Suriye, nüfusunun yarısından fazlası Sünni olmasına rağmen uzun yıllardır Nusayriliğe (Arap Aleviliği) mensup Esad ailesi tarafından yönetiliyor. Nüfusun hemen hemen %15’ine tekabül eden Nusayriler, bunca süre iktidarda kalmayı ise Baas Partisi’nin temellerine borçlu.
Baas Partisi’nin Kuruluşu ve Gelişimi
Mişel Eflak
Kuruculuğunu 7 Nisan 1947’de Hristiyan bir Arap olan Mişel Eflak’ın yaptığı Baas Partisi, pan-Arabist ve sosyalist bir çizgide kurulmuştur. İşçilerin sendikalaşmasını, sanayi kuruluşlarının devletleştirilmesini ve sınıf düzeyinde hiyerarşinin ortadan kaldırılmasını savunan Baasçılar, ilk siyasi temaslarını Lübnan’da gerçekleştirdiler. Buradaki sosyalist partiler ile irtibata geçildiyse de Lübnanlı sosyalistlerin daha radikal bir çizgide politika yürütmelerinden ötürü anlaşmazlık yaşandı ve Eflak, Mısır’a yoğunlaştı. Mısır’da Baasçı çizgiyi benimseyen Hür Subaylar Hareketi’nin iktidara gelmesinden sonra partinin popülaritesi arttı ve Suriye’de büyük prestij elde etti. 1954 yılında gerçekleşen seçimlerde parlamentoda 22 koltuk kazandı ve en büyük ikinci parti oldu. 1957’de Suriye Komünist Partisi ile ittifak kurdu ve meclisteki konumunu güçlendirdi. 1 yıl sonra yapılan referandumla Mısır ve Suriye birleşerek Birleşik Arap Cumhuriyeti adını aldı. Birleşimden sonra devlet başkanı Abdülnasır, mutlakiyetçiliği güçlendirmek amacıyla Suriye Baas Partisi’ni yasaklı parti ilan etti. 1961’de Şam’da gerçekleşen darbe neticesinde birlik ayrıldı ve Baasçıların bir kısmı bu darbeyi destekledi. 1961’den sonraki süreçte Baas Partisi meclisteki konumunu gitgide güçlendirdi. 1963’de, 8 Mart Devrimi gerçekleştirdi ve Baas Partisi’nin askeri kademesi ülkedeki yönetimi devraldı. Cuntanın liderliğini Salah Cedid, Muhammed Ümran ve Hafız Esad üstlenmişti.
Darbenin ardından ordudaki Baas karşıtları tasfiye edildi. Bu süreçte darbeciler arasında da görüş ayrılıkları mevcuttu. Parti, üç temel gruba ayrılmıştı. Muhafazakar Baasçılar, sosyalistler ve askeri komiteye mensup üyeler arasında ihtilaflar yaşanıyordu. Bu çekişmelerden dolayı 1966’da bir darbe daha gerçekleşti. Askeri komite mensupları muhafazakar Baasçıları tasfiye etti ve Salah Cedid devlet başkanı seçildi. Bu darbeden sonra partinin kurucularından olan Mişel Eflak, partisinden tasfiye edildi. 1967’de gerçekleşen Altı Gün Savaşı neticesinde Suriye’nin İsrail karşısında hezimete uğraması ve Golan Tepeleri’nin işgal edilmesinin ardından Salah Cedid, halk nazarında desteğini önemli ölçüde yitirdi. Cedid’e yönelik muhafeletin artmasının ardından Hafız Esad, ordunun ve partinin desteğini alarak yönetimi ele geçirdi ve Salah Cedid tutuklandı. Bu gelişmeyle birlikte günümüzde dahi süren Esad iktidarı başlamış oldu.
Esad ailesi
Hafız Esad Dönemi
Hafız Esad, iktidara geldikten sonra konumunu güçlendirmek için büyük bir tasfiyeye girişti. Ekonomik ve sosyal kalkınma programları başlattı. İktidarının ilk yıllarında halkın tüm kesimlerini kucaklayan bir lider oldu. Lübnan ile olan ilişkilere önem verdi.
Hafız Esad
Nusayrilerin devlet kademelerinde yükselmesini sağladı ve akrabalarını devletin en stratejik noktalarına yerleştirdi. Yeni bir anayasa hazırlattı ve parlamentoda diğer partilere de söz hakkı tanıdı. Özel sektörün ülke çapında yayılmasını teşvik etti. Döneminde kişi kültü yaygınlaştı ve Baasçılığın en önemli lideri haline geldi. Abdülnasır’ın ölümünün ardından kendisini onun halefi olarak gördü. Devlet dairelerindeki teftişler arttı ve Esad rejimine muhalif olan memurlar görevlerinden uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanının yetkileri artırıldı ve ordunun gücü parlamento karşısında zayıfladı.
Nusayrilerin devlet kademelerinde daha sık yer alması ve iktidarın tekelleşmesi ilerleyen yıllarda özellikle Sünni nüfus arasında tepki çekmeye başladı. Bu tepkiler, yıllar önce pan-İslamist idealler çerçevesinde kurulan Müslüman Kardeşler örgütünün prestijini artırmasına sebep oldu. Bu popülarite sayesinde örgüt, 1978 yılının sonunda üye sayısını 30.000’e kadar çıkarmayı başardı. Muhalefetin güçlenmesi parti nazarında endişe yarattı ve Esad’ın liderliği sorgulanır hale geldi. Hatta Esad karşıtları arasında Müslüman Kardeşler ile irtibata geçen Baasçılar bile oldu. İyice güçlenen muhalifler, başta Halep olmak üzere geniş çaplı bir isyan hareketi başlattı. Bürokratlara ve askerlere suikastler düzenlendi, Nusayrilerin evleri yağmalandı. Devlet bu isyanı bastırabilmek için çok sert yöntemlere başvurdu. İsyancıların kalelerinden biri olan Hama kenti, Rıfat Esad tarafından ağır bombardımana tutuldu. Tanklar ve askeri araçlar şehir üzerinde büyük tahribat yaratarak isyanı önledi. Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarına göre on binlerce insan Suriye ordusu tarafından katledildi. İsyanın bastırılmasından sonra Müslüman Kardeşler’in ileri gelenleri ve isyana destek veren Baasçılar tutuklandı.
Rıfat Esad ve Hafız Esad
Kasım 1983’de Hafız Esad, kalp krizi geçirdi ve bir süre hastanede yatmak durumunda kaldı. Bir daha toparlanamayacağı ve yerine Rıfat Esad’ın geçeceği söylense de görevinin başına döndü. Rıfat Esad, parti içerisinde pek destek göremiyordu çünkü adı birçok kez yolsuzluk davasına karışmıştı ve Hama’da yaşanan katliamın sorumlusu olarak görülüyordu. Hafız Esad’ın oğlu Basil Esad, 1986 yılından itibaren ordu kademesinde çeşitli görevler almaya başladı.
Basil Esad
Bu durum, kamuoyunda Basil Esad’ın veliaht olarak seçildiği şeklinde yorumlandı. Nitekim daha sonraki süreçte parti içerisinde de görev almasıyla veliahtlık durumu kesinleşti fakat 1994’de gerçekleşen bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Kazanın ardından Hafız Esad’ın diğer oğlu olan Beşşar Esad apar topar askeri eğitime tabii tutuldu ve deneyim kazanması amacıyla parti işlerini üstlendi. 1990’ların sonuna doğru Hafız Esad’ın sağlığı iyice bozuldu ve yapılan toplantılarda oldukça yorgun olduğu görüldü. Buna rağmen görevini sürdürmeye devam etti. 10 Haziran 2000’de, Lübnan Başbakanı Selim el-Hoss ile telefonda görüştüğü esnada hayatını kaybetti. Suriye’de 40, Lübnan’da ise 7 gün yas ilan edildi.
Beşşar Esad Dönemi
Hafız Esad’ın ölümünün ardından anayasada değişikliğe gidildi ve cumhurbaşkanlığı için konulan minimum kırk yaşında olma şartı kaldırıldı. 10 Temmuz 2000 tarihinde yapılan seçimlerde Beşşar Esad oyların %99’unu alarak cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.
Beşşar Esad
Aynı zamanda Suriye ordusunun başkomutanı ve Baas Partisi’nin genel sekreteri oldu. Görevi devralmasıyla birlikte geniş çaplı af yasası çıkartarak birçok siyasi mahkumu tahliye etti ve kalkınma projelerine yöneldi. ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’ye yönelik olumsuz demeçler verdi. İran’ın Suriye’de nüfuzunu artırmasına göz yumdu. 27 Mayıs 2007’de bir kez daha cumhurbaşkanı seçildi. Gitgide daha otoriter bir tavır takınmaya başladı ve Müslüman Kardeşler üzerinde baskı kurdu. İlk yıllarına nazaran daha sert bir politika izlemeye başladı ve rejim karşıtlarını istihbarat aracılığıyla fişledi. 2011’in başlarında Suriye’nin birçok yerinde patlak veren isyanlara sert müdahale etmesinden ötürü Batılı ülkelerce eleştirildi. ABD ve Kanada, Esad rejimine yaptırımlar uygulamaya başladı. Esad ise reform sözü vererek isyancılardan isyanı sona erdirmelerini istedi. Türkiye’ye kaçan Suriyeli mültecilerin geri dönmesi gerektiğine yönelik demeçler verdi. Avrupalı devletlerin Beşşar Esad ile ilişiğini kesmesinden sonra rejim zor durumda kaldı ve isyanları bastırmakla uğraştı. Ordunun sivillere uyguladığı sertlik isyanın daha geniş çapta yankı bulmasını sebebiyet verdi. Diğer ülkelerin müdahil olmasıyla iyice karışık bir hal aldı ve iç savaş başlamış oldu.
Günümüzde ağırlıklı olarak Suriye’nin kuzeyinde faaliyet gösteren Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu, İran/Rusya destekli Esad rejimi ve terör örgütü YPG arasında devam eden savaş; IŞİD’in bertaraf edilmesiyle farklı bir boyut kazandı. Savaşın nasıl bir ivme kazanacağı şu an için muamma olsa da milyonlarca Suriyeli, can güvenliği endişesiyle Avrupa’ya ve komşu ülkelere sığınmış vaziyette. Üstelik şehirlerdeki tahribatın boyutu da oldukça yüksek.
Doğu Akdeniz müttefikleriyle ara verilmesi pek olası görünmese de, İsrail’in gaz ihracatı muamelesine; İsrail ve Kıbrıs’ta açık deniz bloklarının sahibi olan ve işleten ABD’li Noble Energy, gelecekteki kalkınma planlarını etkileyebilecek olan Doğu Akdeniz’de İsrail ve Kıbrıs’ta daha fazla yatırım yapmakta zorluklar yaşayacak. Ayrıca bbankalardan kredi almak daha zor ve daha pahalı olacaktır. Bu bağlamda bir Türk çözümü devreye girebilir.
İsrail, Levanten havzasındaki Leviathan ve Tamar keşiflerinde 28 trilyon metreküp(850 milyar metre3) kadar gaz çıkardığı için bir sorunla karşılaştı. Bulgular, iç pazarı için çok fazla ve diğer her ihracat seçeneğinde maliyet, çevresel veya jeopolitik engellerin bir kombinasyonuna dayanan zorluklar var.
Bu nedenle, gazı yeterince cazip bir fiyat ödeyecek kadar derin bir pazara nasıl getirir?
Mevcut bir boru hattı yoluyla belli bir miktardaki hacim doğal gaz, Mısır’a ihraç etmek için geçici olarak taşındı. Ancak söz konusu miktarlar, bu büyük rezervlerin potansiyel akışlarından çok uzaktır.
Covid-19’dan önce bile Mısır iç talep büyümesi ve müşteri tabanının ödenebilirliği tahminleri, Mısır ithalatının iç üretimin artması pahasına ithalatın iki LNG sıvılaştırma tesisine erişmesine izin verme istekleri gibi büyük ölçekli değişiklikler yaşandı. Ve salgın Mısır’ın İsrail ihracatı için çekiciliğini çökertti.
Küresel ve özellikle Avrupa gaz fiyatlarındaki zayıflık, Mısır’daki ek kahverengi alan sıvılaştırma trenleri veya yeşil alan, yüzen veya kıyıdaki Kıbrıs LNG gibi diğer seçenekleri zayıflatacaktır. Kıbrıs ve Yunanistan’a 10 milyar m³/yılda İsrail gazı verilmesi ve daha sonra İtalya ve kıta Avrupa pazarına erişim için diğer projelerle bağlantı kurması planlanan 8 milyar dolarlık Doğu Akdeniz doğal gaz boru hattının inşası için bir anlaşma, ocakta yapılmış ama bu anlaşma daha doğmadan ölmüş olabilir.
İsrail’in azalan seçenekleri Türkiye ile anlaşma sağlamaya teşvik edebilir mi?
Ülkelerin deniz sınırlarını tanımlamak için planlama yaptığına dair spekülasyonlar konuşulurken; Türkiye, bir tarafta uluslararası kabul görmüş savaşta yıpranmış Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hükümeti… Hemen hemen her taraf arasında artan deniz ayrımı göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz’de olduğu gibi diğer tarafta da BAE ve Fransa gibi bölge dışındaki aktörlerin varlığı göze çarpıyor.
İsrail’in Akdeniz Gazı: İç Yönetişim, Ekonomik Etki ve Stratejik Etkileri adlı 2019 kitabının yazarı Sujata Ashwarya, “İsrail’in Kıbrıs’la olan mevcut anlaşmalarını ortadan kaldıracağı için, herhangi bir yakınlaşmanın o kadar ileri gitmesi pek olası değildir. Ancak, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesinden iki yıl önce bir kez daha patlak veren tam diplomatik ilişkilerin restorasyonu gibi maddi ilerlemeler masada olabilir.” diye fikrini beyan etti.
Cazibe: İsrail’in açık deniz alanlarından Türkiye’ye, daha sonra Avrupa’ya gaz transfer etmek için mevcut Türk projelerine bağlanabilecek bir boru hattı projesi. İngiltere Hull Üniversitesi’nde bir Ortadoğu siyaset uzmanı olan Raphael Cohen-Almagor, “Ticari, teknik ve coğrafi olarak, İsrail sahalarından [Mersin’deki liman kenti] Türkiye’ye gaz gönderecek bir boru hattı en uygun maliyetli seçenek” diyor. Cohen-Almagor, “Türkiye’nin büyük iç pazarı ve daha fazla transit ticaret seçenekleri her iki ülke için karşılıklı yarar sağlayabilir.”dedi.
Ve çözüm şu anda güçlü bir ek avantaja sahip olabilir. Türkiye, başka yerlerde nispeten kısa vadede arz edebilecek sermayeyi yoğun bir projeye finanse edecek katkıda bulunma hevesine sahip olabilir. Türkiye, Akdeniz’de ve Karadeniz’de sondaj yapmaya devam etmek istiyor ve büyük bir gaz merkezi olma tutkusunu azaltmayacak gibi görünüyor.
Gaz dağıtım merkezi yani HUB olma hayali kısmen bir dış politika aracıdır ve milliyetçi bir yerli izleyici kitlesini, Türkiye’nin büyük mevcut ve potansiyel talebini, coğrafi konumunu, değişen tedarik kaynaklarını ve Avrupa pazarını birbirine bağlayan yeni boru hattı ticari bir mantık kapasitesini içeriyor.
Geçtiğimiz yıl Türkiye iç pazarında, 20 milyar m3/yıl’ın üzerinde ve Avrupa transit için 25 milyar m3/yıl’ın üzerinde, 15 milyar m³/yıl genişleme ile yaklaşık 50 milyar m³/yıl yeni ithalat kapasitesi başlatıldı. Türkiye ayrıca Yunanistan ve Bulgaristan ile devam eden boru hattı bağlantılarını geliştirdi.
Anlaştık mı anlaşmadık mı?
Anlaşma yapılırsa Türkiye İsrail’in gaz sorunlarını çözebilir. İsrail ile Türkiye arasındaki siyasi farklılıklar çözülürse, Türkiye İsrail gazı için hem bir varış noktası hem de bir giriş kapısı olabilir.
İki ülke arasındaki ilişkilerin önündeki engeller neler?
İsrail ile Filistinliler arasındaki ilişkiler son aylarda ve haftalarda diplomatik bir düşüş yaşadı ve İsrail-Filistin ilişkileri Ankara ile daha önce yaşandığı gibi bir çatışma noktasına döndü.
Çok az İsrailli dürüst ticaret erbabı, Türkiye’nin otorite sahibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güveniyor. Ayrıca, Türkiye’nin görüşlerinin tamamen Doğu Akdeniz bölgesinde daha az izole görünmeye çalışmak için gösterilebileceğine dair şüpheler var.
Bununla birlikte, geçici bir çözülme belirtileri, aktif bir diplomatik süreçte güven artırıcı jestleri anımsatan bir şekilde yığılmıştır. İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından 7 Mayıs’ta dostane bir tweet atıldı; İsrail’in 11 Mayıs’ta Türk açık deniz sondajını kınayan ülkeler listesinden yoksun olması, imzalamaması ve İsrail’in ulusal hava yolu taşıyıcısı El-Al’ın, geçen Pazar gününde İstanbul’a kargo uçuşu düzenlemesine 10 yıl sonra izin verilmesi dikkat çekici gelişmeler.
İtalyan ENI: Doğu Akdeniz boru hattı artık bir ihtimal değil…
İtalyan ENI şirketinin üst yöneticisine göre Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma sorunlu bir boru hattı etrafındaki tartışmalı politik bir konu. COVID-19 sonrası ortamda boru hattı projesi teknik ve ekonomik olarak artık pek bir anlam ifade etmiyor.
Doğu Akdeniz-Eastmed gaz boru hattına yerel farklı yaklaşımlar var mı derseniz; potansiyeli oldukça imkansız kılan bir çok siyasi nedenler, teknik, ekonomik ve piyasa sorunları var. Farklı bir çözüm mümkün mü ve tercih edilebilir mi? FLNG, FPSO, FSRU açısından küçük hacimli tek gaz rezervlerinin kullanılmasına izin verir; çeşitli teknik çözümler sunar. Lakin CAPEX / OPEX açısından daha maliyetlidir, finansal kriz döneminde önemli bir konunun kurulumu ve devreye sokulması çok daha da zordur.
