Sırbistan Tarihinin En Yüksek Oy Oranı Vucic’in Partisinin

0

Katılım oranı yüzde 50’nin altında kalan Sırbistan’daki genel seçimlerde rekor kırıldı. Rusya yanlısı Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Sırp İlerleme Partisi’nin (SNS) Sırbistan tarihinde halktan bugüne kadarki (yüzde 60’dan fazla) en büyük desteği alan parti olduğunu açıkladı.

Muhalif Sırbistan İçin Birlik (SzS) ittifakı seçimleri boykot etti.

Rusya’nın Avrupa’daki ‘uydu devleti’ Sırbistan’da Vucic’in son aylarda öne çıkan iki açıklaması şu şekildeydi:

  • NATO’nun Yugoslavya’ya düzenlediği saldırılar hakkında konuşan Vucic, ‘1999’da Putin devlet başkanı olsaydı, NATO Sırbistan’ı bombalamazdı’ demişti.
  • Vucic, koronavirüs sürecinde AB’yi eleştirerek “Dayanışma kağıt üstünde, bize sadece Çin yardım edebilir” ifadesini kullanmıştı.

Meksika’nın Ekonomik Politiğine Bir Bakış

Kuzeyde ABD güneyde ise Guatemala ile komşu olan Meksika Latin Amerika bölgesinde yer alan, toplamda 1.964.375 km2 lik toprağa sahip olan Meksika G20 ülkeleri arasında 14. En büyük ekonomiye sahip olarak dikkatleri üstüne çeken bir ülke olma özelliğini taşımaktadır. Siyasal yönetim şekli “federal cumhuriyet” olan Meksika, İspanyolcanın konuşulduğu ve para birimi olarak Meksika Pesosu’nun kullanıldığı bir ülkedir [1](Kont,2011, s.1)

Kısaca Meksika’nın Siyasi Tarihi

Bir Latin Amerika ülkesi olan Meksika tarih boyunca sayısız savaşa sahne olmuş birden fazla emperyalist güç tarafından işgal edilmiş ve sayısız iç savaş yaşamıştır. Ülkenin yaşamış olduğu tarihsel kırılma noktalarından birisi İspanyolların Herman Cortes öncülüğünde 1517 yılında bu toprakları ele geçirmesi ile başlamıştır.[2] (Yarar,2016, s.22) İspanyol egemenliği yaklaşık olarak 300 sene sürmüş ve bu 300 senelik zaman diliminde çeşitli yerli ayaklanmaları olsa da kayda değer bir başarı sağlanamamıştır. (Yarar,2016, s.22) Meksika’nın bağımsızlık sürecine değinecek olursak ülke 2 kez başarısız bağımsızlık girişiminde bulunmuş ancak 3. denemesinde başarı sağlamıştır. İlk mücadele Hidalgo öncülüğünde olmuştur. Hidalgo, köleliği kaldırmak, toprakları yerlilere tekrar dağıtmak istediğini belirtmiştir. Ancak isyanı İspanyollar tarafından bastırılmıştır.[3] (Yarar,2016, s.24) Onun bağımsızlık kıvılcımından etkilenen bir diğer kişi ise Jose Maria Morelos y Pavon’ dur. Pavonda köleliği kaldırmak istemiş, bunun yanında bir kongre kurarak 1813 yılında Meksika’nın bağımsızlığını ilan etmiştir.[4] (Yarar,2016, s.25) Ancak ilk hadisede olduğu gibi bu bağımsızlık hareketi de bastırılmıştır. Meksika’nın asıl bağımsızlığı ise Vicente Guerrero ve Iturbide’nin bağımsızlık konusunda güçlerini birleştirmesiyle İspanyollara karşı girişilen mücadelede Meksika, bağımsızlığını kazanmıştır.

Vicente Guerrero

1821 yılında Cordoba Antlaşması ile İspanya tarafından Meksika’nın bağımsızlığı tanınmıştır.[5] (Yarar,2016, s.27) Devletin başında olan Iturbide, Ülkede bulunan Liberal kesim tarafından iktidardan indirildi ve ülkenin adı günümüzde de “Birleşik Meksika Devletleri” olarak kabul edildi. Meksika, ayrıca kuzeydeki komşusu ABD ile de savaşlar yaşamış ve o zamanlar Meksika toprakları olan California, New Mexico, Texas ve Arizona ABD’ye kaybedilmiştir. (Yarar,2016, s.27) Meksika, yaşamış olduğu özellikle iç çatışmalar nedeniyle dış borcunu ödemeyeceğini belirtmiştir. Nitekim bunun ardından Fransız İşgali gerçekleşmiş Fransızlar ancak ülkeden 1867 yılında tamamen atılabilmiştir.[6] (Yarar,2016, s.29) Meksika tarihinde önemli bir diğer aktör ise porfiro Diaz’dır. Diaz iktidarı döneminde merkeziyetin giderek arttığı ve Ülkenin günümüzde dahi kronik bir sorunu olan gelir adaletsizliğinin yoğun bir şekilde yaşandığı bir dönem olmuştur. Öyle ki 1910 yılına gelindiğinde ülkede bulunan tarıma el verişli toprakların %97 si 385 ailenin elindeydi bu da ülke içeresindeki Burjuvaziyi ve işçi sınıfı rahatsız ediyordu[7](Örmeci,2015). Ayrıca Diaz döneminde yabancılara altyapı yatırımları yaptırılmış ancak istenilen kazanım elde edilememiş düşen işçi ücretleri ve ülkedeki huzursuzluk neticesinde 1910-1920 yılları arasında Meksika’da devrim gerçekleşmiş ve Diaz iktidardan indirilmiştir. (Örmeci,2015)1917 yılında Ülkede Liberal özellikleri öne çıkan bir Anayasa yapıldı ve Anayasa ile beraber düzenli olarak genel seçimlerin yapılmasına karar verildi. (Örmeci,2015) 1940’lı yıllarda ise devletin başında olan Lazaro Cardenas ülkesindeki enerji kaynaklarını millileştirmiş ve dünyanın en büyük 5. petrol üreticisi olacak olan devlete ait Pemex şirketini kurmuştur. (Örmeci,2015)

Ayrıca Cardenas döneminde 1915-1964 yılları arasındaki veriler esas alındığında en fazla toprak dağıtığımı onun döneminde gerçekleştirilmiştir.[8] (Tan ve Yalçındağ,1967, s.155) 1988 yılı Meksika açısından önemli bir yıl olmuştur. Ülkenin başında PRI partisinden Salinas Gortari vardır.[9] (Örmeci,2015) Gortari döneminde liberal politikalar ağırlık kazanmıştır. Bu politikaların somut örneklerini ise Meksika’nın 1994 yılında NAFTA ’ya 1996 yılında Dünya Ticaret Örgütüne üye olmasıyla görmekteyiz. (Örmeci,2015) Liberal politikalar sadece ekonomik anlamda sınırlı kalmamış ülkede 1993 yılında mevcut sistemde olan çoğunluk temsil sistemi yerini Nisbi temsil sistemine bırakarak Ülkede çok partili bir demokrasinin kurulması amaçlanmıştır (Örmeci,2015)

Meksika Ekonomisine Bakış

Meksika, G20 ülkeleri içerisinde yer almakta ve dünyanın en büyük ekonomileri arasında kendisine 14. sırada yer bulmuştur. Ayrıca İzmir Ticaret Odası’nın hazırlamış olduğu 2011 tarihli raporuna göre Meksika “En fazla yabancı yatırımcı alan 2. Latin Amerika ülkesidir”[10](Kont,2011, s.3). Ülkenin 1994 yılındaki NAFTA ’ya katılımı, ülkenin kuzeyindeki komşuları olan “ABD ve Kanada ile ticaretlerinde 3 kata varan bir artış meydana getirmiştir” (Kont,2011, s.2) Ülkenin sahip olduğu devlet şirketi olan Pemex dünyanın en büyük 5. Petrol şirketi olması hasebiyle, Meksika önemli bir petrol üreticisi konumundadır. Ülkenin ekonomisi için ise görünüşte liberal bir ekonomiye sahiptir hatta 90’lar da PRI partisinin politikaları ve “Tekila krizleri” ile IMF’in uygulattırdığı politikalar ile liberal yön daha ön plandadır. Ancak piyasalarda devlete ait olan ticari yapılarda vardır. Bu nedenle Meksika’ya salt bir liberal ülke diyememekteyiz. Meksika ekonomisine daha detaylı girmeden önce siyasal anlamda değinmemiz gereken bir husus ise Meksika’dan ABD’ye yapılan göç sorunudur. Hatta günümüzde de bu konu sıcaklığını korumakta, ABD başkanı Trump, ABD-Meksika sınırına duvar yapacağını sık sık açıklamalarında dile getirmiştir. Trump öncesinde ABD bu soruna “maquiladora” adındaki üretim bölgelerinin kurularak imalat sanayi geliştirilerek, göçü önlenmeye çalışılmıştır.[11](ATSO, s.5)

Ticaret Politikaları ve Diğer Ticari Veriler

Meksika’nın NAFTA‘ya girişinin yanı sıra yaklaşık olarak “45 ülkeyle 12 Serbest Ticaret Antlaşması imzalayarak, ülke ticaretinin %90 oranında bu yöntemle yürütmektedir”. (ATSO, s.6) Ülke önemli bir petrol üreticisi olsa da petrole olan bağımlılığı azaltmak ve altyapı hizmetlerine yatırım yapmak, ülkedeki yoksulluğun giderilmesi ve işsizlerin istihdama dahil edilmesi ekonomide temel öncelikler olmuştur.[12](DEİK,2015, s.2) Meksika’nın ihracatında ve ithalatında öne çıkan ülkeleri incelediğimizde (2012,2013 2014 yıllarına göre veriler esas alınmıştır). Meksika’nın ihracat yaptığı ilk 5 ülke ABD, Kanada, Çin, İspanya, Brezilyadır. ABD ve Kanada’nın ilk 2 sırada yer alması anlaşılabilir bir durumdur hem NAFTA‘ya üyelik hem de özellikle ABD ile ticari ilişkiler Meksika ekonomisi üzerinde büyük öneme sahiptir.

İthalat açısından baktığımızda ise Sırasıyla ABD, Çin, Japonya, Güney Kore ve son olarak ise Almanya’dır. Ülke ithalatta bariz şekilde ASYA ekonomilerinden ihtiyacını karşılamaktadır. Asya ülkelerine bu kadar yoğunlaşılmasının sebebi Meksika’daki otomotiv sektörü ve aksan parçaları ile ilgili olduğu söylenebilir çünkü burada yer alan ülkelerin bu tür parçaları ürettiği ve otomotiv sektöründe deneyimli bir ülke olan Japonya, son yıllarda üretimini arttıran Çin gibi ülkelerin olması ithalatın buralardan karşılanmasını etkileyen bir unsur olabilmektedir. (DEİK,2015, s.6) Meksika’nın ihraç ettiği ürünler incelendiğinde genellikle mekanik ve elektronik parça üretiminin ön plana çıktığı gözlemlenmektedir. Sırasıyla en fazla ihraç edilen ürünler “ham petrol, otomobiller kara taşıtlarında bulunan aksam parçaları bilgi işlem makineleri TV alıcıları ve monitörler” ekonomide en fazla paya sahip ürünleri oluşturmaktadır. (DEİK, s.3) Ülkenin ithalatında payı büyük olan ürünleri ise: “işlenmiş petrol ürünleri kara taşıtlarında bulunan aksam parçaları elektronik devreler ve telefon cihazları oluşturmaktadır”. (DEİK, s.6)

Meksika’ya Ait Önemli Ekonomik Veriler

İşsizlik oranları: Ülkenin 2000-2019 yılları arasındaki işsizlik oranları incelendiğinde 2000 yılındaki oran %2,1 iken 2008 yılına kadarki süreçte işsizlik oranı %3 düzeyinin üstünde seyir etmiştir. 2008 yılında oran %3,90’a çıkmıştır. Ülkenin son 19 yılındaki en yüksek işsizlik oranı ise 2009 yılında %5,38 olarak görülmüştür. Oranının bu denli artış göstermesinin nedeni ise 2008 yılında yaşanan ekonomik krizin etkisi ve H1N1 Virüsü olmuştur (Kont,2011, s.3). 2009 yılından 2012 yılına kadarki süreçte işsizlik oranı %5 düzeylerinde seyir etmiş, ani artışlar yaşanmamıştır.2012 yılından itibaren oranlarda düşme yaşanmış, 2012 yılında %4,92 iken 2019 yılına gelindiğinde %3,51 oranında olmuştur. Genel itibari ile ülkenin son 19 yılına bakıldığında ani artışların 2008-2009 yılı dönemde gerçekleştiği bu yılların haricinde artışlar olsa da işsizlik oranları, azalan artış hızında seyir etmiştir. 2019 yılına bakıldığında işsizlik oranın %3,5 olduğunu belirtmiştik bu oran G20 ülkeleri arasında Japonya ve Almanya’dan yüksek; ABD, birleşik Krallık, Kanada, Fransa gibi gelişmiş ülkelerden düşüktür.[13]

Gayri Safi Yurt İçi Hasıla: Bir ülkenin gelişmişliğini tanımlayan göstergelerden biriside o ülkenin sahip olduğu gayri safi yurt içi hasılasıdır. (Verilecek olan veriler kişi başı ABD doları cinsinden olacaktır). Meksika’nın 1970 li yıllarda GSYH’si  1821 dolar iken 1994 yılına kadarki süreçte bir artış gerçekleşmiş 1994 yılından itibaren 1995 yılı da   dahil, GSYH de düşüş meydana gelmiştir. Bunun da en büyük sebebi ülkenin 1994 yılında yaşamış olduğu ekonomik krizdir.1995 yılında 8225 dolar olan GSYH bu yıldan itibaren artışa geçmiş, 2000 yılında 10.875 dolar olmuş, 2008-2009 yılları arasında ise 14.500 dolar civarında olmuş ve aşırı bir düşüş yaşanmamıştır.2019 yılına geldiğimizde ise GYSH 20.772 dolardır. Belirtmek gerekir ki Meksika’nın sahip olduğu GSYH yıllara göre gelişimi OECD toplamının altında hatta çok altında yer almıştır. Bölgenin diğer ülkeleriyle kıyasla Meksika, en büyük rakiplerinden biri olan Brezilya’yı GYSH da geçmiş durumdadır bir diğer Latin Amerika ülkesi olan Arjantin ise GSYH değerlerinde Meksika’dan daha iyi bir durumda yer almıştır.[14]

Gelir Eşitsizliği: Birçok ülkenin ortak problemi olan gelir eşitsizliği Meksikanında önemli bir sorununu oluşturmaktadır. Ülkenin tarihsel süreçte devamlı olarak yaşamış olduğu bu sorun adeta kronikleşmiştir. Meksika’nın gelir eşitsizliği oranlarına Gini katsayısı özelinde baktığımızda G20 ülkeleri arasında 2015-2018 yılları arasında en fazla gelir eşitsizliği olan 2. Ülke konumundadır. İlk sırada Güney Afrika 0.62 oranla lider iken, 0.46 oranıyla Meksika onu takip etmektedir.[15]

Mexico City

Yoksulluk Oranları: Bu verinin bir tamamlayıcısı olarak ülkenin yoksulluk oranından da bahsedecek olursak 2015-2018 yılları arasındaki veriler esas alındığında (verilerin en yüksek noktasını 0.30 oluşturmaktadır) Meksika, G20 ülkeleri arasında bütün yaş gruplarının totalinde 0.166’ lık bir oran ile en fazla yoksulluk oranına sahip 5. Ülke konumundadır.[16]

Nüfus: Ülkenin toplam nüfusu 2018 yılı verilerine göre 125 milyondur. OECD ülkeleriyle kıyasladığımızda en fazla nüfusa sahip 3. Ülke, G20 ülkeriyle kıyasladığımızda ise en fazla nüfusa sahip 8. Ülke konumundadır[17] .Ülkenin çalışma çağındaki nüfusuna baktığımızda ise 1970-2018 yılları arasında ciddi oranda sürekli bir artış yaşanmıştır. 1970’ li yıllarda çalışabilecek nüfus %48,9 iken 2000’ li yıllarda bu oran %60,8’ lere çıkmıştır. OECD ülkelerinin toplam çalışan nüfus oranları ile kıyaslandığında Meksika’nın 1970-2014 yıllarına kadar OECD ülkerinin toplam çalışabilecek nüfus oranlarının altında kalmış ancak Meksika 2018 yılı itibariyle OECD çalışabilecek nüfus oranları toplamını geçmiş bulunmaktadır.[18]

Büyüme Oranları: Ülkenin yıllık büyüme oranlarına baktığımızda 2000-2018 yıllarına göre Meksika ekonomisinin ciddi bir büyüme gerçekleştiremediğini görmekteyiz. 18 yıllık dönemde büyüme oranları genel itibariyle %1.20 nin üstünde olmuş 2008-2009 yılları arasında bu oran %1.50’ leri görmüştür. Ülkenin 2009 yılından sonraki büyüme oranları hep %1.50’nin altında seyir etmiştir.2018 yılında bu oran %1.03 tür. Meksika’nın yıllık büyüme oranlarını mensup olduğu Latin Amerika coğrafyasındaki 5(Brezilya, Kosta Rika, Arjantin, Kolombiya Şili) ülkeyle kıyaslayacak olursak 2018 yılına göre en fazla büyüme oranına sahip ülke %1,80 oranı ile Şili iken %1.10 oran ile onu Kosta Rika takip etmekte Meksika ise %1,0 oranına sahip olmuştur. Bu devletlerle kıyaslandığında Meksika 2018 yılına göre Brezilya ve Arjantin’den daha iyi bir ekonomik performans sergilemiş ancak Kolombiya, Kosta Rika, Şili’den ise daha kötü bir performans izlemiştir.[19]

