Küreselleşme: Ekonomik, Kültürel ve Askeri Boyutları

Bir bilim insanı Orta Afrika’da çalışmalarına başlarken köye davet edilmiştir. Dış dünyadan yalıtılmış bu toplulukta kendilerine özgü birşeyler öğrenme amacıyla gittiği köyde Basic İnstinct (Temel İçgüdü) filminin topluca seyredilmesinden başka bir şey görmemiştir. Üstelik film henüz Londra’da bile vizyona girmemişken! Giddens, bu durumun basit şekilde modern araçların (televizyon, bilgisayar, videolar) yaşamımıza dâhil olmasıyla açıklanamayacağını ifade etmekte ve şunları belirtmektedir: “Biz yaptığımız şeylerin hemen her yönünü etkileyen bir dönüşümler çağında yaşıyoruz. İster daha iyi ister daha kötü yönde olsun, hiç kimsenin tam olarak anlamadığı, ama etkisini hepimiz üzerinde hissettiren bir küresel düzene doğru sürüklenmekteyiz.”[1]

Küreselleşme Asya krizinden itibaren yöneltilen eleştiri ve protestolara rağmen özellikle teknolojik imkanların gelişmesiyle daha geniş alanlarda etkisini hissettirmektedir. Bu sürecin ideolojik veya başka sebeplerle karşısında olmak, dünyanın en büyük GSYH’sine sahip olunsa bile yeterli değildir. Artık bir organizma gibi gelişimi tüm insanların ortak eylemleriyle artmakta olan küreselleşme; köyler, gecekondu mahalleleri, merkezi iş alanları veya yaş grupları fark etmeksizin herkesi dünyanın gündemine yöneltebilmektedir. Malatya’da bir köy kahvesinde ABD başkanlık seçimleri tartışılırken, Travnik’te Çin’in büyüyen güç olarak kendisini tehdit ettiği konuşulmakta, Kum’da bir medrese duvarında sosyal medyanın etkisine dikkat çekilmekte, Buenos Aires üniversitesinde öğrenciler küresel modanın ürettiği kıyafetlerle “küreselleşme”yi eleştirmekte, Hamburg’da G20 zirvesi öncesi küreselleşme karşıtları küresel iletişim araçlarını kullanarak organize olabilmektedir.

Sözlükte, kelime anlamı “Uluslararası düzlemde yaygınlaşmış iktisadi etkinliklerin işlevsel anlamda birbirlerine eklemlenmesi” olarak ifade edilen “küreselleşme” İngilizce’deki “globalization” (bütünsellik” ve aynılaşma anlamlarına gelmektedir) kelimesinin Türkçe karşılığıdır. 2000’li yıllardan itibaren sıkça bahsedilen küreselleşme[2]  Corona virüsü ile ilgili komplo teorilerinin’de merkezinde yer almaktadır.

Kelime ilk kez Reise ve Davies’in 1944 yılında yayınlandıkları Gezegen Demokrasisi, Bilimsel Hümanizm ve Uygulamalı Anlamı adlı eserde ifade edilmiştir. Dünya’nın küresel bir köy olduğu tanımı ise 1963 yılında Marshall McLuhan’ın İletişimdeki İncelemeler adlı eserinde yapılmıştır.[3] Sonraki dönemlerde ise kavram yaygınlaşarak akademi ve finans dünyasında kullanılmıştır. Kavramın ortaya atıldığı dönem aynı zamanda soğuk savaşın henüz devam ettiği ve iki kutuplu dünyada yaşayan insanların bir diğeri hakkında rahatlıkla bilgi sahibi olamadığı, seyahat edemediği, dünya çapında gerilim ve duvarların varlığını koruduğu bir dönemde ortaya çıkması dikkat çekicidir.

Kelime anlamı ise dünyanın giderek daha fazla bütünleşmesi, aynılaşması ve birbirine bağımlı olmasını ifade etmektedir.

2019 Bilderberg Toplantısı, The Fairmont Le Montreux Palace Hotel, İsviçre

Küreselleşme’nin Başlangıcı

Küreselleşme’nin ne zaman ortaya çıktığı bir tartışma konusudur. Tarım devrimi, Büyük İskender’in fetihleri, Roma imparatorluğu, Coğrafi keşifler, Sanayi devrimi gibi birçok döneme dayandıran farklı düşünürler bulunmaktadır. Alanın ünlü düşünürlerinden George Modelski, küreselleşmenin başlangıç dönemini İslam Dünyası’nın onuncu yüzyıl dolaylarında başlattığını belirtir. İslam Dünyası’nın; Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Hindistan ve Endonezya’ya kadar uzanan geniş bir alanda siyasi birlikteliği sağlaması, kültürel gücü ve eğitim kurumlarıyla ileri düzeyde bir medeniyet ortaya koyması gibi hususlarla İslam üzerinden küresel bir düzen gerçekleştirmesini dayanak alarak temellendirir.[4]

Fakat küreselleşme’nin yakın dönemde ortaya çıktığını belirten birçok düşünür’de bulunmaktadır. Başlangıç tarihi olarak şu olaylara vurgu yapılmaktadır;

  • 1956 İlk transatlantik telefon kablosu döşenmesi
  • 1957 Sputunik uydusunun uzaya fırlatılması
  • 1962 Telstar uydusunun fırlatılması ve ilk transatlantik televizyon yayınlarının başlaması
  • 1966 Dünyanın yekpare bir uydu fotoğrafının yayınlanması
  • 1988 Arpanet temelli modern internetin kurulması
  • 2001 11 Eylül Saldırıları

Daha kapsamlı başlangıç noktası ise şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Dünya Savaşından sonra ABD’nin küresel güç olarak çıkışı
  • Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkışı
  • Sovyetler Birliğinin Çöküşü ve Soğuk Savaşın sona ermesi[5]

Küresel Entegrasyon

Küreselleşme sürecine entegrasyon farklı derecelerde devam etmektedir. Örneğin; ABD, Kanada, Avrupa Birliği, Japonya, Rusya ve diğer G-8 ülkeleri küreselleşmeye büyük oranda entegre olan bölgelerdir. Küreselleşmeye entegre olmaya çalışan ülkeler grubunda da Güney Kore, Malezya, Endonezya, Türkiye, Brezilya, Meksika, Hindistan gibi ülkeler yer almaktadır.[6]

Bunların haricinde küreselleşme sürecine direnen ülkelerde bulunmaktadır. Bu gibi ülkeler genellikle ideolojik görüşler, siyasi nedenler ve küreselleşme sürecinden korktukları ya da güvenmedikleri için söz konusu yapıya entegre olma konusunda çekingen davranmaktadırlar. Bu ülkeler grubunda İran, Küba ve Kuzey Kore yer almaktadır.[7] Yakın dönemde Venezuella’da bu eğilim görülmektedir.

Hangi ülkenin ne kadar küreselleştiğiyle ilgili olarak Siyasi, Sosyal ve Ekonomik parametrelere göre değerlendirme yapan Küreselleşme Endeksi (KOF Globalisation Index) yol gösterici olacaktır.

Dünya’nın En Küreselleşmiş Ülkeleri

Küreselleşme endeksi sonuçlarına göre ABD 23, Türkiye ise 56.sırada yer almaktadır. Sonuçlar analiz edildiğinde küreselleşme’nin ana omurgasını Avrupa ülkeleri oluşturmaktadır ve dünya’nın her yıl daha fazla küreselleştiği görülmektedir. [8]

Küreselleşme süreci üzerine yapılan tartışmalarda taraflar 3 gruba ayrılmaktadır. Bunlar; küreselleşmeyi savunan aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye kuşkuyla bakan şüpheciler ve her iki tarafa da eleştiriler getiren dönüşümcülerdir.

Küreselleşme’nin Tarafları

Küreselleşme süreci üzerine yapılan tartışmalarda taraflar 3 gruba ayrılmaktadır. Bunlar; küreselleşmeyi savunan aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye kuşkuyla bakan şüpheciler ve her iki tarafa da eleştiriler getiren dönüşümcülerdir.

1-) Aşırı Küreselleşmeciler

Aşırı Küreselleşmeciler, küreselleşme sürecini destekleyen gruptur. Bu grupta yer alan kişiler küreselleşmenin giderek ulus devletleri etkisi altına aldığını ve bu sebeple herkesin küresel piyasa ilkelerine tabi olması gerektiğini ileri sürmektedir. Onlara göre küreselleşme süreci karşı konulamaz bir durumdur. Küreselleşmenin etkisini kırmaya yönelik bütün politikalar başarısız olacaktır.[9] Aşırı Küreselleşmecilere göre artık ulus-devlet çağı sona ermiştir Japon Kenichi Ohmae, 1998 Asya ekonomik krizinin küreselleşme gerçeğini tüm hatlarıyla ortaya koyduğunu ileri sürmektedir.[10] Ayrıca Bilderberg toplantılarına katılımcılarının ve paydaşlarının bu alanda olduğu düşünülmektedir.

