Rusya’nın geleceği ise Avrasya’nın geleceğini belirlemekte önemli rol oynuyor.

Rusya, devletler bağımsızlığını kazandığından beri gücü Avrasya’da hala elinde tutmaya çalışıyor ve bunu bazen sert güç ile bazen ise yumuşak güç aracılığıyla, bölgesel iş birliği yaparak devam ettirmeye çalışıyor. Bu makalede Rusya’nın Avrasya’daki bölgesel iş birliği araçlarını ve Avrasya’nın genel durumunu açıklamaya çalışacağız.

Avrasya Neden Önemli?

Coğrafi anlam olarak Avrasya basitçe Asya ve Avrupa kıtasının birleşimine verilen addır. Bu adın verilmesi ise bu kıtaların aslında birbirinden ayıran kesin bir çizgi olmamasından kaynaklıdır. Avrasya denilen kıta, dünya nüfusunun %70’ine ev sahipliği yapmaktadır. Kıta her ne kadar Avrupa ve Asya’yı birleştirse de çoğunlukla Orta Asya ve Doğu Asya’yı kapsayıcı bir şekilde kullanılmaktadır çünkü olaylar yoğun olarak bu çember üzerinde gerçekleşmektedir. Bölgenin Balkanları veya merkezi denilebilecek bölge ise Orta Asya’daki ülkelerdir. Avrasya Balkanlarını; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Afganistan oluşturur.

Avrasya Haritası

Avrasya deyiminin her ülkeye göre farklı bir tanımı bulunmaktadır ve genel bir tanımını yapmak mümkün değildir, fakat bu tanımı literatüre sokan ilk kişinin Alman Von Humbolt olduğu bilinmektedir. Humbolt’un bu tanımı arka plandaki Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ideali ile oluşturulmuştur. Bu ideale göre Avrupa kanadı; yani bugünkü Orta, Batı ve Güney Avrupa, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu tarafından kontrol edilmiştir ve bunun bir sonraki aşamasında imparatorluğun diğer kanadı olan Asya’ya yönelerek Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nu bir Avrasya İmparatorluğu’na terfi ettirilmesi düşlenmekteydi. Anıl Çeçen’in dar ve gerçek anlamıyla tanımı olarak Avrasya, “Viyana hattından başlayarak Avrupa’nın doğusu ile Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Anadolu, Orta Asya Avrasya kıtasının bölgeleridir. Bütün bölgeleri içine alan geniş̧ alana, coğrafya dilinde ve dünya politikasında “Avrasya” denilmektedir. Avrasya denildiğinde Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği büyük alan anlaşılacaktır. Bir anlamda dünyanın ana karasını oluşturan bölgenin orta kısmı Avrasya olarak tanımlanabilir” diyerek bu bölgeyi tanımlamıştır. Avrasya bölgesi dünya hakimiyet teorileriyle birlikte siyasileşmiştir. Özellikle jeopolitik bağlam göze alındığında önemli bir yere sahip Avrasya bölgesi için “Heartland-Kalpgah” terimi kullanılmaktadır. Dünyanın “Kalp Bölgesi” olarak geçen kavram, dünyanın merkezini ifade etmektedir ve şu ünlü söylem ile anılır: “Doğu Avrupa’ya hükmeden, kalp bölgesini yönetir; Kalp bölgesine hükmeden, dünya adasını yönetir; Dünya adasına hükmeden, dünyayı yönetir.” Avrasya’nın ‘omurgasını’ ise Türk dünyası oluşturmaktadır. Avrasya bölgesine geniş açıdan bakarsak Türk ülkeler hem bir merkez bölge hem de geçiş bölgesidir.

GSMH

Bölgedeki ortak kültürü bir arada toplayan, dil ve yapı olarak Avrasya ülkelerinden yararlanmış bu bölge zor ve karışık bir bölge olmasına karşın muazzam bir potansiyeli de beraber getirmektedir Dünya nüfusunun yaklaşık %75’i Avrasya’da yaşamaktadır ve dünya fiziksel zenginliklerinin çoğu hem yatırımlar hem de zenginlikler bakımından burada bulunmaktadır.

Ayrıca Avrasya, dünya GSMH’sinin %60’ına ve dünyanın bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahiptir. Bu zenginlikten dolayıdır ki, Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en büyük altı ekonomi ve en büyük altı silah alıcısı Avrasya’da bulunmaktadır. Son olarak, dünyanın, biri hariç̧ resmi olarak bilinen ve bilinmeyen tüm nükleer güçleri Avrasya’da bulunmaktadır.

Avrasya’da Bulunan Önemli Bölgesel ve Uluslararası Örgütler

Yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi Avrasya bölgesi potansiyeli ile önemli olsa da dünya siyasetinde beklenen role sahip değildir. Bunun birkaç sebebi vardır; öncelikle dar anlamıyla baktığımızda Orta ve Merkez Asya kısımları tarihsel olarak istikrarsızlıkla boğuşan, sık sık dış güçlerin (Özellikle Rusya ve Çin) işgaline veya müdahalesine rastlanan bir bölgedir. Bölgede Buhara Hanlığı dışında (1500-1785) hüküm sürmüş güçlü bir yapı yakın tarih boyunca bulunmamıştır ve bölge şu anda da güçlü bir yapıdan yoksundur.

Bağımsız Devletler Topluluğu

Rus İmparatorluğu uzun yıllar boyunca Avrasya bölgesinin çoğunu kontrolü altında tutmuş, ardından ise gelen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (USSR) bu bölgede gerek kültürel gerek siyasi anlamda hâkim olmuştur. Bu dönemler yüzündedir ki şu an Avrasya’da hala büyük bir Rus etkisi bulunmaktadır. Fakat Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla beraber 15 bağımsız ülke ortaya çıkmış ve bu ülkeler bölgede yeni girişim potansiyellerini de beraberinde getirmiştir. Asırlar boyunca politik bağımsızlığı tekrardan yaşama şansı bulan bu ülkeler her ne yazık ki beklediklerini bulamamışlardır. Bunun birkaç sebebi olarak bölgedeki siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, az gelişmişlik ve etnik-dini bölgesel çatışmalar, anlık bir güç boşluğuyla birlikte güvenlik sorunlarını getirmiştir. Bağımsız olmasına karşın bölgedeki Rus etnik nüfusu, Rus silahları, Rus kültürü ve dili etkili kalmıştır. İşte gerek güvenlik sebeplerinden gerek ise yıllar boyu yaşanan birliktelik dolayısıyla bağımsız ülkelerin çoğu tekrardan Rusya önderliğinde kurulan kurumların bir parçası olup iş birliğine devam etmeyi kabul etmişlerdir – zorunda kalmışlardır. Rusya’nın önderliğinde kurulmuş üç adet bölgesel organizasyon bulunmaktadır.

⦁ Bağımsız Devletler Topluluğu

8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus arasında imzalanan anlaşma ile kurulmuş olan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), bölgedeki en önemli siyasi yapılardan biridir. Anlaşma ile Sovyetler Birliği resmi olarak yıkılmıştır. Günümüzde 9 katılımcısı bulunmaktadır; Azerbaycan, Ermenistan, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Rusya, Belarus, Moldova. Organizasyonun amaçları ise bölgedeki iş birliği, yeni girişimleri ve ortak tutumu arttırmaktadır. Rusya’nın bölgesel iş birliğini arttırma yoluyla birlikte bu ülkeleri etki altında tutma çabasını gösteren bir organizasyon olmasına karşın, kültürel ve politik seviye istenilen seviyeye getirilememiştir. Yılda iki kez devlet başkanlarının buluştuğu örgütte asıl amaç Rus etkisini korumak, birlik ve beraberliği göstermek ve Batı etkisini üye ülkeler üzerinde azaltmaktır. Eski Sovyet ülkelerinden olan Litvanya, Letonya ve Estonya’nın da birliğe katılımı istenmiş fakat bu ülkeler Batı ile iş birliğini tercih ettiğinden dolayı örgüte katılmamıştır.

⦁ Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü

Sovyetlerin yıkılmasının ardından gelen bu askeri örgüt, üye devletlerin askeri kapasitesini güçlendirmek, beraber çalışmak ve askeri anlamda dahi birlik ve beraberlik içinde olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Örgütün temelleri 1992 yılında Taşkent’te imzalanan Kolektif Güvenlik Antlaşmasına dayanmaktadır. Rusya tarafından 1992 yılında BDT ülkelerine yapılan çağrıda ortak bir güvenlik antlaşması yapılması gerektiği vurgulanmaktaydı. Bu çağrının kabul edilmesi bir gereklilikti çünkü gerek iç gerek dış tehditler dolayısıyla bütün yeni bağımsız devletler güvenlik sorunları çekiyordu. İşte bu yüzden 15 Mayıs 1992’de Taşkent’te üye devletlerin başkanları toplandı ve Kolektif Güvenlik Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile taraflar kendi aralarında yeni bir askeri ittifak kurmuş oluyordu.

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü

7 Ekim 2002 tarihinde Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan devlet başkanları Taşkent’te Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü kurdular. Bildiriye göre imza atan ülkeler başka herhangi bir askeri ittifak ya da ülkeler grubuna dahil olamayacak, bu ülkelerden herhangi birisine karşı gerçekleştirilen bir saldırı, tüm üye ülkelere gerçekleştirilmiş gibi karşılanacaktı. Bu madde ile örgüt NATO’nun 5. Maddesi ile benzerlik göstermektedir. Mayıs 2007’de KGAÖ genel sekreteri Nikolay Bordyuja “KGAÖ açık bir organizasyondur. İran’ın birliğimize başvurması halinde, başvurusunu değerlendiririz” açıklamasıyla İran’ın katılabileceğini belirtmiştir. Örgütün kurulmasının başka bir amacı da Rusya önderliğinde Varşova Paktı’nı restore etmek ve NATO’ya karşı bir askeri güç olarak karşıya çıkmayı hedeflemektir. Günümüzde bakıldığında önemli bir örgüt olmasına karşın askeri kapasitesi NATO ile karşılaştırılamayacak seviyede düşüktür. Örgütün iki gözlemci üyesi bulunmaktadır. Bu ülkeler Afganistan ve Sırbistan’dır. KGAÖ, bahsedildiği gibi bölgede ciddi bir aktör olmaya çalışmaktadır.

Özellikle iç güvenlik ve terör gibi konularda eski Sovyet ülkelerinde beraber çalışarak bir yapı oluşturulmaya çalışılmış, birliğin toplu ilerlemesi kâğıt üzerinde belirtilmiştir. Peki buna rağmen neden Avrasya ve Merkez Asya ülkeleri 1992’den sonra birçok isyan ve iç sorunlarla boğuşmuştur? Hala istikrarsızlık ve iç sorunlar yaşayan bu merkez ülkelerinin durumu örgütün işlevselliğini sorgulatmıştır. Örnek olarak KGAÖ, Kırgızistan’da yaşanan etnik çalışmalarda hedeflerini gerçekleştirme konusunda büyük sıkıntılar çekmiştir. Nisan Devrimi olarak da bilinen devrimde, 2010 yılında Kırgızistan’ın Oş ve Celalabat bölgelerinde gerçekleşen etnik çatışmalar sırasında Kırgızistan Cumhurbaşkanı Roza Otunbayeva Rusya’dan KGAÖ aracılığıyla olaylara müdahale etmesini talep etmiştir.

Roza Otunbayeva

Ancak Rusya, ülkede yaşanan olayları Kırgızistan’ın iç siyasi sorunu olarak saydığından müdahaleden kaçınmıştır. Bu olayın yaşanması Merkez Asya ülkelerinde örgütün ne kadar işe yarar olduğunu sorgulatmaya başlamıştır ve devamı da gelmektedir. Ülkeler, BDT ve KGAÖ’ye iç güvenliğinin sağlanması ve istikrarı kazanmak için Rusya destekli bir şekilde katılmışken Rusya’nın bu durumda işlevini fiilen yerine getirememesi örgütün “NATO’ya karşı kâğıt üzerinde var olduğu” yorumlarını getirmiştir. Bir dipnot vermek gerekir ki, Kırgızistan’ın devrilen lideri Kurmanbek Bakiyev Rusya’daki siyasi elitler tarafından pek hoş görülen bir lider değildir. Bakiyev, geçici hükümet ile birlikte başa gelen Otunbayeva’yı ‘Rusçu’ olmakla suçlamıştır ve darbenin de Rusya destekli olduğunu açıklamıştır. Rusya kendi çıkarları için burada bir müdahale etmemiştir beklemeyi tercih etmiştir. 2005 Lale Devrimi ve 2010 Kırgızistan devrimi ardından Kırgızistan günümüzde hala belli bir istikrara kavuşamamıştır. 2020 yılında da Kırgızistan’da ‘hileli seçim’ suçlamasıyla halk sokağa inmiş, Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasıyla protestolar sona ermiştir.

Sooronbay Ceenbekov

Benzer bir durumu tecrübe eden Özbekistan, 90’ların sonunda bölgesel tehdit unsuru Taliban’a karşı operasyonel amaçlarla KGAÖ’den silah talebinde bulunmuştur. Ancak Moskova, Özbekistan’a silah gönderme sözünün verilmesine rağmen ne zamanında ne sonrasında sözünü tutmuştur.

Bu gelişme Rusya – Özbekistan ilişkilerini sekteye uğratmış, ardından ise 1999 yılında KGAÖ’nun kurucu anlaşmasının beş yıl uzatılmasını onaylayan anlaşma gündeme geldiğinde Gürcistan, Azerbaycan ve Özbekistan anlaşmadan çekilerek Rusya önderliğindeki bu birlikten ayrılma kararı almıştır. Bu ayrılık kararı o zamanlar daha yeni bir kurum olan BDT ve KGAÖ ülkeleri için büyük bir darbe olmuştur. Özbekistan 2006 yılında tekrardan katılma kararı almış, 2012’de ise üyeliğini tekrardan askıya almıştır . Sonuç itibariyle Özbekistan şu an birlikte değildir.

KGAÖ Neden Bölgede Etkisiz Kalmıştır?

Öncelikle her ne kadar üye ülkeler arasında ortak bir kültür ve birlikten bahsedilse de Merkez Asya ülkeleri arasında sorunlar vardır. Bu gibi sorunlar birlikte sağlam bir çalışmayı önlemektedir ve çatışmaları azaltmamaktadır. Aynı zamanda KGAÖ dış tehditlere karşı da oluşturulmuş bir kurum olmasına karşın, kendi üyeleri arasında çıkabilecek potansiyel sorunları çözebilecek güçlü mekanizmalara sahip değildir.

İkinci sorun olarak, örgütte görevler ülkelere ayırılmamış – görev tanımları net bir şekilde belirlenmemiştir. Bu ayrımın olmaması da bir sorun yaratmakta, aynı şekilde KGAÖ’ye bazı açılardan benzeyen Şangay İş birliği Örgütü arasındaki güvenlik faaliyetlerinin örtüşmemesi bürokratik sorunları beraberinde getirmiştir. Üçüncü sorun olarak ise, Merkez Asya ülkeleri dahil tüm KGAÖ üyeleri çok yönlü dış politika uygulamaları nedeniyle ABD ve NATO iş birliğine önem vermektedir.

KGAÖ’nın ABD ve NATO’ya karşı/eşdeğer bir kurum olması konuşulurken tüm üye devletlerin aynı şekilde iş birliği taraftarı olması birliğin ciddiyetini ve kapasitesini azaltmaktadır. Merkezi Asya ülkeleri Avrasya’nın bel kemiğidir ve NATO’nun ‘Barış için Ortaklık’ programı çerçevesinde iş birliği yapmaktadırlar. NATO ve KGAÖ her ne kadar karşılaştırılsa da bir örnek verilecek olursa Merkezi Asya ülkelerinden olan ve terör problemi çeken Afganistan’da NATO’nun 130 bin civarı Uluslararası Güvenlik Destek Gücü askeri bulunmaktadır. KGAÖ’nün ise ‘Kolektif Acil Müdahale Kuvvetleri’ denilen ana gücü 20 bin askerden oluşmaktadır.

⦁ Avrasya Ekonomik Birliği

1994 yılında Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev tarafından dile getirilmesiyle birlikte ortaya çıkan Avrasya Ekonomik Birliği fikri, eski Sovyet ülkelerinin ekonomik yoksunluklarından iş birliği sayesinde çıkış yolunu oluşturma düşüncesi ile kurulmuştur. 1995 yılında Belarus, Kazakistan ve Rusya aralarındaki ticaret bariyerlerini kaldırmak ve serbest – rekabetçi ticaretin uygulanmasını sağlamak için ortak bir gümrük birliği kurmuşlar ve yıllardan 1999’da ise Moskova’da Gümrük Birliği ve Tek Ekonomik Alan Antlaşması imzalanmıştır. Zamanla gelişen ve katılımcılarıyla büyüyen bu birlik organlarının birleşmesi ile birlikte en son 1 Ocak 2015’te Avrasya Ekonomik Birliği adını almıştır. Birliğin şu an 6 üyesi bulunmaktadır; Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Tacikistan ve son olarak Özbekistan.

Eurasian Economic Union

Avrasya Ekonomik Birliği’nin genel durumunu incelediğimizde ise önemli aynı zamanda zayıf bir birlik görmekteyiz. Rusya’nın büyük bir ekonomik beklentiden daha çok Orta Asya ülkelerindeki marketi kontrol ettiği – bir yandan da toplu ekonomik kalkınmayı ön gören bu proje, yararlı olmasına karşın beklenen derecede bir etki yaratamamıştır. Bunun en büyük sebebi projenin en büyük ülkesinin ve tek büyük ülkesinin Rusya olmasıdır. Diğer katılımcı ülkeler çoğunlukla ekonomik problemler konusunda sıkıntı yaşayan, kapalı ülkeler olarak göze çarpmaktadır ve ne büyük bir nüfus güçleri ne de bir market güçleri vardır. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, bu ülkeler iki kıtayı bağlayan Avrasya için mükemmel derecede önemli olan enerji kaynağına sahiptirler ve ayrıca Doğu-Batı arasında bir köprü görevi de görmektedirler. Bu yüzden her ne kadar şu an göreceli bir başarı sağlansa da doğru politikalar ile gelişim sağlanabilir. Bu açıdan birlik önemini korumaktadır.

Tablo 1: AEB Ülkelerinin İhraç Ettiği Materyaller

Rusya’nın dış politika yapımındaki en önemli isimlerden biri olan ve Avrasyacı kimliği ile tanınan Putin’in danışmanı Alexandr Dugin, 1999 yılında yayınladığı “Rus Jeopolitiği” adlı kitabında NATO’nun eski Sovyet ülkelerine doğru olan genişlemesine karşı kıtanın diğer tarafı olan Avrasya kısmına Rusya’nın genişleyebileceğini; eski Sovyet ülkelerini (Baltık ülkelerini dışarda bırakabilecek şekilde) gerekirse bazı Doğu Avrupa devletlerini ve geriye kalan Asya ülkelerini (İran, Hindistan) de dahil ederek bir genişleme planı sunmuştur.

Bu plan ile bir Asya Birliği projesi kurularak yeni bir jeopolitik konsept kurulacak ve bu sayede Avrasya Ekonomik Birliği ile Batı’ya karşı yeni bir blok oluşturulabileceğini vurgulamıştır. Dugin’e göre Türkiye de Avrasya’nın bir parçasıdır ve özellikle 2016’da Türkiye’nin tecrübe ettiği darbe girişimi sonra Batılı müttefiklerinin belli bir tepki vermemesi Türkiye’yi derinden etkilemiş ve bir geçiş sürecine sokmuştur. Böyle bir ortamda 2016’da Türkiye’yi ziyaret eden Dugin, bu gergin ortamda “Türkiye’nin çıkarlarının Avrasya’da olduğunu” vurgulamıştır.

Tablo 2: AEB Ülkelerinin Dış Ticaret Oranları

Rusya Federasyonu Başkanı Putin’in Avrasya Ekonomik Birliği’ni AB ve diğer büyük uluslararası kurumlar gibi güçlü bir kurum haline getirme isteği barizdir. Fakat bir yandan Rus dış politikasının son 20 yıldaki agresif tutumu Rusya önderliğindeki kuruluşların etkinliğine de zarar vermektedir. Bölgedeki en güçlü askeri varlığı kendinde gören Rusya, politikaları ile diğer devletleri korkutmakta ve bu yüzden farklı aktörler ile aralarında güven sorunu oluşabilmektedir. Örnek olarak Kırım üzerinde yaşanan Ukrayna – Rusya çatışması, Ukrayna’nın Rusya önderliğindeki kurumlardan hepsinin çıkışını ve Batı odaklı bir politika gütmesi sağlamıştır.

Ukrayna sadece basit bir ülke değil, Rusya ve ABD arasında bir tampon bölge olarak ‘eski Polonya’ görevi görmektedir (Soğuk Savaş sırasında iki kutup arasında Polonya tampon ülke görevi görüyordu). Rusya’nın kurumlarının şu anki zayıflığı bu sebepler olarak görülmektedir. Zaman zaman agresif politikaları, örgüt içi ülkeleri bile çıkarları söz konusuyken yalnız bırakabilmesi, eski Sovyet gücüne ulaşma idealinin hala tamamen ortadan kalkmaması gibi ihtimaller bu tür kurumların güvenilebilirliğini sorgulatmaktadır. Aynı şekilde birliğe katılacak yeni üyeleri de tedirgin etme potansiyeli yüksektir ve şu anki ülkelerin durumuna bakılırsa ekonomik veya askeri olarak bu kurumların dünya politikasında yer edebileceği meçhuldür.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Özder, A. (2014, Ağustos 27). Avrasya Kavramı ve Önemi. Avrasya İncelemeleri Dergisi, 2(2), 65-88. DergiPark: https://dergipark.org.tr/tr/pub/iuavid/issue/23610/251417#article_cite adresinden alındı
Özey, R. (2001). Türk Dünyasının Jeopolitik Önemi ve Başlıca Sorunları. Avrasya Etütleri Dergisi(20), 34.
Ağır, O., & Ağır, Ö. (2017). AVRUPA BİRLİĞİ VE AVRASYA EKONOMİK BİRLİĞİ KURULUŞ SÜREÇLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, 104-128.
Brzezinski, Z. (2005). Büyük Satranç Tahtası. İstanbul: İnkılâp Kitapevi.
Kodaman, B. (1983). Şark Meselesi Işığı Altında: II. Abdülhamit’in Doğu Anadolu Siyaseti. İstanbul, Orkun Yayınevi, 161-168.
Kulebi, A. (2007). İhmal Edilmiş Seçenek: Türk Avrasyacılığı. TUSAM. http/www. tusam.net adresinden alındı
KYDYRALIEVA, S., & ABDIBAITOVA, B. (2018). Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün Merkezi Asya’daki Etkinsizliği. Bilgi Strateji, 10(18), 93-109.
[/vc_toggle]

Avrupa Birliği’nde Enerji Sorununa Spesifik Bakış: Kuzey Akım 2 Projesi

1951 yılında başlayan Avrupa Birliği bütünleşme sürecinde enerji konusu önemli bir yer tutmaktadır. Fransa ve Almanya’nın yıllardır uğrunda mücadele verdiği ve 20. yy’da sanayi üretimi bağlamında vazgeçilmez enerji kaynakları olan kömür-çelik sorununun nihayete erdiği Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Antlaşması, Birliğin kurulması için atılan ilk somut adımdı. Bu tarihten sonra enerji alanı gündemin alt sıralarında kendine yer bulduktan sonra, 1970’li yıllardaki petrol krizi enerji konusunu yeniden ana gündem maddesi durumuna getirmişti. Avrupa ülkelerinin 2000’li yıllara kadar artan enerji ihtiyacı, ithalatı da beraberinde getirdi. Enerji ithalatı ve bağımlılığı söz konusu olduğunda dünya üzerinde ilk akla gelen kıtaların başında Avrupa’nın olması süreci özetler niteliktedir.

2000’li yıllardan sonra özellikle enerji kaynağı bakımından doğalgaz ihtiyacının Avrupa ülkelerini derinden etkilemesi, Avrupa Birliği açısından enerji alanındaki sorunları hızlandırmıştır. Enerji üretimi ve tüketimi noktasında tüketim lehine eğilimin gittikçe artması, ithalat-ihracat dengesinin ithalat lehine süratle artması ve doğalgaz özelinde en yakın enerji arzı tedarikçisinin Avrupa açısından ‘tarihsel düşman’ diyebileceğimiz Rusya olması, mevcut sorunun iç yüzünü göstermektedir.

Özellikle, 2019 yılında Avrupa’nın enerji ithalatının %60’ı geçmesi bu bakımdan irdelenmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır (Eurostat, 2019). Üstelik enerji ithalatı bağlamında, doğalgaz kaynağının tedarik oranının giderek artması, Avrupa Birliği’nde siyaseten ‘enerji kuşatması’ sürecini başlatmıştır. Bu kuşatma sürecinin temel aktörü kuşkusuz Rusya’dır. Avrupa’nın doğusunda tarihsel olarak II. Dünya Savaşı’ndan beri ‘şeytan ülke’ konumunda bulunan Rusya’nın son yıllarda Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacı noktasında jeopolitik olarak makul bir yerde bulunması, bahsi geçen ‘enerji kuşatması’ kavramının birinci karakteristik özelliğini oluşturmaktadır. Kuşatmanın ikinci özelliği, enerji ithalatında tedarik çeşitliliğinin tekelleşmeye doğru gitmesidir. Rusya’nın enerji ithalatı hususunda Avrupa üzerinde etkinliğini artırması, AB’nin enerji alanında Rusya’ya bağımlılığını artırmaktadır.

Dolayısıyla, Rusya’nın bu etkinliği, enerji ithalatında Avrupa açısından Rusya’ya endeksli bir süreci ortaya çıkarmaktadır denilebilir. Kuşatmanın üçüncü özelliği, Avrupa dışı aktör olan ABD üzerinde şekillenmektedir. Buna göre, ABD’nin stratejik olarak Rusya’yı çevreleme politikasının bir parçası olan Avrupa’da Rus nüfuzunun artması, sadece enerji politikası alanında değil, aynı zamanda uluslararası politika bağlamında da önem arz etmektedir. ABD’nin Kuzey Akım 2’ye ‘AB-Rusya ilişkisi’ dışında müdahil olması bu iddiayı ispatlar niteliktedir.

‘Enerji Kuşatması’ olarak nitelendirdiğimiz bu sürecin spesifik ayağı kuşkusuz Kuzey Akım 2 olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuzey Akım 2 Projesi, daha önce Almanya ve Rusya arasında yapılan doğalgaz ticaretinin rotasını oluşturan Kuzey Akım 1’in (2011) benzeri olarak 2015 yılında hayata geçirilmiştir. Kuzey Akım 1 ile aynı güzergahı kullanan bu yeni doğalgaz boru hattı Baltık Denizi’nden hareketle Rusya’dan Almanya’ya doğru uzanmaktadır (European Parliament, 2021: 1) (Harita 1).

Projenin güzergahı yaklaşık 1.200 kilometrelik bir uzunluğa sahip olarak Kuzey Akım 1 ile aynı uzunluğa sahiptir. 55 milyar metreküplük bir hacimle beraber, eş değeri Kuzey Akım 1 ile toplam 110 milyar metreküp kapasiteye sahiptir. Projenin %50’lik finansmanını beş büyük enerji şirketi karşılayacak olup (ENGIE, OMV, Royal Dutch Shell, Uniper, and Wintershall), yürütücüsü Nord Stream 2 AG firmasıdır. 2018 yılında boru hattının döşeme işlemleri başlamış olup, Eylül 2021 itibarıyla projenin inşaatı tamamlanmıştır (Gazprom, 2017).

Harita 1. Kuzey Akım 1-2 Doğalgaz Boru Hatları Rotası (Gazprom, 2017).

Görüldüğü üzere devasa bir proje statüsünde olan Kuzey Akım 2, gündeme geldiği ilk andan itibaren hem AB’nin hem de ABD’nin dikkatini çekmiştir. AB otoriteleri, projeye Birliğin enerji yasalarına uymadığı gerekçesiyle genellikle sözlü olarak karşı çıkarken, ABD kanadı meseleyi pratiğe dökerek yaptırım yöntemine başvurmuştur. Özellikle, Trump hükümetinin Rusya’ya ve projede görev alan şirketlere uyguladığı yaptırımlar projenin rafa kaldırılması ihtimalini gündeme getirse de, Biden’ın iktidar olmasıyla yaptırımlar kaldırılmış ve projeye bakış açısı bazı şartlar gereği hafiflemiştir. Bu şartların ana teması Avrupa enerji piyasasında Rus nüfuzunun kısıtlanması üzerinedir. Buna göre, Almanya Rusya’nın ilerleyen zamanlarda Rusya’nın enerji faaliyetlerini artırma tehlikesine karşı her türlü yaptırımı uygulama taahhüdüyle projenin devam etmesi yönünde adım atmaya devam etmiştir (BBC, 2021).

AB’nin projeye yönelik tepkisi ise daha öncede belirtildiği gibi iki argüman üzerine kuruludur. Birincisi, artan enerji ithalatı bakımından Rusya’ya bağımlılığın artması meselesidir. Uzun vadede Avrupalı ülkelerin enerji bakımından Rus tekelleşmesine mahkum edileceği endişesi AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrel öncülüğünde deklare edilmiştir. Ayrıca, Baltık ülkeleri olan Letonya, Litvanya ve Estonya’nın yanı sıra, Polonya ve AB üyesi olmayan Ukrayna tarafından güzergah itibarıyla projenin ‘jeopolitik Rus silahı’ olarak görülmesi kayda değer olarak görülebilir. Buna göre, bu ülkeler Rusya’nın uzun vadede enerji sektörü vasıtasıyla bölgedeki jeopolitik gücünü artırarak tehlike oluşturacağı tezini sürekli olarak gündeme getirmektedir.

Almanya’nın baş aktör konumunda bulunması gereği, Alman enerji piyasası ve iç hukukunun meseleye bakış açısı da mevcut sorunu anlamaya yönelik önemlidir. Nitekim, Aralık ayında Alman Enerji Piyasaları Kurumu’nun iç hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle projeyi geçici olarak askıya alması projedeki engellerden biri olarak ortaya çıkmıştır. Normalde 2019’da gaz tedarikinin başlaması beklenirken, yukarıda ifade edilen yaptırımlar ve engellerden dolayı doğalgaz ticareti 2021’e sarkmıştır.

2021 yılının sonlarına doğru tamamlanan projenin, yılın son ayında alınan askıya alma kararıyla birlikte yeniden sekteye uğrayacağı izlenimi uyanmıştır. Rusya devlet başkanı bu kararı “Aptallık!” olarak nitelerken, Alman hükümetinin atacağı adımlar merak konusu olmuştur.

Netice itibarıyla, AB’nin son yıllarda artarak devam eden sorunlar sarmalına ek olarak enerji konusunda artan dışa bağımlılık eksenine dahil olan Kuzey Akım 2 Projesi, stratejik açıdan Rusya-AB ilişkilerinde sınırları belli olmayan yeni bir ihtilaf sahası açmıştır. Halihazırda devam eden ve ulusal sınırları çoktan aşmış bulunan Ukrayna krizinden sonra AB dışında yer alan ABD’nin yeniden AB-Rusya enerji ilişkisine projeyi öne sürerek olumsuz tavır koyması, Kuzey Akım 2’yi bölgesel ilişkiler bağlamından uluslararası düzleme taşımış görünmektedir.

