Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başlattığı Pençe-Kaplan operasyonunda Hantur Dağı’nda kontrol sağlanırken, Irak ordusu ve peşmerge Türk askerinin ilerleyişine karşı bazı bölgelerde konuşlandı.
Irak Sınır Muhafızları 1’inci Birliği Komutanı Tuğgeneral Diler Ferzende Zebari, “Türkiye’nin başlattığı operasyon kapsamında gösterdiği ilerleyiş sonrası Sınır Muhafızları Birliği’ni Zaho sınırında bazı stratejik bölgeler konuşlandırdıklarını açıkladı.
TSK’nın ilerleyişine karşı peşmerge unsurları, Batifa’nın kuzey ve kuzeybatısına konuşlandı.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın 29 Haziran’daki açıklamasına göre 41 teröristin etkisiz hale getirildiği duyurulmuştu.
Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger, “Avrupa Birliği gerekirse Libya’da askeri tehdit seçeneğini kullanmalı.” açıklamasında bulundu.
Ischinger açıklamasında ayrıca “Uluslararası çatışmalarda askeri araçlarla operasyon tehdidinde bulunmayanların diplomasisi de söz sanatından öteye geçemez” ifadelerini kullandı.
1963’te Soğuk Savaş yıllarında bir istişare meclisi olarak kurulan Münih Güvenlik Konferansı, öncelikli olarak “transatlantik bir aile buluşması” olarak tanımlanmıştı. Soğuk Savaş sonrası Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelere de yer verilen konferans, uluslararası ilişkiler takipçileri ve akademisyenlerin bilmesi gereken, dünyadaki türünün en büyük örneği.
ABD savunma yetkililerine göre Pentagon, F-35’in ana bileşenleri için (ana gövdeden motor tahrik sisteminin 139 parçasına kadar) Türk savunma yüklenicileri ile çalışmaya devam edecek.
Bloomberg Government tarafından yapılan 2018 analizinde, “Türkiye, havacılık ve uzay sanayinde küresel bir liderdi ve 10 Türk şirketi, Türk Havacılık ve Uzay Sanayi (TUSAŞ) tarafından üretilen merkez gövde de dahil olmak üzere, F-35 parçalarında yaklaşık 12 milyar dolar kazanma yolundaydı.” ifadeleri yer alıyordu.
Pentagon tarafından paylaşılan verilere göre, F-35 programı kapsamında üretimini sürdüren Türk şirketleri F-35’in yaklaşık 24.000 uçak iskeleti parça tipinden 817 adedini ve yaklaşık 3.000 motor parçası tipinden 188 adedini üretti.
28 Nisan 1937’de Irak’ın Tikrit şehrine yakın El Avja köyünde dünyaya geldi. Ailesi Irak’ta El Hatap aşiretine mensup ve doğduktan kısa bir süre sonra dayısı Hayrallah’ın yanına gönderildi.
1956 yılında dayısı Hayrallah askeri akademiye girmesi için ısrar etse de o sınavlarda başarısız oldu ve 1957 senesinde Baas Partisi’ne girdi. 1959’da Başbakan Abdülkerim Kasım’a yönelik bir suikast timine katıldı. Bu suikast başarısızlık ile sonuçlandı. Başarısız suikast girişiminden sonra önce Suriye’ye ardından da Mısır’a kaçtı. Burada bulunduğu zaman içerisinde hukuk eğitimi aldı ve 1963’te Bağdat’a geri dönerek bir evlilik yaptı. Yine aynı sene Mareşal Abdüsselam Arif, Baasçılara bir darbe düzenledi ve bu esnada tutuklanarak hapse gönderildi. 1967 senesinden hapisten kaçtı ve Baas Partisi’ni iktidara taşıyan 1968 darbesinde anahtar rol oynadı. Irak Hükûmeti Saddam Hüseyin’den önce 1972 senesinde Irak Petrol Şirketi’ni millileştirerek ekonomiye büyük gelir kaynağı sağladı.
16 Temmuz 1979’da iktidarı ele geçiren Saddam Hüseyin, aslında bundan önce, de facto olarak ülke yönetiminde söz sahibiydi. Kuzeni olan Cumhurbaşkanı Ahmed Hasan El Bekir’in rahatsızlığı nedeniyle istifa etmesiyle ona en yakın isim olarak ülke yönetiminin başına geçti. Baas Partisi’ni yıkabileceğine inandığı kişilere karşı doğrudan kendine bağlı güvenlik güçleri kurdu. Saddam Hüseyin Devlet Başkanlığı yanında Devrim Komuta Konseyi Başkanlığı, Başbakanlık ve Baas Partisi Genel Sekreterliği görevlerini de yürüttü.
Saddam Hüseyin’in yönetime geldiği 1979 senesinde gerçekleşen İran İslam Devrimi’nin, Irak’taki Şiileri etkilemesi üzerine Saddam Hüseyin, Huzistan’daki Araplara özerklik verilmesini istedi. Bu talebi kabul görmeyince Cezayir Antlaşması’nı iptal ederek İran Havaalanı’nı bombaladı ve 9 yıl sürecek bir savaşı fitilini çaktı. Bu savaş sürerken 16 Mart 1988’de Irak yönetimi, Halepçe’de kimyasal silahlar kullandı ve 5 bin Iraklı Kürt vatandaşını kadın, çocuk ve genç demeden öldürdü. İki tarafın da birbirine üstünlük sağlayamaması üzerine bu olaydan birkaç ay sonra Birleşmiş Milletler (BM) denetiminde ateşkes imzalandı.
2 Ağustos 1990’da sürpriz bir şekilde Kuveyt’i işgal etti ve 8 Ağustos’ta da ilhak ettiğini duyurdu. Bunun üzerine 1991 senesine koalisyon güçleri öncülüğünde “Çöl Fırtınası Operasyonu” ile Körfez Savaşı başladı ve Irak, Kuveyt’ten çıkarıldı.
1994 yılında Saddam Hüseyin Başbakan oldu ve Irak Ulusal Meclisi, Kuveyt’i tanıdı. 1998 senesinde Irak’taki kimyasal silahları yok etmek amacıyla ABD ve İngiltere “Çöl Tilkisi Operasyonu” ile hava bombardımanına başladı.
11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler saldırısından sonra Saddam Hüseyin tekrar hedef haline geldi. Bunun üzerine ABD Başkanı George W. Bush, bir açıklamasında Irak, İran ve Kuzey Kore’yi şer ekseni ilan ederek mevcut hükûmetlerin devrilmesi için harekete geçeceklerini belirtti. Bu arada Saddam Hüseyin, 2002 yılında İsrail’in Filistin’e girmesi üzerine petrol ihracatını durdurdu fakat bu hareketi başka Arap ülkelerinden destek görmeyince kısa süre sonra petrol ihracatına tekrar başladı.
Ardından 20 Mart 2003’te Irak’a girilmesinin ardından 3 hafta içinde Saddam Hüseyin ve hükûmeti düşürüldü. Bir süre kaçan ve en son doğduğu şehir olan Tikrit’te bir çiftlikte yakalanan Saddam Hüseyin, sorgu ve mahkemesinin ardından Kurban Bayramı’nın ilk günü 30 Aralık 2006’da asılarak idam edildi.
V-2 (Vergeltungswaffe 2), dünyanın ilk uzun menzilli güdümlü füzesi. 20 Haziran 1944’teki uçuşuyla uzay sınırına ulaşmış ilk insan yapımı nesne.
Askeri uzun menzilli füzelerin çalışmaları henüz çiçeği burnunda mezun Wernher von Braun’un çalışmalarının Alman ordusunun ilgisini çekmesi ile başladı, bin yıl sürecek imparatorluğun kalbinin son atışları yaşanırken uzay çağının en önemli basamağı oldu.
Projenin en önemli ismi von Braun’du. Bilim adamı henüz 1920’lerin sonunda okuduğu Hermann Oberth’in Die Rakete zu den Planetenräumen (Gezegenler arası uzaya roket) kitabından etkilenerek Berlin teknik Üniversitesi’ne girdi ve burada Oberth ile sıvı yakıtlı motor testlerinde birlikte çalışma fırsatı buldu. Oberth Jules Verne romanlarından etkilenmiş bir bilimciydi ve ilk roket prototipini henüz 14 yaşındayken yapmıştı. Robert Esnault-Pelterie ve Konstantin Tsiolkovski ile birlikte tarihin tozlu sayfalarına “roketçiliğin ataları” olarak kazınacaklardı.
Resimde en önde Hermann Oberth ve hemen arkasında masaya oturmuş olan Wernher von Braun görülüyor.
Almanya’da Nazi partisi yükselişe geçiyorken von Braun da doktora yapma uğraşı içerisindeydi. Bu süreçte sıvı yakıtlı roketler ile başarılı testler yapan von Braun yaptığı prototip roketlerden ikisi ile 2200 metre ve 3500 metreye ulaşmayı başardı. Bu iki başarılı denemeden sonra von Braun ve ekibi çok daha büyük bir tasarım düşünmeye başladılar. 25 tonluk bir tasarımın üzerine 1 tonluk askeri mühimmat yuvası düşünüldü. Ayrıca ikmal ve taşıma için gerekecek olan yollar da proje kapsamına alınmıştı. 1934’de hazırladığı “Sıvı itkili roketlerin yapımı ve teorik/deneysel çözümler” adlı tezi 1960’larda ortaya çıkana dek Nazilerce gizli bir belge olarak saklandı. 1939’a gelene dek Alman Mühendisler sık sık Amerikalı fizikçi Robert Goddart ile teknik detaylarla alakalı iletişim kuruyorlardı. Dünya’daki ilk sıvı yakıtlı roketi tasarlayıp uçuran Goddart bunu 1926 yılında yapmıştı. 1926-41 yılları arasında ekibiyle fırlattığı 34 roketle 2600 metre yüksekliğe ulaşmayı başarmıştı. von Braun Goddart’tan aldığı planlar ve yöntemleri Aggregat serisi roket motorlarının üretiminde kullandı.
Aggregat motor sistemlerinin dördüncüsü olan A-4 ünlü V-2 roketlerinde kullanılmıştı. Günümüz terminolojisinde A-4 ve V-2 kod isimleri kaynaşmıştır ve aynı roketi tanımlamak için kullanılır.
A4’ler ile oluşturulacak V-2’lerin 4 anahtar teknolojisi 1941 sonlarında tamamlanmıştı. Bunlar büyük sıvı yakıtlı roketler, süpersonik aerodinamik, jiroskoplu hedefleme ve jet kontrolü için dümen sistemi olarak sayılabilir. Lakin o dönemde Hitler bu teknolojiden etkilenmiş görünmüyordu. Öyle ki V-2’ler için “Sadece menzili uzun ve aşırı pahalı bir top” diyerek projeye olan isteksizliğini belirtmiştir.
Tüm olumsuzluklara rağmen von Braun ve ekibi geliştirmelere hız kesmeden devam ettiler.
A4 motorları %75 Etanol, %25 su karışımını yakıt olarak ve sıvı oksijeni oksitleme kaynağı olarak kullanacak şekilde geliştirildi. Su art alevin sıcaklığını düşürmeye yarayacak, soğutucu olarak davranacak, daha yumuşak bir yanlış sağlayacak ve termal stresi azaltacaktı.
Bu geliştirmeler sayesinde roket 65 saniyeliğine kendini taşıyabilmiş ve 80 kilometre irtifaya ulaşabilir duruma gelmiştir.