Küreselleşme Durumu 1970-2017

 (Küreselleşme Endeksi)

Aşırı Küreselleşmeciler, ekonomik küreselleşmenin yaşanmasıyla birlikte “ulusallıktan çıkış” yaşanarak “sınırı olmayan” bir ekonomik düzleme geçileceğini ön görmektedir. “…pek çok hiper-küreselleşmeci ekonomik küreselleşmenin geleneksel ulus-devletlerin yerini, dünya toplumunun başlıca ekonomik ve politik birimleri olarak alan veya yerini sonunda alacak olan toplumsal organizasyonun yeni biçimini inşa ettiğine inanmaktadır.[11]

2-) Şüpheciler

Şüpheciler, küreselleşme kavramına olumsuz şekilde yaklaşan gruptur. Bu grupta yer alanlar küreselleşmenin etkisi altına aldığı ekonomik faaliyetlerin önceki dönemlerden farklı olmadığını savunmaktadır. Çoğu ülke gelirlerinin yalnız küçük bir kısmını dış ticaret vasıtasıyla elde ettiğini, ülkelerin ticari ilişkilerini eskiden olduğu gibi yakın çevreleriyle sürdürdüğünü belirtmektedirler. Bu konuda Avrupa Birliği ülkelerinin kendi içinde ticaret yapması örnek olarak gösterilmekte, benzer durumların Asya ve Pasifik bölgelerinde de yaşandığı ifade edilmektedir.[12]

Şüpheciler küresel medeniyetin ortaya çıkışından çok, medeniyet bloklarına ve etnik parçalanmaya vurgu yapmaktadırlar. Bu konuda en büyük eleştirilerden birisini  “Medeniyetler Çatışması” teorisiyle Huntington getirmektedir. Huntington, “evrensel medeniyet” fikrini Batı dünyasının dışında kalan toplumların benimsemediği, bu fikrin kimi toplumlarda tehdit olarak algılandığı, Soğuk Savaş sonrasında toplumların sadece demokrasiye yönelmeyip otoriterizm, milliyetçilik, piyasa kominizmi, dinî kaynaklardan beslenen otoriteler gibi birçok alternatiflerin ortaya çıktığını belirtmektedir. Ayrıca halklar arasında iletişimin artmasını ortak bir kültürün meydana getirmeyeceğini belirtmiştir.[13]

3-) Dönüşümcüler

Dönüşümcülere göre küreselleşme bugüne kadar eşi görülmemiş bir noktaya ulaşmıştır ve bu süreçle birlikte dünyada büyük değişiklikler yaşanmaktadır.[14] Fakat bu durumu, tek bir küresel sistemin veya küresel toplumun gelişimine delil olarak kabul etmemektedirler. Dönüşümcüler, küreselleşme süreciyle birlikte kimi toplumların küresel sistemden olumsuz şekilde etkilenirken bazı toplulukların da giderek marjinalleştiklerinin altını çizmektedir.[15]

Dönüşümcülere göre küreselleşme sürecinin meydana getireceği sarsıntıları kestirmek şu an için güçtür. Bu sebeple küreselleşmenin gelecekteki ekseni hakkında herhangi bir teori ortaya koymamaktadırlar.[16] Aşırı Küreselleşmeci ve Şüphecilerin üzerinde durduğu ulus devletlerin otoritelerini, güçlerini ve fonksiyonlarını yeniden yapılandırmakta olduğuna inanmaktadırlar. Küreselleşme ile birlikte kendi toprakları üzerinde tek komuta merkezi olmadığını belirtirken, bu egemenliklerini tamamen kaybettiklerine de karşı çıkmaktadırlar.[17] Örneğin Dönüşümcü yazarlardan Giddens, çok uluslu şirketlerin çoğu ülkelerin GSYH’sinden daha fazla gelire sahip olmalarını tek başına yeterli olmadığının altını çizmektedir. Giddens’e göre şirketler, devletlere rakip olamaz. Devletlerin toprak hakimiyeti, polis ve orduya sahip olmaları hiçbir şirketin sahip olamadığı güçlerdir. Devletlerin güçlerini ekonomiden değil, egemenliklerinden almakta olduğunu belirtmektedir.[18]

Tablo:  Küreselleşme Tarafları

  Aşırı Küreselleşmeciler Şüpheciler Dönüşümcüler
Yeni olan nedir? Küresel bir çağ Ticaret blokları (AB, Asya-Pasifik, Kuzey Amerika), önceki dönemden daha zayıf coğrafi yönetim Tarihsel olarak daha önce hiç duyulmamış küresel karşılıklı bağımlılık düzeyi
Baskın özellikler Küresel kapitalizm, küresel yönetim, küresel sivil toplum Dünya 1890’lardan daha az birbirine bağımlı Yoğun ve kapsamlı bir küreselleşme
Tarihsel yörünge Küresel medeniyet Bölgesel bloklar/medeniyetler çatışması Belirsiz: küresel entegrasyon ve parçalanma
Özet argüman Ulus-devletin sonu Uluslararasılaştırma devlet kabulüne ve desteğine dünya bağlıdır Devlet gücü ve siyasetini dönüştüren küreselleşme

Kaynak: Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.177.

Küreselleşme’nin Boyutları

Küreselleşme’nin çevre, spor, bilim, sanat, edebiyat, sağlık, turizm, yiyecek, iletişim gibi birçok alandaki boyutundan bahsedilebilir. Fakat temel bir yazı planlandığı için kısaca küreselleşme’nin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel boyutları incelenecektir.

Küresel Devlet

Yönetim Biçimi: Demokrasi Meclis: BM Genel Kurulu Para Birimi: Dolar
Dil: İngilizce Vatandaşlık: Küresel Vatandaş Başkent: New York
Ekonomik Model: Kapitalizm GSH: 85.931 Trilyon Dolar Banka ve Fon: Dünya Bankası, IMF
Güvenlik Kurulu: BM Güvenlik Konseyi Ordu: NATO Polis: İnterpol
Kalkınma Bakanlığı: OECD Spor Bakanlığı: IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) Sağlık Bakanlığı: WHO (Dünya Sağlık Örgütü)
Yardım Kuruluşu: IFRC Eğitim, Bilim ve Kültür Bakanlığı: UNESCO Tarım Bakanlığı: FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü)
Sendika: ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Turizm Bakanlığı: UNWTO (Dünya Turizm Örgütü) Adalet Baknlığı: Lahey Uluslararası Adalet Divanı
İletişim Bakanlığı: ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) Şehircilik ve Çevre Bakanlığı: UN-HABITAT (Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı) Sanayi Bakanlığı: UNIDO (Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü)

Tablo, yazarın elde ettiği bilgiler doğrultusunda yoruma dayalı tasarlanmıştır.

1-) Küreselleşmenin Siyasi Boyutu: Demokrasi

Küreselleşmenin siyasi omurgası demokrasidir. Küreselleşmeyle birlikte demokrasi, tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir alanda uygulama şansı bulmuş ve evrensel bir nitelik kazanmıştır.[19] Küreselleşme, artan küresel iletişim ve bilişim araçlarıyla demokrasinin yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.[20] Sivil toplum kuruluşlarının öne çıkması, yerel yönetimlerin güç kazanmaları, küreselleşmenin siyasi yönündeki diğer etkilerine örnek olarak paylaşılabilir. Artık siyasal odak noktası ulusal devletler değildir. Dünya siyasetini belirleyen irili ufaklı birçok bileşen mevcuttur.[21]

Demokrasinin küreselleşmesini gösteren önemli araçlardan birisi EIU tarafından her yıl yayınlanan demokrasi endeksidir. Endeksin 2019 raporunda rapora dahil edilen 167 ülkenin 113’ü demokratik olarak gösterilmektedir. Demokratik ülkeler içerisinde sınıflandırma yapıldığında ise 22 ülke kusursuz demokrasi, 54 ülke kusurlu demokrasi, 37 ülke karma rejim, 54 ülke ise otoriter rejim olarak gösterilmiştir. Endeks raporuna göre dereceleri farklılaşmakla birlikte dünya nüfusunun %64.4’ü demokratik rejimler tarafından yönetilirken, %35.6’sı otoriter rejimler altında yaşamaktadırlar.[22] Demokrasi dünya genelinde küresel bir siyasî yapı olarak belirmekte ve düzey farklılıkları olmakla birlikte geniş bir uygulama alanı bulmaktadır.

Demokrasi Endeksi 2019

2-) Küreselleşmenin İktisadi Boyutu: Kapitalizm

“Küresel kapitalist ekonomiye katılmak ülkenizi halka açık bir şirkete dönüştürmek gibidir ama hissedarlar artık sadece kendi seçmeniniz değildir. Onlar, dünyanın neresinde olursalar olsunlar elektronik sürünün üyeleridir ve daha önce söylediğim gibi dört yılda bir oy vermezler. Yatırım fonları, emeklilik fonları, aracı kurumlar ve daha birçok şey aracılığıyla kendi evlerinin bodrum katında internet kanalıyla saatte bir oy verirler.”[23]

Küreselleşmenin iktisadî omurgasını kapitalizm oluşturmaktadır. Kapitalizmin küreselleşmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir.[24] Bu süreçte gelişmiş ülkelerin Breeton Woods anlaşmasıyla dolar, altın ve tüm para birimlerine endekslemesi[25], Dünya Bankası, IMF ve GATT (Sonradan Dünya Ticaret Örgütü) gibi örgütlerin faaliyetleri, küresel kapitalizmin yerleşmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca bölgesel örgütlerde ticari kısıtlamaların kaldırılması için çalışmış, mal ve hizmetlerin engelsiz olarak akışı için bütünleşme sürecini hızlandırmıştır.

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 1991 tarihinde SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Sosyalizm büyük bir yara alarak dünya genelinde etkisini yitirmeye başlamıştır. SSCB’nin kontrolü altındaki ülkelerin bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra serbest piyasa ekonomisini benimsemesi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin “’kapitalizmi sosyalizmin yararı amacıyla kullanılması’’[26] savıyla serbest piyasa modeline geçiş yapması kapitalizmi küreselleştirmiştir. SSCB’nin en büyük mirasçısı Rusya’nın da kapitalizmle bütünleşmesi bu durumun ilginç göstergelerinden birisidir.[27]

Fotoğraf: Coco-Cola HBC Russia

(Konuyla ilgili Elveda Lenin filmi tavsiye edilmektedir)

Sonuç olarak küresel kapitalizm, de-facto rakibi olan sosyalizme karşı kesin zafer elde etmiştir. Fakat bununla birlikte 1929 ekonomik buhranıyla Adam Smith’in “görünmez el” fikri’nin revize edilmesi, serbest piyasanın tam anlamıyla uygulanamaması, tröstlerin ortaya çıkması, gelir dağılımlarında dengesizliğin sürekli olarak artması gibi nedenler kapitalizmin birçok kez sorgulanmasına neden olmuştur.

