İran ve Gana Arasında Siyasi, Ekonomik ve Kültürel İlişkilerin Seyri

Giriş

Avrupalıların Gana’ya ilk olarak 1471 yılında ayak basmasından sonra ülke “Gold Coast” ismiyle anılmaya başlamıştır. Yaygın bir kullanımla “Batı Afrika’nın geçidi” şeklinde tanımlanan Tema Limanı’na sahip olmasının yanı sıra ancak 1957 yılında İngilizler’den bağımsızlığını kazanabilmiştir. Bu hususta liderlik eden Kwame Nkrumah, Afrika çapında bir hükümete ihtiyaç olduğu düşüncesinden hareketle Afrika Birliği’nin kuruluşunda büyük çaba sarf etmiş ve sömürgeciliğe başkaldırmakla dünya çapında adını duyurmuş bir liderdir. Söz konusu ülke batıda Fildişi Sahili, doğuda Togo, kuzeyde Burkina Faso, güneyde Gine Körfezi ile sınırlarını paylaşmakta; aynı zamanda kıta üzerinde gelişen demokrasiye haiz olması nedeniyle “barış adası” biçiminde nitelendirildiği de görülmektedir.  Ayrıca dünya üzerinde Papua Yeni Gine ve Peru gibi altın üretimi konusunda bilinen devletlerden daha fazla altın yataklarına sahip olan söz konusu ülke, Afrika kıtasında yer alan en büyük ikinci ülkedir. Bununla birlikte 2011 yılında petrol üretimi alanında çalışmalara başlamış; bahsedilen özellikleri dolayısıyla İran’ın Batı Afrika bölgesinde ilgisini çeken bir devlet konumunda olmuştur. Ayrıca Sahraaltı Afrika’da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olması hasebiyle dikkatleri çeken Gana, 2006 yılından bu yana Frankofon Birliği üyesidir.

Fransızca konuşulan ülkelerin oluşum Gösterdiği Frankofoni Birliği

19. yy’den itibaren Tahran, Afrika ülkeleriyle ekonomik ve siyasi bağlarını geliştirmeye öncelik vermiş; ancak önceki İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad dönemiyle birlikte kıta üzerindeki yer edinme çabaları karşılık bulmaya başlamıştır. Bu bağlamda İran’ın Batı karşıtlığı doğrultusunda bir söylemle sömürge geçmişi olan Afrika ülkeleriyle yakınlık kurma çabalarının olduğu söylenebilir. Günümüzdeyse Afrika Birliği’nin stratejik ortaklarından biri mahiyetine ulaştığından bahsedilebilecektir. Nitekim Afrika ülkeleriyle olan ilişkilerini ve işbirliğini ilerletme çabalarının yanı sıra Afrika Birliği (AU) Zirveleri toplantılarında aktif rol oynayarak bahsedilen örgütte gözlemci üye statüsü elde etmiştir. Günümüzde İran ile Gana’nın özellikle kuzey kesimi arasında sağlık, tarım, eğitim ve ticaret alanlarında ilişkiler kurulduğunun güçlü göstergeleri bulunmaktadır. Diğer taraftan Gana içinde bulunduğu kıta nezdinde önemli bir aktör olması dolayısıyla İran’ın yanı sıra diğer uluslararası aktörleri de kendi üzerine çekmektedir. Ancak elinizdeki bu çalışmada Gana’ya olan ilgisini görüş açısına dahil etmiş devletlerden biri olan İran’ın söz konusu devletle tarihsel bağlamda ilişkileri ve bu ilişkileri sosyal, ekonomik, dini gibi zeminlerde geliştirme gayreti ele alınacaktır.

Afrika Birliği

İran-Gana Arasındaki İlişkilerde Tarihi Perspektif

1961 yılında Bağlantısızlar Hareketi’nin kurulmasıyla birlikte İran-Gana arasında yakın ilişkiler cereyan etmeye başlamıştır. Ancak söz konusu iki ülke arasındaki ilişkilerin başlangıcı yeni bir tarihe işaret etmese de aralarında kurulmaya çalışılan bu bağın Gana ile Çin veya diğer gelişmiş ülkelerin oluşturduğu seviyelere erişemediği söylenebilmektedir. Bu kısımda İran-Gana arasındaki ilişkilerin seyri, tarihi perspektifle ele alınmaya çalışılacaktır.

Ağustos 1985 tarihinde Gana’nın Dışişleri ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Ulusal Demokrat Parti (NDC) Üyesi Kaptan Kojo Tsikata’nın İran’a yaptığı ziyarete değinilmesi gerekmektedir. O dönemde bu ziyaretin nereden hareketle gündeme geldiği sorusunun yanıtını, Gana Dışişleri Bakanlığı’nın dış ilişkiler üzerine Mayıs 1982 tarihli Geçici Ulusal Savunma Konseyi’nin (PNDC) yayımladığı raporda görmek mümkündür. Söz konusu raporun hazırlanması, Gana’da gerçekleştirilen 31 Aralık 1981 devriminin akabinde döviz kaynaklarının sınırlı bulunmasıyla yurt dışındaki misyonlardan elde edilen faydaların olabildiğince üst düzeylere çıkarılması maksadı taşımış olup; o tarihten itibaren ülkenin dış politika hedeflerinin gözden geçirilmesine duyulan ihtiyaca bağlanmıştır.[1] Dolayısıyla iç politikanın dış politikaya bir tezahürü mahiyetinde Kojo Tsikata’nın darbe sonrasında kurulan hükümet döneminde -NDC 1982 ve 1999 yılları arasında iktidardı- PNDC’nin oluşturduğu yolu takip ettiğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Ruhullah Humeyni

Gana’nın yukarıda bahsi geçen PNDC ve NDC hükümetleri dönemlerinde İran ile ilişkileri olumlu bir seyir izlemiştir. Bu bağlamda önceki İran Lideri Ruhullah Humeyni önderliğinde Şah’ın devrilmesinden sonra yaşanan ve 1980-1988 yılları arasını kapsayan İran-Irak Savaşı esnasında, Batılıların propagandalarına rağmen Gana’nın İran’ı karalama yoluna gitmediği görülmüştür.[2] Tam da bu noktada Tahran’la aynı tarafta kalmayı tercih etmesinin nedeni merak konusu haline gelmektedir.  Dr. Obed Yao Asamoah tarafından kaleme alınan Gana’nın Siyasi Tarihi (1950-2013) isimli kitapta bu soruya cevaben aşağıdaki satırlar kaydedilmiştir:[3]

“İran’ın görüşme taleplerini reddetmek bizim yapamayacağımız bir şeydir. Sunduğumuz şeyler tam olarak söz konusu devleti tatmin etmese de iyi bir petrol anlaşması elde etmek için yeterli olabilir. Ayrıca İran’a duyulan bu sempati, ihtiyacımız olan Libya desteğini de almamızı sağlayacaktır.”

Yukarıdaki ifadeler uluslararası ilişkilerde yaygın olarak devletlerin karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı olarak güttükleri siyasete işaret etmektedir. Bununla birlikte buradan hareketle Gana’nın İran devletine bakış açısı ve dünyada yaşanan gelişmeleri değerlendirme kabiliyeti hakkında da fikir vermektedir. Bu kapsamda İran’dan yapılacak petrol ve petrol ürünlerinin ihracatına Gana’nın ihtiyacı vardır. Ayrıca İran ile birlikte Libya desteğinin alınacak olması görüşünün, Libya ve Suriye’nin İran-Irak Savaşı sırasında Arap olmayan İran’a verdikleri destek ve hatta bundan ötürü üç yıl süresince diplomatik izolasyona tabi tutulmalarına neden olacak kadar ilişkilerin yakınlığının ortaya konulmasıyla oluştuğu açıktır.[4] Gana’nın Libya desteğine ihtiyaç duyması ise AU’nun oluşumu süreciyle ilişkilendirilebilecektir. Nitekim Arap Milliyetçiliğini savunan ve zaman zaman İslam ile bunu özdeşleştiren Libya Lideri Muammer Kaddafi, sonraları görüşünü değiştirerek Libya’nın bir Afrika ülkesi olduğunu savunmuştur. Bu bağlamda Afrika Birliği Örgütü’nün ve Sahra ve Sahel Devletleri Topluluğu’nun kurulması noktasında öncülük etmiş; sonraları Kwame Nkrumah’ın kurulmasında oldukça büyük çabalar sarf ettiği Avrupa Birliği’ne benzer bir Afrika Birliği kurulması düşüncesini ortaya atmıştır.[5]

Muammer Kaddafi

İran, barış adası içerisinde var olan problemlere eğilerek onunla arasında güven tesis etmeye çalışmıştır. Örneğin; 31 Ocak 1987 tarihinde Karl Botchway tarafından yazılan ve “İran Çölleşmeyle Mücadele Konusunda Yardım Etmek İstiyor” başlığı altında Accra People’s Daily Graphic’te yayımlanan makalede, İran’ın Gana Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapmak için hazır olduğu aktarılmıştır. Burada Gana’daki İran Büyükelçisi Seyed Skamseddin Khareghani tarafından İran rejiminin Güney-Güney işbirliğini ilerletmek için diğer üçüncü dünya ülkeleriyle elindeki uzmanlık ve bilgisini paylaşmaya hazır olduğunu taahhüt ettiği belirtilmiştir.[6]

1996 yılında İran, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başta olmak üzere Batı’nın baskısı altında kalmış ve dış politikada Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Orta Asya devletlerinin yanı sıra Afrika kıtasına da yönelerek uluslararası sistemde hayatta kalmanın yollarını aramıştır. Bu çerçevede dönemin Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin sahra altındaki altı ülkeyi (Kenya, Uganda, Sudan, Zimbabwe, Tanzanya, Güney Afrika) ziyaret etmesi örnek gösterilebilir.[7] Daha sonra İran Cumhurbaşkanı olan Muhammed Hatemi’nin  (1997-2005) 2005 yılında iktidarının sonuna yaklaşırken yedi Afrika ülkesini (Nijerya, Senegal, Mali, Benin, Sierra Leone, Zimbabwe, Uganda) ziyaret etmesi yukarıda bahsedilen İran’ın söz konusu kıta üzerinde izlediği politikayı sürdürdüğüne işaret etmektedir. Bu dönemde Tahran’ın Akra’ya 1,5 milyon dolarlık maddi yardım sözü verdiği bilinmektedir.[8] Mahmud Ahmedinejad dönemindeyse İran tarafından Afrika siyasetinde çok daha mühim olarak gösterilebilecek adımlar atılmıştır. Bu kapsamda İran Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na dönem başkanlığı eden ülkelerle yakın ilişkiler içerisine girmek, her yıl Afrika’ya ziyaretler gerçekleştirmek, özellikle Bağlantısızlar Hareketi üye devletleriyle temaslar sağlamak gibi adımlar atarak dış politikasında Afrika’ya büyük ölçüde yer verdiğini kanıtlamıştır.

Devletlerin birbirlerine hangi alanlarda ihtiyaç duydukları veya aralarındaki ilişkilerin varlığı karşılıklı bir biçimde gerçekleştirdikleri ziyaretlerin takibiyle mümkündür. Dolayısıyla bu anlamda İran ve Gana arasındaki üst düzey yetkililer tarafından atılan adımlar ilişkilerin seyrini belirli bir ölçüde berraklaştıracaktır. Bu çerçevede 2017 yılında İran Gana Büyükelçisi Nosratollah Maleki söz konusu iki ülke arasındaki politik bağın oldukça eski bir muhtevaya sahip olduğunu; iki ülke arasındaki ilişkilerin 1974 yılında kurulmuş olup 1983 yılında Akra’da İran Büyükelçiliği’nin resmen açıldığını belirtmiştir. Özellikle karşılıklı olarak Birleşmiş Milletler ve Bağlantısızlar Hareketi kapsamında uluslararası platformlarda iyi bir işbirliği ve yakın ilişkilere sahip olunduğundan da bahsetmiştir.[9] Bununla birlikte mevzu bahis iki ülkenin diplomatik bağlarının üst seviyede ilerleme kat ettiğine değinmiş; bu kapsamda Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama’nın Şubat 2016 tarihinde ülkelerine ziyaret gerçekleştirdiğini, Ağustos 2016 tarihinde İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ve beraberindeki heyetin Gana’ya ziyarette bulunduğunu, Ocak 2016 tarihinde İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Şeriatmedari’nin söz konusu ülke cumhurbaşkanının yemin törenine katıldığını ve Gana Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mahamudu Bawumia’nın üst düzey bir heyetle birlikte Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yemin töreni için Ağustos 2017 tarihinde Tahran’a ziyarette bulunan ilk Ganalı cumhurbaşkanı yardımcısı olduğunu; tüm bunların ise iki ülke arasındaki yüksek düzeyde cereyan eden siyasi ilişkilere işaret ettiğini söylemiştir.[10]

Önceki İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad tarafından Gana’ya yapılan ziyaretle iki ülke arasında Daimî Ortak Komisyon’un kurulduğu bilinmektedir.[11] Bu eksende yakın tarihli geçmişe bir göz atıldığında ilişkilerin geliştirilmesi noktasında İran tarafından Ahmedinejad ön plana çıkarken; Gana tarafından ise Mahama’nın yaptığı ziyarete değinmek yerinde olacaktır. 2016 yılı başlarında Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama’nın İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaretle; 37 yıl aradan sonra ilk kez bir Ganalı cumhurbaşkanı söz konusu ülkeye giriş yapmıştır. Bahsi geçen ziyarette Mahama şu ifadeleri kullanmıştır:[12]

“Uluslararası birçok konuda ortak düşünceye sahibiz. Yemen, Suriye, Irak ve Filistin gibi kriz bölgelerinde çözümünün askeri değil siyasi olduğunu düşünüyoruz. Nükleer anlaşmadan sonra İran bu konularda ve barışa daha çok katkı sağlayacaktır. Aşırılık tüm dünyayı tehdit ediyor. Libya’da El Kaide ve Boko Haram Afrika’yı tehdit ediyor. Aşırılıkla mücadelede gençleri kültürel yönden yetiştirme konusunda görüş birliğine sahibiz.”

23 Eylül 2020 tarihinde Gana’da görevini tamamlayan İran Büyükelçisi Nosra Tollah Maleki Gana Cumhurbaşkanı Nana Addo Dankwa Akufo-Addo’ya veda ziyaretini gerçekleştirmiştir. Addo, İran’ın özellikle sağlık ve eğitim alanlarında hem İran hem de Gana’da verdiği burs imkanlarının farkında olduklarını belirterek iki ülkenin birçok alanda ortak şeyleri paylaşmaya devam edeceklerini ifade etmiştir.[1] Gana’nın bağımsızlığına öncülük eden Nkrumah’ın geçmişte dış politikada İran karşıtı bir tavır takınmaması aksine İran-Irak Savaşı’nda söz konusu ülkeye yönelik olarak ilkeli bir tutum sergilemesi ve Batı nüfuzuna karşı yükselişi günümüzde İran-Gana arasındaki ilişkilerin dayanak noktalarını oluşturmuştur. Bununla birlikte her iki ülkenin de üst düzey yetkilileri zaman zaman uluslararası güncel sorunlarda ortak fikirlerde bulunduklarını beyan etmekte; böylece karşılıklı olarak ilişkilerin zeminini oluşturmaya yönelik hamlelerde bulundukları görülmektedir.

İran-Gana Arasındaki Ekonomik İlişkilere Bakış

Ganalı Lider Kwame Nkrumah’ın öncülüğünde kurulan Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) içerisinde yer alan Gana ekonomisi, Nijerya’dan sonra gelen topluluğun ikinci en büyük ekonomisidir. Bu bağlamda söz konusu ülkenin kıtanın batısındaki ekonominin şekillenmesinde büyük rol oynadığı belirtilmelidir. Gana’nın İran’dan ithal ettiği malların başında mineraller, yakıt, makine ve elektronik eşyalar, taş ve cam, taşımacılık ürünleri gelmektedir. İran’a ihraç edilen başlıca mallar ise hammadde ve gıda ürünleri olarak toplam ihracatın neredeyse tamamını oluşturmakta ve geri kalanıysa tekstil ve giyim, hayvan ve diğer ürünlerini kapsamaktadır.[13]

Tablo 1: 2014-2017 Yılları Arasında İran’ın Gana Ülkesine İthalat-İhracat Miktarı

YIL İHRACAT/

(ABD doları)

İTHALAT/

(ABD doları)

2014 2.070.000 14.360.000
2015 1.870.000 11.320.000
2016 1.730.000 12.060.000
2017 2.680.000 13.560.000

Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://data.imf.org/?sk=85b51b5a-b74f-473a-be16-49f1786949b3, IMF DATA, (Erişim Tarihi: 14.09.2018).

Daha önceden bahsedildiği üzere Ahmedinejad döneminde kurulan Daimî Ortak Komisyonu’nun sinyalini, bir yıl öncesinde Ganalı Başkan Yardımcısı Kwesi Bekoe Amissah-Arthur ile Tahran’da bir araya gelen İranlı mevkidaşı İshak Cihangiri “Kurulacak olan ortak işbirliği komisyonuyla iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin önündeki engeller kalkacaktır.”[14] açıklamalarıyla vermiştir. Buna karşılık Ammisah-Aerthur çok sayıda İranlı iş adamının Gana’da faaliyet yürüttüğünü ve Akra’nın çeşitli sektörlerinde İranlılarla ilişkilerin genişletilmesine destek verdiğini söylemiştir.[15] Ek olarak 2013 yılında İran İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani Ganalı mevkidaşı Edward Korbly Doe Adjaho ile ortak bir basın toplantısı düzenlemiş ve iki ülke meclisleri arasındaki ilişkilerin kararlı halinin gelecekte ilişkilerin daha da güçleneceğine işaret ettiğini vurgulamıştır.[16] Ayrıca 2013 yılında İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, ülkesinin Gana’daki faaliyetlerini yerinde incelemek ve Akra’da Ganalı siyasilerle görüşmek adına mevzu bahis ülkeye düzenlediği ziyaretinde, İran için Afrika’nın önceliklere sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu bağlamda Salihi, Gana’nın istikrarlı ekonomik büyümesinin bu ülkeyle ilişkilerini kuvvetlendiren İran’da olumlu karşılandığını belirtmiştir.[17] Bununla birlikte Mayıs 2014 tarihinde İran ve Gana ticaret odaları başkaları tarafından İran-Gana arasında altın madeni arama-çıkarma çalışmaları üzerine karşılıklı işbirliği konusunda mutabakat zaptı imzalanmıştır. Ayrıca İran Ticaret Odası Başkanı Gulam Hüseyin Shafeyee ekonomik işbirliğini geliştirmek adına diğer alanlarda da mutabakat zaptlarının imzalanmış olduğunu belirtmiştir.[18]

2016 yılının Şubat ayında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin davetiyle gelen Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama İran-Gana Ortak Komisyonu’nun İran tarafında başkanlık yapan Tarım Bakanı Mahmud Hojjati tarafından karşılanmıştır. Mahama Dini Lider Ayetullah Seyyid Ali Hamaney ile İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani ile görüşmeler yapmasının yanı sıra iki ülkenin iş adamları ve işletmelerinin ticaret ve ekonomi toplantılarına da katılmıştır.[19] Ayrıca John Dramani Mahama bu geziyi “ikili ilişkilerde yeni bir çağın başlangıcı” olarak nitelendirerek petrol ve doğal gaz, tarım, enerji üretimi, çimento, ev eşyaları, mühendislik ürünlerinin üretimi gibi pek çok alanda işbirliği için zeminin olduğunu söylemiştir.[20]

Görsel: Iran to Support Ghana in The Fight Against Terrorism and Extremism

Kaynak: Strategic Intelligence, 15 Şubat 2016, https://intelligencebriefs.com/iran-to-support-ghana-in-the-fight-against-terrorism-and-extremism/, (Erişim Tarihi: 14.09.2018).

Tahran’da 2017 yılı Nisan ayında gerçekleşen görüşmede İranlı ve Ganalı üst düzey diplomatlar ilişkileri güçlendirmek için yeni yollar üzerine fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu kapsamda Gana Parlamento Sözcüsü “2014 yılında Tahran ve İsfahan’ı ziyaret ettim; bu şehirlerin gelişme trendinden çok etkilendim.”[21] ifadelerinde bulunmuştur. 2017 yılının Ağustos ayında ise İran ve Gana arasında madencilik, LPG üretimi, baraj inşa etme, ilaç fabrikaları kurma, mayınları keşfetme konularında mutabakat zaptı imzalanmıştır. Tahran’da gerçekleştirilen söz konusu toplantıda İran Çalışma Bakanı Ali Rabiei, İran’ın altı Afrika ülkesiyle hali hazırda ekonomik ilişkilerinin bulunduğunu ve ülkesinin mesleki eğitimlerle tecrübelerini Gana’ya aktarabileceğini söylemiştir. Ganalı Başkan Yardımcısı Mahamudu Bawumia ise İran’ın konut, çimento üretimi, kakao, petrol, gaz ve tıbbi işleme alanlarını da içeren farklı alanlarda sahip olduğu teknik bilgilerini aktarmasıyla bahsi geçen devletle kazan-kazan anlayışıyla hareket edilebileceğini ifade etmiştir.[22]

15 Kasım 2017 tarihinde yapılan İran-Gana Daimî Ortak Komisyonu toplantılarının altıncısında, İran Tarım Bakanı Mahmud Hojjati tarafından on beşten fazla İranlının çeşitli sektörlere yatırım yapmak için Gana’ya ziyarette bulunduğu görülmüştür. Bununla birlikte toplantıda bahsedilen işbirliği çerçevesinde sayılan alanlar tarım, ulaşım, konutlar, siyasi ve stratejik danışma, ticaret, yatırım, bankacılık, enerji, madenler, sanayi, bilim, sağlık, kültür, savunma, güvenlik ve hukuk alanlarını kapsamıştır.[23] Daha sonra üst düzey Ganalı yetkililerin, yabancı büyükelçilerin ve diplomatların huzurunda 2018 yılı Şubat ayında İran İslam Devrimi’nin 39. yıl dönümü dolayısıyla İran’ın Gana Büyükelçisi Nosratollah Maleki’nin Akra’da yaptığı konuşmada, İran-Gana ilişkilerinde her alanda gelişmeler yaşandığı, iki ülke üst düzey delegelerinin karşılıklı olarak etkileşimlerde bulunduğu ve altıncısı gerçekleştirilen ortak ekonomik komisyon toplantısının İran-Gana arasındaki sıcak ilişkilerin bir imzası niteliğinde olduğunun altı çizilmiştir. Söz konusu toplantıda Gana Şehir ve Zongo Gelişimi Bakanı Abubakar Boniface Siddique, iki ülke arasındaki tarihi ve sıcak ilişkilere değinirken İran Clinique, Tarımsal Cihad Ofisi ve İslami Azad Üniversitesi’nin ülke insanlarına iyi ve nitelikli hizmetler sunduğunu belirtmiştir.[24]

2018 yılının Ocak ayında Hasan Ruhani Gana’nın yeni Tahran Büyükelçisi Sayuti Yahaya ile bir araya gelmiştir. Bu çerçevede Ruhani: “İran-Gana Ortak İşbirliği Komisyonu’nun Tahran-Akra ilişkilerini derinleştirmek adına iyi bir atmosfer sağlaması gerekiyor ve bu kapsamda iki ülke özel sektörünü harekete geçirerek potansiyel ve kapasitesini ortaya koymalıdır.”[25] ifadelerinde bulunmuştur. Tüm bunlarla birlikte İran’ın söz konusu ülkenin kuzey bölgesiyle ilişkilerini artırması, Gana’daki İran Büyükelçisi Dr. Nasrollahi Maleki’nin ülkenin kuzey bölgesine düzenlediği ziyaretle mümkün olmuştur. İlişkilerin geliştirilmesi hususunda bahsi geçen ülkenin kuzey bölgesinden olan İran’daki Gana Büyükelçisi H. J. Alhaji Sayuti Yahaya İddi’nin önemli rol oynayacağı düşünülmektedir.[26]

2019 yılının Mart-Nisan ayları arasında Gana İran’ın en büyük ihracat noktasıydı. Bu kapsamda 86.163 ton petrol dışı mal ihraç edildiği kaydedilmiştir.[27] Öyle ki yaptırımların kaldırılmasıyla İranlılar’ın yanı sıra Tahran Hükümeti de ekonomik açıdan rahatlama hususunda oldukça iyimser bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra liberalleşme sonrasında büyüme gösteren devletler ele alındığında Gana bu kapsamda değerlendirilebilecektir. Nitekim 5-10 yıllık süreç içerisinde 1983 yılında gayri safi yurtiçi hasılasında (GSYİH) %5,9 oranında büyüme kaydettiği görülmüştür.[28]

Gana-İran Arasındaki Kültürel İlişkiler

İran’ın Gana’da sosyo-kültürel anlamda gösterdiği varlık incelendiğinde, ülkenin kuzey kesiminde çoğunlukta bulunan Müslümanların yaşadığı bölgede dini alanda çalışmalar yürüttüğü görülmektedir. Bununla birlikte öğrencilere İran’da eğitim görmek adına sağladığı fırsatların yanı sıra yaşadıkları bölgelerde kurduğu ve kullanımının karşılıksız olduğu kütüphaneler göze çarpmaktadır. Tabii ki bu tarz yerlerde kültürel etkileşim bağlamında İran rejiminin öğretilerini de Ganalılara aktarma fırsatı elde etmektedir.

Gana’daki en yaygın din %68,8’lik bir oranla Hıristiyanlık olmakla birlikte İslamiyet %15,5 oranında ve ülkenin kuzeyindeki en etkili dindir. Sömürge döneminden sonra söz konusu ülke içerisindeki İslamiyet’in gücünün yarı yarıya azalmış olduğundan bahsedilebilecektir. Bununla birlikte dinî özgürlükler, 1989 yılında oluşturulan Dinî Özgürlükler Yasası ve birçok yasal düzenleme ile koruma altına alınmıştır. Bu da bahsedilen devletin “barış adası” şeklinde anılmasının önünü açmıştır. İslam, bu coğrafyaya 9. yüzyılda Sahra Ticaret Yolu sayesinde gelmiş ve antik Gana İslam’ın Batı Afrika’da yayılmasında adeta bir üs görevi görmüştür. Bu bağlamda yayıldığı asıl dönem ise 15. yüzyılı bulmaktadır. Hindistan asıllı Ahmediyyelerle birlikte Gana’nın hemen tamamı Sünni İslam inanışına sahiptir. İbadete dair uygulamalarını Maliki mezhebine göre yerine getiren Ganalı Müslümanlar arasında tıpkı Beninli Müslümanlar gibi Kadiriye ve Ticaniyye tarikatına mensup kesimler de mevcuttur.[29] Ancak Müslümanların çoğunlukta bulunduğu kuzey kesiminde geleneklerinden hareketle kadınlar mülkiyet hakkına sahip olamamakla birlikte hayvanlar üzerinde de mülkiyet kuramamaları nedeniyle ekonomik şartlarını geliştirememişlerdir.[30]

1880’li yılların başında Lübnanlı mültecilerin Gana’ya göç etmesiyle birlikte söz konusu ülke içerisindeki Şii mezhebi etkinlik kazanmıştır. El-Khawthar gibi Şii örgütler, cami inşa etmeye, Kudüs Günü ve Aşure Günü kutlamaları gibi Şii dini törenleri düzenlemeye başlamıştır. Daha sonraları gelen İranlılar bundan istifade etmekle birlikte kendi dillerini ve tarihlerini öğrenmenin Ganalılara Batılı kültürün kırılabilmesi noktasında büyük fayda sağlayacağını anlatmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda Farsçayı öğrenen Ganalıların İran geçmişindeki kahramanlıkları da anlayabileceklerini ve bundan kendilerine ders çıkarabilecekleri algısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Burada ise kültürel etkileşim bağlamında Batı’ya karşı güçlenmenin bir motivasyon kaynağı olarak kullanıldığı söylenebilecektir.

İran’ın Afrika kıtasında açtığı ilk üniversite Gana’da yer almaktadır. Yakın zamanda yapılan istatistiklere bakıldığında bahsi geçen ülkede en az 1,18 milyon Şii’nin yer aldığı tahmin ediliyor. 2009-2012 yılları arasında Gana Devlet Başkanı John Atta Mills döneminde, ülkenin kuzey kesimindeki Müslümanlara ve Lübnanlı göçmenlere yardım etmesi dolayısıyla İran’a daha fazla özgürlük ve esneklik tanınmış, ülke içindeki hareket kabiliyeti artmıştır. Öyleki Şiilik kucaklaşması Sünni gençler arasında o zamandan beri artış göstermiştir. Aynı zamanda bu dönemde İran, devrimi destekleyen tıp klinikleri ve okulları kurmaya başlamış; bu hususta Gana’daki İslam Üniversitesi en önemli başarısı olmuştur.[31] Böylelikle yağışlı bir iklime ve doğal kaynaklar açısından oldukça fazla zenginliğe sahip bulunan Gana’da İran eğitim kanalıyla avantaj elde etmiştir. Ayrıca Gana İslam Üniversitesi’nin eğitim faaliyetlerinin yanı sıra İranlı Tercüman-ı Vahiy Enstitüsü’nün de dini alanda çalışmalarda bulunduğu görülmekte; nitekim 2014 yılındaki faaliyetleriyle Gana’daki Dagomba halkına hitap eden Dagbani lisanında Kur’an-ı Kerim tercümeleri yapıldığı bilinmektedir.[32]

Gana’daki Cape Coast Üniversitesi Dini Cemaat Bölümü tarafından yapılan bir araştırmada, Şiilerin İran devriminden sonra bu ülkeye çeşitli şekillerde girmeye başladığı belirtilmiştir. En kayda değer olanı Sünni Müslümanlara yönelik olarak “sadece” kültürel merkezler aracılığıyla özellikle de kuzey bölgesindeki yardım etme çabalarıydı. Bu bağlamda İranlıların hiçbir zaman insanları Şii Doktrini’nin içine girmeleri için davet etmedikleri belirtilmelidir. Onlar sadece hizmetlerine yoğunlaşmışlar ve umre yapmak, evlerini yenilemek amaçlarıyla insanlara yıllık karşılıksız yardım teklifinde bulunmuşlardır. Ayrıca, başlangıçta cami ya da hüseyniyyat inşa etmemişler; ancak Sünni camileri yeniden kurarak ve Sünni gençler arasında yaygın olarak kabul edilen ve kabul edilene kadar devrimi teşvik eden kitaplar yayınlayarak yavaş yavaş öğretilerini yaymaya başlamışlardır. Buna karşı Gana Hükümeti tarafından İran’ın bu yönde gösterdiği tutumunun iyi bir biçimde karşılandığı belirtilmelidir. Nitekim 36 yıl aradan sonra Şubat 2016 tarihinde İran’a ziyaret gerçekleştirmiş Ganalı Cumhurbaşkanı Mahama yaptığı ziyaret esnasında bahsedilen devletin ülkesindeki faaliyetleri için teşekkür ederek Ganalı gençlerin mühendislik ve tıp eğitimi için İran’a gidebileceğini, İran’ın kendileri için her alanda iyi bir fırsat olduğunu belirtmiştir.[33] Bir diğer örnek olarak Gana Parlamentosu Üyesi ve Gana’nın kuzeyindeki Müslüman bölgesinin temsilcisi Muhammed Mübarek Abdollahi, İran Müslümanlarının İslam’ı koruma çabalarının takdir edilmesi gerektiğini söylemiştir.[34]

İslam Devrimi’nin öncüsü Ayetullah Humeyni’nin öğretilerinin çeşitli eğitim merkezlerinde Gana halkına aşılanması ve söz konusu ülkede yaşayan halk üzerinde sempati kazanılmaya yönelik çabalar, İran’ın Gana ile olan ilişkilerinde yumuşak gücünü başarılı bir şekilde kullandığının göstergesidir. Örneğin; Sodabeh Sadat Ghanji’nin “İslam Devrimi’nin diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi” başlıklı makalesi devlet gazetesi olan Ghana Times’ta yayımlanmış; burada İran Devrimi tanıtılarak İslamiyet’in yeniden canlanmasındaki rolü, tüm dünyada çağdaş siyasal İslam’ın büyümesine katkıları, söz konusu devrimin özellikleri ve böylesi bir devrimin meydana gelmesinde İran halkının birliği konuları üzerinde durulmuştur.[35] Bununla birlikte İran mevzu bahis ülke içerisindeki öğrencilerin eğitim masraflarının karşılanması adına çeşitli kurslar, bilgisayar laboratuvarları, materyaller ve eğitim burslarının yanı sıra Kumasi’de açtığı İmam Humeyni Kütüphanesi’ni de karşılıksız olarak Ganalı öğrencilerin hizmetine sunmuştur.

Sonuç yerine

İran ekonomik, politik ve sosyal düzeylerde Afrika’da bir yer edinmeyi başarmış ve bu yönde genişlemesini sürdüren bir ülkedir. Bu bağlamda İran iç ve dış siyasetinde Şii mezhebini merkezine almakta; mevzu bahis İslam mezhebini farklı ülkelerde yayma noktasında da başarı elde etmektedir. Bunu daha çok Sünni Müslüman kuruluşların yokluğundan faydalanarak gerçekleştirdiği söylenebilir. Nitekim yapılan araştırmalar neticesinde Tahran’ın Gana bağlamında 1982 yılında faaliyete geçen İran Büyükelçiliği’ni; 1986 yılında kurulan Konsolosluğun Kültür Merkezi’ni; 1989 yılında açılan Tarım ve Kırsal Kalkınma Kurumu’nu ve İran Tıbbi Heyeti’ni sosyo-ekonomik ve dini faaliyetlerini organize etmeye yönelik olarak kullandığı görülmektedir.

1,5 milyon varilden fazla petrol rezervine sahip olduğu tahmin edilen Gana, son derece elverişli arazilere sahip bulunmakla birlikte insanları, üretim alanında bilgi ve tecrübeye ihtiyaç duymaktadır. Bu noktada Türkiye, söz konusu ülkeye çeşitli alanlarda vereceği eğitim hizmeti karşılığında hammadde ürünleri talebinde bulunabilecektir. Bu bağlamda izlenilen yol Türkiye’nin Afrika kıtasına yönelik olarak belirlediği kazan-kazan anlayışına da hizmet edecektir. Ayrıca Türkiye, altın rafinerileri kurma ve boksit endüstrisi gibi pek çok alanda iş yaratma konusunda ciddi yatırımcılar aramakta olan Batı Afrika’da önemli addedilen Gana ile ortaklıklar kurabilecektir. Bu kapsamda Türkiye’nin altın işlemeciliğinde oldukça başarılı olduğu belirtilmelidir. Gana ülkesinden Türkiye’ye altın getirilmesi ya da bahsedilen ülkede bu yönde girişimlerde bulunulması her iki ülke için de faydalı olacaktır. Buna ilaveten Gana elverişli topraklara sahip olmasına rağmen bu alandaki tecrübesizliğinden ötürü topraklarını olması gerektiği şekilde değerlendirememiştir. Buna karşın Türkiye’de ise lisans eğitimi görmüş ve işsizlik konusunda sıkıntı çeken gençlerin başında Ziraat Fakülteleri mezunları bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu alanda gerçekleştireceği projelerle birlikte ziraat alanında bilgisi bulanan bu gençlerini Gana’ya göndermesi faydalı bir proje olarak önerilebilir.

Ayi Kwei Armah, Efua Sutherland ve Ama Ata Aiddo gibi dünya nezdinde İngilizce eserleriyle tanınır hâle gelmiş Ganalı sanatçılarla Türkiye’deki sanatçıların bir araya getirilmesiyle ortak çalışılacak konular üzerine düşünülüp söz konusu ülke halkları arasında bir köprü kurulmasında sanat, etkin bir rol oynayabilir. Bu tarz kültürel etkinlikler sayesinde Türkler ve Ganalılar arasında yakınlık kurulabileceği söylenebilir.

Dini inancın ağırlıklı olarak İslamiyet şeklinde görüldüğü ülkenin kuzey kesiminde sahip olunan geleneklerinden ötürü kadınların ekonomik yönden oldukça zayıf kaldığı noktasından hareketle Türkiye, buradaki Müslüman kesimle bağlarını güçlendirerek kadın haklarına yönelik projeler gerçekleştirilmesinde rol oynamalıdır.

Ortadoğu üzerinde İran ve Suudi Arabistan nasıl güç maksimizasyonlarını sağlamak adına karşılıklı olarak güçlerini kırmaya çalışıyor ve birbirlerini rakip olarak görerek aralarındaki bu savaşı da mezhebe atfediyorlarsa; Afrika kıtası üzerinde doğal kaynaklara sahip olmak adına girdikleri savaşta da mezhebi en etkin şekliyle kullanma yoluna gittikleri gözlerden kaçmamaktadır. Bu bağlamda Gana’nın çeşitli şehirlerinde çoğunlukta bulunan Sünni Müslümanlar bu durumdan şikayetçidir. Çünkü İslami çalışmalar nezdinde bir yanda Şiilik diğer taraftaysa Selefi akımlar cereyan etmektedir ve her ikisi de halka hitap etmemektedir. Dolayısıyla Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri’nden uzmanlar aracılığıyla ülkedeki Sünni Müslümanlara dini eğitim hizmeti sağlanabilir. Bu bağlamda özellikle kabile anlayışından dolayı geleneklere bağlılıkla daha da karmaşık bir hale gelen dinin zaman zaman gelenekle eşdeğer tutulduğu ve yanlış uygulamalara neden olduğu belirtilmelidir.

Türkiye ve Gana arasında Kwame Nukrumah günleri düzenlenebilir ve sosyal bilimler alanında üniversiteler vasıtasıyla gençler her yıl düzenli olarak bir araya gelerek iki ülke arasında geleceğe yönelik ortak projeler geliştirebilir. Bu da ülke hükümetlerine sunulması sonucu ülkelerin dış politikalarına katkı sağlamakla birlikte kıtalar arası entegrasyon için önemli bir adım oluşturacaktır. Bu bağlamda yapılacak etkinlikler sonucunda uluslararası gündeme yönelik çözümler dahi üretilebilecektir. Nitekim yakın geçmişte Suriyeli mültecilerle ilgili Türkiye’nin çağrısına Gana’dan söz konusu mültecilere kapılarının açık olduğuna dair yanıt gelmişti. Günümüzde de bu konuyla ilgili sorunlar devam etmektedir. Bugünün dünyasında göç dalgalarının bir problem olmaktan çıkmasına yarar sağlayacak faaliyetler gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu durum Türkiye öncülüğünde Gana’da mültecilere yönelik projelerin başlatılmasıyla bir sonuca ulaştırılabilecektir. Böylesi bir projenin hem Suriyeli hem de Ganalı Sünnilerin lehine sonuçlar doğuracağı açıktır. Sonuç olarak bu tarz girişimlerin başlatılmasıyla Türkiye-Gana arasındaki ilişkilerin derinlik kazanacağı düşünülmektedir.[36]

https://stratejikortak.com/2021/02/inisler-ve-cikislar-gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] “Iranian Envoy Bids Farewell to President Akufo-Addo”, 23 Eylül 2020, Graphic Online, https://www.graphic.com.gh/news/politics/iranian-envoy-bids-farewell-to-president-akufo-addo.html

[1] Dr. Obed Yao Asamoah, The Political History of Ghana (1950-2013): The Experience of a Non-Conformist, s. 634.

[2] Asamoah, a.g.e., s. 382.

[3] Asamoah, a.g.e., s. 650.

[4] Helen Chapin Metz, Libya, Kessinger Publications, Montana 2004, s. 74.

[5] Numan Hazar, Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri, USAK Yayınları, Ankara 2011, s. 34.

[6] Sub-Saharan Africa Report, Foreign Broadcast Information Service, 23 Mart 1987, s. 22, http://lawsdocbox.com/Politics/66631320-Sub-saharan-africa-report.html, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

[7] Shireen T. Hunter, Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era, 2010, s. 228.

[8] Hunter, a.g.e., s. 229.

[9] “Diplomat: Ample Opportunities for Tehran-Accra Cooperation”, IRNA, 13 Eylül 2017, http://www.irna.ir/en/News/82664168, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

[10] Aynı yer.

[11] “President Mahama Meets President Rouhani in Tehran”, Government of Ghana, http://www.ghana.gov.gh/index.php/news/2457-president-mahama-meets-president-rouhani-in-tehran, (Erişim Tarihi: 09.09.2020).

[12] “Gana Cumhurbaşkanı Mahama İran’da”, HABERLER.COM, 14 Şubat 2016, https://www.haberler.com/gana-cumhurbaskani-mahama-iran-da-8157618-haberi/, (Erişim Tarihi: 10.09.2020).

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz.: “Iran Islamic Republic Trade Summary 2011 Data”, WITS, https://wits.worldbank.org/CountryProfile/en/Country/IRN/Year/2011/Summary, (Erişim Tarihi: 05.09.2020).

[14] “Iran Welcomes Expansion of Trade Ties with Ghana: Vice President”, The Iran Project, 6 Ağustos 2013, https://theiranproject.com/blog/2013/08/06/iran-welcomes-expansion-of-trade-ties-with-ghana-vice-president/, (Erişim Tarihi: 05.09.2020).

[15] Aynı yer.

[16] “Iran Ghana Determined to Enhance Ties: Larijani”, The Iran Project, 22 Ekim 2013, https://theiranproject.com/blog/2013/10/22/iran-ghana-determined-to-enhance-ties-larijani/, (Erişim Tarihi: 15.09.2020).

[17] Islamic Republic of Iran Ministry of Foreign Affairs, “Relations with Africa Priority of Iran’s Foreign Policy: FM”, 7 Ocak 2013, http://mfa.gov.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=3&pageid=1997&newsview=24398, (Erişim Tarihi: 14.09.2020).

[18] “Iran Ghana Ink Agreement on Partnership in Gold Mine Exploration”, The Iran Project, 6 Mayıs 2014, https://theiranproject.com/blog/2014/05/06/iran-ghana-ink-agreement-on-partnership-in-gold-mine-exploration/, (Erişim Tarihi: 14.09.2020).

[19] “Ghana President: Iran Pioneer of Fighting Violence Extremism”, IRAN FRONT PAGE, 14 Şubat 2016, http://ifpnews.com/news/politics/foreign-policies/ghana-president-iran-pioneer-of-fighting-violence-extremism/, (Erişim Tarihi: 15.09.2020).

[20] “Iran Ghana Sign Deals for ‘New Epoch’”, IRAN FRONT PAGE, 14 Şubat 2016, http://ifpnews.com/hard-news/iran-ghana-sign-deals-for-new-epoch/, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[21] “Iran Ghana Opt for Broadening Mutual Cooperation”, FARS NEWS AGENCY, 25 Nisan 2017, http://en.farsnews.com/newstext.aspx?nn=13960205000588, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[22] “Iran-Ghana Sign MoUs on Energy Mining”, IRNA, 7 Ağustos 2017, http://www.irna.ir/en/News/82623285, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[23] “Iran-Ghana Joint Commission for Cooperation Underway in Accra”, Tasnim News Agency, 15 Kasım 2017, https://www.tasnimnews.com/en/news/2017/11/15/1574953/iran-ghana-joint-commission-for-cooperation-underway-in-accra, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[24] “Iran Plays Key Role in Regional Peace, Stability”, IRNA, 10 Şubat 2018, http://www.irna.ir/en/News/82827587, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[25] “Iran Ready to Expand Cultural Health Coop. with Ghana”, The Iran Project, 20 Ocak 2018, https://theiranproject.com/blog/2018/01/20/iran-ready-expand-cultural-health-coop-ghana/, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[26] “Iran-Ghana Iran-Northern Region Relations Further Deepened”, The Iran Project, 24 Ocak 2018, https://theiranproject.com/blog/2018/01/24/iran-ghana-iran-northern-region-relations-deepened/, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[27] “Sharp Rise in Iran’s Non-Oil Exports to Ghana”, 24 Temmuz 2019, financialtribune, https://financialtribune.com/articles/domestic-economy/99099/sharp-rise-in-irans-non-oil-exports-to-ghana, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[28] “Ambargo Sonrası İran Ekonomik ve Ticari Etki Analizi, DEİK, Haziran 2016, https://www.deik.org.tr/uploads/ambargo_sonrasi_iran_ekonomik_ve_ticari_etki_analizi.pdf, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[29] İzzettin Artokça, “Afrika Ülke Raporları 2: Gana Cumhuriyeti”, TASAM, 2012, http://www.tasam.org/Files/PDF/Raporlar/afrika_ulke_raporlari_-_2_gana_cumhuriyeti.pdf_ef35e4d5-f0ad-4668-97a5-8c9393f1fea2.pdf, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[30] Aynı yer.

[31] Abdul Malik Ali Hamedi, “Iranian Incursion in African”, RASANAH International Institute for Iranian Studies, 11 Ağustos 2016, https://arabiangcis.org/english/studies/iranian-incursion-in-african/, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[32] “Quran Translations in 8 Languages Ready for Publication”, 30 Nisan 2014, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=611638, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[33] Aynı yer.

[34] “Member of Ghanaʼs Parliament: Muslims of the World Should Appreciate Iranʼs Efforts in Preserving The Islam”, ICRO, 6 Aralık 2017, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=692867, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[35] “İslami Dverim’İn diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi” ICRO, 4 Şubat 2018, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=697955, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[36] “Afrika Ülkesi Gana’dan Suriyeli Mülteci Teklifi”, CNN, 7 Ocak 2016, https://www.cnnturk.com/dunya/afrika-ulkesi-ganadan-suriyeli-multeci-teklifi, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

KAYNAKÇA

Asamoah O., Yao. 2014. The Political History of Ghana (1950-2013): The Experience of a Non-Conformist. Authorhouse.

Metz, Helen Chapin. 2004. Libya. Kessinger Publications. Montana.

Hazar, Numan. 2011. Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri. USAK Yayınları. Ankara.

Sub-Saharan Africa Report, Foreign Broadcast Information Service, 23 Mart 1987, http://lawsdocbox.com/Politics/66631320-Sub-saharan-africa-report.html, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

Hunter, Shireen T. 2010. Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era.

IRNA. 2017. “Diplomat: Ample Opportunities for Tehran- Accra Cooperation”. Erişim Tarihi: 13.09.2020. http://www.irna.ir/en/News/82664168

Government of Ghana. “President Mahama Meets President Rouhani in Tehran”. Erişim Tarihi: 09.09.2020. http://www.ghana.gov.gh/index.php/news/2457-president-mahama-meets-president-rouhani-in-tehran

HABERLER.COM. 2016. “Gana Cumhurbaşkanı Mahama İran’da”. Erişim Tarihi: 10.09.2020. https://www.haberler.com/gana-cumhurbaskani-mahama-iran-da-8157618-haberi/.

Graphic Online. 2020. “Iranian Envoy Bids Farewell to President Akufo-Addo”. https://www.graphic.com.gh/news/politics/iranian-envoy-bids-farewell-to-president-akufo-addo.html

WITS. “Iran Islamic Republic Trade Summary 2011 Data”. Erişim Tarihi: 06.09.2020. https://wits.worldbank.org/CountryProfile/en/Country/IRN/Year/2011/Summary

The Iran Project. 2013. “Iran Welcomes Expansion of Trade Ties with Ghana: Vice President”. Erişim Tarihi: 05.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2013/08/06/iran-welcomes-expansion-of-trade-ties-with-ghana-vice-president/

The Iran Project. 2013. “Iran Ghana Determined to Enhance Ties: Larijani”. Erişim Tarihi: 15.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2013/10/22/iran-ghana-determined-to-enhance-ties-larijani/

Islamic Republic of Iran Ministry of Foreign Affairs. 2013. “Relations with Africa Priority of Iran’s Foreign Policy: FM”. Erişim Tarihi: 14.09.2020. http://mfa.gov.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=3&pageid=1997&newsview=24398

The Iran Project. 2014. “Iran Ghana Ink Agreement on Partnership in Gold Mine Exploration”. Erişim Tarihi: 14.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2014/05/06/iran-ghana-ink-agreement-on-partnership-in-gold-mine-exploration/

IRAN FRONT PAGE. 2016. “Ghana President: Iran Pioneer of Fighting Violence Extremism”. (Erişim Tarihi: 15.09.2020). http:/ /ifpnews.com/news/politics/foreign-policies/ghana-president-iran-pioneer-of-fighting-violence-extremism/

IRAN FRONT PAGE. 14 Şubat 2016. “Iran Ghana Sign Deals for ‘New Epoch’”. (Erişim Tarihi: 20.09.2020). http://ifpnews.com/hard-news/iran-ghana-sign-deals-for-new-epoch/

FARS NEWS AGENCY. 25 Nisan 2017. “Iran Ghana Opt for Broadening Mutual Cooperation”. Erişim Tarihi: 20.09.2020. http://en.farsnews.com/newstext.aspx?nn=13960205000588

IRNA. 7 Ağustos 2017. “Iran-Ghana Sign MoUs on Energy Mining”. (Erişim Tarihi: 20.09.2020). http://www.irna.ir/en/News/82623285

Tasnim News Agency. 15 Kasım 2017. “Iran-Ghana Joint Commission for Cooperation Underway in Accra”. Erişim Tarihi: 18.10.2020. https://www.tasnimnews.com/en/news/2017/11/15/1574953/iran-ghana-joint-commission-for-cooperation-underway-in-accra

IRNA. 10 Şubat 2018. “Iran Plays Key Role in Regional Peace, Stability”. (Erişim Tarihi: 18.10.2020). http://www.irna.ir/en/News/82827587

The Iran Project. 20 Ocak 2018. “Iran Ready to Expand Cultural Health Coop. with Ghana”. (Erişim Tarihi: 18.10.2020). https://theiranproject.com/blog/2018/01/20/iran-ready-expand-cultural-health-coop-ghana/

The Iran Project. 24 Ocak 2018. “Iran-Ghana Iran-Northern Region Relations Further Deepened”. Erişim Tarihi: 18.10.2020. https://theiranproject.com/blog/2018/01/24/iran-ghana-iran-northern-region-relations-deepened/

Financialtribune. 24 Temmuz 2019. “Sharp Rise in Iran’s Non-Oil Exports to Ghana”. (Erişim Tarihi: 20.10.2020). https://financialtribune.com/articles/domestic-economy/99099/sharp-rise-in-irans-non-oil-exports-to-ghana

DEİK. Haziran 2016. “Ambargo Sonrası İran Ekonomik ve Ticari Etki Analizi”. (Erişim Tarihi: 20.10.2020).https://www.deik.org.tr/uploads/ambargo_sonrasi_iran_ekonomik_ve_ticari_etki_analizi.pdf

Artokça, İzzettin. 2012. “Afrika Ülke Raporları 2: Gana Cumhuriyeti.” TASAM. http://www.tasam.org/Files/PDF/Raporlar/afrika_ulke_raporlari_-_2_gana_cumhuriyeti.pdf_ef35e4d5-f0ad-4668-97a5-8c9393f1fea2.pdf

Hamedi, Abdul Malik Ali. 2016. “Iranian Incursion in African.” RASANAH International Institute for Iranian Studies. https://arabiangcis.org/english/studies/iranian-incursion-in-african/

ICRO. 30 Nisan 2014. “Quran Translations in 8 Languages Ready for Publication”. Erişim Tarihi: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=611638

ICRO. 6 Aralık 2017. “Member of Ghanaʼs Parliament: Muslims of the World Should Appreciate Iranʼs Efforts in Preserving The Islam”. Erişim: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=692867

ICRO. 4 Şubat 2018. “İslami Dverim’İn diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi”. Erişim: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=697955

CNN. 7 Ocak 2016. “Afrika Ülkesi Gana’dan Suriyeli Mülteci Teklifi”. Erişim Tarihi: 20.10.2020. https://www.cnnturk.com/dunya/afrika-ulkesi-ganadan-suriyeli-multeci-teklifi

[/vc_toggle]

1930-1938 Yılları Arasında Atatürk’ün Hollanda Basınındaki Yeri

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ve Atatürk tarafından kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 20. yüzyılda Batı medyası için ilgi çekici bir konu olagelmiştir. Dünyanın başka yerlerindeki tarihsel olaylar ve figürler, Batılı izleyiciler ve okurlara özel bir bakış açısıyla lanse edilmiştir. Bu yazıda, Hollanda gazetelerinden yararlanarak, Hollanda basınının Atatürk’ü nasıl yorumladığı ele alınmakla birlikte, Hollanda gazetelerinin bu yorumlarına da bir açıklama getirilmeye çalışılacaktır. Bu çalışma bilhassa Delpher web sitesinde bulunan Hollanda gazetelerinden yararlanmıştır.[2] Hollanda basını Atatürk’ü nasıl yorumladı ve bu yorumu nasıl açıklayabiliriz? Bu araştırmanın odaklandığı araştırma sorusu bu şekildedir ve bu araştırma için hem ulusal hem de bölgesel Hollanda gazeteleri kullanılmıştır. Bu araştırma için 1930-1938 yılları arasında Atatürk hakkında yayın yapan Hollanda gazetelerinden yararlanılmıştır. Başlangıç ​​noktası olarak 1930’un ele alınma nedeni, 1930 yılından önce Atatürk’ün Hollanda basınında isminin nadiren geçmesidir. 1930 yılından önceki Hollanda gazetelerinde Atatürk’ün ismi geçmiş olsa bile, bunlar öznel yorum yapılmaksızın salt haber türleri olagelmiştir.

Bu yazının dayandığı ana kavram, olumlu tarafsızlık kavramıdır. Buna göre, herhangi bir taraf tutulmaksızın, olumlu bir eğilimin varlığından bahsetmek mümkündür. Tarafsızlığın “olumlu” yönü, işbu Hollanda gazetelerinin manşetlerinde ve bu manşetlerin nedenselliğinde yatmaktadır. Hollanda gazetelerince, Atatürk’e yönelik bir bilinmezliğin ve yabancılığın esasen olumlu haberler ve gidişatlar neticesinde iyi bir izlenime dönüştüğü bu yazıda vurgulanacaktır. İlk etapta çeşitli Hollanda gazetelerinin Atatürk’le ilgili manşetlerine, hitabetlerine ve Atatürk’ü sunuş şekillerine bakılacaktır. İkinci etapta ise işbu Hollanda gazetelerinin Atatürk’ü sunuş şekillerinin yorumlanması vuku bulacaktır. Sonuç bölümünde ise, yazının toparlanması ve araştırmamızın kapanışı gerçekleştirilmek suretiyle, gelecekteki potansiyel Hollanda bağlamındaki Atatürk araştırmalarına işaret edilecek ve zemin hazırlanacaktır. Bu zemin elbette, bu yazının eksikliklerinin doldurulması şartıyla gerçekleşecektir.

Hollanda gazetelerinde Atatürk’ten nasıl bahsedilmiştir?

1930-1938 yılları arasında gerek Hollanda’nın ana merkez gazeteleri, gerekse Hollanda’nın sömürgeleri olan Surinam ve bilhassa Endonezya menşeili basın kuruluşlarının Atatürk hakkında genel ve özel olmak üzere, haber yapıldığı ve özel yazılar yazıldığı malumdur. Hollanda sömürgelerinde çıkan Atatürk ve haberleri, özellikle Hollanda basının merkez yerleşkesi olan anavatan Hollanda’dan çıkma yazılar ve haberlerdir. Hollanda’nın bölgesel ve yerel gazeteleri de, tıpkı Hollanda sömürgelerindeki gazeteler gibi, Hollanda’nın merkezi uluslararası etki yaratabilecek kapasiteye sahip olan ulusal gazetelerinden ilham alarak Atatürk hakkında haber yapmıştır. Şu halde, Hollanda sömürgelerindeki ve Hollanda’nın bölgesel gazetelerinin, büyük ve uluslararası boyutta etki alanına sahip ulusal Hollanda gazetelerince esinlendiği durumunun bilinciyle, gazeteler arası ayrım yapmaksızın, Hollanda gazetelerinin Atatürk hakkında yazdıklarına geçmek faydalı olacaktır.

Bugün bile Hollanda’nın en büyük gazetelerinden biri olan De Telegraaf adlı Hollanda gazetesi, Türkiye’nin yenilenmesine işaret ederek, Türkiye’nin yüksek bir tempoyla yenilendiğini ve dilin bile yeniden düzenlendiğini vurgulamıştır.[3]

Kaynak: ‘Turkije vernieuwt zich steeds sneller tempo. Zelfs de taal is omgewerkt.’ De Telegraaf, 5 December 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110572465:mpeg21:pdf.

De TelegraafGazetesi’ne göre; “Türkiye yüksek bir tempoyla kendini yeniliyor. Dil bile yeniden düzenlendi.”

Kaynak: Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 December 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

Rotterdamsch Nieuwsblad adlı gazete, Türkiye’nin iç ve dış siyasette yenilendiğini vurgulayarak şunları söylemiştir; “Türkiye’nin dış- ve iç yenilenmesi: Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın adı artık Kemal Atatürk’tür.”

Bununla birlikte, Hollanda gazetelerinde, Atatürk hakkında çıkan çeşitli hitabetler bulunmaktadır. “Türk milletinin kurtarıcısı ve Türk devletinin yaratıcısı”[4], “asker, devlet adamı ve devrimci”, “Türklerin babası”, “büyük reformcu” gibi hitabetler, isimlendirmeler ve unvanlar Atatürk’e bahşedilmiştir.

Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

Atatürk; Sessiz William[5], Cromwell ve Napoleon gibi diğer büyük Avrupalı ​​isimlerle de mukayese edilmiştir. [6] Atatürk’ün bu büyük Avrupalı isimlerle mukayese edilmesini bir sonraki etapta ele alınmaya çalışılacaktır.

Kaynak: Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007

“Türk Cumhuriyetinin cumhurbaşkanına da bir soyadı verilmiştir. Yasalar ile birlikte kendisine, Türklerin babası anlamına gelen, Atatürk soyadı verilmiştir. Ve bununla birlikte Gazi de Sessiz William, Cromwell, Napoleon, Lenin ve Mussolini gibi isimlerle aynı çizgiye konmalıdır”

Algemeen Handelsblad adlı gazetede Atatürk, kısa bir sürede sağlıklı ve tamamen modern bir devlet yaratan ve kadınların erkeklerle eşitlenmesini sağlayan bir lider olarak gösterilmiştir. Ayrıca Atatürk, adeta Batı standartlarıyla modern Türkiye’nin kurucusu olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün fesi yasaklayarak, hilafeti kaldırarak, Latin alfabesini ve modern bir medeni kanunu getirerek, özünde ilerici ve modern bir insan olan gerçek bir Batılı olduğunu göstermesi de Hollanda gazetelerince önemli olagelmiştir. Atatürk için kullanılan Avondlander[7] ifadesi de bunu doğrular niteliktedir. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni ilericilik ve muasır medeniyetler yolunda daha da ileriye taşıyan eylemleri, Hollanda gazetelerinin perspektifinde, yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı Avrupa ülkeleri ile aynı seviyeye getirmiştir.[8]

Atatürk’ün özellikle kadın haklarının genişletmesi; kadınların kurtuluşu veyahut kadınların özgürleşmesi çerçevesinde ele alınmıştır. Hollanda gazetelerinin perspektiflerine göre, Türk kadınları eski Osmanlı dönemlerinde erkek tahakkümü altında yaşadıkları dönemden daha fazla özgürlük elde ettiler ve bu da şüphesiz Atatürk’ün büyük bir icraatı olarak lanse edilmiştir. [9]

Kaynak: ‘’Vrouwenemancipatie in Turkije’’, De courant Het nieuws van den dag 20 januari 1931 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB15:000597023:mpeg21:pdf

“Türkiye’de kadınların özgürleştirilmesi.” Hollanda gazetelerine göre Atatürk; kültürel ve sosyal açıdan güçlü Batılı özelliklere sahipti ve bu şüphesiz onun Hollanda gazetelerinin gözünde parlak kılmıştır. Atatürk, Arap etkisinden bağımsız, halkına yeni bir dil bahşeden bir lider olarak gösterilmiştir.

Türkiye hakkındaki oryantalist tahayyülün kısmen Atatürk’ün Batıcı ve çağdaş uygulamaları sayesinde parçalanmaya başladığı da Hollanda basınında görülebilen önemli bir noktadır.

Provinciale Geldersche ve Nijmeegsche Courant adlı gazetelerin Atatürk’ü lanse etme şekilleri de çok önemlidir zira Atatürk hakkında, Türkiye’yi sarsılmaz bir kesinlikle modern bir devlet haline getirdiği, asırlık gelenekleri ve önyargıları kökten ortadan kaldırdığı ve fena halde yıpranmış Türkiye’yi hayati ve canlı bir ülke haline getirdiği vurgulanmaktadır.[10]

Kaynak: Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

“Yeni Türkiye. Atatürk’ün reformları on yıl içerisinde Türkiye’yi batılı bir devlet haline getirdi. Tüm dünya kargaşalarla birlikte alevler içindeyken ve hükümetler tamamen çöküşün nasıl önleneceği konusunda şaşkına dönmüş durumda iken, Yakın Doğu’da bir adam sarsılmaz bir kesinlikle ülkesini modern bir devlet haline getirmeye devam ediyor, asırlık gelenekleri ve önyargıları kökten ortadan kaldırıyor ve harap Türkiye’yi, hayati bir ülke haline dönüştürüyor. Asırlardır padişahların idaresi altında olan İstanbul, on yıl önce zaten her türlü çelişkilerin şehriydi. Birkaç yıl öncesine kadar, bir yanda hala sokaklarda tamamen örtülü kadınlar görülürken, diğer yanda çağdaş standartlarda bile modern görünen Türk kadınları görülüyordu.

Gazi’nin başarısının sırrı, radikal reformlarında asla acele etmemesinde, ancak çalışmalarını çağa uyarlamasında yatmaktadır. Ancak her şeyden önce, halkının psikolojisini baştan sona bilmekteydi. Muhalefetin tüm bu reformların güç ve şiddetle yapıldığını iddia ettiği doğru ama bu iddia doğru değil! Zira Gazi, yeni fikirlerini her zaman özenle hazırlar, konuşmalar yapar ve hayata geçirmeden önce makaleler yayınlardı.”

Ayrıca Atatürk, Nieuwe Haarlemsche Courant’ta sessizce yerinde kalmayan ve sürekli yeni şehirler inşa etmek için dolaşan interaktif bir lider olarak gösterilmektedir.[11]

Kaynak: De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

“”Kemal Atatürk şehirler inşa ediyor.”

Kaynak: Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post”. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

“Türkiye Cumhurbaşkanının Paternalist Politikası. Diktatör Değil, Gönüllerin Kazananı. Atatürk’ün Savaş Tehlikesini Önleme Fikirleri.”

Son olarak Zutphense Courant, Atatürk’ü diktatörlük motifleriyle tartışırken, [12][13] De Telegraaf ve De Sumatra Post’taki bir manşet şu şekildedir: ”Diktatör Değil, Gönüllerin Kazananı”. [14][15]

De Volkskrant, Atatürk’ün diğer Avrupalı ​​liderlere yönelik eleştirilerini ve yakın gelecekte ortaya çıkan yeni bir savaş tehdidini bile yayınlamıştır.[16] 1935 yılında gerçeklesen bu röportaj, İngiliz basın kurulu Daily Telegraph ile yapılmıştır ve Atatürk’ün bu sözleri, bir kehanet gibi tecelli etmiştir zira yalnızca 4 yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Kaynak: Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant”. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

Hollanda gazetelerinde bu şekilde lanse edilme nedenleri

Gerçek şu ki, Atatürk, Türkiye’nin kuruluşuyla birlikte, moderniteye ilişkin Batılı düşünceleri tanıtmaya çalışmış ve ülkeyi yeni parametreler üzerinde yeniden inşa etmek için devrimci önlemler almıştır. [17] Atatürk’ün batı odaklı politikası Hollanda kamuoyunda olumlu bir Atatürk imajı yaratmıştır. Atatürk’ün çağdaş ve özellikle Batıcı uygulamalarının Hollanda basını nezdindeki olumlu tezahürünün açıklaması, ötekileştirilme meselesinin bulunmamasından kaynaklıdır. Osmanlı İmparatorluğu politik, askeri, sosyolojik, ideolojik ve benzeri faktörlerce Avrupalı devletlerden hep ayrı tutulmuş, ötekileştirilmiş ve Avrupa kimliğinin inşasının tetikleyici unsurlarından biri olagelmiştir. Fakat Atatürk, belki de bu tarihi durumun farkında olarak, muasır medeniyetlere erişme hedefince, Batılı düşünceleri ve uygulamalarını ülkeye entegre etmeye çalışmış ve bunu da Batıcılık kisvesi altında yapmamıştır. Atatürk, ideolojik bir eğilim olarak, sırf Batıcı düşüncelere sahip olmasından kaynaklı bir durum içerisinde Türkiye Cumhuriyetini ve Türk halkını muasır medeniyetler seviyesine çıkartma idealine dahil etmemiştir. Pragmatist ve çağdaş akımların son derece farkında olan Atatürk, batılı devletlerin başarılarının, uyguladıkları sistemlerde ve uygulamalarda olduğunun bilinci dahilinde, söz konusu bu batılı düşünceleri ve uygulamaları kendi ülkesinde tanıtmaya çalışmıştır. Atatürk nezdinde, batılı devletler, batılı oldukları için başarılı değillerdi; faydalı sistemler ve uygulamaları tatbik ettikleri için başarılıydılar ve bu doğrultuda Atatürk’ün batılı düşüncelerinin kendi ülkesine tanıtmak etmesinin bu şekilde yorumlamakta fayda bulunmaktadır.

Buna ek olarak, Hollanda’nın Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı, dolayısıyla Türkiye ile düşmanlık paylaşmadığı da zikredilmesi gereken önemli bir gerçektir. Hollanda’daki Atatürk tahayyülü ve Atatürk algısı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin selefi Osmanlı İmparatorluğu ile olumsuz ve düşmanca bir deneyim yaşayan Fransa ve Birleşik Krallık gibi diğer ülkelere göre daha saf ve katıksızdı. Dolaysıyla herhangi bir negatif önyargı bulunmaksızın, Hollanda kamuoyunun bilincinde saf ve katıksız bir şekilde var olan Atatürk, ülkesi Türkiye’yi de, tıpkı kendisi gibi, Hollanda kamuoyunda saf ve katıksız bir biçimde temsil etmiştir. Bu da yeni kurulmuş genç bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Hollanda kamuoyunda olumsuz lanse edilmemesine ortam hazırlamıştır. Sonuç olarak Atatürk, hem ulusal hem de bölgesel olarak çeşitli Hollanda gazetelerinde olumlu bir tarafsızlıkla lanse edilmiştir. ‘Olumlu tarafsızlık’ kavramı böylelikle bu çalışmanın en büyük anahtar sözcüğü ve bel kemiği olagelmek suretiyle tasarlanmıştır.

Ayrıca Atatürk Hollanda basınınca, Cumhuriyet döneminden önceki Arap kültür unsurlarıyla dolup taşan ataerkil Osmanlı toplumunda son derece yabancı bir konu olan kadın eşitliğine olan katkıları ve çabaları nedeniyle sıkça övülmüştür. Hollanda basınındaki çeşitli özel haberlerde, Atatürk’ün merkezi bir rol oynadığı modernleşme ve batılılaşma bağlamında Türkiye’deki gelişmeleri hakkında uzun yorumlar ve görüşler kaleme alınmıştır. Bu aynı zamanda Atatürk isminin, Hollanda gazeteleri üzerindeki öneminin ve etkisinin 1935 yılı civarında önemli ölçüde arttığının çok güçlü bir göstergesidir. Özellikle Atatürk’ün Sessiz William, Cromwell ve Napoleon gibi diğer büyük Avrupalı ​​isimlerle olan mukayesesi dikkat çekici bir durumdur. Nihayetinde Atatürk’ün kişilik özelliklerini ve liderlik sırlarını daha iyi anlayabilmek için tarihte önemli işler yapmış liderlere benzetilmesi ilkesel olarak anlaşılabilir bir durumdur.[18]  Zira henüz yeni tanıtılan bir lideri daha iyi anlayabilmek için, eş değere sahip başka tanınmış liderlerle bir mukayese yapmak, yeni tanıtılan bir liderin daha iyi anlaşılması ve tanınmasına yol açabilmektedir. Nitekim Hollanda basını da böyle bir yönteme, bilinçli veyahut bilinçdışı olmak üzere, başvurmuştur.

Atatürk’ten ayrıca diktatör olarak bahseden Hollanda gazeteleri de olmuştur. İkbal Ali Şah’a göre Atatürk ilk modern ve iyi diktatördür. [19] İkbal Ali Şah’ın bu yorumunu, bazı Hollanda gazetelerinin Atatürk için diktatör demesine entegre edecek olursak, Atatürk Hollanda basınında bir diktatör olarak tanımlanmış olsa bile, her zaman Avrupalı ​​diktatörlerden ayrı tutulmuştur. Zira Avrupalı diktatörler; yasama, yürütme ve yargıyı kendi adaletsizlikler ve hukuksuzluklar için gasp etmişlerdir. Atatürk ise bunu yeni kurulmuş cumhuriyetin istikrarını sabitlemek ve yürürlükte olan eski gerici ve cağ dışı uygulamaları sonlandırmak için kullanmıştır. Nitekim Atatürk’ün çok partili doneme geçiş denemeleri de bu yorumu doğrular niteliktedir.

Sonuç Yerine 

Bu araştırmada, Hollanda basınının Atatürk’ü nasıl yorumladığı ve bu yorumu nasıl açıklayabileceğimiz hususunda bir araştırma sorusuna şekillenmiş ve bir cevap bulunmaya çalışılmıştır. Hem ulusal hem de bölgesel özellikleri içeren www.delpher.nl web sitesindeki Hollanda gazetelerine erişim sayesinde, araştırma sorumuza sağlıklı yanıtlar verilebilmiştir. Öncelikle Atatürk hakkında yazan Hollanda gazetelerini manşetleri, konuları ve hitabetleriyle birlikte gösterilmeye çalışılmıştır. Ardından Hollanda gazetelerinin Atatürk’ü neden bu şekilde yorumladığına dair açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Atatürk’ün 1930-1938 yılları arasında Hollanda gazeteleri üzerinde neredeyse olumlu bir etkisi olduğu not edilmiştir. Bu durum, olumlu taraflılık kavramı ile kavramsallaştırılmaya çalışılmıştır.

Türkiye’nin Atatürk tarafından 1923’te kurulmasından bu yana modernleştirilmesi, Türkiye’ye yönelik Oryantalist söylemi değiştirmiştir. Bu, 1930’larda Atatürk’e olduğu kadar Türkiye’ye de ilişkin görüşlerin güçlü bir şekilde iyiye doğru değişmesini sağlamıştır. Bundan önce, genelde Batı Avrupa, özelde ise Hollanda basının perspektifinde hem Atatürk’e hem de Atatürk Türkiye’sine yönelik algı, o zamanlar “Avrupa’nın hasta adamı” olan Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren zuhur eden Oryantalist izlenimlerden bir hayli etkilenmişti. Atatürk algısı böylece 1934-1935 yılları arasında yeni elementlerce tekrar yapılandı ve nihayetinde Türkiye’nin Batılılaşmasına, laikleşmesine ve modernleşmesine katkılarından dolayı Hollanda gazeteleri tarafından onurlandırılan bir dünya lideri haline gelmiştir.

https://stratejikortak.com/2018/07/ataturk-ingiliz-muhipleri-sizan-osmanli-ajani.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Utrecht Üniversitesi, Beşerî Bilimler Fakültesi, Tarih Bölümü, Uluslararası İlişkilere Tarihsel Perspektif Programı

[2] https://www.delpher.nl/.

[3] ‘Turkije vernieuwt zich steeds sneller tempo. Zelfs de taal is omgewerkt.’ De Telegraaf, 5 December 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110572465:mpeg21:pdf.

[4] Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 december 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

[5] “Vader des vaderlands” (vatanın babası) unvanına sahip Sessiz William, İspanya Krallığı’na karşı bağımsızlık savaşını başlatmış, 1588 yılında Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırlamış ve bu söz konusu Hollanda Cumhuriyeti 1648 yılında Vestfalya Antlaşması ile birlikte bağımsızlığına kavuşmuştur.

[6] Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

[7] Avondlander, Hollanda literatüründe ‘’Avrupalı’’ manasına gelmektedir.

[8] Het nieuwe Turkije voor de eerste maal: vrouwen als afgevaardigden’’, Algemeen Handelsblad, 20 juni 1935 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010664001:mpeg21:p009.

[9] Vrouwenemancipatie in Turkije, De courant Het nieuws van den dag 20 januari 1931 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB15:000597023:mpeg21:pdf.

[10] Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

[11] De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

[12] Zutphensche courant, jrg. 87, nummer 21, 25-01-1935, editie Dag, Regionaal Archief Zutphen, RAZ 0394

[13] Menschenredder van beroep.., Dagblad van Noord-Brabant, 26 januari 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB23:001976022:mpeg21:p00002.

[14] Vaderlijke politiek van Turkije’s president. “Geen dictator, doch winner der harten”. Zorgen voor de massa. – Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.., De Telegraaf, 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110570770:mpeg21:p009.

[15] Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post“. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

[16] „Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant“. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

[17] Hina Saleem, Fatima Iftikhar, Maria Arif, Asad Ullah Javed en Sobia Akram, ‘Islam In West: A Critical Discourse Analysis Of The Western Newspaper Headlines Regarding Hagia Sophia’s Conversion Into A Mosque’, Palarch’s Journal Of Archaeology Of Egypt/Egyptology 18:8 (2021) 1829-1844, aldaar 1837.

[18] Resul Babaoğlu, ‘From imagination to the truth: Mustapha Kemal (Ataturk) image in the western publications and the founder’s biography’, in: ‘Uzm. Erdem Ünlen en H. Aytuğ Tokur (red.), The 9th international congress on Ataturk’ (Amasya 2019) 1951-1971, aldaar 1961.

[19] Ibidem, 1963.

KAYNAKÇA 

De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

Het nieuwe Turkije voor de eerste maal: vrouwen als afgevaardigden’’, Algemeen Handelsblad, 20 juni 1935 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010664001:mpeg21:p009

Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

Hina Saleem, Fatima Iftikhar, Maria Arif, Asad Ullah Javed en Sobia Akram, ‘Islam In West: A Critical Discourse Analysis Of The Western Newspaper Headlines Regarding Hagia Sophia’s Conversion Into A Mosque’, Palarch’s Journal Of Archaeology Of Egypt/Egyptology 18:8 (2021) 1829-1844, aldaar 1837.

„Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant“. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

Menschenredder van beroep.., Dagblad van Noord-Brabant, 26 januari 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB23:001976022:mpeg21:p00002.

Resul Babaoğlu, ‘From imagination to the truth: Mustapha Kemal (Ataturk) image in the western publications and the founder’s biography’, in: ‘Uzm. Erdem Ünlen en H. Aytuğ Tokur (red.), The 9th international congress on Ataturk’ (Amasya 2019) 1951-1971, aldaar 1961.

Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 december 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

Vaderlijke politiek van Turkije’s president. “Geen dictator, doch winner der harten”. Zorgen voor de massa. – Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.., De Telegraaf, 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110570770:mpeg21:p009.

Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post“. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

Zutphensche courant, jrg. 87, nummer 21, 25-01-1935, editie Dag, Regionaal Archief Zutphen, RAZ 0394

[/vc_toggle]

Tarihin Yansımasında Gazi Şehir Antep’in İşgali ve Halkın Mücadelesi

Öz

Antep savunması Milli Mücadele Savaşı’nın önemli bir abidesidir. Çünkü savunmanın süresi, savunucuları içinde bulundukları, karşı karşıya kaldıkları koşullar bakımından düşmanla kıyas kabul edilmeyecek bir nitelik göstermektedir. Dünyadaki şehir savunma savaşlarında; Verdün ve Stalingrat gibi şehir savunmalarında iki devletin modern orduları karşı karşıya savaşıyorlardı. Antep’te ise modern orduya karşı yokluğun kıskacında sıkışan halk topyekûn seferber olarak; canını siper etmiş, yüreğini koymuş, alın teri dökmüş, kanını akıtmış, hürriyetin istikbalinde bağımsızlığını aramıştı. Antep savunmasının en belirgin özelliği de tamamı ile bir halk hareketi oluşudur. Öyle ki, halk her şeyi kendi organize ederek göstermiştir. Antepli, el birliğinde, yürek dirliğinde bir araya kenetlenmişti. Düşman işgalinde devletin herhangi bir kurumundan hiçbir destek istemeden; silahını, cephanesini ve erzakını kendi sağlayarak düşmanın modern araç ve gereçlerine karşın mücadeleye girişmiştir. Antepli bunun bedelinde 6000’e yakın şehit vererek toprağın yüküne eğilmiş, acı hatıranın esintisinde gaziler kalmıştır. Bu şehrin şanlı savunması yalnız Türklerin değil bütün insanlık âleminin takdir ve hürmetini kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Antep‘i, şimdiye kadar tarihte hiç bir şehre nasip olmayan “Gazi’lik” unvanını vererek mükâfatlandırmıştır.

Bu makalede, Osmanlı Devleti’ni savaşa sürükleyen nedenler sorgulanmıştır. Bununla beraber Antep’in İngiliz ve Fransızlar tarafından önem teşkil etmesinden dolayı Antep üzerinde cereyan eden hadiseler aralanmıştır. İngiliz ve Fransız birliklerince Antep’in işgali sırasında halkın yaşadıkları zorluklar, destansı mücadelesi, yer yer dile şahitlerin ifadesini dile getirerek ve ülke etrafında meydana gelen savaşın dramı tüm çıplaklığı yansıtılmıştır. Antep savaşı ve kurtuluşu günümüze yansıması bakımından sebep ve sonuçları ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Anahtar Sözcükler: Gaziantep, Osmanlı Devleti, Milli Mücadele, İngilizler, Fransızlar

Abstract 

Antep defense is an important monument of the War of Independence. Because the duration of the defense, the defenders are incomparable to the enemy in terms of the conditions they face and the conditions they face. In city defense wars around the world; Modern armies of the two states fought face to face in city defenses such as Verdun and Stalingrat. In Antep, the people, who were stuck in the grip of poverty against the modern army, were mobilized as a whole; He had shielded his life, put his heart, shed sweat, shed his blood, sought independence in the future of freedom. The most distinctive feature of the Antep defense is that it is completely a popular movement. So much so that the people organized everything by themselves. Antepli are clamped together in hand and heart. Without asking any institution of the state for help in the invasion of the enemy; He entered the struggle against the modern tools and equipment of the enemy by providing himself with his weapons, ammunition and supplies. The people of Antep leaned on the burden of the earth by giving nearly 6000 martyrs for this price, and veterans remained in the breeze of bitter memory. This glorious defense of this city has won the admiration and respect of not only the Turks but also the whole humanity. Grand National Assembly of Turkey, Antep, ever in history ever bestowed on a non-city “Veterans” was the title of like giving reward.

In this article, the reasons that drove the Ottoman Empire to the war were questioned, and the events that took place in Antep due to the importance of Antep by the British and the French were discussed. The difficulties of the people during the occupation of Antep by the British and French troops, their epic struggle, expressing the testimony of the witnesses and the drama of the war that took place around the country were reflected in all its nakedness. The causes and consequences of the war in Antep and its liberation have been tried to be revealed in terms of their reflection on the present day.

Keywords:  Ottoman Empire, Gaziantep, National Struggle, British, French

Giriş 

Bugüne kadar arkeolojik çalışmalar ışığında elde edilen bilgilere göre, Ayıntab (Gaziantep) ilk Çağda Hititlerin sık sık uğradığı, yerleşime oldukça elverişli ve işlek yollar üzerinde kurulmuştur. Şehrin kuruluşu M.Ö. 5600 yıllarına kadar tarihlenmektedir.[1]  M.Ö. birinci asırda Romalıların eline geçti. M.S. 395’te Roma ikiye bölününce, Doğu Roma’nın payına düştü. Antep bölgesi 7. Yüzyıldan itibaren Türk İslam devletlerinin egemenliğine geçmiştir. 16. Yüzyıldan itibaren ise tamamıyla Türk egemenliğine girmiştir.

Kaynaklar şehrin önemli bir kavşak noktası olan ve bugün şehrin 10 km kuzeyinde bulunan “Doliche “, “Teluk”, “Dalük” adları ile anılan ve günümüzde Dülük Baba adı verilen yörede kurulduğu konusunda birleşmektedirler.[2] 1908 tarihli Halep Vilayeti Salnamesine göre şehrin 10 km kuzeybatısında bulunan Dulük’ün 1391-1398 yıllarında terk edilerek merkezin bugünkü Gaziantep’e taşındığı Mahkeme-i Şer’iye sicillerine dayandırılarak ortaya çıkarılmıştır.[3]

Hazret-i Ömer zamanında İslâm orduları tarafından fethedilince şehrin çevresindeki pınar ve sulara izâfeten “pınar şehri” manasına gelen “Ayntâb” ismi verildi. Geçen yıllardan sonra Türkler burayı fethedince “Ayntâb” ismi halkın telaffuzundan “Antep” şekline dönüşmüştür. Asur, Roma ve Bizans yönetimleri altında bulunmuş olan Ayıntab bölgesi Orta Çağda birçok mücadeleler sonunda Harun Reşit tarafından ele geçirilmiştir.[4] Türkler ise buraya 11. yüzyılın sonlarına doğru kalıcı olarak yerleşmeye başlamışlardır. 1388’de Türkmenlerden Emir Mintaş’ın, 1400’de Timur’un, 1420’de ise Kara Yusuf’un hücumlarına uğrayan Ayıntab, bu 1515 yılına kadar Dulkadirli yönetiminde kalmıştır. 1516’da ise Mısır yönetiminden Osmanlı idaresine geçmiştir.

Antep bölgesi, Osmanlı Devletinin yükselme döneminde oldukça bolluk ve bereket dolu bir yer olup, özellikle tahıl üretimi, zeytincilik ve bağcılık çok ileri bir durumdaydı. Çöküşle birlikte yöre de bu gidişattan nasibini alıyordu. Osmanlı devrinde mühim bir kültür ve sanayi merkezi oldu. Dericilik, yaycılık, boyacılık, yağcılık, dokumacılık ve sabunculuk çok gelişti. On dokuzuncu asrın sonunda, şehirde 70 boyahane ve 3815 pamuklu tezgâh ve bunlarda çalışan 4000 kadar işçi bulunuyordu. Halı, kilim, alaca ve döşeme kumaşları meşhurdur. 1084’ten bu yana Antep’te Türk nüfusu devamlı çoğunlukta oldu.

19.yüzyıl başlarında İngiltere Mısır üzerinde, Fransa’da Kuzey-batı Afrika ile Suriye bölgesinde nüfuz sahası elde etmek çabası ve rekabetine giriştiler. Osmanlı Devleti’nin 1.Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkması üzerine İngiltere Hindistan yolu üzerindeki bu bölgeyi ele geçirmek için faaliyete geçmiştir. Savaş telaşı içinde bol keseden yapılan dağıtım daha sonra İngiltere’yi rahatsız etti. Zira Filistin, Suriye ve Irak Cephelerinin bütün yükünü İngilizler çekmişti. Bu sebeple İngilizler, Fransızlar’ı Mondros Antlaşması görüşmelerine bile katmamışlardır. Ayrıca İngiltere ne pahasına olursa olsun petrol bölgesi olan Musul’u ele geçirmek istiyordu.[5]

Ermeniler Bağlamında Doğu Anadolu

1890-1895 yılları arasında bölgede meydana gelen Ermeni olayları sonrasında İngiltere, Fransa ve Rusya Ermeniler lehine ıslahat taleplerini tekrarladılar.  2. Abdülhamid, 11 Mayıs 1895 tarihinde adı geçen devletlerin elçileri tarafından ortaklaşa verilen ıslahat projesinde Hamidiye Alaylarına ilişkin olarak bunların sıkı bir şekilde denetlenmesi yönündeki isteklerine müdahale etmiştir. Padişah, aşiret reislerinin birtakım Ermeni çetecilerinin iftiraları ile tehdit ve tehlikeye uğranmamasına valiler, mutasarrıflar ve kaymakamlar tarafından dikkat edilmesini emrederek alayları korumak istemiştir.[6]

Hamidiye Alayları

Hamidiye Alayları kurulmadan önce Ermeniler, Avrupa’nın teşvik ve yardımı ile Osmanlıdan ayrılarak, neticede müstakil bir Ermenistan için planlı bir şekilde siyasi, askeri, dini, psikolojik, diplomatik hazırlıklarını yapmışlar ve örgütlerini kurmuşlardı. Sıra devlete ve Müslüman halka karşı harekete geçmelerine gelmişti. Nitekim Ermeniler ilk isyanı, 20 Haziran 1890’da Erzurum’da, ikinci ayaklanmayı da 15 Temmuz 1890’da İstanbul Kumkapı olayları ile başlattılar.[7]

Ermenilerin siyasi maksatlı ve planlı eylemlerini engellemek için, Hamidiye Alayları kurulur kurulmaz, Ermenilerden ve Avrupa’dan itirazlar yükselmeye başladı. Ermeniler için maksat Müslüman halkı savunmasız bırakmak, İngiltere için ise, Ermeniler vasıtasıyla Doğu Anadolu’yu Osmanlıdan koparmak idi.

Sömürgecilik faaliyetlerinin başlaması ile birlikte Doğunun tek hâkimi olmak isteyen İngiltere, Hindistan yolu ve onun çevresinde kesinlikle kendisine rakip bir devlet istemiyordu. Oysa bölgede Fransa’nın ve Almanya’nın da bir takım emelleri vardı. Bu arada tarihin ilk dönemlerinden itibaren önemli bir merkez durumunda olan Gaziantep üzerinde bulunduğu ticaret yollarının yanı sıra coğrafi konumuyla da, Orta Doğu’ya hakim bir noktada bulunmasından dolayı daha fazla dikkat çekmeye başladı. Sömürgecilik faaliyetlerinin ve nüfus politikalarının doruğa ulaştığı Milli Mücadele Döneminde Gaziantep’in yazgısı da bu Özelliğine bağlı olarak gelişti. Suriye Fransa’ya bırakılacak, bölgenin diğer kısımları da İngiltere’nin olacaktı.[8]

Milli Mücadelede Antep Savunması

İngiltere İşgali

Mondros Mütarekesi Antep sancağını Türk hâkimiyetine bırakmasına karşın Mütarekenin 7. maddesi de güvenliklerini tehdit etmesi durumunda emniyetlerini temin için gerekli olan yerlere asker sevk ederek işgal etmek hakkını bahane ederek 17 Aralık 1918’de İngilizler Antep’e girmişlerdir.[9]

Görünürde sadece kışlamak ve yalnız iaşelerinin temin edilmesi amacıyla Antep’e gelen İngilizlere herhangi bir tepkinin gösterilmemesi üzerine İngilizler Antep’te kuvvetlerini artırmaya başladılar. Bu durum memur ve aydın kesimin endişe etmesine neden olsa da halkı telaşlandırmamak için ses çıkarmamışladır.[10] İşgalden bir gün önce İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General McAndrew Antep’e gelerek, Antep’in ileri gelenleri ve genç aydınlarından tanınmış kişileri yanına çağırtarak, şehirde herhangi bir asayişi duruma sebebiyet verilmemesini ve şayet böyle bir durum meydana gelirse buna sebep olanların cezalandırılacaklarına ilişkin tehditte bulunmuştur. Hemen ardından Antep’in ileri gelenleri, Ermeni tehcirinden sorumlu oldukları yalanıyla tutuklanarak sorgusuz sualsiz Mısır’daki esirler kampına gönderilmişlerdir.[11] Ertesi gün İngilizler, 3. Hintli süvari tugayı, bir süvari müfrezesi, bir batarya top ve otomobilli makinalı tüfekten oluşan mekanize birlikleriyle Antep’i işgal etmişlerdir.[12]

General McAndrew

İngilizler, işgal günü Antep’te Ermeniler tarafından büyük bir sevinç içinde törenlerle karşılanmışlardı. İşgalle birlikte Birinci Dünya Savaşı sırasında taşkınlık yaparak Suriye’ye sürülmüş olan Antepli Ermeniler şehre gelmeye başlamışlardı. Bunlara, Anadolu içleriyle Sivas, Kayseri, Malatya gibi diğer illerden Suriye’ye sürülmüş olan Ermeniler de katılmıştır. Böylece 50.000’e yaklaşan sayıda Ermeni, Antep’te toplanmış oldu. Türklere karşı kin ve düşmanlık besleyen bu kalabalık Ermeni topluluğu ellerine geçen her fırsatta Türklere hakaret, zulüm ve işkence de bulunuyorlardı. Tercümanlarının hepsi Ermeni olan İngiliz işgal güçleri, Ermenilerin Türkler hakkında attıkları yalan ve iftiralarına inanıyorlardı.

Buna karşın her türlü hakaret, iftira ve zulme uğrayan Türklerin şikâyetlerine aldırış etmiyorlardı.  Ermenilerin iftiralarıyla hareket eden İngiliz işgal Kumandanlığı, 8 Mart 1919’da halkın elindeki bütün silah ve cephanenin teslimini isteyen bir beyanname yayınlayarak, evinde ve elinde silah bulunduranların idam edileceklerini ve ailelerinden yüz altın lira alınacağını bildirmiştir. Ayrıca, beyannamenin ilanının ertesi günü şehrin belli noktalarına makineli tüfekler yerleştirerek silahların derhal teslim edilmesini istemişlerdir. Herkes bu yıldırma politikası karşısında elindeki bütün ateşli ve kesici silahları o gün akşama kadar İngilizlere teslim etmişlerdi.[13]

İngilizler bununla da yetinmemişler, 15 Mart 1919’da halkın elindeki silahların hepsi teslim edilmediğinden bütün mağaza, dükkân, han ve kahvelerin gece-gündüz kapatılmasını emretmişler, camilerde ibadet dışındaki toplantıları yasaklamışlardı. Ekmekçiler, un değirmenleri, eczaneler, buğday ve süt satanlar yasağın dışında tutulmuştur.  31 Mart’tan itibaren dükkân ve kahvehanelerin akşam saat yedide kapatılması, halkın akşam saat dokuzdan sabahın dördüne kadar evlerinden çıkmamaları istenmişti. Bu dönemde Türk halkı öyle bir baskıya tabi tutulmuştu ki sokakta iki kişi karşılıklı konuşmak bir yana selamlaşamaz hale gelecekti.[14]

Bir süre sonra İngilizler, Ermenilerin Türkler hakkındaki iftira ve tahriklerine kanmamaya başlamışlardı. İngilizler temkinli davranarak Ermenilerin aşırı hareketlerine müsaade etmediler. İngiliz işgal Kumandanlığı, işgalin son günlerinde Türklere karşı daha iyi davranmaya başlamış, hatta Hintli Müslüman askerler aracılığıyla Türklere silah ve cephane dağıtmak için teşebbüse bile geçmişlerdi.[15] İngilizler, asayişi otomobilli keşif kollarıyla birlikte memleket içindeki asker tarafından temin etmişler ve hiçbir suretle Türk idaresine müdahale etmemişlerdi. Polis ve jandarmayı tamamen serbest bırakarak hiçbir iç işine karışmamışlar “istihbarat şubesi” vasıtasıyla siyasi durumu takip ederek telgrafların sansür edilmesine de göz yummuşlardır.[16] İngilizlerin yumuşak siyaset gütmelerinin nedeni, kendilerinden sonra orayı işgal edecek olan Fransız askeri kuvvetlerinin işini zorlaştırmak ve yangının daha da büyümesi için düşünülmüş stratejik plandır. Diğer düşüncede de Türklerin anavatanına dahil bu toprak, nasıl olsa yabancılara bırakmayacaklarını ve ne pahasına olursa olsun direneceklerine inandıklarından Fransızları bu bölgede meşgul ederek dikkatlerinin Arap ülkelerinin üzerinden dağılmasını istiyorlardı.

WikiWand’dan alınan bu görsele göre Türk ve Kürtler’e karşı kendini savunan (!) Ermeniler.

İngiltere için Rusya faktörü vardı. Rusya’nın Güney’e sarkması İngiltere’nin sömürge yollarını tehlikeye atacaktı. İşte İngiltere Rusya’nın Güney’e sarkmasını önlemek ve Ortadoğu’da bu devletle karşı karşıya gelmemek için Fransa’nın bir tampon bölge oluşturmak amacını güdüyordu. Bu amaçla, Güney Anadolu ile Suriye’nin Kuzey kısımlarını ve Musul’u Fransa’ya vermeye razı oldu.[17]

 Fransa İşgali

İngiliz işgalinde küçükte olsa birkaç çatışmanın dışında sakin geçen Antep günleri, 29 Ekim 1919 tarihinde Fransızlar tarafından buranın işgal edilmesiyle son buldu. Fransızlar’ın sert tutumu ve Ermenilerin tahrikleri gerginliklere sebep oldu. Antep’i kuşatan Fransız kuvvetinde; 13 piyade taburu, 4 sahra bataryası, 5 dağ bataryası, 15,5’luk bir batarya, 10,5 luk bir batarya ile 1 uçak bir kısım süvariden oluşmakta idi. Fransızlar’ın Antep’e yerleşmesiyle, Ermeniler yerli halka hakaret ve saldırılarını iyice artırdılar. Antep’i işgal eden Fransız birlikleri, Ermeni Alayının 3. Taburuyla 412. Piyade Alayından bir takım ve bir Afrika avcı takımından oluşmaktaydı. İşgal kuvvetlerinin arasında Ermeni alayının olması, Ermenilerin kin ve intikamlarını artırıyordu. Bunlar, Fransızların himayesinde Maraş’ın da dâhil olduğu bir Ermenistan Devleti kurmayı amaçlıyorlardı.

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin tekrar fitne ve fesat çıkarmak üzere yerlerine dönmeleri Fransız işgali esnasında daha da hızlanmıştır. Fransız kaynaklarına göre 1919 senesinin sonlarına doğru 120.000 civarında Ermeni’nin Güneydoğu Anadolu vilâyetlerine yerleştirildiği iddia edilmiştir. Fransızların yol güzergahındaki köylerde yaptıkları kötülükler ve taşkınlıklar gün geçtikçe artıyordu. Bilhassa Ermeni ve Fransız askerlerine güvenen yerli Ermeniler rastladıkları Türkleri tehdit ediyor, gasp yapıyor ve feci şekilde dövüyorlardı. Bu fenalıkları haber alan köylüler ve millî kuvvetler, Çatalmazı Boğazında Fransızları sıkıştırmış onlardan bir çoğunu öldürerek gerekli cevabı vermişlerdir.

Fransızların silahlandırdığı Ermenilerin taşkınlıkları sebebiyle Türklerde can, mal ve namus emniyeti kalmamış, savunmasız Türkler katliamlara maruz kalmıştır. Hatta Türk depolarından çaldıkları silahları Ermenilere dağıtan Fransız askerleri, kendilerini gören bir polis memurunu şehit etmişlerdir.[18] 10 Kasım 1919 günü Ermeni çeteleriyle Türk polisi arasında kavga çıktı ve bazı polisler şehit edildi. Bu olayı protesto etmek için 23 Kasım 1919’da Cemiyet-i İslamiye’nin düzenlediği büyük bir miting yapıldı.[19] Akyol Polis Karakolunda görevli bir polis memuru olan Mehmet Hamdi Bey, Fransız güçlerinin Polis Karakolunda göndere çekili olan bayrağın indirilmesi isteklerine meslektaşlarıyla birlikte karşı çıktı. Ancak Mutasarrıfın emri üzerine bayrağı gönderden indirdiler. Mehmet Hamdi Bey, ertesi gün Türk bayrağını tekrar göndere çekti. Olayı haber alan işgal güçleri bir manga askerle karakolu bastı. Çıkan çatışmada mermisi tükenen Mehmet Hamdi Bey, teslim olmamak için karakolun en üst katından kendini yere bıraktı ve şehit oldu.[20]

Mehmet Hamdi Bey

Yabancı çizmeleri altında kirlenen topraklarını korumak ve hayatına esaret vurulan işgalden kurtulmak için Antepliler, nasıl bir hareket tarzı takip etmeleri gerektiği konusunda Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya müracaatta bulunmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleri doğrultusunda faaliyetlere başlanmıştı.

Bu amaçla 22 Ekim 1919 Cuma günü bir toplantı düzenlenerek İngilizler gittikten sonra hiçbir devletin memleketi işgali, mütarekenameye muvafık olmadığına ilişkin bir metin, İstanbul’daki İtilaf Devletleri mümessillerine, Antep’teki İngiliz irtibat subaylarına ve Sadarete gönderilmiştir.[21]

25 Ekim 1919’da Antep’te otuz bin kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlenmiştir. Mitingde alınan kararlar miting heyeti adına Belediye Reisi Mehmet Lütfi imzasıyla ilgili makamlara duyurularak, Sulh Konferansına ulaştırılması istenmiştir: Metinde şöyle denilmektedir:

“Mütareke zamanında Ayıntab şehri hiçbir devlet tarafından işgal edilmemişti. Fakat İngilizlerin Halep’teki kuvvetleri emniyet altında bulundurmak için mütarekeden iki ay sonra şehrimize bir miktar asker sevk etmişlerdi. Ahalimiz öteden beri kanunlara bağlı ve itaatlı olduklarını ve aramızda bulunan Hristiyan vatandaşlarımızın mal, can ve ırzını, kendi can ve ırzımız gibi muhafaza etmekte olduğumuzu İngilizler kendi gözleri ile görmüşlerdir. Bu defa Halep’teki askeri kuvvetlerini kaldırdıkları için, burada kuvvet bulundurulmasına lüzum kalmadığına kanat getirerek, yakında Ayıntab’dan çekilmeye karar verdiklerini işitiyoruz. İngilizlerin de işgal ve meşru haklarımıza gösterdikleri hürmetten dolayı teşekkür ederiz. İngiltere’nin burada bulunduğu müddet zarfında müşahede ettikleri vechile,  Ayıntab şehri nüfusunun yüzde doksanı ve binden fazla köyleri kemalen Türk ve Müslüman olduğu gibi, emlak ve arazinin büyük çoğunluğu dahi Müslümanlar’a ait olduğundan, tarihen ve muhiten Suriye ile bir alakamız yoktur. Wilson Prensipleri mucibinde bizi kendi mukadderatımıza hakim kılmak insaniyet ve vicdan nokta-i nazarından Birleşik Devletler’in borcu olduğundan İngilizlerden sonra herhangi bir devlet işgale teşebbüs ederse izzet-i nefsimizi rencide edeceği cihetle, olabilecek bu işgali bütün mevcudiyetimizle reddeder ve katiyen kabul edemeyeceğimizi beyan ile beraber yakın bir zamanda Paris’de karar altına alınacak olan mukadderatımızın kayıtsız şartsız milli istiklalimizin korunmasını, meşru haklarımızın müdafaasını insanlık ve medeniyet namına rica eyler ve iş bu milli arzumuzun Sulh Kongresi’ne izahını istirham eyleriz.”[22]

Antep’i işgal eden İngiliz birlikleri yerine İtilaf kuvvetlerini temsilen Fransız birliklerinin geçeceği, din ve milliyet farkı gözetilmeyeceği, halkın güven ve huzur içinde işlerine devam etmeleri ve bu işgal ile Osmanlı idaresinin tasarruflarına müdahale edilmeyeceği belirtiliyordu. Oysaki ilerleyen zamanlarda yapılan katı ve gaddarca uygulamalar bunun aksini göstermiştir.

Antep’te, 1 Nisan 1920’de Türkler ve Fransız-Ermeni güçleri arasında şiddetli bir savaş başladı. Fransızlar Antep’i sivil ayırt etmeksizin yoğun top ateşi altına almışlardı. Hafif silâhlarla donatılmış olan Türk milli kuvvetleri ile düşman kuvvetleri arasında sayı ve silâh bakımından büyük bir dengesizlik vardı. Kılıç Ali Bey, Ermenileri Fransızlardan ayırmayı düşünmüş fakat bir sonuç alamamıştır.

Antep’te çarpışmalar başlayınca; Ermeni mahallesindeki Türkler evlerini ve eşyalarını olduğu gibi bırakarak Türk mahallesine sığınmak zorunda kaldılar. Türk mahallelerinde oturan Ermeniler de kendi bölgelerine kaçtılar. Türk mahallelerindeki Ermeni evlerinin eşyaları, teşkil edilen “Malları Koruma Komisyonu” tarafından toplattırılıp muhafaza altına alınmıştı. Ermeni mahallelerinde olan Türklerin evlerinin eşyaları ise yağma edilmiş evleri yıkılmıştır.[23]

Fransız işgalinde bulunan mevkiler içinde askeri bakımdan en önemlisi Kurban Baba Tepesi idi. Bu tepe hem Fransız karargâhının bulunduğu koleje, hem de Mardin Tepe’ye hakim vaziyette idi. 30 Nisan ve 1 Mayıs tarihlerinde bu tepeye saldırı yapıldı. Kanlı bir çarpışmadan sonra bu tepe de ele geçirildi. 2 Mayıs’ta göğüs göğse savaşlar oldu. Şehir dışı Türk topçusu ise, şehir içi Türk kuvvetlerinin hücumu sırasında Fransız ve Ermeni mevzilerini bombardıman etmişti. 3 Mayıs günü Türk kuvvetleri düşman cephesine hücuma başladılar. Fransızların 9 Mayıs’ta Kilis’ten önemli bir kuvvetle Antep üzerine yürümekte olduğu istihbaratı alındı. Nizamiye ve millî kuvvetlerle düşman üzerine yürünerek Kilis-Antep yolu üzerindeki Kızılcahisar-Görgün’ün batısındaki sırtlarda düşmanla karşılaşıldı. Akbaba ve Elma Tepelerindeki çarpışma sonunda düşman geri çekilmek zorunda kaldı.[24]

Bununla beraber Anteplilerin de güç anlar geçirmekte oldukları görülmektedir. Nitekim Antep Heyet-i Merkeziyesi’nin 27 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta: Antep’teki milislerin morallerinin sarsılarak dağıldığı, şehrin Fransız toplarıyla yıkıldığı, bütün gelir kaynaklarının kuruduğu, acele yardım gönderilmesi gereğini ve eğer yardım gönderilmezse Anteplilerin her şeyi göze alacakları bildiriliyordu. Antep Savunmasının, bütün ülke için nasıl umut kaynağı olduğu verdiği cevaplardan anlaşılmakta idi. [25]

21 Ağustos 1920’de karşı taarruza geçen Fransızlar, Dülük Tepe’yi aldılarsa da ertesi gün yapılan karşı saldırı ile geriye atıldılar. Doğu istikâmetinde ilerleyen Albay Abadie kıtaları Rumevlek’in doğusunda bulunan 24.ncü Alay’a taarruz ettiler. 24. Alay iki saat direndikten sonra geri çekildi. Düşmanın hiç olmazsa Fırat’ın doğusuna geçirilmemesi 5. Tümen’e emredilmişti. 5. Tümen’in durumu da kritikti. Antep-Nizip yolunu düşmana kaptırmamak gerekiyordu. Tümen bu maksatla Karaburun tepelerine kadar uzanmış olan kuvvetlerini kuzey cenahına çekmeye başladı. Tümen baskına uğramıştı. Fransızlar daha sonra Nizip’e kadar ilerleyerek Nizip’i işgal ettiler. Buradan oldukça erzak tedarik edip 28 Ağustos’ta Antep’e döndüler.[26]

23-25 Ağustos günleri arasında Antep şiddetli bombardımana tutuldu. Halkın çoğu Malatya, Urfa, Maraş ve Elazığ gibi bölgelere göç ettiler. Tam bu sırada Malatya Mebusu Hacı Bedir Ağa, 300 kişilik bir kuvvetle Anteplilerin yardımına koşmuş, Antep halkı da düşmana dayanmaya başlamıştır.[27]

Fransızlar’ın Suriye ve Adana Bölgesindeki durumları gittikçe zorlaştığından Antep harekâtını bir an önce sonuçlandırmak istiyorlardı. İstanbul’da bulunan General Goubeau’nun başında bulunduğu bir tümeni Antep’teki Fransızlara yardımla görevlendirdiler. 21 Kasım 1920’de Goubeau birlikleri Antep’e geldi. Antep şehri o günün akşamından itibaren ikinci defa kuşatılmış oldu. Fransız kuvvetleri, tepelerde bulunan Türk kuvvetlerini, Antep şehir içini uzun ve etkili topçu ateşi ile dövmeye başladı. Antep’in her tarafla bağlantısı tekrar kesilmiş oldu.[28]

Şehir içi ve şehir etrafında savaş sürerken diğer yandan şehir halkının şartları gittikçe güçleşmekteydi. Özellikle yiyecek meselesi kaygılandıracak bir hal almıştı. Şehirde at, sığır, koyun ve keçilerle üzüm, fıstık ve buna benzer maddelerin hepsini toplayarak “iaşe-i umumiye” ambarına koydular ve her gün, buradan Anteplilere, ölmeyecek kadar gıda maddesini dağıtmaya başladılar. Açlık korkunç bir hal aldı. Evlerde kalan son lokmalar tükenmek üzereydi. O kadar ki 25.000 nüfus için yiyecek olarak 25 kilo erzak kalmıştı. Sokaklarda, caddelerde renkleri solgun açlar dolaşıyor, zengin-fakir herkes ekmek arıyordu. Ölen beygirler ve eşekler derhal kapışılıyordu. Heyet-i Merkeziye bu durum karşısında açlık beyannamesi yayımlamıştı. Kürkçüoğlu Hanı’nın mahzeninde yüzlerce Türk kadını ve kızı zerdali çekirdeklerini kırıp tatlandırmakla görevlendirilmiş ve temin edilen tatlandırılmış çekirdekler tink taşı altında ezildikten sonra un ve kepeğe karıştırılarak ekmek yapımında kullanılmıştır. Fakat zerdali çekirdeği acı olduğundan şehirde hıçkırık hastalığı baş göstermişti. Şehirde bez sıkıntısı vardı. Tetanozlu hastalar çaresizlik içinde ölüyorlardı. Açlık, ölüm ve savaştan beterdi. Düşman topu ve silahıyla yenemediği Türk Milletini açlıkla teslim olmaya zorluyordu. Açlıkla ölmek ve kurşunla ölmek arasında hiçbir fark yoktu.[29]

Antep şehri dört yanı kuşatılmış olduğu halde on bir ay Fransız kuvvetlerine karşı dayanmıştır. Bu gazi beldenin düşmana teslim olmasının tek nedeni açlıktır. Eski Türk şehirlerinin geleneklerinden olan yaz mevsiminden kışın ihtiyaçlarını hazırlamak anlayışıyla evlerinin kilerlerini, ticarethanelerinin ardiyelerini dolduran Antepliler bu ecdat yadigârı basiretlerine dayanarak on bir ay boyunca yarı aç-yarı tok karşı koymuşlar ve sonunda yavrularının dayanılmaz acısına boyun eğerek, ama onurlarının korunması için zalim düşmandan güvence alarak şehri teslim etmişlerdir.

Antep’in Savunmasında Yer Alan Teşkilatlar

Cemiyet-i İslamiye 

Antep’te Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmadan önce İngiliz işgali sırasında Türklerin haklarını savunmak amacıyla eşraf, ayan ve ulema tarafından kurulmuştur. Toplantılarını Nakşibendi tekkesinde yapan cemiyetin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir. İşgal sırasında Türklere karşı yapılan saldırı ve haksız uygulamalar karşısında toplantılar düzenlemiş, protestolarda bulunmuştur.[30] Cemiyet-i İslamiye, gayri siyasi bir cemiyet olmasına rağmen her türlü faaliyetini açık olarak yürütmüştür. Bu nedenle, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, önceleri gizli faaliyette bulunduğu için aldığı siyasi ve idari kararları Cemiyet-i İslamiye’ye mal etmiştir.[31] Bu uygulama, Sivas Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye’nin aldığı kararlar arasında yer alan Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarının gizlilik ilkesine dayanmaktadır.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşkilatlanıp kuvvetlenince, Cemiyet-i İslamiye’nin halkın gözünde gücü ve iktidarı azalmış bundan sonra işgal kuvvetlerine karşı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti için bir maske görevi görmüştür.[32] Şehir içinde savaşın başlamasıyla birlikte, cemiyetin üyelerinden bir kısmı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek hizmetlerini sürdürmüşlerdir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin yapılmasının ardından Heyet-i Temsiliye başkanı olarak bütün vali, kolordu ve mutasarrıflıklara Sivas Kongresi kararlarını tebliğ ederek, işgallere karşı direnilmesini, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri‘nin her il ve ilçede kurularak kongre kararlarının gerçekleşmesi için çalışılmasını istemiştir. 932 Cemiyet kurulduktan sonra, telgraf memuru Mahir Bey, Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya cemiyetin kurulduğu haberini vermiştir.[33] Cemiyet, Sivas’tan gelen emirlere göre üyelerden birinin evinde toplanarak kararlar almaya başlamıştır. Gizli çalışan cemiyetin üye sayısı artınca dışarıdan duyulması tehlikesine karşı önlem olarak Heyet-i Merkeziye adı altında toplanarak karar alması ve bu kararlardan cemiyet üyelerine haber vermesi uygun görülmüş ve karar bu şekilde uygulanmıştı.[34]

Fransız işgaliyle birlikte Ermenilerin taşkınlıkları ve Türklere yaptıkları baskı zulüm ve işkenceler, cemiyetin çok hızlı büyüyüp gelişmesini sağlamış ve silahlı direnişin ortamını hazırlamıştı.  Her semtte cemiyete mensup hoca efendilerden kurulu “yemin” heyetleri oluşturulmuştur. Bu heyetler, cemiyete giren Vatandaşları “Memleketin kurtuluşu, din ve milletimizin bekası için malen ve bedenen hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacaklarına, cemiyetin bütün emirlerini yerine getireceklerine ve cemiyetin kuruluş amacını açıklamayacaklarına” dair yemin ettiriyorlardı.[35]

Cemiyetin şehir içinde yayılıp genişlemesinde Müftü Rifat Teymür, Şahin Hafız, Ahmet Hoca, Hacı Abdullah, Solakoğlu Ali, önemli katkı vermişlerdir. Cemiyetin köylerde yayılmasına ise, Merkez Jandarma Bölük Komutanı Esat Bey’in hizmeti geçmiştir. Cemiyet genişledikçe, para ve hesap işleriyle uğraşmak üzere İdare Heyetine bağlı maliye ve satınalma komisyonları kurulmuştur.[36]

Cemiyet bir taraftan Antep şehir ve köylerinin dışında Kilis’te ve Halfeti’de teşkilatlanmıştır. 1919 Aralık ayında cemiyet üyeleri artarken, bir taraftan da silahlı direniş için para, silah ve cephane tedarikine çalışılıyordu. Teşkilata giren herkes, fakir değilse, silah almaya mecburdu. Durumu iyi olanlardan da yardım parası alınıyordu. Silah almaya gücü yetmeyen fakirlere yardım şeklinde toplanan paralarla silah alınıyordu. Çiftçiler çift hayvanlarını, rençperler yatak yorganlarını satarak silah alıyorlardı. Bu şekilde Halep, Birecik ve Maraş’tan satın alınan tüfek ve cephaneler işgal kuvvetlerine rağmen, geceleri kafileler halinde şehre sokuluyordu.[37]

Bu çalışmalar devam ederken şehir içinde muharebe birlikleri oluşturulmasına başlandı. Birkaç mahalle birleştirilerek semtlere ayrılmıştı. Her semtin ileri gelenlerinden biri “Semt Reisi”, o semtte oturan yedek subaylardan savaş görmüş çavuşlardan biri de “Kısım Kumandanı” oluyordu.[38] Her semt bir milis askeri kıtasını oluşturuyordu ve her birinin kadrosu 100 silahlı ve takviye amaçlı 50 silahsız olmak üzere 150 kişi idi. Silahlılar savaşacak, silahsızlar tahkimatta çalışarak, silahlılardan yaralanmak veya şehit olmak suretiyle boşalacak yerleri işgal edecek şekilde ayarlanmıştı. Bu şekilde şehir 27 semte ayrılmıştı.[39]

Anteb’in Savunmasında Bulunmuş Olan Önemli Şahsiyetler

Şahin Bey

1877 Doğumlu olan Şahin Bey, Antep’li olup, asıl adı Mehmet Sait’tir. Şahin Bey lakabı sonradan ona halk tarafından verilmiş bir isimdi. 1899 yılında Yemen’e er olarak askere gitmiştir. Yemen’de Ayn-ül Cebel denilen yerde birlikleri sarılıp komutanları asi Araplar tarafından öldürülünce komutayı ele alıp huruç hareketiyle kurtulmayı başarmıştır. Bu arada başçavuşluktan Mülazım-ı saniliğe terfi ettirilmiştir.[40] 1911’de Yemen’den İstanbul’a gelen Şahin Bey, Trablusgarp savaşına gönüllü katılmış ve Mustafa Kemal’in birliğinde takım komutanlığı yapmıştır. Balkan savaşlarında ise Çatalca harplerinde bulunmuştur. Galiçya’da 15. Türk Kolordusunda savaşmıştır.

1917’de Sina cephesine gelen Şahin Bey, buradayken teğmenlik rütbesini almıştır. 1918’de İngilizlere, Mısır’da esir düşmüştür. İngilizlerin Mısır’da bulunan Seyd-i Beşir Esir Kampında yaklaşık bir yıl esarette tutulmuştur. Mondoros Mütarekesi’nden sonra İngilizler, birçok esirle birlikte Şahin Bey’i de serbest bıraktılar. Bunun üzerine Şahin Bey İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye nazırı olan Cemal Paşadan görev isteyerek, Antep’e yakın Birecik Askerlik şubesine tayin edilmiştir. Fakat İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Sivas’a Mustafa Kemal’in yanına gitmiştir. Burada gerekli emirleri aldıktan sonra Antep’e gelmiştir. Antep Kuvay-ı Milliyesi ile temasa geçerek onun vermiş olduğu görevi gönüllü olarak kabul etmiştir.[41] Bu görev Kilis-Antep karayolunu korumaktı. Antep Kuvay-ı Milliyesi Maraş yolunu Fransızlara kapattıktan sonra bu yolun stratejik önemi daha da artmıştır.

Şahin Bey

Şahin Bey, Antep-Kilis yolu üzerinde üç savunma hattı kurmuştur. Birinci savunma hattı, Kızılburun denilen, Araplar Höyüğü ile Minedir köyleri arasındaki tepelerdir ve hattın genişliği 5 km’dir. İkinci savunma hattı ise Kapçağız köyünün batı yamaçları ile Kazıklı köyünün doğu ve batısındaki tepelerdir. Üçüncü savunma hattı ise Elmalı köyü ile Bostancı köylerinin kuzey sırtlarıdır.[42] 18 Şubat 1920 günü ise iki dağ topu ve bir süvari takımının korumasındaki Fransız iaşe kolu, yine Şahin Bey tarafından geri çekilmek zorunda bırakılmıştır. Yoldan geçemeyeceklerini anlayan Fransızlar Şahin Bey’e anlaşma teklifinde bulundular. Bu yenilgiler işgal kuvvetleri karargahında büyük üzüntülere sebep olmuş ve kıta komutanı tevkif edilmiştir.[43]

Fransızlar, Antep, Urfa ve Maraş’taki garnizonlarına iaşe ve yardım göndermekte kararlı olduklarından Kilis-Antep yolunu geçmek için 17 Mart 1920’de yeni bir hareket başlatmak için Katma’dan Kilis’e doğru yürüyüşe geçtiler. Bu haberi alan Antep-Kilis Milli Kuvvetleri hareketi engellemek için çok çaba harcadılarsa da kötü hava koşulları bu çabaları boşa çıkarmıştır.

Yolu geçmekte kararlı olan işgalciler büyük kuvvetlerle gelmişlerdi, çünkü bu kez Antep’teki işgal birlikleri çok zor durumda kalmışlardır. Şahin Bey ise çevre köylerden topladığı çetelerle savunma tedbirlerini sağlamlaştırmaya ve düşmanı geri püskürtmeye çalışıyordu.

Düşman birlikleri taarruz günü olarak 26 Mart gününü bekledi. Oylum köyünü geçen işgalciler, Kızılburun mevkisini ve Şahin Bey’in komutasında ki birinci savunma hattını bataryalarla taramaya başladılar. Şahin Bey yol üzerindeki bütün köprülere hasar vermiş, köyleri boşaltmış ve çeteleri kritik noktalara yerleştirmeye çalışıyordu. Düşman, köprüleri tamir ederken, Kilis Milli Kuvvetleri de baskınlar düzenliyorlardı. Beş saatlik bir çarpışmadan sonra Kızılburun tepeleri düşmanın eline geçti.

Şahin Bey, yeniden tertip ve düzen almak için Kertil’de kurduğu ikinci savunma hattına çekilmek durumunda kalmıştır. 26 Mart 1920 gecesinin parolası “Maraş” idi. Çatışma başladı. Şahin Bey’in ve çetelerin çeşitli silahları ve cephaneleri bu kadar büyük ve üstün güce karşı koymaya yetmiyordu. Çetelerde moral bozukluğu giderek artıyordu. Bir saatlik bir çatışmanın ardından bu ikinci savunma hattı da çözülmüş oluyordu.[44]

Günün doğuşuyla birlikte Bostancık köyü kuzeyindeki sırtlar ve Elmalı köyü kuzeyindeki tepeler yoğun topçu ateşine tutuldu. Şahin Bey Bostancık Değirmeni mevkiinde bulunan köprüden Antep’e düşmanı geçirmemek için elinden gelen her şeyi yapıyordu, ancak gücü buna kâfi gelmiyordu. Arkadaşlarının bir kısmı kaçmıştı ve kendisi son sözünü hatırlayarak “…Benim cesedimi çiğnemeden Antep’e giremezsiniz…” demiştir. İşte o sözünü tuttu ve düşmanın süngü darbeleri ile son nefesini vererek şehit oldu.[45]

Şahin Bey‘in şehit olması ve Türk kuvvetlerinin yenilgiye uğraması Anteplileri çok üzmüştü. Fakat bu sırada Kılıç Ali Bey‘in Antep‘e gelişi, Anteplilerin moralini yükseltti. Mustafa Kemal‘in emri üzerine Sivas‘tan hareketle Elbistan, Pazarcık ve oradan da Maraş‘a gelmiş olan Kılıç Ali Bey, Antep Heyet-i Merkeziyesi’nin isteği üzerine Mustafa Kemal tarafından Maraş’tan Antep’e gönderildi. [46]

Kılıç Ali Bey

Maraş-Antep havalisi Umum Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’na Kılıç Ali Bey atandığı sırada, bu bölgede yer yer birbirinden kopuk milli kuvvetler mevcuttu.  Antep’te oluşturulan milli kuvvetlerin dışında Kilis’te Kilis gençlerinden oluşan Kamil Polat’ın başında bulunduğu Kilis Kuva-yı Milliyesi, Nizip civarında Nizipli Habeş’in önderliğinde Nizip Kuva-yı Milliyesi, Urfa civarında Pehlivanzade Nuri’nin milli kuvvetleri bulunuyordu.[47] Birbirinden bağımsız direniş teşkilatlarını bir araya getirip, sevk ve idare edecek kişi Kılıç Ali Bey idi.

Maiyetinde her zaman 200’den fazla silahlı kuvvet bulunduran Hurşit Ağa’nın Fransızlar veya Kuva-yı Milliye tarafından birine katılması o taraf için büyük çıkarlar sağlayacaktı. Oysa Hurşit Ağa, Kuva-yı Milliye’e hiç sıcak bakmamış, hatta Fransızlara taraftar olmuştur. Hatta Hurşit Ağa’nın “Paşa Bey” lakabı ile tanınan büyük oğlu İsmail Hakkı, Fransız subaylarına mahsus kıyafetiyle Antep’te Ermeni ve Fransızlarla birlikte çalışıyordu. Hurşit Ağa ile oğlunun takip ettikleri bu olumsuz siyaset Kuva-yı Milliye için çok tehlikeli idi. İşte bu nedenlerle harekete geçen Kılıç Ali Bey, Antep’e gelmeden önce maiyetiyle birlikte Sakçagöz’e gelmiş, Hurşit Ağa ile görüşmüştü. Kılıç Ali Bey, tehdit ve telkinlerle Hurşit Ağa’yı bitaraf kalacağına dair söz verdirmişti. Hurşit Ağa, Kılıç Ali’nin Sakçagöz’e gelişinden birkaç gün sonra oğlu İsmail Hakkı’yı Antep’ten getirterek Kılıç Ali’nin maiyetine vermişti.[48]

Kılıç Ali Bey

Kılıç Ali Bey, Sakçagöz’den sonra Antep’in Burç köyüne giderek, Burç’taki dağınık halde bulunan teşkilatları düzenlemiş ve bunların hepsini kendi üzerine almıştı. Böylece Antep içindeki kötü olayları önlemeye çalışmıştı. Antepliler arasında Fransız işgaline karşı mücadele etmek istemeyen hiç kimse yoktu. Ancak Antep’in bazı zenginleri mevki ve servetlerini kaybetmek istemedikleri için şehir içinde Fransızlarla savaşmayı istemiyordu. Bu kişilerin az da olsa bulunuşu Antep savunması açısından tehlikeliydi. Bu nedenle bu kişilerin ortadan kaldırılması veya mücadeleye katılmaları için ikna edilmeleri gerekiyordu. Kılıç Ali Bey, bu amaçla bu kişilerden bazılarını görüşmek ve anlaşmak üzere Burç’a davet etti.[49]

Bu görüşmeden sonra, Kılıç Ali Bey, bu kişilerin Antep’te savaş bitene kadar Maraş’ta veya başka bir mahalde ikamet etmelerinin memleketin geleceği açısından daha uygun olacağına karar vermiş ve bu kararını Ahmet Muhtar Bey’e bildirmiştir. Ahmet Muhtar Bey, bu kişilerin ulusal direniş aleyhinde olmadıklarını, ellerinden geldiği kadar mali yardımı esirgemediklerini, başka mahalde ikamet ettirilmelerinin şeref ve onurlarına dokunacağını dile getirerek bundan dolayı bu durumun ikilik yaratacağını dile getirmiştir. Bunun üzerine, bu kişilerin şehre dönmeleri ve şehri tahliye etmelerine dair Fransızlara kendi imzaları ile bir protesto göndermeleri şeklinde bir formül bulunmuştur. Bu protestoda bütün halka Antep savunmasında Kuva-yı Milliye ile birlikte çalışacaklarını bildirmişlerdir.[50]

Kılıç Ali Bey, bu çalışmaları ile bölgedeki bütün milli kuvvetleri bir çatı altında toplamış ve Kuva-yı Milliye’ye zarar verecek güçleri ya etkisiz hale getirmiş ya da milli kuvvetler için çalışmaya yönlendirmiştir.

TBMM seçimlerinde, Antep halkı Kılıç Ali’yi büyük bir vefa örneği milletvekili seçmişti. Ayrıca Antep Tahrirat Müdürü Ragıp Bey, Eytam Müdürü Hafız Şahin Efendi, Rumkale eşrafından Sait Efendizade Yasin Efendi ve Antep Evkaf Memuru Kilisli Hocazade Abdurrahman Efendi de milletvekili seçilmişlerdi.[51]

Şefik Özdemir Bey

Şefik Özdemir, Mısır’ın Kahire şehrinde doğdu. İngiliz işgalinde bulunan Mısır’da yetişti. Birinci Dünya Savaşında Filistin ve Suriye cephelerinde İngilizlere karşı savaştı, bu sırada Teşkilât-ı Mahsusa ile tanıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Hatay ve Antep’te Fransızlara karşı şehir müdafaasında Milis Yarbayı rütbesiyle görev aldı. 1922 yılında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul’u anavatana bağlamak, bölgede İngiliz mandası ve bir Kürt devleti oluşumuna engel olmak üzere harekâtı başlattı.[52]

2 Haziran 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Antep’e gelen Şefik Özdemir Bey, Fransızlara karşı mücadele eden birliklerin başına 8 Ağustos 1920’de Antep millî kuvvetlerinin komutanlığını üzerine almıştı. Şefik Özdemir Bey, Antep’teki görevine başlarken ilk işi millî kuvvetleri yeni baştan düzenlemiş, cepheler arasında bağlantı kurmuş ve Antep’teki Türk mahallerini bir savunma alanı haline getirmişti. 1 Aralık 1920’de Goubeau’nun, Kuva-yı Milliye komutanı Şefik Özdemir Bey’e gönderdiği mektupta şehrin teslimini istiyordu. Mektup sonrası durum daha ciddi bir hal almıştı. Goubeau bu mektubunda Sévres antlaşmasının Antep Şehri ile ilgili hükmünü yerine getirmeye memur olduğunu söyledikten sonra, yeniden huzur ve rahat içinde yaşamak istiyorsanız aşağıdaki şartların kabul edilmesini istiyordu.

Kuva-yı Millîye kumandanı Şefik Özdemir Bey özetle şu cevabı vermiştir: “…Türk askerinin harp esiri addolunması doğru değildir. Buraya hariçten gelmiş asker olmayıp, vatanını müdâfaa eden Antep’in öz evlatlarıdır. İsteklerinizde ısrar edecek olursanız bizim için müdâfaaya devam ile şerefli bir ölüme intizardan başka çare yoktur…”[53] 5 Aralık’ta teklifin reddedilmesi üzerine General Goubeau, şehrin bombalanması emrini verdi.

Şefik Özdemir Bey

2 Şubat 1921 günü Antep heyetinden şehir müdafileri namına Mehmet Ali Efendi, Kolordu Kumandanlığına giderek bir huruç harekâtı yapmayı talep etti. 6 Şubatta beş subay, 450 kadar asker çıkış harekâtında başarılı oldular. Şefik Özdemir Bey ve hükümet erkânı ile 200 kişilik bir kuvvet Mehmet Çavuş ve Elbistanlı Hoca öncülüğünde şehirden çıkmayı başarabildiler. Fransızlar tarafından 8 Şubat 1921’de Antep Şehri ele geçirilmiştir. 9 Şubat’ta 11 maddelik teslim antlaşması imzalanmıştır. Antep’in düşman eline geçmesi vatanın her tarafında çok büyük üzüntü ile karşılanmıştır. Şefik Özdemir, TBMM’nin altıncı döneminde Siirt’ten, yedinci döneminde Gaziantep’ten milletvekili seçilmiştir.

Sonuç Yerine 

Tarihin en eski yerleşim bölgelerinden olan Gaziantep, birçok medeniyetlere beşiklik etmiştir. Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran Hititler, bu toprakları ele geçirdiler. Hititlerin son devirlerindeki Hitit Kargamış Krallığı bu bölgede kuruldu. Hurriler ve Mısır firavunları zaman zaman bu bölgeyi ele geçirdiler. Daha sonra Asurlar ve onun yerine geçen Yeni Bâbil ve bunu ortadan kaldıran Medlerin istilâsına uğradı. M.Ö. 4. asır sonlarında Anadolu ve İran’ı istilâ eden İskender, bu toprakları Makedonya Krallığına kattı. İskender’in ölümü üzerine buralar Selevkosların payına düştü. M.Ö. birinci asırda Romalıların eline geçti. M.S. 395’te Roma ikiye bölününce, Doğu Roma’nın payına düştü. Önemli ticaret ve kervan yolları üzerinde kurulmuş olan şehir, birçok devletin saldırısına uğramaktan kendisini kurtaramamıştır.

Yaklaşık bir yıla yakın bir zaman aralıksız devam eden Antep savunması gerek uygulanışı gerekse sonuçları üzerinde; Dünya’ya savunma stratejisi açısından örnek olacak, askeri dokrin uygulamalarında ders alınacak ve tarihe not düşürülecek önemli bir olaydır. Antep savunmasına askeri, siyasi ve sosyal yönlerden bakıldığında, bunun bir şehrin savunmasından ötede bir anlam taşıdığı görülür. Birinci Dünya savaşı sonrası Osmanlı topraklarını kendi çıkarlarına göre paylaşan emperyalist İngiliz ve Fransız devletleri işgallerini de bu esaslar çerçevesinde yapmışlardır. Urfa ve Maraş’a gelen bu devletler Antep’e de bu maksatla gelmişlerdir. Çünkü Antep bölgenin en güçlü ekonomik giriş kapısını, yol ağlarının geçişini, Ortadoğu yakınlığını ve tarihin birikimden gelen zengin yapısını oluşturuyordu. Suriye, Akdeniz çevresindeki Mısır, Arabistan, Anadolu ve Irak gibi dört büyük bölgeyi coğrafi merkez olarak birbirine bağlarken bu bölgeler arasındaki ulaşım ve ticaret bağlantısını da yapan tek mevki durumunda idi. Bu bölgeye sahip olacak herhangi bir devlet, öteki devletlerin sömürgeleri ile bağlantısını kesebilirdi. İşte bir Osmanlı toprağı olan Suriye’nin yakınında yer alan Antep stratejik durumu ile Fransa’yı bu bölgeye yöneltti.

Antep savunması Milli Mücadele Savaşının önemli bir abidesidir. Çünkü savunmanın süresi, savunucuları içinde bulundukları, karşı karşıya kaldıkları koşullar bakımından düşmanla kıyas kabul edilmeyecek bir nitelik göstermektedir. Dünyadaki şehir savunma savaşlarında; Verdün ve Stalingrat gibi şehir savunmalarında iki devletin modern orduları karşı karşıya savaşıyorlardı. Antep’te ise modern orduya karşı yokluğun kıskacında sıkışan halk topyekûn seferber olarak; canını siper etmiş, yüreğini koymuş, alın teri dökmüş, kanını akıtmış, hürriyetin istikbalinde bağımsızlığını aramıştı. Antep savunmasının en belirgin özelliği de tamamı ile bir halk hareketi oluşudur. Öyle ki, hiçbir yerden ve hiçbir devlet kurumundan her hangi bir maddi yardım alınmamıştır. Halk her şeyi kendisi organize ederek, silahını, cephanesini ve erzakını kendisi sağlayarak düşmanın modern araç ve gereçlerine karşın mücadeleye girişmiştir.

Gaziantep’li bunun bedelin de 6000’ne yakın şehit vererek toprağın yüküne eğilmiş, acı hatıranın esintisinde gaziler kalmıştır. Yaşanana acı hatıranın gölgesi o günden bugüne duygularımıza dokunmaktadır. Her gözyaşının sızısı, akıtılan kanların yazısı, yitirilen canların yazgısı, yüreklere düşen ateşlerin yanışından kendileri ile birlikte olduğumuz şehit ve gaziler. Antep’e gazilik beratı verilerek geleceğin bulvarında altın harflerle ismi kazılan: Gaziantep. Sürekli solup duran zamanın yaprakları duyguların yurduna düşüyor, hece karıncaları sayfalarda yürüyerek iz vuruyor. Antep işgaliyle, çağın mührü vurulmuş hatıra olarak duygularımızın yurduna yaslanmıştır.

Antep İşgali Sırasında Resmi Yazışmaların Birkaçı

1) Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Dâiresi  Şubesi

Amasya’dan Harbiye Nezareti’ne gelen şifreli telgraf.

Suriye hududunun kuzeyinde ve dışında, öz vatanımızın ayrılmaz parçalarından olup büyük çoğunluğu İslâm nüfusuyla meskun bulunan Urfa, Antep ve Maraş’ın İtilaf Devletleri tarafından vaktiyle işgal edilmiş olması mütareke hükümlerine aykırı idi. Çünkü bu işgal mütarekenin ancak yedinci maddesine dayandırılabilir. Bu maddeye göre Urfa, Antep ve Maraş mevkiilerinin Halep’e göre daha stratejik noktalar olarak değerlendirildiğini ve Halep’te bulunduğu varsayılan müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek bir durumun ortaya çıktığını kabul etmek lazımdır. Oysa söz konusu noktalarda müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek hiç bir durum ortaya çıkmamıştır ve bugün bile böyle bir durum mevcut değildir. Bu defa İngiliz kıtalarının çekilmesi üzerine bu mevkilerin  Fransız kıtaları tarafından işgal altına alınacak olması ve şimdiden oradaki telgrafhanelerin Fransız sansürü altına alınması ve böyle bir işgal girişiminde bulunulması halinde evvelce her nasılsa yapılmış olan haksız uygulamanın devamı olacaktır. Bu mütareke şartlarına göre hiç bir sebep ve bahane mevcut değildir. Bu durum söz konusu yerlerde bulunan, hukuk ve haysiyetlerinin bilincinde olan Müslüman ahalinin gelecekleri hakkında tereddüd ve kaygı duymalarına sebep olmuştur. Bundan başka Avrupa gazetelerinin son yayınlarında buraların Fransızlara terk edilip verileceği yolunda bir takım söylentilerin yayılması üzerine bu bölge ahalisi ve bu bölgeye komşu olan yerlerin halkı çok büyük heyecana kapılmışlardır. Bu heyecan bütün bölgeyi sarmak üzeredir. Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukûk Cemiyeti bu gibi işgallere karşı kararlı bir şekilde savunma ve karşı koyma esasını kabul etmiş olduğundan bu mesele de tarafsız olamaz. Milletin yardım isteyen çığlığına karşı sessiz kalamaz. Bundan dolayı Urfa, Antep ve Maraş halkı böyle yeni bir işgale girişildiğini gördüğü anda öncelikle tam bir ciddiyetle bunu protesto edeceğiz. Milletin bu protestosuna Fransızlar tarafından değer verilmezse millet her türlü  yola baş vurarak bütün varlığı ile Fransız işgal kuvvetlerine karşı fiilen savunmaya kanun çerçevesinde kendisini yetkili sayacaktır. Bu meşru hukuk ve isteğe dayanarak merkezî hükümetin, İtilaf Devletleri’ne bu hareketlerinin haksız olduğunu bildirmesini, böyle davranmaları halinde meydana gelebilecek olayların vehametini hemen ve kesin bir dille anlatmasını; özetle milleti itham ve sorumluluk altında bırakmamak için gereken siyasî tedbirlere başvurmasını Heyet-i Temsiliye Osmanlı Hükümetinden özellikle rica eder ve cevabını bekler.

26 Ekim 1919                                                                        Heyet-i Temsiliye Adına Mustafa Kemal

BOA. HR. SYS. 2542-3/24-25

 

2) Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti İdâre-i Umûmiye-i Dâhiliye Müdîriyeti

Adana Vilayeti’nden gelen 20 Aralık 1918 tarihli şifreli telgraf.

Buraya bugün Fransız generali gelmiştir. Bu gece Pozantı’ya hareket edecek, yarın dönecektir. Halep’ten gelen bir İngiliz albayının ifadesinden Antep ve Maraş’ın da işgal olunacağı anlaşılmaktadır. Bu suretle Adana vilayeti, İskenderun, Antakya, Belen, Antep ve Maraş tamamen işgal olunmaktadır. Buralarda idaresizlik ve anarşi çıkarılarak sonunda Ermenistan’ın ilan edileceği şüphesizdir. Bu durumun derhal sona erdirilmesi lazımdır. Gidişat ve takip edilen hareket tarzında kesinlikle iyi niyet eseri yoktur. İşin gerçeği, lüzumsuz fikir alışverişleri için vakit geçirilmesi telafisi mümkün olmayacak derecede üzüntü verici durumlar ve oldu bittiler meydana getirecektir. Osmanlı Hükümeti Küçük Asya’nın bir kısmına sıkışıp kalacaktır. Gereğinin yapılması arzolunur.

20 Aralık 1918                                                                                                         Vali Nazım

BOA. HR. SYS. 2555-3/5

 

3) Diyarbakır’dan Harbiye Nezâreti’ne

Antep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Ankara’daki Heyet-i Temsiliye’ye telgrafla verdiği bilgi aşağıdadır: 13 Ocak 1920’de Antep’ten Maraş istikametine 400’den fazla Ermeni ve Fransız askeriyle 6 mitralyöz ve 4 toptan oluşan bir kuvvet hareket etmiş, ardından yön değiştirerek Araplar köyüne varmıştır. Köylüler yapılan saldırılardan korkarak dağlara çıkıp ve ateş yakmaya başlamışlardır. Civar köylüler ateş yanan yerde mühim bir hadise olduğunu anlayarak toplanmaya başlamışlardır. Bu sırada köyde kalan 17 kadına Fransız ve Ermeniler tecavüz etmekle kalmayıp bir kız çocuğunu da akıl ve hayale gelmeyecek bir şekilde yaralamışlardır. Halkın koyun ve keçilerini gasb edip eşyalarını yıkıp yok etmişlerdir. Ertesi gün toplanan süvariler Araplar köyünden hareket eden müfrezeye yol boyunca taarruza başlayarak Maraş mıntıkasına kadar tacizde bulunup, iki mitralyözlerini gasb ve beş askerlerini esir ederek hayli kayıp verdirmişlerdir. Ahaliden bir şehit ve iki yaralı vardır. Bu olayın Antep Cemiyet-i İslâmiyesi tarafından gerekli makamlara bildirilerek protesto edildiği arzedilir.

23/24 Ocak 1920                                                         On Üçüncü Kolordu Kumandanı  Cevdet

4) Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti’ne

Emniyet-i Umûmiye Dâiresi Harbiye Nezâreti’nden Yarbay Mösyö Mougin’e yazılan 14 Ocak 1920 tarih ve 2. Şube: 212 numaralı tezkirenin suretidir.

Son zamanlarda Fransızlar tarafından işgal edilen Urfa, Antep ve Maraş bölgesinde durumun gittikçe vahim ve buhranlı bir devreye girdiği haber alınmaktadır. Bu korkunç durumun en büyük sorumlusunun Fransız birlikleri içerisindeki Ermeniler olduğunu zannediyorum. Bu üzücü durumun acil olarak giderilmesi için Başkumandan general hazretlerinin acilen müdahale etmesi konusunda aracılık etmenizi önemle rica ederim. Aldığım haberlerin özetini aşağıda arzediyorum:

1-8/1/1920 akşamı Maraş’ın Çukuroba mahallesindeki camiye üç Ermeni bomba atmaya teşebbüs etmişlerdir.

2-Aynı anda Fransız üniforması giymiş üç kişi caminin minaresinde ezan okuyan müezzine ateş etmişlerdir.

3-Maraş’taki Ermeni gençleri silahlandırılmaktadır. Müslüman mahallelerindeki Ermeniler kiliselere nakledilmektedir ki, bu durum Maraş Müslüman halkının yakın bir gelecekte katliama maruz kalacağına bir delildir.

4-Babasıburnu (Bababurnu) ve İmalı civarlarındaki Fransız birlikleri Gökpınar, Kıllı, Sarılar köylerini tahrip etmişlerdir. Bütün Müslüman gençleri ile kadınlar bilinmeyen yerlere sevk edilmektedirler.

5-Fransız temsilcileri Urfa’da devlet işlerinde en ince ayrıntılara kadar müdahale etmişler ve Osmanlı kanunlarından bazılarını kaldırmışlardır. Çok acil bir müdahaleye ihtiyaç gösteren bu durumların düzeltilmesi için aracılığınızın sonuçlarını öğrenebilirsem müteşekkir kalırım, efendim.

BOA. HR. SYS. 2543-9/14-17

 

5) Hariciye Nezâreti’ne

12 Ocak 1920 tarihinde Antep’ten Islahiye’ye bağlı Sakçagöz köyüne doğru hareket ettirilen top ve makineli tüfeklerle donatılmış 500 mevcutlu Ermeni askeriyle karışık bir Fransız askerî kıtası geceleyin saat altı buçuk yedi sularında Antep’in Büyük Araplar köyüne varmıştır. Burada subaylar için hazırlıkta bulunulmuş ve kumandanın emriyle askerler de yerleştirilmiştir. Tahkik heyetinin bu konudaki raporundan da anlaşılacağı gibi, Müslümanlara karşı intikam fikriyle dolu olan Ermeniler derhal harekete geçerek arkadaşlarından kandırabildiklerine yol göstererek evlerin kapılarını zorlayıp içeri girmişler, kadınlara saldırmışlar hatta bir lohusa kadına defalarca tecavüz etmişler, mukaddes dinî ve millî değerlere hakaret gibi kötülüklerde bulunmuşlardır. Bunun üzerine köy ahalisi kurtarabildikleri çoluk ve çocuklarıyla gece karlar üzerinde dağlara sığınmaya mecbur olmuştur. Ertesi gün askerî birliğin gelmesiyle dağlardan köylerine geri dönen ahali üzerine mitralyöz ateşi açmışlar, köy ahalisinden bir kişiyi öldürüp iki kişiyi de yaralamışlardır. Bunun acı nişânesi olarak şimdi söz konusu köyün halkı namustan uzak ve her türlü geçim vasıtasından mahrum bir halde, çaresiz ve perişan sürünmektedirler. Bu korkunç hatıra İslâm âleminin tarihine yeni satırlar ilave etmiştir. Senelik erzakını bin bir türlü zahmet ve ızdırap içinde tedarik eden, namusun kıymet ve kudsiyetini hayatı boyunca dünyanın her türlü saadet ve zevkine tercih eden bu masum köylülerin kapıları tahrip, hayvanları imha, malları yağma edilmiş, namusları da korkunç bir şekilde kirleterek ayaklar altına alınmıştır.

İsmi kalplerde sonsuza kadar acı doğuracak bu mazlum köyün perişan evleri, mutasarrıf beyin başkanlığı altında köye giden belde müftüsü ve idare meclisi azalarıyla Cemiyet-i İslâmiye’den seçilen bir aza, jandarma kumandanı, polis komiseri, adliye reisi ve Antep havalisi Fransız askerî kuvvetler kumandanı adına hazır bulunan iki Fransız subayından oluşan bir heyet tarafından müşahade olunmuştur. Orada namus ve hukuku ayaklar altına alınan o Müslümana, can evinde ne gibi korkunç davranışlar yapıldığı bir raporla belirlenerek tesbit edilmiştir. Ortaya konulan bu acıklı görüntü namuslu kalpler üzerinde elbette korku ve tiksinti doğuracaktır. Dünyaya söz verilen refah ve mutluluk, bu yerlerde devam etmesi arzu edilen sükunet ve asayiş, bu gibi olayların artması ve tekrarı ile ebediyyen ihlâl edilmiş olacaktır. Şu çirkin hallere sebep olanların kimlerden meydana geldiği zaten çoktan anlaşılmıştır. Kalplerinde en acımasız intikam hissi, dillerinde Müslümanların mukaddes değerlerine karşı bin bir türlü küfür ve hakaret taşıyan, bu olayda olduğu gibi en ufak fırsatta en adi hareketleri daima ortaya koyan ve lejyon adı altında örgütlenen intikamcı Ermeni askerinin amaç ve hayallerini tamamıyla görmek ve anlamak için bunun gibi acı ve insanlığa utanç veren olayları beklemek gerekmezdi.

Ezelden beri Müslüman diyarı olan bu yerlerde Müslümanlık tahkir edilmektedir. Müslümanın hayatından daha mukaddes ve kıymetli olan namusu, taarruzdan korunmuş olan hanesinde kirletilmiştir. Namusa hürmet en büyük özelliğimizdir. Namussuzluğa tahammül ise tarihimizde görülmemiştir. Her yönden kahroluyoruz. Bu gibi durumlara uğramaktansa namus ve şerefle ölmeyi her zaman tercih ederiz. İşte bu azimle Fransızların namuslu olduğu konusunda şüpheler uyandıran bu olaya sebebiyet verenlerin şiddetle cezalandırılmalarını, mazlum ve çaresiz felâketzedelerin maddî ve manevî zararlarının karşılanmasını ve bu gibi üzücü olayların tekrar etmemesi için sebep ve etkenlerin bütünüyle ve kökünden ortadan kaldırılmasını ısrarla talep ediyoruz.

31 Ocak 1921                                                             Antep Cemiyet-i İslâmiye Reisi Edib BOA. 

HR. SYS. 2543-11/19-24

https://stratejikortak.com/2020/05/kurtulus-savasi-tarihi.html

Özkan Karaca*

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

*Araştırmacı- Yazar. MSN Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni. ozkankaraca@atlantikmedya.com ORCID ID: 0000-0001-6984-9772

[1] Besim Darkot “Ayıntab” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 2, İstanbul, 1993. s.65.

[2] Nejat Göyünç “Gaziantep Tarihi İle İlgili Bazı Notlar”, Osmanlı Döneminde Gaziantep Sempozyumu, Gaziantep, 2000.  s.45.

[3] Hüseyin Özdeğer, On Altıncı Asırda Aymtab Livası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1988, s. 466.

[4] 1084 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin yönetimine geçen Dulük 1098’de Edessa (Urfa) Kontluğuna, daha sonra Josselin de Courtenai tarafından Maraş senyörlüğüne bağlanmıştır. 1150 Tarihinde Kudüs kralı Baudovin Antakya’ya serbestçe gidip gelmek için şehri Nur Al Din ‘e teslim etmiştir. Şehir bu kral ve onu takip edenler zamanında oldukça bayındır bir hale getirilmişken, 1270 yılında Moğol saldırısı sonrası, yıkılmış ve harap edilmiştir. Bknz: Komisyon, “Ayıntab” Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 4, İstanbul, 1982. s. 2959.

[5] Sina Akşin, Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da İngiltere ve Fransa ile İlişkiler, 50.Yılına Armağan. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1978. s.59.

[6] Cevdet Küçük, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı: 1878-1897, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984. s.141.

[7] Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Nadir Kitap Yayınları, İstanbul, 1976. s.182.

[8] Sahir Uzel, Gaziantep Savunmasının İçyüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952. s.77.

[9] Ayhan Öztürk, Milli Mücadele’de Gaziantep, Geçit Yayınları, Kayseri, 1994. s. 27.

[10] Abadi, Türk Verdünü Gaziantep (Antep’in Dört Muhasarası), Gaziantep Kültür Derneği Kitap ve Broşür Yayınları, Gaziantep, 1959. s.20

[11] Ali Nadi Ünler, Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaası, İstanbul, 1969. s. 11.

[12] Ali Nadi Ünler, Türk’ün Kurtuluş Savaşında Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaacılık, İstanbul, 1969. s. 12.

[13] Ali Nadi Ünler, a.g.e., s. 12-14.

[14] Ahmet Hulki Saral, Türk İstiklal Harbi Güney Cephesi, C: 4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.  s. 266.

[15] Saral, a.g.e., s. 267.

[16] Yaşar Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi: Maraş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. s.6.

[17] Yaşar Akbıyık, a.g.e. s.7.

[18] Eyüp Şahin, Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2001.s. 453.

[19] Ergün Öz Akçora,  “Kilis’in Antep Müdafaasındaki Yeri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ankara, 1995. s.45.

[20] “Hadiselerin İçyüzü: Yakılan Tarihi Akyol Karakolu ve Polis Hamdi Efendi”, Polis Emeklileri Sosyal Yardımlaşma Derneği Polis Dergisi, Yıl: 15, Sayı: 98, İstanbul, 1968.

[21] Ayhan Öztürk, a.g.e. s. 53, 54

[22] İrade-i Milliye Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1919; İzmir’e Doğru Gazetesi 20 Teşrin-i Sani 1335

[23] Ahmet Hulki Saral, Türk İstiklâl Harbi Güney Cephesi, Cilt:4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966. s.132.

[24] Sahir Uzel, Gaziantep Savaşının İç Yüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952. s.85.

[25] Kılıç Ali, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der: Hulusi Turgut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006. s.110

[26] Ahmet Hulki Saral, Vatan Nasıl Kurtarıldı, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1970. s.303.

[27] Mahmut Güloğlu, Cumhuriyete Doğru (1921-1922), Başnur Matbaası, Ankara, 1971. s.89.

[28] Selâhattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C: 3,  Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1978. s.230.

[29] Sadettin Gömeç, Millî Mücadelede Gaziantep, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989. s.91.

[30] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 21

[31] Sahir Uzel, a.g.e. s. 12.

[32] Ali Nadi Ünler, a.g.e.  s. 22.

[33] Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi, Klas.270, Dos. 20, Fih.20-4

[34] Ali Nadi Ünler, a.g.e., s. 18.

[35] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s 18.

[36] Bu komisyon; Hocazade Ferit Bey’in başkanlığında Hacıömerzade Mehmet Ali, Kepkepzade Abdürrezzak, Karamanzade Hacı Mehmet, Mahmut Büdeyri hesap memuru Avni beylerden oluşuyordu. Bknz: M. Nurettin Lohanizade, Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989. s. 31.

[37] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 20.

[38] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 81.

[39] M. Nurettin Lohanizade, Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989. s. 32.

[40] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 30.

[41] Sadettin Gömeç, Milli Mücadele ‘de Antep, Ankara, 1989. s. 38.

[42] Sadettin Gömeç, a.g.e.  s. 39.

[43] Yaşar Kalafat, Doğu ve Güneydoğuda Anadolu Kuvay-ı Milliye Hareketleri, Ankara, 1990. s. 19-24.

[44] Ali Nadi Ünler, a.g.e.  s. 46

[45] Yaşar Kalafat, a.g.e. s.  68.

[46] Hulusi Yetkin, “Gaziantep Müdafaasının Bilinmeyen Tarafları: Yakın Tarihimiz”, Cilt 2, Sayı 19, İstanbul, 1962. s. 181.

[47] Sahir Uzel, a.g.e., s. 24.

[48] Sahir Uzel, a.g.e., s. 25.

[49] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 29.

[50] Sahir Uzel, a.g.e., s. 26.

[51] Kılıç Ali, a.g.e. s. 110.

[52] Zeki Türkmen, Musul Meselesi, Askerî Yönden Çözüm Arayışları (1922-1925), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2003. s.89.

[53] Sadettin Gömeç, a.g.e. s.87.

KAYNAKÇA 

Abadi, Türk. Verdünü Gaziantep (Antep’in Dört Muhasarası), Gaziantep Kültür Derneği Kitap ve Broşür Yayınları, Gaziantep, 1959.

Akbıyık, Yaşar. Milli Mücadelede Güney Cephesi: Maraş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.

Akçora, Ergün Öz. “Kilis’in Antep Müdafaasındaki Yeri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:11, Sayı: 31, Ankara, 1995.

Akşin, Sina. Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da İngiltere ve Fransa ile İlişkiler, 50.Yılına Armağan. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1978.

Ali, Kılıç. Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der: Hulusi Turgut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.

Ayhan, Veysel. İmparatorluk Yolu: Petrol Savaşlarının Odağında Ortadoğu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2006.

Çay Abdulhalük&Kalafat Yaşar, Doğu ve Güneydoğuda Anadolu Kuvay-ı Milliye Hareketleri, Ankara, 1990.

Darkot, Besim. “Ayıntab” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 2, İstanbul, 1993.

Ediger, Ş. Volkan. Osmanlı’da Neft ve Petrol, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2006.

Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi

Gömeç, Sadettin. Millî Mücadelede Gaziantep, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

Göyünç, Nejat. “Gaziantep Tarihi İle İlgili Bazı Notlar”, Osmanlı Döneminde Gaziantep Sempozyumu, Gaziantep, 2000.

Güloğlu, Mahmut. Cumhuriyete Doğru (1921-1922), Başnur Matbaası, Ankara, 1971.

Hocaoğlu, Mehmet. Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Nadir Kitap Yayınları, İstanbul, 1976.

Hulki Saral&Ahmet, Türk. İstiklal Harbi Güney Cephesi, Cilt: 4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.

İrade-i Milliye Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1919.

İzmir’e Doğru Gazetesi 20 Teşrin-i Sani 1919.

Karadağ, Raif. Petrol Fırtınası, Truva Yayınları, İstanbul, 2004.

Kepenek Yakup&Yentürk Nurhan, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005.

Komisyon, “Ayıntab ” Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 4, İstanbul, 1982.

Küçük, Cevdet. Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı: 1878-1897, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984.

Lohanizade, M. Nurettin. Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989.

Özdeğer, Hüseyin. On Altıncı Asırda Aymtab Livası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1988.

Öztürk, Ayhan. Milli Mücadele’de Gaziantep, Geçit Yayınları, Kayseri, 1994.

Saral, Ahmet Hulki. Türk İstiklâl Harbi Güney Cephesi, Cilt:4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.

Saral, Ahmet Hulki. Vatan Nasıl Kurtarıldı, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1970.

Şahin, Eyüp. Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları,  Ankara, 2001.

Tansel, Selâhattin. Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Cilt:3,  Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1978.

Uzel, Sahir. Gaziantep Savaşının İç Yüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952.

Ünler, Ali Nadi. Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaası, İstanbul, 1969.

Ünler, Ali Nadi. Türk’ün Kurtuluş Savaşında Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaacılık, İstanbul, 1969.

Valerie, Marcel&Oil Titans. National Oil Companies in the Middle East, Chatnam House/Brookings Institution Press, Washington D.C. 2006.

Yetkin, Hulusi. Gaziantep Tarihi ve Davaları, Gaziantep Kültür Derneği Yayınları, Gaziantep, 1968.

[/vc_toggle]

En Çok Tercih Edilen 7 Metaverse Projesi

0

Metaverse nedir nasıl alınır, sorusunun yanıtı son dönemlerde pek çok kişi tarafından merak ediliyor. Gerçek dünya ile sanal dünyayı bir araya getiren bu teknolojinin dilimizdeki karşılığı ‘öte evren’. Kripto para dünyasında iyice popüler hale gelen bu kavram aslında çok eski bir geçmişe sahiptir. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ile daha fazla kullanıcının ilgisini çeken bu teknoloji ile birlikte sektörde farklı projeler ortaya çıkmıştır. Metaverse projeleri nedir diye araştırdığınızda karşınıza çok sayıda isim çıkacaktır. Metaverse alanına ünlü isimlerin yatırım yapmaları ile birlikte bu tür projelerin ismi daha fazla duyulacaktır. Bitlo kripto varlık platformundan satın alabileceğiniz ve çoğu analiste göre takip edilmesi önerilen projeler ise şunlardır:

Decentraland (MANA)

Metaverse coin projesi olan Decentraland ismi sıklıkla gündemdedir. Bu platform kullanıcılarına sanal arazi satın alma, NFT gösterme, sanal oyunlar ve diğer kripto paraları yaratma gibi özellikler sunar. 2017 yılında kurulmasına rağmen geç tanınan bu proje yakın dönemde ciddi bi ivme yakalamıştır.

Axie İnfinity (AXS)

En popüler metaverse projeleri nedir, diye araştırdığınızda Axie Infinity projesinin üçüncü sırada yer aldığını görebilirsiniz. Pokemon’dan ilham alınarak hazırlanan bu proje alanında en iyi olarak bilinir. Projenin 24 saatlik işlem hacmi 357 milyon dolar olarak belirtilir.

Enjin Coin (ENJ)

Uzun süre devam eden projeler arasında yer alan Enjin coin için mobil uygulama puanı yüksektir. 24 saatlik işlem hacmi 168 milyon dolar olarak ifade edilir.

Chromia (CHR)

2019 yılının Mayıs ayında ortaya çıkan Chromia benzeri olmayan bir mimariye sahiptir. Bu proje blok zincirler arasında uygulamaların kolay bir şekilde oluşmasına imkan verir. Avantajlı olması nedeniyle pek çok yatırımcı tarafından benimsenmiştir. Metaverse nedir nasıl alınır diye araştırdığınızda bu proje için sıkça işlem yapıldığını görebilirsiniz.

My Neighbor Alice (ALICE)

My Neighbor Alice (ALICE) çok oyunculu sanal sosyallik sunan bir platformdur. Kullanıcılar, ‘oyuncular’ olarak adlandırılır ve sanal ada alım satımı ve/veya inşası yapabilirler. ALICE dünyasında toplanan bu evrende isteyen herkes kendi yarattıklarıyla ve diğer oyuncularla karşılıklı işlem yapabilir.

Alien Worlds (TLM)

NFT oyun kartı çıkarabileceğiniz Alien Worlds evreninde madencilik yaparak Trilium (TLM) kazanabilirsiniz. Herkesin ulaşabileceği ücretsiz bir oyundur ve DeFi Metaverse blok zinciri tabanlıdır. WAX bulut cüzdanına giriş yapıp play.alienworlds.io’da oturum açarak online olabilir ve madencilik araçlarını alabilirsiniz. Oyunu oynadıkça işlem yapmış olursunuz ve Trilium (TLM) kazanırsınız.

Gala (GALA)

Blockchain tabanlı oyunların geliştirildiği Gala Games platformu Ethereum evreninde yer alır. Tokeni GALA’dır. “Oynadıkça kazan” prensibi ile çalışan bu platform kriptografik olarak güvenlidir. Yaratıcısı Zynga’nın kurucu ortağı ve aynı zamanda Mafia Wars ve Farmville’nin geliştiricisisi Eric Schiermeyer’dir.

Bir Portre: Ziya Gökalp ve Türkçülük Düşüncesi

Ziya Gökalp’in Kişiliği ve Hayatı

Ziya Gökalp, 23 Mart 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuştur(Ülken, 2001).  Kendisine, babasının isteği üzerine Mehmet Ziya ismi verilmiştir. Babası, Vilayet Evrak Memuru Mehmet Tevfik Efendi (1851-1890), annesi Zeliha Hanım’dır (1856-1923). İlköğrenimini 1883 yazında kayıt yaptırdığı Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi’nde görmüştür. Hürriyet akımlarıyla ilgili ilk düşüncelerini ise 1886 yılında başladığı Mektebi Rüştiye-i Askeriye’de (Askeri Lise) hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey’den edinmiştir. (N0üzhet, 1931). 1890 yılında amcası Müderris Hacı Hasip Bey’ den dersler almaya başlayan Gökalp, 1891 yılında ikinci sınıftan kayıt yaptırarak İdadi-i Mülkiye’ye girmiştir. 1893 yılında öğretmeni Doktor Yogi’ den felsefe dersleri, Maarif Müdürlüğü ve İdadi’ de (orta öğretim) tarih öğretmenliği yapan Mehmet Ali Ayni’den ise tarih dersleri almıştır. Ziya Gökalp, Mehmet Ali Ayni’den gördüğü derslerde tarihin nasıl analiz edilip, değerlendirileceğini öğrenmiştir.

Fakat İdadi’nin 7 yıla çıkartılması üzerine Gökalp, buradan ayrılmak zorunda kalmıştır. O dönem toplumun yaşadığı sıkıntı ve buhranın üzerinde oluşturduğu etkinin yanında, ekonomik olanaksızlıklar yüzünden İstanbul’da öğrenimine devam edememesi ve ailesinin evlilik baskıları gibi nedenler Ziya Gökalp’ı bunalıma sürüklemiştir. Bu sebepler dolayısıyla 1894 yılında intihar girişiminde bulunmuştur (Nüzhet,1931). Hilmi Ziya Ülken, Gökalp’ın intihar sebebi olarak, Hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe eğitimi ile ailesinden aldığı dini muhafazakâr eğitim arasında yaşadığı çatışmayı göstermektedir. (Ülken,2007). Bu çalışmadaki araştırmalara göre onu intihara sürükleyen eğilimlerin gördüğü eğitimlerin (özellikle din ve felsefe) çakışmasının çok büyük etkisi vardır. Çünkü aldığı dini eğitimlerde iman etmek için kabul etmesi gereken, sorgulanamayan şeyler vardır ama felsefe eğitiminde ise varoluştan beri her şeyi sorgulayan bir düşünce akımını benimsemiştir. İşte tam da burada bu çelişkiler yüzünden buhrana sürüklenmiş ve intihar girişiminde bulunmuştur.

Ziya Gökalp idadi 4. sınıf öğrencisi (1894)

İntihar olayından sonra tekrar eğitim hayatına yönelen Ziya Gökalp, eğitimine devam etme sebebiyle 1895 yılında kardeşi ile birlikte tekrar İstanbul’a dönmüştür ama ekonomik zorluklar sebebiyle ancak ücretsiz olan Veteriner Mektebine kayıt yaptırabilmiştir. Gökalp, İstanbul’da bulunduğu bu dönemde Batı kültürünü de tanımaya çalışmıştır (Tuncay,1978). Okulda yasaklı yayınları okuması ve aykırı çıkışları ile dikkati çeken Gökalp, 1899 yılında geçirdiği soruşturmanın ardından “yasaklı kitapları okuma ve zararlı cemiyetlere üye olma” sebebiyle cezaevine gönderilmiştir. 12 aylık cezaevi döneminden sonra, okuldan da uzaklaştırılarak Diyarbakır’a sürgün edilmiştir. 1900 yılında amcasının kızı ile evlenerek Diyarbakır’a yerleşen Gökalp, ufak memuriyetlerde görev yapmaya başlamıştır. Bu dönemde Gökalp, bir yandan eşinin mal varlığı ile rahat bir hayat yaşamaya başlamış; diğer yandan ise, el altından hürriyet faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. 1903 yılından sonra Diyarbakır Ticaret Odası’nda çeşitli görevlerde bulunmuş; bu sırada, Vilayet Gazetesi Başyazarlığı görevini de yürütmüştür. 1905 yılında, halka yaptığı eziyetler dolayısıyla aşiret reisi İbrahim Paşa’ya karşı çıkarak halkı ona karşı ayaklandırmıştır (Tuncay, 1976).

Ziya Gökalp, 1908 yılında İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır, Van ve Bitlis heyetlerinin müfettişliği görevlerine getirilmiştir (Binbaşıoğlu, 1982). 1909 yılında Darülfünun’da hocalık yapmak üzere İstanbul’a gelen Gökalp; orada birkaç ay kalmış, yeterli ücret alamadığı için tekrar Diyarbakır’a dönerek, “Peyman” gazetesini çıkarmaya başlamıştır. 1909 yılının son aylarında ise İttihat ve Terakki tarafından Selanik’e gönderilmiştir. Ziya Gökalp, 1912’de ailesi ile birlikte bir kez daha İstanbul’a yerleşmiştir (Tanyu, 1981). Bu dönemde, Darülfünun ve Eğitim Fakültesinde Gökalp’ın eğitimle ilgili görüşleri kabul edilmiş; ders programları, okutulacak dersler ve kitaplar onun önerileri doğrultusunda kararlaştırılmıştır. Bu dönemden itibaren fikirlerini ve çalışmalarını Türkçülük etrafında şekillendiren Gökalp, aynı zamanda hayatının en verimli dönemini de yaşamıştır. 1913 ve 1914 yıllarında kendisine teklif edilen Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanlığı) görevini kabul etmemiş, Edebiyat Fakültesinde İçtimaiyyat Müderrisliği (Sosyoloji Hocalığı) görevine devam etmiştir. Bu göreviyle birlikte Gökalp, İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü olmuştur. Burada Bakanlık görevini kabul etmemesinden dolayı ne denli idealist bir insan olduğunu ve tam bir fikir adamı olduğunu görebiliriz.

Gökalp’ın “Kızılelma” adlı eseri 1914’de yayınlanmıştır. 1917’de “Yeni Mecmua” yayın hayatına başlamıştır. 1918’de ise Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı eseri ile Yeni Hayat isimli şiir kitabını yayınlamıştır. 1919 yılının Ocak ayında, “asayişi bozma ve Ermenilere zor kullanma” iddiasıyla Divan-ı Harp’te (askeri mahkeme) idam cezası ile yargılanan Gökalp, idam cezası almamış, ancak Malta’ya sürgün edilmiştir. Malta’da çok sıkıntılı ve zorlu bir hayat süren, Gökalp sürgün döneminde faaliyetlerine bir süre ara vermek zorunda kalmıştır. 30 Nisan 1921’de Kars Savaşında esir alınan İngilizlerin karşılığında Malta’da esir Türklerin serbest bırakılması ile birlikte Yurda dönerek Diyarbakır’a yerleşmiştir. 1922’de Muallim Mektebi’nde (Eğitim Fakültesi) felsefe dersleri vermeye başlayan Gökalp, bir taraftan da dergi çıkarma çalışmalarına devam etmiştir. Bu dönemde, Ahmet Ağaoğlu’nun desteği ile “Küçük Mecmua” dergisini çıkarmıştır. Derginin ilk sayısında, tarihi, kültürel, dinsel ve coğrafi birliktelikleri nedeniyle Türkler ve Kürtler’in birbirlerini sevmelerini bir zorunluluk olarak kabul ettiği “Türkler ve Kürtler” adlı makalesini kaleme almıştır (Nüzhet, 1931). Gökalp bu makalesini dört nüsha halinde hazırlamış bir nüshasını Atatürk’e, bir nüshasını Dr. Rıza Nur’a, diğer nüshasını da Lozan’a gidecek olan heyete göndermiştir. Bu makalenin ve raporun iyi anlaşılması günümüzde dahi Kürt meselesi konusunda ışık tutacaktır. Gökalp bu makalesinde Kürtleri beş kavim olarak şöyle tarif eder:

Guran, Kurmançi, Lur, Sorani ve  Zaza. Önce bunların dilleri üzerinde durur ve Guran, Bahtiyari, Kalhur lisanlarını ayırırsak elimizde istiklalleri malum olmak üzere dört lisan kalır: Kurmançi, Zaza, Soran, Lur. Bu dört lisanın sahipleri birbirinin dillerini anlamazlar, der. Daha sonra şu gerçeği de vurgular: Bu Kürt kavimleri gerek kendilerine, gerek birbirlerine başka isimler verirler. Meselâ Kurmançilar kendilerine Kürt namını vermezler, biz Kurmançiyiz derler. Bunlar Zazalar’a Dünbülî derler. Türklerin Baban Kürtleri tesmiye ettikleri Güney Kürtlere de Soran nâmını verirler. Kendilerinin konuştukları lisana Kurmançî derler, diyerek bazı açıklamalarda bulunur (Özdamarlar,2009).

Gökalp, Kürt aşiretlerinin medenileştirilmesi konusunda şu teklifleri sunar. Önce ilkel ve asrî teşkilatlar olarak aşiretleri şöyle ayırır: Tam göçebe, yarım göçebe, yerleşik aşiretler, ağa köyleri, ahali köyleri. İlkelliği, coğrafi sebeplerden çöl ve dağ olarak belirler. Kanuni sebepler olarak da: İltizam usulü, adliye usulü ve askerlik usulünü gösterir. Bu konuda huzur bulunabilmesi için hemen aşiretler yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmalı ve adaletli bir yönetim uygulanmalıdır, demektedir. Bu arada Kürtlerin yaşama biçimleri hakkında Diyarbakır, Mardin, Midyat, Nusaybin, Suruç bölgelerini içine alan karşılaştırılmalı enteresan bilgiler sunulmaktadır. Raporun en can alıcı noktası Kürtler hakkındaki düşüncelerini açıkladığı “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı bölümdür. Burada Gökalp, aşiretlerin Kurmanci, Lur, Soran ve Zaza lisanı kullandıklarını belirtirken aralarında dil birliğinin olmadığının ve birbirlerini anlamadıklarının altını çizer.

Raporun bir önemli noktası da Türkmenlerin Kürtleşmesi konusudur. Gökalp bu konuda diyor ki: “…Birçok yerde Türkmen aşiretleri Kürtleşmiştir. Mesela Diyarbekir’de Karacadağ’da yaşayan Türkan/Terkân (Kürtçe Türkmenler manasınadır.) aşiretinin bütün fertleri Oğuz ilinin Beğdili boyuna mensûp halis Türk olduklarını bilirler. Bununla beraber, Türkçeyi unutarak onun yerine Kürtçeyi ikame etmişlerdir. Bu aşiretlerden Karakeçi aşireti ise Kayı boyu ile akraba olduklarını bildikleri halde kendilerini Kürt zannetmektedirler. Urfa’daki Döğer ve Badıllı aşiretlerinin de Kürtçe konuştuklarını belirler. Bu Kürtleşme konusunda şunları da ilave eder: Türkmenler, yalnız şehirlerde Kürtleşmek tehlikesinden kurtulabilirdi. Çünkü, eyalet merkezi yahut Osmanlı Sancağı tarzındaki sancakların merkezleri olan şehirlerde, Kürt nüfusu câri değildi. İşte bu sayededir ki oralardaki şehirlerin Türk ahalisi Türklüklerini muhafaza edebilirlerdi” tespitini yapmaktadır.

Gökalp’in günümüzü ilgilendiren düşünceleri “Türklerle Kürtler” başlıklı bölümdedir. Bu bölümde Gökalp: “Musul’da Bağdat’ta Kürtlerle meskûn ne kadar sancaklarla kazalar varsa hepsini anavatana kavuşturmak vatanî vazifelerimizin en mühimlerindendir. Bugün anavatandan uzak düşmüş bir Kürt-Irakı ile bir Türk-Irakı var. Bunlar Anadolu içtimai uzviyetinin koparılması mümkün olmayan canlı uzuvlarıdır.” der. Tarih gösteriyor ki başarı daima doğruluğun mükafatıdır, diyen Gökalp: Sebebini “Kürtlerin bey ve ağa tesmiye ettikleri mütegallipler, bu adetin devamından müteneffi oldukları için idameye çalıştılar, diyerek bağladığı bu sonuca dayalı olarak Kürtlerin medenileşmemesindeki sebebi bugün hâlâ varlığını koruyan aşiret hayatına bağlar.

Gökalp bir vesile ile araştırmaları sonucu şöyle bir açıklamayı gerekli görür: …Bizim gibi vilayet-i şarkiye ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum… Hakikati bulmak için bir taraftan Türklüğü bir taraftan da Kürtlüğü araştırmaya başladım. Diyarbekir şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biriyle izah edilebilirdi: Ya Diyarbekir’in Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbekir’in Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisani tetkiklerim gösterdi ki Diyarbekir’in Türkçesi Bağdat’tan ta Adana’ya, Baku’ya, Tebriz’e kadar imtidat eden tabii bir dilden yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri Türkçesi’nden ibarettir, diyerek halini ve araştırma sebeplerini samimi olarak açıklar. Son olarak temennisini;

Türklerle Kürtler bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dinî hem siyasi bir fariziyedir. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir. diyerek belirtmiştir.

M. Ziya Gökalp, bağrından çıktığı toprakların insanını, demografisini, yaşam tarzını ve etnik yapısını elindeki imkânlarla araştırmış ve bir senteze vararak bu fikirlerini hem yeni oluşan genç devletiyle hem de Türk milletiyle yapıcı ve birleştirici bir şekilde paylaşmak istemiştir.

1923 yılında Telif ve Tercüme Encümeni Reisliği’ne (Kültürel Yayınlar Dairesi Müdürlüğü) getirilen Ziya Gökalp; aynı yıl, Türkçülüğün Esasları isimli ünlü eserini ortaya koymuştur. 11 Ağustos 1923 tarihinde Diyarbakır’dan mebus seçilen Gökalp; bilimsel, kültürel ve eğitim çalışmalarına ara vermiş gibi görünse de, yine bu dönemde de kültürel ve düşünsel çalışmalarını da bir yandan sürdürmeye devam etmiştir. Bu bağlamda, “Yeni Türkiye” dergisini çıkarmış, yeni anayasanın hazırlanmasına yardım etmiş, Türk Medeniyeti Tarihi’ni tamamlamaya çalışmış ve Türk dili çalışmalarına katkılarda bulunmuştur. Bu süreçte, Gökalp milli edebiyatın ortaya konması yönünde de büyük çaba sarf etmiştir (Tuncay, 1976).

Yine, ‘Yeni Türkiye’nin Hedefleri isimli eserini de bu dönemde yayınlamıştır. Hastalandığı dönemde de Türk Medeniyeti Tarihi ve Çınaraltı isimli çalışmalarını sürdürmüş; hatta tedavi için İstanbul’a, Maarif Vekâleti’nden (Milli Eğitim Bakanlığı) Türk Medeniyeti Tarihi’nin basımı için aldığı avansla gidebilmiştir. 1924 yılında rahatsızlanan Gökalp, 25 Ekim 1924 tarihinde vefat etmiştir(Tanyu, 1981).

Ziya Gökalp’in Cenaze Töreni

Ziya Gökalp, sosyal hayatında içine kapanık, sakin ve kendi halinde bir profil çizmiştir. Bununla beraber, idealist ve mücadeleci bir yapıya sahip olan Gökalp en zor zamanlarında bile umudunu kaybetmeyecek kadar kararlı bir yapıya sahiptir. Hayatı boyunca, düşünce ve idealleri uğrunda mücadele vermiş; hiçbir dönem, düşünce ve eylemlerinden ödün verme gereği duymamıştır. Birçok soruşturma, baskı, hapis ve sürgün cezasıyla karşılaşmasının sebebi de yine bu kararlı tutumudur. Gençlik döneminde, Sultana karşı muhalefet etmek ve faaliyette bulunmaktan çekinmeyen; Gökalp önemli idealist ve düşünsel yakınlıklara rağmen, Mebus olduğu dönemde de Atatürk’le de çok yakın ilişkiler geliştirme gereği duymamıştır. Gençlik yıllarının bir döneminde yaşadığı bir buhran durumu dışında Gökalp’in hayatı hep sosyal ve siyasal mücadele ile geçmiştir. Aynı şekilde, en bunalımlı günlerinde bile Ülkenin kurtulacağına olan güvenini ve umudunu hiç yitirmemiştir. Ziya Gökalp’ın en çok öne çıkan taraflarından biri de, hiç kuşku yok ki; yaratıcı fikir dünyasıdır. Gökalp’ı, fikir adamlığı, maneviyat ve ahlaki konularda icraat adamı yapan genellikle bu yaratıcı fikirleri ve derinlikli düşünebilme özelliği olmuştur (Nüzhet, 1931).

Yaratıcı bir düşünce yeteneğine sahip olan ve vatan millet sevgisiyle dolu duygu ve düşünce temalı bir çok şiir yazan Gökalp, bununla birlikte çok fedakar ve iyi bir aile babasıdır. En sıkıntılı dönemini yaşadığı hastalık günlerinde, tedavi masraflarının karşılanmasıyla ilgili olarak Atatürk’ten gelen teklife karşılık, ölümünden sonra eşine ve kızlarına yardımda bulunulmasını isteyerek bunu açıkça belli etmiştir.

Düşünce Yapısı ve Türkçülük Tezi

Birçok Türk aydını gibi Ziya Gökalp‘in fikir hayatı üzerinde, Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecine girdiği dönemde ortaya çıkan siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların gölgesini görmek mümkündür. Bu etki ile Gökalp’ın fikir hayatı içerisinde ulusçuluk anlayışı önemli bir yere edinmiştir. Fakat Gökalp’ın ulusçuluğu, etnik ve ırk temelli değil; kültürel bir ulusçuluktur.

Birçok çeşitli alanda eserler veren Ziya Gökalp’ın düşünce ikliminin oluşum sürecinde aile çevresi, İsmail Hakkı Bey, Yorgi Efendi, İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, İshak Sukuti ve Naim Beylerin yanı sıra; Jön Türklerin de etkisi olduğu bilinmektedir. Gökalp, düşünce iklimi sebebi ile İttihat ve Terakki Cemiyetinde çeşitli kademelerde vazifelerde de bulunmuştur. Aynı şekilde, Durkheim’ın perspektifi de Gökalp’ın fikirleri üzerinde önemli izler bırakmıştır.( Heyd, Çev. Günay, 2002).

Babası Tevfik Efendi, edebiyatla ilgili ve oğlunun iyi bir eğitim alması için çaba sarf etmiştir. Gökalp’ın edebiyata ilgisinin babasından miras kaldığı da söylenebilir. (Nüzhet, 1931). Avrupa’da Yetişen gençleri kültürlerine yabancı kaldıkları, medresedeki öğrencileri de dünyadaki gelişmelerden haberdar olmadıkları gerekçesiyle eleştiren Tevfik Efendi, oğlundan Doğu değerlerini özümseyip, Müslüman kalarak Batılı bir eğitim almasını ve her iki kültürü de öğrenip bunları kıyas ve telif etmesini istemiştir. Tevfik Efendi’nin bu tutumunun Ziya Gökalp’ın hayatındaki etkileri büyük olmuştur (Tuncay, 1976). Yani sentez bir yapının ortaya konması gerektiğini savunmuştur.

28 Aralık 1888’de Namık Kemal’in vefatı üzerine; Tevfik Efendi’nin oğluna, onun gibi hürriyetçi ve vatanperver olmayı nasihat etmiştir. Bu nasihat Gökalp’ın hayatındaki önemli dönüm noktalarından birisidir. Bununla birlikte, diğer aile üyelerinden annesi ve babaannesinin de, gördükleri eğitimin de etkisiyle Gökalp ‘in üzerinde babası kadar tesirleri olmuştur. Diyarbakır’da felsefe dersleri aldığı Dr. Yorgi Efendi, İstanbul’a gelince, Gökalp ve arkadaşları ile toplantılar düzenlenmiştir. Onlarla yaptığı sohbette Türk gençlerinin Meşrutiyeti ilan etmek için çalıştıklarını, bunun takdire şayan bir gayret olduğunu belirtmiştir. Yapılacak devrimin faydalı ve etkili olabilmesi için mutlaka ülkenin sosyolojik ve psikolojik yapısıyla aynı zemine oturtulması gerektiğini ifade eden hocasının bu vasiyeti, Gökalp’ın yapmayı düşündükleri üzerinde bir yol haritası etkisine sahip olmuştur ( Nüzhet, 1931).

1899-1900 yıllarında tutuklu bulunduğu sırada tanıştığı Naim Bey cezaevinde hatırlı olan, bilge kişiliği ile tanınan bir adamdır ve Gökalp düşünce dünyası üzerinde önemli etkiler bırakan kişilerden bir diğeridir. Naim Bey, Meşrutiyetin mutlaka ilan edileceğini, ama ilk meşrutiyetin uzun süreli olmayacağını; Meclisin, entrikalar ve rant kavgaları sonucu kapatılacağını söylemiştir. Ona göre, meclisin kapanmasında en önemli sebep, derin bir uykuda olan halkın meşrutiyetin kıymetini bilmemesidir. Halka, meşrutiyetin gereği anlatılmalıdır. Bunun da tek yolu özgür basındır. Gökalp, basının özgürleştirilmesini rastladığı her gence öğütlediğini belirtmiştir. Kendisine, Naim Bey’in vasiyetini rehber kabul eden Gökalp; onu, kendisi için bir pir bir hoca olarak nitelendirmiştir. Gökalp, bu vasiyeti kendinden sonraki nesillere, Türkçü bir bilginin vasiyeti olarak sunmuştur.

İdadi (orta öğretim) yıllarından itibaren felsefe ve sosyal bilimlere ilgi duymaya başlayan Gökalp Fransızca derslerini İdadi hocalarından Yorgi Efendi’den almıştır. Kendisinde felsefe merakını uyandıran da yine Yorgi Efendi olmuştur. Fikirsel olarak, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki ile Ziya Gökalp’ın düşünce ve ilişki yakınlığı o yıllarda bu düşünce yapısının merkezi durumunda bulunan askeri lise yıllarına kadar gitmektedir. İmparatorluğun içinde bulunduğu bunalımlar birçok mektep öğrencisi gibi Gökalp’ı de derinden etkilemiştir. Bu nedenle, Gökalp okul yıllarından itibaren memleket meseleleriyle ilgili konularla yakından ilgilenmiş; hayatı boyunca birçok siyasi ve sosyal teşkilatın içerisinde bulunmuştur.

Başlangıçta Fransız filozof Alfred Foulille’nin etkisinde kalmasına rağmen, Durkheim sosyolojisinin iyi bir okuyucusu ve takipçisi olan Gökalp, bu ekolün etkisiyle “Türk Sosyoloji Ekolünü” kurmuştur. Gökalp’ in, topluma doğru bir yönelim gösteren toplumsal teoremi üzerinde de Durkheim’ın görüşleri belirleyici olmuştur ( Heyd, 2002). Ziya Gökalp düşünce ikliminde Selanik önemli bir yer tutmuştur. Gökalp, Selanik’e gidişinden sonra daha önce bayraktarı olduğu düşüncelerin pek çoğundan vazgeçmiştir. Ancak, medreselerin düzeltilmesi ve eğitimde yenileşme gibi yazılarında sıkça savunduğu bazı düşüncelerinden vazgeçmemiştir (Koçer, 1991).

Émile Durkheim

İttihat ve Terakki tarafından Selanik’e gönderilmesi, Ziya Gökalp’ın yaşamında yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu dönemde, dilde Türkçülüğü savunan Genç kalemler grubuna katılmış; bu dergide, dilde Türkleşme ile ilgili yazılar yazmaya başlamıştır. Burada, özellikle Ömer Seyfettin’den etkilenen Gökalp, artık Türkçü Gökalp’tır (Ülken, 2007).

Gökalp’ın dil çalışmalarına katılmasıyla, dilde yenileşme ve Türkçeleşme çalışmalarına başlanmıştır. Çünkü Ona göre tüm toplumsal faaliyetlerin yegâne temeli lisandır (Gökalp, Sadeleştiren:Toker, 1997).  Kültürü ve kültürü ortaya çıkaran dili, bir millet inşa etmenin en önemli tuğlalarından biri olarak gören Gökalp, dilde Türkleşme olmazsa, vicdanların, dinin ve vatanın parçalanacağını öngörmektedir. Dilde yenileşmenin ve Türkçülüğün bir karşılığı olarak “arı Türkçecilik” ifadesini kullanan Gökalp; arı Türkçeciliği, dilin Arap ve Fars köklerinden arındırılarak, bunların yerine Türkçe köklerden yapılacak yeni Türkçe kelimelerin yapılması olarak tanımlar. Buna karşın, karşılıkları bulununcaya kadar, sözcük ve terimlerin Arapça ve Farsçalarının kullanılmasının gerekli olduğunu savunur. Burada Gökalp’ın, dili ilintili bağlarından hızlı bir şekilde koparmanın zorluğuna ve sakıncalarına yaptığı vurguyu görmek gerekir. Böylece, dilde ve kültürde özden beslenen bir dinamizm yakalamak isteyen Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak ilkesi çerçevesinde Türkçeyi, anlam bakımından modernleştirmek, terim bakımından İslamlaştırmak, gramer ve yazın bakımından ise Türkleştirmek gerektiğini belirtmiştir. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak isimli eserinde de bu durumu, “Türk milletindenim, İslam Ümmetindenim, Avrupa Medeniyetindenim” ifadesi ile ortaya koymuştur. Ziya Gökalp’ın “Türk ulusuna, İslam dinine ve Batı uygarlığına dahiliz” şeklinde yaygın bir sunuş haline getirdiği söylemin, aynı dönemlerde benzer siyasal, ekonomik ve kültürel etkileri duyan Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali tarafından da gündeme getirildiği görülmektedir. Ancak Yusuf Akçura ve Hüseyinzade Ali’nin düşündüğü Türkçülük ile Gökalp’in Türkçülüğü arasında büyük farklılıklar mevcuttur. Yine burada da, oldukça geniş topraklarda, zengin ve dinamik kültür altyapısına sahip; ekonomik, siyasal ve askeri açıdan çok güçlü bir İmparatorluk sürecinden; Ulus devlete geçişin çok sancılı olacağını kendisi de öngörmekte ancak devrin şartlarında bunun kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir.

Yusuf Akçura

Dolayısıyla, Ziya Gökalp’ın siyasal düşünceleri ile dönemin siyasal olguları arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu söylemek mümkündür. İlk dönemlerinde Osmanlıcılık ve ümmetçilik temelinde olmasa bile, İslamcılık düşüncelerine de ilgi gösterdiği bilinen Gökalp’ın milliyetçilik anlayışı ile modern ulus-devletin ve yeni Cumhuriyetin kurucu iradesinin benimsediği milliyetçilik anlayışları arasında büyük bir benzerlik vardır. Aslında şöyle de diyebiliriz, Cumhuriyetin kurucu iradesi Gökalp milliyetçiliğinden fazlasıyla etkilenmiş ve aynı temelde bir milliyetçilik ulusçuluk geliştirmiştir. Gökalp’e göre, milleti oluşturan değerlerin başında dil birliği, kültürel paylaşım ve din gelmektedir. Bir başka ifadeyle Gökalp, bir kültür milliyetçiliğini öngörmekte, millet olabilmek için etnik ayrıştırmalara ilgi göstermemektedir. Buna, Gökalp, ‘kültür milliyetçiliği’ adını vermektedir. Böylece Gökalp, içinde bulunduğu dünya ve coğrafi gerçekliklere uygun bir millet tanımlamasına gitmektedir. Cumhuriyetin kurucu iradesi tarafından benimsenen Gökalp’ın bu milliyet yaklaşımı, başta Birleşik Amerika olmak üzere, çağdaş toplumlarda da kendisine yer bulmakta ve geçerliliğini korumaktadır. Yer yer öne çıkarılan etnik kimlikler ve yerelliklerle, bölünen ve ayrışan devletlere de bakıldığı zaman ulus olgusu ve uluslaşmanın birbirinden çok farklı şeyler olduğunun açıkça kendini belli ettiği günümüzde; Gökalp’ın ortaya koyduğu bu millet ve ulus olmanın geçerliliği ve değeri daha iyi anlaşılmalıdır.

Ziya Gökalp’ın, ulus olmanın gereklerinden biri olarak elzem gördüğü din birliği ile dindaşlığa dayanan birlik birbirinden farklıdır ve zaten Gökalp; ‘ümmet’ olarak tanımlanan dindaşlık birlikteliğine de karşıdır. Ona göre; din, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı kültür dünyalarında ve değişik toplumlarda aynı olabilir; ancak, millet olmak için din birlikteliğinden başka kültür ve dil birliği de gerekmektedir ki; kültür birlikteliği için ortak toplumsal deneyimler, paylaşımlar, duyuş ve düşünüşlere ihtiyaç vardır. Bu çerçevede; din dilinin de Türkçeleşmesi gerektiğini savunan Gökalp’ın bu yaklaşımı, Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden ilk yıllarında hayata geçirilmiştir. Merkezi bir din hizmetleri idaresinin kurulmasında (Diyanet İşleri Başkanlığı) olduğu gibi, kültürel ve dinsel birçok uygulamanın ve kurumun ortaya çıkışında yine Gökalp’ın etkilerinin olduğu gerçektir.

Buradan yola çıkılarak, ikinci meclise de seçilen Ziya Gökalp ile Atatürk arasında bir ilişki yakınlığı yoksa da; fikirlerde ve ideallerde bir örtüşme olduğu açıktır. Tek ülküsü vatanın ve milletin selameti olan Gökalp, kendisine teklif edilen şahsi hiçbir şeyi kabul etmemiştir. Buradan yola çıkarak, hastalığının ilerlemesi üzerine, masrafları Devlet tarafından karşılanmak üzere yurt dışında tedavi olmasını öneren Atatürk’ten; tedavi masraflarını değil, kendisinden sonra ailesine yardım edilmesini isteyen Gökalp’ın bu isteği, Atatürk’ün önerisi üzerine Meclis tarafından çıkarılan bir kanunla yerine getirilmiştir.

Yoğun ve ısrarlı bir şekilde kültür milliyetçiliği vurgusu yapan Gökalp, etnik milliyetçiliğe/ırkçılığa karşı bir düşünce yapısına sahip olmuştur. Ona göre, toplumların karakterleri kalıtımsal değil, kültür ve eğitim yoluyla şekillenmektedir. Gökalp’ın ırkçılığa karşı oluşu, düşünsel ve sosyal gerçeklikle bir iç içe geçmiştir. Gökalp bu yargıya, toplumların, özellikle Türk toplumunun yapısını ve sosyal gerçekliklerini değerlendirerek varmıştır.

Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet ve demokrasi düşüncelerinde de bir evrilme süreci olmuştur. Sultan aleyhine yürüttüğü söylemlerini meşrutiyetin ilanıyla birlikte askıya alan Gökalp, savaş dönemlerinde vatan ve dinin selameti için Halife Sultana dualarda bulunmuştur (Heyd, 2002). Buradan da anlaşılacağı gibi Gökalp’ın daha önce de bahsedildiği gibi tek ülküsü ve ideali milletin kurtuluşu ve yeniden inşasıdır. Bununla birlikte Gökalp, hiçbir zaman özgürlükçü ve halkçı tutumundan vazgeçmemiştir. Onun hemen her yazı ve şiirinin ana teması vatan, ulus, hürriyet, Ulusun eğitimi ve uyanışı üzerine olmuştur.

Ziya Gökalp’ın fikir dünyasında, Türkçülük ayrı bir yere sahiptir. Zira Gökalp’ın çalışmaları hep Türk toplumunun geçmişi, günü (kendi dönemi) ve geleceği ile Türk dili ve Türk kültürü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu duygu ve düşüncelerle O, bilimsel, ahlaki, kültürel ve felsefi bir Türkçülük anlayışı ortaya koymuştur.

Gökalp’ın 1908 yılından sonra Türk Milliyetçileri arasına katılması ile ulusçuluk bir sistem haline gelmiştir. 18 yıl Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısı üzerine çalışan Gökalp, bu birikimini Genç kalemler dergisinde, özellikle de “Turan” şiiri ile dile getirmiştir. Bilimsel bir Türkçülük ortaya koyan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda Türkçülüğü “Türkçülük, Türk milletini yükseltmektir” diye tarif etmiştir. Ona göre Türkçülüğün yakın ve uzak olmak üzere iki hedefi vardır. Yakını “Oğuz ya da Türkmen Birliği”; uzağı ise Turan’dır. Türkçülüğünün ülküsünü de “Türkiyecilik”; “Oğuzculuk ya da Türkmencilik” ve “Turancılık” olarak üç ana bölüme ayıran Gökalp, Cumhuriyetin ilanından sonra son ikisinden ilk etapta vazgeçmiş ve ülkünün “Türkiyecilik” olduğunu belirtmiştir. Son ikisinden vazgeçmesinin yahut bu çalışmaya göre askıya almasının sebebi Ulusun ve yeni doğan genç Cumhuriyet’in bu idealleri gerçekleştirebilecek kadar muktedir olamamasından kaynaklanmaktadır. Bu idealler atiye bırakılmış öncelik olarak Türkiyecilik’in sağlanması gerektiği olmuştur. Türk toplumu için uygun gördüğü Türkçülük ise toplumsal Türkçülük yani kültürel Türkçülük olmuştur. Onun Türkçülüğünde, halka doğru gitmek ayrı bir öneme sahiptir. Halka hem ondan hars almak hem de medeniyet götürmek için gidilir. Yani öncelikli ülküsü genç cumhuriyete aidiyet duyan ve sahiplenen bir toplumun varlığıdır. Nihai olarak varılacak ülkü ise “Turan’dır.”

Medeniyet-hars ayrımı onun en dikkat çekici görüşlerinden birini oluşturur. Hars, yani kültür, ona göre milli; medeniyet, yani uygarlık ise evrenseldir. Uygarlığın kültürden sonra ve onun eseri olduğunu savunan Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda kültürü oluşturan unsurları sekiz bölümde incelemiştir. Bunlar; dilde, estetikte, ahlakta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette ve felsefede Türkçülüktür (Gökalp, 1923).

Sonuç olarak, Ziya Gökalp, 20. Yüzyılın Türk fikir, kültür ve siyaset tarihinin önemli simalarından biridir. İmparatorluk sürecinden Ulus Devlete geçiş sürecinde yaşayan Gökalp’ın, karşılaşılan zorluklar ve bunalımların da tesiriyle genç Cumhuriyet’in doğuşunda ve Türk toplumu ve kültürü üzerine ortaya koymuş olduğu kültürel, sosyolojik, edebi, siyasal teori ve stratejileri kurucu iradeye ciddi anlamda tesir etmiş ve bugün bile gerçekliğini devam ettirmektedir. Zira Gökalp’ın birçok siyasal, dinsel ve kültürel düşünce ve tezleri genç Cumhuriyet ile birlikte hayata geçme fırsatı bulmuştur. Gökalp’ın bu tezleri ve düşünce yapısı üzerinde hem Doğulu hem Batılı algıların sentez bir biçimde bulunarak vücut bulduğu muhakkaktır. Bugün günümüzde ise bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Ziya Gökalp’in tanımladığı ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucu iradesinde hayata geçirdiği tarzda Türkçülüğe ihtiyaç 99 yıllık cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar elzemdir. Bu yabancı düşmanlığı ve ırkçılık manasına gelmez. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası için kurucu iradenin Türk Milleti kavramı, tüm toplum nezdinde yerleşmeli ve devleti yönetenler tarafından resmi politika olarak uygulanmalıdır.

https://stratejikortak.com/2022/07/ermeni-sorununda-ittihat-ve-terakki-cemiyeti-tarafindan-uygulanan-turkculugun-ideolojik-rolu-tepkisel-bir-arac-olarak-turkculuk.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça 

Beysanoğlu, Ş. (1992). Ziya Gökalp: Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler. İstanbul: Toker Yayınları.

Binbaşıoğlu, C. (1982). Eğitim Düşüncesi Tarihi. Ankara: Binbaşıoğlu Yayınevi.

Gökalp, Z. (1918). Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak. İstanbul: Milenyum Yayınları.

Gökalp, (1923). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Kapra Yayıncılık.

Gökalp, Z. (1921). Türkler ve Kürtler. İstanbul: Gendaş Yayınları.

Gürsoy, Ş ve Çapçıoğlu, İ. (2015). Bir Türk Düşünürü Olarak Ziya Gökalp: Hayatı, Kişiliği ve Düşünce Yapısı Üzerine Bir İnceleme. A.Ü İlahiyat Fakültesi Dergisi, (47)2, 89-98.

Koçer, H. (1991). Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi. Ankara: MEB Yayınları.

Meriç, C. ve Uriel, H. (1980). Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Sebil Yayıncılık.

Nüzhet, A. (1965). Ziya Gökalp. İstanbul: Varlık Yayınları.

Tanyu, H. (1981). Ziya Gökalp’in Kronolojisi. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Tokluoğlu, C. (2013). Ziya Gökalp ve Türkçülük. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, (68)2, 113-139.

Tuncay, H. (1976). Ziya Gökalp. İstanbul: Toker Yayınları.

Tütengil, C. (1964). Ziya Gökalp Üstüne Notlar. İstanbul: Varlık Yayınları.

Ülken, Z. (2007). Seçme Eserleri: Ziya Gökalp. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Özdamarlar, K. (2009). Ziya Gökalp ve Kürtler. Bilgiyurdu Gençlik Dergisi, (15)3, 11-13.

Ziya Gökalp Fikirleri Felsefesi. (2014). http://ankara.edu.tr/dergiler/42/1812/19142.pdf

Ziya Gökalp. Alış tarihi 20 Haziran 2022, http://turkcu.com/zgokalp.htm

[/vc_toggle]

Vatan Cephesi

Vatan Cephesinin tarihsel olarak ortaya çıktığı an, Demokrat Parti (DP) iktidarının meşruiyet krizi içine girmesine denk düşmektedir. Krizin en büyük sebeplerinden biri DP’ye karşı siyasal ve bununla birlikte toplumsal muhalefetin giderek artan bir dozda yükselişi olarak ortaya konabilir. Bu yüzden de DP iktidarı 1957 yılına bir hayli sert giriş yapmış, baskıcı tutumunu hızlandırmış, bu tutum da başta CHP olmak üzere muhalefeti hayli güç duruma sokmuştur. Onlar da bu zor durumdan çıkış yolu aramışlar ve çareyi yeni bir güç birliğinde görmüşlerdir. Böylece yavaş yavaş cepheler keskinleşmeye başlamıştır. [1]

Vatan Cephesinin Oluşumu ve Kuruluş Sebepleri

Bu dönemde yapılan zamlar ve devalüasyon nedeniyle hayat pahalılığı artmıştır. Bunun sonucunda ise DP, halk desteğini yitirmeye başlamıştır. Diğer yandan 16 Ekim 1958’de TKP CMP ile birleşti ve 24 Kasım 1958’de ise HP, CHP’ye katılmıştır. Bunların sonucunda bir Güç Birliği Cephesi (Milli Muhalefet Cephesi) kurulmuştur. DP bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu, muhalefet cephesine karşı “Vatan Cephesi” adıyla ülke çapında bir teşkilatlanmaya giderek aramaya karar vermiştir.

Vatan Cephesi’nin oluşturulmasının bir diğer sebebi ise, 1957 seçimlerindeki oy kaybı olmuş; DP iktidarında tedirginliğe yol açmış ve bu tedirginlik iktidar yetkililerini yeni arayışlar içerisine itmiştir. Oy kaybının önüne geçilmesi için yeni bir teşkilata ihtiyaç duyulmuştur. Bu teşkilat sayesinde yurdun en ücra köşelerine kadar inmek, ve oralarda DP’ye canı yürekten katılımlar temin edilmek istenmiştir. Buna bağlı olarak bütün iktidar temsilcileri, gittikleri ve konuştukları her yerde Vatan Cephesi’ni övmüş ve anlatmışlardır. Vatan Cephesi ülke çapında kısa bir sürede yayılmıştır. Vatan Cephesi ocaklarının kuruluşu da bir o kadar kolay olmuştur. Yurdun en ücra yeri dahi olsa, kiralanan bir yere levha asılıyor ve ocak hemen çalışmalara başlıyordu. (Sarı, 2012).

Vatan Cephesi uygulaması, yukarıda da belirtildiği üzere DP iktidarının ekonomik ve toplumsal krizle birlikte siyasal meşruiyet krizine girmesiyle ortaya çıkan bir politik manevra olarak tanımlanabilir. Bunun sebebi olarak konuyla ilgili çalışılmış iki yoruma bakmamız gerekmektedir. Sinan Yıldırmaz’a göre DP bu yolla, muhalefeti engellemenin ve büyük oranda muhalefet etme gerekçelerini de ortadan kaldırmanın yolunu bulduğuna inanmıştır.[2] Feroz Ahmad ise bu yorumun bir benzeri şeklinde “Menderes, otoritesini ‘Vatan Cephesi’ adı verilen ve kendini eleştirenleri tecrit edip muhalefeti silahsız bırakmayı amaçlayan bir ulusal cephe kurarak iyice güçlendirmek istedi” demiştir.[3] Vatan Cephesi 12 Ekim 1958’de kurulmuştur. Kurulduğu gün Adnan Menderes, Manisa’da halka Vatan Cephesi hakkında şu açıklamaları yapmıştır:

“Politika ve ihtirastan vareste vatandaşların karşımızda kurulmuş olan kin ve husumet cephesine karşı vatanperverane gayretlerini birleştirip eserlerinin müdafaasına azmetmiş bir Vatan Cephesi’nin kurulması zarureti kendisini göstermiştir… Aziz Vatandaşlarım, Vatan Cephesi’nde birleşerek eserlerimizi hep birlikte muhafaza edeceğiz. Dünyada siyasi, iktisadi ve içtimai istikrarı örnek telakki olunabilecek bir mükemmeliyette olarak Türk milletinin bütün gayretlerini bu istikamet üzerinde tevcih edilmiş görmek bize nasip olacaktır… Allah hepimizi muvaffak etsin vatandaşlarım. Onların, Güç Birliği adı altında giriştikleri faaliyetin maksadı şudur: Bir Ehli Salip Cephesi olarak karşımıza dikilecekler. Daha şimdiden seçim varmış gibi yakamıza sarılacaklar. Bu hareketler, bizim işlerimizi güçleştirmek, milletimizin ihtiyaçlarını sekteye uğratmak, vatanın refah ve saadetini geciktirmek demektir.” (Gaytancıoğlu, 2011).

Başbakan Adnan Menderes’in 12 Ekim’de Manisa’da yaptığı konuşmada muhalefete karşı Vatan Cephesi’nin kurulacağının duyurulmasının hemen akabinde yurdun dört bir yanında olduğu gibi Manisa ve ilçelerinde de Vatan Cephesi teşkilatı kuruldu. Akhisar Vatan Cephesi Ocağı 24 Aralık 1958’de, Manisa Çarşı Vatan Cephesi Ocağı 27 Aralık 1958’de, Akhisar Reşatbey Vatan Cephesi Ocağı 7 Şubat 1959’da, Akhisar DP Vatan Cephesi Tesanüd Ocağı 10 Nisan 1959’da, Manisa Saruhanlı Atatürk Ocağı 6 Eylül 1959’da, Manisa Salihli DP Zeytinoğlu Vatan Cephesi Ocağı 14 Ağustos 1959’da ve Manisa Adnan Menderes Vatan Cephesi Ocağı 4 Mart 1960’ta açıldı50. 18 Ağustos 1959’da Saruhanlı kazasının Mütevelli Köyü DP Gençlik Kolu Manisa Milletvekilleri Cevdet Özgirgin’nin de hazır bulunduğu bir törenle açılırken, aynı gün 53 genç de ocağa kayıt oldu. (Erdoğan, 2020)

Vatan Cephesi Özellikleri ve Yapısı

1959 yılının ilk aylarından itibaren bütün ülkede Vatan Cephesi Ocakları hızla kurulmaya başlanmış ve 1959 yılı Ocak ayında sadece Balıkesir’de on yedi Vatan Cephesi Ocağı açılmıştı. Halktan Vatan Cephesi Ocaklarına katılmaları isteniyor, İktisadi Devlet Teşekküllerinde çalışanların da bu cepheye katılımlarını gerçekleştirebilmeleri için hükümet gereken değişikliği yaparak resmi gazetede yayınlıyordu. Muhaliflerin oluşturduğu Güç Birliğine karşı, iktidarın Vatan Cephesi adıyla bir teşkilatlanmaya başvurması, ülkedeki siyasi gerginliği daha da arttırıyordu. 12 Ocak 1959 tarihinde Adnan Menderes, DP İl Başkanlıklarına gönderdiği genelgeyle, Vatan Cephesine katılımlar konusunda partililerin 1946’daki heyecan ve ruhla çalışmasını istiyordu. Ancak Demokrat Partililer, Vatan Cephesi konusunda fikirsel ayrılıklar yaşıyordu. Bir grup Demokrat, Vatan Cephesi’nin, DP’nin yeni katılımlarla güçlenmesi için geliştirilen bir kavram olduğunu düşünürken diğer bir grup ise böyle bir teşkilatlanmanın partiye zarar vereceğini düşünüyordu. Menderes, bazı il örgütlerinde Demokrat Parti’den ayrılarak muhalefete geçen partilileri geri çağırmadıklarını ve partiye geri dönmelerini istemediklerini görmüş ve açıklamasında bu konuya yer vermişti. Ayrıca Başbakan Menderes, DP’den ayrılanların dışında 1946’dan beri gerçekleri gören, halktan muhalefet eden vatandaşların da Vatan Cephesi aracılığıyla DP’ye katılması dileğinde bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’e göre, iktidarın politikalarını karalamaya çalışan, iktisadi kalkınmayı hazmedemeyerek engellemeye çalışan, var olan düzen ve asayişi yok etmeye çalışan herkese karşı böyle bir cephe var olmalıydı. (Baytekin, 2022).

Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı kurulmasından bir yıl sonra 973.000’e ulaşmıştır. İstanbul’da Vatan Cephesi’ne üye olanların Mart 1960 tarihindeki sayısı 76.040 idi; Vatan Cephesi ocağı sayısı ise, 134’tü. Dönemin DP yanlısı gazeteleri incelendiğinde Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğunun köylerden olduğu görülmektedir. Bunun nedeni de köylere yatırım vaadi olsa gerektir. DP, muhalif partilerin kendisi karşısında iş birliği yapması ve yükselen kentli-aydın muhalefetine karşı kırsal kesimden destek aramıştır. Desteğin sağlanmasında kullanılan faktörler arasında din ve antikomünizm de yer almıştır.[4]

Muhalefet Partileri ve Vatan Cephesi

Muhalefet partilerine göre, iktidar partisi tarafından kurulan bu cephe Vatan Cephesi olarak adlandırılmamaktadır. İktidar partileri gayet net bir ifadeyle cephenin insanları bölme cephesi olduğunu söylemektedir. İktidara göre bu cepheye vatandaşlar farklı isteklerinin, iktidar tarafından gerçekleştirileceğini düşündükleri için yani bir umut besledikleri için mecburiyetten katılmaktadır. Bu cepheye katılım için bazı zamanlarda baskı yapıldığını da söyleyebiliriz. İktidar partisinin yayın organları bu cepheye üye olanların sayısında doğru ifadeler kullanmamıştır. Bu konu da oldukça sert bir üsluba sahip olan Nadir Nadi, Cumhuriyet Gazetesi’nde Vatan Cephesi konusunu ele alarak, Adnan Menderes’in yurt gezilerindeki konuşmalarını değerlendirmiş ancak bu cephenin ne olduğunu, halkın ve kendisinin pek anlayamadığını dile getirmiştir. Çünkü Başbakana göre ülkemizde, ulusumuzu aldatmaya çalışan bazı insanlar vardır. Vatandaşın iktidarı ele geçirmek isteyen bu insanlara kanmaması gerektiğini söyleyerek, DP’nin iktidar yıllarında bir önceki iktidarla kıyaslanamayacak ölçüde değişim yaşandığını belirtmektedir. Başbakan’ın Vatan Cephesi’nden kastının “milleti, kendi Başbakanlığı altında, bugünü yüzde yüz öven, dünü ise yüzde yüz yeren bir kitle halinde toplamak” olduğunu yazmıştır. Ancak bu düşüncenin gerçekliğe ve insan fıtratına aykırı olduğunu, bu nedenle Menderes’in anladığı manada bir ‘Vatan Cephesi’ kurulmasının imkansız olduğunu dile getirmiştir.

Nadir Nadi dışında bu dönemde CHP Grup Sözcüsü olan Bülent Ecevit de; İktidarın Vatan Cephesini bir türlü alışamadıkları çok partili rejimden kurtulmak için başvurdukları bir teşebbüs olarak görmektedir. Muhalefet, iktidarın tek parti iktidarını istemekte olduğunu düşünmektedir. Bülent Ecevit “bunca yılın Demokrat Partisi, bir ad değişikliği ile yüzüne şatafatlı bir maske takıvermekle, elbette, gerçek bir Vatan Cephesi olamazdı” sözleriyle iktidar partisinin, partiler üstü bir politika takip etmeye çalıştığını ancak sonuna kadar buna karşı olduklarını da söylemektedir. Ecevit’e göre bütün herkesin tek bir vatanı vardır. Herkes vatanına bağlı olduğuna göre, herkesin bu cepheye katılma düşüncesi iktidar tarafından oluşturulmakta ve iktidarın gücünü arttırmak için “Vatan” gibi bir kavramın kullanılmasına duyulan tepkidir.

 

 

Vatan Cephesi ve Devlet Radyosu

Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı kurulmasından bir yıl sonra 973.000’e ulaşmıştır. İstanbul’da Vatan Cephesi’ne üye olanların Mart 1960 tarihindeki sayısı 76.040 idi; Vatan Cephesi ocağı sayısı ise, 134’tü. Dönemin DP yanlısı gazeteleri incelendiğinde Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğunun köylerden olduğu görülmektedir. Bunun nedeni de köylere yatırım vaadi olsa gerekti. DP, muhalif partilerin kendisi karşısında iş birliği yapması ve yükselen kentli-aydın muhalefetine karşı kırsal kesimden destek aramıştır. Desteğin sağlanmasında kullanılan faktörler arasında din ve antikomünizm de yer almıştır. [5]

Demokrat Parti iktidarı döneminde radyo; iktidarın icraatlarına destek vermek ve partinin propagandasını gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Gazete ve dergilerde, radyoda Vatan Cephesi’nin yoğun bir şekilde propagandası yapılmıştır. Bu bakımdan Türk Siyasal Yaşamına propaganda bir araç olarak girmeye başlamıştır. DP, iktidar gücünün getirdiği bazı imkanları kullanarak, iktidarın sürdürülebilirliğini sağlamak adına propagandadan yararlanmak istemiştir. Radyonun propaganda aracı olarak kullanımı ise bunun en başat örneği olmuştur. Vatan Cephesi uygulamasında devlet radyosunun DP adına üye toplamak ve onun propagandasını yapmak üzere kullanılması bu yönde girişim olarak gösterilebilir. Fakat propaganda aracını iktidarın yanında muhalefet de etkin kullanmıştır. Bu çerçevede Muhalefet partileri Vatan Cephesi’ne katılımların radyodan okunmasının yarattığı olumsuz havadan yararlanarak yaptığı propaganda ile halkı bu cepheye katılımların çoğunun gerçek dışı olduğu yönünde inandırmıştır. Yine bu bağlamda Muhalefet partileri radyoyu, “partizan radyo” olarak tanımlamışlardır. Radyonun DP propagandası yapması dolayısıyla, “Ajans Haberlerini Dinlemeyenler Derneği” kurulmuştur. Dönemin İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, 2 Aralık 1958 tarihinde bu derneği kapatmıştır. (Gaytancıoğlu, Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, 2011).

1950’li yıllarda devlet tekelinde bulunan radyo DP hükümetleri tarafından oldukça partizan olarak kullanılmıştır. Nitekim 1960 askeri darbesinden sonra Yassıada Mahkemelerinde DP, radyoyu taraflı kullandığı yönünde yoğun suçlamalarla karşılaşmıştır. 1950’ler sonunda kurulan Ajans Haberlerini Dinlemeyenler Derneği radyonun partizanca kullanılmasına karşı tepkiyi göstermesi açısından anlamlıdır.[6]

Muhalefet ile iktidar arasında radyonun kullanımı ile ilgili tartışmalar yaşanırken, partilerin dışında radyonun yayınlarını protesto etmek amacıyla bir dernek kurulmuştur. Devlet Radyosu’nun yayınlarından huzursuzluk duyan Bedrettin Çalışkur, Altınay Onat, Fehmi Demirtaş, 29 Kasım 1958’de “Radyo İstasyonlarından Ajans Haberlerini ve Partizan Neşriyatı Dinlemeyenler Derneği’ni” kurmuşlardır. Böyle bir derneğin kurulmasını destekleyen Burhan Felek de radyonun tek taraflı yayınını eleştirmiş, ve bunun muhalefet safının git gide sıkılaşmasına sebep olduğunu belirtmiştir. Ancak bu dernek kısa sürede kapatılmış ve kurucuları mahkemeye sevk edilmiştir. (Sarı M. , 2019).

27 Mayıs Darbesi, Yassıada Duruşmaları ve Sonuç

1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti ile muhalefet arasındaki ilişki sorunlu bir şekilde sürüp gitmiştir. İktidar ve muhalefet arasında yaşanan bu sorun çatışma ortamı oluşturmuştur. Bu çatışma ortamı içerisinde ülkede 1957 seçimleri gerçekleştirilmiş ve 1946 seçimlerine işaret edercesine, Demokrat Parti tarafından kazanılması muhalefetin tepkisini daha da arttırmıştır. 1957 seçimlerinden sonra yaşanan gerginlikler, baskılar ve toplumsal çatışmalar her geçen gün artarak devam etmiş ve ülkede toplumsal ve siyasal ortamın gerildiği esnada iktidar partisi Vatan Cephesi örgütlenmesine giderek siyasal mücadeleyi daha da gerginleştirmiştir.

Vatan Cephesi uygulamaları başta muhalif basının tepkisini ve eleştirilerini üzerine çekmiştir. Zira iktidara yakın basının Vatan Cephesi hakkında halkı yanlış bilgilendirmeleri, muhalefet cephesine yönelik aşırı olumsuz yaklaşımı, vatandaşın ve devlet görevlilerin zorla ve tehdit yolu ile bu ocaklara katılımının sağlanmaya çalışması, Devlet Radyosu’nun iktidar tarafından bu amaçla kullanması vb. uygulamalar, basının en fazla eleştirdiği hususlardan olmuştur. Özellikle Devlet Radyosu’nda Vatan Cephesi’ne katılanların listeler halinde sık sık okunması, radyoda muhalefete söz hakkı verilmemesi, hem basının, hem de muhalefetin tepkisine neden olmuştur. Vatan Cephesi uygulamalarının iktidar-muhalefet ilişkilerini olumsuz yönde etkilemesi, milletvekillerinin meclis çatısı altında bile kavga etmelerine neden olmuş, bu durum sadece meclis ile sınırlandırılmamış ve toplumda bile etkisini göstermeye başlamıştır. Ocaklar arasında üstünlük mücadeleleri bazı yerlerde kavgalara neden olmuş ve bu kavgalarda onlarca vatandaş yaralanmıştır. (Sarı M. , Demokrat Parti Dönemi Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”, 2012).

Çeşitli sebepler ile siyasal ortamın gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıkan Vatan Cephesi örgütlenmesi, demokrasinin gelişmesi önünde önemli bir engel oluşturmuştur. Bu örgütlenme ve getirdiği partizanlık 27 Mayıs darbesine giden sürecin başlangıç noktasını oluşturmuştur. 27 Mayıs 1960’ta ordu, ülkede yönetimi devralmış ve çok partili demokrasi saf dışı kalmıştır.

Yassıada Duruşmalarına 14 Ekim 1960’ta başlanmıştır. Kararın açıklandığı 15 Eylül 1961’e kadar geçen 11 ay 1 gün içinde toplam 592 sanık hakkında 19 ayrı dava açılmıştır. Bu davalardan biri, çalışma ile ilgili olan Vatan Cephesi Davasıdır. Dava 27 Nisan 1961’de açılmış, 21 Haziran 1961’de kapanmıştır. “961/7 numarada kayıtlı Vatan Cephesi Yolsuzluğu Anayasa’yı ihlal suçunun maddi vakıasını teşkil etmiştir” denilerek DP’nin önde gelen isimleri Anayasayı ihlalden suçlu bulunmuşlardır. Demokrat Parti’nin önde gelenlerinden 22 kişi, Vatan Cephesi’ni kurarak, bu örgütlü sınıfın başka bir sınıf üzerinde tahakkümü için bir araç olarak kullanmak suçlamasıyla yargılanmıştır. (Gaytancıoğlu, Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, 2011) Bu duruşmalarda Menderes, Vatan Cepheleriyle ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Bir Vatan Cephesi örgütü kurulmamıştır. Çünkü örgüt denince bir yere bağlı olan kademeler manzumesi akla gelir… Vatan Cephesi Ocakları, Demokrat Parti bucağına bağlı olan bir Demokrat Parti ocağından ibarettir. Ne gizli yollardan çalışılarak Cemiyetler Kanunu çiğnenmiş, ne de bu yola gidilmiştir. Vatan Cephesi sözü bir siyasi slogandan ibarettir. Demokrat Parti’den ayrılanların veya tarafsız yurttaşların bir birlik haline getirilmesi için sarf edilmiş bir slogan. Mevcudiyeti, maddi yeri yoktur. Elle tutulur, gözle görülür bir örgüt değildir. Memleket asayişi bakımından bir savunma davranışından ibarettir.”

Dava sonucunda Adnan Menderes, Medeni Berk, Atıf Benderlioğlu, Tevfik İleri ve Refik Koraltan gibi DP’nin önde gelen isimleri anayasayı ihlal suçundan suçlu bulunmuştur. Yassıada davaları arasında yer alan “Esas 1961/7: Vatan Cephesi Davası Kararı Gerekçesi” şu idi: “Muhalefeti bir düşman topluluğu ve ehl-i salip camiası ilan etmek, kurduğu dikta rejimini savunmak üzere ‘Vatan Cephesi’ kurmak ve yönetmek, onu örtülü ödenekten beslemek. Türk Ceza Kanunun 141/3, 6, 8. 12.9.1958’de Menderes’in Manisa konuşması ile cephenin kuruluşu ilan edilmişti. Örneğin baskıyla Vehbi Koç CHP’den istifa ettirilmiş, para dağıtılarak Vatan Cepheleri kurdurulmuş, kesif bir radyo ajitasyonuna girişilmişti.”[7] Duruşma sonunda aralarında Bayar ve Menderes’in de bulunduğu 19 sanık mahkûm olmuş ve 3 sanık beraat etmiştir.

[irp posts=”3897″ name=”Türkiye’deki Darbe Girişimine İran’ın Bakışı”]

Taha Yüceses

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 
[1] Serkan Gaytancıoğlu, (2011): Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi, s.95.

[2] Sinan Yıldırmaz, (2008): “Vatan Cephesi: Demokrat Parti’nin Politik Meşruiyet Krizi ve Toplumsal Muhalefeti Kontrol Altına Alma Çabası”, Türkiye’de Siyasal Muhalefet, Der: Ayşegül Komsuoğlu, İstanbul, Bengi Yayınları: s.175.

[3] Feroz Ahmad, (2007b): Bir Kimlik Peşinde Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul,

İkinci Baskı: s.140.

[4] Hakkı Uyar, (2001): Vatan Cephesi, İzmir, Büke Yayınları

[5] Hakkı Uyar, (2001): Vatan Cephesi, İzmir, Büke Yayınları

[6] Okurların Forumu, Forum, Sayı 124, 15 Mayıs 1959.

[7] Vatan Cephesi Davası, TBMM Kütüphanesi, (1985- 4518) Esas No: 1961/7, Rasih Nuri İleri, 27 Mayıs, Menderes’in Dramı, İstanbul: Yalçın Yayınları, 1986, s.,17.

Kaynakça 

Ahmad, F. (2006). Bir Kimlik Peşinde Türkiye. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. https://gaziakademi.files.wordpress.com/2016/04/feroz-ahmad-bir-kimlik-pec59finde-tc3bcrkiye.pdf adresinden alındı

Baytekin, S. (2022). Demokrat Parti’nin Bir Uygulaması Vatan Cephesi ve Bursa Örneği. 76-77. https://acikerisim.uludag.edu.tr/handle/11452/26489 adresinden alındı

Erdoğan, D. İ. (2020). Güç Birliği Karşısında Adnan Menderes’in Siyasi Manevrası: Vatan Cephesi. Belgi(19), 1917-1918. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/935679 adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. 103-104. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Gaytancıoğlu, S. (2011). Demokrat Parti İktidarı ve Vatan Cephesi. 117-118. https://dspace.trakya.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/trakya/2052/SERKAN%20GAYTANCIO%c4%9eLU.pdf?sequence=1&isAllowed=y adresinden alındı

Sarı, M. (2012). Demokrat Parti Dönemi Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed-Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Sarı, M. (2019). Demokrat Parti Basınına Göre İktidar-Muhalefet İlişkileri Açısından Vatan Cephesi. 754. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed-Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Sarı, Y. D. (2012). Demokrat Parti Basınına Göre İktidar Muhalefet İlişkileri Açısından “Vatan Cephesi”. 752. https://www.researchgate.net/profile/Muhammed Sari/publication/330411758_DEMOKRAT_PARTI_DONEMI_BASININA_GORE_IKTIDAR-MUHALEFET_ILISKILERI_ACISINDAN_VATAN_CEPHESI/links/5c3ef19b458515a4c72991ed/DEMOKRAT-PARTI-DOeNEMI-BASININA-GOeRE-IKTIDAR-MUHALEFET-ILISKI adresinden alındı

Uyar, H. (2002). Vatan Cephesi. Büke Yayınları.

Yıldırmaz, S. (2008). Vatan Cephesi: Demokrat Parti’nin Politik Meşruiyet Krizi ve Toplumsal Muhalefeti Kontrol Altına Alma Çabası. Bengi Yayınları.

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Sınır ve Göç: Yunanistan Örneği

Göç hareketleri insanlık tarihinde bireysel ve toplumsal düzeyde önemli sonuçlar doğuran bir olgu olmuştur. Bu nedenle öznesi insan olan göç sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel alanlarla sıkı bir ilişki içerisindedir. Dahası göç bir çağın kapanıp diğer bir devrin açılmasına neden olacak kadar güçlü sonuçlar barındırmaktadır. Nitekim Kavimler Göçü’yle birlikte kurulu düzenler yıkılıp şekil değiştirmiştir. Bu değişiklikler yönetimleri değiştirmesinin yanı sıra farklı yönetim biçimlerinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer yandan insanlık göçle birlikte dini ve fikri alanlarda radikal dönüşümlerin olduğunu da tecrübe etmiştir. Ayrıca bu insan hareketleri, yalnızca göç edilen yeri değil geride bıraktığı yerler üzerinde de değişimler meydana getirmektedir. Bu kapsamda özellikle zorunluluktan doğan kitlesel göçlerin dünyanın gidişatını etkileyerek öngörülen ve öngörülemeyen yenilikleri beraberinde getirdiğinin altı çizilmelidir. 21. yüzyıla gelindiğinde özellikle 11 Eylül 2001 saldırıları akabinde sınırların güvenlikleştirilmesi hız kazanmış; 2010 yılında başlayan Arap Baharı süreciyle ortaya çıkan göç dalgasının unsurları sınırların güçlenmesinden olumsuz yönde etkilenmiştir. Batılı devletlerin çıkarları maksadıyla Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinde iç karışıklıklara mahiyet vermesi; bahsedilen coğrafyalarda yaşayan halkların daha iyi koşullara erişmek maksadıyla Batı’ya olan göçü ivmelendirmiştir. Bununla birlikte geri kalmış ülkelere güvenlik, demokrasi ve refah getirme bahanesiyle müdahalelerde bulunan süper güçler sorunun çözümünden oldukça uzak sonuçlara neden olmuş ve göç hareketlerinin tetiklenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu makalede göçmenlerin Avrupa’ya geçiş kapısı mahiyetinde olan Yunanistan sınırında yaşanan insan hakları ihlalleri, insan hakları ve demokrasi çerçevesinde oluşan Avrupalı kimliği ve Avrupa’nın Yunanistan sınırında göçmenlerin tecrübelerine karşı tutumu ele alınmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda söz konusu sınırın geleceğiyle ilgili öngörülerde bulunulacaktır.

Anahtar Kelimeler: Yunanistan, Avrupa Birliği, Göç, Sınır

Avrupa Birliği, İnsan Hakları ve Göçmenler

Avrupa Birliği ekonomik gayelerle çıktığı yolda aynı zamanda Avrupa’da barış ortamının hakim olmasını hedeflemiştir. Bu maksatla birliğin her milletinkine benzer ortak değerleri ve buna göre ortak kuralları belirlenerek Avrupalı kimliği oluşturulmuştur. Yirmi yedi ülkeden oluşan Avrupa Birliği üyelerinin Avrupa ilkelerine uyması gerekmektedir. Nitekim Avrupa Birliği Antlaşması’nın 2. maddesinde: “Birlik, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dahil olmak üzere insan haklarına saygı değerleri üzerine kuruludur.” ifadeleri yer almaktadır (T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, 2011). Buna ilaveten Avrupa Birliği’nin “Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına İlişkin Özel Hükümleri’nde” birliğin temel ilkelerine dayandığı belirtilmiştir (T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, 2011, s. 16). Üyelerinin uymaması halinde Avrupa Birliği Antlaşması madde 7’ye göre Avrupa Komisyonu’nca kontrol mekanizmasının devreye sokulacağı belirtilmektedir. Diğer yandan bölgesel niteliğe haiz ve günümüzde en önemli insan hakları sözleşmesi kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS); hukuk devleti ilkesinin üye ülkelerde uygulanması amacıyla 1953 yılında yürürlüğe konmuştur.

Avrupa Toplulukları’nın 1957 yılında imzaladığı Roma Anlaşması’ndan bu yana yapılan bir dizi düzeltme anlaşmaları sonucunda AB’nin göçe dair konulardaki yetkinliği genişletilmiştir. Bu kapsamda Amsterdam Antlaşması sınırlar, göç ve sığınma alanında; Lizbon Anlaşması ise üçüncü ülke vatandaşlarının entegrasyonu kapsamında önem arz etmektedir (Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı-Avrupa Konseyi, 2014). Bununla birlikte Lizbon Anlaşması’nın 2009 yılında yürürlüğe girmesiyle AB Temel Haklar Şartı’nın statüsü değiştirilerek hukuki olarak bağlayıcı hale getirilmiştir. AB Temel Haklar Şartı’nın sığınma hakkıyla ilgili 18. maddesine göre, sığınma şarta bağlı bir haktır: “Sığınma hakkı Cenevre Sözleşmesi kurallarına göre […] ve Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma […] hükümlerine uygun şekilde garanti edilecektir.” (Avrupa Birliği ile İlişkiler Genel Müdürlüğü 2001).

Diğer yandan söz konusu şartın 19. maddesi, bir kişinin haklı nedenlerle zulüm görme korkusu duyduğu veya işkence ya da insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye veya cezaya maruz kalmasının ciddi ihtimal dahilinde bulunduğu bir yere geri gönderilmesini yasaklamaktadır (geri göndermeme ilkesi). Bahsedilen ilke Yunanistan’ın da dahil olduğu 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi, 1967 Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Protokol ve 1984 İşkenceye Karşı Sözleşme’nin imzacısı olan ülkeleri bağlayıcı niteliktedir. Diğer yandan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Denizde Can Güvenliği (SOLAS) ve Arama ve Kurtarma Sözleşmeleri (SAR) açık denizlerdeki faaliyetleri düzenlenmektedir. Anılan sözleşmelerle sözleşmeye taraf ülkeler denizlerde can güvenliği tehlikede olan insanlara yardım etme ve onları kurtarma yükümlülüğünü kabul etmektedir. Diğer yandan AB’nin mülteci politikasını dayandırdığı hukuki çerçeve Dublin Sistemi üzerine kuruludur. Ancak Dublin Anlaşması’ndaki “Bir sığınmacı AB topraklarına hangi ülkeden giriş yaparsa o ülkede iltica başvurusu yapabilir.” şartı göçmenlere yönelik tüm sorumluluğun AB’nin sınır ülkelerine yıkılmasına yol açmış ve söz konusu birlik içerisinde uzun süreli tartışmalara neden olmuştur (Bayraklı-Keskin, 2015).

2004 yılında AB’nin dış sınırlarını güvence altına almak maksadıyla Frontex (Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı) kurulmuştur. Ayrıca 2013 yılında kurulan Avrupa Sınır Gözetleme Sistemi (Eurosur) yasadışı göç ve sınır ötesi suçları tespit etmek, önlemek, bunlarla mücadele etmenin yanı sıra göçmenlerin korunmasını ve hayatlarını kurtarmaya katkıda bulunmayı görev edinen AB’nin gözetim sistemidir. Dolayısıyla Şubat ayında 19 göçmenin donarak hayatını kaybetmesi yalnızca Yunanistan’ın sorumluluğunda değildir. Çünkü uluslararası medyada yayımlanan belgeler Frontex’in Yunanistan’ın geri itmelerine ve göçmenlere uyguladığı şiddete dahil olduğuna işaret etmektedir (AA, 2021).

Bu nedenle Akdeniz’de yaşanan insanlık dramının Avrupa’nın göç politikasının sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim 2013 yılında İtalya’nın Lampedusa açıklarında 366 kişinin boğulmasıyla AB tarafından İtalya’nın yönettiği Mare Nostrum isimli program başlatılmıştır. 2013-14 yılları arasında bahsi geçen program kapsamında Akdeniz’de gezen devriyelerle 160.000 mültecinin hayatı kurtulmuştur. Ancak söz konusu program kapsamında ayda 9 milyon Euro tutan maliyet yüksek bulunmuş ve bahsi geçen program durdurulmuştur. Sonraki süreçte uygulamaya konulan Frontex’in liderliğinde oluşturulan ve personel-teknik imkanların kısıtlı olduğu Triton programıyla ise AB kıyılarının denetimi kararlaştırılmıştır. Ancak söz konusu program Akdeniz yolunu kullanan mültecilerin hayatını kurtarmaktan ziyade AB ülkelerinin sınırlarını gözetlemek ve koruma misyonu taşımaktadır (euronews., 2015). Bu kapsamda Avrupa Birliği sahil güvenlik devriye botlarını gemi enkazlarının meydana geldiği yerlerden bilinçli şekilde uzakta tutmaktadır. Bu çerçevede AB daha fazla hayatın kurtarılmasının yalnızca daha fazla mültecinin gelmesini teşvik edeceğini düşünerek hareket etmektedir (The Intercept, 2014).

Göçmenlere karşı sis ve gaz bombaları, tazyikli su, plastik mermi ve gerçek mermiler kullanan Yunanistan’a AB tarafından verilen 3 milyar Euro ile Meriç Nehri üzerinden geçişlerin engellenmesi maksadıyla dijital bir bariyer inşa edilmiştir. Bu bağlamda bir jet motorunun ses düzeyine sahip olan ses topları Türkiye’ye doğru atılarak göçmenler korkutulmakta ve sınırdan uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır (Milliyet, 2021). Mart 2020 tarihinde Kastanies Sınır Kapısı ile Pazarkule Sınır Kapısı arasındaki bölgede bulunan göçmenlere Yunanistan güvenlik güçlerince açılan ateş sonucunda 1 sığınmacı hayatını kaybetmiş 5’i ağır yaralanmıştır. İzmir’in Foça İlçesi Cumhuriyet Başsavcısı’nın hazırladığı rapora göre ise son 2 yılda sadece Foça’nın sorumlu olduğu bölgede Yunanistan’ın 1.258 göçmeni Ege Denizi‘nde ölüme terk ettiği saptanmıştır (DHA, 2022). Göçmenlere yapılan zulümler karşısında uluslararası alandan gelen tepkilere karşın AB yalnızca kınamalarla yetinerek insan hakları ihlallerinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda AB’nin çözümü 2016 yılında Türkiye ile imzaladığı mutabakat olmuştur. Söz konusu mutabakat Türkiye’nin yasa dışı yollardan Avrupa’ya geçişi engellemesini; bunun karşılığında Avrupa ülkelerinin Türkiye’den Suriyeli sığınmacı kabul etmesini ve Türkiye’ye mali destek sağlanmasını öngörmekteydi. Ancak AB’nin bu politikası göçmenleri, illegal yolları deneyerek Avrupa’ya göç hareketini sürdürmek suretiyle, ölüme daha da yaklaştırmanın ötesine geçmemektedir.

Göçmensavar Ses Toplarının Kullanımından Bir Kare

Çeşitli araştırmalar Avrupa’nın İslamofobinin en aktif noktası olduğuna işaret etmektedir (Bayraklı-Hafez, 2019). Bu bağlamda uluslararası kuruluşların hazırladığı raporlarda 2020 yılında Avrupa’da Müslüman karşıtı eylemlerin artış gösterdiği kaydedilmektedir (AA, 2022). Göçmenlerle direkt bir ilişki içerisinde olan bu durum aynı zamanda Avrupa’da yaşayan Müslüman nüfus için bir tehdit haline gelmiştir. Dahası Avrupalı bir ülke içinde yabancı düşmanı olanlar göçmenlerin hakkını savunanları vatan haini ilan etmektedir. Görülen o ki Avrupa’da ırkçılık AB’nin geri dönülmesi zor yollara girmesine neden olacaktır. Avrupa Birliği’ni birlik yapan değerler ile AB’nin göç ve entegrasyon politikalarının ters düşmesi, göçmenleri olduğu kadar AB’yi de büyük bir trajediye sürükleyecektir. Böylece Avrupa’nın değerleri erozyona uğramakta ve yok olmaktadır. Bu bağlamda 21. yüzyılda sömürgeciliğin nasıl şekil değiştirdiği göçmenler üzerinden anlaşılabilecektir. Sonuç olarak Avrupa’nın göçmenlerin yaşadığı acı tecrübeleri görmezden gelmemesi ve yakın geleceği doğru okuyabilmesi önem arz etmektedir.

Yunanistan’ın Göçmenlere Tutumu

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan istikrarsızlık bu bölgelerde yaşayan halkları güvenlik ve ekonomik kaygılar nedeniyle göç etmeye zorlamaktadır. Çoğunlukla Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan uyruklu göçmenler Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışırken öncelikle Türkiye’ye hareket etmekte ve Ege Denizi’nden Yunan Adalarına ulaşmaktadır. 2015 yılından itibaren düzensiz göçün artmasıyla birlikte Doğu Akdeniz rotası göçmenler tarafından kullanılan en yaygın rota olmuştur. Buna karşın bahsi edilen yılın ilk üç ayında Akdeniz’de güvende olmak arzusuyla deniz yolculuğu yapan 1.700 kişi boğularak can vermiş; yıl sonuna değin ise 3.771 göçmen hayatını yitirmiştir (IOM, 2015).

Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) ilk olarak 2013 yılında Yunanistan’ın mülteci ve göçmenleri geri itmesini bildirmesinden bu yana söz konusu devlet AB ve uluslararası hukuk kapsamındaki insan hakları yükümlülüklerini ihlal etmeye devam etmektedir (Amnesty, 2021). 14 Ocak 2022 tarihinde 39 AB ülkesinden 105 sivil toplum örgütünü barındıran bir ağ olan Avrupa Mülteciler ve Sürgün Edilenler Konseyi (ECRE) Yunanistan’dan itilen sığınmacıların sayısının 2021 yılında iki katına çıktığını açıklamıştır (ecre, 2022). Türkiye ve Yunanistan‘daki IOM ekipleri tarafından toplanan ifadelerde, Yunanistan’ın sürekli geri itme, toplu sınır dışı etme ve göçmenlere karşı aşırı güç kullanımına ilişkin raporlar bulunmaktadır. Covid-19 pandemisinden bu yana mevzu bahis devletin sınır uygulamalarındaki sertlik sığınmacıları daha riskli rotalara gitmeye zorlamaktadır. Bu durum göçmenleri daha çok Orta ve Batı Akdeniz rotalarını; ayrıca Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya geçmeyi hedefleyen Atlantik rotasını kullanmaya itmiştir (Lindsay, 2022). Dolayısıyla bugün için göçmenlerin hayatları pahasına da olsa Avrupa’ya ulaşma girişimleri devam emektedir. Nitekim 2021 yılında deniz ve kara sınırlarından AB’ye girmeye çalışırken 3.500 kişinin yaşamını kaybettiği bilinmektedir. Böylece 2021 yılı 2018’den bu yana bölgedeki göçmenler için en ölümcül yıl olarak anılmıştır (IOM, 2022).

Yunanistan’ın geri itmeleri ve göçmenlere karşı vahşete düşüren uygulamaları Yunan adalarına ulaşan mülteci ve göçmen sayısının düşmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca Kasım 2019 tarihinden itibaren süregelen Covid-19 pandemisi söz konusu düşüşte büyük ölçüde etkili olmuştur. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre Yunanistan’a ulaşan göçmen-mülteci sayısı 2019 yılında 60 bin iken 2020 yılında 9 bine ve 2021 yılında 4.109’a düşmüştür (UNHCR, 2022). Bu düşüşün nedeni Yunanistan’ın insan hakları ihlalleriyle doğrudan ilgilidir. Örneğin 3 Şubat 2022 tarihinde Edirne Valiliği tarafından yapılan açıklamada İpsala ilçesinde ölü olarak  bulunan 19 göçmenle ilgili olarak Yunanistan tarafından geri itildikleri ve Yunanlar tarafından  elbiselerine el konulmak suretiyle donarak ölmelerine sebep olunduğu belirtilmiştir (T.C. Edirne Valiliği, 2022). Buna karşın Yunan resmi yetkililer bu iddiaları kabul etmemekte ve Yunanistan’ın yalnızca AB’nin sınırlarını koruduğunu beyan etmektedir. Fakat birçok sivil toplum örgütü ve uluslararası basın organı Yunanistan’ın geri itmelerini doğrulamaktadır. Nitekim Alman Der Spiegel Gazetesi’ne konuşan İranlı kadın Parvin A., Yunan polisinin kendisini 6 kez geri ittiğini ve sınır muhafızlarının göçmenlere insanlık dışı muamelelerde bulunduğunu üzerlerindeki tüm mal varlıklarına el koyduğunu, ayrıca kışlık montlarını dahi aldıklarını açıklamıştır (Christides, G. vd., 2022). Benzer şekilde 14 Ağustos 2020 tarihinde New York Times, Yunan hükümetinin binden fazla göçmeni gizlice Avrupa sınırlarından kovduğunu; birçoğunu Yunan karasularında şişme botlara koyarak ölüme terk ettiğini belgelemiştir (The New York Times, 2020). Uluslararası alandan gelen birçok tepki ve kınamaya rağmen söz konusu devlet Avrupa hümanizmini bitiren göç politikalarından vazgeçmemektedir.

Yunanistan uluslararası kamuoyunu aldatma hevesiyle göçmenlere karşı uyguladığı sert politikaların arkasında durmamakta ve reddetmektedir. Ancak 2019 yılında iktidara gelen Yeni Demokrasi Partisi (NP) önceki sığınmacı karşıtı Syriza (Radikal Sol Koalisyon) hükümetini sığınmacılara karşı acımasız yöntemler kullanmadığı için eleştirmiş; bu bağlamda sığınmacıların zorla sınır dışı edilmeleri gerektiğini savunmuştur (Gallanis, 2019). Dolayısıyla NP’nin seçimlerden önce Yunan halkına vadettiği taahhütleri yerine getirmeyi sürdürdüğü söylenebilecektir. Tüm bunlara karşın AB Sınır Ajansı Frontex 2022 yılında AB’ye doğru düzensiz göçte belirgin bir artış yaşandığını bildirmiştir. Yalnızca Ocak ayında sınırdan 13.000 düzensiz geçişin yapıldığı bilinmektedir (Lindsay, 2022). Dolayısıyla uygulanan sert politikaların göçü engelleyemeyeceği aşikardır.

Sonuç

Avrupa’ya varmak için Akdeniz’de zor koşullarda yolculuk eden göçmenlerin canları pahasına bu yolculuktan neden vazgeçmediklerini ve kararlı olduklarını anlamak zor değildir. Bu insanlar hayatlarını idame ettirmek için gerekli asgari ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ortadoğu ve Afrika bölgelerinde artan şiddet olayları devletlerin istikrarsızlaşmasına neden olmakta; bölge halkını ise güvenlik ve ekonomik endişelerle bunalıma itmektedir. Bu sebeplerden ötürü çağımız İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göçe sahne olmaktadır. Söz konusu bölge halklarının neden Avrupa’ya ulaşmayı hedefledikleri ise dünya üzerindeki kaynakların dağılımı incelendiğinde açıkça anlaşılabilecektir. Çoğunlukla kaynakların paylaşımında adaletsizliğe uğrayan ve eğitimsiz bırakılan göçmenlerin aynı zamanda ülkelerinin kasıtlı olarak iç savaşlara sürüklenmesiyle ne yapmaları beklenmektedir? Bu soruyu günümüzde göçmenlere karşı sınırlarını güçlendiren devletlere sormak gerekmektedir.

Geçmişte tarihi değiştiren Kavimler Göçü’yle paralellik arz edecek şekilde şu anki konjonktürü değiştirecek güç de benzer şekilde göç olacaktır. Uluslararası sistemde daha güçlü olan devletlerin diğer devletlerin gücünü minimize etmek maksadıyla izlediği politikalar kendi güçlerini bir yere kadar artıracaktır. Nitekim Afrika ülkelerini uzun zaman sömüren, asimilasyon politikaları uygulamak suretiyle kimliklerini yok etmeye çalışan ve dahası soykırıma maruz bırakan Batılı devletler; Afrika’nın kaynaklarını kullanmaya devam etmekte ve bunu asıl sahipleriyle paylaşmaya yanaşmamaktadır. Böylesi politikalara maruz bırakılan göçmenler hayatlarını insanca idame ettirecek uygun ortam ellerinden alındığı için zorunlu göçe maruz bırakılmaktadır. Buna karşın birçok ülke sınırlarını güçlendirerek onları hem bir suç unsuru olarak lanse etmekte hem de ölüme terk etmek pahasına ülkelerine almak istememektedir. Afrika kıtasında yer alan ülkeleri sömürgesi haline getiren Avrupa ülkelerinin bugün Afrika’dan aldığı göç kendi uygulamalarının bir ürünüdür. Avrupa bu soruna mahal verdiği gibi geçmişiyle yüzleşmek ve çözüm yolları aramak zorundadır.

AB’nin üzerine inşa edildiği değerler ile AB ülkelerinin Türkiye-Yunanistan sınırındaki göçmenlere tutumu örtüşmemektedir. Mevcut uluslararası sistemin aktörleri Akdeniz’de yaşanan ve artarak devam eden insani krize karşın yetkin önlemler alamamakta ve sorunun çözümünden uzak yaklaşımlar sergilemektedir. Bu bağlamda öncelikle göçmenlerin ulusal güvenliği tehdit eden unsurlar olmadığı yaklaşımı benimsenmelidir. Aynı zamanda göçmenlerin sosyo-kültürel ve ekonomik yönlerden tehdit olarak algılanmaması ve lanse edilmemesi gerekmektedir. Nitekim göçmenlerin bulundukları ülke için büyük tehdit olduğu kabul edilirse; Türkiye gibi göç alan bir ülkenin sınırları içerisindeki göçmenleri acilen yok etmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye büyük bir tehdit barındırmaktadır. Öyleyse göçmenlerin yok edilmesi meşru mudur? Bu konuda AB ülkeleri gibi insan haklarına bağlılıklarını bildiren aktörlerin ikiyüzlü davranmamaları önem arz etmektedir.

21. yüzyılda devletlerin göçmenlere uyguladığı davranışların köleliğin yeni bir versiyonunu açığa çıkardığını söyleyebiliriz. Nitekim Yunanistan’ın göç politikasına AB tarafından tutulmuş kiralık katil benzetmesi yapılabilecektir. AB politikaları göçmenlerin insan tacirleri tarafından maddi olarak sömürülmelerine ve hayati tehlike barındıran koşullarda seyahat etmelerine yol açmaktadır. Göçmenlerin insancıl yollarla ulaşmayı hedefledikleri ülkelere taşınması gerekmektedir. Bu bağlamda AB kaynaklarını göçmenleri sınırından uzaklaştırmak maksadıyla tüketmek yerine göçmenlerin lehine kullanmalıdır. Ayrıca din, ırk ve etnik kökenleri fark etmeksizin göçmenlere varmak istedikleri ülke sınırlarından uzaklaştırılmak suretiyle askeri yöntemler uygulanmamalıdır. AB ülkelerinden Rusya’nın Ukrayna saldırısı akabinde mağduriyet yaşayan Ukraynalı sığınmacıları kabul edeceklerine yönelik yapılan açıklamalar AB’nin göç politikasında farklı milletlere karşı uyguladığı ayrımcılığı gözler önüne sermektedir.

Önümüzdeki süreçte göçmen sayısındaki artış ve onların kararlı duruşu karşısında güçlü sınırların bir şey ifade etmeyeceği öngörülebilecektir. Nasıl ki virüsler küresel dünyada sınır tanımamakta; adaletsizliğin artması ve yayılmasıyla göçler de engellenemeyecektir. Dolayısıyla bu zamana kadar görüldüğü üzere mülteciler konusunda AB ülkeleri arasındaki dayanışmanın yoksunluğu birliğin dağılmasına neden olabilecektir. Diğer yandan politika yapıcıların göçmen karşıtı söylemleri, yeni kaos ortamlarına ve çıkmazlara sebebiyet verecektir. Bunun sonucunda göçmenlerin daha ağır şartlarla karşı karşıya kalması, dünya milletlerinin bir arada ve huzur içinde yaşamasını imkansızlaştıracaktır. Olası durumun önüne geçilebilmesi için mültecilere kucak açan Türkiye ile AB’den Almanya öncülüğünde göç konusunda uluslararası dayanışmanın artırılmasına yönelik projeler geliştirilebilir. Bu kapsamda AB’nin kendi  değerlerini yok etmeye yönelik politikalar izlememesi, sahip olduğu kimliğin altının boşaltılmaması açısından hayati önem taşımaktadır.

[irp posts=”31419″ name=”Göç ve Göçmen’e Dair Politikalar: İspanya Örneği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

AA (2021). AB İçişleri Komiseri Johansson: Yunanistan denizdeki sığınmacıları Türkiye’ye geri itiyor. Erişim: 01.03.2022. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ab-icisleri-komiseri- johansson-yunanistan-denizdeki-siginmacilari-turkiyeye-geri-itiyor/2303161

AA (2022). Uluslararası kuruluşlara göre 2020’de Avrupa’da İslamofobi artış gösterdi. Erişim: 04.03.2022. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/uluslararasi-kuruluslara-gore-2020-de- avrupa-da-islamofobi-artis-gosterdi/2463174

Amnesty International (2021). Greece: Violence, Lies, and Pushbacks, Erişim: 05.02.2022. https://www.amnesty.org/en/documents/eur25/4307/2021/en/

Avrupa Birliği ile İlişkiler Genel Müdürlüğü (2001). Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı. T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Erişim: 10.02.2022. https://sbb.gov.tr/wp- content/uploads/2018/11/Avrupa_Birligi_Temel_Haklar_Sarti%E2%80%8B.pdf

Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı, Avrupa Konseyi (2014). Sığınma, Sınırlar ve Göç ile İlgili Avrupa Hukuku El Kitabı, Erişim: 10.02.2022. https://www.echr.coe.int/Documents/Handbook_asylum_TUR.pdf

Bayraklı E., Hafez F., European Islamophobia Report 2019. SETA, Erişim: 04.03.2022. https://www.setav.org/en/european-islamophobia-report-2019-eir2019/

Bayraklı E., Keskin K. (2015). Türkiye, Almanya ve AB Üçgeninde Mülteci Krizi, SETA Analiz, Sayı: 143.

Christides, G., Lüdke, S., Popp, M., Riedmann, B. (2022). Torture Allegations Against Greek Border Guards. Spiegel, Erişim: 10.02.2022. https://www.spiegel.de/international/europe/greece-torture-allegations-against-greek-border- guards-a-f5d95ba0-ed45-4cd0-8d50-cf09440f2160

DHA (2022). Yunanistan’ın göçmen sabıkası raporu: Sadece Foça’da 1258 kötü muamele. Erişim: 03.03.2022. https://www.haberler.com/yunanistan-in-gocmen-sabikasi-raporu-sadece- foca-14712187-haberi/

euronews. (2015). Dev Mülteci Sorununa Avrupa’dan Mini Bütçe. Erişim: 01.03.2022. https://tr.euronews.com/2015/02/11/avrupa-29-milyon-euroluk-triton-operasyonuyla- multecilerle-dalga-gecti

European Council on Refugees and Exiles (ecre) (2022). Greece: Deadly End to 2021, Pushbacks Prevent Arrivals and Drive People Towards More Deadly Routes, Closed Controlled Camps Again Face Legal Scrutiny and Criticism. Erişim: 05.02.2022. https://ecre.org/greece-deadly-end-to-2021-pushbacks-prevent-arrivals-and-drive-people- towards-more-deadly-routes-closed-controlled-camps-again-face-legal-scrutiny-and-criticism/

Gallanis, G. (2019). Yunanistan’ın Yeni Demokrasi hükümeti Syriza’nın sığınmacı karşıtı politikasını yoğunlaştırıyor. wsws. Erişim: 06.02.2022. https://www.wsws.org/tr/articles/2019/08/24/gree-a24.html

IOM (2015). Irregular Migrant, Refugee Arrivals in Europe Top One Million in 2015: IOM. Erişim: 05.02.2022. https://www.iom.int/news/irregular-migrant-refugee-arrivals-europe-top- one-million-2015-iom

IOM (2022). IOM Concerned about Increasing Deaths on Greece-Turkey Border. Erişim: 05.02.2022. https://www.iom.int/news/iom-concerned-about-increasing-deaths-greece-turkey- border

Kingsley P., Shoumali K. (2022). Taking Hard Line, Greece Turns Back Migrants by Abandoning Them at Sea. The New York Times, Erişim: 06.02.2022. https://www.nytimes.com/2020/08/14/world/europe/greece-migrants-abandoning-sea.html

Lindsay, F. (2022). EU Border Agency Says Irregular Migration Continues To Increase in 2022. Forbes, Erişim: 10.02.2022. https://www.forbes.com/sites/freylindsay/2022/02/17/eu- border-agency-says-irregular-migration-continues-to-increase-in-2022/?sh=758555fa5b85

Lindsay, F. (2022). Migrants are Taking Ever More Dangerous Routes to Get to Europe. Forbes, Erişim: 07.02.2022. https://www.forbes.com/sites/freylindsay/2022/01/08/migrants- are-taking-ever-more-dangerous-routes-to-get-to-europe/?sh=50fcb6c34257

Milliyet (2021). Son dakika… AB’den Türkiye-Yunanistan sınırına dijital duvar!. Erişim: 03.03.2022. https://www.milliyet.com.tr/dunya/abden-turkiye-yunanistan-sinirina-dijital- duvar-6519100

T.C. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği (2011). Avrupa Birliği Antlaşması ve Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma. Erişim: 10.02.2022. https://www.ab.gov.tr/files/pub/antlasmalar.pdf

T.C. Edirne Valiliği (2022). T.C. Edirne Valiliği İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü. Erişim: 06.02.2022. http://www.edirne.gov.tr/–basin–aciklamasi

The Intercept (2014). Rosler Pinto Frontex Letter 2014. Erişim: 01.03.2022. https://www.documentcloud.org/documents/3531242-Rosler-Pinto-Frontex-Letter-2014.html

UNHCR (2022). 2021 saw fewer migrants reach Greek islands, UN data shows. Erişim: 06.02.2022. https://www.unhcr.org/cgi-bin/texis/vtx/refdaily?pass=52fc6fbd5&id=61d7e8593

[/vc_toggle]

Ermeni Sorununda İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından uygulanan Türkçülüğün ideolojik rolü: Tepkisel bir araç olarak Türkçülük

Ermeni Sorunu hakkında birçok çalışmalar kaleme alınmıştır. Fakat söz konusu bu araştırmalar daha çok Ermeni Sorunu alanında yapılmıştır. Bu çalışmalar genellikle Ermeni Sorunun gerek Ermenistan’daki, gerekse diasporada yaşayan Ermeniler üzerindeki etkileri çerçevesinde oluşmuştur. Bu çalışmada ise, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adında bir siyasi parti kuran ve bir askeri darbeyle iktidara gelen Jön Türklerin bir politik ve ideolojik ifade biçimi olan Türkçülüğün Ermeni Sorunundaki ideolojik rolünü makro ölçekte incelenecektir. Osmanlı tarihinin en önemli ve kuşkusuz en vahim dönemi, 1908-18 yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasi liderliği dönemini kapsayan dönemi olabilir. Özellikle 1913’ten sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türkçülüğü ulusal bir kavram olarak benimsemesi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Hıristiyan azınlıklar için nihayetinde derin sonuçlar doğuracaktır. Yine de İttihat ve Terakki Cemiyeti; Avrupa, Osmanlı ve Türk tarih yazımında en az çalışılan ve anlaşılan güç gruplarından biri olmaya devam etmektedir. İşte tam da bu nedenle, bu çalışma, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik rolünün araştırılmasının Ermeni sorununda daha iyi anlaşılmasında çok önemli bir rol oynayacağı fikrini vurgulamaktadır. Bu araştırmanın amacı, Ermeni sorunu bağlamında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik bir aygıt olarak kullandığı Türkçülüğün rolünü incelemektir. Ermeni Sorunu sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bünyesinde taşıdığı Türkçülük ideolojisinin rolünün ne olduğu ana konu olarak incelenirken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik ve siyasi geçmişinin ne olduğu, 1913’ten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ana ideolojisinin ne koşullarda ve niçin değiştiği ve bu ideolojinin Ermeni Sorunu üzerinde ne gibi makro etkileri olduğu alt konular seklinde incelenecektir. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bundan sonra makalenin içerisinde İTC seklindeki kısaltması ile vurgulanacaktır. 

Türkçülüğün Kökeni

Osmanlı İmparatorluğu, etnik ve dini azınlıkların büyük toprak kayıplarına ve ayrılıkçı isyanlara sebebiyet verdiği bir dönem içerisindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai olarak parçalanması, Ortadoğu’da bağımsız devletlerin yükselişi, Balkanlar’daki çatışmaların yoğunlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki halkların arasında milliyetçiliğin tam yükselişi, 1911’de Libya’daki mücadele ile anti-emperyalist Müslüman seferberliğinin başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve siyasi tarihinde hayati önem taşıyan diğer olaylar İTC döneminde gerçekleşmiştir.[1] Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne içerleyerek, 20. yy başlarında Osmanlı’nın mutlak monarşisinin anayasal bir hükümetle değiştirilmesini savunan bir siyasi reform hareketi başlatmışlardır. Jön Türkler, başlangıçta çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürmek için anayasa şeklinde bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç olduğuna inanıyorlardı.[2] Bu, 1876-1878 Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk meşrutiyet döneminden önce gelişen bir kavram olan Osmanlıcılık ideolojisini siyasi zeminde doğurmuştur. Osmanlıcılık kavramıyla birlikte Jön Türklerin birincil amacı, dinleri ne olursa olsun imparatorluktaki tüm farklı etnik kökenleri kabul etmekti. Buna karşılık, Sultan II. Abdülhamid, dünyadaki Müslümanları etki altında tutarak güç kullanmak için “Halife” unvanını kullanarak İslamcılık ideolojisini uygulama sürecindeydi.[3] Jön Türkler ile Osmanlı Padişahı arasındaki ideolojik çatışma, 1908’de Sultan II. Abdülhamid’in mutlak yönetimine karşı bir askeri darbenin fitilini ateşlemiştir.[4] Bu askeri darbe ile birlikte Jön Türkler, aynı yıl içinde İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin başlamasına sebebiyet vermişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde ilk kez çok partili demokrasi dönemi böylelikle ortaya çıkmıştır.[5]

Zamanla Jön Türkler içinde farklı kollar oluşmaya başlamıştır. Bunlardan biri de, en nihayetinde ekseriyetle genç subaylardan müteşekkil olan ve seküler milliyetçilerinden oluşan İTC’dir.[6]  İTC’yi Türkçü fikirleri ile etkilemiş olan Yusuf Akçura, 1904 yılında ” Üç Tarz-ı Siyaset” adlı manifestoyu kaleme almıştır. Akçura, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluşu için ideal ideoloji olarak Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında Türkçülüğü savunmuştur [7] 1913’ten itibaren, İTC neredeyse tamamen daha milliyetçi bir modele dönüşmeye başlamıştır. İTC’nin resmi ideoloğu durumundaki Ziya Gökalp, Türkçülüğün ana sözcüsüydü.[8] Gökalp, Türkçülüğü; Türk halklarının birliğini savunan kültürel, akademik, felsefi ve siyasi bir kavram olarak tanımladığı “Türkçülüğün İlkeleri’ni” yazmıştır.[9] Bu doğrultuda İTC, esas olarak Akçura ve Gökalp’in fikirlerinden bir hayli etkilenmiştir. Özellikle dinsel ve etnik azınlıkların ayrılıkçı ayaklanmaları, Türkçülüğü İTC’nin ana ideolojik aracı haline getirmiştir. İTC, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü durdurmanın tek yolunun Türkçülük olacağına inanıyordu. Ayrılıkçı Hıristiyanlar azınlıklara ve Müslüman Arap isyancılara karşı büyük yenilgilerle sonuçlanacak olan Balkan Savaşları ve Arap isyanları ile birlikte İTC üyeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurtuluşu üzerinde ne Osmanlıcılığın ne de İslamcılığın olumlu bir etkisinin olmadığını idrak etmişlerdir. Bu farkındalık onları Türkçülük ideolojisinin benimsenmesine daha kuvvetli bağlar ile birlikte yol açacaktır.

Türkçülüğün Teoriden Pratiğe Geçişi

Milliyetçilik bağlamında, İTC’nin kısa sürede fark ettiği çerçevede, Türkçülük ideolojik bir araç olarak hızla öne çıkmak zorunda kalmıştır. Ayrıca Balkan Savaşları ve Arap Ayaklanmasından sonra ayrılıkçı Hıristiyan azınlıklar ve Arap isyancılar da hain olarak görülüyordu. Bu, Türk kimliğinin önemini daha da belirginleştirmiştir. Osmanlı karar vericileri ayrılıkçı ayaklanmalara çoğunlukla tehcir ve zorunlu göç gibi tepkisel çözümlerle karşılık vermiştir. Ancak mevcut durumdaki bu sorun, Anadolu’nun homojenleştirilmesine yönelik genel planın bir parçası olarak sistematik bir şekilde ele alınacak ve çözülecekti. Anadolu’nun etnik-dini homojenleştirilmesi olarak tanımlanabilecek bu projenin temel amacı, bölgenin demografik yapısının Türk-Müslüman nüfusa dayalı olarak bilinçli bir şekilde reform edilmesiydi. Hükümetin nüfus ve iskân politikası olarak nitelendirilebilecek bu politikanın iki ana ayağı şunlardı: Birincisi, Anadolu’nun gayrimüslim nüfusunun devlet için ölümcül bir tehdit olarak kabul edilen ve hatta tehdit edilen tasfiyesini içeriyordu. İkincisi ise “İmparatorluğun vücudundaki bir kanser” olarak tanımlanan, Anadolu’daki tüm Türk olmayan Müslüman toplulukların asimilasyonuydu.[10] Jön Türklerin milliyetçiliğe kaymasındaki bir diğer makro faktör, Jön Türklerin çoğunun Paris’te yaşaması ve Fransız milliyetçiliğinin yeniden canlanmasına tanık olmalarıydı. Ayrıca L’action Française’in yükselişine ve yükselen milliyetçi duygulara da tanık oldular. Yusuf Akçura’nın École Libre des Sciences Politiques’de Albert Sorel ve Emile Boutmy’nin öğrencisi olduğu unutulmamalıdır.[11] Birçok genç Türk subayı, Osmanlı makamları tarafından Türkçe‘ye çevrilen Osmanlı askeri danışmanı Colmar von der Goltz’un “Das Volk in Waffen” adlı kitabından da etkilenmiştir.[12]

Yusuf Akçura

Türkçülüğün ITC perspektifince iddialarından biri, imparatorluğun gayrimüslim ve Türk olmayan nüfusları üzerinde Türk üstünlüğünü savunmasıdır. Bu yönelim, Jön Türklerin seçkin dergilerinin, anılarının ve yayınlarının birçoğundaki ortak hayatta kalma mücadelesi temasıyla görülebilen sosyal Darwinist köklerinin bir sonucudur. Örneğin Türkçülüğün en etkili ideologlarından Yusuf Akçura, “Her canlı, diğer canlıları yok ederek yaşar” demiştir. Bu, ırksal tahakküm arzusunun, ırkın hayatta kalması retoriği tarafından nasıl rasyonelleştirildiğini gösterir.[13]

Ermenilere karşı tepkisel bir siyasi araç olarak Türkçülüğün rolü

Türkçülüğün ideolojik kullanımı aslında İTC tarafından Ermeniler dahil ayrılıkçı azınlıklara karşı bir tepki aracı olarak uygulanmıştır. Bunu dönemin Osmanlı Savaş Bakanı İsmail Enver Paşa ile Amerikan büyükelçisi Henry Morgenthau arasındaki konuşmadan da anlıyoruz. Enver Paşa, Henry Morgenthau’ya Ermeniler hakkında şunları söylemiştir:

“Ermeniler, düşmanlarımıza katılırsa kendilerine ne olacağı konusunda adil bir uyarıda bulundular. Üç ay önce Ermeni Patriki’ni çağırdım ve ona, eğer Ermeniler bir ihtilal başlatmaya veya Ruslara yardım etmeye kalkışırlarsa, başlarına bir fesat gelmesini engelleyemeyeceğimi ona söyledim. Uyardım ama bir işe yaramadı ve Ermeniler ihtilal başlatıp Ruslar’a yardım ettiler. Van’da ne oldu biliyor musunuz? Şehrin kontrolünü ele geçirdiler, hükümet binalarını bombaladılar ve çok sayıda Müslümanı öldürdüler. Başka yerlerde ayaklanma planladıklarını da biliyorduk. Anlamalısınız ki, şimdi Çanakkale’de canımız pahasına savaşıyoruz, binlerce canımızı feda ediyoruz. Böyle bir mücadele içindeyken, kendi ülkemizdeki bu insanların arkamızdan bize saldırmasına izin veremeyiz.”[14]

Zurcher’e göre Ermeni milliyetçileri, Osmanlı hükümetinin Kürtleri ve Türkleri Doğu Anadolu’daki Ermenilere saldırmaya teşvik etmesine yol açan olayları kışkırtmıştır.[15] Buradan hareketle, İTC’nin gündeminde ana ideoloji olarak ortaya çıkan Türkçülük, milliyetçi ve ırkçı niteliklere sahip değildir. Türkçülüğün ITC tarafından kullanımı, Ermenilere yönelik kitlesel bir nefret değil, Newton’un eylem-tepki yasasınca Ermenilerin ayaklanmaları neticesinde zuhur eden tepkisel bir reaksiyon niteliğindedir. İTC’nin ana ideolojisi olarak Türkçülüğün ortaya çıkışı münferit bir olay değil, çift hatları zıttı ile var olan bir etki-tepki durumundan kaynaklanmıştır. Bu elbette Ermenilerin ayrılıkçı hareketleri ve Ruslarla giriştikleri iş birlikçi hareketlenmelerinin bir sonucu olarak gösterilebilir. Ermeniler, ayrılıkçı ayaklanmalar ve Ruslarla iş birlikçi faaliyetleri nedeniyle, İTC tarafından devletin bekası için bir tehdit olarak sunulmuştur. İTC’ye göre, mağlup edilmesi gereken iki tür düşman vardı. Bunlar iç ve dış düşmanlardı ve bu iç ve dış düşmanlarının sürekli olarak komplo ve ihanetlerinden şüpheleniliyordu. Bu şüphecilik, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı sınırları içerisinde yer alan Ermenilerin Rusların yanında yer alacağı beklentisine yol açarak, Ermenilere karşı alınan tedbirleri harekete geçirmek için sıklıkla rasyonelleştirilmiş bir strateji olarak kullanılmıştır. Oranlı’ya göre, düşmanlık kavramı sosyal Darwinist çerçevenin merkezinde yer alır: bir yandan Türkçülük Türk milliyetinin egemenliğini uygulamak için kullanıldı; ve diğer yandan, etnik açıdan farklı olanlara karşı gerektiği yerde ağır tedbirleri meşrulaştırdı.[16]

Mevcut tartışmaya katkı olarak yararlanılan eserlere binaen

Henry Morgenthau‘nun “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü” kitabı bu alanda etkili bir kitaptır. Morgenthau, İTC’nin üç ustabaşı ile konuşma fırsatı bulmuştur. Bu konuşmalardan farklı yorumlar çıkarılabilmektir. Değinilen diğer akademisyenler de Ermeni Sorununda İTC’nin ideolojik rolünü incelemede çok etkili oldular. M. Şükrü Hanioğlu‘nun The Young Turks in Opposition adlı eseri, Hanioğlu’nun İTC çalışmaları alanında çok önemli bir uzman olması nedeniyle ilgi görmektedir. Yararlanılan bir diğer yazar da Ermeni Sorununu farklı perspektiflerden inceleyen Taner Akçam‘dır. A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility adlı kitabı bu nedenle bu araştırma sırasında faydalı olmuştur. Ayrıca, Osmanlı araştırmalarının en çok atıf yapılan tarihçilerinden biri olan Kemal Karpat’ta bu kulvarda pek önemli bir isimdir. İmge Oranlı‘nın Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide başlıklı makalesi, Türkçülüğün Sosyal Darwinizm’den etkilenmiş bir ideolojik hareket olarak yorumladığı, tarih yazımına yeni bir perspektif sunduğu için kesinlikle önemli olagelmiştir.

Sonuç

Bu çalışmada ana konu olarak şu sorulara yanıt aranmıştır; Ermeni Sorunu sırasında İTC’nin ideolojik rolü neydi? Bu ana soruya cevap verebilmek için birkaç alt konu üzerinde de yoğunlaşılmıştır. İTC’nin ideolojik geçmişine ve kuruluş kodlarına ilişkin bir perspektif kullanarak nedensel bir çalışma için uğraşılmıştır. Ermeni Sorunu sırasında Türkçülüğün rolünün araştırılmasında çok faydalı olan İTC’nin ideolojik arka planı hakkında birkaç önemli nitel veri bulunmuştur. Türkçülüğün İTC’nin en baskın ideolojisi olarak hangi makro koşullarda ortaya çıktığı ve Ermenilere karşı siyasi ve ideolojik anlamda tepkisel bir araç olarak nasıl dönüştüğü anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada sunulan nitel verilerde de belirtildiği gibi Türkçülük ırkçı bir ortamda değil, Ermenilerin ayrılıkçı hareketlerine ve işgalci Ruslara desteklerine karşı tepkisel bir ideolojik araç olarak ortaya çıkmıştır. Her halükarda Nazilerin aksine ırkçılığın Türkçülüğün yükselişinin birincil nedeni olmadığı ve Ermenilere yönelik güç kullanımı ve tehcir uygulamalarının reaktif siyasi araçlar olduğu savunulmuştur. Araştırma sırasında, araştırmaları çok olumlu bir etki yaratan çeşitli uzmanlar tarafından bilimsel yayınlarından yararlanılmıştır. Her hâlükârda, bu araştırma mevcut çalışma alanında çok önemli olagelecek eksikliklere sahiptir. Ermenilere karşı ideolojik ve politik bir ifade olarak İTC ve Türkçülük üzerine yeni, genişletilmiş ve derin perspektifler, mevcut tartışmaya kesinlikle önemli bir katkı sağlayacaktır. Ayrıca, Vahakn Dadrian, Stefan Ihrig ve Wolfgang Gust gibi bazı tarihçiler tarafından Ermeni Sorununun gerçek başlatıcısı olarak görülen Osmanlı ordusunun Alman genelkurmay başkanı Fritz Bronsart von Schellendorf’u da kapsayacak suretiyle yeni çalışmaların kaleme alınması, pek önemli bir akademik ihtiyaç olarak karsımızda durmaktadır.

[irp posts=”29231″ name=”Azerbaycan – Ermenistan Çatışması: Dağlık Karabağ Sorunu”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6:3 (1975) 276-299, s. 276.

[2] Jan Erik Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984) 5.

[3] Şaban Tanıyıcı en Selçuk Kahraman, ‘Islamism in the Foreign Policy of Abdülhamid II and British Sheikh al Islam Abdullah Quilliam’, Medeniyet ve Toplum 1:2 (2017) 7-31, s. 8.

[4] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6;3 (1975) 276-299, s. 290.

[5] Taner Akçam en Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006) 48.

[6] H. Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6;3 (1975) 276-299, s. 279.

[7] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları, 1912-1931 (Turks nationalisme van keizerrijk tot natiestaat: Turkse Haarden, 1912-1931; İstanbul 1997) 15-42.

[8] Jacob M. Landau en A.H. Shissler, Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation (Indiana 1996) 86.

[9] Gökalp Ziya, and Robert Devereux, The Principles of Turkism (Leiden 1968) 125.

[10] Taner Akçam ve Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006) 54.

[11] M. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition (Oxford 1995) 210.

[12] Ibidem, 211.

[13] İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132, s. 125.

[14] Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (New York 1918) 140.

[15] Jan Erik Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984) 15.

[16] İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132, s. 125.

Kaynakça

Erik Jan Zurcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement 1905-1926 (Leiden 1984).

Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları, 1912-1931 (Turks nationalisme van keizerrijk tot natiestaat: Turkse Haarden, 1912-1931; İstanbul 1997).

Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story (New York 1918).

Kemal Karpat, ‘The Memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and Nationalism’, International Journal of Middle East Studies 6:3 (1975) 276-299.

İmge Oranlı, ‘Epistemic Injustice from Afar: Rethinking the Denial of Armenian Genocide’, Social Epistemology: A Journal of Knowledge, Culture and Policy 35:2 (2021) 120-132.

Jacob M. Landau en A.H. Shissler, Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation (Indiana 1996).

  1. Şükrü Hanioğlu, The Young Turks in Opposition (Oxford 1995).

Şaban Tanıyıcı en Selçuk Kahraman, ‘Islamism in the Foreign Policy of Abdülhamit II and British Sheikh al Islam Abdullah Quilliam’, Medeniyet ve Toplum 1:2 (2017) 7-31.

Taner Akçam, en Paul Bessemer, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (New York 2006).

Ziya Gökalp en Robert Devereux, The Principles of Turkism (Leiden 1968).

[/vc_toggle]

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Öncesi ve Sonrasında Uluslararası Antlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin Balkan Toprakları Üzerine Verilen Kararlar

Özet 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, her iki devletin de tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti, her ne kadar çeşitli reformlarla (Tanzimat ve Islahat Fermanları) yapısında bulunan tüm unsurların hak ve özgürlüklerine yönelik iyileştirmeler yapmışsa da gerek devletin imparatorluk yapısında olması, gerekse dış devletlerin Osmanlı toprakları üzerinde yaptıkları planlar doğrultusunda isyanlar kaçınılmaz hale gelmiştir. Osmanlı Devleti, bu isyanları bastırma gücünü gösterebildiği zamanlarda ise yine büyük güçler devreye girmiş ve Osmanlı’nın kendi etki alanlarına müdahale etmesini engellemişlerdir.

Osmanlı’nın isyanlara karşı başarılı olması ve her ne kadar büyük devletlerin yaptırımlarından kaçınmak için de olsa Anayasa ilan etmesi, Rusya özelinde hiçbir etki göstermemiştir. Ruslar, Osmanlı’ya kendi şartlarını dayatmaya devam etmişlerdir. Rusya’nın Panslavist politikalarının egemen olduğu bu ortamda gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı, savaşın sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları, Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktası olduğu gibi Osmanlı’nın Balkan topraklarındaki varlığını da önemli şekilde etkilemiştir.

Anahtar Kelimeler: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti, Rusya, Ayastefanos Antlaşması, Berlin Antlaşması, Balkanlar.

Giriş

Osmanlı Devleti, XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde sık hükümdar değişiklikleri yaşanan ve topraklarında çok sayıda ayaklanma çıkan bir devlet haline gelmiştir. Ancak bu isyanların bir kısmında, söz konusu bölgelerde emelleri olan devletlerin kışkırtmaları da söz konusudur. Bu duruma verilebilecek en net örnek Rusya’dır. Rusya’nın Balkan topraklarında yayılma emelleri de güden panslavist politikasıyla, Ortodoksları himaye politikasının en etkin olduğu dönemler de yine bu dönemlerdir.1

Devletin hem iç hem de dış kargaşalarla uğraştığı sırada patlak veren Hersek ve Karadağ isyanları, her ne kadar devlet tarafından bastırılıp galip duruma gelindiyse de Rusya, kendi planları olan bölgede Osmanlı egemenliğine müsaade edemeyeceği için bu bölgede ateşkes ilan edilmesini istemiştir.2 Ateşkesin ilanıyla beraber bu sefer de Osmanlı’ya kabul edemeyeceği anlaşma maddeleri sunulması üzerine antlaşma reddedilmiştir; ancak bu durum sonucunda devlet uluslararası arenada yalnızlaşmıştır.3

İstanbul Tersane Konferansı ve Londra Protokolü’nün kararlarına uymayan Osmanlı Devleti, aynı dönemde Kanun-i Esasi’yi ilan etmiştir. Devletlerin kendisinin yanında olmasını talep eden Osmanlı, her türlü ıslahatı gerçekleştirip bölgedeki milletlerin özgürlüklerini teslim edeceğini açıkça beyan ettiyse de bu durum dikkate alınmamıştır. Nihayetinde 1877 yılına gelindiği zaman Rusya, görünürdeki sebebi Hristiyan milletlerin haklarını korumak olarak Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Bu savaş ilanı, Osmanlı Devleti’nin Balkan egemenliği için sonun başlangıcı olacaktır.

1.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan Önce Balkanlardaki Genel Durum

1.1 Osmanlı Devleti’nde Balkan İsyanları

XIX. yüzyılın sonlarında Panslavist hareket Rusya’da tekrar ortaya çıkmıştır. Panslavizmin etkisiyle Rusya, Balkanlardaki Hristiyan reayayı Osmanlı hakimiyetine karşı ayaklanma çıkarmaya teşvik etmeye başlamıştır.4 Rusya, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi anlamına gelen Şark meselesini halletmek üzere desteklediği ve silah yardımında bulunduğu Balkan milletlerini isyana teşvik ederken bir yandan da yine aynı dönemde Alman-Fransız anlaşmazlığından faydalanarak, 1870’de Karadeniz’de yeniden donanma hazırlamaya da girişmiştir.5 Rusya, Kırım Savaşı’ndan sonra barış politikası izleyen Osmanlı’yı savaşa sokmayı hedefliyordu ve bu amacını gerçekleştirmek için Slavlar’ı kışkırtma yolunu seçmiştir.6

Rusların bu kışkırtma politikaları doğrultusunda 1875 yılında Hersek bölgesinde, vergi sorunundan dolayı ayaklanma çıkmıştır.7 İçinde Fransa ve İtalya’nın da bulunduğu altı devlet, bu ayaklanmanın bir an önce sona ermesini istemiş ve bunun için de Bosna ve Hersek’te etkin reformların yapılmasını gerekli görmüşlerdir. Sonunda, “Andrassy Notası” adlı reform programı 30 Aralık 1875’de Osmanlı Devleti’ne tebliğ edilmiştir. Fransa ve İtalya’nın da kabul ettiği Andrassy Notası’nda Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla verilmiş olan vaatlerin gerçekleştirilmediği ve halkta Osmanlı’ya karşı güvensizlik uyandığı belirtilmiştir.8

Rusya tarafından Karadağ’da, Arnavutluk’ta, Moldavya’da, Eflak’ta, Gürcistan’da ve Kırım’da Rus ajanları tarafından kışkırtma eylemleri yapılmıştır.9 Karadağ Prensi Nicholas, savaş yanlısıydı. Ancak Sırbistan Prensi Milan, ülkesinin bir savaşa hazır olmadığını düşünmekteydi ve savaşa karşıydı. Ancak Prens, İstanbul’daki Rus Elçisi İgnatiev’in baskıları ve Sırbistan’daki panslavist kamuoyuna yenilerek Osmanlı’ya savaş açmak durumunda kalmıştır.10 Sonuç olarak Rusya, Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlı’ya karşı savaş açmaya ikna etmiştir ve savaş çıkmıştır. Osmanlı, bu savaşı kazanmıştır. Bunun üzerine olaylara bir çözüm bulmak üzere İstanbul’da İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya, İtalya ve Osmanlı’nın katılımıyla bir konferans düzenlenmiştir ancak konferanstan, Osmanlı’nın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne aykırı istekler çıktığından dolayı anlaşma sağlanamayacaktır.11*

Osmanlı Devleti’ne içinde bulunduğu bu karmaşık duruma tercih edeceği şekilde müdahale olanağı verilmemiştir. Balkan milletlerinin sürekli kışkırtılması, ülkede sürekli ayaklanma çıkmasına sebep olmuştur. Bu durumu da Osmanlı üzerinde emelleri olan devletler Osmanlı aleyhine kullanmış ve kendi politikalarını gerçekleştirme fırsatı bulmuşlardır. Örneğin Rusya, ortaya çıkan Hersek ve Bulgar isyanlarını istismar ederek Babıali’yi Avrupa siyasetinde yalnız bırakmak için yoğun bir faaliyete girişmiştir. Özellikle 1876 Mayısında meydana gelen Bulgar isyanında on binlerce Bulgar’ın Türkler tarafından katledildiğini iddia ederek hadiseye dini bir mahiyet de kazandırmıştır.12

1.2.  Kanun-i Esasi’nin İlanı (23 Aralık 1876)

Osmanlı Devleti, bu ortamda devletin ilk anayasası olacak olan Kanun-i Esasi’yi, 23 Aralık 1876 günü Babıali avlusunda toplanan devlet adamları ve halk önünde törenle ilan etmiştir.13 Bu arada top atışları İstanbul’un Müslüman ve Hıristiyan halklarına kendilerini bekleyen yeni özgürlük haklarını müjdelemekteydi. Kanun-i Esasi’yi selamlayan top atışlarının zamanlaması o sırada İstanbul’da toplanmış olan Tersane Konferansı masasındaki altı Avrupa Devleti’nin delegelerini yumuşatmak için yeni sultan tarafından kurnazca ayarlanmıştır.14 Osmanlı, bu hamlesiyle beraber dış güçler tarafından iç işlerine karışılmasına müsaade etmeyeceğini, bünyesindeki toplulukların hak ve özgürlüklerini ancak kendi inisiyatifiyle iyileştirebileceğini göstermiştir. Hem devletin müdahaleye kapalı olduğunu, hem de Müslüman-Hristiyan ayırmadan halkın özgürlüklerinin teslim edileceğini beyan eden Kanun-i Esasi, umulan etkiyi yaratamamıştır. Konferans delegeleri bu ilanı çok soğuk karşılamıştırlar. Onlar, Anayasa ilanının bir diplomatik taktikten başka bir şey olmadığını düşünmekteydiler.15

1.3.  Tersane Konferansı (23 Aralık 1876)

Osmanlı, kendisine savaş ilan eden Sırpları üç ayda mağlup etmiştir; ancak Belgrad’a doğru ilerlemeleri, Rusya’nın direkt müdahalesiyle engellenmiştir. Rusya, bir ateşkeste ısrar etmiştir.16 Bu olaylardan sonra duruma Avrupa devletleri de sürece dahil olarak İstanbul’da Tersane Konferansı’nın toplanmasını sağlamışlardır.17 Osmanlı, saldırgan Sırplara karşı çok fazla kayıp vererek kazandığı zaferi sonuçlandırmak isterken karşısında Avrupa devletlerini bulmuştur.18 Bu konferansta daha önce Rus elçiliğinde belirlenen teklifler, İstanbul Konferansı’nda alınan kararlar olarak Osmanlı’ya bildirilmiştir. Buna göre Osmanlı, Sırbistan ve Karadağ ile antlaşma yapacak ve onlara toprak verecektir. Bulgaristan, muhtariyet idaresine sahip iki eyalet haline getirilecekti. Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına aykırı olan bu teklifler Babıali’de müzakere edildikten sonra reddedilmiştir.19

Askeri olarak kendi iç isyanlarını bastırabilecek güçte olan Osmanlı Devleti, Rusya’nın Balkanlardaki siyasi çıkarlarından dolayı olaya dahil olmasıyla kazanılmış hakkından mahrum olmuş; ayrıca bu sorunları kökünden çözebilmek üzereyken yine Rusya tarafından durdurulmuştur. Toprak bütünlüğünü korumaya çalışmak gibi en meşru sayılabilecek hakkını korumaya çalışan Osmanlı, İstanbul Konferansı’ndan çıkan kararları bu nedenle kabul etmemiştir. Bu durumun neticesinde ise Osmanlı, kararlarını reddettiği zaman yine uluslararası arenada yalnızlaşmaktan kurtulmayacaktır ki bu da tam olarak Rusya’nın isteği doğrultusunda bir durumdur.20

1.4.  Londra Protokolü

Gelişmeler üzerine 15 Ocak 1877’de Avusturya ile Rusya arasında Peşte Anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre: Avusturya, Bosna-Hersek’i alacak; Rusya ise Balkanlar’da serbest kalacak ancak bölgede bir Slav devleti kuramayacaktı. Bu antlaşmayla birlikte Rusya, olası bir savaş anında Avusturya’nın tarafsızlığını sağlamıştır.21 Bu antlaşmanın imzalanmasından sonra, İngiltere’nin girişimiyle toplanan Londra Konferansı, Ruslar’ın tekliflerini kapsayan Londra Protokolü’nü 31 Mart 1877’de imzalayarak, kabul edilmesi için 3 Nisan 1877’de Babıali’ye sunmuştur.22 Protokole göre Osmanlı, Hristiyan topluluklara vadettiği ıslahatları yerine getirecektir. Ayrıca bu ıslahatların uygulanması da diğer devletlerin elçileri aracılığıyla kontrol edilecekti. Yine bu protokolle Osmanlı’nın silahlı kuvvetleri azaltılmak istenmiştir. Protokol, Osmanlı Devleti tarafından reddedilmiştir.23 Aynı dönemde Osmanlı Devleti’nde ilk meşrutiyet ilan edilmiştir fakat Rus hükümetinin talepleri sona ermemiştir. Nihayetinde Rusya Slav kardeşlerini himaye bahanesiyle, 24 Nisan 1877’de Osmanlı’ya savaş ilan etmiştir. Rus kuvvetleri, savaş ilanından önce Romanya bölgesine girmiş ve hızla Osmanlı sınırına yaklaşarak, Tuna’yı geçmiştir.24

2.  1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Tuna ve Doğu Anadolu’da olmak üzere iki cephede gerçekleşmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte hızla Romanya’ya giren Ruslar, bu prensliği de kendi yanlarına çekerek Dobruca ve Bükreş yönlerinden Osmanlı topraklarına saldırmıştır.25 Ruslar, Balkanlardaki Şipka geçidini işgal edip Edirne ve İstanbul yolunu açmıştır. Fakat, Plevne’ye gelen ve bölgede toprak tabyalar inşa ederek Plevne’yi kale haline getiren Osman Paşa’nın dört bin kişilik bir kuvveti, Rus ilerleyişini durdurmuştur.26 Yüz bin kişilik bir kuvvet ve dört yüz elli topla saldırıya geçen Ruslar karşısında Osman Paşa komutasındaki 25 bin kişilik ve yetmiş toptan oluşan Osmanlı ordusu, Rusları ağır kayıplara uğratmıştır. Bunun üzerine Çar II. Aleksandr Plevne’de gördüğü manzara karşısında “burada Hıristiyanlık mahvoluyor” demiştir.27 Doğuda ise Kars ve Ardahan’daki Rus ilerleyişi Erzurum’un işgalinde şiddetle karşılanmıştır. Rus ilerleyişi o kadar iyi gitmemekteydi.28

Bu durum üzerine Çar bizzat cepheye gelmiştir. Plevne’deki çarpışmalar, 10 Aralık 1877 günü, Rus hattını yarmak üzere harekete geçen Osman Paşa’nın esir düşmesi üzerine sona ermiştir.29 Kafkas Cephesi’nde ise savaşın başlamasıyla birlikte, Rus kuvvetleri Arpaçay sınırını aşarak Osmanlı topraklarında birçok noktaya saldırılara başlamışlardır. Rusya Kars’ı kuşatmış, Kağızman, Ardahan ve Beyazıt’ı ele geçirmiştir. Kafkas Cephesi Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, karşı saldırıya geçerek Kars’ı kurtardıysa da, Kasım 1877’de Ruslar Kars’ı tekrar ele geçirip ve sonrasında Erzurum’a ilerlemeye başlamışlardır.30

Daha disiplinli ve modernize edilmiş rakipleri karşısında deneyimli ve cesur komutanlarca zorlu bir savunma mücadelesi veren Osmanlı ordusu, Balkanlarda Plevne’yi kaybettikten sonra Edirne ve Tekirdağ’ı da koruyamamıştır. Böylece Rus ordusu, (Ayastefanos da denen) Yeşilköy’e kadar ilerleyebilmiştir.31 Rusların durdurulamayacağı anlaşılınca Osmanlı Devleti, barış müzakerelerine girişmek için müracaatta bulunmuştur. Ruslar bu isteği dikkate almadan Yeşilköy’e kadar ilerlemiş ve ancak İngiliz donanmasının toplarını görünce durup barış müzakereleri yapılmasını kabul etmişlerdir.32

Yeşilköy

3.  Ayastefanos Antlaşması

Barış görüşmelerinde, Osmanlı’yı Dışişleri Bakanı Saffet Paşa ile Berlin Elçisi Sadullah Bey, Rusya’yı Kont İgnatiev ve Nelidov temsil etmiştir. Görüşmelerin sonucunda Osmanlı, Rusya’nın savaş tazminatı olarak istediği altı savaş gemisi hariç, bütün koşullarını kabul etmek zorunda kalmıştır ve iki devlet arasında 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması imzalanmıştır.33 Ayastefanos Antlaşması, Panslavist ideallerin gelmiş geçmiş en kapsamlı uygulaması olmuştur.34

Antlaşmanın tamamı yirmi dokuz maddeden oluşmaktadır. Antlaşmaya göre; Osmanlı Devleti Romanya, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlıklarını kabul edecekti. Karadağ Adriyatik denizine kadar uzanacak, Sırbistan Niş’i alacaktı. Romanya Besarabya’yı Rusya’ya verecek, karşılığında Dobruca kendisinde kalacaktı. Bulgaristan, Osmanlı Devleti’ne bağlı özerk bir prenslik haline getirilecek ve sınırları Tuna’dan Ege denizine, Arnavutluk’tan Karadeniz’e kadar uzanacaktı.35 Bu barışa en büyük tepki Avusturya ve İngiltere’den gelmiştir. Avusturya açısından neden açıktır: Rusya, iki devlet arasında iki yıl önce imzalanan Peşte Antlaşması’nı çiğnemiş ve Avusturya’nın Balkanlardaki çıkarlarını dikkate almamıştır.36 Ayastefanos Antlaşması’nın öngördüğü yeni sınırlar mevcut dengeyi alt üst etmekteydi.37 Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde aşırı derecede nüfuz sahibi olması İngiltere’nin menfaatlerine ters düşmekteydi.38

Rusya’nın 1878 yılında savaş meydanlarındaki zaferi ve bunun sonucu olan Ayastefanos Antlaşması, Balkan Slavları için gerçek bir kurtuluş olmuştur. Fakat diplomatik alanda, bu kurtuluşun sevinci çok kısa sürmüş; Berlin Antlaşması, Ayastefanos Antlaşması’nın kazançlarının önemli bir kısmını ortadan kaldırmıştır.39

4.  Berlin Antlaşması

Rusya, 1875 tarihli Hersek İsyanının ardından geçen üç yıl boyunca, Osmanlı toprakları üzerindeki emellerinin neredeyse tümünü Ayastefanos Antlaşması’yla birlikte gerçekleştirmiş bulunmaktaydı. Rusya, Bu antlaşma ile Balkanlarda kendi kontrolündeki Slav yönetimlerinin topraklarını genişletmiş; bu sayede bu bölgedeki egemenliğini çok fazla güçlendirmiştir. Aynı zamanda bu toprak kazançlarıyla hem Ege Denizi hem de Karadeniz’de istediği bölgeleri kontrolü altına almıştır. Böylece Ruslar, Balkanlarda kara egemenliğini güçlendirdikleri gibi, 1870’lerde oluşturmaya başladıkları Karadeniz donanmasını bu bölgede kullanabileceklerdi. Ancak antlaşmanın maddeleri, bu bölgede çok çeşitli amaçları olan devletleri rahatsız etmekteydi. Önceki bölümde bahsedildiği üzere İngiltere, Osmanlı’nın Rus nüfuzu altına girmesinden rahatsızdı; Avusturya ise kendisine vaadedilen toprakları alamadığından ve kendi egemenlik alanı olduğunu düşündüğü bölgede Rusya’nın aşırı güçlenmesinden dolayı bölgede Rus gücünü istememekteydi. 1877-1878 Savaşı’nın ardından Rusya’nın neredeyse hiç ordusu kalmamıştır. Jön Türklerin, 20 Mayıs 1878 tarihinde, Çırağan olayıyla, savaşı tekrar başlatacak Sultan V. Murad’ı tekrar tahta çıkartma girişimleri, Rusların Avrupa’nın memnuniyetsizliğine kulak vermek zorunda kılmıştır.40 Ruslar daha sonraları, büyük devletlerin isteklerine boyun eğmek mecburiyetinde kalarak Panslavist şiddetli eleştirilerine rağmen 1878 yazında Berlin’de tespit edilen antlaşmayı imzalamak zorunda kalacaktır.41

Almanya Başvekili Bismarck’ın başkanlığında başlayan kongrede Osmanlı, İngiltere’den yardım göreceğini düşünerek 4 Haziran 1878 tarihli bir antlaşma ile Kıbrıs’ı İngilizler’e devretti.42* Kongre’de amaç, Osmanlı’nın Ayastefanos Antlaşması’yla uğradığı kayıpları hafifletmek değil, Avrupa devletleri arasındaki çıkar çatışmaları konusunda bir anlaşmaya varmak olmuştur. Öyle ki her büyük devlet kendi çıkarlarını elde etmeye çaba göstermiştir.43 Ayastefanos Antlaşması’nın, sıra ile değil, sorunların önemine göre incelenip kesin çözümlere bağlanmasını kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda kongrenin ele aldığı ilk konu Bulgaristan sorunu olmuştur. Ayastefanos Antlaşması’nın öngördüğü Büyük Bulgaristan fikrinden burada vazgeçilmiştir.44 Antlaşmayla; Yunanistan’a bir miktar toprak verilmesi kararlaştırılıp ayrıca Bosna ve Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesi kararı kabul edilmiştir. Ek olarak Romanya, Karadağ ve Sırbistan’ın bağımsızlığı tanınacak ve Sırbistan’a Niş ve Pirot verilecekti.45 Ayrıca Antlaşmanın 58-60. maddeleriyle; Osmanlı Ardahan, Kars ve Batum’u Rusya’ya verecek; Rusya da, Eleşkirt ve Beyazıt’ı Osmanlı’ya iade edecekti. Kongre, Osmanlı Devleti’nin paylaşılma pazarlığının yapıldığı uluslararası bir toplantı halini almıştır.46 Bunun en büyük ispatı; savaşta taraf olmayan Yunanistan ve İran’ın bu antlaşma sonucunda Osmanlı’dan toprak almasıdır.47

Sonuç

Osmanlı, XIX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde dönemin büyük güçlerinin, üzerinde planlar yaptığı bir devlet haline gelmiştir. Bu dönemde Avrupa’daki neredeyse her büyük devletin Osmanlı toprakları üzerine bir planı vardır. Osmanlı, kendi kararlarını özgürce verebilmek anlamında oldukça kısıtlanmıştır. Öyle ki Balkanlar’da, kendi ülkesi sınırları içindeki isyanı bastırıp sonlandırabilecek kudretteyken, Rusya’nın müdahalesinden dolayı bunu gerçekleştirememiş; ek olarak dünya kamuoyunun da güçlü devletlerce yönlendirilmesinden dolayı suçlu konumuna düşürülmüştür. Bu dönemde Osmanlı-Rus ilişkileri, Rusya’nın her alandaki üstünlüğüyle geçmiştir. Devletten en büyük kopuşların yaşandığı dönemlerden birinde, 1877 yılında Osmanlı’nın karşısındaki güç yine bu bölgedeki egemenliğini korumak ve güçlendirmek isteyen Rusya’dır. Rusya, Balkanlardaki Osmanlı topraklarında egemenlik alanını genişletmek isterken bu duruma karşı koyabilen devlet ise Osmanlı değil İngiltere ve Avusturya-Macaristan olmuştur. Devletin stratejik olarak bölünmesi, savaşta taraf olmayan devletlere dahi toprak verilmesi meselesi, artık Osmanlı’nın kendi toprakları üzerinde tasarruf yetkisinin kalmadığı anlamına gelmektedir.

[irp posts=”32541″ name=”Dağlık Karabağ Sorunu Bağlamında Azerbaycan – Ermenistan Sınır Anlaşmazlıklarının 1877’den 1998’e Tarihsel Gelişimi”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Kitaplar

Kurat, Akdes Nimet, Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987.

Afyoncu, Erhan, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2012.

Sander, Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2012.

Armaoğlu, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789-1914), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1997.

Kinross, Lord, İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü, çev. Meral Gaspıralı, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, b.t.y..

Uçarol, Rifat, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995.

Jorga, Nicolae, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, b.t.y.

Ansiklopedi Maddeleri

Aydın, Mahir, “Doksanüç Harbi”, C.9, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1994, s. 498-499.

Küçük, Cevdet, “Abdülhamid II”, C.1, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1988, s. 216-224.

Gencer, Ali İhsan, “Ayastefanos Antlaşması”, C.4, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1991, s.225.

Makaleler

Durmaz, Ferhat, “93 Harbi’nde Büyük Güçlerin Politikaları ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 5/S. 2, (2015), s. 103-122.

Öztürk, Mustafa, “Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları Arası Sürecin Çarlık Rusya Açısından Değerlendirilmesi”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, C.6/S.15, (2018), s. 676-688.

Aydın, Mithat, “Osmanlı-Sırp, Karadağ Savaşlarında İngiltere’nin Balkan Politikası”, OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, C.15/S.15, (2004), s.139-163.

Baykal, Bekir Sıtkı,, “100. Yıldönümü Münasebetiyle Berlin Kongresi Hakkında Bazı Düşünceler”, Belleten, C. 52/S. 202, (1988), s. 195-208.

İnternet Kaynağı

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/1877-1878-turk-rus-savasi-93-harbi-4 1796357, son erişim tarihi: 22.05.2022.

[/vc_toggle]

Avrupa Birliği Şüpheciliği ve Romanya’da Avrupa Birliği Karşıtlığı

Son yıllarda Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda tartışmalar artmaktadır. Tartışmaların odağında Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirliği konusu bulunmaktadır. Özellikle Brexit sonrası Avrupa Birliği açısından değişen düzlem, birliğin dağılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu yönündeki argümanlara zemin hazırlamıştır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Avrupa Birliği’ne bakışın olumsuz anlamda değişmeye başladığı iddiaları da bu görüşü destekler niteliktedir. Ne var ki, tüm bunlara rağmen Ukrayna işgalinin Avrupa’nın birliğini konsolide etmesine yol açtığı görüşü de yaygındır. Söz konusu tartışmalardan hareketle bu yazıda Avrupa Birliği’ne geçmişten bugüne olumsuz bakışın bir kavramsallaştırması olan “Avrupa Birliği Şüpheciliği (Euroscepticism)”ne değinmeye ve anlatılmak istenen konuyu salt bilgiyle donatmamak amacıyla da Romanya örneğinden hareketle meseleyi somutlaştırmaya çalışacağız.

Avrupa Birliği Şüpheciliği Nedir ?

Avrupa Birliği şüpheciliği, genel olarak Avrupa Birliği bütünleşmesine karşı olan ve bu yapının bürokratik hegemonyasının milli çıkarların önüne geçtiğini öne süren bir siyasi doktrindir. Özellikle milliyetçi ve popülist söylemlerin bir aracı olarak ifade edilen kavramın özünü ulus devletlerin egemenliğini radikal bir şekilde öne çıkaran sert bir Avrupa Birliği karşıtlığı oluşturur.[1]

Geniş açıdan bakıldığında, Avrupa Birliği şüpheciliği yeni ortaya çıkmış bir tutum değildir. Tarihsel olarak kökleri Avrupa Birliği’nin henüz kurulmadığı ama kurulma fikirlerinin güçlenmeye başladığı döneme tekabül eder. Avrupa Birliği’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ülkeleri arasında bir daha savaş çıkmasına imkan vermeyecek ulus üstü otorite kimliğinde bir örgüt haline gelmesi milliyetçi ve muhafazakar kimi Avrupalı siyasilerin ve halkların Avrupa Birliği’ne karşı şüpheci ve karşıt tutum sergilemelerine sebep olmuştur. 20.yy’da savaş sonrası Avrupa’da bir “birlik” oluşturulmasına çoğunlukla sıcak bakılırken, az bir kesim olarak nitelenebilecek bazı çevreler söylem bağlamında bunun karşısında yer almıştır. Aslında Fransız lider De Gaulle’ün 1965 yılında “Boş Sandalye Krizi” olarak tarihe geçen olayda ulus üstü yapısı belirginleşen Avrupa Ekonomik Topluluğu’na verdiği sert uyarı, Avrupa’da böyle bir birliğin oluşturulmasının ulusallığı bitireceği endişesinin bir göstergesiydi. Devam eden süreçte, Avrupa Birliği’ne şüpheci bakış esasen somut olarak 1992 yılında Danimarka’da yapılan referandumda Danimarka halkının Avrupa Birliği’ni kurucu anlaşma olan Maastricht Anlaşması’nı reddetmesiyle başlar. Sonrasında Norveç’in Avrupa Birliği’ne katılmayı reddetmesi ve Fransa’da Maastricht’e güvenli bakışın tam olarak tesis edilememesi bu açıdan bu görüşün yayılması açısından önemlidir.

Uzun vadede iki tür Avrupa Birliği şüpheciliği ortaya çıkmıştır: “Yumuşak Şüphecilik” ve “Sert Şüphecilik”. Yumuşak Şüphecilik kavramı, Avrupa entegrasyonuna şartlı olarak olumlu bakan ama bazı meselelerde (örneğin; ekonomik, kültürel, ticari vs.) Avrupa Birliği’nin ulusal çıkarlara zarar vermesine olumsuz bakan bir anlayışı ifade eder. Bu bakış açısı nispeten cılız ve popülist seslerden oluşsa da, şüpheci bakışın yaygınlık kazanması bakımından Avrupa Birliği’nin geleceği için tehlikeli görülür.

Sert Şüphecilik kavramı ise, yetkilerin ulus üstü bir kuruma devredilmesini öngören bir Avrupa entegrasyonuna ilkeli karşıtlık olarak nitelendirilir. Bu anlayış Brexit ile Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasıyla beraber ilk defa pratikte ortaya çıkmıştır. Ve uzun vadede bu anlayışı Avrupa genelinde güçlendirecek bir yol açılmıştır. Genel olarak, Avrupa Birliği şüpheciliği iki faktörden kaynaklanmaktadır: Ekonomi ve Kimlik Krizi. Esasen, Avrupalı vatandaşlar Avrupa Birliği’ni oldukça kapsayıcı bir örgüt olarak görmektedir ve bu durum birliği güçlendirirken ulus devletlere zarar vermektedir. Yaygın görüşe göre, bazı devletler de Avrupa Birliği aracılığıyla diğerleri üzerinden avantaj elde etmektedir. Bu düşünceler Avrupa Birliği’nin sürdürülebilirliğini baltalarken bu düşünceyi önleyici bir Avrupa Birliği kurumunun olmayışı, müstakbel “Br-exit” türevi referandumların ortaya çıkmasının engellenemeyeceği endişesine meydan vermektedir.[2]

Romanya’da Avrupa Birliği Şüpheciliği

Avrupa Birliği şüpheciliği denildiğinde, 21.yy’da ilk olarak İngiltere’nin akla gelmesi pratik anlamda kayda değer görülür. Gerçekten de, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılışı diğer üye ülkeler için endişe durumuna yol açarken, Avrupa Birliği sonrasında İngiltere’nin karşılaştığı bazı sorunlar üye ülkeleri bağlılık konusunda teskin etmektedir. İngiltere’den başta ulusalcılığın ön planda olduğu Fransa ve muhafazakârlığın öne çıktığı Polonya gibi ülkelerde de Avrupa Birliği’ne şüpheci bakışın farklı parametreleri vardır. Nitekim, Avrupa Birliği şüpheciliği üye ülkeler ve üye olmaya aday ülkeler nezdinde farklı varyasyonlarla ortaya çıkmaktadır. Bu varyasyonları detaylı olarak irdelemek yerine, meseleyi teorik olmaktan çıkarıp pratiğe dökmek ve Avrupa Birliği üyesi olan Romanya üzerinden bir örnek olarak incelemek önemli olacaktır.

Romanya, Bulgaristan ile birlikte 2007 yılında Avrupa Birliği’ne üye olarak “beşinci genişleme’nin bir parçası olmuştur. Bu tarihten itibaren gerek ekonomik, gerekse insan sirkülasyonu açısından Romanya’nın Avrupa Birliği endeksli gelişimine vurgu yapmak gerekir. Özellikle Rumen vatandaşların bu üyelikten sonra Avrupa Birliği ülkelerine serbestçe dolaşımı ve ülkesel bazda iktisadi gelişmeler komünist blok ekseninden sıyrılan ülkenin neo-liberal politikalarla standardını yükseltmesinin bir sonucu olmuştur. Fakat buna rağmen, zaman içinde toplumsal bağlamda ve siyasi yelpazede popülist Avrupa Birliği şüpheciliği ülkede karşılık bulmaya başlamıştır. 2021 yılında yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Rumen toplumunun önemli bir kesimi Romanya’nın ulusal çıkarlarının Avrupa Birliği’nin bürokratik baskınlığına karşı ayrılmak pahasına da olsa savunulması gerektiği düşüncesine sahiptir. Mart ve Haziran 2021’de yapılan anketlerde %60’ın üzerinde bir oranla Rumen halkı Avrupa Birliği’nden ayrılmanın ulusal çıkarları savunmak için gerekli olabileceği fikrini benimsemektedir. Öte yandan ekonomik anlamda Romanya’nın istikrarının devam etmesi için Avrupa Birliği’nde kalınması yönünde görüş belirtenler de azımsanmayacak ölçüde fazladır.[3]

Romanya’nın ekonomik istikrarına ve refah düzeyinin Avrupa Birliği’ne katılmasından sonra artmasına rağmen, Birlik karşıtı hareketlerin artması ülke içi popülist siyasetin etkisi olarak görülürken, artan Rus baskısı ve propagandasının da mevcut karşıtlığı teşvik ettiği yönünde iddialar da vardır. Buna göre, geçmişte Sovyetler Birliği’nin nüfuzu altında bulunan Romanya’nın bugün de Rusya yanlıları tarafından Avrupa Birliği ve NATO karşıtı propagandayla Rumen halkının Avrupa Birliği’ne olan bakışını şüphe eksenine çektiği öne sürülmektedir. Romanya’nın refah düzeyi en düşük Avrupa Birliği üyesi ülkelerinden biri olmasından hareketle, Rusya’nın bu alanda ekonomik sorunlar üzerinden iç gerilimleri tetiklediği iddia edilmektedir.[4]

Tüm bu Rusya spekülasyonlarının yanında, durumu aslında domino etkisiyle açıklamak daha yerinde olacaktır. Rusya’nın bölgesel bağlamda zayıf olan komşu ülkelerinin üzerinde etkisi olduğu yadsınamaz. Fakat, Romanya özelinde ve Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi anlamda zayıf bazı ülkelerinde Almanya, Fransa gibi ülkelerin gerisinde kalmış olma hissi ve Birleşik Krallık’ın Brexit ile birlikten ayrılması üye ülkeler arasında domino etkisine sebep olabilir. Polonya’da muhafazakâr iktidar yanlılarının başlattığı “Polexit” tartışmaları da bu bağlamda bir başka örnek olabilir. Romanya’da yüksek ihtimal olarak görülmese de Avrupa Birliği şüpheciliğinin uzun vadede neticesi olacağı iddia edilen “Roexit” (veya “Romexit”) şimdiden tartışılmaya başlamıştır. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşının bölgesel ve uluslararası etkileri Romanya gibi kırılgan ekonomik yapılı ülkeleri bu açıdan bir tercih yapmaya zorlayabilir. Aksine, Avrupa Birliği’nden ayrılan Birleşik Krallık’ta mevcut gidişatın salt yükseliş ve refah düzeyinin artması yönünde olduğunu söyleyebilmenin bugün itibarıyla zor olması, diğer birlik üyelerinin Avrupa Birliği’nden ayrılma düşüncelerini ve şüphelerini sekteye uğratmaktadır. Yine de, Avrupa Birliği’nin özellikle küçük ülkeler için yüksek ekonomik avantajlar içermesi şu an itibarıyla “milliyetçi ve popülist şüpheci” politikaları ikinci plana atmaktadır.

[irp posts=”28011″ name=”‘Avrupa Birliği’ne Alternatif’ Olarak Avrasya Ekonomik Birliği”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

[1] Ray, M. “Euroskepticism.” Encyclopedia Britannica.

[2] Eavi. “What is Euroscepticism?”

[3] Neagu B. “Romania sees increase in Euroscepticism”, Ekim 13, 2021. Euractiv.

[4] Euractiv, “Romania’s fake news fuels Euroscepticism”

Kaynakça 

Eavi. “What is Euroscepticism?” https://eavi.eu/what-is-euroscepticism/.

Euractiv, “Romania’s fake news fuels Euroscepticism”, Nisan 3, 2017. https://www.euractiv.com/section/justice-home-affairs/news/romanias-fake-news-fuels-euroscepticism/.

Neagu B. “Romania sees increase in Euroscepticism”, Ekim 13, 2021. Euractiv. https://www.euractiv.com/section/politics/short_news/romania-sees-increase-in-euroscepticism/

Ray, M. “Euroskepticism.” Encyclopedia Britannica, June 24, 2016. https://www.britannica.com/topic/Euroskepticism.

[/vc_toggle]

Terör Örgütlerinin İdeolojik ve Örgütsel Yapısı 3: DHKP-C

Terör örgütlerinin ideolojik ve örgütsel yapısını ele aldığım yazı dizisinin üçüncüsü olan bu çalışmada PKK/KCK terör örgütünün referans aldığı gibi Marksist-Leninist ideolojiyle kurulan bir diğer terör örgütü olan DHKP-C terör örgütü yapılanmasını inceleyeceğiz. İlk bölümde DHKP-C’nin fikir oluşumu ve kuruluşunda önemli bir yeri olan THKP-C ve Dev-Sol terör örgütlerine ve tarihsel sürece değinilecek sonrasında ise DHKP-C’nin kuruluşu ele alınacaktır. İkinci bölümde; örgütün kuruluş ideolojisi ve nihai amacının yanı sıra illegal eylemleri kronolojik sırayla anlatılacaktır. Bu çalışma genel okuyucuya hitaben yazıldığı için ideoloji kısmı açıklanırken teorik detaylara uzun uzadıya girilmemesine özen gösterilmiştir. Keza aktif olarak varlığını sürdüren PKK ve DHKP-C gibi illegal sol örgütlerin dayandıkları ideolojik temeller (Marksizm, Leninizm, Komünizm, Sosyalizm vs.) zaman içerisinde örgüt üyeleri arasında dahi tartışma konusu olmakta, farklı yorumlanabilmektedir. Ayrıca çok yönlü, ayrı birer araştırma konularını teşkil etmektedir. Türk siyasal hayatı incelendiğinde illegal sol örgütlerin, illegal sağ örgütlere nazaran çok sık bölünmesinin, kollara ayrılmasının, yeni oluşumlara gitmesinin sebebi budur.

Tarihsel Arka Plan

DHKP-C’nin kuruluşu THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi) ile başlamaktadır. THKP-C’nin kökü ise 1970 yılının Ekim ayında yapılmış olan DEV-GENÇ Kurultayı’na dayanmaktadır. Bu kurultayda Mahir Çayan ve grubuyla Mihri Belli arasında fikir ayrılıkları başlamıştır.

Mahir Çayan

THKP-C, ideolojik teorisini Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim, Sömürge Tipi Faşizm, Suni Denge, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) tezlerinin oluşturduğu, Türkiye İşçi Partisi içerisinde doğan ve Türkiye devrim tarihinde pasifizme ve revizyonizme sahip olarak nitelendirdiği kesimlere savaş açmış, yaptığı eylemlerle ses getirmiş bir örgüttür. Örgüt, kendisini “Oligarşinin korkulu rüyası” olarak tanımlamıştır. Mahir Çayan görüşlerini 1972 yılında devlet tarafından aranırken yazdığı Kesintisiz Devrim II-III adlı kitabında açıklamıştır. Kitaba göre; Türkiye 1950’lerin başlarından itibaren sömürgeleşmeye başlamış ve uluslararası emperyalizm yeni sömürgecilik anlayışıyla Türkiye’yi gizli bir biçimde işgal etmiştir. Kitapta anlatıldığına göre, 12 Mart 1971 yarı-askeri muhtırasının ardından, işbirlikçi tekelci burjuvazi, Amerikan tekelleri ile ittifak halinde yönetimde oligarşik diktatörlük oluşturmuştur. THKP-C’nin logosu eski THKC militanı Kadriye Deniz Özen tarafından tasarlanmıştır.[1]

THKP-C terör örgütü cephe ve gerillacılık tezini savunmuştur. Örgüt kuruluşundan kısa süre sonra İstanbul, Ankara, İzmir ve Karadeniz illerinde örgütlenmesini tamamlamış ve silahlı mücadeleye girişmiştir. 1972 yılında örgüt tarafından NATO görevlilerinin kaçırılmasının ardından Tokat’ın Niksar ilçesindeki Kızıldere köyünde güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonda Mahir Çayan ve ekibi öldürülmüş, Ertuğrul Kürkçü ise sağ olarak ele geçirilmiştir. Yapılan operasyonlar neticesinde örgüt tamamen dağıtılmıştır.

1974 yılına gelindiğinde ilan edilen genel af yasasıyla serbest bırakılan eski örgüt militanları ve sempatizanları yeniden yapılanma içerisine girmişlerdir. Merkezi Ankara olan yeni yapılanmanın İstanbul ayağı da kurulmuş ve iki grup arasında ilerleyen süreçte tekrar fikir ayrılıkları belirmiştir. İstanbul ekibi örgütün Devrimci Yol Dergisi’nde yayınlanan yazılarının sağ ideolojiye sapan unsurlar içerdiğini ve Ankara ekibinin Mahir Çayan’ın tezlerini reddederek örgüt çizgisinden ayrıldığını iddia etmiş ve bu duruma karşı çıkmıştır.

Neticede Dursun Karataş’ın liderliğindeki ekip örgütten koparak 1978 yılında “tasfiyeciler ve devrimci çizgi” adlı yayınladıkları broşürle yeni oluşumlarını Devrimci Sol (Dev-Sol) olarak duyurmuşlardır. Dev-Sol terör örgütü, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle irtibata geçmiş, 1979 yılında yerel olarak Faşist Teröre Karşı Mücadele Ekibi (FTKME) oluşturmuş ve karşıt görüşlü grupları yıldırma politikası izlemişlerdir. Örgüt aynı zamanda Silahlı Devrimci Birlikler (SDB) isimli bir yapıyla askeri eylemlere başlamıştır. Dev-Sol terör örgütü, 12 Eylül 1980 darbesine kadar eylemlerini çoğunlukla İstanbul’da gerçekleştirmiştir. Bu eylemler arasında gasp, soygun, hırsızlık, devlet adamları ve güvenlik güçlerine karşı silahlı saldırılar vardır. Fakat örgütü eylemlerinde zirve noktaya çıkartan ve kamuoyunda ses getiren olay Başbakan Nihat Erim’in 1980 yılının Temmuz ayında öldürülmesidir. Dikkatleri üzerine çeken örgüt güvenlik güçlerinin takibine alınmış ve bir süre geri çekilme stratejisi izlemiştir.

12 Eylül sürecinde Dev-Sol, diğer sol örgütlere nazaran daha az etkilenmiştir. Örgüt, 1985 yılında ricat (geri çekilme) kararı alarak örgüte yönelik operasyonel darbeleri önleme taktiğine yönelmiştir. Örgüt, bu kararını “….. Şu anki sübjektif durumumuz, kitlelerin taleplerine sahip çıkmaya, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlemeye elverişli değildir. Ancak şimdiki sübjektif durumumuza uygun düşen devrimci hareket ricat ile açıklanabilir, en kısa sürede yaralarımızı sarmış ve silahlı eylemi sürdürebilecek organizasyonumuzu tamamlamış olacağız. Bu anlamda ricat (geri çekilme) taktiğimiz silahlı savaşı sürdürmenin sübjektif koşullarının yaratılmasına hizmet edecektir.” şeklinde açıklamıştır. Bu süreçte 87-89 yılları arasında örgütün askeri kanadı olan “Silahlı Devrimci Birlikleri (SDB)” başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde gasp-soygun gibi eylemler gerçekleştirmiş ve örgüte finansal destek sağlamayı amaçlamıştır.

1990 yılına kadar devam eden geri çekilme sürecinde yeniden yapılanmaya ağırlık verilmiştir. Sürecin uzamasının sebebini örgüt elverişsiz koşulların varlığına bağlamıştır. Kadrolaşma ve örgütü yeniden inşa etmede, stratejik alanda yaygınlaşmada, yer altı örgütlenmesinin geliştirilmesinde, ideoloji ve politika üretiminde sıkıntılar yaşanmıştır.  Bu süreçte örgütteki temel eksiklik, atılıma geçmeyi sağlayacak yönetim kadrosundan yoksun olunmasıdır.

Devrimci Sol terör örgütünün lideri Dursun Karataş’ın cezaevinde bulunduğu dönemde örgütün mali işler sorumlusu Haydar Bozdağ, örgütü yeniden toparlamaya çalışmıştır. Fakat güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla başarılı olamamıştır. Kadıköy ve İzmit’te örgüte yönelik yapılan operasyonlar Dev-Sol’a büyük darbe vurmuştur. Mit elemanı Ahmet Öztürk’ün öldürülmesi başta olmak üzere çok sayıda illegal eylemi planlayan ve örgütün istihbaratının da başında bulunan Haydar Bozdağ’ın örgütün ikinci kuşak lideri olduğu öne sürülmüştür. Güvenlik güçleri bu iddiaları doğrulayan örgüt militanlarına ulaşmıştır. Fakat Haydar Bozdağ’ın bu konumu kısa sürmüş ve örgütün lideri Dursun Karataş’a bağlılığı devam etmiştir.

Geri çekilme sürecinin ardından 1990 yılının Mart ayında örgüt tarihinin dönüm noktası olarak görülen kararlar alınmıştır. Bu kararlara başlıca değinmek gerekirse;

  • Merkezi organın güçlendirilmesi ve merkez çevresinde her durumda politika üretebilecek, denenmiş, güvenilir, yetkin kadrolardan kendi içinde alternatif yönetim oluşturabilecek bir çember oluşturulması.
  • Çalışma alanları ve bölgelerde tek insana dayalı ilişkilerden çıkılması ve hızla komiteye gidilmesi.
  • Yeraltı örgütlenmesinin hızla geliştirilmesi ve legalite ile arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi.
  • Askeri örgütlenmenin bir gerilla ordusu yaratma perspektifiyle yeniden ele alınması ve geliştirilmesi.
  • Kadroların askeri eğitimine özellikle önem verilmesi ve cephe gerisinin bu amaçla değerlendirilmesi için pratik adımların atılması.
Dev – Sol Davasından 2010 Yılına Ait Bir Görsel
  • Siyasi pratik ve silahlı eylemlerin sürece ve örgütlenmeye bağlı olarak yükseltilmesi,
  • Stratejik önem taşıyan bazı bölge ve alanlarda örgütlenmeye başlanılması.
  • Örgütün yeniden yapılanması kapsamında mevcut belirsizlik ve karışıklığa son verilerek üyelik temelinde örgütsel bir iletişim ağına geçilmesi.
  • Merkezi denetimin güçlendirilmesi, örgütün yeniden disipline edilmesi ve hareket ruhunun pekiştirilmesi.
  • En kısa sürede geri çekilme süreci sona erdirilerek atılım yapma koşullarının hazırlanması[2].

Dev-Sol’un kısa vadeli stratejik program niteliği taşıyan Mart 1990 kararları çerçevesinde örgüt silahlı eylemlerini yeniden başlatmıştır. 1990-91 yılları arasında örgütün bu bağlamda gerçekleştirdiği ses getiren illegal eylemleri üzerine Temmuz ayında İstanbul ve çevre illerde örgüte karşı büyük çaplı operasyonlar yapılmıştır. Örgüte ağır darbe indiren operasyonlar neticesinde Dev-Sol çözülme noktasına gelmiştir. Büyük kayba uğrayan ve Türkiye’de yöneticisi kalmayan örgütün lideri Dursun Karataş o zamanlar Ortadoğu’da bulunan Bedri Yağan’ı Berlin’deki örgüt toplantısına davet ederek kendisine Türkiye sorumlusu olmayı teklif etmiş fakat Yağan bu teklifi reddetmiştir. Asıl amacı örgüt liderliği olan Bedri Yağan ve arkadaşları 1992’de Dursun Karataş’ı iddialara göre bodruma hapsederek örgütü ele geçirmişlerdir. Bedri Yağan’ın kimi zaman Dursun Karataş’ın imzasını taklit ederek örgüte üst düzey direktifler verdiği de söylenmektedir. Kendisine kurulan örgüt içi komplodan kurtulan Dursun Karataş, Bedri Yağan ve ekibini hain ilan ederek örgüt içi darbe yapmaktan sorumlu tutmuştur. Nitekim iki lider arasındaki çatışma örgütün iki gruba ayrılmasına neden olmuştur. Dursun Karataş’ı destekleyenler “Önderlik Grubu (Dayıcılar)”, Bedri Yağan’ı destekleyenler “Darbeciler” adıyla yapılanmıştır.

DHKP-C’nin Kuruluşu

Örgütte yaşanan bu bölünme 1993 yılının Mart ayında yayınlanan “Açıklama ve Uyarı” başlıklı yayınlarla resmiyet kazanmıştır. Avrupa’da yaşanan örgüt içi hesaplaşma yurt içine sıçramış ve iki grup arasında infazlar yaşanmıştır. Bedri Yağan bu durum üzerine Türkiye’ye gelerek ekibini konsolide etmek istemişse de örgütün üst düzey yöneticilerinden Gürcan Eranıl ile birlikte 6 Mart 1993 günü güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonla ölü olarak ele geçirilmiştir. Akabinde Eylül 1993’te yapılan operasyonla Bedri Yağan’ın önderliğindeki Darbeciler grubunda yer alan 18 kişi daha yakalanmış ve grup dağılmıştır.

Örgütün yaşadığı bölünme ve devamında yapılan operasyonlarla çok sayıda militanın kaybedilmesi örgütü bitirme noktasına getirmiştir. Yaşanan sıkıntılı süreci aşmak adına örgüt Dursun Karataş önderliğinde strateji değişikliğine giderek 30 Mart – 9 Mayıs 1994 tarihlerinde Suriye’nin Şam kentinde gerçekleştirdiği kongreyle partileşmeye karar verdiğini duyurmuştur. Partinin adı “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP)” olarak, askeri kanada ise “Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C)” adı verilmiştir. Bu kongrede kurulan partinin hedefi, ideolojisi ve örgütsel yapısı belirlenmiştir. Ayrıca örgütün lider kadrosu ve merkez komitesi oluşturulmuştur. Görev dağılımı neticesinde Dursun Karataş genel sekreterliğe; Faruk Ereren ve Aslan Tayfun Özkök merkez komite üyeliğine; Zerrin San, Metin Turan, Nuri Eryüksel, Lütfiye Kaçar, Bedii Cengiz ve Hüseyin Özarslan genel komite üyeliğine seçilmiştir.[3] Kongreye katılan militanların birçoğu ülkeye girişlerinde yakalanmışlardır.

DHKP-C’nin Örgütsel İdeolojisi ve Hedefi

DHKP-C terör örgütü, kuruluş kongresi kararlarında örgütün Marksist-Leninist ideolojiyi benimsediğini açıklamıştır. Asli amacının sınıfsız, sömürüsüz, adil bir düzen yaratmak olduğunu iddia eden örgüt, bugün için emperyalizme ve oligarşiye karşı tüm halk güçlerinin iktidarı olarak tanımladığı devrimci halk iktidarını kurmayı hedeflemiştir. Örgüte göre bu hedefe ulaşmanın yolu ise; Türkiye’deki üretici güçlerin gelişmesini engellemekle suçladığı emperyalizm ve oligarşiye karşı “anti-kapitalist, anti-oligarşik bir devrim” yapmaktan geçmektedir. Türkiye emperyalizmin ekonomik, politik hegemonyasındaki çarpık kapitalizmin egemen olduğu faşist devlet biçimiyle yönetilmektedir. Seçimlerle iktidardakilerin bu niteliği değiştirilemez. Bu ancak halkın silahlı savaşıyla mümkün olabilir. Halkın silahlı savaşı DHKP-C önderliğinde kırsal ve kentsel bölgelerde koordineli mücadeleyle gerçekleştirilebilir. Buna göre; gerilla savaşının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile halk hareketlenmelerinin artması ve yerel ayaklanmaların çıkması sağlanarak “Halk Ordusu” kurulacak, nihayetinde topyekün bir ayaklanmayla oligarşik devlet yıkılacaktır.[4]

DHKP-C’nin İllegal Eylemleri

DHKP-C’nin kamuoyuna adını duyurduğu ilk eylemi 29 Eylül 1994 günü eski Adalet Bakanlarından Mehmet Topaç’ın Ankara’da hukuk bürosunda öldürülmesidir. Bu eylemden 20 gün önce örgüt lideri Dursun Karataş ve Genel Komite üyeleri Zerrin Sarı ile Kemal Kayar Fransa’ya sahte kimlikle giriş yaparlarken tutuklanmış ve Türkiye militanların Fransa’dan iadesini talep etse de reddedilmiştir. Kısa süre sonra örgüt üyeleri Fransa tarafından serbest bırakılmıştır.

DHKP-C Terör Örgütü, kuruluşundan sonraki 2 yıllık süreçte birçok sansasyonel eylem gerçekleştirmiştir. Bunun baş nedenlerinden biri birçoğu hapiste bulunan örgüt yöneticilerinin cezaevlerinde oluşturdukları cezaevi komiteleriyle faaliyetlerini sürdürmeleridir. Günümüze nazaran daha az denetimli cezaevlerinde örgüt militanları planlama ve emir verme süreçlerini rahatlıkla sürdürmekteydi.

Bayrampaşa Cezaevi’nde militanlar Şadi Naci Canpolat, Ercan Kartal, Serpil Yıldız, Münevver Köz ve Hüseyin Fevzi Tekin ile, Ümraniye Cezaevi’nde yatmakta olan Caferi Sadık Eroğlu, Ümit İlter, Ümit Güngör ve Ali Rıza Demir’den oluşan grup cezaevlerini örgütün üsleri haline getirmiştir. Nitekim 1995 yılındaki Gazi Olayları ve 1996 yılında gerçekleştirilen Özdemir Sabancı suikasti cezaevlerinden gelen talimatlar ve planlamayla gerçekleştirilmiştir.

Adalet Bakanlığı 1996 yılında o dönem yaşanan bu tehlikenin farkına vararak cezaevlerindeki denetimi sıkılaştırmış ve nispeten daha sıkı olan E Tipi cezaevi uygulamasına geçmek istemiştir. Fakat militanlar ölüm orucu eylemleriyle cezaevlerinde kaos çıkarmış ve bu uygulamaya geçilememiştir. Sonraki süreçte 2000 yılında “Hayata Dönüş Operasyonu” gerçekleştirilmiş ve F Tipi cezaevi uygulamasına geçiş sağlanmıştır. Yine bu karara karşı ölüm orucu eylemleri başlatılmış ve 120 militan hayatını kaybetmiştir.

DHKP-C terör örgütü 2000 yılına kadar yaptığı illegal eylemlerde taktiksel olarak sadece hedefin imha edilmesi ve eylemde görev alan militanların kaybedilmeden eylemin başarıyla sonuçlandırılmasını amaçlamıştır. Fakat örgüt 2000 yılından sonra taktik değiştirerek gerekirse örgüt militanlarının eylemin başarıya ulaşması için feda edilmesine göz yumarak canlı bomba taktiğine geçmişlerdir. Bu doğrultuda örgütün ilk canlı bomba eylemi 2 Ocak 2001 tarihinde Gültekin Koç tarafından Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan saldırı olmuştur. Bu eylemle örgüt ölüm orucu haricinde militanlarını kaybetmeme stratejisini bir kenara bırakarak daha sert bir politika izleyeceğinin mesajını vermiştir.

11 Eylül saldırılarından bir gün önce örgüt ikinci canlı bomba eylemini militan Uğur Bülbül tarafından Taksim’deki Çevik Kuvvet noktasına saldırarak gerçekleştirmiş ve 11 Eylül saldırısıyla devletlerin terör örgütlerine karşı sıkı tedbir ve konvansiyonel operasyonlara geçmesi sebebiyle eylemlerine ara vermiştir.

2001 yılının sonlarını gelindiğinde sürdürdükleri ölüm orucu eylemleriyle hayati tehlikesi bulunan ve cezaevinde kalması uygun görülmeyen militanlar CMUK 399/1 ve 399/2 maddeleri gereğince mahkemelerde geçici ve süresiz olmak üzere tahliye edilmişlerdir. DHKP-C ve Dev-Sol üyesi 253 örgüt mensubu tahliye edilmiş, 78 örgüt mensubu da dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa’nın 104. Maddesi gereği affedilmiştir. Örgütün üst düzey yönetici kadrolarının bulunduğu bu kişiler tahliye olduktan sonra yeniden örgütlenme sürecine girmişlerdir. 2003 yılına kadar yerel alanlarda ve gençler arasında yeniden yapılanan örgüt, dernek ve dergi büroları aracılığıyla örgütlenmesini büyük ölçüde tamamlamıştır.

30 Mart – 17 Nisan 2003 tarihleri arasında bombalı saldırılara yeniden başlayan örgüt eş zamanlı olarak Sarıyer Hakimevi, Sirkeci ve Pendik’teki Mcdonald’s restaurantlarını bombalayarak eylemsizlik sürecini bitirmiştir. Ardından 20 Mayıs 2003’te Şengül Akkurt isimli örgüt militanı canlı bomba eylemi hazırlığındayken üzerinde patlaması sonucu ölmüştür. Örgütün eylemlerinde yalnızca canlı bomba taktiği değil, uzaktan kumandalı ve zaman ayarlı bombalı saldırıları da olmuştur. 2004 ve 2005’te benzeri eylemler devam etmiştir.

Örgütün yakın tarihteki en büyük terör eylemi Çağlayan Adliyesi’nde Savcı M. Selim Kiraz’ın şehit edilmesidir. Örgütün askeri örgütlenmesi olan DHKC, 31 Mart 2015 tarihinde Berkin Elvan soruşturmasını yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ı İstanbul Çağlayan adliyesinde rehin almış, çeşitli medya kaynaklarına yaptıkları açıklamalar ile Berkin Elvan’ın öldürülmesinden sorumlu olan polislerin isimlerinin kamuoyuna açıklanmasını ve polislerin cinayeti itiraf etmelerini talep etmişlerdir. Saatler süren müzakerelerin ardından bir sonuca ulaşılamamış, polis operasyonu başlatınca militanlar savcıyı öldürmüştür. Operasyonun sonunda örgüt militanları Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol öldürülmüştür. Ertesi gün ise örgüt üyesi Elif Sultan Kalsen Vatan Caddesi’nde İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü binasına silahlı saldırı yapmış ve ardından çıkan çatışmada öldürülmüştür.

DHKP-C’nin son dönem eylemlerini gerçekleştiren bu profillere baktığımızda radikalleşme çevresinin daha çok üniversite öğrencileri arasından ama farklı radikalleşme süreçlerinden gelen kişileri seçtiği görülmektedir. Örgüt mensuplarının kuruldukları dönemde en çok kullandıkları söylem pratiği emperyalizmle mücadele kapsamında sanayici ve iş adamlarına karşı suikast ve kaçırma eylemleriyken bu durum 2000’li yıllardan itibaren devletin cezaevlerini kontrol altına almasıyla kolluk kuvvetlerine karşı yönelmiştir.  Örgütün üniversiteli öğrenciler arasında radikal çevrenin oluşturulmasında kullandıkları söylemler ve anlatılar; parasız eğitim, YÖK’ün kaldırılması, mezhepsel kimliklerin özgürleştirilmesi ve özellikle toplumsal gösteriler sırasında yaşanan can kayıplarının devlet tarafından aydınlatılamamasıdır.[5]

Günümüzde, DHKP-C yöneticilerinin önemli bir kısmı İtalya, Almanya, Belçika, Hollanda ve Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinde yaşamaktadır. 2008 yılında örgütün kurucu lideri Dursun Karataş‘ın ölümünün ardından, örgütte liderlik sorunu ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar birçok isim öne atıldıysa da, 2014 yılında Yunanistan’da yakalanan Hüseyin Fevzi Tekin örgütün bugünkü kilit ismi ve lideri olarak görülmektedir.

[irp posts=”16674″ name=”PYD/PKK Terör Örgütü ve İşlediği Savaş Suçları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar

[1] “Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Halk_Kurtulu%C5%9F_Partisi-Cephesi#cite_note-9,.

[2] “DHKP-C” (Çevrimiçi) http://www.terororgutleri.com/dhkp-c-devrimci-halkin-kurtulus-partisi-cephesi/,.

[3] “DHKP-C”.

[4] Mehmet Işık, Şiddetin Dili Değişmez: DHKP-C ve İBDA-C Terör Örgütlerinin Söylemlerinin Benzerliği Üzerine Bir İnceleme, Zinde Yayınları, 2013, ss. 41-42.

[5] Ömer Aslan ve Hakan Kıyıcı, “SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLERDEN RADİKAL ÖRGÜTLERE: TÜRKİYE’DE RADİKALLEŞME, TERÖR VE ÜNİVERSİTE”, Güvenlik Çalışmaları Dergisi, C.2., Sayı:19, (2017), 36.

Kaynaklar 

Aslan, Ömer, ve Hakan Kıyıcı, “SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLERDEN RADİKAL ÖRGÜTLERE: TÜRKİYE’DE RADİKALLEŞME, TERÖR VE ÜNİVERSİTE”, Güvenlik Çalışmaları Dergisi, 2, (2017), 36.

“DHKP-C” (Çevrimiçi) http://www.terororgutleri.com/dhkp-c-devrimci-halkin-kurtulus-partisi-cephesi/.

Işık, Mehmet, Şiddetin Dili Değişmez: DHKP-C ve İBDA-C Terör Örgütlerinin Söylemlerinin Benzerliği Üzerine Bir İnceleme, Zinde Yayınları, 2013.

“Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi” (Çevrimiçi) https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Halk_Kurtulu%C5%9F_Partisi-Cephesi#cite_note-9.
[/vc_toggle]

Rusya Federasyonu Raporu

Uluslararası sistemin en önemli aktörlerinden birisi olan Rusya Federasyonu, sahip olduğu çeşitli güç unsurlarıyla son derece dikkat çekici bir aktör olma özelliğini taşımaktadır. Putin dönemiyle birlikte Rusya kapasite olarak bir artış yaşamış, çeşitli alanlardaki caydırıcılığını bir adım daha öteye taşımıştır. Rusya yapmış olduğu gerek enerji gerek askeri gerekse politik alanlarda kritik düzeydeki taktiksel hamleleriyle SSCB dönemindeki gücünü ve nüfuzunu yeniden kazanmayı ve bu gücün de ötesine geçmeyi hedeflediğini göstermiştir.

Bu çalışma Rusya hakkında çeşitli alanlardaki bilgileri bir araya getirerek Rusya’yı daha iyi tanımak ve analiz edebilmek istemi güdülerek hazırlanmıştır. Söz konusu çalışmada Rusya’nın yurtdışındaki askeri üslerine, savunma sanayisine, önemli doktrinlerine, siber alandaki faaliyetlerine, jeopolitik teorilerde Rusya’nın konumuna yer verilmiş, Rusya’nın NATO’yla olan alansal mücadelesi mercek altına alınmıştır.

Rusya’nın Askeri Üsleri

Askeri üsler, bir devletin ulusal veya uluslararası düzeydeki çıkarlarının hayata geçirilmesi ve korunması açısından büyük bir öneme sahiptir.  Bu bağlamda askeri üsler, ülke sınırları içerisinde kurulabileceği gibi ülke sınırları dışarısında da yani diğer ülke toprakları üzerinde de kurulabilir. Askeri üslerin kurulmasının çeşitli amaçları vardır. Bu amaçlardan bazıları şunlardır: (dış ülkelere kurulan askeri üsler kastedilmektedir.)

  • Askeri üssün bulunduğu bölge ve yakın çevreden istihbarat toplama, istihbari faaliyetler yürütme.[1]
  • Askeri üssün bulunduğu ülkedeki rejime politik ve askeri açıdan destek verme, gerekli görülen durumlarda bizzat ülkenin ve rejimin güvenliğine doğrudan katkıda bulunma.[2]
  • Tehdit unsuru olarak görülen devletin askeri faaliyetlerini ve bu kapsamdaki mekânsal yayılımını sınırlandırma.[3]
  • Sınır dışına yapılacak operasyonlarda zamandan kazanma, lojistik gereksinimleri daha hızlı bir şekilde temin etme.
  • Devletin psikolojik moral faktörler bağlamındaki gücünü diğer aktörlere gösterme, güçlü bir devlet imajı oluşturma.
  • Enerji gibi stratejik öneme sahip kaynakları devletin kendisi açısından güvence altına alma.[4]
  • Müttefikleri için güvenlik bağlamında bir güvence oluşturma ve askeri ittifak ilişkilerini derinleştirme.

Kırgızistan: 2003 yılında Kırgızistan’da Kant askeri üssünü açmış olan Rusya Federasyonu, üssün açılmasından üç yıl sonra üssün kapasitesini arttırmıştır. Kant askeri üssünün en temel amacı: Bölgedeki hava sahasını denetim altında tutmak ve bölgesel güvenliği sağlamaktır. Bu üssün haricinde Rusya’nın Isık Gölde bir de deniz filosu bulunmaktadır.[5]

Tacikistan: Rusya açısından Tacikistan’daki 201. Askeri üs büyük bir öneme sahiptir. Çünkü bu üs Rusya’nın kendi sınırları dışındaki en büyük askeri üssü olma özelliğini taşımaktadır.[6] Bunun yanında Rusya, Tacikistan’ın kendisine olan 242 milyon dolar tutarındaki borcunu silmiş; karşılığında ise Tacikistan’daki Optik-Elektronik merkezini kendi bünyesine katmıştır. Rusya bu merkez sayesinde uzay nesneleriyle ilgili çeşitli araştırma faaliyetleri yürütmektedir.[7]

Kazakistan: Rusya, Kazakistan’la 2004 yılında yapmış olduğu anlaşma neticesinde Baykonur uzay üssünü 50 seneliğine kiralamıştır.[8] Rusya Federasyonu uzay görevlerinde en çok bu üssü kullanmaktadır. Öyle ki Rusya, uzay görevlerinin %60’tan fazlasını bu üs sayesinde gerçekleştirilmektedir.[9]Ayrıca üs askeri faaliyetler için 10’un üzerinde fırlatma sistemine de sahiptir.[10] Bu nedenle Baykonur uzay üssü Rusya’nın uzay alanındaki faaliyetleri açısından oldukça stratejik bir öneme sahiptir. Rusya’nın ayrıca Kazakistan toprakları üzerinde Balhaş-9 isimli radyo teknik dinleme merkezi de bulunmaktadır.[11]

Belarus: Rusya’nın önemli müttefiklerinden birisi olan Belarus’da Rusya’nın radar istasyonu ve iletişim merkezi bulunmaktadır.[12]

Ermenistan: Rusya’nın Ermenistan’da 102. Gümrü askeri üssü bulunmaktadır.[13]

Güney Osetya ve Abhazya: Güney Osetya’da Rusya’nın 4. askeri üssü bulunurken Abhazya da ise 7. Askeri üssü vardır.[14]  Gürcistan’ın NATO’ya üyelik süreciyle ilgili olarak Rusya’yla yaşamış olduğu kriz düşünüldüğünde Rusya, Gürcistan sınırına askeri üsler kurarak NATO’nun olası genişlemesine karşı Güney Kafkasya’da askeri olarak önlem almaya çalışmıştır. Diğer bir yandan Hazar Denizindeki enerji kaynakları üzerinde ABD-Rusya stratejik rekabeti hesaba katıldığında, Rusya’nın kendi enerji güvenliğini sağlama açısından Güney Osetya-Abhazya-Ermenistan üçgenindeki askeri üslerinin stratejik değeri bir kat daha artmaktadır.

Suriye: Akdeniz, Rus stratejik düşünce geleneğinde önemli bir yere sahiptir “Sıcak denizlere ulaşma arzusu” geçmişten günümüze Rus dış politikasının temel bir yapı taşı olarak süregelmiştir. Bu bağlamda en kritik adımlardan birisi 1971 yılında atılmıştır. SSCB ile Suriye arasında 1971 yılında yapılmış olan anlaşma neticesinde Tartus Limanı, Rusya’nın kullanımına verilmiştir.[15] Böylece Rusya, Akdeniz’de hem bir tutunma noktası elde etmiş hem de yüzyıllardır süregelen tarihsel arzusunu pratikte hayata geçirme noktasında ciddi bir adım atmıştır. Rusya bu üssü günümüzde de kullanmaktadır. Bunun yanında 2015 yılında Rusya’yla Suriye arasında yapılmış olan anlaşma çerçevesinde Hmeymim hava üssüne Rus hava kuvvetlerinin konuşlandırılması kararı alınmıştır.[16] Rusya, Tartus deniz üssü ve Hmeymim hava üssü hamleleriyle Akdeniz’de hava-kara ve deniz unsurlarıyla bütünleşik bir şekilde yer alarak hem Akdeniz’deki stratejik pozisyonunu güçlendirmiş hem de Suriye krizindeki belirleyici aktörlerden birisi olmayı başarmıştır. Rusya’nın yurtdışındaki askeri üslerinin coğrafyasal dağılımına bakıldığında askeri üslerin coğrafi olarak ana sıklet merkezinin Orta Asya olduğu görülmektedir. Orta Asya’yı ise Güney Kafkasya takip etmektedir.

Rusya’nın Savunma Sanayisi

Savunma sanayi, devletlerin hem ulusal hem de uluslararası düzeydeki güvenliklerini garanti altına alma, ekonomik ve politik düzlemde diğer aktörler üzerinde etkide bulunma, asimetrik bağımlılık ilişkileri kurma ve geliştirme, ticari kazanç sağlama gibi başlıca sebeplerden ötürü oldukça stratejik öneme sahip bir sektördür.

Kendi ulusal savunma sanayisini geliştirememiş, büyük oranda dışarıya bağımlı olan devletler, silah tedarikçisi devletlerden zaman zaman ekonomik, politik ve askeri düzlemde baskı görebilmektedir. Örneğin silah ambargoları bu hususa örnek verilebilir. Bu bağlamda bir devletin dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda hayata geçirebilmesi, bu süreçte karışılacağı dış baskılara daha güçlü bir şekilde göğüs gerebilmesi açısından savunma sanayisindeki yerlilik oranını arttırması zorunlu bir durumdur.

Ayrıca uluslararası sistemi yüksek düzeyde etkileme kabiliyetine sahip devletlerin en temel ortak özelliklerinden birisi, güçlü bir savunma sanayiye sahip olmalarıdır. ABD ve Rusya gibi aktörler bu hususa örnek verilebilir.

Rusya’nın Başlıca Savunma Sanayi Şirketleri

Rusya Federasyonu’nun başlıca savunma sanayi şirketleri şunlardır: Su serisi jetlerinden tanıdığımız Sukhoi firması, Almaz-Antey, Antonov, Sevmash firmalarıdır.[17]

Stockholm International Peace Research Instıtute’nin 2020 en iyi 100 silah üreticisi ve askeri hizmet veren şirketi listesinde, Rusya Federasyonu dokuz şirketiyle listede yer almıştır. Bu şirketlerden bazıları ve liste içerisindeki sıralamaları şöyledir: 17. Sırada Almaz-Antey, 21. Sırada United Aircraf Corp.  33.Sırada United Shipbuilding, 38. Sırada Tactical Missiles Corp.  United Engine Corp.  ise listede 44. Sırada yer almıştır.[18]

Rusya’nın Silah İhracatı ve İthalatı 

[19]

2000-2018 yılları arasında Rusya’nın silah ihracat ve ithalat değerlerine bakıldığında Rusya’nın silah ihracatında genel olarak dalgalı bir seyir gözlemlenmektedir. 2010-2014 yılları arasında Rusya’nın silah ihracatındaki gelirleri gözle görülür bir şekilde artmış; 2016 yılına gelindiğinde ise Rusya, silah ihracatından 13,3 milyar dolarlık bir gelir elde etmiştir.[20] Rusya’nın silah ithalatı ise genel olarak istikrarlı bir şekilde azalış göstermiştir. Rusya’nın silah ihracatının, ithalatından fazla olması bütçesine olumlu bir katkı sağlamıştır.

Rusya Federasyonu, Stockholm International Peace Research Instıtute’nin verilerine göre 1999-2020 yılları arasındaki en büyük silah ihracatçısı 50 ülke arasında ikinci sırada yer almaktadır. Birinci sırada ise ABD bulunmaktadır.[21]

Rusya’nın Silah Pazarındaki Başlıca Ülkeler

1992 ile 2009 yılları arasında Rusya’dan en fazla silah ithal eden ülkeler sırasıyla: Çin, Hindistan, Cezayir, İran, Venezuela ve Malezya olmuştur.[22]

Suriye: Suriye ile Rusya ilişkileri SSCB dönemine kadar uzanmaktadır. Günümüzde Suriye de yaşanan iç savaş sürecinde Rusya açık ve aktif olarak Esad yönetimini özellikle askeri ve politik açıdan desteklemektedir. Dolayısıyla Suriye, Rusya’nın hem silah pazarı hem de yeni silahlarının aktif olarak test edildiği bir ülke konumundadır. Nitekim Rusya’nın önemli silah şirketlerinden birisi olan Rostech sözcüsü Viktor Kladov: düzenlenen operasyonlar sebebiyle diğer aktörler tarafından Rus silah sistemlerine yönelik artan bir ilgi olduğundan bahsetmiştir.[23] Suriye’de iç savaş çıkmadan önce 2005 ile 2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye yaklaşık 3 milyar dolarlık silah ihracatında bulunmuştur. Rusya’nın Suriye’ye sattığı silahlardan bazıları: MİG-29S bombardıman uçakları, Mİ-24 ve Mİ-17 helikopterleri, Pantsyr-S1 gibi silah sistemleridir.[24]

Cezayir: Cezayir ile Rusya arasında çeşitli silah antlaşmaları yapılmış bu bağlamda Cezayir 2006 yılında Rusya ile 1,5 milyar dolarlık bir sözleşme imzalamış; 2011 yılında 900 milyar dolar tutarında 16 adet Cezayir hava kuvvetlerine verilmek üzere SU-30MKI jeti satın almıştır.[25] Cezayir ile Rusya arasındaki askeri savunma iş birliği ilerleyen yıllarda da artarak devam etmiş, Cezayir, 2012 yılında 4,2 milyar dolarlık yeni bir sipariş vermiş, bu da Şeker’in çalışmasında belirttiği üzere Rusya’nın Ortadoğu silah pazarında aldığı en büyük siparişlerden birisi olmuştur. Cezayir’in, Rusya’dan aldığı silah sistemlerinden bazıları şunlardır: SU-25, Mi-35 ve Mİ-28 Helikopterleri Tos-1 Çok namlulu roketatar sistemleri ve çok sayıda tank.[26]

İran: İran, 1979 yılında ülkesinde gerçekleştirdiği devrim neticesinde özellikle ABD ile ilişkileri bozulan bir aktör olmuştur. İlişkilerin bozulmasının ana nedenleri: İsrail’in güvenliğinin ABD dış politikasındaki önemi, İran’ın nükleer güç olma hedefi ve ideolojik faktörler gibi nedenler sayılabilir. ABD ile İran ilişkileri son dönemlerde oldukça gergin bir seyirde ilerlemektedir. ABD, İran’a ekonomik ve politik baskı yaparak İran’ı bölgede izole etmeye çalışmış bu da İran’ın bölgede yalnız kalmasına neden olmuştur. İran da bu sebeple özellikle Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya açısından İran Ortadoğu coğrafyasında önemli bir müttefik olmasının yanı sıra iyi bir silah müşterisidir de. 2005 yılında Rusya, İran’a 700 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirmiş; söz konusu silah satışında İran’a: Tor-M1 füzeleri verilmiştir.[27]

Putin ve Ruhani

Rusya Federasyonu’nun Doktrinleri

Yakın Çevre Doktrini

Boris Yeltsin’in döneminde (1993 yılında) ortaya atılmış olan bu doktrinde: Rusya’nın, SSCB toprakları üzerinde yaşamsal düzeyde çıkarlarının olduğu vurgulanmış; söz konusu topraklar üzerinde güvenlik ve istikrarın temin edilmesi noktasında Rusya’nın bir rol üstlenmesinin elzem olduğu belirtilmiştir.[28] Yani Rusya, SSCB’nin eskiden hakimiyeti altında tutmuş olduğu topraklar üzerinde yeniden ekonomik, askeri ve politik düzeylerde hakimiyet kurma hedefi olduğu mesajını uluslararası   topluma oldukça açık bir şekilde vermiştir.

Yakın Çevre Doktrinini önemli kılan en temel unsur, söz konusu doktrinin söylemsel boyutunun pratik düzeye aktarılmış olması (2008 Rusya-Gürcistan Savaşı, 2014 Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı) ve günümüzde de söz konusu doktrinin geçerliliğini sürdürüyor olmasıdır.

Boris Yeltsin

Enformasyon Güvenliği Doktrini

Rusya’nın 2000 yılındaki Enformasyon Güvenliği Doktrininde, enformasyon bağlamındaki tehdit unsurlarının tespit edilmesi ve tahminlerde bulunulması için ulusal düzeyde enformasyon sisteminin kurulmasının gerekli olduğu belirtilmiştir. 2016 yılında ise Rusya’nın enformasyon teknolojilerindeki üretimsel faaliyetlerini ve devletin enformasyon güvenliğinin sağlanması hususundaki rolünün daha da arttırılmasının gerekli olduğu vurgulanmıştır.[29]

Gerasimov Doktrini

Rusya Genel Kurmay Başkanı Valery Gerasimov, 2013 yılındaki “Bilimin Öngörü Yapmadaki Yeri” isimli makalesinde; savaş ve barış halleri arasındaki sınırın muğlaklaşmasından bahsetmiştir.[30]

Gerasimov Doktrinine göre: Askeri müdahale safhasına geçilmeden önce hedefe siber saldırılar düzenlenilmeli, psikolojik moral faktörler bağlamında hedef iyice yıpratılmalı, hedefin sahip olduğu kritik önem arz eden altyapılara saldırılar düzenlenilerek maddi açıdan hedef zarara uğratılmalıdır.[31] Ayrıca hedef ülkedeki sivil halkın gerçekleştireceği protestolara ekonomik politik, bilgi ve hatta askeri enstrümanlarla destek verilmesinin faydalı olacağı da vurgulanmıştır.[32]

Bu bilgilerden hareketle Gerasimov Doktrininin en dikkat çekici yönünün: Ekonomik, politik, askeri, teknolojik, sosyolojik ve psikolojik unsurları bir araya getirerek çok katmanlı bir saldırı mekanizması oluşturmuş olduğunu söylemek mümkündür.

Valery Gerasimov

Siber Alan ve Rusya

Bilgi ve haberleşme teknolojileri, günlük hayatımızın önemli ve ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Söz konusu teknolojiler kullanıcıların çeşitli işlemlerini daha hızlı ve daha kolay bir şekilde gerçekleştirebilmelerine olanak tanımaktadır.

Kullanıcılar söz konusu teknolojileri sadece ekonomi ve eğitim gibi başlıca alanlarda kullanmamakta, örneğin sosyal medya üzerinden toplu ya da bireysel bazda dijital protestolar düzenleyerek politik amaçlar doğrultusunda da söz konusu teknolojileri kullanabilmektedir.

Bilgi ve haberleşme teknolojilerinin bir de güvenlik boyutu vardır. Bu bağlamda internet gibi teknolojilerin gittikçe yaygın bir hal alması beraberinde yeni güvenlik tehditlerinin ortaya çıkmasına ve hızlı bir şekilde küresel veya yerel çapta yayılım göstermesine olanak tanımıştır. Tehditlerin hedef aldığı kullanıcı düzeyleri ve bu bağlamdaki etkileri farklılık teşkil etmektedir. Söz konusu hedeflerden birisi de devletlerdir. Devletler açısından ulusal güvenlik en önde gelen konulardan birisidir. İçerisinde yaşadığımız çağ devletlerin ulusal güvenliklerini artık sadece diğer devletlerden gelen konvansiyonel saldırılarla tehdit etmemektedir. Siber saldırılarda artık devletler için önemli bir güvenlik meselesi haline gelmiştir. Devletler nasıl ki sınırlarını korumak için dikenli tel, duvar örme, mayın döşeme gibi bazı tedbirler alıyorsa içerisinde yaşadığımız çağ devletlere artık siber alanda da önlemler almayı ulusal güvenlikleri açısından dikte etmektedir.

Siber alanla ilgili çeşitli düzeylerde önlemler alan devletlerden birisi de Rusya Federasyonudur. Rusya, 2016 yılının Eylül ayında kabul etmiş olduğu “Bilgi Yerelleştirmesi Kanunuyla” Rusya toprakları üzerinde faaliyet gösteren şirketlerin sitelerine Rusça dilini kullanma zorunluluğu getirmiş, söz konusu şirketlerin ellerinde tutmuş oldukları verilerin Rusya devletiyle paylaşımı hususundaki denetim mekanizmasını daha da güçlendirmiştir.[33]

Yazılım alanında ise Rusya kendi milli yazımlarını geliştirmeye önem vermektedir. Böylece Rusya hem veri sızıntılarının önüne geçmeyi hem de yazılımsal ticari faaliyetler kapsamında ekonomik bir kazanç sağlamayı amaçlamaktadır. Rusya ayrıca Yandex, Mail.ru, Vkontakte.ru gibi yazılımlarla ABD’li ve Batılı teknoloji şirketlerinin yazılımlarına alternatifler oluşturmayı hedeflemektedir.[34]

2009 yılında Rusya’nın önemli bankalarından birisi olan Siber Bank’ın, Mail.ru’nun %20’lik hissesini satın alması; dış basında Rusya’nın bilgi ve haberleşme teknolojileri üzerinde kamulaştırma politikası izlediği şeklinde yorumlanmıştır.[35]

 

Rusya ve Bazı Siber Saldırılar

Estonya: Estonya’nın 2007 yılında ülkesinde bulunan SSCB döneminden kalma askeri bir heykeli kaldırma kararı almasının üzerine, Estonya ciddi bir siber saldırıya maruz kalmıştır. Estonya’nın devlet kurumları başta olmak üzere diğer alanlarda faaliyet gösteren internet siteleri de saldırı neticesinde çökmüştür.[36] Söz konusu siber saldırı Estonya’ya 700 milyon dolar üzerinde bir tutara mal olmuştur.[37] Estonya’dan yapılan açıklamalarda saldırılarda kullanılan IP adresleri başta olmak üzere saldırının Rusya tarafından gerçekleştirildiğine dair çeşitli bulgulara rastlanıldığı belirtmiştir.[38]

Kırgızistan: 2009 yılında Kırgızistan’a yapılan siber saldırı neticesinde Kırgızistan’daki internet sitelerinin %75’ten fazla çökmüştür.[39] Saldırının temel nedeninin ise Kırgızistan’daki ABD Manas askeri üssünün varlığının Rusya açısından rahatsızlığa neden olması ve Rusya’nın Kırgızistan’a siber alanda bir gözdağı vermek istemesi olduğu düşünülmektedir.[40]

Ukrayna: 2014 yılının şubat ayında siber saldırı neticesinde Ukrayna’daki parlamenterlerin kendilerine ait cep telefonları hacklenmiştir.[41] 2015 yılında Ukrayna’nın maruz kaldığı siber saldırıda ise 200.000’den fazla Ukrayna vatandaşının elektriği kesintiye uğramıştır. Ukrayna kanadından yapılan üst düzeydeki açıklama da ülkenin maruz kalmış olduğu siber saldırıların %99 gibi neredeyse tamamının Rusya tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmiştir.[42]

Jeopolitik Teorilerde Rusya’nın Yeri

Kara Hakimiyeti Teorisi: Kara Hakimiyeti Teorisinin kurucusu olan Halfrod Mackinder teorisinde şu önemli tespitte bulunmuştur: “Doğu Avrupa’ya hakim olan, Merkez Bölgesini kontrol eder; Merkez Bölgesine hakim olan, Dünya Adasını kontrol eder; Dünya Adasına hakim olan dünyayı kontrol eder.”[43]

Kalpgah Bölgesi (merkez bölge) şu açılardan büyük bir öneme sahiptir: Sibirya’daki ormanların kerestecilik sektörü için hammadde kaynağı teşkil etmesi; Ukrayna’nın temel gıda maddelerinden birisi olan buğday açısından zengin olması, yine Ukrayna’daki Donetz Bölgesinin zengin kömür yataklarına ev sahipliği yapması, Kafkasya’nın petrol gibi stratejik bir öneme sahip enerji kaynakları açısından önemli bir bölge olmasıdır.[44] Ayrıca Mackinder’e göre: Kalpgah bölgesi deniz güçleri açısından güçlerini etkin bir şekilde kullanabilecekleri bir bölge değildir. Bu da bölgenin coğrafi olarak deniz güçlerine karşı doğal bir savunma bariyerine sahip olduğunu göstermektedir.[45]

Kara Hakimiyeti Teorisinde, Kalpgah olarak adlandırılan merkez bölge coğrafi olarak en çok Rusya’yı kapsamaktadır. Yani teorinin merkez ülkesi Rusya’dır. Bu da teorik bazda Rusya’yı hem önemli bir oyuncu yapmakta hem diğer ülkeler açısından jeopolitik hedef tahtasına oturtmaktadır.

Kenar Kuşak Hakimiyeti Teorisi: Nicholas Spykman tarafından ortaya atılmış olan bu teoriye göre: Kalpgah Bölgesinde hakimiyet kurulmasının ilk adımı onu çevreleyen Kenar Kuşak Bölgesinin kontrol altında tutulmasıdır.[46] Kenar Kuşak Bölgesi: Doğu Avrupa’daki sahilleri olan devletleri, Ortadoğu’yu, Hindistan’ı ve Çin’i coğrafi olarak kapsamaktadır. Yani kalpgah Bölgesi yan hatlardan çevrelenerek bölgesel bazda bir izolasyon stratejisi oluşturulmuş olmaktadır.[47] Spykman’a göre: ABD çıkarları açısından Kenar Kuşağa hakim olmak kritiktir. Zira buraya SSCB’nin hakim olması durumunda ABD bu durumdan ciddi ölçüde zarar görebilecektir.[48]

Bu teoride de Rusya’nın Kalpgah Bölgesinde yer alan bir aktör olduğu kabul edilirken aynı zamanda hem karalardan hem de denizlerden çevrelenmesi gerektiği de öne sürülmüştür.

Tarihin Sonu Tezi: SSCB’nin çöküşü sadece uluslararası sistemdeki başat bir aktörün bu konumunu kaybetmesi anlamına gelmiyordu. SSCB’nin yumuşak gücü olan ideolojisi de diğer aktörlerin gözünde ciddi bir darbe almış oluyordu. İşte Fukuyama, SSCB’nin çöküşünü bu düzlemde Batı’nın bir zaferi olarak yorumlamıştır. Liberal değerleri ön plana çıkartan Fukuyama, Liberalizmin en ideal yönetim sistemini meydana getirdiğini savunmuştur.[49]

Neo Avrasyacılık Teorisi: Neo Avrasyacılık Teorisine göre, Rusya ne Doğudur ne de Batı. Rusya kendisine has özellikleri olan bir Avrasya medeniyettir.[50] Avrasya vurgusu coğrafi ve kültürel öğeler açısından oldukça önemlidir. Zira bu noktada Rusya’nın, Avrupa ve Asya’da birleştirici bir rol üstlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Batı’nın kendisiyle özdeşleştirmiş olduğu demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin Rus dış politikasından uzak tutulmasının gerekli olduğunun altını çizen Neo Avrasyacılar,[51] bu anlayışla Batı’nın kendisiyle özdeşleştirmiş olduğu demokrasi ve insan hakları gibi değerleri öne süren müdahaleci yaklaşımını pasifize etmeyi amaçlamaktadır.

Dugin

Neo Avrasyacılığın en önemli isimlerinden birisi olan Dugin, Japonya, Almanya ve İran’ın Rusya’nın ittifak sistemine katılması gerektiğini savunmaktadır.[52] İran’ın Rusya’nın ittifak sistemine katılması ABD-İsrail-İran-Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler düşünüldüğünde çok da zor gözükmemektedir. Ancak Japonya ve Almanya gibi ABD’yle ilişkilerine son derece önem veren bu iki ülkenin Rusya’nın ittifakına katılması şu an ki şartlar altında zor gözükmektedir. Zaten Dugin’in stratejik hesaplamasında bu iki ülkenin Rusya kanadına çekilerek ABD’nin zayıflatılması amacı taşıdığı aşikardır. Bunun yanında Dugin, Ukrayna’dan Abhazya’ya kadar ki kıyı hattının Rusya’nın denetimi altında tutulması gerektiğini savunmaktadır.[53]

Neo Avrasyacılık Teorisi aynı zamanda Gürcistan-Azerbaycan-Türkiye gibi ülkelerde ABD karşıtlığının desteklenmesi gerektiğini belirtmektedir.[54] Teoride Rusya’nın pozisyonu doğal olarak merkez yani lider ülkedir.[55] ABD’yle en fazla stratejik rekabet yaşayan ülkelerden birisi olan Rusya, söz konusu teoriyle kendi ittifak sistemini güçlü bir şekilde inşa etmeyi ve dünya hakimiyetinde ABD’yi tahtından etmeyi hedeflemektedir.

Rusya’nın NATO’yla Alansal Mücadelesi

Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesi çeşitli boyutlardan değerlendirilebilir.

Felsefi Boyut: Putin: “50 yıl önce Leningrad sokağı bana şu kavga kuralını öğretti. Eğer kavga kaçınılmazsa bu durumda ilk yumruğu sen atacaksın.”[56] Putin’in bu sözü Rusya’yla NATO arasındaki alansal mücadelenin felsefi boyutunu yansıtması açısından önemlidir. Rusya, NATO’yla daha fazla sınırdaş olmayı istememektedir. Rusya’nın NATO’ya üye olmak isteyen Gürcistan’la 2008 yılında savaşması, yine bir diğer NATO’ya üye olmak isteyen Ukrayna’nın toprağı olan Kırım’ı 2014 yılında ilhak etmesi, 2022 yılında hali hazırda Ukrayna’yla savaşa tutuşması Putin’in sözünde belirtmiş olduğu üzere kaçınılmaz olan kavgada Rusya’nın NATO’ya ilk yumruğu atmış olduğunu göstermektedir.

Stratejik Boyut: Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesinin stratejik boyutu coğrafi açılardan sınıflandırılabilir.

a) Güney Kafkasya Hattı: Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’la yaşamış olduğu savaşı kazanmasının ardından Gürcistan’daki ayrılıkçı bölgeler olan Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanımıştır.[57] Rusya ayrıca bu bölgelerde askeri üsler kurarak Gürcistan özelinde NATO’ya karşı kendi tampon bölgelerini oluşturmuştur. Buna ilaveten Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği de engellenmiş olduğundan Rusya, Karadeniz kıyılarında da NATO’nun kendisini deniz gücü açısından sınırlandırmasının önüne geçmiştir.

b) Karadeniz Hattı: Karadeniz’deki NATO üyesi devletler Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’dır.[58] Ukrayna’nın NATO’ya üye olması demek, Rusya’nın denizlerden hilal şeklinde çevrelenmesi demektedir. Söz konusu durum sadece Rusya’nın ulusal güvenliğine veya Karadeniz’deki pozisyonuna etki etmeyecektir. Aynı zamanda Rusya’nın Akdeniz’deki faaliyetleri de sekteye uğrama potansiyeli taşıyacaktır. 2014 yılında Rusya, Kırım’ı İlhak ederek denizden çevrelenmeyi savuşturmayı başarmıştır. 2022 yılındaki Rusya-Ukrayna savaşı ise halen devam etmekte olup, söz konusu savaşta Dugin’in hedef olarak belirtmiş olduğu üzere Rusya’nın Ukrayna’nın kıyı şeridini tamamen ele geçirmesi en başta Türkiye için ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Bu bağlamda Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye açısından da son derece kritik bir önem taşımaktadır.

c) Baltık Hattı: Bir yandan Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Almanya, Hollanda hattı, diğer yandan da Norveç’in Baltık denizine kıyısı olan NATO üyesi devletlerden birisi olması, Danimarka ve Norveç’in Kuzey Denizine geçişteki stratejik konumları, Birleşik Krallığın bölgeye yakın olması, donanma gücü ve müttefik unsurlarla birlikte bölgeyi kontrol altına alabilme kapasitesine sahip olmasına ek olarak,  Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olduğunu varsaydığımızda Baltık Denizinin Kuzey-Güney hattının neredeyse tamamı NATO’nun denetimi altına girecektir. Rusya’nın olası bir krizde donanmasını kullanması ise söz konusu durumda oldukça zorlaşacak, Kaliningrad ise daha kolay bir şekilde çevrelenebilecektir.[59] Yani olası bir savaşta Rusya’nın donanmasını Baltık hattında devreye sokması hem daha da zorlaşacak hem de ciddi kayıplara uğrama riski önemli ölçüde artacaktır.

Hali hazırda Estonya-Letonya-Litvanya’yla sınırdaş olan Rusya’nın[60], Finlandiya’nın da NATO ittifakına olası katılımıyla karasal bağlamdaki çevrelenmişliği daha da artacaktır. Ayrıca Finlandiya’nın NATO’ya üye olması halinde bölgeye radar istasyonları ve iletişim merkezlerinin kurulması durumunda NATO istihbari açıdan önemli bir avantaj elde edecektir.

Bu bağlamda Rusya’yla söz konusu iki ülke arasındaki ilişkiler şu an gergin bir seyirde ilerlemektedir. Rusya’nın söz konusu iki ülkeye üye olmadan savaş açması teorik olarak mümkündür ancak Ukrayna’nın Rusya’ya karşı oldukça büyük bir direnç göstermesi Rusya’yı yeni bir savaşa girilmesi konusunda iyice zorlayabilir. Ancak Ukrayna’da işler Rusya’nın istediği şekilde çözümlenirse Rusya hızlı bir şekilde gözlerini bu iki ülkeye dikecektir. Rusya’nın saldırgan bir tutum sergilemesi oldukça yüksek bir ihtimal barındırmaktadır. Zira dünyanın en güçlü ordularından birisi olarak kabul edilen Rusya’nın karizması Ukrayna ordusu ve halkı tarafından ciddi bir biçimde tabiri caiz ise çizilmiştir. Askeri güç açısından Rusya söz konusu prestij kaybını gidermek, hala caydırıcı bir güç olduğunu diğer aktörlere kanıtlama isteği gibi sebepler, Rusya’yı gelecekte agresif politikalar izlemeye yöneltebilecek kritik nedenleri teşkil etmektedir.

d) Psikolojik boyut: İki ülke hayal edin. Bu ülkeler A ve B ülkeleri olsun. A ülkesiyle B ülkesi arasında savaş hali olmadığı halde A ülkesi B ülkesiyle olan sınırına tanklar konuşlandırsın. B ülkesi ilk etapta A ülkesinin bu davranışını kendi güvenliğini sağlamaya yönelik, düşük risk unsuru taşıyan bir hamle olarak görebilir. Ancak B ülkesi zamanla ya o tanklar bana ateş ederse düşüncesine kapıldığı an işte o noktada psikolojik boyut içerisinde yer alan şüphe faktörü devreye girmektedir. A böylece B’ye psikolojik açıdan kasıtlı ya da kasıtsız olarak baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu da B devletinin karşı yönde harekete geçmesine neden olacaktır. İsveç ve Finlandiya’nın, Ukrayna-Rusya Savaşıyla birlikte NATO’ya üye olmak istemeleri veya geçmişte SSCB’nin işgaline uğramış devletlerden birisi olan Polonya’nın Ukrayna’ya 150’den fazla T-72 model tank göndermesi bu hususa örnek verilebilir.[61]

Sonuç

Rusya, askeri açıdan yapmış olduğu üs hamleleriyle Orta Asya-Güney Kafkasya hattındaki pozisyonunu güçlendirirken Suriye’de ABD’nin yapmış olduğu politik hataların da etkisiyle nüfuzunu Akdeniz’de güçlendirmiştir. Rusya’nın politikalarında Yakın Çevre Doktrini ve Gerasimov Doktrinin birbiriyle sentezlendiği ve özellikle Gürcistan ve Ukrayna’da uygulandığı görülmüştür.

Rusya’nın artan siber tehditlere karşı almış olduğu önemler ve Rusya tarafından siber saldırıya uğradıklarını belirten devletler hesaba katıldığında Rusya’nın bu alanda da önemli bir oyuncu olduğu görülmektedir.

Rusya’nın NATO’yla olan mücadelesinin bir örneği olan 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı Rusya’nın hem askeri gücündeki prestijini sarsmış hem de Avrupa, SSCB döneminden kalma güvenlik kaygılarını yeniden yaşamaya başlamıştır. Bu bağlamda Rusya’nın, NATO kendi sınırlarıma gelmesin diye Ukrayna’ya yapmış olduğu müdahale Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olmak istemesine sebebiyet vermiş, uluslararası ilişkilerdeki güvenlik tehdit algısı çerçevesinde etki-tepki prensibini harekete geçirmiştir.

Gelecekte askeri olarak Rusya’nın daha da agresif bir davranış sergileyeceği öngörülmektedir. Çünkü 2022 Rusya-Ukrayna Savaşıyla Rusya askeri açıdan ciddi bir dirençle karşılaşmış ve bu bağlamda prestij kaybına uğramıştır. Rusya’nın Ukrayna’da bir sendrom yaşamış olduğu tespitini yapmak mümkündür. Büyük güçler askeri açıdan sendrom yaşadıklarında yani kaybettiklerinde veya kazanıp ciddi kayıplara uğradıklarında bir süre geri çekilseler de sonraki süreçte daha da agresif bir tutum sergileyebilmektedirler. Bu büyük güçlerin içgüdüsel bir davranışıdır. Bu şekildeki bir yenilginin üzerine zafer kazanmazlarsa doğal olarak diğer aktörlerin üzerlerine daha fazla geleceklerini ve bu bağlamda uluslararası sistemdeki caydırıcılıklarının zayıflayacağını düşünürler. Örneğin, ABD eğer Vietnam yenilgisinden sonra hiçbir savaş yapmamış olsaydı bu diğer aktörler gözünde ABD’nin artık askeri açıdan bir süper güç olmadığı yönündeki izlenimlerini kuvvetlendirmez miydi? Acaba Körfez Savaşları ve Afganistan müdahalesinin bir boyutu da bu değil miydi?  Benzer süreç Rusya açısından da mümkün olamaz mı?, yani Ukrayna’da bir sendrom yaşamış olan Rusya, hırsını Finlandiya ve İsveç’ten çıkartarak ABD’ye bir mesaj veremez mi? Eğer Rusya, Ukrayna’da istediğini elde edene kadar Finlandiya ve İsveç NATO’ya giremezse bu hususun gerçekleşme ihtimalinin daha da artacağı öngörülebilir.

[irp posts=”1054″ name=”‘NATO Rusya Savaşı Avrupa’da Başlayacak'”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

Akengin, Hamza, ve Ayşe Yaşar. «Suriye’nin jeopolitik konumu bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri.» Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2018: 25-57.

Aliyev, Bayram. Rusya’nın Orta Asya’daki Askeri Üsleri. 20 Temmuz 2016.

Çelik, Ahmet Hüsrev, ve Şahin Çaylı. «Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi.» Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 2021: 369-392.

Darıcılı, A.Burak. «Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi.» U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2014: 1-16.

Darıcılı, Ali Burak, ve Barış Özdal. «Rusya Federasyonu’nun Siber Güvenlik Kapasitesini Oluşturan Enstrümanların Analizi.» Bilig, 2017: 121-146.

Demir, Furkan. «Rusya Federasyonu Teknoloji Politikaları.» TASAM. 3 Kasım 2020. https://tasam.org/tr-TR/Icerik/58711/rusya_federasyonu_teknoloji_politikalari (erişildi: Haziran 1, 2022).

Dilek, Mehmet Sait. «Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri.» Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2017: 58-82.

Erkan, Süleyman. «Güney Osetya sorunu ve 2008 Rusya Gürcistan savaşı.» Turkish Studies, 2015: 71-92.

Girgin, Osman. «Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu.» Academic Review of Humanities and Social Sciences, 2020: 36-58.

İNSAMER. İNSAMER. 2020. https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html (erişildi: Haziran 1, 2022).

işcan, İsmail Hakkı. «Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları.» Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, 2004: 47-79.

Kalaycıoğlu, Sema. «Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni.» TASAM. 21 Ekim 2019. https://tasam.org/tr-TR/Icerik/52469/savas_ekonomisi_carklarini_donduren_dunya_duzeni (erişildi: Haziran 1, 2022).

Kamalov, İlyas. Rusya’nın Orta Asya Politikaları. Rapor, Ankara: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2011.

Karabulut, Ali Nedim. «Eski Savaş, Yeni Strateji: Rusya’nın Yirmibirinci Yüzyıldaki Hibrit Savaş Doktrini ve.» Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, 2016: 25-42.

kemaloğlu, İlyas. «Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı.» Ortadoğu Analiz, Temmuz 2013: 58-70.

Keskin, Mustafa. «YAKIN ÇEVRE DOKTRİNİ BAĞLAMINDA RUS DIŞ POLİTİKASI: UKRAYNA MÜDAHALESİ.» Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 2015: 45-62.

Kurt, Selim. «Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı.» Güvenlik Stratejileri, 2018: 91-125.

Mangır, Demet Şefika, ve Sevda Nur Küçükkırlı. «Gelenekselden Dijitale Siber İstihbarat ve Rus Dış Politikası.» Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2019: 296-308.

Marksteiner, Alexandra. «THE SIPRI TOP 100 ARMS-PRODUCING AND MILITARY SERVICES COMPANIES, 2020.» SIPRI, 2021: 1-12.

NATO. NATO ON THE MAP. tarih yok. https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1 (erişildi: Haziran 4, 2022).

Ok, Ekrem. Askeri Üslerin İşlevleri ve Türkiye’nin Denizaşırı Üs Politikası. tarih yok.

Ortak, Stratejik. «”Rusya’nın yurt dışındaki en büyük üssü olan…”.» Stratejik Ortak, 19 Temmuz 2020.

Stratejik Ortak.com. 29 Nisan 2022. https://twitter.com/stratejik_ortak/status/1520022990880137217 (erişildi: Haziran 4, 2022).

Özdal, Habibe. «PUTİN DÖNEMİNDE RUSYA’NIN GÜVENLİK DOKTRİNLERİ.» Uluslararası İlişkiler Konseyi. Şubat 2021. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2021/02/PutinRusyasiGuvenlikDoktrinleri_HabibeOzdal_v.1.pdf (erişildi: Haziran 1, 2022).

Özey, Ramazan. «Mackinder’in Heartland teorisi’nin düşündürdükleri.» Marmara Coğrafya Dergisi, 2017: 95-100.

Serbest, M.Bürkan. «Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa.» MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2017: 285-307.

SIPRI. STOCKHOLM INTERNATIONAL PEACE RESEARCH INSTITUTE. tarih yok. https://armstrade.sipri.org/armstrade/html/export_toplist.php (erişildi: Haziran 1, 2022).

«Siyasi Coğrafyanın Gelişmesi ve Jeopolitik Teoriler.» acikders.ankara.edu.t. tarih yok. https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, (erişildi: Haziran 4, 2022).

Şeker, Cafer Talha. «Ortadoğu Savaşları ve Batılı Silah Şirketleri.» İNSAMER. Haziran 2019. https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf (erişildi: Haziran 1, 2022).

Şensoy, Ahmet Arda. «Rusya’nın hibrit savaş stratejisi ve Suriye örneği.» Yüksek Lisans Tezi, Sakarya, 2018.

Yılmaz, Salih. «Yeni Avrasyacılık ve Rusya.» Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, 2015: 34-111.

Dipnotlar 

[1] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[2] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[3] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[4] Ekrem Ok, “Askeri üslerin işlevleri ve Türkiye’nin denizaşırı üs politikası”, https://www.researchgate.net/profile/Ekrem-Ok/publication/338754127_ASKERI_USLERIN_ISLEVLERI_VE_TURKIYE’NIN_DENIZASIRI_US_POLITIKASI/links/5e28d3e64585150ee77b2de3/ASKERI-UeSLERIN-ISLEVLERI-VE-TUeRKIYENIN-DENIZASIRI-UeS-POLITIKASI.pdf, E.T. 01.06.2022

[5] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.36.

[6] Stratejik Ortak,” Rusya’nın yurt dışında…” 19 Temmuz 2020 19.00, Tweet.

[7] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.37-38.

[8] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.38.

[9] Bayram Aliyev, “Rusya’nın Orta Asya’daki askeri üsleri”, Bilgesam analiz, 20 Temmuz 2016, s.8.

[10] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.38.

[11] Bayram Aliyev, “Rusya’nın Orta Asya’daki askeri üsleri”, Bilgesam analiz, 20 Temmuz 2016, s.5.

[12] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[13] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[14] İNSAMER, https://insamer.com/tr/rus-askeri-usleri_2961.html, 2020, E.T. 01.06.2022.

[15] Hamza Akengin-Ayşe Yaşar, “Suriye’nin jeopolitik konumu bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 3, Sayı 32, 2018, s.39.

[16]  Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.7

[17] Prof Dr. Sema Kalaycıoğlu, “Savaş Ekonomisi Çarklarını Döndüren Dünya Düzeni”, TASAM,  https://tasam.org/tr-TR/Icerik/52469/savas_ekonomisi_carklarini_donduren_dunya_duzeni, 21 Ekim 2019, E.T. 1 Haziran 2022, s.3.

[18] Alexandra Marksteiner vd. “THE SIPRI TOP 100 ARMS-PRODUCING AND MILITARY SERVICES COMPANIES, 2020”, SIPRI, Aralık 2021, s.9-10.

[19] Ahmet Hüsrev Çelik-Şahin Çaylı, “Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 20, Sayı 77, s.376.

[20] Ahmet Hüsrev Çelik-Şahin Çaylı, “Küresel ve bölgesel krizler bağlamında Rusya ve ABD’nin silah satış rekabetinin ekonomi politik analizi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 20, Sayı 77, s.376.

[21]Stockholm International Peace Research Instıtute,          https://armstrade.sipri.org/armstrade/html/export_toplist.php, E.T. 1 Haziran 2022.

[22] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.60.

[23] Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.72.

[24] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.62.

[25] Cafer Talha Şeker, “Ortadoğu savaşları ve Batılı silah şirketleri”, Haziran 2019, https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf, E.T. 1 Haziran 2022.

[26] Cafer Talha Şeker, “Ortadoğu savaşları ve Batılı silah şirketleri”, Haziran 2019, https://www.insamer.com/tr/uploads/pdf/rapor-ortadogu-savaslari-ve-batili-silah-sirketleri.pdf, E.T. 1 Haziran

[27] İlyas Kemaloğlu, “Ortadoğu Silah Pazarında Rusya’nın Payı”, Ortadoğu Analiz, Cilt 5, Sayı 55, 2013, s.64.

[28] Mustafa Keskin, “Yakın çevre doktrini bağlamında Rus dış politikası: Ukrayna müdahalesi”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2016, s.50.

[29] Özdal, Habibe, “Putin Döneminde Rusya’nın Güvenlik Doktrinleri”, Güvenlik Yazıları Serisi, No. 56, Şubat 2021. https://trguvenlikportali.com/wp-content/uploads/2021/02/PutinRusyasiGuvenlikDoktrinleri_HabibeOzdal_v.1.pdf, E.T. 1 Haziran 2022, s.6.

[30] Ahmet Arda Şensoy, “Rusya’nın hibrit savaş stratejisi ve Suriye örneği”, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya, 2018, s.34.

[31] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.126.

[32] Karabulut, Ali Nedim “Eski Savaş, Yeni Strateji: Rusya’nın Yirmibirinci Yüzyıldaki Hibrit Savaş Doktrini ve Ukrayna Krizi’ndeki Uygulaması”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 49, 2016, s. 31.

[33] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.133.

[34] Ali Burak Darıcılı-Barış Özdal, “Rusya Federasyonu’nun siber güvenlik kapasitesini oluşturan enstrümanların

Analizi”, Bilig, Sayı 83, 2017, s.134.

[35] Furkan Demir, “Rusya Federasyonu Teknoloji Politikaları”, TASAM, https://tasam.org/tr-TR/Icerik/58711/rusya_federasyonu_teknoloji_politikalari, 3 Kasım 2020, E.T. 1 Haziran 2022, s.6-11.

[36] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.6.

[37] Demet Şefika Mangır, Sevda Nur Küçükkırlı, “Gelenekselden Dijitale Siber İstihbarat ve Rus Dış Politikası”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2019, s.304.

[38] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.6.

[39] Osman Girgin, “Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu”, Academic Review of Humanities and Social Sciences, Cilt 3, Sayı 1, s.52.

[40] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.9-10.

[41] A. Burak Darıcılı, “Rusya Federasyonu kaynaklı olduğu iddia edilen siber saldırıların analizi”, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, 2014, s.11.

[42] Osman Girgin, “Siber uzay’da üstünlük mücadelesi; Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya federasyonu”, Academic Review of Humanities and Social Sciences, Cilt 3, Sayı 1, s.53.

[43] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.61.

[44] Ramazan Özey, “Mackinder’in Heartland teorisi’nin düşündürdükleri”, Marmara Coğrafya Dergisi, Sayı 35, 2017, s.97.

[45] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.5.

[46] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.63.

[47] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.12,15.

[48] İşcan, İsmail Hakkı, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 2 (Yaz 2004), s.63.

[49] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.36.

[50] Salih Yılmaz, “Yeni Avrasyacılık ve Rusya”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt 16, Sayı 34, s.113.

[51] Salih Yılmaz, “Yeni Avrasyacılık ve Rusya”, Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi, Cilt 16, Sayı 34, 2015, s.114

[52] M.Bürkan Serbest, “Tarihsel Süreçte Rus Avrasyacılığı: Klasik Avrasyacılıktan Neo-Avrasyacılığa”, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 6, Sayı 3, 2017, s.304.

[53] Selim Kurt, “Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 14, Sayı 28, 2018, s.101.

[54] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/119002/mod_resource/content/0/02%20Jeopolitik%20Teoriler.pdf, E.T. 4 Haziran 2022, s.41.

[55] Selim Kurt, “Neo-Avrasyacı Perspektiften Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Algısı”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt 14, Sayı 28, 2018, s.100.

[56] Mehmet Sait Dilek, “Rusya Federasyonu-Suriye ilişkilerinin temelleri”, Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Sayı 2, 2017, s.69.

[57] Süleyman Erkan, “Güney Osetya sorunu ve 2008 Rusya Gürcistan savaşı”, Turkish Studies, Cit 10, Sayı 13, s.88.

[58] NATO, https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[59]NATO,https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[60] NATO,https://www.nato.int/nato-on-the-map/#lat=62.03470063092009&lon=28.720464796517255&zoom=1&layer-1, E.T. 4 Haziran 2022.

[61] Stratejik Ortak, “Polonya Ukrayna’ya…”, 29 Nisan 2022, 3:51, Tweet.

[/vc_toggle]