Bölgeye Yakın Markaj: Dolar mı? Doğu Akdeniz mi?

‘Mavi Vatan’ kavramını ilk kez kullanan eski Tümamiral Cem Gürdeniz’in 31 mayısta “Dolar mı? Doğu Akdeniz mi?” başlığıyla kaleme aldığı yazı.

Yazımıza gölge CIA olarak değerlendirilen Amerikan Düşünce Kuruluşu STRATFOR Eski Direktörü George Friedman’ın 5 Mayıs 2020 tarihli makalesinden alıntıyla başlayalım. Güç, Devletlerin Yükseliş ve Çöküşü (‘Power and the Rise and Fall of Nations’) isimli makalede şunları yazmış:

“Toplumun güç algısı, güçle pek ilgisi olmayan olaylardan kaynaklanır. Güç, basitçe başkalarını istemeseler bile kendi çıkarlarımıza göre hareket etmeye zorlama yeteneği olarak tanımlanabilir. Bu karmaşık bir denklemdir. Bir tarafta devletlerin nasıl zorlanabileceğini tanımlar. Diğer tarafta, gücün hedefindekinin boyun eğmekle ya da direnmekle karşılaşacağı acılardan hangisinin daha büyük olacağının değerlendirmesi söz konusudur. Bunlar ayrıntılarda anlaşılabilir: Devletler; onlara dayatılan konular; Çekecekleri acının derecesi… Gücün unsurları vardır. Fiziki yıkım ve en nihayetinde öldürme tehdidi ya da gerçekliği olan askeri güç; ekonomik hamlelerle gereken mal ve hizmetlerin engellenmesinden kur manipülasyonlarına değişen geniş yelpazede acı verecek ekonomik güç-ki bu tip güç öldürmez, ancak fakirlik ya da düşük yaşam standardı ile tehdit eder. Üçüncüsü siyasidir. Ülkedeki siyasi yapı ya da kamuoyunun manipülasyonuna dayanır. Bu manipülasyon hedef devletin zayıflatılmasına neden olacak şekilde kamuoyunun tepki vermesine neden olur. Araçları askeri gücün doğrudan kullanılması ya da kullanılma tehdidi; ekonomik acı dayatılması ya da kamuda yeni bir algının gerçek gibi yaratılmasını kapsar. Güç aynı zamanda ödül vermeyi de içerir. Her iki yöntem de sonuçta dayatan güç lehinde irade değişikliğini hedefler.”

Makale, özünde ABD Çin rekabeti üzerine odaklanarak, sonunda ABD liderliğinin acı çektirme gücüne dayanarak devam edeceği senteziyle tamamlanmış. Amerikan Barışı (Pax Americana) ve ‘’Washington Consensus (Oydaşması)’’ndan gelinen nokta. Askeri güç, ekonomik baskı, algı yönetimi, acı çektirme….

Askeri Güçle Tehdit Etmek

Friedman makalesinin yayınlandığı tarihten kısa süre sonra soğuk savaş döneminden bu yana son 40 yıldır hiç yaşanmayan bir gelişme oldu. İlk kez üç Amerikan muhribi ile bir açık deniz destek gemisi ve bir İngiliz fırkateyni, Rusya’nın ön bahçesi Barents Denizi’nde tatbikat yaptı. Aynı zamanlarda Doğu Çin Denizinde Amerikan B1 bombardıman uçakları; Güney Çin Denizinde USS Barry kruvazörü Seyir Serbestisi (Freedom of Navigation) faaliyeti icra ettiler. Bu faaliyetlerin bir başka uzantısı Venezuela’da ABD destekli denizden gelen bazı militanların Madura’ya karşı başarısız bir darbe girişiminde yaşandı.

18 Nisan’da USS Barry destroyeri Güney Çin Denizi’nde tatbikat gerçekleştirdi.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi Tehdit

Doğu Akdeniz çanağında da benzer gelişmeleri gördük. ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisi Judith Garber, Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) Komutanı Korgeneral Demokritos Zervakis’i 12 Mayıs günü ziyaret etti. Ayrılışta ikili, ofiste bulunan Girne tablosu önünde poz verdi. İlginç bir görüntüydü. Basına yapılan açıklamada Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve özellikle Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinden rahatsızlık duyulduğuna vurgu yapılıyor ve Girne resmi üzerinden mesaj veriliyordu. Bu görüşmeden 15 gün sonra 27 Mayıs 2020 sabahı, bu kez ABD Atina Büyükelçisi Jeffrey Payat Yunan MEGA TV kanalına verdiği röportajda Türkiye’ye salvolarla hücum ediyordu: ‘’Türkiye’nin Meriç ve Ege’deki kışkırtmalarına karşı Yunanistan’ın yanındayız’’ diyen Büyükelçi, Amerikan- Yunan Askeri ilişkilerin tüm zamanlardan daha iyi olduğuna vurgu yaparak, ‘’Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz sınırlandırma anlaşmasına tamamen karşı olduklarını’’ söylüyor. Adaların kıyı faaliyetleri kapsamında ana karalar kadar hakkı olduğunu (Meksika Körfezinde ABD-Küba paylaşımını bilmediği anlaşılıyor!) ve bu sınırların Türkiye gibi tek taraflı hamlelerle belirlenemeyeceğinin altını çiziyor. (GKRY’nin 2 Nisan 2004 tarihli MEB ilanını ona hatırlatılmamış olmalı) Kırmızı çizgileri sorulduğunda; “ABD olarak iki NATO müttefikinin bu denli önemli jeopolitik bir bölgede kazaen veya kasten askeri çatışmayı kışkırtacak faaliyetlere girişmesine izin vermeyiz’’ diyor.

Asıl Hedef Rusya

Sonunda eklemeyi unutmuyor: “Eğer bir tırmanma yaşanırsa bundan kazançlı çıkacak olan Vladimir Putin’ dir. Onlar Avrupa Atlantik topluluğun değerlerine, prensiplerine ve kurumlarına karşı çıkıyorlar.’’ ABD Atina Büyükelçisinin bu açıklamalarından 48 saat sonra, Amerikan B1 Bombardıman uçaklarının Baltık ve Karadeniz’de Rusya’yı büyük kışkırtma içine çekecek şekilde ilk kez bombardıman görevlerini denemesi ve bu denemelere Karadeniz’de Ukrayna’ya ait savaş uçaklarının ve Türk tanker uçaklarının katılması son derece dikkat çekici oldu. Amerikan Hava Kuvvetleri Gazetesi “Air Force Times’’ bu gelişmeyi ‘’B-1B uçakları Ukrayna ve Türk uçakları ile Bombardıman Görev Kuvveti Vazifesini Tamamladı’’ başlığı ile verdi. Tabi Ankara, en üst seviyede “Rusya’dan alınan S 400 Hava Savunma Füzeleri sistemi programında hiçbir aksama yok’’ deklarasyonunda bulunurken, ABD’den gelen ağır bombardıman uçaklarıyla soğuk savaş günlerinde bile yaşanmayan böylesi bir tatbikata katılmasının Doğu Akdeniz’den gelen tehdit mesajları veya doların Mayıs başlarında 7,26 TL görmesi ile ilgisinin olmadığını dilemek isteriz.

B-1 Lancer

Düşünce Kuruluşları Kışkırtıyor

Diğer yandan 27 Mayıs 2020 tarihinde Kuzey Suriye’nin Deyrizor bölgesinde, Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere PKK/YPG’ye Amerikan Patriot füzelerini verdiği gün, Washington DC merkezli CEPA Düşünce Kuruluşu tarafından yayınlanan ve başyazarlığını 2018 yılında emekli olan eski ABD Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ben Hodges’ın yaptığı “One Flank, One Threat, One Presence: A Strategy for NATO’s Eastern Flank-Bir Kanat, Bir Tehdit, Bir Varlık: NATO’nun Doğu Kanadı için bir Strateji’’ isimli dokümanda Karadeniz için son derece kışkırtıcı ve NATO ile Rusya’yı savaşın eşiğine getirecek tedbirlerin ve tekliflerin önerildiği bir dokuman yayınlandı. Bu dokümanda Romanya’nın her türlü saldırı silahına kavuşturulmasından, Karadeniz Daimî NATO Deniz Karakol Görevlerinin başlatılmasına kadar, Karadeniz’de Montreux Boğazlar Sözleşmesi dengesine ve mevcut istikrara ciddi tehlikeler yaratacak teklifler yer alıyor.

eski ABD Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ben Hodges

Türk Akademisyenlerin Katkısı

Tabi ABD’nin Karadeniz’deki kışkırtmalarının Türk kamu diplomasisi alanında da yerini aldığını söyleyebiliriz. Örneğin uzun bir aradan sonra -ne tesadüf- geçtiğimiz hafta bazı Türk akademisyenlerin yurt dışı medya ve düşünce kuruluşu yayınlarında Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesine şüphe ve tedirginlik yaklaşımı sergileyen makale ve tweet’lerinde artışa rastladık. Bu yayınları,  geçen hafta Mavi Vatan kavramına ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de deniz çıkarlarını korumaya yönelik hamlelerine karşı, liberal ve FETÖ iltisaklı grupların yıpratıcı propaganda faaliyetlerinden ayrı tutmamızın zor olacağını söyleyebilirim. Bu faaliyetlerin Amiral Yaycı’nın istifasının ardından arttığını söylemek salt bir olgudur.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı

Türkiye, Zor Bir Döneme Giriyor

COVID sonrası işsizlik başta olmak üzere ekonomik ve finansal zorluklarla karşı karşıya kalacağımız bir gerçektir.  Doların artması içeride mandacı zihniyeti heyecana ve söylemesi zor da olsa mutlu bir ruh haline soktu. 15 Temmuz 2016’da yaşanan felaketi neredeyse unutturacak bir duygu sentezine giren sosyal kesimleri gördük.

FETÖ’nün Morali

FETÖ kaçağı bir militanın geçen hafta pervasız bir şekilde “İBB seçimlerini CHP bizim sayemizde kazandı’’ açıklamasını yapması; yeni kurulan partilerin FETÖ ve PKK’yı düşünce suçu spektrumunda görmesi; FETÖ ile mücadelede ve Libya Deniz Sınırlandırma Anlaşmasında kilit rol oynayan Amiralin istifa etmesi, yurt dışındaki kaçak FETÖ gruplarının 15 Temmuz 2016 sonrası görülmesi hayal bile edilmeyen sosyal medya atağına neden oldu. Bu durumun, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarını savunmasını NATO ve Avro-Atlantik sisteme meydan okuma gibi gören mandacılarla; devletin çıkarları yerle bir olsa da tek amaçları iktidarı eleştirmek olan Tolstoy’un horozu statüsündeki kullanışlı aptalları coşturduğunu söyleyebiliriz. Bu atakların münferit olması beklenemez. George Friedman’ın acılar reçetesi makalesi perspektifinde Doğu Akdeniz’de üst üste yapılan Amerikan tehdit söylemleri; Rusya’ya NATO ve ABD tarafından yapılan kışkırtıcı hamleler ve ülkemizde dövizin artması başta Washington DC olmak üzere, batılı başkentlerde alternatif planların masaya açılmasına neden olmuş olabilir.

Tarih İnsandan Yaratıcıdır

Ancak tarihin ve talihin yaratıcılığını hatırlatalım. ABD Karadeniz ve Baltık semalarında kışkırtıcı B1 bombardıman uçağı uçuşlarını yaparken 27 Mayıs 2020 günü, basit bir polis memuru, Minneapolis’te çağlayan etkisi yaratacağını bilmeden bir siyahi Amerikan vatandaşını öldürdü. Ölen George Floyd’un son sözü “Nefes Alamıyorum” oldu. General Nejat Eslen’in tabiri ile ABD’de Amerikan Baharını başlatan bu sözler, bu makale yazılırken pek çok eyalette son derece şiddetli yıkıcı halk hareketlerine dönüştü. COVİD sürecini dahi yönetmekte zorlanan, 100 bin vatandaşını kaybeden, 40 milyona yakın işsizin ortaya çıktığı, dünyadaki gelir dengesizliğinde en üst sıralarda yer alan ABD’nin, George Firedman’ın reçetesini sunduğu acı vererek dünyayı yönetme dönemi kapanıyor. Türkiye’nin Sevr’in 100. Yılında en azından geçmişe bakarak kendine güvenmesi gerekirken, aramızdaki mandacıların bunu görememesi ne kadar acı. Damat Ferit’in Allah’tan sonra en büyük güç olarak gördüğü İngiltere’nin bugünkü temsilcisi ABD’yi düzen kurucu görmeye devam edenlere hatırlatalım. Devletimizin jeopolitik çıkarlarından daha önemli hiçbir şey olamaz. Geçmiş nesiller sadece kendi refah ve mutluluklarını düşünse ve Sevr’e başkaldırmasaydı, bugün muhtemelen İngiliz Devletler Topluluğu içinde koloni vatandaşı olarak yaşıyor olacaktık. O nesillerin 1911’den 1922 sonuna kadar savaştığını hatırlatmak isterim. İnsan hayatının temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak koşullarda aç, susuz, evsiz, barksız, fakir ve hasta yaşayan yüz binler vardı. Evlerin erkekleri yoktu. Ama sonunda biz kazandık.

İngiliz Devletler Topluluğu (1931)

Empertalizme Direnelim

Bizden 6000 mil uzaktan ülkemizi kendi çıkarları paralelinde yönetmeye, komşularımızla aramızın açılmasını teşvik edecek kışkırtmalara girerek, Türkiye’nin büyük kayıplarına neden olacak hamlelere girişen ABD’nin stratejisinin parçası ve Kenar kuşağın kullanışlı payandası olmayalım. İçeride kaos yaşayan ABD’nin modası geçmiş soğuk savaş jargonlarına esir düşmeyelim. Küresel tahtı sallanan dolar karşılığında, jeopolitik çıkarlarımızı pazarlık konusu yapmayın. Bugün hür nefes alıyorsak geçmiş fedakarlıklar sayesindedir. Torunlarımızın başta Doğu Akdeniz’dekiler olmak üzere her türlü hayati çıkarından, Karadeniz’de son 84 yıldır tesis edilen istikrar ve denge ortamından, ekonomik baskılar ve ABD’nin tehditleri nedeni ile taviz vermeyi asla düşünmeyelim. Bugün ovadaki çobandan, mavi vatandaki balıkçıya, kahvedeki çiftçiden fabrikadaki işçiye kadar herkes her geçen gün Mustafa Kemal’e sarılıyor ve onun ışığına geliyorsa tek nedeni var. O emperyalizme direndi ve kazandı. Bugünün yaşayan nesilleri tarihin farkında olmalı ve geleceğe sadakat göstermelidir.