84.5 kilometre irtifaya ulaşılmış bir test gününde Walter Dornberger şöyle diyecekti:
“Bugün taşımacılıkta yeni bir çağ başlıyor; uzay seyahati çağı…”
Walter Dornberger (sağdaki)
Walter Dornberger Alman ordusunda görev almış bir topçu uzmanıydı. Peenmünde Askeri Araştırma Merkezi’nde birçok projeye önderlik etti. V-2 programının da lideriydi.
Henüz test aşamaları bitmeden müttefikler İsveç’e ve Polonya’ya düşen test roketi kalıntılarını ele geçirmişti. V-2 roket teknolojisini müttefiklere ulaştırmak için kurulmuş Polonyalı bir direniş örgütü tarafından düzenlenen Operation Most-III kapsamında ele geçirilen parçalar Ukrayna’ya götürülmüş ve incelemeler başlamıştı bile.
22 aralık 1942’de Hitler seri üretim için izin verdi. Albert Speer 1943 Haziran’ında roketin hazır olmasını tahmin ediyordu ama sorunların çözülmesi 1943’ün sonbaharını buldu. Savaş üretimi ve silahlanma Bakanı Saur ise haftada 2000 roket üretmeyi planlıyordu. Ne var ki alkol üretimi bile patates hasatını beklemek zorundaydı.
Test aşamalarında karşılaşılan birçok sorun adım adım çözüldü. Mesela tank basıncını ve ağırlığını düşürmek için yüksek akış sağlayan turbo pompalar geliştirildi. Böylece tank basıncı düşük olsa da yakıt çıkış hızı düşmedi.
1943’te von Braun “Uzun menzilli bombardıman” komisyonuna A-4 geliştirmelerinin pratikte tamamlanacağı sözünü verdi. Buna rağmen 1944’e gelindiğinde bile henüz tamamlanmış A-4 parçası yoktu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen geliştirici ekibin azimli çalışmalarından etkilenen Hitler yüksek kapasiteli üretim yetkisini verdi. Belki de çöpe gidecek olan bu çalışmalar böylece hızlandı. Mittelbau-Dora toplama kampı yakınlarına buradaki tutuklular tarafından kurulan Mittelwerk fabrikasında üretim başladı. 1943’te Heinrich Maier çevresinde toplanan Avusturyalı direnişçi örgüt tarafından V-2 çizimleri Amerikan stratejik servisine gönderildi. Gönderilenler arasında fabrikanın yerine ait bilgiler ve çizimler de vardı. Böylece müttefikler fabrikaya hava saldırısı düzenleyebilecekti. (Sonraları bu grup parça parça yakalanmış ve Gestapo tarafından infaz edilmiştir.)
Bu bilgiler ışığında başlatılan Hidra operasyonu kapsamında İngiliz Hava Kuvvetleri test bölgelerini, geliştirme laboratuvarlarını, ön üretim alanlarını, bilim adamlarının ve teknikerlerin yaşam alanlarını ve liman kısımlarını bombaladılar.
Dornberger’in sözlerine göre “İlk izlenimlerin aksine hasar oldukça azdı.” 4-6 haftalık tamirat sürecinden sonra üretim tekrar başladı. Hasarın bir kısmı bilerek tamir edilmedi. Kalan yıkıntılar bir çeşit kamuflaj görevi gördüler ve bölgeye 9 ay boyunca saldırı gerçekleşmedi. Sonraki saldırıda 735 kişi öldü. Bunlardan 178’i üretimde görev alıyordu. Sonunda Almanlar testleri Kohnstein’de yeraltına taşıdılar. Burada 5200 roket zorla çalıştırılan işçiler tarafından üretildi.
Tüm bu geliştirme zorlukları yüzünden savaşın sonlarına ancak yetiştirilebilen ve başarısı görülemeyen roket teknolojisi müttefik kuvvetlerin Berlin’e ulaştırmalarının en büyük motivasyonlarından biri olmuştur.
Nazilerin düşüşü hızlanırken uzay çağının başlangıcı yaklaşıyordu. Hem de yine aynı ellerden; Wernher von Braun…
Aşağılanan adıyla Falaşalar, yüzyıllardır Hristiyanlaşma ve İslamlaşmadan uzak kaldıkları için kendilerine Beyt-i İsrail deniyor.
19. yüzyılda 200-300 bin arası olduğu düşünülen Beyt-i İsrail’in kıtlıklarla beraber yarı yarıya nüfusu azalmış ve günümüzdeki tahmini nüfusunun 130-150 bin arası olduğu düşünülüyor.
İsrail, kuruluşundan bu yana Geri Dönüş Yasası kapsamında dünyanın birçok noktasındaki Yahudileri ülkesine kabul ederken, kıyıda köşede rengi farklı olan bu insanları 1977’e kadar ülkesine almadı.
1977 yılında Geri Dönüş Yasası’na dahil edilen Beyt-i İsrail, hemen İsrail’e yerleştirilmedi. 1984, 1985 ve 1991’de sırayla Hz. Musa, Hz. Yuşa (ABD) ve Hz. Süleyman operasyonlarıyla on binlerce Etiyopyalı Yahudi, kuraklık ve iç savaştan çıkarılarak İsrail’e getirildi.
Bilinen bir uçakla en fazla yolcu taşıma rekoru da 1991’de kırıldı. 24 Mayıs 1991’de alarma geçen İsrail, bir gece içinde ordu ve sivil kargo uçakları olmak üzere toplam 34 uçakla, 14 bin 500 Etiyopya Yahudisi’ni İsrail’e taşıdı. Uçak bildiğiniz insan kaçakçısı araçları gibiydi.
Şu anda İsrail’de yaşayan Etiyopyalı Yahudilerin sayısı 120 bini aşmış durumda ve nüfusun üçte biri artık İsrail doğumlu.
İsrail’in en büyük ana etnik kimliklerinden oldular.
Kendisinden olmayan herkesi dışlayan Siyonist Yahudiler, sırf Yahudi olduğu için Etiyopyalı Yahudileri dışlamıyor ancak diğer Yahudiler bu insanların Yahudi olmadığını düşünüyor.
Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında silahsız bir Etiyopyalı Yahudi İsrail polisi tarafından öldürülmüş, Etiyopyalı Yahudiler polisle çatışmıştı. ABD’deki siyahi olayları gibi ara ara bu olaylar yaşanıyor.
2014-2017 yılları arasında polisin tüm Yahudilere karşı açtığı davalar %6 düşerken, aynı dönemde Etiyopyalı Yahudilere karşı açılan davalarda % 20 artış yaşandı.
Üniversiteli Yahudilerin oranı %67 iken, üniversite okuyan Etiyopyalı Yahudilerin oranı %34. Neredeyse yarı yarıya.
Uluslararası Örgütlerin Uluslararası Hukuk Açısından Hukuki Kişilikleri ve Avrupa Birliği
Uluslararası örgütler, nitelik ve etkileri bakımından uluslararası arenada devletlerden sonra gelmektedir. Bir uluslararası örgüt en üst düzey yetkilerle donatılmış olsa bile bir devlet gibi hukuki kişiliğe sahip olması mümkün değildir. Uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olabilmesi için belli başlı özellikleri taşıması gerekmektedir.
Uluslararası Örgütlerin Hukuki Kişiliği
Hukuk kişiliği kavramı bir hukuk düzeni içinde hak ve yükümlülüklere sahip olma yeteneğini belirtmektedir. Bu tanımdan yola çıkarak uluslararası hukukun kişilerinin iki özelliği bulunmaktadır:
a) Uluslararası hukuktan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere sahip olma yeteneği;
b) Uluslararası hukuktan doğan haklarını uluslararası düzeyde doğrudan koruyabilme yeteneği.[1]
Uluslararası örgütler ve uluslararası ilişkilerin temel aktörü olan devletlerin sahip olduğu hukuki kişilikler arasındaki en önemli farklardan biri, uluslararası örgütlerin bir insan topluluğuna ve ülkeye sahip olmamasıdır. Bu yüzden uluslararası örgütlerin hukuki kişiliklerini, gerçekleştirecekleri amaçlar ve kurucu antlaşmalarında düzenlenen yetkiler belirlemektedir. [2]
Her uluslararası örgüt hukuki kişiliğe sahip olamaz. Hukuki kişiliğe sahip uluslararası örgütlerin de bazıları her konuda bu hakka sahip değildir, sınırlayıcı bazı durumlar vardır. Bu noktada da, “Neden bazı örgütler hukuki kişiliğe sahipken bazıları buna sahip değil?” sorusu akla gelmektedir. Bunu açıklamak için her örgütün kuruluş amacı ve kurucu antlaşmalarına tek tek bakmak gerekmektir. Ancak şimdi bu sorunun cevabının genel hatlarını çizmiş olacağız.
İlk olarak yetkiler açısından bakacak olursak; kimi uluslararası örgütler yüksek yetkilere sahipken kimilerinin üyeler dışında yetki kullanması mümkün değildir. Buradan çıkaracağımız sonuç, bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olabilmesi için üyelerden bağımsız yetki kullanabilme kabiliyetine sahip olmasıdır.
İkinci olarak, uluslararası örgütlerin statüsüne bakmak gereklidir. Uluslararası örgütler devletlerin ortak irade beyanları ile kurulmaktadır. Kurulan bu örgütlerin bazıları herhangi bir devletin iç hukukuna bağlı olabilir ( Örneğin, EUROFIMA). Kısacası uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği, bağlı oldukları statüye bağlıdır.[3]
Uluslararası hukukta uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği hakkındaki kuramlar;
İrade kuramı: Bu görüşün savunucularına göre, üye devletlerinin örgütün bir kişiliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koyması şartı ile bir milletlerarası örgüt milletlerarası hukuk kişiliğine sahip olur. Milletlerarası örgütün kişiliğe sahip olmasına ilişkin bu irade, örgütün kurucu antlaşmasındaki bir hüküm ile iradenin ortaya koyulması şeklinde gerçekleşir.
Objektif kişilik kuramı: Önde gelen temsilcisi Seyersted olan ikinci görüş ise objektif kişilik kuramı adı ile anılmaktadır. Bu kuramda üye arası örgütün, ancak devletlerin iradesinden ayrılabilecek bir iradeyi ortaya koyabilecek bir organın varlığı halinde bir kişiliğe sahip olabileceği ileri sürülmektedir. Bu organın varlığının milletlerarası hukuka dayandırılması nedeniyle, üye devletlerin örgütün milletlerarası hukuk kişiliği konusundaki iradesi tali bir unsur olarak görülmektedir.
Örtülü kişilik kuramı: Bu görüş bir mantıksal zorunluluğa vurgu yapar. Bir örgütün milletlerarası seviyede faaliyette bulunabilmesi için milletlerarası hukuka göre kişiliğe sahip olması gerektiği kabulüne dayanmaktadır. Dolayısıyla, tabi olduğu statüsü gereğince milletlerarası seviyede tasarruflarda bulunmasına izin verilen örgütün, bunu yapabilmesi ancak – açıkça olmasa da- milletlerarası hukuk açısından kişiliğe sahip olduğunun kabulü ile mümkün olabilecektir.
