Kuzey Afrika’da Unutulmuş Türk Varlığı: Kuloğlu Türkleri

Tolunoğulları devrinden beri Kuzey Afrika’da var olan Türk hakimiyeti, 13. Yüzyılda başlayan Memlükler hakimiyeti ve ardından 16. Yüzyılda Kuzey Afrika’nın Osmanlı egemenliğine girmesinden sonra doruk noktasına ulaşmıştır.

Bölgedeki diğer unsurlardan Hanefi mezhebine bağlı olmaları ve Türkçe kökenli soyisimleri sayesinde ayırt edilebilen Kuloğlu Türkleri, bugün Libya başta olmak üzere Tunus ve Cezayir’deki Türk kökenli kişileri belirtmek için kullanılan bir tabirdir. Yerel dillerdeki bozulmuş haliyle Köroğlu Türkleri olarak da adlandırılan topluluğun bu ismi taşımasının sebebi ise çok farklıdır. Osmanlı zamanında bölgeye yerleşen yeniçerilerin ve Anadolu’dan toplanarak bölgeye getirilen leventlerin bölgedeki yerli kadınlarla evliliği sonucu doğan erkek çocuklarına Kuloğlıu Türkleri adı verildiği belirtilir.

Yerlilerin örgütlenme ve savaşçılık düzeylerinin çok ilkel olması kadar denizcilik alanında da sınırlı bilgiye sahip bulunmaları sebebiyle gerekli kadrolar birkaç yıl aralıklarla Anadolu’dan devşirilmekteydi. Garp ocaklarında diğer bölgelerdeki yeniçeri ocaklarının aksine Türk menşeli olanların devşirilmesine özel bir önem gösteriliyordu. Devşirilen askerlerin çoğunluğu Anadolu’nun kıyı şeridindeki illere mensuptular. Garp ocaklarının içişlerinde teferruata girmek istemeyen İstanbul, buralarda divanlar kurmuştu. Divana bölgenin ileri gelenleri katılır, aralarından birini reis seçerler, dayı unvanını alan bu reis de kendi adamlarını tayin ederek mahalli bir hükümet kurar ve eyaletin hákimi kabul edilirdi. Bu eyaletlerde İstanbul’dan gönderilmiş beylerbeyileri de vardı fakat bunlar işlere pek karışmayarak padişahı temsil etmek ve dayının kararlarını tasdik etmekle yetinirlerdi.

Düzenli askeri birliklere yardımcı olarak görevlendirilmelerinin dışında yerli ahaliden toplanan vergi tahsilinde görevlendirilen Kuloğulları bu görevler karşılığında vergiden muaf tutulmak başta olmak üzere çeşitli özel muafiyetlere sahiptiler. Anadolu’dan gelen babalarına kıyasla daha iyi eğitim görme imkanına sahip olmaları yanında yıllar içinde vergi muafiyetleri ve çok çeşitli geçim kaynaklarına sahip olmaları sayesinde zenginleşen Kuloğulları, eyaletlerindeki çevreler tarafından kıskanılmış ve idari mevkilerden dışlanmaya başlamışlardır. Eyalet idarelerini ele geçirmelerine duyulan kuşkudan ötürü sur içinde yaşamalarına izin verilmeyen Kuloğulları, ağırlıklı olarak kıyı şeridindeki kasabalara yerleşmişler ve zamanla ziraat ve ticaretle uğraşmaya başlamışlardır. Kendilerine özel hakları Genç Osmanlı dönemine kadar muhafaza ettikleri Libya’da bile askerlikte en fazla yüzbaşılığa kadar terfi etme imkanına sahiptiler.

Annelerinin Türk olmaması ve bölgede yaygın olan dilin Arapça olması yüzünden Arapçayı anadili olarak kullanan Kuloğulları’nın tamamına yakını bu dili konuşmaktadır. İçlerinde azınlıkta olmakla birlikte bugün dahi Arapça’yla karışmış melez bir Türkçe konuşan insanlara rastlanılmaktadır. Garp ocakları zamanında İstanbul ile yapılan yazışmalar, mahallî yönetimin tuttuğu Türkçe kayıtları ihtiva eden belge ve defterler; günümüzde Cezayir, Tunus ve Libya Devlet arşivlerinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Ayrıca Garp ocaklarında özellikle yeniçeriler ve denizciler arasında birçok halk şairi yetişmiştir. Bu halk şairleri de günümüze çeşitli edebiyat ürünleri bırakmışlardır. Bu gibi etkiler sayesinde Mağribi Arapçaya pek çok Türkçe kelime geçmiştir. En fazla Mısır ve Cezayir’de konuşulan Arapçada etkisini hissettiren Türkçe kelimeler Osmanlı hakimiyetinin olmadığı diğer kıta ülkelerinde dahi kullanılmaktadır.

Orhan Koloğlu’nun tahminlerine göre 300 yıl içinde yaklaşık 1 milyon Osmanlı askerinin Cezayir, Tunus ve Trablusgarp eyaletlerine nakledildiği beyan ediyor. [1]

Garp Ocaklarına yerleşen askerlerden başka özellikle Osmanlı hakimiyetinin Akdeniz’de güçlü olduğu zamanlarda pek çok denizci, korsan ve tüccar ciddi bir nüfus birikiminin sağlanmasına katkıda bulunmuşlardır.

Garp ocaklarında çeşitli tarihlerde farklı sayıda Türk askeri gücü bulunmuştur. Tahminlere göre bu sayı Cezayir’de 15,000-20,000, Tunus’ta 6,000-8,000, Trablusgarp’ta ise 6000 civarındaydı. Ocakların disiplini ve güçlü yönetimi Osmanlı hakimiyetinin asırlar boyu sürmesinde önemli rol oynamıştır. [2]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Kouloughlis

[2] https://www.sabah.com.tr/sozluk/tarih/garp-ocaklari-nedir

https://islamansiklopedisi.org.tr/kuloglu–garp-ocaklari

[/vc_toggle]

Libya’daki Müttefikimiz Fayiz Es-Serrac Kimdir?

Libya’daki Kaddafi rejiminin devrilmesinin ardından ülke çapında boy gösteren siyasi istikrarsızlık, birçok hükümetin kurulmasına ve terör örgütlerinin çeşitli bölgelere nüfuz etmesine sebebiyet verdi. Bu süreçte Türkiye ile koordineli bir biçimde çalışan ve Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin liderliğini üstlenen Serrac, Hafter’e karşı mücadelede en etkin isimlerden biri oldu.

Fayiz es-Serrac’ın babası Mustafa es-Serrac’ın 1954 yılında Türkiye’deki akrabalarını ziyaret ettiği bir fotoğraf.

Trablus’ta doğan Fayiz es-Serrac, Türk kökenli varlıklı bir aileden gelmektedir. Babası Mustafa es-Serrac, Libya’da krallığın hüküm sürdüğü yıllarda bakanlık görevlerinde bulunmuş eski bir bürokrattı. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra Kaddafi’nin direktifiyle Konut Bakanlığı’nda çalışmalarını sürdürdü. Libya’daki iç savaşın ardından Kaddafi’nin devrilmesi üzerine, 2012’de çalışmalarına başlayan Genel Ulusal Kongre’de bakanlık yaptı.

UMH Başkanı Serrac ve Halife Hafter Fransa’da (2017).

2014’de gerçekleşen seçimlerin ardından meclisi ikiye bölündü ve Tobruk bölgesinde kurulan Temsilciler Meclisi resmi olarak Genel Ulusal Kongre’den ayrıldıklarını açıkladı. Serrac, Genel Ulusal Kongre’ye olan bağlılığını sürdürdü. Ekim 2015’de Birleşmiş Miletler’in Libya Elçisi Bernardino Leon, Serrac’ın Libya siyasetine hakim olduğunu ve bu nedenle meşru hükümetin başına geçmesini önerdi. Bu öneri doğrultusunda, 30 Mart 2016’da cumhurbaşkanlığı, 5 Nisan 2016’da da başbakanlık görevlerini üstlendi fakat Serrac’ın liderliğini Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi tanımadı.

İlerleyen yıllarda, Serrac’ın lideri olduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Temsilciler Meclisi’ne bağlı birlikler arasında çatışmalar yaşandı ve ülke çapında birlik sağlanamadı. 2015’den beri Temsilciler Meclisi ile birlikte hareket eden Libya Ulusal Ordusu lideri Halife Hafter’in ilerleyişi ve birçok bölgeyi hakimiyet altına alması, halk iradesini yansıtan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin güç kaybetmesine neden oldu.

UMH birlikleri Sirte batısında birçok noktayı ele geçirdi. – 7 Haziran 2020

Ekim 2019’da Hafter’e bağlı birliklerin Trablus’a saldırmasıyla birlikte Türkiye, Serrac’a askeri destek vermeye başladı. Ayriyeten Katar’dan mali destek alındı. Türkiye’nin hava desteğiyle birlikte Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne bağlı birlikler birçok stratejik noktayı ele geçirmeyi başardı. Trablus ablukadan kurtarıldı ve iç savaşta denge, Serrac lehine dönmeye başladı. Hafter’in batıdaki son kalesi olarak görülen Tarhuna’nın kurtarılması Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin prestijini artırdı.

Mayıs 2020’de Türk destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti birliklerinin Vatiyye Askeri Hava Üssü’ne yönelik başlattığı operasyonda Hafter’in yönettiği Libya Ulusal Ordusu’na ait mühimmatların ele geçirildiği ve üssü korumakla görevli olan Usame Emsik’in öldüğü açıklandı.

UMH Başkanı Serraç, 4 Haziran’da Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü.

Geçtiğimiz günlerde Serrac’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile buluşması, iki ülke arasında yeni bir döneme girildiğini gösterdi. Önceki ziyaretlerinden farklı olarak Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin elinin güçlenmesi, Trablus Havaalanı’nın kurtarılması gibi gelişmeler ön plandaydı. Diliyoruz ki, Libya’daki askeri başarılarımız diplomasiye de yansır ve milli çıkarları korumak yolunda önemli adımlar atılır.

[irp posts=”3433″ name=”Güncel Libya Son Durum Haritası (2020)”]

Dünya İletişiminin %99’unu Birbirine Bağlayan 468 Kablo

Şu anda okumakta olduğunuz bu yazı da dahil olmak üzere 2020 yılı başı itibariyle internetteki tüm uluslararası iletişimin %99’u denizlerin altına döşenmiş 468 tane kablo hattıyla sağlanıyor. Tabi bunların bazılarının uzunlukları sadece 131 kilometre, bazılarının uzunluklarıysa 20.000 km. Yine de o kablolardan birini kesseniz koskoca bir kıtanın interneti gidebilir.

Toplamda 1.2 milyon km uzunluğundaki kablolardan bahsediyoruz. Her yıl 200 civarında irili ufaklı problemle karşılaşılıyor. Bazen kablonun üstüne gemiler yanlışlıkla demir atıyor, bazen de depremler ya da su altı volkan patlamaları nedeniyle bu kablolar hasar görebiliyor.

İnternet kablosu deyince bizim aklımıza evlerimizde kullandığımız en fazla bir parmak kalınlığındaki kablolar geliyor. Bu bir ethernet kablosu. Veriyi elektrikle iletiyor. Ucuz bir yöntem ama bu tür kablolarda sinyal kaybı çok olduğu için uzun mesafelerde tercih edilmiyor. Bir de kablosuz internet var. Bu yöntemde veriler radyo dalgalarıyla iletiliyor.