Bir Haklı Mücadele: Tayvan ve DSÖ

Dünya yeni koronavirüsün hızla yayılmasıyla boğuşuyorken hem kriz esnasında virüse karşı azimle mücadele etmesi hem de bu konuda bir başarı hikâyesi sergileyen Tayvan, uluslararası topluma katılımda uzun süredir devam eden engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Tayvan’ın Mayıs ayı ortalarında yapılacak Cenevre’deki Dünya Sağlık Asamblesi’nin (WHA) bir parçası olma konusundaki alçakgönüllü talebinin daha az mümkün olmasına rağmen, gereksiz yere uluslararası tecrit yoluyla hayatları artık riske atılmaması gereken ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sistemine katılma arzusu dünyadaki tüm ülkeler tarafından yerine getirilmesi gereken 23 milyon insana daha fazla uluslararası destek verilmelidir[1]. Çünkü Tayvan’ın salgını önleme ve salgınla başa çıkma başarısı asla bir şans olarak görülmemektedir. Tüm bunlara karşın gerçek şu ki Tayvan’ın DSÖ sistemine katılması siyasi ve yasal tartışma ve görüşmelere yol açmaktadır[2]. Bir önceki yazımda detaylı olarak açıkladığım gibi Tsai Ing-Wen hükümeti, kişisel sağlık ve salgın önleme ile ilgili bilgi ve bilgilerin iletilmesinde, kamu ve özel kaynakların organize edilmesinde ve koordine edilmesinde ve COVID-19 ile mücadele tedbirlerinin uygulanmasında önemli bir rol oynamış ve halen bu devam etmektedir. Birçok uluslararası basın Tayvan’daki insanların bu sürece olan katkısını çoğu zaman göz ardı etmektedir. Sadece COVID-19 acil durumuyla ülkeye yardımcı olmakla kalmamış, aynı zamanda dünyanın geri kalanı için de iyi bir örnek olmuştur[3].

Birincisi, Tayvan’daki insanlar halk sağlığı eğitimi konusunda azımsanmayacak oranda bilgiye sahiplerdir. Geçmişte yaşanmış olaylardan çok değerli dersler aldılar. 21. yüzyılın başında, 2003 yılında şiddetli akut solunum sendromunun (SARS) patlak vermesi, Tayvan’a salgının yayılmasının nasıl zapt edileceği konusunda sert ve acı bir ders vermiştir. Tayvanlılar potansiyel bir salgın krizden daha fazla haberdar olmuş ve önceden proaktif ihtiyati tedbirler almaya başlamışlardır. Merkezi ve yerel yönetimlerin başarısı, nüfusun bir salgının şiddetini anladığında ve kendini korumanın yolunu bildiğinde daha iyi elde edilebilmektedir.

İkincisi, SARS deneyimi nedeniyle, son derece tetikte olan Tayvanlılar, Doğu Asya’da ilk COVID–19 salgınından haberdar olur olmaz yüz maskesini gönüllü olarak kullanmaya başlamıştır. Covid-19 pandemisinin gelişmesiyle birlikte, giderek daha fazla okul, mağaza, ofis binası ve apartman binaları, el dezenfeksiyonu ve dezenfektan spreyleri sağlayarak veya binaların girişlerinde vücut ısısı kontrol noktaları kurarak kendini savunma önlemleri almaya başlamıştır. Ek olarak, bazı hususlarda insanların kendi kendilerine önlem alma seviyesinin bu kadar yüksek olması nedeniyle, Tayvanlılar hükümet tarafından verilen her mantıklı tavsiyeyi takip etmektedirler.

Üçüncüsü, Tayvan COVID–19 hastalarının önlenmesi ve tedavisine adanmış en iyi tıbbi ve halk sağlığı ekiplerinden birine sahiptir. Tayvan ayrıca en iyi destekleyici gruplardan biri olan tıbbi profesyonel ulaşım ve temizlik personeline sahiptir. Bu nedenle, Tayvan’da köklü bir tıbbi sağlık sisteminin hizmetine erişilebilirlik iyi şekilde çalışabilmiştir. Tayvan’ın tüm yasal sakinlerinin, 1995 yılında Kuomintang (KMT) hükümeti tarafından başlatılan tek ödemeli bir zorunlu sosyal sigorta programı olan Ulusal Sağlık Sigortası’na (NHI) katılmaya uygun olduğuna değinmek yerinde olacaktır. COVID-19 Tayvan’ı tehdit ettiği anda NIH programı entegre bir hastane ve klinik sistemi ve kolay erişilebilir tıbbi ve halk sağlığı kapasitesi ile merkezi hükümetin durumu daha kolay değerlendirmesine ve yönetmesine yardımcı olmuştur.

Son olarak, Tayvan hükümetinin, özellikle sivil toplum kuruluşları (STK’lar) biçimindeki sağlam sivil toplumu, uzun süredir ihtiyaç duyan ülkelere gıda güvenliği, sıhhi tesisat malzemeleri ve tıbbi hizmetler konusunda insani yardım sağlama konusunda uzun süredir çalışmaktadır. Acımasız uluslararası siyasi gerçekler nedeniyle Tayvan’ın resmi yardım kanallarına sahip olmamasının boşluğunu doldurmaktadırlar. Bazı Tayvanlı STK’lar, bazen hükümetle işbirliği içinde, pandemi süresince yabancı toplumlara yardımcı olmak için işbirliği ve ortaklık için sınırlı kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmaya öncelik vermektedirler.

Tayvan’ın virüs boyunca DSÖ konusunda haklı bir şekilde izlediği yolun herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir. Bazı ülkelerin sırf politik ve ekonomik olarak güçlü konumda olmaları nedeniyle uluslararası bir örgütü domine etmesi bir örgütün bağımsızlığını ve bu örgüte karşı olan bakış açısını tehlikeye atmaktadır. Tayvan’ın DSÖ sistemine dâhil edilmesinin istenmesi ve bunun savunulması siyasetle ilgili değil, temel insan haklarıyla ve Tayvan halkının uluslararası toplum tarafından tanınabilme ve katkıda bulunma arzusuyla ilgilidir.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”26779″ name=”Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.cfr.org/in-brief/why-does-who-exclude-taiwan konu hakkında diğer görüşler için bkz. ( Erişim Tarihi: 15.05.20)

[2] Tartışmalar hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.cnbc.com/2020/05/12/china-objects-to-taiwan-joining-who-meeting-on-coronavirus.html (Erişim Tarihi: 15.05.20)

[3] https://www.idu.org/excluded-but-still-able-and-willing-taiwans-story-in-the-pandemic/ konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 15.05.20)

[/vc_toggle]

Yüz Senelik Terâne: Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti

Yabancıların, mirasçısı olduğu devletler ve Türkiye üzerine harita çizme hastalıkları bilinen bir hakîkattir. Bu mevzû hakkında o kadar çok vesîka bulunmaktadır ki sırf haritalardan müteşekkil sayfalar dolusu kitap neşredilebilmiştir. Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesiyle başlayıp bugüne kadar bilfiil devam eden bu vetîrenin uzak olmayan geçmişteki tezâhürlerinden biri de hiç şüphesiz Sevr Muâhedesi’dir. Damat Ferit Paşa tarafından oldubittiye getirilerek İstanbul Hükûmeti adına Saltanat Şûrâsı tarafından imzâ edilen muâhede, Meclis-i Mebûsan’ın kapalı olması sebebiyle mecliste görüşülememiş ve mer’iyete girmemiştir. TBMM Hükûmeti muâhedeye taraf olmadığı için muâhedenin TBMM Hükûmeti’ni bağlayan bir tarafı da yoktur. Klasik tâbirle Sevr, ölü doğmuş ve bir proje olmaktan öteye gidememiştir ancak yabancıların Türkiye üzerindeki en şiddetli arzularını gösterir bir muâhede olarak Türk milletinin hâfızasındaki yerini almıştır.

Sevr Muâhedesi üzerinden yaklaşık yüz sene geçmesine rağmen bugün dahi Türkiye toprakları üzerinde hak iddia edenlerin ana dayanak noktası olmaktadır. Bu iddiaları dile getiren devletlerin başında da Ermenistan gelmektedir. Hâlihazırda sözde soykırım iddiaları ile milletlerarası arenada Türkiye’yi işlemediği bir suça mahkûm etmek isteyen Ermenistan, Türkiye aleyhindeki faâliyetlerini sâdece bununla hudutlandırmamıştır. Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti adında oluşturulmaya çalışılan devletçik Türkiye aleyhine yapılan çalışmaların son örneğidir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, İddiaları ve Faâliyetleri

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ne bağlı Batı Ermenistan Ulusal Meclisi’nin neşrettiği “Batı Ermenistan Ermenileri’nin ve Batı Ermenistan’ın haklarının savunmasına yönelik hukuki ve siyasi birleşik paket” adlı vesîka bu sözde cumhuriyeti ve taleplerini anlamamız noktasında anahtar mevkiindedir bu yüzden vesîkanın mühim kısımlarından iktibaslar yapacağım.

Sözde cumhuriyetin kuruluşu ve yapılanması vesîkanın önsözünde şöyle anlatılmaktadır:

“2004 Aralık 17 târihinde Artsakh’ın Şuşi şehrinde Batı Ermenistan Ulusal Konseyi kuruldu. Aynı gün Batı Ermenistan Ermenilerinin kendi kaderini tayin hakkına dair, 2007 yılında ise Ermeni yüksek platosu ve Tarihi Ermenistan`ın yerlisi (otokton) olarak Batı Ermenistan Ermenilerinin haklarına dair bildirge kabul edildi. 4 Şubat 2011 tarihinde Batı Ermenistan Hükümetinin oluşum sürecinin başlangıcı ilan edildi. 2014 yılı Ocak ayında daha önce gerçekleştirilmiş seçimler sonucunda, Batı Ermenistan Milli Meclisi(Parlamento) oluştu, Milli Meclis ise Cumhurbaşkanı seçimi yaptı.”

Aynı vesîkanın 22. sayfasında sözde cumhuriyetin hukûkî ve siyâsî dayanakları şöyle açıklanmaktadır:

“– Batı Ermenistan hakkında Rusya hükümetinin deklarasyonu, 29 Aralık 1917

– Sevr Barış antlaşması 10 Ağustos 1920

– ABD 28. Başkanı Woodrow Wilson’un hakem kararı 22 Kasım 1922

– Kilikya Bağımsızlık bildirgesi 4 Ağustos 1920

– Ek antlaşmalar ve hukuksal belgeler”

Not: Wilson’un hakem kararı 22 Kasım 1920 târihlidir. Aynen iktibas yapıldığı için yanlışlık düzeltilmemiştir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Seçim Komisyonunun 14 Eylül 2018 târihli beyânatına göre sözde cumhuriyetin şâmil olduğu idârî mıntıkalar şöyle açıklanmıştır:

“Seçilmiş milletvekilleri, kökleri ve ile, Batı Ermenistan’ın 27 bölgeyi ve eyaleti temsil ederler. Bitlis, Sasun, Muş, Van, Tigranakert, Harput, Hemşin, Trabzon, Ordu, Sebastiya, Karin (Erzrum), Kars, Ardahan, Ani, Iğdır, Harput, Kilikya, Sis, Adana, Urfa, Malatya, Hnus, Dersim, Taron, Javakhq ve diğerleri.”

Not: İktibasta Tigranakert olarak geçen yer ismi, Rusya Federasyonu’nda faâliyet gösteren Ermeni diasporasının merkez yayın gazetesi Erkramas’a göre eski Ermenistan’ın başkenti ve Diyarbakır’ın eski ismidir. Sebastiya ismi Sivas’ı temsil etmektedir. Taron ismi Muş’u temsil etmektedir. Javakhq ismi Gürcistan hudutları içerisindeki Samtshe-Cavaheti idârî mıntıkasını temsil etmektedir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti başbakanı Tihran Pashabezyan’ın 04.02.2020 târihinde neşredilen beyânatında 2018 ve 2019 senelerinde sözde cumhuriyetin BM’ye sunduğu dilekçeler şöyle açıklanmıştır:

“1-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) BM üyeliği için yaptığı başvuru, 25 Mayıs 2018.

2-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) ABD Başkanı Woodrow Wilson’un Tehkim Karar’ıyla sınırları belirlenmiş bölgede Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ni (Ermenistan Devleti) hayata geçirmek ve gerçekleştirmek ile ilgili başvurusu, 28 Mayıs 2018.

3-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) Ermenistan ve Kilikya topraklarının askersizleştirilmesi, Türk işgal güçlerinin oradan çekilmesi ile ilgili başvurusu, 20 Kasım 2018.

4-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti), Ermenistan Devleti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki sınırların belirlenmesi ile ilgili başvurusu, 7 Ağustos 2019.”

Bu iktibasların yanında birkaç husus hakkında da bilgi sahibi olmamız mühimdir. Birinci husus sözde cumhuriyetin 2018 yılında gerçekleştirdiği milletvekili seçimlerine 51505 seçmen katılmıştır. İkinci husus ise sözde cumhuriyet, farklı mecrâ ve platformlarda yayın yapmakta ve iddialarını yaymaktadır.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti Üzerine Değerlendirmeler

Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye karşıtı siyâsetin farklı ayakları değil birbirinin devamı olan projelerdir. Gâye, önce milletlerarası arenada tatbik edilecek baskıyla Türkiye’ye soykırım iddialarını kabul ettirmek, sonra milletlerarası mahkemelerin belirlediği milyarlarca dolarlık tazmînata mahkûm etmek ve nihâyet sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ni gerçekleştirmektir. Meseleye bu perspektiften bakıldığında mevzuûbahis iddiaların Türkiye’ye dayatılmak istenen modern Sevr olduğundan şüphe edilmeyecektir. Bugün için bu iddiaların târihî ve hukûkî bakımdan incelenip müşterek bir karara bağlanması imkânsız hale gelmiştir çünkü Ermeni tarafı meselenin târihî ve hukûkî boyutlarıyla ilgilenmeyip meseleyi doğrudan doğruya siyâsetin mevzûu haline getirmiştir. Türkiye tarafının Ortak Târih Komisyonu oluşturulması teklifinin reddedilmesi Ermenistan hakkındaki kanaatimizi doğrular mâhiyettedir.

Ermenistan ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin topraklarında hak iddia ettiği ülkelerin Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan olduğu görülmektedir. Bu üç ülkenin, Ermenistan ve hâmîsi vaziyetindeki Rusya’ya karşı Kafkasya mıntıkasında istikrarı temin etmek maksadıyla her yıl müşterek gerçekleştirdiği savunma ve dışişleri bakanları nezdindeki toplantılar mühimdir. Türkiye’nin Azerbaycan ile 2010 senesinde imzâladığı Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması’nın bir benzerini Gürcistan ile de imzâlaması stratejik zorunluluktur. Adı geçen muâhedenin taraflardan birinin üçüncü ülke ya da ülkeler tarafından saldırıya mâruz kalması halinde ortak bir güvenlik ve savunma perspektifi oluşturulacağı şeklindeki ikinci maddesi tercihimizin sebebidir. Gürcistan ile de bu muâhede imzâlandığı takdirde Türkiye Azerbaycan ve Gürcistan’ın stratejik çıkarları fiili durumun yanında hukûkî zeminde de örtüşmüş olacaktır.