Küreselleşmenin Sosyal Boyutu: Küresel Kültür

“Merkezi Amerika’da bulunan uluslararası bir şirketin Londra’daki bürosunda çalışan genç İngiliz, işi bitince Japon yapımı arabasına binerek evine döndü. Alman mutfak gereçleri ithal eden bir firmada çalışan eşi çok küçük İtalyan arabasıyla daha kolay ilerlediği için eve ondan önce gelmişti. Yeni Zelenda pirzolası, California havucu, Meksika balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan sofrada akşam yemeklerini yedikten sonra, Fin yapımı televizyonlarında İngilizlerin Falkland Adalarını alışına dair bir program seyrettiler. Program sonrasında İngiliz olmanın mutluluğuyla sevindiler.”[28]

Kültür, toplumların değerlerini, davranış kalıplarını ifade etmesiyle toplumların anlam dünyalarını yansıtmaktadır. Kültür, toplumlara göre çeşitlilik göstermekte ve çağlara göre değişiklikler arz etmektedir. Toplumlar çağlar boyunca kültürel etkileşim içinde bulunmuşlardır. Fakat modern çağda bilgi teknolojisinin gelişmesiyle bu irtibat artmış, kültürlerin etkileşimi hızlı bir şekilde ivme kazanmıştır. Bu durum aynılaşmaya başlayan ortak bir kültürü, kültürel küreselleşmeyi ortaya çıkarmaktadır.[29]

Günümüzde küreselleşmeyle birlikte gelişen bir “küresel kültür” vardır. Bu kültür, kökeni ve içeriği bakımından ABD ağırlıklı gelişmektedir.[30] Kültürel küreselleşmenin oluşmasında en önemli faktörlerden birisi İngilizcedir. İngilizcenin yanında küresel kültür, modern iş dünyası ve entelektüel çevreler aracılığıyla yine ABD ekseninde gelişimini sürdürmektedir. Küresel kültürün bir diğer dışa vurulma aracı popüler kültürdür. Bu kültür çoğu yine ABD merkezli şirketler (McDonald’s, YouTube, Starbucks vb.) aracılığıyla yayılmaktadır.[31]

“Küreselleşmenin ekonomik boyutu kimi zaman Mc Donalds markası üzerinden Mc Donaldlaşma olarak okunmaktadır.[32] Küreselleşmenin kültürel boyutu’da günümüzde Netflix firması üzerinden “Netflixleşme (Netflixation)” olarak okunabileceğini düşünülmektedir. Ünlü dizi-film yapım ve dağıtım firması online kütüphaneleriyle 190’ın üzerinde ülkede, 130 milyondan fazla üyesiyle faaliyet sürdürmektedir.[33] Netflix’in önemli etkilerinden birisi her ülkede yerel senaryolarla diziler ortaya çıkarmasıdır. Bu durum her ülkenin Hollywood tekniğiyle diziler üretmesine olanak tanımaktadır. Arjantin’de El Marginal, Türkiye’de Muhafız, İspanya’da La Casa de Papel, Almanya’da Dark, İngiltere’de Black Mirror gibi projelerle çok geniş çevrelere ulaşabilmektedir. Firma’nın küresel çapta popüler kültür üzerinden etkisi her yıl artmaktadır.

Dünya vatandaşları için ortak duyarlılık alanları oluşmuştur; doğaya saygı, yok olmakta olan bitki ve hayvan türleri için kolektif korumacı bilincin oluşması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Ancak ulus devletlerin kimliklerini kaybederek küresel bir kültür veya küresel millet olma durumu dünya genelinde gerçekleşmiş midir?

Pippa Norris, Avrupa Birliğinde ortak bir meclis, pazar, gümrük birliği, para birlikteliği sağlanmış olmasına rağmen birlik içerisindeki ulusların Avrupa kimliği etrafında bütünleşmediğini paylaşır. Alman, İspanyol, İtalyan ve Fransız kimliklerinin gücünü koruduğunu, dünyanın diğer bölgeleri içinde yerel kimliklerin-kültürlerin küresel-kozmopolit kimliklerden daha fazla gücünü koruduğunu, kozmopolit kimliğin sosyo-ekonomik durumla ilişkili olduğunu gösteren net bir kaynağın olmadığını ifade eder.[34]

Huntington Evrensel Medeniyet Fikrini ve Kültürün Küreselleşmesi savını reddeden düşürler arasındadır. Öncelikle uluslararası ticaretin artmasının savaşları önleyeceği tezini reddetmektedir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesinde uluslararası ticaret rekor düzeylere ulaştı ancak tarihte eşi benzeri görülmemiş bir savaşlar dizgesini engelleyemedi. Bu bilgiden hareketle “ticaretin barışı desteklemediği” görüşünü paylaşır. Halklar arasında iletişimin artması ortak bir kültürün meydana getireceğini ifade eder. İnsanların kendilerini tanımlarken ne olmadıkları üzerinden tanımlamaları, medeniyetler arasında iletişim, ticaret ve seyahatlerin artması toplumları daha fazla kendi medeniyet kuşağına taşıyacağı görüşüne yöneltmektedir. Donald Horowitz’den alıntı yaparak;  “Bir İbo Owerri İbo olabilir ya da Nijerya’nın Doğu bölgesinden Onitsha İbo olabilir. Lagos’ta ise yalnızca bir İbo’dur, Londra’da bir Nijeryalıdır, New York’ta ise Afrikalıdır.” görüşünü paylaşır.[35]

Huntington ise 1958-1992 yılları arasında konuşulan diller durumunda bir değişikliğin olmadığını; İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve Japonca konuşan insanların sayısında önemli bir düşüş olduğunu, Çince (Mandarin Lehçesi), Hintçe, Malay dili, Arapça, Bengalce, İspanyolca ve Portekizce konuşanların sayılarında ise artış olduğunu belirtmektedir. İngilizce konuşanların sayısı 1958’de dünya genelinde % 9.8 iken 1992’de bu oran % 7.6’ya düştüğü, temel batı dillerini (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca) konuşan insan sayısı 1950 yılında  % 24.1 iken, 1992’de % 20.8’e düştüğünü aktarmaktadır. Ayrıca Huntington “Lingua Franca iletişimde bir araçtır ancak kimlik ve topluluğun kaynağı olmaz’’ der,  Endonezyalı ile Japon bankerin İngilizce üzerinden anlaşmaları onları Batılılaştırmaz ya da İngilizleştirmez şeklinde savını paylaşmaktadır.[36]

4-) Küreselleşmenin Askeri Boyutu: NATO

Küreselleşme’nin askeri omurgasını NATO meydana getirmektedir. Çağlar boyunca birçok askeri örgüt kurulmuştur. Bu askeri örgütler içerisinde en küresel olanını NATO teşkil etmektedir.[37]

Kısa adıyla NATO olarak ifade edilen Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (The North Atlantic Treaty Organization) savunma ve güvenlik merkezli bir pakttır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle pakt için ilk temaslar sağlanmış, 1949 yılında Brüksel’de kuruluş gerçekleşmiştir.  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 5 daimi üye ülkeden 3’ü (ABD, İngiltere ve Fransa) NATO üyesidir.

NATO’nun temel misyonu üye ülkelerin güvenlik ve özgürlüklerini sağlamaktadır.[38] Ancak siyasi misyonu, Nazi Almanya’sından ortaya çıkan boşluğu doldurmaya başlayan SSCB’ye karşı Batı dünyasının bir denge sağlamasıdır. Fakat NATO sadece saldırıyı önlemek veya püskürtmek ilkesi doğrultusunda kalmamış, siyasi ve sosyal açıdan üye ülkelerle birlikte hareket etmeyi hedeflemiştir. Soğuk savaş sonrasında “insani krizlere müdahale misyonu” pakt bünyesine eklenmiştir.[39] 2020 yılında Kuzey Makedonya’nın kabul edilmesiyle birlikte üye sayısı 30’a yükselmiştir. Aktif askeri kuvveti 3.174 milyon, yedek birliklerle birlikte bu sayı 7,5 milyonu bulmaktadır. Ülke nüfuslarının toplamı değerlendirildiğine 932 milyonluk bir nüfusu kapsamaktadır. Ayrıca G-20 ülkelerinden 7’si aynı zamanda NATO üyesidir.[40] NATO partneri ya da diyalog grubunda (Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi, Akdeniz Diyaloğu, Barış için Ortaklık, İstanbul İş Birliği Girişimi, Baltık Hava Polisliği) olan birçok ülke bulunmaktadır. Tüm bu ilişkiler birleştirildiğinde NATO 70 ülke ile doğrudan veya dolaylı olarak pozitif yönde teması bulunan niceliksel olarak incelediğimizde ise küresel tek çok uluslu askeri yapıdır.[41]

Korona Virüsünü Küreselciler mi Ortaya Çıkardı?

Korona virüsüyle ilgili ortaya atılan komplo teorilerinden biriside virüsü küreselcilerin ortaya çıkardığıdır.. Konuyla ilgili kapalı kapılar arkasında bazı şeyler oluyorsa onu bilemeyiz. Ancak bilgiye dayalı olarak şunlar ifade edebilir;

Küreselleşmenin temel dinamiği dünya çapında ortaklığın oluşmasıdır. İnsanların rahatça seyahat edebildiği, diğer insanları ve kültürleri tanıdığı, sermayenin özgürce dolaşım halinde bulunduğu bir düzendir. Fakat günümüzde virüsle birlikte herşey küreselleşmenin tam tersine işlemektedir. İnsanların başka ülke ve toplumları ziyaret etmekten ziyade kendi ülkesinde dahi seyahat edemediği, duvarların yeniden örüldüğü, ulusal mücadelelerin hız kazandığı, yabancı turistlere karşı olumsuz algıların oluştuğu, sermayenin sınırlı bir alanda dolaşabildiği bir dönemdeyiz. Tüm bu sebeplerle küreselleşmecilerin (Tam olarak kimler veya hangi kuruluşların kast edildiği belirsizdir) korona virüsünü ortaya çıkarmaları kendileri açısından oldukça mantıksız gözükmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.19.

[2] Türkiye akademi camiasında oldukça popüler bir kavram olmaktadır. Küreselleşme kelimesinin kullanıldığı 780 yüksek lisans tezi, 236 doktora tezi, 1 tıpta uzmanlık, 4 sanatta yeterlilik çalışması olmak üzere toplamda 1021 teze konu olmuştur. Çalışma alanları dar bir kapsamda kalmamış, Edebiyat, Ekonomi, Reklamcılık ve Güzel Sanatlara kadar birçok farklı disiplin içerisinde çalışılmıştır. Ayrıca yazılan makale ve kitaplar dahil edildiğinde veri çok daha artmaktadır.

[3] Necmi Başkan, “Çeşitli Bağlamlarıyla Küreselleşme Sözcüğünün Anlamları: Küreselleşeme Olgusuna Felsefi Bakış”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi SBE, 2005), s.25-26.

[4] George Modelski, “Küreselleşme”, Eray Sarıot (çev.),  Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, David Held ve Anthony McGrew (hzl.), 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, s.75-76.

[5] George Ritzer, Küresel Dünya, Melih Pekdemir (çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011, s.59-63.

[6] Gözen, s.92-94

[7] Gözen, s.94-95.

[8] KOF Swiss Economic Institute, https://kof.ethz.ch/en/forecasts-and-indicators/indicators/kof-globalisation-index.html, Erişim: 17.05.2020.

[9] Sarıtaş, s.396.

[10] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.21.

[11] David Held, Anthony McGrew, David Goldblatt, Jonathan Perraton, “Küresel Dönüşümler, Siyaset, Ekonomi ve Kültür”, Küreselleşme Okumaları, Kudred Bülbül (Ed.), İsmail Aktar (çev.), Ankara: Kadim Yayınları, 2006, s.165-166.

[12] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.20-21.

[13] Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Mehmet Turhan, Cem Soydemir (çev.), 14.Basım, İstanbul: Okyan Us Yayınları, 2015, s.85-89.

[14] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.164.

[15] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.173.

[16] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.172-173.

[17] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.174-175.

[18] Anthony Giddens, “Modernliğin Küreselleşmesi” Mehmet Celil Çelebi (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008,  s. 84.

[19] Ömer Köse, “Küreselleşme Sürecinde Devletin Yapısal ve İşlevsel Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, Sayı:49, 2003, s.3.

[20] Kudret Bülbül, “Küreselleşme, Kültür Ve Siyaset: Türk Düşünsel Ve Siyasal Yaşamında Küreselleşme Yaklaşımları”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi SBE, 2004), s.183.

[21] David Held, Anthony McGrew,  “Küreselleşmeyi Anlamak”, Ali Serkan Mercan, Eray Sarıot (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, 54-55.

[22] EIU Demokrasi Endeksi, “Democracy Index 2018: Me too?”, s. 2, https://www.eiu.com/public/topical_report.aspx?campaignid=Democracy2018, Erişim: 11.01.2019.

[23] Thomas L. Friedman, Küreselleşmenin Geleceği Lexus Zeytin Ağacı, İstanbul: Boyner Yayınları, 2010, s.189.

[24]  Başak Işıl Çetin, İktisadi Sistemler Bağlamında gelir Dağılımı-Kredi Ekonomisi İlişkisi ve Türkiye, Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2013, s.37; Adda, s.126.

[25] Coşkun Can Aktan, İstiklal Yaşar Vural, Globalleşme Fırsat mı? Tehdit mi?, 1.Basım, İstanbul: Zaman Kitap Yayınları, 2014, s.30-34.

[26] Ronald Coase, Ning Wang, Çin Nasıl Kapitalist Oldu?,  İlkay Yılmaz (çev.), 1.Baskı, İstanbul: BigBang Yayınları (2013 Nobel İktisat Ödülü), 2015, s. 129.

[27] Manuel Castells, ”Küresel Enformasyon Kapitalizmi”, Ezgi Sarıtaş (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008,  s.386.

[28] Robin Williams, Towards 2000, Londra: Chatto and Windus Yayınları, 1983, s. 117. Aktaran: Adnan Aslan, “Küreselleşme ve Din”, Köprü Dergisi, No 77, 2002, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=39 Erişim: 06.04.2019.

[29] Nergiz Gündel, “Kültürel Küreselleşmenin Reklam Mesajlarına Yansıması”, (Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuklu Üniversitesi SBE, 2010), s.91.

[30] Peter L. Berger, “Küreselleşmenin Kültürel Dinamikleri”, Bir Küre Bin Bir Küreselleşme, Peter L. Berger, Samuel P. Huntington (ed.), Ayla Ortaç (çev.), İstanbul: Kitap Yayınevi, 2003, s.10; Sarıtaş, s.411.

[31] Berger, s.11-15.

[32] Rana A. Aslanoğlu, Kent, Kimlik ve Küreselleşme, 1.Basım, Bursa: Asa Yayınevi, 1998, s.161.

[33] Netflix, https://ir.netflix.com/ir-overview/profile/default.aspx, Erişim: 12.01.2019.

[34] Pippa Norris, “Küresel Yönetişim ve Kozmopolit Davranışlar”, Bülent Özçelik (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, 340-349.

[35] Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Mehmet Turhan, Cem Soydemir (çev.), 14.Basım, İstanbul: Okyan Us Yayınları, 2015, s.85-89.

[36] Huntington, s.76-79.

[37] Ritzer, s.406.

[38] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü”, http://www.mfa.gov.tr/nato-tarihce.tr.mfa  Erişim; 17.10.2017.

[39] Erkan Portakal, “Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) ve Varşova Paktı’nın Kuruluş Süreci ve NATO’nun İlk On Yılı” (Yayımlanmamış Yüksek Linsan Tezi, Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2013) s.154.

[40] NATO, “Defence Expenditure of NATO Countries (2010-2017)”, 2017, s.10, http://www.nato.int/cps/en/natohq/news_145409.htm, Erişim: 26.08.2017.

[41] NATO, “Partners”, http://www.nato.int/cps/en/natohq/51288.htm Erişim: 26.08.2017.

[/vc_toggle]

Görüşmelere Rağmen Somaliland Bağımsızlıktan Vazgeçmiyor

0

Somali’nin uzun yıllardır siyasi çekişme yaşadığı özerk bölgesi Somaliland, yeniden başlayan müzakerelerde bağımsızlık isteğinden vazgeçmeyeceğini vurguladı. Somaliland Başkanı Musa Abdi, uluslararası toplumu Somaliland’i tam bağımsız bir devlet olarak tanımaya çağırdı.

Pek çok kimsenin bilmediği Somaliland ne zaman kuruldu?

Somali topraklarının yüzde 21.5’ini kaplayan, dünyada hiçbir ülke tarafından tanınmayan ve “İngiliz Somalisi” olarak bilinen Somaliland, 26 Haziran 1960’ta elde ettiği bağımsızlığın ardından 1 Temmuz 1960’ta “İtalyan Somalisi” olarak adlandırılan bugünkü Somali ile birleşme kararı almıştı.

1969’dan 1991’e kadar Somali’nin başında kalan ve askeri darbeyle iş başına geçen Siad Barre, 1980’li yılların sonlarında patlak veren iç savaşın ardından muhaliflerce devrilmişti.

Muhalif grupların merkezi hükümet kurmayı başaramayıp birbiriyle çatışmaya başlamasının ardından Somaliland, 1991’de tek taraflı bağımsızlığını ilan etmişti.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

GGK, Yemen Merkez Bankası’nın Paralarına El Koydu

0

Yemen’de BAE tarafından desteklenen Güney Geçiş Konseyi (GKK), Yemen Merkez Bankası’na sevk edilen ve Rusya’da basılan 64 milyar Yemen Riyali’ne (1.74 milyar TL) el koydu. Grup, hükümetin petrol gelirlerinden kendilerine pay vermemeleri halinde paraları geri iade etmeyeceğini açıkladı.

Yemen riyali, dolar karşısında son bir buçuk yılın en büyük düşüşünü yaşıyor. Bir dolar, 740 Yemen riyalinden işlem görüyor. Bir zamanlar Husiler’e karşı beraber savaşan Yemen ordusu ve GKK, artık düşman oldu. Bu durum sahada Suudi Arabistan ile BAE gerginliğinin her geçen gün arttığını gösteriyor.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

‘Hedasi Barajı Müzakerelerini Mısır Baltalıyor’

0

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedu Andargachew, Mısır’ın “baraj müzakerelerini” tıkadığını açıkladı. “Mısır, müzakerelerde talep ettiği her şeyi almak istiyor, ancak karşılığında hiçbir şey vermeye hazır değil” diyen Andargachew, Mısır’ın sadece kendi çıkarları üzerinde durmasının görüşmeleri sekteye uğrattığını söyledi.

Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı sorunu iki ülkeyi savaşın eşiğine getireceği iddia ediliyor.

Etiyopya’nın inşa ettiği Hedasi Barajı sonrası Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında anlaşmazlık çıkmıştı.

Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, Afrika’nın en büyüğü olacak Hedasi Barajı ile yetersiz olan enerji üretimini artırmayı amaçlıyor.

Temmuzda barajda su tutulmaya başlanacak.

Somali’deki Maarif Vakfı Okulu’nun Yakınında Patlama

0

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Hodan bölgesinde Türkiye Maarif Vakfı Okuluna yakın bir bölgede patlama meydana geldi. Saldırıyı henüz üstlenen olmazken, patlamada 3 kişinin öldüğü bildirildi.

Somali’deki havalimanı ve limanı Türk şirketleri işletiyor.

Eylül 2017’de açılan Somali’deki Türk askeri üssünde, Somali ordusunun tekrar yapılanması kapsamında Somalili subaylar eğitiliyor. Subayların bir diğer eğitim ayağı da Türkiye’deki Isparta Komando Okulu’nda gerçekleşiyor.

Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı’nın iki görevi var. Birincisi Somali ordusunun yenilenmesi, ikincisi ise Aden Körfezi’nde deniz kuvvetleriyle korsanlara karşı devriye gerçekleştirip güvenliği sağlamak.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

Kuzey ile Güney Kore Arasındaki Broşür Krizi

0

Güney Kore’deki aktivistlerin iki ülke arasındaki sınırda balonla broşür dağıtma girişimi (Kuzey Kore broşür dağıtımını kendisine yönelik saldırı olarak tanımlıyor) üzerine 4 Haziran’da başlayan gerilimin ardından Pyongyang yönetimi de 9 Haziran’da, Güney Kore ile tüm sınır ötesi iletişim hatlarını keseceğini duyurmuştu. (Kesti)

Güney Kore Birleşme Bakanlığı, geri adım atarak 10 Haziran’da, sınırdan Kuzey Kore’ye broşür balonları gönderen aktivistleri polise şikayet etti.

Kuzey Kore, sertlik seviyesini daha da yükselterek sınırdaki (Kuzey tarafında) bir irtibat bürosu binasını havaya uçurdu.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un kız kardeşi, Güney Kore Cumhurbaşkanı için “ABD’nin dalkavuğu” derken, Güney Kore yönetimi ‘kırma köpeğe’ benzetildi.

Güney Kore Savunma Bakanı Jeong Kyeong-doo, Kuzey Kore’nin askeri bir provokasyonda bulunması halinde “en sert şekilde karşılık verileceği” uyarısında bulundu.

ABD Hava Kuvvetlerine ait istihbarat uçağının Kore Yarımadası üzerinde uçuş yaptığı bildirildi.

Çin, Afrika Ülkelerine Olan Borçlarını Sildi

0

Çin, Afrika ülkelerinin 2020 yılı sonuna kadar ödemesi gereken faizsiz kredi borçlarını iptal etti. Afrika ülkelerine ‘borç politikasıyla’ etkisi altına alan Pekin hükümeti, COVID-19 nedeniyle kıtada yeni hastane ve sağlık tesisi yapacaklarını da açıkladı.

Afrika ülkeleri, zor durumda olan ekonomilerinin düzelmesi için G-20 ülkelerine ‘borçlarının silinmesi ya da ertelenmesi’ çağrısında bulunmuştu.

Johns Hopkins Üniversitesi verilerine göre Çin hükümeti ve bankaları, Afrika ülkelerine 2000-2017 yıllarında yaklaşık 143 milyar dolar kredi verdi.

Uluslararası İlişkilerde Yeni Savaş Alanı: Uzay

Uluslararası ilişkilerde temel konulardan bir tanesi de savaşlardır. Bu bağlamda ülkelerin coğrafyası büyük önem teşkil etmektedir. Coğrafi unsurlar ve özellikle jeopolitik faktör devletlerin politika oluşturması açısından ana sebepleri meydana getirmektedir. Fakat jeopolitik kavram, uluslararası ilişkilerde önemli bir yer kaplasa da günümüzde bu algı artık değişmiş ve gelişen teknoloji ile yerini uzay jeopolitiğine bırakmıştır. Uzay, hiçbir devletin egemenlik kuramayacağı bir alan olarak uluslararası antlaşmalarda belirtilmiştir. Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB arasındaki rekabet rotası uzay olduğu için bu durum uzaya stratejik bir değer kazandırmıştır. Günümüzde küresel rekabet ABD ve Çin-Rusya arasında yoğun bir şekilde devam etmekle birlikte, Kuzey Kore’nin uzay çalışmaları ABD’nin, Hindistan ve Japonya’nın uzay faaliyetleri Çin için, İran’ın uzay çalışmaları da Suudi Arabistan ve İsrail ulusal güvenliği için tehdit oluşturabilecek unsurlar içermektedir. Uzay, jeopolitik teoriler içinde yer alan hava, kara ve deniz teorilerini bütünüyle etkileme gücüne sahiptir. Dolayısıyla uzayın tüm kontrolünü ele geçiren bir devlet dünyadaki tüm hükümetlerin siyasi, ekonomik ve askeri gelişmelerini kontrol edebilecek bir güce sahip olacağı öngörülmektedir.  Anarşik uluslararası sistemde büyük güçler arasında ABD-Rusya-Çin ve Avrupa uzay gücü olma ve kontrolü sağlama açısından büyük bir rekabet içindedirler. (1)

 

ABD tarafından uzay savaşı tanımlaması yapılmasa da Çin Kurtuluş Ordusu uzay savaşını; dış uzayda rakip iki devletin karşı karşıya gelmesi, karşılıklı savunma ve saldırı operasyonlarını dış uzaydan yeryüzüne doğru hayata geçirme olarak tanımlamıştır. Uzayın askeri amaçlarla kullanılması ABD öncülüğünde 1982 yılında Başkan Reagan tarafından “Ulusal Uzay Programı ve 1993 yılında “Stratejik Savunma Girişimi” diğer bir adıyla “Yıldız Savaşları Projesi” ile başlamıştır. (2)

KT-2 füzesi

ABD’nin uzayda en çok tehdit algıladığı ülke Çin’dir. ABD’nin üstün konumunu kısa bir sürede yerinden eden Çin, 2007 yılında karadan gönderdiği bir balistik füzeyle kendi meteoroloji uydusunu vurarak Amerika’nın askeri anlamda önemli olan uzay sistemlerini yok edecek kapasitesini ortaya koymuştur. “Beyaz Kitap: Çin’in Uzay Hırsları” kitabına göre dış uzayın araştırılması kendi kalkınması için öncelikli görülürken, 2020-22 yılına kadar insanlı uzay istasyonu inşa etme, Mars’a gitme, Bedio-2 Navigasyon Sistemi ile “Bir Kuşak Bir Yol” projesindeki ülkelere bilgi sağlama, 2050 yılına kadar da uzay temelli güneş istasyonu kurmayı planlamıştır. (3)

Realizmin temel kavramlarından olan güvenlik ikilemi çemberinde, Çin’in uzayda sağladığı üstün teknolojik gücü ABD bir tehdit olarak algılamaktadır. Dolayısıyla uzayda çıkabilecek bir savaş ihtimaline karşı ABD uzay gücü oluşturma yolunda ilerlemeye çalışmaktadır. Çin hükümeti 2010 yılında Yapay Zeka konusunda dünya lideri olma hedefleri gibi uzayda da üstünlük kurma kapsamında ABD ile arasına ciddi anlamda bir fark koyacak projeler üreterek faaliyete geçirmeyi amaçlamaktadırlar. Çin ve Rusya havada ateşlenen lazerler ve uyduları hedef alabilecek füzeler geliştirme yolunda ilerleyerek uzaydaki varlığını daha da güçlendirici hamlelerde bulunmaktadır. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence “Uzayın çehresi son kuşakta çok değişti. Bir zamanlar barışçıl ve rekabetin olmadığı uzay, artık kalabalık ve hasmane” açıklamasında bulunmuştur. (4)

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence

Ulusal Uzay Konseyi başkanlığını yürüten Pence konseyin Huntsville’deki toplantısı sırasında ABD Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA), “işleri hızlandırarak” astronotları 2024 yılına kadar Ay’ın güney kutbuna göndermesi gerektiğini, aksi takdirde uzay ajansını daha atik hale getirecek adımların atılacağını söylemiştir. Pence, “Çabalarımızı iki katına çıkarmanın zamanı. Bu olabilir ama tempoyu artırmazsak olmayacaktır” açıklamasıyla uzay üstünlüğü yolundaki mücadelelerinin sürdüğünü görmekteyiz. (5)

Sonuç olarak, neorealist teoride olduğu gibi uluslararası sistem ve ona bağlı uzay güvenliği yine süper güçlerin aralarında kuracağı bir denge ile sağlanabileceği aşikardır. Bu bağlamda devletlerin karşılıklı olarak niyetleri iyi anlamda yorumlayıp tehdit algısını zayıflatarak işbirliğinin artış gösterme eğilimi söz konusu olacaktır.

Elif Nur Kaya

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) SÖKMEZ, Aşkın İnci, (2019). Uzay Güvenliği ve Yeni Savaş Alanı: Uzay.

(2) GROSSMAN, K. Yıldız Savaşları Uzaya Yerleştirilen Silahlara Karşı Barış İçin, (çev.) Deniz Aytaş, İstanbul: Metis Yay, 2003.

(3) GOSWAMİ, N. “ China in Space: Ambitions and Possible Conflict”, Strategic Studies

Quarterly, Spring 2018, 74-97.

(4) https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45221659

(5)https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pence-2024e-kadar-aya-astronot-gonderilmesini-istedi/1431087

[/vc_toggle]

Yasemin Devrimi Sonrası Yeni Tunus’ta Siyasi Partiler

Kuzey Afrika’nın Avrupa’ya en yakın konumunda bulunan Arap devleti Tunus, geçmişten günümüze Fenikeliler, Kartacalılar gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde 308 yıl barınmış, Bardo Antlaşması ile Fransa’nın hakimiyeti altına girmiş ve 1957 yılında kurucu lider Habib Burgiba önderliğinde bağımsızlığını kazanmıştır. Ülke bağımsızlığını kazanmasının ardından ortaya birçok politik görüş ortaya çıkmıştır. Fakat Yasemin Devriminden sonra çok partili hayata geçen ülkede halen rejim tartışmaları gündeme gelmektedir.

Bu makale, Tunus’ta en geniş destekçi kitlesine sahip siyasi partileri incelemeyi amaçlar.

Yasemin Devrimi öncesi ülkede sadece 7 siyasi parti bulunmaktaydı. Devrimden sonra ise kurulan ve yeni düzende bulunmak isteyen parti sayısı eski ve yeni oluşumlar eklenerek 100’den fazla olarak kaydedilmiştir.

1-) En-Nahda Partisi: 1981 yılında Mısır’daki Müslüman Kardeşlerden esinlenilerek kurulmuş, Bin Ali döneminde ise birçok üyesi darbeye teşebbüs ve çeşitli nedenlerden tutuklanmıştır. 1 Mart 2011 yılında faaliyet izni alan parti [1]  merkez sağ parti olarak tanımlanmaktadır. Partinin lideri Raşid el-Gannuşi devrim sonrası 20 yıl sürgün hayatı yaşadığı İngiltere’den dönmüştür. Gannuşi, partisine model olarak Türkiye’yi seçmiş, İslam ve modernite arası bir denge kurmak istemiş; eğitim , sendikalaşma , kalkınma alanlarında projeler üretmiştir.Ülkedeki seküler kesim ise partinin içindeki bazı isimlerin bu hareketi radikalleştirecekleri endişesi taşımaktadır. En-Nahda hali hazırda meclisteki en çok milletvekiline sahip olan partidir.

Raşid el-Gannuşi

2-) Cumhuriyet için Kongre Partisi: 8 Mart 2011 tarihinde faaliyet izni alan parti, kendisini seküler bir oluşum olarak tanımlamaktadır.[2] Tercihen merkez sol görüşünde ilerleyen parti, slogan olarak ise “halkın egemenliği, vatandaşın onuru” gibi olguları kullanmakla birlikte modernleşmeyi savunmaktadır.

“Tunus için iddialı program” başlığı altındaki seçim beyannamesiyle halkın karşısına çıkan parti, anayasal ve hukuki reformlar çerçevesinde siyasi ve toplumsal yapıda radikal ve kapsamlı bir değişime gidilmesi; yargı organlarının bağımsızlık ve etkinliğini sağlayacak somut tedbirler alınması; vatandaşa hizmeti esas alan ve modern kurumlarını oluşturmuş bir güvenlik sisteminin kurulması; sosyal adalet ilkesini esas alan dışa açık ve modern bir ekonomi programının yapılandırılması; servetin yeniden dağılımını esas alan bir vergi düzenlemesinin yapılması; çevreyle uyumlu bir ekonomik programın benimsenmesi; tüm vatandaşların layık oldukları bir sağlık sigorta sistemi kapsamına alınması, demokrasiye hizmet edecek şekilde özgür bir medyanın yapılandırılması, özgür Arap halklarının birliğini güçlendirecek ve adil davaları destekleyecek bir dış politikanın izlenmesi gibi söylemleri benimsemektedir.  [3]

3-) Özgürlük, Adalet ve Kalkınma için Halkın Talebi Partisi: 3 Mart 2011’de Tunus manşetlerinde kendisine geniş yer bulan Halkın Talebi Partisi, İngiltere’den Arapça yayın yapan El-Mustakilla kanalının sahibi Muhammed el Hamidi tarafından kurulmuştur.

Muhammed el Hamidi

Hamidi öncesinde Nahda’nın bir üyesi olup sonrasında ise 1992 yılında partiden ayrılmıştır.
Partinin seçim programında öne çıkan vaatleri arasında demokratik bir anayasa, ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı, insan hakları ofisi gibi vaatler bulunmaktaydı.

4-) İş ve Özgürlükler için Demokratik Forum Partisi: 25 Ekim 2002’de faaliyet izni alan partinin, sosyal demokrasi ve sekülerizm ekseninde politika yaptığı belirtilmekte ve siyasi arenada merkez sol parti olarak yer aldığı ifade edilmektedir. Bin Ali’nin devrilmesi sonrası kurulan kabinede kısa bir dönem Sağlık Bakanlığı yapıp kabinedeki eski rejim yanlılarına tepki olarak istifa eden Mustafa bin Cafer liderliğindeki parti, kendisini demokrasi ve açılım yanlısı olarak görmektedir.[4]

Parti bölgede Avrupa’ya nazaran Afrika ve Arap ülkeleriyle ekonomik işbirliklerini artırmayı ve demokratik bir Arap Birliği oluşturulmasını amaçlar.

5-) Nida Tunus Partisi: 2012 yılında kurulan Nida Tunus partisi kendisini seküler görüşte tanımlar. 2014 seçimlerinde kurucu başkanı Es-Sıbsi ile seçimleri kazanmıştır ve 2019 seçimlerine kadar parti ülke iktidarını elinde bulundurmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Tunus Cumhurbaşkanı Baci Kaid es-Sibsi

2019 yılının Kasım ayında yapılan son seçimlerde ise bağımsız aday Kays Said, %70 gibi mutlak bir sonuçla sandıktan çıkmıştır.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said

Ayrıca Said 2014 yılında yazılan Yeni Tunus Anayasası’nın mimarındandır. Parlamento seçiminin galibi Nahda partisi ise Said’e desteğini açıklayan en büyük oluşum olarak öne çıktı.

Buğra Nalcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] “Tunisia: who are the opposition leaders?,” The Telegraph, 18 Ocak 2011, http://www.telegraph.co.uk/ news/worldnews/africaandindianocean/tunisia/8265285/Tunisia-who-are-the-opposition-leaders.html, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[1] 24. Parti programının özeti niteliğinde hazırlanan seçim beyannamesinin tam metni için bkz. http://www.cpr. tn/images/programmes/prgcpr_ar.pdf, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

28. “Sualun ve cevab: el İntihabati’t Tunusiyye,” BBC Arabic, 18 Ekim 2011, http://www.bbc.co.uk/arabic/ middleeast/2011/10/111017_qa_tunisia_elections.shtml, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[1] Hareketu’n Nahda, En Neş’e, http://www.ennahdha.tn/%D8%A7%D9%84%D9%86%D8%B4%D8%A7%D8 %A9, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

DEVRİMDEN DEMOKRASİYE TUNUS’UN SEÇİMİ – Setav

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tunusun-anayasa-hukukcusu-cumhurbaskani-kays-said/1624135

[1] Hareketu’n Nahda, En Neş’e, http://www.ennahdha.tn/%D8%A7%D9%84%D9%86%D8%B4%D8%A7%D8 %A9, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[2] “Tunisia: who are the opposition leaders?,” The Telegraph, 18 Ocak 2011, http://www.telegraph.co.uk/ news/worldnews/africaandindianocean/tunisia/8265285/Tunisia-who-are-the-opposition-leaders.html, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[3] 24. Parti programının özeti niteliğinde hazırlanan seçim beyannamesinin tam metni için bkz. http://www.cpr. tn/images/programmes/prgcpr_ar.pdf, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[4] 28. “Sualun ve cevab: el İntihabati’t Tunusiyye,” BBC Arabic, 18 Ekim 2011, http://www.bbc.co.uk/arabic/ middleeast/2011/10/111017_qa_tunisia_elections.shtml, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[/vc_toggle]

‘Libya, Türkiye’nin Ortadoğu’daki İkinci Yabancı Üssü Olabilir’

Rusça yayın yapan “eadaily.com” isimli haber sitesinde yer alan “Türkiye Libya’da İki Askeri Üssü Gözler Önüne Serdi” başlıklı makalede Türkiye’nin Libya’da kurmayı planladığı askeri üsler ve Rusya ile iptal edilen görüşme ile ilgili ifadelere yer verildi.

Türkiye’nin Libya’daki iki askeri üssün kullanılması konusunda Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile müzakere ettiği, Ankara’nın ana hedefinin Kuzey Afrika’da uzun vadeli askeri varlığını sürdürmek olduğu öne sürdü.

Makalede öne çıkanlar şöyle:

  • Türkiye’nin üs kurmayı planladığı Misrata deniz üssü ile El-Vatiya hava üssünün (Trablus’un 140 kilometre güneyinde) olası kullanımıyla ilgili nihai kararın henüz verilmedi.
  • Türk hava birimleri ile donanmasına ait yüzer unsurlarının Libya’da devam eden varlığı, Ankara’nın bölgedeki artan etkisini ve Doğu Akdeniz’de deniz petrol ve gaz kaynakları iddiasını güçlendiriyor.
  • Libya’daki askeri üsler, 2017 yılında Ankara’nın Katar’a asker yerleştirme fırsatı bulmasından sonra Türk ordusunun Ortadoğu’daki ikinci yabancı üssü haline gelebilir.
  • Rusya ve Türkiye arasındaki ertelenen müzakerelerin nedeni, Türkiye destekli UMH’nin Sirte ve Jufra hava üssünü ele geçirme isteği.
  • Türkiye ile Rusya arasındaki her anlaşmazlık Libya ve Suriye’de tansiyonun yükselmesine sebep oluyor.
  • Robert Bosch Akademisi (Stuttgart) akademik üyesi Galip Dalai göre Libya deniz üssü, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki etkisini kurumsallaştırmasına ve Arap ve Avrupalı ​​rakipler üzerinde kaldıraç sağlamasına olanak tanıyacak. Rusya, Türkiye ve UMH’nin özellikle Libya limanının güneyindeki Sirte şehrine ve Jufra hava üssüne yönelik askeri operasyonlarını durdurmasını istiyor ancak Ankara bu talebi reddetti.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası”]

[irp posts=”27436″ name=”ÇEVİRİ: ‘Türkiye Libya’daki Savaşı Kazandı, Rusya’ya Ne Kaldı?'”]

Ekonomilerin Amansız Hastalığı: “Hollanda Hastalığı” ve Örnekler

Ekonomik dengesizliklerin sonucu olarak ortaya çıkan; Slumpflasyon, Deflasyon, Resesyon veya Depresyon gibi kriz durumlarının temelinde, refah azalışı, bir başka deyişle Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın (GSYH) düşüşü, eksiye geçişi yatmaktadır. Ekonomik dengesizliğin piyasalara güven vermemesi beklentileri de paralel olarak olumsuz etkiler ve ülkeler kendilerini içerisinden çıkılamaz bir krizin ortasında bulurlar.

Bu yazıda, temelinde refah azalışı yatan kriz durumlarından farklı olarak, hızlı büyüme ve hızlı zenginleşmeden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir başka kriz durumundan bahsedeceğim.

Slumpflasyon: Yüksek Enflasyon + Ekonomik küçülme

Deflasyon: Büyüme hızının düşmesi + Fiyat istikrarsızlığı

Resesyon: Yüksek Enflasyon + Üst üste iki çeyrek Gerçekleşen Küçülme

Depresyon: Yüksek Enflasyon + Artan İşsizlik + Süreklileşen küçülme

Ekonomi sözlüklerine 1977 yılında The Economist dergisiyle birlikte giren “Hollanda Hastalığı” (Dutch Disease) en basit haliyle, hızlı büyüme ve hızlı refah artışının, ekonomik göstergeleri olumsuz etkilemesi olarak tanımlanabilir. Piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasından sonra, mevcut ekonomik kapasitesinin üstüne çok hızlı bir şekilde çıkan ve buna bağlı olarak para birimleri aşırı şekilde değerlenen ülkeler, kendilerini bu hastalığın pençesinde bulmuş ve ilerleyen süreçte bu yapay büyümenin olumsuz sonuçlarını önleyebilmek için bir dizi yapısal reform yapmak durumunda kalmışlardır. İsminden de anlaşılabileceği gibi “Hollanda hastalığı”, 1960’larda Hollanda’nın içinde bulunduğu ekonomik duruma atıfta bulunarak yaygınlaşmıştır.

Hollanda

1960’lı yıllarda Hollanda’nın, Kuzey Denizi’nde büyük doğalgaz kaynakları bulmasıyla birlikte birçok iç ve dış yatırımcı bu yeni bulunan ekonomik kaynağa akın etti ve ülke çok kısa bir süre içerisinde dünyanın önemli doğalgaz tedarikçilerinden biri haline geldi. Ülke kısa vadede doğalgaz ihracatıyla büyük gelir elde etti, buna bağlı olarak iç piyasaya bol miktarda sıcak döviz girişi sağlandı. Döviz gelirleriyle birlikte büyüyen ekonomide Hollanda para birimi Florin hızla değer kazandı. Yerli üreticinin rekabet gücü, değerlenen para birimi altında ezildi ve Hollanda menşeili ürünlerin uluslararası piyasadaki talebi, yüksek kur farkı sebebiyle büyük oranda azaldı.

Görünürde gayrisafi yurtiçi hasıla artmış olsa da birçok sektörde üretim durma noktasına geldi. Doğalgaz gelirleriyle hızla zenginleşen ekonomide yurt içi talep ithalata dayalı olarak karşılandı. Yapay bir şekilde tek bir kaynağa bağlı olarak sağlanan büyüme belki günü kurtardı ama uzun vadede içinden çıkılmaz sorunları beraberinde getirdi. Bir bakıma ülke ekonomisi büyük oranda tek bir kaynağa bel bağlamış oldu.

1970’li yıllara gelindiğinde piyasalar gitgide ısınıyordu. Dünya siyasetindeki politik çekişmeler kaçınılmaz olarak uluslararası ticareti de etkiledi ve 1973 yılında OPEC Krizi yaşandı. Petrolün varil fiyatının yükselmesiyle, doğalgaz önemli bir alternatif olarak ortaya çıktı. Bu durum tabii ki Hollanda’nın işine yaradı fakat ilerleyen süreçte doğalgaz fiyatlarındaki dalgalanmalar, Hollanda ekonomisinin kırılganlığından dolayı ülkeyi olumsuz şekilde etkileyecekti.

Venezuela

Güney Amerika’nın kuzeyinde, “Petrol denizi üzerinde bir altın ülkesi” olarak tanımlanabilecek Venezuela, yaşadığı politik ve ekonomik istikrarsızlıklarla uluslararası politikada büyük ilgi gören ülkelerden biridir. Yaşadığı askeri darbeler, dış müdahaleler, yaygın yolsuzluklar, ekonomik buhranlar ve yüksek yoksulluk sebebiyle siyasi ve ekonomik gelişimi sürekli sekteye uğrayan bu küçük Latin Amerika ülkesinin yaşadığı problemlerin sebepleri hem iç politikada hep de uluslararası kamuoyu tarafından sıkça tartışılmaktadır. İç politikada, yöneticiler yaşanan ekonomik istikrarsızlığın sorumlusunu Amerika’nın Venezuelalıya karşı yürüttüğü dış müdahale olarak görse de yaşanan ekonomik buhranda yöneticilerin yanlış politikaları ve yapısal problemler reddedilemez durumdadır.

1998 yılında seçimlerde %56 gibi yüksek bir oy oranıyla iktidara gelen Hugo Chavez, 2002 yılında Amerika destekli bir darbe ile iktidardan indirilmiş olsa da çok kısa bir zamanda halkın da desteğiyle koltuğunu geri kazanmıştı.  Amerika’nın Chavez yönetiminde karşı tutumunun altında temel olarak Chavez’in petrol alanında faaliyet gösteren yabancı şirketlere uygulanan vergilerin arttırması ve Küba’ya verdiği politik destek yatıyordu.

Eski Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez

Ülke petrolden elde ettiği döviz gelirleriyle sosyal devlet alt yapısını oluşturuyor, sağlık ve eğtim alanında yatırımlar yapılıyor ve Chavez’e olan sempati hızla büyüyordu.  Öyle ki 2000 yılında 118 milyar dolar Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya, 4.800 dolar kişi başına düşen milli gelire sahip olan Venezüella, 2010 yılına gelindiğinde GSYH’ sini 294 milyar dolara yükseltmiş ve kişi başına düşen milli geliri iki buçuk katına çıkartmayı başarabilmişti.

Bu ekonomik gelişmelerin yanında, üretim durma noktasına gelmiş, yurtiçi mal ve hizmet talebi büyük oranda ithalata dayalı olarak karşılanmış, ülke bir bakıma petrol gelirlerine güvenerek ekonominin diğer önemli bileşenlerine gereken önemi vermemişti. Chavez’in koltuğu rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla zaman zaman sarsılmış, politik gücünü kaybetmeye başladığını hissettiğinde bir “Günah keçisi” olarak Amerika’yı göstererek iç siyasetteki gücünü tazelemişti. 2000’lerin başından 2010’a kadar olan hızlı refah artışı 2010’dan sonra yerini dramatik bir düşüşe bıraktı.  Petrolün varil fiyatı 100 USD civarındayken bu tür yapısal sorunlar pek gün yüzüne çıkmamış olsa da Chavez’in ölümünden sonra başa geçen Maduro’yu zor günler bekliyordu.

Hollanda hastalığının olumsuz etkilerini 2013’ten günümüze kadar geçen süreçte Venezüella’da görmek mümkün. Büyük oranda petrol gelirlerine dayanan Venezüella, petrolün varil fiyatının 100 USD’ den 30 USD ‘ye gerilemesiyle ithalat yapamaz hale geldi. İç piyasada talep karşılanamıyor, eski Venezüella’nın üretici sınıfı ithalatçı konumuna geldiği için bu süreçte iflas bayrağını çekiyordu.

Devlet ekonomiyi canlandırmak için para arzını ve petrol dışı üretim sektörlerine yönelik teşvikleri arttırsa da petrol gelirleriyle hantallaşan piyasa canlanmadı aksine halk, yüksek enflasyon altında hızla ezildi ve para adeta pul haline geldi. Halkın desteğini kaybeden iktidar her şeyin sorumlusu olarak yine Amerika’yı gösterdi. Bu noktada Amerika’nın Venezüella’yı zayıf yakalamışken iç dinamikleri harekete geçirerek bir halk darbesi veyahut askeri darbe planladığı açıktır. Fakat yıllar yılı petrol gelirlerine bel bağlayarak yapay şekilde büyüyen Venezüella ekonominsin karşılaştığı sorunların sebebini sadece Amerika’nın dış müdahalesi ile açıklamak doğru olmaz.  Hollanda hastalığının bir sonucu olarak petrol fiyatlarındaki dramatik düşüşle krizin derinleştiği Venezüella’da, ekonomik krize henüz çözüm bulunulmuş değil. Zengin petrol ve altın rezervine sahip olan ülke ekonomik krizle berber uluslararası arenada da günden güne yalnızlaşmakta. Paranın bul olduğu ülkede yoksulluk ve enflasyon çok yüksek seviyelerde. Hastalığın tedavisi ise kaçınılmaz olarak yapılması gereken köklü ekonomik reformlar.

Venezuela’nın Ekonomisi (Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı)

  • GSYİH (2018, nominal): 98,5 milyar ABD Doları (IMF tahmini)
  • Kişi başına GSYİH (PPP, 2018):520 ABD Doları (IMF tahmini)
  • GSYİH Büyüme Hızı (2018): -%18 (tahmini)
  • Enflasyon Oranı (2018): %1.555.146 (IMF tahmini)
  • İşsizlik Oranı (2018): %35 (IMF tahmini)
  • İhracatı (2018): 33 milyar ABD Doları (tahmini)
  • İthalatı (2018): 10,8 milyar ABD Doları (tahmini)
  • İkili ticaret hacmimiz (2019): 150,060 milyon ABD Doları (TÜİK)
  • İhracatımız (2019): 129,712 milyon ABD Doları (TÜİK)
  • İthalatımız (2019): 20,348 milyon ABD Doları (TÜİK)

Sonuç

Hızlı refah artışının sebep olduğu, bir dizi yapısal problemi ve bu sancılı süreci ifade etmek için kullanılan Hollanda hastalığı, yazıda da bahsettiğim üzere ülke ekonomilerinin içine düştüğü kriz durumunu açıklamak amacıyla kullanılan iktisadi hastalıktır. Hollanda ve Venezüella’ya ek olarak, ekonomik sistemini tek bir kaynağa bağlı olarak büyüten ve ithalata dayanan iç talep dengesini sağlayan ülkelere daha nicesi eklenebilir. Bel bağlanan kaynak çoğunlukla petrol, doğalgaz gibi enerji kaynakları olabileceği gibi, yetiştiği coğrafyaya özel olarak elde edilen; kahve, kakao vb. zirai ürünler de olabilir. Buna ek olarak, üretimin söz konusu olmadığı ticaret dışı sektörlere (sağlık, eğitim, lojistik, perakende, inşaat vb.,) bağlı olarak büyüyen ekonomiler de bu hastalığa yakalanma potansiyeline sahiptir.

Sıcak döviz akışı sayesinde, kısa vadede hızla büyüyen GSYH’nin içine üretimin payı düşer, hızla değerlenen para birimi sebebiyle tarım ve sanayi ürünleri dış pazarda rekabet edemez hale gelir. Üretim düşer sanayi ve tarım üreticileri karlarını koruyabilmek için ya ortaya çıkan bu yeni kaynağa yönelir ya da hastalık sonrası yeni ekonomik durumun ithalatçıları haline gelir. Yatırımın düştüğü sektörlerde işsizliğin artması tabanda yoksulluğun artmasına sebep olur. Zengin daha da zenginleşirken yoksul daha da fakirleşir ve karşılaşılacak olası bir krizde ülke, bel bağladığı tek sektörü ayakta tutmaya çalışır. Bu kaynak fiyatın yıldan yıla değiştiği petrol, doğalgaz gibi enerji sektörleriyse, ülke ekonomisi kemikleşmiş bir ekonomik istikrarsızlık sorunuyla karşı karşıya kalır.

Bu istikrarsızlığı çözmek eşit rekabetçi piyasayı sağlamak, yerli üretimi teşvik etmek ve refahı tabandan tavana adaletli bir şekilde dağıtmakla mümkün olur. Venezüella örneğinde olduğu gibi karşılaşılan her krizi bir Günah keçisinin sırtına yüklemek çözüm olmayacaktır. Sosyal adaleti temin etmek ve kontrollü bir büyüme ile refahı toplumun tümüne yaymak bu hastalığın tek ve en etkili yolu olacaktır.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/default.tr.mfa

Değişim Sürecinde Türkiye- Mahfi Eğilmez

Ekonomi Politikası- Mahfi Eğilmez/ Ercan Kumcu

https://haber.tobb.org.tr/ekonomikforum/2018/287/100-101.pdf

https://www.paradurumu.com/

[/vc_toggle]

Avrupa’da Artan İslamofobi ve 4 Ülkeye Kısa Bakış

İslam karşıtlığı olarak bilinen İslamofobi, Avrupa’da gün geçtikçe kendine daha çok taraftar bulmakta. Tabii bu da İslam’ın dışarıda kötü bir din olduğu algısını yönetiyor. İslamofobiye birçok etken bulabiliriz. İlk olarak herkesin aklına gelen; DAEŞ. Terör örgütü DAEŞ’in sözde İslam adına yaptığı eylemler Avrupa’da İslamofobi’nin artmasına neden oldu.

İslamofobi’nin çıkış noktasına gidersek bu, 11 Eylül saldırısına kadar uzanır. Daha sonra 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da patlayan bombalar İslamofobi’nin yayılmasında büyük etken oldular. Soğuk Savaş döneminin bitimiyle “Komünizm” tehlikesi de Batı için ortadan kalktı. Batı’nın kendi meşruiyetini devam ettirebilmesi için yeni bir “düşmana” ihtiyacı vardı. Çünkü Doğu bloğu yok edilmişti. İşte o tarihlerde NATO tarafından “İslam tehlikesi” keşfedilmiştir. Ekim 1994-Aralık 1995 tarihleri arasında görevde bulunan NATO Genel Sekreteri Willy Claes, 2 Şubat 1995 tarihinde Alman Sueddeutsche Zeitung gazetesine “İslam köktenciliği NATO ittifakı için çok ciddi bir tehlike” şeklinde demeç vermiştir.

Batı ve İslam arasında Medeniyetler Çatışması teorisi bir araç olarak kullanılmış ve bundan sonra insanlar arasındaki ayrımın kültürel dozda olacağı iddia edilmiştir. Bu teoriye göre 21. yüzyıldaki mücadeleler özellikle Batı, İslam ve Konfüçyüs uygarlıkları arasında olacak.

11 Eylül ve ardından gelen Madrid, Londra, İstanbul ve Bali saldırılarıyla birlikte terörizm ve İslam çok sık bir şekilde bir araya getirilmeye başlandı. Önyargılardan beslenen İslamofobi, Avrupa’daki Müslümanların tehlike olarak görülmesine sebep oldu. Hatta sivil haklarını kısıtlayan çok ciddi baskılar uygulandı.

İslamofobi, birkaç Avrupa ülkesinde ne durumda kısaca bir bakalım.

Fransa

Charlie Hebdo’nun hakaret içeren karikatürü

Tabii Fransa’da da tüm Avrupa’da olduğu gibi 11 Eylül’den sonra İslamofobik söylemler artış gösterdi. Müslümanların kutsal kabul ettiği yerlere saldırılar yapıldı. Fransa ilk olarak 2004’te okullarda dini sembollerin taşınmasını yasakladı. Daha sonra 2011’de kadınların kamusal alanlarda peçe takmalarını yasakladı. 2016’da plajlarda vücudun tamamını örten burkini adını veren giysileri yasakladı fakat gelen tepkiler üzerine kısa sürede bu yasak kaldırıldı.

Charlie Hebdo ve Paris saldırılarından sonra İslamofobi’nin en üst düzeyde görüldüğü ülke şu anda Fransa diyebiliriz.

Hollanda

Hollanda da 11 Eylül’den sonra İslam’a ve Müslümanlara bakış açısını değiştiren ülkeler arasında. Hollandalı film yapımcısı Theo Van Gogh, “Submission (Boyun Eğme)” adlı filmi yüzünden ülkede yaşayan Müslümanların tepkisini oldukça çekti ve 2004 yılında Faslı bir Müslüman tarafından öldürüldü. Bu olaya misilleme olarak dört cami kundaklandı.

Hollanda’da ağır İslam karşıtlığı ile bilinen Hollanda Özgürlük Partisi başkanı Geert Wilders, 2009 yılında “Fitna” isminde İslamofobik bir film yapılmasını sağladı ve 2012 yılında “İslam’ın Batı’ya ve Bana Karşı Savaşı” isminde bir kitap çıkardı. Twitter’ı etkin kullanan Wilders, İslam’ın Avrupa’nın değerleriyle uyumlu olmadığını ve mültecilerin Avrupa’yı istila ettiğini söylemiş, bu uçuk söylemleri sayesinde mecliste 20 sandalye kazanmıştır.

Danimarka

2005 yılında Jyllands-Posten adlı gazete Hz. Muhammed’in tasvirlerini içeren 12 adet hakaret içerikli karikatür yayınladı. Bu olaydan sonra Danimarka’da da İslamofobi anlamında büyük bir tartışma başladı. Karikatür krizi sonrasında ülkenin İslam konusunda daha da kutuplaştığını görebiliriz.

2011 yılında ülkedeki dört farklı görüşten en çok okunan gazeteler mercek altına alındı ve sonuç olarak İslam’ın, Danimarka’nın değerlerine tehdit teşkil ettiği anlaşıldı. Yapılan araştırmada Müslümanlara yönelik basmakalıp ifadeler kullanılmış ve İslam, terörizm ile bağdaştırılmıştır.

Sığınmacılara ziynet eşyaları karşılığında barınma hakkı veren Danimarka’da, İslamofobi ve yabancı düşmanlığının izlerini görmek mümkündür.

İngiltere

İngiltere’deki çıkış noktası ise 2005’te Londra’da gerçekleşen bombalı saldırıdır. Bu saldırıdan sonra İngiltere’de de İslam’a ve Müslümanlara yönelik tutum ve anlayış değişti. Bir raporda, Britanya’da medyanın köktenci gruplara sürekli yer vermesi halkta korku ve düşmanlığa sebebiyet verdiği belirtilmiştir.

O dönem köşe yazarı olan Melanie Philips, Britanya’da yaşayan on Müslümandan dördünün Bin Ladin’i desteklediğini iddia etmiş ve düşmanın içeride olduğunu belirterek Müslümanları hedef tahtasına koymuştu.

Yine 2005 saldırısından sonra Daily Mirror gazetesinden Kevin Tools, “Ne İstiyorlar?” isimli köşe yazısını yayımladı ve bu yazısında uçuk bir şekilde, Britanya’nın bir gün “İslamcı Fanatikler” tarafından yönetilmesi durumunda hayatın nasıl olacağına dair örneklemelere yer verdi.

Son olarak; Fransız araştırmacı Giles Kepel’in, “İslam ve Batı” adlı kitabında yazdığı “Artık radikal gruplar Filistin, Irak ve Afganistan’da değil. Paris, Londra, Berlin ve Amsterdam varoşlarında taraftar edinmeye çalışıyor” cümleleri ne yazık ki İslamofobi’nin Batı’da ulaştığı noktayı tüm çıplaklığıyla göstermekte.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.islamophobiaeurope.com/tr/avrupada-islamofobi-artiyor/

https://www.researchgate.net/publication/320109999_AVRUPA’DA_YUKSELEN_ISLAMOFOBI_VE_MEDENIYETLER_CATISMASI_TEZI

https://www.academia.edu/35021740/Avrupa’da_İslamofobi

[/vc_toggle]