Siyaset Bilimci Umur Tugay Yücel, Türkiye‘nin Şanghay İşbirliği Örgütü hedeflerini, Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki arabulucu rolünü ve Türkiye’nin ‘Yeniden Asya’ açılımını Stratejik Ortak‘tan Caner Çiftçi‘ye değerlendirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz aylarda Özbekistan‘da yapılan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesinin ardından Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmayı hedeflediğini söyledi.
Umur Tugay Yücel, ŞİÖ üyesi ülkelerin bugün bir çok alanda ve sektörde kendini ispatlamış üretici ülkeler olduğunu belirterek, örgütün büyüklüğünün, kapasitesinin ve potansiyelinin batı dışı demokratik uluslararası kuruluşlar arasında cazibesinin her geçen gün arttığını söyledi.
Yücel, Türkiye’nin, ŞİÖ’ye tam üyeliği ile Batı’da ve Doğu’da yer alan “merkez bir aktör” konumunda olacağını savundu.
Yücel, “Türkiye’nin üye olması Türk Dünyası’nın ağırlığını arttıracağı gibi Türkiye’nin de daha etkin olacağının ip uçlarını verir. Türkiye’nin Batı’da Doğu’da farklı coğrafyalarda ağırlığını artıracaktır. Ayrıca Çin, Hindistan, Rusya, Pakistan, İran ve Orta Asya ile ekonomik ilişkileri ve diyalog kanallarını geliştirme fırsatı sunacaktır. Bu fırsatlar teknolojiden nükleer endüstriye, dijitalleşmeden hammaddeye kadar genişleyecektir” dedi.
ŞİÖ’de Türkiye’nin silah teknolojisini çeşitlendirme ve artırma şansı yakalayacağını ifade eden Yücel, askeri tatbikatlar ve terörle mücadele de karşılıklı iş birliğinin gündeme geleceğini söyledi.
“BATI, TÜRKİYE’NİN İLİŞKİLERİNE GÖLGE DÜŞÜRÜYOR”
Umur Tugay Yücel, Rusya-Ukrayna savaşında Türkiye’nin rolüne dikkat çekerek, Türkiye’nin en önemli avantajlarından birinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Putin ve Zelenski ile kurmuş olduğu ikili ilişki ağı olduğuna dikkat çekti.
Buna rağmen ABD ve İngiltere‘nin, Türkiye’nin bu ilişkilerini bozmak için yoğun çaba sarf ettiğini ileri süren Yücel, Türkiye’nin bu zamana kadar “ses getiren bir çok adımı olduğunu, bunların bazısının gerçekleştiğini bazısının da batılı aktörlerin müdahalesi yüzünden sonuç vermediğini” savundu.
Yücel, “Türkiye bu zamana kadar yüzde yüz bir performans göstermiştir. Başarılı bir savaş diplomasisi yürütmüş bir ülkedir. Burada da kilit nokta Türkiye’nin tabiki yüksek çıkarlarıdır. Yeniden Türkiye’nin bu ayın sonlarına doğru aktif diplomasi sonucu yeni sürprizler olabilir” ifadelerini kullandı.
“TÜRKİYE, GELECEK OKUMASINI DOĞRU YAPTI”
Umur Tugay Yücel, Türkiye’nin, ‘Yeniden Asya’ girişiminin gelecek okumasını doğru yaptığının kanıtı olduğunu söyledi.
Asya’nın köklü medeniyetlere ve sosyal sistemlere ev sahipliği yaptığını belirten Yücel, “İşte bu yüzden sadece güç Batı’da Asya’ya kaymıyor, batı medeniyetinden batı dışı medeniyetlere bir güç kayması gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Bu ülkelerle girilecek ekonomik ilişkilerin ardından derin bir kültürel, sosyal ve medeniyetsel etkileşim getirecektir. Türkiye olaylara bu süzgeçten bakarsa Asya’daki ülkelerin siyasi yapılarına, ekonomik modellerine, teknolojik gelişmişliğini ve kültürel kodlarını anlayarak ülke ülke çalışması gerekiyor” dedi.
Yücel, bu konuda en büyük görevin devlet dışında üniversitelere düştüğünü ifade ederek, “Üniversitelerde Asya’daki medeniyetleri, ülkeleri ve kültürleri işleyecek bölümlerim çoğaltılması gerekiyor. Özellikle öğrenci ve akademisyenlerin Asya ile yoğun bir etkileşime girmesi gerekiyor. Öğrenci değişimleri, Asya’dan gelecek akademisyenlerin üniversitelerde yer alması bu sürece büyük katkı sağlayacaktır. Devlet kadrolarında da ekonomik ilişkiler dışında kültürel birimlerin oluşturulması gerekmektedir” diye konuştu.
Asya’daki ülkelerde turizmi kolaylaştırıcı hamlelerin geç kalınmadan devreye sokulması çağrısında bulunan Yücel, “Çünkü Asya’da her ülke bir dünyadır. Buraya Avrupa gibi bakmak, ele almak ve öyle işlemek en büyük yanlış olur. O yüzden önce bu ülkeleri keşfetmek ardından kapasite ve potansiyelleri ile bir strateji belirlemek ve bu stratejiyi hayata geçirmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Eski Los Angeles Başkonsolusu ve Dış Politika Analisti Gülru Gezer, Türkiye ile Ermenistan arasında devam eden normalleşme sürecinin detaylarını, Türkiye-Libya hidrokarbon anlaşmasının sahaya yansımalarını ve Rusya-Ukrayna savaşının Avrupa’ya ekonomik etkilerini Stratejik Ortak‘tan Caner Çiftçi‘ye değerlendirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan arasında ilk temas, Prag’da gerçekleştirilen Avrupa Siyasi Topluluğu Toplantısı aralarında resmi düzeydeki ikili görüşmede sağlandı.
İki ülke arasında ilişkilerin normalleşme süreci devam ediyor.
Gülru Gezer, Türkiye ile Ermenistan arasında devam eden normalleşme sürecinin, “Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin gidişatına bağlı olacağını” söyledi.
“GÜVEN ARTIRICI TEDBİRLERİN ALINMASI MÜMKÜN”
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın içeride ve diaspora üzerinden baskı görmesine rağmen “barıştan yana tutum sergilediğini” savunan Gezer, Ermenistan ekonomisinin süratli bir şekilde toparlanması için Erivan yönetiminin sınırların açılmasını talep ettiğini hatırlattı.
Gezer, “Türkiye ile normalizasyon için bundan sonraki süreçte bugüne kadar alınan kararlar gibi bazı güven artırıcı tedbirlerin alınması mümkündür. Benzer bir süreç 2007’de başlamış ve “Türkiye ile Ermenistan Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına Dair Protokol” ile “Türkiye ve Ermenistan Arasında İlişkilerin Geliştirilmesine Dair Protokol”ünün imzalanmasına imkan sağlamıştır” dedi.
Gezer konuşmasını şu şekilde sürdürdü:
“O dönemin koşulları ile Karabağ Zaferi sonrası bölgenin koşulları aynı değildir, ancak o dönem oluşturulan zemin üzerinden hareket ederek belirli bir takvim içerisinde ilişkilerin tam normalleşmesini sağlamak da eskisine nazaran daha mümkün gözükmektedir.”
Normalleşme sürecinin çeşitli sınamalarla dolu zor bir süreç olacağına dikkat çeken Gezer, “Her iki toplum nezdinde büyük beklentiler yaratmadan sağlam adımlarla ilerlemek doğru olacaktır. Türkiye, barışın tesisi yönünde geçmişte olduğu gibi bugün de aynı kararlılığı göstermektedir” diye konuştu.
“KAZAN-KAZAN TEMELİNDE BİR ANLAŞMA”
Gülru Gezer, geçtiğimiz günlerde Türkiye ile Libya arasında imzalanan hidrokarbon anlaşmasına işaret ederek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını korumak için çeşitli diplomatik hamlelerin bir sonucu olduğunu dile getirdi.
Yapılan anlaşmanın kazan-kazan temelinde uygulanacağını savunan Gezer, “Ukrayna’daki savaş nedeniyle ortaya çıkan enerji krizi tüm ülkeleri enerji tedarikinde kaynak çeşitliliğine itmiştir. Türkiye de buna bir istisna değildir” ifadelerini kullandı.
Gezer, Libya’nın anlaşmaya ilişkin tutumunu değerlendirerek, “Libya’nın kendi iç dinamikleri ile üçüncü ülkelerden gelecek baskılar karşısında mutabakatı uygulaması yönünde göstereceği kararlılık belirleyici olacaktır” dedi.
“AVRUPA’YI ÇOK ZOR BİR KIŞ BEKLİYOR”
Gülru Gezer, Rusya-Ukrayna savaşının enerji piyasasına etkilerine değinerek, “Avrupa’yı çok zor bir kış beklediğini” söyledi.
Gezer, Avrupa’nın, Rusya’nın Kırım’ı ilhak ettiği 2014’ten bu yana Moskova’ya olan enerji bağımlığını azaltma yoluna gitmediğini hatırlatarak, “Dolayısıyla, Ukrayna krizinin başında Avrupa hala enerji tedarikinin 3/2’sini Rusya’dan sağlıyordu. AB aldığı çeşitli yaptırım kararlarıyla Rusya’dan enerji tedarikini büyük ölçüde kesti. Rusya da bazı karşı hamlelerde bulundu. Avrupa tüm bu adımları kısa sürede Rus gazını ve petrolünü ikame edemeyeceğini bilerek yaptı” dedi.
AB ülkelerinin çeşitli tedbirler aldığını ve diğer ülkelerle yeni enerji anlaşmaları imzalamaya yöneldiklerini aktaran Gezer, atılan tüm bu adımların “kısa vadede Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı enerji krizini çözmesinin mümkün kılmayacağını” söyledi.
Gezer, savaşın başından bu yana doğal gaz fiyatları rekor seviyelere ulaştığını kaydederek, “Bunun neticesinde, Birleşik Krallık Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası faiz artırımına gitti. Resesyon beklentisi sürüyor. Birçok ülkede halk sokaklara dökülerek protesto gösterilerinde bulundu. Önümüzdeki haftalarda kış soğuğu başlayınca bu gösterilerin devamının gelmesi muhtemeldir” diye konuştu.
Gezer, enerji konusunun “AB ayrıca ABD-AB ilişkileri açısından ciddi bir sınama olarak ortaya çıktığını” sözlerine ekledi.
Uluslararası Güvenliğe En Büyük Tehdit: İklim Değişikliği
2. Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş ortamında uluslararası siyasetin ve devletlerin temel önceliği güvenlikti. Fakat Soğuk Savaş’ın ardından farklı güvenlik tehditlerinin görülmesiyle birlikte, güvenlik kavramı yeni bir boyut kazanmıştır. Yani güvenliğin öznesini sadece devletlerin, güvenlik tehdidini oluşturan etmenlerin ise yalnızca askeri sorunlar olmadığı görülmüştür. 1980 sonrası, özellikle 70’lerdeki yumuşama (detan’t) döneminin başlaması ile birlikte aynı zamanda güvenlik kaygısından farklı kaygıların olduğunun anlaşılmaya başlanmasıyla çevre ile güvenlik arasındaki ilişki önem kazanmaya başlamıştır. Güvenlik olgusunun değişimiyle beraber; ekonomik, toplumsal ve çevresel tehditler güvenliğin gündeminde yer almış ve bu bağlamda tüm güvenlik faktör boyutlarının birlikte incelenmesiyle güvenliğin tam olarak uygulanabileceği fikri benimsenmiştir. (Kovancı& Karakoç, 2019).
Uluslararası çevre siyaseti çerçevesinde iklim değişikliğine yönelik ilginin artış göstermesi özellikle 2000’li yıllar itibariyle belirginleşmiştir. Bunun en önemli nedeni, iklim değişikliğinin sıradan bir sorun olmaktan ziyade; gerek bireyleri gerekse uluslararası arenada devletleri tehdit eden bir sorun olduğu kanaatinin güç kazanması ve buna ek olarak iklim değişikliğinin diğer çevre sorunlarıyla olan yakın ilişkisidir. İklim değişikliği, çevre sorunları içerisinde en önemli ve yaşam standartlarını olumsuz etkilediği kabul edilen konu olmuştur (Sağsen, 2011). Biraz daha açmamız gerekirse; iklim güvenliği, çevresel güvenliğin bir alt bileşeni olarak ele alınmaya ve tartışılmaya başlamıştır (Houger, 2012: 35). Aynı zamanda; iklim güvenliği, siyasi istikrarı, insan güvenliğini ve ulusal güvenlik altyapısını önemli ölçüde değiştiren iklim değişikliğiyle ilişkili fiziksel, ekonomik ve toplumsal etkileri ifade etmektedir (“Climate Security | PNNL”, n.d.).
İklim değişikliği sıcaklık artışlarına ek olarak, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, ani hava değişimleri gibi birçok değişimi beraberinde getirmekte ve dünyanın birçok yerinde insanları göçe zorlayarak; ekosistemi, biyolojik çeşitliliği, insanların sağlığını, tarım ve gıda güvenliğini ciddi oranda tehdit etmektedir (Çobanoğlu & İğci, 2021). Bahsi geçen bu etkiler hiç şüphesiz ki, uluslararası sistem içerisinde daha büyük hadiselere yol açmaktadır. Örneğin; ticaretin zayıflaması, suya erişimin kısıtlı bir hal alması, ülke içerisinde toplumsal yapının zedelenmesi ve hızlı göç artışları (Vural, 2018). Öte yandan iklim değişikliği krizinin büyüme göstermesi; nüfusun yerinden edilmesi, ekonomik istikrarsızlık, terörizm, altyapı üzerindeki etkiler ve sosyal huzursuzluk gibi jeopolitik ve sosyoekonomik stres faktörlerini de ortaya çıkarmaktadır (“Climate Security | PNNL”, n.d.).
Ulusal güvenlik perspektifinde, iklim değişikliğinin etkileri nedeniyle tehdit altında olan beş kritik alan; tarımsal üretkenlik, su kaynaklarının mevcudiyeti ve kalitesi, stratejik minerallere erişim, yükselen deniz seviyesi ve uluslararası iklim politikası ile ilgili anlaşmazlıklar nedeniyle ülkelerin birbirleriyle olan siyasi ilişkilerinin bozulmasıdır (Gleick, 2006). Diğer bir yandan; iklim değişikliği, çatışmaların yoğun olduğu bölgelerde ülkelerin kırılganlığını arttırmaktadır. Örneğin; Afganistan, Mali veya Etiyopya’daki Tigray bölgesi gibi çatışma ortamlarında iklim değişikliğinin olumsuz etkileri barış inşasını çıkmaza sokarak potansiyel olarak daha fazla sosyal ve politik gerilime yol açmaktadır (Schröder & Evans, 2021). İklim değişikliğinden kaynaklı çevresel değişikliğin, güvenliği tehdit eden faktörlerin bir çoğunu etkilemesi beklenmektedir.
Örneğin; geçim kaynaklarını baltalamak, çok önemli bir güvenlik tehdidi olan göçü artırmak, siyasi bir istikrarsızlık ortamı yaratmak ve en önemlisi de devletlerin diğer güvenlik tehditleri karşısında yanıt verme esnekliklerini ve yeteneklerini zayıflatmak. Ayrıca iklim değişikliği, insani yardımları arttırma, paylaşılan kaynaklar üzerinde özellikle devletlerarası gerilim yaratma, Kuzey Kutbu’ndaki jeopolitik ilgiyi güçlendirme aynı zamanda Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile ilgili endişeleri derinleştirme potansiyeline sahiptir (Lippert, 2016).
Sonuç
Özetle çevre güvenliği içerisinde yer alan iklim değişikliği, günümüzde güvenliği en çok tehdit eden konulardan bir tanesidir. İklim değişikliği, Soğuk Savaş öncesi döneme kadar alçak (low politics) kapsamında incelenmiştir. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte güvenliğin çok boyutlu bir anlam kazanması ve güvenliğin yeniden yorumlanması ile birlikte; çevre, insan, gıda güvenliği gibi güvenliğe yeni kavramlar yüklenmesi sonucu, iklim değişikliği de önem kazanarak yüksek politika (high politics) kapsamı içerisine girmiştir. İklim değişikliğinin bir güvenlik sorunu olmasının temel sebebi, hızla artış gösteren dünya nüfusu ve buna ek olarak yeryüzündeki kaynakların daha da azalması çerçevesinde, gerek bireysel gerekse devletler bazında olumsuz etkileri daha da tetikleyeceği ve istikrarsızlık ortamı yaratacağı düşünülmektedir. Gerek insani güvenlik açısından, gerekse devletlerin siyasi ve sosyal istikrarının sürdürülebilirliği açısından iklim değişikliği büyük bir risk taşımaktadır.
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
Kaan Dükal
[vc_toggle title=”Kaynakça ve Dipnotlar”]
KAYNAKÇA
[1] Kovancı, E. & Yıldız Karakoç, D. (2019). BİR GÜVENLİK TEHDİDİ OLARAK İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ . ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi , ASSAM ULUSLARARASI HAKEMLİ DERGİ 13. ULUSLARARASI KAMU YÖNETİMİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ ÖZEL SAYISI , 344-357 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/assam/issue/48907/592657
[3] Houger, J. S. (2012). “Climate Change and Environmental Security in the Asia Pasific Region: A Role For APEC”. R, Azizian ve A, Lukin (ed.) From APEC 2011 To APEC 2012: American and Russian Perspectives on Asia Security and Cooperation. Far Easten Federal University Press, Vladivostok
[5] Çobanoğlu, N., & İğci, T. (2021). İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KAYNAKLI GÖÇLERİN ULUSAL VE ÇEVRESEL GÜVENLİK AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ || GLOBAL SAVUNMA – Strateji – Güvenlik – Savaş Teknolojileri – İstihbarat. Retrieved 19 September 2022, from https://www.globalsavunma.com.tr/iklim-degisikligi-kaynakli-goclerin-ulusal-ve-cevresel-guvenlik-acisindan-degerlendirilmesi.html
[6] Vural, Ç. (2018). KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE GÜVENLİK. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 7(1).
[7] Gleick, P. H. (2006). The Implications of Global Climatic Change for International Security. Pasific Institute. http://pacinst.org/app/uploads/2013/04/gleick_testimony_congress_5- 16-06.pdf
[8] Schröder, P., & Evans, T. (2021). Building global climate security. Retrieved 19 September 2022, from https://www.chathamhouse.org/2021/09/building-global-climate-security
[9] Lippert, Tyler H., NATO, Climate Change, and International Security: A Risk Governance Approach. Santa Monica, CA: RAND Corporation, 2016. https://www.rand.org/pubs/rgs_dissertations/RGSD387.html.