Stratejik ehemmiyetinden dolayı değinmemiz gereken ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin hak iddia ettiği bir başka mıntıka Gürcistan hudutları içerisindeki Samtshe-Cavaheti idârî mıntıkasıdır. Bu mıntıkanın ehemmiyeti birkaç sebebe dayanmaktadır. Birincisi Samtshe-Cavaheti nüfusunun yarısı Ermenilerden oluşmaktadır ve mıntıka Ermenistan ile hudut olduğu için Ermenistan tarafından ilhak edilme riski vardır. İkincisi Türkiye Azerbaycan karayolu irtibatı bu mıntıkadan geçmektedir. Üçüncüsü ise Ermenistan mıntıkayı ilhak ettiği takdirde Karadeniz’e ulaşması için sâdece 50 km’lik bir mesâfe kalacaktır. İran’ın kendisine tatbik edilen ambargoyu delmek için Batum limanına getirdiği malları Ermenistan üzerinden ülkeye soktuğu bilinmektedir bu yüzden İran’ın, Ermenistan’ın Samtshe-Cavaheti mıntıkasındaki hak iddialarına destek vereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin sürgündeki hükûmetinin ikâmet ettiği yer sözde cumhuriyetin vesîkalarından anlaşıldığı kadarıyla Paris’tir. Fransız hariciyesinin, sürgündeki hükûmetlere ev sahipliği yapma ve Fransız çıkarları için kullanma geleneğinin bir aksi olarak Fransa’nın sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin sürgündeki hükûmetine ev sahipliği yapması tesâdüf değildir. Fransa’nın, Britanya’nın Filistin Mandası’na karşı savaşan Yahudi “direnişçi” teşkîlât liderlerini ülkesinde barındırma politikası hatırlanmalıdır. Fransa bu politika netîcesinde Britanya’nın elini zayıflatmayı ve Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki çıkarlarının Britanya tarafından kabul edilmesini gâye edinmiştir. Fransa’nın bu faâliyetleri yürütürken iki cihan harbinde de Britanya ile müttefik olduğu ve aralarında birçok gizli muâhedenin yapıldığı unutulmamalıdır. Bu bakımdan NATO müttefiki Türkiye’ye karşı aynı yıkıcı faâliyetlere girişmesinde şaşılacak bir hal yoktur.

Son olarak Rusya’da yayın yapan NTV (Türk basınında HTB olarak geçmiştir.) adlı kanalda yakın zamanda gösterilen sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti bayrağı, Sevr Muâhedesi ile çizilmesi planlanan Ermenistan hudutları ve aynı yayında geçen sözde “Sürgündeki Batı Ermenistan Hükûmeti” gibi ifâdeler, Rusya’nın da bu meseleyi çıkar oyunlarına alet edeceğini göstermektedir.

SONUÇ

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye’nin imzâcı taraf olmadığı ve Türkiye’yi ilgilendirmeyen birtakım vesîkaları öne sürerek Türkiye’den toprak talep etmektedir. Sözde hükûmetin teessüsünü tamamladığı ve göz ardı edilmeyecek bir seçmen kitlesine sahip olduğu görülmektedir. Sözde hükûmetin bu çalışmaları yaparken başta Fransa ve Rusya olmak üzere birtakım devletlerin himâyesinde ve yardımlarıyla hareket ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye bu hamlelere Azerbaycan ve Gürcistan ile yaptığı teşrîkimesâîyi derinleştirerek cevap vermektedir. Bu mesele Türkiye aleyhine çalışanların ilhamlarını yüz sene evvel çizilmiş projelerden aldıklarını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Târih kitaplarında kaldığını düşündüğümüz düşmanlıklar ve hesaplar bugün de mer’îdir. Müttefik ve dost olduğunu düşündüğümüz devletler Türkiye üzerine harita çizmekte bir beis görmemektedir. Yalnız şu târihî hâkikati bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türk milletinin kaderini çizmeye çalışanlar mâzîde olduğu gibi yine Türk milleti tarafından akâmete uğratılacaklardır.

Ömer Fâruk Fidan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Batı Ermenistan Cumhuriyeti. “Batı Ermenistan Ermenileri’nin ve Batı Ermenistan’ın haklarının savunmasına yönelik hukuki ve siyasi birleşik paket”. Erişim: 28 Nisan 2020.

http://www.western-armenia.eu/stat.gov.wa/tr/2017/Bati_Ermenistan_Ermenileri_paket-06.01.2017.pdf

Batı Ermenistan Parlemento’su milletvekilleri seçimi. “Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu) 2. dönem milletvekilleri seçimleri yapıldı”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu) 2. dönem milletvekilleri seçimleri yapıldı

Batı Ermenistan TV. “Türkiye Rusya televizyonunda gösterilen Batı Ermenistan haritasından memnun değil”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Türkiye, Rusya televizyonunda gösterilen Batı Ermenistan haritasından memnun değil

Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu). “Batı Ermenistan Hükümeti’nin oluşumu kendi başına bir amaç değildir”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Batı Ermenistan Hükümeti’nin oluşumu kendi başına bir amaç değildir

Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi. “Ermenistan’ın Gürcistan Cavaheti planı ikinci Dağlık Karabağ!”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Ermenistan’ın Gürcistan Cavaheti planı ikinci Dağlık Karabağ!

[/vc_toggle]

George Floyd Eylemleri ‘False Flag’ mı?

George Floyd, 25 Mayıs’ta ABD’nin Minneapolis bölgesinde polis memuru Derek Chauvin tarafından öldürüldü.

George Floyd’un feci bir şekilde öldürülmesinin ardından başta Birleşik Devletler olmak üzere, Fransa, İrlanda, Yeni Zelanda, İrlanda, Hollanda gibi ülkelerde ırkçılık karşıtı eylemler düzenlenmeye başladı. Eylemler halen sürerken, Birleşik Devletler’de durum diğer ülkelerden farklı olarak polis karşıtlığı ve vandalizme dönüştü.

Söz gelimi Victoria Secret mağazası yağmalamanın ya da polisleri şiddet dolayısıyla eleştirip, polislere şiddet uygulamanın “makul kabul edildiği” bir süreç yaşanıyor. Makul kabul edildi diyorum çünkü Trump karşıtlarının bu konuda pek bir endişesi yok gibi görünüyor. Oysa ki George’un kardeşi de vandalizme karşı olduklarını söylemişti.

Dünya tarihinde bugüne kadar iktidarlar devamlı olarak silahlı üstünlük sağladıktan sonra halk gözünde yasaları uygulama meşruluğu kazanmışlardır. Bunu belirli coğrafyalarda tutunamayan devletler ve milletlerin geride pek hatırı sayılır eserler bırakamamasından anlamak mümkündür. Demokrasinin beşiği olarak kabul edilen ABD’de sokağa çıkma yasakları da bunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Trump göstericileri, göstericiler ve muhalefet Trump yönetimini suçluyor. Oysa ki durumu en ağır şekilde eleştiren eski başkan Obama döneminde de benzer vakalar yaşanmıştı. Eric Garner ve Michael Brown olayları akla gelen ilk örneklerdir. ABD’nin tarihi boyunca siyahilere davranış konusunda ciddi problemlerin varlığı aşikardır. Bu durum son yıllarda İslam coğrafyasında Birleşik Devletler yararına yapılan askeri operasyonlarda da sivil kayıplarına pek  hassasiyet gösterilmemesi ya da Ebu Gureyb vakası gibi tatsız hadiselerle de farklı bir boyut kazanmıştır. Esasında ABD’nin zihniyet olarak değişmesi gereklidir.

Eric Garner da polis tarafından boğazı sıkılarak öldürülmüştü. (2014)

Trump’ın kameralar önünde İncil göstererek orduyu devreye sokabileceğini söylemesi ilk etapta bir gözdağı olarak değerlendirildi. Esasında amaç, Avrupa’ya nazaran daha muhafazakar bir seçmen kitlesinin oyunu kazanmak olabilir. Öte yandan yağmacıların varlığı protestolara sempatik bakışı da baltalıyor. Bu yönüyle protesto dalgasının günden güne azalacağını öngörmek mümkün.

Diğer tarafta ise demokratlar bir siyasi kazanım elde etmek için ırkçılık karşıtı söylemlerle Trump’ı hedef alıyor. Obama, Biden, Alexandra Ocasio Cortez… Durum, siyahilere olan ön yargı ve kötü muamelenin aniden Trump döneminde ortaya çıkmış gibi lanse edilmesiyle ilginç bir hal alıyor.

COVID19 ise adeta muhalif medya tarafından unutulmuş gibi. Aylardır evde kalmaları istenen insanların iç içe protestolar gerçekleştirmesi basın açısından pek bir problemmiş gibi görülmüyor. Genelde protestolara vurgu yapılırken, sağlık konusu pek önemsenmiyor.

Derek Chauvin

Pentagon 1600 askeri Washington’a konuşlandırdıktan sonra yağmalamaların azaldığına dair bilgiler de mevcut. Ancak gösteriler şu an için sona ermiş durumda değil. Katil Derek Chauvin’e gelince, bölge başsavcısı Mike Freeman, üçüncü dereceden cinayet ve taksirle adam öldürmekten yargılama olacağını açıkladı.

Olaya karışan dört polis açığa alındı, Trump’ın da Federal Soruşturma Bürosu ve Adalet Bakanlığı’na soruşturmanın hızlandırılması talimatı verdiği rapor ediliyor. Tüm bunlar yaşanırken, milyonlarca kişinin işsiz kalması da unutulmuş gibi görünüyor. Bu yönüyle bir “false flag” teorisi de geliştirmek mümkün.

Yazının son bölümünde Antifa meselesine değineyim. Trump’ın radikal bir açıklama ile terör örgütü olarak ilan etmeyi planladığı Antifa, 1930’larda faşizm karşıtı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Örgütün lideri yoktur ya da bilinmemektedir. Kökeni Almanya Komünist Partisi’ne dayanır. İtalya ve İspanya’da da Antifa hareketlerinin mevcudiyeti olmuştur. Antifa son yıllarda ise IŞİD’e karşı YPG saflarında savaşmıştır.

Sözün özü, ABD’nin zihniyet açısından bir reforma ihtiyacı vardır ve bu sorunun çözümü için ciddi çaba gereklidir.

‘Türkiye Libya’daki Savaşı Kazandı, Rusya’ya Ne Kaldı?’

Rus “topcor.ru” isimli haber sitesinde yer alan “Türkiye Zaten Libya İçin Savaşı Kazandı; Rusya’ya Hangi Seçenekler Kaldı” başlıklı makalede Türkiye’nin BM tarafından tanınan meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekleyerek Hafter güçlerini yenilgiye uğrattığı, Ankara’nın Ortadoğu ve Afrika başta olmak üzere Akdeniz’de de büyük avantaj sağladığı ve Hafter güçlerini destekleyen Rusya’nın politikasında değişikliğe gitmesi gerektiği belirtiliyor.

Türkiye’nin savaşa doğrudan müdahalesinden sonra Libya’daki durum önemli ölçüde değişti. “Dost Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan”, Kremlin’in Suriye’de resmi düzeyde Şam’ı desteklediği gibi aynı stratejiyi Trablus’ta yaptı. Görünüşe göre, Libya topraklarının bir sonraki yeniden dağılımının sonuçlarına göre ana kazanan Ankara olacak.

Şimdi, dolaylı bir biçimde üç deniz üzerinde bir savaşa sürüklenmiş olan ülke tarafından yapılacak ne var?

Rusya’nın oldukça başarılı Suriye deneyimini takdir eden Ankara da aynı şekilde, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) resmi davetiyle askerlerinin yanı sıra bir “vekil” olarak Libya’ya gitti. Şu andan itibaren Mareşal Halife Hafter’in ve arkasındaki uluslararası koalisyonun yenilgisini saymaya başlayabiliriz. Bu devletlerin birleşik gücüne rağmen, her şeyini kaybettiklerini itiraf edebiliriz.

Hafter’in Libya Ulusal Ordusu, aynı anda birçok ülke tarafından desteklenmektedir.

  • Mısır, sınırlarındaki İslamcıların ortaya çıkmasına karşı “uzak yaklaşımlarla” mücadele ediyor.
  • Suudi Arabistan ve BAE, Müslüman Kardeşler’i Trablus’tan çıkarmak için Mareşal’in ordusunu finanse ediyor.
  • Fransa, Kuzey Afrika’da daha da güçlenebilmek için İtalya’yı eski kolonisinin dışına itmekten kaçınmıyor.
  • Rus yönetimi Hafter’e açıkça sempati duyuyor ve iktidara gelirse Kremlin’e yakın oligarşistler için minnettarlık ve bir takım kazançlı sözleşmelere girişilebilir.

Ve şimdi hepsi kaybetti. Güçlerine rağmen aralarında birlik yok ve BM tarafından Trablus’ta resmen tanınan hükümete karşı Hafter’in tarafında doğrudan yer alamazlar. Onlar için geriye kalan tek şey finansman, silah temini, askeri eğitmenlerin yardımı ve paralı askerlerin birkaç birliğidir. Daha önce ifade edildiği gibi, Libya’nın “bilinmeyen havacılık” adı altında sunduğu son fikir dürüst olmak gerekirse, savaşın kızışmasına yol açacak. Gerçek şu ki, Türkiye Trablus’ta ciddi bir bahis yaptı.

Türkiye Libya’daki Zafer ile Neler Kazandı?

İlk olarak, bölgenin ve sahilin kontrolünün Ankara’ya verilmesi, Avrupa pazarına kolayca teslim edilen Libya’ya hidrokarbon rezervlerine erişim sağlıyor.

Libya’da doğal gaz ve petrol sahaları, kabileler ve nüfusun yoğun olduğu bölgeler. – Harita: Clash Report

İkincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan, UMH Başkanı Serraç ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırası sayesinde, deniz sahasının büyük bir parçasını aldı ve Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya boru hattı projesine karşı bir “kalkan” koydu.

Üçüncüsü, Libya’da kontrolü ele geçiren Ankara, Afrika ve Ortadoğu’dan Avrupa Birliği’ne kadar tüm büyük göçmen akınının kontrolünü ele geçirdi ve bu da Ankara’ya büyük bir siyasi baskı aracı kazandırdı.

Son olarak da, Türklerin eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bir diğer eyalet zaferlerine geri dönmesi, Recep Erdoğan’a puan katacaktır.

Trablus’un hiçbir durumda Ankara’nın desteğiyle teslim olmayacağı anlamına geliyor. Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), Birleşmiş Milletler tarafından tanınıyor, bu da Türkiye’nin askeri birliğini keyfi olarak konuşlandırma hakkına sahip olduğu anlamına geliyor. Bu bağlamda, “bilinmeyen uçakların” Libya’ya transferi aslında Hafter’in kendisine karşı olumsuz bir durum yaratıyor, çünkü buna karşılık Türkler kendi savaş uçaklarını ve hava savunma sistemlerini Kuzey Afrika’da konuşlandırıp, Libya topraklarında uçuşa yasak bölge ilan edebilirler. Hem de bu konuda yasal olarak haklı olacaklar.

Halife Hafter ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov

Adını koymak gerekirse artık Türkiye kazandı, çünkü uluslararası hukuk ve yasal olarak gruplaşmasını artırma olanakları, Hafter’i temsil eden tüm koalisyondan kıyaslanamayacak kadar yüksek. Evet, birlikte Türkler için sorun yaratabilirler; ancak Ankara’nın Trablus’u güçlendirmesi ve Serraç’ın kişisel güvenliğini sağlayarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmesi yeterli.

Rusya’nın Libya’da Hangi Seçenekleri Kaldı?

– Mareşal Hafter üzerine bahis oynamanın biraz farkına varabilir, kayıpları düzeltebilir ve diğer sorunlara odaklanarak Libya’dan ayrılabilirsiniz. Türkleri sıkıştırmayı bırakabilir, durduk yere onlarla olan ilişkilerin kötüleşmesini engelleyebilirsiniz.

– Aksine hareket edebilirsiniz, ama o zaman Libya’nın anahtarı Trablus’ta yattığı için küçük düzensiz güçler tarafından ele alınması sorununun nasıl çözüleceği düşünmelisiniz ve ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarafında, yandaş uluslararası hukuk ve düzenli bir ordu yer aldığını unutmamalısınız.