Varsayılan kişilik kuramı: İrade kuramının bir türevi ve örtülü kişilik kuramının bir başka tezahürü olarak sınıflandırılabilecek bu kurama göre, bir milletlerarası örgüt kurma iradesinin varlığı ve örgüte belirli bazı yetkiler verilmesi, söz konusu örgütün milletlerarası hukuk kişiliği olduğunun varsayılmasını gerektirmektedir.[4]
Uluslararası bu kuramlar dışında hukuki kişiliği belirleme de Uluslararası Adalet Divanı’nın kararları da önemlidir. Divan kimi davalarda uluslararası örgütü taşıdığı koşullar itibariyle hukuk kişisi kabul edebilirken; kimilerinde o konuda hukuki kişiliği bulunduğunu kabul etmez.
Bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olup olamama koşullarını özetleyecek olursa;
Özgür iradeye sahip olma
Bir uluslararası anlaşmadaki hakları ve yetkileri kullanabilme.
Sahip olduğu hak ve yükümlülükleri uygulayabilme kabiliyetine sahip olma.
Bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olması demek devletlerle aynı statüye sahip olması anlamına gelmemektedir.
Bir milletlerarası örgütün hukuki kişiliği, onun milletlerarası ölçekte yetki kullanıp kullanamadığına bağlıdır. Bununla birlikte yetkilerin çerçevesi, her bir milletlerarası örgütün hangi tasarrufları yapabileceği veya yapamayacağını, özellikle de antlaşmalara taraf olma açısından da, ne tür antlaşmaları akdedebileceğini belirlemektedir.[5]
Sonuç olarak, uluslararası örgütlerin hukuki kişiliğinin olup olmadığı konusunda bazı durumlar vardır. Bu durum örgütün kuruluş şekli, statüsü ve uluslararası arenada etkin olup olamaması ile ilgilidir.
Uluslararası Örgütlerin Uluslararası İlişkilerdeki Yeri
Kavramsal açıdan uluslararası örgüt; “ Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren, ticari amaç taşımayan ve birden çok devleti ilgilendiren fakat devlet niteliği taşımayan her türlü işbirliği ya da birleşme” anlamına gelmektedir.[6]
Uluslararası Örgütlerin Amaçları
Uluslararası örgütlerin amaçlarına bakacak olursak bunu iki açıdan ele alabiliriz; kapsam ve nihai hedef. Soruna kapsam açısından bakıldığında, bazı uluslararası örgütlerin oldukça özgül çalışma alanlarına yöneldikleri, bazılarının ise hemen hemen bütün ilgi alanlarını kapsayan bir görünüm taşıdıkları söylenebilir. Soruna nihai hedef açısından bakıldığında, uluslararası örgütleri iki şekilde sınıflandırmak mümkündür: a) Amaçları üyelerinin bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumak gibi esas itibariyle mevcut devletler sistemini temel alanlar, b) Amaçları üyelerinin daha üst düzeyde bir birlikteliğini, entegrasyonunu ve esas itibariyle uluslarüstü bir yapıyı sağlamak olanlar.[7]
Uluslararası Örgütlerin Faaliyetleri
Alvarez’e göre, uluslararası örgütün faaliyeti için en önemli şartlar, hukuki açıdan, yaratılmasına ilişkin uluslararası bir anlaşmanın varlığı ve uluslararası hukuk alanında faaliyet gösterebilmesidir.[8]
Belirli bir uluslararası örgütün yetkisi, onun faaliyetlerinin organizasyonel ve yasal mekanizması üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Aynı zamanda, uluslararası kuruluşların faaliyetlerinin yapısı ve yasal dayanağında çoğu için ortak olanları belirlemek mümkündür. Uluslararası hukuk doktrininde uluslararası bir örgütün yetkinliği genel olarak esas faaliyetinin kapsamı olarak anlaşılmaktadır.[9]
Uluslararası Örgütlerin Önemi
Uluslararası örgütlerin kuruluş amacına baktığımızda uluslararası ilişiklerdeki önemini de değinmiş olacağız. Uluslararası örgütler, devletlerin uluslararası arenada artık sorunlara tek başlarına çözüm getirememeleri sonucunda kurulmuştur. Bir uluslararası örgüt hangi amaçla kurulmuş olursa olsun (ister ekonomik ister güvenlik) devletlerin çözümsüz kaldığı noktada ortaya çıkmışlardır. Kimi örgütler bölgesel nitelikte iken kimileri de küresel niteliktedir.
Uluslararası örgütler başlangıçta uluslararası hukuk alanı içerisinde yer almaktaydı. Ancak değişen uluslararası konjonktür ve uluslararası örgüt sayılarının artması ile birlikte ayrı bir disiplin olarak ele alınmaya başlamıştır.
Uluslararası ilişkiler disiplini açısından uluslararası örgütlerin devletler düzeyinde üst düzey siyaset yapmaları ve uluslararası sistemi, devletlerin dış politikalarını etkileyebilmeleri ve yönlendirebilmeleri bakımından önemini de unutamamak gereklidir.
Uluslararası Örgütlerin Görevleri
Uluslararası örgütlerin görevleri kuruluş amacına göre değişiklik göstermektedir. Birleşmiş Milletler(BM) gibi kuruluş amacı itibariyle uluslararası arenada düzeni ve barışı sağlamaya yönelik kurulmuş örgütlerin görevleri, uluslararası arenada çıkabilecek sorunları öngörebilmek; çıkmış sorunlara da mevcut bulunan organları ile çözmeye çalışarak uluslararası arenada mevcut statükoyu koruyabilmektedir.
Afrika Birliği(AfB) gibi bölgesel nitelikte kurulmuş örgütlerin görevleri ise, sınırlarını çizdikleri coğrafya çerçevesinde ekonomik, güvenlik, kültürel vb. alanlarda çalışmalar yapmak ve düzeni sağlamaktır.
Modern anlamda uluslararası örgütlerin kuruluşuna baktığımızda 19.yy’da yapılan bazı girişimler uluslararası örgütlerin kurulması için ortam hazırlamıştır. 20.yy’da ise bu örgütler fiilen kurulmaya başlamıştır. Siyasi anlamda uluslararası ilk örgütlenme denemesi, Milletler Cemiyeti’dir.[10] Şimdi ele alacağım örgüt, coğrafi anlamda üyeliği sınırlı olmasına rağmen küresel bir nitelikte sayılan Avrupa Birliği(AB)’dir.
Avrupa Birliği
Tarihçesi
Avrupa Birliği’nin temeli üç ayrı uluslararası örgüt olarak kurulan ve başlarda Avrupa Toplulukları olarak anılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’na dayanmaktadır.[11]
Avrupa bütünleşmesi fikrinin başlangıcı çok eskilere dayansa da İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’da kalıcı bir barış oluşturma çabaları hız kazandı. Robert Schuman (Fransa Dışişleri Bakanı), Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısına dayanarak, 9 Mayıs 1950 tarihinde, Avrupa Devletlerini, kömür ve çelik üretiminde alınan kararları bağımsız ve uluslarüstü bir kuruma devretmeye davet etti. Schuman Planına göre, Avrupa’da bir barışın kurulabilmesi için Fransa ve Almanya arasında yüzyıllardır süregelen çekişmenin son bulması gerekiyordu. Bunun yolu ise, söz konusu kurumun gözetiminde, ortak kömür ve çelik üretimini sağlamak ve bu örgütlenmeyi tüm Avrupa devletlerinin katılımına açık tutmaktı.[12]
18 Nisan 1951’de, Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)[13] kuruldu.[14]
Kömür ve çeliğin yanı sıra diğer sektörlerde de ekonomik birliği kurmak amacıyla, 25 Mart 1957’de Roma Antlaşması imzalanarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)[15] kuruldu. AET’nin amacı, malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir ortak pazarın kurulması ve en nihayetinde siyasi bütünlüğe gidilmesiydi.[16]
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) da 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile kuruldu. Topluluğun amacı, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla ve güvenli biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla üye devletlerin araştırma programlarını koordine etmek olarak belirlendi.[17]
Kurulan bu üç farklı kurum 8 Nisan 1965’te Füzyon Antlaşması(Birleşme Antlaşması) ile birleşti. Füzyon Antlaşması, 1 Temmuz 1967’de yürürlüğe girdi. Topluluk artık tek konsey, tek komisyon, tek parlamentoya sahipti. Bu tarihten itibaren Avrupa Toplulukları olarak anılmaya başlandı.
1 Temmuz 1987’de “Avrupa Tek Senedi (Single Act)”[18] yürürlüğe girmiştir. Senedin amacı yeni politikalar saptamak ve mevcut olan politikaları geliştirmektir.[19]
3 Kasım 1990’da iki Almanya’nın birleşmesi, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyet denetiminden kurtulmaları ve demokratikleşmeleri, Aralık 1991’de de Sovyetler Birliği’nin çözülmesi Avrupa’nın siyasi yapısını baştan aşağı değiştirdi. Üye devletler bağlarını güçlendirme kararlılığıyla, temel özellikleri 9-10 Aralık 1991’de Maastricht’te toplanan Avrupa Birliği Zirvesi’nde kararlaştırılan yeni bir Antlaşmanın müzakerelerine başladılar. Maastricht Antlaşması, diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşması, 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu antlaşma ile 1999’a kadar parasal birliğin[20] tamamlanmasına, Avrupa vatandaşlığının oluşturulmasına ve ortak dış ve güvenlik ile adalet ve içişlerinde işbirliği politikalarının meydana getirilmesine karar verildi.
Maastricht Antlaşması ile üç sütunlu Avrupa Birliği yapısı oluşturuldu. Bu yapının ilk sütununu Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET ve EURATOM), ikinci sütununu “Ortak Dışişleri Güvenlik Politikası”, üçüncü sütununu ise “Adalet ve İçişleri” oluşturuyordu.[21]
Avrupa Birliği’nin derinleşme sürecindeki son önemli aşama, 2007 yılında imzalanan ve 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile gerçekleşti. Bu antlaşma ile temel olarak, AB’nin karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkların giderilmesi ve Birliğin daha demokratik ve etkili işleyen bir yapıya kavuşması hedeflendi. Bu hedef doğrultusunda kapsamlı değişikliklere gidilerek, Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşmanın adı “Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma” olarak değiştirildi.[22]
Avrupa Birliği’nin Genişleme Süreci
AB, kurucu üyeleri olan Fransa, İtalya, Federal Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un ardından ilk kez 1973 yılı olmak üzere yıllar içinde tam 7 kez genişleme süreci yaşamıştır.[23]
Genişleme: 1 Ocak 1973 tarihinde İngiltere[24], İrlanda ve Danimarka’nın katılımı ile gerçekleşti. 1973 Yılında ‘Dokuzlar Avrupa’sı kavramı kullanılmaya başlanmıştır.[25]
Genişleme: 1 Ocak 1981 tarihinde Yunanistan’ın katılımı ile olmuştur.
Genişleme: 1 Ocak 1986’da İspanya ve Portekiz’in katılımı ile olmuştur.
Genişleme: 1 Ocak 1995’te Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımı ile gerçekleşti.
Genişleme: 1 Mayıs 2004’te Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Slovenya, Estonya, Letonya, Litvanya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Malta’nın katılımı ile gerçekleşti.
Genişleme: 1 Ocak 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın katılımı ile gerçekleşti.
