Dünya Liderlerinin ‘Stratejik’ İlk Yurt Dışı Ziyaretleri

Yakın tarihte devletler için mesaj niteliği taşıyan ‘ilk yurt dışı ziyaretleri’, devlet başkanları tarafından ince elenip sık dokunuyor. Bu konuda bazı liderler dönemsel stratejik kararlar verirken, bazıları tarihsel bağlarından kopmayarak ülke geleneklerini bozmuyor.

Diplomasi uzmanları bu ziyaretleri, -olağan dışı bir durum olmadığı sürece- liderlerin görevde kaldığı süre boyunca izleyecekleri stratejinin ilk sinyalleri olarak yorumluyor. İşte Putin’den May’e, Khan’dan Erdoğan’a dünya liderlerinin ülkelerinde seçimleri kazandıktan sonra düzenledikleri ilk yurt dışı ziyaretleri…

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2013 yılında göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ilk yurt dışı ziyaretini Rusya‘ya gerçekleştirdi. Çin ile Rusya, Orta Asya ülkeleri içerisinde ticari ve siyasi rekabet içerisine girse de iki ülke ABD’ye karşı bağlarını koparmama konusunda kararlı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

İsrail Başbakanı Netanyahu ilk yurt dışı ziyaretini manidar mı manidar bir bölgeye gerçekleştirdi. Netanyahu’nun tercihi Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi saf dışı bırakarak doğal gaz ve petrol aramaları konusunda iş birliğine gittiği Güney Kıbrıs Rum Yönetimi oldu. Bölgede Yunanistan, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında çeşitli anlaşmalar imzalanmıştı. Netanyahu’nun Başbakan olduğu süre boyunca stratejik hedeflerinin başında Akdeniz’in geldiğini söylemek gerçek dışı olmaz.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau

Seçildikten sonra paylaşımları ve algı medyasıyla kısa sürede dünyada dikkat çeken Kanada Başbakanı Trudeau, ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı ancak bu durum diğer liderlerin ziyaretlerinden biraz farklı. Aslında Trudeau, seçimi kazandıktan sonra Türkiye’de düzenlenen G20 Zirvesi için Antalya’ya gelmişti.

ABD Başkanı Donald Trump

Tuhaf açıklama ve kararlarıyla bilinen Donald Trump, 2016 yılında Clinton’a karşı seçimi kazanmış, ilk yurt dışı ziyaretini Suudi Arabistan‘a yapmıştır. Trump, bu ziyaretlerin ardından Riyad yönetimi ile 110 milyar dolarlık ‘ABD tarihinde türünün en büyük silah anlaşmasını’ imzaladı. Daha sonra İran’a karşı ‘Arap NATO’sunu kurulacağını iddia etti ki Tahran’a karşı en büyük kozu Suud önderliğindeki Körfez ülkeleri.

Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May

Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, ilk ‘yurt dışı’ ziyaretini Krallık’a bağlı bağımsızlık referandumu için Londra’yı sıkıştıran İskoçya‘ya yaptı. May’in İskoçya ziyareti pek yurt dışı ziyareti gibi görünmese de BREXIT sonrası Başbakan olan May, Katalanlar ile Madrid hükümeti arasında yaşanan sorunların adada yaşanmasından çekiniyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin

Rusya lideri Putin, oyların yüzde 76’sını aldığı Mart ayındaki seçimlerden sonra ilk yurt dışı ziyareti için Türkiye‘ye geldi. 6 yıl daha görevde kalacağı Putin, bu ziyarette Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü ve Suriye konulu İran-Rusya-Türkiye zirvesine katıldı. Putin, Türkiye ile bölgesel konularda iş birliği yapılması gerektiğini ve Suriye’de ‘en az maliyetli’ çözümün Ankara ile yapılan görüşmeler olduğu konusunda hemfikir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Başkanlık sistemine geçişin ilk seçimi 24 Haziran’da gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başkanı Erdoğan, ilk yurt dışı ziyaretini kardeş ülke Azerbaycan ve yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‘ne düzenledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Fransa’nın genç Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya hayranı Le Pen ile seçim yarışını kazanmasının hemen ardından ilk yurt dışı ziyaretini Almanya‘ya düzenledi. Seçim süresi boyunca kendisini en fazla destekleyen Almanya Başbakanı Merkel’e ‘vefa borcunu’ ödeyen Macron, lider olduğu sürede AB yanlısı olduğu sürece Merkel’in arkasında olduğunun da farkında.

Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-Un

Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, 2011 yılında yönetime gelmesinden 2018 yılına kadar hiç yurt dışı gezisinde bulunmadı. Bu yılın Mart ayından ilk kez yurt dışına çıkan Jong-Un pek bir tercih seçeneğinin olacak ki ziyaretini ‘ağabeyi’ Çin’e gerçekletirdi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ilham Aliyev

Kardeş ülke Azerbaycan’da Nisan ayında düzenlenen seçimlerde, Ilham Aliyev, yüzde 86’lık bir oy oranıyla bir kez daha Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı oldu. Dördüncü kez Cumhurbaşkanı olan Aliyev’in ilk yurt dışı ziyareti Türkiye‘ye oldu.

Pakistan Başbakanı Imran Khan

Pakistan’da yolsuzlukların üzerine gidip, ABD ve Hindistan ile ilişkileri rayına oturtma hedefleriyle Başbakanlık seçimlerini kazanan Imran Khan, göreve gelmesinin ardından ilk yurt dışı ziyaretini Suudi Arabistan‘a gerçekleştirdi.

Bu ziyaretin mevyelerini toplayan Khan, Suudi Arabistan’ın geçtiğimiz hafta Pakistan’a 6 milyar dolar borç verdiği duyurmuştu. İmran Han, Suudi Arabistan gezisinin ardından yaptığı açıklamada, “Yemen’deki çatışmaları sonlandırmaya yardım edeceklerini” söyledi.

Listede yer almayan diğer liderlerin ilk yurt dışı ziyaretlerini de yorum yazarak belirtebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri: 1900-1949

Arap-İsrail çatışmasının kökenleri büyük bir tartışma konusudur. Bu tartışmada öne çıkan üç tez var. Bir gruba göre işin özü din sorunudur. Arap-İsrail savaşlarını, Hz. Muhammed ile Medine Yahudileri arasındaki savaşın devamı olarak görürler. Bir grup da bunun Batı sömürgeciliğinin bir sonucu olduğunu iddia eder. Bir diğer gruba göre de iki toplumda da akıl dışı hareket edenler ve şiddete meyilli insan grupları yüzünden çözülememesidir.

Her üç tezin de doğru yanları vardır. Bu sebeple 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında modern anlamda çatışmaya dönen bu çıkmazın tarihten süregelen yanlarıyla beraber, bu dönemde Avrupa’da anti-semitizm ve Siyonistlerin yükselişi, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünden doğan Arapların bağımsızlık arayışı ve Filistin’de İngiliz manda yönetimi, II. Dünya Savaşı ve Holocaust(Yahudi Soykırımı) gibi sebeplerden doğan çatışmalar, Arap ve Yahudileri günümüzde de süren çatışmaların batağına saplamıştır.

Siyonizmin Kökenleri ve Gelişimi

Theodor Herzl

Yahudilerin tek halk olduğu ve kendi devletlerine sahip olmaları gerektiği anlamına gelen Siyonizm, siyasi hareket bakımından 19. yüzyılın ikinci yarısında Avusturya-Macar asıllı gazeteci Theodor Herzl tarafından, Der Judenstaat(Yahudi Devleti) adlı eserinin yayılmasının ardından resmen ortaya çıkmıştır. Başka milliyetçilikler gibi Siyonizm de, Fransız Devrimi’nden, laik ve akılcı geleneklerden, toplumsal sözleşme kavramından ve eşitlik ilkelerinden etkilenmiştir.

Kendi vatanlarına sahip olma amacı güden Siyonizm, söz konusu topraklar için Tevrat’ta bahsi geçen ve Eretz Yisra’el(İsrail Diyarı) adı verilen Filistin Topraklarını benimsemişlerdir. Bu bölgeye Aliya denilen göç dalgalarının başlaması, Siyonist yerleşmeciler ve Arap köylülerini yani Filistinlileri sonucu sıfır olan rekabete sokmuştur.

İngiliz Manda Yönetiminde Filistin

İngiliz mandası altındaki Filistin (1920)

Araplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 Kasım ayında Almanya’nın yanında savaşa girmesini Osmanlı boyundurluğundan kurtulmak için fırsat bildi ve bu sebeple Britanya’ya yakınlaştı. Yine aynı dönemde Siyonizmin de kararlılıkla devam etmesi iki önemli olayı doğurdu; Hüseyin McMahon yazışmaları ve Balfour Deklarasyonu.

İki tarafla da ilişki içinde olan Britanya, komisyonlar kurarak bölgedeki kargaşayı bastırmak istedi. 1920’ler, 1930’lar ve 1940’lar boyunca İngilizlerin çatışmayı yönetme yaklaşımının, yalnızca Yahudi göçü ve toprak satın alma meselelerinin etrafında dönmekten ibaret olduğu görülüyordu.

II. Dünya Savaşı’nın Filistin’e Etkileri

30 Ocak 1933’de Adolf Hitler, Almanya’nın yeni şansölyesi olarak yemin etti. Sonrasında anti-semitizmin hukuki ve kurumsal temellerini atan Nuremberg Yasaları’nı kabul etti ve Kristallnacht olarak bilinen terör gecesinde Yahudi iş yerlerini ve Yahudi mülklerini yakıp yıktı. Yahudiliği yok edeceğinin ipuçlarını veren Hitler, 1 Eylül 1939’da bu savaşı başlattı.

Almanya’daki siyasi değişimler ve II. Dünya Savaşı’nın başlaması Filistin’deki çatışmanın dinamiklerini derinden etkiledi. 1933 ve 1936 yılları arasında büyük çoğunluğu Almanya veya Avusturya’dan olmak üzere 164.000 Yahudi’nin Filistin’e göç etmesi, oradaki Yahudi nüfusunu iki katına çıkardı. Hitler katliamından kaçan Yahudiler legal veya illegal yollarla Filistin’e göçlerini sürdürdüler.

Diğer tarafta Arapların İngiliz politikalarına karşı çıkması, Siyonistlerin milis kuvvetlerini kullanarak giderek artan saldırılarının yarattığı tehlike ve İngilizlerin siyasi önceliği Avrupa’ya vermesiyle Filistin politikası gevşemeye başladı. Bu dönemde ABD’nin de yükselişe geçmesiyle Filistin üzerindeki Yahudi eğilimi baskın olmaya başladı. Dönemin sonunda 5.600.000 ilâ 6.900.000 Yahudi’nin katledilmesi uluslararası toplumda Yahudi davasına karşı büyük bir sempati doğurdu.

Bölünme

II. Dünya savaşının bitişinin ardından devam eden krizde, Yahudilerin Filistin’e  göçünü engellemeye çalışan Britanya’ya, uluslararası kamuoyu tepki göstermeye başladı. Bu dönemde kurulan Birleşmiş Milletler’in kuruluş amacı bakımından daha etkin bir duruma gelmesi için bu kriz önemli bir konuydu. Böylelikle 14 Şubat 1947’de Britanya, Filistin sorununu BM’ye devretmeye karar verdi.

Kurulan komisyonda Almanların yaptığı Yahudi katliamından doğan ve Yahudi Ajansı’nın yaptığı muazzam lobi etkinlikleri birleşince, Arapların şiddetle karşı çıkmasına rağmen oylama sonucunda bölünme kararı verildi.

Buraya kadar gelinen bilgilerle şu soru akıllara gelebilir: Siyonistler amacına varırken, Filistinliler neden varamadı?

Yahudilerin yaptığı kurum inşası Araplara göre muazzam şekilde üstündü. Yahudiler davalarını kamuoyuna çok daha verimli şekilde iletip seslerini duyurmuştur. Buna karşılık Arap toplumu kurumlarını inşa ederken lider seçme sorunundan, kurum içindeki unvan meselelerinden ve dar görüşlü milliyetçiliklerinden bir varlık gösterememişlerdir.

1948 Savaşı’nda çatışma bölgeleri

1948 Savaşı

14 Mayıs 1948 tarihinde Britanya mandası sona erdi ve İsrail, BM’nin Filistin’i bölme çerçevesinde kendisine verilen topraklarda devlet kurduğunu ilan etti. Ertesi gün Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak yeni kurulan İsrail devletine savaş açtı. Savaş sırasında İsrail savunmadaydı ve çok güçsüzdü. Arapların üstünlüğüyle devam eden savaşta dönüm noktası olarak 11 Haziran 1948’de BM’nin ateşkes ilanının gösterebiliriz. Bu süreçte güç toplayan İsrail, 8 Temmuz’da savaşın yeniden başlamasıyla Arap blokunu geri püskürttü ve ateşkes anlaşmasının sonucunda İsrail masadan zaferle kalktı. Bu zafer Ortadoğu’da İsrail’e karşı daha büyük bir düşmanlığa sebep oldu ve yeni bir savaşa dönüşmesi sadece bir zaman meselesiydi.

Ve beklenildiği gibi de oldu. Savaşlar ve katliamlar devam etti ancak unutulmamalıdır ki o bölgede toprağı olmayan bir ideoloji, o toprakların gerçek sahiplerine bugün mülteci muamelesi yapmaktadır.

Erdem Görgülü

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.academia.edu/27125379/Arap_israil_sava%C5%9Flar%C4%B1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap-%C4%B0srail_sava%C5%9Flar%C4%B1

Balfour Deklarasyonu: Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri

https://tr.wikipedia.org/wiki/1948_Arap-%C4%B0srail_Sava%C5%9F%C4%B1

BEST Anthony, HANHIMÄKI Jussi M., MAIOLO Joseph A., SCHULZE Kırsten E.  “Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri, 1900-1949” çev.:Taciser Ulaş Belge, 20.Yüzyılın Uluslararası Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara 2015, s.123-151.

[/vc_toggle]

Libya’nın Sessiz Aktörü: Seyfülislam Kaddafi

Devrik Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu olan Seyfülislam Kaddafi, Libya İç Savaşı’ndan önce ülkenin en güçlü siyasi figürlerinden biri olarak biliniyordu. İç savaşın başlamasından sonra, 27 Haziran 2011 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkartıldı ve 19 Kasım 2011’de Zintan milisleri tarafından ele geçirildi. 28 Temmuz 2015’de ölüm cezasına çarptırıldıysa da iki yıllık tutukluluğun ardından genel af kapsamında tahliye edildi. Aralık 2019’dan beri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Kaddafi’nin tutuklanmasına yönelik talebi devam ediyor. Bu süreçte, Halife Hafter’in himayesi altına girdiği ve Tobruk hükümeti ile birlikte hareket ettiği düşünülüyor.