– Son olarak, orijinal bir ihtilaf yapabilirsiniz: Moskova’nın Serraç hükümetini tanıdığını ve eski gizli koalisyon ortaklığını Türkiye ile başlatıp ve bunun karşılığında da ülke içinde bir dizi iş ortamında söz sahibi olabilirsiniz.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (Haziran 2020)”]

[irp posts=”27316″ name=”Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları”]

Arap Baharı’nın Başladığı Olay: Yasemin Devrimi

Arap coğrafyasındaki birçok ülkede 2010 yılından itibaren etkisini gösteren, kitleleri demokratikleşme fikriyle peşinde sürükleyen bir süreçti Arap Baharı. Bölgede uzun süren iktidarların sonunu getiren bu halk hareketi her ülkede farklı sonuçlar ve yeni aktörler ortaya çıkartmıştır.

Tunus ise bu hareketlerin olgunlaşması açısından büyük bir öneme sahip olan ve devrim ateşinin yakıldığı ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkenin küçük şehirlerinden olan Sid-Buzid kentinde yaşayan, hayatını seyyar satıcılık yaparak idame ettiren 26 yaşındaki Muhammed Buazizi, kolluk güçlerinin tezgahına el koyması ve kendisine kötü davranışlar sergilemesinin ardından protesto amacıyla 2010 yılının 11 Aralık gününde kendisini ateşe vermiştir.

Muhammed Buazizi

4 Ocak 2011 günü hayatını kaybeden Buazizi, ülkede büyük yankı uyandırmış olup; işsizlik, enflasyon, ifade özgürlüğü kısıtlamaları gibi nedenlerle hükümete baş kaldıran toplumun her kesiminden insanın simgesi haline gelmiştir. Buazizi’nin eyleminden iki hafta önce Wikileaks tarafından Tunus Devlet Başkanı Zeynel Bin Ali ve ailesinin yolsuzluk ve usulsüzlükleri hakkında ortaya çıkan diplomatik kayıtlar,  Bin Ali ve ailesinin elde ettiği servetin ulaştığı devasa boyutu ifşa etmiş ve halkın tepkisini çekmiştir.[1]

Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali

Buazizi’nin başlattığı bu eylem bireysel protestodan kitlelere yayılmış ve daha sonra bölge ülkelerine de sıçramıştır.

Zeynel Bin Ali seçildiği dönemde ülkesine ekonomik ve politik birçok yenilik getirmesine rağmen , 2000’li yıllardan itibaren halka inememiş ve politikalarını tersi yönde seyre sokup halktan cevap alamamıştır. İsyanların şiddetini artırmasının ardından askeri görevlendirmiş, 12 Ocak’ta sokağa çıkma yasağı ilan eden Bin Ali, bu hareketi ile protestoların şiddetlenmesini körüklemiştir. Üstünde oluşan baskıya daha fazla dayanamayarak 14 Ocak tarihinde hükümetini fesih edip, ailesi ile birlikte Suudi Arabistan’a yerleşmiştir.

Bununla birlikte, halk isyanı sırasında 74 kişi cezaevinde olmak üzere toplam 219 kişi yaşamını yitirmiştir.[2]

1 ay süren bu isyan süreci 23 yıllık bir iktidarı yıkmıştır. İnternet üzerinden halkı isyana teşvik eden paylaşımlarda “Polis’e yasemin verelim!” sloganı kullanıldığı için bu devrimin adı Yasemin Devrimi olmuş ve Arap Baharı’nın ilk adımını oluşturmuştur.

Buğra Nalcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Torlak,Furkan.(2011) Devrimden Demokrasi’ye Tunus’un Seçimi

Kaboub, Fadhel. (2014). The Making of the Tunisian Revolution. Middle East Development Journal. 5.

A.g.m.,sf:28.

Kocak,Onur Alp. “Yasemin Devrimi’nden “Arap Baharı”na Tunus” s1

[1] A.g.m.,sf:28.

[2] Kocak,Onur Alp. “Yasemin Devrimi’nden “Arap Baharı”na Tunus” s1

[/vc_toggle]

Genel Bakış: Bask Sorunu ve ETA

Bask milliyetçiliğinin geçmişi oldukça eskilere dayanmaktadır. Bask halkı, Romalılardan beri kendi dilleriyle, kültürleriyle, İspanya’dan ayrı bir siyasal aktör olarak varlığını sürdürmüştür. Kendi parlamentolarını, idari ve askeri birimlerini etkin bir biçimde kullanmıştır.19.Yüzyılda Bask bölgesinde Karlist savaşları başlamış ve bunun sonucunda Madrid yönetimi bölgesel yönetimi ortadan kaldırmıştır. Bask dilinin kullanılması da yasaklanmıştır. Bask milliyetçiliği ise bu olaylardan sonra beklenildiği üzere şiddet şeklinde ortaya çıkmadı. Basklar 1895’te ilk siyasi partileri PNV(Partido Nacionel Vasco)’yi kurdu. PNV tüm Bask’ları birleştirmeyi ve tek bir örgüt altında toplamayı kendine misyon edinmişti.

İspanya’da 1936 yılında patlak veren iç savaşın ardından neredeyse tüm siyasal ve askeri kurumları ele geçiren Franco, 30 Ocak 1938’de devlet ve hükumet başkanlığı ile kara ve deniz kuvvetleri başkomutanlığına getirildi. General Franco iktidarı öncülüğünde Bask kimliği yok sayıldı. Basklıların tarihsel hakları, özerk statüleri ve özerk kurumları kaldırıldı, dilleri yasaklandı.Bask halkının ayrılıkçı hareketleri baskıcı hükümetin bu politik tavrı yüzünden ateşli ve kanlı bir milliyetçiliğe dönüşecekti.

1959 içerisinde, Birkaç üniversiteli Bask genci ETA(Bask Yurdu ve Özgürlük)’yı kurdu. Bu öğrenciler PNV içerisinden çıkmıştı ve 1968’e kadar ölümle sonuçlanacak bir eylem gerçekleştirmediler. Bu tarihten sonra ETA eylemlerinde hedef olarak çoğunlukla asker ve sivil bürokratları seçti. Franco’nun 1978’teki ölümünün ardından başa geçen Juan Carlos Bask sorununu demokratik yöntemlerle çözmek istiyordu. Carlos İspanya’yı otonom bölgelerden oluşan bir devlet haline getirdi fakat ETA bu adımlara rağmen şiddet eylemlerini arttırarak devam ettirdi. ETA’nın şiddet olayları karşısında hükümet olağanüstü hal ilan etti ve yakaladığı teröristleri ağır cezalaraçarptırdı . 1986’da Fransa’nın ETA üyelerini sınırdışı etmesi üzerine eylemler İspanya’da bulunan Fransızları da hedef almıştır. 1968 yılından beri sürdürdüğü silahlı mücadelede 800’den fazla kişinin ölümünden sorumlu tutulan ETA, AB tarafından 28 Aralık 2001 tarihinde kabul edilen “Ortak Terör Örgütleri Listesi”nde yer almaktadır.

ETA örgütünün bomba yüklü araçlar patlatması, soygunlar, halktan zorla alınan “Devrim Vergileri”, bu hareketi çocuk yaşlı farketmeksizin can alan bir katliam makinesine dönüştürdü. Bu eylemler örgütün PKK ile olan davranışsal benzerliğini de ortaya koymaktadır.Nitekim ETA İspanya dışında da birçok olay ve örgütle temas halinde olmuştur ancak bunlar başka bir yazının konusu olmalıdır.

“İspanya’nın 11 Eylül’ü”

ETA’nın uluslararası medyada adından çokça bahsettirecek bir olay da 11 Mart 2004 Madrid saldırılarıdır. O tarihte Madrid’te üç ayrı tren istasyonunda bombalı saldırı düzenlenmiş ve 192 kişi ölmüş, binlerce kişi yaralı olarak kurtulmuştu. Olayları El-Kaide üstlenmiş olsa da ETA’nın bu vahim olaya doğrudan veya dolaylı olarak müdahale etmediğini düşünmek oldukça zordur.

Kanlı eylemlerine 40 yıldır devam etmesinin ardından ETA, 24 Mart 2006 tarihinde “sürekli ateşkes” ilan etti. ETAnın bu kararı halkı bir nebze rahatlattı. Bu noktadan sonra İspanya hükümeti, ETA’yı klasik bir terör örgütü olarak kabul etme yaklaşımından vazgeçti ve ETA ile mücadeleyi Bask ulusunu da sürece dahil ederek sorunları uzlaşı ve sağduyu sürecinde çözmeye başladı.Nitekim bu stratejiye referandumdan çıkan %61’lik “silah bırakma şartı ile görüşmelere başlanması” kararı da destek oldu.

Bugün Bask ülkesi, Franco Yönetiminin totaliter yönetiminin güçten düşmesinden beri bir azınlığa verilebilecek en geniş özerklik haklarını kullanıyor. Dillerini özgürce kullanıp kültürlerini yaşayabiliyorlar.

Ertuğrul Albayrak

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Yılmaz, Ömer (2006). “İspanya Terörle Mücadele Tecrübesi: Medeniyetler İttifakı Olabilir mi?”, İhsan Bal(ed),Terörizm: Terör, Terörizm ve Küresel Terörle Mücadelede Ulusal ve Bölgesel Deneyimler, USAK Yayınları, Ankara.

uwww.bbc.com/news/world-europe-41888351

unravellingmag.com/articles/basque/

[/vc_toggle]

Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları

[irp posts=”26573″ name=”Libya’da İşgale Karşı Stratejik Unsur: Halk”]

Libya’da, 1 milyona yakın mevcudu olan Kuloğlu Türklerinin[2] en yoğun olduğu bölge Mısrata[3]’dır. Kuloğulları’nın silahlı güç teşkil edebilecek bugünkü varlığı ise 25 yaş seviyesine kadar 20.000, 40 yaşa kadar dâhil edildiğinde ise 40.000 milis kuvvet dolaylarındadır. Bununla beraber birtakım iç siyaset dengeleri nedeniyle, hariç bırakılarak ülkelerinin mücadelelerine –gerektiği gibi- destek olmalarına izin verilmemektedir. Bölgede yapılan alan çalışmalarına göre Kuloğulları, günümüzde Türkçe bilmemekte fakat Türk olduklarını bilmektedirler, teşkilatlı bir biçimde dernekler ve muhtelif sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla varlıklarını sürdürmektedirler.[4] Kuloğlu Türkleri kendilerini, Türk yurdunun Trablusgarp vilayetinde meskûn Türkler olarak tanımlamaktadır. Millî kimlik kavillerine ihlasla bağlı kalan Kuloğulları; tarihte her zaman yaptıkları kahramanlıklara namzet, Meşru Hükûmet’e her türlü siyasi/askeri desteği vererek, Hafter silahlı örgütünü geçtiğimiz günlerde Mısrata’dan atmışlardır. Sahada yapılan mülakatlar neticesinde; Kuloğlu Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğiyle beraber, Meşru hükûmetin saflarında mücadele etmeye hazır olduklarını açıkça beyan etmektedirler. Silahlanabilecek 40.000 dolaylarında milis potansiyelinde bulunan bu Türk gücü; sıhhatli biçimde aksettirilebildiği takdirde UMH ile Hafter arasındaki kuvvet dengelerini, UMH’nin lehine etkili biçimde baskılayacaktır.

Demografik potansiyelleri, çarpıcı ve etkili bir askeri güç olmaları, teşkilatlanma kapasiteleri dolayısıyla Libya üzerinde stratejik bir güç unsuru olan Kuloğullarından gerekli seviyede faydalanılamadığı görülmektedir. Meşru hükûmetin Libya halkının kudretini göz ardı etmesine yalnızca Kuloğulları özelinde değil, aşiret ve kabilelerden istifade edememesi hususunda da rastlanmıştır. UMH kısa bir zaman öncesine kadar Libya’daki kabileler ile iletişim dahi kurmama tutumunu göstermiştir. Bedeli ağır olan bu tutum, Mart 2020 tarihinde Trablus şehir merkezine Hafter’in füzelerinin düşmesiyle sonuçlanmıştır.

Libya son durum haritası: 18 Mayıs – 24 Mayıs tarihleri arasında UMH’nin ilerleyişi

Ulusal Mutabakat Hükumeti, hatalı iç politikasından vazgeçerek önceki dönemlerde gerekli ihtimamı göstermediği aşiretler ile müzakereler başlatmış ve akabinde bu stratejik hamlenin kazanımlarını elde etmeye başlamıştır. Gelinen noktada ise, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de açık destek vermesiyle UMH; Trablus’un içlerine kadar işgal etmiş bulunan Hafter terör örgütünü, güneye, Fizan çöllerine doğru geri püskürtmekte mahir zaferler elde etmektedir. Sahadaki dinamikler, Libya pratiğinde başarılı olmanın yolunun; salt askeri kuvvetten değil, toplumun ve kanaat önderlerinin desteğini kazanmaktan geçtiğini bir kez daha kanıtlamıştır. Stratejik zeminde düşünüldüğünde, örgütlü halk kuvveti olan kabilelerin önemi ne ise, Kuloğulları’nın önemi birkaç gömlek fazlasına tekabül etmektedir.

Teşkilatlı halk kuvvetini yönetebilmenin getirisi, aktarıldığı üzere sahada okunabiliyorken, Meşru Hükûmetin Hafter grubuna karşı kesin zafer elde etmesinin kuvvetli etmenlerinden birisi de Kuloğlu Türklerinden gerektiği gibi istifade etmesi olacaktır. Ulusal Mutabakat Hükûmeti, hâlihazırda Kuloğullarını bünyesine katarak silahlı unsurlarını kuvvetlendirebilir ve bununla beraber Kuloğulları’nın içtimaî itibarından yararlanarak, meskûndan aldığı desteğin artması ile işgalci Hafter kuvvetlerine büyük bir darbe daha vurabilir.

Libya’da Kabilelerin Önemine Dair

 Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin zafiyet gösterdiği iki önemli muarız unsur;

  • Halkın arasına sızmış olan medhali selefilerin Libya’nın kültürel kodlarına olan tahribatının engellenememesi[5]
  • Kuloğlu potansiyelinden istifade edilememesi iken,

üçüncü stratejik hatası da;

  • UMH’nin Trablus güneyindeki kabileler ile restleşmesi olmuştur.

Mayıs ayının başlarına kadar sürdürülen bu hata son kertede Trablus’ta hem doğal kaynak sıkıntısına hem de halkın direncini kırma noktasına kadar ilerlemiştir.

Libya’da Kabilelerin ülke üzerindeki dağılımı – Harita: Mepa News

Trablus’a su taksimi şehrin güneyinden yapılmaktadır. Bu bölge, kabilelerin de ikamet ettiği bir alandır. Hafter güçlerinin Trablus’a çok yaklaştığı Mart-Nisan aylarında, Meşru Hükûmetin askeri alandaki zafiyetlerinin de sebep olduğu saldırgan iç politikası ve güneydeki kabilelerle restleşmesi sonucunda, kabilelerin mukabelesi Trablus’un suyunu kesmek yönünde olmuştur. Gerek Trablus’un tamamen muhasara altına girmesi, gerekse Trablus’ta suların iki-üç haftalık uzun bir zaman diliminde kesik kalması, şehrin direncini tamamıyla sarsmıştır.

Mezkûr tarihte ve öncesinde, ilgili kabileler Hafter’e destek veriyor oldukları için bu kabilelerin çocukları/akrabaları Hafter grubu tarafında silahlı milis olarak yer almışlardır. UMH’nin yaptığı başarılı bir askeri harekât ile aşiret mensubu çocuklar esir olarak ele geçirilerek hapsedilmiştir. Kabile liderleri UMH’den çocuklarının serbest bırakılmasını talep etmiş, buna mukabil Meşru Hükûmet uzlaşmacı bir tavır sergilemeyerek Trablus’taki su kesintisinin müsebbibi olmuştur.