Genişleme: 1 Temmuz 2017 tarihinde Hırvatistan’ın katılımı ile sonuçlandı.[26]
Avrupa Parlamentosu, AB kurumları içinde doğrudan halk tarafından seçilen tek organdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşları olan Avrupa vatandaşları, beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilirler. Son Parlamento seçimi 2019 yılında yapıldı. Parlamento, bugün için Avrupa Birliği’ne üye 27 devletin toplamda 705 temsilcisinden oluşuyor. Bu rakam, 704 üye ve bir Başkanı içeriyor. Hangi üye devletin kaç parlamenter ile temsil edileceği üye devletlerin nüfuslarına göre tespit ediliyor. Avrupa Parlamentosu, 7 siyasi parti grubu ve bağımsız üyelerden oluşmaktadır. Parlamento Genel Kurulu kural olarak Strazburg’da toplanır. Parlamentonun siyasi grupları ve komiteleri Brüksel’de toplanır, sekretaryası ise Lüksemburg’dadır. Parlamentoya görüşülmek üzere gelen konular öncelikle farklı görev alanlarına sahip 22 adet komiteden konuyla ilgili olanında tartışılır ve ulaşılan sonuç, bir raporla Genel Kurul’a sunulur. Genel Kurul’daki görüşmeler de bu çerçevede yapılır.[28]
Avrupa Komisyonu, yasama sürecini başlatan, ayrıca Birliğin yürütme organı olarak AB müktesebatını, bütçeyi ve programları uygulamaktan ve idari denetimden sorumlu kurumdur. Avrupa Komisyonu, her bir üye devletten bir kişinin yer aldığı, 5 yıl için seçilen 27 üyeden oluşur. Bu kişilere “komiser” adı verilir. Her komiser bir veya daha fazla AB politikasının yürütülmesinden sorumludur. Komisyon adeta bir Bakanlar Kurulu gibi faaliyet gösterir. Komisyon’da komiserlerin yanı sıra, Avrupa Birliği görevlilerinden oluşan 25.000 kişilik bir idari teşkilat da mevcuttur. Komisyon Başkanı Avrupa Birliği Zirvesi tarafından belirlenir ve ataması Avrupa Parlamentosunun onayı ile yapılır. Komisyon başkan yardımcılarından biri de AB’nin dış politikasını yürütmekten sorumlu Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisidir. Komisyonun merkezi Brüksel’dedir. Avrupa Birliği üyesi devletlerden bağımsız bir niteliğe sahip olan Komisyon, Birliğin yürütme organı konumundadır. Bu doğrultuda Birliğin bütçesini ve politikalarını uygulayan Komisyon, AB hukukunun uygulanmasının idari bakımdan gözetilmesi görevini de üstlenmiştir. AB hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla üye devletleri Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde dava edebilir. Komisyonun bir diğer önemli görevi ise yasama organını oluşturan Avrupa Parlamentosu ve Konseye sunduğu yasama ya da karar önerileri ile yasama sürecini başlatmasıdır.[29]
Avrupa Birliği Konseyi , (“Bakanlar Konseyi” ya da “AB Konseyi”) Avrupa Birliği üyesi devletlerin hükümetlerinde görev yapan bakanlardan oluşur.[30] Konsey, Avrupa Birliği içinde üye devletlerin ulusal çıkarlarının temsil edildiği organdır. Konsey toplantılarına, karara bağlanacak konu doğrultusunda üye devletleri temsilen ilgili bakanlar katılır. Örneğin toplantının konusu ekonomi veya para politikası ile ilişkili ise, üye devletlerin ekonomi ve maliye bakanları toplantıya katılır. Konsey başkanlığı 18 aylık süre için görev yapacak 3 üye devletten oluşan, devamlılığı ve tutarlılığı sağlamaya yönelik takımlar tarafından yürütülür. Böylece başkanlık 6 aylık dönemlerle üye devletlerarasında el değiştirir. Birçok konuda tüm üye devletleri bağlayan yasal düzenlemeleri kabul etme yetkisini Avrupa Parlamentosu ile paylaşan Konsey, yine Avrupa Parlamentosu ile birlikte bütçeyi onaylar.[31]
Avrupa Birliği Adalet Divanı, Avrupa Birliği’nin yargı organıdır ve Adalet Divanı ve Genel Mahkeme olmak üzere ikili bir yapıdan oluşur. Adalet Divanı’nın temel amacı, Avrupa Birliği hukukunun Avrupa Birliği içerisinde her yerde aynı şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını sağlamaktır. Divan, Birlik hukukunun yorumlanmasında ve uygulanmasında hukuka saygıyı sağlama, ulusal hukuk düzenleri ile AB hukuk düzeni arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, hukuki denetim, yorum, uyuşmazlık çözme, hukuk yaratma ve boşluk doldurma işlevlerini yerine getirir. Divan, 27 yargıçtan ve 11 hukuk sözcüsünden oluşmaktadır. Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü ‘ne göre Genel Mahkeme’de ise her üye devletten iki yargıç görev yapar (Şubat 2020 itibariyle 51 yargıç bulunmaktadır). Avrupa Birliği Adalet Divanı Lüksemburg’da faaliyet göstermektedir. [32]
Avrupa Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 27 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamentoya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.[33]
Avrupa Merkez Bankası tüzel kişiliğe sahip, bağımsız bir AB organıdır. Görevi, para birimi olarak Avroyu kullanan AB üyesi ülkelerden oluşan Avro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu görevini üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan Avrupa Merkez Bankaları Sistemi içinde yerine getirir.[34]
SONUÇ
Etkileri bakımından uluslararası arenada devletlerden sonra gelen uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği meselesi daima akıllarda soru işareti bırakan bir durum olmuştur. Bir uluslararası örgütün uluslararası hukuk açısından kişiliğe sahip olabilmesi için öncelikle belli özellikleri taşıyor olması gerekmektedir. Her örgüt hukuki kişiliğe sahip değildir. Ayrıca hukuki kişiliğe sahip örgütün bir devlet gibi hak ve yükümlülükleri bulunmamaktadır.
Uluslararası örgüt, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren üyelerinin çoğunluğunu devletlerin oluşturduğu işbirliği durumudur. Uluslararası örgütler devletlerin irade beyanlarıdır. Amaçları, faaliyetleri ve görevleri birbirinden farklılık arz edebilmektedir. Uluslararası ilişkiler açısından önemi, uluslararası örgütlerin uluslararası arenada devletlerin sorunların çözümüne ilişkin yetersizliği sonucunda kurulmuş olması sebebiyle ve zaman içinde örgüt sayısının artması ile akademik araştırmalar bakımdan ayrı bir disiplin olmasıyla daha da artmıştır.
Kuruluş ve coğrafi sınırlar açısından bölgesel olarak kurulmuş olan AB, 1951’den bu yana varlığını sürdürmektedir. Etkileri bakımından küresel nitelikte olan bu örgüt, zaman içinde birçok yeni üye ile birlikte genişlemiştir. Birçok organa sahip olan AB, Avrupa bütünleşmesini sağlamak amacıyla kurulmuştur. Aynı zamanda üye ülkeler arasında yalnızca ekonomik ve kültürel değil, ortak güvenlik ve dış politika konularında da birtakım yetkilere sahiptir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
KİTAPLAR, MAKALE VE TEZLER
Gönlübol, Mehmet. Uluslararası Politika- İlkeler, Kavramlar, Kurumlar-. Ankara: Siyasal Kitapevi, 2014.
Hasgüler, Mehmet ve Mehmet B. Uludağ. Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-. İstanbul: Alfa Yayınları, 2007.
Hüseyinov, Taleh. “ Uluslararası Hukuk Açısından Yasal Örgütlerin Kuruluşu ve Faaliyetleri”. Lisans Bitirme Tezi, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, 2019.
Pazarcı, Hüseyin. Uluslararası Hukuk. Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017.
Sak, Yıldıray. “Milletlerarası Örgütlerin Milletlerarası Hukuk Kişiliği Meselesi ve Avrupa Birliği’nin Hukuki Kişiliği”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:12, 2012.
Sönmezoğlu, Faruk. Uluslararası Politika ve Dış politika Analizi. İstanbul: Der Yayınları, 2014.
[1] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017, s.127.
[2] Yıldıray Sak, “Milletlerarası Örgütlerin Milletlerarası Hukuk Kişiliği Meselesi ve Avrupa Birliği’nin Hukuki Kişiliği”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Özel S. 2012, s.1209.
[7] Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış politika Analizi, İstanbul: Der Yayınları, 2014,s. 836-837.
[8] Taleh Hüseyinov, “ Uluslararası Hukuk Açısından Yasal Örgütlerin Kuruluşu ve Faaliyetleri”, Lisans Bitirme Tezi, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, 2019, s.47.
[20] Avrupa ortak para birimi olan Avro, 1 Ocak 2002 tarihinde resmen tedavüle girerek, 12 ülkede kullanılmaya başlandı. Daha öncesinde Delors Raporu ile 1989’da ortak para birimine geçme kararı alınmıştı.
[23] Hatta buna 7.5 kez de diyebiliriz. 1990 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi sonucu AB, de facto genişleme yaşamıştır.
[24] İngiltere, Lizbon Antlaşması’nın 50.maddesi gereğince; 31 Ocak 2020’de AB’den ayrılmıştır.
[25] AB’nin genişleme sürecinin kuruluşundan 22 yıl sonra gerçeklemesinin nedeni Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün yeni üye kabul etmemesi ve her seferinde veto hakkını kullanmasıdır. De Gaulle’ün istifasının ardından genişleme süreci başlamış oldu.
Bundan önceki “Devletin ve sınırların Ortaçağ’daki kökenleri” adlı yazımızda, devletlerin Orta Çağ’da gitgide nasıl feodalleştiğini, sınırların buna paralel olarak nasıl şekillendiğini, Roma’nın yıkılışından sonra yerel devletlerin ortaya çıktığını ve bu yerel devletlerin bağımsızlıklarını nasıl korumak istediklerine değinmiştik. Ayrıca Vatikan’ın tüm Avrupa’yı tek bir Hristiyan Topluluğu olarak nasıl örgütlemek istediğini ve Vatikan’ın bu projesine karşı kralların mücadelelerine de değinmiştik. Bu yazımız, önceki yazımızın sona erdiği yerden devam edecektir. Bu yazımızda Augsburg Barışı ve Westphalia Antlaşması ile devletlerin ve sınırların nasıl değiştiğine değineceğiz.
Avrupa’daki bazı yerel prenslikler Katolik Hristiyanlığın tek kutuplu hakimiyetini fiilen sona erdirince, bu fiilî başarılarını resmiyete dökmek istediler. 1555 Augsburg Barışı ile birlikte dini ve bunu izleyen hukuki özgürlüğüne kavuşan Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesindeki Alman prenslikleri/devletleri, Avrupa’nın diğer bölgelerindeki bağımsızlık ayaklanmalarına ön ayak olmuştur. Avrupa’daki bu seküler aktörlerin dinsel aktörlerle olan mücadeleleri homojen olmamıştır. Seküler aktörler homojen değilken, dinsel aktörler homojenlik göstermiştir zira seküler aktörleri oluşturan birbirinden bağımsız devletler iken, dinsel aktörleri oluşturanlar Vatikan ve ona bağlı aktörlerdi. Fakat bazı durumlarda seküler aktörlerde bir araya gelerek homojen ittifaklar kurmuşlardır. Otuz Yıl Savaşları buna bir örnektir. Esasında Augsburg Barışı ile birlikte kısa vadeli olarak silah bırakmışlardı. Fakat Augsburg Barışı’nın eksikliği, Avrupa’da yeni çatışmalara sebebiyet vermiştir. Mesela Kalvenistler Protestanlar gibi resmi olarak tanınmamıştı. Evet, kısa süreli bir barış hâkim olmuştu, hatta Protestanlar’da istediklerini kısmen elde etmişlerdi. Fakat Kalvenistler Augsburg Barışı’nın dışında tutulunca, Protestanlar Katolik kilisesinin kendilerini gösterişli antlaşmalarla birlikte oyaladıklarını anlamışlardı. Şu halde savaş artık kaçınılmazdı. Daha iyi bir barış için savaş kaçınılmaz bir araç haline gelmişti.