Doğu Akdeniz boru hattı(EastMed) gerçekten uygulanabilir bir proje mi?
Doğu Akdeniz doğal gaz planı ikna edici görünmemektedir. Doğu Akdeniz’in doğal gaz ihracat potansiyeli halen açıkça tanımlanmamıştır ve aynı zamanda yerel gaz talebine de bağlı olacaktır.
EastMed, HERODOTUS havzası, Girit denizaltı coğrafyası, deprem riskleri ve fay hatlarını düşündüğümüzde maliyet ve jeolojik/fiziki şartlar bağlamında yapılması akıl ile bağdaşmayacak bir boru hattıdır.
Tüm bu belirsizlikler, Doğu Akdeniz’deki boru hattı gibi büyük ve pahalı bir projeyi tartışmayı erken kılıyor. Doğu Akdeniz, Avrupa doğal gaz dinamikleri ve Doğu Akdeniz’in gerçek ihracat potansiyeli daha net hale geldiğinde, önümüzdeki yıllarda mantıklı olabilir. Ancak şimdilik başka bir AB fantezisine benziyor.
Neden mi?
2 Ocak 2020 günü İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi Doğu Akdeniz (East-Med) adı verilen boru hattının yapımı konusunda anlaşmaya vardılar ve imzalar atıldı.
Bu gelişme öncelikle Türkiye’yi hem ekonomik, hem siyasi hem de güvenlik yönüyle yakından ilgilendirmektedir.
Projenin açık ve gizli amacı: Projenin açık amacı İsrail gazının pazarlanması gibi gözükmesine rağmen, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması, ABD yönetiminde kurulacak Kürt devletinin Akdeniz’e açılması, Irak’ın İran etkisinden kurtulması, Lübnan’daki Hizbullah’ın saf dışı bırakılması, Gazze’nin İsrail’in kontrolüne verilmesi gibi birbirinden bağımsız görünen ancak birbirine bir şekilde bağlı gelişmeler söz konusudur.
Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye ve KKTC arasında BM Deniz Hukuku Sözleşmesine uygun olarak deniz alanlarının sınırlandırılması için bir anlaşma yapılmadan 2000 km. uzunluğundaki enerji projelerine kalkışmak sadece kışkırtıcı bir politikadır. Bu bir ön proje anlaşmasıdır. Finansmanı yüksektir. Yaklaşık $20 milyar dolar gerekmektedir.
Kıbrıs sorunu çözülmeden bu hattın Türkiye’nin MEB’i içinde yapılması hukuken mümkün değildir. Türkiye derhal itiraz etmeli ve projenin KKTC’nin onayı alınmadan gerçekleşmesi halinde bunun uluslararası hukuka aykırı olacağı ilan edilmelidir.
Hayfa, Güney Kıbrıs, Girit, Mora ve Adriyatik üzerinden Avrupa’ya ulaşması amaçlanan boru hattı ön projesi anlaşması, halen içinde bulunulan durum itibariyle ütopik yani hayal mahsulü bir anlaşmadır. Türkiye açısından amacı ise Kıbrıs sorununun çözülmesi için petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaktır.
İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.
Projenin kapasitesi 10 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.
Bu kapsamda:
Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,
Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,
Girit’ten Yunanistan’a 400 km,
Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.
NOT – Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu boru hattı için de Edison ortalama $8/10 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmıştır. EDISON gibi bir firmanın böyle bir maliyeti hesaplarken, hangi kriterleri dikkate aldığı ya da nasıl böyle tutarsız ve eleştiriye açık bir hesaplama yaptığı bilinmemekle birlikte, konunun algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali de düşünülmektedir. Çünkü, ilgili kısımların maliyetleri aynı bölgelerdeki boru hatları (deniz kısmı için son dönemde inşasına başlanan TAP, kara kısmı için ise TANAP gibi) ile kıyaslandığında, rakamın çok farklı çıkacağı görülmektedir. Bunun yanında böyle bir boru hattına karar verildiğinde dahi en erken 5 yıl içinde tamamlanabileceği düşünülürse, hat 2025 yılında hayata geçecektir. Bu durumda İsrail’in de o tarihe kadar yapacağı gaz satış anlaşmaları neticesinde elinde kalan arz miktarının ne olacağı belirli değildir. Ayrıca, 5 yıl sonraki demir, petrol ve inşaat giderlerinin de yeniden hesaplanması gerekmektedir.
Yine de, bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa (Not: Boru hattının kara kısımları için çap; 42”, deniz kısımları için ise 24″-32” alınmıştır.);
Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km’lik kısım için yaklaşık 3 milyar dolar,
Kıbrıs’tan Girit’e 700 km’lik kısım için yaklaşık 10 milyar dolar,
Girit’ten Yunanistan’a 400 km’lik kısım için yaklaşık 6 milyar dolar,
Yunanistan içinde de 600 km’lik (kara) kısım için yaklaşık 6 milyar dolar’lık bir maliyet öngörülmektedir.
Yani toplamda Doğu Akdeniz projesinin, henüz İtalya piyasasına ulaşmadan 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır.
İsrail’den Avrupa’ya taşınacağı belirtilen doğal gaz boru hattı güzergahı
Bu maliyetin de, proje karlılık kriterleri dikkate alındığında, ortalama 260 $/1000 m3’lük bir taşıma (tarife) yükü getireceği beklenmektedir. Taşıma maliyetine bir de örneğin İtalya piyasasına ulaşma maliyeti eklendiğinde, AB iç piyasalarındaki gaz fiyatlarından yüksek olacağı düşünülürse, böyle bir projenin hayata geçme şansı kesinlikle bulunmamaktadır. Zaten taşıma maliyetlerine, vergi, sigorta ve üretim maliyetleri de eklenirse, projenin imkansız oluşu daha da iyi anlaşılacaktır.
Tüm bu maliyetlerin yanı sıra İsrail’in geriye kalan gaz ihraç potansiyeli ile Kıbrıs Afrodit sahasının üretim potansiyeli toplamının da, düzenli olarak 16 milyar m3/yıl civarında olacağı hususunda şüpheler bulunmaktadır. Zaten maliyetleri biraz düşürmek için boru hattının deniz kısmı için çapın 24”-32” arasında seçilmiş olması, sevkiyatın 16 milyar m3/yıl dan daha düşük olacağı beklentisi olduğunu da göstermektedir.
Sonuç olarak bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’taki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice artırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.
Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan bir virüs hızlı bir yayılmayla dünyayı etkisi altına aldı. Koronavirüs olarak adlandırılan bu hastalık kısaca COVID-19 olarak tanımlanmıştır ve anlamı, 2019’da ortaya çıkan Koronavirüs hastalığıdır (Corona Virüs Disease 2019). Virüsün yayılmasıyla birlikte dünya olağanüstü bir sürece girmiştir. Ülkemizde de ilk vaka 10 Mart 2020’de görülmüştür. Ne var ki virüs dünyayı etkisi altına almışken bazı dış basın-yayın organları işi gücü bırakıp, Türkiye ile ilgili, kasıtlı olduğu aşikar olan yalan ve çarpıtma haberler yayınlamıştır. Yayınlanan haber ve sunulan fotoğrafın alakasızlığı, medyayı bir psikolojik savaş unsuru olarak kullanmada usta olan Batının sağlık konusunda dahi ne kadar “medeni” olduğunu göstermektedir. 4. Nesil Savaşın Kıskacında Türkiye yazımda da ülkemize yapılan saldırıların, bu, kapsamlı savaşın ne kadar gayrivicdani olabileceğini belirtmiştim ve bu salgın şartlarında dahi durum değişmemiştir. Evet, acı da olsa görüyoruz ki 4. Nesil Savaş devam etmektedir. Maalesef dünyadaki gelişmeler ve şartlar bu yeni nesil savaşın biteceğini değil 5. Nesil Savaş’a evrileceğini göstermektedir.
Türkiye, Koronavirüsle mücadele ederken bir yandan da dış basının çarpıtma haberleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu tür haberlerin yayınlanmasında; New York Times (NYT), CNN, BBC, Deutsche Welle (DW) başı çekmiştir.
Koronavirüsün ülkemizde ilk ortaya çıktığı sıralarda Amerikan medya kuruluşu New York Times, Trump’ın Avrupa seyahati kısıtlamasına dair açıklamasını “Trump, Avrupa’dan seyahati 30 gün boyunca askıya aldı.” başlığıyla sunmuştur. Bu haberi de görsel olarak, İstanbul’daki Kılıç Ali Paşa Camii’nden ve Taksim Meydanı’ndan fotoğraflar koyarak paylaşmıştır.
NYT’nin Türkiye fotoğraflı haberi
Nitekim Trump’ın açıklaması sonrası, İç Güvenlik Bakanlığı’nın, Türkiye’nin bu uygulamadan muaf olduğuna dair bilgilendirmesine rağmen bu haber yapılmıştır. Hatta konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülnur Aybet “ABD, Avrupa’yı Koronavirüs nedeniyle yasakladı. Türkiye yasaklı ülkeler listesinde dahi yok. Ancak başlığın altındaki fotoğraflar Türkiye’den. Böylesi durumlarda nedense bir anda Avrupalı oluyoruz.” açıklamasında bulunmuştur.
Amerikan medya kuruluşlarından CNN İnternational Türkiye ile hiç alakası olmayan “Avusturya’da Koronavirüs kaynaklı ilk ölüm” haberinde İstanbul’un Tophane semtinde bulunan bir camideki dezenfeksiyon çalışması fotoğrafını kullanmıştır. Yine CNN, sosyal medya hesaplarında Koronavirüs ile ilgili birçok haberi Türkiye’de dezenfekte edilen cami fotoğrafıyla yayınlamıştır. Konuyla ilgili tepki gösteren Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nden “CNN, ABD’deki Kongre ya da Kaliforniya hapishanelerine yapılan ziyaretle ilgili haberler paylaşıyor. Bunları İstanbul’dan bir cami fotoğrafıyla yayınlamanın mantığını açıklamak zorunda.” açıklaması yapılmıştır.
CNN, Avusturya’daki virüs haberini Türkiye fotoğrafı ile veriyor.
Kanada Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun eşi Sophie Gregoire Trudeau’nun Covid-19 testinin pozitif çıktığı açıklanmıştır. İngiltere merkezli medya kuruluşu BBC bu haberi yayınlamış ve haberin görseli olarak Türkiye’den bir fotoğraf kullanmıştır. Kanada Başbakanı’nın eşi ile Türkiye arasındaki ilgi derecesini artık siz değerli okuyuculara bırakıyorum.
Alman medya kuruluşlarından Deutsche Welle (DW) Türkçe, ABD’de yaşayan Michigan Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Onur Başer’in açıklamalarını haberlerde paylaşmıştır. Habere göre yani Başer’in açıklamalarına göre; Türkiye’de alınan tedbirlerin yetersiz olduğu, vaka sayısının 32 milyonu bulacağı ve bunun sonucunda da 150 bin ile 600 bin arası can kaybı yaşanacağı iddia edilmiştir. Ancak mevcut içinde bulunduğumuz durum ve Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın süreci şeffaf olarak yönetmesi, ortaya çıkan sonuçlar bu habere cevap niteliğindedir. Nitekim Prof. Dr. Onur Başer de sonrasında yaptığı açıklamada DW’ye tepki göstermiş ve TRT Deutsch’a yaptığı açıklamada, Türkiye’nin sağlık sisteminin takdire şayan çalışmalar ortaya koyduğunu söylemiştir.
Dış basındaki bu çarpıtmalarla ilgili Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun gerekli görüşmelerde bulunmuş ve haberlerde düzeltmelerin yapılmasını sağlamıştır. Tabi Türk milletinin bu tür haberlere sosyal medyada gösterdiği tepkinin etkileri de yadsınamaz. Konuyla ilgili, Altun “Yaptığımız uyarılar sonucu NYT, CNN, BBC fotoğrafları kaldırarak geri adım attı. En son Covid-19 salgınıyla mücadelede başarılı ülkelere ilişkin başyazısında Türkiye’ye yer vermeyen New York Times’e bir mektup yazarak hatasını düzeltmek zorunda bıraktık. Yabancı basında Türkiye’nin salgına karşı başarısının görülmemesi ya da art niyetli haber ve görsellere yer verilmesi Türkiye düşmanlığının dışavurumundan başka bir şey değildir.” açıklamasında bulunmuştur.
Yabancı basının Türkiye’ye yabancı olduğu için, bu haberlerin türediğini düşünmek isterdim. Ancak adı geçen medya kuruluşlarının yaklaşımı, bu düşünceye ve bu haberlerin bir yanlışlıktan ibaret olabileceği düşüncesine izin vermiyor. Yani bahsi geçen haberleri üst üste koyup tartınca, misal başka bir ülkenin vatandaşı, virüsün Çin’in Wuhan’ında değil Türkiye’de ortaya çıktığını bile düşünebilir veya bu ona düşündürülebilir. Bu tür durumlar da şüphesiz Türkiye’yi ekonomik, siyasi vb. birçok alanda yıpratır. Söz konusunun sağlık olduğu şu noktada dahi ve tüm dünyayı etkileyen bir salgın karşısında ülkemize olan bu yaklaşımlar, virüsten daha tehlikeli zihniyetlerin varlığını göstermektedir. Yazımı bitirirken, Koronavirüsle Mücadele sürecinde fedakarca çalışan tüm sağlık personellerine müteşekkir olduğumuzu belirtmek isterim. Umarım ülkemiz ve dünya en kısa sürede bu salgını atlatır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ABD ve İngiliz medyasının Türkiye’den fotoğraf kullanmasına tepki, https://tr.euronews.com/2020/03/13/abd-ve-ingiliz-medyasi-koronavirus-haberi-cnn-bbc-turkiye-fotografi-kullanmasina-tepki, 13.03.2020.
Altun’dan yabancı medyaya, corona virüs haberlerinde Türkiye fotoğrafı uyarısı, https://www.milliyet.com.tr/gundem/altundan-yabanci-medyaya-corona-virus-haberlerinde-turkiye-fotografi-uyarisi-6165608, 14.03.2020.
Batı medyasından Türkiye fotoğraflı algı operasyonu, https://www.trthaber.com/haber/dunya/bati-medyasindan-turkiye-fotografli-algi-operasyonu-466540.html, 12.03.2020.
Corona virüs haberinde bir skandal da BBC’den geldi: Yine Türkiye fotoğrafı…, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-dun-nyt-bugun-bbc-corona-virus-haberinde-skandal-yine-turkiye-fotografi-kullandilar-41468256, 13.03.2020.
İletişim Başkanı Altun’dan yabancı basında Türkiye’nin corona virüs ile mücadelesinin görülmemesine tepki, https://www.milliyet.com.tr/siyaset/iletisim-baskani-altundan-yabanci-basinda-turkiyenin-corona-virus-ile-mucadelesinin-gorulmemesine-tepki-6206475, 06.05.2020.
Türkiye ile Avrupa Birliği’nin 61 yıl öncesine dayanan ilişkileri, 31 Temmuz 1959’den bugüne inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize muafiyetinin sağlanmaması, mülteci sorunu, yeni fasıl açılmaması ve açılmış olan fasılların kapatılamaması gibi sorunlar nedeniyle sürecin olumlu bir gündemle ilerlediği söylenemez. Bununla beraber, Avrupa Birliği’ne üyelik gündeminin ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelecekte süreçte Türkiye’nin hem dış hem de iç politikasındaki en önemli gündemlerinden biri olacağını ifade etmek mümkündür.
İşte bu yazıda, öncelikle Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin kısa tarihine değinilecek, ardından Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin önündeki engeller değerlendirilecek, sonraki bölümde ilişkilerin güncel seyrinden bahsedilecek ve sonuç kısmı ile yazı neticelendirilecektir.
AB-Türkiye-harita
1.) Avrupa Birliği – Türkiye İlişkilerinin ve Türkiye’nnin Aday Ülke Statüsünün Kısa Tarihi
Avrupa Birliği’nin temeli; Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın, 1950 yılında, Avrupa Devletleri’ni kömür ve çelik üretimi konusunda alınan kararları bağımsız ve ulusüstü bir kuruluşa devretmeye davet etmesine dayanmaktadır. 1957 yılında ise kömür ve çeliğin yanı sıra diğer sektörlerde de ekonomik bir birliğin sağlanması amacıyla altı üye devlet arasında imzalanan Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Bu anlaşmayla beraber, tarihte ilk defa devletler kendi iradeleri ile egemenliklerinin bir kısmını ulusüstü yapılara devretmişlerdir. İlerleyen yıllarda Berlin Duvarı’nın yıkılması, Doğu Avrupa ülkelerinin demokratikleşmesi, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi gibi olgular Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun da yapısında değişikliklere gidilmesi sonucunu doğurmuş ve 1993 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği kurulmuştur.
Kurucu Ülkeler Roma Antlaşması’nı İmzalıyor (1957)
Nitekim, yıllarca savaşlara yol açan kömür ve çelik üretiminin devletlerinin insafına bırakılmaması şeklindeki anlayışla bir ekonomik topluluk olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği, günden güne genişleyerek çok daha kapsamlı ulusüstü bir yapıya dönüşmüştür. Günümüzde Avrupa Birliği üyesi olan devletler, belirli konularda egemenlik haklarının bir kısmını bu Birlik’e devretmekte ve bu durum, Avrupa Birliği’ni hukuken örneği olmayan eşsiz bir ulusüstü yapıya dönüştürmektedir.
Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ilk teması ise; Türkiye’nin 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık başvurusunda bulunmasıyla gerçekleşmiştir. Türkiye adına Topluluk’a üyelik başvurusunu Adnan Menderes gerçekleştirmiş ve ‘Türkiye’nin Avrupa’ya ilk adımını attığını’ ifade etmiştir.
Bu başvurunun neticesinde, 1963 yılında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ortaklığın hukuki temelini oluşturan Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmayı Türkiye adına imzalayan dönemin Başbakanı İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır. Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilişkinin hukuki temeli olan Ankara Anlaşması, anlaşmasının nihai hedefinin Türkiye’nin Topluluk’a tam üyeliği olduğunu ifade etmiştir.