1967 Altı Gün Savaşı ve Savaşın Uzun Vadeli Bölgesel Sonuçları
Orta Doğu coğrafyasının bugünkü siyasi haritası 20.yüzyılda şekillenmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Orta Doğu’nun büyük bölümü o zamanın süper güçleri Birleşik Krallık ve Fransa arasında doğrudan ve dolaylı nüfuz alanlarına bölünmüştür. İki savaş arası dönemde (1919 – 1939) bazı bağımsızlık hareketleri görülse de bölge devletlerinin büyük çoğunluğu İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlıklarını kazanmıştır. Soğuk Savaş yıllarında ise bölge, dönemin iki süper gücünün – Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya – kendi nüfuzları altına almak için mücadele ettiği ve bu bağlamda vekâlet savaşlarının gerçekleştiği bölgelerden birisi olmuştur. 1948’den itibaren Orta Doğu politikaları Arap – İsrail çatışması çerçevesinde şekillenmiştir. (Owen, 2006; Orfy, 2011).
İsrail askerleri 1967. https://www.newyorker.com/news/daily-comment/how-the-six-day-war-changed-israels-mind
İsrail Devleti’nin kuruluşu, Birleşmiş Milletlerin Filistin Taksim Planı [1]hukuki düzleminde 14 Mayıs 1948’de ilan edildi. Aynı gün, bölgeyi 1922’den beri yöneten İngiliz mandası sona erdi. İsrail’in ilanı Filistinliler ve Arap devletleri tarafından kabul edilmedi. Bağımsızlık ilanının ardından bir gün içinde Mısır, Suriye, Ürdün, Irak ve Lübnan İsrail’e savaş ilan ettiler ve böylece Birinci Arap – İsrail Savaşı başlamış oldu. Bir yıla yakın süren savaş İsrail zaferiyle sonuçlanmış ve İsrail’in topraklarını genişletmiştir. Aynı zamanda Mısır Gazze Şeridi’ni, Ürdün ise Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü ele geçirmiştir. Bu savaşın en büyük sonucu 750.000 Filistinlinin mülteci durumuna düşmesiyle günümüze kadar gelen Filistinli mülteciler sorununun başlaması olmuştur. İkinci Arap – İsrail Savaşı ise 1956’daki kısa süreli Süveyş Savaşı’dır. Mısır lideri Cemal Abdünnasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi üzerine, 75 yıldan uzun bir süredir bir İngiliz – Fransız şirketin kontrolünde olan kanalın statüsünün bu iki ülkenin çıkarlarını tehdit etmeye başlamasıyla bir askeri harekât kararı alınmıştır. Birleşik Krallık ve Fransa’ya, Mısır’ın Sovyetlerden aldığı silahları kendisine bir tehdit olarak gören ve Nasır bunları kendisine karşı kullanmadan ortadan kaldırmak isteyen İsrail de katılmıştır. Bu üçlü, harekâtı askeri olarak başarıya ulaştırmışlar fakat dönemin süper güçlerini karşılarına alarak siyasi mücadeleyi kaybetmişlerdir ve Nasır politik gücünü artırmıştır. Üçüncü Arap-İsrail Savaşı ise, kendisi ve uzun vadeli bölgesel sonuçları bu yazıda incelenecek olan, çok kısa bir süre içinde İsrail zaferiyle sonuçlanan 1967 Altı Gün Savaşı’dır. Bu savaşı ve sonuçlarını anlamak bugünkü Orta Doğu’yu anlamak için elzemdir. Son olarak Dördüncü Arap – İsrail Savaşı ise 1973’teki Ekim Savaşı olarak da bilinen Yom Kippur Savaşı’dır. Mısır ve Suriye, 1967’de kaybettikleri toprakları geri kazanmak için İsrail’e saldırmışlar fakat başarısız olmuşlardır. Bu savaşın ardından patlak veren Petrol Krizi tüm dünyayı etkilemiştir (Martin, 2011; Kemiksiz, 2018; Sönmezoğlu et al., 2020; Kıllıoğlu, 2021).
1967 Savaşı’nın Öncesi
1945 dönemi İsrail toprakları (Açık Sarı) https://www.jewishvirtuallibrary.org/myths-and-facts-israel-146-s-roots
Kurulduğu günden itibaren bir Yahudi devlet olarak İsrail’in Orta Doğu’daki varlığı, Arap ülkeleri için kabul edilemez bir durumdu. Başta Mısır ve Suriye olmak üzere bölge ülkeleri İsrail’i kendilerine karşı bir tehdit olarak görüyor ve – 1948 ve 1956’daki savaşlarda hayal kırıklığına uğramış olsalar da – bu tehdidi ortadan kaldırarak İsrail’in topraklarını kendi aralarında paylaşmayı hedefliyorlardı. İsrail ise bölgedeki yerini sağlamlaştırmayı ve o dönemde hiçbirisi İsrail’i resmi olarak tanımayan Arap ülkelerine bölgedeki varlığını kabul ettirmeyi hedefliyordu (Martin, 2011; Kemiksiz, 2018). Savaş öncesi süreçte Suriye ve Mısır’da yaşanan bazı gelişmeler savaşın habercisi oldu.
Baas Partisi üyeleri Mişel Aflaq (solda) ve Salah Cedid (sağda), 1963’te darbenin planlanmasında üst düzey bir isimdi. https://www.thenation.com/article/archive/march-8-1963-baath-party-seizes-power-syria/
Suriye’deki durum: Baas Partisi’nin Suriye kolu 8 Mart 1963’te gerçekleştirilen bir darbe ile ülkede iktidara geldi.Şubat 1966’da ise, iktidar partisinin içinden bir grubun da katılımıyla düzenlenen bir askeri darbe ile yeni bir Baas rejimi kuruldu. Bu yeni rejim halktan istediği oranda destek alamıyordu ve İsrail düşmanlığını merkeze alan bir dış politikayı kendilerine olan desteği artırmak için bir çıkış yolu olarak görüyordu. Baas rejiminin kurulmasıyla birlikte Filistinli El Fetih hareketi gerilla savaş taktiğini kullanarak veya Filistinli mültecileri örgütleyerek Suriye toprakları üzerinden İsrail’e olan saldırılarını artırdı. Aynı zamanda Ürdün ve Lübnan topraklarından da saldırılar gerçekleştiriliyordu. Artan saldırılar üzerine İsrail BM Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulundu. Fakat Sovyet Rusya’nın BMGK’nın 5 daimi üyesinden birisi olması ve Sovyetlerin Araplara olan desteğinden dolayı Suriye’ye karşı bir karar alınamadı. 1967’nin ilk günlerinden itibaren Suriye – İsrail sınırından çatışmalar artmaya başladı. 7 Nisan 1967’de taraflar arasında şiddetli bir hava savaşı patlak verdi. Bu savaşta İsrail altı adet Sovyet yapımı Suriye uçağını düşürdü. Bu olaylardan sonra Sovyetlerin Suriye’ye olan desteği daha da arttı (Martin, 2011; Kemiksiz, 2018).
Cemal Abdül Nasır (solda) ve Mısır’ın ilk Cumhurbaşkanı General Mohamed Naguib. https://fathomjournal.org/1967-how-nassers-vendetta-against-america-led-to-the-six-day-war/
Mısır’daki durum:13 Mayıs 1967’de Sovyet istihbaratı Mısır’a, İsrail’in İsrail – Suriye sınırına askeri birliklerini konuşlandırarak yığınak yaptığına dair yanlış bir istihbaratta bulundu. Bunun üzerine 14 Mayıs’ta Cemal Abdünnasır hükümeti Sina Yarımadası’na askeri birliklerini gönderdi. Mısır 16 Mayıs’ta ise, 1956 Süveyş Savaşı’ndan beri Sina Yarımadası’nda görev yapan UNEF (United Nations Emergency Force) güçlerinin çekilmesi için BMGK’ya talepte bulundu ve bu talep BM Genel Sekreteri U Thant tarafından olumlu karşılandı. Böylece İsrail ile Mısır arasındaki tampon bölge ortadan kalkmış oldu. İsrail için bardağı taşıran son damla ise, Mısır lideri Nasır’ın 22 Mayıs’ta aldığı, Kızıldeniz ile Akabe Körfezi’ni birbirine bağlayan Tiran Boğazı’nı kapatma kararı oldu. Nasır’ın bu iki manevrası İsrail tarafından savaş nedeni olarak kabul edildi (Martin, 2011; Kemiksiz, 2018).
Golan Tepelerindeki İsrail tankları 1967. https://www.britannica.com/event/Arab-Israeli-wars
Üçüncü Arap – İsrail Savaşı: 1967 Altı Gün Savaşı
Savaşın ayak seslerinin duyulduğu 1967 yılının ilk aylarında, iki tarafın askeri güçleri şu şekildeydi (Yalçın, 2021):
Arap koalisyonu: 537.000 asker, 957 savaş uçağı, 2904 tank.
İsrail: 246.000 asker, 300 savaş uçağı, 800 tank.
Verilerin de gösterdiği üzere Arap devletlerinin toplam güçleri İsrail’den çok daha fazlaydı. Sovyetlerden de yoğun bir destek alan Arapların zafere ulaşacaklarına inançları tamdı. Öte yandan ABD ve Birleşik Krallık gibi batılı devletlerin askeri kaynakları ise İsrail’in iyi eğitimli ve dayanıklı askeri gücünü vurgulayarak olası bir savaştan İsrail’in galip çıkacağını düşündüklerini belirtiyorlardı. İsrail güçlü istihbaratı ve doğru savaş taktikleriyle – önleyici savaş taktiğini de kullanarak – bu savaşta kısa süre içinde zafere ulaşacaktı. (Bowen, 2017).
İsrail’e ait Mirage tipi savaş uçakları 1967. https://www.timesofisrael.com/for-egypt-1967-war-marked-end-of-pan-arab-dream/
İsrail 5 Haziran 1967 sabahı, Arap devletlerinin hiç beklemediği bir zamanda, Odak Operasyonu isimli hava harekâtını başlattı. İsrail savaş uçakları ilk olarak, Mısır hava kuvvetlerinin yüzde seksenine tekabül eden 304 Mısır savaş uçağını henüz havalanmadan, yerdeyken bombalayarak yok etti. İsrail bu şekilde 16 Mısır havalimanını tahrip etmiş ve 100 Mısırlı savaş pilotunu öldürmüş oldu. Aynı gün içerisinde Suriye ve Ürdün hava güçlerinin de büyük kısmı yok edildi. Mısır’ı şoka uğratan ilk saldırının ardından Nasır, savaşta Mısır’ın İsrail’e karşı üstünlüğü olduğunu söyleyerek Arap ülkelerine şişirme (asparagas) haberler yaymaya başladı. Bunu yaparak Nasır, Suriye ve Ürdün’ü savaşta yanına çekmeyi hedefledi ve başarılı oldu. Savaşın devamında karada ve denizde de çatışmalar gerçekleşti fakat İsrail için savaşın geri kalanı kolay geçecekti çünkü ilk günden hava üstünlüğünü eline geçirmişti. BMGK’nın 7 Haziran’da önerdiği ateşkes dört savaşan ülke tarafından da arka arkaya kabul edildi. 10 Haziran 1967’da, tüm Arap koalisyonu devletleri İsrail tarafından geri püskürtülmüştü ve savaş İsrail’in kesin zaferiyle sonuçlandı. Savaş sonunda İsrail yaklaşık bin kayıp verirken, Arap devletlerinin toplam kaybı yirmi bini bulmuştu (Martin, 2011; Kemiksiz, 2018; Yalçın, 2021).
Savaşı İsrail’in kazandığını açıklayan dönemin gazetesi. https://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/consequences-1967-war
5 Haziran 1967’de başlayıp 10 Haziran 1967’de sona eren bu savaşa İsrail ve Batı ‘Altı Gün Savaşı’ ismini verdi. Bu adlandırmayı aşağılayıcı bulan Araplar bu savaş için ‘talihsizlik’, ‘geçici başarısızlık’, veya ‘eninde sonunda hastanın iyileşeceği öngörülen bir hastalık’ anlamlarına gelen ‘Naksa’[2] ifadesini kullanmayı uygun gördüler. Maalouf’a göre, o hasta bir daha hiç iyileşemedi, Arap milliyetçiliği bir günde tüm etkisi yitirdi ve en önemlisi, yine Maalouf’a göre,5 Haziran 1967’den sonra Araplar umut etmeyi bıraktılar (Bowen, 2017; Maalouf, 2019).
Savaşın Orta Doğu için Uzun Vadeli Sonuçları
İsrail’in Topraklarını Genişletmesi
Savaşın sonunda İsrail, Taksim Planıyla kendisine bırakılan topraklarını yaklaşık dört katına çıkardı. Mısır’dan Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi’ni, Ürdün’den Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı, son olarak Suriye’den de Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Bu aynı zamanda şu anlama geliyordu: 1947 BM Taksim Planıyla Filistinlilere bırakılan bölgelerin tümü İsrail kontrolüne geçmişti (Kemiksiz, 2018; Sönmezoğlu et al., 2020).
Savaş yoluyla toprak kazanmak uluslararası hukukta BM Şartı’na aykırı olduğu için, BMGK’nın 22 Kasım 1967’de aldığı 242 sayılı karar, İsrail’in Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği topraklardan çekilmesini ve savaş öncesi sınırlarına dönmesini öngörüyordu. İsrail, 1978 Camp David Anlaşmalarıyla İsrail–Mısır barışının sağlanmasıyla birlikte Sina Yarımadası’ndan çekilmeye başladı ve 1982’de çekilmeyi tamamladı. 2005’te ise Gazze’den tek taraflı olarak çekildi. Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri’nde ise İsrail varlığı devam ediyor. İsrail 1980’de Doğu Kudüs’ü ilhak ederek Kudüs’ü İsrail’in ‘ebedi ve bölünmez başkenti’ ilan etti. 1981’de ise Golan’ı ilhak etti. BM 476 ve 478 sayılı kararlarıyla İsrail’in bu ilhak eylemlerini kınadı (Kemiksiz, 2018; Yıldırım, 2021).
İsrail’in 1946’dan bu yana toprakları. https://blogs.timesofisrael.com/palestinian-loss-of-land-1946-2000-unexplained-2/
Filistinli Mülteciler Sorununun Kötüleşmesi
Giriş kısmında da bahsedildiği gibi, İsrail Devleti’nin ilan edilmesinin hemen ardından patlak veren 1948 Savaşı’nda 750.000 Filistinli mülteci durumuna düşmüştür. Bir daha geri gelmelerine izin verilmeyen bu Filistinliler, 20. yüzyılın en büyük mülteci krizlerinden birisinin içinde kalmıştır. 1967 Savaşı’nda ise, özellikle toplamda 1,5 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın İsrail’in kontrolüne girmesiyle bu kriz derinleşmiştir. İsrail 1967 zaferini, bölgedeki Filistinli nüfusunu mümkün olduğunca azaltarak bölgenin demografisini kendi lehine değiştirmek için bir avantaj olarak kullanmıştır. Savaşın ardından çeşitli operasyonlar düzenleyerek toplamda 420.000 Filistinli yerlerinden edilmiş, devamında getirilen düzenlemelerle ise bu Filistinlilerin evlerine dönmeleri engellenmiştir. Nuseibah’a göre (2017), İsrail bu operasyonlarda Batı Şeria’nın batı ucundaki Latrun gibi belirli stratejik bölgelere odaklanmış, bu bölgelerdeki Filistinlileri tahliye ederek yerlerini İsrailli Yahudi yerleşimcilerin almasını sağlamıştır. Sadece Latrun’da 10.000 Filistinli yerinden edilmiştir. Filistinli mültecilerin çoğu Ürdün, Lübnan, Suriye ve Mısır gibi çevre ülkelere göç ederek bu ülkelerde demografik değişimlere sebep olmuştur. Ayrıca Avrupa ve Kuzey Amerika’ya da göç etmişlerdir. Filistinlilerin çıkarıldığı bölgelere ise İsrailli Yahudi yerleşimciler yerleştirilmiştir. 2019 verilerine göre, 1967’ye kadar Araplara ait olan topraklarda günümüzde yarım milyon İsrailli Yahudi yaşamaktadır. Bu yerleşimler İsrail’in iç ve dış siyasetinde her zaman tartışma konusu olmuştur. Fakat Maalouf’a göre (2019), İsrail’in 1967’den beri kolonizasyon faaliyetleri uygulayarak Yahudilerin yerleşimine açtığı bu topraklardan, herhangi bir sebeple yüz binlerce Yahudi yerleşimcinin ayrılmasını emredecek bir İsrail hükümetinin iç savaş tehdidini göz önünde bulundurması gerekir (Nuseibah, 2017; Kemiksiz, 2018; Maalouf, 2019).
Filistin için sokağa çıkmış bir grup. https://www.aaihs.org/the-interconnectedness-of-black-and-palestinian-struggles/
Filistin Milliyetçiliği’nin Güç Kazanması
Arapların ağır yenilgisi özelinde 1967 Savaşı, Filistin milliyetçiliğinin 1948’den beri ilk kez gün yüzüne çıkmasına sebep olmuş, bundan böyle Filistinliler kendi davalarında asıl aktör olmaya başlamışlar ve bir Filistin milli kimliği oluşturmuşlardır. 1948 – 1967 arası, başta Nasır olmak üzere Arap liderler, Filistin davasıyla Arap milliyetçiliği kapsamında ilgileniyor, Filistin ve Filistinliler adına konuştuklarını ileri sürüyor fakat Filistinlilerin siyasi sürece katılmasını ve aktif rol almasını istemiyorlardı. Makovsky’e göre (2004), Arap milliyetçileri Filistin davasını, İsrail tehdidini yok etme amaçları için bir araç olarak kullanıyorlardı. 1967’de Arapların aldığı yenilgiyle durum değişti. El Fetih lideri Yaser Arafat 1969’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) başına geçti. Arafat’ın başa geçmesiyle FKÖ, Arap ülkelerinden bağımsız bir politika izledi ve Filistin milli kimliği oluşturarak Filistinlilerin uluslararası arenadaki temsilcisi haline geldi. Bu sayede İsrail kontrolü altında da olsa Filistinliler 1948’den beri ilk kez birlik olabildiler ve uluslararası topluma Arap – İsrail çatışmasının aslında Filistin – İsrail çatışması olduğunu anlattılar. 1973 Yom Kippur Savaşı’nın ardından Filistin probleminde diplomasinin öne alındığı görülmektedir. Arap Birliği’nin 1974 Rabat Zirvesi’nde FKÖ Filistinlilerin meşru temsilcisi kabul edildi ve Arafat BM Genel Kurulu’nda konuşma yaptı (Makovsky, 2004; Kemiksiz, 2018; Sönmezoğlu et al., 2020).
Lübnan’a Etkisi: Lübnan hükümeti ile FKÖ lideri Yaser Arafat arasında Kasım 1969’da Kahire Anlaşması imzalandı. Maalouf’a göre (2019) bu anlaşma, bir devletin, ulusal egemenliğini ve ülke içi barışı korumak istiyorsa imzalamaktan imtina etmesi gereken bir anlaşma olarak tarihe geçmiştir. Çünkü bu anlaşma, Filistinlilerin İsrail’e karşı silahlı eylemlerini Lübnan topraklarından yapmasına izin veriyordu. Aynı zamanda Lübnan topraklarındaki tüm Filistinli mülteci kampları FKÖ’nün kontrolüne geçmişti. Bu durumlar aynı zamanda Lübnan ordusunun birtakım yetkilerinin elinden alınarak Filistinli silahlı gruplara devredilmesi anlamına geliyordu. Zaten kırılgan bir siyasi yapıya sahip olan Lübnan’ın 1975’te 15 yıl sürecek olan bir iç savaşa sürüklenmesinde bu durumun da rolü büyük olacaktı (Maalouf, 2019)
Orta Doğu’da Siyasal İslam’ın Güç Kazanması
1967 Savaşı’nda Arapların yenilgisi Siyasal İslam’ın kitlelerin nezdinde popüler hale gelmesinin dönüm noktası sayılır. Mısır gibi bazı Arap Orta Doğusundaki devletler, 20.yüzyılın ilk yarısında bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Arap milliyetçiliğine dayanan ordu destekli sosyalist rejimler kurdular. Bu rejimler Soğuk Savaş’ın erken dönemlerinde Sovyet desteği alıyorlardı fakat 1967’deki yenilginin ardından (Sovyet desteği kısmen devam etse de) bu ülkelerdeki durum değişti. Maalouf’a göre (2019), Arap milliyetçiliğinin tüm inandırıcılığı bir günde kaybolmuştu. İslamcılar savaştaki yenilgiyi bu rejimlerdeki İslam inancı eksikliğinden ötürü ilahi bir cezalandırma şeklinde yorumladılar. Özellikle o dönemde Arap dünyasının lideri olarak görülen Nasır’ın imajının yerle bir olmasıyla Arap halkları pan-Arabizm’e ve Nasırcılığa olan inançlarını yitirerek siyasette yeni bir arayış içerisine girdiler.
Hamas’ın yönetici kadrosundan(Eski Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı) İsmail Haniye 2007. https://www.britannica.com/topic/Hamas
Bunun sebeplerinden biri de Mısır başta olmak üzere bölge ülkelerinin savaşın ardından politik istikrarsızlıklar ve ekonomik krizlerle boğuşmaya başlamasıydı. Nasır, savaşın bitiminden birkaç gün sonra yaptığı konuşmada yenilgiyi kabul ederek istifa ettiğini duyurmuştu fakat Mısır, Lübnan ve diğer bazı Arap ülkelerinde kitlelerin sokaklara dökülüp Nasır’a destek sloganları atmasıyla kararını geri aldı. Fakat eninde sonunda 1970’te istifa edecekti. Nasır’ın liderliğinden ve pan-Arabizm’den oluşan politik boşluğu pan-İslamistler dolduracaktı. Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve benzeri hareketler siyasette etkilerini artırmaya ve daha çok destekçi bulmaya başladı. Hamas da buna bir örnekti. 1987’de başlayıp 1990’ların ilk yıllarında da devam eden Birinci İntifada[3]’dan doğan Hamas, 2005’te İsrail’in Gazze Şeridi’nden çekilmesinin ardından 2006’da yapılan seçimleri kazandı. Aynı dönemde, Yaser Arafat’ın Kasım 2004’teki ölümünün ardından Ocak 2005’te yapılan seçimlerde Mahmut Abbas Filistin cumhurbaşkanı seçilmişti. Hamas hükümetinin kurulmasıyla Filistin yönetiminde oluşan çift başlılık, Abbas’ın şiddet karşıtı tutumunun Hamas’ın hoşuna gitmemesiyle devam etti ve iki taraf arasında artan olaylar silahlı çatışmaya dönüştü. Olaylardan sonra, özellikle 2007’den itibaren Abbas yönetimindeki FKÖ Batı Şeria’da, Hamas ise Gazze Şeridi’nde inisiyatifi ele aldı (Makovsky, 2004; ‘1967’, 2009; Viotti & Kauppi, 2017; Kemiksiz, 2018; Sönmezoğlu et al., 2020).
Sonuç
Bu çalışmada, Üçüncü Arap – İsrail Savaşı olan 1967 Altı Gün Savaşı’nın Orta Doğu üzerindeki siyasi, demografik ve coğrafi etkilerini İsrail’in toprak genişlemesi, Filistinli mültecilerin kötüleşen durumu, Filistin milliyetçiliğinin güç kazanmasıyla Filistinlilerin kendi davalarının sorumluluğunu üstlenmeleri ve son olarak Orta Doğu’da Siyasal İslam’ın popülerlik kazanması özelinde incelenmiştir. Makovsy’e göre (2004), dünya Altı Gün Savaşı’nın yedinci gününü yaşamaktadır. Buradan da anlayacağımız üzere, bu savaşın sonuçları sadece Orta Doğu’daki birçok dengeyi değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın uluslararası konjonktüründe dünya siyasetinde de hatırı sayılır etkilere sebep olmuştur. Bir asırdan fazladır sınır ihtilaflarının ve çatışmaların sürdüğü Orta Doğu’da 1967 bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Arap devletleri İsrail’i savaş yoluyla yenemeyeceklerini anlamış, politik arenada pan-İslamizmi öne alarak laiklikten uzaklaşmışlar ve yıllar boyu iktidarda kalacak diktatör rejimlerin önünü açmışlardır. Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan Tepeleri’nin ihtilaflı durumu devam etmektedir (Makovsky, 2004; Kemiksiz, 2018). Sonuç olarak, bugünün Orta Doğusunu anlamak için 1967 Savaşı’nı iyi okumak gerekir.
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
Ece Kuzu
[vc_toggle title=”Kaynakça ve Dipnotlar”]
Kaynakça
Bowen, J. (Haziran 6, 2017). 1967 Arap-İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün. BBC News Türkçe.
Kemiksiz, N. N. (2019). Arap-İsrail Sorunu ve Bölgesel Yansımaları. Journal of Awareness, Volume; 3, Issue; Issue Special, 127-144. DOI: 10.26809/joa.2018548623
Martin, G. (2011). At odds in the Middle East: Paris, Washington, and the Six-Day War, 1967. In Daniel Möckli and Victor Mauer (Eds.) European–AmericanRelations and the Middle East From Suez to Iraq, (62-73) London: Routledge.
Nuseibah, M. (Temmuz 1, 2017). The Second Nakba: Displacement of Palestinians in and after the 1967 Occupation. Orient XXI.
Orfy, M. M. (2011). Western interests and stability in the Middle East. NATO and the Middle East: The Geopolitical Context Post-9/11, (35-66). London: Routledge.
Owen, R. (2006). The end of empires: The emergence of the modern Middle Eastern states. State, Power and Politics in the Making of the Modern Middle East, (5-22). London: Routledge.
Sönmezoğlu, F. & Güneş, H. & Keleşoğlu, E. (2020). Uluslararası ilişkilere giriş. Der Yayınları
Viotti, P. R. & Kauppi, M. V. (2017). Uluslararası ilişkiler ve dünya siyaseti. Nobel Yayınları.
Yıldırım, Y. (2021). İsrail-Filistin Sorununda İki Devletli Çözüm Arayışları. OPUS International Journal of Society Researches, 18 (41), 3840-3884. DOI: 10.26466/opus.874933
[1] 1917 Balfour Deklarasyonuyla Yahudilere Filistin topraklarında bir vatan vaat edilmesinin ardından iki savaş arası dönemde Avrupa’daki antisemitizmden kaçan Yahudilerin bölgeye göçü artmış ve yirmi yıllık süreçte 370.000 civarında Yahudi’nin Filistin topraklarına göç etmesiyle bölgede demografik değişimler yaşanmıştır. Bu göçler bölgedeki Arapları rahatsız etmiş ve İngiliz mandası ve Yahudilere karşı ayaklanmalar çıkmıştır. Bölgedeki sorunun çözümü için BM Kasım 1947’de 181 sayılı karar ile bir taksim planı önermiştir. Yahudiler bu planı kabul ederek İsrail Devleti’ni ilan etmişlerdir (Sönmezoğlu et al., 2020).
[2] ‘Naksa’ yerine ‘İkinci Nakba’ tabiri de kullanılır. Araplar ‘El Nakba’ ve ‘Nakba’ tabirlerini, 1947-49 sürecini ve 1948 Savaşı’ndaki İsrail zaferi sonrası oluşan yıkımı tanımlamak için kullanır (Nuseibah, 2017)
[3] İntifada ‘Filistin ayaklanması’ anlamına gelir. Filistin İslami Cihad da Hamas gibi Birinci İntifada’da doğdu (Viotti & Kauppi, 2017).
Finlandiya, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi için çalıştıklarını ve yakın iş birliği içinde olduklarını belirterek, Türkiye’den, NATO üyeliği sürecini “hızlandırma” çağrısında bulunuyor.
Finlandiya ve İsveç‘in NATO’ya katılım süreci devam ederken, söz konusu iki ülkenin ittifaka üyeliğine yönelik henüz Macaristan ve Türkiye‘den onay gelmedi. Üç ülke arasında terörle mücadele alanında iş birliği ve NATO’ya üyelik süreci kapsamında çeşitli düzeylerde görüşmelerin gerçekleştirildiği biliniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin onaylanmasına yönelik Madrid’de varılan üçlü mutabakat muhtırasına değinerek “Ülkemize verilen sözler tutulana kadar, bu konudaki ilkeli ve kararlı tutumumuzu koruyacağız” açıklamasında bulunmuştu.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, İsveç ve Finlandiya’dan teröristlerin iadesi ile ilgili görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO mutabakatı kapsamında FETÖ ve PKK üyelerini Türkiye’ye iade etmelerini bekliyoruz. 5-6 Ekim tarihleri arasında İsveç Adalet Bakanlığı’ndan bir heyet ülkemize gelecek” demişti.
Finlandiya’daki en büyük muhalefet partisi olan Ulusal Koalisyon Partisi’nin Dış ve Güvenlik Politikası Danışmanı Henri Vanhanen, Türkiye ile Finlandiya arasında devam eden görüşmelere dair Stratejik Ortak‘tan Caner Çiftçi‘ye açıklamalarda bulundu.
‘TÜRKİYE İÇİN GÜVENİLİR BİR MÜTTEFİK OLACAĞIZ’
Henri Vanhanen, şu anda Türkiye ile Finlandiya arasındaki “en acil meselelerin, terörle mücadelede iş birliği ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin Türkiye tarafından onaylanması” olduğunu söyledi.
Vanhanen, Türkiye ile Finlandiya arasında sık sık görüşmelerin olduğunu belirterek, “Türkiye’nin en kısa zamanda üyeliğimizi onaylayacağını umuyoruz. Bu, Türkiye’nin de çıkarına olacaktır, çünkü Finlandiya, NATO’nun tüm güvenlik tehditlerini ciddiye almaktadır ve Türkiye için de güvenilir bir müttefik olacağız, bu garanti” dedi.
Vanhanen, Türkiye ile bundan sonraki adımlarda “ortak nokta bulmaya odaklanacaklarını” ve yakın gelecekte “ortak bir çözüm bulunacağına inandığını” ifade etti.
Henri Vanhanen, Finlandiya ve Türkiye’nin “iyi ve pragmatik ilişkilere sahip olduğunu” belirterek, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde ülkesinin, Türkiye’yi “desteklediğini” ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ve mevkidaşı Sauli Niinistö‘nün “doğrudan ve yakın temaslarda bulunduklarını” söyledi.
Finlandiya’nın, Suriye ve Irak‘ta “terör örgütü YPG/PKK ve uzantılarına destek sağlamadığını, aksine istihbarat servislerinin YPG/PKK’nın faaliyetlerini ve potansiyel tehdit girişimlerini yakından takip ettiğini” dile getiren Vanhanen, konuşmasını şu şekilde sürdürdü:
“Mesajımız net: Finlandiya terörle mücadeleyi ciddiye alıyor ve Türkiye’de terörün onlarca yıldır bir sorun olduğunu çok iyi anlıyoruz. Bu Finlandiya’da da bir sorun haline geldi ve kanunlarımıza uygun olarak terörün her türlüsünü kınıyoruz. Günün sonunda önemli olan bu.”
Vanhanen, ülkesinin, “terörle mücadele kanunlarını daha da sıkılaştırmanın yollarını aradığını” ve bu sürecin “Türkiye’nin kaygılarını da içereceğini” söyledi.
‘RUSYA’DAN BİR SALDIRIYI PEK OLASI GÖRMÜYORUZ’
Madrid zirvesinde Finlandiya, İsveç ve Türkiye arasında güvenlik iş birliğini sağlayan ortak bir kalıcı mekanizma kurulduğunu hatırlatan Vanhanen, “Artık Türkiye’nin ve tüm ortak kaygıların dikkate alınması için farklı düzeylerde çok şey yaşandığı söylenebilir” diye konuştu.
Vahhanen, Rusya’nın, Finlandiya’ya yönelik olası bir saldırı veya işgal girişimini “pek olası görmediklerini ve yine de her türlü senaryoya hazırlandıklarını” getirdi.
Vanhanen ayrıca, “Rusya ile bir çatışma olsaydı, bu Rusya ve NATO arasındaki daha geniş bir açmazda bir 3. Dünya Savaşı senaryosu olurdu. Ancak kimsenin, Rusya’nın bile bu tür bir tırmanışı istediğini düşünmüyorum. NATO ve AB’nin Rusya’ya savaş yolunun sadece büyük kayıplara yol açacağını belirtmesi önemlidir. Bu yüzden Ukrayna’yı mümkün olan her şekilde desteklemeliyiz” dedi.
Türk yazı tarihinde Türkler, etkileşim içinde oldukları bazı toplumların alfabesini almış ve alfabe değişikliği konusunda hiç de çekingen davranmamışlardır. [1] Türkler Müslüman olduktan sonra aldıkları Arap alfabesini, bin yıldan daha fazla bir sürede kullanıp 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren tartışmaya başlamıştır. [2]
Mustafa Kemal Atatürk, latin alfabesini tanıtırken.
1862’de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’de verdiği bir konferans vesilesiyle ilk defa temas eden Münif Paşa Efendi’dir. [3] Arap asıllı alfabenin yetersizliği ve karışıklığına temas etmiştir ve Arap alfabesinde büyük harflerin yer almamasından kaynaklı özel isimleri diğer isimlerden ayırmanın zor olduğunu söylerken, diğer yandan Avrupalıların yazılarında zorluk çekmediği 6-7 yaşındaki çocukların okuma-yazmayı çabuk öğrendiklerini vurguluyordu. Münif Paşa Latin alfabesine doğrudan geçelim demiyor; Ona göre iki yol vardır: birincisi mevcut harflerin öylece bırakmak alt ve üstlerine bilinen hareketleri ve bulunacak yeni işaretleri koymak. İkincisi ise, kelimeleri biribirinden ayrı harflerle birleştirmeden yazmaktır. Tanzimat Döneminde alfabe değiştirme fikri ilk defa dış Türklerde Mirza Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atılmıştır. İlk teklifi Slav alfabesi esas tutularak yeni bir alfabesinin hazırlamasıdır. [4]
Münif Paşa.
1869’da Terakki Gazetesi yazarı Hayrettin Bey, “Maârif-i Umûmiye” adlı makalesinde doğrudan doğruya Latin alfabesini almaktan söz ediyordu. Hayrettin Bey’e göre toplum, içinde yüzde üçü geçmeyen “okur-yazar” oranının artacağına inanıyordu. [5]
19.yüzyılın sonlarında bu tartışmalara Namık Kemal’de katılmıştır. Bundan sonraki süreçte devrin diğer aydınları da dil ve alfabe tartışmaları içinde yer almıştır. Bu aydınlardan Ali Suavi [6] ve Şemsettin Sami Arap alfabesinin ıslahı yönünde fikir beyan edenlerdendir. [7] Bir kaynağa göre, 1910 yılında Turanlı Arnavut olan Mehmet adında bir zat, yalnız Arnavutluk’ta Latin yazısının kullanılması için Sadrazamlığa başvuruda bulunur, Sadrazamlık söz konusu yazıyı Şeyhülislamlığa havale ederek konuyla ilgili fikrini sorar.
Namık Kemal.
Şeyhülislam Sinop mebusu Müftü Hasan Fehmi Efendi’de, bunun hiçbir biçimde olmayacağını, Kuran’ın Latin yazısıyla yazılmayacağını belirten bir fetva vermiştir. Hatta Şeyhülislam Efendi, Latin harflerinin kabulü dışında Arap harflerini kullanmakta olan şekillerden başka şekillerde yazılmasına dahi müsaade edilmeyeceğini belirti. [8] Diğer bir kaynak ise, II. Meşrutiyet yıllarında Arnavutlukların Latin harflerinin kabul ettiğini söyler. [9]
Dönemin Maarif Nazırı Şükrü Bey zamanında çeşitli encümenler kurularak çalışmalar sonrasında “Huruf-ı Munfasıla” uygulanmaya çalışılmıştır. [10] Huruf-ı Munfasıla, hatt-ı cedid, hattı Enver yazısı, Enveriye ordu elifbası ya da Alman yazısı, Enver Paşa’nın Osmanlı Türkçesinin yazımını kolaylaştırmak üzere Arap alfabesini gözden geçirerek elde ettiği yazı sistemidir.
Sistem, Harbiye Nezaretinin de katkısıyla uzun süre kullanımda kalmıştır. Bu sisteme göre harflerin son biçimleri birbirine bağlanmadan kullanılıyor ve sesli harfler de gösteriliyordu. Enver Paşa 1917 yıllında bu sistemi öğretmeye yönelik “Elifba” adlı bir okuma kitabı hazırlamıştır. Yazının resmi olarak mı yoksa kendiliğinden mi terk edildiği bilinmemektedir. Bu kitap 35 ünsüz ve 10 ünlü olmak üzere 45 harften oluşmaktadır. [11]
Dönemin maarif nazırı Ahmet Şükrü Bey.
Mustafa Kemal Atatürk 1918’deki görüşü şöyledir: “ Bu iş iyi niyetle yapılmış olmasına rağmen yarım yamalak ve zamansız yapılmış… Savaş zamanı, harfle uğraşılacak zaman mıdır? Ne için? Haberleşmeyi kolaylaştırmak için mi? Bu sistem eski sisteme göre daha yavaş ve daha güç kılmıştır. Hızın önem kazandığı bir zamanda, işleri yavaşlatan ve insanların kafasının karıştıran bu atılımın avantajı nedir? Fakat modern bir işe başladınız, bari bunu doğru dürüst yapacak cesaret gösteriniz. [12]
Osmanlı’da Batılı tarzda açılan yeni okullarda, hariciye ile dış elçiliklerde ve bankacılıkta, bürokraside ve diplomaside Fransızca kullanılmıştır. Dolayısıyla da Latin harfleri Osmanlı topraklarında hayat bulmaya başlamıştır.
Ayrıca Valilerde Posta Telgraf işlemlerinde de Latin harflerine dayalı “Türkçe Mors Alfabesini” harf devrimine kadar telgraf haberleşmelerinde kullanılmıştır. Bunun en iyi örneği Trablusgarp Genel Valisi Ali Kemali Paşa’nın Babıali’ye gönderdiği Latin harfli Türkçe telgraftır. [13] Mustafa Kemal, 13 Mayıs 1914’te Madam Corinne’ye ,Fransızca bir mektup yazmış ve mektubun sonuna da Latin harfleriyle Türkçe yazılmış bir kısım eklemiştir. [14]
İzmir iktisat kongresi.
Son olarak harf değişimi ile ilgili son tartışma İzmir İktisat Kongresinde yapılmıştır. 21 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de Kazım Karabekir Paşa’nın Başkanlığında toplanan “Milli İktisat Kongresi” bir kalkınma çabasıyla ekonomik ve sosyal birçok meselelerin müzakeresine yol açmıştı. Bu müzakereler sırasında İzmirli Nazmi ile iki arkadaşı tarafından Latin harfleri hakkında önerge verdi. Fakat bu özellikle başkanın şiddetle karşı koyması, “latin harfleri, İslam birliğini bozacak” gerekçesiyle o gün toplantı salonunda okunmayarak reddedildi. [15]
Sonrasında Şükrü Saraçoğlu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz alarak, ”Benim kanaatimce, bu büyük derdin en vahim noktası harflerdir. Eğer ben Arap harfli diyecek olursam burada da acaba benim fikrime tuğyan ve isyan edecek var mı? Efendiler! Bunun yegâne kabahatlisi harflerdir. Arap hurufatı Türk lisanını yazmaya müsait değildir. Hacımızın, hocamızın, amirimizin, memurumuzun gayretine, asırlardan beri yapılan bunca fedakârlıklarına rağmen, halkımızın ancak yüzde ikisi veya yüzde üçü okumuştur” [16] diye söyler. Son olarak 18. Asır sonunda Hatice Sultan ve ressam Melleng’in Latin harfleriyle Türkçe mektuplaştığı bilinmektedir. [17]
Latin harflerinin, kendini gizleyen bir tarafı da Sultan ll. Abdülhamit’tir. Ona göre, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlülüğün nedeni ise harflerimizdir.” Sultan Abdülhamit, “ Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmemiz yerinde olur” demektedir. [18]
Sonuç
Bu araştırmada, harf inkılabını Atatürk’ün tek başına aldığı karar olmadığını belirli bir sürecin ve tartışmaların olduğunu, bu tartışmaların Osmanlı aydınları ve en önemlisi Sultan ll. Abdülhamid’in tartışmaya katılması harf inkılabını bir olaydan bir olguya çevirmiştir.
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
İbrahim Halil Çelik
[vc_toggle title=”Kaynakça Ve Dipnotlar”]
KAYNAKÇA
[1] Ziya Gökalp,”Osmanlı İmla Tarihi l”, Genç Kalemler, Cilt ll, Nu:10 (tesrinevvel.1327), S,161-165
[2] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 223-349
[3] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 223-349
[4] Acar İsmail, (1983), Dilimiz Atatürk ve Sonrası, İnce Matbaacılık, Balıkesir, S142
[6] Ali Suavi Paris’te 1869’da yayınlamakta olduğu “Ulün” Gazetesinin 214. Saysındaki “Lisan ve Hattı Türki”
[7] Fevziye Abdullah Tansel,” Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebüsler ve Neticeler(1862-1884)”, Belleten, Cilt 18, S 66, Nisan 1953, S, 224
(12) Ruşen Eşref Ünaydın(1956) Hatıralar, Ankara, S. (28-29)
[13] Hasan Türüdü,”Harf Devriminden 50 Yıl Evvel Latin Harflerinin Haberleşmede Kullanıldığına Dair Belge”, Hayat Tarih Mecmuası 1974, Sayı 2, S (82-83)
[14] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1984, S (563)
[15] M. Şakir Ülkütaşır, “Atatürk ve Harf Devrimi”, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş Mart 1998, S (42)
[16] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, II. Devre, I İçtima Senesi, Cilt:5/1, 25.2.1340, S. (335-336)
[17] Frederic Hitzel, Jacques Perot, Robert Anhegger, Hatice Sultan ile Melling Kalfa-Mektupları, çeviri Ela Güntekin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2001
[18] İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Yayınları, İstanbul, S 350
Akdeniz’in en büyük üçüncü adası Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de 34,33 ve 35,41 Kuzey enlemleri ve 32,23 ve 34,55 Doğu boylamları arasında yer almaktadır. Kıbrıs Adası, 65 km mesafe ile kuzeyde Türkiye’ye, Doğu tarafında 112 km mesafe ile Suriye’ye, 267 km mesafe ile İsrail’e, 162 km mesafe ile Lübnan’a; güneyde 418 km mesafe ile Mısır’a komşudur; Yunanistan’a ise 965 km mesafe uzaklıktadır. 9251 km2 yüzölçümüne sahip olan Kıbrıs’ın, %35,04’üne tekabül eden 3241 km2 alanı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, yüzölçümünün %59,56’sına tekabül eden 5509 km2’lik kısmı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi kontrolündedir, 256,01 km2’lik alan İngiliz üslerine aitken, 244,04 km2’lik alan iki tarafı birbirinden ayıran ara bölgeyi kaplamaktadır.
Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs adasını fethinden önce adanın yönetimi birçok defa el değiştirmiştir. Tarihi, M.Ö. 3000 yılına kadar uzanan Kıbrıs’ta 1571 yılına kadar sırasıyla; Mısırlılar, Hititler, Akalar, Dorlar, bazı kolonilere sahip olan Yunanlılar, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Büyük İskender, Romalılar, Araplar, Bizanslılar, İngilizler, Cenevizliler, Memlukler ve Venedikliler hüküm sürmüştür.[1]
Osmanlı döneminden kalma Kıbrıs Adası haritası 1290. https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f7/Ottoman_Cyprus_in_1290_H.jpg
Osmanlı Hakimiyetinde Kıbrıs
Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordu ve Piyale Paşa komutasındaki donanma ile birlikte yaya 60.000 kişiden oluşan Osmanlı Ordusu, 2 Temmuz 1570’te Limasol’a çıkması[3] ve 4 Ağustos 1571’de Mağusa’nın[4] Venedikli Mağusa Kale Komutanı Bragadino’nun beş maddelik bir antlaşmayla kaleyi teslim etmesiyle sonuçlanan bir seferle Osmanlı İdaresine girdi.[5] Kıbrıs’ın ele geçirilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu, Doğu Akdeniz’e tamamen hâkim oldu.[6] Kıbrıs, 307 yıl boyunca fiilen ve resmen 1878 yılına kadar Türk egemenliğinde kalmıştır. 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Ruslar bir taraftan Erzurum’a, diğer taraftan da İstanbul Yeşilköy’e kadar gelip ve Osmanlı Devleti’ne çok ağır şartları olan Ayastefanos Anlaşması’nı imzalattılar. İngiltere, Rusyanın boğazlara ve İstanbul’a hâkim olmasını engellemek amacıyla Kıbrıs Adası’nın geçici olarak kendisine verilmesini Osmanlı Devleti’nden talep etti. Osmanlı Devleti bu isteği kabul etti ve Kıbrıs’ın yönetimi 1878 yılında, hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla, İngiltere’ye devredilmiştir. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla aldığı tek taraflı bir kararla İngiltere adayı ilhak etmiştir. Türkiye Ada üzerindeki İngiliz egemenliğini Lozan Antlaşmasıyla 1923’te tanımıştır.
1881-1922 yılları arasında İngiliz hakimiyetindeki Kıbrıs bayrağı. https://en.wikipedia.org/wiki/British_Cyprus#/media/File:Flag_of_Cyprus_(1881%E2%80%931922).svg
İngiltere Hakimiyetinde Kıbrıs
1930’lu yıllarda ENOSİS olarak adlandırılan Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması ve tamamen bir “Helen” adası haline getirilmesi fikri ortaya çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra ENOSİS kampanyası hız kazanmıştır.
O dönemlerde basılan bir ENOSİS kartpostalı 1940-1950(~) . https://akel.org.cy/what-they-wont-say-about-enosis/?lang=en
1954 yılında Yunanistan, Kıbrıs meselesini Birleşmiş Milletlere taşımıştır. 1954-1958 yılları arasında Yunanistan, “self-determinasyon (ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı)” hakkını kullanmak amacıyla BM’ye yaptığı çeşitli başvurularda bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Albay Grivas 1955 yılında Yunanistan’dan Kıbrıs’a gelerek EOKA terör örgütünü kurmuş ve Ada’daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. Kıbrıslı Türkler 1955-1958 yılları arasında 33 köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. İngiltere bu durumda, 1956’da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıs Türklerinin de “self determinasyon” hakkı bulunduğunu ve bu çerçevede Kıbrıslı Türklerin geliştirdiği “Taksim” fikrinin de geçerli bir seçenek oluşturduğunu açıklamıştır.
Yunanistan tarafından BM’ye yapılan tek taraflı “self-determinasyon” başvurularından Enosis lehinde bir karar elde edilememesi, Kıbrıs Türklerinin ya taksim ya ölüm fikrinden vazgeçmemeleri ve Türkiye’nin soydaşlarının yanında kararlı duruşu sayesinde Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs müzakerelerini başlatmıştır. 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te anlaşmaya varan iki ülke, Londra’da İngiltere’nin ve Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplum liderlerinin onayını almışlardır. Zürih ve Londra’da alınan kararlar bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğüne dayandırılmıştır.
Dünya Savaşı’ndan sonra kendisine bağlı bölgeleri terk etmek zorunda kalan İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurarak adadaki egemenliğini bitirmiştir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ait bir kartpostal 1960. http://www.hellenicaworld.com/Greece/Person/gr/ArchiepiskoposKyprouMakariosIII.html
1960- 1969 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yaşananlar
Kıbrıs Cumhuriyeti anayasası, Zürih ve Londra’da alınan kararlara uygun olarak adadaki Türk ve Rum halklarının eşit siyasi hak ve statüsüne dayandırılarak hazırlanmıştır. Ancak barış uzun sürmemiş Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini devlet kurumlarından dışlamaya, izole etmeye, Ada’daki varlıklarını sona Erdirmeye ve nihayet Yunanistan ile birleşme (ENOSIS) yolunu açmaya[7] yönelik faaliyetlerine devam etmiştir. Bu bağlamda 1963’te Makarios’un anayasanın 13 maddesini değiştirme talebi Türkiye tarafından reddedilince, Rumlar Türkleri adada imha için Silahlı harekete geçerek Akritas gibi planları devreye soktular.[8] 1963 yılında Rum saldırıları sonucu 103 köyden 30 bin Türk göç etmek zorunda kalmıştır.[9] 21 Aralık 1963 Kanlı Noel çarpışmalarında 93 Türk şehit 475 kişi yaralı olmuştur.[10] 1963 olayları sonrası garantör devletleri tarafından Oluşturulan barış gücü Lefkoşe’yi yeşil bir hatla ikiye bölmüştür.[11] Böylece Türk yoğunluğundaki bölgeler ile Rumların yoğunlukta olduğu bölgeler ana hatlarıyla ayrılmıştır.
Kanlı noel vakasında ”Kalleşçe” katledilen 3 Türk çocuğu.
Rum çeteleri, 24 Aralık 1963`te Lefkoşa`nın Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam ederken, Kıbrıs`taki Türk Alayı`nda doktor olarak görev yapan Binbaşı Nihat İlhan`ın eşi ile 3 çocuğunu da vahşice katletti. Binbaşı İlhan`ın evinin banyo küvetinde eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ile Hakan, ölü olarak bulundu. Bu olay tarihe “Kumsal Katliamı” ya da “Banyo Katliamı” olarak geçerken, baskının yapıldığı ev daha sonra Barbarlık Müzesi adıyla ziyarete açıldı.
Dönemim ABD Başkanı Lyndon B.Johnson 1964. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41553003
Türkiye adaya 1964 yılında müdahaleyi düşünmüş fakat ABD başkanı Johnson Mektubuyla Müdahaleden vazgeçmiştir. Johnson bu mektubunda NATO üyesi Yunanistan’la olan gerilimde SSCB’nin olası saldırı tehlikesi ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi durumu karşısında Amerikan silahlarını dahi Kullanamayacağı mesajını vermiştir.[12]
UNFICYP Askerleri Kıbrıs-Mağusa’da ateş altında kalan bir bölgeden Türklere refakatçilik ediyor 1964. https://neu.edu.tr/kibris-turk-milli-tarih-muzesi-kibris-turk-milli-mucadele-fotograf-yarismasi-duzenliyor/
4 Mart 1964’de alınan 186 sayılı kararla adaya Uluslararası barış gücü (UNFICYP) konuşlandırılmıştır. Bu arada, Yunanistan’ın adaya gizlice yolladığı askeri kuvvetin sayısı zaman içinde 20.000’e ulaşmıştır.Böylece, Kıbrıs Cumhuriyeti bir ortaklık devleti olmaktan çıkmış fiilen Rum/Yunan kontrolü altına girmiş ve iki halk birbirinden tamamen Kopmuştur.
Rumlar hedeflerine ulaşmak için zaman zaman saldırılarına devam etmişlerdir. 15 Kasım 1967 tarihinde Boğaziçi ve Geçitkale’ye yapılan saldırılarda 28 Türk katledilmiştir.1968 yılında taraflar arasında müzakereler başlatılmıştır. 47 yıl boyunca devam eden Müzakerelerde konuşulmamış konu kalmamış sorun çözüme kavuşturulamamıştır. Müzakereler Birleşmiş Milletler İyi Niyet Misyonu Çerçevesinde siyasi eşitlik ve iki Kesimlilik temelinde, eşit statüde iki Kurucu Devleti kapsayan yeni bir Ortaklık kurulması Amacıyla yürütülmektedir. Müzakere sürecinde BM tarafının çözüm önerilerine evet diyen Taraf hep Kıbrıs Türk tarafı olmuş, ancak Rum tarafı anlaşmaya yanaşmamış, Kıbrıslı Türklerle ortak bir geleceği paylaşmayı reddetmiştir.[13].
1970-1983 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yaşananlar
Darbe sonrası açıklama yapan Nikos Sampson. https://www.guncelkibris.com/nina-sampson-800un-uzerinde-tehdit-mesaji-aldim/
Uzun yıllar boyunca ENOSİS için yürütülen mücadelenin sonuçsuz kalması, Türkiye’nin adaya müdahalesinden çekinen ve Kıbrıs Türklerini ekonomik yoldan alt etmeyi planlayan Cumhurbaşkanı Makarios ile Kıbrıs’ın Türklerden arındırılıp bir an önce Yunanistan’a bağlanmasını arzulayan eski cuntacıların oluşturduğu EOKA-B’ciler arasında fikir ayrılığı yaşanmasına neden olmuştur. EOKA-B lideri Nikos Sampson Yunan Cuntasının desteğiyle 15 Temmuz 1974 tarihinde adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirerek iktidarı ele geçirmiştir.
Kıbrıs Barış Harekatı dönemine ait kalıcı Türk zaferini simgeleyen bir kartpostal 1974. https://twitter.com/aybarsbtr/status/1137043434097782785
1960 Garanti Antlaşması çerçevesinde Türkiye, Kıbrıs’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik bu hareket karşısında, önce İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmuştur. İngiltere’nin olumsuz cevap vermesi üzerine Türkiye, Ada’daki Türklerin güvenliğini sağlamak amacıyla 20 Temmuz 1974 günü Barış Harekatı’nı başlatmıştır. Böylece Kıbrıs’ın tamamen bir “Helen” adası olması önlenmiş, Türk halkının varlığı da güvence altına alınmıştır. Türkiye’nin düzenlediği Barış Harekatı sonucunda Yunanistan’da Cunta idaresi son bulmuş ve ülkeye demokrasi getirmiştir. Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında 2 Ağustos 1975 tarihinde Viyana’da Birleşmiş Milletler gözetiminde bir nüfus mübadele anlaşmasına varılmıştır. Bu anlaşmayla yaklaşık 120 bin Rum Kuzey’den Güney’e, 65 bin Türk Güney’den Kuzey’e de göç etmiştir. 180 km boyunca uzanan ve genişliği 5 metre ile 7 km arasında değişen bir “ara bölge” ile iki toplum birbirinden ayrılmıştır. Barış harekâtından sonra kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti meclisi 15 Kasım 1983’te oy birliği ile aldığı kararla self-determinasyon (ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı) hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir.
Sonuç
Uluslararası arenada Türkiye’nin çözüm arayışları sonuçsuz kalmış Kıbrıs Türklerinin hakları görmezden gelinmiştir. 1974 yılında tüm politik ve diplomatik yollar denendikten sonra mecbur kalınarak “savaş için değil, Barış için, yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için” Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçmiştir. Kıbrıs Türkleri “hürriyetin bedeli ve Türk olmanın diyetini ödemiş Kıbrıs’ın ikinci bir Girit olması önlenmiştir.”
[1] Toluner, S. (1977). Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul
[2] “Hürriyet ansiklopedik yıllığı”, sf. 198, Hürriyet (1975).
[3] Ali Efdal Özkul, Aydın Özkul, “Kıbrıs’ın sosyo-ekonomik tarihi, 1726-1750”, sf. 38, İletişim Yayınları (2005).
[4] Ahmet C.Gazioğlu, Kıbrıs Türk Tarihi, Türk Dönemi 1570–1878, Lefkoşa; Kıbrıs Araştırma ve Yayın Merkezi, 1994, s.35-83.
[5] Erdinç Sancar, “21. Yüzyıl stratejilerinde Türk denizcilik tarihi”, sf. 174, IQ Kültür Sanat Yayıncılık (2006).
[6] Tosun, E. (2021). 1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Meselesi’nin Tarihi Süreci
[7] Çay, A. (1989). Kıbrıs’ta Kanlı Noel-1963, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Ankara
[8] Emek, F. A. (2014). 1958-1974 Yılları Arasında Kıbrıs’ta Yerel Basında Rum Mezalimi, (Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi), Aydın.
[9] İkizer, H. (2009). “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Gerçeği”, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Birinci Uluslararası Kıbrıs Sempozyumu (Yayına Hazırlayan; Ulvi Keser) Ankara.
[10] Tosun, Y. (2012). 2. Dünya Savaşından Sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve Çevre Ülkelerin Soruna Bakışı, (Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi), İzmir.
[11] Erol, H. (2014). Kıbrıs Politikalarında Lider Rauf Denktaş’ın Rolü, (Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Doktora Tezi), İstanbul.
[12] Tosun, E. (2021). 1950-1983 Yılları Arasında Kıbrıs Meselesi’nin Tarihi Süreci
Türk topraklarındaki Ermeni problemi, Fransız ihtilalinden doğan ulusçu, özgürlükçü fikirlerle başlamış ve 19.yüzyılın sonlarına doğru giderek artmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ise bağımsız Ermenistan devleti kurmak isteyen Ermeni çetelerinin faaliyetleriyle iki millet arasındaki gerilim iyice artmış ve nihayetinde tehcir olayıyla[1] iki millet arasındaki sorunlar günümüze kadar uzanmıştır. Nitekim İstiklal Harbi’nde Kazım Karabekir önderliğindeki doğu cephesi Ermenilere karşı galip gelmiş ve Ermeniler yeni Türk devletini resmen tanıyan ilk millet olmuştur.[2] Bu resmi mutabakat sonucunda Türk devletinin doğu sınırı belli olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bolşevik ihtilaliyle Ermeniler, Ruslardan ayrılmış ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyetini kurmuşlardır. Daha sonra Ermenistan sırasıyla Transkafkasya Sovyetler Birliğine daha sonra da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine dahil olmuştur. Ermenistan’ın Sovyetlere dahil olması ile birlikte iki ülke arasında birebir bir iletişim olmamış Türkiye – SSCB ilişkilerine göre şekil almıştır.
Asala terör örgütüne ait kimliği belirsiz kişiler. https://www.gzt.com/gercek-hayat/avrupa-birligi-ve-ermeni-diasporasi-3579370
ASALA’nın Kuruluş Süreci
ASALA (İng. Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) Türkçe adı ile Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu. Örgüt 1975 yılında Lübnan iç savaşı sırasında, Beyrut kentinde, Agop Agopyan, Kevork Acemyan ve James Kamusyan tarafından kurulmuştur. (WEINBERG, L., & PEDAHZUR, A.; 2003). Örgütün asıl liderliğini ise Agopyan üstlenmiştir.
Örgüt 1915 olaylarını, Türkiye’ye bir soykırım olarak kabul ettirip, tazminat almak ve Türkiye’nin doğusu ve bugünki Ermenistan’ı kapsayan büyük bir Ermenistan kurma amacıyla eylemlerine başlamıştır. (HUNSICKER, A.; 2006).
ASALA’nın Eylemleri
ASALA terör örgütü 1975 yılında faaliyetlerine başlamış ve 8 yıl içerisinde 21 ülkede 110 terör eylemi gerçekleştirmiştir. Bu eylemlerde birçok Türk diplomat şehit olmuş ayrıca birçok sivil ölmüş ve yaralanmıştır (TUNÇER, S.A. 2018).
ASALA, demokratik, sosyalist ve özgür bir Ermenistan kurma amacında olduğunu söylese de yaptığı eylemlerle sadece bir terör örgütü olabilmiştir. Ayrıca örgütün eylemleri çok büyük oranda etnik kökeni Türk olan insanlara yönelik olmasından dolayı örgüt daha çok Türk düşmanlığı ile tanınmaktadır. Örgüt birçok kez bombalı eylem yapmış, suikast düzenlemiş ve işgal faaliyetlerinde bulunmuştur.
Terör örgütü Asala tarafından dünyanın farklı yerlerinde şehit edilen Türk vatandaşları. Anadolu Ajansı
Örgütün katlettiği isimler arasında Şehit Büyükelçi İsmail EREZ, (Paris Büyükelçiliği görevi sırasında öldürülmüştür.) Şehit Büyükelçi Bahadır DEMİR, (Los Angeles Başkonsolosluğu’ndaki görevi sırasında öldürülmüştür.) Necla KUNERALP ( Emekli Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşi) gibi çok önemli görevlerde ve ‘güvenli’ ülkelerde bulunan birçok diplomatımız ve aileleri bulunmaktadır.[3]
Terör örgütü Asala’nın süikast düzenlediği Türk diplomatlar. https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ermeni-teror-orgutlerinin-sehit-ettigi-turk-diplomatlari-unutulmuyor/2013636
ASALA’nın yaptığı terör eylemleri sırasında 42 Türk diplomat, 4 yabancı uyruklu iş insanı hayatını kaybederken 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu insan yaralanmıştır. (ŞİMŞİR, B. ; 2000)
Terör örgütü Asala’nın 1975-1985 yılları arasında gerçekleştirdiği eylemler. https://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA#/media/Dosya:ASALA_attacks_map.png
Ayrıca ASALA aktif olduğu süreler boyunca dünyanın çeşitli yerlerinden başka terör örgütleriyle de işbirliği yapmıştır. Bunların arasından yine Türkiye’de terör eylemlerinde bulunan başka bir etnik terör örgütü olan PKK, (ÇİL, U. (2017, Şubat 01). PKK-ASALA ittifakı CIA belgelerinde. Anadolu Ajansı.)
Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan dönemin İtalya Başbakanı Aldo Moro 1978. https://twitter.com/TERAM__/status/1409518511626633216/photo/1
İtalya’dan Kızıl Tugaylar ve IRA bulunmaktadır (TUNÇER, S.A. ; 2018).
ASALA birçok büyük çapta terör eyleminde bulunmuştur. Örgütün en büyük eylemlerinden birisi de 7 Ağustos 1982’ de Ankara Esenboğa Havalimanı’nda yaptığı bombalı eylemdir. Eylemde 9 kişi hayatını kaybetmiş ve 73 kişi yaralanmıştır. Ölenlerin 3’ü polis olmak üzere 7 tanesi Türk, ikisi de turisttir. Eylemi gerçekleştiren iki teröristten biri ölü biri yaralı ele geçirilmiştir. Sağ kalan terörist Ekmekçiyan çıkarıldığı mahkemece tek celsede idam cezasına çarptırılmıştır. (Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’deki ilk eylemi Ankara Esenboğa baskını, 2022) Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi.)
(Gazete küpüründeki ölü sayısının farklı olmasının sebebi, yaralılardan birinin daha sonra hayatını kaybetmesidir.)
Ekmekçiyan, Türk adaleti karşısında 1982. https://724manset.com/turkiyeyi-sarsan-kanli-baskin-esenbogada-asala-hareketi-9-meyyit-73-yarali/
Ayrıca örgüt, 1983 yılında Paris’te Orly Havalimanı’nda da bir saldırı gerçekleştirmiş, THY bürosunu bombalamıştır. Bu saldırıda 2’si Türk olmak üzere 8 kişi hayatını kaybetmiş ve 28’i Türk, 55 kişi de yaralanmıştır.[4]
Bu eylem örgütün en kanlı eylemidir ve bazı kaynaklarda bu eylemden sonra örgütün bölünmeye başladığı söylenmektedir. Bazı büyük ülkeler tarafından üstü kapalı olarak desteklenen örgüt eylem sonrası başta Fransa olmak üzere birçok ülkenin hoşgörüsünü kaybetmiş ve hatta nefretini kazanmıştır. (Ermeni terör örgütü ASALA ve faaliyetleri, Sakarya Üniversitesi Türk – Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi)
Örgütün Dağılış Süreci
Örgüt 1983 yılındaki kanlı Orly Saldırısı’ndan sonra büyük çaplı bir eyleme girişmemiş ve bölünmeye başlamıştır. Ayrıca örgütün ABD, Birleşik Krallık gibi ülkelerin de terör listesine girmesi de hareket alanlarını kısıtlamıştır. Orly katliamından sonra örgütte zıt fikirler ve ayrıklıklar yaşanmaya başlamış bu nedenle de eylemler duraksamaya başlamıştır. Daha sonra 1988 yılında örgütün lideri Agop Agopyan, Atina’da öldürülünce, örgüt dağılma sürecine girmiş ve zamanla yok olmuştur.
Örgütün dağılışı ve Agopyan’ın ölümü üzerine birçok iddia olsa da Agopyan’ı öldüren kişi hâlen bilinmektedir. Bu konudaki iddialardan bir tanesi Orly katliamından sonra Agopyan’ın bizzat ASALA tarafından infaz edildiği ve örgütün kendi kendini imha ettiği üzerinedir.[5]
Bir başka iddia ise ASALA’nın lideri Agopyan’ın İsrail tarafından öldürüldüğüdür. İsrail, Lübnan’ın Bekaa Vadisi üzerinde Filistinli ajan avına çıktığı dönemlerde Türkiye’den yardım istediği ve aynı zamanda ASALA konsuunda da yardım teklif ettiği söylenmektedir.[6]
Dönemin MİT Mensubu Mehmet Eymür. https://t24.com.tr/haber/eski-emniyet-muduru-hanefi-avci-dan-mehmet-eymur-aciklamasi-eksik-biliyor,992033
Bir başka iddia ise Agopyan ve örgütün üst düzey üyelerinin Türk İstihbaratı tarafından yapılan gizli operasyonlarla infaz edildiğidir. Bu konudaki en kabul gören kanı bu iddiadır.
Milli İstihbarat Teşkilatı kontrgerilla faaliyetleri kapsamında gayriresmi kişiler aracılığıyla zaman zaman bazı sınır dışı operasyonlar düzenlemiştir. Agopyan’ın da bu şekilde Abdullah Çatlı aracılığıyla infaz edildiği düşünülmektedir. MİT Kontrgerilla Daire eski Başkanı Mehmet Eymür, önce Susurluk Araştırma Komisyonuna verdiği ifade de devletin Çatlı’yı zaman zaman kullandığını itiraf etmiş,[7] ve yıllar sonra 90’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili davada verdiği ifade de Hiram Abbas ve Alaattin Çakıcı’nın Beyrut’ta Ermenileri öldürdüğünü söylemiştir. (Yıldız, A. (2014, Kasım 07). Mehmet Eymür : MİT’ten Hiram Abbas ile Alaattin Çakıcı Ermenileri Öldürdü! T24.)
Ortada bulunan bunca iddiaya rağmen Agopyan’ı kimi öldürdüğü hâlen bilinmese de Agopyan’ın ölümünden sonra ASALA hiçbir faaliyette bulunmamış ve zaman içerisinde tarihe karışmıştır.
Sonuç
Sözde “Ermeni Soykırımı” ve büyük Ermenistan kurma amacıyla yola çıkan ve birçok kanlı eylem yapan ASALA, birçok Türk diplomat başta olmak üzere onlarca sivil ve masumun canına kıymıştır. Bu nedenle de savunduğunu iddia ettiği Ermeni toplumu başta olmak üzere uluslararası toplumda kimseden destek alamamış ve hatta hemen hemen her yerde lanetlenmiştir. Örgüt savundukları ideolojinin sosyalizm yani burjuva karşıtı ve proleterya yanlısı olduğunu iddia etse de birçok savunmasız ve masum insanın ölümüne ve zarar görmesine sebep olarak iddialarının çokta gerçekçi olmadığını ortaya dökmüştür. Örgüt, günümüzde sol bir örgütten daha çok Türk düşmanlığı ve etnik terör örgütü kimliğiyle bilinmektedir.
Örgütün yaptığı eylemler dünyada oldukça ses getirmesiyle birlikte Türkiye’de ise halkın oldukça gerilmesine ve sinirlenmesine sebep olmuş, Türk – Ermeni halklarının ilişkilerine de oldukça fazla zarar vererek iki millet arasındaki gerilimin daha da artmasına sebep olmuştur.
Soğuk Savaş Öncesi ve Sonrası Değişen Güvenlik Olgusu
Güvenlik kavramı, net ve açıklayıcı bir izahı olmamakla birlikte, tehdit, korunma, hayatta kalma, devlet, gibi farklı çağrışımları içerisinde barındıran bir kavramdır. Aynı zamanda geçmişten günümüze kadar ki tarihsel süreç içerisinde, siyasi, sosyal ve ekonomik çerçevede zaman içerisinde kullanım alanı genişleyen anlam bilimsel bir olgudur. Biraz daha açmamız gerekirse, güvenlik; net bir tanımı ve izahı olan bir kavram olmaktan ziyade, farklı belirleyici faktörler ışığında farklı tanımlamalar kazanan bir kavramsallaştırmadır. Güvenlik kavramı, sistem içerisindeki hukuki düzenin sağlanabilmesi ve sürdürülebilir olması, bireylerin korkudan uzak bir biçimde yaşamalarının sağlanması ve kendilerini güven içerisinde hissetmeleri ile doğrudan ilişkilidir (Püsküllüoğlu, 1995: 497).
Arnold Wolfers 1953. https://www.fulcrum.org/concern/file_sets/4f16c474g
Uluslararası İlişkiler disiplininde güvenliğin girift bir kavram olduğuna dikkat çeken ilk isim Arnold Wolfers’tır. Wolfers’a göre; “Güvenlik, nesnel olarak, kazanılmış değerlere yöneltilen tehditleri ölçmektedir, öznel olarak, bu değerlere saldırılacağı yönünde korkuların olmamasıdır” (Wolfers, 1952).
Bu tanımlamadan hareketle, güvenlik olgusunun merkezinde tehdit kavramının var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda, Uluslararası İlişkilerde güvenliği yorumlarken, iki temel soruyu göz önünde bulundurmamız gerekmektedir: Bu sorulardan ilki; kimin için güvenlik, diğeri ise neye karşı güvenliktir (Açıkmeşe, 2019).
Kimin için güvenlik sorusu bizleri güvenliğin öznesine, neye karşı güvenlik ise bizleri güvenlik tehdidine götürmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve sonrasında BM’in kurulması güvenliğin dönüşümü açısından önemli bir gelişme olmuştur (Balcı, Kalyoncuoğlu & Kalyoncuoğlu, 2019). 1945 sonrasında düzenlenen konferansta, savaş sonrasındaki istikrarlı ortamın sürdürülebilirliği açısından bir örgüt kurulması fikri bütün taraflarca kabul edilmiştir (Burak, 2019).
Yalta Konferansı, İkinci Dünya Savaşı sonları 1945. Soldan sağa (W.Churchill, F.D.Roosevelt, J.Stalin) https://edition.cnn.com/2014/06/05/us/cold-war-5-things/index.html
Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın iki büyük kazananı olan ABD ve SSCB, ve bu devletlerin çevresinde gruplaşmış devletler arası gerilimin doğrudan birbirlerine karşı silah kullanmadan devam ettiği süreci ifade etmektedir (Tokatlı, 2022). İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte güçler dengesinin değişmesi ve akabinde Soğuk Savaşın patlak vermesi, Batı Bloğu ile Doğu Bloğu arasındaki mücadelenin başlangıcı olmuştur (Burak, 2019). Biraz önce ifade etmiş olduğum kim için ve neye karşı güvenlik sorularını Soğuk Savaş öncesi ve Soğuk Savaş’a kadar ki zaman içerisinde ele alacak olursak, güvenliğin öznesini devletler, güvenliğin tehdidini oluşturan etmenleri ise askeri sorunlar olarak ifade edebiliriz. Aslında bu noktada geleneksel bir güvenlik anlayışının var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geleneksel güvenlik anlayışında, devlet merkezli ve askeri tehdit odaklı bir bakış açısı hakimdir (Kanbal, 2012). Biraz daha açmamız gerekirse Soğuk Savaş dönemi güvenlik kavramı savunma kavramıyla özdeş olarak ifade edilmektedir. Soğuk Savaş dönemi süresince güvenlik konuları sürekli olarak askeri güç ile bağdaştırılmış ve bu perspektifte askeri güç ile ilgili konular, devletlerin daima birincil hedef noktaları olmuştur (Yorulmaz, 2014).
Harry S. Truman önderliğinde NATO’nun kuruluşu 1949. https://stringfixer.com/tr/Cold_War#wiki-15
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte değişen Avrupa ve dünya coğrafyası akabinde birden çok yeni olgu ve sorunların da doğmasına neden olmuştur (Öztürk, 2007). Soğuk Savaş dönemi boyunca güce dayalı ve devleti merkezde tutan, anarşizmin etkin olduğu uluslararası sistem anlayışı hakimken (Morgenthau, 1970, s. 270-273), Soğuk Savaş sonrası dönemde küreselleşmenin de etkisini göstermesi ile birlikte oluşum gösteren yeni tehdit algıları da çeşitlilik göstererek, güvenlik olgusunun genişleme ve derinleşme süreci başlamıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, iki kutuplu sistemden tek kutuplu sisteme doğru bir eğilim olması, teknolojinin yaygınlaşması ve devletlerin birbirleri ile bağımlı hale gelmeleri risk ve tehdit algılarını değiştirerek güvenlik ortamının değişken bir hal almasına neden olmuştur. Bu noktadan hareketle, Soğuk Savaş sonrası özellikle eleştirel düşüncenin de ön plana çıkmasıyla güvenlik algısı, devlet merkezli olmaktan birey merkezli olmaya doğru gelişim göstermiştir (Çikrıkci, 2017). Uluslararası sistemi tehdit eden unsurların başında sadece devlet olmadığı, devlet dışı aktörlerin, uluslararası örgütlerin de sistem içerisinde tehdit unsurları arasında yer aldığı ön plana çıkmıştır (Tokatlı, 2022). Soğuk Savaş dönemi sonrası eleştirel yaklaşımlar sergileyen yeni kuramlar, Soğuk Savaş öncesi realizm kuramının benimsediği temel varsayımların önemini yitirdiğini ve aynı zamanda uluslararası sistem içerisindeki hadiseleri ve devletlerin davranış biçimlerini açıklamada yetersiz kaldığını ortaya koymuştur. Özellikle güvenlik alanındaki çalışmalarda artış gösteren teorik çeşitlilik 90’lı yıllar sonrasında hız kazanmıştır.
Birleşmiş Milletler’in deklare edilişi 1942. https://ge.usembassy.gov/commemorating-the-united-nations-declaration/
Sonuç
Sonuç olarak, uluslararası sistem içerisinde güvenlik kavramının farklı dönem ve koşullarda ortaya çıkan tehditlere ve risklere göre şekillenmesinin yanı sıra, Uluslararası İlişkiler literatüründe, uluslararası teoriler ışığında da tarihsel süreç içerisinde gelişim gösterdiğini görmekteyiz. Devlet merkezli bir güvenlik anlayışından, birey merkezli güvenlik anlayışına doğru bir eğilim yaşanmıştır. Soğuk Savaş öncesi güvenlik kavramı daha çok devletleri yakından ilgilendiren, askeri sorunlar ve güç politikaları çevresinde şekillenirken, Soğuk Savaş sonrası bu durumun değişkenlik gösterdiğini görmekteyiz. Artık güvenlik olgusu Soğuk Savaş sonrası ekonomik, insani, çevre ve küresel güvenlik gibi konular ile ön plana çıkmıştır.
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
Kaan Dükal
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kaynakça
[1] Püsküllüoğlu, Ali. (1995), Türkçe Sözlük, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
[2] Wolfers, Arnold. Discord and Collaboration: Essays on International Politics. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1962.
[6] Tokatlı, S. G. (2022). Soğuk Savaş Dönemi Güvenlik Algısında Yaşanan Değişim ve Uluslararası Sistemin Değişen Dinamikleri. Vakanüvis-Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 7 (1) , 376-406.
[8] Yorulmaz, M. (2014). “DEĞİŞENˮ ULUSLARARASI GÜVENLİK ALGILAMALARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİNDE “DEĞİŞMEYENˮ GÜVENLİK PARADOKSU. Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi, 3(1).
[9] Öztürk, Z. (2007). SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA YENİ GÜVENLİK ÜZERİNE KURAMSAL TARTIŞMALAR. Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, 8(2), 95-109. doi: 10.18354/esam.322535
[10] Morgenthau, H. (1970). Uluslararası Politika. (B. Oran, & Ü. Öskay, Çev.) Ankara: Sevinç Maatbası.
[11] Çikrıkci, T. (2017). ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE GÜVENLİĞİN REFERANS NESNESİ SORUNSALI: KLASİKTEN YENİYE KAVRAMSAL BİR ANALİZ. İKTİSADİ Ve İDARİ BİLİMLER DERGİSİ, 3(6).
Osmanlı Devleti’nin deniz alanında mücadelesinin temeli, XIV. yüzyıl Batı Anadolu deniz gaziliğine dayanır. İlk kullandıkları gemiler, envanterleri gibi birçok şeyi kendisine miras kalması şeklinde devralarak ilerlemiştir. Batı Anadolu’dan kasıt da, Menteşe, Aydın, Saruhan, Karasi’dir. Yine bakıldığında Osmanlı’daki denizcilik faaliyetlerinin ilk ciddi anı da, Karasi’nin alınmasıdır (1347-1348). Osmanlı bu tarihten itibaren,denizlerde mücadelelere atılmaya başlamış Karamürsel Beğ’in ilk çekdiri tipi olan, kendisinin adıyla anılan bu küçük gemi de; denizlere olan ilgiyi göstermekle birlikte henüz yeterli olmayacaktır.Edincik,İzmit,Gemlik,Karamürsel’de tersaneler inşa edilmesiyle birlikte ivme yakalanmaya çalışılırken[1]; Rumeli’deki Türk kara kuvvetleri sert bir bozkır rüzgarı şeklinde esmektedir.Tüm bu şeraitte,Rumeli’ye açılırken donanmanın önemi de meydana gelmiştir.Osmanlı için Akdeniz’e geçiş aşamaları da tabii olarak; Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethi, Kırım Hanlığı’nı kendine bağlayışı, Cenevizlilerin-Venediklilerin gücünü kırması nispetinde gelişmekteydi. Barbaros Hayreddin ise, denizcilik tarihine attığı Preveze imzasıyla öne çıkacak;Akdeniz, bir Türk gölü olacaktır.
1820 Yılı Kasımpaşa Tersanesi, Osmanlı İmparatorluk Arşivi. https://www.tdefenceagency.com/mahmudiye-efsanesi-doguyor/
Osmanlı’nın İlk Denizcilik Faaliyetleri
Osmanlı’nın kurulduğu yıllarda, Anadolu’da onun gibi birçok Türk beyliği daha vardı. Denizcilik hususunda o dönemlerde önde gelen aile, Karesioğulları’ydı. 1296/7’lerde Selçuklu Uç Beyi olarak Batı Anadolu’da fetihler gerçekleştiren Kalem Beğ ile, Karesi Beğ, eski adıyla Mysia denilen Balıkesir,Bergama ve Çanakkale’nin büyük kısımlarını ele geçirdiler.Selçuklu’nun yıkılışıyla beraber Karesilerin, bölgelerinde müstakil şekilde hareket ettiği görülmektedir. Özellikle de, 1328 senesinde Doğu Roma İmparatoru III. Andronikos’un; Demirhan Bey ile saldırmazlık anlaşması gerçekleştirmesi, beyliğin devletleşme konusundaki mesafesini gösterir. Karesi’nin denizlerde boy göstermesi, Avrupalılar’ın deniz ticaretini kötü etkiliyordu. Eylül 1334 senesinde Venedikliler, Rodos Şövalyeleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun; Karesi’ye karşı bir haçlı ittifakı gerçekleştirdiği görülüyor. Ardından da, Edremit suları önlerinde Türkler,haçlı ittifakına karşı yenilir. Tabi bu Karesileri yavaşlatmış da olsa; 1337’de Trakya’ya denizden geçerek akınlar yaptığı görülüyor. Bu akınların devam etmesi bir süre sonra iç karışıklıktan dolayı sekteye uğruyor. Yahşi Bey’in vefatı üzerine, Demirhan ile Dursun Beyler’in birbirleri üzerinde otorite kurmak çabaları görülüyor. Dursun Bey’in, Osmanlı’dan yardım talebi de bu süreçte gerçekleşiyor. Orhan Gazi’nin gelmesine yönelik olarak da; Bergama, Edremit, Balıkesir’in ona verileceği de ifade edildi. Orhan Bey, Balıkesir’e gelerek buraları ele geçirdi. Demirhan Bey de Bergama’ya çekildi. Ardından teslim olması hususunda Dursun Bey ve Orhan Bey, kendisiyle anlaşma yapılacağı sırada; kale içinden gelen bir ok, Dursun Bey’i öldürdü. Demirhan Bey de, ikna edilerek teslim alındı. Böylelikle, Karesi bölgesi Osmanlılar’ın eline geçti. Orhan Bey burayı, oğlu Süleyman Paşa’ya iktâ etti. Karesilerin alınması; deniz tecrübesini de beraberinde getirdi. [2]Osmanlı artık, donanma ile Rumeli’ye akınlarını bir koldan daha gerçekleştirmeye başlamıştı. Çanakkale bölgesinin, Osmanlı için pahası, gerçekten biçilemez olmuştu.1354’de Gelibolu’ya yerleşmeye başlayan Osmanlı, ilk deniz üssünü de buraya kurmak için çabalayacaktı. Çünkü Gelibolu, Anadolu’ya güvenli geçiş için vazgeçilmezdi. Bu sebeple, burada donanma bulundurulmalı, gerektiğinde Anadolu’ya; gerektiğinde Rumeli’ye sevk,idare ve destek sağlanabilmeliydi. 1388 senesinde Murad Hüdavendigar’ın Anadolu’daki ordusunu Rumeli’deki Sırp kuvvetlerine karşılık olarak Gelibolu Beyi Yence’nin gemileriyle geçirmesi, önem ve hedefi içerir. Osmanlı’nın denizdeki faaliyetlerinde de yeni rakipler meydana geliyordu. Venedikliler ve Cenevizliler’in Adalar Denizi ve Karadeniz üzerindeki hakimiyetleri,ticari faaliyetleri,Osmanlı’nın geleceğine tehdit oluşturuyordu. Nitekim,Yıldırım Bayezid’in denizcilik hususuna önem verdiği görülüyor. Gelibolu’daki deniz üssü,yeniden tamirata alındı. Üç sıra kürekli kadırgaların barınmasından; iaşe temini ve mühimmat temine dek, tam kadro hazır şekilde bir devlet tersanesi meydana getirildi.Ardından da,Çanakkale Boğazı’nın kontrolü sağlanıldı ve gelen geçen gemiler,denetlendi .Bu dönemki Osmanlı donanmasının altmış parçadan oluştuğu biliniyor.
Bilinmeyen venedikli bir artist tarafından hazırlanan Sapienza Deniz Muharebesi portresi 1499. https://en.wikipedia.org/wiki/Battle_of_Zonchio#/media/File:Battle_of_Zonchio_1499.jpg
Osmanlı ve Denizler’de Yükselişi
Yıldırım Bayezid’in Ankara’da Timur ile savaşı sonrasında yaşanan 11 yıllık fetret dönemi içerisinde Osmanlı, Rumeli’de –iskan politikası gibi politikalar sayesinde- toprak kaybına uğramasa da; denizlerde kalkınma konusu belli bir müddet arka planda kalmıştır. Fetret dönemi bitiminde Çelebi Mehmet başa geçmiş; otoritesini kurmaya çalışmıştır. Gelibolu Kalesi sağlamlaştırılmış; Boğaz’ın korunması çalışılmıştır. Donanmada yeni hazırlıklara kalkışılır ve, Çalı Bey idaresindeki donanma ile 1416 senesinde Venedikliler ile çarpışma gerçekleşir. Savaşı Osmanlı kaybeder. Ancak, Boğaz’ın korunması meselesini elinde tutmuştur.[3]Venedik’in etki alanına baktığımızda; Dalmaçya sahilinden Adalar Denizi’ne dek birçok yer ona aitti. Girit Adası ve 1489’da da miras yoluyla Kıbrıs Adası’nı eline geçirmiş; güçlü bir deniz devleti idi. Yine Venedik ile yapılan ikinci deniz savaşı da, Selanik ile ilgiliydi. 1423-1430 yılları içerisinde gerçekleşmişti. Osmanlı donanması, Selanik’i karadan kuşatmış; denizden ablukaya alarak ele geçirmişti. Devam eden yıllarda da Venedik ile birçok deniz savaşı gerçekleştirildi.1463-1479,1499-1502,1537-1540’larda gerçekleştirilen savaşlar bunlardan sadece birkaçıdır.[4] Fatih Sultan Mehmet’in tahta gelişiyle birlikte Osmanlı’nın bir deniz imparatorluğu olmak iddiası da güçlenir. Anadolu Hisarı tamir ettirilir. Karşısına da Rumeli Hisarı inşa ettirilerek; Karadeniz geçişleri kontrole alınmaya çalışılır. Böylelikle, İstanbul’a ulaşacak olan olası yardımlar da kesilmiş olur. Kasım 1452’de Karadeniz’den İstanbul’a tahıl getiren bir Venedik gemisi,denetim emrine uymadan geçmeye kalkışınca,batırılır. 1451’de ise, Derya Beyliği anlayışından; Kaptan-ı Deryalık anlayışına geçildi. İlk Derya Bey’i Karamürsel Bey iken;ilk Kaptan-ı Derya olarak da,Gelibolu Sancak Beyi Baltaoğlu Süleyman Bey seçildi. 1453 civarında da, 400 parçalık donanması ile bugün onun adı ile andığımız Baltalimanı’na demirledi.18 Nisan’da Büyükada ve çevre adaları fethetti.20 Nisan tarihinde İstanbul sularında Venedik ile bir çarpışmayı kaybetmesi üzerine de, Süleyman Bey azledildi.[5]23 Nisan Sabahı yetmiş civarında küçük Türk gemisinin Haliç’e karadan yürütülerek indirilmesi, Doğu Romalıları ve Venediklileri; kazandıklarını düşündükleri sırada üzüntüye uğratır. Bu uygulamanın Haliç ile sınırlı kalmayıp;1456-Belgrad ve 1470-Eğriboz’da da kullanılması dikkate değer.1456’da Papa’nın teşvikleri sonucu Fatih’e karşı bir haçlı ittifakı kurulur. Yüz elli bin Duka altın harcanıp; otuz kadırgan, iki büyük kalyon,bin denizci, beş yüz asker, otuz toptan meydana gelen bir donanma oluşturuldu. Ağustos 1456’da harekete geçen Haçlı donanmasının amacı, Adalar Denizi’nin Kuzey kesimlerini ele geçirip,Akdeniz’e bariyer örmekti. Böylece de karadan Macar orduları beraberinde, İstanbul geri alınacaktı. Limni ve Taşoz Adaları ele geçirildi. Fatih aynı yıl Belgrad önlerindeydi. Belgrad’dan geri çekilmesi,Haçlı donanmasına güç verdi. Osmanlı’da karşılık olarak, yüz elli parçalık donanma ile harekete geçti. Gelibolu Donanma komutanı İsmail Bey, Midilli’yi kuşattıysa da 1462’ye dek Midilli’nin fethi gerçekleşmeyecektir. Limni ve İmroz adaları, üç bin altın ödemek şartıyla, Mora Despotu Dimitrios’a bırakılır.1462’de de Midilli önlerinde kısa süreli bir çarpışma neticesinde Midilli fethedildi. Venedik donanmasının o sırada tehditkar biçimde yirmi dokuz kadırgalık donanması ile olayları gözlemlemesi, Haçlı ittifakının bir gözünün orada olduğunu gösterir. Tabi olarak, bu haçlı ittifakı içerisindeki mezhepsel ayrımlar, Fatih’in lehine sonuçlanmıştır. Haçlı ittifakı,tam bir birlik halinde hareket edememiştir. Papa II. Pie,yeniden Osmanlı’ya karşı birlik çağrısında bulunur. Türk deniz kuvvetlerine karışı savaşmak üzere yeni bir tarikat oluşturulur. Almanlar Papa’ya otuz iki bin yay ve on bin atlı asker vaddetti. Ocak 1460’da da Alman İmparatoru, Haçlı kumandanı olarak seçildi. Orduya katılanlara öbür dünya için Endüljanslar çıkartıldı. Bu haçlı ittifakında Venedik yer almayışı; Fatih’in politik becerileri ile incelenebilir.[6]1416 savaşında Venedik’e karşı Osmanlı ile ortak savaşan, denizcilerini Osmanlı’ya veren Cenevizliler’den, Karadeniz’i kontrole almak maksadıyla 1459’da Amasra ele geçirildi.1461’de Sinop ve civarı da Candaroğulları’ndan alındı. Yine aynı yıl,Trabzon Rum İmparatorluğu’na da son verildi.[7]Karadeniz’i kontrole almanın sadece Anadolu bölgesiyle sınırlı kalmayıp; bulunmaz bir Kırım konjontürü sayesinde ele alınabildi. Kırım Hanlığı da bu dönemde kendisini müstakil bir bölge olarak, Hacı Giray’ın önderliğinde göstermeye başlar. Hacı Giray’dan sonra, oğlu Mengli Giray Osmanlı Devleti’nden yardım isteyerek, tahta geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in emriyle, Gedik Ahmet Paşa, üç yüz parçalık donanması ile Kırım’a demirlemiştir(1475). Ve Cenevizliler, Karadeniz’den tamamen çıkartılmış; bölge Türk gölü haline gelmiştir. Artık, üç yüzyıl boyunca Osmanlı egemenliği söz konusu olmuştur. Kırım Hanlığı’nın bu konumu, Osmanlı’nın da gücünü Akdeniz’e,Avrupa’ya yönelterek çeşitli zaferler elde edilmiştir. Ruslar ise, 19. Yüzyıl’a dek bölgeye pek de giriş yapamamıştır.[8]Böylelikle de;Doğu ticaret yollarında Osmanlı kontrolü sağlanmıştır. Bundan sonra hedef,Akdeniz olur.1463-1479 yılları içerisinde yani on altı yıl boyunca Adalar Denizi’nde ve Venedik idaresindeki yerleşimlerde Osmanlı-Venedik savaşları süre gelir. On altı yıllık süreçten de zafer ile ayrılabilen Osmanlı’nın yeni hedefi, 1480’de İtalya’nın Pulya sahilleridir. Napoli Kırallığı’na bağlı olan Otranto’ya Osmanlı donanması demirlemiş; karaya asker çıkartılarak fetih gerçekleşmiştir.
Osmanlı Kadırgaları 16.Yüzyıl. https://tr.pinterest.com/pin/488640628300698703/
Osmanlı Denizciliği: Kadırga/Çekdiri
Kadırganın kullanımı özellikle Akdeniz çevresinde yoğundur. Akdeniz’in coğrafi şartlarına,kalyondan çok daha uyumlu olduğu anlayışı,17.yüzyılın sonlarına dek devam eder. Venedik ve Osmanlı’nın kadırga tipi gemileri kullanımı,Akdeniz’deki birçok devletten önce başladığı gibi; sonra da bitmiştir. Örneğin İngilizler,17.yüzyılın başlarında Kalyon tipine önem vermeye başlamıştır. Venedik de, 17.yüzyılın ikinci yarısında buna niyet eder. Osmanlı’nın gemiciliğinin gelişimi, kadırganın büyük etkisiyle de; üç dönemde incelenebilir. Birinci dönem,kuruluştan 17.yüzyılın ikinci yarısına dek sürer. İkinci dönem,19.yüzyılın ortalarına dek sürerken bu döneme, kalyon(yelkenli) tipi hakimdir. Üçüncü dönem de, yıkılışa dek olan süreci kapsar; buharlı gemiler dönemidir. Osmanlı donanması, çekdiri ve yelkenli olmak üzere iki modele ayrılır. Bu modellerin de alt yapıları vardır. Kürekle hareket eden gemilere çekdiri/kadırga ismi verilir.Büyük donanma gemileri uzun süre, kadırga,mavna,kalyata,firkateden meydana gelirken;küçük donanma gemileri de, karamürsel ve palaşkermelerden oluşuyordu. Baştarda’da deniz kuvvetlerinin üst düzey isimleri yer alır. 17.yüzyılın ortalarına dek, donanma ümerası,kaptanpaşa,Tersane kethüdası,Tersane emini, biner.Yirmi altı-otuz altı oturaklı,her küreğinde beş/yedi kürekçi bulunan büyük tip bir kadırgadır. Büyüklükleri itibarıyla da; orta baştarda,paşa baştardası ve baştarda-i hümayun olarak üçe ayrılırlar. Mürettebat hususunda,paşa baştardasının beş yüz kürekçi,iki yüz on altı savaşçı,gemici ve topçularla birlikte,sekiz yüz kişiye ulaştığı bilinmektedir. Baştardaların,kalyonlar döneminde de kullanıldığı; revize edildiğine dair,1702’deki baştarda-i hümayunun kürekli kalyona çevrildiği biliniyor. Yani,kalyonların öne çıktığı devirlerde dahi baştardanın,kaptan-ı deryalara tahsis edildiği; önemlerinin yitirilmediği görülüyor. Baştarda görüldüğü üzere,belli isimlerin toplandığı bir çekdiri tipidir. Kadırga’dan sonraki en değer atfedilenidir.Kadırga ise,ordunun tam anlamıyla belkemiği;18.yüzyıla dek de,donanmanın yegane vuruş gücünü temsil eder. Kadırganın kullanıcıları,tüm Akdeniz coğrafyasıdır denebilir.Eski Yunan’dan Doğu Roma’ya Venedik’e dek birçok donanmanın en temel gücünü temsil eder. Osmanlı kaynaklarında kadırga hakkındaki ilk bilgilere,Gazavat-ı Sultan Murad b. Mehmed Han adlı eserde görülür.1475 tarihli Gelibolu Tahrir Defteri’nde,’’Cemaat-i Reisan-ı Kadırga’’ başlığı ile kadırga nüfusunun doksan üçe ulaştığı biliniyor. Osmanlı’nın gerçek anlamda henüz 15. Yüzyılın ikinci yarısında belkemiği haline gelişi;tesadüfi değildir. Tursun Bey’in ifadesi ile de: ‘’önüne ok atsan,arkasına düşer’’ şeklindeki yorumu bozkırda sürülen at hissiyatı veriyor olsa gerek. Katip Çelebi’nin kadırgalardaki mürettebatların kimlerden seçilmesi gerektiğine dair yorumu da ilgi çekici bir diğer noktadır. Şöyle ki,esir alınan kişilerin vb.-forsa- Türk olmadıkları için,savaş sırasında taraf değiştirebileceklerini ifade eriği gibi;bir gemideki kürekçilerin elliden fazla olmamasını da belirtmiştir.[9]
Barbaros Hayreddin Paşa Portresi. https://tr.wikipedia.org/wiki/Barbaros_Hayreddin_Pa%C5%9Fa#/media/Dosya:Barbarossa_Hayreddin_Pasha.jpg
Kadırga’nın Yükselişi ve Barbaros Hayreddin Paşa
İkinci Bayezid’in Akdeniz korsanlarından Kemal Reis’i devlet hizmetine almasıyla beraber,deniz seferlerinde başarılarla dolu bir kaptanlar çağına girilir.[10]Bu dönemin kapanış tarihini de; İngiliz Tarihçi-Arkeolog Lane Poole, Uluç Ali Paşa’nın vefat tarihi olan,Haziran 1587’yi ifade eder. Kadırganın yükselişi,Akdeniz’deki Türk ve Müslüman korsanların,Osmanlı devletinin hizmetine girmesiyle beraber,Osmanlı’nın Akdeniz’deki mutlak güç olduğu XVI. Yüzyıl’ı da beraberinde getirir. Korsanlık mevzusundaki iyi/kötü ayrımı ise,Müslüman olması;beşte bir oranında dağıtım gerçekleştirmesi;gaza etmek ile mümkündür.1500’lerdeki Osmanlı deniz gücünün teknik anlamda belkemiğini; kadırgalar ve usta korsanları tarafından karşılanıyordu.Türk korsanların,kale-kadırga ayırt etmeden giriştikleri mücadeleye ve Müslim-Hristiyan mücadelesinin denizdeki yansımasına dair Fuad Carım’ın şu ifadeleri önemlidir: ‘’Türkler gelmeden önce bir Hıristiyan gemisi iki Müslüman gemisini kaçırırdı, sonra bir Türk fustası ya da bir Türk çekdirisi iki Hıristiyan kadırgasına karşı koymaya başlamıştır.” Korsan Barbarosların mücadele alanı Kuzey Afrika –sonradan Mağrib Eyaletleri- çerçevesinde olup; XVI. Yüzyıldaki yoğun İspanyol-Osmanlı mücadeleleri bağlamında ilerler. Barbaroslar’dan Oruç Reis’in Cezayir’i 1516’da fethi; 1519’da kardeşi Barbaros Hayreddin tarafından Osmanlı idaresine devredilmesi sonrası Osmanlı adına burada Garp Ocakları faaliyetlerinin oluşturulur. Bu vakitten itibaren de Osmanlı’nın ilk Kapudan-ı Derya unvanlı kişisi Barbaros Hayreddin Paşa’nın adı öne çıkar.[11]XVI.Yüzyılın başlarında Osmanlı sultanlığında Yavuz Sultan Selim’i görüyoruz. Yavuz,Kemal Paşazade’ye şunları söyler: ‘’Tersaneyi üç yüz aded yapmak isterim. Ta Hisar’dan Kağıdhane’ye dek olmak gerekdir ve böyle olması münasibdir. İnşaallah niyetim feth-i Efrence’dir.’’ Kemal Paşazade’nin cevabı, -ki,Osmanlı’nın XVI. Yüzyıl’da denizdeki hedefini de açıklar niteliktedir- şöyledir: ‘’Padişahım,siz bir şehirde mukimsiz ki anın velinimeti bahirdir ve bahir feth olmayınca ve gemi gelmeyince İstanbul ma’mur olmaz.’’ Yavuz’un,Kemal Paşazade ve veziri Pîri Mehmed Paşa ile görüşmesi sonrasında alınan kararlar ile de,Galata’dan Kağıthane deresine uzanan tersane inşası, 1515’de tamamlanır. Elli bin akçe temini ile de, yüz elli gemi yapılması emredilir. İşte,Osmanlı’nın bitime dek kullanacağı merkezi idare birimi de, Galata Tersanesi(Tersane-i Amire) meydana getirilmiş olur. Yavuz döneminde hedef,Osmanlı’ya pek çok da zararı dokunan St.Jean Şövalyeleri’nin sahibi olduğu Rodos’tur. Bu hedef, Yavuz’un oğlu Kanuni tarafından 1522’de başarıya ulaşır. Tersane-i Amire’nin geliştirilmesi, gemi inşa ve tamiri için yapılan iki yüz civarında gözler, depolar vb.yapılarla birlikte XVI.yüzyılın öne çıkan tersanelerini başında gelmektedir. Kanuni karadan; Barbaros Hayreddin denizden yola çıkarak, imparatorluğun gücüne güç katarlar.1534’de Barbaros’un emrinde yüz gemiyle yola çıktığı görülüyor. Tunus üzerine gitse de; İspanya kıralı V.Carlos üç yüz gemiyle gelince; Cezayir’e dönülmüştür. Bundan dört yıl sonra da,1538 tarihinde Preveze meydana gelecektir. Bahsi geçen senelerde, Osmanlı’ya denizde tek başına denizlerde karşı koyabilecek bir güç bulunmuyordu. Fatih döneminde gördüğümüz haçlı donanma ittifakının,1538’de yeniden ortaya çıkması da;denizlerdeki etkinliğimizi ifade eder. Venedik, Papalık, İspanya, Portekiz Ceneviz ve Malta donanmalarından bir bütün meydana getirilir. Kumandan olarak da; Ceneviz asıllı, İspanya hizmetindeki Andrea Doria seçilir. Kalyon ve kadırga ağrılıklı, üç yüz gemiden büyük bir donanma oluşturulur. Barbaros’un donanması, yüz yirmi iki çekdiriden oluşuyordu. Müttefik donanmasındaki büyük yelkenli kalyonlara;çekdiriler/kadırgalar ile karşılık veriliyordu. İki donanma arasındaki bu teknik fark da;coğrafi özellikleri ayrıntısıyla düşünmek ile mümkündür.Orta Akdeniz’in pek rüzgar almayışı; durgun süren havalar,kalyonlar/yelkenliler için olumsuzdu. Bir de bu gemiler oldukça büyük olduklarından,küçük koy/limanlarla dolu Akdeniz’i üstünkörü inceliyordu. Barbaros’un kadırgalarının birtakım tasarımları dahi kendisine aittir.Oldukça ilgili davrandığının örneği olarak, 1534 kışı boyunca İstanbul’da bir donanma teşkil ettirmesi, örneklenebilir. Kadırgaların oldukça hızlı olduğunu belirtmiştik. Kalyon tekniğinin henüz o yıllarda,özellikle kısa mesafeli toplara sahip olması da;Preveze’nin uzun menzilli Türk kadırgaları adına büyük bir avantaj olmuştur. Türk donanmasında Kemal Reis(1451 – 1511) ile beraber uzun menzilli toplara geçilir.-Manevra kabiliyeti olarak da bir kadırga;kalyondan çok çok daha iyiydi.Söylenebilir ki; Preveze’de edinilen Türk zaferi, Akdeniz’de Türk varlığını en üstlere ulaştırdığı gibi;kalyonların literatürlerde yer almalarını da XVIII. Yüzyıla öteler.[12]
Preveze Deniz Muharebesi’nde Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının Haçlı donanmasını Preveze Kalesi önünde yenilgiye uğratmasının tablosu, Ohannes Umed Behzad, 1866. https://tr.wikipedia.org/wiki/Preveze_Deniz_Muharebesi
Sonuç
Osmanlı Devleti,birden bire meydana gelmiş değildir. Salt bir kara mirası da devralmamıştır. Selçuklular’dan;Çaka Bey’den;Akdeniz Uygarlıkları’ndan edinilen ortak bir mirasın sonucudur,denebilir.1300’lerle beraber bağımsız olmak niyetiyle hareket eden Osmanlı,denizlerde de bağımsız olmayı; Karesioğulları’nın iç mücadelesinde taraf olup;kazandığı miras ile öğrenir. Menteşe, Aydın,Saruhan beyliklerinden de kazançlar sağlanır. Karamürsel Bey ilk derya beyi olarak geçer. Rumeli’ye Osmanlı akınları artmaya başlayınca da ordunun denizden iaşe temin ve hızlı hareket etmeleri sağlanmak isteğiyle, denizlerde hareket edilir. Özellikle de; Selanik bölgesinin alımında donanmanın faaliyetleri önem arz etmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han dönemine değin; bir imparatorluk olamayan Osmanlı’nın; İstanbul’u fethetmesiyle öncelik Karadeniz’e verilmek üzere; Akdeniz’de de etkinlik sağlanmıştır. Gedik Ahmet Paşa’nın Kırım’a üç yüz parçalık donanma ile demirlemesi; Fatih’in Karadeniz’i ele almaktaki en somut göstergesidir.
Fatih ile imparatorluk haline gelen Osmanlı’nın denizlerdeki gücünü yayması tek başına yeterli bir mevzu olmamakla beraber; başlangıç teşkil eder. Başlamanın, bitirmenin yarısı olduğunu düşünürsek; önemini daha iyi kavrayabiliriz. Yavuz’un Mısır Seferi ertesinde, donanmanın öneminin farkına varması ile beraber, Barbaroslar döneminin başlaması paralel olunca da; XVI. Yüzyılı Türk Yüzyılı olarak görüyoruz. Oruç Reis’in 1516’da Cezayir’i fethi; 1519 gibi üç senelik kısa bir sürede Barbaros Hayeddin tarafından Osmanlı sultanına sunulması; korsanlar mevzuunu da gündeme getirir. Korsanların, devletlere hizmet nispetinde; beşte birlik vergilerini; boşa yağma yapmaları düzenlendiği takdirde iyi niyetli, gaza uğruna çarpışan levendler olarak görürüz. Ama devlet dışı hesaplamalar yaparlar; bireysel düşünürler ise, genelde Tanrı’nın lanetinin üzerlerine olduğunu görürüz. Türk ve Müslüman korsanların, Osmanlı’nın otoriter yapısına; karadaki teknik ve gücüne dayanarak bir birlik olmaya çalışması da elbetteki muhtemeldir.
Sonuç itibarıyla, Osmanlı Devleti salt bir kara imparatorluğu değil; aynı zamanda bir deniz imparatorluğudur. En önemli sıçrama tahtalarından olan Rumeli fetihlerini gerçekleştirmeye başladıktan itibaren de; deniz gücünü ciddiye almışlardır. Gelibolu’da üs teşkil edilmesinden; İstanbul’da, Galata’dan Kağıthane deresine dek uzanan iki yüz gözlük alan yapılmış; Karadeniz’de Kırım’a üç yüz parça ile gidilerek devralınmış; Akdeniz’de kilit olan Rodos,Girit,Kıbrıs süre gelen zarfta ele geçirilmiştir. Preveze Zaferi ile de; Osmanlı’nın XVI.yüzyılda denizlerde mutlak egemenliği yaklaşık otuz yıl boyunca sürdüğü gibi; Kadırgaların denizlerde kullanım süresi oldukça uzamış; İnebahtı’da alınan yenilgi ile geri durulmamıştır. Donanma o durumda bile yeniden ayağa kaldırılmıştır.
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
Ali Konci
[vc_toggle title=”KAYNAK VE DİPNOTLAR”]
KAYNAKÇA
Bostan, İdris, Osmanlılar Ve Deniz,İstanbul: Küre Yayınları,2017
Günal,Zerrin,‘’Karesioğulları’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:24 s.488-489,İstanbul,2001.
Pedani,Maria Pia,’’Venedik’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:43,s.44-47,İstanbul:2013.
Bostan ,İdris, ‘’Baltaoğlu Süleyman Bey’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:5,s.41,İstanbul:1992.
İnalcık,Halil,Fatih ve Ege Denizi, Türk Denizcilik Tarihi(ed.B.Arı),Ankara:2002.
Tansoy,Tarkan Renan, , Sürgün’den Kırım’ın Rusya Tarafından İlhakına Kırım Türkleri’nin Sorunları, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, 2018.
Aydın,Y. Alperen, Osmanlı Denizciliği(1700-1770), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,İstanbul,2007.
Şahin,Hüseyin Güngör,İspanyol ve Osmanlı Kronikleri’nde Barbaros Hayreddin Paşa,Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,Ankara,2018
Dipnotlar
[1] İdris Bostan, Osmanlılar Ve Deniz,İstanbul: Küre Yayınları,2017,s.13-14.
[2] Zerrin Günal,‘’Karesioğulları’’,TDV İslam Ansiklopedisi,Cilt:24 s.488-489,İstanbul:2001.
[8] Tarkan Renan,Tansoy, Sürgün’den Kırım’ın Rusya Tarafından İlhakına Kırım Türkleri’nin Sorunları, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli, 2018.
[10] Yusuf Alperen Aydın,Osmanlı Denizciliği(1700-1770),İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,İstanbul,2007,s.5.
[11] Hüseyin Güngör Şahin, İspanyol ve Osmanlı Kronikleri’nde Barbaros Hayreddin Paşa,Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Doktora Tezi,Ankara,2018,s.69-79.
Genellikle sessiz bir güç olarak algılanan Çin, savaşla doğmuş ve geleceğini güvence altına alabilmek için savaşa girmekten tereddüt etmemiştir. Bu ülkenin hangi durumlarda çatışma ve savaş seçeneğini kullandığını anlamak için yaşanan olayları incelemek gerekmektedir. Bu yazıda merceğimizi Çin ejderhasının alevlerine tutacağız.
Herşeyden önce Çin Halk Cumhuriyetinin kırmızı çizgisi, kendi mıntıkası olarak gördüğü alanı bilmemiz gerekir. Çünkü şimdilik Çin, bölge-ötesi operasyonlardan uzak durmaktadır. Tek Çin, yani Çin’in kendi bölgesi dediğimiz alan Tibet, Hong Kong, Makau ve Tayvan’dır. Ayrıca komşu ülkelerin neredeyse hepsiyle sınır anlamsızlıkları yaşamaktadır. Bu topraklar nedeniyle oluşan gerilimler süresince savaş ihtimalinden kaçınmadığı gözlenmektedir.
Kore Savaşı’nda savaşmak için Yalu Nehri’ni geçen Çin birlikleri 1950. https://www.wilsoncenter.org/blog-post/china-north-korea-and-origins-korean-war
Kore’ye sıçrayan alevler
1950 yılında patlak veren Kore savaşına ilk başta ilgisiz olan Çin, ABD öncülüğündeki BM Kuvvetlerinin 38. Enlemi geçip Çin sınırına yakınlaşmasıyla kararı değişti. Yüzbinlerce asker “Çin Halk Gönüllüleri” ordusu adıyla Kore sınırından içeri girip düşmanı püskürttü. Öyle ki ABD öncülüğündeki müttefikler savaşı kazanma pozisyonundayken, şimdi tüm adadan atılma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. ABD, savaşa daha fazla ülkeyi ve kaynak artırımını sağlayarak savaşı dengelemek zorunda kaldı. Böylece ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD karşı karşıya geldi
Savaş sonunda Çin Halk Gönüllüleri anakaraya geri dönerken Çin, savaşın bekledikleri siyasi faydalarını elde edemedi (Murat, 2021).
Potala Sarayı ‘Barışçıl Kurtuluş Anıtı’ önünde nöbet değişimi yapan Çin Askerleri. https://www.ankasam.org/chinas-tibet-challenge-peak-of-the-snowy-region-2021
Tibet alevi
Ejderhanın ilk alevi Kore yarımadasını sardığı süreçte Çin, ülkesinin güneyinde kendi için daha esas bir hedef belirledi.
Kuruluşundan itibaren Çin, Tibet’i kendi toprağı olarak görmekteydi. Kore’de devam etmekte olan savaşı fırsat bilerek 1950 tarihinde ülkeyi işgal etti. Tibet bu savaşta Hindistan’dan yardım istediyse de aradığını bulamadı. Günümüzde Tibet, Çin sınırlarının bir parçası olarak tanınmaktadır (Aydın, 2020).
Tibet topraklarının ele geçirilme sürecinde Hindistanın sessiz kalması, Çin ejderhasının kendi hinterlandında saydığı Nepal, Bhutan ve Ladakh’a doğru yayılmasının önünü açmıştır. Fakat Tibet sorununu görmezden gelen Hindistan için bu kez sorun daha büyüktü çünkü bu topraklar Hindistan için tampon bölgeydi. Dönemin konektörünü anlamak isteyenler için “Tibet’te Yedi Yıl” filmi tavsiye edilmektedir.
Xi Jinping ve Narendra Modi, Çin’in Xiamen kentinde düzenlenen BRICS Zirvesi sırasında. 4 Eylül 2017. https://foreignpolicy.com/2022/06/14/india-china-policy-ladakh-border-clash-quad-modi/
Hindistan Savaşı
Çin yönetimine göre Hindistan, Batılı emperyalistlerin bir piyonuydu. Bu yüzden zaman zaman Hint sınırlarına girerek çatışmalar çıkardılar ve kendi gayelerine uygun bazı haritalar yayınladılar. 20 Ekim 1962’de Çin, Hindistan’ı iki koldan işgale başladı. Saldırı karşısında ağır yenilgiler alan Hindistan, Çin’in ateşkes ilanını kabul etmek zorunda kaldı. Bu savaşta Hindistan, bağımsız ve bloksuz politikasının bedelini öderken Sovyetler Birliğinden de aradığı yardımı alamadı (Armaoğlu, 2014). Çin ise amaçladığı iki stratejik bölgeyi ele geçirdi. Daha büyük kazanımı ise Hindistan’a mesaj vermesiydi.
Çin-Sovyet İttifakının, kalıcı dünya barışını teşvik etmesini anlatan bir kartpostal 1950. https://dasreispapier.at/2021/cossacks-of-the-kuban/
Sovyetler Birliği Çatışması
Sovyetler Birliği, Asya’nın dev ülkesini diğer küçük sosyalist ülkeler gibi yönetemeyeceğini biliyordu. Moskova için, kontrolü altında olmayan Çin muhtemel tehlikeydi. Elbette Pekin, Moskova’ya bağlı bir rejim olarak kalmayı hayal etmiyordu.
İlginçtir ki ilişkilerin ilk kırılma noktası 1957 yılında Sputnik füzesinin uzaya fırlatılmasıyla oldu. Moskova artık bu füze teknolojisiyle ABD’yi rahatlıkla vurabilecek kapasiteye ulaşmıştı. Çine göre bu stratejik üstünlükle Sovyetler Birliği, Batıya karşı daha saldırgan bir politika sürdürmeliydi. Sovyetler Birliği buna karşı çıkarak Batı ülkelerinin de elinde nükleer güç olduğundan dolayı yaşanacak nükleer savaşın çok yıkıcı olacağını düşünüyordu.
Sovyetler Birliği, atom bombası yapabilmesi için Çine verdiği nükleer bilgileri kesti. Bu çerçevede bilimsel ve teknik işbirliği için yapılan 343 sözleşme ve 257 proje iptal edildi. Bütün bu gerilimlerin çatışmaya dönüşmesi 1969 yılında gerçekleşmiştir. İki ülke arasında uzun süredir devam eden sınır anlaşmazsızlıkları 2 Mart – 11 Eylül tarihleri arasında Çin-Sovyet tartışmalı sınır hattında zaman zaman yükselen çatışmalar yaşandı (Gerson, 2010). Daha sonra 1969 Küba krizi, Arnavutluk meselesi, beyaz ırkın komünistleri-renkli ırkın komünistleri gibi birçok konuda fikir ayrılıkları yaşandı.
Çin-Vietnam Savaşına Ait Cephe İçerisinden Bir Fotoğraf 1979. https://militaryhistorynow.com/2012/11/01/red-vs-red-chinas-bloody-month-long-war-with-vietnam/
Vietnam Savaşı
Vietnam, Amerika ile giriştiği savaşından zaferle ayrılmasının ardından yayılmacı bir politika izliyordu. Vietnam’ın Kamboçya’yı işgal etmesi ve Ruslarla anlaşması, Çin’i harekete geçirdi. 17 Şubat 1979’da 100 bin kişilik Çin ordusu, Kuzey Vietnam’ı bir ay içinde işgal etti. Bu savaşta ciddi bir dirençle karşılaşmayan Çin, Vietnam’a karşı adeta gövde gösterisi yaptı.
Çin, yukarıdaki çatışmalarının yanında birçok çatışmaya dahil olmuştur. Bu çatışmalarda ağırlıklı olarak Vietnam, Burma, Tayvan gibi yakın çevresinde gerçekleşmektedir. Özellikle Hindistan ile Çin arasında yaşanan gerilim büyük çaplı savaşa dönüşmesinden tedirgin olunmaktadır.
Soğuk Alevler
Çinin ekonomik kalkınması, birçoğu başarıyla geçen savaşlar herşeyi başarıyla yerine getirdiği gibi bir algı oluşturmaktadır. Fakat Çinin gelişmesi konusunda eleştirilerde mevcuttur. En önemli eleştirilerden birisi George Friedman’a aittir. Ünlü düşünür Çin’in zamanla çöküşe doğru geçeceğini ifade etmiştir. Bunun nedeni olarak şunları sıralar;
Çin, tarihi boyunca ne zaman kapılarını dışarıya açsa doğu kıyıları zenginleşmektedir. Bugün Çin’de olanda aynı durumdur. Şangay, Hong Kong, Shenzhen, Makao, Guangzhou hep Çin’in doğusunda yer almaktadır. Çin aslında Sibirya, Himayalalar gibi doğal nedenlerle bu bölgede sıkışmış bir ülkedir. Batı ve kırsal bölgeler ise oldukça fakirdir.
Ayrıca Çin’in tarih boyunca güçlü donanmaya sahip olmaması bu ülke için büyük bir handikaptır (Friedman, 2009). Rakibi olan süper güçlere karşı rekabet edebilmesi için bu alanda gelişmesi gerekmektedir. Örneğin Çin için öncelikli hedefi Tayvan adasının ele geçirilmesi olmasına rağmen henüz başaramamıştır. 1954 yılından beri yapılan askeri ve diplomatik girişimler ABD’nin Tayvan’ı desteklemesi nedeniyle henüz net sonuç göstermemiştir. Bu durumun oluşmasında Çin donanmasının ABD donanmasına karşı nitelik ve nicelik eksikliği önemli bir rol oynamadığı düşünülmektedir.
Sonuç
Çin, kendi mıntıkasında gördüğü, topraklarının içerisinde tanımladığı Tibet, Hong Kong, Makau, Tayvan gibi yerler bu ülkenin gerektiğinde savaşı göze alabileceği kırmızı çizgisidir.
Kore savaşında gördüğümüz üzere yakın bölgesinde yaşanan çatışmalara kayıtsız kalmamakta, tehlikeyi sınırlarına yaklaşmamasına gayret etmektedir. Çin askeri stratejisi Rusya ile benzer şekilde yakın bölgeler ve Çin menfaatleri üzerine odaklanmaktadır. Fakat tüm dünya’yı endişelendirecek adımlardan da kaçınmaktadır. Fakat bu durum ne kadar süre devam edeceğini zaman bizlere gösterecektir.
Çin Halk Cumhuriyetinin “Tek Çin” politikası uzun yıllara yayılan bir stratejidir. Uygun koşullar oluştuğunda Çin ejderhasının alevlerini çevresindeki ülkeler birçok kez hissetmiştir. Fakat bu politikaya karşılık ABD’nin Tayvan’ı destekleme, hatta bir sorun olması durumunda Çin anakarasına atom bombası atmayı bile göze alması Çin’i engellemektedir (Deccanherald, 2021).
Büyüyen her güç dışa doğru yayılma gösterir. Ekonomik ve askeri olarak daha fazla güçlenecek bir Çin, uzak coğrafyalara da ateşini püskürtmesi olasıdır. Sonucun nasıl olacağını zaman bizlere gösterecektir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kaynakça
Cihat Aydın, Tibet’in gölgesi Çin’e mi Hindistan’a mı düşüyor?. Mücerret.
Deccanherald, Did the US plan to nuke China over Taiwan in 1958?. 2021.
Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.
George Friedman, Gelecek 100 Yıl, Çev. İbrahim Şener, Enver Günsel, İstanbul: Pegasus Yayınları, 2009.
Turgay Murat, Kore Savaşı Ve Çin, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 115, Nisan 2021, S. 179-198.
Michael S. Gerson, The Sino-Soviet Border Conflict: Deterrence, Escalation, and the Threat of Nuclear War in 1969, Center for Naval Analyses, 2010.
Güç kavramı en genel anlamıyla bir aktörün, başka bir aktörün davranışlarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilme yeteneği olarak tanımlanabilir[1]. Uluslararası ilişkilerde güç üzerine çeşitli çalışmalar mevcuttur. Örneğin teorik bazda Realizm güç kavramını ön plana çıkartan bir teoriyken, Joseph Nye’nin yumuşak güç ve akıllı güç kavramları üzerine çeşitli çalışmaları mevcuttur. Bu çalışmanın temel amacı ise gücün dönüştürülebilir doğasına odaklanarak güç unsurları arasındaki ilişkiyi ve bu bağlamdaki güç dönüşümlerini ortaya koymaktır. Bu husus uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu kavramı çerçevesinde ele alınacaktır.
Uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu: Bir devletin sahip olmuş olduğu güç unsurunu çıkarları doğrultusunda kazanç sağlamak amacıyla aynı veya farklı güç unsuru alanlarında kullanarak söz konusu güç unsurunu dönüştürmesine uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu denir.
Güç Transformasyonunun İlkeleri
⦁ Bir güç unsuru diğer güç unsurlarından bağımsız değildir. Bu güç unsurları birbirleri içerisine geçmiş birer zincirin halkaları gibidir.
Ekonomi, bir devletin devletsel fonksiyonlarını kullanabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi açısından hayati derecede öneme sahip bir alandır. Devletin, güvenlik gereksinimlerini karşılaması, birey ve toplum sağlığının gelişmesi ve korunması bağlamında sağlık alanında yatırımlar yapabilmesi, gelecek kuşakların iyi ve donanımlı bir şekilde yetiştirilebilmesi ve insan gücü bakımından diğer devletlerle rekabet edebilir olması ekonomik çarkların iyi bir şekilde dönüp dönmemesine bağlıdır. Yani ekonomi diğer güç unsurlarıyla bağlantılığı olduğu kadar bu güç unsurlarını kapsayıcı bir işleve de sahiptir.
⦁ Güç doğası gereği dönüştürülebilir.
ABD, tarihsel süreç içerisinde sahip olmuş olduğu ekonomik gücünün bir kısmını kullanarak toprak satın almış; ekonomik gücünü mekansal yayılım çerçevesinde kullanmıştır. Bu bağlamda ABD, 1803 yılında Fransa’dan 80 milyon frank karşılığında Louisiana’yı, 1819 yılında İspanya’dan 5 milyon dolara, Florida’yı, 1867 yılında Rusya’dan 7,2 milyon dolara Alaska’yı satın almıştır. Böylece ABD, hem devletinin sınırlarını genişletmiş hem de sınırlarının yanı başında bulunan bazı devletleri ekonomik gücü vasıtasıyla toprak satın alımlarıyla yanı başından uzaklaştırarak ülkesel bütünlüğünü sağlama almıştır.
⦁ Bir güç unsuru aynı alanda kullanılarak daha fazla kazanç sağlanabilir. (Ekonomik güç unsurunun ekonomi alanında kullanılması gibi.)
Günümüzde Uluslararası sistemde ekonomik güç olarak anılan devletlerden birisi de Çin’dir. Çin sahip olmuş olduğu ekonomik gücü sayesinde diğer devletlere kredi verebilme kapasitesine sahip bir devlettir. Bu bağlamda Çin’den kredi desteği alan devletlerden birisi Sri Lanka’dır. Sri Lanka, Çin’den almış olduğu 8 milyar dolarlık borcu Çin’e geri ödeme noktasında sorun yaşamıştır. Sri Lanka bu kapsamda kendisine ait olan Hambantota limanını borcunun 1,1 milyar dolarlık ödemesine karşılık olarak 99 yıl gibi çok uzun bir süreliğine Çin’e kiralamıştır[3]. Limanın işletme hakkı %80’nin üzerinde bir payla Çin’e aittir. Bu limanın yıllık geliri ise 35 milyar doların üzerindedir[4]. Çin’den kredi alan devletlerden bir diğeri ise Venezüella’dır. Venezüella, Çin’den almış olduğu borç karşılığında kendisine ait olan bir petrol şirketinin hissesinin neredeyse yarısını yani %49’luk bir kısmını Çinli şirketlere vermiştir. Böylece Çin, ekonomik alandaki üstünlüğünü devam ettirebilmesine katkı sağlayacak önemli hamleler yapmıştır.
Rusya’nın en fazla gaz ihraç ettiği ülkeler.(2020 verilerine göre) (https://www.bbc.com/news/business-61298791)
⦁ Güç unsurunun transforme edilmesinin başarısı sadece uygulayan devlete bağlı değildir. Güç unsurunun transforme edildiği devletin direnç kapasitesine de bağlıdır.
Önemli bir enerji gücü olan Rusya Federasyonu, bu alandaki gücüne uluslararası ilişkilerde yeni kazanımlar elde etme noktasında sıkça başvurmaktadır. Ermenistan, Rusya’yla köklü ikili ilişkilere sahip olmasına rağmen gümrük birliğine katılım konusunda Rusya’ya karşı isteksiz bir tavır takınmıştır. Hatta dönemin Başbakanı Tigran Sarkisyan, Ermenistan’ın gümrük birliğine katılımının gerekli olmadığını ifade eden bir açıklamada bulunmuştur. Rusya ise Ermenistan’ın bu davranışına enerji kartını ileri sürerek cevap vermiştir. Ermenistan’a ihraç etmiş olduğu doğalgazın fiyatını arttıran Rusya[5], bu hamlesine ek olarak Azerbaycan’la silah satışı doğrultusunda bir anlaşma da yapmıştır[6]. Ermenistan ise Rusya’nın bu hamlelerine karşı koyamamış ve gümrük birliğine girmeyi kabul etmiştir. 2015 yılında ise Avrasya Ekonomik Birliğine üye olarak katılmıştır[7]. Ermenistan’ın Rusya karşısında direnç gösterememesinin temelinde enerji kaynakları açısından fakir bir ülke olması ve bu alanda Rusya’ya yüksek oranda bağımlı olması, Rusya’nın da bu gerçekten hareketle Ermenistan’ı yumuşak karnından vurmuş olması yatmaktadır.
⦁ Güç unsurlarının transformasyonunda çok çeşitli kombinasyonlar mevcuttur. Ekonomi-Ekonomi: (Çin-Sri Lanka ve Venezüella örneklerinde olduğu üzere.)
Askeri güç- Diplomasi: Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusunun, Ermeni güçlerini yenerek taraflar arasında yapılmış olan 1920 yılındaki Gümrü Anlaşmasına göre: Ermeni tarafı, Osmanlı topraklarını parçalamayı öngören Sevr Barış Anlaşmasını tanımadığını kabul etmiştir. Ayrıca Erivan Cumhuriyeti, Türkiye aleyhine hükümler içeren anlaşmaları kabul etmeme yükümlülüğünü bu anlaşma çerçevesinde kabul etmiştir[8]. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere askeri güç başarılı bir şekilde diplomatik güce dönüştürülerek çeşitli kazanımlar elde edilmiştir.
Ekonomi-Diplomasi: 2017 yılında BM’de Kudüs ile ilgili yapılan oylamada dönemin ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin yardım yapmakta olduğu devletlere söz konusu oylamada ABD aleyhinde oy kullanmaları halinde ekonomik yardımları keseceği yönünde gözdağı veren bir açıklama da bulunmuştur[9]. Bu konuyla ilgili olarak bir diğer örnek ise I. Körfez Savaşı sürecinde BM’de Irak’a kuvvet kullanılmasına yönelik yapılmış olan oylamada Yemen’in, ABD karşısında oy kullanması üzerine ABD’nin Yemen’e yapmakta olduğu yardımları durdurma kararı almasıdır[10]. Ekonomik gücün uzay gücü alanında kullanılmasına Tacikistan-Rusya örneği verilebilir. Tacikistan, Rusya Federasyonu’na olan 242 milyon dolar tutarındaki borcunun silinmesi karşılığında Rusya’ya optik elektronik merkezini vermiştir. Rusya, bu merkez sayesinde uzay alanında çeşitli araştırma faaliyetleri yürütmektedir[11].
⦁ Bir veya iki güç unsuru aynı anda kullanılarak birden fazla güç unsuruna transforme edilebilir. Rusya Federasyonu, 2012 verilerine göre tek başına Suriye’nin %70’ten fazla silah sistemleri ihtiyacını karşılamaktadır[12]. Bunun yanında Rusya, Hmeymim Hava üssünü ve Tartus Deniz üssünü aktif olarak kullanmaktadır. Ek olarak Suriye rejimi, Suriye’nin kıyılarında enerji arama faaliyetleri için de Rusya’yla anlaşmıştır[13]. Yani Rusya, askeri ve ekonomik gücünü kullanarak hem silah satışından ekonomik fayda sağlamakta hem enerji alanında Suriye özelinde faaliyet göstermekte hem de askeri üsleri kullanarak Akdeniz ve Ortadoğu’daki stratejik varlığını güçlendirmektedir.
⦁ Uluslararası ilişkilerde güç transformasyonu açısından en önemli alan eğitimdir.
Devletler için en kritik alan eğitimdir. Eğitim sistemini sağlam temellere oturtturan, çağın gereklerine uygun dizayn eden ve gelecek nesillerin dünyadaki diğer yaşıtlarıyla rekabet edebilir olmasında onlara destek veren devletler, hem kendi insan gücünün potansiyelinden maksimum faydayı sağlarlar hem de dışarıya beyin göçü vermeyerek eğitim güvenliğini sağlama alırlar. Bir devletin ekonomi, politika, hukuk, sağlık, tarım gibi başlıca alanlarda yaşamakta olduğu sorunların temelinde eğitim sistemi vardır. Çünkü yukarıda bahsi geçen alanların yönetiminden insanlar sorumludur. Eğitim sistemi ne kadar kaliteli olursa insan bireysel gayretleriyle birlikte istihdam edildiği alana o derecede katkı sağlar. Bu katkılar zamanla birleşerek devletin gücünü bir üst seviyeye çıkartır. Milli mücadelenin devam ettiği bir dönemde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1921 yılında Maarif kongresinin toplamasına öncülük etmesi, eğitim sisteminin önemine ve eğitim sisteminin milli kültür ve tarih bilincine dayandırılmasına vurgu yapması, eğitimin hangi koşullar altında olunursa olunsun ihmal edilmemesi gereken bir alan olduğunu bizlere göstermektedir[14].
Yeni güvenlik tehditlerinin ortaya hızlıca çıktığı bu çağda, devlet güvenliği açısından yeni tehdit, beyin göçüdür. Beyin göçü veren bir devlet insan gücünü başka bir devlete kaptırıyor, mevcut insan gücünden maksimum faydayı sağlayamıyor demektir. Ulusal güvenlik politikaları hazırlanırken devletlerin özellikle beyin göçü vermeme üzerine stratejik çalışmalar yapmaları hayati derecede öneme sahiptir.
Sonuç
Uluslararası ilişkilerde pek çok güç unsuru bulunmaktadır. Bu güç unsurları, birbirleriyle sıkı sıkıya bağımlılık ilişkilerine ve etkileşimlerine sahiptir. Bir güç unsuru alanında meydana gelebilecek aksaklık diğer güç unsurlarını da çeşitli düzeylerde etkileyebilmektedir. Ekonomi alanında meydana gelen sorunların diğer alanları daha gözle görülür bir şekilde etkileyebilmesi gibi. Güç doğası gereği dönüştürülebilir bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle bir devlet güçlü olduğu alandaki avantajını söz konusu alanda veya diğer alanlarda kullanarak maksimum fayda sağlamayı hedefler. En kapsamlı güç alanı ekonomidir. En kritik güç alanı ise eğitimdir. Bu nedenle devletler ulusal güvenlik stratejilerini kurgularlarken özellikle bu alanlara özel önem vermelidirler.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Dipnotlar
[1] Burak Kadercan, “Güç”, Şaban Kardaş-Ali Balcı (ed.), Uluslararası İlişkilere Giriş, Küre Yayınları, İstanbul, 2017, s.324.
[2] İhsan Burak Birecikli, “Amerika’nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876)”, History Studies International Journal of History, 2011, s.94.
[5] Elnur İsmayıl, “Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası”, Avrasya Etüdleri, Cilt 49, Sayı 1, 2016, s.140-141.
[6] Eray Alım- Fuat Aksu, “Rusya Liderliğinde Bir Güç Merkezi Olarak Avrasya Ekonomi Birliği”, International Journal of Political Science and Urban Studies, Cilt 7, Sayı 1, 2019, s.12.
[7] Elnur İsmayıl, “Rusya’nın Avrasya Birliği Politikası”, Avrasya Etüdleri, Cilt 49, Sayı 1, 2016, s.140-141.
[8] Erel Tellal, “Sovyetlerle İlişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1, Baskı 6, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002, s.170-171.
[10] Tüfekçi, Ö. ‘Yükselen Güçler ve Dış Politika Aracı Olarak Dış Yardımlar’, Erman Akıllı (Ed.), Türkiye’de ve Dünyada Dış yardımlar, (s.101-119), Ankara: Nobel Yayıncılık.
[11] İlyas Kamalov, “Rusya’nın Orta Asya Politikaları”, Ahmet Yesevi Üniversitesi, Ankara, Haziran 2011, s.37-38.
[12] Hamza Akengin-Ayşe Yaşar, “Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 1, Sayı 32, 2018, s.45
[13] Mustafa Üren, “Küresel Güç Olma Hedefi Bağlamında Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikası”, Fırat ÜniversitesiSosyal Bilimler Dergisi, Cilt 31, Sayı 2, 2021, s.860.
[14] Mehmet Okur, “Milli Mücadele ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Milli ve Modern Bir Eğitim Sistemi Oluşturma Çabaları”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, 2005, s.203-204.
KAYNAKÇA
Birecikli, İ. B. (2011). Amerika’nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876). History Studies International Journal of History, 82-103.
Çelik, T. (2021, Aralık 21). Akademik Paradigma. Akademik Paradigma.com: https://www.akademikparadigma.com/cinin-borc-diplomasisi/?doing_wp_cron=1660825644.4464728832244873046875 adresinden alındı
Haberler.com. (2017). Trump’tan Dünyaya Kudüs Tehdidi: BM’de Lehte Oy Veren Ülkeye Yardımı Keserim. Türkiye.
Kadercan, B. (2017). Güç. Ş. K.-A. (ed.) içinde, Uluslararası İlişkilere Giriş (s. 8-752). İstanbul: Küre Yayınları.
Okur, M. (2005). MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA MİLLİ VE MODERN BİR EĞİTİM SİSTEMİ OLUŞTURMA ÇABALARI. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 199-217.
Tellal, E. (2002). Sovyetlerle İlişkiler. B. O. (ed.) içinde, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (s. 7-900). İstanbul: İletişim Yayınları.