19. Yüzyılda Doğu Türkistan – Osmanlı İlişkileri ve Kaşgar Hanlığı

19. Yüzyılda Doğu Türkistan – Osmanlı İlişkileri ve Kaşgar Hanlığı

1. Yakup Han’ın Erken Hayatı ve Orduda Yükselişi

Yakup Bey 1820 yılında Hokand Hanlığı içerisinde Taşkent vilayeti civarlarındaki Pişkent’te kadı olan Pir Muhammed Mirza’nın oğlu olarak doğmuştur (Bouldger, 1878). Annesi bölgede saygı gören şeyhlerden biri olan Şeyh Nizamettin Efendi’nin kız kardeşidir. Bölge halkı tarafından hürmet gören bir aileden gelen annesinin genç yaşta ölmesi sonrası dayısı onun yetiştirilmesi ile ilgilenmiştir Medrese eğitimi alıp almadığı ile ilgili kesin bir kaynak olmamasına karşın ileri seviyede Farsça biliyor oluşu çocukluğunda eğitime yöneltildiğinin bir göstergesidir. Çocukluk yıllarında sarayda çilimcilik (nargilecilik) yapmıştır. İlerleyen yıllarda Nizamettin Efendi kendisini Taşkent beyi Aziz Efendi’nin yanına vermiştir. Burada Yakup Bey kısa bir zaman içerisinde “kuşbeyi” olmuş ve saraydaki en yetkili kişiler arasına girmiştir. Kız kardeşinin Nur Muhammed Han ile evlenmesi sonucu sarayda iyice güçlenmiş ve rütbeleri hızlıca atlamaya başlamıştır (Doğan, 2019).

1849 yılında Akmescit bölgesine vali olarak görevlendirilmiştir. Yakup Bey bu dönemde gerek bölgenin hanlık ile sıkı bağları bulunmayışı gerekse jeopolitik konumu sebebiyle siyasi hayatının başlangıcı için son derece uygun, rahat bir bölgede yöneticilik tecrübesi edinmiştir. Fakat bu rahat çalışma ortamında Hokand Hanlığına bağlı olan Kazak ve Kırgızlar ile mücadeleye girmesi ve hakkında çıkan bazı rüşvet iddiaları bölgenin ileri gelenleri tarafından eleştirilmesine sebep olmuştur.

Kazaklar üzerine yaptığı akınlar sırasında Rus bölgesini kullanması sonucu Çarlık ordusunun bölgeye yönelmesine sebep olmuştur. 1852 yılında Çarlık ordusunun Akmescit’e yaptığı saldırıyı başarılı bir şekilde savunmuş ve başarıları sonucu adını duyurmaya başlamıştır (Doğan, 2019).

2. Yakup Han’ın Kaşgar Bölgesine Gelişi Ve İktidarı Ele Alışı

Kaşgar’da Çin egemenliğinin kırılmasında önemli etkileri olan Sadık Bey Hokand’ta bulunan Buzuruk Han’ı Kaşgar Hanlığına getirmek istemiştir. Bu isteğin Hokand hanı Hüdayar Han tarafından kabul edilmesi sonucu Buzuruk Han, Yakup Bey ile beraber Kaşgar’a gönderilmiştir (Hekimoğlu, 2019).

Buzuruk Han’ın başa geçmesi sonrası Yakup Bey ordunun başına geçirilmiştir. Fakat bu durum Buzuruk Han’ı bölgeye davet eden Sadık Bey tarafından haksızlık olarak yorumlanmış ve iki komutan arasında çatışmalar çıkmasına sebep olmuştur. Çatışmalar sonucunda Sadık Bey’in ölmesi ile bölgedeki ordular Yakup Bey’e bağlanmıştır. Böylece Çin hakimiyetinden sonra ilk kez Kaşgar’da düzenli bir ordu kurulmaya başlanmıştır. Hokand ordusunun Taşkent muharebesinde Ruslara kaybetmesi sonucu Hokand ordusundaki tecrübeli askerler Kaşgar’a sığınmışlardır. Bu grubun da Kaşgar ordusuna eklenmesi ile yeni kurulan orduda tecrübe eksikliği giderilmiştir (Doğan, 2019).

Buzuruk Han’ın devletin başına gelmesine rağmen yönetimle yeterince ilgilenmemesi sonucu Yakup Bey sadece ordu ile ilgili konularda değil sosyal konularda da sorumluluk almaya başlamıştır. Yakup Bey’in orduda ve sosyal meselelerde başarılı bir yöneticilik yapması sonucu güç kendisinde toplanmıştır. Bunun sonucunda Buzuruk Han, Yakup Bey’in zorlamasıyla hacca gitmiş ve yönetimi Yakup Bey’e bırakmıştır (Hekimoğlu, 2019). Böylece Yakup Bey bölgenin Han’ı olmuştur.

İktidarı ele almasından sonra Doğu Türkistan’daki diğer bölgeleri de hakimiyetine alıp birleşmiş bir Doğu Türkistan kurmayı hedeflemiştir. Bunun için sıklıkla Çin hakimiyetindeki kalelere saldırılar yapmıştır. Bu faaliyetleri, yerel halk tarafından sevilse de Hocalar ve Buzuruk Han’ın yeğenleri tarafından hoş karşılanmıyordu.

Hocalar, Emir Timur’un ölümü üzerine oluşan otorite boşluğunda türemeye başlamış ve Nakşibendi tarikatının da kurucusu olan Buharalı Bahaüddin Nakşibendi liderliğinde Doğu Türkistan’da “Hocalar Devri” diye adlandırılan devri başlatmışlardır (Kumru, 2017). Bu gruplar ile giriştiği mücadeleden zafer ile çıkması sonucu 500 yıldır devam eden ve bölgenin gelişmesinde büyük engel teşkil eden “Hocalar yönetimi” son bulmuştur (Doğan, 2019).

3. Kaşgar Hanlığının Dış İlişkileri

Rus İmparatorluğu

Çarlık yönetiminin Batı Sibirya Genel Valisi Gasford, Türkistan’da Rus egemenliğinin tescillenmesi için Doğu Türkistan’ın Çin’den ayrı bir oluşum haline getirilmesi ve daha sonraki zamanlarda ticari ilişkiler ile bölgeyi kendi egemenliklerine geçirmenin mantıklı olabileceği fikrini sunmuştur. Bu uğurda pek çok ajanını bölgeye yollamasına rağmen Kaşgar Hanlığı yöneticisi Yakup Han, Hokand Hanlığında askerlik yaptığı dönemde Rusların yayılmacı arzularını ne gibi politikalarla gerçekleştirdiklerini tecrübe ettiği için ticari faaliyetleri geliştirme fikrine sıcak bakmamıştır. İlerleyen süreçte uygulanan yoğun baskı neticesinde ticari anlaşmalar yapmak zorunda kalsa bile bu süreci olabildiğince uzatmış ve aynı zamanda İngiliz kukla yönetimi altındaki Hindistan ile ilişkilerini artırarak güç dengelerini düzenlemeye çalışmıştır (Schuyler, 1876).

Yapılan anlaşma, Kaşgar Hanlığı Ruslar tarafından resmi olarak tanınmasına ve Hanlığın bölgedeki politik gücünün artmasına yardımcı olmuştur. İlerleyen süreçte Britanya İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından da tanınması sonucu ticari anlaşmalar sonucunda bölgede bulunan tüccar kılığındaki Rus casusların faaliyetlerini engellerken daha cesur davranabilmiştir (Ulus, 2018).

Britanya İmparatorluğu

Babür İmparatorluğunda siyasi otoritenin zayıflaması sonucu kolonileşme faaliyetlerinde bulunan Portekiz bölgeye intikal etmiştir. İlerleyen süreçte bölge İngiltere’nin hakimiyetine dahil olmuştur (Fraser-Tytler, 1967). Bu durum okyanuslara ulaşmayı hedefleyen Rusları rahatsız etmiştir. Ruslar ve İngilizler arasındaki bu mücadele 93 Harbi sırasında kendisini iyiden iyiye göstermiş, İngilizler savaş sonrası Osmanlı İmparatorluğuna ciddi anlamda politik destek vermiştir.

İngilizlerin Rusları engellemek için hazırladıkları planlara “Büyük Oyun (The Great Game)” denilmiştir. Bu mücadelede Türkistan’daki Türk toplumları da Ruslara karşı önemli seviyede desteklenmiştir. Bunlardan birisi de Kaşgar Hanlığıdır (Efegil, 2004).

Yakup Han 1866 yılında Hindistan’a elçiler vasıtasıyla ticaret yolları ile ilgili görüşmek üzere İngiliz yetkilileri Kaşgar’a davet etmiştir. Yakup Han bu hamle ile hem Rusların karşısında durabilecek bir gücü arkasına almayı hedeflemiş hem de Afyon Savaşları sonucunda Çin’de etkisini artıran İngilizler aracılığıyla kendi tüccarlarının Çin topraklarında daha rahat faaliyetlerde bulunmasını sağlamak istemiştir (Doğan, 2019).

Hindistan valisi ile yaptıkları görüşmeler sonucunda ilişkiler geliştirilmiş ve ticaret anlaşmaları imzalanmıştır. Oluşan bu olumlu havada İngiliz yöneticiler Doğu Türkistan’daki maden ve nehirlerin işletmesini almak için girişimde bulunmuş ancak bu istek Yakup Han tarafından ülkede yer altı kaynaklarının yetersiz olduğu söylenerek reddedilmiştir. Oysa yeraltı kaynaklarının bolluğu İngiliz istihbarat servisleri tarafından doğrulanmıştır (Atıf, 1998). Bugün de bölgenin Çin Halk Cumhuriyeti ekonomisine yaptığı katkı incelendiğinde o dönemde Yakup Han’ın egemenliğini korumak ve denge siyasetinden şaşmamak için böyle bir hamle yaptığı açıktır.

Osmanlı İmparatorluğu

Batı Türkistan’da Hanlıklar birlik içinde hareket edemedikleri ve Rus güçlerine karşı sürekli savaş halinde oldukları için Osmanlı Devletinden istedikleri yardımlar kendilerine ulaşamadan egemenliklerini kaybetmişlerdir. Oysa Doğu Türkistan’da Yakup Han hem Kaşgar Hanlığı ile siyasi birliği kurmayı başarmış, hem de Ruslar ve İngilizler arasında denge politikası yürüterek savaştan kaçınmıştır (Ulus, 2018).

1870’li yıllarda Rusların yerleşik bir ticari temsilci açma talebini reddeden Yakup Han aynı dönemde yeğeni Seyit Yakup Töreyi İngilizlerin yardımıyla İstanbul’a göndererek İslam Halifesinin desteğini almak istemiştir. Görüşme sonucunda 1873 yılında Kaşgar Hanlığı Osmanlıya tabii olmuştur. Bu tabiiyet ile Kaşgar ordusu Osmanlı tarafından eğitilmiş, silah ihtiyaçları karşılanmıştır. Aynı zamanda Yakup Han Osmanlı İmparatorluğu tarafından emirlik ünvanına layık görülmüş ve Osmanlı Devleti’ne bağlanarak Türkistan coğrafyasında Halifenin temsilciliğini yapmaya başlamıştır (Gönder, 2016).

1875 yılı itibari ile Kaşgar Hanlığı Osmanlı sancağını kullanmaya başlamış ve Sultan adına sikke bastırmaya ve hutbe okutmaya başlamıştır (Gömeç, 1999).

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/271933

Çin İmparatorluğu (Qing Hanedanlığı)

Çin yöneticileri tarihin her döneminde Doğu Türkistan topraklarını içerisindeki etnik durumu aldırmaksızın kendi toprağı olarak görmüş ve Türkler her zayıfladığında işgal güçlerini yönlendirmiştir. Bu tutum Osmanlı Devleti’ni arkasına alarak İngilizler ve Ruslar arasında denge politikası yürüten Kaşgar Hanlığında da değişmemiştir.

Yakup Han’ın olabildiğince savaştan kaçınarak yönettiği dış politikasına rağmen Çin yönetimi onu isyancı bir devletin yöneticisi olarak görmüş, uzlaşma yoluna gitmeyi reddetmiştir. Yine de Ruslar ve İngilizlerin tepkilerinden çekinildiği için bölgenin işgali ile ilgili planlar askıya alınmıştır (Doğan, 2019).

1877 yılında Yakup Han’ın ölümü sonrasında kendi vasiyeti üzerine Osmanlı Devleti, en büyük erkek evladı Bek Kulı Bey’i Han olarak atamıştır. Bunun üzerine diğer kardeşleri ve Hoten valisi Niyazi Hakim bu atamayı tanımamış ve isyan etmişlerdir. Bek Kulı Han rakiplerini dize getirmeyi başarmasına rağmen ordusu çok zayıflamıştır. Neticesinde 200.000 kişilik Çin ordusunun işgali başlamıştır. O dönemde 93 Harbi veriliyor olması sebebiyle Osmanlı Devleti, Kaşgar Hanlığına yeterli desteği verememiştir (Saray, 1984).

4. Kaşgar Hanlığının Osmanlı İmparatorluğuna Bağlanması Sembolik Midir?

Tarih kitaplarında Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına göz gezdirdiğimizde genelde Doğu Türkistan coğrafyasında Osmanoğulları hakimiyetini görmeyiz. Fakat Hicaz ve Kırım bölgelerinin Osmanlı hakimiyetinde olduğunu görürüz. Oysa Hicaz Emirliğinde tıpkı Kaşgar Hanlığında olduğu gibi padişah adına hutbe okutulur, bölgenin emiri Payitahttan tayin edilirdi. Hatta tarihçiler tarafından Osmanlı hakimiyeti tartışmasız kabul edilen Kırım Hanlığında sikkeler Kırım Hanı adına basılıyorken Kaşgar Hanlığında Osmanlı Sultanı adına basılmıştır.

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/271933

Tüm bunlara ek olarak veliahtını ortaya koyarken İstanbul’daki hükümetten icazet alması da bağlılığının şeklen olmadığının göstergesidir. Ayrıca Osmanlı hakimiyetinde olmasına rağmen Çarlık rejimi ve İngiliz yönetimindeki Hindistan ile ilişkiler geliştirmesinde herhangi bir yanlışlık yoktur. Zira Osmanlı’nın Afrika topraklarından olan Tunus ve Cezayir de döneminde dış ilişkiler kurmuşlardır (Gönder, 2016).

Sonuç

Türkistan’da bir dönem hüküm sürmüş Hokand Hanlığı içerisinde yetişen Yakup Han burada edindiği tecrübeler ile Kaşgar’da kendi hakimiyetinde bir Hanlık kurmuş ve hakimiyetini Doğu Türkistan’da kabul ettirmiştir. İlerleyen yıllarda bugün Türkiye’nin de başvurduğu ana politikalarından biri olan denge politikasını ders niteliğinde olacak seviyede doğru biçimde uygulamıştır. Bugün Doğu Türkistan’daki durum incelendiğine uyguladığı politikalar ile Çin’i bölgeden uzak tutmayı başarmasının ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Osmanlı İmparatorluğu ile kurduğu ilişkiler neticesinde Sultana tabii olmuştur. Bu durum neticesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Türkistan’da toprağının olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak tarih kitaplarında bu durumun göz ardı edilmesi; bu hakimiyetin kısa bir süre için geçerli olması ve kara-deniz bağlantısı kurulamamış olması gerekçelerinden kaynaklanabilir.

Kendisinin ölümü üzerine Doğu Türkistan’daki siyasi birlik yeniden bozulmuş ve Çin ordusu bölgeye hâkim olmuştur. İlerleyen yıllarda Alihan Töre, Osman Batur ve Ahmetcan Kasımi gibi isimler bölgenin bağımsızlığı için faaliyetlerde bulunup Çin zulmünü bitirmeye çalışsalar da bunu başaramamışlardır. Günümüzde de Çin yönetimi Abdurrahim Heyit ve Rabia Kadir gibi Türk kültürünü korumaya çalışan karakterlere baskı uygulamaktadır.

Uğur Bozdoğan 

Stratejik Ortak Misafir Yazarı 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Boulger, D. C. (1878). The Life of Yakoob Beg: Athalik Ghazi, and Badaulet: Ameer of Kashgar. Wm. H. Allen & Company.

Doğan, S. (2019). Kaşgar Hanı Yakub Bey Ve Kaşgar (1863-1877) (Doctoral dissertation, Marmara Universitesi (Turkey)).

Schuyler, E. (1876). Turkistan: notes of a journey in Russian Turkistan, Khokand, Bukhara, and Kuldja (Vol. 2). Scribner, Armstrong & Company.

Taner, U. L. U. S. Doğu Türkistan’da Yakup Beg Hâkimiyeti: Dış İlişkiler, Ordu Ve Askeri Yenilikler. Asya Araştırmaları Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi2(1), 66-87.

Fraser-Tytler, W. K., & Gillett, M. C. (1967). Afghanistan: A study of political developments in Central and Southern Asia.

Efegil, E. (2004). Yakın dönem güç mücadeleleri ışığında orta asya gerçeği. gündoğan yayınları.

Atıf, M. (1998). Kaşgar Tarihi-Bâis-i Hayret Ahvâl’i Garibesi, edit. Vehbi Günay, Cahit Telci, İsmail Aka, Kırıkkale, Eysi Kitap & Yayın.

Gönder, Ç. (2016). Kaşgar Emirliği’nin Osmanlı Devleti’ne Tâbiiyeti. Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları15(30), 1-30.

Gömeç, S. (1999). DOGU TÜRKİSTAN’DA YAKUB HAN DÖNEMİ VE OSMANLI DEVLETİ İLE İLİşKİLERİ. Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi OTAM9(09), 149-153.

HEKİMOĞLU, V. S. F., MAHAYEVA, A., & ÇARGINOVA, G. (2019). 19. Yüzyılın Son Çeyreğinde Doğu Türkistan’daki Milli Mücadelede Kazak ve Kırgızların Rolü. Belleten83(296), 229-260.

Coşkun, K. (2017). Tezkire-İ Hâcegân’a Göre Doğu Türkistan’da Hocalar Dönemi. Ulakbilge Sosyal Bilimler Dergisi, 5(14), 1247-1267.

Saray, M. (1984). Rus işgali devrinde Osmanlı devleti ile Türkistan hanlıkları arasındaki siyasi münasebetler (1775-1875). İstanbul Matbaası.

[/vc_toggle]

STRATEJİK ORTAK ÖZEL / RÖPORTAJ  Emekli Koramiral Can Erenoğlu

STRATEJİK ORTAK ÖZEL / RÖPORTAJ 

Emekli Koramiral Can Erenoğlu

“Doğal afetleri, doğal karşılama anlayışı terk edilmeli”

Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde gerçekleşen 7.7 ve 7.5 büyüklüğündeki depremler Türkiye’yi derinden etkiledi. Bu tür depremlerin yaşanmasının ardından oluşan can kayıplarının ardında nelerin olduğunu ve bu kayıpların önlenmesi için nelerin yapılması gerektiğini eski Sahil Gğvenlik ve Güney Deniz Saha Komutanı Emekli Koramiral Can Erenoğlu, Stratejik Ortak’tan Caner Çiftçi’ye değerlendirdi.

“SESİMİ DUYAN VAR MI?’YI BİR KEZ DAHA YAŞIYORUZ”

Can Erenoğlu sözlerine şu şekilde başladı: “Türkiye’ye geçmiş olsun. Üzüntüm çok büyük. Depremlerde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına ve Milletimize baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.

Türk Milleti Gölcük depremindeki gibi “Sesimi duyan var mı?” durumunu bir kez daha yaşıyor.”

SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEYİZ

Can Erenoğlu, can ve mal kaybının sebebinin farklı olduğunu belirterek, “Unutmayalım can ve mal kaybına neden olan deprem değil, ilime ve mühendislik ilkelerine uyulmadan yapılmış binalardır. Japonya’da 9-10 şiddetindeki depreme dayanıklı binalar yapılırken biz maalesef yeterli dersi almadık. Sözün bittiği yerdeyiz” dedi.

BİNALARIMIZA DEPREME DAYANIKLILIK TESTİ YAPTIRMALIYIZ

Sayın Erenoğlu bazı konulardaki eksiklerimize de değindi ve bu konu hakkında; “Türkiye için en önemli tehditlerin ve risklerin başında deprem gelmektedir.

Deprem öncesi kişisel tedbirleri önemsemiyor, erteliyor ve kısa sürede almıyoruz. Bir kaç metrekare daha büyük evimiz olsun diye kentsel dönüşüme direniyoruz, binalarımızın depreme dayanıklılık testini yaptırmıyoruz ve binaları yapanların çoğu yaptıkları binalarda oturmuyor. Deprem öncesi şahsen almamız gereken ve bilinen tüm tedbirleri almanın yanı sıra naçizane önerim oturduğumuz binaların depreme dayanıklılık testlerini yaptırmalıyız” dedi.

DEPREME DAYANIKLI YENİ BİNALAR YAPILMALI

İlave önerilerde de bulunan Erenoğlu, “Binalarımız yapılırken 1999 depremi sonrası yönetmeliklere göre yapıldı gibi söylemlerin ötesinde bilimsel bir işlem yapılmalı ve oturanlar depreme dayanıklılık testi sonuçlarını içeren belge ile bilgilendirilmeli. Ayrıca bir deprem durumunda barınma yerleri de önceden belirlenerek toplanma yerleri gibi e-devlette yayınlanmalı.

İmar aflarından kesinlikle vazgeçilmeli.

Özellikle hastanelerimiz ve huzur evleri ile bakım evleri vb. için depreme dayanıklı yeni binalar yapılmalı.

AFAD önerilerini dikkate alarak mutlaka acil durum malzemeleri listesi yapmalıyız. Canlı kurtulma olasılığı da dikkate alınarak, kayıpları en aza indirmek için imkanı olanlar kendilerini, aile bireylerini ve evleri ile eşyalarını sigorta ettirmeli. Oturduğumuz ev/daire/sitenin deprem, yangın ve sel gibi olağanüstü durumlara ilişkin bir Acil Durum Planı var mı? Olması gerekiyor mu? Bunları araştırmamız ve yöneticileri uyarmamızda yarar var”

İHA VE DRONELAR AKTİF KULLANILMALI

Erenoğlu insansız platformların önemine değinerek, “Gölcük depreminde ve bugünkü depremde olduğu gibi halen de yaşanan deprem bölgelerine ulaşım güçlüklerinin aşılması için insansız hava araçları ve dronelar ile yardım ihtiyaç malzemelerinin sahiplerine ulaştırılması planlanmalıdır.

En önemlisi de doğal afetleri doğal karşılama anlayışını terk etmeliyiz” dedi.

DENİZ KUVVETLERİ’NE BÜYÜK YÜK DÜŞÜYOR

Can Erenoğlu, afetlerde Deniz Kuvvetlerinin de önemine değinerek, “Gölcük depreminden en önemli dersi alarak deprem planlamaları yapan, deprem malzemesi konteynerleri dahil çoğu binasını 20. Deniz Kuvvetleri Komutanı merhum Oramiral Özden Örnek’in öncülüğünde Kuvvete ait binaları yenileyen, olabilecek ciddi depremlere dayanıklı hale getiren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı daha önce yaptığı gibi deprem bölgelerine ihtiyaç malzemelerini denizden ulaştırmalıdır.

Mümkünse TCG ANADOLU Amfibi Hücum Gemisi dahil Çıkarma Gemilerimizi hastane hizmetleri ve barınma yeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere derhal İskenderun’a göndermeli. Giderken iş makineleri, enkaz kaldırma malzemeleri ve Harp/Sahra hastanesi tesisi için malzeme de götürmelidir. Belki de bunlar yapılıyordur. Yapılıyorsa moral açısından açıklanmalıdır. Örneğin İskenderun ve Hatay’da hastaneler yıkıldığından yaralıların gemilerle başka illere taşınmasına başlanması ve bunun açıklanması doğru bir uygulama olmuştur. Ayrıca Askeri hastaneler farklı ortamlarda görev yaptıklarından dolayı her Kuvvet için ayrı ayrı olacak şekilde ve yeni binalar yapılarak açılmalıdır.” dedi.

UMARIM DERS ALANLAR OLUR

Cümlelerinin sonuna doğru; “17 Ağustos 1999 Gölcük depreminde resmî rakamlara göre 17.000 insan vefat etmişti. Oradaki binalardan birini yapan müteahhit binada 16’lık demir yerine 8’lik demir kullandığı için tutuklanmasına rağmen kısa süre sonra salıverilmişti. Kontrolörler hakkında ise işlem yapılmamıştı. Umarım bu kez ders alanlar olur” diye de ekledi.

 

 

 

 

 

 

 

Saddam Hüseyin Döneminden Bugüne Irak Türkmenleri

Saddam Hüseyin Döneminden Bugüne Irak Türkmenleri

Özet

Bu makale Orta Doğu coğrafyasında yüzyıllardır var olan Türkmenlerin Irak devleti içerisinde yaşadıklarını anlatmaktadır. Bunu yaparken başta Irak olmak üzere yakın dünya tarihinde önemli etkileri bulunmuş Saddam Hüseyin’in yönetimde olduğu süreci incelemek ve sonrasında oluşan durumun Irak Türklüğüne etkisini gözler önüne sermek amaçlanmıştır.

Anahtar kelimeler: Saddam Hüseyin, Türkmen, Irak, Orta Doğu

Giriş

Mezopotamya’da Türk varlığı yüzyıllardır süregelen bir durumdur. Yüzyıllarca çorak ve verimsiz olduğu gerekçesiyle dikkat çekmeyen bölge, petrol varlığının kanıtlanmasıyla statü değişimine uğramıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyal güçler bölgede söz sahibi olmaya başlamıştır. Bu dönemde İngiliz kuvvetler manda yönetimi altında bölgeyi daha kolay yönetebilmek için Anadolu Türkleri ile Irak Türklerini farklı iki etnik yapı gibi göstermek için Lozan Barış Görüşmelerinde “Türkmen” tabirini kullanmıştır (Şen, 2006). Görüşmelerdeki Türk temsilcilerinin başkanı olan İsmet Paşa “Türkmen” tabirinin “Türk” tabiri ile eş anlamlı olduğunu; Türkiye Türklerinin de aynı zamanda Türkmen olduğunu belirterek İtilaf Devletlerinin politik hamlesini engellemiştir (Yılmaz, 2006). Tüm bu çabalara rağmen 1959 yılı itibariyle Irak devleti, vatandaşı olan Türkleri resmi olarak “Türkmen” olarak tanımlamıştır (Doğan, 2018).

Irak’ta hâkim gücün Araplar olması, Musul ve Kerkük gibi toprakların Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Millisi içerisinde bulunması ve ülkedeki politik karışıklıklar sebebiyle Türkler pek çok zorluğa maruz kalmıştır. Bunların en yoğun yaşandığı dönemlerden birisi de Saddam Hüseyin’in iktidar olduğu yıllardır.

Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin’in İktidara Gelişi

1920 yılında gerçekleştirilen San Remo Konferansı sonrasında Irak devleti İngiliz himayesinde kurulmuştur ve 3 Ekim 1932 yılında Kral Faysal liderliğinde bağımsızlık statüsü kazanmıştır. Buna karşılık 1 sene sonrasında Faysal’ın ölümü ile “darbeler dönemi” olarak adlandırabileceğimiz istikrarsız bir dönem başlamıştır (Daban E. ve Daban C., 2018). İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizlerin hegemonya etme gücünün azalması ve Sovyetler Birliğinin (SSCB) gücünü artırması sonucu 1958 yılında gerçekleştirilen darbe sonucunda Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu dönemde SSCB ile ilişkiler geliştirilmiş sonuç olarak ülkede komünizm ve milliyetçilik akımları rağbet görmeye başlamıştır. Bu durum ileride Saddam Hüseyin’i iktidara getirecek BAAS hareketinin de güçlenmesine sebep olmuştur.

Arap milliyetçiliğinden etkilenen ve birleşmiş bir Arap devleti kurmayı hedefleyen BAAS hareketinin 1968 yılında gerçekleştirdiği darbe ile 10 yıllık cumhuriyet yönetimi askıya alınmıştır.  1979 yılında Saddam’ın parti içi darbe ile Cumhurbaşkanı Hasan el Bekir’i indirmesi sonucu Irak’ta Saddam Hüseyin dönemi başlamıştır (Çağ ve Eker, 2013).

Saddam Hüseyin Döneminde Irak Türkleri

Irak devleti kurulduğu günden itibaren Türkler yoğun bir baskı altında işkenceler ve idamlara maruz kalmıştır. Bunlardan bazıları (Doğan, 2018):

  • 1924 Kerkük Katliamı
  • 1946 Gevurbağı Katliamı
  • 1959 Kerkük Katliamı

1978 yılında uygulanmaya başlayan anayasada Irak’ı oluşturan unsurların Araplar ve Kürtler olduğu belirtilerek hakları garanti altına alınmış olmasına karşın Türkmenlerin adı dahi geçmemiştir (Doğan, 2018).

Fakat 1979 yılında Saddam’ın iktidara gelmesi ile Türkler için durum çok daha zorlaşmıştır. Türkçe konuşan Irak Türklerine işkenceler yapılmış, “Kerkük” gibi Türkçe olan yerleşim yerlerinin isimleri “Al-Tamim” gibi Arapça adlara çevrilmiştir (Doğan, 2018).

  • Irak-İran Savaşı Sırasında Türkmenler

1980 yılında Saddam’ın İran’a savaş ilan etmesi sonucu mevcut Türk varlığını azaltmak için Türkleri ön saflarda savaşa göndermiştir. Aynı zamanda Türk aydın kesimi idam etmiştir (Bayati, 2016). Savaş sırasında Türk bölgelerine Arap yerleşimleri teşvik edilmiş, Kerkük’e yerleşen Araplara karşılıksız arsa ve para yardımı yapılmıştır. Aynı süreçte Türkmenlerin gayrimenkul ve ticari taşıt satın almalarını engellenmiş, iş yerlerinde Arap ortak bulunması koşulunu getirilmiştir (Doğan, 2018). Saddam’ın bu cüretkâr dış siyasetinin altında sahip olduğu petrol rezervi yatmaktaydı. 1972 yılında Britanya’ya ait olan “Iraq Petroleum Company”nin Irak hükümetine geçmesi ve OPEC ülkelerinin 1973’te petrol ambargosu sonucunda yaptığı satışlar ile önemli gelir elde etmiştir (Daban E. ve Daban C., 2018).

  • Altunköprü Katliamı (1991)

1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonucunda batılı kuvvetler Irak’ın işgali durdurmasını talep etmiştir. Saddam bu talepleri göz ardı etmesi sonucu Çöl Kalkanı Harekâtı ile Irak kuvvetleri bozguna uğramıştır (Cleveland, 2008). Kuveyt’in işgali ile Saddam dünya petrol rezervinin %20’sini eline geçirmişti. Amerika bu harekât ile Saddam’ın gücünü azaltmış olmasına karşın İran’ın bölgede nüfusunu artırabileceği endişesi ile onu iktidardan indirmemiştir (Daban E. ve Daban C., 2018).

Bu gelişmelerin yaşandığı esnada kuzeyde Kürt aşiretler özerk bir yapı kurma niyetiyle isyan başlatmıştır. Rejim askerlerine karşı koyacak yeterli imkânı bulunmayan Kürt gruplar dağlara çekilirken isyanda yer almayan yerel Türk halkı ibret-i alem olması amacıyla katledilmiştir. Bu katliamda BAAS kuvvetleri sivil halka karşı top atışları ve hava harekatları düzenlemekten çekinmemiştir (Doğan, 2018).

  • Erbil Türkmen Katliamı (1996)

Silahlı Kürt kuvvetleri arasında oluşan fikir ayrılıkları sonucunda Barzani ve Talabani arasında ciddi çatışmalar yaşanmaya başlamıştır. Barzani ve Saddam iş birliği yaparak 1996 yılında Erbil şehrini kontrol altına almıştır. Aynı zamanda Bağdat yönetiminin kuvvetleri yolu ile pek çok Türk aydını tutuklanmış ve evleri yağmalanmıştır. Peşmerge ve rejim askerleri birlikte Türkmen Radyo ve Televizyon binasını ele geçirmiştir (Bayati, 2016).

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Raporuna göre 1997 yılındaki nüfus sayımında soyunu Türkmen olarak kayıt ettirenlerin sürgün edileceği söylentileri olduğu ortaya çıkmış; bu sebeple pek çok Türkmen’in kendisini Arap olarak kayıt ettirdiği gösterilmiştir (Duman, 2007).

Irak Türkmen Cephesi

Türkiye’nin teşvikleri sonucunda birlikte hareket etme kabiliyeti bulunmayan Türkmen hareketleri birleştirilmiş ve 24 Nisan 1995 tarihinde Irak Türkmen Cephesi (ITC) kurulmuştur. Bu sayede Türkiye Cumhuriyeti devletinin yardımları sosyal desteğin ötesinde siyasi arenaya taşınmıştır (Yılmaz, 2006).

Cephenin hedefi Irak’ın demokratik bir yapı olarak toprak bütünlüğünün korunması ve Türkmen halkının hak ettiği haklara kavuşmasıdır (Doğan, 2018). 2008 yılında parti olarak tescillenmiş ve 2010 senesinde gerçekleştirilen seçimlerde 6 milletvekili elde edip 3 bakanlık almışlardır. Şu anda 5 milletvekili ile Türkmen halkını temsil etmektedir (Doğan, 2018).

Türkiye ve Türkmenler

1990’lı yıllara kadar Sadabat Paktı ve Bağdat Paktı gibi oluşumlar Irak Türklerinin durumunu geliştireceği konusunda ümit olmuşsa da fayda getirmemiş, Türkmenlere uygulanan zulümler kınanmayla geçilmiştir (Doğan, 2018). 1988 yılındaki Halepçe katliamı sonrasında Türkmenlerin sorunları tartışılmaya başlanmıştır. Aynı dönemde Turgut Özal bölgedeki Kürtler ile de temas kurulmuştur (Doğan, 2018).

1991 yılı sonrasında hükümetin Irak’ın Kuzey bölgesinde gücünü yitirmesi sonucu Türkiye “Türkmenlerin haklarını korumak” amacı ile bölgede söz sahibi olmaya başlamıştır. Bunun bir göstergesi olarak “Akıncılar” olarak adlandırılan ve Türkiye’nin eğitim verdiği Türkmen askeri yapılanması kurulmuştur (Güngör, 2014).

2003 yılında başında Amerika (ABD) ve İngiltere’nin olduğu operasyon sonucunda Saddam rejimi çökmüş, Irak işgal edilmiştir. Harekât öncesinde Türkiye’nin de dahil olması için pek çok baskı yapılmıştır (Bayati, 2016). Türkiye bu görüşmeler sırasında hassasiyetlerini belirtmiş ve önlem alınmasını istemiştir. Bu hassasiyetler (Bila, 2003):

  • Kuzey Irak’ta Kürt devlet yapılanmasının kurulmaması
  • Musul ve Kerkük’ün peşmergeye bırakılmaması
  • PKK’nın Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerinin önüne geçilmesi
  • Irak Türkmenlerinin hakları

Türkiye’yi Irak işgaline dahil edecek olan 1 Mart Tezkeresi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçmemesi sonucu ABD büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve Türkiye’nin hassasiyetleri umursanmamıştır (Güngör, 2014). Amerikan kuvvetlerinin gücünü arkasına alan Kürt kuvvetleri Kerkük’ü işgal etmiş Türkmenlere ait devlet belgelerini tahrip ederek resmiyette demografik yapıyı kendi lehine çevirmeye çalışmıştır. 2003 yılına kadar Türklere yönelik Arap asimilasyonu devri Kürt asimilasyonuna dönüşmüştür (Güngör, 2014).

2009 yılında Ahmet Davutoğlu’nun Dış İşleri Bakanı olması sonrasında bölgeye yönelik faaliyetlerde değişimler meydana gelmiştir. Bu döneme kadar Türkmenler üzerinden bir Irak politikası geliştiren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemden sonra Kürt yönetimine karşı olan tutumunu yumuşatmış; bölgeyi Sünni Araplar üzerinden yorumlamaya başlamıştır. Bu politika değişimi ITC içerisinde büyük tartışmalara sebep olmuştur (Doğan, 2018). 2014 yılı sonrasında DAEŞ terör örgütünün Türkmen bölgelerinde yaptığı katliamlar sonucunda Türkiye, bölgedeki Sünni güçlere silahlı eğitim desteği vermiş ve açılım süreci döneminde Kürt yöneticiler ile uyum içerisinde çalışmıştır (Doğan, 2018).

Sonuç

1920 yılında tamamen kolay bir manda yönetimi sağlanması amacıyla belirlenmiş olan Irak haritası, içerisindeki etnik, mezhepsel ve ekonomik yapıyı önemsememiştir. Bunun sonucu olarak Irak bağımsızlığını kazandığı günden beri derin bir politik istikrarsızlık dönemine girmiştir. Bu süreçte Türkmenler herhangi bir isyanda bulunmasa bile etnik köklerinden dolayı sıklıkla kıyımlara ve sindirme politikalarına uğramıştır. Nitekim bu istikrarsız süreç Arap milliyetçiliği ile öne çıkan BAAS partisini yükseltmiş ve kısa süre içerisinde Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirmiştir. Ancak bu dönemden sonra uygulamalar daha sık ve acımasızca yapılmıştır. 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM tarafından reddedilmesi sonucu ABD desteği ile Kürt silahlı kuvvetleri daha cüretkâr davranışlarda bulunmuş ve Türkleri sindirme çalışmalarını Arap kuvvetlerinden devralmışlardır. Türkiye’nin politik gelişmeleri “Türkmenler” olarak değil “Sünniler” bakış açısıyla yorumlaması uzun yıllardır devam eden Türkmen sorununun günümüze en güncel yansımalarıdır.

[vc_toggle title=”Irak’ın Kült Lideri: Saddam Hüseyin (1937 – 2006″]

https://stratejikortak.com/2021/04/irakin-kult-lideri-saddam-huseyin-1937-2006.html

[/vc_toggle]

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Uğur Bozdoğan

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

  1. Doğan, S. (2018). Irak Türkmenleri. İnsan ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, (68).
  2. Daban, E. Z., & Daban, C. (2018). SADDAM HÜSEYİN DÖNEMİ IRAK DIŞ POLİTİKASI: IRAK-İRAN SAVAŞI, KUVEYT’İN İŞGALİ VE ABD’NİN IRAK’A MÜDAHALESİ. Ahi Evran Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi2(1), 83-109.
  3. Bayati, N. IRAK TÜRKMENLERİNİN UĞRADIKLARI ASİMİLASYON POLİTİKALARI. ORSAM ANKARA ULUSLARARASI ÖĞRENCİLER AKADEMİSİ, 85.
  4. Güngör, F. (2014). Ortadoğu denkleminde Irak Türkmenleri ve geleceği. Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi1(2), 14-41.
  5. YILMAZ, İ. (2006). Geçmişten günümüze Irak’ta Türkmen politikası. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi5(12), 127-142.
  6. Duman, B. (2007). Saddam Sonrası Dönemde Irak, Türkmenler ve Kerkük(Master’s thesis, Kırıkkale Üniversitesi).
  7. Şen, O. E. (2006). Irak’taki Türkmenlerin Irak Siyasetine Etkileri(Doctoral dissertation, Marmara Universitesi (Turkey)).
  8. Çağ, G., & Eker, S. (2013). Ortadoğu’da Baas Rejimleri: Suriye ve Irak. Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi2(2), 57-72.
  9. Cleveland, W. L., & Harmancı, M. (2008). Modern Ortadoğu Tarihi. Agora Kitaplığı.
  10. Bila, F. (2003). Sivil darbe girişimi ve Ankara’da Irak savaşları. Ümit Yayıncılık.

[/vc_toggle]

1970’lerde Dünyanın Değişim Sancıları: Ekonomik Dönüşüm

1970’ler Dünyanın Değişim Sancıları: Ekonomik Dönüşüm

1.Bretton Woods Sisteminin Çöküşü

2. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde gerçekleşen ve İngiltere’nin kararlılıkla takip ettiği süreçte, dünya üzerinde kalıcı barışı tesis edebilmek adına uluslararası kurumlar ve kuruluşlar oluşturulmuştur. Oluşturulan kurumların ve kuruluşların bünyesinde yeni sistemsel dönüşümler meydana gelmiştir. 1944 yılında New Hampshire kasabasında bir araya gelen ülkeler, İngiltere’nin savaş öncesi ekonomik düzen üzerindeki hakimiyetini gönüllü bir şekilde ABD’ye devrettiğine şahit olmuştur.1944 yılında atılan imzalarla uygulanmaya başlayan Bretton Woods sistemi 1 ons altın değerinin 35 dolar karşılığına sabitlendiği ekonomik bir düzeni öngörmektedir. ABD’nin sabit döviz kuru üzerinden bir sistem geliştirmesi, Avrupa’nın Sovyet tarzı iktisadi düzene yönelmesi ve kapitalizmin tehdit altında olması korkusu üzerine şekillenmiştir (Campbell, 2008 :308).

Bretton Woods sistemini de içinde barındıran ve sosyal devlet temeline dayalı bir anlayışla uygulanan ithal ikameci politikalar, olumsuz etkilerini göstermeye başlamıştır. 1970’lere gelirken başta gıda maddelerinde olmak üzere yaşanan bolluk dönemi bir süre sonra özellikle gelişmiş ülkelerin teknolojik yenilikler karşısında geri kalmasına bağlı olarak talep düşüklüğü yaratmıştır (Kuruç, 2017: 16). Talep düşüklüğünün etkisi sonucu büyümenin durup reel faiz oranlarının negatif tarafa doğru yönelmesi, yöneten sınıf üzerinde baskının oluşmasına sebebiyet vermiş; politik ve ekonomik anlamda yok olmaktan kurtulma adına kararlı hareket etmelerini zorunlu kılmıştır. (Harvey, 2007: 28).

Kar oranlarının düşmesi üzerinden meydana gelen yapısal krizin odağında, büyüme oranlarının azalması, işsizlik dalgasının yayılması ve enflasyonun giderek artması yer almıştır (Dumeil, Levy, 2008 :25). ABD’nin dolar rezervlerinin azalırken dünyanın geri kalanında dolar stoklarının artması, gelecek dönemlerdeki dolar fazlalıklarının altına çevrilememe tehdidini artırmıştır. Belli başlı altın karşılığı bulunmayan dolarların karşılıklılık dereceleri arttırılarak değerinin düşürülmesi gerekliliği doğmuştur (Dumeil, Levy, 2008 :28).

1970’lere gelirken ABD global sorumluluğu üstlenme yeteneğini yitirmiştir. ABD sistem içinde kendisine çözüm üretirken diğer ülkeleri düşünüyormuş gibi politikalar yaptığı hissi oluşturmuştur (Kuruç, 2017:21). Özelikle ABD ile İngiltere hakimiyet kaybı yaşadığı alanlarda var olmak yerine, kendi hakimiyet alanlarını yeniden tahsis etmek için yeni sistemler geliştirmek istemektedir. ABD yeni sistemler kurmayıp sabit döviz kuru sisteminde kaldığı takdirde hakimiyet kaybı yaşadığı piyasalarda diğer ülkelerin hatta Sovyet iktisadi sisteminin yayılım gösterebileceğini düşünmüştür (Campbell, 2008 :308).

1971 yılına gelindiğinde sosyal refah devleti anlayışının kan kaybı yaşaması ve ithal ikameci politikaların yerini serbest piyasaya bırakma sürecinde doların altın karşısındaki konvertibilitesi sonlandırılırken Bretton Woods sistemi çökmüştür. Sabit kur sitemine dayalı Bretton Woods sisteminin çöküşü, sistemi serbest dolaşıma dayalı piyasa ekonomisi hakimiyetinin arttığı dalgalı döviz kuru sistemine dönüştürmüştür. Dalgalı kur sistemi, doların dünya üzerinde serbest ve daha hızlı bir şekilde hareket etmesini sağlamaktadır (Campbell, 2008 :312).

Bretton Woods siteminin 1971 yılında sonlandırılarak dalgalı kur sistemine geçişin açıklanmasına rağmen ABD’nin tam anlamıyla sermaye akışlarını serbestleştirmesi 1974 yılında başlamıştır (Campbell, 2008 :314). ABD’nin ardından İngiltere’nin harekete katılması ve bunu diğer Avrupa ülkelerinin izlemesi enflasyonu ve işsizlik dalgasını artırmıştır. Enflasyon ve işsizlik dalgalarının artmasıyla stagflasyon krizini meydana gelmiştir (Dumeil, Levy, 2008 :28). Krizdeki piyasalarda serbestleşme atılımları, ABD ve İngiltere öncülüğünde yeni sağ temelli neoliberal politikaların şekillenmesini sağlamıştır.

ABD ve İngiltere’nin dışında Japonya ve B. Almanya üzerinden bir değerlendirme yapıldığı takdirde, Japonya ve B. Almanya’nın ham madde ithal edip sanayi ürünü ihraç eden ülke olmaları ve henüz dünya piyasalarına hizmet edebilecek seviyeye ulaşamamış olmaları, sistem üzerindeki sıkıntıların giderilmesinden sonra eski sisteme geri dönülmesi yönündeki tarafgirliklerini artırmıştır (Kuruç, 2017 :21). Çünkü Japonya ve B. Almanya eski sistemde ABD ve İngiltere’nin hakimiyet kaybı yaşadığı alanlarda hakimiyet kurabileceklerini, yeni sistemde hakimiyet kurabilecek yeterliliğe sahip olmadıklarını düşünmektedir.

Sovyetler tarafından dalgalı kur sistemine geçiş kısa vadede olumlu bir gelişme olarak düşünülmüştür. Çünkü dünyada serbest piyasa anlayışının yayılması, oluşacak yeni pazarların ve Sovyetler Birliği’nin bu pazarlara girebilmesinin önünü açmıştır. Sovyetler tarafından kısa vadede olumlu görülen sistem değişikliği uzun vadede yerini olumsuzluklara bırakmıştır.

  1. 1973 Petrol Krizi

1973 petrol krizi öncesinde ülkeler ve petrol şirketleri arasında bir millileştirme mücadelesi başlamıştır. 1960’ta (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü) OPEC’in kurulması millileştirme mücadelesinin devletler bazında galibiyetle sonuçlandığına dair bir intiba yaratmıştır. OPEC kurulmadan öncesinde şirketlerin devletlerle mücadele etmesine yol açan etkenler, dolaylı olarak petrol şirketlerinin fiyatı düşük tutması aşağıda sıralanan gerekçeler üzerinden değerlendirilmektedir (Sander, 1994 :417):

  • Dünya piyasasında pazar bulmak isteyen bağımsız petrol şirketleri 1950’li yıllarda düşük fiyat politikası uygulamıştır.
  • Sovyetler Birliği petrol üretimini arttırarak ekonomik ve siyasal anlamda hakimiyet kurmaya, dünya pazarına açılmaya çalışmıştır.
  • ABD 1959’da zorunlu petrol kotaları koyarak kendi pazarlarını denetlemek istemiştir.

1960 yılına gelindiğinde petrol ihraç eden 13 ülke düşük petrol fiyatlarının oluşturduğu olumsuz etkilerden kurtulmak için OPEC’i kurarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. OPEC’in amaçları doğrultusunda ve şirketler karşısında başarıya ulaşmasının gerekçesi: ABD’nin kurumsal ve tarihsel açıdan politikaları, petrol fiyatlarının yüksek olmasının zorunlu olduğunu ileri sürerek petrol şirketlerini desteklememesi olarak gösterilmiştir (Sander, 1994 :418).

1973 yılına gelindiğinde OPEC petrol fiyatlarının arttırıldığını açıklamıştır. 1973 yılının ilk ayında 2,59 $ olan petrolün varil fiyatı 4 kat artarak 11,65 $ olmuştur (Armaoğlu, 1992 :726). Dünya genelinde petrol fiyatlarının artması işsizlik ve enflasyonla birlikte büyük ekonomik bunalımların habercisi olmuştur. Sürecin ileriki dönemlerinde Mısır ve Suriye kaybedilen toprakları geri almak maksadıyla İsrail’e karşı savaş başlatmıştır. Arap-İsrail savaşında İsrail ordusunu destekleyen batılı devletlere yönelik (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü) OAPEC’in petrol fiyatlarını arttırması, petrol krizinin daha geniş alana yayıldığını ve etkilerinin çeşitlendiğini göstermiştir. Arap ülkeleri petrol fiyatlarını arttırarak, petrolü ekonomik ve siyasal tehdit olarak kullanmayı planlamıştır. Bu kapsamda ABD’den doların değerinin düşürülmesini ve diğer ülkelerde dahil olmak üzere İsrail’e desteğin geri çekilmesini istemiştir. Başta S. Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin petrol fiyatlarını arttırmasıyla Avrupa Ekonomik İş birliği Teşkilatı gibi kurumlar, Japonya ve İngiltere gibi ülkeler petrol üzerinden çıkarlarını korumak maksadıyla İsrail’e karşı tepki almaya başlamıştır (Armaoğlu, 1992 :726).

Petrol fiyatlarının artması gelişmiş ülkeleri çok fazla etkilememiştir. Gelişmiş ülkelerin mevcut sanayileri ve ekonomileri sürece çabuk uyum sağlayabilirken geri kalmış, az gelişmiş ülkeler ve Arap ülkeleri süreçten olumsuz etkilenen taraf olmuştur (Armaoğlu, 1992 :727-728). Özellikle Arap ülkelerinin İsrail’e karşı siyasal araç olarak kullanabileceğini düşündüğü petrolün alıcı paniği yaratması, dünyada dengeleri değiştirirken olumsuz sonuçlarını Arap ülkeleri üzerinde göstermiştir (Sander, 1994 :419).

1974 yılında ABD, Kanada ve Fransa hariç ortak pazar ülkeleri petrolün temininde iş birliği ve ortak planlama oluşturmak adına Milletlerarası Enerji Ajansını kurmuştur. İlk etapta ortak ülkelerin en az 60 günlük stoğa sahip olması şartı aranırken daha sonraki süreçlerde bu rakam 90 gün olarak yenilenmiştir. Oluşturulan ajansla özellikle ortak pazar ülkeleri petrol fiyatlarının olumsuzlukları karşısında iş birliği gerçekleştirmiştir (Armaoğlu, 1992 :727).

Ortak pazar ülkeleri arasında petrolün oluşturduğu olumsuzluklara karşı makro düzeyde çeşitli politikalar geliştirilirken, ülkeler kendi içlerinde mikro politikalar ortaya koyarak önlem almaya çalışmıştır. ABD fiyat artırma sürecinin başında çok fazla etkilenmezken zamanla pazar ekonomilerinin büyümesi, olumsuz tablolar ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan olumsuzluklarla mücadele etmek üzere ABD’de hız limitlerinin düşürülmesi, belirli günlerde ve sınırlı limitlerle petrol satışı yapılması gibi mikro düzeyde politikalar oluşturulmuştur. Aynı dönemde ABD’nin yeni enerji arayışı üzerine geliştirmeye çalıştığı politikalar, yeni teknolojilerin hakimiyetini elinde bulunduran Japonya’nın ABD pazarına ve hatta dünya pazarına açılmasında etken faktör olmuştur (Kuruç, 2017 :18).

Petrol fiyatlarının artması Sovyetler Birliği’nde birkaç yıllığına gıda ve teknoloji ithalatının karşılanabilmesi olarak değerlendirilerek ilk etapta olumlu olarak algılanmıştır (Roskin, 2009 :394). Sovyetler Birliği bu seviyedeki politikaların kendi içindeki ekonomik sıkıntılara çözüm olacağı düşüncesine kapılarak, bir an önce alınması gereken önlemlerin ertelenmesine ve daha sonraki süreçlerde petrol fiyatlarının düşüşünün de etkisiyle olumsuz sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

  1. Genel Olarak Piyasalarda Meydana Gelen Değişiklikler

Piyasalar 1970-1980 arası dönemde meydana gelen ekonomik krizlerin etkisiyle şekillenmiştir. Yeni piyasalarda aktif yer alabilmenin ve gelişim gösterebilmenin ana hatları, tarım ve özellikle teknolojik temellere dayalı sektörlerdeki hakimiyet düzeyi ile belirlenmiştir. ABD, Japonya ve B. Almanya piyasalarda bütünleşmenin sağlanmaya başlandığı ekonomik kriz sonrası dönemde, diğer ülkelere nazaran ön planda yer almıştır (Kuluç, 2017 :16). ABD’nin bilime dayalı, üstün beceri yoğunluğu sektörlere ya da kaynak işlemeye dayalı sektörlere hâkim olması, piyasalar yeniden şekillenirken dünya üzerindeki hakimiyetini kanıtlar nitelikte bir yapı oluşturmuştur. Ancak ABD’nin belirtilen sektörlerdeki hakimiyeti süreklilik tartışmaları ile eleştirilmiştir.  Japonya’nın ABD piyasası için tamamlayıcı rolü üstlenmesi, ekonomisinin az enerji tüketen araçlar, yeni teknoloji gibi farklılaşmış ürünlerin olduğu sektörlerle şekillenmesi üzerinden belirlenmiştir. Ayrıca B. Almanya’nın bu süreçteki etkinliği, tarım gibi geleneksel ürünlerin ve sektörlerin belirleyiciliğiyle şekillenmiştir (Kuluç, 2017 :21).

1980 yılına yaklaşırken B. Avrupa ülkeleri teknolojide yeniliklerin kıta dışında kalacağını fark ederek, yeni süreçlere Avrupa Topluluğu gölgesi altında geliştirilen politikalarla dahil olmayı planlamıştır. Avrupa Topluluğu bilime dayanan ve farklılaştırılmış ürünlerde gelişmeye yönelik hedefler ve politikalar belirleyerek, aynı zamanda geleneksel üretim üzerindeki hakimiyetini koruyarak, çeşitli stratejiler geliştirmiştir (Kuluç, 2017 :20).

Sovyetler Birliği, 1970-1980 arasındaki dönemde teknolojik ve tarımsal alanda kaliteden yoksun, ayrıca dünya pazarına erişemeyecek kadar az gelişim göstermiştir (Roskin, 2009 :394). Kısa süre sonra doğru bir politika izlemediğini fark eden Sovyetler Birliği, sağlam temellerle şekillenecek ve sürdürülebilirlik çerçevesinde gerçekleşmesi planlanan politikalara yönelmek üzere çalışmalara başlamıştır.

Sonuç 

1970’li yıllarda Bretton Woods sisteminin çöküşü ile başlayan ekonomik dönüşüm ülkelerin eski ve yeni piyasalarda hakimiyet mücadelesini ortaya çıkarmıştır. Bu mücadele kapsamında ülkeler bazında ve piyasalar özelinde paradigma değişimleri yaşanmıştır. 1973 yılında başlayan petrol krizi ile girişilen mücadeleler, ekonomik dönüşümün elzem olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. 1970-1980 arası dönemde meydana gelen ekonomik krizler üzerine yeniden şekillenen piyasalar, 1980 sonrasındaki (neoliberal) siyasal dönüşümün ve yönetimsel dönüşüm süreçlerinin başlangıcını oluşturmuştur.

Sistemin kendi içerisinde ve yenilenen verileri üzerinden meydana getirdiği dönüşüm hareketleri, sistemlerin birbirleri ile etkileşim içerisinde olduğu bir girift yapıya sahip olduğunu göstermiştir. Ekonomik, siyasal ve yönetimsel alan üzerinden girift bir karakteristiğe sahip olan sistemlerin meydana getirdiği dönüşüm sıfırdan “devrim” niteliğinde bir hareketlilik oluşturamazken, önceki sistemler üzerinden değerlendirilip geliştirilen “evrim” niteliğinde bir hareketlilik oluşturmaktadır.

Burak Yıldırım

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Armaoğlu, F. (1992). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1990 Cilt I: 1914-1980, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara.

Campbell, A. (2008); “ABD’de Neolializmin Doğuşu: Kapilizmin Yenide Örgütlenmesi”, Neoliberalizm: Muhtelif Bir Seçki (çev. Ş. Başlı, T. Öncel), Yordam Kitapevi Yay., İstanbul, s.s.305-324.

Dumeil G., Levy D. (2008); “Neoliberal (Karşı) Devrim”, Neoliberalizm: Muhtelif Bir Seçki (çev. Ş. Başlı, T. Öncel), Yordam Kitapevi Yay., İstanbul.

Harvey, D. (2007); “Neoliberalism as Creative Destruction”, The Annals of the American Academy of Political and Social Science, Sayı: 610, s.s.22-44.

Kuruç, B. (2017); “Dünya Ekonomisinde ve Sanayisinde Gelişmeler: Genel Bir Bakış”, s.s. 15-23, <http://arsiv.mmo.org.tr/pdf/10662.pdf>, Erişim Tarihi:  25.02.2018.

Roskin, M. G. (2009); Çağdaş Devlet Sistemleri: Siyaset, Coğrafya, Kültür (çev. B. Seçilmişoğlu), Adres Yay., Ankara.

[/vc_toggle]

Reconsideration On World-System: Applying Thermodynamics

Reconsideration On World-System: Appliying Thermodynamics

There are nexuses causal relationships that cannot be separated.

Introduction

World-system analysis is a wide concept that applies different methodology and perspectives compared to another political theories such as liberalism and realism. On the other hand, its establishment of core and periphery relations, wide conceptualization of Lenin’s theory and its ignition of the theory towards more and more past-descriptive and future-predicting trends still fascinating in the author’s perspective. However, there are still wide grey zones and problematic inside the analysis. On the other hand, world-system analysis has partially deficiencies in terms of the explanation of the why today’s world is existing in that way and how the past shaped it. Its vast categorisation attempt is established structural deficiencies inside the analysis that cannot be avoided in today’s world. In that sense, author will try to re-establish the world-system analysis towards the applying of the different concepts into the world-system analysis. In the phase zero, I will explain the what is laws of thermodynamics and how to apply them into the political science in general terms, in the phase I, I will explain the vertical transformation, which derived from the concepts of the laws of thermodynamics, in second phase, I will introduce the horizontal transformation concept in order to complete the applying thermodynamics in to the world-system analysis. In the phase three, I will re-establish the concept of semi-periphery towards the first of all critical of the Wallersteinian concept of the semi-periphery then re-organise the concept with diversify it in accordance with the vertical transformation and horizontal transformation which I will derive from the laws of thermodynamics.

Phase Zero: Thermodynamics and Political Science

First law of thermodynamics implies the conservation of energy, which means total energy of an isolated system is constant; energy can be transformed from one form to another but can be neither created nor destroyed. In terms of political science, this has two important implications, first of all, humanity and civilization, as well as the world politics, which are strictly subsidised by the humanity and human civilization, is in an isolated system, in terms of energy, because of the simple reason; we are still bounded by the resources of Earth while we evaluate the world around us. Our competition, across the history named in several ways such as Jihad, Reconquista, Imperium Romanum, homo homini lupus etc, done in order to rule the resources of Earth both materially and spiritually. In that sense, human political systems, if their resources are not gathering from the outer space, still be bounded by the resources of world. Second important implication is the notion of, energy cannot be created or destroyed, only transform. In political sciences, this can apply in two ways. Firstly, it can be referring as a horizontal way of transformation, a transformation in space, which means, nations will struggle in each time in order to establish their dominance inside the system in a described way. None of the bison’s will want to become “king” of the jungle, nor none of the tigers will want to “leaders” of the predators, however, bison’s wants to be best protectors for their commune, or tigers wants to be best hunters inside their habitat. In that sense, firstly, their position inside the food chain guaranteed, secondly, they will able to assert their dominance inside their zones or communes. This is what I want to say while describing the dominance in system. In that sense, firstly, their position inside the food chain guaranteed, secondly, they will able to assert their dominance inside their zones or communes. This is what I want to say while describing the dominance in system. On the other hand, this conflict occurs in a certain space, by doing so, they will able to change the space for their “optimal” way of life in order to gather enough resources. This horizontal transformation can occur in many ways in the human political systems, such as trade, war, negotiations, exchanges, financial relations, diplomatic missions etc. With such “relations” states establish their horizontal transformations via canalising their energy to another channels in order to maximise their autonomy. Horizontal transformations include population, urbanization level of the given nation, its industrial and agricultural capacity, military power, elite composition, state’s financial status, its trade power, economic power, entrepreneur ability etc. which will be further describe in the framework.  Secondly, vertical transformation, is based on the time, rather than the space. Time affects nations transformation acts in a very specific way; create a burden of “Geist”. Nations cannot be separated from their past, so as their political systems. Every political system, despite it is newly established or continued the old relations, carried characteristics directly influenced by their own history. These characterises have strong influences on nations transformation acts in space, which are horizontal transformation. This historical feature can be described as another level of energy transformation, shaping the nation’s mind, its capabilities and its management systems and give “reasons” for the how to use horizontal transformation. In that sense, vertical transformation includes historical class relations, political philosophies, nation reactions to the turbulence events, their management systems etc. which will be further describe in the framework section, are the main components of the “Geist”. By combining these two, we can now talk about a real system, which have nexuses, causes and effects, even a future probability with dynamic equation methods. Such a concept will eventually outcast the vague class and commerce-based point of current world system analysis, however, still a world system analysis, in a normative way of thinking, because, we have still a centres and peripheries, as well as the grey zones. My main aim for the introduction such a wide framework into the world system analysis based on the eradicate vagueness of the current analysis and establish more firm stand in order to understand our world in a better way.

Second Law of Thermodynamics implies that the irreversibility of natural processes, and, in many cases, the tendency of natural processes to lead towards spatial homogeneity of matter and energy. In the perspective of the political science, Second Law of Thermodynamics applies in different way. Ludwig Boltzmann evaluated the Second Law of Thermodynamics as a Law of Disorder, which simply explains that the entropy can be sum of the total disorder in a particular system, on the other hand, reader should note that entropy is not defined or fixed element, it is dynamic, rather than static and increase or decrease as the system disordered or ordered. In political science, this can be referred as a “turbulence”, as Arrighi put it correctly in his famous book Long Twentieth Century (2009). However, in this article, term of turbulence differed from Arrighi’ s concept in a two ways; first of all, Arrighi defined turbulence as a consequence of the erosion of a particular hegemonic state, however, as we see on the historical data, like Britain’s power in 19th century or US power in 20th century, we cannot simply see one eroded hegemonic power, contrary, increased rates of entropy inside the given political system through increase in horizontal transformation of the nations in general, such as the ever-increased financial booms, young population, more elites across the political systems, developed technologies etc. In that sense, my use of turbulence will not include the hegemonic erosion inside the system but increase of power and autonomy of the political systems, which make global system’s resources scarcer than ever. On the other hand, Arrighi used term of turbulence with limitation of war and financial crisis, however, turbulence is much more than that. As the entropy concept stated, change is done only through total movement towards the disorder or order. So, my thesis also believes that the, term of turbulence should be use in bolder concept which includes population increase, rise of radical ideologies, financial and productivity crisis, conflicts and re-composition of elite groups across the political systems. Entropy emerged inside of this political view through the political system’s demands for re-position themselves, due to very simple reason again; everything on the universe wants to transform themselves into the maximum disorder and minimum energy. Maximum disorder, as the physics applied, also about the transformation of the system’s into the minimal energy, so in that sense, political system’s demands to transformation into best position for themselves inside the world system even it means total war, or underdevelopment, interestingly, this might be the main reason of why some states, despite their potentials, still underdeveloped or developing. In this point, terms of core and periphery occurs. However, this term is not enough for author’s thesis. Because, Germany was neither a core power, despite its might, it was still far away from the ideal power, as author will describe later sections, nor a periphery power, clearly German industry was built on high technology materials with strong working class, and organised bourgeois, with relatively middle-aged urbanised population, none of these features made the Germany a periphery. The term of semi-periphery may be argued by the readers, however, term of semi-periphery, developed by Wallerstein, still a vague and misinterpreted concept, because, nearly every system did not fall into the scope of core or periphery fall into the this section according the mis interpreters, on the other hand, Wallerstein’s notion on  semi-peripheral competitiveness against the core and becoming a guard to the periphery in favour of the core is very reductionist understanding of this concept. First, historical semi-peripheral examples given by the Wallerstein, such as France, might have the competitiveness against the core, but never became a guardian of the core’s interests against the periphery, France was already a core nation, rather than a guard for the core. Moreover, another historical examples such as Russian Empire, Argentina may fall into the scope, however such a divergent feature of these systems needs to be re-evaluated. In this point, I will coin the term of semi-core and semi-periphery, which both are in the same level with different features. I will deepen these terms in the next section. In that sense, my thesis will establish a new dimension for the world system analysis concept and re-organise the what has been know inside the field.

Phase I: Laws of Nations

Phase I.a. Vertical Transformation

In this section, I will examine the current core-periphery understanding and evaluate their weaknesses, after that period, I will include my concepts into the core-periphery relations with the approach of the vertical and horizontal transformations.

To start with, what is the relationship’s context? In simple words, division of labour establishes relationships between the core, periphery, and semi-core/periphery depending on their positions in the international political environment. To begin with, we’re talking about the most economically diverse, centrally structured bureaucratic governance with an overabundance of military force, as well as complicated institutions (Wallerstein, 2011). As a result, core states benefited from entrepreneurial innovation as well as a high level of control over global financial networks (Arrighi and Drangel, 1986, 20). Core state activities can coalesce around capital-intensive items, which necessitate high-skilled labour on the one hand and a sophisticated stratification of managerial abilities on the other (Chase-Dunn, 1998, 207).  However, despite their core characteristics in the global international system, core states also divide internally as core-periphery based on their bureaucratic-managerial importance, production power, or market capability, as in the case of the United States, where, while the United States is a core state in international politics, New York and Washington constitute core characteristics against other cities through their “inside” power. As a result, core states nested through their major cities, joining their national urban networks to form complex global networks. On the other hand, periphery draws contracting picture for us. It is based on the labour-intensive production process, obtain lesser technological availability compared to the core states, contains inefficient entrepreneurial activity, have weak political structures and these political structure exclusive for the small group of elites against the middle-classes, depending on the urbanization rates and large unskilled workers and precariat as well as the peasants (Wallerstein, 1974, 349). Moreover, it’s also worth noting that economic and political activity on the periphery is often dominated by tiny circles of elites who control most of the wealth and are primarily supported by core investments in order to maintain raw material exports to core nations. However, this kind of understanding may have lack of adequacy. It is worth to mention that, periphery or core position of a given state have both dynamic and deterministic factors. To speak about the deterministic notion of achieving this position, vertical transformation is crucial, long-lasting wars which are shaping the nation’s minds or state’s bureaucratic management method, which can be either repressive or democratic, however, please note that, with the word of “democratic” author refers to inclusive political regimes which enables the direct share of political thoughts across the system without any hesitation, and also with the term of repressive author refers to exclusive political regimes which minimise or disables the direct share of political thoughts across the system. In historical perspective, while Anglo-Saxon or Indian political system can be called as a democratic system, German or French or Latin American political systems can be called as a repressive system, not only because of the 20th century events, but also their development throughout the history. On the one hand, German political system derived from the acts of Stamm culture, extreme notion of tribalism and conqueror inclusiveness, as John Armstrong put it correctly in his book Nations Before Nationalism (2018). On the other hand, Anglo-Saxon political systems, long-lasting civil wars, unending political conflicts between the elites leads to more inclusive political system, due to very need to rally different groups into the same cause or achieve dominance inside the Anglo-Saxon political system, reader may criticise such a view due to American experiment, however, reader also note that the American way of conflict also existed from the start, which was the escape from the oppression of the continental Europe or Britain, and continued in frontiers of the new continent, both against the nature, local tribes and against themselves such as infamous Civil War (Moore, 1973; Turner, 2008). On the other hand, such a divergent way occurred with a huge contribution of the historical class dynamics. As Moore correctly showed in his book,   Social Origins of Dictatorship and Democracy: Lord and Peasant in the Making of the Modern World, transformation of the societies into the more inclusive or repressive political systems heavily derived from their own class relations. In our case study, Nazi Germany’s repressive political regime heavily derived from its aristocratic repressive methods against the peasants and the small bourgeois groups, as author will explain later. On the other hand, political philosophies of the German nation, which includes universalistic one-rule in Kant, which asserts actually not democratic rule but the majoritarian oppression of the “democracy” against rest of the world, or nationalistic ideas such as List’s economic thoughts or Ratzel’s “Lebensraum”, showed important aspects in the Third Reich, reader also note that, Hitler and his crew did not want to rule the entire world, but wanted to “supreme commander” of the world where full of similar state machineries established by “Law”, which was similar idea compared with the political thought of Kant. Vertical transformation’s importance for the state’s position in a world system derived from its impulses in a given nation. In the late 1970s, underdevelopment studies pointed that, Latin America states temporary position was an effect of the dominance of European sub-system, and rather than examination of the innenpolitik, they choose to blame the West again for the underdevelopment (Vemengo 2004; So, 1990; Amin, 1976). With the re-establishment of the Lenin’s imperialism thesis, that was a partially an adequate approach, however, for the understand full scope of the topic, why periphery is periphery, still not efficient. For example, why most of the peripheries are still peripheries, despite the decolonisation process, de-imperialism process? Or a peripheral state can be able to live without the patronage of a core state? In the examples of the Turkey and Algeria, despite the bloodshed of the freedom from the colonial rule or colonial attempts, they both were directly establish close relations with their former colonial enemies; Great Britain and France. This leads me another spot of the issue: a periphery is peripheral not because the core forcing it to do so, but it found it more efficient because peripheral country will not able to carry one more turbulence for the sake of changing its position in world system, which means disorder in the entropy. In most of the cases, Argentina, Mexico, Turkey or Algeria, becoming a periphery gradually done with choice of the particular state not only about the monopolistic capitalist drive of maximising the profits by Western Imperialists, but also includes the maximising the lower energy requirements by peripheral states. Such as in the Turkish example, after the disintegration of the Ottoman Empire, newly founded republic choose the way of funding the new elites, as British and French powers did the same for the non-Muslim minorities fifty years ago in Ottoman Empire, a very dangerous concept for the further “linear” development of the state (Keyder, 1987). For the first sight, this might see as a retaliation and the catch-up policy for the achieve Western modernization process, however, with lack of creative destruction as Schumpeter pointed out very correctly, which means capitalist development and capital accumulation itself strictly related with the destruction of the old and establishment of the new through innovation and new enterprises, such a catch-up was not possible and the state sponsored new bourgeois was not enough for the emergence of the such a creative destruction as a whole (Schumpeter; 1994). So, why the Turkish state did not leave the organic evolution of the Muslim bourgeois class, which they had, and tried to establish their own’s? Reason was simple; every organic evolution of the bourgeois class comes with a high level of political turbulence and conflict against the state, which was not desirable for the newly established republic. In order to avoid this conflict, republic choose the slow down the growth of bourgeois class through establishing a rival against it. In international level of analysis, this founded bourgeois was not able to compete against the international alike, but also enjoyed from the full scope of state power in home, as a result, they choose the became compradors, like the non-Muslim minorities in Ottoman period, they became the middle-men between the Europe and Turkey for the supply of goods and services, exported raw materials and agricultural products and imported middle and high technology products. With such an act, in favour of minimise its energy for the sake of order of the republic, Turkey choose to become a periphery, in the perspective of the historical class dynamics.  Nazi Germany, on the other hand, choose contrary path as author will examine in next phase. From the side of the core state, however, this perspective alters. In the core states, disorder establish dominance due to a fact; whoever able to organise chaos, can also able to control others. In that sense, core states are able to organise entropically disorder-prone positions where their engines able to run. One of the most obvious examples of this fact is the stock markets in the core states. For example, during the 19th and early 20th century,  London Stock Market was the centre of the foreign and regional exchanges of the world, so crowded that, it needs to be expanded in all directions in order to fit the people, and even the Second World War bombings, it was not removed to the another place, as for the example of the New York Stock Exchange, its development through the 19th century, and even as a crisis-starter position in global markets, showed how disorganised entropy organised by the these state systems. On the other hand, these states were not becoming core as a result of world-systemic impulses, but due to their innenpolitik, same rule also applies here. Their own bourgeois classes were organically developed, through civil wars, economic crisis, constant conflict with the state and of course, high level of creative destruction of the given countries made them core nations as well. Apart from their historical class relations, which was denounced from the aristocratic tendencies through civil wars, capitalised agricultural mode of production with the partial alliance between the workers, peasants and organic bourgeois leads to inclusive political system that needs to “more” in order to continue their maximised energy, in other words, disorder-prone entropy to be organised. On the other hand, more liberal way of thought occurred in these nations not for the coincidence, but for a reason. Adam Smith was the direct opposite of the Friedrich List in that sense. Adam Smith’s Wealth of Nations written for the Nations which are core, or entropically maximised energy nations which are the very active and needs to “eat” adequate resources for the continue organise the disorganised. This is also why hegemonic positions of the states are so small compared to their long road to the top of the hill. Hegemonic period is so disorganised, and entropically so disordered that the even the most qualified state in its given period cannot hold here more than 25 years at maximum, due to reason that, its innenpolitik is not able to control such a turbulence through establishing adequate creative destruction and maintaining its historical class dynamics. On the other hand, with every cycle, this level of entropy increased ever and ever, such as the Arrighi formulated correctly; every cycle keeps previous cycle inside, however, also shows complete contradiction against the previous cycle (Arrighi, 2009). Such a perspective arises due to ever-increasing entropy of the system required altered methods for the control the disorder, at the one cycle it might be state-led territorialism, in the next cycle, it might be enterprise multi-regionalism. On the level of political thoughts, it was not surprising that these nations choose the most liberal waves of thoughts, more and more inclusion into their systems in order to feed the maximising their energy in order to control the disorganised entropy. In conclusion, the vertical transformational level of analysis contributing to the whether a state core or periphery through their historical class dynamics and political thoughts regarding their influence on the management of the entropy in each system.

Part I.b. Horizontal Transformation

On the horizontal level of analysis, it simply means the transformation of space through what’s given to the particular nations. Horizontal transformation occurs in the space, through very material reality, compared to the vertical transformation. In that sense, tangible elements such as population, urbanisation, industrial and agricultural productivity, military power, state’s financial position, elite composition plays significant role for the horizontal transformation. Its relationship with the Law of Disorder is unique and closely related with the vertical transformation. Despite the vertical transformation’s impulses to the given sample societies, realization of the vertical transformation strongly depends on the availability of the horizontal level of transformation. In that sense, there is three important sub-levels for analysis; mass mobilisation potential, elite mobilisation potential and state financial distress. In order to apply these concepts to the core and the periphery, to start with the periphery, peripheral systems can be considered as a young populated, less urbanised compared to the core nations, wages were lower than core nations in international level, on the other hand, in the level of elite composition, in terms of elite mobilisation potential, there are wide range of elites in different political thoughts, however, there are relatively small group compared to the core nations.[1]  These are the already what we know, however, if we link it to the Law of Disorder, we will find out that, nation’s given at a certain time is the main indicator for the evaluation of a certain time’s entropy, whether it is organised or disorganised. In that sense, we can say that, despite the vertical transformation’s impulses into the given system, main decision-maker for the increasing entropy is the horizontal transformation through shape by the vertical transformation’s outputs into the given system. In more simple way, we can say that, horizontal transformation can be call as a “act” however, vertical transformation can be call as a “will”. Nations disorganisation of the temporary entropy only achieved through the “will to act” in that sense. For example, in Turkish example, from 1876 to 1923, despite the international colonisation attempts, ruling class were silent, or pursued inefficient policies for the salvation, such as use of balance of power in foreign affairs, using core powers struggle for their own political gains. In the long run, such policies were not able to save the Ottoman Empire from the collapse, but, why the ruling class pursued such policies despite its weakness? Answer is clear; Ottoman Empire did not have adequate urbanisation rates, compared to the core powers, not enough fiscal mechanisms for compete against its political rivals, or even did not have adequate population in order to compete against the its rivals. In terms of population, Ottoman population suffered from the long lasting wars against the Russia, inner political conflicts and Balkan states, as the Kemal Karpat put it correctly, massacres done in Balkans during the Turco-Russian Wars, and forced migration to the Anatolia, other Muslim minorities flows to the Anatolia, and demarcation of the population through civil wars created massive problem for the Ottoman state, through skilled manpower for trade, war and bureaucracy and tried to re-organise state through Ottomanization of the rest of the society which was failed later (Karpat, 2003; Karpat, 2006). Ottoman State also bounded by the Duyun-u Umumiye, core power’s organisation that use Ottoman state revenues for the pay the debt of Ottoman Empires to European Powers, notably Britain and France and in its peak, 1900, had 9000 employees more than Ottoman Empire’s Ministry of Finance (Economist, 7 February 2014). Another examples can be derived from the today’s Africa, for example Nigeria, lack of trade balance, increasing population pressure, or conflictual elite composition, ranging from military dictators to regional separatists, heavily influencing for the world-system position of the given state, contrary to enormous revenues from the oil and other natural resources, country is still facing with a peripheralization of the nation as a whole, in simple words, became a subsidiary for the core nation’s energy supply (For the elite composition, please look at: Kifordu, 2011, 23).

In that sense, horizontal transformation of the temporary entropy strictly bounded by the three domain of analysis; country’s demographics, its elite composition, whether elites derived from military or civilian educational structures or business enterprises, and finally state’s financial positions, their fiscal status in the given time through examination of their treasuries, their trade balances in order evaluate their position in the world economy, their exports and imports. However, examination of the imports and exports did not come with the strict numbers only, but also including the examination of the what they sold or buy. Examination of the trade only in numbers is problematic due to it will not lead us to whether nation have the ability to engine adequate creative destruction, capitalist growth through competitive technological inputs. In the Nigerian example, we know that the main revenue of the trade and exports come from the natural resources and the low and middle technological sales to the core economies. In conclusion, peripheral political systems faced with the increasing population pressure, problematic non-well diversified economies as well as the wide exclusive background of the political elites, and as a result, they are unable to channel their transformational energy to the their position in the world-system, but rather continue to struggle in the given political system, through separatism, military dictatorships, or non-state organisation’s terrorism, which all are the part of a “salvation” project, which is a part of the emergence of an radical ideologies in a given pressurised systems (Goldstone, 1988, 129). From the contrary position in the world-system, core nations are quite opposite of the peripheral nations. Rather than a unstable population growth, their median ages are quite high compared to the peripheral nations, their elites are much more higher than the peripheral nations, but, their composition are more inclusionary and their background is more similar than the peripheral nations, and on the state financial level, their treasuries are more stable, through circulation of money, and relatively stable currency compared to the peripheral nations, and their trade mostly consist on the exportation of the high-technology-related products to the other economic zones. on the other hand, their ability to such a “dream” position in the world system, derived from their horizontal transformational power they had in a given time, with its critical combination of the vertical transformation. With the ability of the horizontal transformational givens, they were able to maximise their energy and minimise the disorder in the home, and through maximisation of the energy, they started to search for new levels of infiltration in the world system, in order to distribute this energy for the minimise the energy in home and spread it to the other parts of the world system, please remember the Second Rule of Thermodynamics, Law of Disorder, every system move towards to minimum energy, maximum disorganisation. This act, actually said by the Lenin, with different words. In his famous book on imperialism, he analysed the imperial states capitalists as a group of monopolies which are based on search for more profits, due to lack of profit in home while doing business (Lenin, 1968). My thesis reverts this idea in the perspective of the laws of energy. Profits for the entrepreneurs are the one way of flow of energy, on the other hand, syndicate movements, lack of ease of doing business in imperialist states in a given period due to heavy monopolies and their corrupt relation with the state bureaucracies, or even the slight inflation moves establish another forms of the energy. From the perspective of the laws of the energy, none of the domestic inputs can be separated from each other and should be treated as equal contributing factors, not just the search of more profits. In that sense, we can say that the, imperialist states reached their peak entropy, in other words, maximum disorganisation levels and through colonialism, they spill over this peak disorganisation to the lesser disorganisation, and minimum energy, please remember the first law of thermodynamics, energy cannot be destroyed or created, it can only transform from one form to another. In the 19th century example of the world-system, imperialist core nations transformed their horizontal powers to the “colder” regions of the world; less developed and peripheral zones, through direct foreign investment or direct military colonial establishment into the region.

Phase II: Reconsideration of Semi-zones

What about the grey zones? Semi-peripheries, according to the Wallerstein, By adding another step in the world system hierarchy, the semi periphery helps to stabilize the world system by facilitating interaction and providing a connection between low-income peripheral states and high-income core states, furthermore, semi-peripheral countries, being the intermediate ground, have traits of both the core and the periphery, thus, they also act as a political buffer zone, because they are both exploited and exploiters, moreover, previously, these locations were either core regions or formerly-peripheral territories that had advanced in the global economy (Wallerstein, 1976, 229-233). However, throughout the history, such as the France, Germany, or Safavid Empire, as well as the Portuguese Empire or Russian Empire, despite their semi peripheral definitions, they did not have a semi-peripheral feature as Wallerstein thought. Rather than a stabiliser of the world-system through maintaining relations with the periphery and the core, they were the main destabilizators of the world-system, it is also worth the mention that, example states such as France, Germany, Russian Empire, Soviet Union were the main contributors of the global conflicts, such as the France’s position in Spanish Succession Wars, or Germany’s role in the First and Second World Wars, Russian Empire’s position in Turco-Russian Wars, which occurred “Eastern Question”, another global conflict, or Soviet Empire’s role in the Cold War in 20th century. On the other hand, these states were not based on the agricultural and mineral exportation economies but based on heavy industries on high-technological products, such as Krupp Industry in Germany, or Soviet Aerospace Industry, in that sense, they are still quite contradictory for the Wallersteinian thought on the semi-periphery. Main problem of the Wallersteinian understanding of the semi-periphery derived from the its role reduced in the world-system as a messenger, and watch-dog status, however, that is not true at all. In that sense, author aims to re-establish of the concept of semi-zones of the world system, through use of transformational concepts. To start with, semi-zones are the not the zone of static messenger role, but a dynamic zone of take-off to the core power or fall again to the peripheral zones, energy is a not a static concept, it is true that the energy cannot be created or destroyed but it does not imply that it cannot transform, in that sense, semi-zones are the zone of dynamic transformation. Secondly, one must understand that semi-zones are the zones which has a unique character and separated from the core and peripheries in certain ways, such as, semi-zones are can be both exporters and importers of the high-technology equipment’s, they generally have a young population structure compared to the core nations, however, they may have state financial stress, their elites have different backgrounds but despite the exclusionary backgrounds, elite composition is relatively restricted into the certain groups, such as the example of the Soviets on the foreign policy, across the decades, they only combine two thoughts over and over again; whether Western hostility is conditional or eternal, and defence or the offense gave the best advantage to the Soviet security paradigm (Snyder, 1991, 230). In terms of horizontal transformation of the energy, they reached their peaks in terms of disorganisation, maximisation of the energy inside the given political system, that leads to search for other “colder” zones in order to spread this energy and establish less disorganised home. However, spill of energy given by horizontal transformation, heavily depended on the nation’s vertical transformation givens. In that sense, this spill done either thorough soft colonialism as done by the Great Britain or United States or the France, or can be done through the hard colonialism, over-aggression politics, as done by the Soviet Empire, Nazi Germany, Imperial Japan, France in early 18th century, or Wilhemine Germany in 20th century. Furthermore, as I mentioned above, nation’s vertical transformation were depended on the concept of historical class concepts and their flowed political thoughts across the time, in that sense, not all of the semi-zone nations are able to do such a spill in less-energy driven regions for the world-system. In that sense, author divides semi-zones into the two distinct categorisations; semi-core and semi-periphery. As you probably are aware from the astronomy, when large stars detonate, which is called as cosmic explosion, has two results; initial, a neutron star which quickly affects the existence, and besides, more alarmingly, dark opening, which swallows even light, quickest thing on universe in our agreement. In ordinary or under compelled worldwide political frameworks, semi-centre countries, red super-monsters in our Earth, at last procure what they need, power amassing, and this wound up with common fulfilment between semi-centre country and centre countries and protection of the political design of world-framework which is really exceptionally uncommon. Uncommonness of this issue not come from the worldwide tensions yet from homegrown tensions. Semi-centre country, our red super-monster’s inner tension components, expanding interests of cartelized elites and their log roll alliances, underlying segment changes which prompted Malthusian snare and youth swells that speed up the course of the political pressure inside the state, changing perspectives and social practices that shown itself with radicalized belief systems and mass developments by individuals and economy which tracked down its pinnacle and not sufficient for the country’s industrialist financial requests that prompts extension of the business sectors across the district and globe all in all colonialism, and furthermore mechanical advancements which Schumpeter admired as “innovative obliteration” which prompted new pioneering soul and administrative apparatuses just as new military arrangements, constrained overseeing elites to take more cruel rulings against the worldwide climate and principle motivations behind why semi-centre countries across the set of experiences didn’t accomplish such a shared fulfilment with the centre states for the accomplishing the job of centre (Korotayev, Zinkina and Kobzeva et al., 2011) (Schumpeter, 1994) (Snyder, 1991) (Goldstone, 1988) (Lenin, 1968) (Hobson, 2005). These factors resulted in semi-core nations, as evidenced by a paucity of historical evidence, and another outcome: a black hole. As in the case of Wilhemine Germany, a state with high semi-core characteristics and expansionist revisionist claims, the First World War became a black hole from which even non-participating countries suffered economic recessions and political repressions, or in the case of the Spanish Succession Wars, France’s revisionist attitudes over the Spanish throne were another example, extending the war from Austria to the Americas. However, as you are aware, the term “black hole” does not refer to the entire destruction of the exampled state, nor to the destruction of the world-system, nor to the removal of the state system itself. In this study, the concept of a black hole refers to the construction of vast destruction across state geographies and people’s histories by revisionist elements. As a result, not all semi-core states failed in the black hole environment. On the other hand, because of the extraordinary rewards and hyper-establishment of their political influence for winners, black hole circumstances for semi-core nations are likewise very attractive and tempting. As with the Roman Republic, Macedonian Kingdom, and Mongol Tribes, Turkish Nomads were relatively powerful in their own region, and revisionist claims, combined with internal pressures, resulted in the Roman Empire, Mongol Empire, First Turkic Khaganate, and Macedonian Empire stretching from the Indus to Greece, and the realization of Hyper-Empires that nearly dominate every important part of the their-eras known world. Semi-peripheral countries, facing high populations with relatively weak age structures, such as China from the 1970s to 2000s or present-day India, allow for more favourable labour-intensive products Capital-intensive products have a comparative advantage over other countries’ trading positions (Ricardo, 2004). On the other hand, the increasing impact of labour-intensive manufacturing is also a consequence of a country’s lack of investment in technological development, making it more dependent on central states to finance maintain its current status while developing its strength relative to the region. and global threats to maintain its autonomy. The most obvious way to understand the impact of technological developments is military relations. Technological backwardness, in order words, limiting the state`s options on security and foreign policy, and create the policy of band wagoning, which implies the taking side with the core power, in that article, for the “profit” or rip off the benefits came from the international system and also profit notion band wagoning emphasize the why weak states despite the risk of swallowed by Great Power, align with stronger states rather than balance them through the coalition of weaker states (Mearsheimer, 2001, pp. 162-163). However, it is worth to mention that the semi peripheral states were not completely bandwagoning with core states, because of a simple reason; they are also competitors in the international system, but on the other hand, most of the times they continue their bonds with core states in order to benefit from their power, and also again it is worth to mention that the these limitations on the semi peripheral states were not derived from the international pressure but from internal pressure, which is simply lack of technological advance. In the terms of the laws of energy, main differentiation from the semi-core nations and the semi-peripheral nations derived from the concept of the vertical transformation, historical dependency politics of the given nations into the world-system’s core powers. Snyder’s famous book of Myths of Empire showed us three important examples of the semi-core nations across the late 19th century and the 20th century; Soviet Union, Germany and the Imperial Japan. As seen in the book, all the states have same common features; relatively young age structure compared to the corer nations, high-technological advantage compared to the semi-peripheral nations, which gave them autonomy against the core nations, capital-intensive production which increases the autonomy, alongside with the increasing entropy of the system towards a more and more disorganisation, a repressive historical class structure, as Barrington Moore describes very accurately; constant repression on the peasants by aristocratic groups and their collaboration with the emerged bourgeois classes, enabled the establishment of the vast state machinery for the rule of such a increased entropy into the system and channel it to the abroad, in Germany’s scenario, it established as a Welt-Politik derived by the Emperor Wilhelm and later resurged with the concept of “Lebensraum” by Hitler, in Imperial Japan it was the military invasion of the Manchuria and assertion of dominance in Pacific, in Soviet Empire, it was the expansion towards Europe and spreading communism into Third World countries. You may find the ideal template for the evaluation of the re-considered world system based on laws of thermodynamics above;

STATE POSITION HORIZONTAL TRANSFORMATION VERTICAL TRASNFORMATION METHOD OF TRANSFORMATION
CORE MIDDLE AGED/OLD AGE STRUCTURE

CAPITAL-INTENSIVE PRODUCTION METHOD

HIGH LEVEL OF CREATIVE DESTRUCTION

RELATIVELY SMALL ELITE COMPOSITION WITH HIGH NUMBERS

STATE’S FISCAL STATUS IS STRONG

INCLUSIVE CLASS DYNAMICS

ALIENATION BETWEEN ARISTICRACY AND BOURGEOIS/ABSENCE OF ARISTOCRACY

WORKER SUPPORT CRUCIAL

LIBERAL SENTIMENTS

HEGEMONIC
SEMI-CORE MIDDLE AGED AGE STRUCTURE

CAPITAL INTENSIVE PRODUCTION

MIDDLE/HIGH LEVEL OF CREATIVE DESTRUCTION

RELATIVELY SMALL ELITE COMPOSTION WITH LOW NUMBERS

STATE’S FISCAL STATUS IS STRONG

REPRESSIVE CLASS DYNAMICS

ALLIENCE BETWEEN ARISTOCRACY AND BOURGEOIS AGAINST WORKERS

NATIONALIST SENTIMENTS

OVERAGGRESSION
SEMI-PERIPHERY YOUNG AGE STRUCTURE

LABOUR-INTENSIVE PRODUCTION

MIDDLE LEVEL OF CREATIVE DESTRUCTION

RELATIVELY HIGH ELITE COMPOSITION WITH HIGH NUMBERS

STATE’S FISCAL STATUS IS WEAK

INCLUSIVE CLASS DYNAMICS

ALIENATION BETWEEN ARISTOCRACY AND BOURGEOIS

WORKER’S SUPPORT CRUCIAL

LIBERAL SENTIMENTS

BANDWAGONING
PERIPHERY YOUNG AGE STRUCTURE

LABOUR-INTENSIVE PRODUCTION

LOW LEVEL OF CREATIVE DESTRUCTION

RELATIVELY LOW ELITE COMPOSITION WITH LOW NUMBERS

STATE’S FISCAL STATUS IS WEAK

DEPENDENT

ARISTOCRACY AND BOURGEOIS COOPERATION AGAINST WORKERS

DEPENDENT SENTIMENTS

DEPENDENT

Conclusion

A system cannot be thought without the Laws of Thermodynamics. Laws of Nature can also be applied to the societies, due to very simple reason; they are also product of the nature and bounded by it. In that sense, any world-system thought cannot be separated from the Laws of Thermodynamics because societies acts can be defined as the energy transformation. By doing so, author’s aim was the re-establishment of the world-system through re-examination of its faults and considerations. First and most important fault was the current world-system analysis constructed with a static understanding despite the scholar’s contrary implies for their study. This static notion does not derive from the movement of the nations, but the solid thinking of the positions in the world system, such as the semi-periphery definition done by Wallerstein. In order to break this idea, author applied the thermodynamically laws in three separate ways in current world system; establishment of horizontal transformation and vertical transformation, applying entropy dynamics into the state’s acts and policy preferences. By doing that, author also diversified the world-system categorisations into four levels; core, semi-core, semi-periphery and periphery which are the features explained and summarised above. However, author also aware that the rules that he applies were elements of the today’s natural sciences. With the evolution of the technology towards quantum dynamics, and re-establishment of the world-energy structure through colonisation of other planets, this classification also will expire, from the perspective of the author. What needs to be done, from author’s eyes, constant update of the thesis in accordance with the technological evolution of the world itself, so there are three important phases for the update; first phase is the dawn of the Fusion Age, use of fusion reactors for the main energy resource for the humanity, at least 50% of the global energy production, second phase is the Cybernetic Revolution, increasing use of AI and development of the robotics industry across the world, which will change the vertical transformation, and finally third phase, colonisation of the outer space, Mars and Moon especially, which will break the barriers of the isolated system of the world, and open it to the new playgrounds, which will alter the entire thermodynamically concept of this thesis.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BIBLIOGRAPHY 

Immanuel Wallerstein, The Modern World-System: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century. New York City: Academic Press. ISBN 0-12-785920-9, 1976.

Giovanni Arrighi, The Long Twentieth Century: Money, Power and the Origins of Our Time, Verso Books, 2009.

Immanuel Wallerstein, Dünya Sistemleri Analizi: Bir Giriş, bgst Yayınları, 2011.

Giovanni Arrighi and Jessica Drangel, The Stratification of the World-Economy: An Exploration of the Semi-Peripheral Zone, Review, Summer 1986, 9-74

Christopher Chase-Dunn, Global Formation: Structures of the World Economy, Rowman & Littlefield Publishers, 1998.

Immanuel Wallerstein, The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century, Academic Press, 1974.

Barrington Moore, Social Origins of Dictatorship and Democracy: Lord and Peasant in the Making of the Modern World, Penguin Books, 1973.

Matias Vernengo, “Technology, Finance, and Dependency: Latin American Radical Political Economy in Retrospect”. Review of Radical Political Economics38 (4): 551–568, 2006.

Alvin So, Social Change and Development: Modernization, Dependency, and World-Systems Theory. Newbury Park, London, 1990.

Samir Amin, Unequal Development: An Essay on the Social Formations of Peripheral Capitalism, New York: Monthly Review Press, 1976.

Çağlar Keyder, State and Class in Turkey, Verso Books, 1987.

Peter Turchin, Ages of Discord; A Structural-demographic Analysis of American History, Beresta Books, ISBN 978-0996139540, 2016.

Henry Ani Kifordu, Political Elite Composition and Democracy in Nigeria, The Open Area Studies Journal, 2011, 4, 16-31, 2011.

Jack A. Goldstone, East and West in the Seventeenth Century: Political Crises in Stuart England, OttomanTurkey, and Ming China, Comparative Studies in Society and History, Vol. 30, No. 1 (Jan., 1988), pp. 103-142, Cambridge University Press.

I. Lenin, Collected Works Volume 39: Notebooks on Imperialism, Lawrance & Wishart London, 1968.

Jack L. Snyder, Myths of Empire: Domestic Politics and International Ambition, Cornell University Press, 1991.

Andrey Korotayev, Julia Zinkina, Svetlana Kobzeva, Justislav Bozhevolnov, Daria Khaltourina, Artemy Malkov, Sergey Malkov, A Trap at The Escape from the Trap? Demographic-Structural Factors of Political Instability in Modern Africa and West Asia, Cliodynamics: The Journal of Theoretical and Mathematical History 2(2), 2012.

Joseph Schumpeter, Capitalism, Socialism and Democracy, Routledge, 1994.

John Atkinson Hobson, Imperialism: A Study, Cosimo Classics, 2005.

David Ricardo, The Principles of Political Economy and Taxation, Dover Publications, 2004.

Frederick Jackson Turner, The Significance of the Frontier in American History, Penguin Books Ltd., 2008.

John Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics, W. W. Norton & Company, 2001.

[1] For detailed analysis of elite mobilisation potential, mass mobilisation potential and state’s financial distress, please look at Peter Turchin, Ages of Discord; A Structural-demographic Analysis of American History, Beresta Books, ISBN 978-0996139540, 2016.

[/vc_toggle]

Kazak Aydınlanması ve Alaş Orda Hareketi

Kazak Aydınlanması ve Alaş Orda Hareketi

Giriş

Hazar denizi kıyılarından Altay dağları eteklerine kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Kazaklar, Türklerin Kıpçak kolundan gelmektedir. 18. yüzyılda (yy.) istila sonucu Rusların boyunduruğuna giren Kazaklar, bu dönemden sonra bölgede Ruslarla karşılıklı çıkar ilişkisinde bulunan Tatar Türklerinden dini ve eğitim alanlarında etkilenmişlerdir. İlerleyen yıllarda Ruslar bu etkiyi kırmak için sansür politikası geliştirmiş olsalar bile başarılı olamamışlardır (Özdemir, 2009).

Usul-u Cedit Okulları ve Kazak Aydınlanması

Türkistan coğrafyasının Çarlık yönetimine girmesi ile beraber bölgede eğitim anlamında ciddi değişimler yaşanmıştır. O döneme kadar var olan geleneksel eğitim kurumu medreselerin yanına Kazak-Rus okulları açılarak yeni yetişen Kazak neslini etkilemek hedeflenmiştir. İlerleyen yıllarda Türkistan’da Türklük bilincinin oluşmasında önemli etkileri olan ve cedit hareketinin fikir babası Kırım Tatarlarından İsmail Gaspralı’nın kurduğu Usul-ü Cedit (yeni usul) okullarının açılması ile Kazak Türkleri için modern eğitimin önü açılmıştır. 1900’lerin başlarında Kazak kızlarının okula gönderilmediği ve okula giden Kazak oranının %7,5 olduğu gerçeği göz önüne alındığında Usul-ü Cedit okullarının ve yetiştirdiği aydınların önemi daha iyi kavranabilmektedir (Özdemir, 2008; Kınacı, 2016). Bu okulların belli başlı bazı önemli esasları bulunmaktadır. Bu kurallar bugünden baktığımızda basit dursa dahi o dönem için devrim niteliğindeydi. Bunlar (Kınacı, 2016):

İsmail Gaspralı
  • Öğretmenler okullara özel olacak.
  • Maaşlar sadaka usulü ile değil aylıklar üzerinden olacak.
  • Okuma eğitiminin yanında yazma da öğretilecek.
  • Okuma-yazma eğitimi eski usul olan düzensiz heceleme metodu ile değil, güncel kitaplardaki usul-ü savtiye (kelimeleri hecelemeden kendi sesleri ile okuma) ile fonetik alfabe metodunda öğretilecek.
  • Kızlar da eğitim hayatına dahil olacak.
  • Eğitimde program olacak, her yaş düzeyine özel kitaplar kullanılacak.

Fakat bu yenilikçilik aynı zamanda bazı kesimlerde tepkiler doğurmuştur. Çarlık yönetiminin bölgeyi Ruslaştırma çabalarına balta vurduğu için misyonerler ve “haram” olduğu gerekçesi ile medreselerde verilen “falaka eğitimi” olarak da adlandırılan dini eğitim savunucusu mollalar yeni usul eğitime karşı çıkmışlardır (Mektep, 2003; Kınacı, 2016). Tüm bu itirazlara rağmen bu okullarda yetişmiş olan aydınlar bugünkü Kazaklarda Türklük bilincinin muhafaza edilmesinde etkili olmuş ve ülkenin milli kahramanları arasında yerlerini almışlardır.

Kazak Aydınlanmasında Etkili Olan Aydınlar

Cedit hareketi pek çok Kazak’ı tesiri altına almış ve sömürgeci anlayışa karşı Alihan Bökeyhan, Ahmet Baytursınoğlu ve Mirjakıp Duvlatulı gibi pek çok liberal-demokrat Kazak aydınlarının yetişmesine katkı sağlamıştır (Saigy, 2015).

Alihan Bökeyhan

Bökeyhan, 1866 yılında Karkaralinskiy şehrinde doğmuştur. On dokuz yaşında erkek kolejine başlamasına karşın buradaki eğitimi beğenmediği gerekçesi ile Rus-Kazak okuluna geçmiştir (http://semeylib.kz/). 1886-1890 yıllarında Omsk teknik okuluna gitmiştir. 1890 ile 1894 yılları arasında ise Petersburg İmparatorluk Orman Enstitüsü’nde orman ekonomisi üzerine eğitimini tamamlamış ve matematik eğitimi vermeye başlamıştır. İlerleyen dönemde Göçmenler İdaresi’nde memur olarak çalışsa da 1905 yılında siyasete atılarak farklı bir yolu tercih etmiştir (Altay, 1987).1905 yılında “Alaş” partisini kurmuştur.

 

Bu parti sayesinde Kazak bağımsızlık hareketini yönetmiş ve 1917 yılında Bolşevik İhtilali sonrasında kurduğu Alaş Orda hükümetine başkanlık etmiştir. 1920 yılında hükümet liderleri ve askerlerine baskı yapılmayacağı şartı ile SSCB’ye katılmış olmasına karşın bu dönemden 1937 yılına kadar çeşitli sebeplerle hapsedilmiş ve nitekim Stalin’in Kazak aydınları tasfiyesi esnasında idam edilmiştir (Öner, 2006).

Ahmet Baytursınoğlu

Baytursınoğlu, 1873’te Turgay eyaletinde doğmuştur. İlk eğitimini mollalardan almış olmasına rağmen bu kurumları beğenmediği gerekçesi ile Kazak-Rus okuluna geçiş yapmıştır. Kazakların ileri gelenlerinden olan babası Ruslar tarafından sakıncalı bulunup Sibirya’ya sürülmüştür. Bu dönemde babasının nasihati üzerine eğitim hayatına devam etmiş ve Orenburg’daki öğretmen okuluna kayıt olmuştur. 1905 yılındaki ihtilale kadar Kazak çocukları için öğretmenlik yapmıştır (Özdemir, 2008).

Bu dönemden sonra siyasetle ilgilenmeye başlayarak Rus coğrafyasında başlayan değişim rüzgarlarını kullanarak milliyetçi düşüncelerinden daha yüksek sesle bahsetmeye başlamıştır. Çarlık sömürüsüne protesto olması niyetiyle Karkara Dilekçesinin yazılmasında görev almıştır. İlerleyen yıllarda bu dilekçenin yazılmasında rol oynadığı ve hükümet karşıtı çalışmaları nedeniyle sürgün edilmiştir (Avezov, 2001).

1911 yılında sürgündeyken yayınladığı “Masa-(Sivrisinek)” adlı şiir kitabı Kazak bağımsızlık hareketinin edebi manifestosu olarak değerlendirilmiştir. Bu dönemden 1917 Bolşevik İhtilaline kadar çeşitli dergilerde yazılar yayımlamıştır. İhtilal sonrasında oluşan kardeşlik ve eşitlik havası sonrasında bölgesine dönmüş ve Kazak kongrelerinde eğitim ile ilgili alanlarda görev almıştır. Laik temellere dayalı Alaş Partisi’nin kurulmasında görev almıştır. Bunun dışında Kazakların Rus Federasyonundaki diğer uluslar ile eşit haklara sahip olduğunu; bunun uygulanmadığı takdirde bağımsızlık ilanı hakkını saklı tutulduğunu kamuoyunda savunmuhştur. Alaş Orda hükümetinde milli eğitim bakanlığı yapmış ve bu dönemde eğitimde kullanılacak kitapların hazırlanmasında göre almıştır (Sabol, 2003).

Bolşeviklerin Alaş Orda hükümetini devirmesi sonrasında çeşitli okullarda eğitmenlik görevini sürdürmüştür. 1937 yılında Stalin’in emri ile öldürülmüştür (Özdemir, 2008).

Mirjakıp Duvlatulı

Duvlatulı, 1885 yılında Turgay şehrinde doğmuştur. Eski yöntem ile eğitim veren bir molladan eğitim görmüştür. 1897 yılında Kazak- Rus okuluna başlamış ve eğitimi sonrasında eğitmenlik yapmıştır (Kınacı, 2016).

1904 yılında Ahmet Baytursınoğlu ile tanışmış olması onda ceditçi düşüncelerin gelişmesinde rol oynamıştır. Bu dönemde “Sanat toplum içindir.” düşüncesi kendi zihninde daha da oturmuştur (Kapağan, 2015). 1909 yılında yayınladığı “Uyan Kazak!” adlı şiir kitabı ile Rus emperyalizmine karşı ciddi bir farkındalık yaratmıştır. Ceditçi düşüncenin etkisi ile Kazak kızlarının aydınlanması konusuna hassasiyetle yaklaşmış, 1910 yılında Kazak edebiyatının ilk edebi romanı olan “Bakıtsız Jamal” ile Kazak kızlarının sorunlarına parmak basmıştır. Aynı zamanda “Balkıya” adlı tiyatro oyunu ile Kazak kızlarının sorunlarına karşı kamuoyu yaratmayı hedeflemiştir. 1911 yılında Rus polisi tarafından yakalanmış ve Kazakistan’da adı sansürlenmiştir (Kınacı, 2016).

 

Hapis hayatı bittikten sonra Baytursınoğlu ile beraber çalışmalar yapmıştır. 1917 Ekim devrimi sonrasında Alaş Orda hükümeti ile paralel çalışmış ve gazetelerde yazılar yayınlamıştır. 1930 yılında Stalin diktatörlüğünde idam cezası alsa da sonradan bu ceza on yıl hapis cezasına çevrilmiştir. 1935 yılında esir kampının hastanesinde hastalanıp ölmüştür (Koç ve ark., 2007).

1988 yılında “Glasnost ve Perestroyka” (Açıklık ve Yeniden Yapılanma) döneminde diğer Kazak aydınları gibi Duvlatulı’nun da suçsuz olduğu kabul edilmiş ve iade-i itibar edilmiştir (Kınacı, 2016).

Alaş Orda Hareketi

Kazak aydınlanmasında Ceditçilik fikrinin ve bunun yeni nesiller tarafından fark edilmesini sağlayan Usul-ü Cedit okullarının ne kadar etkisi varsa bunun siyasi arenada eylem gücüne dönüşmesinin de o kadar önemi vardır. Bu siyasi eylem gücü Alaş Orda Partisi ile somutlaşmıştır. Hareketin asıl amacı Anadolu’dan Doğu Türkistan’a kadar olan topraklardaki kardeş toplumları bir araya getirmektir. Bu idealin gerçekleştirilmesi için tüm Türk boylarını içine alan bir dil, düşünce ve faaliyet ortaklığı kurulması çalışmasına girişilmiştir (Kapağan, 2015).

Bu emellerine ulaşmak için ilk önce Rus baskısından kurtulmaları gerektiğini bilen başta Alihan Bökeyhan ve Ahmet Baytursınoğlu gibi aydınlar 1905 yılında Karkara Dilekçesini hazırlayarak asimilasyon çalışmalarının son bulması taleplerini Duma’ya bildirmişlerdir. Bu bildirinin sonuçsuz kalması sonrası 1906 yılında Alaş Orda hareketinin temelini oluşturan ve parti programında milli taleplere yer veren Kazak Anayasal Demokratik Partisi’ni kurmuşlardır (Erdem ve ark., 2021). Bu parti ile milli ve demokratik taleplerini kamuoyuna sunmuşlardır. Bunlardan bazıları (Kesici, 2003):

  • Kazakistan’ın Kazakların ana yurdu olduğunun tanınması
  • Kazaklar üzerine emperyal uygulamalardan vazgeçilmesi
  • Kazak halkına özgürce kendini ifade etmesi için gereken ortamının sağlanması
  • İlköğretimden yükseköğretime kadar Kazak çocuklarının eğitim görebileceği milli eğitim kurumlarının açılması

Bu taleplerin yansıtılması ve halkın bilgilendirilmesi amacıyla 1913 yılında kurulan “Kazak” adlı gazete partinin yayın kuruluşu olarak görev almıştır (Erdem ve ark., 2021).

1917 yılında parti faaliyetlerinin Kazak halkından çıkıp tüm Türk halklarını kapsaması hedeflendiği için Kazak Anayasal Demokratik Partisi adı yerine tarihi anlamı olan “Alaş” ve Türkistan’ın merkezi anlamını vermek amacıyla “Orda” kelimelerinden oluşan “Alaş-Orda” olarak değiştirilmiştir. Savundukları idealler nezdinde kısa sürede bölge halkı tarafından benimsenmesine rağmen başta Şir Ali Lapin olmak üzere yenilikçi hareketten rahatsız olan Ulema tarafından tepki ile karşılaşmışlardır. Medreselerde yetişmiş olan kişiler hem Çarlığa hem laik ve bağımsız Türkistan devletine karşı çıkmış, İslam devleti istediklerini belirtmişlerdir. Türkler arasındaki çokseslilikten faydalanan Ruslar, komünist oluşumlar kurarak halkı etkilemeyi ve Ceditçileri baskı altına almayı amaçlamışlardır. Ancak tüm bu çalışmalarına rağmen Kazak halkını etkilemeyi başaramamışlardır. 1919 yılında bölgedeki komünist parti 18.000 üyeye ulaşsa bile bunlardan hiçbirisi yerli Kazak halkından değildir. Dahası, 1920 yılındaki I. Kazak Komünist Partisi toplantısında bir Kazak Türkü dahi bulunmamıştır. Dolayısı ile Türk coğrafyasında Sovyet yönetimin bölge halkının talebi ile geldiği doğru değildir. SSCB yönetimi milliyetçi ve yenilikçi-laik yönetimi savunan Ceditçiler ile geleneksel ve İslamı yönetimi savunan Ulema arasındaki ayrışmadan faydalanmış ve Alaş-Orda hükümetini birleşmeye mecbur bırakmıştır. 1920 yılında SSCB ile birleştikten sonra lağvedilmiş olmasına rağmen Kazak Komünist Partisinin çalışmaları, ceditçilerin halktaki tesirinin azaltılamaması neticesinde 1937 yılında diktatör Stalin’in emri ile Kazak aydınları idam edilmiştir (Kapağan, 2015).

Sonuç

Kazakistan, özellikle Güney Asya ile Rusya arasında bağlantı noktası olması sebebiyle Rusların asimilasyon faaliyetlerine en çok maruz kalan bölgelerden biridir. Bu durum Tatar Türklerinde ortaya çıkmış ve milliyetçilik düşüncesini esas alan Cedit hareketinin Kazaklarca desteklenmesine sebep olmuştur. İlerleyen yıllarda bu düşünce Usul-ü Cedit okulları sayesinde kendi aydınlarını yetiştirmiş ve bu aydınlar sayesinde milli bilincini korumayı başarmışlardır. Bu aydınlardan Alihan Bökeyhan siyasetçilii, Ahmet Baytursınoğlu eğitimciliği ve Mirjakıp Duvlatulı kadın hakları üzerine yaptığı çalışmalar ile öne çıkmış isimlerdir. Kazak aydınlar milliyetçi ve laik bir anlayışı savunan Alaş-Orda Partisi ile bağımsızlık mücadelesi vermiş ancak içlerinden çıkan şeriatçı sesler sebebi ile birliğini koruyamamışlardır. Nitekim bu durum ne Ulemanın ne de Ceditçilerin işine yaramış, bölge 1991’de SSCB’nin dağıldığı döneme kadar Rus baskısı altında kalmıştır.

Uğur Bozdoğan

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Özdemir, E. (2009). Kazak Kültürel Hayatında Tatarların Etkisi ve Kazak Ceditçiliğinin Gelişimi. Bilig, S48, 157-176.

KINACI, C. (2016). KAZAK AYDINI MİRJAKIP DUVLATULI’NIN (1885-1935) BALKIYA (1922) TİYATRO ESERİNDE CEDİTÇİ DÜŞÜNCE VE DÖNEMİN SOSYAL MESELELERİ. Gazi Türkiyat Türkoloji Araştırmaları Dergisi, (18), 171-194.

MEKTEP, A. (2003). Türk Birliğinin Bayraktarı İsmail Bey Gaspıralı ve Kazaklar. İsmail Bey Gaspıralı ve Ziya Gökalp Sempozyumları, Bildiriler, Ankara.

SAİG, G. B. AHMET BAYTURSINOĞLU VE KAZAK CEDİTÇİLİĞİ. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim (TEKE) Dergisi4(1), 189-193.

Altay, B. (1987). Alaş Orda Türkistan’da İlk Türk Hükümeti. Türk Yurdu, 28-29.

Mustafa, Ö. N. E. R. (2006). XX. Yüzyıl Türkistan Edebiyatının Anıtı: Muhtar Evezov (1897-1961). Bilig, (37), 175-188.

ÖZDEMİR, E. AHMET BAYTURSUNOV’UN HAYATI VE 20. YÜZYILIN BASINDA KAZAKİSTAN’DA EĞİTİM FAALİYETLERİ İÇİNDEKİ YERİ. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, (22).

Avezov, M. (2001). Ahmet Baytursınov’un Ellinci Yaş Günü. Çev. Đbrahim Kalkan, Türklük Araştırma Dergisi, 170-179.

Sabol, S. (2003). Russian colonization and the genesis of Kazak national consciousness. Springer.

Kapağan, E. (2015). Alaş Orda Partisinin Kazak Aydınlanmasına Etkisi. Zeitschrift für die Welt der Türken/Journal of World of Turks7(1), 253-265.

Koç, K., Korganbekov, B., & İsina, A. (2007). Kazak edebiyatı. IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Kesici, A. K. (2003). Dün, bugün ve hedefteki Kazakistan. IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

ERDEM, T., & SHİLMAMBETOV, S. “Alaş” Partisi ve Kazak Milli Aydınlanma Süreci: Kimlik ve Din. SDE Akademi Dergisi1(3), 12-35.

[/vc_toggle]

Neoclassic Realist Interpretations: 16th Century Middle East Politics 

Neoclassic Realist Interpretations: 16th Century Middle East Politics 

General Thucydides from Athens believed that the Peloponnesian War has a distinct characteristic separated it from the other conflicts occurred before. In his book, Thucydides thought that the Athenian expansionism was derived from its oligarchic upper-class circles, that drive whole Greece into the war zone (Thucydides, 2009). Moreover, he proposed that the, conflict between Athens and Sparta led both city-states for search for more allies in order to create balance against each other, while doing that they also tried to reduce their enemies’ possible allies one by one as Athens did on the Corinth. Thucydides also pointed on certain different characteristics of both sides of the war. On the one hand, Spartans with their military-oriented oligarchy, creating a surplus extraction from the agricultural economy with certain level of conservatism, on the other hand, there was Athens, which has a limited democracy based on civil oligarchy consisted on sea trade economy and quite liberal compared to the Spartans, however, such an ideological differences can be evaluated in other perspectives, such as the Michael Mann did in his work, Origins of Social Power Vol. I, he pointed out that, Greek city-states mostly shared same ideological camp, conservatist/socialist weltenschaung (Thucydides, 2009) (Mann, 2013). Thucydides’ s analysis on the Peloponnesian War, during the 20th century, applied by the scholars as a new way of thinking in realist theory, which is neoclassical realism. Different from the other realist thoughts, classical realism and neorealism, neoclassical realism brings new element for the foreign policy analysis, domestic politics and their affects into the foreign policy. While doing that, theory itself did not refuse the systematic approach of the neorealist theory, or ignore the human nature derived from the classical realism. In this essay, I will try to show that, early 16th century politics can be analysed through the perspective of the neoclassical realism with some adjustments. Paper will start with the definition and analysis methods of the neoclassical realism and its strengths, then my adjustments into this perspective, later I will apply this perspective into the early 16th century, through analysis of the one major conflict as a case study for examination of internal dynamics. In conclusion I will show that, neoclassical realism can be used as a universal analysis method, not only restricted to the 20th century power politics. In this regard, rather than inspection of the whole theory, I will focus on the Jack Snyder’s book, Myths of Empire, a classic for the neoclassical realist tradition.

  1. Neoclassical Realism and Adjustments 

Neoclassical realism emerged due to four important limitations of the neorealist theory, first of all, they believed that the states do not always perceive systemic stimuli proposed by the neorealists. Jack Snyder’s book, Myths of Empire, one of the most influential books in the neoclassical realist theory, assumed that correctly, in the case of the Germany and the Imperial Japan, despite the huge anticipation from Britain and the Soviet Russia, why these states continued to pursue such expansionist policies? Answer was simple, they failed the perceive systemic stimuli, in other words, they confused their rivals’ power as paper tiger, due to their internal misinformation systems that brought their leaders a false opinion (Snyder, 1991). On the other hand, such limitations on the environment perception also fuelled by the ruling elites’ cognitive biases, in other words, ruling elites’ previous experiences and their beliefs on their status in power systems, led to policy fails or successes, according to the Jack Snyder (Snyder, 1991). Second important critique for the neorealist theory is the actors are not always responding with rational choices to the systemic actions, according to the Jack Snyder, this happens due to two reasons. First of all, as we mentioned previously, cognitive biases, actor’s previous shared experiences and their common background as well as their belief systems (Snyder, 1991). Such issues can be understand in the example of the Soviet Union, in different periods, based on the political actors who shape the foreign policies across the time, different perspectives led to different policy options, for example during the Khrushchev period, West seen as eternal enemy and aggressiveness perceived as a important leverage against the Western world, however, as seen in the period, Cuban Missile Crisis, US also capable for any retaliation against the Soviets, which eventually depopularize the Khrushchev’s policies towards Western Bloc (Snyder, 1991). Second important reason for such un-rational decisions derived from the coalition politics. Snyder showed that, states are not unitary actors which has one final decision against their environment. Contrary, state also contains different groups, elites, classes, which every one of them has different political perspective in the same stimuli (Snyder, 1991). For example, in the case of the policy towards Russia, during the Bismarck period, while agriculturalists demanded boycott and high-tariffs against the Russia in order to continue their profits from wheat, industrialists demanded free-trade with Russia, in order to develop their industrial sites and reach cheap raw material in order to compete against the British and American industries. Bismarck was able to consolidate two group’s demands in one pot, known as “Iron and Rye Marriage”, however, once the Bismarck exit from the coalition, both sides started to act for their own interests (Gerschenkron, 1966). German industrialists on the one hand pursued ambitious naval projects that threatened British Empire, on the other hand, agriculturalists pursued hostile actions against Russia, high-tariffs and boycott against the Russian wheat, that polarise the Russian Empire against the Wilhemine Germany. In addition, with the industrialists pressure against France with Alsace-Lorraine zone, infamous coal region which is very vital for both France and Germany, Germany found itself trapped inside the Russia-France-British Empire triangle, which was the Moltke’s and Bismarck’s nightmare, entangled from both east and the west, and German political actors believed that only salvation from such pressure was the Weltpolitik continuous expansion towards their rivals as long as rivals give up. However, such a fatalistic scenario ended up with a Welt Krieg not exhaustion of their rivals. Such an experience can be seen as a perfect example what can domestic coalitions and their logrolling for their interests can affect countries foreign policy options. According to the Jack Snyder, structure of the domestic coalitions can vary across the countries based on the how their domestic structures are established through their incorporation with the industrialization process (Snyder, 1991). Based on their start of industrialisation, he identified countries domestic characteristics as follows;

Early Late Late, Late
Elite Interests Diffuse Concentrated Encompassing
Type of Politics Democratic Cartelized Unitary
Strategic Mythmaking Moderate Extreme Moderate
Strategic learning Prompt Backward Prompt
Overexpansion Moderate Extreme Moderate

As seen on the table, incorporation to the industrialization, generally shape the domestic elites’ perspectives in terms of several categories. In his book, Snyder’s each case study categorises in type of this analysis. For example, while US and Britain, as an early industrialists, Germany and Japan categorised in the late industrialists, and lastly, Soviet Union categorised as late, late industrialists. Third difference between neorealism and neoclassical realism is the while neorealist seen relation between and actor as a clear communication between each other, neoclassical realists pointed out that this relation mostly foggy, and there is no clear understanding what is threat or what is opportunity for the actors. Snyder pointed out this situation in several terms. To start with, he identified concept of paper tiger image. Paper tiger image simply meaning that actor perceived its rivals or source of threats either in a naïve way or ignore the reality of the how threat is imminent or greater than they expected (Snyder, 1991). For example, his analysis on Soviet-Japan Wars over Mongolia, known as Battles of Khalkhin Gol, misinformation derived from the Japanese Intelligence, which was no counting on motorized infantry forces of the Soviet Army, alongside with the Japanese military oligarchs thoughts on cumulative gains and losses, in other words, they believed that the strategical capture of the Korea, Manchuria and the Kamchatka was vital for the Japan’s autarchy created failed invasion attempt by the Japanese forces against the Soviet Union (Snyder, 1991). However, there was also one more thing needed to be considered, the cognitive biases. In 1905, Russo-Japan War ended up with the clear victory of the Imperial Japan which shocked the world, and 1930s Japanese Army oligarchs was either as military college students or they actively served for the Empire in those days. This victory, for these men, were clear source of confidence, about the how Russian military forces are weak compared to their forces. With combination of such dangerous three elements, paper tiger image of the enemy, belief on domino effect and cognitive biases, Japanese forces defeated by the Soviets and status quo ante bellum declared by both sides. On the other hand, Japan oligarchs also thought that, there is a widespread opportunity in the pre-WWII environment. They believed that the while invading parts of China, they also establish a trade bonds with China in order to sedate it, and create a trade organisation between US, Japan and China, moreover, they also planned that the with two 5-year development plan, while they are enlarging their trade, they also hiddenly establish their heavy industry that provide great support for their army (Snyder, 1991). However, reality was the quite opposite. Despite the invasion of Manchuria, Japan lacked very crucial resource, oil. Moreover, US’s policy towards Japan was not welcoming, contrary, due to activities in Manchuria, US elites felt that their politico-economic influence over the China broken and this brought enormous threat for the US domestic elites. Fourth and last important distinction between neorealism and neoclassical realism was the fact that, while neorealists assume state as a flexible thing in terms of resource mobilisation, neoclassical realists believe that the due to domestic coalitional choices and structural limitations, state’s resource mobilisation is more rigid than the expected. Snyder stated that the, bandwagoning and coalitional logrolling policies were the main reasons of why over expansionist failed attempts never turned back or alternated with another policy options (Snyder, 1991). For example, Japan’s inability to return from autarky-driven state to trading state which was actively used during the Taisho Period, due to Japan zaibatsu, industrialists, and Land Army Forces alliance on the contemplating deepened invasion plans towards China over Manchuria in the name of the Kwantung Army. Ultimate price was paid by the Naval Forces, which faced with lack of supplies due to increased US embargo against the Japan in order to protest further Japan invasions over China.

 

Based on the limitations that mentioned above for neorealism, Jack Snyder developed his own neoclassical realist theory. In his book, Myths of Empire, he described neoclassical realist frameworks through the concept of “overexpansion” (Snyder, 1991). According to the Snyder, states pathologically fall into the concept of overexpansion due to their certain domestic characteristics. According to the Snyder, states domestic structures are main deterministic forces in order to explain such same foreign policy activities (Snyder, 1991). In order to define it, Snyder took industrialisation as a zero point, however, this can be arguable, due to nature of the industrialisation and its progressive nature, in other words, every age has its own industrial period that based on the different interrelation between capital, land and labour. While putting importance on the domestic structure, Snyder also made important references to the cognitive perspective of the elites and their ideology through blowback and propaganda dynamics (Snyder, 1991). However, his ideological definitions are mostly restricted with the subjective text reconstructions, in other words, he mostly used the leaders speeches as a primary perspective while defining the cognitive dynamics, however, this can also arguable, because, recent researches show that, demographical changes, distribution of educational level, salaries, urbanisation etc. can be main causes of the ideological construction of the states, for example, Turchin brilliantly pointed out that, with the enlarging university degree from law, North became more and more anti-slavery tendencies, compared to the South before the US Civil War, this is very important to show that, how demographical dynamics affect ideology in direct or indirect ways (Turchin, 2016). He also divided types of politics and different levels of mythmaking which are the great examples for the explanations for the explanation of domestic structure. Only limitation for the Snyder’s approach to the neoclassical realism is the fact that, his methods restricted by the “curse of the words”, in other words, it can be said that the, across the typologies and deconstruction of the speeches, neoclassical realist theory can be also evaluated in terms of the demographic changes, analysis on state financials. In the second part, analysis of the 16th century world politics, I will try to add these demographic analyses into Snyder’s work, and show that, neoclassical realism can be applied to the any age or era and can have a universal validity in order to explain foreign policies of the state.

  1. Early 16th Century Middle East Power Relations

During this period, we saw massive clashes and conflicts around the Mediterranean. However, author will consider only the one major conflict in this period: Ottoman-Safavid power relations. When we compare these states, Ottoman Empire was facing with the huge population expansion, due to its progressive conquests around the Balkans and the Crimea, and this population surplus accompanied with the risk of Malthusian trap and internal political pressure. As can be seen on the several rebellions against the Ottoman state, such as in the example of the Şahkulu in 1511 or Celali in 1519, alongside with the separate state demands, there was also rebels also had ideological conflicts with the Ottoman state, while Ottoman Empire pursued Sunni religious principles as a milestone for its ideology, rebels mostly encountered with the Kizilbash and Alevi ideologies, which both has clear connections with the Shiite ideology (Zarinebaf-Shahr, 1997). This ideological change only repressed through the crushing the rebels and also with another option; search and destroy tactics against the source of this ideology, which was the Safavids. When Ottomans find their mythmaking capacity endangered in the Anatolia, they started to pursue more hostile behaviour against the Safavid State. On the other hand, Safavid State quite contrary characteristics compared to the Ottoman State. First and most important difference was the while Ottoman State enlarged gradually, with the exception of the period of Mehmed II which was later fixed by Bayezid II through no-conquer policy, Safavid State rapidly conquer whole Iran and reached to the Turkestan under a very charismatic leader, Shah Ismail. Ismail built his state through concentrated interests of elites, he quickly eliminated every enemy of himself, even his father-in-law, and raised the banner of Shiite in order to establish much more focused elite group, which was based on the three groups; nomads, Shiite scholars and Iranian merchants. All of these groups, despite different origins and source of wealth, have one thing in common, spread into the Eastern Anatolia and Levant, in order to enrich the state, all of these groups believed that the Eastern Anatolia and Levant very crucial for their survival, from the perspective of the nomads, these lands were their possible lands of settlement, on the other hand, scholars believed that with the local population’s sympathy towards Shiite, they can be able to spread Shiite far more regions, and for the merchants, Levant and Eastern Anatolia encompassed with very rich trade routes, their combination with Persian Gulf Iran can be able to trade hub for their joint capital ventures. Ottoman Empire however, pursued more reluctant policy until the era of Selim I, due to its incapability to unify its elites under the same banner as Shah Ismail did, due to three important reasons; first of all, trade between Iran and Anatolia favoured by the Ottoman traders and Ottoman merchants were comfortable from their positions in this trade, they were the main beneficiaries of this trade and wanted to keep it on (Inalcik and Quataert, 1997). Secondly, Ottoman power politics already engaged with the France and Italian city states, which blinded political elites, Sultan and his divan, to what was happening in Iran and Eastern Anatolia (İnalcık and Quataert, 1997) (Fleet, 1999) (Fleet and Faroqhi, 2016). Thirdly, Ottoman State do not have any willingness to expand into eastern regions, their aim mostly focused on the Mediterranean region and the Central Europe (Fleet and Faroqhi, 2016).

In such atmosphere, Safavid elites stepped into first important mistake in terms of overexpansion. With the encouragement of the Sahkulu rebellion, they thought Ottoman state was weak enough against their power, they perceived Ottoman state’s power as a paper tiger image. Alongside with the vitality of interests in Eastern Anatolia and Levant, they also stepped into second overexpansion mistake, they believed that the with the support of the Shiite rebellions against the Ottoman state, they ignited the first phase of cumulative gains, fake image of the El Dorado for themselves, either economically, religiously or strategically. Moreover, their third mistake was their belief that the offensive advantage. Truly, Safavid powers mostly known with their immersive power on nomadic cavalry, which were mobile and active throughout the battle and master tacticians compared to their enemies. When Shah Ismail felt endangered by the Uzbek Sultan, his father-in-law who runs a Sunni state, he quickly gathered his forces and eliminated Uzbek state without even taking a breath. Safavid cavalry’s speed and power only comparable with their equivalent of Mameluke cavalry, from their childhood raised as a cavalryman (Floor, 2001). Last important mistake done by the Safavid State was its political elite cycles cognitive perspective. With the leadership of Shah Ismail, Safavid elites quickly organised and led to the very important victories, possession of Eastern Anatolian cities like Erzurum or Erzincan, vassalize the Khuzestan, Lorestan and Kurdistan regions, eliminated Muhammad Shaybani, his Kizilbash army enlarged and Kizilbash tribes ceased their internal fights with such concentrated leadership and started to making a ground for the Safavid troops for the invasion of Eastern Anatolian cities, such as Diyarbakir, however, this was also came with a price, Shah İsmail now seen as a Mahdi, a saviour, an invincible spiritual figure in the eyes of his followers, which had a very clear threat for himself; with every victory, he also renewed his invincibility but also shortened his state’s power and burdened the power of state, while at the beginning he intuitionalise the state through Shiite ideology, now he became the symbol (Fisher and Avery, 1986) (Savory, 1998)  .

However, on the other side, Ottoman state was heavily reluctant against the Safavid threat, but after the Sahkulu rebellion, Ottoman state also started to mobilise its forces thanks to the Selim I. Selim acknowledged very important advantages that possessed by the Ottoman state. First of all, Ottoman army, was much more organised and released from all aspects of tribal system than the Safavid Army. Safavid Army was much more mobile, and dynamic compared to the Ottoman Army, however, main difference derived from the three elements. First of all, Ottoman Army was much more organised, through deepened infantry tactics and trainings which was seen as a profession, however, from the Safavids side, this was considered as a way of life (Erickson and Uyar, 2009). Secondly, Ottoman Army was released from every aspect of tribal relations. Army can be divided into two sections, Kapikulu which was the Sultan’s personal army contains janissaries and hassa brigades, and Sipahi’s armies, which were appointed by the Sultan and collecting taxes and soldiers on behalf of the Sultan. However, Kizilbash Army was not able establish such division of labour and managerial influence over their armies and led their armies run by the Kizilbash officers who were selected by their tribes. Last and most important difference was the use of technology. Ottoman Army, different from every other army in the Middle East, started to use muskets and mobile cannons and constantly drilling with such technologies in order to adapt them into their military organisation (Agoston, 2005). While on the other hand, Safavid Army does not contain any kind of musket or cannons, actually muskets and cannons will be used in the armies of the Safavid State during the period of Shah Abbas nearly a century later. On the other hand, based on the Gabor Agostan’s search on Ottoman military power and the İnalcık’s works on the Ottoman textile industry, one can clearly say that the Ottoman State entered into its own industrial phase long before the Safavid State, this occurred due to certain advantage possessed by the Ottoman state, contrary to the Safavid state, Ottoman state’s ideology and institutionalisation is far more organised and its state-establishment process went more smooth than the Safavid state (İnalcık and Quataert, 1997) (Agoston, 2005). Safavid state, however, established its own state structure through a charismatic spiritual leader with extreme state ideology, Kizilbash doctrine.

Based on the information above, Selim I gradually encircle the Safavid state. First of all, he started to boycott Iranian silk in the Ottoman state and replaced it with the Mameluke state’s silk (İnalcık and Quataert, 1997). Secondly, he reconciled with the Babur state, in order to encircle the Safavid state and exported cannon and muskets to the Babur state (Farooqi, 2008). He also reorganised the eastern borders and cities as well, through conducting a search and destroy activity against the Kizilbashs over the Anatolia and strengthened the border of the state in order to maintain silk boycott. By doing so, he forced Safavid state into the much more awkward position against the Ottoman state. Eventually, war between Safavid state and the Ottoman state took place in the Çaldiran, ended up with the decisive Ottoman victory, thanks to advanced technology possessed by the Ottoman army through muskets and mobile cannons. With the end of the war, Safavid state entirely cut off from the rest of the world, alongside with the huge devastation of the invincible symbol of Shah İsmail, that led to dissolution of the Kizilbash tribes which consequence with the civil war inside the Safavid state. Safavid state case was the one of most important examples of the how overexpansion ambitions failed up so quickly and how hard the restoration can be achieved from such devastating consequences. Until the rule of Shah Abbas, Safavid state remained weak and lack of central authority that run by its own small military cartel and isolated from the rest of the world.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BIBLIOGRAPHY

Naimur Rahman Farooqi, Mughal-Ottoman Relations: A Study of Political & Diplomatic Relations Between Mughal India and the Ottoman Empire, 1556-1748, İdarah-i Adabiyat-i Delli Vol. 32, 1989.

Willem Floor, Safavid Government Institutions. Costa Mesa, California: Mazda Publishers, 2001.

Gabor Agoston, Guns for the Sultan: Military Power and the Weapons Industry in the Ottoman Empire. Cambridge: Cambridge University Press, 2005.

Mesut Uyar and Edward J. Erickson, A Military History of the Ottomans: From Osman to Atatürk, Pleager Security International, 2009.

Sureyya Faroqhi and Kate Fleet, The Cambridge History of Turkey Volume 2: The Ottoman Empire as a World Power, 1453-1603, Cambridge University Press, 2013.

Halil İnalcık and Donald Quataert, An Economic and Social History of the Ottoman Empire vol. 1: 1300-1600, Cambridge University Press, 1997.

William Bayne Fisher and P. Avery, The Cambridge History of Iran. Vol. 6, Cambridge University Press, 1986.

Roger Savory, Esma’il I Safawi, Encyclopaedia Iranica, Vol. VIII, Fasc. 6. pp. 628–636, 1998.

Martin Sicker, The Islamic World in Ascendancy: From the Arab Conquests to the Siege of Vienna. Greenwood Publishing Group, 2000.

Fariba Zarinebaf-Shahr, “Qızılbash “Heresy” and Rebellion in Ottoman Anatolia During the Sixteenth Century”. Anatolia Moderna. Yeni Anadolu. 7 (1): 1–15, 1997.

Jack L. Snyder, Myths of Empire: Domestic Politics and International Ambition, Cornell University Press, 1991.

Peter Turchin, Ages of Discord: A Structural-Demographic Analysis of American History, Beresta Books, 2016.

Thucydides, The Peloponnesian War, Oxford University Press, 2009.

[/vc_toggle]

Sinan Oğan ile Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, Dış Politika, Sığınmacı Sorunu ve Terörizm Üzerine Röportaj

Sinan Oğan ile Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, Dış Politika, Sığınmacı Sorunu ve Terörizm Üzerine Röportaj

TBMM 24. Dönem MHP Milletvekili Sinan Oğan dış politikadan teröre, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sığınmacı sorununa kadar birçok konudaki  görüşlerini Stratejik Ortak’tan Muzaffer Çitçi’yle paylaştı.

2023 seçimlerinde Türk milliyetçilerinin bağımsız cumhurbaşkanı adayı olarak kendinizi takdim ettiniz. Ancak Iğdır milletvekili seçilirken Kürt vatandaşlardan da oy alarak seçilmiş biriydiniz. İlk turda kendinizi oy olarak nereye konumlandırıyorsunuz?

Teşekkür ederim öncelikle, hoş geldiniz. Şimdi Stratejik Ortak için çıkardığınız derginize başarılar diliyorum. Aynı alanda iştigal eden birisi olarak ve Türkiye’deki ilk düşünce kuruluşlarından birisinin kurucusu olarak  Stratejik Ortak’ı uzun süreden beri takip ediyorum ve çok kıymetli buluyorum o açıdan emeği geçen tüm arkadaşlarımıza buradan teşekkürlerimi  sunuyorum.  Şimdi neden kendimizi Türk milliyetçilerinin, Atatürkçülerin bağımsız adayı olarak ifade ettik. Kürt vatandaşlarımızdan da oy alıyoruz. Bununla çelişir mi oradan başlayalım. Bir, çelişmez. Çünkü Türk milliyetçisi demek sadece Türk etnik kökenine sahip insanlardan ibaret bir topluluk değil.  Bizim şehit verdiğimiz Bingöl Belediye Başkanımız da bir Kürt vatandaşımız ama Türk milliyetçisiydi. Şehitlerimizde çok sayıda Kürt vatandaşımız Türk milliyetçiliği fikriyatı içerisinde mücadele ediyorlar. Bugün dahi. Bu mesele bizim açımızdan Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik tanımından gücünü almaktadır. Atatürk ne demişti? Türk milliyetçiliğini aslında o kadar güzel formüle etmişti ki;  “Ne mutlu Türk’üm diyene” demişti. Değil mi? Türk bizim ortak kimliğimizdir, Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı olan herkesin bu ülkeyi sevmesidir Türk milliyetçiliği. “Ne mutlu Türküm diyene” dediğimiz zaman bunun içerisinde Kürt’ü de Laz’ı da Çerkez’i de Türk’ü de Arap’ı da bu ülkeyi kendine ülke edinmiş, bu ülkeyi benimsemiş, bu ülkenin ortak değerlerine inanmış olan herkesi kapsar.Bu ülkenin geleceğine inanıyor ve güveniyorsa ve bunun için çalışıyorsa bu bir Türk milliyetçisidir. Türk milliyetçisi dediğiniz şey başka etnik mensubiyetlerde olanları hor gören, aşağılayan, kendini onlardan yüksek, onları kendinden aşağı gören bir inanış değildir. O açıdan Kürt vatandaşlarımızla, diğer etnik kökenlere mensup arkadaşlarımızla Türk milliyetçisidir ve burada herhangi bir sorun yoktur. Birinci boyut o.

İkinci boyutuna gelecek olursak, peki neden böyle bir şey ifade ettik? Kürt vatandaşlarımızı temsil ettiğini düşünen sırtını PKK, HDP, YPG’ye dayanmış, Kandil’e dayanmış bir yapı var. Ben bu ülkede herkesin evet siyaset yapma hürriyetine sonuna kadar saygı duyan biriyim. İster Kürt kimliğiyle, ister Çerkez kimliğiyle, ister Arap halk kimliğiyle ne olursa olsun bu ülkede herkes istediği gibi siyaset yapabilir. Ama burada bir ölçü olmalı. Yani diyelim ki kendisini Türk milliyetçisi olarak addeden bir grup bir siyasi parti ve bir de terör örgütü kurdu varsayalım. Ben onun da karşısında olurum. E Ben onun karşısındaysam diyelim ki Kürt kimliğiyle birisi parti kurdu. Arkasına da terör örgütünü aldı. Niye onun karşısında da olmayayım ki? Yani bizim burada anlatmak istediğimiz şey  karşısında olduğumuz şey etnik bir mensubiyet değildir. O kimselerin terör örgütüyle arasında bağ olması ve kitleleri de terörize etmesidir. O sebeple bunu birbirinden ayırmak lazım. Yani burada bir Kürt’e, bir Arap’a, bir Çerkez’e, bir Laz’a karşı duruş değil mevzu bahis olan şey; burada bir terör örgütüne karşı bir duruş sergilemeye çalışıyoruz. Peki buradaki bizim temel endişemiz nedir?

Biz bir stratejist olarak ve Türkiye’de uzun süreden beri siyasetin ve strateji camiasının içinden birisi olarak bazı tehdit ve tehlikeleri önceden görme, ön görme gibi birtakım çalışmalarımız ve hissiyatlarımız var. Örneğin Musul başkonsolosluğumuz işgal edilmeden önce mecliste çıkıp bunu ifade etmiştik. Libya’da darbe olmadan bunu çıkıp ifade etmiştik, Rusya’nın bir bataklığa saplanacağını en başından ifade etmiştik. Herkes üç günde Rusya alır derken hem de. Yine Suriye meselesini ilk biz ifade etmiştik ve Suriyeliler konusunu biz gündemde tutmuştuk. Şimdi insanlar yeni yeni konuyu görmeye başlıyorlar. Şimdi önümüzde bir tehdit ve tehlike daha var. Bizim bağımsız Cumhurbaşkanı adayı olmamız ve burada da Türk milliyetçilerinin ve Atatürkçülerin adayı olarak kendimizi lanse etmemizin altında yatan gerekçe budur. Şimdi Türkiye’de üç tane yapı ortaya çıktı. Birisi Cumhur İttifakı diğeri Millet İttifakı. Bir diğeri de HDP ve HDP’nin etrafında kümelenen bir takım bölücü ve ileri unsurlardır.

Şimdi özellikle de muhafazakar ve siyasal İslam çevrelerin adayı olarak Sayın Cumhurbaşkanı ön plana çıkıyor. Solun adayı olarak Sayın Kılıçdaroğlu ön plana çıkıyor. Bölücü etnik unsurların ve Kürtçülerin adayı olarak da işte Demirtaş, eşi Başak Demirtaş vesaire ön plana çıkıyor. Şimdi burada Türk siyasal sistemi içerisinde bir kitle var ki o kitlenin adayı yok.  O da Türk milliyetçileri ve Atatürkçüler. Yani Türk milliyetçilerinin adayı Sayın Erdoğan değil. Çünkü kendisi birçok defa “Ben milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım. Ben Türk milliyetçiliğine de karşıyım. Kürt milliyetçiliğine karşıyım” diyerek Türk milliyetçiliğini aslında bölücü bir unsura denklemeye çalışmıştı. Sayın Kılıçdaroğlu’na baktığımızda ise Kılıçdaroğlu’nun da her ne kadar ben de ülkücüyüm falan dese de yine kendisi demokrasinin yolu Gazi Meclisimizden geçer demek yerine demokrasinin yolu Diyarbakır’dan geçer denklemine Türk demokrasisini kilitlediği için zaten Türk milliyetçiliğinin adayı olamaz. HDP zaten olamaz. O sebeple,  biz öncelikle adaysız olan tercihi şundan veya şundan yana kullanmayacak olan kamuoyunda kararsız diye geçen ama aslında kararlı olan ancak kararı ne Erdoğan’a,  ne Kılıçdaroğlu’na oy vermemekte olan yüzde yirmilik bir kitleden bahsediyoruz ve bunu hedefliyoruz.

Bizim kampanyamızın temelinde bu yatıyor. O sebeple biz Kürt vatandaşlarımızdan da oy isteyeceğiz. Her kesimden oy isteyeceğiz ve alacağız inşallah. Ama öncelikle biz siyasal yelpazede adaysız olan Türk milliyetçileri ve Atatürkçülere öncelikle hitap etmek istiyoruz. Burada siyasetin bir stratejik boyutu var ve onu devreye sokmak istiyoruz. O da şudur: Şimdi Sayın Erdoğan ve Sayın Kılıçlaroğlu aday olduğunda ki ben Sayın Kılıçlaroğlu’nun aday olacağını düşünüyorum; oylar yüzde kırk küsur yüzde kırk küsur bölünüyor. Ve her iki lider, ikinci tura kalıyor. İkinci turda ister Erdoğan’ın, ister Kılıçlaroğlu’nun kazanmasının tek yolu var o da HDP’nin matematiksel olarak birine destek vermesi. Burada siyasetin stratejik boyutu devreye giriyor ve bizim buradaki hedefimiz ortaya çıkıyor. Biz diyoruz ki örneğin MHP’nin %8 oyu varsa, ki anketlere göre konuşuyoruz hissiyatlara göre değil, bunun en fazla % 3’ü Erdoğan’a gider, % 5’i gitmez. İYİ Parti’nin %16 oyu varsa bunun en fazla  %8’i Kılıçdaroğlu’na gitmez. Zafer Partisi’nin yüzde üç oyu varsa bunun tamamı ikisine de gitmez. Topladığınız zaman % 15-16 sadece burada var. CHP içerisinde ulusalcıların 2 puanı var Kılıçdaroğlu’na gitmeyecek olan. AK Parti içerisinde yine  2 puanlık bir milliyetçi kitle var. Bir de herhangi bir parti mensubiyeti olmayan MHP’ye küsmüş darılmış % 4‘lük bir kitle var. Bunları topladığınızda %20 kararsız seçmen değil; bu iki adaya oy vermeme konusunda kararlı bir kitle var. E biz de diyoruz ki bu % 20’nin bırakın 20’yi  % 10’unu alsak ikinci turda, cumhuriyetimizin yüzüncü senesinde, cumhurbaşkanını Türk milliyetçileri belirlemiş olur. Cumhuriyetimizin yüzüncü senesinde  şayet iki adaydan biri seçilecek olurlarsa Ne Sayın Erdoğan, ne Sayın Kılıçdaroğlu, HDP’ye muhtaç kalmadan cumhurbaşkanı seçilebilmiş olur.

Türk demokrasisinin cumhuriyetimizin yüzüncü senesindeki en büyük ayıplarından birisini biz engellemeye çalışıyoruz. O da, terör örgütüyle arasındaki bağı koparmayan bir siyasi partiye Türkiye’nin Cumhurbaşkanı adaylarının muhtaçiyetini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. O açıdan biz bu %20’lik kitlenin yarısını bile alsak, ikinci turda HDP anlamsız kalıyor. Yani Türk milleti, Türk milliyetçileri belirlemiş olacak kimin cumhurbaşkanı olacağını. ve HDP nerede duracaksa onun karşısında konumlanacak Türk milleti, Türk milliyetçileri.

İstediğiniz oy alanına ulaştığınız zaman yani %10 ila %20 arasında olduğunuzu varsayalım, mevcutta bulunan iki büyük ittifaktan size de ittifak teklifleri gelecektir. Böyle bir durumda kendinizi nasıl konumlandırırsınız? 

O taktirde belirleyici konumda bulunacağız ve bunu da şu şekilde değerlendirmeyi planlıyoruz. Biz hükümetin ortağı olmak istiyoruz. Hükümetin politikalarında milli bir konuda şekillenmesini istiyoruz. Biz orada stratejik bir rol oynayarak  bilgilerimiz, tecrübelerimiz ve milli duruşumuzla, ister Millet İttifakı ister Cumhuriyet Ittifakı’nı bir belli bir noktada tutmak istiyoruz. Burada bizim için birçok etken söz konusu olacak. Alacağımız oy miktarı, rakiplerimizin durumu vesaire ama bunların en temellerinden birisi şu olacak: HDP’nin konumlandığı yer. HDP Kılıçdaroğlu’nun yanında konumlanırsa, biz karşısına konumlanırız. HDP, Erdoğan’ın yanında konumlandırırsa biz karşısında konumlanırız. Yani bizimle HDP’nin yan yana aynı yerde konumlanma şansı yok. Temel güdümüz bu olacak. Çünkü burada biz HDP gibi terör örgütleriyle ilişkili siyasi partilerin Türk siyasetinden silinmesi gerektiği kanaatindeyiz. İnsanlar bazı şeyleri kanıksamışlar. Maalesef şunun kimse farkında değil:  Amerika Birleşik Devletleri’nde El Kaide bağlantılı bir siyasi parti olabilir mi? Mümkün değil Avrupa’da Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, Yunanistan’da nereyi diyorsanız deyin. İŞİD’le bağlantılı bir siyasi parti olabilir mi? Zihinlerinden bile geçirdikleri zaman aslında yok ederler. Niye Türkiye’de terörle bağlantılı bir parti olsun? Bu maalesef ki Türk siyasetinin en büyük ayıplarından birisidir. İşte bizim siyasetteki bu şu anki çıkışımızın temelinde de bu var. Çünkü HDP’ ye muhtaciyet var. HDP olmadan İstanbul alınmıyormuş. HDP olmadan cumhurbaşkanı alınmıyormuş, yok öyle bir dünya. Türk milliyetçileri var. Atatürkçüler var. Gayet de alınıyor, alınacak.

Aslında Türk milliyetçileri de üçe bölünmüş gibi görünüyor şu anda. Zafer Partili olanlar var İYİ Partili olanlar var, Büyük Birlik Partisi var, MHP var. Görünen dört. Ancak diğer partilerin içinde konumlanmış olanlar da var. Peki bütün Avrupa’da ve Amerika’da şimdi sağ yükselirken yani onların deyimiyle aşırı sağ yükselirken bizde neden Türk milliyetçileri Yükselmesin ki?  

Çok doğru. Niye yükselmesin? İşte yükseliyor. Bizim bu çalışmalarımızda Türk milliyetçilerinin birinci hedefi Türk siyasetinde kilit olmak. ikinci hedefi ise Türk milliyetçilerinin yönetmesi. Bir dönem rahmetle andığımız Türkiye’nin geçmiş başbakan ve cumhurbaşkanları, işte Demireller, Ecevitler, Başbuğ, Alparslan Türkeşler, Erbakanlar, Özallar. Sonra Bugünkü mevcut siyasi elitler geldi. Bunların da yaş ortalaması yetmiş ve üzeri. Beş sene içerisinde bunların da Türk siyasetinden çekileceğini öngörüyoruz. Bizim nesil Türkiye’yi yönetecek. ve o açıdan bizim bu çabamız aslında bir hazırlıktır. Gelecek Türkiye’yi yönetme vizyonuna bir hazırlıktır. İnşallah önümüzdeki süreç içerisinde aynı zamanda bunu da gerçekleştirmiş olacağız.

Ümit Özdağ’ın yeni kurulan, henüz seçim yaşamamış olan Zafer Partisi de Türk Milliyetçilerinin oylarına talip. Bir ittifak söz konusu olur mu?

Zafer Partisi son dönemlerde özellikle sığınmacılar konusundaki çıkışlarıyla dikkat derecelerini toplayan bir partimiz. Zafer Partisi ve onu sayın genel başkanı Ümit Özdağ ile bu çerçevede görüşmelerimiz oldu. Sadece Sayın Özdağ’la değil on beş civarında siyasi partiyle görüşmelerimiz var. Bunların önemli bir kısmıyla imza aşamasına geldik. ve bir Türkiye ittifakı kurduk. Türkiye ittifakı’nın içerisine imza atan on bir tane siyasi parti var. ve bu on bir siyasi partinin tamamının cumhurbaşkanı adayı olarak gördüğü kişiyim aynı zamanda. Zafer Partisi de, diğer partiler de, işte anavatan, demokratik sol, onlarla da görüşmelerimiz devam ediyor ve eğer onların da bu ittifak içerisinde yer alması gerçekleşirse ki öyle beklentim ve ümidim o yönde o zaman burada bir üçüncü, büyük bir ittifaktan bahsedeceğiz.  ve artık kimse:  “Biz, millet ve cumhur ittifakı arasında sıkışmak istemiyoruz” dediğinde önlerine bir alternatif koymuş olacağız. Burada Zafer Partisi ilk defa seçime giriyor tabii. Zafer Partisi daha çok bu işin parlamento boyutunda olacaktır diye tahmin ediyorum. Biz ise Parlamento boyutundan ziyade cumhurbaşkanlığı boyutunda bu meseleyi takip edeceğiz.

Mevcut başkanlık sistemine karşı olduğunuz için referandum öncesinde aslında MHP’den de bir kopuş süreciniz yaşanmıştı. Peki Sinan Oğan iktidarda olursa nasıl bir yönetim şekli düşünüyor?

Milliyetçi Hareket Partisi’nden ayrılma süreci ile referandum süreci birbirinin peşinden gelen süreçlerde ancak onun gerekçesi o değildi. Milliyetçi Hareket Partisi’nden ihraç edilmem ve mahkeme kararıyla geri dönüp sonra bir daha ihraç edilmemin gerekçesi MHP’deki genel başkanlık yarışıydı. Maalesef ki Türkiye’de şöyle bir sıkıntı var. Her siyasi parti lideri Türkiye’ye demokrasi getireceğini vaat ediyor. Ama hiçbirinin aklına kendi evinin önünü sürmek gelmiyor. Kendi partisine demokrasi getirmek gelmiyor. Türkiye’de değişmeyen tek bir kural var. 12 Eylül’ün bütün kalıntılarını temizleyip ama 12 Eylül’ün en büyük kalıntısı olan siyasi partiler kanunu değiştirmemek gibi bir garabet bir durum var. O sebeple bunun yani Türkiye’ye demokrasi gelmemesinin birinci müsebbibi, benim de mücadelesini verdiğim, parti içi demokrasi meselesidir. Milliyetçi Hareket Partisi’ndeki mücadelemizin temelinde de bu var. Parti içi demokrasi. Partilere demokrasi getirmeden ülkeye demokrasiyi getirmek mümkün değil. Konunun birinci boyutu bu. İkinci boyutu biz Türk milliyetçileri hayır diyor diyerek referandum sürecinde 51 civarında il ziyaret ettik. Toplantılar yaptık. Gittiğimiz illerin önemli bir kısmında hayır oyu önde çıktı. Seçim bölgem Iğdır dahil orada ne söylediysek hangi gerekçelerle insanlarımızı uyardıysak, bugün karşımıza çıkan şey de o. Evet, başkanlık sistemi Türkiye’ye yaramadı. Yaramayacağı belliydi. Biz parlamenter sisteme geri dönülmesi gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü ben ömrümün önemli bir kısmını daha doğrusu akıl baki olduktan sonraki hayatımın önemli bir kısmını eski Sovyet coğrafyasında geçirdim. ve orada bir şeyi gördüm. Orada başkanlık sistemi var. Yani bizim bugünkü gibi tek adam sistemi var bütün oralarda. Mesela bir hiç unutmuyorum orada görevliyken başbakan yardımcısıyla bir toplantıdaydık. Türkiye’nin de bir heyet gelmişti. Başbakan yardımcısı basit bir konuda  Cumhurbaşkanlığı şube müdüründen izin almam gerekir dediğinde biz şok olmuştuk. Vallahi güldüğümüz şey başımıza geldi. Şimdi hiçbir Bakan cumhurbaşkanlığındaki bir şube müdüründen izin almadan adım atamıyor. işte böyle garabet bir sistem, tek adamın ve tek adamın etrafında kümelenen danışmanlar tarafından yönetilen bir ülke. O danışmanların önemli bir kısmının da kerameti kendinden menkul tipler. O sebeple de Türkiye’nin başkanlık sisteminden kurtulup parlamenter sisteme dönmesi lazım. Parlamenter sistemi de yok efendim güçlendirilmiş, yok bilmem yandan vurmalı, yandan çarklı gibi böyle değişik tariflere gerek yok yani. Parlamenter sistemi adam gibi uyguladığınızda zaten başka bir tarife gerek yok. Ama bu iddia edildiği gibi böyle hemen geçilecek bir iş değil. Minimum bir dönem mevcut sistemin garabetini düzeltecek ancak mevcut sistemle yapılabilecek mevcut yetkilerle yapılabilecek bir süreç sonunda parlamenter sisteme geçilmeli. O yüzden kim diyorsa ki işte bir sene içinde, iki sene içinde, üç ay içinde, yüz gün içinde bilmem ne yapacağız, yalan. Yapamazlar. Bir dönem başkanlık sistemi içerisinde bu yanlışları düzeltip sonra adam gibi parlamenter sisteme geçmek lazım. Ama Türkiye’nin önünde çok büyük sıkıntılar var. Örneğin;  Şimdi seçim sürecine, seçim atmosferine girdik. Diyelim ki seçim zamanında 2023’te yapıldı, bundan çıktığımızda hükümet kurulacak. Cumhurbaşkanı vesaire dedik; yerel seçimler gelecek. Mart 2024. Oradan çıkacağız, mevcut hükümet kim gelirse gelsin 2025’de yeniden bir seçim gözüküyor. Çünkü ekonomik olarak bunun altından kalkmak çok mümkün gözükmüyor. İster mevcut iktidarın, ister gelecek iktidarın. O sebeple Türkiye bugünden itibaren 2025’e kadar bir seçim atmosferinde yaşayacak ve ekonomimizin bunu kaldırması mümkün değil. Onun için bizim önerimiz mevcut seçimlerin biraz ertelenmesi belediye seçimlerinin de öne alınması ve her üç seçimin Cumhurbaşkanlığı, Parlamento ve belediye seçimlerinin tek seferde yapılıp çıkılması. Mesela 2023 Kasım’ında.

Son zamanlarda ciddi bir mülteci sorunu dile getiriliyor. Bu husus hakkındaki çözüm öneriniz nedir?

Özellikle Kilis, Hatay, Antep, Gaziantep gibi illerimiz başta olmak üzere İstanbul ekonomideki ve toplumsal hayattaki sığınmacı sorununu en bariz şekilde gören illerimizdir. Türkiye’de sığınmacı sorununu ilk gündeme getiren isim biziz. 2012’den beri bunu gündeme getiriyoruz ve Türkiye’nin bir geri dönüş stratejisi olması gerektiğini ifade ediyoruz. Biz burada Türksam Göç Enstitüsü olarak bu konuda hep çalışmalar yapıyoruz. Raporlar hazırlıyoruz. Türkiye’nin en büyük sorunlarından, ilk üçünden birisinin göç olduğunu görüyoruz. Türkiye’de göçten kaynaklı terör tehdidini ilk ortaya koyanlardan biri biziz. Hem bunun ekonomik boyutunu hem de toplumsal ve nüfus boyutunu düşünün. Suriyeli bir Arap kadın kendi ülkesindeki doğurganlık oranı 2.3 iken  bir Türk kadınının Türkiye’deki doğurganlık oranı 1.9. Suriyeli Arap kadının Türkiye’ye zorunlu göçten sonra doğurganlık oranının 5.3 ile 5.9 arasına yükselmesi, ki bu çok anormal bir durumdur, ve bu şekilde devam etmesi Türkiye’nin çok da kaldırabileceği bir durum değil. O sebeple bütün siyasi partilerin ve müstakbel iktidarın önündeki bir numaralı sorun, göç sorunudur ve bunu çözmek lazım. Bunu çözmek derken işte ne bileyim bir takım aletlerle bunları atmak falan gibi çözümlerden bahsetmiyoruz. Trenlere doldurup göndermekten bahsetmiyoruz, bunun dünyadaki uygulamaları hesaplanmış araştırılmış ve insan hakları çerçevesinde gönderilmesinin yolları aranmıştır. Bu şekilde göndermek mümkündür. İki şeyi inşallah yapacağız. Birincisi öncelikle şehirlere dağılmış göçmenleri yeniden göçmen kampına, sığınmacıları sığınmacı kampına geri alacağız. İkincisi, kayıtsız olan ciddi sayıda sığınmacı var. Bunların kaydını tutup, tamamını geri göndereceğiz kamplardaki sığınmacıları da aynı şekilde Avrupa ve Amerika’yla yükünü paylaştırıp onların da geri dönüşlerini özendireceğiz. Dolayısıyla da özendirme yöntemi başta olmak üzere bütün yöntemleri sırasıyla devreye sokup önce özendirme, ondan sonra tercihe zorlama, ondan sonra da son olarak sınır dışı etme yöntemlerini sırasıyla devreye sokup hepsini geri göndereceğiz.

Türkiye Cumnuriyeti terör örgütlerine yönelik Suriye ve Irak’a hava harekâtı başlattı. Devamında kara harekatının geleceğinin sinyali verildi. Mesela Türkiye kendi toprağını kendi sınırlarında savunmalı  diyen de var. Kaynağına gidip orayı kurutmalıyız diyen de var. Siz hangi görüştesiniz?

Her ikisi de. Ancak terörle mücadelenin en önemli yollarından birisi terörün mali kaynaklarını kurutmaktır. Şimdi maddi ve mali kaynaklarını kurutmadan, terörü kurutamazsınız ki. Yani Şimdi sizinle şu an Ankara Kızılay’dayız. Meclisin yanındayız. Şuradan sizinle yürüyelim. Biraz ileride İçişleri Bakanlığı var. Onun önünden geçelim. Biraz ileride Kızılay’ın büfelerin olduğu yer var. Orada PKK’nın Türkiye’ye soktuğu kaçak sigaralar satılıyor. Şimdi Kızılay’ın göbeğinde kaçak sigara satılıyorsa terörü nasıl önleyeceksiniz? İkinci bir örnek:  Van’dan Türkiye’ye Afgan ve Pakistanlı kaçak insanlar sokuluyor, her birinden Türkiye’ye geçmek için ortalama 1500 dolar para alınıyor. Her kaçakçı günde ortalama 30-40 kişi sokuyor Türkiye’ye. Aylık her kaçakçının kazandığı para Ortalama 1.800.000 dolar. Bunu kendi kazanmıyor ki. Bunu kendi cebine koymuyor ki. Bunu bir kısmını kendi alıyor. Bunun bir kısmını PKK’ya veriyor. Bir kısmını belki yerel bir takım yapılarla paylaşıyor. Dolayısıyla da karşımızda böyle bir paylaşım ağı içerisinde teröre sürekli bir para aktığını görüyoruz. Terör, insan kaçakçılığından, uyuşturucu ve kadın ticaretinden ve sigara kaçakçılığından para kazanır. Afganistan’dan bir milyondan fazla insan Türkiye’ye geliyor. Afganistan nedir? Dünya’nın uyuşturucu merkezi. Her birisi cebinde 1 gram uyuşturucu getirse kaç ton eder? Yani sınırdan kaçak geçen insanlar aranarak mı geliyor? Hayır kendileri TikTok’ta, Instagram’da video çekiyorlar gelişlerini. Ben bir televizyonda “Ya işte biz onları yakalayamıyoruz” dediklerinde dedim ki: “Ya adamlar telefon numarası paylaşıyorlar. Aramak da mı aklınıza gelmiyor? Güvenli şekilde geçiririz. Arayın Hadi biz de geçelim” deyin, yakalayın. Dolayısıyla da terörün mali kaynaklarını kurutacaksınız. Teröre destek veren ülkelerle konuşup onların uluslararası desteğini keseceksiniz. Hava ve kara harekâtıyla da terörü tamamen gündemden çıkaracaksınız. Aynı zamanda yurt içinde de teröre destek veren parti, yapı, dernek ne varsa hepsini kapatacaksınız. Hiç gözünün yaşına bakmayacak, bir defada bu işi çözeceksiniz. Bir daha da Türkiye bu işlerle uğraşmayacak. Yani siyaset mi yapmak istiyorsun? Yap kardeşim. Dernek mi kurmak istiyorsun? Kur kardeşim. Ama terörle arana mesafe koymak kaydıyla.

Türk dış politikasında son zamanlardan bir değişim söz konusu; İsrail, BAE, Suudi Arabistan ve Mısır. Belki ilerleyen günlerde Suriye de eklenecek normalleşme sürecine. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şimdi Türk dış politikasında son zamanlarda bir normalleşme sürecinden bahsediliyor. Aslında 2010’lu  yıllarda biz bu ülkelerle çok iyiydik. İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye. Hepsiyle sıra sıra belli krizler yaşandı. En sonunda Suriye’yle Şimdi tekrar bir normalleşme sürecine girdik. Bu normalleşme, yani kelimelerimi dikkatli seçmeye çalışıyorum, anormal anormal normalleşme. Yani anormalleşme diye de kısaltabiliriz. Türkiye’de şu kavramı ilk biz soktuk. Dedik ki dost çoğaltıp düşman azaltmalıyız. E şimdi ne oldu? Yani Türk milleti zarar etti bu işten. Yunanistan bir baktık ki bunların hepsini arkasına almış. Yani, Kıbrıs konusu, Türkiye’nin Libya meselesi, mavi vatan meselesi. Bunların hepsinde bu ülkeler hep karşımızda oldu. Neden? Çünkü biz bu ülkelerde devrimcilik oynamaya çalıştık. Mısır’ın iç işlerine karışmaya çalıştık. Tamam Mursi’nin öldürülmesini, vefatı kınayacağız, kabul etmeyeceğiz, yanlış diyeceğiz ama ne yapacağız? Gidip Sisi’yi devirip yerine mezardan Mursi’yi çıkarıp onu mu koyacağız? Bir stratejik derinlik denemesi yapıldı. Stratejik derinlik dendi, bir stratejik çukurda boğuluyorduk neredeyse. Evet Orta Doğu’da bizden habersiz yaprak kımıldamaz deniyordu. Ortadoğu’da Musul konsolosluğu baskınını ben haber verdim. Süleyman Şah türbesini zor kaçırdık. Bu olay Türk tarihinin en büyük utançlarından birisidir. Türk ordusunun buna gücü yetmiyor olabilir mi Allah aşkına? Yeter ki talimat verilsin. Gideceksin orayı koruyacaksın. Bitti nokta. Kim orada Türk ordusunun önüne geçebilir? IŞİD’i mi, PKK’sı mı? Darmaduman ederdi Türk ordusu. Karşı çıktığımız temel konulardan özetle Türk dış politikası son 10 senedir büyük yalpalama geçiriyor bunun da temelinde yatan sorun dış politikanın iç politikaya alet edilmesi. Yani dışarıdan dedikçe içerideki kitlelerin çılgınca alkışlaması. Içerideki kitleler bu alkışlamanın maliyetini anlamadılar. Biz uyardık. Bize mümkündüler şimdi gördüler ki evet öyle hey demekle bu işler olmuyormuş Yapamayacağın şeyin heytini çekmeyeceksin. Çekiyorsan da arkasında duracaksın. Ne oldu? Ekonomik olarak çökme noktasına geldik. Şimdi baktılar ki kazın ayağı öyle değil. Dolayısıyla da sorun şu: Maalesef dış politikada böyle günübirlik, iç politika endeksli bir anlayış var Böyle olunca da Türkiye’nin zikzaklı ve maliyeti yüksek bir dış politika yürütmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Türk dış politika son zamanlarda inanılmaz pahalı hale gelmişti. Dış politika pahalı olabilir. Nasıl pahalı olur? Yunanistan’la çok rahat mücadele edecekken sizin yanlış politikalarınız sebebiyle Yunanistan bir sürü yanına müttefik kazanıyor Ve sizin mücadelenizde daha fazla efor, daha fazla para, daha fazla maliyet önünüze birikiyor. İşte dış politikanız pahalı hale geliyor. Evet. Bu tabir de benim tabirimdir. Yani dış politikanın pahalılaşmasıdır. Yani biz ilk günden beri Türkiye’nin, Mısır’la, İsrail’le, Suudi Arabistan’la, Suriye’yle barışması gerektiğini söylüyorduk. Aynı noktadayız. Onlar yanlış noktadaydı. Bugün bizim noktamıza geldiler. Sırada Suriye var. Dışişleri Bakanı, Suriye’nin Dışişleri Bakanı bir adım attı. Bu çok pahalı bir hale gelecek. Maliyetli olacak iki ülkenin çatışması savaşa dönüşmesin diye.

Peki  İsrail ile olan ilişkileri nasıl yorumlarsınız? Neden karşıyız ve çatışıyoruz? Sorunun temeli nedir?

Aslında karşı gibi duruyoruz. Ama ben size kanıtını söyleyeyim. Mavi Marmara hadisesini hepimiz hatırlıyoruz. Onlarca vatandaşımız orada İsrail tarafından katledildi. Ve bunun üzerine işte herkes hayır politikasına başlayınca ben ekonomik verilere bakarım her zaman. Benim ekonomi doktoram da var, diplomalıyım yani. Dedim ki ya bu siyasiler konuşur. İki ülke arasındaki ilişkilerin gerçek resmini bize ekonomik veriler gösterir. Baktım Allah Allah. Mavi Marmara’nın üzerinden bir sene, iki sene geçmiş Azerbaycan en yakınımız Azerbaycan’dan dış ticaretimiz % 10 artmış, Kazakistan’dan % 7 artmış, Avrupa’yla % 10 artmış falan böyle minimal düzeyde artışlar var; İsrail’de iki katına çıkmış. Ya hani Mavi Marmara vardı, hani düşmandık? Bunları dedim ve mecliste Ekonomi Bakanı’na soru önergesi verdim yazılı. O da bize yazılı cevap verdi. Dedi ki siyaset başka. Ticaret başka. Aynen böyle dedi. Biz de siyasi ilişkiler kötü olabilir ama bu ticaretimizin kötü olacağı anlamına gelmez diyoruz. Bize de şu şekilde “kola almayın, Filistin’e kurşun olarak geliyor” diyorlardı ya şimdi bir durdum bir an, nasıl oluyor? Yıllardır bunların söyledikleri İsrail ürünlerini boykot edin sözü nerede kaldı? Ticaret başka ilişki başka diye bunu kabul etmiyorlar. Orada ticaret başka, uluslararası ilişkiler başka oluyor ama biz İsrail’le alakalı bir yakınlıkla alakalı iki satır bile yazı yazdığımız zaman inanç temelli olarak hemen karşı çıkılıyor. Yani Yahudi olmaları hasebiyle. E Osmanlı’nın temelini oluşturan ekonomik yapının çoğu Yahudilere aitti. Kucak açanlar bizdik. Biz niye kaybettik? Tabii ki onlarda bir arz-ı mevud davası var. Hani vaat edilmiş olarak görüyorlar. Ben ama bir ortak mutabakat sağlarım. AK Parti stratejisinin temelinde oy alma var. O sebeple Yahudi karşıtlığıyla hiç alakası yok. Yahudi karşıtı falan değil hiçbirisi. Gayet belki Yahudi sever insanlar. O işin temelinde şu var. Filistin mevzusu Türk iç politikasında prim yaptığı için onun üzerinden gittiler. Eğer Türk iç politikası Filistin karşıtlığı, Yahudi yandaşlığı üzerinden prim yapsaydı AK Parti iktidarlarının tamamı Filistin karşıtı İsrail yanlısı olurdu. Siyonist olurlardı belki. Bu kadar da emin konuşuyorum.

Yine dış politika ile devam edelim. Türk dış politikasında ikiye ayrılma söz konusu. Bir kesim Atlantik paktından yana, diğer kesim Avrasya paktından yana. Sizce nasıl olmalı Türk dış politikasının ekseni?

Kimseyi tercih etmek zorunda değiliz. ne Amerika, ne Rusya, ne Çin her şey Türklük için. 12 Eylül’den beri temel sloganımızdı bizim. Şu an bizim siyasi hareketimizin temelinde şu var. Biz ne Avrupa’ya, ne Rusya’ya, ne başka birine, ne Arap coğrafyasına düşman olmak zorunda değiliz. Ama buralarla da müttefiklik belli bir yere kadar olur. Gerçek müttefiklik insanın kardeşleriyle olur. Kimle olur? Türk dünyasıyla olur. Bakınız Azerbaycan, bakınız Kazakistan, bakınız, Özbekistan, Kırgızistan kardeşliğimizin hangi noktalara geldiğini ve önümüzde nasıl büyük potansiyeller olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin en büyük eksiği nedir?  Enerji.  Türkiye’de teknoloji var Allah’a şükür. Türkiye’de yetişmiş insan gücü var. Her şey var. Girişimci ruh var. Türk dünyasında da bunlar eksik. Ne fazla var? Bizde eksik olan var. Uçsuz bucaksız araziler, doğal kaynaklar ve enerji.  Allah öyle yaratmış. Sonra da demiş ki birleşin!

Türk Devletleri Teşkilatı’nın çalışmaları herkesi heyecanlandırmış durumda. Sizin Türk devletlerinin birleşmesi ve birlikte hareket edebilmesi hususuna bakışınız nedir? Kızıl elmamız olarak addedilen Türk birliği yakın gelecekte mümkün olacak mı? 

Orada kaynak bol nüfus çok az. Öyle güzel yaratmış Allah, demiş ki ey Türkler birleşin. Bakın birbirinizi tamamladığınızda güçlü olabilirsiniz. Öyle bir şey vereceğim ki size, birinizde bir şey olacak, öbürünüzde onun elmanın diğer yarısı olacak. İşte o kızıl elma. Kızıl elmayı Rabb’im tam da yaratmış zaten. Yarısını Türk dünyasına vermiş, yarısını bize vermiş. Bunu birleştirdiğinizde yani gücü birleştirdiğinizde aslında kızıl elmanız da ortaya çıkmış olacak. Bu bir mefkuredir. Biz Türk milliyetçileri, gerçek Türk milliyetçileri kızıl elmanın peşinde koşmaktan yorulmayacağız.

Son olarak bu seçimlerde söylediğiniz gibi istediğiniz oy oranına ulaşırsanız bir partileşme durumu söz konusu olur mu? Bu konuda şimdiden bir çalışmanız mevcut mu?

Teşekkür ederim. Güzel bağladınız son soruyla. Benim de biraz önce konuşurken eksiklerini tamamlama fırsatı verdiniz. Bizim cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki temel hedefimiz kilit olmak değil aslında. O bizim birinci hedefimiz. Biz inanıyoruz ki Türk milletine öncelikle Türk milliyetçilerine ve Atatürkçülere bir seçenek sunacağız. Birinci hedefimiz bu. İkinci hedefimiz HDP’yi kilit olmaktan çıkaracağız. Türk milliyetçileri kilit olacak. Üçüncü hedefimiz ise Türkiye’ye yeni bir yüz, yeni bir nefes imkanı sunmak Sayın Erdoğan 20 senedir Cumhurbaşkanlığı’nda, ondan önce de bir 5 senedir neredeyse belediye başkanlığı durumu var değil mi? 30 seneye yaklaştı 1994’den bu yana. İl başkanlığı falan da derken yarım asra yakındır Sayın Erdoğan Türk siyasetini meşgul ediyor. Sayın Kılıçdaroğlu da yine neredeyse 20-25 senedir Türk siyasetinde ve pek bir başarısını göremedik. Sayın Erdoğan’ın iktidarı döneminde yetişen nesillerin tamamı siz de dahil gözünüzü açtınız Erdoğan’ı gördünüz. Şimdi kaç yaşına gelmişsiniz? Hala Erdoğan var. Doğal olarak bir doygunluk var. Yani illa bu insanlar mı olacak? Yani Sayın Erdoğan ve karşısındaki. Yani sürekli bir cambaza bak olayı. ve bunların köhne siyaset anlayışının karşısında biz yeni bir siyaset anlayışı olarak çıktığımız takdirde üçüncü hedefimizi söylüyorum:  Biz inanıyoruz ki ikinci tura biz kalacağız. Bu başlangıçta kulağa biraz tuhaf gelebilir. Fazla özgüvenli gelebilir ama siyaset biraz da özgüven işidir. Güvenme işidir. ve inanma işidir. Ben hiç unutmam, ortaokula gidiyordum. Rahmetli Özal’ın Iğdır mitingini hatırlıyorum. İlk siyasete girdiğinde, 35 kişiyle Iğdır’da miting yapmıştı. Bizim şu an Türkiye’deki  Sinan Oğan gönüllülerinin sayısı on bin civarında. Türkiye’deki ilk gönüllü hareketini başlatan birisi olarak söylüyorum. Bizim Türkiye’nin değişik vilayetlerinde gönüllülerimiz var ve bu röportajı okuyan insanlarımız da “https://www.sinanogan.com/gonullu-ol/”  diye bir internet sitemiz var. Oraya girdiği takdirde oradaki bilgileri doldurup gönüllü olabilirler. Biz kendisine muhakkak ulaşırız. O sebeple de bu gönüllü hareketi üzerinden cumhurbaşkanlığı çalışmasını sürdürüyoruz. Cumhurbaşkanlığı çalışmasındaki hedefimiz önce belli bir kitleye ulaşmak, ondan sonra ikinci turu zorlamak. Burada hangi neticeyi alırsak alalım bir partileşme niyetim yok benim. Çünkü Milliyetçi Hareket Partisi hedefinden ben vazgeçmiş değilim. Sayın Devlet Bahçeli sonrasında (Sayın Devlet Bahçeli kaldığı sürece genel başkanlık iddiam yok) Milliyetçi Hareket Partisi’nde genel başkanlık yarışını devam ettireceğim. Bütün o yarışa giren herkes bıraktı gitti. Kimi parti kurdu, kimi başka yerlere gitti, başka partilerde siyaset yapıyor. O mücadeleye başlayıp bırakmayan tek kişi benim. Benim de şöyle bir huyum vardır. Yani bir mücadeleye başladım mı onu muhakkak bitiririm. Allah nasip ederse Rabb’im ömür verir, sağlık verirse hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir başarı almak hem de Sayın Bahçeli’den sonra Milliyetçi Hareket Partisi’ndeki eksik kalan, yarım kalan o mücadelemizi tamamlamak gibi bir niyetimiz var.

Rusya’da Yayılan Yeni Düşünceler: 1917 Ekim Devrimi’ne Giden Süreci Belirleyen Toplumsal Hareketler

Rusya’da Yayılan Yeni Düşünceler: 1917 Ekim Devrimi’ne Giden Süreci Belirleyen Toplumsal Hareketler

Rusya’da fikir hareketleri, I. Petro reformlarıyla Rus sınırlarına dayanan Batıcılık düşünceleri çerçevesinde gelişmiştir. I. Petro’nun Avrupalılık fikriyle şekillenen reformlar, II. Katerina zamanında toplumsal tabana yayılmış ve aynı zamanda antitezini de türeterek çeşitlenmiştir (Kaya, 2010 :57). Batıcılık fikirlerine karşı türetilen antitez, gelenekçiliğe dayalı muhafazakarlığı ve mutlak otoriteyi temele alan Pan-slavist düşünceler olarak belirlenmiştir. Batı karşıtı düşünceyi benimseyen kesim; tek devlet (çarlık), tek millet (Rus) ve tek görüş (ortodoksluk) mottosunu benimsemiştir (Kurat, 1993 :361). Slavlar, Rusya’nın gelişerek dünyayı da geliştireceği düşüncesini yaymıştır. Böylelikle Slavlar, Batıcılık fikirlerinin benimsenmesi görüşünün Avrupa’nın üstünlüğünün kabulü anlamına geleceğini ve Rusya’yı yıpratacağını belirterek fikirlerini temellendirmiştir. Ancak 19. yüzyılda Batıcı fikirlerin Rusya’da nüfusu artarken, gelenekçi düşünce gerilemiştir (Kaya, 2010 :46).

I. Petro

Rusya İmparatorluğu, 1812 yılında Napolyon ve ordularıyla karşı karşıya gelmiş ve giriştiği mücadeleden güçlenerek çıkmıştır. 1815 yılına gelindiğinde Avrupa Uyumunun beş önemli devletinden bir olarak Batıya kapıyı ardına kadar açmıştır. 1824 yılında gerçekleşen ve Batıcı fikirlerin imparatorluğa nüfusunu somut bir şekilde gösteren ayaklanmalar, mutlakiyete yani çar rejimine karşı anayasal monarşiyi savunmuştur. Anayasal monarşiyi hedefleyen ayaklanma, 1905 sonrası süreçte kurulmaya çalışılan meşruti idare için önemli bir temel oluşturmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :265).

19. yüzyılda Rusya’da özel sermaye kurulup fabrikalar artmış, ticaret gelişmiş olsa da Kırım savaşının getirmiş olduğu askeri ve iktisadi gerilik düşüncesi, ülkedeki toplumsal çelişkileri şiddetlendirmiştir. Köylü ayaklanmalarının artış göstermesi, 1861 yılında köylülerin toprak köleliğinden kurtarıldıklarına dair fermanın ilanını sağlamıştır. Böylece köylü, feodallere ve devlet topraklarına bağlılığını ortadan kaldırarak serbestleşmiştir. Ancak köylüler serbestleşme ile iktisadi açıdan çok fazla bir kazanım elde edememiştir. Köylülere feodallerin arazilerinden bölünerek verilen küçük toprak parçaları serbestleşme konusunda isteklerine karşılık verememiştir (Devlet, 2019 :138). Ayrıca köylülere verilen arazilerin 49 yıl sonrasında bedellerinin tahsil edilmesi serbestleşme politikası sürecinde belirtilmiştir. Küçük toprak parçalarıyla serbestleşen köylü, toprak köleliğinden kurtulmuş olarak serbest fabrika (işçi) köleliğine geçiş yapmıştır (Kurat, 1993 :339).

Köylünün toplumda bir sınıf olarak görülmeye başlaması sonucu geldiği konum gereği ve 1900 yılına gelindiğinde taahhüt ettikleri toprak geri ödemelerinin gerçekleştirilecek olması, 1905 toplumsal hareketleri içinde yer almalarını destekler nitelikte bir kanıt oluşturmuştur.  Meşruti idarenin şekillenmesine giden süreçteki toplumsal hareketlerde köylülerin de yer almış olması; Batıcı aydınlara, köylüleri en etkin toplumsal güç odağı olarak göstermiştir. Ancak 1905 hareketlerine giden süreçte köylüler, düşünsel temelden uzak, erdem ve dayanışmalarıyla romantikleşmiş bir imaja bürünmüştür (Soltan, 2001 :71).

Rusya’da aydınlar, halkı sadece erdem ve danışmacı bir temelde ve romantik kitleler olarak görerek genellikle düşünsel süreçlerin dışında tutmuştur. Aydın kesimin tutumu halk ile kültürel ayrışmaya dayanacak şekilde bir toplumsal kademe oluşturmuştur. Buna göre; aydınlanma, elit bir kadronun tekeline alınmış düşünsel perspektifte gelişmiştir. Aydınların kapalı kapılar ardında Batılılaşması ve düşünsel açıdan halk ile bağlantılarını geliştirememesi, halkı daha gelenekçi kılmıştır. Yüksek kültürü temsilen elit aydın kesim, halkı sadece güçlü etki uyandırabilecek ve yönlendirilmesi gereken topluluk olarak görmüştür (Kaya, 2010 :46). Dolayısıyla 1905 sonrası ve Ekim Devrimine giden süreç; yüksek kültürlü, elit aydın kesimin şekillendirdiği düşünsel perspektifte ve toplumun özellikle köylü, işçi ve asker sınıflarının yönlendirilmesi sonucu oluşan toplumsal hareketlerin ışığında oluşturulmuştur.

Rusya’da 1800’lerin sonlarına doğru toplumsal hareketlerin artışı, yöneticiler üzerinde toplumu farklı alanlara yönlendirme düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede, Japonya ile savaşmaya giden süreci oluşturan Trans – Sibirya demiryolu inşası başlamıştır. 1897 – 1902 yılları arasını kapsayan süreçte kitleler halinde göçlerin olduğu görülmüştür (Devlet, 2019 :144). Gerçekleştirilen toplumsal hareketliliği dizginleme çabası, sağlıklı sürdürülememiş ve meşruti idareye giden yolu aydınlatmıştır.

1905 İhtilali öncesi Rus ekonomisi zirai amaçlarla ilerlerken demir yolu ve endüstriyel etkinlikleri de geliştirmiştir. Aynı süreçte Rusya, bankacılık ve finans alanında da çeşitli atılımlar gerçekleştirerek milli bankasını kurmuştur. Ayrıca Fransızlar, 1901 yılında “Şimal Bankası” adıyla bir banka kurmuştur. Aynı şekilde Almanlar da Deutsche Bank’ı sisteme entegre etmiştir (Kurat, 1993 :373 – 374). Rusya’ya devrim öncesi yabancı banka sistemleri aracılığıyla yabancı sermayenin entegre olması, toplumsal hareketlerin ve fikirlerin şekillenmesinde dış güç sermaye desteklerinin toplum üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermektedir.

1905 İhtilali ve Ekim Devrimi Süreci

Meşruti idareye geçilmeden önce, otokrasiye karşı gelen düşünceler arasında yöntemin nasıl şekilleneceği üzerine ayrılıklar oluşmuştur. Sonraki süreçlerde meşruti idare kurumlarında hakimiyet kurmaya çalışacak olan Bolşevik kanadı, 1903 yılında şekillenmiştir. Bolşevikler Lenin başta olmak üzere, ihtilalci bir tutum benimsenmesi hususunda Menşevik azınlığın karşısında çoğunluğu elde etmiştir. 1905 yılına giden süreçlerde ve politikalarda etkin kanat Bolşevikler olmuştur (Devlet, 2019 :166).

1905 yılına gelindiğinde, Rus Çarlığı artan toplumsal muhalefet karşısında geri manevra yapmıştır. Monarşiden meşruti idareye geçiş planları doğrultusunda yeni idari organlar oluşturulup Çarın yetkileri bölüşülmek istenmiştir (Askeroğlu, 2011 :61). Meşrutiyete geçiş çerçevesinde; Duma açılmış, toplumsal örgütlenme Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi ile yasal hale gelmiş ve Sovyet yönetimleri kurulmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :266).

 

1906 yılında I. Duma çalışmaya başlamıştır. Duma danışma organı niteliğine bürünerek hiyerarşik olarak Devlet Şurası’nın hakimiyetinde yer almıştır. Devlet Şurası da Çarın hakimiyetiyle şekillenip hareket etmiştir. Sonuç olarak, Duma ve Devlet Şurası’nın Anayasa üzerinden belirlenen yetkileri çakışmıştır. Duma’nın köklü reform istekleri Çarlık hükümeti ile ters düşünce ilk meclis, meşrutiyet denemesinin ikinci ayında dağıtılmıştır (Askeroğlu, 2011 :69 – 70). 1907 yılında kurulan II. Duma ve 1917 yılına değin oluşturulan Dumalar, çeşitli bahaneler türetilerek kaldırılmıştır. Danışma organı niteliğinde olan Duma, hiçbir şekilde yasama faaliyetini yerine getirememiştir. Ekim Devrimi’ne gidecek süreçte meşruti idarenin sağlanamaması, Çarın mutlak idareyi elinden bırakmama çabası ile ortaya çıkmıştır (Askeroğlu, 2011 :71).

1917 Devrimi temel nedenlerinin başında, 19. ve 20. yüzyıl boyunca modernleştirilmeye çalışılan sosyal, ekonomik ve siyasal yapıların şekillenmesinde Çarın otoriter monarşide ısrarcı olması gelmektedir. Modernleşmeyle birlikte gelişmekte olan kapitalizm, otokratik yapılarla uzlaşmaz çelişkilerini ortaya koyarak devrim ihtiyacını göstermiştir (Akyıldız, 2013 :547). Devrime giden süreçte diğer önemli etken ise; köylü, işçi, asker gibi toplumsal sınıflar üzerindeki kıtlık, kötü muamele gibi olumsuzlukların 1. Dünya Savaşı’yla birlikte artış göstermesi olarak ifade edilmektedir. Savaşın getirdiği ekonominin çöküşü, askerin moralinin bozulması, köylülerin toprak mülkiyetini ele geçirmesi gibi olumsuzluklar, hükümeti zor durumda bırakmasına rağmen herhangi bir otokratik taviz verilmemiştir (Roskin, 2012 :328).

1917 Mart ayında ılımlı ve demokratik bir grup Çarı tahtan indirmiştir. Geçici hükümetin savaşta kalma ısrarları sürerken Almanya, Lenin’i Rusya’ya yollayarak iç huzursuzluk çıkarmak gibi bir hamle geliştirmiştir. İsyanların fitilini ateşlemek için Lenin ve arkadaşları St. Petersburg’a gitmiştir (Roskin, 2012 :328 – 329). Lenin St. Petersburg’a gittiğinde, işçi ve askerlerin ağırlıkta olduğu konsey (Sovyet) üzerinde kontrol kurmaya çalışmıştır. Bolşeviklerin azıklıkta kaldığı Sovyet’in tek etkili gücü haline gelebilmek için; işçi ve askerler üzerinde ikili strateji geliştirerek, Bolşeviklerin hakimiyetini arttırmıştır. Sonraki süreçlerde “Bütün Güç Sovyetlere” mottosuyla çok fazla taraftar toplayıp ülkede hakimiyetini artırmıştır (Sadıkov, 2010 :104). 25 Ekim’in ilk ışıklarıyla birlikte, işçi ve asker hükümetinin kurulmasına başlanmıştır. Tüm iktidar Bolşeviklerin eline geçmiştir (Sadıkov, 2010 :116).

1917 ihtilalinin köylü ayaklanması olarak ifade edilmemesi; savaşın ilk yıllarında köylünün kazancının artması, askere alınan ailelere tazminat verilmesi, harcama yapmalarının yasaklanması ve para ihtiyacının olmaması sebebiyle ürünlerini yüksek karla satmaları sonucu maddi olarak güçlenmeleriyle gerekçelendirilmiştir (Devlet, 2019 :180). 1917 Devrimini Bolşevik çatısı altında toplanan işçilerin ve askerlerin çoğunlukta olduğu bir kadro gerçekleştirmiştir. Lenin önderliğinde iktidarı ele geçiren Bolşevikler, iç savaşın ardından 30 Ocak 1922’de SSCB’yi kurmuştur (Tellal ve Keskin, 2004 :266).

Sonuç

18. ve 19. yüzyılda dış güçlerin Rusya üzerindeki Batı temelli fikir yayılımı artarak düşünsel faaliyetlerin gelişmesine ve toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. 19. yüzyılda artmaya başlayan hareketlilik, 1905 yılında ihtilal denemesiyle en yüksek raddesine ulaşmıştır. Düşünsel temelden beslenen toplumsal hareketler ile meşruti idarenin tesisi için mücadele edilmiştir. 1905 sonrası dönemde isteklerin yerine getirilmemesi ve toplumsal olumsuzlukların artış göstermesi, süreci 1917 Bolşevik Devrimine götürmüştür. Ekim Devrimi öncesinde köylüler toplumsal temelde köklü değişime uğrayıp yeni bir mahiyet kazanmıştır. Ancak devrimi işçilerin ve askerlerin çoğunlukta olduğu kesim gerçekleştirmiştir. Devrim sonrası yıllarda girişilen iç mücadeleler sonucunda SSCB kurulmuştur.

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

Burak Yıldırım

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Akyıldız, F. (2013). “Rusya’da Yerel Yönetimler” M, Okçu ve H, Özgür (Ed.) Dünyada Yerel Yönetimler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 544 – 584.

Askeroğlu, A. (2011). “Çarlık Rusya’nın Meşruti İdaresinin Yapısı”. Tarih Okulu, (9), 61-72.

Devlet, N. (2019). “Çarlığın Yıkılışı-Bolşevik Devrimi” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 164 – 193.

Devlet, N. (2019). “Rusya İmparatorluğunda Değişimler” N. Devlet ve N. Sarıahmetoğlu (Ed.) Rusya Tarihi, Açıköğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir, 132 – 163.

Kaya, S. (2010). “Rus Dış Politikasında Batı Karşıtlığının Düşünsel ve Tarihsel Gelişimi” Akademik Bakış Dergisi, 4(7), 41 – 77.

Kurat, A. N. (1993). Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar. Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

Roskin, M. G. (2012). Çağdaş Devlet Sistemleri Siyaset, Coğrafya, Kültür. (Çev. B. Seçilmişoğlu), Adres Yayınları, Ankara.

Sadıkov, R. (2010). “Şubat Devriminden Sonra Rusya’da İktidar Mücadelesi: Ekim Devrimine Giden Yol”. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, 29(48), 101 – 108.

Soltan, E. (2001). “Coğrafya, Tarih ve Rus Kimliği” Avrasya Dosyası (Rusya Özel), 6(4), 64 – 94.

Tellal, E., Keskin, N. E., Güler, B. A., Karahanoğulları, O., Karasu, K., Ömürgönülşen, U., Akın, Ö., Çınar, T., Esen, S. ve Kutlu, M. N. (hzl). (2004). Kamu Yönetimi Ülke İncelemeleri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları, Ankara.

[/vc_toggle]

Sosyalizm ve Turancılık Arasında Kalmış Bir İdeoloji: Galiyevizm

Sosyalizm ve Turancılık Arasında Kalmış Bir İdeoloji: Galiyevizm

Özet

İkinci Dünya Savaşı sonrasında içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede sağ-sol çatışmaları ortaya çıkmış, pek çok insan yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde sağı temsilen milliyetçiler, solu temsilen sosyalistler bayrak taşıyıcılığı yapmıştır. Her iki farklı görüş de pek çok destekçi edinmesine rağmen sosyalizm bir Turan fikirlerini birleştiren Galiyevizm kendisine taraftar bulamamıştır. Bu makalede Turancı Sosyalist Mir Sultan Galiyev’in hayatı ve Galiyevizm işlenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Sosyalizm, Turan, Cedit, Galiyev, SSCB

  1. Sultan Galiyev’in Hayatı

Sultan Galiyev, 1892 yılında Rus Çarlığı içerisinde bir Tatar Türkü olarak dünyaya gelmiştir. Çocukluk döneminde köy okullarında dini eğitimin yanında Arapça ve Farsça öğrenimi almıştır (Galiyev, 1998). Gençlik yıllarında ceditçi eğitim modelini benimseyen Tatar Öğretmen Okuluna kabul edilmiş ve bu okulu birincilik ile bitirmiştir (Duman, 1999). Öğretmen Okulundaki öğrencilik yıllarında bilimsel sosyalizm ve milliyetçi hareketler ile karşılaşmıştır (Guadagnolo, 2013).

Mezuniyeti sonrasında öğretmenlik ve gazetecilik gibi farklı meslekleri yaparken aynı anda küçük devrimci grupları örgütleyip Çarlığa karşı mücadele vermeye başlamıştır. Bu dönemde Bolşeviklerin faaliyetlerini gizli yürütmeleri sebebiyle kendilerine ulaşamadığını, Menşeviklere ise katılmak istemediği için uzak durduğunu söylemiştir (Günal ve ark., 2022).

Şubat devrimi esnasında Bakü’de gazetecilik faaliyetleri yürüten Galiyev, geçiş hükümeti sürecinde Rusya Müslümanları Kongresi’nde dinleyici olmak için Moskova’ya gitmiş ve sonrasında Kazan’a geçerek Bolşevik Partisi’ne üye olmuştur. Burada Beyaz Orduya karşı Kazan şehrinin savunulmasında önemli görevler almış olmasının yanı sıra Müslüman Sosyalistler Komitesi başkanı Vahidov’un öldürülmesi sonucu üzerine daha fazla sorumluluk yüklenmiştir. (Guadagnolo, 2013; Günal ve ark., 2022).

1918’de “I. Müslüman Komünistler Kongresine” başkanlık etmiştir. Aynı zamanda burada özerk olarak Rus Komünist Partisi’ne katılma fikrini açıklamıştır. Fakat 1919’da Rus Komünist Partisi milli komünist oluşumları lağvetmesi ve tek parti yönetimine geçmesi sonucu çalışmalarını burada yürütmüştür.

Galiyev, Batı emperyalizmine karşı olmasına karşın Bolşeviklerin uygulamalarının faydalı olmayacağı düşüncesindeydi (Benningsen ve ark., 1995). Bu düşünceleri sonucunda komünist elitlerce “burjuva milliyetçisi” olarak değerlendirilmiş ve Basmacı hareket kurmayları ile beraber karşı devrim hedeflediği kanaati ile 1923 yılında kendisine dava açılmıştır. Dava esnasında kendisine paralel devlet örgütleme ve Turan birliğini kurmaya yönelik faaliyetlerde bulunduğu suçlamaları yöneltilmiştir. Dava sonucunda serbest bırakılmasına karşın 1929 yılında ikinci kez tutuklanmıştır. Bu dönemden sonra kendisinin akıbeti ile ilgili kesin bilgiye ulaşılamamıştır. Bazı kaynaklara göre kürek cezasına gönderilip sonrasında kurşuna dizildiği söylense de bazı kaynaklara göre ise Stalin’in gözetiminde Moskova’da tutulduğu ve eceli ile öldüğü söylenmektedir (Reyhan, 2010; Baker, 2014).

  1. Tatarlar ve Ruslar Arası İlişkiler

Sultan Galiyev’in fikir yapısını anlamak için hayatını anlamanın yanında içerisinde yetiştiği toplumu ve tarihini de tanımak gerekir. Bunun için Tatar-Rus ilişkilerini incelemek elzemdir.

Rus Çarlığı’nın XVI. yüzyılda (yy.) Kazan’ı topraklarına katması sonucu Tatar Hanlığı dönemi sona ermiş, bölgede yaşayan halk göçe zorlanmıştır. Boşalan yerlere Ruslar yerleştirilerek Tatarlar kendi bölgelerinde azınlık durumuna getirilmiştir. Fakat tüm bunlara karşın bu zorunlu göç uygulamaları sonucu Tatar nüfusu farklı bölgelere yayılmıştır. Bu durum Tatarları öz vatanlarından mahrum etmesine rağmen, faaliyetlerinin daha büyük coğrafyalarda hakimiyet kurması ile sonuçlanmıştır (Günal ve ark., 2017).

Ruslar ele geçirdikleri topraklara Rus yerleşimciler göndermekle kalmamış aynı zamanda misyonerlik faaliyetleriyle din yordamıyla Ruslaştırma politikaları uygulamışlardır (Günal ve ark., 2022). Zamanla ticari olarak da Tatarlar üzerinde etki kurmak isteyen Ruslar, bunun için ticaret yollarına çeşitli yapılar kurarak etki alanlarını artırmayı hedefledilerse de Türkistan coğrafyasında “kafir” olarak görülen Rus tüccarlar başarılı olamamış, Tatar tüccarlardan yardım almak zorunda kalmışlardır. Bu durum Türkistan bölgesinde Tatar tüccarlar vasıtasıyla Türk kültürünün muhafaza edilmesine ve sonrasına milliyetçiliğin ortaya çıkmasına sebep olmuştur (Günal ve ark., 2017).

XIX. yy.’da Çarlık ordusu Doğu fetihlerini tamamlamış ve mutlak hakimiyeti eline geçirmiştir. Bu dönemden sonra ticaret için farklı milletlere ihtiyacı kalmadığını düşünen İmparatorluk, Tatarların işletme oluşturmalarına ve arazi satın almalarına engel olmuştur. Lojistik yöntemler ve mali yardımlar sonucu bölgeyi Moskova’ya bağlayarak Kazan bölgesinin ekonomik gücünü kırmayı başarmışlardır. 1906 yılında yayınlanan eğitim genelgesi sayesinde imparatorluk içerisindeki Türk ve Müslüman toplumların Kiril alfabesiyle eğitim alması zorunlu tutulmuş ve böylece kendi içlerindeki iletişim engellenmeye çalışılmıştır (Aça, 2014). Tüm bu baskılar sonucunda Türk aydınlar Çarlığa karşı reformcu kalkışmalar örgütlemeye başlamışlardır. Günümüzde Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine uyguladığı uygulamalar bu uygulamalara yakınlık göstermektedir.

[vc_toggle title=”Batı Trakya Türkleri”]

https://stratejikortak.com/2020/02/bati-trakya-turkleri.html

[/vc_toggle]

Ceditçilik

Ceditçilik hareketi Orta Asya Türk halkı tarafından en çok benimsenen hareket olmuştur. Sultan Galiyev de bu hareketten etkilenen aydınlardan birisidir. Bu hareketin amacı:

  • Din
  • Kültür
  • Teknoloji

Alanlarında yenilik yapmaktır. Rusya Müslümanları arasında cedit kavramı değişim ve toplumsal taleplerin yansıtılmasıyla özdeşleşmiştir. Bu hareket farklı fikirlerdeki Rusya Türklerinin birleştiği ortak nokta olmuştur (Yelok, 2013). Modernist faaliyetler ilk olarak Şehabettin Mercani (1818-1889) sayesinde din alanında ortaya çıkmıştır. Mercani, Türkistan’daki tutucu din bilimciliğine karşı çıkmıştır (Aça, 2014).

Bu hareketin kültür ve teknoloji ayağındaki en önemli etkiye sahip ismi İsmail Gaspıralı’dır. Kırım Tatarlarından olan İsmail Gaspıralı, “dilde, fikirde, işte birlik” mottosuyla Türkçü düşüncelerini anlattığı “Tercüman” adlı bir gazete çıkartmış, Çarlık yönetimi altındaki Türklerin ortak bir dil ile birleşerek hareket etmeleri gerektiğini savunmuştur (Doğdu, 2019). Bunun için eğitim reformu üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışmalarını açtığı “Cedit Okulları” ile uygulamıştır. Cedit okulları:

  • Fonetik okuma sistemi
  • Seküler eğitim anlayışı
  • Pantürkist anlatı

Anlayışlarında eğitim vermiştir (Emirhanov, 2005).

Cedit okulları, Tatar halkının eğitim oranını ciddi düzeyde artırmış; din, kadın hakları, edebiyat gibi alanlarda etkili Tatar aydınların çıkmasına ön ayak olmuştur (Günal ve ark., 2022). Bu aydınlardan birisi de Mir Sultan Galiyev’dir.

  1. Galiyevizm Nedir?

Galiyevizm, Mir Sultan Galiyev’in Karl Marx’ın görüşlerini kendi bakış açısı ile yorumlaması sonucu ortaya çıkmıştır ve komünizmin milliyetçi yorumu olarak değerlendirilmiştir. Lenin’in sömürenler ve sömürülenler tanımlamasına benzer olarak kendisi de dünyayı ezenler ve ezilenler dünyası olarak tanımlamıştır. Ancak proleterya kavramını tüm Doğu toplumlarını kapsayacak şekilde tanımlamıştır. Doğu toplumlarından kastı ise Asya, Afrika, Avustralya ve Amerikan yerlileri olarak değerlendirmiştir (Duman, 1999; Galiyev, 1998).

Ona göre toplumlar istismar edilen ve istismar eden olmak üzere ikiye ayrılır (Duman, 1999). Sömüren toplumlar içerisindeki proleter sınıf da en az burjuva kadar suçludur çünkü bu ülkelerdeki işçiler, sömürgeler sayesinde zenginleşen sermaye sahipleri tarafından kendilerine verilen rüşvetler sonucunda devrim fikrinden caymaya meyillidir. Aynı zamanda Galiyev, Batı’da bir proleter devrim gerçekleşse bile bunun şeklen bir sosyalizm olacağını, iktidara gelen proleter sınıfın Doğu sömürülerine devam edeceğini öne sürmüştür. Ona göre Batı’daki devrimcilik Fransız İhtilali ile sona ermiştir. Bu sebeple sosyalizm fikrini Batıya değil Doğuya doğru yaymaya çalışmak daha mantıklıdır. Çünkü Doğu toplumları henüz Batı’daki gibi bir sınıf ayrımına tabii olmamıştır (Benningsen ve ark., 1995).

Onun sosyalizmin gelişimi ile ilgili fikirlerine göre emperyal kuvvetler sahip oldukları gücü Doğu’daki sömürgelerinden almaktadır. Bu nedenle eğer ki sömürülen “proleter halklar” özgürleştirilirse (Galiyev, 1998):

  • Batı’daki sermaye sahipleri zayıflayacak,
  • Batı ülkelerindeki yoksulluk artacak ve burjuva gücünü korumak için işçilere daha fazla imtiyaz sağlayacak,
  • Sağlanan imtiyazlar sonucu işçi hareketleri ve sendika örgütlenmeleri güçlenecek,
  • Emperyalizm yıkılacak ve Batı’da sosyalist devrim gerçekleşmiş olacak.

Galiyev Doğu’nun özgürleştirilmesi sonucu Batı’nın dolaylı olarak sosyalist devrime yol alacağını düşünmektedir. Doğu fethini gerçekleştirmek için Kazan’da kurulacak bağımsız bir komünist parti ve ordu olması gerektiğini savunmuştur (Günal ve ark., 2022).

Galiyev, Müslümanlığın köleliğe karşı çıkması ve sömürülen halkların pek çoğunun Müslüman olması sebebiyle sosyalizmin öncelikle Müslüman halklara tanıtılması gerektiğini; bunun için de “Müslüman Komünist” bir oluşumun elzem olduğunu belirtmiştir. Rusya coğrafyasındaki Müslüman din alimleri yoluyla devrim fikrini Müslüman toplumlara benimsetmeyi planlamıştır. Ona göre Marxsizm ve İslam’ın birbirini besleyen pek çok unsuru vardır ve bütünleştirilmelidirler (Günal ve ark., 2022).

  1. Turan Sosyalist Cumhuriyeti Fikri

Sultan Galiyev düşüncelerini gerçekleştirmek için 1923 yılında “Sömürge Enternasyonali”ni tanıtmıştır. Bu fikrinde Kafkaslar ve Uralların Doğusunu SSCB’den bağımsız bir oluşum olarak tanımlamıştır. Daha sonraları “Sömürge Enternasyonali” olarak belirttiği bölgeyi “Turan Sosyalist Cumhuriyeti” olarak revize etmiştir. Ülkenin yönetim biçimini tek parti altında cumhuriyet rejimi olarak tasarlamıştır. Partinin yerel birimleri halkın seçtiği temsilciler meclisi tarafından yönetilecek, bu temsilciler arasından seçilen üyeler ise partinin ve devletin yönetimini üstlenecektir (Günal ve ark., 2022).

Bu fikir Sovyet yöneticilerin Turan coğrafyasında yeni etnik kimlikler yaratması fikrine ters olacağı için reddedilmiştir. Nitekim 1924 yılında Sovyet toprakları içerisindeki Türkler; Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan olarak farklı kantonlara bölünmüştür (Günal ve ark., 2022).

  1. Sonuç

Sultan Galiyev, baskıcı Çarlık Rusyası döneminde doğmuş ve tüm asimilasyon çalışmalarına karşı ceditçi eğitimin kendisine verdiği bilinç ile mücadele etmiştir. İlerleyen yıllarında mücadelesini sadece baskı altında kalan Türk uluslarından çıkartıp tüm dünyaya yayabilmek için sosyalizme yönelmiştir. Ezilen halkların çoğunun Türkler ve Müslümanlardan oluştuğunu ve bu halkların kurtuluşu için Türk ve Müslüman bir sosyalist oluşuma ihtiyaç duyulduğu fikrini ortaya atmıştır. Bunun için ortaya attığı “Turan Sosyalist Cumhuriyeti” fikri onun sonunu getirmiştir.

Ceditçi hareketin sosyalist kanadı olarak tanımlayabileceğimiz Galiyev, tüm Türkleri bir ülküde birleştirmek yönüyle Turancı olarak tanımlanabilecek olsa da bahsettiği ülkü bugünkü Turancılar ile aynı olmadığından farklılık gösterir.

Kendisi Batı toplumlarının emperyal hayallerinden vazgeçmelerinin oralarda sosyalizmi getirmek ile değil ellerinden sömürü güçlerini almakla olacağını söylemiştir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da “demir perde” altında pek çok sosyalist devlet kurulmuş olmasına rağmen SSCB’nin etkisinin azalması ile her biri sosyalizmden ayrılmış, onun azılı rakipleri ile ittifak olmuşlardır. Bu durum Galiyev’ in ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur.

Uğur Bozdoğan

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA 

Galiyev, S. (1998). Sosyalist Turan ve Doğu Birliği,(Çev.). GÜRSES, HB, Doğu Kitabevi, İstanbul.

Duman, O. Ş. (1999). Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev. Turk Dunyas Arastrmalar Vakf.

Guadagnolo, G. (2013). ” Who Am I?”: Revolutionary Narratives and the Production of the Minority Self in the Early Soviet Era. Region: Regional Studies of Russia, Eastern Europe, and Central Asia2(1), 69-93.

Günal, V. A., & Çelen, G. Sultan Galiyev’in Turan Sosyalist Devleti Fikrinin İncelenmesi.

Benningsen, A. A., & Wimbush, S. E. (1995). Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliğinde Milli Komünizm. (B. Tanatar, Çev.). Anahtar Kitaplar.

Reyhan, H. (2010). Doğunun Büyük Devrimcileri Mollanur Vahidov ve Sultan Galiyev. Alter Yayıncılık, Ankara.

Baker, M. R. (2014). Did he really do it? Mirsaid Sultan-Galiev, party disloyalty, and the 1923 affair. Europe-Asia Studies66(4), 590-612.

GÜNAL, V. A., & ÇELEN, G. TURANCI VE SOSYALİST: SULTAN GALİYEV’İN TURAN SOSYALİST DEVLETİ TASARISININ İNCELENMESİ. Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi27(1), 83-97.

Aça, M. (2014). Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği’nde Yeni Ulusların İnşası Adına Tatar Nüfuzunu Kırma Girişimleri. İdil-Ural Çalıştayı Bildiri Kitabı, Kırklareli Üniversitesi Yayınları, Kırklareli.

Yelok, V. S. (2013). Feyzullah Hocayev ve Cedit Hareketi. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması, Eskişehir, 423-428.

DOĞDU, S. A. SULTAN GALİYEV’İN SİYASİ KİŞİLİĞİ. Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi7(2), 79-120.

EMİRHANOV, R. (2005). İsmail Gaspıralı ve Tatar Toplumunda Yenileşme Hareketi (19. yy. sonu-20. yy. başı). Modern Türklük Araştırmaları Dergisi2(3), 71-83.

[/vc_toggle]

Islam and The Reconstruction of State

Islam and The Reconstruction of State

Islam had significant effect in world history. In a one century, after its spread, Islamic values and the conquests in the name of Islam spread from Central Asia to Iberian Peninsula. However, in this article, I will not elaborate the such a great advance into the world history. While everyone is arguing about the impact of Islam into the world politics, I want to pay attention to another issue; emergence of Islam. Emergence of such a divergent religion, namely monotheistic and emphasize non-binary God with huge social reforms, inside of the Arabian Peninsula, where dominant system of thought consisted on polytheistic divine structure with granting status-quo relations inside the social hierarchy, pointing out that Islam is not only about a sole divine message of conquests or reconstruction of world politics, but has a more distinct side. My paper derived from the answering this question, and my thesis claims that, Islam, when it started to spread with the first divine message, has a revolutionary aspect inside the Arabian Peninsula, promising an egalitarian and inclusive world, while abolishing the old political structure. In order to explain that, I will divide my paper in to two general segments; in the first phase, I will explain the pre-Islamic socio-political and socio-economic environment of the Arabian Peninsula, starting with the political crisis in international environment, fall of Himyarite Kingdom, long lasting wars between Sassanid Empire and Byzantine Empire, and their contribution to the growth of commerce economy and its structural relation in Meccan political system, as well as the how its changing the Meccan and other Arabic tribes world thorough socio-economically and socio-politically. This phase is also a crisis phase due to its degradation of Arabic social structure thorough elite over-production, increased urbanization, expansion of use of financial debt, increased wealth gap and population over-production. In that sense, revolutionary pre-requisites were already done in the Mecca. With the emergence of Islam, Prophet Muhammed (peace be upon him), with the divine guidance of Quran, ignited the fire of revolution in Mecca. Second part will be consisting on the revolutionary aspect of the emergence of Islam and its politics, from its first followers to the choose of city for Hijrah, rise of the Islamic values and reforms under the banner of Prophet Muhammed. Thus, in this part I will also mention about the establishment of such a revolutionary state and its success against the status-quo organisations of the Arabian society. In order prove the revolutionary aspect of the Islam, I will use the cyclical trends and domestic dynamics in order to explain changes inside the Arabic socio-economic and socio-political structures. In conclusion, I will briefly summarise my idea and showing that, both in Liberal-Classical thought and Marxist-Heterodox understanding, Islam emerged a revolution and succeed it, through establishment of a revolutionary state under the leadership of Prophet Muhammed. Despite the giving a so much part for the theoretical frameworks, I will show the theoretical background inside the story itself, in order to establish much more great vision for better understanding of the reality.

Pre-Islamic Mecca: Prerequistes for Revolution 

Arabia, before the divine message of the Prophet, was already developed and reached its peak. During the Himyarite hegemony over the Hejaz, Mecca can be considered as a mere periphery for the trade routes, just a rest point for the caravans that went to Syrian and Egyptian markets, in that sense, Mecca’s very own existence heavily depended on the its location in trade routes of the western Arabia which is connected to the surplus producing region of Yemen with Syria (Ibrahim, 1982: 342). In that sense, Mecca, during the Himyarite hegemony over the Western Trade route, was a periphery, and limited access to the Western Arabian trade route. However, distinguishable favour of the Mecca also crucial for the Western Arabian trade route; Kabe and the Zamzam wells, first one is important due to its historical-religious importance and concept of haram, which emphasise an sacred zone that no blood will be shed, and accumulate the Meccan elites their power, secondly, Zamzam well is crucial, due to very essence of it; a water source across the desert, made Mecca valuable periphery for the caravans, as a rest place and with the combination of the Kabe, enabled the Kabe as a place of minor trade area, an extension of the core-trade relations, between the Yemeni and Syrian trade routes. However, Meccan trade power did not only derive from these structural impulses, also affected from the essence of the city. Mecca, found in nowhere but the desert, no agricultural oasis, most close fertile lands can only be found in the Yathrib and Taif can be found, nor industrial output can be stipulated due to lack of natural resources, heavily depended on trade for the living; If Mecca had any attractions to offer, Himyarite princes as the head of them armies would long since have hurried there. Their winter and summer are equally desolate. No bird flies over Mecca, no grass grows. There are no wild beasts to be hunted. Only the most miserable of all occupations flourishes here, trade (Essad Bey, 1936: 44).

This quote actually shows some features of the era. First of all, as we mentioned above, Himyarite Kingdom had a certain dominance over the region, even their armies reached Mecca and other places, and control the southern sides of the Arabia. Secondly, Mecca nearly had no resources for the flourish of an subsistence economy in that sense they heavily depended on the other forms of economy, which brings us to the other feature, thirdly, Mecca re-organise its economic originations into the commerce-based economy, through use of Zamzam well, which allowed Mecca to became a significant periphery inside the Western Arabia trade route, and secondly, Kabe, a religious-ideological place where the no blood will be shed, haram, by obliged to do so, they gained a power of safe-haven, for the caravans, which mostly endangered by the threats of the Bedouin tribes across the region.
Mecca’s economic power started to arise when Himyarite Kingdom faced with critical internal pressures and started to lose its hegemonic power in the Western Arabian trade route. Until that moment, Quraish Tribe, consolidation of several clans in the leadership of Qusayy ibn Kilab, main residents of the Mecca, leading merchants of the city, however, their power limited by the Himyarites and the Lakhmids of Hira, which were the main dynamic powers that spread their influence over the Arabia on commercial way (Ibrahim, 1982: 343). Meccan merchants’ power, despite their willingness, limited only to the Haram and Kabe, they further diversified their commercial skills. In the middle of the fifth century, with the internal crisis of the Himyarite Kingdom, Arabian trade routes started to effect negatively, and dislocations occurred between the production and trade. This scenario pushed the Meccans to fill the void left by the Yemenis’ departure. Because the Meccans lacked the necessary infrastructure for this new duty, they had to create their own to transport themselves and their money outside of Mecca. However, Meccans did not have enough social and economic institutions for the such act, first of all, they did not have enough protection for the caravans and secondly, most of the Meccan merchants did not have adequate capital in order to venture a new caravan. Hashim, ancestor of the Prophet Muhammad, through four acts, became the key actor for the restructuring period of the Meccan city from periphery to the semi-core position. First of all, Hashim resolved the problem of security, through ilaf, agreement between the Bedouin tribes and Quraish that provide safe passage and protection, secondly, cease of itifad, ritual suicide of the Meccan merchants, in order to avoid the debt burden resulted from the disastrous venture attempts, eventually bankrupts, which separate them from the remaining clan members in terms of debt, Hashim, in order to stop this act, claimed that, itifad started to overtake them, and led them weak and less numerus compared to the others, and introduced mudaraba, a partnership that merchants pool their capital for formation of one huge caravan that can benefit from every one, from small investors to big sayyids, on the other hand, this also led to wider commercial exchange and diversified the enterprises done by Meccans, compared to the Himyarite merchants, thirdly, Hashim maintained agreements with the Abyssinians and the Byzantines for the tujjar al-Arab, convinced these states to the fiscal advantage of their caravans and products, and allowed Meccan caravans trade freely in Abyssinia, Byzantine, and lastly, he bear important role in for the Kabe, dwelled water-wells, namely, Bezr and Sicille, bear the role of Sikayah and Rifadah, water and food supply role for the pilgrims of the Kabe, that granted him to the huge respect and fame across the other Arabian regions (Ibrahim, 1982: 344-345) (Sarıçam, TDV).

Few conclusions can be derived from these acts. Hisham played very crucial role for the semi-core Mecca, firstly, he created a safe zone for the Meccan traders and created an alliance with the Bedouin tribes and Quraish. However, it is also worth to mention that, Quraish, contrary to its nomadic origins, became urbanised in Mecca, and have a distinct relation with the Bedouin tribes, this shows us a diversified division of labour inside the Mecca. Secondly, through ending itifad, Hashim also ended the small ventures abroad that created only disasters for the Meccan traders, and paved the way for the monopolistic trade dynamics, that later contribute to the Prophet’s revolution through Islam, and eventually re-organise class relations inside the Meccan society. Thirdly, one can argue that, through free trade agreements with another kingdoms, Hisham allowed Meccans to enjoy from benefits of the Western Arabia trade route, that was only had small benefit during the Himyarite hegemony, with these trade agreements, Meccans now able to accumulate their capital in correlation with the organisation of large-caravans. Lastly, in overall analysis, Hisham and his acts, transformed the Mecca from significant periphery to the important semi-core region that organise the region’s trade and create dynamism inside the system which later contribute to the rise of Islam, and intra-class conflict inside the Mecca.
Transformation of the Meccan socio-economic structure from periphery to semi-core brought even-more dynamic class relations to the Mecca. This dynamism eventually ended up with a revolution done by Prophet’s leadership. However, prerequisites of the revolution build upon three pillars; masses, elites and Meccan city-state’s financial status in a given period. Before jumping into these pillars, Meccan class dynamics worth to mention. With the increased complexity of the Meccan trade to outside, new concepts emerged, such as hilf, alliance matrixes both inside and outside of the Mecca for protection, and establishment of the trust-worthy trader relationships (İbrahim, 1982: 345). Classes basically divided into four categories, and based on the ownership of the merchant capital, and challenged the existed tribal affiliations of the Meccan social structure. At the top of the list, there were sayyids, wealthy merchants that leaders of the their clans, main formers of the clan-alliances, monopolistic anti-market group of the society, on the second level, there were clan member free men who had various professions that build the division of labour in the society, in the third level, there were mewalis, who were “clients” of the certain clans that under protection under the patronage clans, mewalis are important due to their role inside the society; they were not clan members, they did not have any previous blood-relations within the their patronage clan, however, due to their professions and labours, accepted themselves to the clan and provided them certain capital and labour, moreover, mawali’s rights in a given clan also inherited to its next generation and granted certain rights and duties for its next generations such as when one mewali insulted or attacked by other clan members, patronage clan leader had to avenge this act in order to protect its mewali in order to protect its honour, moreover, concept of mewali was not a static class, social mobility granted for mewalis and mewalis can reach the level of halif, ally, lowest status inside the Mecca given to the slaves, qinn, either captured from battles or lost their freedom due to their debts, generally caused by the usury (İbrahim, 1982: 346).

Inside this class dynamics, several analyses can be reach. First of all, existence of the sayyids, wealthy merchants shows that, due to prolonged mudaraba-system, joint ventures abroad, several groups asserted their capital power inside the city, namely three important clan; Banu Umayya, Banu Makhzum, and finally, Banu Hashim, later I will mention in intra-elite competition. Furthermore, establishment of long-distance trade system through protection and trust alliances across the Western Arabia trade route and joint-venture merchant methods, Meccan family elites established important social group which nearly dominates the Meccan economy, even the later least powerful family, Banu Hashim, maintained strong position in the religious duties and named with it. However, despite such a centralised and monopolised anti-market tendencies, Mecca was never showed any authoritarian regime, contrary to this, Meccan socio-political structure established quite decentralised and oligarchic regime, where the most of the decisions taken with small council of important families members, and they did not have any central executive organ or council did not have any direct legislative power, this issue later paved the way for the Prophet’s revolution inside the Mecca, moreover, lack of centralisation inside the sayyids caused three important results; firstly, there was huge centralisation of the economy due to inner competition between the Sayyids, secondly, there was important centralisation of the religious activities, Mecca resembled every important god of the other Arabic states in order to establish a semi-core in the Mecca, and thirdly, lack of indecisive alliances between the Sayyids, which established grey zones against the Prophet during the his duty of spreading the Islam, which gave Prophet a huge advantage (Wolf, 1951: 340). Position of the mewalis also worth to take into consideration. Mewalis were not kin-originated group, mostly derived from the ex-slaves or foreigners, or outsider Arabs, and even that position, they somehow represented a class inside the Mecca. In that sense, on the other hand, mewalis are also heavily depended group, to the clans, due to reason that they were mostly not producers of certain goods, but they provide their services, this issue showed us that Mecca, during the pre-Islamic period, deepened its division of labour inside the Mecca, and established a real “city”, in the conceptualisation of the Charles Tilly, representation of state as a centre of capital and wide civil division of labour which generate income for its residents, moreover, Mecca was an actual “city” because, it was not the tribes, kin-based relations that maintained prosperity and security of the Mecca, but the their widened relations with the outsiders, through halifs, mewalis, other tribes, slaves, service providers, religious points etc., such a complex relations, eventually widened the concept of Quraish, which actually means the “to collect together” (Wolf, 1951: 331) (Tilly, 1992). In that sense, Mecca was a city that ruled by the Sayyids. On the other hand, Mecca was interestingly attracting for the masses due to two reasons; debts and Kabe. Regarding the issue of debt, people who were in the periphery of the Mecca, generally indebted by the Meccan merchants, and brought down to the city, either as a slave, or as a daily worker, in order to pay their debts, moreover, these people, were forced to leave their tribes by the merchants, in order to prevent their rely on their tribes collective wealth, such an act, alienation from both capital-ownership and clan relations, gave them a new identity inside the Mecca, can be classified as a working poor, moreover, provision of large service sector under the control of the sayyids and their families related to the care of caravans and merchant system of the city, further entangled the rich and poor in the streets of the Mecca. Moreover, concept of slave also needs some explanations. Slaves, as a general rule for the early Medieval Age’s and Antiquity’s character, considered as a form of capital by their owners, which have two meanings, firstly, they can be use whatever their masters want, mostly in the prostitution and the caravan guard, animal cares, and also, they needed to take care by their masters. Despite the horrific story of the Roman slave system, work or die, Meccan slave system was differing from it several ways. Firstly, slave ownership considered as normal, as well as the Romans, however, in order to continuation of the services provided by the slaves, they had to taken care by their masters, adequate feed, sleep and free-time cycles, secondly, a system of payment, main difference from the Antiquity slave systems, and a possibility of freedom, either as payment for their slavery or gave of freedom from the wealthy merchants. Thirdly, many mewalis, clients came from the slave status, who gained their freedom, in that sense, slavery was not a static concept inside the Meccan society.

On the other hand, Kabe had a significant importance due to very simple reason; it was a religious zone, that attracted pilgrims across the Arabia, eventually promoted its own market, that benefited by both masses, through way of socialisation through sacred, a peaceful environment of exchange of ideas, and for the elites, which are profited from the zone of haram through enlarging it and accumulated more capital their wealth. Last important issue, for a prerequisite for a revolution, intra-elite competition, we saw that the, power dynamics between the Banu Umayya, Banu Makhzum and Banu Hashim, either through honour duellos, or protection of client, or establishment of another alliances, mostly known conflictual factions in Quraish, Al-Ahlaf and Al-Mutayyabun, showed us a fact that, Mecca’s political power also derived from the these intra-elite competition, due to elites needs for the manoeuvring, in the heavily merchant oriented city, reasoned only through two ways, series of wars against the “aliens”, or accumulation of intra-elite configuration in order to increase degree of manoeuvre. Throughout the pre-Islamic Mecca period, we saw both these elements, in terms of waging war against the “alien”, Fijar Wars, or demanding fertile part of lands from the Taif, or intra-clan competitions between the Banu Umayya, Banu Makhzum, and re-position of the Banu Hashim before the birth of Prophet.

Way of Revolution: Islam 

Up until this point, we understand how Meccan society transformed to an urbanised, complex division of labour society after the introduction of the Hisham’s developments into the society, moreover, we understand, how anti-market foundations established through big families monopolisation of the Meccan economy, namely, Banu Umayya, Banu Makhzum and Banu Hisham. Before the divine revaluation, Meccan society established two pre-conditions of the revolution, in Brennerian terms, firstly, rulers now lost their re-productive ability in terms of ideology, due to increased depended population inside the city, namely, indebted slaves and mewalis, and secondly, masses lost their means of production, however, this lost of means did not directly related to the agricultural input, as Brenner improvised, in a mercantile economy like Mecca, masses means of production derived from the services industry and their freedom, in that sense, increased indebtment through usury and monopolised Meccan market and caravans by the big monopoly families, especially Banu Umayya such as in the example of the Fijar Wars, people nearly lost their hope to old way of financially independent, free merchants and service providers, in order to alive in the Meccan semi-core sub-system, they had to be move Mecca, found adequate equals as a counterparts, and grant Sayyids usury for a trade (Brenner, 2003). On the other hand, increased population pressure, elite competition on scarce economic and symbolic resources, and usury bubble over the non-binding legislative and non-central executive organ further pushed Meccan masses to another solution; Islam. Revolutionary aspects of Islam had two important phases, at the first phase, Islam commanded Muhammed Prophet to a passive resistance against the old relics, and mainly based on the establishment of the critique of the old ideology, Arabic paganism and its actions towards to the world, desacralisation of the Arabic paganism. In the second phase, started with the Hijra, in Yathrib, Prophet established foundations of the revolutionary state, which years later assert dominance against the Meccan elites.

The first phase of Islam, there are several important characteristics about the nature of revolution. Firstly, when Prophet aware with the divine messages of the Allah, and spread them into the masses, first believers interestingly have similar background; many of the were younger brothers and sons of notable merchants, who fallen out of the first in their tribe, or slaves, this shows the spread of Islam took very focused way of injection; at the first sight, Islam accepted by the lower strata of the Meccan society, especially by the slaves and the mewalis, however, examples such as Abu-Bakr, wealthy Meccan merchant whose father was a chief of Banu Taym, as one of the earliest convert, showed us that the, Islam also attracted to the free men of the clans, moreover, rather than opposition to Islam, introduction of a vision that rejected the past, showed us another important feature of the Meccan society; anti-market tendencies reached its peak and other clans demanded a social mobility inside the society (Watt, 1977: 36). First phase of the Islam mainly passive resistance due to non-violent methods done during the spread of religion, which also encouraged the Meccan elites to the further push their ill-treatment to the Muslims, such as the martyrdom of the Sumayyah bin Khayyat by Abu Jahl, head of the Banu Makhzum, or torture against the Bilal the Abyssinian, however, despite the ill-treatment, passive resistance derived from two reasons; first of all, prophet’s uncle, Abu Talib, leader of the Banu Hashim, granted protection over the Prophet, despite the diminished power of the Banu Hisham, they were still active and influence over the Meccan elites, which prohibited any direct attack against the Prophet, secondly, as we mentioned above, Meccan elites did not have any executive organ, or binding legislative power over the city, so, as long as they did not have consensus over the acts of Prophet, elites aggression against the Prophet and Islam only considered as an individual aggression, not as an collective action against the Prophet. However, passive resistance eventually ended due to three reasons; firstly, conversion of the Uthman and Hamza, shaken the Meccan elites, Banu Umayya and Banu Makhzum elites, due to their strong position in the ancien regime, and further developed form of alliance in competition against the Islam, secondly, strong-violent opposition from the Taif against the divine messages, an important industrial production site in Arabia, and the death of Abu Talib, which replaced by the Abu Lahab, strong opposition against the Prophet and removed Banu Hisham’s protection for the Prophet and sided with the Banu Makhzum, Abu Jahl, led the Prophet to the end of the passive resistance and paved the way for the Hijra, emigration to the Yathrib (Buhl and Welch, 1993: 360-376). Second phase of the Islam started with the Medina Convention. With the convention, Prophet established an egalitarian community through binding every tribe in the Yathrib in the concept of Ummah. Moreover, in order to provide solidarity and comradeship between the local people and the Meccans, concept of Ansar and the Muhajir (Serjeant, 1978: 4). With egalitarian conception and the strong emancipation to the comradeship, Prophet firstly broke the concept of mewali, a dependent client, and reorganise it through addressing Allah as a sole patron and the believers are only clients of the Allah. Moreover, partially abolishment of the usury inside the Ummah, ended up the masses lost of means of production, and re-established newly founded state over the Yathrib, later called as Medina, the City. With the establishment of the “city”, Prophet entered into the aggressive phase of the spread of Islam, waged wars against the Mecca. These wars, early based on the raids to the caravans that going to the Mecca, which believed that the as long as the raids ended successfully, adequate resource will flow to the Medina and Mecca will suffer from the lack of trade, which took decades of building, it has also another important point, by doing so, Prophet erode the concept of hilf, erode the relationships between Meccan merchants and the peripheral tribes who supposed to be protect these caravans, and let the Mecca alone inside the its own system (Ibn Ishaq, Guillaume, 1955: 281-287). Eventually, Mecca, with get sick of these raids and loss of significant amount of money, decided to the attack Prophet for end this conflict. At the Battle of Badr, Prophet’s forces became victorious, however, what is important in this battle was the death of Abu Jahl, due to heavy wounds, which led Banu Umayya family alone in the power politics, at the first sight can be seen as a disadvantage but, also huge problem in the Meccan political structure, which had no executive organ (Glubb, 2002: 179). However, Mecca was still a semi-core region with superior resources, alongside with a military history, and quickly took avenge of the Battle of Badr with Battle of Uhud, including death of Hamza and conspiracy that Prophet was killed, led the Muslims to the defeat (Cook, 2007: 24). Abu Sufyan, leader of the Banu Umayya, after the victory, encouraged to the new attack directly to the Medina, through forming alliances with other tribes’ leaders, however, Prophet now, with morally wounded soldiers, followed new strategy that break up these alliances. At the end, siege against the Medina failed due to two important reasons, lack of support for the Banu Umayya from other tribes, which were long-lasted domination under these families and searching for a social mobility which only granted by the Prophet, through accept of Islam, due to this reason, Islam had a very political nature, and secondly, succession of the Medina’s entrenchment against the Mecca’s military forces (Rodinson, 2002: 209-211). With the end of the wars, Truce of Hudeybiyyah emerged. This truce can be considered as first success of the revolutionary state, due to two reason, firstly Prophet identified as an equal by the Meccans, and secondly, Medina now due to end of military tension, able to became a new semi-core of the region, through routine pilgrimages that enhanced the trade power of Medina and establish a higher status for them. On the other hand, identification of the Prophet as an equal showed clearly showed that the, ancien regime of the Mecca did not have adequate power in order to combat against the new religion and its believers, Meccans finally lost their last chance to overtake the means of reproduction that they started to lose since the first divine message. Final act done with the conquest of the Mecca, due to nullification of the Hudeybiyyah Truce, which was one of the earliest examples of the glorious revolution, a change of system without bloodshed (Peters, 2003: 240). By conquering Mecca, Prophet restructure the old Meccan dynamics into the new one; from centralisation of the religion to singularity of the religion, Allah became the only god for worshipping and also completely different from the old gods, for example, in the Arabia, Allah was the only god that did not attributed to the one gender. This singularity bring another form of centralisation to the Mecca, centralised rule under the banner of Prophet, furthermore, trade and economy now became decentralised in order to abolish monopolistic tendencies of the ancien regime, diminished the power of Banu Umayya in Arabia, eventually at the end, with a visionary religion, Mecca, as a new core in the Arabian subsystem, through leaving its role to the Medina, forced Muslims to the new expeditions across the Arabia, and established a balance of power against the Byzantines and Sassanids.

Conclusion 

After the fall of the Himyarite hegemony over the Western Arabia trade-route, Mecca started to develop its own power. Up until the emergence of the Hisham, Arabs were disorganised, based on the small-individual ventures across the Western Arabian trade-route. With the introduction of Hisham’s joint-ventures, and re-organisation of the trade system, Mecca started to establish city dynamics that prelude to revolution of Islam. Monopolies established by the big family circles restricted other tribes to develop social mobility in the Meccan socio-economic structure, use of usury and further indebtment of the free-men, and increase of the slaves established huge amount of dependent people, which ignite the engine of rich and poor division and inability of the reproduction of the old pagan ideology in the Mecca, alongside with the centralised economy over the Kabe. Prophet occurred in that moment, with his divine message, he broke the old ideology, which is unproductive now, and moved to the Yathrib, in order to establish new polity through Medina Convention. Through raids and wars, Prophet asserted his dominance alongside with the establishing alliances with the non-Muslim tribes outside of the Mecca, and finally conquered Mecca, re-organised through singularity of religion, and centralised governance, with decentralised economy, ignite the engine of social mobility, and established core position of Mecca, and finally established revolutionary state in Mecca, which later reach from Central Asia to the Spain.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BIBLIOGRAPHY

John Bagot Glubb, 2002, The Life and Times of Muhammad, Hodder and Stoughton, 2002.

Eric R. Wolf, The Social Organization of Mecca and the Origins of Islam, Southwestern Journal of Anthropology, Vol. 7, No. 4 (Winter, 1951), pp. 329-356, University of New Mexico.

Mahmood Ibrahim, Social and Economic Conditions in Pre-Islamic Mecca, International Journal of Middle East Studies, Vol. 14, No. 3 (Aug., 1982), pp. 343-358, Cambridge University Press.

Buhl, A. T. Welch, Muhammad, Encyclopaedia of Islam. Vol. 7, Brill, 1993.

Montgomery Watt, W 1977, ‘Muhammad’, in PM Holt, AKS Lambton & B Lewis (eds), chapter, The Cambridge History of Islam, The Cambridge History of Islam, Cambridge University Press, Cambridge, pp. 30–56.

Maxime Rodinson, Muhammad: Prophet of Islam, Tauris Parke Paperbacks, 2002.

Ibn Ishaq and A. Guillaume, The Life of Muhammad, Oxford University Press, 1955.

Majid Ali Khan, Muhammad The Final Messenger, Islamic Book Service, New Delhi, 1998.

Francis Edward Peters, Islam: A Guide for Jews and Christians, Princeton University Press, 2003.

Robert Brenner, Merchants and Revolution: Commercial Change, Political Conflict, and London’s Overseas Traders, 1550-1653, Verso, 2003.

[/vc_toggle]

Balistik Füzelerin Özellikleri ve Savunma Sistemleri

Balistik Füzelerin Özellikleri ve Savunma Sistemleri

Otuzdan fazla ülkenin envanterinde bulunan balistik füzeler, belirlenen hedeflere bir veya birden fazla konvansiyonel (yüksek patlayıcılı), kimyasal, biyolojik ya da nükleer savaş başlığını kısa sürede hedefe ulaştırmak amacıyla üretilen silah sistemleridir. Balistik füzeleri menzillerine göre üçe ayırmak mümkündür. 1000 km’ye kadar olanlar kısa menzilli, 1000-5500 km’ye kadar olanlar orta-uzun menzilli, 5500+ km olanlar kıtalararası (ICBM) balistik füzelerdir. Kıtalararası balistik füzeler genellikle 10-15 mach (ses hızının 10-15 katı) hızlara ulaşabilmektedir. Balistik füzelerin menzilleri arttıkça hedeften sapma oranları yükselir. Bu dezavantajın önüne geçmek için nokta hedeflere değil, asker/sivil hedef ayrımı yapılmaksızın yerleşim yerleri hedef alınarak bir kitle imha silahı olarak kullanılmaktadır. Yakın zamanda bu durumun en net örneği 2. Karabağ Savaşı’nda Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Gence şehri başta olmak üzere büyük yerleşim merkezlerine yaptığı balistik füze saldırılarında görülmüştür.

Balistik füzelerin imhası havadaki mermiyi başka bir mermiyle vurmaya benzetilebilir. Menzili 350 km’den fazla olan balistik füzeler seyrinin büyük bir kısmını uzayda geçirirler ve yüksek hızlara ulaşmaları nedeniyle balistik füzelerin imhası oldukça zordur. Bu yüzden özel sistemler geliştirilmiştir; İlk ateşlenme (Boost) fazında müdahale için tasarlanmış sistemlere ABL (Air-Born Laser) ve KEI (Kinetic Energy Interseptor) örnek olarak gösterilebilir ancak bu sistemler sahada kullanılır hale getirilememiştir. Atmosfer dışında gerçekleşen serbest uçuş (midcourse) safhasında savunma yapan sistemlere GMD (ground-based midcourse defense) ve SM3 füzesi kullanan deniz tabanlı Aegis sistemi örnek gösterilebilir. Füzenin atmosfere tekrar girdiği terminal safhada savunma yapan sistemlere Patriot, THAAD, S-4000, FD-2000, SAMP-T örnek olarak gösterilebilir.[1]

Rusya’nın RS-28 Sarmat kıtalararası balistik füzesi

NATO Balistik Füze Kalkanın Tarihsel Süreci

ABD başkanı Ronald Reagan tarafından 1990 yılında başlatılan ulusal balistik füze savunma programı zaman içerisinde bazı değişikliklere uğramış ve 2010 yılında yapılan Lizbon zirvesinde tüm NATO ittifakı ülke topraklarını ve halklarını savunacak şekilde kapsamının genişletilmesine karar verilmiştir.

Zamanla Türkiye’nin Yunanistan Haricindeki tüm komşularının balistik füzelere sahip olmaya başlamasıyla Türkiye füze tehdidine yönelik savunma politikalarını NATO çerçevesinde sahip olunan güvenlik garantileri üzerine şekillendirmiştir. Kürecik/Malatya mevkiinde 1961 yılında Sovyet hava sahasını izlemek amacıyla kurulan ve 1991 yılında kapatılan[2] ABD kontrolü ve yönetimindeki sabit Radar üssünün yeniden tesis edilmesine dair kararını açıklamış ve 2012 yılında tesis faaliyete geçmiştir.

NATO balistik füze savunma sistemi, Avrupa’da konuşlu ABD Radar ve Önleme sistemlerine ilave bazı Avrupa Ülkeleri Sistemlerinden oluşmaktadır. Yani, NATO Balistik Füze Savunma Mimarisi Malatya/Kürecik’te konuşlu AN/TPY-2 radarı, İspanya’da konuşlu 4 adet AEGIS Balistik Füze savunma kabiliyetli ABD gemisi, Çeşitli NATO ülkeleri envanterinde bulunan PATRIOT, SAMP-T ve PAAMS füze ve radarları, Polonya ve Romanya’da konuşlu AEGIS Ashore Radarları ve Önleme Silahlarından (SM-3 Füzesi) oluşmaktadır. NATO Balistik Füze Komuta Merkezi Ramstein/ALMANYA’dır.[3]

AB’nin Doğu’sundan gelebilecek muhtemel bir saldırıya karşı en iyi stratejik savunma ve gözlem yeri olmasından dolayı Türkiye, Merkezi komuta sisteminin İzmir’de konuşlu olmasını istemiştir. Ancak Türkiye’nin bu teklifi kabul görmemiştir fakat Almanya’da olacak merkezi Komutada bir Türk generalinin bulunması teklifi kabul görmüştür.

AN /TPY-2 radarı

Türkiye’de konuşlu olan AN /TPY-2 radarı, THAAD balistik füze savunma sistemi ile birlikte geliştirilen X-bandı bir radardır. Hedefe ve moda bağlı olarak 870 ila 3.000 km aralığındaki nesneleri takip edebildiği bildirilmektedir[4]. Türkiye’ye anti balistik füze sistemlerinin kurulmamasının nedeni önleyici füzelerin yeterli vuruş hızına ulaşabilmesi için düşman balistik füzelerine 400-1000 km arası bir uzaklıkta olması gerekmektedir. Bu nedenle NATO, Türkiye’ye yalnız “erken ikaz ve takip radar üssünü” kurmuş, herhangi bir sabit veya mobil önleyici füze üssü tesis etmemiştir.

Bu sistemin Türkiye’ye katkısı en iyimser biçimde 1500 km üstü menzilde hareket eden ve İstanbul’u tehdit eden füzelere karşı denizde konuşlanmış SM-3 füzesi kullanan AEGIS sistemine sahip dört geminin tamamının veya bir kısmının Ege’de veya Akdeniz’de uygun bir bölgede bulunmasıyla fayda sağlayabileceği şeklindedir. Diğer bir deyişle Ankara’yı kapsama içine alan Şahap 3 füzelerine karşı (1200 km menzilli) etkili olamayacaktır.[5]

Hisar O+ harp başlıklı atış testi

Sonuç Yerine 

Türkiye bazı önemli noktaların korunmasını sağlamak amacıyla Adana, Gaziantep ve Kahramanmaraş’a bazı NATO müttefiki ülkelerin hava savunma sistemleri geçici olarak konuşlandırılmıştır. Buna ek olarak NATO balistik füze savunma sistemine girmiştir. Ancak NATO balistik füze kalkanının Türkiye’nin tamamını korumaması ve müttefik ülkeler tarafından geçici olarak yerleştirilen hava savunma sistemlerinin Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu zamanda geri çekilmesi Türkiye’yi farklı çözümler aramaya yönlendirmiştir. Türkiye kendi sistemlerini üretene kadar acil ihtiyacı olan hava savunma sistemini Rusya’dan satın almıştır. Ancak Rusya’dan alınan S400 hava savunma sistemi NATO ve Türkiye’nin kendi hava savunma ağına entegre edilemediği için tam verim alınamayacaktır. Türkiye ihtiyacı olan alçak ve orta irtifa hava savunma sistemlerini kendisi üretmiş ve envantere almıştır. Siper hava savunma sisteminin envantere girmesiyle uzun menzilli hava savunma sistemi ihtiyacını giderecektir. Ancak siper hava savunma sistemine balistik füze önleme kabiliyeti kazandırılması zaman alacaktır[6]. Bu yüzden Türkiye’nin balistik füze savunma sistemlerine olan ihtiyacı devam etmektedir.

Batuhan Kahriman

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

KAYNAKÇA

Erdurmaz, Ali Serdar (2016). “Nato Balistik Füze Savunma Sistemi İçinde Türkiye’nin Yeri”, Savunma Bilimleri Dergisi, Mayıs 2016, Cilt 15, Sayı 1, 1-29. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://kho.msu.edu.tr/akademik/enstitu/Alp_SAVBEN_dergi/151/1.pdf&ved=2ahUKEwiP6NTFmbL6AhXfR_EDHUewBe0QFnoECBwQAQ&usg=AOvVaw1Pi8h58WDtUGORF1mxqFZZ

Egeli, Sıtkı, “Füze Tehdidi ve NATO Füze Kalkanı: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 40 (Kış 2014), s. 39-73. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/540267&ved=2ahUKEwj9rN7cn7L6AhVSXfEDHZ9dCFgQFnoECAgQAQ&usg=AOvVaw3FFuOZW_FTi4PHbdL-qevm

Aydın, Erdal. “AB’nin Güvenliği ve Türkiye’nin Rolü: NATO Füze Kalkanı”, AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergisi Cilt : 7 Sayı : 16 Sayfa: 719 – 735 Mart 2019 Türkiye Araştırma Makalesi, Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/tr/pub/avrasyad/issue/44101/543863&ved=2ahUKEwjxgfLeobL6AhUsRPEDHfWaD8MQFnoECAYQAQ&usg=AOvVaw1DfZ1Ccii4mDf89BXFwIDT

Çalışkan, Burak. “NATO’nun Balistik Füze Savunma Sistemi ve Türkiye’nin Rolü”. İNSAMER 12.04.2021. Erişim Adresi: https://www.insamer.com/tr/natonun-balistik-fuze-savunma-sistemi-ve-turkiyenin-rolu_3886.html

Kibaroğlu, Mustafa, “NATO’nun Balistik Füze Savunma Sistemi ve Türkiye”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 9, Sayı 34 (Yaz 2012), s. 183-204. Erişim Adresi: https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/540215&ved=2ahUKEwiJodb5orL6AhXSW_EDHax-B1YQFnoECA0QAQ&usg=AOvVaw16uPsPhmqS96fWSdAyzQHY

Dipnotlar

[1] Aselsan, “Balistik Füze Savunma Sistemleri”, Erişim Adresi: https://www.aselsan.com.tr/tr/inovasyon/haber-detay/balistik-fuze-savunma-sistemleri-7661

[2] Demirci, Mehmet Cem (2019). “Kürecik radarı NATO Füze Savunma Sisteminin en önemli unsuru”, Euronews, Erişim Adresi: https://tr.euronews.com/2019/12/16/kurecik-radari-turkiyenin-elindeki-stratejik-kozu-mu

[3] Dilek, D. Bircihan (2020). “Balistik Füze Savunması: Kürecik Radarı’nın Önemi”, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Erişim Adresi: https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/milli-guvenlik-ve-dis-politika-arastirmalari-merkezi/balistik-fuze-savunmasi-kurecik-radari-nin-onemi

[4] Füze Savunma Projesi, “AN/TPY-2 Radar”, Füze Tehdidi , Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi, 25 Nisan 2016, son değiştirilme tarihi 30 Haziran 2021, Erişim Adresi: https://missilethreat.csis.org/defsys/tpy-2

[5] The Economist (2010). “Amerika’nın yeniden yapılandırılmış füzesavar kalkanı hala Rusya’yı rahatsız ediyor”, Erişim Adresi: https://www.economist.com/europe/2010/02/18/the-next-salvo

[6] Karakoç, Emre (2022). “Balistik Füze Önleme Kabiliyetli Siper, 2026’da Hazır”, Defenceturk.net, Erişim Adresi: https://www.defenceturk.net/balistik-fuze-onleme-kabiliyetli-siper-2026da-hazir

[/vc_toggle]