Türkiye- AB ilişkileri 1970’li yıllardan 1980’lerin ortasına kadar siyasi ve ekonomik nedenlerle dalgalı bir seyir izlemiş, 12 Eylül askeri darbesinin ardından ilişkiler askıya alınmıştır. Bununla beraber, 1984 yılından itibaren Türkiye’nin dışa açılma sürecinin başlamasıyla ilişkiler yeniden canlanmıştır. 1987 yılında Türkiye, Ankara Antlaşması’nda öngörülen süreçlerin tamamlanmasını beklemeden Birlik’e tam üyelik başvurusunda bulunmuş, Avrupa Birliği ise kendi iç bütünleşmesini tamamlamadan yeni bir üyenin birliğe kabulünün uygun olmadığı yönünde görüş belirtmiştir.
1996 yılında ise Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir. Gümrük Birliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin en önemli aşamalarından biri olarak görülmektedir ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ayrı bir boyut kazandırmıştır.
Helsinki Zirvesi (1999)
Türkiye-AB ilişkilerinin dönüm noktası ise, 1999 yılında düzenlenen Helsinki Zirvesi’dir. Bu zirvede Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve Türkiye’nin diğer aday ülkelerle eşit konumda olduğu açık ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmıştır. Türkiye’de Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde reformlara hız vermiş ve temel hak ve özgürlüklerin kapsamını genişleten, demokrasi, hukukun üstünlüğü, düşünce, ifade özgürlüğü ve insan hakları gibi alanlarda mevcut düzenlemeleri güçlendiren ve güvence altına alan reformlara devam edilmiştir.
Reformların ve uym yasalarının Meclis’ten geçmesi neticesinde, 2004 yılında Türkiye – AB ilişkileri bakımından bir diğer dönüm noktası yaşanmış ve Brüksel Zirvesi gerçekleştirilmiştir. Zirvede Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı belirtilmiş ve AB’ye tam üyelik için müzakerelerin başlamasına karar verilmiştir. 2005 yılında başlayan üyelik müzakereleri, açılan fasıllarla halen devam etmektedir.
Brüksel Zirvesi ile Türkiye – AB Arasında Üyelik Müzakereleri başlıyor. (2004)
2012 yılında Almanya’ya bir ziyaret gerçekleştiren dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan; Türkiye’nin, kuruluşunun 100. Yılını kutlayacağı 2023 yılında Avrupa Birliği’ne girmeyi beklediğini açıkça ifade etmiştir.
Ancak, üyelik için tamamlanması gereken 35 fasılın yalnızca 16’sı müzakerelere açılmış, bunların bir kısmının müzakereleri ek protokollerle durmuş, bir kısmına ise Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Fransa blokaj koymuştur.
2013 yılında, Türkiye ile AB arasında Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni’nin imzalanmasıyla beraber, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz olarak Avrupa Birliği’ne giriş yapabilmesinin önü açılmış, ancak geçen sürede AB bu serbestiyi Türk vatandaşlarına tanımamıştır. Aynı senede imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye ile AB, Avrupa Birliği ülkelerine düzensiz göçün önlenmesi amacıyla bir mutabakata varmıştır. Ancak bu anlaşma, geçtiğimiz aylarda barışı tesis etmek ve insanlık dramlarının önüne geçmek üzere İdlib’te bulunan Türk askerine yapılan hava saldırısı sonrası 33 askerin şehit olmasıyla fiilen uygulanabilirliğini yitirmiştir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusu bugün yeni fasılların müzakerelere açılmaması ve açılmış olan fasılların tamamlanamaması nedeniyle tıkanma noktasına gelmiştir. Bununla beraber, taraflar henüz Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini resmen sonlandırmış değillerdir. Dolayısıyla Türkiye halen Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsündedir.
2.) Türkiye’nin AB Üyeliğinin Önündeki Engeller
Günümüzde; Fransa, Güney Kıbrıs, Avusturya ve Fransa’nın Türkiye’nin üyeliği aleyhinde görüş sahibi oldukları bilinmektedir. Bu durum, söz konusu ülkelerden siyasilerin söylemlerine yansımakta olduğu gibi, bu ülkelerin müzakere sürecinde açılan fasıllara koydukları blokajlardan da anlaşılmaktadır. Bununla beraber, terör örgütü yandaşı bazı sivil toplum örgütlerinin de özellikle Almanya ve Hollanda’da Türkiye aleyhine lobi faaliyetleri yaptıkları bilinmektedir.
Bu ülkelerin ana argümanlarının başında ise ekonomik sorunlar gelmektedir. Öyle ki, Türkiye‘nin büyüme hızı Avrupa Birliği ortalamasının çok üstünde olmasına rağmen bütçe açığı, işsizlik gibi verilerdeki farkın Avrupa Birliği ekonomisini de olumsuz etkileyeceği öne sürülmektedir.
Bunun dışında, Türkiye’nin büyük çoğunluğu Müslüman olan nüfusunun gelecek birkaç yılda Almanya’nın nüfusunu geçeceği öngörülmektedir. Bu durum, üye olması durumunda Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin en büyük ülkesi olması anlamına gelecektir ve sonuçta Türkiye, Avrupa Parlamentosu’nda en yüksek üyeye sahip olan ülke konumuna gelecektir.
Bununla beraber, Türkiye’nin dış ilişkilerindeki birtakım meseleler üyelikte engel olarak gösterilmektedir. Bu sorunların başında Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki sorunlar gelmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’nin haklarını korumak için aldığı konum, özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından rahatsız edici bulunmakta ve Türkiye’nin önüne bir engel olarak çıkarılmaktadır.
Bazı görüş sahipleri, Türkiye’nin coğrafi konumu, tarihsel ve kültürel kimliği ile Avrupa Birliği’ne uygun olmadığını ifade etmektedirler. Bu görüşe göre Avrupa Birliği üye ülkelerin tamamı, nüfusunun büyük çoğunluğu Hıristiyan olan ülkelerdir. Avrupa Birliği’ne katılması halinde Türkiye, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ilk Avrupa Birliği üyesi olacaktır ve bu durum Avrupa Birliği içerisinde kültürel bir çatışma yaratacaktır.
Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle Asya’da olduğu ve bu nedenle Avrupa Birliği’ne katılamayacağı da öne sürülen tezler arasındadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin tartışmasız olarak Avrupa’da yer alan toprak parçasının yüzölçümü dahi birçok Avrupa Birliği üyesi ülkenin yüzölçümünden fazladır. Ayrıca topraklarının tamamı Asya’da bulunan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesiyle bu tez güncelliğini yitirmiştir.
Tüm bu tezler, Birleşik Krallık’ta yaşanan Brexit sürecinde açıkça öne çıkmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke olduğunun üzerinde çokça duran Brexit taraftarları bu durumu kampanyalarında sıkça kullanmışlardır. Öyle ki, Türkiye’nin muhtemel AB üyeliği halinde “Türkiye’den Avrupa’ya büyük bir göçmen akını başlayacağı”, “Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin de Avrupa’ya akın edeceği”, “Avrupa’nın istikrarsızlaşacağı”, “ekonomik olarak zayıflayacağı” ve “güvenlik zafiyeti oluşacağı” gibi temalar sıkça işlenmiştir. Bu argümanı Brexit lehine kullanan ana akım medya, “12 milyon Türk Birleşik Krallık’a Geleceğini Söylüyor” gibi ‘post-truth’ manşetler atmaktan dahi çekinmemişlerdir. Bu örnekte de görüldüğü üzere aslında Türkiye’nin AB üyeliğine ilkesel olarak karşı çıkmayan Birleşik Krallık ve ülkedeki bazı siyasetçiler bile, dönemsel olarak ve seçimler çerçevesinde, Türkiye söylemlerini AB ilişkileri bağlamında olumsuz bir tona çevirebilmektedirler. Aynı zamanda, Brexit sürecinde yaşanan bu örnekler, Türkiye’nin aleyhine sürdürülen propagandanın somutlaşmış örneklerini içermesi bakımından da önemlidir.
Sunday Express Gazetesinin 22 Mayıs Tarihli Manşeti (2016)
Türkiye’nin penceresinden bakıldığında da durum çok iç açıcı değildir. Zira kamuoyu araştırmaları göstermektedir ki; 2000’li yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik süreci toplumun büyük kesimince desteklenmekte iken son yıllarda bu oran oldukça düşmüştür. Aynı şekilde, günümüzde siyasi iradenin de Avrupa Birliği’ne üyelik hususunu öncelikli bir mesele olarak görmediği anlaşılmaktadır.
Türkiye’yi bu noktaya getiren sebeplerin başında diğer aday ülkelere uygulanan tutum ve sürecin Türkiye’ye gösterilmediği anlayışı gelmektedir. Gerçekten de Türkiye’yle beraber tam üyelik görüşmelerine başlayan Hırvatistan 2013 yılında AB üyesi olurken, Türkiye için henüz açılması gereken 35 faslın yalnız 16’sı açılmış durumdadır. Aynı şekilde Aralık 2011’de müzakerelere başlayan Karadağ için halihazırda 32 tane fasıl açılmış durumdadır.
Aynı şekilde, Avrupa Birliği’nin vizesiz seyahatte ortaya konulan mutabakata uymaması da önemli bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır. Zira Türkiye, 2013 yılında imzalanan mutabakat çerçevesinde yerine getirmesi gereken 72 kriterin büyük çoğunluğunu yerine getirmiş ancak Avrupa Birliği atması gereken adımları atmamıştır. Halen Türkiye, vizesiz seyahat konusunda Avrupa Birliği’nin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesini beklemektedir.
Bunlarla beraber, siyasi engellere takılan fasılların katılım müzakerelerini tıkanma noktasına getirdiği açıktır. Şu ana kadar açılan fasılların 6’sını GKRY, 2’sini Fransa bloke etmiş durumdadır; ayrıca 8 faslın açılmasını ise getirilen ‘ek protokoller’ engellemektedir. Ayrıca, Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesine ilişkin müzakerelerin başlatılmasının geciktirilmesi de Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ekonomik ilişkilerinde bir engel olarak ortaya çıkmaktadır.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Sorunu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerde aldığı tek taraflı tavır, Birlik ile Türkiye arasındaki ilişkilerin soğumasına neden olmaktadır. Ayrıca AB’nin 15 Temmuz süreci sonrasında vermekte geciktiği tepkiler ve tutunduğu eleştirel tutum Türkiye tarafından incitici bulunmuştur. Nitekim, AB’nin bazı kurumlarının müzakerelerin dondurulmasına yönünde aldıkları kararlar ilişkilere büyük bir sekte vurmuştur.
3.) Türkiye – AB İlişkilerinin Güncel Durumu
Üyelik sürecinin bu kadar uzamasına ve hatta tıkanmasına rağmen, Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler günden güne gelişmektedir. Bu ilişkilerin en çok önem arz ettiği konu ise ekonomidir. Zira Türkiye ile AB arasındaki coğrafi yakınlık, Türkiye’nin Avrupa’ya giden yolda önemli bir geçiş noktası olması gibi hususlar ekonomik ilişkilerin önemini ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, 2019 yılında AB üyesi ülkeler Türkiye’nin ihracatındaki pazar payının %48.7’sini oluşturmaktadır. Örneklemek gerekirse, aynı dönem için Türki Cumhuriyetlerin ihracatımızdaki payı ise yalnızca %2.8’dir. AB açısından bakıldığında ise Türkiye; ABD, Çin, Rusya, İsviçre ile birlikte AB’nin en büyük dış ticaret ortaklarından birisidir. 2018 itibariyle Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret hacmi 165 milyar dolara kadar yükselmiştir.
Türkiye ile AB ilişkileri bakımından önemli bir başka nokta ise hukuktur. Türkiye, pek çok hukuk alanında AB müktesebatıyla uyumlu kodifikasyon çalışmaları gerçekleştirmiştir. Özellikle Kişisel Verilerin Korunması Hukuku, Tüketici Hukuku gibi alanlarda AB Hukuku’na uyumlu kanunlar çıkarılmıştır. Bununla beraber, Borçlar Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi temel kanunların yenilenmesi sürecinde de AB Hukuku’ndan yararlanılmıştır. AB ile taraf olunan milletler arası sözleşmeler de 1982 Anayasa’sının 90. Maddesinin 5. Fıkrası hükmü gereğince Türk iç hukuku bakımından bağlayıcı konumdadır.
Türkiye’de günlük hayatta da Avrupa Birliği ile uyumlu pek çok çalışma yürütülmektedir. Erasmus adı verilen eğitim programı ve Jean Monnet burs programı ile her yıl binlerce Türk öğrenci Avrupa üniversitelerinde dönemlik eğitimler almaktadır. Avrupa Birliği tarafından sağlanan hibelerle Türkiye’de ve Avrupa’da sivil toplum faaliyetleri yürütülmesi de günlük hayatta karşılaşılan durumlardan bir diğeridir. Bunlarla beraber, açılan her fasılla beraber Türkiye’de uyum çalışmaları ve reformlar yapılmakta ve Avrupa Birliği’nin günlük hayatımıza etkileri artmaktadır.
Bununla birlikte, mevzuat ve reform çalışmalarına paralel olarak Türkiye’nin iç dinamikleri değişim göstermekte ve buna bağlı olarak dış politikadaki rolü de değişmektedir. Orta Doğu’da meydana gelen gelişmeler, enerji kaynaklarına yakınlığı, Türkiye’nin birçok bakımdan transit ülke vasfına sahip olması, AB’nin ve diğer çevrelerin Türkiye’ye bakışını değiştirmektedir. 5 Kasım 2013 tarihinde açılan yeni fasıl, iyice durağanlaşan ilişkilerin geleceğine yönelik olumlu bir beklentiye sebebiyet verse de, sonrasında meydana gelen gelişmelerle ortaya çıkan tıkanıklığın aşılmış olduğunu ifade etmek zordur. Bundan sonraki süreçte de, Türkiye- AB ilişkilerinin rayına oturmasının yolunun her iki tarafın birbirini gerçek birer ortak olarak görmesinden geçtiği ifade edilmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Türkiye – AB ilişkilerinin 61 yıla uzanan tarihinde inişli çıkışlı bir grafik olduğu açıktır. Günümüzde hem AB penceresinden bakıldığında, hem de Türkiye’nin penceresinden bakıldığında Türkiye’nin AB üyeliğinin önünde pek çok engel mevcuttur. Bununla beraber, Avrupa Birliği’ne aday ülke olmanın bugün Türkiye’de günlük hayatta pek çok yansımasını görmek mümkündür. Ekonomi de ise Türkiye’nin en büyük ihracat ortağı Avrupa Birliği ülkeleridir. Türk Hukuku’nda da Avrupa Birliği müktesebatına uyum çalışmalarının etkileri günden güne artmakta; temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması hukuku ve tüketici hukuku gibi alanlar başta olmak üzere pek çok alanda AB Hukuku’na uygun düzenlemeler yapılmaktadır.
Bakıldığında; Türkiye ile Avrupa Birliği’nin coğrafi yakınlığı, ekonomik ilişkileri, tarihi yaklaşımları gibi pek çok unsur önümüzdeki süreçte de bu iki tarafın menfaatlerinin uyuştuğu noktaların sayısını artıracaktır. Günümüz dünyasında, devletlerin ilişkilerini dış politikadaki menfaatlerin belirlediği açıktır. Hal böyle iken, ilerleyen dönemde Türkiye’nin menfaatlerinin pek çok alanda Avrupa Birliği ile uyuşacağına inananlardanım. Özellikle Türkiye’nin enerji ve ticaret yolları üzerindeki konumu, Avrupa Birliği’nin enerji kaynaklarına olan bağımlılığı ilişkilerin ilerleyen dönemde gelişmesine vesile olacaktır.
Türkiye’nin bölgesel bir oyun kurucudan küresel bir aktöre dönüşmesi yolunda karşısındaki en önemli engellerden olan ekonomide yeniden bir atılım dönemine girmesinin yolu da Avrupa Birliği ile müttefiklik ilişkilerinin geliştirmesinden geçmektedir. Zira Türkiye’nin diğer komşularının durumu ortadadır. Değişen dünya düzeninde her iki tarafında birbirini gerçek bir ortak olarak görerek birer müttefik gibi davranması, menfaatlerin uyuştuğu noktalarda birlikte hareket edilmesi her iki tarafında faydasına olacaktır. Menfaatlerin uyuştuğu noktalarda birlikte hareket etmenin getireceği fayda üzerine, Türkiye’nin ilişkilerde sorunlu olan konularda ilkelerinden taviz vermemesi de daha mümkün olacaktır.
Bu doğrultuda, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hedefinin dış politikada yeniden öncelikli hale gelmesi gerekmektedir. Bu yolda, Avrupa Birliği’ndeki bazı aktörler tarafından Türkiye’nin önüne çıkarılan tüm engellere rağmen uyum çalışmalarının sürdürülmesi, Türkiye’nin gelişmesi yolunda önem arz edecektir. Zira Avrupa Birliği müktesebatının çoğunluğu, Türkiye’nin hedefleriyle uyumlu olan ve yılların getirdiği hukuki birikimin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan modern hukuki düzenlemelerdir. Türkiye’nin AB üyesi olmasa dahi bu yasalara uyumlu bir hukuk düzeni yaratması, iktisadi ve sosyal ilişkilere olumlu yansıyacaktır.
Bu noktada kimileri, Avrupa Birliği’nin artık bir geleceği olmadığı yönünde görüş belirtmektedir. Avrupa Birliği’nin; özellikle Brexit ile önemli bir sınav verdiği, bazı üye ülkelerde aşırı sağ siyasi söylemlerin artış gösterdiği bu söylemlerin Avrupa Birliği’nin varlığını sorguladığı, koronavirüs pandemisi sonrası için yapılan ekonomik tartışmaların ülkelerin arasını açtığı açıkça görülmektedir. Fakat kanaatimce tüm bu olgular, henüz Avrupa Birliği’nin varlığını tehdit edecek seviyede değildir. Öyle ki, her ne kadar tartışmalar sürüyor olsa da oldukça yüksek ticaret hacimlerine sahip olan Dünya’nın en büyük ekonomileri, pandemi sonrası yaralarını sarmak için ilk umut olarak Avrupa Birliği’ne koşmaktadırlar. Bu kırılgan ortamda bundan vazgeçmek ülkeler adına kolay olmayacaktır. Aşırı sağın yükselmesi de şu aşamada Avrupa Birliği’nin geleceğine tehdit oluşturmamaktadır, hatta belki de ilerleyen yıllarda aşırı sağın yükselmesinden rahatsızlık duyan Avrupa liderleri bu durumu dengelemek adına Türkiye’nin üyeliğine daha sıcak bakmaya bile başlayacaklardır.