Su kaynakları güneyden gelen bir şehrin yönetiminin; şehir Hafter terör örgütü tarafından muhasara altındayken; doğal kaynakları elinde bulunduranlar ile ‘kavga’ edebilmesi olanaksızdır. 2 milyon nüfuslu bir şehrin su dolaşımını akamete uğratmak hatasının devam ettirilmesi, Trablus’un refahı ve felahı için olanaksız bir mesele iken Meşru Hükûmet, (Türk Devleti’nin müdahil olması ile) ahvali geç de olsa fark etmiş ve çözüm adımları geliştirmiştir. Mayıs ayının başlangıcında UMH, başta güney bölgesi olmak üzere Libya kabileleriyle başarılı diplomatik görüşmeler başlatarak, en başta su sorununa çare bulmuş, bunun üzerine de birçok kabilenin desteğini almayı başarmıştır. Hafter’e karşı ardı ardına icra edilen başarılı askeri harekâtlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuvvetli hava desteği, kabilelerden destek kazanma hususunda son derece etkili olmuştur.

Akamete uğramış bir iç politika sürecinde; Türkiye’nin askeri-stratejik destek ve yönlendirmeleri, UMH’nin de serinkanlı siyasetinin sonucunda ortaya çıkan başarı -bir kez daha- Libya’da kabile ve halk dinamiklerinin ehemmiyetini ortaya koyar niteliktedir.

Sonuç-Analiz

Libya dinamiğinde kabilelerle doğru iletişim kurulmaksızın ve halk desteği olmaksızın, orduların kalıcı zaferler elde etmesi ve meşruiyet kazanması mümkün gözükmemektedir. Halk kuvveti tabirinin belki de en kristalize biçimi Kuloğullarıdır ki onlar; köklü örgütlenmeleri, Libya’daki tabii hiyerarşik konumları ve saygınlıkları, silahlı unsur sınıfında olup Türk yönetimlerine daimi bağlılıkları ile potansiyel bir siyasi-askeri kuvveyi temsil etmektedirler. Barışın tesis edilmesine giden süreçte, takriben 400 yıl hamilik ettiği vatan toprağında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de engin tecrübelerini Ulusal Mutabakat Hükûmeti ile paylaşması elzemdir.

Gelinen noktada Meşru Hükumet tarafından:

  • Libya’nın medhali selefiler vasıtasıyla çözülmeye çalışılan kültürel kodlarının muhafaza edilmesi,
  • Demografik yapının kuvvetli ve tabii unsurları olan kabileler ile barışın sağlanması,
  • Kuloğullarının siyasi-askeri dinamizminin aktive edilerek sahaya sürülmesi

adımlarının uygulanması, esaret altına alınmak istenen Libya’yı özgürleştirmenin ve Libya’da kalıcı barışın tesis edilmesinin istinat noktası olacağı görülmektedir.

T. Turan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”26573″ name=”Libya’da İşgale Karşı Stratejik Unsur: Halk”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Kuloğlu ya da Köroğlu. Kuloğulları hakkında detaylı bilgi için:
İlter, A. S. (1936).  Şimali Afrika’da Türkler (Cilt 1) (s.107). Vakit Gazete-Matbaa.

Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı Araştırmaları (21).
Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.
Koray, E. (1980). Libya tarih ve kültür. Türk-Libya ilişkileri (ss.117-135) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.

Sümer, F. (1980). Osmanlı devrinde Kuzey Afrika ve Libya. Türk-Libya ilişkileri (ss.20-51) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.

[2] Sahada edinilen bilgilere göre, yalnız Mısrata bölgesinde ikamet eden 300.000 Kuloğlu’ndan bahsedilir.

[3] Trablus’un yaklaşık 200km doğusunda, sahil hattında yer alan bölge.

[4] Libya Köroğlu Derneği

[5] Turan, T. (2020, 13 Mayıs). Libya’da işgale karşı stratejik unsur: Halk. Stratejik ortak. https://stratejikortak.com/2020/05/libya-isgal-halk.html

[/vc_toggle]

Azınlıkların Elindeki İktidar: Baas Partisi’nin Suriye Kolu

Suriye, nüfusunun yarısından fazlası Sünni olmasına rağmen uzun yıllardır Nusayriliğe (Arap Aleviliği) mensup Esad ailesi tarafından yönetiliyor. Nüfusun hemen hemen %15’ine tekabül eden Nusayriler, bunca süre iktidarda kalmayı ise Baas Partisi’nin temellerine borçlu.

Baas Partisi’nin Kuruluşu ve Gelişimi

Mişel Eflak

Kuruculuğunu 7 Nisan 1947’de Hristiyan bir Arap olan Mişel Eflak’ın yaptığı Baas Partisi, pan-Arabist ve sosyalist bir çizgide kurulmuştur. İşçilerin sendikalaşmasını, sanayi kuruluşlarının devletleştirilmesini ve sınıf düzeyinde hiyerarşinin ortadan kaldırılmasını savunan Baasçılar, ilk siyasi temaslarını Lübnan’da gerçekleştirdiler. Buradaki sosyalist partiler ile irtibata geçildiyse de Lübnanlı sosyalistlerin daha radikal bir çizgide politika yürütmelerinden ötürü anlaşmazlık yaşandı ve Eflak, Mısır’a yoğunlaştı. Mısır’da Baasçı çizgiyi benimseyen Hür Subaylar Hareketi’nin iktidara gelmesinden sonra partinin popülaritesi arttı ve Suriye’de büyük prestij elde etti. 1954 yılında gerçekleşen seçimlerde parlamentoda 22 koltuk kazandı ve en büyük ikinci parti oldu. 1957’de Suriye Komünist Partisi ile ittifak kurdu ve meclisteki konumunu güçlendirdi. 1 yıl sonra yapılan referandumla Mısır ve Suriye birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti adını aldı. Birleşimden sonra devlet başkanı Abdülnasır, mutlakiyetçiliği güçlendirmek amacıyla Suriye Baas Partisi’ni yasaklı parti ilan etti. 1961’de Şam’da gerçekleşen darbe neticesinde birlik ayrıldı ve Baasçıların bir kısmı bu darbeyi destekledi. 1961’den sonraki süreçte Baas Partisi meclisteki konumunu gitgide güçlendirdi. 1963’de, 8 Mart Devrimi gerçekleştirdi ve Baas Partisi’nin askeri kademesi ülkedeki yönetimi devraldı. Cuntanın liderliğini Salah Cedid, Muhammed Ümran ve Hafız Esad üstlenmişti.

Darbenin ardından ordudaki Baas karşıtları tasfiye edildi. Bu süreçte darbeciler arasında da görüş ayrılıkları mevcuttu. Parti, üç temel gruba ayrılmıştı. Muhafazakar Baasçılar, sosyalistler ve askeri komiteye mensup üyeler arasında ihtilaflar yaşanıyordu. Bu çekişmelerden dolayı 1966’da bir darbe daha gerçekleşti. Askeri komite mensupları muhafazakar Baasçıları tasfiye etti ve Salah Cedid devlet başkanı seçildi. Bu darbeden sonra partinin kurucularından olan Mişel Eflak, partisinden tasfiye edildi. 1967’de gerçekleşen Altı Gün Savaşı neticesinde Suriye’nin İsrail karşısında hezimete uğraması ve Golan Tepeleri’nin işgal edilmesinin ardından Salah Cedid, halk nazarında desteğini  önemli ölçüde yitirdi. Cedid’e yönelik muhafeletin artmasının ardından Hafız Esad, ordunun ve partinin desteğini alarak yönetimi ele geçirdi ve Salah Cedid tutuklandı. Bu gelişmeyle birlikte günümüzde dahi süren Esad iktidarı başlamış oldu.

Esad ailesi

Hafız Esad Dönemi

Hafız Esad, iktidara geldikten sonra konumunu güçlendirmek için büyük bir tasfiyeye girişti. Ekonomik ve sosyal kalkınma programları başlattı. İktidarının ilk yıllarında halkın tüm kesimlerini kucaklayan bir lider oldu. Lübnan ile olan ilişkilere önem verdi.

Hafız Esad

Nusayrilerin devlet kademelerinde yükselmesini sağladı ve akrabalarını devletin en stratejik noktalarına yerleştirdi. Yeni bir anayasa hazırlattı ve parlamentoda diğer partilere de söz hakkı tanıdı. Özel sektörün ülke çapında yayılmasını teşvik etti. Döneminde kişi kültü yaygınlaştı ve Baasçılığın en önemli lideri haline geldi. Abdülnasır’ın ölümünün ardından kendisini onun halefi olarak gördü. Devlet dairelerindeki teftişler arttı ve Esad rejimine muhalif olan memurlar görevlerinden uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanının yetkileri artırıldı ve ordunun gücü parlamento karşısında zayıfladı.

Nusayrilerin devlet kademelerinde daha sık yer alması ve iktidarın tekelleşmesi ilerleyen yıllarda özellikle Sünni nüfus arasında tepki çekmeye başladı. Bu tepkiler, yıllar önce pan-İslamist idealler çerçevesinde kurulan Müslüman Kardeşler örgütünün prestijini artırmasına sebep oldu. Bu popülarite sayesinde örgüt, 1978 yılının sonunda üye sayısını 30.000’e kadar çıkarmayı başardı. Muhalefetin güçlenmesi parti nazarında endişe yarattı ve Esad’ın liderliği sorgulanır hale geldi. Hatta Esad karşıtları arasında Müslüman Kardeşler ile irtibata geçen Baasçılar bile oldu. İyice güçlenen muhalifler, başta Halep olmak üzere geniş çaplı bir isyan hareketi başlattı. Bürokratlara ve askerlere suikastler düzenlendi, Nusayrilerin evleri yağmalandı. Devlet bu isyanı bastırabilmek için çok sert yöntemlere başvurdu. İsyancıların kalelerinden biri olan Hama kenti, Rıfat Esad tarafından ağır bombardımana tutuldu. Tanklar ve askeri araçlar şehir üzerinde büyük tahribat yaratarak isyanı önledi. Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarına göre on binlerce insan Suriye ordusu tarafından katledildi. İsyanın bastırılmasından sonra Müslüman Kardeşler’in ileri gelenleri ve isyana destek veren Baasçılar tutuklandı.

Rıfat Esad ve Hafız Esad

Kasım 1983’de Hafız Esad, kalp krizi geçirdi ve bir süre hastanede yatmak durumunda kaldı. Bir daha toparlanamayacağı ve yerine Rıfat Esad’ın geçeceği söylense de görevinin başına döndü. Rıfat Esad, parti içerisinde pek destek göremiyordu çünkü adı birçok kez yolsuzluk davasına karışmıştı ve Hama’da yaşanan katliamın sorumlusu olarak görülüyordu. Hafız Esad’ın oğlu Basil Esad, 1986 yılından itibaren ordu kademesinde çeşitli görevler almaya başladı.

Basil Esad

Bu durum, kamuoyunda Basil Esad’ın veliaht olarak seçildiği şeklinde yorumlandı. Nitekim daha sonraki süreçte parti içerisinde de görev almasıyla veliahtlık durumu kesinleşti fakat 1994’de gerçekleşen bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Kazanın ardından Hafız Esad’ın diğer oğlu olan Beşşar Esad apar topar askeri eğitime tabii tutuldu ve deneyim kazanması amacıyla parti işlerini üstlendi. 1990’ların sonuna doğru Hafız Esad’ın sağlığı iyice bozuldu ve yapılan toplantılarda oldukça yorgun olduğu görüldü. Buna rağmen görevini sürdürmeye devam etti. 10 Haziran 2000’de, Lübnan Başbakanı Selim el-Hoss ile telefonda görüştüğü esnada hayatını kaybetti. Suriye’de 40, Lübnan’da ise 7 gün yas ilan edildi.

Beşşar Esad Dönemi

Hafız Esad’ın ölümünün ardından anayasada değişikliğe gidildi ve cumhurbaşkanlığı için konulan minimum kırk yaşında olma şartı kaldırıldı. 10 Temmuz 2000 tarihinde yapılan seçimlerde Beşşar Esad oyların %99’unu alarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.

Beşşar Esad

Aynı zamanda Suriye ordusunun başkomutanı ve Baas Partisi’nin genel sekreteri oldu. Görevi devralmasıyla birlikte geniş çaplı af yasası çıkartarak birçok siyasi mahkumu tahliye etti ve kalkınma projelerine yöneldi. ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’ye yönelik olumsuz demeçler verdi. İran’ın Suriye’de nüfuzunu artırmasına göz yumdu. 27 Mayıs 2007’de bir kez daha cumhurbaşkanı seçildi. Gitgide daha otoriter bir tavır takınmaya başladı ve Müslüman Kardeşler üzerinde baskı kurdu. İlk yıllarına nazaran daha sert bir politika izlemeye başladı ve rejim karşıtlarını istihbarat aracılığıyla fişledi. 2011’in başlarında Suriye’nin birçok yerinde patlak veren isyanlara sert müdahale etmesinden ötürü Batılı ülkelerce eleştirildi. ABD ve Kanada, Esad rejimine yaptırımlar uygulamaya başladı. Esad ise reform sözü vererek isyancılardan isyanı sona erdirmelerini istedi. Türkiye’ye kaçan Suriyeli mültecilerin geri dönmesi gerektiğine yönelik demeçler verdi. Avrupalı devletlerin Beşşar Esad ile ilişiğini kesmesinden sonra rejim zor durumda kaldı ve isyanları bastırmakla uğraştı. Ordunun sivillere uyguladığı sertlik isyanın daha geniş çapta yankı bulmasını sebebiyet verdi. Diğer ülkelerin müdahil olmasıyla iyice karışık bir hal aldı ve iç savaş başlamış oldu.

Günümüzde ağırlıklı olarak Suriye’nin kuzeyinde faaliyet gösteren Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu, İran/Rusya destekli Esad rejimi ve terör örgütü YPG arasında devam eden savaş; IŞİD’in bertaraf edilmesiyle farklı bir boyut kazandı. Savaşın nasıl bir ivme kazanacağı şu an için muamma olsa da milyonlarca Suriyeli, can güvenliği endişesiyle Avrupa’ya ve komşu ülkelere sığınmış vaziyette. Üstelik şehirlerdeki tahribatın boyutu da oldukça yüksek.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.cfr.org/interactive/global-conflict-tracker/conflict/civil-war-syria

insideover.com/indepths/politics/who-is-bashar-al-assad.html

middleeastmonitor.com/20150610-memo-profile-hafez-al-assad-12-march-1971-10-june-2000/

en.wikipedia.org/wiki/Ba%27ath_Party_(Syrian-dominated_faction)

[/vc_toggle]

İsrail Türkiye’ye Yakınlaşma Mantığını Görebilir mi?

Doğu Akdeniz müttefikleriyle ara verilmesi pek olası görünmese de, İsrail’in gaz ihracatı muamelesine; İsrail ve Kıbrıs’ta açık deniz bloklarının sahibi olan ve işleten ABD’li Noble Energy, gelecekteki kalkınma planlarını etkileyebilecek olan Doğu Akdeniz’de İsrail ve Kıbrıs’ta daha fazla yatırım yapmakta zorluklar yaşayacak. Ayrıca bbankalardan kredi almak daha zor ve daha pahalı olacaktır. Bu bağlamda bir Türk çözümü devreye girebilir.

İsrail, Levanten havzasındaki Leviathan ve Tamar keşiflerinde 28 trilyon metreküp(850 milyar metre3) kadar gaz çıkardığı için bir sorunla karşılaştı. Bulgular, iç pazarı için çok fazla ve diğer her ihracat seçeneğinde maliyet, çevresel veya jeopolitik engellerin bir kombinasyonuna dayanan zorluklar var.

Bu nedenle, gazı yeterince cazip bir fiyat ödeyecek kadar derin bir pazara nasıl getirir?

Mevcut bir boru hattı yoluyla belli bir miktardaki hacim doğal gaz, Mısır’a ihraç etmek için geçici olarak taşındı. Ancak söz konusu miktarlar, bu büyük rezervlerin potansiyel akışlarından çok uzaktır.

Covid-19’dan önce bile Mısır iç talep büyümesi ve müşteri tabanının ödenebilirliği tahminleri, Mısır ithalatının iç üretimin artması pahasına ithalatın iki LNG sıvılaştırma tesisine erişmesine izin verme istekleri gibi büyük ölçekli değişiklikler yaşandı. Ve salgın Mısır’ın İsrail ihracatı için çekiciliğini çökertti.

Küresel ve özellikle Avrupa gaz fiyatlarındaki zayıflık, Mısır’daki ek kahverengi alan sıvılaştırma trenleri veya yeşil alan, yüzen veya kıyıdaki Kıbrıs LNG gibi diğer seçenekleri zayıflatacaktır. Kıbrıs ve Yunanistan’a 10 milyar m³/yılda İsrail gazı verilmesi ve daha sonra İtalya ve kıta Avrupa pazarına erişim için diğer projelerle bağlantı kurması planlanan 8 milyar dolarlık Doğu Akdeniz doğal gaz boru hattının inşası için bir anlaşma, ocakta yapılmış ama bu anlaşma daha doğmadan ölmüş olabilir.

İsrail’in azalan seçenekleri Türkiye ile anlaşma sağlamaya teşvik edebilir mi?

Ülkelerin deniz sınırlarını tanımlamak için planlama yaptığına dair spekülasyonlar konuşulurken; Türkiye, bir tarafta uluslararası kabul görmüş savaşta yıpranmış Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hükümeti… Hemen hemen  her taraf arasında artan deniz ayrımı göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz’de olduğu gibi diğer tarafta da BAE ve Fransa gibi bölge dışındaki aktörlerin varlığı göze çarpıyor.

İsrail’in Akdeniz Gazı: İç Yönetişim, Ekonomik Etki ve Stratejik Etkileri adlı 2019 kitabının yazarı Sujata Ashwarya, “İsrail’in Kıbrıs’la olan mevcut anlaşmalarını ortadan kaldıracağı için, herhangi bir yakınlaşmanın o kadar ileri gitmesi pek olası değildir. Ancak, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesinden iki yıl önce bir kez daha patlak veren tam diplomatik ilişkilerin restorasyonu gibi maddi ilerlemeler masada olabilir.” diye fikrini beyan etti.

Cazibe: İsrail’in açık deniz alanlarından Türkiye’ye, daha sonra Avrupa’ya gaz transfer etmek için mevcut Türk projelerine bağlanabilecek bir boru hattı projesi. İngiltere Hull Üniversitesi’nde bir Ortadoğu siyaset uzmanı olan Raphael Cohen-Almagor, “Ticari, teknik ve coğrafi olarak, İsrail sahalarından [Mersin’deki liman kenti] Türkiye’ye gaz gönderecek bir boru hattı en uygun maliyetli seçenek” diyor. Cohen-Almagor, “Türkiye’nin büyük iç pazarı ve daha fazla transit ticaret seçenekleri her iki ülke için karşılıklı yarar sağlayabilir.” dedi.

Ve çözüm şu anda güçlü bir ek avantaja sahip olabilir. Türkiye, başka yerlerde nispeten kısa vadede arz edebilecek sermayeyi yoğun bir projeye finanse edecek katkıda bulunma hevesine sahip olabilir. Türkiye, Akdeniz’de ve Karadeniz’de sondaj yapmaya devam etmek istiyor ve büyük bir gaz merkezi olma tutkusunu azaltmayacak gibi görünüyor.

Gaz dağıtım merkezi yani HUB olma hayali kısmen bir dış politika aracıdır ve milliyetçi bir yerli izleyici kitlesini, Türkiye’nin büyük mevcut ve potansiyel talebini, coğrafi konumunu, değişen tedarik kaynaklarını ve Avrupa pazarını birbirine bağlayan yeni boru hattı ticari bir mantık kapasitesini içeriyor.

Geçtiğimiz yıl Türkiye iç pazarında, 20 milyar m3/yıl’ın üzerinde ve Avrupa transit için 25 milyar m3/yıl’ın üzerinde, 15 milyar m³/yıl genişleme ile yaklaşık 50 milyar m³/yıl yeni ithalat kapasitesi başlatıldı. Türkiye ayrıca Yunanistan ve Bulgaristan ile devam eden boru hattı bağlantılarını geliştirdi.
Anlaştık mı anlaşmadık mı?
Anlaşma yapılırsa Türkiye İsrail’in gaz sorunlarını çözebilir. İsrail ile Türkiye arasındaki siyasi farklılıklar çözülürse, Türkiye İsrail gazı için hem bir varış noktası hem de bir giriş kapısı olabilir.

İki ülke arasındaki ilişkilerin önündeki engeller neler?

İsrail ile Filistinliler arasındaki ilişkiler son aylarda ve haftalarda diplomatik bir düşüş yaşadı ve İsrail-Filistin ilişkileri Ankara ile daha önce yaşandığı gibi bir çatışma noktasına döndü.

Çok az İsrailli dürüst ticaret erbabı, Türkiye’nin otorite sahibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güveniyor. Ayrıca, Türkiye’nin görüşlerinin tamamen Doğu Akdeniz bölgesinde daha az izole görünmeye çalışmak için gösterilebileceğine dair şüpheler var.

Bununla birlikte, geçici bir çözülme belirtileri, aktif bir diplomatik süreçte güven artırıcı jestleri anımsatan bir şekilde yığılmıştır. İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından 7 Mayıs’ta dostane bir tweet atıldı; İsrail’in 11 Mayıs’ta Türk açık deniz sondajını kınayan ülkeler listesinden yoksun olması, imzalamaması ve İsrail’in ulusal hava yolu taşıyıcısı El-Al’ın, geçen Pazar gününde İstanbul’a kargo uçuşu düzenlemesine 10 yıl sonra izin verilmesi dikkat çekici gelişmeler.

İtalyan ENI: Doğu Akdeniz boru hattı artık bir ihtimal değil…

İtalyan ENI şirketinin üst yöneticisine göre Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma sorunlu bir boru hattı etrafındaki tartışmalı politik bir konu. COVID-19 sonrası ortamda boru hattı projesi teknik ve ekonomik olarak artık pek bir anlam ifade etmiyor.

Doğu Akdeniz-Eastmed gaz boru hattına yerel farklı yaklaşımlar var mı derseniz; potansiyeli oldukça imkansız kılan bir çok siyasi nedenler, teknik, ekonomik ve piyasa sorunları var. Farklı bir çözüm mümkün mü ve tercih edilebilir mi? FLNG, FPSO, FSRU açısından küçük hacimli tek gaz rezervlerinin kullanılmasına izin verir; çeşitli teknik çözümler sunar. Lakin CAPEX / OPEX açısından daha maliyetlidir, finansal kriz döneminde önemli bir konunun kurulumu ve devreye sokulması çok daha da zordur.

Doğu Akdeniz boru hattı(EastMed) gerçekten uygulanabilir bir proje mi?

Doğu Akdeniz doğal gaz planı ikna edici görünmemektedir. Doğu Akdeniz’in doğal gaz ihracat potansiyeli halen açıkça tanımlanmamıştır ve aynı zamanda yerel gaz talebine de bağlı olacaktır.

EastMed, HERODOTUS havzası, Girit denizaltı coğrafyası, deprem riskleri ve fay hatlarını düşündüğümüzde maliyet ve jeolojik/fiziki şartlar bağlamında yapılması akıl ile bağdaşmayacak bir boru hattıdır.

Tüm bu belirsizlikler, Doğu Akdeniz’deki boru hattı gibi büyük ve pahalı bir projeyi tartışmayı erken kılıyor. Doğu Akdeniz, Avrupa doğal gaz dinamikleri ve Doğu Akdeniz’in gerçek ihracat potansiyeli daha net hale geldiğinde, önümüzdeki yıllarda mantıklı olabilir. Ancak şimdilik başka bir AB fantezisine benziyor.

Neden mi?

2 Ocak 2020 günü İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz (East-Med) adı verilen boru hattının yapımı konusunda anlaşmaya vardılar ve imzalar atıldı.

Bu gelişme öncelikle Türkiye’yi hem ekonomik, hem siyasi hem de güvenlik yönüyle yakından ilgilendirmektedir.

Projenin açık ve gizli amacı: Projenin açık amacı İsrail gazının pazarlanması gibi gözükmesine rağmen, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması, ABD yönetiminde kurulacak Kürt devletinin Akdeniz’e açılması, Irak’ın İran etkisinden kurtulması, Lübnan’daki Hizbullah’ın saf dışı bırakılması, Gazze’nin İsrail’in kontrolüne verilmesi gibi birbirinden bağımsız görünen ancak birbirine bir şekilde bağlı gelişmeler söz konusudur.

Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye ve KKTC arasında BM Deniz Hukuku Sözleşmesine uygun olarak deniz alanlarının sınırlandırılması için bir anlaşma yapılmadan 2000 km. uzunluğundaki enerji projelerine kalkışmak sadece kışkırtıcı bir politikadır. Bu bir ön proje anlaşmasıdır. Finansmanı yüksektir. Yaklaşık $20 milyar dolar gerekmektedir.

Kıbrıs sorunu çözülmeden bu hattın Türkiye’nin MEB’i içinde yapılması hukuken mümkün değildir. Türkiye derhal itiraz etmeli ve projenin KKTC’nin onayı alınmadan gerçekleşmesi halinde bunun uluslararası hukuka aykırı olacağı ilan edilmelidir.

Hayfa, Güney Kıbrıs, Girit, Mora ve Adriyatik üzerinden Avrupa’ya ulaşması amaçlanan boru hattı ön projesi anlaşması, halen içinde bulunulan durum itibariyle ütopik yani hayal mahsulü bir anlaşmadır. Türkiye açısından amacı ise Kıbrıs sorununun çözülmesi için petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaktır.

İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.

Projenin kapasitesi 10 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.

Bu kapsamda:

Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,

Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,

Girit’ten Yunanistan’a 400 km,

Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.

NOT – Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu boru hattı için de Edison ortalama $8/10 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmıştır. EDISON gibi bir firmanın böyle bir maliyeti hesaplarken, hangi kriterleri dikkate aldığı ya da nasıl böyle tutarsız ve eleştiriye açık bir hesaplama yaptığı bilinmemekle birlikte, konunun algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali de düşünülmektedir. Çünkü, ilgili kısımların maliyetleri aynı bölgelerdeki boru hatları (deniz kısmı için son dönemde inşasına başlanan TAP, kara kısmı için ise TANAP gibi) ile kıyaslandığında, rakamın çok farklı çıkacağı görülmektedir. Bunun yanında böyle bir boru hattına karar verildiğinde dahi en erken 5 yıl içinde tamamlanabileceği düşünülürse, hat 2025 yılında hayata geçecektir. Bu durumda İsrail’in de o tarihe kadar yapacağı gaz satış anlaşmaları neticesinde elinde kalan arz miktarının ne olacağı belirli değildir. Ayrıca, 5 yıl sonraki demir, petrol ve inşaat giderlerinin de yeniden hesaplanması gerekmektedir.

Yine de, bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa (Not: Boru hattının kara kısımları için çap; 42”, deniz kısımları için ise 24″-32” alınmıştır.);

Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km’lik kısım için yaklaşık 3 milyar dolar,

Kıbrıs’tan Girit’e 700 km’lik kısım için yaklaşık 10 milyar dolar,

Girit’ten Yunanistan’a 400 km’lik kısım için yaklaşık 6 milyar dolar,

Yunanistan içinde de 600 km’lik (kara) kısım için yaklaşık 6 milyar dolar’lık bir maliyet öngörülmektedir.

Yani toplamda Doğu Akdeniz projesinin, henüz İtalya piyasasına ulaşmadan 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır.

İsrail’den Avrupa’ya taşınacağı belirtilen doğal gaz boru hattı güzergahı

Bu maliyetin de, proje karlılık kriterleri dikkate alındığında, ortalama 260 $/1000 m3’lük bir taşıma (tarife) yükü getireceği beklenmektedir. Taşıma maliyetine bir de örneğin İtalya piyasasına ulaşma maliyeti eklendiğinde, AB iç piyasalarındaki gaz fiyatlarından yüksek olacağı düşünülürse, böyle bir projenin hayata geçme şansı kesinlikle bulunmamaktadır. Zaten taşıma maliyetlerine, vergi, sigorta ve üretim maliyetleri de eklenirse, projenin imkansız oluşu daha da iyi anlaşılacaktır.

Tüm bu maliyetlerin yanı sıra İsrail’in geriye kalan gaz ihraç potansiyeli ile Kıbrıs Afrodit sahasının üretim potansiyeli toplamının da, düzenli olarak 16 milyar m3/yıl civarında olacağı hususunda şüpheler bulunmaktadır. Zaten maliyetleri biraz düşürmek için boru hattının deniz kısmı için çapın 24”-32” arasında seçilmiş olması, sevkiyatın 16 milyar m3/yıl dan daha düşük olacağı beklentisi olduğunu da göstermektedir.

Sonuç olarak bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’taki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice artırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

Koronavirüsle Mücadelede Türkiye’nin Batı Medyası İle İmtihanı

Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan bir virüs hızlı bir yayılmayla dünyayı etkisi altına aldı. Koronavirüs olarak adlandırılan bu hastalık kısaca COVID-19 olarak tanımlanmıştır ve anlamı, 2019’da ortaya çıkan Koronavirüs hastalığıdır (Corona Virüs Disease 2019). Virüsün yayılmasıyla birlikte dünya olağanüstü bir sürece girmiştir. Ülkemizde de ilk vaka 10 Mart 2020’de görülmüştür. Ne var ki virüs dünyayı etkisi altına almışken bazı dış basın-yayın organları işi gücü bırakıp, Türkiye ile ilgili, kasıtlı olduğu aşikar olan yalan ve çarpıtma haberler yayınlamıştır. Yayınlanan haber ve sunulan fotoğrafın alakasızlığı, medyayı bir psikolojik savaş unsuru olarak kullanmada usta olan Batının sağlık konusunda dahi ne kadar “medeni” olduğunu göstermektedir. 4. Nesil Savaşın Kıskacında Türkiye yazımda da ülkemize yapılan saldırıların, bu, kapsamlı savaşın ne kadar gayrivicdani olabileceğini belirtmiştim ve bu salgın şartlarında dahi durum değişmemiştir. Evet, acı da olsa görüyoruz ki 4. Nesil Savaş devam etmektedir. Maalesef dünyadaki gelişmeler ve şartlar bu yeni nesil savaşın biteceğini değil 5. Nesil Savaş’a evrileceğini göstermektedir.