AB perspektifinden bakılacak olursa, Birliğin enerji politikaları bağlamında ulusüstü statüsünü artırma hedefine dayanan temel amaçları vardır. Enerji arz güvenliği ve çeşitliliği, enerji ağlarının iyileştirilmesi, enerjide rekabet, yenilenebilir enerjinin artırılması, katı fosil yakıtlarının üretim ve tüketiminin azaltılması, sera gazı emisyonlarının azaltılması gibi amaçlar buna örnek gösterilebilir. Doğalgaz bağlamında üzerinde çalışılan Kuzey Akım projeleri göz önüne alındığında, özellikle “enerji arz güvenliği ve çeşitliliği” ilkesine aykırılık görülmektedir.

Rusya’nın Avrupa’daki etkinliğini artırarak doğalgaz tedariki noktasında fiyatları tekelleşmeden aldığı serbestlikle artırma ihtimali ve böylece satın alınabilirliği sınırlayacağı endişesi, enerji arz güvenliğinin AB açısından tehlikede olduğunu göstermektedir. Öte yandan, enerji arz çeşitliliği bağlamında giderek Rusya’ya bağımlılığın artması tekelleşmenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu durum, AB’nin kuruluş itibarıyla ulusüstü örgüt olma hedefini baltalayan bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Fakat Lizbon Antlaşması’yla beraber, Birlik tarafından üye ülkelere tanınan enerji politikasını düzenleme serbestliği maddesi (194. madde), üye ülkelerin enerji politikalarını dilediği gibi tasarlama ve hayata geçirme imkânını ellerinde bulundurmaya yönelik hukuki bir dayanak olmuştur. Bu bağlamda, AB’nin Rusya-ABD kıskacında ve üye ülke Almanya’nın ısrarları karşısında zorlandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BBC (2021, May 19). Nord stream 2: biden waives us sanctions on russian pipeline. https://www.bbc.co.uk/news/world-us-canada-57180674

European Parliament (2021, July). The nord stream 2 pipeline. https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/BRIE/2021/690705/EPRS_BRI(2021)690705_EN.pdf

Eurostat (2019, May). Energy statistics – an overview. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Energy_statistics_-_an_overview

Gazprom (2017, 8 Sep). Nord stream 2: A new export gas pipeline running from russia to europe across the baltic Sea. https://www.gazprom.com/projects/nord-stream2/

[/vc_toggle]

TİKKO, TKP/ML ve PKK’nın Karadeniz Yapılanması ve Faaliyetleri

Şehit Astsubay Kıdemli Başçavuş Ferhat GEDİK ve Şehit Eren BÜLBÜL anısına…

Terör örgütü PKK’nın, Güneydoğu ve Doğu bölgelerindeki etkinliği yıllarca konuşulmuş, tartışılmış ve yorumlanmıştır. Bu süreçte PKK’nın, Doğu Karadeniz yapılanmasına ve faaliyetlerine yönelik ilgi oluşmamış, dikkate alınmamıştır. Bulunduğu her bölgede gayrinizami odaklı faaliyet yürüten örgüt, Doğu Karadeniz’de alan hakimiyetini genişleteceği ve bölgede geniş çaplı yapılanmaya gideceği iddiasında bulunmuştur. PKK, 1995 yılında Irak’ın Haftanin bölgesinde gerçekleştirdiği 5. Kongre’de aldığı karar gereği, eylemlerini 1997’den itibaren Karadeniz ve Akdeniz’e taşıma kararı almıştır (1).

Karadeniz Yapılanma (1997)

PKK’nın Karadeniz açılımının (1997) lideri “Ayhan” kod adlı Ağa Kahraman iken, bölgeye gönderilen sözde grup komutanı ise Şemdin Sakık’ın kardeşlerinden Fırat kod adlı Müfit Sakık’tır. PKK, Karadeniz’e açılma planını şu sözlerle tanımlamıştır; “TC’nin, Karadeniz’in etnik zenginliğinin üzerine döktüğü betonu kırarak altındaki etnik zenginliği ortaya çıkaracağız (2)”

TİKKO, DHKP-C, MLKP ve TKP/ML gibi örgütler, Doğu Karadeniz’de PKK’nın zeminini oluşturmuştur. Bu zeminin oluşma evresinde gerçekleşen yapılanma faaliyetleri, hücre evleri ve eylemler, PKK’yı daha da cesaretlendirerek, 1993’te ‘Kuzeye İlerleyiş’ çatısı altında örgüt üyelerinin Karadeniz’e sızma faaliyeti yürütülmüştür.

PKK’nın, 1993-97 yılları arasındaki Karadeniz bölgesindeki faaliyetlerini keşif olarak adlandırabiliriz. Bu dönemde örgütün Karadeniz’e yayılma faaliyetlerinin sebebini ise, güneydoğu ve sınır ötesinde (Irak) yürütülen operasyonlarda ağır bir darbe alarak ‘stratejik kuşatmadan, stratejik yayılma’ sürecine girdiğine bağlayabiliriz. Bu bağlamda Doğu Karadeniz bölgesi, örgüt açısından Güneydoğu ve Doğu’dan sonra en önemli bir üs bölgesi haline gelmiştir. Örgüt üyelerinin Karadeniz’e stratejik geçiş konumunda yer alan iller ise; Tunceli, Erzincan, Erzurum, Ardahan ve Sivas’tır. Bu illerden Doğu Karadeniz’e açılan örgüt üyeleri yapılanma süreçlerini Trabzon, Artvin, Tokat, Samsun, Ordu, Giresun ve Gümüşhane’de sürdürmüştür.

1996’dan itibaren PKK, Doğu Karadeniz’de eylem odaklı faaliyetler yürütmüş, örgüte üye toplama konusunda çalışmalar yapmış ve Karadeniz’in kırsal kesimlerinde barınak ve sığınak oluşturmaya başlamıştır. PKK, Doğu Karadeniz’de yer alan Alevi köylerinde faaliyetlerini artırmış, köylerde kendilerine militan yetiştirmek için TİKKO ve TKP/ML gibi sol terör örgütleri ile işbirliği içerisinde bulunmuştur. PKK’nın, Doğu Karadeniz’deki zeminini hazırlayan bir diğer faktör ise, şehir dışından gelen PKK, TİKKO, MLKP ve TKP/ML bağlantılı mevsimlik işçilerdir (Fındık işçileri vs.).

PKK’nın Karadeniz’deki Eylemleri

1996 yıllarından itibaren PKK, Doğu Karadeniz’deki eylemlerini artırmış, eylemlerini üstlenmeye başlamıştır. Bu dönemde 150-200 civarındaki örgüt üyesi, bölgedeki şehirlerde yapılanmaya gitmiş, eylem odaklı planlar yapmış ve uygulamıştır. PKK, eylemlerinin büyük çoğunluğunu Giresun, Tokat ve Ordu ekseninde gerçekleştirmiştir.

  • 10 Eylül 1997’de Sivas’a bağlı Suşehri’nde yol kesen bir grup PKK’lı terörist, otobüsteki yolculara yönelik propaganda konuşması yaptıktan sonra yolculardan para toplamış, ardından otobüsün gitmesine izin vermiştir (3).
  • Bu olaydan bir ay sonra 11 Ekim 1997’de Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesi ve Alucra ilçesi arasındaki yolda üç ayrı noktaya pusu kuran örgüt, yol kesmiş ve durdurmak istedikleri bir minibüs durmayınca uzun namlulu silahlarla ateş açmış, açılan ateşte bir vatandaş şehit olmuştu. Açılan ateş sonrası duran minibüs içinde bulunan bir PTT görevlisini de kurşuna dizerek şehit etmişlerdi. Olayın yaşandığı yolun karşı yönünden geçen bir motosikletliyi de kaçmak isterken yine uzun namlulu silahlarla ateş ederek şehit etmişlerdi. Olayda 9 vatandaşta açılan ateşle değişik yerlerinden yaralanmıştı (4).
  • PKK’nın, Doğu Karadeniz’deki ilk eylemi 1996 yılında oldu. 1938 yılında Dersim olayları nedeniyle Artvin-Borçka’ya göç eden Kürt kökenli vatandaşlar aracılığıyla bölgeye sızan bir grup, göçerler tarafından ‘Koliva’ adı verilen yayla evlerinde saklandı. Ancak yöredeki vatandaşlar durumu fark etti. Jandarma tarafından teröristlerin saklandığı yayla evine yapılan baskında bir terörist öldürüldü, bir kadın 3 terörist yaralı olarak kaçtı. Kaçan iki PKK’lı terörist şehirde ele geçirilirken yaralı kadın terörist de Artvin’de dolmuşun içinde vatandaşlar tarafından fark edilerek yakalandı. Kızın verdiği adrese ve yayla evine yapılan operasyonlarda çıkan çatışmalarda 4 PKK’lı ölü ele geçirildi (5).
  • 13 Ekim 1997’de aynı PKK grubu, Tokat Dağı mevkiinde, Baroner şirketine ait Kurşunlu madeninin batı ağzında bulunan bir mühendisi öldürmüş ve Petev Bukalov ve Atanos Milkov adlı iki Bulgarı da beraberlerine alarak kaçırmışlardır. PKK’lılar kaçmadan önce de madende bulunan dört kamyonu ateşe vermişlerdir. Yaklaşık 40 kişilik PKK grubu, daha sonra ormanlık bir bölgeye kaçarak izini kaybettirmiştir (6).
  • 14 Ekim 1997’de Tokat/Reşadiye mevkiinde, PKK’lı teröristler tarafından görevden dönen güvenlik güçlerine yönelik düzenlenen saldırıda 1 astsubay ile 3 er şehit oldu. Çıkan çatışmada 3 asker de yaralandı (7).
  • Şebinkarahisar’da Temmuz 1997’de Alucra-Şiran arasındaki yolda bir minibüs yakılmıştır. PKK’lı grup daha sonra jandarma karakolunu taramıştır. PKK eylemlerini her yere taşımıştır. PKK eylemlerinin büyüklüğü değil, etkisi önemli olup, örgüt ses getirmekte başarılı olmuştur. 1997’de Doğu Karadeniz bölgesinde herkes teyakkuz durumuna geçmiştir (8).
  • 4 Ocak 1999’da Tokat’ın Almus ilçesinde güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan çatışmada 1 terörist ölü ele geçirildi.
  • 10 Mart 1999’da Tokat kırsalında yaşanan çatışmada TİKKO örgütünün üst düzey üç yöneticisi ölü olarak ele geçirildi.
  • 20 Temmuz 1999’da Tokat kırsalında “Dur” ihtarına uymayan bir grup teröristle jandarma arasında çatışma çıktı. Çatışmada iki terörist öldürüldü.
  • 12 Temmuz 2001’de Sazak Köyü yakınında sürdürülen operasyonda da terör örgütü TKP-ML TİKKO üyesi bir kişi öldürüldü.
  • 21 Mart 2002’de Ordu’nun Ünye ilçesi kırsal alanında düzenlenen operasyonda DHKP/C örgütü üyesi oldukları öne sürülen 3 terörist öldürüldü.
  • 19 Haziran 2002’de Ordu’nun Mesudiye İlçesi kırsal alanında güvenlik güçleri ile TİKKO üyesi teröristler arasında çatışma çıktı. Teröristler, ormanlık alana kaçarak izlerini kaybettirirken, teröristlere ait silah ve cephane ele geçirildi.
  • 5 Kasım 2003’te Tokat ve Bingöl’de PKK üyesi teröristlerle girilen çatışmada iki terörist öldürüldü, ikisi de yaralı olarak ele geçirildi. Çatışmada bir jandarma eri şehit oldu.
  • 30 Eylül 2004’de Tokat/Yağmurlu beldesi yakınlarında DHKP-C örgütü üyesi teröristlerle çıkan çatışma sonucunda 4 terörist öldürüldü, 1 asker şehit oldu.
  • 7 Aralık 2009’da Tokat/Reşadiye Sazak Köyü Jandarma Karakoluna ait içerisinde 1 uzman çavuş ve 9 erin olduğu askeri devriye aracının keşif-devriye kontrolü sırasında 4-5 kişilik PKK grubu tarafından açılan ateş sonucunda meydana gelen saldırı sonunda devriye komutanı 1 uzman çavuş ve 6 asker hayatını kaybetmiştir. Saldırı sonrası silahlı saldırıyı gerçekleştiren gruba yönelik operasyon başlatılmıştır. Saldırının ardından yürütülen operasyonlar sonrası Reşadiye’de ölen 7 askerin dönüş yolunu PKK’ya haber veren ve tutuklanan Gökköy, Reşadiye Muhtarı Hidayet İlk’in çift taraflı çalıştığı muhbir olduğu anlaşılmış ve tutuklanmıştır (9).
  • 31 Temmuz 2016’da Ordu/Mesudiye’de 5 kişilik teröristin görüntülenmesinin ardından operasyon başlatıldı. Başlatılan operasyonda 3 asker şehit olurken, 2 asker yaralandı (10).

PKK’nın Karadeniz’deki eylemleri başlığı altında yazılan olaylar sadece bununla sınırlı olmayıp, örgütün bir çok eylemleri mevcuttur. PKK’lı teröristler ilk olarak, eylemlerinin büyüklüğünü değil, ses getirmesini amaçlamaktadır. Bu sayede örgüt adından bahsettirip, bölgede yaşayan Marksist-Leninist görüşlü kişileri örgüte toplama gayesini amaçlamıştır. Ki bu stratejilerinde de başarılı olmuşlar, ses getirmişler ve bölgede kendilerine yapılanma/barınma konusunda destek sağlayacak yandaş görüşlü kişileri saflarına çekmişlerdir.

PKK’nın Karadeniz İllerindeki Yapılanması

PKK’lı teröristler Karadeniz’de ilk olarak 1994’de görülmeye başlanmıştır. PKK’nın, ‘Karadeniz Sahası’ adında bir bölge açılımı yoktur; PKK, Karadeniz’deki eylemlerini ve faaliyetlerini ‘Koçgiri’ eyaleti adı altında Sivas üzerinden yönetmektedir. PKK’nın, Doğu Karadeniz illerinde yapılanma sürecini belirleyen bazı faktörler; bölgedeki yandaş görüşlü kişiler, doğudan gelen mevsimlik işçiler ve üniversitelerdeki sempatizanlarıdır.

Doğu Karadeniz’e sızma girişimlerinin başarısızlığa uğraması üzerine siyasallaşma kararı alan örgüt, 2 Ağustos 1999’da elebaşı Öcalan’ın çağrısıyla Kuzey Irak’a çekildi. PKK, 2001’de yaptığı sözde 1. kongrede Karadeniz’e sızmak ve yapılanmak üzere 15 kişilik bir grubu bölgeye gönderdi. 2001-2003 yılları arasında güvenlik güçlerince alınan tedbirler ve icra edilen operasyonlar sonucu bölgeye gönderilen grup halindeki 15 terörist etkisiz hale getirildi.

PKK,  2003’te Suriye kökenli Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin’in talimatıyla, Erzurum-Kemah,Tunceli-Erzincan-İliç yönünü takip ederek Karadeniz’de Tokat, Giresun, Ordu, Trabzon, özellikle Maçka, Şebinkarahisar-Torul kırsalları ve Suşehri ormanlarında konuşlanmaya başladı. PKK, 2004’te iki grup halinde Tokat ve Sivas üzerinden Giresun ve Gümüşhane’ye sızma girişimi gerçekleştirdi (11). 2005’ten itibaren PKK’lı teröristler, Doğu Karadeniz’deki faaliyetlerini/eylemlerini tırmandırmaya başladı.

Sivas

1993 Nisan’da PKK ilk defa, Sivas’ın kırsal kesimlerine Erzincan üzerinden 15-20 kişilik bir grup gönderdi. Grubun, barınma ortamı bulamadığı için bir süre sonra geri döndüğü belirtiliyor. 1994’den itibaren Tunceli’den örgütün ‘Koçgiri’ alanı olarak adlandırdığı (Sivas’ın Zara, İmranlı, Divriği, Hafik, Kangal ve merkez ilçenin bir bölümü) bölgeye çeşitli tarihlerde 110 PKK’lı terörist geldi. Bölgede sayıları 125-150’ye yaklaşan örgüt mensuplarından 120’si yakalanmıştır. Haziran 1995’te 160, Haziran 1996’da 42 olan PKK militanı sayısı 1998 yılında 35–40’a düşmüştür (12).

1978’den bu yana Hafik, Ulaş, Zara ilçeleri kırsaında eğitim amaçlı faaliyet gösteren DHKP – C, 1992 tibarıyle Sivas il merkezi ve kırsalında bölgesel odak oluşturmaya çalışmıştır. Sivas – Tokat kırsalında DHKP – C’ye bağlı 18 – 22 kişilik grup bulunmaktadır. MLKP, TİKB, TDKP ve TİKKO, son dönemde Sivas’ta hem şehir örgütlenmesi hem de kırsal faaliyetler açısından önem ve önceliğini korumaktadır (13).

Giresun

PKK, Haziran 1997’den günümüz itibariyle, Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk, Yağlıdere ve Espiye ilçelerindeki kırsal kesimlerde eylemleriyle kendini göstermiştir. PKK’lılar Giresun’a geçiş için Gümüşhane’nin Şiran ilçesi kırsalını kullanmaktadır. PKK’nın uzantısı TDP ise Doğankent’te örgütlenmiştir. Şiran’a bağlı bazı köyler, Çimen dağlarının eteklerinde ve ormanla kaplı olduğu için saklanmaya/barınmaya elverişlidir. İl genelinde TİKKO ve DHKP-C yapılanmaları da mevcuttur.

Ordu

PKK, 1996 Sivas’la sınırı olan Ordu/Mesudiye kırsalına sızmıştır. DHKP-C’nin 1993 sonlarında yeniden bölgeye girerek Ünye ve Kumru ilçeleri kırsalıyla Fatsa ve Ünye ilçe merkezinde faaliyet gösterdiği belirlenmiştir. Örgütün faaliyetlerini Ünye, Akkuş, Kumru ve Aybastı kırsalında yoğunlaştırdığı görülmüştür (14).

Gümüşhane

PKK ile TİKKO, Erzincan üzerinden Ordu ve Giresun kırsalına geçerek Karadeniz bölgesine ulaşabilmek için Kelkit ve Şiran kırsalını tampon bölge olarak kullanma gayretindedir. Kelkit ve Şiran ilçeleri konumu itibariyla siyasi yönden önemlidir. Bölgede yerleşik aşiret düzeyinde yaşayan Kürt ve Alevi kökenli köylerin bulunması örgütlerin bölgeye yönelik ilgisini çekmektedir. Gümüşhane ekseninde Kelkit, Kürtün, Torul ve Şiran; PKK’lı teröristler için Karadeniz’e açılış kapısıdır.

Tokat

TKP/ML, TİKKO ve DHKP-C Tokat’ta yapılanmasını her dönemde sürdürmüş, muhtarları katlederek halkı sindirme yoluna başvurmuştur. TİKKO’nun Tokat Merkez, Almus, Reşadiye ve Niksar kırsalında yaklaşık 50 üyesi bulunmaktadır. Operasyonlarda örgüt mensuplarından bir kısmı öldürülmüş ise de örgüt varlığını sürdürmektedir. Örgüt militanları içinde Sivas ve Tokat nüfusuna kayıtlı kişilerin çoğunluktadır. Tokat-Sivas sınırı kırsalında 30 PKK’lı bulunmaktadır. TDKP, TKEP ve TDP örgütleri Zile, Turhal ve Niksar’da yapılanmaya çalışmaktadır (15).

Tokat’a yönelen örgüt üyeleri, Erzincan-Sivas hattını kullanmaktadır. Amasya’nın Tokat sınırındaki Karaçavuş, Hasabdal, Çengelkayı köylerinde Alevi ve Gürcü vatandaşların yoğunluktadır. Bu köylerin dağlık ve ormanlık arazide olması örgütlerin barınması açısından uygun konumdadır.

14 Mayıs 2020’de Topçam bölgesinde arazi temas araması operasyonu başlatılmıştı. Jandarma ekipleri tarama sırasında Sırçalı köyü yakınlarında geçmiş yıllarda TKP-/ML TİKKO terör örgütü mensuplarınca kullanıldığı değerlendirilen bir kısmı çökmüş sığınak buldu. Sığınağın yaklaşık 160 metre doğusunda bir depo tespit edildi. Sığınak ve depo içerisinde 4 kişilik ağaçtan hazırlanmış ranza, 19 boş konserve kutusu, son kullanma tarihleri 2000 yılına ait 2 dolu salça kutusu, 2 pantolon, 21 büyük pil, 5 çaydanlık, 2 tencere, 1 kavanoz, 3 çay bardağı ele geçirildi (16).

Trabzon

2003-2010 yılları arasında Trabzon’da yapılanan örgüt üyelerinin, bölgeye Gümüşhane üzerinden geçiş yaptığı belirtiliyor. Özellikle Maçka kırsalında faaliyet yürüten teröristlerin, Gümüşhane’deki ve Giresun’daki örgüt üyeleri ile temasta bulunabilme ihtimali yüksektir. Trabzon genelinde TİKKO, DHKP-C ve MLKP gibi örgütlerin de varlığı bilinmektedir.

24 Aralık 2019’da yer alan bir habere göre Trabzon’da 22 ayrı noktada ormanlık alanı PKK’lı teröristlerin ateşe verdiği belirtiliyor. Kendilerine ‘Ateş’in Çocukları İnsiyatifi’ adını veren PKK’lı grup, Trabzon’un tüm ilçelerinde eylem gerçekleştirdiğini açıkladı (17). 24 Ekim 2014’te yer alan bir habere göre de Devrimci Trabzonsporlular grubunun lideri Vahap Güven, terör örgütüYPG/PKK saflarında terör örgütü DAEŞ’e karşı çatışırken, Kobani’de (Ayn el Arap) öldü (18).

Yakın Bölgesel Geçmiş

2006’da PKK ve DHKP-C’nin küskünlüğünün sona ermesiyle PKK, sözde Erzurum ile Hakkari sorumlularını Karadeniz’e kaydırdı. Bahoz Erdal, Karadeniz’deki grubun başına örgütün Erzurum sorumlusu İrfan Amed ve Hakkari sorumlusu Azad Siser’i getirdi. Örgüt, Nisan 2008’de Celal Başkale adlı teröristin liderliğinde 6’şar kişilik iki grup halinde toplam 12 terörist ile yeniden bölgeye geldi. 2015’de PKK, Karadeniz’e toplam 19 kişiden oluşan 3 terörist grup gönderdi. PKK, söz konusu yıl içindeki bölgedeki ilk saldırısını 2 Ağustos’ta Gümüşhane’nin Kürtün ilçesine Üçtaş köyü yakınlarında gerçekleştirdi. Bölgede devriye gezen güvenlik güçlerine saldıran teröristler, gece karanlığından yararlanarak kaçan teröristler yakalanamadı.

Giresun’un Espiye ilçesine bağlı Ericek köyünde geçtiğimiz 2016’da Kasım’da yakalanarak tutuklanan 4 PKK’lı ile birlikte PKK’nın bölgede yeni eylemler yapma planlarının olduğu ortaya çıktı. Yakalananlardan Gülsüm Kaya’nın Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Erzincan 2. sıra milletvekili adayı olduğu öğrenilirken, Kaya’nın PKK’nın Karadeniz yapılanmasına yönelik örgüte ‘silahlı üye kazandırma’ çalışmaları için bölgeye geldiği ve PKK’lı grupların iletişimini yeniden sağlamak ve kırsalda bulunan gruplar ile yeniden buluşma sağlamak için görevlendirildiği belirlendi (19).

Genelkurmay İstihbarat Daire eski Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in Açıklamaları

Korgeneral Pekin: “Terör örgütü 1995 tarihinde Tunceli bölgesini Karadeniz’e açılımda üs olarak kullanma kararı almıştır. Bu kapsamda terör örgütü Sivas üzerinden Tokat’a, Erzincan-Gümüşhane üzerinden Giresun’a açılım yaparak eylemlerine başlamıştır. Bölgedeki aşırı sol örgütlerin tabanından istifade etmek isteyen PKK/Kongra-Gel örgütü, 1996 tarihinde DHKP-C ve TİKKO örgütüyle müşterek eylem ve işbirliği kararı almıştır. Bu işbirliği çerçevesinde 14 Ekim 1997 tarihinde bölgede gerçekleştirdiği eylem ile 4 güvenlik görevlisini şehit etmiş ve 1 personeli de yaralamıştır. Bölgede 1999 yılı sonuna kadar eylemlerine devam eden PKK/Kongra-Gel terör örgütü, bu süre içinde 2 vatandaşımızı katletmiş, 5 güvenlik görevlisini de yaralamıştır. Güvenlik güçlerince 1995-2003 yılları arasında alınan tedbirler ve icra edilen operasyonlar sonucu terörist unsurlar bölgeden temizlenmiştir. 2003 yılından söz konusu olayın gerçekleştirildiği tarihe kadar PKK/Kongra-Gel terör örgütü bölgeye yeniden açılmaya ve eylemde bulunmaya bir kaç kez teşebbüs etmiş ancak bu teşebbüsler bölge halkının, güvenlik güçlerine verdiği destek ve güvenlik güçlerinde alınan tedbirler neticesinde sonuçsuz kalmıştır (20)”

Korgeneral Pekin’in o dönemdeki (2009) açıklamalarına bakılacak olursa, örgüt üyelerinin Karadeniz’e geçiş güzargahı konumundaki Tunceli, Erzincan ve Sivas stratejik önem taşımaktadır. Bu illerimizin girişlerinde ve çıkışlarında alınan tedbirlerin yetersiz kalmasından ziyade, arazi üzerinde güvenlik güçlerinin etkinliğini göstermesi elzemdir. Gözlerden kaçmaması gereken bir diğer nokta ise FETÖ ve PKK’nın tıpkı Doğu/ Güneydoğu ’daki işbirliklerini, Karadeniz’de de uygulama planları geçerliliğini korumuştur. Gerek kamu, gerek askeriye içinde yapılanan bir diğer terör örgütü FETÖ’nün, Karadeniz’de PKK’ya karşı yürütülen mücadeleyi sekteye uğrattığının görülmesi mümkündür.

FETÖ üyeliğinden hapis cezası alan, eski Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Mustafa Doğru’nun ardından kritik dönemde PKK’ya karşı Doğu Karadeniz’de mücadelenin sıklaşması ve sonuç alınması dikkat çekmektedir. (Mustafa Doğru, 5 Temmuz 2016 günü Giresun’un Alucra ilçesi ile Yağlıdere ilçesi kırsalı Tohumluk Yaylası’nda düşen askeri helikopterden yaralı olarak kurtulmuştu.)

Teröristlerin Eylem/Faaliyet Alanları / Caner Çiftçi

‘Karadeniz Açılım Grubu’

PKK tarafından, 1998’den itibaren Karadeniz Bölgesi’ne, Tunceli üzerinden sansasyonel eylemler için sözde ‘Karadeniz Açılım Grubu’ adıyla 12 terörist gönderildi.  Ordu, Giresun, Trabzon ve Gümüşhane kırsalında 4’erli ve 2’şerli gruba ayrılan teröristlerin sayısı, sonradan gönderilenlerle 22 oldu. Haziran 2015’de, Giresun’un Kümbet Yaylası kırsalında istihbarat birimlerince telsiz görüşmeleriyle deşifre edilen sözde ‘Karadeniz Açılım Grubu’, 2016 yılında Ordu’nun Mesudiye kırsalında icra edilen operasyonlar sonucunda çözüldü (21).

2015’de, Karadeniz bölgesine sızan örgüt bu yılda ilk eylemini Giresun’da gerçekleştirdi. 2015 istihbarat raporlarına göre grubun; 3’e ayrıldığı öğrenildi. Bu dönemde Giresun kırsalında örgütün telsiz kestirmelerinde bölgede yapacağı eylemlerin bir kısmı deşifre edildi (22).

Haziran 2016’da, 11 kişilik takviye grup Karadeniz’e geldi. Bu dönemde örgütün, il yapılanması olarak Trabzon 3 kişi, Rize ve Artvin Kırsalı 4 kişi, Giresun 4 kişi ve Ordu kırsalında 4 kişi olarak ayrıldığı öğrenildi. Özel Harekat ekipleri, 2016’da Erzincan kırsalında yürüttükleri operasyonlar sonucunda örgüte desteğe gelen takviye teröristlere de geçit vermediler (23).

Örgütün, Karadeniz’e sızmasına olanak sağlayanın, PKK’nın sözde Tunceli Sorumlusu Baran Kod adlı İsmail Aydemir olduğu tespit edildi. İsmail Aydemir’in ise Eylül 2015’de, Tunceli’de güvenlik güçlerinin gerçekleştirmiş olduğu operasyonlarda ölü olarak ele geçirilen 3 teröristten biri olduğu tespit edildi (24).

Tunceli’nin Kutuderesi Vadisi’nde 9 Mayıs 2019’da düzenlenen operasyonda etkisiz hale getirilen teröristlerden birinin PKK’nın sözde Karadeniz Açılım Grubu’nda uzun yıllar liderlik yapan ‘Doğan Serhat’ kod adlı Celal Kaya olduğu tespit edildi. İçişleri Bakanlığı’nın ‘Terör Arananlar’ listesinin ‘mavi’ kategorisinde 1,5 milyon lira ödülle aranan Kaya’nın, Giresun’da çatışmada yaralandığı, ardından Tunceli kırsalına kaçtığı belirtildi (25).

Sözde ‘Karadeniz Açılım Grubu’na katılım sağlayan teröristlerin, farklı yıllarda Karadeniz’e gelerek yapılandığı, eylem faaliyetlerini planladığı ve 2’şerli ve 3’erli gruplarla köylerde ve kırsal kesimlerde barındığı saptanmaktadır. Örgütün, son yıllarda Karadeniz’deki en belirgin dönemi 2015-2018 arasındaki süreçtir. Bu süreçte güvenlik güçleriyle çatışmaları artırmış, sığınak/barınak alanları inşaa etmiş ve bölge halkını da huzursuz etmiştir.

PKK’nın sözde Karadeniz Açılım Grubu

Çekdar kod adlı Ali Fırat Yaşar öncülüğündeki 8 kişilik fotoğraftaki terörist grubun 7’sinin, 2016’da Ordu kırsalında etkisiz hale getirildiği, 1 teröristin ise Ordu kırsalından kaçarak Erzincan’da çatışmada yaralı ele geçirildiği belirtildi. Fotoğrafı çeken 9’uncu teröristin ise 31 Mayıs’ta Giresun’un Güce kırsalındaki operasyonda öldürüldüğü ortaya çıktı (26).

HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan, 300 bin lira ödüllü gri listeyle aranan  Ciwan Amed Brusk kod adlı Selman Tiryaki’nin cenazesine katılmıştı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan hakkında soruşturma başlatmıştı (27).

Fotoğraftaki grubun sözde komutanı Çektar kod adlı Ali Fırat Yaşar’dır. Grubun, Giresun (Alucra), Gümüşhane (Kelkit ve Şiran) ve Ordu (Mesudiye) kırsalında yapılandığı, 2012’de Karadeniz’e geldiği istihbarat raporlarınca bildirilmektedir. Fotoğraf’taki teröristler, Karadeniz Açılım Grubu’nun bir kısmını oluşturmaktadır. Fotoğraftaki bazı teröristlerin, örgütün propaganda sayfalarında da bilgileri mevcuttur.