Avrupa Ülkelerinde Aşırı Sağ Partiler
Sonuç olarak, Avrupa Birliği ile müttefiklik ilişkilerinin geliştirilmesinin, Türkiye’nin iktisadi ve sosyal atılımına vesile olacağın kanısındayım.Netice de Türkiye; kültürel ve tarihsel bağ içinde olduğu ülkelere yetişmiş insan kaynağı, gelişmiş ekonomisi ve demokrasi tecrübesi ile örnek olmaktadır. Bu tecrübenin evrensel hukuk normlarına bağlılıkla ileri taşınması ve bu yolda güçlü müttefikler edinilmesi Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Türki Cumhuriyetler üzerindeki etkisini ve desteğini artıracaktır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ÇÖMLEKÇİ, M. F. ve HOCAOĞLU-BAHADIR, N.; “Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri Ve Seçim Gündemlerinde Medyada Türkiye Söylemi” Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(2), 1130-1141.
DOĞAN, Seyhun; “Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri”, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi İktisat Lisans Programı
ERALP, Nilgün Arısal, “Türkiye – Avrupa Birliği İlişkilerinin Geleceğine Bakış”, TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı), Ocak 2014
27 Mayıs 2020 tarihinde, ilk kez özel bir şirket uzaya insan gönderecekti. Planlanan uçuş, uçuşa 16 dakika kala kötü hava şartlarından dolayı 30 Mayıs 2020 tarihine ertelendi.
Bugüne kadar üç ülkeye ait sekiz araç insanları uzaya taşıdı. Amerika Birleşik Devletleri’nin; Mercury, Gemini, Apollo ve Space Shuttle araçları. Rusya’nın; Vostok, Voskhod ve Soyuz araçları. Çin’in Shenzou uzay aracı. Listeye şimdi de Dragon kapsülü ekleniyor. SpaceX uzaya insan gönderen ilk özel şirket olma unvanını kazanıyor. Kendi deyimlerine göre astronot taksiciliği başlıyor. Dragon kapsülüne de bu lakap takılmış.
Dragon
Aynı zamanda bu fırlatmayı diğerlerinden ayıran yedi farklı tasarım özelliği bulunmakta.
Ulaşım: Geleneksel olarak astronotları fırlatma rampasına götürecek olan astronot transefer van aracının yerine bu sefer ‘Tesla Model X’ aracı kullanılacak. Astronotlar uzay seyehati öncesi dünyada ki son yolculuklarını 14 km sürecek olan yolda Model X aracında gerçekleştirecek.
Logo: Falcon 9 roketinin üzerinde elbette SpaceX logosu var. Fakat onlara bu uçuşu finanse eden NASA olduğu için onların da logosunun bulunması gerekiyor. Yaklaşık son 50 yıldır kullanmış oldukları ve köfte adı verilen logo yerine, 70’li yıllarda kullandıkları ve solucan adı verdilen logo kullanılacak.
Kıyafet: Amaçları astronotları daha da havalı göstermek olan SpaceX bu uçuş için onlara yeni bir kıyafet tasarımı yaptırdı. Bunun için Hollywood’da Batman, Wonder Women, Wolverine, Black Panther gibi filmlerin kostüm tasarımcısıyla çalışmışlar.
Yol: Astronotların üzerinde yürüdüğü bir çeşit kırmızı halı olan mürettebat erişim kolunun tasarımı da değişti. Bu yapı normalde inşaatlerde kullanılan iskeleye benzer ama bu uçuşta böyle bir yolun tasarımı da değiştirilmiş.
Kapsül: En önemli değişikliklerden biri Dragon kapsülünün tasarımı. Adeta Tesla araçlarının iç tasarım estetiğinin ipuçlarını barındırıyor 4 metre çapında ve 8 metre yüksekliğindeki bu araç 7 kişilik kapasiteye sahip. İlk uçuşunda sadece 2 kişiyi götürecek ama sonraki görevlerde bu sayının artması bekleniyor.
Kontrol: Hemen her şey otonom olarak gerçekleşecek. Astronotlar gerekirse müdahale edecek. Diğer kargo görevlerinde gönderilen kapsüller Uluslararası Uzay İstayonu’ndaki robotik kol yardımıyla kenetleniyordu. İlk kez olarak Dragon uzay aracı, kenetleme işlemini kendisi yapacak. Bir aksilik olursa içindeki astronotlar manuel olarak kenetlemeyi gerçekleştirecek.
Fırlatma: Geri sayımın ardından Falcon 9 roketleri ateşlenecek. Kalkıştan 2,5 dakika sonra ilk aşama tamamlanarak booster ayrılacak ve dünyaya geri dönecek. 6 dakika sonra ikinci aşama tamamlanacak ve mürettebatı taşıyan Dragon kapsülü uzayda tek başına ilerlemeye başlıyacak. Bir dizi hassas manevralarla 19 saatlik uçuşunun ardından Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenecek.
Belirlenen yeni tarihi olan 30 Mayıs 2020’de TSİ 22.22’de gerçekleştirilecek olan fırlatmayla uzaya giden iki astronottan biri uzaya Amerika’dan fırlatılan son kişi. 2011 yılındaki son uzay mekiği görevinden bu yana Amerikalı astronotları Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatın Rus Soyuz aracı uzaya taşıyordu, kişi başı 80 milyon dolarlık bir bilet fiyatı karşılığında. 9 yıl sonra ilk kez ABD astronotlarını kendi topraklarından fırlatacak ama bunu yine kendisi değil ihale ettiği özel bir şirkete yaptırmış olacak. İşte tüm bu özellikleri nedeniyle bu fırlatma insanlığın uzay macerasında yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. Bugüne kadar devletlerin tekelinde olan uzayın artık özel girişimcilere de açıldığı bir yeni dönem olacak bu.
Bu yazı Arjantin-Türkiye karşılaştırmalı incelemesinin ikinci bölümüdür. Önceki yazıda “1-Avrupa’ya Giden Öğrenciler, 2-Göç, 3-Karizmatik Liderler Dönemi, 4-Darbeler konuları” işlenmiştir.
[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]
Bu yazıda kaldığı yerden devam edilerek Ada çıkarmaları (Kıbrıs 1974 ve Falkand Adaları 1982) yine bu dönemde iki ülkede ortaya çıkmaya başlayan terör örgütleri, darbe dönemlerinin acı hatıraları olarak kalan Plaza de Mayo Anneleri ile Cumartesi Anneleri’nin karşılaştırılması, Neolibral Politikaların Arjantin’de Carlos Menem Türkiye’de ise Turgut Özal ile yükselişi, iki ülke’de aynı anda patlak veren 2001 krizi – 2018 Kur krizi ve son olarak siyasal değişim konusuyla yazı tamamlanacaktır.
1.) Ada Çıkarmaları
Birinci Fotoğraf: Falkand Adaları Çıkarması 1984, Gente Dergisi “Kazanıyoruz” Manşeti, Arjantin. – İkinci Fotoğraf: Kıbrıs Barış Harekatı 1974, Hürriyet Gazetesi “Zafer, Zafer” Manşeti, Türkiye.
Birleşik Krallık, 1833 yılında Falkand (Malvinas) adalarını, 1878 yılında ise Kıbrıs adasını ele geçirdi. İki işgalde 20.yüzyılın ikinci yarısında Arjantin ve Türkiye’nin İngilizlerle ilişkisinde önemli bir sorun ortaya çıkardı ve savaşa neden oldu.
Falkand Savaşı (Guerra de Las Malvinas)
Arjantin’e 500 km, Birleşik Krallık’a ise 12.000 km uzaklıkta yer alan Falkand adalarında 3.400’e yakın İngiliz vatandaşı yaşamaktadır. Petrol ve yer altı kaynakları bulunan ada İspanyol, İngiliz, Fransız, Rio de Plata Cumhuriyeti ve ABD arasında el değiştirmiştir. 1833-1982 yılları arasında İngilizler adayı yönetmiştir ancak Arjantinliler ada üzerindeki hak iddialarını korumuştur. 2 Nisan 1982’de Arjantin, Rosario operasyonuyla adayı ele geçirdi. Fakat Demir Leydi iktidarındaki İngilizler hızlı bir şekilde bölgeye askeri güç göndererek savaşta kısa bir sürede kesin zafer elde etmiştir (26 Nisan 1982). Savaş sonunda Arjantin 649, İngiltere 258 kayıp vermiştir.
Bugün zaman zaman ada üzerinde gerilimler yaşanırken Arjantin’in Falkand adaları üzerindeki hak iddiaları devam etmektedir. Arjantin ulusal istattisklerinde Falkand adaları yer almaktadır. Ayrıca birçok yere Malvinas ismini vermiştir.
Kıbrıs Barış Harekatı
Falkand adası gibi Kıbrıs’ta birçok kez el değiştirmiştir. 1878 yılında Birleşik Krallık, Osmanlı Devletinden adayı kiralamıştır. 1.Dünya Savaşında Osmanlı’nın Almanya yanında yer almasını gerekçe gösterilerek adayı işgal etmiştir. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ta yaşayan Türk nüfusa karşı saldırılar başlamıştır. Çözüm için yapılan görüşmeler çözümsüz kalması ve 15 Temmuz 1974’te milliyetçi Rumların askeri darbe ile iktidara gelmesi Türkiye tarafından ciddi bir tehdit olarak algılamıştır. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit Birleşik Krallık ile son kez görüşmeye giderken yardımcısı Necmettin Erbakan’da Milli Güvenlik kurulunu toplayarak Genelkurmay başkanına harekât emrini vermiştir. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı düzenlenmiştir. Türkiye toplam 3.841 kayıp verirken Kıbrıs Rumları 16.000 kayıp vermiştir. Türkiye adanın %38’ini ele geçirdi.
Sonuç
Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı’nın başarılı olması sebebiyle, Yunanistan’daki cunta yönetimi iktidarı kaybetmiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in halk karşısında popülaritesi ve desteği artmıştır.
Arjantin’de ise savaş sonuna gelindiğinde cunta yönetimi açısında telafi edilemez bir imaj kaybına neden olmuş ve Adolfo Perez Esquiel’in önderliğinde düzenlenen protestolara daha fazla dayanamayarak seçimlere gitme kararı aldı. Yapılan seçimlere Raul Alfonsin başkan seçilerek darbe yönetimi Arjantin’de son buldu. İngiltere’de ise Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher ülkedeki popülaritesini arttırarak sonraki seçim için büyük bir kazanç sağlamıştır
Tablo: Adalar Çıkarmaları Analizi
Ülke
Savaş Sonucu
Siyasi Sonuç
Arjantin
Yenilgi
Cunta’nın başında bulunan Galtieri’nin 1983’te istifa etmesine neden oldu. Arjantin’de ki askeri darbe dönemi kapandı.
İngiltere
Zafer
Margaret Thatcher’ın (Demir Leydi) liderliğinde ki Muhafazakar Parti 1983 seçimlerini kazanarak 7 yıl daha iktidarını sürdürdü.
Türkiye
Zafer
Başbakan Bülent Ecevit “Kıbrıs fatihi” olarak prestij kazandı ve 1977 yılındaki yerel seçimlerde % 41.4 oy alarak çokpartili seçimlerde bir sol partinin ulaştığı en yüksek oy oranı olmuştur.
Yunanistan
Yenilgi
Yunanistanda ki cunta yönetimin başında bulunan Nikos Sampson hükümeti görevi bıraktı. Yunanistan’da askeri darbe dönemi kapandı.
2.) Annelerin Gözyaşları
Darbe dönemleri iki ülkenin de tarihinde kötü bir şekilde yer etmiştir. Özellikle evlatlarını kaybeden annelerde bitmek bilmeyen bekleyişi başlatmıştır. Arjantin’de de La Madre de Plaza Mayo (Plazo Mayo Anneleri) kaybolan evlatları için 1977 yılından beri her Perşembe gösteriler düzenlemektedir. Arjantin gezim sırasında kendileriyle yaptığım görüşmede olayları aktarırken darbeden sonraki sivil hükümetlerinde yeterince destek vermediklerini belirttiler. Plazo de Mayo Anneleri organizasyonunun Arjantin devletine suçlayıcı ve olayları gizleyen bir perspektifte baktıkları izlenimini edindim. Bu organizasyonun bir benzeri Türkiye’de “Cumartesi Anneleri” olarak görülmektedir. Yine darbe döneminde faili meçhul cinayetler, evlatlarını kaybeden ve bir daha canlı ya da cansız bir şekilde de olsa haber alamayan Cumartesi Anneleri, 1995 yılından itibaren Galatasaray meydanında Cumartesi günleri toplanmaktadır. Grup 1999-2009 yılları arasında toplanamamış, 2009’da tekrar toplanmaya başlamışlardır.
Plazo de Mayo Anneleri – Cumartesi Anneleri
3.) Terör Örgütleri
Arjantin ile Türkiye tarihlerinin kesiştiği noktalardan biri de 1970’li yıllarda ortaya çıkmaya başlayan terör örgütleridir. 68 Kuşağı aktiviteleri, Askeri darbelerle ortaya çıkan karmaşa, ekonomik sorunlar ve dünya geneline sosyalist propagandanın güçlenmesi bu örgütlerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir.
Arjantin’de Terör Örgütlerinin Ortaya Çıkışı
Kasım 1971 yılında “Montoneros” adlı Peronist ideolojiye sahip örgüt eylemlerini başlatmıştır. Örgüt 1972 yılında fidye, adam kaçırma gibi eylemlerle 14.2 milyon doların üzerinde gelir elde ederek finansmanını sağlamaktaydı. 1973 yılında Juan Domingo Peron’un 18 yıl sonra tekrar ülkeye dönmesi ve seçimlere katılması Montoneros hareketini durdurmadı. Nitekim Peron’un Arjantin’e dönüşü olan 20 Haziran 1973 tarihinde kendisini karşılayan halka karşı saldırı gerçekleştirildi. Ezeiza katliamı (Masacre de Ezeiza) olarak anılan saldırıda 13 kişinin öldü ve 350’ye yakın kişinin yaralandı. Saldırıda Montoneros’da hedef alınmıştı. 1974 yılında Peron, Montoneros’u Justicialist hareketten çıkardı fakat aynı yıl yaklaşık 40 Montoneros bombası Arjantin’de patladı. Hükümetin sert önlemler alması etkili olmaya başladı. Örgüt 5.000 militanını kaybetti. 1977 yılına gelindiğinde reel olarak Monteneros hareketi bitti ancak tam olarak temizlenmesi 1981 yılını bulmuştur.
Halkın Devrimci Ordusu kısa adıyla ERP (Ejército Revolucionario del Pueblo), Arjantin’de komünist bir devrimi hedeflemekteydi. 1969 yılından itibaren özellikle cunta yönetimine karşı faaliyetlerini başlattı. Asker ve polis güçlerine karşı saldırılarda bulundu. Örgütün genel anlamda Montoneros örgütü gibi kentsel gerilla metodu uyguladığı, ancak kırsal kesimde de faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Nitekim 1974 yılında başkent Buenos Aires’e 1200 km uzaklıkta bulunan Tucuman’da kısa süreli yönetimi ele geçirmiştir. Toplamda 52 kasaba işgali, 166 banka soygunu ve kaçırılan 185 kişi aracılığıyla 76-100 milyon dolarlık bir gelir elde ettiği tahmin edilmektedir.
1976 yılında ERP ve Monteneros’la birlikte mücadele etmek için Şili’de faaliyet sürdüren Movimento de İzquierda Revolucionaria, (MİR) – Uruguay’daki Tupamaros, Bolivya’da faaliyet gösteren Ejercito de Liberacion Nacional planlama yaptı. Ancak Arjantin’de yaşanan darbe bu planların gerçekleşmesini engelledi. Aynı yıl ERP merkezi kadrolarını kaybetmeye başlayarak geri çekildi ve 1977 yılına gelindiğinde ERP’nin etkin gücü kırıldı.
Türkiye’de Terör Örgütlerinin Ortaya Çıkışı
Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist terör örgütü (TKP/ML) 1972 yılında İbrahim Kaypakkaya tarafından kuruldu. Bu dönemde birçok ülkede sol örgütler faaliyet göstermekteydi ve Marksist bir devrim isteniyordu. TKP/ML 1990’lı yıllara gelindiğinde gücünü kaybetti ve ağırlıklı gücü DHKP-C’ye kaydı. Örgüt daha çok kentsel alanda faaliyet sürdürdüğü görülmektedir.
1975 yılında çoğunluğu Ankara’daki üniversite öğrencilerinden oluşan ve genel sekreterliğini Abdullah Öcalan’ın yapıtlığı ADYÖD’de ortaya çıkan fikirler 1978 yılında PKK’ya dönüştü. Merkez olarak Kandil dağında konuşlanan terörist örgüt 1990’lı yıllarda etkisini arttırdı. 2015 yılında yaşanan Hendek olaylarından sonra şehir yapılanmaları önemli ölçüde kırılan örgüt Suriye savaşına aktif olarak katılım sağlamaktadır.
4.) Neoliberal Politikalar: Arjantin’de Carlos Menem – Türkiye’de Turgut Özal
1990’lı yıllarda Türkiye ve Arjantin için bir takım değişimler başlamıştır. Türkiye’de Turgut Özal ile başlayan bu atmosfer, Arjantin’de El Turco olarak adlandırılan Carlos Menem tarafından gerçekleştirilmiştir. 1989-1999 yılları arasında radikal bir ekonomik plan uygulayan Menem, Turgut Özal’la benzer şekilde dış ticaretin libere edilmesine ve geniş kapsamlı özelleştirme hareketine girişti.
