Bir Portre: Ziya Gökalp ve Türkçülük Düşüncesi

Ziya Gökalp’in Kişiliği ve Hayatı

Ziya Gökalp, 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuştur(Ülken, 2001).  Kendisine, babasının isteği üzerine Mehmet Ziya ismi verilmiştir. Babası, Vilayet Evrak Memuru Mehmet Tevfik Efendi (1851-1890), annesi Zeliha Hanım’dır (1856-1923). İlköğrenimini 1883 yazında kayıt yaptırdığı Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi’nde görmüştür. Hürriyet akımlarıyla ilgili ilk düşüncelerini ise 1886 yılında başladığı Mektebi Rüştiye-i Askeriye’de (Askeri Lise) hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey’den edinmiştir. (N0üzhet, 1931). 1890 yılında amcası Müderris Hacı Hasip Bey’ den dersler almaya başlayan Gökalp, 1891 yılında ikinci sınıftan kayıt yaptırarak İdadi-i Mülkiye’ye girmiştir. 1893 yılında öğretmeni Doktor Yogi’ den felsefe dersleri, Maarif Müdürlüğü ve İdadi’ de (orta öğretim) tarih öğretmenliği yapan Mehmet Ali Ayni’den ise tarih dersleri almıştır. Ziya Gökalp, Mehmet Ali Ayni’den gördüğü derslerde tarihin nasıl analiz edilip, değerlendirileceğini öğrenmiştir.

Fakat İdadi’nin 7 yıla çıkartılması üzerine Gökalp, buradan ayrılmak zorunda kalmıştır. O dönem toplumun yaşadığı sıkıntı ve buhranın üzerinde oluşturduğu etkinin yanında, ekonomik olanaksızlıklar yüzünden İstanbul’da öğrenimine devam edememesi ve ailesinin evlilik baskıları gibi nedenler Ziya Gökalp’ı bunalıma sürüklemiştir. Bu sebepler dolayısıyla 1894 yılında intihar girişiminde bulunmuştur (Nüzhet,1931). Hilmi Ziya Ülken, Gökalp’ın intihar sebebi olarak, Hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe eğitimi ile ailesinden aldığı dini muhafazakâr eğitim arasında yaşadığı çatışmayı göstermektedir. (Ülken,2007). Bu çalışmadaki araştırmalara göre onu intihara sürükleyen eğilimlerin gördüğü eğitimlerin (özellikle din ve felsefe) çakışmasının çok büyük etkisi vardır. Çünkü aldığı dini eğitimlerde iman etmek için kabul etmesi gereken, sorgulanamayan şeyler vardır ama felsefe eğitiminde ise varoluştan beri her şeyi sorgulayan bir düşünce akımını benimsemiştir. İşte tam da burada bu çelişkiler yüzünden buhrana sürüklenmiş ve intihar girişiminde bulunmuştur.

Ziya Gökalp idadi 4. sınıf öğrencisi (1894)

İntihar olayından sonra tekrar eğitim hayatına yönelen Ziya Gökalp, eğitimine devam etme sebebiyle 1895 yılında kardeşi ile birlikte tekrar İstanbul’a dönmüştür ama ekonomik zorluklar sebebiyle ancak ücretsiz olan Veteriner Mektebine kayıt yaptırabilmiştir. Gökalp, İstanbul’da bulunduğu bu dönemde Batı kültürünü de tanımaya çalışmıştır (Tuncay,1978). Okulda yasaklı yayınları okuması ve aykırı çıkışları ile dikkati çeken Gökalp, 1899 yılında geçirdiği soruşturmanın ardından “yasaklı kitapları okuma ve zararlı cemiyetlere üye olma” sebebiyle cezaevine gönderilmiştir. 12 aylık cezaevi döneminden sonra, okuldan da uzaklaştırılarak Diyarbakır’a sürgün edilmiştir. 1900 yılında amcasının kızı ile evlenerek Diyarbakır’a yerleşen Gökalp, ufak memuriyetlerde görev yapmaya başlamıştır. Bu dönemde Gökalp, bir yandan eşinin mal varlığı ile rahat bir hayat yaşamaya başlamış; diğer yandan ise, el altından hürriyet faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. 1903 yılından sonra Diyarbakır Ticaret Odası’nda çeşitli görevlerde bulunmuş; bu sırada, Vilayet Gazetesi Başyazarlığı görevini de yürütmüştür. 1905 yılında, halka yaptığı eziyetler dolayısıyla aşiret reisi İbrahim Paşa’ya karşı çıkarak halkı ona karşı ayaklandırmıştır (Tuncay, 1976).

Ziya Gökalp, 1908 yılında İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır, Van ve Bitlis heyetlerinin müfettişliği görevlerine getirilmiştir (Binbaşıoğlu, 1982). 1909 yılında Darülfünun’da hocalık yapmak üzere İstanbul’a gelen Gökalp; orada birkaç ay kalmış, yeterli ücret alamadığı için tekrar Diyarbakır’a dönerek, “Peyman” gazetesini çıkarmaya başlamıştır. 1909 yılının son aylarında ise İttihat ve Terakki tarafından Selanik’e gönderilmiştir. Ziya Gökalp, 1912’de ailesi ile birlikte bir kez daha İstanbul’a yerleşmiştir (Tanyu, 1981). Bu dönemde, Darülfünun ve Eğitim Fakültesinde Gökalp’ın eğitimle ilgili görüşleri kabul edilmiş; ders programları, okutulacak dersler ve kitaplar onun önerileri doğrultusunda kararlaştırılmıştır. Bu dönemden itibaren fikirlerini ve çalışmalarını Türkçülük etrafında şekillendiren Gökalp, aynı zamanda hayatının en verimli dönemini de yaşamıştır. 1913 ve 1914 yıllarında kendisine teklif edilen Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanlığı) görevini kabul etmemiş, Edebiyat Fakültesinde İçtimaiyyat Müderrisliği (Sosyoloji Hocalığı) görevine devam etmiştir. Bu göreviyle birlikte Gökalp, İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü olmuştur. Burada Bakanlık görevini kabul etmemesinden dolayı ne denli idealist bir insan olduğunu ve tam bir fikir adamı olduğunu görebiliriz.

Gökalp’ın “Kızılelma” adlı eseri 1914’de yayınlanmıştır. 1917’de “Yeni Mecmua” yayın hayatına başlamıştır. 1918’de ise Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eseri ile Yeni Hayat isimli şiir kitabını yayınlamıştır. 1919 yılının Ocak ayında, “asayişi bozma ve Ermenilere zor kullanma” iddiasıyla Divan-ı Harp’te (askeri mahkeme) idam cezası ile yargılanan Gökalp, idam cezası almamış, ancak Malta’ya sürgün edilmiştir. Malta’da çok sıkıntılı ve zorlu bir hayat süren, Gökalp sürgün döneminde faaliyetlerine bir süre ara vermek zorunda kalmıştır. 30 Nisan 1921’de Kars Savaşında esir alınan İngilizlerin karşılığında Malta’da esir Türklerin serbest bırakılması ile birlikte Yurda dönerek Diyarbakır’a yerleşmiştir. 1922’de Muallim Mektebi’nde (Eğitim Fakültesi) felsefe dersleri vermeye başlayan Gökalp, bir taraftan da dergi çıkarma çalışmalarına devam etmiştir. Bu dönemde, Ahmet Ağaoğlu’nun desteği ile “Küçük Mecmua” dergisini çıkarmıştır. Derginin ilk sayısında, tarihi, kültürel, dinsel ve coğrafi birliktelikleri nedeniyle Türkler ve Kürtler’in birbirlerini sevmelerini bir zorunluluk olarak kabul ettiği “Türkler ve Kürtler” adlı makalesini kaleme almıştır (Nüzhet, 1931). Gökalp bu makalesini dört nüsha halinde hazırlamış bir nüshasını Atatürk’e, bir nüshasını Dr. Rıza Nur’a, diğer nüshasını da Lozan’a gidecek olan heyete göndermiştir. Bu makalenin ve raporun iyi anlaşılması günümüzde dahi Kürt meselesi konusunda ışık tutacaktır. Gökalp bu makalesinde Kürtleri beş kavim olarak şöyle tarif eder:

Guran, Kurmançi, Lur, Sorani ve  Zaza. Önce bunların dilleri üzerinde durur ve Guran, Bahtiyari, Kalhur lisanlarını ayırırsak elimizde istiklalleri malum olmak üzere dört lisan kalır: Kurmançi, Zaza, Soran, Lur. Bu dört lisanın sahipleri birbirinin dillerini anlamazlar, der. Daha sonra şu gerçeği de vurgular: Bu Kürt kavimleri gerek kendilerine, gerek birbirlerine başka isimler verirler. Meselâ Kurmançilar kendilerine Kürt namını vermezler, biz Kurmançiyiz derler. Bunlar Zazalar’a Dünbülî derler. Türklerin Baban Kürtleri tesmiye ettikleri Güney Kürtlere de Soran nâmını verirler. Kendilerinin konuştukları lisana Kurmançî derler, diyerek bazı açıklamalarda bulunur (Özdamarlar,2009).

Gökalp, Kürt aşiretlerinin medenileştirilmesi konusunda şu teklifleri sunar. Önce ilkel ve asrî teşkilatlar olarak aşiretleri şöyle ayırır: Tam göçebe, yarım göçebe, yerleşik aşiretler, ağa köyleri, ahali köyleri. İlkelliği, coğrafi sebeplerden çöl ve dağ olarak belirler. Kanuni sebepler olarak da: İltizam usulü, adliye usulü ve askerlik usulünü gösterir. Bu konuda huzur bulunabilmesi için hemen aşiretler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmalı ve adaletli bir yönetim uygulanmalıdır, demektedir. Bu arada Kürtlerin yaşama biçimleri hakkında Diyarbakır, Mardin, Midyat, Nusaybin, Suruç bölgelerini içine alan karşılaştırılmalı enteresan bilgiler sunulmaktadır. Raporun en can alıcı noktası Kürtler hakkındaki düşüncelerini açıkladığı “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı bölümdür. Burada Gökalp, aşiretlerin Kurmanci, Lur, Soran ve Zaza lisanı kullandıklarını belirtirken aralarında dil birliğinin olmadığının ve birbirlerini anlamadıklarının altını çizer.

Raporun bir önemli noktası da Türkmenlerin Kürtleşmesi konusudur. Gökalp bu konuda diyor ki: “…Birçok yerde Türkmen aşiretleri Kürtleşmiştir. Mesela Diyarbekir’de Karacadağ’da yaşayan Türkan/Terkân (Kürtçe Türkmenler manasınadır.) aşiretinin bütün fertleri Oğuz ilinin Beğdili boyuna mensûp halis Türk olduklarını bilirler. Bununla beraber, Türkçeyi unutarak onun yerine Kürtçeyi ikame etmişlerdir. Bu aşiretlerden Karakeçi aşireti ise Kayı boyu ile akraba olduklarını bildikleri halde kendilerini Kürt zannetmektedirler. Urfa’daki Döğer ve Badıllı aşiretlerinin de Kürtçe konuştuklarını belirler. Bu Kürtleşme konusunda şunları da ilave eder: Türkmenler, yalnız şehirlerde Kürtleşmek tehlikesinden kurtulabilirdi. Çünkü, eyalet merkezi yahut Osmanlı Sancağı tarzındaki sancakların merkezleri olan şehirlerde, Kürt nüfusu câri değildi. İşte bu sayededir ki oralardaki şehirlerin Türk ahalisi Türklüklerini muhafaza edebilirlerdi” tespitini yapmaktadır.

Gökalp’in günümüzü ilgilendiren düşünceleri “Türklerle Kürtler” başlıklı bölümdedir. Bu bölümde Gökalp: “Musul’da Bağdat’ta Kürtlerle meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatanî vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir Kürt-Irakı ile bir Türk-Irakı var. Bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır.” der. Tarih gösteriyor ki başarı daima doğruluğun mükafatıdır, diyen Gökalp: Sebebini “Kürtlerin bey ve ağa tesmiye ettikleri mütegallipler, bu adetin devamından müteneffi oldukları için idameye çalıştılar, diyerek bağladığı bu sonuca dayalı olarak Kürtlerin medenileşmemesindeki sebebi bugün hâlâ varlığını koruyan aşiret hayatına bağlar.

Gökalp bir vesile ile araştırmaları sonucu şöyle bir açıklamayı gerekli görür: …Bizim gibi vilayet-i şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum… Hakikati bulmak için bir taraftan Türklüğü bir taraftan da Kürtlüğü araştırmaya başladım. Diyarbekir şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biriyle izah edilebilirdi: Ya Diyarbekir’in Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbekir’in Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisani tetkiklerim gösterdi ki Diyarbekir’in Türkçesi Bağdat’tan ta Adana’ya, Baku’ya, Tebriz’e kadar imtidat eden tabii bir dilden yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri Türkçesi’nden ibarettir, diyerek halini ve araştırma sebeplerini samimi olarak açıklar. Son olarak temennisini;

Türklerle Kürtler bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dinî hem siyasi bir fariziyedir. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir. diyerek belirtmiştir.

M. Ziya Gökalp, bağrından çıktığı toprakların insanını, demografisini, yaşam tarzını ve etnik yapısını elindeki imkânlarla araştırmış ve bir senteze vararak bu fikirlerini hem yeni oluşan genç devletiyle hem de Türk milletiyle yapıcı ve birleştirici bir şekilde paylaşmak istemiştir.

1923 yılında Telif ve Tercüme Encümeni Reisliği’ne (Kültürel Yayınlar Dairesi Müdürlüğü) getirilen Ziya Gökalp; aynı yıl, Türkçülüğün Esasları isimli ünlü eserini ortaya koymuştur. 11 Ağustos 1923 tarihinde Diyarbakır’dan mebus seçilen Gökalp; bilimsel, kültürel ve eğitim çalışmalarına ara vermiş gibi görünse de, yine bu dönemde de kültürel ve düşünsel çalışmalarını da bir yandan sürdürmeye devam etmiştir. Bu bağlamda, “Yeni Türkiye” dergisini çıkarmış, yeni anayasanın hazırlanmasına yardım etmiş, Türk Medeniyeti Tarihi’ni tamamlamaya çalışmış ve Türk dili çalışmalarına katkılarda bulunmuştur. Bu süreçte, Gökalp milli edebiyatın ortaya konması yönünde de büyük çaba sarf etmiştir (Tuncay, 1976).

Yine, ‘Yeni Türkiye’nin Hedefleri isimli eserini de bu dönemde yayınlamıştır. Hastalandığı dönemde de Türk Medeniyeti Tarihi ve Çınaraltı isimli çalışmalarını sürdürmüş; hatta tedavi için İstanbul’a, Maarif Vekâleti’nden (Milli Eğitim Bakanlığı) Türk Medeniyeti Tarihi’nin basımı için aldığı avansla gidebilmiştir. 1924 yılında rahatsızlanan Gökalp, 25 Ekim 1924 tarihinde vefat etmiştir(Tanyu, 1981).

Ziya Gökalp’in Cenaze Töreni

Ziya Gökalp, sosyal hayatında içine kapanık, sakin ve kendi halinde bir profil çizmiştir. Bununla beraber, idealist ve mücadeleci bir yapıya sahip olan Gökalp en zor zamanlarında bile umudunu kaybetmeyecek kadar kararlı bir yapıya sahiptir. Hayatı boyunca, düşünce ve idealleri uğrunda mücadele vermiş; hiçbir dönem, düşünce ve eylemlerinden ödün verme gereği duymamıştır. Birçok soruşturma, baskı, hapis ve sürgün cezasıyla karşılaşmasının sebebi de yine bu kararlı tutumudur. Gençlik döneminde, Sultana karşı muhalefet etmek ve faaliyette bulunmaktan çekinmeyen; Gökalp önemli idealist ve düşünsel yakınlıklara rağmen, Mebus olduğu dönemde de Atatürk’le de çok yakın ilişkiler geliştirme gereği duymamıştır. Gençlik yıllarının bir döneminde yaşadığı bir buhran durumu dışında Gökalp’in hayatı hep sosyal ve siyasal mücadele ile geçmiştir. Aynı şekilde, en bunalımlı günlerinde bile Ülkenin kurtulacağına olan güvenini ve umudunu hiç yitirmemiştir. Ziya Gökalp’ın en çok öne çıkan taraflarından biri de, hiç kuşku yok ki; yaratıcı fikir dünyasıdır. Gökalp’ı, fikir adamlığı, maneviyat ve ahlaki konularda icraat adamı yapan genellikle bu yaratıcı fikirleri ve derinlikli düşünebilme özelliği olmuştur (Nüzhet, 1931).

Yaratıcı bir düşünce yeteneğine sahip olan ve vatan millet sevgisiyle dolu duygu ve düşünce temalı bir çok şiir yazan Gökalp, bununla birlikte çok fedakar ve iyi bir aile babasıdır. En sıkıntılı dönemini yaşadığı hastalık günlerinde, tedavi masraflarının karşılanmasıyla ilgili olarak Atatürk’ten gelen teklife karşılık, ölümünden sonra eşine ve kızlarına yardımda bulunulmasını isteyerek bunu açıkça belli etmiştir.

Düşünce Yapısı ve Türkçülük Tezi

Birçok Türk aydını gibi Ziya Gökalp‘in fikir hayatı üzerinde, Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecine girdiği dönemde ortaya çıkan siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların gölgesini görmek mümkündür. Bu etki ile Gökalp’ın fikir hayatı içerisinde ulusçuluk anlayışı önemli bir yere edinmiştir. Fakat Gökalp’ın ulusçuluğu, etnik ve ırk temelli değil; kültürel bir ulusçuluktur.

Birçok çeşitli alanda eserler veren Ziya Gökalp’ın düşünce ikliminin oluşum sürecinde aile çevresi, İsmail Hakkı Bey, Yorgi Efendi, İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sukuti ve Naim Beylerin yanı sıra; Jön Türklerin de etkisi olduğu bilinmektedir. Gökalp, düşünce iklimi sebebi ile İttihat ve Terakki Cemiyetinde çeşitli kademelerde vazifelerde de bulunmuştur. Aynı şekilde, Durkheim’ın perspektifi de Gökalp’ın fikirleri üzerinde önemli izler bırakmıştır.( Heyd, Çev. Günay, 2002).

Babası Tevfik Efendi, edebiyatla ilgili ve oğlunun iyi bir eğitim alması için çaba sarf etmiştir. Gökalp’ın edebiyata ilgisinin babasından miras kaldığı da söylenebilir. (Nüzhet, 1931). Avrupa’da Yetişen gençleri kültürlerine yabancı kaldıkları, medresedeki öğrencileri de dünyadaki gelişmelerden haberdar olmadıkları gerekçesiyle eleştiren Tevfik Efendi, oğlundan Doğu değerlerini özümseyip, Müslüman kalarak Batılı bir eğitim almasını ve her iki kültürü de öğrenip bunları kıyas ve telif etmesini istemiştir. Tevfik Efendi’nin bu tutumunun Ziya Gökalp’ın hayatındaki etkileri büyük olmuştur (Tuncay, 1976). Yani sentez bir yapının ortaya konması gerektiğini savunmuştur.

28 Aralık 1888’de Namık Kemal’in vefatı üzerine; Tevfik Efendi’nin oğluna, onun gibi hürriyetçi ve vatanperver olmayı nasihat etmiştir. Bu nasihat Gökalp’ın hayatındaki önemli dönüm noktalarından birisidir. Bununla birlikte, diğer aile üyelerinden annesi ve babaannesinin de, gördükleri eğitimin de etkisiyle Gökalp ‘in üzerinde babası kadar tesirleri olmuştur. Diyarbakır’da felsefe dersleri aldığı Dr. Yorgi Efendi, İstanbul’a gelince, Gökalp ve arkadaşları ile toplantılar düzenlenmiştir. Onlarla yaptığı sohbette Türk gençlerinin Meşrutiyeti ilan etmek için çalıştıklarını, bunun takdire şayan bir gayret olduğunu belirtmiştir. Yapılacak devrimin faydalı ve etkili olabilmesi için mutlaka ülkenin sosyolojik ve psikolojik yapısıyla aynı zemine oturtulması gerektiğini ifade eden hocasının bu vasiyeti, Gökalp’ın yapmayı düşündükleri üzerinde bir yol haritası etkisine sahip olmuştur ( Nüzhet, 1931).

1899-1900 yıllarında tutuklu bulunduğu sırada tanıştığı Naim Bey cezaevinde hatırlı olan, bilge kişiliği ile tanınan bir adamdır ve Gökalp düşünce dünyası üzerinde önemli etkiler bırakan kişilerden bir diğeridir. Naim Bey, Meşrutiyetin mutlaka ilan edileceğini, ama ilk meşrutiyetin uzun süreli olmayacağını; Meclisin, entrikalar ve rant kavgaları sonucu kapatılacağını söylemiştir. Ona göre, meclisin kapanmasında en önemli sebep, derin bir uykuda olan halkın meşrutiyetin kıymetini bilmemesidir. Halka, meşrutiyetin gereği anlatılmalıdır. Bunun da tek yolu özgür basındır. Gökalp, basının özgürleştirilmesini rastladığı her gence öğütlediğini belirtmiştir. Kendisine, Naim Bey’in vasiyetini rehber kabul eden Gökalp; onu, kendisi için bir pir bir hoca olarak nitelendirmiştir. Gökalp, bu vasiyeti kendinden sonraki nesillere, Türkçü bir bilginin vasiyeti olarak sunmuştur.

İdadi (orta öğretim) yıllarından itibaren felsefe ve sosyal bilimlere ilgi duymaya başlayan Gökalp Fransızca derslerini İdadi hocalarından Yorgi Efendi’den almıştır. Kendisinde felsefe merakını uyandıran da yine Yorgi Efendi olmuştur. Fikirsel olarak, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki ile Ziya Gökalp’ın düşünce ve ilişki yakınlığı o yıllarda bu düşünce yapısının merkezi durumunda bulunan askeri lise yıllarına kadar gitmektedir. İmparatorluğun içinde bulunduğu bunalımlar birçok mektep öğrencisi gibi Gökalp’ı de derinden etkilemiştir. Bu nedenle, Gökalp okul yıllarından itibaren memleket meseleleriyle ilgili konularla yakından ilgilenmiş; hayatı boyunca birçok siyasi ve sosyal teşkilatın içerisinde bulunmuştur.

Başlangıçta Fransız filozof Alfred Foulille’nin etkisinde kalmasına rağmen, Durkheim sosyolojisinin iyi bir okuyucusu ve takipçisi olan Gökalp, bu ekolün etkisiyle “Türk Sosyoloji Ekolünü” kurmuştur. Gökalp’ in, topluma doğru bir yönelim gösteren toplumsal teoremi üzerinde de Durkheim’ın görüşleri belirleyici olmuştur ( Heyd, 2002). Ziya Gökalp düşünce ikliminde Selanik önemli bir yer tutmuştur. Gökalp, Selanik’e gidişinden sonra daha önce bayraktarı olduğu düşüncelerin pek çoğundan vazgeçmiştir. Ancak, medreselerin düzeltilmesi ve eğitimde yenileşme gibi yazılarında sıkça savunduğu bazı düşüncelerinden vazgeçmemiştir (Koçer, 1991).

Émile Durkheim

İttihat ve Terakki tarafından Selanik’e gönderilmesi, Ziya Gökalp’ın yaşamında yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde, dilde Türkçülüğü savunan Genç kalemler grubuna katılmış; bu dergide, dilde Türkleşme ile ilgili yazılar yazmaya başlamıştır. Burada, özellikle Ömer Seyfettin’den etkilenen Gökalp, artık Türkçü Gökalp’tır (Ülken, 2007).

Gökalp’ın dil çalışmalarına katılmasıyla, dilde yenileşme ve Türkçeleşme çalışmalarına başlanmıştır. Çünkü Ona göre tüm toplumsal faaliyetlerin yegâne temeli lisandır (Gökalp, Sadeleştiren:Toker, 1997).  Kültürü ve kültürü ortaya çıkaran dili, bir millet inşa etmenin en önemli tuğlalarından biri olarak gören Gökalp, dilde Türkleşme olmazsa, vicdanların, dinin ve vatanın parçalanacağını öngörmektedir. Dilde yenileşmenin ve Türkçülüğün bir karşılığı olarak “arı Türkçecilik” ifadesini kullanan Gökalp; arı Türkçeciliği, dilin Arap ve Fars köklerinden arındırılarak, bunların yerine Türkçe köklerden yapılacak yeni Türkçe kelimelerin yapılması olarak tanımlar. Buna karşın, karşılıkları bulununcaya kadar, sözcük ve terimlerin Arapça ve Farsçalarının kullanılmasının gerekli olduğunu savunur. Burada Gökalp’ın, dili ilintili bağlarından hızlı bir şekilde koparmanın zorluğuna ve sakıncalarına yaptığı vurguyu görmek gerekir. Böylece, dilde ve kültürde özden beslenen bir dinamizm yakalamak isteyen Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak ilkesi çerçevesinde Türkçeyi, anlam bakımından modernleştirmek, terim bakımından İslamlaştırmak, gramer ve yazın bakımından ise Türkleştirmek gerektiğini belirtmiştir. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak isimli eserinde de bu durumu, “Türk milletindenim, İslam Ümmetindenim, Avrupa Medeniyetindenim” ifadesi ile ortaya koymuştur. Ziya Gökalp’ın “Türk ulusuna, İslam dinine ve Batı uygarlığına dahiliz” şeklinde yaygın bir sunuş haline getirdiği söylemin, aynı dönemlerde benzer siyasal, ekonomik ve kültürel etkileri duyan Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali tarafından da gündeme getirildiği görülmektedir. Ancak Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali’nin düşündüğü Türkçülük ile Gökalp’in Türkçülüğü arasında büyük farklılıklar mevcuttur. Yine burada da, oldukça geniş topraklarda, zengin ve dinamik kültür altyapısına sahip; ekonomik, siyasal ve askeri açıdan çok güçlü bir İmparatorluk sürecinden; Ulus devlete geçişin çok sancılı olacağını kendisi de öngörmekte ancak devrin şartlarında bunun kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir.

Yusuf Akçura

Dolayısıyla, Ziya Gökalp’ın siyasal düşünceleri ile dönemin siyasal olguları arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu söylemek mümkündür. İlk dönemlerinde Osmanlıcılık ve ümmetçilik temelinde olmasa bile, İslamcılık düşüncelerine de ilgi gösterdiği bilinen Gökalp’ın milliyetçilik anlayışı ile modern ulus-devletin ve yeni Cumhuriyetin kurucu iradesinin benimsediği milliyetçilik anlayışları arasında büyük bir benzerlik vardır. Aslında şöyle de diyebiliriz, Cumhuriyetin kurucu iradesi Gökalp milliyetçiliğinden fazlasıyla etkilenmiş ve aynı temelde bir milliyetçilik ulusçuluk geliştirmiştir. Gökalp’e göre, milleti oluşturan değerlerin başında dil birliği, kültürel paylaşım ve din gelmektedir. Bir başka ifadeyle Gökalp, bir kültür milliyetçiliğini öngörmekte, millet olabilmek için etnik ayrıştırmalara ilgi göstermemektedir. Buna, Gökalp, ‘kültür milliyetçiliği’ adını vermektedir. Böylece Gökalp, içinde bulunduğu dünya ve coğrafi gerçekliklere uygun bir millet tanımlamasına gitmektedir. Cumhuriyetin kurucu iradesi tarafından benimsenen Gökalp’ın bu milliyet yaklaşımı, başta Birleşik Amerika olmak üzere, çağdaş toplumlarda da kendisine yer bulmakta ve geçerliliğini korumaktadır. Yer yer öne çıkarılan etnik kimlikler ve yerelliklerle, bölünen ve ayrışan devletlere de bakıldığı zaman ulus olgusu ve uluslaşmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğunun açıkça kendini belli ettiği günümüzde; Gökalp’ın ortaya koyduğu bu millet ve ulus olmanın geçerliliği ve değeri daha iyi anlaşılmalıdır.

Ziya Gökalp’ın, ulus olmanın gereklerinden biri olarak elzem gördüğü din birliği ile dindaşlığa dayanan birlik birbirinden farklıdır ve zaten Gökalp; ‘ümmet’ olarak tanımlanan dindaşlık birlikteliğine de karşıdır. Ona göre; din, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı kültür dünyalarında ve değişik toplumlarda aynı olabilir; ancak, millet olmak için din birlikteliğinden başka kültür ve dil birliği de gerekmektedir ki; kültür birlikteliği için ortak toplumsal deneyimler, paylaşımlar, duyuş ve düşünüşlere ihtiyaç vardır. Bu çerçevede; din dilinin de Türkçeleşmesi gerektiğini savunan Gökalp’ın bu yaklaşımı, Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden ilk yıllarında hayata geçirilmiştir. Merkezi bir din hizmetleri idaresinin kurulmasında (Diyanet İşleri Başkanlığı) olduğu gibi, kültürel ve dinsel birçok uygulamanın ve kurumun ortaya çıkışında yine Gökalp’ın etkilerinin olduğu gerçektir.

Buradan yola çıkılarak, ikinci meclise de seçilen Ziya Gökalp ile Atatürk arasında bir ilişki yakınlığı yoksa da; fikirlerde ve ideallerde bir örtüşme olduğu açıktır. Tek ülküsü vatanın ve milletin selameti olan Gökalp, kendisine teklif edilen şahsi hiçbir şeyi kabul etmemiştir. Buradan yola çıkarak, hastalığının ilerlemesi üzerine, masrafları Devlet tarafından karşılanmak üzere yurt dışında tedavi olmasını öneren Atatürk’ten; tedavi masraflarını değil, kendisinden sonra ailesine yardım edilmesini isteyen Gökalp’ın bu isteği, Atatürk’ün önerisi üzerine Meclis tarafından çıkarılan bir kanunla yerine getirilmiştir.

Yoğun ve ısrarlı bir şekilde kültür milliyetçiliği vurgusu yapan Gökalp, etnik milliyetçiliğe/ırkçılığa karşı bir düşünce yapısına sahip olmuştur. Ona göre, toplumların karakterleri kalıtımsal değil, kültür ve eğitim yoluyla şekillenmektedir. Gökalp’ın ırkçılığa karşı oluşu, düşünsel ve sosyal gerçeklikle bir iç içe geçmiştir. Gökalp bu yargıya, toplumların, özellikle Türk toplumunun yapısını ve sosyal gerçekliklerini değerlendirerek varmıştır.

Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet ve demokrasi düşüncelerinde de bir evrilme süreci olmuştur. Sultan aleyhine yürüttüğü söylemlerini meşrutiyetin ilanıyla birlikte askıya alan Gökalp, savaş dönemlerinde vatan ve dinin selameti için Halife Sultana dualarda bulunmuştur (Heyd, 2002). Buradan da anlaşılacağı gibi Gökalp’ın daha önce de bahsedildiği gibi tek ülküsü ve ideali milletin kurtuluşu ve yeniden inşasıdır. Bununla birlikte Gökalp, hiçbir zaman özgürlükçü ve halkçı tutumundan vazgeçmemiştir. Onun hemen her yazı ve şiirinin ana teması vatan, ulus, hürriyet, Ulusun eğitimi ve uyanışı üzerine olmuştur.

Ziya Gökalp’ın fikir dünyasında, Türkçülük ayrı bir yere sahiptir. Zira Gökalp’ın çalışmaları hep Türk toplumunun geçmişi, günü (kendi dönemi) ve geleceği ile Türk dili ve Türk kültürü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu duygu ve düşüncelerle O, bilimsel, ahlaki, kültürel ve felsefi bir Türkçülük anlayışı ortaya koymuştur.

Gökalp’ın 1908 yılından sonra Türk Milliyetçileri arasına katılması ile ulusçuluk bir sistem haline gelmiştir. 18 yıl Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısı üzerine çalışan Gökalp, bu birikimini Genç kalemler dergisinde, özellikle de “Turan” şiiri ile dile getirmiştir. Bilimsel bir Türkçülük ortaya koyan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda Türkçülüğü Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir diye tarif etmiştir. Ona göre Türkçülüğün yakın ve uzak olmak üzere iki hedefi vardır. Yakını “Oğuz ya da Türkmen Birliği”; uzağı ise Turan’dır. Türkçülüğünün ülküsünü de “Türkiyecilik”; “Oğuzculuk ya da Türkmencilik” ve “Turancılık” olarak üç ana bölüme ayıran Gökalp, Cumhuriyetin ilanından sonra son ikisinden ilk etapta vazgeçmiş ve ülkünün “Türkiyecilik” olduğunu belirtmiştir. Son ikisinden vazgeçmesinin yahut bu çalışmaya göre askıya almasının sebebi Ulusun ve yeni doğan genç Cumhuriyet’in bu idealleri gerçekleştirebilecek kadar muktedir olamamasından kaynaklanmaktadır. Bu idealler atiye bırakılmış öncelik olarak Türkiyecilik’in sağlanması gerektiği olmuştur. Türk toplumu için uygun gördüğü Türkçülük ise toplumsal Türkçülük yani kültürel Türkçülük olmuştur. Onun Türkçülüğünde, halka doğru gitmek ayrı bir öneme sahiptir. Halka hem ondan hars almak hem de medeniyet götürmek için gidilir. Yani öncelikli ülküsü genç cumhuriyete aidiyet duyan ve sahiplenen bir toplumun varlığıdır. Nihai olarak varılacak ülkü ise “Turan’dır.”

Medeniyet-hars ayrımı onun en dikkat çekici görüşlerinden birini oluşturur. Hars, yani kültür, ona göre milli; medeniyet, yani uygarlık ise evrenseldir. Uygarlığın kültürden sonra ve onun eseri olduğunu savunan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda kültürü oluşturan unsurları sekiz bölümde incelemiştir. Bunlar; dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede Türkçülüktür (Gökalp, 1923).

Sonuç olarak, Ziya Gökalp, 20. Yüzyılın Türk fikir, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından biridir. İmparatorluk sürecinden Ulus Devlete geçiş sürecinde yaşayan Gökalp’ın, karşılaşılan zorluklar ve bunalımların da tesiriyle genç Cumhuriyet’in doğuşunda ve Türk toplumu ve kültürü üzerine ortaya koymuş olduğu kültürel, sosyolojik, edebi, siyasal teori ve stratejileri kurucu iradeye ciddi anlamda tesir etmiş ve bugün bile gerçekliğini devam ettirmektedir. Zira Gökalp’ın birçok siyasal, dinsel ve kültürel düşünce ve tezleri genç Cumhuriyet ile birlikte hayata geçme fırsatı bulmuştur. Gökalp’ın bu tezleri ve düşünce yapısı üzerinde hem Doğulu hem Batılı algıların sentez bir biçimde bulunarak vücut bulduğu muhakkaktır. Bugün günümüzde ise bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Ziya Gökalp’in tanımladığı ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu iradesinde hayata geçirdiği tarzda Türkçülüğe ihtiyaç 99 yıllık cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar elzemdir. Bu yabancı düşmanlığı ve ırkçılık manasına gelmez. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası için kurucu iradenin Türk Milleti kavramı, tüm toplum nezdinde yerleşmeli ve devleti yönetenler tarafından resmi politika olarak uygulanmalıdır.

https://stratejikortak.com/2022/07/ermeni-sorununda-ittihat-ve-terakki-cemiyeti-tarafindan-uygulanan-turkculugun-ideolojik-rolu-tepkisel-bir-arac-olarak-turkculuk.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça 

Beysanoğlu, Ş. (1992). Ziya Gökalp: Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler. İstanbul: Toker Yayınları.

Binbaşıoğlu, C. (1982). Eğitim Düşüncesi Tarihi. Ankara: Binbaşıoğlu Yayınevi.

Gökalp, Z. (1918). Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak. İstanbul: Milenyum Yayınları.

Gökalp, (1923). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Kapra Yayıncılık.

Gökalp, Z. (1921). Türkler ve Kürtler. İstanbul: Gendaş Yayınları.

Gürsoy, Ş ve Çapçıoğlu, İ. (2015). Bir Türk Düşünürü Olarak Ziya Gökalp: Hayatı, Kişiliği ve Düşünce Yapısı Üzerine Bir İnceleme. A.Ü İlahiyat Fakültesi Dergisi, (47)2, 89-98.

Koçer, H. (1991). Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi. Ankara: MEB Yayınları.

Meriç, C. ve Uriel, H. (1980). Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Sebil Yayıncılık.

Nüzhet, A. (1965). Ziya Gökalp. İstanbul: Varlık Yayınları.

Tanyu, H. (1981). Ziya Gökalp’in Kronolojisi. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Tokluoğlu, C. (2013). Ziya Gökalp ve Türkçülük. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, (68)2, 113-139.

Tuncay, H. (1976). Ziya Gökalp. İstanbul: Toker Yayınları.

Tütengil, C. (1964). Ziya Gökalp Üstüne Notlar. İstanbul: Varlık Yayınları.

Ülken, Z. (2007). Seçme Eserleri: Ziya Gökalp. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Özdamarlar, K. (2009). Ziya Gökalp ve Kürtler. Bilgiyurdu Gençlik Dergisi, (15)3, 11-13.

Ziya Gökalp Fikirleri Felsefesi. (2014). http://ankara.edu.tr/dergiler/42/1812/19142.pdf

Ziya Gökalp. Alış tarihi 20 Haziran 2022, http://turkcu.com/zgokalp.htm

[/vc_toggle]

Vatan Cephesi

Vatan Cephesinin tarihsel olarak ortaya çıktığı an, Demokrat Parti (DP) iktidarının meşruiyet krizi içine girmesine denk düşmektedir. Krizin en büyük sebeplerinden biri DP’ye karşı siyasal ve bununla birlikte toplumsal muhalefetin giderek artan bir dozda yükselişi olarak ortaya konabilir. Bu yüzden de DP iktidarı 1957 yılına bir hayli sert giriş yapmış, baskıcı tutumunu hızlandırmış, bu tutum da başta CHP olmak üzere muhalefeti hayli güç duruma sokmuştur. Onlar da bu zor durumdan çıkış yolu aramışlar ve çareyi yeni bir güç birliğinde görmüşlerdir. Böylece yavaş yavaş cepheler keskinleşmeye başlamıştır. [1]

Vatan Cephesinin Oluşumu ve Kuruluş Sebepleri

Bu dönemde yapılan zamlar ve devalüasyon nedeniyle hayat pahalılığı artmıştır. Bunun sonucunda ise DP, halk desteğini yitirmeye başlamıştır. Diğer yandan 16 Ekim 1958’de TKP CMP ile birleşti ve 24 Kasım 1958’de ise HP, CHP’ye katılmıştır. Bunların sonucunda bir Güç Birliği Cephesi (Milli Muhalefet Cephesi) kurulmuştur. DP bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu, muhalefet cephesine karşı “Vatan Cephesi” adıyla ülke çapında bir teşkilatlanmaya giderek aramaya karar vermiştir.

Vatan Cephesi’nin oluşturulmasının bir diğer sebebi ise, 1957 seçimlerindeki oy kaybı olmuş; DP iktidarında tedirginliğe yol açmış ve bu tedirginlik iktidar yetkililerini yeni arayışlar içerisine itmiştir. Oy kaybının önüne geçilmesi için yeni bir teşkilata ihtiyaç duyulmuştur. Bu teşkilat sayesinde yurdun en ücra köşelerine kadar inmek, ve oralarda DP’ye canı yürekten katılımlar temin edilmek istenmiştir. Buna bağlı olarak bütün iktidar temsilcileri, gittikleri ve konuştukları her yerde Vatan Cephesi’ni övmüş ve anlatmışlardır. Vatan Cephesi ülke çapında kısa bir sürede yayılmıştır. Vatan Cephesi ocaklarının kuruluşu da bir o kadar kolay olmuştur. Yurdun en ücra yeri dahi olsa, kiralanan bir yere levha asılıyor ve ocak hemen çalışmalara başlıyordu. (Sarı, 2012).

Vatan Cephesi uygulaması, yukarıda da belirtildiği üzere DP iktidarının ekonomik ve toplumsal krizle birlikte siyasal meşruiyet krizine girmesiyle ortaya çıkan bir politik manevra olarak tanımlanabilir. Bunun sebebi olarak konuyla ilgili çalışılmış iki yoruma bakmamız gerekmektedir. Sinan Yıldırmaz’a göre DP bu yolla, muhalefeti engellemenin ve büyük oranda muhalefet etme gerekçelerini de ortadan kaldırmanın yolunu bulduğuna inanmıştır.[2] Feroz Ahmad ise bu yorumun bir benzeri şeklinde “Menderes, otoritesini ‘Vatan Cephesi’ adı verilen ve kendini eleştirenleri tecrit edip muhalefeti silahsız bırakmayı amaçlayan bir ulusal cephe kurarak iyice güçlendirmek istedi” demiştir.[3] Vatan Cephesi 12 Ekim 1958’de kurulmuştur. Kurulduğu gün Adnan Menderes, Manisa’da halka Vatan Cephesi hakkında şu açıklamaları yapmıştır:

“Politika ve ihtirastan vareste vatandaşların karşımızda kurulmuş olan kin ve husumet cephesine karşı vatanperverane gayretlerini birleştirip eserlerinin müdafaasına azmetmiş bir Vatan Cephesi’nin kurulması zarureti kendisini göstermiştir… Aziz Vatandaşlarım, Vatan Cephesi’nde birleşerek eserlerimizi hep birlikte muhafaza edeceğiz. Dünyada siyasi, iktisadi ve içtimai istikrarı örnek telakki olunabilecek bir mükemmeliyette olarak Türk milletinin bütün gayretlerini bu istikamet üzerinde tevcih edilmiş görmek bize nasip olacaktır… Allah hepimizi muvaffak etsin vatandaşlarım. Onların, Güç Birliği adı altında giriştikleri faaliyetin maksadı şudur: Bir Ehli Salip Cephesi olarak karşımıza dikilecekler. Daha şimdiden seçim varmış gibi yakamıza sarılacaklar. Bu hareketler, bizim işlerimizi güçleştirmek, milletimizin ihtiyaçlarını sekteye uğratmak, vatanın refah ve saadetini geciktirmek demektir.” (Gaytancıoğlu, 2011).

Başbakan Adnan Menderes’in 12 Ekim’de Manisa’da yaptığı konuşmada muhalefete karşı Vatan Cephesi’nin kurulacağının duyurulmasının hemen akabinde yurdun dört bir yanında olduğu gibi Manisa ve ilçelerinde de Vatan Cephesi teşkilatı kuruldu. Akhisar Vatan Cephesi Ocağı 24 Aralık 1958’de, Manisa Çarşı Vatan Cephesi Ocağı 27 Aralık 1958’de, Akhisar Reşatbey Vatan Cephesi Ocağı 7 Şubat 1959’da, Akhisar DP Vatan Cephesi Tesanüd Ocağı 10 Nisan 1959’da, Manisa Saruhanlı Atatürk Ocağı 6 Eylül 1959’da, Manisa Salihli DP Zeytinoğlu Vatan Cephesi Ocağı 14 Ağustos 1959’da ve Manisa Adnan Menderes Vatan Cephesi Ocağı 4 Mart 1960’ta açıldı50. 18 Ağustos 1959’da Saruhanlı kazasının Mütevelli Köyü DP Gençlik Kolu Manisa Milletvekilleri Cevdet Özgirgin’nin de hazır bulunduğu bir törenle açılırken, aynı gün 53 genç de ocağa kayıt oldu. (Erdoğan, 2020)

Vatan Cephesi Özellikleri ve Yapısı

1959 yılının ilk aylarından itibaren bütün ülkede Vatan Cephesi Ocakları hızla kurulmaya başlanmış ve 1959 yılı Ocak ayında sadece Balıkesir’de on yedi Vatan Cephesi Ocağı açılmıştı. Halktan Vatan Cephesi Ocaklarına katılmaları isteniyor, İktisadi Devlet Teşekküllerinde çalışanların da bu cepheye katılımlarını gerçekleştirebilmeleri için hükümet gereken değişikliği yaparak resmi gazetede yayınlıyordu. Muhaliflerin oluşturduğu Güç Birliğine karşı, iktidarın Vatan Cephesi adıyla bir teşkilatlanmaya başvurması, ülkedeki siyasi gerginliği daha da arttırıyordu. 12 Ocak 1959 tarihinde Adnan Menderes, DP İl Başkanlıklarına gönderdiği genelgeyle, Vatan Cephesine katılımlar konusunda partililerin 1946’daki heyecan ve ruhla çalışmasını istiyordu. Ancak Demokrat Partililer, Vatan Cephesi konusunda fikirsel ayrılıklar yaşıyordu. Bir grup Demokrat, Vatan Cephesi’nin, DP’nin yeni katılımlarla güçlenmesi için geliştirilen bir kavram olduğunu düşünürken diğer bir grup ise böyle bir teşkilatlanmanın partiye zarar vereceğini düşünüyordu. Menderes, bazı il örgütlerinde Demokrat Parti’den ayrılarak muhalefete geçen partilileri geri çağırmadıklarını ve partiye geri dönmelerini istemediklerini görmüş ve açıklamasında bu konuya yer vermişti. Ayrıca Başbakan Menderes, DP’den ayrılanların dışında 1946’dan beri gerçekleri gören, halktan muhalefet eden vatandaşların da Vatan Cephesi aracılığıyla DP’ye katılması dileğinde bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’e göre, iktidarın politikalarını karalamaya çalışan, iktisadi kalkınmayı hazmedemeyerek engellemeye çalışan, var olan düzen ve asayişi yok etmeye çalışan herkese karşı böyle bir cephe var olmalıydı. (Baytekin, 2022).

Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı kurulmasından bir yıl sonra 973.000’e ulaşmıştır. İstanbul’da Vatan Cephesi’ne üye olanların Mart 1960 tarihindeki sayısı 76.040 idi; Vatan Cephesi ocağı sayısı ise, 134’tü. Dönemin DP yanlısı gazeteleri incelendiğinde Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğunun köylerden olduğu görülmektedir. Bunun nedeni de köylere yatırım vaadi olsa gerektir. DP, muhalif partilerin kendisi karşısında iş birliği yapması ve yükselen kentli-aydın muhalefetine karşı kırsal kesimden destek aramıştır. Desteğin sağlanmasında kullanılan faktörler arasında din ve antikomünizm de yer almıştır.[4]

Muhalefet Partileri ve Vatan Cephesi

Muhalefet partilerine göre, iktidar partisi tarafından kurulan bu cephe Vatan Cephesi olarak adlandırılmamaktadır. İktidar partileri gayet net bir ifadeyle cephenin insanları bölme cephesi olduğunu söylemektedir. İktidara göre bu cepheye vatandaşlar farklı isteklerinin, iktidar tarafından gerçekleştirileceğini düşündükleri için yani bir umut besledikleri için mecburiyetten katılmaktadır. Bu cepheye katılım için bazı zamanlarda baskı yapıldığını da söyleyebiliriz. İktidar partisinin yayın organları bu cepheye üye olanların sayısında doğru ifadeler kullanmamıştır. Bu konu da oldukça sert bir üsluba sahip olan Nadir Nadi, Cumhuriyet Gazetesi’nde Vatan Cephesi konusunu ele alarak, Adnan Menderes’in yurt gezilerindeki konuşmalarını değerlendirmiş ancak bu cephenin ne olduğunu, halkın ve kendisinin pek anlayamadığını dile getirmiştir. Çünkü Başbakana göre ülkemizde, ulusumuzu aldatmaya çalışan bazı insanlar vardır. Vatandaşın iktidarı ele geçirmek isteyen bu insanlara kanmaması gerektiğini söyleyerek, DP’nin iktidar yıllarında bir önceki iktidarla kıyaslanamayacak ölçüde değişim yaşandığını belirtmektedir. Başbakan’ın Vatan Cephesi’nden kastının “milleti, kendi Başbakanlığı altında, bugünü yüzde yüz öven, dünü ise yüzde yüz yeren bir kitle halinde toplamak” olduğunu yazmıştır. Ancak bu düşüncenin gerçekliğe ve insan fıtratına aykırı olduğunu, bu nedenle Menderes’in anladığı manada bir ‘Vatan Cephesi’ kurulmasının imkansız olduğunu dile getirmiştir.

Nadir Nadi dışında bu dönemde CHP Grup Sözcüsü olan Bülent Ecevit de; İktidarın Vatan Cephesini bir türlü alışamadıkları çok partili rejimden kurtulmak için başvurdukları bir teşebbüs olarak görmektedir. Muhalefet, iktidarın tek parti iktidarını istemekte olduğunu düşünmektedir. Bülent Ecevit “bunca yılın Demokrat Partisi, bir ad değişikliği ile yüzüne şatafatlı bir maske takıvermekle, elbette, gerçek bir Vatan Cephesi olamazdı” sözleriyle iktidar partisinin, partiler üstü bir politika takip etmeye çalıştığını ancak sonuna kadar buna karşı olduklarını da söylemektedir. Ecevit’e göre bütün herkesin tek bir vatanı vardır. Herkes vatanına bağlı olduğuna göre, herkesin bu cepheye katılma düşüncesi iktidar tarafından oluşturulmakta ve iktidarın gücünü arttırmak için “Vatan” gibi bir kavramın kullanılmasına duyulan tepkidir.

 

 

Vatan Cephesi ve Devlet Radyosu

Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı kurulmasından bir yıl sonra 973.000’e ulaşmıştır. İstanbul’da Vatan Cephesi’ne üye olanların Mart 1960 tarihindeki sayısı 76.040 idi; Vatan Cephesi ocağı sayısı ise, 134’tü. Dönemin DP yanlısı gazeteleri incelendiğinde Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğunun köylerden olduğu görülmektedir. Bunun nedeni de köylere yatırım vaadi olsa gerekti. DP, muhalif partilerin kendisi karşısında iş birliği yapması ve yükselen kentli-aydın muhalefetine karşı kırsal kesimden destek aramıştır. Desteğin sağlanmasında kullanılan faktörler arasında din ve antikomünizm de yer almıştır. [5]

Demokrat Parti iktidarı döneminde radyo; iktidarın icraatlarına destek vermek ve partinin propagandasını gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Gazete ve dergilerde, radyoda Vatan Cephesi’nin yoğun bir şekilde propagandası yapılmıştır. Bu bakımdan Türk Siyasal Yaşamına propaganda bir araç olarak girmeye başlamıştır. DP, iktidar gücünün getirdiği bazı imkanları kullanarak, iktidarın sürdürülebilirliğini sağlamak adına propagandadan yararlanmak istemiştir. Radyonun propaganda aracı olarak kullanımı ise bunun en başat örneği olmuştur. Vatan Cephesi uygulamasında devlet radyosunun DP adına üye toplamak ve onun propagandasını yapmak üzere kullanılması bu yönde girişim olarak gösterilebilir. Fakat propaganda aracını iktidarın yanında muhalefet de etkin kullanmıştır. Bu çerçevede Muhalefet partileri Vatan Cephesi’ne katılımların radyodan okunmasının yarattığı olumsuz havadan yararlanarak yaptığı propaganda ile halkı bu cepheye katılımların çoğunun gerçek dışı olduğu yönünde inandırmıştır. Yine bu bağlamda Muhalefet partileri radyoyu, “partizan radyo” olarak tanımlamışlardır. Radyonun DP propagandası yapması dolayısıyla, “Ajans Haberlerini Dinlemeyenler Derneği” kurulmuştur. Dönemin İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, 2 Aralık 1958 tarihinde bu derneği kapatmıştır. (Gaytancıoğlu, Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, 2011).

1950’li yıllarda devlet tekelinde bulunan radyo DP hükümetleri tarafından oldukça partizan olarak kullanılmıştır. Nitekim 1960 askeri darbesinden sonra Yassıada Mahkemelerinde DP, radyoyu taraflı kullandığı yönünde yoğun suçlamalarla karşılaşmıştır. 1950’ler sonunda kurulan Ajans Haberlerini Dinlemeyenler Derneği radyonun partizanca kullanılmasına karşı tepkiyi göstermesi açısından anlamlıdır.[6]

Muhalefet ile iktidar arasında radyonun kullanımı ile ilgili tartışmalar yaşanırken, partilerin dışında radyonun yayınlarını protesto etmek amacıyla bir dernek kurulmuştur. Devlet Radyosu’nun yayınlarından huzursuzluk duyan Bedrettin Çalışkur, Altınay Onat, Fehmi Demirtaş, 29 Kasım 1958’de “Radyo İstasyonlarından Ajans Haberlerini ve Partizan Neşriyatı Dinlemeyenler Derneği’ni” kurmuşlardır. Böyle bir derneğin kurulmasını destekleyen Burhan Felek de radyonun tek taraflı yayınını eleştirmiş, ve bunun muhalefet safının git gide sıkılaşmasına sebep olduğunu belirtmiştir. Ancak bu dernek kısa sürede kapatılmış ve kurucuları mahkemeye sevk edilmiştir. (Sarı M. , 2019).

27 Mayıs Darbesi, Yassıada Duruşmaları ve Sonuç

1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti ile muhalefet arasındaki ilişki sorunlu bir şekilde sürüp gitmiştir. İktidar ve muhalefet arasında yaşanan bu sorun çatışma ortamı oluşturmuştur. Bu çatışma ortamı içerisinde ülkede 1957 seçimleri gerçekleştirilmiş ve 1946 seçimlerine işaret edercesine, Demokrat Parti tarafından kazanılması muhalefetin tepkisini daha da arttırmıştır. 1957 seçimlerinden sonra yaşanan gerginlikler, baskılar ve toplumsal çatışmalar her geçen gün artarak devam etmiş ve ülkede toplumsal ve siyasal ortamın gerildiği esnada iktidar partisi Vatan Cephesi örgütlenmesine giderek siyasal mücadeleyi daha da gerginleştirmiştir.

Vatan Cephesi uygulamaları başta muhalif basının tepkisini ve eleştirilerini üzerine çekmiştir. Zira iktidara yakın basının Vatan Cephesi hakkında halkı yanlış bilgilendirmeleri, muhalefet cephesine yönelik aşırı olumsuz yaklaşımı, vatandaşın ve devlet görevlilerin zorla ve tehdit yolu ile bu ocaklara katılımının sağlanmaya çalışması, Devlet Radyosu’nun iktidar tarafından bu amaçla kullanması vb. uygulamalar, basının en fazla eleştirdiği hususlardan olmuştur. Özellikle Devlet Radyosu’nda Vatan Cephesi’ne katılanların listeler halinde sık sık okunması, radyoda muhalefete söz hakkı verilmemesi, hem basının, hem de muhalefetin tepkisine neden olmuştur. Vatan Cephesi uygulamalarının iktidar-muhalefet ilişkilerini olumsuz yönde etkilemesi, milletvekillerinin meclis çatısı altında bile kavga etmelerine neden olmuş, bu durum sadece meclis ile sınırlandırılmamış ve toplumda bile etkisini göstermeye başlamıştır. Ocaklar arasında üstünlük mücadeleleri bazı yerlerde kavgalara neden olmuş ve bu kavgalarda onlarca vatandaş yaralanmıştır. (Sarı M. , Demokrat Parti Dönemi Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”, 2012).

Çeşitli sebepler ile siyasal ortamın gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıkan Vatan Cephesi örgütlenmesi, demokrasinin gelişmesi önünde önemli bir engel oluşturmuştur. Bu örgütlenme ve getirdiği partizanlık 27 Mayıs darbesine giden sürecin başlangıç noktasını oluşturmuştur. 27 Mayıs 1960’ta ordu, ülkede yönetimi devralmış ve çok partili demokrasi saf dışı kalmıştır.

Yassıada Duruşmalarına 14 Ekim 1960’ta başlanmıştır. Kararın açıklandığı 15 Eylül 1961’e kadar geçen 11 ay 1 gün içinde toplam 592 sanık hakkında 19 ayrı dava açılmıştır. Bu davalardan biri, çalışma ile ilgili olan Vatan Cephesi Davasıdır. Dava 27 Nisan 1961’de açılmış, 21 Haziran 1961’de kapanmıştır. “961/7 numarada kayıtlı Vatan Cephesi Yolsuzluğu Anayasa’yı ihlal suçunun maddi vakıasını teşkil etmiştir” denilerek DP’nin önde gelen isimleri Anayasayı ihlalden suçlu bulunmuşlardır. Demokrat Parti’nin önde gelenlerinden 22 kişi, Vatan Cephesi’ni kurarak, bu örgütlü sınıfın başka bir sınıf üzerinde tahakkümü için bir araç olarak kullanmak suçlamasıyla yargılanmıştır. (Gaytancıoğlu, Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, 2011) Bu duruşmalarda Menderes, Vatan Cepheleriyle ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Bir Vatan Cephesi örgütü kurulmamıştır. Çünkü örgüt denince bir yere bağlı olan kademeler manzumesi akla gelir… Vatan Cephesi Ocakları, Demokrat Parti bucağına bağlı olan bir Demokrat Parti ocağından ibarettir. Ne gizli yollardan çalışılarak Cemiyetler Kanunu çiğnenmiş, ne de bu yola gidilmiştir. Vatan Cephesi sözü bir siyasi slogandan ibarettir. Demokrat Parti’den ayrılanların veya tarafsız yurttaşların bir birlik haline getirilmesi için sarf edilmiş bir slogan. Mevcudiyeti, maddi yeri yoktur. Elle tutulur, gözle görülür bir örgüt değildir. Memleket asayişi bakımından bir savunma davranışından ibarettir.”

Dava sonucunda Adnan Menderes, Medeni Berk, Atıf Benderlioğlu, Tevfik İleri ve Refik Koraltan gibi DP’nin önde gelen isimleri anayasayı ihlal suçundan suçlu bulunmuştur. Yassıada davaları arasında yer alan “Esas 1961/7: Vatan Cephesi Davası Kararı Gerekçesi” şu idi: “Muhalefeti bir düşman topluluğu ve ehl-i salip camiası ilan etmek, kurduğu dikta rejimini savunmak üzere ‘Vatan Cephesi’ kurmak ve yönetmek, onu örtülü ödenekten beslemek. Türk Ceza Kanunun 141/3, 6, 8. 12.9.1958’de Menderes’in Manisa konuşması ile cephenin kuruluşu ilan edilmişti. Örneğin baskıyla Vehbi Koç CHP’den istifa ettirilmiş, para dağıtılarak Vatan Cepheleri kurdurulmuş, kesif bir radyo ajitasyonuna girişilmişti.”[7] Duruşma sonunda aralarında Bayar ve Menderes’in de bulunduğu 19 sanık mahkûm olmuş ve 3 sanık beraat etmiştir.

[irp posts=”3897″ name=”Türkiye’deki Darbe Girişimine İran’ın Bakışı”]

Taha Yüceses

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 
[1] Serkan Gaytancıoğlu, (2011): Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, s.95.

[2] Sinan Yıldırmaz, (2008): “Vatan Cephesi: Demokrat Parti’nin Politik Meşruiyet Krizi ve Toplumsal Muhalefeti Kontrol Altına Alma Çabası”, Türkiye’de Siyasal Muhalefet, Der: Ayşegül Komsuoğlu, İstanbul, Bengi Yayınları: s.175.

[3] Feroz Ahmad, (2007b): Bir Kimlik Peşinde Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul,

İkinci Baskı: s.140.

[4] Hakkı Uyar, (2001): Vatan Cephesi, İzmir, Büke Yayınları

[5] Hakkı Uyar, (2001): Vatan Cephesi, İzmir, Büke Yayınları

[6] Okurların Forumu, Forum, Sayı 124, 15 Mayıs 1959.

[7] Vatan Cephesi Davası, TBMM Kütüphanesi, (1985- 4518) Esas No: 1961/7, Rasih Nuri İleri, 27 Mayıs, Menderes’in Dramı, İstanbul: Yalçın Yayınları, 1986, s.,17.

Kaynakça 

Ahmad, F. (2006). Bir Kimlik Peşinde Türkiye. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. https://gaziakademi.files.wordpress.com/2016/04/feroz-ahmad-bir-kimlik-pec59finde-tc3bcrkiye.pdf adresinden alındı

Baytekin, S. (2022). Demokrat Parti’nin Bir Uygulaması Vatan Cephesi ve Bursa Örneği. 76-77. https://acikerisim.uludag.edu.tr/handle/11452/26489 adresinden alındı

Erdoğan, D. İ. (2020). Güç Birliği Karşısında Adnan Menderes’in Siyasi Manevrası: Vatan Cephesi. Belgi(19), 1917-1918. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/935679 adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. 103-104. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. 117-118. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Sarı, M. (2012). Demokrat Parti Dönemi Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed-Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Sarı, M. (2019). Demokrat Parti Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından Vatan Cephesi. 754. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed-Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Sarı, Y. D. (2012). Demokrat Parti Basınına Göre İktidar Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”. 752. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Uyar, H. (2002). Vatan Cephesi. Büke Yayınları.

Yıldırmaz, S. (2008). Vatan Cephesi: Demokrat Parti’nin Politik Meşruiyet Krizi ve Toplumsal Muhalefeti Kontrol Altına Alma Çabası. Bengi Yayınları.

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Sınır ve Göç: Yunanistan Örneği

Göç hareketleri insanlık tarihinde bireysel ve toplumsal düzeyde önemli sonuçlar doğuran bir olgu olmuştur. Bu nedenle öznesi insan olan göç sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel alanlarla sıkı bir ilişki içerisindedir. Dahası göç bir çağın kapanıp diğer bir devrin açılmasına neden olacak kadar güçlü sonuçlar barındırmaktadır. Nitekim Kavimler Göçü’yle birlikte kurulu düzenler yıkılıp şekil değiştirmiştir. Bu değişiklikler yönetimleri değiştirmesinin yanı sıra farklı yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer yandan insanlık göçle birlikte dini ve fikri alanlarda radikal dönüşümlerin olduğunu da tecrübe etmiştir. Ayrıca bu insan hareketleri, yalnızca göç edilen yeri değil geride bıraktığı yerler üzerinde de değişimler meydana getirmektedir. Bu kapsamda özellikle zorunluluktan doğan kitlesel göçlerin dünyanın gidişatını etkileyerek öngörülen ve öngörülemeyen yenilikleri beraberinde getirdiğinin altı çizilmelidir. 21. yüzyıla gelindiğinde özellikle 11 Eylül 2001 saldırıları akabinde sınırların güvenlikleştirilmesi hız kazanmış; 2010 yılında başlayan Arap Baharı süreciyle ortaya çıkan göç dalgasının unsurları sınırların güçlenmesinden olumsuz yönde etkilenmiştir. Batılı devletlerin çıkarları maksadıyla Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinde iç karışıklıklara mahiyet vermesi; bahsedilen coğrafyalarda yaşayan halkların daha iyi koşullara erişmek maksadıyla Batı’ya olan göçü ivmelendirmiştir. Bununla birlikte geri kalmış ülkelere güvenlik, demokrasi ve refah getirme bahanesiyle müdahalelerde bulunan süper güçler sorunun çözümünden oldukça uzak sonuçlara neden olmuş ve göç hareketlerinin tetiklenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu makalede göçmenlerin Avrupa’ya geçiş kapısı mahiyetinde olan Yunanistan sınırında yaşanan insan hakları ihlalleri, insan hakları ve demokrasi çerçevesinde oluşan Avrupalı kimliği ve Avrupa’nın Yunanistan sınırında göçmenlerin tecrübelerine karşı tutumu ele alınmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda söz konusu sınırın geleceğiyle ilgili öngörülerde bulunulacaktır.

Anahtar Kelimeler: Yunanistan, Avrupa Birliği, Göç, Sınır

Avrupa Birliği, İnsan Hakları ve Göçmenler

Avrupa Birliği ekonomik gayelerle çıktığı yolda aynı zamanda Avrupa’da barış ortamının hakim olmasını hedeflemiştir. Bu maksatla birliğin her milletinkine benzer ortak değerleri ve buna göre ortak kuralları belirlenerek Avrupalı kimliği oluşturulmuştur. Yirmi yedi ülkeden oluşan Avrupa Birliği üyelerinin Avrupa ilkelerine uyması gerekmektedir. Nitekim Avrupa Birliği Antlaşması’nın 2. maddesinde: “Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur.” ifadeleri yer almaktadır (T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, 2011). Buna ilaveten Avrupa Birliği’nin “Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına İlişkin Özel Hükümleri’nde” birliğin temel ilkelerine dayandığı belirtilmiştir (T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, 2011, s. 16). Üyelerinin uymaması halinde Avrupa Birliği Antlaşması madde 7’ye göre Avrupa Komisyonu’nca kontrol mekanizmasının devreye sokulacağı belirtilmektedir. Diğer yandan bölgesel niteliğe haiz ve günümüzde en önemli insan hakları sözleşmesi kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS); hukuk devleti ilkesinin üye ülkelerde uygulanması amacıyla 1953 yılında yürürlüğe konmuştur.

Avrupa Toplulukları’nın 1957 yılında imzaladığı Roma Anlaşması’ndan bu yana yapılan bir dizi düzeltme anlaşmaları sonucunda AB’nin göçe dair konulardaki yetkinliği genişletilmiştir. Bu kapsamda Amsterdam Antlaşması sınırlar, göç ve sığınma alanında; Lizbon Anlaşması ise üçüncü ülke vatandaşlarının entegrasyonu kapsamında önem arz etmektedir (Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı-Avrupa Konseyi, 2014). Bununla birlikte Lizbon Anlaşması’nın 2009 yılında yürürlüğe girmesiyle AB Temel Haklar Şartı’nın statüsü değiştirilerek hukuki olarak bağlayıcı hale getirilmiştir. AB Temel Haklar Şartı’nın sığınma hakkıyla ilgili 18. maddesine göre, sığınma şarta bağlı bir haktır: “Sığınma hakkı Cenevre Sözleşmesi kurallarına göre […] ve Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma […] hükümlerine uygun şekilde garanti edilecektir.” (Avrupa Birliği ile İlişkiler Genel Müdürlüğü 2001).

Diğer yandan söz konusu şartın 19. maddesi, bir kişinin haklı nedenlerle zulüm görme korkusu duyduğu veya işkence ya da insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye veya cezaya maruz kalmasının ciddi ihtimal dahilinde bulunduğu bir yere geri gönderilmesini yasaklamaktadır (geri göndermeme ilkesi). Bahsedilen ilke Yunanistan’ın da dahil olduğu 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi, 1967 Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol ve 1984 İşkenceye Karşı Sözleşme’nin imzacısı olan ülkeleri bağlayıcı niteliktedir. Diğer yandan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Denizde Can Güvenliği (SOLAS) ve Arama ve Kurtarma Sözleşmeleri (SAR) açık denizlerdeki faaliyetleri düzenlenmektedir. Anılan sözleşmelerle sözleşmeye taraf ülkeler denizlerde can güvenliği tehlikede olan insanlara yardım etme ve onları kurtarma yükümlülüğünü kabul etmektedir. Diğer yandan AB’nin mülteci politikasını dayandırdığı hukuki çerçeve Dublin Sistemi üzerine kuruludur. Ancak Dublin Anlaşması’ndaki “Bir sığınmacı AB topraklarına hangi ülkeden giriş yaparsa o ülkede iltica başvurusu yapabilir.” şartı göçmenlere yönelik tüm sorumluluğun AB’nin sınır ülkelerine yıkılmasına yol açmış ve söz konusu birlik içerisinde uzun süreli tartışmalara neden olmuştur (Bayraklı-Keskin, 2015).

2004 yılında AB’nin dış sınırlarını güvence altına almak maksadıyla Frontex (Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı) kurulmuştur. Ayrıca 2013 yılında kurulan Avrupa Sınır Gözetleme Sistemi (Eurosur) yasadışı göç ve sınır ötesi suçları tespit etmek, önlemek, bunlarla mücadele etmenin yanı sıra göçmenlerin korunmasını ve hayatlarını kurtarmaya katkıda bulunmayı görev edinen AB’nin gözetim sistemidir. Dolayısıyla Şubat ayında 19 göçmenin donarak hayatını kaybetmesi yalnızca Yunanistan’ın sorumluluğunda değildir. Çünkü uluslararası medyada yayımlanan belgeler Frontex’in Yunanistan’ın geri itmelerine ve göçmenlere uyguladığı şiddete dahil olduğuna işaret etmektedir (AA, 2021).

Bu nedenle Akdeniz’de yaşanan insanlık dramının Avrupa’nın göç politikasının sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim 2013 yılında İtalya’nın Lampedusa açıklarında 366 kişinin boğulmasıyla AB tarafından İtalya’nın yönettiği Mare Nostrum isimli program başlatılmıştır. 2013-14 yılları arasında bahsi geçen program kapsamında Akdeniz’de gezen devriyelerle 160.000 mültecinin hayatı kurtulmuştur. Ancak söz konusu program kapsamında ayda 9 milyon Euro tutan maliyet yüksek bulunmuş ve bahsi geçen program durdurulmuştur. Sonraki süreçte uygulamaya konulan Frontex’in liderliğinde oluşturulan ve personel-teknik imkanların kısıtlı olduğu Triton programıyla ise AB kıyılarının denetimi kararlaştırılmıştır. Ancak söz konusu program Akdeniz yolunu kullanan mültecilerin hayatını kurtarmaktan ziyade AB ülkelerinin sınırlarını gözetlemek ve koruma misyonu taşımaktadır (euronews., 2015). Bu kapsamda Avrupa Birliği sahil güvenlik devriye botlarını gemi enkazlarının meydana geldiği yerlerden bilinçli şekilde uzakta tutmaktadır. Bu çerçevede AB daha fazla hayatın kurtarılmasının yalnızca daha fazla mültecinin gelmesini teşvik edeceğini düşünerek hareket etmektedir (The Intercept, 2014).

Göçmenlere karşı sis ve gaz bombaları, tazyikli su, plastik mermi ve gerçek mermiler kullanan Yunanistan’a AB tarafından verilen 3 milyar Euro ile Meriç Nehri üzerinden geçişlerin engellenmesi maksadıyla dijital bir bariyer inşa edilmiştir. Bu bağlamda bir jet motorunun ses düzeyine sahip olan ses topları Türkiye’ye doğru atılarak göçmenler korkutulmakta ve sınırdan uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır (Milliyet, 2021). Mart 2020 tarihinde Kastanies Sınır Kapısı ile Pazarkule Sınır Kapısı arasındaki bölgede bulunan göçmenlere Yunanistan güvenlik güçlerince açılan ateş sonucunda 1 sığınmacı hayatını kaybetmiş 5’i ağır yaralanmıştır. İzmir’in Foça İlçesi Cumhuriyet Başsavcısı’nın hazırladığı rapora göre ise son 2 yılda sadece Foça’nın sorumlu olduğu bölgede Yunanistan’ın 1.258 göçmeni Ege Denizi‘nde ölüme terk ettiği saptanmıştır (DHA, 2022). Göçmenlere yapılan zulümler karşısında uluslararası alandan gelen tepkilere karşın AB yalnızca kınamalarla yetinerek insan hakları ihlallerinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda AB’nin çözümü 2016 yılında Türkiye ile imzaladığı mutabakat olmuştur. Söz konusu mutabakat Türkiye’nin yasa dışı yollardan Avrupa’ya geçişi engellemesini; bunun karşılığında Avrupa ülkelerinin Türkiye’den Suriyeli sığınmacı kabul etmesini ve Türkiye’ye mali destek sağlanmasını öngörmekteydi. Ancak AB’nin bu politikası göçmenleri, illegal yolları deneyerek Avrupa’ya göç hareketini sürdürmek suretiyle, ölüme daha da yaklaştırmanın ötesine geçmemektedir.

Göçmensavar Ses Toplarının Kullanımından Bir Kare

Çeşitli araştırmalar Avrupa’nın İslamofobinin en aktif noktası olduğuna işaret etmektedir (Bayraklı-Hafez, 2019). Bu bağlamda uluslararası kuruluşların hazırladığı raporlarda 2020 yılında Avrupa’da Müslüman karşıtı eylemlerin artış gösterdiği kaydedilmektedir (AA, 2022). Göçmenlerle direkt bir ilişki içerisinde olan bu durum aynı zamanda Avrupa’da yaşayan Müslüman nüfus için bir tehdit haline gelmiştir. Dahası Avrupalı bir ülke içinde yabancı düşmanı olanlar göçmenlerin hakkını savunanları vatan haini ilan etmektedir. Görülen o ki Avrupa’da ırkçılık AB’nin geri dönülmesi zor yollara girmesine neden olacaktır. Avrupa Birliği’ni birlik yapan değerler ile AB’nin göç ve entegrasyon politikalarının ters düşmesi, göçmenleri olduğu kadar AB’yi de büyük bir trajediye sürükleyecektir. Böylece Avrupa’nın değerleri erozyona uğramakta ve yok olmaktadır. Bu bağlamda 21. yüzyılda sömürgeciliğin nasıl şekil değiştirdiği göçmenler üzerinden anlaşılabilecektir. Sonuç olarak Avrupa’nın göçmenlerin yaşadığı acı tecrübeleri görmezden gelmemesi ve yakın geleceği doğru okuyabilmesi önem arz etmektedir.

Yunanistan’ın Göçmenlere Tutumu

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan istikrarsızlık bu bölgelerde yaşayan halkları güvenlik ve ekonomik kaygılar nedeniyle göç etmeye zorlamaktadır. Çoğunlukla Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan uyruklu göçmenler Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışırken öncelikle Türkiye’ye hareket etmekte ve Ege Denizi’nden Yunan Adalarına ulaşmaktadır. 2015 yılından itibaren düzensiz göçün artmasıyla birlikte Doğu Akdeniz rotası göçmenler tarafından kullanılan en yaygın rota olmuştur. Buna karşın bahsi edilen yılın ilk üç ayında Akdeniz’de güvende olmak arzusuyla deniz yolculuğu yapan 1.700 kişi boğularak can vermiş; yıl sonuna değin ise 3.771 göçmen hayatını yitirmiştir (IOM, 2015).

Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) ilk olarak 2013 yılında Yunanistan’ın mülteci ve göçmenleri geri itmesini bildirmesinden bu yana söz konusu devlet AB ve uluslararası hukuk kapsamındaki insan hakları yükümlülüklerini ihlal etmeye devam etmektedir (Amnesty, 2021). 14 Ocak 2022 tarihinde 39 AB ülkesinden 105 sivil toplum örgütünü barındıran bir ağ olan Avrupa Mülteciler ve Sürgün Edilenler Konseyi (ECRE) Yunanistan’dan itilen sığınmacıların sayısının 2021 yılında iki katına çıktığını açıklamıştır (ecre, 2022). Türkiye ve Yunanistan‘daki IOM ekipleri tarafından toplanan ifadelerde, Yunanistan’ın sürekli geri itme, toplu sınır dışı etme ve göçmenlere karşı aşırı güç kullanımına ilişkin raporlar bulunmaktadır. Covid-19 pandemisinden bu yana mevzu bahis devletin sınır uygulamalarındaki sertlik sığınmacıları daha riskli rotalara gitmeye zorlamaktadır. Bu durum göçmenleri daha çok Orta ve Batı Akdeniz rotalarını; ayrıca Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya geçmeyi hedefleyen Atlantik rotasını kullanmaya itmiştir (Lindsay, 2022). Dolayısıyla bugün için göçmenlerin hayatları pahasına da olsa Avrupa’ya ulaşma girişimleri devam emektedir. Nitekim 2021 yılında deniz ve kara sınırlarından AB’ye girmeye çalışırken 3.500 kişinin yaşamını kaybettiği bilinmektedir. Böylece 2021 yılı 2018’den bu yana bölgedeki göçmenler için en ölümcül yıl olarak anılmıştır (IOM, 2022).

Yunanistan’ın geri itmeleri ve göçmenlere karşı vahşete düşüren uygulamaları Yunan adalarına ulaşan mülteci ve göçmen sayısının düşmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca Kasım 2019 tarihinden itibaren süregelen Covid-19 pandemisi söz konusu düşüşte büyük ölçüde etkili olmuştur. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre Yunanistan’a ulaşan göçmen-mülteci sayısı 2019 yılında 60 bin iken 2020 yılında 9 bine ve 2021 yılında 4.109’a düşmüştür (UNHCR, 2022). Bu düşüşün nedeni Yunanistan’ın insan hakları ihlalleriyle doğrudan ilgilidir. Örneğin 3 Şubat 2022 tarihinde Edirne Valiliği tarafından yapılan açıklamada İpsala ilçesinde ölü olarak  bulunan 19 göçmenle ilgili olarak Yunanistan tarafından geri itildikleri ve Yunanlar tarafından  elbiselerine el konulmak suretiyle donarak ölmelerine sebep olunduğu belirtilmiştir (T.C. Edirne Valiliği, 2022). Buna karşın Yunan resmi yetkililer bu iddiaları kabul etmemekte ve Yunanistan’ın yalnızca AB’nin sınırlarını koruduğunu beyan etmektedir. Fakat birçok sivil toplum örgütü ve uluslararası basın organı Yunanistan’ın geri itmelerini doğrulamaktadır. Nitekim Alman Der Spiegel Gazetesi’ne konuşan İranlı kadın Parvin A., Yunan polisinin kendisini 6 kez geri ittiğini ve sınır muhafızlarının göçmenlere insanlık dışı muamelelerde bulunduğunu üzerlerindeki tüm mal varlıklarına el koyduğunu, ayrıca kışlık montlarını dahi aldıklarını açıklamıştır (Christides, G. vd., 2022). Benzer şekilde 14 Ağustos 2020 tarihinde New York Times, Yunan hükümetinin binden fazla göçmeni gizlice Avrupa sınırlarından kovduğunu; birçoğunu Yunan karasularında şişme botlara koyarak ölüme terk ettiğini belgelemiştir (The New York Times, 2020). Uluslararası alandan gelen birçok tepki ve kınamaya rağmen söz konusu devlet Avrupa hümanizmini bitiren göç politikalarından vazgeçmemektedir.

Yunanistan uluslararası kamuoyunu aldatma hevesiyle göçmenlere karşı uyguladığı sert politikaların arkasında durmamakta ve reddetmektedir. Ancak 2019 yılında iktidara gelen Yeni Demokrasi Partisi (NP) önceki sığınmacı karşıtı Syriza (Radikal Sol Koalisyon) hükümetini sığınmacılara karşı acımasız yöntemler kullanmadığı için eleştirmiş; bu bağlamda sığınmacıların zorla sınır dışı edilmeleri gerektiğini savunmuştur (Gallanis, 2019). Dolayısıyla NP’nin seçimlerden önce Yunan halkına vadettiği taahhütleri yerine getirmeyi sürdürdüğü söylenebilecektir. Tüm bunlara karşın AB Sınır Ajansı Frontex 2022 yılında AB’ye doğru düzensiz göçte belirgin bir artış yaşandığını bildirmiştir. Yalnızca Ocak ayında sınırdan 13.000 düzensiz geçişin yapıldığı bilinmektedir (Lindsay, 2022). Dolayısıyla uygulanan sert politikaların göçü engelleyemeyeceği aşikardır.

Sonuç

Avrupa’ya varmak için Akdeniz’de zor koşullarda yolculuk eden göçmenlerin canları pahasına bu yolculuktan neden vazgeçmediklerini ve kararlı olduklarını anlamak zor değildir. Bu insanlar hayatlarını idame ettirmek için gerekli asgari ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ortadoğu ve Afrika bölgelerinde artan şiddet olayları devletlerin istikrarsızlaşmasına neden olmakta; bölge halkını ise güvenlik ve ekonomik endişelerle bunalıma itmektedir. Bu sebeplerden ötürü çağımız İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göçe sahne olmaktadır. Söz konusu bölge halklarının neden Avrupa’ya ulaşmayı hedefledikleri ise dünya üzerindeki kaynakların dağılımı incelendiğinde açıkça anlaşılabilecektir. Çoğunlukla kaynakların paylaşımında adaletsizliğe uğrayan ve eğitimsiz bırakılan göçmenlerin aynı zamanda ülkelerinin kasıtlı olarak iç savaşlara sürüklenmesiyle ne yapmaları beklenmektedir? Bu soruyu günümüzde göçmenlere karşı sınırlarını güçlendiren devletlere sormak gerekmektedir.

Geçmişte tarihi değiştiren Kavimler Göçü’yle paralellik arz edecek şekilde şu anki konjonktürü değiştirecek güç de benzer şekilde göç olacaktır. Uluslararası sistemde daha güçlü olan devletlerin diğer devletlerin gücünü minimize etmek maksadıyla izlediği politikalar kendi güçlerini bir yere kadar artıracaktır. Nitekim Afrika ülkelerini uzun zaman sömüren, asimilasyon politikaları uygulamak suretiyle kimliklerini yok etmeye çalışan ve dahası soykırıma maruz bırakan Batılı devletler; Afrika’nın kaynaklarını kullanmaya devam etmekte ve bunu asıl sahipleriyle paylaşmaya yanaşmamaktadır. Böylesi politikalara maruz bırakılan göçmenler hayatlarını insanca idame ettirecek uygun ortam ellerinden alındığı için zorunlu göçe maruz bırakılmaktadır. Buna karşın birçok ülke sınırlarını güçlendirerek onları hem bir suç unsuru olarak lanse etmekte hem de ölüme terk etmek pahasına ülkelerine almak istememektedir. Afrika kıtasında yer alan ülkeleri sömürgesi haline getiren Avrupa ülkelerinin bugün Afrika’dan aldığı göç kendi uygulamalarının bir ürünüdür. Avrupa bu soruna mahal verdiği gibi geçmişiyle yüzleşmek ve çözüm yolları aramak zorundadır.

AB’nin üzerine inşa edildiği değerler ile AB ülkelerinin Türkiye-Yunanistan sınırındaki göçmenlere tutumu örtüşmemektedir. Mevcut uluslararası sistemin aktörleri Akdeniz’de yaşanan ve artarak devam eden insani krize karşın yetkin önlemler alamamakta ve sorunun çözümünden uzak yaklaşımlar sergilemektedir. Bu bağlamda öncelikle göçmenlerin ulusal güvenliği tehdit eden unsurlar olmadığı yaklaşımı benimsenmelidir. Aynı zamanda göçmenlerin sosyo-kültürel ve ekonomik yönlerden tehdit olarak algılanmaması ve lanse edilmemesi gerekmektedir. Nitekim göçmenlerin bulundukları ülke için büyük tehdit olduğu kabul edilirse; Türkiye gibi göç alan bir ülkenin sınırları içerisindeki göçmenleri acilen yok etmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye büyük bir tehdit barındırmaktadır. Öyleyse göçmenlerin yok edilmesi meşru mudur? Bu konuda AB ülkeleri gibi insan haklarına bağlılıklarını bildiren aktörlerin ikiyüzlü davranmamaları önem arz etmektedir.

21. yüzyılda devletlerin göçmenlere uyguladığı davranışların köleliğin yeni bir versiyonunu açığa çıkardığını söyleyebiliriz. Nitekim Yunanistan’ın göç politikasına AB tarafından tutulmuş kiralık katil benzetmesi yapılabilecektir. AB politikaları göçmenlerin insan tacirleri tarafından maddi olarak sömürülmelerine ve hayati tehlike barındıran koşullarda seyahat etmelerine yol açmaktadır. Göçmenlerin insancıl yollarla ulaşmayı hedefledikleri ülkelere taşınması gerekmektedir. Bu bağlamda AB kaynaklarını göçmenleri sınırından uzaklaştırmak maksadıyla tüketmek yerine göçmenlerin lehine kullanmalıdır. Ayrıca din, ırk ve etnik kökenleri fark etmeksizin göçmenlere varmak istedikleri ülke sınırlarından uzaklaştırılmak suretiyle askeri yöntemler uygulanmamalıdır. AB ülkelerinden Rusya’nın Ukrayna saldırısı akabinde mağduriyet yaşayan Ukraynalı sığınmacıları kabul edeceklerine yönelik yapılan açıklamalar AB’nin göç politikasında farklı milletlere karşı uyguladığı ayrımcılığı gözler önüne sermektedir.

Önümüzdeki süreçte göçmen sayısındaki artış ve onların kararlı duruşu karşısında güçlü sınırların bir şey ifade etmeyeceği öngörülebilecektir. Nasıl ki virüsler küresel dünyada sınır tanımamakta; adaletsizliğin artması ve yayılmasıyla göçler de engellenemeyecektir. Dolayısıyla bu zamana kadar görüldüğü üzere mülteciler konusunda AB ülkeleri arasındaki dayanışmanın yoksunluğu birliğin dağılmasına neden olabilecektir. Diğer yandan politika yapıcıların göçmen karşıtı söylemleri, yeni kaos ortamlarına ve çıkmazlara sebebiyet verecektir. Bunun sonucunda göçmenlerin daha ağır şartlarla karşı karşıya kalması, dünya milletlerinin bir arada ve huzur içinde yaşamasını imkansızlaştıracaktır. Olası durumun önüne geçilebilmesi için mültecilere kucak açan Türkiye ile AB’den Almanya öncülüğünde göç konusunda uluslararası dayanışmanın artırılmasına yönelik projeler geliştirilebilir. Bu kapsamda AB’nin kendi  değerlerini yok etmeye yönelik politikalar izlememesi, sahip olduğu kimliğin altının boşaltılmaması açısından hayati önem taşımaktadır.

[irp posts=”31419″ name=”Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

AA (2021). AB İçişleri Komiseri Johansson: Yunanistan denizdeki sığınmacıları Türkiye’ye geri itiyor. Erişim: 01.03.2022. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ab-icisleri-komiseri- johansson-yunanistan-denizdeki-siginmacilari-turkiyeye-geri-itiyor/2303161

AA (2022). Uluslararası kuruluşlara göre 2020’de Avrupa’da İslamofobi artış gösterdi. Erişim: 04.03.2022. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/uluslararasi-kuruluslara-gore-2020-de- avrupa-da-islamofobi-artis-gosterdi/2463174

Amnesty International (2021). Greece: Violence, Lies, and Pushbacks, Erişim: 05.02.2022. https://www.amnesty.org/en/documents/eur25/4307/2021/en/

Avrupa Birliği ile İlişkiler Genel Müdürlüğü (2001). Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı. T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Erişim: 10.02.2022. https://sbb.gov.tr/wp- content/uploads/2018/11/Avrupa_Birligi_Temel_Haklar_Sarti%E2%80%8B.pdf

Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı, Avrupa Konseyi (2014). Sığınma, Sınırlar ve Göç ile İlgili Avrupa Hukuku El Kitabı, Erişim: 10.02.2022. https://www.echr.coe.int/Documents/Handbook_asylum_TUR.pdf

Bayraklı E., Hafez F., European Islamophobia Report 2019. SETA, Erişim: 04.03.2022. https://www.setav.org/en/european-islamophobia-report-2019-eir2019/

Bayraklı E., Keskin K. (2015). Türkiye, Almanya ve AB Üçgeninde Mülteci Krizi, SETA Analiz, Sayı: 143.

Christides, G., Lüdke, S., Popp, M., Riedmann, B. (2022). Torture Allegations Against Greek Border Guards. Spiegel, Erişim: 10.02.2022. https://www.spiegel.de/international/europe/greece-torture-allegations-against-greek-border- guards-a-f5d95ba0-ed45-4cd0-8d50-cf09440f2160

DHA (2022). Yunanistan’ın göçmen sabıkası raporu: Sadece Foça’da 1258 kötü muamele. Erişim: 03.03.2022. https://www.haberler.com/yunanistan-in-gocmen-sabikasi-raporu-sadece- foca-14712187-haberi/

euronews. (2015). Dev Mülteci Sorununa Avrupa’dan Mini Bütçe. Erişim: 01.03.2022. https://tr.euronews.com/2015/02/11/avrupa-29-milyon-euroluk-triton-operasyonuyla- multecilerle-dalga-gecti

European Council on Refugees and Exiles (ecre) (2022). Greece: Deadly End to 2021, Pushbacks Prevent Arrivals and Drive People Towards More Deadly Routes, Closed Controlled Camps Again Face Legal Scrutiny and Criticism. Erişim: 05.02.2022. https://ecre.org/greece-deadly-end-to-2021-pushbacks-prevent-arrivals-and-drive-people- towards-more-deadly-routes-closed-controlled-camps-again-face-legal-scrutiny-and-criticism/

Gallanis, G. (2019). Yunanistan’ın Yeni Demokrasi hükümeti Syriza’nın sığınmacı karşıtı politikasını yoğunlaştırıyor. wsws. Erişim: 06.02.2022. https://www.wsws.org/tr/articles/2019/08/24/gree-a24.html

IOM (2015). Irregular Migrant, Refugee Arrivals in Europe Top One Million in 2015: IOM. Erişim: 05.02.2022. https://www.iom.int/news/irregular-migrant-refugee-arrivals-europe-top- one-million-2015-iom

IOM (2022). IOM Concerned about Increasing Deaths on Greece-Turkey Border. Erişim: 05.02.2022. https://www.iom.int/news/iom-concerned-about-increasing-deaths-greece-turkey- border

Kingsley P., Shoumali K. (2022). Taking Hard Line, Greece Turns Back Migrants by Abandoning Them at Sea. The New York Times, Erişim: 06.02.2022. https://www.nytimes.com/2020/08/14/world/europe/greece-migrants-abandoning-sea.html

Lindsay, F. (2022). EU Border Agency Says Irregular Migration Continues To Increase in 2022. Forbes, Erişim: 10.02.2022. https://www.forbes.com/sites/freylindsay/2022/02/17/eu- border-agency-says-irregular-migration-continues-to-increase-in-2022/?sh=758555fa5b85

Lindsay, F. (2022). Migrants are Taking Ever More Dangerous Routes to Get to Europe. Forbes, Erişim: 07.02.2022. https://www.forbes.com/sites/freylindsay/2022/01/08/migrants- are-taking-ever-more-dangerous-routes-to-get-to-europe/?sh=50fcb6c34257

Milliyet (2021). Son dakika… AB’den Türkiye-Yunanistan sınırına dijital duvar!. Erişim: 03.03.2022. https://www.milliyet.com.tr/dunya/abden-turkiye-yunanistan-sinirina-dijital- duvar-6519100

T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (2011). Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma. Erişim: 10.02.2022. https://www.ab.gov.tr/files/pub/antlasmalar.pdf

T.C. Edirne Valiliği (2022). T.C. Edirne Valiliği İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü. Erişim: 06.02.2022. http://www.edirne.gov.tr/–basin–aciklamasi

The Intercept (2014). Rosler Pinto Frontex Letter 2014. Erişim: 01.03.2022. https://www.documentcloud.org/documents/3531242-Rosler-Pinto-Frontex-Letter-2014.html

UNHCR (2022). 2021 saw fewer migrants reach Greek islands, UN data shows. Erişim: 06.02.2022. https://www.unhcr.org/cgi-bin/texis/vtx/refdaily?pass=52fc6fbd5&id=61d7e8593

[/vc_toggle]

Ermeni Sorununda İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından uygulanan Türkçülüğün ideolojik rolü: Tepkisel bir araç olarak Türkçülük

Ermeni Sorunu hakkında birçok çalışmalar kaleme alınmıştır. Fakat söz konusu bu araştırmalar daha çok Ermeni Sorunu alanında yapılmıştır. Bu çalışmalar genellikle Ermeni Sorunun gerek Ermenistan’daki, gerekse diasporada yaşayan Ermeniler üzerindeki etkileri çerçevesinde oluşmuştur. Bu çalışmada ise, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adında bir siyasi parti kuran ve bir askeri darbeyle iktidara gelen Jön Türklerin bir politik ve ideolojik ifade biçimi olan Türkçülüğün Ermeni Sorunundaki ideolojik rolünü makro ölçekte incelenecektir. Osmanlı tarihinin en önemli ve kuşkusuz en vahim dönemi, 1908-18 yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasi liderliği dönemini kapsayan dönemi olabilir. Özellikle 1913’ten sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türkçülüğü ulusal bir kavram olarak benimsemesi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Hıristiyan azınlıklar için nihayetinde derin sonuçlar doğuracaktır. Yine de İttihat ve Terakki Cemiyeti; Avrupa, Osmanlı ve Türk tarih yazımında en az çalışılan ve anlaşılan güç gruplarından biri olmaya devam etmektedir. İşte tam da bu nedenle, bu çalışma, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik rolünün araştırılmasının Ermeni sorununda daha iyi anlaşılmasında çok önemli bir rol oynayacağı fikrini vurgulamaktadır. Bu araştırmanın amacı, Ermeni sorunu bağlamında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik bir aygıt olarak kullandığı Türkçülüğün rolünü incelemektir. Ermeni Sorunu sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bünyesinde taşıdığı Türkçülük ideolojisinin rolünün ne olduğu ana konu olarak incelenirken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik ve siyasi geçmişinin ne olduğu, 1913’ten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ana ideolojisinin ne koşullarda ve niçin değiştiği ve bu ideolojinin Ermeni Sorunu üzerinde ne gibi makro etkileri olduğu alt konular seklinde incelenecektir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bundan sonra makalenin içerisinde İTC seklindeki kısaltması ile vurgulanacaktır. 

Türkçülüğün Kökeni

Osmanlı İmparatorluğu, etnik ve dini azınlıkların büyük toprak kayıplarına ve ayrılıkçı isyanlara sebebiyet verdiği bir dönem içerisindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai olarak parçalanması, Ortadoğu’da bağımsız devletlerin yükselişi, Balkanlar’daki çatışmaların yoğunlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki halkların arasında milliyetçiliğin tam yükselişi, 1911’de Libya’daki mücadele ile anti-emperyalist Müslüman seferberliğinin başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve siyasi tarihinde hayati önem taşıyan diğer olaylar İTC döneminde gerçekleşmiştir.[1] Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne içerleyerek, 20. yy başlarında Osmanlı’nın mutlak monarşisinin anayasal bir hükümetle değiştirilmesini savunan bir siyasi reform hareketi başlatmışlardır. Jön Türkler, başlangıçta çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürmek için anayasa şeklinde bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç olduğuna inanıyorlardı.[2] Bu, 1876-1878 Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk meşrutiyet döneminden önce gelişen bir kavram olan Osmanlıcılık ideolojisini siyasi zeminde doğurmuştur. Osmanlıcılık kavramıyla birlikte Jön Türklerin birincil amacı, dinleri ne olursa olsun imparatorluktaki tüm farklı etnik kökenleri kabul etmekti. Buna karşılık, Sultan II. Abdülhamid, dünyadaki Müslümanları etki altında tutarak güç kullanmak için “Halife” unvanını kullanarak İslamcılık ideolojisini uygulama sürecindeydi.[3] Jön Türkler ile Osmanlı Padişahı arasındaki ideolojik çatışma, 1908’de Sultan II. Abdülhamid’in mutlak yönetimine karşı bir askeri darbenin fitilini ateşlemiştir.[4] Bu askeri darbe ile birlikte Jön Türkler, aynı yıl içinde İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin başlamasına sebebiyet vermişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde ilk kez çok partili demokrasi dönemi böylelikle ortaya çıkmıştır.[5]

Zamanla Jön Türkler içinde farklı kollar oluşmaya başlamıştır. Bunlardan biri de, en nihayetinde ekseriyetle genç subaylardan müteşekkil olan ve seküler milliyetçilerinden oluşan İTC’dir.[6]  İTC’yi Türkçü fikirleri ile etkilemiş olan Yusuf Akçura, 1904 yılında ” Üç Tarz-ı Siyaset” adlı manifestoyu kaleme almıştır. Akçura, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluşu için ideal ideoloji olarak Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında Türkçülüğü savunmuştur [7] 1913’ten itibaren, İTC neredeyse tamamen daha milliyetçi bir modele dönüşmeye başlamıştır. İTC’nin resmi ideoloğu durumundaki Ziya Gökalp, Türkçülüğün ana sözcüsüydü.[8] Gökalp, Türkçülüğü; Türk halklarının birliğini savunan kültürel, akademik, felsefi ve siyasi bir kavram olarak tanımladığı “Türkçülüğün İlkeleri’ni” yazmıştır.[9] Bu doğrultuda İTC, esas olarak Akçura ve Gökalp’in fikirlerinden bir hayli etkilenmiştir. Özellikle dinsel ve etnik azınlıkların ayrılıkçı ayaklanmaları, Türkçülüğü İTC’nin ana ideolojik aracı haline getirmiştir. İTC, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü durdurmanın tek yolunun Türkçülük olacağına inanıyordu. Ayrılıkçı Hıristiyanlar azınlıklara ve Müslüman Arap isyancılara karşı büyük yenilgilerle sonuçlanacak olan Balkan Savaşları ve Arap isyanları ile birlikte İTC üyeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluşu üzerinde ne Osmanlıcılığın ne de İslamcılığın olumlu bir etkisinin olmadığını idrak etmişlerdir. Bu farkındalık onları Türkçülük ideolojisinin benimsenmesine daha kuvvetli bağlar ile birlikte yol açacaktır.

Türkçülüğün Teoriden Pratiğe Geçişi

Milliyetçilik bağlamında, İTC’nin kısa sürede fark ettiği çerçevede, Türkçülük ideolojik bir araç olarak hızla öne çıkmak zorunda kalmıştır. Ayrıca Balkan Savaşları ve Arap Ayaklanmasından sonra ayrılıkçı Hıristiyan azınlıklar ve Arap isyancılar da hain olarak görülüyordu. Bu, Türk kimliğinin önemini daha da belirginleştirmiştir. Osmanlı karar vericileri ayrılıkçı ayaklanmalara çoğunlukla tehcir ve zorunlu göç gibi tepkisel çözümlerle karşılık vermiştir. Ancak mevcut durumdaki bu sorun, Anadolu’nun homojenleştirilmesine yönelik genel planın bir parçası olarak sistematik bir şekilde ele alınacak ve çözülecekti. Anadolu’nun etnik-dini homojenleştirilmesi olarak tanımlanabilecek bu projenin temel amacı, bölgenin demografik yapısının Türk-Müslüman nüfusa dayalı olarak bilinçli bir şekilde reform edilmesiydi. Hükümetin nüfus ve iskân politikası olarak nitelendirilebilecek bu politikanın iki ana ayağı şunlardı: Birincisi, Anadolu’nun gayrimüslim nüfusunun devlet için ölümcül bir tehdit olarak kabul edilen ve hatta tehdit edilen tasfiyesini içeriyordu. İkincisi ise “İmparatorluğun vücudundaki bir kanser” olarak tanımlanan, Anadolu’daki tüm Türk olmayan Müslüman toplulukların asimilasyonuydu.[10] Jön Türklerin milliyetçiliğe kaymasındaki bir diğer makro faktör, Jön Türklerin çoğunun Paris’te yaşaması ve Fransız milliyetçiliğinin yeniden canlanmasına tanık olmalarıydı. Ayrıca L’action Française’in yükselişine ve yükselen milliyetçi duygulara da tanık oldular. Yusuf Akçura’nın École Libre des Sciences Politiques’de Albert Sorel ve Emile Boutmy’nin öğrencisi olduğu unutulmamalıdır.[11] Birçok genç Türk subayı, Osmanlı makamları tarafından Türkçe‘ye çevrilen Osmanlı askeri danışmanı Colmar von der Goltz’un “Das Volk in Waffen” adlı kitabından da etkilenmiştir.[12]

Yusuf Akçura

Türkçülüğün ITC perspektifince iddialarından biri, imparatorluğun gayrimüslim ve Türk olmayan nüfusları üzerinde Türk üstünlüğünü savunmasıdır. Bu yönelim, Jön Türklerin seçkin dergilerinin, anılarının ve yayınlarının birçoğundaki ortak hayatta kalma mücadelesi temasıyla görülebilen sosyal Darwinist köklerinin bir sonucudur. Örneğin Türkçülüğün en etkili ideologlarından Yusuf Akçura, “Her canlı, diğer canlıları yok ederek yaşar” demiştir. Bu, ırksal tahakküm arzusunun, ırkın hayatta kalması retoriği tarafından nasıl rasyonelleştirildiğini gösterir.[13]

Ermenilere karşı tepkisel bir siyasi araç olarak Türkçülüğün rolü

Türkçülüğün ideolojik kullanımı aslında İTC tarafından Ermeniler dahil ayrılıkçı azınlıklara karşı bir tepki aracı olarak uygulanmıştır. Bunu dönemin Osmanlı Savaş Bakanı İsmail Enver Paşa ile Amerikan büyükelçisi Henry Morgenthau arasındaki konuşmadan da anlıyoruz. Enver Paşa, Henry Morgenthau’ya Ermeniler hakkında şunları söylemiştir:

“Ermeniler, düşmanlarımıza katılırsa kendilerine ne olacağı konusunda adil bir uyarıda bulundular. Üç ay önce Ermeni Patriki’ni çağırdım ve ona, eğer Ermeniler bir ihtilal başlatmaya veya Ruslara yardım etmeye kalkışırlarsa, başlarına bir fesat gelmesini engelleyemeyeceğimi ona söyledim. Uyardım ama bir işe yaramadı ve Ermeniler ihtilal başlatıp Ruslar’a yardım ettiler. Van’da ne oldu biliyor musunuz? Şehrin kontrolünü ele geçirdiler, hükümet binalarını bombaladılar ve çok sayıda Müslümanı öldürdüler. Başka yerlerde ayaklanma planladıklarını da biliyorduk. Anlamalısınız ki, şimdi Çanakkale’de canımız pahasına savaşıyoruz, binlerce canımızı feda ediyoruz. Böyle bir mücadele içindeyken, kendi ülkemizdeki bu insanların arkamızdan bize saldırmasına izin veremeyiz.”[14]

Zurcher’e göre Ermeni milliyetçileri, Osmanlı hükümetinin Kürtleri ve Türkleri Doğu Anadolu’daki Ermenilere saldırmaya teşvik etmesine yol açan olayları kışkırtmıştır.[15] Buradan hareketle, İTC’nin gündeminde ana ideoloji olarak ortaya çıkan Türkçülük, milliyetçi ve ırkçı niteliklere sahip değildir. Türkçülüğün ITC tarafından kullanımı, Ermenilere yönelik kitlesel bir nefret değil, Newton’un eylem-tepki yasasınca Ermenilerin ayaklanmaları neticesinde zuhur eden tepkisel bir reaksiyon niteliğindedir. İTC’nin ana ideolojisi olarak Türkçülüğün ortaya çıkışı münferit bir olay değil, çift hatları zıttı ile var olan bir etki-tepki durumundan kaynaklanmıştır. Bu elbette Ermenilerin ayrılıkçı hareketleri ve Ruslarla giriştikleri iş birlikçi hareketlenmelerinin bir sonucu olarak gösterilebilir. Ermeniler, ayrılıkçı ayaklanmalar ve Ruslarla iş birlikçi faaliyetleri nedeniyle, İTC tarafından devletin bekası için bir tehdit olarak sunulmuştur. İTC’ye göre, mağlup edilmesi gereken iki tür düşman vardı. Bunlar iç ve dış düşmanlardı ve bu iç ve dış düşmanlarının sürekli olarak komplo ve ihanetlerinden şüpheleniliyordu. Bu şüphecilik, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı sınırları içerisinde yer alan Ermenilerin Rusların yanında yer alacağı beklentisine yol açarak, Ermenilere karşı alınan tedbirleri harekete geçirmek için sıklıkla rasyonelleştirilmiş bir strateji olarak kullanılmıştır. Oranlı’ya göre, düşmanlık kavramı sosyal Darwinist çerçevenin merkezinde yer alır: bir yandan Türkçülük Türk milliyetinin egemenliğini uygulamak için kullanıldı; ve diğer yandan, etnik açıdan farklı olanlara karşı gerektiği yerde ağır tedbirleri meşrulaştırdı.[16]

Mevcut tartışmaya katkı olarak yararlanılan eserlere binaen

Henry Morgenthau‘nun “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü” kitabı bu alanda etkili bir kitaptır. Morgenthau, İTC’nin üç ustabaşı ile konuşma fırsatı bulmuştur. Bu konuşmalardan farklı yorumlar çıkarılabilmektir. Değinilen diğer akademisyenler de Ermeni Sorununda İTC’nin ideolojik rolünü incelemede çok etkili oldular. M. Şükrü Hanioğlu‘nun The Young Turks in Opposition adlı eseri, Hanioğlu’nun İTC çalışmaları alanında çok önemli bir uzman olması nedeniyle ilgi görmektedir. Yararlanılan bir diğer yazar da Ermeni Sorununu farklı perspektiflerden inceleyen Taner Akçam‘dır. A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility adlı kitabı bu nedenle bu araştırma sırasında faydalı olmuştur. Ayrıca, Osmanlı araştırmalarının en çok atıf yapılan tarihçilerinden biri olan Kemal Karpat’ta bu kulvarda pek önemli bir isimdir. İmge Oranlı‘nın Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide başlıklı makalesi, Türkçülüğün Sosyal Darwinizm’den etkilenmiş bir ideolojik hareket olarak yorumladığı, tarih yazımına yeni bir perspektif sunduğu için kesinlikle önemli olagelmiştir.

Sonuç

Bu çalışmada ana konu olarak şu sorulara yanıt aranmıştır; Ermeni Sorunu sırasında İTC’nin ideolojik rolü neydi? Bu ana soruya cevap verebilmek için birkaç alt konu üzerinde de yoğunlaşılmıştır. İTC’nin ideolojik geçmişine ve kuruluş kodlarına ilişkin bir perspektif kullanarak nedensel bir çalışma için uğraşılmıştır. Ermeni Sorunu sırasında Türkçülüğün rolünün araştırılmasında çok faydalı olan İTC’nin ideolojik arka planı hakkında birkaç önemli nitel veri bulunmuştur. Türkçülüğün İTC’nin en baskın ideolojisi olarak hangi makro koşullarda ortaya çıktığı ve Ermenilere karşı siyasi ve ideolojik anlamda tepkisel bir araç olarak nasıl dönüştüğü anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada sunulan nitel verilerde de belirtildiği gibi Türkçülük ırkçı bir ortamda değil, Ermenilerin ayrılıkçı hareketlerine ve işgalci Ruslara desteklerine karşı tepkisel bir ideolojik araç olarak ortaya çıkmıştır. Her halükarda Nazilerin aksine ırkçılığın Türkçülüğün yükselişinin birincil nedeni olmadığı ve Ermenilere yönelik güç kullanımı ve tehcir uygulamalarının reaktif siyasi araçlar olduğu savunulmuştur. Araştırma sırasında, araştırmaları çok olumlu bir etki yaratan çeşitli uzmanlar tarafından bilimsel yayınlarından yararlanılmıştır. Her hâlükârda, bu araştırma mevcut çalışma alanında çok önemli olagelecek eksikliklere sahiptir. Ermenilere karşı ideolojik ve politik bir ifade olarak İTC ve Türkçülük üzerine yeni, genişletilmiş ve derin perspektifler, mevcut tartışmaya kesinlikle önemli bir katkı sağlayacaktır. Ayrıca, Vahakn Dadrian, Stefan Ihrig ve Wolfgang Gust gibi bazı tarihçiler tarafından Ermeni Sorununun gerçek başlatıcısı olarak görülen Osmanlı ordusunun Alman genelkurmay başkanı Fritz Bronsart von Schellendorf’u da kapsayacak suretiyle yeni çalışmaların kaleme alınması, pek önemli bir akademik ihtiyaç olarak karsımızda durmaktadır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6:3 (1975) 276-299, s. 276.

[2] Jan Erik Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984) 5.

[3] Şaban Tanıyıcı en Selçuk Kahraman, ‘Islamism in the Foreign Policy of Abdülhamid II and British Sheikh al Islam Abdullah Quilliam’, Medeniyet ve Toplum 1:2 (2017) 7-31, s. 8.

[4] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6;3 (1975) 276-299, s. 290.

[5] Taner Akçam en Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006) 48.

[6] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6;3 (1975) 276-299, s. 279.

[7] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları, 1912-1931 (Turks nationalisme van keizerrijk tot natiestaat: Turkse Haarden, 1912-1931; İstanbul 1997) 15-42.

[8] Jacob M. Landau en A.H. Shissler, Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation (Indiana 1996) 86.

[9] Gökalp Ziya, and Robert Devereux, The Principles of Turkism (Leiden 1968) 125.

[10] Taner Akçam ve Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006) 54.

[11] M. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition (Oxford 1995) 210.

[12] Ibidem, 211.

[13] İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132, s. 125.

[14] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (New York 1918) 140.

[15] Jan Erik Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984) 15.

[16] İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132, s. 125.

Kaynakça

Erik Jan Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984).

Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları, 1912-1931 (Turks nationalisme van keizerrijk tot natiestaat: Turkse Haarden, 1912-1931; İstanbul 1997).

Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (New York 1918).

Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6:3 (1975) 276-299.

İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132.

Jacob M. Landau en A.H. Shissler, Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation (Indiana 1996).

  1. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition (Oxford 1995).

Şaban Tanıyıcı en Selçuk Kahraman, ‘Islamism in the Foreign Policy of Abdülhamit II and British Sheikh al Islam Abdullah Quilliam’, Medeniyet ve Toplum 1:2 (2017) 7-31.

Taner Akçam, en Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006).

Ziya Gökalp en Robert Devereux, The Principles of Turkism (Leiden 1968).

[/vc_toggle]

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Öncesi ve Sonrasında Uluslararası Antlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin Balkan Toprakları Üzerine Verilen Kararlar

Özet 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, her iki devletin de tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti, her ne kadar çeşitli reformlarla (Tanzimat ve Islahat Fermanları) yapısında bulunan tüm unsurların hak ve özgürlüklerine yönelik iyileştirmeler yapmışsa da gerek devletin imparatorluk yapısında olması, gerekse dış devletlerin Osmanlı toprakları üzerinde yaptıkları planlar doğrultusunda isyanlar kaçınılmaz hale gelmiştir. Osmanlı Devleti, bu isyanları bastırma gücünü gösterebildiği zamanlarda ise yine büyük güçler devreye girmiş ve Osmanlı’nın kendi etki alanlarına müdahale etmesini engellemişlerdir.

Osmanlı’nın isyanlara karşı başarılı olması ve her ne kadar büyük devletlerin yaptırımlarından kaçınmak için de olsa Anayasa ilan etmesi, Rusya özelinde hiçbir etki göstermemiştir. Ruslar, Osmanlı’ya kendi şartlarını dayatmaya devam etmişlerdir. Rusya’nın Panslavist politikalarının egemen olduğu bu ortamda gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı, savaşın sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları, Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktası olduğu gibi Osmanlı’nın Balkan topraklarındaki varlığını da önemli şekilde etkilemiştir.

Anahtar Kelimeler: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti, Rusya, Ayastefanos Antlaşması, Berlin Antlaşması, Balkanlar.

Giriş

Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde sık hükümdar değişiklikleri yaşanan ve topraklarında çok sayıda ayaklanma çıkan bir devlet haline gelmiştir. Ancak bu isyanların bir kısmında, söz konusu bölgelerde emelleri olan devletlerin kışkırtmaları da söz konusudur. Bu duruma verilebilecek en net örnek Rusya’dır. Rusya’nın Balkan topraklarında yayılma emelleri de güden panslavist politikasıyla, Ortodoksları himaye politikasının en etkin olduğu dönemler de yine bu dönemlerdir.1

Devletin hem iç hem de dış kargaşalarla uğraştığı sırada patlak veren Hersek ve Karadağ isyanları, her ne kadar devlet tarafından bastırılıp galip duruma gelindiyse de Rusya, kendi planları olan bölgede Osmanlı egemenliğine müsaade edemeyeceği için bu bölgede ateşkes ilan edilmesini istemiştir.2 Ateşkesin ilanıyla beraber bu sefer de Osmanlı’ya kabul edemeyeceği anlaşma maddeleri sunulması üzerine antlaşma reddedilmiştir; ancak bu durum sonucunda devlet uluslararası arenada yalnızlaşmıştır.3

İstanbul Tersane Konferansı ve Londra Protokolü’nün kararlarına uymayan Osmanlı Devleti, aynı dönemde Kanun-i Esasi’yi ilan etmiştir. Devletlerin kendisinin yanında olmasını talep eden Osmanlı, her türlü ıslahatı gerçekleştirip bölgedeki milletlerin özgürlüklerini teslim edeceğini açıkça beyan ettiyse de bu durum dikkate alınmamıştır. Nihayetinde 1877 yılına gelindiği zaman Rusya, görünürdeki sebebi Hristiyan milletlerin haklarını korumak olarak Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Bu savaş ilanı, Osmanlı Devleti’nin Balkan egemenliği için sonun başlangıcı olacaktır.

1.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan Önce Balkanlardaki Genel Durum

1.1 Osmanlı Devleti’nde Balkan İsyanları

XIX. yüzyılın sonlarında Panslavist hareket Rusya’da tekrar ortaya çıkmıştır. Panslavizmin etkisiyle Rusya, Balkanlardaki Hristiyan reayayı Osmanlı hakimiyetine karşı ayaklanma çıkarmaya teşvik etmeye başlamıştır.4 Rusya, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi anlamına gelen Şark meselesini halletmek üzere desteklediği ve silah yardımında bulunduğu Balkan milletlerini isyana teşvik ederken bir yandan da yine aynı dönemde Alman-Fransız anlaşmazlığından faydalanarak, 1870’de Karadeniz’de yeniden donanma hazırlamaya da girişmiştir.5 Rusya, Kırım Savaşı’ndan sonra barış politikası izleyen Osmanlı’yı savaşa sokmayı hedefliyordu ve bu amacını gerçekleştirmek için Slavlar’ı kışkırtma yolunu seçmiştir.6

Rusların bu kışkırtma politikaları doğrultusunda 1875 yılında Hersek bölgesinde, vergi sorunundan dolayı ayaklanma çıkmıştır.7 İçinde Fransa ve İtalya’nın da bulunduğu altı devlet, bu ayaklanmanın bir an önce sona ermesini istemiş ve bunun için de Bosna ve Hersek’te etkin reformların yapılmasını gerekli görmüşlerdir. Sonunda, “Andrassy Notası” adlı reform programı 30 Aralık 1875’de Osmanlı Devleti’ne tebliğ edilmiştir. Fransa ve İtalya’nın da kabul ettiği Andrassy Notası’nda Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla verilmiş olan vaatlerin gerçekleştirilmediği ve halkta Osmanlı’ya karşı güvensizlik uyandığı belirtilmiştir.8

Rusya tarafından Karadağ’da, Arnavutluk’ta, Moldavya’da, Eflak’ta, Gürcistan’da ve Kırım’da Rus ajanları tarafından kışkırtma eylemleri yapılmıştır.9 Karadağ Prensi Nicholas, savaş yanlısıydı. Ancak Sırbistan Prensi Milan, ülkesinin bir savaşa hazır olmadığını düşünmekteydi ve savaşa karşıydı. Ancak Prens, İstanbul’daki Rus Elçisi İgnatiev’in baskıları ve Sırbistan’daki panslavist kamuoyuna yenilerek Osmanlı’ya savaş açmak durumunda kalmıştır.10 Sonuç olarak Rusya, Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlı’ya karşı savaş açmaya ikna etmiştir ve savaş çıkmıştır. Osmanlı, bu savaşı kazanmıştır. Bunun üzerine olaylara bir çözüm bulmak üzere İstanbul’da İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya, İtalya ve Osmanlı’nın katılımıyla bir konferans düzenlenmiştir ancak konferanstan, Osmanlı’nın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne aykırı istekler çıktığından dolayı anlaşma sağlanamayacaktır.11*

Osmanlı Devleti’ne içinde bulunduğu bu karmaşık duruma tercih edeceği şekilde müdahale olanağı verilmemiştir. Balkan milletlerinin sürekli kışkırtılması, ülkede sürekli ayaklanma çıkmasına sebep olmuştur. Bu durumu da Osmanlı üzerinde emelleri olan devletler Osmanlı aleyhine kullanmış ve kendi politikalarını gerçekleştirme fırsatı bulmuşlardır. Örneğin Rusya, ortaya çıkan Hersek ve Bulgar isyanlarını istismar ederek Babıali’yi Avrupa siyasetinde yalnız bırakmak için yoğun bir faaliyete girişmiştir. Özellikle 1876 Mayısında meydana gelen Bulgar isyanında on binlerce Bulgar’ın Türkler tarafından katledildiğini iddia ederek hadiseye dini bir mahiyet de kazandırmıştır.12

1.2.  Kanun-i Esasi’nin İlanı (23 Aralık 1876)

Osmanlı Devleti, bu ortamda devletin ilk anayasası olacak olan Kanun-i Esasi’yi, 23 Aralık 1876 günü Babıali avlusunda toplanan devlet adamları ve halk önünde törenle ilan etmiştir.13 Bu arada top atışları İstanbul’un Müslüman ve Hıristiyan halklarına kendilerini bekleyen yeni özgürlük haklarını müjdelemekteydi. Kanun-i Esasi’yi selamlayan top atışlarının zamanlaması o sırada İstanbul’da toplanmış olan Tersane Konferansı masasındaki altı Avrupa Devleti’nin delegelerini yumuşatmak için yeni sultan tarafından kurnazca ayarlanmıştır.14 Osmanlı, bu hamlesiyle beraber dış güçler tarafından iç işlerine karışılmasına müsaade etmeyeceğini, bünyesindeki toplulukların hak ve özgürlüklerini ancak kendi inisiyatifiyle iyileştirebileceğini göstermiştir. Hem devletin müdahaleye kapalı olduğunu, hem de Müslüman-Hristiyan ayırmadan halkın özgürlüklerinin teslim edileceğini beyan eden Kanun-i Esasi, umulan etkiyi yaratamamıştır. Konferans delegeleri bu ilanı çok soğuk karşılamıştırlar. Onlar, Anayasa ilanının bir diplomatik taktikten başka bir şey olmadığını düşünmekteydiler.15

1.3.  Tersane Konferansı (23 Aralık 1876)

Osmanlı, kendisine savaş ilan eden Sırpları üç ayda mağlup etmiştir; ancak Belgrad’a doğru ilerlemeleri, Rusya’nın direkt müdahalesiyle engellenmiştir. Rusya, bir ateşkeste ısrar etmiştir.16 Bu olaylardan sonra duruma Avrupa devletleri de sürece dahil olarak İstanbul’da Tersane Konferansı’nın toplanmasını sağlamışlardır.17 Osmanlı, saldırgan Sırplara karşı çok fazla kayıp vererek kazandığı zaferi sonuçlandırmak isterken karşısında Avrupa devletlerini bulmuştur.18 Bu konferansta daha önce Rus elçiliğinde belirlenen teklifler, İstanbul Konferansı’nda alınan kararlar olarak Osmanlı’ya bildirilmiştir. Buna göre Osmanlı, Sırbistan ve Karadağ ile antlaşma yapacak ve onlara toprak verecektir. Bulgaristan, muhtariyet idaresine sahip iki eyalet haline getirilecekti. Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına aykırı olan bu teklifler Babıali’de müzakere edildikten sonra reddedilmiştir.19

Askeri olarak kendi iç isyanlarını bastırabilecek güçte olan Osmanlı Devleti, Rusya’nın Balkanlardaki siyasi çıkarlarından dolayı olaya dahil olmasıyla kazanılmış hakkından mahrum olmuş; ayrıca bu sorunları kökünden çözebilmek üzereyken yine Rusya tarafından durdurulmuştur. Toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak gibi en meşru sayılabilecek hakkını korumaya çalışan Osmanlı, İstanbul Konferansı’ndan çıkan kararları bu nedenle kabul etmemiştir. Bu durumun neticesinde ise Osmanlı, kararlarını reddettiği zaman yine uluslararası arenada yalnızlaşmaktan kurtulmayacaktır ki bu da tam olarak Rusya’nın isteği doğrultusunda bir durumdur.20

1.4.  Londra Protokolü

Gelişmeler üzerine 15 Ocak 1877’de Avusturya ile Rusya arasında Peşte Anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre: Avusturya, Bosna-Hersek’i alacak; Rusya ise Balkanlar’da serbest kalacak ancak bölgede bir Slav devleti kuramayacaktı. Bu antlaşmayla birlikte Rusya, olası bir savaş anında Avusturya’nın tarafsızlığını sağlamıştır.21 Bu antlaşmanın imzalanmasından sonra, İngiltere’nin girişimiyle toplanan Londra Konferansı, Ruslar’ın tekliflerini kapsayan Londra Protokolü’nü 31 Mart 1877’de imzalayarak, kabul edilmesi için 3 Nisan 1877’de Babıali’ye sunmuştur.22 Protokole göre Osmanlı, Hristiyan topluluklara vadettiği ıslahatları yerine getirecektir. Ayrıca bu ıslahatların uygulanması da diğer devletlerin elçileri aracılığıyla kontrol edilecekti. Yine bu protokolle Osmanlı’nın silahlı kuvvetleri azaltılmak istenmiştir. Protokol, Osmanlı Devleti tarafından reddedilmiştir.23 Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nde ilk meşrutiyet ilan edilmiştir fakat Rus hükümetinin talepleri sona ermemiştir. Nihayetinde Rusya Slav kardeşlerini himaye bahanesiyle, 24 Nisan 1877’de Osmanlı’ya savaş ilan etmiştir. Rus kuvvetleri, savaş ilanından önce Romanya bölgesine girmiş ve hızla Osmanlı sınırına yaklaşarak, Tuna’yı geçmiştir.24

2.  1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Tuna ve Doğu Anadolu’da olmak üzere iki cephede gerçekleşmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte hızla Romanya’ya giren Ruslar, bu prensliği de kendi yanlarına çekerek Dobruca ve Bükreş yönlerinden Osmanlı topraklarına saldırmıştır.25 Ruslar, Balkanlardaki Şipka geçidini işgal edip Edirne ve İstanbul yolunu açmıştır. Fakat, Plevne’ye gelen ve bölgede toprak tabyalar inşa ederek Plevne’yi kale haline getiren Osman Paşa’nın dört bin kişilik bir kuvveti, Rus ilerleyişini durdurmuştur.26 Yüz bin kişilik bir kuvvet ve dört yüz elli topla saldırıya geçen Ruslar karşısında Osman Paşa komutasındaki 25 bin kişilik ve yetmiş toptan oluşan Osmanlı ordusu, Rusları ağır kayıplara uğratmıştır. Bunun üzerine Çar II. Aleksandr Plevne’de gördüğü manzara karşısında “burada Hıristiyanlık mahvoluyor” demiştir.27 Doğuda ise Kars ve Ardahan’daki Rus ilerleyişi Erzurum’un işgalinde şiddetle karşılanmıştır. Rus ilerleyişi o kadar iyi gitmemekteydi.28

Bu durum üzerine Çar bizzat cepheye gelmiştir. Plevne’deki çarpışmalar, 10 Aralık 1877 günü, Rus hattını yarmak üzere harekete geçen Osman Paşa’nın esir düşmesi üzerine sona ermiştir.29 Kafkas Cephesi’nde ise savaşın başlamasıyla birlikte, Rus kuvvetleri Arpaçay sınırını aşarak Osmanlı topraklarında birçok noktaya saldırılara başlamışlardır. Rusya Kars’ı kuşatmış, Kağızman, Ardahan ve Beyazıt’ı ele geçirmiştir. Kafkas Cephesi Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, karşı saldırıya geçerek Kars’ı kurtardıysa da, Kasım 1877’de Ruslar Kars’ı tekrar ele geçirip ve sonrasında Erzurum’a ilerlemeye başlamışlardır.30

Daha disiplinli ve modernize edilmiş rakipleri karşısında deneyimli ve cesur komutanlarca zorlu bir savunma mücadelesi veren Osmanlı ordusu, Balkanlarda Plevne’yi kaybettikten sonra Edirne ve Tekirdağ’ı da koruyamamıştır. Böylece Rus ordusu, (Ayastefanos da denen) Yeşilköy’e kadar ilerleyebilmiştir.31 Rusların durdurulamayacağı anlaşılınca Osmanlı Devleti, barış müzakerelerine girişmek için müracaatta bulunmuştur. Ruslar bu isteği dikkate almadan Yeşilköy’e kadar ilerlemiş ve ancak İngiliz donanmasının toplarını görünce durup barış müzakereleri yapılmasını kabul etmişlerdir.32

Yeşilköy

3.  Ayastefanos Antlaşması

Barış görüşmelerinde, Osmanlı’yı Dışişleri Bakanı Saffet Paşa ile Berlin Elçisi Sadullah Bey, Rusya’yı Kont İgnatiev ve Nelidov temsil etmiştir. Görüşmelerin sonucunda Osmanlı, Rusya’nın savaş tazminatı olarak istediği altı savaş gemisi hariç, bütün koşullarını kabul etmek zorunda kalmıştır ve iki devlet arasında 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştır.33 Ayastefanos Antlaşması, Panslavist ideallerin gelmiş geçmiş en kapsamlı uygulaması olmuştur.34

Antlaşmanın tamamı yirmi dokuz maddeden oluşmaktadır. Antlaşmaya göre; Osmanlı Devleti Romanya, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlıklarını kabul edecekti. Karadağ Adriyatik denizine kadar uzanacak, Sırbistan Niş’i alacaktı. Romanya Besarabya’yı Rusya’ya verecek, karşılığında Dobruca kendisinde kalacaktı. Bulgaristan, Osmanlı Devleti’ne bağlı özerk bir prenslik haline getirilecek ve sınırları Tuna’dan Ege denizine, Arnavutluk’tan Karadeniz’e kadar uzanacaktı.35 Bu barışa en büyük tepki Avusturya ve İngiltere’den gelmiştir. Avusturya açısından neden açıktır: Rusya, iki devlet arasında iki yıl önce imzalanan Peşte Antlaşması’nı çiğnemiş ve Avusturya’nın Balkanlardaki çıkarlarını dikkate almamıştır.36 Ayastefanos Antlaşması’nın öngördüğü yeni sınırlar mevcut dengeyi alt üst etmekteydi.37 Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde aşırı derecede nüfuz sahibi olması İngiltere’nin menfaatlerine ters düşmekteydi.38

Rusya’nın 1878 yılında savaş meydanlarındaki zaferi ve bunun sonucu olan Ayastefanos Antlaşması, Balkan Slavları için gerçek bir kurtuluş olmuştur. Fakat diplomatik alanda, bu kurtuluşun sevinci çok kısa sürmüş; Berlin Antlaşması, Ayastefanos Antlaşması’nın kazançlarının önemli bir kısmını ortadan kaldırmıştır.39

4.  Berlin Antlaşması

Rusya, 1875 tarihli Hersek İsyanının ardından geçen üç yıl boyunca, Osmanlı toprakları üzerindeki emellerinin neredeyse tümünü Ayastefanos Antlaşması’yla birlikte gerçekleştirmiş bulunmaktaydı. Rusya, Bu antlaşma ile Balkanlarda kendi kontrolündeki Slav yönetimlerinin topraklarını genişletmiş; bu sayede bu bölgedeki egemenliğini çok fazla güçlendirmiştir. Aynı zamanda bu toprak kazançlarıyla hem Ege Denizi hem de Karadeniz’de istediği bölgeleri kontrolü altına almıştır. Böylece Ruslar, Balkanlarda kara egemenliğini güçlendirdikleri gibi, 1870’lerde oluşturmaya başladıkları Karadeniz donanmasını bu bölgede kullanabileceklerdi. Ancak antlaşmanın maddeleri, bu bölgede çok çeşitli amaçları olan devletleri rahatsız etmekteydi. Önceki bölümde bahsedildiği üzere İngiltere, Osmanlı’nın Rus nüfuzu altına girmesinden rahatsızdı; Avusturya ise kendisine vaadedilen toprakları alamadığından ve kendi egemenlik alanı olduğunu düşündüğü bölgede Rusya’nın aşırı güçlenmesinden dolayı bölgede Rus gücünü istememekteydi. 1877-1878 Savaşı’nın ardından Rusya’nın neredeyse hiç ordusu kalmamıştır. Jön Türklerin, 20 Mayıs 1878 tarihinde, Çırağan olayıyla, savaşı tekrar başlatacak Sultan V. Murad’ı tekrar tahta çıkartma girişimleri, Rusların Avrupa’nın memnuniyetsizliğine kulak vermek zorunda kılmıştır.40 Ruslar daha sonraları, büyük devletlerin isteklerine boyun eğmek mecburiyetinde kalarak Panslavist şiddetli eleştirilerine rağmen 1878 yazında Berlin’de tespit edilen antlaşmayı imzalamak zorunda kalacaktır.41

Almanya Başvekili Bismarck’ın başkanlığında başlayan kongrede Osmanlı, İngiltere’den yardım göreceğini düşünerek 4 Haziran 1878 tarihli bir antlaşma ile Kıbrıs’ı İngilizler’e devretti.42* Kongre’de amaç, Osmanlı’nın Ayastefanos Antlaşması’yla uğradığı kayıpları hafifletmek değil, Avrupa devletleri arasındaki çıkar çatışmaları konusunda bir anlaşmaya varmak olmuştur. Öyle ki her büyük devlet kendi çıkarlarını elde etmeye çaba göstermiştir.43 Ayastefanos Antlaşması’nın, sıra ile değil, sorunların önemine göre incelenip kesin çözümlere bağlanmasını kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda kongrenin ele aldığı ilk konu Bulgaristan sorunu olmuştur. Ayastefanos Antlaşması’nın öngördüğü Büyük Bulgaristan fikrinden burada vazgeçilmiştir.44 Antlaşmayla; Yunanistan’a bir miktar toprak verilmesi kararlaştırılıp ayrıca Bosna ve Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesi kararı kabul edilmiştir. Ek olarak Romanya, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlığı tanınacak ve Sırbistan’a Niş ve Pirot verilecekti.45 Ayrıca Antlaşmanın 58-60. maddeleriyle; Osmanlı Ardahan, Kars ve Batum’u Rusya’ya verecek; Rusya da, Eleşkirt ve Beyazıt’ı Osmanlı’ya iade edecekti. Kongre, Osmanlı Devleti’nin paylaşılma pazarlığının yapıldığı uluslararası bir toplantı halini almıştır.46 Bunun en büyük ispatı; savaşta taraf olmayan Yunanistan ve İran’ın bu antlaşma sonucunda Osmanlı’dan toprak almasıdır.47

Sonuç

Osmanlı, XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde dönemin büyük güçlerinin, üzerinde planlar yaptığı bir devlet haline gelmiştir. Bu dönemde Avrupa’daki neredeyse her büyük devletin Osmanlı toprakları üzerine bir planı vardır. Osmanlı, kendi kararlarını özgürce verebilmek anlamında oldukça kısıtlanmıştır. Öyle ki Balkanlar’da, kendi ülkesi sınırları içindeki isyanı bastırıp sonlandırabilecek kudretteyken, Rusya’nın müdahalesinden dolayı bunu gerçekleştirememiş; ek olarak dünya kamuoyunun da güçlü devletlerce yönlendirilmesinden dolayı suçlu konumuna düşürülmüştür. Bu dönemde Osmanlı-Rus ilişkileri, Rusya’nın her alandaki üstünlüğüyle geçmiştir. Devletten en büyük kopuşların yaşandığı dönemlerden birinde, 1877 yılında Osmanlı’nın karşısındaki güç yine bu bölgedeki egemenliğini korumak ve güçlendirmek isteyen Rusya’dır. Rusya, Balkanlardaki Osmanlı topraklarında egemenlik alanını genişletmek isterken bu duruma karşı koyabilen devlet ise Osmanlı değil İngiltere ve Avusturya-Macaristan olmuştur. Devletin stratejik olarak bölünmesi, savaşta taraf olmayan devletlere dahi toprak verilmesi meselesi, artık Osmanlı’nın kendi toprakları üzerinde tasarruf yetkisinin kalmadığı anlamına gelmektedir.

[irp posts=”32541″ name=”Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Kitaplar

Kurat, Akdes Nimet, Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987.

Afyoncu, Erhan, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2012.

Sander, Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2012.

Armaoğlu, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1997.

Kinross, Lord, İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü, çev. Meral Gaspıralı, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, b.t.y..

Uçarol, Rifat, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995.

Jorga, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, b.t.y.

Ansiklopedi Maddeleri

Aydın, Mahir, “Doksanüç Harbi”, C.9, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1994, s. 498-499.

Küçük, Cevdet, “Abdülhamid II”, C.1, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988, s. 216-224.

Gencer, Ali İhsan, “Ayastefanos Antlaşması”, C.4, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1991, s.225.

Makaleler

Durmaz, Ferhat, “93 Harbi’nde Büyük Güçlerin Politikaları ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 5/S. 2, (2015), s. 103-122.

Öztürk, Mustafa, “Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları Arası Sürecin Çarlık Rusya Açısından Değerlendirilmesi”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, C.6/S.15, (2018), s. 676-688.

Aydın, Mithat, “Osmanlı-Sırp, Karadağ Savaşlarında İngiltere’nin Balkan Politikası”, OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, C.15/S.15, (2004), s.139-163.

Baykal, Bekir Sıtkı,, “100. Yıldönümü Münasebetiyle Berlin Kongresi Hakkında Bazı Düşünceler”, Belleten, C. 52/S. 202, (1988), s. 195-208.

İnternet Kaynağı

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/1877-1878-turk-rus-savasi-93-harbi-4 1796357, son erişim tarihi: 22.05.2022.

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği Şüpheciliği ve Romanya’da Avrupa Birliği Karşıtlığı

Son yıllarda Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda tartışmalar artmaktadır. Tartışmaların odağında Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirliği konusu bulunmaktadır. Özellikle Brexit sonrası Avrupa Birliği açısından değişen düzlem, birliğin dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yönündeki argümanlara zemin hazırlamıştır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa Birliği’ne bakışın olumsuz anlamda değişmeye başladığı iddiaları da bu görüşü destekler niteliktedir. Ne var ki, tüm bunlara rağmen Ukrayna işgalinin Avrupa’nın birliğini konsolide etmesine yol açtığı görüşü de yaygındır. Söz konusu tartışmalardan hareketle bu yazıda Avrupa Birliği’ne geçmişten bugüne olumsuz bakışın bir kavramsallaştırması olan “Avrupa Birliği Şüpheciliği (Euroscepticism)”ne değinmeye ve anlatılmak istenen konuyu salt bilgiyle donatmamak amacıyla da Romanya örneğinden hareketle meseleyi somutlaştırmaya çalışacağız.

Avrupa Birliği Şüpheciliği Nedir ?

Avrupa Birliği şüpheciliği, genel olarak Avrupa Birliği bütünleşmesine karşı olan ve bu yapının bürokratik hegemonyasının milli çıkarların önüne geçtiğini öne süren bir siyasi doktrindir. Özellikle milliyetçi ve popülist söylemlerin bir aracı olarak ifade edilen kavramın özünü ulus devletlerin egemenliğini radikal bir şekilde öne çıkaran sert bir Avrupa Birliği karşıtlığı oluşturur.[1]

Geniş açıdan bakıldığında, Avrupa Birliği şüpheciliği yeni ortaya çıkmış bir tutum değildir. Tarihsel olarak kökleri Avrupa Birliği’nin henüz kurulmadığı ama kurulma fikirlerinin güçlenmeye başladığı döneme tekabül eder. Avrupa Birliği’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ülkeleri arasında bir daha savaş çıkmasına imkan vermeyecek ulus üstü otorite kimliğinde bir örgüt haline gelmesi milliyetçi ve muhafazakar kimi Avrupalı siyasilerin ve halkların Avrupa Birliği’ne karşı şüpheci ve karşıt tutum sergilemelerine sebep olmuştur. 20.yy’da savaş sonrası Avrupa’da bir “birlik” oluşturulmasına çoğunlukla sıcak bakılırken, az bir kesim olarak nitelenebilecek bazı çevreler söylem bağlamında bunun karşısında yer almıştır. Aslında Fransız lider De Gaulle’ün 1965 yılında “Boş Sandalye Krizi” olarak tarihe geçen olayda ulus üstü yapısı belirginleşen Avrupa Ekonomik Topluluğu’na verdiği sert uyarı, Avrupa’da böyle bir birliğin oluşturulmasının ulusallığı bitireceği endişesinin bir göstergesiydi. Devam eden süreçte, Avrupa Birliği’ne şüpheci bakış esasen somut olarak 1992 yılında Danimarka’da yapılan referandumda Danimarka halkının Avrupa Birliği’ni kurucu anlaşma olan Maastricht Anlaşması’nı reddetmesiyle başlar. Sonrasında Norveç’in Avrupa Birliği’ne katılmayı reddetmesi ve Fransa’da Maastricht’e güvenli bakışın tam olarak tesis edilememesi bu açıdan bu görüşün yayılması açısından önemlidir.

Uzun vadede iki tür Avrupa Birliği şüpheciliği ortaya çıkmıştır: “Yumuşak Şüphecilik” ve “Sert Şüphecilik”. Yumuşak Şüphecilik kavramı, Avrupa entegrasyonuna şartlı olarak olumlu bakan ama bazı meselelerde (örneğin; ekonomik, kültürel, ticari vs.) Avrupa Birliği’nin ulusal çıkarlara zarar vermesine olumsuz bakan bir anlayışı ifade eder. Bu bakış açısı nispeten cılız ve popülist seslerden oluşsa da, şüpheci bakışın yaygınlık kazanması bakımından Avrupa Birliği’nin geleceği için tehlikeli görülür.

Sert Şüphecilik kavramı ise, yetkilerin ulus üstü bir kuruma devredilmesini öngören bir Avrupa entegrasyonuna ilkeli karşıtlık olarak nitelendirilir. Bu anlayış Brexit ile Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasıyla beraber ilk defa pratikte ortaya çıkmıştır. Ve uzun vadede bu anlayışı Avrupa genelinde güçlendirecek bir yol açılmıştır. Genel olarak, Avrupa Birliği şüpheciliği iki faktörden kaynaklanmaktadır: Ekonomi ve Kimlik Krizi. Esasen, Avrupalı vatandaşlar Avrupa Birliği’ni oldukça kapsayıcı bir örgüt olarak görmektedir ve bu durum birliği güçlendirirken ulus devletlere zarar vermektedir. Yaygın görüşe göre, bazı devletler de Avrupa Birliği aracılığıyla diğerleri üzerinden avantaj elde etmektedir. Bu düşünceler Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirliğini baltalarken bu düşünceyi önleyici bir Avrupa Birliği kurumunun olmayışı, müstakbel “Br-exit” türevi referandumların ortaya çıkmasının engellenemeyeceği endişesine meydan vermektedir.[2]

Romanya’da Avrupa Birliği Şüpheciliği

Avrupa Birliği şüpheciliği denildiğinde, 21.yy’da ilk olarak İngiltere’nin akla gelmesi pratik anlamda kayda değer görülür. Gerçekten de, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılışı diğer üye ülkeler için endişe durumuna yol açarken, Avrupa Birliği sonrasında İngiltere’nin karşılaştığı bazı sorunlar üye ülkeleri bağlılık konusunda teskin etmektedir. İngiltere’den başta ulusalcılığın ön planda olduğu Fransa ve muhafazakârlığın öne çıktığı Polonya gibi ülkelerde de Avrupa Birliği’ne şüpheci bakışın farklı parametreleri vardır. Nitekim, Avrupa Birliği şüpheciliği üye ülkeler ve üye olmaya aday ülkeler nezdinde farklı varyasyonlarla ortaya çıkmaktadır. Bu varyasyonları detaylı olarak irdelemek yerine, meseleyi teorik olmaktan çıkarıp pratiğe dökmek ve Avrupa Birliği üyesi olan Romanya üzerinden bir örnek olarak incelemek önemli olacaktır.

Romanya, Bulgaristan ile birlikte 2007 yılında Avrupa Birliği’ne üye olarak “beşinci genişleme’nin bir parçası olmuştur. Bu tarihten itibaren gerek ekonomik, gerekse insan sirkülasyonu açısından Romanya’nın Avrupa Birliği endeksli gelişimine vurgu yapmak gerekir. Özellikle Rumen vatandaşların bu üyelikten sonra Avrupa Birliği ülkelerine serbestçe dolaşımı ve ülkesel bazda iktisadi gelişmeler komünist blok ekseninden sıyrılan ülkenin neo-liberal politikalarla standardını yükseltmesinin bir sonucu olmuştur. Fakat buna rağmen, zaman içinde toplumsal bağlamda ve siyasi yelpazede popülist Avrupa Birliği şüpheciliği ülkede karşılık bulmaya başlamıştır. 2021 yılında yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Rumen toplumunun önemli bir kesimi Romanya’nın ulusal çıkarlarının Avrupa Birliği’nin bürokratik baskınlığına karşı ayrılmak pahasına da olsa savunulması gerektiği düşüncesine sahiptir. Mart ve Haziran 2021’de yapılan anketlerde %60’ın üzerinde bir oranla Rumen halkı Avrupa Birliği’nden ayrılmanın ulusal çıkarları savunmak için gerekli olabileceği fikrini benimsemektedir. Öte yandan ekonomik anlamda Romanya’nın istikrarının devam etmesi için Avrupa Birliği’nde kalınması yönünde görüş belirtenler de azımsanmayacak ölçüde fazladır.[3]

Romanya’nın ekonomik istikrarına ve refah düzeyinin Avrupa Birliği’ne katılmasından sonra artmasına rağmen, Birlik karşıtı hareketlerin artması ülke içi popülist siyasetin etkisi olarak görülürken, artan Rus baskısı ve propagandasının da mevcut karşıtlığı teşvik ettiği yönünde iddialar da vardır. Buna göre, geçmişte Sovyetler Birliği’nin nüfuzu altında bulunan Romanya’nın bugün de Rusya yanlıları tarafından Avrupa Birliği ve NATO karşıtı propagandayla Rumen halkının Avrupa Birliği’ne olan bakışını şüphe eksenine çektiği öne sürülmektedir. Romanya’nın refah düzeyi en düşük Avrupa Birliği üyesi ülkelerinden biri olmasından hareketle, Rusya’nın bu alanda ekonomik sorunlar üzerinden iç gerilimleri tetiklediği iddia edilmektedir.[4]

Tüm bu Rusya spekülasyonlarının yanında, durumu aslında domino etkisiyle açıklamak daha yerinde olacaktır. Rusya’nın bölgesel bağlamda zayıf olan komşu ülkelerinin üzerinde etkisi olduğu yadsınamaz. Fakat, Romanya özelinde ve Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi anlamda zayıf bazı ülkelerinde Almanya, Fransa gibi ülkelerin gerisinde kalmış olma hissi ve Birleşik Krallık’ın Brexit ile birlikten ayrılması üye ülkeler arasında domino etkisine sebep olabilir. Polonya’da muhafazakâr iktidar yanlılarının başlattığı “Polexit” tartışmaları da bu bağlamda bir başka örnek olabilir. Romanya’da yüksek ihtimal olarak görülmese de Avrupa Birliği şüpheciliğinin uzun vadede neticesi olacağı iddia edilen “Roexit” (veya “Romexit”) şimdiden tartışılmaya başlamıştır. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşının bölgesel ve uluslararası etkileri Romanya gibi kırılgan ekonomik yapılı ülkeleri bu açıdan bir tercih yapmaya zorlayabilir. Aksine, Avrupa Birliği’nden ayrılan Birleşik Krallık’ta mevcut gidişatın salt yükseliş ve refah düzeyinin artması yönünde olduğunu söyleyebilmenin bugün itibarıyla zor olması, diğer birlik üyelerinin Avrupa Birliği’nden ayrılma düşüncelerini ve şüphelerini sekteye uğratmaktadır. Yine de, Avrupa Birliği’nin özellikle küçük ülkeler için yüksek ekonomik avantajlar içermesi şu an itibarıyla “milliyetçi ve popülist şüpheci” politikaları ikinci plana atmaktadır.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Ray, M. “Euroskepticism.” Encyclopedia Britannica.

[2] Eavi. “What is Euroscepticism?”

[3] Neagu B. “Romania sees increase in Euroscepticism”, Ekim 13, 2021. Euractiv.

[4] Euractiv, “Romania’s fake news fuels Euroscepticism”

Kaynakça 

Eavi. “What is Euroscepticism?” https://eavi.eu/what-is-euroscepticism/.

Euractiv, “Romania’s fake news fuels Euroscepticism”, Nisan 3, 2017. https://www.euractiv.com/section/justice-home-affairs/news/romanias-fake-news-fuels-euroscepticism/.

Neagu B. “Romania sees increase in Euroscepticism”, Ekim 13, 2021. Euractiv. https://www.euractiv.com/section/politics/short_news/romania-sees-increase-in-euroscepticism/

Ray, M. “Euroskepticism.” Encyclopedia Britannica, June 24, 2016. https://www.britannica.com/topic/Euroskepticism.

[/vc_toggle]

Terör Örgütlerinin İdeolojik ve Örgütsel Yapısı 3: DHKP-C

Terör örgütlerinin ideolojik ve örgütsel yapısını ele aldığım yazı dizisinin üçüncüsü olan bu çalışmada PKK/KCK terör örgütünün referans aldığı gibi Marksist-Leninist ideolojiyle kurulan bir diğer terör örgütü olan DHKP-C terör örgütü yapılanmasını inceleyeceğiz. İlk bölümde DHKP-C’nin fikir oluşumu ve kuruluşunda önemli bir yeri olan THKP-C ve Dev-Sol terör örgütlerine ve tarihsel sürece değinilecek sonrasında ise DHKP-C’nin kuruluşu ele alınacaktır. İkinci bölümde; örgütün kuruluş ideolojisi ve nihai amacının yanı sıra illegal eylemleri kronolojik sırayla anlatılacaktır. Bu çalışma genel okuyucuya hitaben yazıldığı için ideoloji kısmı açıklanırken teorik detaylara uzun uzadıya girilmemesine özen gösterilmiştir. Keza aktif olarak varlığını sürdüren PKK ve DHKP-C gibi illegal sol örgütlerin dayandıkları ideolojik temeller (Marksizm, Leninizm, Komünizm, Sosyalizm vs.) zaman içerisinde örgüt üyeleri arasında dahi tartışma konusu olmakta, farklı yorumlanabilmektedir. Ayrıca çok yönlü, ayrı birer araştırma konularını teşkil etmektedir. Türk siyasal hayatı incelendiğinde illegal sol örgütlerin, illegal sağ örgütlere nazaran çok sık bölünmesinin, kollara ayrılmasının, yeni oluşumlara gitmesinin sebebi budur.

Tarihsel Arka Plan

DHKP-C’nin kuruluşu THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi) ile başlamaktadır. THKP-C’nin kökü ise 1970 yılının Ekim ayında yapılmış olan DEV-GENÇ Kurultayı’na dayanmaktadır. Bu kurultayda Mahir Çayan ve grubuyla Mihri Belli arasında fikir ayrılıkları başlamıştır.

Mahir Çayan

THKP-C, ideolojik teorisini Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim, Sömürge Tipi Faşizm, Suni Denge, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) tezlerinin oluşturduğu, Türkiye İşçi Partisi içerisinde doğan ve Türkiye devrim tarihinde pasifizme ve revizyonizme sahip olarak nitelendirdiği kesimlere savaş açmış, yaptığı eylemlerle ses getirmiş bir örgüttür. Örgüt, kendisini “Oligarşinin korkulu rüyası” olarak tanımlamıştır. Mahir Çayan görüşlerini 1972 yılında devlet tarafından aranırken yazdığı Kesintisiz Devrim II-III adlı kitabında açıklamıştır. Kitaba göre; Türkiye 1950’lerin başlarından itibaren sömürgeleşmeye başlamış ve uluslararası emperyalizm yeni sömürgecilik anlayışıyla Türkiye’yi gizli bir biçimde işgal etmiştir. Kitapta anlatıldığına göre, 12 Mart 1971 yarı-askeri muhtırasının ardından, işbirlikçi tekelci burjuvazi, Amerikan tekelleri ile ittifak halinde yönetimde oligarşik diktatörlük oluşturmuştur. THKP-C’nin logosu eski THKC militanı Kadriye Deniz Özen tarafından tasarlanmıştır.[1]

THKP-C terör örgütü cephe ve gerillacılık tezini savunmuştur. Örgüt kuruluşundan kısa süre sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve Karadeniz illerinde örgütlenmesini tamamlamış ve silahlı mücadeleye girişmiştir. 1972 yılında örgüt tarafından NATO görevlilerinin kaçırılmasının ardından Tokat’ın Niksar ilçesindeki Kızıldere köyünde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonda Mahir Çayan ve ekibi öldürülmüş, Ertuğrul Kürkçü ise sağ olarak ele geçirilmiştir. Yapılan operasyonlar neticesinde örgüt tamamen dağıtılmıştır.

1974 yılına gelindiğinde ilan edilen genel af yasasıyla serbest bırakılan eski örgüt militanları ve sempatizanları yeniden yapılanma içerisine girmişlerdir. Merkezi Ankara olan yeni yapılanmanın İstanbul ayağı da kurulmuş ve iki grup arasında ilerleyen süreçte tekrar fikir ayrılıkları belirmiştir. İstanbul ekibi örgütün Devrimci Yol Dergisi’nde yayınlanan yazılarının sağ ideolojiye sapan unsurlar içerdiğini ve Ankara ekibinin Mahir Çayan’ın tezlerini reddederek örgüt çizgisinden ayrıldığını iddia etmiş ve bu duruma karşı çıkmıştır.

Neticede Dursun Karataş’ın liderliğindeki ekip örgütten koparak 1978 yılında “tasfiyeciler ve devrimci çizgi” adlı yayınladıkları broşürle yeni oluşumlarını Devrimci Sol (Dev-Sol) olarak duyurmuşlardır. Dev-Sol terör örgütü, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle irtibata geçmiş, 1979 yılında yerel olarak Faşist Teröre Karşı Mücadele Ekibi (FTKME) oluşturmuş ve karşıt görüşlü grupları yıldırma politikası izlemişlerdir. Örgüt aynı zamanda Silahlı Devrimci Birlikler (SDB) isimli bir yapıyla askeri eylemlere başlamıştır. Dev-Sol terör örgütü, 12 Eylül 1980 darbesine kadar eylemlerini çoğunlukla İstanbul’da gerçekleştirmiştir. Bu eylemler arasında gasp, soygun, hırsızlık, devlet adamları ve güvenlik güçlerine karşı silahlı saldırılar vardır. Fakat örgütü eylemlerinde zirve noktaya çıkartan ve kamuoyunda ses getiren olay Başbakan Nihat Erim’in 1980 yılının Temmuz ayında öldürülmesidir. Dikkatleri üzerine çeken örgüt güvenlik güçlerinin takibine alınmış ve bir süre geri çekilme stratejisi izlemiştir.

12 Eylül sürecinde Dev-Sol, diğer sol örgütlere nazaran daha az etkilenmiştir. Örgüt, 1985 yılında ricat (geri çekilme) kararı alarak örgüte yönelik operasyonel darbeleri önleme taktiğine yönelmiştir. Örgüt, bu kararını “….. Şu anki sübjektif durumumuz, kitlelerin taleplerine sahip çıkmaya, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlemeye elverişli değildir. Ancak şimdiki sübjektif durumumuza uygun düşen devrimci hareket ricat ile açıklanabilir, en kısa sürede yaralarımızı sarmış ve silahlı eylemi sürdürebilecek organizasyonumuzu tamamlamış olacağız. Bu anlamda ricat (geri çekilme) taktiğimiz silahlı savaşı sürdürmenin sübjektif koşullarının yaratılmasına hizmet edecektir.” şeklinde açıklamıştır. Bu süreçte 87-89 yılları arasında örgütün askeri kanadı olan “Silahlı Devrimci Birlikleri (SDB)” başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde gasp-soygun gibi eylemler gerçekleştirmiş ve örgüte finansal destek sağlamayı amaçlamıştır.

1990 yılına kadar devam eden geri çekilme sürecinde yeniden yapılanmaya ağırlık verilmiştir. Sürecin uzamasının sebebini örgüt elverişsiz koşulların varlığına bağlamıştır. Kadrolaşma ve örgütü yeniden inşa etmede, stratejik alanda yaygınlaşmada, yer altı örgütlenmesinin geliştirilmesinde, ideoloji ve politika üretiminde sıkıntılar yaşanmıştır.  Bu süreçte örgütteki temel eksiklik, atılıma geçmeyi sağlayacak yönetim kadrosundan yoksun olunmasıdır.

Devrimci Sol terör örgütünün lideri Dursun Karataş’ın cezaevinde bulunduğu dönemde örgütün mali işler sorumlusu Haydar Bozdağ, örgütü yeniden toparlamaya çalışmıştır. Fakat güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla başarılı olamamıştır. Kadıköy ve İzmit’te örgüte yönelik yapılan operasyonlar Dev-Sol’a büyük darbe vurmuştur. Mit elemanı Ahmet Öztürk’ün öldürülmesi başta olmak üzere çok sayıda illegal eylemi planlayan ve örgütün istihbaratının da başında bulunan Haydar Bozdağ’ın örgütün ikinci kuşak lideri olduğu öne sürülmüştür. Güvenlik güçleri bu iddiaları doğrulayan örgüt militanlarına ulaşmıştır. Fakat Haydar Bozdağ’ın bu konumu kısa sürmüş ve örgütün lideri Dursun Karataş’a bağlılığı devam etmiştir.

Geri çekilme sürecinin ardından 1990 yılının Mart ayında örgüt tarihinin dönüm noktası olarak görülen kararlar alınmıştır. Bu kararlara başlıca değinmek gerekirse;

  • Merkezi organın güçlendirilmesi ve merkez çevresinde her durumda politika üretebilecek, denenmiş, güvenilir, yetkin kadrolardan kendi içinde alternatif yönetim oluşturabilecek bir çember oluşturulması.
  • Çalışma alanları ve bölgelerde tek insana dayalı ilişkilerden çıkılması ve hızla komiteye gidilmesi.
  • Yeraltı örgütlenmesinin hızla geliştirilmesi ve legalite ile arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi.
  • Askeri örgütlenmenin bir gerilla ordusu yaratma perspektifiyle yeniden ele alınması ve geliştirilmesi.
  • Kadroların askeri eğitimine özellikle önem verilmesi ve cephe gerisinin bu amaçla değerlendirilmesi için pratik adımların atılması.
Dev – Sol Davasından 2010 Yılına Ait Bir Görsel
  • Siyasi pratik ve silahlı eylemlerin sürece ve örgütlenmeye bağlı olarak yükseltilmesi,
  • Stratejik önem taşıyan bazı bölge ve alanlarda örgütlenmeye başlanılması.
  • Örgütün yeniden yapılanması kapsamında mevcut belirsizlik ve karışıklığa son verilerek üyelik temelinde örgütsel bir iletişim ağına geçilmesi.
  • Merkezi denetimin güçlendirilmesi, örgütün yeniden disipline edilmesi ve hareket ruhunun pekiştirilmesi.
  • En kısa sürede geri çekilme süreci sona erdirilerek atılım yapma koşullarının hazırlanması[2].

Dev-Sol’un kısa vadeli stratejik program niteliği taşıyan Mart 1990 kararları çerçevesinde örgüt silahlı eylemlerini yeniden başlatmıştır. 1990-91 yılları arasında örgütün bu bağlamda gerçekleştirdiği ses getiren illegal eylemleri üzerine Temmuz ayında İstanbul ve çevre illerde örgüte karşı büyük çaplı operasyonlar yapılmıştır. Örgüte ağır darbe indiren operasyonlar neticesinde Dev-Sol çözülme noktasına gelmiştir. Büyük kayba uğrayan ve Türkiye’de yöneticisi kalmayan örgütün lideri Dursun Karataş o zamanlar Ortadoğu’da bulunan Bedri Yağan’ı Berlin’deki örgüt toplantısına davet ederek kendisine Türkiye sorumlusu olmayı teklif etmiş fakat Yağan bu teklifi reddetmiştir. Asıl amacı örgüt liderliği olan Bedri Yağan ve arkadaşları 1992’de Dursun Karataş’ı iddialara göre bodruma hapsederek örgütü ele geçirmişlerdir. Bedri Yağan’ın kimi zaman Dursun Karataş’ın imzasını taklit ederek örgüte üst düzey direktifler verdiği de söylenmektedir. Kendisine kurulan örgüt içi komplodan kurtulan Dursun Karataş, Bedri Yağan ve ekibini hain ilan ederek örgüt içi darbe yapmaktan sorumlu tutmuştur. Nitekim iki lider arasındaki çatışma örgütün iki gruba ayrılmasına neden olmuştur. Dursun Karataş’ı destekleyenler “Önderlik Grubu (Dayıcılar)”, Bedri Yağan’ı destekleyenler “Darbeciler” adıyla yapılanmıştır.

DHKP-C’nin Kuruluşu

Örgütte yaşanan bu bölünme 1993 yılının Mart ayında yayınlanan “Açıklama ve Uyarı” başlıklı yayınlarla resmiyet kazanmıştır. Avrupa’da yaşanan örgüt içi hesaplaşma yurt içine sıçramış ve iki grup arasında infazlar yaşanmıştır. Bedri Yağan bu durum üzerine Türkiye’ye gelerek ekibini konsolide etmek istemişse de örgütün üst düzey yöneticilerinden Gürcan Eranıl ile birlikte 6 Mart 1993 günü güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonla ölü olarak ele geçirilmiştir. Akabinde Eylül 1993’te yapılan operasyonla Bedri Yağan’ın önderliğindeki Darbeciler grubunda yer alan 18 kişi daha yakalanmış ve grup dağılmıştır.

Örgütün yaşadığı bölünme ve devamında yapılan operasyonlarla çok sayıda militanın kaybedilmesi örgütü bitirme noktasına getirmiştir. Yaşanan sıkıntılı süreci aşmak adına örgüt Dursun Karataş önderliğinde strateji değişikliğine giderek 30 Mart – 9 Mayıs 1994 tarihlerinde Suriye’nin Şam kentinde gerçekleştirdiği kongreyle partileşmeye karar verdiğini duyurmuştur. Partinin adı “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP)” olarak, askeri kanada ise “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C)” adı verilmiştir. Bu kongrede kurulan partinin hedefi, ideolojisi ve örgütsel yapısı belirlenmiştir. Ayrıca örgütün lider kadrosu ve merkez komitesi oluşturulmuştur. Görev dağılımı neticesinde Dursun Karataş genel sekreterliğe; Faruk Ereren ve Aslan Tayfun Özkök merkez komite üyeliğine; Zerrin San, Metin Turan, Nuri Eryüksel, Lütfiye Kaçar, Bedii Cengiz ve Hüseyin Özarslan genel komite üyeliğine seçilmiştir.[3] Kongreye katılan militanların birçoğu ülkeye girişlerinde yakalanmışlardır.

DHKP-C’nin Örgütsel İdeolojisi ve Hedefi

DHKP-C terör örgütü, kuruluş kongresi kararlarında örgütün Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıklamıştır. Asli amacının sınıfsız, sömürüsüz, adil bir düzen yaratmak olduğunu iddia eden örgüt, bugün için emperyalizme ve oligarşiye karşı tüm halk güçlerinin iktidarı olarak tanımladığı devrimci halk iktidarını kurmayı hedeflemiştir. Örgüte göre bu hedefe ulaşmanın yolu ise; Türkiye’deki üretici güçlerin gelişmesini engellemekle suçladığı emperyalizm ve oligarşiye karşı “anti-kapitalist, anti-oligarşik bir devrim” yapmaktan geçmektedir. Türkiye emperyalizmin ekonomik, politik hegemonyasındaki çarpık kapitalizmin egemen olduğu faşist devlet biçimiyle yönetilmektedir. Seçimlerle iktidardakilerin bu niteliği değiştirilemez. Bu ancak halkın silahlı savaşıyla mümkün olabilir. Halkın silahlı savaşı DHKP-C önderliğinde kırsal ve kentsel bölgelerde koordineli mücadeleyle gerçekleştirilebilir. Buna göre; gerilla savaşının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile halk hareketlenmelerinin artması ve yerel ayaklanmaların çıkması sağlanarak “Halk Ordusu” kurulacak, nihayetinde topyekün bir ayaklanmayla oligarşik devlet yıkılacaktır.[4]

DHKP-C’nin İllegal Eylemleri

DHKP-C’nin kamuoyuna adını duyurduğu ilk eylemi 29 Eylül 1994 günü eski Adalet Bakanlarından Mehmet Topaç’ın Ankara’da hukuk bürosunda öldürülmesidir. Bu eylemden 20 gün önce örgüt lideri Dursun Karataş ve Genel Komite üyeleri Zerrin Sarı ile Kemal Kayar Fransa’ya sahte kimlikle giriş yaparlarken tutuklanmış ve Türkiye militanların Fransa’dan iadesini talep etse de reddedilmiştir. Kısa süre sonra örgüt üyeleri Fransa tarafından serbest bırakılmıştır.

DHKP-C Terör Örgütü, kuruluşundan sonraki 2 yıllık süreçte birçok sansasyonel eylem gerçekleştirmiştir. Bunun baş nedenlerinden biri birçoğu hapiste bulunan örgüt yöneticilerinin cezaevlerinde oluşturdukları cezaevi komiteleriyle faaliyetlerini sürdürmeleridir. Günümüze nazaran daha az denetimli cezaevlerinde örgüt militanları planlama ve emir verme süreçlerini rahatlıkla sürdürmekteydi.

Bayrampaşa Cezaevi’nde militanlar Şadi Naci Canpolat, Ercan Kartal, Serpil Yıldız, Münevver Köz ve Hüseyin Fevzi Tekin ile, Ümraniye Cezaevi’nde yatmakta olan Caferi Sadık Eroğlu, Ümit İlter, Ümit Güngör ve Ali Rıza Demir’den oluşan grup cezaevlerini örgütün üsleri haline getirmiştir. Nitekim 1995 yılındaki Gazi Olayları ve 1996 yılında gerçekleştirilen Özdemir Sabancı suikasti cezaevlerinden gelen talimatlar ve planlamayla gerçekleştirilmiştir.

Adalet Bakanlığı 1996 yılında o dönem yaşanan bu tehlikenin farkına vararak cezaevlerindeki denetimi sıkılaştırmış ve nispeten daha sıkı olan E Tipi cezaevi uygulamasına geçmek istemiştir. Fakat militanlar ölüm orucu eylemleriyle cezaevlerinde kaos çıkarmış ve bu uygulamaya geçilememiştir. Sonraki süreçte 2000 yılında “Hayata Dönüş Operasyonu” gerçekleştirilmiş ve F Tipi cezaevi uygulamasına geçiş sağlanmıştır. Yine bu karara karşı ölüm orucu eylemleri başlatılmış ve 120 militan hayatını kaybetmiştir.

DHKP-C terör örgütü 2000 yılına kadar yaptığı illegal eylemlerde taktiksel olarak sadece hedefin imha edilmesi ve eylemde görev alan militanların kaybedilmeden eylemin başarıyla sonuçlandırılmasını amaçlamıştır. Fakat örgüt 2000 yılından sonra taktik değiştirerek gerekirse örgüt militanlarının eylemin başarıya ulaşması için feda edilmesine göz yumarak canlı bomba taktiğine geçmişlerdir. Bu doğrultuda örgütün ilk canlı bomba eylemi 2 Ocak 2001 tarihinde Gültekin Koç tarafından Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan saldırı olmuştur. Bu eylemle örgüt ölüm orucu haricinde militanlarını kaybetmeme stratejisini bir kenara bırakarak daha sert bir politika izleyeceğinin mesajını vermiştir.

11 Eylül saldırılarından bir gün önce örgüt ikinci canlı bomba eylemini militan Uğur Bülbül tarafından Taksim’deki Çevik Kuvvet noktasına saldırarak gerçekleştirmiş ve 11 Eylül saldırısıyla devletlerin terör örgütlerine karşı sıkı tedbir ve konvansiyonel operasyonlara geçmesi sebebiyle eylemlerine ara vermiştir.

2001 yılının sonlarını gelindiğinde sürdürdükleri ölüm orucu eylemleriyle hayati tehlikesi bulunan ve cezaevinde kalması uygun görülmeyen militanlar CMUK 399/1 ve 399/2 maddeleri gereğince mahkemelerde geçici ve süresiz olmak üzere tahliye edilmişlerdir. DHKP-C ve Dev-Sol üyesi 253 örgüt mensubu tahliye edilmiş, 78 örgüt mensubu da dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa’nın 104. Maddesi gereği affedilmiştir. Örgütün üst düzey yönetici kadrolarının bulunduğu bu kişiler tahliye olduktan sonra yeniden örgütlenme sürecine girmişlerdir. 2003 yılına kadar yerel alanlarda ve gençler arasında yeniden yapılanan örgüt, dernek ve dergi büroları aracılığıyla örgütlenmesini büyük ölçüde tamamlamıştır.

30 Mart – 17 Nisan 2003 tarihleri arasında bombalı saldırılara yeniden başlayan örgüt eş zamanlı olarak Sarıyer Hakimevi, Sirkeci ve Pendik’teki Mcdonald’s restaurantlarını bombalayarak eylemsizlik sürecini bitirmiştir. Ardından 20 Mayıs 2003’te Şengül Akkurt isimli örgüt militanı canlı bomba eylemi hazırlığındayken üzerinde patlaması sonucu ölmüştür. Örgütün eylemlerinde yalnızca canlı bomba taktiği değil, uzaktan kumandalı ve zaman ayarlı bombalı saldırıları da olmuştur. 2004 ve 2005’te benzeri eylemler devam etmiştir.

Örgütün yakın tarihteki en büyük terör eylemi Çağlayan Adliyesi’nde Savcı M. Selim Kiraz’ın şehit edilmesidir. Örgütün askeri örgütlenmesi olan DHKC, 31 Mart 2015 tarihinde Berkin Elvan soruşturmasını yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ı İstanbul Çağlayan adliyesinde rehin almış, çeşitli medya kaynaklarına yaptıkları açıklamalar ile Berkin Elvan’ın öldürülmesinden sorumlu olan polislerin isimlerinin kamuoyuna açıklanmasını ve polislerin cinayeti itiraf etmelerini talep etmişlerdir. Saatler süren müzakerelerin ardından bir sonuca ulaşılamamış, polis operasyonu başlatınca militanlar savcıyı öldürmüştür. Operasyonun sonunda örgüt militanları Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol öldürülmüştür. Ertesi gün ise örgüt üyesi Elif Sultan Kalsen Vatan Caddesi’nde İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü binasına silahlı saldırı yapmış ve ardından çıkan çatışmada öldürülmüştür.

DHKP-C’nin son dönem eylemlerini gerçekleştiren bu profillere baktığımızda radikalleşme çevresinin daha çok üniversite öğrencileri arasından ama farklı radikalleşme süreçlerinden gelen kişileri seçtiği görülmektedir. Örgüt mensuplarının kuruldukları dönemde en çok kullandıkları söylem pratiği emperyalizmle mücadele kapsamında sanayici ve iş adamlarına karşı suikast ve kaçırma eylemleriyken bu durum 2000’li yıllardan itibaren devletin cezaevlerini kontrol altına almasıyla kolluk kuvvetlerine karşı yönelmiştir.  Örgütün üniversiteli öğrenciler arasında radikal çevrenin oluşturulmasında kullandıkları söylemler ve anlatılar; parasız eğitim, YÖK’ün kaldırılması, mezhepsel kimliklerin özgürleştirilmesi ve özellikle toplumsal gösteriler sırasında yaşanan can kayıplarının devlet tarafından aydınlatılamamasıdır.[5]

Günümüzde, DHKP-C yöneticilerinin önemli bir kısmı İtalya, Almanya, Belçika, Hollanda ve Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinde yaşamaktadır. 2008 yılında örgütün kurucu lideri Dursun Karataş‘ın ölümünün ardından, örgütte liderlik sorunu ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar birçok isim öne atıldıysa da, 2014 yılında Yunanistan’da yakalanan Hüseyin Fevzi Tekin örgütün bugünkü kilit ismi ve lideri olarak görülmektedir.

[irp posts=”16674″ name=”PYD/PKK Terör Örgütü ve İşlediği Savaş Suçları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] “Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Halk_Kurtulu%C5%9F_Partisi-Cephesi#cite_note-9,.

[2] “DHKP-C” (Çevrimiçi) http://www.terororgutleri.com/dhkp-c-devrimci-halkin-kurtulus-partisi-cephesi/,.

[3] “DHKP-C”.

[4] Mehmet Işık, Şiddetin Dili Değişmez: DHKP-C ve İBDA-C Terör Örgütlerinin Söylemlerinin Benzerliği Üzerine Bir İnceleme, Zinde Yayınları, 2013, ss. 41-42.

[5] Ömer Aslan ve Hakan Kıyıcı, “SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLERDEN RADİKAL ÖRGÜTLERE: TÜRKİYE’DE RADİKALLEŞME, TERÖR VE ÜNİVERSİTE”, Güvenlik Çalışmaları Dergisi, C.2., Sayı:19, (2017), 36.

Kaynaklar 

Aslan, Ömer, ve Hakan Kıyıcı, “SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLERDEN RADİKAL ÖRGÜTLERE: TÜRKİYE’DE RADİKALLEŞME, TERÖR VE ÜNİVERSİTE”, Güvenlik Çalışmaları Dergisi, 2, (2017), 36.

“DHKP-C” (Çevrimiçi) http://www.terororgutleri.com/dhkp-c-devrimci-halkin-kurtulus-partisi-cephesi/.

Işık, Mehmet, Şiddetin Dili Değişmez: DHKP-C ve İBDA-C Terör Örgütlerinin Söylemlerinin Benzerliği Üzerine Bir İnceleme, Zinde Yayınları, 2013.

“Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Halk_Kurtulu%C5%9F_Partisi-Cephesi#cite_note-9.
[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu Raporu

Uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden birisi olan Rusya Federasyonu, sahip olduğu çeşitli güç unsurlarıyla son derece dikkat çekici bir aktör olma özelliğini taşımaktadır. Putin dönemiyle birlikte Rusya kapasite olarak bir artış yaşamış, çeşitli alanlardaki caydırıcılığını bir adım daha öteye taşımıştır. Rusya yapmış olduğu gerek enerji gerek askeri gerekse politik alanlarda kritik düzeydeki taktiksel hamleleriyle SSCB dönemindeki gücünü ve nüfuzunu yeniden kazanmayı ve bu gücün de ötesine geçmeyi hedeflediğini göstermiştir.

Bu çalışma Rusya hakkında çeşitli alanlardaki bilgileri bir araya getirerek Rusya’yı daha iyi tanımak ve analiz edebilmek istemi güdülerek hazırlanmıştır. Söz konusu çalışmada Rusya’nın yurtdışındaki askeri üslerine, savunma sanayisine, önemli doktrinlerine, siber alandaki faaliyetlerine, jeopolitik teorilerde Rusya’nın konumuna yer verilmiş, Rusya’nın NATO’yla olan alansal mücadelesi mercek altına alınmıştır.

Rusya’nın Askeri Üsleri

Askeri üsler, bir devletin ulusal veya uluslararası düzeydeki çıkarlarının hayata geçirilmesi ve korunması açısından büyük bir öneme sahiptir.  Bu bağlamda askeri üsler, ülke sınırları içerisinde kurulabileceği gibi ülke sınırları dışarısında da yani diğer ülke toprakları üzerinde de kurulabilir. Askeri üslerin kurulmasının çeşitli amaçları vardır. Bu amaçlardan bazıları şunlardır: (dış ülkelere kurulan askeri üsler kastedilmektedir.)

  • Askeri üssün bulunduğu bölge ve yakın çevreden istihbarat toplama, istihbari faaliyetler yürütme.[1]
  • Askeri üssün bulunduğu ülkedeki rejime politik ve askeri açıdan destek verme, gerekli görülen durumlarda bizzat ülkenin ve rejimin güvenliğine doğrudan katkıda bulunma.[2]
  • Tehdit unsuru olarak görülen devletin askeri faaliyetlerini ve bu kapsamdaki mekânsal yayılımını sınırlandırma.[3]
  • Sınır dışına yapılacak operasyonlarda zamandan kazanma, lojistik gereksinimleri daha hızlı bir şekilde temin etme.
  • Devletin psikolojik moral faktörler bağlamındaki gücünü diğer aktörlere gösterme, güçlü bir devlet imajı oluşturma.
  • Enerji gibi stratejik öneme sahip kaynakları devletin kendisi açısından güvence altına alma.[4]
  • Müttefikleri için güvenlik bağlamında bir güvence oluşturma ve askeri ittifak ilişkilerini derinleştirme.

Kırgızistan: 2003 yılında Kırgızistan’da Kant askeri üssünü açmış olan Rusya Federasyonu, üssün açılmasından üç yıl sonra üssün kapasitesini arttırmıştır. Kant askeri üssünün en temel amacı: Bölgedeki hava sahasını denetim altında tutmak ve bölgesel güvenliği sağlamaktır. Bu üssün haricinde Rusya’nın Isık Gölde bir de deniz filosu bulunmaktadır.[5]

Tacikistan: Rusya açısından Tacikistan’daki 201. Askeri üs büyük bir öneme sahiptir. Çünkü bu üs Rusya’nın kendi sınırları dışındaki en büyük askeri üssü olma özelliğini taşımaktadır.[6] Bunun yanında Rusya, Tacikistan’ın kendisine olan 242 milyon dolar tutarındaki borcunu silmiş; karşılığında ise Tacikistan’daki Optik-Elektronik merkezini kendi bünyesine katmıştır. Rusya bu merkez sayesinde uzay nesneleriyle ilgili çeşitli araştırma faaliyetleri yürütmektedir.[7]

Kazakistan: Rusya, Kazakistan’la 2004 yılında yapmış olduğu anlaşma neticesinde Baykonur uzay üssünü 50 seneliğine kiralamıştır.[8] Rusya Federasyonu uzay görevlerinde en çok bu üssü kullanmaktadır. Öyle ki Rusya, uzay görevlerinin %60’tan fazlasını bu üs sayesinde gerçekleştirilmektedir.[9]Ayrıca üs askeri faaliyetler için 10’un üzerinde fırlatma sistemine de sahiptir.[10] Bu nedenle Baykonur uzay üssü Rusya’nın uzay alanındaki faaliyetleri açısından oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Rusya’nın ayrıca Kazakistan toprakları üzerinde Balhaş-9 isimli radyo teknik dinleme merkezi de bulunmaktadır.[11]

Belarus: Rusya’nın önemli müttefiklerinden birisi olan Belarus’da Rusya’nın radar istasyonu ve iletişim merkezi bulunmaktadır.[12]

Ermenistan: Rusya’nın Ermenistan’da 102. Gümrü askeri üssü bulunmaktadır.[13]

Güney Osetya ve Abhazya: Güney Osetya’da Rusya’nın 4. askeri üssü bulunurken Abhazya da ise 7. Askeri üssü vardır.[14]  Gürcistan’ın NATO’ya üyelik süreciyle ilgili olarak Rusya’yla yaşamış olduğu kriz düşünüldüğünde Rusya, Gürcistan sınırına askeri üsler kurarak NATO’nun olası genişlemesine karşı Güney Kafkasya’da askeri olarak önlem almaya çalışmıştır. Diğer bir yandan Hazar Denizindeki enerji kaynakları üzerinde ABD-Rusya stratejik rekabeti hesaba katıldığında, Rusya’nın kendi enerji güvenliğini sağlama açısından Güney Osetya-Abhazya-Ermenistan üçgenindeki askeri üslerinin stratejik değeri bir kat daha artmaktadır.

Suriye: Akdeniz, Rus stratejik düşünce geleneğinde önemli bir yere sahiptir “Sıcak denizlere ulaşma arzusu” geçmişten günümüze Rus dış politikasının temel bir yapı taşı olarak süregelmiştir. Bu bağlamda en kritik adımlardan birisi 1971 yılında atılmıştır. SSCB ile Suriye arasında 1971 yılında yapılmış olan anlaşma neticesinde Tartus Limanı, Rusya’nın kullanımına verilmiştir.[15] Böylece Rusya, Akdeniz’de hem bir tutunma noktası elde etmiş hem de yüzyıllardır süregelen tarihsel arzusunu pratikte hayata geçirme noktasında ciddi bir adım atmıştır. Rusya bu üssü günümüzde de kullanmaktadır. Bunun yanında 2015 yılında Rusya’yla Suriye arasında yapılmış olan anlaşma çerçevesinde Hmeymim hava üssüne Rus hava kuvvetlerinin konuşlandırılması kararı alınmıştır.[16] Rusya, Tartus deniz üssü ve Hmeymim hava üssü hamleleriyle Akdeniz’de hava-kara ve deniz unsurlarıyla bütünleşik bir şekilde yer alarak hem Akdeniz’deki stratejik pozisyonunu güçlendirmiş hem de Suriye krizindeki belirleyici aktörlerden birisi olmayı başarmıştır. Rusya’nın yurtdışındaki askeri üslerinin coğrafyasal dağılımına bakıldığında askeri üslerin coğrafi olarak ana sıklet merkezinin Orta Asya olduğu görülmektedir. Orta Asya’yı ise Güney Kafkasya takip etmektedir.

Rusya’nın Savunma Sanayisi

Savunma sanayi, devletlerin hem ulusal hem de uluslararası düzeydeki güvenliklerini garanti altına alma, ekonomik ve politik düzlemde diğer aktörler üzerinde etkide bulunma, asimetrik bağımlılık ilişkileri kurma ve geliştirme, ticari kazanç sağlama gibi başlıca sebeplerden ötürü oldukça stratejik öneme sahip bir sektördür.

Kendi ulusal savunma sanayisini geliştirememiş, büyük oranda dışarıya bağımlı olan devletler, silah tedarikçisi devletlerden zaman zaman ekonomik, politik ve askeri düzlemde baskı görebilmektedir. Örneğin silah ambargoları bu hususa örnek verilebilir. Bu bağlamda bir devletin dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda hayata geçirebilmesi, bu süreçte karışılacağı dış baskılara daha güçlü bir şekilde göğüs gerebilmesi açısından savunma sanayisindeki yerlilik oranını arttırması zorunlu bir durumdur.

Ayrıca uluslararası sistemi yüksek düzeyde etkileme kabiliyetine sahip devletlerin en temel ortak özelliklerinden birisi, güçlü bir savunma sanayiye sahip olmalarıdır. ABD ve Rusya gibi aktörler bu hususa örnek verilebilir.

Rusya’nın Başlıca Savunma Sanayi Şirketleri

Rusya Federasyonu’nun başlıca savunma sanayi şirketleri şunlardır: Su serisi jetlerinden tanıdığımız Sukhoi firması, Almaz-Antey, Antonov, Sevmash firmalarıdır.[17]

Stockholm International Peace Research Instıtute’nin 2020 en iyi 100 silah üreticisi ve askeri hizmet veren şirketi listesinde, Rusya Federasyonu dokuz şirketiyle listede yer almıştır. Bu şirketlerden bazıları ve liste içerisindeki sıralamaları şöyledir: 17. Sırada Almaz-Antey, 21. Sırada United Aircraf Corp.  33.Sırada United Shipbuilding, 38. Sırada Tactical Missiles Corp.  United Engine Corp.  ise listede 44. Sırada yer almıştır.[18]

Rusya’nın Silah İhracatı ve İthalatı 

[19]

2000-2018 yılları arasında Rusya’nın silah ihracat ve ithalat değerlerine bakıldığında Rusya’nın silah ihracatında genel olarak dalgalı bir seyir gözlemlenmektedir. 2010-2014 yılları arasında Rusya’nın silah ihracatındaki gelirleri gözle görülür bir şekilde artmış; 2016 yılına gelindiğinde ise Rusya, silah ihracatından 13,3 milyar dolarlık bir gelir elde etmiştir.[20] Rusya’nın silah ithalatı ise genel olarak istikrarlı bir şekilde azalış göstermiştir. Rusya’nın silah ihracatının, ithalatından fazla olması bütçesine olumlu bir katkı sağlamıştır.

Rusya Federasyonu, Stockholm International Peace Research Instıtute’nin verilerine göre 1999-2020 yılları arasındaki en büyük silah ihracatçısı 50 ülke arasında ikinci sırada yer almaktadır. Birinci sırada ise ABD bulunmaktadır.[21]

Rusya’nın Silah Pazarındaki Başlıca Ülkeler

1992 ile 2009 yılları arasında Rusya’dan en fazla silah ithal eden ülkeler sırasıyla: Çin, Hindistan, Cezayir, İran, Venezuela ve Malezya olmuştur.[22]

Suriye: Suriye ile Rusya ilişkileri SSCB dönemine kadar uzanmaktadır. Günümüzde Suriye de yaşanan iç savaş sürecinde Rusya açık ve aktif olarak Esad yönetimini özellikle askeri ve politik açıdan desteklemektedir. Dolayısıyla Suriye, Rusya’nın hem silah pazarı hem de yeni silahlarının aktif olarak test edildiği bir ülke konumundadır. Nitekim Rusya’nın önemli silah şirketlerinden birisi olan Rostech sözcüsü Viktor Kladov: düzenlenen operasyonlar sebebiyle diğer aktörler tarafından Rus silah sistemlerine yönelik artan bir ilgi olduğundan bahsetmiştir.[23] Suriye’de iç savaş çıkmadan önce 2005 ile 2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye yaklaşık 3 milyar dolarlık silah ihracatında bulunmuştur. Rusya’nın Suriye’ye sattığı silahlardan bazıları: MİG-29S bombardıman uçakları, Mİ-24 ve Mİ-17 helikopterleri, Pantsyr-S1 gibi silah sistemleridir.[24]

Cezayir: Cezayir ile Rusya arasında çeşitli silah antlaşmaları yapılmış bu bağlamda Cezayir 2006 yılında Rusya ile 1,5 milyar dolarlık bir sözleşme imzalamış; 2011 yılında 900 milyar dolar tutarında 16 adet Cezayir hava kuvvetlerine verilmek üzere SU-30MKI jeti satın almıştır.[25] Cezayir ile Rusya arasındaki askeri savunma iş birliği ilerleyen yıllarda da artarak devam etmiş, Cezayir, 2012 yılında 4,2 milyar dolarlık yeni bir sipariş vermiş, bu da Şeker’in çalışmasında belirttiği üzere Rusya’nın Ortadoğu silah pazarında aldığı en büyük siparişlerden birisi olmuştur. Cezayir’in, Rusya’dan aldığı silah sistemlerinden bazıları şunlardır: SU-25, Mi-35 ve Mİ-28 Helikopterleri Tos-1 Çok namlulu roketatar sistemleri ve çok sayıda tank.[26]

İran: İran, 1979 yılında ülkesinde gerçekleştirdiği devrim neticesinde özellikle ABD ile ilişkileri bozulan bir aktör olmuştur. İlişkilerin bozulmasının ana nedenleri: İsrail’in güvenliğinin ABD dış politikasındaki önemi, İran’ın nükleer güç olma hedefi ve ideolojik faktörler gibi nedenler sayılabilir. ABD ile İran ilişkileri son dönemlerde oldukça gergin bir seyirde ilerlemektedir. ABD, İran’a ekonomik ve politik baskı yaparak İran’ı bölgede izole etmeye çalışmış bu da İran’ın bölgede yalnız kalmasına neden olmuştur. İran da bu sebeple özellikle Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya açısından İran Ortadoğu coğrafyasında önemli bir müttefik olmasının yanı sıra iyi bir silah müşterisidir de. 2005 yılında Rusya, İran’a 700 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirmiş; söz konusu silah satışında İran’a: Tor-M1 füzeleri verilmiştir.[27]

Putin ve Ruhani

Rusya Federasyonu’nun Doktrinleri

Yakın Çevre Doktrini

Boris Yeltsin’in döneminde (1993 yılında) ortaya atılmış olan bu doktrinde: Rusya’nın, SSCB toprakları üzerinde yaşamsal düzeyde çıkarlarının olduğu vurgulanmış; söz konusu topraklar üzerinde güvenlik ve istikrarın temin edilmesi noktasında Rusya’nın bir rol üstlenmesinin elzem olduğu belirtilmiştir.[28] Yani Rusya, SSCB’nin eskiden hakimiyeti altında tutmuş olduğu topraklar üzerinde yeniden ekonomik, askeri ve politik düzeylerde hakimiyet kurma hedefi olduğu mesajını uluslararası   topluma oldukça açık bir şekilde vermiştir.

Yakın Çevre Doktrinini önemli kılan en temel unsur, söz konusu doktrinin söylemsel boyutunun pratik düzeye aktarılmış olması (2008 Rusya-Gürcistan Savaşı, 2014 Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı) ve günümüzde de söz konusu doktrinin geçerliliğini sürdürüyor olmasıdır.

Boris Yeltsin

Enformasyon Güvenliği Doktrini

Rusya’nın 2000 yılındaki Enformasyon Güvenliği Doktrininde, enformasyon bağlamındaki tehdit unsurlarının tespit edilmesi ve tahminlerde bulunulması için ulusal düzeyde enformasyon sisteminin kurulmasının gerekli olduğu belirtilmiştir. 2016 yılında ise Rusya’nın enformasyon teknolojilerindeki üretimsel faaliyetlerini ve devletin enformasyon güvenliğinin sağlanması hususundaki rolünün daha da arttırılmasının gerekli olduğu vurgulanmıştır.[29]

Gerasimov Doktrini

Rusya Genel Kurmay Başkanı Valery Gerasimov, 2013 yılındaki “Bilimin Öngörü Yapmadaki Yeri” isimli makalesinde; savaş ve barış halleri arasındaki sınırın muğlaklaşmasından bahsetmiştir.[30]

Gerasimov Doktrinine göre: Askeri müdahale safhasına geçilmeden önce hedefe siber saldırılar düzenlenilmeli, psikolojik moral faktörler bağlamında hedef iyice yıpratılmalı, hedefin sahip olduğu kritik önem arz eden altyapılara saldırılar düzenlenilerek maddi açıdan hedef zarara uğratılmalıdır.[31] Ayrıca hedef ülkedeki sivil halkın gerçekleştireceği protestolara ekonomik politik, bilgi ve hatta askeri enstrümanlarla destek verilmesinin faydalı olacağı da vurgulanmıştır.[32]

Bu bilgilerden hareketle Gerasimov Doktrininin en dikkat çekici yönünün: Ekonomik, politik, askeri, teknolojik, sosyolojik ve psikolojik unsurları bir araya getirerek çok katmanlı bir saldırı mekanizması oluşturmuş olduğunu söylemek mümkündür.

Valery Gerasimov

Siber Alan ve Rusya

Bilgi ve haberleşme teknolojileri, günlük hayatımızın önemli ve ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Söz konusu teknolojiler kullanıcıların çeşitli işlemlerini daha hızlı ve daha kolay bir şekilde gerçekleştirebilmelerine olanak tanımaktadır.

Kullanıcılar söz konusu teknolojileri sadece ekonomi ve eğitim gibi başlıca alanlarda kullanmamakta, örneğin sosyal medya üzerinden toplu ya da bireysel bazda dijital protestolar düzenleyerek politik amaçlar doğrultusunda da söz konusu teknolojileri kullanabilmektedir.

Bilgi ve haberleşme teknolojilerinin bir de güvenlik boyutu vardır. Bu bağlamda internet gibi teknolojilerin gittikçe yaygın bir hal alması beraberinde yeni güvenlik tehditlerinin ortaya çıkmasına ve hızlı bir şekilde küresel veya yerel çapta yayılım göstermesine olanak tanımıştır. Tehditlerin hedef aldığı kullanıcı düzeyleri ve bu bağlamdaki etkileri farklılık teşkil etmektedir. Söz konusu hedeflerden birisi de devletlerdir. Devletler açısından ulusal güvenlik en önde gelen konulardan birisidir. İçerisinde yaşadığımız çağ devletlerin ulusal güvenliklerini artık sadece diğer devletlerden gelen konvansiyonel saldırılarla tehdit etmemektedir. Siber saldırılarda artık devletler için önemli bir güvenlik meselesi haline gelmiştir. Devletler nasıl ki sınırlarını korumak için dikenli tel, duvar örme, mayın döşeme gibi bazı tedbirler alıyorsa içerisinde yaşadığımız çağ devletlere artık siber alanda da önlemler almayı ulusal güvenlikleri açısından dikte etmektedir.

Siber alanla ilgili çeşitli düzeylerde önlemler alan devletlerden birisi de Rusya Federasyonudur. Rusya, 2016 yılının Eylül ayında kabul etmiş olduğu “Bilgi Yerelleştirmesi Kanunuyla” Rusya toprakları üzerinde faaliyet gösteren şirketlerin sitelerine Rusça dilini kullanma zorunluluğu getirmiş, söz konusu şirketlerin ellerinde tutmuş oldukları verilerin Rusya devletiyle paylaşımı hususundaki denetim mekanizmasını daha da güçlendirmiştir.[33]

Yazılım alanında ise Rusya kendi milli yazımlarını geliştirmeye önem vermektedir. Böylece Rusya hem veri sızıntılarının önüne geçmeyi hem de yazılımsal ticari faaliyetler kapsamında ekonomik bir kazanç sağlamayı amaçlamaktadır. Rusya ayrıca Yandex, Mail.ru, Vkontakte.ru gibi yazılımlarla ABD’li ve Batılı teknoloji şirketlerinin yazılımlarına alternatifler oluşturmayı hedeflemektedir.[34]

2009 yılında Rusya’nın önemli bankalarından birisi olan Siber Bank’ın, Mail.ru’nun %20’lik hissesini satın alması; dış basında Rusya’nın bilgi ve haberleşme teknolojileri üzerinde kamulaştırma politikası izlediği şeklinde yorumlanmıştır.[35]

 

Rusya ve Bazı Siber Saldırılar

Estonya: Estonya’nın 2007 yılında ülkesinde bulunan SSCB döneminden kalma askeri bir heykeli kaldırma kararı almasının üzerine, Estonya ciddi bir siber saldırıya maruz kalmıştır. Estonya’nın devlet kurumları başta olmak üzere diğer alanlarda faaliyet gösteren internet siteleri de saldırı neticesinde çökmüştür.[36] Söz konusu siber saldırı Estonya’ya 700 milyon dolar üzerinde bir tutara mal olmuştur.[37] Estonya’dan yapılan açıklamalarda saldırılarda kullanılan IP adresleri başta olmak üzere saldırının Rusya tarafından gerçekleştirildiğine dair çeşitli bulgulara rastlanıldığı belirtmiştir.[38]

Kırgızistan: 2009 yılında Kırgızistan’a yapılan siber saldırı neticesinde Kırgızistan’daki internet sitelerinin %75’ten fazla çökmüştür.[39] Saldırının temel nedeninin ise Kırgızistan’daki ABD Manas askeri üssünün varlığının Rusya açısından rahatsızlığa neden olması ve Rusya’nın Kırgızistan’a siber alanda bir gözdağı vermek istemesi olduğu düşünülmektedir.[40]

Ukrayna: 2014 yılının şubat ayında siber saldırı neticesinde Ukrayna’daki parlamenterlerin kendilerine ait cep telefonları hacklenmiştir.[41] 2015 yılında Ukrayna’nın maruz kaldığı siber saldırıda ise 200.000’den fazla Ukrayna vatandaşının elektriği kesintiye uğramıştır. Ukrayna kanadından yapılan üst düzeydeki açıklama da ülkenin maruz kalmış olduğu siber saldırıların %99 gibi neredeyse tamamının Rusya tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmiştir.[42]

Jeopolitik Teorilerde Rusya’nın Yeri

Kara Hakimiyeti Teorisi: Kara Hakimiyeti Teorisinin kurucusu olan Halfrod Mackinder teorisinde şu önemli tespitte bulunmuştur: “Doğu Avrupa’ya hakim olan, Merkez Bölgesini kontrol eder; Merkez Bölgesine hakim olan, Dünya Adasını kontrol eder; Dünya Adasına hakim olan dünyayı kontrol eder.”[43]

Kalpgah Bölgesi (merkez bölge) şu açılardan büyük bir öneme sahiptir: Sibirya’daki ormanların kerestecilik sektörü için hammadde kaynağı teşkil etmesi; Ukrayna’nın temel gıda maddelerinden birisi olan buğday açısından zengin olması, yine Ukrayna’daki Donetz Bölgesinin zengin kömür yataklarına ev sahipliği yapması, Kafkasya’nın petrol gibi stratejik bir öneme sahip enerji kaynakları açısından önemli bir bölge olmasıdır.[44] Ayrıca Mackinder’e göre: Kalpgah bölgesi deniz güçleri açısından güçlerini etkin bir şekilde kullanabilecekleri bir bölge değildir. Bu da bölgenin coğrafi olarak deniz güçlerine karşı doğal bir savunma bariyerine sahip olduğunu göstermektedir.[45]

Kara Hakimiyeti Teorisinde, Kalpgah olarak adlandırılan merkez bölge coğrafi olarak en çok Rusya’yı kapsamaktadır. Yani teorinin merkez ülkesi Rusya’dır. Bu da teorik bazda Rusya’yı hem önemli bir oyuncu yapmakta hem diğer ülkeler açısından jeopolitik hedef tahtasına oturtmaktadır.

Kenar Kuşak Hakimiyeti Teorisi: Nicholas Spykman tarafından ortaya atılmış olan bu teoriye göre: Kalpgah Bölgesinde hakimiyet kurulmasının ilk adımı onu çevreleyen Kenar Kuşak Bölgesinin kontrol altında tutulmasıdır.[46] Kenar Kuşak Bölgesi: Doğu Avrupa’daki sahilleri olan devletleri, Ortadoğu’yu, Hindistan’ı ve Çin’i coğrafi olarak kapsamaktadır. Yani kalpgah Bölgesi yan hatlardan çevrelenerek bölgesel bazda bir izolasyon stratejisi oluşturulmuş olmaktadır.[47] Spykman’a göre: ABD çıkarları açısından Kenar Kuşağa hakim olmak kritiktir. Zira buraya SSCB’nin hakim olması durumunda ABD bu durumdan ciddi ölçüde zarar görebilecektir.[48]

Bu teoride de Rusya’nın Kalpgah Bölgesinde yer alan bir aktör olduğu kabul edilirken aynı zamanda hem karalardan hem de denizlerden çevrelenmesi gerektiği de öne sürülmüştür.

Tarihin Sonu Tezi: SSCB’nin çöküşü sadece uluslararası sistemdeki başat bir aktörün bu konumunu kaybetmesi anlamına gelmiyordu. SSCB’nin yumuşak gücü olan ideolojisi de diğer aktörlerin gözünde ciddi bir darbe almış oluyordu. İşte Fukuyama, SSCB’nin çöküşünü bu düzlemde Batı’nın bir zaferi olarak yorumlamıştır. Liberal değerleri ön plana çıkartan Fukuyama, Liberalizmin en ideal yönetim sistemini meydana getirdiğini savunmuştur.[49]

Neo Avrasyacılık Teorisi: Neo Avrasyacılık Teorisine göre, Rusya ne Doğudur ne de Batı. Rusya kendisine has özellikleri olan bir Avrasya medeniyettir.[50] Avrasya vurgusu coğrafi ve kültürel öğeler açısından oldukça önemlidir. Zira bu noktada Rusya’nın, Avrupa ve Asya’da birleştirici bir rol üstlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Batı’nın kendisiyle özdeşleştirmiş olduğu demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin Rus dış politikasından uzak tutulmasının gerekli olduğunun altını çizen Neo Avrasyacılar,[51] bu anlayışla Batı’nın kendisiyle özdeşleştirmiş olduğu demokrasi ve insan hakları gibi değerleri öne süren müdahaleci yaklaşımını pasifize etmeyi amaçlamaktadır.

Dugin

Neo Avrasyacılığın en önemli isimlerinden birisi olan Dugin, Japonya, Almanya ve İran’ın Rusya’nın ittifak sistemine katılması gerektiğini savunmaktadır.[52] İran’ın Rusya’nın ittifak sistemine katılması ABD-İsrail-İran-Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler düşünüldüğünde çok da zor gözükmemektedir. Ancak Japonya ve Almanya gibi ABD’yle ilişkilerine son derece önem veren bu iki ülkenin Rusya’nın ittifakına katılması şu an ki şartlar altında zor gözükmektedir. Zaten Dugin’in stratejik hesaplamasında bu iki ülkenin Rusya kanadına çekilerek ABD’nin zayıflatılması amacı taşıdığı aşikardır. Bunun yanında Dugin, Ukrayna’dan Abhazya’ya kadar ki kıyı hattının Rusya’nın denetimi altında tutulması gerektiğini savunmaktadır.[53]

Neo Avrasyacılık Teorisi aynı zamanda Gürcistan-Azerbaycan-Türkiye gibi ülkelerde ABD karşıtlığının desteklenmesi gerektiğini belirtmektedir.[54] Teoride Rusya’nın pozisyonu doğal olarak merkez yani lider ülkedir.[55] ABD’yle en fazla stratejik rekabet yaşayan ülkelerden birisi olan Rusya, söz konusu teoriyle kendi ittifak sistemini güçlü bir şekilde inşa etmeyi ve dünya hakimiyetinde ABD’yi tahtından etmeyi hedeflemektedir.

Rusya’nın NATO’yla Alansal Mücadelesi

Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesi çeşitli boyutlardan değerlendirilebilir.

Felsefi Boyut: Putin: “50 yıl önce Leningrad sokağı bana şu kavga kuralını öğretti. Eğer kavga kaçınılmazsa bu durumda ilk yumruğu sen atacaksın.”[56] Putin’in bu sözü Rusya’yla NATO arasındaki alansal mücadelenin felsefi boyutunu yansıtması açısından önemlidir. Rusya, NATO’yla daha fazla sınırdaş olmayı istememektedir. Rusya’nın NATO’ya üye olmak isteyen Gürcistan’la 2008 yılında savaşması, yine bir diğer NATO’ya üye olmak isteyen Ukrayna’nın toprağı olan Kırım’ı 2014 yılında ilhak etmesi, 2022 yılında hali hazırda Ukrayna’yla savaşa tutuşması Putin’in sözünde belirtmiş olduğu üzere kaçınılmaz olan kavgada Rusya’nın NATO’ya ilk yumruğu atmış olduğunu göstermektedir.

Stratejik Boyut: Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesinin stratejik boyutu coğrafi açılardan sınıflandırılabilir.

a) Güney Kafkasya Hattı: Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’la yaşamış olduğu savaşı kazanmasının ardından Gürcistan’daki ayrılıkçı bölgeler olan Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanımıştır.[57] Rusya ayrıca bu bölgelerde askeri üsler kurarak Gürcistan özelinde NATO’ya karşı kendi tampon bölgelerini oluşturmuştur. Buna ilaveten Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği de engellenmiş olduğundan Rusya, Karadeniz kıyılarında da NATO’nun kendisini deniz gücü açısından sınırlandırmasının önüne geçmiştir.

b) Karadeniz Hattı: Karadeniz’deki NATO üyesi devletler Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’dır.[58] Ukrayna’nın NATO’ya üye olması demek, Rusya’nın denizlerden hilal şeklinde çevrelenmesi demektedir. Söz konusu durum sadece Rusya’nın ulusal güvenliğine veya Karadeniz’deki pozisyonuna etki etmeyecektir. Aynı zamanda Rusya’nın Akdeniz’deki faaliyetleri de sekteye uğrama potansiyeli taşıyacaktır. 2014 yılında Rusya, Kırım’ı İlhak ederek denizden çevrelenmeyi savuşturmayı başarmıştır. 2022 yılındaki Rusya-Ukrayna savaşı ise halen devam etmekte olup, söz konusu savaşta Dugin’in hedef olarak belirtmiş olduğu üzere Rusya’nın Ukrayna’nın kıyı şeridini tamamen ele geçirmesi en başta Türkiye için ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Bu bağlamda Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye açısından da son derece kritik bir önem taşımaktadır.

c) Baltık Hattı: Bir yandan Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Almanya, Hollanda hattı, diğer yandan da Norveç’in Baltık denizine kıyısı olan NATO üyesi devletlerden birisi olması, Danimarka ve Norveç’in Kuzey Denizine geçişteki stratejik konumları, Birleşik Krallığın bölgeye yakın olması, donanma gücü ve müttefik unsurlarla birlikte bölgeyi kontrol altına alabilme kapasitesine sahip olmasına ek olarak,  Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olduğunu varsaydığımızda Baltık Denizinin Kuzey-Güney hattının neredeyse tamamı NATO’nun denetimi altına girecektir. Rusya’nın olası bir krizde donanmasını kullanması ise söz konusu durumda oldukça zorlaşacak, Kaliningrad ise daha kolay bir şekilde çevrelenebilecektir.[59] Yani olası bir savaşta Rusya’nın donanmasını Baltık hattında devreye sokması hem daha da zorlaşacak hem de ciddi kayıplara uğrama riski önemli ölçüde artacaktır.

Hali hazırda Estonya-Letonya-Litvanya’yla sınırdaş olan Rusya’nın[60], Finlandiya’nın da NATO ittifakına olası katılımıyla karasal bağlamdaki çevrelenmişliği daha da artacaktır. Ayrıca Finlandiya’nın NATO’ya üye olması halinde bölgeye radar istasyonları ve iletişim merkezlerinin kurulması durumunda NATO istihbari açıdan önemli bir avantaj elde edecektir.

Bu bağlamda Rusya’yla söz konusu iki ülke arasındaki ilişkiler şu an gergin bir seyirde ilerlemektedir. Rusya’nın söz konusu iki ülkeye üye olmadan savaş açması teorik olarak mümkündür ancak Ukrayna’nın Rusya’ya karşı oldukça büyük bir direnç göstermesi Rusya’yı yeni bir savaşa girilmesi konusunda iyice zorlayabilir. Ancak Ukrayna’da işler Rusya’nın istediği şekilde çözümlenirse Rusya hızlı bir şekilde gözlerini bu iki ülkeye dikecektir. Rusya’nın saldırgan bir tutum sergilemesi oldukça yüksek bir ihtimal barındırmaktadır. Zira dünyanın en güçlü ordularından birisi olarak kabul edilen Rusya’nın karizması Ukrayna ordusu ve halkı tarafından ciddi bir biçimde tabiri caiz ise çizilmiştir. Askeri güç açısından Rusya söz konusu prestij kaybını gidermek, hala caydırıcı bir güç olduğunu diğer aktörlere kanıtlama isteği gibi sebepler, Rusya’yı gelecekte agresif politikalar izlemeye yöneltebilecek kritik nedenleri teşkil etmektedir.

d) Psikolojik boyut: İki ülke hayal edin. Bu ülkeler A ve B ülkeleri olsun. A ülkesiyle B ülkesi arasında savaş hali olmadığı halde A ülkesi B ülkesiyle olan sınırına tanklar konuşlandırsın. B ülkesi ilk etapta A ülkesinin bu davranışını kendi güvenliğini sağlamaya yönelik, düşük risk unsuru taşıyan bir hamle olarak görebilir. Ancak B ülkesi zamanla ya o tanklar bana ateş ederse düşüncesine kapıldığı an işte o noktada psikolojik boyut içerisinde yer alan şüphe faktörü devreye girmektedir. A böylece B’ye psikolojik açıdan kasıtlı ya da kasıtsız olarak baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu da B devletinin karşı yönde harekete geçmesine neden olacaktır. İsveç ve Finlandiya’nın, Ukrayna-Rusya Savaşıyla birlikte NATO’ya üye olmak istemeleri veya geçmişte SSCB’nin işgaline uğramış devletlerden birisi olan Polonya’nın Ukrayna’ya 150’den fazla T-72 model tank göndermesi bu hususa örnek verilebilir.[61]

Sonuç

Rusya, askeri açıdan yapmış olduğu üs hamleleriyle Orta Asya-Güney Kafkasya hattındaki pozisyonunu güçlendirirken Suriye’de ABD’nin yapmış olduğu politik hataların da etkisiyle nüfuzunu Akdeniz’de güçlendirmiştir. Rusya’nın politikalarında Yakın Çevre Doktrini ve Gerasimov Doktrinin birbiriyle sentezlendiği ve özellikle Gürcistan ve Ukrayna’da uygulandığı görülmüştür.

Rusya’nın artan siber tehditlere karşı almış olduğu önemler ve Rusya tarafından siber saldırıya uğradıklarını belirten devletler hesaba katıldığında Rusya’nın bu alanda da önemli bir oyuncu olduğu görülmektedir.

Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesinin bir örneği olan 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı Rusya’nın hem askeri gücündeki prestijini sarsmış hem de Avrupa, SSCB döneminden kalma güvenlik kaygılarını yeniden yaşamaya başlamıştır. Bu bağlamda Rusya’nın, NATO kendi sınırlarıma gelmesin diye Ukrayna’ya yapmış olduğu müdahale Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olmak istemesine sebebiyet vermiş, uluslararası ilişkilerdeki güvenlik tehdit algısı çerçevesinde etki-tepki prensibini harekete geçirmiştir.

Gelecekte askeri olarak Rusya’nın daha da agresif bir davranış sergileyeceği öngörülmektedir. Çünkü 2022 Rusya-Ukrayna Savaşıyla Rusya askeri açıdan ciddi bir dirençle karşılaşmış ve bu bağlamda prestij kaybına uğramıştır. Rusya’nın Ukrayna’da bir sendrom yaşamış olduğu tespitini yapmak mümkündür. Büyük güçler askeri açıdan sendrom yaşadıklarında yani kaybettiklerinde veya kazanıp ciddi kayıplara uğradıklarında bir süre geri çekilseler de sonraki süreçte daha da agresif bir tutum sergileyebilmektedirler. Bu büyük güçlerin içgüdüsel bir davranışıdır. Bu şekildeki bir yenilginin üzerine zafer kazanmazlarsa doğal olarak diğer aktörlerin üzerlerine daha fazla geleceklerini ve bu bağlamda uluslararası sistemdeki caydırıcılıklarının zayıflayacağını düşünürler. Örneğin, ABD eğer Vietnam yenilgisinden sonra hiçbir savaş yapmamış olsaydı bu diğer aktörler gözünde ABD’nin artık askeri açıdan bir süper güç olmadığı yönündeki izlenimlerini kuvvetlendirmez miydi? Acaba Körfez Savaşları ve Afganistan müdahalesinin bir boyutu da bu değil miydi?  Benzer süreç Rusya açısından da mümkün olamaz mı?, yani Ukrayna’da bir sendrom yaşamış olan Rusya, hırsını Finlandiya ve İsveç’ten çıkartarak ABD’ye bir mesaj veremez mi? Eğer Rusya, Ukrayna’da istediğini elde edene kadar Finlandiya ve İsveç NATO’ya giremezse bu hususun gerçekleşme ihtimalinin daha da artacağı öngörülebilir.

[irp posts=”1054″ name=”‘NATO Rusya Savaşı Avrupa’da Başlayacak'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Akengin, Hamza, ve Ayşe Yaşar. «Suriye’nin jeopolitik konumu bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri.» Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2018: 25-57.

Aliyev, Bayram. Rusya’nın Orta Asya’daki Askeri Üsleri. 20 Temmuz 2016.

Çelik, Ahmet Hüsrev, ve Şahin Çaylı. «Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi.» Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 369-392.

Darıcılı, A.Burak. «Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi.» U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2014: 1-16.

Darıcılı, Ali Burak, ve Barış Özdal. «Rusya Federasyonu’nun Siber Güvenlik Kapasitesini Oluşturan Enstrümanların Analizi.» Bilig, 2017: 121-146.

Demir, Furkan. «Rusya Federasyonu Teknoloji Politikaları.» TASAM. 3 Kasım 2020. https://tasam.org/tr-TR/Icerik/58711/rusya_federasyonu_teknoloji_politikalari (erişildi: Haziran 1, 2022).

Dilek, Mehmet Sait. «Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri.» Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2017: 58-82.

Erkan, Süleyman. «Güney Osetya sorunu ve 2008 Rusya Gürcistan savaşı.» Turkish Studies, 2015: 71-92.

Girgin, Osman. «Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu.» Academic Review of Humanities and Social Sciences, 2020: 36-58.

İNSAMER. İNSAMER. 2020. https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html (erişildi: Haziran 1, 2022).

işcan, İsmail Hakkı. «Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları.» Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, 2004: 47-79.

Kalaycıoğlu, Sema. «Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni.» TASAM. 21 Ekim 2019. https://tasam.org/tr-TR/Icerik/52469/savas_ekonomisi_carklarini_donduren_dunya_duzeni (erişildi: Haziran 1, 2022).

Kamalov, İlyas. Rusya’nın Orta Asya Politikaları. Rapor, Ankara: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2011.

Karabulut, Ali Nedim. «Eski Savaş, Yeni Strateji: Rusya’nın Yirmibirinci Yüzyıldaki Hibrit Savaş Doktrini ve.» Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, 2016: 25-42.

kemaloğlu, İlyas. «Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı.» Ortadoğu Analiz, Temmuz 2013: 58-70.

Keskin, Mustafa. «YAKIN ÇEVRE DOKTRİNİ BAĞLAMINDA RUS DIŞ POLİTİKASI: UKRAYNA MÜDAHALESİ.» Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2015: 45-62.

Kurt, Selim. «Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı.» Güvenlik Stratejileri, 2018: 91-125.

Mangır, Demet Şefika, ve Sevda Nur Küçükkırlı. «Gelenekselden Dijitale Siber İstihbarat ve Rus Dış Politikası.» Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2019: 296-308.

Marksteiner, Alexandra. «THE SIPRI TOP 100 ARMS-PRODUCING AND MILITARY SERVICES COMPANIES, 2020.» SIPRI, 2021: 1-12.

NATO. NATO ON THE MAP. tarih yok. https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1 (erişildi: Haziran 4, 2022).

Ok, Ekrem. Askeri Üslerin İşlevleri ve Türkiye’nin Denizaşırı Üs Politikası. tarih yok.

Ortak, Stratejik. «”Rusya’nın yurt dışındaki en büyük üssü olan…”.» Stratejik Ortak, 19 Temmuz 2020.

Stratejik Ortak.com. 29 Nisan 2022. https://twitter.com/stratejik_ortak/status/1520022990880137217 (erişildi: Haziran 4, 2022).

Özdal, Habibe. «PUTİN DÖNEMİNDE RUSYA’NIN GÜVENLİK DOKTRİNLERİ.» Uluslararası İlişkiler Konseyi. Şubat 2021. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2021/02/PutinRusyasiGuvenlikDoktrinleri_HabibeOzdal_v.1.pdf (erişildi: Haziran 1, 2022).

Özey, Ramazan. «Mackinder’in Heartland teorisi’nin düşündürdükleri.» Marmara Coğrafya Dergisi, 2017: 95-100.

Serbest, M.Bürkan. «Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa.» MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2017: 285-307.

SIPRI. STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE. tarih yok. https://armstrade.sipri.org/armstrade/html/export_toplist.php (erişildi: Haziran 1, 2022).

«Siyasi Coğrafyanın Gelişmesi ve Jeopolitik Teoriler.» acikders.ankara.edu.t. tarih yok. https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, (erişildi: Haziran 4, 2022).

Şeker, Cafer Talha. «Ortadoğu Savaşları ve Batılı Silah Şirketleri.» İNSAMER. Haziran 2019. https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf (erişildi: Haziran 1, 2022).

Şensoy, Ahmet Arda. «Rusya’nın hibrit savaş stratejisi ve Suriye örneği.» Yüksek Lisans Tezi, Sakarya, 2018.

Yılmaz, Salih. «Yeni Avrasyacılık ve Rusya.» Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, 2015: 34-111.

Dipnotlar 

[1] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[2] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[3] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[4] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[5] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.36.

[6] Stratejik Ortak,” Rusya’nın yurt dışında…” 19 Temmuz 2020 19.00, Tweet.

[7] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.37-38.

[8] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.38.

[9] Bayram Aliyev, “Rusya’nın Orta Asya’daki askeri üsleri”, Bilgesam analiz, 20 Temmuz 2016, s.8.

[10] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.38.

[11] Bayram Aliyev, “Rusya’nın Orta Asya’daki askeri üsleri”, Bilgesam analiz, 20 Temmuz 2016, s.5.

[12] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[13] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[14] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[15] Hamza Akengin-Ayşe Yaşar, “Suriye’nin jeopolitik konumu bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 3, Sayı 32, 2018, s.39.

[16]  Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.7

[17] Prof Dr. Sema Kalaycıoğlu, “Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni”, TASAM,  https://tasam.org/tr-TR/Icerik/52469/savas_ekonomisi_carklarini_donduren_dunya_duzeni, 21 Ekim 2019, E.T. 1 Haziran 2022, s.3.

[18] Alexandra Marksteiner vd. “THE SIPRI TOP 100 ARMS-PRODUCING AND MILITARY SERVICES COMPANIES, 2020”, SIPRI, Aralık 2021, s.9-10.

[19] Ahmet Hüsrev Çelik-Şahin Çaylı, “Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 20, Sayı 77, s.376.

[20] Ahmet Hüsrev Çelik-Şahin Çaylı, “Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 20, Sayı 77, s.376.

[21]Stockholm International Peace Research Instıtute,          https://armstrade.sipri.org/armstrade/html/export_toplist.php, E.T. 1 Haziran 2022.

[22] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.60.

[23] Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.72.

[24] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.62.

[25] Cafer Talha Şeker, “Ortadoğu savaşları ve Batılı silah şirketleri”, Haziran 2019, https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf, E.T. 1 Haziran 2022.

[26] Cafer Talha Şeker, “Ortadoğu savaşları ve Batılı silah şirketleri”, Haziran 2019, https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf, E.T. 1 Haziran

[27] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.64.

[28] Mustafa Keskin, “Yakın çevre doktrini bağlamında Rus dış politikası: Ukrayna müdahalesi”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2016, s.50.

[29] Özdal, Habibe, “Putin Döneminde Rusya’nın Güvenlik Doktrinleri”, Güvenlik Yazıları Serisi, No. 56, Şubat 2021. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2021/02/PutinRusyasiGuvenlikDoktrinleri_HabibeOzdal_v.1.pdf, E.T. 1 Haziran 2022, s.6.

[30] Ahmet Arda Şensoy, “Rusya’nın hibrit savaş stratejisi ve Suriye örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya, 2018, s.34.

[31] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.126.

[32] Karabulut, Ali Nedim “Eski Savaş, Yeni Strateji: Rusya’nın Yirmibirinci Yüzyıldaki Hibrit Savaş Doktrini ve Ukrayna Krizi’ndeki Uygulaması”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 49, 2016, s. 31.

[33] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.133.

[34] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.134.

[35] Furkan Demir, “Rusya Federasyonu Teknoloji Politikaları”, TASAM, https://tasam.org/tr-TR/Icerik/58711/rusya_federasyonu_teknoloji_politikalari, 3 Kasım 2020, E.T. 1 Haziran 2022, s.6-11.

[36] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.6.

[37] Demet Şefika Mangır, Sevda Nur Küçükkırlı, “Gelenekselden Dijitale Siber İstihbarat ve Rus Dış Politikası”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2019, s.304.

[38] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.6.

[39] Osman Girgin, “Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu”, Academic Review of Humanities and Social Sciences, Cilt 3, Sayı 1, s.52.

[40] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.9-10.

[41] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.11.

[42] Osman Girgin, “Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu”, Academic Review of Humanities and Social Sciences, Cilt 3, Sayı 1, s.53.

[43] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.61.

[44] Ramazan Özey, “Mackinder’in Heartland teorisi’nin düşündürdükleri”, Marmara Coğrafya Dergisi, Sayı 35, 2017, s.97.

[45] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.5.

[46] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.63.

[47] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.12,15.

[48] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.63.

[49] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.36.

[50] Salih Yılmaz, “Yeni Avrasyacılık ve Rusya”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt 16, Sayı 34, s.113.

[51] Salih Yılmaz, “Yeni Avrasyacılık ve Rusya”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt 16, Sayı 34, 2015, s.114

[52] M.Bürkan Serbest, “Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 6, Sayı 3, 2017, s.304.

[53] Selim Kurt, “Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 14, Sayı 28, 2018, s.101.

[54] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.41.

[55] Selim Kurt, “Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 14, Sayı 28, 2018, s.100.

[56] Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.69.

[57] Süleyman Erkan, “Güney Osetya sorunu ve 2008 Rusya Gürcistan savaşı”, Turkish Studies, Cit 10, Sayı 13, s.88.

[58] NATO, https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[59]NATO,https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[60] NATO,https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[61] Stratejik Ortak, “Polonya Ukrayna’ya…”, 29 Nisan 2022, 3:51, Tweet.

[/vc_toggle]

 

Tel Rıfat ve Münbiç’e Operasyon Başlıyor Mu?

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’de ‘Güvenli Bölge’ kapsamında terör örgütü YPG/PKK‘ya yönelik yeni operasyonların gerçekleştirileceğini duyurmuştu. Erdoğan, güney sınırlarımızda oluşturulan 30 km derinliğinde güvenli bölgelere ek olarak Tel Rıfat ve Münbiç’in de ekleneceğini belirtmişti.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise dün gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısının ardından terör hedeflerine yönelik operasyon sorusuna, “Yeri ve zamanı geldiğinde gereken neyse yapılacaktır” yanıtını vermişti.

Sahadan elde edilen bilgilere göre operasyonların Suriye’nin kuzeyindeki Tel Rıfat, Münbiç, Ayn el-Arap ve Ayn İsa‘yı kapsayacağı söyleniyor.

Askeri kaynaklar ve Suriye Milli Ordu Sözcüsü Yusuf Hamud, bölgede icra edilecek operasyonlara ilişkin detayları Stratejik Ortak‘a anlattı.

“HAZIRLIKLAR DEVAM EDİYOR”

Askeri kaynak, operasyonların tarihi ve zamanının henüz belirsizliğini koruduğunu, ancak ay sonuna kadar başlayabileceğini öngördüğünü belirterek, hazırlıkların bu aşamada sürdüğünü söyledi.

Kaynak, Türkiye’den çeşitli birliklerin Suriye sınırına yakın noktalara intikal ettiğini dile getirdi.

Tel Rıfat, Münbiç ve Ayn el-Arap’a operasyonun kesinleştiğini vurgulayan kaynak, Ayn İsa konusunda durumun henüz netlik kazanmadığını ifade etti. Ayrıca kaynak, operasyonların ‘eş zamanlı’ olarak değil, ‘kademeli’ olarak icra edileceğini söyledi.

Kaynak, Ayn el-Arap’a dikkat çekerek, Ayn el-Arap’ın, YPG/PKK’lı teröristlerden temizlenmesinin ardından örgüt içinde bir psikolojik çöküntü yaratacağını, bu çöküntünün diğer bölgelerdeki teröristler üzerinde de siyasi ve askeri olarak yansımasının olacağını belirtti.

Ayn el-Arap, Münbiç ve Tel Rıfat’ın; ABD ve Rusya açısından artık ‘kritik derecede’ bir önem teşkil etmediğini ifade ederek, söz konusu bölgelerdeki terör hedeflerinin son iki haftadır yoğun şekilde vurulduğunu sözlerine ekledi.

Harita: Çatışma Araştırmaları Platformu

“İRAN DESTEKLİ MİLİS GRUPLAR MEVZİLERİNİ GÜÇLENDİRİYOR”

Suriye Milli Ordu Sözcüsü Yusuf Hamud, sahada hazırlıkların devam ettiğini ve durumun hassaslığını koruduğunu ifade etti.

Yusuf Hamud, Tel Rıfat’a yapılması planlanan operasyon öncesi bölgeye dikkat çekerek, “Rejim ve İran destekli milisler, uzun zamandır Tel Rıfat ve çevre köylerde konuşlanıyorlar. Şimdi ise konumlarını güçlendirmek için harekete geçtiler. Nubl ve Zehraa bölgelerine takviye güç gönderiyorlar” dedi.

Hamud, İranlı milislerin sadece Tel Rıfat ve çevresinde sınırlı kalmadığını belirterek, “İran destekli milisler, Münbiç şehrini çevreleyen köylerde olduğu gibi şimdi de askeri güç olarak Ayn el-Arap’ın güneyine de konuşlandılar” diye konuştu.

Yusuf Hamud, terör örgütü YPG/PKK ile rejim arasında alan hakimiyeti bakımından çeşitli anlaşmazlıkların mevcut olduğunu dile getirdi.

Hamud, “YPG/PKK ile rejim arasındaki anlaşmazlık, kontrol alanlarının kurumsal yönetimi düzeyindedir. Askeri duruma gelince gelince, bölgede yan yana yer alıyorlar. Bazı bölgelerde rejimin yanı sıra Ruslar ve İranlılar da YPG/PKK’ya destek veriyor” dedi.

“İDLİB’DE DURUM STABİL”

Yusuf Hamud, İdlib‘de de kısa vadede harita üzerinde herhangi bir askeri pozisyon değişikliği görmediğini söyledi.

Hamud, “Kontrol sağlanan bölgelerde mevzilerin kaybedilmeyeceğini düşünüyorum. Türkiye’nin, bölgedeki rolünün dikkat çekici bir şekilde yükselişi ve büyümesiyle birlikte siyasi haritada yapılacak herhangi bir değişiklik, sadece kontrol sağlanan bölgeleri artırmak olacaktır” ifadelerini kullandı.

YEREL KAYNAKLAR: “TERÖRİSTLER AL MALİKİYE KIRSALINDAN ÇEKİLMEYE BAŞLADI”

Yerel kaynaklara göre terör örgütü YPG/PKK’ya yönelik operasyonun ilk aşamasının Tel Rıfat’ta başlayacağı ve ardından Ayn el-Arap’a kadar uzanacağı belirtiliyor.

Yerel kaynaklar, Münbiç bölgesinde de operasyonun M4 otoyolunun kuzeyine kadar sınırlı olabileceğini, güneyinde de rejim askerlerinin konuşlanacağını öne sürüyorlar.

Haseke’nin kuzeyindeki Al Malikiye kırsalında YPG/PKK’lı teröristlerin birden fazla mevzisini terk ettiğini ileri süren yerel kaynaklar, bu durumun Ayn İsa’da da yakın bir süreç içerisinde yaşanabileceğini ifade ediyor.

Kripto Para Haber Takibi ile Yatırımlarınıza Yön Verin

0

Kripto para teknolojilerinde her geçen gün yeni gelişmelerin yaşanması ve yan uygulamalar ile ürünlerin gelişimi yatırımları takip etmek için yardımcı ürünlere olan ihtiyacı artırır. Kripto para haber uygulamaları ve siteleri ile takipte kalabileceğiniz bu gelişmeler sayesinde doğru zamanda doğru işlem yapabilirsiniz. Gelişmeleri kolayca takip edebilmenize olanak tanıyan bu tür hizmetler geniş portföye sahip kripto para yatırımcıları açısından kolaylık sağlar. Google tablolarında hazırlanan formüllerden yardım alarak oluşturulan veriler kullanışlı hale dönüştürülür ve yatırımcılarda yönlendirici etkiye sahip olur.

Avantajlı işlem yapabilmek için öncelikle güvenilir ve yüksek hacimli bir platformda cüzdan hesabınızın bulunması gerekir. Kripto para çeşitliliğinin fazla olması aldığınız olumlu bir beklentiyi anında fırsata dönüştürmenizi sağlar. Sitede bütün işlem bilgilerinin bulunması yatırımlarınızı farklı cüzdanlara ve borsalara aktarırken bir yandan takipte kalmanıza ve yatırımlarınızın kazançları ile temel maliyetlerini daha kolay görebilmenize yardımcı olur. Kripto para alım satım işlemleri ile ilgili tüm veriler kullanıcılara ücretsiz olarak sunulur.

Kripto Para Son Dakika Gelişmeleri

Kripto para denildiğinde genellikle akla ilk olarak bitcoin gelse de tüm coinler için gelişmeleri yakından takip etmeniz ve portföyünüzü çeşitli tutmanız önemlidir. Özellikle kripto para haber kategorisinde altcoin haberleri, blockchain, ekonomi ve ethereum haberleri, fan token, metaverse haberleri, NFT ve ripple haberlerini takipte kalmanız piyasalardaki canlılıktan yararlanmanızı sağlayacaktır.

Haberlerin yanı sıra analizleri de takip etmeniz önemlidir. Analizleri kendi içerisinde altcoin, bitcoin teknik, on chain, ripple, kripto teknik analiz gibi sınıflara ayırabilirsiniz. Genellikle çoğu yatırımcı başlangıçta bitcoin haberleri ve analizleri ile ilgilense de piyasada profesyonel hale geldikçe diğer analiz ve haberlere ihtiyaç artacaktır. Özellikle kripto paralar ile ilgili çeşitliliğin giderek artması haber, analiz ve yorumları merak edilir hale getirecektir.

Bitcoin Haberleri

İlk kripto para olma özelliği bulunan bitcoin, yatırımcılar açısından popülerliğini hiçbir zaman yitirmez. Bu nedenle kripto para haber ve gelişmelerinde daima bitcoin haberlerine talep daha fazladır. 2022 yılına ait en yeni gelişmeleri takip ettiğinizde ünlü isimlerin farklı miktarlarda kripto para satın aldıklarını, uzmanların bitcoin ve diğer kripto paralar ile ilgili yaptıkları beklenti açıklamalarını, kripto paraların kullanım alanlarını, ekonomide kripto paraların güncel durumunu ve daha pek çok bilgiyi görebilirsiniz. Bu verilere tarafsız ve doğru şekilde ulaşabilmek adına en popüler platformlardan biri olan paranfili ziyaret edebilir, en güncel haberlere kolayca ulaşabilirsiniz.

Dört Seferi Işığında I. Süleyman’ın İlk Dönem Fetih Politikası

Özet 

Kurulduğu dönemden XVI. yüzyıla kadar sürekli genişleyen Osmanlı Devleti, dönemsel olarak çeşitli fetih yönleri belirlemiştir. Bu yönler, belirli kurallarla sonraki hükümdara aktarılmasa da genellikle bir silsile takip edilmiştir. Öyle ki devletin kurulduğu dönemlerde Doğu Roma İmparatorluğu’nun Rumeli topraklarına geçmek ve bu bölgelerden toprak elde etmek yazısız bir kural gibi her hükümdar tarafından gerçekleştirilirken, belirli bir güç edinimi sonrasında Anadolu’nun Osmanlı sancağı altında birleştirilmesi hamleleri de gerçekleşmiştir. 1. yüzyılın sonuna gelindiğinde gerçekleştirilen fetihler yine bu doğrultudaydı. Sultan Mehmed hem batıda Balkanlarda Bosna, Arnavutluk gibi bölgeleri fethedip Belgrad’ı kuşatıyor, hem de doğuda Uzun Hasan’la mücadeleye gidip ayrıca Trabzon’u fethediyordu. Yine kendisinin torunu olan Sultan I. Selim, büyük risk olduğunu gördüğü Safevilerin üzerine yürüdü. Ardından da güneye, Memlüklerin üzerine yürüdü ve bu bölgelerin bir kısmını fethedip, bölgelerde devletin batıya rahatça yönelmesini sağlayacak ölçüde güven ortamını sağlayabildi. Ancak hazırlığını yaptığı batı seferine çıkamadan vefat etti. Babasının vefatından sonra doğu ve güney fetih sorunları çözülmüş vaziyette olan Süleyman, fetih politikasında tek problemi batı seferleri gerçekleştirmek olacak şekilde tahta çıktı.

Anahtar Kelimeler: I. Süleyman, II. Mehmed, II. Bayezid, I. Selim, Rodos, Belgrad.

Giriş 

Osmanlı Devleti, kuruluşundan iki yüz yıl sonra, XVI. yüzyıla girildiğinde, artık bölgesel güç olmaktan çıkıp süper güç olmaya adım adım yaklaşmaktaydı. Sultan II. Mehmed (saltanatı:1444-1446, 1451-1481) tarafından fethedilen İstanbul ile devletin toprak bütünlüğü sağlanmış ve Doğu Roma İmparatorluğu yıkılmıştı. Bununla beraber yine bu dönemde Anadolu’da yapılan sefer ve fetihler, Doğu sınırında Uzun Hasan’la girişilen mücadele, devletin güç kazanmasında rol oynamıştır. Yine daha sonra I. Selim (saltanatı:1512-1520) döneminde Memlük Devleti ile yapılan Mercidabık ve Ridaniye Savaşları ile güney sınırı, Safevi Devleti ile yapılan Çaldıran Savaşı’yla da kısmen de olsa doğu sınırı güven altına alınmış durumdaydı. Avrupa coğrafyası karşısında imparatorluğun gücünü hissettiren ilk hükümdarlardan biri şüphesiz ki II. Mehmed’dir.

II. Mehmed

Eflak-Boğdan topraklarını, Yunanistan’ın hemen hemen tamamını, zaptı çok zor olan Ege adalarından Eğriboz’u, Limni’yi, Arnavutluk’u, Bosna Hersek’i ve Sırbistan’ın önemli bir kesimini fethetmiştir1; hatta tamamlanamamış bir İtalya Seferi dahi vardı. Ancak II. Mehmed Belgrad (1456) ve Rodos (1480) seferlerinde başarısız olmuştur2. I. Selim ise Otağ-ı hümayununda, Rodos seferine hareket için hastalığının geçmesini beklerken öldü.3 Güney ve doğuda sağlanan sınır güvenliği, devletin fetih yönünü batıya çevirmesine olanak sağlamaktaydı. XVI. asır başlarında, 1520’de, Yavuz’un ölümü ve genç Kanuni’nin cülusu sıralarında Türkiye, bütün Türk tarihinde o ana kadar rastlanmayan bir güce erişmiş bulunuyordu. Türkiye devleti, ekonomik ve askeri gücü bakımından –deniz gücü dâhil- dünyanın bütün öteki devletlerine hemen hemen eşit bir güç seviyesine yükselmişti.4 Bu durumda artık Mehmed ve I.Selim’in fetihlerini tamamlamakla beraber; hem Akdeniz’in güvenliği, hem de batı sınırındaki topraklarda istenilen düzenin oluşturulup güven ortamının sağlanabilmesi için düzenlenmesi doğal sürecin bir sonucu olarak ele alınması mümkün olan batı seferleri, I. Selim’in sekiz yıllık saltanatı sonrası gerçekleşen ani vefatı sonrası tahta çıkan oğlu (sonradan Sultan) Süleyman dönemine kalmıştır.

1. II. Bayezid Dönemi

Sultan II. Mehmed, büyük fetihlerle dolu otuz yıllık saltanatının ardından 1481 yılında vefat etti. Bu büyük hükümdarın ölmesi Avrupa’da sevinçle karşılandı. Öyle ki; Avrupa Beyleri, onun ölümü üzerine yeni bayramlar çıkartmıştı. Avrupalılar bu ölümden derin memnuniyet duymaktaydı.5 II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’dan önce İstanbul’a gelerek, böyle bir ortamda sultan olmuştur. Osmanlı Devleti’nde şehzadenin birden fazla olması devletin bekası için son derece önemliyken Sultanın ölümünden sonra da birden fazla şehzadenin olması ayrı bir sorun idi.6  Bu durumun çok sayıda sebebi vardır. Öncelikle her ne kadar II. Bayezid, babasının vefatı üzerine İstanbul’a daha erken gelerek tahta çıkma gerekliliğini sağlamışsa da hayatta bir şehzadenin daha olması yine de onun meşruiyetine ket vurabilecek bir durumdu. Öncelikle devlet içi dengelerden dolayı her zaman alternatifi olan bir Sultan, çoğu zaman tahttan edilmemek için güçlü devlet ricalinin dediklerine uyup onların etkisinde zorunlu olarak kalabilirdi. Bu durum hem sağlıklı bir yönetim şekli değildi, hem de veraset sisteminin henüz kısa zaman önce değiştirildiği bir düzende tahttaki hak sahipliği garanti değildi. Bu durum, her ne kadar sezgileri güçlü ve tecrübeli bir şehzade tarafından engellenebilir gibi görünse de bu durumda da muhtemel ikinci sorun; diğer şehzadenin güç toplayıp isyan etmesinin gündeme gelmesidir. Kaldı ki II. Bayezid’in saltanatının henüz başında Cem Sultan, II. Bayezid’e karşı isyan bayrağını çekmiştir.

Cem Sultan

Arabuluculuk faaliyetleri sonuçsuz kaldığından iki kardeşin savaşması gayet doğal hale gelmişti. Durum git gide önemli hal almıştı. İstanbul’a ilk geldiği için meşru sayılan padişahın ordusu (Cem Sultan’a karşı) yenilmiş, haberleri geç alan ve adamları öldürüldüğü için İstanbul’a gelemeyen Cem, Anadolu’nun en mühim noktasını* ele geçirmişti.7 Sultan II. Bayezid ve Cem Sultan arasında Yenişehir Ovası’nda savaş meydana geldi (20 Haziran 1481). İki ordu arasında şiddetli mücadeleler meydana gelmesine karşılık Cem Sultan’ın ordusu, Gedik Ahmed Paşa’nın kuvvetlerine karşı başarı sağladığı sırada Sinan Paşa, Cem Sultan’ın ordusunun cenahlarından birini parçaladı. Cem Sultan için başarı ümidi kalmadı. Bu sebeple Karaman tarafına doğru firara başladı8 Cem Sultan bu olaydan sonra Karaman, Mısır, Rodos, Fransa gibi bir çok yerde esir hayatı yaşamıştır.9 II. Bayezid, Cem Sultan’ın kendi aleyhine kullanılabileceği düşüncesinden dolayı Avrupa’ya karşı aktif bir siyaset takip edemedi. Avrupalıların elinde bulunan kardeşinin taht mücadelesi için her an Osmanlı topraklarına geri döneceğinden ya da Hıristiyan dünyası tarafından düzenlenecek haçlı seferinde yer alacağından endişe duydu.10 Cem Sultan’ın vefat ettiği 1495 yılında, Şehzade Süleyman, Trabzon’da dünyaya geldi.. Asrın şehzâdeleri gibi, en üst düzeyde öğrenim ve eğitim gördü. Kendisine devrin ilimleri ve edebiyatlarıyla beraber, dilleri yanında, askerlik sanatının her türlü nazari ve uygulamalı incelikleri öğretildi.11 Sancağa çıkma dönemi geldiği zaman babası Selim’in devrin padişahı olan II. Bayezit’e başvurusu üzerine Süleyman önce Şebinkarahisar’a, amcası şehzade Ahmed’in itirazı nedeniyle daha sonra da Bolu Sancakbeyliğine atanmışsa da şehzade Ahmed’in bu atamaya da karşı çıkması sonucu Kefe Sancakbeyliğine atanmıştı.12 Buradan da anlaşılabileceği üzere Şehzade Ahmed’in Sultan II. Bayezid üzerindeki etkisi oldukça fazlaydı. Öyle ki Şehzade Süleyman’ın Bolu’ya tayini sonrasında “Bu oğlan (Şehzade Süleyman) benim yolum üzerinde n’eyler?” diye itiraz edecek kuvvetteydi.13 II. Bayezid’in en büyük oğlu Şehzade Ahmed’e karşı duyduğu sevgi ve en küçük oğlu Şehzade Selim’in Trabzon vilayetinde merkeze oldukça uzakta kalması, Şehzade Ahmed’in tahta çıkma ihtimalini arttırmaktaydı.

Buna karşın Selim de taht yolunu açmak adına kendi planlarını yapmıştır; kendi maiyyeti kuvvetlerinden başka Kırım hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Ayrıca tahta giden yolun, fiziki anlamda da kısa olması adına Rumeli’den bir sancak istemek yoluna da gitmiştir. Bunun için maksadına uygun olarak Rumeli’de bir sancak istedi ve hemen Kefe’den Tuna’ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon’a ilaveten bir yer (Kefe) verildi ise de kabul etmeyerek babasından tekrar rica etti. Şehzade Selim’e taraftar olmaları ihtimali kuvvetli olan Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin istirhamlariyle (II. Bayezid ile Şehzade Selim arasında geçmesi muhtemel) muharebeden vazgeçilerek iki taraf arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre Selim’e bir heyet yollanıp bu defa babasıyla görüşmesine imkan olmadığı ve Şehzade Ahmed’in katiyyen veliahd yapılmayacağı temin edilmiş ve Rumeli’den istediği Semendire sancağı kendisine tevcih olunmuştur.14 Selim’in taht mücadelesinin başlangıcı olarak Kefe’yi tercih etmesi rastgele bir seçim değildi. Öncelikle oğlu Süleyman’ın ve akrabalık bağı olan Kırım Hanlığı’nın askeri gücünden yararlanmak istediği söylenebilir.15 Şehzade Ahmed ise bu konuda babasına gönderdiği mektuplarda Şehzade Selim’i isyancı olarak nitelendirmektedir.16 Cebren de olsa isteğini Sultan’a kabul ettirebilen Şehzade Selim’in bu sayede nüfuzu da artmıştır. Şehzade Ahmed’in sonraki padişah olarak işaret edilemeyecek olması ve bunun sözünün bizzat Sultan tarafından verilmiş olması, Selim’i tahta yaklaştıran bir diğer etken olmuştur. Babasıyla olan bu sorununu çözmüş gibi görünse de henüz Ahmed hala güçlü durumdaydı. Ancak Sultan II. Bayezid, kendisinin sağlığında gerçekleşen saltanata talip olma davalarını görmüş; oğlunun (Selim) hükümdar olmak istediğini ve ordu ile bazı devlet erkanının Selim’e taraftar olduğunu görünce saltanatı ona bırakmıştır.17

2. I. Selim Dönemi

Önceki kısımlarda bahsedildiği üzere Şehzade Süleyman, büyük atası II. Bayezid’in hükümdarlığı döneminde çok sayıda sancak değiştirmiştir. Bu sancakların tamamında amaç I. Selim’in oğlunu tahta giden yoldan uzak tutmaktı. Zira Şehzade Süleyman’ın, babasının tahta geçmesi için ona payitaht yolunu açması muhtemeldi ve bu durum kısmen de olsa gerçekleşmişti. Süleyman’ın Kefe sancakbeyliği sırasında babasının buradan geçerek Rumeli’ye ilerlemeyi tercih etmesi, daha sonra Semendire sancağının kendisine tayin edilmesiyle sonlanacak süreç içinde etkili bir rol oynamıştır. Anadolu’dan geçerek Sultan’a yaklaşmak, zor bir eylem olacaktı. Bu hususta Selim’in amacına ulaştığını söylemek mümkündür. I Selim, yönetimi ele aldıktan sonra fetih siyasetini yürütmeye başlamıştır. Şahın (İsmail) halifeleri de Anadolu’da Şii halkı isyana teşvike devam ediyorlardı. Bu durum karşısında Edirne’de toplanan olağanüstü divanda alınan savaş kararı üzerine Sultan Selim İran seferine çıktı ve bunu bir mektupla Şah İsmail’e 18 23 Ağustos (1514) sabahı, Türkiye’nin geleceğinde etkili olan büyük tarihi günlerden biri idi.

Yavuz Sultan Selim

Çok şiddetli geçen ilk saatlerden sonra Osmanlı ordusu, hilal şeklinde açıldı. Hafif toplar, Safevi atlılarını iyiden iyiye yıpratmıştı. En zayıf sandığı noktalarda, dehşetli bir Osmanlı mukavemeti ile karşılaşmıştı. Nihayet muharebenin son saatleri geldi. Safevi kuvvetleri perişan olmuştu.19 I. Selim, 8 yıllık saltanatı içinde İran Safevilerini tamamıyla Anadolu’dan püskürttü.20 Artık tam 20 yıl, doğudan endişe edilmeksizin, güneyde ve Avrupa’da büyük işler görmek mümkündü.21 Nitekim bu seferden iki yıl sonra 1516 yılında I. Selim güneye, Memlükler üzerine yürümüştür. Sultan Selim, 5 Haziran 1516’da, 2. sefer-i hümayuna çıkmak üzere, Topkapı Sarayı’ndan Üsküdar’daki ordugaha, otağ-ı hümayununa geçti. Sefer, Mısır — Suriye Türk – Memlük imparatorluğuna karşı idi.22 1516’da Mercidabık’la bütün bugünkü Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan ile ayrı bir parça olarak Haleb imparatorluk topraklarına katıldı. (I.Selim) İstanbul’a dönmeden Mısır’a devam etti.23 Bu sırada Merhum (Memlük Sultanı) el-Gavri’nin yakın akrabası Ulu Davadar Tuman Bay, sultan ilan edildi (14 Ramazan 922— Ekim 1516). Kahire yakınlarında Ridaniye’de iki taraf yeniden karşı karşıya geldi (29 Zilhicce Cuma 922 = 22 Ocak 1517).24 Ridaniye’de çetin bir savaş vuku buldu fakat Memlükler her ne kadar cesurca vuruştular ise de bu defa da yenildiler ve ağır kayıplar vererek savaş meydanını terk ettiler.25 Bunlar o devir için akıl almaz seferlerdi.26 Sultan Süleyman, Sultan Selim’in ölümü üzerine tahta çıkması için İstanbul’a davet edilmiştir ve hiçbir güçlükle karşılaşmadan tahtın biricik varisi olarak 30 Eylül 1520’da 25 yaşında saltanat tahtına oturmuştur.27 

3. I. Süleyman Dönemi

1520 yılında tahta çıkan Sultan I. Süleyman, devletin güney ve doğudan gelebilecek saldırılara karşı önceden gerçekleştirdiği seferlerden dolayı kısmen rahat bir ortamda iktidarı ele almıştır. Bunun yanında İstanbul’a gelerek hükümdar olduğu zaman saltanatta kendisine rakip olacak kardeşleri bulunmadığından dolayı kardeş cesedi üzerine basarak tahta çıkmamıştır.28 I. Selim’in tek oğlu olması sebebiyle taht kavgası yaşamamıştır. Bu durum neticesinde hızlı bir şekilde kendi hedeflerine hizmet edecek kadrolarını oluşturma yoluna gidebilmiştir.

Sultan I. Süleyman

Öyle ki daha sonraları (1523) yakın arkadaşı konumundaki (Makbul) İbrahim Paşa’yı teamüllere aykırı bir hızla veziriazamlığa getirmiştir.29 I. Süleyman’ın tahta çıktığı dönemde Osmanlı Devleti, batı yönü haricindeki diğer büyük sefer ve stratejik fetihlerini gerçekleştirmiş durumdaydı. Öyle ki her ne kadar döneminde doğu seferleri gerçekleştirilmiş olsa da saltanatının ilk döneminde kendisinden önceki diğer sultanların kuşatma ve fetihleriyle kısmen de olsa işaret edilen ve devletin hedefi olduğu belli olan batı seferleri bu dönemin ana unsurlarını oluşturmaktadır. Zira 1520’de Süleyman tahta çıktığı zaman İslam aleminde kazanılmış yeni durumu korumak için, ataları gibi gaza alanında büyük başarılar göstermeli idi. (İnalcık, t.y.:251 ).

3.1.  Belgrad ve Rodos’un Fethi

Sultan Süleyman’ın tahta çıkışını haber vermek üzere Macar kralına gönderilen divan-ı hümayun çavuşlarından Behram Çavuş adındaki elçinin hakaret görmesi veya katledilmesi sonucunda Macar seferi kararı çıkmıştır (Uzunçarşılı, 1988: 356). Bu sefer, zaten devletin ilerlemesi beklenen bir bölgeyi kapsamaktadır. Zira II. Mehmed, Bosna, Arnavutluk ve Sırbistan’ın büyük bir kısmını fethetmiş, Orta Avrupa’ya açılacak kapı olan Belgrad’ı kuşatsa da alamamıştı. Bu hadise sonucu yeni Sultan’a Macar seferi için hareket imkanı da oluşmuştur demek mümkündür. Sultan Süleyman, Belgrad kuşatması sırasındaki çarpışmaları takip etti, kalenin fethinin ertesi günü şehre girerek her yanını dolaştı. On sekiz gün kadar burada kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Bu ilk başarılı seferi dolayısıyla her tarafa fetihnameler yollandı, büyük şenlikler yapıldı.30 1521 yılındaki bu ilk seferini galip olarak neticelendiren Sultan, aynı bölgede yapacağı yeni fetihler için hareket alanına kavuşmuş ve itibar da kazanmıştır.

Sultan Süleyman, 1521 yılında gerçekleşen Belgrad fethi sonrası, Rodos’un da ele geçirilmesine karar verdi. Rodos, Akdeniz’de bütün eski deniz yollarının kesiştiği bir noktada yer alıyordu. Ege Denizi’nin güneydoğusunda yer almakta olan ve tarihin her döneminde Anadolu ile bağlantıda olan Oniki adalar grubunun en büyüğü ve yönetim merkeziydi.31 Akdeniz’in güvenliğini sağlamak kadar devletin aktif fetih politikasını devam ettirmek de önemli olduğundan sıradaki hedef olarak Rodos seçilmiştir. Rodos Şövalyeleri, kırk yıl boyunca kendilerini güvende hissettikten ve ellerinde bulunan Cem Sultan sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’na bir takım şartlar koştuktan sonra, nihayet Sultan Süleyman zamanında Osmanlılara ettikleri hakaretlerin ve verdikleri zararın intikamı alınacaktı.32 Bu dönemin seçilmesinin özel nedenlerinden biri de Avrupa’daki karışık durumdu. 14 Haziran’da yapılan ilk teslim ol çağrısı şövalyeler tarafından reddedildi. Aynı zamanda bu güçlü düşmana (Osmanlı’ya) aşırı kibirli davranarak hakaret etmemeye çalışılıyordu.33 Onların bu tutumu, daha sonra görüşülecek barış antlaşmaları şartlarında I. Süleyman tarafından dikkate alındı. Nihayet hariçten gelecek yardımdan ümidini kesen baş şövalye şartlar dahilinde teslime muvafakat etti*. 34

3.2.  Mohaç Seferi 

İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’nin kesin kuruluşunu ve padişahın durumundaki değişiklikle sonraki büyük fütûhatı hazırlayan esas olaydır. Fetih sayesinde II. Mehmed kendini bir dünya imparatorluğunun sahibi görmüş, mutlak ve sınırsız bir iktidar kazanmıştır.35 Daha sonra I. Selim döneminde yapılan Memlük ve Safevi seferlerinden sonra ise rota Batıya dönmüştür. Bu dönemde Balkanlarda çeşitli fetihler yapılmış ve bölgede Türk hakimiyeti kurulmaya çalışılmıştır. Ancak Orta Avrupa bölgesinin kilidi sayılabilecek olan Belgrad şehrinin kuşatılıp alınamaması, Orta Avrupa topraklarında Osmanlı Devleti’nin fütuhatının önünü kesmekteydi. I. Süleyman, tahta çıkışı sonrası Osmanlı elçisine edilen hakaret sonucu Macar seferine çıkıp Belgrad kuşatmasını bu defa galibiyetle sonuçlandırmış olsa da artık Belgrad, Avrupa devletleri ile Osmanlı arasındaki sınır olmuştur. Bu durum, ilerleyebilmek için fetihten sonraki dönemde bir süre bu şekilde olduğu gibi kalmıştır ancak Belgrad’ın fethi Budin yolunu açmıştı ve stratejik gerekçeler harekatın Belgrad ile sınırlı kalmasını mümkün kılmıyordu.36 Aynı dönemde Avrupa devletlerinin durumu karışıktı. Fransa Kralı I. François ile Habsburg Hükümdarı Karl arasında İtalya’da üstünlük sağlama savaşları sürmekteydi. Karl’ın orduları 25 Şubat 1525 tarihinde Pavia’da Fransızları yendi ve bunun sonucunda I. François tutsak düştü. Pavia’dan sonra Fransızlar Sultan Süleyman’a bir elçi göndererek Osmanlıların V. Karl’a saldırmasını istediler.37 Bu durum, Belgrad’dan sonra Budin’i hedefleyen ancak şartların elverişsizliği neticesinde harekete geçemeyen I. Süleyman için bir fırsat niteliği taşımaktadır. Sultan Süleyman, imparatorun nüfuzunu kırmak için onun müttefiki olarak bulunan Macaristan’a sefer yapacağını ve bu sebeple Fransa kralına etkili bir yardımda bulunacağını vadetti38 ve bu vaat gerçekleştirildi. Padişah, 11 Recep 932 (23 Nisan 1526) pazartesi gününü sefere çıkış günü olarak bildirdi.

Mohaç Meydan Muharebesi

Ertesi gün, gökyüzünün ağarması ile beraber, askerler kalkarak yolların müsait yerlerinde yığınak yaptıktan sonra, boru seslerine ayak uydurarak yürüyüşe geçtiler.39 Mohaç ovasına hakim yüksekliklere ulaşıldığında buradan Macar ordugâhının karaltısı görülebiliyordu. Akşamın yaklaşması sebebiyle savaşın ertesi günü yapılması kararlaştırıldı, bunun üzerine ordunun ağırlıkları ve malzemelerinin indirilip çadırların kurulması emri verildi. Bu işler yapılırken süvariler Macarlar’ın hareketlerini dikkatle takip ediyorlardı. Tam bu sırada Macar alaylarında bir hareketlenme oldu ve ani Macar saldırısının başladığı anlaşıldı. Çatışmanın yaklaşık iki saat sürdüğü Mohaç Meydan Muharebesi neticesinde Macar Kumandanı Tomori, Borza deresi yakınlarında hayatını kaybetti. Kral II. Layoş kaçarken akşam karanlığının da tesiriyle Csele deresinde boğuldu.40 Fütuhat haberinin, ulaklarla gönderilmesinden sonra Padişah, Mohaç’tan kalkarak, kendisine yakışan debdebe ile Macaristan’ın payitahtına doğru hareket etti. Zilhicce’nin üçüncü günü, Budin şehrine vardı.41 Başkentin de alınmasıyla savaş Macar Krallığı’nın bir bakıma sonunu hazırladı. Macaristan topraklarında Osmanlılar’la Habsburglar arasında 150 yıl sürecek olan mücadelenin de ilk adımını oluşturdu. Öte yandan Avrupa’daki siyaset arenasında Osmanlılar’ın ağırlıklarını hissettirdikleri yeni bir devir bu zaferle başlamış oldu.42 Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu durum, Habsburg İmparatorluğu’nun rakibi konumundaki Fransa’nın, Osmanlı Devleti’nin desteğine muhtaç duruma düşmesine sebep olmuştur. Ancak hem bu yardımın hem de bu yardım çağrısına verilen olumlu yanıtın tek bir sebebi yoktur. İki devlet, bu sırada birbirlerinin hedeflerini ve politikalarını gözetmiş ve buna göre davranmıştır. Fransa, en ciddi rakibine karşı Avrupa’da fetihler gerçekleştirmek isteyen ve o günün dünyasında muhtemelen Karl’la savaşıp galip gelme ihtimali olan az sayıda hükümdarlardan Sultan I. Süleyman’dan yardım istemiş; Osmanlı Devleti ise Avrupa ilerleyişinin önündeki en büyük engeli, kendisine gelen bu mektupla bir “ittifaklar” zemine çekmiş ve Avrupa’daki en büyük düşmanına karşı, o düşmanı sürekli tehlike altında tutacak bir müttefik edinmiştir. Osmanlı Devleti, Mohaç’ta Budin’i fethetmiş, I. François de esaretten kurtulup ülkesine dönmüştür. Pavia Muharebesi’nden Mohaç Seferi’ne uzanan süreçte Orta Avrupa’nın geleceği bu andan itibaren bambaşka bir görünüme bürünmüştür.

3.3.  Budin Seferi ve Viyana Kuşatması

Sultan I. Süleyman, babasının vefatı üzerine tahta çıktığı 1520 yılından 1529 yılına kadar Avrupa toprakları üzerine dört büyük sefer düzenlemiştir. Bu seferlerin ilk üçü şöyledir; ilki 1521 yılında gerçekleştirilen ve sonucunda Belgrad’ın fethedildiği sefer, ikincisi 1522 yılında gerçekleştirilen ve Rodos’un fethedildiği sefer ve üçüncüsü de 1526 yılında gerçekleştirilen ve Budin ve civarındaki toprakları Osmanlı yönetimine dahil eden Mohaç Seferi. 1521 yılından 1526 yılına kadar geçen beş senelik periyotta gerçekleşen bu seferlerin çeşitli ortak yönleri vardır: ilki hükümdarlar tarafından fethi denenmiş ancak alınamayan yerler olmaları, ikincisi ise I. Süleyman’ın bu üç seferde de galip gelmesidir. Batı yönüne gidilen bu seferlerde elde edilen zaferler, Avrupa üzerinde Osmanlı tehdidini güçlendirmekteydi. 1526 yılında, Sultan döneminde gerçekleştirilen üçüncü seferde ölen son Macar kralı Layoş’un çocuğu yoktu. Macarların başına bir kral gerekli olduğu için, Macar kont ailesinden Zips kontu ve Erdel voyvodası olan Yanoş veya Jan Zapolya, Padişah tarafından yeni kral olarak seçildi. Böylece Osmanlılar, Mohaç’ta kazandıkları ezici zaferin ardından, Tuna ötesindeki Macaristan topraklarını, Yanoş Zapolya (1526-41) yönetiminde bir vasal devlet olarak muhafaza ettiler.43 Ancak bu dönemde (Avusturya Kralı) Ferdinand, Macaristan’a göz dikti ve Osmanlılar tarafından tayin edilen Kral Yanoş üzerine yürüyerek, Macaristan’ın birçok vilayetleriyle kalelerini zorla aldı.44 Bu durum, Osmanlı Devleti’nin savaşarak fethettiği topraklarda bir başka hükümdarın hak talep etmesi anlamına gelmekteydi. Avusturya Kralının bu tutumu, 1526 yılından sonra, I. Süleyman’a Orta Avrupa topraklarına yönelen bir sefer için meşru zemin hazırlamıştı. Sultan da bu fırsatı kullandı. büyük bir ordu hazırlanmasını ve Ferdinand’a haddinin bildirilmesini emir buyurdu. Ferdinand’ın hükümet merkezi, Viyana şehri idi.

Padişah, Ferdinand’ın burnunu ezmek için seferberliğe ehemmiyet verilmesini tembih etti.45 Sultan Süleyman, 10 Mayıs 1529 yılında Gaza-yı Bec denilen Viyana Seferi’ne çıktı.46 Bu, Sultan’ın düzenlediği dördüncü büyük Avrupa seferi olmuştur. 10 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket eden ordunun esas hedefini Viyana teşkil etmediğinden muhasara hazırlıklarıyla yola çıkılmamıştır. Ayrıca askerin huzursuz ve gayri memnun hali, bizzat padişahın kış bastırmadan İstanbul’a varmak istemesi muhasaranın kaldırılması kararının alınmasında etkili oldu ve 18 Ekim’de ordu ağırlıklarıyla birlikte tamamen çekilmiş bulunuyordu.47 Sultan I. Süleyman bu bölgede yalnızca Buda’yı (Budin) kuşattı, kısa bir mücadeleden sonra burayı aldı, kale ile şehri Szapolyai’ya (Yanoş Zapolya) bıraktı.48 1521-1529 arası dönemdeki bu dördüncü Avrupa seferinde, seferin amacı doğrultusunda Budin kurtarılmıştır. Ancak Avusturya’nın hükümet merkezi olan Viyana kuşatılmışsa da fethedilememiştir. Bu durum, Sultan döneminde ilk defa yaşanmıştır. Sultan’ın Viyana’nın ele geçirilmesinde çok ısrarcı davranmadığı, askerin memnunsuzluğunun yanında mevsimin de el vermemesi dolayısıyla muhasara kaldırılmıştır. I. Süleyman’ın bu davranışı, aslında amacın Viyana’yı fetih değil, Budin’in elde tutulması ve Osmanlı mülkü olduğunun tescillenmesi mahiyetinde görünmektedir. Öyle ki Sultan, Budin alındıktan sonra Budin’i tehdit eden devletin merkezini kuşatma kudretini göstermiş ve bu durumla beraber Budin’in önemini vurgulayıp 1526’da kılıç hakkıyla aldığı toprakları savaşmadan teslim etmeyeceğini ispat etmiştir.

Sonuç 

Sultan I. Süleyman, dedesi II. Bayezid dönemindeki şehzadeliği döneminde, babasının taht adayı olmasından dolayı sık sık sancak değiştirmiştir. Babası I. Selim’in amcası Ahmed’i taht yolunda geride bırakıp tahta çıkması sonucunda ise daha rahat bir şehzadelik dönemi geçirmiş, kendisini geliştirmeye zaman bulabilmiş ve devlet tecrübesi de edinmiştir. Şehzadeliği döneminde aldığı kaliteli eğitimin ve devletin genel fetih politikalarını doğru okumasının bir sonucu olarak tahta çıkar çıkmaz gerçekleştirdiği fetihler, önceki sultanların fetihlerinin devamı niteliğini taşımıştır. Sultan II. Mehmed’in aldığı bölgeler kadar alamadığı bölgelerle de sonraki sultanlara işaret ettiği fetih alanlarını, I. Süleyman net bir şekilde görmüştür. Bu konuda Sultan II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan’ın esir düşmesi sonucu dış siyasetteki adımlarını çok dikkatli atması ve fetih politikasına bu konudan dolayı devam edememesinden dolayı bu mirasın takipçisi olamamıştı. Daha sonra atası I. Selim’in Memlük ve Safevi tehlikelerini bir müddet ortadan kaldırsa da Batıya yönelemeden vefat etmesi sonucu, fütühattaki bu boşluğu dolduran Sultan I. Süleyman olmuştur. Bu dönemde gerçekleşen fetih politikaları bir yandan devletin ilerleyişine hizmet eden makul adımlarken bir yandan da yeni Sultan’ın kendisini ispat etme araçları niteliğine bürünmüştür. 1. Mehmed’in alamadığı bölgelere seferler düzenleyip bu bölgeleri almak, hatta onun da ötesine geçip Orta Avrupa’da Budin şehrine hakim vaziyette olup Viyana’yı muhasara etmek bu konuda başarı elde ettiğini göstermiştir. Öte yandan iktidarı ele alır almaz bu adımları atabilmesinin önemli bir sebebi babasının sekiz yıllık saltanatında ele geçirdiği topraklar ve devlete kazandırdığı ekonomik hareket özgürlüğü alanıdır. Sonuç olarak Sultan I. Süleyman, saltanatının ilk dokuz yılında gerçekleştirdiği dört büyük Avrupa seferiyle devletin yönünü göstermiş, bu bölgedeki fetihlerin devam edeceğinin sinyallerini vermiş ve bunları yaparken de kendi meşruiyetini sağlamlaştırmıştır.

[irp posts=”10045″ name=”‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça 

Ansiklopedi Maddeleri

Beydilli, Kemal, “Viyana”, C. 43, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2013, s. 115-116.

Dávid, Géza, “Budin”, C. 6, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1992, s.  345.

Emecen, Feridun, “Mohaç Muharebesi”, C. 30, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara, 2020, s.234.

Emecen, Feridun, “Süleyman I”, C. 38, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2010, s.64.

İnalcık, Halil, “Mehmed II”, C. 28, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Ankara 1997, s. 403.

Varlık, Mustafa Çetin, C.8, “ Çaldıran Savaşı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, s. 93.

Kitaplar

Jorga, Nicolae, Kanuni Sultan Süleyman Yenilmez Türk, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2011.

Ortaylı, İlber, Üç Kıtada Osmanlılar/Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-3, Timaş Yayınları, İstanbul, 2007.

Öztuna, Yılmaz, Kanuni Sultan Süleyman, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989. Öztuna, Yılmaz, Yavuz Sultan Selim, Babıali Kültür-BKY, İstanbul, 2006.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi Cilt II, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1988.

Yücel, Yaşar, ve Ali Sevim, Osmanlı Klasik Döneminin Üç Hükümdarı Fâtih-Yavuz-Kanuni, Ankara, 1991.

Tezler

Kapanşahin, Muhittin, Kanunî Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya Karşı Takip Ettiği Fetih Politikası, (Doktora Tezi), Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, Kayseri, 2007.

Mazlum, Müzeyyen, Osmanlı Kaynaklarına Göre II. Bayezid-Cem Mücadelesi ve Osmanlı Devleti’nin Dış Politikasına Etkisi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2006.

Önkahraman, Birce,, Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Osmanlı-Habsburg Stratejilerinin Macaristan Üzerinden Karşılaştırmalı Analizi (1520-1533), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2020.

Şimşek, Mehmet Can, Şehzade Cem ile II. Bayezid Arasındaki Taht Mücadelesi ve Bu Mücadelede Etkili Devlet Adamlarının Rolü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kocaeli, 2021.

Makaleler

Sümer, Faruk, “Yavuz Selim Halifeliği Devraldı mı?”, Belleten, C. 56/ S.217 (1992), s.687.

Tapan, Filiz, “Yavuz Sultan Selim’in Tahta Çıkışında Malkoçoğullarının Rolü”, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S.2, (2021), s.s..324-325

İnternet Kaynakları

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/8-yilin-muthis-padisahi-yavuz-sultan-selim- 41335223, son erişim tarihi: 19.05.2022.

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/yavuz-sultan-selim-1597012, son erişim tarihi: 19.05.2022.

Dipnotlar 

1 İlber Ortaylı, Üç Kıtada Osmanlılar/Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek-3, İstanbul: Timaş Yayınları, 2007, s.32.

2 Halil İnalcık, Mehmed II, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 28 (1997), s. 403.

3 Yılmaz Öztuna, Yavuz Sultan Selim, İstanbul: Babıali Kültür-BKY, 2006, s.228.

4 Öztuna, Yavuz Sultan Selim, s.251.

5 Mehmet Can Şimşek, Şehzade Cem ile II. Bayezid Arasındaki Taht Mücadelesi ve Bu Mücadelede Etkili Devlet Adamlarının Rolü, (Kocaeli: Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,2021), s. 75.

6 Şimşek, a.g.t., s. 80.

*: Bursa.

7 Şimşek, a.g.t., s.82.

8 Müzeyyen Mazlum, Osmanlı Kaynaklarına Göre II. Bayezid-Cem Mücadelesi ve Osmanlı Devleti’nin Dış Politikasına Etkisi, (Ankara: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2006.) s. 68.

9 Mazlum, a.g.t., s.s.69-92.

10 Mazlum, a.g.t., s.151.

11 Yılmaz Öztuna, Kanuni Sultan Süleyman, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989, s.2.

12Yaşar Yücel ve Ali Sevim, Osmanlı Klasik Döneminin Üç Hükümdarı Fâtih-Yavuz-Kanûnî, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, s.149.

13 Öztuna, Kanuni Sultan Süleyman, s.3.

14 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi Cilt II, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988, s.s.. 277-280

15 Filiz Tapan, “Yavuz Sultan Selim’in Tahta Çıkışında Malkoçoğullarının Rolü”, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S.2, (2021), s. 325.

16Tapan, a.g.m., s.324.

17 Yücel ve Sevim, a.g.e., s.111.

18 Mustafa Çetin Varlık, Çaldıran Savaşı, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.8 (1993), s. 93.

19Öztuna, Yavuz Sultan Selim, s..s. 65-67.

20 https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/8-yilin-muthis-padisahi-yavuz-sultan-selim-41335223, son erişim tarihi: 19.05.2022.

21 Öztuna, Yavuz Sultan Selim, s. 68.

22Öztuna, Yavuz Sultan Selim, s. 90.

23 https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/yavuz-sultan-selim-1597012, son erişim tarihi: 19.05.2022.

24 Faruk Sümer, “Yavuz Selim Halifeliği Devraldı mı?”, Belleten, C. 56/S.217 (1992), s. 684.

25 Sümer, a.g.m., s. 687.

26 https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/8-yilin-muthis-padisahi-yavuz-sultan-selim-41335223, son erişim tarihi: 19.05.2022.

27 Yücel ve Sevim, a.g.e., s.150.

28 Uzunçarşılı, a.g.e., s.353.

29 Feridun Emecen, Süleyman I, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 38 (2010), s. 64.

30 a.e., s.63

31 Birce Önkahraman, Kanuni Sultan Süleyman Döneminde Osmanlı-Habsburg Stratejilerinin Macaristan Üzerinden Karşılaştırmalı Analizi (1520-1533), (İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2020), s.41.

32Nicolae Jorga, Kanunî, Sultan Süleyman Yenilmez Türk, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2011, s.40.

33 Jorga, a.g.e., s.41.

34 Uzunçarşılı, a.g.e., s.362.

*razı olmak.

35 İnalcık, a.g.m., s.398.

36 Emecen, Süleyman I, s.64.

37 Özkahraman, a.g.t., s.48.

38 Özkahraman, a.g.t., s.49

39 Muhittin Kapanşahin, Kanunî Sultan Süleyman’ın Avrupa’ya Karşı Takip Ettiği Fetih Politikası (Kayseri: Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2007), s.84.

40 Feridun Emecen, Mohaç Muharebesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 30 (2020), s.234.

41 Kapanşahin, a.g.t., s.90.

42 Emecen, Mohaç Muharebesi, s.235.

43 Kapanşahin, a.g.t., s.91.

44 Kapanşahin, a.g.t. s.93. 45 Kapanşahin, a.g.t., s.94. 46 Özkahraman, a.g.t., s.79.

47 Kemal Beydilli, Viyana, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 43 (2013), s.s. 115-116.

48 Géza Dávid, Budin, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 6 (1992), s. 345.

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Koordinasyon Sorunu ve Fransa Örneği

Dünya genelinde enerji politikaları, kaynaklara erişim noktasında enerji rezervleri ve stratejileri üzerine müzakerelerde bulunan devletlerin kendi menfaatlerini öncelikli tutmaları sebebiyle ihtilaflı konuların başında gelmektedir. Bu kapsamda, devletler arası enerji müzakereleri ve rekabeti göz önüne alınırsa, Avrupa Birliği ülkelerinin enerji politikasını oluşturmaya yönelik teşebbüsler önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır (Poiana, 2017: 176).

Avrupa entegrasyonunun itici gücünü oluşturan enerji kaynaklarının güvence altına alınması Avrupa ülkeleri için dikkate değer görülmüştür. Altmış yıldan fazla bir süre önce AB’nin altı kurucu üyesi, ekonomik gündemlerini enerji kaynaklarına dayalı olarak oluşturmuş ve bunu takip eden entegrasyon süreci ortak bir Avrupa enerji politikasının temelini oluşturmak için kayda değer bir adım olmuştur. Buna rağmen, üye devletler için enerji güvenliğini koruyacak istikrarlı bir ortak politika oluşturulması güçleşmiştir. Diğer AB politikalarına göre enerji politikasının tam teşekküllü olarak belirlenememesinden dolayı AB enerji politikasını kavramsallaştırmak zorlaşmıştır.

Bu çalışmada, Avrupa Birliği’nin enerji politikasına dair temel argümanlara değinilecek olup, birliğin üye ülkelerince oluşturulmuş konsensüs ve bu sürecin sorunları üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Avrupa Birliği’nin enerji politikasının uygulanması bağlamında üye ülkeler çerçevesinde koordinasyon sorunları tespit edilmeye çalışılacaktır. Araştırmanın sorusunu, AB enerji politikasında meydana gelen üye ülkeler arasındaki koordinasyon sorununun sebeplerinin neler olduğu konusu oluşturmaktadır. Bu sorunun cevabı, üye ülke olan Fransa örneğinden yola çıkarak verilmeye çalışılacaktır. Mevcut sorun, AB entegrasyon sürecinin teorilerinden olan hükümetlerarası yaklaşım perspektifinden ele alınmaya çalışılacaktır.

1. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Tarihçesi 

Avrupa entegrasyonunun altı büyük kurucu devleti (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg) 1951 yılında Almanya ve Fransa arasında sorun alanı olan kömür-çelik meselesini nihayete erdirecek bir anlaşma olan “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)”nu imzaladı. Bu anlaşma, Avrupa entegrasyonunun başlangıcı olarak tarihe geçti. Anlaşmanın temel amacı, savaş için gerekli olan iki kaynağı kontrol altına almak ve yeniden yapılanmayla beraber, ortak siyasi iş birliğinin tesis edilmesiydi (Langsdorf, 2011: 2). Böylece Avrupa ülkeleri ilk kez bir alanda egemenliklerinin bir kısmını yüksek bir otoriteye devrederek ulus üstü yapının kurulmasına öncülük etti.

Bu anlaşmadan takriben altı yıl sonra iş birliğini artırmak ve Avrupa Topluluğu’nu kuvvetlendirmek maksadıyla başka bir enerji kurumu olan “Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM)” kuruldu (Poiana, 2017: 177).

Tarihsel süreç göz önüne alındığında, Avrupa bütünleşmesi enerji politikası alanı yeterince gelişemedi. Yıllar geçtikçe sadece kömürün öneminin azalıp petrolün öneminin artması değil, aynı zamanda ülkelerin enerji ihtiyaçlarındaki farklılıklar, enerji piyasalarının ulaşım ağları, üye devletlerin birbirinden farklı iktisadi menfaatleri gibi konular diğer politika alanlarından farklı olarak enerji alanındaki politik gelişmelerin önüne engel olarak çıktı (Langsdorf, 2011: 2).

Enerji konusu 1973 petrol krizine kadar gündemde fazla yer tutmazken, bu tarihten itibaren gündemin üst sıralarına çıkmaya yeniden başlamıştır. 1987 yılında Avrupa Tek Senedi’nin yürürlüğe girmesiyle enerji konusu yeniden gündeme geldi. Enerji sektörünü serbestleştirmek amacıyla işletmeciler arasındaki rekabeti teşvik etmek için çeşitli tedbirler alındı. Bunun temel amacı, esasen bir enerji politikası oluşturmak değil, tek pazarın kurallarına entegre olmaktı (Planete Energies, 2016).

Daha sonra, 1980’li yıllardan itibaren, üretimden tüketime kadar, geçerli enerji yapısının çevreye çok zararlı olduğu kabul edilmiş, çevreye verilen zararı önlemek amacıyla yeni enerji sisteminin oluşturulması yönünde fikirler gelişmiştir.

2000’li yıllara gelindiğinde ise, enerji konusunda sorunlar artarak devam etmiş, Lizbon Antlaşması’nda enerji alanında ülkelere tanınan egemenlik hakkının yanı sıra, iklim değişiklikleri ve küresel ısınma tehdidi bu alandaki işbirliğinin gelişmesi gerektiği kanaatini uyandırmıştır.

2. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Temel Hedefleri

Avrupa Birliği’nin enerji politikasının ana unsuru bireylerdir. İnsanlara ucuz ve kaliteli enerji hizmeti sağlanması öncelikli hedeftir. Doğal olarak, bu politikanın dayandığı bazı temel prensipler bulunmaktadır. (Armağan, 2004: 15). Lizbon Antlaşması, enerji politikası hususunda açık ve anlaşılır hükümler koyan bir işleve sahip olması açısından önem arz etmektedir. Buna göre, Lizbon Antlaşması, AB’nin enerji konusunu genel olarak üyelerinin tasarrufuna terk eden hükümleri bulunan bir işleyişe sahiptir. 194. maddede, enerji konusunda uyulması gereken kuralları şöyle ifade etmiştir (Consolidated version of the treaty on the functioning of the European Union, 2008):

Birliğin enerji politikası, iç pazarın kurulması ve işlevi bağlamında, çevrenin korunması ve ıslah edilmesi ihtiyacı ile üye devletler arasında dayanışma temelinde, aşağıdaki hedefler belirlenmiştir:

a) enerji pazarının işleyişinin sağlanması,

b) Birlikte enerji arz güvenliğinin sağlanması,

c) enerji verimliliği, enerji tasarrufunun ve yeni-yenilenebilir enerjinin desteklenmesi,

d) enerji ağlarının birbiriyle bağlantısının desteklenmesi.

Anlaşmaya göre söz konusu önlemler, üye devletlerin öz enerji kaynaklarından faydalanma şartlarını belirleme hakkını, farklı enerji kaynakları arasındaki tercihini ve kendi enerji arzının genel hüviyetini etkilememektedir.

Temel hedeflerin yanı sıra, Birliğin geleceğe dair başka hedefleri de vardır. Yenilenebilir enerjinin kullanımının 2020 yılına kadar %20’lere ulaşması yönündeki direktifler dikkat çekmektedir. Diğer yandan, enerji alanında araştırma, geliştirme ve tanıtım projeleri kapsamında Horizon 2020 Çerçeve Programı oluşturulmuştur. Son olarak, 2014 yılında kararlaştırılan ve 2018 yılında revize edilen 2030 hedefleri aşağıdaki gibi düzenlenmiştir (Ciucci, 2021):

  • Sera gazı emisyonu en az %40 azalmalıdır,
  • Yenilenebilir enerjinin payı %32’ye çıkarılmalıdır,
  • Enerji verimliliğinde %32,5’lik iyileşme olmalıdır,

Avrupa Birliği ortak enerji politikasını geliştirme hususunda istekli görünse de, birliğin üyesi olan ülkelerin Lizbon Antlaşması’nda da yer verildiği üzere kendi politikaları bulunmaktadır (Kaya, Aydın, Gürsoy ve Onursal, 2009: 262).

3. Avrupa Birliği Enerji Politikasının Aktörleri 

AB’nin diğer politika konularında olduğu gibi, enerji politikası da aktörler tarafından yapılmaktadır. En önemli AB aktörleri Komisyon, Parlamento ve Konsey’dir. Diğer önemli aktörler, enerji dış politikası alanında belirleyici söz sahibi olan üye devletlerdir. Ulusal enerji şirketleri, STK’lar ve siyasi partiler (örneğin; çevreci, yenilenebilir enerji taraftarı, Yeşiller Partisi) de aktör veya baskı grupları olarak sayılabilir (Langsdorf, 2011: 3).

3.1. AB Aktörleri

a) Komisyon

AB Komisyonu gündem belirleme görevine sahip olduğu için en önemli enerji politikası aktörü olarak tanımlanmaktadır. Bunun yanı sıra Komisyon’un sınırlı bir yetkisi vardır. Komisyon aynı zamanda AB’nin icra organıdır ve enerji mevzuatının uygulanmasını denetlemektedir (Langsdorf, 2011: 3).

b) AB Konseyi

Avrupa Birliği Konseyi bir diğer önemli aktördür. Buna göre, Konsey, üye devletlerin konuyla ilgili bakanlıklarından oluşmaktadır ve bu bakanlıklar genellikle enerji bakanlıklarıdır. Dolayısıyla, üye devletlerin menfaatlerine uygun en kuvvetli aktör olarak ifade edilmektedir (Langsdorf, 2011: 3).

c) Parlamento

Avrupa Birliği Parlamentosu bir diğer önemli aktördür. Parlamento bütün önemli enerji politikası kararlarında yer almıştır (Langsdorf, 2011: 3). Ayrıca, Parlamento, son zamanlarda rekabet, güvenlik ve sürdürülebilirlik konularını ele alan ortak bir enerji politikasını koşulsuz destekleyeceğini deklare etmektedir (Ciucci, 2021).

3.2. Diğer Aktörler

Üye Devletler, AB dışındaki en önemli aktörlerdir. AB Konseyi’nde, enerji bakanları aracılığıyla enerji politikasını şekillendirir ve devlet başkanları Avrupa Konseyi’ndeki enerji politikalarının genel hüviyetini belirler. AB ülkelerindeki ulusal enerji şirketleri bu süreçte rol oynamaktadır. Dernekler vasıtasıyla Ekonomik ve Sosyal Komite’de ve muhtelif Avrupa forumlarında faaliyet gösterirler. Fransız Elektrik İletim Şirketi (EDF), Alman Enerji Şirketi (RWE) ve İtalyan Elektrik ve Doğalgaz Şirketi (ENEL) gibi ulusal enerji firmaları politika aktörlerinin özel sermaye yönünü temsil etmektedir (Langsdorf, 2011: 4).

4. Geçmişten Bugüne Avrupa Birliği’nin Enerji Kullanımı ve İstatistikleri 

Avrupa Birliği’nin enerji alanındaki ihracat-ithalat boyutu göz ardı edilmemelidir. Enerji kullanımı açısından genellikle dışa bağımlı olan Avrupa Birliği’nin, ithalat ve ihracat dengesinin ithalat yönünde eğilim göstermesi, Birlik bazında enerji ihtiyacı bakımından kayda değer bir sorun olduğu görüşünü ortaya çıkarmaktadır. Nitekim, 2019 yılı itibarıyla AB’nin enerji ithalatı %60’ı geçmiştir (Eurostat, 2021). Bu bölümde, AB’nin enerji ithalat ve ihracat oranları irdelenecektir.

4.1. AB’de Enerji İthalatı

Avrupa Birliği’nde son on yılda birincil enerji üretimindeki düşüş, enerji ürünleri ithalatının artmasına sebep olmuştur. İthal edilen doğalgaz miktarı 1990-2019 arasında 360 milyon tona ulaşmıştır. Bu durum, doğalgaz kaynağını, ikinci büyük ithal enerji kaynağı yapmaktadır. Ham petrol ithalatı, 2019’da 513 milyon ton ile 10 yıl öncesine nazaran sadece %1.2 daha az olarak ilk sırada yer almaya devam etmektedir (Eurostat, 2021).

Tablo 1.
AB Enerji İthalatı
(Eurostat, 2021)

4.2. AB’de Enerji İhracatı

Avrupa Birliği’nin gittikçe düşme eğiliminde bir ihracat serüveni olduğu görülmektedir. Buna göre, enerji ihracat seviyesi ithalat seviyesinden çok daha düşük seyretmektedir. 2019 yılında, gaz yağı ve motorin (94 Mtpe ile) en yüksek sırada yer alırken, bunu motor benzini (77 Mtpe ile) ve doğalgaz (59 Mtpe ile) izlemiştir (Eurostat, 2021).

Tablo 2.
AB Enerji İhracatı

(Eurostat, 2021)

5. Enerji Politikasında Koordinasyon Sorunu ve Hükümetlerarasıcılık: Fransa Örneği

AB’nin enerji konusunda karşılaştığı sorunlar arasında ithalat bağımlılığı, kısıtlı çeşitlilik, yüksek enerji fiyatları, artan küresel enerji ihtiyacı, üretici ve geçiş ülkelerine tesir eden güvenlik tehlikeleri, iklim değişikliği tehdidi, karbondan arındırma, ağır ilerleme gibi konular yer almaktadır (Ciucci, 2021). Örneğin, Polonya için CO2 düşürme amacı, AB’deki diğer ülkelerin ekseriyetinden daha büyük bir zorluk teşkil etmektedir. Bu gibi durumlar, genellikle enerji müzakerelerinde frenleyici işlev görmektedir.

Diğer yandan, bazı AB üyelerinin özellikle doğalgaz alanında bir tedarikçiye (Rusya) bağımlı olması, jeopolitik olarak etkileşim halinde olan ülkeleri enerji güvenliği bağlamında zorlayıcı hale getirmektedir (Langsdorf, 2011: 4). Enerji konusunda karşılaşılan ulusal menfaat farklılıkları Avrupa Birliği’nin problemlerle mücadele hususunda koordinasyon eksikliğini gün yüzüne çıkarmaktadır.

Güncel olarak ortak enerji politikası oluşturmada üye devletlerin sergilediği tutumlar hükümetlerarası yaklaşım teorisiyle açıklanmaktadır. Bocquillan ve Maltby’e göre (2020: 2), üye ülke hükümetlerinin, ortak politika oluşturma konusunda ulus üstü yapılara karşı istikrarsız bir pozisyon alması hükümetlerarası yaklaşımla açıklanabilmektedir. Her ne kadar, Lizbon Antlaşması’ndan sonra AB, enerji politikası alanında resmi yetkilere haiz olsa da, yasal olarak ulusal kaynaklar, ulusal enerji politikaları ve tarifelendirme gibi imtiyazların üye ülkelerde olması durumu özetler niteliktedir (Bocquillan ve Maltby, 2020: 3). Öte yandan, karar verme düzeyinde Avrupa Birliği Konseyi’nin enerji alanında 2020 ve 2030 hedeflerindeki belirleyici rolü, siyasi olarak üye devletlerin konumunu güçlendirmiştir. Dolayısıyla, Birlik üyesi devletlerin bu konjonktürde iş birliğini artırmak istemesi ve enerji konusundaki yetkilerinin bir kısmını bile ulus üstü yapılara bırakmaktan kaçınması enerjide ulusal hakimiyetin sıkı sıkıya korunduğunu göstermektedir (Bocquillan ve Maltby, 2020: 4). Dolayısıyla, üye ülkelerin Birlik ile müşterek enerji politikası oluşturma konusundaki çekimserliği enerji politikasında koordinasyon sorununu göstermektedir.

Hükümetlararası yaklaşıma değindikten sonra bu bölümün alt başlığında Fransa örneğinden hareket ederek enerjide ortak politika üretme ve aktörlerin koordinasyon sorunu irdelenecektir. AKÇT ile başlayan entegrasyon sürecinin baş aktörleri konumunda bulunan iki ülkeden biri olan Fransa’nın (diğeri Almanya’dır), bugün enerji konusunda da baş aktör olarak pozisyonunu koruması, çalışmanın ana eksenini oluşturması açısından önemlidir.

– Fransa’nın Korumacı Enerji Politikası                                         

Fransa, enerji sektörünü serbestleştirme konusundaki isteksizliği sebebiyle Avrupa’da genellikle  “başına buyruk hareket eden” anlamına gelen “black sheep” olarak adlandırılmaktadır. Fransa, Avrupa Komisyonu’nun baskısı altında dahi, kendi enerji şirketlerinin sahibi olmaya devam etmektedir. Bu durum, tek enerji piyasası konusunda üye ülkeler arasında ayrımlar olduğunu ortaya koymaktadır. Fransa’nın diğer AB üyesi ülkelere göre enerji ithalatına daha az bağımlı olması dikkat çekmektedir (Meritet, 2011: 2).

Fransa’nın enerji alanında Avrupa Birliği tarafından eleştirilere maruz kalmasının iki ana sebebi vardır: Nükleer rant sağlama ve enerji politikasında baskın kamu bürokrasisi (Meritet, 2011: 3). Bu bakımdan, Fransa’nın 2021 itibarıyla 56 adet nükleer santrale sahip olmasıyla Avrupa’da başı çekmesi önemlidir (Statista, 2021).

Avrupa Birliği’nin enerji ve çevre konusundaki hassasiyeti nükleer tartışmaları gündeme getirmektedir (Meritet, 2011: 13). İklim değişiklikleri açısından, nükleer rantın Avrupalı ülkeler nezdinde tehlike arz ettiği gerekçe gösterilerek, Fransa’nın enerji rantı Birlik tarafından eleştirilmektedir (Meritet, 2011: 16).

Bürokratik baskınlık konusunda ise, özellikle Fransız enerji şirketi EDF’nin Fransız hükümeti bünyesinde bulunması enerji rekabeti bağlamında Avrupalı ülkeleri olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, Birlik, Fransız devleti eliyle düzenlenen enerji tarifelerinin kaldırılmasını talep etmektedir (Meritet, 2011: 14).

Bütün bu karşılıklı enerji politikası iddiaları Avrupa Birliği ve Fransa arasındaki ihtilafı göz önüne sermektedir. Fransa’nın enerji konusundaki ortak politika çekimserliği, Avrupa Birliği’nin üye ülkelerle beraber sürdürülebilir enerji politikası üretme sorununu ortaya koymaktadır.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA  

SOLORIO S.  I. and  MORARTA  F.  (2012),  Introduction:  the  re-evolution  of  energy

policy in  Europe în European Energy Policy. An environment Approach, UK: Edward

Armağan, C. (2004). Avrupa Birliği’nin enerji politikası. İktisadi Kalkınma Vakfı. https://www.emo.org.tr/ekler/501bebf79d57065_ek.pdf?tipi=2

Bocquillan, P. ve Maltby, T. (2020). EU energy policy integration as embedded intergovernmentalism: the case of Energy Union governance. Journal of European Integration 42(1): 39-57. https://doi.org/10.1080/07036337.2019.1708339

Ciucci, M. (2021, Oct 21). Energy policy: general principles. European Parliament. https://www.europarl.europa.eu/factsheets/en/sheet/68/energy-policy-general-principles

Consolidated version of the treaty on the functioning of the European Union. (2008, May 9). TITLE XXI ENERGY: 115/134. https://eur-lex.europa.eu/resource.html?uri=cellar:41f89a28-1fc6-4c92-b1c8-03327d1b1ecc.0007.02/DOC_1&format=PDF

Eurostat. (2021, May). Energy statistics – an overview. https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Energy_statistics_-_an_overview

Kaya, A., Aydın, S., Gürsoy, Y. ve Onursal, Ö. (2009). Avrupa Birliği’ne giriş tarih, kurumlar ve politikalar (1. Baskı).  İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Langsdorf, S. (2011). Eu energy policy: From the Ecsc to the energy roadmap 2050. Green Energy Foundation. http://archive.gef.eu/uploads/uploads/media/History_of_EU_energy_policy.pdf.

Meritet S. (2011). French Energy Policy within the EU Framework: From Black Sheep to Model?. In: Birchfield V.L., Duffield J.S. (Ed.) Toward a Common European Union Energy Policy. Palgrave Macmillan, New York. https://doi.org/10.1057/9780230119819_8

Planete Energies. (2016, Feb 22). Europe’s energy history, a series of fits and starts. https://www.planete-energies.com/en/medias/close/europe-s-energy-history-series-fits-and-starts

Poiana, O. (2017). An overview of the European energy policy evolution: from the European Energy Community to the European Energy Union. On-line Journal Modelling the New Europe 22: 175-189. http://dx.doi.org/10.24193/OJMNE.2017.22.09

Statista. (2021, Oct). Number of operable nuclear reactors worldwide as of october 2021, by country. https://www.statista.com/statistics/267158/number-of-nuclear-reactors-in-operation-by-country/

[/vc_toggle]