Yakalanan grup üyelerinin bazılarının itirafları, Karadeniz’de dar boğazda kaldıklarının ifadesi olarak görülebilir. Grubun, barınma ve faaliyet alanı emniyet güçlerince kısıtlanmış, yürütülen operasyonlar sonucunda da hareket kabiliyeti zayıflatılmış ve kaçma girişimleri de en aza indirgenmiştir. Bu sayede söz konusu grubun, bölgedeki yapılanma zemini engellenmiştir.

Aralık 2016’da Erzincan’ın Kemah İlçesi Çalgı Köyü Pirin Tepe Bölgesi’nde çıkan çatışmada yaralı yakalanan Şiyar Kod adlı Hamdullah Zengin, Hakurk kampında 1.5 ay süreyle askeri ve siyaset eğitim aldığını belirtip, Irak’ın kuzeyindeki Metina’da 4 yıl boyunca sığınak barınak inşasında çalıştığını itiraf etti. Hamdullah Zengin’in, örgütün Karadeniz üzerindeki itiraflarını da incelemek gerekir;(28)

“Önce Ovacık’ta ardından da Kemah’ta kış üstlenmesine katıldım. 2012 yılında botla Fırat Nehri’ni Doğan Serhat, Çektar ve Civan adlı örgüt üyeleriyle geçtim. Kurt tepesini geçerek, Alucra üzerinden Giresun kırsalına ulaştık. Burada Server, Serdem ve Roni kod adlı örgüt mensuplarıyla buluştuk. Koçgiri Eyaleti’nden Ferhat, Şiyar, Adil, Bahtiyar kod adlı 4 örgüt üyesi bizim bulunduğumuz bölgeye geldi. Biz Giresun’da, diğer grup Gümüşhane kırsalına geçti.

2015 yılında Karadeniz’e dönmek için Cudi, Adil, Agir, Rodi, Celal ve Delal kod adlı örgüt üyeleriyle birlikte Kemah bölgesine ulaştık. Burada örgüt üyelerinin yanında bir hafta kaldık. Üç örgüt üyesi Giresun’a geçti. Daha sonra Celal, Agit ve Civan kod adlı örgüt üyeleriyle birlikte 20 gün yürüyerek Giresun’a ulaştık. Daha önceki grupla buluştuk. Şehit Hebat noktasında Doğan Serhat, Civan, Çektar, Celal ve Delil ile birlikte kış üstlenmesini yaptık.

Doğan serhat kod adlı örgüt üyesi ile birlikte Hebat bölgesinde kaldık. Civan, Çektar, Celal ve Delil Giresun doğu bölgesinde görevlendirildi. Bu grup Çaldağ Karakol Komutanı’nı şehit etti. Mayıs ayı sonunda Mazlum ve Türk Tarık kod adlı örgüt üyeleri yanımıza geldi. Mazlum bize Karadağ bölgesinde pusuya düştüklerini üç arkadaşlarını kaybettiklerini söyledi. Biz bölgede zorlandığımız için geri dönmek istedik. Giresun – Refahiye üzerinden geri dönerken, Koçgiri grubuyla karşılaştık. Daha sonra Fırat üzerinden karşıya geçerken askerler ateş açtı. Yaralandım. Bir süre kaçtım. Sonra teslim oldum.”

Hamdullah Zengin’in, 25 Ağustos 2016’da Artvin’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bulunduğu konvoya saldıran Türk Tarık kod adlı terörist Barış Öner’le bir araya geldiklerini söylediği de öğrenidi. Hamdullah Zengin’in ifadelerine göre, içinde bulunduğu grup Sivas ve Erzincan üzerinden Giresun’a geçiş yapmıştır. Ardından bölgeye gelen diğer grup üyeleri ile eylem faaliyetleri, kış üstlenmesi ve bölgede yapılanma sürecini planlamışlardır. Örgüt üyelerinin, güvenlik güçlerinin hedefine girmemek maksadıyla 2’şerli, 3’erli olarak farklı bölgelerden bir araya gelerek toplanmaları da dikkat çekici ayrı bir husustur.

Ayrıca yakalanan terörist Hamdullah Zengin’in, Irak’ın kuzeyindeki bölgelerde askeri, siyasi ve tahkimat eğitimleri aldığı göz önünde bulundurulursa, diğer örgüt üyelerinin bu konular üzerindeki eğitimlerini Karadeniz’e taşıdıkları ve uyguladıkları saptanmaktadır. Ki Karadeniz, arazi bakımından Doğu/Güneydoğu ile benzer şartlar taşımakta, iklim yönünden de teröristlerin eylemlerini gerçekleştirebilme ve saldırı girişiminden sonra gözden kaybolmasına imkan tanımaktadır.

Ormanların sıklılığı, havanın puslu oluşu teröristler için vazgeçilmez ve elverişli bir alandır. Fakat bir yandan da bu durum teröristler için dezavantaj doğurmaktadır; Giresun kırsalında 2017 yılında teslim olan bir teröristin Tunceli’de eğitim alarak Erzincan üzerinden yürüyerek Giresun kırsalına ulaştığı, bölgede kaldığı süre içerisinde de her şeyi günlüğüne yazdığı ortaya çıktı. Ele geçirilen günlükte; teröristlerin bölgedeki telsiz kestirmesinin istihbarat birimlerince sürekli tespit edilmesi üzerine takviye isteyemedikleri, bölgeye takviye gönderilen terörist gruplarla buluşma sağlayamadıkları, Jandarma Özel Harekât (JÖH), Jandarma Özel Operasyon (JÖPER), Polis Özel Harekât (PÖH) ekiplerinin aralıksız operasyonlarını sürdürmesi nedeniyle panik içerisinde oldukları, insansız hava araçları (İHA) nedeniyle de hareket edemeyince ormanda sıkıştıkları yer aldı. Günlükte; korucuların sürekli ormanlarda dolaşması, çoğalan yaban hayvanlarının tehlike oluşturması, yayla evlerinin sık sık kontrol edilmesiyle artık buralardan erzak çalamadıkları, soğuktan sığınaklarda kronik hastalıklarla karşı karşıya kaldıkları, geri dönmek için örgütten izin istemelerine rağmen izin alamadıkları ve ölümü beklediklerinin yazıldığı da ortaya çıktı (29).

PKK’lı Teröristler

Örgütün, sözde ‘Karadeniz Açılım Grubu’nun en etkili ses getiren isimleri bu listededir. Listedeki teröristler, yaptıkları eylemleriyle bir o kadar ses getirmiş ve öldürüldükleri /yakalandıkları dönemde de bir o kadar da konuşulmuştur. Bu dönemde örgütün Karadeniz yapılanmasındaki en aktif ve sözde bölge sorumlusu olan Mehmet Yakışır ön plana çıkmaktadır.

Zeynel (K) Mehmet Yakışır ve Rodi (K) Levent Dayan:

Terörden Arananlar Listesi”nde kırmızı kategoride yer alan PKK’nın sözde Karadeniz bölge sorumlusu Mehmet Yakışır ve yanındaki Levent Dayan, 15 Temmuz 2018’de Gümüşhane Üçtaş Köyüne bağlı Sarıtaş yaylası kırsalında güvenlik güçleri ile çatışma sonrasında etkisiz hale getirildi. “Zeynel” kod adlı sözde bölge sorumlusu terörist Mehmet Yakışır’ın, Trabzon’un Maçka ilçesinde 11 Ağustos 2017’de Eren Bülbül ve Jandarma Astsubay Başçavuş Ferhat Gedik’in şehit edildiği saldırının faili olduğu belirlendi.

Bölgede geçen 10 yılda bölgede yaşanan tüm eylemlerin emrini veren terörist olarak bilinen Yakışır, son olarak Giresun’un Güce ilçesi Ağaçbaşı Yaylası Kavaklıbel mevkiinde Uzman Çavuş Ali Cevizci’yi şehit etmişti. Eylem dosyası kabarık olan Yakışır, Diyarbakır-Bingöl yolunda yapılan eylemleri organize eden isim olarak istihbarat raporlarına yansıdı. 2009 yılında Diyarbakır’ın Lice İlçesi Abalı Köyü yakınlarında zırhlı askeri araca yönelik 100 kilo patlayıcı ile saldırı düzenleyip 9 askeri şehit eden PKK’lı teröristlerin başında olduğu istihbarat raporlarına girmişti.

Türk Tarık (K) Barış Öner ve Sorej (K) İran’lı:

Terörden Arananlar Listesi’nde kırmızı kategoride yer alan Barış Öner ve yanındaki Sorej, 22 Ağustos 2018’de Gümüşhane’nin Kürtün ilçesi Yeşilköy köyü Fındıcak Yaylası kırsalında güvenlik güçleri ile çatışma sonrasında etkisiz hale getirildi. Barış Öner, 25 Ağustos 2016’da, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik Artvin’in Şavşat ilçesinde düzenlenen ve Jandarma Er Fatih Çaybaşı’nın şehit edildiği saldırının emrini verdiği gerekçesiyle aranıyordu.

Berhudan (K) Bedrettin Çeliker ve Sorej (K) Barış Coşkun:

Terörden Arananlar Listesi’nde kırmızı kategoride yer alan Barış Coşkun ve Bedrettin Çeliker, 31 Mayıs 2018’de Giresun’un Güce ilçesi kırsalında gerçekleştirilen operasyonda öldürüldü. “Soreş” ve “Berhudan” kod adlı teröristlerin de Eren Bülbül ve Astsubay Ferhat Gedik’in şehit edildiği saldırıyı gerçekleştiren grupta yer aldıkları belirlendi.

Aram (K) Mustafa Tolucan:

23 Ekim 2017 tarihinde Giresun’un Dereli İlçesi Kulakkaya Yaylası’nda güvenlik güçlerince yakalandı. Rahman Sümer’in 4 Mayıs 2011 Kastamonu’nun Ilgaz Dağı’nda dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın konvoyuna yönelik düzenlenen saldırıda yer aldığı belirlendi. Saldırıda bir polis şehit olmuş, iki polis ise yaralanmıştı. Mustafa Tolucan’ın jandarmaya verdiği ifadeleri incelemek gerekiyor; ”Tunceli’den ayrılırken ses getirecek eylem yapmamız istendi. Bir milletvekili öldürmemiz siyasi eylem emriydi. Evlerdeki yaşam malzemelerinin bir kısmını alarak dikkat çekmemeye çalıştık. Köylüler evlerine döndüğünü gördüğümüzde birbirimiz ıslak çalarak uyarıyorduk. Patika yollarda yürürken grubun arkasından gelen arkadaşımız elinde çubukla izleri siliyordu. Patika yol yoksa orman gülleri arısında yürüyorduk.”

İHA sesi duyduklarında yere yattıklarını belirten Mustafa Tolucan, “Bir saat yerde kıpırdamadan yatarak bekliyorduk. Sonra kalkarak tekrar intikalimizi sürdürüyorduk. İntikalleri genellikle sisli ve yağmurlu havalarda yapıyorduk. Gece sadece çam ormanlarında ışık kullanırız. Baksa yerlerde ışık veya fener kullanmayız” demişti.

Kawa (K) Behrüz Düdükkanlu:

İranlı terörist Behruz Dudükkanlu, Giresun’un Espiye İlçesi Seydi Köyü Dürdür mevkiinde 17 Mayıs 2019 tarihinde güvenlik güçlerine teslim oldu. 2015 yılında bölgeye geldiği belirlendi. 4 asker, 3 polis ve 2 sivili şehit edilen saldırılarda yer alan terörist, 5 asker, 6 sivil, 7 polisin yaralandığı olaylarda bulunduğu tespit edildi. Bölgede bulunduğu 2015 ve 2019 yılı arasında 15 ayrı silahlı ve bombalı olaya karıştığı ortaya çıktı;

  • 26 Eylül 2015: Güce Jandarma Komutanlığı’na taciz ateşi açılması.
  • 2 Ekim 2015: Giresun’un Tirebolu İlçesi Kovancık Köyünde trafik timine yapılan saldırı sonucu bir personelin yaralanması.
  • 2 Ekim 2015: Güce İlçe Jandarma Komutanlığı’nın taciz ateşi açılması ve 4 vatandaşın yaralanması.
  • 2 Mayıs 2016: Giresun’un Doğankent İlçesi Yaşmaklı Akköy 2 HES görevlilerinin açılan ateş sonucu Adil Kara’nin şehit olması.
  • 4 Mayıs 2016: Akköy 2 HES acil müdahale binasına sabotaj eylemi yaparak, basınç borusunu patlatılması.
  • 19 Mayıs 2016: Gümüşhane’nin Kürtün İlçesi Üçtaş Köyü Akköy Hidro-Elektrik santraline yönelik saldırı.
  • 26 Mayıs 2016: Giresun’un Doğankent İlçesi Yaşmaklı Ağaçbaşı yaylasına mayın döşeyerek barajda görevli özel güvenlikçi Abdurrahman Bekirefendioğlu’nun yaralanması.
  • 5 Haziran 2016: Gümüşhane’nin Torul İlçesi Harmancık Tüneli’nde pusu kurarak bir uzman çavuş ve bir askerin şehit edilmesi.
  • 19 Temmuz 2016: Trabzon’un Maçka İlçesi Çatak Mahallesi’nde yol kontrol uygulaması yapan üç polisin şehit edilmesi, 5 polis memurun ve bir sivil vatandaşın yaralanması.
  • 26 Ağustos 2016: Trabzon Maçka İlçesi Coşandere Mevkiinde uzun namlulu silahla ateş açarak bir polis memurunu yaralama.
  • 16 Mayıs 2017: Trabzon’un Maçka İlçesi kırsalında bir uzman çavuşun şehit edilmesi.
  • 24 Ağustos 2017: Trabzon’un Maçka İlçesi Altındere Mahallesi Şamandıra yaylası mevkiinde baz istasyonunda yangına müdahale eden polis zırhlı aracına el yapımı patlayıcı ile saldırı.
  • 25 Haziran 2017: Trabzon’un Maçka İlçesi Altındere Mahallesi Şamandıra Yaylasında yapılmakta olan keşif gözetleme faaliyetleri sırasında iki uzman çavuşun yaralanması.
  • 11 Ağustos 2017: Trabzon’un Maçka İlçesi’nde Köprüyanı Mahallesi’nde arazide araştırma keşif ve istihbarı çalışma yapıldığı sırada açılan ateş sonucu Eren Bülbül ve Jandarma Başçavuş Ferhat Gedik’in şehit edilmesi ve polis memuru Namık Öztel yaralanması.
  • 5 Nisan 2018: Gümüşhane’ni Kürtün İlçesi Kayalıkalan Mevkiinde gerçekleşen operasyon sırasında çıkan çatışmada bir uzman çavuş ve bir uzman onbaşının yaralanması olaylarına karıştığı belirlendi.

Behrüz Düdükkanlı’nın, yakalandıktan sonra, Giresun ve Trabzon kırsalında gösterdiği sığınak ve depolardan oluşan 12 yer güvenlik güçleri tarafından imha edildi.

Aras Faraşin (K) Aras Aslan:

Terörden Arananlar Listesi’nde “gri kategori”de yer alan Aras Aslan, Giresun’un Güce ilçesinde güvenlik güçlerince yakalandı. Aras Aslan, Espiye’de bir HES şantiyesine giderek yiyecek istemesi üzerine, vatandaşların ihbarıyla sağ olarak yakalandı.

Rojhat Ankara (K) Rahman Sümer ve Rızgar Çölemerg (K) Reşat Ertuş

Rojhat Ankara kod adlı PKK’lı Rahman Sümer ve Rızgar Çölemerg kod adlı Reşat Ertuş’un 2018’in yaz aylarında bölgeden ayrıldığı/gönderildiği iddia edilmekte, değerlendirilmektedir. Örgüt içinde daha önce de sorun çıkarttığı telsiz konuşmalarına yansıyan Rahman Sümer’in kendi başına hareket ettiği ve öldürülen sözde bölge sorumlusu Mehmet Yakışır’ın emirlerine uymadığı için bölgeden gönderildiği değerlendiriliyor.

Karadeniz

Radikal sol terör örgütleri, bölge halkının kendilerine destek çıkması talebinde bulunup, terörün zeminini Karadeniz’de de oluşturmayı ve yaygınlaştırmayı amaçlamaktadırlar. Özellikle bu rollerini, Giresun, Gümüşhane, Ordu, Artvin ve Trabzon’un kırsal köylerinde sergilemektedirler. Örgüt mensupları, bölgedeki vatandaşlar üzerinde etnik ayrımcılığı körükleyecek faaliyetlerde bulunmakta, uygulamaktadırlar.

Karadeniz’de yer alan sol terör örgütlerine baktığımızda karşımıza DEV-YOL, DHKP-C, TDP, TKP/ML ve TİKKO gibi gruplar çıkmaktadır. Bu grupların halk üzerinde etkisini görmemiz mümkündür; Gümüşhane ve Tokat gibi illerimizin alevi köylerinde kışkırtmaya açık girişimler yapmak, propaganda çalışmaları yürütmektedirler.

Radikal sol örgütlerin Karadeniz’deki yapılanmalarını değerlendirmek için ‘’Rüzgar Bizden Yana Esiyor- Karadeniz Dağları’nda TKP/ML Tikko Gerillalarıyla Röportaj/İzlenimler’’ (Umut Yayımcılık) kitabını da incelemek gerekir. Kitapta, örgütlerin yapısı ve faaliyetlerinden bahsedilmiştir.

Ordu’nun Fatsa-Mesudiye ekseninde halkla güvenlik güçleri, özellikle de polis arasında güven bunalımı yaşanmıştır. 1997 Haziran ayında Ordu Valiliği Mesudiye kırsalındaki köylere olası bir saldırıda kullanılmak üzere elli Kalaşnikof dağıtmıştır. Fatsa, Mesudiye ve Aybastı gibi sol örgütlere müzahir olarak bilinen bölgelerde, köylüler silah almak istememişlerdir. Silahları almışlarsa da evdeki kasalarına kilitlemişlerdir (30).

Günümüz itibariyle baktığımızda Karadeniz bölgesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu bahse konu örgütler konusunda ciddiyetini korumuş ve mücadelesini sürdürmüştür. Fakat bir kısım kendini gizleyen bir grup ise örgütlere karşı yardım ve yataklık yapmaya devam etmekte, örgüt üyelerini bölgede barındırmaya çalışmaktadır. Bu grubun, etnik köken açısından ciddiyet taşıyan yerlerde bulunduğunu söylemek mümkündür.

Teröristlerin Karadeniz’e Geçiş Güzergahı

Aşağıdaki haritada da belirtildiği üzere örgüt üyelerinin geçiş güzergahı harita üzerinde saptanmıştır. 1997’den günümüze örgüt üyelerinin Karadeniz’e geçiş güzergahı olarak Tunceli, Erzincan, Sivas ve Tokat kırsallarını kullandığı söylenebilir. Özellikle haritada kırmızı içine alınan il ve ilçeler, örgütün ikmal ve geçiş yolunu göstermektedir.

Karadeniz Geçiş Güzergahı / Caner Çiftçi

Birinci geçiş yolu Pülümür:

Örgüt üyeleri, Tunceli/Pülümür kırsalı üzerinden Gümüşhane’nin Kelkit ve Şiran ilçelerinin kırsalına geçerek burada eylem faaliyetleri ve barınma planları yapmaktadır. Gümüşhane’deki yapılanma sürecini bu ilçelerde üstlenen örgütün, buradan da Alucra, Torul, Kürtün ve Maçka civarına doğru yol alması muhtemeldir. Alucra’ya geçişte birinci derece önem arz eden Şiran ve Kelkit, Pülümür üzerinden gelen örgüt üyelerinin geçişine de elverişli bir alandır.

Teröristlerin, bölgedeki güvenlik güçleriyle girdiği çatışmaların ardından kırsala doğru yönelmesini ve kaçma girişimini en önemli etkileyen faktörlerden biri de arazi koşullarıdır. Bazen avantaj, bazen de dezavantaj sağlamış olan arazi koşulları, bölge konumu dolayısıyla önem arz etmektedir. Ayrıca Karadeniz’e sızma girişiminde bulunan teröristlerin en önemli rotası bu yöndedir. Örgütün Karadeniz’e Pülümür üzerinden açılma şekli şu şekilde de gösterilebilir; Pülümür– Üzümlü-Kelkit-Torul-Kürtün-Maçka/Kelkit-Şiran-Alucra.

İkinci geçiş yolu Kemah ve Refahiye:

Örgüt üyelerinin, Giresun’a sızma girişimi konusunda en önemli geçiş güzergahlarından biri de Kemah’tır. Kemah üzerinden, Refahiye’ye konuşlanan teröristler, buradan da Çamoluk bölgesine geçmektedir. Çamoluk, Şebinkarahisar’ın açılış anahtarlarından biri konumundadır. Bu durumu fırsat bilen teröristler, bölgeye intikal etmektedir.

Şebinkarahisar, teröristler için kilit noktalardan biridir. Kümbet ve Alucra’ya ulaşan hatları ile teröristlerin bölgedeki yapılanma süreçlerine zemin hazırlayan bölgelerden biridir. Giresun’daki teröristlerin ana geçiş güzergah hattı, Kemah ve Refahiye bölgeleridir. Refahiye-Çamoluk hattı, teröristlerin sızma girişiminde önemli rol üstlenir. Örgütün Karadeniz’e Kemah ve Refahiye üzerinden açılma şekli şu şekilde de gösterilebilir; Kemah-Refahiye-Çamoluk-Şiran/Çamoluk-Şebinkarahisar-Kümbet-Alucra.

Üçüncü geçiş yolu Zara ve İmranlı:

Örgüt üyelerinin Karadeniz’e sızma girişimi konusunda bir diğer önemli yol Zara-İmranlı-Suşehri hattıdır. Örgüt’ün, 1997-2010 yılları arasında bu yolu da kullandığı söylenebilir. Özellikle Suşehri’nin, Karadeniz’e açılan kapılardan biri olduğunu söylemek gerekir. Bahse konu 3 ilçede, TİKKO ve TKP/ML gibi terör örgütlerinin yapılanma girişiminin bulunduğunu söyleyebiliriz. Zara-İmranlı konumu dolayısıyla Reşadiye’ye, Suşehri ise Şebinkarahisar’a giden hattı bulundurur.

Örgütün Karadeniz’e Zara ve İmranlı üzerinden açılma şekli şu şekilde de gösterilebilir; Zara-İmranlı-Suşehri-Şebinkarahisar/İmranlı-Zara-Reşadiye-Mesudiye.

Dördüncü geçiş yolu Niksar:

Örgüt üyelerinin Karadeniz’e sızma girişimi konusunda bir diğer önemli yol olan Niksar, Ordu kırsalına açılan bir kapıdır. İlçe genelinde TİKKO ve TKP/ML gibi terör örgütlerinin ‘gizli varlığı’, bölgeyi daha da önemli kılmaktadır. Ordu kırsalına açılan teröristlerin bir kısmının, Niksar üzerinden geçtiği söylenebilir. Aybastı ve Mesudiye’ye de geçiş güzergahı olan Niksar, teröristlerin yapılanma sürecindeki bölgelerinden biridir.

Örgütün Karadeniz’e Niksar üzerinden açılma şekli şu şekilde de gösterilebilir; Niksar-Aybastı-Mesudiye-Şebinkarahisar.

Genel

Örgütün ikmal ve geçiş yollarının bulunduğu harita üzerinde, barınma ve faaliyet alanlarının da bulunduğu gözden kaçmamalıdır. Örgütün, Karadeniz’e geçişinin ardından başlayan yapılanma süreçleri ilçe kırsallarında olup, şehir merkezlerinden kendilerine gelecek desteği propaganda yoluyla amaçlamaktadır. Güvenlik güçlerinin aldığı önlemler sonucunda, şehir merkezine inmeye cesaret edemeyen teröristler, bir bölgeden başka bölgeye geçiş için bir hayli sıkıntı yaşamaktadır. Kara ve hava operasyonlarının da etkisiyle, geçiş güzergahı üzerinde hareket kabiliyetleri en aza indirgenmiştir. Tunceli, Sivas, Erzincan ve Tokat üzerinden Karadeniz’e sızma girişimleri çoğunluklu olarak kısıtlanmıştır.

Teröristlerin Saklanma Alanları / Caner Çiftçi

Karadeniz Geçiş Güzergahı Değerlendirme

Teröristlerin, 4 giriş bölgesi haricinde başka sızdığı noktaların olması da mümkündür. Coğrafya gereği bölge, arazi bakımından ormanlık ve yüksektir. İklim koşullarının da etkisiyle sisten ve puslu havadan faydalanan teröristler, bu konuda tecrübeli olduklarından dolayı geçiş konusunda pek fazla sıkıntı yaşamamaktadırlar. Özellikle Kelkit, Şiran, Alucra ve Şebinkarahisar önem arz etmektedir; yerel kaynaklarca ifade edilen ve medyada çıkan haberler doğrultusunda teröristler, bu bölgelerde adını sıkça duyurur hale getirmiş, varlığını sürdürme girişiminde bulunmaya çalışmaktadırlar. Bu bölgelerden kuzeye yönelik geçiş kısmında da ormanlardan faydalanan teröristler, burada barınma odaklı faaliyetler yürütüp yaz/kış üstlenmesini hazırlamaktadırlar.

Ordu’nun Mesudiye ilçesinden, Trabzon’un Maçka ilçesine kadar uzanan hat boyunca kırsal kesimlerdeki teröristler, keşif faaliyeti yürütmekte olup bölgeyi tanımaya yönelik adımlar atmaktadır. Bu adımların başında en dikkat çekici husus, karakollara yapılan taciz atışları ve devriye gezen ekiplere saldırı girişimleridir. Teröristler, bölgeyi avucunun içine almak için önce güvenlik güçlerinin yerlerini tespit etmeye çalışmaktadır. Şöyle düşünülebilir ki; barındığı evde rahat etmek isteyen şahıs, önce bahçesinin önünü kolaçan eder.

Kelkit, Şebinkarahisar, Alucra, Mesudiye ve Torul bölgelerinde bulunan alevi köyleri/radikal sol görüşlü kişiler ciddi derecede risk taşımaktadır. Bu bölgelerde bulunan risk, bölge anlamında değiş şahıs üzerindedir. Bölgeler, etnik kökeni itibariyle kışkırtmaya ve istismara elverişlidir. Ayrıca bu bölgelerde TİKKO, TKP/ML ve DHKP-C terör gruplarının bulunduğu, yapılandığı ve eylem hazırlığında olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

Geçiş güzergahları ve faaliyet alanları üzerinde bir çalışma yapılacaksa bu tek yönlü değil, çok yönlü analiz gerektiriyor. Böyle bir durum üzerine çalışma planı yaptığımızda bölgeleri ayrı ayrı (tıpkı teröristlerin 2’şerli,3’erli dağıldıkları gibi) incelemek gerekmektedir;

  1. Bölge: Şiran-Kelkit
  2. Bölge: Şebinkarahisar-Çamoluk-Alucra
  3. Bölge: Niksar-Aybastı-Reşadiye-Mesudiye
  4. Bölge: Kürtün-Torul-Gümüşhane Merkez
  5. Bölge: Dereli-Kümbet
  6. Bölge: Espiye-Doğankent
  7. Bölge: Maçka Merkez ve Maçka Kırsalı

Ekseret Gümüşhane-Trabzon bölgesinde yaşanılan terör olaylarının Rize’ye de sıçraması muhtemeldir ki; bu husus göz ardı edilmemeli Rize kırsalı üzerinde emniyet çalışmaları yoğunlaştırılmalıdır. Söz konusu hazırlanan bu raporda Artvin’den söz edilmemiş olabilir; Artvin tıpkı Gümüşhane ve Giresun gibi terör zeminine açık bir bölgedir. Özellikle Borçka ve Hopa tarafı bu duruma müzahirdir.

Ağustos 1997/Tokat ve Ordu Örneği

Ağustos 1997’de terörist faaliyetlerin bölgede başlamasıyla birlikte halkın can güvenliğinin sağlanması amacıyla Tokat Valiliği yaylalara çıkış yasağı getirdi. Özel Harekat Şube Müdürlüğü personel sayısı arttırıldı, görevliler kırsalda çalışmaya başladı. Tokat ve Ordu kırsalında gönüllü köy koruculuğu oluşturuldu. İstihbarat uzmanları o dönemde Tokat ve Ordu illerinin kırsalında terörist sayısını toplam yüz dolayında belirledi. Bu sayının 20’sini PKK oluştururken TKP/ML, TİKKO ve DHKP-C’nin 20 dolayında propaganda elemanı, 60 kadar da silahlı eylemcisi olduğu ifade edilmişti.

Bir üst düzey askeri yetkili ise PKK’nın Karadeniz’e açılma hayalini şöyle değerlendirmişti: “PKK, DHKP-C ve TKP / ML TİKKO’yu taşeron olarak kullanıyor. PKK lideri Abdullah Öcalan’la DHKP-C lideri Dursun Karataş’ın birlikte eylem kararı aldıklarını biliyoruz. Bölgede yok olma noktasına gelen TİKKO’nun da bu birlikteliğe katıldığı sonradan belirlendi. İttifaklardaki temel amaç Güneydoğu’dan uyuşturucu ve silah kaçırılması için deniz yolunu kullanmaktadır. Bütün amaç budur.”

Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican’ın ‘PKK, Ermenistan üzerinden Karadeniz’e kaymaya çalışıyor’ ifadesi Ermenistan’a komşu Kars, Iğdır, Ağrı ve Ardahan valilerini hareketlendirmişti. Resmi rakamlara göre, o dönemde terör olayları nedeniyle kırsaldan kentlere 311 bin kişi göç etti. 752 köy tamamen, 235’i kısmen, 1535 mezra kısmen, 141’i ise tamamen boşaldı. Göçler nedeniyle kentlerin nufusları ikiye katlandı.

Örgütlerin, Karadeniz Bölgesi Üzerindeki Amaçları

Örgütlerin; Ermeni, Yunan ve Rum hayallerinin zeminini oluşturarak, uzun süreçte Karadeniz’i Anadolu’dan koparmasını ve Türkiye’nin Kafkasya ile sınırlarını koparmasını hedeflendiğini söyleyebiliriz. Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin’i, Ermenistan’a komşu etmeye yönelik girişimler yapıldığını, bu süre zarfında bölgede gerçekleşecek sansasyonel eylemlerin artabileceği olasılığını söylemek mümkündür.

Yunanistan ve Ermenistan’daki bazı lobilerin, Karadeniz üzerindeki faaliyet çalışmaları gözden kaçmamalıdır. Dünya’nın neresinde olursa olsun, hangi terör örgütü olursa olsun; ilk önce bir terör örgütünün, eylemlerine değil de amaçlarına bakmak gerekir. Bu durum, sorunu temelden çözmeye teşvik eder ve bölgesel odaklı sorunda çözüm teşkil etmektedir. Bir başka deyişle, TİKKO-TKP/ML-PKK vb. radikal sol görüşlü terör örgütlerini bölgeye getiren, fonlayan ve destek verenlerin bölgedeki misyonları önem arz etmektedir.