Enflasyon Oranları: Ülkenin enflasyon oranları incelendiğinde genellikle oranların çok dalgalı bir yapıda seyir ettiği söylenebilir. Ülkenin son 10 yıllık enflasyon oranlarına baktığımızda 2016 yılı enflasyon oranının en düşük olduğu yıl olmuştur. Yaklaşık olarak oran %2-3 aralığındadır. En yüksek enflasyon oranını ise 2016 yılından 2018 yılına kadar ani bir artış yaşamış, en tepe noktası 2018 yılı olmuş ve oran %7-6 aralığında seyir etmiştir.2020 yılında ise enflasyon tekrar düşüştedir ve oranı %2 civarındadır.[20]

Ekonomik Krizler: 1990’ lı yıllar Meksika’nın liberal politikaları benimsediği bir dönem olmuştur. Ülke 1994 yılında bir ekonomik krizle sarsılmıştır. Krizin nedenleri 2 başlığa ayrılabilir: iç nedenler ve dış nedenler. İç nedenler ülkede NAFTA ’ya üye olunmasına karşı çıkan Chiapas ayaklanmaları ve bunun yanında başkan adayı olan Colosio’nun suikaste uğraması yatırımcıların ülkeden sermayelerini hızla çekmelerine neden olan siyasi gelişmelerdir. (Hacıhasanoğlu,2005, s.31) Ülkede suikasten önce 30 Milyarlık bir döviz rezervi varken suikasten sonra bu rezerv 17 milyar dolara düşmüştür. (Hacıhasanoğlu,2005,s.31)  Dış nedenlere bakacak olursak: O yıllarda gelişmiş ülkelerde faizlerin yükseltilmesi yatırımcıların bu ülkelere kaymasına neden olmuştur.[21](Hacıhasanoğlu,2005,s.31)Ayrıca Meksika’nın karar vericileri döviz kurunu sabit tutmaya çalışmış buda kurun reel anlamda yüksek değer kazanmasına neden olmuş hal böyle olunca ithalatta artış ihracatta düşüş meydana gelmiştir(Canan,2010,s.10).1995 yılında IMF’nin sıkı para ve maliye politikaları uygulanmış ayrıca Merkez Bankasının şeffaflığı ile ilgili çalışmalarda yapılmıştır.[22](Canan,2010,s.10,11). 2008 yılında yaşanan dünya çapındaki finansal kriz Meksika ekonomisinde vurmuş ülke bu yılda %1,5 civarında büyüme sağlamış ancak gerek H1N1 virüsü gerek ülkedeki uyuşturucu kartellerinin oluşturduğu güvenlik sorunları nedeniyle 2009 yılında ülke %6,5 oranında ekonomide küçülme meydana gelmiştir.[23](ATSO, s.6)

Türkiye ve Meksika İlişkileri

Çalışmamı son olarak Türkiye-Meksika ilişkilerine değinerek bitirmek istiyorum. Türkiye ile Meksika arasındaki ithalat ve ihracat rakamları incelendiğinde Türkiye sadece 2000, 2002 ve 2004 yıllarında Meksika’yla yaptığı ticarette bütçe fazlası vermiştir. 2000-2014 yılları arası dönemde bu 3 yıl haricinde diğer yıllarda Meksika, bütçe fazlası vermiştir. İki ülkenin Ticaret hacimlerine baktığımızda 2000-2014 yılları arası dönemde 2008-2009 yılları arasında bir düşme gerçekleşmiş, 2012 yılında 1.073.153 dolar seviyesine çıkmış ancak özellikle gözle görülür şekilde 2014 ve 2015 yıllarında 642-743 milyar dolar arasında ticaret hacminde daralma meydana gelmiştir. [24](DEİK,2015, s.8) Türkiye’nin Meksika’ya en fazla ihraç ettiği ürünler: “Motor aksam parçaları azot, otomobil ve taşıtlar için aksam parçalarıdır”. Türkiye’nin Meksika’dan en fazla ithal ettiği en fazla ürünler ise otomobil, tıpta kullanılan sağlık ekipmanları, elektrikli olan cihazlardır. [25](Kont,2011, s.4) Türkiye ile Meksika arasında 1998 yılında imzalanmış olan “Ticaret ve Ekonomik İş birliği Antlaşması” aynı yıl onaylanarak yürürlüğe girmiştir. 2008 yılında ise “Türk-Meksika İş Konseyi kurulmuştur” [26](Kont,2011, s.5) İlişkilerdeki önemli dönüm noktalarından biriside 2013 yılında olmuş, Meksika devlet başkanı Niato’nun ziyareti ile Türkiye ile Meksika arasında “Serbest Ticaret Antlaşması için Çerçeve Belge imzalanmış “ayrıca Türkiye ve Meksika’nın liderleri “21.yüzyıl için Stratejik İş birliği ve Ortaklık Çerçeve “antlaşmasını imzalamışlardır. [27](DEİK,2015, s.12) Son olarak iki ülke arasında neden ticaret sınırlı kalmıştır sorununun cevabını iderleyecek olursak. İki ülkenin ihraç ettiği ürünlerin benzer olması, coğrafi olarak birbirlerine uzak olmalarından ötürü çabuk bozulabilecek tüketim maddelerinin ihracında sorun yaşanması, iki ülkenin ticari politikalarında ağırlık verdikleri coğrafyaların farklılık taşıması iki ülkenin ticari bağlarının zayıf olmasının başlıca nedenlerini oluşturmaktadır. [28](Kont,2011, s.5)

Fatih Petek

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Gündem Kont, İzmir Ticaret Odası, 2011Meksika Ülke Raporu, [y.y],2011, http://izto.org.tr/demo_betanix/uploads/cms/yonetim.ieu.edu.tr/5606_1435156467.pdf,21.05.2020

[2] Ayşe yarar, Sömürgeden Ulusal Devlet Anlayışına: Bağımsız Meksika’nın Kuruluş Mücadelesi, Social Sciences: A Fresh Start ICHACS HUMANITIES AND CULTURAL STUDIES INTERNATIONAL CONFERENCE ON,2016, s.22

[3] Yarar, s.24

[4] Yarar, s.25

[5] Yarar, s.27

[6] Yarar, s.29

[7]Ozan Örmeci, Siyasal Sistemler: Meksika, 19,01,2015, http://politikaakademisi.org/2015/01/19/siyasal-sistemler-meksika/,20.05.2020.

[8] Turgut Tan ve Selçuk Yalçındağ, Meksika Toprak Reformu, Ankara Üniversitesi SBF dergisi, Cilt 22, sayı 01, Ocak,1967, http://static.dergipark.org.tr/article-download/imported/5000054614/5000051925.pdf?,20.05.2020.

[9] Özden, Loc. Cit.

[10] Gündem Kont, İzmir Ticaret Odası, Meksika Ülke Raporu, [y.y], 2011, http://izto.org.tr/demo_betanix/uploads/cms/yonetim.ieu.edu.tr/5606_1435156467.pdf,21.05.2020

[11] Akşehir Ticaret ve Sanayi Odası, Meksika Ülke Raporu, Akşehir Ticaret Ve Sanayi Odası, [y.y], [t.y], http://aksehirtso.org.tr/ckfinder/files/MEKS%C4%B0KA%20%C3%9CLKE%20RAPORU.pdf,21.05.2020

[12] Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, 2015 Meksika Ülke Bülteni, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, [y.y], 2015, https://www.deik.org.tr/uploads/meksika-ulke-bulteni-kasim-2015-2.pdf,21.05.2020

[13] https://data.oecd.org/unemp/unemployment-rate.htm,21.05.2020

[14] https://data.oecd.org/gdp/gross-domestic-product-gdp.htm,21.05.2020

[15] https://data.oecd.org/inequality/income-inequality.htm,21.05.2020

[16] https://data.oecd.org/inequality/poverty-rate.htm#indicator-chart,21.05.2020

[17] https://data.oecd.org/pop/population.htm,21.05.2020

[18] https://data.oecd.org/pop/working-age-population.htm#indicator-chart,21.05.2020

[19] https://data.oecd.org/pop/population.htm#indicator-chart,21.05.2020

[20] https://tr.tradingeconomics.com/mexico/inflation-cpi,21.05.2020

[21] Burçin Hacıhasanoğlu, Meksika 1994 ve Arjantin 2001-2002 Krizlerinin Gelişmekte Olan Ülkeler ve Türkiye için Önemi, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Piyasalar Müdürlüğü, Ankara,2005, s.31

[22] Sancar Canan, Finansal Serbestleşme Sonrasında Latin Amerika Meksika Güneydoğu Asya ve Türkiye’de Yaşanan Krizler Nedenleri Ve Uygulanan IMF Tipi İstikrar Programlarının sonuçları,[y.y],2010,s.10,11, https://www.researchgate.net/publication/284502718_FINANSAL_SERBESTLESME_SONRASINDA_LATIN_AMERIKA_MEKSIKA_GUNEYDOGU_ASYA_VE_TURKIYE’DE_YASANAN_KRIZLER_NEDENLERI_VE_UYGULANAN_IMF_TIPI_ISTIKRAR_PROGRAMLARININ_SONUCLARI,21.05.2020.

[23] Akşehir Ticaret ve Sanayi Odası, Meksika Ülke Raporu, Akşehir Ticaret Ve Sanayi Odası, [y.y], [t.y], http://aksehirtso.org.tr/ckfinder/files/MEKS%C4%B0KA%20%C3%9CLKE%20RAPORU.pdf,21.05.2020

[24] Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, 2015 Meksika Ülke Bülteni, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, [y.y], 2015, https://www.deik.org.tr/uploads/meksika-ulke-bulteni-kasim-2015-2.pdf,21.05.2020

[25]Gündem Kont, İzmir Ticaret Odası, Meksika Ülke Raporu, [y.y], 2011, http://izto.org.tr/demo_betanix/uploads/cms/yonetim.ieu.edu.tr/5606_1435156467.pdf,21.05.2020

[26] Kont, s.5

[27] DEİK, s.12

[28] Kont, s.5

[/vc_toggle]

Avrupa Kimliğinin İncelenmesi Bağlamında Avrupa’nın Tanıtımı

Avrupa kelimesinin hangi dilden türediği ve anlamının ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Fakat bu konuyla ilgili çeşitli çalışmalar ve tezler bulunmaktadır. Avrupa kelimesinin Fenike dilindeki karşılığının “Erep”, Akadça dilindeki karşılığının da “Erebu” olduğunu bilmekteyiz. Erep kelimesinin karşılığı “güneşin battığı taraf”, Erebu kelimesinin karşılığı ise “batan” (güneş için kullanılmaktadır) şeklindedir. Anadolu’da bulunan Fenikelilerden Yunanlıların lügatına ve mitolojilerine geçen bu kelime, daha sonra “Europa” şeklinde bir değişikliğe uğramıştır. Başka bir tez ise, Avrupa adının antik Yunandan geldiğini savunmaktadır. Euro ve opos sözcüklerinin oluşturdukları “Europos”un zamanla Europa şeklinde değiştiği savunulmaktadır. Burada “euro”nun geniş anlamına geldiği, “opos”un da yüz ya da göz anlamına geldiği bilinmektedir. Dolaysıyla euro ve opos sözcüklerinin birleşimiyle ortaya çıkan Europos kelimesinin “geniş bakan”, yani “bakış açısı geniş olan” olduğunu söyleyebiliriz. Bunun dışında, Yunancadaki Erebus’un (karanlığın tanrısı) ön Hint-Avrupa dillerinden türediğini vurgulayan tezler de bulunmaktadır.

Avrupa, Batı Hristiyanlığının bittiği, İslam’ın ve Ortodoksluğun başladığı coğrafyada bitersözü bağlamında Avrupa’nın coğrafi ve kültürel sınırları

Avrupa’nın coğrafi sınırları bugün itibariyle aşağı yukarı bellidir. Avrupa kıtası güneyde Akdeniz ile, batıda Atlas Okyanusuyla, kuzeyde Kuzey Buz Denizi ile, doğuda ise Ural Dağları ile çevrilidir. Fakat Avrupa’nın kültürel ve dinsel sınırları farklıdır. Bugünün Avrupa kimliği, Hristiyanlığın Katolik ve Protestanlık mezhepleri üzerine inşa edilmiştir. Dolaysıyla “Avrupa, Batı Hristiyanlığının bittiği, İslam’ın ve Ortodoksluğun başladığı coğrafyada biter” sözünün anlamı buna yöneliktir. Yani Katolikliğin yanı sıra Protestanlıktan çıkma Kapitalizm de Batı Hristiyanlığı oluşturan temel değerlerdir. İslam ve Ortodoksluk diye tabir edilen yerler ise bugünün anlamıyla şu şekildedir:

İslam: Türkiye, Orta Doğu, Kuzey Afrika vs.

Ortodoksluk: Rusya Federasyonu

“Bu söz esasında bugünün Avrupa’sının siyasi ve kültürel sınırlarını, tarihi bir müktesebat ile oluşturmuş bulunmaktadır. Rusya’nın batı bölgesi esasında Avrupa kıtasında bulunmasına rağmen, burada mezhepsel ve kültürel farktan dolayı bu bölge dışlanmış bulunmaktadır. “Avrupa, Batı Hristiyanlığının bittiği, İslam’ın ve Ortodoksluğun başladığı coğrafyada biter” sözünün birde tarihi bir anlamı bulunmaktadır. Burada Batı Hristiyanlığı yine Katoliklik olarak ifade edildiği gibi, Orta Çağ dönemindeki Katolik krallıkların bulunduğu bölgeleri tarif etmektedir. İslam, yine Anadolu ve ötesindeki Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerine işaret etmektedir. Fakat Ortodoksluk burada gerek Balkanlar’daki Ortodoks prensliklere işaret ettiği gibi, Doğu Roma İmparatorluğu’na da işaret edebilmektedir. Bilindiği üzere 1200-1204 yıllarını kapsayan Dördüncü Haçlı Seferi’nde, Batı Katolik Avrupalılar Ortodoks Doğu Roma İmparatorluğu’nu ilhak etmişler ve Konstantinopolis şehrinde yağmalar ve katliamlarda bulunmuşlardır. Yani Katoliklik ile Ortodoksluk arasındaki düşmanlık bilinen bir şeydir. Dolaysıyla yukarıda zikredilen “Avrupa, Batı Hristiyanlığının bittiği, İslam’ın ve Ortodoksluğun başladığı coğrafyada biter” şeklindeki cümlenin anlamı böyle de olabilir.

Avrupa Kimliğinin Oluşumu

Avrupa kimliği, temel ve köklerini çok eskilere dayamaktadır. Avrupa tarihinin ilk defa Yunanlılar ile başladığını söylemek yanlış olur. Çünkü Avrupa, kendi kimliğini tarihin ilk medeniyetlerinden biri olan Hint-Avrupa kavimlerine kadar götürmektedir. Kurgan hipotezine göre Hint-Avrupa kavimleri, dünya tarihinin ilk medeniyetlerindendir. Avrupalıların kökenleri medeniyetin ilk belirtileri olan bugünün modern Hindistan ve İran bölgelerinde başlamış ve batıya yönelik göçlerle birlikte, gerek Anadolu üzerinden gerekse Kafkaslar ve Rus stepleri üzerinden Avrupa’ya ulaşmışlardır. Avrupalılar, bu tarihi tez üzerine inşa ettikleri hak iddiaları ile birlikte kendilerini medeniyetin ve dünya tarihinin merkezine yerleştirmekteler. Fakat Avrupalıların bu kimlik oluşumları, söz konusu tarihi iddianın zaman diliminde şekillenmemiştir. Bu kimlik oluşumu 18-19 hatta 20’nci yüzyıllarda oluşmuştur. Peki Avrupa kimliği nasıl oluşmuştur?

Hint Avrupa tarihi: M.Ö. 4000-3100

 

Esasında bu Hint-Avrupa kavimlerinin batıya göçlerinden sonra Avrupalılar ilk defa, söz konusu dönemlere göre, güçlü ve parlak devletler inşa etmişlerdir. Yunan şehir devletleri ile birlikte Avrupalılar kendilerine has kültür, yönetim ve sanat kimlikleri inşa etmişlerdir. Esasında Avrupa kıtasında başka devletler ve uygarlıklar da bulunmaktaydı fakat Yunanlılar, dönemin Avrupa kıtasının adeta temsilcileri haline gelmişlerdi. Yunan şehir devletlerinin demokratik yönetim anlayışları, Yunanlıların kültürel ve dinsel anlayışları ilk defa Avrupa kimliğinin temellerini atmıştır. Fakat Yunanlılar elbette bir Avrupa kimliğini inşa etmekle meşgul değildiler zira kendilerini Avrupalılar olarak görmüyorlardı. Yunanlılar kendilerini “Helen” olarak betimliyor ve Yunan şehir devletlerinin sınırlarının dışında bulunan diğer bölgelerdeki uygarlıklara “barbar” diye hitap ediyorlardı. Yani Yunanlılar kendi Helen kimliklerini “biz ve onlar” şeklinde oluşturarak, etki-tepki yasasına göre hareket ediyorlardı.