Avrupa’nın Çeşitli Bölgelerindeki Mücadeleler
Kutsal Roma İmparatorluğu, Vatikan’ın desteğini de alarak kendi etki alanını genişleterek Katolik inancını tekrar empoze etmeye çalıştı. Fakat Augsburg Barışı ile birlikte dini özgürlüklerine kavuşan Kuzey Protestan Devletleri, geçmişteki antlaşmalara sadık kalınmadığını iddia ederek 1608 yılında Protestan Birliği’ni oluşturdular. Buna tepki olarak Papa ve İmparator yanlısı Katolikler de Katolik Birliği’ni oluşturdular. Böylece iki taraf fiilî olarak bölündü ve savaş an meselesi olmuştu. Bu arada, her iki birlik de diğer devletlerden destek bulmaya çalıştı. Katolik Birliği, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Katolik İspanya Krallığı’nın desteğine güveniyordu. Protestanlar ise Birleşik Hollanda Cumhuriyeti, İngiltere Krallığı ve Fransa Krallığı gibi devletlerle görüşmeye başladı. Birleşik Hollanda Cumhuriyeti esasında Protestanların yoğun ve baskın olduğu bir devletti. Fakat İngiltere Krallığı ve Fransa Krallığı Protestan devletler değillerdi. Peki bu iki Protestan olmayan devletler niçin Protestanlara yardım etmişti?
VIII. Henry
İngiltere Krallığı, 1530’larda İngiltere Kralı VIII. Henry önderliğinde Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmıştır. Henry’nin Aragonlu Catherine ile evliliği sırasında altı çocuğu oldu fakat bunların arasından sadece bir kız çocuğu sağ kalmıştır. Kral, Anne Boleyn’e olan aşkının da etkisiyle Catherine’in erkek çocuk doğuramamasını evliliklerinin lanetli ve geçersiz olduğuna bağlayarak evliliklerini sonlandırmak istedi. Fakat, Catherine’nin yeğeni Kutsal Roma İmparatoru Şarlken, Henry’nin bu isteğine karşı çıktı ve Papa’da bu boşanmayı reddetti. Yaklaşık altı yıl boyunca boşanmak için uğraşan Henry, Anglikan kilisesini kurdu ve ilk evliliğinin geçersiz olduğunu ilan etti. İngiltere Kralı VIII. Henry döneminde Anglikanizm, dini anlaşmazlıklardan öte yargılama sorunları –özellikle kralın her ülkenin kilisesinin özerk olması gerektiği düşüncesi- üzerine kuruluydu. Yasal yollardan Protestanlığın bazı öğreti ve ayin inançlarını içeren milli kilise yaratma ve kurumu farklı dini gruplardan olanlara mümkün olduğunca hoşgörülü hale getirme çabaları birleştirilerek toplumsal bağlılık ve barışı sağlamak hedeflendi. Dolaysıyla Kral Henry, Vatikan’ın etkisinden çıkıp sadece kendi krallığını kapsayan dini ve hukuki bir sistem kurmak istemiştir. Fransa Krallığı’nın niçin savaşa dahil olduğunu ise az sonra, Prag Barışı ile birlikte izah edeceğiz.
1618 yılında, Protestanların Bohemya’da başlattığı ayaklanma üzerine Otuz Yıl Savaşları başlamış oldu.
1618 Avrupa haritası
İspanya Kralı 4. Philip’in yardımını alan İmparator ve Katolik Birliği, Bohemya ve onu destekleyen Protestan Birliği’ni yenilgiye uğratmıştır. Kendisi de bir Protestan olan Danimarka kralı 4. Christian, Protestanların yenilgiye uğramasından rahatsız olmuştu. İngiltere Krallığı, Fransa Krallığı ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nden aldığı destekle birlikte kendisini Protestanlığın savunucusu ilan etti ve İmparator’a ve Katoliklere karşı savaşa katıldı. Ama kendisini destekleyen devletlerin iç sorunlar yüzünden zayıf olması sebebiyle yenildi ve İmparatorla barış yapmak zorunda kalarak savaştan çekildi. Fakat Danimarka’nın yenilmesi, savaşı sona erdirmemiştir. Danimarka’nın yenildiğini haber alan İsveç Kralı II. Gustaf Adolf, Protestanları destekledi ve İmparatorluğa saldırdı. Savaşın başında zaferler kazanmasına rağmen, 1632 yılında Lützen Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir. İsveç Kralı’nın ölümüyle gerileyen Protestanlar, 1634 yılında Katolikler tarafından tekrar yenilgiye uğratılmıştır. Bu yenilgiden sonra masaya oturan taraflar diplomatik süreci başlatmışlardır. İsveç Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında 1635 yılında yapılan barışa göre Protestan Alman prensliklerinin dış devletlerle ittifak yapması engelleniyor ve Alman prensliklerinin ayrı ayrı olan orduları, İmparator’un liderliği altında birleştiriliyordu. Bu Prag Barışı ile birlikte siyasi ve askeri gücü epey zayıflamış olan Kutsal Roma İmparatorluğu, Danimarka Krallığı ve İsveç Krallığı’na karşı aldığı galibiyetlerden sonra durumu kendi lehine çevirip tekrar güçlenmiştir.
Prag Barışı’ndan en çok Katolik olan Fransa Krallığı rahatsız olmuştur. Fransa Kralı XIII. Louis’in kardinali ve Krallık Naibi Kardinal Mazarin’e göre bu antlaşma, Fransa Krallığı’nın rekabet halinde olduğu Kutsal Roma İmparatorluğu’nun etkisini çok arttırıyordu. Bu nedenle 1636 yılında Fransa Krallığı Protestanların yanında savaşa girdi. Fransa Krallığı, İsveç Krallığı ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ile ittifak kurdu. İspanya Krallığı ise, Roma İmparatoru’nu desteklemek amacıyla İspanya Hollanda’sından güneye doğru Fransa’yı işgale başladı ve geri püskürtülmeden önce Paris yakınlarına kadar gelmeyi başardı. Fakat Fransa Krallığı, İspanya Krallığı’na karşı neredeyse mağlup bir durumdayken bağımsızlığı için var gücüyle savaşan Birleşik Hollanda Cumhuriyeti tarafından adeta kurtarılmıştır. Kurtulan sadece Fransa Krallığı değil, aynı zamanda Protestan Birliği idi. Zira Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin güçlü donanması ve denizaşırı yerlerde İspanya Krallığı’na karşı aldığı zaferleri, İspanya Krallığı’nı ekonomik anlamda zorlamıştır ve zayıf duruma düşürmüştür. İspanyolların büyük filoları, denizaşırı yerlerde iki kez Hollandalılar tarafından imha edilince, savaşın seyri tamamen değişerek İspanyolların geri adım atmalarına yol açmıştır.
1648 Westphalia Antlaşması Sonrası Değişen Durum
1648 yılına gelindiğinde, Otuz Yıl Savaşı sona ermiş ve taraflar muharebe alanlarından diplomatik masalara doğru yönelmişlerdir. Münster’de 2 adet antlaşma imzalanmıştır. Birinci antlaşmayla birlikte Kutsal Roma İmparatorluğu ve mülkündeki İspanya Krallığı, Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’ni de jure, yani hukuki olarak tanıyacaktır. İkinci antlaşma ise Fransa Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında yapılmıştır.
Vestfalya Barışı – 1648 yılında Avrupa haritası
Fransa Kralı XIV. Louis Fransa Krallığı’nın de jure, yani hukuki hükümdarıydı. Fakat Louis henüz bir çocuk olduğu için, Fransa Krallığı Kardinal Mazarin tarafından yönetiliyordu. Dolaysıyla Fransa’nın politikalarına yön veren, Fransa Krallığı’nın de facto, yani fiilî yöneticisi Kardinal Mazarin idi. Fransa Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında yapılan antlaşmaya göre Fransa Krallığı; Lorraine bölgesinde bulunan Metz, Toul, Verdun Piskoposluk bölgelerini, Alsace (Sundgau) bölgesindeki Habsburg, ve Alsace’nin Décapole şehrinin (fakat Strazburg’un tamamı değil, Strazburg piskoposluk bölgesi ve Mulhouse) kontrolünü ele geçirdi. Ayrıca devletlerin bağımsız bir şekilde hareket edebilmelerini sağlayan antlaşma maddeleri de vardı. Mesela Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesindeki tüm Alman prensliklerine, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun aleyhine olmayacak şekilde, başka ülkelerle bağımsız bir şekilde antlaşma imzalayabilme izin verilmiştir. Bu antlaşma ile birlikte Kutsal Roma İmparatorluğu ayrıca merkezi otoritesini kaybederek federatif bir İmparatorluk haline gelmiştir. Randall Lesaffer bu konuyla ilgili şöyle demektedir:
“Westphalia sonrası elde edilen anayasal ve dini kazanımlar ile birlikte prensliklerin/devletlerin bölgesel egemenlik ve egemen eşitlik ilkesine dayalı yüksel dereceli federatif bir imparatorluk inşa edilmiştir.”
Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Alman devletlerinin rızası olmadan İmparator vergi ve asker toplayamayacak, kanun koyamayacak ve savaş ilan edemeyecekti. Devletler arasındaki ilişkilerde din faktörünün azalması ve bunun yerine ekonomik ve siyasi çıkar faktörünün ön plana çıkması da Westphalia Antlaşması’nın bir sonucudur. Artık İmparatorluğa bağlı devletlerin iç işlerine karışılmayacak, böylece her devletin self determinasyon hakkı doğmuş olacaktı. Fakat İmparatorluğa bağlı devletler tam anlamıyla bağımsız olmadılar. Bağımsızlığını kazanan sadece Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ve İsviçre Konfederasyonu idi. İmparatorluğa bağlı Alman prenslikleri böylelikle bağımsız değil fakat yüksek dereceli bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Mesela Andreas Osiander konuyla ilgili şöyle demektedir:
“Her bir Alman prensliği kendi yasal sistemini kurdu, Temyiz Mahkemesi olarak Kutsal Roma İmparatorluğu kabul edildi, son kararı imparator kendisi verecektir. Ona getirilen dosyalar sonuçları son karadır ve alt mahkemeyi bağlamaktadır. İmparator, mahkeme kararlarında eğer prenslerin hatasını görürse onları azledebilecektir ve azletmiştir.”
Devletlerin güçleri ve buna bağlı olarak devletlerin merkezcilik anlayışları artarken, Papa’nın ve İmparatorun evrensel yargı güçleri ve politik hegemonyaları azalmıştır. Bu boşluğu ise diğer devletler doldurarak daha dengeli bir siyasal sistem oluşturulmuştur.