Ayrıca 1991 yılında Mercosur’un kuruluşunda Arjantin, Brezilya ile birlikte öncü bir rol oynamıştır. Bugün ortak pazar 1 trilyon doları aşan ekonomisi, 295 milyonluk nüfusu, 14 milyon km2 ‘lik alanı ve gözlemci-aday ülkeleriyle dünyanın en büyük bölgesel organizasyonlardan birini teşkil etmektedir. Yine bu dönemde Türkiye Avrupa Birliği sürecine katılım süreci hız kazanmıştır. 1999 yılında aday olarak kabul edilmiştir.
5.) 2001 Krizleri
2001 Ekonomik Krizi, Arjantin – 2001 Ekonomik Krizi, Türkiye
Neoliberal politikalar 2001 yılında iki ülkede yaşanan ekonomik krizlerle sonuçlandı. Krizin birbirine yakın zamanda gerçekleşmesiyle iki ülkenin tarihi yine bir kesişme yaşamıştır. İki ülkede ağır izler bırakan bu ekonomik kriz Türkiye’de nispeten biraz daha hızlı giderilirken, Arjantin’in krizin etkisinden kurtulması o kadar hızlı olmamıştır. Öyle ki Arjantin başkanlık sarayı Casa Rosada’ya kadar yaklaşan eylemler devlet başkanı Fernando de Rua’nın istifa etmesine ve bir helikopterle başkanlık sarayından kaçmasına yol açmıştır.
6.) Siyasi Değişim
Krizin ardından iki ülke siyasi yaşamında ciddi değişimler yaşanmıştır. Arjantin’de 2007 yılında Peronist Cristina Fernandez de Kirchner ile birlikte yeni bir döneme girilmeye başlanmıştır. Hukuk eğitim almış Kirchner, Kirli Savaş döneminde işlenen insan hakları suçlarının ortaya çıkarılması, fakirlikle mücadele ve Arjantin’e karşı uluslararası imajın değişmesine yönelik çalışmalar yürütülmüştür. Fakat asıl değişim 2007 yılından beri yerel yönetimlerde etkili olmaya başlayan Cambiemos hareketinin 22 Kasım 2015 yılında Mauricio Macri ile iktidara gelmesi olmuştur. Arjantin’de 1916 yılından itibaren Peronist veya Radikal grupta bulunmayıp da seçilen ilk kişi olmuştur.
Türkiye’de ise Ak Partiyle birlikte yeni bir siyasi atmosfer oluşmuştur. Getirdiği bazı reformlarla birlikte uzun süre oylarını giderek arttırmıştır. 2002, 2007, 2011, 2015 ve 2018 genel seçimlerini kazanarak Türkiye siyasi yaşamında ard arda hiçbir partinin elde edemediği bir başarı sağlamıştır.
7.) 2018 Kur Krizi
İki ülkenin hikayesi 2018 yazında tekrar kesişti. Arjantin’de Peso Türkiye’de ise Lira ABD Doları karşısında hızlı bir şekilde değer kaybına uğradı. İki ülkenin ekonomisi için süreç dalgalı seyir izlerken Arjantin IMF’den 57 milyar dolarlık rekor kredi aldı. Türkiye ise ABD ile ilişkilerini kısmen tamir ederken Katar’dan 15 Milyar dolarlık yardım aldığı belirtilmektedir.
8.) Sol’un Tekrar Güçlenmesi
2019 yılında iki ülkenin seçimleri yapıldı. Arjantin’de yerel yönetimler ve başkanlık seçimleri yapılırken Türkiye’de yerel seçimler gerçekleştirildi. İki seçimde de sol ideolojinin tekrardan güçlenerek çıktığı görülmektedir.
Arjantin’de Peronist blok birleşerek Hepimizin Cephesi (Frente de Todos) adını aldı. Başkan adayı olarak gösterilen Alberto Fernandez %48.1 oy oranıyla ikinci tura kalmadan iktidara oldu. Alberto’yu aday gösteren eski Başkan Cristina Fernandez de Kirchner başkan yardımcısı olarak görevlendirildi.
Türkiye’de yapılan yerel seçimlerde en büyük 5 metropolitan’ın 4’ü (İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana) CHP tarafından kazanıldı. İlk 15 şehirden 8’i yine sol partiler tarafından kazanıldı. Önceki seçimlere göre ciddi bir değişim olarak görülmekle birlikte Cumhur İttifakı en çok oy alan ittifak oldu. 30 Büyükşehirden 16’sını kazandı.
[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]
Rus “topwar.ru” isimli haber sitesinde yayımlanan “Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Başarı Şansı Sıfır: Libya’da Hafter Mağlubiyetlerine İlişkin Dış Basın İncelemesi” başlıklı makalede; yabancı ve Türk medyasının, Halife Hafter bünyesindeki Libya Ulusal Ordusu’nun başarısızlığını nasıl yorumladığı ele alınıyor.
Libya Ulusal Ordusu’nun Trablus bölgesindeki savaşlardaki başarısızlıkları, dünya medyasında karışık bir tepkiye neden oldu. Gerçekten de, Ankara’nın aktif olarak desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerinin (UMH) başarısı, ülkedeki tüm askeri-politik durumda radikal bir değişikliğe yol açabilir.
Yabancı Basının Libya Analizi
Yabancı medyanın odağı, Vatiyye hava üssündeki savaştı. Bunun sonucunda Hafter’ın birlikleri başarısız oldu ve stratejik olarak önemli bir tesisten ayrılmak zorunda kaldı. Wall Street Journal’ın köşe yazarı Jared Malsin; iç savaştaki dönüm noktasının, Faiz Saraj’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne çok önemli destek sağlayan Türkiye’nin müdahalesinden kaynaklandığını söyledi.
UMH Başkanı Serraç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan
Hafter’e yakınlığı ile bilinen Guardian; Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerinin başarılarını Türkiye’nin artan desteğine de bağlıyor. Ankara, Akdeniz gaz sahalarına erişimi genişletmek istiyor ve bu nedenle Libya savaşına aktif olarak müdahale ederek BM silah ambargosunu ihlal ediyor. Türkiye, Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerine insansız hava araçlarını tedarik ediyor ve Suriye’den Libya’ya paralı savaşçıları taşıyor.
Guardian; Hafter’in yenilgisinin, onu destekleyen devletleri (Batı medyası dahil aralarında Rusya’yı da içeriyor), Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni devirme planlarının gerçekleşmediği için Libya’daki politikalarını gözden geçirmeye zorlayabileceğini yazıyor. Böyle bir incelemenin sonucu, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin tanınması olabilir. Bu arada, Türkiye’nin desteğiyle Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter’i yenmesine yardım etme çabalarına en çok karşı çıkan iki Avrupa ülkesi Fransa ve Yunanistan. İki ülke de Libya’daki durumdan endişe duyuyor.
El Cezire; Vatiyye hava üssünün Ulusal Mutabakat Hükümeti güçleri tarafından ele geçirilmesinin Trablus’un eteklerindeki kuvvet dengesini değiştirdiğini vurguluyor. Şimdi, Hafter’in Libya’nın batı kesiminde tek bir hava üssünün kalmamış olması, hem savaş açısından hem de tedarik organizasyonu açısından ona sadık birliklerin konumunu önemli ölçüde karmaşıklaştırıyor.
Hafter’in birlikleri son 2 ay içerisinde birçok yenilgiye uğradı. Batı kıyısında stratejik olarak önemli altı şehir ve kasaba, Vatiyye hava üssü, Libya-Tunus sınırına yakın Tiji ve Bader şehirleri kaybedildi.
Libya son durum haritası: 18 Mayıs – 24 Mayıs tarihleri arasında UMH’nin ilerleyişi
Lybian Express; Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fathi Başağa, Vatiyye’nin kaybedilmesinden sonra Hafter ve Libya Ulusal Ordusu’nun başarı şansının sıfır olduğunu ifade etti.
Türk Gazeteleri Libya Savaşı’nı Nasıl Görüyor?
Türkiye, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin ana destekçisi olduğu için Türk medyası Libya’da neler olduğunun öğrenilmesi açısından en çok tercih edilen medya haline geldi. Türk desteği olmasaydı, büyük olasılıkla Hafter uzun zaman önce Trablus’u işgal ederdi. Doğrudan Türk Devleti’ne bağlı Anadolu Ajansı gibi Türk yayınlarında Halife Hafter, yasa dışı silahlı grupların lideri olarak adlandırılıyor ve Hafter’in her türlü başarısızlığı Türkiye’yi her yönden tatmin ediyor.
Libya’da konuşlu Pantrsir S-1
Dolayısıyla Türk medyası, Ulusal Mutabakat Hükümeti güçleri tarafından Rus yapımı Hava Savunma Sistemi “Pantsir”in imha edilmesinden özellikle memnun oldu. Ancak Türk medyası yine de Rusya’ya doğrudan eleştiriden kaçınıyor, olumsuz eğilimler Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı gösteriliyor. Bu nedenle, “Pantsir”in her yerde yenildiğine dair raporlarda, sistemin Hafter’e BAE tarafından teslim edildiği vurgulanıyor.
Habertürk; Hafter’in bir dizi başarısızlığından sonra Libya halkının Hafter’e desteğin azalmasına değiniyor. Görünüşe göre, Ortadoğu’nun tipik bir varyantı “daha güçlü olanları destekleyin” burada iş yapıyor.
Ayrıca BAE ve Mısır, Trablus’a ait birliklerle mücadele edemediğini düşünürse Hafter’i desteklemeyi bırakabileceklerini vurguluyor. Daha önce Hafter’in yakın bir şekilde destekleyen ancak şimdi onu eleştirmeye başlayan Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i dışlamaları da mümkün olarak görüyor.
“Abu Dabi yönetimi, Salih’i Mısır ve Rusya’nın rızasıyla desteklemeyi düşünüyor.”
Bununla birlikte, Türk ve Katar medyasının Hafter ordusunun yenilgisinin boyutunu açıkça abarttığını belirtmek gerekir. Ordusunun neredeyse tamamen yenildiğini söylemek için çok erken. Ancak, elbette, Trablus’taki olaylar Hafter için hoş değil ve BAE ve Mısır karşısında üst düzey kişiler, Libya Ulusal Ordusu’nun operasyonel özelliğini yeniden yapılandırmak için ek kaynakları çekmek zorunda kalacaklar.
Çeviri: StratejikOrtak.com
[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]
Günümüzde birçok gelişmişlik endeksine göre yaşanabilir ilk 10 ülke içerisinde yer alan Avustralya’nın, sosyal devlet anlayışını hayatın her alanında uygulamayı hedef edinmiş bir ülke olması tabii kolay olmadı. Her ülkenin belirli bir tarihten günümüze kadar gelen, bulunduğu coğrafyadan, önemli tarihsel kişiliklerden ve olaylardan etkilenerek gelişen kendine has bir değişim serüveni vardır. Avustralya’nın da 1700’lerin sonlarında “beyaz adamın” kıtaya gelmesiyle başlayan, Türk tarihine nazaran kısa fakat bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için örnek teşkil edecek, üzerine çalışılması gereken bir gelişim ve değişim serüveni var. Bu yazıda elimden geldiğince, tarihsel bazı olaylar ve güncel veriler ışığında, Avustralya’nın başlangıçta hükümlülerden oluşan bir koloniden, nasıl eşit yurttaşlık ve sosyal devlet anlayışına dayanan, ayrı bir ülke haline geldiğinden bahsedeceğim.
Dünyanın Yaşanabilir İlk 10 Şehri (2018)
Vienna (Avusturya)
Melbourne (Avustralya)
Osaka (Japonya)
Calgary (Kanada)
Sydney (Avustralya)
Vancouver (Kanada)
Toronto (Kanada)
Tokyo (Japonya)
Kopenhag (İsviçre)
Adelaide (Avustralya)
Kaynak: The Economist
Yeni Kıtanın Keşfi
18. yüzyılda Büyük Britanya, suçlularla baş edebilmenin kolay bir yolunu bulmuştu. Sosyal devlet anlayışının yavaş yavaş ortaya çıktığı bu dönemde toplum düzenini bozan davranışlar cezasız kalmıyor ve mahkumlar, toplumdan aforoz edilmek üzere, imparatorluğun uzak ceza kolonilerine sürgüne veyahut zorunlu çalışmaya gönderiliyordu. Bu dönemde kolonilerden bazıları Britanya İmparatorluğu’na karşı ayaklandı ve 1775 ile 1783 yılları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı başlattılar. Ardından 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı ve 19 Ekim 1781’de de savaş alanında zafer elde edildi. Bu süreçten sonra Bağımsız Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz hükümlülerin kıtaya getirilmesine karşı çıktı ve bu nedenle Britanya yönetimi suçlular için başka bir yer bulmak zorunda kaldı.
Kıtaya geliş
Britanya yönetiminin suçlular için düşündüğü ilk yer günümüzde Sierra Leone, Gambiya, Nijerya ve Gana gibi ülkelerin yer aldığı, “Altın Sahili” olarak bilinen Britanya Batı Afrika’sıydı. Fakat Avrupalı mahkumların sıtma ve sarıhumma gibi iklimsel sebeplerden kaynaklanan ölümcül hastalıklara bağışıklıkları olmadığı için yetkililer, hükümlü bile olsalar insanları bu bölgeye yollamanın kabul edilemez olduğuna karar kıldılar. Ellerindeki diğer seçenek ise Yeni Kıta Avustralya’ydı….
Kaptan James Cook – National Maritime Müzesi
Kıtanın doğusundaki sahil şeridi, dönemin büyük denizcisi Kaptan James Cook tarafından keşfedilmişti. Kaptan Cook 29 Nisan 1770’te beraberindeki doğa bilicilerin keşfettiği zengin türlere atfen “Botany Körfezi” adını verdiği küçük bir körfeze demir attı. (Günümüzde başkenti Sydney olan New South Wales Eyaletinde bulunan bir körfezdir)
Kaptan Arthur Philip kumandasındaki, tümüyle hükümlüyle dolu 11 gemilik bir filo, 1788 Ocak ayında Botany Körfezine doğru yola çıktı ve günümüzde Avustralya Ulusal Günü olarak kutlanan 26 Ocak’ta modern Sydney şehrinin merkezi olan Sydney körfezinde kamp kurdular. Bu yeni koloniye “New South Wales” (Yeni Güney Galler) adını verdiler. Burası başlangıçta İngiliz hükümet yetkililerine ideal bir yer olarak görünmüştü. Fakat unutulmamalıdır ki her coğrafya kendi kaderini kendisi yaratır. Öyle ki bu yeni kıtadaki yerleşim arttıkça İngiliz hükümeti farklı sorunlarla karşılaştı ve yeni kıta kendine Britanya’dan bağımsız bir yol çizmeye başladı.
Mahkumiyetten iş adamlığına giden yol…
Yeni kıtaya İngiliz mahkumları getiren, kaptanlığını Duncan Sinclair’ın yaptığı Alexander isimli gemide Henry Cable ve Susannah Cable adlarında ikisi de hükümlü olan evli bir çift bulunuyordu. Susannah hırsızlıktan hüküm giymiş ve ölüm cezasına çarptırılmıştı. Fakat cezası sonradan hafifletilerek 14 yıl hapis cezasına çevrilmişti. Cezasını çektiği sırada Norwich Castle hapishanesinde Henry Cable ile tanışmış ve hayatlarını birleştirmişlerdi. Hatta birde çocukları olmuştu.
Alexander, Botany Körfezine vardığında Cable çiftine ait bazı eşyalar ortadan kaybolmuştu; ya da en azından geminin kaptanı Duncan Sinclair öyle idda etmişti. Cable çiftinin Britanya hukukuna göre yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Her ne kadar 17’lü yıllarda Britanyada kapsayıcı kurumlar mevcut olsa da hükümlüler mülk edinme, şikayetçi olma ve dava açma gibi haklara sahip değildiler. Anglosakson hukukuna göre mesele bu noktada tıkanıyordu, fakat bu yeni kıtada durum Britanya’dakinden farklı olacaktı…
Büyük Britanya tarafından bir hükümlü kolonisi olarak kullanılan bu yeni kıtada suçlularla birlikte gelen çok sayıda muhafız asker ve hukukçu, koloninin yöneticisi konumundaydılar. Cable ailesi mallarının çalınması üzerine mahkemeye müracaat etmek istedi. Şikâyette Alexander gemisindeki yolculuk sırasında bazı değerli eşyalarının çalınmış olunduğu ve gemi kaptanı Duncan Sinclair’ın bu olayda ihmallerinin söz konusu olduğundan bahsediliyordu.
Mahkumların bu tür bir şikâyette bulunamayacağını, bulunsalar dahi Britanya hukukuna göre yasal haklarının olmadığını bilen Cable çifti, şikâyet metininin altına “Yeni yerleşimciler” olarak not düştüler. Dönemin Askeri Hâkimi David Collins başta bu durumdan rahatsız olmuş olsa da davayı bir köşeye atmadı ve tamamı hükümlülere muhafızlık etmek için Avustralya’ya gelen askerlerden oluşan bir jüriyle mahkeme heyetini topladı. Kaptan Sinclair, davanın Britanya Hukukuna ayrı olduğunu söyleyerek itiraz etmesine rağmen davayı Cable çifti kazandı ve Kaptan Duncan Sinclair 15 pound tazminat ödemek zorunda kaldı.
Hâkim David Collins, bu kararı almak için İngiliz hukukunu uygulamadı ve teamülleri yok saydı. Bu Avustralya’da karara bağlanmış ilk özel hukuk davası olarak tarihe geçti. Kolonileşmenin başlamasından çok kısa bir süre sonra bir suçlunun başka bir suçlunun ekmeğini çalmasından dolayı açılan bir dava da Avustralya’da karara bağlanan ilk ceza davası olarak kayda geçti. Mahkûmiyet süresini tamamladıktan sonra Henry Cable ve eşi 1798’de “Ramping Horse“ (Şahlanan At) adında bir otele sahip oldu, ayrıca bir de dükkanı vardı. Bir gemi alıp fok derisi ticaretine giren Cable çiftinin, 1809’da Sydney’de, 9 çiftliğin yansıra pek çok da dükkân ve evi bulunuyordu. Yeni kıta Avustralya artık sadece hukuki açıdan değil sahip olduğu ekonomik ve siyasal kurumlarla Britanya’dan ayrılacaktı.
Eski Kıta’nın suçluları yeni kıtanın ilk yerleşimcileri…
1820’lere kadar Avustralya’da çok az özgür yerleşimci vardı. Çoğu hükümlülerden ve askerlerden oluşan kolonilere hükümlülerin gelişi 1860’lara kadar sürdü. Bu dönemde yeni kıtayı keşfeden “beyaz adam” ile hâlihazırda kıtada yaşayan Aborjinler arasında, Amerika’dakine benzer bir beyaz adam- yerli çatışmasının olmadığı söylenebilir. Amerikan yerlilerinin aksine savaşçı özellikleri pek gelişmemiş olan Aborjinler, büyük çoğunluğu çöl ile kaplı olan kıtada dağınık halde yaşamaktaydılar. Doğa ile uyum içerisinde yaşayan ve avcı-toplayıcı özelliklerini sürdüren Aborjinlerin, İngiliz kolonicilere karşı direnmedikleri, buna karşın İngilizlerin de Afrika sömürgelerindeki gibi bir köle ticareti pazarı kuramadığı açıktır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Aborjinlerin, her şekil baskı ve zorlamaya rağmen köle olarak çalıştırılamamalarıdır.
Aborjinlerin çalışmayı reddetmeleri sebebiyle, kıtaya getirilen hükümlüler, cezalarının bir bölümünü “mecburi iş” adı altında çekmek zorunda kaldılar, muhafızlar ise bunun üzerinden para kazanmamın peşindeydiler. Yaptıkları angarya iş karşılığında sadece yiyecek alan hükümlülerin sıkı çalışmak ya da iyi iş çıkarmak için teşvikleri yoktu. Ne sürgün ne de kırbaç cezaları hükümlüleri çalıştırmak için yeterli değildi. Bu sebeple muhafızlar, sonunda Britanya’dakinden bile daha kapsayıcı kurumlara gidecek bir yol benimsediler. Hükümlüler kendilerine verilen görev listesini tamamladıklarında, kendileri için çalışabilecek ve ürettiklerini satabileceklerdi.
Muhafızlar değişen bu yeni durumdan da faydalandılar ve işçilerin sattıkları mallardan elde ettikleri geliri harcayabilecekleri tekeller kurdular. Bunlar arasında muhafızlar için en kazançlısı Rom ticaretiydi. Çok geçmeden duruma el koymaya çalışan Britanya yönetimi ve tekel sahibi muhafızlar arasında anlaşmazlık çıktı. 1808’de Avustralya Valisi William Bligh, rom ticaretini yasaklayınca isyan çıktı, işin sonu askeri darbeye kadar gitti. Bu olay tarihe “Rum Rebellion” (Rom İsyanı) olarak geçti. Bu yeni kıtanın gördüğü ilk ve son darbe olacaktı. Esasen Rom isyanı ekonomik sebeplere dayanmaktaydı. Hükümlülere teşvik sağlanması, Avustralya’ya bir asker olarak gelen John Macarthur gibilerine çok para kazandırıyordu.
Ordudan ayrılıp kendi işini kuran Macarthur, Avustralya’nın New South Wales bölgesinde yer alan “Blue Mountains” (Mavi Dağlar)’daki koyun cennetini keşfettikten sonra hayvancılık ve yün ticaretine girişmişti. Çok geçmeden yeni kıtanın sayılı zenginleri arasına giren Macarthur, ileride Squatter’lar olarak bilinen Avustralya’nın ilk elitlerinden biri oldu. Bu elitler önce kıtanın yerlileri Aborjinler üzerinde baskı kuracak sonra da hükümlülerin verimliliğini arttırmak için uyguladıkları teşvik yöntemiyle Avustralya’nın Avrupa’ya nazaran daha kapsayıcı kurumlar oluşturmasında öncü olacaklardı.
New South Wales bölgesi
Fakat Squatter’ların kurduğu bu düzen çok fazla devam etmedi. Kıtanın yeni yerleşimcileri ve eski hükümlüler, kıtaya daha fazla mahkum getirlmesini istemiyordu. Yeni gelen hükümlüler hem emek piyasasındaki rekabeti arttırıyor hem de ücretlerin düşmesine sebep oluyordu. Başlarını Avustralyalı bir kâşif, yazar, politikacı ve Avustralya kolonileri için özerk yönetimin önde gelen savunucusu William Charles Wentworth’ın çektiği eski hükümlüler ile içerisinde Macarthur’un bulunduğu Squatter’ların arasındaki bu çekişme eski hükümlüler ve yerleşimciler lehine sonuçlandı.
1900’lere doğru Yeni kıta yükseliyor…
1840’da New South Wales‘a olan hükümlü sevkiyatı durdu ve 1842’de üyelerinin üçte ikisi seçimle işbaşına gelen bir yasama kurulu oluşturuldu. Eski hükümlüler aday olabiliyor ve belirli miktarda mülkleri olanlar oy kullanabiliyordu ki birçok eski hükümlünün kendisine ait mülkleri vardı. 1850’de artık tüm yetişkin beyaz erkeklere oy kullanma hakkı tanındı. Yurttaşların ve eski hükümlülerin talepleri artık Wentworth’ün hayal ettiklerinden çok daha fazlaydı. Bu hızlı değişim kıtanın kalanındaki diğer kolonileri de etkiledi.
Tasmanya eyaletinde dünyada ilk kez seçimlerde etkin bir şekilde gizli oy açık sayım ilkesi uygulanıyordu; bu da oy satın almaya ve zorla oy kullandırtmaya son veriyordu. Bugün hala Avustralya seçim hassasiyetiyle birçok ülkeye örnek oluyor.
Amerika’da olduğu gibi Avustralya’da da kapsayıcı kurumların inşası ile İngiltere’dekinden farklı bir yol izlendi. İngiltere’de “Görkemli Devrim” ile başlayan toplumsal hareketlerin benzerleri Amerika ve Avustralya’da yaşanmadı. Çünkü içerisinde bulundukları koşullar itibariyle bu denli büyük toplumsal hareketler gerekli değildi. Üretim teşvikine ve eşitlikçi rekabete dayanan kapsayıcı kurumlar sayesinde Birleşik Devletlerde ve Avustralya’da, Sanayi devrimi çok hızlı bir şekilde yayıldı ve toplumsal zenginleşme sağlandı. Kanada ve Yeni Zelanda gibi koloniler de bu ülkelerin izlediği yoldan gideceklerdi.
1700’lerin sonlarında keşfedilen ve deyim yerindeyse “Britanya’nın arka bahçesi” olarak görülen bu hükümlüler kolonisi, 100 sene içerisinde yaşadığı toplumsal değişimle 1900’lerin başında bir aktör olarak I. Dünya savaşında yerini aldı. Öyle ki, dünyanın öbür ucundan gelen Anzak askerleri, savaşın merkezi konumundaki Avrupa’ya, Çanakkale’yi geçme niyetiyle gönderildi.
Kıtadaki değişim süreci tabii ki kolay olmadı. Avustralya’ya beyaz adamın gelmesiyle, Aborjin’lerin varlığı büyük bir tehdit altına girdi. Başta köle olarak çalıştırılmak istenen Aborjinler, bu işe uygun görülmeyince kıtanın kalanına göç ettirildiler. Savaşı özellikleri gelişmemiş bu ilkel topluluk beyaz adamın baskısına direnemedi ve birçoğu Avustralya’nın içlerine doğru giderek çölü kendisine yurt edindi.
Aborjinlerine yapılan bu baskı 1900’lü yıllara kadar devam etti. Binlerce Aborjinin ölümüyle sonuçlanan bu süreç Aborjin kültürünün ve yaşayış biçiminin yok olmasıyla devam etti. Günümüzde Avustralya Parlamentosu (Commonwealth Parlamentosu veya Federal Parlamento olarak da isimlendirilir), Aborjinlere karşı yapılan kötü muameleyi resmen tanıyor ve ülkede bulunan tüm Aborjinler için finansal ve sosyal ayrıcalıklar sağlıyor. Ağırlıklı olarak Avustralya’nın Kuzey Toprakları (Northern Territory) Eyaletinde yaşayan Aborjinlerin kültürü ve yaşam alanları Avustralya’nın koruması altında.
Yazının başında ifade ettiğim gibi her ülke, bulunduğu coğrafyanın, yetiştirdiği önemli tarihsel kişiliklerin ve önemli olayların etkisiyle kendi değişim serüvenini kendisi yazıyor. Tarihte, dünyanın birçok bölgesinde kolonisi olan İngiltere’nin hiçbir kolonisinin birbirine benzemediği çok açıktır. Avustralya, Kanada’dan; Yeni Zelanda, Güney Afrika’dan oldukça farklı gelişim süreçleri geçirmişlerdir.
Görüldüğü gibi Avustralya’nın da bu değişim süreci hiç kolay olmamıştır. Bugün vatandaşlarına sunduğu özgürlükler ve kapsayıcı kurumları yüceltmesiyle, dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında yer alan Avustralya’nın da kendi tarihinde yüzleşmesi gereken sancılı dönemleri ve olaylar vardır.
Yazımı tamamlarken bir kitap ve 1 film önerisinde bulunmak istiyorum. Aborjin çocuklarının ailelerinden kopartılıp Beyaz-Hristiyan bir çocuk olarak büyütülmeye çalışılmasını konu alan Rabbit-Proof Fence (Çit) filmi, Aborjin kültürünün günümüzde yok oluşunu anlamak açısından önemlidir. Buna ek olarak Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü, kapsayıcı kurumların oluşturulmasının ülkelerin gelişimi açısından ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek için okunması gerek değerli bir kitaptır.
Ozan Savran
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Why Nations Fail-Ulusların Düşüşü (Daron Acemoglu and James A. Robinson)
“alaraby.co.uk” Arapça haber sitesinde yayımlanan “İran, Suriye’den Neden Vazgeçiyor?” başlıklı Marvan Kaplan tarafından yazılan makalede İran’ın bölgeden çıkarılması için birçok ülkenin fikir birliği içerisinde olduğu belirtiliyor.
Rusya, ABD, Türkiye, İran ve İsrail…
Suriye sahasında, ekonomik ve insan yaşamında yer alan ayrıntılar ve ilişkiler düzeyinde, çatışmada kilit aktörlerin farklı çıkarlarından kaynaklanan yeni dengeler sürekli ortaya çıkıyor
Ancak bu ülkelerin hesaplarını ele almaya başlamadan önce, sahadaki askeri gücün tüm tarafların elde edebileceği maksimum seviyeye ulaştığını anlamak önemlidir. Yani çatışmanın sınırları mevcut güçler dengesi ile haritaya işaretlenmiştir ve bu da onları güç kullanarak mevcut durumu değiştirmeyi imkânsız hale getirmiştir. Bu, tarafların siyasi çözümü tercih etmeleri için önemli bir fırsattır ancak bunun da muhtemelen Suriye’deki ana güçler arasında yeni aşamanın şartlarına uygun olarak yeniden düzenlenmesine yol açacağını belirtmek gerekir.
İlk önce Rus-Türk ikilisi var ve iki tarafın Suriye sahnesindeki iki ana aktör olduğu göz önüne alındığında, masada birçok tarafın bulunduğu Cenevre masası yerine Astana rotası uygulamaları daha hızlı hayata geçirebiliyor.
Bu eğilim, Suriye topraklarında Türkiye ile İran arasında ilk doğrudan askeri çatışmanın olduğu Şubat ayının sonunda İdlib’deki Baluon kasabasında yaşanan ve 33 askerinin öldürüldüğü olayda bir kez daha karşımıza çıktı. Olay sonrası sanki Türkiye’nin tepkisini görmek için bir fırsat verildi. Ayrıca Rusya’nın seyirci duruşuyla durumu analiz ettiği son İdlib çatışmalarında da açıkça görüldü. Gerçekten de bu durum, 5 Mart 2020’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında imzalanan ve müzakere masasına geçmeden önce son askeri çatışmalarda belirlenen sınırlara çekilme planına göre kağıda döküldü. Korona salgınının patlak vermesinin ve petrol fiyatlarının çöküşünün yarattığı sorunlar, özellikle Rus tarafını bu yönde ilerlemeye zorladı.
Rusya-Türkiye arasındaki yeni “İdlib Mutabakatı” sonrası İdlib’de son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi
Rus-Türk ilişkileri ilerledikçe ve şekillendikçe, üstesinden gelmeye çalıştıkları bir engel haline gelen İran çıkarları ile aralarındaki çatışma daha belirgin hale geliyor. Bu da Suriye denklemindeki diğer ikinci çizgiye, yani Amerika ve İsrail’e dayanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun geçen hafta İsrail’i ziyaret etmesinin nedenleri ne olursa olsun, İran ve Astana’daki diğer ortakları arasındaki farklılıklardan yararlanarak, Suriye’deki İran üzerindeki baskıyı yoğunlaştırma konusunda ortak bir ABD-İsrail kararı olduğu ortaya çıktı. Görünüşe göre Rusya’nın Suriye’deki İran askeri varlığından desteğini kaldırma kararı, İsrail Savunma Bakanı Naftali Bennett’i, 2013’ten bu yana İsrail’in İran’ı Suriye’den çıkarma stratejisinde büyük bir değişiklik olduğunu duyurmasına yol açtı. Bu değişiklik, İsrail’in 25 Nisan’dan bu yana Suriye’deki İran hedeflerine yönelik saldırılarının sayısında önemli bir artışa yol açtı. ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri de Suriye’nin doğusundaki İran milis mevzilerini daha sık hedef aldı.
Rusya’nın İran’ın Suriye’deki askeri varlığı konusundaki tutumundaki değişiklik açıktır. İran’ın Moskova’yı kınamasından sonra İsrail her seferinde Suriye egemenliğine ve İran’ın mevzilerine saldırdı, Rusların son saldırılara karşı sessizliği neredeyse sağır ediciydi. Bu tutum, askeri operasyonların sona ermesinden sonra Rusya’nın Suriye’deki İran rolü hakkındaki görüşünün değişimini yansıtmakta.
Tüm bunlar olurken zamanlamanın önemine dikkat etmeliyiz çünkü Rusya, Türkiye ve İsrail’in, Trump’ın korona salgınını kötü yönetmesi nedeniyle ABD’de Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini kaybedebileceği düşünülüyor. Bu gerçekleşirse Demokratlar, Obama dönemindeki gibi Ruslar, Türkler ve İsrailliler tarafından nefret edilen olası bir politika ile geri dönebilir ve İran’ı Suriye’den çıkarma fırsatı tamamen kaybedilebilir. Bu nedenle İran’ı Suriye’den çıkarmak ya da en azından oradaki nüfuzunu zayıflatmak için oluştuğunu düşünülen fikir birliği oyunun kurallarında büyük bir değişikliğin önünü açıyor. İran muhtemelen yeni oyun kuralları ile mücadele edecek güce sahip olamayacak.
Çiçi Han’ın aklındaki Büyük Batı Hun Devleti planını, Çinli generallerin raporları sayesinde öğrenebiliyoruz. Buna göre Çiçi, güneyde Yüeçi, batıda Part ve doğuda Doğu Türkistan topraklarını ele geçirme planları yapmaktaydı.[3] Bunun için bu bölgelerdeki insanları Çin’e karşı kışkırtarak kendisine destek toplamaktaydı. Onun bu büyük planının ne derecede doğru olduğunu bilmiyoruz fakat uyguladığı genişleme politikası bu planı doğrulayabilecek niteliktedir.
Batı Türkistan’da bunlar yaşanırken Çin’de ise tedirginlik artıyordu. Çünkü Çiçi Han, Doğu Türkistan’daki Çin’e bağlı olan şehir devletleri için oldukça tehlikeli bir hale gelmişti. Üstelik Çin için fazlasıyla önemli olan İran coğrafyasının da Çiçi’nin eline geçme ihtimali vardı. Çinliler bir yandan ona engel olabilmek için çözüm yolları arıyorlar, bir yandan da öldürülen elçilerinin intikamını alabilmek için planlar yapıyorlardı.
Nitekim Çin, ilerleyen süreçte Çiçi Han’a hem istihbarat toplamak hem de öldürülen elçilerin cesetlerini aramak suretiyle üç elçi göndermiştir. Fakat elçileri gören Çiçi çok sinirlenmiş, onları azarlayarak Çin hakkında kötü sözler etmiştir. Hatta Çin imparatorunun mektubunu da kabul etmemiştir. Bundan sonra ise Çin imparatoruna bir mektup yazdırarak çok sıkıntılı bir durumda olduğunu söylemiş, imparatorun kendisini korumasını ve oğlunu Çin sarayına hizmet için göndermek istediğini bildirmiştir.[4]
Daha önce Çin elçilerinin öldürülmesi, Semerkand Kralının kızının ve krallığın ileri gelenlerinin öldürülmesi gibi diplomatik hatalar kuşkusuz Çiçi’nin sert karakterinin sonucuydu. Son olarak burada elçilere hakaret ederek imparatorun mektubunu kabul etmemesi, onun diplomasi yanının zayıflığını ve siyasi ilişkilerde, savaş alanlarında olduğu kadar başarılı olamadığını göstermektedir.
Burada dikkati çeken bir diğer husus da Çiçi Han’ın fikir değiştirerek imparatora bir mektup yollaması ve bu mektupta Çin’le yeni bağlar kurmak istediğini bildirmesidir. Burada anlaşılamayan noktalar Çiçi’nin kendisini zor durumda addetmesi ve bağlı devlet hükümdarları gibi korunma talep etmesidir. Çin tarihçilerinin, bu mektubu, üzerinde oynama yapmak suretiyle kayda geçirebileceklerini göz önünde bulundurmalıyız. Yazılanların doğru olduğunu varsayarsak, onun fikrini değiştirerek bir mektup yazdırmasından, yanında bilge devlet adamları olduğunu çıkarabiliriz. Kendisini zor durumda addederek koruma talep etmesini, Çinlilerin, onun durumu veya planları hakkındaki kanılarını değiştirmeye yönelik ince bir diplomatik manevra olarak yorumlayabiliriz. Fakat Çinliler, bu manevradaki nükteyi anlamış olmalılar ki Çiçi’yi yok etmek için gelen Çinli general ona, “seni sıkıntılı durumdan kurtarmak için geldik” demiştir.