Doğu Karadeniz’de terör olayları başlayınca, Koçgiri eyalet komutanı S. Çürükkaya’ nın propaganda kanalına söylediği ifadelerinin Karadeniz’de neden yapılanmak istediklerini belirtmektedir; “Düşmanı cephe gerisinde yıpratmak ve durdurmak, Düşmanın belirli bir bölgede yoğun ve tecrübeli birliklerini başka bölgelere dağıtarak Kürdistan’da büyük ve kalıcı başarılar elde etmek, Kardeş halklara özgürlük ve demokrasi getirmek ve Tarihsel süreç içerisinde bölgede yaşayan halklara hak ettikleri topraklarda özgürlük ve demokrasi içerisinde yaşamalarını sağlamak (31).”

PKK Doğu Karadeniz’e açılmak suretiyle, kuzey hatta eylem kuşağı oluşturarak, taktik anlamda; mücadele alanını genişletmek, güvenlik güçlerinin gücünü dağıtmak, eylem sahasını genişletmek ve halk üzerinde korkuyu yurt sathına yaymak, Gürcistan-Ermenistan hattında bir koridor oluşturarak buraları lojistik, silah ve mühimmat ikmalinde kullanmak amaçlarıyla yaparken, stratejik anlamda ise; Ermeni / Rum-Pontusu canlandıracak alt yapıyı oluşturmaktır (32).

PKK bu bölgede, “Karadeniz Gücü” yapılanması maskesi altında Ermeni / Rum-Pontus’un alt yapı çalışmaları için taşeronluk hizmeti yapmaktadır. PKK’nın meşhur Karadeniz açılımı stratejisinin arka planında temelde gizli Ermeni ve Pontusçuluk faaliyeti bulunmaktadır (33).

Osmanlı İmparatorluğu’nun sön döneminde iş birlikçilikten yüzleri kızararak yaşadıkları Karadeniz topraklarını terk eden ahalinin bu eski örgütlenmesi, PKK ile birlikte hareket ederek stratejik amaçlarına hizmet etme arayışları içerisinde olduklarından hiç şüphe yoktur (34).

Nitekim Pontusçular geçmişte de Birinci Dünya Savaşı döneminde ciddi bir örgütlenmeye girerek İnebolu’dan Batum’a kadar teşkilatlanmışlar ve birçok çete eylemlerinde bulunmuşlardır. Rum-Pontus çeteleri 1916 yılında Rus işgali döneminde de Ruslarla işbirliği yapmışlar ve o dönemde Doğu Karadeniz’in işgaline yol açmışlardır (35).

Alıntılanan sözlerde ifade edildiği üzere temel, bir hedefe dayanmaktadır. Örgütlerin bu bölgede yapılanma mekanizması ‘basit bir terör yapılanması’ olarak zikredilmemeli, manşetin arka yüzü okunmalı ve incelenmelidir. Kısaca, Pontusçuluk fikrinin terör eylemleri maskesi altında gerçekleştiği ve eylemlerin bu denli yapıldığı saptanabilir. 1920 Sevr Anlaşması’na göre, Anadolu coğrafyasında ‘Ermenistan ve Kürdistan’ın kurulması kararlaştırılmıştı. Ermenistan’ın batı ve güney sınırlarını dönemin ABD Başkanı Wilson belirledi.

Wilson Haritası

Yukarıdaki fotoğraf, Wilson’un Müttefik Kongresi’nde sunduğu haritadır; “Giresun’un yirmi kilometre doğusundan başlayarak Dersim’in doğu eteklerine, Erzincan’ın yirmi kilometre batısına kadar inip sonra Erzincan’ın güneyinden Bingöl Dağları’nın güney eteklerine varır, Bitlis’in yirmi kilometre güneyinden devam ederek İran sınırına ulaşır (36).”

Wilson haritasındaki Giresun hattı dikkat çekici bir bölgedir. PKK’nın Karadeniz gücü olarak adlandırdığı terörist grubun zaman zaman bu hattaki eylemleri bu bölgede etkin olarak dolaşıyor olmaları, 1920 yılında çizilen bu hatta hiçbir değişikliğin olmadığının ve günümüzde halen geçerliliğini koruduğunun, Rum-Pontus, Ermenistan-PKK ittifakının devam ettiğinin bir göstergesidir (37). Karadeniz Bölgesi’ndeki terör olayları ve misyonerlik faaliyetleri, tarih ile yüzleşmektedir.

Trabzon Rum İmparatorluğu, 15 Ağustos 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır. 15 Ağustos 2010’da “Paflagonya Yürüyüşü” adı altında Trabzon/Sümela Manastırı’nın açılışına gelen gençlerin üzerlerine giydikleri tişörtlerde, Karabük’ten Batum’a kadar olan Karadeniz bölgesinin büyük bir kısmını kapsayan bir Rum-Pontus haritasını sırtlarında taşıdıkları görülmüştür (38).

Ağustos 1993’de Sümela Meryem Ana Vakfı’nda düzenlenen bir toplantıda konuşan Konstandinos Miçotakis (Şimdiki Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in Babası); “Anadolu’daki Helenizmin bu bölgedeki köklerinden kopmasından 70 yıl sonra, milletimizin tarihinde bir daha böyle bir trajedi yaşamaması için dua etmeliyiz, dedelerimiz, Pontus topraklarına dönüş hayalini size miras bırakarak öldüler, bu mirası kalbinizin içinde koruyun, Pontus’u ve kökeninizi asla unutmayınız, kaybedilmiş vatanın anası, Helen ırkının en güzel idealleri ile bağdaşmıştır (39).” ifadelerini kullanmıştır.

2001 yılında, “Veneto’dan Batı Karadeniz Bölgesi’ne” sloganı ile yapılan bir gezide; “Köklere Dönüş Projesi” adı altında  dağıtılan dosyada bulunan bir haritaya göre, sözde Anadolu federe devletlerin adları şöyle: “Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, likya, Pamfilya, Frikya, Klikya, Kapodokya, Galatya, Paflagonya, Pontus, Ermeniya, Antakya ve Mezopotamya (40).”

Sözde Pontus Haritası

Sonuç Olarak;

Günümüz itibariyle Karadeniz’deki terör olaylarında sessizlik yaşandıysa da, bölgeye geçiş güzergahları üzerinden yeni takviye grupların gelebileceği ve bizzat bölgede yapılanan TİKKO ve TKP/ML militanlarının eylem hareketleri yapabileceği göz önünde bulundurulmalı, önlemler sıkılışlatırılmalıdır. Sözde ‘Karadeniz Açılım Grubu’nda yer alan teröristlerin imha edilmesi, örgütün bölge hdeflerine yönelik engel teşkil etmiştir. Gayrinizami bir örgütün, eylemlerinin ve faaliyetlerinin büyüklüğü değil yankısı/sesi önemlidir. Karşımızda bulunan örgütlerin, kendi ideolojileri açısından azalmaları mümkün değildir. Örgütün bu husustaki karar mekanizmaları, duygusuz olduğu gibi mantıkla hareket eder; onlar için etkisiz hale gelen olan grubun yerine başka bir grup gelir, çatışan grup sayısı değil sahada verdikleri eylemsel hareket önem arz eder.

Tokat, Gümüşhane, Giresun, Ordu ve Trabzon dolaylarında TİKKO ve TKP/ML ağırlık göstermektedir. PKK’nın, Karadeniz stratejisi bahsedilen diğer iki gruba terstir; TİKKO ve TKP/ML faaliyetlerini sessiz ve sakin olarak yürütmekte, önce bölgelere nüfuz edip ardından bölgesel eylemlere başlama gayreti içerisindelerdir. PKK, ise ses getirecek eylemler düzenlemiş ve örgütün Karadeniz’deki varlığına ilişkin detayları kamuoyu ve medyada göz önüne çıkarmıştır.

Bölgeye gelen mevsimlik işçilerin bir süre sonrasında örgütçü çıkabilme ihtimali mevcut olup, aynı zamanda bölgeye gelen işçilerin bölgede keşif yaptığı ve daha sonrasında bölgedeki yandaşlarına bilgi verdiği gözden kaçmamalı, dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biridir. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde ve bölgedeki diğer üniversitelerde yapılanmaya çalışan genç örgütçülerin, faaliyetleri takibe alınmalıdır. TİKKO ve TKP/ML’nin, bölgedeki üniversitelerde okuyan gençler üzerindeki etkisini illerde düzenlenen protestolarda veya sosyal eylemlerde görebiliriz. PKK’nın ise, öğrenciler üzerindeki etkisini siber ortamlarda yaptığı paylaşımlarla fark edebilir, araştırabiliriz.

Şuanki süreçte Tokat, Giresun ve Gümüşhane kırsalındaki köyler önem arz etmektedir. Bahse konu bölgelerde örgüt yanlısı kişilerin bulunması muhtemeldir. Bu hususta, bölgelere şehirdışından gelip giden vatandaşlar takibe alınmalı, kimlik kontrolleri yapılmalı ve üzerinde baskı hissettirmemeksizin incelenmelidir. Kırsal köylerde bulunan eski yapılar, merkezdeki kahvehaneler ve kafeler, internet kafeler ve oyun salonları risk taşımakla beraberinde, tehlike de arz etmektedir. Örgüt yandaşlarının kendi aralarındaki koordinasyonu, bahsedilen yerlerde gerçekleşmektedir.

Terör’le Mücadele konusunda en büyük yanlışımız aynı görüşe sahip örgütleri hep bir arada toplamamız ve tek çatı altında değerlendirmemizdir. Bu durum terörle değil, teröristle mücadeleyi göstermektedir. Gayrinizami bir yapı, sürekli değişken ve hareket eden bir unsurdur.

*Bu rapor 2020’de yazılmış ve ilk kez Stratejik Ortak’ta yayımlanmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) “TSK’dan Tokat Saldırısı Açıklaması”,11 Aralık 2009, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2009/12/11/tskdan_tokat_saldirisi_aciklamasi

(2) Terör örgütü ele başı A. Öcalan yakalandıktan sonra alınan ifadesinde de “Karadeniz’e açılım maksadıyla, TİKKO, TDP, DHKP/C ve PKK’nin müşterek eylem kararı aldığını, DHKP-C ile de Avrupa’da bir anlaşma yapıldığını ancak yürümediğini” ifade etmiştir.

(3) https://www.haberler.com/pkk-nin-karadeniz-plani-sekteye-ugratildi-9184498-haberi/

(4) https://www.haberler.com/pkk-nin-karadeniz-plani-sekteye-ugratildi-9184498-haberi/

(5) https://www.milliyet.com.tr/yerel-haberler/ordu/karadeniz-pkkya-kabus-oldu-11575988

(6) https://www.iha.com.tr/haber-karadeniz-pkkya-kabus-oldu-590856/

(7) https://www.ntv.com.tr/turkiye/tokatta-gecmiste-yasanan-catismalar,llrzkTxWfU-9C6kJ5PZJAQ

(8) https://istihbaratsahasi.files.wordpress.com/2013/10/pkknn-dou-karadeniz-eylemleri.pdf

(9) http://www.gazetevatan.com/resadiye-saldirisinda-muhbir-skandali-297616-gundem/

(10) https://www.habergazetesi.com.tr/haber/161362/iste-bolgedeki-teror-kronolojisi-karadenizde-neler-oluyor

(11) https://www.milliyet.com.tr/yerel-haberler/ordu/karadeniz-pkkya-kabus-oldu-11575988

(12) https://istihbaratsahasi.files.wordpress.com/2013/10/pkknn-dou-karadeniz-eylemleri.pdf

(13) https://www.milliyet.com.tr/the-others/karadenizin-teror-haritasi-5351455

(14) https://www.milliyet.com.tr/the-others/karadenizin-teror-haritasi-5351455

(15) https://www.milliyet.com.tr/the-others/karadenizin-teror-haritasi-5351455

(16) https://www.haber7.com/guncel/haber/2974721-tokatta-pkkya-operasyon

(17) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/karadenizdeki-orman-yanginlarini-pkk-ustlendi-261778h.htm

(18) https://onedio.com/haber/devrimci-trabzonsporlular-grubunun-lideri-vahap-guven-kobani-de-hayatini-kaybetti–390073

(19) https://www.haberler.com/pkk-nin-karadeniz-plani-sekteye-ugratildi-9184498-haberi/

(20) https://www.sabah.com.tr/gundem/2009/12/11/tskdan_tokat_saldirisi_aciklamasi

(21) https://www.61saat.com/bolgesel/karadeniz-acilim-grubun-a-darbe-fotografi-ceken-dahil-h570931.html

(22) https://www.haber61.net/trabzon/karadeniz-acilim-grubu-kimdir-bolgeye-nasil-sizdi-h273323.html

(23) https://www.haber61.net/trabzon/karadeniz-acilim-grubu-kimdir-bolgeye-nasil-sizdi-h273323.html

(24) https://www.haber61.net/trabzon/karadeniz-acilim-grubu-kimdir-bolgeye-nasil-sizdi-h273323.html

(25) http://www.haberhatti.com.tr/gundem/pkk-nin-sozde-karadeniz-acilim-grubu-lideri-tunceli-de-h57772.html

(26) https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/pkknin-22-kisilik-karadeniz-acilim-grubuna-buyuk-darbe-2589290/

(27) https://www.haberturk.com/gundem/haber/1313822-hdpli-vekil-gri-listedeki-pkklinin-cenazesine-katildi

(28) https://www.haberturk.com/gundem/haber/1341963-yakalanan-pkkli-siginak-kazici-cikti

(29) https://www.aydinlik.com.tr/karadeniz-de-pkk-ya-gunluk-darbesi-turkiye-subat-2019#3

(30) https://istihbaratsahasi.files.wordpress.com/2013/10/pkknn-dou-karadeniz-eylemleri.pdf

(31) http://mavi28.blogcu.com/PKK-neden-Karadeniz-de/376970.

(32) https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/pkk-teror-orgutu-karadenizde-ne-ariyor

(33) https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/pkk-teror-orgutu-karadenizde-ne-ariyor

(34) Ünal Atabay, “Ayrılıkçı Kürtlerin Musalla Taşı PKK”, Ankara, Alibi Yayıncılık, Nisan 2017, s.163.

(35) https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/pkk-teror-orgutu-karadenizde-ne-ariyor

(36) Wilson Haritası Dijital Hali:http://ww.wdl.org/en/item/47/zoom.htlm.

(37) https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/pkk-teror-orgutu-karadenizde-ne-ariyor

(38) Sümela’dan Sonra Ayasofya’ya Yönelik Talepler Gelmeye Başlar mı?,https://patriklik. wordpress.com, 25.08.2010.

(39) a.g.e., s.55.

(40) Arslan Bulut, “Açılımın Şifreleri”, III’ncü Baskı, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2010, s.194.

[/vc_toggle]

Bosna Hersek: Siyasi Tarihi ve Diplomatik Bağımlılık

Devleti Aliye (Osmanlı Devleti ya da batılıların deyimiyle Ottoman Empire), kuruluşunun ilk döneminde fetih hareketlerini batıya doğru genişletmiştir. Osmanlı Devleti, Avrupa’da hızla yayılırken birçok Avrupa devletinin kültür ve medeniyetine de etki etmiştir. Bu fetih ve kültür uyuşumunun en güzel yansıması Bosna Hersek’te yaşanmıştır. Bosna’da yaşayan kalabalık Bogomil mezhebine bağlı olan Boşnaklara, inançları yüzünden ve Papanın isteği doğrultusunda asırlarca adil davranılmadı. Fatih Sultan Mehmed Han, bölgeyi feth etmeye karar verdi ve bölge kısa sürede içinde alındı.

Fetihten sonra İslam ile tanışan Bosnalılar, kolaylıkla kitleler halinde Müslüman olmaya başladı. Bundan sonra Bosnalılar, Osmanlı’ya bağlı olarak yaşamış ve Osmanlı’nın gelişiminde olumlu etkilerde bulunmuştu.  Son dönemin Bilge Kralı ve Bosna Hersek’in bağımsızlık lideri Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), sık sık ‘Evladı Fatihan’ olduğunu söyler ve konuşmalarında fırsatını bulduğunda Osmanlı Medeniyeti’nden söz ederdi. Tarih arkadaşımız Bosna Hersek’in mevcut diplomasi yapısı ve tarihi, onu incelenmeye değer kılıyor.

Bosna Hersek’in Siyasi Tarihi

Osmanlı ve Avusturya-Macaristan Dönemi:

  • 1389: Kosova Meydan Savaşı’nda Osmanlı zaferi elde edildi. İslamı benimsemeyen Boşnakların dini vecibelerini yerine getirmesine izin veren Osmanlı idaresi, Bosna topraklarında inşa ettiği yapılar ve camilerle aynı zamanda Boşnakların gelenekleri ile kültürüne de etki etmiştir.
  • 1463: Bosna, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi ve sancak statüsüyle Osmanlı İmparatorluğu’na katıldı.
  • 1483: Osmanlıların Hersek’i fethetti.
  • 1583: Macaristan’da kalan kuzey toprakları da fethedilince, Bosna Hersek eyalet statüsüne alındı.
  • 1804: Fransız İhtilali ile yayılan milliyetçilik, Sırplarda net olarak görülmeye başlandı. Sırp soyluları Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı.
  • 1878: Osmanlı-Rus savaşını takiben yapılan Berlin Anlaşması hükümleri uyarınca Bosna, Avusturya-Macaristan yönetimine bırakıldı. Finansal sıkıntılar içerisindeki Osmanlı, baskı sonucu Bosna’daki Osmanlı idaresi savaşılmadan, masa başında Avusturya-Macaristan’a bırakmış oldu. Bundan sonra Bosna Hersek için Avusturya-Macaristan dönemi başlamış oldu.
  • Avusturya-Macaristan yönetiminde, yeni anayasayla seçmenler üç seçim grubuna ayrıldı. Her grupta Ortodoks, Katolik ve Müslümanlar için sabit oranda sandalye belirlendi. Bu durum Sırp milliyetçiliğinin tepkisine sebep oldu ve gerginlik 28 Haziran 1914’te Avusturya Arşidükü (veliaht) Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da Bosnalı bir Sırp öğrenci tarafından öldürülmesine kadar vardı. Bir veliahtın suikaste uğraması Avrupa tarihinde extrem bir durum olmasada, dünya siyasetinde yeni bir dinamik olan milliyetçilik için önemli sonuçları olmuştu ve bu olay, 1. Dünya Savaşını başlatmıştır.

1918 yılına kadar sürecek olan Avusturya-Macaristan idaresi altındaki dönemde ülke yeniden yapılandırıldı. Çökmekte olan Osmanlı Devleti idaresi altındaki dönemin sonlarında yaşadığı sıkıntılardan uzaklaşarak refaha kavuştu. Bu gelişmeler büyük Sırbistan’nın kurulmasını amaçlayan Rusya’nın finansal desteği ile gerçekleşti. Bosna’daki Müslüman nüfusun Osmanlı idaresi altındaki diğer topraklara göçü ve onların terk ettiği yerlere Sırpların yerleşmesiyle Bosna’daki etnik yapı değişti. Bundan sonraki 1918-1941 yılları arasındaki dönem, Yugoslavya’da iç karışıklıklar ve savaşla geçmiştir.

Faşizmin Etkisindeki Dönem:

1941-1945 yılları arasındaki 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler Yugoslavya’yı işgal ederek Slovenya’yı Almanya’ya, Hırvatistan’ı İtalya’ya ve Makedonya’yı Bulgaristan’a bağladı. Sonrasında özellikle Sırp, Yahudi ve Çingenelere karşı bir etnik temizlik hareketine girişti. Bu dönemde, Avrupa’dan kaçan Yahudilerin Ortadoğu’da devlet kurmasından korkan Filistin müftüsü el-Emin, Hitler ile yakınlaşmıştır.

Yugoslavya Sosyalist  Federal Cumhuriyeti 

1945’te Josip Broz Tito dönemi başlar. 2. Dünya Savaşından sonra Doğu Avrupa’da Stalin yandaşlarının yükselmesine karşın Tito, böyle bir tutum sergilemedi. Tito inançlı bir komünistti. Ama kendinden ödün vermeyen  bir Yugoslav milliyetçisiydi. Stalin’in her teklifini red ederek ve Stalin’i yenerek, bütün halkları bir araya getirdi ve Yugoslavya Sosyalist Federasyonu’nu kurdu. Yugoslavya’da sınırlar 1918 öncesine döndü. Bundan sonraki süreçte savaşın etkileri hızlı silindi. Boşnaklar, Osmanlı döneminde kazanmış oldukları kültürlerine geri kazanabildi. Yugoslavya’da düzenin kurulması için batılılar büyük destek verdi ve Yugoslavya hızla yükselişe geçti. Hatta Amerika Birleşik Devleti, Yugoslavya’yı savunmak amaçlı nükleer silahlarını kullanabileceğini duyurdu.

İç Savaş ve Bağımsızlıkların İlan Edilmesi 

1980’de Tito ölünce durulan etnik ve dini çatışmalar tekrar başladı. 1986-1992 dönemde Yugoslavya büyük bir iç savaşın içine düştü. Yugoslavya Sosyalist  Federal Cumhuriyeti parçalandı. 1989’da Aşırı milliyetçi Slobodan Miloseviç cumhurbaşkanı seçildi. Miloseviç, Sırbistan’ı kurma hayalleri ile sistematik bir soykırım gerçekleştirildi. Bu dönemde 10.000’nin üzerinde Boşnak katledidi. Başta aydınlar olmak üzere seçilmiş kişilerin toplama kamplarında öldürülmesi ile gerçekleştirilen etnik temizlik hareketine batılı ülkeler uzun süre gereken tepkiyi göstermedi.

1991’de Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya’dan ayrıldı. Bosna Hersek’te ise 1990’da Aliya İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı seçilidi. Mart 1992’de, yapılan referandum akabinde Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti. Nisan ayında ABD ve diğer Avrupa Devletleri Bosna Hersek’i tanıdı. Sonrasında Türkiye’de tanıdı ve BM’ye alındı. Bağımsızlığın üzerine, Bosna Hersek, Sırplı milislerin yoğun saldırısına maruz kaldı. Bölgedeki Sırp milliyetçiliğine karşı NATO ve diğer Uluslararası örgütlerin girişimleri olduysa da bunlar işe yaramadı. 1995’te, tarihe ‘Srebrenitsa Soykırımı’ adıyla geçen katliam yaşandı. Resmi kaynaklara göre soykırımda 8372 kişi katledildi.

Bağımsızlığın Diplomasi Boyutu ve Diplomatik Bağımlılık

1994’te Hırvatlar ve Boşnaklar, aralarındaki çatışmaları sona erdiren anlaşmayı imzaladı. 1995’te Boşnak ve Hırvat güçleri, Sırpların kontrolündeki Orta ve Doğu Bosna’da ilerledi. NATO’nun hava saldırılarının artması sonucunda taraflar ateşkes kabul etti. Akabinde Hırvatistan Savaşı’nı ve Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Bosna Hersek Cumhuriyeti Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Slobadan Miloseviç ve Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman tarafından imzalandı.

Bosna Hersek’in eski Yugoslav Cumhuriyetinde sahip olduğu sınırlar içerisinde, bugünkü statüsü kabul edildi. 18 Mart 1994 tarihli Washington Antlaşmasıyla oluşturulan Bosna Hersek ve Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı federe devletten meydana gelmektedir. Bosna Hersek, Eylül 1995’te Cenevre ve New York’ta kabul edilen ve 21 Kasım 1995 tarihinde Dayton’da onaylanan anayasal temel prensiplerle ilgili takip edilen birtakım sınırlı sorumluluklara sahiptir.

Dayton Barış Antlaşmasının Önemli Maddeleri

  • Bosna Hersek Devleti; Bosna Hersek Fedarasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki tarafa ayrılmıştır.
  • Bosna; Bosna Hersek ismiyle tek bir devlet olarak idame ettirilecektir.
  • Devlet; dış politika, dış ticaret, ulaşım, haberleşme, hava trafiği, kontrolü uluslararası kuralların uygulanması ve para politikasından sorumlu bir anayasaya sahip olacaktır.
  • Bosna’da yaşayan tüm insanlara iki tarafta özgürce hareket ve seyahat etme hakkı tanınacaktır.
  • Anlaşmanın uygulanması amacıyla 12 ay süreyle NATO uygulama gücü (SFOR) adı altında 60.000 civarında askeri bir güç görevlendirilmiştir.
  • BM Güvenlik Konseyi, Eski Yugoslavya’yı oluşturan bütün cumhuriyetlere yönelik silah ambargosunun kaldırılması yönünde karar almıştı.

Dayton Antlaşması toplam 150 sayfadır. Her ne kadar barışı ve bölgesel düzeni sağlamak adına atılan önemli bir adım olsa da, Dayton Antlaşması 23 senedir çözülemeyen bir çok komplike sorunu da beraberinde getirmiştir. En önemli ve uluslararası istikrarsızlığa neden olan sorun ise, Bosna Hersek Devletini oluşturan Bosna Hersek Fedarasyonu ve Sırp Cumhuriyeti’nin diplomatik olarak birbirine bağlı olması sorunudur.

Bosna; Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklardan oluşur. Dayton Antlaşmasına göre dış politika ve karar verme konularında bu 3 unsur, birbirine bağlı durumdalar. Yani dışsal egemenlikleri birbirine bağlı. Dış politika kararlarında biri bir diğerine saygı göstermediğinde ya da bir tarafın evet dediği karara öbür taraf hayır derse kriz çıkabiliyor. Bunun sonucunda çoğu zaman ‘çekimser’ karar alınabiliyor. Örneğin Donald Trump Kudüs’ü İsrail’in Başkenti ilan ettiğinde, Boşnaklar ve Boşnak siyasetçiler BM’de itiraz etmek istedi. Ama Sırplar itiraz ya da ret etmek istemeyince ‘çekimser kalma’ kararı alınmıştı.

1998 – 1999 Kosova Savaşı Ekseninde Rusya’nın Balkanlar Politikası

Balkanlar Güney Avrupa’yı peyda eden üç büyük yarımadanın en doğusunda yer almakla beraber batısında Adriyatik, güneyinde Akdeniz, doğusundaysa Karadeniz ve Ege’yi bulunduran bir yarımadadır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti bünyesinde Bosna – Hersek, Sırbistan, Makedonya ve Hırvatistan’dan oluşan devletler bu coğrafyada hakimken, Yugoslavya’nın dağılmasıyla beraber bölgede birçok bağımsız devlet ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise Balkanlar; Bosna-Hersek, Hırvatistan, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Karadağ, Slovenya, Trakya topraklarının bir kısmı ve Romanya devletlerinden oluşmaktadır (Akova 2012, 177).

Türk Dil Kurumu’na göre “sarp ve ormanlık sıradağ” anlamında olan “Balkan” kelimesi, uzun vadede siyasi politik tanımlamalara maruz kalarak “parçalanmış, bölünüş, parsel parsel ayrılmış” manalarına gelmekle beraber daha pejoratif bir hal alarak “kabile, ilkel, geri kalmış, etnik çatışmalar içinde yer alan, barbar, Pandora’nın kutusu, barut fıçısı” gibi metaforları karşılar olmuştur (Todorova 1997, 3-5).

Balkanlar

“Sosyal İnşacılık” teorisine göre ilişkiler yalnızca materyal boyutta değil sosyal bağlar açısından da ele alınmalıdır. Bir bütünü incelerken tek tek değil de o bütün içindeki parçaların ilişkisine değinen sosyal inşacılık teorisinin temel ereği, devletlerin çıkarlarını ve kimliklerinin nasıl oluştuğunu bilmeye çalışmaktır. Yani sosyal inşacılıkta devlet politikalarını anlamlandırabilmek için “kimlik” olgusu mutlak surette incelenmelidir (Arı ve Kıran 2011, 50-51).

Rusya’nın Balkanlar’a olan ilgisinin temel argümanları; kimlik, Balkan devletlerinin bulunduğu coğrafya, Rusya’nın küresel güç mücadelesi ve güvenlik başlıkları altında ele alınacaktır. Rusya 19. yüzyıldan itibaren Balkanlar’a ilgi göstermeye başlamıştır. 1991 yılında Rusya Federasyonu’nun kurulmasıyla ve değişen dünya düzeniyle Balkan coğrafyası Rusya için daha önemli bir hal almıştır. Rusya 1998 – 1999 yılında gerçekleşen Kosova Savaşı’nda ise çok etkin bir rol oynayamamıştır.  Ayrıca Kosova Savaşı’nda Rusya’nın tutumu, kendisinden daha etkin olan NATO’nun müdahaleleri ile paralel olarak değişmiş ve Rusya dış politikasında yapılanmaya gitmiştir. Bu yapılanmadan sonra Balkanlar’a karşı çeşitli politikalar uygulayarak bölgedeki nüfuzunu artırmaya devam etmiştir.

Rusya’nın Balkan Coğrafyasına Olan İlgisinin Temel Sebepleri

Rusya’nın Balkanlar bölgesine olan ilgisi 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkmaya başlamıştır.  1800’lerde Napolyon’a karşı bir duvar olabilecek “Balkan Devleti” projesi, Çarlık Rusya’nın bürokratları arasında tartışılan bir konu haline gelmiştir. Balkan halklarını bölerek özerk siyasi yapılanmalar veya askeri stratejiler etrafında birleştirme fikri ise bariz olarak ilk defa, 1830 Polonya İhtilalinin önderlerinden olan ve belli bir süre Çarlık Rusyası’nda Bakan olarak görev yapan Adam Czartoryski’ye ait olmuştur (Kapıcı 2015, 78-79). Rusya Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı olmakla beraber bu mezhep dolayısıyla Katolik Avrupa’dan farklılaşmaktadır. Rusya kendisini “Bizans’ın doğal varisi” saymakta ve “üçüncü Roma” olduğu fikrine sadakatle bağlı kalmaktaydı.

Bu düşünceleri müteakiben 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile kendisini, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan ve Doğu Kilisesi’ne bağlı olan Hristiyan halkın “koruyucusu/kollayıcısı” ilan etmekle kalmamış, bunu Osmanlı Devleti’ne de kabul ettirmiştir. 1877- 1878 yıllarında peyda olan Osmanlı-Rus Savaşı’nın galibi, İstanbul’un 50 ila 60 km yakınına dayanan Rusya olmuştur. Avrupalı güçlerin müdahalesi ile yayılmacı politikasını İstanbul’a dek gerçekleştiremese de savaş sonrasında Bosna-Hersek fiili olarak Avusturya-Macaristan kontrolüne bırakılmış; Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsız olmuş ve Bulgaristan fevkalade geniş bir özerkliğe kavuşmuştur. Rusya yayılmacı emelleri doğrultusunda başlattığı bu savaşta Balkan politikasını kullanmış ve Osmanlı’nın Balkan halkına karşı baskıcı politikalar uyguladığına vurgu yaparak, bir kez daha Balkan halkını “Ortodoks, Slav birliği” adı altında motive etmeye çalışmıştır (Büyükbaş 2013, 253-257).

Fransız İhtilali’ni temsil eden bir resim

1789 Fransız Devrimi’nin etkisiyle Balkanlar’da yaşayan milletlerin Osmanlı’dan bağımsızlık talepleri mümkün mertebe daha kolay gerçekleşmiştir. Rusya, paragrafın başında belirtildiği üzere Napolyon’a karşı bir cephe hattına sahip olmayı istemesine ek olarak, yıllardır süregelen sıcak denizlere inme politikasını hala gütmekteydi. Buna binaen Slav projesini hayata geçirme isteği günden güne artmaktaydı. Öyle ki 1811 yılında Rus Çarlığı’nda bulunan bir üniversitede “Slavonik Araştırmalar Kürsüsü” açılmış, böylelikle Panslavizm’in ilk tohumları atılmaya başlanmıştır.