Peki çok büyük miktarda veriyi, binlerce kilometre boyunca sinyal kaybı yaşamadan ve en önemlisi çok hızlı göndermek için ne yapılabilir? Verileri ışık hızında taşıyabilmek için onları ışıkla taşımak gerekiyor ve bunun için de fiberoptik kablolar kullanılıyor. Bu kabloların içinde bildiğiniz cam var. O camın içine ışığı belli bir açıyla gönderince yansıyarak ilerliyor. Aynı kablonun içine farklı açılarda ışık göndererek aynı anda farklı veriler taşınabiliyor. Yüzlerce terabitlik bilgi. Üstelik bu optik fiberlerin kalınlığı insan saç teli kadar. Saç teli inceliğindeki kabloların başına bir şey gelmesin diye etrafı jel, plastik, çelik, bakır, polikarbonat, aluminyum, polietilen gibi farklı malzemelerden oluşan 7 ayrı katmanla sarmalanıyor.

Kablolar bu şekilde üretildikten sonra çok uzun oldukları için büyük makaralara sarılıyor. Bu makaralar da yaklaşık bir ayda onları denizlerin altına döşeyecek olan gemilere yükleniyor. Çünkü bunlar gerçekten de okyanus tabanına indiriliyor. Eğer taban yumuşaksa kablo bazı noktalarda binlerce metre suyun altındaki zemine gömülüyor. Eğer taban sertse dibe bırakılıyor. Tabi burada onun ne kadar gergin olması gerektiğiyle ilgili çok dikkatli hesaplamalar yapmak gerekiyor. Ayrıca bazı yerlerde mercan resifleri ya da gemi batıkları olduğundan oralarda kablonun dolanmaması için aylar öncesinden planlamalar yapılıyor.

Her gün kullandığımız internet için böylesine zahmetli işlerin yapıldığını öğrenmek insanı gerçekten şaşırtıyor. Peki tüm bu zahmetlere, bu maliyetlere niye katlanılıyor? Çünkü internette var olmak büyük şirketlerden küçük kişisel girişimcilere kadar herkese avantajlar sağlıyor.

Haritada bu kabloların en yoğun olduğu yerlerden biri Atlantik Okyanusu. Peki o okyanusun tabanında ne var? Kuzey Kutbu’ndan başlayıp Güney yarımküredeki Bouvet Adası’na kadar uzanan sıradağlar. Evet Atlas Okyanusu’nun ortasında suyun altında tüm taban boyunca uzanan dağlar var. Hatta bunların bazılarının yüksek bölümleri yer yer su yüzeyine çıkarak okyanusta adalar oluşturuyor. İzlanda bu adalardan biri.

Okyanusun altına kablo döşerken bu bilgileri kullanarak ne kadar kabloya ihtiyaç duyulacağı ve bunların farklı yüksekliklerdeki deniz altı dağlarının üzerinden nasıl geçirileceği hep bunlara göre hesaplanıyor. Okyanusun altında uzanan bu sıradağlar 1872 yılında yine bir transatlantik kablo döşeme girişimi sırasında keşfedildi.

Suların altına kablo döşeme fikrini ilk kez uygulamaya geçiren kişi Samuel Morse. Hani telgraflarda kullanılan Mors alfabesine ismini veren kişi. İlk kez 1842’de New York’da denizin altına 3 km uzunluğunda bir kablo döşeyerek telgraf mesajının güvenli bir şekilde iletilebileceğini test etmiş. Bundan sadece 16 yıl sonra da binlerce kilometre uzunluğundaki ilk kablo Avrupa’yla Amerika kıtalarını birleştirmiş. 1858’de Atlantik okyanusunu aşan ilk telgraf mesajı Amerika’ya ulaşmış. Mesajın gönderilmesi 17 saat 40 dakikada gerçekleşmiş.

Samuel Morse

O ilk kablo döşenmeden önce herhangi bir bilginin Avrupa’dan Amerika’ya ulaşması rüzgarların ve gemilerin hızına bağlı olarak bir ay sürüyordu. O mesaja cevap vermek için bir ay daha. 163 yıl önce insanlar en fazla bu hızda haberleşebiliyordu. İnsanlığın iletişimi hızlandırma çabaları, sadece iki insan ömrü süresinde suların altına milyonlarca kilometre uzunluğunda kablolar döşetti, o kablolar döşenirken okyanusların altında dünyanın yarısını saracak uzunlukta sıradağlar keşfedildi, denizin binlerce metre derinliklerindeki yaşam hakkında bilgi sahibi olundu ve nihayet telgraf kabloları fiberoptik internet kablolarına dönüştü.

Tüm dünyayı saran kablolama sistemi Türkiye’yi de dört farklı noktada kesiyor. Bunlardan birisi Hollanda’dan başlayarak Avustralya, Güney Kore gibi ülkeleri dolaşarak bizim ülkemize de uğrayan SeaMeWe-3 isimli ağ. Bunun dışında Ege Denizi üzerinden geze geze gelen MedNautilus Denizaltı sistemi de ülkemizin en önemli ağlarından birisi olarak gözüküyor. Bu ağ, Yunanistan, İtalya, İsrail, Kıbrıs gibi bölgelere de uğrayarak geniş bir ağ oluşturuyor. Ülkemize ulaşan diğer ağlar Turcyos-1(Mersin-Girne) ve Turcyos-2(Samandağ-Kıbrıs) isimli iki kardeş ağ.

Sırada ne var? İnterneti dünya yörüngesindeki uydulara taşımak mı? Eğer bu uyduların hızı bir gün kabloların hızını geçerse işte o gün gerçek anlamda bulutlardaki internetten bahsedebileceğiz. O zamana kadar aklınızda olsun. Girdiğiniz web siteleri ya da gönderilen e-postalar bulutlardan değil aşağılardan, okyanusların binlerce metre derinliklerinden geliyor.

(Bu yazı Barış Özcan’ın ‘Denizler Altında 468 Kablo’ adlı videosundan esinlenilerek hazırlanmıştır.)

M. Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

barisozcan.com/denizler-altinda-468-kablo-internetin-%99u/

webtekno.com/tum-dunyayi-bir-orumcek-agi-gibi-saran-okyanus-alti-iletisim-kablolari-ne-ise-yariyor-h33241.html#

evrimagaci.org/okyanus-alti-internet-kablolari-haritasi-3519

amfiweb.net/dunyanin-yer-alti-kablolari/

chip.com.tr/haber/internet-kablolarinin-kisa-hikayesi_60330.html

[/vc_toggle]

‘Düşürülemez’ Denilerek Korku Salınan F-117 Nighthawk’ın Hikayesi

Fütüristik tasarımıyla ön plana çıktı, duyurulması ile birlikte tam bir propaganda aracına dönüştü. Körfez Savaşı’nda üne kavuştu, Kosova Savaşı’nda ünü yerle bir oldu. Hem hikayesiyle hem tasarımıyla ender bir uçak bu. Peki nedir bu F-117?

1970’lerde proje başlatıldı. Sır gibi saklandı, öyle ki 1988’e dek Pentagon’da bile böylesi bir projenin olduğunu bilenlerin sayısı birkaç kişiydi. İlk prototipi (T-38A, F-16, A-10 ve C-130 parçalarından yapılmıştı) 1977’de uçuruldu.

Tasarımı o kadar garipti ki ses hızını bile aşamıyordu. Bazıları, ses bariyerini aşarken çıkaracağı patlama sesinden ötürü, tespit edilmesin diye “bilerek” ses hızını aşmayacak şekilde tasarlandığını söyler. Ama infrared alıcılardan saklanabilmesi için modifiye edilen motorun güç kaybı ve radarlardan saklanabilmesi için tasarlanan şekilsiz yüzeyinin aerodinamik kusurları sebebiyle ses hızını aşamadığı düşüncesi daha hakimdir.

64 adet üretildi. Üretimi ayrı, kullanımı ayrı bir servete mal oluyordu. B-2 Spirit’lere kıyasla adeta astarı yüzünü geçiyordu.

Henüz 80’lere yeni gelinmişken yenileme çalışmaları başladı. “Senior Sky” isimli gizli proje kapsamında Lockheed Martin tarafından YF-22 ve Northrop tarafından YF-23 prototipleri hızla oluşturuldu.

1991 Körfez Savaşı ve 1999 Kosova Savaşı’nda görev aldı.

“Düşürülemez!” dendi. Düşürüldü. Peki nasıl?

29 Mart 1999 günü Yugoslavya’ya yapılan NATO müdahalesi sırasında Yarbay Zoltan Dani tarafından komuta edilen Yugoslav 250. Hava Savunma Tugayı’nın 3. Taburuna ait orta irtifa hava savunma sistemleri ABD ordusu mensubu bir F-117’yi düşürdü. Taburun elinde Sovyet S-125 Neva roket sisteminin Yugoslav versiyonu (NATO kod adı SA-3 Goa) olan roket sistemi vardı.

Yerel saatle 20:15’de 13 kilometre mesafeden birçok roket ateşlendi. 2009 yılında uçağı düşüren roketleri ateşleyen asker olduğu tespit edilen Dorde Anicic’in söylediğine göre Yugoslav ordusu, NATO anti-hava savunma sistemi silah sistemlerine yakalanmamak için kendi sistemlerini 17 saniyeden daha fazla çalıştıramıyorlardı. Buna rağmen uçağı 23 kilometre ötedeyken tespit ettiler. Yarbay Zoltan Dani 2007’deki bir röportajında F-117’nin bomba atmak üzere kapaklarını açması yüzünden tespit edildiğini söylemişti. Bu gerçekten de oldukça mümkün bir senaryodur.

“Vega-31” kod isimli F-117’yi uçuran pilot Yarbay Darrell Patrick “Dale” Zelko bir Körfez Savaşı gazisiydi. İki roketin ateşlendiğini ve doğrudan kendisine yöneldiğini fark etti. İlk roket uçağı vuramadı. Oldukça yakından geçen roket uçakta ağır sarsıntıya sebep oldu. İkincisi ise uçağı vurmayı başardı. Yarbay ağır hasar alan uçağın kontrolünü tamamen kaybetti ve uçak savrularak düşmeye başladı. Patlama, o sırada Bosna üzerinde bulunan bir KC-135 Stratotanker uçağından görülebilecek kadar büyüktü.

Oldukça zor durumda olan pilot fırlatma için doğru açıyı kestirmekte oldukça zorlansa da kendini uçaktan fırlatmayı başardı. Paraşütü açılır açılmaz acil durum radyosundan yardım çağrısında bulundu. Patlamayı gören KC-135 bu sinyalleri de almıştı. Yarbay Dale’in daha paraşüt yere inmeden acil durum radyosunu kullanması eğitimine tezat oluşturuyordu. Ama kendisi daha sonra radyoyu “Yüksekteyken sinyalin daha uzağa gidebilmesi ve eğer Yugoslav güçleri tarafından yakalanırsa canlı ele geçirildiğine dair bir kanıt oluşturabilmek” amacıyla kullandığını savunmuştur.

Darrell Patrick Dale Zelko

Yarbay Dale, Ruma kasabası güneyindeki boş alana indi. Daha havadayken kapağını farkettiği bir direnaj kuyusuna girip gizlendi. Burada Belgrad eteklerine bomba yağdıran B-2 Spirit’lerin bomba sarsıntılarını hissettiğini belirtmiştir. Kendisinin saklandığı yer uçak enkazının 1 mil kadar uzağındaydı. Bölgede arama yapan Yugoslav askerleri, polisleri ve siviller Dale’in saklandığı çukurun birkaç yüz metre yakınından geçmişlerdi. Dale bu bilgiyi kurtarıldıktan sonra öğrendi. Yaklaşık 8 saat sonra ABD Hava Kuvvetleri arama ve kurtarma timi tarafından bir MH-53 Sikorsky ile kurtarıldı. Kanopisinde yazan “Yüzbaşı Ken “Wiz” Dwelle” ismi yüzünden bir süre haberlerde yanlış isimle anıldı. Düşen “Something Wicked” (Hınzır bir şey) isimli F-117 uçağı, Körfez Savaşı’nda da 39 sorti yaparak görev almıştı.

