Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’de ‘Güvenli Bölge’ kapsamında terör örgütü YPG/PKK‘ya yönelik yeni operasyonların gerçekleştirileceğini duyurmuştu. Erdoğan, güney sınırlarımızda oluşturulan 30 km derinliğinde güvenli bölgelere ek olarak Tel Rıfat ve Münbiç’in de ekleneceğini belirtmişti.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise dün gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısının ardından terör hedeflerine yönelik operasyon sorusuna, “Yeri ve zamanı geldiğinde gereken neyse yapılacaktır” yanıtını vermişti.
Sahadan elde edilen bilgilere göre operasyonların Suriye’nin kuzeyindeki Tel Rıfat, Münbiç, Ayn el-Arap ve Ayn İsa‘yı kapsayacağı söyleniyor.
Askeri kaynaklar ve Suriye Milli Ordu Sözcüsü Yusuf Hamud, bölgede icra edilecek operasyonlara ilişkin detayları Stratejik Ortak‘a anlattı.
“HAZIRLIKLAR DEVAM EDİYOR”
Askeri kaynak, operasyonların tarihi ve zamanının henüz belirsizliğini koruduğunu, ancak ay sonuna kadar başlayabileceğini öngördüğünü belirterek, hazırlıkların bu aşamada sürdüğünü söyledi.
Kaynak, Türkiye’den çeşitli birliklerin Suriye sınırına yakın noktalara intikal ettiğini dile getirdi.
Tel Rıfat, Münbiç ve Ayn el-Arap’a operasyonun kesinleştiğini vurgulayan kaynak, Ayn İsa konusunda durumun henüz netlik kazanmadığını ifade etti. Ayrıca kaynak, operasyonların ‘eş zamanlı’ olarak değil, ‘kademeli’ olarak icra edileceğini söyledi.
Kaynak, Ayn el-Arap’a dikkat çekerek, Ayn el-Arap’ın, YPG/PKK’lı teröristlerden temizlenmesinin ardından örgüt içinde bir psikolojik çöküntü yaratacağını, bu çöküntünün diğer bölgelerdeki teröristler üzerinde de siyasi ve askeri olarak yansımasının olacağını belirtti.
Ayn el-Arap, Münbiç ve Tel Rıfat’ın; ABD ve Rusya açısından artık ‘kritik derecede’ bir önem teşkil etmediğini ifade ederek, söz konusu bölgelerdeki terör hedeflerinin son iki haftadır yoğun şekilde vurulduğunu sözlerine ekledi.
Harita: Çatışma Araştırmaları Platformu
“İRAN DESTEKLİ MİLİS GRUPLAR MEVZİLERİNİ GÜÇLENDİRİYOR”
Suriye Milli Ordu Sözcüsü Yusuf Hamud, sahada hazırlıkların devam ettiğini ve durumun hassaslığını koruduğunu ifade etti.
Yusuf Hamud, Tel Rıfat’a yapılması planlanan operasyon öncesi bölgeye dikkat çekerek, “Rejim ve İran destekli milisler, uzun zamandır Tel Rıfat ve çevre köylerde konuşlanıyorlar. Şimdi ise konumlarını güçlendirmek için harekete geçtiler. Nubl ve Zehraa bölgelerine takviye güç gönderiyorlar” dedi.
Hamud, İranlı milislerin sadece Tel Rıfat ve çevresinde sınırlı kalmadığını belirterek, “İran destekli milisler, Münbiç şehrini çevreleyen köylerde olduğu gibi şimdi de askeri güç olarak Ayn el-Arap’ın güneyine de konuşlandılar” diye konuştu.
Yusuf Hamud, terör örgütü YPG/PKK ile rejim arasında alan hakimiyeti bakımından çeşitli anlaşmazlıkların mevcut olduğunu dile getirdi.
Hamud, “YPG/PKK ile rejim arasındaki anlaşmazlık, kontrol alanlarının kurumsal yönetimi düzeyindedir. Askeri duruma gelince gelince, bölgede yan yana yer alıyorlar. Bazı bölgelerde rejimin yanı sıra Ruslar ve İranlılar da YPG/PKK’ya destek veriyor” dedi.
“İDLİB’DE DURUM STABİL”
Yusuf Hamud, İdlib‘de de kısa vadede harita üzerinde herhangi bir askeri pozisyon değişikliği görmediğini söyledi.
Hamud, “Kontrol sağlanan bölgelerde mevzilerin kaybedilmeyeceğini düşünüyorum. Türkiye’nin, bölgedeki rolünün dikkat çekici bir şekilde yükselişi ve büyümesiyle birlikte siyasi haritada yapılacak herhangi bir değişiklik, sadece kontrol sağlanan bölgeleri artırmak olacaktır” ifadelerini kullandı.
YEREL KAYNAKLAR: “TERÖRİSTLER AL MALİKİYE KIRSALINDAN ÇEKİLMEYE BAŞLADI”
Yerel kaynaklara göre terör örgütü YPG/PKK’ya yönelik operasyonun ilk aşamasının Tel Rıfat’ta başlayacağı ve ardından Ayn el-Arap’a kadar uzanacağı belirtiliyor.
Yerel kaynaklar, Münbiç bölgesinde de operasyonun M4 otoyolunun kuzeyine kadar sınırlı olabileceğini, güneyinde de rejim askerlerinin konuşlanacağını öne sürüyorlar.
Haseke’nin kuzeyindeki Al Malikiye kırsalında YPG/PKK’lı teröristlerin birden fazla mevzisini terk ettiğini ileri süren yerel kaynaklar, bu durumun Ayn İsa’da da yakın bir süreç içerisinde yaşanabileceğini ifade ediyor.
Kripto para teknolojilerinde her geçen gün yeni gelişmelerin yaşanması ve yan uygulamalar ile ürünlerin gelişimi yatırımları takip etmek için yardımcı ürünlere olan ihtiyacı artırır. Kripto para haber uygulamaları ve siteleri ile takipte kalabileceğiniz bu gelişmeler sayesinde doğru zamanda doğru işlem yapabilirsiniz. Gelişmeleri kolayca takip edebilmenize olanak tanıyan bu tür hizmetler geniş portföye sahip kripto para yatırımcıları açısından kolaylık sağlar. Google tablolarında hazırlanan formüllerden yardım alarak oluşturulan veriler kullanışlı hale dönüştürülür ve yatırımcılarda yönlendirici etkiye sahip olur.
Avantajlı işlem yapabilmek için öncelikle güvenilir ve yüksek hacimli bir platformda cüzdan hesabınızın bulunması gerekir. Kripto para çeşitliliğinin fazla olması aldığınız olumlu bir beklentiyi anında fırsata dönüştürmenizi sağlar. Sitede bütün işlem bilgilerinin bulunması yatırımlarınızı farklı cüzdanlara ve borsalara aktarırken bir yandan takipte kalmanıza ve yatırımlarınızın kazançları ile temel maliyetlerini daha kolay görebilmenize yardımcı olur. Kripto para alım satım işlemleri ile ilgili tüm veriler kullanıcılara ücretsiz olarak sunulur.
Kripto Para Son Dakika Gelişmeleri
Kripto para denildiğinde genellikle akla ilk olarak bitcoin gelse de tüm coinler için gelişmeleri yakından takip etmeniz ve portföyünüzü çeşitli tutmanız önemlidir. Özellikle kripto para haber kategorisinde altcoin haberleri, blockchain, ekonomi ve ethereum haberleri, fan token, metaverse haberleri, NFT ve ripple haberlerini takipte kalmanız piyasalardaki canlılıktan yararlanmanızı sağlayacaktır.
Haberlerin yanı sıra analizleri de takip etmeniz önemlidir. Analizleri kendi içerisinde altcoin, bitcoin teknik, on chain, ripple, kripto teknik analiz gibi sınıflara ayırabilirsiniz. Genellikle çoğu yatırımcı başlangıçta bitcoin haberleri ve analizleri ile ilgilense de piyasada profesyonel hale geldikçe diğer analiz ve haberlere ihtiyaç artacaktır. Özellikle kripto paralar ile ilgili çeşitliliğin giderek artması haber, analiz ve yorumları merak edilir hale getirecektir.
Bitcoin Haberleri
İlk kripto para olma özelliği bulunan bitcoin, yatırımcılar açısından popülerliğini hiçbir zaman yitirmez. Bu nedenle kripto para haber ve gelişmelerinde daima bitcoin haberlerine talep daha fazladır. 2022 yılına ait en yeni gelişmeleri takip ettiğinizde ünlü isimlerin farklı miktarlarda kripto para satın aldıklarını, uzmanların bitcoin ve diğer kripto paralar ile ilgili yaptıkları beklenti açıklamalarını, kripto paraların kullanım alanlarını, ekonomide kripto paraların güncel durumunu ve daha pek çok bilgiyi görebilirsiniz. Bu verilere tarafsız ve doğru şekilde ulaşabilmek adına en popüler platformlardan biri olan paranfili ziyaret edebilir, en güncel haberlere kolayca ulaşabilirsiniz.
Kurulduğu dönemden XVI. yüzyıla kadar sürekli genişleyen Osmanlı Devleti, dönemsel olarak çeşitli fetih yönleri belirlemiştir. Bu yönler, belirli kurallarla sonraki hükümdara aktarılmasa da genellikle bir silsile takip edilmiştir. Öyle ki devletin kurulduğu dönemlerde Doğu Roma İmparatorluğu’nun Rumeli topraklarına geçmek ve bu bölgelerden toprak elde etmek yazısız bir kural gibi her hükümdar tarafından gerçekleştirilirken, belirli bir güç edinimi sonrasında Anadolu’nun Osmanlı sancağı altında birleştirilmesi hamleleri de gerçekleşmiştir. 1. yüzyılın sonuna gelindiğinde gerçekleştirilen fetihler yine bu doğrultudaydı. Sultan Mehmed hem batıda Balkanlarda Bosna, Arnavutluk gibi bölgeleri fethedip Belgrad’ı kuşatıyor, hem de doğuda Uzun Hasan’la mücadeleye gidip ayrıca Trabzon’u fethediyordu. Yine kendisinin torunu olan Sultan I. Selim, büyük risk olduğunu gördüğü Safevilerin üzerine yürüdü. Ardından da güneye, Memlüklerin üzerine yürüdü ve bu bölgelerin bir kısmını fethedip, bölgelerde devletin batıya rahatça yönelmesini sağlayacak ölçüde güven ortamını sağlayabildi. Ancak hazırlığını yaptığı batı seferine çıkamadan vefat etti. Babasının vefatından sonra doğu ve güney fetih sorunları çözülmüş vaziyette olan Süleyman, fetih politikasında tek problemi batı seferleri gerçekleştirmek olacak şekilde tahta çıktı.
Anahtar Kelimeler: I. Süleyman, II. Mehmed, II. Bayezid, I. Selim, Rodos, Belgrad.
Giriş
Osmanlı Devleti, kuruluşundan iki yüz yıl sonra, XVI. yüzyıla girildiğinde, artık bölgesel güç olmaktan çıkıp süper güç olmaya adım adım yaklaşmaktaydı. Sultan II. Mehmed (saltanatı:1444-1446, 1451-1481) tarafından fethedilen İstanbul ile devletin toprak bütünlüğü sağlanmış ve Doğu Roma İmparatorluğu yıkılmıştı. Bununla beraber yine bu dönemde Anadolu’da yapılan sefer ve fetihler, Doğu sınırında Uzun Hasan’la girişilen mücadele, devletin güç kazanmasında rol oynamıştır. Yine daha sonra I. Selim (saltanatı:1512-1520) döneminde Memlük Devleti ile yapılan Mercidabık ve Ridaniye Savaşları ile güney sınırı, Safevi Devleti ile yapılan Çaldıran Savaşı’yla da kısmen de olsa doğu sınırı güven altına alınmış durumdaydı. Avrupa coğrafyası karşısında imparatorluğun gücünü hissettiren ilk hükümdarlardan biri şüphesiz ki II. Mehmed’dir.
II. Mehmed
Eflak-Boğdan topraklarını, Yunanistan’ın hemen hemen tamamını, zaptı çok zor olan Ege adalarından Eğriboz’u, Limni’yi, Arnavutluk’u, Bosna Hersek’i ve Sırbistan’ın önemli bir kesimini fethetmiştir1; hatta tamamlanamamış bir İtalya Seferi dahi vardı. Ancak II. Mehmed Belgrad (1456) ve Rodos (1480) seferlerinde başarısız olmuştur2. I. Selim ise Otağ-ı hümayununda, Rodos seferine hareket için hastalığının geçmesini beklerken öldü.3 Güney ve doğuda sağlanan sınır güvenliği, devletin fetih yönünü batıya çevirmesine olanak sağlamaktaydı. XVI. asır başlarında, 1520’de, Yavuz’un ölümü ve genç Kanuni’nin cülusu sıralarında Türkiye, bütün Türk tarihinde o ana kadar rastlanmayan bir güce erişmiş bulunuyordu. Türkiye devleti, ekonomik ve askeri gücü bakımından –deniz gücü dâhil- dünyanın bütün öteki devletlerine hemen hemen eşit bir güç seviyesine yükselmişti.4 Bu durumda artık Mehmed ve I.Selim’in fetihlerini tamamlamakla beraber; hem Akdeniz’in güvenliği, hem de batı sınırındaki topraklarda istenilen düzenin oluşturulup güven ortamının sağlanabilmesi için düzenlenmesi doğal sürecin bir sonucu olarak ele alınması mümkün olan batı seferleri, I. Selim’in sekiz yıllık saltanatı sonrası gerçekleşen ani vefatı sonrası tahta çıkan oğlu (sonradan Sultan) Süleyman dönemine kalmıştır.
1. II. Bayezid Dönemi
Sultan II. Mehmed, büyük fetihlerle dolu otuz yıllık saltanatının ardından 1481 yılında vefat etti. Bu büyük hükümdarın ölmesi Avrupa’da sevinçle karşılandı. Öyle ki; Avrupa Beyleri, onun ölümü üzerine yeni bayramlar çıkartmıştı. Avrupalılar bu ölümden derin memnuniyet duymaktaydı.5 II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’dan önce İstanbul’a gelerek, böyle bir ortamda sultan olmuştur. Osmanlı Devleti’nde şehzadenin birden fazla olması devletin bekası için son derece önemliyken Sultanın ölümünden sonra da birden fazla şehzadenin olması ayrı bir sorun idi.6 Bu durumun çok sayıda sebebi vardır. Öncelikle her ne kadar II. Bayezid, babasının vefatı üzerine İstanbul’a daha erken gelerek tahta çıkma gerekliliğini sağlamışsa da hayatta bir şehzadenin daha olması yine de onun meşruiyetine ket vurabilecek bir durumdu. Öncelikle devlet içi dengelerden dolayı her zaman alternatifi olan bir Sultan, çoğu zaman tahttan edilmemek için güçlü devlet ricalinin dediklerine uyup onların etkisinde zorunlu olarak kalabilirdi. Bu durum hem sağlıklı bir yönetim şekli değildi, hem de veraset sisteminin henüz kısa zaman önce değiştirildiği bir düzende tahttaki hak sahipliği garanti değildi. Bu durum, her ne kadar sezgileri güçlü ve tecrübeli bir şehzade tarafından engellenebilir gibi görünse de bu durumda da muhtemel ikinci sorun; diğer şehzadenin güç toplayıp isyan etmesinin gündeme gelmesidir. Kaldı ki II. Bayezid’in saltanatının henüz başında Cem Sultan, II. Bayezid’e karşı isyan bayrağını çekmiştir.
Cem Sultan
Arabuluculuk faaliyetleri sonuçsuz kaldığından iki kardeşin savaşması gayet doğal hale gelmişti. Durum git gide önemli hal almıştı. İstanbul’a ilk geldiği için meşru sayılan padişahın ordusu (Cem Sultan’a karşı) yenilmiş, haberleri geç alan ve adamları öldürüldüğü için İstanbul’a gelemeyen Cem, Anadolu’nun en mühim noktasını* ele geçirmişti.7 Sultan II. Bayezid ve Cem Sultan arasında Yenişehir Ovası’nda savaş meydana geldi (20 Haziran 1481). İki ordu arasında şiddetli mücadeleler meydana gelmesine karşılık Cem Sultan’ın ordusu, Gedik Ahmed Paşa’nın kuvvetlerine karşı başarı sağladığı sırada Sinan Paşa, Cem Sultan’ın ordusunun cenahlarından birini parçaladı. Cem Sultan için başarı ümidi kalmadı. Bu sebeple Karaman tarafına doğru firara başladı8 Cem Sultan bu olaydan sonra Karaman, Mısır, Rodos, Fransa gibi bir çok yerde esir hayatı yaşamıştır.9 II. Bayezid, Cem Sultan’ın kendi aleyhine kullanılabileceği düşüncesinden dolayı Avrupa’ya karşı aktif bir siyaset takip edemedi. Avrupalıların elinde bulunan kardeşinin taht mücadelesi için her an Osmanlı topraklarına geri döneceğinden ya da Hıristiyan dünyası tarafından düzenlenecek haçlı seferinde yer alacağından endişe duydu.10 Cem Sultan’ın vefat ettiği 1495 yılında, Şehzade Süleyman, Trabzon’da dünyaya geldi.. Asrın şehzâdeleri gibi, en üst düzeyde öğrenim ve eğitim gördü. Kendisine devrin ilimleri ve edebiyatlarıyla beraber, dilleri yanında, askerlik sanatının her türlü nazari ve uygulamalı incelikleri öğretildi.11 Sancağa çıkma dönemi geldiği zaman babası Selim’in devrin padişahı olan II. Bayezit’e başvurusu üzerine Süleyman önce Şebinkarahisar’a, amcası şehzade Ahmed’in itirazı nedeniyle daha sonra da Bolu Sancakbeyliğine atanmışsa da şehzade Ahmed’in bu atamaya da karşı çıkması sonucu Kefe Sancakbeyliğine atanmıştı.12 Buradan da anlaşılabileceği üzere Şehzade Ahmed’in Sultan II. Bayezid üzerindeki etkisi oldukça fazlaydı. Öyle ki Şehzade Süleyman’ın Bolu’ya tayini sonrasında “Bu oğlan (Şehzade Süleyman) benim yolum üzerinde n’eyler?” diye itiraz edecek kuvvetteydi.13 II. Bayezid’in en büyük oğlu Şehzade Ahmed’e karşı duyduğu sevgi ve en küçük oğlu Şehzade Selim’in Trabzon vilayetinde merkeze oldukça uzakta kalması, Şehzade Ahmed’in tahta çıkma ihtimalini arttırmaktaydı.
Buna karşın Selim de taht yolunu açmak adına kendi planlarını yapmıştır; kendi maiyyeti kuvvetlerinden başka Kırım hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Ayrıca tahta giden yolun, fiziki anlamda da kısa olması adına Rumeli’den bir sancak istemek yoluna da gitmiştir. Bunun için maksadına uygun olarak Rumeli’de bir sancak istedi ve hemen Kefe’den Tuna’ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon’a ilaveten bir yer (Kefe) verildi ise de kabul etmeyerek babasından tekrar rica etti. Şehzade Selim’e taraftar olmaları ihtimali kuvvetli olan Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin istirhamlariyle (II. Bayezid ile Şehzade Selim arasında geçmesi muhtemel) muharebeden vazgeçilerek iki taraf arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre Selim’e bir heyet yollanıp bu defa babasıyla görüşmesine imkan olmadığı ve Şehzade Ahmed’in katiyyen veliahd yapılmayacağı temin edilmiş ve Rumeli’den istediği Semendire sancağı kendisine tevcih olunmuştur.14 Selim’in taht mücadelesinin başlangıcı olarak Kefe’yi tercih etmesi rastgele bir seçim değildi. Öncelikle oğlu Süleyman’ın ve akrabalık bağı olan Kırım Hanlığı’nın askeri gücünden yararlanmak istediği söylenebilir.15 Şehzade Ahmed ise bu konuda babasına gönderdiği mektuplarda Şehzade Selim’i isyancı olarak nitelendirmektedir.16 Cebren de olsa isteğini Sultan’a kabul ettirebilen Şehzade Selim’in bu sayede nüfuzu da artmıştır. Şehzade Ahmed’in sonraki padişah olarak işaret edilemeyecek olması ve bunun sözünün bizzat Sultan tarafından verilmiş olması, Selim’i tahta yaklaştıran bir diğer etken olmuştur. Babasıyla olan bu sorununu çözmüş gibi görünse de henüz Ahmed hala güçlü durumdaydı. Ancak Sultan II. Bayezid, kendisinin sağlığında gerçekleşen saltanata talip olma davalarını görmüş; oğlunun (Selim) hükümdar olmak istediğini ve ordu ile bazı devlet erkanının Selim’e taraftar olduğunu görünce saltanatı ona bırakmıştır.17
2. I. Selim Dönemi
Önceki kısımlarda bahsedildiği üzere Şehzade Süleyman, büyük atası II. Bayezid’in hükümdarlığı döneminde çok sayıda sancak değiştirmiştir. Bu sancakların tamamında amaç I. Selim’in oğlunu tahta giden yoldan uzak tutmaktı. Zira Şehzade Süleyman’ın, babasının tahta geçmesi için ona payitaht yolunu açması muhtemeldi ve bu durum kısmen de olsa gerçekleşmişti. Süleyman’ın Kefe sancakbeyliği sırasında babasının buradan geçerek Rumeli’ye ilerlemeyi tercih etmesi, daha sonra Semendire sancağının kendisine tayin edilmesiyle sonlanacak süreç içinde etkili bir rol oynamıştır. Anadolu’dan geçerek Sultan’a yaklaşmak, zor bir eylem olacaktı. Bu hususta Selim’in amacına ulaştığını söylemek mümkündür. I Selim, yönetimi ele aldıktan sonra fetih siyasetini yürütmeye başlamıştır. Şahın (İsmail) halifeleri de Anadolu’da Şii halkı isyana teşvike devam ediyorlardı. Bu durum karşısında Edirne’de toplanan olağanüstü divanda alınan savaş kararı üzerine Sultan Selim İran seferine çıktı ve bunu bir mektupla Şah İsmail’e 18 23 Ağustos (1514) sabahı, Türkiye’nin geleceğinde etkili olan büyük tarihi günlerden biri idi.
Yavuz Sultan Selim
Çok şiddetli geçen ilk saatlerden sonra Osmanlı ordusu, hilal şeklinde açıldı. Hafif toplar, Safevi atlılarını iyiden iyiye yıpratmıştı. En zayıf sandığı noktalarda, dehşetli bir Osmanlı mukavemeti ile karşılaşmıştı. Nihayet muharebenin son saatleri geldi. Safevi kuvvetleri perişan olmuştu.19I. Selim, 8 yıllık saltanatı içinde İran Safevilerini tamamıyla Anadolu’dan püskürttü.20Artık tam 20 yıl, doğudan endişe edilmeksizin, güneyde ve Avrupa’da büyük işler görmek mümkündü.21 Nitekim bu seferden iki yıl sonra 1516 yılında I. Selim güneye, Memlükler üzerine yürümüştür. Sultan Selim, 5 Haziran 1516’da, 2. sefer-i hümayuna çıkmak üzere, Topkapı Sarayı’ndan Üsküdar’daki ordugaha, otağ-ı hümayununa geçti. Sefer, Mısır — Suriye Türk – Memlük imparatorluğuna karşı idi.221516’da Mercidabık’la bütün bugünkü Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan ile ayrı bir parça olarak Haleb imparatorluk topraklarına katıldı. (I.Selim) İstanbul’a dönmeden Mısır’a devam etti.23 Bu sırada Merhum (Memlük Sultanı) el-Gavri’nin yakın akrabası Ulu Davadar Tuman Bay, sultan ilan edildi (14 Ramazan 922— Ekim 1516). Kahire yakınlarında Ridaniye’de iki taraf yeniden karşı karşıya geldi (29 Zilhicce Cuma 922 = 22 Ocak 1517).24 Ridaniye’de çetin bir savaş vuku buldu fakat Memlükler her ne kadar cesurca vuruştular ise de bu defa da yenildiler ve ağır kayıplar vererek savaş meydanını terk ettiler.25 Bunlar o devir için akıl almaz seferlerdi.26 Sultan Süleyman, Sultan Selim’in ölümü üzerine tahta çıkması için İstanbul’a davet edilmiştir ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan tahtın biricik varisi olarak 30 Eylül 1520’da 25 yaşında saltanat tahtına oturmuştur.27
3. I. Süleyman Dönemi
1520 yılında tahta çıkan Sultan I. Süleyman, devletin güney ve doğudan gelebilecek saldırılara karşı önceden gerçekleştirdiği seferlerden dolayı kısmen rahat bir ortamda iktidarı ele almıştır. Bunun yanında İstanbul’a gelerek hükümdar olduğu zaman saltanatta kendisine rakip olacak kardeşleri bulunmadığından dolayı kardeş cesedi üzerine basarak tahta çıkmamıştır.28 I. Selim’in tek oğlu olması sebebiyle taht kavgası yaşamamıştır. Bu durum neticesinde hızlı bir şekilde kendi hedeflerine hizmet edecek kadrolarını oluşturma yoluna gidebilmiştir.
Sultan I. Süleyman
Öyle ki daha sonraları (1523) yakın arkadaşı konumundaki (Makbul) İbrahim Paşa’yı teamüllere aykırı bir hızla veziriazamlığa getirmiştir.29 I. Süleyman’ın tahta çıktığı dönemde Osmanlı Devleti, batı yönü haricindeki diğer büyük sefer ve stratejik fetihlerini gerçekleştirmiş durumdaydı. Öyle ki her ne kadar döneminde doğu seferleri gerçekleştirilmiş olsa da saltanatının ilk döneminde kendisinden önceki diğer sultanların kuşatma ve fetihleriyle kısmen de olsa işaret edilen ve devletin hedefi olduğu belli olan batı seferleri bu dönemin ana unsurlarını oluşturmaktadır. Zira 1520’de Süleyman tahta çıktığı zaman İslam aleminde kazanılmış yeni durumu korumak için, ataları gibi gaza alanında büyük başarılar göstermeli idi. (İnalcık, t.y.:251 ).
3.1. Belgrad ve Rodos’un Fethi
Sultan Süleyman’ın tahta çıkışını haber vermek üzere Macar kralına gönderilen divan-ı hümayun çavuşlarından Behram Çavuş adındaki elçinin hakaret görmesi veya katledilmesi sonucunda Macar seferi kararı çıkmıştır (Uzunçarşılı, 1988: 356). Bu sefer, zaten devletin ilerlemesi beklenen bir bölgeyi kapsamaktadır. Zira II. Mehmed, Bosna, Arnavutluk ve Sırbistan’ın büyük bir kısmını fethetmiş, Orta Avrupa’ya açılacak kapı olan Belgrad’ı kuşatsa da alamamıştı. Bu hadise sonucu yeni Sultan’a Macar seferi için hareket imkanı da oluşmuştur demek mümkündür. Sultan Süleyman, Belgrad kuşatması sırasındaki çarpışmaları takip etti, kalenin fethinin ertesi günü şehre girerek her yanını dolaştı. On sekiz gün kadar burada kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bu ilk başarılı seferi dolayısıyla her tarafa fetihnameler yollandı, büyük şenlikler yapıldı.30 1521 yılındaki bu ilk seferini galip olarak neticelendiren Sultan, aynı bölgede yapacağı yeni fetihler için hareket alanına kavuşmuş ve itibar da kazanmıştır.