Muammer Kaddafi döneminde Libya’nın dışa açılan kapısı olan Seyfülislam, Londra’da aldığı eğitimden ötürü sağlam bağlantılar elde etti. Jacob Rotschild ve Lord Mandelson gibi isimlerle görüştü. Zaman zaman babası ile ters düşse de Libya’yı Batılı ülkelere iyi göstermeye yönelik çalışmalar yaptı ve projeler yürüttü. Kaddafi Uluslararası Yardım Vakfı’nı kurarak dünyanın birçok yerinde doğal afetlerden ötürü maddi ve manevi hasara uğrayan afetzedelere yardım etti.  Reformcu kişiliğiyle tanındı ve Libya-AB ilişkilerine büyük önem gösterdi. Libya demokrasisinin gelişmesi gerektiğine ilişkin demeçler verdi. Babasının aksine, İsrail’e yönelik daha ılımlı düşünceler besledi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile yakın ilişki içerisindeydi. Bu nedenle iki ülke arasında dostluk anlaşması imzalandı. (Bu anlaşma, 2011 yılında İtalya tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.)

Seyfülislam Kaddafi

Libya İç Savaşı’nın başlaması üzerine, devlet televizyonuna çıkarak çatışmaların bir an önce sona ermesini istedi ve geniş kapsamlı reformların yapılacağına dair söz verdi. Kaddafi rejiminin sivilleri öldürdüğüne yönelik ortaya atılan iddiaları yalanladı ve Libyalıların BBC, El-Cezire, El-Arabiya gibi kanalların kara propagandasına inanmamalarını ifade etti. Haziran 2011’de, istendiği takdirde ülke genelinde seçimler düzenlenebileceğini söyledi ve Batılı ülkelere ateşkes çağrısında bulundu. Ateşkes çağrısı NATO tarafından reddedildi ve NATO destekli Ulusal Geçiş Konseyi birlikleri ilerleyişe devam etti. Hava bombardımanları neticesinde Kaddafi yandaşları epeyce güç kaybetti.  Ağustos ayında New York Times’a verdiği röportajda, savaşı isyancıların kazanması halinde Libya’nın Suudi Arabistan ya da İran gibi şeriatla yönetilecek bir ülke haline gelebileceğini dile getirdi. Trablus’un düşmesi üzerine Beni Velid’e gitti. 17 Ekim’de konvoyla birlikte Beni Velid’ten ayrılırken hava saldırılarının hedefi oldu ve yanında bulunan 26 destekçisini kaybetti. Muammer Kaddafi ve kardeşi Mutassım Kaddafi’nin 20 Ekim’de öldürülmesi üzerine Kaddafi ailesinin Libya’daki tek üyesi oldu.

Muammer Kaddafi

19 Kasım 2011’de, yanındakilerle birlikte Zintan milislerine teslim oldu ve yargılanana değin tutuklu kaldı. 28 Temmuz 2015 tarihinde Trablus hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı fakat Zintan milislerinin elinde olduğu için ceza uygulanamadı. İki yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi.

22 Mart 2018’de yapılan açıklamayla Libya devlet başkanlığı seçimlerine aday olacağı duyuruldu. Tobruk hükümetine bağlı Hafter birliklerine yakınlaştığı iddia edildi. Memleketi olan Sirte’nin uzun süre Hafter hakimiyetinde olması bu iddiayı destekleyen en önemli argümanlardan biri olarak görüldü. Libya coğrafyasında görev yapan ve Tobruk hükümeti adına savaşan Rus özel askeri şirketi Wagner’in Seyfülislam Kaddafi’yi desteklediği ve Libya’nın başına geçirmek istediği birçok medya kuruluşu tarafından haber edildi.

Türkiye’nin müdahil olmasıyla iç savaşın dengesinin değişmesi ve Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin güçlenmesi neticesinde Libya’daki savaşın nasıl sonuçlanacağı bilinmezliğini koruyor fakat Halife Hafter’in, Seyfülislam Kaddafi’yi ilerleyen zamanlarda koz olarak öne sürebileceği düşüncesi oldukça yaygın.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/en/europe/-russia-s-wagner-tried-to-bring-gaddafi-s-son-to-power-/1775114
https://www.aljazeera.com/news/2018/03/saif-al-islam-gaddafi-run-libyan-elections-180322134813539.html
https://www.bbc.com/news/world-africa-14617511
https://en.wikipedia.org/wiki/Saif_al-Islam_Gaddafi

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz’de ‘Hukuki Sınırlar Sorunu’ ve Son Gelişmeler

Doğu Akdeniz’in dar bir deniz alanı olması sebebiyle özellikle deniz yetki alanı sınırlandırılmasında sorunlar yaşanmaktadır. Başta GKRY olmak üzere uluslararası hukuka aykırı bir şekilde bölgesel güçlerle yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmaları hukuki bir sorun oluşturmakta, hidrokarbon kaynaklarının çekiciliği ile birlikte bölgesel güçler arasında genelde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması özelde ise münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı belirlenmesinde problem teşkil etmektedir. Bölgede devletler, Doğu Akdeniz’in coğrafi yapısını göz ardı ederek tek taraflı ya da ikili antlaşma yaparak deniz yetki alanı belirlemektedir. Özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail, Lübnan ve Mısır’ın uluslararası hukuk açısından tartışmalı münhasır ekonomik bölge anlaşmaları ve bu alanlarda keşfedilen hidrokarbon kaynakları, Doğu Akdeniz’de çok taraflı bir anlaşmayla deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını engellemektedir.

Doğu Akdeniz’de başta GKRY olmak üzere; Yunan tarafının da desteklediği biçimde bölgesel güçlerle yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları, hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını taciz etmekte hem de hidrokarbon kaynaklarının aranması ve işletilmesine yönelik girişimlerde bulunup hakça bir paylaşımı bölgede imkansız kılmaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz’de yer alan ve uluslararası hukuka göre buradaki petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde söz sahibi olan bölgesel güçlerin bir araya gelerek çok taraflı antlaşma yapmadan ikili antlaşmalar yoluyla deniz alanlarına yönelik sınırlandırma anlaşmaları yapması, akabinde küresel şirketlerin bölgeye dahil edilerek petrol arama ruhsatları verilmesi, bölgedeki gerginliği iyice çıkmaza sokmaktadır.

Özellikle GKRY, tartışmalı deniz alanları belirleyerek hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz alanlarında hidrokarbon kaynakları arama faliyetlerine başlaması, Doğu Akdeniz’deki bölgesel gerilimi artırmakta, bölgedeki stratejik dengelerin Türkiye’nin dezavantajına olacak şekilde güvenliğini tehlikeye düşürmektedir. Buradaki amaç hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz yetki alanlarını dar bir alana sıkıştırmak ve özellikle Türkiye’nin buradaki doğal kaynaklardan faydalanmasını engelleyerek Doğu Akdeniz denkleminden dışlamaktır.

 

GKRY ve destekçisi Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarına yönelik tezleri ve deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmaları yapması, uluslararası hukuk açısından tartışmalı olarak görülmektedir. Çünkü BMDHS’nin 74. maddesine göre sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletlerin MEB sınırlandırması hakça bir paylaşım yapılarak anlaşma yoluyla sınırlandırılması gerekmektedir. Ancak GKRY ve Yunanistan’ın tavrı hakça bir paylaşımın ötesine geçmekte ve sorunların çözümsüz kalarak BMDH sözleşmesindeki düzenlemelerin pratikte uygulanamamasına sebep olmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik problemleri kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırması oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz, coğrafi olarak dar bir deniz olması sebebiyle bu iki deniz alanının sınırlandırılmasında sorunlar oluşturmakta ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin yukarıda da değindiğim gibi “sahilleri bitişik veya karşılıklı olan devletlerin münhasır ekonomik bölgenin (kıta sahanlığının) belirlenmesi anlaşma ile yapılacaktır” kuralını dikkate almayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü Doğu Akdeniz’in en uzun noktasından dahi baz alındığında karşılıklı kıyılar yaklaşık olarak 300 deniz milidir ve bu anlamda kıta sahanlığı için belirlenen sınır, daha sonra devletlerin ilan etmesi durumunda münhasır ekonomik bölgeleri için de sınır kabul edilmekte, hatta bir devletin münhasır ekonomik bölge ilan etmesi, diğerinin münhasır ekonomik bölge ilan etmese dahi deniz alanını ihlal edebilme potansiyeli taşımaktadır. Ancak Doğu Akdeniz’de hakça bir paylaşım yapmak amacıyla bölgesel güçlerin üzerinde mutabık kaldığı bir sınırlandırma anlaşması yapılmasının aksine ikili antlaşmalar yoluna giderek uluslararası hukukta tartışmalı olarak deniz yetki alanlarına dair sınırlandırma anlaşması yapılmaktadır.

GKRY, Doğu Akdeniz’de tartışmalı olarak münhasır ekonomik bölge sınırlandırması yapan ilk bölgesel ülke olarak yerini almaktadır. Bölgede deniz yetki alanlarına dair ikili antlaşmalar yapan devletler; GKRY, Mısır, İsrail, Lübnan ve son olarak 2019’da Türkiye ve Libya olmaktadır. Üstelik GKRY, Mısır, İsrail ve bu denkleme eklenmek istenen Yunanistan arasında özellikle Türkiye’ye karşı bir blok oluştuğunu söylemem de yanlış olmayacaktır. Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanlarının istismar boyutu ele alındığında bu ittifak blokunun inşası ve uluslararası siyasette ses getiren Türkiye – Libya mutabakatı daha iyi anlaşılacaktır.

Öte yandan Yunanistan ise Meis, Girit, Kaşot, Rodos ve Çoban adalarını birleştiren bir hat belirleyerek adaların güney kıyılarından itibaren ortay hat metoduyla başta GKRY ve Mısır olmak üzere bölgedeki devletlerle münhasır ekonomik bölge sınırlandırması yapmaya çalışarak ve Türk tarafıyla ortay hat yöntemiyle sınırlandırılma yapılmasını savunarak denkleme eklenmek istemekte; GKRY’nin bölgede diğer devletlerle yaptığı ikili antlaşmalara destek olarak Türkiye’nin açık deniz alanlarını göz ardı ederek Doğu Akdeniz’de sıkıştırmaya çalışmaktadır. Türk tarafı ise hukuksal açıdan bu adaların deniz yetki alanlarına dair bir sınırlandırma yapılmaması gerektiğini hatta Doğu Akdeniz’de herhangi bir sınırlandırma yapılacaksa bunun hakça ilkeler eşliğinde yapılması gerektiğini savunarak Yunan tarafıyla ve onun destekçisi GKRY ile karşı karşıya gelmektedir.

Girit, Kerpe, Rodos ve Meis adaları.

Bu bağlamda hem Yunanistan hem de GKRY, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki açık deniz alanlarının büyük bir bölümüne el koymaya çalışmaktadır. Üstelik Yunanistan, Libya’daki iç savaşın avantajını kullanarak ve Libya’nın deniz alanları üzerindeki haklarını görmezden gelerek yaklaşık 39 bin kilometrelik bir alanı kendi karasuları olarak belirlemiş, sonrasında Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde hakim olma planları uğruna, Doğu Akdeniz enerjisini Avrupa pazarına taşımak üzere Türkiye’yi denklemden itmeye yönelik bir politika izlemiştir. Buna karşılık Libya (UHM), Yunanistan’ın Girit Adası üzerinden MEB ilan etmesini ve burada araştırma yapabilmek için uluslararası enerji şirketlerine lisans vermesini kabul etmemiş ve Yunanistan’a nota vererek Türkiye’nin tezlerini desteklemiştir. Ayrıca unutulmamalıdır ki Türkiye ve Libya, Yunanistan’ın Akdeniz’deki hamleleri nedeni ile çok önceden görüşüp durum değerlendirmesi yapmış ve 2011’de Libya’da iç savaşın çıkması sonrası alınan kararlar uygulamaya koyulamamıştı. 2019’a geldiğimizde ise Türkiye ve Libya, Yunanistan’ın amacını büyük ölçüde hukuksal olarak hükümsüz kılmıştı.

Yunanistan, ilgili adalar üzerinden ortay hat metoduyla sınırlandırma yapılmasını vurgulamakla birlikte bu adalar üzerinden kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge elde etmeye çalışarak deniz yetki alanlarının bu adalar üzerinden belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu sayede Türkiye’yi tıpkı Ege Denizi’nde uyguladığı gibi Akdeniz’den dışlamaya çalışmakta, bölgedeki Yunan adaları ile Türkiye’nin Akdeniz kıyıları arasındaki ortay hatların kuzeyine doğru sıkıştırarak ve enerji kaynakları üzerindeki maksimum faydayı artırarak Türkiye’yi denklemin dışına itmekte ve Türkiye’nin – BMDHS imzalamamış olsa bile- yasal hakkı olan en başta münhasır ekonomik bölgesindeki haklarını ihlal etmektedir. Aynı zamanda GKRY ile birlikte ortay hatları yani eşit uzaklık ilkesi ekseninde Doğu Akdeniz’in dar bir deniz olmasını göz ardı ederek deniz yetki alanlarını sınırlandırma biçimini esas almaya çalışması Türkiye’ye çok az bir kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge alanı bırakmasına yol açmakta ve uluslararası hukukun hakça bir paylaşım yapılması esasıyla bağdaşmamaktadır.

Bu sorunun bir benzeri GKRY ve KKTC ile de 2003’ten bu yana yaşanmaktadır. GKRY adadaki tek meşru devlet gibi hareket ederek önce Mısır, Lübnan ve son olarak da İsrail’le deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik antlaşmalar yapmış ve Kıbrıs’ın güneyinde yaklaşık 400km’lik bir alandaki münhasır ekonomik bölgesinde çeşitli küresel enerji şirketlerine hidrokarbon enerji araştırma ruhsatı vermiş ve Kıbrıs meselesinin çözümsüz kalmasını kronikleştirerek yeni bir mücadele merkezi yaratmasına yol acmistir.

Türkiye, ilgili anlaşma öncesinde de bölgedeki devletlerin uluslararası hukuk bağlamında tartışmalı olan anlaşmalarına karşı çıkarak hakkaniyete dayalı ortak bir anlaşma çağrısında bulunuyordu. Ancak GKRY ve Yunanistan hakkaniyete dayalı bir anlaşmanın tersine bölgedeki faaliyetlerine devam etmiştir. Buna karşılık Türkiye bu girişimlerini engelleyerek Yunan tezini geçersiz kılmış, Akdeniz’de kendisini devre dışı bırakacak yeni bir “oldubitti” anlaşmaları ve projeleri kabul etmeyeceğini beyan etmiştir. Ankara, bölgedeki haklarının gasp edilmesi ve muhtemel yeni deniz yetki alanları sınırlandırılmasının hukuksal ve siyasal geçersizliğini sağlamaya yönelik bölgedeki denkleme etki edecek bir girişimde bulunmuştur. Libya ile deniz yetki alanlarını belirleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”nı imzalaması, bölgede Türk tarafının aleyhine yönelik muhtemel anlaşmaları büyük ölçüde engelleyerek denklemin seyrini değiştirmiştir.

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

Libya Mutabakatı Sonrası Türkiye’nin Kazanımı

GKRY ve Yunanistan’ın Türkiye’ye tanıdığı deniz yetki alanları, Libya Mutabakatı sonrası büyük ölçüde hükümsüz kalmıştır. Hakkaniyete uygun bir paylaşım yapabilmek bağlamında ortay hat esasına göre tespit edilen alanda A ve B noktası, Türkiye’nin 2011 yılında KKTC ile imzaladığı anlaşmayla belirlenirken, E ve F alanları ise Türkiye ile Libya’nın imzaladığı anlaşmanın ilgili kısımlarını kapsamaktadır.

1. haritada yer alan kesik çizgiler Yunanistan’ın ilgili adalar üzerinde deniz alanı belirleyip deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması yapması olasılığı dahilinde Türkiye’ye tanınan deniz alanını göstermektedir.

Yunanistan’ın iddia ettiği Akdeniz’deki MEB alanları

Ancak 2. haritaya baktığımızda Türkiye, bu olasılığı büyük ölçüde engellemiştir. Türkiye, kendisine karşı oluşturulmuş bloka karşı daha çok ortaklık kurması ve güçlü uluslararası aktörlerin kendi tezlerini desteklemesi için daha çok aktif olması gerekmektedir. Libya ile imzalanan mutabakatın bölgedeki diğer anlaşmaların aksine Doğu Akdeniz özelinde büyük ölçüde uluslararası hukuka uygun olarak yapılması sebebiyle bölgedeki aktörlerle olan ilişkilerini daha da güçlendirmesi ve Doğu Akdeniz çıkmazını çözümlemesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB alanı ve Libya ile deniz sınırları

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon aramalarında yeni gelişmeler yaşandı.

Libya’daki petrol arama çalışmaları için 7 yeni ruhsat alanı belirlendi. TPAO geçtiğimiz haftalarda Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne müracaat etmek suretiyle burada petrol arama ve üretim faaliyeti için izin istedi.

“Libya ile yapılan mutabakat kapsamında 7 ruhsat alanı belirledik. Yasal bir prosedur var, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. 3-4 ay içerisinde sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da kazmaya hazır hedeflerin lokasyonunu belirleyeceğiz.”

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “Derin deniz sondaj kabiliyeti ve kapasitemizi de artırdık. Şimdiye kadar Doğu Akdeniz’de 6 sondaj yaptık, 7’incisi de devam ediyor. Yavuz sondaj gemimiz ’Selçuklu 1’ adını verdiğimiz lokasyonda bu sondajlarına devam ediyor. Kendi kıta sahanlığımızda yer alan bu sahalara kimseden izin almaksızın icazet almaksızın da bu faaliyetleri yapacağımızı, sonuna kadar kararlı olduğumuzu ifade etmiştik. Bu iş planı çerçevesinde çalışmaları yapacağız. Varsa bulacağız, aramadan da bir şeyi bulma imkanımız yok” ifadelerini kullandı.

Ayrıca Türkiye, son hamlesiyle Doğu Akdeniz denklemine hem hukuki hem siyasal olarak etki etmekle birlikte enerji merkezi olma rolünü iyice pekiştirmelidir. İmzalanan mutabakatın, enerji kaynaklarını özellikle Avrupa’ya ulaştırılması bağlamında güvenilirliğini pekiştiren bu anlaşmanın avantajlarını kullanmalıdır. Çünkü hukuki zeminde tartışmalı olabilecek herhangi bir proje, var olan krizi iyice derinleştirecektir. Bu sayede Türkiye, enerji merkezi olma veya enerji kaynaklarının taşınması bağlamında önemli bir konumda olabilir, kimi bölgesel güçler tarafından dışlanan Doğu Akdeniz denkleminde “olmazsa olmaz” bir ülke konumuna yükselebilir, veyahut diğer bölgesel güçlere nazaran alternatif bir aktör niteliğine dönüşebilir.

Yunanistan tarihinde bir ilk…

Yunanistan ve İtalya Dışişleri Bakanları Nikos Dendias ve Luigi di Mayo arasındaki toplantı sonrasında Yunanistan ve İtalya arasında Münhasır Ekonomik Bölge sınırlaması konusunda 16 koordinat üzerinden anlaştılar ve bir anlaşma imzaladılar. İki ülke, deniz sınırlarını 1977’de varılan iki taraflı bir anlaşma ile oluşturdu. Otranto Boğazı’ndan başlayan hat, 304 deniz mili boyunca güney Akdeniz’e güney yönünde ilerliyor. Sınır çizgisi, 15 jeodezik çizgi parçası ile birbirine bağlanan 16 koordinat noktası ile tanımlanır.

İtalya ve Yunanistan arasındaki “Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması” Türkiye açısından neden çok kritik?

Atina kendi tezlerini çürüttü. Bu anlaşma ile Yunanistan adaların ana kara kadar hakkı olmadığını kabul etmiş oldu. Zaten Yunan muhalefetinden Syriza Partisi milletvekili ve eski Dışişleri Bakanı Kozias, hükümeti eleştirerek, “İtalya ile imzalanan anlaşma ne yazık ki zamanında bizim müzakere ettiğimiz anlaşmadan daha gerideki bir noktadadır. 1977 yılında imzalanan kıta sahanlığı anlaşmasında özellikle Kuzey’deki Diaponia Adası’na daha fazla yetki alanı tanınıyordu” diyerek bu durumu teyit etmiş oldu.

Çin: Amerikan Devri’nin Sonu, Ejderhanın Yükselişi

‘Amerikan Devri’ bitti mi? Günümüzde bu sorunun cevabı pek çok kişi tarafından sorgulanıyor. Peki bu sorgunun başlama sebebi ne? Öncelikle Amerika Devri’nin nasıl başladığını bilmekte fayda var. 20. yüzyıl başlarında Birleşik Devletler ekonomisi, dünya ekonomisinin çok küçük bir kısmını oluşturuyordu. II. Dünya Savaşı tüm büyük ekonomileri yok ederken Birleşik Devletler ekonomisini güçlendirdi ve savaş sonunda ABD dünya ekonomisinin yaklaşık yarısını temsil etmekteydi. Birleşik Devletler’in dünyada yerini sağlamlaştırması ise II. Dünya Savaşı’nın yıktığı Avrupa ülkelerine desteği ve İngiltere’nin desteklemekte zayıf kaldığı Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelere destekleriyle devam etti. Bunları NATO’yu meydana getirmesi, Kore’de savaşan Birleşmiş Milletler’e öncülüğü ve elbette Soğuk Savaş’tan galip çıkması takip etti. Yegâne devlet haline geldiği 1991 yılından itibaren Birleşik Devletler tüm dünyada yerini kabul ettirmiştir. Ve günümüze kadar ABD liberalizmi etkili bir şekilde gelmiştir. Norveçli akademisyen Geir Lundestad, ABD’nin dünya düzenindeki etkisini “davet yoluyla imparatorluk” şeklinde tanımlamaktadır.

Birleşik Devletler dünya üzerindeki etkinliğini ve ABD liberalizmini tüm dünyaya yayarken, bizlere şu an “ABD’nin karşısına biri gelebilir mi?” sorusunu sorduran Çin ise sessizce yükselişine devam etti. II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’ya karşı birlik olan Çin ve ABD, savaş sonrasında ABD’nin desteklediği Çin iç savaşından sonra iyice koptu. Kanlı iç savaştan Mao zaferle çıktı ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurarak kapitalist batıyla tüm bağlarını kopardı. 1970’lerin başında ABD Sovyetlere karşı Çin’i kazanmaya karar verdi. Nixon, Çin’i ziyaret eden ilk ABD başkanı oldu.

Nixon’ın Çin ziyareti

25 yıllık yalnızlıktan sonra Mao, ABD ile yeniden iş birliğine razıydı. Mao sonrası iktidara gelen Deng Xiaoping ile birlikte Çin, Şubat 1978’de başlayan ve 1985’e kadar devam edecek hızlı bir kalkınma sürecine girdi. Dört modernizasyon adını verdiği “tarım, sanayi, bilim, teknoloji ve savunma” programları ile ülkede inanılmaz bir kalkınma reform hareketi başlattı. Deng Xiaoping para getirmesi koşuluyla Batı’ya açılmayı düşüneceğini belirtti. Ve komünist Çin, Batı ile iş yapmaya başladı. Komünist ülke ekonomisi kapitalist Batı ile dışa açıldı ve devlet özelleştirmeler ile kısmen de olsa küçüldü. Tüm bunlar Çin’in büyüme rakamlarını da yukarı çekti. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte, Çin 2011’de IMF üyesi olmasıyla serbest piyasada kendisine karşı konulan gümrük vergilerinin kaldırılması fırsatı kullanarak ihracatını daha da artırdı. Çin’in IMF, DB ve daha sonrasında da Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girmesine de onay veren ABD, kendi elleriyle dirilttiği ejderhanın yükselişini optimist bakış açısından ya da Avrasya’ya olan ilgisinden dolayı görememiştir. Çin’in toplam serveti ise akıl almaz bir şekilde büyüdü. 1998’de Çin ekonomisi 1 trilyon dolara ulaşırken, ABD ekonomisi 9 trilyon dolar ile öndeydi. 2018 yılı itibariyle ise Çin 13 trilyon dolarlık ekonomisiyle ABD’nin 20 trilyon dolarlık ekonomisine yetişmek üzereydi. Tahminler 2025’te Çin’in bir numaralı ekonomik güç olacağını söylemektedir.

Çin ile ABD’nin kişi başına GSYİH grafiği [1960-2017]

Çin’in bu yükselişini geç de olsa fark eden ABD uzmanların görüşleri çerçevesinde Sovyetler’e yaptığı gibi Çin’i de çevreleme politikalarına yöneldi. Fakat bu Soğuk Savaş dönemindeki kadar kolay değildi. Soğuk Savaş Sonrasında askeri güvenliğe dayanan tek taraflı güvenlik anlayışı yerini alçak politikalar olarak bilinen terör, salgın, küresel ısınma, ekonomik krizler, demografik yapıları etkileyen büyük göçler gibi sayısız simetrik olmayan yeni tehditler ortaya çıktı. Artık devletler bazı tehditlerle mücadele etmek için diğer uluslarla da işbirliği halinde olması gerekiyor. Çünkü artık tehditler ulus içi değil uluslararası bir hale geldi. Joseph Nye ile Robert Keohane’nin uluslararası ilişkiler literatürene kazandırdığı “karşılıklı bağımlılık” esasına göre, artık devletler birbirine eskisine nazaran daha fazla bağımlıdır. Demokratik rejimler arttıkça hem ulusal hem de uluslararası yeni kurumlar ortaya çıkmış ve bu da sistemdeki aktör sayısını artırmıştı. Dahası ülkeler güvenliklerini tesis ederken de daha çoğulcu yaklaşımlar geliştirmek zorundalar. Bu bağlamda, ABD’nin günümüzde Çin’i çevrelemesini artık sadece askeri değil diğer parametrelerde de değerlendirmek gerekir. Ayrıca Çin’in küçümsenmeyecek kadar eski olan devlet geleneği ve siyasi aklı ABD’ye karşı tedbirlidir. Çin, 2015’te kurduğu ve 70’den fazla üyesi bulunan Asya Altyapı Yatırım Bankası ile ABD’nin Soğuk Savaş döneminde uyguladığı Marshall yardımlarına benzer şekilde, başta bölgesindeki ülkeler olmak üzere küresel olarak dünyada altyapı çalışmalarına krediler sağlayarak kendisine bağımlı ekonomiler yaratmaktadır. Diğer taraftan da “Bir Kuşak Bir Yol” projeleri ile hem denizden hem de karadan ticaretini artırmak için ulaşımını kolaylaştıracak, yol, liman ve demiryolu gibi altyapı projelerini üstlenerek kazan-kazan politikası uyguluyor.

Bir Kuşak Bir Yol Haritası (Modern İpek Yolu) – Mayıs / 2018

Böylece ABD’nin veto hakkı olan küresel kredi sistemlerine de bir alternatif yaratmış oluyor. Çin’i çok uzaklarda, Latin Amerika’da Panama kanalına alternatif olarak Nikaragua Kanalı’nı inşa ederken bulabiliyorsunuz. Ancak eski sömürü ülkelerinden yine doğal madenler ve yer altı kaynakları alıp, hala üretemeyen bu ülkelere ürün satması, eski sömürü düzenini de hatırlatmaktadır. Çin’i kuşatmak isteyen ABD’nin zaten kendisi Çin’e karşı da finansal açıdan zorluklar yaşıyor ve bu yüzden bölgedeki müttefiklerine de eskisi gibi yardımcı olması hiç kolay değil. Çin en fazla Amerikan tahvilini elinde bulunduran ülkedir. Bu da Çin’e önemli bir ekonomik direnç gücü katmaktadır. ABD ile Çin arasında 600 milyar doları geçen bir ticaret hacmi var ancak 2016’da Çin’e karşı verdiği dış ticaret açığı 347 milyar dolar gerçekleşti ki bu toplam 685 milyarlık dolar ticaret açığının yarısından çok fazlasıdır. ABD’nin bölgedeki müttefikleri de Çin’e giderek ekonomik anlamda bağımlı kalmaya başladılar. Güney Kore ve Tayvan verdikleri ticaret fazlasının yarısını Çin ile olan ticaretlerine borçlular. Benzer şekilde ASEAN üyeleri Çin arasında da 345 milyar dolarlık ihracat var. Çin’e karşı ticaret açıkları verse de Çin’den ithal ettikleri ucuz hammadde sayesinde diğer ülkelerle yaptıkları ticarette ihracat fazlası vermektedirler. Yine Japonya ile arasındaki 300 milyar dolardan fazla olan ticaret hacmi de iki ülkenin askeri anlamda karşı karşıya gelmesini zorlaştırmaktadır. Çin büyüdükçe bölge devletleri de ihracatını artırmakta ve Çin bölgede ekonomik istikrarın lokomotifi olmaktadır. Sürekli ekonomik olarak açık veren ABD’nin de bölgedeki ülkeleri Çin’e karşı ekonomik olarak da desteklemesi zor olduğundan, bölgedeki siyasi ağırlığı da giderek azalmaktadır. Kısaca, ABD’nin Çin’i Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler gibi sınırlaması pek kolay olmayacaktır. Çünkü ABD ve SSCB arasında hemen hemen pek çok alanda ekonomik bir ilişki yoktu fakat şimdi ABD-Çin arasındaki olası bir ticaretin sonlanması, her iki ülkenin ekonomik krize de girmesine neden olabilecek seviyededir.

Çin, yükselen ekonomik gücüne rağmen henüz askeri ve siyasi olarak bir süper güç olmadığının farkındadır. ABD kendi coğrafyası dışında en büyük askeri güç noktalarına sahip ülkedir. Çin bu nedenle dış politikada büyük ve iddialı söylemlerde bulunmamaya özen göstermektedir. Yeterli gücü oluşturuncaya kadar revizyonist bir dış politikadan daha çok statükonun korunmasına yönelik “Barış içinde bir arada yaşama” ilkesine dayanan barışçı bir dış politika benimsemektedir. Uluslararası toplumun Çin’in yükselişi söylemine karşılık Çinli yöneticiler yumuşak söylemlerde bulunmaktadırlar. Çin’in ABD gibi kültürünü, devlet anlayışını ve ekonomik bağlarını tüm dünyaya yayıp yayamayacağını bilemeyiz. Tek bir muhtemel senaryo değil birçok senaryo bulunmaktadır. Fakat bilinen somut gerçek Çin’in Asya-Pasifikte ABD’den daha hegemon bir durumda olduğu ve yükselişine devam ettiğidir. Çin’in yükselişi aşikardır ve günümüzde cevap aranan sorulardan en popüleri Çin’in yükselişinin barışçıl olup olamayacağıdır.

Betül Kılıç

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

İshak Turhan, Bahadır Yusuf Keskin; Çevreleme Politikalarının Çin’e Uygulanabilirliği; Uluslararası Yönetim İktisat ve İşletme Dergisi, ICMEB17 Özel Sayısı.

John J. Mearsheimer; The Tragedy of Great Power Politics; 2001.

Joseph S.Nye; Amerikan Yüzyılı Bitti mi?; Çev. Burç Beşgül; 2016.

Taşkın Deniz; Yükselen Güç Çin Halk Cumhuriyeti’nin Stratejik Hamleleri; Electronic Journal of Social Science; 2014.

(http://atlas.media.mit.edu)

(http://asean.org/storage)

[/vc_toggle]

ABD’de Köleliğin ve Irkçılığın Tarihi

Sovyetler Birliği yıkıldığından beri dünyada politik, ekonomik ve askeri boyutta ‘tek güç’ olarak görülen Amerika Birleşik Devletleri, özellikle şu zamanlarda ‘ırkçılık’ konusunda büyük sıkıntılar geçiriyor. Yaşanan protestoların nedenini ve kaynağını anlayabilmek için bugün 401 yıl önce başlayan kölelik sisteminin yasallaşmasını ve günümüze kadar olan olayları inceleyeceğiz.

Amerika kıtası bilindiği üzere 1492 yılında Avrupalı milletler tarafından keşfedilmiştir ve bu süreç ile kıtanın kolonizasyonu başlamıştır. Birçok Avrupalı devlet bu kıtada hakimiyet yarışına girmiştir fakat İngiltere bu devletler arasında şu anki ABD bölgesinde en kalıcı olan millet olmuştur. Her ne kadar diğer rakiplerine göre bölgeye en son ulaşan devletlerden biri olsada , Jamestown’da başlayan macera tarih ilerledikçe on üç koloniye dönüşecek ve bu koloniler ileride Amerika Birleşik Devletleri’nin temelini oluşturacaklardır.

13 Koloni.

Başlangıcından itibaren koloniler çok farklı nüfusa, ekonomik sisteme ve toplumsal yapıya sahipti. Zamanla göç alarak büyüyen bu devlet çok kültürlü yapısından dolayı farklı bir siyasal yapıya sahipti. Önemli göç almasının en önemli sebepleri din özgürlüğü, askeri hizmet veya savaşlardan kaçanlar, baskı rejimlerinden kurtulmak isteyenler, Yeni Dünya’nın zenginliklerini duyan insanlar için Amerika bir kurtuluş rotasıydı. Fakat bu süreç boyunca her şey dışarıdan gözüktüğü kadar tozpembe olmamıştır.

 

 ‘Irkçılık, bir etnik grubun veya tarihsel bütünlüğü olan grubun, kalıtımsal ve değiştirilemez bağlamda farklılıklara dayanarak bir diğer grubu dışladığında, yok etmenin yollarını aradığında veya üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığında meydana çıkmıştır’. ( Fredrickson: 2003)

Kolomb değişimi olarak bilinen köle ticaretinin başlamasından beri beyazlar siyahları kendileri ile eşit görmemiş ve köleleştirmiştir. Öyle ki, 1770’li yılların başında Güney Eyaletlerinde iş gücünün %40’ını köleler oluşturmaktaydı ve köleler tamamen bir mal niteliğeydi. Hiçbir hakları bulunmaması bir yana alıp satılıyor, işkence edilip öldürülüyorlardı. Bilinçlenmemeleri için okuma-yazma öğrenmeleri yasaklanmıştı. Hatta Üçüncü ABD başkanı Thomas Jefferson bile köle sahibiydi.

Bu köleleştirme harekâtı yavaş yavaş ülkeyi 600.000 Amerikalının hayatına neden olan Amerikan İç Savaşı’na sürüklemiştir. Bu savaşın tarafları Kuzey Eyaletleri ve Güney Eyaletleri olarak ikiye ayrılmıştır. Güney Eyaletleri, kendilerini ‘Konfederasyon’ olarak isimlendirmiştir ve köleliğin kaldırılmasına karşılardır. Bunun en büyük sebebi ise tarıma odaklı bir ekonomik sisteme dayalı olmaları ve bu işlerde köleleri kullanmalarıdır. Kuzey tarafı ise ‘Birlik’ olarak isimlendirilmiş, daha sanayileşmiş ve kölelik kültürünün daha az bulunduğu bir bölgedir ki bu sebepler eyaletleri bir iç savaşa sürükleyecektir.

Amerikan İç Savaşı

Abraham Lincoln’ın başta olduğu Birlik cephesi 4 yılın ardından savaşı kazanan taraf olmuştur ve sonrasında siyahiler birtakım haklar kazanmışlardır. Fakat Abraham Lincoln’ın zaferin ardından suikasta uğraması etkili bir anayasa değişimini önlemiştir. Bunun ardından, 1890 yılından itibaren Güney Eyaletleri ‘Jim Crow’ yasaları adıyla bilinen ‘segregasyon’ yasalarını kabul etmişlerdir.  Yasalar genel anlamda siyah ve beyazları toplumsal alanlarda ayrıştırıyordu. Örnek vermek gerekirse beyazın bulunduğu bir okul, hastane veya bunun gibi bir alana siyahların girmesi yasaktı.

Bu yasa, siyahilerde büyük bir sivil hak arayışını başlattı ve bunun ürünleri olarak Frederick Douglas, Benjamin Turner, Booker T. Washington gibi isimler büyük etkiler bıraktı. Bunlar gibi birçok isim çıksa da, en ses getiren olaylardan birkaçı 1955 yılında 381 gün sürecek olan Montgomery Otobüs Eylemi’nin başlamasına neden olan Rosa Parks, berbat bir çocukluk yaşayıp hapisten çıktıktan sonra İslam dinini benimseyen, büyük kitlelere liderlik yapmış Malcolm X ve son olarak bugünlerde bile hala düşünceleriyle politikalara rehber olan, ‘Benim Bir Hayalim Var’ cümlesinin sahibi olan Dr. Martin Luther King gibi isimler bu sivil hak arayışında önemli yerlere sahiptir.

Rosa Parks otobüste bir beyaza yer vermediği için tutuklanmıştı.
Martin Luther King halka seslenirken.

‘Bir hayalim var köklerini Amerikan rüyasından alan bir hayal bu.

Bir hayalim var günün birinde bu ülke uyanacak ve iman dolu şu sözlerin gerçek anlamını sonuna kadar yaşayacaktır. Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır.

Bir hayalim var günün birinde Georgia’nın kızıl tepelerinde eski kölelerin oğullarıyla eski köle sahipleri kardeşlik masasında oturabilecekler.

Bir hayalim var, günün birinde adaletsizliğin ve zulmün boğucu sıcağından bunalan Mississippi eyaleti bile bir özgülük ve adalet vahasında dönüşecek.

Bir hayalim var, dört küçük çocuğum günün birinde tenlerinin rengi ile değil kişilikleri ile değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar

Bugün bir hayalim var!’

Ünlü Washington Yürüyüşü ’nün ardından gelen 1964 Sivil Haklar Yasası ve 1965 Oy kullanma Hakkı Yasası ile hukuki olarak siyahilere oy hakkı verildi ve segregasyon tamamen yasaklandı. Bu yasalarla beraber ABD’nin bugünkü Anayasal düzeninin temeli atılmıştır.

Sonuç

Amerika’ya getirilen ilk köle grubundan beri siyahi insanlar uzun süreli bir mücadeleye girmiştir. Bu zor, kanlı ve onurlu mücadele en sonunda 1965’te yapılan reformlarla durumları iyileştirse de hala tam olarak ırkların eşit olarak görüldüğünden bahsedemeyiz. Dünyadaki tüm siyahi insanlar için umut verici olan bu yıllar maalesef günümüzde hala bir sorun teşkil etmektedir. Gördüğümüz üzere, ABD’de her yıl ‘nefret suçları’ artmaktadır ve bunların hedefleri genellikle Müslüman, Siyahi, LGBTQ ve Yahudi kesimdir.

Birçok açıdan gelişen dünyamızda ırkçılığında azalmasını beklerken 25 Mayıs 2020 tarihinde bir polis tarafından acımasızca öldürülen George Floyd, ABD’de siyahi insanların tekrardan sokağa dökülmesini sağladı. Bu başkaldırı ülkeyi ve dünyayı derinden sarsmaya devam ediyor. Özellikle COVID-19 sürecini felaket bir şekilde geçiren ABD’nin bu durumla nasıl başa çıkacağı bir merak konusu. Fakat bu olay sadece bir siyahinin öldürülmesi ile başlamadı, bu zamanla biriken bir olayın patlamasıdır. 2014 yılında Michael Brown’un öldürülmesi ile birlikte ülke çapında büyük isyanlar patlak vermişti. Sadece son 3 yılda (2017-2020) bin 268 siyahi vatandaş polis tarafından öldürüldü. Bu belki kulağa az gelebiliyor olabilir fakat genel bir istatistiğe vurursak Siyahiler, Beyaz Amerikalılardan 3 kat daha fazla öldürülüyor. Aynı şekilde hapis, gözaltı, rapor etme gibi suç teşkil eden kategorilerde siyahilerin oranı çok daha yüksek. Anlaşılabileceği üzere, ten rengi farklılığı hala ABD’de büyük bir sorun olmaya devam ediyor.

Belki bir gün insanların değiştiremeyeceği şeyler yüzünden nefret edilmediği bir dünyada yaşayabiliriz. Irkçılığın ne kadar kötü ve anlamsız bir şey olduğunu anlamak için tarihe bakmak yeterli olacaktır.

Emre Güngör 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.bbc.com/news/world-us-canada-30193354

https://tr.euronews.com/2020/05/28/abd-de-polis-siddetinden-olen-siyahilerin-oran-beyazlara-gore-uc-kat-daha-fazla

https://www.amerikaninsesi.com/a/amerikada-kolelıgın-baslamasinin-400-yili/5081111.html

https://www.academia.edu/13087472/Amerika_Birleşik_Devletleri_nin_Irkçılık_Politikaları_ve_Sivil_Haklar_Hareketi_Racism_Policy_of_the_United_States_of_America_and_Civil_Rights_Movement_

https://www.academia.edu/31202020/AMERİKADA_AYRIMCI_POLİTİKALAR_VE_SİYAHİ_MÜCADELE_TARİHİ

[/vc_toggle]

Kanada Başbakanı’nın Rolü Nedir?

Kanada veya resmî adıyla Kanada Dominyonu, Kuzey Amerika kıtasının en kuzeyindeki ülkedir. Büyüklüğü, Büyük Okyanustan, Kuzey Arktik denizine kadar 9.98 milyon kilometre karedir. Bu özelliğiyle, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük 2. ülkesidir.

Kanada, parlamenter demokrasi ve anayasal monarşi ile yönetilen bir federasyondur. Devlet Başkanı ve hükümdarı “Kanada Kraliçesi” sıfatı ile Kraliçe II. Elizabeth‘dir. Kraliçe’nin Kanada’daki temsilcisi Genel Vali’dir ve genellikle emekli olmuş eski politikacılar veya diğer seçkin Kanadalılar arasından Kanada başbakanının önerisiyle Kraliçe II. Elizabeth tarafından atanır. Peki Kanada başbakanının rolü tam olarak nedir? Birlikte inceleyelim.

Kanada’da hükümetin başı başbakandır. Kanada başbakanı genellikle genel seçimde Avam Kamarası’nda en çok sandalye kazanan siyasi partinin lideridir. Başbakan çoğunluk hükümetine veya bir azınlık hükümetine liderlik edebilir. Kanada’da başbakanın rolü herhangi bir yasa veya anayasal belge ile tanımlanmasa da Kanada siyasetindeki en güçlü roldür.

Kanada Parlamento Binası – Ottowa

Kanada başbakanı, Kanada Federal Hükümeti’nin yürütme organının başkanıdır. Kanada başbakanı; başbakanın seçtiği kabine, başbakanın siyasi personel ofisi (PMO) ve Kanada kamu hizmetlerinde önemli roller alan partili olmayan kamu görevlilerinin özel konsey ofisinin (PCO) desteğiyle hükümete liderlik eder.

Kanada hükümetinde kabine, karar vermede önemli bir yere sahiptir. Kanada başbakanı kabinenin büyüklüğüne karar verir. Başbakan, kabine bakanlarını seçer ve bu bakanlar genellikle parlemento üyeleri ve bazen de senatörlerdir. Başbakan, bakanlıkların sorumluluklarını ve portföylerini atar. Başbakan kabine üyelerini seçerken, Kanada’nın bölgesel çıkarlarını dengelemeye çalışır. Hem İngilizce hem de Fransızca konuşabilen bir ekip ortaya çıkarmaya önem verir. Kadınların ve etnik azınlıkların haklarının temsil edildiğinden emin olur. Başbakan, kabine toplantılarına başkanlık eder ve gündemi kontrol eder.

Başbakan bir siyasi partinin lideridir ve iktidarının gücü buradan gelir. Bu yüzden partilerinin ulusal ve bölgesel yöneticilerine ve partinin taban destekçilerine her zaman duyarlı olmalıdır.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau parlamentoda.

Parti lideri olarak başbakan, parti politikalarını ve programlarını açıklayabilmeli ve bunları yürürlüğe koyabilmelidir. Kanada seçimlerinde seçmenler, bir siyasi partinin politikalarını o partinin liderinin algısıyla tanımlamaktadır, bu nedenle başbakan sürekli olarak çok sayıda seçmene hitap etmeye çalışmalıdır.

Senatörler, hakimler, büyükelçiler ve komisyon üyeleri gibi siyasi atamalar genellikle Kanada başbakanları tarafından partiye sadık olanları ödüllendirmek için kullanılır.

Başbakan ve kabine üyelerinin Kanada Parlamentosu’nda sandalyeleri vardır ve parlamentonun faaliyetlerini ve yasama gündemini yönetirler. Kanada başbakanı Avam Kamarası’ndaki üyelerin çoğunluğunun güvenini elinde tutmalı veya parlamentoyu dağıtıp, istifa edip yeni bir seçimle tartışmayı sonlandırmalıdır.

Zaman kısıtlamaları nedeniyle, başbakan Avam Kamarası’nda sadece çok önemli olaylara katılmaktadır. Ancak başbakan, Avam Kamarası’ndaki soruları cevaplar, hükümeti ve politikalarını savunur.

Justin Trudeau, Kanada’nın 23. ve şimdiki başbakanıdır. 2015 seçimlerinde elde ettiği zaferle Trudeau, 29. Kanada Bakanlığı’nı kurmaya hak kazanmıştır. Resmi olarak 4 Kasım 2015 tarihinde göreve başlayan Trudeau, 2019 seçimlerini de kazanmıştır ve şu an görevine devam etmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Prime_Minister_of_Canada

https://pm.gc.ca/en/prime-minister-justin-trudeau

https://www.thoughtco.com/role-of-the-prime-minister-of-canada-508517

thecanadaguide.com/government/the-prime-minister/

https://en.wikipedia.org/wiki/Canada

[/vc_toggle]

Libya, Cezayir ve Tunus’taki Türk Varlığı: Kuloğlu Türkleri

Tunus, Libya ve Cezayir’deki Kuloğlu Türkleri ile ilgili ikinci yazımı okumadan önce Kuzey Afrika’da Unutulmuş Türk Varlığı: Kuloğlu Türkleri başlıklı diğer yazımı okumanızı öneririm.

Libya’daki Kuloğulları Varlığı

Trablusgarp’ın 1553’te Turgut Reis tarafından fethedilmesiyle Trablusgarp Beylerbeyliği kuruldu ve Osmanlılar Libya’ya yerleşmeye başladılar.

Bölgede önceleri beylerbeyilerin hakim olduğıı bir yönetim var iken merkezi yönetimin zayıflaması ve tayin edilen beylerbeyilerin iki üç yılda bir değişmesi yüzünden yerel sorunlara çözümler bulunamamaktaydı. Bu sebepten ötürü eyaletteki ocaklıların temsilcisi olan dayılar ile merkezi yönetimin temsilcisi olan beylerbeyleri arasında gerilimler yaşanmaya başladı. 1711’de soyu Karamanoğulları’na dayanan bir yeniçeri olan Karamanlı Ahmed Paşa’nın Trablusgarp Beylerbeyini öldürerek yönetime el koyması ve ardından devrin padişahı III.Ahmed’in de onu beylerbeyi unvanıyla Trablusgarp eyaletinin valisi olarak tanımasıyla bu ikilik giderilmiş oldu. İstanbul’dan beylerbeyi gönderme uygulamasının sona ermesiyle dayılık babadan oğula geçmesi geleneği başlamış oldu.

Trablus Sancağı’na bağlı halkının tamamına yakınının Kuloğullarından oluştuğu kazalar ve nahiyeler Kuloğlu Başağalığı kazası adı altında tek bir idari yapı altında toplanmış ve bütün görevlere kendi aralarından seçilen kimseler tayin edilmiştir. Kuloğullarının Trablusgarp eyaletindeki idaresi ise hükümet tarafından tayin edilen bir başağaya verilerek temsiliyetleri sağlanmaktaydı. Burada adeta hükümet içinde bir hükümet konumunda idiler. Bu etkinlikleriyle Trablusgarp Eyaleti’ndeki Kuloğulları Garp Ocaklarındaki diğer iki eyaletteki kardeş topluluklarından farklılaşmaktaydılar.[1]

Karamanoğulları soyundan gelen hanedan 1711 yılından 1835 yılına dek osmanlı adına Libya’yı yönetmiştir. Daha sonra II. Mahmud döneminde yeniden tesis edilen merkezi idare 1911’de başlayan savaşa kadar devam edecekti.

19.yüzyıldan itibaren Libya’da etkili olmaya başlayan ve 1912’den 1943’e kadar süren İtalyan İşgaline karşı direnen bir hareket olan Senusi Hareketinin şeyhliğini üstlenen Şeyh İdris es-Senûsî İtalyanların 2.Dünya Savaşı sonrası ülkeden çıkarılması sonrası ülkenin federal bir devlet olarak birleşmesini sağlayarak 1949’da kurulan Libya Krallığının ilk ve son kralı oldu. Şeyh İdrîs es-Senûsî, o yıllarda yeni oluşturulan bürokrasisi için Türkiye’den uzmanlar almaya başladı, bu uzmanlardan biri olan Arap Kaymakam lakaplı soyu Kuloğulları Türklerine dayanan Sadullah Koloğlu başbakanlığa kadar yükseldi. Sadullah Koloğlu’nu sırasıyla İçişleri, Sağlık, Milli Eğitim bakanlıklarına getirirken, Ümran Yetişali’yi ordu kumandanı, Türk Dışişleri’nde matbuat ve hukuk müşavirliği yapan Abdullah Busayri’yi Dışişleri Bakanlığına getirmiştir. Kral I. İdris döneminde yönetimde aktif görev alan Kuloğulları, 1947 yılında yabancı himayesini reddeden zor koşullara düşülmesi durumunda ise Türkiye ile birleşmeyi öngören görüşlere sahip bir parti olan Hizbu’l-İttihadi Trablus-i Türki’yi kurmuştur. Kaddafi’nin yönetimi ele geçirdiği 1969’a kadar Senusiler ve onların yanında yer alan Kuloğulları yönetimde hakim güç olarak yer almışlardır.

Günümüz Libyasında Türkler, Araplar ve Berberilerden sonra ülkenin üçüncü büyük etnik grubunu teşkil etmektedir. Türk topluluğu özellikle ülkenin batısındaki Trablus-Misrata hattında, buna ek olarak doğudaki Derne ve Bingazi’de yaşıyor.

2014’ten beri yaşanan iç savaşta Merkezi Hükümetin yanında yer alan Kuloğlu Türkleri bu sebeple ülkenin doğusundaki Bingazi gibi kentlerden göç ediyor.

Bu süreçte yaklaşık 100.000 kişinin ülkenin batı kesimlerine göç ettiği tahmin ediliyor. [2]

Libya’daki Türk kökenli toplumun ana merkezi olarak ise Misrata kenti kabul edilmektedir; Türkler toplamda Misrata’nın 400.000’lik nüfusunun yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktadır. [3]

Libya’ya Mısır’dan gönderilen Kıpçak ve Çerkes kökenli kölemenlerin de çoğunlukta yerleştiği şehir olan bu şehrin isminin kökeni de kölemenlerden gelmektedir. Misrata kelimesinin kökeni olarak Çerkes dilindeki Misir Atah yani ataları Mısır’dan gelenler anlamında kullanılan bu kelime gösterilmektedir.

Bunların haricinde Karamanlılar Hanedanı döneminde Libya’ya Anadolu’dan yoğun bir Karamanlı Türkmen göçü yaşanmıştır. Karamanlılar döneminde Libya’ya göç eden bu Türkmenlerin bir kısmı, Girit’in fethedilmesinden sonra da Girit’e yerleştirilmişlerdir. Girit’in Osmanlı hakimiyetinden çıkmasından sonra ise Girit’te yerleşik olan bu Türkler Libya’ya geri dönmüştür. 1971 tarihli nüfus sayımına göre; bu Karamanlı Türklerin sayısı yaklaşık 100 bin kişidir.

“Libya Köroğlu Derneği’nden bir yetkilinin Al-Monitor’a verdiği bilgilere göre Köroğlu nüfusu 1.4 milyonu buluyor. Mısrata’da nüfusun dörtte üçünü bunlar oluşturuyor. Abartılı gelen bu rakam bilimsel teyide muhtaç. Berberiler ve Araplar içinde eriyip gitmiş bir nüfus aslında. Çok azı Türkçe biliyor. Belki asimile olanları da kapsama iddiasıyla rakam şişiyor. Osmanlı çekilirken Libyalı Türklerin bir kısmı Türkiye’ye yerleşti. Garip bir şekilde Türkiye’de bu insanlar “Libyalı Araplar” olarak anılageldi. Onlar da 2011’de İzmir’de Libya Kökenli Türkler Derneği’ni kurdu.” (Taştekin,2019)

2015’te Kuzey Afrika’da Osmanlı’yı yeniden canlandırma amacıyla kurulmuş olan Libya Köroğlu Derneği’nden bir yetkili, Türkiye’den beklentilerini şöyle sıralıyor: “ Köroğlular Türk olarak kabul edilsin, Türkiye ile bağlar kurulsun, vatandaşlık hakkı tanınsın, Köroğlu Derneği muhatap alınsın, okul müfredatlarında Osmanlı’ya dair çarpıtmaları düzeltecek komite kurulsun, Libyalı Türkler için ilköğretim okulları ve Türkçe dil kursları açılsın, radyo istasyonu kurulsun, Osmanlı eserleri restore edilsin ve Sultan Ahmet Camii’ne benzer bir cami inşa edilsin.” (Taştekin)

“Bugün Libya’daki 13 aşiret kendilerini Kuloğlu olarak tanımlıyor: Yadar, al-Maqasba, al-Charaksa, al-Jahanat, al-Faratsa, al-Ramla, al-Daradfa, Ibad, al-Chawahda, al-Maqawba, Qarara, al-Zawabi ve al-Balabla aşiretleri. Bu aşiretler 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinde önemli rol oynadı ve bugün de Türkiye’nin bölgeye asker göndermesini destekleyen grupların başında geliyor.” (Yetim,2020)

Kaddafi döneminde çeşitli zorluklarla karşılaşan Kuloğulları 2011’de Libya İç Savaşı patlak verdiğinde, Mısrata en şiddetli direnişin yaşandığı kentlerden birisi olmuş ve Kuloğlu aşiretleri bu savaşta belirgin bir şekilde yer almıştır.

2014’te New York Times’a eski bir Kaddafi subayı tarafından yapılan açıklamalara göre Libya İç Savaşı, Arap aşiretler ile Kuloğulları, Berberiler ve Çerkezler arasındaki bir etnik mücadeleye dönüşmüştür.[4]

Politik analist Sarah Rashad’a göre Ankara, Arap Baharı’nın başından beri Kaddafi’yi yerinden ederek Libya’yı kontrol edebilmek için Kuloğullarının harekete geçmesini sağlamıştır.[5]

Son olarak gerçekleştirilen Öfke Volkanı Operasyonu’nda UMH’yi destekleyen askeri güç olarak aktif rol alan Mısratalı milis güçleri, 2014’ten beri devam eden bu savaştaki önemini koruyacağa benziyor.

Cezayir’deki Kuloğulları Varlığı

Barbaros kardeşlerin İspanyol tehditine karşı 1518’de Osmanlı’ya bağlılığını ilan etmesiyle Cezayir’de 1518’den 1830’a kadar sürecek olan Osmanlı hakimiyeti başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’te Barbaros Hayreddin Paşa’yı İstanbul’a davet edip Cezayir Beylerbeyi sıfatıyla Kaptan-ı Derya tayin etmesiyle birlikte ise Cezayir doğrudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyiliği haline gelmiştir.

Cezayir’deki Osmanlı dönemi kısaca dört döneme ayrılabilir: Beylerbeyiler devri (1518-1587), Paşalar Devri (1587-1659), Ağalar Devri (1659-1671) ve Dayılar Devri (1671-1830).

1587’ye kadar beylerbeyi yönetiminde olan 1587’den itibaren Cezayir İstanbul tarafından üç yıllığına tayin edilen paşalar devrine girmiştir. Paşalar devrinde padişahın otoritesi kabul edilmekle beraber bu otorite etkisiz bir haldeydi. Paşaların görevi birtakım protokolleri yerine getirilmesi ibaretti. 1659’da paşa olarak tayin edilen Ali Paşa, Cezayir’de yetkilerini kullanmak isteyince Halil Ağa tarafından maiyetiyle beraber İzmir’e gönderilmiştir; bu olaydan sonra Cezayir’de ağalar devri başlamıştır. Devrin sadrazamı Köprülü Mehmed Paşa buna çok sinirlenerek geri dönen valiyi idam ettirmiş ve Cezayir ağasına da bir mektup göndererek artık vali gönderilmeyeceğini bildirmiştir. 1659-1671 arasındaki dönemde göreve gelen dört ağa idareyi bırakmak istemedikleri için öldürülmüştür. Bundan sonra ise denizcilerin duruma hakim olmasıyla ve Cezayir’de 1830’a kadar sürecek olan dayılar devri başlamıştır. Önceleri dayılar eyaletteki divan tarafından hayatı boyunca başta bulunmak şartıyla seçilirken sonraları ocağın ağırlığını koymasıyla dayılar ocak tarafından seçilmeye başlanmıştır.

Seçimle başa gelen Dayılar Osmanlı’ya bağlı olmakla birlikte içişleri ve dışişlerinde bağımsız hareket edebilmekteydi. Kendine özel bir eyalet idaresi bulunan Cezayir’de koyulan kural gereği Kuloğlu sınıfına mensup herhangi bir kimsenin beylik makamına ulaşması mümkün değildi.

Garp Ocakları içinde sahip oldukları hakların büyük kısmını ilk kaybedenler Cezayir Kuloğulları olmuştur. 1630’lu yıllarda bütün imtiyazlarını kaybetmeleri neticesinde milis gücünden çıkarılmalarının haricinde eyalet idaresini ele geçirme tehlikeleri yüzünden şehir merkezlerinden de uzaklaştırılmışlardır. Cezayir Eyaletinin kendi iradesiyle Osmanlı Devleti’ne bağlanması sayesinde sıkı bir merkeziyetçilik yerine daha serbest bir yönetim anlayışı uygulanmıştır. Osmanlı egemenliğine ilk giren eyalet olmasına rağmen bu sebepten ötürü ve Kuloğullarını yönetimden uzaklaştıran ilk eyalet olması yüzünden mahalli Kuloğlu Hanedanlarının tesis edildiği Tunus ve Libya’ya nazaran Osmanlı etkisi sınırlı kalmıştır. Bu yaşananlar da Cezayir Kuloğullarının toplumsal etkinliğinin diğer iki ülkedeki kardeş topluluklara kıyasla daha az olmasını açıklamaktadır.

Garp ocakları içinde en büyük donanmaya sahip olan Cezayir’de eyalet gelirlerinin büyük bir kısmı korsanlık yoluyla sağlanırdı. Akdeniz dışında da faaliyet gösteren korsanlar, Cebelitarık Boğazı’nı geçip Kanarya adaları, İngiltere, İrlanda, Hollanda, Danimarka, hatta İzlanda adasına kadar uzandılar. Korsanlık faaliyetleri kapsamında Danimarka ve ABD gibi ülkelerle savaşlara girilmiş ve bu devletlerle çeşitli anlaşmalar dahi imzalanmıştır. ABD ile Cezayir Eyaleti arasında 1796 yılında imzalanan Trablus Antlaşması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bu antlaşma, ABD tarihinde yabancı dilde yazılmış tek antlaşmadır ve yine ABD tarihinde yabancı bir devlete ilk ve tek sefer vergi ödenmesi kabul edilmiştir.

Libya’daki gibi eyalet merkezi ve etrafındaki sahil şeridi boyunca yerleşmiş bulunan Kuloğullarının Libya’daki Mısrata şehri gibi baskın güç olduğu şehirler Tlemsen ve Konstantindir.

Cezayir’in Osmanlı hakimiyetinden çıkıp 1830’da Fransa’nın İşgaline girmesiyle beraber ülkedeki bekâr yeniçeriler gemilerle Anadolu’ya ve adalara gönderilirken Kuloğullarına mensup aileler ise çok farklı ülkelere göç etmeye başlamıştır. 1830’dan sonra verilen göçlerle oluşan Cezayirli diasporasında önemli bir yer teşkil eden Kuloğulları başta Osmanlı hakimiyetindeki çeşitli bölgelere yerleştirilirken Fas, Fransa ve İngltere’ye de azımsanamayacak miktarda göç vermişlerdir. Bu göçler sayesinde Paris ve Londra’da oluşan Kuloğulları toplulukları halen varlık göstermektedirler. [6]

2008 T.C. Cezayir Büyükelçiliği raporuna göre Osmanlı döneminde buraya gelip yerleşen 600-700 bin Türk kökenli kişinin yaşadığı bilinmektedir. Fransız Büyükelçiliği, kendi kayıtlarına göre bu rakamın 2 milyon civarında olduğunu açıklamaktadır. [7]

Prof. Dr. Kamal el Korso’nun yaptığı açıklamaya göre Cezayir’de yapılan araştırmalar neticesinde Osmanlı egemenliğindeki üç asırda 175 bin Türk askerinin Cezayir’e geldiği sonucuna varılmıştır. “Cezayir’e gelen Türk askerleri kıyı şehirlerinde yerleştiler. Bu gün de, Cezayir Türkleri, Cezayir’in kıyı şehirlerinde yaşamaktadırlar. [8]

Tunus’taki Kuloğulları Varlığı

1534’te Barbaros tarafınan fethedilerek Osmanlı hakimiyetine giren Tunus, 1535 yılında Şarlken tarafından geri alınamasından sonra 1574’e dek Hafsi Hanedanı’nın yönetiminde kalmış ve 13 Eylül 1574’te Uluç Ali Reis ile Sinan Paşa’nın Tunus şehrini ele geçirmesiyle birlikte Tunus’ta 1881’e kadar kesintisiz sürecek olan Osmanlı egemenliği başlamıştır. 1591’de gerçekleşen darbeyle birlikte yönetim dayıların eline geçmiş ve böylece Garp Ocaklarındaki ilk yerel otorite tesisi Tunus’ta gerçekleşmiştir.

1610-1637 yılları arasında Tunus dayısı olan Yusuf Dayı, 1613’te Korsika asıllı mühtedi bir köle olan Murad’ı bey olarak tayin etmiştir. İstanbul’dan kendisine verilen beylerbeyilik ve paşalık unvanı verilmesiyle nüfuzunu artıran Murad Bey eyaletin idaresini kendisi hayattayken oğluna devredince Murâdîler adı verilen dönemi başlatmış oldu. XVIII. yüzyıl başlarına kadar hükümran olan Murâdîlerden sonra beylik 1705’ten itibaren Girit asıllı bir sipahi olan Hüseyin Bey’in soyundan gelenlerin eline geçti. Ailelerin eyalet yönetiminde yetki sahibi olmasıyla beylerbeyi tayininde aksamalar görüldü ve İstanbul iktidarı elinde tutan aile fertlerinin görevlerinin onaylamakla yetindi. Uzun yıllar süren beylerbeyi, dayı ve vatan beyleri mücadelesinden sonra Vatan beyi (Emîrü’l-Evtân) Hüseyin Bey’in dayılık ünvanını 1705’te tamamen kaldırmasıyla birlikte kendisine İstanbul’dan beylerbeyilik ünvanını tevcih ettirdi.  Böylelikle Tunus vatan beylerinin hâkimiyetine girmiş oldu. Bu dönemde Tunus eyaletinde tek yetkili Tunus beyi oldu; hem dayının görevlerini hem de Osmanlı Devleti adına İstanbul’dan gönderilen beylerbeyilerin sorumluluğunu tek başına üstlendi.

1881 tarihine kadar Osmanlı vassalı olarak devam eden Hüseynî Hanedanı bu tarihten sonra Fransız vassalı olarak varlığını 1957 yılına kadar sürdürmüştür. 1957’de bağımsız Tunus Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte beylik dönemi de tarihe karıştı.

Zaman içinde İstanbul ile iletişimin azalmasıyla beraber Tunus, nispeten özerk bir yönetime geçmiş ve bu sayede yönetim kademesinde kendilerine yer bulamayan Kuloğulları eyalet idaresine verdikleri destek sebebiyle önemli kamu görevleri üstlenmişlerdir. Aynı şekilde Tunus’taki ıslahat hareketleri de Osmanlı Devleti’nden bağımsız ilerlemekteydi.

Tunus Türkleri, Tunus anayasasında tanımlanmış azınlıklardan biridir. Sayıları çeşitli kaynaklara göre 500 bin ila 2 milyon arasında değişmektedir. 2012’de, Tunus’taki Türk varlığı nedeniyle Türkçe eğitim programına dahil edilmiştir. Bugün bile birçok Türk, başlangıçta önemli sayıda Türk soylu tüccarların yönlendirdiği Souq el-Trouk’ta (Türk Çarşısı) iktisadi faaliyetlerine devam etmektedir.

Tunus, Mehdiye, Hammamet ve Cerbe Adası’nda ağırlıklı olmak üzere yerleşmiş olan Tunus’taki Kuloğullarının Libya’daki Mısrata şehri gibi baskın güç olduğu şehir Mehdiye’dir. Ayrıca ülkenin kuzeyinde yer alan Hammam El Gezaz (Hammam Ghezèze), Arapçada “Oğuz hamamı” anlamına gelir ve bu yörede de yoğun bir şekilde Oğuz kökenli Türkler yaşamaktadır.

Günümüzdeki Kuloğulları

Cezayir Tunus ve Libya’nın geçmişinde oldukça etkili olan bu topluluk günümüzde de bünyesinden önemli şahsiyetler çıkartmaktadır.

Cezayir’deki ünlü Kuloğullarına; Fransızların dünyaca ünlü film yıldızı İsabelle Adjani, Cezayir devlet başkanlarından Abdülaziz Buteflika, Cezayir’in Fransız işgal güçlerine karşı gerçekleştirdiği direnişin öncü isimlerinden Ahmet Messali, ünlü milliyetçi liderlerden Ahmet Tevfik, Fransa’nın 1959-62 yılları arasında devlet bakanlığı görevini yürüten Nefise Sid Cara, Cezayir Gizli Servisi DRS’nin başında bulunan General Muhammed Medyen (1990-2015), yerine getirilen Osman Tartak (2015-19), ünlü müzisyen Muhyiddin Başterzi ve ünlü ressam Muhammed Rasim örnek gösterilebilir. [9]

Tunus’taki ünlü Kuloğullarına; 1986-1987 arasında Tunus başbakanlığı yapan Raşid Sfar, Tunus’ta kısa hikâye türünün babası sayılan Ali Douagi (Ali Duacı), Tunus’ta televizyonculuk ve tiyatroculuğun öncüsü olan Muhammed Lehbib, feminist hareketin öncülerinden Esma Belhoca ve Nazlı Fadıl ve uluslararası aktris Afef Jnifen örnek gösterilebilir.

Libya’daki ünlü Kuloğullarına; Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayiz es-Serrac, aynı kabinenin İçişleri Bakanı Fethi Başağa, eski Libya Başbakanları Muhammed Sakızlı ve Ahmet Maytik, Libya Adalet ve Kalkınma Partisi Başkanı Muhammed Suvan, Parlamento üyesi ve Vatan Birliği’nin kurucusu Abdel Rahman al-Suwayhili ve 1918 yılında kısa süren Trablusgarp Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı Ramazan el-Suwayhili örnek gösterilebilir.

Kesintili süreçlerle tekrardan gündeme gelen bu bölge ve bu topluluk gelecekte de oldukça konuşulacak gibi duruyor.

Ülke nüfuslarına oranla Kuzey Afrika’daki en yoğun Türk yerleşiminin olduğu Libya’da Kaddafi’nin iktidara gelmesinden bu yana temsiliyet sorunu yaşayan Kuloğullarının yaşanan bu süreçlerden sonra Libya içindeki etkinliklerinin artması beklenmektedir.

[irp posts=”27115″ name=”Kuzey Afrika’da Unutulmuş Türk Varlığı: Kuloğlu Türkleri”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Ahmet Kavas. “Kuzey Afrika’da Bir Osmanlı Nesli: Kuloğulları”, Osm.Ar., XXI (2001), s.31-68.

[2]https://www.dailysabah.com/politics/2020/01/24/haftar-deliberately-targeted-libyas-turkish-diaspora

[3]https://en.wikipedia.org/wiki/Turks_in_Libya

[4]https://www.nytimes.com/2014/08/25/world/africa/libyan-unrest.html

[5]https://ahvalnews.com/tr/libya/turkiyenin-arap-baharindan-beri-kulogullari-asiretiyle-iliskisi-vardi

[6]https://en.wikipedia.org/wiki/Turks_in_Algeria

[7]https://web.archive.org/web/20140224232308/http://www.musavirlikler.gov.tr/upload/DZ/ulke-raporu-2008.doc

[8] https://turan.org/cezayirde-unuttugumuz-turk-varligi-2/

[9] https://ahvalnews.com/tr/cezayir/isabelle-adjaniden-buteflikaya-cezayirin-turk-asilli-meshurlari

Taştekin, Fehim. “Libyalı Türkler Türkiye’nin Truva atı mı?” Ağu.2019, https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2019/08/turkey-libya-are-libyan-turks-ankaras-trojan-horse.html.

Yetim, Fatih. “Libya’da yaşayan ‘Köroğlu Türkleri’ kimdir?” Oca.2020, https://tr.euronews.com/2020/01/15/libya-da-yasayan-koroglu-turkleri-kimdir.

https://en.wikipedia.org/wiki/Kouloughlis

https://islamansiklopedisi.org.tr/libya

https://islamansiklopedisi.org.tr/kuloglu–garp-ocaklari

https://islamansiklopedisi.org.tr/tunus

https://islamansiklopedisi.org.tr/cezayir

https://en.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Tripolitania

https://en.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Tunisia

[/vc_toggle]

ANTİFA’nın Ortadoğu’daki Terör Örgütleriyle İlişkisi

George Floyd’un öldürülmesinin ardından sokağa inen milyonlarca ABD’li arasında; anti-faşist ve anarşist kimliğiyle bilinen Antifa grubu da var. ABD Başkanı Donald Trump’ın “terör örgütü” ilan etmesiyle birlikte medyada daha fazla yer bulan grup, Ortadoğu’daki faaliyetleriyle tartışma konusu olmaya devam ediyor.

1920’lerde, İtalyan lider Benito Mussolini’nin faşist iktidarına ve Almanya’da yükselişe geçen Nazilere tepki olarak ortaya çıkan anti-faşist sendikalar ve sosyalist örgütlenmeler, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından daha da gelişti ve birçok ülkede faaliyet göstermeye başladı. Yayıldıkları ülkelerde siyasi ve kültürel farklılıklardan ötürü ideolojik sapmalar meydana gelse de örgütleri bir arada tutan yegane düşünce, düzene başkaldırı ve anti-faşizmdi.  ABD üzerine yoğunlaşıldığında; beyaz üstünlükçülüğü, göçmen karşıtlığı ve kadın hakları üzerine faaliyet yürütüldü. Zamanla daha da kurumsallaşan örgüt, “Antifa” kısaltmasını kullanarak 1980’li yıllarda eylemlerini artırdı.

YPG-PKK İlişkisi

2011 yılında Suriye’de patlak veren iç savaştan sonra, Avrupa ve ABD’den binlerce radikal sol görüşlü militan Kuzey Suriye’ye giderek PKK-YPG saflarına katıldı. Burada olmalarındaki en önemli amacın IŞİD ve türevi terörist gruplara karşı savaşmak olduğunu söyleyen militanlar, zaman zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yürüttüğü operasyonlara engel olmak maksadıyla basın-yayın aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’deki meşru varlığını zedelemeye yönelik paylaşımlar yaptılar. Hatta TSK tarafından icra edilen Zeytin Dalı Harekatı esnasında, Afrin bölgesindeki YPG unsurlarıyla birleşip Türk askerine karşı savaşan onlarca Antifa üyesi ele geçirildi. Barış Pınarı Harekatı’nda da aynı tutumu sergilediler ve Halep, Rakka, Haseke gibi kentlerde Türk ordusuna karşı savaştılar.

Rutge Üniversitesi’nde tarih okutmanlığı yapan ve “Antifa: Anti-Faşistin El Kitabı” isimli kitabın yazarı olan Mark Bray, kitapta PKK ile Antifa arasındaki birlikteliğin epey güçlü olduğunu, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Amerikalı yazar Murray Bookchin’in özgürlükçü düşüncelerinden ilham aldığını ve bu nedenle Antifa ile fikir birliği içerisinde olduğunu ifade ediyor. Bu birlikteliğin Kuzey Suriye’de pratiğe döküldüğünü ve 2016 yılında kurulan Uluslararası Anti-Faşist Taburu’nun kurulmasına öncülük ettiğini de ekliyor.

Rolling Stone Magazin’in 2018 yılında yayımladığı bir makaleye göre, YPG  Batı’dan gelen anti-faşistleri örgütün prestijli komutanlarından Karim Marcello Franceschi aracılığıyla eğitiyor. Burada eğitim gören militanlar, Antifa’ya bağlılığıyla bilinen Devrimci Halkın Gerilla Güçleri örgütü aracılığıyla sıcak çatışma bölgelerine götürülüp savaştırılıyorlar.

Günümüzde Antifa

Ağırlıklı ABD’de olmak üzere dünyanın birçok yerinde faaliyetlerini sürdüren örgüt, Obama döneminde dış operasyonlar için gayriresmi olarak destek görüyordu. Kuzey Suriye’de Amerikan birlikleri tarafından eğitiliyorlar ve modern savaş araçları ile donatılıyorlardı. Geçtiğimiz günlerde Donald Trump’ın Antifa’yı terör örgütü olarak ilan etmesinin ardından örgütün geleceğinin nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor.

S-70 Okhotnik B: ‘SİHA Teknolojisinde Yeni Çağın Başlangıcı’

Ocak 2019’da görüntülendiğinden beri herkesi farklı bir beklenti içerisine sokan, “uçak pilotunun eş zamanlı kontrol edebilmesi” özelliği sayesinde operasyonel anlamda çok farklı bir gelecek vadeden ve hatta Vladimir Miheyev’in röportajına göre “6. nesil savaş uçaklarının başlangıcı” olacak insansız hava aracı Okhotnik-B (ОХОТНИК-Б) veya Okhotnik S-70’in (Türkçesi AVCI) geliştirme süreci hala devam ediyor. Planlanan sonuca ulaşılması halinde (daha evvel ABD tarafından da denenen) Rusya’nın operasyonel kabiliyet ve üstünlüğünü tartışmasız artıracak olan projenin geliştirme sürecine ve getirmesi planlanan yeniliklere birlikte bakalım.

2011’deki geliştirme sözleşmesi duyurulduğunda herkes Rusya’nın bilindik anlamda bir İHA üreteceğini sanıyordu. Teknik gereksinimlerin onayı, tedariki (2012) ve yer prototipinin hazırlanması (2014) sonrasında bile hala genel kanı sıradan bir gözetleme ve keşif İHA’sı geliştirileceği yönündeydi. İlk kez Rusya Askeri Elektronik Sistemler üreticisi (KRET) genel müdür yardımcısı Vladimir Miheyev’in 2016 yılındaki röportajında Rusya’nın yeni geliştirdiği 6. nesil savaş uçağı projesiyle (biri insanlı diğeri insansız olmak üzere) iki yeni hava aracı geliştirdiğini ve beraber uçuş icra edecek bu araçların tek pilot tarafından kumanda edileceğini açıklamasıyla Rusya’nın aslında ne kadar farklı bir projeye kalkıştığına dair ipuçlarını aldık.

Ocak 2019’da çekilen SU-57 fotoğrafında 053 kuyruk numaralı uçağın kuyruğuna işlenen siluette açıkça “hayalet” dizaynında bir hava aracının olduğu görülüyordu.

Havacılık meraklıları ve uzmanlar daha hiçbir yorum yapamadan ilerleyen günlerde bir Rus sitesinde Okhotnik-B (ОХОТНИК-Б) ismiyle “Rusya’nın yeni drone projesi” şeklinde fotoğraflar yayınlanması üzerine hemen “SU-57 ile beraber uçacak drone bu!” yorumları havada uçuşmaya başladı. Gerçekten de Vladimir Miheyev’in röportajında söylediği proje bu olabilirdi.

Sonrasında proje gizlenmek yerine adeta Rusya’nın bir gövde gösterisine dönüştürüldü ve teknik detaylar Dünya kamuoyu ile paylaşıldı. Motor olarak MIG-35’lerde kullanılan RD-33’ün artyanmasız bir türevi olduğu söylenen 52.9kN’luk turbofan motorun kullanıldığı ve aracın ağırlığının 20 ton olduğu öğrenildi.

Uydu görüntülerine bakarsak S-70 Okhotnik-B’nin klasik bir İHA’ya göre ne kadar da büyük olduğu açıkça görülüyor.

Ayrıca S-70 Okhotnik-B’nin geliştirme sürecinde PAK-FA T-50 projesinde kullanılan teknolojilerin bolca rol aldığı ayrıntısı, 6. nesile dahil olacağı iddia edilen uçağın 2018’de uçuş testlerinin başlayacağı ve 2020’de Rus Hava Kuvvetleri envanterine girmesinin planladığı haberleştirildi. Yine bu duyurulara göre S-70 Okhotnik-B ile donatılmış iki görev gücünün (birisi doğu diğeri batıda görev yapmak üzere) 2024 yılında göreve başlayacağı söylenmişti.

2018’de bir testte prototip 200 km/s hıza ulaştı. Ağustos 2019’da aracın 20 dakikalık bir uçuş testini başarıyla tamamladığı duyurulurken, 600 metre irtifada gerçekleşen uçuşun görüntüleri kamuoyu ile paylaşıldı.

Eylül 2019’a gelindiğinde ise SU-57 ile S-70 Okhotnik-B’nin beraber uçuşuna dair görüntüler basına servis edildi.

S-70 ile SU-57.

Başlangıcından itibaren “hayalet” özellikli (“Stealth” olarak tabir edilen, radar ve güdüm sistemlerine yakalanmayan özel tasarım, boya, malzeme ve elektronik aksam içeren hava araçları) tasarım çizgisi ile göze çarpan İHA’nın tamamiyle bir hayalet uçak olması bekleniyordu. Zaten görev arkadaşı olması beklenen SU-57’nin hayalet özellikleri, yanına verilecek İHA’nın düşman radarları tarafından görülüyor olması sonucunda adeta çöp olurdu.

Araya bir parantez açalım. İnsanlı ve insansız hava araçlarının birlikte operasyonel kullanılması ve birlikte kontrolü fikri bir ilk değil. ABD Hava Kuvvetleri Araştırma Laboratuvarı 22 Mart 2018’de yayınladığı video ile 1 adet F-35 A Lightning II’nin 6 adet insansız hava aracıyla beraber uçtuğunu göstermişti. Buradaki konsept İHA’ların kendi basit uçuş dinamiklerini kendileri, hedef ve silah kontrolünü ise tıpkı bir komutan gibi F-35’in üstlenmesi idi. Böylece F-35 pilotu düşman menzilinin hemen dışarısında güvenli şekilde uçarken tehlikeli hedeflere (komuta noktaları,hava savunma sistemleri vb.) kendi kontrolündeki İHA’lar ile saldırabilecek ya da keşif yapabilecekti.

Rusların projesinde ise pilotun kendi uçağıyla birlikte uçurması planlanan bu İHA’yı hayalet özellikleri donatma çabası açıkça görülüyor. Zira operasyon kapsamında İHA’ların kontrolünü sağlayacak uçağın hayalet özelliklerinin, yanında gezdireceği İHA yüzünden tehlikeye atılması ve düşman radarlarca tespiti işten bile olmazdı.

Rusların bu hayalet çabasına rağmen kullandıkları motor sistemi çok büyük bir tezat oluşturuyor. Çin’in AVIC 601-S “Keskin Kılıç” İHA’sında kullandığı gibi üstten hava girişli ve yuvarlak konvansiyonel egzoz çıkışlı motor sistemi, İHA’nın infrared izini, radar görünürlüğünü ve güdüm tehlikesini oldukça artırıyor. Bu da operasyonel verimliliğin düşmesi demek.

Tabii ki bu motor sisteminin tercih edilmesinde, aracın her yönden hayalet özelliği ihtiva etmesinin amaçlanmamış olması ihtimali etkili olmuş olabilir. Zira hava araçlarının sadece ön cepheden hayalet özelliği barındıracak şekilde tasarlanması yaygın bir uygulama.

Şimdilik SU-57 pilotunun eş zamanlı olarak (kuyruksuz olması sebebiyle) zaten kontrolü zor olan bu aracı elle kontrol etmesi oldukça zor görünüyor. Havada süpersonik bir hızda iki aracı manuel kontrol etmek yerine S-70 Okhotnik-B’nin kendi kontrolünü bir noktaya kadar sağlayabilmesi amacıyla bir yapay zeka geliştirilmesi ve teknik anlamda iki aracın iletişimi ve veri transferinin kolaylıkla sağlanabilmesi için yüksek teknoloji geliştirilmesi şart görünüyor.

Tüm bunlara rağmen tasarımın her ayrıntısının değiştirilebileceğini unutmamak lazım. Sonuçta bu İHA henüz geliştirme aşamasındaki bir konsept.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://youtu.be/9xFYc3KCbHw

https://www.thedrive.com/the-war-zone/26139/is-this-russias-hunter-stealthy-flying-wing-unmanned-combat-air-vehicle?fbclid=IwAR2wEGciNfo9xfA9RJ6bh2jL6tu6osjr7xI-MjRtu5ymSn_TzZqKg2YrCEA

https://www.rbth.com/economics/defence/2015/08/28/sukhoi-attack-drone-lit-up-maks-2015_393057

https://www.globalresearch.ca/russia-unveils-20-ton-sixth-generation-drone-fighter/5648767

http://paralay.iboards.ru/viewtopic.php?p=554088#p554088

https://www.armyrecognition.com/weapons_defence_industry_military_technology_uk/russian_okhotnik_combat_drone_develops_speed_of_up_to_200_km_at_trials.html

https://tass.com/defense/1071784/amp?__twitter_impression=true

https://bmpd.livejournal.com/3727626.html

https://iz.ru/export/google/amp/914836?__twitter_impression=true

https://www.thedrive.com/the-war-zone/30053/watch-russias-s-70-unmanned-combat-air-vehicle-fly-with-an-su-57-for-the-first-time

https://nationalinterest.org/blog/buzz/meet-sukhoi-s-70-russias-new-and-deadly-stealth-drone-117191

https://www.siyahgribeyaz.com/2019/01/rusyann-ohotnik-b-projesi.html?spref=tw&m=1

https://www.thedrive.com/the-war-zone/26146/detailed-new-photos-of-russias-hunter-unmanned-combat-air-vehicle-emerge-our-analysis

https://tass.com/defense/958026

https://theaviationist.com/2019/01/25/lets-talk-about-russias-hunter-next-gen-unmanned-combat-air-vehicle-spotted-on-the-ground-at-novosibirsk/

[/vc_toggle]

Falanjizmin Yılmaz Neferi: Jose Millan Astray

Yakın dönem İspanyol tarihine damga vurmuş siyasi ve askeri figürlerden biri olarak karşımıza çıkan Francisco Franco, bu şöhretini büyük ölçüde sadakatini esirgemeyen yol arkadaşlarına borçlu. İşte bu yol arkadaşlarından biri de, vücudundaki birçok uzvu kaybetmiş olmasına rağmen cephede aktif rol alan ve bağlı olduğu değerler için ölümü göze alarak savaşan Jose Millan Astray.

Jose Millan Astray

İyi eğitimli bir ailede yetişen Astray, 5 Temmuz 1879’da Galiçya’da dünyaya geldi. Babasının hukukçu olması sebebiyle hukuk okuması istendiyse de askeri eğitim almak istedi ve 30 Ağustos 1894’te Toledo Piyade Akademisi’ne girdi. Mezun olduktan sonra bir süre Madrid’de görev yaptı. Filipinler’de isyanın patlak vermesinden ötürü Güneydoğu Asya’da görevlendirildi ve cesaretinden ötürü savaş kahramanı ilan edildi.

2 Mart 1906’da General Gutierrez Camara’nın kızı Elvira Gutierrez ile evlendi. Fas’ta cereyan eden Rif Savaşı nedeniyle Fas’a sevk edildi. 26 Ekim 1924’de, savaşta görev yaptığı esnada yaralandı ve sol kolu kesildi. Uyarılara rağmen hastanede müşahede altına alınmak istemedi ve cephede savaşmaya devam etti. Bir ay sonra, kendisine bağlı birliklerle bağımsızlık isteyen kabilelere karşı savaşırken sağ gözünü kaybetti. Yaptığı fedakarlıklardan ötürü ülke çapında prestiji arttı. Kuzey Afrika’daki otoriteyi güçlendirmek amacıyla o dönem binbaşı olan Francisco Franco’nun da desteğiyle İspanyol Lejyonu’nu kurdu ve ilk lideri oldu. Milliyetçiler arasında yaygın olarak kullanılan “Viva la Muerte! (Yaşasın Ölüm!)” sloganını yaygın olarak kullandı.

Genel hatlarıyla koyu bir Katolik ve İspanyol milliyetçisi olan Astray, Kuzey Afrika’daki Müslüman güçlere karşı geniş çaplı bir “Haçlı Seferi” düzenlenmesini savunuyordu. Bu nedenle lejyondaki askerlere sık sık dini değerlerin önemini vurgulayan konuşmalar yaptı ve diğer dinlere karşı yürütülen politikalarda asla taviz verilmemesi gerektiği yönünde söylevler verdi. Ülkenin teokratik bir sistemle yönetilmesini istediğinden ötürü halk arasında yayılan komünist ve liberal fikirlere karşıydı. Lejyondaki görevlerinden ötürü İspanyol Kralı VIII. Alfonso tarafından 1924’de albaylığa terfi ettirildi. 1927’de ise tuğgeneralliğe yükseldi. 1932’de, Cumhurbaşkanı Manuel Azana tarafından mevcut düzene karşıt olmasından ötürü emeklilik listesine alındı. Bu nedenle İspanyol İç Savaşı’na değin pasif görevlerde rol aldı ve falanjist güçleri örgütlemeye çalıştı.

İspanyol İç Savaşı’nın başlamasıyla birlikte milliyetçilerin safında yer aldı ve propaganda faaliyetlerinde bulundu. Emrindeki güçlerin milliyetçi saflara katılmasını sağladı. Bu süreçte eski öğrencisi olan Franco’nun en güvendiği isimlerden biri oldu. Savaş tecrübesinden ötürü komuta kademesinde bulunan subaylara askeri danışmanlık yaptı. Milliyetçiler arasında en sevilen askerlerden biri haline geldi.  

Kendisine dair aktarılan en ilginç anekdotlardan biri de, 12 Ekim 1936’da Bask kökenli yazar Miguel de Unamuno ile olan atışmasıdır. İngiliz tarihçi Hugh Thomas’ın aktardıklarına göre o dönem Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapan Unamuno; Francisco Franco’nun eşi Carmen Polo, Jose Millan Astray ve falanjist akademisyenlerin olduğu bir etkinliğe katılır. İlk olarak kürsüye Jose Maria Peman çıkar ve sert bir söylev gerçekleştirir. Falanjistleri yere göğe sığdıramaz. Onun ardından kürsüyü devralan Jose Millan Astray da falanjistleri yücelten bir konuşma yapar. İspanya içerisinde yaşayan Katalan ve Bask halklarını “parazit” olarak niteler. Ardından salondan “Viva la Muerte!” sesleri yükselir ve Franco posterleri açılır. Tüm bunlara şahitlik eden Unamuno, sakince kürsüye çıkar ve tarihe geçecek olan şu konuşmayı yapar:

“Sözlerimi bekliyorsunuz, beni iyi tanıyorsunuz ve sessiz kalamayacağımı biliyorsunuz. Bazı zamanlar sessiz kalmak, yalan söylemektir. Şu an aramızda bulunan Millan Astray’ın konuşması  – tabii onun bu yaptığına konuşma demek ne kadar doğru olur bilmiyorum –  hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bask ve Katalan halklarına yönelik hakaretlerini de sineye çekiyorum. Bildiğiniz üzere ben Bilbao’da doğdum. Salonda yer alan Salamanca piskoposu ise her ne kadar kabul etmek istemese de Barcelona’da doğmuş bir Katalan. Nekrofili ve merhametsizce bir slogan duydum az önce, “Viva la Muerte!” diye. Ben ki, hayatımı kalabalıkların öfkesini ateşleyen ve insanların kavrayamadığı sorunların çaresini bulmaya adadım. Bu sözleri sarf eden Millan Astray sakattır, açıkça dile getirmenin herhangi sakıncası yok. Cervantes de savaş gazisiydi ve İspanya’da böyle binlerce insan var. Tanrı bize yardımcı olmazsa bu sayı ileride daha da çoğalacak. Cervantes’in ruhsal yüceliğinden yoksun bir sakat, çareyi çevresindeki sakatların çoğalmasında arıyor.”

Miguel de Unamuno

Bu sözler, salondakilerde şok etkisi yaratır. Şok etkisinin atlatılmasının ardından Millan Astray ayağa kalkar ve “Kahrolsun akıl, yaşasın ölüm!” diye bağırır. Falanjistlerden yoğun destek gelir. Buna rağmen Unamuno konuşmasını sürdürür:

“Burası aklın tapınağıdır, ben de bu tapınağın papazıyım. Sizler bu kutsal yere saygısızlık ediyorsunuz. Yeneceksiniz çünkü muazzam ve vahşi bir güce sahipsiniz fakat asla inandıramayacaksınız. İnandırmak için ikna edebilmek, ikna edebilmek içinse sizde olmayan iki şey gerekir: akıl ve mücadelede haklılık… Sizden İspanya’yı düşünmenizi istemenin beyhude bir çaba olduğunu biliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar.”

Unamuno kürsüden inerken falanjistler namlularını ona doğru doğrultur ve generallerinin işaretini beklerler. Bu sırada Franco’nun eşi olan Carmen Polo olaya müdahil olur ve üniversiteden çıkartılır. Akabinde ev hapsine çarptırılır ve ev hapsinde olduğu esnada, 72 yaşında hayata veda eder. Unamuno’nun “Yeneceksiniz ama inandıramayacaksınız.” sözleri sosyalistlere ilham olur ve iç savaş boyunca bu slogan kullanılır.

Jose Millan Astray

İspanyol İç Savaşı’nın falanjistler tarafından kazanılmasının ardından Millan Astray inzivaya çekilir. 1941’de, o dönem bayındırlık bakanlığı görevinde olan Rafael Gasset’in kızına aşık olur. Kızın kendinden yaşça küçük ve kendisinin de evli olması dolayısıyla bir süre bu aşk saklanır. Sonrasında Franco’nun talebiyle Lizbon’da yaşamaya başlar. Bir süre orada ikamet ettikten sonra Madrid’e döner ve 1954’de kalp krizinden ölür.

Dengesiz karakteri, pervasız tavırları ve şovenist söylemleriyle dikkat çeken Millan Astray, günümüzde Franco rejimine muhalif olan İspanyollar tarafından savaş ve insanlık suçlusu olarak nitelendiriliyor. Öte yandan, falanjizm geleneğini sürdüren milliyetçiler arasında bir halk kahramanı…

 

Yeni Yüzyılın Yeni Parası: Bitcoin

Dünya; her gün yeni bir olaya, yeni bir buluşa sahne oluyor. Bu yenilikler, genelde hiç beklemediğimiz hızla gerçekleşiyor. Teknolojinin hayatımıza kattığı ve eski alışkanlıkları sonlandırdığı bu dönemde, yeni yapılanma ve işleyiş düzeni olacağı aşikâr. Peki; son yıllarda adını duymaya başladığımız, gün geçtikçe adını daha sık duyacağımız Bitcoin, bu işleyişin tam olarak neresinde?

Bitcoin Nedir, Ne Zaman Ortaya Çıkmıştır?

Bitcoin(฿), binlerce çeşide sahip olan sanal para birimlerinden biridir. İnternet vasıtasıyla işlem gören Bitcoin, herhangi bir otoriteye bağlı değildir. İlk kez 2008 yılında yaşanan büyük kriz sırasında Japon Satoshi Nakamoto tarafından ortaya atılmış, 2009 yılında kamuya açılmış ve 2010 yılında ilk kez kullanılmıştır. Fiziki olarak bir para birimi olmayan Bitcoin, elektronik cüzdanda muhafaza edilir. Her ne kadar güvenli olduğu söylense de işini sağlama almak isteyen kullanıcılar, sanal para kodunu belirli bir metale veya herhangi bir araca dökerek internetten bağlantısını kesebilir ve bu sayede mutlak güvenliği sağlayabilir. Bu soyut paranın bir artısı da elektronik cüzdanları oluştururken kimlik bilgilerine ihtiyaç duyulmamasıdır. Gerçek paradan en önemli farkı olarak nitelendirilen bu özellik sayesinde kullanıcılar, para işlemlerini kimliklerini açıklamadan rahatlıkla yapabilirler. Her cüzdanın biri özel diğeri genel olmak üzere 2 anahtarı vardır. Para transferleri ilk olarak bu özel anahtar aracıyla gerçekleşir, ardından genel anahtar aracıyla bütün kullanıcıların bu işlemi görmeleri sağlanır. Bitcoin üzerinden yapılan tüm işlemler, “Blockchain” adlı bir ağa kaydedilir. Bu ağı, bir muhasebe defteri gibi düşünebiliriz. 2010 yılından bugüne Bitcoin üzerinden yapılan tüm para transferlerini, bu zincirleme ağ sistemi sayesinde herkes rahatlıkla görebilir.

Kendisinin Satoshi Nakamoto olduğunu iddia eden Craig-Wright

Bitcoin Madenciliği

Bitcoin madenciliği, aslında yeni bir ağ yaratmaktır. Bilgisayar üzerinden üretilen kodlar sayesinde Bitcoin’in daha güvenli bir alt yapıya sahip olması sağlanır. Peki, bu madencilerin getirisi nedir? Bitcoin madencileri, yeni bulduğu her ağ sayesinde aslında yeni bir tür Bitcoin üretilmesini sağlar. Üretilen bu Bitcoin’den kendisi de nemalanır ve pay alır. Yani eline reel para geçmez ancak sanal para geçer.

Bu Sistem Para Kazandırır mı?

Bitcoin, bahsettiğimiz gibi sanal para birimlerinden yalnızca bir tanesidir. Bu ve bunun gibi nice kripto paraların dahil olduğu bir borsa vardır. Bu borsayı döviz borsası gibi düşünebiliriz. Nasıl ki döviz borsasında batmak da çıkmak da beceri ve öngörü sayesinde gerçekleşiyorsa, aynı sistem kripto para sisteminde de geçerlidir. Kripto para borsasında Bitcoin’in değeri azalıp artabilirken, başka bir sanal paranın değeri de azalıp artabilir. Burada önemli olan, yapılacak yatırımın doğru analizler ve araştırmalar neticesinde yapılmasıdır.

Öte yandan bazı korsanların ağa sızması, bir güvensizlik ortamı oluşturmuştur. Yaşanılan bu güvensizlik, her piyasada olduğu gibi Bitcoin’de de kısmi zamanlı değer kaybına neden olmuştur.

Bitcoin’in Kullanım Şekli

Ülkemizde pek yaygın kullanılmamakla beraber dünyada daha sık kullanılan Bitcoin, normal şartlarda alışveriş için elverişlidir. Hatta dünyaca ünlü 5 dev şirket (Microsoft, Overstock.com, DISH Network, İntuit, Paypal) Bitcoin kullanıyor. Ancak ülkemiz, bu yeni oluşuma çekimser yaklaştığı için Bitcoin transfer sayısı, diğer borsalara oranla çok da fazla değildir. Bu durum, Bitcoin’in kullanılamayacağı anlamına gelmez. 1 Bitcoin’in değeri 60 bin TL civarındadır. Sahip olunan Bitcoin, borsalar aracılığı ile istenilen para cinsine dönüştürülebilir.

Ne Kadar Bitcoin Üretilebiliyor?

Bitcoin’in değerini, hiçbir merkezi otorite tarafından yönetilmemesi nedeniyle yalnızca arz-talep dengesi belirler. Bitcoin’in bu kadar değerli olmasının nedeni ise, sınırlı sayıda arz edilebilmesidir. Dünyada az bulunan madenler nasıl değerli ise Bitcoin’in de değerli olmasının sebebi odur. Ancak bu diğer az bulunan, parasal değeri olan madenlerden farklı özelliği şudur: Maksimum 21 milyon Bitcoin üretilebilir. Günümüzde 16 milyondan fazla bulunan Bitcoin, rezervinin tamamına yaklaştıkça üretimini daha da zor hale getiren bir sisteme sahiptir. Öyle ki yaklaşık 10 yıldır işlem gören Bitcoin, bu süre zarfında 16 milyondan fazla üretilmiştir. Ancak geri kalan Bitcoinlerin üretilmesi o kadar zordur ki, bu rezervin 2040 yılında tamamlanacağı tahmin ediliyor.

Bitcoin Göründüğü Kadar Masum mu?

Bitcoin’in çıkış sürecine tekrardan dönelim: Satoshi Nakamoto tarafından ortaya atıldığını dile getirmiştik ancak durum göründüğü gibi şeffaf değil. Bu ismin kim olduğu belli değil, bir rumuz olduğu ya da bir topluluk olduğu söyleniyor. Hatta kimisine göre bu isim ünlü milyarder Elon Musk. Her ne kadar kendisi bu iddiaları yalanlasa da bu görüşü savunan insanlar mevcut. Bitcoin kurucusunun şüpheli olmasının yanı sıra, Nobel ödüllü ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz ve büyük merkez bankalarına (FED, Rus Merkez Bankası, Fransa Merkez Bankası) göre oldukça tehlikeli bir yapı olduğu vurgulanıyor. Merkez Bankalarının bu görüşü biraz da politik. Çünkü Bitcoin’in arkasında bir otorite olmaması ve gün geçtikçe reel paranın yerini alması, artık darphanelerde basılan paraların değerini yitirmesi anlamına geliyor.

Ülkemiz tarafından bu sistem, pek şüpheli gözüküyor. Öyle ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Bitcoin ve diğer kripto para birimleri ticaretine “Caiz değil” fetvası vermesi, ülkemizin büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle önemli bir yer tutuyor. Son verilere göre yaklaşık 1 milyon Türk, bu sistemi kullanıyor. Bu sayı her ne kadar fazla olsa da; ülkemizdeki büyük yatırımcıların bu sistemden geri durması, Bitcoin ve diğer kripto paraların henüz hayatımıza tam anlamıyla girmemesinin nedenleri arasında kendine yer buluyor.

Aslında bu yeni akıma daha geniş çerçevede bakmak gerek. Teknolojinin hayatımıza iyice yerleştiği bu dönemde artık her şey güncelleniyor. Yüzyıllar önce bulunan somut para, yeni teknolojilerle beraber soyut paraya dönüşüyor. Hatta bu konuda Çin, kendi yerel sanal para birimini dahi çıkarttı. Bu sayede yeni sistemde söz sahibi olabilmek için adım attı diyebiliriz.

Günümüzde petrol savaşlarının yavaş yavaş enerji savaşlarına evrilme sürecinin ardından, gelecekte de sanal para savaşlarının olmaması için bir neden yok. İnovasyonun artması, yazılım ve kod teknolojisi istihdamı; gün geçtikçe daha mühim hâle geliyor. Bu sistemin getiri-götürü anlamında dünyaya neler katacağını ise zaman gösterecek.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mahfiegilmez.com/p/ekonomi-sozlugu.html

https://www.bloomberght.com/kripto/haber/2134000-bitcoin-in-icadindan-gunumuze-seruveni

https://www.ntv.com.tr/video/ekonomi/bitcoin-nedir-nasil-alinir,xCrkCMEQeE2SMLVje2UukQ

https://www.bloomberght.com/haberler/haber/2077866-nedir-bu-bitcoin

https://www.haberturk.com/diyanet-ten-bir-bitcoin-aciklamasi-daha-1778064-ekonomi

https://www.btcturk.com/bilgi-platformu/bitcoin-nedir

https://www.cnbc.com/2017/11/28/elon-musk-denies-he-is-bitcoin-creator-satoshi-nakamoto.html

https://www.cnnturk.com/ekonomi/turkler-en-buyuk-kripto-para-yatirimcisi?page=1

koinbulteni.com/bitcoin-kullan-5-dunya-devi-sirket-992.html

[/vc_toggle]