Panslavizm ilk etapta Ruslar dışındaki Slavlar arasında dil ve kültür birliği olarak ortaya çıksa da milliyetçilik akımının etkisiyle daha derin bir kisveye bürünmüş ve 1826’da Slovak bir yazar olan Jan Herkel tarafından “Panslavizm” terimi ilk kez “Hakiki Panslavizm (verus panslavismus)” isimli eserinde kullanılmıştır.  Panslavizm hareketi Ortodoksluğa paralel bir şekilde ortaya çıkmış, Rus milliyetçiliğini de ilke olarak benimsemiştir. Panslavizm’in başlıca üç temel amacını şöyle sıralamak mümkündür: Rus emperyalizmini geliştirmek amacıyla doğuda yeni fetihlere gitmek; Rusya’nın hakimiyeti altında yaşayan çeşitli milletleri “Rus kimliği” altında birleştirmek, Ruslaştırmak; mevcut Rus toprakları dışında yaşayan Slav halkları Rus Devletinin kendisine bağlamak (Keleş 2008, 126-128). Slavlar yaşadıkları coğrafyaya göre bölge bazında ayrıma tabi olmuşlardır. Batı Slavları; Slovak, Leh, Moravyalı ve Çeklerden oluşurken, Güney Slavları; Hırvat, Makedon, Sırp ve Slovenler oluşturmaktadır.

Son olarak Doğu Slavları; Ruslar, Beyaz Ruslar ve Ukraynalılardan meydana gelmektedir (Demiroğlu 2009, 9). Rusya’nın Balkanlarla ilgilenme nedenlerinden biri olan “coğrafi konum” ise enerji koridoru bakımından önem arz etmektedir. İlk etapta sıcak denizlere inmek için uygun rota olan Balkanlar, zaman ilerledikçe coğrafi fonksiyonel anlamda genişlemiş ve enerji kaynaklarının dolaşımı, özellikle de Avrupa’ya ulaşımı konusunda daha bir işlevsel hale gelmiştir. Örneğin Hazar Havzası ve Ortadoğu’da bulunan kaynakların Batı Avrupa’ya taşınması için en kullanışlı istikamet Balkanlar olmuş bu da 21. yüzyılda dahi bölgenin öneminden doğan tartışmaları açıklamaya yetmiştir. Arnavutluk hariç Balkan ülkelerinin Rusya ile iki farklı yoldan doğalgaz bağlantısı bulunmaktadır. İlki Rusya’yı Macaristan’la bağlayan oradan da eski Yugoslavya ülkelerine giden “Trans Sibirya Doğalgaz Boru Hattı” dır.

Trans Sibirya Doğalgaz Boru Hattı

İkincisiyse Rusya’dan Ukrayna’ya, Ukrayna’dan Moldova, Romanya, Bulgaristan ve buradan Türkiye, Türkiye’den Makedonya ve Yunanistan’a uzanan “Trans-Balkan Boru Hattı” dır. Enerji taşımacılığında üç koldan bağlantısı olması dolayısıyla Bulgaristan Rusya için diğerlerine nazaran daha önemli olagelmiştir. Bulgaristan ve hatta Romanya yalnız Rusya için değil, gün geçtikçe büyüyen enerji ihtiyaçlarının karşılanması açısından AB için de önem teşkil emiş, bu bağlamda iki ülkenin AB’ye katılmasına çok önem verilmiştir (Batı 2017, 22-25). Balkanlar’ın enerji koridoru olması yalnızca enerjinin taşınması için değil, aynı zamanda Rusya’nın geçiş yollarının kontrolüne sahip olması sebebiyle AB’ye karşı elde ettiği bir siyasi kazanımdır (Göral 2013, 109). Rusya’nın küresel güç mücadelesi de Balkanlar coğrafyası üzerinde etkili olmaya çalışmasını açıklayan bir unsurdur. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sonrasında “Doğu-Batı” dengesi mevcudiyetini koruyamamış ve “küresel güç” terimiyle doğru orantılı olarak ABD tek başına yükselişe geçerken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) bir çöküş yaşamıştır (Acar 2019, 26).

Soğuk Savaş sonrasında elde ettiği statüyü pekiştirmek isteyen ABD Balkanlar da dahil Avrasya’da elini güçlendirmek isterken yükselen güçler ile küresel güç mücadelesine girmiştir. SSCB sonrası reforme olan ve Rusya Federasyonu olarak ortaya çıkan devlet kısa sürede yeniden bu güç mücadelesine dahil olmuştur. Rusya’nın, 15-20 yıllık aradan sonra rekabete dahil olması, SSCB’nin yarattığı boşluğu doldurma isteği ve bölgesel bir güç olarak yeniden çevre ülkelerin hamisi olma arzusu doğrultusunda geliştirdiği politikalar, ABD’nin “süper güç” imajını aşındıran bir olgu olmuşsa da Rusya bununla yetinmeyip daha fazlası için tedricen mücadele etmektedir (Öztürk 2009, 2).

Güvenlik olgusuna gelince, Soğuk Savaş dönemindeyken güvenlik kaygısı yalnızca tehditler ve uyuşmayan çıkarlar üzerinden hissedilirdi. Bu kaygılara daha çok askeri önlemlerle çözüm üretilmekteydi. Soğuk Savaş’ın sonlarında ise güvenlik kaygıları artarak “risk, korku, şiddet” temalarını da kapsamaya başlamıştır.

“Güvenlik” artık nedenleri ve sonuçları ile ele alınır olduğu için “eleştirel güvenlik” kavramı çalışmalar yapılacak bir alan haline gelmiştir.  Buna göre bireyin güvenliğinin sağlanması devletin güvenliğinin sağlanmasına bağlıdır. Rusya’nın güvenlik politikası için gerekli gördüğü güvenlik anlayışları şöyle sıralanabilir; askerî açıdan güvenliğin temin edilmesi, bölgesel güvenlik alanlarının oluşturulup istikrara bağlanması, ülke sınırlarının en iyi imkanlar dahilinde korunması, uluslararası güvenliğin sağlanması veyahut uluslararası güvenlik sorunlarının çözülmesi için NATO yerine BM/BMGK’nin devreye girmesi (Demirel 2019, 251-252). Güvenlik kavramının bu denli değişmesine neden olan temel sebep “küreselleşme” olmuştur. “Küreselleşme” kavramının ilk olarak nasıl ortaya çıktığı hakkında net bir bilgi olmasa da günümüzdeki hali ile dilimize yerleşmesi, kabul edilen ortak görüşe göre, kelimenin 4 Nisan 1959 tarihinde The Economics dergisinde kullanılmasıyla başlamıştır. Samuel P. Huntington’a göre küreselleşmenin fiilen başlaması Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle gerçekleşmiştir. Akabinde Rusya ile paylaşılan tüm güç Amerika’ya kalmıştır.

Yani küreselleşme ile Amerika’nın hegemonik gücü artmış ve ekonomik değişmelere ek olarak, mevcut durumların gelişimi ideolojik eksene kaymaya başlamıştır. Güç dengesinin gösterdiği değişim, devletlerin yeni yeni tehdit unsurları algılamasına neden olmuştur ve bu tehditler güvenlik kavramının askeri boyuttan siyasi boyuta evrilmesi ile sonuçlanmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Rusya, yeni konjonktürde yarı çevre ülke statüsüne gerilemiştir. Rusya’nın bu dönemden sonra uyguladığı genel devlet politikaları; ekonomiyi güçlendirmek, eski siyasi gücünün etkisini sürdürmeye çalışarak diğer devletlerle ilişkilerini iyileştirmek ve NATO’nun faaliyetlerini yakından takip ederken yakın çevresini denetim altında tutarak yeni konjonktürde kerte kerte güçlenerek ilerlemektir (Akpınar ve Baysoy 2017, 243-250).

Samuel P. Huntington ve Trump

Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktıktan sonra odak noktasını ekonomiye vermiş ve Vladimir Putin ile görece büyük ölçüde güç kazanmaya devam etmiştir. Rusya’nın güvenlik parametresi, içerde “tavizsiz”; dışarda “acımasız” bir misyon sağlayarak ekonomiyi güçlendirmek, yakın çevreyi kontrol altına almak ve NATO’nun genişlemesini engellemek olmuştur. Putin döneminde kabul edilen “Gerçekçi Caydırma Stratejisi” prensibine göre herhangi bir kriz ya da çatışmayı önlemek için; ekonomik, diplomatik, kuvvet kullanımı dışındaki yöntemlere başvurulacaktır. Daha büyük tehlikelerde kullanacağı kuvvet kullanımının hakları ise gizli tutulmaktadır. Rusya’ya tehdit olabilecek ana unsurlar; eskiden Sovyetler Birliğine bağlı ülkelerin Rusya’dan toprak talep etmesi, coğrafi açıdan Rusya’ya yakın olan bölgelerde yaşanan silahlı çatışmalar veya yerel savaşlar, kitle imha silahlarının yaygınlaşması, eski SSCB’de yaşayan Rus vatandaşların hakları, NATO gibi askeri örgütlerin genişlemesi sayılabilir.

Rusya öncelikle tüm bunlara istinaden ülkesine yakın olan enerji kaynakları güzergahlarını kontrol altına almıştır. Örneğin 2008 yılında Sırbistan’da bulunan enerji tekelini eline geçirip ardından Karadağ’da enerji emellerini gerçekleştirmek için dolaylı yabancı yatırımla ülkeye girmiştir. Yine aynı yıl Avrupa’ya doğalgaz gönderebilmek ve Bulgaristan’a nükleer reaktör kurulması için Bulgaristan ile bir anlaşma imzalamış ve böylelikle Bulgaristan’ı enerji konusunda kendi kıskacına almıştır. Hala Bulgaristan’daki en büyük petrol rafinerisini Lukoil işletmektedir. Kısacası Rusya’nın güç kapasitesini geliştiren unsur “enerji” olmuş ve özellikle Putin, enerji arz güvenliğine önem vererek dış politikasını da korumaya almıştır. Tüm bunlara ek olarak Batı kaynaklı NATO gibi küresel örgütlerin, Rusya’nın yakın çevresinde bulunan ülkeler ile genişlemesini engellemek için “örtülü savaş” mücadelesi vermektedir. Bu bağlamda Ukrayna’nın NATO’ya girişini engellemiş ve Azerbaycan, Gürcistan gibi ülkeleri de frenlemeye çalışmıştır (Yılmaz, 2-5).

Savaşa Giden Süreç  

“Slav” kelimesi Slavların dilinde esasen “Slav” değil “Sloven” diye geçmektedir. “Slav” kelimesi ise literatüre Batıdan yani dışardan gelmiştir. Bu bilgiden yola çıkılarak “Yugoslav” kelimesinin ideolojik bir anlam içerdiği yorumuna ulaşılmaktadır. “Yugoslavya” terminolojik olarak ortaya ilk çıktığı vakitlerde, “Güney Slavların Yurdu” mottosunu barındırmakta ve Sırp olan tüm herkesi bir çatı altında toplamayı hedeflemekteydi. İlk Yugoslavya, Sırp – Hırvat – Sloven Krallığı’nın kurulmasıyla 1918 yılında oluşmuştur. 1929 yılında Krallığın ismi Yugoslavya olarak revize edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar bölgeyi işgal edene dek, varlığını sürdürmüş olan Yugoslavya, 1941 yılında işgalle beraber dağılmıştır. Yugoslavya ikinci kez Tito’nun önderliğinde 1945 senesinde kurulmuş ve altın çağını yaşamıştır.

Yugoslavya bu dönemde altı cumhuriyetten ve iki özerk bölgeden oluşmaktaydı; Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Karadağ ve Bosna-Hersek ile Sırbistan Cumhuriyeti içinde iki özerk eyalet olan; Voyvodina ve Kosova yer almaktaydı. Tito yönetimi “halkların kardeşliği” savına dayanmaktaydı ve ülkede tek partili hayat söz konusu olduğu için (Yugoslavya Komünist Partisi) bu dönemde çatışma ortamı olmamış, onun yerine istikrarlı bir barış ortamı sağlanmıştı (Abazi 2007, 11 – 22 ). Soğuk Savaş sona erdikten sonra iki kutuplu bir yapıya sahip olan uluslararası sistem, SSCB’nin de çöküşüyle beraber yok olmuş ve ABD tek süper güç olarak yükselişe geçmiştir.

Tito

Her bakımdan güç kaybeden SSCB, özellikle Balkanlar’da ekonomik, askeri, ideolojik, jeostratejik ve siyasi önemini de yitirmeye başlamıştır. SSCB’nin dağılmasıyla bölgede oluşan güç boşluğu günümüzde bile yer yer hissedilebilmektedir (Progonati 2015, 106). SSCB’nin halefi olan Rusya federasyonu, 1991 yılında federe bir cumhuriyet olarak kurulduktan sonra iç politikada “merkezileştirme” çalışmalarına yer vererek, ülke içinin istikrarlı hale getirilmesini hedeflemiştir. Ülkenin ilk başkanı olan Boris Yeltsin, iç ve dış politikada batı modelini uygulayacaklarını bizzat açıklamıştır. Bu dönemde hükümet tarafından NATO ile iş birliği savunulmuş, BM Güvenlik Konseyi üyeliği, DTÖ, G – 7 gibi organizasyonların üyeliği öngörülmüştür.

Fakat muhalif taraf ve daha çok SSCB yanlıları, hükümetin bu görüşlerini “romantik” ve “idealist” bulmuş, Rusya’nın ABD’nin küçük müttefiki olmayacağı şeklindeki yorumları dile getirmişlerdir (Kemaloğlu 2016, 4 – 7). SSCB’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun işlevinin yeniden gözden geçirilmeye başlanmasıyla beraber literatüre “bölgesel kriz” gibi yeni kavramlar da eklenmiştir. Bölgesel krizin daha önceden Ortadoğu ile çağrıştığı söylenebilirken, 1990’lar itibariyle oklar Balkanlar’a yönelmiştir. Bosna – Hersek Krizi ve Kosova Çatışmaları bu durumu tetikleyen unsurlardan biri olagelmiştir (Çaputlu 2018, 55 – 56). Rusya, etkisini yitirdiği Balkanlar bölgesinin dağılmasından yana değildi. Çünkü eğer Yugoslavya parçalanırsa hem yeni bir kaos ortamı çıkacaktı hem de Rusya Federasyonu 20 otonom devletten meydana geldiği için bu durum Rus halkı için de ideolojik açıdan kötü bir izlenim bırakabilirdi (Işık, 7).

Boris Yeltsin

Yugoslavya’da hâkim olan ekonomik istikrarsızlık bu dönemde sekiz otonom bölgenin, kendi aralarında anlaşmazlıklar yaşamasına sebep olmuştur. Ekonomileri diğer bölgelere göre görece daha iyi olan Slovenya ve Hırvatistan liberal ekonomiye geçmek isterken diğer bölgeler devlet destekli bir ekonomiyi savunmuşlardı. Ayriyeten Hırvatistan ve Slovenya, özerk olan iki bölgenin daha geniş özgürlüklere sahip olması gerektiğinden yana bir tavır takınarak Sırbistan’a karşı bir karşıtlık sergilemişlerdir.

1991 yılına gelindiğinde Slovenya kendi bağımsızlığını ilan etmiştir. Bunun üzerine Yugoslav Halk Ordusu (JNA)’nun ülkeye girmesiyle bir ay boyunca sürecek olan çatışmalar başlamıştır. Bir ayın sonunda JNA Birlikleri çatışma bölgesinden çekilmeye başlamış fakat bu kez de Hırvatistan hareketlenmeye başlamıştır. Hırvatistan’daki hareketlenme ise, Yugoslavya’dan ayrılma isteği değil, Hırvatistan’da yaşayan Sırpların özerklik istemeleri olmuştur. Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tudjman ise kendi topraklarının hiç kimseyle paylaşılmayacağına dair kati suretli bir açıklamada bulunmuştur. Bölgeye ancak BM Barış Gücü’nün konuşlanmasıyla bir tampon oluşturulabilmiştir. Çatışmalar sürerken Rusya’dan gelen resmî açıklamalara göre ise Rusya, Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünden yana olmuştur (Cretu 2006, 19 – 25). Makedonya ile Yunanistan arasında süregelen isim anlaşmazlığı, Kosova’nın muallakta kalan durumu, Sırbistan’ın çatışma güden politik uygulamaları,  Bosna – Hersek’in politik çıkmazı… bölünmenin etkilerinden olmuş ve 1992 yılında Yugoslavya Cumhuriyeti parçalanmıştır (Sıvış 2020, 798).

Rusya Federasyonu 1991 yılından 1993 yılına kadar, SSCB’nin son başkanı olan Gorbaçov’un geliştirdiği “yeni düşünce” isimli politikayı uygulamıştır. Yeni düşünce siyasetine göre başta ekonomik, kültürel, politik alanlar olmak üzere çoğu alanda Batı ile uyumlu bir siyaset güden Rusya, Yugoslavya’nın dağılışının başlangıcında da Batı ile hareket ederek manevra alanını daraltmıştır. Akabinde Batı’dan ekonomik destek göremeyip üzerine NATO’nun genişleme faaliyetlerinin devam ettirilmesi Rusya’yı rahatsız etmiş olacak ki, 1993 itibariyle yeni bir dış politika yapım sürecine gidilmiştir.

Tudjman

23 Nisan 1993 tarihinde yayımlanan yeni dış politika doktrinine göre Batı yanlısı politikalardan feragat edilecek ve ulusal çıkarın benimsendiği bir politikaya geçilecekti. Bu politika, eski SSCB topraklarını da baz alması nedeniyle “yakın çevre” olarak adlandırılmıştır. Yakın çevre politikasıyla Rusya’nın Balkanlar’dan uzak durma süreci çok sürmemiş ve Rusya, gözünü tekrardan Balkanlar’a dikmiştir.

Balkanlar bölgesinde Batı’nın etkisinin en fazla hissedildiği dönem ise 1992’den 1996’ya dek süren Bosna Savaşı olmuştur. Bu savaşa ABD’nin dahil olmasıyla “Dayton Antlaşması” imzalanmış ve Rusya’nın etkisi oldukça sönük kalmıştır. Bu anlaşma neticesinde Rusya, dış ilişkilerinde uyguladığı “uyumsal iş birliği” mottosunu “gerçekçi pragmatizm” anlayışı ile değiştirmiştir (Küçükkuru 2018, 14). Batı ile kurulmuş olan “olgun stratejik ortaklık” Rusya’nın koltuklarını kabartmış fakat daha sonra aldatıcı bir ortaklık olduğu idrak edilmiştir. Amerika’nın niyeti gücünü tekrardan Rusya ile paylaşmak değildi ve Rusya her anlamda oldukça zayıf olduğundan, istese de bunu yapamayacaktı. Rus dış politika yapıcılarının çoğu, NATO’nun genişlemesini Rusya Federasyonu’nun Avrupa’dan aforoz edilmesi şeklinde okumuştur.

SSCB’nin fiilen dağılması Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna arasında Bağımsız Devletler Topluluğu Anlaşmasının imzalanması ile gerçekleşmiştir. Bu anlaşmanın ardından Rusya Federasyonu BDT’nin dış sınırlarının Moskova’nın yani merkezin kontrolünde olması gerektiğini savunmaya başlamıştır. Rusya 1996 yılına gelindiğinde, SSCB’nin dağılmasının geçersiz sayılacağı bir takım sürrealist düşüncelere kapılmıştır (Brzezinski 1997, 114 – 155). Rusya’nın uygulamaya koyduğu yakın çevre doktrini “RF’nin Monroe Doktrini” betimlemesine tabi tutulmuştur. “Karagonov Doktrini” ne göre ise BDT’de askeri güvenlik önlemlerinin gerekeceği durumlarda Rusya, ülkesi dışına asker konuşlandırabilecekti. RF’nin yakın çevre doktrini ve askeri tedbirlerinin maddi dayanakları üçer taneydi. Bunlardan ilki; SSCB’ye dağılmış ekonominin tekrardan işletilecek olmasıydı.

Dayton Anlaşması

İkincisi; yeni kurulan Rusya Federasyonu sınırları dışında kalan 25.000.000 Rus diasporasının güvenliği arz edilmek isteniyordu. Son olarak üçüncüsü ise enerji kaynaklarına sahip olan bu bölge diğer büyük güçlere bırakılmak istenmiyordu (Oran 2001, 540 – 542). Kosova, Balkanlar’da önem arz eden bir bölge olagelmiştir. 1913 Londra Sefirler Konferansı ile Arnavut halkı, kendilerine hiç sorulmadan Sırbistan Krallığına bağlanmıştır. 20. Yüzyıldan bu yana bölgede Arnavutlar ile Sırplar arasında yaşanan anlaşmazlıklar çatışmaların yaşanmasına sebep olmuştur. 1937 yılında Sırp tarihçisi ve Bakan olan Vaso Cubrilovic, iktidara verdiği bir muhtıra ile Arnavut Sırp çekişmelerinin son bulabilmesi için Müslüman Arnavutların göç ettirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bunun üzerine bu tarihlerde yaklaşık olarak 300.000 Arnavut yerinden yurdundan edilmiş ve buna mukabil 60.000 Sırp Kosova’ya yerleştirilmiştir. Yugoslavya Devleti bünyesinde hazırlanan 1963 Anayasası’na göre Kosovalı Arnavutlara “millet” statüsü verilmemiş, milliyet olarak kabul edilseler de ancak ve ancak “azınlık” statüsü tanınmıştır. 1968 yılına gelindiğinde Tito Kosova’yı ziyaret edip bölge halkına ilgi göstermesine rağmen, Kosovalılar direniş göstermeye ve bağımsızlık taleplerini dillendirmeye başlamışlardır. Kosovalılar bölgede bir yüksek öğretim kurumunun olmasını ve ayriyeten Sırpların, Kosova’nın batısı için kullandıkları “Metohia” isminin değil, direkt “Kosova” isminin kullanılmasını talep etmişlerdir.

Bu talepler merkez tarafından ilk etapta sert bir tutum ile karşılansa da daha sonra kabul edilmiştir. Arnavutların lideri olan Enver Hoca ile Tito’nun imzaladığı anlaşma dahilinde üniversitede okutulacak kitapların Arnavutluk’tan gelmesi de kabul görmüştür. 1970’lerde, Kosova artık hukuken federatif bir yapıya bürünmüştü.

Öyle ki Kosova ve Voyvodina’nın kendi Anayasaları olacak, iki ülkenin onayı olmadan Sırbistan Anayasası’nda düzenleme yapılmayacaktı. Bu düzenlemenin sonucunda bir Yugoslav Anayasası, bir Sırbistan Anayasası ve ona bağlı olarak bir Kosova Anayasası oluşturulmuştur. Sırp milliyetçileri 1974 Anayasası’nı Arnavutlara verilen bir taviz olarak değerlendirmiş ve Kosova’nın, ilerde Arnavutluk ile birleşme fikri ile endişeye kapılmıştır. Tito’nun 1980’de vefat etmesinden sonra bölge istikrarsızlığa doğru sürüklenmiş, bu istikrarsızlık %2500 oranına yükselen enflasyon ile ekonomiye de yansımıştır. Ekonomik açıdan en kötü etkilenen ülke, enerji kaynakları bakımından büyük bir zenginliğe sahip olmasına rağmen Kosova olmuştur.

Sırbistan artık baskılarını sadece etnisite üzerinden değil dincilik üzerinden de yapmaya başlamıştı. 1981 yılında Kosovalı Arnavut öğrencilerin çıkardığı protestolar daha sonra Yugoslavya’nın parçalanmasına önayak olan en önemli siyasi gelişme olarak vuku bulmuştur. Bu eylemler sonrasında yüzlerce Arnavut para cezası almış, yüzlercesi işinden olmuş ve 2000 tanesi de hapse atılmıştır. 1989 yılına gelindiğinde Sırbistan, Kosova’nın otonomisine ket vuran Anayasal değişikliklere imza atmıştır. Bu zaman dahilinde birçok Arnavut bilim insanı, öğretmen ve siyasi nitelikli elitler hapse atılmış, baskı gün ve gün artmaya devam etmiştir (Ural 2014, 152 – 164).

Tablo 1: 1980–1989 yılları arasında Yugoslavya’da dolar cinsinden kişi başına düşen GSMH (Kelly 2020).

Kosova zuhur eden baskılar sonucu 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiş fakat dünya kamuoyundan demokratik bir destek gelmemiştir. Destek alamayan Kosova halkı ise silahlı bir yapılanmaya giderek Kosova Kurtuluş Ordusu yani UÇK’yi kurmuştur. Kimi dünya devletleri bu bağımsızlığa, etnik kimliklerin ayrışması gözüyle baktıklarından dolayı, kendi ülkelerinde de bu tarz hareketlenmelerin peyda olmasından korktukları için karşı çıkmışlardır. Bu ülkelere İspanya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Azerbaycan, Yunanistan örnek verilebilmektedir (Kılıç 2019, 16).

1998 – 1999 Çatışmaların Savaşa Dönüşmesi

Bağımsızlık deklarasyonu Arnavutluk dışında kabul görmeyince silahlanmaya giden Kosova halkı 1995 Dayton Anlaşmasına kadar barışçıl bir imaj çizmek için herhangi bir şiddet ortamı yaratmamıştır. Dayton Anlaşması neticelenince Bosna Hersek’in yapılanmasına dair bir sürecin çizildiği ancak Kosova ile ilgili herhangi bir adımın atılmadığı görülünce Arnavutlar büyük bir hüsrana uğramışlardır. Kosovalı Arnavutlar bu olumsuz duruma 1996 yılında Sırbistan güvenlik güçlerine saldırarak yanıt vermiştir. UÇK, 1998 yılına gelindiğinde Drebrenica’nın bazı bölgelerinin kontrolünü ve Kosova’nın merkezini ele geçirmiş ve ayrıca Kosova’nın bazı bölgelerinde yol kenarlarında denetim merkezleri kurmuştur. 31 Mart 1998 tarihinde BM Genel Kurulu: İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, ABD ve Almanya’nın önerileri ile Kosova da dahil olmak üzere Yugoslavya’nın her yerine askeri ambargo uygulama kararı alınmıştır.

BMGK ayrıca Sırbistan’ı masum sivillere yönelik şiddetli saldırıları nedeniyle ve UÇK’yi de genel saldırıları nedeniyle kınamıştır (Oduncu 2019, 8 – 9). UÇK’nin 1998 yılında harekete geçmesinin nedenlerinden biri 28 Şubat 1998 tarihinde gerçekleşen suikast sonucu kurucu lider Âdem Yaşari (Jashari)’nin ve Drenitsa bölgesinden 58 kişinin öldürülmesidir. UÇK bu olaylardan önce gerilla taktiği uygulayan gevşek bir forma sahipken akabinde revize olarak asimetrik savaş modelini baz almaya başlamıştır. UÇK, maddi anlamda ihtiyaç duyduğu geliri Batı Avrupa’da yaşayan Arnavut diasporadan temin etmekteydi fakat kimi kaynaklarda uyuşturucu ve illegal fuhuş ticareti yaptıklarına dair iddialar da yer almaktadır. Enverist görüşlere yakın olan örgüt, bölge halklarından destek görmüş ve silahlı eğitimlerini komşu ülke olan Arnavutluk’un Kuzey kesimlerinde vermiştir.

Örgüt üyelerinin yaklaşık olarak yarısının, sorumlu oldukları ailelerinin var olduğunun bilinmesi, Kosovalı Arnavut halkın gerçekten bağımsızlık talep ettiklerinin bir göstergesi olmuştur. UÇK Kosova’yı; Priştina’yı da içine alan Lab bölgesi, Direnitsa bölgesi, Paştrit bölgesi, Mitroviça bölgesi ve İpek Prizren gibi alanları kapsayan şehir bölgeleri olmak üzere beş ayrı kısma bölerek yönetmeyi tercih etmiştir. Genelkurmay tüm ordunun başında bulunurken, 5 tane bölge komutanı ve 7 tane siyasi temsilciden oluşan toplam 13 kişilik üst düzey bir yönetici alayı da mevcut olmuştur. Bu mensuplar genellikle önceden Yugoslav Ordusunda bulunan daha sonra iç savaş nedeni ile ordudan ayrılan kişilerden oluşmaktaydı. UÇK kadrosu savaş bilen tecrübeli kişilerden oluşmaktaydı ve düşmanlarının yani Sırp ordusunun işleyişine ve potansiyeline de hakimlerdi.

Bu bakımdan avantaj sağlasalar da asimetrik savaş taktikleri yüzünden ordunun hakimiyeti tüm Kosova bölgesine yayılmış ve bu nedenle savaş sivil olanlara da mal edilmiştir (Doğan 2018, 15 – 16). Sırbistan sivillere yönelik saldırılarda bulununca, ilk başlarda Batı tarafından terör örgütü olarak görülen UÇK’nin eylemleri meşrulaşmaya başlamıştır. Çatışmalar boyunca ABD müdahale gereksinimi duymuş Rusya ise bilakis kati surette müdahaleye karşı çıkmıştır. Rusya’nın, çatışmalara müdahalede bulunulmaması isteği, kendi güçsüzlüğüne yorulabilmektedir.

Racak Katliamı

Yani çatışmalara müdahale edecek gücü olmayan Rusya, NATO/ABD’nin bölgede kendisinden daha aktif olmasını istememiştir. Şiddetin hızını alamayan çatışmalar, sürmeye devam ederken, 16 Ocak 1999 yılında dünya kamuoyunu harekete geçiren “Racak Katliamı” gerçekleşmiştir. Priştine’nin yakınlarında bulunan Racak köyünde 45 sivil Arnavut’un cesedine rastlanması üzerine Batılılar Sırbistan üzerindeki baskıyı artırmışlardır.

Racak Katliamı sonrası Sırplara yöneltilen “soykırım” propagandaları üzerine Temas Grubu bir toplantı düzenlemek istemiş ve sonuç olarak 6 – 23 Şubat ve 5 – 18 Mart 1999 tarihlerinde Paris’te toplanılmıştır. Toplantıda tüm diplomatik yolların denendiği ancak olumlu ve nihai bir sonuç çıkarılmadığı belirtilmiştir. Henry Kissinger ise Rambouillet dokümanını bir kışkırtma olarak yorumlamış ve bombalama için bahane üretildiğini dile getirmiştir (Oğultürk 2014, 110 – 112). Tarihler 24 Mart 1999’u gösterdiğinde NATO, Sırbistan ve Kosova’daki Sırp hedeflere yönelik “Müttefik Güç Operasyonu” başlatmıştır. Müdahale 78 gün boyunca devam ederken yaklaşık olarak 863.000 Arnavut “mülteci” konumuna düşmüş, 590.000 Arnavut evlerinden edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin 10 Haziran 1999 yılında aldığı karar ile NATO’nun müdahalesi sona ermiştir. Bununla beraber BM gözetiminde, sivil asker karışık olmak üzere gözetim ekibinin konuşlandırılması kararlaştırılmıştır.

