NATO üyeliği sürecinde son viraj: Finlandiya’nın, Türkiye’den beklentileri neler?

Finlandiya, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi için çalıştıklarını ve yakın iş birliği içinde olduklarını belirterek, Türkiye’den, NATO üyeliği sürecini “hızlandırma” çağrısında bulunuyor.

Finlandiya ve İsveç‘in NATO’ya katılım süreci devam ederken, söz konusu iki ülkenin ittifaka üyeliğine yönelik henüz Macaristan ve Türkiye‘den onay gelmedi. Üç ülke arasında terörle mücadele alanında iş birliği ve NATO’ya üyelik süreci kapsamında çeşitli düzeylerde görüşmelerin gerçekleştirildiği biliniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin onaylanmasına yönelik Madrid’de varılan üçlü mutabakat muhtırasına değinerek “Ülkemize verilen sözler tutulana kadar, bu konudaki ilkeli ve kararlı tutumumuzu koruyacağız” açıklamasında bulunmuştu.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, İsveç ve Finlandiya’dan teröristlerin iadesi ile ilgili görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO mutabakatı kapsamında FETÖ ve PKK üyelerini Türkiye’ye iade etmelerini bekliyoruz. 5-6 Ekim tarihleri arasında İsveç Adalet Bakanlığı’ndan bir heyet ülkemize gelecek” demişti.

Finlandiya’daki en büyük muhalefet partisi olan Ulusal Koalisyon Partisi’nin Dış ve Güvenlik Politikası Danışmanı Henri Vanhanen, Türkiye ile Finlandiya arasında devam eden görüşmelere dair Stratejik Ortak‘tan Caner Çiftçi‘ye açıklamalarda bulundu.

‘TÜRKİYE İÇİN GÜVENİLİR BİR MÜTTEFİK OLACAĞIZ’

Henri Vanhanen, şu anda Türkiye ile Finlandiya arasındaki “en acil meselelerin, terörle mücadelede iş birliği ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin Türkiye tarafından onaylanması” olduğunu söyledi.

Vanhanen, Türkiye ile Finlandiya arasında sık sık görüşmelerin olduğunu belirterek, “Türkiye’nin en kısa zamanda üyeliğimizi onaylayacağını umuyoruz. Bu, Türkiye’nin de çıkarına olacaktır, çünkü Finlandiya, NATO’nun tüm güvenlik tehditlerini ciddiye almaktadır ve Türkiye için de güvenilir bir müttefik olacağız, bu garanti” dedi.

Vanhanen, Türkiye ile bundan sonraki adımlarda “ortak nokta bulmaya odaklanacaklarını” ve yakın gelecekte “ortak bir çözüm bulunacağına inandığını” ifade etti.

‘İSTİHBARAT SERVİSLERİMİZ YPG/PKK’NIN FAALİYETLERİNİ İZLİYOR’

Henri Vanhanen, Finlandiya ve Türkiye’nin “iyi ve pragmatik ilişkilere sahip olduğunu” belirterek, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde ülkesinin, Türkiye’yi “desteklediğini” ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ve mevkidaşı Sauli Niinistö‘nün “doğrudan ve yakın temaslarda bulunduklarını” söyledi.

Finlandiya’nın, Suriye ve Irak‘ta “terör örgütü YPG/PKK ve uzantılarına destek sağlamadığını, aksine istihbarat servislerinin YPG/PKK’nın faaliyetlerini ve potansiyel tehdit girişimlerini yakından takip ettiğini” dile getiren Vanhanen, konuşmasını şu şekilde sürdürdü:

“Mesajımız net: Finlandiya terörle mücadeleyi ciddiye alıyor ve Türkiye’de terörün onlarca yıldır bir sorun olduğunu çok iyi anlıyoruz. Bu Finlandiya’da da bir sorun haline geldi ve kanunlarımıza uygun olarak terörün her türlüsünü kınıyoruz. Günün sonunda önemli olan bu.”

Vanhanen, ülkesinin, “terörle mücadele kanunlarını daha da sıkılaştırmanın yollarını aradığını” ve bu sürecin “Türkiye’nin kaygılarını da içereceğini” söyledi.

‘RUSYA’DAN BİR SALDIRIYI PEK OLASI GÖRMÜYORUZ’

Madrid zirvesinde Finlandiya, İsveç ve Türkiye arasında güvenlik iş birliğini sağlayan ortak bir kalıcı mekanizma kurulduğunu hatırlatan Vanhanen, “Artık Türkiye’nin ve tüm ortak kaygıların dikkate alınması için farklı düzeylerde çok şey yaşandığı söylenebilir” diye konuştu.

Vahhanen, Rusya’nın, Finlandiya’ya yönelik olası bir saldırı veya işgal girişimini “pek olası görmediklerini ve yine de her türlü senaryoya hazırlandıklarını” getirdi.

Vanhanen ayrıca, “Rusya ile bir çatışma olsaydı, bu Rusya ve NATO arasındaki daha geniş bir açmazda bir 3. Dünya Savaşı senaryosu olurdu. Ancak kimsenin, Rusya’nın bile bu tür bir tırmanışı istediğini düşünmüyorum. NATO ve AB’nin Rusya’ya savaş yolunun sadece büyük kayıplara yol açacağını belirtmesi önemlidir. Bu yüzden Ukrayna’yı mümkün olan her şekilde desteklemeliyiz” dedi.

Röportaj: Caner Çiftçi (@trcanerciftci)

Osmanlı Dönemindeki Harf İnkılabı Tartışmaları

Osmanlı Dönemindeki Harf İnkılabı Tartışmaları

Türk yazı tarihinde Türkler, etkileşim içinde oldukları bazı toplumların alfabesini almış ve alfabe değişikliği konusunda hiç de çekingen davranmamışlardır. [1] Türkler Müslüman olduktan sonra aldıkları Arap alfabesini, bin yıldan daha fazla bir sürede kullanıp 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren tartışmaya başlamıştır. [2]

Mustafa Kemal Atatürk, latin alfabesini tanıtırken.

1862’de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’de verdiği bir konferans vesilesiyle ilk defa temas eden Münif Paşa Efendi’dir. [3] Arap asıllı alfabenin yetersizliği ve karışıklığına temas etmiştir ve Arap alfabesinde büyük harflerin yer almamasından kaynaklı özel isimleri diğer isimlerden ayırmanın zor olduğunu söylerken, diğer yandan Avrupalıların yazılarında zorluk çekmediği 6-7 yaşındaki çocukların okuma-yazmayı çabuk öğrendiklerini vurguluyordu. Münif Paşa Latin alfabesine doğrudan geçelim demiyor; Ona göre iki yol vardır: birincisi mevcut harflerin öylece bırakmak alt ve üstlerine bilinen hareketleri ve bulunacak yeni işaretleri koymak. İkincisi ise, kelimeleri biribirinden ayrı harflerle birleştirmeden yazmaktır. Tanzimat Döneminde alfabe değiştirme fikri ilk defa dış Türklerde Mirza Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atılmıştır. İlk teklifi Slav alfabesi esas tutularak yeni bir alfabesinin hazırlamasıdır. [4]

Münif Paşa.

1869’da Terakki Gazetesi yazarı Hayrettin Bey, “Maârif-i Umûmiye” adlı makalesinde doğrudan doğruya Latin alfabesini almaktan söz ediyordu. Hayrettin Bey’e göre toplum, içinde yüzde üçü geçmeyen “okur-yazar” oranının artacağına inanıyordu. [5]

19.yüzyılın sonlarında bu tartışmalara Namık Kemal’de katılmıştır. Bundan sonraki süreçte devrin diğer aydınları da dil ve alfabe tartışmaları içinde yer almıştır. Bu aydınlardan Ali Suavi [6] ve Şemsettin Sami Arap alfabesinin ıslahı yönünde fikir beyan edenlerdendir. [7] Bir kaynağa göre, 1910 yılında Turanlı Arnavut olan Mehmet adında bir zat, yalnız Arnavutluk’ta Latin yazısının kullanılması için Sadrazamlığa başvuruda bulunur, Sadrazamlık söz konusu yazıyı Şeyhülislamlığa havale ederek konuyla ilgili fikrini sorar.

Namık Kemal.

Şeyhülislam Sinop mebusu Müftü Hasan Fehmi Efendi’de, bunun hiçbir biçimde olmayacağını, Kuran’ın Latin yazısıyla yazılmayacağını belirten bir fetva vermiştir. Hatta Şeyhülislam Efendi, Latin harflerinin kabulü dışında Arap harflerini kullanmakta olan şekillerden başka şekillerde yazılmasına dahi müsaade edilmeyeceğini belirti. [8] Diğer bir kaynak ise, II. Meşrutiyet yıllarında Arnavutlukların Latin harflerinin kabul ettiğini söyler. [9]

Dönemin Maarif Nazırı Şükrü Bey zamanında çeşitli encümenler kurularak çalışmalar sonrasında “Huruf-ı Munfasıla” uygulanmaya çalışılmıştır. [10] Huruf-ı Munfasıla, hatt-ı cedid, hattı Enver yazısı, Enveriye ordu elifbası ya da Alman yazısı, Enver Paşa’nın Osmanlı Türkçesinin yazımını kolaylaştırmak üzere Arap alfabesini gözden geçirerek elde ettiği yazı sistemidir.

Sistem, Harbiye Nezaretinin de katkısıyla uzun süre kullanımda kalmıştır. Bu sisteme göre harflerin son biçimleri birbirine bağlanmadan kullanılıyor ve sesli harfler de gösteriliyordu. Enver Paşa 1917 yıllında bu sistemi öğretmeye yönelik “Elifba” adlı bir okuma kitabı hazırlamıştır. Yazının resmi olarak mı yoksa kendiliğinden mi terk edildiği bilinmemektedir. Bu kitap 35 ünsüz ve 10 ünlü olmak üzere 45 harften oluşmaktadır. [11]

Dönemin maarif nazırı Ahmet Şükrü Bey.

Mustafa Kemal Atatürk 1918’deki görüşü şöyledir: “ Bu iş iyi niyetle yapılmış olmasına rağmen yarım yamalak ve zamansız yapılmış… Savaş zamanı, harfle uğraşılacak zaman mıdır? Ne için? Haberleşmeyi kolaylaştırmak için mi? Bu sistem eski sisteme göre daha yavaş ve daha güç kılmıştır. Hızın önem kazandığı bir zamanda, işleri yavaşlatan ve insanların kafasının karıştıran bu atılımın avantajı nedir? Fakat modern bir işe başladınız, bari bunu doğru dürüst yapacak cesaret gösteriniz. [12]

Osmanlı’da Batılı tarzda açılan yeni okullarda, hariciye ile dış elçiliklerde ve bankacılıkta, bürokraside ve diplomaside Fransızca kullanılmıştır. Dolayısıyla da Latin harfleri Osmanlı topraklarında hayat bulmaya başlamıştır.

Ayrıca Valilerde Posta Telgraf işlemlerinde de Latin harflerine dayalı “Türkçe Mors Alfabesini” harf devrimine kadar telgraf haberleşmelerinde kullanılmıştır. Bunun en iyi örneği Trablusgarp Genel Valisi Ali Kemali Paşa’nın Babıali’ye gönderdiği Latin harfli Türkçe telgraftır. [13] Mustafa Kemal, 13 Mayıs 1914’te Madam Corinne’ye ,Fransızca bir mektup yazmış ve mektubun sonuna da Latin harfleriyle Türkçe yazılmış bir kısım eklemiştir. [14]

İzmir iktisat kongresi.

Son olarak harf değişimi ile ilgili son tartışma İzmir İktisat Kongresinde yapılmıştır. 21 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de Kazım Karabekir Paşa’nın Başkanlığında toplanan “Milli İktisat Kongresi” bir kalkınma çabasıyla ekonomik ve sosyal birçok meselelerin müzakeresine yol açmıştı. Bu müzakereler sırasında İzmirli Nazmi ile iki arkadaşı tarafından Latin harfleri hakkında önerge verdi. Fakat bu özellikle başkanın şiddetle karşı koyması, “latin harfleri, İslam birliğini bozacak” gerekçesiyle o gün toplantı salonunda okunmayarak reddedildi. [15]

Sonrasında Şükrü Saraçoğlu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz alarak, ”Benim kanaatimce, bu büyük derdin en vahim noktası harflerdir. Eğer ben Arap harfli diyecek olursam burada da acaba benim fikrime tuğyan ve isyan edecek var mı? Efendiler! Bunun yegâne kabahatlisi harflerdir. Arap hurufatı Türk lisanını yazmaya müsait değildir. Hacımızın, hocamızın, amirimizin, memurumuzun gayretine, asırlardan beri yapılan bunca fedakârlıklarına rağmen, halkımızın ancak yüzde ikisi veya yüzde üçü okumuştur” [16] diye söyler. Son olarak 18. Asır sonunda Hatice Sultan ve ressam Melleng’in Latin harfleriyle Türkçe mektuplaştığı bilinmektedir. [17]

Latin harflerinin, kendini gizleyen bir tarafı da Sultan ll. Abdülhamit’tir. Ona göre, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlülüğün nedeni ise harflerimizdir.” Sultan Abdülhamit, “ Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmemiz yerinde olur” demektedir. [18]

Sonuç 

Bu araştırmada, harf inkılabını Atatürk’ün tek başına aldığı karar olmadığını belirli bir sürecin ve tartışmaların olduğunu, bu tartışmaların Osmanlı aydınları ve en önemlisi Sultan ll. Abdülhamid’in tartışmaya katılması harf inkılabını bir olaydan bir olguya çevirmiştir.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

İbrahim Halil Çelik

[vc_toggle title=”Kaynakça Ve Dipnotlar”]

KAYNAKÇA

[1] Ziya Gökalp,”Osmanlı İmla Tarihi l”, Genç Kalemler, Cilt ll, Nu:10 (tesrinevvel.1327), S,161-165

[2] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 223-349

[3] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 223-349

[4] Acar İsmail, (1983), Dilimiz Atatürk ve Sonrası, İnce Matbaacılık, Balıkesir, S142

[5] https://ceviiz.com/tarih/osmanlida-alfabe-tartismalari/

[6] Ali Suavi Paris’te 1869’da yayınlamakta olduğu “Ulün” Gazetesinin 214. Saysındaki “Lisan ve Hattı Türki”

[7] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 224

[8] https://ceviiz.com/tarih/osmanlida-alfabe-tartismalari/

[9] Bilgin Çelik, İttihatçılar ve Arnavutlar, Büke Kitapları, İstanbul, 2004, S (273-303)

[10] Ali Suavi Paris’te 1869’da yayımlamakta olduğu “Ulûm” gazetesinin 214. Sayısında “Lisan ve Hatt-ı Türki” Ülkütaşır, S. (23)

[11] https://tr.wikipedia.org/wiki/Hur%C3%BBf-%C4%B1_munfas%C4%B1la

(12) Ruşen Eşref Ünaydın(1956) Hatıralar, Ankara, S. (28-29)

[13] Hasan Türüdü,”Harf Devriminden 50 Yıl Evvel Latin Harflerinin Haberleşmede Kullanıldığına Dair Belge”, Hayat Tarih Mecmuası 1974, Sayı 2, S (82-83)

[14] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1984, S (563)

[15] M. Şakir Ülkütaşır, “Atatürk ve Harf Devrimi”, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş Mart 1998, S (42)

[16] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, I İçtima Senesi, Cilt:5/1, 25.2.1340, S. (335-336)

[17] Frederic Hitzel, Jacques Perot, Robert Anhegger, Hatice Sultan ile Melling Kalfa-Mektupları, çeviri Ela Güntekin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2001

[18] İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Yayınları, İstanbul, S 350

[/vc_toggle]

1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Sorunu

1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Sorunu

Akdeniz’in en büyük üçüncü adası Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de 34,33 ve 35,41 Kuzey enlemleri ve 32,23 ve 34,55 Doğu boylamları arasında yer almaktadır. Kıbrıs Adası, 65 km mesafe ile kuzeyde Türkiye’ye, Doğu tarafında 112 km mesafe ile Suriye’ye, 267 km mesafe ile İsrail’e, 162 km mesafe ile Lübnan’a; güneyde 418 km mesafe ile Mısır’a komşudur; Yunanistan’a ise 965 km mesafe uzaklıktadır. 9251 km2 yüzölçümüne sahip olan Kıbrıs’ın, %35,04’üne tekabül eden 3241 km2 alanı  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, yüzölçümünün %59,56’sına tekabül eden 5509 km2’lik kısmı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi kontrolündedir, 256,01 km2’lik alan İngiliz üslerine aitken, 244,04 km2’lik alan iki tarafı birbirinden ayıran ara bölgeyi kaplamaktadır.

Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını fethinden önce adanın yönetimi birçok defa el değiştirmiştir. Tarihi, M.Ö. 3000 yılına kadar uzanan Kıbrıs’ta 1571 yılına kadar sırasıyla; Mısırlılar, Hititler, Akalar, Dorlar, bazı kolonilere sahip olan Yunanlılar, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Büyük İskender, Romalılar, Araplar, Bizanslılar, İngilizler, Cenevizliler, Memlukler ve Venedikliler hüküm sürmüştür.[1]

Osmanlı dönemi Kıbrıs adası.
Osmanlı döneminden kalma Kıbrıs Adası haritası 1290.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f7/Ottoman_Cyprus_in_1290_H.jpg

Osmanlı Hakimiyetinde Kıbrıs

Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma ile birlikte yaya 60.000 kişiden oluşan Osmanlı Ordusu, 2 Temmuz 1570’te Limasol’a çıkması[3] ve 4 Ağustos 1571’de Mağusa’nın[4] Venedikli Mağusa Kale Komutanı Bragadino’nun beş maddelik bir antlaşmayla kaleyi teslim etmesiyle sonuçlanan bir seferle Osmanlı İdaresine girdi.[5] Kıbrıs’ın ele geçirilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Akdeniz’e tamamen hâkim oldu.[6] Kıbrıs, 307 yıl boyunca fiilen ve resmen 1878 yılına kadar Türk egemenliğinde kalmıştır. 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Ruslar bir taraftan Erzurum’a, diğer taraftan da İstanbul Yeşilköy’e kadar gelip ve Osmanlı Devleti’ne çok ağır şartları olan Ayastefanos Anlaşması’nı imzalattılar. İngiltere, Rusyanın boğazlara ve İstanbul’a hâkim olmasını engellemek amacıyla Kıbrıs Adası’nın geçici olarak kendisine verilmesini Osmanlı Devleti’nden talep etti. Osmanlı Devleti bu isteği kabul etti ve Kıbrıs’ın yönetimi 1878 yılında, hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla, İngiltere’ye devredilmiştir. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla aldığı tek taraflı bir kararla İngiltere adayı ilhak etmiştir. Türkiye Ada üzerindeki İngiliz egemenliğini Lozan Antlaşmasıyla 1923’te tanımıştır.

İngiliz hakimiyeti altındaki Kıbrıs bayrağı
1881-1922 yılları arasında İngiliz hakimiyetindeki Kıbrıs bayrağı.
https://en.wikipedia.org/wiki/British_Cyprus#/media/File:Flag_of_Cyprus_(1881%E2%80%931922).svg

İngiltere Hakimiyetinde Kıbrıs

1930’lu yıllarda ENOSİS olarak adlandırılan Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ve tamamen bir “Helen” adası haline getirilmesi fikri ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra ENOSİS kampanyası hız kazanmıştır.

O dönemlerde basılan bir ENOSİS kartpostalı 1940-1950(~) .
https://akel.org.cy/what-they-wont-say-about-enosis/?lang=en

1954 yılında Yunanistan, Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletlere taşımıştır. 1954-1958 yılları arasında Yunanistan, “self-determinasyon (ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı)” hakkını kullanmak amacıyla BM’ye yaptığı çeşitli başvurularda bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Albay Grivas 1955 yılında Yunanistan’dan Kıbrıs’a gelerek EOKA terör örgütünü kurmuş ve Ada’daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. Kıbrıslı Türkler 1955-1958 yılları arasında 33 köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. İngiltere bu durumda, 1956’da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıs Türklerinin de “self determinasyon” hakkı bulunduğunu ve bu çerçevede Kıbrıslı Türklerin geliştirdiği “Taksim” fikrinin de geçerli bir seçenek oluşturduğunu açıklamıştır.

Albay Grivas’ın ENOSİS amblemli karpostalı.
https://cyprusscene.com/2016/01/29/cyprus-problem-greek-cypriot-mep-is-prepared-to-set-herself-on-fire-for-enosis/

Yunanistan tarafından BM’ye yapılan tek taraflı “self-determinasyon” başvurularından Enosis lehinde bir karar elde edilememesi, Kıbrıs Türklerinin ya taksim ya ölüm fikrinden vazgeçmemeleri ve Türkiye’nin soydaşlarının yanında kararlı duruşu sayesinde Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs müzakerelerini başlatmıştır. 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te anlaşmaya varan iki ülke, Londra’da İngiltere’nin ve Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplum liderlerinin onayını almışlardır. Zürih ve Londra’da alınan kararlar bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğüne dayandırılmıştır.

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra kendisine bağlı bölgeleri terk etmek zorunda kalan İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurarak adadaki egemenliğini bitirmiştir.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşu
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ait bir kartpostal 1960.
http://www.hellenicaworld.com/Greece/Person/gr/ArchiepiskoposKyprouMakariosIII.html

1960- 1969 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yaşananlar

Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası, Zürih ve Londra’da alınan kararlara uygun olarak adadaki Türk ve Rum halklarının eşit siyasi hak ve statüsüne dayandırılarak hazırlanmıştır. Ancak barış uzun sürmemiş Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini devlet kurumlarından dışlamaya, izole etmeye, Ada’daki varlıklarını sona Erdirmeye ve nihayet Yunanistan ile birleşme (ENOSIS) yolunu açmaya[7] yönelik faaliyetlerine devam etmiştir. Bu bağlamda 1963’te Makarios’un anayasanın 13 maddesini değiştirme talebi Türkiye tarafından reddedilince, Rumlar Türkleri adada imha için Silahlı harekete geçerek Akritas gibi planları devreye soktular.[8] 1963 yılında Rum saldırıları sonucu 103 köyden 30 bin Türk göç etmek zorunda kalmıştır.[9] 21 Aralık 1963 Kanlı Noel çarpışmalarında 93 Türk şehit 475 kişi yaralı olmuştur.[10] 1963 olayları sonrası garantör devletleri tarafından Oluşturulan barış gücü Lefkoşe’yi yeşil bir hatla ikiye bölmüştür.[11] Böylece Türk yoğunluğundaki bölgeler ile Rumların yoğunlukta olduğu bölgeler ana hatlarıyla ayrılmıştır.

Kıbrıs'daki Kanlı Noel vakası.
Kanlı noel vakasında ”Kalleşçe” katledilen 3 Türk çocuğu.

Rum çeteleri, 24 Aralık 1963`te Lefkoşa`nın Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam ederken, Kıbrıs`taki Türk Alayı`nda doktor olarak görev yapan Binbaşı Nihat İlhan`ın eşi ile 3 çocuğunu da vahşice katletti. Binbaşı İlhan`ın evinin banyo küvetinde eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ile Hakan, ölü olarak bulundu. Bu olay tarihe “Kumsal Katliamı” ya da “Banyo Katliamı” olarak geçerken, baskının yapıldığı ev daha sonra Barbarlık Müzesi adıyla ziyarete açıldı.

Dönemim ABD Başkanı Lyndon B.Johnson 1964.
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41553003

Türkiye adaya 1964 yılında müdahaleyi düşünmüş fakat ABD başkanı Johnson Mektubuyla Müdahaleden vazgeçmiştir. Johnson bu mektubunda NATO üyesi Yunanistan’la olan gerilimde SSCB’nin olası saldırı tehlikesi ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi durumu karşısında Amerikan silahlarını dahi Kullanamayacağı mesajını vermiştir.[12]

Kıbrıs'daki UNFICYP Askerleri
UNFICYP Askerleri Kıbrıs-Mağusa’da ateş altında kalan bir bölgeden Türklere refakatçilik ediyor 1964.
https://neu.edu.tr/kibris-turk-milli-tarih-muzesi-kibris-turk-milli-mucadele-fotograf-yarismasi-duzenliyor/

4 Mart 1964’de alınan 186 sayılı kararla adaya Uluslararası barış gücü (UNFICYP) konuşlandırılmıştır. Bu arada, Yunanistan’ın adaya gizlice yolladığı askeri kuvvetin sayısı zaman içinde 20.000’e ulaşmıştır. Böylece, Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olmaktan çıkmış fiilen Rum/Yunan kontrolü altına girmiş ve iki halk birbirinden tamamen Kopmuştur.

Rumlar hedeflerine ulaşmak için zaman zaman saldırılarına devam etmişlerdir. 15 Kasım 1967 tarihinde  Boğaziçi ve Geçitkale’ye yapılan saldırılarda 28 Türk katledilmiştir.1968 yılında taraflar arasında müzakereler başlatılmıştır. 47 yıl boyunca devam eden Müzakerelerde konuşulmamış konu kalmamış sorun çözüme kavuşturulamamıştır. Müzakereler Birleşmiş Milletler İyi Niyet Misyonu Çerçevesinde siyasi eşitlik ve iki Kesimlilik temelinde, eşit statüde iki Kurucu Devleti kapsayan yeni bir Ortaklık kurulması Amacıyla yürütülmektedir. Müzakere sürecinde BM tarafının çözüm önerilerine evet diyen Taraf hep Kıbrıs Türk tarafı olmuş, ancak Rum tarafı anlaşmaya yanaşmamış, Kıbrıslı Türklerle ortak bir geleceği paylaşmayı reddetmiştir.[13].

1970-1983 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yaşananlar

Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe sonrası Sampson'un açıklaması.
Darbe sonrası açıklama yapan Nikos Sampson.
https://www.guncelkibris.com/nina-sampson-800un-uzerinde-tehdit-mesaji-aldim/

Uzun yıllar boyunca ENOSİS için yürütülen mücadelenin sonuçsuz kalması, Türkiye’nin adaya müdahalesinden çekinen ve Kıbrıs Türklerini ekonomik yoldan alt etmeyi planlayan Cumhurbaşkanı Makarios ile Kıbrıs’ın Türklerden arındırılıp bir an önce Yunanistan’a bağlanmasını arzulayan eski cuntacıların oluşturduğu EOKA-B’ciler arasında fikir ayrılığı yaşanmasına neden olmuştur. EOKA-B lideri Nikos Sampson Yunan Cuntasının desteğiyle 15 Temmuz 1974 tarihinde adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirerek iktidarı ele geçirmiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı sonucu yapılan bir kartpostal
Kıbrıs Barış Harekatı dönemine ait kalıcı Türk zaferini simgeleyen bir kartpostal 1974.
https://twitter.com/aybarsbtr/status/1137043434097782785

1960 Garanti Antlaşması çerçevesinde Türkiye, Kıbrıs’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik bu hareket karşısında, önce İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmuştur. İngiltere’nin olumsuz cevap vermesi üzerine Türkiye,  Ada’daki Türklerin güvenliğini sağlamak amacıyla 20 Temmuz 1974 günü Barış Harekatı’nı başlatmıştır. Böylece Kıbrıs’ın tamamen bir “Helen” adası olması önlenmiş, Türk halkının varlığı da güvence altına alınmıştır. Türkiye’nin düzenlediği Barış Harekatı sonucunda Yunanistan’da Cunta idaresi son bulmuş ve ülkeye demokrasi getirmiştir. Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında 2 Ağustos 1975 tarihinde Viyana’da Birleşmiş Milletler gözetiminde bir nüfus mübadele anlaşmasına varılmıştır. Bu anlaşmayla yaklaşık 120 bin Rum Kuzey’den Güney’e, 65 bin Türk Güney’den Kuzey’e de göç etmiştir. 180 km boyunca uzanan ve genişliği 5 metre ile 7 km arasında değişen bir “ara bölge” ile iki toplum birbirinden ayrılmıştır. Barış harekâtından sonra kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi 15 Kasım 1983’te oy birliği ile aldığı kararla self-determinasyon (ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı) hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir.

Sonuç

Uluslararası arenada Türkiye’nin çözüm arayışları sonuçsuz kalmış Kıbrıs Türklerinin hakları görmezden gelinmiştir. 1974 yılında tüm politik ve diplomatik yollar denendikten sonra mecbur kalınarak “savaş için değil, Barış için, yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için” Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçmiştir. Kıbrıs Türkleri “hürriyetin bedeli ve Türk olmanın diyetini ödemiş Kıbrıs’ın ikinci bir Girit olması önlenmiştir.”

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Batuhan Kahriman

 

[vc_toggle title=”Kaynakça ve Dipnotlar”]

Kaynakça

Taşkıran, C. (2011). “Kıbrıs Meselesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”, Türk Yurdu Dergisi, Erişim: 22 Ağustos 2022. Erişim Adresi: https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1731

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri  Bakanlığı.”KIBRIS MESELESİNİN TARİHÇESİ, BM MÜZAKERELERİNİN BAŞLANGICI”. Erişim: 22 Ağustos 2022. Erişim Adresi: https://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa

Kılınç, M. (2018). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi (Turkish Studies History), Ankara Erişim: 22 Ağustos 2022.  Erişim Adresi: https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&makale_id=21754

Vatansever, M. (2012). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi (Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi),İzmir. Erişim: 22 Ağustos 2022. Erişim Adresi: https://dergipark.org.tr/tr/pub/deuhfd/issue/46934/588952

Dipnotlar

[1] Toluner, S. (1977). Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul

[2] “Hürriyet ansiklopedik yıllığı”, sf. 198, Hürriyet (1975).

[3] Ali Efdal Özkul, Aydın Özkul, “Kıbrıs’ın sosyo-ekonomik tarihi, 1726-1750”, sf. 38, İletişim Yayınları (2005).

[4] Ahmet C.Gazioğlu, Kıbrıs Türk Tarihi, Türk Dönemi 1570–1878, Lefkoşa; Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi, 1994, s.35-83.

[5] Erdinç Sancar, “21. Yüzyıl stratejilerinde Türk denizcilik tarihi”, sf. 174, IQ Kültür Sanat Yayıncılık (2006).

[6] Tosun, E. (2021). 1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Meselesi’nin Tarihi Süreci

[7] Çay, A. (1989). Kıbrıs’ta Kanlı Noel-1963, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Ankara

[8] Emek, F. A. (2014). 1958-1974 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yerel Basında Rum Mezalimi, (Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi), Aydın.

[9] İkizer, H. (2009). “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Gerçeği”, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Birinci Uluslararası Kıbrıs Sempozyumu (Yayına Hazırlayan; Ulvi Keser) Ankara.

[10] Tosun, Y. (2012). 2. Dünya Savaşından Sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve Çevre Ülkelerin Soruna Bakışı, (Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi), İzmir.

[11] Erol, H. (2014). Kıbrıs Politikalarında Lider Rauf Denktaş’ın Rolü, (Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Doktora Tezi), İstanbul.

[12] Tosun, E. (2021). 1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Meselesi’nin Tarihi Süreci

 

[/vc_toggle]

 

 

ASALA Terör Örgütü

ASALA Terör Örgütü

ASALA; Kuruluşu, Eylemleri ve Dağılış Süreci

Türk topraklarındaki Ermeni problemi, Fransız ihtilalinden doğan ulusçu, özgürlükçü fikirlerle başlamış ve 19.yüzyılın sonlarına doğru giderek artmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise bağımsız Ermenistan devleti kurmak isteyen Ermeni çetelerinin faaliyetleriyle iki millet arasındaki gerilim iyice artmış ve nihayetinde tehcir olayıyla[1] iki millet arasındaki sorunlar günümüze kadar uzanmıştır. Nitekim İstiklal Harbi’nde Kazım Karabekir önderliğindeki doğu cephesi Ermenilere karşı galip gelmiş ve Ermeniler yeni Türk devletini resmen tanıyan ilk millet olmuştur.[2] Bu resmi mutabakat sonucunda Türk devletinin doğu sınırı belli olmuştur.

Gümrü(Alexandropol) Masası 1920.
https://hukukbook.com/turkiye-ermenistan-baris-antlasmasi/

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bolşevik ihtilaliyle Ermeniler, Ruslardan ayrılmış ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyetini kurmuşlardır. Daha sonra Ermenistan sırasıyla Transkafkasya Sovyetler Birliğine daha sonra da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine dahil olmuştur. Ermenistan’ın Sovyetlere dahil olması ile birlikte iki ülke arasında birebir bir iletişim olmamış Türkiye – SSCB ilişkilerine göre şekil almıştır.

Asala terör örgütüne ait kimliği belirsiz kişiler.
https://www.gzt.com/gercek-hayat/avrupa-birligi-ve-ermeni-diasporasi-3579370

ASALA’nın Kuruluş Süreci

ASALA (İng. Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) Türkçe adı ile Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu. Örgüt 1975 yılında Lübnan iç savaşı sırasında, Beyrut kentinde, Agop Agopyan, Kevork Acemyan ve James Kamusyan tarafından kurulmuştur. (WEINBERG, L., & PEDAHZUR, A.; 2003). Örgütün asıl liderliğini ise Agopyan üstlenmiştir.

Örgüt 1915 olaylarını, Türkiye’ye bir soykırım olarak kabul ettirip, tazminat almak ve Türkiye’nin doğusu ve bugünki Ermenistan’ı kapsayan büyük bir Ermenistan kurma amacıyla eylemlerine başlamıştır. (HUNSICKER, A.; 2006).

ASALA’nın Eylemleri

ASALA terör örgütü 1975 yılında faaliyetlerine başlamış ve 8 yıl içerisinde 21 ülkede 110 terör eylemi gerçekleştirmiştir. Bu eylemlerde birçok Türk diplomat şehit olmuş ayrıca birçok sivil ölmüş ve yaralanmıştır (TUNÇER, S.A. 2018).

ASALA, demokratik, sosyalist ve özgür bir Ermenistan kurma amacında olduğunu söylese de yaptığı eylemlerle sadece bir terör örgütü olabilmiştir. Ayrıca örgütün eylemleri çok büyük oranda etnik kökeni Türk olan insanlara yönelik olmasından dolayı örgüt daha çok Türk düşmanlığı ile tanınmaktadır. Örgüt birçok kez bombalı eylem yapmış, suikast düzenlemiş ve işgal faaliyetlerinde bulunmuştur.