ABD güçleri 70’lerin teknolojisiyle üretilmiş, hali hazırda birçok fuarda sergilenmiş uçağın enkazını yok etmek için girişimde bulunmadı. General Bruce Carlson, Sırbistan’nın uçaktan kalanları Rusya’ya verse bile oluşacak sonuçların “minimal” olduğunu belirtmiştir.

F-117’nin bazı parçaları hala Belgrad Havacılık Müzesinde sergilenmekte. Kalan parçalar Rusya ve Çin’e gönderildi ve “anti-hayalet uçak” teknolojisinin gelişimi için kullanıldı. Uçaktan kalan bir “hatıra” parça NATO müdahalesi sırasında Zeljko Raznatoviç tarafından batılı bir gazeteciye adeta “sergilendi”.

Şimdi bir fırın işleten Zoltan Dani ile ordudan emekli olan Dale Zelko 2011’de tanıştılar ve arkadaş oldular.

“Düşürülmesi imkansız” denilen F-117’lerin karizması yerle bir oldu. “Senior Sky” projesi hız kazandı ve adaylardan Lockheed Martin YF-22 prototipi, geliştirilmek ve seri üretime geçirilmek üzere seçildi. F-117 macerasından elde edilen tecrübeler ile F-22 programı tamamlandı. Ve F-117’ler 2008’de apar topar emekliye ayrıldılar.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2008-apr-23-fi-stealth23-story.html

https://www.telegraf.rs/vesti/politika/1496575-mogu-da-polomim-f-117a-evo-kako-je-arkan-unistio-ponos-amerike-i-nevidljivi-bombarder-video

http://webarchive.loc.gov/all/20011213031937/http://www.newsmax.com/archives/articles/2001/12/12/140853.shtml

https://www.pbase.com/vmarinkovic/air_museum

https://en.wikipedia.org/wiki/Lockheed_Martin_F-22_Raptor?wprov=sfla1

https://www.airforcemag.com/article/0701crash/

http://www.f-117a.com/Serial.html

https://www.rd.com/true-stories/inspiring/the-stranger-who-changed-my-life-my-enemy-my-friend/

https://www.thedrive.com/the-war-zone/13766/audio-from-the-1999-shoot-down-of-f-117-vega-31-over-serbia-is-chilling

https://www.bbc.com/news/world-europe-20209770

https://en.m.wikipedia.org/wiki/1999_F-117A_shootdown?wprov=sfla1

https://usatoday30.usatoday.com/news/world/2005-10-26-serb-stealth_x.htm

https://web.archive.org/web/20141230141045/http://www.nationalmuseum.af.mil/podcasts/lecture.asp

https://web.archive.org/web/20160304043205/http://f117sfa.org/sfa_newsletter/Newsletter2007-05.pdf

https://web.archive.org/web/20090718044852/http://www.defenceaviation.com/2007/02/how-was-f-117-shot-down-part-1.html

https://www.strategypage.com/htmw/htada/articles/20051121.aspx

https://web.archive.org/web/20090415224243/http://www.defenceaviation.com/2007/02/how-was-f-117-shot-down-part-2.html

https://web.archive.org/web/19990910071026/http://usatoday.com/news/index/kosovo/koso096.htm

https://www.defensemedianetwork.com/stories/the-rescue-of-vega-31-how-special-ops-forces-saved-an-f-117-pilot-in-serbia/

[/vc_toggle]

Bölgeye Yakın Markaj: Dolar mı? Doğu Akdeniz mi?

‘Mavi Vatan’ kavramını ilk kez kullanan eski Tümamiral Cem Gürdeniz’in 31 mayısta “Dolar mı? Doğu Akdeniz mi?” başlığıyla kaleme aldığı yazı.

Yazımıza gölge CIA olarak değerlendirilen Amerikan Düşünce Kuruluşu STRATFOR Eski Direktörü George Friedman’ın 5 Mayıs 2020 tarihli makalesinden alıntıyla başlayalım. Güç, Devletlerin Yükseliş ve Çöküşü (‘Power and the Rise and Fall of Nations’) isimli makalede şunları yazmış:

“Toplumun güç algısı, güçle pek ilgisi olmayan olaylardan kaynaklanır. Güç, basitçe başkalarını istemeseler bile kendi çıkarlarımıza göre hareket etmeye zorlama yeteneği olarak tanımlanabilir. Bu karmaşık bir denklemdir. Bir tarafta devletlerin nasıl zorlanabileceğini tanımlar. Diğer tarafta, gücün hedefindekinin boyun eğmekle ya da direnmekle karşılaşacağı acılardan hangisinin daha büyük olacağının değerlendirmesi söz konusudur. Bunlar ayrıntılarda anlaşılabilir: Devletler; onlara dayatılan konular; Çekecekleri acının derecesi… Gücün unsurları vardır. Fiziki yıkım ve en nihayetinde öldürme tehdidi ya da gerçekliği olan askeri güç; ekonomik hamlelerle gereken mal ve hizmetlerin engellenmesinden kur manipülasyonlarına değişen geniş yelpazede acı verecek ekonomik güç-ki bu tip güç öldürmez, ancak fakirlik ya da düşük yaşam standardı ile tehdit eder. Üçüncüsü siyasidir. Ülkedeki siyasi yapı ya da kamuoyunun manipülasyonuna dayanır. Bu manipülasyon hedef devletin zayıflatılmasına neden olacak şekilde kamuoyunun tepki vermesine neden olur. Araçları askeri gücün doğrudan kullanılması ya da kullanılma tehdidi; ekonomik acı dayatılması ya da kamuda yeni bir algının gerçek gibi yaratılmasını kapsar. Güç aynı zamanda ödül vermeyi de içerir. Her iki yöntem de sonuçta dayatan güç lehinde irade değişikliğini hedefler.”

Makale, özünde ABD Çin rekabeti üzerine odaklanarak, sonunda ABD liderliğinin acı çektirme gücüne dayanarak devam edeceği senteziyle tamamlanmış. Amerikan Barışı (Pax Americana) ve ‘’Washington Consensus (Oydaşması)’’ndan gelinen nokta. Askeri güç, ekonomik baskı, algı yönetimi, acı çektirme….

Askeri Güçle Tehdit Etmek

Friedman makalesinin yayınlandığı tarihten kısa süre sonra soğuk savaş döneminden bu yana son 40 yıldır hiç yaşanmayan bir gelişme oldu. İlk kez üç Amerikan muhribi ile bir açık deniz destek gemisi ve bir İngiliz fırkateyni, Rusya’nın ön bahçesi Barents Denizi’nde tatbikat yaptı. Aynı zamanlarda Doğu Çin Denizinde Amerikan B1 bombardıman uçakları; Güney Çin Denizinde USS Barry kruvazörü Seyir Serbestisi (Freedom of Navigation) faaliyeti icra ettiler. Bu faaliyetlerin bir başka uzantısı Venezuela’da ABD destekli denizden gelen bazı militanların Madura’ya karşı başarısız bir darbe girişiminde yaşandı.

18 Nisan’da USS Barry destroyeri Güney Çin Denizi’nde tatbikat gerçekleştirdi.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi Tehdit

Doğu Akdeniz çanağında da benzer gelişmeleri gördük. ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisi Judith Garber, Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) Komutanı Korgeneral Demokritos Zervakis’i 12 Mayıs günü ziyaret etti. Ayrılışta ikili, ofiste bulunan Girne tablosu önünde poz verdi. İlginç bir görüntüydü. Basına yapılan açıklamada Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve özellikle Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinden rahatsızlık duyulduğuna vurgu yapılıyor ve Girne resmi üzerinden mesaj veriliyordu. Bu görüşmeden 15 gün sonra 27 Mayıs 2020 sabahı, bu kez ABD Atina Büyükelçisi Jeffrey Payat Yunan MEGA TV kanalına verdiği röportajda Türkiye’ye salvolarla hücum ediyordu: ‘’Türkiye’nin Meriç ve Ege’deki kışkırtmalarına karşı Yunanistan’ın yanındayız’’ diyen Büyükelçi, Amerikan- Yunan Askeri ilişkilerin tüm zamanlardan daha iyi olduğuna vurgu yaparak, ‘’Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz sınırlandırma anlaşmasına tamamen karşı olduklarını’’ söylüyor. Adaların kıyı faaliyetleri kapsamında ana karalar kadar hakkı olduğunu (Meksika Körfezinde ABD-Küba paylaşımını bilmediği anlaşılıyor!) ve bu sınırların Türkiye gibi tek taraflı hamlelerle belirlenemeyeceğinin altını çiziyor. (GKRY’nin 2 Nisan 2004 tarihli MEB ilanını ona hatırlatılmamış olmalı) Kırmızı çizgileri sorulduğunda; “ABD olarak iki NATO müttefikinin bu denli önemli jeopolitik bir bölgede kazaen veya kasten askeri çatışmayı kışkırtacak faaliyetlere girişmesine izin vermeyiz’’ diyor.

Asıl Hedef Rusya

Sonunda eklemeyi unutmuyor: “Eğer bir tırmanma yaşanırsa bundan kazançlı çıkacak olan Vladimir Putin’ dir. Onlar Avrupa Atlantik topluluğun değerlerine, prensiplerine ve kurumlarına karşı çıkıyorlar.’’ ABD Atina Büyükelçisinin bu açıklamalarından 48 saat sonra, Amerikan B1 Bombardıman uçaklarının Baltık ve Karadeniz’de Rusya’yı büyük kışkırtma içine çekecek şekilde ilk kez bombardıman görevlerini denemesi ve bu denemelere Karadeniz’de Ukrayna’ya ait savaş uçaklarının ve Türk tanker uçaklarının katılması son derece dikkat çekici oldu. Amerikan Hava Kuvvetleri Gazetesi “Air Force Times’’ bu gelişmeyi ‘’B-1B uçakları Ukrayna ve Türk uçakları ile Bombardıman Görev Kuvveti Vazifesini Tamamladı’’ başlığı ile verdi. Tabi Ankara, en üst seviyede “Rusya’dan alınan S 400 Hava Savunma Füzeleri sistemi programında hiçbir aksama yok’’ deklarasyonunda bulunurken, ABD’den gelen ağır bombardıman uçaklarıyla soğuk savaş günlerinde bile yaşanmayan böylesi bir tatbikata katılmasının Doğu Akdeniz’den gelen tehdit mesajları veya doların Mayıs başlarında 7,26 TL görmesi ile ilgisinin olmadığını dilemek isteriz.