Roma’nın kurulması, yükselmesi ve özellikle Yunanistan’ın Romalılarca ilhak edilmesiyle birlikte Yunan mirası Romalıların eline geçmiştir. Bu miras aktarımı aynı zamanda politik ve kültürel bir aktarım idi. Artık Avrupa’daki en baskın güç Roma idi ve bu döneme “Pax Romana” denilmiştir. Romalılar da aynı Yunanlılar gibi kendi kimliklerini inşa ederken “onlar ve biz” yöntemini kullanmışlar, böylece yine bir etki-tepki yasasına başvurmuşlardır. Yunanlılar ve Romalılar dışarıdan gelen tehditlere göre kendi kimliklerine şekil vermiş medeniyetlerdi. Romalılar, elbette Yunanlılardan aldıkları miras doğrultusunda, kendilerine has hukuki ve politik kimlikler oluşturmuşlar, bilim, sanat, mimari ve felsefede dönemin en büyük cevherlerini ve eserlerini dünyaya kazandırarak “Dünyanın efendisi biziz” demişlerdir.

Milattan sonra 117’de Roma İmparatorluğu’nun haritası

Orta Asya bozkırlarından batıya doğru göç eden Hunların, özellikle Karadeniz’in kuzeyinde ve Macaristan’ın kalbinde kurmuş oldukları Avrupa Hun Devleti, bu bölgede ve civar bölgelerde yaşayan Gotlar’ın (Ostrogotlar ve Vizigotlar olarak ikiye ayrılmışlardır), Alanların, Suevlerin, Vandalların ve Burgondların Roma topraklarına kaçmalarına sebebiyet vermiştir.

Bu söz konusu halklar, yurtlarından ayrılıp göç ettiklerinde başka Cermen ve Slav halklarla karşılaşmışlar, bu karşılaşmalar çoğunlukla kanlı savaşlara sonuçlanmış, bu kanlı savaşlar da en nihayetinde Avrupa kıtasında uzun vadeli bir kaos ortamı yaratmıştır. Hunlardan kaçmak için başka halkların bölgelerine giren bu halklar, misafir oldukları topraklardaki diger halkları yurtlarından etmiş, bu da bir domino efekti yaratarak tüm kıtayı kapsayan kavimlerin göç etme durumunu tetiklemiştir. Kavimler Göçü dediğimiz bu dönem, Roma’nın yıkılmasını sağlamış ve bugünkü Avrupa sınırlarına yakın sınırlar oluşturmuştur. Romanın yıkılması ile birlikte kaosa gömülen Avrupa kıtası, Fankların Kralı Şarlman’ın fetihleri sayesinde tekrar bir elde toplanmıştır. Avrupa’nın babası olarak anılan Şarlman, Avrupa’yı tek devlet ve tek din altında toplamak istemiş, böylelikle yeni bir kimlik oluşturmak istemiştir. İlk defa Şarlman ile birlikte Avrupa kültürü ve kimliği Akdeniz Havzası’ndan kuzeye doğru çıkmıştır. Bu elbette fetih ve Hristiyanlığın kuzey bölgelerine yayılmasıyla birlikte olmuştur. Artık kuzeydeki bir Cermen, güneyde yaşayan bir Akdenizli ile aynı düşüncelere sahip olabiliyordu. Aynı zamanda Latince de Avrupa’nın ortak dili olarak benimsenmiştir. Gördüğümüz üzere Avrupalılar, Şarlman dönemine kadar kendi kimliklerini olumsuzlukların üzerine inşa etmişlerdir. Avrupa kimliği krizlerle oluşmuştur.

Şarlman’dan sonra Katolik kilisesi güçlenmiş ve Orta Çağ boyunca hakim güç olarak kalmıştır. Avrupalılar Orta Çağ boyunca kendi içlerine kapanık olmalarına rağmen, kendi içlerinde de birbirleriyle daima mücadele halindeydiler. Katolik Kilisesinin girişimiyle Haçlı  Seferleri başlatılmış ve Katolik Hristiyanlar topyekûn genelde Müslümanlara, özelde ise Ortodokslarla savaşa girerek onlara etkileşim haline girmişlerdir.

Bu etkileşim biçimi sırasında özellikle Müslümanlar esas alınarak ötekileştirilmiş, böylece Avrupa kimliği de şekillenmiş oldu. Orta Çağ döneminde Feodalizm hakim olmuştur. Yerel yöneticiler birbirleriyle birtakım sözleşmeler yaparak aralarında bir kral belirlerler, fakat kralın bu yerel yöneticiler üzerinde kısıtlı gücü bulunmaktaydı. Bu zihniyet 1648 yılına kadar devam etmiştir ve bu zihniyet ulus devletin temellerini atmıştır. Her Avrupa ülkesinde değişiklik gösteren bu feodal düzen, örneğin İngiltere Krallığı’nda henüz 12’nci yüzyılda bir parlamento oluşturmasını sağlamıştır. Özellikle Osmanlı Türklerinin Avrupa’daki fütuhatları Avrupalıları birleştirmiştir. Osmanlı Türkleri Avrupalılar tarafından ötekileştirerek, Avrupa kimliği yine değişmiştir. Bu bağlamda kimlik değişimi 1555 Augsburg ve 1648 Westphalia’da olmuştur. 1555 Augsburg Barışı ile birlikte Katolik Kilisesi, Protestanlarla barışarak onları hukuki bir mezhep olarak tanımış ve devletlere dinsel özgürlük vermiştir. 1648 Westphalia Barışı ile birlikte Avrupalılar otoriter monarşiler yaratarak, ulusların güçlenmesine yol açmışlardı. Bu güçlü ve otoriter krallar, sanki feodalizm dönemindeki derebeylerinin intikamını alırcasına, güç ve nüfuslarını pekiştirmek için her türlü yolları denemişlerdir. Artan baskılar ve zulümler sonucunda yine etki-tepki yasası uyarınca reform, aydınlanma ve Fransız İhtilali meydana gelmiş ve Avrupa kimliği yavaş yavaş oturmaya başlamıştır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda genelde dünyayı özelde ise Avrupa’yı adeta bir kaos yuvasına dönüştüren Avrupalılar, savaş sonrası yeni bir barış dönemi inşa etmek istediler. Bu yolla Avrupa Birliği’nin temelleri atılmış oldu. Avrupa Birliği’nin temelleri ile birlikte “Avrupalılık kimliği’ni de oluşturmak istediler. Avrupalı kimdir? Kimlere Avrupalı denmelidir? Ya da hangi ulus “Avrupa kimliği”ne uygundur? İşte bu soruların cevapları, yukarıda izah ettiğimiz bölümde saklıdır. Esasında yukarıda da bolca bahsettiğimiz üzere Avrupa kimliği Antik Yunan’dan beri daima etki-tepki yasası üzerine inşa edildiği için, Avrupa kimliği statik değil dinamik olmuştur. Avrupalılar Antik Yunandan beri, diğerlerini ötekileştirerek kendi kimliklerini oluşturmuşlardır. Bu hususu yukarıda Antik Yunan, Roma, Haçlı Seferleri vb. faktörlerle izah ettik. Avrupa kimliğini taşıyan evvelâ Batı Hıristiyanlığı olması gerekir. Yani Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Protestan Kilisesi ya da diğer Reform kiliseleri Batı Hıristiyanlığı olarak kabul edilmektedir. Avrupa kimliği bundan başka demokratik ilkelere (Antik Yunan’ın mirası) ve hukukun üstünlüğüne (Roma’nın mirası) dayanmalıdır. Avrupa kimliği aynı zamanda bütünleştirici olmalıdır. Çokluk içerisinde birlik olmalıdır. Bu dinamik ve değişken değerlerle bir kimlik inşasında bulunan Avrupalılar, geçmiş tecrübeleri ile birlikte Avrupa Birliği’ni kurmuşlardır. Avrupalılar Kutsal Roma İmparatorluğu ve feodalizm döneminden beri “farklılıklarla birlik” içindedir. Bu aynı zamanda Avrupa Birliği’nin sloganıdır (In Varietate Concordia). Avrupa kimliğinin nasıl oluştuğunu anlattıktan sonra, Avrupa’yı bir arada tutan yapılara geçeceğiz.

Avrupa’yı Bir Arada Tutan Yapılar

Az önce de izah ettiğimiz üzere, Avrupa’yı bir arada tutan bir yapı değil, birden fazla yapı vardır. Avrupalılar geçmişten beri farklılıklar içerisinde birlik olmayı öğrenmişler, bu da onların kültürel kodlarına işlenmiştir. Bunun aksine mesela Türkler ve Müslümanlar farklılık içerisinde değil, fakat bir olarak birlik olmuşlardır. Bunun gerek Türklerin tarihleri ve tarihi müktesebatları üzerine inşa ettikleri kültürel değerlerle alakası var, gerekse Müslümanların dini olan İslam’ın değerleriyle ilgisi var. Türkler tarih öncesinde de daima bir kağan etrafında birleşmişler, boy beyleri kendi boylarını da kağanın boyuna bağlayarak ona boyun eğmişlerdir. Zira kadim Türk geleneğine göre kağan olacak kişi Tanrı’nın buyruğu ile kağan olmuştur ve kağanlık da Tanrı’nın isteği ile kağanın nesline verilmiştir. Kut anlayışı dediğimiz bu anlayış Oğuz Kağan döneminde görüldüğü gibi, Asya Hunlarında, Avrupa Hunlarında, Avarlarda, Bolgarlarda, Hazarlarda, Göktürklerde ve daha nice Türk topluluklarında görülmüştür. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra bu anlayış, İslami motiflerin dahil olmasıyla birlikte devam etmiştir. Mesela Osmanlı Padişahları, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri olarak görülmüş ve padişahın hanedanı ve nesline de mübarek/kutsallık atfedilmiştir. Böylece padişahın memleketinde ekseriyetle her şey onun mülkü olarak sayılmıştır. Yani Türkler, İslamiyet öncesi ya da sonrası hep Tek Tanrı ya da tek Allah’a inandıkları için, siyasi ve kültürel yapıları da makro anlamda hep tek bir hükümdar ya mikro anlamda hep tek bir aile reisi (baba/dede) olarak olagelmiştir. Fakat Avrupalılarda bu böyle değildir.

Avrupalılar eski tarihlerden beri Pagan idiler, yani çok tanrılı bir dini yapıları bulunuyordu. Hayatı ilgilendiren her alanla ilgili de bir tanrıları bulunuyordu. Dolaysıyla din konusundaki anlayışları, onların kültürel ve siyasi anlayışlarını da şekillendirmiştir. Bundan dolayı Feodalizm döneminde merkezi otoritesi zayıf olan krallıklar vardı, fakat onları denetleyen birden fazla vassallar bulunuyordu. Avrupa’daki krallar, asla Türklerin Sultanı gibi serbestçe hareket edemiyordu. Çünkü Türkler yukarıda izah ettiğimiz gibi birlik ve tekliğe alışmış, fakat Avrupalılar da farklılığa, iş birliğine ve dayanışmaya alışmıştı. Kutsal Roma İmparatoru bile İmparatorluk Diyetleri tarafından denetleniyor ve imparatorun gücü elektoral prenslikler, yani oy veren prenslikler tarafından denetleniyordu. Avrupa Birliği, işte Kutsal Roma İmparatorluğu’nun modern ve çağdaş devamıdır. Modern motiflerle süslenilmiş bir devamıdır. Gümrük birlikleri AB’ye has yapılar değildir. Bunlar Hansa Birliği ya da Utrecht Birliği’nde de görülmüştür. Gümrük Birliği’nin yanı sıra ortak pazar da tamamen Protestanların kendi aralarında ticareti teşvik etmek  ve diri tutmak için kurulmuştu (Protestanlar; Kapitalizmin öncüleridir). İşte Avrupa’yı ekonomik anlamda bu yapılar ayakta tutmaktadır. Bunun yanında ekonomik entegrasyon ve iş birliği de Avrupa’yı Avrupa yapan yapıdır. Ayrıca Benelux, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi ekonomik yapılar da bulunmaktadır. Avrupa’yı bir arada tutan dinsel yapılarda bulunmaktadır. Bunlar da elbette Batı Hıristiyanlığın en büyük temsilcisi olan Katolik Kilisesi ve diğer temsilcileri olan Anglikan Kilisesi, Protestan Kilisesi ve diğer Reform Kiliseleridir. Avrupa’yı bir arada tutan kültürel ve sanatsal yapılarda bulunmaktadır. Avrupa aydınlanması, Avrupa felsefesi, Avrupa sanatı ve Avrupa kültürü bunlardandır. Beethoven, Michelangelo, Donatello, Rembrandt, van Gogh, Aristo, Eflatun, Sokrat, Grotius ve daha nice isimler var. Bu isimleri okuduğumuzda ürettikleri eserleri ve fikirlerinin yanı sıra başka bir şey daha aklımıza gelir. O da şüphesiz Avrupa’dır.

Bir de siyasi yapılar vardır ki, bunlar da Avrupa’yı bir arada tutan tamamlayıcı ve nihaî olan yapılardır. Bunlar genellikle Avrupa Birliği kapsamında kurulmuş birliklerdir. Maastricht Anlaşması ile birlikte Avrupa Birliği kurulmuş, Lizbon Anlaşması ile birlikte ise AB kurumları geliştirilmiştir. Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Birliği Zirvesi gibi siyasi yapılar gerek Avrupa Birliği’ni gerekse Avrupa’yı ayakta tutan siyasi yapılardır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

“Caltron J.H Hayas, Christianity and Western Civilization (1953), Stanford University Press.

Davies, Norman (1996). Europe: A History.

Dine, Philip ve Seán Crosson (2010). Sport, Representation and Evolving Identities in Europe. Bern: Peter Lang

Dogan, Mattei (1998). “The Decline of Traditional Values in Western Europe”. International Journal of Comparative Sociology.

Gommers, Peter (2001). Europe – What’s in a Name. Leuven University Press.

Hunt, Shelby D. (2003). Controversy in marketing theory: for reason, realism, truth, and objectivity. M.E. Sharpe.

Kim Covert (2011). Ancient Greece: Birthplace of Democracy. Capstone.

Martin, Michael (2017). City of the Sun: Development and Popular Resistance in the Pre-Modern West.

Takacs, Sarolta (2015). The Modern World: Civilizations of Africa, Civilizations of Europe, Civilizations of the Americas, Civilizations of the Middle East and Southwest Asia, Civilizations of Asia and the Pacific. Routledge.

Ted Byfield (2008). A Glorious Disaster: A.D. 1100 to 1300: The Crusades: Blood, Valor, Iniquity, Reason, Faith. Christian History Project.

William J. Duiker; Jackson J. Spielvogel (2010). The Essential World History. Cengage Learning.”

[/vc_toggle]

‘Libya’daki Çatışmalarda Donanmalar Devreye Girdi’

0

Rusça yayın yapan “topwar.ru” isimli haber sitesinde yer alan “Donanma Devreye Girdi: Libya’daki Çatışma Yeni Bir Seviyeye Yükseldi” başlıklı makalede Libya’daki tarafları destekleyen ülkelerin deniz kuvvetlerini de çatışmalara dahil etmeye başladığı ifadelerine yer verildi.

‘Libya, Yerel Milislerden Gelişmiş Ordular Arasındaki Savaşa Dönüyor’

Libya savaşı kademeli olarak yerel silahlı mücadele düzeyini aşarak gelişmiş ordular arasında büyük çaplı bir askeri çatışmaya dönüşüyor. Dahası, sadece kara kuvvetleri ve havacılık değil, aynı zamanda rakip ülkelerin filoları da olaylara dahil olmaya başladı.

Arapça yayınlanan Defense Arabic’in haberine göre Mısır açıklarında Libya sınırı yakınındaki Mersa Matruh kasabası yakınlarında, Mistral sınıfı bir amfibi saldırı gemisi tespit edildi. Bu geminin iki helikopter taşıyıcısının, Paris’in Moskova’ya yönelik Amerikan yaptırımlarına verdiği destekle bağlantılı olarak Rusya’ya teslim etmeyi reddetmesi üzerine Mısır tarafından Fransa’dan satın alındığı vurgulandı.

Defense Arabic’e göre gemi, Mi-24 ve Apache helikopterleri ile araçlarla donatılmıştı. Gemiye yakın zamanda Rusya’dan satın alınan Ka-52K saldırı helikopterlerinin yerleştirilmesi planlanmakta.

Buna paralel olarak, artık Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerinin Libya sahillerinde bulunduğu sır değil. Bunlar arasında, hava hedefleri ile mücadelede uzmanlaşmış, yönlendirilmiş orta menzilli RIM-66E-5 füzeleri ile donatılmış fırkateyn de bulunmaktadır.

Türk savaş gemileri Trablus sahillerinde görüldü.

‘Yunan Donanması Bölgeye Yoğunlaşıyor’ 

Bölgedeki bir diğer aktörlerden Yunan filosu da Türkiye’nin faaliyetleri nedeniyle aktif olmaya başlıyor. Yunan Askeri portalına göre, ülkenin donanmasına ait Spetsa fırkateyni Tanzanya bayraklı şüpheli bir ticaret gemisi tespit etti ve müdahale etmek istedi. Türk fırkateynleri geminin Ankara’nın koruması altında olduğunu söyleyince geri çekildi.

Birçok farklı gelişmenin görüldüğü bölgede askeri çatışmalar ‘istikrarlı’ olarak devam ediyor. Libya çatışması etrafındaki jeopolitik güç dengesi giderek değişiyor. 9 Haziran tarihinde Roma ile Atina arasında, son 40 yıl içinde sonuçlandırılamayan MEB anlaşmasında neticeye varıldı.

Öte yandan Mısır’ın İtalya’dan 6 fırkateyn, iki M-346 eğitim uçağı, Eurofighter avcı uçağı, 20 Falaj II OPV devriye botu ve bir askeri uydu satın almaya karar verdiği haberi de medyaya yansıdı.

Yunanistan’ın iddiasına göre MEB haritası.

