Rusya’nın Akdeniz Satrancı

Akdeniz, geçmişten günümüze pek çok devletin ve imparatorluğun birbirleriyle güç mücadelesi içerisine giriştikleri bir coğrafya olagelmiştir.[1] Aktörlerin Akdeniz’e verdikleri önemin sebepleri, aktörden aktöre göre değişkenlik gösterebilse de Akdeniz üzerinden aktörler arasında yaşanan güç mücadelesinin temelinde bazı ortak noktaların olduğu görülmektedir.

Uluslararası düzeyde ticareti ve ticaret yollarını kontrol etme isteği geçmişten günümüze büyük güç olmayı arzulayan aktörlerin ortak bir içgüdüsel davranışı olagelmiştir. Bu bağlamda İpek ve Baharat ticaret yollarının Asya ile Avrupa kıtaları arasındaki ana bağlantı noktalarından birisini Akdeniz teşkil etmiştir.[2] Ayrıca Akdeniz; Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinin deniz anlamında kesişim noktasını oluşturmaktadır. Cebelitarık Boğazı ve Süveyş Kanalı ise Akdeniz’in diğer Okyanuslarla olan bağlantılarını meydana getirmektedir.[3]

Bu bağlamda Akdeniz’in uluslararası politikada sık sık ön plana çıkmasının temelinde Akdeniz’in geçmişten günümüze önemli bir ticaret yolu ve ulaşım merkezi olma özelliğini taşıması yatmaktadır.

Tarihsel Bir Mücadele Alanı Olarak Akdeniz

Günümüzde Akdeniz’de yaşanılmakta olan güç mücadelesinin temelleri oldukça eski dönemlere dayanmaktadır. Bu bağlamda Akdeniz’in bugününü anlamak için geçmişine bakmak son derece büyük bir önem arz etmektedir. Çalışmanın bu bölümünde Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Britanya İmparatorluğu ve Fransa İmparatorluğunun Akdeniz özelindeki faaliyetlerine kısaca değinilecektir.

1)Roma İmparatorluğu

Roma İmparatorluğu açısından Akdeniz’e hakim olmak sadece imparatorluğun coğrafi olarak genişlemesi anlamını taşımamaktaydı. Akdeniz’de meydana gelmiş olan Korsanlık faaliyetleri, Roma’nın gerek gıda akışına gerekse ticaret akışına ciddi zararlar vermiştir. Bu zararların neticesinde ise İmparatorluk toprakları içerisinde çeşitli hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Akdeniz’de var olmak Roma İmparatorluğu açısından hem bir iç güvenlik meselesi hem de bir dış güvenlik meselesi haline gelmiştir.[4]

Daha önceleri sınırlı bir deniz gücüne sahip olmuş olan Roma İmparatorluğu, denizcilik alanındaki en önemli atılımlarından birisini Oktavyus döneminde yapmıştır. Bu dönemde oluşturulan donanma gücünün de etkisiyle Roma İmparatorluğu, 200 sene gibi oldukça uzun bir süre Akdeniz’de rakipsiz bir güç olarak hüküm sürmüştür.[5]

2)Osmanlı İmparatorluğu

Üç kıtaya hükmetmiş bir İmparatorluk olan Osmanlı da Akdeniz’e özel bir önem vermiştir. Osmanlı Padişahları, Akdeniz’de Türk hakimiyetini gerçekleştirmek amacıyla Akdeniz’e yönelik pek çok seferler düzenlemiştir. II.Selim döneminde Akdeniz’in en stratejik öneme sahip noktalarından birisi olan Kıbrıs Adası, 1571 yılında fethedilmiştir.[6] Yine Kanuni Sultan Süleyman döneminde Cezayir, Trablusgarp ve Sakız Adasının alınmasıyla[7] Devlet-i Aliyye’nin Akdeniz’deki gücü oldukça yüksek bir seviyeye çıkartılmıştır.[8]

3)Britanya İmparatorluğu

Britanya İmparatorluğu açısından Akdeniz hem sömürgelerinin korunması hem de sömürgelerle İmparatorluk arasındaki ticaret akışının kesintiye uğramadan devam etmesi açısından hayati bir öneme sahipti. Bu bağlamda 1713 yılı Akdeniz’deki güç denklemi açısından son derece kritik bir yıl olmuştur. İspanya Veraset Savaşları neticesinde savaşın tarafları arasında yapılmış olan Utrecht Barış Anlaşmasına göre: Britanya, Cebelitarık’ı ve Menorka’yı topraklarına katmıştır. [9] Cebelitarık adeta Akdeniz’in giriş ve çıkış kapısıdır. Kapıyı kontrol ederseniz içeriye kimin girip kimin giremeyeceğine siz karar verirsiniz. İşte bu noktada İngilizler, Akdeniz’de son derece hayati öneme sahip bir kazanım elde etmişlerdir.

4)Fransa İmparatorluğu

Napolyon Bonapart dönemi Fransa’sında ise Fransa, Yedi Adayı ve Malta Adasını topraklarına katarak Akdeniz’deki stratejik pozisyonunu güçlendirmeyi hedeflemiştir. Bunun yanında Napolyon’un Mısır’a saldırarak Britanya-Hindistan hattını kesintiye uğratmak amacıyla yapmış olduğu girişim ise Fransa açısından başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[10]

1812 yılının Avrupa siyasi haritasına bakıldığında ise Fransa’nın, İtalya ve İspanya toprakları üzerindeki etkinliği göze çarpmaktadır. İspanya ve İtalya’nın Akdeniz’e kıyısının olduğu düşünüldüğünde Fransa’nın Akdeniz’e ne derecede önem verdiği açık bir şekilde görülmektedir.[11]

Akdeniz’in Stratejik Önemi

Deniz Hakimiyeti Teorisinin kurucusu olarak kabul edilen Alfred Thayer Mahan’ın da belirtmiş olduğu üzere: Eğer bir aktör uluslararası sistemde etkin ve güçlü olmayı hedefliyorsa bu hedefini hayata geçirebilmesi için denizler üzerinde kendi hakimiyetini tesis etmelidir.[12] Tarihsel sürece bakıldığında Mahan’ın haklılık payının son derece yüksek olduğu görülmektedir. Zira Fransa, İspanya ve Britanya gibi geçmiş dönemlerde uluslararası sisteme damgasını vurmuş olan aktörlerin hepsinin ortak noktalarından birisi, güçlü donanmalara sahip olmaları ve bu donanma gücünü denizlerde etkin bir şekilde kullanmış olmalarıdır. Günümüzde ise ABD’nin durumu bu hususa örnek olarak verilebilir.

Mahan, bir gücün uluslararası ticareti kendi kontrolü altında tutabilmesi açısından bazı stratejik deniz geçiş güzergahlarının kontrolünün öneminden bahsetmiştir. Söz konusu güzergahlardan bazıları: Cebelitarık Boğazı, Türk Boğazları ve Süveyş Kanalıdır.[13] Mahan ayrıca Akdeniz’i üzerinde hakimiyet kurulması elzem olan bir coğrafya olarak tanımlamıştır. Çünkü Mahana göre Akdeniz, dünyanın deniz anlamındaki merkez noktalarından birisini teşkil etmektedir.[14] Bahsi geçen stratejik deniz geçiş güzergahlarının Akdeniz’de bulunması Akdeniz’in küresel ticaret ve ulaşımdaki stratejik önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir.[15]

Ayrıca tarihteki önemli liderlerden birisi olan Napolyon Bonaparte’de “Denizlere hakim olabilseydim bütün Doğu’nun da hakimi olurdum” demiştir.[16] Napolyon’un bu sözü denizlerde hakim güç olmanın önemini bizlere hatırlattığı gibi aynı zamanda bölgesel ve küresel ölçekte hakimiyet hedefleyen aktörler açısından da Akdeniz’in taşımış olduğu önemi deniz hakimiyeti bağlamında bizlere göstermektedir.

Tarihsel Süreç İçerisinde Rusya’nın Karadeniz ve Akdeniz’e Yönelik Stratejileri

Bir devletin güç karakterini belirleyen temel unsurlardan birisi coğrafyadır. Bir devletin sahip olduğu yer şekilleri, iklim şartları, konumu gibi coğrafi unsurlar devletin tarım politikasından tutun silahlı kuvvetlerini dizayn etmesine, ekonomi politikalarının ve dış politikasının belirlenmesine kadar geniş bir yelpazede devletin karakterine etki etmektedir.

Bir devletin güç karakteri dinamik midir yoksa statik midir? Yani bir devletin güç karakteri zamanla değişkenlik gösterebilir mi? Evet, pek tabi değişkenlik gösterebilir. Örneğin bir kara devleti zaman içerisinde denize kıyısı olan bölgeleri ele geçirir ve topraklarına katarsa bu bölgeleri elinde tutması için mevcut kara ordusunun yanına bir de donanma gücü eklemek ve bu gücü geliştirmek zorunda kalacaktır. Yani güç karakteristiğindeki dönüşümler bir özelliği ortadan kaldırmaktan ziyade o özelliğin yanına bir yenisi eklemek şeklinde cereyan edecektir.

“Rusya Federasyonu coğrafi güç karakteri açısından bir kara devletidir”. Bu bağlamda Çar I. Petro, Rus devletinin coğrafya sal karakterinin çeşitlendirilmesi noktasında oldukça önemli bir rol oynamıştır. Çar’a göre bir devletin ticari anlamda gelişim göstermesi ve devletin daha da güçlenmesi açısından denizler, üzerinde hakimiyet kurulması gerekli olan yerlerdi.[17] Bu bağlamda Çar I. Petro, 1697 yılında Hollanda’ya 1698 yılında ise İngiltere’ye giderek dünya tarih sahnesinde denizcilik alanında öne çıkmış olan bu iki devletten denizcilik hakkında önemli bilgiler edinmiştir.[18] Yine bu doğrultuda Çar döneminde oluşturulmuş olan Rus donanması ile Ruslar, denizler üzerindeki stratejik emellerinin gerçekleştirilmesi noktasında oldukça kritik bir adım atmışlardır.[19]

Çar I. Petro’ya göre “Sıcak Denizlere” inmek için ilk yapılması gerekli olan şeylerin başında, o bölgede etkin bir güç olan Osmanlı Devleti’nin bertaraf edilmesi gelmekteydi.[20] Bu bağlamda Ruslarla-Osmanlılar arasında meydana gelmiş olan savaşlar düşünüldüğünde Çar I. Petro’nun “Sıcak Denizlere” inmek için hazırlamış olduğu reçetenin diğer Rus liderler tarafından da benimsendiği görülmektedir.

Çariçe II. Katerina döneminde ortaya atılan Grek Projesini de bu bağlamda değerlendirmek mümkündür.[21] Bu projeye göre: Osmanlı içerisinde yaşamlarını sürdüren Rumlar ve Slavlar Osmanlı’dan ayrılacak, Osmanlı toprakları üzerinde Doğu Roma İmparatorluğu tekrardan kurulacaktı.[22] Osmanlı’nın Akdeniz’deki hakim konumu, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını elinde bulundurduğu düşünüldüğünde, Rusların en çok da bu nedenle bu projeyi hayata geçirmek istediğini söylesek sanırım yanılmış olmayız.

Tarihsel süreç içerisinde Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya’sı arasında Karadeniz üzerinden büyük bir mücadele yaşanmıştır. Bu mücadeleye örnek olarak Rusların Azak Kalesi hamlesi örnek gösterilebilir. Çar Petro komutası altındaki Rus ordusu, 1695 yılında Azak Kalesini ele geçirmeyi başarmış olsa da 1711 yılında yapılmış olan Prut Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti, bu bölgeyi yeniden hakimiyeti altına almış; Rusların Karadeniz’deki bu taktiksel hamlesini boşa çıkartmıştır.[23]

Karadeniz’deki bir diğer mücadele örneği ise 1768-1774 yıllarında Osmanlılar ile Ruslar arasında cereyan etmiş olan savaştır. Bu savaşın neticesinde taraflar arasında yapılmış olan Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla, Ruslar hem Kerç Boğazını hem de Kırım’ı ele geçirerek Karadeniz üzerinde son derece stratejik bir kazanım elde etmişlerdir.[24]

Rusların, Karadeniz üzerinden yapmış olduğu bu hamleler Akdeniz stratejilerinden bağımsız değildir. Zira coğrafi olarak Rusların, Akdeniz’e inmeleri için öncelikli olarak Karadeniz’de etkin olmaları ve bu yerde tutunmaları elzemdir. Bu hususu bir kum saati örneği üzerinden anlatmak mümkündür. Ruslar süreç içerisinde Karadeniz kıyılarının bir kısmına egemen olarak Akdeniz stratejilerinin ilk ayağını gerçekleştirmişlerdir. Bu noktada Rusların, Akdeniz’e erişmesi için geçmesi gereken kritik eşik noktası ise Türk Boğazlarıdır.

I.Dünya Savaşı devam ederken 1915 yılında Çarlık Rusya’sı ile müttefikleri arasında yapılmış olan ve gizli bir nitelik taşıyan İstanbul Anlaşmasına göre: Savaşın bitiminde Türk Boğazları, Çarlık Rusya’sının himayesi altına verilecekti. Ancak Rus toprakları üzerinde gerçekleşmiş olan ihtilal sürecinin ve Türklerin güçlü direnişinin de etkisiyle bu plan hayata geçirilememiştir.[25]

Rusların bu stratejik hedeflerini gerçekleştirme isteğinin SSCB döneminde de devam etmiş olduğunu görmekteyiz.  Öyle ki 1945 yılının Temmuz ve Ağustos ayları arasında gerçekleştirilmiş olan Postdam Konferansında, SSCB, Türk Boğazlarının Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle birlikte ortak bir şekilde savunulmasını ve bu doğrultuda boğazlarda SSCB’ye askeri üsler tahsis edilmesine yönelik taleplerini dile getirmiştir.[26]

Bu talepler iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi SSCB, bu talepleriyle Akdeniz stratejisini hayata geçirme noktasında bir sürprizle karşılaşmayı istememiş; olabildiğince bu doğrultudaki riskleri minimize etmeye çalışmıştır. Türk Boğazları üzerinde askeri üs kurma isteğini dile getirmiş olan SSCB, bu üsler vasıtasıyla Karadeniz-Akdeniz hattında güçlü bir tutunma noktası oluşturmayı hedeflemiştir. İkincisi ise bu talebin Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından hem bir egemenlik ihlali hem de Türkiye’nin donanma gücünün arttırılması noktasında Türkiye’ye tarihsel bir uyarı niteliği taşımasıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de söylemiş olduğu gibi: “Hudutlarının mühim ve büyük bir aksamı deniz olan Türk devletinin donanması da mühim ve büyük olmak gerektir.”[27]

Rusya’nın Akdeniz’e Yönelik Politikaları

Uluslararası sistemde daha da etkin bir aktör olmayı arzulayan Rusya, Putin dönemiyle birlikte Akdeniz’deki varlığını gerek ekonomik olarak gerek askeri olarak gerekse stratejik olarak bir üst seviyeye taşımıştır. Bu bağlamda Rusya’nın bölgedeki varlığını koruması ve daha da geliştirmesi açısından Suriye kritik bir öneme sahiptir.

SSCB ile Suriye arasındaki askeri ilişkiler Soğuk Savaş dönemine dayanmaktadır.  Bu bağlamda 1971 yılı Rusların Akdeniz’de oldukça önemli bir stratejik kazanım elde etmesi açısından son derece kritik bir yıl olmuştur. Suriye, 1971 yılında ülkesinde bulunan Tartus limanını SSCB’nin kullanımına vererek adeta Ruslara Akdeniz’in kapısını açmıştır.[28]

2000’li yıllara gelindiğinde ise Rusya, “Sıcak Denizlere” inme hedefini rafa kaldırmadığını yavaş yavaş diğer aktörlere göstermeye başlamıştır. Bu hedefi gerçekleştirme arzusu Rus karar alıcıların söylemlerinde ve eylemlerinde çok net bir şekilde görülmektedir.

Örneğin: 2007 yılında Rus Deniz Kuvvetlerinden Oramiral Masorin, Rus Deniz Kuvvetlerinin, Karadeniz’den Okyanuslara kadarki alanlarda askeri harekat kapasitesini arttırdığını bu nedenle de Akdeniz’de Rusya’nın bir deniz üssüne gereksinim duyduğunu belirtmiştir.[29] 2013 yılında ise Rusya’nın Savunma Bakanı olan Sergei Şoygu, Oramiral Masorin’in 2007 yılındaki açıklamasına paralel bir şekilde Akdeniz’de Rus deniz gücünün teşkil edilmesine yönelik bir karar aldıklarını açıklamıştır.[30]

Bu noktada Tartus deniz üssü, Rusya’nın söz konusu stratejik gereksinimlerinin Akdeniz’de karşılanması açısından son derece büyük bir öneme sahiptir. Rusya ayrıca Tartus deniz üssünün kapasitesel artırımına da oldukça büyük bir önem vermektedir. Öyle ki Federasyon Konseyi Savunma Başkanlığı görevinde bulunmuş olan Viktor Ozerov, Tartus deniz üssünün altyapısına yönelik yapılacak çalışmaların ardından üsse uçak gemileri başta olmak üzere nükleer yeteneklere sahip denizaltılarında konuşlandırılmasının mümkün olabileceğini belirtmiştir.[31]

2017 yılının Ocak ayına gelindiğinde ise Rusya Federasyonu ile Esad Rejimi arasında imzalanan anlaşma gereğince, Tartus deniz üssündeki Rus donanmasının geliştirilmesi yönünde taraflar birbirleriyle anlaşmışlardır.[32] Yine aynı yıl içerisinde Rusya üssün, balistik füzelere sahip olan savaş gemilerine ev sahipliği yapabilmesi için kolları sıvamıştır.[33]

Rusya kendi yapımı hava savunma sistemleri olan S-300 ve S-400’leri de Tartus deniz üssüne konuşlandırarak Akdeniz üzerindeki operasyonel kapasitesini arttırmıştır.[34] Rusya sadece Akdeniz üzerinde deniz kuvvetleriyle varlık göstermemektedir. 2015 yılının Ağustos ayında Esad Rejimiyle yapılmış olan anlaşma neticesinde Rus Hava Kuvvetleri, Hmeymim hava üssüne konuşlandırılmıştır. Rusya yapılan bu anlaşma çerçevesinde üssün kullanımı için Suriye’ye para ödememiştir.[35]

Rusya, Suriye üzerinden Akdeniz’de varlık göstererek:

  • Rusya ile Suriye arasında 2005 ile 2010 yılları arasında gerçekleştirilmiş olan silah ihracatından Rusya, yaklaşık 3 milyar dolar kazanmıştır.[36] Yani Rusya yapmış olduğu silah satışlarıyla hem önemli bir pazar hem de ekonomik bir kazanç sağlamıştır.
  • Rusya, Suriye iç savaşı sürecinde rejimin yanında bir pozisyon alarak rejimin devrilmemesinde önemli bir oynamıştır. Böylece Rusya, potansiyel müttefiklerine benimle olursanız askeri açıdan korumam altında olursunuz işte örneği Suriye mesajını vermiştir.
  • Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün 2012 yılındaki raporuna göre: Rejime ait Suriye Silahlı Kuvvetlerinin silah ihtiyacının %78 gibi oldukça yüksek bir oranını Rusya tek başına karşılamaktadır.[37] Bu rapor, Rejimin, askeri olarak Rusya’ya ne derece bağımlı hale geldiğini çok açık bir şekilde göstermektedir.
  • Suriye üzerinden deniz, kara ve hava kuvvetleriyle varlık gösteren; Tartus deniz üssünün kapasitesini arttırarak operasyonel kabiliyetlerini geliştiren Rusya, ABD’ye ve NATO’ya adeta meydan okuyarak Akdeniz’i kolay kolay bırakmayacağını hatta bırakma gibi bir niyetinin olmadığını göstermiştir.
  • Oramiral Viktor Chrikov, Akdeniz’deki donanmanın, sadece okyanuslar da değil dünyanın geri kalan bölgelerinde de verilen görevleri yerine getirebileceğini, bu amaç doğrultusunda donanma gücünün oluşturulduğunu belirtmiştir.[38] Yani Rusya ne Baltık’a ne Karadeniz’e ne de Akdeniz’e hapsolmak istememektedir.
  • Rusya ile rejim arasında yapılan anlaşma neticesinde Rusya, Suriye kıyılarında enerji kaynakları arama iznini de elde etmiştir. Böylece Rusya, Akdeniz’deki enerji oyununa da dahil olmuştur.[39]

Söz konusu kazanımları elde etmiştir.

Rusya’nın Mısır’a olan ilgisi oldukça eski dönemlere dayanmaktadır. 1784 yılında Çarlık Rusya, Mısırda bulunan Memlüklerin bağımsızlığını kazanması konusunda kendilerine destek olabileceklerini karşılığında ise Mısır’da Rusya’ya ait askeri bir üs istediklerini belirtmiştir. Ancak söz konusu bu girişim Ruslar açısından başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[40]

Nasır’ın, Mısırda iktidara gelmesiyle SSCB-Mısır ilişkileri büyük ölçüde ilerleme kaydetmiştir. Nasır, ülkesinin Soğuk Savaş dönemindeki ittifak sistemi tercihini Doğu Blokundan yana kullanmış; SSCB’yi Mısır’ın önemli bir müttefiki olarak nitelendirmiştir. Bu da SSCB’ye Mısır özelinde politik bir alan açmıştır.[41] SSCB’nin, Süveyş Kanalı Krizinde Mısır’ı işgal eden Fransa ve İngiltere’ye karşı 1956 yılının Kasım ayında Nükleer füzeler kullanarak vurma tehdidi, ABD’nin de araya girmesiyle Mısır işgalini sonlandıran kritik bir dönüm noktasını oluşturmuştur.[42] SSCB bu hamlesiyle Mısır’ın güvenini daha da çok kazanmıştır.

Enver Sedat döneminde ise SSCB ile ilişkiler gözle görülür bir şekilde gerileme kaydetmiştir. 1972 yılında SSCB’nin askeri danışmanları Mısır’dan sınır dışı edilmiştir.[43] Enver Sedat bu hamlesiyle Batı blokuna göz kırparak Mısır’ın blok değiştirmesinin önünü açmıştır. Bu tercihin bir sonucu olarak Mısır ile SSCB arasındaki askeri ilişkide zayıflamıştır. Öyle ki 1981 yılında Mısır Kara Kuvvetlerinin sahip olduğu tank sayısının %90’ından fazlası SSCB yapımıydı. Bu oran 9 yıl sonra yani 1990 yılına gelindiğinde %51’e gerilemiştir. ABD ise SSCB’nin çöküş sürecinden istifade ederek Mısır savunma sanayisi üzerindeki etkinliğini daha da arttırmıştır. 1990-1994 yılları arasında Mısırın yapmış olduğu silah ithalatının %80’den fazlasını ABD silah sistemleri olmuştur.[44]

2013 yılında darbeyle yönetime gelen Sisi döneminde ise Rusya ile Mısır arasındaki ilişkiler yeniden ivme kazanmıştır.[45]

2017 yılında iki ülke arasında yapılmış olan anlaşma çerçevesinde tarafların, birbirlerinin askeri üslerini kullanması yönünde anlaşmaya varılmıştır. 2018 yılına gelindiğinde ise Rusya’nın silah pazarı bağlamında Mısır’da artan bir etkisinin olduğu ve ABD’yi  bu bağlamda geride bıraktığı görülmüştür. Zira 2018 yılında Mısır silah ithalatının %50’den fazlasını Rusya’dan temin ederken ABD’nin payı %10’un üzerinde seyretmiştir.[46] Rusya aynı zamanda Mısır’ın enerji sektöründe de rol oynamaktadır. Bir Rus şirketi olan Rosneft, Zohr bölgesindeki gaz üzerinde %30’luk bir paya sahiptir.[47] 2020 yılında ise Rusya ve Mısır silahlı kuvvetlerinin müşterek katılımıyla “Dostluk Köprüsü” isimli bir tatbikat gerçekleştirilmiştir.[48]

Söz konusu gelişmelere bakıldığında Moskova yönetiminin Akdeniz’deki varlığının Suriye’yle sınırlı kalmasını istemediği, alternatifler oluşturarak Akdeniz’deki nüfuzunu geliştirmeyi, başta ABD olmak üzere diğer aktörlerin Akdeniz özelindeki gücünü gerek ekonomik gerek askeri gerekse enerji bağlamında kırmayı amaçladığı görülmektedir. Bu hususa verilecek somut örneklerden birisi Rusya ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında 2014 yılının Ocak ayında yapılmış olan ve Rusya’nın Andreas Papandreu  ile Evangelos Floakis askeri üslerinin kullanmasına izin veren anlaşmadır.[49]

GKRY ve Yunanistan gibi aktörlerin en temel ortak noktalarından birisi savunma güçlerini daima başka güçlere dayandırmalarıdır. Bu güçler arasında bazen ABD bazen Fransa bazen ise Rusya baskın rol oynamaktadır. Ancak değişmeyen husus mutlaka bu iki aktörün büyük bir güce bel bağlamaya çalışmasıdır. Bu nedenle de ABD, Fransa ve Rusya gibi büyük güçler, kendisinin koruyucu kanatlarının altına girmesini isteyen bu aktörlerle iş birliği yapmada çok da zorlanmamaktadır. ABD’nin Türkiye’yi karşısına almak pahasına Doğu Akdeniz’de Yunanistan-GKRY’yi önceleyen Türkiye’yi ise dışlayan politikalar benimsemesinin karşılığında olabilecek en muhtemel senaryo Rusya’nın bu politik çatlaklardan sıyrılarak kazanımlarını maksimize etmesi olacaktır.

GKRY’nin Rusya’yla böyle bir iş birliği içerisine gitmesi aslında çok da şaşırılacak bir husus değildir zira bu aktörün ve Yunanistan’ın politik tavırlarında nasıl olsa Batı bizim arkamızda rahatlığını ve cesaretini görmek mümkündür. Ancak Tarih bize hatırlatmaktadır ki kendi öz gücüne dayanmayan her aktör başka bir gücün boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.

Rusya’nın Akdeniz’deki Enerji Hamleleri

Rusya, zengin enerji kaynaklarına ve bu kaynakları çıkarma, işleme ve dağıtımını yapma gibi teknik kapasiteye sahip bir ülkedir. Bu bağlamda Rusya, tıpkı ABD gibi enerjinin olduğu her yerde var olmayı istemektedir. Çünkü Rusya’nın en büyük diplomatik kozlarından birisi enerjidir. Rusya yeri geldiğinde bu kozunu oynamaktan çekinmemektedir. Bu hususa örnek olarak Ermenistan  verilebilir: Ermenistan’ın Gümrük Birliğine ilk başta girmeyi istememesi üzerine Rusya, Ermenistan’a ihraç ettiği doğalgazın fiyatına %50 oranında zam yaparak Ermenistan’ı bir nevi enerji üzerinden cezalandırmıştır. Rusya’nın bu hamlesi karşılık bulmuş Ermenistan hem AB ile imzalayacağı Doğu Ortaklığı programından vazgeçmiş hem de Gümrük Birliğine katılmayı kabul etmiştir.[50]

Bir diğer örnek ise Kırım ilhakı sürecinde yaşanmıştır. AB’nin Kırım İlhakı nedeniyle ekonomik olarak Rusya’yı yıpratma girişimlerine enerjiyle karşılık veren Rusya, Güney Akım Projesini iptal ederek AB’yi yaklaşık 2,5 milyar dolar zarara uğratmıştır.[51] Bu bağlamda bu örneklerden görüleceği üzere aktörler Akdeniz üzerindeki enerji oyununda hem birbirlerine olan bağımlılığı azaltmaya çalışmakta (örneğin AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmaya çabalaması gibi[52]) hem de Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olarak diğer aktörleri kendilerine bağımlı hale getirmeye, diplomatik manevra alanları kazanmaya çalışmaktadırlar.

Rusya’nın Akdeniz’deki enerji yatırımlarına bakıldığında ilişkilerinin gayet iyi olduğu Suriye ile 2013 yılında yaptığı anlaşma neticesinde Soyuzneftgaz şirketi, Akdeniz’de enerji kaynaklarını 25 yıllığına arama iznini elde etmiştir.[53] Bunun yanında Rusya’nın Letterone şirketi de Mısır’ın West Nile Delta enerji projesine dahil olmuştur.[54] Ayrıca Rus şirket Novatek’de Lübnan’daki enerji kaynaklarının araştırılmasındaki konsorsiyumun %55’lik hissesini elinde bulundurmaktadır.[55] Rusya’nın özellikle Mısır ve Suriye ile kurduğu güçlü ikili ilişkiler onun Akdeniz’deki enerji denklemine girmesinde kendisine büyük bir kolaylık sağlamıştır.

Türkiye Açısından Rusya’nın Akdeniz’de Varlık Göstermesinin Kısa Bir Değerlendirmesi

Akdeniz’deki önemli güçlerden birisi olan, sahip olduğu Çanakkale ve İstanbul Boğazlarıyla Karadeniz-Akdeniz hattının açık veya kapalı tutulmasında kilit bir rol oynayan Türkiye açısından, Rusya’nın bu derece bölgede güçlenmesi ciddi bir rekabet ve tehdit unsuru teşkil etmektedir. Bu tehditin nedenlerini gerek tarihsel açıdan taraflar arasında meydana gelmiş olan savaşlar ile gerek sahip olunan kimliksel farklar ile gerekse dış politika algılamaları ve tercihlerindeki farklar ile açıklamak mümkündür. Ancak bu aktörler arasında bir iş birliği olmayacağı anlamına da gelmemektedir. Zira İki aktör yeri geldiğinde birbirleriyle iş birliği de yapabilmektedir.

Nasıl ki Rusya, yanı başındaki Ukrayna’nın kıyısında NATO’nun bir limanını görmek istemiyorsa, bunu milli bir güvenlik sorunu olarak görüyorsa Türkiye neden yanı başında nükleer başlıklı füzelere sahip bir gücün varlık göstermesinden ve ayrıca bu güce yönelik kurulmuş askeri bir ittifakın üyesi olarak da Rusya’nın Akdeniz’deki yayılımından rahatsızlık duymasın. Ayrıca Rusya gibi bir gücün Akdeniz’de faaliyet göstermesi Türkiye’nin hareket serbestesine de ciddi bir tehdit oluşturabilir.

Örneğin: Suriye’deki hava sahası meselesi ve Libya’daki Rusya’nın politik tutumu bu duruma örnek gösterilebilir. Bu  tehdit durumu sadece Rusya’ya has bir durum değildir. Türkiye herkese ve her şeye karşı her an tetikte olan ve olması da gerekli olan bir devlettir. Siyasi tarih okumalarında sıkça görüleceği üzere ittifak sistemlerinin zemini kaygandır ve her an her şey değişebilir. Bugün müttefik olarak görülen aktör yarın düşman olabileceği gibi bugün düşman olarak görülen aktör yarının müttefiki olabilir.

Sonuç

Rusya Federasyonu gerek Rus Çarlığının gerekse SSCB’nin tarihsel ve politik mirasçısı olarak uluslararası politikada etkin bir aktör olma çabasını somut adımlarla sürdürmektedir. Rusya’nın sahip olduğu enerji kartı ve askeri kabiliyetleri bu ilerleyişinin en temel iki unsurunu oluşturmaktadır. Rusya gerektiğinde sert güç enstrümanlarını tereddüt etmeden Suriye’deki ve Akdeniz stratejinin Karadeniz bağlamındaki uzantısı olarak nitelendirilebilecek Ukrayna politikasındaki gibi uygulayarak diğer aktörler nezdindeki caydırıcılık algısını yüksek bir seviyede tutmaya özen göstermektedir.

Rusya’nın tarihsel algılamasında Akdeniz daima önemini korumuştur. Bu bağlamda Rusya’nın Suriye özelinden Akdeniz’e yayılmaya çalışması bu algılamanın devam etmesinin bir sonucudur. Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminde de yerini alan Rusya, Avrupa’nın kendisine olan enerji bağımlılığını sürdürmeyi istemektedir. Bu bağımlılık Rusya’ya özellikle ciddi bir diplomatik manevra alanı kazandırmaktadır.

Örneklerini günümüzdeki Ukrayna krizinde görmek mümkündür. ABD ve müttefiklerinin gelecek dönemde Akdeniz üzerinden uygulayacakları politikalar, Rusya’nın Akdeniz’deki pozisyonunu etkileyebilme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle aktörlerin hepsi Akdeniz satrancında şah-mat olmak istemiyorlarsa Akdeniz satrancını çok dikkatli bir şekilde oynamak mecburiyetindedirler.

Dipnotlar

[1] Sina Kısacık-Gamze Helvacıköylü, “Doğu Akdeniz’deki Enerji Temelli Askeri Güvenlik Gelişmelerinin Türkiye’nin Doğu Akdenizli Komşuları ve Küresel Güçlerle Olan İlişkilerine Yansımaları”, UPA Strategic Affairs, Cilt 1, Sayı 1, 2020, 88-89.

[2] Miraç Özpolat, “Doğu Akdeniz’in Tarihi, Stratejik, Askeri ve Ekonomik Açıdan Önemi”,2020, http://odtuadt.com/dogu-akdenizin-tarihi-stratejik-askeri-ve-ekonomik-acidan-onemi/, E.T. 21 Ocak 2022.

[3] T. C. Milli Savunma Bakanlığı Haritalar Genel Müdürlüğü, https://www.harita.gov.tr/uploads/files/products/dunya-siyasi-haritasi–1562.pdf, E.T. 21 Ocak 2022.

[4] Emre Baysoy, “Antik Dönem Doğu Akdeniz Jeopolitiği”, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 8, 2015, s.18-19.

[5] Emre Baysoy, “Antik Dönem Doğu Akdeniz Jeopolitiği”, Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 8, 2015, s.18-19.

[6] Miraç Emre Bulut, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu”, Academia, 2020, s.5.

[7] Hasan Buran, “Kanuni Dönemi Akdeniz Hakimiyeti için Yapılan Seferler”, https://tarihportali.net/kanuni-donemi-akdeniz-seferleri, E.T. 21 Ocak 2022.

[8] Sina Kısacık-Gamze Helvacıköylü, “Doğu Akdeniz’deki Enerji Temelli Askeri Güvenlik Gelişmelerinin Türkiye’nin Doğu Akdenizli Komşuları ve Küresel Güçlerle Olan İlişkilerine Yansımaları”, UPA Strategic Affairs, Cilt 1, Sayı 1, 2020, s.89.

[9] Caner Asal, “İspanya Veraset Savaşları ve Avrupa Güç Dengesi”, https://www.academia.edu/43356977/%C4%B0spanya_Veraset_Sava%C5%9Flar%C4%B1_ve_Avrupa_G%C3%BC%C3%A7_Dengesi , E.T. 21 Ocak 2022.

[10] Barış Özdal-R. Kutay Karaca, Diplomasi Tarihi-I, Dora Yayıncılık, Bursa, 2017,s.331-332.

[11] BY The Editors of Encyclopaedia Britannica, https://www.britannica.com/event/Napoleonic-Wars , E.T. 21 Ocak 2022.

[12] Murat Ercan-Betül Algür, “Deniz Hâkimiyet Teorisi Kapsamında Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Jeopolitiği’nin Türkiye’ye Etkileri”, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3 Sayı 2 s.198.

[13] Mustafa Kocakenar, “Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler ve Pratikler”, 2015, TASAM, https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf, s.5.

[14] Mustafa Kemal Öztopal- Levent Yiğittepe,” Türkiye’nin Enerji Güvenliği Bağlamında Doğu Akdeniz’de Enerji Rekabeti”, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 259, 2020, s.264.

[15] Milli Savunma Bakanlığı Haritalar Genel Müdürlüğü, https://www.harita.gov.tr/uploads/files/products/dunya-siyasi-haritasi–1562.pdf, E.T. 21 Ocak 2022.

[16] Fahir Armaoğlu, “19.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914)”, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2003, s.56.

[17] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.852.

[18] Halit Hamzaoğlu, “Rus Jeopolitiğinde Deniz Gücünün Önemi ve Rusya Federasyonu’nun Güncel Akdeniz Stratejisi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, 2021, s.169-170.

[19] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.853.

[20] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.852.

[21] Emruhan Yalçın, “Yunanların Bitmeyen İdeali: “Megali İdea”, Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, 2017, s.35.

[22] Hakan Uzun, “1919-1950 Yılları Arasında Türkiye – Yunanistan İlişkileri”, Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, 2004, s.37.

[23] İlyas Topsakal, “Tarihi Süreçte Rusya-Türkiye İlişkileri”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2016, s.37-38.

[24] İlyas Topsakal, “Tarihi Süreçte Rusya-Türkiye İlişkileri”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2016, s.40-41.

[25] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.853.

[26] Erel Tellal,  “1945-1960 Batı Bloku Ekseninde Türkiye-1”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Poltikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,Yorumlar Cilt (1 1919-1980), İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s.502-503.

[27] Murat Ercan -Betül Algür, “Deniz Hâkimiyet Teorisi Kapsamında Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Jeopolitiği’nin Türkiye’ye Etkileri”, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3 Sayı 2 s.198.

[28] Halit Hamzaoğlu, “Rus Jeopolitiğinde Deniz Gücünün Önemi ve Rusya Federasyonu’nun Güncel Akdeniz Stratejisi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, 2021, s.177.

[29] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.

[30] Halit Hamzaoğlu, “Rus Jeopolitiğinde Deniz Gücünün Önemi ve Rusya Federasyonu’nun Güncel Akdeniz Stratejisi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, 2021, s.177.

[31] Mehmet Sait Dilek,” Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt, 16, Sayı, 2, 2017, s.70.

[32] Halit Hamzaoğlu, “Rus Jeopolitiğinde Deniz Gücünün Önemi ve Rusya Federasyonu’nun Güncel Akdeniz Stratejisi”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, 2021, s.178.

[33] Çağatay Özdemir, “Rusya’nın Doğu Akdeniz Stratejisi”, Ocak 2018, https://setav.org/assets/uploads/2018/06/Analiz_230Rusya.pdf, E.T. 29 Ocak 2022.

[34] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.864.

[35] Mehmet Sait Dilek,” Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt, 16, Sayı, 2, 2017, s.71.

[36] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.62.

[37] Hamza Akengin-Ayşe Yaşar, “Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 1, Sayı 32, 2018, s.45.

[38] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.859.

[39] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.

[40] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.856.

[41] Ömer Osman Umar-Turgay Murat, “Sovyet Rusya’nın Mısır Üzerinden Ortadoğu’ya Girişi”, Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2010, s.121.

[42] Ömer Osman Umar-Turgay Murat, “Sovyet Rusya’nın Mısır Üzerinden Ortadoğu’ya Girişi”, Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2010, s.128.

[43] Melih Yıldız, “Mısır-Rusya İlişkilerinde Askeri Boyut”, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Bakış, Mart 2021, https://www.orsam.org.tr//d_hbanaliz/misir-rusya-iliskilerinde-askeri-boyut.pdf, E.T. 29 Ocak 2022.

[44] Melih Yıldız, “Mısır-Rusya İlişkilerinde Askeri Boyut”, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Bakış, Mart 2021, https://www.orsam.org.tr//d_hbanaliz/misir-rusya-iliskilerinde-askeri-boyut.pdf, E.T. 29 Ocak 2022.

[45] Mansur Bakır, “Nasır’dan Sisi’ye Mısır-Rusya İlişkilerinin Tarihsel Bir Özeti”, https://www.academia.edu/39519131/NASIRDAN_S%C4%B0S%C4%B0YE_MISIR_RUSYA_%C4%B0L%C4%B0%C5%9EK%C4%B0LER%C4%B0N%C4%B0N_TAR%C4%B0HSEL_B%C4%B0R_%C3%96ZET%C4%B0, ACADEMIA, E.T. 29 Ocak 2022.

[46] Mansur Bakır, “Nasır’dan Sisi’ye Mısır-Rusya İlişkilerinin Tarihsel Bir Özeti”, https://www.academia.edu/39519131/NASIRDAN_S%C4%B0S%C4%B0YE_MISIR_RUSYA_%C4%B0L%C4%B0%C5%9EK%C4%B0LER%C4%B0N%C4%B0N_TAR%C4%B0HSEL_B%C4%B0R_%C3%96ZET%C4%B0, ACADEMIA, E.T. 29 Ocak 2022.

[47] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.

[48] Melih Yıldız, “Mısır-Rusya İlişkilerinde Askeri Boyut”, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Bakış, Mart 2021, https://www.orsam.org.tr//d_hbanaliz/misir-rusya-iliskilerinde-askeri-boyut.pdf, E.T. 29 Ocak 2022.

[49] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.867.

[50] Elnur İsmayıl, “Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası”, Avrasya Etüdleri, Cilt 49, Sayı 1, 2016, s.140-141.

[51] Merve Suna Ozel Özcan, “Rus Dış Politikasında Ukrayna Krizi ve Türkiye’ye Etkileri”, ACADEMIA, https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/40762325/Rus_Dis_Politikasinda_Ukrayna_Krizi_ve_T-with-cover-page-v2.pdf?Expires=1643446485&Signature=QaGTUuCBuc-o9AKbPpe3XHR0bKSFsVpzSz2VNVMdvbvemTkMFCkImLYKPPBDr~aZArrH~cGT-mh84aCSL2o7cYn64LHWbvA36KB0r6s67sX0IpSbl5IoAIS4v2LUO8daRYp1AcQ6Wh0P5ah-l6kXnu-qtuf0xsaTnOd8dOBA-5kiOTMyLtMoNa9DrP~tzvubf–oypK6xMoWM3c6-uQTk1T5g5iNRzSzA~oT0vsuj8iYahOlJwmIDW0cnEndTG-HXa8QsMc5iZiR~u4N~~deVGRanY5xsTA6s2SqVttVqm1ZvDw8TEkzqiM8idbcyzytY7bDA-p~T7o9LGI1pTy1gA__&Key-Pair-Id=APKAJLOHF5GGSLRBV4ZA, E.T. 29 Ocak 2022.

[52] Tuğçe Dündar, “Levant Düğümü ve Doğu Akdeniz’de Enerji Güvenliği”, Mesleki ve Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 2018, s.44.

[53] Mehmet Güneş-Tayfun Arslan, “Enerji Bağımlılığında Avrupa Birliği, Rusya, Türkiye Üçgeni ve Doğu Akdeniz Alanı”, Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, 2018, s.47.

[54] Mehmet Güneş-Tayfun Arslan, “Enerji Bağımlılığında Avrupa Birliği, Rusya, Türkiye Üçgeni ve Doğu

Akdeniz Alanı”, Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, 2018, s.49.

[55] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.

Kaynakça

Akengin, Hamza, ve Ayşe Yaşar. «Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri.» Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2018: 25-57.

Armaoğlu, Fahir . 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914). Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2003.

Asal, Caner. İspanya Veraset Savaşları ve Avrupa Güç Dengesi. tarih yok.

Bakır, Mansur. «Nasır’dan Sisi’ye Mısır-Rusya İlişkilerinin Tarihsel Bir Özeti.» ACADEMIA. tarih yok.

https://www.academia.edu/39519131/NASIRDAN_S%C4%B0S%C4%B0YE_MISIR_RUSYA_%C4%B0L%C4%B0%C5%9EK%C4%B0LER%C4%B0N%C4%B0N_TAR%C4%B0HSEL_B%C4%B0R_%C3%96ZET%C4%B0 (erişildi: Ocak 29, 2022).

Baysoy, Emre. «Antik Dönem Doğu Akdeniz Jeopolitiği.» Balkan Sosyal Bilimler Dergisi, 2015: 13-21.

Britannica, BY The Editors of Encyclopaedia. Napoleonic Wars European history. tarih yok.

Buran, Hasan. Kanuni Dönemi Akdeniz Hakimiyeti için Yapılan Seferler. tarih yok.

Dilek, Mehmet Sait. «Rusya Federasyonu-Suriye İlişkilerinin Temelleri.» Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2017: 58-82.

Dündar, Tuğçe. «Levant Düğümü ve Doğu Akdeniz’de Enerji Güvenliği.» Mesleki ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2018: 39-47.

Ercan, Murat, ve Betül Algür. «Deniz Hâkimiyet Teorisi Kapsamında Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Jeopolitiği’nin Türkiye’ye Etkileri.» Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 192-206.

Güneş, Mehmet, ve Tayfun Arslan. «Enerji Bağımlılığında Avrupa Birliği, Rusya, Türkiye Üçgeni ve Doğu Akdeniz Alanı.» Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, 2018: 32-60.

Hamzaoğlu, Halit. «Rus Jeopolitiğinde Deniz Gücünün Önemi ve Rusya Federasyonu’nun Güncel Akdeniz Stratejisi.» Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2021: 166-185.

İsmayıl, Elnur. «Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası.» Avrasya Etüdleri, 2016: 125-151.

Kemaloğlu, İlyas. «Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı.» Ortadoğu Analiz, 2013: 58-70.

Kısacık, Sina, ve Gamze Helvacıköylü. «Doğu Akdeniz’deki Enerji Temelli Askeri Güvenlik Gelişmelerinin Türkiye’nin Doğu Akdenizli Komşuları ve Küresel Güçlerle Olan İlişkilerine Yansımaları.» UPA Strategic Affairs, 2020: 85-145.

Kocakenar , Mustafa. «Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler ve Pratikler.» TASAM. 2015.

https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf (erişildi: Ocak 21, 2022).

Ozel Özcan, Merve Suna Suna. «Rus Dış Politikasında Ukrayna Krizi ve Türkiye’ye Etkileri.» ACADEMIA. tarih yok.

https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/40762325/Rus_Dis_Politikasinda_Ukrayna_Krizi_ve_T-with-cover-page-v2.pdf?Expires=1643446485&Signature=QaGTUuCBuc-o9AKbPpe3XHR0bKSFsVpzSz2VNVMdvbvemTkMFCkImLYKPPBDr~aZArrH~cGT-mh84aCSL2o7cYn64LHWbvA36KB0r6s67sX0IpSbl5I (erişildi: Ocak 29, 2022).

Özbulut, Miraç Emre. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu. 2020.

Özdal, Barış, ve R. Kutay Karaca. Diplomasi Tarihi-I. Bursa: Dora , 2017.

Özdemir, Çağatay . «Analiz: Rusya’nın Doğu Akdeniz Stratejisi.» www.setav.org. 18 Ocak 2018. https://setav.org/assets/uploads/2018/06/Analiz_230Rusya.pdf (erişildi: Ocak 29, 2022).

Özpolat, Miraç. Atatürk Düşünce Topluluğu. 2020. http://odtuadt.com/dogu-akdenizin-tarihi-stratejik-askeri-ve-ekonomik-acidan-onemi/ (erişildi: Ocak 21, 2022).

Öztopal, Mustafa Kemal, ve Levent Yiğittepe. «Türkiye’nin Enerji Güvenliği Bağlamında Doğu Akdeniz’de Enerji Rekabeti.» Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi, 2020: 259-272.

T.C. Milli Savunma Bakanlığı Harita Genel Müdürlüğü. «T.C. Milli Savunma Bakanlığı Harita Genel Müdürlüğü.» https://www.harita.gov.tr/. tarih yok. https://www.harita.gov.tr/uploads/files/products/dunya-siyasi-haritasi–1562.pdf (erişildi: Ocak 21, 2022).

Tellal, Erel . «1945-1960 Batı Bloku Ekseninde Türkiye-1.» Türk Dış Poltikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler,Yorumlar Cilt (1 1919-1980) içinde, yazan Baskın Oran vd. (ed.), 7-881. İstanbul: İletişim Yayınları, 2016.

Topsakal, İlyas. «Tarihi Süreçte Rusya-Türkiye İlişkileri.» Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2016: 33-53.

Umar, Ömer Osman, ve Turgay Murat. «Sovyet Rusya’nın Mısır Üzerinden Ortadoğu’ya Girişi.» Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, 2010: 119-144.

Uzun, Hakan. «1919-1950 Yılları Arasında Türkiye – Yunanistan İlişkileri.» Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, 2004: 35-50.

Üren, Mustafa. «Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası.» Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 851-874.

Yalçın, Emruhan. «Yunanların Bitmeyen İdeali: “Megali İdea”.» Toros Üniversitesi İİSBF Sosyal Bilimler Dergisi, 2017: 33-48.

Yıldız, Melih. «Mısır-Rusya İlişkilerinde Askerî Boyut.» Ortadoğu Araştırmaları Merkezi. 25 Mart 2021. https://www.orsam.org.tr//d_hbanaliz/misir-rusya-iliskilerinde-askeri-boyut.pdf (erişildi: Ocak 29, 2022).

Olası Ukrayna İşgalinin Etkileri Nelerdir?

Slavların bölgedeki ilk devleti olan Kiev Knezliği’nden beri “Rusya ile Ukrayna” birlikte anılan halk olarak karşımıza çıkmaktadır. Belki de bu sebeple Putin sürekli olarak “tek halktan” söz etmektedir (Goncharenko, 2022).

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Gürcistan ve Ukrayna’nın batı dünyasıyla yakın ilişkilere girmesi Rusların dengesini bozmuştur. Ukrayna ve Rusya arasında 2004 yılında başlayan olayları uzun uzun anlatmayacağım, bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenler “Winter On Fire” belgeselini izleyebilir. Fakat orada sanki Ukraynalılar zafer kazanmış gibi görünse bile Ukrayna, başkentinde mücadele verirken, Rusya, kamuflajsız gönderdiği askerlerle savaşın asıl kazananıdır. Ülkenin doğusunda (Donetsk ve Luhansk) ve güneyde (Kırım) ateş çemberleri yükseldi. Ukrayna üç kara toprağı üzerindeki egemenliğini yitirdi.

Bu arada Gürcistan, Rusya ile girdiği 2008 Güney Osetya Savaşında kaybetti. Ülkesinin kuzeyinde bulunan iki toprağı üzerindeki egemenliğini (Abhazya ve Güney Osetya) kaybetti. Bugün ise tüm Ukrayna topraklarında egemenliğinin yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Rusya tarafından Ukrayna’nın sınırına yığılmış tam rakam bilinmemekle birlikte 100.000’in üzerinde asker ve teçhizat bulunmaktadır. Bu olay batı dünyasına bir baskı aracı mı yoksa işgal gerçekten gerçekleşecek mi, bunu Putin’den başkası bilemez. Fakat olası bir işgalin etkileri neler olur bu tahmin edilebilir.

ABD:

1- Rus bankalarının dolar kullanmasının yasaklanması, SWİFT sisteminden çıkarılması gibi Rusya’yı uluslararası finansal sistemden büyük oranda izole etme girişimleri olabilir. Ayrıca Putin’i destekleyen zengin ailelere de yaptırım hedeflenmektedir.

2-Ukrayna’ya ekonomik ve askeri destek sağlamaya çalışmaktadır.

Birleşik Krallık: İşgal ihtimaline karşı en sert tepkilerden birisini verdi. “Eğer Rusya bu yolu seçerse bir çok Rus annenin oğlu eve dönemeyecek” dedi.

Avrupa: “Ukrayna’ya karşı bir tehdit, Avrupa’ya karşı bir tehdittir” şekilde açıklama yapıldı. Kuzey Akım-2 projesinin iptal edilmesi gündeme geldi. Fakat birliğin merkez ülkelerinden Almanya’nın Ukrayna’ya silah gönderimini engellemesi net duruşun henüz sağlanamadığını göstermektedir.

Çin: İtidal çağrısı yaptı, Rusya’nın güvenlik endişelerinin dikkate alınmasını belirtti.

Japonya: Rusya işgali ihtimaline karşı ABD ile aynı tarafta pozisyon alacağını belirtti.

Belarus: Rus işgalini açık şekilde destekleyerek, ortak yapılan tatbikatlarla işgal için gerekirse ülke topraklarının kullanılabileceğini göstermiştir (Al Jazeera, 2022).

Rusya’nın Ukrayna’yı İşgalinin Olası Etkileri Nelerdir?

1-Bölgedeki siyasi istikrar tümüyle zarar görecektir. Karabağ savaşından sonra bölgesel dengelerde yaşanan büyük bir değişim olacaktır. Avrupa’da Rusya tehdidi 30 yıl sonra tekrar belirecektir.

2-İşgal, bölgedeki Rusya güdümündeki müttefikleri harekete geçirecektir. Moldovya’nın Transdinyester bölgesinin Rusya topraklarına katılma ihtimali gündeme gelecektir.

3-Rusya’nın ekonomik olarak ağır kayıp yaşayacağı aşikardır. Çin’in ciddi desteği olmadığı takdirde tek başına yaptırımlarla başa çıkması mümkün değildir.

4-Çin, Tayvan işgali için zemin bulacaktır.

5-Türkiye, Rusya ile komşu olacak, Karadeniz’de ana muhataplardan birisini Rusya teşkil edecektir.

6-Türkiye iyi ilişkilere sahip, ihracatına ve turizmine önemli katkılar sağlayan bir ülkeyi kaybetmiş olacaktır. Öte yandan Rusya’dan gelen doğalgazın kesilme ihtimali çok düşüktür. Rusya, uçak krizinde bile doğalgazı kesmemişken, Türkiye ile alakalı olmayan bu sorun karşısında doğalgazı yine kasıtlı olarak kesmeyecektir. Fakat doğalgaz fiyatlarının artışı ön görülmektedir (Solaker, 2022).

7-Son dönemlerde NATO içerisinde Türkiye’nin öneminin azaldığına dair oluşan kanaatin tekrardan gözden geçirilmesine neden olabilir. Türkiye bir kez daha NATO’nun doğu sınırlarındaki kalkan görevini üstlenebilir.

8-Rusya sınırında yer alan Finlandiya gibi ülkelerin NATO’ya dahil olma süreci hız kazanacaktır.

Sonuç

Rusya’nın olası Ukrayna işgali bölge yeni sorunları beraberinde getirecektir. Moldovya’dan başlayan sorunların, Gürcistan ve Bosna’ya kadar uzaması ihtimaller arasındadır. Avrupa, Rusya etkisiyle tekrar yüzleşecektir.

Batı ülkelerinin Rusya’ya tepkileri arasında farklılık barındırması dikkat çekicidir. ABD ve Birleşik Krallık sert şekilde tepki gösterirken, Almanya’nın daha uysal mesajlar vermesi ve Ukrayna için gönderilmesi planlanan silahları engellemesi Rusya’yı cesaretlendirmekle eleştirilmektedir.

Her ne olursa olsun Rusya ile Batı dünyası arasındaki gerginliğin giderek artacağı, bazı ülkeler için kopma noktasına varacağı düşünülmektedir. Rus bankalarının dolar sisteminden çıkarılması ve ambargolar Rus ekonomisine zarar verecektir. Savaş sırasında beklenilenin aksine Rusya’nın ciddi yara alması, Putin iktidarının sonunu getirebilir. Rusya, tarihinde hiç olmadığı kadar Çin’e muhtaç duruma gelecektir. Bu süreçte Türkiye hem olumlu, hemde olumsuz olarak etkilenecektir.

[irp posts=”33917″ name=”Almanya’nın Ukrayna Krizine Karşı Ostpolitik Siyaseti””]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Al Jazeera, Ukraine crisis: From Belarus to Japan, where do countries stand?, 27.01.2022.

Gülsen Solaker, Rusya-Ukrayna krizi Türkiye’yi nasıl etkiler?, Deutsche Welle Türkçe, 27.01.2022.

Roman Goncharenko, Rusya ile Ukrayna savaşın eşiğine nasıl geldi?. Deutsche Welle Türkçe, 22.01.2022.

[/vc_toggle]

 

Türkiye-ABD İlişkilerinin Dinamikleri ve Stratejik Ortaklık

Türkiye-ABD ilişkileri, Soğuk Savaş’ın yaşandığı dönemlerde her iki ülkenin güvenlik kaygılarından ve komünizmin uluslararası boyutlara ulaşmasının getirdiği kaygıdan dolayı giderek gelişmeye başlamıştır. Hiç şüphesiz Türkiye’nin jeostratejik konumu, ABD için her zaman önemli olmuştur. Türkiye bir nevi ABD için Ortadoğu’ya açılan kapıydı. Bundan dolayı gerek Soğuk Savaş öncesi dönemde, gerekse Soğuk Savaş sonrası dönem olmak üzere Türkiye, ABD için her zaman önemli stratejik ortak olmuştur.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ilişkiler her ne kadar iyi ilerlemiş olsa da ABD,  bazı stratejik konularında Türkiye ile ters düşmüştür. Hiç şüphesiz bunun en temel sebebi ABD politikalarının Türkiye’nin çıkarlarına veya güvenlik problemlerine ters düşmesiydi. Yaşanan birtakım savaşlardan sonra ikili ilişkilerin iyice zayıflaması Türkiye-ABD ilişkilerini stratejik ortaklıktan, müttefik devlet konumuna geriletmiştir. Günümüze baktığımızda ise Türkiye’nin çıkarları için gerçekleştirdiği birtakım faaliyetler ABD ile ilişkilerini iyice zayıflatmıştır.

Tarihi Türkiye-ABD İlişkileri

Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihi uzun yıllar öncesine dayanmakta olsa da aslında sıkı ortaklık boyutu Soğuk Savaş sonrası dönemde gerçekleşmiş olmaktadır. İki devlet SSCB tarafından gerçekleşebilecek saldırılara ve uluslararası komünizm hareketine karşı yakınlaşmaya başlamıştır. Bu müttefiklik boyutu ilerleyen dönemlerd sarsılmaya başlamış olsa da Türkiye’nin jeopolitik konumu ABD için her zaman önem taşımıştır. Doğu ve Batı arasında köprü görevi üstlenen Türkiye, Soğuk Savaş döneminde de müttefiki ABD’ye her konuda desteğini sunmuştur.

Ayrıca Türkiye’nin Batı’ya yönelik sergilediği dış politika anlayışı da bu iki devleti birbirlerine yakınlaştırmıştır. Gerek stratejik konumu, gerekse de dış politikada uygulamış olduğu stratejiler, Türkiye ve ABD ilişkilerini sıkı bir müttefikliğe götürmüştür. Türkiye-ABD ilişkilerinin müttefikliğe dönüşmesinin en önemli başka bir nedeni de şüphesiz Türkiye’nin NATO üyeliğinin gerçekleştirilmesi olmasıdır.

Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının en temel sebebi Sovyet tehdidine karşı güvenliğini koruyabilecek askeri bir birlik içerisinde yer alabilmekti. Bu sebeple Türkiye, örgütün kurulduğu tarihten itibaren üyelik girişimlerinde bulunmaya başlamıştır. Nitekim Türkiye’nin yaptığı tüm üyelik başvuruları ilk seferde reddedilmiştir. Bunun temel sebepleri arasında Türkiye’nin üye olarak alınması halinde örgüte gereksiz sorumluluk yükleneceğinin düşünülmesi vardı. Türkiye aldığı olumsuz geri gönüşlere rağmen vazgeçmeyerek üye olabilmek adına yaptığı çalışmaları yoğunlaştırdı. Hatta bu çalışmaların başında Kuzey Kore’ye karşı, Güney Kore’nin yanında yer alarak 1950 tarihinde Güney Kore’ye bir Türk askeri birliği göndermiştir.

Nihayet gerçekleştirilen uzun görüşmeler sonucunda Türkiye ve Yunanistan 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya üye oldu.  Bu süreçte NATO standartlarına uyularak askerler, ABD silahlarıyla donatıldı ve ordunun eğitimi bu standartlara göre düzenlendi. Soğuk Savaş’ın sona erdiği döneme gelindiğinde iki kutuplu sistem yerini tek kutuplu sisteme bırakmıştır. Soğuk Savaş döneminde Türkiye-ABD ilişkileri müttefiklik boyutuna gelebilmiş olsa da Soğuk Savaş’ın ardından SSCB’nin dağılmasıyla Türkiye, bölgesel çıkarlarına ve menfaatlerine daha fazla öncelik vermeye başlamıştır.

Bunun sonucunda ise  ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Türkiye’nin son yıllarda özellikle Ortadoğu bölgesinde gerçekleştirdiği stratejik hamleler ABD’nin çıkarlarına ters düşmesiyle ilişkiler müttefiklikten stratejik ortaklığa dönüşmüştür. Bu bilgiler doğrultusunda ele alınan makale Türkiye-ABD ilişkilerinin müttefiklikten stratejik ortaklığa geçişinin etkilerini incelemektedir.

‘Stratejik Ortaklık’ Kavramı

Uluslararası ilişkilerde stratejik ortaklık kavramı iki devletin birbirleriyle politikanın belirli alanlarında işbirliği veya ortaklık etmesi anlamına gelmektedir. İşbirliği kavramından daha öte olan stratejik ortaklık, iki devletin çıkarlarından ve menfaatlerinden ziyade birbirleriyle güven çerçevesinde işbirliği yapmaları anlamına gelmektedir. İlişkilerin uzun vadede devam edebilmesi açısından ise tarafların birbirlerine güven vermeleri son derece önemlidir. Nitekim söz konusu devletler kendi aralarında geliştirdikleri stratejik ortaklık neticesinde diğer karşı devletlere karşı bir güç mücadelesi gösterme amacı taşıyabilirler.

Bunlara, Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirilen stratejik ittifaklar ve ortaklıklar örnek olarak gösterilebilir. Büyük ve güçlü devletler Soğuk Savaş döneminde yanlarına alabilecekleri ‘stratejik ortak’ arayışına girmişlerdi. Bunu en önemli sebeplerinden biri evrensel güçlerin hedeflerine tek başına ulaşmanın çok zor ve güç olması durumundan kaynaklanmaktadır. İki taraf aynı zamanda güç mücadelesinin devamı açısından da bölgesel nitelikte önem arz eden devletlerin karşı tarafın yanında bulunmasını istemezler [1].

Soğuk Savaş döneminde gerçekleşen iki kutuplu sistemde Türkiye-ABD arasında gerçekleştirilen stratejik iş birliği, her iki devletin güvenliği ve çıkarları bakımından son derece önemlidir. Nitekim son on yıla bakıldığında ikili ilişkilerde zayıflama söz konusu olmuş olsa da Türkiye jeo-stratejik açıdan ABD için küstürülmemesi gereken bir ortaktır. Gerçekleştirilen stratejik işbirliği ve ortaklıklarda her iki tarafın güvenlik, çıkar ve menfaatleri söz konusu olsa bile bazı durumlarda tek taraflı çıkarlar veya ortaklıklardan istenilen durumlar gerçekleşmeyebilir.

Buna örnek olarak ABD-Pakistan ittifakını gösterebiliriz. Pakistan devleti Keşmir konusunda müttefiki olan ABD’den istediği desteği alamamıştır. O dönemde meydana gelen Çin-Hindistan savaşında Kennedy yönetiminin savaşta Hindistan’ı desteklemesi ve birtakım yardımlarda bulunması ikili ittifakı derinden sarsmıştır. Pakistan ise buna karşılık olarak Çin Halk Cumhuriyeti’ne yakınlaşmaya başlamıştır [2].

Türkiye ve ABD ilişkileri açısından baktığımızda Türkiye’nin gerek coğrafik konumu gerekse izlediği Batılı tarzda siyaset ABD ile ilişkileri olumlu yönde etkilemiştir. Nitekim Soğuk Savaş döneminde olası bir Sovyet tehdidine karşı her iki devletin de kaygıları olması, ilişkileri daha derin boyutlara taşımıştır. ABD, İkinci Dünya Savaşından sonra üç temel strateji geliştirmiş ve bu stratejiler Türkiye tarafından benimsenmiştir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: gerçekleşen savaş neticesinde düzenin korunması konusunda ortak adım atma, SSCB’ye karşı güçlü bir savunma mekanizması oluşturma ve uluslararası komünizme karşı savaştır [3].

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye, ABD liderliğinde oluşturulan yeni düzende, ABD ile beraber hareket etmeyi tercih etmiştir. Fakat ilerleyen zamanlarda ABD’nin ve dünyanın yaşadığı birtakım hadiseler Türkiye-ABD ilişkilerinde sarsıcı rol oynamıştır. Bunlara Körfez Krizleri, 11 Eylül saldırıları örnek gösterilebilir. Körfez savaşlarıyla birlikte ABD için Türkiye’nin önemi de son derece artmıştır.

Türkiye’nin stratejik konumu, kalabalık nüfusu, bölgesel düzeyde artan potansiyeli ABD’yi  Türkiye’ye daha fazla yakınlaşmaya itmiştir. Körfez Savaşı bağlamında incelediğimizde ilişkilerin ortaklıktan ziyade hayal kırıklığına döndüğünü görebiliriz. Bunun en temel sebebi 25 Şubat 2003 tarihinde meclise sunulan 1 Mart Tezkeresidir. Türk-Amerikan ilişkilerinin kötüleşmesinin en temel nedeni Irak ilişkileri ve her iki ülkenin güvenlik algısının farklılık göstermesiydi [4].

Bu kriz her iki devletin ilişkilerini ve aralarındaki işbirliğinin yeniden yapılandırılmasını gerektirmiştir. Irak Savaşı esnasında tırmanan kriz her ne kadar ilişkileri olumsuz etkilemiş olsa da Türkiye her zaman olduğu gibi ABD açısından stratejik öneme sahip bir ülkedir. Günümüze bakıldığında ise Türkiye’nin Rusya’dan almış olduğu S-400 füze sistemleri ABD tarafından ciddi şekilde tepkiyle karşılanmıştır ve ilişkiler daha fazla zayıflamıştır. ABD bununla kalmayıp eski stratejik ortağına çeşitli yaptırımlar da uygulamıştır. Bu yaptırımları:

  • Savunma Sanayii Başkanlığı’na mal ve teknoloji transferi için ihracat lisansı verilmesi yasağı,
  • Savunma Sanayii Başkanlığı’na 12 aylık bir süre içinde miktarı 10 milyon doları aşacak şekilde ABD kurumları tarafından kredi verilmesi yasağı,
  • Savunma Sanayii Başkanlığı’na ihracat konusunda ABD İhracat-İthalat Bankası’nın desteğinin yasaklanması,
  • ABD’nin Savunma Sanayii Başkanlığı’na yarar sağlayacak kredilere karşı çıkma zorunluluğu,
  • Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, başkan yardımcısı Faruk Yiğit, SSB Hava Savunma ve Uzay Departmanı Başkanı Serhat Gençoğlu ve SSB Bölgesel Hava Savunma Sistemleri Direktörlüğü Program Müdürü Mustafa Alper Deniz’e vize yasağı getirilmesi [5],

şeklinde sıralayabiliriz.

Sonuç Olarak;

Türkiye-ABD ilişkilerine baktığımızda Soğuk Savaş döneminde artan güvenlik ve SSCB yayılmacılığı kaygısı iki ülkeyi birbirine yakınlaştırmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ilişkiler stratejik ortaklık boyutuna gelmiş olsa da yaşanan birtakım savaşlar iki devleti birbirine ters düşürmüştür. Bunların başında meydana gelen Körfez Savaşları vardır. ABD’nin dost ve müttefik devletleren beklediği tutumu, Türkiye’nin çıkarlarına ve dış politikasına ters düştüğü için hiç şüphesiz iki devlet arasında zaman zaman gerilmeler olmuştur. Tüm bu yaşanan gelişmelere bakıldığında sonuç olarak geçmişten günümüze uzanan bir Türkiye-ABD ikilisi vardır.

Türkiye gerek Batılı politikaları gerekse stratejik konumundan dolayı ABD için her zaman önemli bir müttefik devlet konumunda olmuştur. Türkiye’nin karşı tarafta olması demek bir nevi ABD’nin Ortadoğu kapısının kapanması demekti. Nitekim ikili ilişkilerin zayıfladığı dönemler de olmuştur. Bunların başında Körfez Savaşı yer almaktadır. ABD’nin stratejik politikaları Türkiye’nin çıkarlarına ters düşmüştür ve sonuç olarak her iki devlet arasındaki ilişkiler giderek zayıflamaya başlamıştır. Günümüze baktığımızda ise Türkiye’nin Rusya’dan almış olduğu S-400 füze savunma sistemleri ABD yönetimi açısından ciddi şekilde tehdit olarak algılanmıştır.

Nitekim Türkiye, bu savunma sisteminin yalnızca ülkenin güvenliğini korumak amacıyla alındığını belirtmiş olsa da ABD, bu füze sistemlerinin ABD açısından tehdit oluşturabileceğini ve Türkiye’nin Rusya ekonomisine destek olmasının ikili ilişkileri zayıflatacağını söylemiştir. Bununla beraber ikili ilişkiler zayıflamakla kalmayıp Türkiye, ABD tarafından çeşitli yaptırımlara da maruz kalmıştır. Bütün bu yaşanan gelişmeler bağlamında Türkiye-ABD ilişkileri sıkı bir müttefikken günümüze gelindiğinde bu ilişkiler kırılmaya başlamıştır. ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen politikaları Türkiye’yi de ABD’den uzaklaştırmaya başlamıştır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ilişkiler ne kadar iyi ilerlemiş görünse de ABD’yi bizzat ilgilendiren birtakım savaşlar neticesinde Türkiye’den istediği desteği görememek ABD açısından hayal kırıklığı olarak nitelendirilmiştir. Sonuç olarak güçlü bir şekilde başlayan ikili ilişkiler günümüze gelindiğinde her iki devlet açısından hayal kırıklığıyla sonuçlanmış ve ilişkiler giderek zayıflamaya başlamıştır. ‘Stratejik Ortak’ adı altında başlayan bu süreç, günümüzde ‘müttefik iki devlet’ olmaktan öteye gidememiştir.

Ece Hallum

Dipnotlar

[1] Zehra Doğan, ‘Türkiye-ABD İlişkilerinin Temel Dinamikleri ve Stratejik İttifak Boyutu’, iibf Dergisi, cilt 9, sayı 2, 28.12.2019.

[2] Gültekin Sümer, ‘Stratejik İşbirliği ve Stratejik Ortaklık Kavramlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’, Ege Akademik Bakış (Ulusal Hakemli), cilt 10, sayı 2, Nisan 2010.

[3] Doğan, 2019

[4] Tayyar Arı- Ferhat Pirinççi, ‘Turkish-American Relations in the Context of Iraq War: From Crisis to Recovery’, Journal of South Asian and Middle Eastern Studies, volüme 34, number 1, Fall 2010, pp. 23.

[5]  VOA Haber, ‘ABD’den Türkiye’ye S-400 Yaptırımı’, 14 Aralık 2020,  https://www.amerikaninsesi.com/a/abd-turkiyeye-s400-sebebiyle-yaptirim-karari-aldi/5699257.html  (e.t. 11.02.2022).

Kaynakça

DOĞAN, Zehra ( 28.12.2019 )‘Türkiye-ABD İlişkilerinin Temel Dinamikleri ve Stratejik İttifak Boyutu’, iibf Dergisi, cilt 9, sayı 2.

SÜMER, Gültekin ( Nisan 2010) ‘Stratejik İşbirliği ve Stratejik Ortaklık Kavramlarına Karşılaştırmalı Bir Bakış’, Ege Akademik Bakış (Ulusal Hakemli), cilt 10, sayı 2.

ARI, Tayyar- PİRİNÇÇİ, Ferhat (Fall 2010), ‘Turkish-American Relations in the Context of Iraq War: From Crisis to Recovery’, Journal of South Asian and Middle Eastern Studies, volüme 34, number 1.

VOA Haber, ‘ABD’den Türkiye’ye S-400 Yaptırımı’, 14 Aralık 2020,  https://www.amerikaninsesi.com/a/abd-turkiyeye-s400-sebebiyle-yaptirim-karari-aldi/5699257.html  (e.t. 11.02.2022).

İŞYAR, Ömer Göksel, ‘Türk Dış Politikası Sorunlar ve Süreçler’, Dora Yayınları, 1.Baskı, Bursa, 2017.

Dünya Nükleer Enerji Haritası

Dünyada Nükleer santral kuran 35, kurmakta olan 3 ülke bulunmaktadır. Bölgelere göre bakıldığında Kuzey Amerika en çok nükleer santralin bulunduğu bölge olurken onu Uzak Doğu Asya, Batı Avrupa takip etmektir. Afrika kıtasında sadece 2 nükleer reaktör bulunmaktadır.

Ülkelerin Nükleer Enerji Üretim Durumları

Görüldüğü üzere en fazla nükleer enerji üreten ülke ABD’dir. Onu Fransa, Çin, Japonya, Ruya ve Güney Kore takip etmektedir. Nükleer enerji alanında ilk defa yatırım planlayan ülkeler ise Türkiye, Bangladeş ve Kazakistan’dır. Bu alanda nükleer enerji kapasitesini arttırmaya yönelik en büyük hamle Çin, BAE, Hindistan ve Güney Kore tarafından planlanmaktadır. Diğer taraftan nükleer enerji kapasitesini azaltan ülkelerde bulunmaktadır.

ABD’nin sahip olduğu nükleer enerji haritası

Bu ülkelerin başında Almanya ve Japonya yer almaktadır. Onları Fransa ve İsveç izlemektedir. Bazı ülkeler hem nükleer santrallerini kapatırken aynı zamanda yeni nükleer santral yapmaları kafa karıştırıcıdır. Bazı ülkeler yeni teknolojik avantajlarla daha verimli nükleer santral yapmak için böyle bir adım atmaktadır. Örneğin ABD 39 nükleer santralini kapatmayı planlarken 2 yeni santral inşaatı bulunmaktadır. Bu iki santralden elde edeceği enerji kapatılan 39 santralden daha çok enerji vereceği tahmin edilmektedir.

Sonuç Yerine

Halihazırda gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamı nükleer santrale sahiptir. Çernobil ve Fukuşima gibi nükleer felaketlerden dolayı bu alanda birtakım korkular bulunsa bile ülkeler nükleer enerjinden henüz vazgeçmiş değildir. Dünyanın farklı köşelerinde birçok nükleer santral inşası devam etmektedir. Özellikle Uzak Doğu Asya’da bu yönde eğilim görülürken, Batı Avrupa’da ise tam tersi yönde, nükleer enerjiyi terk etme eğilimi izlenmektedir.

Çernobil Faciası sonrası

Dünyada nükleer enerjinin en az temas ettiği bölgeler Afrika ve Güneydoğu Asya’dır. Türkiye Akkuyu nükleer santraliyle birlikte bu lige katılma hedefi taşımaktadır. Onunla birlikte Bangladeş ve Kazakistan’ın da bu alanda planları bulunmaktadır. Nükleer silaha sahip ülkelerin tamamı aynı zamanda nükleer enerji santrallerine de sahiptir. Bu konuda Kuzey Kore ve İsrail istisnai örnekler olabilir fakat bu ülkelerin nükleer silahı elde etme konuları tartışmalıdır.

[irp posts=”14886″ name=”Fransa’nın Nükleer Silah ve NATO’dan Ayrılış Hikayesi: De Gaulle”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, Power Reactor Information System (PRIS), 2021.

[/vc_toggle]

MİT’in Hukuki ve Fiili Operasyonel Yetkisi

 “İstihbarat elbette hem hücumda hem de savunmada bulunur; ancak, değişik şekillerde… Fark, eşlik eden bir karakteristik ile belirleyici bir karakteristik arasında gizlidir. Bütün filler gridir; ancak grilik fillerin belirleyici karakteristiği değil, ancak eşlik eden bir özelliğidir. İstihbarat, savunmanın belirleyici bir özelliğidir; diğer taraftan saldırının sadece eşlik eden bir özelliğidir.”[1]

Taktik ve stratejik olarak ikiye ayırabileceğimiz istihbarat faaliyeti, yukarıda açıklandığı üzere savunma faaliyetinin belirleyici karakteristiğidir. İkinci dünya savaşından önce istihbarat sadece taktik boyutu ile sınırlı şekilde askeri operasyonlarda icra edilen bir faaliyet olarak görülüyordu. Ancak ABD’nin öncülük ettiği akım üzerine devletler, istihbaratın “savaşı kazanmanın yanında barışı sürdürmenin de anahtarı” olduğu fikrini benimsedi ve bu yönde istihbarat teşkilatları kurulmaya başlandı.

Savunmayı en basit şekilde “hattı müdafaa” olarak tanımlayabiliriz. Düşmanın belli bir bölgeden uzak tutulmasını veya duruma göre zayiatın mümkün olduğu kadar azaltılması amacını taşıyan savunma faaliyetinde hiç şüphe yok ilk belirlenecek husus “hattın” neresi olduğudur. Uluslararası hukuk çerçevesinde kabul görmüş olan siyasi sınırlarımızın ise yaşadığımız coğrafyada “fiili savunma hattı” olarak kabul edilmesi imkânsızdır. Burada karşımıza dış politikada üzerinde dikkatle durulması gereken “stratejik ön hat” kavramı çıkmaktadır. Gerek siyasi etkileri bakımından, gerekse askeri zorunluluklar sebebiyle ülkemizin stratejik ön hatları çok geniş coğrafyalara yayılmaktadır. Bu da şu anda devam eden “Fırat Kalkanı” harekâtında olduğu gibi savunma faaliyetinin, istihbarat boyutu ile de sınır dışına taşmasına sebep olmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası hukuk kurallarına, kendisine her ne kadar çifte standart uygulansa da, riayet eden büyük ve saygın bir devlettir. Bu sebeple doğal olarak istihbarat faaliyetleri de belli hukuk kuralları çerçevesinde icra edilmektedir. Hukuki açıdan öncelikle şunu söylemek gerekir ki; istihbarat örgütlerinin kendi ülkeleri dışındaki tüm faaliyetleri aslında illegaldir. Ancak bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır ve tüm istihbarat teşkilatları sınır dışında haliyle faaliyet göstermektedir. Ancak bu yine de iç hukuk bağlamında yürürlükteki hukuk kuralları ile bağlı olmadıkları anlamına gelmez.

Hal böyle iken istihbarat teşkilatımızın yurt içinde ve özellikle yurt dışında istihbarat çalışması yaparken zaman zaman askeri operasyon düzeyinde faaliyetler icra etmesi gerekebilir. Peki, bu askeri operasyonları istihbarat teşkilatı personeli bizzat mı icra edecek, yoksa bu alanda yetkin olan devletin başka birimlerine mi havale edecektir? Size bir soru daha sorarak durumu daha da açık hale getireyim. PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ı Kenya’da kim yakalayıp Türkiye’ye getirdi? MİT diyenler doğru cevap verdi. Ancak Bordo Bereliler diyenler de doğru cevap verdi. Şöyle ki operasyonun bilgi alma kısmını MİT yaparken taktik kısmını askeri personel icra etmiştir. Bunda ne sorun var diye düşünenler olabilir ancak teşkilatın operasyonel yetkiye ve kabiliyete sahip olmaması ülkedeki birçok kurumu dolaylı olarak yıpratan bir faktördür.

Özellikle 90’lı yıllarda MİT, operasyonel yetkisi ve kabiliyeti olmadığı için yurt içinde ve dışında yürüttüğü önemli görevlerde EGM ve TSK personelleri vasıtasıyla faaliyet icra etmiştir. Bunlar her ne kadar bu ülkenin en güzide kurumları dahi olsalar konu istihbarat olduğu zaman bazı sıkıntılar olması muhtemeldir. Şöyle ki; yurt içi ve dışı istihbarat faaliyetlerinde bu teşkilatların kullanılması “bilginin gereğinden fazla yayılımını” getirmiştir. İstihbarat tarihimize bakacak olursak MİT’in TSK ve EGM eliyle gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerde zaman zaman başarısızlıklar meydana gelmiş ve bu durumda tüm kurumlar birbirlerini “operasyonu satmak” ile itham etmiştir.

İstihbarat teşkilatının operasyonel yetki ve kabiliyete sahip olmadığı durumlarda hem bilginin aşırı yayılımından doğan başarısızlıkların görülme olasılığı yüksektir hem de bu başarısızlıklar sonucunda kurumlar birbirlerini suçlayarak yıpranmalara sebep olmuşlardır. Bunun en güzel örneği PKK elebaşı Abdullah Öcalan’a karşı MİT, EGM ve TSK tarafından dönemin Başbakan’ı Tansu Çiller’in direktifleri ile kurulan “Müşterek Faaliyet Grubu’nun” gerçekleştiremediği(!) “ Mercedes Operasyonu ”dur. Uzun süren suikast hazırlıklarından sonra operasyon haberinin basına sızması ile operasyon iptal edilmiştir ve operasyonu yürüten görevliler birbirlerini operasyonu satmak ile suçlayarak neredeyse birbirlerinin boğazına sarılmıştır. [2]

2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununa baktığımız zaman açık olarak operasyonel yetki verilmediği görülebilir ancak kanunun 4. maddesine 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen “h” bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Madde metni şu şekildedir:

  • h) (Ek: 17/4/2014-6532/1 md.) Dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek.

Bu madde metni kanun koyucu tarafından teşkilata operasyonel yetki sağlaması amacıyla ihdas edilmiştir ama aynı maddenin devamında yer alan bir başka hüküm daha vardır:

  • (Değişik birinci cümle: 17/4/2014-6532/1 md.) Millî İstihbarat Teşkilatına bu görevler dışında görev verilemez. Milli İstihbarat Teşkilatı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.

Buradan anlamamız gereken şey 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 4.maddesinde yer alan görevlerin “tahdidi” bir şekilde belirlendiğidir. Yani bu maddenin kapsamıyla alakalı yapılacak yorumların hukuken “dar yorumlanması” gerekmektedir. Kanun koyucunun maddenin “h” bendi ile getirmeyi amaçladığı yenilik bu sebepten dolayı uygulamada karışıklığa, daha doğrusu operasyonel yetkinin var olup olmadığına ilişkin tartışmaya yol açmaktadır. Operasyonel yetkinin madde metninden açıkça anlaşılacak şekilde verilmesi, kurumun siyasi tartışmalara konu olmasının ve bundan dolayı yıpranmasının önüne geçecektir.

Fiili duruma bakacak olursak, istihbarat teşkilatımız özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra daha da kapalı hale gelmiştir. Operasyonel faaliyetleri icra edecek birimler daha özenli seçilmekte ve Özel Kuvvetler Komutanlığı personellerince askeri eğitime tabi tutulmaktadır. Yani artık olması gerektiği gibi taktik operasyonlar askeri birimlerle müşterek yapılmayacak, askeri birimlerin eğitmiş olduğu istihbarat elemanlarınca yapılacaktır. Son kertede diyeceğim o ki; istihbarat teşkilatımız ülkemizin göz bebeğidir ve dünyadaki muadilleri olan teşkilatlarla aynı yetki ve imkânlara sahip olmak istihbaratçılarımızın hakkı, bizim ise millet olarak var olmayı sürdürebilmek için büyük bir ihtiyacımızdır. Bu imkân ve yetkilerin ise Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyüklüğüne ve saygınlığına yakışacak şekilde hukuk kuralları çerçevesinde açık bir şekilde verilmesi uygun olacaktır. Hukuken açık bir şekilde operasyonel yetkiye sahip ve bu yönde faaliyet icra edebilecek kabiliyette bir teşkilat bize önemi azımsanamayacak getiriler sağlayacaktır.

Yazımı istihbarat alanında önemli isimlerden biri olan Reinhard Gehlen’in bir sözü ile bitirmek istiyorum ve takdiri sizlere bırakıyorum: “Bir istihbarat servisinin, devletin diğer kurumları için koyulan kurallarla yönetilmesi her zaman mümkün değildir.”

[1] David KAHN, “ İstihbaratın Tarihsel Teorisi”, Avrasya Dosyası İstihbarat Özel, Yaz 2002, Cilt: 8, Sayı: 2, sf.14

[2] Saygı ÖZTÜRK, Devletin Derinliklerinde, Doğan Yayıncılık, 17.Baskı, Şubat 2010, sf.54

MİT’in Efsane Operasyonları

Daha önceki yazılarımda istihbarat teşkilatımızın operasyonel yetkisinin hukuki ve fiili boyutunu incelemiş ve operasyonel kabiliyetin ne kadar önemli olduğu izah etmeye çalışmıştım. Milli İstihbarat Teşkilatı bugüne kadar operasyon yetkisini gizli yönetmeliklerden alarak faaliyet icra etmişti.

Korkut Eken liderliğinde bir ekip, eski MİT müsteşar yardımcımız Hiram Abas’ın gayretleriyle teşkilata operasyonel kabiliyet kazandırma çalışmalarına 1987 yılı sonrası başlamıştı. Hiram Abas’ın ricaları üzerine TSK’dan ayrılan Eken, MİT transfer olmuş ve MİT personelini askeri anlamda eğitmeye (motosiklet üzerinde ateş etme, bomba imha, yakın dövüş vb.) başlamıştır. Özellikle son 3 yılda teşkilatımız, yurtdışında operasyon yapma kapasitesi bakımından önemli ilerlemeler sağlamıştır.

Bir ön alma cümlesi olarak; tüm yazılarımda olduğu gibi bu yazımda da tamamen açık kaynaklar kullanılmıştır. Devlet güvenliğini tehlikeye düşürecek yahut gizli hiçbir bilgi yer almamaktadır. Yazımda çeşitli kaynaklarda dile getirilen, MİT’in bugüne kadar yaptığı “iddia edilen” operasyonlardan önemli olduğunu düşündüğüm birkaçını sizlere aktarmaya çalışacağım. İyi okumalar…

“Çay Bardağı Operasyonu”

Birinci körfez savaşında Saddam’ı deviremeyen ABD, bu kez kaleyi içten fethetmeye kararlıdır. 1996 yılında ABD’li yetkililer Türk hükümetine bir ricada bulunurlar. CIA kontrolündeki 2500 seçilmiş Kürt, pasaportsuz olarak Türkiye’ye sokulur. Türk yetkililer pasaportsuz olarak bu kişileri yurda kabul ederler ancak bir şartları vardır. En azından bu kişilerin parmak izlerini alalım derler. Bu 2500 kişinin parmak izleri alınır ve Emniyet arşivlerine kaldırılır. Daha sonra CIA, bu insanları Guam Adası’na götürerek orada askeri ve siyasi eğitime tabi tutarlar.

Yıllar sonra MİT yetkilileri, Barzani’den Kuzey Irak’taki aşiret reisleri için bir yemek tertip etmesini isterler. Barzani bunu kabul eder. Düzenlenen yemekte garsonluk yapmak için 3 araçlık bir MİT ekibi Ankara’dan yola çıkar. Önce Diyarbakır’a uğrar, oradan da Irak’a geçerler. MİT ajanlarımız, aşiret reisleri yemek yedikten sonra onlara çay ikram ederler. Çay içtikleri bardakları ise çok dikkatli bir şekilde, isim isim etiketleyerek kutulara koyarlar ve Ankara’ya getirirler. Bu bardaklar kriminal incelemeye alınır ve üzerlerindeki parmak izleri, Guam Adası’na götürülen 2500 kişinin Emniyet arşivinde saklanan parmak izleri ile karşılaştırılır. Sonuç ise şaşırtıcıdır. Aşiret reislerinden 17’si yıllar önce CIA’nın Türkiye’ye sokup oradan da Guam Adası’na götürüp eğittiği insanlardandır. MİT’in yaptığı iddia edilen bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Çay Bardağı Operasyonu” olarak yerini alır.

“Erbil Valisi Suikasti”

2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan hain bir pusuda şehit edildi. Daha önceki bir yazımda bundan kısaca bahsetmiştim. Hain suikastı yaptığı iddia edilen örgütler böyle bir saldırı planı yapabilecek ve icra edebilecek askeri kapasiteden uzaktır. Suikastla alakalı en çok konuşulan iddia ise CIA’nın fail olduğudur. Bu iddiayı destekler nitelikte bir operasyondur Erbil valisi operasyonu.

İddialara göre Gaffar Okkan suikastı yapılmadan önce ABD’de Başkana düzenlenecek olası bir suikast için CIA ve FBI ortaklaşa bir tatbikat yaparlar. Tatbikat için iki ekibe ayrılırlar. İlk ekip saldırgan rolünde, ikinci ekip koruma rolündedir. Mizansene göre başkan arabasıyla ilerlerken onu motorize ekipler koruyacaktır. Başkanın arabasının önünde ve arkasında ilerleyen motorlu ekiplere el bombalı ve çapraz ateşli bir saldırı yapılacaktır. Daha sonra doğrudan başkan hedef alınacaktır. Koruma rolündeki CIA ajanları ise bunu engelleyecektir. CIA tam bir gövde gösterisi ile bu tatbikatı yapar ve operasyonun artı ve eksi yanlarını analiz ederek dosyayı arşive kaldırırlar. İşte o tatbikatın yapılma şeklinin aynısını Gaffar Okkan suikastında da görüyoruz.

İddiaya göre Gaffar Okkan’a suikast yapıldıktan 36 saat sonra Ankara’dan bir MİT ekibi yola çıkar. Diyarbakır’da Özel Kuvvetlerden bir subayın da katılımıyla ikinci bir toplantı yapılır ve ardından tam teçhizatlı şekilde Irak’a hareket edilir. Gaffar Okkan nasıl şehit edildiyse aynı şekilde CIA bölge sorumlusu olduğu iddia edilen, Irak Kürdistan Demokrat Partisi merkez komite üyesi ve Erbil valisi Franso Hariri’ye suikast yapılır. Arabasında kafasına sıkarlar. Yani ABD tarafından yollanan mektup iadeli taahhütlü adresine geri postalanmış olur. Bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Erbil Valisi Operasyonu” olarak yerini alır.

 

 “Bahoz Erdal Operasyonu”

 08.07.2016 Cuma günü saat 20:25’te içinde bulunduğu araç havaya uçurularak öldürülen PKK’lı hain Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin operasyonunda da MİT parmağı olduğu iddia edilmektedir. Operasyonu o güne kadar bölgeyi yakından takip etmeyenlerin ismini hiç duymadığı “Tel Hamis Tugayları” üstlenmiştir.

Örgütün “Hasekavi” kod adını kullanan sözcüsü Bahoz Erdal ile birlikte 8 teröristin de öldürüldüğünü açıkladı. Açıklama şu şekildeydi;

“Gerçekleştirdiğimiz başarılı suikast eylemi neticesinde Bahoz Erdal ve yanındakilerin eylem sonucu hayatlarını kaybettikleri kesinleşmiştir. Olayı müteakip PKK’nın Suriye kolu olan işgalci PYD/YPG örgütünün Kamışlı şehrinde geniş kapsamlı gözaltı faaliyetlerine başladığı ve şehrin önemli noktalarına keskin nişancılar yerleştirdiği, şehrin giriş-çıkışlarını tamamen kapattığı, Suriye asıllı terör örgütü yöneticisinin kaybının örgüt mensuplarının morali üzerinde olumsuz etki yaratmasını engellemek amacıyla haberi gizlemeye çalıştığı öğrenilmiştir.
Bu gelişmeyi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan ederiz. Yaşasın Özgür ve Demokratik Suriye, Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa ve tutsaklarımıza özgürlük diliyoruz.”

Tel Hamis’in Türkçe karşılığı “Beş Tepe”dir. Bu ismin Cumhurbaşkanlığını işaret ettiği iddialar arasında. Ayrıca yayınladıkları mesajda eylemi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan etmeleri bu örgütün MİT tarafından Suriye’de operasyon yapmak amacıyla kurulduğu iddialarının gündeme gelmesine neden oldu. İşin aslını vatandaş olarak bilmemiz imkânsız ancak bu olay da istihbarat tarihimizde “Bahoz Erdal Operasyonu” olarak yerini alıyor.

 “Sabahattin Savaşman Olayı”

Geçenlerde “Karşı Casusluk ve İstihbarata Karşı Koyma Farklı Şeylerdir” başlıklı bir yazı yayınlayarak kontrespiyonajın ne olduğunu kabaca açıklamaya çalışmıştım. İşte sizlere istihbarat tarihimizin en çok bilinen kontrespiyonaj operasyonun hikayesi…

Eski bir albay ve MİT mensubu olan Sabahattin Savaşman, 1977 yılında MİT’in 3.adamı pozisyonundadır. Bir gün Hiram Abas ve Mehmet Eymür tarafından bir CIA ajanına bilgi satarken yakalanmıştır. CIA ajanı ile takasın yapılacağı daireyi ellerinde silahlarla basan Hiram Abas ve Mehmet Eymür, dosyaları CIA ajanına teslim edemeden Savaşman’ı yakalamıştır. İddialara göre Savaşman, oğlunun okul parası karşılığında MİT’in önemli belgelerini satmak konusunda CIA ile anlaşmıştır.

Daha sonra yargılanan Savaşman 17 yıl hapse mahkûm edilmiştir ancak 1984 yılında tahliye olmuştur. 1994’te de hayatını kaybetmiştir. Bu çok meşhur kontrespiyonaj operasyonu ile alakalı önemli bir iddia ise operasyonun bir kumpas olduğudur. O yıllarda MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yapan Nuri Gündeş ve Hiram Abas arasında teşkilat içinde “kendi ekiplerini kurmak” konusunda bir istihbarat savaşı olduğu iddia edilir. Ve Hiram Abas ile Mehmet Eymür’ün, Nuri Gündeş’in ekibini tasfiye etmek amacıyla böyle bir operasyon düzenledikleri de iddialar arasındadır. İşin aslını bilemeyiz ancak, bu olay istihbarat tarihimize “Sabahattin Savaşman Operasyonu” olarak geçmiştir.

“Madanaloğlu Cuntasına Sızma”

Ayrıntılarını yaşayan kişinin ağzından bizzat dinleme imkânımızın olduğu nadir hikâyelerdendir. Mahir Kaynak , Madanoğlu Cuntası olarak bilinen hareketin içine “Fakülteli” kod adıyla bir MİT ajanı olarak sızar ve topladığı delillerle cuntacıların yargılanmalarını sağlar. Öncelikle işin resmi boyutunu açıklayan 15.01.1972\14073 tarih ve sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1971\41 Esas ve 1971\67 karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararının küçük bir kısmına göz atalım;

“1967 yılında Devrim Ocaklarında tanıdığı Hıfzı Kaçar’ın bir ihtilâl örgütü kurduklarını, kendisini de buna dâhil etmek istediklerini söylemesi üzerine teklifi kabul ettiğini ve durumu Millî İstihbarat Teşkilâtına bildirdiğini, bundan sonra teşkilâtın direktifi ile hareket ederek gelişmeleri rapor ettiğini; ihtilâlci teşkilâtın zaman zaman toplanarak, hükümeti devirmek için hazırlıklar yaptığını; bu toplantıların büyük bir çoğunluğunda bulunduğunu, oradaki konuşmaları da kimi kez kendisine özgü usullerle teyple tespit ettiğini; dosyadaki 41 sayfalık raporun daha önce, yine dosyada bulunan çeşitli tarihlerde (Fakülteli) rumuzu ile verdiği raporların teşkilâtça çıkartılmış özeti olduğunu; dosyadaki belgeleri de kendisinin verdiğini; ihtilâlci teşkilât gizli servisçe bilindiği için faaliyetleri önleme yönünden alınan tertibat sayesinde bunların faaliyetlerini fiiliyata dökemediklerini; olayların raporlarda açıklandığı gibi olduğunu; bantla konuşmaları saptarken önleme tedbiri olarak ortada radyo, teyp, pikap gibi müzik aletleri bulunduğunu söylemektedir.”

Gelelim hikâyenin ilginç kısmına. Mahir Kaynak’ın anlattıklarına göre Cemal Madanoğlu ile aralarında çok ilginç bir hatıra geçmiş. Madanoğlu cuntası açığa çıkmamak için her seferinde farklı bir subayın annesinin evinde, buluşma yeri ve saati kısa bir süre önceden belirlenmek suretiyle toplantı yaparmış. Bir gün bir Rus yetkili Madanoğlu’nun avucuna bir kâğıt sıkıştırır. Kâğıtta cuntanın açığa çıkmak üzere olduğu, istihbaratın içlerine sızdığı yazmaktadır. Bunun üzerine bir toplantıda Cemal Madanoğlu, toplantıya başlamadan önce bu durumu cuntacılara izah eder ve herkesin üzerinin aranacağını söyler. Tabi Mahir Kaynak’ın üzeri her toplantıda olduğu gibi ses kayıt düzenekleri ile doludur. O an başından kaynar sular dökülür gibi hisseder Mahir Kaynak. Artık sona gelmiştir. Ölümü kaçınılmazdır.

Arama yapılacağını söyleyen Madanoğlu Mahir Kaynak’a döner ve “Evlat ara bakalım herkesi” der. Mahir Kaynak bu duyduğuna inanamaz. Hemen kendini toplar ve aramaya başlar herkesi. Hatta Madanoğlu, Mahir Kaynak’a kendini bile aratır. Peki, onu kim arayacaktır? Mahir Kaynak hayatının kumarını oynar ve kollarını iki yana açarak “Beni de siz arayın Paşam.” der. Madanoğlu, Mahir Kaynak’ın yanaklarını sıkar ve “Senden hiç şüphelenir miyim evlat, geç otur yerine.” der. Bu toplantılardan elde edilen kayıtlar da yargılamada delil olarak kullanılır ve Madanoğlu’nun sonu olur. Bu olay da istihbarat tarihimize “Madanoğlu Cuntası Operasyonu” olarak geçer.

“Öldürülmesinden 7 ay önce Turgut Özal’a bir mektup yazarak  mektubun ilk bölümünde ABD tarafından bölgede konuşlu Çekiç Güç’teki bazı komutanların terör örgütü PKK’ya yardım ettiğini ayrıntıları ile açıklayan ve 17 Şubat 1993 tarihinde içinde bulunduğu Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle(!) düşmesi sonucu hayatını kaybeden büyük komutan Eşref Bitlis’in aziz hatırasına… Ruhu şad olsun…” Saygılarımla…

 

Almanya’nın Ukrayna Krizine Karşı “Ostpolitik Siyaseti”

Ukrayna’nın doğusunda başlayan ve 8 yılı deviren Donbass Savaşı, Rusya ve Batı ülkelerini Soğuk Savaş’tan sonra ciddi bir şekilde karşı karşıya getiren süreçlerden biridir. Özellikle, Rusya’nın jeostratejik menfaatleri doğrultusunda Ukrayna krizine müdahil olması, Avrupa entegrasyon sürecindeki Ukrayna’nın AB taraflı siyasetine karşı en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır. 21. yy’da tabiri caizse “Doğu-Batı Bloku” mücadelesinde teorikten pratiğe dönüşümün bir ayağını teşkil eden Ukrayna krizi, iç dinamikler açısından oldukça karmaşık bir 8 yılı geride bırakırken, dış dinamikler açısından politika aktörleri bağlamında özellikle incelenmesi gereken bir konudur. Krizin dış aktörleri kategorisine aktif bir şekilde sözlü veya yaptırımlı politikalar izleyen ülkeleri dahil etmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Dünyadaki birçok alanda baş aktör olarak karşı karşıya gelen iki güç ABD ve Rusya’nın yanı sıra, Avrupa Birliği’nin de başlangıçtan beri aktif bir şekilde süreci takip ettiğini söylemek gerekir. Avrupa Birliği’nin özellikle, II. Dünya Harbi’nden bugüne Birliğin dış politikası ve güvenliğini tesis etmek için çalışmasının temel sebebi kuşkusuz Rusya’dır. Rusya’nın gerek konjonktürel, gerek siyasi ve gerekse askeri stratejisinin Avrupa Birliği’nin güvenliğini yıllardır tehdit ettiği görüşü herkesçe bilinen durumdur. Fakat, Avrupa Birliği politikalarının sadece ulus üstü yapının (AB kurumları) direktiflerinden ibaret olmadığını ve bunun yanında üyelerinin kendi güvenlik ve dış politikalarının olduğunu belirtmekte fayda vardır. Her ne kadar NATO aracılığıyla güvenlik konusunda konsensüs oluşmuş ise de, üye devletlerin iktisadi menfaatleri başta olmak üzere birçok parametre, Birliğin ortak güvenlik ve dış politika noktasında istikrarlı bir politikaya sahip olmasının önüne geçmektedir. Bu kapsamda, Birlik bünyesinde “endüstriyel ve ekonomik güç” statüsünde bulunan Almanya’nın dış politikasının AB’den ayrılan yönünü, Ukrayna krizi örneğiyle değerlendirmek ve tarihsel bir kavram olan “ostpolitik” yaklaşımıyla bu durumu analiz etmek araştırmanın temel amacıdır.

Ostpolitik Nedir ?

Tarihsel bir siyasi terim olan ostpolitik, Almanca “doğu” anlamına gelen “ost” ile “politik” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşarak, “Doğu Politikası” anlamına gelmektedir. Soğuk Savaş sürecinde, dönemin Federal Almanya şansölyesi Willy Brandt’ın ismiyle özdeşleşen bu terim Batı-Doğu ilişkilerinde yumuşamayı ifade etmektedir. Esasen bu yaklaşım, 1963 yılında Alman eski Özel İşler Bakanı Egon Bahr’ın “yakınlaşma yoluyla değişim” tabirinden hareketle ortaya çıkmıştır (Definitions, 2022).

Willy Brandt

1969 yılından itibaren Alman şansölye Willy Brandt’ın uygulamaya koyduğu ostpolitik siyaset, Doğu-Batı yakınlaşmasının pratik örneği olarak tarihe geçti. Bu tarihten itibaren ittifaklarda değişiklik olmasa da, iki blok arasında yumuşama süreci başladı.  Kasım 1969’da SSCB ile Federal Almanya arasında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’yla birlikte ostpolitik siyaset anlam kazanmaya başladı (CVCE, 2016: 2). ostpolitik Almanya-SSCB yakınlaşmasıyla sınırlı kalmadı. Bu yaklaşım, Eylül 1971’de ABD-Fransa-Birleşik Krallık üçlüsünün SSCB ile müzakere masasına oturmasıyla etkisini giderek artırdı. Daha önce de ifade edildiği gibi, Avrupa’nın güvenliği ve dış politikası hususunda Almanya’nın pozisyonu, AB’nin politika kararlarında etkili olmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın uyguladığı ostpolitik siyaset, Fransa ve Birleşik Krallık’ın yanı sıra, ABD’yi de yumuşama sürecine dahil eden temel bir araçtır denilebilir.

“Ostpolitik” kavramı her ne kadar “Doğu Politikası” anlamına gelse de, tarihsel ölçekte Batı-Doğu ilişkilerinde mutabakat, müzakere ve iş birliğine dayanan bir kavramsallaştırma olarak kabul edilmektedir. Burada sadece Rusya-Avrupa ilişkilerinden ziyade Batı-Doğu ilişkileri olarak vurgulanmasının sebebi, ostpolitikin Almanya-Rusya özelinde kalmayıp, Kuzey-Güney Kore krizinin müzakeresinde de rol oynamasıdır (Definitions, 2022).

Buna göre, Doğu ve Batı blokunun 1950’li yıllardan bugüne devam eden ihtilafının pratik yansımalarından olan Kore Savaşı’nın sonrası önemlidir. Savaştan sonra günümüze kadar uzanan yumuşama süreci ve krizin uzlaşısı için kurulan diyalog masaları Ostpolitik siyasetin yansıması olarak nitelendirildi. Bu sayede Ostpolitik, Doğu-Batı müzakerelerinin Batı perspektifinden teorisini oluşturmuştur.

Ukrayna Krizi Bağlamında Alman Dış Politikası ve Ostpolitik

2013’ten bugüne Ukrayna-Rusya arasındaki krize karşı genellikle kendi dış politika ilkeleriyle yaklaşmayı tercih eden Almanya bu açıdan diğer AB üyesi devletlerden farklılaşmaktadır. Başından beri birkaç istisna dışında Ukrayna’nın iç işlerine müdahale eden Rusya’ya, ABD ve AB’nin sert tepkilerinin aksine daima “diyalog ve diplomasi” kanallarını açık tutucu politika izleme taraftarı olan bir Almanya’nın olduğunu söylemek gerekir. “Uluslararası hukuk ve insan hakları” her ne şartta olursa olsun Alman dış politikasının en önemli prensiplerindendir. Bunun yanında Avrupa Birliği’nin güvenliği ve üye ülkelerin iş birliği ilkeleri de Alman dış politikasının temel yapı taşlarıdır (Federal Foreign Office, 2019).

Alman hükümeti, kriz başladıktan sonra Rusya’ya yönelik uygulanan yaptırımlara çekimser bakmakta ve karşılıklı bozulan ilişkileri her daim yeniden imar etmeyi prensip olarak deklare etmektedir. Ayrıca, devam eden kriz sürecinde Kiev tarafına silah desteği tekliflerine de sıcak bakmamıştır. Hiç şüphesiz, Alman politika yapıcıların Rusya’yı, Avrupa’nın ve dünyanın güvenliği açısından önemli bir faktör olarak görmesi bu duruma etki etmektedir. Öte yandan, aynı politika yapıcılara göre, Rusya’nın enerji arzı hususunda Avrupa için anahtar rol oynaması da dikkate değerdir (Siddi, 2016:1). Dolayısıyla, Almanya-Rusya ilişkilerinin Avrupa’nın siyasi ve güvenlik politikalarında belirleyici rol oynadığı kabul edilmektedir. Bu kanaat, 2013’ten sonra daha da güçlenmiştir. Nitekim, kriz başladıktan sonra dönemin şansölyesi Angela Merkel’in öncülüğünde Rusya ile müzakereler başlamıştır. Almanya, yukarıda da ifade edildiği gibi dış politikasının önemli bir ilkesi olarak kabul ettiği “uluslararası hukuk ve insan hakları” tutumundan hareketle, AB’nin ve ABD’nin Rusya’ya yönelik sert söylemlerini yumuşatıcı bir rol üstlenmiştir. Almanya’nın bu siyaseti, azımsanmayacak bir kesim tarafından “Yeni-Ostpolitik” olarak nitelendirilmektedir.

Almanya’nın Rusya’ya yönelik Ukrayna siyaseti birçok kesim tarafından yeni bir Ostpolitik olarak tanımlansa da, kimi çevreler bu siyasetin Soğuk Savaş dönemindeki gibi uzun vadeli olmayacağını iddia etmektedir. Gerçekten de bu siyasetin istikrarlı bir şekilde sürdürülebilir olduğunu en azından Almanya açısından söylemek zordur. Nitekim, Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak kararı ve Donbass’taki askeri hareketliliği körüklemesi yeni dönem Ostpolitik siyaseti sorgulatmıştır. Dönemin şansölyesi Angela Merkel’in Kırım ilhakını “canice bir olay” olarak nitelendirmesi bu durumun ispatıdır (Merkel, 2015). Bununla beraber, bazı analistler yine de, AB tarafından Rusya’ya uygulanan yaptırımları ve Rusya’yı daimi surette kınama politikasını eleştiren Almanya’nın Ostpolitik’ten vazgeçmediğini iddia etmektedir (Forsberg, 2016). Bazı uzmanlar ise, Alman dış politikasını ticari kaygıların etkilediğini ifade etmekte ve Alman büyük şirketlerinin Berlin’e, Rusya ile sıcak temasın devam etmesi yönünde baskı yaptıklarını vurgulamaktadır (Siddi, 2016: 2).

Ticari kaygıların Alman dış politikasına tesir ettiği iddialarından hareketle, Avrupa entegrasyonunun temel prensiplerinden olan “iş birliği” ilkesinin ostpolitikin özelliklerinden olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Almanya Avrupa entegrasyonunun bu ilkesini güçlü bir şekilde destekleyici ve ulusal dış politikasında bu ilkeyi önceleyici bir tutum sergilemektedir. Denilebilir ki, Almanya-Rusya arasındaki bu yakınlaşma, ekonomik iş birliğini temel alarak zaman içerisinde şekillenmiştir. Bunun en somut örneğini Kuzey Akım projeleri oluşturmaktadır. Nitekim, önce Kuzey Akım 1, ardından Kuzey Akım 2 projesi ile Almanya ve Rusya arasındaki enerji temelli ekonomik iş birliği oldukça genişlemiş ve Ostpolitik siyasetin ticari kanadını oluşturan bir gösterge olarak ortaya çıkmıştır. 2015’ten itibaren bu süreç hızlanarak devam etmiş ve Almanya ve Rusya’nın enerji ilişkisi ABD ile AB’nin tepkilerine rağmen güçlenmiştir.

Almanya’nın Ostpolitik siyasetini günümüz perspektifinden ele alan kimi yazarlar, Kırım ilhakına karşı Almanya’nın sert tavrını ve bunun tersi olarak enerji politikasıyla beraber Rusya’ya yakınlaşma siyasetini “Melez-Ostpolitik” ya da “Karma-Ostpolitik” olarak tanımlamaktadır (Daehnhardt ve Handl, 2018: 446).

Buna göre, Almanya’nın Ukrayna krizine bakış açısı sürdürülebilir ve istikrarlı bir müzakere sürecini kapsamamaktadır. Berlin hükümeti, 8 yılık süre zarfında krizin ana aktörü Rusya’ya karşı tüm iletişim kanallarını açık tutarken, aynı zamanda Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı askeri ve sivil caydırıcılığı artırıcı tedbir arayışı içindedir.

Almanya bu iki birbirine zıt parametreyle melez bir Ostpolitik kuramı oluşturma gayreti içinde görülmektedir. Dolayısıyla, Soğuk Savaş devrindeki gibi tek taraflı ve uzun vadeli bir iş birliğini esas alan Ostpolitik siyasetin Ukrayna krizi özelinde görülmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu iddiayı güçlendirecek iki farklı politik söylemi misal olarak vermek yerinde olacaktır. Birincisi, geçtiğimiz aylarda Almanya, NATO’nun Ukrayna’ya taahhüt ettiği uçak savar tüfeklerinin ve keskin nişancı dedektörlerinin satışını veto ederek Rusya’ya karşı aktif bir askeri konumlanmadan kaçındı. Ukrayna Savunma Bakanı Oleksii Reznikov olayı Almanya’nın Kuzey Akım 2 Projesi’ndeki iş birliği kaygılarına dayandırarak şiddetle kınadı. Buna ilaveten, Almanya’nın Ukrayna’ya karşı adil olmadığını ileri sürdü (AA, 2021).

Görüldüğü gibi Almanya, Rusya ile iş birliği hususunda kararlılığını sürdürerek, askeri anlamda Ukrayna’nın NATO tarafından desteklenmesini en azından asgari ölçüde sınırlandırmış oldu. İkincisi, ilkinden farklı olarak Avrupa’nın ve Ukrayna’nın lehinde olan politik bir söylemi ihtiva etmektedir. Yine geçtiğimiz aylarda Almanya, Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik kriterlerine uyum sağladığını göstermek amacıyla Avrupa Konseyi’nin deklare ettiği sert Rusya karşıtı manifestoya iştirak etti. Buna göre, Avrupa Konseyi, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırgan tutumunun devam etmesine karşı “büyük kayıplar”, “ağır yenilgi” ve “koordineli yaptırımlar” içerikli bir bildiri yayınladı.  Konsey’de Avrupa liderlerinin her biri Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü kararlılıkla desteklediklerini ifade etti (Politico, 2021). Almanya’nın bir taraftan AB dış politikasına hassasiyet göstererek Rusya karşıtı bildiriye imza atması, diğer taraftan da ulusal çıkarlarını korumada Rusya’ya iş birliği temelli yakınlaşma politikasını sürdürmesi “Melez-Ostpolitik” kavramını güçlendirici bir durum teşkil etmektedir.

Nihayet ifade edilebilir ki, Alman dış politikasında Ukrayna krizine karşı mevcut tutum, ülkenin Ostpolitik’ten tamamen vazgeçmediğini göstermektedir. Ukrayna krizi sırasındaki Alman dış politikasında; diplomasiye, iktisadi kaygıya, iş birliğine binaen yeni bir Ostpolitik türü ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, uluslararası hukuka saygı, savaş karşıtlığı, çok taraflılık ve Rusya ile uzun süredir devam eden uzlaşı dahil olmak üzere Alman dış politikasının temel ilkelerinin etkileşiminin bir sonucudur (Siddi, 2016: 13-14). Özellikle, Rusya yakın gelecekte Ukrayna’ya yönelik agresif tavırlarını artırırsa, bu yaklaşımın sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri ortaya çıkacak ve bu durum Alman dış politikasını Ostpolitik geleneğinden daha farklı bir eksene taşıyacaktır.

[irp posts=”32806″ name=” Uyan Almanya uyan!”: İkinci Cihan Harbi’nde Almanya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

AA. (2021, Aralık 13). Ukraine accuses Germany of blocking its weapons purchases via NATO. https://www.aa.com.tr/en/politics/ukraine-accuses-germany-of-blocking-its-weapons-purchases-via-nato/2445793

CVCE. (2016, Temmuz 7). Willy Briandt’s ostpolitik. https://www.cvce.eu/en/education/unit-content/-/unit/55c09dcc-a9f2-45e9-b240-eaef64452cae/b3f1bdcb-928a-497d-96bc-e85a4c77cab8/Resources#e4d3fb27-c070-4bd4-8cd6-323fbfc51d95_en&overlay

Daehnhardt, P. ve Handl, V. (2018). Germany’s eastern challenge and the Russia–Ukraine Crisis: A New Ostpolitik in the Making?. German Politics. 27(4). 445-459. DOI: 10.1080/09644008.2018.1448385

Definitions. (2022, Ocak 16). Ostpolitik. https://www.definitions.net/definition/ostpolitik

Federal Foreign Office. (2019, Ekim 9). Germany’s foreign and European policy principles. https://www.auswaertiges-amt.de/en/aussenpolitik/themen/policy-principles/229790

Forsberg, T. (2016). From Ostpolitik to ‘Frostpolitik’? Merkel, Putin and German Foreign Policy towards Russia. International Affairs. 92 (1).

Merkel, A. (2015) Pressekonferenz von Bundeskanzlerin Merkel und staatspräsident Putin am 10. Mai 2015 in Moskau. http://www.bundesregierung.de/Content/DE/Mitschrift/Pressekonferenzen/2015/05/2015-05-10-pk-merkel-putin.html

Politico. (2021, Dec 16). EU leaders threaten Russia with sanctions over Ukraine. https://www.politico.eu/article/european-council-summit-russia-ukraine-conflict-brussels-luhansk-donetsk/

Siddi, M. (2016). German Foreign Policy towards Russia in the aftermath of the Ukraine Crisis: A New Ostpolitik? Europe-Asia Studies. 68/4: 665-677. DOI:10.1080/09668136.2016.1173879

[/vc_toggle]

Orta Amerika’nın Siyasi ve Ekonomik Geçmişine Dair Genel Bir Bakış

Bu yazıda genel hatları itibariyle, Latin Amerika coğrafyası içerisinde istikrar ve yoksulluk bağlamında kötü bir profili sunan Orta Amerika’dan bahsedeceğim. “Orta Amerika” adıyla adlandırdığımız bölge kuzeyde yer alan Meksika devleti sınırlarından güneydeki Kolombiya sınırlarına kadar uzanan, Kuzey ile Güney Amerika kıtalarını birleştiren bir bölgedir.

1492 yılında ilk İspanyol akımları gerçekleşmeden önce merkezi güçlerini oluşturmuş devletlerden ziyade ufak toplulukların birbirileriyle kısıtlı ilişki içerisinde bulunduğu bir sürecin görüldüğü bölgenin dış dünyaya kapalı bir profil barındırdığını söyleyebiliriz. İspanyol akımlarının başlamasıyla beraber  bölgenin sömürgecilik düzeni altına girmesi ve devlet kurma süreçlerini es geçerek günümüze ulaşması, devlet yönetme mekanizmasında tecrübesizlikler yaratarak 19. yüzyıldaki bağımsızlıklarından günümüze kadar krizler ve istikrarsızlıklar içerisinde varlık sürdürmelerine sebep olmuştur.

19. Yüzyıl İtibariyle Başlayan ABD Müdahalesi

19. yüzyıl sadece Orta Amerika’da bulunan devletlerin değil, tamamıyla Latin coğrafyasının bağımsız devletleşme sürecine girdiği bir yüzyıl olmuştur. İspanya Krallığı’nın Avrupa kıtasında kendine has problemleri sömürge topraklarındaki idaresinde çeşitli sorunlara sebep olmuş ve ardından teker teker -bazen de Orta Amerika’da da göreceğimiz şekliyle toplu olarak- bağımsızlıklar elde edilmiştir. Bu süreçte bağımsızlık savaşları ve meydana gelen otorite boşluğu Avrupa’lı devletlerin ilgisini çekmiş, İspanya’nın ardından Latin Amerika’da çeşitli sömürge faaliyetleri gerçekleştirmeye yönelik davranışlar sergilemişlerdir. Dönemin ABD başkanı James Monroe’nin kendi adıyla anılan “Monroe Doktrini” Avrupalı devletlerin bu niyetlerinin önüne bir engel olarak ortaya çıkmıştır.

En kısa tabirle bu doktrin Avrupa’nın Latin Amerika coğrafyasına karışmamasını da içerisinde barındıran bir takım gözdağı ilkeleri sunmaktadır (Uçarol, Dış Politikada Gelişmeler ve Monroe Doktrini, 2015, s. 312-316). İlk aşamada Monroe Doktrini devletlerin bağımsızlıklarına üçüncü bir devlet etkisinden korunaklı bir yapı içerisinde ulaşabileceğinden bölgenin çıkarına görünmekteydi. Fakat 1823 yılında kongrede belirtilmiş Monroe ilkeleri 1870’li yıllara gelindiğinde çeşitli anlam genişlemelerine uğrayacaktı. Artık bu doktrin vasıtasıyla ABD, Latin Amerika bölgesini arka bahçesi (American’s Backyard) olarak görecektir (Uçarol, Siyasi Tarih, 2015). Peki ABD, arka bahçesi olarak gördüğü bu bölgelerin içerisinde Orta Amerika’daki devletlere yönelik ne tür faaliyetlere girişti:

  • Kendisine benzer yönetim şekillerinin meydana getirilmesi adına siyasi ve askeri faaliyetler.
  • Bağımsızlıklarını sağlamış bu devletlerin ekonomik bağlamda kontrol altında tutulması.
  • Büyük toprak sahiplerini ve yerel elitleri kendisine bağımlı bir hale getirme (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 28-29).

En genel anlamıyla üç şekilde faaliyetlerini meydana getiren ABD, Orta Amerika Devletleri üzerinde kronikleşen sorunlar yaratıp, daima sürecek bir bağımlılık ilişkisi meydana getirmiştir. Bölgede yer alan yedi ülkeden kimileri nispeten daha iyi ekonomik durumda olsalar da, çalkantılı siyasi geçmişleri benzerdir.

Mevcut Devletlerin Çarpıcı Noktalarıyla Geçirdikleri Tarihsel Süreçler

Yedi Orta Amerika ülkesi içerisinde kişi başına düşen milli geliri en düşük olan ikisi Honduras ve Nikaragua’dır. Honduras’ta 2.390$ (The Worldbank, 2019) olan bu sayı Nikaragua’da 1.890$ (The Worldbank, 2019) olarak seyretmektedir. Ekonomilerinin bu noktalarda oluşu iki devletin geçmişi incelendiğinde gayet anlaşılabilir bir hal alır. Sömürge yıllarında ekonomisi tarımın yanında değerli madenlerin çıkartılmasıyla da sağlanan Honduras’ta (Moncada, 2020) bağımsızlık süreci sonrasında teoride olmasa da pratikte sömürge düzeni -farklı şekillerde ve farklı devletlere hizmet etse de- devam etmiştir.

Orta Amerika devletlerini inceleme altına aldığımızda karşımıza çıkan devlet benzeri en ciddi aktör “United Fruit Company” olmuştur. UFCO olarak kendisinden bahsedeceğimiz bu firma özellikle Honduras, Guatemala ve Kosta Rika’da etkili olmuştur. Honduras 1900’lü yıllara girilmesiyle “Muz Cumhuriyeti” tanımlamasına maruz kalacak kadar ciddi şekilde UFCO etkisinde kalmıştır. Siyasi istikrarsızlıktan en çok nasiplenen devletlerden olan Honduras’ta 55 yıl içinde seksenden fazla yönetim değişiminin meydana geldiği görülmüştür (1821-1876) (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 34-35).

Muz şirketleri etkisinde kalan ve zaman zaman bu şirketlerle işbirliği yapan kukla liderler tarafından yönetilen devletin ABD karşıtlığı ile ön plana çıkan yöneticileri çeşitli müdahaleler ile görevlerinden alınmışlardır. Ekonomisinin tarımsal faaliyetler üzerinden gerçekleştirip, muz ve kahve ihracatıyla dengede tutmaya çalışırken CAFTA (Dominik Cumhuriyeti – Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) çerçevesinde özellikle ABD tarafından yatırımlar yapıldığı görülmektedir (U.S Trade Representative, 2020). İşsizliğin yüksek olduğu bu ülke geçmişinde çeşitli doğal afetler yüzünden ekonomik zorluklarla da karşı karşıya kalmıştır. Honduras’a benzer bir profil sunan komşusu Nikaragua’da ise 1937-1979 yılları arasında diktatörlük sürmüş bir Somoza ailesinden söz edebiliriz. Bu diktatörlük sürecinde Somoza ailesi ve diğer elitler ekonomik durumlarını olabildiğince iyi seviyelere taşımışlarken  Nikaragua halkı yoksullukla yüz  yüze kalmıştır. Küba devrimi sonrasında toplum nezdinde tepkilerin birleşmesi sonucu Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi (FLSN) isimli örgüt oluşturulmuş ve Somoza ailesini iktidardan indirmiştir. FLSN’nin ülkede yarattıkları değişim sürecinin dışında dikkat çekilesi gereken bir noktaları daha mevcuttur. 1990 seçimlerinde FLSN karşısında yer almış olan adayın başkan seçilmesiyle beraber, Latin Amerika’da devrimci bir gücün bulunduğu iktidarın, seçimle muhalefete devredişinin ilk örneği vuku bulmuştur.

Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi

Ekonomisinin gelişim sürecinde ihracatı gerçekleştirilen ürün bağlamında Honduras ile benzer bir profil sunan Nikaragua’da UFCO beklenildiği kadar gün ışığına çıkmamıştır (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 36-37). Bölgedeki devletler arasında en yüksek nüfusa sahip olan Guatemala ekonomik bağlamda da en büyük güç konumundadır. ABD ile ilişkileri diğerlerine kıyasla daha olumlu bir havada gerçekleşmektedir. II. Dünya Savaşı sırasında ülkede ABD üslerinin kurulmasına izin verilmiş, birçok ABD markasının ulus-piyasa içinde tekelleşmesine göz yumulmuş ve günümüzde de politikalarında destekçisi konumunda görülmektedir. Bu firmaların içerisinde Guatemala için kritik öneme sahip olan Orta Amerika Uluslararası Demiryolu Şirketi (IRCA) ülke genelinde demiryolu ağı inşası bağlamında çoğu kritik noktaların mülkiyet haklarını üzerine almıştır. Guatemala – ABD ilişkilerinin seyri, 2018 yılında Kudüs’e ABD’den sonra ilk İsrail büyükelçiliğini taşıyan ülke olması örneğinden anlaşılabilmektedir (Sputnik Türkiye, 2018). 20.yy’da net bir şekilde Guatemala yönetiminin büyük kahve yetiştiricileri, UFCO, yabancı yatırımcılar ve ABD destekli antikomünist askeri koalisyon etkisinde olduğunu söyleyebiliriz.

Guatemala Devlet Başkanı Alejandro Giammattei

Yine bu yüzyılda sürekli CIA destekli darbelere ve istikrarsızlıklara maruz kalmış Guatemala’da kendine has oluşturulmuş bir sol hareket 36 yıllık iç savaşı meydana getirmiştir. İç savaş süresince 200 binden fazla insanın katledildiği ve hükümet güçlerinin sistematik soykırımlara başvurduğu bilinmektedir. El Salvador ve Kosta Rika ikilisine bakacak olursak, ülke değerlendirmelerinde yapılan sıralamalarda farklı uçlarda duran bu iki devletin tarihsel geçmişi de tahmin edildiği üzere birbirinden farklı şekillerde cereyan etmiştir.

Nüfusları birbirine yakın olan iki devletin kişi başına düşen milli gelirdeki farklılığının temel sebebi de işte bu tarihsel geçmişin bir yansımasıdır. Öncelikle Kosta Rika’nın 20.yüzyılda yaşadığı gelişmelere baktığımızda komşularından farklı bir profil sunduğunu görmekteyiz. 1848 yılında resmen bağımsız olmuş Kosta Rika 1889’da kıtada görece en özgür seçimleri meydana getirmiştir (İNSAMER, tarih yok). Tabi ki UFCO başta olmak üzere çeşitli ABD’li firmalar ülke denkleminde önemli bir noktaya sahip olmuşlardır fakat bu süreç sonrasında yaşanan şiddet olayları daha minimal seviyelerde gerçekleşmiştir. El Salvador’da ise şiddet ve çatışma bağımsızlığından günümüze kadar devam etmiştir. Kuruluşundan hemen kısa bir süre sonra komşusu olan Honduras ve Guatemala ile savaşlara girmiş, bu savaşlardan sonra ülke içinde büyük toprak sahipleri ve köylüler arasında çatışmalarla şiddet devam etmiştir. Daima yerelden gelen isyanlar genişleyip iç çatışmalar şeklinde devam etmiştir (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018). 1945-1970 yılları El Salvador’da iç siyaset darbeler ve toplumsal kutuplaşmalar neticesinde gerçekleşmiştir. ABD destekli hükümetlerin iktidarlıklarında direkt olarak ABD desteği sağlanırken iktidarın halk üzerindeki otoritesini arttırmaya yönelik baskı hareketleri yoğunlaşmıştır.

El Salvador çeteleri

Bu süreçler yaşanırken aynı zamanda istikrarlı ve planlanmış bir ekonominin varlığından da söz edememekteyiz. 150 yıla dağılmış bir şekilde şiddete ve çatışmaya maruz kalmış El Salvador halkına karşı bir uluslararası tepkinin oluşmamış olması da ülkeyi kucağına almış dev olan ABD sebepli olmalıdır. Kosta Rika’ya dönecek olursak, daha önce bahsettiğimiz gibi El Salvador tarzı şiddete maruz kalmanın söz konusu olmayışı ABD destekli antikomünist ittifak parçası görünüyor oluşundan kaynaklanmıştır. 1949 yılında kabul edilmiş anayasanın günümüze kadar yürürlükte kalması, Kosta Rika’nın Orta Amerika devletleri arasında en istikrarlı ve demokratik devletlerden birisi yapmaktadır. Bölgedeki diğer ülkelere oranla daha neoliberal politikalara sahip Kosta Rika’nın en önemli ihracat kalemi muzdur (İNSAMER, tarih yok). El Salvador’da kahve ve şeker ihracatı üzerine kurulu bir ekonomi bulunmaktadır. Yoksulluk ve gelir eşitsizliği gibi sorunlarla mücadele etmektedir. Panama ve Belize’nin diğer devletlere oranla yönetişim süreçlerinin daha yapay bir şekilde geliştiğini görmekteyiz. Belize, Orta Amerika devletleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra 1862 yılında Birleşik Krallık kolonisi haline gelmiş ve 100 yıldan uzun bir süre koloni statüsünde devam etmiştir (Bolland, 2020). 1981 yılında nihayet bağımsızlığına kavuşsa da hala İngiliz ekolü varlığını sürdürmektedir. Commonwealth üyesi olan bu devletin yönetim şekli tıpkı Birleşik Krallık’ta olduğu gibi anayasal monarşi altında parlamenter demokrasidir.

Panama Kanalı

Nüfusu düşük, yüzölçümü ufak olmakla beraber siyasal hayatı da komşularındaki kadar hareketli olmamıştır. Panama ise kuruluşunu bir toplumsal hareketin sonucu olarak meydana gelmekten ziyade ABD çıkarları ekseninde sağlamış bir devlettir. Orta Amerika’da özgür devletler meydana gelirken Panama kendisini soyutlamış ve bir süre Kolombiya’ya bağlı kalmaya devam etmiştir.

Daima Panama Kanalı’yla birlikte anılan devletin ekonomik refahının nispeten daha iyi olmasının sebebi de bu kanaldır. 1914 yılında açılan kanal üzerinde sınırsız ABD kontrolünün sağlayan “Hay-Bunau-Varilla Kanal Anlaşması” imzalanmıştır. 1977 yılında taraflar arasında imzalanan yeni bir anlaşmada 2000 yılı itibariyle kanalın tüm haklarının Panama kontrolüne geçmesi kararlaştırılmıştır. Panama kanalından gelen gelirlerin yanında en önemli ihracat ürünlerinin başında muz bulunmaktadır (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 39-41).

Sonuç

Demokrasinin en önemli getirisi partilerin iktidarlığa seçimler neticesinde gelmesi değil, seçimler sonucunda mevcut iktidarın koltuğu bırakmasıdır. Orta Amerika’da demokratik kültürün bu şekilde gelişemediğini gördüğümüzden dolayı her zaman şaibeli iktidarlıklar ve baskın otorite ile karşılaşılmıştır. Devletlerin kimlikleri üzerinde geçmişlerinde yaşanan olayların etkisinin ne kadar ciddi olduğunu bilmekteyiz. Orta Amerika devletlerinde de olabildiğince net bir şekilde stratejik kültür ilişkisi karşımıza çıkmıştır. 20.yüzyılı kanlı geçen bu coğrafyanın stratejik öneminin farkına varılmasıyla yaşanan gelişmelerin dikkatle takip edildiğini görmekteyiz. Çin dış politikasında az gelişmiş devletlere yönelik ilişkileri genişletme yönündeki karar mekanizmalarının yavaş yavaş Orta Amerika’yı da dikkate aldığını görüp, gelecekte daha yoğun ikili ilişkilerin gerçekleşeceğini tahmin edebiliriz. Asıl problem, bölgeyi neredeyse 200 yıldır idaresi altında gören ABD’nin bu gelişmeler karşısında nasıl bir tepki göstereceğidir.

[irp posts=”28947″ name=”Panama Kanalı’nın Tarihi ve Stratejik Önemi”]

Semih Çinkılınç

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Atvur, S. (2018). Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (s. 25-47). Nobel Akademik Yayıncılık.

Atvur, S. (2018). Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 1 (s. 25-47). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Bolland, O. N. (2020). Britannica. Belize: https://www.britannica.com/place/Belize adresinden alındı

İNSAMER. (tarih yok). Kosta Rika: https://insamer.com/tr/kosta-rika_2216.html adresinden alındı

Moncada, J. R. (2020). Britannica. Honduras; History, Geography, & Culture: https://www.britannica.com/place/Honduras/The-people#ref40957 adresinden alındı

Sputnik Türkiye. (2018, Mayıs 16). 70 Yıl Sonra Yine ‘İkinci’: Guatemala’dan Kudüs Adımı : https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201805161033467044-guatemaladan-kudus-karari/ adresinden alındı

The Worldbank. (2019). https://data.worldbank.org/country/honduras adresinden alındı

The Worldbank. (2019). https://data.worldbank.org/country/nicaragua adresinden alındı

U.S Trade Representative. (2020). CAFTA-DR (Dominican Republic-Central America FTA): https://ustr.gov/trade-agreements/free-trade-agreements/cafta-dr-dominican-republic-central-america-fta adresinden alındı

Uçarol, R. (2015). Siyasi Tarih (Cilt I). İstanbul: Der Yayınları.
[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın Bağımsızlık Mücadelesi

2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ‘decolonization’ (sömürgeleri serbest bırakma) sürecinden itibaren dünyada farklı ülkelerin yükseldiğini görüyoruz. Özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesiyle bu tür ülkeler kapitalist ekonomi ve barış ortamıyla hızlı bir yükselişe geçti. Bu makalede dünyada potansiyel güç olarak görülen, yüksek ve dinamik nufüslara ev sahipliği yapan Latin Amerika ülkelerinin kolonizasyon ve bağımsızlık süreçlerini inceleyeceğiz.

1492 yılından itibaren büyük ivme yakalayarak önce ‘Reconquista’ (yeniden fetih) hareketi ile Müslümanları İberya’dan atmış olan Kastilyalılar, ‘Iberian Marriage’ (İberya Birleşmesi) ile Aragon krallığıyla evlilik yoluyla birleşerek iç sorunları hallettiler ve İspanya Krallığı’nı kurdular. Bundan sonraki süreçte ise Amerika kıtasında hızlı ve acımasız bir kolonizasyon sürecine giriştiler. Bu kolonizasyon süreci ülkeye büyük zenginlik getirmiştir. İleriki zamandalarda da Portekiz tahtını ele geçirerek dönemin en büyük güçlerinden biri olmuşlardır.

1598 yılında İspanya-Portekiz Krallığı

16.yüzyılda İspanyollar Yeni Dünya üzerinde büyük koloniler kurmuşlardır. Fakat bu koloniler anakaraya uzak olduğundan güçlü bir otorite tarafından yönetilemiyordu. Bunun üzerine İspanyol Krallar koloniler üzerinde merkeziyetçi bir anlayış yaymaya çalıştı ki buda toprakların valiler, fatihler (Conquistador) üzerinden Kral’a bağlanması demekti. Yeni İspanya, Peru, Yeni Granada, La Plata gibi koloniler kuruldu ve bunlar valiler aracılığıyla yönetildi. Yerliler Konsili [i] adı verilen sistem ile valilikler üzerinde kontroller sağlandı, fakat İspanyol Amerikası’nda hiçbir zaman anakaradaki gibi güçlü bir yönetim sağlanamamıştır. Ayrıca ‘Encomiendo’ sistemi yüzünden topraklardaki verimlilik ve iş gücü seviyesi yüksek derecede bir kar getirememiştir. Bu sistem yerlilerin başkaldırısını tamamen engellemek, Hristiyanlığı yaymak ve köleler aracılığıyla yeraltı kaynakları sömürmeye dayalı bir sistemdir. Bu sistemden dolayı cezalar ve katliamlar o kadar artmıştır ki, öteki sömürgeci devletler bile bu sistemi zamanla eleştirmeye başlamışlardır. Kral tarafından köleliğin yasaklanmasına ilişkin kanunlar getirilse de bunlar Amerika’da görevli yöneticilerin çıkarlarına ters düşmektedir. Bu yüzden aradaki emir-itaat komutasında sıkıntı yaşanmış, coğrafi olarak uzakta olmalarından kaynaklı, yerel yöneticiler bölgede yüksek otonomi ile kendilerine buyruk yönetmişlerdir.

Latin Amerika’nın ilk gerilla lideri Kasik Hatuey’in hikayesi bu sistemi çok iyi anlatır. Hatuey, her ne kadar ilkel silahlarla da olsa İspanyollara karşı savaşan bir yerlidir. İspanyolların neler yaptığını ve ne kadar acımasız olduğunu iyi bilen bu önder, en sonunda yakalanır ve kazığa bağlanır. Ölümü sırasında yanına gelen bir papaz, eğer Hristiyan olursa tanrının onu bağışlayacağını ve cennete gidebileceğini söyler. Hatuey, bu teklife karşın bütün İspanyolların cennete gidip gitmediğini sorar. Papaz ise, ‘Evet, cennetin kapıları iyi İspanyollara açıktır’ der. Bunun üzerinde Kasik Hatuey şöyle cevap verir: ‘O zaman ben cehenneme gideyim, çünkü cennette İspanyollarla karşılaşmak istemiyorum’.

Esir alınan köleler

Bu yöntemler ve İspanya’nın Avrupa’daki güç kaybedişiyle Latin Amerika’daki feodal beyler 19.yüzyıla doğru güçlerini kaybettiler. Sebeplerinden bazıları yerlilere yönelik kötü uygulamalar, kölelik sistemi, muhalefetin asla sesini duyuramaması, hiçbir hak ve hukukun göz önüne alınmamasıdır ki bu 19.yüzyılda direniş hareketlerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bunun bir sebebi de 1808’den itibaren Portekiz ve İspanya’nın Fransız işgaline uğramasıydı. Bir bakıma Fransız kuklası haline getirilen İspanya’nın güçsüzlüğü, 18.yüzyıl ile birlikte yayılan liberal ve milliyetçi fikirler, ‘kreol’ denilen yerli halkla karışmış İspanyolların isyanlarıyla daha da kötüye sürüklendi.

Amerika’daki koloni devletleri (1794)

Buradaki önemli aktörümüz olan ‘Simon Bolivar’, Latin Amerika’nın özgürlüğüne kavuşmasında büyük bir roldür. Simon Bolivar, Bolivar’da varlıklı bir kreol ailesinden gelmekteydi ve eğitim için Avrupa’ya gitmişti. Döndüğünde ise bağımsızlık mücadelesine girişti ve Latin Amerika’nın birliğini sağlamaya çalıştı. O zamanlarda İspanya, Napoleon’un kardeşi Joseph Bonapart tarafından yönetiliyordu. Bonapart, kolonilerin vergilerini ödemeye devam etmesini isteyince, zaten yüksek otonomiyle yönetilen koloniler bağlılıklarını reddedip kreol cuntaları oluşturmaya başladı. Aynı şekilde, İspanya’da da Fransız yönetimine karşı cuntular oluşturulmuştu. Cuntaların kurulması, Latin Amerika’da bağımsızlığın ilk adımlarıdır.

Büyük Kolombiya Devlet Başkanı Simon Bolivar

Venezüella, bağımsızlık olarak en erken olgunlaşan ülkelerden biri olarak, 1821 yılında İspanya’dan resmi olarak ayrılan ilk ülke olmuştur. Bu bağımsızlık hareketinde rol oynayan iki önemli isim ise Francisco Miranda ve Simon Bolivar’dır. Fakat buradaki sorunlardan biri Venezüella’da yaşayan Karakaslı elitlerdir ki , onlar bağımsızlıktan çok geçici bir cuntanın kurulmasından yanaydılar. Çünkü isyan İspanya’ya karşı değil, Joseph’e yani Fransa’ya karşıydı. Bu karmaşıklık yüzünden tam bir bağımsızlıktan çok geçici bir bağımsızlık söz konusuydu. Fakat bu hareketin başlamasıyla birlikte kölelik kaldırıldı, yerliler vergi ödemekten muaf bırakıldı, ticaret engelleri kaldırıldı , ABD ve İngiltere’ye elçiler gönderildi. Bir süre bağımsız kalan cuntalar, bağımsızlarını tam olarak eline almak istedi ve Fransa’ya karşı başlayan isyan İspanya’ya karşı olan bir bağımsızlık savaşına dönüştü.

Bağımsızlık hareketleri Venezüella’da başlayıp tüm Latin Amerika’ya yayıldı ve Bolivar’ın önderliğinde 6 bağımsız ülke (Venezüella, Kolombiya, Panama, Ekvador, Peru ve Bolivya) ortaya çıktı. Venezülla bağımsızlık yolunda giden ilk ülke olarak 1811’de tam bağımsızlığı ilan etse de, ülkede çıkan iç savaşta yenilince Venezüella tekrar İspanya’ya bağlandı. Önemli komutan Miranda ise hapse atıldı.

Fakat Bolivar bu teslim olmayı kabul etmeyip ‘Cartagena Manifestosu’nu yayınladı ve tüm Latin Amerika sömürgelerini bağımsızlık hareketine çağırdı. Ardından 15 Temmuz 1813’te Trujillo’da ünlü kararnamesini yayınladı. Bu kararname İspanyollar ve Amerikalıları birbirinden ayırıyor, İspanyolları işgalci olarak gösteriyor ve yeni bir Amerikalı ulus kimliği yaratmaya çalışıyordu.

‘Admirable Campaign’ olarak adlandırdığı mücadelesinde her ne kadar iyi savaşsa da, İspanyol tarafında hala Yerli Amerikalılar Simon Bolivar’a karşı savaşıyordu. Ona göre ‘Amerikan kanı Amerikalılar tarafından dökülüyordu’. Venezüella’nın başkenti olan Karakas’ın düşmesiyle birlikte, Bolivar Jamaika’ya sığınmak zorunda kaldı. Oradan Haiti’ye geçip asker takviyesi alınca tekrar Venezüella’ya yürüdü, büyük savaşlar kazandı ve Kolombiya’ya geçti. Kolombiya’da İspanyol Kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 1819’da Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurdu ve Başkan seçildi.

1824’e kadar fiilen devam eden savaş sonucu Latin Amerika’nın özgürlüğü sağlandı ve İspanya kıtadan atıldı. Karayipler’e çekilen İspanyollar, 1899 Paris Antlaşması ile son kalan kıta toprağınıda ABD’ye vermiş bulunmaktaydı.

Büyük Kolombiya Cumhuriyeti Sınırları

Bu bağımsızlık mücadelesinde Avrupa’da da etkili olan liberalizm ve milliyetçilik akımları önemli rol oynamıştır. Simon Bolivar eğitim sürecinde gördüğü fikirleri Latin Amerika’da yaymaya çalışmıştır. Büyük mücadeleyi başlatan bu lider, Amerikalı ve Afrikalı tüm sömürge ülkelerine örnek olmuştur. Fakat sürecin sonunda Simon Bolivar’ın tasarladığı bir ulus kimliği oluşturulamamış, eşit ve milli bir yapıdan uzak, uzun bir süre daha çalkanlıtı zamanlar geçirecek olan fakat en azından bağımsız bir Amerika kıtası ortaya çıkmıştır.

Sonuç

Doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Latin Amerika kendini daha yeni yeni toparlıyor diyebiliriz. 20.yüzyılda birçok darbe, savaş ve isyanla anılsada, 21.yüzyılın başlangıcından itibaren toparlanma sürecine girdiler. Uzun yıllar ‘ABD’nin arka bahçesi’ olarak görülen bu devletler kaynak ve nüfus açısından oldukça yeterli durumdalar. Fakat uzun yıllar koloni olarak yönetilen bu ülkeler, zamanında Simon Bolivar’ın uğraştığı sorunla hala uğraşıyorlar: Siyasi bütünlük. Kıtanın neredeyse her ülkesinde siyasi problemler, yozlaşma ve eşitsizlik hakim. Sömürge kültürü peşlerini bırakmıyor ve kaostan çıkamıyorlar. Özellikle Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’da 2010’dan beri süre gelen bir istikrar sorunu var ve bu sorun Başkan Jair Bolsonaro ile çözülebilecek gibi görünmüyor. Aynı şekilde Venezüella ekonomik ambargo ve siyasi sıkıntılar ile boğuşuyor. Zamanında sık sık Türkiye ile karşılaştırılan Meksika ise, ekonomik olarak idare etsede ülkedeki kartelerin etkisi ve ABD ile yaşadığı zira ekonomik zira siyasal sorunlar yüzünden bir türlü ayağa kalkamıyor. Bu kadar büyük kaynak ve potansiyele sahip kıta, ileride eğer bu sorunları aşabilirse gelecek dünyada büyük bir güç olarak ortaya çıkabilir. Fakat en azından yakın tarih için daha Latin Amerika’yı bekleyen birçok sorun var…

Bir Bulgar Propangası. Sam Amca(ABD) Latin Amerika’yı boğuyor.

Emre Güngör

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://sahipkiran.org/2015/02/21/latin-amerika-bagimsizlik-sureci/

https://www.academia.edu/2541497/Latin_Amerikada_İspanyol_Sömürgeciliği_ve_Simon_Bolivarın_Bağımsızlık_Mücadelesi?auto=download

https://www.yenisafak.com/yazidizileri/latin-amerikanin-yukselisi-578516

https://www.hurriyet.com.tr/yerlilerin-gozyaslari-16571122

https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/simon-bolivar

https://www.dusuncemektebi.com/d/171327/ispanyol-bir-papazin-gozunden-avrupalilarin-karanlik-yuzu

https://www.zaviyesohbetleri.com/yerlilerin-gozyaslari-kuba-adasi.html

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Türkiye – Latin Amerika İlişkileri: Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi Faaliyetleri Kapsamında Bir Değerlendirme

21. yüzyıl, küreselleşme sürecinin de etkisiyle birlikte iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin sayesinde, ülkeler arasındaki mesafelerin en aza indiği, hem ekonomik hem sosyokültürel açıdan sınırların mümkün olduğunca yapaylaştığı bir dönemdir. Böyle bir dönemde devletler, diğer devletlerle olan ilişkilerini geliştirmek amacıyla yumuşak güç araçlarına yönelmiş ve bu araçların kullanımı doğrultusunda dış politikalarını şekillendirmeye başlamıştır. Yumuşak gücün kullanılması hususunda devletler tarafından sıklıkla tercih edilen yöntem kamu diplomasisi faaliyetleridir. 21. yüzyılın uluslararası sisteminde 425 milyonluk nüfusu, 19 milyon kilometre karelik yüzölçümü ve bazı siyasi istikrarsızlıklarına rağmen Latin Amerika bölgesi, her geçen gün büyüyen ekonomik potansiyeli ile birlikte karşımıza önemli bir aktör olarak çıkmaktadır.

Böyle bir aktörle ticari, ekonomik, kültürel ilişkiler geliştirmek Türkiye açısından büyük bir önem arz etmektedir. Türk dış politikasında uzun süre mesafeler bahane edilerek göz ardı edilen Latin Amerika bölgesi için 21. yüzyılda “küresel aktör” olma iddiasıyla uluslararası sistemde yer edinmek isteyen Türkiye’nin artık böyle bir lüksünün bulunmadığı açıkça ortadadır. Bu doğrultuda Türkiye, özellikle son 20 yılda, Latin Amerika’yla olan ilişkilerini geliştirmek için faaliyetlere başlamış ve daha aktif bir politika izlemeye yönelmiştir. İlk kez Joseph S. Nye tarafından ortaya atılan bir kavram olarak yumuşak güç, herhangi açık bir tehdit veya değiş tokuş olmaksızın, başkalarının davranışını ikna veya cazibe ile belirleme gücü anlamına gelmektedir (Nye, 2004). Yumuşak gücün uygulanması da kamu diplomasisi faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi ile mümkün olmaktadır. Yani kamu diplomasisi, yumuşak güç araçları tarafından uygulanan, kamuoyuna ve sivil topluma dayalı yeni bir diplomasi sanatıdır. Bu doğrultuda Türkiye, Latin Amerika ülkeleri üzerinde kamu diplomasisinin alt dalları olan insani yardım diplomasisi, kültürel diplomasi, eğitim diplomasisi, diaspora diplomasisi, dini diplomasi faaliyetleri yürütmektedir. İnsani yardım diplomasisi denildiğinde Türkiye’nin en önde gelen kurumlarından biri olan T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın faaliyetlerini incelemek yerinde olacaktır.

Türkiye’nin uluslararası arenada ortaya atmış olduğu “donör ülke” olma iddiası neticesinde, özellikle son on yılda faaliyetlerine hız kazandıran TİKA, Latin Amerika bölgesinde 2014’te Meksika’da Mexico City, 2015’te Kolombiya’da Bogota’da açılışı gerçekleştirilen program koordinasyon ofisleri aracılığıyla insani yardım faaliyetlerini yürütmektedir. Kolombiya’daki ofisin açılmasından sonra TİKA, bölgede eğitim, sağlık, alt yapı ve insani yardım konularında aktif olarak görev almaya başlamıştır. TİKA tarafından yayınlanan habere göre, 2008-2018 yılları arasında Latin Amerika’da başta eğitim, sağlık, tarım ve altyapı olmak üzere toplam 172 proje ve faaliyet gerçekleştirilmiştir [1].

2019 yılı faaliyet raporu incelendiğinde eğitim alanında Uruguay’daki Escuela de Roosevelt Engelli Okulu’na araç temini yapıldığı; sağlık alanında Türkiye – Meksika Dostluğu Sağlık Merkezi’nin inşasının tamamlandığı; idari ve sivil altyapıların geliştirilmesi hususunda Meksika – Türkiye Dostluğu Halk Kütüphanesi’nin donatımının yapıldığı; acil ve insani yardım alanında Kolombiya’da yaşanan sel felaketi sonrası selzedelere insani yardımda bulunulduğu görülmektedir [2]. 2020 yılında dünya genelinde yaşanan ve ağır kayıplara yol açan COVID-19 salgını sırasında Türkiye dünyanın dört bir ucuna yardım eli uzatmış, bu doğrultuda Latin Amerika ülkelerine de çeşitli yardımlarda bulunmuştur. TİKA, Kolombiya’da salgından en çok etkilenen şehir olan başkent Bogota’da, şehirdeki hastanelerin acil bakım ve düşük-orta düzeyli hastalarını tedavi etmek üzere kurulan geçici bakım hastanesine 250 yatak seti temin etmiş, Quibdó şehrinde San Francisco de Asís ESE Hastanesi’nde kullanılacak solunum cihazları sayesinde bölgede salgından etkilenen yoğun bakım hastalarına tedavi imkânı sunulmasını sağlamıştır [3].

Kültür ve eğitim diplomasisi alanında Türk kamu diplomasisinin en önemli uygulayıcılarından biri şüphesiz Yunus Emre Enstitüsü’dür. 2009 yılında faaliyetlerine başlayan Yunus Emre Enstitüsü’nün yurt dışında 58 adet kültür merkezi bulunmaktadır. Bu merkezlerde verilen Türkçe eğitiminin yanı sıra, farklı ülkelerdeki eğitim kurumlarıyla yapılan iş birlikleri ile Türkoloji bölümleri ve Türkçe öğretimi desteklenmektedir. 2016 yılı itibariyle Latin Amerika’daki ilk merkezini Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde açan YEE, Kurban Bayramı’nda Latin Amerika’nın ilk camisi Mesquita Brasil’de Müslüman cemaatle bayramlaşma konuşması yapılması, 2016’da Rio de Janerio’da gerçekleştirilen yaz olimpiyatlarında ilk kez stand açılarak Türkiye ve YEE promosyon ürünlerinin Brezilya halkı ile paylaşılması, Sao Paulo Başkonsolosluğu, THY ve YEE işbirliğinde, Pera-Esamble konserinin düzenlenmesi ve Brezilya’da Piri Reis ile ilgili bir sempozyum ve resim sergisi organizasyonun yapılması gibi pek çok faaliyeti gerçekleştirmiştir [4].

Aynı zamanda Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın Türkiye Bursları kapsamında pek çok Latin Amerikalı öğrenci, Türkiye’deki üniversitelerde lisans ve lisansüstü öğrenim görme fırsatı yakalamaktadır. Aynı zamanda, henüz devlet eliyle başlatılan bir girişim olmasa da, kültürel etkileşim hususunda Türk dizilerinin Latin Amerika’da artan popülerliği ve izlenme oranlarında yaşanılan inanılmaz artış, Türk kültürünün ve dilinin Latin Amerika halkları tarafından benimsenmesine ve ilgi duyulmaya başlanmasına yol açmaktadır. Latin Amerika’da Türk dizilerinin bu kadar çok izlenmesinin nedeni olarak sosyal yapının benzerliği ve Türkiye’nin doğu – batı sentezini en iyi yansıtan ülkelerden birisi olması verilebilir. Paraguay’da Registro Del Estado Civil adlı nüfus müdürlüğü, ailelerin yeni doğan çocuklarına Şehrazad, Kerim, Kemal, Devran ve Mustafa gibi isimlerin verdiğini açıklamıştır [5]. TRT Español’un kurulması ve  2017 yılında Anadolu Ajansı’nın 13. yayın dili olarak Kolombiya’nın başkenti Bogota’da düzenlenen resmi tören sonrası İspanyolca yayına başlaması Türkiye’nin tanıtımı ve Latin Amerika halklarının bilgilendirilmesi hususunda büyük önem arz etmektedir [6].

Son olarak Türk Hava Yolları, Latin Amerika ile ilişkilerin geliştirilmesi konusuna bir engel olarak görülen mesafelerin kısaltılmasını sağlamış, Türkiye’den Latin Amerika’ya ilk direkt uçuş 2008’de Brezilya’nın Sao Paulo kentine düzenlenmiştir. Günümüzde Kolombiya’nın Bogota, Küba’dan Havana, Arjantin’de Buenos Aires, Brezilya’da Sao Paulo ve Venezuela’dan Karakas, Panama ve Meksika’ya seferler düzenlenmektedir. Türkiye’nin Latin Amerika ile hali hazırda gelişmekte olan ilişkilerini derinleştirmesi ve stratejik ortaklık seviyesine getirmesi, ortaya atılan “küresel aktör” olma iddiasının gerçekleştirilmesi yolunda büyük bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda Türkiye sahip olduğu imkanları ve yumuşak gücü en etkili şekilde kullanmalı, Türkiye markasının uluslararası sistemde oturması için kamu diplomasisi faaliyetlerini etkin şekilde uygulamaya devam etmelidir.

[irp posts=”27829″ name=”Latin Amerika’nın Bağımsızlık Mücadelesi”]

 Ezgi Kurtcu 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.tika.gov.tr/tr/haber/TİKA,%20Latin%20Amerika%27da%2010%20Yılda%20172%20Proje%20ve%20Faaliyet%20Gerçekleştirdi-49133
[2] https://www.tika.gov.tr/upload/2020/06/FAALİYET%20RAPORU%20İNGİLİZCE/TIKAFaaliyet2019ENGWebKapakli.pdfv
[3] https://www.tika.gov.tr/tr/haber/tika_dan_kolombiya%27da_kovid_19_salgini_ile_mucadeleye_destek-59563
[4] https://www.yee.org.tr/tr/haber/yunus-emre-enstitusu-brezilyada-faaliyetlerine-basladi
[5] https://www.yenisafak.com/dunya/paraguayda-turk-dizileri-rekor-kiriyor-cocuklarina-turkce-isimler-veriyorlar-3568127
[6] https://www.aa.com.tr/tr/kurumsal-haberler/anadolu-ajansi-ispanyolca-yayina-resmen-basladi/949214
[7] Nye, J. S. (2020). Yumuşak Güç (Çev. R. İnan Aydın). Ankara: BB101 Yayınları. (orijinal yayın tarihi, 2004)
[8] Ozkan, Mehmet. (2018). Turkiye – Latin Amerika Iliskileri Uzerine Notlar. Dis Politika. 1. 97-106.
[9] T.C. Dışişleri Bakanlığı. Türkiye´nin Latin Amerika ve Karayiplere Yönelik Politikası ve Bölge Ülkeleri ile İlişkileri. Erişim adresi: http://www.mfa.gov.tr/i_-turkiye_nin-latin-amerika-ve-karayiplere-yonelik-politikasi-ve-bolge-ulkeleri-ile-iliskileri.tr.mfa
[/vc_toggle]

Kitlesel Yahudi Göçleri ve Filistin

İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Holokost (Yahudi Soykırımı) sonucu Filistin’e yönelik Yahudi göçünde büyük artış görüldü. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un adını taşıyan “Balfour Deklarasyonu” ile Yahudilerin resmi olarak Filistin’e göçünün önü açıldı. Ancak bölgedeki Arap nüfusun yoğunluğu ve göç eden Yahudiler ile Araplar arasında yaşanan çatışmalar, Avrupa’dan göç etmesi için teşvik edilen Yahudilerde bölgeye karşı güvenlik kaygısı uyandırdı. Verilen tüm teşviklere karşın bölgeye istenen göç yeterli değildi.

Arthur Balfour, deklarasyonu Siyonizmin lideri konumundaki Rothschild Hanedanına sunmuştu. Siyonizm, Yahudilerin geldikleri topraklar olan Yerüşalim (Kudüs) ve çevresinde 1900 yıl aradan sonra tekrar bir araya toplayıp bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan sosyopolitik bir harekettir. Kökenleri daha eskiye dayanmakla birlikte, hareket resmî olarak Avusturya doğumlu Yahudi gazeteci Theodor Herzl tarafından 19. yüzyıl sonunda kurulmuştur.[1] Balfour, deklarasyon mektubunda Rothschild’e İngiltere’nin Filistin’de bağımsız bir yahudi devleti kurulması için gerekli siyasi desteği vereceğini söylemiştir. Ünlü siyonist gazeteci/avukat Theodor Herzl, Kuzey Afrika’da bağımsız bir Yahudi devleti kurma girişiminde bulunsa da bu durum gerçekleşmemiştir. Tevrat’ta yer alan vaad edilmiş topraklar meselesi nedeniyle o dönem Filistin’i elinde tutan Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşma yoluna gitmeyi tercih eden Herzl, Sultan II. Abdülhamid ile görüşmüş, Filistin’den para karşılığı toprak satın almayı ve o dönem iflas eden Osmanlı maliyesini kurtarmayı teklif etmiş ancak Herzl’ın bu teklifi II. Abdülhamid tarafından kesin bir dille reddedilmiştir. İsrail topraklarına Aliyah (göç) Yahudi ibadetlerinde daima tekrarlanan bir konudur. Diaspora’da yaşamayı reddetmek, Siyonizmin merkezinde yer alır.[2]

Theodor Herzl

Yahudiler, tarihleri boyunca gerek anavatanlarından gerekse daha sonra üzerinde yaşadıkları birçok defa bölgelerden doğrudan ya da dolaylı olarak çıkarılmışlardır. Hem göçmen hem de mülteci olarak yaşadıkları bu deneyim, Yahudi kimliğini ve dini uygulamalarını birçok yönden şekillendirmiş, bu yüzden de zorunlu göç Yahudilerin tarihinde önemli bir unsur olmuştur.[3] Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların ortak atası kabul edilen İbrahim Peygamber, Keldanilerin yaşadığı Ur’dan Keenan ülkesine gelen bir göçmendi.[4] İsrailoğulları için Tevrat’ın bir parçası olan Çıkış kitabında da antik Mısır’dan çıkış anlatılır. Keenan’da kurulan İsrail Krallığı’nın sakinleri Asurlular tarafından bölgeden sürüldü. Tüm dünyaya dağıtılan Yahudiler, Ahameniş İmparatoru Büyük Kiros döneminde geri döndüler. Ancak dönemin egemen gücü Roma İmparatorluğu bölgedeki Yahudileri tekrar bölgeden sürdü.[5] Yahudi diasporasının Roma İmparatorluğu döneminde başlayan 2.000 yıllık dağılışı başlamıştır. Bu dönemde, Yahudiler Roma topraklarının dört bir yanına dağılmışlar, bir bölgeden diğerine sürülmüş, dinlerini özgürce uygulayacak kadar serbest yaşayabildikleri yerlere yerleşmişlerdir. Diaspora süresince, Yahudi yaşamının merkezi Babil’den İber Yarımadası’ na, buradan Polonya’ya, Amerika Birleşik Devletleri’ne[6] ve Siyonizm sonucunda da İsrail’e kaymıştır.[7]

1492 yılında İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’nin son temsilcisi olan Gırnata (Granada) Emirliği’nin yıkılması sonucu İber’deki Yahudiler Elhamra Kararnamesi ile İspanya’dan kovuldular. Yahudilere yeniden göç yolu gözükmüştü.

Sefarad Yahudileri

Yahudiler Avrupa’ya ve Osmanlı’ya göç ettiler. Dönemin Osmanlı padişahı II. Bayezid gelen Yahudileri büyük bir konukseverlikle Osmanlı ülkesine kabul etti. İspanya’dan çıkarılan Yahudiler, literatürde Sefarad Yahudileri olarak geçmektedir. Roma-Yahudi Savaşları sonucu yine Romalılar tarafından Keenan diyarından kovulan Yahudilere ise Aşkenaz Yahudileri denir. Mizrahi Yahudileri ise bir diğer Yahudi koludur. Mizrahiler doğu ülkelerindeki Yahudiler için kullanılmıştır. Bugün İsrail’in yönetiminde hem nüfuz hem de nüfus bakımından Aşkenazlar ön plandadır.

1914’te patlak veren I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefiklerinin mağlubiyeti ile sonuçlandı. Alman siyasi ideologları savaşı kaybetmenin faturasını Yahudilere çıkardılar. Bunlardan birisi de Adolf Hitler’in akıl hocası olarak bilinen Anton Drexler’di. 1919 yılında arkadaşı Karl Herrer birlikte antisemitist bir program ile Alman İşçi Partisi’ni kuran Drexler propaganda faaliyetlerini Alman aşırı sağını memnun etme üzerine kurdu. Hitler ise askeri istihbarat adına Drexler’in partisine sızdı. Antisemitizmin revaçta olduğu dönemlerde Hitler Yahudiler hakkındaki görüşünü şöyle açıklıyordu; Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir antisemitist olmaya karar verdim. Almanya’daki siyasi atmosfer Hitler’in yükselişine çok uygundu. Nazi Partisi, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Almanya’da aktif olan aşırı sağ siyasi partiden birisiydi.[8] Parti, Weimar Cumhuriyeti’nin kaldırılmasını, Versailles Antlaşması’nın şartlarının reddini, radikal antisemitizmi ve anti-Bolşevizmi savunuyordu[9]. Güçlü bir merkezi hükümet, Germen halkları için artan bir Lebensraum (yaşam alanı), ırka dayalı bir Volksgemeinschaft (halk topluluğu) oluşumu ve Yahudilere karşı ırksal temizlik vaat ettiler.[10]Yoğun propagandalar sonucu 1933 yılında meşru yollarla iktidara gelen Hitler artık Alman III. Reich’ın (imparatorluk) tek ve tartışmasız lideriydi.

Anton Drexler (sol baştan ikinci)

1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması Almanya’da büyük tepkiye yol açmış ve “ihanet” olarak kabul edilmiştir. Birçok tarihçi Almanya’da 1920’lerde yaşanan ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa, Nazi Partisi’nin iktidara gelişini sebep olarak kabul ederler. Ve II. Dünya Savaşı’na nihai olarak Versay Antlaşması’nın neden olduğu düşüncesindedirler.

Eylül 1939’da Polonya’ya saldıran Almanya yeniden bir dünya savaşı başlattı. İlk hedef Almanya ile Doğu Prusya’yı birbirinden ayıran Versay Antlaşması ile Polonya’ya verilen Danzig Koridoru’ydu. Kısa sürede Avrupa’ya hakim olan Nazileri işgal ettiği ülkelerdeki Yahudileri toplama kamplarına gönderiyordu. Yahudiler dışında savaş esirleri, komünistler, siyasi suçlular, Nazi karşıtları da toplama kamplarındaki yerlerini alıyordu. Toplama kampları fikri 1935 yılında Nürnberg Yasaları ile ortaya çıktı. Alınan kararlara göre Yahudilere Alman İmparatorluğu’nda yaşam hakkı ve vatandaşlık derecelendirilmiş bir şekilde ilan edildi. Savaş sırasında Almanya’nın müttefikleri olan Mihver Devletler de Nürnberg Yasalarının versiyonlarını çıkardılar. Faşist İtalya 1938’de, Yahudileri vatandaşlıktan çıkaran ve Yahudi ve Yahudi olmayan İtalyanlar arasındaki cinsel ilişkileri ve evlilikleri yasaklayan İtalyan ırk yasalarını ve Irk Manifestosu’nu kabul etti.

–Macaristan, 28 Mayıs 1938 ve 5 Mayıs 1939’da Yahudilerin çeşitli meslekleri yapmasını yasaklayan kanunlar çıkardı. Ağustos 1941’de çıkan diğer bir kanun, Yahudileri en az iki Yahudi büyükanne ve büyükbabası olan herkes olarak tanımladı ve Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasındaki cinsel ilişkiyi veya evlilikleri yasakladı.

–1940’ta Romanya’daki iktidardaki Demir Muhafızlar, Rumen Yahudilerinin hukuki durumunu tanımlayan bir yasa çıkardı.

-1941’de Codex Judaicus Slovakya’da yürürlüğe girdi.

-1941’de Bulgaristan, Ulusun Korunması Yasasını çıkardı.

–1941’de Hırvatistan’da Yahudileri tanımlayan ve bazı yasaklar getiren bir kanun çıkarıldı.

-Japonya İmparatorluğu herhangi bir yasa taslağı hazırlamamış veya onaylamamış olsa da, Singapur’un Japon işgali sırasında Singapurlu Yahudileri ve Endonezyalı Yahudileri toplama kamplarına yerleştirmeleri konusunda Alman hükümeti tarafında baskı gördüler.[11]

1. Dünya Savaşı sırasında Müttefik ordularında savaşan Yahudilerin sayısının %40’ı Kızıl Ordu’da olmak üzere, 1,4 milyon olduğu tahmin edilmektedir.[12] Savaşın sonlarına doğru Yahudilere karşı soykırım süreci artarak devam etti. Toplandıkları mahalle gettolarında yakalarına asılan sarı yıldız ile gezmeye mecbur bırakılan Yahudiler aynı zamanda Alman savaş makinesini beslemek adına zorla askeri fabrikalarda çalıştırılıyorlardı. Resmi olmayan rakamlara göre 60 milyon insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı 1945 yılında bitti. Artık yeni bir döneme giriliyordu. Dünya iki kutup halini almıştı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, Fransızların Tuhaf Savaş adını verdiği bu ölüm kalım mücadelesinden süper güç olarak çıktılar. 1917 yılındaki Balfour Deklarasyonu ilan edileli 30 yıla yakın bir süre geçmişti. Savaşın etkisiyle Avrupa’dan kaçan Yahudiler Filistin’e akmaya devam ediyordu. Nihayet 14 Mayıs 1948’de David Ben Gurion öncülüğünde Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi İsrail Devleti’ni resmen kurulduğunu ilan etti. İlk İsrail başbakanı olan David Ben Gurion 1912 yılında 8 ayda Türkçe öğrendikten sonra İstanbul’a taşınmış ve İstanbul Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüştür.[13] İsrail Devleti’nin ilanıyla dünyanın dört bir yanından gelen Yahudiler Filistin topraklarına yerleştiler.

David Ben Gurion

Sonuç

Bir oldu bittiyle Filistin üzerinde ilan edilen bu yeni devlet, kurulduğu günden bugüne bölgedeki Araplar ile ardı arkası kesilmeyen  kriz, çatışma hatta savaşlar yaşamıştır. 1948 Savaşları, 1967 Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşları’ndan galip ayrılan İsrail bölgedeki gücünü pekiştirmiştir. Bu başarıların arkasında elbette çift kutuplu dünyanın hakim gücü ABD’nin İsrail’e karşı sınırsız askeri, ekonomik ve siyasi desteği bulunmaktadır. 45. ABD Başkanı Donald Trump biraz daha ileriye giderek İsrail’in başkentini Kudüs olarak tanımış Amerikan Elçiliği Kudüs’e nakledilmiştir. Avrupa Birliği ise bu kararı tanımamıştır. İsrail, Filistinlilerle iyi geçinmek için gereken adımları atmaktan ise kaçınmaktadır. 1993 Oslo I Antlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la anlaşmaya varan Başbakan İzak Rabin, Filistinliler için başlangıçta olumlu adımlar atsa da ömrü yetmedi. Çünkü Başbakan Rabin aşırıcı bir Yahudi tarafından suikaste uğradı. Hükümet Başkanı olarak elini taşın altına koyan Rabin, hesap edemediği gelişmeler nedeniyle hayatından oldu ve olumlu gidişat kesintiye uğradı. Günümüzde yaşanan İsrail-Hamas çatışmaları bölgedeki istikrarsızlığı artırmaktadır. Hamas’ın silahlı kanadı El- Kassam Tugayları ise İsrail saldırılarına füzelerle karşılık vermektedir.

Tabiki de bu füzeler İsrail’e çoğunlukla ulaşmıyor. Çünkü İsrail hava savunma sistemi nam-ı değer Demir Kubbe (Iron Dome) bu füzeleri havada iken imha etmektedir. Demir Kubbe’nin başarı oranı ise yetkililere göre yüzde 90 civarındadır. Çatışma ve istikrarsızlığın neticesinde milyonlarca Filistinli yerlerinden edilmiş, tepeden inme bir şekilde topraklarına gelen Yahudi yerleşimciler nedeniyle başka ülkelere iltica etmiştir. Günümüzde çoğunluğu Lübnan, Ürdün gibi ülkelerde olmak üzere milyonlarca Filistinli mülteci hayatlarına devam etmektedir. Yazının konusu Kitlesel Yahudi Göçleri ve Filistin üzerine olduğu için bazı bölümlerde fazla detaya girilmedi. Girilmeyen her detay dahi buraya ayrı olarak yazı konusu olarak gelebilecek boyuttadır. Yazının amacı Yahudileri biraz daha yakından anlatabilmekti. Günümüzün problemi olarak gördüğümüz her şey tarihi olaylara dayanmaktadır. Yazıda bu olayları realist bakış açısıyla okuyucuya verildi umulmaktadır.

[irp posts=”193″ name=”ABD’deki Yahudi Lobisinin Gücü”]

Bülent Küçük 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

de Lange, Nicholas (2002). An Introduction to Judaism (İngilizce). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-46073-5.

Gideon Shimoni, The Zionist Ideology (1995)

1. Schweid, ‘Rejection of the Diaspora in Zionist Thought’, in Essential Papers on Zionism, ed. By Reinharz & Shapira, 1996, ISBN 0-8147-7449-0, p.133

Johnson, Paul (1987). A History of the Jews (İngilizce). New York: HarperCollins. ISBN 0-06-091533-1.

Gartner, Lloyd P. (2001). History of the Jews in Modern Times (İngilizce). Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-289259-2.

Haaretz.com (English).

Astonishing Chapters from the Life of David Ben Gurion In the Ottoman Empire”. رصيف 22. 1 Ağustos 2019.

DİPNOTLAR

[1] Johnson (1987), pp. 374, 402.

[2] E. Schweid, ‘Rejection of the Diaspora in Zionist Thought’, in Essential Papers on Zionism, ed. By Reinharz & Shapira, 1996, ISBN 0-8147-7449-0, p.133

[3] de Lange (2002), pp. 41–43.

[4] Johnson (1987), p. 10.

[5] Johnson (1987), p. 147.

[6] Johnson (1987), p. 460.

[7] Gartner (2001), p. 431.

[8] Evans, Richard J. (2004). The coming of the Third Reich. 1st American ed. New York: Penguin Press.

[9] Goldhagen, Daniel Jonah (1996). Hitler’s willing executioners : ordinary Germans and the Holocaust. 1st ed. New York: Knopf.

[10] Evans, Richard J. (2004). The coming of the Third Reich. 1st American ed. New York: Penguin Press.

[11] “Inside the secret world of Indonesia’s Jewish community”. Haaretz.com (English).

[12] Lador-Lederer, Joseph. World War II: Jews as Prisoners of War, Israel Yılbook on Human Rights, vol.10, Faculty of Law, Tel Aviv University, Tel Aviv, 1980, pp. 70-89, p. 75, footnote 15

[13] Astonishing Chapters from the Life of David Ben Gurion In the Ottoman Empire”. رصيف 22. 1 Ağustos 2019.

[/vc_toggle]

1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Türkiye 1950 yılı itibariyle ülkeye giren yabancı yatırımcıların da büyük oranda desteğini alarak kapitalistleşme yolunda iveme kazanmaya başlamıştır. Bu dönemlerde Demokrat Parti (DP)’nin baskıcı ve anti komünist politikaları, nicelik bakımından artış gösteren işçilerin nitel anlamda da belli başlı taleplerde bulunmalarına sebep olmuştur. 1961 Anayasası’nın sağlamış olduğu geniş yelpazeli “düşünce ve hak özgürlükleri” bu dönemde en fazla işçiler ve sol ideolojiyi benimseyenlerce kullanılmaya başlanmıştır.

Bunlara ek olarak toplumun siyasette daha fazla yer edinmesine olanak sağlayan geniş çaplı hak ve özgürlükler 274 ve 275 sayılı kanunlarla Türkiye’de ilk kez toplu sözleşme ve grev hakkını içinde barındıran Sendikacılık dönemini başlatmıştır. İşçi sınıfı talep ettiği hakları elde edebilmek amacıyla seslerini duyuramadıkları zaman sokağa çıkmaya başlamış ve bunun devamını siyasal alandaki hareketlenme takip etmiştir (Korkmazhan, 2016, s. 45-46). Bu dönemde hükümetin koalisyon şeklinde olması iç siyaseti hassas bir denge zorunluluğu ile karşılaştırmıştır.

1963 –1964 koalisyon hükümetinin Kıbrıs politikasının muhalefet tarafından eleştirilmesinin, iç politikayla alakalı olduğu düşünülmektedir. Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olduğunu sıklıkla vurgulayan Adalet Partisi (AP), koalisyonu kurmuş olan CHP’yi suçlamaktan geri durmamıştır. Türkiye’de demokratik işleyişin tam manasıyla oturmasından yana olan İsmet İnönü ise Türkiye ve Yunanistan ilişkilerini derinden sarsan Kıbrıs olayının bir iç politika diyeti haline getirilmesinden kaçınmaya çalışmıştır. 1963 – 1964 olaylarında İnönü’nün suçlanma nedeni, Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın Türkiye’ye tanımış olduğu “müdahalede bulunma hakkı” nın İnönü tarafından kararlı bir şekilde kullanılmaması olmuştur. İnönü’nün anlaşılmaz bir çekingenlik sergilemesi tepkilere yol açmıştır (Aksu, 2018).

1960 İtibariyle Türkiye Yunanistan İlişkilerinde Gerilimin Tırmanması

1,1 milyon kişiye ev sahipliği yapan Kıbrıs, Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. George Christou’nun vurguladığı gibi Kıbrıs tarihi, bir yandan Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin diğer yandan Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların uyuşmayan çıkarları nedeniyle gerilimlerle ve çatışmalarla karakterize edilmiştir. Süveyş Kanalı’na olan yakınlığı, sömürgecilik yarışı, Büyük Britanya’nın adada güttüğü çıkarlar adanın talihinde belirleyici olmuştur. Bu bağlamda Kıbrıs kimi zaman Rus uydusu olma hayallerini kimi zaman da Akdeniz’in Küba’sı olma isteklerini süslemiştir. Bugüne kadar yaşanan Kıbrıs çatışmaları bölgedeki Türk-Rum milliyetçiliğine indirgenmiştir fakat sorunu çözmek için yalnızca iki ülke değil Birleşmiş Milletler Barış Gücü de bölgeye konuşlanmıştır (Dağlı, 2017).

Rumlar bölgedeki değişikliğe karşı çıksalar da 2019 senesinde dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı BM Barış Gücü’ne çıkışmış ve Barış Gücü’nün gitmelerine yahut kalmalarına bir şey söylemediğini fakat bölgede herhangi olumlu bir gelişmeye katkı yapmadıklarını dile getirmiştir (Bilge, 2019). 1960 yılında ilan edilen “Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti” ile Yunanistan bölgeye 950 askerden oluşan birlik tasfiye etmiştir. Dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios Kıbrıs’ın bağımsızlığını Enosis’e ulaşmada yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasında yalnızca bir araç olarak görmüştür.

Yunan alayı Kıbrıs’a girince aynı şekilde Kıbrıslı Rumlar da Enosis heyecanı yaşamışlardır. Enosis’in hedefleri doğrultusunda oluşan silahlı birlik EOKA İse uzun süredir bulunduğu yer altından tekrar meydana çıkmış ve Yunanistan tarafından desteklenmiştir. Dönemin Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in iktidardan düşmesinden sonra yerine Londra ve Zürih Antlaşmalarını tanımayan Papandreu, Yunanistan Başbakanı seçilmiştir.

Akabinde Kıbrıs’ın bağımsızlığı araç olarak gördüğü için Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda Kıbrıslı Türklere çok fazla hak verildiğini düşünen Makarios, Garanti Anayasa’nın feshedilmesini ve Türklerin bazı haklarının kısıtlanmasını istemiştir. Makarios 1963 yılında 13 maddelik ve Türkleri azınlık statüsüne sokan bir Anayasa’yı, reforme etme adı altında Türkiye’ye sunmuştur. Değişiklik teklifi Yunanistan tarafından da desteklenmiştir. Makarios bu teklifi Türklerin reddedeceğini bile bile sunmuş ve bir kaos ortamı yaratarak gücü eline geçirmeye çalışmıştır. 1963 yılı itibari ile Türklere karşı saldırılar başlamıştı (Çeliktaş, 2013).  Bilinçli olarak yapılan Akritas Planı ile Kıbrıs Türkleri’nin yok edilme planı başlamıştır.

Türkiye’de buna mukabil ülkede yaşayan Yunan vatandaşlarını sınır dışı etmeye başlamıştır (Keser, 2012, s. 222). Kıbrıs Bağımsız Cumhuriyeti’nin oluşturulmasıyla kabul edilen Anayasaya göre yönetim kadrosu ve ordu teşkilatı, nüfusa oranlanarak belirlendi. Rumların Başpiskoposu olan Makarios Cumhurbaşkanı olurken Türk temsilcilerden Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmuştu. Henüz kurulan 2000 kişilik silahlı kuvvetlerine ve 2000 kişilik jandarma kuvvetlerine %40 Türk; %60 Rum vatandaşı katılacaktı. Kamu hizmetlerinden çalışan vatandaşlar ise %30’a %70 olarak oranlanmıştı. Türk halkı kabul etmemişine rağmen Makarios, İngiltere’den kalma vergi sistemini tekrardan yürürlüğe sokmuştur. Makarios’un bu kararı esasen Anayasa’ya aykırı bir durumdu ve Makarios bir de buna ek olarak silahlı kuvvetlerin komutanlarının Rum olmasına karar vermiştir.

Makarios, nüfusun %30’u oranında kamu personeli olma hakkına sahip olan Türk vatandaşlarının, kamuda çalışmak için yeteri derecede donanıma sahip olduğunu düşünmüyordu.  Rum Bakanlar Türklerin açtığı belediyelerin hepsinin kapanması için faaliyete geçmişlerdir. Anayasa Mahkemesi ise belediyelerin kapatılması için bir sebep olmadığına kanaat getirmiş, böylece belediyeler kapanmamıştı. Makarios 22-26 Kasım 1963 yılında Anayasa değişikliği için Ankara’yı ziyaret etmiş, dönemin Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ise Anayasa değişikliği talebini reddetmiştir. Makarios değişiklik talebi reddine rağmen tek taraflı olarak 30 Kasım 1963 yılında Anayasa’da mühim değişiklikler yapmıştır. Türkiye, hukuka aykırı bir şekilde yapılan bu değişikliği reddetmekte her zaman kararlı bir tutum sergilemiştir. Akabinde Kıbrıs Adası’nda bulunan Türklere yönelik baskıcı ve yer yer şiddet içeren tutum oldukça artış göstermeye başlamıştır (Arık, 2011, s. 5).

Kanlı Noel

21 Aralık 1963 tarihinde Lefkoşa’nın Türk mahallesinde devriye gezen bir Rum polisi, Türklerin kullandığı bir aracı durdurarak arama yapmak istemişti. Arama yapılırken çıkan gerginlikte iki Türk vatandaşı Rum polisinin silahlarına kurban gitmişlerdir. 24 Aralık günü ise Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklere saldırarak 24 kişinin canına mal olmuşlardır. Tarihe “Kanlı Noel” olarak yazılan bu olaylar Akritas Planı’nın uygulanmaya başlandığını göstermiştir. Bunun üzerine Türkler yaşadıkları yerden mahrum bırakılarak adanın %3’lük bir kısmını kaplayan ve iletişim imkanlarından yoksun bir yerde yaşamak zorunda kalmışlardır.  Türkler devletin organlarından da menedilerek ortaklık cumhuriyeti tamamen bozguna uğratılmıştır. Sonralarda adada iki ayrı yönetimin kurulmasını sağlayacak olayın başlangıcı ise, Lefkoşa’nın 30 Aralık’ta güvenliğin sağlanması amacıyla “Yeşil Hat” denen bir sınırla ayrılması olmuştur.

Fiilen zaten bozulan Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşmaları, 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios’un feshi ile hukuken de bozulmuştur. Anlaşmayı bozduğu gerekçesiyle Türkler, Rumlar’a karşı müdahale girişimine hazırlanmaya başlamış fakat 5 Haziran 1964 yılında ABD Başkanı Johnson’dan gelen tehdit içerikli ve Türkiye’yi esefe boğan mektup neticesinde müdahale durdurulmuştur. 1960 yılında Türkiye’nin de bir parçası olduğu “garanti sistemi” etkinliğini yitirmiştir.

Türk Hükümeti ve İngiltere olanlar karşısında çareyi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurmakta bulmuştur. BM olayları önlemek amacıyla “Kıbrıs Hükümetinin onayı” ile adaya BM Barış Gücü yollamıştır. Türkiye’de Barış Gücüne onay vermiştir ve Barış Gücü onaylanırken Kıbrıs Devleti’nde Rum yönetimi faaliyette olduğu için bu yönetim otomatikman tanınmıştır (Vatansever, 2012, s. 1512-1514). 1964 yılında ABD Başkanı Johnson tarafından İnönü’ye yollanan mektup 1964 yılında basına sızdırılmıştır. Bir ültimatom niteliğinde olan mektubun içeriğinde şunlar yer almaktaydı;

• Türkiye ABD’ye danışmadan böyle bir kararı uygulayamaz.
• ABD tarafından Türkiye’ye hibe edilen silahlar Kıbrıs için kullanılamaz.
• Türkiye Kıbrıs’a müdahale ederse NATO şartlarını çiğnemiş olacak çünkü bu şartlara göre Kıbrıs ve Türkiye arasında savaş olamaz.
• Türk hükümeti Garanti anlaşmasına taraftar olan ülkelerle görüşebilme ihtimalini sonlandırmadan böyle bir müdahaleye başvurmamalıdır.
Türkiye’nin Amerika tarafından yalnız bırakılması, Türkiye’yi “tek bir güce dayanma politikasının” ne kadar hezimetli olduğu görüşüne yakınlaştırmıştır. Yani Türkiye bu olaydan sonra dış politikasında yönünü yalnızca Batı’ya çevirmenin pek de doğru olmadığını anlamıştır (Kurban, 2016, s. 462-463).

Türkler, Kıbrıslı soydaşlarına ancak ve ancak Erenköy’den yardım edebilirdi fakat o bölge de Rumlar tarafından kuşatılmış vaziyetteydi. Türkler bu kez havadan saldırı gerçekleştirerek Rum ilerleyişini durdurabilmişlerdir. Makarios 1967’nin sonlarına dek hem fiiliyatında hem söylemlerinde iki siyaset üzerinde durmuştur: Ya Türkiye’ye adadan toprak vermemek üzere gerçekleşecek bir Enosis modeli olacak, yahut bunu gerçekleştiremezse Kıbrıslı Türkleri azınlık statüsüne indirgeyecek bir bağımsızlık modeli uygulayacaktı.

Köfünye Krizi ve Barış Görüşmeleri (1967-1968)

NATO ya da BM 1964-67 yılları arasında sorunları çözmek için başarılı girişimlerde bulunamamıştır. Türkiye ise Kıbrıs Türklerinden maddi ve manevi olarak desteğini esirgememiştir ve ilgili tarafların hak ve çıkarlarının korunarak bir çözüm üretilmesi gerektiğini sık sık dile getirmiştir. Rumlar, 26 Haziran 1967 yılında Türklerin gıyabında Enosis kararı almıştır. 10 Eylül 1967 günü, Yunanistan’ın Cunta Başbakanı Konstantin Kollias Dedeağaç’ta Süleyman Demirel ile bir araya gelmişlerdir. Kollias Demirel’e Enosis talebinin kabul edilme isteğinde bulunmuş ve karşılığında da Kıbrıs’ta bir Türk üssü tahsis etmeyi önermiştir. Kati surette Ankara bu teklifi kabul etmemiştir. Takvimler 15 Kasım 1967’yi gösterirken Rum askerleri, bir Türk bölgesi olan Köfünye’ye silahlı saldırı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırıda 24 Türk hayatını kaybetmiştir. Fazıl Küçük bu olaydan sonra Türkiye’ye mektup göndermiş ve mektupta Türkiye’den silahlı müdahale talebinde bulunmuştur.

17 Kasım 1967 yılında Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Adalet Partisi, Millet Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Yeni Türkiye Partisi’nin temsil ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Kıbrıs’a Türk Ordusunun sevki için yapılan oylamada 432 olumlu oy 1 tane olumsuz oy kullanılmış ve Ordunun sevki için yetki verilmiştir. Amerika ise 1967 krizi sırasında, olası bir Türk-Yunan savaşının çıkmasını engellemek için uzman diplomat Cyrus Vance’i iki ülke arasında “mekik diplomasisi” uygulamakla görevlendirdi ve yine Türkiye’nin hazırlanmakta olduğu askeri müdahaleyi önlemiş oldu. Türkiye, önceden EOKA’nın liderliğini yapıp daha sonra Rum Ordusu’nun başına geçmiş olan General Yorgos Grivas’ın hızlı bir şekilde Kıbrıs’tan uzaklaştırılmasını talep etti.

Türkiye’nin sert tutumu karşısında muhalefet olacak cesareti bulamayan Rumlar ise bu isteği kabul etmişlerdir. 29 Aralık 1967 yılında Kıbrıs Türk Liderliğince geçici Türk yönetimi ilan edilmiştir (Kıralp, 2018, s. 449-450). 1967 yılında kriz sona ermiş fakat Türkiye, uluslararası arenada karşılaştığı yalnızlığı, üçüncü dünya ilişkileri ile iyi ilişkiler kurmaya çalışarak aşmaya çalışmıştır. Bu bağlamda İslam Zirvesi Konferanslarına katılım göstermiştir.1967’de gerçekleşen Arap-İsrail Savaşları’na ilgi göstermiştir (Sarı, 2019, s. 39).

1974 Kıbrıs Çıkarması

1974 yılına dek diplomatik görüşmeler ekseninde vuku bulan görüşmeler nihai bir sonuca varamamıştı. Türk tarafı isteklerini federasyon şeklinde bir devletten ziyade, bölgesel özerklik sistemine dayalı üniter devlet yapılanması olarak revize etmişlerdir. 1973 yılında iktidara CHP-MSP Koalisyonu gelmişti. 1974’te Çandarlı isimli Türk gemisi Ege’nin uluslararası sularında petrol araştırması yapmaya başlayınca kıta sahanlığı anlaşmazlığı ortaya çıktı. Çünkü Yunanistan, Türkiye’nin araştırma yaptığı bu bölgenin kendi karasularında olduğunu iddia etmekteydi. Bir taraftan da Yunanistan ile Makarios’un arası bozulmaya başlayınca Yunan Cuntası adanın ilhakı konusunda aceleci bir tutum sergilemeye başladı. Uluslararası toplumla görüşmeleri sürdüren Makarios’tan rahatsızlık duyan Yunanistan Makarios’u karalama kampanyaları başlatmıştı.

15 Temmuz 1974 tarihinde EOKA mensuplarından biri olan Nikos Sampson, yanına Rum Milli Muhafız Teşkilatı’nı da alarak darbe yapmış ve Makarios’u düşürmüştü. Akabinde sözde “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Yunanistan’ın adayı fiilen ilhak etmesi Kıbrıs Buhranı’nı başlatan eylem olmuştur.

1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale etmemesi her ne kadar Johnson mektubuna bağlansa da Ulusoy’a göre o mektup bir bahaneydi ve İnönü bilinçli olarak o mektubu halka teşhir etmişti. Çünkü o dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmek için yeterli teçhizatı bulunmamaktaydı. 1974’te ise Rumların gerçekleştirdiği darbe Türkler için oldukça güzel bir fırsattı çünkü Türkiye’nin meşru zeminini oluşturmaktaydı. Gerçekleşen darbeyi İngiltere ve ABD tasvip etmediklerini açıklamışlardı. Türkiye, Garanti Anlaşmasında bulunan 4. maddeye dayanarak Kıbrıs’a İngiltere ile ortak müdahale girişiminde bulunmak istediyse de İngiltere buna yanaşmamıştır. Bülent Ecevit 17 Temmuz 1974 yılında İngiltere’yi bu amaçla ziyaret etmiş fakat İngiltere, olayın NATO ve BM çerçevesinde çözülmesinden yana olduğunu dile getirmişti. ABD’nin baskıcı tutumuna rağmen Yunanistan kararından dönmemiştir. ABD, Türkiye’nin olası bir müdahalesinde bölgeye NATO birliklerini göndereceklerini söylemişlerse de 19 Temmuz’da ülkeye dönen Başbakan Bülent Ecevit’in talimatı ile 20 Temmuz günü Türk askeri Girne’den ilerleyerek adaya ayak basmaya başlamıştır. Türk birlikleri Girne-Lefkoşa yolunu ve Girne’nin bir kısmını denetim altına aldıklarında ateşkes istenmiş ve 22 Temmuz günü bir ateşkes yapılmıştı. En nihayetinde Türk hükümeti adaya 40.000 kişilik birlik ve 300 tank gönderme konusunda başarılı olmuştu.Türk hükümetinin muvaffakiyetine mukabil 23 Temmuz’da Yunan hükümeti istifa etmiş; Kıbrıs’ta ise Glafkos Klerides, Sampson’un yerine geçmiştir. Kıbrıs’ta Anayasa düzeninin yeniden oluşturulabilmesi için üç devletin görüşmesi gerekiyordu bu nedenle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri bakanları 25 Temmuz’da Cenevre’de buluşmuşlardı. Görüşmelerde herhangi bir uzlaşıya varılamamıştı ve görüşmeler kesilmeye başlamıştı. Görüşmelerin kesilmesi ve herhangi bir uzlaşıya varılamaması nedeniyle 14 Ağustos sabah 4.19’da Türk Silahlı Kuvvetleri “2. Kıbrıs Harekâtı”na başlamıştır (Bal, 2015, s. 12-13).

Vaziyetler bu hale gelene kadar Kıbrıslı Türk halkı pek fazla zulümle karşı karşıya kalmıştır. Megali İdea uğruna Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’ın da desteği ile Enosis’i gerçekleştirmek uğruna, sivil halkın hayatlarına kanlı imzalar atmıştır. Basında Rum baskısı yüzünden bu eziyetlerin pek azı yayımlanabilmiştir. Yapılan çalışmalara göre baskı ve zulümle karşılaşan birçok Türk vatandaş yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, mallarından ve canlarından olmuşlardır (Emek, 2014, s. 152-153).

Harekât Sonrası İlişkilerin Gelişme Boyutu

16 Ağustos tarihinde yani harekattan iki gün sonra ateşkes ilan edilmiştir. Türkler, batı tarafındaki Yeşilırmak’tan Karpaz yarımadasına kadar olan kısmı yani bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin olduğu sınırları nihayet alabilmişlerdir. Türkler tarafından yapılan bu müdahalenin amacı yalnızca zulme uğrayan Türklerin haklarını ve bağımsızlığını korumak değil, aynı zamanda bölgedeki barış ortamını istikrarlı bir şekilde ilerletmek olmuştur. Bölgede bu durumdan rahatsız olup, Türkleri adayı “ilhak etmek” ile suçlayanlar olmuştur.

Ancak unutulmamalıdır ki uzlaşı sağlanan bir ortamda garez çıkarmak ve adadaki Türk halkını tamamen görmezden gelerek adayı Yunanistan topraklarının bir parçası olarak kabul etmek isteyen, Kıbrıs’ı yalnızca kendi çıkarlarının uygun gördüğü şekilde ele geçirmek isteyen ve uluslararası hukuk ile “Garanti” anlaşmalarını tamamen görmezden gelen taraf Rum kesimi olmuştur. Türkiye hem 1. hem de 2. Kıbrıs Harekatlarını başlatırken Garanti anlaşmalarını görmezden gelen bir faaliyette bulunmamış, yalnızca adada bulunan soydaşlarının can ve mal güvenliğini korumaya ve bölgede istikrarlı bir barış ortamı yaratmaya çalışmıştır. Keza bu olaylar peyda olurken kaçırılan ve hala bulunamayan birçok Türk söz konusudur.

Harekât için Bülent Ecevit’e Necmettin Erbakan büyük oranda destek ve motivasyon vermiştir. Harekattan sonra cuntanın arkasında zaten ABD’nin olduğunu düşünen Yunanistan, Kıbrıs olaylarından da ABD’yi sorumlu tutmuş ve 1974 yılında demokrasiye döndüğünde ABD ile olan ilişkilerinde karşıt bir tutum sergilemiştir. Yunanistan’ın bu baskısına maruz kalan ABD ise kendisini Türkiye’ye karşı muhalif bir politikaya maruz bırakma gereği hissetmiştir (Yılmaz, 2017, s. 93). 5 Şubat 1975 senesinde, Kıbrıs Harekatı gerçekleşirken Türkiye tarafından ABD üretimli silahların kullanılması gerekçesiyle ve ABD Başkanı Ford ile Dışişleri Bakanı Kissinger’ın engelleme girişimlerine rağmen, Senatonun Rum kökenli temsilcilerinin yoğun lobicilik faaliyetleri sayesinde Türkiye’ye silah satışı durdurulmuş ve 200 milyon dolarlık yardım muallakta kalmıştır.

Bu ambargo yalnızca Türkiye’ye değil aynı zamanda ABD’ye de zarar vermekteydi çünkü NATO’nun güneydoğu kanadında güvenlik açığı oluşmaya başlamıştı. Ayriyeten bundan böyle İncirlik Üssü yalnızca NATO’nun kullanımına açık olacak ve de Diyarbakır, Karamürsel, Belbaşı ve Sinop istihbarat merkezlerinin faaliyetlerine son verilecekti. Nitekim ABD, Türkiye’nin olası stratejik öneminin farkınaydı ve tarihler 26 Eylül 1978’i gösterirken, Charter’ın de destekleriyle tamamen kaldırılmıştır (Eşel, 2017, s. 414).

Kıbrıs Harekâtı hem Yunanistan hem de Kıbrıs konusu için birer dönüm noktası olmuştur. En son kendi toprakları dışında Kore’ye asker desteği yollayan Türkiye daha sonra Kıbrıs’ta bulunduğu haklı müdahaleden ötürü Avrupa tarafından da eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Kıbrıs meselesi fiili olarak 1974’ten günümüze kadar mevcudiyetini korumakta ve Türkiye açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Fakat hukuki açıdan olayın netliğe kavuşmaması halen daha milletlerarası kamuoyunun dikkatini çeken bir konu olmaktadır. Harekattan sonra Başbakan Bülent Ecevit’in içerde koalisyon orağı ile sorunları artmış ve Ecevit 16 Eylül’de istifa etmiştir.

İç ortamda birtakım çalkantılar mevcudiyetini korusa da yeni bir seçime gidilmemiş ve hükümet görevini sırayla Sadi Irmak, Milliyetçi Cephe, Ecevit ve Demirel yürütmüştür. Bundan sonra Türkiye’nin gündemi “AET ile ikili ilişkiler” ve “Yunanistan ile Ege sorunları” bağlamında ilerlemiş, Kıbrıs meselesi de kapanmasa bile şu anlık yalnızca Türkiye’nin tanıdığı üniter bir Türk Cumhuriyeti olarak stabilizasyonunu sürdürmeye devam etmiştir (Oran, 2001, s. 748-749).

Sonuç

Kıbrıs adası jeostratejik olarak önem teşkil eden bir konumda bulunmaktadır. Asya, Afrika ve Avrupa’ya neredeyse eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Girit ile beraber su geçiş yollarının kesişim noktasında bulunmaktadırlar. Hem Asya ve Avrupa kıtalarını birbirlerine bağlayan Boğazların; hem de Asya ile Afrika’yı birbirlerine bağlayan Süveyş Kanalı’nın yakınlarında yer alan Kıbrıs Akdeniz’in nabzını şekillendiren bir unsur olagelmiştir (Davutoğlu, 2001, s. 175). Jeostratejik ve jeopolitik önemi bir yana, her şeyden önce asırlardır adada yaşayan Türk halkının can ve mal güvenliği Türkiye için en önemli meseledir. Devletler arasında her ne kadar sorunlar ve çatışmalar meydana gelse de hiçbir sivil halk, kör bir diplomasinin doğurduğu darbelerin hedefinde kurban gitmemelidir. İşte 1960 Zürih ve Londra Antlaşmalarına rağmen, 1974 yılındaki Türkiye müdahalesine kadar, adada sürekli tehditkâr bir tutum sergileyen ve hem cana hem de mala kasıtta bulunan taraf Rum kesimi olmuştur.

Türkiye’nin müdahale girişimleri daha önce üçüncü taraflarca iki kez durdurulmuşsa da, bölgede halen istikrarlı bir barış ortamının yaratılamamasından mütevellit ve de bilakis halen Rum kesiminden gelen tehditvari yaklaşımlar neticesinde, Türkiye soruna askeri olarak da müdahil olmayı başarmıştır. Bugün gelinen nokta Yunanistan ve Avrupa’yı rahatsız etmeye devam etmektedir fakat Türkiye’ye karşı askeri bir cephe alabilme cesaretini de vermemektedir. Türkiye hakkı olanın dışında bir durum vaziyeti sergilemediği için, ikili çıkarların zedelenmediği bir anlaşmaya her daim olumlu baksa da karşı tarafın bugüne dek bir barış girişiminde bulunmaması ve KKTC’yi tanımamaya devam etmesi, aslında ne kadar çıkarcı ve uluslararası hukuka karşı bir tutum olduğunun bir göstergesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ‘‘Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir…’’ Türk halkı Atatürk’ün miras bıraktığı bu mottoyu devam ettirmeye ve Kıbrıslı soydaşlarına her açıdan destek vermeye devam edecektir.

[irp posts=”30088″ name=”En Bilinen Sorun: Kıbrıs Problemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Korkmaz, A. (2016). Türkiye Solu ve Kıbrıs Sorunu. Kıbrıs Üniversitesi Türk ve Ortadoğu Çalışmaları Anabilim Dalı, 45-46. Erişim adresi: https://gnosis.library.ucy.ac.cy/bitstream/handle/7/39537/Abdullah%20Korkmazhan%20PhD.pdf?sequence=5&isAllowed=y

Aksu, F. (2018). Türk Yunan İlişkileri. Turkish Greek Relations. Erişim adresi: http://www.turkishgreek.org/iki-uelke-arasindaki-iliskileri-etkileyen-temel-faktoerler/ic-ve-dis-politika-kaygilarinin-etkisi/tuerk-d-s-politikas-nda-tuerk-yunan-iliskileri-ve-ic-politika-kayg-s/1960-sonras-doenem

Dağlı, İ. (2017). The Cyprus Problem: Why Solve a Comfortable Conflict ? Oxford Research Group. Erişim adresi: https://www.oxfordresearchgroup.org.uk/blog/the-cyprus-problem-why-solve-a-comfortable-conflict

Bilge, Ö. (2019). Kıbrıs’ta BM Askeri Varlığı Sorgulanıyor. Hürriyet. Erişim adresi: https://www.hurriyet.com.tr/dunya/kibrista-bm-askeri-varligi-sorgulaniyor-41081411#:~:text=BM%20ayn%C4%B1%20zamanda%20K%C4%B1br%C4%B1s%20m%C3%BCzakerelerine,nin%20tatil%20g%C3%B6revi’%20olarak%20adland%C4%B1r%C4%B1l%C4%B1yor.

Çeliktaş, Y. (2013). Türkiye Yunanistan İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu. Uluslararası Politika Akademisi. Erişim adresi: http://politikaakademisi.org/2013/06/24/turkiye-yunanistan-iliskilerinde-kibris-sorunu/

Keser, U. (2012). Kıbrıs Sorunu Bağlamında Türkiye’de 6/7 Eylül 1955 Olaylarına Kesitsel Bir Bakış. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 222. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/cttad/issue/25534/269371

Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 5. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/euljss/issue/6279/84299

Vatansever, M. (2012). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1512-1514. Erişim adresi: https://hukuk.deu.edu.tr/dosyalar/dergiler/dergimiz-12-ozel/3-kamu/9-mugevatansever.pdf

Kurban, V. (2016). Kıbrıs Sorununun Türk Dış Politikasına Etkisi ve ABD – SSCB İle İlişkiler. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 462-463. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/473775

Kıralp, Ş. (2018). 1967-1974 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs Politikaları. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 449-450. Erişim adresi: http://kutaksam.karabuk.edu.tr/index.php/ilk/article/view/1437

Sarı, B. (2018). 1960 – 1980 Dönemi Türkiye’nin Üçüncü Dünya ve İslam Ülkeleriyle İlişkileri. Akademik Ortadoğu, 39. Erişim adresi: (PDF) 1960-1980 Dönemi Türkiye’nin Üçüncü Dünya ve İslam Ülkeleriyle İlişkileri (researchgate.net)

Bal, İ. (2015). Türk Dış Politikası (1960-1980). Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları, 12-13. Erişim adresi: https://www.altayli.net/turk-dis-politikasi-1960-1980.html

Emek, F. A. (2014). 1958-1974 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yerel Basında Rum Mezalimi. Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 152-153. Erişim adresi: http://adudspace.adu.edu.tr:8080/xmlui/handle/11607/1768

Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekâtı ve Sonuçları. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 93. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/inijoss/issue/33663/428016

Eşel, G. (2017). Darbeler Arasında (1960-1980) Türkiye NATO İlişkileri. The Journal of Academic Social Science Studies, 414. Erişim adresi: https://www.researchgate.net/publication/317633709_DARBELER_ARASINDA_1960_-_1980_TURKIYE_-_NATO_ILISKILERI

Oran, B. (2001). Türk Dış Politikası. İstanbul: İletişim.

Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik. İstanbul: Küre Yayınları.

[/vc_toggle]