B-1 Lancer

Düşünce Kuruluşları Kışkırtıyor

Diğer yandan 27 Mayıs 2020 tarihinde Kuzey Suriye’nin Deyrizor bölgesinde, Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere PKK/YPG’ye Amerikan Patriot füzelerini verdiği gün, Washington DC merkezli CEPA Düşünce Kuruluşu tarafından yayınlanan ve başyazarlığını 2018 yılında emekli olan eski ABD Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ben Hodges’ın yaptığı “One Flank, One Threat, One Presence: A Strategy for NATO’s Eastern Flank-Bir Kanat, Bir Tehdit, Bir Varlık: NATO’nun Doğu Kanadı için bir Strateji’’ isimli dokümanda Karadeniz için son derece kışkırtıcı ve NATO ile Rusya’yı savaşın eşiğine getirecek tedbirlerin ve tekliflerin önerildiği bir dokuman yayınlandı. Bu dokümanda Romanya’nın her türlü saldırı silahına kavuşturulmasından, Karadeniz Daimî NATO Deniz Karakol Görevlerinin başlatılmasına kadar, Karadeniz’de Montreux Boğazlar Sözleşmesi dengesine ve mevcut istikrara ciddi tehlikeler yaratacak teklifler yer alıyor.

eski ABD Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ben Hodges

Türk Akademisyenlerin Katkısı

Tabi ABD’nin Karadeniz’deki kışkırtmalarının Türk kamu diplomasisi alanında da yerini aldığını söyleyebiliriz. Örneğin uzun bir aradan sonra -ne tesadüf- geçtiğimiz hafta bazı Türk akademisyenlerin yurt dışı medya ve düşünce kuruluşu yayınlarında Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesine şüphe ve tedirginlik yaklaşımı sergileyen makale ve tweet’lerinde artışa rastladık. Bu yayınları,  geçen hafta Mavi Vatan kavramına ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de deniz çıkarlarını korumaya yönelik hamlelerine karşı, liberal ve FETÖ iltisaklı grupların yıpratıcı propaganda faaliyetlerinden ayrı tutmamızın zor olacağını söyleyebilirim. Bu faaliyetlerin Amiral Yaycı’nın istifasının ardından arttığını söylemek salt bir olgudur.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı

Türkiye, Zor Bir Döneme Giriyor

COVID sonrası işsizlik başta olmak üzere ekonomik ve finansal zorluklarla karşı karşıya kalacağımız bir gerçektir.  Doların artması içeride mandacı zihniyeti heyecana ve söylemesi zor da olsa mutlu bir ruh haline soktu. 15 Temmuz 2016’da yaşanan felaketi neredeyse unutturacak bir duygu sentezine giren sosyal kesimleri gördük.

FETÖ’nün Morali

FETÖ kaçağı bir militanın geçen hafta pervasız bir şekilde “İBB seçimlerini CHP bizim sayemizde kazandı’’ açıklamasını yapması; yeni kurulan partilerin FETÖ ve PKK’yı düşünce suçu spektrumunda görmesi; FETÖ ile mücadelede ve Libya Deniz Sınırlandırma Anlaşmasında kilit rol oynayan Amiralin istifa etmesi, yurt dışındaki kaçak FETÖ gruplarının 15 Temmuz 2016 sonrası görülmesi hayal bile edilmeyen sosyal medya atağına neden oldu. Bu durumun, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarını savunmasını NATO ve Avro-Atlantik sisteme meydan okuma gibi gören mandacılarla; devletin çıkarları yerle bir olsa da tek amaçları iktidarı eleştirmek olan Tolstoy’un horozu statüsündeki kullanışlı aptalları coşturduğunu söyleyebiliriz. Bu atakların münferit olması beklenemez. George Friedman’ın acılar reçetesi makalesi perspektifinde Doğu Akdeniz’de üst üste yapılan Amerikan tehdit söylemleri; Rusya’ya NATO ve ABD tarafından yapılan kışkırtıcı hamleler ve ülkemizde dövizin artması başta Washington DC olmak üzere, batılı başkentlerde alternatif planların masaya açılmasına neden olmuş olabilir.

Tarih İnsandan Yaratıcıdır

Ancak tarihin ve talihin yaratıcılığını hatırlatalım. ABD Karadeniz ve Baltık semalarında kışkırtıcı B1 bombardıman uçağı uçuşlarını yaparken 27 Mayıs 2020 günü, basit bir polis memuru, Minneapolis’te çağlayan etkisi yaratacağını bilmeden bir siyahi Amerikan vatandaşını öldürdü. Ölen George Floyd’un son sözü “Nefes Alamıyorum” oldu. General Nejat Eslen’in tabiri ile ABD’de Amerikan Baharını başlatan bu sözler, bu makale yazılırken pek çok eyalette son derece şiddetli yıkıcı halk hareketlerine dönüştü. COVİD sürecini dahi yönetmekte zorlanan, 100 bin vatandaşını kaybeden, 40 milyona yakın işsizin ortaya çıktığı, dünyadaki gelir dengesizliğinde en üst sıralarda yer alan ABD’nin, George Firedman’ın reçetesini sunduğu acı vererek dünyayı yönetme dönemi kapanıyor. Türkiye’nin Sevr’in 100. Yılında en azından geçmişe bakarak kendine güvenmesi gerekirken, aramızdaki mandacıların bunu görememesi ne kadar acı. Damat Ferit’in Allah’tan sonra en büyük güç olarak gördüğü İngiltere’nin bugünkü temsilcisi ABD’yi düzen kurucu görmeye devam edenlere hatırlatalım. Devletimizin jeopolitik çıkarlarından daha önemli hiçbir şey olamaz. Geçmiş nesiller sadece kendi refah ve mutluluklarını düşünse ve Sevr’e başkaldırmasaydı, bugün muhtemelen İngiliz Devletler Topluluğu içinde koloni vatandaşı olarak yaşıyor olacaktık. O nesillerin 1911’den 1922 sonuna kadar savaştığını hatırlatmak isterim. İnsan hayatının temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak koşullarda aç, susuz, evsiz, barksız, fakir ve hasta yaşayan yüz binler vardı. Evlerin erkekleri yoktu. Ama sonunda biz kazandık.

İngiliz Devletler Topluluğu (1931)

Empertalizme Direnelim

Bizden 6000 mil uzaktan ülkemizi kendi çıkarları paralelinde yönetmeye, komşularımızla aramızın açılmasını teşvik edecek kışkırtmalara girerek, Türkiye’nin büyük kayıplarına neden olacak hamlelere girişen ABD’nin stratejisinin parçası ve Kenar kuşağın kullanışlı payandası olmayalım. İçeride kaos yaşayan ABD’nin modası geçmiş soğuk savaş jargonlarına esir düşmeyelim. Küresel tahtı sallanan dolar karşılığında, jeopolitik çıkarlarımızı pazarlık konusu yapmayın. Bugün hür nefes alıyorsak geçmiş fedakarlıklar sayesindedir. Torunlarımızın başta Doğu Akdeniz’dekiler olmak üzere her türlü hayati çıkarından, Karadeniz’de son 84 yıldır tesis edilen istikrar ve denge ortamından, ekonomik baskılar ve ABD’nin tehditleri nedeni ile taviz vermeyi asla düşünmeyelim. Bugün ovadaki çobandan, mavi vatandaki balıkçıya, kahvedeki çiftçiden fabrikadaki işçiye kadar herkes her geçen gün Mustafa Kemal’e sarılıyor ve onun ışığına geliyorsa tek nedeni var. O emperyalizme direndi ve kazandı. Bugünün yaşayan nesilleri tarihin farkında olmalı ve geleceğe sadakat göstermelidir.

Bir Haklı Mücadele: Tayvan ve DSÖ

Dünya yeni koronavirüsün hızla yayılmasıyla boğuşuyorken hem kriz esnasında virüse karşı azimle mücadele etmesi hem de bu konuda bir başarı hikâyesi sergileyen Tayvan, uluslararası topluma katılımda uzun süredir devam eden engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Tayvan’ın Mayıs ayı ortalarında yapılacak Cenevre’deki Dünya Sağlık Asamblesi’nin (WHA) bir parçası olma konusundaki alçakgönüllü talebinin daha az mümkün olmasına rağmen, gereksiz yere uluslararası tecrit yoluyla hayatları artık riske atılmaması gereken ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sistemine katılma arzusu dünyadaki tüm ülkeler tarafından yerine getirilmesi gereken 23 milyon insana daha fazla uluslararası destek verilmelidir[1]. Çünkü Tayvan’ın salgını önleme ve salgınla başa çıkma başarısı asla bir şans olarak görülmemektedir. Tüm bunlara karşın gerçek şu ki Tayvan’ın DSÖ sistemine katılması siyasi ve yasal tartışma ve görüşmelere yol açmaktadır[2]. Bir önceki yazımda detaylı olarak açıkladığım gibi Tsai Ing-Wen hükümeti, kişisel sağlık ve salgın önleme ile ilgili bilgi ve bilgilerin iletilmesinde, kamu ve özel kaynakların organize edilmesinde ve koordine edilmesinde ve COVID-19 ile mücadele tedbirlerinin uygulanmasında önemli bir rol oynamış ve halen bu devam etmektedir. Birçok uluslararası basın Tayvan’daki insanların bu sürece olan katkısını çoğu zaman göz ardı etmektedir. Sadece COVID-19 acil durumuyla ülkeye yardımcı olmakla kalmamış, aynı zamanda dünyanın geri kalanı için de iyi bir örnek olmuştur[3].

Birincisi, Tayvan’daki insanlar halk sağlığı eğitimi konusunda azımsanmayacak oranda bilgiye sahiplerdir. Geçmişte yaşanmış olaylardan çok değerli dersler aldılar. 21. yüzyılın başında, 2003 yılında şiddetli akut solunum sendromunun (SARS) patlak vermesi, Tayvan’a salgının yayılmasının nasıl zapt edileceği konusunda sert ve acı bir ders vermiştir. Tayvanlılar potansiyel bir salgın krizden daha fazla haberdar olmuş ve önceden proaktif ihtiyati tedbirler almaya başlamışlardır. Merkezi ve yerel yönetimlerin başarısı, nüfusun bir salgının şiddetini anladığında ve kendini korumanın yolunu bildiğinde daha iyi elde edilebilmektedir.

İkincisi, SARS deneyimi nedeniyle, son derece tetikte olan Tayvanlılar, Doğu Asya’da ilk COVID–19 salgınından haberdar olur olmaz yüz maskesini gönüllü olarak kullanmaya başlamıştır. Covid-19 pandemisinin gelişmesiyle birlikte, giderek daha fazla okul, mağaza, ofis binası ve apartman binaları, el dezenfeksiyonu ve dezenfektan spreyleri sağlayarak veya binaların girişlerinde vücut ısısı kontrol noktaları kurarak kendini savunma önlemleri almaya başlamıştır. Ek olarak, bazı hususlarda insanların kendi kendilerine önlem alma seviyesinin bu kadar yüksek olması nedeniyle, Tayvanlılar hükümet tarafından verilen her mantıklı tavsiyeyi takip etmektedirler.

Üçüncüsü, Tayvan COVID–19 hastalarının önlenmesi ve tedavisine adanmış en iyi tıbbi ve halk sağlığı ekiplerinden birine sahiptir. Tayvan ayrıca en iyi destekleyici gruplardan biri olan tıbbi profesyonel ulaşım ve temizlik personeline sahiptir. Bu nedenle, Tayvan’da köklü bir tıbbi sağlık sisteminin hizmetine erişilebilirlik iyi şekilde çalışabilmiştir. Tayvan’ın tüm yasal sakinlerinin, 1995 yılında Kuomintang (KMT) hükümeti tarafından başlatılan tek ödemeli bir zorunlu sosyal sigorta programı olan Ulusal Sağlık Sigortası’na (NHI) katılmaya uygun olduğuna değinmek yerinde olacaktır. COVID-19 Tayvan’ı tehdit ettiği anda NIH programı entegre bir hastane ve klinik sistemi ve kolay erişilebilir tıbbi ve halk sağlığı kapasitesi ile merkezi hükümetin durumu daha kolay değerlendirmesine ve yönetmesine yardımcı olmuştur.

Son olarak, Tayvan hükümetinin, özellikle sivil toplum kuruluşları (STK’lar) biçimindeki sağlam sivil toplumu, uzun süredir ihtiyaç duyan ülkelere gıda güvenliği, sıhhi tesisat malzemeleri ve tıbbi hizmetler konusunda insani yardım sağlama konusunda uzun süredir çalışmaktadır. Acımasız uluslararası siyasi gerçekler nedeniyle Tayvan’ın resmi yardım kanallarına sahip olmamasının boşluğunu doldurmaktadırlar. Bazı Tayvanlı STK’lar, bazen hükümetle işbirliği içinde, pandemi süresince yabancı toplumlara yardımcı olmak için işbirliği ve ortaklık için sınırlı kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmaya öncelik vermektedirler.

