Rusya’da Yayılan Yeni Düşünceler: 1917 Ekim Devrimi’ne Giden Süreci Belirleyen Toplumsal Hareketler

Rusya’da Yayılan Yeni Düşünceler: 1917 Ekim Devrimi’ne Giden Süreci Belirleyen Toplumsal Hareketler

Rusya’da fikir hareketleri, I. Petro reformlarıyla Rus sınırlarına dayanan Batıcılık düşünceleri çerçevesinde gelişmiştir. I. Petro’nun Avrupalılık fikriyle şekillenen reformlar, II. Katerina zamanında toplumsal tabana yayılmış ve aynı zamanda antitezini de türeterek çeşitlenmiştir (Kaya, 2010 :57). Batıcılık fikirlerine karşı türetilen antitez, gelenekçiliğe dayalı muhafazakarlığı ve mutlak otoriteyi temele alan Pan-slavist düşünceler olarak belirlenmiştir. Batı karşıtı düşünceyi benimseyen kesim; tek devlet (çarlık), tek millet (Rus) ve tek görüş (ortodoksluk) mottosunu benimsemiştir (Kurat, 1993 :361). Slavlar, Rusya’nın gelişerek dünyayı da geliştireceği düşüncesini yaymıştır. Böylelikle Slavlar, Batıcılık fikirlerinin benimsenmesi görüşünün Avrupa’nın üstünlüğünün kabulü anlamına geleceğini ve Rusya’yı yıpratacağını belirterek fikirlerini temellendirmiştir. Ancak 19. yüzyılda Batıcı fikirlerin Rusya’da nüfusu artarken, gelenekçi düşünce gerilemiştir (Kaya, 2010 :46).

I. Petro

Rusya İmparatorluğu, 1812 yılında Napolyon ve ordularıyla karşı karşıya gelmiş ve giriştiği mücadeleden güçlenerek çıkmıştır. 1815 yılına gelindiğinde Avrupa Uyumunun beş önemli devletinden bir olarak Batıya kapıyı ardına kadar açmıştır. 1824 yılında gerçekleşen ve Batıcı fikirlerin imparatorluğa nüfusunu somut bir şekilde gösteren ayaklanmalar, mutlakiyete yani çar rejimine karşı anayasal monarşiyi savunmuştur. Anayasal monarşiyi hedefleyen ayaklanma, 1905 sonrası süreçte kurulmaya çalışılan meşruti idare için önemli bir temel oluşturmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :265).

19. yüzyılda Rusya’da özel sermaye kurulup fabrikalar artmış, ticaret gelişmiş olsa da Kırım savaşının getirmiş olduğu askeri ve iktisadi gerilik düşüncesi, ülkedeki toplumsal çelişkileri şiddetlendirmiştir. Köylü ayaklanmalarının artış göstermesi, 1861 yılında köylülerin toprak köleliğinden kurtarıldıklarına dair fermanın ilanını sağlamıştır. Böylece köylü, feodallere ve devlet topraklarına bağlılığını ortadan kaldırarak serbestleşmiştir. Ancak köylüler serbestleşme ile iktisadi açıdan çok fazla bir kazanım elde edememiştir. Köylülere feodallerin arazilerinden bölünerek verilen küçük toprak parçaları serbestleşme konusunda isteklerine karşılık verememiştir (Devlet, 2019 :138). Ayrıca köylülere verilen arazilerin 49 yıl sonrasında bedellerinin tahsil edilmesi serbestleşme politikası sürecinde belirtilmiştir. Küçük toprak parçalarıyla serbestleşen köylü, toprak köleliğinden kurtulmuş olarak serbest fabrika (işçi) köleliğine geçiş yapmıştır (Kurat, 1993 :339).

Köylünün toplumda bir sınıf olarak görülmeye başlaması sonucu geldiği konum gereği ve 1900 yılına gelindiğinde taahhüt ettikleri toprak geri ödemelerinin gerçekleştirilecek olması, 1905 toplumsal hareketleri içinde yer almalarını destekler nitelikte bir kanıt oluşturmuştur.  Meşruti idarenin şekillenmesine giden süreçteki toplumsal hareketlerde köylülerin de yer almış olması; Batıcı aydınlara, köylüleri en etkin toplumsal güç odağı olarak göstermiştir. Ancak 1905 hareketlerine giden süreçte köylüler, düşünsel temelden uzak, erdem ve dayanışmalarıyla romantikleşmiş bir imaja bürünmüştür (Soltan, 2001 :71).

Rusya’da aydınlar, halkı sadece erdem ve danışmacı bir temelde ve romantik kitleler olarak görerek genellikle düşünsel süreçlerin dışında tutmuştur. Aydın kesimin tutumu halk ile kültürel ayrışmaya dayanacak şekilde bir toplumsal kademe oluşturmuştur. Buna göre; aydınlanma, elit bir kadronun tekeline alınmış düşünsel perspektifte gelişmiştir. Aydınların kapalı kapılar ardında Batılılaşması ve düşünsel açıdan halk ile bağlantılarını geliştirememesi, halkı daha gelenekçi kılmıştır. Yüksek kültürü temsilen elit aydın kesim, halkı sadece güçlü etki uyandırabilecek ve yönlendirilmesi gereken topluluk olarak görmüştür (Kaya, 2010 :46). Dolayısıyla 1905 sonrası ve Ekim Devrimine giden süreç; yüksek kültürlü, elit aydın kesimin şekillendirdiği düşünsel perspektifte ve toplumun özellikle köylü, işçi ve asker sınıflarının yönlendirilmesi sonucu oluşan toplumsal hareketlerin ışığında oluşturulmuştur.

Rusya’da 1800’lerin sonlarına doğru toplumsal hareketlerin artışı, yöneticiler üzerinde toplumu farklı alanlara yönlendirme düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede, Japonya ile savaşmaya giden süreci oluşturan Trans – Sibirya demiryolu inşası başlamıştır. 1897 – 1902 yılları arasını kapsayan süreçte kitleler halinde göçlerin olduğu görülmüştür (Devlet, 2019 :144). Gerçekleştirilen toplumsal hareketliliği dizginleme çabası, sağlıklı sürdürülememiş ve meşruti idareye giden yolu aydınlatmıştır.

1905 İhtilali öncesi Rus ekonomisi zirai amaçlarla ilerlerken demir yolu ve endüstriyel etkinlikleri de geliştirmiştir. Aynı süreçte Rusya, bankacılık ve finans alanında da çeşitli atılımlar gerçekleştirerek milli bankasını kurmuştur. Ayrıca Fransızlar, 1901 yılında “Şimal Bankası” adıyla bir banka kurmuştur. Aynı şekilde Almanlar da Deutsche Bank’ı sisteme entegre etmiştir (Kurat, 1993 :373 – 374). Rusya’ya devrim öncesi yabancı banka sistemleri aracılığıyla yabancı sermayenin entegre olması, toplumsal hareketlerin ve fikirlerin şekillenmesinde dış güç sermaye desteklerinin toplum üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermektedir.

1905 İhtilali ve Ekim Devrimi Süreci

Meşruti idareye geçilmeden önce, otokrasiye karşı gelen düşünceler arasında yöntemin nasıl şekilleneceği üzerine ayrılıklar oluşmuştur. Sonraki süreçlerde meşruti idare kurumlarında hakimiyet kurmaya çalışacak olan Bolşevik kanadı, 1903 yılında şekillenmiştir. Bolşevikler Lenin başta olmak üzere, ihtilalci bir tutum benimsenmesi hususunda Menşevik azınlığın karşısında çoğunluğu elde etmiştir. 1905 yılına giden süreçlerde ve politikalarda etkin kanat Bolşevikler olmuştur (Devlet, 2019 :166).

1905 yılına gelindiğinde, Rus Çarlığı artan toplumsal muhalefet karşısında geri manevra yapmıştır. Monarşiden meşruti idareye geçiş planları doğrultusunda yeni idari organlar oluşturulup Çarın yetkileri bölüşülmek istenmiştir (Askeroğlu, 2011 :61). Meşrutiyete geçiş çerçevesinde; Duma açılmış, toplumsal örgütlenme Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi ile yasal hale gelmiş ve Sovyet yönetimleri kurulmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :266).

 

1906 yılında I. Duma çalışmaya başlamıştır. Duma danışma organı niteliğine bürünerek hiyerarşik olarak Devlet Şurası’nın hakimiyetinde yer almıştır. Devlet Şurası da Çarın hakimiyetiyle şekillenip hareket etmiştir. Sonuç olarak, Duma ve Devlet Şurası’nın Anayasa üzerinden belirlenen yetkileri çakışmıştır. Duma’nın köklü reform istekleri Çarlık hükümeti ile ters düşünce ilk meclis, meşrutiyet denemesinin ikinci ayında dağıtılmıştır (Askeroğlu, 2011 :69 – 70). 1907 yılında kurulan II. Duma ve 1917 yılına değin oluşturulan Dumalar, çeşitli bahaneler türetilerek kaldırılmıştır. Danışma organı niteliğinde olan Duma, hiçbir şekilde yasama faaliyetini yerine getirememiştir. Ekim Devrimi’ne gidecek süreçte meşruti idarenin sağlanamaması, Çarın mutlak idareyi elinden bırakmama çabası ile ortaya çıkmıştır (Askeroğlu, 2011 :71).

1917 Devrimi temel nedenlerinin başında, 19. ve 20. yüzyıl boyunca modernleştirilmeye çalışılan sosyal, ekonomik ve siyasal yapıların şekillenmesinde Çarın otoriter monarşide ısrarcı olması gelmektedir. Modernleşmeyle birlikte gelişmekte olan kapitalizm, otokratik yapılarla uzlaşmaz çelişkilerini ortaya koyarak devrim ihtiyacını göstermiştir (Akyıldız, 2013 :547). Devrime giden süreçte diğer önemli etken ise; köylü, işçi, asker gibi toplumsal sınıflar üzerindeki kıtlık, kötü muamele gibi olumsuzlukların 1. Dünya Savaşı’yla birlikte artış göstermesi olarak ifade edilmektedir. Savaşın getirdiği ekonominin çöküşü, askerin moralinin bozulması, köylülerin toprak mülkiyetini ele geçirmesi gibi olumsuzluklar, hükümeti zor durumda bırakmasına rağmen herhangi bir otokratik taviz verilmemiştir (Roskin, 2012 :328).

1917 Mart ayında ılımlı ve demokratik bir grup Çarı tahtan indirmiştir. Geçici hükümetin savaşta kalma ısrarları sürerken Almanya, Lenin’i Rusya’ya yollayarak iç huzursuzluk çıkarmak gibi bir hamle geliştirmiştir. İsyanların fitilini ateşlemek için Lenin ve arkadaşları St. Petersburg’a gitmiştir (Roskin, 2012 :328 – 329). Lenin St. Petersburg’a gittiğinde, işçi ve askerlerin ağırlıkta olduğu konsey (Sovyet) üzerinde kontrol kurmaya çalışmıştır. Bolşeviklerin azıklıkta kaldığı Sovyet’in tek etkili gücü haline gelebilmek için; işçi ve askerler üzerinde ikili strateji geliştirerek, Bolşeviklerin hakimiyetini arttırmıştır. Sonraki süreçlerde “Bütün Güç Sovyetlere” mottosuyla çok fazla taraftar toplayıp ülkede hakimiyetini artırmıştır (Sadıkov, 2010 :104). 25 Ekim’in ilk ışıklarıyla birlikte, işçi ve asker hükümetinin kurulmasına başlanmıştır. Tüm iktidar Bolşeviklerin eline geçmiştir (Sadıkov, 2010 :116).

1917 ihtilalinin köylü ayaklanması olarak ifade edilmemesi; savaşın ilk yıllarında köylünün kazancının artması, askere alınan ailelere tazminat verilmesi, harcama yapmalarının yasaklanması ve para ihtiyacının olmaması sebebiyle ürünlerini yüksek karla satmaları sonucu maddi olarak güçlenmeleriyle gerekçelendirilmiştir (Devlet, 2019 :180). 1917 Devrimini Bolşevik çatısı altında toplanan işçilerin ve askerlerin çoğunlukta olduğu bir kadro gerçekleştirmiştir. Lenin önderliğinde iktidarı ele geçiren Bolşevikler, iç savaşın ardından 30 Ocak 1922’de SSCB’yi kurmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :266).

Sonuç

18. ve 19. yüzyılda dış güçlerin Rusya üzerindeki Batı temelli fikir yayılımı artarak düşünsel faaliyetlerin gelişmesine ve toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. 19. yüzyılda artmaya başlayan hareketlilik, 1905 yılında ihtilal denemesiyle en yüksek raddesine ulaşmıştır. Düşünsel temelden beslenen toplumsal hareketler ile meşruti idarenin tesisi için mücadele edilmiştir. 1905 sonrası dönemde isteklerin yerine getirilmemesi ve toplumsal olumsuzlukların artış göstermesi, süreci 1917 Bolşevik Devrimine götürmüştür. Ekim Devrimi öncesinde köylüler toplumsal temelde köklü değişime uğrayıp yeni bir mahiyet kazanmıştır. Ancak devrimi işçilerin ve askerlerin çoğunlukta olduğu kesim gerçekleştirmiştir. Devrim sonrası yıllarda girişilen iç mücadeleler sonucunda SSCB kurulmuştur.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Burak Yıldırım

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akyıldız, F. (2013). “Rusya’da Yerel Yönetimler” M, Okçu ve H, Özgür (Ed.) Dünyada Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 544 – 584.

Askeroğlu, A. (2011). “Çarlık Rusya’nın Meşruti İdaresinin Yapısı”. Tarih Okulu, (9), 61-72.

Devlet, N. (2019). “Çarlığın Yıkılışı-Bolşevik Devrimi” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 164 – 193.

Devlet, N. (2019). “Rusya İmparatorluğunda Değişimler” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 132 – 163.

Kaya, S. (2010). “Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi” Akademik Bakış Dergisi, 4(7), 41 – 77.

Kurat, A. N. (1993). Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

Roskin, M. G. (2012). Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset, Coğrafya, Kültür. (Çev. B. Seçilmişoğlu), Adres Yayınları, Ankara.

Sadıkov, R. (2010). “Şubat Devriminden Sonra Rusya’da İktidar Mücadelesi: Ekim Devrimine Giden Yol”. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, 29(48), 101 – 108.

Soltan, E. (2001). “Coğrafya, Tarih ve Rus Kimliği” Avrasya Dosyası (Rusya Özel), 6(4), 64 – 94.

Tellal, E., Keskin, N. E., Güler, B. A., Karahanoğulları, O., Karasu, K., Ömürgönülşen, U., Akın, Ö., Çınar, T., Esen, S. ve Kutlu, M. N. (hzl). (2004). Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, Ankara.

[/vc_toggle]

Sosyalizm ve Turancılık Arasında Kalmış Bir İdeoloji: Galiyevizm

Sosyalizm ve Turancılık Arasında Kalmış Bir İdeoloji: Galiyevizm

Özet

İkinci Dünya Savaşı sonrasında içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede sağ-sol çatışmaları ortaya çıkmış, pek çok insan yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde sağı temsilen milliyetçiler, solu temsilen sosyalistler bayrak taşıyıcılığı yapmıştır. Her iki farklı görüş de pek çok destekçi edinmesine rağmen sosyalizm bir Turan fikirlerini birleştiren Galiyevizm kendisine taraftar bulamamıştır. Bu makalede Turancı Sosyalist Mir Sultan Galiyev’in hayatı ve Galiyevizm işlenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Sosyalizm, Turan, Cedit, Galiyev, SSCB

  1. Sultan Galiyev’in Hayatı

Sultan Galiyev, 1892 yılında Rus Çarlığı içerisinde bir Tatar Türkü olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluk döneminde köy okullarında dini eğitimin yanında Arapça ve Farsça öğrenimi almıştır (Galiyev, 1998). Gençlik yıllarında ceditçi eğitim modelini benimseyen Tatar Öğretmen Okuluna kabul edilmiş ve bu okulu birincilik ile bitirmiştir (Duman, 1999). Öğretmen Okulundaki öğrencilik yıllarında bilimsel sosyalizm ve milliyetçi hareketler ile karşılaşmıştır (Guadagnolo, 2013).

Mezuniyeti sonrasında öğretmenlik ve gazetecilik gibi farklı meslekleri yaparken aynı anda küçük devrimci grupları örgütleyip Çarlığa karşı mücadele vermeye başlamıştır. Bu dönemde Bolşeviklerin faaliyetlerini gizli yürütmeleri sebebiyle kendilerine ulaşamadığını, Menşeviklere ise katılmak istemediği için uzak durduğunu söylemiştir (Günal ve ark., 2022).

Şubat devrimi esnasında Bakü’de gazetecilik faaliyetleri yürüten Galiyev, geçiş hükümeti sürecinde Rusya Müslümanları Kongresi’nde dinleyici olmak için Moskova’ya gitmiş ve sonrasında Kazan’a geçerek Bolşevik Partisi’ne üye olmuştur. Burada Beyaz Orduya karşı Kazan şehrinin savunulmasında önemli görevler almış olmasının yanı sıra Müslüman Sosyalistler Komitesi başkanı Vahidov’un öldürülmesi sonucu üzerine daha fazla sorumluluk yüklenmiştir. (Guadagnolo, 2013; Günal ve ark., 2022).

1918’de “I. Müslüman Komünistler Kongresine” başkanlık etmiştir. Aynı zamanda burada özerk olarak Rus Komünist Partisi’ne katılma fikrini açıklamıştır. Fakat 1919’da Rus Komünist Partisi milli komünist oluşumları lağvetmesi ve tek parti yönetimine geçmesi sonucu çalışmalarını burada yürütmüştür.

Galiyev, Batı emperyalizmine karşı olmasına karşın Bolşeviklerin uygulamalarının faydalı olmayacağı düşüncesindeydi (Benningsen ve ark., 1995). Bu düşünceleri sonucunda komünist elitlerce “burjuva milliyetçisi” olarak değerlendirilmiş ve Basmacı hareket kurmayları ile beraber karşı devrim hedeflediği kanaati ile 1923 yılında kendisine dava açılmıştır. Dava esnasında kendisine paralel devlet örgütleme ve Turan birliğini kurmaya yönelik faaliyetlerde bulunduğu suçlamaları yöneltilmiştir. Dava sonucunda serbest bırakılmasına karşın 1929 yılında ikinci kez tutuklanmıştır. Bu dönemden sonra kendisinin akıbeti ile ilgili kesin bilgiye ulaşılamamıştır. Bazı kaynaklara göre kürek cezasına gönderilip sonrasında kurşuna dizildiği söylense de bazı kaynaklara göre ise Stalin’in gözetiminde Moskova’da tutulduğu ve eceli ile öldüğü söylenmektedir (Reyhan, 2010; Baker, 2014).

  1. Tatarlar ve Ruslar Arası İlişkiler

Sultan Galiyev’in fikir yapısını anlamak için hayatını anlamanın yanında içerisinde yetiştiği toplumu ve tarihini de tanımak gerekir. Bunun için Tatar-Rus ilişkilerini incelemek elzemdir.

Rus Çarlığı’nın XVI. yüzyılda (yy.) Kazan’ı topraklarına katması sonucu Tatar Hanlığı dönemi sona ermiş, bölgede yaşayan halk göçe zorlanmıştır. Boşalan yerlere Ruslar yerleştirilerek Tatarlar kendi bölgelerinde azınlık durumuna getirilmiştir. Fakat tüm bunlara karşın bu zorunlu göç uygulamaları sonucu Tatar nüfusu farklı bölgelere yayılmıştır. Bu durum Tatarları öz vatanlarından mahrum etmesine rağmen, faaliyetlerinin daha büyük coğrafyalarda hakimiyet kurması ile sonuçlanmıştır (Günal ve ark., 2017).

Ruslar ele geçirdikleri topraklara Rus yerleşimciler göndermekle kalmamış aynı zamanda misyonerlik faaliyetleriyle din yordamıyla Ruslaştırma politikaları uygulamışlardır (Günal ve ark., 2022). Zamanla ticari olarak da Tatarlar üzerinde etki kurmak isteyen Ruslar, bunun için ticaret yollarına çeşitli yapılar kurarak etki alanlarını artırmayı hedefledilerse de Türkistan coğrafyasında “kafir” olarak görülen Rus tüccarlar başarılı olamamış, Tatar tüccarlardan yardım almak zorunda kalmışlardır. Bu durum Türkistan bölgesinde Tatar tüccarlar vasıtasıyla Türk kültürünün muhafaza edilmesine ve sonrasına milliyetçiliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur (Günal ve ark., 2017).

XIX. yy.’da Çarlık ordusu Doğu fetihlerini tamamlamış ve mutlak hakimiyeti eline geçirmiştir. Bu dönemden sonra ticaret için farklı milletlere ihtiyacı kalmadığını düşünen İmparatorluk, Tatarların işletme oluşturmalarına ve arazi satın almalarına engel olmuştur. Lojistik yöntemler ve mali yardımlar sonucu bölgeyi Moskova’ya bağlayarak Kazan bölgesinin ekonomik gücünü kırmayı başarmışlardır. 1906 yılında yayınlanan eğitim genelgesi sayesinde imparatorluk içerisindeki Türk ve Müslüman toplumların Kiril alfabesiyle eğitim alması zorunlu tutulmuş ve böylece kendi içlerindeki iletişim engellenmeye çalışılmıştır (Aça, 2014). Tüm bu baskılar sonucunda Türk aydınlar Çarlığa karşı reformcu kalkışmalar örgütlemeye başlamışlardır. Günümüzde Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine uyguladığı uygulamalar bu uygulamalara yakınlık göstermektedir.

[vc_toggle title=”Batı Trakya Türkleri”]

https://stratejikortak.com/2020/02/bati-trakya-turkleri.html

[/vc_toggle]

Ceditçilik

Ceditçilik hareketi Orta Asya Türk halkı tarafından en çok benimsenen hareket olmuştur. Sultan Galiyev de bu hareketten etkilenen aydınlardan birisidir. Bu hareketin amacı:

  • Din
  • Kültür
  • Teknoloji

Alanlarında yenilik yapmaktır. Rusya Müslümanları arasında cedit kavramı değişim ve toplumsal taleplerin yansıtılmasıyla özdeşleşmiştir. Bu hareket farklı fikirlerdeki Rusya Türklerinin birleştiği ortak nokta olmuştur (Yelok, 2013). Modernist faaliyetler ilk olarak Şehabettin Mercani (1818-1889) sayesinde din alanında ortaya çıkmıştır. Mercani, Türkistan’daki tutucu din bilimciliğine karşı çıkmıştır (Aça, 2014).

Bu hareketin kültür ve teknoloji ayağındaki en önemli etkiye sahip ismi İsmail Gaspıralı’dır. Kırım Tatarlarından olan İsmail Gaspıralı, “dilde, fikirde, işte birlik” mottosuyla Türkçü düşüncelerini anlattığı “Tercüman” adlı bir gazete çıkartmış, Çarlık yönetimi altındaki Türklerin ortak bir dil ile birleşerek hareket etmeleri gerektiğini savunmuştur (Doğdu, 2019). Bunun için eğitim reformu üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışmalarını açtığı “Cedit Okulları” ile uygulamıştır. Cedit okulları:

  • Fonetik okuma sistemi
  • Seküler eğitim anlayışı
  • Pantürkist anlatı

Anlayışlarında eğitim vermiştir (Emirhanov, 2005).

Cedit okulları, Tatar halkının eğitim oranını ciddi düzeyde artırmış; din, kadın hakları, edebiyat gibi alanlarda etkili Tatar aydınların çıkmasına ön ayak olmuştur (Günal ve ark., 2022). Bu aydınlardan birisi de Mir Sultan Galiyev’dir.

  1. Galiyevizm Nedir?

Galiyevizm, Mir Sultan Galiyev’in Karl Marx’ın görüşlerini kendi bakış açısı ile yorumlaması sonucu ortaya çıkmıştır ve komünizmin milliyetçi yorumu olarak değerlendirilmiştir. Lenin’in sömürenler ve sömürülenler tanımlamasına benzer olarak kendisi de dünyayı ezenler ve ezilenler dünyası olarak tanımlamıştır. Ancak proleterya kavramını tüm Doğu toplumlarını kapsayacak şekilde tanımlamıştır. Doğu toplumlarından kastı ise Asya, Afrika, Avustralya ve Amerikan yerlileri olarak değerlendirmiştir (Duman, 1999; Galiyev, 1998).

Ona göre toplumlar istismar edilen ve istismar eden olmak üzere ikiye ayrılır (Duman, 1999). Sömüren toplumlar içerisindeki proleter sınıf da en az burjuva kadar suçludur çünkü bu ülkelerdeki işçiler, sömürgeler sayesinde zenginleşen sermaye sahipleri tarafından kendilerine verilen rüşvetler sonucunda devrim fikrinden caymaya meyillidir. Aynı zamanda Galiyev, Batı’da bir proleter devrim gerçekleşse bile bunun şeklen bir sosyalizm olacağını, iktidara gelen proleter sınıfın Doğu sömürülerine devam edeceğini öne sürmüştür. Ona göre Batı’daki devrimcilik Fransız İhtilali ile sona ermiştir. Bu sebeple sosyalizm fikrini Batıya değil Doğuya doğru yaymaya çalışmak daha mantıklıdır. Çünkü Doğu toplumları henüz Batı’daki gibi bir sınıf ayrımına tabii olmamıştır (Benningsen ve ark., 1995).

Onun sosyalizmin gelişimi ile ilgili fikirlerine göre emperyal kuvvetler sahip oldukları gücü Doğu’daki sömürgelerinden almaktadır. Bu nedenle eğer ki sömürülen “proleter halklar” özgürleştirilirse (Galiyev, 1998):

  • Batı’daki sermaye sahipleri zayıflayacak,
  • Batı ülkelerindeki yoksulluk artacak ve burjuva gücünü korumak için işçilere daha fazla imtiyaz sağlayacak,
  • Sağlanan imtiyazlar sonucu işçi hareketleri ve sendika örgütlenmeleri güçlenecek,
  • Emperyalizm yıkılacak ve Batı’da sosyalist devrim gerçekleşmiş olacak.

Galiyev Doğu’nun özgürleştirilmesi sonucu Batı’nın dolaylı olarak sosyalist devrime yol alacağını düşünmektedir. Doğu fethini gerçekleştirmek için Kazan’da kurulacak bağımsız bir komünist parti ve ordu olması gerektiğini savunmuştur (Günal ve ark., 2022).

Galiyev, Müslümanlığın köleliğe karşı çıkması ve sömürülen halkların pek çoğunun Müslüman olması sebebiyle sosyalizmin öncelikle Müslüman halklara tanıtılması gerektiğini; bunun için de “Müslüman Komünist” bir oluşumun elzem olduğunu belirtmiştir. Rusya coğrafyasındaki Müslüman din alimleri yoluyla devrim fikrini Müslüman toplumlara benimsetmeyi planlamıştır. Ona göre Marxsizm ve İslam’ın birbirini besleyen pek çok unsuru vardır ve bütünleştirilmelidirler (Günal ve ark., 2022).

  1. Turan Sosyalist Cumhuriyeti Fikri

Sultan Galiyev düşüncelerini gerçekleştirmek için 1923 yılında “Sömürge Enternasyonali”ni tanıtmıştır. Bu fikrinde Kafkaslar ve Uralların Doğusunu SSCB’den bağımsız bir oluşum olarak tanımlamıştır. Daha sonraları “Sömürge Enternasyonali” olarak belirttiği bölgeyi “Turan Sosyalist Cumhuriyeti” olarak revize etmiştir. Ülkenin yönetim biçimini tek parti altında cumhuriyet rejimi olarak tasarlamıştır. Partinin yerel birimleri halkın seçtiği temsilciler meclisi tarafından yönetilecek, bu temsilciler arasından seçilen üyeler ise partinin ve devletin yönetimini üstlenecektir (Günal ve ark., 2022).

Bu fikir Sovyet yöneticilerin Turan coğrafyasında yeni etnik kimlikler yaratması fikrine ters olacağı için reddedilmiştir. Nitekim 1924 yılında Sovyet toprakları içerisindeki Türkler; Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan olarak farklı kantonlara bölünmüştür (Günal ve ark., 2022).

  1. Sonuç

Sultan Galiyev, baskıcı Çarlık Rusyası döneminde doğmuş ve tüm asimilasyon çalışmalarına karşı ceditçi eğitimin kendisine verdiği bilinç ile mücadele etmiştir. İlerleyen yıllarında mücadelesini sadece baskı altında kalan Türk uluslarından çıkartıp tüm dünyaya yayabilmek için sosyalizme yönelmiştir. Ezilen halkların çoğunun Türkler ve Müslümanlardan oluştuğunu ve bu halkların kurtuluşu için Türk ve Müslüman bir sosyalist oluşuma ihtiyaç duyulduğu fikrini ortaya atmıştır. Bunun için ortaya attığı “Turan Sosyalist Cumhuriyeti” fikri onun sonunu getirmiştir.

Ceditçi hareketin sosyalist kanadı olarak tanımlayabileceğimiz Galiyev, tüm Türkleri bir ülküde birleştirmek yönüyle Turancı olarak tanımlanabilecek olsa da bahsettiği ülkü bugünkü Turancılar ile aynı olmadığından farklılık gösterir.

Kendisi Batı toplumlarının emperyal hayallerinden vazgeçmelerinin oralarda sosyalizmi getirmek ile değil ellerinden sömürü güçlerini almakla olacağını söylemiştir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da “demir perde” altında pek çok sosyalist devlet kurulmuş olmasına rağmen SSCB’nin etkisinin azalması ile her biri sosyalizmden ayrılmış, onun azılı rakipleri ile ittifak olmuşlardır. Bu durum Galiyev’ in ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur.

Uğur Bozdoğan

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Galiyev, S. (1998). Sosyalist Turan ve Doğu Birliği,(Çev.). GÜRSES, HB, Doğu Kitabevi, İstanbul.

Duman, O. Ş. (1999). Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev. Turk Dunyas Arastrmalar Vakf.

Guadagnolo, G. (2013). ” Who Am I?”: Revolutionary Narratives and the Production of the Minority Self in the Early Soviet Era. Region: Regional Studies of Russia, Eastern Europe, and Central Asia, 2(1), 69-93.

Günal, V. A., & Çelen, G. Sultan Galiyev’in Turan Sosyalist Devleti Fikrinin İncelenmesi.

Benningsen, A. A., & Wimbush, S. E. (1995). Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliğinde Milli Komünizm. (B. Tanatar, Çev.). Anahtar Kitaplar.

Reyhan, H. (2010). Doğunun Büyük Devrimcileri Mollanur Vahidov ve Sultan Galiyev. Alter Yayıncılık, Ankara.

Baker, M. R. (2014). Did he really do it? Mirsaid Sultan-Galiev, party disloyalty, and the 1923 affair. Europe-Asia Studies, 66(4), 590-612.

GÜNAL, V. A., & ÇELEN, G. TURANCI VE SOSYALİST: SULTAN GALİYEV’İN TURAN SOSYALİST DEVLETİ TASARISININ İNCELENMESİ. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 27(1), 83-97.

Aça, M. (2014). Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği’nde Yeni Ulusların İnşası Adına Tatar Nüfuzunu Kırma Girişimleri. İdil-Ural Çalıştayı Bildiri Kitabı, Kırklareli Üniversitesi Yayınları, Kırklareli.

Yelok, V. S. (2013). Feyzullah Hocayev ve Cedit Hareketi. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması, Eskişehir, 423-428.

DOĞDU, S. A. SULTAN GALİYEV’İN SİYASİ KİŞİLİĞİ. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, 7(2), 79-120.

EMİRHANOV, R. (2005). İsmail Gaspıralı ve Tatar Toplumunda Yenileşme Hareketi (19. yy. sonu-20. yy. başı). Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, 2(3), 71-83.

[/vc_toggle]

Islam and The Reconstruction of State

Islam and The Reconstruction of State

Islam had significant effect in world history. In a one century, after its spread, Islamic values and the conquests in the name of Islam spread from Central Asia to Iberian Peninsula. However, in this article, I will not elaborate the such a great advance into the world history. While everyone is arguing about the impact of Islam into the world politics, I want to pay attention to another issue; emergence of Islam. Emergence of such a divergent religion, namely monotheistic and emphasize non-binary God with huge social reforms, inside of the Arabian Peninsula, where dominant system of thought consisted on polytheistic divine structure with granting status-quo relations inside the social hierarchy, pointing out that Islam is not only about a sole divine message of conquests or reconstruction of world politics, but has a more distinct side. My paper derived from the answering this question, and my thesis claims that, Islam, when it started to spread with the first divine message, has a revolutionary aspect inside the Arabian Peninsula, promising an egalitarian and inclusive world, while abolishing the old political structure. In order to explain that, I will divide my paper in to two general segments; in the first phase, I will explain the pre-Islamic socio-political and socio-economic environment of the Arabian Peninsula, starting with the political crisis in international environment, fall of Himyarite Kingdom, long lasting wars between Sassanid Empire and Byzantine Empire, and their contribution to the growth of commerce economy and its structural relation in Meccan political system, as well as the how its changing the Meccan and other Arabic tribes world thorough socio-economically and socio-politically. This phase is also a crisis phase due to its degradation of Arabic social structure thorough elite over-production, increased urbanization, expansion of use of financial debt, increased wealth gap and population over-production. In that sense, revolutionary pre-requisites were already done in the Mecca. With the emergence of Islam, Prophet Muhammed (peace be upon him), with the divine guidance of Quran, ignited the fire of revolution in Mecca. Second part will be consisting on the revolutionary aspect of the emergence of Islam and its politics, from its first followers to the choose of city for Hijrah, rise of the Islamic values and reforms under the banner of Prophet Muhammed. Thus, in this part I will also mention about the establishment of such a revolutionary state and its success against the status-quo organisations of the Arabian society. In order prove the revolutionary aspect of the Islam, I will use the cyclical trends and domestic dynamics in order to explain changes inside the Arabic socio-economic and socio-political structures. In conclusion, I will briefly summarise my idea and showing that, both in Liberal-Classical thought and Marxist-Heterodox understanding, Islam emerged a revolution and succeed it, through establishment of a revolutionary state under the leadership of Prophet Muhammed. Despite the giving a so much part for the theoretical frameworks, I will show the theoretical background inside the story itself, in order to establish much more great vision for better understanding of the reality.

Pre-Islamic Mecca: Prerequistes for Revolution 

Arabia, before the divine message of the Prophet, was already developed and reached its peak. During the Himyarite hegemony over the Hejaz, Mecca can be considered as a mere periphery for the trade routes, just a rest point for the caravans that went to Syrian and Egyptian markets, in that sense, Mecca’s very own existence heavily depended on the its location in trade routes of the western Arabia which is connected to the surplus producing region of Yemen with Syria (Ibrahim, 1982: 342). In that sense, Mecca, during the Himyarite hegemony over the Western Trade route, was a periphery, and limited access to the Western Arabian trade route. However, distinguishable favour of the Mecca also crucial for the Western Arabian trade route; Kabe and the Zamzam wells, first one is important due to its historical-religious importance and concept of haram, which emphasise an sacred zone that no blood will be shed, and accumulate the Meccan elites their power, secondly, Zamzam well is crucial, due to very essence of it; a water source across the desert, made Mecca valuable periphery for the caravans, as a rest place and with the combination of the Kabe, enabled the Kabe as a place of minor trade area, an extension of the core-trade relations, between the Yemeni and Syrian trade routes. However, Meccan trade power did not only derive from these structural impulses, also affected from the essence of the city. Mecca, found in nowhere but the desert, no agricultural oasis, most close fertile lands can only be found in the Yathrib and Taif can be found, nor industrial output can be stipulated due to lack of natural resources, heavily depended on trade for the living; If Mecca had any attractions to offer, Himyarite princes as the head of them armies would long since have hurried there. Their winter and summer are equally desolate. No bird flies over Mecca, no grass grows. There are no wild beasts to be hunted. Only the most miserable of all occupations flourishes here, trade (Essad Bey, 1936: 44).

This quote actually shows some features of the era. First of all, as we mentioned above, Himyarite Kingdom had a certain dominance over the region, even their armies reached Mecca and other places, and control the southern sides of the Arabia. Secondly, Mecca nearly had no resources for the flourish of an subsistence economy in that sense they heavily depended on the other forms of economy, which brings us to the other feature, thirdly, Mecca re-organise its economic originations into the commerce-based economy, through use of Zamzam well, which allowed Mecca to became a significant periphery inside the Western Arabia trade route, and secondly, Kabe, a religious-ideological place where the no blood will be shed, haram, by obliged to do so, they gained a power of safe-haven, for the caravans, which mostly endangered by the threats of the Bedouin tribes across the region.
Mecca’s economic power started to arise when Himyarite Kingdom faced with critical internal pressures and started to lose its hegemonic power in the Western Arabian trade route. Until that moment, Quraish Tribe, consolidation of several clans in the leadership of Qusayy ibn Kilab, main residents of the Mecca, leading merchants of the city, however, their power limited by the Himyarites and the Lakhmids of Hira, which were the main dynamic powers that spread their influence over the Arabia on commercial way (Ibrahim, 1982: 343). Meccan merchants’ power, despite their willingness, limited only to the Haram and Kabe, they further diversified their commercial skills. In the middle of the fifth century, with the internal crisis of the Himyarite Kingdom, Arabian trade routes started to effect negatively, and dislocations occurred between the production and trade. This scenario pushed the Meccans to fill the void left by the Yemenis’ departure. Because the Meccans lacked the necessary infrastructure for this new duty, they had to create their own to transport themselves and their money outside of Mecca. However, Meccans did not have enough social and economic institutions for the such act, first of all, they did not have enough protection for the caravans and secondly, most of the Meccan merchants did not have adequate capital in order to venture a new caravan. Hashim, ancestor of the Prophet Muhammad, through four acts, became the key actor for the restructuring period of the Meccan city from periphery to the semi-core position. First of all, Hashim resolved the problem of security, through ilaf, agreement between the Bedouin tribes and Quraish that provide safe passage and protection, secondly, cease of itifad, ritual suicide of the Meccan merchants, in order to avoid the debt burden resulted from the disastrous venture attempts, eventually bankrupts, which separate them from the remaining clan members in terms of debt, Hashim, in order to stop this act, claimed that, itifad started to overtake them, and led them weak and less numerus compared to the others, and introduced mudaraba, a partnership that merchants pool their capital for formation of one huge caravan that can benefit from every one, from small investors to big sayyids, on the other hand, this also led to wider commercial exchange and diversified the enterprises done by Meccans, compared to the Himyarite merchants, thirdly, Hashim maintained agreements with the Abyssinians and the Byzantines for the tujjar al-Arab, convinced these states to the fiscal advantage of their caravans and products, and allowed Meccan caravans trade freely in Abyssinia, Byzantine, and lastly, he bear important role in for the Kabe, dwelled water-wells, namely, Bezr and Sicille, bear the role of Sikayah and Rifadah, water and food supply role for the pilgrims of the Kabe, that granted him to the huge respect and fame across the other Arabian regions (Ibrahim, 1982: 344-345) (Sarıçam, TDV).

Few conclusions can be derived from these acts. Hisham played very crucial role for the semi-core Mecca, firstly, he created a safe zone for the Meccan traders and created an alliance with the Bedouin tribes and Quraish. However, it is also worth to mention that, Quraish, contrary to its nomadic origins, became urbanised in Mecca, and have a distinct relation with the Bedouin tribes, this shows us a diversified division of labour inside the Mecca. Secondly, through ending itifad, Hashim also ended the small ventures abroad that created only disasters for the Meccan traders, and paved the way for the monopolistic trade dynamics, that later contribute to the Prophet’s revolution through Islam, and eventually re-organise class relations inside the Meccan society. Thirdly, one can argue that, through free trade agreements with another kingdoms, Hisham allowed Meccans to enjoy from benefits of the Western Arabia trade route, that was only had small benefit during the Himyarite hegemony, with these trade agreements, Meccans now able to accumulate their capital in correlation with the organisation of large-caravans. Lastly, in overall analysis, Hisham and his acts, transformed the Mecca from significant periphery to the important semi-core region that organise the region’s trade and create dynamism inside the system which later contribute to the rise of Islam, and intra-class conflict inside the Mecca.
Transformation of the Meccan socio-economic structure from periphery to semi-core brought even-more dynamic class relations to the Mecca. This dynamism eventually ended up with a revolution done by Prophet’s leadership. However, prerequisites of the revolution build upon three pillars; masses, elites and Meccan city-state’s financial status in a given period. Before jumping into these pillars, Meccan class dynamics worth to mention. With the increased complexity of the Meccan trade to outside, new concepts emerged, such as hilf, alliance matrixes both inside and outside of the Mecca for protection, and establishment of the trust-worthy trader relationships (İbrahim, 1982: 345). Classes basically divided into four categories, and based on the ownership of the merchant capital, and challenged the existed tribal affiliations of the Meccan social structure. At the top of the list, there were sayyids, wealthy merchants that leaders of the their clans, main formers of the clan-alliances, monopolistic anti-market group of the society, on the second level, there were clan member free men who had various professions that build the division of labour in the society, in the third level, there were mewalis, who were “clients” of the certain clans that under protection under the patronage clans, mewalis are important due to their role inside the society; they were not clan members, they did not have any previous blood-relations within the their patronage clan, however, due to their professions and labours, accepted themselves to the clan and provided them certain capital and labour, moreover, mawali’s rights in a given clan also inherited to its next generation and granted certain rights and duties for its next generations such as when one mewali insulted or attacked by other clan members, patronage clan leader had to avenge this act in order to protect its mewali in order to protect its honour, moreover, concept of mewali was not a static class, social mobility granted for mewalis and mewalis can reach the level of halif, ally, lowest status inside the Mecca given to the slaves, qinn, either captured from battles or lost their freedom due to their debts, generally caused by the usury (İbrahim, 1982: 346).

Inside this class dynamics, several analyses can be reach. First of all, existence of the sayyids, wealthy merchants shows that, due to prolonged mudaraba-system, joint ventures abroad, several groups asserted their capital power inside the city, namely three important clan; Banu Umayya, Banu Makhzum, and finally, Banu Hashim, later I will mention in intra-elite competition. Furthermore, establishment of long-distance trade system through protection and trust alliances across the Western Arabia trade route and joint-venture merchant methods, Meccan family elites established important social group which nearly dominates the Meccan economy, even the later least powerful family, Banu Hashim, maintained strong position in the religious duties and named with it. However, despite such a centralised and monopolised anti-market tendencies, Mecca was never showed any authoritarian regime, contrary to this, Meccan socio-political structure established quite decentralised and oligarchic regime, where the most of the decisions taken with small council of important families members, and they did not have any central executive organ or council did not have any direct legislative power, this issue later paved the way for the Prophet’s revolution inside the Mecca, moreover, lack of centralisation inside the sayyids caused three important results; firstly, there was huge centralisation of the economy due to inner competition between the Sayyids, secondly, there was important centralisation of the religious activities, Mecca resembled every important god of the other Arabic states in order to establish a semi-core in the Mecca, and thirdly, lack of indecisive alliances between the Sayyids, which established grey zones against the Prophet during the his duty of spreading the Islam, which gave Prophet a huge advantage (Wolf, 1951: 340). Position of the mewalis also worth to take into consideration. Mewalis were not kin-originated group, mostly derived from the ex-slaves or foreigners, or outsider Arabs, and even that position, they somehow represented a class inside the Mecca. In that sense, on the other hand, mewalis are also heavily depended group, to the clans, due to reason that they were mostly not producers of certain goods, but they provide their services, this issue showed us that Mecca, during the pre-Islamic period, deepened its division of labour inside the Mecca, and established a real “city”, in the conceptualisation of the Charles Tilly, representation of state as a centre of capital and wide civil division of labour which generate income for its residents, moreover, Mecca was an actual “city” because, it was not the tribes, kin-based relations that maintained prosperity and security of the Mecca, but the their widened relations with the outsiders, through halifs, mewalis, other tribes, slaves, service providers, religious points etc., such a complex relations, eventually widened the concept of Quraish, which actually means the “to collect together” (Wolf, 1951: 331) (Tilly, 1992). In that sense, Mecca was a city that ruled by the Sayyids. On the other hand, Mecca was interestingly attracting for the masses due to two reasons; debts and Kabe. Regarding the issue of debt, people who were in the periphery of the Mecca, generally indebted by the Meccan merchants, and brought down to the city, either as a slave, or as a daily worker, in order to pay their debts, moreover, these people, were forced to leave their tribes by the merchants, in order to prevent their rely on their tribes collective wealth, such an act, alienation from both capital-ownership and clan relations, gave them a new identity inside the Mecca, can be classified as a working poor, moreover, provision of large service sector under the control of the sayyids and their families related to the care of caravans and merchant system of the city, further entangled the rich and poor in the streets of the Mecca. Moreover, concept of slave also needs some explanations. Slaves, as a general rule for the early Medieval Age’s and Antiquity’s character, considered as a form of capital by their owners, which have two meanings, firstly, they can be use whatever their masters want, mostly in the prostitution and the caravan guard, animal cares, and also, they needed to take care by their masters. Despite the horrific story of the Roman slave system, work or die, Meccan slave system was differing from it several ways. Firstly, slave ownership considered as normal, as well as the Romans, however, in order to continuation of the services provided by the slaves, they had to taken care by their masters, adequate feed, sleep and free-time cycles, secondly, a system of payment, main difference from the Antiquity slave systems, and a possibility of freedom, either as payment for their slavery or gave of freedom from the wealthy merchants. Thirdly, many mewalis, clients came from the slave status, who gained their freedom, in that sense, slavery was not a static concept inside the Meccan society.

On the other hand, Kabe had a significant importance due to very simple reason; it was a religious zone, that attracted pilgrims across the Arabia, eventually promoted its own market, that benefited by both masses, through way of socialisation through sacred, a peaceful environment of exchange of ideas, and for the elites, which are profited from the zone of haram through enlarging it and accumulated more capital their wealth. Last important issue, for a prerequisite for a revolution, intra-elite competition, we saw that the, power dynamics between the Banu Umayya, Banu Makhzum and Banu Hashim, either through honour duellos, or protection of client, or establishment of another alliances, mostly known conflictual factions in Quraish, Al-Ahlaf and Al-Mutayyabun, showed us a fact that, Mecca’s political power also derived from the these intra-elite competition, due to elites needs for the manoeuvring, in the heavily merchant oriented city, reasoned only through two ways, series of wars against the “aliens”, or accumulation of intra-elite configuration in order to increase degree of manoeuvre. Throughout the pre-Islamic Mecca period, we saw both these elements, in terms of waging war against the “alien”, Fijar Wars, or demanding fertile part of lands from the Taif, or intra-clan competitions between the Banu Umayya, Banu Makhzum, and re-position of the Banu Hashim before the birth of Prophet.

Way of Revolution: Islam 

Up until this point, we understand how Meccan society transformed to an urbanised, complex division of labour society after the introduction of the Hisham’s developments into the society, moreover, we understand, how anti-market foundations established through big families monopolisation of the Meccan economy, namely, Banu Umayya, Banu Makhzum and Banu Hisham. Before the divine revaluation, Meccan society established two pre-conditions of the revolution, in Brennerian terms, firstly, rulers now lost their re-productive ability in terms of ideology, due to increased depended population inside the city, namely, indebted slaves and mewalis, and secondly, masses lost their means of production, however, this lost of means did not directly related to the agricultural input, as Brenner improvised, in a mercantile economy like Mecca, masses means of production derived from the services industry and their freedom, in that sense, increased indebtment through usury and monopolised Meccan market and caravans by the big monopoly families, especially Banu Umayya such as in the example of the Fijar Wars, people nearly lost their hope to old way of financially independent, free merchants and service providers, in order to alive in the Meccan semi-core sub-system, they had to be move Mecca, found adequate equals as a counterparts, and grant Sayyids usury for a trade (Brenner, 2003). On the other hand, increased population pressure, elite competition on scarce economic and symbolic resources, and usury bubble over the non-binding legislative and non-central executive organ further pushed Meccan masses to another solution; Islam. Revolutionary aspects of Islam had two important phases, at the first phase, Islam commanded Muhammed Prophet to a passive resistance against the old relics, and mainly based on the establishment of the critique of the old ideology, Arabic paganism and its actions towards to the world, desacralisation of the Arabic paganism. In the second phase, started with the Hijra, in Yathrib, Prophet established foundations of the revolutionary state, which years later assert dominance against the Meccan elites.

The first phase of Islam, there are several important characteristics about the nature of revolution. Firstly, when Prophet aware with the divine messages of the Allah, and spread them into the masses, first believers interestingly have similar background; many of the were younger brothers and sons of notable merchants, who fallen out of the first in their tribe, or slaves, this shows the spread of Islam took very focused way of injection; at the first sight, Islam accepted by the lower strata of the Meccan society, especially by the slaves and the mewalis, however, examples such as Abu-Bakr, wealthy Meccan merchant whose father was a chief of Banu Taym, as one of the earliest convert, showed us that the, Islam also attracted to the free men of the clans, moreover, rather than opposition to Islam, introduction of a vision that rejected the past, showed us another important feature of the Meccan society; anti-market tendencies reached its peak and other clans demanded a social mobility inside the society (Watt, 1977: 36). First phase of the Islam mainly passive resistance due to non-violent methods done during the spread of religion, which also encouraged the Meccan elites to the further push their ill-treatment to the Muslims, such as the martyrdom of the Sumayyah bin Khayyat by Abu Jahl, head of the Banu Makhzum, or torture against the Bilal the Abyssinian, however, despite the ill-treatment, passive resistance derived from two reasons; first of all, prophet’s uncle, Abu Talib, leader of the Banu Hashim, granted protection over the Prophet, despite the diminished power of the Banu Hisham, they were still active and influence over the Meccan elites, which prohibited any direct attack against the Prophet, secondly, as we mentioned above, Meccan elites did not have any executive organ, or binding legislative power over the city, so, as long as they did not have consensus over the acts of Prophet, elites aggression against the Prophet and Islam only considered as an individual aggression, not as an collective action against the Prophet. However, passive resistance eventually ended due to three reasons; firstly, conversion of the Uthman and Hamza, shaken the Meccan elites, Banu Umayya and Banu Makhzum elites, due to their strong position in the ancien regime, and further developed form of alliance in competition against the Islam, secondly, strong-violent opposition from the Taif against the divine messages, an important industrial production site in Arabia, and the death of Abu Talib, which replaced by the Abu Lahab, strong opposition against the Prophet and removed Banu Hisham’s protection for the Prophet and sided with the Banu Makhzum, Abu Jahl, led the Prophet to the end of the passive resistance and paved the way for the Hijra, emigration to the Yathrib (Buhl and Welch, 1993: 360-376). Second phase of the Islam started with the Medina Convention. With the convention, Prophet established an egalitarian community through binding every tribe in the Yathrib in the concept of Ummah. Moreover, in order to provide solidarity and comradeship between the local people and the Meccans, concept of Ansar and the Muhajir (Serjeant, 1978: 4). With egalitarian conception and the strong emancipation to the comradeship, Prophet firstly broke the concept of mewali, a dependent client, and reorganise it through addressing Allah as a sole patron and the believers are only clients of the Allah. Moreover, partially abolishment of the usury inside the Ummah, ended up the masses lost of means of production, and re-established newly founded state over the Yathrib, later called as Medina, the City. With the establishment of the “city”, Prophet entered into the aggressive phase of the spread of Islam, waged wars against the Mecca. These wars, early based on the raids to the caravans that going to the Mecca, which believed that the as long as the raids ended successfully, adequate resource will flow to the Medina and Mecca will suffer from the lack of trade, which took decades of building, it has also another important point, by doing so, Prophet erode the concept of hilf, erode the relationships between Meccan merchants and the peripheral tribes who supposed to be protect these caravans, and let the Mecca alone inside the its own system (Ibn Ishaq, Guillaume, 1955: 281-287). Eventually, Mecca, with get sick of these raids and loss of significant amount of money, decided to the attack Prophet for end this conflict. At the Battle of Badr, Prophet’s forces became victorious, however, what is important in this battle was the death of Abu Jahl, due to heavy wounds, which led Banu Umayya family alone in the power politics, at the first sight can be seen as a disadvantage but, also huge problem in the Meccan political structure, which had no executive organ (Glubb, 2002: 179). However, Mecca was still a semi-core region with superior resources, alongside with a military history, and quickly took avenge of the Battle of Badr with Battle of Uhud, including death of Hamza and conspiracy that Prophet was killed, led the Muslims to the defeat (Cook, 2007: 24). Abu Sufyan, leader of the Banu Umayya, after the victory, encouraged to the new attack directly to the Medina, through forming alliances with other tribes’ leaders, however, Prophet now, with morally wounded soldiers, followed new strategy that break up these alliances. At the end, siege against the Medina failed due to two important reasons, lack of support for the Banu Umayya from other tribes, which were long-lasted domination under these families and searching for a social mobility which only granted by the Prophet, through accept of Islam, due to this reason, Islam had a very political nature, and secondly, succession of the Medina’s entrenchment against the Mecca’s military forces (Rodinson, 2002: 209-211). With the end of the wars, Truce of Hudeybiyyah emerged. This truce can be considered as first success of the revolutionary state, due to two reason, firstly Prophet identified as an equal by the Meccans, and secondly, Medina now due to end of military tension, able to became a new semi-core of the region, through routine pilgrimages that enhanced the trade power of Medina and establish a higher status for them. On the other hand, identification of the Prophet as an equal showed clearly showed that the, ancien regime of the Mecca did not have adequate power in order to combat against the new religion and its believers, Meccans finally lost their last chance to overtake the means of reproduction that they started to lose since the first divine message. Final act done with the conquest of the Mecca, due to nullification of the Hudeybiyyah Truce, which was one of the earliest examples of the glorious revolution, a change of system without bloodshed (Peters, 2003: 240). By conquering Mecca, Prophet restructure the old Meccan dynamics into the new one; from centralisation of the religion to singularity of the religion, Allah became the only god for worshipping and also completely different from the old gods, for example, in the Arabia, Allah was the only god that did not attributed to the one gender. This singularity bring another form of centralisation to the Mecca, centralised rule under the banner of Prophet, furthermore, trade and economy now became decentralised in order to abolish monopolistic tendencies of the ancien regime, diminished the power of Banu Umayya in Arabia, eventually at the end, with a visionary religion, Mecca, as a new core in the Arabian subsystem, through leaving its role to the Medina, forced Muslims to the new expeditions across the Arabia, and established a balance of power against the Byzantines and Sassanids.

Conclusion 

After the fall of the Himyarite hegemony over the Western Arabia trade-route, Mecca started to develop its own power. Up until the emergence of the Hisham, Arabs were disorganised, based on the small-individual ventures across the Western Arabian trade-route. With the introduction of Hisham’s joint-ventures, and re-organisation of the trade system, Mecca started to establish city dynamics that prelude to revolution of Islam. Monopolies established by the big family circles restricted other tribes to develop social mobility in the Meccan socio-economic structure, use of usury and further indebtment of the free-men, and increase of the slaves established huge amount of dependent people, which ignite the engine of rich and poor division and inability of the reproduction of the old pagan ideology in the Mecca, alongside with the centralised economy over the Kabe. Prophet occurred in that moment, with his divine message, he broke the old ideology, which is unproductive now, and moved to the Yathrib, in order to establish new polity through Medina Convention. Through raids and wars, Prophet asserted his dominance alongside with the establishing alliances with the non-Muslim tribes outside of the Mecca, and finally conquered Mecca, re-organised through singularity of religion, and centralised governance, with decentralised economy, ignite the engine of social mobility, and established core position of Mecca, and finally established revolutionary state in Mecca, which later reach from Central Asia to the Spain.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BIBLIOGRAPHY

John Bagot Glubb, 2002, The Life and Times of Muhammad, Hodder and Stoughton, 2002.

Eric R. Wolf, The Social Organization of Mecca and the Origins of Islam, Southwestern Journal of Anthropology, Vol. 7, No. 4 (Winter, 1951), pp. 329-356, University of New Mexico.

Mahmood Ibrahim, Social and Economic Conditions in Pre-Islamic Mecca, International Journal of Middle East Studies, Vol. 14, No. 3 (Aug., 1982), pp. 343-358, Cambridge University Press.

Buhl, A. T. Welch, Muhammad, Encyclopaedia of Islam. Vol. 7, Brill, 1993.

Montgomery Watt, W 1977, ‘Muhammad’, in PM Holt, AKS Lambton & B Lewis (eds), chapter, The Cambridge History of Islam, The Cambridge History of Islam, Cambridge University Press, Cambridge, pp. 30–56.

Maxime Rodinson, Muhammad: Prophet of Islam, Tauris Parke Paperbacks, 2002.

Ibn Ishaq and A. Guillaume, The Life of Muhammad, Oxford University Press, 1955.

Majid Ali Khan, Muhammad The Final Messenger, Islamic Book Service, New Delhi, 1998.

Francis Edward Peters, Islam: A Guide for Jews and Christians, Princeton University Press, 2003.

Robert Brenner, Merchants and Revolution: Commercial Change, Political Conflict, and London’s Overseas Traders, 1550-1653, Verso, 2003.

[/vc_toggle]

Balistik Füzelerin Özellikleri ve Savunma Sistemleri

Balistik Füzelerin Özellikleri ve Savunma Sistemleri

Otuzdan fazla ülkenin envanterinde bulunan balistik füzeler, belirlenen hedeflere bir veya birden fazla konvansiyonel (yüksek patlayıcılı), kimyasal, biyolojik ya da nükleer savaş başlığını kısa sürede hedefe ulaştırmak amacıyla üretilen silah sistemleridir. Balistik füzeleri menzillerine göre üçe ayırmak mümkündür. 1000 km’ye kadar olanlar kısa menzilli, 1000-5500 km’ye kadar olanlar orta-uzun menzilli, 5500+ km olanlar kıtalararası (ICBM) balistik füzelerdir. Kıtalararası balistik füzeler genellikle 10-15 mach (ses hızının 10-15 katı) hızlara ulaşabilmektedir. Balistik füzelerin menzilleri arttıkça hedeften sapma oranları yükselir. Bu dezavantajın önüne geçmek için nokta hedeflere değil, asker/sivil hedef ayrımı yapılmaksızın yerleşim yerleri hedef alınarak bir kitle imha silahı olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda bu durumun en net örneği 2. Karabağ Savaşı’nda Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Gence şehri başta olmak üzere büyük yerleşim merkezlerine yaptığı balistik füze saldırılarında görülmüştür.

Balistik füzelerin imhası havadaki mermiyi başka bir mermiyle vurmaya benzetilebilir. Menzili 350 km’den fazla olan balistik füzeler seyrinin büyük bir kısmını uzayda geçirirler ve yüksek hızlara ulaşmaları nedeniyle balistik füzelerin imhası oldukça zordur. Bu yüzden özel sistemler geliştirilmiştir; İlk ateşlenme (Boost) fazında müdahale için tasarlanmış sistemlere ABL (Air-Born Laser) ve KEI (Kinetic Energy Interseptor) örnek olarak gösterilebilir ancak bu sistemler sahada kullanılır hale getirilememiştir. Atmosfer dışında gerçekleşen serbest uçuş (midcourse) safhasında savunma yapan sistemlere GMD (ground-based midcourse defense) ve SM3 füzesi kullanan deniz tabanlı Aegis sistemi örnek gösterilebilir. Füzenin atmosfere tekrar girdiği terminal safhada savunma yapan sistemlere Patriot, THAAD, S-4000, FD-2000, SAMP-T örnek olarak gösterilebilir.[1]

Rusya’nın RS-28 Sarmat kıtalararası balistik füzesi

NATO Balistik Füze Kalkanın Tarihsel Süreci

ABD başkanı Ronald Reagan tarafından 1990 yılında başlatılan ulusal balistik füze savunma programı zaman içerisinde bazı değişikliklere uğramış ve 2010 yılında yapılan Lizbon zirvesinde tüm NATO ittifakı ülke topraklarını ve halklarını savunacak şekilde kapsamının genişletilmesine karar verilmiştir.

Zamanla Türkiye’nin Yunanistan Haricindeki tüm komşularının balistik füzelere sahip olmaya başlamasıyla Türkiye füze tehdidine yönelik savunma politikalarını NATO çerçevesinde sahip olunan güvenlik garantileri üzerine şekillendirmiştir. Kürecik/Malatya mevkiinde 1961 yılında Sovyet hava sahasını izlemek amacıyla kurulan ve 1991 yılında kapatılan[2] ABD kontrolü ve yönetimindeki sabit Radar üssünün yeniden tesis edilmesine dair kararını açıklamış ve 2012 yılında tesis faaliyete geçmiştir.

NATO balistik füze savunma sistemi, Avrupa’da konuşlu ABD Radar ve Önleme sistemlerine ilave bazı Avrupa Ülkeleri Sistemlerinden oluşmaktadır. Yani, NATO Balistik Füze Savunma Mimarisi Malatya/Kürecik’te konuşlu AN/TPY-2 radarı, İspanya’da konuşlu 4 adet AEGIS Balistik Füze savunma kabiliyetli ABD gemisi, Çeşitli NATO ülkeleri envanterinde bulunan PATRIOT, SAMP-T ve PAAMS füze ve radarları, Polonya ve Romanya’da konuşlu AEGIS Ashore Radarları ve Önleme Silahlarından (SM-3 Füzesi) oluşmaktadır. NATO Balistik Füze Komuta Merkezi Ramstein/ALMANYA’dır.[3]

AB’nin Doğu’sundan gelebilecek muhtemel bir saldırıya karşı en iyi stratejik savunma ve gözlem yeri olmasından dolayı Türkiye, Merkezi komuta sisteminin İzmir’de konuşlu olmasını istemiştir. Ancak Türkiye’nin bu teklifi kabul görmemiştir fakat Almanya’da olacak merkezi Komutada bir Türk generalinin bulunması teklifi kabul görmüştür.

AN /TPY-2 radarı

Türkiye’de konuşlu olan AN /TPY-2 radarı, THAAD balistik füze savunma sistemi ile birlikte geliştirilen X-bandı bir radardır. Hedefe ve moda bağlı olarak 870 ila 3.000 km aralığındaki nesneleri takip edebildiği bildirilmektedir[4]. Türkiye’ye anti balistik füze sistemlerinin kurulmamasının nedeni önleyici füzelerin yeterli vuruş hızına ulaşabilmesi için düşman balistik füzelerine 400-1000 km arası bir uzaklıkta olması gerekmektedir. Bu nedenle NATO, Türkiye’ye yalnız “erken ikaz ve takip radar üssünü” kurmuş, herhangi bir sabit veya mobil önleyici füze üssü tesis etmemiştir.

Bu sistemin Türkiye’ye katkısı en iyimser biçimde 1500 km üstü menzilde hareket eden ve İstanbul’u tehdit eden füzelere karşı denizde konuşlanmış SM-3 füzesi kullanan AEGIS sistemine sahip dört geminin tamamının veya bir kısmının Ege’de veya Akdeniz’de uygun bir bölgede bulunmasıyla fayda sağlayabileceği şeklindedir. Diğer bir deyişle Ankara’yı kapsama içine alan Şahap 3 füzelerine karşı (1200 km menzilli) etkili olamayacaktır.[5]

Hisar O+ harp başlıklı atış testi

Sonuç Yerine 

Türkiye bazı önemli noktaların korunmasını sağlamak amacıyla Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş’a bazı NATO müttefiki ülkelerin hava savunma sistemleri geçici olarak konuşlandırılmıştır. Buna ek olarak NATO balistik füze savunma sistemine girmiştir. Ancak NATO balistik füze kalkanının Türkiye’nin tamamını korumaması ve müttefik ülkeler tarafından geçici olarak yerleştirilen hava savunma sistemlerinin Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu zamanda geri çekilmesi Türkiye’yi farklı çözümler aramaya yönlendirmiştir. Türkiye kendi sistemlerini üretene kadar acil ihtiyacı olan hava savunma sistemini Rusya’dan satın almıştır. Ancak Rusya’dan alınan S400 hava savunma sistemi NATO ve Türkiye’nin kendi hava savunma ağına entegre edilemediği için tam verim alınamayacaktır. Türkiye ihtiyacı olan alçak ve orta irtifa hava savunma sistemlerini kendisi üretmiş ve envantere almıştır. Siper hava savunma sisteminin envantere girmesiyle uzun menzilli hava savunma sistemi ihtiyacını giderecektir. Ancak siper hava savunma sistemine balistik füze önleme kabiliyeti kazandırılması zaman alacaktır[6]. Bu yüzden Türkiye’nin balistik füze savunma sistemlerine olan ihtiyacı devam etmektedir.

