Modern Dünyanın Kapısını Aralayan Teknoloji: V-2 Roketleri

V-2 (Vergeltungswaffe 2), dünyanın ilk uzun menzilli güdümlü füzesi. 20 Haziran 1944’teki uçuşuyla uzay sınırına ulaşmış ilk insan yapımı nesne.

Askeri uzun menzilli füzelerin çalışmaları henüz çiçeği burnunda mezun Wernher von Braun’un çalışmalarının Alman ordusunun ilgisini çekmesi ile başladı, bin yıl sürecek imparatorluğun kalbinin son atışları yaşanırken uzay çağının en önemli basamağı oldu.

Projenin en önemli ismi von Braun’du. Bilim adamı henüz 1920’lerin sonunda okuduğu Hermann Oberth’in Die Rakete zu den Planetenräumen (Gezegenler arası uzaya roket) kitabından etkilenerek Berlin teknik Üniversitesi’ne girdi ve burada Oberth ile sıvı yakıtlı motor testlerinde birlikte çalışma fırsatı buldu. Oberth Jules Verne romanlarından etkilenmiş bir bilimciydi ve ilk roket prototipini henüz 14 yaşındayken yapmıştı. Robert Esnault-Pelterie ve Konstantin Tsiolkovski ile birlikte tarihin tozlu sayfalarına “roketçiliğin ataları” olarak kazınacaklardı.

Resimde en önde Hermann Oberth ve hemen arkasında masaya oturmuş olan Wernher von Braun görülüyor.

Almanya’da Nazi partisi yükselişe geçiyorken von Braun da doktora yapma uğraşı içerisindeydi. Bu süreçte sıvı yakıtlı roketler ile başarılı testler yapan von Braun yaptığı prototip roketlerden ikisi ile 2200 metre ve 3500 metreye ulaşmayı başardı. Bu iki başarılı denemeden sonra von Braun ve ekibi çok daha büyük bir tasarım düşünmeye başladılar. 25 tonluk bir tasarımın üzerine 1 tonluk askeri mühimmat yuvası düşünüldü. Ayrıca ikmal ve taşıma için gerekecek olan yollar da proje kapsamına alınmıştı. 1934’de hazırladığı “Sıvı itkili roketlerin yapımı ve teorik/deneysel çözümler” adlı tezi 1960’larda ortaya çıkana dek Nazilerce gizli bir belge olarak saklandı. 1939’a gelene dek Alman Mühendisler sık sık Amerikalı fizikçi Robert Goddart ile teknik detaylarla alakalı iletişim kuruyorlardı. Dünya’daki ilk sıvı yakıtlı roketi tasarlayıp uçuran Goddart bunu 1926 yılında yapmıştı. 1926-41 yılları arasında ekibiyle fırlattığı 34 roketle 2600 metre yüksekliğe ulaşmayı başarmıştı. von Braun Goddart’tan aldığı planlar ve yöntemleri Aggregat serisi roket motorlarının üretiminde kullandı.

Aggregat motor sistemlerinin dördüncüsü olan A-4 ünlü V-2 roketlerinde kullanılmıştı. Günümüz terminolojisinde A-4 ve V-2 kod isimleri kaynaşmıştır ve aynı roketi tanımlamak için kullanılır.

A4’ler ile oluşturulacak V-2’lerin 4 anahtar teknolojisi 1941 sonlarında tamamlanmıştı. Bunlar büyük sıvı yakıtlı roketler, süpersonik aerodinamik, jiroskoplu hedefleme ve jet kontrolü için dümen sistemi olarak sayılabilir. Lakin o dönemde Hitler bu teknolojiden etkilenmiş görünmüyordu. Öyle ki V-2’ler için “Sadece menzili uzun ve aşırı pahalı bir top” diyerek projeye olan isteksizliğini belirtmiştir.

Tüm olumsuzluklara rağmen von Braun ve ekibi geliştirmelere hız kesmeden devam ettiler.

A4 motorları %75 Etanol, %25 su karışımını yakıt olarak ve sıvı oksijeni oksitleme kaynağı olarak kullanacak şekilde geliştirildi. Su art alevin sıcaklığını düşürmeye yarayacak, soğutucu olarak davranacak, daha yumuşak bir yanlış sağlayacak ve termal stresi azaltacaktı.

Bu geliştirmeler sayesinde roket 65 saniyeliğine kendini taşıyabilmiş ve 80 kilometre irtifaya ulaşabilir duruma gelmiştir.

84.5 kilometre irtifaya ulaşılmış bir test gününde Walter Dornberger şöyle diyecekti:

“Bugün taşımacılıkta yeni bir çağ başlıyor; uzay seyahati çağı…”

Walter Dornberger (sağdaki)

Walter Dornberger Alman ordusunda görev almış bir topçu uzmanıydı. Peenmünde Askeri Araştırma Merkezi’nde birçok projeye önderlik etti. V-2 programının da lideriydi.

Henüz test aşamaları bitmeden müttefikler İsveç’e ve Polonya’ya düşen test roketi kalıntılarını ele geçirmişti. V-2 roket teknolojisini müttefiklere ulaştırmak için kurulmuş Polonyalı bir direniş örgütü tarafından düzenlenen Operation Most-III kapsamında ele geçirilen parçalar Ukrayna’ya götürülmüş ve incelemeler başlamıştı bile.

22 aralık 1942’de Hitler seri üretim için izin verdi. Albert Speer 1943 Haziran’ında roketin hazır olmasını tahmin ediyordu ama sorunların çözülmesi 1943’ün sonbaharını buldu. Savaş üretimi ve silahlanma Bakanı Saur ise haftada 2000 roket üretmeyi planlıyordu. Ne var ki alkol üretimi bile patates hasatını beklemek zorundaydı.

Test aşamalarında karşılaşılan birçok sorun adım adım çözüldü. Mesela tank basıncını ve ağırlığını düşürmek için yüksek akış sağlayan turbo pompalar geliştirildi. Böylece tank basıncı düşük olsa da yakıt çıkış hızı düşmedi.

1943’te von Braun “Uzun menzilli bombardıman” komisyonuna A-4 geliştirmelerinin pratikte tamamlanacağı sözünü verdi. Buna rağmen 1944’e gelindiğinde bile henüz tamamlanmış A-4 parçası yoktu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen geliştirici ekibin azimli çalışmalarından etkilenen Hitler yüksek kapasiteli üretim yetkisini verdi. Belki de çöpe gidecek olan bu çalışmalar böylece hızlandı. Mittelbau-Dora toplama kampı yakınlarına buradaki tutuklular tarafından kurulan Mittelwerk fabrikasında üretim başladı. 1943’te Heinrich Maier çevresinde toplanan Avusturyalı direnişçi örgüt tarafından V-2 çizimleri Amerikan stratejik servisine gönderildi. Gönderilenler arasında fabrikanın yerine ait bilgiler ve çizimler de vardı. Böylece müttefikler fabrikaya hava saldırısı düzenleyebilecekti. (Sonraları bu grup parça parça yakalanmış ve Gestapo tarafından infaz edilmiştir.)

Bu bilgiler ışığında başlatılan Hidra operasyonu kapsamında İngiliz Hava Kuvvetleri test bölgelerini, geliştirme laboratuvarlarını, ön üretim alanlarını, bilim adamlarının ve teknikerlerin yaşam alanlarını ve liman kısımlarını bombaladılar.

Dornberger’in sözlerine göre “İlk izlenimlerin aksine hasar oldukça azdı.” 4-6 haftalık tamirat sürecinden sonra üretim tekrar başladı. Hasarın bir kısmı bilerek tamir edilmedi. Kalan yıkıntılar bir çeşit kamuflaj görevi gördüler ve bölgeye 9 ay boyunca saldırı gerçekleşmedi. Sonraki saldırıda 735 kişi öldü. Bunlardan 178’i üretimde görev alıyordu. Sonunda Almanlar testleri Kohnstein’de yeraltına taşıdılar. Burada 5200 roket zorla çalıştırılan işçiler tarafından üretildi.

Tüm bu geliştirme zorlukları yüzünden savaşın sonlarına ancak yetiştirilebilen ve başarısı görülemeyen roket teknolojisi müttefik kuvvetlerin Berlin’e ulaştırmalarının en büyük motivasyonlarından biri olmuştur.

Nazilerin düşüşü hızlanırken uzay çağının başlangıcı yaklaşıyordu. Hem de yine aynı ellerden; Wernher von Braun…

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://archive.org/details/isbn_9780029228951/page/n407/mode/2up

https://en.wikipedia.org/wiki/Wernher_von_Braun#Early_life

Irons, Roy. “Hitler’s terror weapons: The price of vengeance”

http://dora.uah.edu/

http://www.v2rocket.com/start/makeup/design.html

Hakim, Joy (1995). A History of Us: War, Peace and all that Jazz. New York: Oxford University Press. Sayfa 100–104

Béon, Yves (1997). Planet Dora: A Memoir of the Holocaust and the Birth of the Space Age.

Hansjakob Stehle “Die Spione aus dem Pfarrhaus” In: Die Zeit, 5 January 1996

Peter Broucek “Die österreichische Identität im Widerstand 1938–1945” (2008), sayfa 163.

https://en.wikipedia.org/wiki/V-2_rocket?wprov=sfla1

Sutton, George (2006). History of Liquid Propellant Rocket Engines. Reston: American Institute of Aeronautics and Astronautics. Sayfa 740–753.

[/vc_toggle]

Beyt-i İsrail: İsrail’e Getirilen Etiyopyalı Yahudiler

0

Aşağılanan adıyla Falaşalar, yüzyıllardır Hristiyanlaşma ve İslamlaşmadan uzak kaldıkları için kendilerine Beyt-i İsrail deniyor.

19. yüzyılda 200-300 bin arası olduğu düşünülen Beyt-i İsrail’in kıtlıklarla beraber yarı yarıya nüfusu azalmış ve günümüzdeki tahmini nüfusunun 130-150 bin arası olduğu düşünülüyor.

İsrail, kuruluşundan bu yana Geri Dönüş Yasası kapsamında dünyanın birçok noktasındaki Yahudileri ülkesine kabul ederken, kıyıda köşede rengi farklı olan bu insanları 1977’e kadar ülkesine almadı.

1977 yılında Geri Dönüş Yasası’na dahil edilen Beyt-i İsrail, hemen İsrail’e yerleştirilmedi. 1984, 1985 ve 1991’de sırayla Hz. Musa, Hz. Yuşa (ABD) ve Hz. Süleyman operasyonlarıyla on binlerce Etiyopyalı Yahudi, kuraklık ve iç savaştan çıkarılarak İsrail’e getirildi.

Bilinen bir uçakla en fazla yolcu taşıma rekoru da 1991’de kırıldı. 24 Mayıs 1991’de alarma geçen İsrail, bir gece içinde ordu ve sivil kargo uçakları olmak üzere toplam 34 uçakla, 14 bin 500 Etiyopya Yahudisi’ni İsrail’e taşıdı. Uçak bildiğiniz insan kaçakçısı araçları gibiydi.

Şu anda İsrail’de yaşayan Etiyopyalı Yahudilerin sayısı 120 bini aşmış durumda ve nüfusun üçte biri artık İsrail doğumlu.

İsrail’in en büyük ana etnik kimliklerinden oldular.

Kendisinden olmayan herkesi dışlayan Siyonist Yahudiler, sırf Yahudi olduğu için Etiyopyalı Yahudileri dışlamıyor ancak diğer Yahudiler bu insanların Yahudi olmadığını düşünüyor.

Geçtiğimiz yıl Temmuz ayında silahsız bir Etiyopyalı Yahudi İsrail polisi tarafından öldürülmüş, Etiyopyalı Yahudiler polisle çatışmıştı. ABD’deki siyahi olayları gibi ara ara bu olaylar yaşanıyor.

2014-2017 yılları arasında polisin tüm Yahudilere karşı açtığı davalar %6 düşerken, aynı dönemde Etiyopyalı Yahudilere karşı açılan davalarda % 20 artış yaşandı.

Üniversiteli Yahudilerin oranı %67 iken, üniversite okuyan Etiyopyalı Yahudilerin oranı %34. Neredeyse yarı yarıya.

Uluslararası Örgütlerin Hukuki Kişilikleri ve Avrupa Birliği

Uluslararası Örgütlerin Uluslararası Hukuk Açısından Hukuki Kişilikleri ve Avrupa Birliği

Uluslararası örgütler, nitelik ve etkileri bakımından uluslararası arenada devletlerden sonra gelmektedir. Bir uluslararası örgüt en üst düzey yetkilerle donatılmış olsa bile bir devlet gibi hukuki kişiliğe sahip olması mümkün değildir. Uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olabilmesi için belli başlı özellikleri taşıması gerekmektedir.

Uluslararası Örgütlerin Hukuki Kişiliği

Hukuk kişiliği kavramı bir hukuk düzeni içinde hak ve yükümlülüklere sahip olma yeteneğini belirtmektedir. Bu tanımdan yola çıkarak uluslararası hukukun kişilerinin iki özelliği bulunmaktadır:

a) Uluslararası hukuktan kaynaklanan haklara ve yükümlülüklere sahip olma yeteneği;

b) Uluslararası hukuktan doğan haklarını uluslararası düzeyde doğrudan koruyabilme yeteneği.[1]

Uluslararası örgütler ve uluslararası ilişkilerin temel aktörü olan devletlerin sahip olduğu hukuki kişilikler arasındaki en önemli farklardan biri, uluslararası örgütlerin bir insan topluluğuna ve ülkeye sahip olmamasıdır. Bu yüzden uluslararası örgütlerin hukuki kişiliklerini, gerçekleştirecekleri amaçlar ve kurucu antlaşmalarında düzenlenen yetkiler belirlemektedir. [2]

Her uluslararası örgüt hukuki kişiliğe sahip olamaz. Hukuki kişiliğe sahip uluslararası örgütlerin de bazıları her konuda bu hakka sahip değildir, sınırlayıcı bazı durumlar vardır. Bu noktada da, “Neden bazı örgütler hukuki kişiliğe sahipken bazıları buna sahip değil?” sorusu akla gelmektedir. Bunu açıklamak için her örgütün kuruluş amacı ve kurucu antlaşmalarına tek tek bakmak gerekmektir. Ancak şimdi bu sorunun cevabının genel hatlarını çizmiş olacağız.

İlk olarak yetkiler açısından bakacak olursak; kimi uluslararası örgütler yüksek yetkilere sahipken kimilerinin üyeler dışında yetki kullanması mümkün değildir. Buradan çıkaracağımız sonuç, bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olabilmesi için üyelerden bağımsız yetki kullanabilme kabiliyetine sahip olmasıdır.

İkinci olarak, uluslararası örgütlerin statüsüne bakmak gereklidir. Uluslararası örgütler devletlerin ortak irade beyanları ile kurulmaktadır. Kurulan bu örgütlerin bazıları herhangi bir devletin iç hukukuna bağlı olabilir ( Örneğin, EUROFIMA). Kısacası uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği, bağlı oldukları statüye bağlıdır.[3]

Uluslararası hukukta uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği hakkındaki kuramlar;

  1. İrade kuramı: Bu görüşün savunucularına göre, üye devletlerinin örgütün bir kişiliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koyması şartı ile bir milletlerarası örgüt milletlerarası hukuk kişiliğine sahip olur. Milletlerarası örgütün kişiliğe sahip olmasına ilişkin bu irade, örgütün kurucu antlaşmasındaki bir hüküm ile iradenin ortaya koyulması şeklinde gerçekleşir.
  2. Objektif kişilik kuramı: Önde gelen temsilcisi Seyersted olan ikinci görüş ise objektif kişilik kuramı adı ile anılmaktadır. Bu kuramda üye arası örgütün, ancak devletlerin iradesinden ayrılabilecek bir iradeyi ortaya koyabilecek bir organın varlığı halinde bir kişiliğe sahip olabileceği ileri sürülmektedir. Bu organın varlığının milletlerarası hukuka dayandırılması nedeniyle, üye devletlerin örgütün milletlerarası hukuk kişiliği konusundaki iradesi tali bir unsur olarak görülmektedir.
  • Örtülü kişilik kuramı: Bu görüş bir mantıksal zorunluluğa vurgu yapar. Bir örgütün milletlerarası seviyede faaliyette bulunabilmesi için milletlerarası hukuka göre kişiliğe sahip olması gerektiği kabulüne dayanmaktadır. Dolayısıyla, tabi olduğu statüsü gereğince milletlerarası seviyede tasarruflarda bulunmasına izin verilen örgütün, bunu yapabilmesi ancak – açıkça olmasa da- milletlerarası hukuk açısından kişiliğe sahip olduğunun kabulü ile mümkün olabilecektir.
  • Varsayılan kişilik kuramı: İrade kuramının bir türevi ve örtülü kişilik kuramının bir başka tezahürü olarak sınıflandırılabilecek bu kurama göre, bir milletlerarası örgüt kurma iradesinin varlığı ve örgüte belirli bazı yetkiler verilmesi, söz konusu örgütün milletlerarası hukuk kişiliği olduğunun varsayılmasını gerektirmektedir.[4]

Uluslararası bu kuramlar dışında hukuki kişiliği belirleme de Uluslararası Adalet Divanı’nın kararları da önemlidir. Divan kimi davalarda uluslararası örgütü taşıdığı koşullar itibariyle hukuk kişisi kabul edebilirken; kimilerinde o konuda hukuki kişiliği bulunduğunu kabul etmez.

Bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olup olamama koşullarını özetleyecek olursa;

  1. Özgür iradeye sahip olma
  2. Bir uluslararası anlaşmadaki hakları ve yetkileri kullanabilme.
  3. Sahip olduğu hak ve yükümlülükleri uygulayabilme kabiliyetine sahip olma.

Bir uluslararası örgütün hukuki kişiliğe sahip olması demek devletlerle aynı statüye sahip olması anlamına gelmemektedir.

Bir milletlerarası örgütün hukuki kişiliği, onun milletlerarası ölçekte yetki kullanıp kullanamadığına bağlıdır. Bununla birlikte yetkilerin çerçevesi, her bir milletlerarası örgütün hangi tasarrufları yapabileceği veya yapamayacağını, özellikle de antlaşmalara taraf olma açısından da, ne tür antlaşmaları akdedebileceğini belirlemektedir.[5]

Sonuç olarak, uluslararası örgütlerin hukuki kişiliğinin olup olmadığı konusunda bazı durumlar vardır. Bu durum örgütün kuruluş şekli, statüsü ve uluslararası arenada etkin olup olamaması ile ilgilidir.

Uluslararası Örgütlerin Uluslararası İlişkilerdeki Yeri

Kavramsal açıdan uluslararası örgüt; “ Uluslararası düzeyde faaliyet gösteren, ticari amaç taşımayan ve birden çok devleti ilgilendiren fakat devlet niteliği taşımayan her türlü işbirliği ya da birleşme” anlamına gelmektedir.[6]

Uluslararası Örgütlerin Amaçları

Uluslararası örgütlerin amaçlarına bakacak olursak bunu iki açıdan ele alabiliriz; kapsam ve nihai hedef. Soruna kapsam açısından bakıldığında, bazı uluslararası örgütlerin oldukça özgül çalışma alanlarına yöneldikleri, bazılarının ise hemen hemen bütün ilgi alanlarını kapsayan bir görünüm taşıdıkları söylenebilir. Soruna nihai hedef açısından bakıldığında, uluslararası örgütleri iki şekilde sınıflandırmak mümkündür: a) Amaçları üyelerinin bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini korumak gibi esas itibariyle mevcut devletler sistemini temel alanlar, b) Amaçları üyelerinin daha üst düzeyde bir birlikteliğini, entegrasyonunu ve esas itibariyle uluslarüstü bir yapıyı sağlamak olanlar.[7]

Uluslararası Örgütlerin Faaliyetleri

  1. Alvarez’e göre, uluslararası örgütün faaliyeti için en önemli şartlar, hukuki açıdan, yaratılmasına ilişkin uluslararası bir anlaşmanın varlığı ve uluslararası hukuk alanında faaliyet gösterebilmesidir.[8]

Belirli bir uluslararası örgütün yetkisi, onun faaliyetlerinin organizasyonel ve yasal mekanizması üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Aynı zamanda, uluslararası kuruluşların faaliyetlerinin yapısı ve yasal dayanağında çoğu için ortak olanları belirlemek mümkündür. Uluslararası hukuk doktrininde uluslararası bir örgütün yetkinliği genel olarak esas faaliyetinin kapsamı olarak anlaşılmaktadır.[9]

Uluslararası Örgütlerin Önemi

Uluslararası örgütlerin kuruluş amacına baktığımızda uluslararası ilişiklerdeki önemini de değinmiş olacağız. Uluslararası örgütler, devletlerin uluslararası arenada artık sorunlara tek başlarına çözüm getirememeleri sonucunda kurulmuştur. Bir uluslararası örgüt hangi amaçla kurulmuş olursa olsun (ister ekonomik ister güvenlik) devletlerin çözümsüz kaldığı noktada ortaya çıkmışlardır. Kimi örgütler bölgesel nitelikte iken kimileri de küresel niteliktedir.

Uluslararası örgütler başlangıçta uluslararası hukuk alanı içerisinde yer almaktaydı. Ancak değişen uluslararası konjonktür ve uluslararası örgüt sayılarının artması ile birlikte ayrı bir disiplin olarak ele alınmaya başlamıştır.

Uluslararası ilişkiler disiplini açısından uluslararası örgütlerin devletler düzeyinde üst düzey siyaset yapmaları ve uluslararası sistemi, devletlerin dış politikalarını etkileyebilmeleri ve yönlendirebilmeleri bakımından önemini de unutamamak gereklidir.

Uluslararası Örgütlerin Görevleri

Uluslararası örgütlerin görevleri kuruluş amacına göre değişiklik göstermektedir. Birleşmiş Milletler(BM) gibi kuruluş amacı itibariyle uluslararası arenada düzeni ve barışı sağlamaya yönelik kurulmuş örgütlerin görevleri, uluslararası arenada çıkabilecek sorunları öngörebilmek; çıkmış sorunlara da mevcut bulunan organları ile çözmeye çalışarak uluslararası arenada mevcut statükoyu koruyabilmektedir.

Afrika Birliği(AfB) gibi bölgesel nitelikte kurulmuş örgütlerin görevleri ise, sınırlarını çizdikleri coğrafya çerçevesinde ekonomik, güvenlik, kültürel vb. alanlarda çalışmalar yapmak ve düzeni sağlamaktır.

Modern anlamda uluslararası örgütlerin kuruluşuna baktığımızda 19.yy’da yapılan bazı girişimler uluslararası örgütlerin kurulması için ortam hazırlamıştır. 20.yy’da ise bu örgütler fiilen kurulmaya başlamıştır. Siyasi anlamda uluslararası ilk örgütlenme denemesi, Milletler Cemiyeti’dir.[10] Şimdi ele alacağım örgüt, coğrafi anlamda üyeliği sınırlı olmasına rağmen küresel bir nitelikte sayılan Avrupa Birliği(AB)’dir.

Avrupa Birliği

Tarihçesi

Avrupa Birliği’nin temeli üç ayrı uluslararası örgüt olarak kurulan ve başlarda Avrupa Toplulukları olarak anılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’na dayanmaktadır.[11]

Avrupa bütünleşmesi fikrinin başlangıcı çok eskilere dayansa da İkinci Dünya Savaşı sonrasında,  Avrupa’da kalıcı bir barış oluşturma çabaları hız kazandı. Robert Schuman (Fransa Dışişleri Bakanı), Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısına dayanarak, 9 Mayıs 1950 tarihinde, Avrupa Devletlerini, kömür ve çelik üretiminde alınan kararları bağımsız ve uluslarüstü bir kuruma devretmeye davet etti. Schuman Planına göre, Avrupa’da bir barışın kurulabilmesi için Fransa ve Almanya arasında yüzyıllardır süregelen çekişmenin son bulması gerekiyordu. Bunun yolu ise, söz konusu kurumun gözetiminde, ortak kömür ve çelik üretimini sağlamak ve bu örgütlenmeyi tüm Avrupa devletlerinin katılımına açık tutmaktı.[12]

18 Nisan 1951’de, Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)[13] kuruldu.[14]

Kömür ve çeliğin yanı sıra diğer sektörlerde de ekonomik birliği kurmak amacıyla, 25 Mart 1957’de Roma Antlaşması imzalanarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)[15] kuruldu. AET’nin amacı, malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir ortak pazarın kurulması ve en nihayetinde siyasi bütünlüğe gidilmesiydi.[16]

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) da 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile kuruldu. Topluluğun amacı, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla ve güvenli biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla üye devletlerin araştırma programlarını koordine etmek olarak belirlendi.[17]

Kurulan bu üç farklı kurum 8 Nisan 1965’te Füzyon Antlaşması(Birleşme Antlaşması) ile birleşti. Füzyon Antlaşması, 1 Temmuz 1967’de yürürlüğe girdi. Topluluk artık tek konsey, tek komisyon, tek parlamentoya sahipti. Bu tarihten itibaren Avrupa Toplulukları olarak anılmaya başlandı.

1 Temmuz 1987’de “Avrupa Tek Senedi (Single Act)”[18] yürürlüğe girmiştir. Senedin amacı yeni politikalar saptamak ve mevcut olan politikaları geliştirmektir.[19]

3 Kasım 1990’da iki Almanya’nın birleşmesi, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyet denetiminden kurtulmaları ve demokratikleşmeleri, Aralık 1991’de de Sovyetler Birliği’nin çözülmesi Avrupa’nın siyasi yapısını baştan aşağı değiştirdi. Üye devletler bağlarını güçlendirme kararlılığıyla, temel özellikleri 9-10 Aralık 1991’de Maastricht’te toplanan Avrupa Birliği Zirvesi’nde kararlaştırılan yeni bir Antlaşmanın müzakerelerine başladılar. Maastricht Antlaşması, diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşması, 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu antlaşma ile 1999’a kadar parasal birliğin[20] tamamlanmasına, Avrupa vatandaşlığının oluşturulmasına ve ortak dış ve güvenlik ile adalet ve içişlerinde işbirliği politikalarının meydana getirilmesine karar verildi.

Maastricht Antlaşması ile üç sütunlu Avrupa Birliği yapısı oluşturuldu. Bu yapının ilk sütununu Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET ve EURATOM), ikinci sütununu “Ortak Dışişleri Güvenlik Politikası”, üçüncü sütununu ise “Adalet ve İçişleri” oluşturuyordu.[21]

Avrupa Birliği’nin derinleşme sürecindeki son önemli aşama, 2007 yılında imzalanan ve 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile gerçekleşti. Bu antlaşma ile temel olarak, AB’nin karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkların giderilmesi ve Birliğin daha demokratik ve etkili işleyen bir yapıya kavuşması hedeflendi. Bu hedef doğrultusunda kapsamlı değişikliklere gidilerek, Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşmanın adı “Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma” olarak değiştirildi.[22]

Avrupa Birliği’nin Genişleme Süreci

AB, kurucu üyeleri olan Fransa, İtalya, Federal Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un ardından ilk kez 1973 yılı olmak üzere yıllar içinde tam 7 kez genişleme süreci yaşamıştır.[23]

  1. Genişleme: 1 Ocak 1973 tarihinde İngiltere[24], İrlanda ve Danimarka’nın katılımı ile gerçekleşti. 1973 Yılında ‘Dokuzlar Avrupa’sı kavramı kullanılmaya başlanmıştır.[25]
  2. Genişleme: 1 Ocak 1981 tarihinde Yunanistan’ın katılımı ile olmuştur.
  3. Genişleme: 1 Ocak 1986’da İspanya ve Portekiz’in katılımı ile olmuştur.
  4. Genişleme: 1 Ocak 1995’te Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımı ile gerçekleşti.
  5. Genişleme: 1 Mayıs 2004’te Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Slovenya, Estonya, Letonya, Litvanya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Malta’nın katılımı ile gerçekleşti.
  6. Genişleme: 1 Ocak 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın katılımı ile gerçekleşti.
  7. Genişleme: 1 Temmuz 2017 tarihinde Hırvatistan’ın katılımı ile sonuçlandı.[26]
AB’nin genişleme haritası

AB’nin Organları

[27]

Avrupa Parlamentosu, AB kurumları içinde doğrudan halk tarafından seçilen tek organdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşları olan Avrupa vatandaşları, beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilirler. Son Parlamento seçimi 2019 yılında yapıldı. Parlamento, bugün için Avrupa Birliği’ne üye 27 devletin toplamda 705 temsilcisinden oluşuyor. Bu rakam, 704 üye ve bir Başkanı içeriyor. Hangi üye devletin kaç parlamenter ile temsil edileceği üye devletlerin nüfuslarına göre tespit ediliyor. Avrupa Parlamentosu, 7 siyasi parti grubu ve bağımsız üyelerden oluşmaktadır. Parlamento Genel Kurulu kural olarak Strazburg’da toplanır. Parlamentonun siyasi grupları ve komiteleri Brüksel’de toplanır, sekretaryası ise Lüksemburg’dadır. Parlamentoya görüşülmek üzere gelen konular öncelikle farklı görev alanlarına sahip 22 adet komiteden konuyla ilgili olanında tartışılır ve ulaşılan sonuç, bir raporla Genel Kurul’a sunulur. Genel Kurul’daki görüşmeler de bu çerçevede yapılır.[28]

Avrupa Komisyonu, yasama sürecini başlatan, ayrıca Birliğin yürütme organı olarak AB müktesebatını, bütçeyi ve programları uygulamaktan ve idari denetimden sorumlu kurumdur. Avrupa Komisyonu, her bir üye devletten bir kişinin yer aldığı, 5 yıl için seçilen 27 üyeden oluşur. Bu kişilere “komiser” adı verilir. Her komiser bir veya daha fazla AB politikasının yürütülmesinden sorumludur. Komisyon adeta bir Bakanlar Kurulu gibi faaliyet gösterir. Komisyon’da komiserlerin yanı sıra, Avrupa Birliği görevlilerinden oluşan 25.000 kişilik bir idari teşkilat da mevcuttur. Komisyon Başkanı Avrupa Birliği Zirvesi tarafından belirlenir ve ataması Avrupa Parlamentosunun onayı ile yapılır. Komisyon başkan yardımcılarından biri de AB’nin dış politikasını yürütmekten sorumlu Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisidir. Komisyonun merkezi Brüksel’dedir. Avrupa Birliği üyesi devletlerden bağımsız bir niteliğe sahip olan Komisyon, Birliğin yürütme organı konumundadır. Bu doğrultuda Birliğin bütçesini ve politikalarını uygulayan Komisyon, AB hukukunun uygulanmasının idari bakımdan gözetilmesi görevini de üstlenmiştir. AB hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla üye devletleri Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde dava edebilir. Komisyonun bir diğer önemli görevi ise yasama organını oluşturan Avrupa Parlamentosu ve Konseye sunduğu yasama ya da karar önerileri ile yasama sürecini başlatmasıdır.[29]

Avrupa Birliği Konseyi , (“Bakanlar Konseyi” ya da “AB Konseyi”) Avrupa Birliği üyesi devletlerin hükümetlerinde görev yapan bakanlardan oluşur.[30] Konsey, Avrupa Birliği içinde üye devletlerin ulusal çıkarlarının temsil edildiği organdır. Konsey toplantılarına, karara bağlanacak konu doğrultusunda üye devletleri temsilen ilgili bakanlar katılır. Örneğin toplantının konusu ekonomi veya para politikası ile ilişkili ise, üye devletlerin ekonomi ve maliye bakanları toplantıya katılır. Konsey başkanlığı 18 aylık süre için görev yapacak 3 üye devletten oluşan, devamlılığı ve tutarlılığı sağlamaya yönelik takımlar tarafından yürütülür. Böylece başkanlık 6 aylık dönemlerle üye devletlerarasında el değiştirir. Birçok konuda tüm üye devletleri bağlayan yasal düzenlemeleri kabul etme yetkisini Avrupa Parlamentosu ile paylaşan Konsey, yine Avrupa Parlamentosu ile birlikte bütçeyi onaylar.[31]

Avrupa Birliği Adalet Divanı, Avrupa Birliği’nin yargı organıdır ve Adalet Divanı ve Genel Mahkeme olmak üzere ikili bir yapıdan oluşur. Adalet Divanı’nın temel amacı, Avrupa Birliği hukukunun Avrupa Birliği içerisinde her yerde aynı şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını sağlamaktır. Divan, Birlik hukukunun yorumlanmasında ve uygulanmasında hukuka saygıyı sağlama, ulusal hukuk düzenleri ile AB hukuk düzeni arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, hukuki denetim, yorum, uyuşmazlık çözme, hukuk yaratma ve boşluk doldurma işlevlerini yerine getirir. Divan, 27 yargıçtan ve 11 hukuk sözcüsünden oluşmaktadır. Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü ‘ne göre Genel Mahkeme’de ise her üye devletten iki yargıç görev yapar (Şubat 2020 itibariyle 51 yargıç bulunmaktadır). Avrupa Birliği Adalet Divanı Lüksemburg’da faaliyet göstermektedir. [32]

Avrupa Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 27 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamentoya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.[33]

Avrupa Merkez Bankası tüzel kişiliğe sahip, bağımsız bir AB organıdır. Görevi, para birimi olarak Avroyu kullanan AB üyesi ülkelerden oluşan Avro bölgesinde fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu görevini üye devletlerin merkez bankaları ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan Avrupa Merkez Bankaları Sistemi içinde yerine getirir.[34]

 

SONUÇ

Etkileri bakımından uluslararası arenada devletlerden sonra gelen uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği meselesi daima akıllarda soru işareti bırakan bir durum olmuştur. Bir uluslararası örgütün uluslararası hukuk açısından kişiliğe sahip olabilmesi için öncelikle belli özellikleri taşıyor olması gerekmektedir. Her örgüt hukuki kişiliğe sahip değildir. Ayrıca hukuki kişiliğe sahip örgütün bir devlet gibi hak ve yükümlülükleri bulunmamaktadır.