Tayvan’ın virüs boyunca DSÖ konusunda haklı bir şekilde izlediği yolun herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir. Bazı ülkelerin sırf politik ve ekonomik olarak güçlü konumda olmaları nedeniyle uluslararası bir örgütü domine etmesi bir örgütün bağımsızlığını ve bu örgüte karşı olan bakış açısını tehlikeye atmaktadır. Tayvan’ın DSÖ sistemine dâhil edilmesinin istenmesi ve bunun savunulması siyasetle ilgili değil, temel insan haklarıyla ve Tayvan halkının uluslararası toplum tarafından tanınabilme ve katkıda bulunma arzusuyla ilgilidir.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”26779″ name=”Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı?”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.cfr.org/in-brief/why-does-who-exclude-taiwan konu hakkında diğer görüşler için bkz. ( Erişim Tarihi: 15.05.20)

[2] Tartışmalar hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.cnbc.com/2020/05/12/china-objects-to-taiwan-joining-who-meeting-on-coronavirus.html (Erişim Tarihi: 15.05.20)

[3] https://www.idu.org/excluded-but-still-able-and-willing-taiwans-story-in-the-pandemic/ konu hakkında detaylı bilgi için bkz. (Erişim Tarihi: 15.05.20)

[/vc_toggle]

Yüz Senelik Terâne: Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti

Yabancıların, mirasçısı olduğu devletler ve Türkiye üzerine harita çizme hastalıkları bilinen bir hakîkattir. Bu mevzû hakkında o kadar çok vesîka bulunmaktadır ki sırf haritalardan müteşekkil sayfalar dolusu kitap neşredilebilmiştir. Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesiyle başlayıp bugüne kadar bilfiil devam eden bu vetîrenin uzak olmayan geçmişteki tezâhürlerinden biri de hiç şüphesiz Sevr Muâhedesi’dir. Damat Ferit Paşa tarafından oldubittiye getirilerek İstanbul Hükûmeti adına Saltanat Şûrâsı tarafından imzâ edilen muâhede, Meclis-i Mebûsan’ın kapalı olması sebebiyle mecliste görüşülememiş ve mer’iyete girmemiştir. TBMM Hükûmeti muâhedeye taraf olmadığı için muâhedenin TBMM Hükûmeti’ni bağlayan bir tarafı da yoktur. Klasik tâbirle Sevr, ölü doğmuş ve bir proje olmaktan öteye gidememiştir ancak yabancıların Türkiye üzerindeki en şiddetli arzularını gösterir bir muâhede olarak Türk milletinin hâfızasındaki yerini almıştır.

Sevr Muâhedesi üzerinden yaklaşık yüz sene geçmesine rağmen bugün dahi Türkiye toprakları üzerinde hak iddia edenlerin ana dayanak noktası olmaktadır. Bu iddiaları dile getiren devletlerin başında da Ermenistan gelmektedir. Hâlihazırda sözde soykırım iddiaları ile milletlerarası arenada Türkiye’yi işlemediği bir suça mahkûm etmek isteyen Ermenistan, Türkiye aleyhindeki faâliyetlerini sâdece bununla hudutlandırmamıştır. Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti adında oluşturulmaya çalışılan devletçik Türkiye aleyhine yapılan çalışmaların son örneğidir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, İddiaları ve Faâliyetleri

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ne bağlı Batı Ermenistan Ulusal Meclisi’nin neşrettiği “Batı Ermenistan Ermenileri’nin ve Batı Ermenistan’ın haklarının savunmasına yönelik hukuki ve siyasi birleşik paket” adlı vesîka bu sözde cumhuriyeti ve taleplerini anlamamız noktasında anahtar mevkiindedir bu yüzden vesîkanın mühim kısımlarından iktibaslar yapacağım.

Sözde cumhuriyetin kuruluşu ve yapılanması vesîkanın önsözünde şöyle anlatılmaktadır:

“2004 Aralık 17 târihinde Artsakh’ın Şuşi şehrinde Batı Ermenistan Ulusal Konseyi kuruldu. Aynı gün Batı Ermenistan Ermenilerinin kendi kaderini tayin hakkına dair, 2007 yılında ise Ermeni yüksek platosu ve Tarihi Ermenistan`ın yerlisi (otokton) olarak Batı Ermenistan Ermenilerinin haklarına dair bildirge kabul edildi. 4 Şubat 2011 tarihinde Batı Ermenistan Hükümetinin oluşum sürecinin başlangıcı ilan edildi. 2014 yılı Ocak ayında daha önce gerçekleştirilmiş seçimler sonucunda, Batı Ermenistan Milli Meclisi(Parlamento) oluştu, Milli Meclis ise Cumhurbaşkanı seçimi yaptı.”

Aynı vesîkanın 22. sayfasında sözde cumhuriyetin hukûkî ve siyâsî dayanakları şöyle açıklanmaktadır:

“– Batı Ermenistan hakkında Rusya hükümetinin deklarasyonu, 29 Aralık 1917

– Sevr Barış antlaşması 10 Ağustos 1920

– ABD 28. Başkanı Woodrow Wilson’un hakem kararı 22 Kasım 1922

– Kilikya Bağımsızlık bildirgesi 4 Ağustos 1920

– Ek antlaşmalar ve hukuksal belgeler”

Not: Wilson’un hakem kararı 22 Kasım 1920 târihlidir. Aynen iktibas yapıldığı için yanlışlık düzeltilmemiştir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti Merkez Seçim Komisyonunun 14 Eylül 2018 târihli beyânatına göre sözde cumhuriyetin şâmil olduğu idârî mıntıkalar şöyle açıklanmıştır:

“Seçilmiş milletvekilleri, kökleri ve ile, Batı Ermenistan’ın 27 bölgeyi ve eyaleti temsil ederler. Bitlis, Sasun, Muş, Van, Tigranakert, Harput, Hemşin, Trabzon, Ordu, Sebastiya, Karin (Erzrum), Kars, Ardahan, Ani, Iğdır, Harput, Kilikya, Sis, Adana, Urfa, Malatya, Hnus, Dersim, Taron, Javakhq ve diğerleri.”

Not: İktibasta Tigranakert olarak geçen yer ismi, Rusya Federasyonu’nda faâliyet gösteren Ermeni diasporasının merkez yayın gazetesi Erkramas’a göre eski Ermenistan’ın başkenti ve Diyarbakır’ın eski ismidir. Sebastiya ismi Sivas’ı temsil etmektedir. Taron ismi Muş’u temsil etmektedir. Javakhq ismi Gürcistan hudutları içerisindeki Samtshe-Cavaheti idârî mıntıkasını temsil etmektedir.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti başbakanı Tihran Pashabezyan’ın 04.02.2020 târihinde neşredilen beyânatında 2018 ve 2019 senelerinde sözde cumhuriyetin BM’ye sunduğu dilekçeler şöyle açıklanmıştır:

“1-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) BM üyeliği için yaptığı başvuru, 25 Mayıs 2018.

2-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) ABD Başkanı Woodrow Wilson’un Tehkim Karar’ıyla sınırları belirlenmiş bölgede Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ni (Ermenistan Devleti) hayata geçirmek ve gerçekleştirmek ile ilgili başvurusu, 28 Mayıs 2018.

3-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti) Ermenistan ve Kilikya topraklarının askersizleştirilmesi, Türk işgal güçlerinin oradan çekilmesi ile ilgili başvurusu, 20 Kasım 2018.

4-Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin (Ermenistan Devleti), Ermenistan Devleti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki sınırların belirlenmesi ile ilgili başvurusu, 7 Ağustos 2019.”

Bu iktibasların yanında birkaç husus hakkında da bilgi sahibi olmamız mühimdir. Birinci husus sözde cumhuriyetin 2018 yılında gerçekleştirdiği milletvekili seçimlerine 51505 seçmen katılmıştır. İkinci husus ise sözde cumhuriyet, farklı mecrâ ve platformlarda yayın yapmakta ve iddialarını yaymaktadır.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti Üzerine Değerlendirmeler

Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye karşıtı siyâsetin farklı ayakları değil birbirinin devamı olan projelerdir. Gâye, önce milletlerarası arenada tatbik edilecek baskıyla Türkiye’ye soykırım iddialarını kabul ettirmek, sonra milletlerarası mahkemelerin belirlediği milyarlarca dolarlık tazmînata mahkûm etmek ve nihâyet sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’ni gerçekleştirmektir. Meseleye bu perspektiften bakıldığında mevzuûbahis iddiaların Türkiye’ye dayatılmak istenen modern Sevr olduğundan şüphe edilmeyecektir. Bugün için bu iddiaların târihî ve hukûkî bakımdan incelenip müşterek bir karara bağlanması imkânsız hale gelmiştir çünkü Ermeni tarafı meselenin târihî ve hukûkî boyutlarıyla ilgilenmeyip meseleyi doğrudan doğruya siyâsetin mevzûu haline getirmiştir. Türkiye tarafının Ortak Târih Komisyonu oluşturulması teklifinin reddedilmesi Ermenistan hakkındaki kanaatimizi doğrular mâhiyettedir.

Ermenistan ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin topraklarında hak iddia ettiği ülkelerin Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan olduğu görülmektedir. Bu üç ülkenin, Ermenistan ve hâmîsi vaziyetindeki Rusya’ya karşı Kafkasya mıntıkasında istikrarı temin etmek maksadıyla her yıl müşterek gerçekleştirdiği savunma ve dışişleri bakanları nezdindeki toplantılar mühimdir. Türkiye’nin Azerbaycan ile 2010 senesinde imzâladığı Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması’nın bir benzerini Gürcistan ile de imzâlaması stratejik zorunluluktur. Adı geçen muâhedenin taraflardan birinin üçüncü ülke ya da ülkeler tarafından saldırıya mâruz kalması halinde ortak bir güvenlik ve savunma perspektifi oluşturulacağı şeklindeki ikinci maddesi tercihimizin sebebidir. Gürcistan ile de bu muâhede imzâlandığı takdirde Türkiye Azerbaycan ve Gürcistan’ın stratejik çıkarları fiili durumun yanında hukûkî zeminde de örtüşmüş olacaktır.

Stratejik ehemmiyetinden dolayı değinmemiz gereken ve sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin hak iddia ettiği bir başka mıntıka Gürcistan hudutları içerisindeki Samtshe-Cavaheti idârî mıntıkasıdır. Bu mıntıkanın ehemmiyeti birkaç sebebe dayanmaktadır. Birincisi Samtshe-Cavaheti nüfusunun yarısı Ermenilerden oluşmaktadır ve mıntıka Ermenistan ile hudut olduğu için Ermenistan tarafından ilhak edilme riski vardır. İkincisi Türkiye Azerbaycan karayolu irtibatı bu mıntıkadan geçmektedir. Üçüncüsü ise Ermenistan mıntıkayı ilhak ettiği takdirde Karadeniz’e ulaşması için sâdece 50 km’lik bir mesâfe kalacaktır. İran’ın kendisine tatbik edilen ambargoyu delmek için Batum limanına getirdiği malları Ermenistan üzerinden ülkeye soktuğu bilinmektedir bu yüzden İran’ın, Ermenistan’ın Samtshe-Cavaheti mıntıkasındaki hak iddialarına destek vereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin sürgündeki hükûmetinin ikâmet ettiği yer sözde cumhuriyetin vesîkalarından anlaşıldığı kadarıyla Paris’tir. Fransız hariciyesinin, sürgündeki hükûmetlere ev sahipliği yapma ve Fransız çıkarları için kullanma geleneğinin bir aksi olarak Fransa’nın sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti’nin sürgündeki hükûmetine ev sahipliği yapması tesâdüf değildir. Fransa’nın, Britanya’nın Filistin Mandası’na karşı savaşan Yahudi “direnişçi” teşkîlât liderlerini ülkesinde barındırma politikası hatırlanmalıdır. Fransa bu politika netîcesinde Britanya’nın elini zayıflatmayı ve Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki çıkarlarının Britanya tarafından kabul edilmesini gâye edinmiştir. Fransa’nın bu faâliyetleri yürütürken iki cihan harbinde de Britanya ile müttefik olduğu ve aralarında birçok gizli muâhedenin yapıldığı unutulmamalıdır. Bu bakımdan NATO müttefiki Türkiye’ye karşı aynı yıkıcı faâliyetlere girişmesinde şaşılacak bir hal yoktur.