Bu bağlamda Kosova’ya Birleşmiş Milletler Kosova Misyonu (UNMIK) yerleşmiş ve BM Genel Sekreteri’nin Kosova Özel Temsilcisi olan UNMIK Başkanı, Kosova’daki en üst düzey sivil yönetici olmuştur. Kosova, hukuki boyutta Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olsa da UNMIK fiilen YFC’nin Kosova’daki varlığını askıya almıştır (Erol ve Ekşi 2019, 360 – 361). NATO’nun yaptığı müdahale eleştiri yağmuruna tutulmuştur, nedeni ise Birleşmiş Milletler Şartına göre eğer bir ülkeye müdahalede bulunulacaksa, buna önceden BMGK’nin onay vermesi gerekmektedir. NATO, BMGK’nin onayını beklemeden bu müdahaleye başlamıştır (Acar 2015, 120). Rusya Federasyonu NATO’nun Kosova müdahalesini kendi nüfuz alanının daraltılması olarak okumakta haklıydı. Çünkü NATO’nun bölgeye barış için girdiği fakat müdahalenin işe yaramadığı, aksine Sırpların Arnavutlara karşı tutumunun daha da sertleştiğine şahit olunmuştur.

Kosova Birleşmiş Milletler Kosova Misyonu (UNMIK)

Rusya ise bu şiddet ve çatışmaları desteklemiyor fakat SSCB dönemleri de dahil bölgede en iyi müttefiklerinden biri olan Sırbistan’ı da karşısına almak istemiyordu. Çünkü Rusya’ya göre NATO Balkanlar bölgesinde gitgide genişlemekte bu da tamamen Rusya’nın aleyhine bir durum sergilemekteydi. Rusya’nın tüm bu genişleme çabalarını bilmesine rağmen Kosova Savaşı için bir çözüm üretememiş olması onun hala toparlanamadığını gösteren unsurlardan biri olmuştur (Ermağan ve Satıcı 2012, 377).

Aslında bölgede Rusya – ABD rekabeti, SSCB dağıldıktan sonra 1993 yılında Rusya’nın toparlanma sürecine girmesiyle ve “Yakın Çevre” doktrinini uygulamaya koymasıyla başlamıştır. Rusya ve ABD’nin bölgede siyasi, askeri ve ekonomik olmak üzere üç genel rekabet alanı bulunmaktaydı. Rusya, SSCB döneminde büyük bir nüfuza sahip olduğu Balkanlar bölgesinin, ellerinden kayıp gitmemesi için tüm imkanlardan yararlanacaktı. Siyasi açıdan bakıldığı zaman, Balkanlar’dan ziyade Gürcistan ve Ukrayna için mücadele eden iki büyük güç, Gürcistan ve Ukrayna’nın iç siyasetinde etkin olabilmek için halk ayaklanmalarına başvurmuş ve kendilerine yakın olan hükümetin bu ülkelerin başına geçmelerini istemiştir.  Askerî açıdan ise, eski Sovyet ülkelerinin NATO’ya yönelmesi Rusya için rahatsızlık verici bir durum olmuş ve Rusya Federasyonu Balkan ülkelerinin Batıya yaklaşmasına müsaade etmemek için çeşitli politikalar uygulamıştır.

Örnek vermek gerekirse uzun vadede verim alacakları eğitim politikaları yapmışlardır. Rekabet sebeplerinden olan ekonomik unsurda ise tahmin edileceği gibi “enerji” hüküm sürmektedir. Dünyanın kıt kaynaklarından olan yenilenemez enerji kaynağı yalnızca Rusya ve ABD için değil tüm insanlık için önem atfetmektedir. Hal böyle olunca vazgeçilmez bir unsur olan enerji kaynakları için savaşlar ve çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. Rusya’da bulunan petrol rezervleri dünya petrol ihtiyacının %40’ını karşılamaktadır. İhtiyaçlarının bu kadar büyük bir bölümünün karşılanması bir yana bu enerji kaynağının ne için kullanılacağı da ABD için önem arz eden bir sorudur. Rusya’nın sahip olduğu bu enerji, Batı ile olan “gerekli” iş birliğinin bir tetikleyicisidir.

Rusya’nın sahip olduğu kaynaklara ek olarak Hazar Havzası’nda bulunan kaynakların transferi de Batı için çok önemlidir. Enerji bakımından Rusya’ya bağımlı olan Batı, bu bağımlılığı en aza indirgemek için her fırsatta Rusya ile nüfuz mücadelesine girmektedir. Bu nüfuz mücadelesinin en çok hissedildiği yer de Balkanlar olmak üzere, Kosova bu konuda bir fırsat sunmuştur (Çakıcı 2018, 64 – 74). Rusya’nın ulusal güvenlik stratejisi, NATO’nun faaliyetleriyle paralel olarak 2000 yılında değişmiştir. Rusya ortaya koyduğu “Ulusal Güvenlik Doktrini” ile; kendi ulusal çıkarlarının her şeyden önemli olduğunu, büyük güç konumunun sürdürülmesi için yeni politikalar üretileceğini, müttefiklerinin bağımsızlığı ve özellikle “toprak bütünlüğünü” önemseyeceklerini ortaya koymuştur.

Rusya’yı yeni bir doktrin kararı almaya ve Rusya’nın “Dikey Otorite” politikasını uygulamaya iten nedenler büyük oranda “NATO” sebepli olsa da diğer etkenleri de şöyle sıralamak oldukça mümkündür; AGİT ve BM gibi barış örgütlerinin dünya üzerindeki nüfuzunun azalarak NATO/ABD’nin daha aktif hale gelmesi, Balkan ülkeleriyle ilişkilerin önceki dönemlere nazaran zayıflamaya başlaması, Balkan ülkelerini ilgilendiren çatışmaların sayısında artış yaşanması, Rusya’dan toprak talep edilme endişesi ve son olarak NATO’nun Balkanlar’da genişlemeye başlaması. Ulusal Güvenlik Doktrini, daha genel hatları ile “askeri – politik, askeri – stratejik ve askeri – ekonomik önlemlerin belirlenmesinde beyan edilecek olan ortak görüşler bütünü” olarak da tanımlanabilir.

Aynı zamanda “Yakın Çevre Doktrinini” uygulamaya devam eden Rusya, Slav milliyetçiliği ile Balkanlar’da daha yoğun ilişkiler kurmaya odaklanmıştır (Karabayram 2007, 91 – 93). Yeltsin sonrası iktidara gelen Vladimir Putin, izlediği dikey otorite politikasıyla “uzlaşmacı” tavrını bir kenara bırakmış ve Çin ile bir anlaşma imzalayarak kendini domine etmeye çalışmıştır.

Rusya’nın Çin ile anlaşmasının nedeni “NATO’ya karşı ittifak yapmak” olmuş ve Rusya resmen NATO’ya, sınırlarından uzak durması mesajını vermiştir. Rusya’nın Sırbistan’a bu denli bel bağlaması ve olaylara karışamaması, bu bölgede Rusya ile halen müttefik olan iki ülkeden birinin Sırbistan olmasıdır. Sırbistan’ı karşısına almak istemeyen Rusya’nın elbette başka nedenleri de vardı; Rakibi olan ABD’ye karşı önemli bir üssü kaybetmeme isteği, Avrasyacı retorik, kendi ülkesinde bulunan ayrılıkçı hareketlerin Kosova’yı feyz alma ihtimalleri buna dahil edilebilmektedir (Ermağan ve Satıcı). Balkanlar bölgesi Rusya için çok önemlidir ve Rusya Balkan siyaseti ile önemli kazanımlar elde etmiştir. Rusya dış politikasında bu bölge için çeşitli araçlar kullanmıştır.

Bu araçlar yalnızda sert güç değil, uzun vadede verim alabilecekleri yumuşak gücü de içermektedir. Balkanlar’ın bir enerji koridoru olduğundan daha önce bahsedilmişti. Batı’nın, var olan enerji boru hatlarına alternatif olarak yeni hatlar inşa etme ihtimali Rusya için bir tehlikedir. Rusya bölgeye alternatif ülkelerin gelmemesi için, teknolojik alt yapı çalışmalarını en iyi şekilde geliştirmeye çalışmaktadır. Ayrıca Rus devlet ve özel şirketleri, bu bölgedeki enerji sektöründe hatırı sayılacak kadar çok hisseye sahiptir. Rusya’nın bu adımları Balkanlar’da enerji ikbalini elinde tutma çabalarıdır. Rusya bu coğrafyaya 1990’lardan itibaren ekonomik kazanımlar için yatırım yapmaya başlamış, Balkanların kendiliğinden gelişen pazar alanından yararlanmayı ön görmüştür.

Rusya bir yandan “garantiye alma” politikasını uygulayarak Balkanlar coğrafyasında yaptığı yatırımlar ile kendini garantilemeye ve buna karşılık AB nüfuzunu azaltmaya çalışmıştır. 2008 krizi Rusya’nın Balkanlar’da Batı ile giriştiği rekabete tuz biber olmuş ve AB’nin bölgedeki varlığı sorgulanarak Rusya’nın etkisi daha çok artmıştır.

Yine Rusya’nın 2013 yılında Sırbistan ekonomisine sağladığı 1 milyar dolarlık yardım, Rusya’nın nüfuzunu beslemiştir. Rusya’ya karşı ekonomik bağımlılığı en fazla hissedilen Balkan ülkesi ise Karadağ olmuştur. Çünkü Rus işletmeciler, Karadağ’daki işletmelerin %32’sine sahip durumdadır. Rusya, AB ülkesi olan Yunanistan’da dahi etkin olmaya başlamıştır. Balkanlar bölgesi Rusya için Kosova Savaşı ve Batı’nın Balkanlar’daki genişlemelerinden sonra siyasi anlamda da daha büyük bir öneme sahip olmuştur. Bu anlamda düşünüldüğünde Rusya özellikle şu soruyu önemsemiştir; “Kim kimin üzerinden kazanıyor?” Ve politikalarını sıfır toplam anlayışına göre şekillendirmiştir.

Rusya’ya siyasi anlamda en fazla destek veren beş ülke Sırbistan, Bulgaristan, Bosna Hersek, Karadağ ve Yunanistan olmuştur. Rusya diplomasi ve kültür bağını kullanarak yumuşak gücünü de göstermektedir. Bunu çeşitli anlaşmalar imzalayarak, Rus kültürünü ve dilini empoze etmeye çalışarak, Balkan coğrafyasından gelecek öğrenciler için çeşitli eğitim imkanları sunarak sağlamaktadır (Progonati 2015, 116 – 121).

Sonuç

Balkanlar, 1880’lü yıllardan itibaren Rusya için önem atfetmeye başlamıştır. Bu coğrafyayı Napolyon’a karşı bir duvar olarak kullanma fikri Rus Çarlığı’nın siyasi elitlerince tartışılmaya başlanmıştır. 1877 – 1878 yıllarında gerçekleşen Osmanlı – Rus Savaşları’nda Rusya Panslavizm olgusunu bir motivasyon olarak kullanmış ve Osmanlı himayesinde olan Balkan ülkelerini Osmanlı’ya karşı kışkırtmıştır. Balkanlar, içerisinde çok çeşitli etnik grupları barındırdığı için pek çok zaman çatışmalara ve savaşlara maruz kalmıştır. Özellikle bölgede Arnavut ve Sırp anlaşmazlığı 1998 – 1999 yılında Kosova Savaşı ve muallakta kalan bir akıbet ile sonuçlanmıştır.

Bölgede Rusya başta olmak üzere ABD ve AB ülkeleri etkin olmaya çalışsa da Rusya’nın etkinliği diğerlerine göre daha fazladır ve Rusya bu konuda diğerler ülkelere kıyasla daha şanslıdır. Çünkü Rusya’nın Balkanlar bölgesi ile hem etnik hem de tarihsel bağları bulunmaktadır. 21. yüzyıl başlarından itibaren bölgede daha realist politikalar izleyen Rusya Balkan ülkelerini ekonomik, diplomatik, kültürel, enerji kaynakları ve siyasi açıdan daha bağımlı hale getirmiştir.

[irp posts=”8640″ name=”Emekli Bir “MİT Ajanının” Kosova Anısı”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Makaleler

Acar, Ünal. 2019. “Küresel Güç Mücadelesi ve Ulus-Devletin Geleceği.” Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15 Mart, 2019. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/671998.

Acar, Zeynep Selin. 2015. “Doktrinleşme Sürecindeki İnsani Müdahale : NATO’nun Kosova Müdahalesi ve Koruma Sorumluluğu Kavramı.” Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, 2015. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/69496.

Akova, Sibel. 2012. “Balkan Savaş’larından Günümüze Batı Balkanlar ve Kültürlerarası İletişim Bağlamında Türkiye ile İlişkiler.” Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, Temmuz-Aralık, 2012. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/288504.

Akpınar, İrem Ece ve Baysoy, Emre. 2020. “Küreselleşmenin Güvenliğe Etkileri: Rusya’nın Güvenlik Stratejisi Üzerine Bir Değerlendirme.” Namık Kemal Üniversitesi, 21 Haziran, 2020. http://akincilardergisi.com/dergi/kuresellesmenin-guvenlige-etkileri-rusyanin-guvenlik-stratejisi-uzerine-bir-degerlendirme.html.

Arı, Önder ve Abdullah, Kıran. 2011. “Uluslararası İlişkilerde Sosyal İnşacılık.” Ekev Akademi Dergisi, Kış, 2011. https://www.academia.edu/37971352/Uluslararas%C4%B1_%C4%B0li%C5%9Fkilerde_Sosyal_%C4%B0n%C5%9Fac%C4%B1l%C4%B1k.

Batı, Güney Ferhat. 2017. “Küresel Enerji Politikasında Balkan Jeopolitiği ve Enerji Güvenliği Paradigması.” Journal EMI Dergisi, 23 Aralık, 2017. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/487572.

Büyükbaş, Hakkı. 2013. “Kimlik, Güç ve Dış Politika: 1912-13 Yıllarında Rusya’nın Balkan Politikası Üzerine Bir Analiz.” Akademik İncelemeler Dergisi (Journal of Academic Inquiries), 2013. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/17739.

Çaputlu, Özgenur. 2019. “Karşılaştırmalı Bir İnceleme: Türkiye’nin 1990’lı Yıllarda Bosna Hersek ve Kosova Krizlerine Yönelik Dış Politikası.” Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2019. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/916383.

Demirel, Ege. 2019. “Rus Dış Politikasında Güvenlik Politikası.” Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 25 Haziran, 2019. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/743919.

Ermağan, İsmail ve Satıcı, Gökhan. 2012. “Uluslararası Siyasette Kosova’nın Bağımsızlığına Dair Temel Meseleler ve Türkiye’nin Genel Balkanlar Politikası.” Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2012. https://dergipark.org.tr/tr/pub/cusosbil/issue/4392/60428.

Göral, Emirhan. 2013. “Değişen Uluslararası Sistemde Türkiye’nin Balkan Politikasının Türkiye-Avrupa Birliğine Etkisi.” Marmara Avrupa Araştırmaları Dergisi, 2013. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1292.

Işık, Mustafa. “Rusya’nın Balkan Politikası.” Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, https://www.academia.edu/15752489/Rusyan%C4%B1n_Balkan_Politikas%C4%B1.

Kapıcı, Özhan. 2015. “Slav Birliğinden Balkan Birliğine: 1866-1868 Birinci Balkan İttifakı ve Rus Dış Politikasında Balkanlar Çıkmazı.“ Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, 2015. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1031997.

Keleş, Erdoğan. 2008. “Rusya’nın Panslavizm Politikasının Balkanlar’da Uygulanmasına Dair Bir Layiha.” Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (İLKE), Güz, 2008. http://kaynakca.hacettepe.edu.tr/eser/2400070/rusya-nin-panslavizm-politikasinin-balkanlarda-uygulanmasina-dair-bir-layiha.

Kemaloğlu, İlyas. 2016. “21. Yüzyılın Başında Rusya Federasyonu.” Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sonbahar, 2016. https://dergipark.org.tr/tr/pub/mtad/issue/29711/319680.

Kılıç, Barış. 2019. “Bosna Hersek Savaşı ve Kosova Harekâtında Hava Gücünün Kullanımı.” Milli Savunma Üniversitesi Atatürk Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, 2019. https://www.academia.edu/39277632/BOSNA_HERSEK_SAVA%C5%9EI_VE_KOSOVA_HAREK%C3%82TINDA_HAVA_G%C3%9CC%C3%9CN%C3%9CN_KULLANIMI.

Küçükkuru, Emre. 2018. “Rusya’nın Balkan Politikası.” Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018. https://www.academia.edu/38282570/RUSYANIN_BALKAN_POL%C4%B0T%C4%B0KASI.

Oduncu, Tunahan. 2019. “1999 Kosova Krizi ve NATO’nun Kosova Müdahalesi.” Bucak İşletme Fakültesi Dergisi, 12 Şubat, 2019. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/710300.

Oğultürk, M. Cem. 2014. “Kosova’nın Bağımsızlık Süreci Kapsamında ABD Dış Politikasının Analizi.” Güvenlik Stratejileri, 2014. https://dergipark.org.tr/tr/pub/guvenlikstrtj/issue/7524/99147.

Öztürk, Ahmet. 2009. “Rusya-Gürcistan Krizi: Yerel Bir Çatışma, Küresel Yansımalar.” OAKA, 2009. http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423910555.pdf.

Progonati, Erjada. 2015. “Rusya’nın Balkanlar Politikası.” Karadeniz Araştırmaları, Bahar, 2015. http://www.karamdergisi.com/Makaleler/1261296947_08.Erjada%20PROGONAT%c4%b0.pdf.

Sıvış, Efe. 2020. “Soğuk Savaş Sonrasında Rusya ve Transatlantik Bağlantılar Arasında Balkan Ülkeleri: Sırbistan, Karadağ ve Makedonya Örnekleri.” Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Nisan, 2020. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1015810.

Ural, Selçuk. 2014. “Balkanlarda Aşırı Milliyetçiliğin Gölgesinde Kosova ve Bağımsızlık.” Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1 Aralık, 2014. https://dergipark.org.tr/tr/pub/jiss/issue/25892/272858.

Yılmaz, Sait. “Soğuk Savaş Sonrası Rusya Federasyonu Güvenlik ve Savunma Anlayışı.” Academia. https://www.academia.edu/7647918/So%C4%9Fuk_Sava%C5%9F_Sonras%C4%B1_Rusya_Federasyonu_G%C3%BCvenlik_ve_Savunma_Anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1.

Tezler

Abazi, Burhan. 2007. “Yugoslavya Siyasal Sisteminin Yıkılışı.” Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi.

Cretu, Valeri. 2006. “Soğuk Savaş Sonrasında Rusya Federasyonu’nun Yugoslavya Krizlerine Yönelik Politikası.” Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi.

Çakıcı, Ferit. 2018. “Soğuk Savaş Sonrası Karadeniz’de ABD – Rusya Rekabeti: Çevrelemenin Yeniden Yaratılması.” Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Arel Üniversitesi.

Demiroğlu, Hasan. 2009. “Rus Kaynaklarına Göre Rusya’nın Balkan Siyaseti: Ortodoks Birliği ve Panslavizm (1856-1878).” Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi.

Doğan, Halil. 2018. “Kosova Bağımsızlık Sürecinde UÇK’nın Etkisi.” Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi.

Karabayram, Fırat. 2007. “Rusya Federasyonu’nun Güney Kafkasya Politikası.” Yüksek Lisans Tezi, Atılım Üniversitesi.

Kitaplar

Brzezinski, Zbigniew. 1997. Büyük Satranç Tahtası. ABD: Basic Books & Perseus Books.

Erol, Mehmet Seyfettin ve Ekşi Muharrem. 2019. Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar. Ankara: Akçağ.

Oran, Baskın. 2001. Türk Dış Politikası Cilt 3. İstanbul: İletişim Yayıncılık.

Todorova, Maria. 1997. “Introduction Balkanism and Orientalism: Are They Different Categories ?” New York: Oxford University Press. http://www2.tf.jcu.cz/~klapetek/todorova.pdf.

İnternet Siteleri

Mills, Kelly. 2020. “GDP in Yugoslavia: 1980-1989.” Making the History of 1989, Item #671. https://chnm.gmu.edu/1989/items/show/671.

[/vc_toggle]

Çin Halk Cumhuriyeti ve Deniz Hakimiyeti Mücadelesi

Lucian Pye Çin için ‘’Çin, ülke rolü yapan bir uygarlıktır.’’ sözüyle bahseder. Çin 21.yy’a damgasını vurmuş ve gelecekteki güç dengelerinin değişimi hakkında şimdiden sinyalleri çok güçlü bir şekilde veren devasa bir ülkedir. Ortalama 1.5 milyar nüfusu ile dünyanın en fazla nüfusuna sahip olup, 9.6 milyon km2 ile dünyanın en büyük ülkelerinden biridir. Çin uygarlığının ortaya çıktığı yer Kuzey Çin Ovası olarak bilinir ve günümüze kadar doğu-batı doğrultusunda Orta Asya’dan Pasifik’e kadar genişlemiştir.

Çin’in ortaya çıkışından bugüne kadar geçirdiği zamanlar ve dönemlerde deniz gücünün çok fazla ön plana çıkarıldığı söylenemez. Ülke içinde yer alan ve Çin’e can damarı olan nehirlerin varlığı çök önemli olsa da, açık denizlerde önemli bir deniz gücü elde etme konusunda adımlarını yeni atan bir medeniyettir. Çin’in son hanedanı olan Çing Hanedanı’nın merkezi otokrasisini güçlendirmek amacıyla uyguladığı ideolojik kontrol mekanizmalarından biri olan ‘’Haijin’’ (‘’deniz yasağı’’) da Çin’in bir süre deniz ile olan ilişkilerini kısıtlamıştır. Özel deniz ticareti ve kıyı yerleşimlerini yasaklayan izolasyonist bir politika olan yasak, tam olarak uygulamaya oturtulamamasından dolayı deniz ticareti devam edebilmiştir.

Çin’in 19.yy’ın ortalarında özellikle Afyon Savaşları’nı kaybetmesi, limanlarının, denizlerinin ve iç nehirlerinin kontrolünü batılı devletlere bırakmasıyla sonuçlanmış ve Çin denizlerden bir dönem tecrit edilmiştir. Denizlere bu kadar geç açılmasında coğrafi olarak geniş topraklara sahip olması, geniş kara ticaret ağı ve kısa deniz rotalarının yanında nehirlerinin varlığının da etkisi olmasından dolayı Çin, donanmaya yatırım yapmaya gerek duymamıştı. Çinli tüccarlar iş için uzun zamandır okyanus aşırı yolculuklar yapmışlardır fakat ülke donanması, kendi bölgesinin dışına çıkmamıştır, çünkü Pasifik, Atlantik, Hint Okyanusu’nun büyük deniz yollarını devriye gezmenin zorluğu buna değmemiştir (Marshall, 2019: 51). 1949 yılında komünist rejim ile Çin Halk Cumhuriyeti kurulması, yabancı güçlerin ülkeden el çekmesiyle de Çin coğrafi bütünlüğünü sağlamıştır. Fakat komünizme dayalı ekonomisiyle içe kapanık olan Çin ancak 1978’de Şiapoing önderliğinde başlattığı ekonomik reform ile Çin dışarıya açılmaya başladı. Bu tarihten sonra Çin çok büyük bir ekonomik ivme yakalmış, bunun getirdiği etki ile denizlere olan hakimiyetini de arttırmaya başlamıştır. Bunun en büyük örneği 2013’de ortaya çıkan ve neredeyse tüm dünyayı kapsayan Kuşak-Yol Projesidir. Çin’in deniz hakimiyeti ve çevreleme hareketlerinin resmi belgesi haline gelen ve sadece ticari amaçların güdülmediği bu proje Çin’in deniz aşırı bölgelere açılmasının bileti olmuştur. Çin’in deniz hakimiyeti mücadelesi ve attığı adımlar Kuşak-Yol Projesi özelinde incelenecektir.

Kuşak ve Yol Projesi, Orta Asya’dan Güney Asya’ya, Avrupa’dan Afrika’ya ve tüm dünyaya yayılmış olan, İtalya’nın da iş birliği ile 2049 yılında bitirilmesinin planlandığı, Çin-Roma medeniyeti birliği olarak da yorumlanan modern ipek yolu projesidir. Kuşak, İpek Yolu Ekonomik Kuşağını, Yol ise 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu’nu ifade etmektedir. Bu proje kapsamında Çin’in ekonomik ve ticari ayağının neredeyse tüm dünyaya yayılması hedeflenirken aslında bu amacın altında enerji kaynaklarını ve ticaret ağını koruyacak, askeri anlamda özgürlük ortamı yaratacak olan denizlere hakimiyet anlayışı da yatmaktadır. Çin bu hakimiyeti sağlama amacını güderken sadece denizleri değil, denizlere paralel olarak karaları da büyük bir önem ile ele almaktadır.

Komşu ülkeleriyle ekonomik iş birliği anlaşmaları yapan Çin, sınır anlaşmazlıkları olan ülkeleri de ticaret ve ekonomik baskı altına alarak sorunları kendi lehine halletme amacıyla hareket etmektedir. Çin bu zaman kadar 1590 proje özelinde 70 ülkeye 1,9 trilyon borç vermiştir. Borç diplomasisi ile özellikle liman bölgelerinde baskısını arttıran Çin, borç verdiği ülkelerden ödeme alamaması halinde yatırım yaptığı limanları veya ülkede yer alan önemli doğal kaynak sahalarını kendisine tahsis etmektedir. Bunlardan farklı olarak zaman zaman ülkelerden çeşitli alanlar talep etmekte ve özellikle doğal kaynak açısından zengin bölgelerde ‘’mahalleler’’ elde ederek Çin nüfusunu ve dolayısıyla nüfuzunu hedef ülke üzerinde arttırmaktadır.

Çin’in İpek Yolu’nu yeniden canlandırma projesi ütopik bir girişim olmaktan ziyade Çin’in ekonomik ve siyasi temelli bölgesel ve küresel beklentileri ile endişelerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır (Tutar & Koçer, 2019). Bu tanım Çin’in aslında jeopolitik coğrafi önemini korumak amaçlı attığı jeo-stratejik adımları açıklamak ve anlamak açısından oldukça önemlidir. Aslında Çin Mahan’ın jeopolitik düşüncelerinden ‘’ Barış taraftarı olan küresel bir serbest pazar ekonomisi’’ öngörüsünü çok başarılı bir şekilde uygulamakta olup ‘’Deniz kuvvetleri faaliyetleri ile ticari faaliyetlerin birleşmesi sonucunda ortaya çıkan fevkalade güç’’ olarak tanımladığı deniz gücüne uygun şekilde hareket etmesi aslında Çin’in hangi adımları hangi amaçlara dayalı attığının göstergelerinden biridir.

Çin deniz hakimiyetini ve tarihten gelen ve geleceğe uzanan emellerini elde atmak amacıyla attığı adımları askeri yollarla atmayı tercih etmemektedir. Bunun nedenlerinden biri Çin’in henüz küresel güçte bir donanmaya sahip olmaması, ikincisi ise güttüğü projeyi askeri adımlar atarak kısa süreli değil de ‘’soft power’’ (yumuşak güç) kullanarak kalıcı hale getirmeyi hedeflemesidir.

[irp posts=”24833″ name=”‘Ekonomik Güç’ Çin Afrika’da Ne Yapıyor?”]

Bir Kuşak Bir Yol projesi sadece ekonomik iş birliğini değil ülkeler arasında çok yönlü ve çok taraflı ilişkiler geliştirmeyi öncelediğinden gelecek dönemlerde tüm dünyayı etkilemesi beklenen bölgesel ve küresel sorunların aşılması açısından önemli bir entegrasyon hareketi olarak durmaktadır. Nihayetinde Çin’in tarihi birikimi, teknolojik ve ekonomik üretkenliği, nitelikli insan kaynağının fazlalığı, var olduğu coğrafi konumu gibi etkenler küresel bağlamda ekonomik, politik ve kültürel açılımı olan bu projenin öncüsü olmasını sağlamıştır (Tutar & Koçer, 2019). Çin bu projenin öncüsü olurken küresel anlamda gelecekte enerji ihtiyacının artışını göz önünde bulundurarak, anlaşma yaptığı ülkelerin de yatırım ve enerji koridoru olma açısından zenginleşmesini sağlamış ve projenin etkilerini uzun vadede kalıcı hale getirmiştir. Proje, askeri, enerji, ekonomi, kültürel, sosyal, ticari ve teknolojik olarak küresel bir entegrasyonu içermesiyle siyasi olarak birçok problemi ve görüşü beraberinde getirmektedir.

Böyle bir projenin tamamen başarılı olup hayata geçirilmesi ekonomik ve politik ağırlığın Avrasya’ya kaymasını beraberinde getirecek bu da Amerika Birleşik Devletleri’nin konumunu sarsabilecektir. Özellikle de Eski İpek Yolu ve güzergahlarının canlılık kazanması neticesinde ekonomik gücün askeri ve siyasal alana yansıması küresel egemenliğin el değiştirmesi sonucunu doğurabilecektir (Tekir, 2017). Ana küresel hakimiyetin el değiştirilmesi hedefi olsa da ilk hedefin Çin’in kendi denizlerinde ve Pasifik Okyanusu’nda ABD hakimiyetini zayıflatmak olduğu ve bunun siyasi, ekonomik nüfuz ile elde edilmeye çalışıldığı açık bir durumdur. Pekin yönetimi bu adımları atarken ve hedeflere ulaşırken hangi yolları izlediği bunları açıklar niteliktedir. Çin’in jeo-ekonomik adımları, üç farklı ama birbirine entegre kavram ile ilerletilmektedir; boru hatları, yollar, ve limanlar.

Örnek verecek olursak Çin, uzun süredir Tibet, Arunaçal Pradeş, Aksay Çin gibi yerlerde sorun yaşadığı Hindistan’a karşılık Pakistan ile projenin 6 karayolu koridorundan biri olan Çin Pakistan Ekonomik Koridoru anlaşması yapmış, bunun yanında Cemmu-Keşmir Bölgesi’nde Pakistan’ı destekler rolüyle bölgesel hakimiyette rakiplerine üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Bu bölgede Keşmir’in önemi çok büyüktür çünkü Çin, Tibet, Keşmir ve Pakistan’ın güneyinde yer alan Gwadar limanı vasıtasıyla kara ve deniz yolunun entegreli olduğu bir enerji koridoru hedeflemiştir.

Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’nun kontrolünün büyük oranda ABD’de olduğu göz önünde bulundurulduğunda Çin’in neden Pakistan üzerinden deniz-kara yoluna dayalı bir enerji koridoru hedeflediği ve neden Keşmir Bölgesi’nde Pakistan’ı destekler tutumda bulunması daha iyi anlaşılacaktır. Gwadar’ın Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazına dayanan stratejik konumu iki ülkenin yakınlaşmasında önemli bir etken olmuştur. Ayrıca bu yakınlaşma Orta Asya’ya doğru koridorun genişlemesine neden olmuş, onun güneyinde ise Gwadar Limanı ile İran üzerinden Güneybatı Asya’ya doğru uzanmayı kolaylaştırmıştır.

Kendi denizlerine veya çevre denizlerde söz sahibi olmanın ve bunun yanında tüm denizlerde çeşitli konularda adımların atılması Çin’in, denizlerin öneminin ve denizlerin ne kadar etkili olabileceğinin farkında olduğunu gösterir. Bu hakimiyet adımlarının ekonomik, teknolojik, ticari, enerji gibi konuların yanında bu adımları atarken olası tehditlere karşı güvenliği sağlayacak bir de askeri adımın olması ve gelişmesi kaçınılmaz gerekliliklerden biridir.

