Somali’deki Maarif Vakfı Okulu’nun Yakınında Patlama

0

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki Hodan bölgesinde Türkiye Maarif Vakfı Okuluna yakın bir bölgede patlama meydana geldi. Saldırıyı henüz üstlenen olmazken, patlamada 3 kişinin öldüğü bildirildi.

Somali’deki havalimanı ve limanı Türk şirketleri işletiyor.

Eylül 2017’de açılan Somali’deki Türk askeri üssünde, Somali ordusunun tekrar yapılanması kapsamında Somalili subaylar eğitiliyor. Subayların bir diğer eğitim ayağı da Türkiye’deki Isparta Komando Okulu’nda gerçekleşiyor.

Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı’nın iki görevi var. Birincisi Somali ordusunun yenilenmesi, ikincisi ise Aden Körfezi’nde deniz kuvvetleriyle korsanlara karşı devriye gerçekleştirip güvenliği sağlamak.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

Kuzey ile Güney Kore Arasındaki Broşür Krizi

0

Güney Kore’deki aktivistlerin iki ülke arasındaki sınırda balonla broşür dağıtma girişimi (Kuzey Kore broşür dağıtımını kendisine yönelik saldırı olarak tanımlıyor) üzerine 4 Haziran’da başlayan gerilimin ardından Pyongyang yönetimi de 9 Haziran’da, Güney Kore ile tüm sınır ötesi iletişim hatlarını keseceğini duyurmuştu. (Kesti)

Güney Kore Birleşme Bakanlığı, geri adım atarak 10 Haziran’da, sınırdan Kuzey Kore’ye broşür balonları gönderen aktivistleri polise şikayet etti.

Kuzey Kore, sertlik seviyesini daha da yükselterek sınırdaki (Kuzey tarafında) bir irtibat bürosu binasını havaya uçurdu.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un kız kardeşi, Güney Kore Cumhurbaşkanı için “ABD’nin dalkavuğu” derken, Güney Kore yönetimi ‘kırma köpeğe’ benzetildi.

Güney Kore Savunma Bakanı Jeong Kyeong-doo, Kuzey Kore’nin askeri bir provokasyonda bulunması halinde “en sert şekilde karşılık verileceği” uyarısında bulundu.

ABD Hava Kuvvetlerine ait istihbarat uçağının Kore Yarımadası üzerinde uçuş yaptığı bildirildi.

Çin, Afrika Ülkelerine Olan Borçlarını Sildi

0

Çin, Afrika ülkelerinin 2020 yılı sonuna kadar ödemesi gereken faizsiz kredi borçlarını iptal etti. Afrika ülkelerine ‘borç politikasıyla’ etkisi altına alan Pekin hükümeti, COVID-19 nedeniyle kıtada yeni hastane ve sağlık tesisi yapacaklarını da açıkladı.

Afrika ülkeleri, zor durumda olan ekonomilerinin düzelmesi için G-20 ülkelerine ‘borçlarının silinmesi ya da ertelenmesi’ çağrısında bulunmuştu.

Johns Hopkins Üniversitesi verilerine göre Çin hükümeti ve bankaları, Afrika ülkelerine 2000-2017 yıllarında yaklaşık 143 milyar dolar kredi verdi.

Uluslararası İlişkilerde Yeni Savaş Alanı: Uzay

Uluslararası ilişkilerde temel konulardan bir tanesi de savaşlardır. Bu bağlamda ülkelerin coğrafyası büyük önem teşkil etmektedir. Coğrafi unsurlar ve özellikle jeopolitik faktör devletlerin politika oluşturması açısından ana sebepleri meydana getirmektedir. Fakat jeopolitik kavram, uluslararası ilişkilerde önemli bir yer kaplasa da günümüzde bu algı artık değişmiş ve gelişen teknoloji ile yerini uzay jeopolitiğine bırakmıştır. Uzay, hiçbir devletin egemenlik kuramayacağı bir alan olarak uluslararası antlaşmalarda belirtilmiştir. Soğuk Savaş döneminde ABD-SSCB arasındaki rekabet rotası uzay olduğu için bu durum uzaya stratejik bir değer kazandırmıştır. Günümüzde küresel rekabet ABD ve Çin-Rusya arasında yoğun bir şekilde devam etmekle birlikte, Kuzey Kore’nin uzay çalışmaları ABD’nin, Hindistan ve Japonya’nın uzay faaliyetleri Çin için, İran’ın uzay çalışmaları da Suudi Arabistan ve İsrail ulusal güvenliği için tehdit oluşturabilecek unsurlar içermektedir. Uzay, jeopolitik teoriler içinde yer alan hava, kara ve deniz teorilerini bütünüyle etkileme gücüne sahiptir. Dolayısıyla uzayın tüm kontrolünü ele geçiren bir devlet dünyadaki tüm hükümetlerin siyasi, ekonomik ve askeri gelişmelerini kontrol edebilecek bir güce sahip olacağı öngörülmektedir.  Anarşik uluslararası sistemde büyük güçler arasında ABD-Rusya-Çin ve Avrupa uzay gücü olma ve kontrolü sağlama açısından büyük bir rekabet içindedirler. (1)

 

ABD tarafından uzay savaşı tanımlaması yapılmasa da Çin Kurtuluş Ordusu uzay savaşını; dış uzayda rakip iki devletin karşı karşıya gelmesi, karşılıklı savunma ve saldırı operasyonlarını dış uzaydan yeryüzüne doğru hayata geçirme olarak tanımlamıştır. Uzayın askeri amaçlarla kullanılması ABD öncülüğünde 1982 yılında Başkan Reagan tarafından “Ulusal Uzay Programı ve 1993 yılında “Stratejik Savunma Girişimi” diğer bir adıyla “Yıldız Savaşları Projesi” ile başlamıştır. (2)

KT-2 füzesi

ABD’nin uzayda en çok tehdit algıladığı ülke Çin’dir. ABD’nin üstün konumunu kısa bir sürede yerinden eden Çin, 2007 yılında karadan gönderdiği bir balistik füzeyle kendi meteoroloji uydusunu vurarak Amerika’nın askeri anlamda önemli olan uzay sistemlerini yok edecek kapasitesini ortaya koymuştur. “Beyaz Kitap: Çin’in Uzay Hırsları” kitabına göre dış uzayın araştırılması kendi kalkınması için öncelikli görülürken, 2020-22 yılına kadar insanlı uzay istasyonu inşa etme, Mars’a gitme, Bedio-2 Navigasyon Sistemi ile “Bir Kuşak Bir Yol” projesindeki ülkelere bilgi sağlama, 2050 yılına kadar da uzay temelli güneş istasyonu kurmayı planlamıştır. (3)

Realizmin temel kavramlarından olan güvenlik ikilemi çemberinde, Çin’in uzayda sağladığı üstün teknolojik gücü ABD bir tehdit olarak algılamaktadır. Dolayısıyla uzayda çıkabilecek bir savaş ihtimaline karşı ABD uzay gücü oluşturma yolunda ilerlemeye çalışmaktadır. Çin hükümeti 2010 yılında Yapay Zeka konusunda dünya lideri olma hedefleri gibi uzayda da üstünlük kurma kapsamında ABD ile arasına ciddi anlamda bir fark koyacak projeler üreterek faaliyete geçirmeyi amaçlamaktadırlar. Çin ve Rusya havada ateşlenen lazerler ve uyduları hedef alabilecek füzeler geliştirme yolunda ilerleyerek uzaydaki varlığını daha da güçlendirici hamlelerde bulunmaktadır. ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence “Uzayın çehresi son kuşakta çok değişti. Bir zamanlar barışçıl ve rekabetin olmadığı uzay, artık kalabalık ve hasmane” açıklamasında bulunmuştur. (4)

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence

Ulusal Uzay Konseyi başkanlığını yürüten Pence konseyin Huntsville’deki toplantısı sırasında ABD Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA), “işleri hızlandırarak” astronotları 2024 yılına kadar Ay’ın güney kutbuna göndermesi gerektiğini, aksi takdirde uzay ajansını daha atik hale getirecek adımların atılacağını söylemiştir. Pence, “Çabalarımızı iki katına çıkarmanın zamanı. Bu olabilir ama tempoyu artırmazsak olmayacaktır” açıklamasıyla uzay üstünlüğü yolundaki mücadelelerinin sürdüğünü görmekteyiz. (5)

Sonuç olarak, neorealist teoride olduğu gibi uluslararası sistem ve ona bağlı uzay güvenliği yine süper güçlerin aralarında kuracağı bir denge ile sağlanabileceği aşikardır. Bu bağlamda devletlerin karşılıklı olarak niyetleri iyi anlamda yorumlayıp tehdit algısını zayıflatarak işbirliğinin artış gösterme eğilimi söz konusu olacaktır.

Elif Nur Kaya

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

(1) SÖKMEZ, Aşkın İnci, (2019). Uzay Güvenliği ve Yeni Savaş Alanı: Uzay.

(2) GROSSMAN, K. Yıldız Savaşları Uzaya Yerleştirilen Silahlara Karşı Barış İçin, (çev.) Deniz Aytaş, İstanbul: Metis Yay, 2003.

(3) GOSWAMİ, N. “ China in Space: Ambitions and Possible Conflict”, Strategic Studies

Quarterly, Spring 2018, 74-97.

(4) https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45221659

(5)https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pence-2024e-kadar-aya-astronot-gonderilmesini-istedi/1431087

[/vc_toggle]

Yasemin Devrimi Sonrası Yeni Tunus’ta Siyasi Partiler

Kuzey Afrika’nın Avrupa’ya en yakın konumunda bulunan Arap devleti Tunus, geçmişten günümüze Fenikeliler, Kartacalılar gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde 308 yıl barınmış, Bardo Antlaşması ile Fransa’nın hakimiyeti altına girmiş ve 1957 yılında kurucu lider Habib Burgiba önderliğinde bağımsızlığını kazanmıştır. Ülke bağımsızlığını kazanmasının ardından ortaya birçok politik görüş ortaya çıkmıştır. Fakat Yasemin Devriminden sonra çok partili hayata geçen ülkede halen rejim tartışmaları gündeme gelmektedir.

Bu makale, Tunus’ta en geniş destekçi kitlesine sahip siyasi partileri incelemeyi amaçlar.

Yasemin Devrimi öncesi ülkede sadece 7 siyasi parti bulunmaktaydı. Devrimden sonra ise kurulan ve yeni düzende bulunmak isteyen parti sayısı eski ve yeni oluşumlar eklenerek 100’den fazla olarak kaydedilmiştir.

1-) En-Nahda Partisi: 1981 yılında Mısır’daki Müslüman Kardeşlerden esinlenilerek kurulmuş, Bin Ali döneminde ise birçok üyesi darbeye teşebbüs ve çeşitli nedenlerden tutuklanmıştır. 1 Mart 2011 yılında faaliyet izni alan parti [1]  merkez sağ parti olarak tanımlanmaktadır. Partinin lideri Raşid el-Gannuşi devrim sonrası 20 yıl sürgün hayatı yaşadığı İngiltere’den dönmüştür. Gannuşi, partisine model olarak Türkiye’yi seçmiş, İslam ve modernite arası bir denge kurmak istemiş; eğitim , sendikalaşma , kalkınma alanlarında projeler üretmiştir.Ülkedeki seküler kesim ise partinin içindeki bazı isimlerin bu hareketi radikalleştirecekleri endişesi taşımaktadır. En-Nahda hali hazırda meclisteki en çok milletvekiline sahip olan partidir.

Raşid el-Gannuşi

2-) Cumhuriyet için Kongre Partisi: 8 Mart 2011 tarihinde faaliyet izni alan parti, kendisini seküler bir oluşum olarak tanımlamaktadır.[2] Tercihen merkez sol görüşünde ilerleyen parti, slogan olarak ise “halkın egemenliği, vatandaşın onuru” gibi olguları kullanmakla birlikte modernleşmeyi savunmaktadır.

“Tunus için iddialı program” başlığı altındaki seçim beyannamesiyle halkın karşısına çıkan parti, anayasal ve hukuki reformlar çerçevesinde siyasi ve toplumsal yapıda radikal ve kapsamlı bir değişime gidilmesi; yargı organlarının bağımsızlık ve etkinliğini sağlayacak somut tedbirler alınması; vatandaşa hizmeti esas alan ve modern kurumlarını oluşturmuş bir güvenlik sisteminin kurulması; sosyal adalet ilkesini esas alan dışa açık ve modern bir ekonomi programının yapılandırılması; servetin yeniden dağılımını esas alan bir vergi düzenlemesinin yapılması; çevreyle uyumlu bir ekonomik programın benimsenmesi; tüm vatandaşların layık oldukları bir sağlık sigorta sistemi kapsamına alınması, demokrasiye hizmet edecek şekilde özgür bir medyanın yapılandırılması, özgür Arap halklarının birliğini güçlendirecek ve adil davaları destekleyecek bir dış politikanın izlenmesi gibi söylemleri benimsemektedir.  [3]

3-) Özgürlük, Adalet ve Kalkınma için Halkın Talebi Partisi: 3 Mart 2011’de Tunus manşetlerinde kendisine geniş yer bulan Halkın Talebi Partisi, İngiltere’den Arapça yayın yapan El-Mustakilla kanalının sahibi Muhammed el Hamidi tarafından kurulmuştur.

Muhammed el Hamidi

Hamidi öncesinde Nahda’nın bir üyesi olup sonrasında ise 1992 yılında partiden ayrılmıştır.
Partinin seçim programında öne çıkan vaatleri arasında demokratik bir anayasa, ücretsiz sağlık hizmeti, işsizlik maaşı, insan hakları ofisi gibi vaatler bulunmaktaydı.

4-) İş ve Özgürlükler için Demokratik Forum Partisi: 25 Ekim 2002’de faaliyet izni alan partinin, sosyal demokrasi ve sekülerizm ekseninde politika yaptığı belirtilmekte ve siyasi arenada merkez sol parti olarak yer aldığı ifade edilmektedir. Bin Ali’nin devrilmesi sonrası kurulan kabinede kısa bir dönem Sağlık Bakanlığı yapıp kabinedeki eski rejim yanlılarına tepki olarak istifa eden Mustafa bin Cafer liderliğindeki parti, kendisini demokrasi ve açılım yanlısı olarak görmektedir.[4]

Parti bölgede Avrupa’ya nazaran Afrika ve Arap ülkeleriyle ekonomik işbirliklerini artırmayı ve demokratik bir Arap Birliği oluşturulmasını amaçlar.

5-) Nida Tunus Partisi: 2012 yılında kurulan Nida Tunus partisi kendisini seküler görüşte tanımlar. 2014 seçimlerinde kurucu başkanı Es-Sıbsi ile seçimleri kazanmıştır ve 2019 seçimlerine kadar parti ülke iktidarını elinde bulundurmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Tunus Cumhurbaşkanı Baci Kaid es-Sibsi

2019 yılının Kasım ayında yapılan son seçimlerde ise bağımsız aday Kays Said, %70 gibi mutlak bir sonuçla sandıktan çıkmıştır.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said

Ayrıca Said 2014 yılında yazılan Yeni Tunus Anayasası’nın mimarındandır. Parlamento seçiminin galibi Nahda partisi ise Said’e desteğini açıklayan en büyük oluşum olarak öne çıktı.

Buğra Nalcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] “Tunisia: who are the opposition leaders?,” The Telegraph, 18 Ocak 2011, http://www.telegraph.co.uk/ news/worldnews/africaandindianocean/tunisia/8265285/Tunisia-who-are-the-opposition-leaders.html, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[1] 24. Parti programının özeti niteliğinde hazırlanan seçim beyannamesinin tam metni için bkz. http://www.cpr. tn/images/programmes/prgcpr_ar.pdf, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

28. “Sualun ve cevab: el İntihabati’t Tunusiyye,” BBC Arabic, 18 Ekim 2011, http://www.bbc.co.uk/arabic/ middleeast/2011/10/111017_qa_tunisia_elections.shtml, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[1] Hareketu’n Nahda, En Neş’e, http://www.ennahdha.tn/%D8%A7%D9%84%D9%86%D8%B4%D8%A7%D8 %A9, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

DEVRİMDEN DEMOKRASİYE TUNUS’UN SEÇİMİ – Setav

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/tunusun-anayasa-hukukcusu-cumhurbaskani-kays-said/1624135

[1] Hareketu’n Nahda, En Neş’e, http://www.ennahdha.tn/%D8%A7%D9%84%D9%86%D8%B4%D8%A7%D8 %A9, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[2] “Tunisia: who are the opposition leaders?,” The Telegraph, 18 Ocak 2011, http://www.telegraph.co.uk/ news/worldnews/africaandindianocean/tunisia/8265285/Tunisia-who-are-the-opposition-leaders.html, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[3] 24. Parti programının özeti niteliğinde hazırlanan seçim beyannamesinin tam metni için bkz. http://www.cpr. tn/images/programmes/prgcpr_ar.pdf, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[4] 28. “Sualun ve cevab: el İntihabati’t Tunusiyye,” BBC Arabic, 18 Ekim 2011, http://www.bbc.co.uk/arabic/ middleeast/2011/10/111017_qa_tunisia_elections.shtml, Erişim Tarihi: 5 Kasım 2011.

[/vc_toggle]

‘Libya, Türkiye’nin Ortadoğu’daki İkinci Yabancı Üssü Olabilir’

Rusça yayın yapan “eadaily.com” isimli haber sitesinde yer alan “Türkiye Libya’da İki Askeri Üssü Gözler Önüne Serdi” başlıklı makalede Türkiye’nin Libya’da kurmayı planladığı askeri üsler ve Rusya ile iptal edilen görüşme ile ilgili ifadelere yer verildi.

Türkiye’nin Libya’daki iki askeri üssün kullanılması konusunda Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile müzakere ettiği, Ankara’nın ana hedefinin Kuzey Afrika’da uzun vadeli askeri varlığını sürdürmek olduğu öne sürdü.

Makalede öne çıkanlar şöyle:

  • Türkiye’nin üs kurmayı planladığı Misrata deniz üssü ile El-Vatiya hava üssünün (Trablus’un 140 kilometre güneyinde) olası kullanımıyla ilgili nihai kararın henüz verilmedi.
  • Türk hava birimleri ile donanmasına ait yüzer unsurlarının Libya’da devam eden varlığı, Ankara’nın bölgedeki artan etkisini ve Doğu Akdeniz’de deniz petrol ve gaz kaynakları iddiasını güçlendiriyor.
  • Libya’daki askeri üsler, 2017 yılında Ankara’nın Katar’a asker yerleştirme fırsatı bulmasından sonra Türk ordusunun Ortadoğu’daki ikinci yabancı üssü haline gelebilir.
  • Rusya ve Türkiye arasındaki ertelenen müzakerelerin nedeni, Türkiye destekli UMH’nin Sirte ve Jufra hava üssünü ele geçirme isteği.
  • Türkiye ile Rusya arasındaki her anlaşmazlık Libya ve Suriye’de tansiyonun yükselmesine sebep oluyor.
  • Robert Bosch Akademisi (Stuttgart) akademik üyesi Galip Dalai göre Libya deniz üssü, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki etkisini kurumsallaştırmasına ve Arap ve Avrupalı ​​rakipler üzerinde kaldıraç sağlamasına olanak tanıyacak. Rusya, Türkiye ve UMH’nin özellikle Libya limanının güneyindeki Sirte şehrine ve Jufra hava üssüne yönelik askeri operasyonlarını durdurmasını istiyor ancak Ankara bu talebi reddetti.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası”]

[irp posts=”27436″ name=”ÇEVİRİ: ‘Türkiye Libya’daki Savaşı Kazandı, Rusya’ya Ne Kaldı?'”]

Ekonomilerin Amansız Hastalığı: “Hollanda Hastalığı” ve Örnekler

Ekonomik dengesizliklerin sonucu olarak ortaya çıkan; Slumpflasyon, Deflasyon, Resesyon veya Depresyon gibi kriz durumlarının temelinde, refah azalışı, bir başka deyişle Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın (GSYH) düşüşü, eksiye geçişi yatmaktadır. Ekonomik dengesizliğin piyasalara güven vermemesi beklentileri de paralel olarak olumsuz etkiler ve ülkeler kendilerini içerisinden çıkılamaz bir krizin ortasında bulurlar.

Bu yazıda, temelinde refah azalışı yatan kriz durumlarından farklı olarak, hızlı büyüme ve hızlı zenginleşmeden kaynaklı olarak ortaya çıkan bir başka kriz durumundan bahsedeceğim.

Slumpflasyon: Yüksek Enflasyon + Ekonomik küçülme

Deflasyon: Büyüme hızının düşmesi + Fiyat istikrarsızlığı

Resesyon: Yüksek Enflasyon + Üst üste iki çeyrek Gerçekleşen Küçülme

Depresyon: Yüksek Enflasyon + Artan İşsizlik + Süreklileşen küçülme

Ekonomi sözlüklerine 1977 yılında The Economist dergisiyle birlikte giren “Hollanda Hastalığı” (Dutch Disease) en basit haliyle, hızlı büyüme ve hızlı refah artışının, ekonomik göstergeleri olumsuz etkilemesi olarak tanımlanabilir. Piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasından sonra, mevcut ekonomik kapasitesinin üstüne çok hızlı bir şekilde çıkan ve buna bağlı olarak para birimleri aşırı şekilde değerlenen ülkeler, kendilerini bu hastalığın pençesinde bulmuş ve ilerleyen süreçte bu yapay büyümenin olumsuz sonuçlarını önleyebilmek için bir dizi yapısal reform yapmak durumunda kalmışlardır. İsminden de anlaşılabileceği gibi “Hollanda hastalığı”, 1960’larda Hollanda’nın içinde bulunduğu ekonomik duruma atıfta bulunarak yaygınlaşmıştır.

Hollanda

1960’lı yıllarda Hollanda’nın, Kuzey Denizi’nde büyük doğalgaz kaynakları bulmasıyla birlikte birçok iç ve dış yatırımcı bu yeni bulunan ekonomik kaynağa akın etti ve ülke çok kısa bir süre içerisinde dünyanın önemli doğalgaz tedarikçilerinden biri haline geldi. Ülke kısa vadede doğalgaz ihracatıyla büyük gelir elde etti, buna bağlı olarak iç piyasaya bol miktarda sıcak döviz girişi sağlandı. Döviz gelirleriyle birlikte büyüyen ekonomide Hollanda para birimi Florin hızla değer kazandı. Yerli üreticinin rekabet gücü, değerlenen para birimi altında ezildi ve Hollanda menşeili ürünlerin uluslararası piyasadaki talebi, yüksek kur farkı sebebiyle büyük oranda azaldı.

Görünürde gayrisafi yurtiçi hasıla artmış olsa da birçok sektörde üretim durma noktasına geldi. Doğalgaz gelirleriyle hızla zenginleşen ekonomide yurt içi talep ithalata dayalı olarak karşılandı. Yapay bir şekilde tek bir kaynağa bağlı olarak sağlanan büyüme belki günü kurtardı ama uzun vadede içinden çıkılmaz sorunları beraberinde getirdi. Bir bakıma ülke ekonomisi büyük oranda tek bir kaynağa bel bağlamış oldu.

1970’li yıllara gelindiğinde piyasalar gitgide ısınıyordu. Dünya siyasetindeki politik çekişmeler kaçınılmaz olarak uluslararası ticareti de etkiledi ve 1973 yılında OPEC Krizi yaşandı. Petrolün varil fiyatının yükselmesiyle, doğalgaz önemli bir alternatif olarak ortaya çıktı. Bu durum tabii ki Hollanda’nın işine yaradı fakat ilerleyen süreçte doğalgaz fiyatlarındaki dalgalanmalar, Hollanda ekonomisinin kırılganlığından dolayı ülkeyi olumsuz şekilde etkileyecekti.

Venezuela

Güney Amerika’nın kuzeyinde, “Petrol denizi üzerinde bir altın ülkesi” olarak tanımlanabilecek Venezuela, yaşadığı politik ve ekonomik istikrarsızlıklarla uluslararası politikada büyük ilgi gören ülkelerden biridir. Yaşadığı askeri darbeler, dış müdahaleler, yaygın yolsuzluklar, ekonomik buhranlar ve yüksek yoksulluk sebebiyle siyasi ve ekonomik gelişimi sürekli sekteye uğrayan bu küçük Latin Amerika ülkesinin yaşadığı problemlerin sebepleri hem iç politikada hep de uluslararası kamuoyu tarafından sıkça tartışılmaktadır. İç politikada, yöneticiler yaşanan ekonomik istikrarsızlığın sorumlusunu Amerika’nın Venezuelalıya karşı yürüttüğü dış müdahale olarak görse de yaşanan ekonomik buhranda yöneticilerin yanlış politikaları ve yapısal problemler reddedilemez durumdadır.

1998 yılında seçimlerde %56 gibi yüksek bir oy oranıyla iktidara gelen Hugo Chavez, 2002 yılında Amerika destekli bir darbe ile iktidardan indirilmiş olsa da çok kısa bir zamanda halkın da desteğiyle koltuğunu geri kazanmıştı.  Amerika’nın Chavez yönetiminde karşı tutumunun altında temel olarak Chavez’in petrol alanında faaliyet gösteren yabancı şirketlere uygulanan vergilerin arttırması ve Küba’ya verdiği politik destek yatıyordu.

Eski Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez

Ülke petrolden elde ettiği döviz gelirleriyle sosyal devlet alt yapısını oluşturuyor, sağlık ve eğtim alanında yatırımlar yapılıyor ve Chavez’e olan sempati hızla büyüyordu.  Öyle ki 2000 yılında 118 milyar dolar Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’ya, 4.800 dolar kişi başına düşen milli gelire sahip olan Venezüella, 2010 yılına gelindiğinde GSYH’ sini 294 milyar dolara yükseltmiş ve kişi başına düşen milli geliri iki buçuk katına çıkartmayı başarabilmişti.

Bu ekonomik gelişmelerin yanında, üretim durma noktasına gelmiş, yurtiçi mal ve hizmet talebi büyük oranda ithalata dayalı olarak karşılanmış, ülke bir bakıma petrol gelirlerine güvenerek ekonominin diğer önemli bileşenlerine gereken önemi vermemişti. Chavez’in koltuğu rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla zaman zaman sarsılmış, politik gücünü kaybetmeye başladığını hissettiğinde bir “Günah keçisi” olarak Amerika’yı göstererek iç siyasetteki gücünü tazelemişti. 2000’lerin başından 2010’a kadar olan hızlı refah artışı 2010’dan sonra yerini dramatik bir düşüşe bıraktı.  Petrolün varil fiyatı 100 USD civarındayken bu tür yapısal sorunlar pek gün yüzüne çıkmamış olsa da Chavez’in ölümünden sonra başa geçen Maduro’yu zor günler bekliyordu.

Hollanda hastalığının olumsuz etkilerini 2013’ten günümüze kadar geçen süreçte Venezüella’da görmek mümkün. Büyük oranda petrol gelirlerine dayanan Venezüella, petrolün varil fiyatının 100 USD’ den 30 USD ‘ye gerilemesiyle ithalat yapamaz hale geldi. İç piyasada talep karşılanamıyor, eski Venezüella’nın üretici sınıfı ithalatçı konumuna geldiği için bu süreçte iflas bayrağını çekiyordu.

Devlet ekonomiyi canlandırmak için para arzını ve petrol dışı üretim sektörlerine yönelik teşvikleri arttırsa da petrol gelirleriyle hantallaşan piyasa canlanmadı aksine halk, yüksek enflasyon altında hızla ezildi ve para adeta pul haline geldi. Halkın desteğini kaybeden iktidar her şeyin sorumlusu olarak yine Amerika’yı gösterdi. Bu noktada Amerika’nın Venezüella’yı zayıf yakalamışken iç dinamikleri harekete geçirerek bir halk darbesi veyahut askeri darbe planladığı açıktır. Fakat yıllar yılı petrol gelirlerine bel bağlayarak yapay şekilde büyüyen Venezüella ekonominsin karşılaştığı sorunların sebebini sadece Amerika’nın dış müdahalesi ile açıklamak doğru olmaz.  Hollanda hastalığının bir sonucu olarak petrol fiyatlarındaki dramatik düşüşle krizin derinleştiği Venezüella’da, ekonomik krize henüz çözüm bulunulmuş değil. Zengin petrol ve altın rezervine sahip olan ülke ekonomik krizle berber uluslararası arenada da günden güne yalnızlaşmakta. Paranın bul olduğu ülkede yoksulluk ve enflasyon çok yüksek seviyelerde. Hastalığın tedavisi ise kaçınılmaz olarak yapılması gereken köklü ekonomik reformlar.

Venezuela’nın Ekonomisi (Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı)

  • GSYİH (2018, nominal): 98,5 milyar ABD Doları (IMF tahmini)
  • Kişi başına GSYİH (PPP, 2018):520 ABD Doları (IMF tahmini)
  • GSYİH Büyüme Hızı (2018): -%18 (tahmini)
  • Enflasyon Oranı (2018): %1.555.146 (IMF tahmini)
  • İşsizlik Oranı (2018): %35 (IMF tahmini)
  • İhracatı (2018): 33 milyar ABD Doları (tahmini)
  • İthalatı (2018): 10,8 milyar ABD Doları (tahmini)
  • İkili ticaret hacmimiz (2019): 150,060 milyon ABD Doları (TÜİK)
  • İhracatımız (2019): 129,712 milyon ABD Doları (TÜİK)
  • İthalatımız (2019): 20,348 milyon ABD Doları (TÜİK)

Sonuç

Hızlı refah artışının sebep olduğu, bir dizi yapısal problemi ve bu sancılı süreci ifade etmek için kullanılan Hollanda hastalığı, yazıda da bahsettiğim üzere ülke ekonomilerinin içine düştüğü kriz durumunu açıklamak amacıyla kullanılan iktisadi hastalıktır. Hollanda ve Venezüella’ya ek olarak, ekonomik sistemini tek bir kaynağa bağlı olarak büyüten ve ithalata dayanan iç talep dengesini sağlayan ülkelere daha nicesi eklenebilir. Bel bağlanan kaynak çoğunlukla petrol, doğalgaz gibi enerji kaynakları olabileceği gibi, yetiştiği coğrafyaya özel olarak elde edilen; kahve, kakao vb. zirai ürünler de olabilir. Buna ek olarak, üretimin söz konusu olmadığı ticaret dışı sektörlere (sağlık, eğitim, lojistik, perakende, inşaat vb.,) bağlı olarak büyüyen ekonomiler de bu hastalığa yakalanma potansiyeline sahiptir.

Sıcak döviz akışı sayesinde, kısa vadede hızla büyüyen GSYH’nin içine üretimin payı düşer, hızla değerlenen para birimi sebebiyle tarım ve sanayi ürünleri dış pazarda rekabet edemez hale gelir. Üretim düşer sanayi ve tarım üreticileri karlarını koruyabilmek için ya ortaya çıkan bu yeni kaynağa yönelir ya da hastalık sonrası yeni ekonomik durumun ithalatçıları haline gelir. Yatırımın düştüğü sektörlerde işsizliğin artması tabanda yoksulluğun artmasına sebep olur. Zengin daha da zenginleşirken yoksul daha da fakirleşir ve karşılaşılacak olası bir krizde ülke, bel bağladığı tek sektörü ayakta tutmaya çalışır. Bu kaynak fiyatın yıldan yıla değiştiği petrol, doğalgaz gibi enerji sektörleriyse, ülke ekonomisi kemikleşmiş bir ekonomik istikrarsızlık sorunuyla karşı karşıya kalır.

Bu istikrarsızlığı çözmek eşit rekabetçi piyasayı sağlamak, yerli üretimi teşvik etmek ve refahı tabandan tavana adaletli bir şekilde dağıtmakla mümkün olur. Venezüella örneğinde olduğu gibi karşılaşılan her krizi bir Günah keçisinin sırtına yüklemek çözüm olmayacaktır. Sosyal adaleti temin etmek ve kontrollü bir büyüme ile refahı toplumun tümüne yaymak bu hastalığın tek ve en etkili yolu olacaktır.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/default.tr.mfa

Değişim Sürecinde Türkiye- Mahfi Eğilmez

Ekonomi Politikası- Mahfi Eğilmez/ Ercan Kumcu

https://haber.tobb.org.tr/ekonomikforum/2018/287/100-101.pdf

https://www.paradurumu.com/

[/vc_toggle]

Avrupa’da Artan İslamofobi ve 4 Ülkeye Kısa Bakış

İslam karşıtlığı olarak bilinen İslamofobi, Avrupa’da gün geçtikçe kendine daha çok taraftar bulmakta. Tabii bu da İslam’ın dışarıda kötü bir din olduğu algısını yönetiyor. İslamofobiye birçok etken bulabiliriz. İlk olarak herkesin aklına gelen; DAEŞ. Terör örgütü DAEŞ’in sözde İslam adına yaptığı eylemler Avrupa’da İslamofobi’nin artmasına neden oldu.

İslamofobi’nin çıkış noktasına gidersek bu, 11 Eylül saldırısına kadar uzanır. Daha sonra 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da patlayan bombalar İslamofobi’nin yayılmasında büyük etken oldular. Soğuk Savaş döneminin bitimiyle “Komünizm” tehlikesi de Batı için ortadan kalktı. Batı’nın kendi meşruiyetini devam ettirebilmesi için yeni bir “düşmana” ihtiyacı vardı. Çünkü Doğu bloğu yok edilmişti. İşte o tarihlerde NATO tarafından “İslam tehlikesi” keşfedilmiştir. Ekim 1994-Aralık 1995 tarihleri arasında görevde bulunan NATO Genel Sekreteri Willy Claes, 2 Şubat 1995 tarihinde Alman Sueddeutsche Zeitung gazetesine “İslam köktenciliği NATO ittifakı için çok ciddi bir tehlike” şeklinde demeç vermiştir.

Batı ve İslam arasında Medeniyetler Çatışması teorisi bir araç olarak kullanılmış ve bundan sonra insanlar arasındaki ayrımın kültürel dozda olacağı iddia edilmiştir. Bu teoriye göre 21. yüzyıldaki mücadeleler özellikle Batı, İslam ve Konfüçyüs uygarlıkları arasında olacak.

11 Eylül ve ardından gelen Madrid, Londra, İstanbul ve Bali saldırılarıyla birlikte terörizm ve İslam çok sık bir şekilde bir araya getirilmeye başlandı. Önyargılardan beslenen İslamofobi, Avrupa’daki Müslümanların tehlike olarak görülmesine sebep oldu. Hatta sivil haklarını kısıtlayan çok ciddi baskılar uygulandı.

İslamofobi, birkaç Avrupa ülkesinde ne durumda kısaca bir bakalım.

Fransa

Charlie Hebdo’nun hakaret içeren karikatürü

Tabii Fransa’da da tüm Avrupa’da olduğu gibi 11 Eylül’den sonra İslamofobik söylemler artış gösterdi. Müslümanların kutsal kabul ettiği yerlere saldırılar yapıldı. Fransa ilk olarak 2004’te okullarda dini sembollerin taşınmasını yasakladı. Daha sonra 2011’de kadınların kamusal alanlarda peçe takmalarını yasakladı. 2016’da plajlarda vücudun tamamını örten burkini adını veren giysileri yasakladı fakat gelen tepkiler üzerine kısa sürede bu yasak kaldırıldı.

Charlie Hebdo ve Paris saldırılarından sonra İslamofobi’nin en üst düzeyde görüldüğü ülke şu anda Fransa diyebiliriz.

Hollanda

Hollanda da 11 Eylül’den sonra İslam’a ve Müslümanlara bakış açısını değiştiren ülkeler arasında. Hollandalı film yapımcısı Theo Van Gogh, “Submission (Boyun Eğme)” adlı filmi yüzünden ülkede yaşayan Müslümanların tepkisini oldukça çekti ve 2004 yılında Faslı bir Müslüman tarafından öldürüldü. Bu olaya misilleme olarak dört cami kundaklandı.

Hollanda’da ağır İslam karşıtlığı ile bilinen Hollanda Özgürlük Partisi başkanı Geert Wilders, 2009 yılında “Fitna” isminde İslamofobik bir film yapılmasını sağladı ve 2012 yılında İslam’ın Batı’ya ve Bana Karşı Savaşı isminde bir kitap çıkardı. Twitter’ı etkin kullanan Wilders, İslam’ın Avrupa’nın değerleriyle uyumlu olmadığını ve mültecilerin Avrupa’yı istila ettiğini söylemiş, bu uçuk söylemleri sayesinde mecliste 20 sandalye kazanmıştır.

Danimarka

2005 yılında Jyllands-Posten adlı gazete Hz. Muhammed’in tasvirlerini içeren 12 adet hakaret içerikli karikatür yayınladı. Bu olaydan sonra Danimarka’da da İslamofobi anlamında büyük bir tartışma başladı. Karikatür krizi sonrasında ülkenin İslam konusunda daha da kutuplaştığını görebiliriz.

2011 yılında ülkedeki dört farklı görüşten en çok okunan gazeteler mercek altına alındı ve sonuç olarak İslam’ın, Danimarka’nın değerlerine tehdit teşkil ettiği anlaşıldı. Yapılan araştırmada Müslümanlara yönelik basmakalıp ifadeler kullanılmış ve İslam, terörizm ile bağdaştırılmıştır.

Sığınmacılara ziynet eşyaları karşılığında barınma hakkı veren Danimarka’da, İslamofobi ve yabancı düşmanlığının izlerini görmek mümkündür.

İngiltere

İngiltere’deki çıkış noktası ise 2005’te Londra’da gerçekleşen bombalı saldırıdır. Bu saldırıdan sonra İngiltere’de de İslam’a ve Müslümanlara yönelik tutum ve anlayış değişti. Bir raporda, Britanya’da medyanın köktenci gruplara sürekli yer vermesi halkta korku ve düşmanlığa sebebiyet verdiği belirtilmiştir.

O dönem köşe yazarı olan Melanie Philips, Britanya’da yaşayan on Müslümandan dördünün Bin Ladin’i desteklediğini iddia etmiş ve düşmanın içeride olduğunu belirterek Müslümanları hedef tahtasına koymuştu.

Yine 2005 saldırısından sonra Daily Mirror gazetesinden Kevin Tools, “Ne İstiyorlar?” isimli köşe yazısını yayımladı ve bu yazısında uçuk bir şekilde, Britanya’nın bir gün “İslamcı Fanatikler” tarafından yönetilmesi durumunda hayatın nasıl olacağına dair örneklemelere yer verdi.

Son olarak; Fransız araştırmacı Giles Kepel’in, “İslam ve Batı” adlı kitabında yazdığı “Artık radikal gruplar Filistin, Irak ve Afganistan’da değil. Paris, Londra, Berlin ve Amsterdam varoşlarında taraftar edinmeye çalışıyor” cümleleri ne yazık ki İslamofobi’nin Batı’da ulaştığı noktayı tüm çıplaklığıyla göstermekte.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.islamophobiaeurope.com/tr/avrupada-islamofobi-artiyor/

https://www.researchgate.net/publication/320109999_AVRUPA’DA_YUKSELEN_ISLAMOFOBI_VE_MEDENIYETLER_CATISMASI_TEZI

https://www.academia.edu/35021740/Avrupa’da_İslamofobi

[/vc_toggle]

Dünya Liderlerinin ‘Stratejik’ İlk Yurt Dışı Ziyaretleri

Yakın tarihte devletler için mesaj niteliği taşıyan ‘ilk yurt dışı ziyaretleri’, devlet başkanları tarafından ince elenip sık dokunuyor. Bu konuda bazı liderler dönemsel stratejik kararlar verirken, bazıları tarihsel bağlarından kopmayarak ülke geleneklerini bozmuyor.

Diplomasi uzmanları bu ziyaretleri, -olağan dışı bir durum olmadığı sürece- liderlerin görevde kaldığı süre boyunca izleyecekleri stratejinin ilk sinyalleri olarak yorumluyor. İşte Putin’den May’e, Khan’dan Erdoğan’a dünya liderlerinin ülkelerinde seçimleri kazandıktan sonra düzenledikleri ilk yurt dışı ziyaretleri…

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2013 yılında göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ilk yurt dışı ziyaretini Rusya‘ya gerçekleştirdi. Çin ile Rusya, Orta Asya ülkeleri içerisinde ticari ve siyasi rekabet içerisine girse de iki ülke ABD’ye karşı bağlarını koparmama konusunda kararlı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

İsrail Başbakanı Netanyahu ilk yurt dışı ziyaretini manidar mı manidar bir bölgeye gerçekleştirdi. Netanyahu’nun tercihi Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi saf dışı bırakarak doğal gaz ve petrol aramaları konusunda iş birliğine gittiği Güney Kıbrıs Rum Yönetimi oldu. Bölgede Yunanistan, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında çeşitli anlaşmalar imzalanmıştı. Netanyahu’nun Başbakan olduğu süre boyunca stratejik hedeflerinin başında Akdeniz’in geldiğini söylemek gerçek dışı olmaz.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau

Seçildikten sonra paylaşımları ve algı medyasıyla kısa sürede dünyada dikkat çeken Kanada Başbakanı Trudeau, ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yaptı ancak bu durum diğer liderlerin ziyaretlerinden biraz farklı. Aslında Trudeau, seçimi kazandıktan sonra Türkiye’de düzenlenen G20 Zirvesi için Antalya’ya gelmişti.

ABD Başkanı Donald Trump

Tuhaf açıklama ve kararlarıyla bilinen Donald Trump, 2016 yılında Clinton’a karşı seçimi kazanmış, ilk yurt dışı ziyaretini Suudi Arabistan‘a yapmıştır. Trump, bu ziyaretlerin ardından Riyad yönetimi ile 110 milyar dolarlık ‘ABD tarihinde türünün en büyük silah anlaşmasını’ imzaladı. Daha sonra İran’a karşı ‘Arap NATO’sunu kurulacağını iddia etti ki Tahran’a karşı en büyük kozu Suud önderliğindeki Körfez ülkeleri.

Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May

Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, ilk ‘yurt dışı’ ziyaretini Krallık’a bağlı bağımsızlık referandumu için Londra’yı sıkıştıran İskoçya‘ya yaptı. May’in İskoçya ziyareti pek yurt dışı ziyareti gibi görünmese de BREXIT sonrası Başbakan olan May, Katalanlar ile Madrid hükümeti arasında yaşanan sorunların adada yaşanmasından çekiniyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin

Rusya lideri Putin, oyların yüzde 76’sını aldığı Mart ayındaki seçimlerden sonra ilk yurt dışı ziyareti için Türkiye‘ye geldi. 6 yıl daha görevde kalacağı Putin, bu ziyarette Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü ve Suriye konulu İran-Rusya-Türkiye zirvesine katıldı. Putin, Türkiye ile bölgesel konularda iş birliği yapılması gerektiğini ve Suriye’de ‘en az maliyetli’ çözümün Ankara ile yapılan görüşmeler olduğu konusunda hemfikir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Başkanlık sistemine geçişin ilk seçimi 24 Haziran’da gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başkanı Erdoğan, ilk yurt dışı ziyaretini kardeş ülke Azerbaycan ve yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‘ne düzenledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

Fransa’nın genç Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Rusya hayranı Le Pen ile seçim yarışını kazanmasının hemen ardından ilk yurt dışı ziyaretini Almanya‘ya düzenledi. Seçim süresi boyunca kendisini en fazla destekleyen Almanya Başbakanı Merkel’e ‘vefa borcunu’ ödeyen Macron, lider olduğu sürede AB yanlısı olduğu sürece Merkel’in arkasında olduğunun da farkında.

Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-Un

Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un, 2011 yılında yönetime gelmesinden 2018 yılına kadar hiç yurt dışı gezisinde bulunmadı. Bu yılın Mart ayından ilk kez yurt dışına çıkan Jong-Un pek bir tercih seçeneğinin olacak ki ziyaretini ‘ağabeyi’ Çin’e gerçekletirdi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ilham Aliyev

Kardeş ülke Azerbaycan’da Nisan ayında düzenlenen seçimlerde, Ilham Aliyev, yüzde 86’lık bir oy oranıyla bir kez daha Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı oldu. Dördüncü kez Cumhurbaşkanı olan Aliyev’in ilk yurt dışı ziyareti Türkiye‘ye oldu.

Pakistan Başbakanı Imran Khan

Pakistan’da yolsuzlukların üzerine gidip, ABD ve Hindistan ile ilişkileri rayına oturtma hedefleriyle Başbakanlık seçimlerini kazanan Imran Khan, göreve gelmesinin ardından ilk yurt dışı ziyaretini Suudi Arabistan‘a gerçekleştirdi.

Bu ziyaretin mevyelerini toplayan Khan, Suudi Arabistan’ın geçtiğimiz hafta Pakistan’a 6 milyar dolar borç verdiği duyurmuştu. İmran Han, Suudi Arabistan gezisinin ardından yaptığı açıklamada, “Yemen’deki çatışmaları sonlandırmaya yardım edeceklerini” söyledi.

Listede yer almayan diğer liderlerin ilk yurt dışı ziyaretlerini de yorum yazarak belirtebilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri: 1900-1949

Arap-İsrail çatışmasının kökenleri büyük bir tartışma konusudur. Bu tartışmada öne çıkan üç tez var. Bir gruba göre işin özü din sorunudur. Arap-İsrail savaşlarını, Hz. Muhammed ile Medine Yahudileri arasındaki savaşın devamı olarak görürler. Bir grup da bunun Batı sömürgeciliğinin bir sonucu olduğunu iddia eder. Bir diğer gruba göre de iki toplumda da akıl dışı hareket edenler ve şiddete meyilli insan grupları yüzünden çözülememesidir.

Her üç tezin de doğru yanları vardır. Bu sebeple 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında modern anlamda çatışmaya dönen bu çıkmazın tarihten süregelen yanlarıyla beraber, bu dönemde Avrupa’da anti-semitizm ve Siyonistlerin yükselişi, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünden doğan Arapların bağımsızlık arayışı ve Filistin’de İngiliz manda yönetimi, II. Dünya Savaşı ve Holocaust(Yahudi Soykırımı) gibi sebeplerden doğan çatışmalar, Arap ve Yahudileri günümüzde de süren çatışmaların batağına saplamıştır.

Siyonizmin Kökenleri ve Gelişimi

Theodor Herzl

Yahudilerin tek halk olduğu ve kendi devletlerine sahip olmaları gerektiği anlamına gelen Siyonizm, siyasi hareket bakımından 19. yüzyılın ikinci yarısında Avusturya-Macar asıllı gazeteci Theodor Herzl tarafından, Der Judenstaat(Yahudi Devleti) adlı eserinin yayılmasının ardından resmen ortaya çıkmıştır. Başka milliyetçilikler gibi Siyonizm de, Fransız Devrimi’nden, laik ve akılcı geleneklerden, toplumsal sözleşme kavramından ve eşitlik ilkelerinden etkilenmiştir.

Kendi vatanlarına sahip olma amacı güden Siyonizm, söz konusu topraklar için Tevrat’ta bahsi geçen ve Eretz Yisra’el(İsrail Diyarı) adı verilen Filistin Topraklarını benimsemişlerdir. Bu bölgeye Aliya denilen göç dalgalarının başlaması, Siyonist yerleşmeciler ve Arap köylülerini yani Filistinlileri sonucu sıfır olan rekabete sokmuştur.

İngiliz Manda Yönetiminde Filistin

İngiliz mandası altındaki Filistin (1920)

Araplar, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 Kasım ayında Almanya’nın yanında savaşa girmesini Osmanlı boyundurluğundan kurtulmak için fırsat bildi ve bu sebeple Britanya’ya yakınlaştı. Yine aynı dönemde Siyonizmin de kararlılıkla devam etmesi iki önemli olayı doğurdu; Hüseyin McMahon yazışmaları ve Balfour Deklarasyonu.

İki tarafla da ilişki içinde olan Britanya, komisyonlar kurarak bölgedeki kargaşayı bastırmak istedi. 1920’ler, 1930’lar ve 1940’lar boyunca İngilizlerin çatışmayı yönetme yaklaşımının, yalnızca Yahudi göçü ve toprak satın alma meselelerinin etrafında dönmekten ibaret olduğu görülüyordu.

II. Dünya Savaşı’nın Filistin’e Etkileri

30 Ocak 1933’de Adolf Hitler, Almanya’nın yeni şansölyesi olarak yemin etti. Sonrasında anti-semitizmin hukuki ve kurumsal temellerini atan Nuremberg Yasaları’nı kabul etti ve Kristallnacht olarak bilinen terör gecesinde Yahudi iş yerlerini ve Yahudi mülklerini yakıp yıktı. Yahudiliği yok edeceğinin ipuçlarını veren Hitler, 1 Eylül 1939’da bu savaşı başlattı.

Almanya’daki siyasi değişimler ve II. Dünya Savaşı’nın başlaması Filistin’deki çatışmanın dinamiklerini derinden etkiledi. 1933 ve 1936 yılları arasında büyük çoğunluğu Almanya veya Avusturya’dan olmak üzere 164.000 Yahudi’nin Filistin’e göç etmesi, oradaki Yahudi nüfusunu iki katına çıkardı. Hitler katliamından kaçan Yahudiler legal veya illegal yollarla Filistin’e göçlerini sürdürdüler.

Diğer tarafta Arapların İngiliz politikalarına karşı çıkması, Siyonistlerin milis kuvvetlerini kullanarak giderek artan saldırılarının yarattığı tehlike ve İngilizlerin siyasi önceliği Avrupa’ya vermesiyle Filistin politikası gevşemeye başladı. Bu dönemde ABD’nin de yükselişe geçmesiyle Filistin üzerindeki Yahudi eğilimi baskın olmaya başladı. Dönemin sonunda 5.600.000 ilâ 6.900.000 Yahudi’nin katledilmesi uluslararası toplumda Yahudi davasına karşı büyük bir sempati doğurdu.

Bölünme

II. Dünya savaşının bitişinin ardından devam eden krizde, Yahudilerin Filistin’e  göçünü engellemeye çalışan Britanya’ya, uluslararası kamuoyu tepki göstermeye başladı. Bu dönemde kurulan Birleşmiş Milletler’in kuruluş amacı bakımından daha etkin bir duruma gelmesi için bu kriz önemli bir konuydu. Böylelikle 14 Şubat 1947’de Britanya, Filistin sorununu BM’ye devretmeye karar verdi.

Kurulan komisyonda Almanların yaptığı Yahudi katliamından doğan ve Yahudi Ajansı’nın yaptığı muazzam lobi etkinlikleri birleşince, Arapların şiddetle karşı çıkmasına rağmen oylama sonucunda bölünme kararı verildi.

Buraya kadar gelinen bilgilerle şu soru akıllara gelebilir: Siyonistler amacına varırken, Filistinliler neden varamadı?

Yahudilerin yaptığı kurum inşası Araplara göre muazzam şekilde üstündü. Yahudiler davalarını kamuoyuna çok daha verimli şekilde iletip seslerini duyurmuştur. Buna karşılık Arap toplumu kurumlarını inşa ederken lider seçme sorunundan, kurum içindeki unvan meselelerinden ve dar görüşlü milliyetçiliklerinden bir varlık gösterememişlerdir.

1948 Savaşı’nda çatışma bölgeleri

1948 Savaşı

14 Mayıs 1948 tarihinde Britanya mandası sona erdi ve İsrail, BM’nin Filistin’i bölme çerçevesinde kendisine verilen topraklarda devlet kurduğunu ilan etti. Ertesi gün Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak yeni kurulan İsrail devletine savaş açtı. Savaş sırasında İsrail savunmadaydı ve çok güçsüzdü. Arapların üstünlüğüyle devam eden savaşta dönüm noktası olarak 11 Haziran 1948’de BM’nin ateşkes ilanının gösterebiliriz. Bu süreçte güç toplayan İsrail, 8 Temmuz’da savaşın yeniden başlamasıyla Arap blokunu geri püskürttü ve ateşkes anlaşmasının sonucunda İsrail masadan zaferle kalktı. Bu zafer Ortadoğu’da İsrail’e karşı daha büyük bir düşmanlığa sebep oldu ve yeni bir savaşa dönüşmesi sadece bir zaman meselesiydi.

Ve beklenildiği gibi de oldu. Savaşlar ve katliamlar devam etti ancak unutulmamalıdır ki o bölgede toprağı olmayan bir ideoloji, o toprakların gerçek sahiplerine bugün mülteci muamelesi yapmaktadır.

Erdem Görgülü

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.academia.edu/27125379/Arap_israil_sava%C5%9Flar%C4%B1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap-%C4%B0srail_sava%C5%9Flar%C4%B1

Balfour Deklarasyonu: Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri

https://tr.wikipedia.org/wiki/1948_Arap-%C4%B0srail_Sava%C5%9F%C4%B1

BEST Anthony, HANHIMÄKI Jussi M., MAIOLO Joseph A., SCHULZE Kırsten E.  “Arap-İsrail Çatışmasının Kökenleri, 1900-1949” çev.:Taciser Ulaş Belge, 20.Yüzyılın Uluslararası Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara 2015, s.123-151.

[/vc_toggle]

Libya’nın Sessiz Aktörü: Seyfülislam Kaddafi

Devrik Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu olan Seyfülislam Kaddafi, Libya İç Savaşı’ndan önce ülkenin en güçlü siyasi figürlerinden biri olarak biliniyordu. İç savaşın başlamasından sonra, 27 Haziran 2011 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yakalama kararı çıkartıldı ve 19 Kasım 2011’de Zintan milisleri tarafından ele geçirildi. 28 Temmuz 2015’de ölüm cezasına çarptırıldıysa da iki yıllık tutukluluğun ardından genel af kapsamında tahliye edildi. Aralık 2019’dan beri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Kaddafi’nin tutuklanmasına yönelik talebi devam ediyor. Bu süreçte, Halife Hafter’in himayesi altına girdiği ve Tobruk hükümeti ile birlikte hareket ettiği düşünülüyor.

Muammer Kaddafi döneminde Libya’nın dışa açılan kapısı olan Seyfülislam, Londra’da aldığı eğitimden ötürü sağlam bağlantılar elde etti. Jacob Rotschild ve Lord Mandelson gibi isimlerle görüştü. Zaman zaman babası ile ters düşse de Libya’yı Batılı ülkelere iyi göstermeye yönelik çalışmalar yaptı ve projeler yürüttü. Kaddafi Uluslararası Yardım Vakfı’nı kurarak dünyanın birçok yerinde doğal afetlerden ötürü maddi ve manevi hasara uğrayan afetzedelere yardım etti.  Reformcu kişiliğiyle tanındı ve Libya-AB ilişkilerine büyük önem gösterdi. Libya demokrasisinin gelişmesi gerektiğine ilişkin demeçler verdi. Babasının aksine, İsrail’e yönelik daha ılımlı düşünceler besledi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile yakın ilişki içerisindeydi. Bu nedenle iki ülke arasında dostluk anlaşması imzalandı. (Bu anlaşma, 2011 yılında İtalya tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir.)

Seyfülislam Kaddafi

Libya İç Savaşı’nın başlaması üzerine, devlet televizyonuna çıkarak çatışmaların bir an önce sona ermesini istedi ve geniş kapsamlı reformların yapılacağına dair söz verdi. Kaddafi rejiminin sivilleri öldürdüğüne yönelik ortaya atılan iddiaları yalanladı ve Libyalıların BBC, El-Cezire, El-Arabiya gibi kanalların kara propagandasına inanmamalarını ifade etti. Haziran 2011’de, istendiği takdirde ülke genelinde seçimler düzenlenebileceğini söyledi ve Batılı ülkelere ateşkes çağrısında bulundu. Ateşkes çağrısı NATO tarafından reddedildi ve NATO destekli Ulusal Geçiş Konseyi birlikleri ilerleyişe devam etti. Hava bombardımanları neticesinde Kaddafi yandaşları epeyce güç kaybetti.  Ağustos ayında New York Times’a verdiği röportajda, savaşı isyancıların kazanması halinde Libya’nın Suudi Arabistan ya da İran gibi şeriatla yönetilecek bir ülke haline gelebileceğini dile getirdi. Trablus’un düşmesi üzerine Beni Velid’e gitti. 17 Ekim’de konvoyla birlikte Beni Velid’ten ayrılırken hava saldırılarının hedefi oldu ve yanında bulunan 26 destekçisini kaybetti. Muammer Kaddafi ve kardeşi Mutassım Kaddafi’nin 20 Ekim’de öldürülmesi üzerine Kaddafi ailesinin Libya’daki tek üyesi oldu.

Muammer Kaddafi

19 Kasım 2011’de, yanındakilerle birlikte Zintan milislerine teslim oldu ve yargılanana değin tutuklu kaldı. 28 Temmuz 2015 tarihinde Trablus hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı fakat Zintan milislerinin elinde olduğu için ceza uygulanamadı. İki yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi.

22 Mart 2018’de yapılan açıklamayla Libya devlet başkanlığı seçimlerine aday olacağı duyuruldu. Tobruk hükümetine bağlı Hafter birliklerine yakınlaştığı iddia edildi. Memleketi olan Sirte’nin uzun süre Hafter hakimiyetinde olması bu iddiayı destekleyen en önemli argümanlardan biri olarak görüldü. Libya coğrafyasında görev yapan ve Tobruk hükümeti adına savaşan Rus özel askeri şirketi Wagner’in Seyfülislam Kaddafi’yi desteklediği ve Libya’nın başına geçirmek istediği birçok medya kuruluşu tarafından haber edildi.

Türkiye’nin müdahil olmasıyla iç savaşın dengesinin değişmesi ve Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin güçlenmesi neticesinde Libya’daki savaşın nasıl sonuçlanacağı bilinmezliğini koruyor fakat Halife Hafter’in, Seyfülislam Kaddafi’yi ilerleyen zamanlarda koz olarak öne sürebileceği düşüncesi oldukça yaygın.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/en/europe/-russia-s-wagner-tried-to-bring-gaddafi-s-son-to-power-/1775114
https://www.aljazeera.com/news/2018/03/saif-al-islam-gaddafi-run-libyan-elections-180322134813539.html
https://www.bbc.com/news/world-africa-14617511
https://en.wikipedia.org/wiki/Saif_al-Islam_Gaddafi

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz’de ‘Hukuki Sınırlar Sorunu’ ve Son Gelişmeler

Doğu Akdeniz’in dar bir deniz alanı olması sebebiyle özellikle deniz yetki alanı sınırlandırılmasında sorunlar yaşanmaktadır. Başta GKRY olmak üzere uluslararası hukuka aykırı bir şekilde bölgesel güçlerle yaptığı deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmaları hukuki bir sorun oluşturmakta, hidrokarbon kaynaklarının çekiciliği ile birlikte bölgesel güçler arasında genelde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması özelde ise münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı belirlenmesinde problem teşkil etmektedir. Bölgede devletler, Doğu Akdeniz’in coğrafi yapısını göz ardı ederek tek taraflı ya da ikili antlaşma yaparak deniz yetki alanı belirlemektedir. Özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail, Lübnan ve Mısır’ın uluslararası hukuk açısından tartışmalı münhasır ekonomik bölge anlaşmaları ve bu alanlarda keşfedilen hidrokarbon kaynakları, Doğu Akdeniz’de çok taraflı bir anlaşmayla deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını engellemektedir.

Doğu Akdeniz’de başta GKRY olmak üzere; Yunan tarafının da desteklediği biçimde bölgesel güçlerle yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları, hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını taciz etmekte hem de hidrokarbon kaynaklarının aranması ve işletilmesine yönelik girişimlerde bulunup hakça bir paylaşımı bölgede imkansız kılmaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz’de yer alan ve uluslararası hukuka göre buradaki petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde söz sahibi olan bölgesel güçlerin bir araya gelerek çok taraflı antlaşma yapmadan ikili antlaşmalar yoluyla deniz alanlarına yönelik sınırlandırma anlaşmaları yapması, akabinde küresel şirketlerin bölgeye dahil edilerek petrol arama ruhsatları verilmesi, bölgedeki gerginliği iyice çıkmaza sokmaktadır.

Özellikle GKRY, tartışmalı deniz alanları belirleyerek hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz alanlarında hidrokarbon kaynakları arama faliyetlerine başlaması, Doğu Akdeniz’deki bölgesel gerilimi artırmakta, bölgedeki stratejik dengelerin Türkiye’nin dezavantajına olacak şekilde güvenliğini tehlikeye düşürmektedir. Buradaki amaç hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin deniz yetki alanlarını dar bir alana sıkıştırmak ve özellikle Türkiye’nin buradaki doğal kaynaklardan faydalanmasını engelleyerek Doğu Akdeniz denkleminden dışlamaktır.

 

GKRY ve destekçisi Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarına yönelik tezleri ve deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmaları yapması, uluslararası hukuk açısından tartışmalı olarak görülmektedir. Çünkü BMDHS’nin 74. maddesine göre sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletlerin MEB sınırlandırması hakça bir paylaşım yapılarak anlaşma yoluyla sınırlandırılması gerekmektedir. Ancak GKRY ve Yunanistan’ın tavrı hakça bir paylaşımın ötesine geçmekte ve sorunların çözümsüz kalarak BMDH sözleşmesindeki düzenlemelerin pratikte uygulanamamasına sebep olmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik problemleri kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırması oluşturmaktadır. Doğu Akdeniz, coğrafi olarak dar bir deniz olması sebebiyle bu iki deniz alanının sınırlandırılmasında sorunlar oluşturmakta ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin yukarıda da değindiğim gibi “sahilleri bitişik veya karşılıklı olan devletlerin münhasır ekonomik bölgenin (kıta sahanlığının) belirlenmesi anlaşma ile yapılacaktır” kuralını dikkate almayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü Doğu Akdeniz’in en uzun noktasından dahi baz alındığında karşılıklı kıyılar yaklaşık olarak 300 deniz milidir ve bu anlamda kıta sahanlığı için belirlenen sınır, daha sonra devletlerin ilan etmesi durumunda münhasır ekonomik bölgeleri için de sınır kabul edilmekte, hatta bir devletin münhasır ekonomik bölge ilan etmesi, diğerinin münhasır ekonomik bölge ilan etmese dahi deniz alanını ihlal edebilme potansiyeli taşımaktadır. Ancak Doğu Akdeniz’de hakça bir paylaşım yapmak amacıyla bölgesel güçlerin üzerinde mutabık kaldığı bir sınırlandırma anlaşması yapılmasının aksine ikili antlaşmalar yoluna giderek uluslararası hukukta tartışmalı olarak deniz yetki alanlarına dair sınırlandırma anlaşması yapılmaktadır.

GKRY, Doğu Akdeniz’de tartışmalı olarak münhasır ekonomik bölge sınırlandırması yapan ilk bölgesel ülke olarak yerini almaktadır. Bölgede deniz yetki alanlarına dair ikili antlaşmalar yapan devletler; GKRY, Mısır, İsrail, Lübnan ve son olarak 2019’da Türkiye ve Libya olmaktadır. Üstelik GKRY, Mısır, İsrail ve bu denkleme eklenmek istenen Yunanistan arasında özellikle Türkiye’ye karşı bir blok oluştuğunu söylemem de yanlış olmayacaktır. Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanlarının istismar boyutu ele alındığında bu ittifak blokunun inşası ve uluslararası siyasette ses getiren Türkiye – Libya mutabakatı daha iyi anlaşılacaktır.

Öte yandan Yunanistan ise Meis, Girit, Kaşot, Rodos ve Çoban adalarını birleştiren bir hat belirleyerek adaların güney kıyılarından itibaren ortay hat metoduyla başta GKRY ve Mısır olmak üzere bölgedeki devletlerle münhasır ekonomik bölge sınırlandırması yapmaya çalışarak ve Türk tarafıyla ortay hat yöntemiyle sınırlandırılma yapılmasını savunarak denkleme eklenmek istemekte; GKRY’nin bölgede diğer devletlerle yaptığı ikili antlaşmalara destek olarak Türkiye’nin açık deniz alanlarını göz ardı ederek Doğu Akdeniz’de sıkıştırmaya çalışmaktadır. Türk tarafı ise hukuksal açıdan bu adaların deniz yetki alanlarına dair bir sınırlandırma yapılmaması gerektiğini hatta Doğu Akdeniz’de herhangi bir sınırlandırma yapılacaksa bunun hakça ilkeler eşliğinde yapılması gerektiğini savunarak Yunan tarafıyla ve onun destekçisi GKRY ile karşı karşıya gelmektedir.

Girit, Kerpe, Rodos ve Meis adaları.

Bu bağlamda hem Yunanistan hem de GKRY, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki açık deniz alanlarının büyük bir bölümüne el koymaya çalışmaktadır. Üstelik Yunanistan, Libya’daki iç savaşın avantajını kullanarak ve Libya’nın deniz alanları üzerindeki haklarını görmezden gelerek yaklaşık 39 bin kilometrelik bir alanı kendi karasuları olarak belirlemiş, sonrasında Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde hakim olma planları uğruna, Doğu Akdeniz enerjisini Avrupa pazarına taşımak üzere Türkiye’yi denklemden itmeye yönelik bir politika izlemiştir. Buna karşılık Libya (UHM), Yunanistan’ın Girit Adası üzerinden MEB ilan etmesini ve burada araştırma yapabilmek için uluslararası enerji şirketlerine lisans vermesini kabul etmemiş ve Yunanistan’a nota vererek Türkiye’nin tezlerini desteklemiştir. Ayrıca unutulmamalıdır ki Türkiye ve Libya, Yunanistan’ın Akdeniz’deki hamleleri nedeni ile çok önceden görüşüp durum değerlendirmesi yapmış ve 2011’de Libya’da iç savaşın çıkması sonrası alınan kararlar uygulamaya koyulamamıştı. 2019’a geldiğimizde ise Türkiye ve Libya, Yunanistan’ın amacını büyük ölçüde hukuksal olarak hükümsüz kılmıştı.

Yunanistan, ilgili adalar üzerinden ortay hat metoduyla sınırlandırma yapılmasını vurgulamakla birlikte bu adalar üzerinden kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge elde etmeye çalışarak deniz yetki alanlarının bu adalar üzerinden belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu sayede Türkiye’yi tıpkı Ege Denizi’nde uyguladığı gibi Akdeniz’den dışlamaya çalışmakta, bölgedeki Yunan adaları ile Türkiye’nin Akdeniz kıyıları arasındaki ortay hatların kuzeyine doğru sıkıştırarak ve enerji kaynakları üzerindeki maksimum faydayı artırarak Türkiye’yi denklemin dışına itmekte ve Türkiye’nin – BMDHS imzalamamış olsa bile- yasal hakkı olan en başta münhasır ekonomik bölgesindeki haklarını ihlal etmektedir. Aynı zamanda GKRY ile birlikte ortay hatları yani eşit uzaklık ilkesi ekseninde Doğu Akdeniz’in dar bir deniz olmasını göz ardı ederek deniz yetki alanlarını sınırlandırma biçimini esas almaya çalışması Türkiye’ye çok az bir kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge alanı bırakmasına yol açmakta ve uluslararası hukukun hakça bir paylaşım yapılması esasıyla bağdaşmamaktadır.

Bu sorunun bir benzeri GKRY ve KKTC ile de 2003’ten bu yana yaşanmaktadır. GKRY adadaki tek meşru devlet gibi hareket ederek önce Mısır, Lübnan ve son olarak da İsrail’le deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik antlaşmalar yapmış ve Kıbrıs’ın güneyinde yaklaşık 400km’lik bir alandaki münhasır ekonomik bölgesinde çeşitli küresel enerji şirketlerine hidrokarbon enerji araştırma ruhsatı vermiş ve Kıbrıs meselesinin çözümsüz kalmasını kronikleştirerek yeni bir mücadele merkezi yaratmasına yol acmistir.

Türkiye, ilgili anlaşma öncesinde de bölgedeki devletlerin uluslararası hukuk bağlamında tartışmalı olan anlaşmalarına karşı çıkarak hakkaniyete dayalı ortak bir anlaşma çağrısında bulunuyordu. Ancak GKRY ve Yunanistan hakkaniyete dayalı bir anlaşmanın tersine bölgedeki faaliyetlerine devam etmiştir. Buna karşılık Türkiye bu girişimlerini engelleyerek Yunan tezini geçersiz kılmış, Akdeniz’de kendisini devre dışı bırakacak yeni bir “oldubitti” anlaşmaları ve projeleri kabul etmeyeceğini beyan etmiştir. Ankara, bölgedeki haklarının gasp edilmesi ve muhtemel yeni deniz yetki alanları sınırlandırılmasının hukuksal ve siyasal geçersizliğini sağlamaya yönelik bölgedeki denkleme etki edecek bir girişimde bulunmuştur. Libya ile deniz yetki alanlarını belirleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”nı imzalaması, bölgede Türk tarafının aleyhine yönelik muhtemel anlaşmaları büyük ölçüde engelleyerek denklemin seyrini değiştirmiştir.

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

Libya Mutabakatı Sonrası Türkiye’nin Kazanımı

GKRY ve Yunanistan’ın Türkiye’ye tanıdığı deniz yetki alanları, Libya Mutabakatı sonrası büyük ölçüde hükümsüz kalmıştır. Hakkaniyete uygun bir paylaşım yapabilmek bağlamında ortay hat esasına göre tespit edilen alanda A ve B noktası, Türkiye’nin 2011 yılında KKTC ile imzaladığı anlaşmayla belirlenirken, E ve F alanları ise Türkiye ile Libya’nın imzaladığı anlaşmanın ilgili kısımlarını kapsamaktadır.

1. haritada yer alan kesik çizgiler Yunanistan’ın ilgili adalar üzerinde deniz alanı belirleyip deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması yapması olasılığı dahilinde Türkiye’ye tanınan deniz alanını göstermektedir.

Yunanistan’ın iddia ettiği Akdeniz’deki MEB alanları

Ancak 2. haritaya baktığımızda Türkiye, bu olasılığı büyük ölçüde engellemiştir. Türkiye, kendisine karşı oluşturulmuş bloka karşı daha çok ortaklık kurması ve güçlü uluslararası aktörlerin kendi tezlerini desteklemesi için daha çok aktif olması gerekmektedir. Libya ile imzalanan mutabakatın bölgedeki diğer anlaşmaların aksine Doğu Akdeniz özelinde büyük ölçüde uluslararası hukuka uygun olarak yapılması sebebiyle bölgedeki aktörlerle olan ilişkilerini daha da güçlendirmesi ve Doğu Akdeniz çıkmazını çözümlemesi gerekmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB alanı ve Libya ile deniz sınırları

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon aramalarında yeni gelişmeler yaşandı.

Libya’daki petrol arama çalışmaları için 7 yeni ruhsat alanı belirlendi. TPAO geçtiğimiz haftalarda Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne müracaat etmek suretiyle burada petrol arama ve üretim faaliyeti için izin istedi.

“Libya ile yapılan mutabakat kapsamında 7 ruhsat alanı belirledik. Yasal bir prosedur var, yaklaşık 3 ay kadar askı ve ilan süreci devam edecek. 3-4 ay içerisinde sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da kazmaya hazır hedeflerin lokasyonunu belirleyeceğiz.”

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “Derin deniz sondaj kabiliyeti ve kapasitemizi de artırdık. Şimdiye kadar Doğu Akdeniz’de 6 sondaj yaptık, 7’incisi de devam ediyor. Yavuz sondaj gemimiz ’Selçuklu 1’ adını verdiğimiz lokasyonda bu sondajlarına devam ediyor. Kendi kıta sahanlığımızda yer alan bu sahalara kimseden izin almaksızın icazet almaksızın da bu faaliyetleri yapacağımızı, sonuna kadar kararlı olduğumuzu ifade etmiştik. Bu iş planı çerçevesinde çalışmaları yapacağız. Varsa bulacağız, aramadan da bir şeyi bulma imkanımız yok” ifadelerini kullandı.

Ayrıca Türkiye, son hamlesiyle Doğu Akdeniz denklemine hem hukuki hem siyasal olarak etki etmekle birlikte enerji merkezi olma rolünü iyice pekiştirmelidir. İmzalanan mutabakatın, enerji kaynaklarını özellikle Avrupa’ya ulaştırılması bağlamında güvenilirliğini pekiştiren bu anlaşmanın avantajlarını kullanmalıdır. Çünkü hukuki zeminde tartışmalı olabilecek herhangi bir proje, var olan krizi iyice derinleştirecektir. Bu sayede Türkiye, enerji merkezi olma veya enerji kaynaklarının taşınması bağlamında önemli bir konumda olabilir, kimi bölgesel güçler tarafından dışlanan Doğu Akdeniz denkleminde “olmazsa olmaz” bir ülke konumuna yükselebilir, veyahut diğer bölgesel güçlere nazaran alternatif bir aktör niteliğine dönüşebilir.

Yunanistan tarihinde bir ilk…

Yunanistan ve İtalya Dışişleri Bakanları Nikos Dendias ve Luigi di Mayo arasındaki toplantı sonrasında Yunanistan ve İtalya arasında Münhasır Ekonomik Bölge sınırlaması konusunda 16 koordinat üzerinden anlaştılar ve bir anlaşma imzaladılar. İki ülke, deniz sınırlarını 1977’de varılan iki taraflı bir anlaşma ile oluşturdu. Otranto Boğazı’ndan başlayan hat, 304 deniz mili boyunca güney Akdeniz’e güney yönünde ilerliyor. Sınır çizgisi, 15 jeodezik çizgi parçası ile birbirine bağlanan 16 koordinat noktası ile tanımlanır.

İtalya ve Yunanistan arasındaki “Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması” Türkiye açısından neden çok kritik?

Atina kendi tezlerini çürüttü. Bu anlaşma ile Yunanistan adaların ana kara kadar hakkı olmadığını kabul etmiş oldu. Zaten Yunan muhalefetinden Syriza Partisi milletvekili ve eski Dışişleri Bakanı Kozias, hükümeti eleştirerek, “İtalya ile imzalanan anlaşma ne yazık ki zamanında bizim müzakere ettiğimiz anlaşmadan daha gerideki bir noktadadır. 1977 yılında imzalanan kıta sahanlığı anlaşmasında özellikle Kuzey’deki Diaponia Adası’na daha fazla yetki alanı tanınıyordu” diyerek bu durumu teyit etmiş oldu.