Türkiye, Koronavirüsle mücadele ederken bir yandan da dış basının çarpıtma haberleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu tür haberlerin yayınlanmasında; New York Times (NYT), CNN, BBC, Deutsche Welle (DW) başı çekmiştir.

Koronavirüsün ülkemizde ilk ortaya çıktığı sıralarda Amerikan medya kuruluşu New York Times, Trump’ın Avrupa seyahati kısıtlamasına dair açıklamasını “Trump, Avrupa’dan seyahati 30 gün boyunca askıya aldı.” başlığıyla sunmuştur. Bu haberi de görsel olarak, İstanbul’daki Kılıç Ali Paşa Camii’nden ve Taksim Meydanı’ndan fotoğraflar koyarak paylaşmıştır.

NYT’nin Türkiye fotoğraflı haberi

Nitekim Trump’ın açıklaması sonrası, İç Güvenlik Bakanlığı’nın, Türkiye’nin bu uygulamadan muaf olduğuna dair bilgilendirmesine rağmen bu haber yapılmıştır. Hatta konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülnur Aybet “ABD, Avrupa’yı Koronavirüs nedeniyle yasakladı. Türkiye yasaklı ülkeler listesinde dahi yok. Ancak başlığın altındaki fotoğraflar Türkiye’den. Böylesi durumlarda nedense bir anda Avrupalı oluyoruz.” açıklamasında bulunmuştur.

Amerikan medya kuruluşlarından CNN İnternational Türkiye ile hiç alakası olmayan “Avusturya’da Koronavirüs kaynaklı ilk ölüm” haberinde İstanbul’un Tophane semtinde bulunan bir camideki dezenfeksiyon çalışması fotoğrafını kullanmıştır. Yine CNN, sosyal medya hesaplarında Koronavirüs ile ilgili birçok haberi Türkiye’de dezenfekte edilen cami fotoğrafıyla yayınlamıştır. Konuyla ilgili tepki gösteren Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nden “CNN, ABD’deki Kongre ya da Kaliforniya hapishanelerine yapılan ziyaretle ilgili haberler paylaşıyor. Bunları İstanbul’dan bir cami fotoğrafıyla yayınlamanın mantığını açıklamak zorunda.” açıklaması yapılmıştır.

CNN, Avusturya’daki virüs haberini Türkiye fotoğrafı ile veriyor.

Kanada Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun eşi Sophie Gregoire Trudeau’nun Covid-19 testinin pozitif çıktığı açıklanmıştır. İngiltere merkezli medya kuruluşu BBC bu haberi yayınlamış ve haberin görseli olarak Türkiye’den bir fotoğraf kullanmıştır. Kanada Başbakanı’nın eşi ile Türkiye arasındaki ilgi derecesini artık siz değerli okuyuculara bırakıyorum.

Alman medya kuruluşlarından Deutsche Welle (DW) Türkçe, ABD’de yaşayan Michigan Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Onur Başer’in açıklamalarını haberlerde paylaşmıştır. Habere göre yani Başer’in açıklamalarına göre; Türkiye’de alınan tedbirlerin yetersiz olduğu, vaka sayısının 32 milyonu bulacağı ve bunun sonucunda da 150 bin ile 600 bin arası can kaybı yaşanacağı iddia edilmiştir. Ancak mevcut içinde bulunduğumuz durum ve Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın süreci şeffaf olarak yönetmesi, ortaya çıkan sonuçlar bu habere cevap niteliğindedir. Nitekim Prof. Dr. Onur Başer de sonrasında yaptığı açıklamada DW’ye tepki göstermiş ve TRT Deutsch’a yaptığı açıklamada, Türkiye’nin sağlık sisteminin takdire şayan çalışmalar ortaya koyduğunu söylemiştir.

Dış basındaki bu çarpıtmalarla ilgili Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun gerekli görüşmelerde bulunmuş ve haberlerde düzeltmelerin yapılmasını sağlamıştır. Tabi Türk milletinin bu tür haberlere sosyal medyada gösterdiği tepkinin etkileri de yadsınamaz. Konuyla ilgili, Altun “Yaptığımız uyarılar sonucu NYT, CNN, BBC fotoğrafları kaldırarak geri adım attı. En son Covid-19 salgınıyla mücadelede başarılı ülkelere ilişkin başyazısında Türkiye’ye yer vermeyen New York Times’e bir mektup yazarak hatasını düzeltmek zorunda bıraktık. Yabancı basında Türkiye’nin salgına karşı başarısının görülmemesi ya da art niyetli haber ve görsellere yer verilmesi Türkiye düşmanlığının dışavurumundan başka bir şey değildir.” açıklamasında bulunmuştur.

Yabancı basının Türkiye’ye yabancı olduğu için, bu haberlerin türediğini düşünmek isterdim. Ancak adı geçen medya kuruluşlarının yaklaşımı, bu düşünceye ve bu haberlerin bir yanlışlıktan ibaret olabileceği düşüncesine izin vermiyor. Yani bahsi geçen haberleri üst üste koyup tartınca, misal başka bir ülkenin vatandaşı, virüsün Çin’in Wuhan’ında değil Türkiye’de ortaya çıktığını bile düşünebilir veya bu ona düşündürülebilir. Bu tür durumlar da şüphesiz Türkiye’yi ekonomik, siyasi vb. birçok alanda yıpratır. Söz konusunun sağlık olduğu şu noktada dahi ve tüm dünyayı etkileyen bir salgın karşısında ülkemize olan bu yaklaşımlar, virüsten daha tehlikeli zihniyetlerin varlığını göstermektedir. Yazımı bitirirken, Koronavirüsle Mücadele sürecinde fedakarca çalışan tüm sağlık personellerine müteşekkir olduğumuzu belirtmek isterim. Umarım ülkemiz ve dünya en kısa sürede bu salgını atlatır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ABD ve İngiliz medyasının Türkiye’den fotoğraf kullanmasına tepki, https://tr.euronews.com/2020/03/13/abd-ve-ingiliz-medyasi-koronavirus-haberi-cnn-bbc-turkiye-fotografi-kullanmasina-tepki, 13.03.2020.

Altun’dan yabancı medyaya, corona virüs haberlerinde Türkiye fotoğrafı uyarısı, https://www.milliyet.com.tr/gundem/altundan-yabanci-medyaya-corona-virus-haberlerinde-turkiye-fotografi-uyarisi-6165608, 14.03.2020.

Batı medyasından Türkiye fotoğraflı algı operasyonu, https://www.trthaber.com/haber/dunya/bati-medyasindan-turkiye-fotografli-algi-operasyonu-466540.html, 12.03.2020.

Corona virüs haberinde bir skandal da BBC’den geldi: Yine Türkiye fotoğrafı…, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-dun-nyt-bugun-bbc-corona-virus-haberinde-skandal-yine-turkiye-fotografi-kullandilar-41468256, 13.03.2020.

DW Türkçe’nin çarpıtma haberi havada kaldı, https://www.trthaber.com/haber/dunya/dw-turkcenin-carpitma-haberi-havada-kaldi-481855.html, 05.05.2020.

İletişim Başkanı Altun’dan yabancı basında Türkiye’nin corona virüs ile mücadelesinin görülmemesine tepki, https://www.milliyet.com.tr/siyaset/iletisim-baskani-altundan-yabanci-basinda-turkiyenin-corona-virus-ile-mucadelesinin-gorulmemesine-tepki-6206475, 06.05.2020.

[/vc_toggle]

AB – Türkiye İlişkilerinin Kısa Tarihi ve Üyelik Önündeki Engeller

Türkiye ile Avrupa Birliği’nin 61 yıl öncesine dayanan ilişkileri, 31 Temmuz 1959’den bugüne inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize muafiyetinin sağlanmaması, mülteci sorunu, yeni fasıl açılmaması ve açılmış olan fasılların kapatılamaması gibi sorunlar nedeniyle sürecin olumlu bir gündemle ilerlediği söylenemez. Bununla beraber, Avrupa Birliği’ne üyelik gündeminin ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelecekte süreçte Türkiye’nin hem dış hem de iç politikasındaki en önemli gündemlerinden biri olacağını ifade etmek mümkündür.

İşte bu yazıda, öncelikle Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin kısa tarihine değinilecek, ardından Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin önündeki engeller değerlendirilecek, sonraki bölümde ilişkilerin güncel seyrinden bahsedilecek ve sonuç kısmı ile yazı neticelendirilecektir.

AB-Türkiye-harita

1.) Avrupa Birliği – Türkiye İlişkilerinin ve Türkiye’nnin Aday Ülke Statüsünün Kısa Tarihi

Avrupa Birliği’nin temeli; Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın, 1950 yılında, Avrupa Devletleri’ni kömür ve çelik üretimi konusunda alınan kararları bağımsız ve ulusüstü bir kuruluşa devretmeye davet etmesine dayanmaktadır. 1957 yılında ise kömür ve çeliğin yanı sıra diğer sektörlerde de ekonomik bir birliğin sağlanması amacıyla altı üye devlet arasında imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Bu anlaşmayla beraber, tarihte ilk defa devletler kendi iradeleri ile egemenliklerinin bir kısmını ulusüstü yapılara devretmişlerdir.  İlerleyen yıllarda Berlin Duvarı’nın yıkılması, Doğu Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesi, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi gibi olgular Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun da yapısında değişikliklere gidilmesi sonucunu doğurmuş ve 1993 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği kurulmuştur.

Kurucu Ülkeler Roma Antlaşması’nı İmzalıyor (1957)

Nitekim, yıllarca savaşlara yol açan kömür ve çelik üretiminin devletlerinin insafına bırakılmaması şeklindeki anlayışla bir ekonomik topluluk olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği, günden güne genişleyerek çok daha kapsamlı ulusüstü bir yapıya dönüşmüştür. Günümüzde Avrupa Birliği üyesi olan devletler, belirli konularda egemenlik haklarının bir kısmını bu Birlik’e devretmekte ve bu durum, Avrupa Birliği’ni hukuken örneği olmayan eşsiz bir ulusüstü yapıya dönüştürmektedir.

Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ilk teması ise; Türkiye’nin 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık başvurusunda bulunmasıyla gerçekleşmiştir. Türkiye adına Topluluk’a üyelik başvurusunu Adnan Menderes gerçekleştirmiş ve ‘Türkiye’nin Avrupa’ya ilk adımını attığını’ ifade etmiştir.

Bu başvurunun neticesinde, 1963 yılında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ortaklığın hukuki temelini oluşturan Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmayı Türkiye adına imzalayan dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır. Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilişkinin hukuki temeli olan Ankara Anlaşması, anlaşmasının nihai hedefinin Türkiye’nin Topluluk’a tam üyeliği olduğunu ifade etmiştir.

Türkiye- AB ilişkileri 1970’li yıllardan 1980’lerin ortasına kadar siyasi ve ekonomik nedenlerle dalgalı bir seyir izlemiş, 12 Eylül askeri darbesinin ardından ilişkiler askıya alınmıştır. Bununla beraber, 1984 yılından itibaren Türkiye’nin dışa açılma sürecinin başlamasıyla ilişkiler yeniden canlanmıştır. 1987 yılında Türkiye, Ankara Antlaşması’nda öngörülen süreçlerin tamamlanmasını beklemeden Birlik’e tam üyelik başvurusunda bulunmuş, Avrupa Birliği ise kendi iç bütünleşmesini tamamlamadan yeni bir üyenin birliğe kabulünün uygun olmadığı yönünde görüş belirtmiştir.

1996 yılında ise Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir. Gümrük Birliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin en önemli aşamalarından biri olarak görülmektedir ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ayrı bir boyut kazandırmıştır.

Helsinki Zirvesi (1999)

Türkiye-AB ilişkilerinin dönüm noktası ise, 1999 yılında düzenlenen Helsinki Zirvesi’dir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve Türkiye’nin diğer aday ülkelerle eşit konumda olduğu açık ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmıştır. Türkiye’de Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde reformlara hız vermiş ve temel hak ve özgürlüklerin kapsamını genişleten, demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce, ifade özgürlüğü ve insan hakları gibi alanlarda mevcut düzenlemeleri güçlendiren ve güvence altına alan reformlara devam edilmiştir.

Reformların ve uym yasalarının Meclis’ten geçmesi neticesinde, 2004 yılında Türkiye – AB ilişkileri bakımından bir diğer dönüm noktası yaşanmış ve Brüksel Zirvesi gerçekleştirilmiştir. Zirvede Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı belirtilmiş ve AB’ye tam üyelik için müzakerelerin başlamasına karar verilmiştir. 2005 yılında başlayan üyelik müzakereleri, açılan fasıllarla halen devam etmektedir.

Brüksel Zirvesi ile Türkiye – AB Arasında Üyelik Müzakereleri başlıyor. (2004)

2012 yılında Almanya’ya bir ziyaret gerçekleştiren dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; Türkiye’nin, kuruluşunun 100. Yılını kutlayacağı 2023 yılında Avrupa Birliği’ne girmeyi beklediğini açıkça ifade etmiştir.

Ancak, üyelik için tamamlanması gereken 35 fasılın yalnızca 16’sı müzakerelere açılmış, bunların bir kısmının müzakereleri ek protokollerle durmuş, bir kısmına ise Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Fransa blokaj koymuştur.

2013 yılında, Türkiye ile AB arasında Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni’nin imzalanmasıyla beraber, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz olarak Avrupa Birliği’ne giriş yapabilmesinin önü açılmış, ancak geçen sürede AB bu serbestiyi Türk vatandaşlarına tanımamıştır. Aynı senede imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye ile AB, Avrupa Birliği ülkelerine düzensiz göçün önlenmesi amacıyla bir mutabakata varmıştır. Ancak bu anlaşma, geçtiğimiz aylarda barışı tesis etmek ve insanlık dramlarının önüne geçmek üzere İdlib’te bulunan Türk askerine yapılan hava saldırısı sonrası 33 askerin şehit olmasıyla fiilen uygulanabilirliğini yitirmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusu bugün yeni fasılların müzakerelere açılmaması ve açılmış olan fasılların tamamlanamaması nedeniyle tıkanma noktasına gelmiştir. Bununla beraber, taraflar henüz Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini resmen sonlandırmış değillerdir. Dolayısıyla Türkiye halen Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsündedir.

2.) Türkiye’nin AB Üyeliğinin Önündeki Engeller

Günümüzde; Fransa, Güney Kıbrıs, Avusturya ve Fransa’nın Türkiye’nin üyeliği aleyhinde görüş sahibi oldukları bilinmektedir. Bu durum, söz konusu ülkelerden siyasilerin söylemlerine yansımakta olduğu gibi, bu ülkelerin müzakere sürecinde açılan fasıllara koydukları blokajlardan da anlaşılmaktadır. Bununla beraber, terör örgütü yandaşı bazı sivil toplum örgütlerinin de özellikle Almanya ve Hollanda’da Türkiye aleyhine lobi faaliyetleri yaptıkları bilinmektedir.

Bu ülkelerin ana argümanlarının başında ise ekonomik sorunlar gelmektedir. Öyle ki, Türkiye‘nin büyüme hızı Avrupa Birliği ortalamasının çok üstünde olmasına rağmen bütçe açığı, işsizlik gibi verilerdeki farkın Avrupa Birliği ekonomisini de olumsuz etkileyeceği öne sürülmektedir.

Bunun dışında, Türkiye’nin büyük çoğunluğu Müslüman olan nüfusunun gelecek birkaç yılda Almanya’nın nüfusunu geçeceği öngörülmektedir. Bu durum, üye olması durumunda Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin en büyük ülkesi olması anlamına gelecektir ve sonuçta Türkiye, Avrupa Parlamentosu’nda en yüksek üyeye sahip olan ülke konumuna gelecektir.

Bununla beraber, Türkiye’nin dış ilişkilerindeki birtakım meseleler üyelikte engel olarak gösterilmektedir. Bu sorunların başında Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki sorunlar gelmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’nin haklarını korumak için aldığı konum, özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından rahatsız edici bulunmakta ve Türkiye’nin önüne bir engel olarak çıkarılmaktadır.

Bazı görüş sahipleri, Türkiye’nin coğrafi konumu, tarihsel ve kültürel kimliği ile Avrupa Birliği’ne uygun olmadığını ifade etmektedirler. Bu görüşe göre Avrupa Birliği üye ülkelerin tamamı, nüfusunun büyük çoğunluğu Hıristiyan olan ülkelerdir. Avrupa Birliği’ne katılması halinde Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ilk Avrupa Birliği üyesi olacaktır ve bu durum Avrupa Birliği içerisinde kültürel bir çatışma yaratacaktır.

Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle Asya’da olduğu ve bu nedenle Avrupa Birliği’ne katılamayacağı da öne sürülen tezler arasındadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin tartışmasız olarak Avrupa’da yer alan toprak parçasının yüzölçümü dahi birçok Avrupa Birliği üyesi ülkenin yüzölçümünden fazladır. Ayrıca topraklarının tamamı Asya’da bulunan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesiyle bu tez güncelliğini yitirmiştir.

Tüm bu tezler, Birleşik Krallık’ta yaşanan Brexit sürecinde açıkça öne çıkmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke olduğunun üzerinde çokça duran Brexit taraftarları bu durumu kampanyalarında sıkça kullanmışlardır. Öyle ki, Türkiye’nin muhtemel AB üyeliği halinde “Türkiye’den Avrupa’ya büyük bir göçmen akını başlayacağı”, “Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin de Avrupa’ya akın edeceği”, “Avrupa’nın istikrarsızlaşacağı”, “ekonomik olarak zayıflayacağı” ve “güvenlik zafiyeti oluşacağı” gibi temalar sıkça işlenmiştir. Bu argümanı Brexit lehine kullanan ana akım medya, “12 milyon Türk Birleşik Krallık’a Geleceğini Söylüyor” gibi ‘post-truth’ manşetler atmaktan dahi çekinmemişlerdir. Bu örnekte de görüldüğü üzere aslında Türkiye’nin AB üyeliğine ilkesel olarak karşı çıkmayan Birleşik Krallık ve ülkedeki bazı siyasetçiler bile, dönemsel olarak ve seçimler çerçevesinde, Türkiye söylemlerini AB ilişkileri bağlamında olumsuz bir tona çevirebilmektedirler. Aynı zamanda, Brexit sürecinde yaşanan bu örnekler, Türkiye’nin aleyhine sürdürülen propagandanın somutlaşmış örneklerini içermesi bakımından da önemlidir.

Sunday Express Gazetesinin 22 Mayıs Tarihli Manşeti (2016)

Türkiye’nin penceresinden bakıldığında da durum çok iç açıcı değildir. Zira kamuoyu araştırmaları göstermektedir ki; 2000’li yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci toplumun büyük kesimince desteklenmekte iken son yıllarda bu oran oldukça düşmüştür. Aynı şekilde, günümüzde siyasi iradenin de Avrupa Birliği’ne üyelik hususunu öncelikli bir mesele olarak görmediği anlaşılmaktadır.

Türkiye’yi bu noktaya getiren sebeplerin başında diğer aday ülkelere uygulanan tutum ve sürecin Türkiye’ye gösterilmediği anlayışı gelmektedir. Gerçekten de Türkiye’yle beraber tam üyelik görüşmelerine başlayan Hırvatistan 2013 yılında AB üyesi olurken, Türkiye için henüz açılması gereken 35 faslın yalnız 16’sı açılmış durumdadır. Aynı şekilde Aralık 2011’de müzakerelere başlayan Karadağ için halihazırda 32 tane fasıl açılmış durumdadır.

Aynı şekilde, Avrupa Birliği’nin vizesiz seyahatte ortaya konulan mutabakata uymaması da önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır. Zira Türkiye, 2013 yılında imzalanan mutabakat çerçevesinde yerine getirmesi gereken 72 kriterin büyük çoğunluğunu yerine getirmiş ancak Avrupa Birliği atması gereken adımları atmamıştır. Halen Türkiye, vizesiz seyahat konusunda Avrupa Birliği’nin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesini beklemektedir.

Bunlarla beraber, siyasi engellere takılan fasılların katılım müzakerelerini tıkanma noktasına getirdiği açıktır. Şu ana kadar açılan fasılların 6’sını GKRY, 2’sini Fransa bloke etmiş durumdadır; ayrıca 8 faslın açılmasını ise getirilen ‘ek protokoller’ engellemektedir. Ayrıca, Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesine ilişkin müzakerelerin başlatılmasının geciktirilmesi de Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ekonomik ilişkilerinde bir engel olarak ortaya çıkmaktadır.

Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Sorunu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerde aldığı tek taraflı tavır, Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkilerin soğumasına neden olmaktadır. Ayrıca AB’nin 15 Temmuz süreci sonrasında vermekte geciktiği tepkiler ve tutunduğu eleştirel tutum Türkiye tarafından incitici bulunmuştur. Nitekim, AB’nin bazı kurumlarının müzakerelerin dondurulmasına yönünde aldıkları kararlar ilişkilere büyük bir sekte vurmuştur.

3.) Türkiye – AB İlişkilerinin Güncel Durumu

Üyelik sürecinin bu kadar uzamasına ve hatta tıkanmasına rağmen, Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler günden güne gelişmektedir. Bu ilişkilerin en çok önem arz ettiği konu ise ekonomidir. Zira Türkiye ile AB arasındaki coğrafi yakınlık, Türkiye’nin Avrupa’ya giden yolda önemli bir geçiş noktası olması gibi hususlar ekonomik ilişkilerin önemini ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, 2019 yılında AB üyesi ülkeler Türkiye’nin ihracatındaki pazar payının %48.7’sini oluşturmaktadır. Örneklemek gerekirse, aynı dönem için Türki Cumhuriyetlerin ihracatımızdaki payı ise yalnızca %2.8’dir. AB açısından bakıldığında ise Türkiye; ABD, Çin, Rusya, İsviçre ile birlikte AB’nin en büyük dış ticaret ortaklarından birisidir. 2018 itibariyle Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret hacmi 165 milyar dolara kadar yükselmiştir.

Türkiye ile AB ilişkileri bakımından önemli bir başka nokta ise hukuktur. Türkiye, pek çok hukuk alanında AB müktesebatıyla uyumlu kodifikasyon çalışmaları gerçekleştirmiştir. Özellikle Kişisel Verilerin Korunması Hukuku, Tüketici Hukuku gibi alanlarda AB Hukuku’na uyumlu kanunlar çıkarılmıştır. Bununla beraber, Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunların yenilenmesi sürecinde de AB Hukuku’ndan yararlanılmıştır. AB ile taraf olunan milletler arası sözleşmeler de 1982 Anayasa’sının 90. Maddesinin 5. Fıkrası hükmü gereğince Türk iç hukuku bakımından bağlayıcı konumdadır.

Türkiye’de günlük hayatta da Avrupa Birliği ile uyumlu pek çok çalışma yürütülmektedir. Erasmus adı verilen eğitim programı ve Jean Monnet burs programı ile her yıl binlerce Türk öğrenci Avrupa üniversitelerinde dönemlik eğitimler almaktadır. Avrupa Birliği tarafından sağlanan hibelerle Türkiye’de ve Avrupa’da sivil toplum faaliyetleri yürütülmesi de günlük hayatta karşılaşılan durumlardan bir diğeridir. Bunlarla beraber, açılan her fasılla beraber Türkiye’de uyum çalışmaları ve reformlar yapılmakta ve Avrupa Birliği’nin günlük hayatımıza etkileri artmaktadır.

Bununla birlikte, mevzuat ve reform çalışmalarına paralel olarak Türkiye’nin iç dinamikleri değişim göstermekte ve buna bağlı olarak dış politikadaki rolü de değişmektedir. Orta Doğu’da meydana gelen gelişmeler, enerji kaynaklarına yakınlığı, Türkiye’nin birçok bakımdan transit ülke vasfına sahip olması, AB’nin ve diğer çevrelerin Türkiye’ye bakışını değiştirmektedir. 5 Kasım 2013 tarihinde açılan yeni fasıl, iyice durağanlaşan ilişkilerin geleceğine yönelik olumlu bir beklentiye sebebiyet verse de, sonrasında meydana gelen gelişmelerle ortaya çıkan tıkanıklığın aşılmış olduğunu ifade etmek zordur. Bundan sonraki süreçte de, Türkiye- AB ilişkilerinin rayına oturmasının yolunun her iki tarafın birbirini gerçek birer ortak olarak görmesinden geçtiği ifade edilmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye – AB ilişkilerinin 61 yıla uzanan tarihinde inişli çıkışlı bir grafik olduğu açıktır. Günümüzde hem AB penceresinden bakıldığında, hem de Türkiye’nin penceresinden bakıldığında Türkiye’nin AB üyeliğinin önünde pek çok engel mevcuttur. Bununla beraber, Avrupa Birliği’ne aday ülke olmanın bugün Türkiye’de günlük hayatta pek çok yansımasını görmek mümkündür. Ekonomi de ise Türkiye’nin en büyük ihracat ortağı Avrupa Birliği ülkeleridir. Türk Hukuku’nda da Avrupa Birliği müktesebatına uyum çalışmalarının etkileri günden güne artmakta; temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması hukuku ve tüketici hukuku gibi alanlar başta olmak üzere pek çok alanda AB Hukuku’na uygun düzenlemeler yapılmaktadır.

Bakıldığında; Türkiye ile Avrupa Birliği’nin coğrafi yakınlığı, ekonomik ilişkileri, tarihi yaklaşımları gibi pek çok unsur önümüzdeki süreçte de bu iki tarafın menfaatlerinin uyuştuğu noktaların sayısını artıracaktır. Günümüz dünyasında, devletlerin ilişkilerini dış politikadaki menfaatlerin belirlediği açıktır. Hal böyle iken, ilerleyen dönemde Türkiye’nin menfaatlerinin pek çok alanda Avrupa Birliği ile uyuşacağına inananlardanım. Özellikle Türkiye’nin enerji ve ticaret yolları üzerindeki konumu, Avrupa Birliği’nin enerji kaynaklarına olan bağımlılığı ilişkilerin ilerleyen dönemde gelişmesine vesile olacaktır.

Türkiye’nin bölgesel bir oyun kurucudan küresel bir aktöre dönüşmesi yolunda karşısındaki en önemli engellerden olan ekonomide yeniden bir atılım dönemine girmesinin yolu da Avrupa Birliği ile müttefiklik ilişkilerinin geliştirmesinden geçmektedir. Zira Türkiye’nin diğer komşularının durumu ortadadır. Değişen dünya düzeninde her iki tarafında birbirini gerçek bir ortak olarak görerek birer müttefik gibi davranması, menfaatlerin uyuştuğu noktalarda birlikte hareket edilmesi her iki tarafında faydasına olacaktır. Menfaatlerin uyuştuğu noktalarda birlikte hareket etmenin getireceği fayda üzerine, Türkiye’nin ilişkilerde sorunlu olan konularda ilkelerinden taviz vermemesi de daha mümkün olacaktır.

Bu doğrultuda, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hedefinin dış politikada yeniden öncelikli hale gelmesi gerekmektedir. Bu yolda, Avrupa Birliği’ndeki bazı aktörler tarafından Türkiye’nin önüne çıkarılan tüm engellere rağmen uyum çalışmalarının sürdürülmesi, Türkiye’nin gelişmesi yolunda önem arz edecektir. Zira Avrupa Birliği müktesebatının çoğunluğu, Türkiye’nin hedefleriyle uyumlu olan ve yılların getirdiği hukuki birikimin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan modern hukuki düzenlemelerdir. Türkiye’nin AB üyesi olmasa dahi bu yasalara uyumlu bir hukuk düzeni yaratması, iktisadi ve sosyal ilişkilere olumlu yansıyacaktır.

Bu noktada kimileri, Avrupa Birliği’nin artık bir geleceği olmadığı yönünde görüş belirtmektedir. Avrupa Birliği’nin; özellikle Brexit ile önemli bir sınav verdiği, bazı üye ülkelerde aşırı sağ siyasi söylemlerin artış gösterdiği bu söylemlerin Avrupa Birliği’nin varlığını sorguladığı, koronavirüs pandemisi sonrası için yapılan ekonomik tartışmaların ülkelerin arasını açtığı açıkça görülmektedir. Fakat kanaatimce tüm bu olgular, henüz Avrupa Birliği’nin varlığını tehdit edecek seviyede değildir. Öyle ki, her ne kadar tartışmalar sürüyor olsa da oldukça yüksek ticaret hacimlerine sahip olan Dünya’nın en büyük ekonomileri, pandemi sonrası yaralarını sarmak için ilk umut olarak Avrupa Birliği’ne koşmaktadırlar. Bu kırılgan ortamda bundan vazgeçmek ülkeler adına kolay olmayacaktır. Aşırı sağın yükselmesi de şu aşamada Avrupa Birliği’nin geleceğine tehdit oluşturmamaktadır, hatta belki de ilerleyen yıllarda aşırı sağın yükselmesinden rahatsızlık duyan Avrupa liderleri bu durumu dengelemek adına Türkiye’nin üyeliğine daha sıcak bakmaya bile başlayacaklardır.

Avrupa Ülkelerinde Aşırı Sağ Partiler

Sonuç olarak, Avrupa Birliği ile müttefiklik ilişkilerinin geliştirilmesinin, Türkiye’nin iktisadi ve sosyal atılımına vesile olacağın kanısındayım. Netice de Türkiye; kültürel ve tarihsel bağ içinde olduğu ülkelere yetişmiş insan kaynağı, gelişmiş ekonomisi ve demokrasi tecrübesi ile örnek olmaktadır. Bu tecrübenin evrensel hukuk normlarına bağlılıkla ileri taşınması ve bu yolda güçlü müttefikler edinilmesi Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Türki Cumhuriyetler üzerindeki etkisini ve desteğini artıracaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ÇÖMLEKÇİ, M. F. ve HOCAOĞLU-BAHADIR, N.; “Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri Ve Seçim Gündemlerinde Medyada Türkiye Söylemi” Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(2), 1130-1141.

DOĞAN, Seyhun; “Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri”, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi İktisat Lisans Programı

ERALP, Nilgün Arısal, “Türkiye – Avrupa Birliği İlişkilerinin Geleceğine Bakış”, TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı), Ocak 2014

https://www.ab.gov.tr/files/rehber/03_rehber.pdf
https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/kronoloji-trkce-ocak2020.pdf
https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/mzakerelere_balayan_aday_ulkelerin_ilerleme_durumu_temmuz_2019_tr.pdf
https://www.ab.gov.tr/p.php?e=105
https://www.ticaret.gov.tr/dis-iliskiler/avrupa-birligi/yani-basimizdaki-dev-pazar-avrupa-birligi
https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27nin_Avrupa_Birli%C4%9Fi_%C3%BCyelik_s%C3%BCreci
https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/12313
https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/9486
https://www.dw.com/tr/abye-t%C3%BCrkiyeden-vazge%C3%A7memeliyiz-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1/a-53156160

[/vc_toggle]