Çin kendi denizlerinde yüzyıllar boyunca kesin anlamda söz sahibi olamamanın hatasını bugünlerde telafi etmeye çalışmaktadır. Yüzlerce mil öteden deniz gücünü kullanarak Çin’i karalara hapsetmeye çalışan ABD’ye karşılık bugün Çin ‘’Mavi Su Donanması’’ kurarak denizlerde hızlıca askeri varlığını geliştirmeye çalışmaktadır. İleride deniz gücünün verdiği diplomatik baskıyı komşularına kullanarak Güney Çin Denizi’nde söz sahibi olacak olan Çin, ABD’nin bölgedeki gücünü zayıflatması amacıyla da donanmasını güçlendirmektedir. 2. uçak gemisini inşa eden Çin 2021’de 3. gemiyi inşa etmeyi hedeflemiştir. Henüz en büyük rakibi ABD’nin çok uzağında olsa da gelecekte Çin’in ekonomik gücünün yanında tüm dünyada yayılan stratejik nüfuzu donanmasının da gelişmesine vesile olacaktır ve Çin, kendi bölgesinin dışına, okyanuslara açılacak donanmaya ihtiyaç duyacaktır.

Potansiyel rakipleri olan Rusya ve Japonya’ya karşı da Pasifik’te elini güçlendirmeye devam etmektedir. Çin bu adımlarla deniz hakimiyeti konusunda önemli avantajlar elde etmekte ve kalıcılık sağlama yolunda emin bir şekilde ilerlemektedir. Büyüyen donanması da deniz hakimiyetinde katkı sağlayacak ve ticari-askeri bir deniz ağı Çin’e büyük avantajlar sağlayacaktır. Tüm bu durumlar göz önünde bulundurulduğunda gelecekte denizlerde ve buna bağlı olarak karalarda Çin lehine bir değişimin olması beklenmektedir. Çinin yükselen gücü ve etkisi klasik jeopolitik düşünceleri etkisiz hale getirecek kapasiteye sahip olup, hegemonik dengelerde değişimlere yol açacaktır.

Ömer Emre Kuşçu
Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Alperen, Ü. (2018). Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve Çin’in Orta Asya Politikası, Bilge Strateji, 10(19),17-38.

İkiz, A. (2019).Tek Kuşak Tek Yol Projesi ve Türkiye’ye Olası Etkileri. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 18(72), 1688-1700.

Kutluay T. & Koçer, B. (2019). Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi: Bir Kuşak Bir Yol. International Journal of Social, Humanities and Administrative Sciences, 5(17), 618-626.

Marshall, T. (2018). Coğrafya Mahkumları. İstanbul: Epsilon.

Omonkulov, O. (2020). Kuşak ve Yol Projesi Bağlamında Çin-Orta Asya İlişkileri. Bölgesel Araştırmalar Dergisi, 4(1), 45-115.

Tekir, O. (2017). Yeni İpek Yolu Projesi ve Çin’in Küresel Hegemonya Mücadelesi. Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:4, sayı 1, 391-405.

TUTAR, Ö. Ü. F. K., & KOÇER, F. Ş. B. (2019). ÇİN’İN YENİ İPEK YOLU PROJESİ: BİR KUŞAK BİR YOL. Sciences, 5(17), 618-626.

[/vc_toggle]

Rusların Black Water’ı “WAGNER” Güvenlik Şirketi

Hızla büyüyen dünyamızda teknolojinin de gelişmesiyle savaş şekilleri de değişiklik göstermeye başlamıştır. Ülkeler sahada artık orduları ile değil, kurdukları ve/veya destekledikleri güvenlik şirketleri (Wagner ve Blackwater gibi) ile de faaliyet göstermeye başlamıştır. Bu şirketler konusunda en tecrübeli ülke ise ABD. Daha önce yazdığım Blacwater şirketini kuran ABD’dir. ABD ile Rusya her konuda olduğu gibi bu konuda da bir yarışın içine girdiğini söylersek yanlış olmaz sanırım.

Suriye İç Savaşından itibaren ismi daha çok duyulmaya başlanan Wagner Şirketi‘nin ilk kuruluşu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ortaya çıkışı ise Ukrayna‘da ki olaylardır. Ukrayna’da başlayan iç savaşta ayrılıkçı grupların yanında “Slav Birlikleri” adı ile yer almış, ve tüm Dünya’nın gözü bu grubun üzerine çevrilmiştir. “Putin’in gizli ordusu” olarak söylenen şirketin başında Rusya Ordusunda Yarbay olarak görev yapmış Dmitriy Utkin’in olduğu bilinmektedir. Şirketin devlet ile olan bağının ortaya çıktığı olay; Putin tarafından Dmitriy Utkin’e verilen madalyadır. Ayrıca Utkin, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan bir isimdir.

Dmitry Utkin, 9 Aralık 2016 tarihinde Anavatan Kahramanları Günü resepsiyonunda

Wagner, Rus Bayrağı ve Ordu Sembolü Kullanmıyor

Bu gruba bağlı olan paralı askerler,  kamuflaj kıyafetlerini giyiyor ama asla Rus bayrağı ya da ordudan olduklarını gösteren bir sembol taşımıyorlar. Rus medyası, gruptan ağır silah ve zırhlı araçlarla donatılan fakat resmen var olmayan bir askeri birlik olarak bahsediyor. Dünya kamuoyu bu grubun Rusya’ya bağlı olduğunu söylese de Kremlin her defasında bunu yalanlamıştır. Grubun paralı asker sayısı hakkında ise net bir bilgi olmamasına rağmen 1000-5000 arası olduğu tahmin edilmektedir.

Askerlerin aldıkları ücretlerin ise 1000-4500 $ arasında olduğu iddia edilmektedir. Grup üyeleri, Rusya’da kendilerine tahsis edilmiş özel arazilerde (Rusya’nın güneyindeki Krasnodar’a bağlı Molkino kasabası) her türlü silahı kullanabilecek şekilde ağır ve zorlu bir eğitime tabi tutuldukları belirtilmektedir. Grubun üyeleri sadece Ruslardan oluşmamaktadır. İçerisinde Çeçen, Tatar, Tacik gibi değişik toplumlardan askerler de bulunmaktadır. (Wagner grubu, Rus “TURAN GRUBU” ile karıştırılmamalıdır)

Rusya’nın Suriye İç Savaşı’na dahil olması ile birlikte grubun Suriye’de ki varlığı da başlamıştır. Rusya’nın, Suriye’de ele geçirdiği bölgelerin(özellikle petrol ve doğalgaz) güvenliğini bu grup yapmaktadır. Kontrol ettiği petrol sahalarının gelirinden de pay aldığı söylenmektedir. Suriye’de çok özel ve riskli operasyon görevleri de bu grup tarafından icra edilmektedir.

Kremlin, Wagner’in Varlığını Reddediyor

Wagner ordusunun Suriye İç Savaşına dahil olmasıyla birlikte, askeri kayıpları da gündeme düşmeye başlamıştır. Özellikle ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin yaptığı  saldırılarda ölen Rus askerleri haberleri haber bültenlerin de karşımıza çıkmaya başlamıştır. Her ne kadar medya ölenlerin Rus askerleri olduğu söylese de Kremlin bu iddiaları sürekli yalanlamıştır.

İddialara göre Wagner ordusu, bilinen en büyük zayiatı petrol bölgesi Deyr-i Zor’da verdi. 7 Şubat’ta Deyr-i Zor‘a bağlı Hişam kasabasında bulunan aralarında YPG’lilerin de olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne ve onlara eşlik eden ABD askerlerine rejim ve ona destek veren milisler saldırıda bulundu. ABD’nin hava saldırısı düzenlemesi ile 300’e yakın  Rus askerinin öldüğü iddia edildi. Saldırı sonrası Kremlin, bölgede uyuyan bir DEAŞ hücresinin hedef alındığını açıklamış ve koalisyonun kendileri ile koordineli çalışmadığını açıklamıştır. Reuters tarafından 300 Rus askerinin öldüğü açıklamasının ardından Kremlin yönetimi ise ölenlerin sayısını 5 olarak açıklamıştır.

O dönemde yapılan haberlerde ise ölenlerin Rus vatandaşı olduğu söylenmiş, Asker kelimesinden özellikle  kaçınılmıştır. Mayıs ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın bir konuşmasında Deyr-i Zor’da Rusları vurduklarını,  yapılan hava saldırısının 10 dakika sürdüğü ve bu süre içerisinde 100 ile 300 arasında Rus’un öldürüldüğünü ağzından kaçırmıştır. Saldırıdan sonra yapılan yorumlardan en dikkat çekeni ise Ukrayna’daki ayrılıkçı grupların başındaki eski Rus Albay Igor Strelkov’un sosyal medya hesabından yaptığı, “Bölgede Wagner’in iki birliği vardı, birinci birlik tamamen yok oldu, ikincisi de paramparça…” açıklaması olmuştur.

ABD’nin Wagner’e Yönelik Yapmış Olduğu Saldırıya Ait Görüntüler

 

Şirket, Rus ordusu ve/veya Rus hükumetine bağlı olmadığı resmi olarak açıklanmış olsa da, özellikle Rus medyasında emirlerin ordu ve hükumet tarafından verildiği söylenmektedir. Askerlerinin gizli ve örtülü operasyonlarda kullanılması cenazelerine de yansımış durumdadır. Savaşçıların cenazeleri ailelerine mühürlenmiş tabutlarda gönderiliyor. Cesetler herhangi bir tören yapılmadan defnediliyor.

Emperyalist devletler, azalan enerji kaynaklarına daha çok sahip olmak ve yaptığı savaşlardan en az zararla çıkmak için savaş stillerini de savaş bölge ve türüne göre değiştirmiştir. Artık ülkeler savaş alanına kendi askerinden önce ya vekaleten bir terör örgütünü kurup destekleyerek, ya da bu tür şirketlerden kiraladığı askerlerler ile dahil olmaktadır. Wagner Grubunun yeni hedefinin neresi olacağı bilinmiyor. Lakin ortada dolaşan iddialara göre Gürcistan ve Orta Avrupa’da etkinlikleri olduğu,  üyelerin bu bölgelere geçtikleri iddia edilmektedir.

Ne yazık ki bu tür şirketler ve oluşumlar yüzünden savaş suçları da artmaktadır. Devletler bu gruplar konusunda çok titiz davranmakta ve haklarında bilgi sayısıda çok az bulunmaktadır.

https://stratejikortak.com/2017/12/golge-ordu-blackwater-gercegi.html

Doğu Akdeniz Denkleminde Küresel Bir Güç: Çin Halk Cumhuriyeti

İlk çağlardan günümüze Akdeniz Havzası küresel siyasette önemli bir merkez konumunda olmuştur. Mısır, Roma gibi medeniyetlere ev sahipliği yapan bu merkez, ilerleyen zamanlarda İpek ve Baharat yollarının kesişim noktası olması sebebiyle de doğu ile batı arasındaki ticarete ev sahipliği yapmış ve önemini korumuştur. Ticari ve jeopolitik önemi, bir çok süper gücün burada güç mücadelesine girmesine neden olmuştur. Özellikle 19’uncu yüzyılda “üç büyükler” olarak tanımlanan İngiltere, Fransa ve Rusya burda yerini almaya çalışmıştır.

Napolyon’un Mısır’ı işgali, İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhakı hatta kendilerine uydu bir devlet oluşturmak amacıyla Yunanistan’ın kurulması bile bu üç büyük devletin Akdeniz’de yer alması çabasına örnek gösterilebilir. Akdeniz Havzası coğrafi keşifler sonrasında yeni deniz yollarının bulunması ve akabinde İpek ve Baharat yollarının önemini kaybedip ticaretin okyanuslara kaymasıyla bir dönem önemi kaybetmiştir.

İpek ve Baharat Yolları

Fakat 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla, Ümit Burnu üzerinden işleyen Hindistan ticaret rotası yolu kısaltması bakımından tekrardan Akdeniz’e geçmiştir. Öyle ki kanalın açılmasıyla Mısır ve Akdeniz bir hamleyle tekrardan dünya ticaretinin ana yolu haline gelmiştir [1]. Akdeniz limanları ve kıyıdaş ülkeler de bu önemden payına düşeni almışlardır. Günümüzde, özellikle Doğu Akdeniz Havzası üretim gücünün yoğun olduğu Asya kıtasının; zengin doğal kaynaklara sahip Arap yarımadası ve Afrika kıtasının; gelişmiş ülkelerin bulunduğu, enerji ve ham madde ithalatının en fazla olduğu Avrupa kıtasının birleştiği alan olması nedeniyle ticaret, ulaşım ve enerji aktarımında önemli bir merkez olmuştur [2]. 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi tarafından Nil Delta Havzası, Levant Havzası ve Girit açıklarında toplamda 9,8 milyar varil petrol, 9,8 trilyon metreküp doğalgaz,  6 milyar varil sıvı doğalgaz rezervi ve tüm bunlara ek olarak Doğu Akdeniz genelinde yaklaşık 30 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon yataklarının bulunduğu açıklanmıştır [3]. Bu gelişme Doğu Akdeniz’in enerji naklini sağlayan rolünün yanı sıra artık enerji üreten bir bölge olma özelliği kazanmasını sağlamıştır.

Bu bağlamda bölge, özellikle süper güçlerin ilgisini cezbetmiştir. Rezervlerin açıklanması akabinde kıyıdaş ülkelerce deniz yetki alanlarının ve sınırlarının belirlenmesi konusunda ihtilaflar yaşanmasına ve bölgedeki tansiyonun artmasına sebep olmuştur. Bu durum bölgeyi, ABD, Fransa, Rusya gibi küresel aktörlerin yanı sıra Türkiye ve Yunanistan gibi bölgesel aktörlerin çatışma alanı haline getirmiştir. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru yüksek büyüme rakamlarıyla doğuda bir güç ortaya çıkmaya başlamıştır: Çin Halk Cumhuriyeti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve akabinde Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin domino taşları gibi birer birer yıkılmasıyla Çin Halk Cumhuriyeti, komünist sistemin en büyük temsilcisi haline gelmiştir. 1978 yılında dış dünyaya açılmasını ilan etmesi ve ekonomik reformları hayata geçirmesiyle beraber Çin, sahip olduğu ucuz ham madde ve insan gücü sayesinde bir nevi dünyanın fabrikası haline gelmiş, yabancı yatırımcıların buraya akın etmesini sağlamıştır.

Bu durum Çin’i dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirmiştir. Askeri harcamaları düşürürerek kalan miktarı başka alanlara kanalize etmesi, ekonomik araçlarını, kurumlarını ABD, Singapur, Japonya gibi çeşitli ülkelerden örnek alarak düzenlemesi ve IMF, Dünya Bankası gibi  küresel ekonomik örgütlere sırasıyla üye olması ekonomik kalkınmasını hızlandıran faktörlerdendir [4].

Öyle ki 1989’dan bu yana büyümesi yüzde 1400’ü geçen tek ülke, hatta tek yatırım aracıdır [5]. Yönetimde komünist partinin bulunması ve komünist bir rejimle yönetilmesine rağmen kendini dış dünyaya açması ve yatırımcıları kendine çekmesi Çin’in ekonomik anlamda bu kadar hızlı büyümesinin anahtarıdır. Bu sisteme, 2008 Krizi sonrasında Carl Walter Fraser Howie’nin “Red Kapitalism” adlı kitabıyla ortaya çıkan “kızıl kapitalizm” de denmektedir. Tüm bu gelişmeler sonucunda dünya ticareti, Atlantik’ten Pasifik ve Hint Okyanusu’na kaymıştır. Bu durum Çin’in dünyadaki başat, küresel aktörlerden biri haline gelmesine yol açmıştır. Dünya’da güç merkezleri asırlar boyunca yer değiştirmiştir. İlk çağlarda Roma’da bulunan güç merkezi Bizans İmparatorluğu’na akabinde Osmanlı İmparatorluğu’na kaymış, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de ve II.Dünya Savaşı sonrasında ise ABD’de konumlanmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve SSCB’nin yıkılışıyla ABD, dünyadaki mutlak güç merkezi haline gelmiştir. Çin’in 40 sene önce yapmış olduğu reformlar ve atılımların meyvesi bugün gözle görülür bir biçimdedir. Bir müddet ABD’de konumlanan güç merkezi öyle görülüyor ki yavaş yavaş Asya’ya kaymaktadır. Özellikle 2008 sonrası bu durum açıkça görülmektedir. Doğu’dan yükselen “Kızıl Ejderha” nın potansiyelinin farkına varan Trump yönetiminin başlatmış olduğu “Ticaret Savaşları”, bu güç kaymasının önüne geçmek için atılan adımlardan biridir. Nitekim Çin örneği, ABD veya İngiltere örneğinde olduğu gibi ekonomik ve askeri bir hegemonyadan ziyade sadece ekonomik bir hegemonya olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin’in ekonomik anlamda küresel bir aktör olduğu söylenebilir. Bu bağlamda, küresel siyasetteki ekonomik hegemonyasını pekiştirmek ve nüfuz alanını genişletmek ve güçlendirmek için Çin hükümeti çeşitli projeleri hayata geçirme yoluna gitmiştir.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi

Bu projeler içerisinde en büyük ve mali açıdan en masraflı olan projesi “Bir Kuşak Bir Yol” projesidir. Kısaca günümüzün modern “İpek Yolu” olma amacını taşıyan ve karayolu ve deniz yolu olmak üzere iki kısmı olan bu projeyle Çin, Afrika ve Avrupa’ya olan ticaretini kolaylaştırmak ve ticaret hacmini artırmayı amaçlamaktadır. Bu proje kapsamında Çin, önemli ticaret yolları üzerindeki ülkelerin limanlarını satın almakta veya kiralamaktadır. Akdeniz Havzası da bu projeden payına düşeni almıştır. Çin’in Akdeniz’deki özellikle Doğu Akdeniz’deki varlığı liman yatırımları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda Çin, Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere çeşitli yatırımlar yapmayı planlamaktadır. Bu yatırımlardan en dikkat çekeni ise Yunanistan’daki Pire Limanı’dır. 2016 yılında Çinli şirket Cosco Group, Yunanistan’ın en büyük limanı olan Pire Limanı’nın yüzde 51’lik hissesini satın almış ve zorunlu yatırımlar sonrasında da yüzde 16’lık kısmını daha satın alarak 2052 yılında kadar limanın yüzde 66’lık hissesinin sahibi olacaktır [6].

Çin’den gelecek milyonlarca dolarlık yatırım halihazırda ekonomik zorluklarla boğuşan Yunanistan’ın nefes almasına katkı sağlamıştır. Bu limana yapılacak dev yatırımlarla Çin,  Pire Limanı’nı Akdeniz’in en büyük limanlarından biri haline getirmeyi amaçladığını da vurgulamaktadır. Fakat planlanan bu inşaatlar, bölge halkının ve yerel yönetimlerin tepkisini çekmektedir. Bu da Çin için kısa vadede bir sorun teşkil edecektir. İtalya ile Trieste Limanı için de görüşen Çin, ABD veya AB baskısı nedeniyle görüşmelerden olumsuz sonuç alınması halinde Pire Limanı, Çin için Avrupa’ya açılan bir kapı görevi görecektir. Pire Limanı, Avrupa ile olan ticaretini kolaylaştırıp İpek Yolu’nu kısaltmasının yanı sıra Çin’in Akdeniz’deki varlığının ana odağı ve en büyük temsilcisi olacaktır.

Kumport Limanı

Çin, Kuşak- Yol Projesi kapsamında Türkiye’ye de çeşitli yatırımlar da bulunmuştur. Marmaray ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve bunların Kuşak Yol Projesi’ne entegre edilmesinin yanı sıra Cosco liderliğindeki bir Çin konsorsiyumu aracılığıyla İstanbul Ambarlı’da bulunan Kumport Limanı’nın da çoğunluk hissesine sahiptir.  Bu yatırım bir nevi Pire’nin destekçisi konumunda bulunmaktadır [7]. Türkiye jeopolitik konumu sebebiyle Çin-Avrupa ticaretinde kilit bir rol oynamakta, bu nedenle Çin, Türkiye’deki demiryolları yatırımlarına  destek vermenin yanı sıra Türk limanlarıyla da ilgilenmektedir. Yakın gelecekte Türkiye’deki liman ve demiryollarına Çin yatırımlarının artarak devam etmesi beklenmektedir.  Fakat Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan gerilimi bu yatırım sürecine engel olarak görülmektedir. Belki de muhtemel Çin yatırımları Ankara’nın AB ile olan ilişkilerini tekrardan iyileştirme yoluna gitmesinin ve yeni bir sayfa açmak istemesinin arka planında yer alan faktörlerden biri olabilir. Çin, Doğu Akdeniz’deki diğer önemli yatırımı ise İsrail’e yapmıştır. Hayfa Limanı için anlaşan Çin, 2021 yılından ititbaren 25 yıllığına bu limanı kiralamıştır. Hayfa Limanı, Pire Limanı’nın aksine askeri açıdan önemli bir üs görevi görmektedir. ABD’nin 6. Filosuna ev sahipliği yapan bu limanın Çin yönetimine verilmesi doğal olarak ABD tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Hatta Hayfa’nın ardında Ashod Limanı için de anlaşmaya varılmış fakat ABD’nin baskısı nedeniyle Tel Aviv, Çin ile yapılan bu anlaşmayı gözden geçirmeye karar vermiştir [8]. Liman yatırımlarının yanı sıra Çin, altyapı yatırımları yapmak içinde görüşmeler gerçekleştirmektedir. Bu kapsamda İsrail’e ek olarak Güney Kıbrıs ile de altyapı alanında yatırım yapmak için görüşmekte böylece Kıbrıs Adası’nda da varlık göstermeyi amaçlamaktadır. Çin’in Ortadoğu ve Akdeniz havzası ülkeleri ile ilişkilerinde izlediği strateji genel olarak “ekonomi temelli bir yumuşak güç girişimi” ifadesiyle özetlenebilir [9]. Çin, Kuşak- Yol Projesi aracılığıyla küresel politikadaki gücünü artırmayı hedeflemiş, projenin Akdeniz ayağı kapsamında da çeşitli ülkelerde yatırımlarda bulunarak ABD, Rusya gibi ülkelere ek olarak kendisi de Doğu Akdeniz’de varlık göstermeye başlamıştır.

Hayfa Limanı

Diğer ülkelerin aksine Çin bu havzada bir tüccar rolüyle, ekonomik olarak varlık göstermektedir. Bu gelişmelere baktığımızda Çin, sahada görünür bir aktör olmamasına rağmen  Akdeniz’i çevreleyen bir ekonomi stratejisi izlemektedir [10]. Böylece Kıta Avrupası’nı güneyinden ve güneydoğusundan çevrelemektedir.

Çin’in ayrıca Akdeniz ülkelerine yapmış olduğu veya yakın gelecekte yapmayı planladığı yatırımlarıyla, dünyanın diğer ucunda kendisine yeni müttefikler bulduğu söylenebilir. Ticaret yolları güvenliklerinin sağlanması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Akdeniz ve çevresine milyarlarca dolarlık yatırım yapan Çin’in bu yatırımlarının getirisini garantilemek maksadıyla güvenlik amaçlı bir dizi oluşumlara da gidebilir. Bu bağlamda Çin’in önümüzdeki dönemlerde ekonomik gücünün yanı sıra askeri unsurlarıyla da Akdeniz ve çevresindeki Kızıldeniz, Aden Körfezi gibi yerlerde yer alabilme ihtimali vardır.

Çin, sadece ticari girişimlerle girmiş olduğu bölgelere yakın gelecekte güvenlik bahanesiyle askeri unsurlar da konuşlandırmak isteyebilir. Bunun sonucunda da günümüzde sadece Cibuti’de sembolik olarak bulunan Çin üssüne ek olarak gelecekte çeşitli ülkelerin de Çin üslerine ev sahipliği yapabilme ihtimali bulunmaktadır. Buna paralel olarak da deniz gücünü artırma yoluna gidecektir.

Hüseyin Anıl Kaya 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[irp posts=”24833″ name=”‘Ekonomik Güç’ Çin Afrika’da Ne Yapıyor?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] Tuba Çınar, “Süveyş Kanalı: Büyük Güçlerin Çatışma Alanı,” Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi  Altıncı Uluslar Arası Orta Doğu Semineri (2012), 401.

[2] Recep Yorulmaz, “Sıcak Gündem: Doğu Akdeniz,” Ortadoğu Analiz 10(88), Temmuz-Ağustos 2019, s.80.

[3] Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” Bilge Strateji 4(6), Bahar 2012, s. 11.

[4] Yıldırım Deniz, “Çin’in ekonomik dönüşümü ve Üçüncü Dünya,” Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2(2), (2019), s. 68.

[5] Salih Ünal, “Kızıl kapitalizm!,” Independent Türkçe, Nisan 5, 2020, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://www.indyturk.com/node/158611/t%C3%BCrkiyeden-sesler/k%C4%B1z%C4%B1l-kapitalizm .

[6] “Yunanistan’ın en büyük limanı Pire, resmen Çinlilerin,” Sputnik, Nisan 8, 2016, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://tr.sputniknews.com/avrupa/201604081022043640-yunanistan-pire-limani-cin/ .

[7] “Çin’in küresel ticarette deniz hamlesi,” Dünya Gazetesi, Mart 20, 2018, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://www.dunya.com/dunya/cinin-kuresel-ticarette-deniz-hamlesi-haberi-408032 .

[8] Mehmet Cem Demirci, “Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde hegemonya mücadelesi,” Euronews, Mayıs 5, 2019, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://tr.euronews.com/2019/05/05/kibris-ve-dogu-akdeniz-uzerinde-hegemonya-mucadelesi-dogu-akdenizde-neler-oluyor .

[9] Yunus Emre Koç, “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları,” Kriter Dergi, Şubat 2020, Erişim tarihi: 17 Şubat 2021, https://kriterdergi.com/dis-politika/cinin-akdenizdeki-varligi-liman-yatirimlari-ve-deniz-tatbikatlari .

[10] Yunus Emre Koç, “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları.”

Kaynaklar

Deniz, Y. (2014). Çin’in ekonomik dönüşümü ve Üçüncü Dünya. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2(2), 64-80.

Yorulmaz, R. (2019). Sıcak Gündem: Doğu Akdeniz. Ortadoğu Analiz Dergisi, 10(88), 80-83.

ÇINAR, T. (2012) SÜVEYŞ KANALI: BÜYÜK GÜÇLERİN ÇATIŞMA ALANI. Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi Altıncı Uluslar Arası Orta Doğu Semineri. 393-414.

Yaycı, Cihat. Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye. Bilge Strateji 4(6). Bahar 2012.

İKİZ, A. (2019). TEK KUŞAK TEK YOL PROJESİ VE TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ. Electronic Journal of Social Sciences, 18(72).

Koç, Yunus Emre. “Çin’in Akdeniz’deki Varlığı: Liman Yatırımları ve Deniz Tatbikatları.” Kriter Dergi. Şubat 2020. Erişim tarihi: 17 Şubat

2021. https://kriterdergi.com/dis-politika/cinin-akdenizdeki-varligi-liman-yatirimlari-ve-deniz-tatbikatlari .

Sputnik. “Yunanistan’ın en büyük limanı Pire, resmen Çinlilerin.” Nisan 8, 2016. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://tr.sputniknews.com/avrupa/201604081022043640-yunanistan-pire-limani-cin/ .

Ünal, Salih. “Kızıl Kapitalizm!” Independent Türkçe. Nisan 5, 2020. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://www.indyturk.com/node/158611/t%C3%BCrkiyeden-sesler/k%C4%B1z%C4%B1l-kapitalizm .

Demirci, Mehmet Cem. “Kıbrıs ve Doğu Akdeniz üzerinde hegemonya mücadelesi.” Euronews. Son güncelleme: 5 Mayıs 2019. https://tr.euronews.com/2019/05/05/kibris-ve-dogu-akdeniz-uzerinde-hegemonya-mucadelesi-dogu-akdenizde-neler-oluyor .

Dünya Gazetesi. “Çin’in küresel ticarette deniz hamlesi.” Son güncelleme: 2 Şubat 2021. https://www.dunya.com/dunya/cinin-kuresel-ticarette-deniz-hamlesi-haberi-408032 .

Utikad. “HAYFA LİMANI’NI 2021’DEN İTİBAREN ÇİN İŞLETECEK.” Aralık 17, 2019. Erişim tarihi: 17 Şubat 2021. https://www.utikad.org.tr/Detay/Sektor-Haberleri/26685/-hayfa-limani-ni-2021-den-itibaren-cin-isletecek.
[/vc_toggle]

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türkiye-SSCB İlişkileri (1945-1965)

Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkiler, 2.Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin Sovyet tehdidine maruz kalması sonucu bozulmaya başlamıştır. Mevcut uluslararası konjonktür içerisinde Türkiye, Doğu’dan gelen tehdit bertaraf etmek ve oluşan yeni düzende söz sahibi olabilmek amacıyla kendini bir ‘blok politikası’ yapma zorunluluğunda hissetmiş ve Batı bloku içerisinde yer almıştır.

Türkiye’nin Sovyetler Tehdidine Maruz Kalması

Türkiye 2.Dünya Savaşı sonrası karşılaştığı Sovyet yayılmacılığı tehdidi karşısında yalnız kalma endişesi yaşamıştır. Soğuk savaş döneminin başlangıcında Türkiye’nin dış politikada temel hedefi Sovyet tehdidinin önlenmesi ve buna bağlı olarak batıyla siyasi, askeri ve ekonomik işbirliğini geliştirmektir.[1] 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) dış politikasının önceliği de bu dönemde daha aktif ve dinamik bir dış politika izlemekti. DP, komünizm tehdidini savuşturmak adına, Batıyla bölgesel paktlar çerçevesinde güvenlik anlamında işbirliğine girmiştir.[2]

25 Eylül 1939’da Moskova’ya giden Saraçoğlu’na SSCB’nin boğazların hakkında Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir teklifte bulunması SSCB Türkiye ilişkilerinin bozulmasında başlangıç teşkil etmektedir. Stalingrad savaşının ardından da SSCB Türkiye’ye karşı baskı politikası izlemeye başlamıştır. 19 Mart 1945 yılında Molotov,  1925 tarihli Türk- Sovyet saldırmazlık ve tarafsızlık antlaşmasının[3] feshine ilişkin Selim Sarper’e [4]nota vermiş ve Türkiye’den isteklerini dile getirmiştir.[5]

İnönü ve Stalin

Sovyetlerin isteklerine bakacak olursak bunlardan ilki, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin Sovyetler lehine yapılması ikincisi ise daha önce Ermenilere ait olduğunu iddia ettikleri Kars ve Ardahan’ın Sovyet Ermenilerine verilmesidir. Sovyetler boğazlar konusundaki isteklerini 17 Temmuz- 2 ağustos 1945 tarihinde gerçekleşen Postdam konferansında yeniden dile getirmiştir. Konferansta Montreux sözleşmesinin ihtiyaçları karşılamadığı ve boğazların uluslararası statüde olması dile getirildi.