Bu iki faaliyet ile Roma hükümetinin, Mısır, Yunanistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin varlığını neredeyse açıkça ilan ettiği Türk karşıtı kampanyaya dahil olduğunu söyleyebiliriz.

Haziran ayının başında Akdeniz’deki Türkiye karşıtı gündemin keskin bir şekilde yeniden başlaması, Halife Hafter’e bağlı birliklerin Libya Trablus’ta yenilgiye uğratılması ve Ankara’nın 15 ve 20 numaralı parselde doğal gaz sahaları geliştirmeye karar vermesi dengeleri

Yunanistan bu bölgenin ülkesinin münhasır ekonomik bölgesi içinde yer aldığını iddia ediyor.

Aynı zamanda Ankara ve Trablus’a yerleşen Hafter’e karşı çıkan güçler, Atina’nın haksız iddialarda bulunduğuna inanıyor.

Çeviri: StratejikOrtak.com

Halkın Mücahitleri Örgütü: Kuruluş, Faaliyetler ve Dış Devletlerle İlişkiler

Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Kuruluşu

Halkın Mücahitleri Örgütü, 1963 ile 1964 yılları arasında Tahran Üniversitesi öğrencileri tarafından fikri temelleri atılmış bir organizasyondur. Örgütün kurucu kadrosu Avrupa’da eğitim almış ve eğitim almakta olan İran vatandaşları aracılığı ile hem ulusal hem de uluslararası bilinirliğini arttırmıştır. İran’ı yöneten Pehlevi hanedanlığının, 1960’lı yıllardan itibaren halktan ve ulemadan çok tepki çeken batı yanlısı politikaları, örgütün kurulması için gereken motivasyonu tetiklemiştir. Örgüt İslamcı, Marksist ve bağımsızlık yanlısı bir ideolojiye sahip olup, Şah yönetimine karşı silahlı eylemler gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Aralarında Muhammed Hanifnejad, Said Muhsin ve Ali Asgar Badizadegan gibi isimlerin bulunduğu bir grubun, düşünsel ve siyasal tavır arayışına “Nizamü’t-Tevhid/Tevhidi Düzen” adı verilmektedir. Grup İran’da, Şah’ın baskıcı rejimine karşı olmak, ayrımcılık ve sosyal adaletsizlik karşıtlığı gibi kavramları içerisinde bulunduran yeni bir toplum düzeni kurmayı amaçlamaktadır. 1960’lı yılların ortalarında Ayetullah Seyyid Mahmud Talekani ve Mehdi Bazergan’ın fikirleri ile temelleri atılan “Nehzat-i Azadiyi İran”, HMÖ’nün kurucu fikri ve siyasal temelini şekillendiren yapılanmayı oluşturmuştur. Telakani’nin düşüncelerinden çok etkilenen Halkın Mücahitleri Örgütü kurucu kadrosu, İslami bir dünya görüşüne sahip olmakla birlikte siyasal güçler ayrılığını savunarak dini görevlilerin yetkilerini sınırlayan laik bir yeni düzen kurmak istemektedirler. İran milliyetçiliği ile harmanlanan görüşleri siyasal yönden seküler bir devlet yapısını tesis etmeyi arzulamaktadır. 1963 yılı, Şah yönetimi ve Halkın Mücahitleri Örgütü için büyük değişimlerin gerçekleştiği bir yıl olmuştur. Muhammed Rıza Şah’ın, 1963 yılında ilan ettiği “Beyaz Devrim” halk tarafından göreceli olarak olumlu karşılansa da din adamları tarafından büyük muhalefetle karşılanmıştır. Beyaz Devrim, içerisinde siyasi hakların, toprak reformlarının, şehirleşme teşvikinin ve modernleşme planlarının bulunduğu bir değişim bildirgesi niteliğindedir. Devrim ile uygulanması amaçlanan reform ve planların tamamı din adamlarının aleyhinedir bu sebeple ulema tarafından çokça eleştirilirken, 1979 İslam Devrimi’nin temelini atan ilk büyük yönetim muhalifliğini oluşturmuştur. Din adamları tarafından organize edilen ve Beyaz Devrim’e karşı örgütlenen halk kitleleri, İran’da büyük gösteriler düzenlemişlerdir. Sokak gösterileri beklenen etkiyi yaratmadığı gibi başarısızlık ile sonuçlanmıştır. Bu durum İran Özgürlük Hareketi içerisinde itilaflar oluşmasına neden olmuş, Hanifnejad ve Said Muhsin başta gelmek üzere bu hareket içinde yer alanların alternatif bir ideolojik yorum ve hareket biçimi arayışına girmelerine de neden olmuştur.

1963 yılının sonlarında, Said Muhsin ve Manifnejad’ın başını çekmekte olduğu bir grup tartışma oluşumları kurarak siyasal mücadelenin etkisizliğini dile getirmiş ve Şah rejimi ile mücadelede alternatif yollar masaya yatırılmıştır. Örgüt yeni mücadele yöntemi olarak silahlı eylemler düzenleme kararı almıştır. Öz ideolojisi olan Komünizm ve sosyalizmden faydalanarak silahlı eylem planları için gerilla faaliyetleri yürütmüş olan Che Guevara ve Mao Zedong’un oluşturdukları yapılanmalardan esinlenmişlerdir. Küba ve Çin Sosyalist gerilla deneyimini İslami öğretiler ve Kur’an atıfları ile destekleyerek halk tabanında desteklenmeyi amaçlamışlardır (Ganduno, 2011:2).

Halkın Mücahidleri Örgütü’nün ani bir kararla silahlı mücadeleye yönelmeye girişme motivasyonları, önceki siyasi hareketlerin etkisiz ve başarısız sonuçlanmasıyla açıklanmaktadır. 1966’dan itibaren komiteleşme faaliyetlerine başlayan örgüt, gizli yapılanmalar kurmuş ve eğitim faaliyetleri yürütmüştür. HMÖ, 1970 yılında ilk silahlı eylemini gerçekleştirerek İran kamuoyunda adını duyurmayı amaçlamıştır. Doğrudan Pehlevi hanedanlığına, ülkenin altyapı hizmetlerine ve yabancı görevlilere karşı silahlı eylemler gerçekleştirilmesi İran’da daha önce benzeri görülmemiş bir etki yaratmıştır. Muhalif bir silahlı örgütün büyük eylemlerde bulunması Şah rejimi karşıtı muhalif grupları da cesaretlendirmiştir. 1971 yılında İran’ın monarşisinin 2500. yılının kutlanması planlamıştır. Muhalifler tarafından İslami değerlerin üstünden atlayan bir tarih perspektifi sergilendiği, büyük maliyetlere neden olduğu ve batılı devlet liderlerinin ağırlanarak emperyalizm yanlısı bir tutum içerisinde bulunulduğu eleştirisi yapılmıştır. Kutlama hazırlıkları da halk ve ulema tarafından çok büyük tepkiyle karşılanmıştır. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün muhalefet ettiği bütün etkenlere bir arada sahip olan bu kutlamalarda düzenlemesi için büyük bir silahlı saldırı planı hazırlanmış fakat SAVAK tarafından deşifre edilmiştir. SAVAK’ın düzenlendiği operasyonlarla saldırılar önlendiği gibi HMÖ üyesi 35 kişi de tutuklanmıştır. Daha sonra tutuklu örgüt üyelerinden toplanan bilgilerle, örgüt hücrelerine operasyonlar düzenlenmiş ve 70 örgüt üyesi daha yakalanarak gizli komite yapılanmasına büyük darbe vurulmuştur (Rastgu, 2003:22). Şah rejimi 1972 yılında örgütün üst düzey yöneticilerini ve kadro liderlerini idam etmiştir. Bu yıllarda SAVAK operasyonlarında yakalanmış olan Mesud Recevi, hapishanede örgüt üyelerini etrafında toplamaya başlamıştır. Otoritesini kabul ettirmeye çalışan Recevi, yeni teşkilatlanmalar kurmuş ve örgüt içerisindeki kendisine muhalif olan kişileri devre dışı bırakmıştır. 1970’li yıllarda örgüt içinde ideolojik temelli ayrışmalar baş göstermeye başlamıştır. Örgüt içinde yer alan Marksist ve İslami fraksiyonlar gelecekte örgütün hangi temelde yapılanması gerektiği konusunda çatışmaya düşmüşlerdir. Tartışmalar 1975 yılına gelindiğinde örgütün, Müslüman Mücahitler ve Marksist Mücahitler olarak ikiye bölünmesine neden olmuştur. Mesud Recevi ve hapisteki örgüt üyeleri 1979 yılında tahliye edilmiştir. Serbest kalan örgüt üyeleri yeniden yapılanma faaliyetlerine başlamışlardır.

İran İslam Devrimi Sonrası Halkın Mücahidleri Örgütü

İran İslam Devrimi’nin 1979 yılında başarı ile sonuçlanması, HMÖ’nün destekleri sebebiyle yönetimde hak talep etmesine neden olmuştur. Örgütün bu talebi devrim öncesinde, devrim sırasında ve sonrasında Şah rejimi işbirlikçilerine, üst düzey bürokratlara ve yabancı görevlilere karşı suikast ve idam faaliyetlerin düzenlemelerinden kaynaklanmaktadır. HMÖ, kurulan yeni siyasal sistemin planlayıcısı ve lideri Ayetullah Humeyni ile yakın ilişkilerde bulunmakta ve rejimi destekleyecek paralel politikalar oluşturmaktadır.

HMÖ rejimden faydalanmak ve yönetimde rol sahibi olmak istemekteyken rejim, HMÖ’nün silahlı güçlerinin denetiminden faydalanmayı arzulamıştır. Bu kazan-kazan ilişkisi hem rejime muhalif bir silahlı grubun, rejime karşı eylemlerde bulunmasını engellemiş hem de rejim tarafından meşru görülen paramiliter grupların kendi yapılanmalarını kurmasına izin vermiştir. Örgüt ile Humeyni rejimi arasında ilk ve en derin çatışma, İslam Devrimi’nin siyasal yönetimini organize eden “Velayet-i Fakih” kavramı üzerinden ortaya çıkmıştır. Velayet-i Fakih, Şii siyaset teorilerinden ve teorinin temelinde Şia inancının merkezi olan On iki İmamcı anlayıştan gelmektedir. On ikinci imam olan Mehdi’nin gelişine kadar bir dini âlimin, devleti şeriat ile yönetimini içermektedir. Halkın Mücahitleri Örgütü’nün İslami ideolojisi ile ihtilaf oluşturması, örgütün silahlı güçlerini dağıtmaya karşı olması ile çıkar ilişkileri çıkmaza girmiş ve derin bir ayrışma süreci başlamıştır. İran’da 1980 yılında gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan HMÖ lideri Mesud Recevi, Velayet-i Fakih’e muhalefeti sebebiyle Ayetullah Humeyni tarafından veto edilmiştir. Adaylığının kabul edilmemesi sonucu HMÖ yönetimi, rejim yönetimi ve kadrolarına karşı çok ağır eleştirilerde bulunmuştur. Hemen ardından, İran rejimi tarafından kontrol edilen paramiliter grup Hizbullahi ile HMÖ üyeleri arasında çatışmalar çıkmaya başlamıştır.

Çatışmalar 1979 yılının sonuna doğru artış göstererek devam etmiştir. Halkın Mücahitleri Örgütü ile İran rejimi arasında çıkan bu çatışmalar ideolojik, siyasi ve paramiliter kopuşların neticesinde gerçekleşmiş ve rejimin varlığına karşı bir muhalif grubun oluşmasına neden olmuştur. 1980 yılının başında başlayan örgütün rejime karşı protestoları, 1980 yılının ortalarında zirveye ulaşmıştır. Mesud Recevi’nin adaylığının veto edildiği 1980 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçimi, Ebu’l Hasan Benisadr kazanmıştır. Benisadr’ın, İslam rejimi ve Humeyni’ye yönelik eleştirileri Halkın Mücahitleri Örgütü ile paralellik göstermiştir. Aynı yıl Ayetullah Humeyni, İran’ın dini lideri olarak HMÖ’ye münafıklar söylemini getirmiş ve örgütü Siyonist-ABD işbirlikçileri olarak nitelendirmiştir. HMÖ ise kamuoyunun desteğini alırken Benisadr’dan da siyasi destek almıştır. Örgüt, İslam Cumhuriyeti’ni ve din adamlarının yönetim şeklini eleştirmiş ve halktan kendine çok büyük destek bulmuştur. HMÖ, bu dönemden sonra silahlı eylemlerini İslam Cumhuriyeti yöneticilerine ve figürlerine karşı yöneltmiştir. Devrimin figürlerinden olan önemli isimler bu saldırılar sonrasında öldürülmüştür. 1980 yılında başlayan ekonomik kaynaklı gösteriler sonrasında Cumhurbaşkanı Benisadr azledilmiş ve Fransa’ya yerleşmiştir. Benisadr’dan sonra seçilen Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai, Başbakan Muhammed Cevad Bahonar, Mir Esedullah Medeni, Ayetullah Seyyid Abdül Hüseyin Destgayb ve Ayetullah Ataullah Eşrefi İsfahani gibi devrimin önemli figürleri HMÖ’nün saldırılarına uğramış ve büyük bir kısmı öldürülmüştür. HMÖ’nün başlattığı terör saldırılarına karşı rejim, Devrim Muhafızları ve Devrim Mahkemeleri aracılığıyla örgütün gücünü bastırmaya çalışmıştır. Birçok örgüt üyesi bu süreçte operasyonlarda öldürülmüş veya yakalanarak idam edilmiştir. Recevi, İslam rejimiyle silahlı çatışmaya başladıktan sonra Ayetullah Humeyni tarafından cumhurbaşkanlığı görevinden azledilmiş olan Benisadr gibi Fransa’ya kaçmıştır. Recevi, 1981-1986 yıllarında örgütü Fransa’dan yöneterek bu dönemde silahlı faaliyetler, silahlı eğitimler ve komiteleşme faaliyetleri ile Avrupa’da yapılanma ağını genişleterek uluslararası düzeyde propaganda faaliyetleri yürütmüştür (Cohen, 2018:6).

HMÖ Lideri Mesud Recevi

İran Ulusal Direniş Konseyi’nin Kurulması ve Faaliyetleri

Benisadr ve Recevi’nin Avrupa’ya gitmeleri silahlı mücadeleleri dışında siyasi bir yapılanmaya da ihtiyaçları olduğu görüşünü oluşturmuştur. Bu siyasi yapılanma, uluslararası kamuoyu oluşturmada ve batılı ülkelerin desteğini almayı amaçlamıştır. 1981 yılında İslam rejimi muhalifi iki isimin liderliğinde “İran Ulusal Direniş Konseyi” kurulmuştur. Örgüt, Direniş Konseyi aracılığı ile İran dışındaki yapılanma amacına da erişmiş ve İran dışında yaşayıp muhalif olan isimleri bünyesinde toplamıştır. Konsey örgütün legal olan siyasi faaliyetlerini yürütmesini sağlamıştır. Örgütün 1980 yılı sonrasında Avrupa’daki yapılanma süreci ideolojik temelinde köklü değişimler olmasına neden olmuş ve Demokratik İslam Cumhuriyeti kavramı örgütün muhalefette savunduğu devlet metasını oluşturmuştur. İran rejimine muhalif kesimleri bir araya getirmesi aslında, ortaklıklarının rejime karşı olmasından kaynaklanmaktadır. İçerisinde Kürtler, etnik azınlıklar, dini azınlıklar, memurlar ve esnafları bir araya toplayan İran Ulusal Direniş Konseyi, ortak amaçları İran İslam rejimi yıkmak olan İranlıların bir araya geldiği demokratik esasları olan bir oluşum olmayı amaçlamıştır. Fakat ilerleyen yıllarda aralarında Benisadr’ın da bulunduğu muhalif bir kısım örgütlenmeye desteklerini çekmiş ve bunun sebebinin, Mesud Recevi’nin yönetimi tek eline alma davranışlarından kaynaklandığı dile getirilmiştir. Daha sonraki süreçte İUDK’ın silahsız mücadele anlayışından vazgeçerek İran-Irak Savaşı’nda, İran’a karşı operasyonlar düzenlemesi örgüt içerisinden başka fraksiyonların da ayrılmasına sebep olmuştur. İUDK’nin yurtdışı faaliyetlerinin esas gayesi yayıldıkları alanlarda İslam Cumhuriyeti rejimin manevra kabiliyetini sınırlamak ve uluslararası arenadan dışlanmasını sağlamaktır. İUDK içerisinde kurulan, sanat, spor, kültür, eğitim, işçi, kadın, esnaf ve benzeri komite yapılanmaları ile İran rejimine muhalif isimlere ulaşma ve sürgündeki hükümet algısını oluşturarak batılı devletlerce sahiplenilmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla lobicilik faaliyetleri yürüten Konsey göreceli olarak başarılı olmuştur.