Son olarak Rusya’da yayın yapan NTV (Türk basınında HTB olarak geçmiştir.) adlı kanalda yakın zamanda gösterilen sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti bayrağı, Sevr Muâhedesi ile çizilmesi planlanan Ermenistan hudutları ve aynı yayında geçen sözde “Sürgündeki Batı Ermenistan Hükûmeti” gibi ifâdeler, Rusya’nın da bu meseleyi çıkar oyunlarına alet edeceğini göstermektedir.

SONUÇ

Sözde Batı Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye’nin imzâcı taraf olmadığı ve Türkiye’yi ilgilendirmeyen birtakım vesîkaları öne sürerek Türkiye’den toprak talep etmektedir. Sözde hükûmetin teessüsünü tamamladığı ve göz ardı edilmeyecek bir seçmen kitlesine sahip olduğu görülmektedir. Sözde hükûmetin bu çalışmaları yaparken başta Fransa ve Rusya olmak üzere birtakım devletlerin himâyesinde ve yardımlarıyla hareket ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye bu hamlelere Azerbaycan ve Gürcistan ile yaptığı teşrîkimesâîyi derinleştirerek cevap vermektedir. Bu mesele Türkiye aleyhine çalışanların ilhamlarını yüz sene evvel çizilmiş projelerden aldıklarını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Târih kitaplarında kaldığını düşündüğümüz düşmanlıklar ve hesaplar bugün de mer’îdir. Müttefik ve dost olduğunu düşündüğümüz devletler Türkiye üzerine harita çizmekte bir beis görmemektedir. Yalnız şu târihî hâkikati bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türk milletinin kaderini çizmeye çalışanlar mâzîde olduğu gibi yine Türk milleti tarafından akâmete uğratılacaklardır.

Ömer Fâruk Fidan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Batı Ermenistan Cumhuriyeti. “Batı Ermenistan Ermenileri’nin ve Batı Ermenistan’ın haklarının savunmasına yönelik hukuki ve siyasi birleşik paket”. Erişim: 28 Nisan 2020.

http://www.western-armenia.eu/stat.gov.wa/tr/2017/Bati_Ermenistan_Ermenileri_paket-06.01.2017.pdf

Batı Ermenistan Parlemento’su milletvekilleri seçimi. “Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu) 2. dönem milletvekilleri seçimleri yapıldı”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu) 2. dönem milletvekilleri seçimleri yapıldı

Batı Ermenistan TV. “Türkiye Rusya televizyonunda gösterilen Batı Ermenistan haritasından memnun değil”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Türkiye, Rusya televizyonunda gösterilen Batı Ermenistan haritasından memnun değil

Batı Ermenistan Ulusal Meclisi (Parlementosu). “Batı Ermenistan Hükümeti’nin oluşumu kendi başına bir amaç değildir”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Batı Ermenistan Hükümeti’nin oluşumu kendi başına bir amaç değildir

Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi. “Ermenistan’ın Gürcistan Cavaheti planı ikinci Dağlık Karabağ!”. Erişim: 29 Nisan 2020.

Ermenistan’ın Gürcistan Cavaheti planı ikinci Dağlık Karabağ!

[/vc_toggle]

George Floyd Eylemleri ‘False Flag’ mı?

George Floyd, 25 Mayıs’ta ABD’nin Minneapolis bölgesinde polis memuru Derek Chauvin tarafından öldürüldü.

George Floyd’un feci bir şekilde öldürülmesinin ardından başta Birleşik Devletler olmak üzere, Fransa, İrlanda, Yeni Zelanda, İrlanda, Hollanda gibi ülkelerde ırkçılık karşıtı eylemler düzenlenmeye başladı. Eylemler halen sürerken, Birleşik Devletler’de durum diğer ülkelerden farklı olarak polis karşıtlığı ve vandalizme dönüştü.

Söz gelimi Victoria Secret mağazası yağmalamanın ya da polisleri şiddet dolayısıyla eleştirip, polislere şiddet uygulamanın “makul kabul edildiği” bir süreç yaşanıyor. Makul kabul edildi diyorum çünkü Trump karşıtlarının bu konuda pek bir endişesi yok gibi görünüyor. Oysa ki George’un kardeşi de vandalizme karşı olduklarını söylemişti.

Dünya tarihinde bugüne kadar iktidarlar devamlı olarak silahlı üstünlük sağladıktan sonra halk gözünde yasaları uygulama meşruluğu kazanmışlardır. Bunu belirli coğrafyalarda tutunamayan devletler ve milletlerin geride pek hatırı sayılır eserler bırakamamasından anlamak mümkündür. Demokrasinin beşiği olarak kabul edilen ABD’de sokağa çıkma yasakları da bunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Trump göstericileri, göstericiler ve muhalefet Trump yönetimini suçluyor. Oysa ki durumu en ağır şekilde eleştiren eski başkan Obama döneminde de benzer vakalar yaşanmıştı. Eric Garner ve Michael Brown olayları akla gelen ilk örneklerdir. ABD’nin tarihi boyunca siyahilere davranış konusunda ciddi problemlerin varlığı aşikardır. Bu durum son yıllarda İslam coğrafyasında Birleşik Devletler yararına yapılan askeri operasyonlarda da sivil kayıplarına pek  hassasiyet gösterilmemesi ya da Ebu Gureyb vakası gibi tatsız hadiselerle de farklı bir boyut kazanmıştır. Esasında ABD’nin zihniyet olarak değişmesi gereklidir.

Eric Garner da polis tarafından boğazı sıkılarak öldürülmüştü. (2014)

Trump’ın kameralar önünde İncil göstererek orduyu devreye sokabileceğini söylemesi ilk etapta bir gözdağı olarak değerlendirildi. Esasında amaç, Avrupa’ya nazaran daha muhafazakar bir seçmen kitlesinin oyunu kazanmak olabilir. Öte yandan yağmacıların varlığı protestolara sempatik bakışı da baltalıyor. Bu yönüyle protesto dalgasının günden güne azalacağını öngörmek mümkün.

Diğer tarafta ise demokratlar bir siyasi kazanım elde etmek için ırkçılık karşıtı söylemlerle Trump’ı hedef alıyor. Obama, Biden, Alexandra Ocasio Cortez… Durum, siyahilere olan ön yargı ve kötü muamelenin aniden Trump döneminde ortaya çıkmış gibi lanse edilmesiyle ilginç bir hal alıyor.

COVID19 ise adeta muhalif medya tarafından unutulmuş gibi. Aylardır evde kalmaları istenen insanların iç içe protestolar gerçekleştirmesi basın açısından pek bir problemmiş gibi görülmüyor. Genelde protestolara vurgu yapılırken, sağlık konusu pek önemsenmiyor.

Derek Chauvin

Pentagon 1600 askeri Washington’a konuşlandırdıktan sonra yağmalamaların azaldığına dair bilgiler de mevcut. Ancak gösteriler şu an için sona ermiş durumda değil. Katil Derek Chauvin’e gelince, bölge başsavcısı Mike Freeman, üçüncü dereceden cinayet ve taksirle adam öldürmekten yargılama olacağını açıkladı.

Olaya karışan dört polis açığa alındı, Trump’ın da Federal Soruşturma Bürosu ve Adalet Bakanlığı’na soruşturmanın hızlandırılması talimatı verdiği rapor ediliyor. Tüm bunlar yaşanırken, milyonlarca kişinin işsiz kalması da unutulmuş gibi görünüyor. Bu yönüyle bir “false flag” teorisi de geliştirmek mümkün.

Yazının son bölümünde Antifa meselesine değineyim. Trump’ın radikal bir açıklama ile terör örgütü olarak ilan etmeyi planladığı Antifa, 1930’larda faşizm karşıtı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Örgütün lideri yoktur ya da bilinmemektedir. Kökeni Almanya Komünist Partisi’ne dayanır. İtalya ve İspanya’da da Antifa hareketlerinin mevcudiyeti olmuştur. Antifa son yıllarda ise IŞİD’e karşı YPG saflarında savaşmıştır.

Sözün özü, ABD’nin zihniyet açısından bir reforma ihtiyacı vardır ve bu sorunun çözümü için ciddi çaba gereklidir.

‘Türkiye Libya’daki Savaşı Kazandı, Rusya’ya Ne Kaldı?’

Rus “topcor.ru” isimli haber sitesinde yer alan “Türkiye Zaten Libya İçin Savaşı Kazandı; Rusya’ya Hangi Seçenekler Kaldı” başlıklı makalede Türkiye’nin BM tarafından tanınan meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekleyerek Hafter güçlerini yenilgiye uğrattığı, Ankara’nın Ortadoğu ve Afrika başta olmak üzere Akdeniz’de de büyük avantaj sağladığı ve Hafter güçlerini destekleyen Rusya’nın politikasında değişikliğe gitmesi gerektiği belirtiliyor.

Türkiye’nin savaşa doğrudan müdahalesinden sonra Libya’daki durum önemli ölçüde değişti. “Dost Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan”, Kremlin’in Suriye’de resmi düzeyde Şam’ı desteklediği gibi aynı stratejiyi Trablus’ta yaptı. Görünüşe göre, Libya topraklarının bir sonraki yeniden dağılımının sonuçlarına göre ana kazanan Ankara olacak.

Şimdi, dolaylı bir biçimde üç deniz üzerinde bir savaşa sürüklenmiş olan ülke tarafından yapılacak ne var?

Rusya’nın oldukça başarılı Suriye deneyimini takdir eden Ankara da aynı şekilde, Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) resmi davetiyle askerlerinin yanı sıra bir “vekil” olarak Libya’ya gitti. Şu andan itibaren Mareşal Halife Hafter’in ve arkasındaki uluslararası koalisyonun yenilgisini saymaya başlayabiliriz. Bu devletlerin birleşik gücüne rağmen, her şeyini kaybettiklerini itiraf edebiliriz.

Hafter’in Libya Ulusal Ordusu, aynı anda birçok ülke tarafından desteklenmektedir.

  • Mısır, sınırlarındaki İslamcıların ortaya çıkmasına karşı “uzak yaklaşımlarla” mücadele ediyor.
  • Suudi Arabistan ve BAE, Müslüman Kardeşler’i Trablus’tan çıkarmak için Mareşal’in ordusunu finanse ediyor.
  • Fransa, Kuzey Afrika’da daha da güçlenebilmek için İtalya’yı eski kolonisinin dışına itmekten kaçınmıyor.
  • Rus yönetimi Hafter’e açıkça sempati duyuyor ve iktidara gelirse Kremlin’e yakın oligarşistler için minnettarlık ve bir takım kazançlı sözleşmelere girişilebilir.

Ve şimdi hepsi kaybetti. Güçlerine rağmen aralarında birlik yok ve BM tarafından Trablus’ta resmen tanınan hükümete karşı Hafter’in tarafında doğrudan yer alamazlar. Onlar için geriye kalan tek şey finansman, silah temini, askeri eğitmenlerin yardımı ve paralı askerlerin birkaç birliğidir. Daha önce ifade edildiği gibi, Libya’nın “bilinmeyen havacılık” adı altında sunduğu son fikir dürüst olmak gerekirse, savaşın kızışmasına yol açacak. Gerçek şu ki, Türkiye Trablus’ta ciddi bir bahis yaptı.

Türkiye Libya’daki Zafer ile Neler Kazandı?

İlk olarak, bölgenin ve sahilin kontrolünün Ankara’ya verilmesi, Avrupa pazarına kolayca teslim edilen Libya’ya hidrokarbon rezervlerine erişim sağlıyor.

Libya’da doğal gaz ve petrol sahaları, kabileler ve nüfusun yoğun olduğu bölgeler. – Harita: Clash Report

İkincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan, UMH Başkanı Serraç ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırası sayesinde, deniz sahasının büyük bir parçasını aldı ve Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya boru hattı projesine karşı bir “kalkan” koydu.

Üçüncüsü, Libya’da kontrolü ele geçiren Ankara, Afrika ve Ortadoğu’dan Avrupa Birliği’ne kadar tüm büyük göçmen akınının kontrolünü ele geçirdi ve bu da Ankara’ya büyük bir siyasi baskı aracı kazandırdı.

Son olarak da, Türklerin eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bir diğer eyalet zaferlerine geri dönmesi, Recep Erdoğan’a puan katacaktır.

Trablus’un hiçbir durumda Ankara’nın desteğiyle teslim olmayacağı anlamına geliyor. Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH), Birleşmiş Milletler tarafından tanınıyor, bu da Türkiye’nin askeri birliğini keyfi olarak konuşlandırma hakkına sahip olduğu anlamına geliyor. Bu bağlamda, “bilinmeyen uçakların” Libya’ya transferi aslında Hafter’in kendisine karşı olumsuz bir durum yaratıyor, çünkü buna karşılık Türkler kendi savaş uçaklarını ve hava savunma sistemlerini Kuzey Afrika’da konuşlandırıp, Libya topraklarında uçuşa yasak bölge ilan edebilirler. Hem de bu konuda yasal olarak haklı olacaklar.

Halife Hafter ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov

Adını koymak gerekirse artık Türkiye kazandı, çünkü uluslararası hukuk ve yasal olarak gruplaşmasını artırma olanakları, Hafter’i temsil eden tüm koalisyondan kıyaslanamayacak kadar yüksek. Evet, birlikte Türkler için sorun yaratabilirler; ancak Ankara’nın Trablus’u güçlendirmesi ve Serraç’ın kişisel güvenliğini sağlayarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmesi yeterli.

Rusya’nın Libya’da Hangi Seçenekleri Kaldı?

– Mareşal Hafter üzerine bahis oynamanın biraz farkına varabilir, kayıpları düzeltebilir ve diğer sorunlara odaklanarak Libya’dan ayrılabilirsiniz. Türkleri sıkıştırmayı bırakabilir, durduk yere onlarla olan ilişkilerin kötüleşmesini engelleyebilirsiniz.

– Aksine hareket edebilirsiniz, ama o zaman Libya’nın anahtarı Trablus’ta yattığı için küçük düzensiz güçler tarafından ele alınması sorununun nasıl çözüleceği düşünmelisiniz ve ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarafında, yandaş uluslararası hukuk ve düzenli bir ordu yer aldığını unutmamalısınız.

– Son olarak, orijinal bir ihtilaf yapabilirsiniz: Moskova’nın Serraç hükümetini tanıdığını ve eski gizli koalisyon ortaklığını Türkiye ile başlatıp ve bunun karşılığında da ülke içinde bir dizi iş ortamında söz sahibi olabilirsiniz.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (Haziran 2020)”]

[irp posts=”27316″ name=”Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları”]

Arap Baharı’nın Başladığı Olay: Yasemin Devrimi

Arap coğrafyasındaki birçok ülkede 2010 yılından itibaren etkisini gösteren, kitleleri demokratikleşme fikriyle peşinde sürükleyen bir süreçti Arap Baharı. Bölgede uzun süren iktidarların sonunu getiren bu halk hareketi her ülkede farklı sonuçlar ve yeni aktörler ortaya çıkartmıştır.

Tunus ise bu hareketlerin olgunlaşması açısından büyük bir öneme sahip olan ve devrim ateşinin yakıldığı ülke olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkenin küçük şehirlerinden olan Sid-Buzid kentinde yaşayan, hayatını seyyar satıcılık yaparak idame ettiren 26 yaşındaki Muhammed Buazizi, kolluk güçlerinin tezgahına el koyması ve kendisine kötü davranışlar sergilemesinin ardından protesto amacıyla 2010 yılının 11 Aralık gününde kendisini ateşe vermiştir.

Muhammed Buazizi

4 Ocak 2011 günü hayatını kaybeden Buazizi, ülkede büyük yankı uyandırmış olup; işsizlik, enflasyon, ifade özgürlüğü kısıtlamaları gibi nedenlerle hükümete baş kaldıran toplumun her kesiminden insanın simgesi haline gelmiştir. Buazizi’nin eyleminden iki hafta önce Wikileaks tarafından Tunus Devlet Başkanı Zeynel Bin Ali ve ailesinin yolsuzluk ve usulsüzlükleri hakkında ortaya çıkan diplomatik kayıtlar,  Bin Ali ve ailesinin elde ettiği servetin ulaştığı devasa boyutu ifşa etmiş ve halkın tepkisini çekmiştir.[1]

Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali

Buazizi’nin başlattığı bu eylem bireysel protestodan kitlelere yayılmış ve daha sonra bölge ülkelerine de sıçramıştır.

Zeynel Bin Ali seçildiği dönemde ülkesine ekonomik ve politik birçok yenilik getirmesine rağmen , 2000’li yıllardan itibaren halka inememiş ve politikalarını tersi yönde seyre sokup halktan cevap alamamıştır. İsyanların şiddetini artırmasının ardından askeri görevlendirmiş, 12 Ocak’ta sokağa çıkma yasağı ilan eden Bin Ali, bu hareketi ile protestoların şiddetlenmesini körüklemiştir. Üstünde oluşan baskıya daha fazla dayanamayarak 14 Ocak tarihinde hükümetini fesih edip, ailesi ile birlikte Suudi Arabistan’a yerleşmiştir.

Bununla birlikte, halk isyanı sırasında 74 kişi cezaevinde olmak üzere toplam 219 kişi yaşamını yitirmiştir.[2]

1 ay süren bu isyan süreci 23 yıllık bir iktidarı yıkmıştır. İnternet üzerinden halkı isyana teşvik eden paylaşımlarda “Polis’e yasemin verelim!” sloganı kullanıldığı için bu devrimin adı Yasemin Devrimi olmuş ve Arap Baharı’nın ilk adımını oluşturmuştur.

Buğra Nalcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Torlak,Furkan.(2011) Devrimden Demokrasi’ye Tunus’un Seçimi

Kaboub, Fadhel. (2014). The Making of the Tunisian Revolution. Middle East Development Journal. 5.

A.g.m.,sf:28.

Kocak,Onur Alp. “Yasemin Devrimi’nden “Arap Baharı”na Tunus” s1

[1] A.g.m.,sf:28.

[2] Kocak,Onur Alp. “Yasemin Devrimi’nden “Arap Baharı”na Tunus” s1

[/vc_toggle]

Genel Bakış: Bask Sorunu ve ETA

Bask milliyetçiliğinin geçmişi oldukça eskilere dayanmaktadır. Bask halkı, Romalılardan beri kendi dilleriyle, kültürleriyle, İspanya’dan ayrı bir siyasal aktör olarak varlığını sürdürmüştür. Kendi parlamentolarını, idari ve askeri birimlerini etkin bir biçimde kullanmıştır.19.Yüzyılda Bask bölgesinde Karlist savaşları başlamış ve bunun sonucunda Madrid yönetimi bölgesel yönetimi ortadan kaldırmıştır. Bask dilinin kullanılması da yasaklanmıştır. Bask milliyetçiliği ise bu olaylardan sonra beklenildiği üzere şiddet şeklinde ortaya çıkmadı. Basklar 1895’te ilk siyasi partileri PNV(Partido Nacionel Vasco)’yi kurdu. PNV tüm Bask’ları birleştirmeyi ve tek bir örgüt altında toplamayı kendine misyon edinmişti.

İspanya’da 1936 yılında patlak veren iç savaşın ardından neredeyse tüm siyasal ve askeri kurumları ele geçiren Franco, 30 Ocak 1938’de devlet ve hükumet başkanlığı ile kara ve deniz kuvvetleri başkomutanlığına getirildi. General Franco iktidarı öncülüğünde Bask kimliği yok sayıldı. Basklıların tarihsel hakları, özerk statüleri ve özerk kurumları kaldırıldı, dilleri yasaklandı.Bask halkının ayrılıkçı hareketleri baskıcı hükümetin bu politik tavrı yüzünden ateşli ve kanlı bir milliyetçiliğe dönüşecekti.

1959 içerisinde, Birkaç üniversiteli Bask genci ETA(Bask Yurdu ve Özgürlük)’yı kurdu. Bu öğrenciler PNV içerisinden çıkmıştı ve 1968’e kadar ölümle sonuçlanacak bir eylem gerçekleştirmediler. Bu tarihten sonra ETA eylemlerinde hedef olarak çoğunlukla asker ve sivil bürokratları seçti. Franco’nun 1978’teki ölümünün ardından başa geçen Juan Carlos Bask sorununu demokratik yöntemlerle çözmek istiyordu. Carlos İspanya’yı otonom bölgelerden oluşan bir devlet haline getirdi fakat ETA bu adımlara rağmen şiddet eylemlerini arttırarak devam ettirdi. ETA’nın şiddet olayları karşısında hükümet olağanüstü hal ilan etti ve yakaladığı teröristleri ağır cezalaraçarptırdı . 1986’da Fransa’nın ETA üyelerini sınırdışı etmesi üzerine eylemler İspanya’da bulunan Fransızları da hedef almıştır. 1968 yılından beri sürdürdüğü silahlı mücadelede 800’den fazla kişinin ölümünden sorumlu tutulan ETA, AB tarafından 28 Aralık 2001 tarihinde kabul edilen “Ortak Terör Örgütleri Listesi”nde yer almaktadır.

ETA örgütünün bomba yüklü araçlar patlatması, soygunlar, halktan zorla alınan “Devrim Vergileri”, bu hareketi çocuk yaşlı farketmeksizin can alan bir katliam makinesine dönüştürdü. Bu eylemler örgütün PKK ile olan davranışsal benzerliğini de ortaya koymaktadır.Nitekim ETA İspanya dışında da birçok olay ve örgütle temas halinde olmuştur ancak bunlar başka bir yazının konusu olmalıdır.

“İspanya’nın 11 Eylül’ü”

ETA’nın uluslararası medyada adından çokça bahsettirecek bir olay da 11 Mart 2004 Madrid saldırılarıdır. O tarihte Madrid’te üç ayrı tren istasyonunda bombalı saldırı düzenlenmiş ve 192 kişi ölmüş, binlerce kişi yaralı olarak kurtulmuştu. Olayları El-Kaide üstlenmiş olsa da ETA’nın bu vahim olaya doğrudan veya dolaylı olarak müdahale etmediğini düşünmek oldukça zordur.

Kanlı eylemlerine 40 yıldır devam etmesinin ardından ETA, 24 Mart 2006 tarihinde “sürekli ateşkes” ilan etti. ETAnın bu kararı halkı bir nebze rahatlattı. Bu noktadan sonra İspanya hükümeti, ETA’yı klasik bir terör örgütü olarak kabul etme yaklaşımından vazgeçti ve ETA ile mücadeleyi Bask ulusunu da sürece dahil ederek sorunları uzlaşı ve sağduyu sürecinde çözmeye başladı.Nitekim bu stratejiye referandumdan çıkan %61’lik “silah bırakma şartı ile görüşmelere başlanması” kararı da destek oldu.