Batuhan Kahriman

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Erdurmaz, Ali Serdar (2016). “Nato Balistik Füze Savunma Sistemi İçinde Türkiye’nin Yeri”, Savunma Bilimleri Dergisi, Mayıs 2016, Cilt 15, Sayı 1, 1-29. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://kho.msu.edu.tr/akademik/enstitu/Alp_SAVBEN_dergi/151/1.pdf&ved=2ahUKEwiP6NTFmbL6AhXfR_EDHUewBe0QFnoECBwQAQ&usg=AOvVaw1Pi8h58WDtUGORF1mxqFZZ

Egeli, Sıtkı, “Füze Tehdidi ve NATO Füze Kalkanı: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 40 (Kış 2014), s. 39-73. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/540267&ved=2ahUKEwj9rN7cn7L6AhVSXfEDHZ9dCFgQFnoECAgQAQ&usg=AOvVaw3FFuOZW_FTi4PHbdL-qevm

Aydın, Erdal. “AB’nin Güvenliği ve Türkiye’nin Rolü: NATO Füze Kalkanı”, AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt : 7 Sayı : 16 Sayfa: 719 – 735 Mart 2019 Türkiye Araştırma Makalesi, Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/tr/pub/avrasyad/issue/44101/543863&ved=2ahUKEwjxgfLeobL6AhUsRPEDHfWaD8MQFnoECAYQAQ&usg=AOvVaw1DfZ1Ccii4mDf89BXFwIDT

Çalışkan, Burak. “NATO’nun Balistik Füze Savunma Sistemi ve Türkiye’nin Rolü”. İNSAMER 12.04.2021. Erişim Adresi: https://www.insamer.com/tr/natonun-balistik-fuze-savunma-sistemi-ve-turkiyenin-rolu_3886.html

Kibaroğlu, Mustafa, “NATO’nun Balistik Füze Savunma Sistemi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 9, Sayı 34 (Yaz 2012), s. 183-204. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/540215&ved=2ahUKEwiJodb5orL6AhXSW_EDHax-B1YQFnoECA0QAQ&usg=AOvVaw16uPsPhmqS96fWSdAyzQHY

Dipnotlar

[1] Aselsan, “Balistik Füze Savunma Sistemleri”, Erişim Adresi: https://www.aselsan.com.tr/tr/inovasyon/haber-detay/balistik-fuze-savunma-sistemleri-7661

[2] Demirci, Mehmet Cem (2019). “Kürecik radarı NATO Füze Savunma Sisteminin en önemli unsuru”, Euronews, Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2019/12/16/kurecik-radari-turkiyenin-elindeki-stratejik-kozu-mu

[3] Dilek, D. Bircihan (2020). “Balistik Füze Savunması: Kürecik Radarı’nın Önemi”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Erişim Adresi: https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/balistik-fuze-savunmasi-kurecik-radari-nin-onemi

[4] Füze Savunma Projesi, “AN/TPY-2 Radar”, Füze Tehdidi , Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi, 25 Nisan 2016, son değiştirilme tarihi 30 Haziran 2021, Erişim Adresi: https://missilethreat.csis.org/defsys/tpy-2

[5] The Economist (2010). “Amerika’nın yeniden yapılandırılmış füzesavar kalkanı hala Rusya’yı rahatsız ediyor”, Erişim Adresi: https://www.economist.com/europe/2010/02/18/the-next-salvo

[6] Karakoç, Emre (2022). “Balistik Füze Önleme Kabiliyetli Siper, 2026’da Hazır”, Defenceturk.net, Erişim Adresi: https://www.defenceturk.net/balistik-fuze-onleme-kabiliyetli-siper-2026da-hazir

[/vc_toggle]

Bir İdeoloji Olarak Çevrecilik

Bir İdeoloji Olarak Çevrecilik

Özet 

Bu çalışmada çevreci hareketlerin önce siyasallaşması daha sonrasında da bir ideoloji haline gelmesi incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmada çevreci hareketin veya ideolojinin tarihi, özellikleri ve dönüşümü üzerine inceleme ve yorumlar yapılmıştır.

Giriş 

  1. Çevrecilik Nedir?

Çevrecilik yani çevre hareketleri doğanın korunması ve düzenin bozulmaması için yapılan siyasi ve hukuki hareketlere verilen isimdir. “Çevre” kavramının kökeni Alman zoolog Ernest Haeckel tarafından 1866 yılında ifade edilen ekoloji kavramına dayanmaktadır. Ekoloji Yunanca da yaşanılan yer, yurt, ev/mekân anlamına gelen “oikos” ve söz, söylem, bilim anlamına gelen “logia/logos” sözcüklerinden türetilmiştir. Ayrıca 20. yüzyılın başlarından itibaren biyolojinin alt dalı olarak hayat bulmuştur. Türkçeye çevre bilimi olarak çevrilen ekoloji kavramının ekolojik bir hareket olarak ortaya çıkması ise 1950’lili yıllardır.” (Bozkır, 2018).

1.1 Çevreci Hareketler ve Siyasallaşma

Çevreci düşüncenin kökenleri ilk olarak Antik Çağdaki doğa felsefesine [1] dayanır. Ayrıca, çevreciliğin bazı ilkelerinin Paganizm, Budizm, Hinduizm ve Taoizm gibi inançlarında yer verildiği ifade edilmektedir (Heywood, 2013). Ancak asıl anlamda çevreci hareketler sanayi devrimi sonrası dönemde başlamaktadır. Sanayi devrimi sonrası giderek artan fabrikalaşma, doğal kaynakların hızla sömürüsü ve salınan zehirli gazlar doğa üzerindeki tahribatı oldukça artırmıştır. Ekolojik denge bozulmaya başlamış ve bu durum canlı cansız birçok varlığı tehlikeye atmaya başlamıştır (Bozkır, 2018). Durum böyleyken dünyanın bazı noktalarında insan ve insan toplulukları bu tahribata karşı ayaklanmış ve seslerini yükselterek doğa ve ekoloji savunusuna geçmişlerdir. Bu insanlar önce topluluk olarak daha sonra günümüzdeki anlamıyla Sivil Toplum Kuruluşları olarak örgütlenmişlerdir. 17. Yüzyılda kurulan Roma Kulübü veya 19. Yüzyılda ABD’de kurulan Sierra Kulübü bunların ilk örnekleridir. Bu toplulukların başlıca amacı tahribatı engellemeye çalışmak ve ekolojik düzenin devamlılığını sağlamaktır. Örneğin, Sierra Kulübü amacını; “Habitatın, başta kuşlar olmak üzere ormanların, yabani hayvanların korunmasını, doğanın korunması ve endüstriyel kirliliğin önlenmesi olarak ifade etti.” (Bozkır, 2018)

Uzun yıllar insan toplulukları tarafından gerçekleştirilen çevreci hareket, İkinci Dünya Savaşı’nın doğa üzerinde oluşturduğu büyük tahribat (Özellikle ABD’nin savaşta kullandığı atom bombaları bölge üzerinde olağanüstü bir tahribata yol açmıştır.) ve kapitalizmin giderek güç kazandığı ve doğa sömürüsünün hızla artması çevreci hareketlerin siyasallaşma sürecini hızlandırmıştır. Bu süreçte yapılan en önemli hamlelerden birisi 1948 yılında doğayı korumak adına önemli bir adım olan sivil toplum örgütlerinin ve devlet kurumlarının bir araya getiren “Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN)” kuruluşudur (Mazlum, 2014). Öte yandan doğa üzerine çalışan bir topluluk olan Roma Kulübü’nün 1972 yılında yayınladığı “Büyümenin Sınırları” raporu ve Birleşmiş Milletlerin düzenlediği “Stockholm Konferansı’nda çevre sorunlarını siyaset-ekonomi ilişkisi bağlamında değerlendirilmesi çevre sorunlarının tüm dünya gündemine yerleşmesine sebep olmuştur (Öztürk, 2017).

Bu süreç çevreci hareketin git gide ideolojik bir kimliğe bürünmesiyle sonuçlandı. Çevre tahribatının azaltılmasını, ekolojik düzenin korunmasını ve doğal kaynakların sömürüsünün durdurulmasını isteyen insanlar artık bunu siyasi bir arenada savunmaya başladı. Bu noktada 20.yüzyılın sonlarına giderken artık dünyada Yeşil Siyaset başlıyordu.

  1. Yeşil Siyaset

İnsanlığın gezegeni mahvettiğini ve yok edeceğini düşünen insanlar artık topluluk örgütlenmeleri olarak değil siyasi partiler altında bir araya geliyor ve merkeze tamamen doğayı ve çevreciliği koyan bir siyasi ideolojiyi savunuyorlar. Pekâlâ bu insanların ideolojisi neyi içeriyor: Çevrecilere göre insanlar alışkanlıklarıyla, davranışlarıyla, yaşam tarzlarıyla doğayı mahvetmiş durumda ve bunun çözümü de siyaseti ve dünyayı doğa kurallarına göre tekrar şekillendirerek kurtarmak.  Hatta bazı çevreciler yeryüzündeki insan sayısının gereğinden fazla olduğunu iddia edebilecek kadar meşruluk elde ettikleri sanısına kapılmış haldeler (Özkan, 2020). Onlara göre insan gezegen için kendini feda etmelidir; onlar ölmelidir ki gezegen yaşayabilsin (Moseley, 2008). Çünkü gezegenin varlığı ve devamlılığı herkesten ve her şeyden daha önemlidir. Bunun için de insanlar alışkanlıklarından, yaşam standartlarından ve hatta kendinden dahi vazgeçebilmelidir, insan gezegenin yararına olduğu düşünülen her şey için fedakârlık da bulunmalıdır (Moseley, 2008).

Ayrıca bazı anti-entelektüel çevreciler bilimi ve teknolojiyi insanın doğaya üstün gelme çabası olarak görür ve bu tür ilerlemelerin karşısında durur. Bu ilerlemeler ancak doğanın yararına olduğu sürece desteklenmelidir (Moseley, 2008). Bu anti-entelektüel çevrecilere göre insani varoluşun biricik kaynağı olan, refah ve özgürlük elde edebilmek için üretebilmeyi sağlayan tüm olanakları kısıtlayarak, dünyayı biteviye kendini tekrarlayan bir rutinin egemenliğine terk etmenin peşinde olmak çevreciliğin özünü teşkil etmektedir. (Özkan, 2020).

Ayrıca çevreciler bu merkezi düşünce yapıları dışında sistemsel ve rejimsel düşünceler hakkında da fikir belirtmişlerdir. Çevreciler; sosyalist, liberal, sosyal demokrat ve anarşist çevreciler olarak ayrılmış durumdalar. Bu nedenden dolayı da söylemleri farklılık göstermektedir. Örneğin; çevrecilerin sosyalist kanadı “İnsanın sömürülmesi bitmeden, çevrenin sömürüsü bitemez.” görüşünü savunarak, kapitalizm yok edilmeden doğanın kurtarılamayacağını savunmaktadır (Ceritli, 1998). Anarko-çevreciler ise doğanın kurtuluşu için tek yolunu tüm siyasi kurumların ve hiyerarşinin yok edilmesiyle mümkün olduğunu savunmaktadır. Çünkü insan doğal konumunda ve eski düzeninde iken doğaya zarar vermemektedir.

Ancak bugün çevreci hareketin ve ideolojinin baş temsilcisi olarak görülen Yeşiller Partisi ve türevleri genel olarak liberal bir yapıdadır. Onlara göre çevrecilik otoriteyi reddeder. Bunun yerine âdem-i merkeziyetçi yani decentral bir doğrudan demokrasiyi savunur (Alman Yeşiller Partisi, 1988: 259– 260).  Buna ek olarak, liberal çevreciler için nispi temsil sistemi hem yerel düzeyde ve hem de ulusal düzeyde geçerli olmalıdır. Onlara göre, desantralizasyon çabaları istenilen seviyeye getirilememiştir. Hem sağcı ve hem de solcu politikacılar, iktidarı ele geçirdikleri zaman, merkezi hükümet politikalarının çekim alanı içerisine girmekte ve yerel demokratik güçleri alaşağı etmektedir” (Porrit).

2.1 Yeşiller Partisi

Demokratik sistemin en büyük unsuru siyasi partilerdir. Çevreciler de siyasi arenaya “Yeşiller Partisi” adıyla çıkmıştır. Nasıl liberal demokrat partiler; tüm dünyada Alman Liberal Demokrat Partisi, Türkiye Liberal Demokrat Partisi isimlerini alıyorsa nasıl sosyalist partiler; tüm dünyada Türkiye İşçi Partisi, İngiliz İşçi Partisi isimlerini alıyorsa, çevreciler de tüm dünyada Yeşiller Partisi adı altında kuruluyor (Almanya’da Die Grünen, İngiltere’de Green Party, Fransa’da Les Verts). Yeşiller Partisi’nin ilk örneği ise 1972 yılında Yeni Zelanda’da kurulan partidir (Mazlum, 2014).

2.2 Yeşiller Partisinin Varoluş Sebebi

Martell, klasik siyasal kurumlarla yeşil hareketin taleplerine duyarsız kalmasını “doku uyuşmazlığı” terimiyle açıklar (Önder, 2003). Martell’e göre yeşil hareketin sahip olduğu fikirler ve dayandığı toplumsal gruplar, geleneksel siyasal aktörlerle bağdaşmamaktadır. Mevcut siyasal sistemde yeşil taleplerine karşılık bulamayan, yüksek eğitimli olmakla birlikte nispeten yoksul “yeni orta sınıf” alternatif bir temsil kanalı arayışına (Önder, 2003) girmiştir. Bunun sonucunda da Yeşiller Partisi siyasi sahneye çıkmıştır.

Yeşiller Partisi’nin dünyaya ilk kez adını duyurması da Alman Yeşiller Partisi’nin 1983 yılında yapılan genel seçimlerde %5,6 oy alarak Federal meclise girmesidir. Hatta bu başarı daha önce çevreci ideoloji ile kurulmuş başka partilerin isimlerini Yeşiller Partisi olarak değiştirmesine de yol açmıştır (Özer, 2001).

2.3 Tüm Dünyada Yeşil Partiler

21.yüzyıla girerken giderek güç kazanan çevreci ideoloji ve yeşiller partileri birbirleriyle bazen farklı değerler savunsa da genelde aynı anlayışa ve çok benzer parti tüzüklerine sahiptir. Örneğin; “Çevrecilik halk oylamaları gibi doğrudan demokrasi uygulamalarıyla halkın siyasal karar alma sürecine doğrudan katılımını amaçlar.” (Alman Yeşiller Partisi, 1988: 260; Türkiye Yeşiller Partisi, 2008: 7). Bu partilerin bazıları bulundukları ülkelerde mecliste temsil hakkı kazanabilmiş, hatta bazı ülkelerde iktidar ortağı dahi olabilmişlerdir (Yeni Zelanda). Ancak bazı ülkelerde ise bu durum tam tersidir. Birçok ülkede çevrecilik hâlâ bir seçmen kitlesine sahip değildir.

Çevreci ideolojinin farklı varyasyonları olsa da Yeşiller Partisi veya partileri liberal bir tahayyül altında toplanmışlardır. Âdem-i merkeziyetçi bir demokrasiyi savunan çevreciler, doğanın kurtuluşu ile insanların ilk çağlardaki doğal konumlarına dönmeleri arasında bir bağlantı olduğunu düşünürler. Bunun için de doğrudan demokrasi anlamına gelen yerinden yönetimi güçlü şekilde savunmaktadırlar.

Sonuç 

Çevre hareketleri, çevre savunusu ve en son bir ideoloji olarak çevrecilik; eski bir tarihe, felsefeye dayansa da aslında çok çok yeni bir ideolojidir. Yüzyıllardır yeryüzünde yerleşik yaşam kuran insanoğlu, doğaya oldukça zarar vermiş ve onu bir yok oluş sürecine itmiştir. Özellikle endüstri devrimi sonrası insanlık, giderek kapitalleşmiş, sınırlı sayıda olan ve adil dağılmamış vaziyetteki kaynakları sömürmeye başlamıştır. Bugün 4.0 devrimini yaşayan endüstri, dünya savaşları, nükleer enerji, nükleer silahlanma yarışı gibi gelişmeler ekolojik dengeyi mahvetmiş durumda. Küresel ısınma da bunun bir sonucu olarak karşımızda düpedüz çıkmış vaziyette.

Pekâlâ dünya çevresel bir felaket zincirinin eşiğinde fakat çevreci ideolojinin öğretileri gezegenimizi kurtarabilmek için yeterli mi? Bu öğretilerle bu savaşı kazanabilir miyiz?

Çevreciler; insanların mevcut alışkanlıklarından ve yaşam tarzlarından feragat etmelerini talep ediyorlar. İnsanlık fedakârlık yapmazsa geleceğimiz olmayacağını söylüyorlar. Yapılan araştırmalar da onları birçok konuda destekliyor, haklı çıkartıyor. Ancak Moseley’in de değindiği, gezegen için gerekirse insanlar ölmeli, onlar ölsün ki gezegen yaşasın gibi aşırı uç fikirler kendine bir karşılık bulabilir mi? İnsanoğlu kendi var olmadığı bir dünyanın bekâsı için neden mücadele etsin ki. Gezegenin mahvolmasına ve ekolojik dengenin bozulmasına sebep olan başlıca sermaye ve servet sahipleri insanlığın çok az bir yüzdesini oluştururken, insanlığın ezici bir çoğunluğu ise bu ekolojik bozulmaya sebep olmadığı gibi yaşadığı kötü koşullar ve yetersizlikler nedeniyle bu ekolojik bozulmanın bedelini en başta ödeyenler konumunda (Çiğdem, 2019: “Yoksulluk Kanser Nedeni”).

Böyle bir durumda insanlardan fedakârlık beklemek, siz ölün ki gezegen yaşasın demek bir çözüm yolu mu?

Elbette ki gezegenimiz bir tehlike altında, hem de büyük bir tehlike altında, fakat gezegeni kurtaracak olan başlıca aktörler olan insanların büyük çoğunluğu açlık, barınma, salgın ve ölümcül hastalılarla mücadele etmekte. Çevrecilerin bu noktada sessiz kaldığını veya çalışmadığını söylüyor veya iddia ediyor değilim.

Ancak, zamanımız azaldıkça problemlerimiz artıyor. Savaşlar, hastalıklar ve kapitalist düzenin sürekli devam eden sömürüsü durumu daha da kötü bir noktaya taşıyor.

Çevreciler aceleci olmamız gerektiğini, yoksa kurtaracak bir dünyamız kalmayacağını söylüyorlar. Haklılar da her türlü göstergeler de onları destekliyor. Fakat başlıca sorunlarımızı hızlıca çözemezsek, kurtaracak bir gezegenimiz kalmadan da önce bu gezegen üzerinde kimse kalmayacak.

Berat Karaoğlan

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

1) Moseley, A. (2008). Siyaset Felsefesine Giriş (B. Karakaş, Çev.). Metropolis Yayıncılık.

2) Bozkır, Ö. (2018). Çevreci Anlayışın siyasallaşması: Yeşil Siyaset ve Türkiye. Uluslararası Batı Karadeniz Beşerî ve Sosyal Bilimler Dergisi, 2(1), 56-69.

3) Ceritli, İ. (1998). Çevreci Hareketin Siyasallaşma Süreci. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25(2), 213-226.

4) Heywood, A. (2013). Siyasi İdeolojiler, (A.K. Bayram, Ö. Tüfekçi, H. İnanç, Ş. Akın ve B. Kalkan, Çev.).

5) Mazlum, C. (2014). Çevrecilik ve Çevre Hareketleri. Anadolu Üniversitesi Yayınevi.

6) Öztürk Ö. (2017). Çevrecilik Söylemleri ve Türkiye’deki Çevre Hareketlerinin Seyri. Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 6(2), 441-454.

7) Özer M.A. (2001). Yeşil Hareket: Alman Yeşilleri Üzerine Bir Değerlendirme. Gazi Üniversitesi İkisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 1(1), 173-198.

8) Önder T. (2003). Ekoloji, Toplum ve Siyaset. Odak Yayınevi.

9) Özkan D. (2020). İklim Değişikliği Söylemi ve Çevrecilik: Politik ve İdeolojik İşlevine Dair. Sosyal, Beşerî ve İdari Bilimler Alanında Güncel Araştırmalar Dergisi, 2(1), 91-98.

10) Yeşiller Partisi Programı ve Tüzüğü,1989, Ankara. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/3431/yesiller–ve–sol–gelecek–partisi–programini–açıkladı,

11) http://www.milliyet.com.tr/turkiye–nin–de–yesiller–partisi–kuruldu–siyaset–888149/

12) http://www.europolitika.com/?p=45

13) https://gelisim.edu.tr/haber/yoksulluk-kanser-nedeni

[1] Varoluş nedenlerini incelerken merkezi temaya doğayı koyan felsefi düşünce.

[/vc_toggle]

Azerbaycan-Ermenistan İlişkilerinde Kördüğüm: Dağlık Karabağ’da Dondurulmuş Sorun

Azerbaycan-Ermenistan İlişkilerinde Kördüğüm: Dağlık Karabağ’da Dondurulmuş Sorun

Giriş 

Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri geçmişten günümüze çatışmanın olağan, barışın istisna olduğu bir atmosferde süregelmiştir. Bu iki devletin birbirleriyle olan ilişkilerine bakıldığında çözümü bekleyen pek çok sorun olduğu göze çarpmaktadır. Bu sorunların başında da Dağlık Karabağ meselesi gelmektedir. Coğrafi olarak Karabağ; Kura ve Aras ırmakları ile Gökçe gölü arasında kalan bölgeye ve ona bağlı olan ovalara verilen isimdir.[1]  Dağlık Karabağ ise Karabağ bölgesi içerisinde yer alan ve yüz ölçümü 4392km² olan bölgeye  verilen addır.[2] Azerbaycan ve Ermenistan’ın her ikisi de, bu bölgenin tarihsel olarak kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. İki ülke arasında uzun yıllardan beri devam eden bu sorunun ortaya çıkmasında ve devam etmesinde iki aktörün etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Bu aktörlerden birisi İran diğeri ise Rusya’dır. 1828 yılında bu iki devlet arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması ile Azerbaycan topraklarını kendi güç nüfuz alanlarına ayırmıştır. Çarlık Rusya bu antlaşmaya koydurduğu bir madde ile bölgede yaşayan Ermenileri, Azerbaycan topraklarına iskan ettirmiştir. Bölgenin etnik yapısı Çarlık Rusya’sının uyguladığı bu göç politikası ile önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. Bölgeye gelen Ermeniler ile Azerbaycan Türkleri arasında dönem dönem  çok sayıda çatışma meydana gelmiştir. SSCB döneminde de oldukça gergin bir seyirde ilerleyen ikili ilişkiler, 1988 ve 2020 yıllarına gelindiğinde taraflar arası savaşa dönüşmüştür. 1988 yılındaki ilk Karabağ savaşında Ermeni güçleri, Azerbaycan topraklarının önemli bir kısmını işgal etmiştir. 1992 yılında ise  Hocalı kasabasında Azerbaycan Türklerine karşı Ermeni kuvvetlerince büyük bir katliam gerçekleştirilmiştir. 2020 yılının Kasım ayında taraflar arasında patlak veren ikinci Karabağ savaşını Azerbaycan kazanarak 1988-1994 yılları arasında işgal edilen topraklarını Ermeni güçlerinden geri almıştır.

Bu çalışmada Azerbaycan ile Ermenistan arasında yıllardan beri süregelen Dağlık Karabağ sorununa ve ikili ilişkilere tarihsel bir perspektiften bakılarak sorunun kök nedenlerinin neler olduğu analiz edilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda ilk olarak Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin tarihsel boyutuna değinilecek ardından yaşanılan Karabağ savaşları ve son gelişmeler mercek altına alınacaktır.

  1. Azerbaycan-Ermenistan İlişkilerinin Tarihsel Boyutu

Kafkaslar, tarih boyunca birçok aktörün bölge üzerinde birbirleriyle hâkimiyet mücadelesine giriştikleri bir coğrafya olmuştur. Kafkasların bu denli öneme sahip olmasında, bölgenin coğrafi konumu büyük rol oynamaktadır. Bölge, Hazar Denizi ve Karadeniz arasında yer almaktadır. Deniz jeopolitiği açısından oldukça önemli bir konumda bulunan Kafkaslar, aynı zamanda Anadolu üzerinden Avrupa ile Asya kıtalarının bağlantısını sağlama rolünü de üstlenmektedir. Kafkasların sahip olduğu bu coğrafi özellikler, bölgenin stratejik önemini arttıran unsurlardır. 18-20. yüzyıllar arasında bölgeye hâkim olan ve bölgeyi uyguladıkları politikalar ile şekillendiren üç büyük gücün  varlığından söz edilebilir: Bunlar Türkler, Ruslar ve İranlılardır. bu güçler arasından özellikle Rusya, 19. yüzyıla gelindiğinde bölgedeki nüfuzunu adım adım arttırmış, 20.yüzyılda ise Sovyetler ile bölgedeki güç nüfuzlarını zirveye taşımışlardır. Bu bağlamda 1747 yılı Rusların bölgedeki ilerleyişi açısından önemli bir tarihsel kırılmayı ifade etmektedir.

1747 yılında Afşar Devleti hükümdarı Nadir Şah’ın ölmesi, bölgede bir güç boşluğu oluşturmuş; oluşan bu güç boşluğunun neticesinde de günümüz Azerbaycan devleti sınırları içerisinde birçok hanlık kurulmuştur.[3] Hanlıkların kurulması ile  bölgede çok parçalı bir güç yapısı ortaya çıkmıştır. Bu parçalı yapı, özellikle Rusların, bölgeyi işgal etmelerinde ve bölgede kalıcı olarak varlık göstermelerinde önemli bir unsur olmuştur. Ruslar, bölge hanlıklarından birisi olan Gence’yi 1804 yılında işgal etmişlerdir.[4] Rusların ilerleyişi Gence ile sınırlı kalmamış, 1805 yılında Kürekçay Antlaşması ile Karabağ hanlığı da Rus hâkimiyeti altına girmiştir.[5] Gerek Gence’nin gerekse Karabağ’ın, Rusların  hâkimiyeti altına girmesi bölgede söz sahibi diğer bir aktör olan İran’ı oldukça rahatsız etmiş ve Çarlık Rusya’sından tehdit algılamasına neden olmuştur. Nitekim İran, 1812 yılında Çarlık Rusya’sına  savaş ilan etmiş ancak yapılan savaşta Ruslar, İranlılara karşı üstün gelerek İran’ı bozguna uğratmış ve 1813 yılındaki Gülistan Antlaşması ile daha önceden ele geçirilen Gence ve Karabağ hanlıklarının yanında Şeki, Lenkeran, Şemahı, Bakü, Kuba ve Derbent hanlıklarını da Rusların hâkimiyeti altına girmiştir.[6] Bakü, Kuba ve Derbent hanlıklarının Hazar Denizine kıyılarının olması Rusların, Hazar Denizi üzerinde stratejik olarak varlıklarını güçlendirmek istediklerinin bir göstergesidir. Tarihler 1826 yılını gösterdiğinde Rusların hâkimiyeti altında bulunan birçok hanlıkta ayaklanmalar meydana gelmiştir.

Bunu Rusları yenmek ve 1812 yılının intikamını almak için fırsat bilen İranlı’lar tekrar Ruslar ile savaşa girmiş ancak Ruslar, İranlıları bir kez daha yenilgiye uğratmışlardır. Bu savaşın neticesinde 1828 yılında imzalanan Türkmençay Antlaşması ile: Azerbaycan toprakları, Ruslar ile İranlılar arasında Kuzey’i Rusya’nın, Güney’i İran’ın olacak şekilde paylaştırılmıştır.[7] Türkmençay Antlaşması, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki yaşanılan sorunların kök nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Çünkü bu antlaşmanın 15.Maddesine göre: Çarlık Rusya, İran’da yaşamlarını sürdüren Ermenilere, günümüz Azerbaycan topraklarına göç etme hakkı tanımıştır.[8] Bu madde neticesinde İran’da yaşamlarını sürdüren 6,976 Ermeni, Azerbaycan topraklarına göç etmiştir.[9]  Çarlık Rusya, 1829 yılında Osmanlı ile yaptığı Edirne Antlaşmasında da benzer bir maddeyi hayata geçirerek, Osmanlı içerisindeki Ermenileri, kendi hâkimiyet alanına çekmeyi başarmıştır. 1828 ile 1830 yılları arasında Çarlık Rusya’sının uyguladığı bu politika ile Karabağ bölgesine 130 bin Ermeni yerleştirilmiştir.[10] Böylelikle Çarlık Rusya, hem İran’da hem Osmanlı da dağınık halde yaşayan Ermenileri bir araya getirerek, bölgede etnik anlamda homojen bir yapı oluşturmaya çalışmıştır. Ruslar, Ermenilerin hamisi olma rolünü üstlenerek bölgede bulunan Osmanlı ve İran’a karşı bir baskı unsuru oluşturmayı amaçlamıştır. Çarlık Rusya’sının izlemiş olduğu bu göç politikası, Azerbaycan ile Ermenistan arasında günümüze değin sürecek olan sorunlu ilişkilerin temelini atmıştır.

Uygulanan göç politikası neticesinde bölgeye gelen Ermeniler, bazı çeteler vasıtası ile 1905 yılında Azerbaycan Türklerine başta Karabağ olmak üzere çeşitli yerlerde saldırılar düzenlemiştir.[11] Yapılan saldırılarda en çok zararı Azerbaycan Türkleri görmüştür. Bir Ermeni yazar olan Hovannes Ter Martirosyan’ın ifadelerine göre: Bu dönemde, 7 büyük şehir  yıkılmış, 100.000 insan bu olaylar nedeni ile göç etmek zorunda kalmış ve 10.000 insan hayatını kaybetmiştir.[12]

Azerbaycan- Ermenistan ilişkilerinde yapılan bu tür saldırılar adeta kronikleşmiş bir sorundur. Zira bu sorun kendisini 1918 yılında tekrar gösterecektir. 1918 yılının mart ayında Ermeniler, tekrar Azerbaycan Türklerine çeşitli saldırılar düzenlemiş, düzenlenen bu saldırıların akabinde 50.000’den fazla Azerbaycan Türk’ü hayatını kaybetmiştir.[13]  Azerbaycan Türklerinin bu durum karşısındaki imdat çağrısına Osmanlı devleti yetişmiş; 1918 yılının eylül ayında Kafkas İslam Ordusu, Bakü’ye girerek Ermeni saldırılarını durdurmuştur. Osmanlı devletinin 1.Dünya Savaşında dönemin en büyük güçlerine karşı birçok cephede savaşmasına  rağmen soydaşlarına, askeri bir harekat  ile destek olması, günümüzdeki Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde iki devletin birbirleriyle neden bu kadar dayanışma içerisinde oldukları sorusunun tarihsel bir cevabını teşkil etmektedir. Osmanlı devletinin 1. Dünya Savaşından yenik ayrılması,  akabinde Mondros Mütarekesini imzalayarak bölgeden çekilmesi, üzerine bölgeye gelen İngiliz kuvvetleri de Karabağ’ı Azerbaycan toprakları içerisinde kabul ettiklerine dair bir bildiri yayımlamışlardır.[14]

1914 Yılında başlayan 1.Dünya Savaşı, 1917 yılına gelindiğinde devam etmekteydi. Savaşın taraflarından birisi de Çarlık Rusya’ydı. Bu dönemde Çarlık yönetiminden memnun olmayan Bolşevikler, bir ihtilal süreci başlatmış ve nihai amaçlarına ulaşmışlardır. Bolşevikler ile Çar rejimi arasında yaşanan bu güç mücadelesinin etkileri Kafkas coğrafyasında da kendisini göstermiştir. Bu dönemde Rus askeri birlikleri bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bölgenin, Rus askeri birlikleri tarafından terk edilmesini tarihi bir fırsat olarak gören Gürcüler, Ermeniler,  ve Azerbaycan Türkleri,  bir araya gelerek 22 Nisan 1918 yılında Federal Demokratik Kafkas Cumhuriyetini kurduklarını ilan etmişler ancak ilan edilen Federal Cumhuriyetin varlığı uzun sürmemiş, 26 mayısta önce Gürcüler , Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmiş, ardından Gürcüleri, Azerbaycan Türkleri ve Ermeniler takip ederek,  28 Mayıs’ta  Azerbaycan ve Ermenistan da  kendi  bağımsızlıklarını  ilan etmiştir.[15]

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak varlığı uzun sürmemiştir.1918 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan, 1920 yılının nisan ayında Rus ordusunun Bakü’ye girmesi ile  işgale uğramıştır.[16] Azerbaycan’ın yanı sıra Ermenistan ve Gürcistan da işgale uğrayarak, SSCB çatısı altında birleştirilmiştir. Bölge ile ilgili bir diğer önemli gelişme ise 1921 yılının kasım ayında yaşanmıştır. Azerbaycan Devrimci komitesi 30 kasımda Ermenileri memnun edecek bir karara imza atarak, Nahçıvan’ın Sovyet Ermenistan’ına bırakılması ve Karabağ bölgesinde self -determinasyon ilkesinin uygulanmasına  yönelik bir karar aldığını açıklamıştır.[17]  Bu karar özellikle Ermenistan lehine bir karar olması açısından oldukça önemlidir. Ancak Azerbaycanlı karar alıcılar ileriki yıllarda yapılacak görüşmelerde açıkladıkları bu karardan vazgeçeceklerdir. Nitekim özellikle Nahçıvan’ın Ermenistan’a verilmesi Türkiye açısından da oldukça olumsuz bir durum doğuracaktı. Zira bu gerçekleşseydi Türkiye, bölgede bulunan Azerbaycan Türkleri ile olan sınır bağlantısını kaybedecek ve kendisine hasmane bir tutum sergileyen Ermenistan ile doğrudan daha uzun bir kara sınırına sahip olacaktı. 17 Mart 1921 yılında SSCB, o zamanlar bağımsızlık mücadelesi içerisinde olan Türkiye ile Moskova Antlaşmasını imzalamıştır.[18] İmzalanan Moskova Antlaşmasına göre: Nahçıvan özerk bir bölge olacak ve Azerbaycan’a  bırakılacaktı.[19] Türkiye’nin, SSCB’ye diplomasi masasında böyle bir kararı aldırtması, Azerbaycan Türkleri ile olan sınır bağlantısını kaybetmemesi açısından oldukça önemli ve stratejik bir hamledir. Nitekim Türkiye bu hamlesinin faydasını 2020 yılına gelindiğinde görecektir.

1921 yılında yaşanan bir diğer önemli gelişme ise: Karabağ konusu ile ilgili olarak Kafkas Bürosu liderlerinin katıldığı bir toplantının gerçekleşmesidir. Bu toplantıda alınan karar: Dağlık Karabağ’ın Sovyet Ermenistan’ına bırakılmasıydı ancak Azerbaycan tarafını temsil eden Neriman Nerimanov bu karara itiraz ederek 5 temmuzda tekrar merkezi komiteyi bu kararı görüşmesi için ikna etmiş ve söz konusu karar Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlı olması  gerektiği şeklinde değişikliğe uğramıştır.[20] 1921 yılında verilen bu karar 1923 yılına gelindiğinde tekrar değişikliğe uğrayacaktır. Merkez komite 1923 yılının temmuz ayında Dağlık Karabağ’ın özerk statüde bir eyalet olmasına karar vermiştir.[21] Sovyetlerin bu kararı almasının arka planında ise : Ermeni kesiminin tansiyonunun düşürülmesi ve her iki taraf arasında kısmi bir dengenin kurulmak istenmesi vardır.

Dağlık Karabağ’ın hangi tarafa ait olduğuna dair tartışmalar ilerleyen dönemlerde de devam edecektir ancak Dağlık Karabağ’ın 1936 yılındaki SSCB Anayasasının 24. Maddesine göre: Azerbaycan’a ait özerk bir bölge olduğunun kabul edilmesi,  Dağlık Karabağ’ın tarihsel olarak Azerbaycan’a ait olduğu tezlerini güçlendiren bir hususu teşkil etmektedir.[22]

  1. Dağlık Karabağ Sorunu ( 1988-1994 ) Döneminde Yaşanılan Gelişmeler

Ermeniler ile Azerbaycan Türkleri arasında yıllardır devam eden Karabağ sorunu, 1988 yılından  itibaren yeni bir aşamaya geçmiştir. Esasen bu yıllara gelinmeden önce de taraflar arasında pek çok sayıda çatışma ve şiddet eylemleri yaşanmıştı ancak 1988 yılını, önceki dönemlerden ayıran temel nokta  bu yıldan itibaren taraflar arasında yaşanılan çatışmaların 1994 yılına dek sürecek bir savaşa evrilmesidir.

1987 yılında 75.000 Ermeni, Karabağ’ın kendilerine ait olduğunu, bu nedenle de bu bölgenin Ermenilere verilmesini talep eden bir dilekçe hazırlayarak, söz konusu dilekçeyi Sovyet yönetimine iletmiş ancak Sovyet yönetimi, Ermenilerin Karabağ’a yönelik bu talebini tıpkı daha öncesinde olduğu gibi yine reddetmiştir.[23] 1988 yılına gelindiğinde ise Ermeniler Karabağ’a yönelik taleplerini daha da siyasal bir boyuta taşımışlardır.  Şubat ayında Dağlık Karabağ Özerk Yönetimi, Ermenistan ile birleşmek istediklerini belirten bir talepte bulunmuştur.[24] Esasen Dağlık Karabağ’ın Statüsü 1923 yılında belirlenmişti. Buna göre: Dağlık Karabağ, özerk bir yönetim olacak ve Azerbaycan Sovyet’ine bağlı kalacaktı. Azerbaycan Sovyet’i ise Ermenilerin bu talebine çok net bir şekilde karşı çıkmış; söz konusu talebin Sovyet Anayasası hükümleri ile bağdaşmadığının altını çizmiştir. [25]

Dağlık Karabağ’ın statüsü ile ilgili anlaşmazlığın sürdüğü bu dönemde Dağlık Karabağ Özerk Yönetiminde bulunan 2 Türk öldürülmüş, ayrıca Zengezur ve Gökçe de yaşamlarını sürdüren 160.000 kişi, Ermeniler tarafından silah zoruyla yaşadıkları bu bölgelerden çıkartılmıştır. [26] Bu olayların da etkisi ile iki toplum arasında 28 Şubat tarihinde Sumgayıt olayları meydana gelmiştir. Sumgayıt olaylarında iki taraf arasında yaşanılan çatışma neticesinde 26 Ermeni ve 6 Azerbaycan Türkü hayatlarını kaybetmiştir. [27]

1987 ve 1988 yılındaki Karabağ’a yönelik girişimlerinden herhangi bir sonuç elde edemeyen Ermenistan Sovyet’i, 1989 yılının aralık ayının başında Dağlık Karabağ Özerk Yönetimi ile birleştiğini ilan etmiş, ancak ilan edilen bu karar SSCB yönetimi tarafından kabul edilmemiştir.[28] Azerbaycan’da da bu yıllarda önemli gelişmeler meydana gelmiştir. 1989 yılında Azerbaycan Halk Cephesi kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren AHC’nin Azerbaycan’da artan etkisi Sovyet yönetimini oldukça tedirgin etmiştir. Çünkü SSCB yönetimine göre AHC, Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olması için çabalayan bir yapıydı.[29] 1990 yılında Bakü’nün Kızıl Ordu tarafından işgali de bu bağlamda düşünülebilir. Her ne kadar Kızıl Ordu, Bakü’ye Azerbaycan-Ermenistan çatışmasını önlemek için girdiğini iddia etmiş olsada , AHC üyelerinin de yer aldığı milli savunma karargahının, Sovyet tankları tarafından topa tutulması, Sovyetlerin asıl amacının Bakü’de kendi otoritesini yeniden tesis etme gayreti içerisinde olduğunun bir göstergesidir. Nitekim Bakü’nün 20 Ocaktaki işgalinden sonra Azerbaycan Komünist Partisinin başına Ayaz Mütellibov getirilmiştir.[30] Eğer Sovyetler gerçekten bu yıllarda Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanılan çatışmaları durdurmak isteseydi, Azerbaycan ve Ermenistan arasında bir tampon bölge oluşturur, Azerbaycan Türkleri ile Ermenilerin nüfus olarak azınlıkla kaldıkları bölgelere askeri birliklerini konuşlandırarak olası bir çatışmayı engelleyebilirdi. Ancak Bakü’nün işgali Sovyetlerin, bu tutumdan çok uzak bir noktada olduğunun en net göstergesidir.

Ayaz Mütellibov

Soğuk Savaş döneminin iki süper gücünden birisi olmuş olan SSCB’nin 1991 yılındaki çöküşü,  beraberinde uluslararası yapıda önemli bir değişimi meydana getirmiştir. Soğuk Savaş döneminde oluşan, liderliklerini SSCB ve ABD’nin üstlendiği çift kutuplu yapı sona ermiş, ABD liderliğinde tek kutuplu bir uluslararası yapı ortaya çıkmıştır. Avrasya’nın hasta adamının çöküşü, beraberinde 14 devletin bağımsızlığını elde etmesine olanak sağlamış; bu devletler uluslararası arenaya yeni birer aktör olarak giriş yapmıştır. Bu aktörlerden birisi olan Ermenistan, 23 Ağustos’ta,  Azerbaycan ise 18 Ekim’de bağımsızlığını ilan etmiştir.[31]

Hocalı katliamı:

1992 yılına gelindiğinde ise insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek hadiselerden birisi yaşanmıştır. Hocalı kasabası esasen 1991 yılının ekim ayından beri Ermeni kuvvetleri tarafından abluka altına alınmıştı.[32] Abluka altına alınan Hocalı kasabasına 25-26 şubat tarihlerinde Rus kuvvetlerinin de destekleriyle giren Ermeni güçleri, kasabada Türklere karşı katliam gerçekleştirmiştir.[33] Ermeni kuvvetlerince yapılan katliamda 613 kişi ölmüş (ki ölenlerin 83’ü çocuktur),  1275 kişi rehin alınmıştır.[34]  Bu katliama maruz kalan Azerbaycan Türklerinin, Ermenilerce uzuvları kesilmiş, kafa derileri yüzülmüş, gözleri oyulmuştur.[35]  Ölenlerin bir kısmının çocuk olması yaşanan vahşetin bir başka boyutunu göstermektedir. Uluslararası hukuka göre: Savaş esnasında olsa dahi savaşan-savaşmayan ayrımının yapılması zorunludur. Bu nedenle de sivillere saldırmak ciddi bir insan hakları ihlalidir. Ermeni kuvvetlerinin hem sivillere saldırması hem de bu siviller üzerinde işkenceler yapması uluslararası hukuka aykırıdır ve büyük bir suç teşkil etmektedir. Ancak Ermenilerin yapmış oldukları bu katliama uluslararası toplum tarafından güçlü bir tepki verilmemiş, herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.

Hocalı katliamının ertesinde savaş her iki taraf arasında bütün şiddeti ile devam etmiştir. 1993-1994 yılları Azerbaycan’ın Ermenistan karşısında çok ciddi toprak kayıplarına maruz kaldığı bir dönem olmuştur. Söz konusu dönemde, Ermeni kuvvetleri  (Ağdere, Hankenti, Şuşa, Hocalı, Hocavent, Kelbecer, Laçin, Fuzuli, Ağdam ve Kubatlı’yı) işgal etmiştir.[36] 1994  yılında  taraflar arasında yapılan Bişkek Protokolü ile ateşkes sağlanmıştır.[37]

Hocalı katliamı

Sorunun Çözümü ile ilgili Yapılan Bazı  Uluslararası Girişimler ve Alınan Kararlar:

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Karabağ sorununu çözüme kavuşturmak için yapılan uluslararası girişimlerden en öne çıkanı AGİT’in 24 Mart 1992 yılında 12 üyeli Minsk grubunu oluşturmasıdır.[38] AGİT’in bu soruna dahil olması, diplomasinin işlerliği açısından son derece önemlidir. Eğer ortada bir sorun var ise ve bu sorun ile ilgili olarak konuşan kişiler diplomatlar değilse o zaman sorunun tarafları arasında silahların konuşması kaçınılmazdır. Bu da sorunun çok daha kompleks bir hale bürünmesine yol açacaktır. AGİT’in, sorunun çözüme kavuşturulması noktasında en önemli somut adımlarından birisi 1996 yılında gerçekleştirilen Devlet Başkanları Zirvesidir. 2 Aralık 1996 yılında Lizbon da gerçekleştirilen zirvede , Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi, buna mukabil olarak da Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’a özerklik vermesini içeren bir  plan taraflara sunulmuş, dönemin Ermenistan devlet başkanı Ter Petrosyan, bu planı kabul etmiş ancak ülkesinde bulunan milliyetçi kanadın baskısı nedeni ile görevinden istifa etmek zorunda kalmış, bu nedenle de söz konusu plan hayata geçirilememiştir. [39]

Birleşmiş Milletler:

II. Dünya Savaşından sonra kurulmuş olan Birleşmiş Milletler, aldığı kararlar itibari ile   uluslararası meşruiyet bağlamında en önde gelen uluslararası kurumlardan birisidir. Tıpkı AGİT gibi BM’de Karabağ sorunuyla ilgili çeşitli kararlar almıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan  822, 853, 874, 884 sayılı kararlarda  Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çıkması gerektiği vurgulanmıştır.[40] (BMGK) tarafından alınan bu kararlara rağmen Ermenistan, işgal ettiği topraklardan çekilmemiştir. Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmemesinin ana nedeni: BMGK tarafından Ermenistan’a karşı herhangi bir yaptırımın uygulanmamış olmasıdır. Eğer BMGK Ermenistan’a karşı bir dizi yaptırım uygulasaydı kuvvetle muhtemel Ermenistan işgal ettiği topraklardan çekilebilirdi. Çünkü Ermenistan’ın ekonomik ve askeri anlamda BMGK’ya karşı koyabilecek bir kapasitesi yoktu.

Avrupa Birliği:

2005 yılında Azerbaycan’a, uluslararası anlamda bir destek de Avrupa Birliğinden gelmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi aldığı kararla: Ermenistan’ı Azerbaycan topraklarını işgal etmesi nedeniyle saldırgan devlet ilan etmiş; Yukarı Karabağ rejimini ise ayrılıkçı bir rejim olarak tanımlamıştır.[41] Uluslararası kurumların aldıkları bu kararlardan hareketle görülmektedir ki:  Karabağ bölgesi Ermenilerin iddia ettikleri gibi kendilerinin değil Azerbaycan’ındır. Eğer Ermeni tezleri gerçekten doğru olsaydı Gerek AGİT gerek AB gerekse BMGK, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çıkmasına yönelik olarak kararlar almazdı.  Uluslararası kurumlar Azerbaycan lehinde birçok karar almış olsalar da eylem noktasında Ermenistan aleyhinde bir uygulamaya gitmemişlerdir. Bu da sorunun çözümünde rol oynayan ana paydaşların, siyasal anlamdaki çıkarlarını sorunun çözümünden daha ön planda tuttuklarının bir göstergesidir.

Savaşın Maliyeti : 

Her savaşta iki tür maliyet vardır. 1) Maddi, 2) Manevi.  Genellikle Savaşlar 0 toplamlı olduğundan ötürü bir taraf kazanırken diğer bir taraf kaybeder. Ancak kesin olan husus şudur ki: Yaşanılan savaş sürecinden hem Ermeniler hem de Azerbaycan Türkleri ciddi ölçüde olumsuz etkilenmiştir.[42]

Maddi Boyut: Maddi kayıplar açısından bakıldığında 1992-1994 yılları arası dönemde Azerbaycan altyapısı çok ciddi zarar görmüştür. Bu dönemde Azerbaycan’ın 6000 sanayi tesisi, 160 köprüsü, 15.000 elektrik hattı, 2000 km gaz boru hattı  Ermenistan kuvvetleri tarafından tahrip edilmiş veya kullanılamaz hale getirilmiştir.[43] Bu bağlamda Ermenistan kuvvetlerinin savaş konseptinin hem Karabağ topraklarını ele geçirmek hem de Azerbaycan altyapısına ciddi bir zarar vererek Azerbaycan’ın uzun seneler toparlanmasını önlemek amacı taşıdığı çıkarımında bulunulabilir. Ermenistan açısından ise en büyük maddi kazanım işgal ettikleri Azerbaycan topraklarıdır.
Manevi Boyut: Azerbaycan özelinde kaybedilen bir savaşın neticesi olarak psikolojik olarak bir moral bozukluğu, kendi öz topraklarını kaybetmenin verdiği derin üzüntü, yaşanılmış olan Hocalı katliamı ile toplumsal hafızalardan kolayca silinmeyecek bir travmanın yaşanması gibi hususlar söylenilebilir. Ermeniler açısından ise  Azerbaycan’a karşı askeri ve psikolojik açıdan moral üstünlüğün sağlanması, kendilerine yeni toprak işgalleri konusunda özgüven gelmesi, Türklerden intikam aldıkları düşüncelerinin yoğunlaşması gibi hususlar söylenilebilir.

Savaşın Genel Değerlendirmesi:

Azerbaycan için bu savaşın sonucu oldukça trajik ve yıkıcı olmuştur. Azerbaycan savaşın sonucunda hem topraklarının bir kısmını kaybetmiş hem de büyük bir katliama uğramıştır. Bu da Azerbaycan toplumunu psikolojik- moral faktörler bağlamında oldukça olumsuz etkilemiştir. Ermeniler için ise bu savaş Azerbaycanlılara karşı kazanılmış tarihi bir zaferdi. Ermeniler, Üzerlerinde  hak iddia ettikleri toprakların büyük bir bölümünü bu savaş neticesinde işgal ederek ele geçirmişlerdir. Savaşın bu denli Azerbaycan için hezimetle Ermenistan için ise zaferle sonuçlanmasındaki ana faktörler şunlardır:  Ermeni birliklerinin savaş öncesinde de çetecilik faaliyetleri ile elde ettikleri savaş deneyimi, Azerbaycan birliklerinin bu bağlamda savaş  tecrübesinin daha az olması, askeri ekipman ve lojistik anlamda Ermeni birliklerinin Azerbaycan kuvvetlerine nazaran daha ileri ve iyi bir seviyede olması, Azerbaycan içinde yaşanılan iç çekişmelerin getirdiği düzensizlik durumu gibi faktörler sayılabilir.

Birçok uzmana göre savaş sırasında Ermenistan kuvvetlerine başta Rusya olmak üzere diğer devletler tarafından lojistik ve askeri destek vermiştir. Azerbaycan ise umduğu desteği dışarıdan görememiştir. Bu bağlamda 32.Gün programında Mithat Bereket ile röportaj yapan Elçibey: Yaralıları tahliye etmek için  Rusya, İran, Türkiye’den sadece 5 helikopter istediğini ancak hiçbir devletin bu talebine olumlu yanıt vermediğini belirtmiştir.[44] Mithat Bereket’in Türkiye’den ne beklersiniz  sorusuna ise Elçibey’in cevabı: 5 Helikopter istedim verilmedi , ben Türkiye’den ne yüzle bir şey isteyeyim şeklinde olmuştur.[45]

  • Dağlık Karabağ Sorunun Ortaya Çıkmasında ve Sorunun Devam Etmesindeki Kök Nedenler

Ermenilerin Tarihsel Tezleri ve Politikaları:

Ermeniler, kendi tarihlerini çok eski dönemlere dayandırmaktadırlar. Bazı Ermeni tarihçilerin iddia ettiklerine göre: Büyük Ermenistan Devleti, M.Ö.1. yy.’da günümüzdeki bilinen adı ile Dağlık Karabağ bölgesini işgal ederek ele geçirmiştir.[46] Bu iddianın Ermeni tarihçiler tarafından ortaya atılmasının nedenleri olarak şunlar sayılabilir: Ermenilerin Dağlık Karabağ’ın kendilerine ait olduğu argümanına tarihsel bir derinlik katmak istemeleri ,, kendi uyguladıkları politikalara meşru bir dayanak noktası oluşturma amacının güdülmesi ve diğer aktörlerin, Ermeni tezlerine destek vermelerinin sağlanmasıdır.

Sorunun Her iki tarafı da Dağlık Karabağ bölgesinin Nuh Tufanı  öncesinde dahi, kendilerine ait olduklarını savunmaktadırlar.[47] Nitekim Ermeni bir tarihçi olan Çamçyan, Ermenilerin asıl atasının Nuh peygamberin torununun torunu olan Hayk olduğunu iddia etmiştir.[48] Bu söylem Ermeniler arasında da kabul görmüş olacak ki Ermenistan’a, Ermeniler tarafından Hayestan da  denmektedir.[49]

Toprak Talepleri ve Hay Dat Doktrini:

 Dağlık Karabağ sorunun  bir diğer önemli nedeni ise : Ermenilerin bitmek bilmeyen toprak talepleridir. Ermenilerin toprak taleplerinin zihinsel olarak arka planına bakıldığında en öne çıkan ismin Akop Melik Akyopyan olduğu görülecektir. Akyopyan, “ Denizden Denize Uzanan Ermenistan” söyleminin sahibi olarak, Büyük Ermenistan ideasının fikir babalığını yapmıştır.[50] Bu noktada Ermenilerin Hay Dat Doktrinleri de ön plana çıkan bir diğer önemli husustur. Bu doktrine göre: Ermeniler, üzerlerinde hak iddia ettikleri toprakları alarak , Büyük Ermenistan’ı kuracak, akabinde dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşamlarını sürdüren Ermeniler, bu topraklara gelerek, bundan sonraki yaşamlarını Büyük Ermenistan Devleti çatısı altında sürdüreceklerdir.[51] Büyük Ermenistan ideasının toprakları ise bölgede bulunan Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve İran, devletlerinin sahip olduğu toprakların bir kısmını kapsamaktadır.

Çarlık ve Sovyet Rusya Faktörü:

Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ merkezli olarak yaşanılan sorunların ortaya çıkmasında büyük rol oynayan ana paydaşlardan birisi de Rusya’dır.  Çarlık Rusya döneminde, Türkmençay Antlaşması ile Ruslar bölgenin demografik yapısını adeta alt üst etmişlerdir. 1823 yılında Kuzey Azerbaycan bölgesinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin nüfus oranı %78.3 iken, bu bölgede yaşayan Ermenilerin nüfus oranı % 21’idi.[52] 1897 yılına gelindiğinde Rusların uyguladıkları göç politikaları nedeni ile bu oran önemli bir değişime uğramış,  % 78.3 olan Azerbaycan Türk nüfusu %53’e düşmüş, %21 olan Ermeni nüfusu ise %45’e yükselmiştir.[53] Böylece iki nüfusun oranı neredeyse birbirleriyle denk bir seviyeye gelmiştir. Çarlık Rusya’sı döneminde uygulanan bu nüfus politikası Sovyetler Birliği döneminde de devam etmiş ; 1948 – 1953 yılları arasında sayıları 110 bini bulan Azerbaycan Türkleri, yaşadıkları yerlerden silah zoru ile başka bölgelere göç ettirilmiştir. Sovyetler ayrıca birçok Azerbaycan toprağını da Ermenilere vermiştir. 1922 yılında Sovyetler tarafından Ermenilere bırakılan Zengezur bu hususa örnek teşkil etmektedir. Sovyetlerin,  Ermenilere karşı uyguladıkları toprak verme politikasının bir tezahürü olarak Ermenistan toprakları 9000 kilometre kareden 29.000 kilometre kareye çıkmıştır.[54]

Şiddetin Araçsallaştırılması ve Diplomasinin Baypas Edilmesi

Dağlık Karabağ sorununun bir türlü çözüme kavuşturulamamasının bir nedeni de şiddetin araçsallaştırılmasıdır.  Bu metot özellikle tarihsel süreçte Ermenilerin en sık başvurduğu bir metot olagelmiştir. Ermeniler, diplomatik müzakere süreçleri devam ederken dahi, Azerbaycan Türklerinin yaşadıkları bölgelere saldırılar gerçekleştirmekten çekinmemişlerdir. Bu da diplomatik müzakere süreçlerinin etkinliğini kaybetmesine, müzakerelerden istenilen sonuçların alınamamasına neden olmuştur. Şiddetin araçsallaştırılmasının bir tezahürü olarak,  her iki toplum arasında giderilmesi son derece güç olan bir güven bunalımı sorunu meydana gelmiştir. Bu nedenle de her iki toplum arasında tek çözüm yönteminin savaşmak olduğu kanısı git gide güçlenmiştir.  Kamuoyunun da etkisi düşünüldüğünde siyasi karar alıcıların sorunu çözme noktasında da bir baskı ile karşılaştığı tahmininde bulunulabilir.

Moral ve Psikolojik Faktörler:

Sorunun tarihsel olarak yüzyıllara dayanan bir arka planının olması ve günümüze değin sorunun tam manasıyla çözülememesi, her iki toplumu psikolojik olarak ciddi bir şekilde yıpratmıştır. Ermeniler bu bağlamda devamlı olarak sözde kendilerine 1915 yılında Türkler tarafından soykırım yapıldığı iddiasını dile getirerek, kendilerini  mağdur, ezilmiş, baskıya uğramış, mazlum millet olarak tüm dünyaya servis etmeye çalışmaktadırlar. Azerbaycan Türkleri ise Ermeniler tarafından kendilerine yapılan Hocalı katliamını unutmamış, bu konuda Ermenilerin yaptıkları katliamı diğer ülkelere anlatmaya, asıl haksızlığa ve baskıya uğrayanların kendileri olduklarını dile getirmeye çalışmıştırlar.  Bu nedenle her iki toplumda kendilerine göre tarihsel bir travma yaşamıştır ve bu travmanın etkisi halen daha sürmektedir. Sürekli olarak travmaların dile getirilmesinin en önemli sonucu gelecek kuşaklara bu travmaların doğrudan aktarılması olacaktır. Bu da nesilden nesile aktarılan bir düşmanlık duygusunu besleyecek ve ikili ilişkilerde barışın istisna, çatışmanın olağan olduğu bir durumu meydana getirecektir.

  1. Azerbaycan-Ermenistan’ın Askeri Gücüne Kısa Bir Bakış

Azerbaycan ile Ermenistan arasında sık sık çatışmaların yaşanmış olması, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çıkmaması ve diğer çeşitli sebeplerden ötürü her iki ülkede birbirlerinden yüksek düzeyde tehdit algılamaktadır. Bu nedenle de her iki ülke için silahlı kuvvetlerinin güçlü, etkin ve caydırıcı olması hayati bir önem taşımaktadır. İki ülkenin 2011-2020 yılları arasındaki askeri harcama tutarlarına bakıldığında:[55]

Azerbaycan ile Ermenistan arasında ciddi bir farkın olduğu görülecektir. 2014 yılında Azerbaycan, 3,43 milyar dolarlık askeri bir harcama yaparken, Ermenistan ise 480 milyon dolarlık askeri bir harcama yapmıştır. 2015-2016 yılları arasında Azerbaycan’ın askeri harcamalarında gözle görülür bir azalış gerçekleşmiş olsa da Ermenistan’ın, Azerbaycan’ı yakalaması oldukça zor gözükmektedir. Bu bağlamda Ermenistan’ın askeri harcamalarında 2011’den 2018’e kadarlık dönemde ciddi bir artış yaşanmamıştır. Son 3 yılda ise Ermenistan’ın askeri harcamalar noktasında 1 milyar dolar seviyesine yaklaşmış olduğu görülmektedir.

Ermenistan ve Azerbaycan’ın askeri alım yaptığı ülkelere bakıldığında bu ülkelerin başında Rusya gelmektedir. Ermenistan’ın kullandığı T-72 tanklarından diğer birçok savaş araç-gereçlerine değin silahlı kuvvetlerinin envanterinin büyük çoğunluğu Rus yapımıdır. Aynı şekilde Azerbaycan’da Rusya’dan T-90 tankları ve Mİ35-M gibi saldırı helikopterleri satın almıştır.[56] Azerbaycan’ı, silah alımlarında Ermenistan’dan ayıran temel unsur Azerbaycan’ın bazı ülkelerden modern savaş konseptine uygun dronelar satın almış olmasıdır. Bu bağlamda Azerbaycan hem İsrail’den Orbiter ve Harop gibi kamikaze dronelar satın almış, hem de Türkiye’den TB-2 Bayraktar sihalar alarak ordusunun vuruş gücünü arttırmıştır. Azerbaycan’ın drone teknolojisine olan bu yatırımları ve savaş doktrinine bu droneları başarılı bir şekilde entegre etmesi,  2020 yılındaki yaşanılmış olan savaşın kazanılmasında büyük bir rol oynamıştır. Ermenistan ise bu savaşta drone teknolojisi ve alımlarındaki eksikliğini görmüş bu eksikliklerini gidermek için 2021 yılında çeşitli adımlar atmıştır. Son olarak iki ülkenin silahlı kuvvetlerinin personel sayılarına bakıldığında burada da Azerbaycan’ın daha üstün bir konumda olduğu görülmektedir. Azerbaycan’ın 2020 yılındaki silahlı kuvvetler personel sayısı 70.000 iken, Ermenistan’ın silahlı kuvvetler personel sayısı 44.800 dür. Bu bakımdan Azerbaycan hem silahlı kuvvetler personel sayısı hem de askeri harcamalar bakımından Ermenistan’dan daha üstün bir konumdadır. Bütün bunlardan hareketle Azerbaycan’ın 1988 yılındaki savaştan ciddi dersler çıkartmış olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür.[57]

  1. Karabağ Savaşı (27 Eylül 2020)

1988 yılında başlamış olan 1.Karabağ savaşı, 1994 yılında her iki tarafın imzalamış olduğu Bişkek Protokolü ile sona ermişti. Ancak Ermenistan güçleri işgal ettiği Azerbaycan topraklarından bu süreç içerisinde çekilmemişti. Bu nedenle de iki taraf arasında yıllardır süren Karabağ sorunu çözülmemiş, sadece dondurulmuştu. 2020 yılına gelindiğinde ise dondurulmuş olan Karabağ sorunu, taraflar arasında tekrar patlak vermiştir. Ermenistan güçlerinin ateşkesi ihlal etmesi üzerine Azerbaycan ordusu, 27 Eylül’de  Ermenistan işgali altında bulunan topraklarını geri almak için bir harekat başlatmıştır. Harekat süresince Azerbaycan ordusu Ermeni güçlerinden Hocavend, Terter, Hocalı, Kubadlı, Zengilan, Cebrail, Laçin gibi yerleşim yerlerini geri almayı başarmıştır.[58] Aynı zamanda Dağlık Karabağ ile Ermenistan arasındaki bağlantıyı sağlayan bu nedenle de oldukça stratejik bir öneme sahip olan Şuşa kenti, Azerbaycan ordusu tarafından ele geçirilmiştir.[59] Azerbaycan ordusu bu savaşta özellikle İsrail ve Türkiye’den almış olduğu droneları kullanarak Ermenistan güçlerine ağır kayıplar verdirtmiştir. Öyle ki Arda Mevlütoğluna göre: Ermenistan güçleri, savaşın ilk 30 gününde tank envanterinin %50’sini kaybetmiştir.[60] Savaş sürecinde dikkat çeken bir diğer husus da: Ermenistan’ın, Azerbaycan’daki sivil yerleşim yerlerine yapmış olduğu füze saldırılarıdır. Bu saldırıların asıl amacı: Azerbaycan’ında misli ile karşılık vermesini sağlayarak, Ermenistan’ın kendi topraklarında saldırıya uğradığını gerekçe göstermek ve KGAÖ’yü göreve çağırmaktı. KGAÖ’ye göre: Üye devletlerden birisinin topraklarına herhangi bir saldırı olursa ittifak üyeleri o devlete yardım etme yükümlülüğüne sahiptir. Ancak Azerbaycan, Ermenistan’ın bu taktiksel hamlesini boşa çıkartarak savaşı sadece işgal altında olan bölgelerde yürütmüştür. Azerbaycan-Ermenistan savaşı 44 gün sürmüş Rusya’nın araya girmesi ile taraflar arasında 10 Kasım ’da ateşkes imzalanarak savaş sona erdirilmiştir. Buna göre  Ermenistan birlikleri, Laçin, Kelbecer, Ağdam bölgelerinden çekilecek, Dağlık Karabağ’a özerlik verilmeyecektir.[61] Ayrıca Rus barış gücü birlikleri Ermenistan-Azerbaycan cephe hattına ve Laçin koridoruna konuşlanarak ateşkesi gözlemleyecektir.[62]

44 günlük savaşın sonunda kazanan taraf Azerbaycan olmuştur. Azerbaycan bu savaşla işgal altında bulunan topraklarını geri almış; Ermenistan’a karşı askeri ve moral faktörler bağlamında ciddi bir üstünlük elde etmiştir. Ermenistan açısından ise bu savaş tam anlamıyla bir hezimet olmuştur. Ermeni halkı savaşın faturasını Başbakan Paşinyan’a kesmiş, Ermenistan da birçok gösterici Paşinyan aleyhinde gösteriler yaparak, istifa etmesini istemiştir.[63]

  1. Azerbaycan-Ermenistan İlişkileri ile İlgili İlerleyen Dönemlerde Bizleri Neler Bekliyor?

Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanılmış olan son Karabağ savaşının bölgesel ve küresel çaptaki etkileri ilerleyen dönemlerde kendisini daha da net bir şekilde gösterecektir. Bu bağlamda geçmişte yaşanılmış olan olaylar göz önünde tutularak ilerleyen dönemlerde olası yaşanılabilecek gelişmeler ile ilgili bazı çıkarımlarda bulunmak mümkündür.

Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanılmış olan savaşa arabuluculuk sıfatı ile hızlı bir şekilde dahil olan Rusya, barış gücü birliklerini de bölgeye konuşlandırarak hem diplomasi masasında hem de sahada etkin bir aktör olarak yerini almıştır. Rusya’nın araya girmesi ile daha fazla zarar görmekten kurtulan Ermenistan, Rusya’ya karşı ilerleyen süreçte de politik ve askeri açıdan bağımlı olmaya devam edecektir. Ermenistan her ne kadar savaşı kaybettiğini kabul etse de psikolojik olarak bu yenilgiyi henüz hazmedememiştir. Ermenistan’ın orta ve uzun vadede bu yenilgiyi ve statükoyu kabul etmesi pek de mümkün gözükmemektedir. Bu bağlamda Ermenistan, önümüzdeki 20 yıllık dönemde bir toparlanma sürecine girecektir. Ekonomik ve askeri anlamda ciddi sorunlar yaşayan Erivan yönetimi öncelikle bu eksikliklerini süratle kapatmaya çalışacaktır. Bu nedenle Ermenistan’ın önümüzdeki dönemde ekonomisi elverdiğince başta Rusya olmak üzere çeşitli ülkelerden daha fazla silah satın alımı gerçekleştirmesi beklenmektedir.

2.Karabağ savaşından sonra Ermenistan ile Azerbaycan arasında Karabağ üzerinden yeni bir savaşın olmayacağı ihtimali oldukça düşüktür. Bu hipotezin dile getirilmesinin çeşitli nedenleri olarak şunlar söylenebilir.  Bölgede artan Türkiye-Azerbaycan etkisi Rusya’yı oldukça tedirgin etmektedir. Bu durumu Neo Avrasyacıların önde gelen isimlerinden birisi olan Dugin açıkça dile getirmiştir. Dugin’e göre. eğer Azerbaycan da Türkiye’nin etkisi daha da artarsa, Azerbaycan; Ermenistan, İran ve Rusya tarafından parçalanmalıdır. Dugin ’in bu söyleminin ana stratejik hedefi Türkiye’nin Azerbaycan üzerinden Orta Asya ile olan bağlantısının kesilmek istenmesidir. Bu nedenle Ermenistan, Kafkaslardaki Türk etkisinin kırılması için Rusya açısından oldukça stratejik bir öneme sahip dış politika tercihidir.

Savaşın galip tarafı olan Azerbaycan ise  önümüzdeki süreçte ekonomik ve askeri kapasitesini daha da geliştirerek Ermenistan’a karşı elde ettiği avantajlı konumu sürdürmeye çalışacaktır. Bu bağlamda İlham Aliyev döneminde Türkiye ile gelişen ikili ilişkiler önümüzdeki dönemde de önemini korumaya devam edecektir. Nitekim Türkiye, savaş sürecinde Azerbaycan’a diplomatik destek vermiş ve sık sık Azerbaycan’a destek açıklamalarında bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Azerbaycan’ın zafer kutlamalarını birlikte izlemesi ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin askeri geçitte yer alması sadece iki ülke arasındaki dayanışma ruhunu bütün dünyaya göstermekle kalmamış özellikle Ermenistan’a , İran’a ve Rusya’ya karşı siyasi bir mesaj da verilmiştir.

Sonuç 

Azerbaycan ile Ermenistan arasında başta 1988-1994 yılları olmak üzere ve son olarak da 2020 yılında Karabağ özelinde iki savaş yaşanmıştır. Bu yaşanılmış olan savaşlardan önceki dönemlerde de taraflar arasında birçok kez çatışmalar ve itilaflar meydana gelmiştir. Sürekli çatışma halinde süregelen iki ilişkilerin etkisiyle taraflar arasında ciddi bir güvenlik ikilemi ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de ikili ilişkilerde güven ortamının sağlanması pek mümkün olmamıştır. Taraflar arasındaki güven ortamının yeniden tesis edilmesi zor olsa da imkansız değildir. Bunun için her iki ülkenin de çatışmacı bir tutumdan sakınarak diplomasiyi öne çıkartması gerekmektedir. Böyle bir tutum neticesinde de taraflar arasında önce yumuşama ardından da işbirliği seviyesinde ilişkilerin gelişmesi muhtemeldir. Türkiye ve Azerbaycan’ın son dönemdeki açıklamaları da bunu göstermektedir. Ermenistan’ın agresif bir dış politikadan yapıcı ilişkileri vurgulayan bir dış politika ’ya geçiş sürecinin gerçekleşmesi halinde Türkiye ve Azerbaycan, Ermenistan ile işbirliği yapabileceğini açıklamıştır. Böyle bir durumun gerçekleşmesi bölgedeki bu üç devlet için son derece faydalı olacaktır. Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan ile işbirliği yaparsa bu süreçten en karlı çıkacak devletlerden birisi olacaktır. Zira Erivan yönetimi Türkiye’nin sınırlarını kapatması ile bölgede adeta izole olmuş bir durumdadır. Bu durum Erivan yönetiminin ekonomisi oldukça olumsuz etkilemektedir. Azerbaycan -Ermenistan ilişkilerini etkileyen bir diğer faktör de bölgede ve bölge dışındaki aktörlerin yürütmüş oldukları politikalardır. Bu üç devlet arasında bir barış ortamının oluşması ne Rusya’nın ne de İran’ın lehine bir durum olacaktır. Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunların çözülememesinin bir diğer nedeni de sorunun çözümünde rol oynayan ana paydaşların sorun çözümünde tarafsızlıktan uzak bir tavır sergilemeleridir. Örneğin : BM’nin 14 Mart 2008 yılındaki  Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çıkması yönelik önerisine AGİT Minsk grubunun üç eş başkanı olan ABD, Rusya ve Fransa olumsuz oy vermiştir.[64] Bir diğer örnekte 2020 yılında yaşanılmış olan ikinci Karabağ savaşında Fransa’nın savaş süresince Ermenistan’ı destekleyen açıklamalar yapması olmuştur. Özellikle Azerbaycan bu konuda Fransa’ya ciddi tepki göstererek Fransa’yı tarafsızlığını kaybetmekle itham etmiştir. Özetle Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri geçmişten günümüze çatışmanın kural barışın istisna olduğu bir ilişki biçimi içerisinde süregelmiştir. Bundan sonraki dönemde ilişkilerin nasıl olacağı Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın birbirlerine karşı sergileyecekleri tutuma ve diğer aktörlerin bölge üzerindeki uyguladıkları politikalara göre şekillenecektir.

https://stratejikortak.com/2021/06/daglik-karabag.html

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

ALLAHVERDİYEV , Tahir. Azerbaycan ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu. Bursa, 2 Mart 2010.

NERİMANLI, Tebriz. «Karabağ Savaşının Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan İçin Sosyal ve Ekonomik Etkileri .» Journal of Institute of Economic Development and Social Researches, 2015: 31-36.

Sapmaz, Ahmet , ve Gökhan SARI. «Dağlık Karabağ Sorununda Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi.» Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2012: 0-31.

ATUN, Ata. Hocalı Soykırımı ve Büyük Ermenistan Rüyası. Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 11 Mayıs 2014.

BİÇER, Savaş. «Ermenistan İşgali Altındaki Dağlık Karabağ Sorununa Bir Çözüm Önerisi.» Bilge Strateji, 2019: 117-133.

Cabbarlı, Hatem. «Hay Dat Doktrini ve Ermenistan Dış Politikası.» HyeTert. 23 Kasım 2012. https://hyetert.org/2012/11/23/hay-dat-doktrini-ve-ermenistan-dis-politikasi/ (erişildi: Şubat 4, 2021).

Çiçek, İrem. 10layn.com. 28 Kasım 2019. https://10layn.com/10-maddede-oyun-kurami-ve-nash-dengesi/ (erişildi: Şubat 21, 2021).

Elçibey, Ebulfez, röportaj yapan: Mithat Bereket. Azerbaycan-Ermenistan Savaşı | 1993 | 32. Gün Arşivi ([t.y] [t.y] 1993).

GÖKÇELİK, Şevval Beste . «Avrasya İncelemeleri Merkezi Türkmeneli İşbirliği ve Kültür Vakfı.» AVİM. 25 Kasım 2020. https://avim.org.tr/tr/Yorum/2020-DAGLIK-KARABAG-SAVASININ-ERMENISTAN-VE-DIASPORADAKI-YANSIMALARI (erişildi: Şubat 9, 2021).

Güler, Mehmet Çağatay. «Karabağ’ın Özgürleştirilmesi ve Sahadaki Yeni Denklem.» SETA Perspektif, 2020: 1-4.

HASANOĞLU, Murteza, Asim MEMMEDOV, ve Bahtiyar MAHARRAMOV. «İkinci Karabağ Savaşı Sonrası Azerbaycan – Türkiye İlişkileri.» Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 2020: 522-529.

HASANOĞLU, Murteza, ve Nesrin SÜLEYMANLI. «Ermenistan Devleti’nin Oluşum Sürecinde Güney Kafkasya’da Nüfuz Mücadelesi ve Azerbaycan .» Avrasya İncelemeleri Dergisi, 2013: 289-303.

İBADOV, Adalet. Azerbaycan Dış Politikasında Dağlık Karabağ Sorunu ve Ermeni Sorunu: Çözümler,Öneriler. İzmir, [t.y] [t.y] 2007.

İŞYAR, Ömer Göksel. «Ermenilerin Dağlık Karabağ Uyuşmazlığına İlişkin Tutumlarının İçsel Nedenleri.» İ.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 2003: 1-43.

KARACA, Erdem . «SSCB’nin Dağılma Sürecinden BDT’nin Kurulmasına Kadar Geçen Sürede Karabağ Eksenli Olarak, Nahçıvan, Ermenistan ve Azerbaycan Coğrafyasında Yaşanan Gelişmeler ve Türkiye’nin Tutumu (Ekim 1987- Aralık 1991).» Gazi Akademik Bakış, 2015: 113-140.

KOÇ, Hülya , ve Burçin Hafize TARCAN. «19.Yüzyıldan Günümüze Ermenistan-Azerbaycan İlişkileri.» Journal of International Banking Economy And Management Studies, 2020: 87-116.

Mevlütoğlu, Arda. Uluslararası İlişkiler Konseyi. 5 Kasım 2020. https://www.uikpanorama.com/blog/2020/11/05/2020-daglik-karabag-savasina-dair-askeri-stratejik-gozlemler/ (erişildi: Şubat 10, 2021).

MUSTAFAYEV, Beşir. «Karabağ’ın İşgal Süreci ve Bölgede Yaşanan Son Olaylar Çerçevesinde Çözüm Arayışları.» Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2013: 281-284.

ÖZYILMAZ, Emine Vildan. «Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ.» Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2013: 191-208.

Sarukhanyan, Vahe. hetq. 24 Ekim 2020. https://hetq.am/en/article/123482#:~:text=Azerbaijani%20defense%20and%20security%20expenditures%20topped%20US%242%20billion.&text=Armenia’s%20data%20is%20based%20on,this%20data)%20and%20press%20releases (erişildi: Şubat 9, 2021).

TUNCERLİ, Özge. «Dağlık Karabağ Sorunu Kapsamında 1988 Sumgayıt Olayları.» Ulisa: Uluslararası Çalışmalar Dergisi, 2019: 132-144.

YAVUZ , Bige SÜKAN . «Türk Kurtuluş Savaşı Yıllarında Uluslararası Rekabet Alanı Olarak Transkafkasya ve Türkiye’nin Ekonomik İlişkileri.» Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 2003: 1-58.

YILMAZ, Reha. «Kafkasya’da Çözülemeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu.» Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 2013: 71-90.

YILMAZ, SEDA. Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikasında Ermenistan. İstanbul, 27 Mart 2012.

YIMAZ, Meşkure. «Karabağ Savaşı ve Adım Adım Hocalı Soykırımı .» Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi , 2013: 95-104.

Dipnotlar 

[1] Ahmet Sapmaz ve Gökhan Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi,” Güvenlik Stratejileri Dergisi,15(2012): 3, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/84502.

[2] Sapmaz ve Sarı, Dağlık Karabağ Sorununda  “Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi”, 3.

[3] Emine Vildan Özyılmaz, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2 (2013): 196 erişim 31 Ocak 2021. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/287257

[4] Özyılmaz, ”Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”,197.

[5] Tahir Allahverdiyev , “Azerbaycan ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu” ( Yüksek Lisans Tezi), Uludağ Üniversitesi, 2010.

[6] Özyılmaz,” Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”,197.

[7] Allahverdiyev, ”Azerbaycan ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu”,33.

[8] Reha Yılmaz, “Kafkasya’da Çözülemeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, 2 (2013) : 74 , erişim 31 Ocak 2021, https://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423872157.pdf.

[9] Murteza Hasanoğlu ve Nesrin Süleymanlı, “ Ermenistan Devletinin Oluşum Sürecinde Güney Kafkasya’da Nüfuz Mücadelesi ve Azerbaycan, Avrasya İncelemeleri Dergisi 2 (2013): 5, erişim 31 Ocak 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/217865.

[10] Hasanoğlu ve Süleymanlı, “ Ermenistan Devletinin Oluşum Sürecinde Güney Kafkasya’da Nüfuz Mücadelesi ve Azerbaycan, 294.

[11]   Hülya Koç ve  Burçin Hafize Tarcan,”19.Yüzyıldan Günümüze Ermenistan-Azerbaycan İlişkileri”, Journal of International  Banking Economy And Management Studies, 2 ( 2020): 90 , erişim 1 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1319951.

[12] Koç ve Tarcan,”19.Yüzyıldan Günümüze Ermenistan-Azerbaycan İlişkileri”, 90-91.

[13] Yılmaz, “Kafkasya’da Çözülemeyen Kördüğüm: Dağlık Karabağ Sorunu”, 76.

[14] Özyılmaz, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”,199.

[15] Bige Sükan Yavuz, “Türk Kurtuluş Yılları Sırasında Uluslararası Rekabet Alanı Olarak Transkafkasya ve Türkiye’nin Ekonomik İlişkileri”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, 4 ( 2003):102-103, erişim 3 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/9928.

[16] Özyılmaz, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, 199.

[17] Ömer Göksel İşyar, “Ermenilerin Dağlık Karabağ Uyuşmazlığına İlişkin Tutumlarının İçsel Nedenleri”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 29 ( 2003): 12 , erişim 1 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/5532.

[18] Erdem Karaca,” SSCB’nin Dağılma Sürecinden BDT’nin Kurulmasına Kadar Geçen Sürede Karabağ Eksenli Olarak, Nahçıvan, Ermenistan ve Azerbaycan Coğrafyasında Yaşanan Gelişmeler ve Türkiye’nin Tutumu (Ekim 1987-  Aralık1991 )”, Gazi Akademik Bakış, 17 (2015): 123  erişim 1 Şubat 2021, ,https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/74052.

[19] Karaca,” SSCB’nin Dağılma Sürecinden BDT’nin Kurulmasına Kadar Geçen Sürede Karabağ Eksenli Olarak, Nahçıvan, Ermenistan ve Azerbaycan Coğrafyasında Yaşanan Gelişmeler ve Türkiye’nin Tutumu (Ekim 1987-  Aralık 1991 )”, 123.

[20] Adalet İbadov , “Azerbaycan Dış Politikasında Dağlık Karabağ Sorunu Ve Ermeni Sorunu: Çözümler, Öneriler”(Doktora Tezi Dokuz Eylül Üniversitesi,2007,85.

[21] İbadov , “Azerbaycan Dış Politikasında Dağlık Karabağ Sorunu Ve Ermeni Sorunu: Çözümler, Öneriler”, 86.

[22] Özyılmaz,” Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ”, 200.

[23] Seda Yılmaz, “Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikasında Ermenistan”, (Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, 2008),136.

[24] Yılmaz, Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikasında Ermenistan,136.

[25] Yılmaz, Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikasında Ermenistan,136.

[26] Özge Tuncerli, “Dağlık Karabağ Sorunu Kapsamında 1988 Sumgayıt Olayları”, Uluslararası Çalışmalar Dergisi, 2 (2019): 137, erişim 6 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/912163.

[27] Tuncerli, “Dağlık Karabağ Sorunu Kapsamında 1988 Sumgayıt Olayları”, 137.

[28] Allahverdiyev, ”Azerbaycan Ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu”,65-66.

[29] Allahverdiyev, ”Azerbaycan Ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu”,66.

[30] Allahverdiyev, ”Azerbaycan Ve Ermenistan Arasındaki Karabağ Sorunu”,68.

[31]  Koç ve Tarcan,”19.Yüzyıldan Günümüze Ermenistan-Azerbaycan İlişkileri”,93.

[32] Koç ve Tarcan,”19.Yüzyıldan Günümüze Ermenistan-Azerbaycan İlişkileri” 95.

[33] Meşkure Yımaz, “Karabağ Savaşı ve Adım Adım Ermeni Soykırımı”, Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, 2 ( 2013): 98, erişim 6 Şubat 2021, http://ortadogu.firat.edu.tr/ortadogu/IX/II/makale7.pdf.

[34]  Yımaz, “Karabağ Savaşı ve Adım Adım Ermeni Soykırımı”,98.

[35]  Yımaz, “Karabağ Savaşı ve Adım Adım Ermeni Soykırımı”98,99.

[36] Sapmaz ve Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi”, 4.

[37] Seda Yılmaz, Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikasında Ermenistan, 141.

[38] Sapmaz ve Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi”,4.

[39] Sapmaz ve Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi” ,4-5.

[40]   Sapmaz ve Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi”,4.

[41]   Özyılmaz, “Geçmişten Günümüze Dağlık Karabağ,”202.

[42] Oyun Teorisi içerisinde yer alan 0 toplamlı oyun modeline göre: Taraflardan birisi bir konuda kazanç sağlarken diğer taraf zarar ediyorsa buna 0 toplamlı oyun modeli denir. Bu bağlamda Karabağ topraklarının Ermeni güçleri tarafından işgal edilmesi Ermenistan açısından kazançlı bir durum iken Azerbaycan için ise bir o kadar zararlı bir durum olmuştur. https://10layn.com/10-maddede-oyun-kurami-ve-nash-dengesi/.  erişim21 Şubat 2021.

[43] Tebriz Nerimanlı,  Karabağ Savaşı’nın Türkiye , Azerbaycan  Ve Ermenistan İçin Sosyal Ve Ekonomik Etkileri, Journal Of Instıtute Of Economıc

Development And Socıal Researches 1 (2015): 34,  https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/920734.

[44] 32. Gün Arşivi, “Azerbaycan-Ermenistan Savaşı-1993-32. Gün Arşivi,” Youtube video,  https://www.youtube.com/watch?v=VjTnmn5Q7c4&t=662s. erişim 7 Şubat 2021.

[45] https://www.youtube.com/watch?v=VjTnmn5Q7c4&t=662s. erişim 7 Şubat 2021.

[46] İşyar, “Ermenilerin Dağlık Karabağ Uyuşmazlığına İlişkin Tutumlarının İçsel Nedenleri”,19.

[47] İşyar, “Ermenilerin Dağlık Karabağ Uyuşmazlığına İlişkin Tutumlarının İçsel Nedenleri”, 18.

[48] Beşir Mustafayev, “Karabağ’ın İşgal Süreci ve Bölgede Yaşanan Son Olaylar Çerçevesinde Çözüm Arayışları”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 49 ( 2013):286, erişim 4 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/33677.

[49] Mustafayev, “Karabağ’ın İşgal Süreci ve Bölgede Yaşanan Son Olaylar Çerçevesinde Çözüm Arayışları”,286.

[50] Mustafayev, “Karabağ’ın İşgal Süreci ve Bölgede Yaşanan Son Olaylar Çerçevesinde Çözüm Arayışları”,285.

[51] Hatem Cabbarlı, “Hay Dat Doktrini ve Ermenistan Dış Politikası”, HyeTert, 20.11.2012, erişim 4 Şubat 2021, https://hyetert.org/2012/11/23/hay-dat-doktrini-ve-ermenistan-dis-politikasi/.

[52]  Savaş Biçer, “Ermenistan İşgali Altındaki Dağlık Karabağ Sorununa Bir Çözüm Önerisi”, Bilge Strateji, 20 ( 2019):119, erişim 4 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/pub/bs/issue/54864/751671.

[53] Biçer, “Ermenistan İşgali Altındaki Dağlık Karabağ Sorununa Bir Çözüm Önerisi”,119.

[54] Ata Atun, “Hocalı Soykırımı ve Büyük Ermenistan Rüyası,”, Avrasya İncelemeleri Merkezi, Mayıs 11, 2014, 6, 13 ( 2014):6, erişim 4 Şubat 2021, https://avim.org.tr/Blog/HOCALI-SOYKIRIMI-VE-BUYUK-ERMENISTAN-RUYASI.

[55] Vahe Sarukhanyan, “Armenia vs. Azerbaijan: Military Expenditures”, HETQ investigative journalists, 24 Ekim 2020, https://hetq.am/en/article/123482#:~:text=Azerbaijani%20defense%20and%20security%20expenditures%20topped%20US%242%20billion.&text=Armenia’s%20data%20is%20based%20on,this%20data)%20and%20press%20releases. , 9 Şubat 2021.

[56] Arda Mevlütoğlu, “2020 Dağlık Karabağ Savaşı’na Dair Askeri-Stratejik Gözlemler”, https://www.uikpanorama.com/blog/2020/11/05/2020-daglik-karabag-savasina-dair-askeri-stratejik-gozlemler/ , 10.02.2021.

[57] Mevlütoğlu, “2020 Dağlık Karabağ Savaşı’na Dair Askeri-Stratejik Gözlemler”, https://www.uikpanorama.com/blog/2020/11/05/2020-daglik-karabag-savasina-dair-askeri-stratejik-gozlemler/.

[58] Mehmet Çağatay Güler, “ Karabağ’ın Özgürleştirilmesi ve Sahadaki Yeni Denklem”, SETA Perspektif , 301 (2020 ):1, erişim 10 Şubat 2021, https://setav.org/assets/uploads/2020/11/P301.pdf.

[59] Mehmet Çağatay Güler, “ Karabağ’ın Özgürleştirilmesi ve Sahadaki Yeni Denklem”,1.

[60] Mevlütoğlu, “2020 Dağlık Karabağ Savaşı’na Dair Askeri-Stratejik Gözlemler”, https://www.uikpanorama.com/blog/2020/11/05/2020-daglik-karabag-savasina-dair-askeri-stratejik-gozlemler/ ,

[61] Murteza Hasanoğlu, Asim Memmedov ve Bahtiyar Maharramov, ” İkinci Karabağ Savaşı Sonrası Azerbaycan-Türkiye İlişkileri”, Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi, 3 (2020):527, erişim 10 Şubat 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1446501.

[62]  Güler, “ Karabağ’ın Özgürleştirilmesi ve Sahadaki Yeni Denklem”,2.

[63] GÖKÇELİK, Şevval Beste. 2021. “2020 DAĞLIK KARABAĞ SAVAŞININ ERMENİSTAN VE DİASPORADAKİ YANSIMALARI.” Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM), Yorum No.2020 / 55. Kasım 25. Erişim Şubat 09, 2021. https://avim.org.tr/tr/Yorum/2020-DAGLIK-KARABAGSAVASININ-ERMENISTAN-VE-DIASPORADAKI-YANSIMALARI

[64] Sapmaz ve Sarı, “Dağlık Karabağ Sorununda  Azerbaycan Tarafından Kuvvet Kullanım Olasılığının Analizi”,6.

[/vc_toggle]

Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı ve İsrail’in Kuruluş Süreci

  1. Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı ve İsrail’in Kuruluş Süreci

İsrail Devleti’nin kuruluşu, Kasım 1947’de kabul edilen BM Filistin Taksim Planı hukuki düzleminde Mayıs 1948’de ilan edildi. İsrail, kuruluşundan bu yana Ortadoğu’da caydırıcı bir güç ve dünya siyasetinde önemli bir aktör olmuştur (Kemiksiz, 2018).

İsrail’in kuruluş temelleri Siyonistlerin çabalarıyla atıldı. Modern Yahudi Ulusal Hareketi olarak kabul edilen Siyonizm, 19. yüzyıl Avrupa’sında Theodor Herzl gibi Siyonist öncülerin önderliğinde ortaya çıkmıştır. İdeoloji, ortaya çıktığı dönemde Avrupa’da popüler olan laiklik ve milliyetçilik gibi teorik olgulardan beslenirken, antisemitizm meselesinden de yararlanmıştır. Vaat Edilmiş Topraklar gibi Yahudi teolojisinin dini doktrinleri, Siyonist doktrinin temel taşları haline gelmiştir (Karahan, 2020). Bu çalışmada, Siyonist doktrinin 19. ve 20. yüzyıllardaki etkileri ve Vaat Edilmiş Topraklar kavramının Filistin’de İsrail’in kuruluşuna olan etkisi, Yahudilerin 20. yüzyılda geçirdikleri siyasi ve askeri süreçlerle birlikte incelenmiştir.

Theodor Herzl
  1. Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı ve Siyonizm

Vaat Edilmiş Topraklar Kavramı: Yahudilik tek tanrılı bir dindir ve bu inanca göre dünyayı yaratan tek bir Tanrı vardır. Yahudiler Tevrat’ı merkeze alırlar.  Tevrat, Yahudilikte kutsal metin koleksiyonunun ilk bölümüdür ve İbranicede Moshe Rabbenu olarak geçen Musa’ya atfedildiğine dair bir inanış vardır. Yahudilikte tevhit, peygamberlik, Mesih ve ahiret inancı da vardır. Yahudiliğin iç dinamiklerini şekillendiren ve onu diğer dinlerden ayıran iki doktrin vardır. Bu iki doktrin “vaat edilmiş topraklar” ve “seçilmişlik” inancıdır. Yahudi teolojisinde Tevrat, seçilmişlik ve vaat edilmiş toprak kavramları birbirine içkindir ve birbirini tamamlar. Yahudi dini liderlere göre, Tanrı’nın evreni yoktan var etmesi, evrenin ve canlıların tek sahibinin Tanrı olduğunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla bu inanışa göre Tanrı her toprağı dilediğine verir ve kimse ona itiraz edemez. Yahudiliği diğer tek tanrılı dinler Hıristiyanlık ve İslam’dan ayıran en temel özelliklerden biri vaat edilmiş topraklara olan inançtır. Bu inanışa göre, Tanrı Filistin merkezli toprakları İsrailoğulları’nın ilk atası olan İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere ebedi olarak vermiştir. Tanah[1]’ta bu topraklar Kenan Diyarı Ülkesi, Ha-Eretz, Eretz İsrael ve Arz-ı Mevud olarak geçer. Bu terimler aynı yeri, vaat edilmiş toprakları ifade eder. Vaat edilmiş topraklar kavramı Siyonizm’in temelini oluşturan doktrinlerden biridir (‘Moses’, 2009; Karahan, 2020; ‘Key beliefs’, n.d).

Siyonizm: Siyonizm, kendisini kutsal metinlere ve dini doktrinlere dayandıran Yahudi milliyetçiliği olarak tanımlanabilir. Karahan’a (2020) göre Siyonizm’i diğer milliyetçi hareketlerden ayıran en önemli özellik, laiklik ve din olmak üzere iki zıt olguyu birleştirmesidir. Siyonizm’in milli bir hareket olarak siyasette yer alması aşamalı olarak gerçekleşti. Bundan sonra Siyasi Siyonizm belirginleşmeye başladı. Kimi Siyasi Siyonistler, Tanrı’nın Fırat ve Nil nehirleri arasındaki toprakları Yahudilere verdiğini iddia ederken, kimileri ise Yahudi devletini kurmak için uygun yeri belirlemeye çalıştılar. 19. yüzyılda Avrupa kıtasında yükselen antisemitizmden korunmak için bir Yahudi devleti kurma fikri Siyonistler arasında popüler hale geldi (Karahan, 2020).

Siyonizm Yahudi tarihinde bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Yahudilere milli bilinç kazandırmak amacıyla Siyonistler, İbraniceyi canlandırarak dili ve Tanah’ı bir tarih kitabı olarak değerlendirerek tarihi öne çıkarmışlardır. Tanah kutsal bir kitap olmasının yanında antik Yahudi tarihini de anlatır ve Siyonistler bunu tarih yazıcılığında kullanmışlardır. Siyonistler bu tarih yazıcılığını yaparken en çok Filistin topraklarına odaklanmışlar ve Yahudiler ile Filistin arasındaki kutsal ve tarihi bağa dikkat çekerek kurulması planlanan Yahudi devleti için Filistin’i ön planda tutmuşlardır. Siyonistler, bu konu için Arjantin ve Uganda gibi yerler üzerinde de planlamalar yapmışlardır fakat Yahudilerin vaat edilmiş topraklar inancına bağlılığı Filistin’i hep gündemde tutmuştur. Siyonistler, ilk kongrelerini 1897’de yaptılar. 1903’te VI. Siyonist Kongre’de Yahudi devletinin kurulacağı yer olarak Filistin’de mutabık kalındı (Karahan, 2020).

Jewish Virtual Library web sitesindeki Zionism: “The Return to Zion” başlıklı yazıda şu belirtilmiştir: 19. yüzyılın sonlarında Rusya ve Doğu Avrupa’da pogroma (kıyım) maruz kalan Yahudiler Filistin topraklarına göç etmeye başlamıştı. Fakat Yahudiler bu dönemde gelişmekte olan Siyasi Siyonizm hareketlerinden haberdar değillerdi. Onlar, dini sebeplerden dolayı yurtları olarak gördükleri Kudüs’e, Zion’a (Siyon), İsrail topraklarına ulaşmak istiyorlardı (‘Zionism’, n.d.).

  1. İsrail Devleti’nin Kuruluş Süreci

İsrail-Filistin çatışmasının kökeni Birinci Dünya Savaşı yıllarına dayanmaktadır. Savaştan önce Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan bu toprakların statüsü, savaşın son yıllarında değişmeye başlamış ve savaşın galip tarafı olan İtilaf Devletleri’nden Birleşik Krallık ve Fransa bu bölge üzerinde hâkimiyetini kurmaya başlamıştır. Savaşın sona ermesinden iki yıl önce, 1916’da, İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız diplomat Francois-Georges Picot, Osmanlı topraklarının büyük çoğunluğunu Birleşik Krallık ve Fransa arasında bölmeyi amaçlayan gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşma ile Osmanlı topraklarının bir kısmı iki doğrudan ve iki dolaylı olmak üzere toplamda dört nüfuz alanına bölündü. Anlaşmada Filistin topraklarının uluslararası bir rejim tarafından kontrol edilmesine karar verildi.  Fakat bu anlaşmayla çizilen sınırlar, İngilizlerin 1915 ve 1916’da Araplara verdikleri bağımsızlık vaatleriyle uyuşmuyordu. İngilizler aynı zamanda Filistin toprakları için Yahudilere de birtakım vaatlerde bulunmuşlardı. Bölgede o dönemdeki iki başat aktörden biri olan İngilizlerin Araplar ve Yahudilere birbiriyle çelişen vaatlerde bulunması Arap-Yahudi çatışmasının temelini oluşturdu (Owen, 2006; Orfy, 2011).

Sykes-Picot Anlaşması’nda çizilen sınırları gösteren harita. Kaynak: History for Tomorrow web sitesi

İngilizlerin Araplara Vaatleri: İngilizlerin Araplara olan vaatleri, İngilizce literatürde Hussein-McMahon Correspondence olarak bilinen, Mekke şerifi Hüseyin bin Ali ile Birleşik Krallık’ın Mısır yüksek temsilcisi Henry McMahon arasındaki birtakım mektuplara dayanır. İlk olarak Temmuz 1915’te Şerif Hüseyin McMahon’a bir mektup göndermiş ve bu mektupta Arapların Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı İngilizlerin yanında yer alacaklarını belirtmiştir. İngilizler bundan memnuniyet duymuş ve karşılığında Araplara bağımsızlık vaadinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine 1916’da Şerif Hüseyin ve oğulları Ali, Faysal ve Abdullah’ın önderliğinde Osmanlı Devleti’ne karşı Arap İsyanı patlak vermiştir. İlerleyen mektuplarda İngilizlerin Araplara bağımsızlık vaat ettikleri topraklardan bahsedilmiş fakat bu toprakların sınırları çizilmemiş ve Filistin’e bu topraklar içinde yer verilmemiştir. İngilizler Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık verilmesini özellikle istememiş, kasıtlı olarak bu konuyu ihmal ediyor gibi gözükmüşlerdir. McMahon İngiliz yönetimine gönderdiği bir mektupta, kendisinin hiçbir zaman Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık vaat etmediğini ve Şerif Hüseyin’in bu durumdan haberdar olduğunu yazmıştır (Owen, 2006; Bard, n.d.).

İngilizlerin Yahudilere Vaatleri: Kasım 1917’de, dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour, Yahudilerin liderlerinden ve Siyonist hareketin öncülerinden biri olan Lord Baron Rothschild’e, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını öngören, literatürde Balfour Deklarasyonu olarak bilinen mektubu göndermiştir. İngilizler daha sonra bu deklarasyonda Yahudilere Filistin topraklarında bir devlet vaat edilmediğini iddia etmişlerdir fakat Balfour Deklarasyonu 1948’de kurulacak olan İsrail için sağlam bir temel atmıştır (Owen, 2006).

Kasım 1917’de Kudüs’ün düşmesiyle İngiliz güçleri Filistin topraklarını ele geçirdi. 1920 San Remo Konferansı’nda imzalanan anlaşmayla Filistin toprakları resmi olarak Osmanlı’nın kontrolünden alındı. Filistin iki yıl sonra, 24 Temmuz 1922’de, Milletler Cemiyeti tarafından İngilizlerin kontrolüne bırakıldı ve Birleşik Krallık Filistin Mandası kuruldu. Böylelikle, 1919 Paris Barış Konferansı’nda olduğu gibi San Remo’da da Arapların politik bağımsızlık ve toprak bağımsızlığı talepleri görmezden gelinmiş oldu. Bağımsızlık yerine bulunan çözüm, Şerif Hüseyin’in üç oğlunun, İngiliz ve Fransız mandaları altında yeni kurulan kukla devletler olan Suriye, Irak ve Transürdün’e kral olarak getirilmesi oldu (Sakkas, 2011; Karasakal, 2021).

Birleşik Krallık Filistin Mandası, İsrail Devleti 14 Mayıs 1948’de kurulana kadar devam etti. Sakkas’a göre (2011), Birleşik Krallık Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması konusunda aceleci davranmadı, aksine, Filistin Mandası’nı Araplar ve Yahudilerin karşılıklı baskıları altında kontrolünde tutmayı tercih etti. 1930’larda Avrupa’da antisemitizmin yükselişe geçmesiyle binlerce Yahudi Filistin topraklarına göç etti. Ve yine Sakkas’a göre (2011), artan Yahudi göçü, İngilizlerin Araplara Filistin topraklarında bağımsızlık verme konusundaki isteksizliği ve yetersizliğiyle örtüşüyordu. İngilizlerin bu Yahudi yanlısı politikaları Filistinli Araplar arasında aşırıcılığın artmasına yol açtı. Yükselen aşırıcılık ilerleyen safhalarda silahlı eylemlere ve sonrasında 1936’da başlayıp 1939’a kadar sürecek olan Büyük Filistin Ayaklanması’na dönüştü. Filistinli Arapların ilk topyekûn başkaldırısı olan bu hareket, en başta İngilizlerden, Yahudi göçlerinin engellenmesi, Yahudilere toprak satışına son verilmesi ve seçilmiş Filistin halk meclisine karşı sorumlu olacak bir milli hükümetin kurulmasının talep edilmesiyle başladı. Bu üç talep İngilizler tarafından yerine getirilinceye kadar isyanın sona erdirilmemesi kararı alındı. İlk etapta altı aylık bir grev yapıldı ve bu grev İngilizleri ve Yahudileri önemli zararlara soktu. Grevi sona erdirmek için yaptığı askeri ve siyasi girişimler boşa çıkan İngilizler, Arap ülkelerinden yardım istedi ve Filistinlilerin grevi sonlandırması durumunda bir kurul kurarak bölgede adil bir paylaşım yapma vaadinde bulundu. Ürdün, Yemen, Irak ve Suudi Arabistan Filistinlilere grevi sonlandırmaları için çağrıda bulundu fakat sonuç alınamadı. Bunun üzerine İngilizler, Filistin Kraliyet Komisyonu’nun kurulması ve Lord Peel’in başkan olmasına karar verdi. Lord Peel Temmuz 1937’de Peel Anlaşması olarak bilinen taksim planını açıkladı. Bu plana göre Filistin’de iki devlet kurulacak ve Kudüs gibi kutsal yerler barındıran kentler İngilizlere bırakılacaktı. Filistinlilerin bu kararı kabul etmemesi üzerine Eylül 1937-Eylül 1939 arasında sürecek olan isyanın ikinci aşaması başladı. Büyük Filistin Ayaklanması’ndan sonra İngilizler, iki devletli bir çözüm fikrinden vazgeçtiler. 1939’da ayaklanmanın sona ermesiyle ve İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulmasıyla İngilizlerin Araplara karşı tutumu değişti. İngilizler, savaşta Arapların desteğini alabilmek ve bölgede artan Alman nüfuzunu durdurabilmek için Yahudi göçü ve yerleşimini kısıtlayan politikalar uygulamaya başladılar. Aynı zamanda Arapların ve Yahudilerin gücü eşit bir biçimde paylaştığı bir devlet kurulması fikrini de gündeme getirdiler (Sakkas, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020; Karasakal, 2021).

Lord Baron Rothschild

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte Birleşik Krallık Ortadoğu’daki eski gücünü yitirmişti. Fakat Filistinli Arapların ve Yahudilerin istekleri devam etmekteydi. Filistinliler politik alanda otonomi (self-determinasyon) ve bağımsız topraklar isterken, Yahudilerin istekleri ise bölgede Yahudi yerleşiminin artırılması ve Balfour Deklarasyonu’nda belirtildiği gibi bir Yahudi devleti kurulmasıydı. Savaşın bitişinden sonra Birleşik Krallık’ın Filistin topraklarından çekileceği kısmen belli olmuştu fakat İngilizler bölgede azalan nüfuzlarına rağmen stratejik çıkarları nedeniyle Ortadoğu’daki varlıklarını olabildiğince devam ettirmek istiyorlardı. Birleşik Krallık, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir süper güç olarak çıkan Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da kendisine bir tehdit oluşturmaya başlamış olmasına karşı, petrol kaynakları ve ulaştırma hatlarının güvenliği için Ortadoğu’daki nüfuzunu muhafaza etmek durumundaydı. Ve bu nüfuzu korumak için ABD ve Araplardan alacağı destek hayati önem taşıyordu. Birleşik Krallık, Filistin topraklarının geleceği için, Arapları karşına almamak amacıyla, Filistinli Arapların yönetimde ağırlığı oluşturacağı bir federal devlet kurulması fikrini savundu. Soğuk Savaş’ın bir diğer süper gücü ABD ise toprakların Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırılması ve bağımsız bir Yahudi devletinin kurulmasını destekliyordu (Sakkas, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020).

İngilizlerin Filistin topraklarından çekilmesinin yaklaşmasıyla Yahudiler ve Filistinli Araplar arasındaki çatışmalar artmaya başlamıştı. Birleşmiş Milletler Kasım 1947’de Filistin için bir taksim planı önerdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda oylama yapıldı ve 25 ülkenin olumlu, 13 ülkenin olumsuz ve 17 ülkenin çekimser oy kullanmasıyla plan kabul edildi. Taksim planı, Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri kurulmasıyla ikiye bölünmesini öngördü. Kudüs’ün uluslararası bir rejim tarafından kontrol edilmesine karar verildi. Yahudiler taksim planıyla alınan kararı uyguladılar ve 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. Aynı gün bölgedeki İngiliz mandası feshedildi. Plan Filistinliler tarafından kabul edilmedi ve İsrail’in ilan edilmesinin hemen ardından Birinci Arap-İsrail Savaşı patlak verdi (Martin, 2011; Sönmezoğlu et al., 2020).

  1. Sonuç

İsrail Devleti’nin kuruluşunda Siyonist fikirler temel oluştururken, en büyük rolü İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası uluslararası sistemlerindeki süper güç rekabeti oynamıştır. Maalouf’a göre, İsrail’in kuruluşu, Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Holokost’ta neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıktan sonra yeniden dirilişini temsil etmektedir (Maalouf, 2019). İsrail’in 1948, 1956, 1967 ve 1973 yıllarında Arap devletleriyle yaptığı savaşlar, dünyadaki tek Yahudi devlet olarak Ortadoğu’daki ve uluslararası arenadaki gücünü pekiştirdi. Sonuç olarak, İsrail, 74 yıllık tarihinde büyük savaşlar ve çok sayıda bölgesel çatışma yaşamasına rağmen, uluslararası ilişkiler ve dünya siyasetinde hem bölgesel hem de küresel düzeyde güçlü aktörler arasında yer almaktadır.

Ece Kuzu

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Bard, M. (n.d.). Pre-State Israel: The Hussein-McMahon Correspondence. Jewish Virtual Library.

https://www.jewishvirtuallibrary.org/the-hussein-mcmahon-correspondence

Karahan, S., “Siyonist Öğretide Vaat Edilmiş Topraklar” (The Promised Land in Zionist Doctrine), Ortadoğu Etütleri, 13-2 (2021): 177-213.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1359008

Karasakal, B. Y. (Haziran 27, 2021). 1936 Büyük Filistin Ayaklanması. Kudüs Araştırmaları.

Kemiksiz, N. N. (2018). Arap-İsrail Sorunu ve Bölgesel Yansımaları. Journal of Awareness, Volume; 3, Issue; Issue Special, 127-144. DOI: 10.26809/joa.2018548623

‘Key beliefs’. (n.d.).  BBC. https://www.bbc.co.uk/bitesize/guides/zf3yb82/revision/6#:~:text=God%20asked%20Abraham%20to%20follow,God%20and%20lead%20by%20example

Maalouf, A. (2019). Uygarlıkların batışı. İstanbul. Yapı Kredi Yayınları.

Martin, G. (2011). At odds in the Middle East: Paris, Washington, and the Six-Day War, 1967. In Daniel Möckli and Victor Mauer (Eds.) European–American Relations and the Middle East From Suez to Iraq, (62-73) London: Routledge.

‘Moses’. (2009). BBC.

https://www.bbc.co.uk/religion/religions/judaism/history/moses_1.shtml#:~:text=One%20of%20Judaism’s%20great%20figures,for%20living%20as%20God’s%20people.

Orfy, M. M. (2011). Western interests and stability in the Middle East. NATO and the Middle East: The Geopolitical Context Post-9/11, (35-66). London: Routledge.

Owen, R. (2006).  The end of empires: The emergence of the modern Middle Eastern states. State, Power and Politics in the Making of the Modern Middle East, (5-22). London: Routledge.

Sakkas, J. (2011). Anglo-American relations and the Palestine question, 1945–56. In Daniel Möckli and Victor Mauer (Eds.) European–American Relations and the Middle East From Suez to Iraq, (47-61) London: Routledge.

Sönmezoğlu, F. & Güneş, H. & Keleşoğlu, E. (2020). Uluslararası ilişkilere giriş. Der Yayınları

‘Zionism: The Return to Zion’. (n.d.). Jewish Virtual Library.

https://www.jewishvirtuallibrary.org/quot-the-return-to-zion-quot

Dipnotlar 

[1] 24 kitabın bir araya getirilmesiyle toplamda 3 bölümden oluşan Yahudi İncili (‘Key beliefs’, n.d.)

[/vc_toggle]

Asimetrik Savaş: Dünyada Yeni ve Eski Savaşlar

Asimetrik Savaş: Dünyada Yeni ve Eski Savaşlar

Savaş kelimesi, geçmişten günümüze kadarki zaman dilimi içerisinde epistemolojik ve ontolojik olarak farklı açılarda kullanılan bir kavram olagelmiştir (Öztürk, 2020). Bu durum savaş olgusunun kesin bir tanım kazanmasını zorlaştırmıştır. Lâkin en genel ifadeyle savaş, uluslararası sistem içerisinde şiddet ya da silahlı kuvvet kapasitesine sahip devletler ve devlet dışı aktörler arasında gerçekleşen, büyük oranda fiziksel şiddet içeren çatışma ve gerilim olarak ifade edilebilir (Sokullu, 2019). Savaşlar, dış politika aracı olarak görülmelerinin yanı sıra çok eski bir tarihe dayanmakta olup, amaç, kapsam ve nedenlerine göre farklılık göstererek değişime uğramıştır. Savaş üzerine çok değerli çalışmalar yapan, deneyimli bir asker, filozof ve teorisyen olan Clausewitz, savaşın karakterinin değişebileceğini lâkin doğasının değişmeyeceğini ifade etmiştir. Bu düşüncenin doğru bir yaklaşım olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü şiddet hep var olmuştur, lâkin şiddetin yürütülme biçimlerinde zaman zaman farklılıklar yaşandığı görülmüştür. Öte yandan Clausewitz’in savaş tanımı üç temel parçadan oluşmaktadır: Bunlar; şiddet eylemi, düşmanı savunmasız bırakıp istediğimizi yaptırma amacı ve bu amaca ulaşılmasını sağlayan fiziksel ve psikolojik güçtür (Clausewitz, 1976: 80-82). Hepimizin bildiği üzere diplomasi ve savaş kavramları uluslararası ilişkiler disiplinin kalbi olarak ifade edilmektedir. Diplomasi, uluslararası sistem içerisinde meydana gelen çatışmaların önlenmesinde kuvvet kullanımını önlemeyi ve diyalog yolunu ön plana çıkarmaktadır. Lâkin savaşta durum tam tersidir. Diplomasinin etkisini yitirdiği  noktada, çatışma ve kaotizm kaçınılmaz olarak minimum iki taraf arasında, şiddet içeren eylemler gün yüzüne çıkmaktadır.

Carl von Clausewitz

Savaşlar, tarihsel süreç içerisinde, geçmişten günümüze kadar sistem içerisinde değişime uğramış olup, çok yönlü bir olgu haline gelmiştir. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve küreselleşmenin etkisi ile birlikte savaş olgusunun ciddi bir dönüşüm yaşadığı gözlemlenmiştir (Eker, 2015). Savaş’ın tanımlanmasından aktörlerine, amaçlarından yeni stratejilerine kadar köklü değişimler meydana gelmiş ve savaşlar yeni bir forma ulaşmıştır. Çok katmanlı bir uluslararası sistemin oluşmasıyla birlikte devlet dışı aktörler silahlanmaya, otoriter yönetimler azınlıklara karşı asimetrik güç kullanmaya ve başarısız devletler (failed states) içerisindeki gruplar birbirleriyle silahlı çatışmalara girmeye başlamışlardır (Sokullu, 2019). Yani savaş kavramının o klasik tanımlaması olan, bir devletin diğer devlete karşı toprak bütünlüğüne, askeri gücüne karşı girişmiş olduğu eylem tanımı bir noktada kırılmıştır. Yani bir yandan devlet içi savaşlar, diğer yandan ise savaşların geçici olmaktan ziyade kronik hale gelmesi, savaş kavramına yeni bir boyut kazandırmıştır. Özellikle günümüzde savaşlar artık uluslararası hukuki düzeni askıya alan geçici çatışmalardan ziyade devletlerin egemenliklerini hem zedeleyen hem de yeniden güçlendirmelerini sağlayan mekanizmalara dönüşmüştür(Acikders.ankara, n.d.). Bu bağlamda dördüncü nesil savaşlar olarak ifade ettiğimiz savaşın yeni bir formuna ulaşıyoruz. Dördüncü nesil savaşlar; savaş ile siyaset, çatışma ile barış arasındaki çizgileri bulanıklaştırmaktadır. Bu savaş biçimi, ulus-devletin şiddet üzerindeki tekelini kaybetmesinden doğmuş olup, kültürel, etnik ve dini çatışmaların artış göstermesiyle, küreselleşmenin yayılmasıyla ve teknolojinin gelişimi ile birlikte varlığını sürdürmüştür (Williamson, 2009). Dördüncü nesil savaşlar komplike ve uzun dönemli, terörizmi kullanan, karşı tarafın kültürüne yönelik saldırılar düzenleyen, psikoloji olgusunu barındıran savaşlardır. Biraz daha açmamız gerekirse artık ateşli silahların doğrudan savaş unsuru olmayıp ve karşı tarafı silahlı çatışmalar yolu ile yok etmeyi doğrudan amaçlamayan, maneviyatını ve azmini kırmak amacıyla etkili olmak amaçlanmaktadır (Çelikpala, 2022).

Sonuç

Savaşlar, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Savaşlar; aktörlerinden amaçlarına, kapsamlarından nedenlerine ve türlerine göre, geçmişten günümüze kadar ki tarihsel süreç içerisinde dönüşüme uğramıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası, savaşlar yeni bir forma ulaşmış olup, dördüncü nesil savaşlar olarak ifade ettiğimiz savaş boyutu karşımıza çıkmıştır. Yani artık ateşli silahlarla, bir ülkenin bir diğer ülkeye karşı saldırması olayının çok daha farklı boyutlara taşındığını görmekteyiz. Artık bir devletin diğer bir devletle savaşmak için yalnızca fiziki saldırılarda bulunmadığını görmekteyiz. Dolayısıyla savaşan iki taraf arasında şartların eşit olmadığı yani asimetrik bir durumun söz konusu olduğunu ifade edebiliriz. Artık savaşan iki taraf arasında nitel ve nicel farklar bulunmaktadır. Asimetrik savaşların barındırmış olduğu belirsizlikler, devlet mekanizmalarını gerek siyasi açıdan gerekse psikolojik bağlamda yıpratabilmektedir. Bunun nedeni ise hukuki perspektif içerisinde bu yapılarla mücadele edebilmek güçtür ve çok ciddi maliyet gerektirmektedir.

Kaan Dükal

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

[1]ÖZTÜRK, M. (2020) “Savaşın Değişen Doğası ve Clausewitz: ‘Savaş üzerine’ Eleştiriler,” Anemon Muş Alparslan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 8(6), pp. 1743–1752. Available at: https://doi.org/10.18506/anemon.668771.

[2]Sokullu, E.C. (2019) “Savaş Türleri,” Güvenlik Portalı [Preprint]. Available at: https://doi.org/ 10.13140/RG.2.2.31310.41283.

[3]Clausewitz, C. von (1976). On War (tercüme P. Paret ve M. Howard). Princeton, N.J.: Princeton University Press.

[4]Eker, S. (2015). Savaş Olgusunun Dönüşümü: Yeni Savaşlar ve Suriye Krizi Örneği. TURKISH JOURNAL OF MIDDLE EASTERN STUDIES, 2(1), 31–66.

[5]13. hafta: Savaşın Dönüşümü, Yeni Savaşlar Ve Jeopolitik. Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri. (n.d.). Retrieved October 13, 2022, from https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/50314/mod_resource/content/0/SK13.pdf

[6]Williamson, C. S. C. (2009). FROM FOURTH GENERATION WARFARE TO HYBRID WAR. U.S. Army War College.

[7]Çelikpala, M. (2022, October 5). Savaş Nedir, Ne Demek? Tübi̇tak Ansiklopedi Ile savaş NE anlama gelir ve neyi i̇fade Eder? www.haberturk.com. Retrieved October 13, 2022, from https://www.haberturk.com/tubitak-ansiklopedi/savas-nedir

[8]Özdoğan, M. (2017). Asimetrik Savaş Nedir? Tanımı, Özellikleri ve Geleceği. Researchgate.

[9]Ancker, C. C. & Burke, L. C. (2003, July-August). Doctrine for Asymmetric Warfare. Military Review, 83(4).

[10]Lele, A. (2014). Asymmetric Warfare: A State vs Non-State Conflict. oasis, 20, 97-111.

[/vc_toggle]

Stratejik Ortak Dergisi’nin 3. Sayısı Ön Siparişe Açıldı!

0

Önceki iki sayısı 1.5 ayda tükenen, sınırlı stokta bastığımız Stratejik Ortak’ın üçüncü sayısı ön siparişe açıldı. “Bağımsız Türk Devletleri” posteri ve Stratejik Ortak’ın 1. ve 2. sayısının e-dergi (PDF) versiyonlarını da hediye ettiğimiz bu sayıda; 6 yazı, 11 stratejik bilgi, 6 röportaj ve 2022’de yaşanan 22 gelişme arşivi yer alıyor.

Dergi İçeriği

Yazı:

Karadeniz Özelinde Enerji Krizi – Enes Kaynak

Yeni Türk Dış Politikası Doktrini: Türkiye’nin Normalleşme Adımları – Muzaffer Çitçi

Avrupa’da Değişen Güvenlik Algısı – Büşra Kaya

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Yükselişi Berat Can Erdoğan

Türkiye’de İnsansız Askeri Sistem Endüstrisinin Büyümesi – Mertcan Topaloğlu

Portre | II. Elizabeth’in Bilinmeyen Ayrıcalııkları: İç, Dış ve Dini Gücü – Muhammed Emin Ayverdi

Geçmişten Günümüze Örneklerle Jeopolitik Kuşatma

Röportaj:

Röportaj | İtalyan Akademisyen ve Yazar Valeria Giannota ile İtalya’nın ‘modern Mussoloni’si olarak tanımlanan yeni İtalyan Başbakanı Meloni

Röportaj | E. Astsubay ve Silias Özel Güvenlik Şirketi Kurucusu Sinan Köroğlu ile Özel Askeri Şirketlerin İşleyişi

Röportaj | Savunma Analisti Hakan Kılıç ile Küresel Silahlanma Kapsamında Ülkelerin Füze Yarışı

Röportaj | Eski Güvenlik Bürokrasisi Çalışanı Giresun Üniversitesi Öğretim Görevlisi Halil İbrahim Albayrak ile Savaşın Gizli Yüzü İstihbarat ve İstihbarat Savaşlarına Dair Bilinmeyeler

Mesleki Röportaj

Mesleki Röportaj | Bir Diplomatın Hayatı: Eski Los Angeles Başkonsolosu ve Dış Politika Uzmanı Gülru Gezer

Mesleki Röportaj | Bir Akademisyenin Yolculuğu: Dr. Remzi Çetin  

Stratejik Bilgiler (İnfografik ve Yazı):

Yeni Güç Dengesi: Uzay

İçinde Ülke Bulunmayan Tek Kıta: Antarktika

Bilinenler Dışında 5 İstihbarat Figürü

NATO’nun Doğu’ya Doğru Genişlemesi

Türk Dünyası’nın Kuzey Cephesi: Rusya’daki Özerk Türk Cumhuriyetleri

Savaşın Yıkıcı Gücü: Nükleer Silahlar

100 Yıllık Çin Komünist Partisi ve Çin’deki Devlet Yapısı

Hindistan’daki Kast Sistemi ve Siyasete Etkisi

Latin Amerika Haritasını Kırmızıya Boyaya Solcu Liderler

Sahel Bölgesindeki Darbelerin Öteki Yüzü: “Horozu Kovalayan Ayı”

Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmeyen Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) Meselesi

Arşiv

2022 Yılında Yaşanan 22 Gelişme

Hemen şimdi ön sipariş vererek uygun fiyat avantajından yararlanabilirsiniz.

Stratejik Ortak Dergi Siparişi 

 

Savaşın ‘soğuk cephesi’ Avrupa’da enerji krizi nasıl aşılacak?

Küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin siyasi ve askeri gelişmeler, dünyanın ana gündemini belirlemeye devam ediyor.

EURACTİV Slovakya Direktörü Lucia Yar, Avrupa’da enerji krizine yönelik atılan adımları ve Rusya-Ukrayna savaşının kıtaya etkilerini Stratejik Ortak‘tan Caner Çiftçi‘ye değerlendirdi.

Rusya-Ukrayna savaşının etkisiyle küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar göz önüne alındığında, Avrupa’nın önümüzdeki kışı nasıl geçirmesi bekleniyor?

Avrupa şimdiden rekor düzeyde yüksek enerji fiyatları yaşıyor. Örneğin Slovakya‘daki birçok hane, bunları henüz ev faturalarında hissetmese de, sağlayıcılarla yapılan mevcut ve yenileme anlaşmaları (ancak önümüzdeki aylarda sona erecek) nedeniyle eski fiyatlar hala geçerli olduğundan, özel sektör ani artışları büyük ölçüde hissediyor. Bu, açıkçası, her bir vatandaş için hizmet ve mal fiyatlarına yansıyor. Yıllardır fabrikaları işletmek, elektrik üretmek ve evleri ısıtmak için kullanılmasına rağmen Rus gazı arzı neredeyse yüzde 75 oranında kesildi.

Avrupa Birliği üye devletlerinin şimdiye kadar kapasitelerinin yaklaşık yüzde 90’ına kadar depolama tanklarını doldurduklarını biliyoruz, bu da Avrupa’nın önümüzdeki kışı atlatmasını sağlayacaktır, ancak durum daha sonra daha da kötüleşebilir. Hükümetler şu anda, şimdiye kadar ortak bir Avrupa çözümüne sahip olmayan bir gaz fiyat üst sınırını tartışıyorlar. Diğerleri bunun yerine gaz tasarrufunu sübvanse etmeyi öneriyor. Bazıları, hane halkı, özel veya kamu sektörü de dahil olmak üzere, alternatif yakıtlar kullanabilen veya üretimi azaltabilen haneler için elektrik faturalarını sübvanse ediyor. Hükümetler, finansal desteğin veya diğer motivasyon türlerinin devreye alınmasını sağlıyor.

Rusya-Ukrayna savaşının enerji piyasası üzerindeki etkileri kısa vadede Avrupa için ne gibi sorunlar yaratacaktır?

Durum her gün değiştiği için, kriz yönetimi yürürlükte, kelimenin tam anlamıyla sorunlara günlük çözümler buluyor. Bu nedenle, “sorunların küçükleri”ni genellemek yanıltıcı olabilir. Gaz kaynaklarının eksikliği kesinlikle en büyük sorundur.

Avrupa’nın alternatif enerji olanakları nelerdir?

Gaz depolama şu anda en önemlisidir, ancak yalnızca tüketimdeki mevsimsel değişikliklerle ilgilenmeyi amaçladığı için stratejik bir rezerv sağlamamaktadır. Örneğin, kış son derece soğuksa, bu depolanan gaz Mart 2023’ün sonundan önce kıt hale gelecektir. Avrupa’nın Rusya‘dan sonra en büyük ikinci gaz tedarikçisi olan Norveç, Avrupa Birliği’ne de yardımcı olmak için üretimi artırıyor. Azerbaycan ile yeni anlaşma imzalandı. Bazı ülkeler, komşularından ara bağlantılarla elektrik ithalatına yönelerek veya nükleer, yenilenebilir enerji, hidroelektrik veya kömürden elektrik üretimini artırarak enerji arzındaki boşlukları doldurmaya çalışıyor.

Bununla birlikte, Avrupa iklim hedeflerini karşılamak için kömürden uzaklaşmaya çalışıyor, ancak 2021’in ortasından bu yana bazı santraller yeniden açıldı. Benzer şekilde, Belçika, İngiltere, Fransa ve Almanya‘da bazı nükleer santraller hizmet dışı bırakılıyor veya aşamalı olarak kullanımdan kaldırılıyor. Yenilenebilir enerji, Avrupa’daki enerji arzının yüzde 14’ünü oluşturuyor, ancak yeni sübvansiyonlar duyurulmasına ve hatta birçoğunun devreye alınmasına rağmen, bunun da mevcut kıtlığı etkilemek için dahil edilmesi biraz zaman alacak.

Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın güvenlik mimarisini bir kez daha değiştirdi. Rusya, Avrupa’ya meydan okuyarak Ukrayna’daki sınırlarını değiştirmeye çalışıyor. Bu bağlamda doğu Avrupa ülkeleri Rusya’ya karşı herhangi bir askeri önlem almayı düşünüyor mu?

Doğu Avrupa ülkelerinin de dahil olduğu NATO ülkeleri, NATO’nun veya AB’nin tüm araçlarıyla Ukrayna’yı ellerinden geldiğince destekleme mantrasına bağlı kalıyorlar. Ancak, Rusya’ya doğrudan saldırı veya Rusya’ya karşı herhangi bir askeri önlem şimdilik söz konusu değil. NATO’nun 5. Maddesi Toplu Savunma Yükümlülükleri ve AB Antlaşması’nın Karşılıklı savunma maddesi (Madde 42.7) – ya da sözde Silahşör kuralları Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için – ancak, Rusya saldırır saldırmaz NATO veya AB’nin herhangi bir üyesi, bu herkese saldırı anlamına gelir, bu nedenle cevabı, hatta askeri bir misillemeyi bekleyebiliriz.

Tam olarak bu tepki taktiği, Rusya’yı zorlamak için ekonomik güç veya diğer önlemleri kullanan demokrasiler ile Rusya’daki gibi bir egemene saldırmaktan çekinmeyen otoriter sistemler arasındaki temel fark olarak dile getirildi.

Rusya’ya karşı uygulanan siyasi veya ekonomik önlemler ne kadar etkili?

Avrupa’da, Rusya’nın öncelikle ihracata yönelik olmadığını ve Batı ülkelerine kıyasla çok daha kendi kendine yeterli ve kendi kendini idame ettirdiğini unutarak, genellikle kendi Avrupa gözlüklerimizle Rusya’ya bakıyoruz. Bu nedenle, Rusya’ya karşı herhangi bir dış siyasi veya ekonomik önlem, Rusya veya vatandaşları üzerinde hemen etki etmez ve gerçekleşmesi çok daha uzun sürer. Ancak son haftalarda çok şeyin değiştiğini ve daha da değişeceğini görebiliyoruz.

Ama yine de, tarihsel olarak meydan okunan ve kanıtlanmış Rusların dayanıklılığını küçümsüyoruz. Bununla birlikte, Rusya’daki durum ancak içeride değiştirilebilir ve bunun için, vatandaşların mevcut rejimi desteklemenin dezavantajlarını fark etmesini sağlamaya odaklanan uluslararası bir çaba hızlandırılmalıdır – bu tek demokratik yoldur.

Bildiğiniz gibi Baltık Denizi jeopolitik açıdan önemli bir merkezdir. Kuzey Akım boru hatlarında geçtiğimiz günlerde yaşanan patlamaların ardından bölge hareketlendi. Ayrıca boru hatlarındaki patlamaların ardından Batılı ülkeler ve Rusya birbirini suçladı. Bu bağlamda Baltık Denizi’ni Batı ile Rusya arasında yeni bir rekabet ve çatışma alanı olarak değerlendirebilir miyiz?

Yaklaşık bir yıl önce, Kuzey Kutbu’nun böylesine yeni bir alan olduğundan bahsetmiştik; 2010’ların başında Karadeniz‘i, şimdi ise Baltık Denizi‘ni tartışıyoruz. Mesele asırlardır aynı: Rusya’nın denizle bağlantısını sağlaması gerekiyor, çünkü kendi kuzey kıyıları serbest ticaret yollarını sağlamak için sorunlu – bu tarihi bir gerçek. Bu nedenle, bu tür bağlantılar kesinlikle rekabet alanı olarak kalacaktır.

Rusya-Ukrayna savaşı devam ederse, uzun vadede Avrupa’da ne gibi kalıcı sonuçlar doğuracak?

Uzun vadede, AB, çeşitli kritik mal ve hammadde tedariklerine olan bağımlılığını anlamaya hazırlanıyor ve şimdi, büyük bir fon tahsis ediliyor. Sonuçta, Avrupa kendi kendine yeterli olmayı öğrenmek zorunda kalacak ve burada sadece Rusya’ya olan bağımlılığı azaltmaktan değil, aynı zamanda Çin’den ve zamanı gelince ABD‘den de azaltacak.

Ayrıca, Avrupa’nın kendi sınırlarının ötesinde benzer düşünceye sahip uluslarla çalışmayı öğrenmesi ve eğer uyarılırsa dinlemesi gerekiyor. Çünkü, Ukrayna’daki savaşın gösterdiği gibi, Avrupa büyük ölçüde dış faktörlerden etkilenerek tüm ekonomiyi ve vatandaşların refahını bozabilir. Dahili olarak, AB’nin 27 üyesi olduğunu ve bu daha küçük ve daha genç üyelerin bile varlığına büyük bir katma değer getirdiğini fark etmesi gerekecek.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, yıllık Birliğin durumu üzerine konuşmasında, bizi Rusya konusunda uyaran Polonya, Çekya, Slovakya veya Baltık ülkeleri gibi ülkelere kulak vermemiz gerektiğini belirtti. Bu aynı zamanda doğrudur – tarihsel deneyimimiz ve Orta ve Doğu Avrupa’daki zorluklar hakkında düşünme şeklimiz, tüm Birliğin refahı için çok değerlidir.

Slovakya Başbakanı Heger, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın olumsuz ekonomik sonuçları nedeniyle Slovakya ekonomisinin çökme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirtti. Bu bağlamda Slovakya’nın ekonomik toparlanması için hangi adımlar atılabilir? Slovakya’nın Avrupa Birliği içindeki mevcut konumu ne kadar güçlü?

Bu, Başbakan’a eve döndüğünde büyük bir kaş kaldırma etkisi veren çok ilginç bir hikaye. Olumsuz ekonomik sonuçların nasıl tüm Slovak ekonomisinin büyük uluslararası çıkışa çökmesine yol açabileceği hakkında konuşmak, aynı zamanda eve geri dönerken, hükümetinin her şeyin kontrol altında olduğunu günlük olarak ifade etmesi ona ciddi bir kazanç sağladı. Heger, uluslararası basına bu kadar uyumlu konuşmanın, fikirlerine belirli bir destek elde etmek için Avrupa kurumlarını zorlayacak bir medya taktiği olduğunu açıkladı. Ancak medya ve uzmanlar ona Slovak vatandaşlarını mı yoksa tüm AB’yi mi yanlış yönlendirdiğini sormaya devam etti.

Bununla birlikte, yakın zamanda önemli bir koalisyon ortağını kaybeden ve şu anda Parlamentoda anayasal çoğunluğa sahip olmayan Slovak koalisyon hükümetinin mevcut siyasi ortamında, ekonomik toparlanmaya yardımcı olabilecek birçok önemli adımdan kaçınılıyor. Vatandaşların yanı sıra özel sektör de doğrudan desteği hissetmiyor, öğretmenler greve gidiyor, sağlık hizmetleri çöküşün eşiğinde personel kaybediyor ve hükümet birkaç defalık çözümlere rağmen devam eden krize sistematik bir çözüm uygulama şansını kaçırıyor. sunulmuştur. Dürüst olmak gerekirse Slovakya, mevcut marasmustan çıkmanın tek stratejik yolu gibi göründüğü için krize ortak bir Avrupa çözümü bekliyor.

Avrupa Birliği içindeki konumuyla ilgili olarak, Slovakya, örneğin Ukrayna’ya (kişi başına düşen) askeri yardımın en büyük tedarikçilerinden biri olarak, savunma ve uluslararası alanlarda Ukrayna’daki savaşa çok etkili tepki vererek Şubat ayından bu yana önemli bir etki kazandı. Slovakya, komşusu Ukrayna ve Ukraynalıları destekleyecek çeşitli yollar önermeye devam etti ve birçoğu Avrupa düzeyinde uygulandı. Son yıllara kıyasla Slovakya, Batılı ortakları için uluslararası sahnede güvenilir bir ortak gibi görünüyor.

Yusuf Akçura Ve Türk Milliyetçiliği

Yusuf Akçura ve Türk Milliyetçiliği

  1. Yusuf Akçura’nın Hayatı

Şehabettin Mercani ve İsmail Gaspıralı gibi Türkçülük ideolojisini filizlendiren önemli isimlerden feyz almış ve bu düşünceyi “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesiyle doktrinleştirip Anadolu coğrafyasına sunmuş olan Yusuf Akçura 2 Aralık 1876’da İdil nehri kıyısındaki Simbir şehrinde doğmuştur. Kazan’da tekstil fabrikası olan varlıklı bir ailenin ferdi olmasına karşın babasının erken yaşta vefatı üzerine varlıklarını yitirmişler ve bunun üzerine 1883 yılında annesi ile birlikte İstanbul’a yerleşmişlerdir (Berk, 2017).

Yusuf Akçura.
https://www.aydinlik.com.tr/haber/yusuf-akcura-doguya-dayandikca-yenilmez-oluruz-309526

1885 yılında Koca Mustafa Paşa Askeri Rüştiyesine kaydolarak askerlik yoluna girmiş, 1892 yılında Kuleli Askeri İdadisinde, 1894 yılında Harbiye Mektebinde ve 1896 yılında teğmen olarak Erkan-ı Harbiyede eğitim görmüştür (Akçura, 1976; Georgeon, 1986). “Musavve Malumat” dergisinde yayınladığı yazılarında hürriyet destekçiliği sebebiyle II. Abdulhamit’in talimatıyla Fizan’a sürgün edilmiş lakin yeterli maddi kaynak sağlanamaması sebebiyle Trablusgarp’ta kalmalarına karar verilmiştir (Berk, 2017).

Eğitim hayatına devam etme isteğinde olan Akçura Tunus üzerinden Fransa’nın başkenti Paris’e kaçmış ve burada “Ecole Libre des Science Politiques” (Siyasal Bilimler Serbest Okulu)’ nda dönemin önemli milliyetçi akademisyenlerinden dersler almıştır. Bu dönemde “Genç Türkler” ile temas haline girmiş ve bazı makaleler yayınlamaya başlamıştır (Berk, 2017).

1903 senesinde Paris’teki eğitimini başarıyla tamamlayan Akçura, memleketi Kazan’a gitmiş ve 1904 yılında burada kendisinin en meşhur eseri olan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesini kaleme almıştır (Berk, 2017; Arai, 1994). Bu makale Kahire’deki “Türk” gazetesinde okuyucuya sunulmuş ve ardından pek çok kişi tarafından karşılık verilmiştir (Berk, 2017).

1905 senesinde 1. Rusya Müslümanları Kongresine dahil olmuş ve tüm Rusya Müslümanlarının birlikte hareket etmesi fikrini savunmuştur (Akçura, 1928). Bu dönemde Çarlık yönetimi tarafından çeşitli yıldırma girişimleri ve 1907 senesinde Duma’nın Çar tarafından feshedilmesi sonucu Rus coğrafyasında hürriyet aramanın manasız olacağı düşüncesi ile II. Meşrutiyet’in ilan edildiği Osmanlı İmparatorluğu’na gelmiştir (Georgeon, 1986).

İlk geldiği dönemlerde Payitahtta Türkçülüğün esamesi okunmuyor, Jön Türkler hala bir Osmanlı milleti oluşturabilecekleri düşüncesini savunuyordu (Berk, 2017).  Yeni kurulan hükümetin İngiltere yanlısı olmasını eleştiren Akçura, Almanya ile ortaklık kurmanın doğru olacağı fikrini savunmaktaydı ve bu dönemde İttihatçılar ile arasına mesafe koymaya başlamıştır (Berk, 2017).  Bazı araştırmacılara göre bunun sebepleri arasında düşünce özgürlüğünü savunma endişesi bulunmaktadır (Georgeon, 1986). Nitekim Trablusgarp ve Balkan savaşları sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti kendisinin bahsettiği çizgide politikalar takip etmeye başlamıştır (Berk, 2017).

1914 senesine kadar fikirlerini kültürel faaliyetlerle savunma yolunu tercih etmiş ve bunun için Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı gibi kurumların kurulmasında önemli rol oynamıştır (Berk, 2017).

Anadolu’da kurtuluş mücadelesinin verildiği dönemde Ekim 1919’da Milli Türk Fırkasının kuruluşunda görev almıştır. Bu fırka aynı zamanda Türk adını taşıyan ilk siyasi parti olma özelliği ile dikkat çekmektedir. İlerleyen dönemde Ankara’ya giderek Mustafa Kemal Paşa’nın saflarında yer almış ve Sakarya Meydan Savaşı’nda görev almıştır (Berk, 2017).

Cumhuriyetin ilanından sonra 1923 yılında milletvekilliği görevini ihva etmiştir. 1931 senesinde Türk Tarih Kurumu kurucuları arasında yer almış ve 1932 senesinde kurumun başkanlığını üstlenmiştir. 12 Mart 1935 tarihinde fenalaşarak hayatını kaybetmiştir (Akçura, 1981).

Yusuf Akçura, 6 Ekim 1923’te İstanbul’u TBMM adına teslim alan anlaşmayı imzalıyor.
https://qha.com.tr/haberler/guncel/turk-tarihciliginin-sembol-ismi-yusuf-akcura-nin-vefat-yil-donumu/308668/
  1. Üç Tarz-ı Siyaset

Yusuf Akçura 1904 senesinde Rusya’da yazdığı ve Kahire’deki “Türk” gazetesinde yayınlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesiyle Türkçülük ideolojisinin akademik arenada tartışılmasına ön ayak olmuş ve fikirleriyle milli devlet yapısında bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin ve kurucu elitinin fikir babalığını yapmıştır.

Bu makale temel olarak üç görüşü değerlendirerek Osmanlı İmparatorluğunun sahip olduğu sorunları nasıl çözebileceği üzerine yorumlar içermektedir. Bu üç görüş Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüktür (Özçelik, 2015).

  • Osmanlıcılık

Yusuf Akçura, Osmanlıcılık fikrini İmparatorluk içerisinde bulunan Müslüman ve gayrimüslim tebaaya aynı düzeyde politik ve sosyal haklar tanıyarak birbirine karıştırma sonucunda yeni bir milliyet teması üzerinde duran bir görüş olarak tanımlamıştır. Bu sayede Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi bir millet tanımı yapılarak devletin sınırları bozulmadan korunması amaçlanmıştır (Akçura, 1976). Bu düşünce teoride gayet mantıklı ve faydalı görünse de Akçura bu fikrin beyhude olduğunu şu şekilde savunmuştur (Özçelik, 2015):

  1. Osmanlı’daki Türk tebaa, 600 senedir egemenliği altında tuttuğu milletlerle aynı düzeyde olmayı kabul etmemektedir.
  2. Türk olmayan Müslüman tebaa da bu duruma karşı çıkıyordu. Gayrimüslim toplumlar ile aynı statüde bulunmayı reddetmektedir.
  3. Gayrimüslim halk ise yıllardır hükümdarlığı altında yaşadığı Türkler ve Müslümanlar ile karışma fikrine onay vermemektedir.
  4. Rusya güdümündeki küçük devletler Osmanlı içerisindeki “Slav milliyetçiliği” fikirlerini körüklemektedir.
  5. Diğer Avrupa devletleri de tıpkı Rusya gibi Osmanlı içerisinde kendilerine güç sağlayan Hristiyan tebaayı kaybetmek istememektedir.

Akçura’ya göre bu modelin ABD’de işe yaramasının sebebi yeni ve ortak tarihe dayalı bir kuruluş aşaması olmasıdır. İngiltere’ye karşı ortak bir bağımsızlık mücadelesi verilmiş ve nitekim laik bir yönetim anlayışı benimsenmiştir. Osmanlıda millet olabilmenin en önemli özelliklerinden olan “bir gayede birleşmek” kavramı yer almamaktadır (Özçelik, 2015).

Osmanlıcılık fikri ilk kez II. Mahmut döneminde filizlenmiş 1839 senesinde Tanzimat Fermanı ile uygulanmaya çalışılmıştır. Bunun için II. Abdulhamit tahta getirtilmiş, Meclis-i Mebusan kurulmuş ve Kanun-i Esasi ilan edilmiştir. Ancak beklenen kaynaşma gerçekleşmemiş, azınlıkların isyankâr tavırları ve 93 harbi sonrasında II. Abdulhamit meclisi kapatmıştır (Özçelik, 2015). Sonuç olarak Akçura haklı çıkmış üstelik Osmanlı İmparatorluğu “İstibdat Dönemi” olarak adlandırılan baskıcı bir döneme girmiştir.

  • İslamcılık

Kimilerine göre “Kızıl Sultan”, kimilerine göre ise “Ulu Hakan” olarak isimlendirilen II. Abdulhamit, Osmanlı içerisindeki Müslüman olmayan tebaanın Devlet-i Aliye’ye şeklen bir bağlılığının bulunduğu ve sıklıkla emperyal kuvvetlerin kışkırtmalarıyla istikrarsızlaştırıcı tutum içerisinde olduklarını düşünmekteydi. İngiltere’nin “Avrupa’nın Hasta Adamına” desteğini çekmesi ve Rusya’nın hudutlarında kendi güdümünde devletler kurulmasını sağlaması sonucunda II. Abdulhamit rotayı “İslamcılık” olarak belirlemiş, buna uygun politikalar uygulayarak hilafetin gücünü kullanmak istemiştir (Eraslan, 1994).

Bu siyasi vizyon ile Osmanlı yönetimi, başta kendi hakimiyetindeki topraklar olmak üzere dünyadaki tüm Müslümanları soylarına bakmaksızın ortak paydası inanç olacak şekilde hilafet şemsiyesi altında birleştirmek istemiştir (Akçura, 1976). Bu uğurda Hindistan ve Çin gibi ülkelerde İslamcı faaliyetler örgütlemiş, Hicaz demiryolunun açılması için çalışmalarda bulunmuş, tarikat şeyhleri ile temas halinde kalmış ve dini eğitimin artırılmasını sağlamıştır (Ortaylı, 1994; Köseoğlu, 1994).

Fakat Tanzimat Fermanı ile hedeflenen eşitlik ilkesinin bu politikalar ile uygulanmasının mümkün olmaması, Müslüman tebaaya sahip gayrimüslim ülkelerin hilafetin güçlenmesine karşı gösterecekleri direnç ve Asya’daki, Afrika’daki ve Avrupa’daki Müslümanların kültürel farklılıkları sebebiyle birleşmesinin zorluğu İslamcılığın uygulanmasında karşılaşılacak başlıca engeller olarak değerlendirilmiştir (Akçura, 1976).

Nitekim I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu “Cihat” ilan ederek “Allah Rızası İçin” tüm dünya Müslümanlarını Hilafeti korumaya davet etmiş ancak Hint Müslümanları gibi bazı toplumlarda karşılık bulmasına karşın başta Araplar olmak üzere pek çok cephede onlara karşı mücadele vermek zorunda kalmıştır (Özçelik, 2015). Bu yönü ile de Yusuf Akçura İslamcılık üzerine fikirlerinde haklı çıkmıştır.

Türk dünyası haritası.
https://www.quora.com/Is-there-any-political-movement-that-proposes-the-unification-of-all-the-Turkic-nations
  • Türkçülük

Türkçülük akımı, diğerlerine göre nispeten daha sonra olgunlaşmış olmasına karşın Cumhuriyetimizin kurucu ideolojilerinden biri olmuş; yönetim kadrolarını derinden etkileyen bir görüştür.

Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde bu fikri kesin olarak savunmamış avantajları ve dezavantajları üzerinde durarak kararı okuyucuya bırakmıştır (Akçura, 1976). Bu makalenin “Türk Milliyetçiliğinin Doktrini” kabul edilmesinin sebebi bu fikre yer veren ilk makale olmasıdır. Akçura, Türkçülük ile ilgili olarak:

  1. Türklerin uzun yıllardır varlığını korumuş ve büyük milletler arasında görülüyor olması,
  2. Büyük olarak ithaf edilen milliyetlerin çoğunlukla 19. Yüzyılda dillendirilmeye başlamış olması,
  3. Diğer iki fikir akımının tecrübeler sonucu siyasi bir başarı elde edememiş olması (Özçelik, 2015).

Bu ideolojinin muzaffer olabilmesi için izlenmesi gereken adımlar ise şu şekilde sıralanmıştır:

  1. Osmanlı tebaası içinde bulunan Türklerin bilinç düzeyinin yükseltilmesi,
  2. Soy olarak Türk olmamasına rağmen yüzyıllardır bir arada yaşama sonucunda belirli bir noktaya kadar kaynaşmış olan toplumların Türk toplumuna dahil edilmesi,
  3. Osmanlı tebaası içerisinde bulunmasına rağmen herhangi bir kaynaşmaya dahil olmamış toplumların Türk toplumuna dahil edilmesi,
  4. Osmanlı tebaası dışında kalan Türklerin bilinç düzeyinin yükseltilmesi (Özçelik, 2015).
Ahmet Vefik Paşa.
https://www.nkfu.com/ahmet-vefik-pasa-kimdir-osmanli-yazarinin-hayati-eserleri-nelerdir/

Türkçülük ideolojisinin ilk nerede ve kim tarafından çıktığı bir tartışma konusu olsa da Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğün ilk savunucularının Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa olduğunu belirtmiştir (Gökalp, 1966). İlerleyen yıllarda Türkçülük, aydın kesim tarafından destekçi bulmaya devam etmiş ve Fuat Köprülü gibi ilim insanları Türkoloji üzerine çalışmalar yapmıştır (Özçelik, 2015).

  1. Düşünce Yapısı

    • Milliyetçilik Hakkındaki Düşünceleri

Yusuf Akçura, milliyetçilik hakkında iki önemli çıkarımda bulunmuştur. Bunlar emperyalist milliyetçilik ve demokratik milliyetçiliktir (Berk, 2017).

  • Demokratik Milliyetçilik

Akçura’ya göre belirlenmiş olan millet değerlerinin farklı her toplum için hak olarak değerlendirildiği; Türk olanlar için istenenin geri kalanlar için de istenmesi ve savunulması gerektiği belirtilmektedir. Milliyetçiliği demokratik değerler içerisinde savunanlar, Türk milletinin sahip olduğu gücün sadece kendisini revize etmesine yeteceğini bilir ve başka milletlerin sorumluluğunu üstüne almaktan geri durur. Hayalperest genişleme kalkışmalarında bulunmaz. Fakat bunun yanında hak ettiği değerleri almak ve savunmak için mücadeleden geri durmaz. Demokratik milliyetçilik, kurulması muhtemel Türk Birliğini reddetmemesine karşın hayalperest uygulamalardan kaçınılması konusuna vurgu yapar.

  • Halkçı Milliyetçilik

Bu tür milliyetçilik demokratik olan yönetim biçimlerinde uygulanabilir. Ana hatları ile bu tür milliyetçilik sadeleştirilmiş bir dil bilgisini, milli kanunların oluşturulmasını, kadınların geçmiş zamanlardaki Türk kültürüne uygun olarak haklar kazanmasını, milli sanatın yaygınlaştırılmasını amaçlar.

Bir milleti yüceltmenin en iyi yolu o milleti oluşturan bireylerin yaşam koşullarını güçlendirmek; bilim ve sanat gibi sahalarda önünü açmak ile mümkündür. Bunu sağlamak da halkçı uygulamalardan geçer. Dolayısıyla milliyetçilik ve halkçılık birbirinin ardılıdır ve ayrılamazlar.

  • Emperyalist Milliyetçilik

Emperyalist milliyetçilik ise Avrupa’da ortaya çıkmış olan “Faşizm” ile eş değer olarak değerlendirilir. Kendi soyundan gelenlerin refahını artırmak diğer toplumları ise sindirmek bu tür milliyetçiliğin yapısını oluşturur. Akçura bu tür milliyetçilik anlayışının genişlemeci olduğu, mensubu olunan toplumun egemenliğini artırmak için her türlü hak, değer ve toprağa saldırılmasının meşru kabul edilen hayalperest bir görüş olarak belirtmiştir.

  • Ekonomi Hakkındaki Düşünceleri

Akçura, siyaset ve iktisadın birbirinden ayrı ele alınmasına karşı çıkmıştır. Osmanlıdaki Türklerin sadece askerlik ve tarım için uygun görülmüş olmasından kaynaklı olarak devlette hiç “Türk Burjuvazisi” oluşmadığını vurgulamıştır. Ona göre milli burjuvazinin oluşması ile milli bilinç yükselecektir (Berk, 2017).

Akçura liberalizm ve onun Jön Türkler arasındaki ateşli savunucusu Prens Sabahattin’e kesin bir dille karşı çıkıyordu. Liberalizmin halkın çıkarını gözetmediğini ve Osmanlıda halkın fakirleşmesini de Tanzimat dönemindeki uygulamalar olduğunu düşünüyordu. Çözüm olarak ise Türk girişimcilerin desteklenmesi ve böylece orta gelirli Türklerin sayısını artırarak kalkınmayı sağlamayı savunuyordu.

Ziya Gökalp.
https://www.biyografya.com/biyografi/4084
  1. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura

Yusuf Akçura en ünlü eseri olan “Üç Tarzı Siyaset” makalesinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük görüşlerini değerlendirmiş, Osmanlı İmparatorluğunun sahip olduğu sıkıntılardan çıkış için o güne kadar göz önünde bulunmayan Türkçülük fikrini okurlarına sunmuştur.

Devlet-i Aliye’ de Türkçülüğün uygulanmaya başlaması durumunda yüzyıllardır kendisini bir Balkan İmparatorluğu olarak gören Osmanlı, bir Asya İmparatorluğuna dönüşecektir (Çalen, 2018).

Akçura dünya üzerinde Türk olan ve bir dereceye kadar Türkler ile kaynaşmış olan toplumları birleştirerek dili, soyu ve kültürü ortak birleşmiş bir Türk milleti oluşumunu desteklemekteydi. Ona göre Türkçülüğün önündeki engeller İslamcılığınkinden daha azdı (Çalen, 2018).

Ziya Gökalp ise “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseriyle isimleri geçen üç fikri değerlendirmiştir. Bunlardan “Muasırlaşmak” net bir düşünce akımı olarak değil daha çok diğer düşüncelerin içerisinde bir niyet olarak değerlendirilmiştir. Ziya Gökalp’in gayesi “Modernleşmiş İslam Türklüğü” oluşturmaktır. Bunun için modernleşmenin milli değerlere sadık kalınarak yapılması gerektiğini söyler. Modernleşmek adı altında Batı dünyasının kültürünü benimsememek, sadece ilimde örnek almak gerektiğini savunur (Çalen, 2018). Fakat bir kültürün sadece seçilen bir özelliğinin alınıp diğer özelliklerinin dışarıda bırakılması mümkün değildir. Etkilenme, dereceleri değişse de her alanda gerçekleşir.

Gökalp’e göre Müslümanlık, Türklük bilincinin ana unsurlarından birisidir. Ona göre Yakut Türklerinin önünde Müslümanlığa yönelerek Türk kalmak veya Hıristiyanlığa yönelerek Bulgarlara benzer şekilde Slavlaşmak gibi iki yol vardır (Çalen, 2018).

Toplum içerisinde Ziya Gökalp, Yusuf Akçura’ya kıyasla daha fazla bilinmektedir. Bunun sebeplerinden en bariz olanı Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminden beri siyasette aktif görevlerde bulunmuş olmasıdır. Yusuf Akçura ise İttihat ve Terakki içerisinde bulunmanın kendi çalışmalarını olumsuz etkileyeceği düşüncesi ile bundan geri durmuştur. Ayrıca tarihçilik anlayışında Müslümanlığı Ziya Gökalp kadar işlememiş ve Cengiz Han’ı Türk olarak kabul etmiş olması sebepleriyle milliyetçi çevrelerce nispeten göz ardı edildiğini düşünen araştırmacılar bulunmaktadır (Berk, 2017).

  1. Sonuç

Yusuf Akçura hayatı boyunca daima inandığı doğrular için yaşamış ve daima bunları geliştirmeye çalışmış bir ilim ve dava adamıdır. Ömrü boyunca pek çok sivil toplum kuruluşunda çalışmalar yapmış aynı zamanda birçok makale kaleme alarak aydın çevrelerce dikkat çekmeyi başarmıştır. Bunlardan en ünlüsü olan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi Türkçülüğün miladı olarak kabul edilmiştir. Osmanlı’da askeri eğitim almış, Fransa’da seçkin hocalarla çalışma fırsatı yakalamış ve pek çok farklı coğrafyada yaşayarak vizyonunu geliştirmiş bir kişi olarak II. Meşrutiyetin getirdiği hürriyet havası içinde kendisi de fikirlerini belirtmekten geri durmamıştır. Savunduğu düşünceler ilk başta karşılık bulmasa da özellikle Balkan Savaşları ve Trablusgarp Savaşı sonrası haklı olduğu ortaya çıkmış ve I. Dünya Savaşı sonrasında görüşleri Kuruluş Savaşı’nın perçinleyici güçlerinden olmuştur. Fikirleri ve faaliyetleriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün de takdirini kazanan Akçura, milli cumhuriyetin ilanı ile birlikte tarihçiliğiyle Türk toplumuna hizmet etmiştir.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Uğur Bozdoğan

[vc_toggle title=”Kaynakça Ve Dipnotlar”]

Kaynakça
  1. Ercüment, B. E. R. K. (2017). Yusuf Akçura ve fikirleri. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (59), 479-509.
  2. Akçura, Y. (1976). Üç tarz-ı siyaset. Ötüken Neşriyat AŞ.
  3. Georgeon, F. (1986), Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri- Yusuf Akçura, Ankara: Yurt Yayınları.
  4. Arai, M., Demirel, T., & Demirel, Y. (1994). Jön Türk Dönemi Türk Milliyetçiliği. İstanbul: İletişim Yayınları.
  5. Akçura, Türk Yılı 1928, s.427-428.
  6. Akçura, Y. (1981). Yeni Türk devletinin öncüleri. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
  7. ÖZÇELİK, M. H. (2015). Yusuf Akçura’nin Üç Tarz-I Siyaseti Makalesi Üzerine Düşünceler. Anadolu Bil Meslek Yüksekokulu Dergisi, (37), 155-168.
  8. Eraslan C., (1994), “Yusuf AKÇURA’nın İslamcılığı Üzerine” Makale, Türkiye Günlüğü, Aralık.
  9. Ortaylı, İ. (1994). 19. Yüzyılda Panislamizm ve Osmanlı Hilafeti. Türkiye Günlüğü, 31, 27-8.
  10. Köseoğlu, N. (1994). Üç Tarz-ı Siyasete Dair Notlar. Makale, Türkiye Günlüğü, Aralık.
  11. Gökalp, Z. (1966). Türkçülüğün esasları(Vol. 61). Ötüken Neşriyat AŞ.
  12. Çalen, M. K. (2018). Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp. Ötüken Neşriyat, İstanbul.

[/vc_toggle]

 

[vc_toggle title=”İlişkili Makaleler”]

https://stratejikortak.com/2022/07/bir-portre-ziya-gokalp-ve-turkculuk-dusuncesi.html

[/vc_toggle]

Uluslararası İlişkilerde Teorilere Göre Anarşi Kavramının Anlamı ve Mantığı

Uluslararası İlişkilerde Teorilere Göre Anarşi Kavramının Anlamı ve Mantığı

Uluslararası ilişkiler teorisi bir anlamda uluslararası anarşi veya egemen devlet üzerine yapılan siyasal bir söylemdir. Uluslararası ilişkiler kuramında “anarşi” kavramı egemen devletlerin üzerinde merkezi bir siyasal otoritenin bulunmamasını tanımlar. Anarşik uluslararası sistem disiplinin gerek çalışma alanını, gerekse geleneksel teorik yaklaşımların başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bu anlamda iç politika ile dış politika, hiyerarşi ile anarşi keskin ve derin bir ayrım yaparak egemen devletin sınırları dahilinde bir otorite ve düzen, dışında ise sadece ilişkilerden oluşan bir anarşik sistemin varlığını baştan kabullenir. Siyasal teori devletin sınırları içindeki ideal yaşamı konu alırken, uluslararası teori ise beka teorisidir (Küçük, 2016).

Yerleşik uluslararası ilişkiler teorisi anarşiye sadece kurumsal bir açıdan bakmakta, anarşiyi tanımlamak için devletler arası ilişkileri temel almanın yeterli olacağı varsayımından hareket etmektedir (Yalvaç, 2011).

Yerleşik Uluslararası İlişkiler Kuramı anarşi söylemi etrafında şekillenmiştir. Anarşi, uluslararası ilişkilerin hem tarihini hem de uluslararası sistemin yapısını açıklamak için kullanılmış en temel kavramlardan birisidir. Brian Schmidt’in belirttiği gibi, anarşi kavramı “akademik uluslararası ilişkilerin” en temel söylemini oluşturur ve uluslararası ilişkiler disiplini tarihinin anarşi söylemi tarafından şekillendirildiği söylenebilir. Bunun gibi, İngiliz Okulu’nun en önemli temsilcilerinden ve “anarşik toplum” kavramının yaratıcısı Hedley Bull’a göre de “anarşinin uluslararası yaşamın en temel gerçeği ve uluslararası ilişkiler hakkında kuram geliştirmenin başlangıç noktası olduğunu söylemek mümkündür.” Buzan ve Little uluslararası ilişkilerin incelenmesinde anarşi sorunsalının bu sürekliliğine anarchopilia adını verirler. Uluslararası ilişkiler kuramında anarşi kavramının bu kadar önemli bir yeri olmasının temel nedeni, çağdaş sosyal bilimler içinde uluslararası ilişkilerin bir disiplin olarak varlık nedenini oluşturmasını sağlayan bir özelliğinden kaynaklanır: iç politikadan farklı olarak uluslararası politika, merkezi bir otorite, bir hükümet ya da yönetici olmayan bir alanda yapılmaktadır. Anarşi en genel tanımıyla uluslararası sistemde merkezileşmiş bir otoritenin yokluğunda, egemen devletlerin varlığından doğan siyasal sorunları ifade eder. Geleneksel olarak uluslararası ilişkiler disiplini, devletler üstü bir devletin ya da uluslararası bir Leviathan’ın yokluğunda, anarşik bir sistemin sorunlarını inceleyen bir disiplin olarak tanımlanır (Yalvaç, 2011).

Brian Schmidt

Realizm Açısından Anarşi

Realizm, kuramsal temelini devletlerin uluslararası sistemdeki temel aktörler olduğu, devlet davranışlarının kontrolsüz bir anarşik ortamda yer aldığı, ulusal çıkarların güç açısından tanımlanıp rasyonel bir davranış biçimi olarak anlaşılabileceği tezleri üstüne inşa etmiştir (Yalvaç, 2011).

Realist teori geleneğinin en temel kabullerinden biri, uluslararası ilişkilerin cereyan ettiği ortamın başlıca vasfını, bu ortamda, egemen devletler üzerinde nihai bir karar alıcı ve kararlarının devletleri bağlayıcı olduğu merkezi bir iktidarın mevcut olmamasıdır. Diğer bir ifadeyle uluslararası sistemin anarşik olmasıdır (Ersoy, 2016). Uluslararası ortamın bu temel vasfını bu anlamda ilk defa Lowes Dickinson “anarşi” olarak tanımlamıştır. Realist teori geleneğinde anarşi olgusunu teorik yaklaşımının merkezine ilk yerleştiren ise Leviathan adlı eseriyle Thomas Hobbes olmuştur (Ersoy, 2016).

Realistler kaynağı ister insan doğasını, ister iç politikayı, isterse de uluslararası sistemin yapısını düşünsünler, uluslararası ilişkilerin tabiatının mücadele ve rekabet olduğundan hemfikirdirler (Ersoy, 2016).

Thomas Hobbes

Bu kuramda devletler birbirlerinin bağımsız bir varlık olarak yaşam hakkına saygı göstermeyen düşmanlardır. Şiddet kullanmayı sınırlandırmak üzere uluslararası kuralların gelişmediği uluslararasında savaşların her an yüksek bir olasılık olması anarşik yapının özelliğidir (Küçük, 2016).

Hobbes, devletin şiddet ve çatışmadan türediğini belirtir. Ona göre insanların bireysel çıkarları için yaşadıkları dünya bir düzensizlik ve savaş halidir. Devlet ise bu durumu önleyebilecek tek kurumdur çünkü insanları korku içinde tutabilecek bir yetkiyle donatılmıştır. Devlet de insanlar gibi kendi çıkarına en uygun eylemi sergileme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük hali uluslararası sistemi devamlı bir savaş durumu içerisine sokar, böylece devletin icadıyla beraber devletler arası anarşi de kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Sonunda anarşinin devletleri, devletlerin de anarşiyi meşrulaştırdığı ve beslediği bir tablo ortaya çıkar (Özpek, 2016).

Hobbes’a göre bir merkezi egemen iktidarın bulunmadığı doğa durumunda, herkesin herkese karşı olduğu bir savaş hüküm sürer çünkü insan tabiatında, üç ana çekişme sebebi bulunur. İlk olarak, rekabet; ikinci olarak, güvensizlik; üçüncü olarak, şan.” Bunların “birincisi insani kazanç için, ikincisi emniyet için, üçüncüsü itibar için başka toprakları işgal ettirir (Ersoy, 2016).

Kenneth Waltz‘da aynı şekilde, anarşi olgusunu, geliştirdiği ve “Yapısal Realizm” adını verdiği realist teorinin merkezinde olmak üzere, uluslararası sistemin üç düzenleyici ilkesinin ilki olarak değerlendirmiştir (Ersoy, 2016).

Kenneth Waltz

Waltz, anarşiyi tartışırken “merkezi ve hiyerarşik olan ulusal siyasi sistemlerde, sistemin parçaları alt-üst ilişkisi içinde olmasına karşın, merkezi olmayan ve anarşik uluslararası siyasi sistemlerde her bir parça diğer parçalara resmi olarak eşittir ve “kimse buyurmaya yetkili değildir, kimse itaat etmeye mecburi değildir.” Kısacası, uluslararası sistemin düzenleyici ilkesi; anarşidir (Ersoy, 2016).

Waltz’a göre, uluslararası yapı münferit devletlerin kendi menfaatlerini düşünen davranışlarından kendiliğinden ortaya çıkar ve onların davranışlarını etkileyen ve kısıtlayan bağımsız bir varlığı ve gücü vardır. Ayrıca Waltz bu anarşik uluslararası yapıda devletler için öncelikli saikin beka yani hayatta kalma olduğunu varsayar. Beka, devletlerin sahip olabileceği diğer tüm amaçlara ulaşmak için bir ön şarttır (Özpek, 2016). Waltz, anarşik/uluslararası düzenlerde her bir birim “kendi başının çaresine bakabilecek bir konuma sahip olmak zorundadır, çünkü bunu yerine getirebilecek başka hiç kimse bulunmaz” der (Donnelly, 2012).

Realistlere göre uluslararası siyasi ortamın ulusal siyasi ortamlar gibi hiyerarşik değil de anarşik olmasının bir neticesi olarak uluslararası ilişkilerde her bir aktör “kendi başının çaresine bakabilecek bir konuma sahip olmak zorundadır, zira bunun için güvenilebilecek başka hiçbir kimse yoktur. Bu zorunluluk “kendine yardım” kavramı ile ifade edilir (Ersoy, 2016).

Anarşi yani merkezi yönetimin yokluğu, uluslararası ilişkilerde insan doğasının en kötü yönlerinin ifade edilmesine izin verir ve hatta bunu teşvik eder. John Herz‘in belirttiği gibi anarşi “saldırganlık veya benzer faktörlerin yokluğunda dahi” güç mücadelesinin belirleyici olmasını sağlar (Donnelly, 2012).

Hobbes, insanların eşit olduğunu ve insanların birbirleriyle etkileşime girmelerinin, bir anarşi ortamında gerçekleştiğini belirtir. İnsanların rekabet, güvensizlik ve gurur tarafından harekete geçirildiğini ifade eder. Bütün bu etkenlere bir de merkezi yönetimin yokluğu eklenince durum daha da kırılgan ve kötü bir hal alır. Bu üç koşulun birleşmesi ile de herkesin herkesle karşı karşıya geldiği bir savaşa yol atığını belirtir (Donnelly, 2012). Anarşi ortamında kendi kazanç ve gurur arzularını denetim altında tutabilenler dahi, korku nedeniyle herkese düşman gibi davranmaya itilebilir. Bir başka deyişle anarşi, realistlere göre nadiren sahip olduğumuz en iyi niyetlerimizi dahi yenebilir (Donnelly, 2012).

Realist kurama göre anarşi ve güvensizliğin süreklilik kazandığı bir uluslararası ortamda Realizm, güvenlik kavramını “güvensizlik” temelinde devletin bekasını göz önünde bulundurarak ele alır ve güvensizlik algısını anarşik yapının yol açtığı yalnızlık sendromu ile ilişkilendirir. Realist bakış açısında her devletin aslında yalnız olduğu varsayımı uygulamada hiçbir devletin diğer bir devlete tamamen güvenemeyeceği prensibini ortaya çıkarmıştır. Devlet, uluslararası anarşik düzende varlığını sürdürme mücadelesi vermekte, diğer devletlerden kaynaklanan tehditleri değerlendirerek en kötü senaryoya hazırlık yapmaktadır. Anarşik uluslararası düzen devletleri kendi tercih ve iradesini diğer devletlere kabul ettirmeye, bu istikamette silahlı güç kullanmaya ve silahlı güç tehdidinde bulunmaya sevk etmektedir. Bu nedenle uluslararası politikaya sürekli güçlenme hedefi doğrultusunda siyaset geliştiren devletlerin karşılıklı nüfuz mücadelesi yön vermektedir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Devletlerarası karşılıklı bağımlılık ve ticari ilişkilerde uluslararası anarşinin neden olduğu güvensizliği izale edemez. Realizm, ekonomik ilişkilerin siyasi algılara bağlı geliştirildiğini veya kısıtlandığını varsaymaktadır. Devlet muhtemel düşmanlarının savunma kabiliyetlerine dolaylı destek teşkil edebileceği mülahazası ile tehdit algıladığı devletlerle ekonomik ilişkilerini sınırlı tutmaya çalışır (Sandıklı & Kaya, 2012).

Liberalizm Açısından Anarşi

Liberal teori geleneği, uluslararası sistemin anarşik olduğunu kabul eder. Fakat, bu anarşik sistemde, rekabet ve mücadele kadar işbirliğinin de çeşitli şekilleriyle mümkün olduğunu iddia eder. Bu liberal teori geleneğinin temel kabulüdür. (Ersoy, 2016) Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu sistem yumuşama sürecine girdikten sonra devlet dışı aktörler ön plana çıkmaya başlamıştır. Ayrıca, uluslara­rası sistemde karşılıklı bağımlılık temelinde oluşturulan ilişkilerin hız kazanması ve askeri odaklı güvenlik anlayışından farklı konular da dünya gündemine taşınmaya başlamıştır. Bu gelişmeler doğrultusunda liberalizm düşünceleri ivme kazanmıştır (Uğuz, 2016).

Robert Nozick

Liberalizm, realizmin tasvir ettiği anarşi kavramının aksine kendine özgü bir kişiliği olan devletin ortaya çıkmadan insanların birbirlerinin kurdu olduğu düşüncesinin doğru olmadığını öne sürer. Nozick‘e göre Hobbes, olabilecek en kötü anarşi durumunu devlete meşruluk kazandırmak için öne çıkartmış ve bunu da devleti tercih edilebilir kılmak için yapmıştır. İnsan grupları bir araya gelmeye ve işbirliği yapmaya müsaittir (Özpek, 2016).

İş birliği odaklı güvenlik anlayışına sahip olan liberalizme göre, mutlak kazanç varsayımı doğrultusunda aktörlerin işbirliğini tercih etmeleri taraflara kazanç sağlamaktadır. Savaşla­rın uluslararası sistemin anarşik yapısından kaynaklanmadığını ileri süren liberalizme göre çatışmalar yanlış algılamalardan kaynaklanmaktadır. Liberalizm uluslararası hukuk kuralla­rının tesis edilmesi sonucunda kolektif güvenliğin sağlanabileceğini öne sürmektedir. Zira uluslararası hukuk, sistemin anarşik yapısına düzen getirerek barışı sağlayabilir. Bu doğrul­tuda liberalizm, uluslararası düzeni uluslararası kurumların sağlayabileceğini savunarak ku­rumsallaşmaya önem vermektedir (Uğuz, 2016).

Liberalizm, realizmden farklı olarak devlet dışı aktörleri de dikkate almaktadır. Uluslararası kurumların anarşi durumunu ortadan kaldırmayacağını belirterek en azından anarşi durumunun olum­suz etkilerini azaltabileceğini savunmaktadır. Bu manada liberalizm, uluslararası kurumların iş birliğini geliştirdiğini ve devletler arasında güvensizliği ve kuşkuyu azalttığını savunmaktadır. Kurumsallaşma yoluyla, uluslararası anarşik yapının sebep olduğu sorunlar ve devletlerin karşılıklı olarak duydukları korku azal­maktadır. Kurumsallaşma yoluyla devletler birbirlerini daha yakından takip edebilmektedir. Devletler arasında mutlak kazanca bakılarak oluşturulan iş birlikleri, yeni iş birliklerinin önü­nü açmakta ve güvenliğin sağlanmasına katkıda bulunmaktadır (Uğuz, 2016).

Bu açıdan bakıldığında da Kant, Montesquieu ve Voltaire, savaşları önlemek için mutlakiyetçi yönetimlere son verilmesi ve demokratik idealler ile halk egemenliğinin geçerli hale gelmesi gerektiğini savunmuşlardır (Arı, 2013). Montesquieu barışı, uluslararası ticaretin doğal bir sonucu olarak değerlendirmiş, aralarında bağımlılık bulunan devletlerin birbiriyle savaşmayacağını farz etmiştir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Montesquieu

Liberalizmin temelini oluşturan özgürlüğün geliştirilmesi de uluslararası işbirliğini gerektirmektedir. İşbirliği, uluslararası etkileşimin ve karşılıklı bağımlılığın doğuracağı olası zararları azaltmak ve kazançları artırmak için gerekli olduğu gibi barış, refah ve adaletin sağlanması içinde zorunludur (Arı, 2013).

Savaş kaçınılmaz bir şey olmadığı gibi uluslararası yapının anarşik özelliği ortadan kaldırılması halinde savaş önlenebilir veya azaltılabilir. Uluslararası toplumun, savaş ve benzeri sorunlara yol açan anarşi ortamını ortadan kaldırmak için kurumsal düzenlemelere gitmesi gerekir (Arı, 2013).

Liberaller insanlık tarihinde ilerlemenin, küresel çatışmanın sona ermesi ve iç siyasi alanda meşruiyeti sağlayan ilkelerin uluslararası alana taşınmasıyla ölçülebileceğine inanmaktadırlar. Bu durum realizmin uluslararası sistemin anarşik doğasının devletlerin bir güç ve güvenlik mücadelesine sıkışıp kaldığı anlamına geldiği iddiasını reddeden Doyle’un “sadece liberal demokrasiler birbirleriyle olan ilişkilerinde güç kullanmaktan imtina ederler” görüşüne götürmektedir (Burchill, 2012).

İşbirliği odaklı bir güvenlik anlayışı ortaya koyan liberalizm, uluslararası ilişkileri “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görmemekte ve “mutlak kazanç” varsayımından hareketle aktörlerin işbirliğine yönelmeleri halinde tarafların kazanç sağlayacaklarını ileri sürmektedir. Çünkü liberalizm, rekabet ve çatışmanın uluslararası sistemin anarşik yapısından ya da devletlerin kötü niyetlerinden değil, yanlış algılamalardan kaynaklandığını öne sürmektedir. Bu konuda uluslararası kurumların uluslararası düzeni sağlayacağını belirterek kurumsallaşmaya özel bir rol atfetmektedir. Uluslararası hukuk, anarşik topluma düzen getirerek barışı tesis edeceği için kolektif güvenliği de oluşturacaktır (Sandıklı & Emeklier, 2012).

Liberalizmde anarşi ve çatışmanın önlenmesi konusunda bir diğer görüş olarak, ekonomik karşılıklı bağımlılığın devletlerarası çatışma ihtimalini azaltacağı görüşü karşımıza çıkmaktadır. Bu görüşe göre bir çatışma öncesinde, ekonomik alandaki götürü ekonomik/politik alandaki getiriden fazla ise devletler çatışmadan uzak durur. Devletlerin temel amacı güvenlik değil, refahı artırmak olmalıdır. Pakistan ile Hindistan arasında yaşanan siyasi gerginlikte her iki ülkede de önemli yatırımları olan Dell Şirketi’nin arabuluculuk girişiminde bulunmuş olması kayda değer bir örnektir. Şirketin iki ülke arasındaki siyasi gerginliğin sona ermesinde etkin rol oynaması karşılıklı ekonomik bağımlılığın tesiri açısından “Dell etkisi” olarak tanımlanmaktadır (Gürcan, 2012).

Yukarıdaki görüşlerden yola çıkıldığında, herhangi iki devlet arasında bir anarşik durumun ya da savaşın  olup olmayacağı:

  • Bu devletler arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın derecesine,
  • Bu iki devletin demokrasiyi bir rejim olarak benimseme derecesine,
  • Bu devletlerin uluslararası teşkilatlara ve normlara olan bağlantı düzeyine bağlıdır sonucuna ulaşılabilir (Gürcan, 2012).

Sonuç olarak; Liberal öğreti, anarşik yapısına karşın uluslararası ortamın; değerler, karşılıklı çıkarlar ve yaptırımlar tarafından düzenleneceği, “Toplumsal Mutabakat” ve “Görünmez El” kuramlarının temelinde yatan öğelerin bu ortamı şiddet ve kargaşadan (kaos) kurtaracağı varsayımına dayanmaktadır. Kurama göre kuvvet kullanılmasını önleyecek uluslararası kuruluşların, hukuk kurallarının ve rejimlerin tesis edilmesi hallinde, kuvvete başvurma nedenleri de ortadan kalkacaktır (Varlık & Demir, 2013).

İnşacılık (Constructivizm) Açısından Anarşi

Uluslararası ilişkiler kuramlarından İnşacı teori geleneği, uluslararası sistemin anarşik olduğunu kabul eder. Fakat, anarşinin de, devletler tarafından inşa edildiğini iddia eder. Bu, inşacı teori geleneğinin temel kabulüdür (Ersoy, 2016).

Bu noktada uluslararası ilişkilerde anarşi sorunsalını inşacı bir yaklaşımla ele alan Alexander Wendt, bir “sosyal inşa” olarak anarşinin farklı kültürel yapılarını keşfetmiştir (Gözen, 2016). Wendt’in ifadesiyle anarşi “devletlerarası ilişkilerden bağımsız olarak kendiliğinden ortaya çıkmış, uluslararası dünyanın doğal ve değişmez bir gerçekliği veya yapısı değildir (Küçük, 2016).

Alexander Wendt

Anarşinin devletlerin kaderi olmadığını, devlet failleri aracılığıyla anarşinin barışçıl toplumsal yaşam biçimlerine dönüşebileceğini belirtmiştir. Wendt’e göre “anarşi, devletlerin ondan ne anladığı ile ilgilidir” (Gözen, 2016).

Wendt, bu şekilde maddeci ve bireyci ana akım rasyonalist uluslararası ilişkileri teorilerine kendi çalışma alanlarında ve düzeylerinde meydan okumayı ve böylece modern uluslararası teorinin en temel sorunsalı olan anarşiye yeni bir analitik ve kuramsal açılım/açıklama getirerek sosyal inşacılığın entelektüel gücünü göstermeyi amaçlamıştır (Küçük, 2016).

İnşacı bakış açısına göre anarşinin mantığı kendinden menkul değildir, sosyal yapılarda aranmalıdır. Anarşik sistemde kendine yardım mantığının her zaman geçerli ve açıklayıcı olmaması da anarşinin tek bir mantığa indirgenemeyeceğine işaret eder. Farklı mantıkların ortaya çıkması farklı uluslararası kültürel yapılara, kimlik ve çıkar oluşum süreçlerine ve etkileşim dinamiklerine bağlıdır (Küçük, 2016).

John Ruggie, feodal ortaçağdan modern uluslararası sisteme geçişin mülkiyet haklarının gelişmesi bağlamında devletlerin karasal egemenliklerini iddia etmeleri ve etkili bir şekilde savunmaları ile gerçekleştiğini göstermiş ve böylece kurumsallaşan mülkiyet haklarının anarşinin mantığını değiştiren yapısal bir dönüşümü sağladığını göstermiştir. Dolayısıyla devlete ait bir özellik olan karasallık, egemen devlet kimliğinin ortaya çıkmasını ve uluslararası sistemin bu kimlik temelinde yeniden şekillenmesini sağlamıştır (Küçük, 2016).

Devletler yüksek düzeyde kurumsallaşmış yapılardır ve anarşik bir görünüme sahip olan dünyada amilleri vasıtasıyla faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Konstrüktivist mantığa göre anarşi kavramı aslında hiçbir devletin ya da devlet grubunun diğerleri üzerinde egemen olmadığı başka bir kural durumuna işaret etmektedir. Yani anarşi, devletlerin üzerinde ve onlara egemen olacak herhangi bir kurumun bulunmadığı anlamına gelmektedir. Bu açıdan anarşi, aslında amillerin ilişkilerini yürütme biçimlerinden dolayı doğrudan sorumlu olmadıkları bir ‘kural’ durumudur. Dolayısıyla anarşi, hiç kimseye özgü olmayan ve bu nedenle herkesin içinde birlikte yer aldığı, koordine edilemeyen çok sayıdaki faaliyetin istenmeyen bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kural durumudur. Buna göre, eğer anarşi herhangi bir amilin niyetleri ile alakası olmayan bir kural durumu ise, uluslararası ilişkiler de gerçekte anarşik değildir. Onuf’un da belirttiği üzere, anarşi de bir kural durumudur; herhangi bir kuralın olmamasıysa anarşi değil, kaostur (Kaya, 2008).

Konstrüktivist yaklaşıma göre anarşide savaşın mümkün olması, her an savaş olabileceği anlamına gelmez. Yine kendi kendine yardım ve güç politikası gibi olgular da mantıksal ve nedensel olarak anarşiden kaynaklanmaz. Wendt’e göre kendi kendine yardım da güç politikası da birer uluslararası kurumdur; anarşinin temel özellikleri değil. Bu haliyle anarşi, aslında “devletlerin o’nu yaptıkları şeydir”. Bu bakış açısından anarşinin yapısal sınırlamaları da her zaman ve her yerde aynı olmak zorunda değildir. Kendi kendine yardım yerine işbirlikçi bir oluşum da geliştirilebilir. Söylendiği gibi, anarşi belki de bir kendi kendine yardım sistemdir; fakat bir ortak güvenlik sistemi de olabilir. Ben ve öteki konusunda hangi mantığın geçerli olduğu, burada oldukça önem kazanmaktadır. Dostlardan oluşan bir anarşi, düşmanların oluşturduğu anarşiden elbette farklı olacaktır. Devletler dostlarına kendilerini tehdit eden düşmanlarından farklı davranırlar (Kaya, 2008).

İşte tamda bu noktada, Konstrüktivizme göre aktörlerin uluslararası yapıdaki davranış biçimlerini belirleyen değişkenlerin başında kimlikler gelmektedir. Devletleri çatışma ya da uzlaşmaya iten ana unsur kimliklerdir; devletlerarası güven ilişkilerini de kimlikler şekillendirmektedir. Konstrüktivizm, bir devletin diğer bir devleti tehdit olarak değerlendirmesini ya da değerlendirmemesini kendi kimlik tanımlaması üzerinden oluşturduğu öteki algısına bağımlı kılmaktadır (Sandıklı & Emeklier, 2012).

Konstrüktivist kuramcılara göre devletlerin “dost” ya da “düşman” kategorizasyonları, kimlik temelli inşa edilen ötekileştirme süreçleri ve tehdit algılamaları ile orantılı oluşturulmaktadır. Konstrüktivist kuramın güvenlik yaklaşımında bir aktörün güvende olma veya olmama durumu, ötekini nasıl algıladığıyla ilgilidir. Nitekim 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’da Müslüman kimliğe karşı artan önyargılar ve uygulanan politikalar, kimlik ve algılamaların güvenlik üzerindeki etkisini ortaya koymaktadır (Sandıklı & Emeklier, 2012). Konstrüktivist mantık açısından egemenlik de bir kurumdur ve bu kurum, anarşi tehlikesini azaltıcı bir işlev görür (Kaya, 2008).

Özetlemek gerekirse İnşacı yaklaşıma göre uluslararası ortamda iki aktör arasındaki çatışma veya işbirliği ihtimali için ilk bakılacak kavram “kimliktir.” Bir devletin diğer devletleri değişik biçimlerde algılaması ve diğer devletlerin tercihlerine farklı tepkiler vermesinin temel nedeni kimliktir. Bu konuda Kanada’nın bir ABD işgaline yönelik en son savunma planlarını 1930’larda yapması, sonra bir daha bu planları güncellememesi, İngiltere’nin Fransa’nın nükleer programını, İran’ın nükleer programından farklı olarak algılaması örnek olarak verilebilir (Gürcan, 2012). Netice itibariyle İnşacı yaklaşım içerisinde kimlik anarşinin bir sebebi ya da engeli olarak ortaya çıkabilir.

Yapısalcılık (Structuralism) Açısından Anarşi

Yapısalcı yaklaşımlar, diğer teoriler ve bilgi üretim süreçlerinin hangi alternatif yaklaşım ve değerlendirme imkanlarını engellediği; temelci bir uluslararası ilişkiler anlayışını nasıl modern devletin ana söylemi haline getirdiğini bize gösterir. Genel olarak yapısalcılığa göre herhangi bir şey ne olduğuyla değil, bir yapı içinde ne olmadığıyla anlamını bulur (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcılığa göre devletler kimliklerini sürekli düşman aramak durumunda kalarak inşa ederler. Halkı istikrarsız kimliklere sahip bir devlet, içteki istikrarsızlığın ve düzensizliğin önünü almak için dış politikasını sıklıkla “dışarıdaki düşman devletlerin” veya “dış tehditlerin” varlığına dayandırır. Zira bu dış tehditler ve düşmanlar, içeride bir “ortak biz”in inşasında temel girdi ve gereçlerdendir (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcılık içinde yer alan bir kavram olan “yapısöküm”, sağlam ve değişmez olarak görülen bir metin, teori, söylem, yapı, tasavvur, topluluk, kurum ya da herhangi bir şeyin, hem inşa hem de yıkımı ile ilgilidir. Bunu kavram ve karşıtlıkların etkilerini ve zararlarını göstererek karşıt kavramların aralarındaki parazitsel ilişkiyi açığa çıkararak ve yıkarak yapmaktadır (Kardaş & Erdağ, 2016).

Bu itibarla yapısalcı yaklaşıma göre metin içinde yer alan terimler arasında bir hiyerarşi söz konusudur. Terimlerin bir kısmı diğerlerinden üstün tutulmaktadır. Kavramların ya da terimlerin birbirine üstün olması, üstün olanın diğerine bağımlı olması sonucunu doğurmaktadır. Örneğin egemenlik, anarşi ve güvenlik arasında bağımlı bir ilişki vardır. Bu bağımlılık ilişkisinde üstün durumda kabul edilen egemenlik kavramına bir varoluş atfedilirken, diğer kavram olan anarşi eksik olarak algılanır (Kardaş & Erdağ, 2016). Yapı sökümün yanında diğer bir strateji olan Derrida’nın çifte okuma yöntemi, bir metnin iki farklı okumadan geçirilmesi anlamına gelmektedir. Metnin ilk okuması hâkim yorumlamaların tekrarından oluşur. İkinci okuma ise metindeki iç çatışmalara, istikrarsız noktalara ve bunların metinde nasıl örtbas edildiğine odaklanır (Aydın-Düzgit, 2015).

Ashley, Derrida’nın “çifte okuma” yöntemini kullanarak uluslararası ilişkilerde anarşi kavramına ve bunun kavramsal ve pratik etkilerine odaklanır. Ashley de ilk okumasında Uluslararası İlişkilerde anarşi konusunu bilinen kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde ele alır. Bu bağlamda anarşi kavramı, birçok devletin var olduğu uluslararası sistemde herhangi bir merkezi otoritenin yokluğu olarak tanımlanır. İkinci okumasında ise Ashley, hâkim okumalarda doğal olarak var olduğu kabul edilen anarşi ve egemenlik karşıtlığını hedef alır. Derrida’nın ikili karşıtlıkların eşitsiz ilişkiler barındırdığı varsayımından hareketle egemenlik ve anarşi arasında egemenliğe normatif üstünlük tanındığı bir ikili karşıtlık kurulduğunu ifade eder. Bu ikili karşıtlığın kurulmasındaki en temel varsayımın ise, devlet sisteminde egemenlik ve anarşi ikiliğinin kurulabilmesi için öncelikle devletlerin içindeki çatışmaları giderecek ve devletin tek bir varlık halinde temsilini sağlayacak hegemon bir iç karar alma merkezinin varlığına dair varsayımın kabul edilmesi gerekmektedir (Aydın-Düzgit, 2015).

Bu yaklaşım ile Richard Ashley anarşi problemini ilk okumasında anarşi probleminin verili halini kabul ederek problemin temel unsurlarını bir araya getirmektedir; fakat burada kuşatıcı bir üst otoritenin olmamasından bahsetmekle kalmaz, aynı zamanda uluslar arası sistemde kendi çıkarları, gücü, kaynakları ve toprağı olduğu halde kendi kurallarını sistemin tümüne dayatamayan birden fazla devletin olduğunu da belirtir. İkinci okumasındaki ilk hedefi ise; egemenliğin düzen sunan bir ideal iken anarşinin egemenliğin olmaması durumu olarak sunulmasındaki egemenlik ile anarşi karşıtlığıdır. Ashley anarşi probleminin devamını ve egemenlik ve anarşi arasındaki karşıtlığı içindeki kimlik, homojenlik, düzenlilik ve ilerlemenin hakim olduğu sınırları net egemen bir merkezi birimin varlığına; dışında ise farklılık, heterojenlik, düzensizlik ve tehdit, değişmezlik ve kendini tekrarın hakim olduğu anarşik bir ortamın var olduğu kabulüne bağlamaktadır. Ashley, egemen iç alanı istikrarlı modern bir toplumun meşru temeli gösterirken, egemenliğin dışındaki alanı tehlikeli ve anarşik göstermesini “çifte dışlama” olarak adlandırmaktadır (Kardaş & Erdağ, 2016).

Ashley de, Walker gibi anarşiyle ilgili kuramsal söylemin iç ve dış toplum arasında yaptığı ayrıma dayandığını ancak böyle bir farklılığın nedeninin sorgulanmadığını, sadece varsayıldığını belirtir. Bu varsayım incelendiğinde, anarşi söyleminin, hiç sorgulanmayan “her zaman için veri olan, eleştiri ötesinde ve siyasetten bağımsız” bir egemenlik paradigmasına dayandığı ortaya çıkar (Yalvaç, 2011).

Yapısöküm ve çifte okuma teknikleri uluslararası alanda yaşanan her olayın kendi içinde karşılaştırmalı ve eleştirel şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin 11 Eylül saldırılarını salt saldırı yönü ile değil, El-Kaide’nin ortaya çıkış hikayesi ve ABD’nin uluslararası iktidarını tahkim etme eğilimleri ile birlikte anlamak gerekir. Bu bağlamda yapısöküm ile 11 Eylül’ün nasıl kurgulandığı, içerdiği ikili ve saklı anlamlarını, nasıl adlandırıldığını inceleyerek farklı bir açıdan anlamak mümkündür (Kardaş & Erdağ, 2016).

Yapısalcı yaklaşıma göre hegemonik güçler, ürettiği bilgi ve söylemlerle kendi menfaatleri doğrultusunda işleyen mevcut sistemi idame etmektedir. Anarşinin önlenebilmesi için öncelikle hâkim aktörler tarafından sunulan bilginin ve kullanılan söylemlerin sorgulanması ve hegemonyanın çözülmesi gereklidir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Sonuç

Realizm ve liberalizm yaklaşımları uluslararası ilişkileri merkezi bir otoriteden yoksun, en temelde maddi güç unsurlarının ve bölüşümün belirleyici olduğu anarşik bir sistem, rasyonel devletleri ise bu sistemi oluşturan en temel aktörler olarak varsayar. Anarşik uluslararası dünyada rasyonel oldukları varsayılan devletler, güç, güvenlik, refah arayışı içinde bencil ve stratejik davranan aktörlerdir (Küçük, 2016). Bir diğer ifadeyle realistlere göre anarşi devletler sisteminin değişmeyen yapısal bir özelliğidir. Liberal kuramsalcılar da, anarşi gerçeğini kabul ederler ancak anarşi içinde işbirliğinin olanaklarını ararlar (Yalvaç, 2011). Realist ve liberal yaklaşımlar uluslararası sistemin başat aktörleri kabul ettikleri devletlerin genelde değişmez ve süreklilik arz eden milli çıkarlarının hareket tarzlarını belirleyen temel faktör olarak nitelemektedir (Gürcan, 2012).

Uluslararası ilişkiler çalışmalarında bu iki yaklaşım uluslararası ilişkilerin tarihsel, sosyal ve kültürel boyutunu önemli ölçüde göz ardı etmiş, sonuçta ne uluslararası anarşinin sosyo-kültürel altyapısını, ne de aktörlerin kimlik ve çıkarlarını sorgulamış veya teorik çerçevelerine katmıştır (Küçük, 2016).

İnşacı (constructivist) yaklaşım ise devletin tercihlerini kimlik, idealler, normlar gibi çeşitli sosyal olgularla anlamlandırmak çabasındadır. Bu nedenle, bu yaklaşıma göre uluslararası ilişkilerde “anarşi,” “devlet çıkarları,” “iç işlerine karışmama ve bağımsızlık” gibi geleneksel realist ve liberal okullarca kabul edilen çoğu olgu aslında sosyal olarak zihinlerde inşa edilmiş ve neticede değiştirilmesi mümkün olgulardır. Kimlik, cinsiyet, etnisite, idealler, normlar, kültür gibi bu inşa sürecinde önemli rol oynayabilecek sosyal olgular da bu nedenle dünya siyasetinde önemlidir. Uluslararası ilişkilere bu açıdan bakan inşacı yaklaşıma göre, uluslararası düzeyde varsayılan “anarşi” olgusu aslında bir gerçek olmaktan öte zihinlerde inşa edilen ve karar alıcıların gerçek olduğuna inandığı bir olgudur. Bu nedenle “anarşi,” “güç” gibi mefhumlar dünya siyasetinde kullanılan her kavram gibi inşa edilmiş bir olgu olduğundan yeni bir inşa süreci ile bu kavramlar değiştirilebilir (Gürcan, 2012).

Bunun yanında ana akım teorik yaklaşımların uluslararası alanda önemli gelişmeleri, özellikle soğuk savaşın sona ermesini kestirmek bir yana açıklamaktan bile aciz kalması, kimlik ve normlar gibi bilişsel, düşünsel ve kültürel unsurlara vurgu yapan sosyal inşacıların eleştirilerine haklılık, açıklamalarına ise entelektüel güç ve meşruluk kazandırmış, sosyal inşaacılığın disiplinde ortaya çıkışından kısa bir süre sonra önemli bir konum elde etmesini sağlamıştır  (Küçük, 2016).

Yapısalcı düşünce ise, anarşi kavramının Batı merkezli niteliğini vurgular ve yerleşik uluslararası ilişkiler kuramının anarşi/düzen ve iç/dış arasında yapmış olduğu ayrımın, bu iki alanı birbirinden ayırarak sabitleştirdiğini ve uluslararası sistemin yapısının anlaşılmasını ve dolayısıyla değişmesini engellediğini ortaya koyar (Yalvaç, 2011).

Bu kuramın öncelikli hedefi ekonomik adaletin sağlandığı gerçekçi bir barış projesinin oluşturmaktadır. Yoksul ülkelerde yoksulluktan kaynaklanan sorunların zengin ülkeleri de olumsuz etkilediği, azgelişmiş ülkelerin kalkındırılmasıyla gelişmiş ülkelerin refahının artacağı yönünde varsayımlar düşünülebilir. İstikrarlı kalkınmanın süreklilik arz etmesi için ise uluslararası ve bölgesel entegrasyon süreçlerinin sürdürülmesi, devletlerarası işbirliklerinin yönetişim ilkesi korunacak şekilde kurumsallaştırılarak ilerletilmesi gereklidir (Sandıklı & Kaya, 2012).

Sonuç itibariyle bu araştırma yazısında; incelenen bu dört kuramda da, bu kuramların ve bu kuramların teorisyenlerinin uluslararası ilişkilere ve dünyaya bakış açılarından anarşi kavramına ve bu kavramın anlamlandırılması noktasında farklı farklı yaklaşımlar ortaya koydukları görülmüştür.

Aynı şekilde anarşi olgusunun kaynağını değişik unsurların oluşturduğu ve bu olgunun analizinde ulusal ve uluslarararası boyutta farklı öznelerin ve özelliklerin göz önüne alınmasıyla anarşi kavramının uluslararası ilişkilere tesiri ve bu tesirin de ortadan da kaldırılması ya da en azından olabildiğince etkisinin azaltılmasına dönük fikirler ve çözümler üretmeye çalıştıkları tespit edilmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Arı, T. (2013). Uluslararası İlişkilere Giriş. MKM Yayıncılık.

Aydın-Düzgit, S. (2015). Post-Yapısalcı Yaklaşımlar ve Uluslararası İlişkilerin Temel Kavramları. Uluslararası İlişkiler, 12(46).

Burchill, S. (2012). Liberalizm. S. Burchill içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. Küre Yayınları.

Donnelly, J. (2012). Realizm. J. Donnelly içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. Küre Yayınları.

Ersoy, E. (2016). Realizm. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Gözen, R. (2016). Uluslararası İlişkiler, Teori ve Türkiye Tecrübesi. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Gürcan, M. (2012). Savaşın Evrimi ve Teorik Yaklaşımlar. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Kardaş, T., & Erdağ, R. (2016). Postyapısalcılık ve Uluslararası İlişkiler. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Kaya, S. (2008). Uluslararası İlişkilerde Konstrüktivist Yaklaşımlar. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63(3).

Küçük, M. (2016). Uluslararası İlişkilerde Sosyal İnşacılık. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Özpek, B. B. (2016). Liberalizm ve Uluslararası İlişkiler. R. Gözen içinde, Uluslararası İlişkiler Teorileri. İletişim Yayınları.

Sandıklı, A., & Emeklier, B. (2012). Güvenlik Yaklaşımlarında Değişim ve Dönüşüm. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Sandıklı, A., & Kaya, E. (2012). Teoriler Işığında Türk-Yunan İlişkilerinde Ege Sorunu. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

Sandıklı, A., & Kaya, E. (2012). Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Barış. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri. Bilgesam Yayınları.

 Sandıklı, A., Kaya, E.  (2012). Ululuslararası İlişkiler Teorileri ve Barış. A. Sandıklı içinde, Teoriler Işığında Güvenlik, Savaş, Barış ve Çatışma Çözümleri (s. 138-139). Bilgesam Yayınları.

Uğuz, A. (2016). Liberalizmde Güvenlik Kavramı ve Uluslararası Güvenliğe Getirilen Çözümler. V. Türkiye Lisansüstü Çalışmaları Kongresi – Bildiriler Kitabı II.

Varlık, A. B., & Demir, S. (2013). Realist ve Liberalist Teorilerde” Güç” Anlayışı. H. Çomak, & C. Sancaktar içinde, Uluslararası İlişkilerde Teorik Tartışmalar. Beta Yayınları.

Yalvaç, F. (2011, Bahar). Uluslararası İlişkiler Kuramında Anarşi Söylemi. Uluslararası İlişkiler, 8(29).

Yalvaç, F. (2011). Uluslararası İlişkiler Kuramında Anarşi Söylemi. Uluslararası İlişkiler, 8(29).

[/vc_toggle]

[vc_toggle title=”İLİŞKİLİ MAKALELER”]

https://stratejikortak.com/2021/05/sosyal-yapilandirmaci-insaci-teori-ve-arap-bahari.html

[/vc_toggle]