İran Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun Kurulması ve Faaliyetleri

İran İslam rejimine muhalif ve alternatif olmayı amaçlayan Halkın Mücahitleri Örgütü ve İran Ulusal Direniş Konseyi, devlet yapılanmasını komiteler ve yöneticiler ile uygularken bir devletin en önemli unsuru olarak görülen silahlı kuvvetler yapılanmasını da hazırlamıştır. 1980 sonrası rejimle çatışmalar halinde bulunan HMÖ militanları daha sonra İran-Irak Savaşı’nda Irak’ın yanında yer alarak İran’a karşı savaşmışlardır. Bu savaşçılar aynı zamanda rejime karşı suikast, bombalama ve gerilla savaşı deneyimlerine de sahiptirler. Savaşçılardan bir düzenli ordu kurulması amacıyla “İran Ulusal Kurtuluş Ordusu”, 1987 yılında Mesud Recevi tarafından Irak’ta kurulmuştur. HMÖ’nün kurucuları ve önde gelenleri, Ulusal Kurtuluş Ordusu içerisinde de önemli mevkilere getirilmişlerdir. İran Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun önemli bir özelliği de yapılanmanın içerisinde çok fazla kadın bulunmasıdır. Üst düzey ordu komutanlıklarına ve özel kuvvetlere katılan kadın muhalifleri, Ulusal Direniş Konseyi tarafından uluslararası kamuoyuna tanıtılmıştır. Konsey’in bu tanıtım faaliyetlerinde kadın savaşçıların kadın hareketleri ve kadın hakları istemiyle rejime karşı savaştığı dile getirilmiştir. Örgütün ordularına verdiği isimler Şii inancı desteklerken amaç olarak seküler kimliğin geriye çekilmesi ve İran’ın Şiilerin tek yöneticisi olma otoritesinin zayıflatılması amaçlanmıştır. İran-Irak Savaşı’nda Irak tarafında savaşmaları Halkın Mücahitleri Örgütü ve yapılanmalarının aleyhine olmuş, örgüt İran’da halk desteğini yitirmeye başlamıştır. Savaş yıllarında Irak’ta kamplar kuran ve askeri eğitimler veren örgüt kampları, Saddam Hüseyin tarafında da desteklenmiştir. İran-Irak Savaşı sonrasında da Irak’ta bulunan kamplarında örgütlenmeye devam eden İUKO militanları, İran’ın 90’lı yıllarda kamplara karşı operasyonlar düzenlemesiyle ülke içine çekilmeye başlamışlardır. ABD’nin Irak’ı işgalinde ana kamplarına dönmek zorunda bırakılmış olan İUKO militanları, aynı zamanda silahsızlandırılma faaliyetlerine başlamışlardır. Liberty kampında korumaya alınan militanlar 2013 yılında Irak ve İran kuvvetlerinin operasyonları ile ülkeden çıkartılmıştır. Örgüt militanları Arnavutluk’a götürülerek orada bir kampa yerleştirilmiştir. 2018 yılından sonra HMÖ ve İUKO militanlarının Irak topraklarındaki faaliyetleri ortadan kalkmıştır.

Halkın Mücahitleri Örgütü ve Yapılanmalarının Faaliyetleri

1987’de Mesud Recevi tarafından Irak’ta kurulan İUKO’nun amacı, askeri faaliyetlerle İran İslam Cumhuriyeti’nin yönetime son vermek olarak ilan edilmiştir (Mojahedin, 2018). Bu doğrultuda İran İslam Cumhuriyeti’ne ve Irak Kürtlerine karşı bir dizi operasyon gerçekleştirilmiştir. İran rejimine karşı operasyonları rasyonel amaçlarına yönelikken Irak Kürtlerine karşı yapılan operasyonlarda Saddam Hüseyin’in örgütün gücünden yararlandığını söyleyebiliriz. Örgüt bu operasyonların hepsinde başarılı olamamış ama rejime karşı büyük kayıplar verdirerek gücünü kanıtlamıştır. Örgüt tarafından, Meivan Operasyonu, Ayn Hoş Operasyonu, Hisrevi Sınır Operasyonu, Hakriz Mehran’ın Kontrolü, Piranşehr Operasyonu ve Koşk Operasyonu gibi küçük çaplı operasyonlar bulunduğu gibi Güneş Operasyonu, Çilçirağ Operasyonu, Firuğ-i Cavidan Operasyonu ve Morvarid Savunma Operasyonları gibi ses getiren büyük çaplı operasyonlarda düzenlemiştir. Örgüt operasyonlarında dikkat çekilen nokta yine kadın savaşçılar üzerine olmuştur. Büyük operasyonların ardından bölgeye ulaştırılan uluslararası medya kuruluşları, kadın savaşçılarla röportajlar yapmış ve silahlı faaliyetleri bazı çevrelerce sempatiyle karşılanmıştır. Mesud Recevi’nin eşi olan Meryem Recevi de bu dönemde örgüt içerisinde aktif rol almıştır. Meryem Recevi Irak’ta bulunan İran Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun üst düzey komutanlarını atamış ve sorumluluk faaliyetlerini düzenlemiştir.

İran Kurtuluş Ordusu’na bağlı kadın askerler Mesud&Meryem Recevi ile birlikte

Örgüte Katılımın Nedenleri

Halkın Mücahitleri Örgütü’nün silahlı kolu olan İran Ulusal Kurtuluş Ordusu’na katılımların gayesi, temelde İslam rejimine karşı muhalif faaliyetler içerisinde girme isteğinden kaynaklanmaktadır. Birey özelinde ise birkaç farklı etken örgüte katılımı desteklemektedir. Psikolojik, pragmatik ve ideolojik kategorilerine ayrılan bu özel etkenler rejime karşı muhalefet temelinde birleşmektedir. Gerçekleştirilen araştırmalarda, psikolojik etkiyle örgüte katılanların, ailesinin, yakının veya kendisinin İslam rejimi tarafından fiziksel şiddete ve/veya baskıya maruz kaldığı saptanmaktadır. Bireylerin bu baskı ve şiddet olaylarına şahit olması veya maruz kalması sonucu intikam düşüncesi ile şiddet uygulayan fraksiyonlara karşı muhalif gruplara veya örgütlere katıldığı düşünülmektedir (Stevenson, 2015).

Pragmatik etkenlere dayanan bireyler ise rejim tarafından cezalandırılmış, kaçak veya suçlu kişilerin yükümlülüklerinden kaçmak için örgüt bünyesine girmelerine neden olmaktadır (Rastgu, 2003). İdeolojik etkende, İUKO mensubu olan kişilerin önceden HMÖ içerisinde yer aldıkları ve silahlı eylemlerde bulundukları saptanmıştır (Stevenson, 2015). Örgüt eleman kazanmak için iki farklı yola başvurmaktadır. Bir tanesi örgütün herhangi bir çabası veya teşviki olmadan bireylerin kendi istekleri doğrultusunda örgüte üye olmalarıdır. Diğeri ise örgütün teşviki, tanıtımları ve faaliyetleri ile üyeleri örgütün içerisinde almasını içermektedir. Örgütün büyük eylemler gerçekleştirmesi ve karizmatik bir lidere sahip olması da örgüte katılan üye sayısında artışa neden olan faktörlerdendir. HMÖ’nün özellikle sosyal medya organlarını ve yayınlarını kullanarak örgüte eleman toplamaya çalıştığı ve üyeler ile temasa geçmek için kullandığı bilinmektedir.

Örgütün Finansal Kaynakları

HMÖ’nün 1979 İslam Devrimi öncesindeki mali kaynağı ile ilgili olarak güvenilir veri veya bilgiye ulaşmak son derece güçtür. Örgütün İslam Devrimi sonrasında 1982 yılına kadar da herhangi bir mali paylaşımı olamamıştır. HMÖ’nün finansal yapılanması örgütün terör örgütlerinden beklendiği şekilde şeffaf bir niteliğe sahip olmaması dolayısıyla net biçimde analiz edilememektedir. HMÖ’nün İran içinde değil fakat uluslararası bazı devletlerden destek aldığı bilinmektedir. Bölge ülkeleri ve batılı ülkeler olarak ikiye ayırabileceğimiz bu mali ve lojistik destekler bize örgütün finansal kaynakları konusunda kısıtlıda olsa bilgiler sunmaktadır. Örgüt en büyük ve merkezi teşkilatlanmasını Irak’ta yaptığı gibi belli tarihlerde Lübnan ve Fransa’da da silahlı eğitimler vermiştir (Rastgu, 2003:31). Örgüt kendisini destekleyen ve meşru gören ülkelerin sağladığı hareket alanından yararlanarak bu ülkelerde yasal yapılanmalar oluşturmuş ve şirketler kurarak kendine gelir kaynağı oluşturmuştur. Bugün hala HMÖ için finansman sağlayan işletmeleri çalıştırılmaktadır. Örgüt, yayınlarından, vakıf ve derneklerinden, ticari faaliyetlerinde yasal gelirler elde ederken, bağış ve haraç yolları ile de yasal olmayan şekilde kendisine finansman sağlamaktadır.

HMÖ’nün Dış Devletlerle İlişkileri

1.) Irak ile İlişkileri

Irak ile ilişkilerinde örgüt, pragmatik davranarak muhalif olduğu ülkenin tehdit olarak algıladığı komşu devletine yerleşmiştir. 1980 yılında Irak’ın lideri Saddam Hüseyin de örgütten yararlanabileceğini düşünmüştür.

Halkın Mücahitleri Örgütü Lideri Mesud Recevi ve Saddam Hüseyin

İran ile Irak arasında Cezayir Anlaşması sebebiyle sınır anlaşmazlıklarının bulunması, HMÖ’nün Irak ile işbirliği yapmasını sağlamıştır. 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı’nda da HMÖ militanları Irak ile birlikte hareket ederek İran’a karşı savaşmışlardır. Savaş sırasında İran’ın halk tabanı özelinde prestijini kaybetmeye başlayan örgüt aynı zamanda Saddam Hüseyin’den lojistik, mali destek almış ve eğitim kamplarını Irak topraklarını kurma fırsatı yakalamıştır. Irak, HMÖ’yü İran’a ve ülke içerisindeki muhaliflere karşı kullanırken, HMÖ Irak yönetiminden destek alarak yapılanmasını gerçekleştirmiş ve yeni üyeler kazanmıştır. Kazan-Kazan ilişkisi 2003 yılında ABD’nin Irak işgali sonrasında bozulmuştur. HMÖ’nün işgalin ilk zamanlarında Saddam Hüseyin’e destek olması ABD tarafından hedef olmasına neden olmuş ve gerçekleştirilen operasyonlarda örgüte büyük darbe vurulmuştur. 2009 yılında örgüt ana kampı olan Eşref Kampına çekilmiş fakat Irak ordusunun İran destekli operasyonları ile HMÖ militanları öldürülmeye devam edilmiştir. 2013 yılında militanların Arnavutluk topraklarında korunmaya alınması kararlaştırılmış ve militanlar nakledilmiştir.

2.) ABD ile İlişkileri

ABD örgütün kurulduğu yıldan itibaren taraflı bir politika izlememiştir. 1997 yılında İran’ın başına Muhammed Hatemi’nin geçmesiyle ABD-İran ilişkilerinin yumuşaması, ABD’nin HMÖ’yü terör örgütü olarak tanımasına neden olmuştur. ABD ile ilişkilerinde Irak işgali sonrası kısa süreli bir çatışma durumu oluşmuş fakat örgütün Saddam Hüseyin karşıtı bir perspektife dönmesiyle çatışmalar son bulmuştur. ABD 2003 yılından sonra, HMÖ’nün silahsızlanmasına çalışmış ve kısmen başarılı olmuştur. 2005 yılı sonrasında Hatemi’nin görevde olmaması, ABD-İran ilişkilerinin yeniden çatışmaya girmesine neden olmuş ve ABD yönetimi örgüte karşı bakış açısını yeniden değerlendirme fırsatı bulmuştur. 2012-2013 yılları arasında örgütün Avrupa’da siyasi faaliyetleri dolasıyla silahsızlanması terör örgütü olup olmadığı konusunda ABD yönetimi içerisinde bir tartışma başlatmıştır. İran ile ilişkilerin en gergin olduğu yıllardan biri olan 2012 yılında ABD, HMÖ’nün siyasi bir oluşuma dönüştüğünü ilan ederek terör örgütü listesinden çıkarmıştır. Bu tarihten sonra HMÖ, ABD tarafından finansman ve lojistik desteği almaya başlamış ve terör örgütü olmaktan çıkarılması ona en önemli siyasi meşruiyeti kazandırmıştır.

3.) Arnavutluk ile İlişkileri

HMÖ’nün Irak’tan çıkarılması örgütün kapsamlı bir dönüşüme girmesine neden olmuştur. Silahlı güçlerine ve silahlı politikalarına son vermek zorunda olan örgüt, Arnavutluk’a 2012 yılından itibaren yerleştirilmeye başlamıştır. Arnavutluk yönetimi ve başbakanı Pandeli Majko, HMÖ’ye radikalleşmeden uzaklaşması ve silahlı faaliyetlere son vermesi karşılığında ülkede barınmasına izin vermiştir. ABD yönetimi de HMÖ’nün Arnavutluk’taki faaliyetlerine ve Eşref-3 adını verdikleri bir kampın kurulmasına destek vermiştir. Örgüt Arnavtuluk’un başkenti Tiran’da, kendine tahsis edilen kampında faaliyetlerine devam etmektedir.

Meryem Recevi Arnavutluk’ta

4.) Fransa ile İlişkileri

Fransa örgüte kurulduğu yıldan itibaren olumlu bir tavır içerisinde hareket etmektedir. 1980 yılından sonra örgütün yöneticilerinin merkezi haline gelen Fransa, daha sonra örgüt sempatizanlarının ve Avrupalı üyelerinin de toplandığı ülke haline gelmiştir. HMÖ’nün özellikle İran Ulusal Direniş Konseyi aracılığı ile Fransa’da faaliyetler düzenlemesi, Avrupa içerisinde tanınırlığını arttırdığı ve örgüte sempati kazandırıldığı düşünülmektedir.

Free İran Toplantısı Sırasında Örgüt Lideri Meryem Recevi 2018/Paris

5.) İngiltere ile İlişkileri

Örgüt İngiltere’de de yapılanmış ve İran Aid, İranian-British Society ve Society of İranian Women in Britain gibi sosyal yapılanmalar, sivil toplum kuruluşları kurarak yapılanmasını derinleştirmiştir. İngiltere yönetimi örgütün sosyal ve siyasi faaliyetleri konusunda müdahalede bulunmazken, silahlı faaliyetler konusunda çekinceli davranmaktadır. İngiltere 2008 yılında Halkın Mücahitleri Örgütü’nü terör örgütleri listesinden çıkarmıştır.

6.) Suudi Arabistan ile İlişkileri

Suudi Arabistan ile örgüt ilişkileri finansman ve mali desteğe dayanmaktadır. 2000 yılı sonrası Suudi Arabistan ile İran’ın bölgesel rekabete girişmeleri sonucu, örgüte siyasi destek de artmıştır. Özellikle 2016-2017 yıllarında, İUDK tarafından Suudi Arabistan’da düzenlenen İran Özgürlük Buluşması’na, Suudi Arabistan’ın üst düzey bürokratlarının katılması örgüte verilen siyasi desteği gözler önüne sermektedir.

7.) İsrail ile İlişkileri

İsrail’in HMÖ ile ilişkileri daha çok stratejik çıkar ilişkileri üzerine oluşturulmuştur. HMÖ ve İsrail’in istihbarat birimlerinin temasları ile İran üzerinde belirli saldırılar düzenlendiği iddia edilmektedir. 2010-2012 yıllarında, İranlı nükleer tesis çalışanlarının suikasta uğramaları ve bazı sabotaj faaliyetleri HMÖ’nün İsrail’de eğitilen üyeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu noktada örgüte stratejik destek veren İsrail, HMÖ ile aynı amacı arzulayarak İran’daki rejimin değişmesine çalışmaktadır.

Sonuç

Örgüt kurulduğu yıllarda bir siyasi düşünce hareketi olarak, Şah yönetimine muhalif bir cephe oluşturmuştur. Bu yıllarda örgütün siyasi faaliyetlerin başarısızlığını fark etmesiyle farklı bir mücadele şekli benimsemesi düşünülmüştür. Silahlı saldırılar ve sabotaj eylemlerinin bu dönemde başladığı bilinmektedir. 1979 devriminin ardından HMÖ kendisinin de yeni kurulan yönetim düzeninde yer alacağını ve devlet yönetimine ortak olacağını düşünmüştür. Örgütün başına geçen Mesud Recevi, hapishane yıllarında yeniden yapılanmayı örgütlemiş ve HMÖ’nün başına kendisini geçirmiştir. İslam rejiminin Velayet-i Fakih ilkesi HMÖ içerisinde tartışılmış ve bu ilkenin uygulanmasına muhalefet etme kararı alınmıştır. Bu süreçten sonra, İran İslam rejimi ile HMÖ arasında silahlı çatışmalar baş göstermeye başlamıştır. HMÖ’nün Irak içerisinde kamplar kurması ve Saddam Hüseyin’in desteğini alması silahlı kuvvetlerinin Irak içerisinde yapılanması ve eğitilmesini sağlamıştır. İran’dan Fransa’ya kaçan Mesud Recevi ve örgütün üst düzey yöneticileri, İran Ulusal Direniş Konseyi adını verdikleri yeni örgütlenme ile Avrupa’daki siyasi faaliyetlerine başlamışlardır. 1980-1988 yılları arasında ortaya çıkan İran-Irak Savaşı’nda HMÖ Irak ordusu ile birlikte İran’a karşı savaşmıştır. Savaşın İran’a karşı yapılması, İran’da bulunan halkın HMÖ’ye güvenini sarsmış ve üyelerini kaybetmesine neden olmuştur. 1987 yılında Mesud Recevi tarafından Irak’ta İran Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun kurulduğu ilan edilmiştir. HMÖ’nün silahlı kolunu oluşturması planlanan bu yapılanma ile İran’a karşı büyük ve küçük operasyonlar gerçekleştirilmiştir. İUDK Avrupa içerisinde siyasi ve sosyal faaliyetler düzenlerken dış devletlerden de hem siyasi hem de mali destekler sağlamıştır. Örgüt Avrupa içerisinde yayınlar yaparak ve şirketler kurarak, HMÖ’ye legal mali desteğin sağlanacağı faaliyetlerde de bulunmuştur. 2000 yılı sonrasında örgütün Irak’ta barınması sorun oluşturmaya başlamış ve 2005 yılında ABD tarafından örgütün silahsızlanarak tek bir kampta toplanması sağlanmıştır. 2009 yılında bu kamplara Irak ve İran ordularının operasyonlar düzenlemesi ile çok sayıda militan ve yönetici öldürülmüştür. ABD aracılığı ile 2012 yılında örgütün Irak’tan Arnavutluk’a gönderilmesi ve silahlı faaliyetlerinin tamamen sona ermesi organize edilmiş, HMÖ 2015 itibariyle Irak’taki varlığına son vermiştir. Uluslararası kamuoyunun desteğini kadın savaşçılar ve İran’daki yönetim şekline muhalif olmak ile kazanmaya çalışan HMÖ, 2000 yılından sonra sadece İran içerisinde silahlı faaliyetlerini organize etmeye çalışmıştır. Sivil ayaklanmalar aracılığı ile İran rejiminin değişmesini amaçlayan örgütün siyasi ve sosyal faaliyetleri hala sürmekte ve dış devletler tarafından mali olarak desteklenmektedir. HMÖ, silahlı ve siyasi yapılanmaları için başarılı ve etkili silahlı eylemleri olduğunu söyleyebilmekteyiz. Siyasi ve sosyal faaliyetleri göreceli olarak başarılı olurken, silahlı eylemleri ile değerlendirecek olursak siyasi eylemleri daha başarılı olmuştur diyebiliriz. Avrupa’da birçok ülke ve ABD tarafından artık terör örgütü olarak tanınmamasını en büyük siyasi başarısı olarak görmekteyiz. Örgüt 2000’li yıllarda da dönemin şartlarına uygun politikalar yürütmüş ve değişimden uzak bir yapılanma kurmaya çalışmamıştır. Değişimlere ayak uydurması örgütün uzun ömürlü olmasına neden olmaktadır. Askeri faaliyetlerine son vermesi de örgütün ömrünü uzatmış ve batılı ülkeler nezdinde prestijini arttırmasını sağlamıştır.