Terör örgütü Asala tarafından dünyanın farklı yerlerinde şehit edilen Türk vatandaşları.
Anadolu Ajansı

Örgütün katlettiği isimler arasında Şehit Büyükelçi İsmail EREZ, (Paris Büyükelçiliği görevi sırasında öldürülmüştür.) Şehit Büyükelçi Bahadır DEMİR, (Los Angeles Başkonsolosluğu’ndaki görevi sırasında öldürülmüştür.) Necla KUNERALP ( Emekli Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşi) gibi çok önemli görevlerde ve ‘güvenli’ ülkelerde bulunan birçok diplomatımız ve aileleri bulunmaktadır.[3]

Terör örgütü Asala’nın süikast düzenlediği Türk diplomatlar.
https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ermeni-teror-orgutlerinin-sehit-ettigi-turk-diplomatlari-unutulmuyor/2013636

ASALA’nın yaptığı terör eylemleri sırasında 42 Türk diplomat, 4 yabancı uyruklu iş insanı hayatını kaybederken 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu insan yaralanmıştır. (ŞİMŞİR, B. ; 2000)

Terör örgütü Asala’nın 1975-1985 yılları arasında gerçekleştirdiği eylemler.
https://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA#/media/Dosya:ASALA_attacks_map.png

Ayrıca ASALA aktif olduğu süreler boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden başka terör örgütleriyle de işbirliği yapmıştır. Bunların arasından yine Türkiye’de terör eylemlerinde bulunan başka bir etnik terör örgütü olan PKK, (ÇİL, U. (2017, Şubat 01). PKK-ASALA ittifakı CIA belgelerinde. Anadolu Ajansı.)

Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan dönemin İtalya Başbakanı Aldo Moro 1978.
https://twitter.com/TERAM__/status/1409518511626633216/photo/1

İtalya’dan Kızıl Tugaylar ve IRA bulunmaktadır (TUNÇER, S.A. ; 2018).

ASALA birçok büyük çapta terör eyleminde bulunmuştur. Örgütün en büyük eylemlerinden birisi de 7 Ağustos 1982’ de Ankara Esenboğa Havalimanı’nda yaptığı bombalı eylemdir. Eylemde 9 kişi hayatını kaybetmiş ve 73 kişi yaralanmıştır. Ölenlerin 3’ü polis olmak üzere 7 tanesi Türk, ikisi de turisttir. Eylemi gerçekleştiren iki teröristten biri ölü biri yaralı ele geçirilmiştir. Sağ kalan terörist Ekmekçiyan çıkarıldığı mahkemece tek celsede idam cezasına çarptırılmıştır. (Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’deki ilk eylemi Ankara Esenboğa baskını, 2022) Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi.)

(Gazete küpüründeki ölü sayısının farklı olmasının sebebi, yaralılardan birinin daha sonra hayatını kaybetmesidir.)

Ekmekçiyan, Türk adaleti karşısında 1982.
https://724manset.com/turkiyeyi-sarsan-kanli-baskin-esenbogada-asala-hareketi-9-meyyit-73-yarali/

Ayrıca örgüt, 1983 yılında Paris’te Orly Havalimanı’nda da bir saldırı gerçekleştirmiş, THY bürosunu bombalamıştır. Bu saldırıda 2’si Türk olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetmiş ve 28’i Türk, 55 kişi de yaralanmıştır.[4]

Paris-Orly Havalimanı saldırısı 1983.
https://gulfnews.com/today-history/july-15-1983-six-die-in-paris-airport-blast-1.2251225

Bu eylem örgütün en kanlı eylemidir ve bazı kaynaklarda bu eylemden sonra örgütün bölünmeye başladığı söylenmektedir. Bazı büyük ülkeler tarafından üstü kapalı olarak desteklenen örgüt eylem sonrası başta Fransa olmak üzere birçok ülkenin hoşgörüsünü kaybetmiş ve hatta nefretini kazanmıştır. (Ermeni terör örgütü ASALA ve faaliyetleri, Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi)

Örgütün Dağılış Süreci

Örgüt 1983 yılındaki kanlı Orly Saldırısı’ndan sonra büyük çaplı bir eyleme girişmemiş ve bölünmeye başlamıştır. Ayrıca örgütün ABD, Birleşik Krallık gibi ülkelerin de terör listesine girmesi de hareket alanlarını kısıtlamıştır. Orly katliamından sonra örgütte zıt fikirler ve ayrıklıklar yaşanmaya başlamış bu nedenle de eylemler duraksamaya başlamıştır. Daha sonra 1988 yılında örgütün lideri Agop Agopyan, Atina’da öldürülünce, örgüt dağılma sürecine girmiş ve zamanla yok olmuştur.

Örgütün dağılışı ve Agopyan’ın ölümü üzerine birçok iddia olsa da Agopyan’ı öldüren kişi hâlen bilinmektedir. Bu konudaki iddialardan bir tanesi Orly katliamından sonra Agopyan’ın bizzat ASALA tarafından infaz edildiği ve örgütün kendi kendini imha ettiği üzerinedir.[5]

Bir başka iddia ise ASALA’nın lideri Agopyan’ın İsrail tarafından öldürüldüğüdür. İsrail, Lübnan’ın Bekaa Vadisi üzerinde Filistinli ajan avına çıktığı dönemlerde Türkiye’den yardım istediği ve aynı zamanda ASALA konsuunda da yardım teklif ettiği söylenmektedir.[6]

Dönemin MİT Mensubu Mehmet Eymür.
https://t24.com.tr/haber/eski-emniyet-muduru-hanefi-avci-dan-mehmet-eymur-aciklamasi-eksik-biliyor,992033

Bir başka iddia ise Agopyan ve örgütün üst düzey üyelerinin Türk İstihbaratı tarafından yapılan gizli operasyonlarla infaz edildiğidir. Bu konudaki en kabul gören kanı bu iddiadır.

Milli İstihbarat Teşkilatı kontrgerilla faaliyetleri kapsamında gayriresmi kişiler aracılığıyla zaman zaman bazı sınır dışı operasyonlar düzenlemiştir. Agopyan’ın da bu şekilde Abdullah Çatlı aracılığıyla infaz edildiği düşünülmektedir. MİT Kontrgerilla Daire eski Başkanı Mehmet Eymür, önce Susurluk Araştırma Komisyonuna verdiği ifade de devletin Çatlı’yı zaman zaman kullandığını itiraf etmiş,[7] ve yıllar sonra 90’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili davada verdiği ifade de Hiram Abbas ve Alaattin Çakıcı’nın Beyrut’ta Ermenileri öldürdüğünü söylemiştir. (Yıldız, A. (2014, Kasım 07). Mehmet Eymür : MİT’ten Hiram Abbas ile Alaattin Çakıcı Ermenileri Öldürdü! T24.)

Ortada bulunan bunca iddiaya rağmen Agopyan’ı kimi öldürdüğü hâlen bilinmese de Agopyan’ın ölümünden sonra ASALA hiçbir faaliyette bulunmamış ve zaman içerisinde tarihe karışmıştır.

Sonuç

Sözde “Ermeni Soykırımı” ve büyük Ermenistan kurma amacıyla yola çıkan ve birçok kanlı eylem yapan ASALA, birçok Türk diplomat başta olmak üzere onlarca sivil ve masumun canına kıymıştır. Bu nedenle de savunduğunu iddia ettiği Ermeni toplumu başta olmak üzere uluslararası toplumda kimseden destek alamamış ve hatta hemen hemen her yerde lanetlenmiştir. Örgüt savundukları ideolojinin sosyalizm yani burjuva karşıtı ve proleterya yanlısı olduğunu iddia etse de birçok savunmasız ve masum insanın ölümüne ve zarar görmesine sebep olarak iddialarının çokta gerçekçi olmadığını ortaya dökmüştür. Örgüt, günümüzde sol bir örgütten daha çok Türk düşmanlığı ve etnik terör örgütü kimliğiyle bilinmektedir.

Örgütün yaptığı eylemler dünyada oldukça ses getirmesiyle birlikte Türkiye’de ise halkın oldukça gerilmesine ve sinirlenmesine sebep olmuş, Türk – Ermeni halklarının ilişkilerine de oldukça fazla zarar vererek iki millet arasındaki gerilimin daha da artmasına sebep olmuştur.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

 Berat Karaoğlan

[vc_toggle title=”KAYNAKÇA VE DİPNOTLAR”] 

KAYNAKÇA

[1]“Gümrü Antlaşması.” https://www.devletarsivleri.gov.tr/Sayfalar/Yayinlar/Koleksiyonlar.aspx?c=1

[2] “Tehcir Kanunu.”

https://www.atam.gov.tr/nutuk/milli-hukumetin-yaptigi-ilk-antlasma-gumru-antlasmasi

[3] WEINBERG, L., & PEDAHZUR, A. (2003). Political parties and terrorist groups. Routledge.

[4] HUNSICKER, A. (2006). Understanding international counter terrorism. Universal – Publishers.

[5] TUNÇER, S.A. (2018). Asala örgütü. Türk Dünyası Araştırmaları, 118(233), 85-104.

[6]http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/eTn35PrnW_x2B_2kKWFfXs7c4w_x3D__x3D_

[7] ŞİMŞİR, B. (2000). Şehit diplomatlarımız. Bilgi Yayınevi.

[8] ÇİL, U. (2017, Şubat 01). PKK-ASALA ittifakı CIA belgelerinde. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pkk-asala-ittifaki-cia-belgelerinde/738970#

[9] (Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’deki ilk eylemi Ankara Esenboğa baskını, 2022) Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi. https://satemer.sakarya.edu.tr/tr/icerik/19761/101307/ermeni-teror-orgutu-asala-nin-turkiye-deki-ilk-eylemi-ankara-esenboga-baskini

[10] (Ermeni terör örgütü ASALA ve faaliyetleri, Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi) https://satemer.sakarya.edu.tr/tr/icerik/19787/101536/ermeni-teror-orgutu-asala-ve-faaliyetleri

[11] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/asalayi-kendi-bitirdi-5262890

[12] “Asala’yı Kim Bitirdi?” https://youtu.be/ernS4Y55gn8

[13] Yıldız, A. (2014, Kasım 07). Mehmet Eymür : MİT’ten Hiram Abbas ile Alaattin Çakıcı Ermenileri Öldürdü! T24. https://t24.com.tr/haber/mehmet-eymur-mitten-hiram-abas-ile-alaattin-cakici-ermenileri-oldurdu,276363

Dipnotlar 

[1] “Tehcir Kanunu.” 1915 yılında dönemin Osmanlı Devleti hükümeti tarafından Ermenilerin zorunlu olarak göç ettirilmesiyle ilgili kanun.

[2] Gümrü Antlaşması.

[3] Milliyet Gazetesi Arşivi.

[4] Milliyet Gazatesi Arşivi. O anı ömür boyu unutmayacağız.

[5] “ASALA’yı kendi bitirdi.” (Milliyet Gazetesi)

[6] “ASALA’yı Kim Bitirdi?”  (32.Gün Arşivi)

[7] “ASALA’yı Kim Bitirdi?”

[/vc_toggle]


Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Değişen Güvenlik Olgusu

Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Değişen Güvenlik Olgusu

Güvenlik kavramı, net ve açıklayıcı bir izahı olmamakla birlikte, tehdit, korunma, hayatta kalma, devlet, gibi farklı çağrışımları içerisinde barındıran bir kavramdır. Aynı zamanda geçmişten günümüze kadar ki tarihsel süreç içerisinde, siyasi, sosyal ve ekonomik çerçevede zaman içerisinde kullanım alanı genişleyen anlam bilimsel bir olgudur. Biraz daha açmamız gerekirse, güvenlik; net bir tanımı ve izahı olan bir kavram olmaktan ziyade, farklı belirleyici faktörler ışığında farklı tanımlamalar kazanan bir kavramsallaştırmadır. Güvenlik kavramı, sistem içerisindeki hukuki düzenin sağlanabilmesi ve sürdürülebilir olması, bireylerin korkudan uzak bir biçimde yaşamalarının sağlanması ve kendilerini güven içerisinde hissetmeleri ile doğrudan ilişkilidir (Püsküllüoğlu, 1995: 497).

Arnold Wolfers 1953. https://www.fulcrum.org/concern/file_sets/4f16c474g

Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenliğin girift bir kavram olduğuna dikkat çeken ilk isim Arnold Wolfers’tır. Wolfers’a göre; “Güvenlik, nesnel olarak, kazanılmış değerlere yöneltilen tehditleri ölçmektedir, öznel olarak, bu değerlere saldırılacağı yönünde korkuların olmamasıdır” (Wolfers, 1952).

Bu tanımlamadan hareketle, güvenlik olgusunun merkezinde tehdit kavramının var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda, Uluslararası İlişkilerde güvenliği yorumlarken, iki temel soruyu göz önünde bulundurmamız gerekmektedir: Bu sorulardan ilki; kimin için güvenlik, diğeri ise neye karşı güvenliktir (Açıkmeşe, 2019).

Kimin için güvenlik sorusu bizleri güvenliğin öznesine, neye karşı güvenlik ise bizleri güvenlik tehdidine götürmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve sonrasında BM’in kurulması güvenliğin dönüşümü açısından önemli bir gelişme olmuştur (Balcı, Kalyoncuoğlu & Kalyoncuoğlu, 2019). 1945 sonrasında düzenlenen konferansta, savaş sonrasındaki istikrarlı ortamın sürdürülebilirliği açısından bir örgüt kurulması fikri bütün taraflarca kabul edilmiştir (Burak, 2019).

Yalta Konferansı, İkinci Dünya Savaşı sonları 1945.
Soldan sağa (W.Churchill, F.D.Roosevelt, J.Stalin)
https://edition.cnn.com/2014/06/05/us/cold-war-5-things/index.html

Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın iki büyük kazananı olan ABD ve SSCB, ve bu devletlerin çevresinde gruplaşmış devletler arası gerilimin doğrudan birbirlerine karşı silah kullanmadan devam ettiği süreci ifade etmektedir (Tokatlı, 2022). İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte güçler dengesinin değişmesi ve akabinde Soğuk Savaşın patlak vermesi, Batı Bloğu ile Doğu Bloğu arasındaki mücadelenin başlangıcı olmuştur (Burak, 2019). Biraz önce ifade etmiş olduğum kim için ve neye karşı güvenlik sorularını Soğuk Savaş öncesi ve Soğuk Savaş’a kadar ki zaman içerisinde ele alacak olursak, güvenliğin öznesini devletler, güvenliğin tehdidini oluşturan etmenleri ise askeri sorunlar olarak ifade edebiliriz. Aslında bu noktada geleneksel bir güvenlik anlayışının var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geleneksel güvenlik anlayışında, devlet merkezli ve askeri tehdit odaklı bir bakış açısı hakimdir (Kanbal, 2012). Biraz daha açmamız gerekirse Soğuk Savaş dönemi güvenlik kavramı savunma kavramıyla özdeş olarak ifade edilmektedir. Soğuk Savaş dönemi süresince güvenlik konuları sürekli olarak askeri güç ile bağdaştırılmış ve bu perspektifte askeri güç ile ilgili konular, devletlerin daima birincil hedef noktaları olmuştur (Yorulmaz, 2014).

Harry S. Truman önderliğinde NATO’nun kuruluşu 1949.
https://stringfixer.com/tr/Cold_War#wiki-15

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte değişen Avrupa ve dünya coğrafyası akabinde birden çok yeni olgu ve sorunların da doğmasına neden olmuştur (Öztürk, 2007). Soğuk Savaş dönemi boyunca güce dayalı ve devleti merkezde tutan, anarşizmin etkin olduğu uluslararası sistem anlayışı hakimken (Morgenthau, 1970, s. 270-273), Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşmenin de etkisini göstermesi ile birlikte oluşum gösteren yeni tehdit algıları da çeşitlilik göstererek, güvenlik olgusunun genişleme ve derinleşme süreci başlamıştır.

Varşova Paktı’nın konferansı 1955.
https://www.historytoday.com/archive/months-past/warsaw-pact

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, iki kutuplu sistemden tek kutuplu sisteme doğru bir eğilim olması, teknolojinin yaygınlaşması ve devletlerin birbirleri ile bağımlı hale gelmeleri risk ve tehdit algılarını değiştirerek güvenlik ortamının değişken bir hal almasına neden olmuştur. Bu noktadan hareketle, Soğuk Savaş sonrası özellikle eleştirel düşüncenin de ön plana çıkmasıyla güvenlik algısı, devlet merkezli olmaktan birey merkezli olmaya doğru gelişim göstermiştir (Çikrıkci, 2017). Uluslararası sistemi tehdit eden unsurların başında sadece devlet olmadığı, devlet dışı aktörlerin, uluslararası örgütlerin de sistem içerisinde tehdit unsurları arasında yer aldığı ön plana çıkmıştır (Tokatlı, 2022). Soğuk Savaş dönemi sonrası eleştirel yaklaşımlar sergileyen yeni kuramlar, Soğuk Savaş öncesi realizm kuramının benimsediği temel varsayımların önemini yitirdiğini ve aynı zamanda uluslararası sistem içerisindeki hadiseleri ve devletlerin davranış biçimlerini açıklamada yetersiz kaldığını ortaya koymuştur. Özellikle güvenlik alanındaki çalışmalarda artış gösteren teorik çeşitlilik 90’lı yıllar sonrasında hız kazanmıştır.

Birleşmiş Milletler’in deklare edilişi 1942.
https://ge.usembassy.gov/commemorating-the-united-nations-declaration/

Sonuç

Sonuç olarak, uluslararası sistem içerisinde güvenlik kavramının farklı dönem ve koşullarda ortaya çıkan tehditlere ve risklere göre şekillenmesinin yanı sıra, Uluslararası İlişkiler literatüründe, uluslararası teoriler ışığında da tarihsel süreç içerisinde gelişim gösterdiğini görmekteyiz. Devlet merkezli bir güvenlik anlayışından, birey merkezli güvenlik anlayışına doğru bir eğilim yaşanmıştır. Soğuk Savaş öncesi güvenlik kavramı daha çok devletleri yakından ilgilendiren, askeri sorunlar ve güç politikaları çevresinde şekillenirken, Soğuk Savaş sonrası bu durumun değişkenlik gösterdiğini görmekteyiz. Artık güvenlik olgusu Soğuk Savaş sonrası ekonomik, insani, çevre ve küresel güvenlik gibi konular ile ön plana çıkmıştır.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Kaan Dükal

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

[1] Püsküllüoğlu, Ali. (1995), Türkçe Sözlük, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

[2] Wolfers, Arnold. Discord and Collaboration: Essays on International Politics. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1962.

[3] Açıkmeşe, S. (2019). Kavram Avcıları: Güvenlik Nedir? [Video]. Retrieved from https://www.youtube.com/watch?v=npNZM3DACuk&t=12s

[4] Balcı, M., Kalyoncuoğlu, K., & Kalyoncuoğlu, S. (2019). 374. Retrieved 4 September 2022, from https://www.researchgate.net/publication/337164047

[5] Burak, B. (2019). Uluslararası Politika Akademisi – (UPA) – GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ‘GÜVENLİK’ KAVRAMI. Retrieved 7 September 2022, from http://politikaakademisi.org/2019/10/12/gecmisten-gunumuze-guvenlik-kavrami/

[6] Tokatlı, S. G. (2022). Soğuk Savaş Dönemi Güvenlik Algısında Yaşanan Değişim ve Uluslararası Sistemin Değişen Dinamikleri. Vakanüvis-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 7 (1) , 376-406.

[7] Kanbal, B. (2012). Uluslararası Politika Akademisi – (UPA) – ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE GÜVENLİK ALGISI. Retrieved 7 September 2022, from http://politikaakademisi.org/2012/08/07/uluslararasi-iliskilerde-guvenlik-algisi/

[8] Yorulmaz, M. (2014). “DEĞİŞENˮ ULUSLARARASI GÜVENLİK ALGILAMALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİNDE “DEĞİŞMEYENˮ GÜVENLİK PARADOKSU. Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi, 3(1).

[9] Öztürk, Z. (2007). SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA YENİ GÜVENLİK ÜZERİNE KURAMSAL TARTIŞMALAR. Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, 8(2), 95-109. doi: 10.18354/esam.322535

[10] Morgenthau, H. (1970). Uluslararası Politika. (B. Oran, & Ü. Öskay, Çev.) Ankara: Sevinç Maatbası.

[11] Çikrıkci, T. (2017). ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE GÜVENLİĞİN REFERANS NESNESİ SORUNSALI: KLASİKTEN YENİYE KAVRAMSAL BİR ANALİZ. İKTİSADİ Ve İDARİ BİLİMLER DERGİSİ, 3(6).

[/vc_toggle]

Osmanlı Denizciliğinde Akdeniz Ve Kadırga

Osmanlı Denizciliğinde Akdeniz Ve Kadırga

Karesioğulları beylik sınırları.
https://yedikita.com.tr/anadoluyu-turk-islam-yurdu-yapan-6-beylik/

Osmanlı Devleti’nin deniz alanında mücadelesinin temeli, XIV. yüzyıl Batı Anadolu deniz gaziliğine dayanır. İlk kullandıkları gemiler, envanterleri gibi birçok şeyi kendisine miras kalması şeklinde devralarak ilerlemiştir. Batı Anadolu’dan kasıt da, Menteşe, Aydın, Saruhan, Karasi’dir. Yine bakıldığında Osmanlı’daki denizcilik faaliyetlerinin ilk ciddi anı da, Karasi’nin alınmasıdır (1347-1348). Osmanlı bu tarihten itibaren,denizlerde mücadelelere atılmaya başlamış Karamürsel Beğ’in ilk çekdiri tipi olan, kendisinin adıyla anılan bu küçük gemi de; denizlere olan ilgiyi göstermekle birlikte henüz yeterli olmayacaktır.Edincik,İzmit,Gemlik,Karamürsel’de tersaneler inşa edilmesiyle birlikte ivme yakalanmaya çalışılırken[1]; Rumeli’deki Türk kara kuvvetleri sert bir bozkır rüzgarı şeklinde esmektedir.Tüm bu şeraitte,Rumeli’ye açılırken donanmanın önemi de meydana gelmiştir.Osmanlı için Akdeniz’e geçiş aşamaları da tabii olarak; Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethi, Kırım Hanlığı’nı kendine bağlayışı, Cenevizlilerin-Venediklilerin gücünü kırması nispetinde gelişmekteydi. Barbaros Hayreddin ise, denizcilik tarihine attığı Preveze imzasıyla öne çıkacak;Akdeniz, bir Türk gölü olacaktır.

1820 Yılı Kasımpaşa Tersanesi, Osmanlı İmparatorluk Arşivi.
https://www.tdefenceagency.com/mahmudiye-efsanesi-doguyor/

Osmanlı’nın İlk Denizcilik Faaliyetleri

Osmanlı’nın kurulduğu yıllarda, Anadolu’da onun gibi birçok Türk beyliği daha vardı. Denizcilik hususunda o dönemlerde önde gelen aile, Karesioğulları’ydı. 1296/7’lerde Selçuklu Uç Beyi olarak Batı Anadolu’da fetihler gerçekleştiren Kalem Beğ ile, Karesi Beğ, eski adıyla Mysia denilen Balıkesir,Bergama ve Çanakkale’nin büyük kısımlarını ele geçirdiler.Selçuklu’nun yıkılışıyla beraber Karesilerin, bölgelerinde müstakil şekilde hareket ettiği görülmektedir. Özellikle de, 1328 senesinde Doğu Roma İmparatoru III. Andronikos’un; Demirhan Bey ile saldırmazlık anlaşması gerçekleştirmesi, beyliğin devletleşme konusundaki mesafesini gösterir. Karesi’nin denizlerde boy göstermesi, Avrupalılar’ın deniz ticaretini kötü etkiliyordu. Eylül 1334 senesinde Venedikliler, Rodos Şövalyeleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun; Karesi’ye karşı bir haçlı ittifakı gerçekleştirdiği görülüyor. Ardından da, Edremit suları önlerinde Türkler,haçlı ittifakına karşı yenilir. Tabi bu Karesileri yavaşlatmış da olsa; 1337’de Trakya’ya denizden geçerek akınlar yaptığı görülüyor. Bu akınların devam etmesi bir süre sonra iç karışıklıktan dolayı sekteye uğruyor. Yahşi Bey’in vefatı üzerine, Demirhan ile Dursun Beyler’in birbirleri üzerinde otorite kurmak çabaları görülüyor. Dursun Bey’in, Osmanlı’dan yardım talebi de bu süreçte gerçekleşiyor. Orhan Gazi’nin gelmesine yönelik olarak da; Bergama, Edremit, Balıkesir’in ona verileceği de ifade edildi. Orhan Bey, Balıkesir’e gelerek buraları ele geçirdi. Demirhan Bey de Bergama’ya çekildi. Ardından teslim olması hususunda Dursun Bey ve Orhan Bey, kendisiyle anlaşma yapılacağı sırada; kale içinden gelen bir ok, Dursun Bey’i öldürdü. Demirhan Bey de, ikna edilerek teslim alındı. Böylelikle, Karesi bölgesi Osmanlılar’ın eline geçti. Orhan Bey burayı, oğlu Süleyman Paşa’ya iktâ etti. Karesilerin alınması; deniz tecrübesini de beraberinde getirdi. [2]Osmanlı artık, donanma ile Rumeli’ye akınlarını bir koldan daha gerçekleştirmeye başlamıştı. Çanakkale bölgesinin, Osmanlı için pahası, gerçekten biçilemez olmuştu.1354’de Gelibolu’ya yerleşmeye başlayan Osmanlı, ilk deniz üssünü de buraya kurmak için çabalayacaktı. Çünkü Gelibolu, Anadolu’ya güvenli geçiş için vazgeçilmezdi. Bu sebeple, burada donanma bulundurulmalı, gerektiğinde Anadolu’ya; gerektiğinde Rumeli’ye sevk,idare ve destek sağlanabilmeliydi. 1388 senesinde Murad Hüdavendigar’ın Anadolu’daki ordusunu Rumeli’deki Sırp kuvvetlerine karşılık olarak Gelibolu Beyi Yence’nin gemileriyle geçirmesi, önem ve hedefi içerir. Osmanlı’nın denizdeki faaliyetlerinde de yeni rakipler meydana geliyordu. Venedikliler ve Cenevizliler’in Adalar Denizi ve Karadeniz üzerindeki hakimiyetleri,ticari faaliyetleri,Osmanlı’nın geleceğine tehdit oluşturuyordu. Nitekim,Yıldırım Bayezid’in denizcilik hususuna önem verdiği görülüyor. Gelibolu’daki deniz üssü,yeniden tamirata alındı. Üç sıra kürekli kadırgaların barınmasından; iaşe temini ve mühimmat temine dek, tam kadro hazır şekilde bir devlet tersanesi meydana getirildi.Ardından da,Çanakkale Boğazı’nın kontrolü sağlanıldı ve gelen geçen gemiler,denetlendi .Bu dönemki Osmanlı donanmasının altmış parçadan oluştuğu biliniyor.

Bilinmeyen venedikli bir artist tarafından hazırlanan Sapienza Deniz Muharebesi portresi 1499.
https://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Zonchio#/media/File:Battle_of_Zonchio_1499.jpg

Osmanlı ve Denizler’de Yükselişi

Yıldırım Bayezid’in Ankara’da Timur ile savaşı sonrasında yaşanan 11 yıllık fetret dönemi içerisinde Osmanlı, Rumeli’de –iskan politikası gibi politikalar sayesinde- toprak kaybına uğramasa da; denizlerde kalkınma konusu belli bir müddet arka planda kalmıştır. Fetret dönemi bitiminde Çelebi Mehmet başa geçmiş; otoritesini kurmaya çalışmıştır. Gelibolu Kalesi sağlamlaştırılmış; Boğaz’ın korunması çalışılmıştır. Donanmada yeni hazırlıklara kalkışılır ve, Çalı Bey idaresindeki donanma ile 1416 senesinde Venedikliler ile çarpışma gerçekleşir. Savaşı Osmanlı kaybeder. Ancak, Boğaz’ın korunması meselesini elinde tutmuştur.[3]Venedik’in etki alanına baktığımızda; Dalmaçya sahilinden Adalar Denizi’ne dek birçok yer ona aitti. Girit Adası ve 1489’da da miras yoluyla Kıbrıs Adası’nı eline geçirmiş; güçlü bir deniz devleti idi. Yine Venedik ile yapılan ikinci deniz savaşı da, Selanik ile ilgiliydi. 1423-1430 yılları içerisinde gerçekleşmişti. Osmanlı donanması, Selanik’i karadan kuşatmış; denizden ablukaya alarak ele geçirmişti. Devam eden yıllarda da Venedik ile birçok deniz savaşı gerçekleştirildi.1463-1479,1499-1502,1537-1540’larda gerçekleştirilen savaşlar bunlardan sadece birkaçıdır.[4] Fatih Sultan Mehmet’in tahta gelişiyle birlikte Osmanlı’nın bir deniz imparatorluğu olmak iddiası da güçlenir. Anadolu Hisarı tamir ettirilir. Karşısına da Rumeli Hisarı inşa ettirilerek; Karadeniz geçişleri kontrole alınmaya çalışılır. Böylelikle, İstanbul’a ulaşacak olan olası yardımlar da kesilmiş olur. Kasım 1452’de Karadeniz’den İstanbul’a tahıl getiren bir Venedik gemisi,denetim emrine uymadan geçmeye kalkışınca,batırılır. 1451’de ise, Derya Beyliği anlayışından; Kaptan-ı Deryalık anlayışına geçildi. İlk Derya Bey’i Karamürsel Bey iken;ilk Kaptan-ı Derya olarak da,Gelibolu Sancak Beyi Baltaoğlu Süleyman Bey seçildi. 1453 civarında da, 400 parçalık donanması ile bugün onun adı ile andığımız Baltalimanı’na demirledi.18 Nisan’da Büyükada ve çevre adaları fethetti.20 Nisan tarihinde İstanbul sularında Venedik ile bir çarpışmayı kaybetmesi üzerine de, Süleyman Bey azledildi.[5]23 Nisan Sabahı yetmiş civarında küçük Türk gemisinin Haliç’e karadan yürütülerek indirilmesi, Doğu Romalıları ve Venediklileri; kazandıklarını düşündükleri sırada üzüntüye uğratır. Bu uygulamanın Haliç ile sınırlı kalmayıp;1456-Belgrad ve 1470-Eğriboz’da da kullanılması dikkate değer.1456’da Papa’nın teşvikleri sonucu Fatih’e karşı bir haçlı ittifakı kurulur. Yüz elli bin Duka altın harcanıp; otuz kadırgan, iki büyük kalyon,bin denizci, beş yüz asker, otuz toptan meydana gelen bir donanma oluşturuldu. Ağustos 1456’da harekete geçen Haçlı donanmasının amacı, Adalar Denizi’nin Kuzey kesimlerini ele geçirip,Akdeniz’e bariyer örmekti. Böylece de karadan Macar orduları beraberinde, İstanbul geri alınacaktı. Limni ve Taşoz Adaları ele geçirildi. Fatih aynı yıl Belgrad önlerindeydi. Belgrad’dan geri çekilmesi,Haçlı donanmasına güç verdi. Osmanlı’da karşılık olarak, yüz elli parçalık donanma ile harekete geçti. Gelibolu Donanma komutanı İsmail Bey, Midilli’yi kuşattıysa da 1462’ye dek Midilli’nin fethi gerçekleşmeyecektir. Limni ve İmroz adaları, üç bin altın ödemek şartıyla, Mora Despotu Dimitrios’a bırakılır.1462’de de Midilli önlerinde kısa süreli bir çarpışma neticesinde Midilli fethedildi. Venedik donanmasının o sırada tehditkar biçimde yirmi dokuz kadırgalık donanması ile olayları gözlemlemesi, Haçlı ittifakının bir gözünün orada olduğunu gösterir. Tabi olarak, bu haçlı ittifakı içerisindeki mezhepsel ayrımlar, Fatih’in lehine sonuçlanmıştır. Haçlı ittifakı,tam bir birlik halinde hareket edememiştir. Papa II. Pie,yeniden Osmanlı’ya karşı birlik çağrısında bulunur. Türk deniz kuvvetlerine karışı savaşmak üzere yeni bir tarikat oluşturulur. Almanlar Papa’ya otuz iki bin yay ve on bin atlı asker vaddetti. Ocak 1460’da da Alman İmparatoru, Haçlı kumandanı olarak seçildi. Orduya katılanlara öbür dünya için Endüljanslar çıkartıldı. Bu haçlı ittifakında Venedik yer almayışı; Fatih’in politik becerileri ile incelenebilir.[6]1416 savaşında Venedik’e karşı Osmanlı ile ortak savaşan, denizcilerini Osmanlı’ya veren Cenevizliler’den, Karadeniz’i kontrole almak maksadıyla 1459’da Amasra ele geçirildi.1461’de Sinop ve civarı da Candaroğulları’ndan alındı. Yine aynı yıl,Trabzon Rum İmparatorluğu’na da son verildi.[7]Karadeniz’i kontrole almanın sadece Anadolu bölgesiyle sınırlı kalmayıp; bulunmaz bir  Kırım konjontürü sayesinde ele alınabildi. Kırım Hanlığı da bu dönemde kendisini müstakil bir bölge olarak, Hacı Giray’ın önderliğinde göstermeye başlar. Hacı Giray’dan sonra, oğlu Mengli Giray Osmanlı Devleti’nden yardım isteyerek, tahta geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in emriyle, Gedik Ahmet Paşa, üç yüz parçalık donanması ile Kırım’a demirlemiştir(1475). Ve Cenevizliler, Karadeniz’den tamamen çıkartılmış; bölge Türk gölü haline gelmiştir. Artık, üç yüzyıl boyunca Osmanlı egemenliği söz konusu olmuştur. Kırım Hanlığı’nın bu konumu, Osmanlı’nın da gücünü Akdeniz’e,Avrupa’ya yönelterek çeşitli zaferler elde edilmiştir. Ruslar ise, 19. Yüzyıl’a dek bölgeye pek de giriş yapamamıştır.[8]Böylelikle de;Doğu ticaret yollarında Osmanlı kontrolü sağlanmıştır. Bundan sonra hedef,Akdeniz olur.1463-1479 yılları içerisinde yani on altı yıl boyunca Adalar Denizi’nde ve Venedik idaresindeki yerleşimlerde Osmanlı-Venedik savaşları süre gelir. On altı yıllık süreçten de zafer ile ayrılabilen Osmanlı’nın yeni hedefi, 1480’de İtalya’nın Pulya sahilleridir. Napoli Kırallığı’na bağlı olan Otranto’ya Osmanlı donanması demirlemiş; karaya asker çıkartılarak fetih gerçekleşmiştir.

Osmanlı Kadırgaları 16.Yüzyıl.
https://tr.pinterest.com/pin/488640628300698703/

Osmanlı Denizciliği: Kadırga/Çekdiri

Kadırganın kullanımı özellikle Akdeniz çevresinde yoğundur. Akdeniz’in coğrafi şartlarına,kalyondan çok daha uyumlu olduğu anlayışı,17.yüzyılın sonlarına dek devam eder. Venedik ve Osmanlı’nın kadırga tipi gemileri kullanımı,Akdeniz’deki birçok devletten önce başladığı gibi; sonra da bitmiştir. Örneğin İngilizler,17.yüzyılın başlarında Kalyon tipine önem vermeye başlamıştır. Venedik de, 17.yüzyılın ikinci yarısında buna niyet eder. Osmanlı’nın gemiciliğinin gelişimi, kadırganın büyük etkisiyle de; üç dönemde incelenebilir. Birinci dönem,kuruluştan 17.yüzyılın ikinci yarısına dek sürer. İkinci dönem,19.yüzyılın ortalarına dek sürerken bu döneme, kalyon(yelkenli) tipi hakimdir. Üçüncü dönem de, yıkılışa dek olan süreci kapsar; buharlı gemiler dönemidir. Osmanlı donanması, çekdiri ve yelkenli olmak üzere iki modele ayrılır. Bu modellerin de alt yapıları vardır. Kürekle hareket eden gemilere çekdiri/kadırga ismi verilir.Büyük donanma gemileri uzun süre, kadırga,mavna,kalyata,firkateden meydana gelirken;küçük donanma gemileri de, karamürsel ve palaşkermelerden oluşuyordu. Baştarda’da deniz kuvvetlerinin üst düzey isimleri yer alır. 17.yüzyılın ortalarına dek, donanma ümerası,kaptanpaşa,Tersane kethüdası,Tersane emini, biner.Yirmi altı-otuz altı oturaklı,her küreğinde beş/yedi kürekçi bulunan büyük tip bir kadırgadır. Büyüklükleri itibarıyla da; orta baştarda,paşa baştardası ve baştarda-i hümayun olarak üçe ayrılırlar. Mürettebat hususunda,paşa baştardasının beş yüz kürekçi,iki yüz on altı savaşçı,gemici ve topçularla birlikte,sekiz yüz kişiye ulaştığı bilinmektedir. Baştardaların,kalyonlar döneminde de kullanıldığı; revize edildiğine dair,1702’deki baştarda-i hümayunun kürekli kalyona çevrildiği biliniyor. Yani,kalyonların öne çıktığı devirlerde dahi baştardanın,kaptan-ı deryalara tahsis edildiği; önemlerinin yitirilmediği görülüyor. Baştarda görüldüğü üzere,belli isimlerin toplandığı bir çekdiri tipidir. Kadırga’dan sonraki en değer atfedilenidir. Kadırga ise,ordunun tam anlamıyla belkemiği;18.yüzyıla dek de,donanmanın yegane vuruş gücünü temsil eder. Kadırganın kullanıcıları,tüm Akdeniz coğrafyasıdır denebilir.Eski Yunan’dan Doğu Roma’ya Venedik’e dek birçok donanmanın en temel gücünü temsil eder. Osmanlı kaynaklarında kadırga hakkındaki ilk bilgilere,Gazavat-ı Sultan Murad b. Mehmed Han adlı eserde görülür.1475 tarihli Gelibolu Tahrir Defteri’nde,’’Cemaat-i Reisan-ı Kadırga’’ başlığı ile kadırga nüfusunun doksan üçe ulaştığı biliniyor. Osmanlı’nın gerçek anlamda henüz 15. Yüzyılın ikinci yarısında belkemiği haline gelişi;tesadüfi değildir. Tursun Bey’in ifadesi ile de: ‘’önüne ok atsan,arkasına düşer’’ şeklindeki yorumu bozkırda sürülen at hissiyatı veriyor olsa gerek. Katip Çelebi’nin kadırgalardaki mürettebatların kimlerden seçilmesi gerektiğine dair yorumu da ilgi çekici bir diğer noktadır. Şöyle ki,esir alınan kişilerin vb.-forsa- Türk olmadıkları için,savaş sırasında taraf değiştirebileceklerini ifade eriği gibi;bir gemideki kürekçilerin elliden fazla olmamasını da belirtmiştir.[9]

Barbaros Hayreddin Paşa Portresi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Barbaros_Hayreddin_Pa%C5%9Fa#/media/Dosya:Barbarossa_Hayreddin_Pasha.jpg

Kadırga’nın Yükselişi ve Barbaros Hayreddin Paşa

İkinci Bayezid’in Akdeniz korsanlarından Kemal Reis’i devlet hizmetine almasıyla beraber,deniz seferlerinde başarılarla dolu bir kaptanlar çağına girilir.[10]Bu dönemin kapanış tarihini de; İngiliz Tarihçi-Arkeolog Lane Poole, Uluç Ali Paşa’nın vefat tarihi olan,Haziran 1587’yi ifade eder. Kadırganın yükselişi,Akdeniz’deki Türk ve Müslüman korsanların,Osmanlı devletinin hizmetine girmesiyle beraber,Osmanlı’nın Akdeniz’deki mutlak güç olduğu XVI. Yüzyıl’ı da beraberinde getirir. Korsanlık mevzusundaki iyi/kötü ayrımı ise,Müslüman olması;beşte bir oranında dağıtım gerçekleştirmesi;gaza etmek ile mümkündür.1500’lerdeki  Osmanlı deniz gücünün teknik anlamda belkemiğini; kadırgalar ve usta korsanları tarafından karşılanıyordu.Türk korsanların,kale-kadırga ayırt etmeden giriştikleri mücadeleye ve Müslim-Hristiyan mücadelesinin denizdeki yansımasına dair Fuad Carım’ın şu ifadeleri önemlidir: ‘’Türkler gelmeden önce bir Hıristiyan gemisi iki Müslüman gemisini kaçırırdı, sonra bir Türk fustası ya da bir Türk çekdirisi iki Hıristiyan kadırgasına karşı koymaya başlamıştır.” Korsan Barbarosların mücadele alanı Kuzey Afrika –sonradan Mağrib Eyaletleri- çerçevesinde olup; XVI. Yüzyıldaki yoğun İspanyol-Osmanlı mücadeleleri bağlamında ilerler. Barbaroslar’dan Oruç Reis’in Cezayir’i 1516’da fethi; 1519’da kardeşi Barbaros Hayreddin tarafından Osmanlı idaresine devredilmesi sonrası Osmanlı adına burada Garp Ocakları faaliyetlerinin oluşturulur. Bu vakitten itibaren de Osmanlı’nın ilk Kapudan-ı Derya unvanlı kişisi Barbaros Hayreddin Paşa’nın adı öne çıkar.[11]XVI.Yüzyılın başlarında Osmanlı sultanlığında Yavuz Sultan Selim’i görüyoruz. Yavuz,Kemal Paşazade’ye şunları söyler: ‘’Tersaneyi üç yüz aded yapmak isterim. Ta Hisar’dan Kağıdhane’ye dek olmak gerekdir ve böyle olması münasibdir. İnşaallah niyetim feth-i Efrence’dir.’’ Kemal Paşazade’nin cevabı, -ki,Osmanlı’nın XVI. Yüzyıl’da denizdeki hedefini de açıklar niteliktedir- şöyledir: ‘’Padişahım,siz bir şehirde mukimsiz ki anın velinimeti bahirdir ve bahir feth olmayınca ve gemi gelmeyince İstanbul ma’mur olmaz.’’ Yavuz’un,Kemal Paşazade ve veziri Pîri Mehmed Paşa ile görüşmesi sonrasında alınan kararlar ile de,Galata’dan Kağıthane deresine uzanan tersane inşası, 1515’de tamamlanır. Elli bin akçe temini ile de,  yüz elli gemi yapılması emredilir. İşte,Osmanlı’nın bitime dek kullanacağı merkezi idare birimi de, Galata Tersanesi(Tersane-i Amire) meydana getirilmiş olur. Yavuz döneminde hedef,Osmanlı’ya pek çok da zararı dokunan St.Jean Şövalyeleri’nin sahibi olduğu Rodos’tur. Bu hedef, Yavuz’un oğlu Kanuni tarafından 1522’de başarıya ulaşır. Tersane-i Amire’nin geliştirilmesi, gemi inşa ve tamiri için yapılan iki yüz civarında gözler, depolar vb.yapılarla birlikte XVI.yüzyılın öne çıkan tersanelerini başında gelmektedir. Kanuni karadan; Barbaros Hayreddin denizden yola çıkarak, imparatorluğun gücüne güç katarlar.1534’de Barbaros’un emrinde yüz gemiyle yola çıktığı görülüyor. Tunus üzerine gitse de; İspanya kıralı V.Carlos üç yüz gemiyle gelince; Cezayir’e dönülmüştür. Bundan dört yıl sonra da,1538 tarihinde Preveze meydana gelecektir. Bahsi geçen senelerde, Osmanlı’ya denizde tek başına denizlerde karşı koyabilecek bir güç bulunmuyordu. Fatih döneminde gördüğümüz haçlı donanma ittifakının,1538’de yeniden ortaya çıkması da;denizlerdeki etkinliğimizi ifade eder. Venedik, Papalık, İspanya, Portekiz Ceneviz ve Malta donanmalarından bir bütün meydana getirilir. Kumandan olarak da; Ceneviz asıllı, İspanya hizmetindeki Andrea Doria seçilir. Kalyon ve kadırga ağrılıklı, üç yüz gemiden büyük bir donanma oluşturulur. Barbaros’un donanması, yüz yirmi iki çekdiriden oluşuyordu. Müttefik donanmasındaki büyük yelkenli kalyonlara;çekdiriler/kadırgalar ile karşılık veriliyordu. İki donanma arasındaki bu teknik fark da;coğrafi özellikleri ayrıntısıyla düşünmek ile mümkündür.Orta Akdeniz’in pek rüzgar almayışı; durgun süren havalar,kalyonlar/yelkenliler için olumsuzdu. Bir de bu gemiler oldukça büyük olduklarından,küçük koy/limanlarla dolu Akdeniz’i üstünkörü inceliyordu. Barbaros’un kadırgalarının birtakım tasarımları dahi kendisine aittir.Oldukça ilgili davrandığının örneği olarak, 1534 kışı boyunca İstanbul’da bir donanma teşkil ettirmesi, örneklenebilir. Kadırgaların oldukça hızlı olduğunu belirtmiştik. Kalyon tekniğinin henüz o yıllarda,özellikle kısa mesafeli toplara sahip olması da;Preveze’nin uzun menzilli Türk kadırgaları adına büyük bir avantaj olmuştur. Türk donanmasında Kemal Reis(1451 – 1511) ile beraber uzun menzilli toplara geçilir.-Manevra kabiliyeti olarak da bir kadırga;kalyondan çok çok daha iyiydi.Söylenebilir ki; Preveze’de edinilen Türk zaferi, Akdeniz’de Türk varlığını en üstlere ulaştırdığı gibi;kalyonların literatürlerde yer almalarını da XVIII. Yüzyıla öteler.[12]

Preveze Deniz Muharebesi’nde Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının Haçlı donanmasını Preveze Kalesi önünde yenilgiye uğratmasının tablosu, Ohannes Umed Behzad, 1866. https://tr.wikipedia.org/wiki/Preveze_Deniz_Muharebesi

Sonuç

Osmanlı Devleti,birden bire meydana gelmiş değildir. Salt bir kara mirası da devralmamıştır. Selçuklular’dan;Çaka Bey’den;Akdeniz Uygarlıkları’ndan edinilen ortak bir mirasın sonucudur,denebilir.1300’lerle beraber bağımsız olmak niyetiyle hareket eden Osmanlı,denizlerde de bağımsız olmayı; Karesioğulları’nın iç mücadelesinde taraf olup;kazandığı miras ile öğrenir. Menteşe, Aydın,Saruhan beyliklerinden de kazançlar sağlanır. Karamürsel Bey ilk derya beyi olarak geçer. Rumeli’ye Osmanlı akınları artmaya başlayınca da ordunun denizden iaşe temin ve hızlı hareket etmeleri sağlanmak isteğiyle, denizlerde hareket edilir. Özellikle de; Selanik bölgesinin alımında donanmanın faaliyetleri önem arz etmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han dönemine değin; bir imparatorluk olamayan Osmanlı’nın; İstanbul’u fethetmesiyle öncelik Karadeniz’e verilmek üzere; Akdeniz’de de etkinlik sağlanmıştır. Gedik Ahmet Paşa’nın Kırım’a üç yüz parçalık donanma ile demirlemesi; Fatih’in Karadeniz’i ele almaktaki en somut göstergesidir.

Fatih ile imparatorluk haline gelen Osmanlı’nın denizlerdeki gücünü yayması tek başına yeterli bir mevzu olmamakla beraber; başlangıç teşkil eder. Başlamanın, bitirmenin yarısı olduğunu düşünürsek; önemini daha iyi kavrayabiliriz. Yavuz’un Mısır Seferi ertesinde, donanmanın öneminin farkına varması ile beraber, Barbaroslar döneminin başlaması paralel olunca da; XVI. Yüzyılı Türk Yüzyılı olarak görüyoruz. Oruç Reis’in 1516’da Cezayir’i fethi; 1519 gibi üç senelik kısa bir sürede Barbaros Hayeddin tarafından Osmanlı sultanına sunulması; korsanlar mevzuunu da gündeme getirir. Korsanların, devletlere hizmet nispetinde; beşte birlik vergilerini; boşa yağma yapmaları düzenlendiği takdirde iyi niyetli, gaza uğruna çarpışan levendler olarak görürüz. Ama devlet dışı hesaplamalar yaparlar; bireysel düşünürler ise, genelde Tanrı’nın lanetinin üzerlerine olduğunu görürüz. Türk ve Müslüman korsanların, Osmanlı’nın otoriter yapısına; karadaki teknik ve gücüne dayanarak bir birlik olmaya çalışması da elbetteki muhtemeldir.

Sonuç itibarıyla, Osmanlı Devleti salt bir kara imparatorluğu değil; aynı zamanda bir deniz imparatorluğudur. En önemli sıçrama tahtalarından olan Rumeli fetihlerini gerçekleştirmeye başladıktan itibaren de; deniz gücünü ciddiye almışlardır. Gelibolu’da üs teşkil edilmesinden; İstanbul’da, Galata’dan Kağıthane deresine dek uzanan iki yüz gözlük alan yapılmış; Karadeniz’de Kırım’a üç yüz parça ile gidilerek devralınmış; Akdeniz’de kilit olan Rodos,Girit,Kıbrıs süre gelen zarfta ele geçirilmiştir. Preveze Zaferi ile de; Osmanlı’nın XVI.yüzyılda denizlerde mutlak egemenliği yaklaşık otuz yıl boyunca sürdüğü gibi; Kadırgaların denizlerde kullanım süresi oldukça uzamış; İnebahtı’da alınan yenilgi ile geri durulmamıştır. Donanma o durumda bile yeniden ayağa kaldırılmıştır.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Ali Konci

[vc_toggle title=”KAYNAK VE DİPNOTLAR”]

KAYNAKÇA

Bostan, İdris, Osmanlılar Ve Deniz,İstanbul: Küre Yayınları,2017

Günal,Zerrin,‘’Karesioğulları’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:24 s.488-489,İstanbul,2001.

Pedani,Maria Pia,’’Venedik’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:43,s.44-47,İstanbul:2013.

Bostan ,İdris, ‘’Baltaoğlu Süleyman Bey’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:5,s.41,İstanbul:1992.

İnalcık,Halil,Fatih ve Ege Denizi, Türk Denizcilik Tarihi(ed.B.Arı),Ankara:2002.

Tansoy,Tarkan Renan, , Sürgün’den Kırım’ın Rusya Tarafından İlhakına Kırım Türkleri’nin Sorunları, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, 2018.

Aydın,Y. Alperen, Osmanlı Denizciliği(1700-1770), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,İstanbul,2007.

Şahin,Hüseyin Güngör,İspanyol ve Osmanlı Kronikleri’nde Barbaros Hayreddin Paşa,Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,Ankara,2018

Dipnotlar 

[1] İdris Bostan, Osmanlılar Ve Deniz,İstanbul: Küre Yayınları,2017,s.13-14.

[2] Zerrin Günal,‘’Karesioğulları’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:24 s.488-489,İstanbul:2001.

[3] Bostan,a.g.e.,s.14-16.

[4] Maria Pia Pedani,’’Venedik’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:43,s.44-47,İstanbul:2013.

[5] İdris Bostan, ‘’Baltaoğlu Süleyman Bey’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:5,s.41,İstanbul:1992.

[6] Halil İnalcık,’’Fatih ve Ege Denizi’’, Türk Denizcilik Tarihi(ed.B.Arı),Ankara:2002,s.91-98.

[7] Bostan,a.g.e.,s.19.

[8] Tarkan Renan,Tansoy, Sürgün’den Kırım’ın Rusya Tarafından İlhakına Kırım Türkleri’nin Sorunları, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, 2018.

[9] Bostan,a.g.e.,s.116-127.

[10] Yusuf Alperen Aydın,Osmanlı Denizciliği(1700-1770),İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,İstanbul,2007,s.5.

[11] Hüseyin Güngör Şahin, İspanyol ve Osmanlı Kronikleri’nde Barbaros Hayreddin Paşa,Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,Ankara,2018,s.69-79.

[12] Bostan,a.g.e.,s.30-33.

[/vc_toggle]

Çin Ejderhasının Alevleri

Çin Ejderhasının Alevleri

Genellikle sessiz bir güç olarak algılanan Çin, savaşla doğmuş ve geleceğini güvence altına alabilmek için savaşa girmekten tereddüt etmemiştir. Bu ülkenin hangi durumlarda çatışma ve savaş seçeneğini kullandığını anlamak için yaşanan olayları incelemek gerekmektedir. Bu yazıda merceğimizi Çin ejderhasının alevlerine tutacağız.

Herşeyden önce Çin Halk Cumhuriyetinin kırmızı çizgisi, kendi mıntıkası olarak gördüğü alanı bilmemiz gerekir. Çünkü şimdilik Çin, bölge-ötesi operasyonlardan uzak durmaktadır. Tek Çin, yani Çin’in kendi bölgesi dediğimiz alan Tibet, Hong Kong, Makau ve Tayvan’dır.  Ayrıca komşu ülkelerin neredeyse hepsiyle sınır anlamsızlıkları yaşamaktadır. Bu topraklar nedeniyle oluşan gerilimler süresince savaş ihtimalinden kaçınmadığı gözlenmektedir.

 

Kore Savaşı'nda savaşmak için Yalu Nehri'ni geçen Çin birlikleri 1950.
Kore Savaşı’nda savaşmak için Yalu Nehri’ni geçen Çin birlikleri 1950.
https://www.wilsoncenter.org/blog-post/china-north-korea-and-origins-korean-war

Kore’ye sıçrayan alevler

1950 yılında patlak veren Kore savaşına ilk başta ilgisiz olan Çin, ABD öncülüğündeki BM Kuvvetlerinin 38. Enlemi geçip Çin sınırına yakınlaşmasıyla kararı değişti. Yüzbinlerce asker “Çin Halk Gönüllüleri” ordusu adıyla Kore sınırından içeri girip düşmanı püskürttü. Öyle ki ABD öncülüğündeki müttefikler savaşı kazanma pozisyonundayken, şimdi tüm adadan atılma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. ABD, savaşa daha fazla ülkeyi ve kaynak artırımını sağlayarak savaşı dengelemek zorunda kaldı. Böylece ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD karşı karşıya geldi

Savaş sonunda Çin Halk Gönüllüleri anakaraya geri dönerken Çin, savaşın bekledikleri siyasi faydalarını elde edemedi (Murat, 2021).

 

Potala Sarayı 'Barışçıl Kurtuluş Anıtı' önünde nöbet değişimi yapan Çin Askerleri.
Potala Sarayı ‘Barışçıl Kurtuluş Anıtı’ önünde nöbet değişimi yapan Çin Askerleri.
https://www.ankasam.org/chinas-tibet-challenge-peak-of-the-snowy-region-2021

Tibet alevi

Ejderhanın ilk alevi Kore yarımadasını sardığı süreçte Çin, ülkesinin güneyinde kendi için daha esas bir hedef belirledi.

Kuruluşundan itibaren Çin, Tibet’i kendi toprağı olarak görmekteydi. Kore’de devam etmekte olan savaşı fırsat bilerek 1950 tarihinde ülkeyi işgal etti. Tibet bu savaşta Hindistan’dan yardım istediyse de aradığını bulamadı. Günümüzde Tibet, Çin sınırlarının bir parçası olarak tanınmaktadır (Aydın, 2020).

Tibet topraklarının ele geçirilme sürecinde Hindistanın sessiz kalması, Çin ejderhasının kendi hinterlandında saydığı Nepal, Bhutan ve Ladakh’a doğru yayılmasının önünü açmıştır. Fakat Tibet sorununu görmezden gelen Hindistan için bu kez sorun daha büyüktü çünkü bu topraklar Hindistan için tampon bölgeydi. Dönemin konektörünü anlamak isteyenler için “Tibet’te Yedi Yıl” filmi tavsiye edilmektedir.

 

Xi Jinping ve Narendra Modi, Çin’in Xiamen kentinde düzenlenen BRICS Zirvesi sırasında. 4 Eylül 2017. https://foreignpolicy.com/2022/06/14/india-china-policy-ladakh-border-clash-quad-modi/

Hindistan Savaşı

Çin yönetimine göre Hindistan, Batılı emperyalistlerin bir piyonuydu. Bu yüzden zaman zaman Hint sınırlarına girerek çatışmalar çıkardılar ve kendi gayelerine uygun bazı haritalar yayınladılar. 20 Ekim 1962’de Çin, Hindistan’ı iki koldan işgale başladı. Saldırı karşısında ağır yenilgiler alan Hindistan, Çin’in ateşkes ilanını kabul etmek zorunda kaldı. Bu savaşta Hindistan, bağımsız ve bloksuz politikasının bedelini öderken Sovyetler Birliğinden de aradığı yardımı alamadı (Armaoğlu, 2014). Çin ise amaçladığı iki stratejik bölgeyi ele geçirdi. Daha büyük kazanımı ise Hindistan’a mesaj vermesiydi.

 

Çin-Sovyet İttifakının, kalıcı dünya barışını teşvik etmesini anlatan bir kartpostal 1950. https://dasreispapier.at/2021/cossacks-of-the-kuban/

Sovyetler Birliği Çatışması

Sovyetler Birliği, Asya’nın dev ülkesini diğer küçük sosyalist ülkeler gibi yönetemeyeceğini biliyordu. Moskova için, kontrolü altında olmayan Çin muhtemel tehlikeydi. Elbette Pekin, Moskova’ya bağlı bir rejim olarak kalmayı hayal etmiyordu.

İlginçtir ki ilişkilerin ilk kırılma noktası 1957 yılında Sputnik füzesinin uzaya fırlatılmasıyla oldu. Moskova artık bu füze teknolojisiyle ABD’yi rahatlıkla vurabilecek kapasiteye ulaşmıştı. Çine göre bu stratejik üstünlükle Sovyetler Birliği, Batıya karşı daha saldırgan bir politika sürdürmeliydi. Sovyetler Birliği buna karşı çıkarak Batı ülkelerinin de elinde nükleer güç olduğundan dolayı yaşanacak nükleer savaşın çok yıkıcı olacağını düşünüyordu.

Sovyetler Birliği, atom bombası yapabilmesi için Çine verdiği nükleer bilgileri kesti. Bu çerçevede bilimsel ve teknik işbirliği için yapılan 343 sözleşme ve 257 proje iptal edildi. Bütün bu gerilimlerin çatışmaya dönüşmesi 1969 yılında gerçekleşmiştir. İki ülke arasında uzun süredir devam eden sınır anlaşmazsızlıkları 2 Mart – 11 Eylül tarihleri arasında Çin-Sovyet tartışmalı sınır hattında zaman zaman yükselen çatışmalar yaşandı (Gerson, 2010). Daha sonra 1969 Küba krizi, Arnavutluk meselesi, beyaz ırkın komünistleri-renkli ırkın komünistleri gibi birçok konuda fikir ayrılıkları yaşandı.

Çin-Vietnam Savaşına Ait Cephe İçerisinden Bir Fotoğraf 1979.
https://militaryhistorynow.com/2012/11/01/red-vs-red-chinas-bloody-month-long-war-with-vietnam/

Vietnam Savaşı

Vietnam, Amerika ile giriştiği savaşından zaferle ayrılmasının ardından yayılmacı bir politika izliyordu. Vietnam’ın Kamboçya’yı işgal etmesi ve Ruslarla anlaşması, Çin’i harekete geçirdi. 17 Şubat 1979’da 100 bin kişilik Çin ordusu, Kuzey Vietnam’ı bir ay içinde işgal etti. Bu savaşta ciddi bir dirençle karşılaşmayan Çin, Vietnam’a karşı adeta gövde gösterisi yaptı.

Çin, yukarıdaki çatışmalarının yanında birçok çatışmaya dahil olmuştur. Bu çatışmalarda ağırlıklı olarak Vietnam, Burma, Tayvan gibi yakın çevresinde gerçekleşmektedir.  Özellikle Hindistan ile Çin arasında yaşanan gerilim büyük çaplı savaşa dönüşmesinden tedirgin olunmaktadır.

Soğuk Alevler

Çinin ekonomik kalkınması, birçoğu başarıyla geçen savaşlar herşeyi başarıyla yerine getirdiği gibi bir algı oluşturmaktadır. Fakat Çinin gelişmesi konusunda eleştirilerde mevcuttur. En önemli eleştirilerden birisi George Friedman’a aittir. Ünlü düşünür Çin’in zamanla çöküşe doğru geçeceğini ifade etmiştir. Bunun nedeni olarak şunları sıralar;

Çin, tarihi boyunca ne zaman kapılarını dışarıya açsa doğu kıyıları zenginleşmektedir. Bugün Çin’de olanda aynı durumdur. Şangay, Hong Kong, Shenzhen, Makao, Guangzhou hep Çin’in doğusunda yer almaktadır. Çin aslında Sibirya, Himayalalar gibi doğal nedenlerle bu bölgede sıkışmış bir ülkedir. Batı ve kırsal bölgeler ise oldukça fakirdir.

Ayrıca Çin’in tarih boyunca güçlü donanmaya sahip olmaması bu ülke için büyük bir handikaptır (Friedman, 2009). Rakibi olan süper güçlere karşı rekabet edebilmesi için bu alanda gelişmesi gerekmektedir. Örneğin Çin için öncelikli hedefi Tayvan adasının ele geçirilmesi olmasına rağmen henüz başaramamıştır. 1954 yılından beri yapılan askeri ve diplomatik girişimler ABD’nin Tayvan’ı desteklemesi nedeniyle henüz net sonuç göstermemiştir. Bu durumun oluşmasında Çin donanmasının ABD donanmasına karşı nitelik ve nicelik eksikliği önemli bir rol oynamadığı düşünülmektedir.

Sonuç

Çin, kendi mıntıkasında gördüğü, topraklarının içerisinde tanımladığı Tibet, Hong Kong, Makau, Tayvan gibi yerler bu ülkenin gerektiğinde savaşı göze alabileceği kırmızı çizgisidir.

Kore savaşında gördüğümüz üzere yakın bölgesinde yaşanan çatışmalara kayıtsız kalmamakta, tehlikeyi sınırlarına yaklaşmamasına gayret etmektedir. Çin askeri stratejisi Rusya ile benzer şekilde yakın bölgeler ve Çin menfaatleri üzerine odaklanmaktadır. Fakat tüm dünya’yı endişelendirecek adımlardan da kaçınmaktadır. Fakat bu durum ne kadar süre devam edeceğini zaman bizlere gösterecektir.

Çin Halk Cumhuriyetinin “Tek Çin” politikası uzun yıllara yayılan bir stratejidir. Uygun koşullar oluştuğunda Çin ejderhasının alevlerini çevresindeki ülkeler birçok kez hissetmiştir. Fakat bu politikaya karşılık ABD’nin Tayvan’ı destekleme, hatta bir sorun olması durumunda Çin anakarasına atom bombası atmayı bile göze alması Çin’i engellemektedir (Deccanherald, 2021).

Büyüyen her güç dışa doğru yayılma gösterir. Ekonomik ve askeri olarak daha fazla güçlenecek bir Çin, uzak coğrafyalara da ateşini püskürtmesi olasıdır. Sonucun nasıl olacağını zaman bizlere gösterecektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kaynakça

 

Cihat Aydın, Tibet’in gölgesi Çin’e mi Hindistan’a mı düşüyor?. Mücerret.

Deccanherald, Did the US plan to nuke China over Taiwan in 1958?. 2021.

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.

George Friedman, Gelecek 100 Yıl, Çev. İbrahim Şener, Enver Günsel, İstanbul: Pegasus Yayınları, 2009.

Turgay Murat, Kore Savaşı Ve Çin, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 115, Nisan 2021, S. 179-198.

Michael S. Gerson, The Sino-Soviet Border Conflict: Deterrence, Escalation, and the Threat of Nuclear War in 1969, Center for Naval Analyses, 2010.

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerde Güç Transformasyonu

Uluslararası İlişkilerde Güç Transformasyonu

Güç kavramı en genel anlamıyla bir aktörün, başka bir aktörün davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilme yeteneği olarak tanımlanabilir[1]. Uluslararası ilişkilerde güç üzerine çeşitli çalışmalar mevcuttur. Örneğin teorik bazda Realizm güç kavramını ön plana çıkartan bir teoriyken, Joseph Nye’nin yumuşak güç ve akıllı güç kavramları üzerine çeşitli çalışmaları mevcuttur. Bu çalışmanın temel amacı ise gücün dönüştürülebilir doğasına odaklanarak güç unsurları arasındaki ilişkiyi ve bu bağlamdaki güç dönüşümlerini ortaya koymaktır. Bu husus uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu kavramı çerçevesinde ele alınacaktır.

Uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu: Bir devletin sahip olmuş olduğu güç unsurunu çıkarları doğrultusunda kazanç sağlamak amacıyla aynı veya farklı güç unsuru alanlarında kullanarak söz konusu güç unsurunu dönüştürmesine uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu denir.

Güç Transformasyonunun İlkeleri

Bir güç unsuru diğer güç unsurlarından bağımsız değildir. Bu güç unsurları birbirleri içerisine geçmiş birer zincirin halkaları gibidir.
Ekonomi, bir devletin devletsel fonksiyonlarını kullanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi açısından hayati derecede öneme sahip bir alandır. Devletin, güvenlik gereksinimlerini karşılaması, birey ve toplum sağlığının gelişmesi ve korunması bağlamında sağlık alanında yatırımlar yapabilmesi, gelecek kuşakların iyi ve donanımlı bir şekilde yetiştirilebilmesi ve insan gücü bakımından diğer devletlerle rekabet edebilir olması ekonomik çarkların iyi bir şekilde dönüp dönmemesine bağlıdır. Yani ekonomi diğer güç unsurlarıyla bağlantılığı olduğu kadar bu güç unsurlarını kapsayıcı bir işleve de sahiptir.

⦁ Güç doğası gereği dönüştürülebilir.
ABD, tarihsel süreç içerisinde sahip olmuş olduğu ekonomik gücünün bir kısmını kullanarak toprak satın almış; ekonomik gücünü mekansal yayılım çerçevesinde kullanmıştır. Bu bağlamda ABD, 1803 yılında Fransa’dan 80 milyon frank karşılığında Louisiana’yı, 1819 yılında İspanya’dan 5 milyon dolara, Florida’yı, 1867 yılında Rusya’dan 7,2 milyon dolara Alaska’yı satın almıştır. Böylece ABD, hem devletinin sınırlarını genişletmiş hem de sınırlarının yanı başında bulunan bazı devletleri ekonomik gücü vasıtasıyla toprak satın alımlarıyla yanı başından uzaklaştırarak ülkesel bütünlüğünü sağlama almıştır.

⦁ Bir güç unsuru aynı alanda kullanılarak daha fazla kazanç sağlanabilir. (Ekonomik güç unsurunun ekonomi alanında kullanılması gibi.)

99 Yıllığına Çin’e kiralanan Hambantota limanı.
(https://lloydslist.maritimeintelligence.informa.com/LL1127423/)

Günümüzde Uluslararası sistemde ekonomik güç olarak anılan devletlerden birisi de Çin’dir. Çin sahip olmuş olduğu ekonomik gücü sayesinde diğer devletlere kredi verebilme kapasitesine sahip bir devlettir. Bu bağlamda Çin’den kredi desteği alan devletlerden birisi Sri Lanka’dır. Sri Lanka, Çin’den almış olduğu 8 milyar dolarlık borcu Çin’e geri ödeme noktasında sorun yaşamıştır. Sri Lanka bu kapsamda kendisine ait olan Hambantota limanını borcunun 1,1 milyar dolarlık ödemesine karşılık olarak 99 yıl gibi çok uzun bir süreliğine Çin’e kiralamıştır[3]. Limanın işletme hakkı %80’nin üzerinde bir payla Çin’e aittir. Bu limanın yıllık geliri ise 35 milyar doların üzerindedir[4]. Çin’den kredi alan devletlerden bir diğeri ise Venezüella’dır. Venezüella, Çin’den almış olduğu borç karşılığında kendisine ait olan bir petrol şirketinin hissesinin neredeyse yarısını yani %49’luk bir kısmını Çinli şirketlere vermiştir. Böylece Çin, ekonomik alandaki üstünlüğünü devam ettirebilmesine katkı sağlayacak önemli hamleler yapmıştır.

Rusya’nın en fazla gaz ihraç ettiği ülkeler.(2020 verilerine göre)
(https://www.bbc.com/news/business-61298791)

⦁ Güç unsurunun transforme edilmesinin başarısı sadece uygulayan devlete bağlı değildir. Güç unsurunun transforme edildiği devletin direnç kapasitesine de bağlıdır.
Önemli bir enerji gücü olan Rusya Federasyonu, bu alandaki gücüne uluslararası ilişkilerde yeni kazanımlar elde etme noktasında sıkça başvurmaktadır. Ermenistan, Rusya’yla köklü ikili ilişkilere sahip olmasına rağmen gümrük birliğine katılım konusunda Rusya’ya karşı isteksiz bir tavır takınmıştır. Hatta dönemin Başbakanı Tigran Sarkisyan, Ermenistan’ın gümrük birliğine katılımının gerekli olmadığını ifade eden bir açıklamada bulunmuştur. Rusya ise Ermenistan’ın bu davranışına enerji kartını ileri sürerek cevap vermiştir. Ermenistan’a ihraç etmiş olduğu doğalgazın fiyatını arttıran Rusya[5], bu hamlesine ek olarak Azerbaycan’la silah satışı doğrultusunda bir anlaşma da yapmıştır[6]. Ermenistan ise Rusya’nın bu hamlelerine karşı koyamamış ve gümrük birliğine girmeyi kabul etmiştir. 2015 yılında ise Avrasya Ekonomik Birliğine üye olarak katılmıştır[7]. Ermenistan’ın Rusya karşısında direnç gösterememesinin temelinde enerji kaynakları açısından fakir bir ülke olması ve bu alanda Rusya’ya yüksek oranda bağımlı olması, Rusya’nın da bu gerçekten hareketle Ermenistan’ı yumuşak karnından vurmuş olması yatmaktadır.

⦁ Güç unsurlarının transformasyonunda çok çeşitli kombinasyonlar mevcuttur.
Ekonomi-Ekonomi: (Çin-Sri Lanka ve Venezüella örneklerinde olduğu üzere.)

Askeri güç- Diplomasi: Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusunun, Ermeni güçlerini yenerek taraflar arasında yapılmış olan 1920 yılındaki Gümrü Anlaşmasına göre: Ermeni tarafı, Osmanlı topraklarını parçalamayı öngören Sevr Barış Anlaşmasını tanımadığını kabul etmiştir. Ayrıca Erivan Cumhuriyeti, Türkiye aleyhine hükümler içeren anlaşmaları kabul etmeme yükümlülüğünü bu anlaşma çerçevesinde kabul etmiştir[8]. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere askeri güç başarılı bir şekilde diplomatik güce dönüştürülerek çeşitli kazanımlar elde edilmiştir.

Ekonomi-Diplomasi: 2017 yılında BM’de Kudüs ile ilgili yapılan oylamada dönemin ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin yardım yapmakta olduğu devletlere söz konusu oylamada ABD aleyhinde oy kullanmaları halinde ekonomik yardımları keseceği yönünde gözdağı veren bir açıklama da bulunmuştur[9]. Bu konuyla ilgili olarak bir diğer örnek ise I. Körfez Savaşı sürecinde BM’de Irak’a kuvvet kullanılmasına yönelik yapılmış olan oylamada Yemen’in, ABD karşısında oy kullanması üzerine ABD’nin Yemen’e yapmakta olduğu yardımları durdurma kararı almasıdır[10]. Ekonomik gücün uzay gücü alanında kullanılmasına Tacikistan-Rusya örneği verilebilir. Tacikistan, Rusya Federasyonu’na olan 242 milyon dolar tutarındaki borcunun silinmesi karşılığında Rusya’ya optik elektronik merkezini vermiştir. Rusya, bu merkez sayesinde uzay alanında çeşitli araştırma faaliyetleri yürütmektedir[11].

Güç Transformasyonu Kombinasyonları

⦁ Bir veya iki güç unsuru aynı anda kullanılarak birden fazla güç unsuruna transforme edilebilir.
Rusya Federasyonu, 2012 verilerine göre tek başına Suriye’nin %70’ten fazla silah sistemleri ihtiyacını karşılamaktadır[12]. Bunun yanında Rusya, Hmeymim Hava üssünü ve Tartus Deniz üssünü aktif olarak kullanmaktadır. Ek olarak Suriye rejimi, Suriye’nin kıyılarında enerji arama faaliyetleri için de Rusya’yla anlaşmıştır[13]. Yani Rusya, askeri ve ekonomik gücünü kullanarak hem silah satışından ekonomik fayda sağlamakta hem enerji alanında Suriye özelinde faaliyet göstermekte hem de askeri üsleri kullanarak Akdeniz ve Ortadoğu’daki stratejik varlığını güçlendirmektedir.

⦁ Uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu açısından en önemli alan eğitimdir.
Devletler için en kritik alan eğitimdir. Eğitim sistemini sağlam temellere oturtturan, çağın gereklerine uygun dizayn eden ve gelecek nesillerin dünyadaki diğer yaşıtlarıyla rekabet edebilir olmasında onlara destek veren devletler, hem kendi insan gücünün potansiyelinden maksimum faydayı sağlarlar hem de dışarıya beyin göçü vermeyerek eğitim güvenliğini sağlama alırlar. Bir devletin ekonomi, politika, hukuk, sağlık, tarım gibi başlıca alanlarda yaşamakta olduğu sorunların temelinde eğitim sistemi vardır. Çünkü yukarıda bahsi geçen alanların yönetiminden insanlar sorumludur. Eğitim sistemi ne kadar kaliteli olursa insan bireysel gayretleriyle birlikte istihdam edildiği alana o derecede katkı sağlar. Bu katkılar zamanla birleşerek devletin gücünü bir üst seviyeye çıkartır. Milli mücadelenin devam ettiği bir dönemde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1921 yılında Maarif kongresinin toplamasına öncülük etmesi, eğitim sisteminin önemine ve eğitim sisteminin milli kültür ve tarih bilincine dayandırılmasına vurgu yapması, eğitimin hangi koşullar altında olunursa olunsun ihmal edilmemesi gereken bir alan olduğunu bizlere göstermektedir[14].

Yeni güvenlik tehditlerinin ortaya hızlıca çıktığı bu çağda, devlet güvenliği açısından yeni tehdit, beyin göçüdür. Beyin göçü veren bir devlet insan gücünü başka bir devlete kaptırıyor, mevcut insan gücünden maksimum faydayı sağlayamıyor demektir. Ulusal güvenlik politikaları hazırlanırken devletlerin özellikle beyin göçü vermeme üzerine stratejik çalışmalar yapmaları hayati derecede öneme sahiptir.

Sonuç

Uluslararası ilişkilerde pek çok güç unsuru bulunmaktadır. Bu güç unsurları, birbirleriyle sıkı sıkıya bağımlılık ilişkilerine ve etkileşimlerine sahiptir. Bir güç unsuru alanında meydana gelebilecek aksaklık diğer güç unsurlarını da çeşitli düzeylerde etkileyebilmektedir. Ekonomi alanında meydana gelen sorunların diğer alanları daha gözle görülür bir şekilde etkileyebilmesi gibi. Güç doğası gereği dönüştürülebilir bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle bir devlet güçlü olduğu alandaki avantajını söz konusu alanda veya diğer alanlarda kullanarak maksimum fayda sağlamayı hedefler. En kapsamlı güç alanı ekonomidir. En kritik güç alanı ise eğitimdir. Bu nedenle devletler ulusal güvenlik stratejilerini kurgularlarken özellikle bu alanlara özel önem vermelidirler.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar

[1] Burak Kadercan, “Güç”, Şaban Kardaş-Ali Balcı (ed.), Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, İstanbul, 2017, s.324.

[2] İhsan Burak Birecikli, “Amerika’nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876)”, History Studies International Journal of History, 2011, s.94.

[3] Salim Top, “Çin’in “Modern Sömürge” Borçlandırma Politikası” https://stratejikortak.com/2020/05/cin-borclandirma-politikasi-afrika.html, E.T. 18 Ağustos 2022.

[4] Tuğba Çelik, “Çin’in Borç Diplomasisi” https://www.akademikparadigma.com/cinin-borc-diplomasisi/?doing_wp_cron=1660825644.4464728832244873046875, E.T. 18 Ağustos 2022.

[5] Elnur İsmayıl, “Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası”, Avrasya Etüdleri, Cilt 49, Sayı 1, 2016, s.140-141.

[6] Eray Alım- Fuat Aksu, “Rusya Liderliğinde Bir Güç Merkezi Olarak Avrasya Ekonomi Birliği”, International Journal of Political Science and Urban Studies, Cilt 7, Sayı 1, 2019, s.12.

[7] Elnur İsmayıl, “Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası”, Avrasya Etüdleri, Cilt 49, Sayı 1, 2016, s.140-141.

[8] Erel Tellal, “Sovyetlerle İlişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1, Baskı 6, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, s.170-171.

[9] Haberler.com, “Trump’tan Dünyaya Kudüs Tehdidi: BM’de Lehte Oy Veren Ülkeye Yardımı Keserim”, (https://www.dailymotion.com/video/x6bzg5g), 2017, Dailymotion.

[10] Tüfekçi, Ö. ‘Yükselen Güçler ve Dış Politika Aracı Olarak Dış Yardımlar’, Erman Akıllı (Ed.), Türkiye’de ve Dünyada Dış yardımlar, (s.101-119), Ankara: Nobel Yayıncılık.

[11] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.37-38.

[12] Hamza Akengin-Ayşe Yaşar, “Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 1, Sayı 32, 2018, s.45

[13] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.

[14] Mehmet Okur, “Milli Mücadele ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Milli ve Modern Bir Eğitim Sistemi Oluşturma Çabaları”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, 2005, s.203-204.

KAYNAKÇA 

Birecikli, İ. B. (2011). Amerika’nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876). History Studies International Journal of History, 82-103.

Çelik, T. (2021, Aralık 21). Akademik Paradigma. Akademik Paradigma.com: https://www.akademikparadigma.com/cinin-borc-diplomasisi/?doing_wp_cron=1660825644.4464728832244873046875 adresinden alındı

Haberler.com. (2017). Trump’tan Dünyaya Kudüs Tehdidi: BM’de Lehte Oy Veren Ülkeye Yardımı Keserim. Türkiye.

Kadercan, B. (2017). Güç. Ş. K.-A. (ed.) içinde, Uluslararası İlişkilere Giriş (s. 8-752). İstanbul: Küre Yayınları.

Okur, M. (2005). MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA MİLLİ VE MODERN BİR EĞİTİM SİSTEMİ OLUŞTURMA ÇABALARI. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 199-217.

Tellal, E. (2002). Sovyetlerle İlişkiler. B. O. (ed.) içinde, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (s. 7-900). İstanbul: İletişim Yayınları.

[/vc_toggle]

İran ve Gana Arasında Siyasi, Ekonomik ve Kültürel İlişkilerin Seyri

Giriş

Avrupalıların Gana’ya ilk olarak 1471 yılında ayak basmasından sonra ülke “Gold Coast” ismiyle anılmaya başlamıştır. Yaygın bir kullanımla “Batı Afrika’nın geçidi” şeklinde tanımlanan Tema Limanı’na sahip olmasının yanı sıra ancak 1957 yılında İngilizler’den bağımsızlığını kazanabilmiştir. Bu hususta liderlik eden Kwame Nkrumah, Afrika çapında bir hükümete ihtiyaç olduğu düşüncesinden hareketle Afrika Birliği’nin kuruluşunda büyük çaba sarf etmiş ve sömürgeciliğe başkaldırmakla dünya çapında adını duyurmuş bir liderdir. Söz konusu ülke batıda Fildişi Sahili, doğuda Togo, kuzeyde Burkina Faso, güneyde Gine Körfezi ile sınırlarını paylaşmakta; aynı zamanda kıta üzerinde gelişen demokrasiye haiz olması nedeniyle “barış adası” biçiminde nitelendirildiği de görülmektedir.  Ayrıca dünya üzerinde Papua Yeni Gine ve Peru gibi altın üretimi konusunda bilinen devletlerden daha fazla altın yataklarına sahip olan söz konusu ülke, Afrika kıtasında yer alan en büyük ikinci ülkedir. Bununla birlikte 2011 yılında petrol üretimi alanında çalışmalara başlamış; bahsedilen özellikleri dolayısıyla İran’ın Batı Afrika bölgesinde ilgisini çeken bir devlet konumunda olmuştur. Ayrıca Sahraaltı Afrika’da bağımsızlığını kazanan ilk ülke olması hasebiyle dikkatleri çeken Gana, 2006 yılından bu yana Frankofon Birliği üyesidir.

Fransızca konuşulan ülkelerin oluşum Gösterdiği Frankofoni Birliği

19. yy’den itibaren Tahran, Afrika ülkeleriyle ekonomik ve siyasi bağlarını geliştirmeye öncelik vermiş; ancak önceki İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad dönemiyle birlikte kıta üzerindeki yer edinme çabaları karşılık bulmaya başlamıştır. Bu bağlamda İran’ın Batı karşıtlığı doğrultusunda bir söylemle sömürge geçmişi olan Afrika ülkeleriyle yakınlık kurma çabalarının olduğu söylenebilir. Günümüzdeyse Afrika Birliği’nin stratejik ortaklarından biri mahiyetine ulaştığından bahsedilebilecektir. Nitekim Afrika ülkeleriyle olan ilişkilerini ve işbirliğini ilerletme çabalarının yanı sıra Afrika Birliği (AU) Zirveleri toplantılarında aktif rol oynayarak bahsedilen örgütte gözlemci üye statüsü elde etmiştir. Günümüzde İran ile Gana’nın özellikle kuzey kesimi arasında sağlık, tarım, eğitim ve ticaret alanlarında ilişkiler kurulduğunun güçlü göstergeleri bulunmaktadır. Diğer taraftan Gana içinde bulunduğu kıta nezdinde önemli bir aktör olması dolayısıyla İran’ın yanı sıra diğer uluslararası aktörleri de kendi üzerine çekmektedir. Ancak elinizdeki bu çalışmada Gana’ya olan ilgisini görüş açısına dahil etmiş devletlerden biri olan İran’ın söz konusu devletle tarihsel bağlamda ilişkileri ve bu ilişkileri sosyal, ekonomik, dini gibi zeminlerde geliştirme gayreti ele alınacaktır.

Afrika Birliği

İran-Gana Arasındaki İlişkilerde Tarihi Perspektif

1961 yılında Bağlantısızlar Hareketi’nin kurulmasıyla birlikte İran-Gana arasında yakın ilişkiler cereyan etmeye başlamıştır. Ancak söz konusu iki ülke arasındaki ilişkilerin başlangıcı yeni bir tarihe işaret etmese de aralarında kurulmaya çalışılan bu bağın Gana ile Çin veya diğer gelişmiş ülkelerin oluşturduğu seviyelere erişemediği söylenebilmektedir. Bu kısımda İran-Gana arasındaki ilişkilerin seyri, tarihi perspektifle ele alınmaya çalışılacaktır.

Ağustos 1985 tarihinde Gana’nın Dışişleri ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Ulusal Demokrat Parti (NDC) Üyesi Kaptan Kojo Tsikata’nın İran’a yaptığı ziyarete değinilmesi gerekmektedir. O dönemde bu ziyaretin nereden hareketle gündeme geldiği sorusunun yanıtını, Gana Dışişleri Bakanlığı’nın dış ilişkiler üzerine Mayıs 1982 tarihli Geçici Ulusal Savunma Konseyi’nin (PNDC) yayımladığı raporda görmek mümkündür. Söz konusu raporun hazırlanması, Gana’da gerçekleştirilen 31 Aralık 1981 devriminin akabinde döviz kaynaklarının sınırlı bulunmasıyla yurt dışındaki misyonlardan elde edilen faydaların olabildiğince üst düzeylere çıkarılması maksadı taşımış olup; o tarihten itibaren ülkenin dış politika hedeflerinin gözden geçirilmesine duyulan ihtiyaca bağlanmıştır.[1] Dolayısıyla iç politikanın dış politikaya bir tezahürü mahiyetinde Kojo Tsikata’nın darbe sonrasında kurulan hükümet döneminde -NDC 1982 ve 1999 yılları arasında iktidardı- PNDC’nin oluşturduğu yolu takip ettiğini söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Ruhullah Humeyni

Gana’nın yukarıda bahsi geçen PNDC ve NDC hükümetleri dönemlerinde İran ile ilişkileri olumlu bir seyir izlemiştir. Bu bağlamda önceki İran Lideri Ruhullah Humeyni önderliğinde Şah’ın devrilmesinden sonra yaşanan ve 1980-1988 yılları arasını kapsayan İran-Irak Savaşı esnasında, Batılıların propagandalarına rağmen Gana’nın İran’ı karalama yoluna gitmediği görülmüştür.[2] Tam da bu noktada Tahran’la aynı tarafta kalmayı tercih etmesinin nedeni merak konusu haline gelmektedir.  Dr. Obed Yao Asamoah tarafından kaleme alınan Gana’nın Siyasi Tarihi (1950-2013) isimli kitapta bu soruya cevaben aşağıdaki satırlar kaydedilmiştir:[3]

“İran’ın görüşme taleplerini reddetmek bizim yapamayacağımız bir şeydir. Sunduğumuz şeyler tam olarak söz konusu devleti tatmin etmese de iyi bir petrol anlaşması elde etmek için yeterli olabilir. Ayrıca İran’a duyulan bu sempati, ihtiyacımız olan Libya desteğini de almamızı sağlayacaktır.”

Yukarıdaki ifadeler uluslararası ilişkilerde yaygın olarak devletlerin karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı olarak güttükleri siyasete işaret etmektedir. Bununla birlikte buradan hareketle Gana’nın İran devletine bakış açısı ve dünyada yaşanan gelişmeleri değerlendirme kabiliyeti hakkında da fikir vermektedir. Bu kapsamda İran’dan yapılacak petrol ve petrol ürünlerinin ihracatına Gana’nın ihtiyacı vardır. Ayrıca İran ile birlikte Libya desteğinin alınacak olması görüşünün, Libya ve Suriye’nin İran-Irak Savaşı sırasında Arap olmayan İran’a verdikleri destek ve hatta bundan ötürü üç yıl süresince diplomatik izolasyona tabi tutulmalarına neden olacak kadar ilişkilerin yakınlığının ortaya konulmasıyla oluştuğu açıktır.[4] Gana’nın Libya desteğine ihtiyaç duyması ise AU’nun oluşumu süreciyle ilişkilendirilebilecektir. Nitekim Arap Milliyetçiliğini savunan ve zaman zaman İslam ile bunu özdeşleştiren Libya Lideri Muammer Kaddafi, sonraları görüşünü değiştirerek Libya’nın bir Afrika ülkesi olduğunu savunmuştur. Bu bağlamda Afrika Birliği Örgütü’nün ve Sahra ve Sahel Devletleri Topluluğu’nun kurulması noktasında öncülük etmiş; sonraları Kwame Nkrumah’ın kurulmasında oldukça büyük çabalar sarf ettiği Avrupa Birliği’ne benzer bir Afrika Birliği kurulması düşüncesini ortaya atmıştır.[5]

Muammer Kaddafi

İran, barış adası içerisinde var olan problemlere eğilerek onunla arasında güven tesis etmeye çalışmıştır. Örneğin; 31 Ocak 1987 tarihinde Karl Botchway tarafından yazılan ve “İran Çölleşmeyle Mücadele Konusunda Yardım Etmek İstiyor” başlığı altında Accra People’s Daily Graphic’te yayımlanan makalede, İran’ın Gana Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapmak için hazır olduğu aktarılmıştır. Burada Gana’daki İran Büyükelçisi Seyed Skamseddin Khareghani tarafından İran rejiminin Güney-Güney işbirliğini ilerletmek için diğer üçüncü dünya ülkeleriyle elindeki uzmanlık ve bilgisini paylaşmaya hazır olduğunu taahhüt ettiği belirtilmiştir.[6]

1996 yılında İran, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başta olmak üzere Batı’nın baskısı altında kalmış ve dış politikada Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Orta Asya devletlerinin yanı sıra Afrika kıtasına da yönelerek uluslararası sistemde hayatta kalmanın yollarını aramıştır. Bu çerçevede dönemin Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin sahra altındaki altı ülkeyi (Kenya, Uganda, Sudan, Zimbabwe, Tanzanya, Güney Afrika) ziyaret etmesi örnek gösterilebilir.[7] Daha sonra İran Cumhurbaşkanı olan Muhammed Hatemi’nin  (1997-2005) 2005 yılında iktidarının sonuna yaklaşırken yedi Afrika ülkesini (Nijerya, Senegal, Mali, Benin, Sierra Leone, Zimbabwe, Uganda) ziyaret etmesi yukarıda bahsedilen İran’ın söz konusu kıta üzerinde izlediği politikayı sürdürdüğüne işaret etmektedir. Bu dönemde Tahran’ın Akra’ya 1,5 milyon dolarlık maddi yardım sözü verdiği bilinmektedir.[8] Mahmud Ahmedinejad dönemindeyse İran tarafından Afrika siyasetinde çok daha mühim olarak gösterilebilecek adımlar atılmıştır. Bu kapsamda İran Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na dönem başkanlığı eden ülkelerle yakın ilişkiler içerisine girmek, her yıl Afrika’ya ziyaretler gerçekleştirmek, özellikle Bağlantısızlar Hareketi üye devletleriyle temaslar sağlamak gibi adımlar atarak dış politikasında Afrika’ya büyük ölçüde yer verdiğini kanıtlamıştır.

Devletlerin birbirlerine hangi alanlarda ihtiyaç duydukları veya aralarındaki ilişkilerin varlığı karşılıklı bir biçimde gerçekleştirdikleri ziyaretlerin takibiyle mümkündür. Dolayısıyla bu anlamda İran ve Gana arasındaki üst düzey yetkililer tarafından atılan adımlar ilişkilerin seyrini belirli bir ölçüde berraklaştıracaktır. Bu çerçevede 2017 yılında İran Gana Büyükelçisi Nosratollah Maleki söz konusu iki ülke arasındaki politik bağın oldukça eski bir muhtevaya sahip olduğunu; iki ülke arasındaki ilişkilerin 1974 yılında kurulmuş olup 1983 yılında Akra’da İran Büyükelçiliği’nin resmen açıldığını belirtmiştir. Özellikle karşılıklı olarak Birleşmiş Milletler ve Bağlantısızlar Hareketi kapsamında uluslararası platformlarda iyi bir işbirliği ve yakın ilişkilere sahip olunduğundan da bahsetmiştir.[9] Bununla birlikte mevzu bahis iki ülkenin diplomatik bağlarının üst seviyede ilerleme kat ettiğine değinmiş; bu kapsamda Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama’nın Şubat 2016 tarihinde ülkelerine ziyaret gerçekleştirdiğini, Ağustos 2016 tarihinde İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ve beraberindeki heyetin Gana’ya ziyarette bulunduğunu, Ocak 2016 tarihinde İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Şeriatmedari’nin söz konusu ülke cumhurbaşkanının yemin törenine katıldığını ve Gana Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mahamudu Bawumia’nın üst düzey bir heyetle birlikte Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin yemin töreni için Ağustos 2017 tarihinde Tahran’a ziyarette bulunan ilk Ganalı cumhurbaşkanı yardımcısı olduğunu; tüm bunların ise iki ülke arasındaki yüksek düzeyde cereyan eden siyasi ilişkilere işaret ettiğini söylemiştir.[10]

Önceki İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad tarafından Gana’ya yapılan ziyaretle iki ülke arasında Daimî Ortak Komisyon’un kurulduğu bilinmektedir.[11] Bu eksende yakın tarihli geçmişe bir göz atıldığında ilişkilerin geliştirilmesi noktasında İran tarafından Ahmedinejad ön plana çıkarken; Gana tarafından ise Mahama’nın yaptığı ziyarete değinmek yerinde olacaktır. 2016 yılı başlarında Gana Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama’nın İran’a gerçekleştirdiği resmi ziyaretle; 37 yıl aradan sonra ilk kez bir Ganalı cumhurbaşkanı söz konusu ülkeye giriş yapmıştır. Bahsi geçen ziyarette Mahama şu ifadeleri kullanmıştır:[12]

“Uluslararası birçok konuda ortak düşünceye sahibiz. Yemen, Suriye, Irak ve Filistin gibi kriz bölgelerinde çözümünün askeri değil siyasi olduğunu düşünüyoruz. Nükleer anlaşmadan sonra İran bu konularda ve barışa daha çok katkı sağlayacaktır. Aşırılık tüm dünyayı tehdit ediyor. Libya’da El Kaide ve Boko Haram Afrika’yı tehdit ediyor. Aşırılıkla mücadelede gençleri kültürel yönden yetiştirme konusunda görüş birliğine sahibiz.”

23 Eylül 2020 tarihinde Gana’da görevini tamamlayan İran Büyükelçisi Nosra Tollah Maleki Gana Cumhurbaşkanı Nana Addo Dankwa Akufo-Addo’ya veda ziyaretini gerçekleştirmiştir. Addo, İran’ın özellikle sağlık ve eğitim alanlarında hem İran hem de Gana’da verdiği burs imkanlarının farkında olduklarını belirterek iki ülkenin birçok alanda ortak şeyleri paylaşmaya devam edeceklerini ifade etmiştir.[1] Gana’nın bağımsızlığına öncülük eden Nkrumah’ın geçmişte dış politikada İran karşıtı bir tavır takınmaması aksine İran-Irak Savaşı’nda söz konusu ülkeye yönelik olarak ilkeli bir tutum sergilemesi ve Batı nüfuzuna karşı yükselişi günümüzde İran-Gana arasındaki ilişkilerin dayanak noktalarını oluşturmuştur. Bununla birlikte her iki ülkenin de üst düzey yetkilileri zaman zaman uluslararası güncel sorunlarda ortak fikirlerde bulunduklarını beyan etmekte; böylece karşılıklı olarak ilişkilerin zeminini oluşturmaya yönelik hamlelerde bulundukları görülmektedir.

İran-Gana Arasındaki Ekonomik İlişkilere Bakış

Ganalı Lider Kwame Nkrumah’ın öncülüğünde kurulan Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) içerisinde yer alan Gana ekonomisi, Nijerya’dan sonra gelen topluluğun ikinci en büyük ekonomisidir. Bu bağlamda söz konusu ülkenin kıtanın batısındaki ekonominin şekillenmesinde büyük rol oynadığı belirtilmelidir. Gana’nın İran’dan ithal ettiği malların başında mineraller, yakıt, makine ve elektronik eşyalar, taş ve cam, taşımacılık ürünleri gelmektedir. İran’a ihraç edilen başlıca mallar ise hammadde ve gıda ürünleri olarak toplam ihracatın neredeyse tamamını oluşturmakta ve geri kalanıysa tekstil ve giyim, hayvan ve diğer ürünlerini kapsamaktadır.[13]

Tablo 1: 2014-2017 Yılları Arasında İran’ın Gana Ülkesine İthalat-İhracat Miktarı

YIL İHRACAT/

(ABD doları)

İTHALAT/

(ABD doları)

2014 2.070.000 14.360.000
2015 1.870.000 11.320.000
2016 1.730.000 12.060.000
2017 2.680.000 13.560.000

Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://data.imf.org/?sk=85b51b5a-b74f-473a-be16-49f1786949b3, IMF DATA, (Erişim Tarihi: 14.09.2018).

Daha önceden bahsedildiği üzere Ahmedinejad döneminde kurulan Daimî Ortak Komisyonu’nun sinyalini, bir yıl öncesinde Ganalı Başkan Yardımcısı Kwesi Bekoe Amissah-Arthur ile Tahran’da bir araya gelen İranlı mevkidaşı İshak Cihangiri “Kurulacak olan ortak işbirliği komisyonuyla iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin önündeki engeller kalkacaktır.”[14] açıklamalarıyla vermiştir. Buna karşılık Ammisah-Aerthur çok sayıda İranlı iş adamının Gana’da faaliyet yürüttüğünü ve Akra’nın çeşitli sektörlerinde İranlılarla ilişkilerin genişletilmesine destek verdiğini söylemiştir.[15] Ek olarak 2013 yılında İran İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani Ganalı mevkidaşı Edward Korbly Doe Adjaho ile ortak bir basın toplantısı düzenlemiş ve iki ülke meclisleri arasındaki ilişkilerin kararlı halinin gelecekte ilişkilerin daha da güçleneceğine işaret ettiğini vurgulamıştır.[16] Ayrıca 2013 yılında İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, ülkesinin Gana’daki faaliyetlerini yerinde incelemek ve Akra’da Ganalı siyasilerle görüşmek adına mevzu bahis ülkeye düzenlediği ziyaretinde, İran için Afrika’nın önceliklere sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu bağlamda Salihi, Gana’nın istikrarlı ekonomik büyümesinin bu ülkeyle ilişkilerini kuvvetlendiren İran’da olumlu karşılandığını belirtmiştir.[17] Bununla birlikte Mayıs 2014 tarihinde İran ve Gana ticaret odaları başkaları tarafından İran-Gana arasında altın madeni arama-çıkarma çalışmaları üzerine karşılıklı işbirliği konusunda mutabakat zaptı imzalanmıştır. Ayrıca İran Ticaret Odası Başkanı Gulam Hüseyin Shafeyee ekonomik işbirliğini geliştirmek adına diğer alanlarda da mutabakat zaptlarının imzalanmış olduğunu belirtmiştir.[18]

2016 yılının Şubat ayında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin davetiyle gelen Cumhurbaşkanı John Dramani Mahama İran-Gana Ortak Komisyonu’nun İran tarafında başkanlık yapan Tarım Bakanı Mahmud Hojjati tarafından karşılanmıştır. Mahama Dini Lider Ayetullah Seyyid Ali Hamaney ile İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani ile görüşmeler yapmasının yanı sıra iki ülkenin iş adamları ve işletmelerinin ticaret ve ekonomi toplantılarına da katılmıştır.[19] Ayrıca John Dramani Mahama bu geziyi “ikili ilişkilerde yeni bir çağın başlangıcı” olarak nitelendirerek petrol ve doğal gaz, tarım, enerji üretimi, çimento, ev eşyaları, mühendislik ürünlerinin üretimi gibi pek çok alanda işbirliği için zeminin olduğunu söylemiştir.[20]

Görsel: Iran to Support Ghana in The Fight Against Terrorism and Extremism

Kaynak: Strategic Intelligence, 15 Şubat 2016, https://intelligencebriefs.com/iran-to-support-ghana-in-the-fight-against-terrorism-and-extremism/, (Erişim Tarihi: 14.09.2018).

Tahran’da 2017 yılı Nisan ayında gerçekleşen görüşmede İranlı ve Ganalı üst düzey diplomatlar ilişkileri güçlendirmek için yeni yollar üzerine fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu kapsamda Gana Parlamento Sözcüsü “2014 yılında Tahran ve İsfahan’ı ziyaret ettim; bu şehirlerin gelişme trendinden çok etkilendim.”[21] ifadelerinde bulunmuştur. 2017 yılının Ağustos ayında ise İran ve Gana arasında madencilik, LPG üretimi, baraj inşa etme, ilaç fabrikaları kurma, mayınları keşfetme konularında mutabakat zaptı imzalanmıştır. Tahran’da gerçekleştirilen söz konusu toplantıda İran Çalışma Bakanı Ali Rabiei, İran’ın altı Afrika ülkesiyle hali hazırda ekonomik ilişkilerinin bulunduğunu ve ülkesinin mesleki eğitimlerle tecrübelerini Gana’ya aktarabileceğini söylemiştir. Ganalı Başkan Yardımcısı Mahamudu Bawumia ise İran’ın konut, çimento üretimi, kakao, petrol, gaz ve tıbbi işleme alanlarını da içeren farklı alanlarda sahip olduğu teknik bilgilerini aktarmasıyla bahsi geçen devletle kazan-kazan anlayışıyla hareket edilebileceğini ifade etmiştir.[22]

15 Kasım 2017 tarihinde yapılan İran-Gana Daimî Ortak Komisyonu toplantılarının altıncısında, İran Tarım Bakanı Mahmud Hojjati tarafından on beşten fazla İranlının çeşitli sektörlere yatırım yapmak için Gana’ya ziyarette bulunduğu görülmüştür. Bununla birlikte toplantıda bahsedilen işbirliği çerçevesinde sayılan alanlar tarım, ulaşım, konutlar, siyasi ve stratejik danışma, ticaret, yatırım, bankacılık, enerji, madenler, sanayi, bilim, sağlık, kültür, savunma, güvenlik ve hukuk alanlarını kapsamıştır.[23] Daha sonra üst düzey Ganalı yetkililerin, yabancı büyükelçilerin ve diplomatların huzurunda 2018 yılı Şubat ayında İran İslam Devrimi’nin 39. yıl dönümü dolayısıyla İran’ın Gana Büyükelçisi Nosratollah Maleki’nin Akra’da yaptığı konuşmada, İran-Gana ilişkilerinde her alanda gelişmeler yaşandığı, iki ülke üst düzey delegelerinin karşılıklı olarak etkileşimlerde bulunduğu ve altıncısı gerçekleştirilen ortak ekonomik komisyon toplantısının İran-Gana arasındaki sıcak ilişkilerin bir imzası niteliğinde olduğunun altı çizilmiştir. Söz konusu toplantıda Gana Şehir ve Zongo Gelişimi Bakanı Abubakar Boniface Siddique, iki ülke arasındaki tarihi ve sıcak ilişkilere değinirken İran Clinique, Tarımsal Cihad Ofisi ve İslami Azad Üniversitesi’nin ülke insanlarına iyi ve nitelikli hizmetler sunduğunu belirtmiştir.[24]

2018 yılının Ocak ayında Hasan Ruhani Gana’nın yeni Tahran Büyükelçisi Sayuti Yahaya ile bir araya gelmiştir. Bu çerçevede Ruhani: “İran-Gana Ortak İşbirliği Komisyonu’nun Tahran-Akra ilişkilerini derinleştirmek adına iyi bir atmosfer sağlaması gerekiyor ve bu kapsamda iki ülke özel sektörünü harekete geçirerek potansiyel ve kapasitesini ortaya koymalıdır.”[25] ifadelerinde bulunmuştur. Tüm bunlarla birlikte İran’ın söz konusu ülkenin kuzey bölgesiyle ilişkilerini artırması, Gana’daki İran Büyükelçisi Dr. Nasrollahi Maleki’nin ülkenin kuzey bölgesine düzenlediği ziyaretle mümkün olmuştur. İlişkilerin geliştirilmesi hususunda bahsi geçen ülkenin kuzey bölgesinden olan İran’daki Gana Büyükelçisi H. J. Alhaji Sayuti Yahaya İddi’nin önemli rol oynayacağı düşünülmektedir.[26]

2019 yılının Mart-Nisan ayları arasında Gana İran’ın en büyük ihracat noktasıydı. Bu kapsamda 86.163 ton petrol dışı mal ihraç edildiği kaydedilmiştir.[27] Öyle ki yaptırımların kaldırılmasıyla İranlılar’ın yanı sıra Tahran Hükümeti de ekonomik açıdan rahatlama hususunda oldukça iyimser bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra liberalleşme sonrasında büyüme gösteren devletler ele alındığında Gana bu kapsamda değerlendirilebilecektir. Nitekim 5-10 yıllık süreç içerisinde 1983 yılında gayri safi yurtiçi hasılasında (GSYİH) %5,9 oranında büyüme kaydettiği görülmüştür.[28]

Gana-İran Arasındaki Kültürel İlişkiler

İran’ın Gana’da sosyo-kültürel anlamda gösterdiği varlık incelendiğinde, ülkenin kuzey kesiminde çoğunlukta bulunan Müslümanların yaşadığı bölgede dini alanda çalışmalar yürüttüğü görülmektedir. Bununla birlikte öğrencilere İran’da eğitim görmek adına sağladığı fırsatların yanı sıra yaşadıkları bölgelerde kurduğu ve kullanımının karşılıksız olduğu kütüphaneler göze çarpmaktadır. Tabii ki bu tarz yerlerde kültürel etkileşim bağlamında İran rejiminin öğretilerini de Ganalılara aktarma fırsatı elde etmektedir.

Gana’daki en yaygın din %68,8’lik bir oranla Hıristiyanlık olmakla birlikte İslamiyet %15,5 oranında ve ülkenin kuzeyindeki en etkili dindir. Sömürge döneminden sonra söz konusu ülke içerisindeki İslamiyet’in gücünün yarı yarıya azalmış olduğundan bahsedilebilecektir. Bununla birlikte dinî özgürlükler, 1989 yılında oluşturulan Dinî Özgürlükler Yasası ve birçok yasal düzenleme ile koruma altına alınmıştır. Bu da bahsedilen devletin “barış adası” şeklinde anılmasının önünü açmıştır. İslam, bu coğrafyaya 9. yüzyılda Sahra Ticaret Yolu sayesinde gelmiş ve antik Gana İslam’ın Batı Afrika’da yayılmasında adeta bir üs görevi görmüştür. Bu bağlamda yayıldığı asıl dönem ise 15. yüzyılı bulmaktadır. Hindistan asıllı Ahmediyyelerle birlikte Gana’nın hemen tamamı Sünni İslam inanışına sahiptir. İbadete dair uygulamalarını Maliki mezhebine göre yerine getiren Ganalı Müslümanlar arasında tıpkı Beninli Müslümanlar gibi Kadiriye ve Ticaniyye tarikatına mensup kesimler de mevcuttur.[29] Ancak Müslümanların çoğunlukta bulunduğu kuzey kesiminde geleneklerinden hareketle kadınlar mülkiyet hakkına sahip olamamakla birlikte hayvanlar üzerinde de mülkiyet kuramamaları nedeniyle ekonomik şartlarını geliştirememişlerdir.[30]

1880’li yılların başında Lübnanlı mültecilerin Gana’ya göç etmesiyle birlikte söz konusu ülke içerisindeki Şii mezhebi etkinlik kazanmıştır. El-Khawthar gibi Şii örgütler, cami inşa etmeye, Kudüs Günü ve Aşure Günü kutlamaları gibi Şii dini törenleri düzenlemeye başlamıştır. Daha sonraları gelen İranlılar bundan istifade etmekle birlikte kendi dillerini ve tarihlerini öğrenmenin Ganalılara Batılı kültürün kırılabilmesi noktasında büyük fayda sağlayacağını anlatmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda Farsçayı öğrenen Ganalıların İran geçmişindeki kahramanlıkları da anlayabileceklerini ve bundan kendilerine ders çıkarabilecekleri algısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Burada ise kültürel etkileşim bağlamında Batı’ya karşı güçlenmenin bir motivasyon kaynağı olarak kullanıldığı söylenebilecektir.

İran’ın Afrika kıtasında açtığı ilk üniversite Gana’da yer almaktadır. Yakın zamanda yapılan istatistiklere bakıldığında bahsi geçen ülkede en az 1,18 milyon Şii’nin yer aldığı tahmin ediliyor. 2009-2012 yılları arasında Gana Devlet Başkanı John Atta Mills döneminde, ülkenin kuzey kesimindeki Müslümanlara ve Lübnanlı göçmenlere yardım etmesi dolayısıyla İran’a daha fazla özgürlük ve esneklik tanınmış, ülke içindeki hareket kabiliyeti artmıştır. Öyleki Şiilik kucaklaşması Sünni gençler arasında o zamandan beri artış göstermiştir. Aynı zamanda bu dönemde İran, devrimi destekleyen tıp klinikleri ve okulları kurmaya başlamış; bu hususta Gana’daki İslam Üniversitesi en önemli başarısı olmuştur.[31] Böylelikle yağışlı bir iklime ve doğal kaynaklar açısından oldukça fazla zenginliğe sahip bulunan Gana’da İran eğitim kanalıyla avantaj elde etmiştir. Ayrıca Gana İslam Üniversitesi’nin eğitim faaliyetlerinin yanı sıra İranlı Tercüman-ı Vahiy Enstitüsü’nün de dini alanda çalışmalarda bulunduğu görülmekte; nitekim 2014 yılındaki faaliyetleriyle Gana’daki Dagomba halkına hitap eden Dagbani lisanında Kur’an-ı Kerim tercümeleri yapıldığı bilinmektedir.[32]

Gana’daki Cape Coast Üniversitesi Dini Cemaat Bölümü tarafından yapılan bir araştırmada, Şiilerin İran devriminden sonra bu ülkeye çeşitli şekillerde girmeye başladığı belirtilmiştir. En kayda değer olanı Sünni Müslümanlara yönelik olarak “sadece” kültürel merkezler aracılığıyla özellikle de kuzey bölgesindeki yardım etme çabalarıydı. Bu bağlamda İranlıların hiçbir zaman insanları Şii Doktrini’nin içine girmeleri için davet etmedikleri belirtilmelidir. Onlar sadece hizmetlerine yoğunlaşmışlar ve umre yapmak, evlerini yenilemek amaçlarıyla insanlara yıllık karşılıksız yardım teklifinde bulunmuşlardır. Ayrıca, başlangıçta cami ya da hüseyniyyat inşa etmemişler; ancak Sünni camileri yeniden kurarak ve Sünni gençler arasında yaygın olarak kabul edilen ve kabul edilene kadar devrimi teşvik eden kitaplar yayınlayarak yavaş yavaş öğretilerini yaymaya başlamışlardır. Buna karşı Gana Hükümeti tarafından İran’ın bu yönde gösterdiği tutumunun iyi bir biçimde karşılandığı belirtilmelidir. Nitekim 36 yıl aradan sonra Şubat 2016 tarihinde İran’a ziyaret gerçekleştirmiş Ganalı Cumhurbaşkanı Mahama yaptığı ziyaret esnasında bahsedilen devletin ülkesindeki faaliyetleri için teşekkür ederek Ganalı gençlerin mühendislik ve tıp eğitimi için İran’a gidebileceğini, İran’ın kendileri için her alanda iyi bir fırsat olduğunu belirtmiştir.[33] Bir diğer örnek olarak Gana Parlamentosu Üyesi ve Gana’nın kuzeyindeki Müslüman bölgesinin temsilcisi Muhammed Mübarek Abdollahi, İran Müslümanlarının İslam’ı koruma çabalarının takdir edilmesi gerektiğini söylemiştir.[34]

İslam Devrimi’nin öncüsü Ayetullah Humeyni’nin öğretilerinin çeşitli eğitim merkezlerinde Gana halkına aşılanması ve söz konusu ülkede yaşayan halk üzerinde sempati kazanılmaya yönelik çabalar, İran’ın Gana ile olan ilişkilerinde yumuşak gücünü başarılı bir şekilde kullandığının göstergesidir. Örneğin; Sodabeh Sadat Ghanji’nin “İslam Devrimi’nin diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi” başlıklı makalesi devlet gazetesi olan Ghana Times’ta yayımlanmış; burada İran Devrimi tanıtılarak İslamiyet’in yeniden canlanmasındaki rolü, tüm dünyada çağdaş siyasal İslam’ın büyümesine katkıları, söz konusu devrimin özellikleri ve böylesi bir devrimin meydana gelmesinde İran halkının birliği konuları üzerinde durulmuştur.[35] Bununla birlikte İran mevzu bahis ülke içerisindeki öğrencilerin eğitim masraflarının karşılanması adına çeşitli kurslar, bilgisayar laboratuvarları, materyaller ve eğitim burslarının yanı sıra Kumasi’de açtığı İmam Humeyni Kütüphanesi’ni de karşılıksız olarak Ganalı öğrencilerin hizmetine sunmuştur.

Sonuç yerine

İran ekonomik, politik ve sosyal düzeylerde Afrika’da bir yer edinmeyi başarmış ve bu yönde genişlemesini sürdüren bir ülkedir. Bu bağlamda İran iç ve dış siyasetinde Şii mezhebini merkezine almakta; mevzu bahis İslam mezhebini farklı ülkelerde yayma noktasında da başarı elde etmektedir. Bunu daha çok Sünni Müslüman kuruluşların yokluğundan faydalanarak gerçekleştirdiği söylenebilir. Nitekim yapılan araştırmalar neticesinde Tahran’ın Gana bağlamında 1982 yılında faaliyete geçen İran Büyükelçiliği’ni; 1986 yılında kurulan Konsolosluğun Kültür Merkezi’ni; 1989 yılında açılan Tarım ve Kırsal Kalkınma Kurumu’nu ve İran Tıbbi Heyeti’ni sosyo-ekonomik ve dini faaliyetlerini organize etmeye yönelik olarak kullandığı görülmektedir.

1,5 milyon varilden fazla petrol rezervine sahip olduğu tahmin edilen Gana, son derece elverişli arazilere sahip bulunmakla birlikte insanları, üretim alanında bilgi ve tecrübeye ihtiyaç duymaktadır. Bu noktada Türkiye, söz konusu ülkeye çeşitli alanlarda vereceği eğitim hizmeti karşılığında hammadde ürünleri talebinde bulunabilecektir. Bu bağlamda izlenilen yol Türkiye’nin Afrika kıtasına yönelik olarak belirlediği kazan-kazan anlayışına da hizmet edecektir. Ayrıca Türkiye, altın rafinerileri kurma ve boksit endüstrisi gibi pek çok alanda iş yaratma konusunda ciddi yatırımcılar aramakta olan Batı Afrika’da önemli addedilen Gana ile ortaklıklar kurabilecektir. Bu kapsamda Türkiye’nin altın işlemeciliğinde oldukça başarılı olduğu belirtilmelidir. Gana ülkesinden Türkiye’ye altın getirilmesi ya da bahsedilen ülkede bu yönde girişimlerde bulunulması her iki ülke için de faydalı olacaktır. Buna ilaveten Gana elverişli topraklara sahip olmasına rağmen bu alandaki tecrübesizliğinden ötürü topraklarını olması gerektiği şekilde değerlendirememiştir. Buna karşın Türkiye’de ise lisans eğitimi görmüş ve işsizlik konusunda sıkıntı çeken gençlerin başında Ziraat Fakülteleri mezunları bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu alanda gerçekleştireceği projelerle birlikte ziraat alanında bilgisi bulanan bu gençlerini Gana’ya göndermesi faydalı bir proje olarak önerilebilir.

Ayi Kwei Armah, Efua Sutherland ve Ama Ata Aiddo gibi dünya nezdinde İngilizce eserleriyle tanınır hâle gelmiş Ganalı sanatçılarla Türkiye’deki sanatçıların bir araya getirilmesiyle ortak çalışılacak konular üzerine düşünülüp söz konusu ülke halkları arasında bir köprü kurulmasında sanat, etkin bir rol oynayabilir. Bu tarz kültürel etkinlikler sayesinde Türkler ve Ganalılar arasında yakınlık kurulabileceği söylenebilir.

Dini inancın ağırlıklı olarak İslamiyet şeklinde görüldüğü ülkenin kuzey kesiminde sahip olunan geleneklerinden ötürü kadınların ekonomik yönden oldukça zayıf kaldığı noktasından hareketle Türkiye, buradaki Müslüman kesimle bağlarını güçlendirerek kadın haklarına yönelik projeler gerçekleştirilmesinde rol oynamalıdır.

Ortadoğu üzerinde İran ve Suudi Arabistan nasıl güç maksimizasyonlarını sağlamak adına karşılıklı olarak güçlerini kırmaya çalışıyor ve birbirlerini rakip olarak görerek aralarındaki bu savaşı da mezhebe atfediyorlarsa; Afrika kıtası üzerinde doğal kaynaklara sahip olmak adına girdikleri savaşta da mezhebi en etkin şekliyle kullanma yoluna gittikleri gözlerden kaçmamaktadır. Bu bağlamda Gana’nın çeşitli şehirlerinde çoğunlukta bulunan Sünni Müslümanlar bu durumdan şikayetçidir. Çünkü İslami çalışmalar nezdinde bir yanda Şiilik diğer taraftaysa Selefi akımlar cereyan etmektedir ve her ikisi de halka hitap etmemektedir. Dolayısıyla Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakülteleri’nden uzmanlar aracılığıyla ülkedeki Sünni Müslümanlara dini eğitim hizmeti sağlanabilir. Bu bağlamda özellikle kabile anlayışından dolayı geleneklere bağlılıkla daha da karmaşık bir hale gelen dinin zaman zaman gelenekle eşdeğer tutulduğu ve yanlış uygulamalara neden olduğu belirtilmelidir.

Türkiye ve Gana arasında Kwame Nukrumah günleri düzenlenebilir ve sosyal bilimler alanında üniversiteler vasıtasıyla gençler her yıl düzenli olarak bir araya gelerek iki ülke arasında geleceğe yönelik ortak projeler geliştirebilir. Bu da ülke hükümetlerine sunulması sonucu ülkelerin dış politikalarına katkı sağlamakla birlikte kıtalar arası entegrasyon için önemli bir adım oluşturacaktır. Bu bağlamda yapılacak etkinlikler sonucunda uluslararası gündeme yönelik çözümler dahi üretilebilecektir. Nitekim yakın geçmişte Suriyeli mültecilerle ilgili Türkiye’nin çağrısına Gana’dan söz konusu mültecilere kapılarının açık olduğuna dair yanıt gelmişti. Günümüzde de bu konuyla ilgili sorunlar devam etmektedir. Bugünün dünyasında göç dalgalarının bir problem olmaktan çıkmasına yarar sağlayacak faaliyetler gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu durum Türkiye öncülüğünde Gana’da mültecilere yönelik projelerin başlatılmasıyla bir sonuca ulaştırılabilecektir. Böylesi bir projenin hem Suriyeli hem de Ganalı Sünnilerin lehine sonuçlar doğuracağı açıktır. Sonuç olarak bu tarz girişimlerin başlatılmasıyla Türkiye-Gana arasındaki ilişkilerin derinlik kazanacağı düşünülmektedir.[36]

https://stratejikortak.com/2021/02/inisler-ve-cikislar-gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] “Iranian Envoy Bids Farewell to President Akufo-Addo”, 23 Eylül 2020, Graphic Online, https://www.graphic.com.gh/news/politics/iranian-envoy-bids-farewell-to-president-akufo-addo.html

[1] Dr. Obed Yao Asamoah, The Political History of Ghana (1950-2013): The Experience of a Non-Conformist, s. 634.

[2] Asamoah, a.g.e., s. 382.

[3] Asamoah, a.g.e., s. 650.

[4] Helen Chapin Metz, Libya, Kessinger Publications, Montana 2004, s. 74.

[5] Numan Hazar, Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri, USAK Yayınları, Ankara 2011, s. 34.

[6] Sub-Saharan Africa Report, Foreign Broadcast Information Service, 23 Mart 1987, s. 22, http://lawsdocbox.com/Politics/66631320-Sub-saharan-africa-report.html, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

[7] Shireen T. Hunter, Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era, 2010, s. 228.

[8] Hunter, a.g.e., s. 229.

[9] “Diplomat: Ample Opportunities for Tehran-Accra Cooperation”, IRNA, 13 Eylül 2017, http://www.irna.ir/en/News/82664168, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

[10] Aynı yer.

[11] “President Mahama Meets President Rouhani in Tehran”, Government of Ghana, http://www.ghana.gov.gh/index.php/news/2457-president-mahama-meets-president-rouhani-in-tehran, (Erişim Tarihi: 09.09.2020).

[12] “Gana Cumhurbaşkanı Mahama İran’da”, HABERLER.COM, 14 Şubat 2016, https://www.haberler.com/gana-cumhurbaskani-mahama-iran-da-8157618-haberi/, (Erişim Tarihi: 10.09.2020).

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz.: “Iran Islamic Republic Trade Summary 2011 Data”, WITS, https://wits.worldbank.org/CountryProfile/en/Country/IRN/Year/2011/Summary, (Erişim Tarihi: 05.09.2020).

[14] “Iran Welcomes Expansion of Trade Ties with Ghana: Vice President”, The Iran Project, 6 Ağustos 2013, https://theiranproject.com/blog/2013/08/06/iran-welcomes-expansion-of-trade-ties-with-ghana-vice-president/, (Erişim Tarihi: 05.09.2020).

[15] Aynı yer.

[16] “Iran Ghana Determined to Enhance Ties: Larijani”, The Iran Project, 22 Ekim 2013, https://theiranproject.com/blog/2013/10/22/iran-ghana-determined-to-enhance-ties-larijani/, (Erişim Tarihi: 15.09.2020).

[17] Islamic Republic of Iran Ministry of Foreign Affairs, “Relations with Africa Priority of Iran’s Foreign Policy: FM”, 7 Ocak 2013, http://mfa.gov.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=3&pageid=1997&newsview=24398, (Erişim Tarihi: 14.09.2020).

[18] “Iran Ghana Ink Agreement on Partnership in Gold Mine Exploration”, The Iran Project, 6 Mayıs 2014, https://theiranproject.com/blog/2014/05/06/iran-ghana-ink-agreement-on-partnership-in-gold-mine-exploration/, (Erişim Tarihi: 14.09.2020).

[19] “Ghana President: Iran Pioneer of Fighting Violence Extremism”, IRAN FRONT PAGE, 14 Şubat 2016, http://ifpnews.com/news/politics/foreign-policies/ghana-president-iran-pioneer-of-fighting-violence-extremism/, (Erişim Tarihi: 15.09.2020).

[20] “Iran Ghana Sign Deals for ‘New Epoch’”, IRAN FRONT PAGE, 14 Şubat 2016, http://ifpnews.com/hard-news/iran-ghana-sign-deals-for-new-epoch/, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[21] “Iran Ghana Opt for Broadening Mutual Cooperation”, FARS NEWS AGENCY, 25 Nisan 2017, http://en.farsnews.com/newstext.aspx?nn=13960205000588, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[22] “Iran-Ghana Sign MoUs on Energy Mining”, IRNA, 7 Ağustos 2017, http://www.irna.ir/en/News/82623285, (Erişim Tarihi: 20.09.2020).

[23] “Iran-Ghana Joint Commission for Cooperation Underway in Accra”, Tasnim News Agency, 15 Kasım 2017, https://www.tasnimnews.com/en/news/2017/11/15/1574953/iran-ghana-joint-commission-for-cooperation-underway-in-accra, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[24] “Iran Plays Key Role in Regional Peace, Stability”, IRNA, 10 Şubat 2018, http://www.irna.ir/en/News/82827587, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[25] “Iran Ready to Expand Cultural Health Coop. with Ghana”, The Iran Project, 20 Ocak 2018, https://theiranproject.com/blog/2018/01/20/iran-ready-expand-cultural-health-coop-ghana/, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[26] “Iran-Ghana Iran-Northern Region Relations Further Deepened”, The Iran Project, 24 Ocak 2018, https://theiranproject.com/blog/2018/01/24/iran-ghana-iran-northern-region-relations-deepened/, (Erişim Tarihi: 18.10.2020).

[27] “Sharp Rise in Iran’s Non-Oil Exports to Ghana”, 24 Temmuz 2019, financialtribune, https://financialtribune.com/articles/domestic-economy/99099/sharp-rise-in-irans-non-oil-exports-to-ghana, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[28] “Ambargo Sonrası İran Ekonomik ve Ticari Etki Analizi, DEİK, Haziran 2016, https://www.deik.org.tr/uploads/ambargo_sonrasi_iran_ekonomik_ve_ticari_etki_analizi.pdf, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[29] İzzettin Artokça, “Afrika Ülke Raporları 2: Gana Cumhuriyeti”, TASAM, 2012, http://www.tasam.org/Files/PDF/Raporlar/afrika_ulke_raporlari_-_2_gana_cumhuriyeti.pdf_ef35e4d5-f0ad-4668-97a5-8c9393f1fea2.pdf, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[30] Aynı yer.

[31] Abdul Malik Ali Hamedi, “Iranian Incursion in African”, RASANAH International Institute for Iranian Studies, 11 Ağustos 2016, https://arabiangcis.org/english/studies/iranian-incursion-in-african/, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[32] “Quran Translations in 8 Languages Ready for Publication”, 30 Nisan 2014, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=611638, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[33] Aynı yer.

[34] “Member of Ghanaʼs Parliament: Muslims of the World Should Appreciate Iranʼs Efforts in Preserving The Islam”, ICRO, 6 Aralık 2017, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=692867, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[35] “İslami Dverim’İn diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi” ICRO, 4 Şubat 2018, http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=697955, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

[36] “Afrika Ülkesi Gana’dan Suriyeli Mülteci Teklifi”, CNN, 7 Ocak 2016, https://www.cnnturk.com/dunya/afrika-ulkesi-ganadan-suriyeli-multeci-teklifi, (Erişim Tarihi: 20.10.2020).

KAYNAKÇA

Asamoah O., Yao. 2014. The Political History of Ghana (1950-2013): The Experience of a Non-Conformist. Authorhouse.

Metz, Helen Chapin. 2004. Libya. Kessinger Publications. Montana.

Hazar, Numan. 2011. Küreselleşme Sürecinde Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri. USAK Yayınları. Ankara.

Sub-Saharan Africa Report, Foreign Broadcast Information Service, 23 Mart 1987, http://lawsdocbox.com/Politics/66631320-Sub-saharan-africa-report.html, (Erişim Tarihi: 13.09.2020).

Hunter, Shireen T. 2010. Iran’s Foreign Policy in the Post-Soviet Era.

IRNA. 2017. “Diplomat: Ample Opportunities for Tehran- Accra Cooperation”. Erişim Tarihi: 13.09.2020. http://www.irna.ir/en/News/82664168

Government of Ghana. “President Mahama Meets President Rouhani in Tehran”. Erişim Tarihi: 09.09.2020. http://www.ghana.gov.gh/index.php/news/2457-president-mahama-meets-president-rouhani-in-tehran

HABERLER.COM. 2016. “Gana Cumhurbaşkanı Mahama İran’da”. Erişim Tarihi: 10.09.2020. https://www.haberler.com/gana-cumhurbaskani-mahama-iran-da-8157618-haberi/.

Graphic Online. 2020. “Iranian Envoy Bids Farewell to President Akufo-Addo”. https://www.graphic.com.gh/news/politics/iranian-envoy-bids-farewell-to-president-akufo-addo.html

WITS. “Iran Islamic Republic Trade Summary 2011 Data”. Erişim Tarihi: 06.09.2020. https://wits.worldbank.org/CountryProfile/en/Country/IRN/Year/2011/Summary

The Iran Project. 2013. “Iran Welcomes Expansion of Trade Ties with Ghana: Vice President”. Erişim Tarihi: 05.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2013/08/06/iran-welcomes-expansion-of-trade-ties-with-ghana-vice-president/

The Iran Project. 2013. “Iran Ghana Determined to Enhance Ties: Larijani”. Erişim Tarihi: 15.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2013/10/22/iran-ghana-determined-to-enhance-ties-larijani/

Islamic Republic of Iran Ministry of Foreign Affairs. 2013. “Relations with Africa Priority of Iran’s Foreign Policy: FM”. Erişim Tarihi: 14.09.2020. http://mfa.gov.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=3&pageid=1997&newsview=24398

The Iran Project. 2014. “Iran Ghana Ink Agreement on Partnership in Gold Mine Exploration”. Erişim Tarihi: 14.09.2020. https://theiranproject.com/blog/2014/05/06/iran-ghana-ink-agreement-on-partnership-in-gold-mine-exploration/

IRAN FRONT PAGE. 2016. “Ghana President: Iran Pioneer of Fighting Violence Extremism”. (Erişim Tarihi: 15.09.2020). http:/ /ifpnews.com/news/politics/foreign-policies/ghana-president-iran-pioneer-of-fighting-violence-extremism/

IRAN FRONT PAGE. 14 Şubat 2016. “Iran Ghana Sign Deals for ‘New Epoch’”. (Erişim Tarihi: 20.09.2020). http://ifpnews.com/hard-news/iran-ghana-sign-deals-for-new-epoch/

FARS NEWS AGENCY. 25 Nisan 2017. “Iran Ghana Opt for Broadening Mutual Cooperation”. Erişim Tarihi: 20.09.2020. http://en.farsnews.com/newstext.aspx?nn=13960205000588

IRNA. 7 Ağustos 2017. “Iran-Ghana Sign MoUs on Energy Mining”. (Erişim Tarihi: 20.09.2020). http://www.irna.ir/en/News/82623285

Tasnim News Agency. 15 Kasım 2017. “Iran-Ghana Joint Commission for Cooperation Underway in Accra”. Erişim Tarihi: 18.10.2020. https://www.tasnimnews.com/en/news/2017/11/15/1574953/iran-ghana-joint-commission-for-cooperation-underway-in-accra

IRNA. 10 Şubat 2018. “Iran Plays Key Role in Regional Peace, Stability”. (Erişim Tarihi: 18.10.2020). http://www.irna.ir/en/News/82827587

The Iran Project. 20 Ocak 2018. “Iran Ready to Expand Cultural Health Coop. with Ghana”. (Erişim Tarihi: 18.10.2020). https://theiranproject.com/blog/2018/01/20/iran-ready-expand-cultural-health-coop-ghana/

The Iran Project. 24 Ocak 2018. “Iran-Ghana Iran-Northern Region Relations Further Deepened”. Erişim Tarihi: 18.10.2020. https://theiranproject.com/blog/2018/01/24/iran-ghana-iran-northern-region-relations-deepened/

Financialtribune. 24 Temmuz 2019. “Sharp Rise in Iran’s Non-Oil Exports to Ghana”. (Erişim Tarihi: 20.10.2020). https://financialtribune.com/articles/domestic-economy/99099/sharp-rise-in-irans-non-oil-exports-to-ghana

DEİK. Haziran 2016. “Ambargo Sonrası İran Ekonomik ve Ticari Etki Analizi”. (Erişim Tarihi: 20.10.2020).https://www.deik.org.tr/uploads/ambargo_sonrasi_iran_ekonomik_ve_ticari_etki_analizi.pdf

Artokça, İzzettin. 2012. “Afrika Ülke Raporları 2: Gana Cumhuriyeti.” TASAM. http://www.tasam.org/Files/PDF/Raporlar/afrika_ulke_raporlari_-_2_gana_cumhuriyeti.pdf_ef35e4d5-f0ad-4668-97a5-8c9393f1fea2.pdf

Hamedi, Abdul Malik Ali. 2016. “Iranian Incursion in African.” RASANAH International Institute for Iranian Studies. https://arabiangcis.org/english/studies/iranian-incursion-in-african/

ICRO. 30 Nisan 2014. “Quran Translations in 8 Languages Ready for Publication”. Erişim Tarihi: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=611638

ICRO. 6 Aralık 2017. “Member of Ghanaʼs Parliament: Muslims of the World Should Appreciate Iranʼs Efforts in Preserving The Islam”. Erişim: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=692867

ICRO. 4 Şubat 2018. “İslami Dverim’İn diğer İslami Hareketler Üzerine Etkisi”. Erişim: 20.10.2020. http://en.icro.ir/index.aspx?fkeyid=&siteid=257&pageid=11747&newsview=697955

CNN. 7 Ocak 2016. “Afrika Ülkesi Gana’dan Suriyeli Mülteci Teklifi”. Erişim Tarihi: 20.10.2020. https://www.cnnturk.com/dunya/afrika-ulkesi-ganadan-suriyeli-multeci-teklifi

[/vc_toggle]

1930-1938 Yılları Arasında Atatürk’ün Hollanda Basınındaki Yeri

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ve Atatürk tarafından kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, 20. yüzyılda Batı medyası için ilgi çekici bir konu olagelmiştir. Dünyanın başka yerlerindeki tarihsel olaylar ve figürler, Batılı izleyiciler ve okurlara özel bir bakış açısıyla lanse edilmiştir. Bu yazıda, Hollanda gazetelerinden yararlanarak, Hollanda basınının Atatürk’ü nasıl yorumladığı ele alınmakla birlikte, Hollanda gazetelerinin bu yorumlarına da bir açıklama getirilmeye çalışılacaktır. Bu çalışma bilhassa Delpher web sitesinde bulunan Hollanda gazetelerinden yararlanmıştır.[2] Hollanda basını Atatürk’ü nasıl yorumladı ve bu yorumu nasıl açıklayabiliriz? Bu araştırmanın odaklandığı araştırma sorusu bu şekildedir ve bu araştırma için hem ulusal hem de bölgesel Hollanda gazeteleri kullanılmıştır. Bu araştırma için 1930-1938 yılları arasında Atatürk hakkında yayın yapan Hollanda gazetelerinden yararlanılmıştır. Başlangıç ​​noktası olarak 1930’un ele alınma nedeni, 1930 yılından önce Atatürk’ün Hollanda basınında isminin nadiren geçmesidir. 1930 yılından önceki Hollanda gazetelerinde Atatürk’ün ismi geçmiş olsa bile, bunlar öznel yorum yapılmaksızın salt haber türleri olagelmiştir.

Bu yazının dayandığı ana kavram, olumlu tarafsızlık kavramıdır. Buna göre, herhangi bir taraf tutulmaksızın, olumlu bir eğilimin varlığından bahsetmek mümkündür. Tarafsızlığın “olumlu” yönü, işbu Hollanda gazetelerinin manşetlerinde ve bu manşetlerin nedenselliğinde yatmaktadır. Hollanda gazetelerince, Atatürk’e yönelik bir bilinmezliğin ve yabancılığın esasen olumlu haberler ve gidişatlar neticesinde iyi bir izlenime dönüştüğü bu yazıda vurgulanacaktır. İlk etapta çeşitli Hollanda gazetelerinin Atatürk’le ilgili manşetlerine, hitabetlerine ve Atatürk’ü sunuş şekillerine bakılacaktır. İkinci etapta ise işbu Hollanda gazetelerinin Atatürk’ü sunuş şekillerinin yorumlanması vuku bulacaktır. Sonuç bölümünde ise, yazının toparlanması ve araştırmamızın kapanışı gerçekleştirilmek suretiyle, gelecekteki potansiyel Hollanda bağlamındaki Atatürk araştırmalarına işaret edilecek ve zemin hazırlanacaktır. Bu zemin elbette, bu yazının eksikliklerinin doldurulması şartıyla gerçekleşecektir.

Hollanda gazetelerinde Atatürk’ten nasıl bahsedilmiştir?

1930-1938 yılları arasında gerek Hollanda’nın ana merkez gazeteleri, gerekse Hollanda’nın sömürgeleri olan Surinam ve bilhassa Endonezya menşeili basın kuruluşlarının Atatürk hakkında genel ve özel olmak üzere, haber yapıldığı ve özel yazılar yazıldığı malumdur. Hollanda sömürgelerinde çıkan Atatürk ve haberleri, özellikle Hollanda basının merkez yerleşkesi olan anavatan Hollanda’dan çıkma yazılar ve haberlerdir. Hollanda’nın bölgesel ve yerel gazeteleri de, tıpkı Hollanda sömürgelerindeki gazeteler gibi, Hollanda’nın merkezi uluslararası etki yaratabilecek kapasiteye sahip olan ulusal gazetelerinden ilham alarak Atatürk hakkında haber yapmıştır. Şu halde, Hollanda sömürgelerindeki ve Hollanda’nın bölgesel gazetelerinin, büyük ve uluslararası boyutta etki alanına sahip ulusal Hollanda gazetelerince esinlendiği durumunun bilinciyle, gazeteler arası ayrım yapmaksızın, Hollanda gazetelerinin Atatürk hakkında yazdıklarına geçmek faydalı olacaktır.

Bugün bile Hollanda’nın en büyük gazetelerinden biri olan De Telegraaf adlı Hollanda gazetesi, Türkiye’nin yenilenmesine işaret ederek, Türkiye’nin yüksek bir tempoyla yenilendiğini ve dilin bile yeniden düzenlendiğini vurgulamıştır.[3]

Kaynak: ‘Turkije vernieuwt zich steeds sneller tempo. Zelfs de taal is omgewerkt.’ De Telegraaf, 5 December 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110572465:mpeg21:pdf.

De TelegraafGazetesi’ne göre; “Türkiye yüksek bir tempoyla kendini yeniliyor. Dil bile yeniden düzenlendi.”

Kaynak: Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 December 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

Rotterdamsch Nieuwsblad adlı gazete, Türkiye’nin iç ve dış siyasette yenilendiğini vurgulayarak şunları söylemiştir; “Türkiye’nin dış- ve iç yenilenmesi: Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın adı artık Kemal Atatürk’tür.”

Bununla birlikte, Hollanda gazetelerinde, Atatürk hakkında çıkan çeşitli hitabetler bulunmaktadır. “Türk milletinin kurtarıcısı ve Türk devletinin yaratıcısı”[4], “asker, devlet adamı ve devrimci”, “Türklerin babası”, “büyük reformcu” gibi hitabetler, isimlendirmeler ve unvanlar Atatürk’e bahşedilmiştir.

Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

Atatürk; Sessiz William[5], Cromwell ve Napoleon gibi diğer büyük Avrupalı ​​isimlerle de mukayese edilmiştir. [6] Atatürk’ün bu büyük Avrupalı isimlerle mukayese edilmesini bir sonraki etapta ele alınmaya çalışılacaktır.

Kaynak: Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007

“Türk Cumhuriyetinin cumhurbaşkanına da bir soyadı verilmiştir. Yasalar ile birlikte kendisine, Türklerin babası anlamına gelen, Atatürk soyadı verilmiştir. Ve bununla birlikte Gazi de Sessiz William, Cromwell, Napoleon, Lenin ve Mussolini gibi isimlerle aynı çizgiye konmalıdır”

Algemeen Handelsblad adlı gazetede Atatürk, kısa bir sürede sağlıklı ve tamamen modern bir devlet yaratan ve kadınların erkeklerle eşitlenmesini sağlayan bir lider olarak gösterilmiştir. Ayrıca Atatürk, adeta Batı standartlarıyla modern Türkiye’nin kurucusu olarak öne çıkmaktadır. Atatürk’ün fesi yasaklayarak, hilafeti kaldırarak, Latin alfabesini ve modern bir medeni kanunu getirerek, özünde ilerici ve modern bir insan olan gerçek bir Batılı olduğunu göstermesi de Hollanda gazetelerince önemli olagelmiştir. Atatürk için kullanılan Avondlander[7] ifadesi de bunu doğrular niteliktedir. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni ilericilik ve muasır medeniyetler yolunda daha da ileriye taşıyan eylemleri, Hollanda gazetelerinin perspektifinde, yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni Batı Avrupa ülkeleri ile aynı seviyeye getirmiştir.[8]

Atatürk’ün özellikle kadın haklarının genişletmesi; kadınların kurtuluşu veyahut kadınların özgürleşmesi çerçevesinde ele alınmıştır. Hollanda gazetelerinin perspektiflerine göre, Türk kadınları eski Osmanlı dönemlerinde erkek tahakkümü altında yaşadıkları dönemden daha fazla özgürlük elde ettiler ve bu da şüphesiz Atatürk’ün büyük bir icraatı olarak lanse edilmiştir. [9]

Kaynak: ‘’Vrouwenemancipatie in Turkije’’, De courant Het nieuws van den dag 20 januari 1931 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB15:000597023:mpeg21:pdf

“Türkiye’de kadınların özgürleştirilmesi.” Hollanda gazetelerine göre Atatürk; kültürel ve sosyal açıdan güçlü Batılı özelliklere sahipti ve bu şüphesiz onun Hollanda gazetelerinin gözünde parlak kılmıştır. Atatürk, Arap etkisinden bağımsız, halkına yeni bir dil bahşeden bir lider olarak gösterilmiştir.

Türkiye hakkındaki oryantalist tahayyülün kısmen Atatürk’ün Batıcı ve çağdaş uygulamaları sayesinde parçalanmaya başladığı da Hollanda basınında görülebilen önemli bir noktadır.

Provinciale Geldersche ve Nijmeegsche Courant adlı gazetelerin Atatürk’ü lanse etme şekilleri de çok önemlidir zira Atatürk hakkında, Türkiye’yi sarsılmaz bir kesinlikle modern bir devlet haline getirdiği, asırlık gelenekleri ve önyargıları kökten ortadan kaldırdığı ve fena halde yıpranmış Türkiye’yi hayati ve canlı bir ülke haline getirdiği vurgulanmaktadır.[10]

Kaynak: Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

“Yeni Türkiye. Atatürk’ün reformları on yıl içerisinde Türkiye’yi batılı bir devlet haline getirdi. Tüm dünya kargaşalarla birlikte alevler içindeyken ve hükümetler tamamen çöküşün nasıl önleneceği konusunda şaşkına dönmüş durumda iken, Yakın Doğu’da bir adam sarsılmaz bir kesinlikle ülkesini modern bir devlet haline getirmeye devam ediyor, asırlık gelenekleri ve önyargıları kökten ortadan kaldırıyor ve harap Türkiye’yi, hayati bir ülke haline dönüştürüyor. Asırlardır padişahların idaresi altında olan İstanbul, on yıl önce zaten her türlü çelişkilerin şehriydi. Birkaç yıl öncesine kadar, bir yanda hala sokaklarda tamamen örtülü kadınlar görülürken, diğer yanda çağdaş standartlarda bile modern görünen Türk kadınları görülüyordu.

Gazi’nin başarısının sırrı, radikal reformlarında asla acele etmemesinde, ancak çalışmalarını çağa uyarlamasında yatmaktadır. Ancak her şeyden önce, halkının psikolojisini baştan sona bilmekteydi. Muhalefetin tüm bu reformların güç ve şiddetle yapıldığını iddia ettiği doğru ama bu iddia doğru değil! Zira Gazi, yeni fikirlerini her zaman özenle hazırlar, konuşmalar yapar ve hayata geçirmeden önce makaleler yayınlardı.”

Ayrıca Atatürk, Nieuwe Haarlemsche Courant’ta sessizce yerinde kalmayan ve sürekli yeni şehirler inşa etmek için dolaşan interaktif bir lider olarak gösterilmektedir.[11]

Kaynak: De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

“”Kemal Atatürk şehirler inşa ediyor.”

Kaynak: Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post”. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

“Türkiye Cumhurbaşkanının Paternalist Politikası. Diktatör Değil, Gönüllerin Kazananı. Atatürk’ün Savaş Tehlikesini Önleme Fikirleri.”

Son olarak Zutphense Courant, Atatürk’ü diktatörlük motifleriyle tartışırken, [12][13] De Telegraaf ve De Sumatra Post’taki bir manşet şu şekildedir: ”Diktatör Değil, Gönüllerin Kazananı”. [14][15]

De Volkskrant, Atatürk’ün diğer Avrupalı ​​liderlere yönelik eleştirilerini ve yakın gelecekte ortaya çıkan yeni bir savaş tehdidini bile yayınlamıştır.[16] 1935 yılında gerçeklesen bu röportaj, İngiliz basın kurulu Daily Telegraph ile yapılmıştır ve Atatürk’ün bu sözleri, bir kehanet gibi tecelli etmiştir zira yalnızca 4 yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Kaynak: Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant”. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

Hollanda gazetelerinde bu şekilde lanse edilme nedenleri

Gerçek şu ki, Atatürk, Türkiye’nin kuruluşuyla birlikte, moderniteye ilişkin Batılı düşünceleri tanıtmaya çalışmış ve ülkeyi yeni parametreler üzerinde yeniden inşa etmek için devrimci önlemler almıştır. [17] Atatürk’ün batı odaklı politikası Hollanda kamuoyunda olumlu bir Atatürk imajı yaratmıştır. Atatürk’ün çağdaş ve özellikle Batıcı uygulamalarının Hollanda basını nezdindeki olumlu tezahürünün açıklaması, ötekileştirilme meselesinin bulunmamasından kaynaklıdır. Osmanlı İmparatorluğu politik, askeri, sosyolojik, ideolojik ve benzeri faktörlerce Avrupalı devletlerden hep ayrı tutulmuş, ötekileştirilmiş ve Avrupa kimliğinin inşasının tetikleyici unsurlarından biri olagelmiştir. Fakat Atatürk, belki de bu tarihi durumun farkında olarak, muasır medeniyetlere erişme hedefince, Batılı düşünceleri ve uygulamalarını ülkeye entegre etmeye çalışmış ve bunu da Batıcılık kisvesi altında yapmamıştır. Atatürk, ideolojik bir eğilim olarak, sırf Batıcı düşüncelere sahip olmasından kaynaklı bir durum içerisinde Türkiye Cumhuriyetini ve Türk halkını muasır medeniyetler seviyesine çıkartma idealine dahil etmemiştir. Pragmatist ve çağdaş akımların son derece farkında olan Atatürk, batılı devletlerin başarılarının, uyguladıkları sistemlerde ve uygulamalarda olduğunun bilinci dahilinde, söz konusu bu batılı düşünceleri ve uygulamaları kendi ülkesinde tanıtmaya çalışmıştır. Atatürk nezdinde, batılı devletler, batılı oldukları için başarılı değillerdi; faydalı sistemler ve uygulamaları tatbik ettikleri için başarılıydılar ve bu doğrultuda Atatürk’ün batılı düşüncelerinin kendi ülkesine tanıtmak etmesinin bu şekilde yorumlamakta fayda bulunmaktadır.

Buna ek olarak, Hollanda’nın Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı, dolayısıyla Türkiye ile düşmanlık paylaşmadığı da zikredilmesi gereken önemli bir gerçektir. Hollanda’daki Atatürk tahayyülü ve Atatürk algısı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin selefi Osmanlı İmparatorluğu ile olumsuz ve düşmanca bir deneyim yaşayan Fransa ve Birleşik Krallık gibi diğer ülkelere göre daha saf ve katıksızdı. Dolaysıyla herhangi bir negatif önyargı bulunmaksızın, Hollanda kamuoyunun bilincinde saf ve katıksız bir şekilde var olan Atatürk, ülkesi Türkiye’yi de, tıpkı kendisi gibi, Hollanda kamuoyunda saf ve katıksız bir biçimde temsil etmiştir. Bu da yeni kurulmuş genç bir cumhuriyet olan Türkiye’nin Hollanda kamuoyunda olumsuz lanse edilmemesine ortam hazırlamıştır. Sonuç olarak Atatürk, hem ulusal hem de bölgesel olarak çeşitli Hollanda gazetelerinde olumlu bir tarafsızlıkla lanse edilmiştir. ‘Olumlu tarafsızlık’ kavramı böylelikle bu çalışmanın en büyük anahtar sözcüğü ve bel kemiği olagelmek suretiyle tasarlanmıştır.

Ayrıca Atatürk Hollanda basınınca, Cumhuriyet döneminden önceki Arap kültür unsurlarıyla dolup taşan ataerkil Osmanlı toplumunda son derece yabancı bir konu olan kadın eşitliğine olan katkıları ve çabaları nedeniyle sıkça övülmüştür. Hollanda basınındaki çeşitli özel haberlerde, Atatürk’ün merkezi bir rol oynadığı modernleşme ve batılılaşma bağlamında Türkiye’deki gelişmeleri hakkında uzun yorumlar ve görüşler kaleme alınmıştır. Bu aynı zamanda Atatürk isminin, Hollanda gazeteleri üzerindeki öneminin ve etkisinin 1935 yılı civarında önemli ölçüde arttığının çok güçlü bir göstergesidir. Özellikle Atatürk’ün Sessiz William, Cromwell ve Napoleon gibi diğer büyük Avrupalı ​​isimlerle olan mukayesesi dikkat çekici bir durumdur. Nihayetinde Atatürk’ün kişilik özelliklerini ve liderlik sırlarını daha iyi anlayabilmek için tarihte önemli işler yapmış liderlere benzetilmesi ilkesel olarak anlaşılabilir bir durumdur.[18]  Zira henüz yeni tanıtılan bir lideri daha iyi anlayabilmek için, eş değere sahip başka tanınmış liderlerle bir mukayese yapmak, yeni tanıtılan bir liderin daha iyi anlaşılması ve tanınmasına yol açabilmektedir. Nitekim Hollanda basını da böyle bir yönteme, bilinçli veyahut bilinçdışı olmak üzere, başvurmuştur.

Atatürk’ten ayrıca diktatör olarak bahseden Hollanda gazeteleri de olmuştur. İkbal Ali Şah’a göre Atatürk ilk modern ve iyi diktatördür. [19] İkbal Ali Şah’ın bu yorumunu, bazı Hollanda gazetelerinin Atatürk için diktatör demesine entegre edecek olursak, Atatürk Hollanda basınında bir diktatör olarak tanımlanmış olsa bile, her zaman Avrupalı ​​diktatörlerden ayrı tutulmuştur. Zira Avrupalı diktatörler; yasama, yürütme ve yargıyı kendi adaletsizlikler ve hukuksuzluklar için gasp etmişlerdir. Atatürk ise bunu yeni kurulmuş cumhuriyetin istikrarını sabitlemek ve yürürlükte olan eski gerici ve cağ dışı uygulamaları sonlandırmak için kullanmıştır. Nitekim Atatürk’ün çok partili doneme geçiş denemeleri de bu yorumu doğrular niteliktedir.

Sonuç Yerine 

Bu araştırmada, Hollanda basınının Atatürk’ü nasıl yorumladığı ve bu yorumu nasıl açıklayabileceğimiz hususunda bir araştırma sorusuna şekillenmiş ve bir cevap bulunmaya çalışılmıştır. Hem ulusal hem de bölgesel özellikleri içeren www.delpher.nl web sitesindeki Hollanda gazetelerine erişim sayesinde, araştırma sorumuza sağlıklı yanıtlar verilebilmiştir. Öncelikle Atatürk hakkında yazan Hollanda gazetelerini manşetleri, konuları ve hitabetleriyle birlikte gösterilmeye çalışılmıştır. Ardından Hollanda gazetelerinin Atatürk’ü neden bu şekilde yorumladığına dair açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Atatürk’ün 1930-1938 yılları arasında Hollanda gazeteleri üzerinde neredeyse olumlu bir etkisi olduğu not edilmiştir. Bu durum, olumlu taraflılık kavramı ile kavramsallaştırılmaya çalışılmıştır.

Türkiye’nin Atatürk tarafından 1923’te kurulmasından bu yana modernleştirilmesi, Türkiye’ye yönelik Oryantalist söylemi değiştirmiştir. Bu, 1930’larda Atatürk’e olduğu kadar Türkiye’ye de ilişkin görüşlerin güçlü bir şekilde iyiye doğru değişmesini sağlamıştır. Bundan önce, genelde Batı Avrupa, özelde ise Hollanda basının perspektifinde hem Atatürk’e hem de Atatürk Türkiye’sine yönelik algı, o zamanlar “Avrupa’nın hasta adamı” olan Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren zuhur eden Oryantalist izlenimlerden bir hayli etkilenmişti. Atatürk algısı böylece 1934-1935 yılları arasında yeni elementlerce tekrar yapılandı ve nihayetinde Türkiye’nin Batılılaşmasına, laikleşmesine ve modernleşmesine katkılarından dolayı Hollanda gazeteleri tarafından onurlandırılan bir dünya lideri haline gelmiştir.

https://stratejikortak.com/2018/07/ataturk-ingiliz-muhipleri-sizan-osmanli-ajani.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Utrecht Üniversitesi, Beşerî Bilimler Fakültesi, Tarih Bölümü, Uluslararası İlişkilere Tarihsel Perspektif Programı

[2] https://www.delpher.nl/.

[3] ‘Turkije vernieuwt zich steeds sneller tempo. Zelfs de taal is omgewerkt.’ De Telegraaf, 5 December 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110572465:mpeg21:pdf.

[4] Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 december 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

[5]Vader des vaderlands” (vatanın babası) unvanına sahip Sessiz William, İspanya Krallığı’na karşı bağımsızlık savaşını başlatmış, 1588 yılında Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırlamış ve bu söz konusu Hollanda Cumhuriyeti 1648 yılında Vestfalya Antlaşması ile birlikte bağımsızlığına kavuşmuştur.

[6] Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

[7] Avondlander, Hollanda literatüründe ‘’Avrupalı’’ manasına gelmektedir.

[8] Het nieuwe Turkije voor de eerste maal: vrouwen als afgevaardigden’’, Algemeen Handelsblad, 20 juni 1935 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010664001:mpeg21:p009.

[9] Vrouwenemancipatie in Turkije, De courant Het nieuws van den dag 20 januari 1931 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB15:000597023:mpeg21:pdf.

[10] Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

[11] De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

[12] Zutphensche courant, jrg. 87, nummer 21, 25-01-1935, editie Dag, Regionaal Archief Zutphen, RAZ 0394

[13] Menschenredder van beroep.., Dagblad van Noord-Brabant, 26 januari 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB23:001976022:mpeg21:p00002.

[14] Vaderlijke politiek van Turkije’s president. “Geen dictator, doch winner der harten”. Zorgen voor de massa. – Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.., De Telegraaf, 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110570770:mpeg21:p009.

[15] Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post“. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

[16] „Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant“. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

[17] Hina Saleem, Fatima Iftikhar, Maria Arif, Asad Ullah Javed en Sobia Akram, ‘Islam In West: A Critical Discourse Analysis Of The Western Newspaper Headlines Regarding Hagia Sophia’s Conversion Into A Mosque’, Palarch’s Journal Of Archaeology Of Egypt/Egyptology 18:8 (2021) 1829-1844, aldaar 1837.

[18] Resul Babaoğlu, ‘From imagination to the truth: Mustapha Kemal (Ataturk) image in the western publications and the founder’s biography’, in: ‘Uzm. Erdem Ünlen en H. Aytuğ Tokur (red.), The 9th international congress on Ataturk’ (Amasya 2019) 1951-1971, aldaar 1961.

[19] Ibidem, 1963.

KAYNAKÇA 

De groote verjongingskuur der Turken, Nieuwe Haarlemsche courant, 20 november 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMNHA03:179106032:mpeg21:p00002.

Gasi Moestafa Kemal — Vader des Vaderlands. Soldaat, Staatsman en Revolutionair. Nieuwe Apeldoornsche courant, 15 december 1934, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMCODA01:000157410:mpeg21:p007.

Het nieuwe Turkije voor de eerste maal: vrouwen als afgevaardigden’’, Algemeen Handelsblad, 20 juni 1935 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010664001:mpeg21:p009

Het nieuwe Turkije, De hervormingen van Ataturk In tien jaren een Westersche staat, Provinciale Geldersche en Nijmeegsche courant, 9 maart 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMRANM02:000033532:mpeg21:p010.

Hina Saleem, Fatima Iftikhar, Maria Arif, Asad Ullah Javed en Sobia Akram, ‘Islam In West: A Critical Discourse Analysis Of The Western Newspaper Headlines Regarding Hagia Sophia’s Conversion Into A Mosque’, Palarch’s Journal Of Archaeology Of Egypt/Egyptology 18:8 (2021) 1829-1844, aldaar 1837.

„Leiders, die de naties bedriegen” Kemal Ataturk over oorlogsgevaar TURKIJE EISCHT VERSTERKING DER DARDANELLEN. “De Volkskrant“. 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB12:000166048:mpeg21:p00006.

Menschenredder van beroep.., Dagblad van Noord-Brabant, 26 januari 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB23:001976022:mpeg21:p00002.

Resul Babaoğlu, ‘From imagination to the truth: Mustapha Kemal (Ataturk) image in the western publications and the founder’s biography’, in: ‘Uzm. Erdem Ünlen en H. Aytuğ Tokur (red.), The 9th international congress on Ataturk’ (Amasya 2019) 1951-1971, aldaar 1961.

Turkije’s uit- en inwendige vernieuwing. ‘Gazi Moestafa Kemal pasja voortaan Ataturk’ Rotterdamsch Nieuwsblad, 11 december 1934 https://resolver.kb.nl/resolve?urn=MMKB32:164674046:mpeg21:pdf.

Vaderlijke politiek van Turkije’s president. “Geen dictator, doch winner der harten”. Zorgen voor de massa. – Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.., De Telegraaf, 27 juni 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:110570770:mpeg21:p009.

Vaderlijke politiek van Turkije’s president. „GEEN DICTATOR, DOCH WINNER DER HARTEN.” Zijn denkbeelden over onderdrukking van oorlogsgevaar.. “De Sumatra post“. 25 juli 1935, https://resolver.kb.nl/resolve?urn=ddd:010382283:mpeg21:p010.

Zutphensche courant, jrg. 87, nummer 21, 25-01-1935, editie Dag, Regionaal Archief Zutphen, RAZ 0394

[/vc_toggle]

Tarihin Yansımasında Gazi Şehir Antep’in İşgali ve Halkın Mücadelesi

Öz

Antep savunması Milli Mücadele Savaşı’nın önemli bir abidesidir. Çünkü savunmanın süresi, savunucuları içinde bulundukları, karşı karşıya kaldıkları koşullar bakımından düşmanla kıyas kabul edilmeyecek bir nitelik göstermektedir. Dünyadaki şehir savunma savaşlarında; Verdün ve Stalingrat gibi şehir savunmalarında iki devletin modern orduları karşı karşıya savaşıyorlardı. Antep’te ise modern orduya karşı yokluğun kıskacında sıkışan halk topyekûn seferber olarak; canını siper etmiş, yüreğini koymuş, alın teri dökmüş, kanını akıtmış, hürriyetin istikbalinde bağımsızlığını aramıştı. Antep savunmasının en belirgin özelliği de tamamı ile bir halk hareketi oluşudur. Öyle ki, halk her şeyi kendi organize ederek göstermiştir. Antepli, el birliğinde, yürek dirliğinde bir araya kenetlenmişti. Düşman işgalinde devletin herhangi bir kurumundan hiçbir destek istemeden; silahını, cephanesini ve erzakını kendi sağlayarak düşmanın modern araç ve gereçlerine karşın mücadeleye girişmiştir. Antepli bunun bedelinde 6000’e yakın şehit vererek toprağın yüküne eğilmiş, acı hatıranın esintisinde gaziler kalmıştır. Bu şehrin şanlı savunması yalnız Türklerin değil bütün insanlık âleminin takdir ve hürmetini kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Antep‘i, şimdiye kadar tarihte hiç bir şehre nasip olmayan “Gazi’lik” unvanını vererek mükâfatlandırmıştır.

Bu makalede, Osmanlı Devleti’ni savaşa sürükleyen nedenler sorgulanmıştır. Bununla beraber Antep’in İngiliz ve Fransızlar tarafından önem teşkil etmesinden dolayı Antep üzerinde cereyan eden hadiseler aralanmıştır. İngiliz ve Fransız birliklerince Antep’in işgali sırasında halkın yaşadıkları zorluklar, destansı mücadelesi, yer yer dile şahitlerin ifadesini dile getirerek ve ülke etrafında meydana gelen savaşın dramı tüm çıplaklığı yansıtılmıştır. Antep savaşı ve kurtuluşu günümüze yansıması bakımından sebep ve sonuçları ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Anahtar Sözcükler: Gaziantep, Osmanlı Devleti, Milli Mücadele, İngilizler, Fransızlar

Abstract 

Antep defense is an important monument of the War of Independence. Because the duration of the defense, the defenders are incomparable to the enemy in terms of the conditions they face and the conditions they face. In city defense wars around the world; Modern armies of the two states fought face to face in city defenses such as Verdun and Stalingrat. In Antep, the people, who were stuck in the grip of poverty against the modern army, were mobilized as a whole; He had shielded his life, put his heart, shed sweat, shed his blood, sought independence in the future of freedom. The most distinctive feature of the Antep defense is that it is completely a popular movement. So much so that the people organized everything by themselves. Antepli are clamped together in hand and heart. Without asking any institution of the state for help in the invasion of the enemy; He entered the struggle against the modern tools and equipment of the enemy by providing himself with his weapons, ammunition and supplies. The people of Antep leaned on the burden of the earth by giving nearly 6000 martyrs for this price, and veterans remained in the breeze of bitter memory. This glorious defense of this city has won the admiration and respect of not only the Turks but also the whole humanity. Grand National Assembly of Turkey, Antep, ever in history ever bestowed on a non-city “Veterans” was the title of like giving reward.

In this article, the reasons that drove the Ottoman Empire to the war were questioned, and the events that took place in Antep due to the importance of Antep by the British and the French were discussed. The difficulties of the people during the occupation of Antep by the British and French troops, their epic struggle, expressing the testimony of the witnesses and the drama of the war that took place around the country were reflected in all its nakedness. The causes and consequences of the war in Antep and its liberation have been tried to be revealed in terms of their reflection on the present day.

Keywords:  Ottoman Empire, Gaziantep, National Struggle, British, French

Giriş 

Bugüne kadar arkeolojik çalışmalar ışığında elde edilen bilgilere göre, Ayıntab (Gaziantep) ilk Çağda Hititlerin sık sık uğradığı, yerleşime oldukça elverişli ve işlek yollar üzerinde kurulmuştur. Şehrin kuruluşu M.Ö. 5600 yıllarına kadar tarihlenmektedir.[1]  M.Ö. birinci asırda Romalıların eline geçti. M.S. 395’te Roma ikiye bölününce, Doğu Roma’nın payına düştü. Antep bölgesi 7. Yüzyıldan itibaren Türk İslam devletlerinin egemenliğine geçmiştir. 16. Yüzyıldan itibaren ise tamamıyla Türk egemenliğine girmiştir.

Kaynaklar şehrin önemli bir kavşak noktası olan ve bugün şehrin 10 km kuzeyinde bulunan “Doliche “, “Teluk”, “Dalük” adları ile anılan ve günümüzde Dülük Baba adı verilen yörede kurulduğu konusunda birleşmektedirler.[2] 1908 tarihli Halep Vilayeti Salnamesine göre şehrin 10 km kuzeybatısında bulunan Dulük’ün 1391-1398 yıllarında terk edilerek merkezin bugünkü Gaziantep’e taşındığı Mahkeme-i Şer’iye sicillerine dayandırılarak ortaya çıkarılmıştır.[3]

Hazret-i Ömer zamanında İslâm orduları tarafından fethedilince şehrin çevresindeki pınar ve sulara izâfeten “pınar şehri” manasına gelen “Ayntâb” ismi verildi. Geçen yıllardan sonra Türkler burayı fethedince “Ayntâb” ismi halkın telaffuzundan “Antep” şekline dönüşmüştür. Asur, Roma ve Bizans yönetimleri altında bulunmuş olan Ayıntab bölgesi Orta Çağda birçok mücadeleler sonunda Harun Reşit tarafından ele geçirilmiştir.[4] Türkler ise buraya 11. yüzyılın sonlarına doğru kalıcı olarak yerleşmeye başlamışlardır. 1388’de Türkmenlerden Emir Mintaş’ın, 1400’de Timur’un, 1420’de ise Kara Yusuf’un hücumlarına uğrayan Ayıntab, bu 1515 yılına kadar Dulkadirli yönetiminde kalmıştır. 1516’da ise Mısır yönetiminden Osmanlı idaresine geçmiştir.

Antep bölgesi, Osmanlı Devletinin yükselme döneminde oldukça bolluk ve bereket dolu bir yer olup, özellikle tahıl üretimi, zeytincilik ve bağcılık çok ileri bir durumdaydı. Çöküşle birlikte yöre de bu gidişattan nasibini alıyordu. Osmanlı devrinde mühim bir kültür ve sanayi merkezi oldu. Dericilik, yaycılık, boyacılık, yağcılık, dokumacılık ve sabunculuk çok gelişti. On dokuzuncu asrın sonunda, şehirde 70 boyahane ve 3815 pamuklu tezgâh ve bunlarda çalışan 4000 kadar işçi bulunuyordu. Halı, kilim, alaca ve döşeme kumaşları meşhurdur. 1084’ten bu yana Antep’te Türk nüfusu devamlı çoğunlukta oldu.

19.yüzyıl başlarında İngiltere Mısır üzerinde, Fransa’da Kuzey-batı Afrika ile Suriye bölgesinde nüfuz sahası elde etmek çabası ve rekabetine giriştiler. Osmanlı Devleti’nin 1.Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkması üzerine İngiltere Hindistan yolu üzerindeki bu bölgeyi ele geçirmek için faaliyete geçmiştir. Savaş telaşı içinde bol keseden yapılan dağıtım daha sonra İngiltere’yi rahatsız etti. Zira Filistin, Suriye ve Irak Cephelerinin bütün yükünü İngilizler çekmişti. Bu sebeple İngilizler, Fransızlar’ı Mondros Antlaşması görüşmelerine bile katmamışlardır. Ayrıca İngiltere ne pahasına olursa olsun petrol bölgesi olan Musul’u ele geçirmek istiyordu.[5]

Ermeniler Bağlamında Doğu Anadolu

1890-1895 yılları arasında bölgede meydana gelen Ermeni olayları sonrasında İngiltere, Fransa ve Rusya Ermeniler lehine ıslahat taleplerini tekrarladılar.  2. Abdülhamid, 11 Mayıs 1895 tarihinde adı geçen devletlerin elçileri tarafından ortaklaşa verilen ıslahat projesinde Hamidiye Alaylarına ilişkin olarak bunların sıkı bir şekilde denetlenmesi yönündeki isteklerine müdahale etmiştir. Padişah, aşiret reislerinin birtakım Ermeni çetecilerinin iftiraları ile tehdit ve tehlikeye uğranmamasına valiler, mutasarrıflar ve kaymakamlar tarafından dikkat edilmesini emrederek alayları korumak istemiştir.[6]

Hamidiye Alayları

Hamidiye Alayları kurulmadan önce Ermeniler, Avrupa’nın teşvik ve yardımı ile Osmanlıdan ayrılarak, neticede müstakil bir Ermenistan için planlı bir şekilde siyasi, askeri, dini, psikolojik, diplomatik hazırlıklarını yapmışlar ve örgütlerini kurmuşlardı. Sıra devlete ve Müslüman halka karşı harekete geçmelerine gelmişti. Nitekim Ermeniler ilk isyanı, 20 Haziran 1890’da Erzurum’da, ikinci ayaklanmayı da 15 Temmuz 1890’da İstanbul Kumkapı olayları ile başlattılar.[7]

Ermenilerin siyasi maksatlı ve planlı eylemlerini engellemek için, Hamidiye Alayları kurulur kurulmaz, Ermenilerden ve Avrupa’dan itirazlar yükselmeye başladı. Ermeniler için maksat Müslüman halkı savunmasız bırakmak, İngiltere için ise, Ermeniler vasıtasıyla Doğu Anadolu’yu Osmanlıdan koparmak idi.

Sömürgecilik faaliyetlerinin başlaması ile birlikte Doğunun tek hâkimi olmak isteyen İngiltere, Hindistan yolu ve onun çevresinde kesinlikle kendisine rakip bir devlet istemiyordu. Oysa bölgede Fransa’nın ve Almanya’nın da bir takım emelleri vardı. Bu arada tarihin ilk dönemlerinden itibaren önemli bir merkez durumunda olan Gaziantep üzerinde bulunduğu ticaret yollarının yanı sıra coğrafi konumuyla da, Orta Doğu’ya hakim bir noktada bulunmasından dolayı daha fazla dikkat çekmeye başladı. Sömürgecilik faaliyetlerinin ve nüfus politikalarının doruğa ulaştığı Milli Mücadele Döneminde Gaziantep’in yazgısı da bu Özelliğine bağlı olarak gelişti. Suriye Fransa’ya bırakılacak, bölgenin diğer kısımları da İngiltere’nin olacaktı.[8]

Milli Mücadelede Antep Savunması

İngiltere İşgali

Mondros Mütarekesi Antep sancağını Türk hâkimiyetine bırakmasına karşın Mütarekenin 7. maddesi de güvenliklerini tehdit etmesi durumunda emniyetlerini temin için gerekli olan yerlere asker sevk ederek işgal etmek hakkını bahane ederek 17 Aralık 1918’de İngilizler Antep’e girmişlerdir.[9]

Görünürde sadece kışlamak ve yalnız iaşelerinin temin edilmesi amacıyla Antep’e gelen İngilizlere herhangi bir tepkinin gösterilmemesi üzerine İngilizler Antep’te kuvvetlerini artırmaya başladılar. Bu durum memur ve aydın kesimin endişe etmesine neden olsa da halkı telaşlandırmamak için ses çıkarmamışladır.[10] İşgalden bir gün önce İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General McAndrew Antep’e gelerek, Antep’in ileri gelenleri ve genç aydınlarından tanınmış kişileri yanına çağırtarak, şehirde herhangi bir asayişi duruma sebebiyet verilmemesini ve şayet böyle bir durum meydana gelirse buna sebep olanların cezalandırılacaklarına ilişkin tehditte bulunmuştur. Hemen ardından Antep’in ileri gelenleri, Ermeni tehcirinden sorumlu oldukları yalanıyla tutuklanarak sorgusuz sualsiz Mısır’daki esirler kampına gönderilmişlerdir.[11] Ertesi gün İngilizler, 3. Hintli süvari tugayı, bir süvari müfrezesi, bir batarya top ve otomobilli makinalı tüfekten oluşan mekanize birlikleriyle Antep’i işgal etmişlerdir.[12]

General McAndrew

İngilizler, işgal günü Antep’te Ermeniler tarafından büyük bir sevinç içinde törenlerle karşılanmışlardı. İşgalle birlikte Birinci Dünya Savaşı sırasında taşkınlık yaparak Suriye’ye sürülmüş olan Antepli Ermeniler şehre gelmeye başlamışlardı. Bunlara, Anadolu içleriyle Sivas, Kayseri, Malatya gibi diğer illerden Suriye’ye sürülmüş olan Ermeniler de katılmıştır. Böylece 50.000’e yaklaşan sayıda Ermeni, Antep’te toplanmış oldu. Türklere karşı kin ve düşmanlık besleyen bu kalabalık Ermeni topluluğu ellerine geçen her fırsatta Türklere hakaret, zulüm ve işkence de bulunuyorlardı. Tercümanlarının hepsi Ermeni olan İngiliz işgal güçleri, Ermenilerin Türkler hakkında attıkları yalan ve iftiralarına inanıyorlardı.

Buna karşın her türlü hakaret, iftira ve zulme uğrayan Türklerin şikâyetlerine aldırış etmiyorlardı.  Ermenilerin iftiralarıyla hareket eden İngiliz işgal Kumandanlığı, 8 Mart 1919’da halkın elindeki bütün silah ve cephanenin teslimini isteyen bir beyanname yayınlayarak, evinde ve elinde silah bulunduranların idam edileceklerini ve ailelerinden yüz altın lira alınacağını bildirmiştir. Ayrıca, beyannamenin ilanının ertesi günü şehrin belli noktalarına makineli tüfekler yerleştirerek silahların derhal teslim edilmesini istemişlerdir. Herkes bu yıldırma politikası karşısında elindeki bütün ateşli ve kesici silahları o gün akşama kadar İngilizlere teslim etmişlerdi.[13]

İngilizler bununla da yetinmemişler, 15 Mart 1919’da halkın elindeki silahların hepsi teslim edilmediğinden bütün mağaza, dükkân, han ve kahvelerin gece-gündüz kapatılmasını emretmişler, camilerde ibadet dışındaki toplantıları yasaklamışlardı. Ekmekçiler, un değirmenleri, eczaneler, buğday ve süt satanlar yasağın dışında tutulmuştur.  31 Mart’tan itibaren dükkân ve kahvehanelerin akşam saat yedide kapatılması, halkın akşam saat dokuzdan sabahın dördüne kadar evlerinden çıkmamaları istenmişti. Bu dönemde Türk halkı öyle bir baskıya tabi tutulmuştu ki sokakta iki kişi karşılıklı konuşmak bir yana selamlaşamaz hale gelecekti.[14]

Bir süre sonra İngilizler, Ermenilerin Türkler hakkındaki iftira ve tahriklerine kanmamaya başlamışlardı. İngilizler temkinli davranarak Ermenilerin aşırı hareketlerine müsaade etmediler. İngiliz işgal Kumandanlığı, işgalin son günlerinde Türklere karşı daha iyi davranmaya başlamış, hatta Hintli Müslüman askerler aracılığıyla Türklere silah ve cephane dağıtmak için teşebbüse bile geçmişlerdi.[15] İngilizler, asayişi otomobilli keşif kollarıyla birlikte memleket içindeki asker tarafından temin etmişler ve hiçbir suretle Türk idaresine müdahale etmemişlerdi. Polis ve jandarmayı tamamen serbest bırakarak hiçbir iç işine karışmamışlar “istihbarat şubesi” vasıtasıyla siyasi durumu takip ederek telgrafların sansür edilmesine de göz yummuşlardır.[16] İngilizlerin yumuşak siyaset gütmelerinin nedeni, kendilerinden sonra orayı işgal edecek olan Fransız askeri kuvvetlerinin işini zorlaştırmak ve yangının daha da büyümesi için düşünülmüş stratejik plandır. Diğer düşüncede de Türklerin anavatanına dahil bu toprak, nasıl olsa yabancılara bırakmayacaklarını ve ne pahasına olursa olsun direneceklerine inandıklarından Fransızları bu bölgede meşgul ederek dikkatlerinin Arap ülkelerinin üzerinden dağılmasını istiyorlardı.

WikiWand’dan alınan bu görsele göre Türk ve Kürtler’e karşı kendini savunan (!) Ermeniler.

İngiltere için Rusya faktörü vardı. Rusya’nın Güney’e sarkması İngiltere’nin sömürge yollarını tehlikeye atacaktı. İşte İngiltere Rusya’nın Güney’e sarkmasını önlemek ve Ortadoğu’da bu devletle karşı karşıya gelmemek için Fransa’nın bir tampon bölge oluşturmak amacını güdüyordu. Bu amaçla, Güney Anadolu ile Suriye’nin Kuzey kısımlarını ve Musul’u Fransa’ya vermeye razı oldu.[17]

 Fransa İşgali

İngiliz işgalinde küçükte olsa birkaç çatışmanın dışında sakin geçen Antep günleri, 29 Ekim 1919 tarihinde Fransızlar tarafından buranın işgal edilmesiyle son buldu. Fransızlar’ın sert tutumu ve Ermenilerin tahrikleri gerginliklere sebep oldu. Antep’i kuşatan Fransız kuvvetinde; 13 piyade taburu, 4 sahra bataryası, 5 dağ bataryası, 15,5’luk bir batarya, 10,5 luk bir batarya ile 1 uçak bir kısım süvariden oluşmakta idi. Fransızlar’ın Antep’e yerleşmesiyle, Ermeniler yerli halka hakaret ve saldırılarını iyice artırdılar. Antep’i işgal eden Fransız birlikleri, Ermeni Alayının 3. Taburuyla 412. Piyade Alayından bir takım ve bir Afrika avcı takımından oluşmaktaydı. İşgal kuvvetlerinin arasında Ermeni alayının olması, Ermenilerin kin ve intikamlarını artırıyordu. Bunlar, Fransızların himayesinde Maraş’ın da dâhil olduğu bir Ermenistan Devleti kurmayı amaçlıyorlardı.

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin tekrar fitne ve fesat çıkarmak üzere yerlerine dönmeleri Fransız işgali esnasında daha da hızlanmıştır. Fransız kaynaklarına göre 1919 senesinin sonlarına doğru 120.000 civarında Ermeni’nin Güneydoğu Anadolu vilâyetlerine yerleştirildiği iddia edilmiştir. Fransızların yol güzergahındaki köylerde yaptıkları kötülükler ve taşkınlıklar gün geçtikçe artıyordu. Bilhassa Ermeni ve Fransız askerlerine güvenen yerli Ermeniler rastladıkları Türkleri tehdit ediyor, gasp yapıyor ve feci şekilde dövüyorlardı. Bu fenalıkları haber alan köylüler ve millî kuvvetler, Çatalmazı Boğazında Fransızları sıkıştırmış onlardan bir çoğunu öldürerek gerekli cevabı vermişlerdir.

Fransızların silahlandırdığı Ermenilerin taşkınlıkları sebebiyle Türklerde can, mal ve namus emniyeti kalmamış, savunmasız Türkler katliamlara maruz kalmıştır. Hatta Türk depolarından çaldıkları silahları Ermenilere dağıtan Fransız askerleri, kendilerini gören bir polis memurunu şehit etmişlerdir.[18] 10 Kasım 1919 günü Ermeni çeteleriyle Türk polisi arasında kavga çıktı ve bazı polisler şehit edildi. Bu olayı protesto etmek için 23 Kasım 1919’da Cemiyet-i İslamiye’nin düzenlediği büyük bir miting yapıldı.[19] Akyol Polis Karakolunda görevli bir polis memuru olan Mehmet Hamdi Bey, Fransız güçlerinin Polis Karakolunda göndere çekili olan bayrağın indirilmesi isteklerine meslektaşlarıyla birlikte karşı çıktı. Ancak Mutasarrıfın emri üzerine bayrağı gönderden indirdiler. Mehmet Hamdi Bey, ertesi gün Türk bayrağını tekrar göndere çekti. Olayı haber alan işgal güçleri bir manga askerle karakolu bastı. Çıkan çatışmada mermisi tükenen Mehmet Hamdi Bey, teslim olmamak için karakolun en üst katından kendini yere bıraktı ve şehit oldu.[20]

Mehmet Hamdi Bey

Yabancı çizmeleri altında kirlenen topraklarını korumak ve hayatına esaret vurulan işgalden kurtulmak için Antepliler, nasıl bir hareket tarzı takip etmeleri gerektiği konusunda Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya müracaatta bulunmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleri doğrultusunda faaliyetlere başlanmıştı.

Bu amaçla 22 Ekim 1919 Cuma günü bir toplantı düzenlenerek İngilizler gittikten sonra hiçbir devletin memleketi işgali, mütarekenameye muvafık olmadığına ilişkin bir metin, İstanbul’daki İtilaf Devletleri mümessillerine, Antep’teki İngiliz irtibat subaylarına ve Sadarete gönderilmiştir.[21]

25 Ekim 1919’da Antep’te otuz bin kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlenmiştir. Mitingde alınan kararlar miting heyeti adına Belediye Reisi Mehmet Lütfi imzasıyla ilgili makamlara duyurularak, Sulh Konferansına ulaştırılması istenmiştir: Metinde şöyle denilmektedir:

“Mütareke zamanında Ayıntab şehri hiçbir devlet tarafından işgal edilmemişti. Fakat İngilizlerin Halep’teki kuvvetleri emniyet altında bulundurmak için mütarekeden iki ay sonra şehrimize bir miktar asker sevk etmişlerdi. Ahalimiz öteden beri kanunlara bağlı ve itaatlı olduklarını ve aramızda bulunan Hristiyan vatandaşlarımızın mal, can ve ırzını, kendi can ve ırzımız gibi muhafaza etmekte olduğumuzu İngilizler kendi gözleri ile görmüşlerdir. Bu defa Halep’teki askeri kuvvetlerini kaldırdıkları için, burada kuvvet bulundurulmasına lüzum kalmadığına kanat getirerek, yakında Ayıntab’dan çekilmeye karar verdiklerini işitiyoruz. İngilizlerin de işgal ve meşru haklarımıza gösterdikleri hürmetten dolayı teşekkür ederiz. İngiltere’nin burada bulunduğu müddet zarfında müşahede ettikleri vechile,  Ayıntab şehri nüfusunun yüzde doksanı ve binden fazla köyleri kemalen Türk ve Müslüman olduğu gibi, emlak ve arazinin büyük çoğunluğu dahi Müslümanlar’a ait olduğundan, tarihen ve muhiten Suriye ile bir alakamız yoktur. Wilson Prensipleri mucibinde bizi kendi mukadderatımıza hakim kılmak insaniyet ve vicdan nokta-i nazarından Birleşik Devletler’in borcu olduğundan İngilizlerden sonra herhangi bir devlet işgale teşebbüs ederse izzet-i nefsimizi rencide edeceği cihetle, olabilecek bu işgali bütün mevcudiyetimizle reddeder ve katiyen kabul edemeyeceğimizi beyan ile beraber yakın bir zamanda Paris’de karar altına alınacak olan mukadderatımızın kayıtsız şartsız milli istiklalimizin korunmasını, meşru haklarımızın müdafaasını insanlık ve medeniyet namına rica eyler ve iş bu milli arzumuzun Sulh Kongresi’ne izahını istirham eyleriz.”[22]

Antep’i işgal eden İngiliz birlikleri yerine İtilaf kuvvetlerini temsilen Fransız birliklerinin geçeceği, din ve milliyet farkı gözetilmeyeceği, halkın güven ve huzur içinde işlerine devam etmeleri ve bu işgal ile Osmanlı idaresinin tasarruflarına müdahale edilmeyeceği belirtiliyordu. Oysaki ilerleyen zamanlarda yapılan katı ve gaddarca uygulamalar bunun aksini göstermiştir.

Antep’te, 1 Nisan 1920’de Türkler ve Fransız-Ermeni güçleri arasında şiddetli bir savaş başladı. Fransızlar Antep’i sivil ayırt etmeksizin yoğun top ateşi altına almışlardı. Hafif silâhlarla donatılmış olan Türk milli kuvvetleri ile düşman kuvvetleri arasında sayı ve silâh bakımından büyük bir dengesizlik vardı. Kılıç Ali Bey, Ermenileri Fransızlardan ayırmayı düşünmüş fakat bir sonuç alamamıştır.

Antep’te çarpışmalar başlayınca; Ermeni mahallesindeki Türkler evlerini ve eşyalarını olduğu gibi bırakarak Türk mahallesine sığınmak zorunda kaldılar. Türk mahallelerinde oturan Ermeniler de kendi bölgelerine kaçtılar. Türk mahallelerindeki Ermeni evlerinin eşyaları, teşkil edilen “Malları Koruma Komisyonu” tarafından toplattırılıp muhafaza altına alınmıştı. Ermeni mahallelerinde olan Türklerin evlerinin eşyaları ise yağma edilmiş evleri yıkılmıştır.[23]

Fransız işgalinde bulunan mevkiler içinde askeri bakımdan en önemlisi Kurban Baba Tepesi idi. Bu tepe hem Fransız karargâhının bulunduğu koleje, hem de Mardin Tepe’ye hakim vaziyette idi. 30 Nisan ve 1 Mayıs tarihlerinde bu tepeye saldırı yapıldı. Kanlı bir çarpışmadan sonra bu tepe de ele geçirildi. 2 Mayıs’ta göğüs göğse savaşlar oldu. Şehir dışı Türk topçusu ise, şehir içi Türk kuvvetlerinin hücumu sırasında Fransız ve Ermeni mevzilerini bombardıman etmişti. 3 Mayıs günü Türk kuvvetleri düşman cephesine hücuma başladılar. Fransızların 9 Mayıs’ta Kilis’ten önemli bir kuvvetle Antep üzerine yürümekte olduğu istihbaratı alındı. Nizamiye ve millî kuvvetlerle düşman üzerine yürünerek Kilis-Antep yolu üzerindeki Kızılcahisar-Görgün’ün batısındaki sırtlarda düşmanla karşılaşıldı. Akbaba ve Elma Tepelerindeki çarpışma sonunda düşman geri çekilmek zorunda kaldı.[24]

Bununla beraber Anteplilerin de güç anlar geçirmekte oldukları görülmektedir. Nitekim Antep Heyet-i Merkeziyesi’nin 27 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta: Antep’teki milislerin morallerinin sarsılarak dağıldığı, şehrin Fransız toplarıyla yıkıldığı, bütün gelir kaynaklarının kuruduğu, acele yardım gönderilmesi gereğini ve eğer yardım gönderilmezse Anteplilerin her şeyi göze alacakları bildiriliyordu. Antep Savunmasının, bütün ülke için nasıl umut kaynağı olduğu verdiği cevaplardan anlaşılmakta idi. [25]

21 Ağustos 1920’de karşı taarruza geçen Fransızlar, Dülük Tepe’yi aldılarsa da ertesi gün yapılan karşı saldırı ile geriye atıldılar. Doğu istikâmetinde ilerleyen Albay Abadie kıtaları Rumevlek’in doğusunda bulunan 24.ncü Alay’a taarruz ettiler. 24. Alay iki saat direndikten sonra geri çekildi. Düşmanın hiç olmazsa Fırat’ın doğusuna geçirilmemesi 5. Tümen’e emredilmişti. 5. Tümen’in durumu da kritikti. Antep-Nizip yolunu düşmana kaptırmamak gerekiyordu. Tümen bu maksatla Karaburun tepelerine kadar uzanmış olan kuvvetlerini kuzey cenahına çekmeye başladı. Tümen baskına uğramıştı. Fransızlar daha sonra Nizip’e kadar ilerleyerek Nizip’i işgal ettiler. Buradan oldukça erzak tedarik edip 28 Ağustos’ta Antep’e döndüler.[26]

23-25 Ağustos günleri arasında Antep şiddetli bombardımana tutuldu. Halkın çoğu Malatya, Urfa, Maraş ve Elazığ gibi bölgelere göç ettiler. Tam bu sırada Malatya Mebusu Hacı Bedir Ağa, 300 kişilik bir kuvvetle Anteplilerin yardımına koşmuş, Antep halkı da düşmana dayanmaya başlamıştır.[27]

Fransızlar’ın Suriye ve Adana Bölgesindeki durumları gittikçe zorlaştığından Antep harekâtını bir an önce sonuçlandırmak istiyorlardı. İstanbul’da bulunan General Goubeau’nun başında bulunduğu bir tümeni Antep’teki Fransızlara yardımla görevlendirdiler. 21 Kasım 1920’de Goubeau birlikleri Antep’e geldi. Antep şehri o günün akşamından itibaren ikinci defa kuşatılmış oldu. Fransız kuvvetleri, tepelerde bulunan Türk kuvvetlerini, Antep şehir içini uzun ve etkili topçu ateşi ile dövmeye başladı. Antep’in her tarafla bağlantısı tekrar kesilmiş oldu.[28]

Şehir içi ve şehir etrafında savaş sürerken diğer yandan şehir halkının şartları gittikçe güçleşmekteydi. Özellikle yiyecek meselesi kaygılandıracak bir hal almıştı. Şehirde at, sığır, koyun ve keçilerle üzüm, fıstık ve buna benzer maddelerin hepsini toplayarak “iaşe-i umumiye” ambarına koydular ve her gün, buradan Anteplilere, ölmeyecek kadar gıda maddesini dağıtmaya başladılar. Açlık korkunç bir hal aldı. Evlerde kalan son lokmalar tükenmek üzereydi. O kadar ki 25.000 nüfus için yiyecek olarak 25 kilo erzak kalmıştı. Sokaklarda, caddelerde renkleri solgun açlar dolaşıyor, zengin-fakir herkes ekmek arıyordu. Ölen beygirler ve eşekler derhal kapışılıyordu. Heyet-i Merkeziye bu durum karşısında açlık beyannamesi yayımlamıştı. Kürkçüoğlu Hanı’nın mahzeninde yüzlerce Türk kadını ve kızı zerdali çekirdeklerini kırıp tatlandırmakla görevlendirilmiş ve temin edilen tatlandırılmış çekirdekler tink taşı altında ezildikten sonra un ve kepeğe karıştırılarak ekmek yapımında kullanılmıştır. Fakat zerdali çekirdeği acı olduğundan şehirde hıçkırık hastalığı baş göstermişti. Şehirde bez sıkıntısı vardı. Tetanozlu hastalar çaresizlik içinde ölüyorlardı. Açlık, ölüm ve savaştan beterdi. Düşman topu ve silahıyla yenemediği Türk Milletini açlıkla teslim olmaya zorluyordu. Açlıkla ölmek ve kurşunla ölmek arasında hiçbir fark yoktu.[29]

Antep şehri dört yanı kuşatılmış olduğu halde on bir ay Fransız kuvvetlerine karşı dayanmıştır. Bu gazi beldenin düşmana teslim olmasının tek nedeni açlıktır. Eski Türk şehirlerinin geleneklerinden olan yaz mevsiminden kışın ihtiyaçlarını hazırlamak anlayışıyla evlerinin kilerlerini, ticarethanelerinin ardiyelerini dolduran Antepliler bu ecdat yadigârı basiretlerine dayanarak on bir ay boyunca yarı aç-yarı tok karşı koymuşlar ve sonunda yavrularının dayanılmaz acısına boyun eğerek, ama onurlarının korunması için zalim düşmandan güvence alarak şehri teslim etmişlerdir.

Antep’in Savunmasında Yer Alan Teşkilatlar

Cemiyet-i İslamiye 

Antep’te Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmadan önce İngiliz işgali sırasında Türklerin haklarını savunmak amacıyla eşraf, ayan ve ulema tarafından kurulmuştur. Toplantılarını Nakşibendi tekkesinde yapan cemiyetin kuruluş tarihi tam olarak bilinmemektedir. İşgal sırasında Türklere karşı yapılan saldırı ve haksız uygulamalar karşısında toplantılar düzenlemiş, protestolarda bulunmuştur.[30] Cemiyet-i İslamiye, gayri siyasi bir cemiyet olmasına rağmen her türlü faaliyetini açık olarak yürütmüştür. Bu nedenle, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, önceleri gizli faaliyette bulunduğu için aldığı siyasi ve idari kararları Cemiyet-i İslamiye’ye mal etmiştir.[31] Bu uygulama, Sivas Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye’nin aldığı kararlar arasında yer alan Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarının gizlilik ilkesine dayanmaktadır.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşkilatlanıp kuvvetlenince, Cemiyet-i İslamiye’nin halkın gözünde gücü ve iktidarı azalmış bundan sonra işgal kuvvetlerine karşı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti için bir maske görevi görmüştür.[32] Şehir içinde savaşın başlamasıyla birlikte, cemiyetin üyelerinden bir kısmı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek hizmetlerini sürdürmüşlerdir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin yapılmasının ardından Heyet-i Temsiliye başkanı olarak bütün vali, kolordu ve mutasarrıflıklara Sivas Kongresi kararlarını tebliğ ederek, işgallere karşı direnilmesini, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri‘nin her il ve ilçede kurularak kongre kararlarının gerçekleşmesi için çalışılmasını istemiştir. 932 Cemiyet kurulduktan sonra, telgraf memuru Mahir Bey, Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya cemiyetin kurulduğu haberini vermiştir.[33] Cemiyet, Sivas’tan gelen emirlere göre üyelerden birinin evinde toplanarak kararlar almaya başlamıştır. Gizli çalışan cemiyetin üye sayısı artınca dışarıdan duyulması tehlikesine karşı önlem olarak Heyet-i Merkeziye adı altında toplanarak karar alması ve bu kararlardan cemiyet üyelerine haber vermesi uygun görülmüş ve karar bu şekilde uygulanmıştı.[34]

Fransız işgaliyle birlikte Ermenilerin taşkınlıkları ve Türklere yaptıkları baskı zulüm ve işkenceler, cemiyetin çok hızlı büyüyüp gelişmesini sağlamış ve silahlı direnişin ortamını hazırlamıştı.  Her semtte cemiyete mensup hoca efendilerden kurulu “yemin” heyetleri oluşturulmuştur. Bu heyetler, cemiyete giren Vatandaşları “Memleketin kurtuluşu, din ve milletimizin bekası için malen ve bedenen hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacaklarına, cemiyetin bütün emirlerini yerine getireceklerine ve cemiyetin kuruluş amacını açıklamayacaklarına” dair yemin ettiriyorlardı.[35]

Cemiyetin şehir içinde yayılıp genişlemesinde Müftü Rifat Teymür, Şahin Hafız, Ahmet Hoca, Hacı Abdullah, Solakoğlu Ali, önemli katkı vermişlerdir. Cemiyetin köylerde yayılmasına ise, Merkez Jandarma Bölük Komutanı Esat Bey’in hizmeti geçmiştir. Cemiyet genişledikçe, para ve hesap işleriyle uğraşmak üzere İdare Heyetine bağlı maliye ve satınalma komisyonları kurulmuştur.[36]

Cemiyet bir taraftan Antep şehir ve köylerinin dışında Kilis’te ve Halfeti’de teşkilatlanmıştır. 1919 Aralık ayında cemiyet üyeleri artarken, bir taraftan da silahlı direniş için para, silah ve cephane tedarikine çalışılıyordu. Teşkilata giren herkes, fakir değilse, silah almaya mecburdu. Durumu iyi olanlardan da yardım parası alınıyordu. Silah almaya gücü yetmeyen fakirlere yardım şeklinde toplanan paralarla silah alınıyordu. Çiftçiler çift hayvanlarını, rençperler yatak yorganlarını satarak silah alıyorlardı. Bu şekilde Halep, Birecik ve Maraş’tan satın alınan tüfek ve cephaneler işgal kuvvetlerine rağmen, geceleri kafileler halinde şehre sokuluyordu.[37]

Bu çalışmalar devam ederken şehir içinde muharebe birlikleri oluşturulmasına başlandı. Birkaç mahalle birleştirilerek semtlere ayrılmıştı. Her semtin ileri gelenlerinden biri “Semt Reisi”, o semtte oturan yedek subaylardan savaş görmüş çavuşlardan biri de “Kısım Kumandanı” oluyordu.[38] Her semt bir milis askeri kıtasını oluşturuyordu ve her birinin kadrosu 100 silahlı ve takviye amaçlı 50 silahsız olmak üzere 150 kişi idi. Silahlılar savaşacak, silahsızlar tahkimatta çalışarak, silahlılardan yaralanmak veya şehit olmak suretiyle boşalacak yerleri işgal edecek şekilde ayarlanmıştı. Bu şekilde şehir 27 semte ayrılmıştı.[39]

Anteb’in Savunmasında Bulunmuş Olan Önemli Şahsiyetler

Şahin Bey

1877 Doğumlu olan Şahin Bey, Antep’li olup, asıl adı Mehmet Sait’tir. Şahin Bey lakabı sonradan ona halk tarafından verilmiş bir isimdi. 1899 yılında Yemen’e er olarak askere gitmiştir. Yemen’de Ayn-ül Cebel denilen yerde birlikleri sarılıp komutanları asi Araplar tarafından öldürülünce komutayı ele alıp huruç hareketiyle kurtulmayı başarmıştır. Bu arada başçavuşluktan Mülazım-ı saniliğe terfi ettirilmiştir.[40] 1911’de Yemen’den İstanbul’a gelen Şahin Bey, Trablusgarp savaşına gönüllü katılmış ve Mustafa Kemal’in birliğinde takım komutanlığı yapmıştır. Balkan savaşlarında ise Çatalca harplerinde bulunmuştur. Galiçya’da 15. Türk Kolordusunda savaşmıştır.

1917’de Sina cephesine gelen Şahin Bey, buradayken teğmenlik rütbesini almıştır. 1918’de İngilizlere, Mısır’da esir düşmüştür. İngilizlerin Mısır’da bulunan Seyd-i Beşir Esir Kampında yaklaşık bir yıl esarette tutulmuştur. Mondoros Mütarekesi’nden sonra İngilizler, birçok esirle birlikte Şahin Bey’i de serbest bıraktılar. Bunun üzerine Şahin Bey İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ali Rıza Paşa kabinesinde Harbiye nazırı olan Cemal Paşadan görev isteyerek, Antep’e yakın Birecik Askerlik şubesine tayin edilmiştir. Fakat İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Sivas’a Mustafa Kemal’in yanına gitmiştir. Burada gerekli emirleri aldıktan sonra Antep’e gelmiştir. Antep Kuvay-ı Milliyesi ile temasa geçerek onun vermiş olduğu görevi gönüllü olarak kabul etmiştir.[41] Bu görev Kilis-Antep karayolunu korumaktı. Antep Kuvay-ı Milliyesi Maraş yolunu Fransızlara kapattıktan sonra bu yolun stratejik önemi daha da artmıştır.

Şahin Bey

Şahin Bey, Antep-Kilis yolu üzerinde üç savunma hattı kurmuştur. Birinci savunma hattı, Kızılburun denilen, Araplar Höyüğü ile Minedir köyleri arasındaki tepelerdir ve hattın genişliği 5 km’dir. İkinci savunma hattı ise Kapçağız köyünün batı yamaçları ile Kazıklı köyünün doğu ve batısındaki tepelerdir. Üçüncü savunma hattı ise Elmalı köyü ile Bostancı köylerinin kuzey sırtlarıdır.[42] 18 Şubat 1920 günü ise iki dağ topu ve bir süvari takımının korumasındaki Fransız iaşe kolu, yine Şahin Bey tarafından geri çekilmek zorunda bırakılmıştır. Yoldan geçemeyeceklerini anlayan Fransızlar Şahin Bey’e anlaşma teklifinde bulundular. Bu yenilgiler işgal kuvvetleri karargahında büyük üzüntülere sebep olmuş ve kıta komutanı tevkif edilmiştir.[43]

Fransızlar, Antep, Urfa ve Maraş’taki garnizonlarına iaşe ve yardım göndermekte kararlı olduklarından Kilis-Antep yolunu geçmek için 17 Mart 1920’de yeni bir hareket başlatmak için Katma’dan Kilis’e doğru yürüyüşe geçtiler. Bu haberi alan Antep-Kilis Milli Kuvvetleri hareketi engellemek için çok çaba harcadılarsa da kötü hava koşulları bu çabaları boşa çıkarmıştır.

Yolu geçmekte kararlı olan işgalciler büyük kuvvetlerle gelmişlerdi, çünkü bu kez Antep’teki işgal birlikleri çok zor durumda kalmışlardır. Şahin Bey ise çevre köylerden topladığı çetelerle savunma tedbirlerini sağlamlaştırmaya ve düşmanı geri püskürtmeye çalışıyordu.

Düşman birlikleri taarruz günü olarak 26 Mart gününü bekledi. Oylum köyünü geçen işgalciler, Kızılburun mevkisini ve Şahin Bey’in komutasında ki birinci savunma hattını bataryalarla taramaya başladılar. Şahin Bey yol üzerindeki bütün köprülere hasar vermiş, köyleri boşaltmış ve çeteleri kritik noktalara yerleştirmeye çalışıyordu. Düşman, köprüleri tamir ederken, Kilis Milli Kuvvetleri de baskınlar düzenliyorlardı. Beş saatlik bir çarpışmadan sonra Kızılburun tepeleri düşmanın eline geçti.

Şahin Bey, yeniden tertip ve düzen almak için Kertil’de kurduğu ikinci savunma hattına çekilmek durumunda kalmıştır. 26 Mart 1920 gecesinin parolası “Maraş” idi. Çatışma başladı. Şahin Bey’in ve çetelerin çeşitli silahları ve cephaneleri bu kadar büyük ve üstün güce karşı koymaya yetmiyordu. Çetelerde moral bozukluğu giderek artıyordu. Bir saatlik bir çatışmanın ardından bu ikinci savunma hattı da çözülmüş oluyordu.[44]

Günün doğuşuyla birlikte Bostancık köyü kuzeyindeki sırtlar ve Elmalı köyü kuzeyindeki tepeler yoğun topçu ateşine tutuldu. Şahin Bey Bostancık Değirmeni mevkiinde bulunan köprüden Antep’e düşmanı geçirmemek için elinden gelen her şeyi yapıyordu, ancak gücü buna kâfi gelmiyordu. Arkadaşlarının bir kısmı kaçmıştı ve kendisi son sözünü hatırlayarak “…Benim cesedimi çiğnemeden Antep’e giremezsiniz…” demiştir. İşte o sözünü tuttu ve düşmanın süngü darbeleri ile son nefesini vererek şehit oldu.[45]

Şahin Bey‘in şehit olması ve Türk kuvvetlerinin yenilgiye uğraması Anteplileri çok üzmüştü. Fakat bu sırada Kılıç Ali Bey‘in Antep‘e gelişi, Anteplilerin moralini yükseltti. Mustafa Kemal‘in emri üzerine Sivas‘tan hareketle Elbistan, Pazarcık ve oradan da Maraş‘a gelmiş olan Kılıç Ali Bey, Antep Heyet-i Merkeziyesi’nin isteği üzerine Mustafa Kemal tarafından Maraş’tan Antep’e gönderildi. [46]

Kılıç Ali Bey

Maraş-Antep havalisi Umum Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’na Kılıç Ali Bey atandığı sırada, bu bölgede yer yer birbirinden kopuk milli kuvvetler mevcuttu.  Antep’te oluşturulan milli kuvvetlerin dışında Kilis’te Kilis gençlerinden oluşan Kamil Polat’ın başında bulunduğu Kilis Kuva-yı Milliyesi, Nizip civarında Nizipli Habeş’in önderliğinde Nizip Kuva-yı Milliyesi, Urfa civarında Pehlivanzade Nuri’nin milli kuvvetleri bulunuyordu.[47] Birbirinden bağımsız direniş teşkilatlarını bir araya getirip, sevk ve idare edecek kişi Kılıç Ali Bey idi.

Maiyetinde her zaman 200’den fazla silahlı kuvvet bulunduran Hurşit Ağa’nın Fransızlar veya Kuva-yı Milliye tarafından birine katılması o taraf için büyük çıkarlar sağlayacaktı. Oysa Hurşit Ağa, Kuva-yı Milliye’e hiç sıcak bakmamış, hatta Fransızlara taraftar olmuştur. Hatta Hurşit Ağa’nın “Paşa Bey” lakabı ile tanınan büyük oğlu İsmail Hakkı, Fransız subaylarına mahsus kıyafetiyle Antep’te Ermeni ve Fransızlarla birlikte çalışıyordu. Hurşit Ağa ile oğlunun takip ettikleri bu olumsuz siyaset Kuva-yı Milliye için çok tehlikeli idi. İşte bu nedenlerle harekete geçen Kılıç Ali Bey, Antep’e gelmeden önce maiyetiyle birlikte Sakçagöz’e gelmiş, Hurşit Ağa ile görüşmüştü. Kılıç Ali Bey, tehdit ve telkinlerle Hurşit Ağa’yı bitaraf kalacağına dair söz verdirmişti. Hurşit Ağa, Kılıç Ali’nin Sakçagöz’e gelişinden birkaç gün sonra oğlu İsmail Hakkı’yı Antep’ten getirterek Kılıç Ali’nin maiyetine vermişti.[48]

Kılıç Ali Bey

Kılıç Ali Bey, Sakçagöz’den sonra Antep’in Burç köyüne giderek, Burç’taki dağınık halde bulunan teşkilatları düzenlemiş ve bunların hepsini kendi üzerine almıştı. Böylece Antep içindeki kötü olayları önlemeye çalışmıştı. Antepliler arasında Fransız işgaline karşı mücadele etmek istemeyen hiç kimse yoktu. Ancak Antep’in bazı zenginleri mevki ve servetlerini kaybetmek istemedikleri için şehir içinde Fransızlarla savaşmayı istemiyordu. Bu kişilerin az da olsa bulunuşu Antep savunması açısından tehlikeliydi. Bu nedenle bu kişilerin ortadan kaldırılması veya mücadeleye katılmaları için ikna edilmeleri gerekiyordu. Kılıç Ali Bey, bu amaçla bu kişilerden bazılarını görüşmek ve anlaşmak üzere Burç’a davet etti.[49]

Bu görüşmeden sonra, Kılıç Ali Bey, bu kişilerin Antep’te savaş bitene kadar Maraş’ta veya başka bir mahalde ikamet etmelerinin memleketin geleceği açısından daha uygun olacağına karar vermiş ve bu kararını Ahmet Muhtar Bey’e bildirmiştir. Ahmet Muhtar Bey, bu kişilerin ulusal direniş aleyhinde olmadıklarını, ellerinden geldiği kadar mali yardımı esirgemediklerini, başka mahalde ikamet ettirilmelerinin şeref ve onurlarına dokunacağını dile getirerek bundan dolayı bu durumun ikilik yaratacağını dile getirmiştir. Bunun üzerine, bu kişilerin şehre dönmeleri ve şehri tahliye etmelerine dair Fransızlara kendi imzaları ile bir protesto göndermeleri şeklinde bir formül bulunmuştur. Bu protestoda bütün halka Antep savunmasında Kuva-yı Milliye ile birlikte çalışacaklarını bildirmişlerdir.[50]

Kılıç Ali Bey, bu çalışmaları ile bölgedeki bütün milli kuvvetleri bir çatı altında toplamış ve Kuva-yı Milliye’ye zarar verecek güçleri ya etkisiz hale getirmiş ya da milli kuvvetler için çalışmaya yönlendirmiştir.

TBMM seçimlerinde, Antep halkı Kılıç Ali’yi büyük bir vefa örneği milletvekili seçmişti. Ayrıca Antep Tahrirat Müdürü Ragıp Bey, Eytam Müdürü Hafız Şahin Efendi, Rumkale eşrafından Sait Efendizade Yasin Efendi ve Antep Evkaf Memuru Kilisli Hocazade Abdurrahman Efendi de milletvekili seçilmişlerdi.[51]

Şefik Özdemir Bey

Şefik Özdemir, Mısır’ın Kahire şehrinde doğdu. İngiliz işgalinde bulunan Mısır’da yetişti. Birinci Dünya Savaşında Filistin ve Suriye cephelerinde İngilizlere karşı savaştı, bu sırada Teşkilât-ı Mahsusa ile tanıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Hatay ve Antep’te Fransızlara karşı şehir müdafaasında Milis Yarbayı rütbesiyle görev aldı. 1922 yılında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul’u anavatana bağlamak, bölgede İngiliz mandası ve bir Kürt devleti oluşumuna engel olmak üzere harekâtı başlattı.[52]

2 Haziran 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Antep’e gelen Şefik Özdemir Bey, Fransızlara karşı mücadele eden birliklerin başına 8 Ağustos 1920’de Antep millî kuvvetlerinin komutanlığını üzerine almıştı. Şefik Özdemir Bey, Antep’teki görevine başlarken ilk işi millî kuvvetleri yeni baştan düzenlemiş, cepheler arasında bağlantı kurmuş ve Antep’teki Türk mahallerini bir savunma alanı haline getirmişti. 1 Aralık 1920’de Goubeau’nun, Kuva-yı Milliye komutanı Şefik Özdemir Bey’e gönderdiği mektupta şehrin teslimini istiyordu. Mektup sonrası durum daha ciddi bir hal almıştı. Goubeau bu mektubunda Sévres antlaşmasının Antep Şehri ile ilgili hükmünü yerine getirmeye memur olduğunu söyledikten sonra, yeniden huzur ve rahat içinde yaşamak istiyorsanız aşağıdaki şartların kabul edilmesini istiyordu.

Kuva-yı Millîye kumandanı Şefik Özdemir Bey özetle şu cevabı vermiştir: “…Türk askerinin harp esiri addolunması doğru değildir. Buraya hariçten gelmiş asker olmayıp, vatanını müdâfaa eden Antep’in öz evlatlarıdır. İsteklerinizde ısrar edecek olursanız bizim için müdâfaaya devam ile şerefli bir ölüme intizardan başka çare yoktur…”[53] 5 Aralık’ta teklifin reddedilmesi üzerine General Goubeau, şehrin bombalanması emrini verdi.

Şefik Özdemir Bey

2 Şubat 1921 günü Antep heyetinden şehir müdafileri namına Mehmet Ali Efendi, Kolordu Kumandanlığına giderek bir huruç harekâtı yapmayı talep etti. 6 Şubatta beş subay, 450 kadar asker çıkış harekâtında başarılı oldular. Şefik Özdemir Bey ve hükümet erkânı ile 200 kişilik bir kuvvet Mehmet Çavuş ve Elbistanlı Hoca öncülüğünde şehirden çıkmayı başarabildiler. Fransızlar tarafından 8 Şubat 1921’de Antep Şehri ele geçirilmiştir. 9 Şubat’ta 11 maddelik teslim antlaşması imzalanmıştır. Antep’in düşman eline geçmesi vatanın her tarafında çok büyük üzüntü ile karşılanmıştır. Şefik Özdemir, TBMM’nin altıncı döneminde Siirt’ten, yedinci döneminde Gaziantep’ten milletvekili seçilmiştir.

Sonuç Yerine 

Tarihin en eski yerleşim bölgelerinden olan Gaziantep, birçok medeniyetlere beşiklik etmiştir. Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran Hititler, bu toprakları ele geçirdiler. Hititlerin son devirlerindeki Hitit Kargamış Krallığı bu bölgede kuruldu. Hurriler ve Mısır firavunları zaman zaman bu bölgeyi ele geçirdiler. Daha sonra Asurlar ve onun yerine geçen Yeni Bâbil ve bunu ortadan kaldıran Medlerin istilâsına uğradı. M.Ö. 4. asır sonlarında Anadolu ve İran’ı istilâ eden İskender, bu toprakları Makedonya Krallığına kattı. İskender’in ölümü üzerine buralar Selevkosların payına düştü. M.Ö. birinci asırda Romalıların eline geçti. M.S. 395’te Roma ikiye bölününce, Doğu Roma’nın payına düştü. Önemli ticaret ve kervan yolları üzerinde kurulmuş olan şehir, birçok devletin saldırısına uğramaktan kendisini kurtaramamıştır.

Yaklaşık bir yıla yakın bir zaman aralıksız devam eden Antep savunması gerek uygulanışı gerekse sonuçları üzerinde; Dünya’ya savunma stratejisi açısından örnek olacak, askeri dokrin uygulamalarında ders alınacak ve tarihe not düşürülecek önemli bir olaydır. Antep savunmasına askeri, siyasi ve sosyal yönlerden bakıldığında, bunun bir şehrin savunmasından ötede bir anlam taşıdığı görülür. Birinci Dünya savaşı sonrası Osmanlı topraklarını kendi çıkarlarına göre paylaşan emperyalist İngiliz ve Fransız devletleri işgallerini de bu esaslar çerçevesinde yapmışlardır. Urfa ve Maraş’a gelen bu devletler Antep’e de bu maksatla gelmişlerdir. Çünkü Antep bölgenin en güçlü ekonomik giriş kapısını, yol ağlarının geçişini, Ortadoğu yakınlığını ve tarihin birikimden gelen zengin yapısını oluşturuyordu. Suriye, Akdeniz çevresindeki Mısır, Arabistan, Anadolu ve Irak gibi dört büyük bölgeyi coğrafi merkez olarak birbirine bağlarken bu bölgeler arasındaki ulaşım ve ticaret bağlantısını da yapan tek mevki durumunda idi. Bu bölgeye sahip olacak herhangi bir devlet, öteki devletlerin sömürgeleri ile bağlantısını kesebilirdi. İşte bir Osmanlı toprağı olan Suriye’nin yakınında yer alan Antep stratejik durumu ile Fransa’yı bu bölgeye yöneltti.

Antep savunması Milli Mücadele Savaşının önemli bir abidesidir. Çünkü savunmanın süresi, savunucuları içinde bulundukları, karşı karşıya kaldıkları koşullar bakımından düşmanla kıyas kabul edilmeyecek bir nitelik göstermektedir. Dünyadaki şehir savunma savaşlarında; Verdün ve Stalingrat gibi şehir savunmalarında iki devletin modern orduları karşı karşıya savaşıyorlardı. Antep’te ise modern orduya karşı yokluğun kıskacında sıkışan halk topyekûn seferber olarak; canını siper etmiş, yüreğini koymuş, alın teri dökmüş, kanını akıtmış, hürriyetin istikbalinde bağımsızlığını aramıştı. Antep savunmasının en belirgin özelliği de tamamı ile bir halk hareketi oluşudur. Öyle ki, hiçbir yerden ve hiçbir devlet kurumundan her hangi bir maddi yardım alınmamıştır. Halk her şeyi kendisi organize ederek, silahını, cephanesini ve erzakını kendisi sağlayarak düşmanın modern araç ve gereçlerine karşın mücadeleye girişmiştir.

Gaziantep’li bunun bedelin de 6000’ne yakın şehit vererek toprağın yüküne eğilmiş, acı hatıranın esintisinde gaziler kalmıştır. Yaşanana acı hatıranın gölgesi o günden bugüne duygularımıza dokunmaktadır. Her gözyaşının sızısı, akıtılan kanların yazısı, yitirilen canların yazgısı, yüreklere düşen ateşlerin yanışından kendileri ile birlikte olduğumuz şehit ve gaziler. Antep’e gazilik beratı verilerek geleceğin bulvarında altın harflerle ismi kazılan: Gaziantep. Sürekli solup duran zamanın yaprakları duyguların yurduna düşüyor, hece karıncaları sayfalarda yürüyerek iz vuruyor. Antep işgaliyle, çağın mührü vurulmuş hatıra olarak duygularımızın yurduna yaslanmıştır.

Antep İşgali Sırasında Resmi Yazışmaların Birkaçı

1) Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Dâiresi  Şubesi

Amasya’dan Harbiye Nezareti’ne gelen şifreli telgraf.

Suriye hududunun kuzeyinde ve dışında, öz vatanımızın ayrılmaz parçalarından olup büyük çoğunluğu İslâm nüfusuyla meskun bulunan Urfa, Antep ve Maraş’ın İtilaf Devletleri tarafından vaktiyle işgal edilmiş olması mütareke hükümlerine aykırı idi. Çünkü bu işgal mütarekenin ancak yedinci maddesine dayandırılabilir. Bu maddeye göre Urfa, Antep ve Maraş mevkiilerinin Halep’e göre daha stratejik noktalar olarak değerlendirildiğini ve Halep’te bulunduğu varsayılan müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek bir durumun ortaya çıktığını kabul etmek lazımdır. Oysa söz konusu noktalarda müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek hiç bir durum ortaya çıkmamıştır ve bugün bile böyle bir durum mevcut değildir. Bu defa İngiliz kıtalarının çekilmesi üzerine bu mevkilerin  Fransız kıtaları tarafından işgal altına alınacak olması ve şimdiden oradaki telgrafhanelerin Fransız sansürü altına alınması ve böyle bir işgal girişiminde bulunulması halinde evvelce her nasılsa yapılmış olan haksız uygulamanın devamı olacaktır. Bu mütareke şartlarına göre hiç bir sebep ve bahane mevcut değildir. Bu durum söz konusu yerlerde bulunan, hukuk ve haysiyetlerinin bilincinde olan Müslüman ahalinin gelecekleri hakkında tereddüd ve kaygı duymalarına sebep olmuştur. Bundan başka Avrupa gazetelerinin son yayınlarında buraların Fransızlara terk edilip verileceği yolunda bir takım söylentilerin yayılması üzerine bu bölge ahalisi ve bu bölgeye komşu olan yerlerin halkı çok büyük heyecana kapılmışlardır. Bu heyecan bütün bölgeyi sarmak üzeredir. Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukûk Cemiyeti bu gibi işgallere karşı kararlı bir şekilde savunma ve karşı koyma esasını kabul etmiş olduğundan bu mesele de tarafsız olamaz. Milletin yardım isteyen çığlığına karşı sessiz kalamaz. Bundan dolayı Urfa, Antep ve Maraş halkı böyle yeni bir işgale girişildiğini gördüğü anda öncelikle tam bir ciddiyetle bunu protesto edeceğiz. Milletin bu protestosuna Fransızlar tarafından değer verilmezse millet her türlü  yola baş vurarak bütün varlığı ile Fransız işgal kuvvetlerine karşı fiilen savunmaya kanun çerçevesinde kendisini yetkili sayacaktır. Bu meşru hukuk ve isteğe dayanarak merkezî hükümetin, İtilaf Devletleri’ne bu hareketlerinin haksız olduğunu bildirmesini, böyle davranmaları halinde meydana gelebilecek olayların vehametini hemen ve kesin bir dille anlatmasını; özetle milleti itham ve sorumluluk altında bırakmamak için gereken siyasî tedbirlere başvurmasını Heyet-i Temsiliye Osmanlı Hükümetinden özellikle rica eder ve cevabını bekler.

26 Ekim 1919                                                                        Heyet-i Temsiliye Adına Mustafa Kemal

BOA. HR. SYS. 2542-3/24-25

 

2) Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti İdâre-i Umûmiye-i Dâhiliye Müdîriyeti

Adana Vilayeti’nden gelen 20 Aralık 1918 tarihli şifreli telgraf.

Buraya bugün Fransız generali gelmiştir. Bu gece Pozantı’ya hareket edecek, yarın dönecektir. Halep’ten gelen bir İngiliz albayının ifadesinden Antep ve Maraş’ın da işgal olunacağı anlaşılmaktadır. Bu suretle Adana vilayeti, İskenderun, Antakya, Belen, Antep ve Maraş tamamen işgal olunmaktadır. Buralarda idaresizlik ve anarşi çıkarılarak sonunda Ermenistan’ın ilan edileceği şüphesizdir. Bu durumun derhal sona erdirilmesi lazımdır. Gidişat ve takip edilen hareket tarzında kesinlikle iyi niyet eseri yoktur. İşin gerçeği, lüzumsuz fikir alışverişleri için vakit geçirilmesi telafisi mümkün olmayacak derecede üzüntü verici durumlar ve oldu bittiler meydana getirecektir. Osmanlı Hükümeti Küçük Asya’nın bir kısmına sıkışıp kalacaktır. Gereğinin yapılması arzolunur.

20 Aralık 1918                                                                                                         Vali Nazım

BOA. HR. SYS. 2555-3/5

 

3) Diyarbakır’dan Harbiye Nezâreti’ne

Antep Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Ankara’daki Heyet-i Temsiliye’ye telgrafla verdiği bilgi aşağıdadır: 13 Ocak 1920’de Antep’ten Maraş istikametine 400’den fazla Ermeni ve Fransız askeriyle 6 mitralyöz ve 4 toptan oluşan bir kuvvet hareket etmiş, ardından yön değiştirerek Araplar köyüne varmıştır. Köylüler yapılan saldırılardan korkarak dağlara çıkıp ve ateş yakmaya başlamışlardır. Civar köylüler ateş yanan yerde mühim bir hadise olduğunu anlayarak toplanmaya başlamışlardır. Bu sırada köyde kalan 17 kadına Fransız ve Ermeniler tecavüz etmekle kalmayıp bir kız çocuğunu da akıl ve hayale gelmeyecek bir şekilde yaralamışlardır. Halkın koyun ve keçilerini gasb edip eşyalarını yıkıp yok etmişlerdir. Ertesi gün toplanan süvariler Araplar köyünden hareket eden müfrezeye yol boyunca taarruza başlayarak Maraş mıntıkasına kadar tacizde bulunup, iki mitralyözlerini gasb ve beş askerlerini esir ederek hayli kayıp verdirmişlerdir. Ahaliden bir şehit ve iki yaralı vardır. Bu olayın Antep Cemiyet-i İslâmiyesi tarafından gerekli makamlara bildirilerek protesto edildiği arzedilir.

23/24 Ocak 1920                                                         On Üçüncü Kolordu Kumandanı  Cevdet

4) Bâb-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti’ne

Emniyet-i Umûmiye Dâiresi Harbiye Nezâreti’nden Yarbay Mösyö Mougin’e yazılan 14 Ocak 1920 tarih ve 2. Şube: 212 numaralı tezkirenin suretidir.

Son zamanlarda Fransızlar tarafından işgal edilen Urfa, Antep ve Maraş bölgesinde durumun gittikçe vahim ve buhranlı bir devreye girdiği haber alınmaktadır. Bu korkunç durumun en büyük sorumlusunun Fransız birlikleri içerisindeki Ermeniler olduğunu zannediyorum. Bu üzücü durumun acil olarak giderilmesi için Başkumandan general hazretlerinin acilen müdahale etmesi konusunda aracılık etmenizi önemle rica ederim. Aldığım haberlerin özetini aşağıda arzediyorum:

1-8/1/1920 akşamı Maraş’ın Çukuroba mahallesindeki camiye üç Ermeni bomba atmaya teşebbüs etmişlerdir.

2-Aynı anda Fransız üniforması giymiş üç kişi caminin minaresinde ezan okuyan müezzine ateş etmişlerdir.

3-Maraş’taki Ermeni gençleri silahlandırılmaktadır. Müslüman mahallelerindeki Ermeniler kiliselere nakledilmektedir ki, bu durum Maraş Müslüman halkının yakın bir gelecekte katliama maruz kalacağına bir delildir.

4-Babasıburnu (Bababurnu) ve İmalı civarlarındaki Fransız birlikleri Gökpınar, Kıllı, Sarılar köylerini tahrip etmişlerdir. Bütün Müslüman gençleri ile kadınlar bilinmeyen yerlere sevk edilmektedirler.

5-Fransız temsilcileri Urfa’da devlet işlerinde en ince ayrıntılara kadar müdahale etmişler ve Osmanlı kanunlarından bazılarını kaldırmışlardır. Çok acil bir müdahaleye ihtiyaç gösteren bu durumların düzeltilmesi için aracılığınızın sonuçlarını öğrenebilirsem müteşekkir kalırım, efendim.

BOA. HR. SYS. 2543-9/14-17

 

5) Hariciye Nezâreti’ne

12 Ocak 1920 tarihinde Antep’ten Islahiye’ye bağlı Sakçagöz köyüne doğru hareket ettirilen top ve makineli tüfeklerle donatılmış 500 mevcutlu Ermeni askeriyle karışık bir Fransız askerî kıtası geceleyin saat altı buçuk yedi sularında Antep’in Büyük Araplar köyüne varmıştır. Burada subaylar için hazırlıkta bulunulmuş ve kumandanın emriyle askerler de yerleştirilmiştir. Tahkik heyetinin bu konudaki raporundan da anlaşılacağı gibi, Müslümanlara karşı intikam fikriyle dolu olan Ermeniler derhal harekete geçerek arkadaşlarından kandırabildiklerine yol göstererek evlerin kapılarını zorlayıp içeri girmişler, kadınlara saldırmışlar hatta bir lohusa kadına defalarca tecavüz etmişler, mukaddes dinî ve millî değerlere hakaret gibi kötülüklerde bulunmuşlardır. Bunun üzerine köy ahalisi kurtarabildikleri çoluk ve çocuklarıyla gece karlar üzerinde dağlara sığınmaya mecbur olmuştur. Ertesi gün askerî birliğin gelmesiyle dağlardan köylerine geri dönen ahali üzerine mitralyöz ateşi açmışlar, köy ahalisinden bir kişiyi öldürüp iki kişiyi de yaralamışlardır. Bunun acı nişânesi olarak şimdi söz konusu köyün halkı namustan uzak ve her türlü geçim vasıtasından mahrum bir halde, çaresiz ve perişan sürünmektedirler. Bu korkunç hatıra İslâm âleminin tarihine yeni satırlar ilave etmiştir. Senelik erzakını bin bir türlü zahmet ve ızdırap içinde tedarik eden, namusun kıymet ve kudsiyetini hayatı boyunca dünyanın her türlü saadet ve zevkine tercih eden bu masum köylülerin kapıları tahrip, hayvanları imha, malları yağma edilmiş, namusları da korkunç bir şekilde kirleterek ayaklar altına alınmıştır.

İsmi kalplerde sonsuza kadar acı doğuracak bu mazlum köyün perişan evleri, mutasarrıf beyin başkanlığı altında köye giden belde müftüsü ve idare meclisi azalarıyla Cemiyet-i İslâmiye’den seçilen bir aza, jandarma kumandanı, polis komiseri, adliye reisi ve Antep havalisi Fransız askerî kuvvetler kumandanı adına hazır bulunan iki Fransız subayından oluşan bir heyet tarafından müşahade olunmuştur. Orada namus ve hukuku ayaklar altına alınan o Müslümana, can evinde ne gibi korkunç davranışlar yapıldığı bir raporla belirlenerek tesbit edilmiştir. Ortaya konulan bu acıklı görüntü namuslu kalpler üzerinde elbette korku ve tiksinti doğuracaktır. Dünyaya söz verilen refah ve mutluluk, bu yerlerde devam etmesi arzu edilen sükunet ve asayiş, bu gibi olayların artması ve tekrarı ile ebediyyen ihlâl edilmiş olacaktır. Şu çirkin hallere sebep olanların kimlerden meydana geldiği zaten çoktan anlaşılmıştır. Kalplerinde en acımasız intikam hissi, dillerinde Müslümanların mukaddes değerlerine karşı bin bir türlü küfür ve hakaret taşıyan, bu olayda olduğu gibi en ufak fırsatta en adi hareketleri daima ortaya koyan ve lejyon adı altında örgütlenen intikamcı Ermeni askerinin amaç ve hayallerini tamamıyla görmek ve anlamak için bunun gibi acı ve insanlığa utanç veren olayları beklemek gerekmezdi.

Ezelden beri Müslüman diyarı olan bu yerlerde Müslümanlık tahkir edilmektedir. Müslümanın hayatından daha mukaddes ve kıymetli olan namusu, taarruzdan korunmuş olan hanesinde kirletilmiştir. Namusa hürmet en büyük özelliğimizdir. Namussuzluğa tahammül ise tarihimizde görülmemiştir. Her yönden kahroluyoruz. Bu gibi durumlara uğramaktansa namus ve şerefle ölmeyi her zaman tercih ederiz. İşte bu azimle Fransızların namuslu olduğu konusunda şüpheler uyandıran bu olaya sebebiyet verenlerin şiddetle cezalandırılmalarını, mazlum ve çaresiz felâketzedelerin maddî ve manevî zararlarının karşılanmasını ve bu gibi üzücü olayların tekrar etmemesi için sebep ve etkenlerin bütünüyle ve kökünden ortadan kaldırılmasını ısrarla talep ediyoruz.

31 Ocak 1921                                                             Antep Cemiyet-i İslâmiye Reisi Edib BOA. 

HR. SYS. 2543-11/19-24

https://stratejikortak.com/2020/05/kurtulus-savasi-tarihi.html

Özkan Karaca*

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Dipnotlar 

*Araştırmacı- Yazar. MSN Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni. ozkankaraca@atlantikmedya.com ORCID ID: 0000-0001-6984-9772

[1] Besim Darkot “Ayıntab” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 2, İstanbul, 1993. s.65.

[2] Nejat Göyünç “Gaziantep Tarihi İle İlgili Bazı Notlar”, Osmanlı Döneminde Gaziantep Sempozyumu, Gaziantep, 2000.  s.45.

[3] Hüseyin Özdeğer, On Altıncı Asırda Aymtab Livası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1988, s. 466.

[4] 1084 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin yönetimine geçen Dulük 1098’de Edessa (Urfa) Kontluğuna, daha sonra Josselin de Courtenai tarafından Maraş senyörlüğüne bağlanmıştır. 1150 Tarihinde Kudüs kralı Baudovin Antakya’ya serbestçe gidip gelmek için şehri Nur Al Din ‘e teslim etmiştir. Şehir bu kral ve onu takip edenler zamanında oldukça bayındır bir hale getirilmişken, 1270 yılında Moğol saldırısı sonrası, yıkılmış ve harap edilmiştir. Bknz: Komisyon, “Ayıntab” Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 4, İstanbul, 1982. s. 2959.

[5] Sina Akşin, Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da İngiltere ve Fransa ile İlişkiler, 50.Yılına Armağan. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1978. s.59.

[6] Cevdet Küçük, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı: 1878-1897, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984. s.141.

[7] Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Nadir Kitap Yayınları, İstanbul, 1976. s.182.

[8] Sahir Uzel, Gaziantep Savunmasının İçyüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952. s.77.

[9] Ayhan Öztürk, Milli Mücadele’de Gaziantep, Geçit Yayınları, Kayseri, 1994. s. 27.

[10] Abadi, Türk Verdünü Gaziantep (Antep’in Dört Muhasarası), Gaziantep Kültür Derneği Kitap ve Broşür Yayınları, Gaziantep, 1959. s.20

[11] Ali Nadi Ünler, Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaası, İstanbul, 1969. s. 11.

[12] Ali Nadi Ünler, Türk’ün Kurtuluş Savaşında Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaacılık, İstanbul, 1969. s. 12.

[13] Ali Nadi Ünler, a.g.e., s. 12-14.

[14] Ahmet Hulki Saral, Türk İstiklal Harbi Güney Cephesi, C: 4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.  s. 266.

[15] Saral, a.g.e., s. 267.

[16] Yaşar Akbıyık, Milli Mücadelede Güney Cephesi: Maraş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990. s.6.

[17] Yaşar Akbıyık, a.g.e. s.7.

[18] Eyüp Şahin, Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2001.s. 453.

[19] Ergün Öz Akçora,  “Kilis’in Antep Müdafaasındaki Yeri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 31, Ankara, 1995. s.45.

[20] “Hadiselerin İçyüzü: Yakılan Tarihi Akyol Karakolu ve Polis Hamdi Efendi”, Polis Emeklileri Sosyal Yardımlaşma Derneği Polis Dergisi, Yıl: 15, Sayı: 98, İstanbul, 1968.

[21] Ayhan Öztürk, a.g.e. s. 53, 54

[22] İrade-i Milliye Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1919; İzmir’e Doğru Gazetesi 20 Teşrin-i Sani 1335

[23] Ahmet Hulki Saral, Türk İstiklâl Harbi Güney Cephesi, Cilt:4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966. s.132.

[24] Sahir Uzel, Gaziantep Savaşının İç Yüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952. s.85.

[25] Kılıç Ali, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der: Hulusi Turgut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006. s.110

[26] Ahmet Hulki Saral, Vatan Nasıl Kurtarıldı, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1970. s.303.

[27] Mahmut Güloğlu, Cumhuriyete Doğru (1921-1922), Başnur Matbaası, Ankara, 1971. s.89.

[28] Selâhattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C: 3,  Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1978. s.230.

[29] Sadettin Gömeç, Millî Mücadelede Gaziantep, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989. s.91.

[30] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 21

[31] Sahir Uzel, a.g.e. s. 12.

[32] Ali Nadi Ünler, a.g.e.  s. 22.

[33] Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi, Klas.270, Dos. 20, Fih.20-4

[34] Ali Nadi Ünler, a.g.e., s. 18.

[35] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s 18.

[36] Bu komisyon; Hocazade Ferit Bey’in başkanlığında Hacıömerzade Mehmet Ali, Kepkepzade Abdürrezzak, Karamanzade Hacı Mehmet, Mahmut Büdeyri hesap memuru Avni beylerden oluşuyordu. Bknz: M. Nurettin Lohanizade, Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989. s. 31.

[37] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 20.

[38] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 81.

[39] M. Nurettin Lohanizade, Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989. s. 32.

[40] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 30.

[41] Sadettin Gömeç, Milli Mücadele ‘de Antep, Ankara, 1989. s. 38.

[42] Sadettin Gömeç, a.g.e.  s. 39.

[43] Yaşar Kalafat, Doğu ve Güneydoğuda Anadolu Kuvay-ı Milliye Hareketleri, Ankara, 1990. s. 19-24.

[44] Ali Nadi Ünler, a.g.e.  s. 46

[45] Yaşar Kalafat, a.g.e. s.  68.

[46] Hulusi Yetkin, “Gaziantep Müdafaasının Bilinmeyen Tarafları: Yakın Tarihimiz”, Cilt 2, Sayı 19, İstanbul, 1962. s. 181.

[47] Sahir Uzel, a.g.e., s. 24.

[48] Sahir Uzel, a.g.e., s. 25.

[49] Ali Nadi Ünler, a.g.e. s. 29.

[50] Sahir Uzel, a.g.e., s. 26.

[51] Kılıç Ali, a.g.e. s. 110.

[52] Zeki Türkmen, Musul Meselesi, Askerî Yönden Çözüm Arayışları (1922-1925), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2003. s.89.

[53] Sadettin Gömeç, a.g.e. s.87.

KAYNAKÇA 

Abadi, Türk. Verdünü Gaziantep (Antep’in Dört Muhasarası), Gaziantep Kültür Derneği Kitap ve Broşür Yayınları, Gaziantep, 1959.

Akbıyık, Yaşar. Milli Mücadelede Güney Cephesi: Maraş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1990.

Akçora, Ergün Öz. “Kilis’in Antep Müdafaasındaki Yeri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:11, Sayı: 31, Ankara, 1995.

Akşin, Sina. Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da İngiltere ve Fransa ile İlişkiler, 50.Yılına Armağan. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1978.

Ali, Kılıç. Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Der: Hulusi Turgut, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.

Ayhan, Veysel. İmparatorluk Yolu: Petrol Savaşlarının Odağında Ortadoğu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2006.

Çay Abdulhalük&Kalafat Yaşar, Doğu ve Güneydoğuda Anadolu Kuvay-ı Milliye Hareketleri, Ankara, 1990.

Darkot, Besim. “Ayıntab” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 2, İstanbul, 1993.

Ediger, Ş. Volkan. Osmanlı’da Neft ve Petrol, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2006.

Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi

Gömeç, Sadettin. Millî Mücadelede Gaziantep, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

Göyünç, Nejat. “Gaziantep Tarihi İle İlgili Bazı Notlar”, Osmanlı Döneminde Gaziantep Sempozyumu, Gaziantep, 2000.

Güloğlu, Mahmut. Cumhuriyete Doğru (1921-1922), Başnur Matbaası, Ankara, 1971.

Hocaoğlu, Mehmet. Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, Nadir Kitap Yayınları, İstanbul, 1976.

Hulki Saral&Ahmet, Türk. İstiklal Harbi Güney Cephesi, Cilt: 4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.

İrade-i Milliye Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1919.

İzmir’e Doğru Gazetesi 20 Teşrin-i Sani 1919.

Karadağ, Raif. Petrol Fırtınası, Truva Yayınları, İstanbul, 2004.

Kepenek Yakup&Yentürk Nurhan, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005.

Komisyon, “Ayıntab ” Yurt Ansiklopedisi, Cilt: 4, İstanbul, 1982.

Küçük, Cevdet. Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı: 1878-1897, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1984.

Lohanizade, M. Nurettin. Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1989.

Özdeğer, Hüseyin. On Altıncı Asırda Aymtab Livası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1988.

Öztürk, Ayhan. Milli Mücadele’de Gaziantep, Geçit Yayınları, Kayseri, 1994.

Saral, Ahmet Hulki. Türk İstiklâl Harbi Güney Cephesi, Cilt:4, Genel Kurmay Basımevi, Ankara, 1966.

Saral, Ahmet Hulki. Vatan Nasıl Kurtarıldı, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1970.

Şahin, Eyüp. Türk Polisinin Erdem Mücadelesi ve Kahraman Polisler, Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları,  Ankara, 2001.

Tansel, Selâhattin. Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Cilt:3,  Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1978.

Uzel, Sahir. Gaziantep Savaşının İç Yüzü, Doğuş Matbaası, Ankara, 1952.

Ünler, Ali Nadi. Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaası, İstanbul, 1969.

Ünler, Ali Nadi. Türk’ün Kurtuluş Savaşında Gaziantep Savunması, Kardeşler Matbaacılık, İstanbul, 1969.

Valerie, Marcel&Oil Titans. National Oil Companies in the Middle East, Chatnam House/Brookings Institution Press, Washington D.C. 2006.

Yetkin, Hulusi. Gaziantep Tarihi ve Davaları, Gaziantep Kültür Derneği Yayınları, Gaziantep, 1968.

[/vc_toggle]

En Çok Tercih Edilen 7 Metaverse Projesi

0

Metaverse nedir nasıl alınır, sorusunun yanıtı son dönemlerde pek çok kişi tarafından merak ediliyor. Gerçek dünya ile sanal dünyayı bir araya getiren bu teknolojinin dilimizdeki karşılığı ‘öte evren’. Kripto para dünyasında iyice popüler hale gelen bu kavram aslında çok eski bir geçmişe sahiptir. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ile daha fazla kullanıcının ilgisini çeken bu teknoloji ile birlikte sektörde farklı projeler ortaya çıkmıştır. Metaverse projeleri nedir diye araştırdığınızda karşınıza çok sayıda isim çıkacaktır. Metaverse alanına ünlü isimlerin yatırım yapmaları ile birlikte bu tür projelerin ismi daha fazla duyulacaktır. Bitlo kripto varlık platformundan satın alabileceğiniz ve çoğu analiste göre takip edilmesi önerilen projeler ise şunlardır:

Decentraland (MANA)

Metaverse coin projesi olan Decentraland ismi sıklıkla gündemdedir. Bu platform kullanıcılarına sanal arazi satın alma, NFT gösterme, sanal oyunlar ve diğer kripto paraları yaratma gibi özellikler sunar. 2017 yılında kurulmasına rağmen geç tanınan bu proje yakın dönemde ciddi bi ivme yakalamıştır.

Axie İnfinity (AXS)

En popüler metaverse projeleri nedir, diye araştırdığınızda Axie Infinity projesinin üçüncü sırada yer aldığını görebilirsiniz. Pokemon’dan ilham alınarak hazırlanan bu proje alanında en iyi olarak bilinir. Projenin 24 saatlik işlem hacmi 357 milyon dolar olarak belirtilir.

Enjin Coin (ENJ)

Uzun süre devam eden projeler arasında yer alan Enjin coin için mobil uygulama puanı yüksektir. 24 saatlik işlem hacmi 168 milyon dolar olarak ifade edilir.

Chromia (CHR)

2019 yılının Mayıs ayında ortaya çıkan Chromia benzeri olmayan bir mimariye sahiptir. Bu proje blok zincirler arasında uygulamaların kolay bir şekilde oluşmasına imkan verir. Avantajlı olması nedeniyle pek çok yatırımcı tarafından benimsenmiştir. Metaverse nedir nasıl alınır diye araştırdığınızda bu proje için sıkça işlem yapıldığını görebilirsiniz.

My Neighbor Alice (ALICE)

My Neighbor Alice (ALICE) çok oyunculu sanal sosyallik sunan bir platformdur. Kullanıcılar, ‘oyuncular’ olarak adlandırılır ve sanal ada alım satımı ve/veya inşası yapabilirler. ALICE dünyasında toplanan bu evrende isteyen herkes kendi yarattıklarıyla ve diğer oyuncularla karşılıklı işlem yapabilir.

Alien Worlds (TLM)

NFT oyun kartı çıkarabileceğiniz Alien Worlds evreninde madencilik yaparak Trilium (TLM) kazanabilirsiniz. Herkesin ulaşabileceği ücretsiz bir oyundur ve DeFi Metaverse blok zinciri tabanlıdır. WAX bulut cüzdanına giriş yapıp play.alienworlds.io’da oturum açarak online olabilir ve madencilik araçlarını alabilirsiniz. Oyunu oynadıkça işlem yapmış olursunuz ve Trilium (TLM) kazanırsınız.

Gala (GALA)

Blockchain tabanlı oyunların geliştirildiği Gala Games platformu Ethereum evreninde yer alır. Tokeni GALA’dır. “Oynadıkça kazan” prensibi ile çalışan bu platform kriptografik olarak güvenlidir. Yaratıcısı Zynga’nın kurucu ortağı ve aynı zamanda Mafia Wars ve Farmville’nin geliştiricisisi Eric Schiermeyer’dir.