Uluslararası örgüt, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren üyelerinin çoğunluğunu devletlerin oluşturduğu işbirliği durumudur. Uluslararası örgütler devletlerin irade beyanlarıdır. Amaçları, faaliyetleri ve görevleri birbirinden farklılık arz edebilmektedir. Uluslararası ilişkiler açısından önemi, uluslararası örgütlerin uluslararası arenada devletlerin sorunların çözümüne ilişkin yetersizliği sonucunda kurulmuş olması sebebiyle ve zaman içinde örgüt sayısının artması ile akademik araştırmalar bakımdan ayrı bir disiplin olmasıyla daha da artmıştır.

Kuruluş ve coğrafi sınırlar açısından bölgesel olarak kurulmuş olan AB, 1951’den bu yana varlığını sürdürmektedir. Etkileri bakımından küresel nitelikte olan bu örgüt, zaman içinde birçok yeni üye ile birlikte genişlemiştir. Birçok organa sahip olan AB, Avrupa bütünleşmesini sağlamak amacıyla kurulmuştur. Aynı zamanda üye ülkeler arasında yalnızca ekonomik ve kültürel değil, ortak güvenlik ve dış politika konularında da birtakım yetkilere sahiptir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

  1. KİTAPLAR, MAKALE VE TEZLER

Gönlübol, Mehmet. Uluslararası Politika- İlkeler, Kavramlar, Kurumlar-. Ankara: Siyasal Kitapevi, 2014.

Hasgüler, Mehmet ve Mehmet B. Uludağ. Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-. İstanbul: Alfa Yayınları, 2007.

Hüseyinov, Taleh. “ Uluslararası Hukuk Açısından Yasal Örgütlerin Kuruluşu ve Faaliyetleri”. Lisans Bitirme Tezi, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, 2019.

Pazarcı, Hüseyin. Uluslararası Hukuk. Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017.

Sak, Yıldıray. “Milletlerarası Örgütlerin Milletlerarası Hukuk Kişiliği Meselesi ve Avrupa Birliği’nin Hukuki Kişiliği”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:12, 2012.

Sönmezoğlu, Faruk. Uluslararası Politika ve Dış politika Analizi. İstanbul: Der Yayınları, 2014.

  1. İNTERNET KAYNAKLARI

“Avrupa Birliği’nin Tarihçesi”, 8 Mayıs 2020. https://www.ab.gov.tr/105.html (Erişim Tarihi: 12.05.2020)

“AB’nin Tarihçesi”  https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?id=28  (Erişim Tarihi: 15.05.2020)

“AB’nin Tarihçesi”  https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82  (Erişim Tarihi:17.05.2020)

“ Avrupa Birliği’nin Organları”, 8 Mayıs 2020. https://www.ab.gov.tr/45628.html  (Erişim Tarihi: 17.05.2020)

“Avrupa Parlamentosu Resmi Sayfası”. https://www.europarl.europa.eu/portal/en  ( Erişim Tarihi: 17.05.2020)

“AB Adalet Divanı Resmi Sayfası”. https://curia.europa.eu/jcms/jcms/Jo1_6308/fr/  ( Erişim Tarihi:17.05.2020)

[1] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Ankara: Turhan Kitapevi Yayınları, 2017, s.127.

[2] Yıldıray Sak, “Milletlerarası Örgütlerin Milletlerarası Hukuk Kişiliği Meselesi ve Avrupa Birliği’nin Hukuki Kişiliği”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Özel S. 2012, s.1209.

[3] Yıldıray Sak, 2012, s.1210.

[4] Yıldıray Sak, 2012, s.1211,1212.

[5] Yıldıray Sak, 2012, s.1215.

[6] Hüseyin Pazarcı, 2017, s.172.

[7] Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış politika Analizi, İstanbul: Der Yayınları, 2014,s. 836-837.

[8] Taleh Hüseyinov, “ Uluslararası Hukuk Açısından Yasal Örgütlerin Kuruluşu ve Faaliyetleri”, Lisans Bitirme Tezi, Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, 2019, s.47.

[9] Taleh Hüseyinov, 2019, s.48.

[10] Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika- İlkeler, Kavramlar, Kurumlar-, Ankara: Siyasal Kitapevi, 2014, s.508.

[11] Hüseyin Pazarcı, 2017, s.182.

[12] “Avrupa Birliği’nin Tarihçesi”, 8 Mayıs 2020.

https://www.ab.gov.tr/105.html (Erişim Tarihi: 12.05.2020)

[13] AKÇT’nin bir diğer adı, ‘Montonunion’dur. Ayrıca Paris’te imzalandığı için Paris Antlaşması olarak da anılmaktadır.

[14] Topluluğun Yüksek Otoritesi’nin ilk başkanı, Jean Monnet olmuştur.

[15] Diğer adı, ‘İlk Roma Antlaşması’dır.

[16] Avrupa Birliği’nin Tarihçesi,2020.

[17] Diğer adı, ‘İkinci Roma Antlaşması’dır.

[18] Avrupa Tek Senedi, AB’nin derinleşmesinin en somut örneğidir.

[19] “AB’nin Tarihçesi” https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?id=28 (Erişim Tarihi: 15.05.2020)

[20] Avrupa ortak para birimi olan Avro, 1 Ocak 2002 tarihinde resmen tedavüle girerek, 12 ülkede kullanılmaya başlandı. Daha öncesinde Delors Raporu ile 1989’da ortak para birimine geçme kararı alınmıştı.

[21] Avrupa Birliği’nin Tarihçesi,2020.

[22] Avrupa Birliği’nin Tarihçesi,2020.

[23] Hatta buna 7.5 kez de diyebiliriz. 1990 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi sonucu AB, de facto genişleme yaşamıştır.

[24] İngiltere, Lizbon Antlaşması’nın 50.maddesi gereğince; 31 Ocak 2020’de AB’den ayrılmıştır.

[25] AB’nin genişleme sürecinin kuruluşundan 22 yıl sonra gerçeklemesinin nedeni Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle’ün yeni üye kabul etmemesi ve her seferinde veto hakkını kullanmasıdır. De Gaulle’ün istifasının ardından genişleme süreci başlamış oldu.

[26] “AB’nin Tarihçesi”  https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82 (Erişim Tarihi:17.05.2020)

[27] “ Avrupa Birliği’nin Organları”, 8 Mayıs 2020

https://www.ab.gov.tr/45628.html (Erişim Tarihi: 17.05.2020)

[28] Daha fazla bilgi için bkz. https://www.europarl.europa.eu/portal/en ( Erişim Tarihi: 17.05.2020)

[29] Daha fazla bilgi için bkz. https://www.ab.gov.tr/45629.html ( Erişim Tarihi: 17.05.2020)

[30] Mehmet Hasgüler ve Mehmet B. Uludağ, Uluslararası Örgütler- Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar-,İstanbul: Alfa Yayınları, 2007, s.346.

[31] Daha fazla bilgi için bkz. https://www.ab.gov.tr/45630.html ( Erişim Tarihi: 17.05.2020)

[32] AB Adalet Divanı resmi sayfası için bkz. https://curia.europa.eu/jcms/jcms/Jo1_6308/fr/ ( Erişim Tarihi:17.05.2020)

[33]  Avrupa Birliği’nin Organları, 2020.

[34] AB’nin diğer kurum ve organları için ayrıca bkz. https://europa.eu/european-union/about-eu/institutions-bodies_en ( Erişim Tarihi: 17.05.2020)

[/vc_toggle]

Devletin ve Sınırların Westphalia Sonrası Değişimi

Bundan önceki “Devletin ve sınırların Ortaçağ’daki kökenleri” adlı yazımızda, devletlerin Orta Çağ’da gitgide nasıl feodalleştiğini, sınırların buna paralel olarak nasıl şekillendiğini, Roma’nın yıkılışından sonra yerel devletlerin ortaya çıktığını ve bu yerel devletlerin bağımsızlıklarını nasıl korumak istediklerine değinmiştik. Ayrıca Vatikan’ın tüm Avrupa’yı tek bir Hristiyan Topluluğu olarak nasıl örgütlemek istediğini ve Vatikan’ın bu projesine karşı kralların mücadelelerine de değinmiştik. Bu yazımız, önceki yazımızın sona erdiği yerden devam edecektir. Bu yazımızda Augsburg Barışı ve Westphalia Antlaşması ile devletlerin ve sınırların nasıl değiştiğine değineceğiz.

Avrupa’daki bazı yerel prenslikler Katolik Hristiyanlığın tek kutuplu hakimiyetini fiilen sona erdirince, bu fiilî başarılarını resmiyete dökmek istediler. 1555 Augsburg Barışı ile birlikte dini ve bunu izleyen hukuki özgürlüğüne kavuşan Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesindeki Alman prenslikleri/devletleri, Avrupa’nın diğer bölgelerindeki bağımsızlık ayaklanmalarına ön ayak olmuştur. Avrupa’daki bu seküler aktörlerin dinsel aktörlerle olan mücadeleleri homojen olmamıştır. Seküler aktörler homojen değilken, dinsel aktörler homojenlik göstermiştir zira seküler aktörleri oluşturan birbirinden bağımsız devletler iken, dinsel aktörleri oluşturanlar Vatikan ve ona bağlı aktörlerdi. Fakat bazı durumlarda seküler aktörlerde bir araya gelerek homojen ittifaklar kurmuşlardır. Otuz Yıl Savaşları buna bir örnektir. Esasında Augsburg Barışı ile birlikte kısa vadeli olarak silah bırakmışlardı. Fakat Augsburg Barışı’nın eksikliği, Avrupa’da yeni çatışmalara sebebiyet vermiştir. Mesela Kalvenistler Protestanlar gibi resmi olarak tanınmamıştı. Evet, kısa süreli bir barış hâkim olmuştu, hatta Protestanlar’da istediklerini kısmen elde etmişlerdi. Fakat Kalvenistler Augsburg Barışı’nın dışında tutulunca, Protestanlar Katolik kilisesinin kendilerini gösterişli antlaşmalarla birlikte oyaladıklarını anlamışlardı. Şu halde savaş artık kaçınılmazdı. Daha iyi bir barış için savaş kaçınılmaz bir araç haline gelmişti.

Avrupa’nın Çeşitli Bölgelerindeki Mücadeleler

Kutsal Roma İmparatorluğu, Vatikan’ın desteğini de alarak kendi etki alanını genişleterek Katolik inancını tekrar empoze etmeye çalıştı. Fakat Augsburg Barışı ile birlikte dini özgürlüklerine kavuşan Kuzey Protestan Devletleri, geçmişteki antlaşmalara sadık kalınmadığını iddia ederek 1608 yılında Protestan Birliği’ni oluşturdular. Buna tepki olarak Papa ve İmparator yanlısı Katolikler de Katolik Birliği’ni oluşturdular. Böylece iki taraf fiilî olarak bölündü ve savaş an meselesi olmuştu. Bu arada, her iki birlik de diğer devletlerden destek bulmaya çalıştı. Katolik Birliği, Kutsal Roma İmparatorluğu ve Katolik İspanya Krallığı’nın desteğine güveniyordu. Protestanlar ise Birleşik Hollanda Cumhuriyeti, İngiltere Krallığı ve Fransa Krallığı gibi devletlerle görüşmeye başladı. Birleşik Hollanda Cumhuriyeti esasında Protestanların yoğun ve baskın olduğu bir devletti. Fakat İngiltere Krallığı ve Fransa Krallığı Protestan devletler değillerdi. Peki bu iki Protestan olmayan devletler niçin Protestanlara yardım etmişti?

VIII. Henry

İngiltere Krallığı, 1530’larda İngiltere Kralı VIII. Henry önderliğinde Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmıştır. Henry’nin Aragonlu Catherine ile evliliği sırasında altı çocuğu oldu fakat bunların arasından sadece bir kız çocuğu sağ kalmıştır. Kral, Anne Boleyn’e olan aşkının da etkisiyle Catherine’in erkek çocuk doğuramamasını evliliklerinin lanetli ve geçersiz olduğuna bağlayarak evliliklerini sonlandırmak istedi. Fakat, Catherine’nin yeğeni Kutsal Roma İmparatoru Şarlken, Henry’nin bu isteğine karşı çıktı ve Papa’da bu boşanmayı reddetti. Yaklaşık altı yıl boyunca boşanmak için uğraşan Henry, Anglikan kilisesini kurdu ve ilk evliliğinin geçersiz olduğunu ilan etti. İngiltere Kralı VIII. Henry döneminde Anglikanizm, dini anlaşmazlıklardan öte yargılama sorunları –özellikle kralın her ülkenin kilisesinin özerk olması gerektiği düşüncesi- üzerine kuruluydu. Yasal yollardan Protestanlığın bazı öğreti ve ayin inançlarını içeren milli kilise yaratma ve kurumu farklı dini gruplardan olanlara mümkün olduğunca hoşgörülü hale getirme çabaları birleştirilerek toplumsal bağlılık ve barışı sağlamak hedeflendi. Dolaysıyla Kral Henry, Vatikan’ın etkisinden çıkıp sadece kendi krallığını kapsayan dini ve hukuki bir sistem kurmak istemiştir. Fransa Krallığı’nın niçin savaşa dahil olduğunu ise az sonra, Prag Barışı ile birlikte izah edeceğiz.

1618 yılında, Protestanların Bohemya’da başlattığı ayaklanma üzerine Otuz Yıl Savaşları başlamış oldu.

1618 Avrupa haritası

İspanya Kralı 4. Philip’in yardımını alan İmparator ve Katolik Birliği, Bohemya ve onu destekleyen Protestan Birliği’ni yenilgiye uğratmıştır. Kendisi de bir Protestan olan Danimarka kralı 4. Christian, Protestanların yenilgiye uğramasından rahatsız olmuştu. İngiltere Krallığı, Fransa Krallığı ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nden aldığı destekle birlikte kendisini Protestanlığın savunucusu ilan etti ve İmparator’a ve Katoliklere karşı savaşa katıldı. Ama kendisini destekleyen devletlerin iç sorunlar yüzünden zayıf olması sebebiyle yenildi ve İmparatorla barış yapmak zorunda kalarak savaştan çekildi. Fakat Danimarka’nın yenilmesi, savaşı sona erdirmemiştir. Danimarka’nın yenildiğini haber alan İsveç Kralı II. Gustaf Adolf, Protestanları destekledi ve İmparatorluğa saldırdı. Savaşın başında zaferler kazanmasına rağmen, 1632 yılında Lützen Savaşı’nda hayatını kaybetmiştir. İsveç Kralı’nın ölümüyle gerileyen Protestanlar, 1634 yılında Katolikler tarafından tekrar yenilgiye uğratılmıştır. Bu yenilgiden sonra masaya oturan taraflar diplomatik süreci başlatmışlardır. İsveç Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında 1635 yılında yapılan barışa göre Protestan Alman prensliklerinin dış devletlerle ittifak yapması engelleniyor ve Alman prensliklerinin ayrı ayrı olan orduları, İmparator’un liderliği altında birleştiriliyordu. Bu Prag Barışı ile birlikte siyasi ve askeri gücü epey zayıflamış olan Kutsal Roma İmparatorluğu, Danimarka Krallığı ve İsveç Krallığı’na karşı aldığı galibiyetlerden sonra durumu kendi lehine çevirip tekrar güçlenmiştir.

Prag Barışı’ndan en çok Katolik olan Fransa Krallığı rahatsız olmuştur. Fransa Kralı XIII. Louis’in kardinali ve Krallık Naibi Kardinal Mazarin’e göre bu antlaşma, Fransa Krallığı’nın rekabet halinde olduğu Kutsal Roma İmparatorluğu’nun etkisini çok arttırıyordu. Bu nedenle 1636 yılında Fransa Krallığı Protestanların yanında savaşa girdi. Fransa Krallığı, İsveç Krallığı ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ile ittifak kurdu. İspanya Krallığı ise, Roma İmparatoru’nu desteklemek amacıyla İspanya Hollanda’sından güneye doğru Fransa’yı işgale başladı ve geri püskürtülmeden önce Paris yakınlarına kadar gelmeyi başardı. Fakat Fransa Krallığı, İspanya Krallığı’na karşı neredeyse mağlup bir durumdayken bağımsızlığı için var gücüyle savaşan Birleşik Hollanda Cumhuriyeti tarafından adeta kurtarılmıştır. Kurtulan sadece Fransa Krallığı değil, aynı zamanda Protestan Birliği idi. Zira Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin güçlü donanması ve denizaşırı yerlerde İspanya Krallığı’na karşı aldığı zaferleri, İspanya Krallığı’nı ekonomik anlamda zorlamıştır ve zayıf duruma düşürmüştür. İspanyolların büyük filoları, denizaşırı yerlerde iki kez Hollandalılar tarafından imha edilince, savaşın seyri tamamen değişerek İspanyolların geri adım atmalarına yol açmıştır.

1648 Westphalia Antlaşması Sonrası Değişen Durum

1648 yılına gelindiğinde, Otuz Yıl Savaşı sona ermiş ve taraflar muharebe alanlarından diplomatik masalara doğru yönelmişlerdir. Münster’de 2 adet antlaşma imzalanmıştır. Birinci antlaşmayla birlikte Kutsal Roma İmparatorluğu ve mülkündeki İspanya Krallığı, Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’ni de jure, yani hukuki olarak tanıyacaktır. İkinci antlaşma ise Fransa Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında yapılmıştır.

Vestfalya Barışı – 1648 yılında Avrupa haritası

Fransa Kralı XIV. Louis Fransa Krallığı’nın de jure, yani hukuki hükümdarıydı. Fakat Louis henüz bir çocuk olduğu için, Fransa Krallığı Kardinal Mazarin tarafından yönetiliyordu. Dolaysıyla Fransa’nın politikalarına yön veren, Fransa Krallığı’nın de facto, yani fiilî yöneticisi Kardinal Mazarin idi. Fransa Krallığı ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında yapılan antlaşmaya göre Fransa Krallığı; Lorraine bölgesinde bulunan Metz, Toul, Verdun Piskoposluk bölgelerini, Alsace (Sundgau) bölgesindeki Habsburg, ve Alsace’nin Décapole şehrinin (fakat Strazburg’un tamamı değil, Strazburg piskoposluk bölgesi ve Mulhouse) kontrolünü ele geçirdi. Ayrıca devletlerin bağımsız bir şekilde hareket edebilmelerini sağlayan antlaşma maddeleri de vardı. Mesela Kutsal Roma İmparatorluğu bünyesindeki tüm Alman prensliklerine, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun aleyhine olmayacak şekilde, başka ülkelerle bağımsız bir şekilde antlaşma imzalayabilme izin verilmiştir. Bu antlaşma ile birlikte Kutsal Roma İmparatorluğu ayrıca merkezi otoritesini kaybederek federatif bir İmparatorluk haline gelmiştir. Randall Lesaffer bu konuyla ilgili şöyle demektedir:

“Westphalia sonrası elde edilen anayasal ve dini kazanımlar ile birlikte prensliklerin/devletlerin bölgesel egemenlik ve egemen eşitlik ilkesine dayalı yüksel dereceli federatif bir imparatorluk inşa edilmiştir.”

Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Alman devletlerinin rızası olmadan İmparator vergi ve asker toplayamayacak, kanun koyamayacak ve savaş ilan edemeyecekti. Devletler arasındaki ilişkilerde din faktörünün azalması ve bunun yerine ekonomik ve siyasi çıkar faktörünün ön plana çıkması da Westphalia Antlaşması’nın bir sonucudur. Artık İmparatorluğa bağlı devletlerin iç işlerine karışılmayacak, böylece her devletin self determinasyon hakkı doğmuş olacaktı. Fakat İmparatorluğa bağlı devletler tam anlamıyla bağımsız olmadılar. Bağımsızlığını kazanan sadece Birleşik Hollanda Cumhuriyeti ve İsviçre Konfederasyonu idi. İmparatorluğa bağlı Alman prenslikleri böylelikle bağımsız değil fakat yüksek dereceli bir özerkliğe kavuşmuşlardır. Mesela Andreas Osiander konuyla ilgili şöyle demektedir:

“Her bir Alman prensliği kendi yasal sistemini kurdu, Temyiz Mahkemesi olarak Kutsal Roma İmparatorluğu kabul edildi, son kararı imparator kendisi verecektir. Ona getirilen dosyalar sonuçları son karadır ve alt mahkemeyi bağlamaktadır. İmparator, mahkeme kararlarında eğer prenslerin hatasını görürse onları azledebilecektir ve azletmiştir.”

Devletlerin güçleri ve buna bağlı olarak devletlerin merkezcilik anlayışları artarken, Papa’nın ve İmparatorun evrensel yargı güçleri ve politik hegemonyaları azalmıştır. Bu boşluğu ise diğer devletler doldurarak daha dengeli bir siyasal sistem oluşturulmuştur.

30 Yıl Savaşı, Avrupa’nın gördüğü son büyük din savaşıdır. Habsburglara karşı Protestanları destekleyen Katolik Fransa örneğinde olduğu gibi artık devletlerin çıkarları, dinsel bağlılıklarının önüne geçmiştir. Bu açıdan Westphalia ile modern diplomasi ve uluslararası ilişkiler esaslarının temelleri atılmıştır. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Günümüz devletlerarası sistem Westphalia ile kurulmuştur. Westphalia’dan sonra Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Voltaire’nin de dediği gibi ne kutsallığı kalmıştı, ne Romalığı ne de imparatorluğu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Oral Sander, Siyasi Tarih: İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, 13. Baskı

Randall Lesaffer, The Westfalian Peace Treaties and the Development of the Tradition of Great European Peace Settlements prior to 1648’, in: Grotiana NS 18 (1997)

Osiander, Andreas ‘Sovereignty, International Relations, and the Westphalian Myth’ International Organization, Vol. 55 Issue 2 (Spring 2001) pp.251-287
[/vc_toggle]

Çokkültürlü Yurttaşlık ve Kanada Örneği

Çokkültürlülük kavramı, bir toplumda birden fazla kültürün varlığına işaret etmektedir. Günümüz dünyasında bütün devletler, sosyolojik açıdan çokkültürlü bir nitelik göstermektedirler. Hızlı iletişimin, ulaşımın ve birçok durumun sağladığı imkânlar aracılığıyla dünya üzerinde hemen hemen her toplum, gittikçe daha çok kültürlü olmaktadır. Uluslararası düzeyde göçün artması,  ulaşım ve iletişim olanaklarının da kolaylaşmasıyla birlikte insanlar ve bununla birlikte kültürler giderek birbirine yakınlaşmaktadır. Bu kültürel yaklaşım ve birçok kültürün bir arada bulunması “kültürel çeşitlilik” ya da “çokkültürlülük” olarak adlandırılmaktadır.

İnsanların din, dil, tarih, ülkü ve benzeri farklılıklarla birlikte yaşamasını ifade etmektedir. Ancak çokkültürlülük yaklaşımı ulusalcılığı aşan bir tasarımdır. Şimdiki çokkültürlülük ise bunların çeşitliliğine ve bunun da normal sayılması gerektiğine atıfta bulunmaktadır (Aydın, 2003: 41).

Bir toplumun çokkültürlü olması, sadece o toplumun üyeleri arasında gelenekler, adetler, değerler açısından bir farklılık olmasıyla ilgili değildir. Farklı kültürlere ait olmaları sebebiyle, benimsenen ve kendilerini bağlı gördükleri, kendilerini uymakla yükümlü hissettikleri etik değerler ve dolayısıyla inandıkları bu değerlerle uyumlu olarak gerçekleşmesini istedikleri adalet anlayışları arasında bir farklılığın bulunduğu anlamına gelmektedir. Diğer yandan çokkültürlülük terimi, her biri birbirinden farklı kültürel çoğulculuk biçimlerini kapsamaktadır. Kültürel çoğulculuğun nedenlerinden biri belirli bir devlet içinde birçok ulusun bir arada yaşamasıdır (Kymlicka, 1998: 33).

Modern yurttaşlığın ulus-devlet sınırları içindeki homojen ulus fikrinin kaybolmasıyla toplumların heterojen yapısı ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumlar tek bir dil, kültür, kimlik bayrağının altında bir araya gelmektense çok dilli, kültürlü, kimlikli bir yapılanma içine girmektedirler. Fakat çokkültürlülüğün olduğu toplumlarda, toplum için birçok güçlük ortaya çıkmaktadır. Bir tür farklılık varsa bu durum toplumun kendine has güçlüklerle başa çıkmasını gerektirmektedir. Bunlar, toplumun üyeleri arasında etnik çeşitliliğin kaynaşmasının yasallaştırılmasını ve aynı zamanda bu farklı etnik yapılar arasında bir tür ulusal birlik hissi oluşturulmasını içerir (Özensel, 2012:61).

Temelde iki farklı çokkültürlülük ve yurttaşlık modelinden söz edilmektedir. Bunlardan ilki kökeni John Locke, Thomas Hobbes, Montesquieu gibi düşünürlere dayanan ve günümüzde J. Rawls, J. Raz, Kymlicka gibi düşünürler tarafından temsil edilen Liberal sözleşmeci çokkültürlülük ve yurttaşlık modeli, öteki de günümüzde Charles Taylor ve Michael Walzer, gibi kuramcılar tarafından temsil edilen cemaatçi yaklaşımıdır (Şan, 2005:77).

Bu yaklaşımlara ilk olarak liberal kuramdan bakılacak olursak liberal çokkültürlülük modelinin en ayırt edici özelliği, bireyi özgün bir toplulukla değil bir kategori ya da yurttaşlıkla olan ilişkisi içinde ele alan bir yaklaşıma sahip olmasıdır. Liberal yurttaşlık anlayışına göre bir toplumu oluşturan bireylerin tümü tanımlanmış ve değişmez bir ‘’iyi yaşam’’ kavramını paylaşmazlar. Bu nedenle devletlerin dayanacağı ve hedeflerini ortaya koyacakları bir ahlaki kaynağı da olamaz. İyi yaşamın birçok türü bulunmakla birlikte bunlardan hiçbiri ötekinden daha az değerli olmadığı için bunların birbirleri ile kıyaslanması mümkün değildir. Her biri farklı bir biçimde değerlidir. Liberal bakış açısına göre birey, kendi yaşam alanını seçme, yargılama, inceleme ve yeniden gözden geçirme yönünde düşünsel yeteneklere sahip bir benlik olarak tanımlanmıştır. Toplum bireyin yararına ilişkin farklı ve birbiri ile rekabet eden anlayışlara olanak tanımalı ve sosyal kurumlar iyi yaşam sağlama konusundaki görüş çeşitliliğine bir çerçeve oluşturmakla sınırlı bir görev üstlenmelidir (Üstel, 1999: 64). Liberal teori ‚yurttaşların tamamının eşitliği adına, siyasal görüş dışındaki bütün farklılıklara tepkisiz kalmayı veya bunları siyasette gözetilen konuların dışına çıkarmayı savunan görüştür. Bu bakış açısına göre siyasal farklılıklar dışında kalan farklılıklar bir topluluğu değil, sadece söz konusu kişiyi ilgilendirir ve böylece kişinin dini, ahlaki inançları ve aile yapısıyla birlikte özel alana girer.

Birey özgürlüğünü odak noktasında bulunduran Liberal kuram 1980’li yıllardan sonra cemaatçilik akımı tarafından şiddetli bir eleştiriye maruz kalmıştır. Cemaatçilik 80’li yıllarla birlikte, liberal teoriye bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Cemaatçiler sadece liberal fikirleri değil, liberal teorinin tümünü, birey üzerine çok odaklanmış olmalarını, bireysel özgürlüğe aşırı önem vermiş olmalarını ve insanın kendisini geliştirmesi bakımından iyi işleyen bir toplumsal yapıyı öngörmekte yetersiz olmalarını eleştirmektedirler. Cemaatçilere göre liberal teoride haklara yapılan tek taraflı vurgu, kültürel atmosferden, topluluk bağlarından ve gerçek bir insanın tüm kişiliğini oluşturan hayat hikâyesinden soyutlanmış bir bireye ilişkin bulunmaktadır (Şan, 2005: 79). Aslında birey olarak her birimiz, kişiliğimizi, yeteneklerimizi ve hayattaki kazanımlarımızı ancak bir topluluk içerisinde gerçekleştirme imkânına sahip olabiliriz. Bu nedenlerle cemaatçiler, esas olarak siyasal hayatın topluluğu oluşturması gerektiğini çünkü bireyin ancak topluluklar tarafından şekillendirildiğini savunurlar (Balı, 2001:170). Böylelikle de alt grupları kapsayan büyük toplum yerine ulustan daha küçük olan gruplardan oluşan bir haklar kuramının oluşturulmasının çabası içinde olmuşlardır. Bu da ortak bir iyi kavramı ile tanımlanmış grupların teorisi ile mümkün olabilecektir. Tek tek üyelerin amaçlarını gözden geçirme gücünü sınırlandırsa bile, grupların bir ortak iyi kavramını ilerletebilecekleri bir “ortak iyi politikası” geliştirmek isterler. Üyelerin grup değerlerine kurucu bir bağla bağlı olduğuna inanan cemaatçiler, ortak değerlerin savunulması adına kişi haklarının sınırlandırılmasında da herhangi bir sakınca görmeyeceklerdir (Kymlicka,1998: 151).

Cemaatçi çokkültürlülük anlayışının temel özelliği çoğunluk kültürü karşısında dezavantajlı bir konumda olan grupların kültürlerinin korunması esasına dayanmaktadır. Liberal devlet geleneğinin bireysel hak ve özgürlükleri önemseyen ve eşit hak ve sorumluluk temeline dayanan vatandaşlık anlayışı ile bu dezavantajlı grupların sorunlarının çözüme kavuşması cemaatçilerce önemli görülmemektedir. Cemaatçiler, liberal yaklaşımı kişiselliği çevre ve toplumsal ilişkilerden uzaklaştırmakla suçlarlar.

Çokkültürlülük Uygulaması Olarak Kanada Örneği

Farklılıkların bir arada yaşama konusunda karşılaşılan problemleri önemli ölçüde çözdüğünü iddia eden ve bu konuda en meşhur olan ülkelerin başında Kanada gelmektedir. Kanada farklılıklar arasında yaşanan ve yaşanacak problemleri çözmede bir model olarak “çokkültürlülük” politikaları uygulamaktadır. Aynı zamanda Kanada, çokkültürlülük politikalarının uygulamayı kabul eden dünyadaki ilk ülke olmuştur. Çokkültürlülük Yasası ile Kanada, toplumundaki her ırktan insana ve farklı ırka ait toplumlar arasındaki ilişkilere tam ve eşitlikçi paylaşım sunduğunu ifade etmektedir. Yine Kanada, çokkültürlülük sayesinde, tüm farklılıkların özelliklerini kabul ettiğini, onların toplumlarıyla bütünleşmelerine ve sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi konularda aktif görev almalarını teşvik ettiğini iddia eden bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır.

Temel özellikleri itibariyle birçok farklı topluluktan meydana gelen bir toplumda ve bu toplumun üyelerinin farklı dinsel, dilsel ve etnik yapıya sahip olan insanların barış ve huzur içinde bir arada yaşamalarını sağlayacak unsurların ne olduğu Kanada’da tartışılan temel unsur olmuştur. Bir anlamda bu farklılıkları bir arada tutacak formül aranmıştır. Bugün Kanada’nın bu formülü, “çokkültürlü tek devlet” anlayışında sistematize ettiğini söyleyebiliriz. Nitekim Kanada devleti 1971 yılında dört temel karar almıştır. Kanada’yı çokkültürlülük konusunda meşhur eden özellikler şunlardır:

  • Kendi kimliğini ve farklılığını devam ettirmek isteyen her gruba izin verip yardım eder.
  • Kültürlerini geliştirme ve aynı zamanda Kanada toplumunun bir parçası olma konusunda her gruba yardım eder.
  • Toplumu oluşturan bir arada tutarak yaratıcılığı gösterir.
  • Göçmenlere Kanada’daki dilleri öğretmede yardımcı olur (Özensel, 2012:64). Özellikle ana dillerini öğrenmek isteyen her topluluğa hükümet eğitim desteği verir. Ortalama 8-10 öğrenciyi bir araya getiren topluluk üyeleri dil öğretecek hocaları kendisi bulmak kaydıyla, öğretici ücreti devlet tarafından karşılanmaktadır.

Kanada devleti, bütün vatandaşlarının sahip oldukları farklılıkları kendi öz varlığı olarak görür. Bu bağlamda kendi kültürlerini tanıtacak her gruba hükümet tarafından maddi destek sağlanmaktadır. Özellikle yaz aylarında, neredeyse her caddede toplulukların kendi kültürlerini tanıttıkları birçok festivale rastlanmaktadır. Yine Kanada her bireyi “eşitlik”, “katılım” ve “takdir etme” temelinde bütünleştiren bir politikayı uygulamaya çalışmaktadır. Burada vurgulanmaya çalışılan, eşitlikle her bireyin hak ve hukuk sahibi olması, katılım ile her bireyin kendi kültürünü yaşaması ve yaşatması, takdir etme ile de bireylerin sahip oldukları kendi dil ve kültürlerini takdir ederek devamlılığını sağlamaya çalışmasıdır (Özensel,2012: 66).

Çok kültürlü bir toplumda özelliklede Kanada için bir anlamda “anahtar” kavramın “katılım” olduğu söylenebilir. Bu kadar farklılığın bir arada yaşadığı bir toplumda, birlikteliğin temelini oluşturacak asıl unsurun, bütün farklılığın katılımını ve takdirini sağlayacak bir düzenlemeye sahip olunmasıdır. Kanada birliktelik anlayışlarını besleyecek politikalar üretmektedir.

Kanada’da çokkültürlülüğü ön plana çıkaran birçok tarihsel ve toplumsal özelliğin yanı sıra, kendine has sosyo-kültürel özellikleri dikkate alan bir inceleme ile açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Bu özelliklerden biri, Kanada’nın Avrupa ve Amerika gibi köleci bir geçmişe sahip olmamasıdır. Modern ulus-devlet modellerinden farklı olarak iki uluslu (İngiliz, Fransız) bir yapıya sahip olması Kanada’nın diğer en önemli farklılıklarından bir diğeridir. Aslında çokkültürlülük konusu da bu iki toplumlu devlet modelinin oluşmasına paralel olarak gelişmiştir. Diğer yandan Kanada’nın kurucu unsurları arasında din kavramının ve anlayışının yer almamış olması söylenebilir. Burada kurucu unsur olarak görecede olsa, devlet çokkültürlü bir ulus olgusu üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Bilindiği gibi Kanada’yı farklı kılan bir husus da, Kanada toplumunu oluşturan farklılıkların hiçbirisi oranın yerlisi değildir.

Ayrıca Kanada sürekli göç alan ve yukarıda ifade ettiğimiz koşullardan dolayı bölge üzerinde daha geç bir hâkimiyet kurulmasından dolayı ülkede egemen bir “Devlet İdeolojisi”nin oluşumu gecikmiştir. Bu durumdan dolayı da devletin belirli bir vatandaş tipi olmamıştır. Bu anlamda devletin istediği tek şey, vatandaşlarının yasalara uymasıdır. Bugün Kanada, vatandaşlarından “Kanada Vatandaşı” olmanın ötesinde herhangi bir kimlik tanımı talebinde bulunmadan “sosyal vatandaşlığı” ön plana çıkaran politikalar izlemektedir. Aslında, çokkültürlülüğün içini dolduran kavramda “vatandaşlık bilinci”dir. Belki de çokkültürlülüğün asıl büyüsü de bu sosyal vatandaşlıktır. Kanada Yurttaşlık Formu’da bu bilinci destekleyici öğelere sahiptir. Buna göre Kanadalıları bir arada tutan belli başlı değerler şunlardır:

    1. Eşitlik ve hakkaniyet inancı,
    2. İstişare ve diyalog inancı,
    3. Uzlaşma ve hoşgörü,
    4. Çeşitliliğin desteklenmesi,
    5. Şefkat ve cömertlik,
    6. Doğal çevreye tutkunluk,
    7. Özgürlük, barış ve şiddete dayanmayan değişimdir (Kymlicka, 1998: 283).

Dikkatli bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, Kanada çokkültürlülüğü sosyal vatandaşlıkla yürüyen bir süreçtir. Yani vatandaşlık bilincidir. Nitekim Kanada kimliği de zaten kendini bununla var etmektedir. Sosyal vatandaşlık ve bu vatandaşlığın sağladığı imkânlar ile farklı toplum kökenli bireylerin kendilerini Kanadalı olmaktan gurur duymalarına yol açmaktadır. Dolayısıyla Kanada çokkültürlülüğü, içinde çok büyük imkânların olduğunu söyleyebileceğimiz bir sosyal vatandaşlık fikri ile geliştirilerek ideale dönüştürülmüştür. Aslında Kanada’da çokkültürlülüğü oluşturan asıl olgu, temel hak ve özgürlüklerle vatandaşa sağlanan imkânlardır. Teorik olarak da bu imkânlar ve özgürlükler sağlandığı ölçüde daha hoşgörülü bir ortam oluşturulabilir.

Çokkültürlülük politikalarını uygulama konusunda azımsanmayacak mesafeler alan Kanada, kültürel farklılıkların yaşatılması konusunda da çok ilginç örneklerin görülebildiği bir ülke olmuştur. Örnek olarak bazı eyaletlerde mahkemeler özellikle medeni hukukla ilgili konularda zaman zaman ilgili topluluktan görüş almakta, ilgili sorun alanı yaşanan konuda karar vermede topluluğun geleneksel değerlerine dikkat edilebilmektedir. Bu tür örneklerin sayısını arttırılması da mümkündür. Görüldüğü gibi günümüz Kanada’sı sadece teoride değil uygulamada da her türlü geleneksel uygulamayı da ciddiye alan bir ülke konumundadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Aydın, M. (2003) “Birlikte Yaşama’ Bağlamında Çokkültürlülük”, Tezkire Dergisi, Cilt.1,Sayı. 35.

Balı, Ali Şafak (2001), Çokkültürcülük ve Sosyal Adalet – Öteki İle Barış İçinde Yaşamak, Çizgi Kitapevi, Konya.

Kymlıcka, Will (1998), Çokkültürlü Yurttaşlık- Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Özensel, Ertan (2012), Çokkültürlülük Uygulaması Olarak Kanada Çokkültürlülüğü, Akademik İncelemeler Dergisi, Cilt:7, Sayı:1.

Üstel, Füsun (1999), Yurttaşlık ve Demokrasi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara

Şan, Mustafa Kemal (2005), Farklılık ve Çokkültürlülük Siyasetleri Üstüne Bir Deneme, Milel ve Nihal, cilt: 3, sayı:1-2.

[/vc_toggle]

Birleşik Arap Emirlikleri’nden İsrail’e Yardım

0

Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail’e 100 bin koronavirüs tanı kiti gönderdi. İki ülke arasındaki yakınlaşma 2018’de başlamıştı.

  • BAE yönetimi ilk olarak Ekim 2018’de Abu Dabi’de düzenlenen Judo Grand Slam Turnuvası’na İsrailli sporcuların kendi bayrakları altında yarışmasına izin vermişti.
  • Daha sonra İsrail milli marşı ilk kez 28 Ekim’de Abu Dabi’de çaldı.
  • İsrailli Eski İsrail Dışişleri ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, Temmuz 2019’da ülkesiyle diplomatik ilişkileri bulunmayan BAE’nin başkenti Abu Dabi’yi ziyaret etti.
  • BAE yönetimi, Expo 2020 Dubai’ye İsrailli firmaları da davet etmişti.
  • Bu ay ilk kez BAE’ye ait bir uçak, İsrail’in başentik Tel Aviv’e sefer düzenlemişti.

Sri Lanka Modeli ve Tamil Kaplanları ile İlgili Kısa Bilgiler

0

Dünyanın ‘en tehlikeli’, uçağa ve ‘deniz kuvvetlerine’ sahip ilk terör örgütü oldu Tamil Kaplanları. Sri Lanka’da 1975’te kurulmasından itibaren irili ufaklı tüm örgüt liderlerini öldürdü. Kurucu lider Vellupiali Prabhakaran ve örgütün iddiasına göre amaç Tamil halkının haklarını savunmak.

  • Gerilla hareketiyle saldıran ve hızla 15 bin kişilik bir güce kavuşan örgüt, küçük bir ‘Deniz Kuvvetleri’ne sahip olmasıyla birlikte ilkel de olsa küçük uçaklardan oluşan hava kuvvetini bünyesinde barındırdı.
  • Bir örgüttü, dağlık ve geniş ormanlık alanları çok iyi kullandı ancak düzenli birliklere de sahipti.
  • Avrupa ve ABD’de yaşayan Sri Lankalı binlerce Tamilliden dernek ve vakıflarla maddi destek sağladı. Düzenli olarak “devrim vergisi” adıyla haraç topladı.
  • Öyle bir örgüt ki; dünyada ilk kez sinir gazını kullandılar ve ‘intihar bombacı’sı kavramını dünya literatürüne soktular.
  • Tek saldırıda #SriLanka havayolları filosunun yarısını havaya uçurduğu belirtiliyor.
  • 2015 yılına kadar El Kaide ve diğer terörist örgütlerin toplamından daha fazla intihar saldırısı düzenledi.
  • En bilinen suikastleri Sri Lanka hükümetine destek veren Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi ve Sri Lanka Cumhurbaşkanı.
  • Çeşitli istihbarat birimleri tarafından “dünyanın en tehlikeli terörist örgütü” olarak nitelendirildi.
  • 80’lerin sonlarında 65 bin kilometrekare yüzölçümüne sahip Sri Lanka’nın üçte birine hakim oldu.

2009 yılında Sri Lanka ordusunun kapsamlı harekatı başladı. Operasyon o kadar büyük ve hızlı ilerliyordu ki dünyadan gelen tepkilere aldırış edilmeden kısa sürede başarı sağlandı. Bir ayda örgütün kontrolündeki 18 bin kilometrekare 200 kilometrekareye indi. Tamil Kaplanları’nın daimi lideri Prabhakaran öldürüldü, örgüt üyeleri silah bıraktı ve yeni seçilen lider yakalandı.

Sri Lanka Modeli nedir?

Sri Lanka ordusu, ayrılıkçı Tamil Kaplanları adlı gruba yönelik hedef şaşmadan operasyonlar düzenleyerek örgütün neredeyse tüm üst düzey yöneticilerini öldürdü. Öyle ki bir üst düzey yöneticinin ele geçirilmesi ya da öldürülmesi için onlarca sivili öldürmekten çekinmedi. Ele geçirdikleri yöneticileri de kamplarda tuttu, birçoğunu da işkence sonucu öldürdü. 2009’da sert bir şekilde yürütülen terörle mücadele sonrası örgütün tüm kampları haritadan silinirken, ülkede Tamil kaynaklı terör de kalmadı.

Sivil militan ayrımı gözetilmedi, insan hakları düşünülmedi ve en sert şekilde mücadele edildi. 34 yıl devam eden çatışmalarda on binlerce sivil öldü.

Cumhurbaşkanlığı Forsundaki 16 Türk Devleti

Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız, tarihteki 16 büyük Türk imparatorluğunu, ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeler. Peki hangi devletler bu forsta yer almaktadır? Gelin beraber inceleyelim.

1.) Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö. 220-M.S. 216)

Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman Han tarafından M.Ö. 220 yılında kurulmuştur. Diğer bir adı, Asya Hun İmparatorluğu’dur. Orta Asya’da kurulan İlk Türk devleti olma özelliği de taşıyan Büyük Hun İmparatorluğu aynı zamanda tarihte kurulan ilk Türk devleti olmasıyla da çok önemli bir yere sahiptir. Başkenti Ötüken’dir. Asya Hun İmparatorluğu Türk boylarını ilk kez tek bayrak altında toplamıştır. Yerleşik hayata geçmemişler, atlı-göçebe yaşam tarzını benimsemişlerdir. Teoman’dan sonra devleti büyük bir imparatorluk haline getiren Mete’dir. Mete, İpek Yolu’na egemen olmak için Çin ile savaşmıştır. Çin, Türklerin korkusundan Çin Seddi’ni yapmıştır. MÖ 200 yıllarında Çin’i yenilgiye uğratarak vergiye bağlamıştır. Mete devrinde Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan tüm topraklara hakim olunmuştur.

2.) Batı Hun İmparatorluğu (M.S. 48-216)

Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 58 yılında Çiçi Yabgu ve Ho-Han-ye kardeşler arasında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüştür. Batı Hunlarını; Çiçi Yabgu, Doğu Hunlarını Ho-Han-Ye Kağan (Şenyu) yönetmiştir. Ho-Han-Ye’nin ölümünden sonra Doğu Hunları, Panu ve yeğeni Pi’nin taht kavgasına sahne olmuştur. M.S. 48 yılında Doğu Hunları; Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzey Hunlarını Pi, Güney Hunlarını Panu yönetmiştir. Güney Hunları yani Panu’nun yönettiği bu ülke Türk Tarih literatürüne Batı Hun İmparatorluğu olarak geçmiştir. Bu imparatorluk Talas’ın doğusunda Çin’e kadar olan topraklara egemen olmuştur.

3.) Avrupa Hun İmparatorluğu (M.S. 375-469)

Kavimler göçü sonucu Avrupa topraklarına ulaşan Türkler, Balamir Kağan önderliğinde Avrupa Hun Devleti’ni kurmuşlardır. Avrupa’da kurulan ilk Türk devleti olan Avrupa Hun İmparatorluğu bugünkü Macaristan topraklarında kurulmuştur. Attila döneminde en parlak devrini yaşamış olan Avrupa Hunları, Anadolu’ya yapılan ilk Türk akınlarını gerçekleştirmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasında önemli bir etken olmuştur. Doğu Roma’yı vergiye bağlamıştır.

4.) Ak Hun İmparatorluğu (M.S. 420-552)

Büyük Hun İmparatorluğu’nun dağılması üzerine, Hunların büyük bir kısmı Volga ırmağı üzerinden Batı’ya doğru göç ederken, bir bölümü de Güneye doğru inmiştir. Güneye inen Hunlar daha sonraları Ak Hun İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Ak Hun İmparatorluğu’nun kurucusu Aksuvar’dır. Devletin başkenti Belh’dir. Ortadoğu Hunları da denen Ak Hunlar, bir yüzyıldan fazla bir süre Horasan, Pencap, Afganistan, Hindistan, Harezm, İran ve Doğu Türkistan bölgelerinde egemen olmuşlar ve imparatorluklarını sürdürmüşlerdir.

5.) Göktürk Kağanlığı (M.S. 552-745)

Göktürklerin tarih sahnesine çıktıkları sıralarda Orta Asya, Juan-Juanların hâkimiyetinde idi. Göktürkler de Altay dağları civarında, önemli bir siyasî güç hâlinde onlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu esnada demircilikle uğraşan Göktürkler, Juan Juanların silâhlarını imal etmekteydiler. Göktürkler, daha 534 yıllarında Çin ile diplomatik ilişkiler kuracak güce erişmişlerdi. Bu sıralarda başlarında Bumin Kağan bulunuyordu. Bumin, bir Türk boyu olan Töleslerin isyanını bastırması karşılığında Juan Juan Kağan’ının kızı ile evlenmek istedi. Ancak bu isteğinin kabaca geri çevrilmesi üzerine Bumin, üst üste vurduğu darbelerle onların bütün topraklarını ele geçirmiş ve kağanlarını da öldürdü. 552 yılında meydana gelen bu olayla Göktürk İmparatorluğu  kurulmuştur. İl-Kağan unvanını alan Bumin, devletinin merkezî olarak da, Büyük Hun İmparatorluğu’nun merkezinin bulunduğu Ötüken’i (Orhun ırmağının hemen batısı) seçmiştir.

Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı kanadını yönetmiştir. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askerî , siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmuşlardır.Köktürkler gerek ilk kez Türk adını kurdukları siyasi birliklere vermeleri ve gerekse de; Türkçenin bilinen en eski yazılı kaynaklarını vermeleri bakımından, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Türk adı bugün kullandığımız şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları’nda geçmektedir. “Türk” adıyla kurulmuş ve Türk adını resmî devlet adı olarak kullanan ilk Türk devletidir. 552-659 yılları arasında I. Göktürk Devleti, 682-745 yılları arasında II. Göktürk Devleti hüküm sürmüştür.

6.) Avar Kağanlığı (M.S. 565-835)

Avarlar, Orta Avrupa’da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)’lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık îslav kabilelerini hakimiyetleri altına alarak Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur. Avar İmparatorluğu bugünkü Macaristan, Ukrayna, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hırvatistan, Slovenya, Avusturya, Romanya ve Sırbistan topraklarında hüküm sürmüştür. Devletin kurucusu Bayan Kağan’dır. Segedin başkent olarak seçilmiştir. Tarihteki 16 Türk devleti arasında İstanbul’u ilk kuşatan devlet Avarlar olmuştur. İstanbul’u 619 ve 626 yıllarında iki defa kuşatıp ele geçirmeye çalışmışlarsa da, donanmaları olmaması nedeniyle zayıf kalan bu kuşatmalardan netice alamamışlardır. Netice alınamayan bu kuşatmalar Avar Devleti’nin zayıflamasına ve ardından Franklar tarafından 805 yılında yıkılmasına neden olmuştur. Dinlerini değiştirerek Hristiyanlaşan Avarlar, Hristiyanlığı kabul eden ilk Türk devleti olmuştur.

7.) Hazar Kağanlığı (M.S. 651-983)

Sabir toplulukları, Batı Göktürk devletinin güç kaybetmesiyle birlikte bölgede hakimiyet kurarak Hazar Devletini kurdular. Hazar Devleti, Hz Osman’ın İslam ordularının fetihlerini durdurarak İslam orduları ile savaşan ilk Türk devleti olmuş ve İslamiyet’in Kafkaslara ulaşmasının önünü kapatmıştır. Hazarlar 657 yılında Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Göktürk’lerin batısında kalan Türk topluluklarını da kendi sınırlarına katarak, Karadeniz’in Kuzeyi ile Hazar Denizi arasında kalan bölgenin hakimi olmuşlardır. Hazar Devleti, Museviliğin Karay mezhebini benimseyerek, Museviliği benimseyen tek-ilk Türk devleti olmuş ve diğer dinlere oldukça hoşgörülü davranmışlardır.

8.) Uygur Devleti (M.S. 745-1368)

İlk Türk devletleri arasında ilk kez yerleşik hayata geçen Uygurlardır. 744 yılında Kutluk Bilge Kül Kağan tarafından kurulmuştur. Karabalgasun’u başkent yapmışlardır. Mimari eserler bırakan, minyatür ve tezhip sanatına ait eserler yapan ilk Türk devletidir. Göktürkler gibi kendisine ait bir alfabesi olan bu devlet aynı zamanda matbaayı kullanan ilk Türk devleti özelliği taşır. Uygur Devleti, kültür ve uygarlık açısından Orta Asya devletleri arasında en gelişmiş devlet olma özellikleri taşır. Uygurlar, Çin ile kurmuş oldukları yakın ilişkiler neticesinde Mani dinini benimsemiştir.

9.) Karahanlılar Devleti (M.S. 840-1040)

Doğu Türkistan’da Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri tarafından kurulmuştur. İlk Türk İslam devleti olan Karahanlılar Devleti’nin kurucusu Bilge Kül Kadir Han‘dır. Halkın %90’ı Türk olduğundan, resmi dilleri; edebiyatta, eğitimde Türkçe’dir. İslamiyet’i Satuk Buğra Han döneminde benimsemişlerdir. İlk Müslüman Türk devletidir. 1042 yılında doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

10.) Gazneliler Devleti (M.S. 962-1187)

Gazneliler Devleti adını, Doğu Afganistan’da bulunan başkentleri Gazne’den almaktadır. Ayrıca hükümdarlık hanedanının kurucusundan dolayı Sebük Teginliler veya lâkaplarından dolayı Yemînîler diye de anılırlar. Sâmanoğulları Devleti’nin dağılmaya başladığı sırada, bu devlette komutanlık ve valilik yapan Türkler, bazı bölgeler de hâkimiyet kurmuşlardı. Bunlardan birisi de Horasan Emiri Alp Tegin’dir. Alp Tegin, Doğu Afganistan’daki Gazne şehrini ele geçirerek, Gazneli Devleti’nin temellerini atmıştır. Gazneli Mahmut zamanında, devlet en parlak devrini yaşamıştır. Türk tarihinde “Sultan” unvanını ilk defa Gazneli Mahmut kullanmıştır. Gazneli Mahmut 1001-1027 tarihleri arasında Hindistan’a 17 sefer düzenleyerek, Kuzey Hindistan’ı topraklarına katmıştır. Bölgeyi İslâmlaştırmıştır ve böylece Pakistan devletinin temeli atılmıştır.

11.) Büyük Selçuklu Devleti (M.S. 1040-1157)

Büyük Selçuklu Devleti’ni kuran Selçuklu Türkleri, Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensupturlar. 10. yüzyılın sonu ile 11. yüzyılın başlarında İslamiyet’İ kabul etmişlerdir. Selçuklular; Çin’den, Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sahilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin, muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir. İlk hükümdarı Tuğrul Bey’dir. Dandanakan Savaşı sonrasında Gaznelileri yıkılış sürecine sokan Selçuklular kuruluşlarını bu savaş ile resmen gerçekleştirmiştir. Selçuklular Anadolu’ya ilk akınlarını Tuğrul Bey döneminde yapmışlardır. Anadolu’ya yaptıkları akınlar sonrasında Bizanslılarla ilk kez karşı karşıya geldikleri Pasinler Savaşı’ndaki galibiyetten sonra Selçuklular’ın Anadolu’ya akınları yoğunlaşmıştır. 1055 yılında Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi’ni koruma altına alması sonucu ona “Sultan” unvanı verilmiştir. Çağrı Bey ve Tuğrul Bey’in ölümünün ardından tahta Sultan Alparslan geçti Sultan Alparslan 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı’nda Bizans İmparatoru Romen Diyojeni yenerek Türklere Anadolu’nun kapılarını açmıştır. Sultan Alparslan’dan sonra tahta geçen Melikşah, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır.

12.) Harezmşahlar Devleti (M.S. 1097-1231)

Harzemşahlar Devleti, Orta Asya’da Harezm bölgesinde Kutbeddin Muhammed Harezmşah tarafından kurulan bir Türk-İslam devletidir. Bu devlet, Anadolu Selçuklu Devleti tarafından Yassı Çemen savaşı ile 1230 yılında yıkılmıştır.

13.) Altın Orda Devleti (M.S. 1236-1502)

Devletin kurucusu Cengiz Han’ın torunu olan Batu Han’dır. Türk-Moğol Devleti olarak 266 yıl boyunca hüküm sürmüşlerdir. Kafkaslardan başlayıp Orta Asya’ya kadar sınırları uzanıyordu. Yani günümüzün Avrupa Rusya’sı, Karadeniz’in kuzeyi, Gürcistan, Ukrayna ve Kazakistan’ın Avrupa yakası egemenlik alanlarına giriyordu.

14.) Büyük Timur İmparatorluğu (M.S. 1368-1501)

Timur İmparatorluğu, Fars ve İslam medeniyeti unsurları ile Türk-Moğol devlet ve askeri teşkilat unsurlarını bünyesinde barındıran ve soyu Türk-Moğol boylarından biri olan Barlaslar’a dayanan Çağatay Emiri Timur tarafından kurulmuş bir Türk-İslam devletidir. Timurlu İmparatorluğu; Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Harezmşahlar’ın yıkılmasından sonra Türklerin Türkistan’da kurduğu en büyük devlet olmuş ve bu devirde Türkistan ve Horasan, İslam mimarisi açısından en parlak dönemini yaşamıştır.

15.) Babür İmparatorluğu (M.S. 1526-1858)

Babürlüler, günümüzdeki Hindistan ve çevresi üzerinde kurulmuş ve hüküm sürmüş Türk-Moğol kökenli bir devlettir. Babür Şah tarafından 1526 yılında kurulmuştur. 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında imparatorluk gücünün zirvesindedir ve Hindistan’ın büyük bir bölümüne hakimdir. İmparatorluğu’nun hakimiyet alanı, en geniş olduğu dönemde bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’ı kapsamıştır.

16.) Osmanlı İmparatorluğu (M.S. 1299-1922)

Osmanlı İmparatorluğu, 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş bir devlettir. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmıştır. Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanı’nın atası olan Osman Gazi, Oğuz Türklerindendir. Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Zamanla güçlenen devlet, büyük bir imparatorluk haline gelmiş ve üç kıtaya hükmetmiştir. Çağ açıp çağ kapatan padişahlara sahip olan bu devlet, dünyayı titretmiş bir devlettir. Tarih sahnesinden çekilirken yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.tccb.gov.tr/cumhurbaskanligi/resmi-simgeler/fors/

https://tr.wikipedia.org/wiki/

https://tarihingururlari.tr.gg/

https://www.turktoyu.com/

[/vc_toggle]

EastMed, Doğu Akdeniz Doğalgazı ve Geleceği

2006 yılından bu yana Avrupa, Doğu Akdeniz gazını giderek ekonomik büyüme sağlama, iklim değişikliğini azaltma ve Rus gaz kaynaklarına bağımlılığı azaltma potansiyeli yüksek bir kaynak olarak görmektedir.

Doğu Akdeniz Havzası, son yıllarda doğalgaz keşifleriyle kaynak potansiyelini ortaya koydu ve dünyanın önde gelen enerji şirketlerinin ve enerji talebi yüksek ülkelerin dikkatini çekmeye başladı. Bu yüzden, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz kaynaklarının önümüzdeki 10 yıllık dönemde bölgede sıcak günlerin habercisi olduğunu söyleyebilirim. Avrupalı ​​şirketler gaz araştırmalarına katıldı ve Avrupa Birliği İsrail ve Mısır alanlarını Kıbrıs ve anakara Avrupa ile birleştiren yeni bir boru hattı fikrini büyük ölçüde destekledi. Ama işler değişiyor olabilir. Rusya harici sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) küresel tedarikleri piyasayı desteklediğinden, Doğu Akdeniz gazının önemi Avrupa için azalmaktadır. Ayrıca, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgeler ve gaz arama hakları ile ilgili iddiaları ile diplomatik baş ağrısı olduğunu kanıtlıyor.

Doğu Akdeniz gazı, bölgedeki devletlerin enerji güvenliğini artırmaları ve ekonomik gelişmeleri yönetmeleri için son derece önemli.

Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırma Dairesi, Levant Havzası, Kıbrıs, Mısır, İsrail, Lübnan ve Filistin sularının teknik olarak 3,5 trilyon metreküp geri kazanılabilir gaza sahip olduğunu tahmin ediyor.

Bugüne kadar Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, İsrail ve Filistin arasında iş birliği yürüterek gaz keşfetti. Ancak Türkiye, Güney Kıbrıs yönetiminin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmadan araştırma yapma hakkını tanımamaktadır.

Gaz üretimi, nakit fakiri Kıbrıs ve Lübnan için gerçek bir nimet olacaktır. Mısır ve İsrail, gaz ticareti ve yeniden ihracatı konusunda işbirliği yapıyor. Türkiye, Kıbrıs adasının etrafında gaz arama hakkı olduğuna inandığı şeyi savunmak için ve bir amaç uğruna tehlikeyi göze alarak pratikte benzer şekilde kendi keşiflerinden de faydalanacaktır.

İtalyan Eni, Mısır’da, Kıbrıs ve Lübnan’da bölgedeki en büyük arama hisselerine sahip. Shell, Total (Fransa), KoGas (Kore), ExxonMobil (Amerika Birleşik Devletleri) dahil olmak üzere diğer Batılı şirketler Kıbrıs’ta Eni’ye katılırken, Shell Filistin’deki tek alana sahip. BP (İngiltere) Mısır’da önemli holdingler bünyesinde barındırırken, Noble Enerji(ABD) ve İsrailli şirketler de İsrai’deki gaz alanlarına sahiptir. Son olarak, Rusya’nın Rosneft ve Novatek’in sırasıyla Mısır ve Lübnan’da arama/sondaj hisseleri olduğunu gözden kaçırmayalım.

Münhasır Ekonomik Bölgeler

Mısır, Yunanistan, Lübnan ve GKRY, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (BMDHS) imzaladı. Ancak bölgesel güçler İsrail ve Türkiye’nin yanı sıra Suriye de 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamadı ve Münhasır Ekonomik Bölgeler hakkındaki kararlarını kabul etmediler. Bu, daha ileriye gidecek olan yolu zorlaştırdı. Lübnan, İsrail’in GKRY ile yaptığı ikili anlaşma nedeniyle tehlikeye atıldığını iddia ettiği İsrail ile olan deniz sınırına itiraz ediyor.

Bu arada Türkiye, adanın statüsüne bir çözüm bulunana kadar GKRY’nin sadece 12 mil karasuları hakkına sahip olduğunu savunuyor ve KKTC’nin Kıbrıs Rum sularında araştırma yapma hakkı olduğunu iddia ediyor. Türkiye, konumunu savunmak için GKRY’nin ilan ettiği sularda sismik gemiler ve sondajlar yaparak uluslararası şirketlerin faaliyetlerini durdurmak için savaş gemileri gönderdi. Çin’in Güney Çin Denizi’nde yaptığı gibi; Çin ve Türkiye de haklı amacı uğruna tehlikeyi göze alarak tartışmalı sularda gazın gelişimini dondurdu. Bu tartışmalı sularda arama ve üretim, Türkiye için kırmızı bir çizgi oluşturmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra petrol zengini Musul eyaletini haksızca kaybettiği için Türkiye, başkalarının kendinin arama ve üretme haklarına sahip olduğuna inandığı petrol ve doğalgazdan faydalanmasına izin vermek istemiyor.

Washington yönetimi, İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya’nın, Türkiye’yi bölgeden dışlayan bir hamle olan EastMed gaz boru hattının inşasını destekliyor. Bununla birlikte, Libya ve Türkiye, Kasım 2019’da boru hattının yolunu engelleyecek deniz sınırlarını belirlediler. Türkiye’nin hareketi diplomatik olarak büyük bir başarıydı ancak tahmini olarak 8/10 milyar dolarlık EastMed boru hattı asla çekici bir yatırım değildi ve hiçbir yatırımcı sermaye taahhüt edilmedi.

EastMed haritası (Euronews)

EastMed dışında Doğu Akdeniz gazını dış pazarlara transfer edecek üç güzergâh daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki İsrail-Türkiye arasına inşa edilmesi planlanan boru hattıyla oluşacak İsrail-Türkiye güzergâhı; ikincisi İsrail’den Mısır’a gaz transferini öngören İsrail-Mısır güzergâhı ve üçüncüsü ise iki ülke arasında varılan mutabakat sonucu ortaya çıkacak olan GKRY-Mısır güzergâhı. Alternatif olarak ortaya çıkan dört rotaya bakıldığında kuşkusuz coğrafi konum da göz önüne alındığında İsrail-Türkiye güzergâhının daha avantajlı ve gerçekleşebilir olduğu açıkça görülmektedir.

GKRY, zaten adanın tükettiklerinin ötesinde gelecekteki ihracatı Mısır ve İsrail’e yeniden yapma konusunda anlaşmalara sahip. Mısır ve İsrail, Süveyş Kanalı’nın 1975’te yeniden açılmasından bu yana hidrokarbonlar üzerinde iş birliği yaptı ve İsrail Ocak 2020’de Leviathan ve Tamar alanlarından Mısır’a gaz ihraç etmeye başladı. Mısır’ın Idku ve Damietta’daki iki Akdeniz LNG ihracat terminali Avrupa’ya esnek bir şekilde hizmet edebilir ve bu durum İsrail için ticari olarak doğrudan Akdeniz’Deki bir boru hattından daha avantajlı. Idku’dan yapılan ihracat 2018-2019 arasında %151 arttı. Damietta’nın Temmuz 2020’de tekrar aktif olması bekleniyor.

2016 yılında İsrail, yakındaki en büyük pazar olan Türkiye’ye boru hattıyla gaz göndermeyi tartıştı. Bu boru hattı EastMed projesinden daha ucuz olacaktır, ancak önemli siyasi zorluklar devam etmektedir. İsrail, mevcut hedef pazarları olan Mısır ve Ürdün’deki fiyat bozulmalarına ve güvenliğe karşı ticari avantajlar sağlayacak olan mümkün olduğunca çok gaz ihracat seçeneği aramaktadır.

Yabancı Şirketler ve Büyük Güçler

Birçoğu Avrupalı ​​ve devlet desteğinden yararlanan ticari oyuncuların ilgi alanları da manzarayı şekillendiriyor. İtalya’nın Eni, herhangi bir şirketin en büyük hisselerine sahip ve özellikle Zohr sahasını ve diğerlerini işlettiği Mısır’da daha güçlü. Mısır, 75 trilyon ayakküp ile bölgedeki en büyük rezervlere sahip. BP, Mısır’da da iyi bir konuma sahipken, Eni Kıbrıs ve Mısır’daki en aktif keşifleri yapan olmuştur. Her iki Avrupalı ​​şirket, ulusal ekonomik çıkarlarını ilerletmeye çalışırken, aynı zamanda Avrupa enerji güvenliğini güçlendirmeye çalışıyor, kendi hükümetleri için stratejik öncelikleri de temsil eden bir adım olan gaz portföylerini geliştirmek ve petrolden uzaklaşmak istiyor. Noble Enerji ise İsrail’deki başlıca Leviethan ve Tamar alanlarını işletiyor ancak çoğunluk mülkiyeti İsrail’li şirketlerin elinde.

Avrupa pazar payını koruduğunun bilincinde olan Rusya, Doğu Akdeniz gazında kendi ticari hisselerini aldı. Rus şirketleri Mısır’da hisse ve Lübnan’da arama bloklarına sahipler ve halihazırda Türkiye’nin gaz ithalatının çoğunu sağlıyorlar. Pazar payını artırmak için, Rusya 2020’nin başlarında yeni açılan TurkAkımı boru hattı aracılığıyla gazda % 6 indirim teklif etti. Rusya, Doğu Akdeniz gazında Türkiye ile doğal bir müttefiktir ve Ocak 2020’de medyada yer alan iddialara göre Rusya’nın KKTC’yi tanıyabileceği öne sürülmüştür.

Aynı zamanda, ABD’nin Türkiye’ye LNG ihracatı, 2018’den 2019’a kadar % 30 arttı. ABD şu anda bir gaz ihracatçısı olduğundan, Doğu Akdeniz gazını Rusya’nın yaptığı gibi benzer şekilde görüyor. Her iki ülke de yeni ciltlerin çevrimiçi hale geldiğini ve Avrupa pazar payı için rekabet ettiğini görmek istemiyor. Trump başkanlığı sırasında, iki ülke dolaylı olarak piyasadan petrol arzının pazar payı kazanmasını kısıtlamak için işbirliği yaptı. Bununla birlikte, her ikisi de küresel enerji sisteminin hidrokarbon hakimiyeti çağını genişletmek istiyor. Bu rakip çıkarlar, her ülkenin Doğu Akdeniz gazıyla ilgili kararsız enerji diplomasisini gözler önüne seriyor ve sessizce devlet idaresini açıklamaya yardımcı oluyor.

Türkiye, Libya ile olan yeni deniz sınırına, yakın bir gelecekte gaz arama ve sondaj gemileri konuşlandırmaya başlayacak. Bu durum Türkiye’yi, tıpkı Ankara gibi Libya’da meşru hükümeti (UMH) destekleyen İtalya’ya daha da yakınlaştırıyor. İki ülke arasındaki ortak çıkarlar, Doğu Akdeniz gazında yeni işbirliği potansiyelini daha geniş bir şekilde artırıyor.

Doğu Akdeniz’de bulunan aktörlerin Türkiye’siz Doğu Akdeniz Gaz Forumu oluşturmaları, kendi aralarında yaptıkları münhasır ekonomik bölge anlaşmaları ve Türkiye’nin dışlanarak oluşturulan East-Med projesi ve doğal gazın Avrupa’ya taşınması gibi adımlar yeni bir arayışın ayak sesleriydi. Tüm bu adımların temel amacı da Türkiye’nin içinde olmadığı yeni bir enerji denklemi oluşturmaktı.

Açıkçası Türkiye’nin karşısında oluşan Mısır-İsrail-Yunanistan-GKRY blokuna karşılık Doğu Akdeniz bölgesinde karşılıklı kıyıları bulunan Libya ile deniz sınır anlaşması yapması, tüm dengelerin, denklemin ve önceden oluşan işbirliklerinin yeniden gözden geçirilmesine neden oldu.

Sonuç

Tarihsel olarak düşük gaz fiyatları ve Avrupa’da arz sıkıntısı Doğu Akdeniz gazını ticari olarak daha az çekici kılmaktadır. Koronavirüs yeni yatırımları daha da azaltacak. Nisan 2020’de ExxonMobil, Kıbrıs’taki sondajı 2021 Eylül’e erteledi ve Mayıs başında Eni ve Total da ayni yolu takip ederek 2021 Eylül’e ertelediler. Metan emisyonları nedeniyle gaz ve iklim değişikliği ile ilgili endişelerden daha fazla zorlukla karşı karşıya kalan bu şirketler, metanı yakalayan ve hidrojene dönüştüren mavi hidrojen teknolojisinin ilerlemesinde yardımcı olabilir. Batı ülkeleri, 2019’da enerji geçişi için sadece yenilenebilir bir stratejiye alternatif olarak hidrojenin uzun vadeli gelişimini taahhüt ettiler. Asıl merak edilen soru şu; gelecekte Avrupa hala Doğu Akdeniz gazını isteyecek mi? Belki olabilir ama bu sefer bir zamanlar olduğu gibi acil olmayacağı kesin.

Avrupa İçinde Yeni Bir Avrupa: Balkanlar ve Avrupa Birliği

Bu yazıda Balkan Harpleri, İkinci Dünya Savaşı, Yugoslavya’nın acısı bol dağılış süreci, Kosova’daki Arnavutların göç hikayeleri, Bosna Soykırımı gibi ve artırılabilir birçok olaya göğüs geren, yüzü nadir gülen bir coğrafya olan Balkanlar’ın Avrupa Birliği yolculuğu incelenmektedir.

Savaşların bittiği 2000’li yıllardan itibaren, yani milenyum çağı olarak adlandırdığımız süreçte şüphesiz ki bölgedeki en büyük aktörü Avrupa Birliği olmuştur. Savaşın hüküm sürdüğü 90’lı yıllarda Avrupa Birliği bölgedeki şiddeti azaltamamış ve kendisinden beklenen rolü üstelenememiştir. Fakat, Kosova Savaşı’nın sona ermesinin ardından bölge ülkelerine sunmuş olduğu “üyelik” vaadi ile Avrupa Birliğini bölgenin en önemli aktörü haline getirmiştir.

Balkanlar Yugoslavya’nın dağılmasından önce Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan ve Yugoslavya olmak üzere 5 ülkeden oluşuyordu. Yugoslavya’nın kanlı ve yıkıcı dağılma sürecinin ardından bölgede 7 yeni ülke hayata gözlerini açmıştır. Bunlar: Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek ve 2008 yılında bu listeye sonradan eklenen Kosova olmuştur. Ayrıca Arnavutluk ile birlikte bu bölge “Batı Balkanlar” olarak adlandırılmıştır.

Avrupa Birliği ilk olarak Balkan ülkeleri için “Bölgesel Boyut” adında bir program oluşturmuştur, ardından bu program “Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı” ve “İstikrar ve Ortaklık süreci” ile devam etmiş ve bu girişimlerin en etkililerinden birisi olarak görülen 2003 Selanik Zirvesi’nde Avrupa Birliği, bölge ülkelerine üyelik söylemlerini artırmış, gümrük birliği ve vize serbestisi vaatlerinde bulunmuştur. Selanik Zirvesi’ni “Salzburg Deklarasyonu” ve 2008 yılında düzenlenen “Bölgesel İşbirliği Konseyi” izlemiştir.

Balkanları yeniden Avrupalı yapma mottosu ile ilerleyen bu süreçte, 2004 yılında ilk genişleme dalgasıyla Slovenya, 2007 yılına gelindiğinde ise ikinci dalga genişleme politikasında Bulgaristan ve Romanya birliğe giren ilk Balkan ülkeleri olmuşlardır.

Batı Balkanlar’da entegrasyon süreci halen devam etmektedir. Bu ülkelerden, Arnavutluk; 2006 yılında “İstikrar ve Ortaklık Antlaşmasını” imzalamıştır. 2010 yılında vize serbestisi hakkını elde etmiş ve 2014’te AB adaylık statüsünü kazanmıştır. Bir diğer ülke olan Hırvatistan, entegrasyon sürecini en hızlı tamamlayan “Batı Balkan” ülkesi olmuştur.2005’teki adaylık başvurusunun ardından 2011 yılında Katılım Antlaşmasını imzalamış ve 2013 yılında AB’ye tam üye olmuştur.

Sırbistan ise Karadağ ve Kosova’nın ayrılmasıyla birlikte halen entegrasyonun en çok sıkıntı gösterdiği ülkelerden biridir. 2009 yılında vizesiz seyahat hakkı kazanmıştır ve Kosova ile yapılan Brüksel Antlaşmasından sonra 2014 yılında tam üyelik müzakerelerini başlatmıştır.
Bölgenin siyasi olarak en problemli ülkesi Bosna-Hersek ise vizesiz seyahat hakkı kazanmış fakat tam üyelik başvurusu yapamamıştır. Bosna-Hersek’in aksine 2007’de Sırbistan’dan ayrılan Karadağ entegrasyon sürecini çok hızlı tamamlamış, ardından 2012 yılında tam üyelik sürecini başlatmıştır. Bölgede Yunanistan ile yaşadığı isim sorununu çözüp, geçtiğimiz günlerde NATO üyeliğine kabul edilen Kuzey Makedonya’nın ve Arnavutluk’un ise üyelik süreçleri halen devam etmektedir. Kosova ise istekli bir görünüm çizse de gerekli dönüşü alamamakta ve 5 AB ülkesi (İspanya, Slovakya, Yunanistan, Romanya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) tarafından henüz tanınmamaktadır.

Avrupa Birliği’nin Balkanlarla olan bu birleşme ve genişleme isteği kimi kesim tarafından Roma İmparatorluğu’na duyulan özlem olarak görülse de kimi kesim bu genişleme arzusunun kapitalizm ile ihtiyaç duyulan yeni pazar arayışı olarak adlandırmıştır.

Buğra Nalcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Avrupa Birliği’nin Balkanlara Yönelik Politikaları , 2015 , Özge Kobak

Özgen, Mustafa,2018,AVRUPA BİRLİĞİ’NİN BATI BALKANLAR STRATEJİSİ ve TÜRKİYE’NİN PERSPEKTİFİ

https://www.ikv.org.tr/ikv.asp?ust_id=207&id=221

Avrupa Birliği’nin Balkanlara Genişlemesi: Balkan Ülkelerine Üyelik Perspektifi,Rıdvan Karluk

https://www.avrupa.info.tr

[/vc_toggle]

‘Dünyanın Dibi’ Antarktika’da Yaşam

Önce “Antarktika” kelimesinin kökeninden bahsedelim. Yunancada “Arktos” yani “ayı” anlamına gelmektedir. Kuzey yarımküredeki Büyükayı takımyıldızına verilen isimdir. Kuzeydeki yerleri göstermek için “Ayının yanındaki” anlamında “arktikos” kullanılır. Günümüze ise “Arktik” olarak ulaşmıştır. Güneyde olması gerektiği düşünülen topraklar için ise “Antarktikos” kullanılmıştır. Latinceye ise “Antarktiké” olarak geçmiştir ve güneye ait olan anlamındadır. Antarktika kelimesinin kısa kökeni bu şekildedir.

Antarktika 14.107.637 kilometrekarelik yüzölçümü ile dünyanın büyük 5. kıtasıdır. Afrika ve Okyanusya’nın kuzeyinde bulunan, güney kutbunu içine alan ve içinde hiç ülke olmayan tek kıtadır. Ross ve Wendel körfezleri hariç hemen hemen çember halindedir.

1820-1830 yılları arası Antarktika için daha çok çalışmanın yapıldığı yıllardır. Rus araştırmacı Fabian von Bellngshausen, 1821 yılında kıta üzerinde birçok ada keşfetmiştir. İngiliz James Weddell 1823’te kendi adı anılan denizi buldu. 1840 yılında Fransız Dumont d’Urville tarafından Adelie sahilinin sınırları çizildi ve ABD’li Charles Wilkes, 1838-1842 yılları arasında Antarktika’nın bir kıta olduğunu söyledi ve Hint Okyanusu’na bakan kıyıya onun adı verildi.

Bir süre sonra İsveçliler, İngilizler, Norveçliler ve Fransızlar çeşitli araştırmalar yaparak Antarktika’da çeşitli üsler kurdular. Kıta’da araştırma ekipleri kurulması teklif edildi ve bir çalışma programı hazırlandı. Kıta’da birçok yer keşfedildi ve program 31 Aralık 1958 yılında başarıyla tamamlandı. Araştırmaların devamı için “Antarktika’yı Araştırma Özel Komitesi (SCAR)” kuruldu. 1982’de ise kıta hayvanlarını korumak için “Antarktika Deniz Hayatını Koruma Konvansiyonu” kuruldu.

Kar ve buz olmayan yerlerin ortalama yüksekliği 1830 metre ile diğer kıtaların yaklaşık iki katıdır. Buz ve karların kalınlığı ortalama 2000 metre olup, en yüksek nokta 4270 metredir. Bu kıta, dünyanın en soğuk bölgesidir. Dünya soğukluk rekoru -88,3 ile 1960 yılında 3962 metredeki Vostok istasyonunda kaydedilmiştir. Kıyılarda en soğuk aylarda sıcaklık -20 ile -30, iç kısımlarda ise -40 ile -70 arasındadır.

Antarktika’da Yaşam

Bu kıta en yoğun zamanını Kasım ve Mart ayları içinde yaklaşık 4000 kişi ile geçiriyor. Bu da yaz mevsimine denk geliyor. Tabii buna yaz mevsimi denirse. Kış mevsiminde ise hiç güneş olmadığı için bu durum insanlarda psikolojik etkiler bırakabiliyor. D vitamini eksikliği depresyona yol açabileceğinden kışın çalışmaya gelenler önce bir dizi psikolojik testten geçiriliyor. En kalabalık yerleşim yeri ABD’ye ait McMurdo istasyonu. Yazın burada 1200 civarında kişi yaşıyor ve buraya Antarktika’nın New York’u diyebiliriz.

McMurdo Üssü

Antarktika’nın yerli halkı yok fakat burada yaşayan aileler de var. Kıtanın içinde ülke yok ama aileler nasıl var? Şöyle ki: Arjantin’in Esperanza ve Şili’nin Villa Las Estrellas isimlerini verdikleri köyleri mevcut. Şili’ye ait köyde 200’den az insan yaşamakta. Bu köyde kantin, banka, hastane, mezarlık ve kapalı spor salonu bulunuyor. Köyde bir de alkollü içeceklerin de satıldığı bir restoran ile iki öğretmen ile bir düzine öğrencinin ders yaptığı bir okul da mevcut. Arjantin’e ait köyde ise bir izci birliği, okul ve mezarlık var. Antarktika’ya gelen ilk insan 1978 doğumlu Emilio Marcos Palma bu köyde yaşamış.

Kıtada yaşamak isteyenler için giriş seviyesinde işler de mevcut. Bu işler tuvalet temizliğinden tutun da insanların yemeğini yapmaya kadar birçok alternatif mevcut. Postacı ve markette çalışmak da örnek gösterilebilir. Unutulmaması gereken nokta; çok uzun saatler çalışılıyor ve haliyle epey zorlanılıyor.

Kıtada konserler de veriliyor. 1990’dan beri IceStock adı verilen konser 6 saat sürüyor. Her yılbaşında düzenlenen bu rock konserinde solo gruplar ve rock grupları sahne alıyor.

Antarktika’da internet de çok kısıtlı. Genellikle bilimsel çalışmalar için kullanılıyor. Yani Netflix, Skype, Instagram vs. girmek isterseniz girememe şansınız çok yüksek. Gitmeye karar verdiyseniz izleyeceğiniz dizileri veya filmleri yanınızda götürmelisiniz.

Kıta turizmi son birkaç on yılda oldukça arttı. 1980’lerde 2000 kişi turist olarak gelirken bu sayı 2007-2008 sezonunda 46 bini gördü. 2015-2016 sezonunda CNN’in verilerine göre ise kıtaya 38 bin 500 turist geldi. Bu turist sayıları artarsa bu durum kıta ve ekosistem için hiç iyi bir şey olmayacak. Küresel ısınma yüzünden hızlıca ısınan kıtaya gemiler fosil yakıtlarla gelmeye devam ederse, insanların karbon ayak izleri hassas ekosistemi bozmaya devam edecek.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/Antarktika

https://www.turkcebilgi.com/antarktika

https://listelist.com/antarktikada-yasam-hakkinda/

[/vc_toggle]

Geçmişten Günümüze Feminizm

Feminizm kavramının sözlük anlamına baktığımızda “Toplumda kadının haklarını çoğaltma, erkeğinkiler düzeyine çıkarma, eşitlik sağlama amacını güden düşünce akımı, kadın hareketi” olarak tanımlandığını görürüz.[1] Tanımdan da anlaşılacağı gibi “kadın hakları” ile kastedilen, cinsiyetinden dolayı erkek bireyden daha üstün veya farklı haklar talebi değildir. İnsan haklarından doğan bir eşitlik arzusudur. Ya da daha geniş bir ifadeyle, farklı kültürlerde ortaya çıkan değişik fraksiyonlarında ortak kaygı ve değerlerinden çıkarabileceğimiz anlam bütününde Feminizm; “normun erkek olduğu kabul edilen ataerkil toplumlarca kadının dışlanışını, aşağılanışını, ezilişini, sömürülüşünü ve kendine yabancılaştırılmasını sergileyen, inceleyen, değişim isteyen ya da en azından bu olgulara ilişkin söylemlerin ve tavırların bilincinde olan yaklaşım” olarak tanımlanabilir.[2] Feminizm, sadece düşünce pratiğinde şekillenmez. Kadınların insani koşullarda eşitlik talepleri yönünde dünyanın değiştirilmesini, aynı zamanda erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkilerin sorgulanmasını ve yeniden kurgulanmasını hedefleyen düşüncelerin eylemsel pratiği olan bir toplumsal harekettir.[3]

Kadın Haklarının Savunusu

Batı’da Kadının ayak seslerinin, Feminizm üzerine yazılmış ilk eser kabul edilen, Mary Wollstonecraft’ın 18. yüzyılda yazdığı Kadın Haklarının Savunusu (Vindication of the Rights of Woman) adlı kitabıyla duyulmaya başladığını söylemek yanlış olmaz. Kadınların eğitim, hukuk ve siyaset alanlarında erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu iddia ettiği kitabıyla yarattığı etkiyle feminizmin bir toplumsal harekete dönüşeceğinin sinyalini vermiştir.[4] Oysa ki kadınların içinde bulundukları sosyal yapıda kültürel, siyasal ve ekonomik ayrımcılığa maruz kalmaları ile ötekileştirilme durumu 18. Ve 19. yy. ekseninde gelişen bir süreç değildir. Pek çok toplum çeşidinde insan olarak bile sayılmayan kadınların, miras hakkından mahrum edilmekle kalmayıp sözleşmelerde pazarlık mevzusu yapılması, evleneceği insanı bile seçemiyor olması ilkçağlardan itibaren yerleşmiş ve normalleşmiş bir kurallar bütünüydü. Geleneksel olarak sosyal hayat içinde kadına düşen görevde çocuk bakmak ve yetiştirmek olarak kodlanmıştır. İşte bahsi geçen eleştirel duyarlılığa sahip toplumsal hareketlerin görüldüğü yüzyılda gün yüzüne çıkan da bu ayrımcılık değil, çeşitli sınıfsal gruplar tarafından ayrımcılığa maruz kalındığının fark edilmesidir. Sınıf zincirinin farkındalığını hissettiren dönüşümlerinde yaşanmasıyla kendilerini ötekileştirilmiş olarak gören toplumsal grupları, Fransız Devrimi’nin ortaya attığı özgürlük, eşitlik gibi kavramlar mücadeleye yöneltmiştir.[5]

Avrupa ve Amerika’da aydınlanma süreci olarak adlandırılan dönemde insanlık tecrübesinin bir sonucu olan İnsan Hakları Bildirisi’nin kabulüyle taşıdığı evrensellik iddiası kadınlar için de haklarını kabul ettirme konusunda ümit aşılayan bir gelişme olmuştur. Toplumun temel yapılarından dışlanan kadın kimliği birinci dalga feministleri olarak tanımlayabileceğimiz bir toplumsal hareketle, vatandaş tanımlamalarının sadece erkekler üzerinden yapılmasına karşı çıkarak yasal, sivil ve siyasal haklarının erkeklerle eşitlenmesi uğraşını vermişlerdir. Bu uğraşı kadınlar nezdinde aileye veya anne olma rollerine karşı değil, aile yapısı içinde erkek otoritesine karşı boyun eğdirilmelerini ve hemen hemen toplumun her alanını işgal eden eril otoriteye karşı eşit söz hakkı mücadelesidir. Nitekim toplumu ilgilendiren bu devrimler, toplumsal hayatın en büyük yapı taşlarından birini yine görmezden gelmeyi tercih etmiş, cinsiyete dayalı ayrımcılığın ortadan kalkması konusunda olumlu bir etki yaratamamıştır. Öyle ki doğal haklar ilkesinin babası olarak kabul edilen John Locke ve onu takip eden diğer kuramcılar kadının vatandaşlık hakkına layık akıl ve mantığa sahip olmadığını öne sürerken, Napolyon’un “kadınlar hiçbir siyasal hakka sahip olmadığından vatandaş olarak tanımlanmaları doğru değildir” açıklaması Fransız Devrimi’nin kadınların adalet arayışına verdiği cevabın bir özeti niteliğindedir.[6] İnandıkları insani yaşam şartlarını elde etmek uğruna karşı cinsle birlikte otoriteye karşı mücadele etmiş Rönesans devri aydın kadınları kamusal hayattan dışlanmaya devam ettikleri bir sonuca uyanınca yaşadıkları şaşkınlık yerini isyan hareketlerine bırakmıştır.

Kadınların ekonomik olarak kendi ayaklarının üzerinde durması, 1870’de İngiltere’de, 1880’de Fransa, 1890’da Almanya’da üniversite kapılarının kadınlara açılmasıyla birlikte eğitim kurumlarında kabul görmeye başlaması, çocukların velayetine ilişkin davalarda yasal duruma taraf olma ve evli kadınların mal varlığını koruyucu yasaların kabul edilmesi Birinci Dalga Feministlerin başarılarındandır. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden süreçte “Uluslararası Kadın Konseyi” ve “Kadın Oy Hakkı Birliği” gibi büyük feminist oluşumlar yeni savaş karşıtı duruş sergilemiş ve kadın emekçilerin haklarının peşine düşmüşlerdir. Yoğun çalışmaları sayesinde eğitim hakkına ek olarak en önemli vatandaşlık haklarından biri olan seçme hakkını birçok ülkede elde etmişlerdir.[7]

Kadınların elde ettiklerinden bahsettiğimiz eğitim hakkının erkek öğrencilerle eşit şartlarda ve sorunsuzca işlediğini düşünmek de ütopik bir yaklaşım olur. Feminist hareketlerin yükselişe geçtiği ikinci dalga olarak nitelendirilen 1970’lere kadar akademi içinde ve dışında birçok kadın tarihle, bilimle ilgilenmiştir. Ancak ayrımcılık akademide de kendini göstermiş hatta üniversitedeki kadın varlığı eril kültür için bir tehdit olarak yorumlanmıştır. Bu görüş doğrultusunda ziyaretçi öğrenci statüsü icat edilerek kadınların diploma alması da zorlaştırılmıştır. Örneğin Almanya, üniversitelerin gelişmesinde öncü olarak tanımlanır. Kadın öğrencilere karşı ise üniversitelerin kapılarının en sert şekilde kapanmasıyla büyük bir çelişkiye imza atmıştır. Bu çelişkinin bir benzeri de İngiltere’de yaşanmış 1860’larda kadınlar sadece dersleri dinlemek için üniversiteye kabul edilmiş herhangi bir derece almalarına izin verilmemiştir. Yaşadığımız toplumun yakın tarihinden örnek vermek gerekirse Osmanlı’da kadınların yükseköğrenim hakkı elde etmesi ancak 1914’de açılan İstanbul Üniversitesi bünyesindeki İnas Darülfünunu ile mümkün olmuştur.[8]

Sanayi devriminin ardından emek gücüne olan ihtiyacın artmasıyla işçi sınıfında kendine yer bulan kadınlarında farklı talepleri vardı. Sosyalizm ve komünizm ile kadın hareketleri arasında kurumsal ittifaklar oluşturulmuştu. Kadın emeğine daha düşük biçilen ücret belirlemesine ve kadınların ticaretin dışında bırakılmasına son verilmesi, kadın işçiler için sağlıklı çalışma şartlarında iş güvenliğinin sağlanması bunlardan öne çıkanlarıydı. Toplumda kanıksanmış sınıf farklılıkları kadın hareketinde de böylece kendini hissettirdi. Farklı sorunlarla boğuşan kadınlar çözüm yolunu da farklı yorumladılar.[9]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişen dünya düzeni toplumsal kadın hareketlerini de etkilemiş farklı söylemler ve eylemler kazandırmıştır. Emperyalizm ve bağımsızlık hareketleri gibi dünya ülkelerinin yüzleştiği kavramların dışında kalmak istemeyen feminist kadınlar söylemlerini bu şartlara uygun olarak düzenlemiştir. Toplumun yerleşmiş kurallarını sorgulayan bireysel özgürlük temasının yanında ırksal eşitlik konularının da üzerinde duruldu. Dünyanın farklı ülkelerinde açılan kadın konseylerinde bir araya gelerek yeni kültürlerle tanışma, farklı söylemler geliştirme konusunda yol kat etmiş, bilinç yükseltici görüşmeler gerçekleştirilmiştir diyebiliriz. Bu sayede dönem feminist söylemlerini öncekilerden ayıran ve öne çıkan da “kız kardeşlik” birleştirici bir slogan olarak öne sürülmüştür. İş hayatında eşitlik, kürtaj hakkı, sendika talebi öne çıkan gündemleri olmuştur.[10] Ayrıca ataerkil olarak oluşturulduğunu öne sürdükleri süregelen tarih, edebiyat, kültür dilini eleştirmişler ve Batı’da tarih kitaplarının yeni bir dille yazılmasına öncülük etmişlerdir. Tarih yazımında ve incelemesinde kadınların bütünün dışında tutularak etkisiz varlıklar olarak gösterilmesi ile tarih alanının dışına itilmesini kanıksamış erkek bireyin düşünce yapısıyla da mücadele etmişlerdir.[11]

Feminizm için yaptığımız tarihsel çıkarım gerek ortaya çıkış yeri gerek baskın yönüyle Batı’da kimlik arayışında olan kadını yansıtır gibi görünse de Siyahi Feministler ve Üçüncü Dünyalı Feministler olarak tanımlanan kadın direniş grupları farklılıkları yok saymadan dile getirme eğiliminde olmuşlardır. Feminizmin üçüncü dalgası olarak adlandırılan bu dönüşümde feministler sadece kadınların mevcut durumunu konu edinmemiş, savaş, güvenlik, uluslararası ilişkiler, çevre sorunları, etnik farklılıklara saygı gibi konuları da değişen dünya düzeninde eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmişlerdir.[12]

Üniversitelerde açılan kadın araştırmaları bölümleriyle sosyologlar, psikologlar ve antropologlar, kadının bilimde, siyasette, topluma yön veren her alanda var olmasının önündeki engelleri araştırmaya ve eleştirmeye başlamıştır. İşte kadın akademisyenlerin uluslararası ilişkiler disiplinine sızması da bu döneme denk gelir. “Önde gelen feminist düşünürlerden Cynthia Enloe’ya göre maksat sadece uluslararası ilişkilerde toplumsal cinsiyetin etkisini araştırmak değildir. Enloe çalışmalarında bir otorite olarak devletin hangi maksatla ‘erillik’ ve ‘dişilik’ fikirlerine ihtiyacı olduğunu açıklamaya çalışmıştır.”[13] Feministler öncelikle ön yargıların üzerine giderek kadını disiplinde görünür kılmak sonrasında ise kadın bakış açısını ve tecrübelerini uluslararası ilişkiler çalışmalarına katmayı hedeflemiştir.

Cynthia Enloe

Feminizmin, Uluslararası İlişkiler disiplininde yer bulduğuna ilk işaretler hiç şüphesiz yapılan yayınlardır. Soğuk Savaşın bitmesine yakın bir dönemde, İngiltere’de, ‘Uluslararası İlişkilerde Kadın’ konusunu ön planda işleyen Millennium dergisi, Uluslararası İlişkilerde feminist yazının başlangıcını oluşturur. Bu başlangıcı birçok konferans ve basılı kitap, feminist araştırma çalışmaları izlemiştir. Uluslararası ilişkiler bilindiği üzere sosyal bilimlerin birçok alanını kapsar. 1970’lerin başından beri sosyal bilimleri sorgulayan feminizmin Uluslararası İlişkilerin bir parçası haline gelmesi kaçınılmazdı.[14]

Sonuç yerine;

Sözlük anlamıyla feminizmden ziyade farklı toplumlarda çağrışım yapan ve algısal feminizme değinecek olsak sanırım bunu bir tepkisellik ya da başkaldırı olarak yapabilirdik. Kadının toplumdaki yerine değinen herhangi bir eleştiride ya da tespitte “Feminist misin?” sorusuyla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Çoğu zaman bu sorunun ardında, tehlikeli bir tespitte bulunulmuşçasına yapılan bir iğneleme, küçümseme hatta korku sezmek olasıdır. Çünkü feminizm günümüzde birçok toplum yapısında tehlikeli bir kavram olarak algılanır. Bu da bizim feminizmden ne anladığımızla ilgili olduğu kadar, Feminist Hareketin kendini tanıtmakta ne kadar başarılı olduğunu da sorgulamaya sebep veren bir etkendir. Günümüzde “Feminizm nedir?” sorusuna cevap arayan birey öncelikle “Feminizm ne değildir?” ile yüzleşmek zorundadır.[15]

Genel bir tanımdan bahsetmenin oldukça güç olduğu kavramların başında hiç şüphesiz feminizm gelir. Bireysel hak ve özgürlükler kapsamında kadının yerini sorgulayan, toplumsal cinsiyet rollerinde eşit şartlara ulaşmayı öngören bilinçlenme hareketine sayısız anlamlar yüklenmiştir. 1960’larda Simone de Beauvoir tarafından öne sürülen ve varoluşçu felsefeye dayandırılan feminizm daha çok benimsenmiştir.

Bu hareketin yapısı ve dışavurumu farklı kültür ve coğrafyada yer alan, dolayısıyla birbirinden farklı tür ve boyutta sorunlarla karşılaşmış kadınlar tarafından biçimlendirilmiştir. Uğruna mücadele edilen düşünceler, kültürel ve sosyal konumun getirdiği farklılıklar sayesinde feminist hareket ve anlayışları değişik birçok yorumda yer bulmuştur. Kadının kamusal ve özel alandaki yerinin tartışılması bir yana, yasal haklarını elde etmiş olsalar da toplumsal boyutta çözülemeyen sorunlar yerini koruyor. Feminizm, uluslararası kuruluşlarda yer edinebilen kadın nüfusun siyasette ve yönetim alanında kapladığı alanın boyutunu sorgulamaya devam ediyor.

Son olarak 2019 yılında feminist hareket dünyadaki kadın cinayetlerine yönelik farkındalık yaratmak amacıyla, başlangıcı Şili’de olan “Las Tesis” adlı danslı bir protesto biçimini dünyanın birçok yerine yayarak destek görmüştür. Özellikle 21. yy’da kadın hareketinin öncelikli gündemi şiddet olaylarının artışı ve cinsel istismarı protesto etmek oluyorsa, toplumu ve siyaset hayatını meydana getiren etkili dinamiklerin ciddiyetle üzerine eğilmesi gerektiği bir konumuz var demektir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Feminizm nedir? Bkz. Türk Dil Kurumu, https://sozluk.tdk.gov.tr/  (Erişim Tarihi: 28.05.2020)

[2] Dilek Doltaş, “Batı’daki Feminist Kuramlar ve 1980 Sonrası Türk Feminizmi”, Türkiye’de Kadın Olgusu, İstanbul: Say Yayınevi, 1992, ss. 51-52

[3] Duygu Alptekin, “From Street To Academy: İnstitutionalism Process Of Woman’s Movement”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, cilt 26, 2011, s.35

[4] Ümran Kartal, Küreselleşme Karşısında Feminizmin Konumu, Yüksek lisans tezi, İstanbul, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003, s.60.

[5] Muhittin Ataman, “Feminizm: Geleneksel Uluslararası İlişkiler Teorilerine Alternatif Yaklaşımlar Demeti”, Alternatif Politika, Cilt 1, Sayı 1, 2009, s.2.

[6] Emine Türkoğlu, Uluslararası İlişkiler Kuramında Feminizm, Yüksek Lisans Tezi, Konya, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s.7-8.

[7] Alptekin, a.g.m., s.36

[8] Serpil Çakır, ‘’Feminist Tarih Yazımı: Tarihin Kadınlar İçin, Kadınlar Tarafından Yeniden İnşası’’, Birkaç Arpa Boyu 21.Yüzyıla Girerken Türkiye’de Feminist Çalışmalar, der. Serpil Sancar, (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2011), s. 515

[9] Kartal, a.g.e., s.61.

[10] Ataman, a.g.m., s. 4.

[11] Çakır, a.g.m., s. 515.

[12] Gün Taş, ‘’Feminizm Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Kavramsal Analizi, Tarihsel Süreçleri ve Dönüşümleri’’, Akademik Hassasiyetler, Cilt 3, Sayı 5, s. 172.

[13] Türkoğlu, a.g.e., s.40.

[14] Zeynep Arıöz, Uluslararası İlişkiler Disiplininde Feminizm, Yeni Savaş Bağlamında Feminist Güvenlik Yaklaşımı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s.13.

[15] Türkoğlu, a.g.e., s.5.

[/vc_toggle]