Sultan Süleyman, 1521 yılında gerçekleşen Belgrad fethi sonrası, Rodos’un da ele geçirilmesine karar verdi. Rodos, Akdeniz’de bütün eski deniz yollarının kesiştiği bir noktada yer alıyordu. Ege Denizi’nin güneydoğusunda yer almakta olan ve tarihin her döneminde Anadolu ile bağlantıda olan Oniki adalar grubunun en büyüğü ve yönetim merkeziydi.31 Akdeniz’in güvenliğini sağlamak kadar devletin aktif fetih politikasını devam ettirmek de önemli olduğundan sıradaki hedef olarak Rodos seçilmiştir. Rodos Şövalyeleri, kırk yıl boyunca kendilerini güvende hissettikten ve ellerinde bulunan Cem Sultan sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’na bir takım şartlar koştuktan sonra, nihayet Sultan Süleyman zamanında Osmanlılara ettikleri hakaretlerin ve verdikleri zararın intikamı alınacaktı.32 Bu dönemin seçilmesinin özel nedenlerinden biri de Avrupa’daki karışık durumdu. 14 Haziran’da yapılan ilk teslim ol çağrısı şövalyeler tarafından reddedildi. Aynı zamanda bu güçlü düşmana (Osmanlı’ya) aşırı kibirli davranarak hakaret etmemeye çalışılıyordu.33 Onların bu tutumu, daha sonra görüşülecek barış antlaşmaları şartlarında I. Süleyman tarafından dikkate alındı. Nihayet hariçten gelecek yardımdan ümidini kesen baş şövalye şartlar dahilinde teslime muvafakat etti*. 34
3.2. Mohaç Seferi
İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’nin kesin kuruluşunu ve padişahın durumundaki değişiklikle sonraki büyük fütûhatı hazırlayan esas olaydır. Fetih sayesinde II. Mehmed kendini bir dünya imparatorluğunun sahibi görmüş, mutlak ve sınırsız bir iktidar kazanmıştır.35Daha sonra I. Selim döneminde yapılan Memlük ve Safevi seferlerinden sonra ise rota Batıya dönmüştür. Bu dönemde Balkanlarda çeşitli fetihler yapılmış ve bölgede Türk hakimiyeti kurulmaya çalışılmıştır. Ancak Orta Avrupa bölgesinin kilidi sayılabilecek olan Belgrad şehrinin kuşatılıp alınamaması, Orta Avrupa topraklarında Osmanlı Devleti’nin fütuhatının önünü kesmekteydi. I. Süleyman, tahta çıkışı sonrası Osmanlı elçisine edilen hakaret sonucu Macar seferine çıkıp Belgrad kuşatmasını bu defa galibiyetle sonuçlandırmış olsa da artık Belgrad, Avrupa devletleri ile Osmanlı arasındaki sınır olmuştur. Bu durum, ilerleyebilmek için fetihten sonraki dönemde bir süre bu şekilde olduğu gibi kalmıştır ancak Belgrad’ın fethi Budin yolunu açmıştı ve stratejik gerekçeler harekatın Belgrad ile sınırlı kalmasını mümkün kılmıyordu.36 Aynı dönemde Avrupa devletlerinin durumu karışıktı. Fransa Kralı I. François ile Habsburg Hükümdarı Karl arasında İtalya’da üstünlük sağlama savaşları sürmekteydi. Karl’ın orduları 25 Şubat 1525 tarihinde Pavia’da Fransızları yendi ve bunun sonucunda I. François tutsak düştü. Pavia’dan sonra Fransızlar Sultan Süleyman’a bir elçi göndererek Osmanlıların V. Karl’a saldırmasını istediler.37 Bu durum, Belgrad’dan sonra Budin’i hedefleyen ancak şartların elverişsizliği neticesinde harekete geçemeyen I. Süleyman için bir fırsat niteliği taşımaktadır. Sultan Süleyman, imparatorun nüfuzunu kırmak için onun müttefiki olarak bulunan Macaristan’a sefer yapacağını ve bu sebeple Fransa kralına etkili bir yardımda bulunacağını vadetti38 ve bu vaat gerçekleştirildi. Padişah, 11 Recep 932 (23 Nisan 1526) pazartesi gününü sefere çıkış günü olarak bildirdi.
Mohaç Meydan Muharebesi
Ertesi gün, gökyüzünün ağarması ile beraber, askerler kalkarak yolların müsait yerlerinde yığınak yaptıktan sonra, boru seslerine ayak uydurarak yürüyüşe geçtiler.39 Mohaç ovasına hakim yüksekliklere ulaşıldığında buradan Macar ordugâhının karaltısı görülebiliyordu. Akşamın yaklaşması sebebiyle savaşın ertesi günü yapılması kararlaştırıldı, bunun üzerine ordunun ağırlıkları ve malzemelerinin indirilip çadırların kurulması emri verildi. Bu işler yapılırken süvariler Macarlar’ın hareketlerini dikkatle takip ediyorlardı. Tam bu sırada Macar alaylarında bir hareketlenme oldu ve ani Macar saldırısının başladığı anlaşıldı. Çatışmanın yaklaşık iki saat sürdüğü Mohaç Meydan Muharebesi neticesinde Macar Kumandanı Tomori, Borza deresi yakınlarında hayatını kaybetti. Kral II. Layoş kaçarken akşam karanlığının da tesiriyle Csele deresinde boğuldu.40 Fütuhat haberinin, ulaklarla gönderilmesinden sonra Padişah, Mohaç’tan kalkarak, kendisine yakışan debdebe ile Macaristan’ın payitahtına doğru hareket etti. Zilhicce’nin üçüncü günü, Budin şehrine vardı.41 Başkentin de alınmasıyla savaş Macar Krallığı’nın bir bakıma sonunu hazırladı. Macaristan topraklarında Osmanlılar’la Habsburglar arasında 150 yıl sürecek olan mücadelenin de ilk adımını oluşturdu. Öte yandan Avrupa’daki siyaset arenasında Osmanlılar’ın ağırlıklarını hissettirdikleri yeni bir devir bu zaferle başlamış oldu.42 Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu durum, Habsburg İmparatorluğu’nun rakibi konumundaki Fransa’nın, Osmanlı Devleti’nin desteğine muhtaç duruma düşmesine sebep olmuştur. Ancak hem bu yardımın hem de bu yardım çağrısına verilen olumlu yanıtın tek bir sebebi yoktur. İki devlet, bu sırada birbirlerinin hedeflerini ve politikalarını gözetmiş ve buna göre davranmıştır. Fransa, en ciddi rakibine karşı Avrupa’da fetihler gerçekleştirmek isteyen ve o günün dünyasında muhtemelen Karl’la savaşıp galip gelme ihtimali olan az sayıda hükümdarlardan Sultan I. Süleyman’dan yardım istemiş; Osmanlı Devleti ise Avrupa ilerleyişinin önündeki en büyük engeli, kendisine gelen bu mektupla bir “ittifaklar” zemine çekmiş ve Avrupa’daki en büyük düşmanına karşı, o düşmanı sürekli tehlike altında tutacak bir müttefik edinmiştir. Osmanlı Devleti, Mohaç’ta Budin’i fethetmiş, I. François de esaretten kurtulup ülkesine dönmüştür. Pavia Muharebesi’nden Mohaç Seferi’ne uzanan süreçte Orta Avrupa’nın geleceği bu andan itibaren bambaşka bir görünüme bürünmüştür.
3.3. Budin Seferi ve Viyana Kuşatması
Sultan I. Süleyman, babasının vefatı üzerine tahta çıktığı 1520 yılından 1529 yılına kadar Avrupa toprakları üzerine dört büyük sefer düzenlemiştir. Bu seferlerin ilk üçü şöyledir; ilki 1521 yılında gerçekleştirilen ve sonucunda Belgrad’ın fethedildiği sefer, ikincisi 1522 yılında gerçekleştirilen ve Rodos’un fethedildiği sefer ve üçüncüsü de 1526 yılında gerçekleştirilen ve Budin ve civarındaki toprakları Osmanlı yönetimine dahil eden Mohaç Seferi. 1521 yılından 1526 yılına kadar geçen beş senelik periyotta gerçekleşen bu seferlerin çeşitli ortak yönleri vardır: ilki hükümdarlar tarafından fethi denenmiş ancak alınamayan yerler olmaları, ikincisi ise I. Süleyman’ın bu üç seferde de galip gelmesidir. Batı yönüne gidilen bu seferlerde elde edilen zaferler, Avrupa üzerinde Osmanlı tehdidini güçlendirmekteydi. 1526 yılında, Sultan döneminde gerçekleştirilen üçüncü seferde ölen son Macar kralı Layoş’un çocuğu yoktu. Macarların başına bir kral gerekli olduğu için, Macar kont ailesinden Zips kontu ve Erdel voyvodası olan Yanoş veya Jan Zapolya, Padişah tarafından yeni kral olarak seçildi. Böylece Osmanlılar, Mohaç’ta kazandıkları ezici zaferin ardından, Tuna ötesindeki Macaristan topraklarını, Yanoş Zapolya (1526-41) yönetiminde bir vasal devlet olarak muhafaza ettiler.43 Ancak bu dönemde (Avusturya Kralı) Ferdinand, Macaristan’a göz dikti ve Osmanlılar tarafından tayin edilen Kral Yanoş üzerine yürüyerek, Macaristan’ın birçok vilayetleriyle kalelerini zorla aldı.44 Bu durum, Osmanlı Devleti’nin savaşarak fethettiği topraklarda bir başka hükümdarın hak talep etmesi anlamına gelmekteydi. Avusturya Kralının bu tutumu, 1526 yılından sonra, I. Süleyman’a Orta Avrupa topraklarına yönelen bir sefer için meşru zemin hazırlamıştı. Sultan da bu fırsatı kullandı. büyük bir ordu hazırlanmasını ve Ferdinand’a haddinin bildirilmesini emir buyurdu. Ferdinand’ın hükümet merkezi, Viyana şehri idi.
Padişah, Ferdinand’ın burnunu ezmek için seferberliğe ehemmiyet verilmesini tembih etti.45Sultan Süleyman, 10 Mayıs 1529 yılında Gaza-yı Bec denilen Viyana Seferi’ne çıktı.46 Bu, Sultan’ın düzenlediği dördüncü büyük Avrupa seferi olmuştur. 10 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket eden ordunun esas hedefini Viyana teşkil etmediğinden muhasara hazırlıklarıyla yola çıkılmamıştır. Ayrıca askerin huzursuz ve gayri memnun hali, bizzat padişahın kış bastırmadan İstanbul’a varmak istemesi muhasaranın kaldırılması kararının alınmasında etkili oldu ve 18 Ekim’de ordu ağırlıklarıyla birlikte tamamen çekilmiş bulunuyordu.47 Sultan I. Süleyman bu bölgede yalnızca Buda’yı (Budin) kuşattı, kısa bir mücadeleden sonra burayı aldı, kale ile şehri Szapolyai’ya (Yanoş Zapolya) bıraktı.48 1521-1529 arası dönemdeki bu dördüncü Avrupa seferinde, seferin amacı doğrultusunda Budin kurtarılmıştır. Ancak Avusturya’nın hükümet merkezi olan Viyana kuşatılmışsa da fethedilememiştir. Bu durum, Sultan döneminde ilk defa yaşanmıştır. Sultan’ın Viyana’nın ele geçirilmesinde çok ısrarcı davranmadığı, askerin memnunsuzluğunun yanında mevsimin de el vermemesi dolayısıyla muhasara kaldırılmıştır. I. Süleyman’ın bu davranışı, aslında amacın Viyana’yı fetih değil, Budin’in elde tutulması ve Osmanlı mülkü olduğunun tescillenmesi mahiyetinde görünmektedir. Öyle ki Sultan, Budin alındıktan sonra Budin’i tehdit eden devletin merkezini kuşatma kudretini göstermiş ve bu durumla beraber Budin’in önemini vurgulayıp 1526’da kılıç hakkıyla aldığı toprakları savaşmadan teslim etmeyeceğini ispat etmiştir.
Sonuç
Sultan I. Süleyman, dedesi II. Bayezid dönemindeki şehzadeliği döneminde, babasının taht adayı olmasından dolayı sık sık sancak değiştirmiştir. Babası I. Selim’in amcası Ahmed’i taht yolunda geride bırakıp tahta çıkması sonucunda ise daha rahat bir şehzadelik dönemi geçirmiş, kendisini geliştirmeye zaman bulabilmiş ve devlet tecrübesi de edinmiştir. Şehzadeliği döneminde aldığı kaliteli eğitimin ve devletin genel fetih politikalarını doğru okumasının bir sonucu olarak tahta çıkar çıkmaz gerçekleştirdiği fetihler, önceki sultanların fetihlerinin devamı niteliğini taşımıştır. Sultan II. Mehmed’in aldığı bölgeler kadar alamadığı bölgelerle de sonraki sultanlara işaret ettiği fetih alanlarını, I. Süleyman net bir şekilde görmüştür. Bu konuda Sultan II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’ın esir düşmesi sonucu dış siyasetteki adımlarını çok dikkatli atması ve fetih politikasına bu konudan dolayı devam edememesinden dolayı bu mirasın takipçisi olamamıştı. Daha sonra atası I. Selim’in Memlük ve Safevi tehlikelerini bir müddet ortadan kaldırsa da Batıya yönelemeden vefat etmesi sonucu, fütühattaki bu boşluğu dolduran Sultan I. Süleyman olmuştur. Bu dönemde gerçekleşen fetih politikaları bir yandan devletin ilerleyişine hizmet eden makul adımlarken bir yandan da yeni Sultan’ın kendisini ispat etme araçları niteliğine bürünmüştür. 1. Mehmed’in alamadığı bölgelere seferler düzenleyip bu bölgeleri almak, hatta onun da ötesine geçip Orta Avrupa’da Budin şehrine hakim vaziyette olup Viyana’yı muhasara etmek bu konuda başarı elde ettiğini göstermiştir. Öte yandan iktidarı ele alır almaz bu adımları atabilmesinin önemli bir sebebi babasının sekiz yıllık saltanatında ele geçirdiği topraklar ve devlete kazandırdığı ekonomik hareket özgürlüğü alanıdır. Sonuç olarak Sultan I. Süleyman, saltanatının ilk dokuz yılında gerçekleştirdiği dört büyük Avrupa seferiyle devletin yönünü göstermiş, bu bölgedeki fetihlerin devam edeceğinin sinyallerini vermiş ve bunları yaparken de kendi meşruiyetini sağlamlaştırmıştır.
[irp posts=”10045″ name=”‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kaynakça
Ansiklopedi Maddeleri
Beydilli, Kemal, “Viyana”, C. 43, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2013, s. 115-116.
Dávid, Géza, “Budin”, C. 6, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992, s. 345.
Emecen, Feridun, “Mohaç Muharebesi”, C. 30, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara, 2020, s.234.
Emecen, Feridun, “Süleyman I”, C. 38, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2010, s.64.
İnalcık, Halil, “Mehmed II”, C. 28, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara 1997, s. 403.
Varlık, Mustafa Çetin, C.8, “ Çaldıran Savaşı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, s. 93.
Kitaplar
Jorga, Nicolae, Kanuni Sultan Süleyman Yenilmez Türk, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2011.
Ortaylı, İlber, Üç Kıtada Osmanlılar/Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-3, Timaş Yayınları, İstanbul, 2007.
Öztuna, Yılmaz, Kanuni Sultan Süleyman, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989. Öztuna, Yılmaz, Yavuz Sultan Selim, Babıali Kültür-BKY, İstanbul, 2006.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi Cilt II, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988.
Yücel, Yaşar, ve Ali Sevim, Osmanlı Klasik Döneminin Üç Hükümdarı Fâtih-Yavuz-Kanuni, Ankara, 1991.
Tezler
Kapanşahin, Muhittin, Kanunî Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya Karşı Takip Ettiği Fetih Politikası, (Doktora Tezi), Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Kayseri, 2007.
Mazlum, Müzeyyen, Osmanlı Kaynaklarına Göre II. Bayezid-Cem Mücadelesi ve Osmanlı Devleti’nin Dış Politikasına Etkisi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006.
Önkahraman, Birce,, Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Osmanlı-Habsburg Stratejilerinin Macaristan Üzerinden Karşılaştırmalı Analizi (1520-1533), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2020.
Şimşek, Mehmet Can, Şehzade Cem ile II. Bayezid Arasındaki Taht Mücadelesi ve Bu Mücadelede Etkili Devlet Adamlarının Rolü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kocaeli, 2021.
Makaleler
Sümer, Faruk, “Yavuz Selim Halifeliği Devraldı mı?”, Belleten, C. 56/ S.217 (1992), s.687.
Tapan, Filiz, “Yavuz Sultan Selim’in Tahta Çıkışında Malkoçoğullarının Rolü”, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S.2, (2021), s.s..324-325
1 İlber Ortaylı, Üç Kıtada Osmanlılar/Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-3, İstanbul: Timaş Yayınları, 2007, s.32.
2 Halil İnalcık, Mehmed II, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 28 (1997), s. 403.
3 Yılmaz Öztuna, Yavuz Sultan Selim, İstanbul: Babıali Kültür-BKY, 2006, s.228.
4 Öztuna, Yavuz Sultan Selim, s.251.
5 Mehmet Can Şimşek, Şehzade Cem ile II. Bayezid Arasındaki Taht Mücadelesi ve Bu Mücadelede Etkili Devlet Adamlarının Rolü, (Kocaeli: Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,2021), s. 75.
6 Şimşek, a.g.t., s. 80.
*: Bursa.
7 Şimşek, a.g.t., s.82.
8 Müzeyyen Mazlum, Osmanlı Kaynaklarına Göre II. Bayezid-Cem Mücadelesi ve Osmanlı Devleti’nin Dış Politikasına Etkisi, (Ankara: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2006.) s. 68.
9 Mazlum, a.g.t., s.s.69-92.
10 Mazlum, a.g.t., s.151.
11 Yılmaz Öztuna, Kanuni Sultan Süleyman, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989, s.2.
12Yaşar Yücel ve Ali Sevim, Osmanlı Klasik Döneminin Üç Hükümdarı Fâtih-Yavuz-Kanûnî, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, s.149.
13 Öztuna, Kanuni Sultan Süleyman, s.3.
14 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi Cilt II, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, s.s.. 277-280
15 Filiz Tapan, “Yavuz Sultan Selim’in Tahta Çıkışında Malkoçoğullarının Rolü”, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S.2, (2021), s. 325.
16Tapan, a.g.m., s.324.
17 Yücel ve Sevim, a.g.e., s.111.
18 Mustafa Çetin Varlık, Çaldıran Savaşı, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.8 (1993), s. 93.
29 Feridun Emecen, Süleyman I, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 38 (2010), s. 64.
30 a.e., s.63
31 Birce Önkahraman, Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Osmanlı-Habsburg Stratejilerinin Macaristan Üzerinden Karşılaştırmalı Analizi (1520-1533), (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2020), s.41.
32Nicolae Jorga, Kanunî, Sultan Süleyman Yenilmez Türk, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2011, s.40.
33 Jorga, a.g.e., s.41.
34 Uzunçarşılı, a.g.e., s.362.
*razı olmak.
35 İnalcık, a.g.m., s.398.
36 Emecen, Süleyman I, s.64.
37 Özkahraman, a.g.t., s.48.
38 Özkahraman, a.g.t., s.49
39 Muhittin Kapanşahin, Kanunî Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya Karşı Takip Ettiği Fetih Politikası (Kayseri: Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2007), s.84.
40 Feridun Emecen, Mohaç Muharebesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 30 (2020), s.234.
Dünya genelinde enerji politikaları, kaynaklara erişim noktasında enerji rezervleri ve stratejileri üzerine müzakerelerde bulunan devletlerin kendi menfaatlerini öncelikli tutmaları sebebiyle ihtilaflı konuların başında gelmektedir. Bu kapsamda, devletler arası enerji müzakereleri ve rekabeti göz önüne alınırsa, Avrupa Birliği ülkelerinin enerji politikasını oluşturmaya yönelik teşebbüsler önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır (Poiana, 2017: 176).
Avrupa entegrasyonunun itici gücünü oluşturan enerji kaynaklarının güvence altına alınması Avrupa ülkeleri için dikkate değer görülmüştür. Altmış yıldan fazla bir süre önce AB’nin altı kurucu üyesi, ekonomik gündemlerini enerji kaynaklarına dayalı olarak oluşturmuş ve bunu takip eden entegrasyon süreci ortak bir Avrupa enerji politikasının temelini oluşturmak için kayda değer bir adım olmuştur. Buna rağmen, üye devletler için enerji güvenliğini koruyacak istikrarlı bir ortak politika oluşturulması güçleşmiştir. Diğer AB politikalarına göre enerji politikasının tam teşekküllü olarak belirlenememesinden dolayı AB enerji politikasını kavramsallaştırmak zorlaşmıştır.
Bu çalışmada, Avrupa Birliği’nin enerji politikasına dair temel argümanlara değinilecek olup, birliğin üye ülkelerince oluşturulmuş konsensüs ve bu sürecin sorunları üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Avrupa Birliği’nin enerji politikasının uygulanması bağlamında üye ülkeler çerçevesinde koordinasyon sorunları tespit edilmeye çalışılacaktır. Araştırmanın sorusunu, AB enerji politikasında meydana gelen üye ülkeler arasındaki koordinasyon sorununun sebeplerinin neler olduğu konusu oluşturmaktadır. Bu sorunun cevabı, üye ülke olan Fransa örneğinden yola çıkarak verilmeye çalışılacaktır. Mevcut sorun, AB entegrasyon sürecinin teorilerinden olan hükümetlerarası yaklaşım perspektifinden ele alınmaya çalışılacaktır.
1. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Tarihçesi
Avrupa entegrasyonunun altı büyük kurucu devleti (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg) 1951 yılında Almanya ve Fransa arasında sorun alanı olan kömür-çelik meselesini nihayete erdirecek bir anlaşma olan “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu(AKÇT)”nu imzaladı. Bu anlaşma, Avrupa entegrasyonunun başlangıcı olarak tarihe geçti. Anlaşmanın temel amacı, savaş için gerekli olan iki kaynağı kontrol altına almak ve yeniden yapılanmayla beraber, ortak siyasi iş birliğinin tesis edilmesiydi (Langsdorf, 2011: 2). Böylece Avrupa ülkeleri ilk kez bir alanda egemenliklerinin bir kısmını yüksek bir otoriteye devrederek ulus üstü yapının kurulmasına öncülük etti.
Bu anlaşmadan takriben altı yıl sonra iş birliğini artırmak ve Avrupa Topluluğu’nu kuvvetlendirmek maksadıyla başka bir enerji kurumu olan “Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM)” kuruldu (Poiana, 2017: 177).
Tarihsel süreç göz önüne alındığında, Avrupa bütünleşmesi enerji politikası alanı yeterince gelişemedi. Yıllar geçtikçe sadece kömürün öneminin azalıp petrolün öneminin artması değil, aynı zamanda ülkelerin enerji ihtiyaçlarındaki farklılıklar, enerji piyasalarının ulaşım ağları, üye devletlerin birbirinden farklı iktisadi menfaatleri gibi konular diğer politika alanlarından farklı olarak enerji alanındaki politik gelişmelerin önüne engel olarak çıktı (Langsdorf, 2011: 2).
Enerji konusu 1973 petrol krizine kadar gündemde fazla yer tutmazken, bu tarihten itibaren gündemin üst sıralarına çıkmaya yeniden başlamıştır. 1987 yılında Avrupa Tek Senedi’nin yürürlüğe girmesiyle enerji konusu yeniden gündeme geldi. Enerji sektörünü serbestleştirmek amacıyla işletmeciler arasındaki rekabeti teşvik etmek için çeşitli tedbirler alındı. Bunun temel amacı, esasen bir enerji politikası oluşturmak değil, tek pazarın kurallarına entegre olmaktı (Planete Energies, 2016).
Daha sonra, 1980’li yıllardan itibaren, üretimden tüketime kadar, geçerli enerji yapısının çevreye çok zararlı olduğu kabul edilmiş, çevreye verilen zararı önlemek amacıyla yeni enerji sisteminin oluşturulması yönünde fikirler gelişmiştir.
2000’li yıllara gelindiğinde ise, enerji konusunda sorunlar artarak devam etmiş, Lizbon Antlaşması’nda enerji alanında ülkelere tanınan egemenlik hakkının yanı sıra, iklim değişiklikleri ve küresel ısınma tehdidi bu alandaki işbirliğinin gelişmesi gerektiği kanaatini uyandırmıştır.
2. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Temel Hedefleri
Avrupa Birliği’nin enerji politikasının ana unsuru bireylerdir. İnsanlara ucuz ve kaliteli enerji hizmeti sağlanması öncelikli hedeftir. Doğal olarak, bu politikanın dayandığı bazı temel prensipler bulunmaktadır. (Armağan, 2004: 15). Lizbon Antlaşması, enerji politikası hususunda açık ve anlaşılır hükümler koyan bir işleve sahip olması açısından önem arz etmektedir. Buna göre, Lizbon Antlaşması, AB’nin enerji konusunu genel olarak üyelerinin tasarrufuna terk eden hükümleri bulunan bir işleyişe sahiptir. 194. maddede, enerji konusunda uyulması gereken kuralları şöyle ifade etmiştir (Consolidated version of the treaty on the functioning of the European Union, 2008):
Birliğin enerji politikası, iç pazarın kurulması ve işlevi bağlamında, çevrenin korunması ve ıslah edilmesi ihtiyacı ile üye devletler arasında dayanışma temelinde, aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:
a) enerji pazarının işleyişinin sağlanması,
b) Birlikte enerji arz güvenliğinin sağlanması,
c) enerji verimliliği, enerji tasarrufunun ve yeni-yenilenebilir enerjinin desteklenmesi,
d) enerji ağlarının birbiriyle bağlantısının desteklenmesi.
Anlaşmaya göre söz konusu önlemler, üye devletlerin öz enerji kaynaklarından faydalanma şartlarını belirleme hakkını, farklı enerji kaynakları arasındaki tercihini ve kendi enerji arzının genel hüviyetini etkilememektedir.
Temel hedeflerin yanı sıra, Birliğin geleceğe dair başka hedefleri de vardır. Yenilenebilir enerjinin kullanımının 2020 yılına kadar %20’lere ulaşması yönündeki direktifler dikkat çekmektedir. Diğer yandan, enerji alanında araştırma, geliştirme ve tanıtım projeleri kapsamında Horizon 2020 Çerçeve Programı oluşturulmuştur. Son olarak, 2014 yılında kararlaştırılan ve 2018 yılında revize edilen 2030 hedefleri aşağıdaki gibi düzenlenmiştir (Ciucci, 2021):
Enerji verimliliğinde %32,5’lik iyileşme olmalıdır,
Avrupa Birliği ortak enerji politikasını geliştirme hususunda istekli görünse de, birliğin üyesi olan ülkelerin Lizbon Antlaşması’nda da yer verildiği üzere kendi politikaları bulunmaktadır (Kaya, Aydın, Gürsoy ve Onursal, 2009: 262).
3. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Aktörleri
AB’nin diğer politika konularında olduğu gibi, enerji politikası da aktörler tarafından yapılmaktadır. En önemli AB aktörleri Komisyon, Parlamento ve Konsey’dir. Diğer önemli aktörler, enerji dış politikası alanında belirleyici söz sahibi olan üye devletlerdir. Ulusal enerji şirketleri, STK’lar ve siyasi partiler (örneğin; çevreci, yenilenebilir enerji taraftarı, Yeşiller Partisi) de aktör veya baskı grupları olarak sayılabilir (Langsdorf, 2011: 3).
3.1. AB Aktörleri
a) Komisyon
AB Komisyonu gündem belirleme görevine sahip olduğu için en önemli enerji politikası aktörü olarak tanımlanmaktadır. Bunun yanı sıra Komisyon’un sınırlı bir yetkisi vardır. Komisyon aynı zamanda AB’nin icra organıdır ve enerji mevzuatının uygulanmasını denetlemektedir (Langsdorf, 2011: 3).
b) AB Konseyi
Avrupa Birliği Konseyi bir diğer önemli aktördür. Buna göre, Konsey, üye devletlerin konuyla ilgili bakanlıklarından oluşmaktadır ve bu bakanlıklar genellikle enerji bakanlıklarıdır. Dolayısıyla, üye devletlerin menfaatlerine uygun en kuvvetli aktör olarak ifade edilmektedir (Langsdorf, 2011: 3).
c) Parlamento
Avrupa Birliği Parlamentosu bir diğer önemli aktördür. Parlamento bütün önemli enerji politikası kararlarında yer almıştır (Langsdorf, 2011: 3). Ayrıca, Parlamento, son zamanlarda rekabet, güvenlik ve sürdürülebilirlik konularını ele alan ortak bir enerji politikasını koşulsuz destekleyeceğini deklare etmektedir (Ciucci, 2021).
3.2. Diğer Aktörler
Üye Devletler, AB dışındaki en önemli aktörlerdir. AB Konseyi’nde, enerji bakanları aracılığıyla enerji politikasını şekillendirir ve devlet başkanları Avrupa Konseyi’ndeki enerji politikalarının genel hüviyetini belirler. AB ülkelerindeki ulusal enerji şirketleri bu süreçte rol oynamaktadır. Dernekler vasıtasıyla Ekonomik ve Sosyal Komite’de ve muhtelif Avrupa forumlarında faaliyet gösterirler. Fransız Elektrik İletim Şirketi (EDF), Alman Enerji Şirketi (RWE) ve İtalyan Elektrik ve Doğalgaz Şirketi (ENEL) gibi ulusal enerji firmaları politika aktörlerinin özel sermaye yönünü temsil etmektedir (Langsdorf, 2011: 4).
4. Geçmişten Bugüne Avrupa Birliği’nin Enerji Kullanımı ve İstatistikleri
Avrupa Birliği’nin enerji alanındaki ihracat-ithalat boyutu göz ardı edilmemelidir. Enerji kullanımı açısından genellikle dışa bağımlı olan Avrupa Birliği’nin, ithalat ve ihracat dengesinin ithalat yönünde eğilim göstermesi, Birlik bazında enerji ihtiyacı bakımından kayda değer bir sorun olduğu görüşünü ortaya çıkarmaktadır. Nitekim, 2019 yılı itibarıyla AB’nin enerji ithalatı %60’ı geçmiştir (Eurostat, 2021). Bu bölümde, AB’nin enerji ithalat ve ihracat oranları irdelenecektir.
4.1. AB’de Enerji İthalatı
Avrupa Birliği’nde son on yılda birincil enerji üretimindeki düşüş, enerji ürünleri ithalatının artmasına sebep olmuştur. İthal edilen doğalgaz miktarı 1990-2019 arasında 360 milyon tona ulaşmıştır. Bu durum, doğalgaz kaynağını, ikinci büyük ithal enerji kaynağı yapmaktadır. Ham petrol ithalatı, 2019’da 513 milyon ton ile 10 yıl öncesine nazaran sadece %1.2 daha az olarak ilk sırada yer almaya devam etmektedir (Eurostat, 2021).
Tablo 1.
AB Enerji İthalatı (Eurostat, 2021)
4.2. AB’de Enerji İhracatı
Avrupa Birliği’nin gittikçe düşme eğiliminde bir ihracat serüveni olduğu görülmektedir. Buna göre, enerji ihracat seviyesi ithalat seviyesinden çok daha düşük seyretmektedir. 2019 yılında, gaz yağı ve motorin (94 Mtpe ile) en yüksek sırada yer alırken, bunu motor benzini (77 Mtpe ile) ve doğalgaz (59 Mtpe ile) izlemiştir (Eurostat, 2021).
Tablo 2.
AB Enerji İhracatı
(Eurostat, 2021)
5. Enerji Politikasında Koordinasyon Sorunu ve Hükümetlerarasıcılık: Fransa Örneği
AB’nin enerji konusunda karşılaştığı sorunlar arasında ithalat bağımlılığı, kısıtlı çeşitlilik, yüksek enerji fiyatları, artan küresel enerji ihtiyacı, üretici ve geçiş ülkelerine tesir eden güvenlik tehlikeleri, iklim değişikliği tehdidi, karbondan arındırma, ağır ilerleme gibi konular yer almaktadır (Ciucci, 2021). Örneğin, Polonya için CO2 düşürme amacı, AB’deki diğer ülkelerin ekseriyetinden daha büyük bir zorluk teşkil etmektedir. Bu gibi durumlar, genellikle enerji müzakerelerinde frenleyici işlev görmektedir.
Diğer yandan, bazı AB üyelerinin özellikle doğalgaz alanında bir tedarikçiye (Rusya) bağımlı olması, jeopolitik olarak etkileşim halinde olan ülkeleri enerji güvenliği bağlamında zorlayıcı hale getirmektedir (Langsdorf, 2011: 4). Enerji konusunda karşılaşılan ulusal menfaat farklılıkları Avrupa Birliği’nin problemlerle mücadele hususunda koordinasyon eksikliğini gün yüzüne çıkarmaktadır.
Güncel olarak ortak enerji politikası oluşturmada üye devletlerin sergilediği tutumlar hükümetlerarası yaklaşım teorisiyle açıklanmaktadır. Bocquillan ve Maltby’e göre (2020: 2), üye ülke hükümetlerinin, ortak politika oluşturma konusunda ulus üstü yapılara karşı istikrarsız bir pozisyon alması hükümetlerarası yaklaşımla açıklanabilmektedir. Her ne kadar, Lizbon Antlaşması’ndan sonra AB, enerji politikası alanında resmi yetkilere haiz olsa da, yasal olarak ulusal kaynaklar, ulusal enerji politikaları ve tarifelendirme gibi imtiyazların üye ülkelerde olması durumu özetler niteliktedir (Bocquillan ve Maltby, 2020: 3). Öte yandan, karar verme düzeyinde Avrupa Birliği Konseyi’nin enerji alanında 2020 ve 2030 hedeflerindeki belirleyici rolü, siyasi olarak üye devletlerin konumunu güçlendirmiştir. Dolayısıyla, Birlik üyesi devletlerin bu konjonktürde iş birliğini artırmak istemesi ve enerji konusundaki yetkilerinin bir kısmını bile ulus üstü yapılara bırakmaktan kaçınması enerjide ulusal hakimiyetin sıkı sıkıya korunduğunu göstermektedir (Bocquillan ve Maltby, 2020: 4). Dolayısıyla, üye ülkelerin Birlik ile müşterek enerji politikası oluşturma konusundaki çekimserliği enerji politikasında koordinasyon sorununu göstermektedir.
Hükümetlararası yaklaşıma değindikten sonra bu bölümün alt başlığında Fransa örneğinden hareket ederek enerjide ortak politika üretme ve aktörlerin koordinasyon sorunu irdelenecektir. AKÇT ile başlayan entegrasyon sürecinin baş aktörleri konumunda bulunan iki ülkeden biri olan Fransa’nın (diğeri Almanya’dır), bugün enerji konusunda da baş aktör olarak pozisyonunu koruması, çalışmanın ana eksenini oluşturması açısından önemlidir.
– Fransa’nın Korumacı Enerji Politikası
Fransa, enerji sektörünü serbestleştirme konusundaki isteksizliği sebebiyle Avrupa’da genellikle “başına buyruk hareket eden” anlamına gelen “black sheep” olarak adlandırılmaktadır. Fransa, Avrupa Komisyonu’nun baskısı altında dahi, kendi enerji şirketlerinin sahibi olmaya devam etmektedir. Bu durum, tek enerji piyasası konusunda üye ülkeler arasında ayrımlar olduğunu ortaya koymaktadır. Fransa’nın diğer AB üyesi ülkelere göre enerji ithalatına daha az bağımlı olması dikkat çekmektedir (Meritet, 2011: 2).
Fransa’nın enerji alanında Avrupa Birliği tarafından eleştirilere maruz kalmasının iki ana sebebi vardır: Nükleer rant sağlama ve enerji politikasında baskın kamu bürokrasisi (Meritet, 2011: 3). Bu bakımdan, Fransa’nın 2021 itibarıyla 56 adet nükleer santrale sahip olmasıyla Avrupa’da başı çekmesi önemlidir (Statista, 2021).
Avrupa Birliği’nin enerji ve çevre konusundaki hassasiyeti nükleer tartışmaları gündeme getirmektedir (Meritet, 2011: 13). İklim değişiklikleri açısından, nükleer rantın Avrupalı ülkeler nezdinde tehlike arz ettiği gerekçe gösterilerek, Fransa’nın enerji rantı Birlik tarafından eleştirilmektedir (Meritet, 2011: 16).
Bürokratik baskınlık konusunda ise, özellikle Fransız enerji şirketi EDF’nin Fransız hükümeti bünyesinde bulunması enerji rekabeti bağlamında Avrupalı ülkeleri olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, Birlik, Fransız devleti eliyle düzenlenen enerji tarifelerinin kaldırılmasını talep etmektedir (Meritet, 2011: 14).
Bütün bu karşılıklı enerji politikası iddiaları Avrupa Birliği ve Fransa arasındaki ihtilafı göz önüne sermektedir. Fransa’nın enerji konusundaki ortak politika çekimserliği, Avrupa Birliği’nin üye ülkelerle beraber sürdürülebilir enerji politikası üretme sorununu ortaya koymaktadır.
[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
KAYNAKÇA
SOLORIO S. I. and MORARTA F. (2012), Introduction: the re-evolution of energy
policy in Europe în European Energy Policy. An environment Approach, UK: Edward
Armağan, C. (2004). Avrupa Birliği’nin enerji politikası. İktisadi Kalkınma Vakfı. https://www.emo.org.tr/ekler/501bebf79d57065_ek.pdf?tipi=2
Bocquillan, P. ve Maltby, T. (2020). EU energy policy integration as embedded intergovernmentalism: the case of Energy Union governance. Journal of European Integration 42(1): 39-57. https://doi.org/10.1080/07036337.2019.1708339
Ciucci, M. (2021, Oct 21). Energy policy: general principles. European Parliament. https://www.europarl.europa.eu/factsheets/en/sheet/68/energy-policy-general-principles
Consolidated version of the treaty on the functioning of the European Union. (2008, May 9). TITLE XXI ENERGY: 115/134. https://eur-lex.europa.eu/resource.html?uri=cellar:41f89a28-1fc6-4c92-b1c8-03327d1b1ecc.0007.02/DOC_1&format=PDF
Eurostat. (2021, May). Energy statistics – an overview. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Energy_statistics_-_an_overview
Kaya, A., Aydın, S., Gürsoy, Y. ve Onursal, Ö. (2009). Avrupa Birliği’ne giriş tarih, kurumlar ve politikalar (1. Baskı). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Langsdorf, S. (2011). Eu energy policy: From the Ecsc to the energy roadmap 2050. Green Energy Foundation. http://archive.gef.eu/uploads/uploads/media/History_of_EU_energy_policy.pdf.
Meritet S. (2011). French Energy Policy within the EU Framework: From Black Sheep to Model?. In: Birchfield V.L., Duffield J.S. (Ed.) Toward a Common European Union Energy Policy. Palgrave Macmillan, New York. https://doi.org/10.1057/9780230119819_8
Planete Energies. (2016, Feb 22). Europe’s energy history, a series of fits and starts. https://www.planete-energies.com/en/medias/close/europe-s-energy-history-series-fits-and-starts
Poiana, O. (2017). An overview of the European energy policy evolution: from the European Energy Community to the European Energy Union. On-line Journal Modelling the New Europe 22: 175-189. http://dx.doi.org/10.24193/OJMNE.2017.22.09
Statista. (2021, Oct). Number of operable nuclear reactors worldwide as of october 2021, by country. https://www.statista.com/statistics/267158/number-of-nuclear-reactors-in-operation-by-country/
İlk olarak PKK/KCK yapılanmasını inceleyerek terör örgütlerinin ideolojik ve örgütsel yapısını ele aldığımız çalışmamızın ikinci serisinde Marksist-Leninist ideolojinin aksine İslami değerleri referans aldığını iddia ederek Türkiye’de birtakım illegal faaliyetler gerçekleştirmiş ve hala varlığını sürdüren Hizbullah terör örgütünün Türkiye yapılanması ele alınmaya çalışılacaktır.
12.04.1991 tarihli 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. Maddesi’nde terör; “baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirme, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak ve yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığını bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemdir” şeklinde tanımlanmaktadır.[1]
Türkiye jeopolitik olarak Batı’da Avrupa, Doğusu ve Güney’inde ise Arap ve Fars medeniyetlerinin sınır komşusu durumundadır. Dolayısıyla farklı kültür ve ideolojilerle yönetilen ülkelerle de karşılıklı siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkiler içerisindedir. Bu durum ülkemiz için devletler ve kültürlerarası ilişkilerde çok çeşitli bir yapı ortaya koysa da ülkemizi farklı ideolojik temeli olan terör örgütlerinin de hedefi haline getirmektedir.
Dünyada ve ülkemizde, terör örgütlerinin kuruluş ideolojileri “Marksist-Leninist, Etnik-Milliyetçi ve dini referanslı olmak üzere üç ana başlıkta toplanmaktadır. Hizbullah dini referanslı bir terör örgütüdür.
Çalışmamızın konusu olan Hizbullah gibi dini referans alarak kurulan terör örgütlerinin geçmişi ise milattan önceki yüzyıllara kadar dayanmaktadır. “Zelalot” olarak bilinen Musevi tarikatı M.Ö. 6-135 yılları arasında Roma İmparatorluğu’nun lejyonerlerine suikastler düzenlemiştir. Aynı şekilde M.S. 66-73 yıllarına gelindiğinde Ortadoğu’da Filistinli din adamları tarafından kurulan “Sicari” isimli terör örgütünün eşkıyalık tarzı yol kesme, adam kaçırma, haraç alma gibi eylemleri bilinmektedir. Örgüt adını infazlarda kullandığı “Sica” denilen hançerlerden almış ve eylemlerini Kudüs ve Mısır çevresindeki Yahudileri sindirmek ve yok etmek amacıyla gerçekleştirmiştir.[2]
Türkiye’nin %99’u Müslüman olan bir ülke olması, ülkemizi 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’yle siyasi tarihinde yeni bir sayfa açan İran’a dönüştürmek isteyen radikal İslamcı terör örgütlerinin hedefi haline getirmiştir. Hizbullah terör örgütü dini kullanarak Türkiye’de İslam Devleti kurmak amacıyla yapılanmıştır.
Tarihsel Arka Plan ve Fikir Oluşumu
Genel anlamda Hizbullah’ın felsefesine bakıldığında; “Kendilerinden olmayan Müslümanları kafir ve münafık etiketiyle ötekileştirme”, şiddetin sınırlarını aşan vahşete dayalı katliamlar yapma, bu hareketlerinin de meşru ve “din adına” olduğuna inanmışlık vardır. Dini kavramların ve öğretilerin istismarına yönelik bu Hizbullah ideolojisi “Frankeştayn İdeoloji” olarak da adlandırılmaktadır. Hizbullah terör örgütünün bu yönüyle İslâm’ı referans alan örgütlerden olan Hariciler ile kaynakları kullanma anlamında paralel bir ilişki içerisinde olduğu görülmektedir.[3]
“Hizbullah” ismi ilk olarak 1973 yılında İran İslam Devrimi’nin öncü isimlerinden olan ve hapisteyken hayatını kaybeden Ayetullah Mahmut Gaffari’nin “Bir tek parti vardır; o da Hizbullah (Allah’ın Partisi)’tır. O bir ruh gibidir; her yerdedir veya hiçbir yerde değildir.” ifadelerinde geçmiştir. 1979 yılında devrimin ardından Humeyni, Mahmut Gaffari’nin oğlu Hadi Gaffari’yi örgütün başına geçirmiştir. Lübnan Hizbullah’ının temelleri bu şekilde atılmıştır. Lübnan Hizbullah’ı ile Türk Hizbullah’ı arasında herhangi bir bağ bulunmamakla birlikte her iki örgütün de İran’dan etkilendiği görülmektedir.[4]
Hizbullah terör örgütü (HTÖ) ‘nün fikir oluşumunda terminolojide “Hizbullahi Yol” veya “Hizbullahi Düşünce” olarak geçen fikirler esas alınmıştır. Bu terminolojide cihat kavramı hoşgörüyü içerisinde barındırmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti toprakları örgüt mensuplarınca Dar’ul Harb olarak görülmektedir. Örgüt mensuplarına göre bir yer ya Darü’l Harb yada Darü‟l-İslâm’dır. Başka bir seçenek bulunmamaktadır. Dolayısıyla Hizbullah bayrağının dalgalanmadığı her yerde cihat yapılabilir.[6]
Genel olarak dini motifli terör gruplarının örgütlenme modelleri ile ideal devlet yapılanması fikri birbirine benzerlik göstermektedir. Hizbullah Terör Örgütü de diğer İslami örgütler gibi Mısırlı yazar Abdulkadir Udeh’ten etkilenmiş, lider ve şura biçimine uygun şekilde örgüt yapısı tasarlanmıştır. Oluşturulacak liderlik ve şura sistemi kaynağını Kuran’dan almalıdır.
Hizbullah Terör Örgütü’nün Kuruluşu
Hizbullah Terör Örgütü (HTÖ) kuruluş sebeplerini “Tarihsel Süreç” ve “İslami Yükümlülükler” olarak iki başlıkta açıklamıştır. Tarihsel süreç açıklanırken Türkiye’nin kuruluş yıllarından 1950’li yıllara kadar insanlar üzerinde baskılar kurarak tepeden inmeci yaklaşımları ile milletin dini ve diyanetini hor gördüğünü, yapılan Tevhid-i Tedrisat kanunu, Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması, harf inkılabı, ezanın Türkçe okunması, anayasaya 1937 yılında Laiklik ilkesinin eklenmesi, Şeyh Said’in idam edilmesi, şapka kanunu, İskilipli Atıf’ın şapka kanunu çıkmadan evvel yazmış olduğu “Frenk Mukallitliği” isimli kitabından dolayı idam edilmesi ve hilafetin kaldırılması gibi inkılapların milleti diniden soyutlamak amacıyla yapıldığı ve laik kesimin müslümanlara savaş ilan ettiği vurgulanmıştır.
İkinci başlık olan “İslami Yükümlülükler” kısmında ise dinin emirleri gereği ezilen müslümanların cemaatleşmesi gerektiği vurgulanarak Hizbullah terör örgütünün neden cemaatleştiğini Kuran’dan alınan ayetler eşliğinde açıklamaya çalışmışlardır. Yakalanan bazı Hizbullah terör örgütü mensuplarının alınan ifadelerinde; örgüt mensuplarına Hizbullah terör örgütünün amacının, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir Kürt- İslam devleti kurulması olduğunun anlatıldığı ve örgüt içerisinde de “Kürdistan” ifadesinin sıklıkla kullanıldığı ve işlendiği görülmüştür.
Örgütün taban kazanmaya yönelik faaliyetlerinde etnik temelde propaganda yaparak “Kürtçülük” ideolojisini kullanma eğiliminde olduğu görülmüşse de terör örgütünün asıl amacının ”tüm Türkiye Cumhuriyeti topraklarını kapsayacak bir şekilde şer-i esaslara dayalı bir İslam devleti kurma” olduğunun altı çizilmelidir.[6]
Hizbullah Terör Örgütü’nün Yapısı
Liderlik
Hizbullah dini temelli bir örgüt olduğundan dolayı Siyasi ve Dini Liderlik olmak üzere iki başlı liderlik sistemini prensip edinmiştir. Bu doğrultuda siyasi lider örgütün siyasi, askeri tüm kararlarını alan bir numaralı elebaşı iken, dini lider örgütün gerçekleştirmek istediği eylemlerin İslami boyutunu ele alır ve fetva verir. Her ne kadar örgüt, iki başlı bir yapıya sahip görünse de siyasi ve dini liderlik örgütün kurucusu olan Hüseyin Velioğlu’nda birleşmiştir. Dolayısıyla Velioğlu örgütün her alanda kilit ismi olmuş, mutlak gücü haline gelmiştir. Son kısımda değineceğimiz 2000 yılında yapılan Malazgirt Operasyonu’yla Velioğlu yakalanmış ve tüm gücü elinde toplayan tek adam olduğu için örgüt dağılma noktasına gelmiştir.
Şura
Şura; Hizbullah Terör Örgütü (HTÖ)’nün üst düzey karar organıdır. Bir nevi yönetim ya da yasama kurulu da denilebilir. Şura’da örgütün üst düzey önceliğe sahip konuları ele alınmakta ve karar verilmektedir. Örgütün lider kadrosundan oluşan Şura’nın kaç kişiden oluştuğuna dair ise net bir sayı yoktur. Şura’ya bağlı illere ve bölgelere göre alt komisyonlar vardır. Ses getirecek eylemler, askeri ve siyasi faaliyetlerin planlanması ve teşkilatın işleyişine dair kararların alınması Şura’nın görevleri arasındadır.[7]
Askeri Kanat
Hizbullah terör örgütünün belirlediği hedeflere yönelik silahlı eylemleri gerçekleştiren birimidir. Örgüt içerisinde askerî kanat sorumluluğu görevini yürüten örgüt mensubu aynı zamanda Şûra’nın daimi üyesidir. Bunun yanı sıra, her ilde o ilde bulunan örgütün hedef listesindeki şahıslara yönelik eylemleri düzenleyen, il Şûra’sına bağlı hareket askerî kanat il sorumluları bulunmaktadır. Örgütün genelinde il sorumlularına bağlı olarak hareket eden eylem gruplarından, askerî kanat sorumlusuna kadar uzanan hiyerarşik bir yapı mevcuttur. Örgüt içerisinde en önemli prensiplerden biri olan gizlilik prensibinin en sıkı uygulaması askeri kanat içerisinde görülmektedir. Silahlı faaliyetlerde tecrübeli olan, Hizbullah terör örgütü içerisinde uygulanan gizlilik prensibi gereği aynı eylem grubu içerisinde faaliyet gösterenler sadece birbirlerini tanımakta, diğer gruplarda faaliyet gösteren örgüt mensuplarını tanınmamaktadır.[8]
Örgüt içerisindeki gizliliği muhafaza etmek amacıyla; örgüt mensupları arasında sistematik bir yapı geliştirmiştir. Bu çerçevede örneğin; aynı eylem grubunda görevli örgüt mensuplarının kullandıkları kod isimlerin aynı harf ile başladığı tespit edilmiştir. Askerî kanat içerisinde görev alan örgüt mensupları, birim sorumluları ve eylem timleri olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.
Siyasi Kanat
Hizbullah terör örgütünün taban kazanmasına ve örgütün tebliğ içerikli faaliyetlerini yürütmekle görevli olan birimdir. Örgüt içerisinde bir diğer ana kol olan siyasî kanattan sorumlu olan örgüt mensubu, askeri kanat sorumlusu gibi örgüt Şûra’sının daimi üyesidir. Siyasî kanat sorumluları, ayrıca örgütün propaganda, halkla ilişkiler faaliyetlerini yönetmek ve örgütsel faaliyetler organize etmekle görevlidirler.
Siyasi kanatta bulunan örgüt mensuplarının örgütün askeri kanadından ve askeri kanat faaliyetlerinden haberleri yoktur. Bu sebeple çoğu siyasi kanat mensubu içinde bulundukları örgütün bir cemaat veya dini akım olduğu zannı ile hareket ederler. Siyasi kanatta görev yapan örgüt mensupları taban kazanma ve propaganda faaliyetlerine yoğunlaşırlar. Okul, üniversite, cami, mahalle ve köy birimleri gibi alt komisyonları vardır.[9]
Hizbullah’ın Terör Eylemleri
Hizbullah terör örgütünün en çok ses getiren terör eylemleri şunlardır; Neve Şalom Sinagogu’na Bombalı Saldırı (1992) , Süryani papazlar Lahdo Barınç ve Melki Tok’un Kaçırılması (1994) , Konca Kuriş’in öldürülmesi (1998) , Nurcu Lider İzzettin Yıldırım’ın öldürülmesi (1999) ve Diyarbakır İl Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan’ın öldürülmesi (2001).
Hizbullah terör örgütüne yönelik olarak 17 Ocak 2000 tarihinde İstanbul ili Beykoz ilçesinde bulunan bir villaya yapılan baskın neticesi gerçekleştirilen operasyon; güvenlik güçlerince örgütün deyim yerindeyse başının kopartıldığı önemli bir operasyon olmuştur. İstanbul ilinde Kasım 1999’dan itibaren 13 kişinin, değişik tarihlerde ortadan kaybolduklarına dair bilgilerin öğrenilmesi üzerine bu kişilerin bulunması amacıyla güvenlik güçleri tarafından yoğun çalışmalara başlanmıştır.
Bu çalışmalar netice olarak güvenlik güçlerini Hizbullah terör örgütü lideri Hüseyin Velioğlu’nun ve örgütün arşivinin de bulunduğu Beykoz’daki villaya götürmüştür. Tespit edilen adrese 17 Ocak 2000 tarihinde gerçekleştirilen operasyonda örgütün lideri Hüseyin Velioğlu öldürülmüş, örgütün ikinci adamı Edip Gümüş ve üst düzey sorumlularından Cemal Tutar isimli örgüt mensupları ise sağ olarak ve örgütün arşivi ile birlikte ele geçirilmişlerdir.[10] Bu operasyonla örgüt dağılma noktasına gelmiş olsa da yurtdışına açılarak yeniden toparlanma sürecine girmiş ve günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.
[irp posts=”29171″ name=”Hicaz Hizbullahı’nın Tarihi ve Günümüzdeki Durumu”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1]12.04.1991 tarih ve 3713 Kanun no‟lu Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesi (TMK),.
[2] Emin Demirel, Hizbullah, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2003.
[3] Serkan Çağlar, “Hizbullah Terör Örgütü” Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 47.
[4] Faik Bulut ve Mehmet Faraç, Kod Adı: Hizbullah, İstanbul, Ozan Yayıncılık, 1999.
[5] Ali Korani, İslami Mücadelede Hizbullahi Yol, İstanbul, Bengisu Yayınları, 1992.
İngiltere özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra dönemin küresel gücü olarak ortaya çıkmış ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” deyimini hak etmek için dünyanın dört bir tarafında imparatorluk bayrağını askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel gücünü kullanarak dalgalandırmayı başarmıştır. Dünya genelini göz önüne aldığımızda ise sahip olduğu jeopolitik ve jeo stratejik konumu sebebiyle küresel güç olma mücadelesi veren her büyük devlet gibi İngiltere’nin de, bu gücünü de yoğun olarak üç kıtanın kesiştiği, dünyanın en önemli su geçiş yollarına ve enerji kaynaklarına sahip olan “Ortadoğu” bölgesinde kullandığını görmekteyiz. Tarih boyunca çeşitli uygarlıkların ve devletlerin sahne aldığı, birçok etnik, dini ve mezhebi grubun bir arada var olmaya çalıştığı ama bir birliğin, birlikteliğin sağlanamadığı, çatışmaların hiç tükenmediği ve dolayısıyla da sınırların hiçbir dönemde kesinlik kazanamadığı bölgenin adıdır Orta Doğu.
Haritaya bakıldığında, bu coğrafyada yer alan her bir devletin sınırı masa başı çalışmalarla adeta cetvelle çizilmiş gibi görünüyor olsa da, aslında sömürgeci güçler ki; -bunların başında da Birleşik Krallık gelmektedir- o çizgileri çizebilmek için, Orta Doğu coğrafyasının insanını zaman zaman yanına, zaman zaman da karşısına alarak kanlı mücadeleler yürütmüştür. Orta Doğu coğrafyası, özellikle sanayi devrimin rüzgarıyla finans ve ticaret alanlarında atağa kalkan Birleşik Krallık için eşsiz nimetlerle doluydu ve İngiltere bu coğrafyadaki siyasi ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmek için sahip olduğu yumuşak gücünü ve gerektiğinde de sert gücünü kullanmaktan çekinmemiştir. Bu makalede 1750’li yıllarda başlayan Sanayi Devrimi’nden itibaren İngiltere’nin küresel bir güç olarak ortaya çıkışı ve bu bağlamda sömürgecilik faaliyetleri kapsamında Orta Doğu’ya yönelimi, iş başında olan zamanın hükümetlerinin devlet politikası olarak ele aldıkları siyasi hedefler, bu hedeflere ulaşmak için ortaya koydukları mücadeleler ve o yıllardan günümüze dek bu politikaların Orta Doğu üzerindeki etkileri ele alınmıştır.
Orta Doğu Kavramının Ortaya Çıkması ve Yaygınlaşması
Orta Doğu kavramını ilk defa Amerikan deniz tarihçisi ve stratejisti Alfred Thayer Mahan 1902’de National Review’de yayınlanan The Persian Gulf and International Relations başlıklı yazısında, Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır.[1]
Alfred Thayer Mahan
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’deki Coğrafi Adlar Daimi Komisyonu (Permenant Commission on Geographical Names), İstanbul Boğazı’ndan Hindistan’ın doğu kıyılarına kadar uzanan bölgeyi “Ortadoğu” olarak isimlendirmiştir.[2]
Ortadoğu Sorununun Ortaya Çıkışı
Orta Doğu olarak adlandırılan bölge, stratejik konumu ve yer altı zenginlikleri dolayısıyla tarih boyunca büyük devletlerin ilgisini çekmiş; dolayısıyla da bölge zenginliklerine tek başına sahip olmak isteyen güçlerin çıkar mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele 1815 yılında düzenlenen Viyana Kongresi esnasında Çar Alexandre tarafından Şark Meselesi olarak adlandırılmış ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar da bu isimle anılmaya devam edilmiştir. Bu bölgeye sahip olmak isteyen emperyalist güçlerin başında İngiltere yer almaktadır.[3]
İngiltere’nin Dış Siyaset Hedefleri ve Politikası
19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren 1. Dünya Savaşına kadar küresel bir İmparatorluk olan İngiltere, bu gücünü korumak için kendisine büyük maliyet getirecek Avrupa içi savaşlardan kaçındı. İngiltere, küresel güç olma özelliğini imparatorluğu üzerinde inşa ettiği dört temel faktöre borçluydu:
Sanayi Devriminin öncüsü olarak teknolojinin imkânlarını ekonomik gelişme için kullanma yeteneğine sahip olmak.
Dünyanın her tarafındaki denizlerde üstünlük sağlayabilecek kapasitede büyük bir deniz gücüne sahip olmak.
Stratejik ticari amaçlarla Ortadoğu (Aden, Mısır, Kıbrıs) ve Uzakdoğu (Hindistan, Singapur) işgal edilen bölgelerin yanında gözü doymaz İngiliz göçmenlerinin aracılığı ile imparatorluk topraklarına katılan Avustralya ve Kanada gibi bölgelerin İngiliz ekonomik ve siyasi sistemine entegre edilmesi ve son olarak
Büyük miktarda ham madde ve yiyecek maddesini kendine çeken ve büyük miktarlarda demir, tekstil ürünleri ve mamul malları dışarı veren dev bir “körük” gibi çalışan ekonomisi ve bu ekonominin verdiği ticaret hacmi ve mali alanlardaki örgütlenme yeteneği.[4]
İngiltere adası, her ne kadar genişse de barındırdığı nüfusa yetecek kadar “mahsul” üretemediğinden halkın yiyecek ihtiyacını karşılamak, diğer taraftan sanayi için gerekli olan ham maddeyi ucuza temin etmek, öte yandan sanayi ürünlerinin fazlasını yüksek karla satıp faydalanmak için dış pazara ihtiyacı vardı. Kısacası İngiltere’yi yaşatan sömürge ve dış pazardı. Büyüyen nüfusun ortaya çıkarabileceği problemleri ortadan kaldırmak için yeni topraklar bulmak gerekiyordu.[5]
İngiltere’nin Ortadoğu Politikasının Amaçları
18. yüzyılda başlayan Asya çalışmalarıyla bölge mercek altına alınmış kültürü, dili ve dini antropoloji bilimiyle incelenmiştir. Araplar ve İslam’ın örgütlü bir biçimde incelenmesi, öğretilmesi ve varılan sonuçları bir kuşaktan diğerine iletebilecek kurumların oluşturulması ise daha sonra başladı. 1910’da Avam Kamarası’nda Arthur James Balfour’un konuşmasındaki şu sözleri Batı’nın Doğu algısını göstermektedir:“Doğulu ulusların tarihine bir bakın, kendi kendini yönetim konusunda hiçbir ize rastlamazsınız. Bizim işimiz yönetmekse, minnettarlık görsek de görmesek de, onlara sağladığımız nimetler hakkında bir fikirleri olsa da olmasa da yönetmek görevimiz.”[6]
Arthur James Balfour
İngiltere 1750’lerden itibaren başlayan Sanayi Devriminin ardından Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini geliştirmeye başladı. İngiltere’nin bu çabasının sebebi; Amerika’daki kolonilerinin çoğunu kaybetmiş olması ve Osmanlı Devleti’nin coğrafyasından kaynaklanan stratejik durumun ve ekonomik potansiyelin kendine yetecek kadar olmasıydı.[7]
Ayrıca 1763 yılından sonra, İngiliz Hint Kumpanyasının çok sayıda küçük sultanlıklar ve mihracelikler halinde bulunan Hindistan topraklarının bazı bölgelerini savaş ile bazı bölgelerini ise doğrudan kendi yönetimi altına alması üzerine, İngiliz hükümeti 18. Yüzyılın sonlarına doğru İngiliz tacını temsil eden bir Genel Vali yollamıştır.[8]
Bu noktadan hareketle, İngilizlerin Ortadoğu’yla olan bağlantıları Hindistan’ı işgal etmelerinin doğal bir sonucuydu. Hint sömürgelerine yönelecek muhtemel saldırılara set çekebilmek amacıyla Büyük Britanya hükümeti Hindistan’a açılan tüm ulaşım yollarını denetimi altında tutmayı en önemli dış politika ilkelerinden biri olarak benimsemişti. Osmanlı ülkesi coğrafi açıdan, Avrupa için Asya’ya açılan bir köprü durumunda olduğundan dolayı, Londra, Rus saldırıları karşısında Türkleri korumak ve kollamak zorunluluğunu taşımaktaydı.[9]
Ayrıca Orta Doğu, İngiltere’nin Uzak Doğu’daki sömürgeleriyle bağlantısını sağlayan en kısa yolların geçtiği yerdi. Dolayısıyla 19. yüzyılda İngiliz Dış Politikası tamamen Afrika ile Orta ve Uzak Doğu’daki gelişmelere endekslenmiş ve İngiliz dış siyasetinin esasını; “Sömürgeleriyle bu sömürgelere giden yolların güvenliğinin sağlanması” oluşturmuştu.
Bu sebepler nedeniyle İngiltere, 1791 yılından 1878’e kadar Rusya’nın, Avrupa’nın en büyük devleti olmasını engellemek amacıyla Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikası izlemiştir. Osmanlı Devleti’nin 1878’den sonra iyice zayıflamasıyla İngiltere bu politikasını değiştirmiş ve kendi eliyle Osmanlı Devleti’ni yıkıp onun toprakları üzerinde kendisine yakın ve İngiltere’nin çıkarlarını gözetebilecek küçük devletler kurulmasının sağlanması politikasını başlatmıştır.[10]
İngiltere’nin Ortadoğu’da İzlediği İşgal ve İlhak Politikası
İngiltere, Berlin Anlaşması’nın yapıldığı 1878 tarihine kadar Orta Doğu’daki çıkarlarını koruyabilmek için, bölgenin, rakibi olan Fransa, Rusya ve Almanya gibi büyük devletlerin eline geçmesindense, eski ihtişamını yitirmiş Osmanlı Devleti’nin topraklarında kalmasını tercih etmiştir.[11]
1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması ile Mısır’ın olağanüstü bir önem kazanması ve stratejik yolların ağırlığının Doğu Akdeniz’e inmesi[12] ve 1878’de Osmanlı Devleti ile Ruslar arasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nı değiştirmek amacıyla aynı yıl düzenlenen Berlin Kongresi sonucunda İngilizler, artık Osmanlı Devleti’nin yaşamasının mümkün olmadığı kanaatine varmışlardır. Bu minvalde Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması politikasını terk ederek 1878’de Kıbrıs’ı işgal ettiler.[13]
Devam eden süreçte İngilizler, dış politikalarında Arap kartını da oynamaya başlamışlardı. Bir taraftan Arap gazetelerinde Arap hilafeti propagandaları yaparlarken, diğer taraftan Arap halkını Osmanlı vesayetinde kurtulmaya çağırıyorlardı. İngiliz gazetesi Standard, 6 milyon Müslüman tebaası olan İngiltere’nin, Müslümanların kutsal kentlerine de sahip olması gerektiğini yazıyordu.[14]
İngiltere’de 1880 yılında Gladstone hükümetinin iktidara gelmesiyle bu politika değişikliği daha belirgin hale gelmiş olup; bunun en önemli kanıtı da İngiltere’nin 1882 yılında Mısır’ı işgal etmesidir. Mısır’ın on yıllar boyunca ekonomisine çekidüzen verilmesine imkân sağlayan, ülkenin siyasal liderliğinin oluşmasında büyük etkisi olan ve 20. yüzyılın ilk yarısında Mısır ve İngiliz politikalarını etkileyen anti-emperyalist milliyetçi hareketin odak noktasıdır. İngiltere’nin işgaline uğrayan Mısır yeni Arap edebiyatının da merkezi hâline geldi ve Arap edebiyatı Osmanlı dünyasının Arapça konuşan diğer bölgelerine Kahire’den yayıldı. Böylece Arap edebiyatının seçkinleri arasında dile dayalı bir millî uyanış yaşandı.[15]
1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti ile İngiltere’nin karşı saflarda yer alması üzerine, her ne kadar İngiliz işgali altında olsa da o güne dek resmi olarak Osmanlı Devleti toprağı sayılan Mısır’da İngiltere manda ilan ederek bu resmiyete de son vermiştir.[16]Daha sonra Doğu Anadolu’daki Ermenileri destekleyerek orada bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasına öncülük etti. I. Dünya Savaşı yaklaştıkça Arapları da kışkırtarak kendi himayesinde bağımsız bir Arap Krallığı kurulması için çalıştı.[17]
1882–1914 yılları arasında İngiltere, Orta Doğuya hâkim olabilmek için yer yer Ermeni, Kürt, Arap ayrılıkçı hareketlerine ve Yezidi başkaldırılarına destek vermiş, onlara her türlü imkânı sağlamıştır. Ayrıca milliyetçilik duygularını körükleyerek Osmanlı hâkimiyetini ortadan kaldırmak için sistemli bir şekilde çalışmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak bölgede pek çok misyoner, diplomat, uzman ve din adamı faaliyet göstererek, bölgede meydana gelen değişmelerin İngiliz hükümetinin izlediği politikaya uygun hale getirme amacını gütmüşlerdir.[18]
İkinci Balkan Savaşının sürmekte olduğu günlerde Osmanlı Devleti Katar’ın ve Bahreyn’in bağımsızlığını tanımış ve Kuveyt üzerindeki haklarından vazgeçmiştir. Böylece Osmanlı Devleti resmen Basra Körfezi ve çevresindeki İngiliz varlığını tanımıştır. İngiltere, Orta Doğu’da ilk petrol imtiyazlarına sahip ülkedir. 1908 yılında Anglo-Persian Company’nin kurulmasıyla birlikte bölgede ilk petrol çıkarma faaliyetlerine başlayan ve deniz kuvvetlerinin de desteğiyle bölgeyi askeri ve stratejik olarak domine eden ilk güç olmuştur.[19]
Bu vesileyle Ortadoğu bölgesinden Avrupa’ya petrol ihracatı için ilk girişimde bulunan ülke de İngiltere olmuştur. Anglo-Persian Company ile de günümüzün önemli enerji şirketlerinden bir tanesi olan British Petrolium’un (BP) temelleri atılmıştır. Anglo-Pers Petrol Şirketinin kurulmasındaki ve İngiliz Hükümeti tarafından desteklenmesindeki temel neden İngiliz Donanmasının gemilerinde enerji kaynağı olarak kömürden petrole geçilmiş olmasıdır.[20]
Bu sürecin bir devamı olarak 1912 yılında da Londra’da Hollanda-İngiliz ortaklığı Royal Dutch-Shell grubuna ait olan Turkish Petroleum Company adlı bir şirket kurulmuştur.[21] Bu şirketin %50 oranında hissedarı olan şirket de salt İngiltere’nin ekonomik ve politik çıkarlarına yönelik olarak kurulmuş olan Turkish National Bank’a aittir.[22]
Bu şirket Osmanlı idaresinden Musul eyaletinde ve diğer bölgelerde petrol imtiyazı elde etmiş ve böylelikle İngilizler ve Almanlar Musul Petrol sahasına girebilme hakkı elde etmişlerdir. 1914 yılında Winston Churchill bu şirkete İngiliz Hükümetini de ortak ederek imtiyazın kontrolünü İngiltere’ye geçirmiştir. 1914 yılında ise Turkish Petroleum ile Anglo Persian ortak olmuş ve böylece hem İran, hem de Irak petrol imtiyazları İngiltere’nin kontrolüne geçmiştir.[23]
İngiltere’nin Ortadoğu’da İzlediği Din ve Kültür Politikası
Osmanlı ile imzaladığı kapitülasyon anlaşmasıyla geniş ticari ve iktisadi haklar kazanan İngiltere, Osmanlı Devleti üzerindeki ilk sanat politikasını uyguladı; yani, ticari sıfatla geldiği topraklara, siyasi sıfatla yerleşti.[24]
İngiltere özellikle “din ve mezhep” unsurlarını kullanarak Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarında bir karışıklık yaratarak güç elde etme politikası gütmüştür. Bu politikaya örnek olarak; 1815 yılında Mısır’a gönderilen İngiliz Kilisesi Misyoner Cemiyeti’ne bağlı bir papazın Osmanlı topraklarına ayak basan ilk Protestan misyoner olması gösterilebilir.[25]
İngilizlerin Ortadoğu’da Osmanlı Devleti’ni din unsurunu kullanarak siyaseten güç elde etmeye çalıştığı bir diğer millet ise Yahudilerdir. İngiliz Hükümeti Yahudileri Filistin’e göç ettirerek, bu önemli stratejik bölgede söz sahibi olmak istemiştir. Böylece, Filistin ve Kudüs’teki Türk otoritesine çok zarar verilebileceği öngörülmüştür.[26]
Ayrıca İngiltere, Osmanlı üzerindeki 2. politika sanatı ile Kudüs’te Protestan kilisesi açtırıp cemaatin ağabeyliğini üstlenerek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine de karışmayı hedeflemiştir.[27]
XX. Yüzyıl Başlarında İngiltere’nin Orta Doğu Politikasının Esasları
Özellikle, İngiltere’nin 1908 yılında Reval’de yapılan görüşmelerde Rusya ile Osmanlı Devletini yıkmak ve topraklarını paylaşmak konusunda anlaşması da bunun bir ispatıydı. 20. yüzyıl başlarında Orta Doğu ve Osmanlı Devleti ile ilgili İngiliz politikasının esasları şu şekilde belirlenmişti:
Osmanlı Devleti’ni parçalamak.
Padişah – Halifenin kuvvet ve nüfuzunu, dini etkilerini gidermek suretiyle, İslam Birliği düşüncesini değerden düşürmek.
Arap memleketlerine hâkim olarak, Mısır ve Hindistan’ın güvenliğini sağlamak.
Hilafeti, İngiltere’nin himayesinde kurulacak Arap birliğinin eline geçirmek.
Doğu Akdeniz’de kuvvet bulundurmak.
Irak petrollerine sahip olmak.
İstanbul ve Boğazların kontrolünü ele geçirmek.[28]
İngilizlerin Ortadoğu’ya tam anlamıyla girişi 1. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’nin savaşa dâhil olmasıyla gerçekleşti. İngiliz gücünün temeli ticarete dayandığından bu savaş sayesinde ticaret yollarının ve stratejik noktaların ele geçirilerek güvence altına alınması İngiltere için hayati öneme sahipti.[29]
İki Dünya Savaşı arası İngiltere-Ortadoğu İlişkileri
Tarih boyunca siyasi ve ekonomik açıdan stratejik önemi hiç azalmayan bölgelerden biri bugün Orta Doğu olarak isimlendirilen coğrafya olmuştur.[30]1780’den itibaren İngiltere, Rusya’nın doğu Avrupa ve Ortadoğu’ya yönelik yayılmacı politikasına karşı bölgeye ilgisini artırmıştır.[31]
Hindistan yolunun güvenliği sebebiyle Osmanlı üzerinde sadece Rusya’nın hâkimiyet kurmasına karşı olmakla kalmayarak aynı emeli besleyen hangi devlet olursa olsun, onunla da mücadeleye girişecek olan İngiltere, 1798’de Fransa’nın Mısır’ı işgali üzerine Ortadoğu’da İngiliz-Fransız mücadelesini de başlatmıştır.[32]
İran hariç Ortadoğu topraklarının tamamı 1. Dünya Savaşına kadar, Osmanlı Devleti’nin fiili ve hukuki yönden egemenliği altındaydı. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin zayıflama başlamasıyla bu bölge, başta İngiltere, Fransa, Rusya sonra da Almanya ve İtalya olmak üzere büyük devletlerin siyasi, ekonomik, kültürel egemenlikler kurmak için çalıştıkları kritik bir alan haline gelmeye başladı.[33]
İngiltere 1. Dünya Savaşı’na girerken bölgede nüfuz tesis etmek için öncelikle gizli antlaşmalarla sömürge ve yarı sömürge sistemini kurmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Sykes-Picot Antlaşması, uluslararası ilişkilerin realist dünyasının “böl ve yönet” metodunun tarihteki en güzel örneklerinden biri olarak gösterilebilir.[34]
Sykes-Picot Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa öncülüğünde hazırlanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu bölmeyi amaçlayan gizli bir antlaşmadır. İngiliz Hükümeti, Sykes-Picot Anlaşması ile Fransa’ya Suriye’yi, Rusya’ya Doğu Anadolu’yu teklif ederek Filistin ve Irak’ın hakimiyetini sağlama aldı. Bununla birlikte İngiltere ‘Büyük Arap Krallığı’ vaadini belirttiği ve MC-Mahon- Şeyh Hüseyin Yazışmaları olarak bilinen antlaşma ile de desteğini kazandığı Şerif Hüseyin önderliğindeki Arapları, Sykes-Picot Antlaşması ile aldatmış, onlara verdiği sözü boşa çıkarmıştır. Büyük Arap Krallığı vaadinin çatıştığı bir diğer örnek ise, 1917 Arthur Balfour’un Filistin’de bir Yahudi devletinin -İsrail- kurulmasının uygun olacağını Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothshild’e bildirdiği mektubudur.
Osmanlı Devleti’nin 1918’de yenilmesi üzerine İngiltere, Mondros Mütarekesi’nin kendine sağladığı avantajları değerlendirerek Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yönelik politikalarını hayata geçirmeye çalışmıştır. İngiliz Hükümeti’nin amacı Osmanlı topraklarını Suriye, Filistin, Ermenistan, Anadolu/Türkiye ve Irak adıyla beş büyük bölgeye bölerek Türkiye’nin siyasi, askeri ve ekonomik varlığını kontrol altına almaktı[35]
Başka bir açıdan, Birinci Dünya savaşında İngilizler Akdeniz’den İran’a ve Körfez’e kadar 19. Yüzyılda uygulamaya başladıkları ulus devlet modelini Ortadoğu’da yeni oluşturulmak istenen yapılar üzerinde devreye sokmaya çalıştıysa da bölgenin kültürü, yapısı, geleneği, dini Batı’nın bu dayatmasına uygun değildi. Bu dayatmacı politikalar sonucunda Arap dünyasında parçalanma hızlandı, Araplar kendi aralarında da bölündü. Çizilen suni sınırlarla irili ufaklı 16 devlet kuruldu.[36] İkinci Dünya Savaşına kadar İngiliz etkisinin sürdüğü devletlerin politikalarında nasıl dönüşümler olduğu özellikle Mısır, Irak ve Filistin Manda Devleti incelenerek açıklanabilir.
1.Mısır
İngiltere, Osmanlı Devleti’nin 1914’te Almanya’nın safında I. Dünya Savaşı’na girmesinden hemen sonra Osmanlı’nın Mısır üzerindeki egemenlik haklarını tek taraflı olarak iptal ettiğini beyan ederek Mısır’ı himayesi altına aldığını ilan etmiştir. Savaş sırasında Mısır’ın askeri bir üs haline gelmesi Mısırlıların gururuna dokunmuş, ayrıca savaşta çekilen ekonomik sıkıntılar halkta genel bir hoşnutsuzluk ve umutsuzluk yaratmıştı.
Said Zağlul (Sağdaki)
Böyle bir ortamda Wilson’un savaşın sonlarına doğru ilan ettiği 14 ilkesi bağımsızlığa giden yolda bir umut olarak algılanmıştır. Bu umudun da katkısıyla Mısır milliyetçileri tarafından “Vefd” adında bir delegasyon kurulmuştur. 1918’in Kasım ayında Vefd, Paris Barış Konferansı’na katılarak, konferansta Mısır’ın bağımsızlığını savunmak istediyse de, bu istek İngiltere Hükümeti tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Vefd, Mısır milliyetçiliğinin en dikkat çekici ismi olan Said Zağlul önderliğinde bütün ülkede ayaklanma ve gösterilere başvurmuştur. İngiltere bütün çabalarına rağmen bu hareketi engelleyemeyince, 1922’de yayınladığı tek taraflı bir bildirge ile Mısır’ın bağımsızlığını ilan etmek zorunda kalmıştır. Bununla beraber, İngiltere Mısır’ın ve Süveyş Kanalı’nın savunmasını üzerine aldığı gibi, kapitülasyonlardan kaynaklanan haklarını da muhafaza etmiştir.[37]
2.Irak
Mezopotamya; Kızıldeniz, Akdeniz ve Basra Körfezi üçgeninde gerek kara gerekse de deniz ulaşımı noktasında merkezi bir role sahip olması nedeniyle stratejik açıdan İngiltere için vazgeçilmez bir öneme sahipti. Bu nedenle İngiltere’nin Ortadoğu siyasetinin özelinde Mezopotamya (Irak) vardı.[38]
Irak’ta bulunan üç ana topluluk, Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasındaki rekabet ve çatışma ortadayken teritoryal temelde Iraklı bir kültürel ve siyasi kimlik oluşturma sürecinin zorluğu ortadadır. Ancak teritoryal bir Irak milleti yaratmak yerine, sayısal olarak azlık olmalarına rağmen Sünni Arap merkezli bir devlet kurma niyeti siyasi olarak diğer grupların rahatsızlığına ve tepkisine yol açtı. İngilizlerin dayattığı modern bürokratik devletten dışlanan bu gruplar oluşturulan devlete de millete de katılmayarak tepkilerini gösterdiler.[39]
Osmanlı yönetimi sona erdiği zaman Irak Şiilerle, Sünniler, kırsal ve kentsel nüfus ve Arap azınlıklar arasında mücadelelere sahne olmaktaydı. Ancak bu unsurların hemen tümü İngiliz “manda” yönetimine karşı ortak bir tavır almışlardı. İngiltere’nin 1920’deki isyanı bastırması 40 milyon sterline mal oldu. Bundan sonra İngiltere “manda” yönetimini uzun süre sürdüremeyeceğini anladığından, Haşimiler’ den eski Mekke şerifi Hüseyin’in oğlu olan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’ye çok yardım etmiş bulunan Faysal’ı Kral yaparak ülkeye 1922 yılından özerlik verdi.
Irak on yıl sonra, 1932’de bağımsız bir krallık oldu. Ancak kabileler arası düşmanlıklar, azınlık ve özellikle Kürt sorunu ile toprak reformu gibi siyasal ve ekonomik sorunlar ülke içi gerginlikler yaratarak etkin bir hükümetin kurulmasını önledi.
Kral Faysal
1927’de yörede petrolün bulunması, ülkenin 1934’ten sonra dünyanın petrol üreticisi ülkeleri arasına girmesi ve stratejik konumu yüzünden Irak, Batılı devletler için önemli bir ülke haline gelmiş ve İngiltere 1930 yılında, yani bağımsızlıktan önce bir ittifak ile Irak’ı kendisine bağlamıştı.
Bu ittifaka göre Irak hükümeti dış politikasının yürütülmesinde İngiltere’ye danışacak, savaş durumunda iki devlet birbirlerine bütün güçleriyle yardım edecek ve İngiltere Irak’ta üsler bulunduracaktı. Ancak 1930’ların sonlarına doğru biraz da Filistin’deki İngiliz tutumu yüzünden ülkede İngiliz aleyhtarlığı güçlenmeye başlayacaktı.[40]
3. Filistin
Filistin, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı devletinin toprakları içindeyken, savaştan sonra İngiltere’nin “manda” yönetimi altına geçti. Bölge, Ürdün akarsuyu tarafından ikiye bölünür: Akarsuyun batısı Filistin doğusu ise Ürdün’dür. Ve bütünüyle bir Arap devletidir. Filistin mandası hükümlerine göre, İngiltere bölgede bir Yahudi yurdunun kurulmasını sağlayacak, fakat aynı zamanda Filistin halklarının hepsinin medeni ve dini haklarını koruyacak siyasal yönetimsel ve ekonomik koşulları gerçekleştirecektir. Hükmün temelindeki büyük çelişki, bugünkü Ortadoğu bunalımlarının çıkış noktasını oluşturmaktadır.
1919 yılında yalnız Ürdün’ün değil bütün Filistin’in nüfusu Arap’tır. Dünya Ekonomik Bunalımı ve Almanya’da Hitler’in Yahudi karşıtı politikası sonucu 1934 yılında Filistin’deki Yahudilerin sayısı 900.000’i buldu. Ancak yine de Yahudilerin Araplara oranı 1/3’tü . Ne var ki eğitilmemiş ve sermayeden yoksun Arap üreticisi eğitilmiş ve sermayesi ile gelen Yahudi ile rekabet edecek durumda değildi. Zamanla kendi ülkesinde ikinci sınıf yurttaş haline geldi. Bu durun ise Araplarla Yahudiler arasında geçimsizlikler ve hatta çatışmalar yarattı.[41]
Görüldüğü gibi 19. yüzyılda, Rusya’nın Orta Asya’da yayılmasını engellemek ve Britanya’nın etki alanını genişletmek için ortaya atılan ve merkezine Müslümanların örgütlenmesini (Pan-İslamizmi) koyan “Büyük Oyun” politikası, 1915’te Çanakkale’de sona erdi.Etnik, aşiret temelli ve dini bağlılıkları kışkırtma konusunda uzman olan İngiltere belirli oluşumları da resmi olarak desteklemeye 1885’de başlamıştı. Bu ilişki, Fars-Afgan kökenli Müslüman bir din adamının Londra’da İngiliz istihbaratı ve dışişleriyle bağlantı kurması ve İngiltere’yi ikna etmesiyle gerçekleşmişti. İngiliz istihbaratı bölgedeki etkinliğini artırmak için, bir yandan da İslam’ı modernleştirme çabası içinde olduklarını iddia eden bir din adamları ekibini maaşa bağladı ve kullandı. Afrika ve Güneybatı Asya’yı kapsayan, tarihin en vahşi emperyalist toprak kapma savaşının bir parçası olan “Büyük Oyun” sona erince, yeni bir dünyanın kurulmasının önü açılmış oldu.[42]
Böylece Arap Ortadoğu’sunda yeni bir siyasal düzenin temelleri atılmış oldu. Bölgeyle ilgili tüm düzenlemeler, savaş içinde yapılmış olan gizli paylaşım antlaşmalarına genel hatlarıyla uyan emperyalist bir nitelik göstermekteydi. Savaş sonu düzenini kuranlar başarısız da olsalar Avrupa’da serf-determination ilkesine bir dereceye kadar uymuşlardı. Arap Ortadoğu’sunda bu ilkeye kesinlikle saygı gösterilmedi. Bu ilkeye uyan tek hareket olanTürkiye’nin bağımsızlığı da zaten itilaf devletlerine karşı verilen bir savaş sonucu elde edildi. Arap Ortadoğu’sundaki düzenlemeler her ne kadar Arapların isteklerine gerçekleştirmemişse de nihai kurtuluş ve bağımsızlıkları için önemli bir dönüm noktasıdır. Yeni sisteme karşı etkin ve şiddetli muhalefet, batılı devletlerin ilerde hesaplaşmak zorunda kalacakları güçlü milliyetçi güçleri harekete geçirecektir.[43]
Sömürge ve yarı-sömürgelerde ulusçu devinim hızla yayılması iki savaş arası dönemde İngiltere politikasında belirleyici etken oldu. Mısır 1918 yılında bağımsızlığını almasıyla, 1922 ve 1936 anlaşmalarıyla, amacı yönünde yeni ulusal haklar elde etti. Bununla birlikte incelenen devletlere de bakılınca iki dünya savaşı arası dönemde İngiliz etkisinin bölgede kendini göstermesi günümüze kadar uzanan etnik ve dini kökenli sorunların devamında da en hassas dönem olarak değerlendirilebilir.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası İngiltere’nin Ortadoğu Politikası
Savaş Sonrası Genel Durum
Dünya tarihinin en büyük felaketlerinden birisi kabul edilen İkinci Dünya Savaşı, 5 Mayıs 1945’de Adolf Hitler’in halefi Amiral Dönitz’in, Almanya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğuna ilişkin belgeyi imzalamasıyla, savaşın başladığı yer olan Avrupa kıtasında sona erdi. Savaşın tüm cephelerde bitmesi ise, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra, Japonya’nın 14 Ağustos 1945’de Almanya’nın kabul ettiğininkine benzer şartlarda teslim olmasıyla gerçekleşti.
Savaş Avrupa kıtasında her açıdan büyük yıkıma yol açmıştı. Her şeyden önce beş buçuk yıl süren savaşta ölen 40 milyondan fazla insanın yarısından çoğu Avrupa’da hayatlarını kaybetmişlerdi. can kaybı açısından ilk sırada Sovyetler Birliği gelmekteydi. Sovyetlerin kaybı 20 milyon asker ve sivildi. Buna, 4.3 milyon Polonyalı, 4.2 milyon Alman, 1.7 milyon Yugoslav, 600 bin Fransız 410 bin İtalyan, 390 bin İngiliz ve sayılan tam olarak bilinmemekle birlikte 6 milyon olarak tahmin edilen Yahudi, Çingene, Macar ve diğer halkların can kayıpları eklendiğinde ortaya korkunç bir manzara çıkmaktaydı.44
Savaş, uzun yılların ürünü olan altyapıyı ortadan kaldırmıştı. Özellikle kıta Avrupa’sında, köprüler, yollar ve su kanallarının büyük bölümü tahrip edilmişti. Zirai alanlar patlamamış mermiler veya mayınlarla doluydu. Fabrikaların çoğu yok edilmiş, sağlam kalanlar ise kalifiye işgücü yokluğundan çalışamaz durumdaydı. Savaş insanları yerlerinden göç ettirmişti. Ülkeler mültecilerle dolup taşmaktaydı.45
İngiliz ve Fransız hükümetlerinin aksi yöndeki tüm çabalarına rağmen, ekonomik ve siyasi anlamda, “Avrupa Çağı”nın geçtiğine hiç şüphe yoktu. Avrupa ekonomileri gerçek bir çöküş ile karşı karşıyaydılar. Savaş sırasında, Avrupa ülkelerinin toplam Gayri Safi Milli Hasılası (G.S.M.H.) ortalama %25 oranında düşmüştü. Avrupa’nın toplam dünya imalat verimi içindeki payı 19. yüzyılın başından beri tüm zamanlarda elde edilen payın altındaydı. Savaştan önce Batı Avrupa ürettiğinden, 2 milyar dolar fazla mal ve hizmet tüketmekteydi. Doğu Avrupa’nın savaş sonrasında, onları Alman işgalinden’ “kurtaran” Sovyetler Birliği’nin etkisine girmesiyle, bu bölgeden sağlanan gıda maddelerinin miktarında önemli ölçüde bir düşüş yaşandı. Batı Avrupa mal ve hizmet satarak karşılığında Doğu Avrupa ülkelerinden gıda maddeleri alma imkânını yitirdi.46
Savaş boyunca İngiltere, büyük ölçüde ABD Kongresi’nin 2 Mart 1941 ‘de kabul ettiği Ödünç Verme ve Kiralama Yasası çerçevesinde bu ülkeye verilen yaklaşık 31 milyar dolarlık yardımla ayakta durabildi. Her ne kadar yardımın adı bir “ödünç verme” den bahsediyorsa da İngiltere borcunu hiçbir zaman tamamen ödemedi.47
Sovyetler Birliği’nin yakın gelecekte muhtemel en kuvvetli düşman olarak algılanmasından dolayı, Ortadoğu coğrafyası, sunmuş olduğu eşsiz saldırı ve savunma imkânları ile İngiltere’nin savunma politikaları için gözden çıkarılamayacak bir konuma sahipti. Bu doğrultuda 8 Aralık 1945 günü yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında Ortadoğu’nun İngiltere için önemi aşağıdaki şekilde ifade edilmişti:
İngiltere ve İngiliz İmparatorluğu için hayati öneme sahip bir bölgedir. Burası İngiltere’yi Hindistan, Avustralya ve Uzak Doğu’ya karadan, havadan ve denizden bağlayan iletişim sistemlerinin düğüm olduğu yerdir; burası aynı zamanda İmparatorluğun ana petrol kaynağıdır. Burası Süveyş Kanalı ve onun terminal limanlarını; İskenderiye’de bulunan İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki ana deniz üssünü; Irak ve güney İran’daki petrol yataklarını, Abadan’daki liman ve tesisleri, Kuzey Irak’tan Hayfa’ya uzanan petrol boru hattını ve Abadan’daki liman ve tesisleri; ve Akdeniz’den Filistin, Ürdün ve Irak üzerinden Basra Körfezi’ne uzanan bütün iletişim hatlarını içermektedir.48
Rapor aynı zamanda İngiltere’nin bölgede karşılaşmakta olduğu zorluklardan da bahsetmekteydi. Raporda en önemli sorun olarak bölgede yükselmekte olan Arap milliyetçiliği ve bunun gerekli politikaların uygulanmasındaki etkilerine dikkat çekilmekteydi. Bu durum rapora aşağıdaki şekilde yansımıştır:
Araplar, her an değişebilmekteler ve İngiltere’nin Arapların menfaatlerine zararlı olarak görülebilecek herhangi bir hareketi, onların bize karşı olan duygularını bir gecede değiştirebilir. Maalesef Filistin’in geleceği Araplar nazarında oldukça önemli ve kuruluşunun Arap devletlerinin karşı oldukları Ortadoğu politikalarının uygulanmasına karşı koyma yönündeki isteklerini büyük ölçüde artırdığı Arap Ligi için önemli bir gösterge konusu olarak değerlendirilmekte. Bizi, güvene ihanet etme suçlaması ile karşı karşıya bırakabilecek böyle bir siyasetin uygulamaya konulması ciddi şekilde pozisyonumuzun altını oyacaktır ve sadece Arap ülkelerinde geniş çaplı karışıklıkların çıkmasına değil aynı zamanda İmparatorluk menfaatlerimizin büyük ölçüde bağlı olduğu işbirliklerini çekmelerine de sebep olabilir.49
Diğer taraftan İngiltere Başbakanının Ortadoğu ile ilgili başka düşünceleri vardı. Hazine Bakanı Hugh Dalton, 1946 Şubat’ının ortalarında Hazine Bakanlığında gerçekleştirilen bir Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakanın Ortadoğu hakkında ilginç fikirler ileri sürdüğünü nakletmektedir. Dalton bu fikirleri günlüğüne aşağıdaki gibi not etmiştir:
Attlee, Ruslarla karşı karşıya gelme riski olan bölgelerden ciddi bir şekilde alakanın kesilmesi istikametinde Genel Kurmay Başkanlığı ve Savunma Komitesi’ne büyük oranda kendi fikirlerini empoze etmek için çalışıyor. Tüm Ortadoğu, Mısır ve Yunanistan’dan çekilerek Afrika boyunca Lagos ve Kenya’ya uzanan bir savunma hattı oluşturmamız ve kuvvetlerimizin önemli bir çoğunluğunu ikincisinde yoğunlaştırmamız gerektiğini düşünüyor. Hindistan’ın gelecekte ne tavır takınacağı belli olmadığından İngiliz Milletler Topluluğu’nun savunmasının büyük kısmını birçok sanayi kuruluşu ile birlikte Avustralya’ya kaydırmalıymışız. Ruslar ile aramıza Arapları ve geniş çöl arazilerini yerleştirmeliymişiz. Bu, benim ilgimi çeken oldukça taze ve ilginç bir yaklaşım tarzı.50
Fakat Genel Kurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı bu fikirlere şiddetle karşı çıktı. İngiltere’nin barış zamanında dünyanın herhangi bir bölgesinden çekilmesi hâlinde oranınSovyetler Birliği tarafından doldurulacağına inanılıyordu. Hava Kuvvetleri Komutanı Lord Tedder, İngiliz Milletler Topluluğu’nun savunması için İngiltere’nin savaş zamanı Ortadoğu’dan savaşa müdahil olabilmesinin hayati öneme sahip olduğunun altını çizdi. İngiltere’nin barış zamanında da burada bir ayağının olmasının zorunlu olduğunu, çünkü bu olmadan savaş zamanı gerektiğinde burada güçlü bir askerî varlık göstermelerinin mümkün olmadığını belirtmekteydi. Gelecekte Hindistan’ı bu şekilde bir askerî konuşlandırma için kullanmanın mümkün olmayacağını, bu yüzden İngiltere’nin Ortadoğu’da diğer üsleri de elinde tutmasının çok daha önemli olduğunu vurguladı.51
Ortadoğu’da İngiliz – Amerikan Uzlaşması
Savaştan sonra Amerikalılar, Batı’nın çıkarları için İngiltere’nin Ortadoğu’daki pozisyonunun önemini kabul etmeye başlamışlardı. Amerikalılar İngiliz askerlerinin Yunanistan’dan çekilmesinden kaynaklanabilecek sorunlardan endişeleniyordu. Bu yüzden 16 Ekim-17 Kasım 1947 tarihleri arasında Washington’da Amerikalılar ve İngilizler arasında gayri resmî politik ve stratejik müzakereler yapıldı. Bevin, ortak bir İngiliz-Amerikan Ortadoğu politikası istemiyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı, Ortadoğu’yu hâlâ İngiltere’nin stratejik ve ekonomik nüfuz bölgesi olarak görüyordu. Neticede resmî bir anlaşma imzalamasalar da Truman ve Bevin, bürokratların tavsiyelerini onayladılar. Böylece İngiltere ve ABD, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun güvenliklerinin ABD ve İngiltere’nin güvenlikleri ve dünya barışı için hayati öneme haiz olduğu konusunda hemfikir olduklarını birbirlerine göstermiş oldular. Aynı zamanda bu öneminden dolayı İngiltere’nin bölgeye açılan deniz yolları olan Cebelitarık Boğazı, Kızıl Deniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki güçlü stratejik, siyasi ve ekonomik konumunu devam ettirmesinin gerekli olduğu teyit edildi. Bunun ancak İngiliz ve Amerikan Hükûmetlerinin bölgede ortak politikalar takip etmeleri ile uygulanabileceğini de onaylamış oldular. Her iki hükûmetin de kabul ettikleri bir prensip olarak birbirlerinin bölgedeki konumlarını güçlendirmeye karşılıklı anlayış, saygı ve iş birliği içerisinde çaba sarf etmeleri gerektiğini kabul ettiler. Herhangi birisinin diğeri rağmına bölgede nüfuzunu artırmaya çalışmaması konusunda da anlaşmaya vardılar.52
Tabii burada ilginç olan nokta Büyük Britanya İmparatorluğu’nun gücü ABD’ye gönüllü ve bilinçli olarak devretmesidir. Bundan önce hiçbir devlet açıkça bu tarz bir girişimde bulunmamıştı.53 Bu da İngiliz dış politikasını yönetenlerin ne kadar pragmatist ve ileri görüşlü olduklarını ortaya koyuyor.
İngiltere’nin kendi üstlendiği görevlerini tam olarak ABD’ye devrettiği tarih 21 Şubat 1947’dir. Bu tarihte İngiliz Hükümeti’nin verdiği görevle ABD’li Bakan George Marshall’a ulaşan İngiliz Büyükelçiliği, İngiltere’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki güvenliği sağlama görevini ekonomik ve askeri sorunlar nedeniyle daha fazla sürdüremeyeceğini ve bu bölgedeki ülkeleri Sovyetler Birliği’ne karşı korumak ve onların gelişimini sağlamak için ABD’nin devreye girmesi gerektiğini belirten bir belgeyi Marshall’a sundu.54
George Marshall
Beklenmedik bir şekilde ABD, bu isteğe olumlu yaklaştı ve artık savunmacı bir dış politika izlemeyeceğini belirtti. Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere, özellikle Hiroşima ve Nagazaki olaylarından sonra ABD’nin tekrar kendi kıtasına dönmesi için elinden geleni yapmıştı ancak artık roller değişmişti. İngiltere’nin ve Avrupa’nın komünizm tehdidine karşı ABD’ye ihtiyacı vardı. ABD, İngilizlerin Batı Avrupa’yı ve Yakındoğu’yu koruma görevini kendisine devretmesinden sonra hemen harekete geçti ve Truman Doktrini ile Yunanistan ve Türkiye’ye askeri ve mali yardım yapmaya başladı. Ayrıca, Marshall Planı’nı ortaya koyarak Batı Avrupa Ülkeleri’ne ekonomik anlamda destek vereceğini açıkladı. Hem İngilizler, hem de Avrupalılar bu durumdan çok memnun olmuştu çünkü Sovyet Tehdidine karşı yalnız olmadıklarını anladılar.
Ancak, bu durumdan özellikle İngilizler memnun oldu, demek ki Amerikalılar kendilerinin önerdiği ittifakı kabul etmişlerdi. Bu İngilizlerin, hem Avrupa hem de Sovyetler ile ilişkilerinde Amerikan desteğini ‘arkalarına aldıklarını’ yada diğer bir deyişle başat güç olma konusunda devir teslimin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyordu. Sonuç olarak Sovyet tehdidine set çekilmiş ve sıra Ortadoğu’ya gelmiş olacaktı.
Bu bölgede İngilizlerin etkisiyle bir Arap Birliği kurulmuştu ama ABD’nin Ortadoğu’ya girmesi epey zaman alacaktı. Çünkü ilk plan Amerikalıların, Ortadoğu’ya doğrudan girmeyecek sadece ekonomik ve siyasi antlaşmalarla ve desteklerle bölgedeki bazı ülkeleri kendi ittifak şemsiyesinin çekecekti. Ancak bir realite hala geçerliliğini koruyordu. Bölgede İngiliz Nüfuzu hala etkiliydi ve İngilizler gerekli düzenlemeleri yapmaya çalışıyorlardı. İlk etap olarak Avrupa’daki Yahudi Sorunu ’nu çözmek amaçlandı ve 1948 tarihinde İngiliz Mandası altındaki Filistin’de bir İsrail Devleti kuruldu. Aslında, İngilizler Arap halkını kaybetmemek ve kendi kontrolü altındaki topraklarda bir kriz yaşamamak için çok uğraşmışlardı ancak Balfour Deklarasyonu’nu yayınlamış oldukları için İsrail’in kurulmasını bir ideal ve zorunluluk olarak gördüler. Amerikan Kamuoyu, Almanların Yahudilere yaptığı soykırımı engelleyemedikleri için kendilerini suçlu hissediyorlar ve en azından onlar için bir şey yapmak istiyorlardı. Amerikan Yönetimi de buna karşı çıkmadığı gibi destek de vererek, bölgede kurulacak bir İsrail’i kendi dış politika öncelikleri açısından da çok önemli görüyorlardı. ABD, o tarihlerde henüz Ortadoğu’ya fiili olarak girmiş değildi ve İsrail sayesinde bunu gerçekleştirebilirdi. ABD’nin yoğun baskısı, büyük müttefiklerini kaybetmekten çekinen İngilizleri, İsrail’in kurulmasını kabul etmeye mecbur bırakmıştı. İngiliz devlet adamları, imparatorluğu ABD üzerinden devam ettirme planlarının sekteye uğramasını kabul edemezlerdi. Bu nedenle, ABD’nin bazı isteklerine göz yummak zorunda kaldılar.
İsrail Krizi’nden sonra İngiltere ve ABD’yi yakından ilgilendiren bir sorun daha ortaya çıktı. Sorunun merkezi yine Ortadoğu’ydu ve Kenar Kuşak Teorisi’nin meşruiyetini sağlayan önemli bölgelerden biri olan Süveyş Bölgesi idi. 1956’da Mısır’ın Sovyet destekli devlet başkanı Cemal Abdülnasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklayınca bir kriz ortaya çıktı. Süveyş Kanalı, İngilizlerin kontrolündeydi ve bölgede İngiliz askerleri konuşlandırılmıştı. Süveyş Kanalı, Avrupa’ya petrol akışını sağlamakta oldukça önemli bir yere sahipti ve İngilizler bu kanalın ellerinden çıkmasını ve Sovyet desteği almakta olan bir liderin eline geçmesini asla kabullenemezlerdi. Bu nedenle İngiltere, öncelikle Fransa’ya başvurarak Abdülnasır’a karşı harekete geçmeyi önerdi. Fransa, Mısır’a karşı düşmanlık beslemekteydi çünkü Mısır, Cezayir’deki isyancılara yardım ediyor ve ayrıca kanaldaki Fransız haklarını hiçe sayıyordu. Daha sonra bu iki ülke Filistinli Arapların saldırılarından Mısır’ı suçlayan İsrail’i de yanlarına alıp Mısır’a saldırdılar.55
Abdülnasır
Ancak, bu saldırı sonrası ilginç bir olay yaşandı ve Eisenhower başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri, her 3 devletten de Süveyş Kanalı’nı terk etmelerini istedi. Çünkü ABD o sıralarda Ortadoğu üzerinde kontrolü sağlamaya çalışıyordu ve Ortadoğu’yu kontrol etmek için de Araplar’a ihtiyacı vardı. İngilizleri desteklerlerse Arapların gözünden düşeceklerdi. Çünkü Cemal Abdülnasır Arapların gözünde bir efsane haline gelen bir liderdi. Bunun üzerine ABD, İngilizlerden ve ortaklarından Süveyş Kanalı’nı terk etmelerini istedi. ABD’ye rağmen bu operasyonu yürütemeyeceğini gören ve gerçeklerle yüzleşen İngiltere ve müttefikleri kanaldan çekildi. Bu olay, Anthony Eden’ın iktidardan inmesinden önceki son gelişmeydi. Eden’ın yerine geçen Harold Macmillan, ABD’nin gücünü ve ne yapmak istediğini çok iyi anladığından ve onsuz hareket edemeyeceğini gördüğünden ABD’ye iyice yaklaştı ve Süveyş Anlaşmazlığını İngiliz Halkına unutturmaya çalıştı.
Bu olaydan sonra Birleşik Krallığın tamamıyla dağıldığını, gücünü yitirdiğini ve özellikle Afrika’daki sömürgelerini ve etki alanlarını kaybettiğini söyleyebiliriz. İngiltere, bu süreçten sonra sonra Soğuk Savaş boyunca ABD’nin ittifak şemsiyesi altında yer almış ve Sovyetler’e karşı mücadele vermiştir. Ancak, Amerikan Yönetimi’nin hiçbir zaman İngiliz tarzı bir imparatorluk kurmadığını ve İngiliz Hindistan’ı tarzı kolonyal yönetimler kurmadığını belirtmek lazım.56ABD, daha çok dolaylı yollardan, özellikle de ekonomik hegemonya ve siyasi baskı ile istediklerini yaptırmış ve gücünü etkinleştirmiştir. İngiltere ile aralarındaki en önemli farklılıklardan biri de budur. Burada da Amerikalılar ’ın İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgeleri nedeniyle yaşadığı ekonomik ve siyasal problemlerden gerekli çıkarımlarda bulunarak bir dış politika oluşturmuştur.
İngiltere’nin Son Yüzyıldaki Ortadoğu Politikası
Sonuç Yerine
İngiltere özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaptığı sanayi devrimleri ile birlikte başat güç haline gelmiş, Dünya siyasetini yönlendirmiş, petrol kaynakları ve yer altı zenginlikleri sebebi ile makalede konu olan Ortadoğu coğrafyasına girmeye başlamıştır. Bu bölge o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu himayesi altındaydı. İngiltere bölgedeki yerel halkı milliyetçilik akımları ve Türk etkisinin kırılması konusunda etkilemiş öncelikle Osmanlı’dan kopararak küçük devletler oluşturmuştur ancak tüm bu faaliyetleri yürütürken ekonomik ve siyasi olarak çok yıpranmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise İngiltere bu gücünü iyice yitirmiş, Dünya’daki ve Ortadoğu coğrafyasındaki bu başat güç olma rolünü ABD’ye devretmiştir. Dünya tarihinde bir benzeri daha olmayan bu politikayla yani ‘Süper Güç’ olma rolünü kendi isteği, politikaları gereği ve öngörüleriyle devretmişlerdir. Normal şartlar altında bir devlet başat güç durumundayken ve rolünü sonuna kadar sürdürme politikasında olur eğer başarabilirse bu gücünü devam ettirir başaramaz ise tarih sayfalarında yerini alırdı. Tarihte böyle nice devlete rastlamak mümkündür. Buradaki fark da İngiliz devlet aklının ne denli gerçekçi ve öngörülü olduğu görmemiz mümkündür. Böylelikle devletlerinin iki dünya savaşı sırasında özellikle ekonomik olarak yıpranmasından dolayı kendilerini izole ederek hem yeniden kalkınmaları hem de devamlılıklarını sürdürmeleri mümkün olmuştur.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kaynakça
Akın, M. Eren. “İngiltere’nin Politika Sanatı,”İngilizlerin Politika Sanatı,” http://akademikperspektif.com/2013 /11/05/ ingilizlerin-politika-sanati/
Çakmak, Mehmet Ali. İki Dünya Savaşı Arasında Ortadoğu, sf. 1346
Çimen, Ali. Kısa Ortadoğu Tarihi, sf.132
Değerli, Esra Sarıkoyuncu. İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
Demiray Muhittin ve İşcan, İsmail Hakkı. Uluslar arası Sistemde Güvenlik Kavramının Değişimi Ekonomik ve
Dursun, Davut ve Arı, Tayyar. “Orta Doğu Neresi? Orta Doğu’nun Demografik, Ekonomik ve Siyasi Yapısı,” Orta Doğu’da Siyaset, Anadolu Üniversitesi Yayını, No:3035, 2013, s.3-5
Gegeoğlu, Ayça. Modern Ortadoğu Tarihi, Academia, İstanbul,2015, s.1
Jeopolitik Arka Planı, Dumplupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Ağustos/2008
Dursun, Davut ve Arı, Tayyar. “Orta Doğu Neresi? Orta Doğu’nun Demografik, Ekonomik ve Siyasi Yapısı,” Orta Doğu’da Siyaset, Anadolu Üniversitesi Yayını, No:3035, 2013, s.3-5
Emeklier, Bilgehan ve Ergün, Nihal. Petrolün Uluslar arası İlişkilerdeki Yeri: Jeopolitik Teoriler ve Petropolitik, Bilge Strateji Dergisi, Güz/2010
Enver Ziya KARAL, Osmanlı Tarihi IX, Ankara 1996, s.544; Paul C. HELMREICH, Sevr Entrikaları (Çev:Şerif Erol), İstanbul 1996, s.4
Hathaway, Jane. Osmanlı Hakimiyetinde Arap Toprakları, sf. 291
Kasalak, Kadir. “Milli Mücadele de Manda ve Himaye Meselesi,” Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1993, sf.105
Kocabaş, Süleyman. Türkiye ve İngiltere, Vatan yayınları, İstanbul, 1985 ,syf 19
Kocabaş, a.g.e., s.20
Lenczowski, George. “The Middle East In World Affairs,” Cornell University Press, 1962, pp.56
Ortadoğu’da Diriliş: Arap Milliyetçiliği,TASAM,2006
Öke, Mim Kemal. “Şark Meselesi” ve 2. Abülhamid’in Garp Politikaları (1876-1909), Osmanlı Araştırmaları 3
Öke, Mim Kemal. Musul-Kürdistan Sorunu 1918-1926, Bilge Karınca Yay., İstanbul 2002, sf. 31
Sağlam, Zeliha. “İngiltere’nin Ortadoğu Politikası,” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, sf.3-4
Sevim, Cenk. Küresel Enerji Jeopolitiği ve Enerji Güvenliği, Journal of Yaşar University, 2012 26(7)
Şahin, İsmail ve Şahin, Cemile ve Şükür, İsmail. The Journal of Academic Social Science Studies, Number: 38, p. 241-258-460
Şahin, İsmail ve Şahin, Cemile ve Yüce, Samet. The Journal of Academic Social Science Studies, Number: 105, p. 327
Şenel, Şennur. Akademik Bakış, 19. Yüzyılda İngiltere’nin Basra Bölgesindeki Faaliyetleri, Cilt 9, Sayı 18, sf. 187
Temel,Mehmet. Ulusal Çıkar Politikası Açısından İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Milli Mücadeleye Bakışı, Balıkesir Üniversitesi E-Dergi, Cilt 1, Sayı 1
Ural, Selçuk. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi ,Sayı 39, sf. 460
Ülman, A. Haluk. 1. Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Savaş, sf.64
Yergin, Daniel. Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, sf. 181
[1]Davut Dursun ve Tayyar Arı, “Orta Doğu Neresi? Orta Doğu’nun Demografik, Ekonomik ve Siyasi Yapısı,” Orta Doğu’da Siyaset, Anadolu Üniversitesi Yayını, No:3035, 2013, s.3
[2]Davut Dursun ve Tayyar Arı, “Orta Doğu Neresi? Orta Doğu’nun Demografik, Ekonomik ve Siyasi Yapısı,” Orta Doğu’da Siyaset, Anadolu Üniversitesi Yayını, No:3035, 2013, s.5
[3] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[4] Muhittin Demiray ve İsmail Hakkı İşcan, Uluslar arası Sistemde Güvenlik Kavramının Değişimi Ekonomik ve Jeopolitik Arka Planı, Dumplupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Ağustos/2008
[5] M. Eren Akın, “İngiltere’nin Politika Sanatı,”İngilizlerin Politika Sanatı,”http://akademikperspektif.com/2013/
11/05/ingilizlerin-politika-sanati/
[6] Zeliha Sağlam, “İngiltere’nin Ortadoğu Politikası,” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
[7]M. Eren Akın, “İngiltere’nin Politika Sanatı,”İngilizlerin Politika Sanatı,”http://akademikperspektif.com/2013/ 11/05/ingilizlerin-politika-sanati/
[8] A. Haluk Ülman, 1. Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Savaş, sf.64
[9] Mim Kemal Öke, “Şark Meselesi” ve 2. Abülhamid’in Garp Politikaları (1876-1909), Osmanlı Araştırmaları 3
[10] Mehmet Temel, Ulusal Çıkar Politikası Açısından İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Milli Mücadeleye Bakışı, Balıkesir Üniversitesi E-Dergi, Cilt 1, Sayı 1
[11] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[12] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
12 Zeliha Sağlam, “İngiltere’nin Ortadoğu Politikası,” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
[15] Zeliha Sağlam, “İngiltere’nin Ortadoğu Politikası,” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
[16] Jane Hathaway, Osmanlı Hakimiyetinde Arap Toprakları, sf.291
[17] Mehmet Temel, Ulusal Çıkar Politikası Açısından İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Milli Mücadeleye Bakışı, E-Dergi, Cilt 1, Sayı 1
[18] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[19] Bilgehan Emeklier ve Nihal Ergün, Petrolün Uluslar arası İlişkilerdeki Yeri: Jeopolitik Teoriler ve Petropolitik, Bilge Strateji Dergisi, Güz/2010
[20] Cenk Sevim, Küresel Enerji Jeopolitiği ve Enerji Güvenliği, Journal of Yaşar University, 2012 26(7)
[21] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[22] Daniel Yergin, Petrol, Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, sf. 181
[23] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
10 M. Eren Akın, “İngiltere’nin Politika Sanatı,”İngilizlerin Politika Sanatı,” http://akademikperspektif.com/2013/
11/05/ingilizlerin-politika-sanati/
[25] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[26] Esra Sarıkoyuncu Değerli, İngiltere’nin Doğu (Şark) Politikası, Akademik Bakış, Nisan/2008
[27] M. Eren Akın, “İngiltere’nin Politika Sanatı,”İngilizlerin Politika Sanatı,” http://akademikperspektif.com/2013/
11/05/ingilizlerin-politika-sanati/
[28]Kadir Kasalak, “Milli Mücadele de Manda ve Himaye Meselesi,” Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1993, sf.105
[29]Zeliha Sağlam, “İngiltere’nin Ortadoğu Politikası,” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi
[30] Şennur Şenel, Akademik Bakış, 19. Yüzyılda İngiltere’nin Basra Bölgesindeki Faaliyetleri, Cilt 9, Sayı 18, syf 187
[31] Süleyman Kocabaş, Türkiye ve İngiltere, Vatan yayınları, İstanbul, 1985 ,syf 19
[44] Charles L. Mee, The Marshall Plan: The Launching or the. Pax Americana, New York, Simon and Schuster, 1984, s. 17.
[45] Ora1 Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, Ankara, Imge, 1994, s. 176
[46] Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Düşüşleri, (çev.: Birtane Karanakçı) İstanbul, İş Bankası Yayınları, 1989, s. 432.
[47] Aynı yasa çerçevesinde A.B.D., Sovyetler Birliği’ne 11 milyar, Fransa’ya 3 milyar ve Çin’e 1.5 milyar dolarlık yardım yapmıştır. Başlangıçta borç olarak verilen bu paralar daha sonra hibeye dönüştürülmüştür.
[48] The National Archives of the United Kingdom, (Bundan sonra TNA) Cabinet Papers,(Bundan sonra CAB) 129/2, CP (45) 156, 8 December 1945 Great Britain’s position in the Middle East.
[49] TNA, CAB 129/2, CP (45) 156.
[50] Hugh Dalton, High Tide and After, Memoirs 1945-60, London: Frederick Muller, 1962, s. 105
[51] TNA, CAB 128/11, CM6 (47) 3, 15 January 1947
[52] TNA, FO 371/61114, AN/45/3997/4017/Greece, 16 October-7 November 1947
[53] Saltaire, L. W. , “The Collapse of British Foreign Policy” , (Çevrimiçi), http://www.chathamhouse.org.uk (20.1.2009).
[54] Ibid. , s.2.
[55] Reynolds, P. , “Suez: End of Empire” , (Çevrimiçi), http:// http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/5199392.stm (21.1.2009).
[56] Louis, W.R. , “American Anti-Colonialism and the Dissolution of the British Empire” , International Affairs, vol. 61, n.3, Summer 1985, s. 417.
Çin ve Tayvan arasındaki kriz tarih boyunca bilhassa siyaset bilimcilerin tartışma konusu olmuştur. Bu kriz, bölgesel bir ihtilaf gibi duran fakat sınırları Avrupa ve Amerika’ya kadar uzanan bir sahayı teşkil etmektedir. Çin’in Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımamasının aksine Tayvan idaresinin kendisini müdafaa etme ihtiyacı, coğrafi olarak bu iki ülkeyle ortak paydası bulunmayan Avrupa Birliği’nin dış politikasını şekillendirecek kadar etkilidir.
Çin ve Tayvan
Tayvan meselesi dünya kamuoyunda ABD-Çin beynelmilel rekabetinin unsurlarından biri olarak gösterildiği için Avrupa Birliği’nin bu meseleye bakış açısı genellikle göz ardı edilmektedir. Nitekim, bu yazıda Avrupa Birliği’nin Tayvan meselesine siyasi ve ekonomik bakışını irdelemek ve Birliğin uyguladığı politikaların yeterliliği üzerine bir kanaate varmak amaçlanmaktadır.
Son dönemlerde Çin ve Tayvan arasındaki tansiyonun arttığı herkesçe bilinen bir durumdur. Geçtiğimiz sene Çin hükümetinin Tayvan semalarına tarihte görülmemiş bir şekilde savaş uçaklarını sevk ederek bölgedeki baskıya iyiden iyiye artırdığını belirtmek gerekir. Bu durumun arka planında Çin ve Tayvan’ın yeniden birleşmesi iddiası bulunmaktadır. Çin devlet Başkanı Xi Jinping tarafından Tayvan’a geçmişte olduğu gibi yeniden Çin’e iltihak etmesi yönündeki yapılan çağrılar kayda değerdir.Çin Tayvan’ı geçmişten bugüne ayrılıkçı ve asi bir eyalet olarak tanımlamaktadır. Buna karşın, Tayvan kendisini bağımsız bir demokratik devlet olarak tanımlamaktadır.
Tayvan Çin’in batısında yer alan ve takriben 160 km’lik uzaklıkta konumlanan bir adadır. Çin’in güneydoğu kıyılarında bulunan bu adanın kuzeyinde Güney Kore, güneyinde Filipinler bulunur. Tarihsel ve bölgesel olarak Tayvan’ın kendilerine ait bir ada olduğunu öne süren Çin’in bu yaklaşımı, bölgeye yakın Guam ve Hawaii askeri üslerine tehdit oluşturduğu gerekçesiyle ABD tarafından sert bir tutumla karşı karşıyadır.
Siyasi ve askeri olduğu kadar ekonomik olarak da dünya için önemli bir ülke olan Tayvan, Avrupa Birliği’nin dış politikasında da mühim bir yer tutmaktadır. Telefonlardan, dizüstü bilgisayarlara kadar birçok elektronik araç Tayvan’da üretilen bilgisayar çipleri sayesinde tam teşekküllü imal edilmektedir (BBC, 2021).
100 milyar dolar değerindeki bilgisayar çipi üretim şirketi TSMC dünya piyasasında endüstriyel anlamda önemli bir yere sahiptir. Çin’in bu bölgeyi ele geçirmesi, dünya endüstriyel gücünü artırmada önemli bir rol oynayacağı için birçok ülke bu gerilimi endişeyle takip etmektedir. Avrupa Birliği’nin ticari gücünü sınırlayacağı gerekçesiyle birçok Batılı baskı ve çıkar grubu Birlik ülkelerine Çin’e karşı bir politika oluşturmaları yönünde telkinde bulunmaktadır.
Avrupa Birliği’nin Tayvan Politikası
Avrupa Birliği, hem siyasi hem de ekonomik olarak Tayvan ile ilişkilerin güçlenerek sürdürülmesi yönünde bir kanaate varmış görünmektedir. Bu husus vurgulanırken Avrupa Parlamentosu (AP) Tayvan politikasını üç ana maddede kategorize etmektedir. Bu maddeler ve gerektirdiği politika tavsiyeleri teorik olarak şu şekilde özetlenebilir (MEP, 2021):
Tayvan Avrupa Birliği’nin demokratik partnerliğinde anahtar statüdedir
Avrupa Parlamentosu, Tayvan’ın Çin tarafından istila tehlikesine karşı Birliğin Tayvan ile daha yakın ilişkiler kurması yönünde güçlü tavsiyeler vermektedir. Buna göre, parlamento, bölgedeki jeopolitik aktörler arasında barışçıl bir Tayvan’ın daim olması gerektiğini ve bu bölgesel barışın sürdürülebilmesi için AB’nin aktif bir rol oynaması gerektiğini ifade etmektedir.
Tayvan’ın ekonomik olarak Çin’in karşısında güçlü kalabilmesi için Avrupa Birliği’yle müşterek İkili Yatırım Anlaşması yapılması gerekliliği vurgulanmaktadır. Bu anlaşmayla birlikte çok taraflılık, Dünya Ticaret Örgütü, 5G teknolojisi ve halk sağlığı gibi kriterler üzerinde temel işbirliği konuları da dahil olmak üzere, AB-Tayvan ilişkilerinin ticari ve ekonomik olarak gelişiminin desteklenmesi önemli görülmektedir.
AB, Çin-Tayvan Krizinde Tayvan demokrasisini korumak için daha fazlasını yapmalıdır
Çin’in Tayvan’a yönelik askeri baskıları Avrupa Birliği’ni endişelendirmektedir. Bu durumla alakalı yayımlanan raporda, Çin’in Tayvan’a karşı devam eden askeri saldırılar, tatbikatlar, hava sahası ihlalleri ve dezenformasyonlar hususunda derin endişeler dile getirilmiştir. Bu duruma karşılık, parlamento üyeleri, Tayvan’ı önemli bir AB müttefiki olarak desteklemek açısından daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aksi takdirde, Çin lehine dönecek bir güç dengesi Avrupa Birliği’nin geleceğini ve Asya odaklı güvenliğini tehlikeye atacaktır. Son olarak, Tayvan’daki “Avrupa Ekonomi ve Ticaret Ofisi”nin adının “Avrupa Birliği Tayvan Ofisi” olarak değiştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Avrupa Parlamentosu’nun yanı sıra, Avrupa Komisyonu’nun Eylül 2021’de yayımladığı “Avrupa’da İşbirliği İçin AB Stratejisi” başlıklı raporuna kısaca değinmek gerekir. Buna göre, Tayvan Avrupa Birliği için Hint-Pasifik ilişkileri bakımından mihenk taşı konumundadır. AP’nin politika tavsiyelerine benzer olarak Tayvan ile ticari ve siyasi ilişkilerin derinleştirilmesini öngören bu rapor, Tayvan üzerinde artan Çin baskısının Avrupa’nın müstakbel güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturduğunu ilan etmektedir (Sang, 2021: 2).
Yukarıda yazıya dökülen politika tavsiyeleri Avrupa Birliği üzerinde etkili olarak son zamanlarda pratiğe de geçmiş görünmektedir. Somut olarak ülkeler bazında örnek vermek gerekirse, Ekim 2021’de Slovakya Ekonomi Bakanlığı öncülüğünde AB’yi temsilen 43 kişilik bir ekip Tayvan’ı ziyaret ederek ikili ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla önemli bir adım atmıştır. Bu ziyaretlerden önce Baltık ülkelerinin Tayvan’ı destekleyici taahhüdü ve Hollanda’nın da yine destekleyici bir önergeye imza atması dikkat çekicidir.
Öte yandan, ekonomik olarak Çin’le ilişkileri üst düzeyde olan Almanya ve İrlanda’nın da bu girişimleri desteklemesi ve inisiyatif alması AB ülkelerinin kararlılığını göstermektedir (Sang, 2021: 1). İrlanda senatosu, Çin’in Tayvan’a karşı tutumunu kınayan bir kararı onaylarken, Almanya ise Tayvan bölgesindeki “statüko” değişikliğinin şiddete dayalı olma ihtimalini sert bir şekilde eleştirmiştir.
Çin, Tayvan ve AB Arasında Ekonomi Sarmalı
Otomobil sektörü ve tüketici pazarı açısından Almanya ve İrlanda ülkeleriyle önemli ilişkileri olan Çin’e karşı benimsenen bu davranış (Sang, 2021: 2), bu iki ülke için vazgeçilmez bir ticari ortak statüsünde bulunan Çin’in marka değerinin gittikçe düştüğünü gözler önüne sermektedir. Avrupa Birliği’nin diğer ülkelerinin de Tayvan ile benzer şekilde geliştirdiği karşılıklı ilişkiler hem Tayvan tarafınca hem de Avrupalı otoritelerce memnuniyetle karşılanmaktadır.
Tüm bunların aksine Çin’in ekonomik olarak Avrupa Birliği’nin Tayvan politikasını sürdürebilecek bir alana göz yumacağını söylemek zordur. Avrupa Birliği’nin en büyük ticaret ortağı olan Çin, Birliğin Tayvan politikasını ekonomik tehdit şeklinde algılayarak bu alanda yaptırım mekanizmasını yürürlüğe koyma inisiyatifine sahip olabilir. Bu durum, kimi çevreleri endişelendirerek bölge şartları açısından her iki tarafa da ortak kaygılarla yaklaşılması gerektiği yönünde fikirleri ortaya çıkarmaktadır.
Diğer yandan, Avrupa Birliği’nin mevcut politikalarını yetersiz gören bir kesim azımsanmayacak kadar fazladır. Özellikle, Ukrayna savaşı sonrası Tayvan üzerinde artan baskılara rağmen Avrupa Birliği tarafından güçlü bir ses çıkmaması, Ukrayna meselesinde olduğu gibi tavizkar bir politika uygulandığı yönünde eleştirilerin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
KAYNAKÇA
BBC. (2021, January 12). China and Taiwan: A really simple guide to a growing conflict. https://www.bbc.com/news/world-asia-china-59900139
MEP. (2021, October 21). EU-Taiwan relations: MEPs push for stronger partnership. https://www.europarl.europa.eu/news/en/press-room/20211014IPR14926/eu-taiwan-relations-meps-push-for-stronger-partnership
Sang, H.T. (2021, December 9). Alliance between Taiwan and EU. https://www.academia.edu/63656639/Alliance_between_Taiwan_and_EU
Öncelikle Jean Bodin’in hayatını ve yaşadığı dönemi incelemek kuramı ve düşünceleri açısından faydalı olacaktır. Bodin, Fransa’da, 1530 yılında doğmuştur. 1550’li yıllarda ise Hukuk eğitimi almış ve 1561’e kadar da hukuk fakültesinde öğretim üyeliği yapmıştır (Ekiz, 2020; 637). Bu görevinden ayrılarak Avukatlık yapmak için Paris’e gitmiş ve Paris Barosuna yazılmıştır.
İlgisini yalnızca hukukla sınırlı tutmayıp tarih, iktisat ve siyaset felsefesi alanlarında incelemeler yapmış, kırk yaşında da ilk kraliyet görevine atanmıştır. Bodin, almış olduğu birçok kamusal görevler sayesinde zaman zaman kendisini de oldukça tehlikeli durumlara düşüren diplomatik durumları doğrudan gözlemleme imkânı bulmuştur. 1576 yılı ise Bodin’in yükseldiği tarihtir. Bu tarihte Kraliyet Savcılığı’na atanan Bodin, aynı zamanda siyasete de girmiştir.
Bodin’in Dönemi
Bodin’in yaşamış olduğu dönem modern devletin ortaya çıktığı yüzyıla karşılık gelmektedir. O dönemin Fransa’sı genel olarak mezhep savaşlarının ve iç savaşların yaşandığı bir dönemdir. Özellikle Katolikler ve Protestanlar arasında gerçekleşen mezhep savaşları Fransa’yı etkisi altına almıştır. Bu dönemde dinsel bağnazlık olaylarının baş gösterdiği ve buna bağlı olarak şiddet vakalarının ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir.
Şiddet vakalarının yoğunluğu Fransa Krallığının geleceğini tehlikeye düşürmüş; Fransa’nın bu zor durumdan kurtulması ve düzenin yeniden tesis edilmesini sağlaması gerekliliğine inanan Bodin, Krallığın yani monarşinin mutlak egemenliğini savunan Devletin Altı Kitabını 1576’da yazmıştır. Bu kitap Bodin’i meşhur etmiş ve Kraliyet savcılığına atanmıştır, sonrasında da burjuvazi temsilciliğine getirilmiştir(Ekiz, 2020; 638). Bu arada İngiltere’ye gitmiş burada İngiliz siyasal kurum ve göreneklerini yakından tanımıştır. İngiltere’deki bu günlerini krallık otoritesinin gerekliliği yolundaki düşüncelerini besleyen bir dönem olarak nitelendirmiştir.
1583 yılında Alençon Dükü’nün ölmesi üzerine Laon kentine çekilen ve burada savcılık yapmaya başlayan Bodin, 1589′da şaşırtıcı bir kararla, aşırı Katoliklerin kurmuş olduğu Kutsal Birlik’e üye olmuş, 1593′te ise Kutsal Birlik’ten ayrılmıştır. Veba salgınının olduğu 1596 yılında da ölmüştür.
Egemenlik
Jean Bodin feodal düzenden merkezi monarşilere geçişi simgeler. Bodin, mutlak monarşiyi hukuksal temeller üzerine oturtmuş ve ona laik bir anlam kazandırmıştır. Egemenlik kavramının ilk olarak çağdaş anlamda tanımını yapan, onu sistemleştirerek belirli bir teori haline getiren kişidir. Egemenlik kavramı yanında, “devlet nedir ve nasıl kurulmuştur?” gibi sorular üzerinde de, ilk kez Bodin durmuştur.
Bodin’in düşüncelerini temel olarak o dönemde Fransa’nın içinde bulunduğu ortam etkilemiştir. Din savaşlarının sürdüğü bir ortamda otorite sorununa eğilmiş ve anarşinin insanlığın uğrayabileceği en büyük yıkım, düzenliliğin ise insanoğlunun en büyük ihtiyacı olduğu sonucuna varmıştır. Bodin, “Devletin Altı Kitabı” adlı eserinde, toplumsal ve siyasal düzenin yeniden kurulabilmesi için gerekli koşulları ele almıştır. Siyasal amacı, güçlü ve merkezi bir iktidarın savunulması ve yaratılmasıdır. Bodin’de devlet ve egemenlik kavramları ön plandadır.
Bodin’e göre devletin işlevi aileleri ve bunların ortak çıkarlarını doğruluk, dürüstlük kuralları çerçevesinde yürütmektir. Bodin’de doğruluk, aile ve egemen güç çok önemli kavramlardır. Temel dayanağı aile olan devleti devlet yapan toplumun birlik ve bütünlüğünü sağlayan egemen gücüdür. Devletin temelindeki insansal öge aile ise siyasal ögede egemenliktir. Devletteki egemenlik aile içindeki egemenlik ilişkilerini andırır. Babanın çocuğu ya da kocanın karısı üzerindeki egemenliği ne ise devletin egemenliği de böyledir. Kralın egemenlik hakkı ve yetkisi babanın tanrıdan aldığı egemenlik hakkına benzer. Egemenliğe baş eğme noktasında da iki kurum arasında benzerlik vardır.
Aile içinde boyun eğmeyi öğrenen çocuk ilerde yurttaş olarak da devletin yasalarına ve başkalarının haklarına karşı saygılı olmayı bilir. Babalarına karşı gelmeye alışmış çocuklar ise ilerde krala karşıda ayaklanabilir, devleti çökertebilirler. Oysa toplumun ve bireyin mutluluğu devletin dokunulmaz olmasını gerektirir.
Bodin bu yüzden Egemenliği, “yurttaşlar üzerindeki en yüksek, en mutlak ve en sürekli güç” olarak tanımlamıştır (Ağaoğulları, 2014; 407). Bu tanım bağlamında, egemenlik sınırsız ve mutlak bir iktidar olup, tekelci, bölünemez ve devredilmez bir yapıya sahip olmaktadır.
Egemenlik ve Devlet
Bodin, egemenlik kavramına hukuksal açıdan bakmakta ve egemenliği devletin var olmasının temel şartı olarak görmektedir (Arslanel ve Eryücel, 2011; 6). Egemenlik, modern devlete özel bir kavramı oluşturmaktadır. Modern devlet denildiğinde en yetkin siyasal örgütlenme biçimi olarak, hukuksal açıdan varlığını egemen olmasına borçludur. Modern devleti ise kendinden önceki siyasal yapılanmalardan farklı kılan ana etmen egemenliğidir (Beriş, 2006: 2).
Bodin’in egemenlik tanımında, kavramın yalnızca iç egemenlik boyutu ele alınmıştır. Bodin’de egemenlik kavramı, Avrupa’nın ulus-devletlere ayrılmasının ve mutlak hükümdarlıkla toplumsal sınıflar arasındaki mücadelenin ürünüdür ve bu nedenle devlet içerisindeki düzeni sağlamayı amaçlamaktadır (Erdal, 2010; 91).
Bodin, “Devletin Altı Kitabı” adlı eseriyle, kralın mutlak iktidarını güçlendirmek ve onu ülkedeki karma yönetim savunucularından kurtarmak, din kavgaları yüzünden bozulmaya yüz tutan Fransa’nın birliğini sağlamlaştırmak ve ona kalkınma yollarını göstermek, zamanın dini, siyasi kargaşalığı arasında kurtuluş yolunu gösterecek hukukun genel ilkelerini ortaya koymak ve siyasal bilimin temellerini atmak gibi amaçları hedeflemiştir (Ergül, 2016; 309). Gerçekten bu amacına ulaşan Bodin, monarşiyi savunurken egemenlik kavramını da kişi gereksinmelerine dayatmakla, kralların tanrısal hakları öğretisine ağır bir darbe indirmiştir.
Bodin ile birlikte, siyasal iktidar, hükümdarın fiziksel varlığından bağımsızlaşarak, ilk kez “sürekli” bir niteliğe ulaşmıştır. Egemenlik süreklidir; çünkü değişen yönetimlerin ötesinde hep aynı kalır. Egemenliğin sürekliliği siyasal toplumun sürekliliği düşüncesinden kaynaklanır (Koç, 2019; 338). Düşünüre göre, süreyle kısıtlı olan ya da istendiği zaman geri alınabilen bir iktidar, egemenlik değil, ancak bir yetki olabilir. Dolayısıyla bunu kullanan da, bir egemen değil, sadece yöneticidir.
Siyasal iktidarın meşrulaştırılması süreci içerisinde süreklilik unsurunu ilk kez ortaya koyan Bodin, böylece kendi açısından egemenlik ve dolayısıyla modern devlet kuramına en önemli katkıyı da yapmıştır. Böylelikle egemenlik, sadece iktidarın kullanımı (potestas) ile değil, iktidarın ilkesi ile de ilişkilendirilmiş ve böylece egemenlik ya da devlet erki kişilerden soyutlanmıştır.
Egemenliğin Niteklikleri
Bodin’in ortaya koyduğu egemenlik kavramının en önemli özelliklerinden biri de, “bölünmez” niteliğidir (Erdal,2010; 92). Ancak düşünür, egemenliğin bölünmezliği ilkesini salt krallığı savunmak için öngörmüştür. Egemenlik kelimesini Bodin, derebeylikler arasındaki savaşların yaşandığı Fransa’da, kralın merkezi otoritesini güçlendirmek amacıyla kullanmıştır. Düşünüre göre, egemenliğin uygulanacağı en doğru model monarşidir. Egemenliğin mutlak, bölünmez ve sürekli olabilmesi için, kralın kişiliğinde somutlaşmış olması gerekir.
Bodin’in egemenliğinin bir diğer özelliği “mutlak” oluşudur (Erdal,2010; 92). Egemenliğin mutlaklığından dolayı başkalarından emir alınmaz. Egemenlik öncelikli olarak kanun yapma ve kanunları kaldırma iktidarını oluşturmaktadır. Egemen güç kendisinden önce konulan veya kendisinin koyduğu kurallarla bağlı değildir. Egemen kişi, “istese de kendi elini kolunu bağlayamaz” der Bodin. Bu nedenle kral fermanlarının ve emirnamelerinin sonunda “isteğimiz bu yöndedir” sözlerine rastlanmıştır.
Egemenin mutlak oluşu durumu, egemenin yasalarla olan ilişkisi içinde görülmüştür. Egemenliğin temel noktası, genel olarak uyruklarını onayını almaksızın yasa koymakta yatmaktadır. Egemen olan kişi, uyruklarına yasa verme, yeni yasalar yapmak için gereksiz yasaları bozma ya da ortadan kaldırma hakkına sahiptir. Bundan dolayı prens, yasaların gücünden bağımsızdır. Bu durumda, ülkenin yasası, egemenin buyruğundan başka bir şey değildir ve Egemen, yasaları dilediği gibi yapmaktadır.
Bodin’e göre egemenlik tamamen sınırsız olarak da görülmemelidir. Bodin’in egemeni, Krallığın temel yasalarıyla, tanrısal ve doğal yasalarla sınırlanmaktadır. Ayrıca egemen, mülkiyet hakkına saygı göstermekle de yükümlüdür. Burada Bodin, bir yandan düzen sağlama kaygısı ile hareket ederek krallığı güçlendirmeye çalışırken; diğer taraftan eski kurumlara özgü özgürlükler ile burjuvazinin çıkarlarını kollamak amacıyla, egemen erki sınırlamaya yönelmektedir (Erdal,2010; 94).
Bu kuram merkezi otoritenin güçlendirilmesi sorununa getirilen siyasal bir çözümdür. Bodin, ortaya koyduğu egemenlik kuramı ile Fransız monarşisinin çıkarlarına hizmet etmekte, Fransa kralının mutlak bir erke sahip olması gerektiğini “teorik” bir biçimde savunmaktadır. Yani egemenliğin tek kişiye ait olacağı mutlak monarşi sistemini önemsemiştir.
KAYNAKÇA
Ağaoğulları, Mehmet Ali (2014), Bodin’den Hobbes’a Doğru. Mehmet Ali Ağaoğulları içinde, Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, ss. 401-426, İstanbul: İletişim yayıncılık.
Arsanel, M. Nazan, Ertuğrul Eryücel (2011), Modern Devlet Anlayışının Felsefi Temelleri, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, S. 2, ss. 1-20.
Beriş, Hamit Emrah (2006), Egemenliğin Dönüşümü: Tarihsel ve Siyasal Açıdan Egemenlik Kavramının Yeni Anlamı, Yayınlanmış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı.
Ekiz, Serkan (2020), Jean Bodin’in Siyaset Felsefesinde Devlet ve Egemenlik, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 2, ss. 633-691.
Erdal, Selcen (2010), Siyasal Düşünürler ve Modern Egemenlik, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 18, S. 2, ss. 83-115.
Ergül, Ergin (2016), Jean Bodin’in Devlet Teorisi Üzerindeki Osmanlı Etkisi, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt 20, S. 1, ss. 303- 346.
Koç, Yunus (2019),Yeniçağda Kavram Olarak Egemenliğin Analizi: Jean Bodin, Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau Üzerine, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi (ASEAD) CİLT 6, S. 12, ss. 333-350.
“İbn Haldun, ünlü İslam düşünürü, sosyolog, tarihçi ve coğrafyacıdır. Söz konusu bilim dallarıyla ilgili görüşlerini “Mukaddime” adlı eserinde toplamıştır. Köklü bir aileden geldiği için iyi bir eğitim almıştır. Tunus ve Fas gibi ülkelerde devlet görevlerinde bulunmuştur. Ardından Mısır’da 6 yıl kadılık yapmıştır. (Yıldız, 2010:27-28) Büyük İslam düşünürü İbn Haldun “Mukaddime” isimli ünlü eserinde, esas temaları olan “Toplum” ve “Uygarlık” için belirtmiş olduğu üç temel şartı; hayatı sürdürmek için gerekli maddelerin üretimi, toplumsal dayanışma ve dış tehditlere karşı savunma olarak özetlemektedir” (Ateş & Utkan, 2017).
Asabiyet Kuramının Tanımı
İbn Haldun, asabiyet kavramını “Mukaddime” adlı eserinde çok yönlü olarak ele almış olup asabiyetin kesin tanımı konusunda bir bilgi vermemektedir. Olayların ve şartların çeşitliliğine göre asabiyet kuramının ya da kavramının yorumlanması da çeşitlilik göstermektedir (Kayapınar, 2006). Ancak asabiyet kavramı hakkında genel bir açıklama yapacak olursak asabiyet, “aynı soydan gelme, aynı babadan olma çocukların oluşturduğu unsur, sadece nesep birliğinden veya o mânâdaki diğer bir şeyden hasıl olan bir unsur ya da kabilelerin tüm boyları ve kollarını kuşatacak ölçekte geniş olabilen, aynı zamanda daha alt siyasî ve sosyal birimlerde de görülebilen, iç içe geçen halkalar misali, farklı ölçeklerde ve farklı derecelerde tezahür edebilen bir unsurdur” gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır (Kayapınar, 2006:105).
Yani asabiyet, birçok farklı bağla birbirine bağlı olan bireylerin oluşturduğu ve karşılıklı yardımlaşmayı zaruri kılan bir yapıyı, olguyu temsil etmektedir. Bu yapı zamanla kapsamını ve içeriğini geliştirerek ve genişleterek kabile-üstü unsurları, yapıları meydana getirmektedir. Günümüzde yaşamını sürdüren neredeyse bütün devletler zamanında birbirlerine asabiyet bağıyla bağlanmış olan bireylerin oluşturduğu yapılardır da diyebiliriz.
Ayrıca İbn Haldun, asabiyet kavramı çerçevesinde kendi içinde asabiyet bağını yani bütünlüğü sağlamış toplumların zamanla yayılmacı politikalar izleyerek çevresindeki asabiyetleri kendi asabiyetleri altında birleştirmeye çalıştığından da bahsetmektedir (Yıldız, 2010). Bu atılım ya da tabiri caizse bu politika, savaş ya da asimilasyonla olmaktadır. Bu konuya ilişkin bir örnek verecek olursak, güçlü bağlarla bağlanan ve bölgesinde baskın kültür yani baskın asabiyet haline gelen x ülkesi ya da topluluğu kendisine nispeten daha zayıf olan y asabiyetini asimile etmesi gibi de düşünebiliriz.
Ancak gelişimini tam olarak tamamlayamayan ya da gelişimini tamamlamasına rağmen bu “asimile” politikasında başarılı olamayan asabiyetler, kendi bölgeleri dışına çıkamayarak mikro düzeyde sayılabilecek bir bölgeyi kontrol etmekle yetinmek mecburiyetinde kalacaktır. Nitekim günümüzde de devletler asabiyetlerini ağırlıklı olarak “kültür alışverişi” adı altında diğer asabiyetlere dayatmaktadırlar.
Asabiyetin Ortaya Çıkışı
İbn Haldun’a göre asabiyetin ortaya çıkışı konar-göçer toplumların dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma refleksine dayanmaktadır. Zira yerleşik hayata geçen ve bu düzene uyum sağlayan toplumlar savunma ve yardımlaşma amacıyla birçok unsuru meydana getirmiştir. Bu unsurlar siyasi bir otoritenin etrafında kümelenmiş, savunma duvarları (günümüzdeki devlet sınırları gibi düşünebiliriz) polis teşkilatları, ordu, yargı, meclis gibi yapılardan oluşmaktadır (Durutürk, 2018; Kayapınar, 2006:88).
Yerleşik hayata geçen toplumlarda bulunan bu yapılar, konar-göçer toplumlarda bulunamayacağı, bulunsa da fonksiyonel olarak yetersiz kalacağı için savunma anlamında tutunulabilecek yegâne dal asabiyet bağıdır. Bu bağlamda asabiyet bağının ilk olarak konar-göçer toplumlarda, savunma refleksiyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira konar-göçer toplumlarda asabiyet bağı olmasaydı toplumu oluşturan bireyler hayatta kalamazdı (Kayapınar, 2006).
Zamanla gelişen ve genişleyen asabiyet bağı, bir yerde konar-göçer toplumları yerleşik hayata geçmek mecburiyetinde bırakacaktır. Yaşanan bu değişim İbn Haldun’ göre, dönemsel değişimlerle birlikte toplumların tabiatını, temel dinamiklerini de değiştirmiştir (Ateş & Utkan, 2017; Kayapınar, 2006). İbn Haldun’un bu düşüncesinden yola çıkarak, toplumları ya da kabile-üstü unsurları yani devletleri, insan gibi birer canlı organizma olarak düşünebiliriz.
Nasıl ki insan zamanla psikolojik ve fizyolojik olarak gelişir ve olgunlaşırsa, devletler ve toplumlar da aynı şekilde gelişir ve olgunlaşır (Ateş & Utkan, 2017). Bu bağlamda bütün toplumların ve devletlerin dinamik bir yapıya sahip olduğunu, politikalarının, söylemlerinin, faaliyetlerinin vb. konulardaki icraatlarının dönemsel olarak farklılık göstermesinin muhtemel olduğunu ve normal karşılanması gerektiğini söyleyebiliriz.
Dipnot: İbn Haldun, insanları sosyal bir varlık olarak nitelemektedir. Bu nitelemeyle birlikte asabiyet bağına dahil olmayan insanların dışarıda yaşayamayacağından bahsetmektedir (Kayapınar, 2006). Asıl asabiyet bağı da burada başlamaktadır. Yani yardıma ihtiyacı olan insanlar asabiyetten beslenmekte ve bu sayede hayatlarını idame ettirmektedirler. Bunun yanında asabiyet bağının en kuvvetli sirayet ettiği olayları da “hayatta kalabilme” durumu oluşturmaktadır.
Bunu savaşlarda toplumun bir bütün olarak reaksiyon vermesi olarak da düşünebiliriz. Ayrıca soykırıma uğramış toplumlara diğer toplumların desteği de örnek olarak verilebilir. Tabi günümüzde bazı devletler “soykırım” gibi ciddi ve vahim bir olayı siyasi bir koz olarak da kullanmaktadır. Ancak bu siyasi koza, soykırıma uğrayan toplumlardan tepkilerin geldiğini de unutmamalıyız.
Asabiyet Nerede Son Bulur?
İbn Haldun’un eserleri ve görüşleri bağlamında bu soruya cevap bulmak bir hayli zordur. Zira İbn Haldun da bu konu hakkında net bir bulgu elde edememiş olup soruyu bir bakıma cevapsız bırakmıştır (Hasanov, 2016; Kayapınar, 2006). Akrabalıktan oluşan asabiyet bağı “soy” kavramını da bünyesinde bulundurduğundan mütevellit geriye doğru akraba, soy ya da asabiyet araştırması yapıldığında dini bulguları da göz önünde bulundurursak Hz. Adem’den dolayı ya da canlıların evrimden dolayı herkesin birbiriyle asabiyet yani soy bağı olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak unutulmamalıdır ki, asabiyet bağı suda yayılan halkalar gibi yayıldıkça yani kuşaktan kuşağa ya da yakından uzağa gidildikçe gücünü yitirmektedir. Tüm insanlığın asabiyet bağıyla bağlı olduğu düşüncesini kabul etsek dahi yakın asabiyet bağlarının daha güçlü ve geçerli olduğunu söylemek mümkündür (Ateş & Utkan, 2017; Yıldız, 2010). Bunu ırk bazında da düşünebiliriz. Mesela x ve y ırkları akraba olmasına rağmen günün birinde çıkar çatışması yaşanırsa muhtemelen herkes mensup olduğu asabiyete yönelecektir.
Yani x asabiyetiyle bağlı olanlar x’e, y asabiyeti ile bağlı olanlar y’ye yönelecektir. Bu da bize asabiyet bağının yakından uzağa gidildikçe ve bu yakından uzağa yapılan hareket süresince yaşanan çıkar çatışmaları sonucunda zayıflayıp son bulacağını göstermektedir. Yani kişi ya da toplumlar mensup oldukları asabiyeti, kendilerine yakın asabiyete mensup olan kişilere karşı da muhafaza etme yolunu tutacaklarını söyleyebiliriz.
Asabiyetin Kapsamı Nedir?
İbn Haldun’a göre asabiyetin oluşumu kan bağıyla meydana gelse de zamanla ve toplum içindeki birey sayısının artmasıyla asabiyetin de kapsamı genişler. Yani bu düşüncesiyle İbn Haldun, asabiyeti yalnızca kan bağıyla sınırlamaz (Durutürk, 2018; Kayapınar, 2006). Mevcut asabiyet durağan olamayacağı için gelişecektir ve geliştikçe içinde bulundurduğu birey sayısı da artacaktır. Gelişen ve genişleyen asabiyet bağı ise zamanla irili ufaklı toplumları, kavimleri meydana getirecektir. Bu kavimler, topluluklar aynı kan bağıyla bağlı olan asabiyetlerde de olduğu gibi, herhangi bir saldırıya maruz kaldıklarında veya karşılıklı yardımlaşmayı gerektirecek durumlarda “yek vücut” olarak hareket edecektir.
İbn Haldun, asabiyet bağının kapsamını biraz daha genişleterek, bulunduğu toplumu oluşturan bireylerin birbirine olan yardımlarının yanı sıra bölgesel olarak yakınlığı bulunan toplumların da birbirlerine asabiyet bağıyla bağlanabileceğini söylemiştir. X ve Y toplumlarının Z toplumuna karşı ittifak kurması gibi düşünebiliriz. İbn Haldun gelişen bağı, “Vela” ve “Hilf” yani “velayet” ve “ittifak” olarak nitelendirmiştir.
Bu bağlamda İbn Haldun’un geliştirdiği asabiyet kuramına atfedilen “yalnızca genetik bağ” ya da “kan bağı” söylemleri gerçeği yansıtmamaktadır. Asabiyet bağı kan bağıyla başlar ancak gelişerek toplumları ve zamanla kabile-üstü unsurları meydana getirir. Bu unsurların birbirlerine yalnızca kan yoluyla değil de fonksiyonel olarak da bağlı olduklarını söyleyebiliriz (Kayapınar, 2006).
Asabiyet Bağının Zayıflaması
Asabiyet bağı yakından uzağa gidildikçe zayıflar. Bunun yanında bedevilikten ya da göçebelikten yerleşik hayata geçen toplumlarda ise asabiyet bağı, yöneten kesimin ve toplumun oluşturduğu belirli zümrelerin lüks ve refah içinde yaşarken bağın neredeyse tamamını oluşturan alt tabakanın yoksulluk içinde yaşamasıyla da zayıflamaktadır. Zayıflayan bağlara zamanında müdahale edilemezse toplumdan kopuşlar yaşanır. Bu toplum eğer hukuksal anlamda bir yapıyı yani devleti temsil ediyorsa, devlet zayıflayan asabiyet bağı karşısında zamanla iç ve dış tehditlere açık hale gelecektir.
İbn Haldun bu görüşüyle, yaşadığı dönemde dahi günümüz dünyasının da bir sorunu olan sosyo-ekonomik eşitsizliğe değinmiş olup yaşanan bu durumun toplumları ve devletleri zayıflatacağından bahsetmiştir. İbn Haldun’a göre devletler yaşayan organizmalardır ve bu organizmayı meydana getiren halktır. Bu organizma kendini bir arada tutabilmek için politik olarak hareket sahası ve kaynak bulmalıdır, sosyo-ekonomik ve toplumsal anlamda da kendini meydana getiren halkına karşı dürüst ve adil davranmalıdır (Ateş & Utkan, 2017; Durutürk, 2018; Hasanov, 2016; Kayapınar, 2006 & Yıldız, 2010).
İbn Haldun’a Göre Devlet ve Devletlerin Yıkılış Süreçleri
İbn Haldun yaşadığı dönemde var olan devletlerin, kuruluş aşamalarında güçlü asabiyet bağlarından meydana geldiklerini gözlemlemiştir (Hasanov, 2016). Mevcut asabiyet bağı, toplumu bir üst seviyeye taşıyarak belirli bir merkez yani siyasi otorite çevresinde toplamıştır. Bu sürecin devamıyla toplum devletleşmiştir. Tabi ki de devletlerin oluşum süreçlerinde birçok farklı parametreler mevcuttur ancak İbn Haldun bu parametreler içerisinde en güçlü parametrenin asabiyet bağı olduğunu savunmaktadır. Ayrıca belirtmek isterim ki bu parametreler içerisinde asabiyet bağı kadar önemli olan bir diğer unsur ise yerleşik hayata geçme olayıdır. Zira güçlü bir merkezi otorite ve denetlenebilir devlet mekanizmaları ancak yerleşik hayatla sağlanabilmektedir.
Tüm bunların yanında İbn Haldun’a göre; devletin kuruluşuyla birlikte yöneticiler ve halk bir bütün olarak hareket eder. Güçlü ve canlı olan bu bütünlük duygusu, halkın azami istekle grup veya toplum içerisinde bireysel görev ve sorumlulukları kabul etmesine vesile olur (Durutürk, 2018 & Hasanov, 2016). Bu gelişmeler ışığında toplumda yani devlette fikir birliği ve refah sağlanır. Ancak zamanla oluşan bu refah sonucunda ağırlıklı olarak yönetenler kadrosu lükse yönelmeye başlar, asabiyetin temel taşları olan yardımlaşma ve dayanışma toplum içerisinde zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Ancak tüm bunlara rağmen dayanışma tek gaye olarak egemenliği ister.
Son safhaya gelince aşırı lüks göze çarpar, güç ve yetkiler devletin ve asabiyetin kendisi olan halktan alınmış olur. Yönetenler, halka karşı yabancılaşır. Halk yöneticilerin kim olduğunu bile takip etmemeye başlar. Bunun sonucunda halk içerisinde ve yönetenler arasında birbirleriyle çatışan farklı gruplar ortaya çıkmaya başlar. Bu safhada devlet iç ve dış tehditlere açık hale gelir. Ancak sorunu zamanında tespit edebilen yöneticilerin müdahalesiyle durum düzeltilebilir. İyileştirme çabaları yaşanmazsa ya da yetersiz kalırsa devlet yıkılma sürecine girer.
İbn Haldun bu düşüncesiyle devleti bir canlı organizma gibi tabir etmiştir ve İbn Haldun devletlerin insanlar gibi “doğup, yaşayıp, öldüğünü yani yıkıldığını ancak asabiyet bağının güçlü olduğu toplumların bu yıkılmaya ve enkaza rağmen tekrar bir araya gelerek yeni devletleri meydana getirebileceğinden bahseder.” (Durutürk, 2018 & Yıldız, 2010).
Sonuç
İbn Haldun, ünlü İslam düşünürü, sosyolog, tarihçi ve coğrafyacıdır. Bilim dallarıyla ilgili görüşlerini esas teması toplum ve uygarlık olan “Mukaddime” adlı eserinde toplamıştır. İbn Haldun, asabiyet kavramını “Mukaddime” adlı eserinde çok yönlü olarak ele almış olup asabiyetin kesin tanımı konusunda bir bilgi vermemektedir. Asabiyet, aynı soydan gelenlerin yani aralarında kan bağı ya da aralarında yakınlık bulunanların onlara karşı olanlara birlikte hareket etmelerini sağlayan dayanışma bağıdır. Asabiyet bağının ilk olarak konar-göçer toplumlarda, savunma refleksiyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Asabiyet bağı akrabalıktan oluşan soy kavramını da bünyesinde bulunduruyor.
Canlıların evrimden dolayı herkesin birbiriyle asabiyet yani soy bağı olduğunu söylemek mümkündür. Asabiyet bağı yakından uzağa gidildikçe ve bu yakından uzağa yapılan hareket süresince yaşanan çıkar çatışmaları sonucunda zayıflayıp son bulur. Asabiyet durağan olamayacağı için gelişecektir ve geliştikçe içinde bulundurduğu birey sayısı da artacaktır. Gelişen ve genişleyen asabiyet bağı ise zamanla irili ufaklı toplumları, kavimleri meydana getirecektir. İbn Haldun’a göre; devletin kuruluşuyla birlikte yöneticiler ve halk bir bütün olarak hareket eder.
Güçlü ve canlı olan bu bütünlük duygusu, halkın azami istekle grup veya toplum içerisinde bireysel görev ve sorumlulukları kabul etmesine vesile olur. Bu gelişmeler ışığında toplumda yani devlette fikir birliği ve refah sağlanır. Ancak zamanla oluşan bu refah sonucunda ağırlıklı olarak yönetenler kadrosu lükse yönelmeye başlar, asabiyetin temel taşları olan yardımlaşma ve dayanışma toplum içerisinde zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Yönetenler, halka karşı yabancılaşır.
Bunun sonucunda halk içerisinde ve yönetenler arasında birbirleriyle çatışan farklı gruplar ortaya çıkmaya başlar. Bu aşamada devlet iç ve dış tehditlere açık hale gelir. Ancak sorunu zamanında tespit edebilen yöneticilerin müdahalesiyle durum düzeltilebilir. İyileştirme çabaları yaşanmazsa ya da yetersiz kalırsa devlet yıkılma sürecine girer.
KAYNAKÇA
Ateş, F. & Utkan, T. (2017). İbn Haldun’a Göre Toplum ve Şehir. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 10(53), s: 221-225.
Durutürk, B. (2018). Ibn Haldun’un “Asabiye” Kavramına “Millet” Kavramı Üzerinden Bir Bakış. Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(1), s: 4-9.
Hasanov, B. (2016). İbn Haldun’da Asabiyet Kavramı- Maurice Halbwachs’ın “Kolektif Hafıza” Kavramı ile Bir Karşılaştırma. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 15(59), s: 1440-1441. DOI:10.17755/esosder.12823
Kayapınar, A. (2006). İbn Haldûn’un Asabiyet Kavramı Siyaset Teorisinde Yeni Bir Açılım. İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı:15, s: 84-93 ve 105-111.
Yıldız, M. (2010). İbn Haldun’un Tarihselci Devlet Kuramı. Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, sayı:10, s:43-44.
Azak Denizi kıyısındaki stratejik kent Mariupol, 2014 yılı itibariyle yük trafiği açısından Ukrayna’nın en büyük beşinci limanı ve Azak Denizi’ndeki en işlek ticari deniz merkezi konumunda yer alıyordu.
Ukrayna için sembol bir kent olan Mariupol, savaştan önce Ukrayna ordusu ve Donetsk bölgesindeki ayrılıkçı gruplar arasında sıcak bir cephe hattı konumundaydı.
Rus güçleri ve ayrılıkçı grupların Mariupol’da tam kontrol sağlaması durumunda;
Luhansk’tan, Donetsk’e ve Kırım’a kadar bir kara koridoru oluşturulacak. Böylece mevcut konjonktürde Ukrayna’nın, Azak Denizi ile bağlantısı tamamen kopacak.
Rusya, Donbas’taki desteklediği ayrılıkçı gruplar ile Kırım’daki askeri birliklerini birleştirerek, ‘askeri tampon’ oluşturacak.
Rusya, Donbas ve Kırım arasındaki deniz taşımacılığı süresi kısalacak ve lojistik hacim artacak.
Ukrayna’nın, sanayi merkezi açısından ülkedeki can damarlarından biri olan demir ve çelik üretim tesisleri, Rusya’nın kontrolüne geçecek.
Rusya, Mariupol’u ele geçirirse; bölgedeki limanı ve önemli fabrika tesislerini kontrolü altında tutarak, sadece coğrafi anlamda değil ekonomik olarak da Azak Denizi ve Kerç Boğazı üzerinde üstünlük kuracak. Ayrıca Rusya, Azak Denizi’ni tamamen ‘Rus Denizi’ haline getirecek.
Mariupol Son Durum Savaş Haritası (19 Mart)
Mariupol, Rus kuvvetleri ve ayrılıkçı gruplar tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Fakat şehir merkezi içerisinde meskun mahal çatışmaları sürüyor. Rus kuvvetleri, Mariupol’u kuşatmış olsa da henüz tam olarak ele geçirebilmiş değil.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Xi Jinping, Çin’in grant stratejisinde yer alan Tayvan’ı anakıta ile buluşturma hayaline tekrar odaklanmıştır. Batı’nın Ukrayna işgali için Rusya’ya hangi tür yanıtlar vereceği Xi için ileride olası Tayvan işgali hakkında ön bir okuma verecektir. Şu an için Batı’nın Rusya’ya karşı askeri açıdan sessiz kalması ve Çin’in hâlihazırda diplomasi çağrısında bulunması büyük tehlikenin ne olacağına dair tahminlerde bulunmayı güçlendirmektedir.
24 Şubat sabahında Rus askeri güçlerinin Ukrayna’yı kapsamlı bir şekilde işgal etmesiyle birlikte Batı hükümetleri de derhal Rusya’ya karşı yeni bir yaptırım turu ilan etmiştir. Batı’nın yaklaşımlarının aksine Pekin’in kamuoyu açıklamaları her zamanki gibi belirsiz olmakla birlikte tüm ülkelerin egemenliğine ve bölgesel bütünlüğüne saygı duyduğunu, aynı zamanda Rusya’nın güvenlik kaygılarını anladığını ve askeri harekâtı “işgal” olarak nitelendirmekten kaçındığını ifade etmiştir[1].
Çin’in Tarafsızlığı
Ukrayna işgalinden önce Çin ve Rusya arasında yaşanan gelişmeler ABD’ye karşı yeni bir ittifak oluşumunu akıllara getirmiş ve ABD ile karşı karşıya gelme ihtiyacından yola çıkan Çin, Rusya ile stratejik bir ittifak kurmayı seçmiştir. Pekin Kış Olimpiyatları’nın açılmasından hemen önce Xi Jinping ve Vladimir Putin bir araya gelmiş ve her iki taraf da çok çeşitli jeopolitik ve ticaret alanlarını kapsayan 15 önemli işbirliği anlaşması imzalamıştır[2]. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal gününde Çin, Rusya’dan buğday ithalatına izin vereceğini açıklamıştır. Böyle bir zamanda bu tür bir işbirliği şüphesiz Putin’e olan bağlılığının ve desteğinin bir ifadesi olarak açıkça anlaşılmakta ve bu politik jest Rusya’nın Ukrayna’ya karşı saldırganlığına ve Batı ekonomik yaptırımlarına direnme kabiliyetine olan güvenini arttırmaktadır[3].
Her ne kadar Putin, ortaya çıkan Ukrayna krizinin ana suçlusu olsa da, Xi’nin “ateşe körükle gitme” rolü göz ardı edilemez. Askeri çatışma yoğunlaştıkça ve Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlar yürürlüğe girmeye devam ettikçe, Xi Jinping Rusya’nın işgalini doğrudan desteklemeyecek olsa bile, Çin’in Rusya ile ortaklığını sürdürmek ve gizlice ona ekonomik yardım sağlamak için hala önceden ayarlanmış bir planı olduğu açıktır.
Çin, 12 yıl üst üste Rusya’nın en büyük ticaret ortağı olmuş ve Rusya, Çin’in en büyük enerji ihracatçısı konumundadır. Batılı ülkeler Rusya’ya karşı yaptırımlar açıkladığında Pekin, bu tür önlemlerin “ sorunu çözmek için hiçbir zaman temel ve etkili bir yol olmadığını” açıklamıştır[4]. Bu şüphesiz ekonomik sıkıntılarla boğuşan bir Rusya’ya büyük umut getirecektir.
Çin, Ukrayna Krizi’nin Galibi Konumunda
Rus işgali Putin’i uluslararası kamuoyunun “şeytani lider” olarak ilgi odağı haline getirerek Xi rejimini son yıllarda demokratik dünya için en büyük tehdit olarak görülen diplomatik sorundan kurtarmıştır. Şu anda Xi Jinping, Ukrayna krizinin tartışmasız en büyük galibi olma coşkusunun tadını çıkarıyor olabilir. Xi, Ukrayna kriziyle birlikte Tayvan planlarını hesaplamak için referans materyal olarak hizmet edecek olan tüm tarafların tepkisini yakından incelemelidir. Buna ön ayak olan gelişmelerden bir tanesi de şüphesiz ABD Başkanı Biden tarafından yapılan açıklama olmuştur. 1994 Budapeşte Muhtırasında ABD ve İngiltere, Ukrayna’nın nükleer silahlardan vazgeçmesi karşılığında Ukrayna’nın bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğü için bazı güvenlik garantileri vermiş olsalar da, şimdi Biden, ABD ordusunun Ukrayna üzerinden Rusya ile savaşa girmeyeceğini söylemiştir[5].
Bu açıklamaların ardından Asya Pasifik Bölgesi’nde yaşanabilecek olan en tehlike gelişmenin sorusu ortaya çıkmıştır. Tayvan Boğazı’nda askeri bir çatışma gerçekleşirse, ABD aynı stratejiyi benimser mi? Her ne kadar Tayvan ve Ukrayna jeopolitik strateji, coğrafi çevre ve uluslararası tedarik zincirinde rol bakımından farklı olsa da bu Rusya-Ukrayna Krizi’nde yaşanan ABD’nin askeri kısıtlama olayı Xi için önemli bir husus haline gelmiş ve Amerika Birleşik Devletleri ve Batı’nın askeri açıdan Tayvan’ı savunma ihtimalini küçümsemesine yol açmıştır.
Ancak Xi Jinping, ABD ve NATO’nun doğrudan Rusya’ya karşı askeri operasyon yapmamasına rağmen, ekonomik yaptırımların derinleştiği ve yaygınlaştığı gerçeğine de kesinlikle dikkat edecektir. Belki de Xi bu konuda pek endişeli değildir. İlk olarak, yukarıda belirtildiği gibi, Kış Olimpiyatları’nda Rusya ve Çin, Batı ekonomik yaptırımlarının etkisinin nasıl sınırlandırılacağını çoktan tartışmış olabilirler. Çin, Rusya ekonomisine ekonomik bir transfüzyon sağlayacak, böylece Rusya’ya yönelik yaptırımların etkisi çok fazla olmayacaktır. İkincisi, Pekin Tayvan’a askeri olarak saldırırsa, Batı’daki ekonomik devlerin kaçınılmaz olarak alacağı ekonomik yaptırımları göz önünde bulundurması gerekmektedir. Fakat Çin’in Rusya’dan daha astronot ve daha geniş sanayi tabanına sahip olan ekonomisinin çökmesini önlemek için iç pazarına güvenmesi daha mümkün olabilir. Bu bakımdan Xi rejimi son yıllarda bazı hazırlıklar yapmıştır.
Çin ve Rusya Farklılıkları
Xi Jinping için daha endişe verici olması gereken şey, Batılı ülkelerin Putin’e ve ailesinin denizaşırı varlıklarının dondurulması da dâhil olmak üzere yakın arkadaşlarına uyguladığı ekonomik yaptırımlardır. Çin ile uluslararası finans ve ticaret sistemi arasındaki karmaşık bağlantı ve sayısız yetkilinin ve ailesinin yıllar içinde ABD’ye ve diğer ülkelere varlık aktarması nedeniyle, benzer yaptırımların Xi rejimine büyük zarar vereceğinden şüphe yoktur. Bu, Çin’in büyük siyasi ailelerini etkileyecektir. Reform ve açılmadan bu yana, bu siyasi seçkinler, büyük bir kısmı sürekli olarak yurtdışına transfer edilen büyük servetler biriktirebildiler[6]. Dahası, komünist Çin’in kurucularının ikinci ve üçüncü kuşakları daha uluslararası yönelimlidir ve bu denizaşırı zenginlik uluslararası bağlarının temeli olarak işlev görür.
Eğer ciddi ekonomik ve kişisel yaptırımlarla karşı karşıya kalınırsa, Çin Komünist Partisi (ÇKP) rejimi içinde Putin’inkine benzer davranışlarda bulunmak için bir fikir birliği oluşturulabilir mi? ÇKP’ nin güç yapısı, Putin oligarşisinin dar yapısından farklıdır. Tartışmasız “çekirdek” lider olsa bile Xi Jinping’ in diğer siyasi figürlerin taleplerini göz önünde bulundurması gerekebilir ve diğer üst düzey ÇKP liderleri aslında Xi Jinping’ in risk alma dürtüsünü dizginleme yeteneğine sahip olabilir. Xi Jinping’ in Rus halkının işgale tepkisine dikkat etmesi de önemlidir. Birçok Rus şehrinde savaş karşıtı gösteriler patlak vermiş ve uluslararası siyaseti ele alan yüzlerce Rus bilim adamı ve gazeteci, Rusya’nın askeri harekâtını kınayan açık bir mektup imzalamıştır[7].
Xi, Tayvan’a karşı askeri harekat yaparsa, hayatın her kesiminden Çin halkının savaşa karşı tutumu onun istediği gibi olur mu? Yoksa savaş halinde daha büyük ekonomik sıkıntılara katlanmak zorunda kalacak olan halk risk almaya ve rejimin istikrarını tehdit etmeye istekli mi olacak?
Bu bakımdan Xi Jinping, Putin’den bile daha emin olabilir, çünkü ÇKP rejiminin Rusya’nın bilgi tekeli, konuşmanın bastırılması ve halkı aldatması konusunda büyük bir avantajı var. Dahası, Xi Jinping, “ulusun büyük gençleşmesini” savunarak halkının milliyetçiliğini harekete geçirmiş ve Çin-ABD ticaret savaşı ve COVID–19 salgınının yönetimi sırasında odağı ÇKP’ nin hatalarından uzaklaştırmak için milliyetçi bir coşku beslemiştir.
Şimdi Çin’in birçok internet kullanıcısı, ABD’nin müdahalesinin çatışmaya yol açan önemli bir faktör olduğuna inanarak Rusya’nın işgaline destek verdiğini belirtmiştir. Xi, Tayvan Boğazı’nda askeri çatışma başlatırsa, bu iyi kontrol edilen kamuoyu sayesinde bu tür eylemlerin meşruiyeti için bir nimet olabilir. Xi kesinlikle bunu istemektedir. Ancak, eğer Rus halkının savaş karşıtı tutumu Putin aleyhine olmaya artarak devam ederse ve böylece Putin’in yönetimini tehdit edebilirse, kesinlikle Xi’ nin güvenini baltalayacaktır. Özgürlük talep eden, Xi Jinping’ in başlattığı herhangi bir savaşa karşı çıkan ya da ekonomik yaptırımlardan muzdarip olan Çinliler Batı’nın uyguladığı bireysel yaptırımlarla şahsen vurulacak iktidar kliği üyeleriyle birlikte, Xi’ nin kontrolü altındaki güçler olarak devam edeceklerinin garantisi yoktur.
Bunu göz önünde bulundurarak, Putin ve Xi’ nin bugüne kadar ki ortak çabaları ve Xi’ nin Ukrayna krizine atıfta bulunan Tayvan hakkındaki olası hesaplamaları karşısında, Birleşik Devletleri’nin ve müttefiklerinin alması gereken yanıtlar olarak şunlar önerilebilir. Çin, Rusya’nın ekonomik yaşam çizgisi haline gelmiş ve Çin’in ABD ve Avrupa ile olan kapsamlı ticari ilişkileri göz önüne alındığında, şimdilik Rusya’ya yönelik Batı yaptırımları, Çin’in Rus halkının sıkıntılarından parazit olarak faydalanacağı ve böylece Putin’in acısını aynı anda hafifleteceği ve bu yaptırımların etkisini azaltacağı anlamına gelecektir.
Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri ayrıca Rusya ile Çin arasındaki ticareti yakından izlemeli, Çin’e toplu ekonomik yaptırım planları hazırlamalı ve gerektiğinde bunları uygulamalıdır.
Çin’in Ekonomi Faktörü
Çin ekonomisi hala büyük ölçüde uluslararası ticarete bağlı kalmayı sürdürmektedir. Zaman içinde sürekli büyümeyi teşvik etmek için tamamen iç ekonomik faaliyetin potansiyel yetersizliği göz önüne alındığında, uluslararası finansal bağlar aniden kaybedilirse, Çin ekonomisi düşebilir. Xi Jinping, bu sonbaharda 20. Parti Kongresi’nde benzeri görülmemiş bir üçüncü dönem için iktidarda kalma görevini oluşturmak için hem siyasi hem de ekonomik istikrarı bir arada tutmaya acil ihtiyaç duyacaktır. Batı’nın uyguladığı büyük ekonomik yaptırımları görmezden gelemeyecektir. Siyasi iktidar, genel olarak ÇKP içinde kurumsal olduğu kadar kişiseldir ve özellikle egemen sınıfıdır.
Bu nedenle, bireysel liderler ve onları destekleyen kurumlar için önemli olan şeylerden yararlanmak kritik öneme sahiptir. En belirgin hedef, Çin’in yönetici seçkinlerinin muazzam zenginliğidir. Bunların çoğu Çin’in en önemli çok uluslu şirketleriyle iç içe ya da yabancı bankalara gizlenmiş, bu seçkinleri finansal yaptırımlara karşı daha savunmasız hale getirmektedir. Batılı ülkelerin istihbarat teşkilatları, Çin egemen sınıfının üyelerinin gizli varlıkları hakkında çok şey biliyor ve bu tür bilgilerin yayınlanması ÇKP rejimine ciddi bir darbe olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri bu sistematik eylemleri hiçbir zaman gerçekleştirmedi, ancak şimdi Xi’ nin Tayvan’a yönelik hırslarına etkili bir caydırıcı olacak bu tür eylemlere açıkça hazırlanmanın zamanı gelmiştir.
Başka bir caydırıcılık unsuru da gereklidir: stratejik netlik. Her ne kadar ABD ve NATO henüz Rusya’ya karşı doğrudan askeri harekatta bulunmamışlarsa da, gelecekte olmayabilir de, Amerika Birleşik Devletleri halkına ve dünyaya Tayvan meselesinin farklı olduğunu ve ABD’nin Tayvan’ı savunmak için yalnızca ahlaki değil yasal bir sorumluluğu olduğunu açıklamalıdır.
Sonuç Olarak;
Batılı ülkelerin istihbarat teşkilatları, Çin egemen sınıfının üyelerinin gizli varlıkları hakkında çok şey biliyor ve bu tür bilgilerin yayınlanması ÇKP rejimine ciddi bir darbe olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri bu sistematik eylemleri hiçbir zaman gerçekleştirmedi, ancak şimdi Xi’ nin Tayvan’a yönelik hırslarına etkili bir caydırıcı olacak bu tür eylemlere açıkça hazırlanmanın zamanı gelmiştir. Başka bir caydırıcılık unsuru da gereklidir: stratejik netlik.
Her ne kadar ABD ve NATO henüz Rusya’ya karşı doğrudan askeri harekâtta bulunmamışlarsa da, gelecekte olmayabilir de, Amerika Birleşik Devletleri halkına ve dünyaya Tayvan meselesinin farklı olduğunu ve ABD’nin Tayvan’ı savunmak için yalnızca ahlaki değil yasal bir sorumluluğu olduğunu açıklamalıdır.
Rusya şu anda demokratik dünyayla yüzleşenlerin ön saflarında yer alıyor. Yaptırımlara ek olarak, uluslararası toplum, Rus halkının savaş karşıtı ve demokrasi yanlısı güçlerini tam olarak desteklemeli ve diktatörlüğün ve askeri şiddetin temel nedenlerini ortadan kaldırmak için orada siyasi reform yapmaya çalışmalıdır. Bu sadece Ukrayna krizini sona erdirmenin ve Putin’in faşist yönetimini silmenin daha temel bir yolu olmayacaktır.
Aynı zamanda Xi Jinping’ e en derin uyarıyı da sunacaktır, çünkü en çok korktuğu şey, liberal görüşlü ve barışsever insanların, Xi Jinping’ e ve ÇKP totalitarizmine karşı etkili bir güç oluşturmak için iktidardaki kliğinin kopma üyeleriyle bir araya gelme olasılığıdır. Rusya’nın artan izolasyonu, özellikle Putin’in Ukrayna’ya karşı saldırganlığı konusundaki siyasi çöküşü, Xi Jinping’ e Tayvan’ı işgal etmeye cesaret ederse aynı kaderin onu bekleyebileceğini söyleyecektir.
Tarih boyunca birçok devlet kurmuş olan ve pek çok devletle siyasi ilişkilerde bulunan Türk devletleri de istihbarat olgusuna önemli ölçüde ehemmiyet atfetmişlerdir. Konar-göçer hayatı terk eden Türk kavimlerinde istihbarat faaliyeti yürüten casuslara, çaşıt adı verilmekteydi. Çaşıt kısaca halk arasında bugünün manasında istihbaratçı anlamında kullanılmaktaydı. Osmanlı Devleti’nin istihbarat ve espiyonaj çalışmaları, Selçuklular’ın uç beyliği iken artık kendi devletleşme sürecinin başlarına kadar dayanmaktadır. Osmanlı Devleti tarafından kurulan Martolos ile Voynuk gibi teşekküller vasıtasıyla kendilerine yönelik tüm tehditler için mümkün mertebede detaylıca bilgi almaya çalışmaktaydılar. (İlter, 2001, s. 6).
Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminin ortasından başlayarak ve İstanbul şehrinde sefaretler açıp istihbarat olgusunu kurumlaştırarak kullanmaya başlayan batı devletlerinde, Osmanlı’nın kalıcı sefirlere sahip olmaması başta bir eksiklik olarak görülmüştür. Bu durum en başında eksiklik olarak görülmüş olsa da Osmanlı Devleti’nde iyi derecede istihbarat faaliyeti gösteren casusların yanı sıra, diğer ülkelerin sefirleri vasıtasıyla da ehemmiyetli bilgiler elde etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde en önemli kararların yazıldığı defter olan mühimme defterlerinin birinde, Osmanlı hükümdarlarının Anadolu’daki ve Rumeli’deki sancak beylerinden komşu devletlerin istihbarat çalışmalarına önem göstermeleri konusunda kararlar yer almaktadır. (12 Numaralı Mühimme Defteri 1570-1572 –Ankara 1996).
Yabancı devletlerin istihbarat faaliyetlerini yoğunlaştırdığı XIX. yüzyıl ortalarında Sultan Abdülmecid tarafından, Balkan coğrafyasındaki olası isyanları izlemek maksadıyla, Fransız Devleti’nin özel teşekküllerinden biri olan Gizli Polis Örgütü’nden yola çıkılarak günümüz anlamında özel bir gizli örgütün inşa edildiği ve teşkilatın idaresine Rum asıllı olarak bilinen Cinivis Beyefendi isimli kişinin getirilmiş olduğu belirtilmiştir.
Ancak bu teşekkülden beklenen muhtemel faydanın elde edilememesi üzerine kuruluş kapatılmıştır. Daha sonra ise Sultan Abdülaziz aracılığıyla 1863 senesinde yeniden faaliyete geçirilmiş olup teşekkülün idaresi ise Baron C. adlı kişiye verilmiştir. Fakat bu kişinin de devlete karşıt faaliyetler gerçekleştirmesi nedeniyle görevinden uzaklaştırılmıştır. Bu ise, Sultan II. Abdülhamid’in hususi doktoru Rum kökenli Mavroyani Paşa tarafından öne sürülen bir iddiadır. Şayet bu iddia doğru ise, Osmanlı Devleti’nin günümüz anlamında bir istihbarat örgütü meydana getirme çabaları ilk kez Sultan Abdülmecid zamanında başlatılmıştır.
Yıldız Teşkilatı
19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise devlet istihbaratı alanında ilerleme kaydedilmiş fakat zamanla kişisel menfaatlere çalışan bir örgüte dönüştürülmüştür. II.Abdülhamid devrinde gerçekleşen birçok iç ve dış kaynaklı olaylar, Sultan Abdülhamid’in Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nı kurmasına yol açmıştır.
Sultan Abdulhamid kendi anısında, yabancı devletlerin kendilerine çalışan kişileri devletin önemli mertebelerine kadar çıkarması, devletin emniyetini tehlikeye attığını düşündüğünü söylemiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti düşmanlarının “Jurnalcilik” olarak adlandırdıkları ve doğrudan kendi şahsına bağlı bir İstihbarat Örgütü kurmaya karar verdiğini dile getirmiştir.
Sultan Abdülhamid Han’ın 33 yıl süren taht saltanatı, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin Makedonya’nın kuzeyinde hayata geçirdiği eylem neticesinde ve daha sonrasında 1908 yılının ortalarında II. Meşrutiyet’in de ilan edilmesi sonucunda son bulmuştur. İttihat ve Terakki yöneticileri, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin akabinde direkt olarak Yıldız İstihbarat Örgütü’nü lağvetmek için çalışmalar başlatmıştır. Sadrazam ve bakanlardan (nazırlardan) oluşan Osmanlı hükumetine vekâlet eden meclisin 29 Temmuz 1908 tarihli kararnamesi ile Yıldız İstihbarat Örgütü’nün etkinliği sona erdirilmiştir. Sultan Abdülhamid’in saltanatının sona ermesinin ardından Yıldız İstihbarat Teşkilatı ile ilişkilendirilen binlerce evraka el konularak ortadan kaldırılmıştır. (İlter, 2001, s.8 ).
Teşkilat-ı Mahsusa
Bu süreçten sonra iktidara gelen dönemin Milli Savunma Bakanı Enver Paşa, istihbarat faaliyetleri yürütecek bir teşkilat yapısına sahip olma ihtiyacını zaruri görmüştür. Enver Paşa’nın bu teşkilatı meydana getirmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır bütünlüğünün muhafazasını tesis etmek, özerklik iddiası güden ve isyan faaliyetlerini bertaraf etmek de başlıca hedeftir. Hasım ya da dış ülkelerin özellikle Orta Doğu coğrafyasında etkin bir şekilde yürüttükleri propaganda ve kışkırtma hamlelerine, karşı hamle olarak oluşturulan istihbarat maksatlı gizli örgüt “Teşkilat-ı Mahsusa” ismiyle faaliyetlerine başlamıştır. Resmi devlet arşivlerine göre, bu gizli teşkilatın faaliyetlerine başlama tarihi 17.Kasım.19l3’tür. Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk lideri ise Süleyman Askeri’dir . (İlter, 2001, s. 8).
Teşkilat-ı Mahsusa, modern anlamda teşkilatlanmış ve kendine özgü bir istihbarat örgütü olarak arşivlerde yerini almıştır. Bu Teşkilat, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlıydı. Ancak elemanlarının söylediklerine göre, kriptolu bir haberleşme parolası bulunmamaktaydı. İstihbari faaliyet gösteren bu gizli örgüt gerilla savaşı şeklinde icraat yapan küçük gruplardan teşekkül edilmiştir.
Orta Doğu’daki faaliyetlerin içinde en çok dikkat çekenler arasında, o dönem bölgede faaliyet gösteren ünlü İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’a karşı icra edilen bir operasyon ve zaferdir. Yine örnek verecek olunursa, Eşref Sencer Kuşçubaşı ve emrindeki adamları İngilizlerin faaliyetlerine yönelik yoğun bir şekilde karşı propaganda faaliyetlerine girişmiş ve burada zafer elde etmişlerdi. Bu ve benzeri faaliyetleri Orta Asya coğrafyasında da icra etmek için çalışmalar yapmışlardır. Tam bu esnada I. Cihan Harbi’nin patlak vermesinden mütevellit, Enver Paşa’ nın talimatıyla Payitahta dönmüş ve hemen akabinde de kendisine örgütün Arap bölgesinden sorumlu olacağı vazife tevdi edilmiştir.(İlter, 2001, s. 9-10). Teşkilat I. Dünya Savaşı sırasında da tüm Osmanlı coğrafyasında bölge halklarını organize etme ve silahlandırmanın yanı sıra Orta Doğu’da İngilizlere karşı, Kafkaslar’da ise Ruslara karşı propaganda faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmüştür.
Yine başka bir açıdan icraatlarına bakılacak olursa, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk dönem kurucu kadrosunun bilhassa Mısır ve Trakya coğrafyalarında gösterdikleri faaliyetler gayet başarılı ve takdire şayandır. I. Cihan Harbi’nin Osmanlı Devleti açısından hüsranla sonuçlanması ve mağlup olunması neticesinde İtilaf Devletleri’nce yine bilhassa İngiltere tarafından teşkilatın şiddetle cezalandırılmak istenmesi oldukça olası idi. Bu nedenden ötürü teşkilat, İngilizlerden önce harekete geçerek teşkilatı en az zararla bu süreçten çıkaracak şekilde yeniden örgütlemek istemekteydi. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin ileri gelen idarecileri ateşkes müzakerelerinin yürütüldüğü tarihlerde, teşkilatın akıbeti ve istikbaline ilişkin hükümler almışlardır. Ateşkesin akabinde Enver Paşa tarafından teşkilatın çalışmalarını devam ettirmesi ve faaliyetlerini sürdürebilmesi açısından yeniden tasarlanması gerektiğine dair Hüsamettin Bey’e (sonradan Ertürk) şu talimatları verdiği bizzat Hüsamettin Bey tarafından nakledilmiştir.
Hüsamettin Bey’in, şu ana dek vekil olarak vazifesini yürüttüğü bu teşkilata bu andan sonra liderlik edeceğini, İngilizlerin emellerine karşın görünüşte teşkilatı feshedeceğini ama bunun sadece bir aldatmaca olduğunu, teşkilatın çalışmalarını başka bir isim altında ifa edeceğini bildirmiştir. İstanbul biriminin başına Enver Bey’in kendisini getirdiğini, vazifenin bizzat Enver Bey tarafından verildiğini ve mümkün olacak en yakın zamanda Berlin’de toplanılıp icraata geçileceğini söylemiştir.
Ancak Enver Paşa’nın söylediği isimle bir istihbarat teşkilatının yurt içinde herhangi bir faaliyetine kayıtlarda rastlanmamaktadır. Enver Paşa’nın yurt dışına çıkmasından sonra yeni Harbiye Nazırı tarafından Hüsamettin Ertürk’e verilen talimat gereği Teşkilat-ı Mahsusa lağvedilmiştir ancak teşkilata ait silahlar teslim edilmeyerek Anadolu direnişinde kullanılmak üzere sevki için çareler aranmaya başlanmıştır.
Karakol Cemiyeti
Mütareke döneminin İstanbul şehrinde kurulan Karakol Cemiyeti, en önemli gizli teşkilat ve direniş örgütünün başında yer almaktadır. 1918 yılının sonlarına doğru Talat Paşa tarafından verilen talimatlar doğrultusunda kurulan bu cemiyetin müessisleri, Albay Galatalı Şevket, Emekli Yüzbaşı Baha Said, Kurmay Albay Kara Vasıf ve Yenibahçeli Şükrü Bey gibi şahıslardır. Çok hızlı bir süre içerisinde faaliyetlerine başlamış olan bu cemiyetin Milli Mücadele yıllarında yaptığı çalışmalar bulunduğu dönem için önem arz etmektedir.
Bu faaliyetlerin başında, başkent İstanbul’dan Anadolu şehirlerine silah, cephane ve bazı kritik askeri personellerin taşınmasını sağlamak gelmektedir. Bunun yanı sıra diğer bir önemli faaliyeti ise, İngiliz mandasını savunan Osmanlı bünyesinde bulunup düşman cemiyet sınıfı kazanmış İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi zararlı toplulukların gizli veya açık gayelerini, çalışma alanlarını Mustafa Kemal’e ulaştırmaktır.
Bu topluluk, bağımsız hareket etmesi, Bolşeviklerle gizli anlaşmalar yapma gibi ilişkiler kurulması ve Milli Mücadele’ye tek başlarına sahip çıkma gayretleri gibi sebeplerden dolayı Anadolu Ordusu bünyesinde yer almalarına izin verilmemiştir. 1920’nin başlarında İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgal etmesinden sonra Karakol Cemiyeti liderleri tutuklanmış ve teşkilat büyük zarar görmüştür. Daha sonra ise, Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde alınan kararları yerine getirmek için belirlenen heyetin talimatıyla etkinliklerine son verilmiştir. (İlter, 2001, s. 11).
Zabitan Grubu
Karakol Cemiyeti teşkilatının ardılı niteliğindeki Zabitan Grubu, Mustafa Bey (Muğlalı) öncülüğünde 1920 yılının ekim ayı sonunda revize edilip yapılandırılarak faaliyete geçirilmiştir. Cemiyet istihbari bilginin milli mücadelenin merkezi olan Anadolu’ya gönderilmesi faaliyetine ek olarak subay intikali, cephaneyle birlikte silah kaçırılması gibi müspet hizmetlerde bulunmuştur. Akabinde geçen sürede Ankara merkezli teşekkül edilmiş olan Hamza Teşkilatıyla yarışa girilmesi gözden düşme süreçlerini hızlandırmıştır. Bununla beraber derin bir tahkikata tâbi tutulmadan Ankara’ya gönderilen subaylardan bazılarının karşı tarafa çalışması tepkilerin artmasıyla neticelenmiştir.
Diğer yandan, İngiliz casusu olan Hint kökenli Sagir adlı İngiliz suikastçı teşkilatın mührü ile imza edilmiş evrakla İnebolu üzerinden Ankara vilayetine geçmesi ve TBMM’nin başında bulunan Milli Mücadele’nin mimarı M.Kemal Paşa’ya karşı bir suikast hazırlığında olduğu anlaşılarak tevkif edilmiştir. 1921 senesinin Mayıs sonunda suçu net görülüp idam edilmiştir. Bu hadisenin vuku bulması yanı sıra teşkilat üyelerinden bir kısmı gizliliği ihlal ederek icraatlarını ulu orta her yerde ifşalamaları da teşkilatın sonunu hazırlamıştır.(Mit Özel Arşivi Ek Nu 14-15-16).
Yavuz Grubu
Resmi devlet kayıtlarında görülmektedir ki Zabitan Teşkilatı bir müddet icraat ve organizasyonunu Yavuz Teşkilatı adıyla hemen hemen aynı kadroyla ifa etmiştir. Yavuz Teşkilatı’nın kullandığı mühür Osmanlı Sultanı I.Selim Han’ın (Yavuz) siluetidir.
Teşkilatın lideri Muğlalı Mustafa Bey eliyle, Ankara karargahta bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a ivedi koduyla iletilmek üzere kendi mühürlerini taşıyan şifrelenmiş bir raporda, Milli Mücadele’de Ankara tarafından kullanılması için sevk etmeye çalıştıkları silah ekipman ve cephanenin ihbar neticesinde İngilizler tarafından yakalandığını ifade etmiş, sevki sağlayan ve Anadolu direnişine katılmak isteyen subayların ise ele geçmediğini, kurtulup gizlendiklerini bildirmiştir. Bu havadisin yanında İngiliz tarafından Ankara yönetimine sızdırılmak istenen casusların ise yola çıkarıldığını raporunda özellikle vurgulamıştır. (Mit Özel Arşivi Ek Nu. 17).
Teşkilatın lideri olan Mustafa Bey’in artık İstanbul’da yakalanmak üzere olduğunu anlaması üzerine Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmesi hasebiyle teşkilatın icraatlarının sekteye uğradığı resmi MİT arşivlerinden anlaşılmaktadır.
Hamza (Ankara-İstanbul), Mücahit, Muharip ve Felah Grupları
TBMM’nin 1920’de bir araya gelip teşekkül edilmesiyle Milli Mücadele, Ankara merkezden yönetilmeye başlanmıştır. Bu gelişme savaştan yenik ayrılan mevcut Osmanlı Hükümeti’nin gücünü kırmış Türk halkının büyük oranda bağlılığını kazanmıştır. Ancak irili ufaklı birçok grup başına buyruk hareket etmekteydi. Bunun yarardan çok zarar getirdiğini gören TBMM tüm gizli teşkilatların tek karargahtan yönetilmesine karar vermiştir. Buradan yola çıkarak; Anadolu’ya silah, cephane ve subay sevk etmek ve istihbari faaliyetler yapmak maksadıyla, Fevzi Paşa’nın himayesinde Hamza Teşkilatı teşekkül edilmiştir.
Buna nazaran teşkilatın kripto şifreleri hasımlarınca ele geçince ve TBMM’ye sevki yapılan mühim evrak dosyası yitirilince teşkilat, Hamza adını terk edip Mücahit ismiyle icraatlarına devam kararı vermiştir. Ancak çok kısa zaman zarfı içinde yine isim değişikliğinde karar kılınmış önce Muharip akabinde de Felah ismiyle çalışmalarını yürütmüştür. Kayıtlara ve hatıratlara bakıldığı zaman bu teşkilatların sürekli isimlerini değiştirme sebebi hasım devletlerin teşkilatları tarafından yakalanmama hususunda tedbir alınmasıdır.
Teşkilatın en büyük icraat alanı ise Milli Mücadele’ye katılım ve inanç hususunda halkı birleştirici yöndeki çalışmaları olmuştur. İstihbari faaliyet alanında bilhassa Yunan tarafının vaziyeti ile alakalı pusulaları sürekli Fevzi ve M.Kemal Paşalara ulaştırmasıdır. Yine içeri sızdırılmaya çalışılan casusların da isim ve eşkallerinin tespit edilip, sızmanın bertaraf edilmesinde de büyük hizmetleri olmuştur. Teşkilatın faaliyet ve eylemleri 1923 yılının bitimine yakın sona erdirilmiştir. (MİT Özel Arşivi Ek Nu: 18).
Mim Mim Teşkilatı
Önceki gruplardan elde edilen kazanımların perspektifinde yine istikamete yürümek maksadıyla, Genelkurmay Başkanı’nın emirleri ve TBMM’nin de onayı ile teşekkül edilmiştir. Mim Mim Teşkilatı hem subay hem sivillerden bir araya gelen ekipleriyle özellikle Osmanlı payitahtında casus ile istihbarat şebekesi oluşturmayı başarmıştır.
Milli Mücadele için TBMM’ye mühimmat ve silah sevk edilmesi icraatlarını gerçekleştirmiştir. Ayrıca hasımların yönetim binalarına, misyonlarına ve içerideki işbirlikçilerin içlerine girerek çokça mühim evrak ve istihbaratı elde etmiştir. Mim Mim Grubu’nun faaliyetlerine İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun akabinde 5 Ekim 1923’te son verilmiştir.
Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti (M.E.H. / M.A.H.)
İstihbarat örgütlerindeki faaliyetlerin her bir kolun; farklı uzmanlık ve yetenek gerektiren, yalnızca harp dönemlerinde icraat yapan değil sulh halinde de icraat yapması gereken çalışmalar olduğu gerçeği, MAH’ın teşekkül edildiği devirde ortaya çıkmıştır. Avrupa kıtasında yer alan devletlerin önemli merkezlerinde, I. Dünya Savaşı’ndan çok daha önce yerleştirilmiş gizli örgüt kliklerinin icraat yapma biçimleri ve bahsedilen klikler ile casusları keşfetmedeki çabaları, espiyonaj ve karşı espiyonaj konularında yayınlanmış olan kitaplarda ve hatıratlarda anlatılmaktaydı. Öte yandan, bu tür özel istihbarat teşkilatlarına sahip olan devletler bu teşkilatları çağın ihtiyaçlarına göre bir zemine oturtmaya çalışırken, bu tarz bir teşkilatı bulunmayan devletler de oluşturmaya başlamışlardı. (İlter, 2001, s. 18).
Tüm bu gelişmeler ışığında, modern devletlerin istihbarat konusunda kat ettikleri mesafeyi, yöntemlerini ve gelişmişliklerini yakından takip eden Gazi Paşa içeride ve dışarıda çetin mücadeleler verirken, diğer yandan bölücülük faaliyetleri yürüten (Ermenilik, Rumluk, Kürtçülük, Komünizm, rejim aleyhtarlığı vb.) odakları önlemeye çalışırken icra edilen tüm faaliyetlere karşın; bu çabaların meyvesini vermesini muhafazasını sağlaması açısından her şeyiyle organize olmuş profesyonel bir gizli haber alma teşkilatı kurulmasının kaçınılmaz bir ehemmiyet arz ettiğini etrafındakilerle paylaşarak istihbarat teşkilatının gerekliliğine vurgu yapmaktaydı. Bu gereklilikten yola çıkılarak cumhurbaşkanının emri ile genelkurmay başkanı görevlendirilmiştir. Akabinde yeni kurulan Türk devletinin haber alma teşkilatı olan MAH teşekkül edilmiştir. (MİT Özel Arşivi, Ek Nu: 21).
MAH’ın dış haber alma biriminin teşekkül edilmesi ve bu hususta eğitimlerin ayarlanması maksadıyla Dış İşleri Bakanlığı’nın girişimi ile, I. Dünya Savaşı’nda vazifeli olan Alman Subay Nicolai ile temasa geçilmiş ve devletin başkenti Ankara’ya gelmesi için davet çıkarılmıştır. Fevzi Çakmak ve Nicolai birçok kez müzakerede bulunmuş ve bu teşkilatın teşekkülü için sözleşmişlerdir. Ancak aradan 9 ay gibi bir süre geçmesine rağmen Ankara’nın bu proje için taahhüt ettiği paranın ödenmediğini öne sürerek çalışmalarını epey yavaşlatmıştır.
Kasım 1926’ya dek, Walther Nicolai tarafindan dış istihbarat konusunda verilen taahhütler, layıkı veçhiyle icra edilemiştir. Konuyla ilgili yapmış olduğu çalışmalar ve sunduğu raporlar istenilen düzeyin oldukça altında kalmıştır. Bir yandan, teşekkülün dış haber alma birimi organizasyonu tamamlanmaya gayret edilirken öte yandan teşekkülde vazife yapacak elemanların eğitimi ile alakadar çalışmalar hız kazanmıştır. Daha sonra yapılan sözleşmeye sadık kalınarak gerekli prosedürler de tamamlanarak bu istihbarat örgütüne ait tüzük yazılmış ve faaliyete geçirilmiştir.
Daha sonra ise teşkilatın kendisine çizilen çerçeve doğrultusunda yapılanması tamamlanmıştır. Çok farklı faaliyet birimleri üzerinde istişareler edildikten sonra ülke yapısıyla en çok örtüşen modelde uzlaşılmış ve ilk etapta dört birim oluşturulmuştur. (İlter, 2001, s.26).
A Birimi : Haber alma
B Birimi : Karşı – Haber alma
C Birimi : Söylenti çıkarma-yayma-yönlendirme
D Birimi : Teknik Takviye
A Birimi rütbeli subaylardan oluşacaktır.
B Birimi merkezde polis, kırsalda jandarma ekiplerinden oluşturulacaktır.
C Birimi dış işleri mensuplarından oluşturulacaktır.
D Birimi işin uzmanı sivil ve askerlerden oluşturulacaktır.
Birimlerin de oluşturulmasıyla teşkilat organizasyonu nihayete erdirilmiştir. Her alanda inşası süren Türk Devleti’nin artık profesyonel manada istihbari faaliyetlerini icra edecek olan kurum, başbakanlık bünyesinde resmi olarak ete kemiğe bürünmüştür. (MİT Özel Arşivi Bel. Nu: 32).
Yaşanan tüm zorluklara rağmen, Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti (M.A.H.) kısa sürede devletin bütün makamlarının güvenini kazanmış olup, fikir ve öngörülerinden istifade edilen bir seviyeye gelmiştir. Bu başarının temelinde ise, inanmış ve kafaya takmış birkaç vatanperverin fedakarca, tam bir adanmışlık ve aidiyetle icra etmesinin etkisi vardır. Teşkilat 1965 yılına kadarki yaklaşık 40 yılda devletin ve dünyanın ihtiyaçlarına göre değişimler geçirmiş, bugünkü MİT’in kökenini oluşturmuştur.
M.E.H.’in MİT’e Dönüşümü
Birinci Cihan Harbi akabinde bütün dünyada politik, askeri, iktisadi, toplumsal konularda hızlı değişimler görülmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nde de hemen hemen her alanda radikal değişiklikler meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi çok partili döneme geçilmesi, özgün ve etkin yayınların hayata geçirilmiş olmasıdır. Bunların yanı sıra, sendikaların değişim ve gelişim göstermesi, üniversitelerin büyük oranda dışa açılmaları gösterilebilir. Büyük bir süratle değişen uluslararası politikalardaki yeni güç dengeleri de; devletin, savaşın devam ettiği yıllar süresince varlığını sürdürmek için takip ettiği denge siyasetini yürümez hale getirmiştir. Bu sebeple savaş öncesi içe kapanık olan Türkiye Cumhuriyeti, dış devletlerden ve kuruluşlardan gelecek olan etkilere daha açık hale gelmiştir. Öte yandan, istihbarat faaliyetleri de eskisiyle kıyaslanmayacak oranda karmaşık, aldatıcı ve etkili bir hale bürünmüş ve Türkiye iç politikasını etkileme ve yönlendirme amacına evrilmiştir.
Başta bütün dünya olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nde de görülen bu tekamüller; kurulduğu günden beri ülke geçmişinde çok önemli başarılara imza atmış M.E.H.’in lağvedilip, onun yerine daha randımanlı ve günümüz stilinde çalışmalar yürütecek yeni nesil bir istihbarat örgütünün kurulmasını zorunlu kılmıştır.
Bu nedenlerden ötürü 6 Temmuz 1965 yılımda MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) kanunu çıkarılarak Milli İstihbarat Teşkilatı 22 Temmuz günü ülkeye kazandırılmıştır.
MİT’in esas amacı, devlet güvenliğini sağlamak, kurumlar arası koordinasyon sağlayarak milli politikalarla ilişkili organizasyonların oluşturulması amacıyla devlet nezdinde istihbarat üretmektir.
Burada sözü geçen M.A.H. ise ismi değiştirilmeden Haber Alma Birimi adı altında Milli İstihbarat Teşkilatı’na devredilmiştir. Kurulan bu MİT 20 yıla yakın bir süre faaliyetlerini sürdürmüştür. Fakat küreselleşen dünya konjonktüründe bazı değişiklikler yapmak amacıyla yasal düzenlemelere gidilmiştir. Bu maksatla l983 yılının sonlarına doğru ilgili istihbarat kanunu devreye sokulmuştur. 1984 yılının başında tamamen hayata geçen bu kanunla Milli İstihbarat Teşkilatı’nın görev ve yetkileri tam olarak belirlenmiş olup, bu teşekkül tam anlamıyla başbakan idaresine girmiştir.
Bu yasa çıktıktan sonra Milli İstihbarat Teşkilatı’nın alt birimi olan M.A.H. ise lağvedilerek görev ve yetkileri MİT’in alt başkanlıklarına bırakılmıştır. Böylelikle 1926 yılında faaliyetlerine başlayan ve 1984 yılına kadar gerek bağımsız gerekse Milli İstihbarat Teşkilatı’nın alt birimi düzeyinde faaliyetlerini devam ettiren M.A.H., 38 yıllık faaliyet döneminde ülke topraklarında ve yabancı ülkelerde yürüttüğü kayda değer çalışmalar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaatleri doğrultusunda hareket etmiş bir istihbarat teşkilatı olarak tarih sayfalarındaki yerini almıştır.
KAYNAKÇA
İlter E. (2002) Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi. Ankara.
MİT Özel Arşivi Ek Nu 14-15-16.
MİT Özel Arşivi Ek Nu. 17.
MİT Özel Arşivi Ek Nu: 18.
MİT Özel Arşivi, Ek Nu: 21.
MİT Özel Arşivi Bel. Nu: 32.
12 Numaralı Mühimme Defteri 1570-1572 –Ankara 1996.