Bu noktada Türkiye’yi daha büyük bir endişeye iten sebep Churchill ve Truman’ın bu fikre sıcak bakması olmuştu.  SSCB’nin süreç içerisinde Türkiye’ye baskılarını arttırması, ABD’nin Sovyet tehdidini ciddiye almasına neden olmuştur. Çünkü Sovyetler artık ABD’nin nüfuz alanına girmişti ve ABD’nin bölgedeki konumuna zarar vermiş olacaktı. Bu sebeple ABD’nin Türkiye’nin yanında olduğunu gösteren en önemli hadise, Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesinin 1946 yılında bir savaş gemisiyle İstanbul’a getirilmesidir. Bu olay sonucu ABD bir anlamda Sovyetlere, ‘Türkiye yalnız değil’ mesajı vermiştir. [6]

O dönemlerde Türkiye’de Sovyet karşıtı hareketler de hız kazanmaya başlamıştır. 4 Aralık 1945 yılında İstanbul’da düzenlenen Sovyet karşıtı bir miting düzenlendi ve solcu Tan Gazetesi’ne saldırı yapıldı. Sovyetler bu olayın ardından Türkiye’yi kınayan bir nota vermiştir. Tüm bu olaylar olurken Gürcistan bilimler akademisinde iki Profesör ‘Türkiye’den Meşru İsteklerimiz’ adlı yayınladıkları makale ile Türkiye toprakları üzerindeki taleplerini dile getirmişlerdir. [7] Yaşanan bu hadiseler Türkiye komünizm karşıtlığının yanına Sovyetler karşıtlığı da eklemiş Türkiye’nin batı blokuna kaymasına neden olmuştur.

SSCB’nin Türkiye’den toprak talebi

SSCB bu amaçlarına ulaşmak için Türkiye üzerinde baskı ve tehdit yöntemlerini kullanmıştır. Fakat isteklerini güce başvurarak elde etmeye kalkışmamıştır. Hatta 19 Aralık 1945’te İngiliz Dışişleri Bakanı Bevin’e ve 1947 yılında ABD Moskova Büyükelçisi Smith’e Türkiye’ye saldırmayacağına ilişkin garanti vermiştir.[8]

Türkiye SSCB arasındaki ilişkiler 1948 yılından Türkiye’nin NATO’ya girmesi söz konusu oluncaya kadar durağan geçmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girmesi konusu gündeme gelince SSCB yeniden harekete geçmiş ve Türkiye üzerinde etki kurmak istemiştir. SSCB, Türkiye’nin bu tutumunu saldırgan bir politika olarak görmüş ve Türkiye’nin bunlardan sorumlu olacağını belirtmiştir. Türkiye Sovyetler arasındaki bu anlaşmazlıklar 1953 yılına yani Stalin’in ölümüne kadar devam etmiştir. Sovyetler hükümeti 30 Eylül 1953 yılında Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini açıklamıştır.[9]

Kısacası bu uyuşmazlık süreci içerisinde Türkiye, Sovyetlerden aldığı tehdit sonucunda kendini batı blokuna yakın hissetmiştir. Bu sebepten ötürü Türkiye, batı blok politikası yürütmek amacıyla 12 Mart 1947 yılında Truman Doktrinin ilanı ile Yunanistan ile birlikte Amerikan yardımı yapılacağının taahhüdünü almış daha sonra da 8 Temmuz 1948 yılında Marshall Planı’na katılmıştır.[10]

Türkiye bunların dışında Batı Bloku siyaseti yapmak amacıyla NATO’ya girmek istiyordu ve bunun için Türkiye Kore’ye asker göndermiştir. Ardından 18 Şubat 1952’de resmen NATO’ya girmiştir. Böylelikle Türkiye tamamen Batı Bloku arasına girmiştir. Türkiye bu şekilde hem Sovyetlerin tehdidi karşısında yalnız kalmayacak hem de Amerika’nın yaptığı ekonomik ve askeri yardımlardan da yararlanabilecekti.[11]

Türk-Sovyet İlişkilerinin Normalleşme Çabaları

Stalin’in ölümünün ardından Sovyetler Türkiye ile dostluk kurma çabalarına girmiştir. Sovyetler ne kadar Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktan vazgeçtiğini söylese de Türkiye buna itimat etmemiştir. 1955’e kadar olan süreçte Sovyetler her defasında komşuluk ilişkileri kurmak istediğini beyan etmiş fakat Türkiye bir NATO üyesi olarak Sovyetlere karşı bir blok politikası gütme yoluna gitmiştir.[12]

1957 yılında Sovyetler Türkiye’ye ekonomik yardım talebinde bulunmuş fakat Türkiye Batı’dan yardım almaya devam etmiştir. 1960’lı yıllarda Türkiye ve Sovyetler arasında belli yakınlaşmalar olmuş, bu yakınlaşmalar iyi komşuluk veya durumun normalleşmesi için bir adım olarak görülmüştür. 1964 Türkiye ve Sovyetler arasında ticari, ekonomik, kültür arasında münasebetler artmaya başlamıştır hatta Sovyetler, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki endişelerini anladığını belirtmiştir.[13]

Sonuç

2.Dünya Savaşı sonrası sürece baktığımızda uluslararası arenada etkin birçok devlet savaşın yarattığı tahribat sonucu kendi kabuklarına çekilmiştir.[14] Bu boşluğu fırsat olarak gören Sovyetler birçok bölgede nüfuzunu attırma yoluna gitmiştir.[15] Sovyetlerin bu aktif siyasetinden payını alan da Türkiye olmuştur. Sovyetler Kars ve Ardahan’ı Türkiye’den talep etmiş aynı zamanda Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin ihtiyaçlara cevap vermediğini ve Türkiye’nin boğazlardan geçişi sözleşmeye uygun uygulamadığını iddia ederek sözleşmenin revize edilmesini talep etmiştir.

Türkiye tüm bu baskı ve etkilerden dolayı Batı Bloku ekseninde bir politika izleme yoluna gitmiştir. Sovyetlerin Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Asya gibi bölgelerde aktif politika izlemesi ABD’yi rahatsız etmiş ve ABD, Truman Doktrini ile oyuna yeniden dahil olmuştur. Sovyetlerin Türkiye politikası, Türkiye’yi Batı Bloku içinde eksenine kaymasına sebep olmuştur. Aynı zamanda Türkiye kamuoyunda komünizm karşıtlığı ve Sovyetler karşıtlığı sesini yükseltmeye başlamıştır. Son olarak, Türkiye Soğuk Savaş’ın başlangıcı sayılabilecek bu yıllarda yeni oluşmaya başlayan Batı-Doğu ittifakı arasında yönünü batıya çevirmiştir.

Sovyetler Birliği her ne kadar Stalin’in ölümünden sonra (1953) Türkiye ile komşuluk ilişkilerine girmek istese de Türkiye Batı Bloku politikası gütmeye devam etmiş, Sovyetlere güvenmemiştir. Sovyetlerle ilişkilerimiz 1953’ten itibaren inişli- çıkışlı bir yapıya sahip olsa da genel olarak normal seviyede sürdürülmektedir. [16]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Siyasal Kitapevi, Eylül 2014, Ankara

Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Cilt 1, İletişim Yayınları, 2008, İstanbul

Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Soğuk Savaş Başlangıcında Türk Dış Politikası,  Dergi Bilig, sayı:72, Kış 2015

Coşkun Topal, Soğuk Savaşın İlk Yıllarında Türkiye-ABD İlişkilerinde Ekonomik Yardımların Etkisi, Sosyal Bilimler Dergisi

Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, 1990

20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, ARMAOĞLU Fahir, Timaş Yayınları, 2017

[1] Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Dergi Bilig, sayı 72, s.198, Kış 2015

[2] Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, 1990

[3] 17 Aralık 1925’te Georgiy Çiçerin( Sovyet Dışişleri Halk Komiseri) ve Yusuf Kemal Tengirşenk( TBMM Hükümeti temsilcisi Dışişleri Halk Komiseri) tarafından imzalanmıştır. 7 Kasım 1945 tarihinde feshedilmiştir.

[4] Türkiye’nin Sovyetler büyükelçisi

[5] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s. 391,392,393

[6] Cihat Göktepe- Süleyman Seydi, Dergi Bilig, sayı 72, s.202, Kış 2015

[7] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.503, 504

[8] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s. 390

[9] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.520

[10] Coşkun Topal, Soğuk Savaşın İlk Yıllarında Türkiye-ABD İlişkilerinde Ekonomik Yardımların Etkisi, Sosyal Bilimler Dergisi, s.116-120

[11] Baskın oran, Türk Dış Politikası cilt 1, 2018, s.528-552

[12]   Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s.400

[13] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, Eylül 2014, s.422

[14] O dönemde Almanya, İtalya ve Japonya’nın savaştan yenik çıkmış, Fransa ve İngiltere’nin galip olmasına rağmen savaşın üzerlerinde yaptığı tahribatlardan dolayı aktif politika izlemekten kaçınmıştır.

[15] 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, ARMAOĞLU Fahir, 2017, s.273,274

[16] 1991’ de SSCB’nin çözülme yaşaması ardından ardıl devlet olan Rusya Federasyonu ile de ilişkilerimiz düz bir çizgide ilerlememektedir.

[/vc_toggle]

Sovyetler Birliği

1917 yılına gelindiğinde dünya, bilinen tarihin en büyük savaşlarından birine tanıklık etmekteydi. Savaşın tahmin edilenden uzun sürüyor olması ülke ekonomilerine ağır darbeler vuruyor ve savaş ekonomisini idame ettirebilmek giderek daha zor bir hal alıyordu. Bu konuda en çok zorluk çeken devletlerden biri Çarlık Rusya olmaktaydı. 1917 yılında bu ülkede meydana gelen Ekim Devrimi savaşın ve Rus siyasal tarihinin bir dönüm noktası olmuştur. Meydana gelen devrim, o güne kadar sadece düşünsel anlamda gelişen marksizm ve sosyalizmin gerçek anlamda uygulanmasına dayanmaktaydı. Sosyalist bir devrimin Rusya gibi bir ülkede meydana gelmesi beklenen bir gelişme değildi. Ayrıca sosyalizmin resmi bir ülke ideolojisi olarak çıkması emperyalist ülkeler açısından tehdit olarak algılanmaktaydı.

Lenin

Gerçekleşen devrim sonrası liderliği üstlenen Lenin açısından devrim sadece Rusya sınırları içinde kalamayacak bir dünya devrimiydi. Buna karşın devrimin fikri öncüsü ve lideri olan Lenin’in 1924 yılında ölümü, parti içinde bir iktidar boşluğu yaratmıştır. Bu iktidar boşluğunu doldurmak için en önemli iki aktörden biri Stalin diğeri ise Troçki olmuştur. Komünist Parti içinde birkaç yıl süren bu iktidar mücadelesinin kazanan tarafı Josef Stalin olur ve bu zafer devrim tarihinde bir kırılma noktası teşkil eder.

Stalin’in iktidara gelmesi ile ilk icraatlarından biri kuşkusuz parti içinde kendisine karşı oluşan muhalefeti tasfiye etmek olur. Bu tasfiyeye kurban giden ilk isim de şüphesiz Troçki’dir. Troçki ülkeden ayrılır ve Stalin’in bir casusu tarafından öldürüleceği duyumu alınır. 1940 yılına kadar Sovyetler’e dönemez. Stalin’in iktidara gelişi ve muhalefet ile yürüttüğü mücadele Sovyetler Birliği’nin gelecek yıllarına şekil verir. Bu çalışmanın amacı Lenin’in ölümünden itibaren Stalin’in iktidara geliş sürecini ve daha sonra iktidara geldikten sonra muhalefeti tasviye ediş biçimini incelemektedir. Bu incelemenin ardından Sovyetler Birliği devlet yapısının Ekim Devrimi’nden Stalin’in ölümüne kadar geçen süre içindeki örgütleniş ve biçimleniş şekli incelenecek ve ortaya konmaya çalışılacaktır.

Lenin’in Ölümü Sonrası Stalin’in İktidara Gelişi

Devrimin fikir öncüsü ve lideri konumundaki Lenin, devrimden kısa süre sonra hastalanmış ve bir süre yatağa bağlı kaldıktan sonra 24 Ocak tarihinde 1924 yılında hayatını kaybetmiştir. Stalin, Lenin henüz ölmeden onun öleceğini anlamış ve kişiliği gereği lider olması gerektiğine inandığı için önündeki fırsatı değerlendirmeye başlamıştır. Buna karşın böyle bir fırsatın farkında olan diğer bir isim ise, parti içerisinde sevilen ve güvenilen ayrıca güçlü bir isim olarak görülen Troçki’dir. Bu iki güç arasındaki mücadelenin ilk kıvılcımları henüz 1923 yılında, Lenin’in hastalığının gün yüzüne çıktığı sırada başlamıştır.[1]

Lenin ilk olarak 1922 yılında felç geçirmiştir. Bu felçten çok kısa bir önce parti genel sekreteri olarak atanan Stalin’in iktidar heveslerini ve hırslarını görmüş olacak ki bu süre zarfında vasiyet yazma çalışmalarına başlamıştır. Bu vasiyetinde Stalin’den duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş ve partideki görevinden çekilmesini istemiştir. Buna ek olarak 1923 yılında bizzat Stalin’e bir miktar göndererek kendisi ile ilişkilerini kesmiş, bu mektuptan kısa bir süre sonra da konuşmasını dahi engelleyecek ve birkaç ay sonra ölmesine neden olacak üçüncü felci geçirmiştir.[2] Lenin’in ölümünden sonra parti içinde hiziplenmeler başlamıştır.

Troçki

Liderlik pozisyonuna en layık olarak görünen aday başlarda Troçki olmaktaydı. Bu nedenle parti içinde güçlü olan isimlerden Zinovyev ve Kamanev başlangıçta Stalin’den yana bir tutum takınmış ve Troçki’ye karşı muhalefet oluşturmuşlardır. Ancak ilerleyen günlerde Stalin’in hırsları günyüzüne çıktığında bu ikili asıl tehditin Stalin olması gerektiğini anlamışlardır. Bu nedenle 1926 yılında Troçki, Kamanev ve Zinovyev biraraya gelmiş ve birleşik muhalefet adı verilen grubu oluşturmuşlardır.[3] Bu hareket karşısında pozisyon almaya çalışan Stalin, partide giderek daha fazla söz sahibi oluyor ve önlenemez bir yükselişe geçiyordu. Bu nedenle kendisine yönelen muhalefete karşı tasviye hareketlerine başlamıştır.

Bunun bir sonucu olarak Troçki ve Zinovyev partiden ihraç edilmiştir. Özellikle Troçki’nin partiden ayrılması ve sürgüne gönderilmesi Stalin’in iktidarını güçlendirmiş ve karşı konulamaz bir pozisyona gelmesine neden olmuştur. Daha sonra Kamanev merkez komiteden uzaklaştırılmış ve Stalin’e yönelen en güçlü muhalefet böylece son bulmuştur. Özellikle Troçki ve Zinovyev’in on beşinci kongre öncesi partiden çıkarılması ve sürgüne gönderilmesi, sonraki yıllarda da Stalin ve onun uygulamalarına aktif muhalefet edenlerin çeşitli bölgelere sürgüne gönderilmesi uygulamasının başlangıcını teşkil etmekteydi.[4] Bu tarihten sonra parti içindeki temel politikalar ve yapılması gerekenler sadece Stalin tarafından belirlenir oldu ve bu duruma muhalefet etmek rejime muhalefet etmek ve bu nedenle vatan hainliği yapmak ile eş değer tutulur hale geldi.

Stalin İktidarı ve Muhalefet İle Mücadelesi

Lenin’in ölümü devrimin evrimi açısından yeni bir döneme girilmesinin başlangıcı olmuştur. Bu anlamda parti içindeki dengeler yeniden düzenlenmiş ve önderliği Stalin’in kazanması ile birlikte yönetim git gide daha otoriter bir hale bürünmüştür. Stalin’in iktidarı kazanması karşısında en güçlü rakibi Troçki olmuştur ve ilk iktidar mücadelesini ona karşı kazanmıştır. Bu mücadele içinde Stalin’in amacı Troçki’yi ülke dışına sürmekti. Buna karşın hiçbir ülke komünizm tehlikesine karşı Troçki gibi bir ismi ülkesine kabul etmek istememiştir. 1927 yılında öncelikle Kazakistan sınırları içinde bulunan Alma Ata’ya sürülmüş ancak burada kendisi gibi muhalif olan isimler ile iletişim kurmuş ve bu durum Stalin’i oldukça rahatsız etmiştir.[5] Bu nedenle Troçki’den kurtulmanın yolu olarak onu başka ülkeye sürgüne gönderme yolları aramaya başlamıştır.

Bu noktada en büyük tartışma konusu Stalin gibi güçlü ve otoriter bir figürün neden Troçki’yi öldürtmek suretiyle ondan kurtulmadığı olmuştur. Stalin gibi iktidarını gittikçe sağlamlaştıran ve acımasız kişiliği ile ön plana çıkan bir liderden beklenen kuşkusuz böyle bir hamle olmaktaydı. Buna karşın yaygın kabul gören bir düşünceye göre Stalin, Troçki gibi sağlam ve taraftarları olan bir kişiyi açıkça öldürtmekten çekinmiştir. Böyle bir hamle iktidarının ilk yıllarında gerçekleştiğinde Troçki taraftarı kişilerin nefretini ve yoğun muhalefetini üzerine çekecekti. Bu nedenle ondan kurtulmanın tek yolu başka bir ülkeye sürgüne gönderilmesidir. Bu karar sonrası çeşitli ülkeler ile görüşmeler başlamış ancak sosyalist hareketlerden kuşku duyan Almanya ve İngiltere gibi ülkeler bu karara sıcak yaklaşmamıştır.

Troçki’yi kabul eden tek ülke Türkiye olmuştur. Türkiye’nin bu tutumunun sebebi 1925 yılında Sovyetler ile imzalanan dostluk antlaşması gereği bu dostluğa önem vermesi olarak görülebilmektedir. Yine de burada da muhalif örgütlenmelere önderlik etmesinden çekinen Stalin, Troçki’nin İstanbul’a sürgününü gizli tutmuştur. Daha sonraki yıllarda Troçki Fransa, Norveç ve Meksika gibi ülkelere gitmiş ve en son Meksika’da bulunduğu süre içerisinde Sovyet ajanı olduğu düşünülen bir kişi tarafından öldürülmüştür.[6] Böylece Stalin en büyük rakibinden kurtulmuş ve bu tarihten sonra iktidarının önünde bulunan herkese savaş açmıştır.

Stalin

Stalin’in iktidarını sağlamlaştırması ile özellikle 1930’lu yıllar rejimin dönüşüme ve değişime uğradığı yıllar olmuştur. Bu tarihten sonra rejim başlangıçta belirlenen ilkelerden çok daha farklı, daha baskıcı, daha otoriter bir çizgiye evrilmiştir. Bu yeni çizgi içinde belirlenen her politika ve eylem doğrudan Stalin’in ağzından çıkmaktaydı ve bu söylemlere katılmayanlar rejim karşıtı olmakla suçlanmıştır. Bu noktada 1930’larda ortaya çıkan Moskova Mahkemeleri tam olarak bu amaç doğrultusunda kurulmuş ve muhaliflerin yargılanması görevini görmüştür. Bu mahkemeler yardımı ile parti içerisinde bir temizlik hareketi başlamış ve sonunda ise eski Lenin dönemi kadrolardan yalnızca Stalin, Kalinin ve Molotov kalmış olacaktı.[7]

Böylece parti ve yönetim kadroları arasında yaşanan büyük tasfiye sonucu meydana gelen boşluklar, tamamen partiye girmeleri Stalin sayesinde olmuş ve ona tamamen bağlı kişiler tarafından doldurulmuştur. Moskova Mahkemeleri bu eski kadroların çoğunun idam edilmesine olanak sağlamış ve kalanlar için de Stalin büyük bir itibarsızlaştırma propagandası yürütmüştür. Parti için yeni kadrolara ihtiyaç duyulması sebebiyle ortalama yedi yıl süren bir eğitim ile yeni kadrolar yetiştirilmeye başlanmıştır. Partiye yeni giren bu kişiler büyük ölçüde Stalinist bir eğitim sonucu devlet hizmetine girmekteydi ve tamamen Stalin’e koşulsuz bağlı olarak hizmette bulunuyorlardı. Analiz edilen bazı arşivlere göre bu dönemde 1928 ve 1939 yılları arasında yönetici olarak görev yapacak kişilerin sayısının yaklaşık 1 milyondan 7 buçuk milyona çıktığı gözlemlenmiştir.[8]

1930’lu yıllarda başlayan bu tasviye hareketleri özellikle 1936 – 1938 yılları arasında kurulan mahkemeler ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu mahkemelerde 1917 devriminin önde gelen isimleri, Lenin’in yakın arkadaşları ve Stalin’e muhalif görünen pek çok kişi işkenceye maruz kalmış ya da idam ettirilmiştir. Stalin bu kişilerin sadece düşünceleri yüzünden idam edilmiş masumlar olarak anılmalarını istememekteydi. Bu nedenle pek çok kişi yaşadığı işkence, uykusuzluk ve açlık gibi muameleler sonucunda Stalin’in itiraf etmelerini istediğini yalan da olsa itiraf etmiş ve istenen belgeleri imzalamışlardır.[9]

SSCB

Stalin dönemi sonrası açılan arşivlere göre bu tarihler arasında büyük bir çoğunluğu siyasi suçlardan olmak üzere yaklaşık 1,6 milyon insan ya idam edilmiş ya çalışma kamplarına gönderilmiş ya da tutuklanarak hapishanelere gönderilmiştir.[10] Buna karşın bu ifade edilen rakamların çok daha fazla olduğu düşünülmektedir. 1937 yılında bu tasviye hareketleri Kızıl Ordu’yu da kapsar bir hale gelmiştir. Bu tarihte 8 üst düzey Sovyet generali vatana ihanet ile suçlanmış, yaklaşık 35 bin kişi ordudan ihraç edilmiş, binlerce asker işkence yaşamış ya da kurşuna dizilmiştir.[11]

Stalin Dönemi Uygulamaları ve Bunların Sovyetler Birliği Devlet Biçimlenişine Etkileri

Sovyetler Birliği, Lenin tarafından temelleri atılan ancak kurumsallaşmış yapısını Stalin döneminde oluşturmuş bir devlettir. Stalin döneminde yapılan muhalefeti tasfiye hareketleri sonucunda Sovyetler, tek parti idaresine dayanan ve otoriter bir siyasal sisteme sahip olmuştur. Bu sistemde toplumsal düzenden ekonomik sisteme kadar hayatın tüm alanlarının kontrolü Komünist Parti’nin kontrolü altına alınmış ve muhalefete asla göz açtırılmamıştır. Dolayısı ile zamanla Komünist Parti ile devlet yönetiminin iç içe geçtiği bir düzen oluşmuştur. Devletin temel karar verme organı Politbüro adı verilen ve yaklaşık bir düzine üyesi olan bir yapıydı. Politbüro’yu yöneten kişi aynı zamanda devlet başkanı olmakta ve bu organın kararları merkez komitesi tarafından otomatik olarak onaylanmaktaydı.[12] Devlet yönetiminin ve karar alma mekanizmasının bu şekilde örgütlenmiş olması Sovyetler’in diktatörlük yönetimi olup olmadığı tartışmalarına neden olmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin devlet yapısına bakıldığında merkezin yani Rusya’nın en güçlü olduğu bir federal sistem olduğu görülmektedir. Bu sistem içinde Sovyetler Birliği içerisinde kalan ulusların kendi Sovyet Cumhuriyetleri oluşmuş ve her ulusa kültürel özerklik hakkı tanınarak ayrılıkçı tutumların engellenmesi amaçlanmıştır.[13] Buna ek olarak 1936 Anayasası ile SSCB içerisinde var olan 12 eşit cumhuriyetin birleşmesi ile oluşan Sovyetler Birliği tanımlanmış ve her cumhuriyetin birlik anayasasına uygun anayasalar oluşturmaları öngörülmüştür.[14]

Stalin’in giderek tek adamlaşan rejimi, devrimin başında devrimin dünyaya yayılacağını öngören Lenin’in aksine “tek ülkede sosyalizm” felsefesini benimsemiştir. Bu sebeple ortaya çıkacak politikalar ile Sovyetler Birliği’ni modern bir uluslararası aktör olarak konumlandırmayı amaçlamıştır. Öncelikle sanayiye ağırlık vermiş hızlı sanayileşme hedefleri belirlemiştir. Bunun ardından sanayi gelişimi ile tarımsal gelişimi paralel yürütmek istemiş ve bu doğrultuda kararlar çıkartmıştır. Bu yıllarda yaklaşmakta olan savaş ve uluslararası ortamın gerginliği Sovyetler’de de hissedilmiştir. Bu gerilime paralel olarak artan dış düşman söylemi, hali hazırla var olan ve Stalin tarafından iç düşman olarak tanımlanan kişiler ile birleşmiş ve hem iç hem dış düşmanın olduğu bir hava ülke geneline yayılmıştır. Bu iç ve dış düşman söyleminin en çok Stalin’in işine yaradığı söylemek doğru olacaktır. Bu söylemler sayesinde ülke genelindeki baskıcı tutumunu kontrol altında tutabilmiş ve otoritesini sağlamlaştırmıştır.

Sovyetler Birliği’nde Stalin dönemi, Stalin’in kültleştirildiği, tartışılmaz bir figür haline geldiği ve kutsallaştırılmış lider rolüne büründüğü bir dönem olmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıktıktan sonra Sovyetler yeni dünya düzeninin en büyük iki süper gücünden biri olmuştur. Bu düzenin en güçlü figürlerinden olan Stalin, Amerika Birleşik Devletleri ile girilen soğuk savaş evresinde Rus halkına tepeden inme politikaları dayatmış ve bunlara muhalif olanlarda yine çeşitli kamplara gönderilmiştir.

Stalin, tepeden inme olarak hayatın her alanına dair kanunlardan sorumlu tek kişiydi. Bu politikalara örnek olarak 1929 yılında çıkarılan ve uygulamaya konan din kanunu örnek verilebilir. Bu kanuna göre her türlü dini faaliyetin örgütlenmesi ve faaliyetlerde bulunması yasaklanmış ve adeta din karşıtı bir kanun olarak uygulanmıştır.[15] Buna ek olarak 1928 yılında çıkarılan bir kanun ile tüm yayınların özellikle edebi yayınların kontrolü devlet eline geçmiştir.[16] Dolayısı ile edebi yayınlar da partinin ve Stalin’in politik ve ideolojik görüşlerinin yayılması ve benimsetilmesi araçlarından biri haline dönüşmüştür.

Stalin 1953 yılında ölene kadar SSCB’nin yöneticisi olmuş ve bu tarihe kadar tepeden inme yönetim anlayışı uygulamıştır. Ardından en çok kamplarda hayatını kaybeden insan sayısından dolayı yol açtığı trajediler ile anılmasına karşın öldüğünde Sovyetler Birliği ciddi oranda sanayileşmesini tamamlamıştır. Buna ek olarak Stalin sanayileşme, kalkınma ve modern bir toplum olma amacını güderken komünist ideolojiyi kullanmaktan ziyade vatandaşlar üzerinde Rus milliyetçiliği ve vatanseverlik duygularını kullanmıştır.[17]

Sonuç 

1917 Ekim Devrimi’nin lideri olarak sayılan Lenin’in 1924 yılındaki ölümü, devrimin kazanımlarını ve Sovyetler Birliği devlet tarihini değiştirecek bir tarih olarak kabul edilmektedir. Lenin’in ölümü sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmaya hevesli isimler bir bir öne çıkmaya başlarken, iktidar mücadelesi de kaçılmaz olarak parti içinde ortaya çıkmıştır. Bu mücadelenin en önemli isimlerinden biri, parti içinde Lenin’in halefi olarak görülen ve başarısı takdir edilen Troçki idi. Diğer bir isim ise liderliği ele geçirmek isteyen Stalin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu ikili arasındaki iktidar mücadelesini kazanan Stalin olmuş ve Troçki önce ülkeden sürgün edilmiş ardından ise Meksika’da öldürülmüştür. Troçki’nin bu ölümü Stalin’i rakipsiz kılmıştır ancak bu tarihten sonra gücünü merkezileştirmek isteyen Stalin parti içindeki kendisine muhalif olan veya olabilecek herkese karşı bir temizlik ve tasvife hareketine başlamıştır. Böylece sonucunda binlerce insan trajik durumlara maruz kalarak işkence görmüş, kurşuna dizilmiş ve idam ettirilmiştir. Bu muhalefeti temizleme işlemi Stalin iktidarını oldukça sağlamlaştırmış ve zamanla onu kültleşmiş bir lider pozisyonuna yerleştirmiştir. Stalin tarafından kurulan siyasal sistem ile Sovyetler Birliği’nin devlet biçimlenmesi devrimin temel ilkelerinden uzaklaşmış ve tepeden inme politikalar ile uygulanmıştır.

Bu nedenle yönetim otoriter eğilimler gösteren bir çizgiye evrilmiştir. Böyle bir yönetimde Stalin’in temel amacı sanayileşmek, kalkınmak ve sanayileşmeye paralel olarak tarımsal üretimi arttırmak olmuştur. Bunu yaparken eğitimden edebiyata hatta dini konulara kadar toplumsal hayatın her alanını düzenleme ve karar alma yetkisi kendisinde toplanmıştır. 1953 yılında ölene kadar uygulamaları ve politikaları halk tabanında tartışılamaz bir lider olarak görülmüştür.

Ayşe Zümra Mert 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynaklar 

Hasanov, İbrahim “SSCB Dönemi Rus Milliyetçiliği 1917- 1985”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013

Hosking, Geoffrey Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006

Köktürk, Abdullah “Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi 1917- 1929” Tarih Kritik Dergisi, 2017

Kürkçügil, Masis “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016

Örmeci Ozan, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018

Özcan, Adem Alper “1917 Ekim Devrimi Sonrası SSCB’nin Geçirdiği Siyasal Biçimleniş”, 2015,

Özdemir, Burcu “Troçki Muhalefeti ve Komsomol’a Yansımaları”, DTCF Dergisi, 2018

Özel, Merve Suna “Stalin Dönemi Rus Milliyetçiliği ve Politikaları” , Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2

Dipnotlar 

[1] Burcu Özdemir, “Troçki Muhalefeti ve Komsomol’a Yansımaları”, DTCF Dergisi, 2018, Sayı 58, s.284

[2] Abdullah Köktürk, “Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi 1917- 1929” Tarih Kritik Dergisi, 2017, Sayı 3, s.63

[3] Köktürk, a.g.m., s.63

[4] Adem Alper Özcan, “1917 Ekim Devrimi Sonrası SSCB’nin Geçirdiği Siyasal Biçimleniş”, 2015, s.11

[5] Özdemir, a.g.m., s.284

[6] Özdemir, a.g.m., s.286

[7] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/, 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[8] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[9] Geoffrey Hosking, Rusya ve Ruslar Erken Dönemden 21. Yüzyıla, Çev. Kezban Acar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2006, s.640

[10] Hosking, a.g.e., s.645

[11] Masis Kürkçügil, “Moskova Mahkemeleri: Stalin’in Kızıl Terörü”, https://tarihdergi.com/moskova-mahkelemeri-stalinin-kizil-teroru/ , 2016, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

[12] Ozan Örmeci, Sina Kısacık, Rusya Siyaseti ve Rus Dış Politikası, Ankara, Seçkin Yayınları, 2018, s.36

[13] Örmeci, Kısacık, a.g.e., s.37

[14] Merve Suna Özel, “Stalin Dönemi Rus Milliyetçiliği ve Politikaları” , Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 2, s.104

[15] İbrahim Hasanov, “SSCB Dönemi Rus Milliyetçiliği 1917- 1985”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s.36

[16] Hasanov, a.g.t., s.37

[17] Örmeci, Kısacak, a.g.e., s.35

[/vc_toggle]