Bugün Bask ülkesi, Franco Yönetiminin totaliter yönetiminin güçten düşmesinden beri bir azınlığa verilebilecek en geniş özerklik haklarını kullanıyor. Dillerini özgürce kullanıp kültürlerini yaşayabiliyorlar.

Ertuğrul Albayrak

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Yılmaz, Ömer (2006). “İspanya Terörle Mücadele Tecrübesi: Medeniyetler İttifakı Olabilir mi?”, İhsan Bal(ed),Terörizm: Terör, Terörizm ve Küresel Terörle Mücadelede Ulusal ve Bölgesel Deneyimler, USAK Yayınları, Ankara.

uwww.bbc.com/news/world-europe-41888351

unravellingmag.com/articles/basque/

[/vc_toggle]

Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları

[irp posts=”26573″ name=”Libya’da İşgale Karşı Stratejik Unsur: Halk”]

Libya’da, 1 milyona yakın mevcudu olan Kuloğlu Türklerinin[2] en yoğun olduğu bölge Mısrata[3]’dır. Kuloğulları’nın silahlı güç teşkil edebilecek bugünkü varlığı ise 25 yaş seviyesine kadar 20.000, 40 yaşa kadar dâhil edildiğinde ise 40.000 milis kuvvet dolaylarındadır. Bununla beraber birtakım iç siyaset dengeleri nedeniyle, hariç bırakılarak ülkelerinin mücadelelerine –gerektiği gibi- destek olmalarına izin verilmemektedir. Bölgede yapılan alan çalışmalarına göre Kuloğulları, günümüzde Türkçe bilmemekte fakat Türk olduklarını bilmektedirler, teşkilatlı bir biçimde dernekler ve muhtelif sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla varlıklarını sürdürmektedirler.[4] Kuloğlu Türkleri kendilerini, Türk yurdunun Trablusgarp vilayetinde meskûn Türkler olarak tanımlamaktadır. Millî kimlik kavillerine ihlasla bağlı kalan Kuloğulları; tarihte her zaman yaptıkları kahramanlıklara namzet, Meşru Hükûmet’e her türlü siyasi/askeri desteği vererek, Hafter silahlı örgütünü geçtiğimiz günlerde Mısrata’dan atmışlardır. Sahada yapılan mülakatlar neticesinde; Kuloğlu Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğiyle beraber, Meşru hükûmetin saflarında mücadele etmeye hazır olduklarını açıkça beyan etmektedirler. Silahlanabilecek 40.000 dolaylarında milis potansiyelinde bulunan bu Türk gücü; sıhhatli biçimde aksettirilebildiği takdirde UMH ile Hafter arasındaki kuvvet dengelerini, UMH’nin lehine etkili biçimde baskılayacaktır.

Demografik potansiyelleri, çarpıcı ve etkili bir askeri güç olmaları, teşkilatlanma kapasiteleri dolayısıyla Libya üzerinde stratejik bir güç unsuru olan Kuloğullarından gerekli seviyede faydalanılamadığı görülmektedir. Meşru hükûmetin Libya halkının kudretini göz ardı etmesine yalnızca Kuloğulları özelinde değil, aşiret ve kabilelerden istifade edememesi hususunda da rastlanmıştır. UMH kısa bir zaman öncesine kadar Libya’daki kabileler ile iletişim dahi kurmama tutumunu göstermiştir. Bedeli ağır olan bu tutum, Mart 2020 tarihinde Trablus şehir merkezine Hafter’in füzelerinin düşmesiyle sonuçlanmıştır.

Libya son durum haritası: 18 Mayıs – 24 Mayıs tarihleri arasında UMH’nin ilerleyişi

Ulusal Mutabakat Hükumeti, hatalı iç politikasından vazgeçerek önceki dönemlerde gerekli ihtimamı göstermediği aşiretler ile müzakereler başlatmış ve akabinde bu stratejik hamlenin kazanımlarını elde etmeye başlamıştır. Gelinen noktada ise, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de açık destek vermesiyle UMH; Trablus’un içlerine kadar işgal etmiş bulunan Hafter terör örgütünü, güneye, Fizan çöllerine doğru geri püskürtmekte mahir zaferler elde etmektedir. Sahadaki dinamikler, Libya pratiğinde başarılı olmanın yolunun; salt askeri kuvvetten değil, toplumun ve kanaat önderlerinin desteğini kazanmaktan geçtiğini bir kez daha kanıtlamıştır. Stratejik zeminde düşünüldüğünde, örgütlü halk kuvveti olan kabilelerin önemi ne ise, Kuloğulları’nın önemi birkaç gömlek fazlasına tekabül etmektedir.

Teşkilatlı halk kuvvetini yönetebilmenin getirisi, aktarıldığı üzere sahada okunabiliyorken, Meşru Hükûmetin Hafter grubuna karşı kesin zafer elde etmesinin kuvvetli etmenlerinden birisi de Kuloğlu Türklerinden gerektiği gibi istifade etmesi olacaktır. Ulusal Mutabakat Hükûmeti, hâlihazırda Kuloğullarını bünyesine katarak silahlı unsurlarını kuvvetlendirebilir ve bununla beraber Kuloğulları’nın içtimaî itibarından yararlanarak, meskûndan aldığı desteğin artması ile işgalci Hafter kuvvetlerine büyük bir darbe daha vurabilir.

Libya’da Kabilelerin Önemine Dair

 Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin zafiyet gösterdiği iki önemli muarız unsur;

  • Halkın arasına sızmış olan medhali selefilerin Libya’nın kültürel kodlarına olan tahribatının engellenememesi[5]
  • Kuloğlu potansiyelinden istifade edilememesi iken,

üçüncü stratejik hatası da;

  • UMH’nin Trablus güneyindeki kabileler ile restleşmesi olmuştur.

Mayıs ayının başlarına kadar sürdürülen bu hata son kertede Trablus’ta hem doğal kaynak sıkıntısına hem de halkın direncini kırma noktasına kadar ilerlemiştir.

Libya’da Kabilelerin ülke üzerindeki dağılımı – Harita: Mepa News

Trablus’a su taksimi şehrin güneyinden yapılmaktadır. Bu bölge, kabilelerin de ikamet ettiği bir alandır. Hafter güçlerinin Trablus’a çok yaklaştığı Mart-Nisan aylarında, Meşru Hükûmetin askeri alandaki zafiyetlerinin de sebep olduğu saldırgan iç politikası ve güneydeki kabilelerle restleşmesi sonucunda, kabilelerin mukabelesi Trablus’un suyunu kesmek yönünde olmuştur. Gerek Trablus’un tamamen muhasara altına girmesi, gerekse Trablus’ta suların iki-üç haftalık uzun bir zaman diliminde kesik kalması, şehrin direncini tamamıyla sarsmıştır.

Mezkûr tarihte ve öncesinde, ilgili kabileler Hafter’e destek veriyor oldukları için bu kabilelerin çocukları/akrabaları Hafter grubu tarafında silahlı milis olarak yer almışlardır. UMH’nin yaptığı başarılı bir askeri harekât ile aşiret mensubu çocuklar esir olarak ele geçirilerek hapsedilmiştir. Kabile liderleri UMH’den çocuklarının serbest bırakılmasını talep etmiş, buna mukabil Meşru Hükûmet uzlaşmacı bir tavır sergilemeyerek Trablus’taki su kesintisinin müsebbibi olmuştur.

Su kaynakları güneyden gelen bir şehrin yönetiminin; şehir Hafter terör örgütü tarafından muhasara altındayken; doğal kaynakları elinde bulunduranlar ile ‘kavga’ edebilmesi olanaksızdır. 2 milyon nüfuslu bir şehrin su dolaşımını akamete uğratmak hatasının devam ettirilmesi, Trablus’un refahı ve felahı için olanaksız bir mesele iken Meşru Hükûmet, (Türk Devleti’nin müdahil olması ile) ahvali geç de olsa fark etmiş ve çözüm adımları geliştirmiştir. Mayıs ayının başlangıcında UMH, başta güney bölgesi olmak üzere Libya kabileleriyle başarılı diplomatik görüşmeler başlatarak, en başta su sorununa çare bulmuş, bunun üzerine de birçok kabilenin desteğini almayı başarmıştır. Hafter’e karşı ardı ardına icra edilen başarılı askeri harekâtlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuvvetli hava desteği, kabilelerden destek kazanma hususunda son derece etkili olmuştur.

Akamete uğramış bir iç politika sürecinde; Türkiye’nin askeri-stratejik destek ve yönlendirmeleri, UMH’nin de serinkanlı siyasetinin sonucunda ortaya çıkan başarı -bir kez daha- Libya’da kabile ve halk dinamiklerinin ehemmiyetini ortaya koyar niteliktedir.

Sonuç-Analiz

Libya dinamiğinde kabilelerle doğru iletişim kurulmaksızın ve halk desteği olmaksızın, orduların kalıcı zaferler elde etmesi ve meşruiyet kazanması mümkün gözükmemektedir. Halk kuvveti tabirinin belki de en kristalize biçimi Kuloğullarıdır ki onlar; köklü örgütlenmeleri, Libya’daki tabii hiyerarşik konumları ve saygınlıkları, silahlı unsur sınıfında olup Türk yönetimlerine daimi bağlılıkları ile potansiyel bir siyasi-askeri kuvveyi temsil etmektedirler. Barışın tesis edilmesine giden süreçte, takriben 400 yıl hamilik ettiği vatan toprağında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de engin tecrübelerini Ulusal Mutabakat Hükûmeti ile paylaşması elzemdir.

Gelinen noktada Meşru Hükumet tarafından:

  • Libya’nın medhali selefiler vasıtasıyla çözülmeye çalışılan kültürel kodlarının muhafaza edilmesi,
  • Demografik yapının kuvvetli ve tabii unsurları olan kabileler ile barışın sağlanması,
  • Kuloğullarının siyasi-askeri dinamizminin aktive edilerek sahaya sürülmesi

adımlarının uygulanması, esaret altına alınmak istenen Libya’yı özgürleştirmenin ve Libya’da kalıcı barışın tesis edilmesinin istinat noktası olacağı görülmektedir.

T. Turan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”26573″ name=”Libya’da İşgale Karşı Stratejik Unsur: Halk”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Kuloğlu ya da Köroğlu. Kuloğulları hakkında detaylı bilgi için:
İlter, A. S. (1936).  Şimali Afrika’da Türkler (Cilt 1) (s.107). Vakit Gazete-Matbaa.

Kavas, A. (2001). Kuzey Afrika’da bir Osmanlı nesli: Kuloğulları. Osmanlı Araştırmaları (21).
Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.
Koray, E. (1980). Libya tarih ve kültür. Türk-Libya ilişkileri (ss.117-135) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.

Sümer, F. (1980). Osmanlı devrinde Kuzey Afrika ve Libya. Türk-Libya ilişkileri (ss.20-51) içinde. Türk-Libya Dostluk Derneği.

[2] Sahada edinilen bilgilere göre, yalnız Mısrata bölgesinde ikamet eden 300.000 Kuloğlu’ndan bahsedilir.

[3] Trablus’un yaklaşık 200km doğusunda, sahil hattında yer alan bölge.

[4] Libya Köroğlu Derneği

[5] Turan, T. (2020, 13 Mayıs). Libya’da işgale karşı stratejik unsur: Halk. Stratejik ortak. https://stratejikortak.com/2020/05/libya-isgal-halk.html

[/vc_toggle]