30 Yıl Savaşı, Avrupa’nın gördüğü son büyük din savaşıdır. Habsburglara karşı Protestanları destekleyen Katolik Fransa örneğinde olduğu gibi artık devletlerin çıkarları, dinsel bağlılıklarının önüne geçmiştir. Bu açıdan Westphalia ile modern diplomasi ve uluslararası ilişkiler esaslarının temelleri atılmıştır. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Günümüz devletlerarası sistem Westphalia ile kurulmuştur. Westphalia’dan sonra Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Voltaire’nin de dediği gibi ne kutsallığı kalmıştı, ne Romalığı ne de imparatorluğu.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Oral Sander, Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, 13. Baskı
Randall Lesaffer, The Westfalian Peace Treaties and the Development of the Tradition of Great European Peace Settlements prior to 1648’, in: Grotiana NS 18 (1997)
Osiander, Andreas ‘Sovereignty, International Relations, and the Westphalian Myth’ International Organization, Vol. 55 Issue 2 (Spring 2001) pp.251-287
[/vc_toggle]
Çokkültürlülük kavramı, bir toplumda birden fazla kültürün varlığına işaret etmektedir. Günümüz dünyasında bütün devletler, sosyolojik açıdan çokkültürlü bir nitelik göstermektedirler. Hızlı iletişimin, ulaşımın ve birçok durumun sağladığı imkânlar aracılığıyla dünya üzerinde hemen hemen her toplum, gittikçe daha çok kültürlü olmaktadır. Uluslararası düzeyde göçün artması, ulaşım ve iletişim olanaklarının da kolaylaşmasıyla birlikte insanlar ve bununla birlikte kültürler giderek birbirine yakınlaşmaktadır. Bu kültürel yaklaşım ve birçok kültürün bir arada bulunması “kültürel çeşitlilik” ya da “çokkültürlülük” olarak adlandırılmaktadır.
İnsanların din, dil, tarih, ülkü ve benzeri farklılıklarla birlikte yaşamasını ifade etmektedir. Ancak çokkültürlülük yaklaşımı ulusalcılığı aşan bir tasarımdır. Şimdiki çokkültürlülük ise bunların çeşitliliğine ve bunun da normal sayılması gerektiğine atıfta bulunmaktadır (Aydın, 2003: 41).
Bir toplumun çokkültürlü olması, sadece o toplumun üyeleri arasında gelenekler, adetler, değerler açısından bir farklılık olmasıyla ilgili değildir. Farklı kültürlere ait olmaları sebebiyle, benimsenen ve kendilerini bağlı gördükleri, kendilerini uymakla yükümlü hissettikleri etik değerler ve dolayısıyla inandıkları bu değerlerle uyumlu olarak gerçekleşmesini istedikleri adalet anlayışları arasında bir farklılığın bulunduğu anlamına gelmektedir. Diğer yandan çokkültürlülük terimi, her biri birbirinden farklı kültürel çoğulculuk biçimlerini kapsamaktadır. Kültürel çoğulculuğun nedenlerinden biri belirli bir devlet içinde birçok ulusun bir arada yaşamasıdır (Kymlicka, 1998: 33).
Modern yurttaşlığın ulus-devlet sınırları içindeki homojen ulus fikrinin kaybolmasıyla toplumların heterojen yapısı ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumlar tek bir dil, kültür, kimlik bayrağının altında bir araya gelmektense çok dilli, kültürlü, kimlikli bir yapılanma içine girmektedirler. Fakat çokkültürlülüğün olduğu toplumlarda, toplum için birçok güçlük ortaya çıkmaktadır. Bir tür farklılık varsa bu durum toplumun kendine has güçlüklerle başa çıkmasını gerektirmektedir. Bunlar, toplumun üyeleri arasında etnik çeşitliliğin kaynaşmasının yasallaştırılmasını ve aynı zamanda bu farklı etnik yapılar arasında bir tür ulusal birlik hissi oluşturulmasını içerir (Özensel, 2012:61).
Temelde iki farklı çokkültürlülük ve yurttaşlık modelinden söz edilmektedir. Bunlardan ilki kökeni John Locke, Thomas Hobbes, Montesquieu gibi düşünürlere dayanan ve günümüzde J. Rawls, J. Raz, Kymlicka gibi düşünürler tarafından temsil edilen Liberal sözleşmeci çokkültürlülük ve yurttaşlık modeli, öteki de günümüzde Charles Taylor ve Michael Walzer, gibi kuramcılar tarafından temsil edilen cemaatçi yaklaşımıdır (Şan, 2005:77).
Bu yaklaşımlara ilk olarak liberal kuramdan bakılacak olursak liberal çokkültürlülük modelinin en ayırt edici özelliği, bireyi özgün bir toplulukla değil bir kategori ya da yurttaşlıkla olan ilişkisi içinde ele alan bir yaklaşıma sahip olmasıdır. Liberal yurttaşlık anlayışına göre bir toplumu oluşturan bireylerin tümü tanımlanmış ve değişmez bir ‘’iyi yaşam’’ kavramını paylaşmazlar. Bu nedenle devletlerin dayanacağı ve hedeflerini ortaya koyacakları bir ahlaki kaynağı da olamaz. İyi yaşamın birçok türü bulunmakla birlikte bunlardan hiçbiri ötekinden daha az değerli olmadığı için bunların birbirleri ile kıyaslanması mümkün değildir. Her biri farklı bir biçimde değerlidir. Liberal bakış açısına göre birey, kendi yaşam alanını seçme, yargılama, inceleme ve yeniden gözden geçirme yönünde düşünsel yeteneklere sahip bir benlik olarak tanımlanmıştır. Toplum bireyin yararına ilişkin farklı ve birbiri ile rekabet eden anlayışlara olanak tanımalı ve sosyal kurumlar iyi yaşam sağlama konusundaki görüş çeşitliliğine bir çerçeve oluşturmakla sınırlı bir görev üstlenmelidir (Üstel, 1999: 64). Liberal teori ‚yurttaşların tamamının eşitliği adına, siyasal görüş dışındaki bütün farklılıklara tepkisiz kalmayı veya bunları siyasette gözetilen konuların dışına çıkarmayı savunan görüştür. Bu bakış açısına göre siyasal farklılıklar dışında kalan farklılıklar bir topluluğu değil, sadece söz konusu kişiyi ilgilendirir ve böylece kişinin dini, ahlaki inançları ve aile yapısıyla birlikte özel alana girer.
Birey özgürlüğünü odak noktasında bulunduran Liberal kuram 1980’li yıllardan sonra cemaatçilik akımı tarafından şiddetli bir eleştiriye maruz kalmıştır. Cemaatçilik 80’li yıllarla birlikte, liberal teoriye bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Cemaatçiler sadece liberal fikirleri değil, liberal teorinin tümünü, birey üzerine çok odaklanmış olmalarını, bireysel özgürlüğe aşırı önem vermiş olmalarını ve insanın kendisini geliştirmesi bakımından iyi işleyen bir toplumsal yapıyı öngörmekte yetersiz olmalarını eleştirmektedirler. Cemaatçilere göre liberal teoride haklara yapılan tek taraflı vurgu, kültürel atmosferden, topluluk bağlarından ve gerçek bir insanın tüm kişiliğini oluşturan hayat hikâyesinden soyutlanmış bir bireye ilişkin bulunmaktadır (Şan, 2005: 79). Aslında birey olarak her birimiz, kişiliğimizi, yeteneklerimizi ve hayattaki kazanımlarımızı ancak bir topluluk içerisinde gerçekleştirme imkânına sahip olabiliriz. Bu nedenlerle cemaatçiler, esas olarak siyasal hayatın topluluğu oluşturması gerektiğini çünkü bireyin ancak topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunurlar (Balı, 2001:170). Böylelikle de alt grupları kapsayan büyük toplum yerine ulustan daha küçük olan gruplardan oluşan bir haklar kuramının oluşturulmasının çabası içinde olmuşlardır. Bu da ortak bir iyi kavramı ile tanımlanmış grupların teorisi ile mümkün olabilecektir. Tek tek üyelerin amaçlarını gözden geçirme gücünü sınırlandırsa bile, grupların bir ortak iyi kavramını ilerletebilecekleri bir “ortak iyi politikası” geliştirmek isterler. Üyelerin grup değerlerine kurucu bir bağla bağlı olduğuna inanan cemaatçiler, ortak değerlerin savunulması adına kişi haklarının sınırlandırılmasında da herhangi bir sakınca görmeyeceklerdir (Kymlicka,1998: 151).
Cemaatçi çokkültürlülük anlayışının temel özelliği çoğunluk kültürü karşısında dezavantajlı bir konumda olan grupların kültürlerinin korunması esasına dayanmaktadır. Liberal devlet geleneğinin bireysel hak ve özgürlükleri önemseyen ve eşit hak ve sorumluluk temeline dayanan vatandaşlık anlayışı ile bu dezavantajlı grupların sorunlarının çözüme kavuşması cemaatçilerce önemli görülmemektedir. Cemaatçiler, liberal yaklaşımı kişiselliği çevre ve toplumsal ilişkilerden uzaklaştırmakla suçlarlar.
Çokkültürlülük Uygulaması Olarak Kanada Örneği
Farklılıkların bir arada yaşama konusunda karşılaşılan problemleri önemli ölçüde çözdüğünü iddia eden ve bu konuda en meşhur olan ülkelerin başında Kanada gelmektedir. Kanada farklılıklar arasında yaşanan ve yaşanacak problemleri çözmede bir model olarak “çokkültürlülük” politikaları uygulamaktadır. Aynı zamanda Kanada, çokkültürlülük politikalarının uygulamayı kabul eden dünyadaki ilk ülke olmuştur. Çokkültürlülük Yasası ile Kanada, toplumundaki her ırktan insana ve farklı ırka ait toplumlar arasındaki ilişkilere tam ve eşitlikçi paylaşım sunduğunu ifade etmektedir. Yine Kanada, çokkültürlülük sayesinde, tüm farklılıkların özelliklerini kabul ettiğini, onların toplumlarıyla bütünleşmelerine ve sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi konularda aktif görev almalarını teşvik ettiğini iddia eden bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır.
Temel özellikleri itibariyle birçok farklı topluluktan meydana gelen bir toplumda ve bu toplumun üyelerinin farklı dinsel, dilsel ve etnik yapıya sahip olan insanların barış ve huzur içinde bir arada yaşamalarını sağlayacak unsurların ne olduğu Kanada’da tartışılan temel unsur olmuştur. Bir anlamda bu farklılıkları bir arada tutacak formül aranmıştır. Bugün Kanada’nın bu formülü, “çokkültürlü tek devlet” anlayışında sistematize ettiğini söyleyebiliriz. Nitekim Kanada devleti 1971 yılında dört temel karar almıştır. Kanada’yı çokkültürlülük konusunda meşhur eden özellikler şunlardır:
Kendi kimliğini ve farklılığını devam ettirmek isteyen her gruba izin verip yardım eder.
Kültürlerini geliştirme ve aynı zamanda Kanada toplumunun bir parçası olma konusunda her gruba yardım eder.
Toplumu oluşturan bir arada tutarak yaratıcılığı gösterir.
Göçmenlere Kanada’daki dilleri öğretmede yardımcı olur (Özensel, 2012:64). Özellikle ana dillerini öğrenmek isteyen her topluluğa hükümet eğitim desteği verir. Ortalama 8-10 öğrenciyi bir araya getiren topluluk üyeleri dil öğretecek hocaları kendisi bulmak kaydıyla, öğretici ücreti devlet tarafından karşılanmaktadır.
Kanada devleti, bütün vatandaşlarının sahip oldukları farklılıkları kendi öz varlığı olarak görür. Bu bağlamda kendi kültürlerini tanıtacak her gruba hükümet tarafından maddi destek sağlanmaktadır. Özellikle yaz aylarında, neredeyse her caddede toplulukların kendi kültürlerini tanıttıkları birçok festivale rastlanmaktadır. Yine Kanada her bireyi “eşitlik”, “katılım” ve “takdir etme” temelinde bütünleştiren bir politikayı uygulamaya çalışmaktadır. Burada vurgulanmaya çalışılan, eşitlikle her bireyin hak ve hukuk sahibi olması, katılım ile her bireyin kendi kültürünü yaşaması ve yaşatması, takdir etme ile de bireylerin sahip oldukları kendi dil ve kültürlerini takdir ederek devamlılığını sağlamaya çalışmasıdır (Özensel,2012: 66).
Çok kültürlü bir toplumda özelliklede Kanada için bir anlamda “anahtar” kavramın “katılım” olduğu söylenebilir. Bu kadar farklılığın bir arada yaşadığı bir toplumda, birlikteliğin temelini oluşturacak asıl unsurun, bütün farklılığın katılımını ve takdirini sağlayacak bir düzenlemeye sahip olunmasıdır. Kanada birliktelik anlayışlarını besleyecek politikalar üretmektedir.
Kanada’da çokkültürlülüğü ön plana çıkaran birçok tarihsel ve toplumsal özelliğin yanı sıra, kendine has sosyo-kültürel özellikleri dikkate alan bir inceleme ile açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Bu özelliklerden biri, Kanada’nın Avrupa ve Amerika gibi köleci bir geçmişe sahip olmamasıdır. Modern ulus-devlet modellerinden farklı olarak iki uluslu (İngiliz, Fransız) bir yapıya sahip olması Kanada’nın diğer en önemli farklılıklarından bir diğeridir. Aslında çokkültürlülük konusu da bu iki toplumlu devlet modelinin oluşmasına paralel olarak gelişmiştir. Diğer yandan Kanada’nın kurucu unsurları arasında din kavramının ve anlayışının yer almamış olması söylenebilir. Burada kurucu unsur olarak görecede olsa, devlet çokkültürlü bir ulus olgusu üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Bilindiği gibi Kanada’yı farklı kılan bir husus da, Kanada toplumunu oluşturan farklılıkların hiçbirisi oranın yerlisi değildir.
Ayrıca Kanada sürekli göç alan ve yukarıda ifade ettiğimiz koşullardan dolayı bölge üzerinde daha geç bir hâkimiyet kurulmasından dolayı ülkede egemen bir “Devlet İdeolojisi”nin oluşumu gecikmiştir. Bu durumdan dolayı da devletin belirli bir vatandaş tipi olmamıştır. Bu anlamda devletin istediği tek şey, vatandaşlarının yasalara uymasıdır. Bugün Kanada, vatandaşlarından “Kanada Vatandaşı” olmanın ötesinde herhangi bir kimlik tanımı talebinde bulunmadan “sosyal vatandaşlığı” ön plana çıkaran politikalar izlemektedir. Aslında, çokkültürlülüğün içini dolduran kavramda “vatandaşlık bilinci”dir. Belki de çokkültürlülüğün asıl büyüsü de bu sosyal vatandaşlıktır. Kanada Yurttaşlık Formu’da bu bilinci destekleyici öğelere sahiptir. Buna göre Kanadalıları bir arada tutan belli başlı değerler şunlardır:
Eşitlik ve hakkaniyet inancı,
İstişare ve diyalog inancı,
Uzlaşma ve hoşgörü,
Çeşitliliğin desteklenmesi,
Şefkat ve cömertlik,
Doğal çevreye tutkunluk,
Özgürlük, barış ve şiddete dayanmayan değişimdir (Kymlicka, 1998: 283).
Dikkatli bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, Kanada çokkültürlülüğü sosyal vatandaşlıkla yürüyen bir süreçtir. Yani vatandaşlık bilincidir. Nitekim Kanada kimliği de zaten kendini bununla var etmektedir. Sosyal vatandaşlık ve bu vatandaşlığın sağladığı imkânlar ile farklı toplum kökenli bireylerin kendilerini Kanadalı olmaktan gurur duymalarına yol açmaktadır. Dolayısıyla Kanada çokkültürlülüğü, içinde çok büyük imkânların olduğunu söyleyebileceğimiz bir sosyal vatandaşlık fikri ile geliştirilerek ideale dönüştürülmüştür. Aslında Kanada’da çokkültürlülüğü oluşturan asıl olgu, temel hak ve özgürlüklerle vatandaşa sağlanan imkânlardır. Teorik olarak da bu imkânlar ve özgürlükler sağlandığı ölçüde daha hoşgörülü bir ortam oluşturulabilir.
Çokkültürlülük politikalarını uygulama konusunda azımsanmayacak mesafeler alan Kanada, kültürel farklılıkların yaşatılması konusunda da çok ilginç örneklerin görülebildiği bir ülke olmuştur. Örnek olarak bazı eyaletlerde mahkemeler özellikle medeni hukukla ilgili konularda zaman zaman ilgili topluluktan görüş almakta, ilgili sorun alanı yaşanan konuda karar vermede topluluğun geleneksel değerlerine dikkat edilebilmektedir. Bu tür örneklerin sayısını arttırılması da mümkündür. Görüldüğü gibi günümüz Kanada’sı sadece teoride değil uygulamada da her türlü geleneksel uygulamayı da ciddiye alan bir ülke konumundadır.
Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail’e 100 bin koronavirüs tanı kiti gönderdi. İki ülke arasındaki yakınlaşma 2018’de başlamıştı.
BAE yönetimi ilk olarak Ekim 2018’de Abu Dabi’de düzenlenen Judo Grand Slam Turnuvası’na İsrailli sporcuların kendi bayrakları altında yarışmasına izin vermişti.
Daha sonra İsrail milli marşı ilk kez 28 Ekim’de Abu Dabi’de çaldı.
İsrailli Eski İsrail Dışişleri ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, Temmuz 2019’da ülkesiyle diplomatik ilişkileri bulunmayan BAE’nin başkenti Abu Dabi’yi ziyaret etti.
BAE yönetimi, Expo 2020 Dubai’ye İsrailli firmaları da davet etmişti.
Bu ay ilk kez BAE’ye ait bir uçak, İsrail’in başentik Tel Aviv’e sefer düzenlemişti.
Dünyanın ‘en tehlikeli’, uçağa ve ‘deniz kuvvetlerine’ sahip ilk terör örgütü oldu Tamil Kaplanları. Sri Lanka’da 1975’te kurulmasından itibaren irili ufaklı tüm örgüt liderlerini öldürdü. Kurucu lider Vellupiali Prabhakaran ve örgütün iddiasına göre amaç Tamil halkının haklarını savunmak.
Gerilla hareketiyle saldıran ve hızla 15 bin kişilik bir güce kavuşan örgüt, küçük bir ‘Deniz Kuvvetleri’ne sahip olmasıyla birlikte ilkel de olsa küçük uçaklardan oluşan hava kuvvetini bünyesinde barındırdı.
Bir örgüttü, dağlık ve geniş ormanlık alanları çok iyi kullandı ancak düzenli birliklere de sahipti.
Avrupa ve ABD’de yaşayan Sri Lankalı binlerce Tamilliden dernek ve vakıflarla maddi destek sağladı. Düzenli olarak “devrim vergisi” adıyla haraç topladı.
Öyle bir örgüt ki; dünyada ilk kez sinir gazını kullandılar ve ‘intihar bombacı’sı kavramını dünya literatürüne soktular.
Tek saldırıda #SriLanka havayolları filosunun yarısını havaya uçurduğu belirtiliyor.
2015 yılına kadar El Kaide ve diğer terörist örgütlerin toplamından daha fazla intihar saldırısı düzenledi.
En bilinen suikastleri Sri Lanka hükümetine destek veren Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi ve Sri Lanka Cumhurbaşkanı.
Çeşitli istihbarat birimleri tarafından “dünyanın en tehlikeli terörist örgütü” olarak nitelendirildi.
80’lerin sonlarında 65 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip Sri Lanka’nın üçte birine hakim oldu.
2009 yılında Sri Lanka ordusunun kapsamlı harekatı başladı. Operasyon o kadar büyük ve hızlı ilerliyordu ki dünyadan gelen tepkilere aldırış edilmeden kısa sürede başarı sağlandı. Bir ayda örgütün kontrolündeki 18 bin kilometrekare 200 kilometrekareye indi. Tamil Kaplanları’nın daimi lideri Prabhakaran öldürüldü, örgüt üyeleri silah bıraktı ve yeni seçilen lider yakalandı.
Sri Lanka Modeli nedir?
Sri Lanka ordusu, ayrılıkçı Tamil Kaplanları adlı gruba yönelik hedef şaşmadan operasyonlar düzenleyerek örgütün neredeyse tüm üst düzey yöneticilerini öldürdü. Öyle ki bir üst düzey yöneticinin ele geçirilmesi ya da öldürülmesi için onlarca sivili öldürmekten çekinmedi. Ele geçirdikleri yöneticileri de kamplarda tuttu, birçoğunu da işkence sonucu öldürdü. 2009’da sert bir şekilde yürütülen terörle mücadele sonrası örgütün tüm kampları haritadan silinirken, ülkede Tamil kaynaklı terör de kalmadı.
Sivil militan ayrımı gözetilmedi, insan hakları düşünülmedi ve en sert şekilde mücadele edildi. 34 yıl devam eden çatışmalarda on binlerce sivil öldü.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız, tarihteki 16 büyük Türk imparatorluğunu, ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeler. Peki hangi devletler bu forsta yer almaktadır? Gelin beraber inceleyelim.
1.) Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö. 220-M.S. 216)
Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman Han tarafından M.Ö. 220 yılında kurulmuştur. Diğer bir adı, Asya Hun İmparatorluğu’dur. Orta Asya’da kurulan İlk Türk devleti olma özelliği de taşıyan Büyük Hun İmparatorluğu aynı zamanda tarihte kurulan ilk Türk devleti olmasıyla da çok önemli bir yere sahiptir. Başkenti Ötüken’dir. Asya Hun İmparatorluğu Türk boylarını ilk kez tek bayrak altında toplamıştır. Yerleşik hayata geçmemişler, atlı-göçebe yaşam tarzını benimsemişlerdir. Teoman’dan sonra devleti büyük bir imparatorluk haline getiren Mete’dir. Mete, İpek Yolu’na egemen olmak için Çin ile savaşmıştır. Çin, Türklerin korkusundan Çin Seddi’ni yapmıştır. MÖ 200 yıllarında Çin’i yenilgiye uğratarak vergiye bağlamıştır. Mete devrinde Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan tüm topraklara hakim olunmuştur.
2.) Batı Hun İmparatorluğu (M.S. 48-216)
Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 58 yılında Çiçi Yabgu ve Ho-Han-ye kardeşler arasında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüştür. Batı Hunlarını; Çiçi Yabgu, Doğu Hunlarını Ho-Han-Ye Kağan (Şenyu) yönetmiştir. Ho-Han-Ye’nin ölümünden sonra Doğu Hunları, Panu ve yeğeni Pi’nin taht kavgasına sahne olmuştur. M.S. 48 yılında Doğu Hunları; Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzey Hunlarını Pi, Güney Hunlarını Panu yönetmiştir. Güney Hunları yani Panu’nun yönettiği bu ülke Türk Tarih literatürüne Batı Hun İmparatorluğu olarak geçmiştir. Bu imparatorluk Talas’ın doğusunda Çin’e kadar olan topraklara egemen olmuştur.
3.) Avrupa Hun İmparatorluğu (M.S. 375-469)
Kavimler göçü sonucu Avrupa topraklarına ulaşan Türkler, Balamir Kağan önderliğinde Avrupa Hun Devleti’ni kurmuşlardır. Avrupa’da kurulan ilk Türk devleti olan Avrupa Hun İmparatorluğu bugünkü Macaristan topraklarında kurulmuştur. Attila döneminde en parlak devrini yaşamış olan Avrupa Hunları, Anadolu’ya yapılan ilk Türk akınlarını gerçekleştirmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasında önemli bir etken olmuştur. Doğu Roma’yı vergiye bağlamıştır.
4.) Ak Hun İmparatorluğu (M.S. 420-552)
Büyük Hun İmparatorluğu’nun dağılması üzerine, Hunların büyük bir kısmı Volga ırmağı üzerinden Batı’ya doğru göç ederken, bir bölümü de Güneye doğru inmiştir. Güneye inen Hunlar daha sonraları Ak Hun İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Ak Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Aksuvar’dır. Devletin başkenti Belh’dir. Ortadoğu Hunları da denen Ak Hunlar, bir yüzyıldan fazla bir süre Horasan, Pencap, Afganistan, Hindistan, Harezm, İran ve Doğu Türkistan bölgelerinde egemen olmuşlar ve imparatorluklarını sürdürmüşlerdir.
5.) Göktürk Kağanlığı (M.S. 552-745)
Göktürklerin tarih sahnesine çıktıkları sıralarda Orta Asya, Juan-Juanların hâkimiyetinde idi. Göktürkler de Altay dağları civarında, önemli bir siyasî güç hâlinde onlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu esnada demircilikle uğraşan Göktürkler, Juan Juanların silâhlarını imal etmekteydiler. Göktürkler, daha 534 yıllarında Çin ile diplomatik ilişkiler kuracak güce erişmişlerdi. Bu sıralarda başlarında Bumin Kağan bulunuyordu. Bumin, bir Türk boyu olan Töleslerin isyanını bastırması karşılığında Juan Juan Kağan’ının kızı ile evlenmek istedi. Ancak bu isteğinin kabaca geri çevrilmesi üzerine Bumin, üst üste vurduğu darbelerle onların bütün topraklarını ele geçirmiş ve kağanlarını da öldürdü. 552 yılında meydana gelen bu olayla Göktürk İmparatorluğu kurulmuştur. İl-Kağan unvanını alan Bumin, devletinin merkezî olarak da, Büyük Hun İmparatorluğu’nun merkezinin bulunduğu Ötüken’i (Orhun ırmağının hemen batısı) seçmiştir.
Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı kanadını yönetmiştir. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askerî , siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmuşlardır.Köktürkler gerek ilk kez Türk adını kurdukları siyasi birliklere vermeleri ve gerekse de; Türkçenin bilinen en eski yazılı kaynaklarını vermeleri bakımından, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Türk adı bugün kullandığımız şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları’nda geçmektedir. “Türk” adıyla kurulmuş ve Türk adını resmî devlet adı olarak kullanan ilk Türk devletidir. 552-659 yılları arasında I. Göktürk Devleti, 682-745 yılları arasında II. Göktürk Devleti hüküm sürmüştür.
6.) Avar Kağanlığı (M.S. 565-835)
Avarlar, Orta Avrupa’da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)’lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık îslav kabilelerini hakimiyetleri altına alarak Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur. Avar İmparatorluğu bugünkü Macaristan, Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hırvatistan, Slovenya, Avusturya, Romanya ve Sırbistan topraklarında hüküm sürmüştür. Devletin kurucusu Bayan Kağan’dır. Segedin başkent olarak seçilmiştir. Tarihteki 16 Türk devleti arasında İstanbul’u ilk kuşatan devlet Avarlar olmuştur. İstanbul’u 619 ve 626 yıllarında iki defa kuşatıp ele geçirmeye çalışmışlarsa da, donanmaları olmaması nedeniyle zayıf kalan bu kuşatmalardan netice alamamışlardır. Netice alınamayan bu kuşatmalar Avar Devleti’nin zayıflamasına ve ardından Franklar tarafından 805 yılında yıkılmasına neden olmuştur. Dinlerini değiştirerek Hristiyanlaşan Avarlar, Hristiyanlığı kabul eden ilk Türk devleti olmuştur.
7.) Hazar Kağanlığı (M.S. 651-983)
Sabir toplulukları, Batı Göktürk devletinin güç kaybetmesiyle birlikte bölgede hakimiyet kurarak Hazar Devletini kurdular. Hazar Devleti, Hz Osman’ın İslam ordularının fetihlerini durdurarak İslam orduları ile savaşan ilk Türk devleti olmuş ve İslamiyet’in Kafkaslara ulaşmasının önünü kapatmıştır. Hazarlar 657 yılında Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Göktürk’lerin batısında kalan Türk topluluklarını da kendi sınırlarına katarak, Karadeniz’in Kuzeyi ile Hazar Denizi arasında kalan bölgenin hakimi olmuşlardır. Hazar Devleti, Museviliğin Karay mezhebini benimseyerek, Museviliği benimseyen tek-ilk Türk devleti olmuş ve diğer dinlere oldukça hoşgörülü davranmışlardır.
8.) Uygur Devleti (M.S. 745-1368)
İlk Türk devletleri arasında ilk kez yerleşik hayata geçen Uygurlardır. 744 yılında Kutluk Bilge Kül Kağan tarafından kurulmuştur. Karabalgasun’u başkent yapmışlardır. Mimari eserler bırakan, minyatür ve tezhip sanatına ait eserler yapan ilk Türk devletidir. Göktürkler gibi kendisine ait bir alfabesi olan bu devlet aynı zamanda matbaayı kullanan ilk Türk devleti özelliği taşır. Uygur Devleti, kültür ve uygarlık açısından Orta Asya devletleri arasında en gelişmiş devlet olma özellikleri taşır. Uygurlar, Çin ile kurmuş oldukları yakın ilişkiler neticesinde Mani dinini benimsemiştir.
9.) Karahanlılar Devleti (M.S. 840-1040)
Doğu Türkistan’da Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri tarafından kurulmuştur. İlk Türk İslam devleti olan Karahanlılar Devleti’nin kurucusu Bilge Kül Kadir Han‘dır. Halkın %90’ı Türk olduğundan, resmi dilleri; edebiyatta, eğitimde Türkçe’dir. İslamiyet’i Satuk Buğra Han döneminde benimsemişlerdir. İlk Müslüman Türk devletidir. 1042 yılında doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
10.) Gazneliler Devleti (M.S. 962-1187)
Gazneliler Devleti adını, Doğu Afganistan’da bulunan başkentleri Gazne’den almaktadır. Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük Teginliler veya lâkaplarından dolayı Yemînîler diye de anılırlar. Sâmanoğulları Devleti’nin dağılmaya başladığı sırada, bu devlette komutanlık ve valilik yapan Türkler, bazı bölgeler de hâkimiyet kurmuşlardı. Bunlardan birisi de Horasan Emiri Alp Tegin’dir. Alp Tegin, Doğu Afganistan’daki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazneli Devleti’nin temellerini atmıştır. Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşamıştır. Türk tarihinde “Sultan” unvanını ilk defa Gazneli Mahmut kullanmıştır. Gazneli Mahmut 1001-1027 tarihleri arasında Hindistan’a 17 sefer düzenleyerek, Kuzey Hindistan’ı topraklarına katmıştır. Bölgeyi İslâmlaştırmıştır ve böylece Pakistan devletinin temeli atılmıştır.
11.) Büyük Selçuklu Devleti (M.S. 1040-1157)
Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Selçuklu Türkleri, Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. 10. yüzyılın sonu ile 11. yüzyılın başlarında İslamiyet’İ kabul etmişlerdir. Selçuklular; Çin’den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir. İlk hükümdarı Tuğrul Bey’dir. Dandanakan Savaşı sonrasında Gaznelileri yıkılış sürecine sokan Selçuklular kuruluşlarını bu savaş ile resmen gerçekleştirmiştir. Selçuklular Anadolu’ya ilk akınlarını Tuğrul Bey döneminde yapmışlardır. Anadolu’ya yaptıkları akınlar sonrasında Bizanslılarla ilk kez karşı karşıya geldikleri Pasinler Savaşı’ndaki galibiyetten sonra Selçuklular’ın Anadolu’ya akınları yoğunlaşmıştır. 1055 yılında Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi’ni koruma altına alması sonucu ona “Sultan” unvanı verilmiştir. Çağrı Bey ve Tuğrul Bey’in ölümünün ardından tahta Sultan Alparslan geçti Sultan Alparslan 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı’nda Bizans İmparatoru Romen Diyojeni yenerek Türklere Anadolu’nun kapılarını açmıştır. Sultan Alparslan’dan sonra tahta geçen Melikşah, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır.
12.) Harezmşahlar Devleti (M.S. 1097-1231)
Harzemşahlar Devleti, Orta Asya’da Harezm bölgesinde Kutbeddin Muhammed Harezmşah tarafından kurulan bir Türk-İslam devletidir. Bu devlet, Anadolu Selçuklu Devleti tarafından Yassı Çemen savaşı ile 1230 yılında yıkılmıştır.
13.) Altın Orda Devleti (M.S. 1236-1502)
Devletin kurucusu Cengiz Han’ın torunu olan Batu Han’dır. Türk-Moğol Devleti olarak 266 yıl boyunca hüküm sürmüşlerdir. Kafkaslardan başlayıp Orta Asya’ya kadar sınırları uzanıyordu. Yani günümüzün Avrupa Rusya’sı, Karadeniz’in kuzeyi, Gürcistan, Ukrayna ve Kazakistan’ın Avrupa yakası egemenlik alanlarına giriyordu.
14.) Büyük Timur İmparatorluğu (M.S. 1368-1501)
Timur İmparatorluğu, Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran ve soyu Türk-Moğol boylarından biri olan Barlaslar’a dayanan Çağatay Emiri Timur tarafından kurulmuş bir Türk-İslam devletidir. Timurlu İmparatorluğu; Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır.
15.) Babür İmparatorluğu (M.S. 1526-1858)
Babürlüler, günümüzdeki Hindistan ve çevresi üzerinde kurulmuş ve hüküm sürmüş Türk-Moğol kökenli bir devlettir. Babür Şah tarafından 1526 yılında kurulmuştur. 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında imparatorluk gücünün zirvesindedir ve Hindistan’ın büyük bir bölümüne hakimdir. İmparatorluğu’nun hakimiyet alanı, en geniş olduğu dönemde bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’ı kapsamıştır.
16.) Osmanlı İmparatorluğu (M.S. 1299-1922)
Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş bir devlettir. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmıştır. Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanı’nın atası olan Osman Gazi, Oğuz Türklerindendir. Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Zamanla güçlenen devlet, büyük bir imparatorluk haline gelmiş ve üç kıtaya hükmetmiştir. Çağ açıp çağ kapatan padişahlara sahip olan bu devlet, dünyayı titretmiş bir devlettir. Tarih sahnesinden çekilirken yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır.