MİT’in Hukuki ve Fiili Operasyonel Yetkisi

 “İstihbarat elbette hem hücumda hem de savunmada bulunur; ancak, değişik şekillerde… Fark, eşlik eden bir karakteristik ile belirleyici bir karakteristik arasında gizlidir. Bütün filler gridir; ancak grilik fillerin belirleyici karakteristiği değil, ancak eşlik eden bir özelliğidir. İstihbarat, savunmanın belirleyici bir özelliğidir; diğer taraftan saldırının sadece eşlik eden bir özelliğidir.”[1]

Taktik ve stratejik olarak ikiye ayırabileceğimiz istihbarat faaliyeti, yukarıda açıklandığı üzere savunma faaliyetinin belirleyici karakteristiğidir. İkinci dünya savaşından önce istihbarat sadece taktik boyutu ile sınırlı şekilde askeri operasyonlarda icra edilen bir faaliyet olarak görülüyordu. Ancak ABD’nin öncülük ettiği akım üzerine devletler, istihbaratın “savaşı kazanmanın yanında barışı sürdürmenin de anahtarı” olduğu fikrini benimsedi ve bu yönde istihbarat teşkilatları kurulmaya başlandı.

Savunmayı en basit şekilde “hattı müdafaa” olarak tanımlayabiliriz. Düşmanın belli bir bölgeden uzak tutulmasını veya duruma göre zayiatın mümkün olduğu kadar azaltılması amacını taşıyan savunma faaliyetinde hiç şüphe yok ilk belirlenecek husus “hattın” neresi olduğudur. Uluslararası hukuk çerçevesinde kabul görmüş olan siyasi sınırlarımızın ise yaşadığımız coğrafyada “fiili savunma hattı” olarak kabul edilmesi imkânsızdır. Burada karşımıza dış politikada üzerinde dikkatle durulması gereken “stratejik ön hat” kavramı çıkmaktadır. Gerek siyasi etkileri bakımından, gerekse askeri zorunluluklar sebebiyle ülkemizin stratejik ön hatları çok geniş coğrafyalara yayılmaktadır. Bu da şu anda devam eden “Fırat Kalkanı” harekâtında olduğu gibi savunma faaliyetinin, istihbarat boyutu ile de sınır dışına taşmasına sebep olmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası hukuk kurallarına, kendisine her ne kadar çifte standart uygulansa da, riayet eden büyük ve saygın bir devlettir. Bu sebeple doğal olarak istihbarat faaliyetleri de belli hukuk kuralları çerçevesinde icra edilmektedir. Hukuki açıdan öncelikle şunu söylemek gerekir ki; istihbarat örgütlerinin kendi ülkeleri dışındaki tüm faaliyetleri aslında illegaldir. Ancak bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır ve tüm istihbarat teşkilatları sınır dışında haliyle faaliyet göstermektedir. Ancak bu yine de iç hukuk bağlamında yürürlükteki hukuk kuralları ile bağlı olmadıkları anlamına gelmez.

Hal böyle iken istihbarat teşkilatımızın yurt içinde ve özellikle yurt dışında istihbarat çalışması yaparken zaman zaman askeri operasyon düzeyinde faaliyetler icra etmesi gerekebilir. Peki, bu askeri operasyonları istihbarat teşkilatı personeli bizzat mı icra edecek, yoksa bu alanda yetkin olan devletin başka birimlerine mi havale edecektir? Size bir soru daha sorarak durumu daha da açık hale getireyim. PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ı Kenya’da kim yakalayıp Türkiye’ye getirdi? MİT diyenler doğru cevap verdi. Ancak Bordo Bereliler diyenler de doğru cevap verdi. Şöyle ki operasyonun bilgi alma kısmını MİT yaparken taktik kısmını askeri personel icra etmiştir. Bunda ne sorun var diye düşünenler olabilir ancak teşkilatın operasyonel yetkiye ve kabiliyete sahip olmaması ülkedeki birçok kurumu dolaylı olarak yıpratan bir faktördür.

Özellikle 90’lı yıllarda MİT, operasyonel yetkisi ve kabiliyeti olmadığı için yurt içinde ve dışında yürüttüğü önemli görevlerde EGM ve TSK personelleri vasıtasıyla faaliyet icra etmiştir. Bunlar her ne kadar bu ülkenin en güzide kurumları dahi olsalar konu istihbarat olduğu zaman bazı sıkıntılar olması muhtemeldir. Şöyle ki; yurt içi ve dışı istihbarat faaliyetlerinde bu teşkilatların kullanılması “bilginin gereğinden fazla yayılımını” getirmiştir. İstihbarat tarihimize bakacak olursak MİT’in TSK ve EGM eliyle gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerde zaman zaman başarısızlıklar meydana gelmiş ve bu durumda tüm kurumlar birbirlerini “operasyonu satmak” ile itham etmiştir.

İstihbarat teşkilatının operasyonel yetki ve kabiliyete sahip olmadığı durumlarda hem bilginin aşırı yayılımından doğan başarısızlıkların görülme olasılığı yüksektir hem de bu başarısızlıklar sonucunda kurumlar birbirlerini suçlayarak yıpranmalara sebep olmuşlardır. Bunun en güzel örneği PKK elebaşı Abdullah Öcalan’a karşı MİT, EGM ve TSK tarafından dönemin Başbakan’ı Tansu Çiller’in direktifleri ile kurulan “Müşterek Faaliyet Grubu’nun” gerçekleştiremediği(!) “ Mercedes Operasyonu ”dur. Uzun süren suikast hazırlıklarından sonra operasyon haberinin basına sızması ile operasyon iptal edilmiştir ve operasyonu yürüten görevliler birbirlerini operasyonu satmak ile suçlayarak neredeyse birbirlerinin boğazına sarılmıştır. [2]

2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununa baktığımız zaman açık olarak operasyonel yetki verilmediği görülebilir ancak kanunun 4. maddesine 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen “h” bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Madde metni şu şekildedir:

  • h) (Ek: 17/4/2014-6532/1 md.) Dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek.

Bu madde metni kanun koyucu tarafından teşkilata operasyonel yetki sağlaması amacıyla ihdas edilmiştir ama aynı maddenin devamında yer alan bir başka hüküm daha vardır:

  • (Değişik birinci cümle: 17/4/2014-6532/1 md.) Millî İstihbarat Teşkilatına bu görevler dışında görev verilemez. Milli İstihbarat Teşkilatı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.

Buradan anlamamız gereken şey 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 4.maddesinde yer alan görevlerin “tahdidi” bir şekilde belirlendiğidir. Yani bu maddenin kapsamıyla alakalı yapılacak yorumların hukuken “dar yorumlanması” gerekmektedir. Kanun koyucunun maddenin “h” bendi ile getirmeyi amaçladığı yenilik bu sebepten dolayı uygulamada karışıklığa, daha doğrusu operasyonel yetkinin var olup olmadığına ilişkin tartışmaya yol açmaktadır. Operasyonel yetkinin madde metninden açıkça anlaşılacak şekilde verilmesi, kurumun siyasi tartışmalara konu olmasının ve bundan dolayı yıpranmasının önüne geçecektir.

Fiili duruma bakacak olursak, istihbarat teşkilatımız özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra daha da kapalı hale gelmiştir. Operasyonel faaliyetleri icra edecek birimler daha özenli seçilmekte ve Özel Kuvvetler Komutanlığı personellerince askeri eğitime tabi tutulmaktadır. Yani artık olması gerektiği gibi taktik operasyonlar askeri birimlerle müşterek yapılmayacak, askeri birimlerin eğitmiş olduğu istihbarat elemanlarınca yapılacaktır. Son kertede diyeceğim o ki; istihbarat teşkilatımız ülkemizin göz bebeğidir ve dünyadaki muadilleri olan teşkilatlarla aynı yetki ve imkânlara sahip olmak istihbaratçılarımızın hakkı, bizim ise millet olarak var olmayı sürdürebilmek için büyük bir ihtiyacımızdır. Bu imkân ve yetkilerin ise Türkiye Cumhuriyeti Devletinin büyüklüğüne ve saygınlığına yakışacak şekilde hukuk kuralları çerçevesinde açık bir şekilde verilmesi uygun olacaktır. Hukuken açık bir şekilde operasyonel yetkiye sahip ve bu yönde faaliyet icra edebilecek kabiliyette bir teşkilat bize önemi azımsanamayacak getiriler sağlayacaktır.

Yazımı istihbarat alanında önemli isimlerden biri olan Reinhard Gehlen’in bir sözü ile bitirmek istiyorum ve takdiri sizlere bırakıyorum: “Bir istihbarat servisinin, devletin diğer kurumları için koyulan kurallarla yönetilmesi her zaman mümkün değildir.”

[1] David KAHN, “ İstihbaratın Tarihsel Teorisi”, Avrasya Dosyası İstihbarat Özel, Yaz 2002, Cilt: 8, Sayı: 2, sf.14

[2] Saygı ÖZTÜRK, Devletin Derinliklerinde, Doğan Yayıncılık, 17.Baskı, Şubat 2010, sf.54

MİT’in Efsane Operasyonları

Daha önceki yazılarımda istihbarat teşkilatımızın operasyonel yetkisinin hukuki ve fiili boyutunu incelemiş ve operasyonel kabiliyetin ne kadar önemli olduğu izah etmeye çalışmıştım. Milli İstihbarat Teşkilatı bugüne kadar operasyon yetkisini gizli yönetmeliklerden alarak faaliyet icra etmişti.

Korkut Eken liderliğinde bir ekip, eski MİT müsteşar yardımcımız Hiram Abas’ın gayretleriyle teşkilata operasyonel kabiliyet kazandırma çalışmalarına 1987 yılı sonrası başlamıştı. Hiram Abas’ın ricaları üzerine TSK’dan ayrılan Eken, MİT transfer olmuş ve MİT personelini askeri anlamda eğitmeye (motosiklet üzerinde ateş etme, bomba imha, yakın dövüş vb.) başlamıştır. Özellikle son 3 yılda teşkilatımız, yurtdışında operasyon yapma kapasitesi bakımından önemli ilerlemeler sağlamıştır.

Bir ön alma cümlesi olarak; tüm yazılarımda olduğu gibi bu yazımda da tamamen açık kaynaklar kullanılmıştır. Devlet güvenliğini tehlikeye düşürecek yahut gizli hiçbir bilgi yer almamaktadır. Yazımda çeşitli kaynaklarda dile getirilen, MİT’in bugüne kadar yaptığı “iddia edilen” operasyonlardan önemli olduğunu düşündüğüm birkaçını sizlere aktarmaya çalışacağım. İyi okumalar…

“Çay Bardağı Operasyonu”

Birinci körfez savaşında Saddam’ı deviremeyen ABD, bu kez kaleyi içten fethetmeye kararlıdır. 1996 yılında ABD’li yetkililer Türk hükümetine bir ricada bulunurlar. CIA kontrolündeki 2500 seçilmiş Kürt, pasaportsuz olarak Türkiye’ye sokulur. Türk yetkililer pasaportsuz olarak bu kişileri yurda kabul ederler ancak bir şartları vardır. En azından bu kişilerin parmak izlerini alalım derler. Bu 2500 kişinin parmak izleri alınır ve Emniyet arşivlerine kaldırılır. Daha sonra CIA, bu insanları Guam Adası’na götürerek orada askeri ve siyasi eğitime tabi tutarlar.

Yıllar sonra MİT yetkilileri, Barzani’den Kuzey Irak’taki aşiret reisleri için bir yemek tertip etmesini isterler. Barzani bunu kabul eder. Düzenlenen yemekte garsonluk yapmak için 3 araçlık bir MİT ekibi Ankara’dan yola çıkar. Önce Diyarbakır’a uğrar, oradan da Irak’a geçerler. MİT ajanlarımız, aşiret reisleri yemek yedikten sonra onlara çay ikram ederler. Çay içtikleri bardakları ise çok dikkatli bir şekilde, isim isim etiketleyerek kutulara koyarlar ve Ankara’ya getirirler. Bu bardaklar kriminal incelemeye alınır ve üzerlerindeki parmak izleri, Guam Adası’na götürülen 2500 kişinin Emniyet arşivinde saklanan parmak izleri ile karşılaştırılır. Sonuç ise şaşırtıcıdır. Aşiret reislerinden 17’si yıllar önce CIA’nın Türkiye’ye sokup oradan da Guam Adası’na götürüp eğittiği insanlardandır. MİT’in yaptığı iddia edilen bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Çay Bardağı Operasyonu” olarak yerini alır.

“Erbil Valisi Suikasti”

2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan hain bir pusuda şehit edildi. Daha önceki bir yazımda bundan kısaca bahsetmiştim. Hain suikastı yaptığı iddia edilen örgütler böyle bir saldırı planı yapabilecek ve icra edebilecek askeri kapasiteden uzaktır. Suikastla alakalı en çok konuşulan iddia ise CIA’nın fail olduğudur. Bu iddiayı destekler nitelikte bir operasyondur Erbil valisi operasyonu.

İddialara göre Gaffar Okkan suikastı yapılmadan önce ABD’de Başkana düzenlenecek olası bir suikast için CIA ve FBI ortaklaşa bir tatbikat yaparlar. Tatbikat için iki ekibe ayrılırlar. İlk ekip saldırgan rolünde, ikinci ekip koruma rolündedir. Mizansene göre başkan arabasıyla ilerlerken onu motorize ekipler koruyacaktır. Başkanın arabasının önünde ve arkasında ilerleyen motorlu ekiplere el bombalı ve çapraz ateşli bir saldırı yapılacaktır. Daha sonra doğrudan başkan hedef alınacaktır. Koruma rolündeki CIA ajanları ise bunu engelleyecektir. CIA tam bir gövde gösterisi ile bu tatbikatı yapar ve operasyonun artı ve eksi yanlarını analiz ederek dosyayı arşive kaldırırlar. İşte o tatbikatın yapılma şeklinin aynısını Gaffar Okkan suikastında da görüyoruz.

İddiaya göre Gaffar Okkan’a suikast yapıldıktan 36 saat sonra Ankara’dan bir MİT ekibi yola çıkar. Diyarbakır’da Özel Kuvvetlerden bir subayın da katılımıyla ikinci bir toplantı yapılır ve ardından tam teçhizatlı şekilde Irak’a hareket edilir. Gaffar Okkan nasıl şehit edildiyse aynı şekilde CIA bölge sorumlusu olduğu iddia edilen, Irak Kürdistan Demokrat Partisi merkez komite üyesi ve Erbil valisi Franso Hariri’ye suikast yapılır. Arabasında kafasına sıkarlar. Yani ABD tarafından yollanan mektup iadeli taahhütlü adresine geri postalanmış olur. Bu operasyon da istihbarat tarihimizde “Erbil Valisi Operasyonu” olarak yerini alır.

 

 “Bahoz Erdal Operasyonu”

 08.07.2016 Cuma günü saat 20:25’te içinde bulunduğu araç havaya uçurularak öldürülen PKK’lı hain Bahoz Erdal kod adlı Fehman Hüseyin operasyonunda da MİT parmağı olduğu iddia edilmektedir. Operasyonu o güne kadar bölgeyi yakından takip etmeyenlerin ismini hiç duymadığı “Tel Hamis Tugayları” üstlenmiştir.

Örgütün “Hasekavi” kod adını kullanan sözcüsü Bahoz Erdal ile birlikte 8 teröristin de öldürüldüğünü açıkladı. Açıklama şu şekildeydi;

“Gerçekleştirdiğimiz başarılı suikast eylemi neticesinde Bahoz Erdal ve yanındakilerin eylem sonucu hayatlarını kaybettikleri kesinleşmiştir. Olayı müteakip PKK’nın Suriye kolu olan işgalci PYD/YPG örgütünün Kamışlı şehrinde geniş kapsamlı gözaltı faaliyetlerine başladığı ve şehrin önemli noktalarına keskin nişancılar yerleştirdiği, şehrin giriş-çıkışlarını tamamen kapattığı, Suriye asıllı terör örgütü yöneticisinin kaybının örgüt mensuplarının morali üzerinde olumsuz etki yaratmasını engellemek amacıyla haberi gizlemeye çalıştığı öğrenilmiştir.
Bu gelişmeyi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan ederiz. Yaşasın Özgür ve Demokratik Suriye, Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza şifa ve tutsaklarımıza özgürlük diliyoruz.”

Tel Hamis’in Türkçe karşılığı “Beş Tepe”dir. Bu ismin Cumhurbaşkanlığını işaret ettiği iddialar arasında. Ayrıca yayınladıkları mesajda eylemi Suriye ve Türkiye halklarının şehitlerine armağan etmeleri bu örgütün MİT tarafından Suriye’de operasyon yapmak amacıyla kurulduğu iddialarının gündeme gelmesine neden oldu. İşin aslını vatandaş olarak bilmemiz imkânsız ancak bu olay da istihbarat tarihimizde “Bahoz Erdal Operasyonu” olarak yerini alıyor.

 “Sabahattin Savaşman Olayı”

Geçenlerde “Karşı Casusluk ve İstihbarata Karşı Koyma Farklı Şeylerdir” başlıklı bir yazı yayınlayarak kontrespiyonajın ne olduğunu kabaca açıklamaya çalışmıştım. İşte sizlere istihbarat tarihimizin en çok bilinen kontrespiyonaj operasyonun hikayesi…

Eski bir albay ve MİT mensubu olan Sabahattin Savaşman, 1977 yılında MİT’in 3.adamı pozisyonundadır. Bir gün Hiram Abas ve Mehmet Eymür tarafından bir CIA ajanına bilgi satarken yakalanmıştır. CIA ajanı ile takasın yapılacağı daireyi ellerinde silahlarla basan Hiram Abas ve Mehmet Eymür, dosyaları CIA ajanına teslim edemeden Savaşman’ı yakalamıştır. İddialara göre Savaşman, oğlunun okul parası karşılığında MİT’in önemli belgelerini satmak konusunda CIA ile anlaşmıştır.

Daha sonra yargılanan Savaşman 17 yıl hapse mahkûm edilmiştir ancak 1984 yılında tahliye olmuştur. 1994’te de hayatını kaybetmiştir. Bu çok meşhur kontrespiyonaj operasyonu ile alakalı önemli bir iddia ise operasyonun bir kumpas olduğudur. O yıllarda MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yapan Nuri Gündeş ve Hiram Abas arasında teşkilat içinde “kendi ekiplerini kurmak” konusunda bir istihbarat savaşı olduğu iddia edilir. Ve Hiram Abas ile Mehmet Eymür’ün, Nuri Gündeş’in ekibini tasfiye etmek amacıyla böyle bir operasyon düzenledikleri de iddialar arasındadır. İşin aslını bilemeyiz ancak, bu olay istihbarat tarihimize “Sabahattin Savaşman Operasyonu” olarak geçmiştir.

“Madanaloğlu Cuntasına Sızma”

Ayrıntılarını yaşayan kişinin ağzından bizzat dinleme imkânımızın olduğu nadir hikâyelerdendir. Mahir Kaynak , Madanoğlu Cuntası olarak bilinen hareketin içine “Fakülteli” kod adıyla bir MİT ajanı olarak sızar ve topladığı delillerle cuntacıların yargılanmalarını sağlar. Öncelikle işin resmi boyutunu açıklayan 15.01.1972\14073 tarih ve sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1971\41 Esas ve 1971\67 karar sayılı Anayasa Mahkemesi kararının küçük bir kısmına göz atalım;

“1967 yılında Devrim Ocaklarında tanıdığı Hıfzı Kaçar’ın bir ihtilâl örgütü kurduklarını, kendisini de buna dâhil etmek istediklerini söylemesi üzerine teklifi kabul ettiğini ve durumu Millî İstihbarat Teşkilâtına bildirdiğini, bundan sonra teşkilâtın direktifi ile hareket ederek gelişmeleri rapor ettiğini; ihtilâlci teşkilâtın zaman zaman toplanarak, hükümeti devirmek için hazırlıklar yaptığını; bu toplantıların büyük bir çoğunluğunda bulunduğunu, oradaki konuşmaları da kimi kez kendisine özgü usullerle teyple tespit ettiğini; dosyadaki 41 sayfalık raporun daha önce, yine dosyada bulunan çeşitli tarihlerde (Fakülteli) rumuzu ile verdiği raporların teşkilâtça çıkartılmış özeti olduğunu; dosyadaki belgeleri de kendisinin verdiğini; ihtilâlci teşkilât gizli servisçe bilindiği için faaliyetleri önleme yönünden alınan tertibat sayesinde bunların faaliyetlerini fiiliyata dökemediklerini; olayların raporlarda açıklandığı gibi olduğunu; bantla konuşmaları saptarken önleme tedbiri olarak ortada radyo, teyp, pikap gibi müzik aletleri bulunduğunu söylemektedir.”

Gelelim hikâyenin ilginç kısmına. Mahir Kaynak’ın anlattıklarına göre Cemal Madanoğlu ile aralarında çok ilginç bir hatıra geçmiş. Madanoğlu cuntası açığa çıkmamak için her seferinde farklı bir subayın annesinin evinde, buluşma yeri ve saati kısa bir süre önceden belirlenmek suretiyle toplantı yaparmış. Bir gün bir Rus yetkili Madanoğlu’nun avucuna bir kâğıt sıkıştırır. Kâğıtta cuntanın açığa çıkmak üzere olduğu, istihbaratın içlerine sızdığı yazmaktadır. Bunun üzerine bir toplantıda Cemal Madanoğlu, toplantıya başlamadan önce bu durumu cuntacılara izah eder ve herkesin üzerinin aranacağını söyler. Tabi Mahir Kaynak’ın üzeri her toplantıda olduğu gibi ses kayıt düzenekleri ile doludur. O an başından kaynar sular dökülür gibi hisseder Mahir Kaynak. Artık sona gelmiştir. Ölümü kaçınılmazdır.

Arama yapılacağını söyleyen Madanoğlu Mahir Kaynak’a döner ve “Evlat ara bakalım herkesi” der. Mahir Kaynak bu duyduğuna inanamaz. Hemen kendini toplar ve aramaya başlar herkesi. Hatta Madanoğlu, Mahir Kaynak’a kendini bile aratır. Peki, onu kim arayacaktır? Mahir Kaynak hayatının kumarını oynar ve kollarını iki yana açarak “Beni de siz arayın Paşam.” der. Madanoğlu, Mahir Kaynak’ın yanaklarını sıkar ve “Senden hiç şüphelenir miyim evlat, geç otur yerine.” der. Bu toplantılardan elde edilen kayıtlar da yargılamada delil olarak kullanılır ve Madanoğlu’nun sonu olur. Bu olay da istihbarat tarihimize “Madanoğlu Cuntası Operasyonu” olarak geçer.

“Öldürülmesinden 7 ay önce Turgut Özal’a bir mektup yazarak  mektubun ilk bölümünde ABD tarafından bölgede konuşlu Çekiç Güç’teki bazı komutanların terör örgütü PKK’ya yardım ettiğini ayrıntıları ile açıklayan ve 17 Şubat 1993 tarihinde içinde bulunduğu Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle(!) düşmesi sonucu hayatını kaybeden büyük komutan Eşref Bitlis’in aziz hatırasına… Ruhu şad olsun…” Saygılarımla…

 

Almanya’nın Ukrayna Krizine Karşı “Ostpolitik Siyaseti”

Ukrayna’nın doğusunda başlayan ve 8 yılı deviren Donbass Savaşı, Rusya ve Batı ülkelerini Soğuk Savaş’tan sonra ciddi bir şekilde karşı karşıya getiren süreçlerden biridir. Özellikle, Rusya’nın jeostratejik menfaatleri doğrultusunda Ukrayna krizine müdahil olması, Avrupa entegrasyon sürecindeki Ukrayna’nın AB taraflı siyasetine karşı en büyük engel olarak ortaya çıkmıştır. 21. yy’da tabiri caizse “Doğu-Batı Bloku” mücadelesinde teorikten pratiğe dönüşümün bir ayağını teşkil eden Ukrayna krizi, iç dinamikler açısından oldukça karmaşık bir 8 yılı geride bırakırken, dış dinamikler açısından politika aktörleri bağlamında özellikle incelenmesi gereken bir konudur. Krizin dış aktörleri kategorisine aktif bir şekilde sözlü veya yaptırımlı politikalar izleyen ülkeleri dahil etmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Dünyadaki birçok alanda baş aktör olarak karşı karşıya gelen iki güç ABD ve Rusya’nın yanı sıra, Avrupa Birliği’nin de başlangıçtan beri aktif bir şekilde süreci takip ettiğini söylemek gerekir. Avrupa Birliği’nin özellikle, II. Dünya Harbi’nden bugüne Birliğin dış politikası ve güvenliğini tesis etmek için çalışmasının temel sebebi kuşkusuz Rusya’dır. Rusya’nın gerek konjonktürel, gerek siyasi ve gerekse askeri stratejisinin Avrupa Birliği’nin güvenliğini yıllardır tehdit ettiği görüşü herkesçe bilinen durumdur. Fakat, Avrupa Birliği politikalarının sadece ulus üstü yapının (AB kurumları) direktiflerinden ibaret olmadığını ve bunun yanında üyelerinin kendi güvenlik ve dış politikalarının olduğunu belirtmekte fayda vardır. Her ne kadar NATO aracılığıyla güvenlik konusunda konsensüs oluşmuş ise de, üye devletlerin iktisadi menfaatleri başta olmak üzere birçok parametre, Birliğin ortak güvenlik ve dış politika noktasında istikrarlı bir politikaya sahip olmasının önüne geçmektedir. Bu kapsamda, Birlik bünyesinde “endüstriyel ve ekonomik güç” statüsünde bulunan Almanya’nın dış politikasının AB’den ayrılan yönünü, Ukrayna krizi örneğiyle değerlendirmek ve tarihsel bir kavram olan “ostpolitik” yaklaşımıyla bu durumu analiz etmek araştırmanın temel amacıdır.

Ostpolitik Nedir ?

Tarihsel bir siyasi terim olan ostpolitik, Almanca “doğu” anlamına gelen “ost” ile “politik” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşarak, “Doğu Politikası” anlamına gelmektedir. Soğuk Savaş sürecinde, dönemin Federal Almanya şansölyesi Willy Brandt’ın ismiyle özdeşleşen bu terim Batı-Doğu ilişkilerinde yumuşamayı ifade etmektedir. Esasen bu yaklaşım, 1963 yılında Alman eski Özel İşler Bakanı Egon Bahr’ın “yakınlaşma yoluyla değişim” tabirinden hareketle ortaya çıkmıştır (Definitions, 2022).

Willy Brandt

1969 yılından itibaren Alman şansölye Willy Brandt’ın uygulamaya koyduğu ostpolitik siyaset, Doğu-Batı yakınlaşmasının pratik örneği olarak tarihe geçti. Bu tarihten itibaren ittifaklarda değişiklik olmasa da, iki blok arasında yumuşama süreci başladı.  Kasım 1969’da SSCB ile Federal Almanya arasında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’yla birlikte ostpolitik siyaset anlam kazanmaya başladı (CVCE, 2016: 2). ostpolitik Almanya-SSCB yakınlaşmasıyla sınırlı kalmadı. Bu yaklaşım, Eylül 1971’de ABD-Fransa-Birleşik Krallık üçlüsünün SSCB ile müzakere masasına oturmasıyla etkisini giderek artırdı. Daha önce de ifade edildiği gibi, Avrupa’nın güvenliği ve dış politikası hususunda Almanya’nın pozisyonu, AB’nin politika kararlarında etkili olmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın uyguladığı ostpolitik siyaset, Fransa ve Birleşik Krallık’ın yanı sıra, ABD’yi de yumuşama sürecine dahil eden temel bir araçtır denilebilir.

“Ostpolitik” kavramı her ne kadar “Doğu Politikası” anlamına gelse de, tarihsel ölçekte Batı-Doğu ilişkilerinde mutabakat, müzakere ve iş birliğine dayanan bir kavramsallaştırma olarak kabul edilmektedir. Burada sadece Rusya-Avrupa ilişkilerinden ziyade Batı-Doğu ilişkileri olarak vurgulanmasının sebebi, ostpolitikin Almanya-Rusya özelinde kalmayıp, Kuzey-Güney Kore krizinin müzakeresinde de rol oynamasıdır (Definitions, 2022).

Buna göre, Doğu ve Batı blokunun 1950’li yıllardan bugüne devam eden ihtilafının pratik yansımalarından olan Kore Savaşı’nın sonrası önemlidir. Savaştan sonra günümüze kadar uzanan yumuşama süreci ve krizin uzlaşısı için kurulan diyalog masaları Ostpolitik siyasetin yansıması olarak nitelendirildi. Bu sayede Ostpolitik, Doğu-Batı müzakerelerinin Batı perspektifinden teorisini oluşturmuştur.

Ukrayna Krizi Bağlamında Alman Dış Politikası ve Ostpolitik

2013’ten bugüne Ukrayna-Rusya arasındaki krize karşı genellikle kendi dış politika ilkeleriyle yaklaşmayı tercih eden Almanya bu açıdan diğer AB üyesi devletlerden farklılaşmaktadır. Başından beri birkaç istisna dışında Ukrayna’nın iç işlerine müdahale eden Rusya’ya, ABD ve AB’nin sert tepkilerinin aksine daima “diyalog ve diplomasi” kanallarını açık tutucu politika izleme taraftarı olan bir Almanya’nın olduğunu söylemek gerekir. “Uluslararası hukuk ve insan hakları” her ne şartta olursa olsun Alman dış politikasının en önemli prensiplerindendir. Bunun yanında Avrupa Birliği’nin güvenliği ve üye ülkelerin iş birliği ilkeleri de Alman dış politikasının temel yapı taşlarıdır (Federal Foreign Office, 2019).

Alman hükümeti, kriz başladıktan sonra Rusya’ya yönelik uygulanan yaptırımlara çekimser bakmakta ve karşılıklı bozulan ilişkileri her daim yeniden imar etmeyi prensip olarak deklare etmektedir. Ayrıca, devam eden kriz sürecinde Kiev tarafına silah desteği tekliflerine de sıcak bakmamıştır. Hiç şüphesiz, Alman politika yapıcıların Rusya’yı, Avrupa’nın ve dünyanın güvenliği açısından önemli bir faktör olarak görmesi bu duruma etki etmektedir. Öte yandan, aynı politika yapıcılara göre, Rusya’nın enerji arzı hususunda Avrupa için anahtar rol oynaması da dikkate değerdir (Siddi, 2016:1). Dolayısıyla, Almanya-Rusya ilişkilerinin Avrupa’nın siyasi ve güvenlik politikalarında belirleyici rol oynadığı kabul edilmektedir. Bu kanaat, 2013’ten sonra daha da güçlenmiştir. Nitekim, kriz başladıktan sonra dönemin şansölyesi Angela Merkel’in öncülüğünde Rusya ile müzakereler başlamıştır. Almanya, yukarıda da ifade edildiği gibi dış politikasının önemli bir ilkesi olarak kabul ettiği “uluslararası hukuk ve insan hakları” tutumundan hareketle, AB’nin ve ABD’nin Rusya’ya yönelik sert söylemlerini yumuşatıcı bir rol üstlenmiştir. Almanya’nın bu siyaseti, azımsanmayacak bir kesim tarafından “Yeni-Ostpolitik” olarak nitelendirilmektedir.

Almanya’nın Rusya’ya yönelik Ukrayna siyaseti birçok kesim tarafından yeni bir Ostpolitik olarak tanımlansa da, kimi çevreler bu siyasetin Soğuk Savaş dönemindeki gibi uzun vadeli olmayacağını iddia etmektedir. Gerçekten de bu siyasetin istikrarlı bir şekilde sürdürülebilir olduğunu en azından Almanya açısından söylemek zordur. Nitekim, Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak kararı ve Donbass’taki askeri hareketliliği körüklemesi yeni dönem Ostpolitik siyaseti sorgulatmıştır. Dönemin şansölyesi Angela Merkel’in Kırım ilhakını “canice bir olay” olarak nitelendirmesi bu durumun ispatıdır (Merkel, 2015). Bununla beraber, bazı analistler yine de, AB tarafından Rusya’ya uygulanan yaptırımları ve Rusya’yı daimi surette kınama politikasını eleştiren Almanya’nın Ostpolitik’ten vazgeçmediğini iddia etmektedir (Forsberg, 2016). Bazı uzmanlar ise, Alman dış politikasını ticari kaygıların etkilediğini ifade etmekte ve Alman büyük şirketlerinin Berlin’e, Rusya ile sıcak temasın devam etmesi yönünde baskı yaptıklarını vurgulamaktadır (Siddi, 2016: 2).

Ticari kaygıların Alman dış politikasına tesir ettiği iddialarından hareketle, Avrupa entegrasyonunun temel prensiplerinden olan “iş birliği” ilkesinin ostpolitikin özelliklerinden olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Almanya Avrupa entegrasyonunun bu ilkesini güçlü bir şekilde destekleyici ve ulusal dış politikasında bu ilkeyi önceleyici bir tutum sergilemektedir. Denilebilir ki, Almanya-Rusya arasındaki bu yakınlaşma, ekonomik iş birliğini temel alarak zaman içerisinde şekillenmiştir. Bunun en somut örneğini Kuzey Akım projeleri oluşturmaktadır. Nitekim, önce Kuzey Akım 1, ardından Kuzey Akım 2 projesi ile Almanya ve Rusya arasındaki enerji temelli ekonomik iş birliği oldukça genişlemiş ve Ostpolitik siyasetin ticari kanadını oluşturan bir gösterge olarak ortaya çıkmıştır. 2015’ten itibaren bu süreç hızlanarak devam etmiş ve Almanya ve Rusya’nın enerji ilişkisi ABD ile AB’nin tepkilerine rağmen güçlenmiştir.

Almanya’nın Ostpolitik siyasetini günümüz perspektifinden ele alan kimi yazarlar, Kırım ilhakına karşı Almanya’nın sert tavrını ve bunun tersi olarak enerji politikasıyla beraber Rusya’ya yakınlaşma siyasetini “Melez-Ostpolitik” ya da “Karma-Ostpolitik” olarak tanımlamaktadır (Daehnhardt ve Handl, 2018: 446).

Buna göre, Almanya’nın Ukrayna krizine bakış açısı sürdürülebilir ve istikrarlı bir müzakere sürecini kapsamamaktadır. Berlin hükümeti, 8 yılık süre zarfında krizin ana aktörü Rusya’ya karşı tüm iletişim kanallarını açık tutarken, aynı zamanda Rusya’nın yayılmacı politikasına karşı askeri ve sivil caydırıcılığı artırıcı tedbir arayışı içindedir.

Almanya bu iki birbirine zıt parametreyle melez bir Ostpolitik kuramı oluşturma gayreti içinde görülmektedir. Dolayısıyla, Soğuk Savaş devrindeki gibi tek taraflı ve uzun vadeli bir iş birliğini esas alan Ostpolitik siyasetin Ukrayna krizi özelinde görülmediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu iddiayı güçlendirecek iki farklı politik söylemi misal olarak vermek yerinde olacaktır. Birincisi, geçtiğimiz aylarda Almanya, NATO’nun Ukrayna’ya taahhüt ettiği uçak savar tüfeklerinin ve keskin nişancı dedektörlerinin satışını veto ederek Rusya’ya karşı aktif bir askeri konumlanmadan kaçındı. Ukrayna Savunma Bakanı Oleksii Reznikov olayı Almanya’nın Kuzey Akım 2 Projesi’ndeki iş birliği kaygılarına dayandırarak şiddetle kınadı. Buna ilaveten, Almanya’nın Ukrayna’ya karşı adil olmadığını ileri sürdü (AA, 2021).

Görüldüğü gibi Almanya, Rusya ile iş birliği hususunda kararlılığını sürdürerek, askeri anlamda Ukrayna’nın NATO tarafından desteklenmesini en azından asgari ölçüde sınırlandırmış oldu. İkincisi, ilkinden farklı olarak Avrupa’nın ve Ukrayna’nın lehinde olan politik bir söylemi ihtiva etmektedir. Yine geçtiğimiz aylarda Almanya, Avrupa Birliği’nin dış politika ve güvenlik kriterlerine uyum sağladığını göstermek amacıyla Avrupa Konseyi’nin deklare ettiği sert Rusya karşıtı manifestoya iştirak etti. Buna göre, Avrupa Konseyi, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırgan tutumunun devam etmesine karşı “büyük kayıplar”, “ağır yenilgi” ve “koordineli yaptırımlar” içerikli bir bildiri yayınladı.  Konsey’de Avrupa liderlerinin her biri Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü kararlılıkla desteklediklerini ifade etti (Politico, 2021). Almanya’nın bir taraftan AB dış politikasına hassasiyet göstererek Rusya karşıtı bildiriye imza atması, diğer taraftan da ulusal çıkarlarını korumada Rusya’ya iş birliği temelli yakınlaşma politikasını sürdürmesi “Melez-Ostpolitik” kavramını güçlendirici bir durum teşkil etmektedir.

Nihayet ifade edilebilir ki, Alman dış politikasında Ukrayna krizine karşı mevcut tutum, ülkenin Ostpolitik’ten tamamen vazgeçmediğini göstermektedir. Ukrayna krizi sırasındaki Alman dış politikasında; diplomasiye, iktisadi kaygıya, iş birliğine binaen yeni bir Ostpolitik türü ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım, uluslararası hukuka saygı, savaş karşıtlığı, çok taraflılık ve Rusya ile uzun süredir devam eden uzlaşı dahil olmak üzere Alman dış politikasının temel ilkelerinin etkileşiminin bir sonucudur (Siddi, 2016: 13-14). Özellikle, Rusya yakın gelecekte Ukrayna’ya yönelik agresif tavırlarını artırırsa, bu yaklaşımın sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri ortaya çıkacak ve bu durum Alman dış politikasını Ostpolitik geleneğinden daha farklı bir eksene taşıyacaktır.

[irp posts=”32806″ name=” Uyan Almanya uyan!”: İkinci Cihan Harbi’nde Almanya”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

AA. (2021, Aralık 13). Ukraine accuses Germany of blocking its weapons purchases via NATO. https://www.aa.com.tr/en/politics/ukraine-accuses-germany-of-blocking-its-weapons-purchases-via-nato/2445793

CVCE. (2016, Temmuz 7). Willy Briandt’s ostpolitik. https://www.cvce.eu/en/education/unit-content/-/unit/55c09dcc-a9f2-45e9-b240-eaef64452cae/b3f1bdcb-928a-497d-96bc-e85a4c77cab8/Resources#e4d3fb27-c070-4bd4-8cd6-323fbfc51d95_en&overlay

Daehnhardt, P. ve Handl, V. (2018). Germany’s eastern challenge and the Russia–Ukraine Crisis: A New Ostpolitik in the Making?. German Politics. 27(4). 445-459. DOI: 10.1080/09644008.2018.1448385

Definitions. (2022, Ocak 16). Ostpolitik. https://www.definitions.net/definition/ostpolitik

Federal Foreign Office. (2019, Ekim 9). Germany’s foreign and European policy principles. https://www.auswaertiges-amt.de/en/aussenpolitik/themen/policy-principles/229790

Forsberg, T. (2016). From Ostpolitik to ‘Frostpolitik’? Merkel, Putin and German Foreign Policy towards Russia. International Affairs. 92 (1).

Merkel, A. (2015) Pressekonferenz von Bundeskanzlerin Merkel und staatspräsident Putin am 10. Mai 2015 in Moskau. http://www.bundesregierung.de/Content/DE/Mitschrift/Pressekonferenzen/2015/05/2015-05-10-pk-merkel-putin.html

Politico. (2021, Dec 16). EU leaders threaten Russia with sanctions over Ukraine. https://www.politico.eu/article/european-council-summit-russia-ukraine-conflict-brussels-luhansk-donetsk/

Siddi, M. (2016). German Foreign Policy towards Russia in the aftermath of the Ukraine Crisis: A New Ostpolitik? Europe-Asia Studies. 68/4: 665-677. DOI:10.1080/09668136.2016.1173879

[/vc_toggle]

Orta Amerika’nın Siyasi ve Ekonomik Geçmişine Dair Genel Bir Bakış

Bu yazıda genel hatları itibariyle, Latin Amerika coğrafyası içerisinde istikrar ve yoksulluk bağlamında kötü bir profili sunan Orta Amerika’dan bahsedeceğim. “Orta Amerika” adıyla adlandırdığımız bölge kuzeyde yer alan Meksika devleti sınırlarından güneydeki Kolombiya sınırlarına kadar uzanan, Kuzey ile Güney Amerika kıtalarını birleştiren bir bölgedir.

1492 yılında ilk İspanyol akımları gerçekleşmeden önce merkezi güçlerini oluşturmuş devletlerden ziyade ufak toplulukların birbirileriyle kısıtlı ilişki içerisinde bulunduğu bir sürecin görüldüğü bölgenin dış dünyaya kapalı bir profil barındırdığını söyleyebiliriz. İspanyol akımlarının başlamasıyla beraber  bölgenin sömürgecilik düzeni altına girmesi ve devlet kurma süreçlerini es geçerek günümüze ulaşması, devlet yönetme mekanizmasında tecrübesizlikler yaratarak 19. yüzyıldaki bağımsızlıklarından günümüze kadar krizler ve istikrarsızlıklar içerisinde varlık sürdürmelerine sebep olmuştur.

19. Yüzyıl İtibariyle Başlayan ABD Müdahalesi

19. yüzyıl sadece Orta Amerika’da bulunan devletlerin değil, tamamıyla Latin coğrafyasının bağımsız devletleşme sürecine girdiği bir yüzyıl olmuştur. İspanya Krallığı’nın Avrupa kıtasında kendine has problemleri sömürge topraklarındaki idaresinde çeşitli sorunlara sebep olmuş ve ardından teker teker -bazen de Orta Amerika’da da göreceğimiz şekliyle toplu olarak- bağımsızlıklar elde edilmiştir. Bu süreçte bağımsızlık savaşları ve meydana gelen otorite boşluğu Avrupa’lı devletlerin ilgisini çekmiş, İspanya’nın ardından Latin Amerika’da çeşitli sömürge faaliyetleri gerçekleştirmeye yönelik davranışlar sergilemişlerdir. Dönemin ABD başkanı James Monroe’nin kendi adıyla anılan “Monroe Doktrini” Avrupalı devletlerin bu niyetlerinin önüne bir engel olarak ortaya çıkmıştır.

En kısa tabirle bu doktrin Avrupa’nın Latin Amerika coğrafyasına karışmamasını da içerisinde barındıran bir takım gözdağı ilkeleri sunmaktadır (Uçarol, Dış Politikada Gelişmeler ve Monroe Doktrini, 2015, s. 312-316). İlk aşamada Monroe Doktrini devletlerin bağımsızlıklarına üçüncü bir devlet etkisinden korunaklı bir yapı içerisinde ulaşabileceğinden bölgenin çıkarına görünmekteydi. Fakat 1823 yılında kongrede belirtilmiş Monroe ilkeleri 1870’li yıllara gelindiğinde çeşitli anlam genişlemelerine uğrayacaktı. Artık bu doktrin vasıtasıyla ABD, Latin Amerika bölgesini arka bahçesi (American’s Backyard) olarak görecektir (Uçarol, Siyasi Tarih, 2015). Peki ABD, arka bahçesi olarak gördüğü bu bölgelerin içerisinde Orta Amerika’daki devletlere yönelik ne tür faaliyetlere girişti:

  • Kendisine benzer yönetim şekillerinin meydana getirilmesi adına siyasi ve askeri faaliyetler.
  • Bağımsızlıklarını sağlamış bu devletlerin ekonomik bağlamda kontrol altında tutulması.
  • Büyük toprak sahiplerini ve yerel elitleri kendisine bağımlı bir hale getirme (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 28-29).

En genel anlamıyla üç şekilde faaliyetlerini meydana getiren ABD, Orta Amerika Devletleri üzerinde kronikleşen sorunlar yaratıp, daima sürecek bir bağımlılık ilişkisi meydana getirmiştir. Bölgede yer alan yedi ülkeden kimileri nispeten daha iyi ekonomik durumda olsalar da, çalkantılı siyasi geçmişleri benzerdir.

Mevcut Devletlerin Çarpıcı Noktalarıyla Geçirdikleri Tarihsel Süreçler

Yedi Orta Amerika ülkesi içerisinde kişi başına düşen milli geliri en düşük olan ikisi Honduras ve Nikaragua’dır. Honduras’ta 2.390$ (The Worldbank, 2019) olan bu sayı Nikaragua’da 1.890$ (The Worldbank, 2019) olarak seyretmektedir. Ekonomilerinin bu noktalarda oluşu iki devletin geçmişi incelendiğinde gayet anlaşılabilir bir hal alır. Sömürge yıllarında ekonomisi tarımın yanında değerli madenlerin çıkartılmasıyla da sağlanan Honduras’ta (Moncada, 2020) bağımsızlık süreci sonrasında teoride olmasa da pratikte sömürge düzeni -farklı şekillerde ve farklı devletlere hizmet etse de- devam etmiştir.

Orta Amerika devletlerini inceleme altına aldığımızda karşımıza çıkan devlet benzeri en ciddi aktör “United Fruit Company” olmuştur. UFCO olarak kendisinden bahsedeceğimiz bu firma özellikle Honduras, Guatemala ve Kosta Rika’da etkili olmuştur. Honduras 1900’lü yıllara girilmesiyle “Muz Cumhuriyeti” tanımlamasına maruz kalacak kadar ciddi şekilde UFCO etkisinde kalmıştır. Siyasi istikrarsızlıktan en çok nasiplenen devletlerden olan Honduras’ta 55 yıl içinde seksenden fazla yönetim değişiminin meydana geldiği görülmüştür (1821-1876) (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 34-35).

Muz şirketleri etkisinde kalan ve zaman zaman bu şirketlerle işbirliği yapan kukla liderler tarafından yönetilen devletin ABD karşıtlığı ile ön plana çıkan yöneticileri çeşitli müdahaleler ile görevlerinden alınmışlardır. Ekonomisinin tarımsal faaliyetler üzerinden gerçekleştirip, muz ve kahve ihracatıyla dengede tutmaya çalışırken CAFTA (Dominik Cumhuriyeti – Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) çerçevesinde özellikle ABD tarafından yatırımlar yapıldığı görülmektedir (U.S Trade Representative, 2020). İşsizliğin yüksek olduğu bu ülke geçmişinde çeşitli doğal afetler yüzünden ekonomik zorluklarla da karşı karşıya kalmıştır. Honduras’a benzer bir profil sunan komşusu Nikaragua’da ise 1937-1979 yılları arasında diktatörlük sürmüş bir Somoza ailesinden söz edebiliriz. Bu diktatörlük sürecinde Somoza ailesi ve diğer elitler ekonomik durumlarını olabildiğince iyi seviyelere taşımışlarken  Nikaragua halkı yoksullukla yüz  yüze kalmıştır. Küba devrimi sonrasında toplum nezdinde tepkilerin birleşmesi sonucu Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi (FLSN) isimli örgüt oluşturulmuş ve Somoza ailesini iktidardan indirmiştir. FLSN’nin ülkede yarattıkları değişim sürecinin dışında dikkat çekilesi gereken bir noktaları daha mevcuttur. 1990 seçimlerinde FLSN karşısında yer almış olan adayın başkan seçilmesiyle beraber, Latin Amerika’da devrimci bir gücün bulunduğu iktidarın, seçimle muhalefete devredişinin ilk örneği vuku bulmuştur.

Sandinist Ulusal Özgürlük Cephesi

Ekonomisinin gelişim sürecinde ihracatı gerçekleştirilen ürün bağlamında Honduras ile benzer bir profil sunan Nikaragua’da UFCO beklenildiği kadar gün ışığına çıkmamıştır (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 36-37). Bölgedeki devletler arasında en yüksek nüfusa sahip olan Guatemala ekonomik bağlamda da en büyük güç konumundadır. ABD ile ilişkileri diğerlerine kıyasla daha olumlu bir havada gerçekleşmektedir. II. Dünya Savaşı sırasında ülkede ABD üslerinin kurulmasına izin verilmiş, birçok ABD markasının ulus-piyasa içinde tekelleşmesine göz yumulmuş ve günümüzde de politikalarında destekçisi konumunda görülmektedir. Bu firmaların içerisinde Guatemala için kritik öneme sahip olan Orta Amerika Uluslararası Demiryolu Şirketi (IRCA) ülke genelinde demiryolu ağı inşası bağlamında çoğu kritik noktaların mülkiyet haklarını üzerine almıştır. Guatemala – ABD ilişkilerinin seyri, 2018 yılında Kudüs’e ABD’den sonra ilk İsrail büyükelçiliğini taşıyan ülke olması örneğinden anlaşılabilmektedir (Sputnik Türkiye, 2018). 20.yy’da net bir şekilde Guatemala yönetiminin büyük kahve yetiştiricileri, UFCO, yabancı yatırımcılar ve ABD destekli antikomünist askeri koalisyon etkisinde olduğunu söyleyebiliriz.

Guatemala Devlet Başkanı Alejandro Giammattei

Yine bu yüzyılda sürekli CIA destekli darbelere ve istikrarsızlıklara maruz kalmış Guatemala’da kendine has oluşturulmuş bir sol hareket 36 yıllık iç savaşı meydana getirmiştir. İç savaş süresince 200 binden fazla insanın katledildiği ve hükümet güçlerinin sistematik soykırımlara başvurduğu bilinmektedir. El Salvador ve Kosta Rika ikilisine bakacak olursak, ülke değerlendirmelerinde yapılan sıralamalarda farklı uçlarda duran bu iki devletin tarihsel geçmişi de tahmin edildiği üzere birbirinden farklı şekillerde cereyan etmiştir.

Nüfusları birbirine yakın olan iki devletin kişi başına düşen milli gelirdeki farklılığının temel sebebi de işte bu tarihsel geçmişin bir yansımasıdır. Öncelikle Kosta Rika’nın 20.yüzyılda yaşadığı gelişmelere baktığımızda komşularından farklı bir profil sunduğunu görmekteyiz. 1848 yılında resmen bağımsız olmuş Kosta Rika 1889’da kıtada görece en özgür seçimleri meydana getirmiştir (İNSAMER, tarih yok). Tabi ki UFCO başta olmak üzere çeşitli ABD’li firmalar ülke denkleminde önemli bir noktaya sahip olmuşlardır fakat bu süreç sonrasında yaşanan şiddet olayları daha minimal seviyelerde gerçekleşmiştir. El Salvador’da ise şiddet ve çatışma bağımsızlığından günümüze kadar devam etmiştir. Kuruluşundan hemen kısa bir süre sonra komşusu olan Honduras ve Guatemala ile savaşlara girmiş, bu savaşlardan sonra ülke içinde büyük toprak sahipleri ve köylüler arasında çatışmalarla şiddet devam etmiştir. Daima yerelden gelen isyanlar genişleyip iç çatışmalar şeklinde devam etmiştir (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018). 1945-1970 yılları El Salvador’da iç siyaset darbeler ve toplumsal kutuplaşmalar neticesinde gerçekleşmiştir. ABD destekli hükümetlerin iktidarlıklarında direkt olarak ABD desteği sağlanırken iktidarın halk üzerindeki otoritesini arttırmaya yönelik baskı hareketleri yoğunlaşmıştır.

El Salvador çeteleri

Bu süreçler yaşanırken aynı zamanda istikrarlı ve planlanmış bir ekonominin varlığından da söz edememekteyiz. 150 yıla dağılmış bir şekilde şiddete ve çatışmaya maruz kalmış El Salvador halkına karşı bir uluslararası tepkinin oluşmamış olması da ülkeyi kucağına almış dev olan ABD sebepli olmalıdır. Kosta Rika’ya dönecek olursak, daha önce bahsettiğimiz gibi El Salvador tarzı şiddete maruz kalmanın söz konusu olmayışı ABD destekli antikomünist ittifak parçası görünüyor oluşundan kaynaklanmıştır. 1949 yılında kabul edilmiş anayasanın günümüze kadar yürürlükte kalması, Kosta Rika’nın Orta Amerika devletleri arasında en istikrarlı ve demokratik devletlerden birisi yapmaktadır. Bölgedeki diğer ülkelere oranla daha neoliberal politikalara sahip Kosta Rika’nın en önemli ihracat kalemi muzdur (İNSAMER, tarih yok). El Salvador’da kahve ve şeker ihracatı üzerine kurulu bir ekonomi bulunmaktadır. Yoksulluk ve gelir eşitsizliği gibi sorunlarla mücadele etmektedir. Panama ve Belize’nin diğer devletlere oranla yönetişim süreçlerinin daha yapay bir şekilde geliştiğini görmekteyiz. Belize, Orta Amerika devletleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra 1862 yılında Birleşik Krallık kolonisi haline gelmiş ve 100 yıldan uzun bir süre koloni statüsünde devam etmiştir (Bolland, 2020). 1981 yılında nihayet bağımsızlığına kavuşsa da hala İngiliz ekolü varlığını sürdürmektedir. Commonwealth üyesi olan bu devletin yönetim şekli tıpkı Birleşik Krallık’ta olduğu gibi anayasal monarşi altında parlamenter demokrasidir.

Panama Kanalı

Nüfusu düşük, yüzölçümü ufak olmakla beraber siyasal hayatı da komşularındaki kadar hareketli olmamıştır. Panama ise kuruluşunu bir toplumsal hareketin sonucu olarak meydana gelmekten ziyade ABD çıkarları ekseninde sağlamış bir devlettir. Orta Amerika’da özgür devletler meydana gelirken Panama kendisini soyutlamış ve bir süre Kolombiya’ya bağlı kalmaya devam etmiştir.

Daima Panama Kanalı’yla birlikte anılan devletin ekonomik refahının nispeten daha iyi olmasının sebebi de bu kanaldır. 1914 yılında açılan kanal üzerinde sınırsız ABD kontrolünün sağlayan “Hay-Bunau-Varilla Kanal Anlaşması” imzalanmıştır. 1977 yılında taraflar arasında imzalanan yeni bir anlaşmada 2000 yılı itibariyle kanalın tüm haklarının Panama kontrolüne geçmesi kararlaştırılmıştır. Panama kanalından gelen gelirlerin yanında en önemli ihracat ürünlerinin başında muz bulunmaktadır (Atvur, Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması, 2018, s. 39-41).

Sonuç

Demokrasinin en önemli getirisi partilerin iktidarlığa seçimler neticesinde gelmesi değil, seçimler sonucunda mevcut iktidarın koltuğu bırakmasıdır. Orta Amerika’da demokratik kültürün bu şekilde gelişemediğini gördüğümüzden dolayı her zaman şaibeli iktidarlıklar ve baskın otorite ile karşılaşılmıştır. Devletlerin kimlikleri üzerinde geçmişlerinde yaşanan olayların etkisinin ne kadar ciddi olduğunu bilmekteyiz. Orta Amerika devletlerinde de olabildiğince net bir şekilde stratejik kültür ilişkisi karşımıza çıkmıştır. 20.yüzyılı kanlı geçen bu coğrafyanın stratejik öneminin farkına varılmasıyla yaşanan gelişmelerin dikkatle takip edildiğini görmekteyiz. Çin dış politikasında az gelişmiş devletlere yönelik ilişkileri genişletme yönündeki karar mekanizmalarının yavaş yavaş Orta Amerika’yı da dikkate aldığını görüp, gelecekte daha yoğun ikili ilişkilerin gerçekleşeceğini tahmin edebiliriz. Asıl problem, bölgeyi neredeyse 200 yıldır idaresi altında gören ABD’nin bu gelişmeler karşısında nasıl bir tepki göstereceğidir.

[irp posts=”28947″ name=”Panama Kanalı’nın Tarihi ve Stratejik Önemi”]

Semih Çinkılınç

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Atvur, S. (2018). Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 2 (s. 25-47). Nobel Akademik Yayıncılık.

Atvur, S. (2018). Orta Amerika’nın Siyasal, Toplumsal ve Ekonomik Panoraması. İ. Ermağan içinde, Dünya Siyasetinde Latin Amerika 1 (s. 25-47). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Bolland, O. N. (2020). Britannica. Belize: https://www.britannica.com/place/Belize adresinden alındı

İNSAMER. (tarih yok). Kosta Rika: https://insamer.com/tr/kosta-rika_2216.html adresinden alındı

Moncada, J. R. (2020). Britannica. Honduras; History, Geography, & Culture: https://www.britannica.com/place/Honduras/The-people#ref40957 adresinden alındı

Sputnik Türkiye. (2018, Mayıs 16). 70 Yıl Sonra Yine ‘İkinci’: Guatemala’dan Kudüs Adımı : https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201805161033467044-guatemaladan-kudus-karari/ adresinden alındı

The Worldbank. (2019). https://data.worldbank.org/country/honduras adresinden alındı

The Worldbank. (2019). https://data.worldbank.org/country/nicaragua adresinden alındı

U.S Trade Representative. (2020). CAFTA-DR (Dominican Republic-Central America FTA): https://ustr.gov/trade-agreements/free-trade-agreements/cafta-dr-dominican-republic-central-america-fta adresinden alındı

Uçarol, R. (2015). Siyasi Tarih (Cilt I). İstanbul: Der Yayınları.
[/vc_toggle]

Latin Amerika’nın Bağımsızlık Mücadelesi

2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ‘decolonization’ (sömürgeleri serbest bırakma) sürecinden itibaren dünyada farklı ülkelerin yükseldiğini görüyoruz. Özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesiyle bu tür ülkeler kapitalist ekonomi ve barış ortamıyla hızlı bir yükselişe geçti. Bu makalede dünyada potansiyel güç olarak görülen, yüksek ve dinamik nufüslara ev sahipliği yapan Latin Amerika ülkelerinin kolonizasyon ve bağımsızlık süreçlerini inceleyeceğiz.

1492 yılından itibaren büyük ivme yakalayarak önce ‘Reconquista’ (yeniden fetih) hareketi ile Müslümanları İberya’dan atmış olan Kastilyalılar, ‘Iberian Marriage’ (İberya Birleşmesi) ile Aragon krallığıyla evlilik yoluyla birleşerek iç sorunları hallettiler ve İspanya Krallığı’nı kurdular. Bundan sonraki süreçte ise Amerika kıtasında hızlı ve acımasız bir kolonizasyon sürecine giriştiler. Bu kolonizasyon süreci ülkeye büyük zenginlik getirmiştir. İleriki zamandalarda da Portekiz tahtını ele geçirerek dönemin en büyük güçlerinden biri olmuşlardır.

1598 yılında İspanya-Portekiz Krallığı

16.yüzyılda İspanyollar Yeni Dünya üzerinde büyük koloniler kurmuşlardır. Fakat bu koloniler anakaraya uzak olduğundan güçlü bir otorite tarafından yönetilemiyordu. Bunun üzerine İspanyol Krallar koloniler üzerinde merkeziyetçi bir anlayış yaymaya çalıştı ki buda toprakların valiler, fatihler (Conquistador) üzerinden Kral’a bağlanması demekti. Yeni İspanya, Peru, Yeni Granada, La Plata gibi koloniler kuruldu ve bunlar valiler aracılığıyla yönetildi. Yerliler Konsili [i] adı verilen sistem ile valilikler üzerinde kontroller sağlandı, fakat İspanyol Amerikası’nda hiçbir zaman anakaradaki gibi güçlü bir yönetim sağlanamamıştır. Ayrıca ‘Encomiendo’ sistemi yüzünden topraklardaki verimlilik ve iş gücü seviyesi yüksek derecede bir kar getirememiştir. Bu sistem yerlilerin başkaldırısını tamamen engellemek, Hristiyanlığı yaymak ve köleler aracılığıyla yeraltı kaynakları sömürmeye dayalı bir sistemdir. Bu sistemden dolayı cezalar ve katliamlar o kadar artmıştır ki, öteki sömürgeci devletler bile bu sistemi zamanla eleştirmeye başlamışlardır. Kral tarafından köleliğin yasaklanmasına ilişkin kanunlar getirilse de bunlar Amerika’da görevli yöneticilerin çıkarlarına ters düşmektedir. Bu yüzden aradaki emir-itaat komutasında sıkıntı yaşanmış, coğrafi olarak uzakta olmalarından kaynaklı, yerel yöneticiler bölgede yüksek otonomi ile kendilerine buyruk yönetmişlerdir.

Latin Amerika’nın ilk gerilla lideri Kasik Hatuey’in hikayesi bu sistemi çok iyi anlatır. Hatuey, her ne kadar ilkel silahlarla da olsa İspanyollara karşı savaşan bir yerlidir. İspanyolların neler yaptığını ve ne kadar acımasız olduğunu iyi bilen bu önder, en sonunda yakalanır ve kazığa bağlanır. Ölümü sırasında yanına gelen bir papaz, eğer Hristiyan olursa tanrının onu bağışlayacağını ve cennete gidebileceğini söyler. Hatuey, bu teklife karşın bütün İspanyolların cennete gidip gitmediğini sorar. Papaz ise, ‘Evet, cennetin kapıları iyi İspanyollara açıktır’ der. Bunun üzerinde Kasik Hatuey şöyle cevap verir: ‘O zaman ben cehenneme gideyim, çünkü cennette İspanyollarla karşılaşmak istemiyorum’.

Esir alınan köleler

Bu yöntemler ve İspanya’nın Avrupa’daki güç kaybedişiyle Latin Amerika’daki feodal beyler 19.yüzyıla doğru güçlerini kaybettiler. Sebeplerinden bazıları yerlilere yönelik kötü uygulamalar, kölelik sistemi, muhalefetin asla sesini duyuramaması, hiçbir hak ve hukukun göz önüne alınmamasıdır ki bu 19.yüzyılda direniş hareketlerinin oluşmasına sebep olmuştur. Bunun bir sebebi de 1808’den itibaren Portekiz ve İspanya’nın Fransız işgaline uğramasıydı. Bir bakıma Fransız kuklası haline getirilen İspanya’nın güçsüzlüğü, 18.yüzyıl ile birlikte yayılan liberal ve milliyetçi fikirler, ‘kreol’ denilen yerli halkla karışmış İspanyolların isyanlarıyla daha da kötüye sürüklendi.

Amerika’daki koloni devletleri (1794)

Buradaki önemli aktörümüz olan ‘Simon Bolivar’, Latin Amerika’nın özgürlüğüne kavuşmasında büyük bir roldür. Simon Bolivar, Bolivar’da varlıklı bir kreol ailesinden gelmekteydi ve eğitim için Avrupa’ya gitmişti. Döndüğünde ise bağımsızlık mücadelesine girişti ve Latin Amerika’nın birliğini sağlamaya çalıştı. O zamanlarda İspanya, Napoleon’un kardeşi Joseph Bonapart tarafından yönetiliyordu. Bonapart, kolonilerin vergilerini ödemeye devam etmesini isteyince, zaten yüksek otonomiyle yönetilen koloniler bağlılıklarını reddedip kreol cuntaları oluşturmaya başladı. Aynı şekilde, İspanya’da da Fransız yönetimine karşı cuntular oluşturulmuştu. Cuntaların kurulması, Latin Amerika’da bağımsızlığın ilk adımlarıdır.

Büyük Kolombiya Devlet Başkanı Simon Bolivar

Venezüella, bağımsızlık olarak en erken olgunlaşan ülkelerden biri olarak, 1821 yılında İspanya’dan resmi olarak ayrılan ilk ülke olmuştur. Bu bağımsızlık hareketinde rol oynayan iki önemli isim ise Francisco Miranda ve Simon Bolivar’dır. Fakat buradaki sorunlardan biri Venezüella’da yaşayan Karakaslı elitlerdir ki , onlar bağımsızlıktan çok geçici bir cuntanın kurulmasından yanaydılar. Çünkü isyan İspanya’ya karşı değil, Joseph’e yani Fransa’ya karşıydı. Bu karmaşıklık yüzünden tam bir bağımsızlıktan çok geçici bir bağımsızlık söz konusuydu. Fakat bu hareketin başlamasıyla birlikte kölelik kaldırıldı, yerliler vergi ödemekten muaf bırakıldı, ticaret engelleri kaldırıldı , ABD ve İngiltere’ye elçiler gönderildi. Bir süre bağımsız kalan cuntalar, bağımsızlarını tam olarak eline almak istedi ve Fransa’ya karşı başlayan isyan İspanya’ya karşı olan bir bağımsızlık savaşına dönüştü.

Bağımsızlık hareketleri Venezüella’da başlayıp tüm Latin Amerika’ya yayıldı ve Bolivar’ın önderliğinde 6 bağımsız ülke (Venezüella, Kolombiya, Panama, Ekvador, Peru ve Bolivya) ortaya çıktı. Venezülla bağımsızlık yolunda giden ilk ülke olarak 1811’de tam bağımsızlığı ilan etse de, ülkede çıkan iç savaşta yenilince Venezüella tekrar İspanya’ya bağlandı. Önemli komutan Miranda ise hapse atıldı.

Fakat Bolivar bu teslim olmayı kabul etmeyip ‘Cartagena Manifestosu’nu yayınladı ve tüm Latin Amerika sömürgelerini bağımsızlık hareketine çağırdı. Ardından 15 Temmuz 1813’te Trujillo’da ünlü kararnamesini yayınladı. Bu kararname İspanyollar ve Amerikalıları birbirinden ayırıyor, İspanyolları işgalci olarak gösteriyor ve yeni bir Amerikalı ulus kimliği yaratmaya çalışıyordu.

‘Admirable Campaign’ olarak adlandırdığı mücadelesinde her ne kadar iyi savaşsa da, İspanyol tarafında hala Yerli Amerikalılar Simon Bolivar’a karşı savaşıyordu. Ona göre ‘Amerikan kanı Amerikalılar tarafından dökülüyordu’. Venezüella’nın başkenti olan Karakas’ın düşmesiyle birlikte, Bolivar Jamaika’ya sığınmak zorunda kaldı. Oradan Haiti’ye geçip asker takviyesi alınca tekrar Venezüella’ya yürüdü, büyük savaşlar kazandı ve Kolombiya’ya geçti. Kolombiya’da İspanyol Kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 1819’da Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurdu ve Başkan seçildi.

1824’e kadar fiilen devam eden savaş sonucu Latin Amerika’nın özgürlüğü sağlandı ve İspanya kıtadan atıldı. Karayipler’e çekilen İspanyollar, 1899 Paris Antlaşması ile son kalan kıta toprağınıda ABD’ye vermiş bulunmaktaydı.

Büyük Kolombiya Cumhuriyeti Sınırları

Bu bağımsızlık mücadelesinde Avrupa’da da etkili olan liberalizm ve milliyetçilik akımları önemli rol oynamıştır. Simon Bolivar eğitim sürecinde gördüğü fikirleri Latin Amerika’da yaymaya çalışmıştır. Büyük mücadeleyi başlatan bu lider, Amerikalı ve Afrikalı tüm sömürge ülkelerine örnek olmuştur. Fakat sürecin sonunda Simon Bolivar’ın tasarladığı bir ulus kimliği oluşturulamamış, eşit ve milli bir yapıdan uzak, uzun bir süre daha çalkanlıtı zamanlar geçirecek olan fakat en azından bağımsız bir Amerika kıtası ortaya çıkmıştır.

Sonuç

Doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Latin Amerika kendini daha yeni yeni toparlıyor diyebiliriz. 20.yüzyılda birçok darbe, savaş ve isyanla anılsada, 21.yüzyılın başlangıcından itibaren toparlanma sürecine girdiler. Uzun yıllar ‘ABD’nin arka bahçesi’ olarak görülen bu devletler kaynak ve nüfus açısından oldukça yeterli durumdalar. Fakat uzun yıllar koloni olarak yönetilen bu ülkeler, zamanında Simon Bolivar’ın uğraştığı sorunla hala uğraşıyorlar: Siyasi bütünlük. Kıtanın neredeyse her ülkesinde siyasi problemler, yozlaşma ve eşitsizlik hakim. Sömürge kültürü peşlerini bırakmıyor ve kaostan çıkamıyorlar. Özellikle Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’da 2010’dan beri süre gelen bir istikrar sorunu var ve bu sorun Başkan Jair Bolsonaro ile çözülebilecek gibi görünmüyor. Aynı şekilde Venezüella ekonomik ambargo ve siyasi sıkıntılar ile boğuşuyor. Zamanında sık sık Türkiye ile karşılaştırılan Meksika ise, ekonomik olarak idare etsede ülkedeki kartelerin etkisi ve ABD ile yaşadığı zira ekonomik zira siyasal sorunlar yüzünden bir türlü ayağa kalkamıyor. Bu kadar büyük kaynak ve potansiyele sahip kıta, ileride eğer bu sorunları aşabilirse gelecek dünyada büyük bir güç olarak ortaya çıkabilir. Fakat en azından yakın tarih için daha Latin Amerika’yı bekleyen birçok sorun var…

Bir Bulgar Propangası. Sam Amca(ABD) Latin Amerika’yı boğuyor.

Emre Güngör

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://sahipkiran.org/2015/02/21/latin-amerika-bagimsizlik-sureci/

https://www.academia.edu/2541497/Latin_Amerikada_İspanyol_Sömürgeciliği_ve_Simon_Bolivarın_Bağımsızlık_Mücadelesi?auto=download

https://www.yenisafak.com/yazidizileri/latin-amerikanin-yukselisi-578516

https://www.hurriyet.com.tr/yerlilerin-gozyaslari-16571122

https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/simon-bolivar

https://www.dusuncemektebi.com/d/171327/ispanyol-bir-papazin-gozunden-avrupalilarin-karanlik-yuzu

https://www.zaviyesohbetleri.com/yerlilerin-gozyaslari-kuba-adasi.html

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Türkiye – Latin Amerika İlişkileri: Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi Faaliyetleri Kapsamında Bir Değerlendirme

21. yüzyıl, küreselleşme sürecinin de etkisiyle birlikte iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin sayesinde, ülkeler arasındaki mesafelerin en aza indiği, hem ekonomik hem sosyokültürel açıdan sınırların mümkün olduğunca yapaylaştığı bir dönemdir. Böyle bir dönemde devletler, diğer devletlerle olan ilişkilerini geliştirmek amacıyla yumuşak güç araçlarına yönelmiş ve bu araçların kullanımı doğrultusunda dış politikalarını şekillendirmeye başlamıştır. Yumuşak gücün kullanılması hususunda devletler tarafından sıklıkla tercih edilen yöntem kamu diplomasisi faaliyetleridir. 21. yüzyılın uluslararası sisteminde 425 milyonluk nüfusu, 19 milyon kilometre karelik yüzölçümü ve bazı siyasi istikrarsızlıklarına rağmen Latin Amerika bölgesi, her geçen gün büyüyen ekonomik potansiyeli ile birlikte karşımıza önemli bir aktör olarak çıkmaktadır.

Böyle bir aktörle ticari, ekonomik, kültürel ilişkiler geliştirmek Türkiye açısından büyük bir önem arz etmektedir. Türk dış politikasında uzun süre mesafeler bahane edilerek göz ardı edilen Latin Amerika bölgesi için 21. yüzyılda “küresel aktör” olma iddiasıyla uluslararası sistemde yer edinmek isteyen Türkiye’nin artık böyle bir lüksünün bulunmadığı açıkça ortadadır. Bu doğrultuda Türkiye, özellikle son 20 yılda, Latin Amerika’yla olan ilişkilerini geliştirmek için faaliyetlere başlamış ve daha aktif bir politika izlemeye yönelmiştir. İlk kez Joseph S. Nye tarafından ortaya atılan bir kavram olarak yumuşak güç, herhangi açık bir tehdit veya değiş tokuş olmaksızın, başkalarının davranışını ikna veya cazibe ile belirleme gücü anlamına gelmektedir (Nye, 2004). Yumuşak gücün uygulanması da kamu diplomasisi faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi ile mümkün olmaktadır. Yani kamu diplomasisi, yumuşak güç araçları tarafından uygulanan, kamuoyuna ve sivil topluma dayalı yeni bir diplomasi sanatıdır. Bu doğrultuda Türkiye, Latin Amerika ülkeleri üzerinde kamu diplomasisinin alt dalları olan insani yardım diplomasisi, kültürel diplomasi, eğitim diplomasisi, diaspora diplomasisi, dini diplomasi faaliyetleri yürütmektedir. İnsani yardım diplomasisi denildiğinde Türkiye’nin en önde gelen kurumlarından biri olan T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın faaliyetlerini incelemek yerinde olacaktır.

Türkiye’nin uluslararası arenada ortaya atmış olduğu “donör ülke” olma iddiası neticesinde, özellikle son on yılda faaliyetlerine hız kazandıran TİKA, Latin Amerika bölgesinde 2014’te Meksika’da Mexico City, 2015’te Kolombiya’da Bogota’da açılışı gerçekleştirilen program koordinasyon ofisleri aracılığıyla insani yardım faaliyetlerini yürütmektedir. Kolombiya’daki ofisin açılmasından sonra TİKA, bölgede eğitim, sağlık, alt yapı ve insani yardım konularında aktif olarak görev almaya başlamıştır. TİKA tarafından yayınlanan habere göre, 2008-2018 yılları arasında Latin Amerika’da başta eğitim, sağlık, tarım ve altyapı olmak üzere toplam 172 proje ve faaliyet gerçekleştirilmiştir [1].

2019 yılı faaliyet raporu incelendiğinde eğitim alanında Uruguay’daki Escuela de Roosevelt Engelli Okulu’na araç temini yapıldığı; sağlık alanında Türkiye – Meksika Dostluğu Sağlık Merkezi’nin inşasının tamamlandığı; idari ve sivil altyapıların geliştirilmesi hususunda Meksika – Türkiye Dostluğu Halk Kütüphanesi’nin donatımının yapıldığı; acil ve insani yardım alanında Kolombiya’da yaşanan sel felaketi sonrası selzedelere insani yardımda bulunulduğu görülmektedir [2]. 2020 yılında dünya genelinde yaşanan ve ağır kayıplara yol açan COVID-19 salgını sırasında Türkiye dünyanın dört bir ucuna yardım eli uzatmış, bu doğrultuda Latin Amerika ülkelerine de çeşitli yardımlarda bulunmuştur. TİKA, Kolombiya’da salgından en çok etkilenen şehir olan başkent Bogota’da, şehirdeki hastanelerin acil bakım ve düşük-orta düzeyli hastalarını tedavi etmek üzere kurulan geçici bakım hastanesine 250 yatak seti temin etmiş, Quibdó şehrinde San Francisco de Asís ESE Hastanesi’nde kullanılacak solunum cihazları sayesinde bölgede salgından etkilenen yoğun bakım hastalarına tedavi imkânı sunulmasını sağlamıştır [3].

Kültür ve eğitim diplomasisi alanında Türk kamu diplomasisinin en önemli uygulayıcılarından biri şüphesiz Yunus Emre Enstitüsü’dür. 2009 yılında faaliyetlerine başlayan Yunus Emre Enstitüsü’nün yurt dışında 58 adet kültür merkezi bulunmaktadır. Bu merkezlerde verilen Türkçe eğitiminin yanı sıra, farklı ülkelerdeki eğitim kurumlarıyla yapılan iş birlikleri ile Türkoloji bölümleri ve Türkçe öğretimi desteklenmektedir. 2016 yılı itibariyle Latin Amerika’daki ilk merkezini Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde açan YEE, Kurban Bayramı’nda Latin Amerika’nın ilk camisi Mesquita Brasil’de Müslüman cemaatle bayramlaşma konuşması yapılması, 2016’da Rio de Janerio’da gerçekleştirilen yaz olimpiyatlarında ilk kez stand açılarak Türkiye ve YEE promosyon ürünlerinin Brezilya halkı ile paylaşılması, Sao Paulo Başkonsolosluğu, THY ve YEE işbirliğinde, Pera-Esamble konserinin düzenlenmesi ve Brezilya’da Piri Reis ile ilgili bir sempozyum ve resim sergisi organizasyonun yapılması gibi pek çok faaliyeti gerçekleştirmiştir [4].

Aynı zamanda Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın Türkiye Bursları kapsamında pek çok Latin Amerikalı öğrenci, Türkiye’deki üniversitelerde lisans ve lisansüstü öğrenim görme fırsatı yakalamaktadır. Aynı zamanda, henüz devlet eliyle başlatılan bir girişim olmasa da, kültürel etkileşim hususunda Türk dizilerinin Latin Amerika’da artan popülerliği ve izlenme oranlarında yaşanılan inanılmaz artış, Türk kültürünün ve dilinin Latin Amerika halkları tarafından benimsenmesine ve ilgi duyulmaya başlanmasına yol açmaktadır. Latin Amerika’da Türk dizilerinin bu kadar çok izlenmesinin nedeni olarak sosyal yapının benzerliği ve Türkiye’nin doğu – batı sentezini en iyi yansıtan ülkelerden birisi olması verilebilir. Paraguay’da Registro Del Estado Civil adlı nüfus müdürlüğü, ailelerin yeni doğan çocuklarına Şehrazad, Kerim, Kemal, Devran ve Mustafa gibi isimlerin verdiğini açıklamıştır [5]. TRT Español’un kurulması ve  2017 yılında Anadolu Ajansı’nın 13. yayın dili olarak Kolombiya’nın başkenti Bogota’da düzenlenen resmi tören sonrası İspanyolca yayına başlaması Türkiye’nin tanıtımı ve Latin Amerika halklarının bilgilendirilmesi hususunda büyük önem arz etmektedir [6].

Son olarak Türk Hava Yolları, Latin Amerika ile ilişkilerin geliştirilmesi konusuna bir engel olarak görülen mesafelerin kısaltılmasını sağlamış, Türkiye’den Latin Amerika’ya ilk direkt uçuş 2008’de Brezilya’nın Sao Paulo kentine düzenlenmiştir. Günümüzde Kolombiya’nın Bogota, Küba’dan Havana, Arjantin’de Buenos Aires, Brezilya’da Sao Paulo ve Venezuela’dan Karakas, Panama ve Meksika’ya seferler düzenlenmektedir. Türkiye’nin Latin Amerika ile hali hazırda gelişmekte olan ilişkilerini derinleştirmesi ve stratejik ortaklık seviyesine getirmesi, ortaya atılan “küresel aktör” olma iddiasının gerçekleştirilmesi yolunda büyük bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda Türkiye sahip olduğu imkanları ve yumuşak gücü en etkili şekilde kullanmalı, Türkiye markasının uluslararası sistemde oturması için kamu diplomasisi faaliyetlerini etkin şekilde uygulamaya devam etmelidir.

[irp posts=”27829″ name=”Latin Amerika’nın Bağımsızlık Mücadelesi”]

 Ezgi Kurtcu 

Stratejik Ortak Misafir Yazarlar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] https://www.tika.gov.tr/tr/haber/TİKA,%20Latin%20Amerika%27da%2010%20Yılda%20172%20Proje%20ve%20Faaliyet%20Gerçekleştirdi-49133
[2] https://www.tika.gov.tr/upload/2020/06/FAALİYET%20RAPORU%20İNGİLİZCE/TIKAFaaliyet2019ENGWebKapakli.pdfv
[3] https://www.tika.gov.tr/tr/haber/tika_dan_kolombiya%27da_kovid_19_salgini_ile_mucadeleye_destek-59563
[4] https://www.yee.org.tr/tr/haber/yunus-emre-enstitusu-brezilyada-faaliyetlerine-basladi
[5] https://www.yenisafak.com/dunya/paraguayda-turk-dizileri-rekor-kiriyor-cocuklarina-turkce-isimler-veriyorlar-3568127
[6] https://www.aa.com.tr/tr/kurumsal-haberler/anadolu-ajansi-ispanyolca-yayina-resmen-basladi/949214
[7] Nye, J. S. (2020). Yumuşak Güç (Çev. R. İnan Aydın). Ankara: BB101 Yayınları. (orijinal yayın tarihi, 2004)
[8] Ozkan, Mehmet. (2018). Turkiye – Latin Amerika Iliskileri Uzerine Notlar. Dis Politika. 1. 97-106.
[9] T.C. Dışişleri Bakanlığı. Türkiye´nin Latin Amerika ve Karayiplere Yönelik Politikası ve Bölge Ülkeleri ile İlişkileri. Erişim adresi: http://www.mfa.gov.tr/i_-turkiye_nin-latin-amerika-ve-karayiplere-yonelik-politikasi-ve-bolge-ulkeleri-ile-iliskileri.tr.mfa
[/vc_toggle]

Kitlesel Yahudi Göçleri ve Filistin

İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Holokost (Yahudi Soykırımı) sonucu Filistin’e yönelik Yahudi göçünde büyük artış görüldü. 1917 yılında İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un adını taşıyan “Balfour Deklarasyonu” ile Yahudilerin resmi olarak Filistin’e göçünün önü açıldı. Ancak bölgedeki Arap nüfusun yoğunluğu ve göç eden Yahudiler ile Araplar arasında yaşanan çatışmalar, Avrupa’dan göç etmesi için teşvik edilen Yahudilerde bölgeye karşı güvenlik kaygısı uyandırdı. Verilen tüm teşviklere karşın bölgeye istenen göç yeterli değildi.

Arthur Balfour, deklarasyonu Siyonizmin lideri konumundaki Rothschild Hanedanına sunmuştu. Siyonizm, Yahudilerin geldikleri topraklar olan Yerüşalim (Kudüs) ve çevresinde 1900 yıl aradan sonra tekrar bir araya toplayıp bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan sosyopolitik bir harekettir. Kökenleri daha eskiye dayanmakla birlikte, hareket resmî olarak Avusturya doğumlu Yahudi gazeteci Theodor Herzl tarafından 19. yüzyıl sonunda kurulmuştur.[1] Balfour, deklarasyon mektubunda Rothschild’e İngiltere’nin Filistin’de bağımsız bir yahudi devleti kurulması için gerekli siyasi desteği vereceğini söylemiştir. Ünlü siyonist gazeteci/avukat Theodor Herzl, Kuzey Afrika’da bağımsız bir Yahudi devleti kurma girişiminde bulunsa da bu durum gerçekleşmemiştir. Tevrat’ta yer alan vaad edilmiş topraklar meselesi nedeniyle o dönem Filistin’i elinde tutan Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşma yoluna gitmeyi tercih eden Herzl, Sultan II. Abdülhamid ile görüşmüş, Filistin’den para karşılığı toprak satın almayı ve o dönem iflas eden Osmanlı maliyesini kurtarmayı teklif etmiş ancak Herzl’ın bu teklifi II. Abdülhamid tarafından kesin bir dille reddedilmiştir. İsrail topraklarına Aliyah (göç) Yahudi ibadetlerinde daima tekrarlanan bir konudur. Diaspora’da yaşamayı reddetmek, Siyonizmin merkezinde yer alır.[2]

Theodor Herzl

Yahudiler, tarihleri boyunca gerek anavatanlarından gerekse daha sonra üzerinde yaşadıkları birçok defa bölgelerden doğrudan ya da dolaylı olarak çıkarılmışlardır. Hem göçmen hem de mülteci olarak yaşadıkları bu deneyim, Yahudi kimliğini ve dini uygulamalarını birçok yönden şekillendirmiş, bu yüzden de zorunlu göç Yahudilerin tarihinde önemli bir unsur olmuştur.[3] Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların ortak atası kabul edilen İbrahim Peygamber, Keldanilerin yaşadığı Ur’dan Keenan ülkesine gelen bir göçmendi.[4] İsrailoğulları için Tevrat’ın bir parçası olan Çıkış kitabında da antik Mısır’dan çıkış anlatılır. Keenan’da kurulan İsrail Krallığı’nın sakinleri Asurlular tarafından bölgeden sürüldü. Tüm dünyaya dağıtılan Yahudiler, Ahameniş İmparatoru Büyük Kiros döneminde geri döndüler. Ancak dönemin egemen gücü Roma İmparatorluğu bölgedeki Yahudileri tekrar bölgeden sürdü.[5] Yahudi diasporasının Roma İmparatorluğu döneminde başlayan 2.000 yıllık dağılışı başlamıştır. Bu dönemde, Yahudiler Roma topraklarının dört bir yanına dağılmışlar, bir bölgeden diğerine sürülmüş, dinlerini özgürce uygulayacak kadar serbest yaşayabildikleri yerlere yerleşmişlerdir. Diaspora süresince, Yahudi yaşamının merkezi Babil’den İber Yarımadası’ na, buradan Polonya’ya, Amerika Birleşik Devletleri’ne[6] ve Siyonizm sonucunda da İsrail’e kaymıştır.[7]

1492 yılında İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’nin son temsilcisi olan Gırnata (Granada) Emirliği’nin yıkılması sonucu İber’deki Yahudiler Elhamra Kararnamesi ile İspanya’dan kovuldular. Yahudilere yeniden göç yolu gözükmüştü.

Sefarad Yahudileri

Yahudiler Avrupa’ya ve Osmanlı’ya göç ettiler. Dönemin Osmanlı padişahı II. Bayezid gelen Yahudileri büyük bir konukseverlikle Osmanlı ülkesine kabul etti. İspanya’dan çıkarılan Yahudiler, literatürde Sefarad Yahudileri olarak geçmektedir. Roma-Yahudi Savaşları sonucu yine Romalılar tarafından Keenan diyarından kovulan Yahudilere ise Aşkenaz Yahudileri denir. Mizrahi Yahudileri ise bir diğer Yahudi koludur. Mizrahiler doğu ülkelerindeki Yahudiler için kullanılmıştır. Bugün İsrail’in yönetiminde hem nüfuz hem de nüfus bakımından Aşkenazlar ön plandadır.

1914’te patlak veren I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefiklerinin mağlubiyeti ile sonuçlandı. Alman siyasi ideologları savaşı kaybetmenin faturasını Yahudilere çıkardılar. Bunlardan birisi de Adolf Hitler’in akıl hocası olarak bilinen Anton Drexler’di. 1919 yılında arkadaşı Karl Herrer birlikte antisemitist bir program ile Alman İşçi Partisi’ni kuran Drexler propaganda faaliyetlerini Alman aşırı sağını memnun etme üzerine kurdu. Hitler ise askeri istihbarat adına Drexler’in partisine sızdı. Antisemitizmin revaçta olduğu dönemlerde Hitler Yahudiler hakkındaki görüşünü şöyle açıklıyordu; Ne zaman bir tiyatro gösterisi, bir müzik abartılırsa Yahudi yapımı bir şey olduğunu görüyordum. Bunu abartanlar da Yahudilerdi. Birçok alanı ele geçirdikleri için tüm alanlarda birbirlerini kayırıyorlardı. Güzel bir Alman yapıtı 10 üzerinden 5 alamazken Yahudi yapıtları 10 alıyordu. Bu yüzden bir antisemitist olmaya karar verdim. Almanya’daki siyasi atmosfer Hitler’in yükselişine çok uygundu. Nazi Partisi, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Almanya’da aktif olan aşırı sağ siyasi partiden birisiydi.[8] Parti, Weimar Cumhuriyeti’nin kaldırılmasını, Versailles Antlaşması’nın şartlarının reddini, radikal antisemitizmi ve anti-Bolşevizmi savunuyordu[9]. Güçlü bir merkezi hükümet, Germen halkları için artan bir Lebensraum (yaşam alanı), ırka dayalı bir Volksgemeinschaft (halk topluluğu) oluşumu ve Yahudilere karşı ırksal temizlik vaat ettiler.[10]Yoğun propagandalar sonucu 1933 yılında meşru yollarla iktidara gelen Hitler artık Alman III. Reich’ın (imparatorluk) tek ve tartışmasız lideriydi.

Anton Drexler (sol baştan ikinci)

1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması Almanya’da büyük tepkiye yol açmış ve “ihanet” olarak kabul edilmiştir. Birçok tarihçi Almanya’da 1920’lerde yaşanan ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa, Nazi Partisi’nin iktidara gelişini sebep olarak kabul ederler. Ve II. Dünya Savaşı’na nihai olarak Versay Antlaşması’nın neden olduğu düşüncesindedirler.

Eylül 1939’da Polonya’ya saldıran Almanya yeniden bir dünya savaşı başlattı. İlk hedef Almanya ile Doğu Prusya’yı birbirinden ayıran Versay Antlaşması ile Polonya’ya verilen Danzig Koridoru’ydu. Kısa sürede Avrupa’ya hakim olan Nazileri işgal ettiği ülkelerdeki Yahudileri toplama kamplarına gönderiyordu. Yahudiler dışında savaş esirleri, komünistler, siyasi suçlular, Nazi karşıtları da toplama kamplarındaki yerlerini alıyordu. Toplama kampları fikri 1935 yılında Nürnberg Yasaları ile ortaya çıktı. Alınan kararlara göre Yahudilere Alman İmparatorluğu’nda yaşam hakkı ve vatandaşlık derecelendirilmiş bir şekilde ilan edildi. Savaş sırasında Almanya’nın müttefikleri olan Mihver Devletler de Nürnberg Yasalarının versiyonlarını çıkardılar. Faşist İtalya 1938’de, Yahudileri vatandaşlıktan çıkaran ve Yahudi ve Yahudi olmayan İtalyanlar arasındaki cinsel ilişkileri ve evlilikleri yasaklayan İtalyan ırk yasalarını ve Irk Manifestosu’nu kabul etti.

Macaristan, 28 Mayıs 1938 ve 5 Mayıs 1939’da Yahudilerin çeşitli meslekleri yapmasını yasaklayan kanunlar çıkardı. Ağustos 1941’de çıkan diğer bir kanun, Yahudileri en az iki Yahudi büyükanne ve büyükbabası olan herkes olarak tanımladı ve Yahudilerle Yahudi olmayanlar arasındaki cinsel ilişkiyi veya evlilikleri yasakladı.

1940’ta Romanya’daki iktidardaki Demir Muhafızlar, Rumen Yahudilerinin hukuki durumunu tanımlayan bir yasa çıkardı.

-1941’de Codex Judaicus Slovakya’da yürürlüğe girdi.

-1941’de Bulgaristan, Ulusun Korunması Yasasını çıkardı.

1941’de Hırvatistan’da Yahudileri tanımlayan ve bazı yasaklar getiren bir kanun çıkarıldı.

-Japonya İmparatorluğu herhangi bir yasa taslağı hazırlamamış veya onaylamamış olsa da, Singapur’un Japon işgali sırasında Singapurlu Yahudileri ve Endonezyalı Yahudileri toplama kamplarına yerleştirmeleri konusunda Alman hükümeti tarafında baskı gördüler.[11]

1. Dünya Savaşı sırasında Müttefik ordularında savaşan Yahudilerin sayısının %40’ı Kızıl Ordu’da olmak üzere, 1,4 milyon olduğu tahmin edilmektedir.[12] Savaşın sonlarına doğru Yahudilere karşı soykırım süreci artarak devam etti. Toplandıkları mahalle gettolarında yakalarına asılan sarı yıldız ile gezmeye mecbur bırakılan Yahudiler aynı zamanda Alman savaş makinesini beslemek adına zorla askeri fabrikalarda çalıştırılıyorlardı. Resmi olmayan rakamlara göre 60 milyon insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı 1945 yılında bitti. Artık yeni bir döneme giriliyordu. Dünya iki kutup halini almıştı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, Fransızların Tuhaf Savaş adını verdiği bu ölüm kalım mücadelesinden süper güç olarak çıktılar. 1917 yılındaki Balfour Deklarasyonu ilan edileli 30 yıla yakın bir süre geçmişti. Savaşın etkisiyle Avrupa’dan kaçan Yahudiler Filistin’e akmaya devam ediyordu. Nihayet 14 Mayıs 1948’de David Ben Gurion öncülüğünde Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi İsrail Devleti’ni resmen kurulduğunu ilan etti. İlk İsrail başbakanı olan David Ben Gurion 1912 yılında 8 ayda Türkçe öğrendikten sonra İstanbul’a taşınmış ve İstanbul Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi görmüştür.[13] İsrail Devleti’nin ilanıyla dünyanın dört bir yanından gelen Yahudiler Filistin topraklarına yerleştiler.

David Ben Gurion

Sonuç

Bir oldu bittiyle Filistin üzerinde ilan edilen bu yeni devlet, kurulduğu günden bugüne bölgedeki Araplar ile ardı arkası kesilmeyen  kriz, çatışma hatta savaşlar yaşamıştır. 1948 Savaşları, 1967 Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşları’ndan galip ayrılan İsrail bölgedeki gücünü pekiştirmiştir. Bu başarıların arkasında elbette çift kutuplu dünyanın hakim gücü ABD’nin İsrail’e karşı sınırsız askeri, ekonomik ve siyasi desteği bulunmaktadır. 45. ABD Başkanı Donald Trump biraz daha ileriye giderek İsrail’in başkentini Kudüs olarak tanımış Amerikan Elçiliği Kudüs’e nakledilmiştir. Avrupa Birliği ise bu kararı tanımamıştır. İsrail, Filistinlilerle iyi geçinmek için gereken adımları atmaktan ise kaçınmaktadır. 1993 Oslo I Antlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’la anlaşmaya varan Başbakan İzak Rabin, Filistinliler için başlangıçta olumlu adımlar atsa da ömrü yetmedi. Çünkü Başbakan Rabin aşırıcı bir Yahudi tarafından suikaste uğradı. Hükümet Başkanı olarak elini taşın altına koyan Rabin, hesap edemediği gelişmeler nedeniyle hayatından oldu ve olumlu gidişat kesintiye uğradı. Günümüzde yaşanan İsrail-Hamas çatışmaları bölgedeki istikrarsızlığı artırmaktadır. Hamas’ın silahlı kanadı El- Kassam Tugayları ise İsrail saldırılarına füzelerle karşılık vermektedir.

Tabiki de bu füzeler İsrail’e çoğunlukla ulaşmıyor. Çünkü İsrail hava savunma sistemi nam-ı değer Demir Kubbe (Iron Dome) bu füzeleri havada iken imha etmektedir. Demir Kubbe’nin başarı oranı ise yetkililere göre yüzde 90 civarındadır. Çatışma ve istikrarsızlığın neticesinde milyonlarca Filistinli yerlerinden edilmiş, tepeden inme bir şekilde topraklarına gelen Yahudi yerleşimciler nedeniyle başka ülkelere iltica etmiştir. Günümüzde çoğunluğu Lübnan, Ürdün gibi ülkelerde olmak üzere milyonlarca Filistinli mülteci hayatlarına devam etmektedir. Yazının konusu Kitlesel Yahudi Göçleri ve Filistin üzerine olduğu için bazı bölümlerde fazla detaya girilmedi. Girilmeyen her detay dahi buraya ayrı olarak yazı konusu olarak gelebilecek boyuttadır. Yazının amacı Yahudileri biraz daha yakından anlatabilmekti. Günümüzün problemi olarak gördüğümüz her şey tarihi olaylara dayanmaktadır. Yazıda bu olayları realist bakış açısıyla okuyucuya verildi umulmaktadır.

[irp posts=”193″ name=”ABD’deki Yahudi Lobisinin Gücü”]

Bülent Küçük 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

de Lange, Nicholas (2002). An Introduction to Judaism (İngilizce). Cambridge: Cambridge University Press. ISBN 0-521-46073-5.

Gideon Shimoni, The Zionist Ideology (1995)

1. Schweid, ‘Rejection of the Diaspora in Zionist Thought’, in Essential Papers on Zionism, ed. By Reinharz & Shapira, 1996, ISBN 0-8147-7449-0, p.133

Johnson, Paul (1987). A History of the Jews (İngilizce). New York: HarperCollins. ISBN 0-06-091533-1.

Gartner, Lloyd P. (2001). History of the Jews in Modern Times (İngilizce). Oxford: Oxford University Press. ISBN 0-19-289259-2.

Haaretz.com (English).

Astonishing Chapters from the Life of David Ben Gurion In the Ottoman Empire”. رصيف 22. 1 Ağustos 2019.

DİPNOTLAR

[1] Johnson (1987), pp. 374, 402.

[2] E. Schweid, ‘Rejection of the Diaspora in Zionist Thought’, in Essential Papers on Zionism, ed. By Reinharz & Shapira, 1996, ISBN 0-8147-7449-0, p.133

[3] de Lange (2002), pp. 41–43.

[4] Johnson (1987), p. 10.

[5] Johnson (1987), p. 147.

[6] Johnson (1987), p. 460.

[7] Gartner (2001), p. 431.

[8] Evans, Richard J. (2004). The coming of the Third Reich. 1st American ed. New York: Penguin Press.

[9] Goldhagen, Daniel Jonah (1996). Hitler’s willing executioners : ordinary Germans and the Holocaust. 1st ed. New York: Knopf.

[10] Evans, Richard J. (2004). The coming of the Third Reich. 1st American ed. New York: Penguin Press.

[11] “Inside the secret world of Indonesia’s Jewish community”. Haaretz.com (English).

[12] Lador-Lederer, Joseph. World War II: Jews as Prisoners of War, Israel Yılbook on Human Rights, vol.10, Faculty of Law, Tel Aviv University, Tel Aviv, 1980, pp. 70-89, p. 75, footnote 15

[13] Astonishing Chapters from the Life of David Ben Gurion In the Ottoman Empire”. رصيف 22. 1 Ağustos 2019.

[/vc_toggle]

1960 – 1980 Kıbrıs Sorunu Ekseninde Türkiye-Yunanistan İlişkileri

Türkiye 1950 yılı itibariyle ülkeye giren yabancı yatırımcıların da büyük oranda desteğini alarak kapitalistleşme yolunda iveme kazanmaya başlamıştır. Bu dönemlerde Demokrat Parti (DP)’nin baskıcı ve anti komünist politikaları, nicelik bakımından artış gösteren işçilerin nitel anlamda da belli başlı taleplerde bulunmalarına sebep olmuştur. 1961 Anayasası’nın sağlamış olduğu geniş yelpazeli “düşünce ve hak özgürlükleri” bu dönemde en fazla işçiler ve sol ideolojiyi benimseyenlerce kullanılmaya başlanmıştır.

Bunlara ek olarak toplumun siyasette daha fazla yer edinmesine olanak sağlayan geniş çaplı hak ve özgürlükler 274 ve 275 sayılı kanunlarla Türkiye’de ilk kez toplu sözleşme ve grev hakkını içinde barındıran Sendikacılık dönemini başlatmıştır. İşçi sınıfı talep ettiği hakları elde edebilmek amacıyla seslerini duyuramadıkları zaman sokağa çıkmaya başlamış ve bunun devamını siyasal alandaki hareketlenme takip etmiştir (Korkmazhan, 2016, s. 45-46). Bu dönemde hükümetin koalisyon şeklinde olması iç siyaseti hassas bir denge zorunluluğu ile karşılaştırmıştır.

1963 –1964 koalisyon hükümetinin Kıbrıs politikasının muhalefet tarafından eleştirilmesinin, iç politikayla alakalı olduğu düşünülmektedir. Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olduğunu sıklıkla vurgulayan Adalet Partisi (AP), koalisyonu kurmuş olan CHP’yi suçlamaktan geri durmamıştır. Türkiye’de demokratik işleyişin tam manasıyla oturmasından yana olan İsmet İnönü ise Türkiye ve Yunanistan ilişkilerini derinden sarsan Kıbrıs olayının bir iç politika diyeti haline getirilmesinden kaçınmaya çalışmıştır. 1963 – 1964 olaylarında İnönü’nün suçlanma nedeni, Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın Türkiye’ye tanımış olduğu “müdahalede bulunma hakkı” nın İnönü tarafından kararlı bir şekilde kullanılmaması olmuştur. İnönü’nün anlaşılmaz bir çekingenlik sergilemesi tepkilere yol açmıştır (Aksu, 2018).

1960 İtibariyle Türkiye Yunanistan İlişkilerinde Gerilimin Tırmanması

1,1 milyon kişiye ev sahipliği yapan Kıbrıs, Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. George Christou’nun vurguladığı gibi Kıbrıs tarihi, bir yandan Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin diğer yandan Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların uyuşmayan çıkarları nedeniyle gerilimlerle ve çatışmalarla karakterize edilmiştir. Süveyş Kanalı’na olan yakınlığı, sömürgecilik yarışı, Büyük Britanya’nın adada güttüğü çıkarlar adanın talihinde belirleyici olmuştur. Bu bağlamda Kıbrıs kimi zaman Rus uydusu olma hayallerini kimi zaman da Akdeniz’in Küba’sı olma isteklerini süslemiştir. Bugüne kadar yaşanan Kıbrıs çatışmaları bölgedeki Türk-Rum milliyetçiliğine indirgenmiştir fakat sorunu çözmek için yalnızca iki ülke değil Birleşmiş Milletler Barış Gücü de bölgeye konuşlanmıştır (Dağlı, 2017).

Rumlar bölgedeki değişikliğe karşı çıksalar da 2019 senesinde dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı BM Barış Gücü’ne çıkışmış ve Barış Gücü’nün gitmelerine yahut kalmalarına bir şey söylemediğini fakat bölgede herhangi olumlu bir gelişmeye katkı yapmadıklarını dile getirmiştir (Bilge, 2019). 1960 yılında ilan edilen “Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti” ile Yunanistan bölgeye 950 askerden oluşan birlik tasfiye etmiştir. Dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios Kıbrıs’ın bağımsızlığını Enosis’e ulaşmada yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasında yalnızca bir araç olarak görmüştür.

Yunan alayı Kıbrıs’a girince aynı şekilde Kıbrıslı Rumlar da Enosis heyecanı yaşamışlardır. Enosis’in hedefleri doğrultusunda oluşan silahlı birlik EOKA İse uzun süredir bulunduğu yer altından tekrar meydana çıkmış ve Yunanistan tarafından desteklenmiştir. Dönemin Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in iktidardan düşmesinden sonra yerine Londra ve Zürih Antlaşmalarını tanımayan Papandreu, Yunanistan Başbakanı seçilmiştir.

Akabinde Kıbrıs’ın bağımsızlığı araç olarak gördüğü için Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda Kıbrıslı Türklere çok fazla hak verildiğini düşünen Makarios, Garanti Anayasa’nın feshedilmesini ve Türklerin bazı haklarının kısıtlanmasını istemiştir. Makarios 1963 yılında 13 maddelik ve Türkleri azınlık statüsüne sokan bir Anayasa’yı, reforme etme adı altında Türkiye’ye sunmuştur. Değişiklik teklifi Yunanistan tarafından da desteklenmiştir. Makarios bu teklifi Türklerin reddedeceğini bile bile sunmuş ve bir kaos ortamı yaratarak gücü eline geçirmeye çalışmıştır. 1963 yılı itibari ile Türklere karşı saldırılar başlamıştı (Çeliktaş, 2013).  Bilinçli olarak yapılan Akritas Planı ile Kıbrıs Türkleri’nin yok edilme planı başlamıştır.

Türkiye’de buna mukabil ülkede yaşayan Yunan vatandaşlarını sınır dışı etmeye başlamıştır (Keser, 2012, s. 222). Kıbrıs Bağımsız Cumhuriyeti’nin oluşturulmasıyla kabul edilen Anayasaya göre yönetim kadrosu ve ordu teşkilatı, nüfusa oranlanarak belirlendi. Rumların Başpiskoposu olan Makarios Cumhurbaşkanı olurken Türk temsilcilerden Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmuştu. Henüz kurulan 2000 kişilik silahlı kuvvetlerine ve 2000 kişilik jandarma kuvvetlerine %40 Türk; %60 Rum vatandaşı katılacaktı. Kamu hizmetlerinden çalışan vatandaşlar ise %30’a %70 olarak oranlanmıştı. Türk halkı kabul etmemişine rağmen Makarios, İngiltere’den kalma vergi sistemini tekrardan yürürlüğe sokmuştur. Makarios’un bu kararı esasen Anayasa’ya aykırı bir durumdu ve Makarios bir de buna ek olarak silahlı kuvvetlerin komutanlarının Rum olmasına karar vermiştir.

Makarios, nüfusun %30’u oranında kamu personeli olma hakkına sahip olan Türk vatandaşlarının, kamuda çalışmak için yeteri derecede donanıma sahip olduğunu düşünmüyordu.  Rum Bakanlar Türklerin açtığı belediyelerin hepsinin kapanması için faaliyete geçmişlerdir. Anayasa Mahkemesi ise belediyelerin kapatılması için bir sebep olmadığına kanaat getirmiş, böylece belediyeler kapanmamıştı. Makarios 22-26 Kasım 1963 yılında Anayasa değişikliği için Ankara’yı ziyaret etmiş, dönemin Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ise Anayasa değişikliği talebini reddetmiştir. Makarios değişiklik talebi reddine rağmen tek taraflı olarak 30 Kasım 1963 yılında Anayasa’da mühim değişiklikler yapmıştır. Türkiye, hukuka aykırı bir şekilde yapılan bu değişikliği reddetmekte her zaman kararlı bir tutum sergilemiştir. Akabinde Kıbrıs Adası’nda bulunan Türklere yönelik baskıcı ve yer yer şiddet içeren tutum oldukça artış göstermeye başlamıştır (Arık, 2011, s. 5).

Kanlı Noel

21 Aralık 1963 tarihinde Lefkoşa’nın Türk mahallesinde devriye gezen bir Rum polisi, Türklerin kullandığı bir aracı durdurarak arama yapmak istemişti. Arama yapılırken çıkan gerginlikte iki Türk vatandaşı Rum polisinin silahlarına kurban gitmişlerdir. 24 Aralık günü ise Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklere saldırarak 24 kişinin canına mal olmuşlardır. Tarihe “Kanlı Noel” olarak yazılan bu olaylar Akritas Planı’nın uygulanmaya başlandığını göstermiştir. Bunun üzerine Türkler yaşadıkları yerden mahrum bırakılarak adanın %3’lük bir kısmını kaplayan ve iletişim imkanlarından yoksun bir yerde yaşamak zorunda kalmışlardır.  Türkler devletin organlarından da menedilerek ortaklık cumhuriyeti tamamen bozguna uğratılmıştır. Sonralarda adada iki ayrı yönetimin kurulmasını sağlayacak olayın başlangıcı ise, Lefkoşa’nın 30 Aralık’ta güvenliğin sağlanması amacıyla “Yeşil Hat” denen bir sınırla ayrılması olmuştur.

Fiilen zaten bozulan Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşmaları, 1 Ocak 1964 tarihinde Makarios’un feshi ile hukuken de bozulmuştur. Anlaşmayı bozduğu gerekçesiyle Türkler, Rumlar’a karşı müdahale girişimine hazırlanmaya başlamış fakat 5 Haziran 1964 yılında ABD Başkanı Johnson’dan gelen tehdit içerikli ve Türkiye’yi esefe boğan mektup neticesinde müdahale durdurulmuştur. 1960 yılında Türkiye’nin de bir parçası olduğu “garanti sistemi” etkinliğini yitirmiştir.

Türk Hükümeti ve İngiltere olanlar karşısında çareyi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurmakta bulmuştur. BM olayları önlemek amacıyla “Kıbrıs Hükümetinin onayı” ile adaya BM Barış Gücü yollamıştır. Türkiye’de Barış Gücüne onay vermiştir ve Barış Gücü onaylanırken Kıbrıs Devleti’nde Rum yönetimi faaliyette olduğu için bu yönetim otomatikman tanınmıştır (Vatansever, 2012, s. 1512-1514). 1964 yılında ABD Başkanı Johnson tarafından İnönü’ye yollanan mektup 1964 yılında basına sızdırılmıştır. Bir ültimatom niteliğinde olan mektubun içeriğinde şunlar yer almaktaydı;

• Türkiye ABD’ye danışmadan böyle bir kararı uygulayamaz.
• ABD tarafından Türkiye’ye hibe edilen silahlar Kıbrıs için kullanılamaz.
• Türkiye Kıbrıs’a müdahale ederse NATO şartlarını çiğnemiş olacak çünkü bu şartlara göre Kıbrıs ve Türkiye arasında savaş olamaz.
• Türk hükümeti Garanti anlaşmasına taraftar olan ülkelerle görüşebilme ihtimalini sonlandırmadan böyle bir müdahaleye başvurmamalıdır.
Türkiye’nin Amerika tarafından yalnız bırakılması, Türkiye’yi “tek bir güce dayanma politikasının” ne kadar hezimetli olduğu görüşüne yakınlaştırmıştır. Yani Türkiye bu olaydan sonra dış politikasında yönünü yalnızca Batı’ya çevirmenin pek de doğru olmadığını anlamıştır (Kurban, 2016, s. 462-463).

Türkler, Kıbrıslı soydaşlarına ancak ve ancak Erenköy’den yardım edebilirdi fakat o bölge de Rumlar tarafından kuşatılmış vaziyetteydi. Türkler bu kez havadan saldırı gerçekleştirerek Rum ilerleyişini durdurabilmişlerdir. Makarios 1967’nin sonlarına dek hem fiiliyatında hem söylemlerinde iki siyaset üzerinde durmuştur: Ya Türkiye’ye adadan toprak vermemek üzere gerçekleşecek bir Enosis modeli olacak, yahut bunu gerçekleştiremezse Kıbrıslı Türkleri azınlık statüsüne indirgeyecek bir bağımsızlık modeli uygulayacaktı.

Köfünye Krizi ve Barış Görüşmeleri (1967-1968)

NATO ya da BM 1964-67 yılları arasında sorunları çözmek için başarılı girişimlerde bulunamamıştır. Türkiye ise Kıbrıs Türklerinden maddi ve manevi olarak desteğini esirgememiştir ve ilgili tarafların hak ve çıkarlarının korunarak bir çözüm üretilmesi gerektiğini sık sık dile getirmiştir. Rumlar, 26 Haziran 1967 yılında Türklerin gıyabında Enosis kararı almıştır. 10 Eylül 1967 günü, Yunanistan’ın Cunta Başbakanı Konstantin Kollias Dedeağaç’ta Süleyman Demirel ile bir araya gelmişlerdir. Kollias Demirel’e Enosis talebinin kabul edilme isteğinde bulunmuş ve karşılığında da Kıbrıs’ta bir Türk üssü tahsis etmeyi önermiştir. Kati surette Ankara bu teklifi kabul etmemiştir. Takvimler 15 Kasım 1967’yi gösterirken Rum askerleri, bir Türk bölgesi olan Köfünye’ye silahlı saldırı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırıda 24 Türk hayatını kaybetmiştir. Fazıl Küçük bu olaydan sonra Türkiye’ye mektup göndermiş ve mektupta Türkiye’den silahlı müdahale talebinde bulunmuştur.

17 Kasım 1967 yılında Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Adalet Partisi, Millet Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Yeni Türkiye Partisi’nin temsil ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Kıbrıs’a Türk Ordusunun sevki için yapılan oylamada 432 olumlu oy 1 tane olumsuz oy kullanılmış ve Ordunun sevki için yetki verilmiştir. Amerika ise 1967 krizi sırasında, olası bir Türk-Yunan savaşının çıkmasını engellemek için uzman diplomat Cyrus Vance’i iki ülke arasında “mekik diplomasisi” uygulamakla görevlendirdi ve yine Türkiye’nin hazırlanmakta olduğu askeri müdahaleyi önlemiş oldu. Türkiye, önceden EOKA’nın liderliğini yapıp daha sonra Rum Ordusu’nun başına geçmiş olan General Yorgos Grivas’ın hızlı bir şekilde Kıbrıs’tan uzaklaştırılmasını talep etti.

Türkiye’nin sert tutumu karşısında muhalefet olacak cesareti bulamayan Rumlar ise bu isteği kabul etmişlerdir. 29 Aralık 1967 yılında Kıbrıs Türk Liderliğince geçici Türk yönetimi ilan edilmiştir (Kıralp, 2018, s. 449-450). 1967 yılında kriz sona ermiş fakat Türkiye, uluslararası arenada karşılaştığı yalnızlığı, üçüncü dünya ilişkileri ile iyi ilişkiler kurmaya çalışarak aşmaya çalışmıştır. Bu bağlamda İslam Zirvesi Konferanslarına katılım göstermiştir.1967’de gerçekleşen Arap-İsrail Savaşları’na ilgi göstermiştir (Sarı, 2019, s. 39).

1974 Kıbrıs Çıkarması

1974 yılına dek diplomatik görüşmeler ekseninde vuku bulan görüşmeler nihai bir sonuca varamamıştı. Türk tarafı isteklerini federasyon şeklinde bir devletten ziyade, bölgesel özerklik sistemine dayalı üniter devlet yapılanması olarak revize etmişlerdir. 1973 yılında iktidara CHP-MSP Koalisyonu gelmişti. 1974’te Çandarlı isimli Türk gemisi Ege’nin uluslararası sularında petrol araştırması yapmaya başlayınca kıta sahanlığı anlaşmazlığı ortaya çıktı. Çünkü Yunanistan, Türkiye’nin araştırma yaptığı bu bölgenin kendi karasularında olduğunu iddia etmekteydi. Bir taraftan da Yunanistan ile Makarios’un arası bozulmaya başlayınca Yunan Cuntası adanın ilhakı konusunda aceleci bir tutum sergilemeye başladı. Uluslararası toplumla görüşmeleri sürdüren Makarios’tan rahatsızlık duyan Yunanistan Makarios’u karalama kampanyaları başlatmıştı.

15 Temmuz 1974 tarihinde EOKA mensuplarından biri olan Nikos Sampson, yanına Rum Milli Muhafız Teşkilatı’nı da alarak darbe yapmış ve Makarios’u düşürmüştü. Akabinde sözde “Kıbrıs Elen Cumhuriyeti” ilan edilmiştir. Yunanistan’ın adayı fiilen ilhak etmesi Kıbrıs Buhranı’nı başlatan eylem olmuştur.

1964 yılında Türkiye’nin adaya müdahale etmemesi her ne kadar Johnson mektubuna bağlansa da Ulusoy’a göre o mektup bir bahaneydi ve İnönü bilinçli olarak o mektubu halka teşhir etmişti. Çünkü o dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmek için yeterli teçhizatı bulunmamaktaydı. 1974’te ise Rumların gerçekleştirdiği darbe Türkler için oldukça güzel bir fırsattı çünkü Türkiye’nin meşru zeminini oluşturmaktaydı. Gerçekleşen darbeyi İngiltere ve ABD tasvip etmediklerini açıklamışlardı. Türkiye, Garanti Anlaşmasında bulunan 4. maddeye dayanarak Kıbrıs’a İngiltere ile ortak müdahale girişiminde bulunmak istediyse de İngiltere buna yanaşmamıştır. Bülent Ecevit 17 Temmuz 1974 yılında İngiltere’yi bu amaçla ziyaret etmiş fakat İngiltere, olayın NATO ve BM çerçevesinde çözülmesinden yana olduğunu dile getirmişti. ABD’nin baskıcı tutumuna rağmen Yunanistan kararından dönmemiştir. ABD, Türkiye’nin olası bir müdahalesinde bölgeye NATO birliklerini göndereceklerini söylemişlerse de 19 Temmuz’da ülkeye dönen Başbakan Bülent Ecevit’in talimatı ile 20 Temmuz günü Türk askeri Girne’den ilerleyerek adaya ayak basmaya başlamıştır. Türk birlikleri Girne-Lefkoşa yolunu ve Girne’nin bir kısmını denetim altına aldıklarında ateşkes istenmiş ve 22 Temmuz günü bir ateşkes yapılmıştı. En nihayetinde Türk hükümeti adaya 40.000 kişilik birlik ve 300 tank gönderme konusunda başarılı olmuştu.Türk hükümetinin muvaffakiyetine mukabil 23 Temmuz’da Yunan hükümeti istifa etmiş; Kıbrıs’ta ise Glafkos Klerides, Sampson’un yerine geçmiştir. Kıbrıs’ta Anayasa düzeninin yeniden oluşturulabilmesi için üç devletin görüşmesi gerekiyordu bu nedenle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri bakanları 25 Temmuz’da Cenevre’de buluşmuşlardı. Görüşmelerde herhangi bir uzlaşıya varılamamıştı ve görüşmeler kesilmeye başlamıştı. Görüşmelerin kesilmesi ve herhangi bir uzlaşıya varılamaması nedeniyle 14 Ağustos sabah 4.19’da Türk Silahlı Kuvvetleri “2. Kıbrıs Harekâtı”na başlamıştır (Bal, 2015, s. 12-13).

Vaziyetler bu hale gelene kadar Kıbrıslı Türk halkı pek fazla zulümle karşı karşıya kalmıştır. Megali İdea uğruna Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’ın da desteği ile Enosis’i gerçekleştirmek uğruna, sivil halkın hayatlarına kanlı imzalar atmıştır. Basında Rum baskısı yüzünden bu eziyetlerin pek azı yayımlanabilmiştir. Yapılan çalışmalara göre baskı ve zulümle karşılaşan birçok Türk vatandaş yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, mallarından ve canlarından olmuşlardır (Emek, 2014, s. 152-153).

Harekât Sonrası İlişkilerin Gelişme Boyutu

16 Ağustos tarihinde yani harekattan iki gün sonra ateşkes ilan edilmiştir. Türkler, batı tarafındaki Yeşilırmak’tan Karpaz yarımadasına kadar olan kısmı yani bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin olduğu sınırları nihayet alabilmişlerdir. Türkler tarafından yapılan bu müdahalenin amacı yalnızca zulme uğrayan Türklerin haklarını ve bağımsızlığını korumak değil, aynı zamanda bölgedeki barış ortamını istikrarlı bir şekilde ilerletmek olmuştur. Bölgede bu durumdan rahatsız olup, Türkleri adayı “ilhak etmek” ile suçlayanlar olmuştur.

Ancak unutulmamalıdır ki uzlaşı sağlanan bir ortamda garez çıkarmak ve adadaki Türk halkını tamamen görmezden gelerek adayı Yunanistan topraklarının bir parçası olarak kabul etmek isteyen, Kıbrıs’ı yalnızca kendi çıkarlarının uygun gördüğü şekilde ele geçirmek isteyen ve uluslararası hukuk ile “Garanti” anlaşmalarını tamamen görmezden gelen taraf Rum kesimi olmuştur. Türkiye hem 1. hem de 2. Kıbrıs Harekatlarını başlatırken Garanti anlaşmalarını görmezden gelen bir faaliyette bulunmamış, yalnızca adada bulunan soydaşlarının can ve mal güvenliğini korumaya ve bölgede istikrarlı bir barış ortamı yaratmaya çalışmıştır. Keza bu olaylar peyda olurken kaçırılan ve hala bulunamayan birçok Türk söz konusudur.

Harekât için Bülent Ecevit’e Necmettin Erbakan büyük oranda destek ve motivasyon vermiştir. Harekattan sonra cuntanın arkasında zaten ABD’nin olduğunu düşünen Yunanistan, Kıbrıs olaylarından da ABD’yi sorumlu tutmuş ve 1974 yılında demokrasiye döndüğünde ABD ile olan ilişkilerinde karşıt bir tutum sergilemiştir. Yunanistan’ın bu baskısına maruz kalan ABD ise kendisini Türkiye’ye karşı muhalif bir politikaya maruz bırakma gereği hissetmiştir (Yılmaz, 2017, s. 93). 5 Şubat 1975 senesinde, Kıbrıs Harekatı gerçekleşirken Türkiye tarafından ABD üretimli silahların kullanılması gerekçesiyle ve ABD Başkanı Ford ile Dışişleri Bakanı Kissinger’ın engelleme girişimlerine rağmen, Senatonun Rum kökenli temsilcilerinin yoğun lobicilik faaliyetleri sayesinde Türkiye’ye silah satışı durdurulmuş ve 200 milyon dolarlık yardım muallakta kalmıştır.

Bu ambargo yalnızca Türkiye’ye değil aynı zamanda ABD’ye de zarar vermekteydi çünkü NATO’nun güneydoğu kanadında güvenlik açığı oluşmaya başlamıştı. Ayriyeten bundan böyle İncirlik Üssü yalnızca NATO’nun kullanımına açık olacak ve de Diyarbakır, Karamürsel, Belbaşı ve Sinop istihbarat merkezlerinin faaliyetlerine son verilecekti. Nitekim ABD, Türkiye’nin olası stratejik öneminin farkınaydı ve tarihler 26 Eylül 1978’i gösterirken, Charter’ın de destekleriyle tamamen kaldırılmıştır (Eşel, 2017, s. 414).

Kıbrıs Harekâtı hem Yunanistan hem de Kıbrıs konusu için birer dönüm noktası olmuştur. En son kendi toprakları dışında Kore’ye asker desteği yollayan Türkiye daha sonra Kıbrıs’ta bulunduğu haklı müdahaleden ötürü Avrupa tarafından da eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Kıbrıs meselesi fiili olarak 1974’ten günümüze kadar mevcudiyetini korumakta ve Türkiye açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Fakat hukuki açıdan olayın netliğe kavuşmaması halen daha milletlerarası kamuoyunun dikkatini çeken bir konu olmaktadır. Harekattan sonra Başbakan Bülent Ecevit’in içerde koalisyon orağı ile sorunları artmış ve Ecevit 16 Eylül’de istifa etmiştir.

İç ortamda birtakım çalkantılar mevcudiyetini korusa da yeni bir seçime gidilmemiş ve hükümet görevini sırayla Sadi Irmak, Milliyetçi Cephe, Ecevit ve Demirel yürütmüştür. Bundan sonra Türkiye’nin gündemi “AET ile ikili ilişkiler” ve “Yunanistan ile Ege sorunları” bağlamında ilerlemiş, Kıbrıs meselesi de kapanmasa bile şu anlık yalnızca Türkiye’nin tanıdığı üniter bir Türk Cumhuriyeti olarak stabilizasyonunu sürdürmeye devam etmiştir (Oran, 2001, s. 748-749).

Sonuç

Kıbrıs adası jeostratejik olarak önem teşkil eden bir konumda bulunmaktadır. Asya, Afrika ve Avrupa’ya neredeyse eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Girit ile beraber su geçiş yollarının kesişim noktasında bulunmaktadırlar. Hem Asya ve Avrupa kıtalarını birbirlerine bağlayan Boğazların; hem de Asya ile Afrika’yı birbirlerine bağlayan Süveyş Kanalı’nın yakınlarında yer alan Kıbrıs Akdeniz’in nabzını şekillendiren bir unsur olagelmiştir (Davutoğlu, 2001, s. 175). Jeostratejik ve jeopolitik önemi bir yana, her şeyden önce asırlardır adada yaşayan Türk halkının can ve mal güvenliği Türkiye için en önemli meseledir. Devletler arasında her ne kadar sorunlar ve çatışmalar meydana gelse de hiçbir sivil halk, kör bir diplomasinin doğurduğu darbelerin hedefinde kurban gitmemelidir. İşte 1960 Zürih ve Londra Antlaşmalarına rağmen, 1974 yılındaki Türkiye müdahalesine kadar, adada sürekli tehditkâr bir tutum sergileyen ve hem cana hem de mala kasıtta bulunan taraf Rum kesimi olmuştur.

Türkiye’nin müdahale girişimleri daha önce üçüncü taraflarca iki kez durdurulmuşsa da, bölgede halen istikrarlı bir barış ortamının yaratılamamasından mütevellit ve de bilakis halen Rum kesiminden gelen tehditvari yaklaşımlar neticesinde, Türkiye soruna askeri olarak da müdahil olmayı başarmıştır. Bugün gelinen nokta Yunanistan ve Avrupa’yı rahatsız etmeye devam etmektedir fakat Türkiye’ye karşı askeri bir cephe alabilme cesaretini de vermemektedir. Türkiye hakkı olanın dışında bir durum vaziyeti sergilemediği için, ikili çıkarların zedelenmediği bir anlaşmaya her daim olumlu baksa da karşı tarafın bugüne dek bir barış girişiminde bulunmaması ve KKTC’yi tanımamaya devam etmesi, aslında ne kadar çıkarcı ve uluslararası hukuka karşı bir tutum olduğunun bir göstergesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ‘‘Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir…’’ Türk halkı Atatürk’ün miras bıraktığı bu mottoyu devam ettirmeye ve Kıbrıslı soydaşlarına her açıdan destek vermeye devam edecektir.

[irp posts=”30088″ name=”En Bilinen Sorun: Kıbrıs Problemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Korkmaz, A. (2016). Türkiye Solu ve Kıbrıs Sorunu. Kıbrıs Üniversitesi Türk ve Ortadoğu Çalışmaları Anabilim Dalı, 45-46. Erişim adresi: https://gnosis.library.ucy.ac.cy/bitstream/handle/7/39537/Abdullah%20Korkmazhan%20PhD.pdf?sequence=5&isAllowed=y

Aksu, F. (2018). Türk Yunan İlişkileri. Turkish Greek Relations. Erişim adresi: http://www.turkishgreek.org/iki-uelke-arasindaki-iliskileri-etkileyen-temel-faktoerler/ic-ve-dis-politika-kaygilarinin-etkisi/tuerk-d-s-politikas-nda-tuerk-yunan-iliskileri-ve-ic-politika-kayg-s/1960-sonras-doenem

Dağlı, İ. (2017). The Cyprus Problem: Why Solve a Comfortable Conflict ? Oxford Research Group. Erişim adresi: https://www.oxfordresearchgroup.org.uk/blog/the-cyprus-problem-why-solve-a-comfortable-conflict

Bilge, Ö. (2019). Kıbrıs’ta BM Askeri Varlığı Sorgulanıyor. Hürriyet. Erişim adresi: https://www.hurriyet.com.tr/dunya/kibrista-bm-askeri-varligi-sorgulaniyor-41081411#:~:text=BM%20ayn%C4%B1%20zamanda%20K%C4%B1br%C4%B1s%20m%C3%BCzakerelerine,nin%20tatil%20g%C3%B6revi’%20olarak%20adland%C4%B1r%C4%B1l%C4%B1yor.

Çeliktaş, Y. (2013). Türkiye Yunanistan İlişkilerinde Kıbrıs Sorunu. Uluslararası Politika Akademisi. Erişim adresi: http://politikaakademisi.org/2013/06/24/turkiye-yunanistan-iliskilerinde-kibris-sorunu/

Keser, U. (2012). Kıbrıs Sorunu Bağlamında Türkiye’de 6/7 Eylül 1955 Olaylarına Kesitsel Bir Bakış. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 222. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/cttad/issue/25534/269371

Arık, U. (2011). Kıbrıs Krizi. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 5. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/euljss/issue/6279/84299

Vatansever, M. (2012). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1512-1514. Erişim adresi: https://hukuk.deu.edu.tr/dosyalar/dergiler/dergimiz-12-ozel/3-kamu/9-mugevatansever.pdf

Kurban, V. (2016). Kıbrıs Sorununun Türk Dış Politikasına Etkisi ve ABD – SSCB İle İlişkiler. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 462-463. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/473775

Kıralp, Ş. (2018). 1967-1974 Döneminde Kıbrıs Sorunu ve Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs Politikaları. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 449-450. Erişim adresi: http://kutaksam.karabuk.edu.tr/index.php/ilk/article/view/1437

Sarı, B. (2018). 1960 – 1980 Dönemi Türkiye’nin Üçüncü Dünya ve İslam Ülkeleriyle İlişkileri. Akademik Ortadoğu, 39. Erişim adresi: (PDF) 1960-1980 Dönemi Türkiye’nin Üçüncü Dünya ve İslam Ülkeleriyle İlişkileri (researchgate.net)

Bal, İ. (2015). Türk Dış Politikası (1960-1980). Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları, 12-13. Erişim adresi: https://www.altayli.net/turk-dis-politikasi-1960-1980.html

Emek, F. A. (2014). 1958-1974 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yerel Basında Rum Mezalimi. Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, 152-153. Erişim adresi: http://adudspace.adu.edu.tr:8080/xmlui/handle/11607/1768

Yılmaz, H. (2017). Kıbrıs Barış Harekâtı ve Sonuçları. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 93. Erişim adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/inijoss/issue/33663/428016

Eşel, G. (2017). Darbeler Arasında (1960-1980) Türkiye NATO İlişkileri. The Journal of Academic Social Science Studies, 414. Erişim adresi: https://www.researchgate.net/publication/317633709_DARBELER_ARASINDA_1960_-_1980_TURKIYE_-_NATO_ILISKILERI

Oran, B. (2001). Türk Dış Politikası. İstanbul: İletişim.

Davutoğlu, A. (2001). Stratejik Derinlik. İstanbul: Küre Yayınları.

[/vc_toggle]

Rusya’nın İmparatorluk Rüyası: Neo-Avrasyacılık

Avrasya kavramının literatüre girişi, Alman bir bilim insanı olan Alexander Von Humboldt tarafından sağlanmıştır (Yılmaz, 2015, s. 112). Avrasya, coğrafi olarak en temel anlamı ile Avrupa ve Asya kıtalarının birleşimini ifade etmektedir (Yılmaz, 2015, s. 112). Bu coğrafi tanımlama süreç içerisinde sadece coğrafi olarak iki kıtanın birleşmesini ifade etmekle kalmamış, Asya ve Avrupa arasında kültürel, ekonomik ve siyasal anlamda bir bütünlük sağlanarak, Rusya merkezli bir Avrasya İmparatorluğu’nun kurulmasının gerekliliği Avrasyacılar tarafından dile getirilmiştir. Avrasyacılık kendi içerisinde ana hatları ile iki kola ayrılmaktadır: Klasik Avrasyacılık ve Neo Avrasyacılık.

Klasik Avrasyacılık: 1920’li yıllarda bir grup Rus aydını tarafından ortaya atılmıştır. Klasik Avrasyacılığın kurucuları: “Nikolay Trubetskoy, Petr Savitski, Petr Suchinski ve George Flovovski” olarak kabul edilmektedir (Kurt, 2018, s. 96). Ayrıca ismi geçen bu aydınlar “Doğuya Çıkış” isimli eserleri ile Klasik Avrasyacılığı daha geniş kitlelere yaymışlardır (Yılmaz, 2015, s. 112). Klasik Avrasyacıların temel tezlerinden ilki: Rusya’nın ne bir Avrupa devleti ne de bir Asya devleti olduğudur (Yılmaz, 2015, s. 112). Rusya’nın hem Avrupa hem de Asyalı özellikler taşıyan bir sentez devleti olduğu ve bu nedenle kendine ait Avrasyalı bir kimliğe sahip olduğu vurgulanmıştır (Yılmaz, 2015, s. 112). Klasik Avrasyacılar’a göre Ruslar, ırksal olarak Slav ırkına indirgenemez (Yılmaz, 2015, s. 112). Rusya’nın, Çin, İslam, Katolik, Slav ve Japon medeniyetlerinin bir araya gelmesi ile bir sentez devleti olduğu vurgulanmaktadır (Kurt, 2018, s. 97).

Neo Avrasyacılık

Neo Avrasyacıların ilk vurguladığı tez: Rusya’nın ne Doğu ne de Batı olduğu, kendisine has özellikleri ve dinamikleri olan Avrasyalı bir medeniyet olduğudur (Yılmaz, 2015, s. 113). Bu açıdan Klasiklere benzedikleri söylenebilir. Vurguladıkları bir diğer önemli husus ise: Uluslararası Politikanın dostluklar üzerine inşa edilemeyeceği, esas olanın devletin çıkarları olduğudur (Yılmaz, 2015, s. 114). Bu bakımdan Neo Avrasyacıların dış politikaya bakışı, Klasik Realist Teori’nin çıkar temelli dış politika anlayışı ile benzerlik göstermektedir.

Neo Avrasyacılar, Rusya’nın dış politikası oluşturulurken ve uygulanırken, dünyada birçok devlet tarafından kabul görmesi hasebiyle, evrensel değerler olarak nitelendirilen İnsan Hakları ve Demokrasi gibi değerlerin, Rus dış politika alanından kesinlikle uzak tutulmaları gerekliliğini ifade etmişlerdir (Yılmaz, 2015, s. 114).

Neo Avrasyacılar, özellikle Dış politikada Rusya devlet başkanı V. Putin’in sıkça vurgulamış olduğu çok kutuplu bir düzeni savunmaktadırlar (Yılmaz, 2015, s. 114). Çok kutuplu düzenin savunulmasının arkasında önemli bir stratejik hesaplama vardır. Çok kutuplu bir düzen olması demek: ilk olarak ABD’nin, SSCB’nin yıkılması ile zaferini ilan ettiği hegemonyasının çökmesi anlamına gelmektedir. Böylelikle Rusya, uluslararası arenada hem hareket alanını iyice genişletecek hem de ABD’nin güvenlik şemsiyesi altına giren devletlere karşı stratejik üstünlük sağlayarak, onlara kendi ülkesinin güvenlik şemsiyesi altına girmeleri için baskı yapabilme kozuna sahip olabilecektir.

Alexandr Dugin’in Rusya Merkezli ‘Avrasya İmparatorluğu’

Alexandr Dugin, Neo Avrasyacılar içerisinde en ön plana çıkmış olan isimlerden birisidir. Kendisinin sağlamış olduğu jeopolitik perspektif, Rus karar alıcılarının zihin dünyalarına önemli bir etkide bulunmuştur. Dugin ’in Avrasya imparatorluğu için oluşturduğu jeopolitik hat Rusya’nın merkezde olduğu 4 bölgede 4 büyük gücün hâkim olacağı bir yapı içermektedir (Kurt, 2018, s. 100-101). Avrupa da Almanya, Ortadoğu bölgesinde İran, Pasifik bölgesinde Japonya ve son olarak Orta Asya da Rusya (Kurt, 2018, s. 100-101).

Parçaları birleştirdiğimizde Dugin ‘in jeopolitik hattı ortaya bu şekilde çıkmaktadır. Bu devletler rastgele olarak seçilmemiştir. Her bir devletin seçilme nedeni stratejik hesaplamalara dayanmaktadır. Örneğin: Avrupa da Almanya’nın seçilmesi ünlü İngiliz siyasi coğrafyacı olan Sir Halford Mackinder’in 1904 yılında ortaya attığı Kara hakimiyeti teorisine dayanmaktadır (Kurt, 2018, s. 98). Mackinder’e göre önemli iki kara devleti olan Rusya ve Almanya, denizlerde hâkim güç olan İngiltere-ABD bloğuna karşı uzun soluklu bir mücadele verecektir, demiştir (Kurt, 2018, s. 98).
Dugin’ in bu noktadan referansla Avrasya imparatorluğu projesine Almanya’yı merkeze koyması muhtemeldir. Ayrıca Almanya’nın Avrupa içerisinde dengeleri alt üst edebilecek bir potansiyele sahip olduğu, yaşanmış olan iki Dünya savaşında net bir şekilde görülmüştür. Almanya, Avrupa kıtasının Fransa ile beraber lokomotif iki devletinden birisidir. Dugin Almanya’nın Rusya ile ittifaka girmesi için Kaliningrad’ın Almanya’ya verilmesini önermektedir (Serbest, 2017, s. 304). Dugin’e göre Almanya-Rusya gibi iki önemli kara gücünün yanına önemli bir deniz gücü olan Japonya’nın dahil edilmesi, ittifakın stratejik derinliğini arttıracak bir hamle olacaktır (Serbest, 2017, s. 304). Japonya’nın Asya Pasifikte seçilmesinde kuvvetle muhtemel Çin’e karşı bir denge unsuru oluşturulmak istendiği düşünülebilir. Nitekim Hindistan’ında bloğa dahil edilmesiyle Çin adeta Hint okyanusu ve pasifik okyanusunda denizden çember altına alınarak çevrelenmiş olacaktır. Dugin ’in, Rusya’yı merkeze koyan bu imparatorluğunda ittifakın birleştirici unsurunun Atlantik karşıtlığı olması gerekliliği vurgulanmıştır (Kurt, 2018, s. 100).

Neo Avrasyacılık: Türkiye

Dugin’e göre Rusya, Karadeniz de Abhazya’dan Ukrayna’ya kadar olan kıyı kesimi boyunca denetimi elinde tutmalıdır (Kurt, 2018, s. 101). Aslında bu jeopolitik önerme üstü örtülü olarak Türkiye’yi hedef almaktadır. Çünkü Karadeniz de gücünü zirveye taşıyan bir Rusya eninde sonunda gözlerini Türk boğazlarına dikecektir. Türk boğazlarından geçemediği sürece Rusya, Suriye’de bulunan önemi ileriki yıllarda daha da artacak olan Tartus deniz üssünü koruyamayacaktır. Bu üsse yapacağı ikmal hattının en kestirme yolu Türk boğazlarıdır.
Ayrıca Doğu Akdeniz’de de varlığını sürdürmek isteyen Rusya için Türkiye doğal bir bariyerdir. Bu tarihsel perspektiften bakıldığında Rusların geleneksel Sıcak Denizlere inme politikası akla gelmelidir. Rusya, Suriye üzerinden Sıcak Denizlere zaten inmiş vaziyettedir. Ancak Rusya’nın nihai hedefi bu bölgede kalıcı olmaktır. Libya’da da aynı şekilde Rusların varlık göstermesi bu önermeyi doğrular niteliktedir.
Haritada kırmızı alanlar Dugin ’in, Rusya’nın kontrol etmesi elzem olan kıyı şeritlerini göstermektedir. Siyah alanlar ise Rusya’nın muhtemel olarak denize açılma rotalarını ifade etmektedir. Rusya’nın Hint Okyanusuna açılması ve Atlantik Okyanusuna açılması için Doğu Akdeniz bölgesinde tutunması elzemdir. Zira bu hususun gerçekleşmesi için Türk boğazlarının Ruslar tarafından hedef alınacağı aşikardır. Çünkü hiçbir imparatorluk hayali kuran güç geçiş güzergahlarının bir başka güç tarafından kontrol edilmesini istemez.
Avrasyacı bir düşünür olan Panarin Türkiye hakkında önemli görüşlere sahiptir. Panarin’e göre Avrasyacılığın anti tezini olası bir Türk birliği oluşturmaktadır (Serbest, 2017, s. 302). Panarin aynı zamanda Pan Türkizm ‘in Avrasyacılık için ciddi bir tehdit olduğunu, bu nedenle Türkiye’nin bölge ile ilişkisinin kesilmesi ve engellenmesi gerektiğini savunmaktadır (Serbest, 2017, s. 302). Alexandr Dugin ’de, Panarin’e benzer bir görüş paylaşmaktadır. Türklerin her türlü Turancılık faaliyetlerinin engellenmesi gerektiği ve bu türden faaliyetlere karşı Rusya’nın jeopolitik bir savaş ilan etmesi gerektiği vurgulanmıştır (Kurt, 2018, s. 103). Dugin ’in projesinde Ortadoğu bölgesinde İran’ın seçilmesinin bir nedeni de Rusya’nın, Türkiye’ye karşı bir denge unsuru oluşturmak istemesinden kaynaklanmaktadır (Serbest, 2017, s. 302).
Dugin ayrıca Azerbaycan da siyasal anlamda Türkiye’nin etkisinin artması halinde, bu devletin Ermenistan-Rusya-İran bloğu tarafından parçalanması gerektiğini ifade etmiştir (Serbest, 2017, s. 305). Dugin ’in bu stratejik hesaplamayı yapmasının ana nedeni: Türkiye’nin Orta Asya’ya açılan kapısının Azerbaycan olması nedeniyle bu güzergahın Türkiye’ye erişiminin kapatılmasının istenmesidir. Böyle bir durum Türkiye için jeopolitik bir felakettir. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığı Türkiye için son derece kritiktir ve korunmalıdır. Aksi takdirde bölgemizde Türkiye’nin bekasını tehdit edecek Ermenistan ve İran tarafından çeşitli faaliyetler artış gösterebilecektir.
Türkiye Ne Yapmalıdır?
Türkiye özellikle Azerbaycan’la ilişkilerini daha da geliştirmelidir. Savunma sanayi alanında Azerbaycan -Türkiye iş birliğine Gürcistan ve Ukrayna da dahil edilmelidir. Zira ismi geçen bu devletlerde, en az Türkiye kadar tehdit altındadır. Türkiye bu 4 devlet ile bir jeopolitik eksen oluşturmalıdır. Zira Rusya gibi büyük bir güç bile Müttefiklere ihtiyaç duyarken, Türkiye’nin de benzer adımlarla güç çarpanını oluşturması gerekmektedir. İran’la özellikle enerji alanında ve ticaret alanında ilişkilerimiz olduğu doğrudur ancak Türkiye’nin çıkarları gereği, ABD’nin İran’a karşı yaptırımları ve zayıflatma girişimleri Türkiye için kâr zarar hesabı yapılması gereken bir konudur.
Türkiye, ABD’yi İran konusunda karşısına almamalıdır. Çünkü Rusya’ya karşı asli denge unsuru halen daha ABD’dir. Ve bölgede İran’ın güçlenmesi Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın çıkarlarına son derece ters bir durumdur. İran’ın zayıflaması Avrasya İmparatorluğunun Güney hattının savunmasız kalması anlamına gelecektir. Bu da Ruslar için Çin faktörü de devreye girdiğinde büyük bir güvenlik zafiyeti oluşturacaktır. Ayrıca mademki Rusya, Türkiye’nin karşına İran’ı çıkartıyor, Türkiye’nin hali hazırda Somali gibi stratejik önem arz eden bir ülkede askeri üssü bulunmaktadır.
Somali de bulunan bu üsse ek olarak Türkiye, Pakistan gibi ilişkilerinin son derece iyi olduğu bir ülkeye deniz üssü açmalıdır. Böylece Türkiye hem kendi elini güçlendirecek hem de müttefiki olan Azerbaycan’ın üzerindeki çevrelenmişlik baskısını İran’ı deniz anlamında çevreleyerek önemli ölçüde azaltacaktır. Burada amacımız bir ülkeyi hedef almak değil Dugin ‘in ortaya koymuş olduğu Tez’e karşı bir antitez geliştirmektir.
Avrasya İmparatorluğu Projesinin Ekonomik Ayağı: Avrasya Ekonomik Birliği
Avrasya Ekonomik Birliğinin kurulması ile ilgili siyasal olarak ilk söylem, Kazakistan Cumhurbaşkanı Sultan Nazarbayev’in 1994 yılında Moskova Devlet Üniversitesinde yapmış olduğu konuşma ile gündeme getirilmiştir (İsmayıl, 2016, s. 134). Ekonomik bir birlik oluşturulurken sürecin temel yapı taşlarından birisi de gümrük birliğidir. Rusya, Kazakistan ve Belarus’un katılımıyla 1995 yılında bu üç devlet arasında yapılan antlaşma ile gümrük birliğinin kurulması yönünde ilk adım atılmıştır (İsmayıl, 2016, s. 134). Oluşturulmuş olan gümrük birliği mekanizmasına 1 yıl sonra Kırgızistan katılmış; 1997 yılında Tacikistan’ında bu mekanizmaya katılması ile Gümrük Birliği’nin kurulması yönünde önemli bir mesafe kaydedilmiştir (İsmayıl, 2016, s. 134).
Tarihler ekim 2010’u gösterdiğinde yukarıda bahsi geçen devletlerin iştiraki ile Avrasya Ekonomik Topluluğunun kurulması ile ilgili ortak bir karar alındığı açıklanmıştır (İsmayıl, 2016, s. 134). Aynı yıl Kazakistan, Rusya ve Belarus bir araya gelmiş; yapılan görüşmeler neticesinde Rusya, Belarus ve Kazakistan arasında gümrük kontrolleri ve gümrük vergilerinin kaldırılması ile ilgili önemli kararlar alınmıştır (İsmayıl, 2016, s. 135). Avrasya Ekonomik Birliğini kurmayı adım adım hedefleyen bu gelişmeler neticesinde 29 Mayıs 2014 tarihinde, Rusya, Kazakistan ve Belarus devletleri arasında, Avrasya Ekonomik Birliğinin kuruluşunu içeren antlaşma imzalanmıştır (İsmayıl, 2016, s. 136).
Üç üyeli olarak kurulan bu birlik bünyesine 2014 yılı sonlarına doğru Ermenistan’ı (kimi kaynaklar Ermenistan üyeliğini 2014 yılı içerisinde alırken kimi kaynaklar 2015 yılı içerisinde almaktadır) 2015 yılında ise, Kırgızistan’ı da dahil ederek üye sayısını beşe çıkartmıştır (Ağır & Ağır, 2017, s. 113).
AEB’nin amaçları arasında: Üye devletlerle gümrük birliğinin sağlanması; Ortak bir Pazar ekonomisinin oluşturulması ve bu bölgede dolar bazlı ekonominin yerini, üye ülkeler arası kullanılması planlanan yerel para birimlerinden oluşan bir ekonomik yapının alması planlanmıştır (Ağır & Ağır, 2017, s. 114).
Avrasya Ekonomik Birliği ile ilgili Vladimir Putin tarafından yapılan açıklamada: Putin,
Amaçlarının SSCB’yi yeniden kurmak olmadığını, eski SSCB devletlerini bir araya getirerek
bölgesel anlamda üye olan devletler arası ekonomik anlamda bir bütünleşme projesini hayata geçirmek istediklerini belirtmiştir (İsmayıl, 2016, s. 127).
Ancak bu açıklama bile içerisinde eski SSCB devletlerinin de katılımıyla oluşturulması planlanan bir proje olması hasebiyle yeni bir SSCB kurulmak istendiği izlenimini vermektedir. Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliğini oluştururken AB modelini örnek, almasını da hesaba kattığımızda, AB’nin dönem dönem siyasal anlamda birleşmek isteyip kendi üyeleri içerisinden itirazlara maruz kaldığı bilinen bir gerçektir. İşte bu noktada Rusya, AB’nin bu hatalarından ders alıp sağlam bir temele dayanan ekonomik bir birlik modeli oluşturmak istemektedir. Böyle bir durumun neticesinde Rusya, kendisine bağımlı ekonomiler oluşturabilecek, ardından bağımlı olan bu ekonomileri bir baskı aracı olarak kullanabilecek, böylelikle üye devletlere siyasal anlamda taleplerini dayatabilecektir. Ermenistan’ın birliğe üyeliği süreci bu çıkarımları destekler niteliktedir.
Ermenistan ilk olarak Gümrük birliğine katılmasının kendi ülkesi açısından gereksiz olduğunu ifade etmiş; ardından Rusya, Ermenistan’a ihraç ettiği Doğalgaz fiyatında artış yapacağını açıklamıştır (İsmayıl, 2016, s. 140). Rusya’nın enerji anlamındaki bu hamlesine karşı koyamayacağını anlayan Ermenistan, 2013 yılında Gümrük birliğine girmek istediğini açıklamıştır (İsmayıl, 2016, s. 140). Bu konuyla ilgili olarak bir diğer önemli detay ise aynı yılın kasım ayında AB ile Ermenistan arasında imzalanması öngörülmüş olan serbest ticaret antlaşması imzalanmamıştır (İsmayıl, 2016, s. 140).
Ermenistan’ın AB ile ilişkilerini geliştirmemesi gerektiğini vurgulayan Rusya’nın eski Ermenistan Büyükelçisi Vyacheslav Kovalenko: şayet Ermenistan’ın AB ile yakınlaşma süreci devam ederse ikili ilişkilerin tehlikeye gireceği, Karabağ konusunda Azerbaycan’ı destekleyebileceklerini ifade eden son derece taktiksel ve kritik bir açıklama yapmıştır (İsmayıl, 2016, s. 141). Bununla yetinmeyen Moskova yönetimi 2013 yılı ağustos ayında Ermenistan’a ihraç ettiği doğalgazın fiyatında %30 oranında bir artış yapmış; böylelikle hem Ermenistan’dan AB ile ilişkileri ile ilgili olarak teminat almış hem de Rusya, Ermenistan’a ihraç ettiği doğalgazın fiyatını düşürmek karşılığında, Ermenistan’ın ArmRosGazprom şirketinden hali hazırda elinde tutuğu %80 lik hissesine ilave olarak %20’lik bir hisse daha eklemiştir (İsmayıl, 2016, s. 141).
Böylelikle Rusya, Ermenistan’ı tabiri caiz ise enerji anlamında avcunun içine almıştır. Ermenistan, Avrasya Ekonomik Birliğine 2015 yılında katılarak Rusya’ya karşı olan diplomatik yenilgisini tescil ettirmiştir (İsmayıl, 2016, s. 141).
Sonuç
Avrasya Ekonomik Birliği resmi olarak 1 Ocak 2015 tarihinde kurulmuştur (Yılmaz, 2015, s. 118). Atlantik bloğunu doğrudan hedef alan bu birliğin asli amacının: Dugin’ in Avrasya İmparatorluğunun ekonomik ayağının oluşturularak, Avrasyacıların bölgesel entegrasyon hedefinin gerçekleştirilmesi olduğu söylenebilir. Ermenistan örneğinde görüldüğü üzere Rusya, yakın çevresinde bulunan devletlerle adeta ya benimlesiniz ya da benimlesiniz anlayışı içerisine girmiş bulunmaktadır. Rusya, akıllıca bir hamle yaparak önce ekonomik entegrasyonu savunmaktadır.
Çünkü ekonomik entegrasyonun sağlanmasının ardından siyasal entegrasyon kendiliğinden süreç içerinde gelişecektir. Enerji, ekonomi vs. gibi alanlarda gittikçe Rusya ile iş birliğini geliştiren devletler acaba F-16, F-35, Mirage-2000 mi alacak, yoksa SU-35, SU-54 mü alacaklar? Aslında cevap bellidir. Elbette ki Rusya ile ilişkileri iyice artan bu devletler Savunma ve silah sistemlerinde de Rusya’yı tercih edecekledir. Haliyle Rusya, hem ekonomik olarak kendisine bağımlı ekonomiler oluşturacak hem siyasi anlamda taleplerinde daha güçlü bir konuma erişecek hem de Rus ordusuna bağımlı bir devletler topluluğu oluşturacaktır. Zaten günümüzde bu devletlerin Rusya ile ilişkileri yüksek düzeylerde seyretmektedir. Ancak burada kastedilen Bağımlılık katsayısının daha da artmasıdır.
Putin gerçekten Rusya’yı ayağa kaldıran önemli bir lider olmuştur. Yapmış olduğu jeopolitik hamleler Rusya’ya önemli kazanımlar getirmiştir. Avrasya İmparatorluğunun başarıya ulaşması demek Rusya’nın küresel sisteme hakim olması demektir. Ancak Avrasya Ekonomik Birliğinin önünde bazı engeller vardır: Almanya şu an Atlantikçi bir çizgide ilerlemektedir. İlerleyen yıllarda neler olacağı belli olmaz. Almanya’nın dış politik tercihleri ve öncelikleri değişim gösterebilir ancak şu an gerek Japonya gerekse Almanya Rus çizgisine Rusya’nın istediği ölçüde yaklaşmaktan uzaktır.
Neo Avrasyacılar Türkiye’yi ve Türkleri süreçten dışlamamışlardır ancak tabi ki bir şartla: Pan-Türkizm idealinden vazgeçme koşuluyla, Türkiye, Avrasyacılık çatısı altına girebilir (Serbest, 2017, s. 302). Pan-Türkizm den bağımsız olarak Rusların evvela dikkate alması gereken husus şu dur ki: Türkler tarihten günümüze bir başka otoritenin altına girmeyi bedeli canı pahasına olursa olsun kabul etmemiş ve etmemektedir. Bu bağımsızlık duygusu, Türk devlet geleneğinde devletin ana sütununu oluşturmaktadır. Bu yüzden Türkiye, ekonomik olarak bu birliğe katılmamalıdır. Bu birliğe Türkiye’nin katılması demek, süreç içerisinde pasifize edilecek bir Türkiye demektir.
Azerbaycan, Türkiye için bir başka güç tarafından fethedilmemesi gereken stratejik bir kaledir. Azerbaycan ile olan iş birliğine Gürcistan, Ukrayna, Pakistan, Katar (özellikle finansal anlamda faydası olacaktır) bloğu oluşturularak Rus yayılmacılığı için bir direnç hattı oluşturulmalıdır. Rusya ile ilişkiler kesilmemelidir. Tek taraflı politikalar geçmişten günümüze ülkemize büyük bedeller ödetmiştir. Türkiye’nin denge politikası izlemesi Ülkesinin bulunduğu konum nedeniyle jeopolitik bir zorunluluktur. Çünkü Uluslararası İlişkilerde bir aktöre bağımlı hale geldiğiniz zaman artık iradenizin dışında bir iradeye mahkumsunuz demektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ağır, O., & Ağır, Ö. (2017). Avrupa Birliği Ve Avrasya Ekonomik Birliğinin Kuruluş Süreçlerinin Karşılaştırılması. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, 103-128.

İsmayıl, E. (2016). Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası . Avrasya Etüdleri, 125-151.

Kurt, S. (2018). Neo Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 91-125.

Müdürlüğü, H. G. (2020, Eylül 24). Harita Genel Müdürlüğü. Harita Genel Müdürlüğü: https://www.harita.gov.tr/images/urunler/87a6f9a7b759a6d.jpg adresinden alındı

Serbest, M. B. (2017). Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo Avrasyacılığa. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 285-307.

Yılmaz, S. (2015). Yeni Avrasyacılık Ve Rusya. Sosyal Ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, 111-120.

[/vc_toggle]

Karadeniz’in Jeostratejik Önemi ve Jeopolitik Güvenliği

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yeniden şekillenen Karadeniz, jeopolitik önemi nedeniyle küresel güçlerin ilgi alanına girmiştir. Doğu ve Batı arasında köprü, Kuzey ve Güney arasında bir kavşak noktası olan Karadeniz, asırlardır Doğu ve Batı medeniyetlerinin odak ve çatışma noktası olmuştur. Karadeniz’in hakimiyeti ve kontrolü, Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Avrasya bölgeleri için jeostratejik önem taşımaktadır. Güvenlik, enerji, ekonomik ve siyasi rekabetin pekiştiği Karadeniz, tarihte savaş ve çatışmalara da tanıklık etmiştir. Karadeniz, Dünya’nın ticaret merkezlerinden biri olmakla beraberinde, jeopolitik konumuyla enerji koridoru görevini de üstlenmektedir.

Karadeniz bölge ülkeleri için enerji ve ekonomik alanlarda işbirliği fırsatları doğurduğu gibi siyasi ve askeri düzeyde de rekabet alanlarını ortaya çıkarmaktadır. Bölgede yaşanabilecek herhangi bir siyasi istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı, kaotik senaryolara gebe olabilecektir. Donbas, Kırım, Güney Osetya, Abhazya ve Transdinyester bölgelerindeki mevcut istikrarsızlıklar, Karadeniz’de güvensizlik ortamını tetikleyen ana hatlardır. Karadeniz’de hakimiyet yarışına giren NATO, Avrupa Birliği ve Rusya, süregelen siyasi ve askeri hesaplaşma içerisindedir.

Karadeniz’de Kıyıdaş Devletlerin Deniz Yetki Alanları

Türkiye’nin Karadeniz’deki Rolü

Türkiye, Karadeniz’de sadece bir bölge aktörü olarak yer almayıp, aynı zamanda uluslararası bir aktör olarak da meydana çıkmaktadır. Soğuk Savaş döneminde bölgedeki tek NATO ülkesi olarak konumlanan Türkiye, konjonktür gereği savunma amaçlı politikalar izlemiştir. Türkiye, Karadeniz’de 1685 km kıyı şeridine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye, Karadeniz’de en uzun sahil şeridine sahip olmanın getirdiği avantajları da barındırır; Karadeniz sayesinde Doğu ve Kuzey Avrupa’ya ve Kafkaslar ile Orta Asya’ya kolay biçimde açılma imkânına sahiptir (1).

Türkiye’nin, Karadeniz’deki rolü son derece kritiktir. Doğu ve Batı arasında kalan Karadeniz’in anahtarı, jeopolitik konumu nedeniyle Türkiye’nin elindedir. Bölge ülkelerinin deniz yoluyla Afrika, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya çıkış kapısını Türk boğazları oluşturmaktadır. Karadeniz’e kıyıdaş devletler, Türk boğazları aracılığıyla sıcak sulara yönelme imkanı taşımaktadır. Türk boğazları ve Karadeniz, birbirleriyle bütünleşen stratejik geçiş noktalarıdır. Bu noktada Montreux Boğazlar Sözleşmesi ön plana çıkmaktadır. Montreux Boğazlar Sözleşmesi, kıyıdaş devletlerin güvenliği ve refahı bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin bölgede öne çıkan aktör olmasını da sağlamaktadır.

Türkiye’nin, Karadeniz’e yönelik güvenlik politikaları Montreux Boğazlar Sözleşmesi kapsamında gerçekleşmektedir. Türkiye, Karadeniz’i bir barış denizi olarak görmekte, bölge ülkelerine de bu ilkeyi dikte etmekte ve teşvik etmektedir. 2006 yılında NATO tarafından yürütülen Akdeniz merkezli deniz güvenliği odaklı Etkin Çaba Harekâtı’nın (Operation Active Endeavour) Karadeniz’e genişletilmesine Türkiye karşı çıkmıştır. Bunun nedeni, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden itibaren uyguladığı ‘Denge Politikası’nın ABD tarafından bozulmasını istememesidir (2).

Türk boğazları (Çanakkale ve İstanbul)

Sonuç Olarak;

ABD, Karadeniz üzerinden Kafkasya ve Asya’nın giriş kapılarını himaye altına alma, potansiyel enerji kaynakları ve kilit ticaret noktaları üzerinde söz sahibi olma arayışlarını sürdürmektedir. ABD, Romanya ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’de sağlanan denge statükosunu kırmaya yönelik askeri ve diplomatik adımlar atmakta, Karadeniz coğrafyasında bulunan kıyıdaş devletler arasında güvensizlik ortamı yaratmaya yönelik olarak doğrudan veya dolaylı yollarla planlar uygulamakta, Karadeniz’deki stratejik enerji hatlarını tehdit edici stratejiler izlemekte ve Karadeniz havzasındaki NATO üyeleri veya NATO’ya yakın ülkeler üzerinden kışkırtıcı provakatif tutumlar sergilemektedir.

ABD’nin, Karadeniz üzerinde hakimiyet arayışını askeri boyutta sürekli olarak yinelemesi ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni ihlal edebilecek potansiyel tavırlar ortaya koyması, Karadeniz’de olası bir sıcak çatışmanın tohumlarını ekmektedir. ABD’nin Karadeniz politikaları, sadece Rusya nezdinde değil tüm kıyıdaş devletlere yöneliktir. Bu kapsamda, ABD ve NATO’nun Karadeniz’deki eylemleri ve söylemleri, kıyıdaş ülkelerin yararına olmayacağı gibi uzun vadede zararlı sonuçlar doğuracaktır.

Rusya, NATO tehdidi karşısında Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin savunma ve güvenlik anlayışlarını göz ardı etmemeli, bölgede ileriye dönük ekonomi ve enerji alanında işbirliği fırsatlarına odaklanmalı, ABD ve NATO’nun bölgede provakatif eylem ve adımlarına olanak tanıyacak izlenimlerinden kaçınmalı, başta askeri güç kullanımından önce diplomasiyi ele alarak Ukrayna ve Gürcistan gibi kıyıdaş devletlerle tekrardan masaya oturmalıdır. Karadeniz’in bir diğer büyük gücü olan Türkiye ile de -her ne kadar NATO üyesi olursa olsun- bölge ülkelerinin kalkınmasında önemli roller almalı, tarihsel hırsların peşine düşmemeli ve kıyıdaş devletlere karşı samimi politikalar gütmelidir.

Rusya’nın, Gürcistan ve Ukrayna’daki askeri hamleleri jeopolitik bir kazanım olarak düşünülse de bu uzun vadede sosyal ve siyasi alanda yanlış politikalara sebebiyet verecektir. Rusya’nın iki ülkeye yönelik söz konusu askeri hamleleri bir taraftan da bilerek veya bilmeyerek NATO’nun bölgedeki adımlarına olanak sağlamıştır.

Karadeniz’den Geçen Enerji Hatları

Türkiye, hem bir NATO üyesi hem de bir Karadeniz ülkesi olarak Montreux rejimine bağlı kalmakla beraberinde Karadeniz’de denge politikalarından vazgeçmemelidir. Türkiye’nin gerek jeopolitik gerekse jeostratejik konumu nedeniyle Karadeniz’de siyasi ve askeri dinamikleri değiştirecek potansiyele sahiptir. Mevcut konjonktürde Türkiye’nin Karadeniz’de izlediği ve benimsediği politikalar, NATO ve Rusya ekseninde bağlayıcı ve taktiksel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’nin kıyıdaş devletler ile devam edebilecek yakın işbirliği ve kıyıdaş devletler ile birlikte izleyeceği yol haritası, bölgeye yabancı devletlerin katılımını zorlaştırabilecektir. Türkiye, Rusya-Ukrayna krizinde rol alması durumunda NATO’nun Karadeniz’deki faaliyetleri zayıflayabilir. Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasında gerçekleşebilecek bir işbirliğinin sadece bölgede değil, aynı zamanda uluslararası alanda da etkili olabileceği söylenebilir.

Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin bölgede birbirleriyle barışçıl ve dostane politikalar gütmesi, Montreux rejiminin muhafaza ve müdafaa edilmesi, ekonomi ve enerji alanında bölgesel paktların uluslararası alana taşınması ve denizcilik alanında yeni işbirliği fırsatlarının çoğaltılması, Karadeniz’i ilelebet dostluk denizi kılmayı sürdürecektir. Karadeniz’de yabancı bir unsurun rahatça hareket edebilmesi, kolayca manevra alanını genişletmesine sebep olacaktır. Bu durum kıyıdaş devletler açısından uzun vadede tehdit ve tehlike teşkil eder.

Karadeniz Harita

Karadeniz’deki jeopolitik yüzleşmeye sadece NATO ve Rusya odaklı bakılmaması gerekmektedir. Karadeniz’in yeniden şekillenmesini isteyen ülkeler, ‘Karadeniz’i Balkanlaştırma’ya yönelik çeşitli stratejiler geliştirmektedir. Bu sinsi politikalara karşı Karadeniz ülkelerinin birbirleri ile dayanışma göstermesi zaruri olup, bilerek veya bilmeyerek bu politikaların birer parçası olmamalıdırlar. Kıyıdaş ülkelerin birbirleriyle herhangi bir ihtilafa düşmemek için kırmızı çizgilerini kendi aralarında diplomatik yollardan ve diyalog kanallarından çözmesi elzemdir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) Davutoğlu, a.g.e., s. 160-161.

(2) Sezai Özçelik, “Karadeniz’deki Rus ve ABD Güçlerine Uzman Bakışı”, Mart 2014, Turksam.

[/vc_toggle]

Yeni Soğuk Savaş Bölgesi: “Arktik”

Arktik bölgesi, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya Federasyonu (RF), Kanada, Danimarka (Grönland ve Fareo Adaları), Norveç, İzlanda, Finlandiya ve İsveç olmak üzere 8 ülkeyi içinde barındıran bölgeye denir. Bu 8 ülke aynı zamanda Arktik Sekizlisi adı altında anılmaktadır. Arktik Okyanusuna doğrudan sınırı olan ve Arktik Beşlisi olarak anılan ABD, RF, Kanada, Danimarka ve Norveç bölgede hak iddia etmekte ve bunun sonucunda bölgede bazı sorunların çıkmasına neden olmaktadır. Bölgenin bu denli vazgeçilmez hale gelmesinin en önemli nedeni iklim değişimine bağlı olarak ortaya çıkan küresel ısınma ve sahip olduğu enerji kaynaklarıdır.

Küresel ısınma sonucunda bölgedeki buzulların erimesiyle diğer ticaret yollarına göre daha kısa bir yol olabilecek yeni ticari güzergâhlar ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Arktik bölgesi dünya petrol kaynaklarının %6’sına; doğalgazın %25’ine sahiptir. Son dönemlerdeki gelişmeler sonucunda Arktik yalnızca bölge ülkelerinin mercek altına aldığı bir konu olmaktan çıkmıştır. Başta Çin, Japonya, Güney Kore olmak üzere diğer Avrupa Birliği ülkeleri gibi bölge dışındaki aktörlerin de ilgi odağı haline gelmiştir.

Tarihsel Bağlamda Arktik

9 Şubat 1920 tarihli Svalbard Anlaşması Arktik bölgesi hakkında tarihte imzalanan ilk anlaşmadır. 46 devletin imzaladığı anlaşma ile bölge silahsızlandırılmış ve imzacı devletlerin vatandaşlarına eşit haklar sağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’ya karşı ABD ve İngiltere, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’ne yardımları Arktik üzerinden göndermiştir. Aynı şekilde ABD, Japonya’ya karşı denizaltılarını bu bölgeye yerleştirmiştir. Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB bölgeyi silahlandırmıştır. ABD, Danimarka ile anlaşma imzalayarak Grönland Adası’na nükleer üst kurmuştur.[i] SSCB, Arktik buzullarının altına gizlediği denizaltı sistemi ile büyük bir güç elde etmiştir.

1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), Arktik Bölgesinde yaşanan sorunlara uluslararası bir çözüm getirmiştir. ABD, Arktik ülkeleri arasında sözleşmeye taraf olmamış tek ülkedir. 1982 BMDHS’yi imzalamış ancak Senato onay vermediği için yürürlüğe koyamamıştır.[ii] Arktik bölgesi ile ilgili bir diğer önemli düzenleme de sorunların çözümünde büyük etkisi olan Arktik Konseyi’dir.[iii] Konsey, 1996 Ottowa Deklarasyonu ile kurulmuş ve Arktik Sekizlisinin karşılıklı işbirliğini içermektedir (Tutan ve Arpalıer, 2020: 24). Arktik bölgesindeki başlıca sorunlar; uluslararası sulardaki geçiş sorunu, kıta sahanlığı sorunu, toprak sorunu, münhasır ekonomik bölge sorunlarıdır. Ülkeler her ne kadar bu sorunları 1982 BMDHS ile çözmeye çalışsa da tam bir çözüme ulaşamamışlardır.

Arktik’in Jeopolitik Önemi ve Ülkelerin Enerji Politikaları

Arktik bölgesi; Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika kıtaları arasındaki en kısa yoldur. Şu anda bölgede yılın belli aylarında buzkıran gemiler ile kullanılan iki yol vardır. Bunlardan ilki, Kuzeydoğu Geçidi; ikincisi ise Kuzeybatı Geçididir. Bu iki yol haricinde buzulların erimesi ile aktif olarak kullanılabilecek üç yol daha vardır. Bunlar; Kuzey Deniz Yolu, Arktik Köprüsü ve Transpolar Deniz Yolu’dur (Yıldız ve Çelik, 2019:63). Yeni deniz yolları, ülkelerin mevcut kullandıkları güzergâhlara göre daha kısa olması sebebiyle zaman ve enerji tasarrufu sağlamaktadır.

Aynı zamanda yeni yolların kullanılması ülkelere güvenlik anlamında da avantaj sağlamaktadır çünkü diğer kullanılan yollar üzerindeki korsan gemiler, ticaret gemilerini tehdit etmekte zarara uğratmaktadır. Arktik bölgesi üzerinde korsan faaliyetleri yok denecek kadar azdır. Arktik bölgesinin jeopolitik önemini etkileyen bir diğer önemli neden şüphesiz ki enerji kaynaklarının varlığıdır.

Öyle ki bu sebepten dolayı bölge dışı aktörler de bölgede söz sahibi olma çabası içerisine girmişlerdir. Bölgede dünya petrol kaynaklarının %6’sı, doğalgazın %25’i bulunmaktadır. Bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının yarısından fazlası RF’nın elinde bulunmaktadır. Bu anlamda bakıldığında RF açısından bölge çok büyük öneme sahiptir. Rusya bölgedeki faaliyetlerini ulusal güvenlik kaygısı içinde ele almaktadır. Genel olarak teoride 1982 BMDHS ve uluslararası hukuka uygun söylem ve politikalar yürüten Rusya, enerji konusunda diğer bölge ülkeleri ile ortak faaliyetler yürütmek istemiştir. Ancak Ukrayna Krizinin ardından bölge ülkeleri Rusya ile olan enerji anlaşmalarını askıya almışlardır. Rusya aynı zamanda Arktik Denizinde nükleer çalışmalar da yapmaktadır.

ABD’nin enerji açısından önem verdiği nokta ise uzun vadede ortaya çıkmaktadır. Bölgeye 1960’larda giren ABD, 1867 yılında Alaska’yı alması sebebiyle Arktik ülkeler arasında yer alabilmektedir. ABD, mevcut kaya gazı üretiminin gelecek yıllarda azalacağını öngörerek Arktik bölgesinde enerji konusunda söz sahibi olmak istemektedir. Bölgede sondaj çalışmaları yapan Norveç ise, çevresel kaygıları nedeniyle enerji çalışmaları üzerinde fazla yoğunlaşmamıştır. Danimarka ve Kanada bölgedeki sondaj çalışmalarını sürdürmektedir. İzlanda, keşif ve sondaj çalışmaları için Çin’e toprak ve liman tesis etmiştir.(Tutan ve Arpalıer, 2020: 34)

Ülkelerin Bölge Politikaları

Rusya, Arktik politikasını uluslararası hukuk normları ve bölge ülkeleri ile olan karşılıklı işbirliğine dayandırmaktadır. Genellikle saldırgan ve salt ulusal güvenlik politikalarını temel alan Rusya’nın böyle bir politika izlemesinin en temel nedeni diğer arktik ülkelerinin NATO üyesi olmasından kaynaklanmaktadır. Bölge askeri açıdan RF için çok önemlidir. Soğuk Savaş döneminden kalan askeri üsleri yeniden aktif hale getirmiştir. Rusya 1982 BMDHS’yi imzalamanın ardından kıta sahanlığını genişletmek amacıyla BM’ye başvuruda bulunmuştur.

Bölge ülkeleri ve diğer devletlerden tarafından bu duruma karşı çıkılmıştır. Rusya’nın bölgede hâkimiyet alanını genişletme çabası ve silahlanmaya gitmesi ABD tarafından tehdit olarak görülmüş ve aralarında uyuşmazlığa neden olmuştur. ABD, bölgeye RF’den sonra girmiştir. Başlarda amacı çevresel etmenler ve ticaret yolları olan ABD, bölgedeki enerji kaynaklarını Rusya’ya bırakamamak amacıyla bölgede etkinliğini arttırmaya çabalamaktadır. Hatta bu sebeple son yıllarda çokça konuşulan Trump’ın Grönland Adası’nı satın almak istemesinin en önemli sebebi budur. Norveç, Arktik bölgesindeki politikalarını enerji ve balıkçılık üzerinden şekillendirmektedir. Rusya’yı tehdit olarak gören Norveç, diğer bölge devletleri ve AB ülkeleri ile ortak politikalar yürüterek Rus tehdidine karşı kendini savunmaktadır. Kanada, bölge politikalarını ulusal güvenlik temeline oturtmuştur. Rusya’yı bölgedeki tehdit olarak gören Kanada, Arktik politikasında Kanada’yı lider konumuna koymak istemektedir. Finlandiya, bölge politikalarında Rusya ile birlikte hareket etmektedir. Çin ile ortak projeler yürüten Finlandiya, kıtalar arası ticarette önemli bir konuma gelmeyi hedeflemektedir. İzlanda, Rusya’yı tehdit olarak algıladığı için bölge ülkeleri ve AB ile ortak hareket etme yoluna gitmektedir. Bölgesel politikalarını işbirliği üzerine oturtan İzlanda, enerji çalışmaları için Çin’e bazı imtiyazlar vermiştir.

Bölge dışı aktör konumunda olan Çin, yeni ticaret yolları ve enerji kaynakları ile küresel rekabet alanı olan Arktikteki hâkimiyet alanını arttırmak amacıyla Rusya ile işbirliğine gitmiştir. Aynı zamanda İzlanda’ya yatırımlar yapmıştır. Arktik bölgesinin Türkiye açısından önemi ise, küresel ısınma ile ortaya çıkacak yeni ticaret yollarına talebin artması sonucunda İstanbul ve Çanakkale boğazları geri planda kalacaktır. Ayrıca Türkiye, bölgede söz sahibi olma konusunda geç kalmış durumdadır. Aynı zamanda Arktik Konseyi’nde geçici gözlemci konumundadır.

Sonuç

Son dönemlerde artan küresel ısınmanın etkisi ile Arktik bölgesindeki ticaret yolları ortaya çıkmış ve yeni enerji kaynakları keşfedilmiştir. Bu durum ülkeleri bölgede bir hâkimiyet mücadelesi içerisine sokmuştur. Jeopolitik önemini fark eden bölge dışı aktörlerde pastadan pay alabilmek için çeşitli yollardan bölge üzerinde söz sahibi olmaya çalışmışlardır. Arktik bölgesinde bulunan sekiz ülke, kendi aralarında yaşadıkları sorunları çözüme kavuşturmak ve bölgede ortak bir strateji belirlemek amacıyla Arktik Konseyi’ni kurmuşlardır. Ancak Konseyin yasal olarak bir bağlayıcılığa sahip olmaması bölgedeki sorunlara bir çözüm getirememiştir. Bölge ülkelerinden Rusya, Arktikteki konumunu güçlendirmek, hâkimiyet alanını arttırmak amacıyla pek çok çalışma yapmıştır.

Ulusal ve uluslararası belirlediği stratejiler ile teoride uluslararası hukuk ve 1982 BMDHS’ye uygun hareket etmeye çalışan Rusya, diğer bölge ülkeleri tarafından bir tehdit olarak görülmektedir. Bölgedeki bir diğer süper güç olan ABD, her ne kadar bölgedeki faaliyetlerine geç başlamış olsa da, ortaya çıkan enerji kaynaklarının çoğunluğunu Rusya’nın kullanacak olması, Rusya’nın bölgede silahlanma çabası içerisine girmesi ve gelecekte bölgede küresel rekabetin artacağı öngörüsü ile bölgedeki hâkimiyetini arttırmak ve söz sahibi olmak istemektedir.

Diğer bölge ülkeleri, ise ulusal çıkarlarını koruyarak bölgesel ve küresel işbirliğini esas alan bir politikanın uygulanmasını istemektedir. Gelecek küresel rekabetin odak noktası olacak olan Arktik, küresel çapta hâkimiyet mücadelesine girilecek bir bölge olarak gün geçtikçe ön plana çıkmaktadır. Bölgede küresel çapta çatışmaların ve yeni bir süper güç mücadelesinin yaşanmaması için şimdiden uluslararası hukuka uygun bir düzenin sağlanması gerekmektedir.

[i]   “Buz Solucanı Projesi” olarak adlandırılan bu proje 1967 yılında durdurulmuştur.

[ii] ABD, anlaşmaya taraf olmamasına rağmen sorunların çözümünde BMDHS’nin esas alınmasına karşı çıkmamaktadır.

[iii] Arktik Konseyi’nin yasal bağlayıcılığı olmadığı için uluslararası kişiliği de bulunmamaktadır.

[irp posts=”1560″ name=”Rusya’nın Arktika Stratejisi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

MAKALELER:

Akpınar, B.G.(2017). Uluslararası Hukuk Çerçevesinden Arktik Güvenliği Politikalarının Analizi: Rusya ve ABD Örneği. Savunma Bilimleri Dergisi, 16(2), 83-117.

Tutan, E.V.ve Arpalıer, S.(2020). Uluslararası İlişkilerde Yeni Rekabet Alanı Olarak Arktik. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 8(1), 21-59.

Yıldız, G. Ve Çelik, H.(2019). Yeni Bir Egemenlik Mücadelesi Alanı Olarak Arktika: ABD – Rusya Rekabeti. Güvenlik Çalışmaları Dergisi, 21(1), 57-77.

İNTERNET KAYNAKLARI:

Arktik Bölgesi Jeopolitiği. (t.y.). 29 Kasım 2020 tarihinde https://www.aa.com.tr/tr/analiz/arktik-bolgesi-jeopolitigi/1459727 adresinden erişildi.

Arktikte Rekabetin Yeni Adresi: Grönland. (t.y.). 29 Kasım 2020 tarihinde https://www.aa.com.tr/tr/analiz/arktik-te-rekabetin-yeni-adresi-gronland/1572939 adresinden erişildi.

Hayvan, S. (2015, 18 Ekim). Japonya ve Çin’in Kutup Politikaları. Siyasal Hayvan.https://siyasalhayvan.com/japonya-ve-cinin-kutup-politikalari/ adresinden erişildi.

Kanada ve Rusya: Kuzey Kutbu Bölgesine Dayalı Rekabetin Güvenlik ve Ekonomik Boyutu | Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi. (t.y.). https://ankasam.org/kanada-ve-rusya-kuzey-kutbu-bolgesine-dayali-rekabetin-guvenlik-ve-ekonomik-boyutu/ adresinden erişildi.

Rusya, Kuzey Kutbu’nda “Askeri İnternet” Ağı Oluşturdu. (t.y.). 29 Kasım 2020 tarihinde https://www.savunmasanayiidergilik.com/tr/HaberDergilik/Rusya-Kuzey-Kutbu-nda-askeri-internet-agi-olusturdu adresinden erişildi.

Uluslararası Politika Akademisi – (UPA) – Kuzey Kutbu’nun Jeopoli̇ti̇kası: Geleceğe Adanan Oyun. (t.y.). http://politikaakademisi.org/2014/08/29/kuzey-kutbunun-jeopolitikasi-gelecege-adanan-oyun/ adresinden erişildi.

Yazarlar, M. (2016, 2 Nisan). Rusya’nın Arktika Stratejisi. Stratejik Ortak. https://stratejikortak.com/2016/04/rusyanin-arktika-stratejisi.html adresinden erişildi.

[/vc_toggle]

Dış Politika’da Stratejik İstihbarat Kullanımının Önemi

Dış politika bir devletin diğer devletler için güttüğü ve belirli planlar doğrultusunda devam ettirdiği bir siyaset biçimidir. Devletler, dış politika için yol haritası hazırlarken mevcut dönemdeki ekonomik, sosyolojik, eğitim, askeri, coğrafi ve siyasi şartları ülke içinde ve dışında inceler. Bu bağlamda ülkesinin ve halkının refahını göz önünde bulundurarak ülkesi için en uygun yol haritasını hazırlar. Bu yol haritasını hazırlarken diğer konulardan bağımsız bir şekilde adeta karanlıkta yolunu aydınlatan bir ışık olarak “Stratejik İstihbaratı” kullanır.

Amerikalı gazeteci ve siyaset Bilgini Walter Lipmann; stratejik istihbaratı şu cümle ile anlatmıştır, “Eğer dış politika devlet için bir kalkansa, stratejik istihbarat o kalkanı tam zamanında doğru yere koyabilen şeydir.” Bu söz aslında üzerinde düşünüldüğü zaman bizlere çok şey anlatıyor. Eğer bir devlet stratejik istihbaratı kullanmadan dış politika planlaması yaparsa ülkesinin sosyolojik yapısını tehdit eden, ekonomik darbe yiyip halk refahını kaybetmesine neden olan, mevcut bulunduğu coğrafi konumun kendisine sağladığı faydaları kaybettiren unsurlarla karşı karşıya kalabilir.

Bu unsurlarla karşı karşıya kalmamanın tek yolu Stratejik İstihbaratı doğru yerde ve tam zamanında kullanabilmektir. Stratejik istihbaratın hatalı kullanımı veya kullanılmaması durumunda oluşabilecek sonuçlarla ve doğru yerde, tam zamanında kullanıldığı durumlarda bir ülke için ne boyutta kazanımlar elde ettireceğine Uluslararası İlişkiler alanında yaşanmış, gerçek ve okullarda öğretilmesi gereken örneklerle göz atalım.

Stratejik İstihbaratın Hatalı Kullanımı

1974 Yom Kippur savaşı sırasında İsrail İstihbaratı tarafından uygulanan bir dizi hatalı İstihbarat analizi yapmıştır. Bu hatalı analiz “Ayna İmajı” olarak adlandırılır. Devletin kendi düşüncelerini ve reflekslerini rakip devlete yansıtarak rakip devletin de kendisi gibi refleks gösterip hareket edeceğini zannetmeye “Ayna İmajı” denir. İsrail Devleti, daha önceki yıllarda Arap ordularını defalarca yenmesi sebebiyle 1974 öncesinde bu ülkelerin istihbarat teşkilatlarını, dışişleri bakanlıklarını, karar alıcıların iradesini ve ordusunun gücünü küçük görmeye başlar.

Bu duruma örnek verecek olursak, 1974 Yom Kippur öncesinde İsrail İstihbaratı, Mısır ordusunun hava ve kara saldırısı için son hazırlıkları yaptığı bilgisini Dışişleri ve Ordu makamlarına raporlar ile iletir. O sırada Sovyetler Birliği ve Amerika Dışişleri bakanlıkları İsrail-Mısır arasındaki gerginlik üzerine bir toplantı gerçekleştiriyordur.

İsrail Dışişleri, diplomatik kanal hâlâ devam ederken Mısır’ın Sovyetler Birliği’nden izin almadan böyle bir saldırıyı gerçekleştireceğine ihtimal vermez çünkü İsrail, ABD’den bu konuda direktif almadan böyle bir saldırı yapmayı asla düşünemez. Yani kendi düşüncesini ve reflekslerini “Ayna İmajı” adı verilen hatalı analiz ile rakip devlete yansıtır. İsrail İstihbarat teşkilatının saldırı için son hazırlıklar yapıldığı istihbaratına rağmen Dışişleri ve Ordu bu istihbaratı ciddiye almaz. Bu olay Mısır’ın, savaşın ilk 2 gününde Sina yarımadası üzerinde 80 kilometre ilerlemesine sebep olmuştur. Stratejik İstihbaratın hatalı analizler sonucu yanlış kullanımı, devletleri geri dönülmesi mümkün olmayan yollara sokar.

Stratejik İstihbaratın Doğru Yerde Tam Zamanında Kullanımı

Walter Lipmann’ın sözünün doğruluğunu bu konu başlığı altında göreceğiz. İsrail Devleti ile Suriye Devleti arasında “Golan Tepeleri” ismi verilen su kaynaklarının bol olduğu ve stratejik olarak büyük öneme sahip, Suriye-İsrail sınırında bulunan Suriye Devletinin kontrolü altında olan bu bölge için büyük bir çatışma vardır. İki ülke de bu bölge sebebiyle sık sık sınır çatışması yaşar ve silahlanma yarışına girer. İsrail Dışişleri bakanlığı Dış Politika planlaması yapmak için İsrail İstihbarat teşkilatından, “Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın Golan Tepeleri üzerinden gerçekleşebilecek bir savaşı göze alabilir mi?” sorusu üzerine bir rapor talep eder. İsrail İstihbarat teşkilatı, 15 kişilik, farklı alanlarda uzmanları içinde barındıran bir ekip kurar. Bu ekipte; uzman doktorlar, psikologlar, uluslararası ilişkiler uzmanları, iç politika yorumcuları ve üst rütbeli askerler vardır.

İsrail İstihbaratı dünya literatüründe kayıtlara geçen ve emsali olmayan bir operasyonla Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın idrarını, halk arasındaki tabiriyle çişini çalar. İdrar herhangi bir tahribata maruz kalmadan İsrail İstihbarat teşkilatı binasına getirilir ve laboratuvarda analiz edilir. Önce ekipte bulunan uzman doktorlar, idrar örneğinden Hafız Esad’ın hangi ilaçları kullandığı, bu ilaçları hangi hastalıkların sebebi olarak kullandığını ve hangi dozda kullandığını yapılan analizler sonucu ortaya koyar ve bu hastalıklara sahip, bu dozda, bu ilaçları kullanan birinin 7-8 sene ömrü kaldığını ekibe bir rapor halinde sunar.

Sunulan rapor ekipteki psikologlar tarafından incelenir ve Hafız Esad’ın yaptığı görev sebebiyle çok stresli bir hayatı olduğunu ve bu hastalıklara sahip, bu dozda ilaçları kullanan ve tüm bunların yanında yoğun stres bulunan bir hayat yaşayan bir insanın maksimum ömrünün 4-5 yıl kaldığını ekibin geri kalanına rapora ekleyerek sunar. Ekipteki askerler Golan Tepeleri üzerinden çıkacak bir savaşın yaklaşık 6-7 yıl süreceğini söyler. Suriye İstihbaratının da aynı şekilde savaşın 6-7 yıl süreceğini yorumladığı, İsrail istihbaratı tarafından önceden bilinmektedir. Tüm bu raporlar birleştirilip uluslararası ilişkiler uzmanlarına sunulur ve uzmanlar rapora son halini verir.

Raporda özet olarak şu yazmaktadır, “Yapılan bilimsel analizler sonucunda Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın 4-5 yıl ömrü kaldığı, Golan tepeleri üzerinden çıkacak bir savaşın Suriye tarafından 6-7 yıl sürmesinin beklendiği saptanmıştır. 4-5 yıl ömrü kalan bir insanın 6-7 yıl sürmesi beklenen bir savaşı göze alması mümkün değildir.” Rapor bu şekilde İsrail Dışişleri Bakanlığına sunulur ve bakanlık, Dış Politika planlamasını bu rapor ışığında yapar, diplomatik faaliyetlerini bu rapora göre ayarlar. Rapor, İsrail İstihbaratı tarafından İsrail Dışişleri Bakanlığına sunulduktan tam 4 yıl 11 ay sonra Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad hayatını kaybeder.

Stratejik İstihbaratın doğru yerde tam zamanında kullanımı sayesinde elde edilen kazanımlara bakacak olursak; İsrail, savaş olmayacağını düşünerek silah yarışından vazgeçmiş ve ekonomik olarak yıpranmamış, halkının refahını etkilememiş, ordusunu sosyolojik ve psikolojik olarak yıpratmamış, siyasi olarak olayları öngördüğü için uluslararası arenada doğru hamleler yaparak saygınlık kazanmıştır. Walter Lipmann’ın sözleri yaşanan bu eşi benzeri görülmemiş olayda açıkça kanıtlanmıştır. Stratejik İstihbarat, aklı selim yönetilen bir devletin Dış Politika planlamasında asla geri plana atamayacağı bir “karanlıkta yolunu aydınlatan bir ışıktır.”

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

*Ümit Özdağ İstihbarat Teorileri Kitabı 14. Baskı Kripto Yayınevi

*https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/208195#:~:text=Ransom’a%20(1970)%20g%C3%B6re,k%C4%B1s%C4%B1m%20uzun%20vadeli%20tahminleri%20kapsamaktad%C4%B1r.

[/vc_toggle]