Ömer Yiğit Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Koç, M. (2019). Halkın Mücahitleri Örgütü. İran Araştırmaları Merkezi. Erişim adresi: https://iramcenter.org/halkin-mucahitleri-orgutu/ (Erişim tarihi 08/04/2020)

Rastgu, A.Ekber (2003). Mucahidin-i Halk der Ayine-i Tarih. Arnhem: İran Peyvand Association.

Cohen, R. (2018). The Mojahedin-e Khalq versus the Islamic Republic of Iran: From War to Propaganda and the War on Propaganda and Diplomacy. Middle Eastern Studies, 2018.

Konukçu Y. (2018). İran’da Rejim Karşıtı Hareketler: Halkın Mücahitleri Örgütü Örneği. Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği. Erişim adresi: https://ordaf.org/iranda-rejim-karsiti-hareketler-halkin-mucahitleri-orgutu-ornegi/ (Erişim tarihi 10/04/2020)

Stevenson, Struan (2015). Self Sacrifice: The Life With Iranian Mojahedin. Gutenberg Press.

[/vc_toggle]

Attila: Yaşadığı Dönemi Titreten ‘Tanrı’nın Kırbacı’

Bazılarının korkulu rüyası, bazılarının ise kahramanı oldu. Tarihin tozlu sayfaları onu “Tanrı’nın Kırbacı” olarak yazdı. Yaşadığı dönemi titreten bu Türk kimdir?

Attila, Muncuk Han’ın oğlu olarak 395 yılında dünyaya gelmiştir. İsminin kökeni hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi ismin Gotça dilinde baba manasına gelen atta ile küçültme eki olan ila ekinin birleştirilmesi ile oluştuğu, ve “küçük baba” manasına geldiğidir. Bir diğer görüş ise ismin Türki diller kökenli olmasıdır. Ukraynalı dil bilimci ve türkolog Omeljan Pritsak, ̕Άττίλα (Atilla) isminin Türki kökenli es (eski, büyük) ve t il (deniz, okyanus) kelimeleri ile /a/ son ekinin birleştirilmesinden oluşmuş olabileceğini ve es kökünün zamanla as olduğunu savunmuştur. Bu haliyle attíl- (< *etsíl < *es tíl) olan kelime “okyanusların yöneticisi” manasına geldiği düşünülmüştür. Bilinen en yaygın görüş ise, Attila isminin  Volga Nehri’nin eski adı olan “Atıl-İtil” kelimelerinden türetilmiş olduğudur. İsmi aslen “Attila” olsa da ülkemizde yaygın olarak “Atilla” şeklinde kullanılmaktadır.

Attila ve ağabeyi Bleda, Hun İmparatorluğu’nun en güçlü ailesinin üyeleridir. 420’lerde ve 430’ların başında, Hun kardeşlerin amcaları, Octar (Uptaros) ve Ruga (Roga veya Rua) Hun İmparatorluğu’na hükmetmişlerdir. Attila ve Bleda; okçuluğu, kılıç ve kement kullanımını, atlara nasıl binileceğini ve nasıl bakımının yapılacağını, askeri ve diplomatik taktikleri en iyi şekilde öğrenmişlerdir. Gotik ve Latin dilini de konuştukları düşünülmektedir.

Babası öldükten sonra bozkırda yaşarken bulunan Attila ve kardeşi Bleda, amcaları Rua’nın sahip çıkmasıyla onla birlikte yaşamaya başlamışlardır. Hun Devletinin başında olan Rua öldükten sonra kardeşi Bleda ile beraber Hun İmparatorluğu’nun ortak hükümdarı olmuştur. 445 yılına gelindiğinde Bleda ölmüştür ve Attila artık tek hükümdardır.

Nakara isimli esir biz kıza aşık olmuştur ve onunla evliliğinden, Attila’nın bir oğlu olmuştur. Nakara doğum sırasında hayatını kaybetmiştir.

Attila, Roma ve Cermen tarafından yakından tanınan bir şahsiyettir. Attila hükümdarlığı boyunca Batı ve Roma İmparatorluklarına karşı seferler düzenlemiştir. Bu sebeple Orta Çağ batı kaynaklarında acımasızlığı ile ün salmıştır. Avrupa’da “Tanrı’nın Kırbacı” olarak anılmaktadır. Bu ismi tercih etmelerinin nedeni, günahlarından dolayı Tanrı’nın kendilerini cezalandırmak için Attila’yı gönderdiğine inanmalarıdır.  Buna karşın Cermen (Alman) efsanelerinde Attila, çok büyük ve iyiliksever bir hükümdardır. Bazı tarihçiler bunun sebebini, Attila’nın sarayında çok sayıda Germen hükümdarının yaşamış olmasına bağlamaktadır.

Attila’nın adı, önemli destanlardan biri olan Nibelungen Destanı’nda da geçmektedir. Hun-Germen savaşlarını anlatan bu destanda, Attila, Etzel ismiyle geçmektedir. Etzel, kudretli bir otoriteye sahip, barış yanlısı bir hükümdardır. Savaşçılığı ise, sadece asilere karşı kılıç kuşanması anlatılarak göz önüne serilmiştir. Aynı destanda, Attila’nın asil ruhlu bir hükümdar olduğu da belirtilir. Hatta, Avrupa Hun İmparatorluğu’na başkentlik yapan Etzelburg isminin de, bu efsanedeki hükümdar isminden geldiği bilinmektedir.

Attila’nın Batı Roma İmparatorluğu’na sefer düzenlemesi üzerine III. Valentinianus, seferi durdurması konusunda Attila’yı ikna etmesi için Papa I. Leo’yu göndermiştir. Attila seferi durdurmuştur. Romalıları haraca bağlamıştır. Bu olay nedeniyle, papanın diz çöktüğü tek insan evladının, Attila olduğu anlatılmaktadır.

Attila, İtalya dönüşü Burgundlar’ın prensesi İldiko ile evlenmiştir. İldiko’nun Attila’yı zehirlediği rivayet edilmektedir. Romalı diplomat Priscus’a göre Attila, evliliğini kutladığı ziyafetten sonra şiddetli bir burun kanaması geçirmiştir ve bilincini kaybedip ölmüştür. Ayrıca Priscus, Attila’yı şöyle tasvir etmiştir:

“Kısa boylu, geniş göğsü olan, gözleri küçük, burnu yassı ve ince grimsi sakalları olan, bronz tenli.”

Attila’nın mezarının yeri kesin olarak bilinmemektedir. Cenazesine katılanlar, mezarın yerinin bilinmemesi için öldürülmüştür. Fakat tarihçiler arasında Tuna Nehri’nin yatağının bir süreliğine değiştirildiğine ve hazineleriyle birlikte Attila’nın nehrin altına gömüldüğüne, daha sonra da nehir yatağının eski haline getirildiğine dair yaygın bir inanış vardır. Nehrin aşırı uzunluğundan ve birçok ülkeden geçtiği için bürokratik sorunlar çıkacağından kazı çalışması yapılamamaktadır.

 

BM Genel Kurul Başkanı seçilen Volkan Bozkır’ın görevi nedir?

0

BM Genel Kurul Başkanı, Genel Sekreter değildir. Başkan, kurulun gizli ve diğer oturumları ile tüm olağanüstü toplantılarını yönetir. Sekreter, BM’nin en üst organını temsil eder. Başkanın görev süresi 1, sektereterin ise 5 yıldır.

Bozkır, Genel Kurul’da oylama yapılmaksızın konsensüsle başkanlığa getirilecekti. Ancak Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Ermenistan’ın itirazı nedeniyle Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı “Batı Avrupa ve diğer devletler” grubu içinde uzlaşı sağlanamadı ve bu nedenle Genel Kurul’da oylama yapıldı.

Bozkır’ın tek aday olduğu seçimde 193 ülkeden 192’si oy kullandı. Üye ülkelerden Venezuela, finansal katkı payını ödemediği için oy kullanamadı. Seçimde 178 ülke Bozkır’a oy verirken 11 ülke çekimser oy kullandı, üç oy da geçersiz sayıldı.

TSK’nın 15 Temmuz Sonrası Başlattığı 8 Sınır Ötesi Harekat

Milli Savunma Bakanlığı’nın 15 Haziran 00.14’te “Pençe-Kartal Operasyonu başladı. Uçaklarımız teröristlerin inlerini başlarına yıkıyor.” tweetiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyine operasyon başladı. Son zamanlarda karakol ve üs bölgelerine yapılan taciz ve saldırılar nedeniyle uluslararası hukuktan doğan meşru hakların kullanıldığı belirtilen ilk açıklamada teröristlere ait barınak, sığınak ve mağaralardan oluşan 81 hedef imha edildiği, savaş uçaklarının emniyetli bir şekilde üslere geri döndüğü belirtildi.

İki gün sonra komandoların operasyon kapsamında Şırnak’ın karşısındaki Haftanin’e kara harekatı başladığı duyuruldu.

Pençe-Kartal Operasyonu, TSK’nın 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana sınır ötesine yönelik düzenlediği operasyon sayısı 7 oldu. Libya’da Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin başlattığı Barış Fırtınası Operasyonu’nu da dahil edersek sekizinci operasyon.

Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta düzenlediği harekatlar

Fırat Kalkanı Harekatı: 24 Ağustos 2016 tarihinde Cerablus’a başlayan operasyon 29 Mart 2017’de El Bab şehrinin kontrol edilmesiyle sona erdi.

Zeytin Dalı Harekatı: 20 Ocak 2018’de Fırat Kalkanı Harekatı’nın batısında yer alan, terör örgütü PKK’nın yıllardır üssü konumundaki Afrin’e yönelik düzenlenen Zeytin Dalı Harekatı, 18 Mart’ta şehir merkezinin ele geçirilmesinden sonra 24 Mart’ta resmen sona erdi.

Kararlılık Harekatı: Suriye’de Zeytin Dalı Harekatı devam ederken 11 Mart 2018’de Irak’ın kuzeyinde sınırın 15 kilometre ötesindeki Hakurk bölgesinde başlatılan Kararlılık Harekatı ile TSK birçok bölgede ilerleme kaydetti. Türk askerinin ana hedefi stratejik noktalara üsler kurarak terör örgütünün geçiş güzergahlarını kontrol altına almak.

Pençe Operasyonları (1-2-3): 27 Mayıs’ta Hakurk’ta başlatılan 12 Temmuz’da Pençe-2 ile genişletilen operasyonlar, Pençe-3 ile Sinath-Haftanin bölgesinde devam etti.

Barış Pınarı Harekatı: 9 Ekim 2019’da Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki Resulayn ve Tel Abyad’a yönelik Barış Pınarı Harekatı’nı başlatan ve kısa sürede önemli ilerleme kaydeden TSK ve Suriye Milli Ordusu, Türkiye’nin Rusya ve ABD ile karşılıklı mutabakat yapmasının ardından güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre 25 Kasım’da sona erdi.

Bahar Kalkanı Harekatı: 27 Şubat’ta İdlib’de rejim güçlerine karşı başlatılan harekat, 5 Mart’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in Moskova’daki görüşmesi sonrası İdlib’de ateşkes kararı almasıyla sona erdi.

Barış Fırtınası Operasyonu: Libya’da Türkiye’nin desteklediği UMH birlikleri, 25 Mart’ta Vatiyye hava üssü ve Ebu Greyn’e yönelik Hafter güçlerine karşı operasyon başlattı.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası”]

Pençe-Kartal Operasyonu: 15 Haziran’da hava harekatı ile başlayan Pençe-Kartal Operasyonu, 17 Haziran’da komandoların Haftanin’de ilerlemesiyle devam ediyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Küreselleşme: Ekonomik, Kültürel ve Askeri Boyutları

Bir bilim insanı Orta Afrika’da çalışmalarına başlarken köye davet edilmiştir. Dış dünyadan yalıtılmış bu toplulukta kendilerine özgü birşeyler öğrenme amacıyla gittiği köyde Basic İnstinct (Temel İçgüdü) filminin topluca seyredilmesinden başka bir şey görmemiştir. Üstelik film henüz Londra’da bile vizyona girmemişken! Giddens, bu durumun basit şekilde modern araçların (televizyon, bilgisayar, videolar) yaşamımıza dâhil olmasıyla açıklanamayacağını ifade etmekte ve şunları belirtmektedir: “Biz yaptığımız şeylerin hemen her yönünü etkileyen bir dönüşümler çağında yaşıyoruz. İster daha iyi ister daha kötü yönde olsun, hiç kimsenin tam olarak anlamadığı, ama etkisini hepimiz üzerinde hissettiren bir küresel düzene doğru sürüklenmekteyiz.”[1]

Küreselleşme Asya krizinden itibaren yöneltilen eleştiri ve protestolara rağmen özellikle teknolojik imkanların gelişmesiyle daha geniş alanlarda etkisini hissettirmektedir. Bu sürecin ideolojik veya başka sebeplerle karşısında olmak, dünyanın en büyük GSYH’sine sahip olunsa bile yeterli değildir. Artık bir organizma gibi gelişimi tüm insanların ortak eylemleriyle artmakta olan küreselleşme; köyler, gecekondu mahalleleri, merkezi iş alanları veya yaş grupları fark etmeksizin herkesi dünyanın gündemine yöneltebilmektedir. Malatya’da bir köy kahvesinde ABD başkanlık seçimleri tartışılırken, Travnik’te Çin’in büyüyen güç olarak kendisini tehdit ettiği konuşulmakta, Kum’da bir medrese duvarında sosyal medyanın etkisine dikkat çekilmekte, Buenos Aires üniversitesinde öğrenciler küresel modanın ürettiği kıyafetlerle “küreselleşme”yi eleştirmekte, Hamburg’da G20 zirvesi öncesi küreselleşme karşıtları küresel iletişim araçlarını kullanarak organize olabilmektedir.

Sözlükte, kelime anlamı “Uluslararası düzlemde yaygınlaşmış iktisadi etkinliklerin işlevsel anlamda birbirlerine eklemlenmesi olarak ifade edilen “küreselleşme” İngilizce’deki “globalization” (bütünsellik” ve aynılaşma anlamlarına gelmektedir) kelimesinin Türkçe karşılığıdır. 2000’li yıllardan itibaren sıkça bahsedilen küreselleşme[2]  Corona virüsü ile ilgili komplo teorilerinin’de merkezinde yer almaktadır.

Kelime ilk kez Reise ve Davies’in 1944 yılında yayınlandıkları Gezegen Demokrasisi, Bilimsel Hümanizm ve Uygulamalı Anlamı adlı eserde ifade edilmiştir. Dünya’nın küresel bir köy olduğu tanımı ise 1963 yılında Marshall McLuhan’ın İletişimdeki İncelemeler adlı eserinde yapılmıştır.[3] Sonraki dönemlerde ise kavram yaygınlaşarak akademi ve finans dünyasında kullanılmıştır. Kavramın ortaya atıldığı dönem aynı zamanda soğuk savaşın henüz devam ettiği ve iki kutuplu dünyada yaşayan insanların bir diğeri hakkında rahatlıkla bilgi sahibi olamadığı, seyahat edemediği, dünya çapında gerilim ve duvarların varlığını koruduğu bir dönemde ortaya çıkması dikkat çekicidir.

Kelime anlamı ise dünyanın giderek daha fazla bütünleşmesi, aynılaşması ve birbirine bağımlı olmasını ifade etmektedir.

2019 Bilderberg Toplantısı, The Fairmont Le Montreux Palace Hotel, İsviçre

Küreselleşme’nin Başlangıcı

Küreselleşme’nin ne zaman ortaya çıktığı bir tartışma konusudur. Tarım devrimi, Büyük İskender’in fetihleri, Roma imparatorluğu, Coğrafi keşifler, Sanayi devrimi gibi birçok döneme dayandıran farklı düşünürler bulunmaktadır. Alanın ünlü düşünürlerinden George Modelski, küreselleşmenin başlangıç dönemini İslam Dünyası’nın onuncu yüzyıl dolaylarında başlattığını belirtir. İslam Dünyası’nın; Avrupa, Kuzey Afrika, Orta Doğu, Hindistan ve Endonezya’ya kadar uzanan geniş bir alanda siyasi birlikteliği sağlaması, kültürel gücü ve eğitim kurumlarıyla ileri düzeyde bir medeniyet ortaya koyması gibi hususlarla İslam üzerinden küresel bir düzen gerçekleştirmesini dayanak alarak temellendirir.[4]

Fakat küreselleşme’nin yakın dönemde ortaya çıktığını belirten birçok düşünür’de bulunmaktadır. Başlangıç tarihi olarak şu olaylara vurgu yapılmaktadır;

  • 1956 İlk transatlantik telefon kablosu döşenmesi
  • 1957 Sputunik uydusunun uzaya fırlatılması
  • 1962 Telstar uydusunun fırlatılması ve ilk transatlantik televizyon yayınlarının başlaması
  • 1966 Dünyanın yekpare bir uydu fotoğrafının yayınlanması
  • 1988 Arpanet temelli modern internetin kurulması
  • 2001 11 Eylül Saldırıları

Daha kapsamlı başlangıç noktası ise şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Dünya Savaşından sonra ABD’nin küresel güç olarak çıkışı
  • Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkışı
  • Sovyetler Birliğinin Çöküşü ve Soğuk Savaşın sona ermesi[5]

Küresel Entegrasyon

Küreselleşme sürecine entegrasyon farklı derecelerde devam etmektedir. Örneğin; ABD, Kanada, Avrupa Birliği, Japonya, Rusya ve diğer G-8 ülkeleri küreselleşmeye büyük oranda entegre olan bölgelerdir. Küreselleşmeye entegre olmaya çalışan ülkeler grubunda da Güney Kore, Malezya, Endonezya, Türkiye, Brezilya, Meksika, Hindistan gibi ülkeler yer almaktadır.[6]

Bunların haricinde küreselleşme sürecine direnen ülkelerde bulunmaktadır. Bu gibi ülkeler genellikle ideolojik görüşler, siyasi nedenler ve küreselleşme sürecinden korktukları ya da güvenmedikleri için söz konusu yapıya entegre olma konusunda çekingen davranmaktadırlar. Bu ülkeler grubunda İran, Küba ve Kuzey Kore yer almaktadır.[7] Yakın dönemde Venezuella’da bu eğilim görülmektedir.

Hangi ülkenin ne kadar küreselleştiğiyle ilgili olarak Siyasi, Sosyal ve Ekonomik parametrelere göre değerlendirme yapan Küreselleşme Endeksi (KOF Globalisation Index) yol gösterici olacaktır.

Dünya’nın En Küreselleşmiş Ülkeleri

Küreselleşme endeksi sonuçlarına göre ABD 23, Türkiye ise 56.sırada yer almaktadır. Sonuçlar analiz edildiğinde küreselleşme’nin ana omurgasını Avrupa ülkeleri oluşturmaktadır ve dünya’nın her yıl daha fazla küreselleştiği görülmektedir. [8]

Küreselleşme süreci üzerine yapılan tartışmalarda taraflar 3 gruba ayrılmaktadır. Bunlar; küreselleşmeyi savunan aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye kuşkuyla bakan şüpheciler ve her iki tarafa da eleştiriler getiren dönüşümcülerdir.

Küreselleşme’nin Tarafları

Küreselleşme süreci üzerine yapılan tartışmalarda taraflar 3 gruba ayrılmaktadır. Bunlar; küreselleşmeyi savunan aşırı küreselleşmeciler, küreselleşmeye kuşkuyla bakan şüpheciler ve her iki tarafa da eleştiriler getiren dönüşümcülerdir.

1-) Aşırı Küreselleşmeciler

Aşırı Küreselleşmeciler, küreselleşme sürecini destekleyen gruptur. Bu grupta yer alan kişiler küreselleşmenin giderek ulus devletleri etkisi altına aldığını ve bu sebeple herkesin küresel piyasa ilkelerine tabi olması gerektiğini ileri sürmektedir. Onlara göre küreselleşme süreci karşı konulamaz bir durumdur. Küreselleşmenin etkisini kırmaya yönelik bütün politikalar başarısız olacaktır.[9] Aşırı Küreselleşmecilere göre artık ulus-devlet çağı sona ermiştir Japon Kenichi Ohmae, 1998 Asya ekonomik krizinin küreselleşme gerçeğini tüm hatlarıyla ortaya koyduğunu ileri sürmektedir.[10] Ayrıca Bilderberg toplantılarına katılımcılarının ve paydaşlarının bu alanda olduğu düşünülmektedir.

Küreselleşme Durumu 1970-2017

 (Küreselleşme Endeksi)

Aşırı Küreselleşmeciler, ekonomik küreselleşmenin yaşanmasıyla birlikte “ulusallıktan çıkış” yaşanarak “sınırı olmayan” bir ekonomik düzleme geçileceğini ön görmektedir. “…pek çok hiper-küreselleşmeci ekonomik küreselleşmenin geleneksel ulus-devletlerin yerini, dünya toplumunun başlıca ekonomik ve politik birimleri olarak alan veya yerini sonunda alacak olan toplumsal organizasyonun yeni biçimini inşa ettiğine inanmaktadır.[11]

2-) Şüpheciler

Şüpheciler, küreselleşme kavramına olumsuz şekilde yaklaşan gruptur. Bu grupta yer alanlar küreselleşmenin etkisi altına aldığı ekonomik faaliyetlerin önceki dönemlerden farklı olmadığını savunmaktadır. Çoğu ülke gelirlerinin yalnız küçük bir kısmını dış ticaret vasıtasıyla elde ettiğini, ülkelerin ticari ilişkilerini eskiden olduğu gibi yakın çevreleriyle sürdürdüğünü belirtmektedirler. Bu konuda Avrupa Birliği ülkelerinin kendi içinde ticaret yapması örnek olarak gösterilmekte, benzer durumların Asya ve Pasifik bölgelerinde de yaşandığı ifade edilmektedir.[12]

Şüpheciler küresel medeniyetin ortaya çıkışından çok, medeniyet bloklarına ve etnik parçalanmaya vurgu yapmaktadırlar. Bu konuda en büyük eleştirilerden birisini  “Medeniyetler Çatışması” teorisiyle Huntington getirmektedir. Huntington, “evrensel medeniyet” fikrini Batı dünyasının dışında kalan toplumların benimsemediği, bu fikrin kimi toplumlarda tehdit olarak algılandığı, Soğuk Savaş sonrasında toplumların sadece demokrasiye yönelmeyip otoriterizm, milliyetçilik, piyasa kominizmi, dinî kaynaklardan beslenen otoriteler gibi birçok alternatiflerin ortaya çıktığını belirtmektedir. Ayrıca halklar arasında iletişimin artmasını ortak bir kültürün meydana getirmeyeceğini belirtmiştir.[13]

3-) Dönüşümcüler

Dönüşümcülere göre küreselleşme bugüne kadar eşi görülmemiş bir noktaya ulaşmıştır ve bu süreçle birlikte dünyada büyük değişiklikler yaşanmaktadır.[14] Fakat bu durumu, tek bir küresel sistemin veya küresel toplumun gelişimine delil olarak kabul etmemektedirler. Dönüşümcüler, küreselleşme süreciyle birlikte kimi toplumların küresel sistemden olumsuz şekilde etkilenirken bazı toplulukların da giderek marjinalleştiklerinin altını çizmektedir.[15]

Dönüşümcülere göre küreselleşme sürecinin meydana getireceği sarsıntıları kestirmek şu an için güçtür. Bu sebeple küreselleşmenin gelecekteki ekseni hakkında herhangi bir teori ortaya koymamaktadırlar.[16] Aşırı Küreselleşmeci ve Şüphecilerin üzerinde durduğu ulus devletlerin otoritelerini, güçlerini ve fonksiyonlarını yeniden yapılandırmakta olduğuna inanmaktadırlar. Küreselleşme ile birlikte kendi toprakları üzerinde tek komuta merkezi olmadığını belirtirken, bu egemenliklerini tamamen kaybettiklerine de karşı çıkmaktadırlar.[17] Örneğin Dönüşümcü yazarlardan Giddens, çok uluslu şirketlerin çoğu ülkelerin GSYH’sinden daha fazla gelire sahip olmalarını tek başına yeterli olmadığının altını çizmektedir. Giddens’e göre şirketler, devletlere rakip olamaz. Devletlerin toprak hakimiyeti, polis ve orduya sahip olmaları hiçbir şirketin sahip olamadığı güçlerdir. Devletlerin güçlerini ekonomiden değil, egemenliklerinden almakta olduğunu belirtmektedir.[18]

Tablo:  Küreselleşme Tarafları

  Aşırı Küreselleşmeciler Şüpheciler Dönüşümcüler
Yeni olan nedir? Küresel bir çağ Ticaret blokları (AB, Asya-Pasifik, Kuzey Amerika), önceki dönemden daha zayıf coğrafi yönetim Tarihsel olarak daha önce hiç duyulmamış küresel karşılıklı bağımlılık düzeyi
Baskın özellikler Küresel kapitalizm, küresel yönetim, küresel sivil toplum Dünya 1890’lardan daha az birbirine bağımlı Yoğun ve kapsamlı bir küreselleşme
Tarihsel yörünge Küresel medeniyet Bölgesel bloklar/medeniyetler çatışması Belirsiz: küresel entegrasyon ve parçalanma
Özet argüman Ulus-devletin sonu Uluslararasılaştırma devlet kabulüne ve desteğine dünya bağlıdır Devlet gücü ve siyasetini dönüştüren küreselleşme

Kaynak: Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.177.

Küreselleşme’nin Boyutları

Küreselleşme’nin çevre, spor, bilim, sanat, edebiyat, sağlık, turizm, yiyecek, iletişim gibi birçok alandaki boyutundan bahsedilebilir. Fakat temel bir yazı planlandığı için kısaca küreselleşme’nin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel boyutları incelenecektir.

Küresel Devlet

Yönetim Biçimi: Demokrasi Meclis: BM Genel Kurulu Para Birimi: Dolar
Dil: İngilizce Vatandaşlık: Küresel Vatandaş Başkent: New York
Ekonomik Model: Kapitalizm GSH: 85.931 Trilyon Dolar Banka ve Fon: Dünya Bankası, IMF
Güvenlik Kurulu: BM Güvenlik Konseyi Ordu: NATO Polis: İnterpol
Kalkınma Bakanlığı: OECD Spor Bakanlığı: IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) Sağlık Bakanlığı: WHO (Dünya Sağlık Örgütü)
Yardım Kuruluşu: IFRC Eğitim, Bilim ve Kültür Bakanlığı: UNESCO Tarım Bakanlığı: FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü)
Sendika: ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Turizm Bakanlığı: UNWTO (Dünya Turizm Örgütü) Adalet Baknlığı: Lahey Uluslararası Adalet Divanı
İletişim Bakanlığı: ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği) Şehircilik ve Çevre Bakanlığı: UN-HABITAT (Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı) Sanayi Bakanlığı: UNIDO (Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü)

Tablo, yazarın elde ettiği bilgiler doğrultusunda yoruma dayalı tasarlanmıştır.

1-) Küreselleşmenin Siyasi Boyutu: Demokrasi

Küreselleşmenin siyasi omurgası demokrasidir. Küreselleşmeyle birlikte demokrasi, tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir alanda uygulama şansı bulmuş ve evrensel bir nitelik kazanmıştır.[19] Küreselleşme, artan küresel iletişim ve bilişim araçlarıyla demokrasinin yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.[20] Sivil toplum kuruluşlarının öne çıkması, yerel yönetimlerin güç kazanmaları, küreselleşmenin siyasi yönündeki diğer etkilerine örnek olarak paylaşılabilir. Artık siyasal odak noktası ulusal devletler değildir. Dünya siyasetini belirleyen irili ufaklı birçok bileşen mevcuttur.[21]

Demokrasinin küreselleşmesini gösteren önemli araçlardan birisi EIU tarafından her yıl yayınlanan demokrasi endeksidir. Endeksin 2019 raporunda rapora dahil edilen 167 ülkenin 113’ü demokratik olarak gösterilmektedir. Demokratik ülkeler içerisinde sınıflandırma yapıldığında ise 22 ülke kusursuz demokrasi, 54 ülke kusurlu demokrasi, 37 ülke karma rejim, 54 ülke ise otoriter rejim olarak gösterilmiştir. Endeks raporuna göre dereceleri farklılaşmakla birlikte dünya nüfusunun %64.4’ü demokratik rejimler tarafından yönetilirken, %35.6’sı otoriter rejimler altında yaşamaktadırlar.[22] Demokrasi dünya genelinde küresel bir siyasî yapı olarak belirmekte ve düzey farklılıkları olmakla birlikte geniş bir uygulama alanı bulmaktadır.

Demokrasi Endeksi 2019

2-) Küreselleşmenin İktisadi Boyutu: Kapitalizm

“Küresel kapitalist ekonomiye katılmak ülkenizi halka açık bir şirkete dönüştürmek gibidir ama hissedarlar artık sadece kendi seçmeniniz değildir. Onlar, dünyanın neresinde olursalar olsunlar elektronik sürünün üyeleridir ve daha önce söylediğim gibi dört yılda bir oy vermezler. Yatırım fonları, emeklilik fonları, aracı kurumlar ve daha birçok şey aracılığıyla kendi evlerinin bodrum katında internet kanalıyla saatte bir oy verirler.”[23]

Küreselleşmenin iktisadî omurgasını kapitalizm oluşturmaktadır. Kapitalizmin küreselleşmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir.[24] Bu süreçte gelişmiş ülkelerin Breeton Woods anlaşmasıyla dolar, altın ve tüm para birimlerine endekslemesi[25], Dünya Bankası, IMF ve GATT (Sonradan Dünya Ticaret Örgütü) gibi örgütlerin faaliyetleri, küresel kapitalizmin yerleşmesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca bölgesel örgütlerde ticari kısıtlamaların kaldırılması için çalışmış, mal ve hizmetlerin engelsiz olarak akışı için bütünleşme sürecini hızlandırmıştır.

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 1991 tarihinde SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Sosyalizm büyük bir yara alarak dünya genelinde etkisini yitirmeye başlamıştır. SSCB’nin kontrolü altındaki ülkelerin bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra serbest piyasa ekonomisini benimsemesi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin “’kapitalizmi sosyalizmin yararı amacıyla kullanılması’’[26] savıyla serbest piyasa modeline geçiş yapması kapitalizmi küreselleştirmiştir. SSCB’nin en büyük mirasçısı Rusya’nın da kapitalizmle bütünleşmesi bu durumun ilginç göstergelerinden birisidir.[27]

Fotoğraf: Coco-Cola HBC Russia

(Konuyla ilgili Elveda Lenin filmi tavsiye edilmektedir)

Sonuç olarak küresel kapitalizm, de-facto rakibi olan sosyalizme karşı kesin zafer elde etmiştir. Fakat bununla birlikte 1929 ekonomik buhranıyla Adam Smith’in “görünmez el” fikri’nin revize edilmesi, serbest piyasanın tam anlamıyla uygulanamaması, tröstlerin ortaya çıkması, gelir dağılımlarında dengesizliğin sürekli olarak artması gibi nedenler kapitalizmin birçok kez sorgulanmasına neden olmuştur.

Küreselleşmenin Sosyal Boyutu: Küresel Kültür

Merkezi Amerika’da bulunan uluslararası bir şirketin Londra’daki bürosunda çalışan genç İngiliz, işi bitince Japon yapımı arabasına binerek evine döndü. Alman mutfak gereçleri ithal eden bir firmada çalışan eşi çok küçük İtalyan arabasıyla daha kolay ilerlediği için eve ondan önce gelmişti. Yeni Zelenda pirzolası, California havucu, Meksika balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan sofrada akşam yemeklerini yedikten sonra, Fin yapımı televizyonlarında İngilizlerin Falkland Adalarını alışına dair bir program seyrettiler. Program sonrasında İngiliz olmanın mutluluğuyla sevindiler.”[28]

Kültür, toplumların değerlerini, davranış kalıplarını ifade etmesiyle toplumların anlam dünyalarını yansıtmaktadır. Kültür, toplumlara göre çeşitlilik göstermekte ve çağlara göre değişiklikler arz etmektedir. Toplumlar çağlar boyunca kültürel etkileşim içinde bulunmuşlardır. Fakat modern çağda bilgi teknolojisinin gelişmesiyle bu irtibat artmış, kültürlerin etkileşimi hızlı bir şekilde ivme kazanmıştır. Bu durum aynılaşmaya başlayan ortak bir kültürü, kültürel küreselleşmeyi ortaya çıkarmaktadır.[29]

Günümüzde küreselleşmeyle birlikte gelişen bir “küresel kültür” vardır. Bu kültür, kökeni ve içeriği bakımından ABD ağırlıklı gelişmektedir.[30] Kültürel küreselleşmenin oluşmasında en önemli faktörlerden birisi İngilizcedir. İngilizcenin yanında küresel kültür, modern iş dünyası ve entelektüel çevreler aracılığıyla yine ABD ekseninde gelişimini sürdürmektedir. Küresel kültürün bir diğer dışa vurulma aracı popüler kültürdür. Bu kültür çoğu yine ABD merkezli şirketler (McDonald’s, YouTube, Starbucks vb.) aracılığıyla yayılmaktadır.[31]

“Küreselleşmenin ekonomik boyutu kimi zaman Mc Donalds markası üzerinden Mc Donaldlaşma olarak okunmaktadır.[32] Küreselleşmenin kültürel boyutu’da günümüzde Netflix firması üzerinden “Netflixleşme (Netflixation)” olarak okunabileceğini düşünülmektedir. Ünlü dizi-film yapım ve dağıtım firması online kütüphaneleriyle 190’ın üzerinde ülkede, 130 milyondan fazla üyesiyle faaliyet sürdürmektedir.[33] Netflix’in önemli etkilerinden birisi her ülkede yerel senaryolarla diziler ortaya çıkarmasıdır. Bu durum her ülkenin Hollywood tekniğiyle diziler üretmesine olanak tanımaktadır. Arjantin’de El Marginal, Türkiye’de Muhafız, İspanya’da La Casa de Papel, Almanya’da Dark, İngiltere’de Black Mirror gibi projelerle çok geniş çevrelere ulaşabilmektedir. Firma’nın küresel çapta popüler kültür üzerinden etkisi her yıl artmaktadır.

Dünya vatandaşları için ortak duyarlılık alanları oluşmuştur; doğaya saygı, yok olmakta olan bitki ve hayvan türleri için kolektif korumacı bilincin oluşması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Ancak ulus devletlerin kimliklerini kaybederek küresel bir kültür veya küresel millet olma durumu dünya genelinde gerçekleşmiş midir?

Pippa Norris, Avrupa Birliğinde ortak bir meclis, pazar, gümrük birliği, para birlikteliği sağlanmış olmasına rağmen birlik içerisindeki ulusların Avrupa kimliği etrafında bütünleşmediğini paylaşır. Alman, İspanyol, İtalyan ve Fransız kimliklerinin gücünü koruduğunu, dünyanın diğer bölgeleri içinde yerel kimliklerin-kültürlerin küresel-kozmopolit kimliklerden daha fazla gücünü koruduğunu, kozmopolit kimliğin sosyo-ekonomik durumla ilişkili olduğunu gösteren net bir kaynağın olmadığını ifade eder.[34]

Huntington Evrensel Medeniyet Fikrini ve Kültürün Küreselleşmesi savını reddeden düşürler arasındadır. Öncelikle uluslararası ticaretin artmasının savaşları önleyeceği tezini reddetmektedir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesinde uluslararası ticaret rekor düzeylere ulaştı ancak tarihte eşi benzeri görülmemiş bir savaşlar dizgesini engelleyemedi. Bu bilgiden hareketle “ticaretin barışı desteklemediği” görüşünü paylaşır. Halklar arasında iletişimin artması ortak bir kültürün meydana getireceğini ifade eder. İnsanların kendilerini tanımlarken ne olmadıkları üzerinden tanımlamaları, medeniyetler arasında iletişim, ticaret ve seyahatlerin artması toplumları daha fazla kendi medeniyet kuşağına taşıyacağı görüşüne yöneltmektedir. Donald Horowitz’den alıntı yaparak;  “Bir İbo Owerri İbo olabilir ya da Nijerya’nın Doğu bölgesinden Onitsha İbo olabilir. Lagos’ta ise yalnızca bir İbo’dur, Londra’da bir Nijeryalıdır, New York’ta ise Afrikalıdır.” görüşünü paylaşır.[35]

Huntington ise 1958-1992 yılları arasında konuşulan diller durumunda bir değişikliğin olmadığını; İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça ve Japonca konuşan insanların sayısında önemli bir düşüş olduğunu, Çince (Mandarin Lehçesi), Hintçe, Malay dili, Arapça, Bengalce, İspanyolca ve Portekizce konuşanların sayılarında ise artış olduğunu belirtmektedir. İngilizce konuşanların sayısı 1958’de dünya genelinde % 9.8 iken 1992’de bu oran % 7.6’ya düştüğü, temel batı dillerini (İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca) konuşan insan sayısı 1950 yılında  % 24.1 iken, 1992’de % 20.8’e düştüğünü aktarmaktadır. Ayrıca Huntington “Lingua Franca iletişimde bir araçtır ancak kimlik ve topluluğun kaynağı olmaz’’ der,  Endonezyalı ile Japon bankerin İngilizce üzerinden anlaşmaları onları Batılılaştırmaz ya da İngilizleştirmez şeklinde savını paylaşmaktadır.[36]

4-) Küreselleşmenin Askeri Boyutu: NATO

Küreselleşme’nin askeri omurgasını NATO meydana getirmektedir. Çağlar boyunca birçok askeri örgüt kurulmuştur. Bu askeri örgütler içerisinde en küresel olanını NATO teşkil etmektedir.[37]

Kısa adıyla NATO olarak ifade edilen Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (The North Atlantic Treaty Organization) savunma ve güvenlik merkezli bir pakttır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle pakt için ilk temaslar sağlanmış, 1949 yılında Brüksel’de kuruluş gerçekleşmiştir.  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 5 daimi üye ülkeden 3’ü (ABD, İngiltere ve Fransa) NATO üyesidir.

NATO’nun temel misyonu üye ülkelerin güvenlik ve özgürlüklerini sağlamaktadır.[38] Ancak siyasi misyonu, Nazi Almanya’sından ortaya çıkan boşluğu doldurmaya başlayan SSCB’ye karşı Batı dünyasının bir denge sağlamasıdır. Fakat NATO sadece saldırıyı önlemek veya püskürtmek ilkesi doğrultusunda kalmamış, siyasi ve sosyal açıdan üye ülkelerle birlikte hareket etmeyi hedeflemiştir. Soğuk savaş sonrasında “insani krizlere müdahale misyonu” pakt bünyesine eklenmiştir.[39] 2020 yılında Kuzey Makedonya’nın kabul edilmesiyle birlikte üye sayısı 30’a yükselmiştir. Aktif askeri kuvveti 3.174 milyon, yedek birliklerle birlikte bu sayı 7,5 milyonu bulmaktadır. Ülke nüfuslarının toplamı değerlendirildiğine 932 milyonluk bir nüfusu kapsamaktadır. Ayrıca G-20 ülkelerinden 7’si aynı zamanda NATO üyesidir.[40] NATO partneri ya da diyalog grubunda (Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi, Akdeniz Diyaloğu, Barış için Ortaklık, İstanbul İş Birliği Girişimi, Baltık Hava Polisliği) olan birçok ülke bulunmaktadır. Tüm bu ilişkiler birleştirildiğinde NATO 70 ülke ile doğrudan veya dolaylı olarak pozitif yönde teması bulunan niceliksel olarak incelediğimizde ise küresel tek çok uluslu askeri yapıdır.[41]

Korona Virüsünü Küreselciler mi Ortaya Çıkardı?

Korona virüsüyle ilgili ortaya atılan komplo teorilerinden biriside virüsü küreselcilerin ortaya çıkardığıdır.. Konuyla ilgili kapalı kapılar arkasında bazı şeyler oluyorsa onu bilemeyiz. Ancak bilgiye dayalı olarak şunlar ifade edebilir;

Küreselleşmenin temel dinamiği dünya çapında ortaklığın oluşmasıdır. İnsanların rahatça seyahat edebildiği, diğer insanları ve kültürleri tanıdığı, sermayenin özgürce dolaşım halinde bulunduğu bir düzendir. Fakat günümüzde virüsle birlikte herşey küreselleşmenin tam tersine işlemektedir. İnsanların başka ülke ve toplumları ziyaret etmekten ziyade kendi ülkesinde dahi seyahat edemediği, duvarların yeniden örüldüğü, ulusal mücadelelerin hız kazandığı, yabancı turistlere karşı olumsuz algıların oluştuğu, sermayenin sınırlı bir alanda dolaşabildiği bir dönemdeyiz. Tüm bu sebeplerle küreselleşmecilerin (Tam olarak kimler veya hangi kuruluşların kast edildiği belirsizdir) korona virüsünü ortaya çıkarmaları kendileri açısından oldukça mantıksız gözükmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.19.

[2] Türkiye akademi camiasında oldukça popüler bir kavram olmaktadır. Küreselleşme kelimesinin kullanıldığı 780 yüksek lisans tezi, 236 doktora tezi, 1 tıpta uzmanlık, 4 sanatta yeterlilik çalışması olmak üzere toplamda 1021 teze konu olmuştur. Çalışma alanları dar bir kapsamda kalmamış, Edebiyat, Ekonomi, Reklamcılık ve Güzel Sanatlara kadar birçok farklı disiplin içerisinde çalışılmıştır. Ayrıca yazılan makale ve kitaplar dahil edildiğinde veri çok daha artmaktadır.

[3] Necmi Başkan, “Çeşitli Bağlamlarıyla Küreselleşme Sözcüğünün Anlamları: Küreselleşeme Olgusuna Felsefi Bakış”, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi SBE, 2005), s.25-26.

[4] George Modelski, “Küreselleşme”, Eray Sarıot (çev.),  Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, David Held ve Anthony McGrew (hzl.), 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, s.75-76.

[5] George Ritzer, Küresel Dünya, Melih Pekdemir (çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011, s.59-63.

[6] Gözen, s.92-94

[7] Gözen, s.94-95.

[8] KOF Swiss Economic Institute, https://kof.ethz.ch/en/forecasts-and-indicators/indicators/kof-globalisation-index.html, Erişim: 17.05.2020.

[9] Sarıtaş, s.396.

[10] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.21.

[11] David Held, Anthony McGrew, David Goldblatt, Jonathan Perraton, “Küresel Dönüşümler, Siyaset, Ekonomi ve Kültür”, Küreselleşme Okumaları, Kudred Bülbül (Ed.), İsmail Aktar (çev.), Ankara: Kadim Yayınları, 2006, s.165-166.

[12] Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, s.20-21.

[13] Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Mehmet Turhan, Cem Soydemir (çev.), 14.Basım, İstanbul: Okyan Us Yayınları, 2015, s.85-89.

[14] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.164.

[15] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.173.

[16] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.172-173.

[17] Held, McGrew, Goldblatt, Perraton, s.174-175.

[18] Anthony Giddens, “Modernliğin Küreselleşmesi” Mehmet Celil Çelebi (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008,  s. 84.

[19] Ömer Köse, “Küreselleşme Sürecinde Devletin Yapısal ve İşlevsel Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, Sayı:49, 2003, s.3.

[20] Kudret Bülbül, “Küreselleşme, Kültür Ve Siyaset: Türk Düşünsel Ve Siyasal Yaşamında Küreselleşme Yaklaşımları”, (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi SBE, 2004), s.183.

[21] David Held, Anthony McGrew,  “Küreselleşmeyi Anlamak”, Ali Serkan Mercan, Eray Sarıot (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, 54-55.

[22] EIU Demokrasi Endeksi, “Democracy Index 2018: Me too?”, s. 2, https://www.eiu.com/public/topical_report.aspx?campaignid=Democracy2018, Erişim: 11.01.2019.

[23] Thomas L. Friedman, Küreselleşmenin Geleceği Lexus Zeytin Ağacı, İstanbul: Boyner Yayınları, 2010, s.189.

[24]  Başak Işıl Çetin, İktisadi Sistemler Bağlamında gelir Dağılımı-Kredi Ekonomisi İlişkisi ve Türkiye, Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eğitim ve Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2013, s.37; Adda, s.126.

[25] Coşkun Can Aktan, İstiklal Yaşar Vural, Globalleşme Fırsat mı? Tehdit mi?, 1.Basım, İstanbul: Zaman Kitap Yayınları, 2014, s.30-34.

[26] Ronald Coase, Ning Wang, Çin Nasıl Kapitalist Oldu?,  İlkay Yılmaz (çev.), 1.Baskı, İstanbul: BigBang Yayınları (2013 Nobel İktisat Ödülü), 2015, s. 129.

[27] Manuel Castells, ”Küresel Enformasyon Kapitalizmi”, Ezgi Sarıtaş (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008,  s.386.

[28] Robin Williams, Towards 2000, Londra: Chatto and Windus Yayınları, 1983, s. 117. Aktaran: Adnan Aslan, “Küreselleşme ve Din”, Köprü Dergisi, No 77, 2002, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=39 Erişim: 06.04.2019.

[29] Nergiz Gündel, “Kültürel Küreselleşmenin Reklam Mesajlarına Yansıması”, (Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuklu Üniversitesi SBE, 2010), s.91.

[30] Peter L. Berger, “Küreselleşmenin Kültürel Dinamikleri”, Bir Küre Bin Bir Küreselleşme, Peter L. Berger, Samuel P. Huntington (ed.), Ayla Ortaç (çev.), İstanbul: Kitap Yayınevi, 2003, s.10; Sarıtaş, s.411.

[31] Berger, s.11-15.

[32] Rana A. Aslanoğlu, Kent, Kimlik ve Küreselleşme, 1.Basım, Bursa: Asa Yayınevi, 1998, s.161.

[33] Netflix, https://ir.netflix.com/ir-overview/profile/default.aspx, Erişim: 12.01.2019.

[34] Pippa Norris, “Küresel Yönetişim ve Kozmopolit Davranışlar”, Bülent Özçelik (çev.), David Held ve Anthony McGrew (hzl.), Küresel Dönüşümler: Büyük Küreselleşme Tartışması, 1.Basım, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2008, 340-349.

[35] Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Mehmet Turhan, Cem Soydemir (çev.), 14.Basım, İstanbul: Okyan Us Yayınları, 2015, s.85-89.

[36] Huntington, s.76-79.

[37] Ritzer, s.406.

[38] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü”, http://www.mfa.gov.tr/nato-tarihce.tr.mfa  Erişim; 17.10.2017.

[39] Erkan Portakal, “Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) ve Varşova Paktı’nın Kuruluş Süreci ve NATO’nun İlk On Yılı” (Yayımlanmamış Yüksek Linsan Tezi, Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2013) s.154.

[40] NATO, “Defence Expenditure of NATO Countries (2010-2017)”, 2017, s.10, http://www.nato.int/cps/en/natohq/news_145409.htm, Erişim: 26.08.2017.

[41] NATO, “Partners”, http://www.nato.int/cps/en/natohq/51288.htm Erişim: 26.08.2017.

[/vc_toggle]

Görüşmelere Rağmen Somaliland Bağımsızlıktan Vazgeçmiyor

0

Somali’nin uzun yıllardır siyasi çekişme yaşadığı özerk bölgesi Somaliland, yeniden başlayan müzakerelerde bağımsızlık isteğinden vazgeçmeyeceğini vurguladı. Somaliland Başkanı Musa Abdi, uluslararası toplumu Somaliland’i tam bağımsız bir devlet olarak tanımaya çağırdı.

Pek çok kimsenin bilmediği Somaliland ne zaman kuruldu?

Somali topraklarının yüzde 21.5’ini kaplayan, dünyada hiçbir ülke tarafından tanınmayan ve “İngiliz Somalisi” olarak bilinen Somaliland, 26 Haziran 1960’ta elde ettiği bağımsızlığın ardından 1 Temmuz 1960’ta “İtalyan Somalisi” olarak adlandırılan bugünkü Somali ile birleşme kararı almıştı.

1969’dan 1991’e kadar Somali’nin başında kalan ve askeri darbeyle iş başına geçen Siad Barre, 1980’li yılların sonlarında patlak veren iç savaşın ardından muhaliflerce devrilmişti.

Muhalif grupların merkezi hükümet kurmayı başaramayıp birbiriyle çatışmaya başlamasının ardından Somaliland, 1991’de tek taraflı bağımsızlığını ilan etmişti.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

GGK, Yemen Merkez Bankası’nın Paralarına El Koydu

0

Yemen’de BAE tarafından desteklenen Güney Geçiş Konseyi (GKK), Yemen Merkez Bankası’na sevk edilen ve Rusya’da basılan 64 milyar Yemen Riyali’ne (1.74 milyar TL) el koydu. Grup, hükümetin petrol gelirlerinden kendilerine pay vermemeleri halinde paraları geri iade etmeyeceğini açıkladı.

Yemen riyali, dolar karşısında son bir buçuk yılın en büyük düşüşünü yaşıyor. Bir dolar, 740 Yemen riyalinden işlem görüyor. Bir zamanlar Husiler’e karşı beraber savaşan Yemen ordusu ve GKK, artık düşman oldu. Bu durum sahada Suudi Arabistan ile BAE gerginliğinin her geçen gün arttığını gösteriyor.

Bu yazı, Stratejik Ortak sosyal medya hesaplarında paylaşılan ‘özet bir içeriktir’ ve web sitesinde Sosyal Notlar kategorisi altında sizlere sunulmuştur.

‘Hedasi Barajı Müzakerelerini Mısır Baltalıyor’

0

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedu Andargachew, Mısır’ın “baraj müzakerelerini” tıkadığını açıkladı. “Mısır, müzakerelerde talep ettiği her şeyi almak istiyor, ancak karşılığında hiçbir şey vermeye hazır değil” diyen Andargachew, Mısır’ın sadece kendi çıkarları üzerinde durmasının görüşmeleri sekteye uğrattığını söyledi.

Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı sorunu iki ülkeyi savaşın eşiğine getireceği iddia ediliyor.

Etiyopya’nın inşa ettiği Hedasi Barajı sonrası Sudan, Mısır ve Etiyopya arasında anlaşmazlık çıkmıştı.

Elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını hidroelektrik santrallerinden sağlayan Etiyopya, Afrika’nın en büyüğü olacak Hedasi Barajı ile yetersiz olan enerji üretimini artırmayı amaçlıyor.

Temmuzda barajda su tutulmaya başlanacak.