Çin tarihçileri Çiçi Han için ‘hem çok gururlu ve hem de tedirgin’ diyorlardı. Hun tarihinde bununla ilgili olarak çok zarif bir örnek vardır. M.Ö. 89 yılında Hun Hakanı olan Huluku Han (M.Ö. 96-85), Çin imparatoruna gönderdiği mektubunda şöyle diyordu: “Güneyde büyük Çin; kuzeyde güçlü Hunlar vardır. Hunlar, göğün gururlu çocuklarıdır”. Böyle bir deyiş ve gurur, Mete çağında bile görülmüyordu.[5] Çiçi’nin gururu da öncelikle Hun olmasından kaynaklanıyordu. Tedirginliğini ise kanaatimizce Çin’in onu adım adım izlemesine bağlayabiliriz.
Çin Açısından Durum ve Generallerinin Hazırlığı
Çin gerçekten de Çiçi Han’ı adım adım izliyor, onu alt etmek için fırsat kolluyordu. Çünkü Çiçi, Talas havzasında İpek Yolu’nun kuzey güzergahını tehdit etmeye başlamıştı ve bu Çin için kabul edilemezdi.[6] Aynı zamanda Çinlilerin kendileri için çok önemli saydığı Wusun, Yüeçi ve İran gibi ülkeler eğer Çiçi’ye bağlanırlarsa bir daha Çin’e bağlanmaları kolay kolay gerçekleşmeyebilir, Çin’in batı siyaseti ve genişleme politikaları iflas edebilirdi. Nitekim birçok Çinli devlet adamı Çiçi’ye bir ders verilmesini savunuyor, Çinli casuslar raporlarında Çiçi’nin askerlerinin giyimlerinden bile bahsediyorlardı.[7]
Doğu Türkistan’da bulunan Çinli General Ch’eng T’ang, Çiçi Han tehlikesini ortadan kaldırıp imparatorunun gözüne girmek istiyordu. Onun yardımcısı olan General Kan Yen-shou ise bu fikre karşıydı. Çünkü ona göre, öncelikli olarak imparatordan izin alınması gerekiyordu. Ch’eng T’ang ise imparatordan izin alma işinin, saraydaki vezirler yüzünden uzayacağını ve geç kalacaklarını düşünüyordu. Hatta bu fikir ayrılığı o kadar ileri boyuta ulaşıyordu ki Komutan Ch’eng T’ang, yardımcısını kılıç zoruyla ikna etmek zorunda kalıyordu.[8]
Çinlilerin sefer planına göre Çin ziraat kolonilerinden asker ve subaylar toplanacak, Wusunların askerlerinden de orduya katılım sağlanacak ve sonra doğrudan Çiçi Han’ın başkentine gidilecekti. Çiçi, onları gördüğünde kaçmak isteyecek fakat kale savunması Hunlara göre olmadığından dolayı kaçacak bir yer bulamayacaktı. Böylece onlar da binlerce yıldır Hunlara karşı kazanılamayan zaferi bir günde elde etmiş olacaklardı.[9]
Nitekim daha sonra komutanlar, kale kuşatmasında usta olan askerler ile komandolardan, bazı şehir devletlerinin askerlerinden ve Çin ordusunda bulunan Hun askerlerinden 40.000 kişilik bir ordu toplamışlardır.[10] Görüldüğü üzere Çinliler, oluşturdukları orduya Hunları katarak, “barbara karşı barbar kullanma” taktiklerini bu savaşta da kullanmışlardır.[11]
Çin Ordusunun Talas’a Yolculuğu
Çin imparatoruna bir mektupla haber verildikten sonra harekete geçen Çin ordusu iki güzergâhtan yola çıkmıştır. Biri Kaşgar üzerinden Pamirlerin kuzeyini aşarak Fergana’ya ulaşmış, öteki de Aksu’dan yola çıkarak Wusunların başkentinden Isık Göl yolu ile Semerkand Krallığının doğu sınırına gelmiştir.[12] Bu sırada, muhtemelen Çin ordusu gelmeden Wusun ülkesinde yağmada bulunmuş olan Semerkand Krallığının atlıları, arkalarında bir anda Çin ordusunu görünce paniğe kapılmadan hemen Çin ordusunun arkasına dolanmışlar ve ani bir baskınla ağırlıklarını ele geçirmişlerdir. Bundan sonra Çinli komutan, yanında bulunan Hun askerlerini onların arkasından koşturmuş, bu Hun birliği de birçok Semerkand askerini öldürerek birçoğunu da esir ederek geri dönmüştür. Esirler arasında Krallığın ileri gelenlerinden kimseler de bulunmaktaymış.[13]
Semerkand Krallığının topraklarına girildiğinde Çinli general yağma yapılmasını yasaklamış ve ülkenin ileri gelenleriyle iletişim kurmaya çalışmıştır. Nihayetinde buldukları birkaç Semerkandlı soylu ile kardeşlik andı içmişler ve kendilerine kılavuzlar bulmuşlardır. Bu görüşmeler esnasında Çiçi Han’ın sert idaresinden bıkkın ve kızgın olan Semerkandlı soylular, onun hakkında bildikleri her şeyi Çinlilere anlatmışlardır.[14] Bundan sonra Çin ordusu, muhtemelen hiçbir engelle karşılaşmadan Çiçi’nin kalesine 30 mil kalıncaya kadar ilerlemiştir.
Burada, gönderdiği elçiyle Çinlilere niçin geldiklerini soran Çiçi Han, savaşmaya kararlı gözüküyordu. Çinli general de Çiçi’yi tahrik etmek için şöyle bir cevap yolluyordu:
“Çiçi Han Çin İmparatoruna yazdığı mektubunda, burada sıkıntılı ve güç durumda bulunduğunu, bunun için de haşmetli Çin’e bağlanmak ve kendisinin Çin sarayına gelmek istediğini bildirmişti. Han, İmparatorumuzun merhametine sahip olabilmiştir. Böylece büyük devletinizi de bırakmış olacaksınız!”[15]
Çiçi Han’ın böyle büyük bir ordu karşısında, üstelik kalesinde 2 ya da 3 bin savaşçısı olduğu halde neden savaşmaya kararlı olduğu hakkında bir malumatımız yok fakat o, 2 yılda yaptırdığı kalesine ve askerlerine güveniyor olmalıydı.
İki taraf arasında elçilerle sağlanan irtibat, iki Çin generalinin en son ve kesin olarak, Çiçi Han’a emredercesine, “Hakan, kendi vezirleri ile bize gelmeli ve akıl vermelidir!” deyişlerine kadar sürmüştür.
Savaşın Başlaması
Ertesi gün Çinliler, Çiçi’nin kalesine 3 mil yakınlığa gelerek, orada bir kamp kurmuşlar ve savaş düzenine girmişlerdir.[16] Bu sırada Çiçi Han, beş renkli bayrağını diktiği ve zırhlara bürünmüş birkaç yüz askerin bulunduğu surların üzerine çıkmıştır. Muhtemelen orada askerlerine hırslandırıcı şeyler söyleyerek nutuk vermiştir.[17] Bundan sonra yüzden fazla atlı asker surlardan aşağı inmiş, yüzden fazla yaya asker de kapıya gelip “balık sırtı” şeklinde dizilmiştir.[18] Arbaletlerinin okları gerilmiş olan okçular atışa hazır halde dururlarken, surların üzerinde duran askerler naralar atıp Çinlileri tahrik etmek için “savaşa gelin” diye bağırmaya başlamışlar ve atlı askerler de atlarını Çin karargahına doğru sürmüşlerdir. Hunlarda veya atlı Türk topluluklarında alışılagelmişin dışında gördüğümüz bu gösteri yürüyüşünden sonra okçu birlikleri ile kapıda toplanmış olan atlı ve yaya birlikleri kaleye girmişlerdir.[19]
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Çinli generallerin, ordularına hücum emri vermesiyle tüm Çin ordusu davul sesleri eşliğinde duvarların dibine yığılmış, kaleyi dört taraftan kuşatmıştır. Kalenin her deliği ve tüm kapılar iyi tutulmuştu. Ön tarafta oklardan korunmak için dikilmiş olan tahta veya metal perdelerin arkasında da arbalet yayları ile mızraklar dizilmişti. Çin okçuları kalenin içinde bulunan kuleleri hedef alınca kulelerdeki askerler hemen aşağı inmişlerdi. Bu sırada Hun okçuları da toprak duvarın dışında bulunan, ayrı bir ağaç duvardan (dış sur) Çinlilere ok yağdırarak ağır zayiat verdirmişlerdir. Bunun üzerine Çinliler taktik değiştirmişler ve muhtemelen kısa bir geri çekilme esnasında bu ağaç surlarda, ateş atmak suretiyle yangın çıkarmışlardır.[20]Bir anda ateşin ve onun etkisiyle ortaya çıkan zehirli dumanın ortasında kalan, yangına kadar Çinlilere ok yağdırmış olan birkaç yüz Hun atlısı, can havliyle dışarı çıkmış, Çinlilerin ok yağmuruyla yok edilmiştir.[21]
Çin tarihleri Çiçi Han’ın, Çin ordusunun hücumunu haber aldığında kaçmak istediğini fakat Semerkand Krallığının, Wusunların ve diğer Türkistan devletlerinin de kendisine karşı harekete geçtiğini duyduğu için kalmaya karar verdiğini bildirirler. Buna göre Çiçi, “en iyisi burada kalıp savunmaktır. Çin ordusu, çok uzaklardan geldi. Bunun için uzun zaman savaşa dayanamaz” diyerek zırhlarını giymiştir.[22]
Çin tarihçilerinin verdiği bu bilgilerin doğruluğunu tartışmak gerekmektedir. Çin ordusunda doğrudan görevli ya da yüksek rütbeli subayların maiyetinde çalışan, yazıcı memurların olması normal karşılanabilir. Çinli subayların savaş sonrası raporları da oldukça değerlidir ve titizlikle incelenmelidir. Onların yazdıklarında, savaşın gidişatı ve kendi taraflarındaki durum hakkındaki bilgilerin doğru olma ihtimali yüksektir. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken husus, onların, Çiçi’nin kalesinde olmamalarıdır. Dolayısıyla Çin tarihçilerinin kalede neler yaşandığını kesin olarak bilmeleri çok uzak bir ihtimaldir. Onların, Çiçi’nin bu sırada ne söylediğini bile yazmaları, aslında güvenilirliklerini daha fazla sorgulatmaktadır.
Çiçi Han, savaşmayı göze alamayıp kaçmak isteseydi, bunu rahatlıkla yapabilirdi. Çünkü bir savaş olacağı, Çin ordusu Çiçi’nin kalesine 30 mil yaklaştığında zaten belliydi. Üstelik geleneksel Hun savaş taktiklerine göre onun, atlı birlikleriyle geri çekilerek Çinlileri oyalaması, fırsatını bulduğunda da ani saldırılarla yıpratması gerekiyordu. Anlaşıldığına göre o, kale savunması yapmayı tercih etmişti ve ordusundaki yeni askerî birliklerle de kaleyi koruyabileceğini düşünmüştü.
Bundan sonra Çiçi Han’ın hatunu ve birkaç düzine kız, onunla birlikte kuleye çıkmışlar ve Çinlilere ok atmaya başlamışlardır. Muhtemelen Çinli okçuların hedefi haline gelen bu kulede, kadınların birçoğu oklanıp yere düşmüşler, Çiçi de yüzünden yaralanmıştır. Bunun üzerine Çiçi, atına atlayıp hareme girmiştir. Onun yaralandıktan sonra hareme atıyla gitmesi, haremin surlardan oldukça uzakta olduğunu göstermektedir.[23] Görüldüğü üzere, tarihte birçok örneği olan Türk kadınının yiğitliği ve cesareti, bu savaşta da karşımıza çıkmaktadır.
Anlaşıldığına göre savaş ilk gün bitmemişti. Gece yarısından sonra Çiçi Han’ın ordusu ile Semerkand Krallığının ordusu arasında ilginç bir atışma yaşanmıştı. Dıştaki ağaç surların, yangının ulaşmadığı hücrelerinde kalmış olan Hun askerleri, toprak surlara çekilmek istemişler ve bunu yaparken de muhtemelen Çin ordusunun dikkatini dağıtmak için şehirde büyük bir gürültü koparmışlardır. Tam bu sırada Semerkand Krallığının on binden fazla atlısı on ayrı yerden görünerek surların etrafını sarmış, Hunlara bağırarak karşılık vermişlerdir. Onlar, aynı gece karargâhı birkaç kere sarmışlar fakat bir başarı elde edememişlerdir.[24]
Semerkand askerleri daha önce Çiçi Han’ın emrinde bulunuyorlardı. Fakat bilinen bir şey varsa Semerkand Krallığının Çin ile dostluğunu bozmadığıdır.[25] Semerkandlılar, Hun askerleri toprak surların içine girerken muhtemelen dış surların etrafını sarıyorlar ve Hunlara karşılık veriyorlar. Onların, hangi karargâhı sardıkları kayıtlarda açık değil. Hunlarla Semerkandlılar arasında bir çatışma olmuyor, kayıtlarda böyle bir bilgi yok.
Şafak sökerken Çiçi Han’ın kalesinin dört yanından alevler yükselmeye başlamış, Çin ordusu zafer çığlıkları ile dört yandan hücuma geçmiştir. Bu sırada Semerkand Krallığının askerleri geri çekilmişler, Çinliler de toprak surlardan içeri girmişlerdir. Çarpışmalar sokaklarda yoğunlaştığı sırada Çiçi, erkek ve kadınlardan oluşan yüzden fazla kişiyle hareme girmiş, bunun üzerine Çinliler, haremi de ateşe vermişlerdir. Çiçi’yi yakalamak için arkasından Çinliler de hareme girmişler, fakat o yaralanarak ölmüştür (M.Ö. 36).[26]
Anlaşıldığına göre Semerkand Krallığı savaş boyunca çekimser kalmıştır. Onlar muhtemelen Çinlilere yaranabilmek için birkaç kez surları sarmışlardır. Görüldüğü üzere Çinliler topyekûn hücuma geçtiğinde de geri çekilmişlerdir. Kalede, kalabalık Çin ordusuna karşı gerçekten de destansı bir savunma yapılmış, çarpışmalar Çiçi Han’ın sarayının içinde bile devam etmiştir. Nitekim Çiçi de çarpışırken yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir.
Sonuç
Çinlilerin raporlarına göre savaşın Hunlar açısından bilançosu şöyleydi: Kale içinde, başta Çiçi olmak üzere Ulu Hatun, veliaht, şehzadeler, ünlü prensler ve diğer çevre memurları da dahil 1518 Hun öldürülmüştür. 145 Hun canlı olarak esir alınmış, 1000 kadar kişi de Çinlilere teslim olup bağlanmıştır. Esirler, Çinlilere yardım etmek için gelen 15 şehir devletinin kralına hediye edilmiştir.[27] Çiçi’nin hareminde bir Ulu Hatun, belirli olarak görülmektedir. Kale düştükten sonra Ulu Hatun, ölenlerin listesinde baş yeri almaktadır ve bu, Hun aile geleneklerine uygundur. Görüldüğü üzere, Çiçi Han’ın kalesinde yaklaşık 3 bin kişi bulunmaktaydı. Üstelik bunların hepsi asker de değildi. Buna rağmen kaledekiler canla başla çarpışmışlardı. Öyle ki muhtemelen Ulu Hatun, veliaht ve şehzadeler de çarpışarak ölmüşlerdi.
Çinliler, Çiçi Han’ın başını ibret olsun diye bütün Türkistan’da gezdirmişler, sonra da Çin başkentine yollamışlardır.[28] Çiçi’nin, Çin’i ne kadar endişelendirdiğini ortaya koyan Çinli generallerin raporunda şöyle deniyor: “Çiçi Han, hep Çin’e karşı gelmiş ve isyan halinde olmuştur. Eğer bu yüzden cezalandırılmış ve öldürülmüş olmasaydı, Toharistan’ın (Ta-hsia) batısı, onun buyruğu altına girmiş olacak ve Çin’in buraları kendi buyruğuna alması, bir daha da mümkün olmayacaktı. Çiçi Han, halka tesir etmek yolu ile onları zehirledi (ve Çin düşmanı yaptı).”[29] Toharistan’ın batısı diye bahsedilen yer, bugünkü İran coğrafyasıdır.
Savaş başlamadan önce, yüz kadar ağır zırhlar giymiş asker surların üzerinde duruyordu. Bilindiği üzere Hunlarda ağır zırh giyme geleneği yoktu. Hunların ordusu hafif atlı birliklere dayanırdı. Çiçi Han askerlerinden bazılarını İran ve belki de eskiden Batı Türkistan’da oturmuş olan Yunan kolonilerinin giyimlerini taklit ederek giydirmiş olabilirdi.[30]
Çiçi Han’ın kalesinde, Çinliler için oldukça dikkat çekici ve yabancı bir birlik daha vardı. Bu birlik savaş öncesi yapılan gösteri yürüyüşünde, kalkanlarını kullanarak balık sırtı şeklinde dizilen birlikti. Onların nereden geldikleri ve Çiçi’nin ordusunda bulunma sebepleriyle ilgili olarak çeşitli görüşler bulunmaktadır.
Bir görüşe göre Çiçi Han’ın ordusundaki bu birlik, Part Devleti’nden yardım için gönderilmiş ve Romalılardan aldıkları silah ve donanımlarla savaşmıştır. Esir alınan Part askerlerinin, Tarım havzasındaki garnizonlara dağıtılması ve Çin’e getirilmesiyle birlikte silahlarının ve donanımlarının taklitleri yapılmaya başlamıştır. Böylelikle bu silahlar Çin’in nüfuzu olan bölgelere hatta oralardan da Japonya’ya kadar yayılmıştır.[31]
Diğer bir görüşe göre ise bu birlik Romalıydı. Şöyle ki Carrhae Savaşı’nda[32] kitle halinde Partlara esir düşen Romalılar, oradan İç Asya’ya ulaşmışlar ve Çiçi Han’ın hizmetine girmişlerdir.[33]
Ufukcan Yaşa
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”24232″ name=”Büyük Hun Devleti’nin Bölünüşü”]
[irp posts=”25409″ name=”İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ERCİLASUN, Konuralp, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/15, Ankara 2014, s.13-32.
GÖMEÇ, Saadettin, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2012.
GUMİLEV, L. Nikoloyeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yay., İstanbul 2002.
KOCA, Salim, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, Ankara 2006, s.687-708.
NÉMETH, Gyula, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Yay., Ankara 1982
ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, T.T.K. Yay., Ankara 2012.
ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, T.T.K. Yay., Ankara 2019.
ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.7-21.
RÁSONYI, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1971.
TEZCAN, Mehmet, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, Ankara 2006, s.729-742.
UHLİG, Helmut, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, Okyanus Yay., İstanbul 2000.
[1] Bu yazı, İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han isimli yazının devamıdır.
[2] Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisi. ufuktarih0@gmail.com
[3] Bahaeddin Ögel, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.17; L. Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Ankara 2002, s.186-187.
[6] Helmut Uhlig, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, İstanbul 2000, s.121.
[7] Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.171.
[8] Kan Yen-shou ve Ch’eng T’ang isimli Çinli komutanlardan hangisinin yardımcı general olduğu hakkında Ögel, bir malumat vermemiş fakat olay kurgusunu bu şekilde vermiştir. Gumilev, Kan Yen-shou’nun genel vali olduğunu ve Ch’eng T’ang’a izin vermeyerek engellemek istediğini sonra da Ch’eng T’ang tarafından kılıç zoruyla ikna edildiğini söylemiştir. Onat ise Kan Yen-shou’nun genel vali olduğunu ve General Ch’eng T’ang’ı Çiçi Han’ın üzerine gönderdiğini söylemiştir. Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, Ankara 2019, s.168; krş. Gumilev, a.g.e., s.187; krş. Ayşe Onat, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, Ankara 2012, s.37.
[10] Onat, a.g.e., s.37; Çin ordusunun mevcudu hakkında ihtilaf bulunmaktadır. Ögel, a.g.e., s.168; krş. Gömeç, a.g.e., s.171; Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, s.705.
[11] Çinlilerin Hunlara karşı kullandıkları taktikler hakkında daha fazla bilgi için bk. Mehmet Tezcan, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, s.739.
[26] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.172; Gumilev, a.g.e., s.188; Onat, a.g.e., s.37; Koca, a.g.m., s.705; Gyula Németh, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.48; Konuralp Ercilasun, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/2015, s.20.
Geçmişten bugüne ekonomik rekabet daima sömürgelerin, savaşların ve krizlerin temel sebeplerinden bir tanesi oldu. Söylemler, kavramlar ve uygulamalar değişse de asıl sonuç asla değişmiyor, birkaç ülke arasındaki rekabet bu ülkeler arasında kalmayıp beynelmilel sorunlar halinde karşımıza çıkıyor. Şüphesiz uluslararası gerilimlere yol açan ABD-Çin ekonomik savaşı günümüzün en sert ekonomik rekabetini oluşturuyor. Çin, içe kapanıklığını ekonomide tersine çevirerek yayılmacı bir politika ile uluslararası düzeyde yeni atılımlar, projeler ve stratejiler deniyor. Özellikle Afrika ülkeleri olmak üzere pek çok farklı ülke ile iyi ilişkiler geliştirip yeni yatırımlar ve krediler ile hem yıllarca sömürge altında kalmış yahut büyümek için maddi kaynak sıkıntısı çeken ülkelere destek olmayı hem de yeni ekonomik müttefiklikler kurmayı hedeflediklerini anlatan söylemler ile büyük projeler başlattı. Bu projelerin en cezbedici kısmı Avrupa ülkeleri gibi sömürmekten ziyade “kazan kazan” anlayışı ile her iki tarafın da yararlanacağı projeler olduğu algısı oluşturulmasıydı. Ancak, bu anlayışıyla kabul edilen yatırımlar, fonlar ve ticari anlaşmalar, sahadaki yansıması itibariyle tam olarak çift taraflı bir kazanımın söz konusu olmadığını gösteriyor.
2013 yılında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından duyurulan Kuşak Yol Projesi için 2019’un sonlarına kadar yaklaşık 310 milyar dolar harcandığı ve bu rakamın ileride toplam 1-4 trilyon arası değişebileceği söyleniyor. 2018 verilerine göre Cibuti, Tacikistan, Kırgızistan, Lao, Maldivler, Madagaskar, Pakistan ve Karadağ; Çin’e en çok borcu olan 8 ülke olarak gösteriliyor. Harvard Üniversitesi’nden Belfer Centre for Science and Internatonal Affaires’in araştırmasına göre ise Afrika’dan Okyanusya kıtasına kadar şimdiden en az 16 ülke borçlarını ödeyebilecek durumda değil.
Bir Kuşak Bir Yol Haritası (Modern İpek Yolu) – Mayıs / 2018
Elbette Çin de bu durumun gayet farkında. Devletler borçlarını ödeyemediklerinde verilen yüksek kredilere karşılık olarak ülkelerin kaynakları bir nevi ipotek altına alınıyor.
Sri Lanka’da Çin’den %8 faiz orani ile alınan 8 milyar dolar kredinin ödenememesine karşılık eski Sri Lanka Başbakanı Ranil Wickremesinghe zamanında (2017 senesinde) stratejik olarak büyük öneme sahip ülkeye ait Hambantota Limanı’nı borcun 1,1 milyar dolarına karşılık 99 yıllığına China Merchants Port Holding’e kiraya verildi.
Benzer bir anlaşma Myanmar’da da yapıldı. Myanmar, 7,5 milyar dolar değerindeki bir limanını 1,3 milyar dolara kiraya verdi. Ayrıca proje kapsamında yapılması planlanan 3 milyar dolarlık boru hattı ve demiryolu projesinden vazgeçerek yine başka bir proje için maliyetleri 3’te bir oranına kadar azaltmak zorunda kaldı.
Yine ABD kıskacından kaçmak isteyen Venezuela ayakta kalmak için Çin’den aldığı kredilere karşılık ulusal petrol şirketinin toplamda %49’luk kısmını Çinli şirketlere devretti.
Bir başka örnek ise Zambiya’nın 8 milyar dolar değerinde yapılan anlaşmayı geri ödemede zorlanmasından dolayı bir elektrik şirketini (ZESCO), ulusal televizyon ve radyo kuruluşu ZNBC’yi ve Kenneth Kaunda Uluslararası Havaalanını Çin’e devretmek zorunda kaldığı iddia ediliyor.
Maldivler’de yapılan 225 milyon dolar değerinde bir köprü ise ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın borca oranını (Borç/GSYH) % 100’e çıkardı.
Çin, verilen kredilerin geri ödenmesi konusunda endişelenmiyor gibi görünüyor. Öyle ki, Çin bu kaynakların ne amaçla kullanılacağı konusunda ülkeleri tamamen serbest bırakıp aksi bir tutumun ülkelerin iç işlerine karışmak olduğunu ve ülkelerin egemenliğine karşı bir saldırı olduğunu öne sürüyor. Çin’in bu tutumu özellikle Afrika ülkelerinde Avrupa’nın Afrika’daki bilindik politikasından sonra tamamen dostane ve bölgesel sorunların çözümü olan yardım eli olarak görüldüğü için kabul ediliyor. Ancak bu serbestlik zor durumda olan ve yönetimsel sıkıntılar çeken ülkeler için israf ve yolsuzluğu da beraberinde getirebiliyor. Afrika özelinde düşünürsek bölgesel sıkıntıların çözümü ancak kalıcı ekonomik reformlarla mümkün diyebiliriz. Fakat bu krediler tabiri caizse değirmene su taşımak için kullanılması durumun iki kat daha zorlaşmasına sebep oluyor. Böylece ülkelerin ödeyemeyeceği miktarda verilen kredilerle ipotek altına alınan kaynaklar Çin’in yeni düşük maliyetli kaynaklara erişmesini sağlıyor. Kısacası yeni bir “modern sömürge” düzeni kuruluyor.
Kelime manası olarak “Islahat, düzenleme” anlamlarına gelen reform, genel kapsam olarak bakılırsa “Hristiyanlığı yeniden tanıma ve yorumlama” amacıyla ortaya çıkmış bir süreçtir. Reform Hareketleri; 16.Yüzyıl’da Almanya’da başlamış, Katolik Kiliselerin dini yanlış ve menfaatçi şekilde kullanarak insanları manipüle etmesini engelleme hareketidir. Bu hareketin öncüsü olan Martin Luther, eşzamanlı olarak Protestanlığın da kurucusu olmuştur.¹
2. Martin Luther’in Hayatı
2.1. Çocukluğu ve Gençliği
Martin Luther
Martin Luther, 10 Kasım 1483’te Almanya’nın Eisleben kentinde doğmuştur. Doğumundan bir süre sonra ailesi, Mansfeld kasabasına taşınır. Babası Hans Luther, aslında bakır arıtma ustasıdır. 1492 yılında ise Mansfeld’in “Meclis Üyesi” olmuştur. 1488 yılında Martin Luther, bir Latin okuluna başlamış, burada kapsamlı bir eğitim almıştır. 1497 yılına gelindiğinde ise “Ortak Yaşamın Kardeşleri”² tarafından yönetilen bir okula başlamıştır.
Lisansını ve yüksek lisansını Erfurt Üniversitesi’nde tamamlayan Luther, daha sonra hukuk alanında lisansüstü çalışmalar yapmış lakin bu çalışmalar yalnızca 6 gün sürmüştür. O dönemlerde; bir gün yağan şiddetli yağmur ve oluşan fırtına nedeniyle çok zor durumda kalmış, günü atlatırsa keşiş olacağına dair yemin etmiştir. Ettiği yemine sadık kalmış ve ardından keşiş olmaya karar vermiştir.
2.2. Farkındalık Döneminin Başlaması
1505 yılına gelindiğinde bir toplantı vasıtasıyla Vatikan’a giden Luther; oradaki yozlaşmayı görmüş ve ardından bu düzeni değiştirmek gerektiğinin farkına varmıştır. 1517 yılında Vatikan’dan gelen bir rahibin endüljans satması, Luther’in tartışma çıkarmasına bir sebepti. Bu olayların ardından Martin Luther, 31 Ekim 1917’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına “95 Maddelik Tez”i çiviler ve reform hareketlerinin başlangıcını yapmış olur.
2.3. Ölümü
1525 yılına gelindiğinde Luther, evlenir ve aile kurar. Doğru bildiğinden asla vazgeçmeyen ve kitleleri etkisi altına almayı başaran Luther, böbrek yetmezliğine yakalanır. Mücadele ile geçmiş hayatı, 1545 yılında sona ermiştir.
3. Reform Hareketlerinin Nedenleri, Gelişim Süreci ve Sonuçları
3.1. Nedenleri
16.Yüzyıl’ın başlarına gelindiğinde Almanya’da Kilise’nin gücü haddinden fazla hale gelmişti. Zira Alman topraklarının yaklaşık 1/3’ünün Kilise’ye ait olması ve aynı zamanda Kilise’nin had safhada zenginliği, Martin Luther’in harekete geçmesinin yegâne sebebidir. Kilise bu kadar zengin iken halkın da bir o kadar fakir olması, izah edilebilecek bir durum değildi. Normal şartlar çerçevesinde değerlendirecek olursak bu durumun tam zıttı olması gerekir. Halktan yana bir Kilise olmalıyken; aksine, halkı sömüren bir Kilise mevcuttu.
Kilise’nin gücü yalnızca parasal yönde değildi. Bakınız ki Kilise’nin yaptırım gücü, çok fazlaydı. Aforoz(Dinden Çıkarma) ve Endüljans(Cennetten toprak vaat etme)³ gibi önemli yaptırımlara sahip olan Kilise; bu güçler sayesinde Avrupa’da ekonomik, siyasi ve sosyal hayatı etkisi altına almıştır.
Coğrafi Keşifler’in yaşanmasının ardından, papazların söylediği yalan ortaya çıktı. Dünya’nın düz olduğunu iddia eden Kilise, işin aslının öyle olmadığı halk tarafından anlaşılınca güven kaybına uğradı. Bununla beraber “Skolastik Düşünce(Din Felsefesi ile gerçekleri anlama gayreti)²”nin yok olmaya başlaması, Reform Hareketleri’nin doğmasının nedenlerinden biridir.
3.2. Gelişim Süreci
İlk kez Almanya’da; asıl mesleği rahiplik olan Martin Luther’in öncülüğünde başlayan Reform Hareketleri, zamanla bütün Avrupa’ya yayılma başarısı göstermiştir. Luther, bu hareketi “Protestanlık Mezhebi(Protesto eden)⁴”ni çıkararak başlatmıştır.
Tarihler 31 Ekim 1517’yi gösterdiğinde Martin Luther, “95 Maddelik Tez”i Wittenberg kasabasındaki kilisenin kapısına çivilemiş ve Protestanlığın temelini atmıştır.⁵
Yaşanan bu gelişme üzerine Almanya’da kaçınılmaz mezhep savaşları başlar. O dönemde tahtta olan Alman İmparatoru I. Maximilian, Protestanları çok ciddiye almadı. 1519’da ise ölümünün ardından tahta çıkan Kral V. Karl, Protestanların karşısında olmuş ve büyük mücadeleler etmiştir. Alman Prensler ise Protestanların yanında olmuştur⁶. 25 yıl süren bu mezhep savaşları Avrupa’da da yayılmış, 1555 yılına gelindiğinde ise “Ogsburg Barışı” imzalandı. Barışın detayları şunlardır;
Almanya, Protestanlık Mezhebi’nin varlığını kabul etmiştir.
Halk, Alman Prensi’nin inandığı mezhebe girmek zorunda bırakıldı.
Bu gelişmelere rağmen Avrupa’da inanç özgürlüğü henüz kurulamadı. Sürecin devam etmesiyle birlikte “30 Yıl Savaşları(1618 – 1648)” adı verilen mezhep savaşları başladı. Fransa, koyu Katolik olmasına rağmen Protestanları destekliyordu. Bunun nedeni ise; Avrupa’da güçlü bir Almanya’nın varlığına karşı çıkmalarıydı. Nihayetinde, Protestanlar bu mücadeleden galip ayrıldı. Avrupa’nın ilk büyük konferansı Westphalia(Almanya)’da gerçekleştirildi ve 1648’de “Westphalia Antlaşması” ⁷ imzalandı, detayları şunlardır;
Alsas Loren bölgesi Fransa’ya bırakıldı.
Protestanlık Mezhebi, Avrupa’da resmen kabul edildi.
Halkın inanç özgürlüğü sağlanmış, isteyen birey istediği mezhebi seçebilir hâle gelmiştir.
Bu antlaşmadan sonra Almanya gerilemeye başlamış, Fransa ise Avrupa’da daha güçlü hâle gelmiştir. Evrensel İmparatorluklar yıkılmaya, Ulusal Devletler yükselmeye başlamış; Portekiz, İsviçre ve Hollanda bağımsızlığını ilan etmiştir. Bir diğer önemli nokta ise, bu antlaşmayla beraber Avrupa’da “Modern Devletler Hukuku”nun temelleri atılmıştır.
3.3. Sonuçları
Tarihin dönüm noktalarından biri olan Reform Hareketleri, Avrupa’da birçok değişime ve yeniliğine neden olmuştur. Madde madde inceleyecek olursak;
Kilise’ye duyulan güven sarsıldı.
Kilise’nin zenginliği elinden alındı.
Eğitim sistemi Kilise’nin elinden alındı ve “Laik Eğitim Sistemi”ne geçildi.
Kilise, Katolik Mezhebi’ni yaymak için tarikatlar kurdu.
Avrupa’da “Mezhep Birliği” bozuldu.
Kültürel ve bilimsel gelişmeler hızlandı.
4. Sonuç
İnsanlığın olduğu her süreçte bir kısım açgözlü bireyler, diğer bireyleri sömürmek için gayret sarf edecektir. Kilise; uzun yıllar boyunca dindaşlarını her ne kadar sömürüp güç kazansa da bu, 16.Yüzyıl’ın ortalarında Martin Luther’in ve ona inananların yoğun çabasıyla son bulmuştur. Düzen değişir, insan değişmez. Önemli olan bu sömürge düzeninin sona ermesidir. Hele ki insanların en temel ruhanî ihtiyacı olan inanma ihtiyacını kullanıp güç kazanmak, insanlık olarak ne kadar geride kaldığımızın göstergesidir. Özgür düşünme arzusu, hepimizin içinde hâlihazırda vardır. Bunu ortaya çıkartıp harekete geçmek, ilk adımı atmak; Martin Luther gibi zorbalığa sessiz kalmayan insanlar için çok mühimdir. Bu tür yanlışların üstüne gitmek ve doğruyu bulmak için çabalamak, Reform Hareketleri gibi büyük bir değişimin kapısını açacaktır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
¹ Canveren, Ö. (2014) . Martin Luther’in İslam ve Türkler Hakkındaki Değerlendirmeleri. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 42, 153-155.
² Kitap, K. (02 Mart 2020) , Martin Luther Kimdir? , Erişim Tarihi: 02 Mart 2020, https://www.kutsalkitap.org/martin-luther-kimdir/.
³ Kutluay, H. (16 Kasım 2016) , Skolastik Düşünce Nedir? , Erişim Tarihi: 16 Kasım 2016, https://www.makaleler.com/skolastik-dusunce-nedir.
⁴ Sormunen, E. (2011). Martin Luther – Kutsal İnanç Adamı. (P. Karvanen, Çev.) İstanbul: GDK Yayınları
⁵ Erbaş, A. (2002). Dinler Tarihi Araştırmaları – III (Sempozyum, 09-10 Haziran 2001). Ankara: Dinler Tarihi Derneği Yayınları
⁶ Akbaş, M. (2017). Reformasyon Düşüncesinde Eskatoloji: Martin Luther’de Kurtuluş ve Ahiret. Türkiye Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 3, 24-25
⁷ Kaya, M. (2020). Protestan Reformunun Almanya’da Ortaya Çıkış Süreci. Anasay Dergisi, 11, 180-183.
⁸ Baykal, B.S. (1988). Yeni Zamanda Avrupa Tarihi II. Cilt I. Kitap: Otuz Yıl Savaşı Devri (1.Baskı). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi