Uzay Yolculuğunda Bir İlk: ‘Astronot Taksiciliği’ Başlıyor

27 Mayıs 2020 tarihinde, ilk kez özel bir şirket uzaya insan gönderecekti. Planlanan uçuş, uçuşa 16 dakika kala kötü hava şartlarından dolayı 30 Mayıs 2020 tarihine ertelendi.

Bugüne kadar üç ülkeye ait sekiz araç insanları uzaya taşıdı. Amerika Birleşik Devletleri’nin; Mercury, Gemini, Apollo ve Space Shuttle araçları. Rusya’nın; Vostok, Voskhod ve Soyuz araçları. Çin’in Shenzou uzay aracı. Listeye şimdi de Dragon kapsülü ekleniyor. SpaceX uzaya insan gönderen ilk özel şirket olma unvanını kazanıyor. Kendi deyimlerine göre astronot taksiciliği başlıyor. Dragon kapsülüne de bu lakap takılmış.

Dragon

 

Aynı zamanda bu fırlatmayı diğerlerinden ayıran yedi farklı tasarım özelliği bulunmakta.

  1. Ulaşım: Geleneksel olarak astronotları fırlatma rampasına götürecek olan astronot transefer van aracının yerine bu sefer ‘Tesla Model X’ aracı kullanılacak. Astronotlar uzay seyehati öncesi dünyada ki son yolculuklarını 14 km sürecek olan yolda Model X aracında gerçekleştirecek.
  2. Logo: Falcon 9 roketinin üzerinde elbette SpaceX logosu var. Fakat onlara bu uçuşu finanse eden NASA olduğu için onların da logosunun bulunması gerekiyor. Yaklaşık son 50 yıldır kullanmış oldukları ve köfte adı verilen logo yerine, 70’li yıllarda kullandıkları ve solucan adı verdilen logo kullanılacak.
  3. Kıyafet: Amaçları astronotları daha da havalı göstermek olan SpaceX bu uçuş için onlara yeni bir kıyafet tasarımı yaptırdı. Bunun için Hollywood’da Batman, Wonder Women, Wolverine, Black Panther gibi filmlerin kostüm tasarımcısıyla çalışmışlar.
  4. Yol: Astronotların üzerinde yürüdüğü bir çeşit kırmızı halı olan mürettebat erişim kolunun tasarımı da değişti. Bu yapı normalde inşaatlerde kullanılan iskeleye benzer ama bu uçuşta böyle bir yolun tasarımı da değiştirilmiş.
  5. Kapsül: En önemli değişikliklerden biri Dragon kapsülünün tasarımı. Adeta Tesla araçlarının iç tasarım estetiğinin ipuçlarını barındırıyor 4 metre çapında ve 8 metre yüksekliğindeki bu araç 7 kişilik kapasiteye sahip. İlk uçuşunda sadece 2 kişiyi götürecek ama sonraki görevlerde bu sayının artması bekleniyor.
  6. Kontrol: Hemen her şey otonom olarak gerçekleşecek. Astronotlar gerekirse müdahale edecek. Diğer kargo görevlerinde gönderilen kapsüller Uluslararası Uzay İstayonu’ndaki robotik kol yardımıyla kenetleniyordu. İlk kez olarak Dragon uzay aracı, kenetleme işlemini kendisi yapacak. Bir aksilik olursa içindeki astronotlar manuel olarak kenetlemeyi gerçekleştirecek.
  7. Fırlatma: Geri sayımın ardından Falcon 9 roketleri ateşlenecek. Kalkıştan 2,5 dakika sonra ilk aşama tamamlanarak booster ayrılacak ve dünyaya geri dönecek. 6 dakika sonra ikinci aşama tamamlanacak ve mürettebatı taşıyan Dragon kapsülü uzayda tek başına ilerlemeye başlıyacak. Bir dizi hassas manevralarla 19 saatlik uçuşunun ardından Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenecek.

Belirlenen yeni tarihi olan 30 Mayıs 2020’de TSİ 22.22’de gerçekleştirilecek olan fırlatmayla uzaya giden iki astronottan biri uzaya Amerika’dan fırlatılan son kişi. 2011 yılındaki son uzay mekiği görevinden bu yana Amerikalı astronotları Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatın Rus Soyuz aracı uzaya taşıyordu, kişi başı 80 milyon dolarlık bir bilet fiyatı karşılığında. 9 yıl sonra ilk kez ABD astronotlarını kendi topraklarından fırlatacak ama bunu yine kendisi değil ihale ettiği özel bir şirkete yaptırmış olacak. İşte tüm bu özellikleri nedeniyle bu fırlatma insanlığın uzay macerasında yeni bir döneme geçildiğini gösteriyor. Bugüne kadar devletlerin tekelinde olan uzayın artık özel girişimcilere de açıldığı bir yeni dönem olacak bu.

Muhammet Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

barisozcan.com/27-mayis-icin-geri-sayim-basladi-tarihte-ilk-kez-ozel-bir-sirket-uzaya-insan-gonderecek/

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47495336

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dragon_(uzay_arac%C4%B1)

https://www.ntv.com.tr/teknoloji/dunyanin-en-guclu-ticari-roketi-falcon-heavy-ucuncu-kez-firlatildi,J4WGsUCfkkOPfWt0yauf_A

https://tr.wikipedia.org/wiki/Falcon_9

https://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/nasa-icinde-astronot-bulunan-mekik-firlatacak-41498517

[/vc_toggle]

Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 2

Bu yazı Arjantin-Türkiye karşılaştırmalı incelemesinin ikinci bölümüdür. Önceki yazıda “1-Avrupa’ya Giden Öğrenciler, 2-Göç, 3-Karizmatik Liderler Dönemi, 4-Darbeler konuları” işlenmiştir.

[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]

Bu yazıda kaldığı yerden devam edilerek Ada çıkarmaları (Kıbrıs 1974 ve Falkand Adaları 1982) yine bu dönemde iki ülkede ortaya çıkmaya başlayan terör örgütleri, darbe dönemlerinin acı hatıraları olarak kalan Plaza de Mayo Anneleri ile Cumartesi Anneleri’nin karşılaştırılması, Neolibral Politikaların Arjantin’de Carlos Menem Türkiye’de ise Turgut Özal ile yükselişi, iki ülke’de aynı anda patlak veren 2001 krizi – 2018 Kur krizi ve son olarak siyasal değişim konusuyla yazı tamamlanacaktır.

1.) Ada Çıkarmaları

Birinci Fotoğraf: Falkand Adaları Çıkarması 1984, Gente Dergisi “Kazanıyoruz” Manşeti, Arjantin. – İkinci Fotoğraf: Kıbrıs Barış Harekatı 1974, Hürriyet Gazetesi “Zafer, Zafer” Manşeti, Türkiye.

 

Birleşik Krallık, 1833 yılında Falkand (Malvinas) adalarını, 1878 yılında ise Kıbrıs adasını ele geçirdi. İki işgalde 20.yüzyılın ikinci yarısında Arjantin ve Türkiye’nin İngilizlerle ilişkisinde önemli bir sorun ortaya çıkardı ve savaşa neden oldu.

Falkand Savaşı (Guerra de Las Malvinas)

Arjantin’e 500 km, Birleşik Krallık’a ise 12.000 km uzaklıkta yer alan Falkand adalarında 3.400’e yakın İngiliz vatandaşı yaşamaktadır. Petrol ve yer altı kaynakları bulunan ada İspanyol, İngiliz, Fransız, Rio de Plata Cumhuriyeti ve ABD arasında el değiştirmiştir. 1833-1982 yılları arasında İngilizler adayı yönetmiştir ancak Arjantinliler ada üzerindeki hak iddialarını korumuştur. 2 Nisan 1982’de Arjantin, Rosario operasyonuyla adayı ele geçirdi. Fakat Demir Leydi iktidarındaki İngilizler hızlı bir şekilde bölgeye askeri güç göndererek savaşta kısa bir sürede kesin zafer elde etmiştir (26 Nisan 1982). Savaş sonunda Arjantin 649, İngiltere 258 kayıp vermiştir.

Bugün zaman zaman ada üzerinde gerilimler yaşanırken Arjantin’in Falkand adaları üzerindeki hak iddiaları devam etmektedir. Arjantin ulusal istattisklerinde Falkand adaları yer almaktadır. Ayrıca birçok yere Malvinas ismini vermiştir.

Kıbrıs Barış Harekatı

Falkand adası gibi Kıbrıs’ta birçok kez el değiştirmiştir. 1878 yılında Birleşik Krallık, Osmanlı Devletinden adayı kiralamıştır. 1.Dünya Savaşında Osmanlı’nın Almanya yanında yer almasını gerekçe gösterilerek adayı işgal etmiştir. 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ta yaşayan Türk nüfusa karşı saldırılar başlamıştır. Çözüm için yapılan görüşmeler çözümsüz kalması ve 15 Temmuz 1974’te milliyetçi Rumların askeri darbe ile iktidara gelmesi Türkiye tarafından ciddi bir tehdit olarak algılamıştır. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit Birleşik Krallık ile son kez görüşmeye giderken yardımcısı Necmettin Erbakan’da Milli Güvenlik kurulunu toplayarak Genelkurmay başkanına harekât emrini vermiştir. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı düzenlenmiştir. Türkiye toplam 3.841 kayıp verirken Kıbrıs Rumları 16.000 kayıp vermiştir. Türkiye adanın %38’ini ele geçirdi.

Sonuç

Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı’nın başarılı olması sebebiyle, Yunanistan’daki cunta yönetimi iktidarı kaybetmiştir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in halk karşısında popülaritesi ve desteği artmıştır.

Arjantin’de ise savaş sonuna gelindiğinde cunta yönetimi açısında telafi edilemez bir imaj kaybına neden olmuş ve Adolfo Perez Esquiel’in önderliğinde düzenlenen protestolara daha fazla dayanamayarak seçimlere gitme kararı aldı. Yapılan seçimlere Raul Alfonsin başkan seçilerek darbe yönetimi Arjantin’de son buldu. İngiltere’de ise Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher ülkedeki popülaritesini arttırarak sonraki seçim için büyük bir kazanç sağlamıştır

Tablo: Adalar Çıkarmaları Analizi

Ülke Savaş Sonucu Siyasi Sonuç
Arjantin Yenilgi Cunta’nın başında bulunan Galtieri’nin 1983’te istifa etmesine neden oldu. Arjantin’de ki askeri darbe dönemi kapandı.
İngiltere Zafer Margaret Thatcher’ın (Demir Leydi) liderliğinde ki Muhafazakar Parti 1983 seçimlerini kazanarak 7 yıl daha iktidarını sürdürdü.
Türkiye Zafer Başbakan Bülent Ecevit “Kıbrıs fatihi” olarak prestij kazandı ve 1977 yılındaki yerel seçimlerde % 41.4 oy alarak çokpartili seçimlerde bir sol partinin ulaştığı en yüksek oy oranı olmuştur.
Yunanistan Yenilgi Yunanistanda ki cunta yönetimin başında bulunan Nikos Sampson hükümeti görevi bıraktı. Yunanistan’da askeri darbe dönemi kapandı.

 

2.) Annelerin Gözyaşları

Darbe dönemleri iki ülkenin de tarihinde kötü bir şekilde yer etmiştir. Özellikle evlatlarını kaybeden annelerde bitmek bilmeyen bekleyişi başlatmıştır. Arjantin’de de La Madre de Plaza Mayo (Plazo Mayo Anneleri) kaybolan evlatları için 1977 yılından beri her Perşembe gösteriler düzenlemektedir. Arjantin gezim sırasında kendileriyle yaptığım görüşmede olayları aktarırken darbeden sonraki sivil hükümetlerinde yeterince destek vermediklerini belirttiler. Plazo de Mayo Anneleri organizasyonunun Arjantin devletine suçlayıcı ve olayları gizleyen bir perspektifte baktıkları izlenimini edindim. Bu organizasyonun bir benzeri Türkiye’de “Cumartesi Anneleri” olarak görülmektedir. Yine darbe döneminde faili meçhul cinayetler, evlatlarını kaybeden ve bir daha canlı ya da cansız bir şekilde de olsa haber alamayan Cumartesi Anneleri, 1995 yılından itibaren Galatasaray meydanında Cumartesi günleri toplanmaktadır. Grup 1999-2009 yılları arasında toplanamamış, 2009’da tekrar toplanmaya başlamışlardır.

Plazo de Mayo Anneleri – Cumartesi Anneleri

3.) Terör Örgütleri

Arjantin ile Türkiye tarihlerinin kesiştiği noktalardan biri de 1970’li yıllarda ortaya çıkmaya başlayan terör örgütleridir. 68 Kuşağı aktiviteleri, Askeri darbelerle ortaya çıkan karmaşa, ekonomik sorunlar ve dünya geneline sosyalist propagandanın güçlenmesi bu örgütlerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Arjantin’de Terör Örgütlerinin Ortaya Çıkışı

Kasım 1971 yılında “Montoneros” adlı Peronist ideolojiye sahip örgüt eylemlerini başlatmıştır. Örgüt 1972 yılında fidye, adam kaçırma gibi eylemlerle 14.2 milyon doların üzerinde gelir elde ederek finansmanını sağlamaktaydı. 1973 yılında Juan Domingo Peron’un 18 yıl sonra tekrar ülkeye dönmesi ve seçimlere katılması Montoneros hareketini durdurmadı. Nitekim Peron’un Arjantin’e dönüşü olan 20 Haziran 1973 tarihinde kendisini karşılayan halka karşı saldırı gerçekleştirildi. Ezeiza katliamı (Masacre de Ezeiza) olarak anılan saldırıda 13 kişinin öldü ve 350’ye yakın kişinin yaralandı. Saldırıda Montoneros’da hedef alınmıştı. 1974 yılında Peron, Montoneros’u Justicialist hareketten çıkardı fakat aynı yıl yaklaşık 40 Montoneros bombası Arjantin’de patladı. Hükümetin sert önlemler alması etkili olmaya başladı. Örgüt 5.000 militanını kaybetti. 1977 yılına gelindiğinde reel olarak Monteneros hareketi bitti ancak tam olarak temizlenmesi 1981 yılını bulmuştur.
Halkın Devrimci Ordusu kısa adıyla ERP (Ejército Revolucionario del Pueblo), Arjantin’de komünist bir devrimi hedeflemekteydi. 1969 yılından itibaren özellikle cunta yönetimine karşı faaliyetlerini başlattı. Asker ve polis güçlerine karşı saldırılarda bulundu. Örgütün genel anlamda Montoneros örgütü gibi kentsel gerilla metodu uyguladığı, ancak kırsal kesimde de faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Nitekim 1974 yılında başkent Buenos Aires’e 1200 km uzaklıkta bulunan Tucuman’da kısa süreli yönetimi ele geçirmiştir. Toplamda 52 kasaba işgali, 166 banka soygunu ve kaçırılan 185 kişi aracılığıyla 76-100 milyon dolarlık bir gelir elde ettiği tahmin edilmektedir.

1976 yılında ERP ve Monteneros’la birlikte mücadele etmek için Şili’de faaliyet sürdüren Movimento de İzquierda Revolucionaria, (MİR) – Uruguay’daki Tupamaros, Bolivya’da faaliyet gösteren Ejercito de Liberacion Nacional planlama yaptı. Ancak Arjantin’de yaşanan darbe bu planların gerçekleşmesini engelledi. Aynı yıl ERP merkezi kadrolarını kaybetmeye başlayarak geri çekildi ve 1977 yılına gelindiğinde ERP’nin etkin gücü kırıldı.

Türkiye’de Terör Örgütlerinin Ortaya Çıkışı

Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist terör örgütü (TKP/ML) 1972 yılında İbrahim Kaypakkaya tarafından kuruldu. Bu dönemde birçok ülkede sol örgütler faaliyet göstermekteydi ve Marksist bir devrim isteniyordu. TKP/ML 1990’lı yıllara gelindiğinde gücünü kaybetti ve ağırlıklı gücü DHKP-C’ye kaydı. Örgüt daha çok kentsel alanda faaliyet sürdürdüğü görülmektedir.

1975 yılında çoğunluğu Ankara’daki üniversite öğrencilerinden oluşan ve genel sekreterliğini Abdullah Öcalan’ın yapıtlığı ADYÖD’de ortaya çıkan fikirler 1978 yılında PKK’ya dönüştü. Merkez olarak Kandil dağında konuşlanan terörist örgüt 1990’lı yıllarda etkisini arttırdı. 2015 yılında yaşanan Hendek olaylarından sonra şehir yapılanmaları önemli ölçüde kırılan örgüt Suriye savaşına aktif olarak katılım sağlamaktadır.

4.) Neoliberal Politikalar: Arjantin’de Carlos Menem – Türkiye’de Turgut Özal

1990’lı yıllarda Türkiye ve Arjantin için bir takım değişimler başlamıştır. Türkiye’de Turgut Özal ile başlayan bu atmosfer, Arjantin’de El Turco olarak adlandırılan Carlos Menem tarafından gerçekleştirilmiştir. 1989-1999 yılları arasında radikal bir ekonomik plan uygulayan Menem, Turgut Özal’la benzer şekilde dış ticaretin libere edilmesine ve geniş kapsamlı özelleştirme hareketine girişti.

Ayrıca 1991 yılında Mercosur’un kuruluşunda Arjantin, Brezilya ile birlikte öncü bir rol oynamıştır. Bugün ortak pazar 1 trilyon doları aşan ekonomisi, 295 milyonluk nüfusu, 14 milyon km2 ‘lik alanı ve gözlemci-aday ülkeleriyle dünyanın en büyük bölgesel organizasyonlardan birini teşkil etmektedir. Yine bu dönemde Türkiye Avrupa Birliği sürecine katılım süreci hız kazanmıştır. 1999 yılında aday olarak kabul edilmiştir.

5.) 2001 Krizleri

2001 Ekonomik Krizi, Arjantin – 2001 Ekonomik Krizi, Türkiye

Neoliberal politikalar 2001 yılında iki ülkede yaşanan ekonomik krizlerle sonuçlandı. Krizin birbirine yakın zamanda gerçekleşmesiyle iki ülkenin tarihi yine bir kesişme yaşamıştır. İki ülkede ağır izler bırakan bu ekonomik kriz Türkiye’de nispeten biraz daha hızlı giderilirken, Arjantin’in krizin etkisinden kurtulması o kadar hızlı olmamıştır. Öyle ki Arjantin başkanlık sarayı Casa Rosada’ya kadar yaklaşan eylemler devlet başkanı Fernando de Rua’nın istifa etmesine ve bir helikopterle başkanlık sarayından kaçmasına yol açmıştır.

6.) Siyasi Değişim

Krizin ardından iki ülke siyasi yaşamında ciddi değişimler yaşanmıştır. Arjantin’de 2007 yılında Peronist Cristina Fernandez de Kirchner ile birlikte yeni bir döneme girilmeye başlanmıştır. Hukuk eğitim almış Kirchner, Kirli Savaş döneminde işlenen insan hakları suçlarının ortaya çıkarılması, fakirlikle mücadele ve Arjantin’e karşı uluslararası imajın değişmesine yönelik çalışmalar yürütülmüştür. Fakat asıl değişim 2007 yılından beri yerel yönetimlerde etkili olmaya başlayan Cambiemos hareketinin 22 Kasım 2015 yılında Mauricio Macri ile iktidara gelmesi olmuştur. Arjantin’de 1916 yılından itibaren Peronist veya Radikal grupta bulunmayıp da seçilen ilk kişi olmuştur.

Türkiye’de ise Ak Partiyle birlikte yeni bir siyasi atmosfer oluşmuştur. Getirdiği bazı reformlarla birlikte uzun süre oylarını giderek arttırmıştır. 2002, 2007, 2011, 2015 ve 2018 genel seçimlerini kazanarak Türkiye siyasi yaşamında ard arda hiçbir partinin elde edemediği bir başarı sağlamıştır.

7.) 2018 Kur Krizi


İki ülkenin hikayesi 2018 yazında tekrar kesişti. Arjantin’de Peso Türkiye’de ise Lira ABD Doları karşısında hızlı bir şekilde değer kaybına uğradı. İki ülkenin ekonomisi için süreç dalgalı seyir izlerken Arjantin IMF’den 57 milyar dolarlık rekor kredi aldı. Türkiye ise ABD ile ilişkilerini kısmen tamir ederken Katar’dan 15 Milyar dolarlık yardım aldığı belirtilmektedir.

8.) Sol’un Tekrar Güçlenmesi

2019 yılında iki ülkenin seçimleri yapıldı. Arjantin’de yerel yönetimler ve başkanlık seçimleri yapılırken Türkiye’de yerel seçimler gerçekleştirildi. İki seçimde de sol ideolojinin tekrardan güçlenerek çıktığı görülmektedir.

Arjantin’de Peronist blok birleşerek Hepimizin Cephesi (Frente de Todos) adını aldı. Başkan adayı olarak gösterilen Alberto Fernandez %48.1 oy oranıyla ikinci tura kalmadan iktidara oldu. Alberto’yu aday gösteren eski Başkan Cristina Fernandez de Kirchner başkan yardımcısı olarak görevlendirildi.

Türkiye’de yapılan yerel seçimlerde en büyük 5 metropolitan’ın 4’ü (İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana) CHP tarafından kazanıldı. İlk 15 şehirden 8’i yine sol partiler tarafından kazanıldı. Önceki seçimlere göre ciddi bir değişim olarak görülmekle birlikte Cumhur İttifakı en çok oy alan ittifak oldu. 30 Büyükşehirden 16’sını kazandı.

[irp posts=”26118″ name=”Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1″]

Rus Medyası Libya’da Hafter’in Mağlubiyetini Nasıl Görüyor?

Rus “topwar.ru” isimli haber sitesinde yayımlanan “Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Başarı Şansı Sıfır: Libya’da Hafter Mağlubiyetlerine İlişkin Dış Basın İncelemesi” başlıklı makalede; yabancı ve Türk medyasının, Halife Hafter bünyesindeki Libya Ulusal Ordusu’nun başarısızlığını nasıl yorumladığı ele alınıyor.

Libya Ulusal Ordusu’nun Trablus bölgesindeki savaşlardaki başarısızlıkları, dünya medyasında karışık bir tepkiye neden oldu. Gerçekten de, Ankara’nın aktif olarak desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerinin (UMH) başarısı, ülkedeki tüm askeri-politik durumda radikal bir değişikliğe yol açabilir.

Yabancı Basının Libya Analizi

Yabancı medyanın odağı, Vatiyye hava üssündeki savaştı. Bunun sonucunda Hafter’ın birlikleri başarısız oldu ve stratejik olarak önemli bir tesisten ayrılmak zorunda kaldı. Wall Street Journal’ın köşe yazarı Jared Malsin; iç savaştaki dönüm noktasının, Faiz Saraj’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne çok önemli destek sağlayan Türkiye’nin müdahalesinden kaynaklandığını söyledi.

UMH Başkanı Serraç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Hafter’e yakınlığı ile bilinen Guardian; Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerinin başarılarını Türkiye’nin artan desteğine de bağlıyor. Ankara, Akdeniz gaz sahalarına erişimi genişletmek istiyor ve bu nedenle Libya savaşına aktif olarak müdahale ederek BM silah ambargosunu ihlal ediyor. Türkiye, Ulusal Mutabakat Hükümeti güçlerine insansız hava araçlarını tedarik ediyor ve Suriye’den Libya’ya paralı savaşçıları taşıyor.

Guardian; Hafter’in yenilgisinin, onu destekleyen devletleri (Batı medyası dahil aralarında Rusya’yı da içeriyor), Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni devirme planlarının gerçekleşmediği için Libya’daki politikalarını gözden geçirmeye zorlayabileceğini yazıyor. Böyle bir incelemenin sonucu, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin tanınması olabilir. Bu arada, Türkiye’nin desteğiyle Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter’i yenmesine yardım etme çabalarına en çok karşı çıkan iki Avrupa ülkesi Fransa ve Yunanistan. İki ülke de Libya’daki durumdan endişe duyuyor.

El Cezire; Vatiyye hava üssünün Ulusal Mutabakat Hükümeti güçleri tarafından ele geçirilmesinin Trablus’un eteklerindeki kuvvet dengesini değiştirdiğini vurguluyor. Şimdi, Hafter’in Libya’nın batı kesiminde tek bir hava üssünün kalmamış olması, hem savaş açısından hem de tedarik organizasyonu açısından ona sadık birliklerin konumunu önemli ölçüde karmaşıklaştırıyor.

Hafter’in birlikleri son 2 ay içerisinde birçok yenilgiye uğradı. Batı kıyısında stratejik olarak önemli altı şehir ve kasaba, Vatiyye hava üssü, Libya-Tunus sınırına yakın Tiji ve Bader şehirleri kaybedildi.

Libya son durum haritası: 18 Mayıs – 24 Mayıs tarihleri arasında UMH’nin ilerleyişi

Lybian Express; Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fathi Başağa, Vatiyye’nin kaybedilmesinden sonra Hafter ve Libya Ulusal Ordusu’nun başarı şansının sıfır olduğunu ifade etti.

Türk Gazeteleri Libya Savaşı’nı Nasıl Görüyor?

Türkiye, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin ana destekçisi olduğu için Türk medyası Libya’da neler olduğunun öğrenilmesi açısından en çok tercih edilen medya haline geldi. Türk desteği olmasaydı, büyük olasılıkla Hafter uzun zaman önce Trablus’u işgal ederdi. Doğrudan Türk Devleti’ne bağlı Anadolu Ajansı gibi Türk yayınlarında Halife Hafter, yasa dışı silahlı grupların lideri olarak adlandırılıyor ve Hafter’in her türlü başarısızlığı Türkiye’yi her yönden tatmin ediyor.

Libya’da konuşlu Pantrsir S-1

Dolayısıyla Türk medyası, Ulusal Mutabakat Hükümeti güçleri tarafından Rus yapımı Hava Savunma Sistemi “Pantsir”in imha edilmesinden özellikle memnun oldu. Ancak Türk medyası yine de Rusya’ya doğrudan eleştiriden kaçınıyor, olumsuz eğilimler Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı gösteriliyor. Bu nedenle, “Pantsir”in her yerde yenildiğine dair raporlarda, sistemin Hafter’e BAE tarafından teslim edildiği vurgulanıyor.

Habertürk; Hafter’in bir dizi başarısızlığından sonra Libya halkının Hafter’e desteğin azalmasına değiniyor. Görünüşe göre, Ortadoğu’nun tipik bir varyantı “daha ​​güçlü olanları destekleyin” burada  iş yapıyor.

Ayrıca BAE ve Mısır, Trablus’a ait birliklerle mücadele edemediğini düşünürse Hafter’i desteklemeyi bırakabileceklerini vurguluyor. Daha önce Hafter’in yakın bir şekilde destekleyen ancak şimdi onu eleştirmeye başlayan Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i dışlamaları da mümkün olarak görüyor.

“Abu Dabi yönetimi, Salih’i Mısır ve Rusya’nın rızasıyla desteklemeyi düşünüyor.”

Bununla birlikte, Türk ve Katar medyasının Hafter ordusunun yenilgisinin boyutunu açıkça abarttığını belirtmek gerekir. Ordusunun neredeyse tamamen yenildiğini söylemek için çok erken. Ancak, elbette, Trablus’taki olaylar Hafter için hoş değil ve BAE ve Mısır karşısında üst düzey kişiler, Libya Ulusal Ordusu’nun operasyonel özelliğini yeniden yapılandırmak için ek kaynakları çekmek zorunda kalacaklar.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

[irp posts=”23639″ name=”15 Maddede Yaşananlar: Libya’da Neler Oluyor?”]

Tarihin En Büyük Hapishanesi: Avustralya

Günümüzde birçok gelişmişlik endeksine göre yaşanabilir ilk 10 ülke içerisinde yer alan Avustralya’nın, sosyal devlet anlayışını hayatın her alanında uygulamayı hedef edinmiş bir ülke olması tabii kolay olmadı. Her ülkenin belirli bir tarihten günümüze kadar gelen, bulunduğu coğrafyadan, önemli tarihsel kişiliklerden ve olaylardan etkilenerek gelişen kendine has bir değişim serüveni vardır. Avustralya’nın da 1700’lerin sonlarında “beyaz adamın” kıtaya gelmesiyle başlayan, Türk tarihine nazaran kısa fakat bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için örnek teşkil edecek, üzerine çalışılması gereken bir gelişim ve değişim serüveni var. Bu yazıda elimden geldiğince, tarihsel bazı olaylar ve güncel veriler ışığında, Avustralya’nın başlangıçta hükümlülerden oluşan bir koloniden, nasıl eşit yurttaşlık ve sosyal devlet anlayışına dayanan, ayrı bir ülke haline geldiğinden bahsedeceğim.

Dünyanın Yaşanabilir İlk 10 Şehri (2018)

  1. Vienna (Avusturya)
  2. Melbourne (Avustralya)
  3. Osaka (Japonya)
  4. Calgary (Kanada)
  5. Sydney (Avustralya)
  6. Vancouver (Kanada)
  7. Toronto (Kanada)
  8. Tokyo (Japonya)
  9. Kopenhag (İsviçre)
  10. Adelaide (Avustralya)

Kaynak: The Economist

Yeni Kıtanın Keşfi

18. yüzyılda Büyük Britanya, suçlularla baş edebilmenin kolay bir yolunu bulmuştu. Sosyal devlet anlayışının yavaş yavaş ortaya çıktığı bu dönemde toplum düzenini bozan davranışlar cezasız kalmıyor ve mahkumlar, toplumdan aforoz edilmek üzere, imparatorluğun uzak ceza kolonilerine sürgüne veyahut zorunlu çalışmaya gönderiliyordu. Bu dönemde kolonilerden bazıları Britanya İmparatorluğu’na karşı ayaklandı ve 1775 ile 1783 yılları arasında Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı başlattılar. Ardından 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayımlandı ve 19 Ekim 1781’de de savaş alanında zafer elde edildi. Bu süreçten sonra Bağımsız Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz hükümlülerin kıtaya getirilmesine karşı çıktı ve bu nedenle Britanya yönetimi suçlular için başka bir yer bulmak zorunda kaldı.

Kıtaya geliş

Britanya yönetiminin suçlular için düşündüğü ilk yer günümüzde Sierra Leone, Gambiya, Nijerya ve Gana gibi ülkelerin yer aldığı, “Altın Sahili” olarak bilinen Britanya Batı Afrika’sıydı. Fakat Avrupalı mahkumların sıtma ve sarıhumma gibi iklimsel sebeplerden kaynaklanan ölümcül hastalıklara bağışıklıkları olmadığı için yetkililer, hükümlü bile olsalar insanları bu bölgeye yollamanın kabul edilemez olduğuna karar kıldılar. Ellerindeki diğer seçenek ise Yeni Kıta Avustralya’ydı….

Kaptan James Cook – National Maritime Müzesi

Kıtanın doğusundaki sahil şeridi, dönemin büyük denizcisi Kaptan James Cook tarafından keşfedilmişti. Kaptan Cook 29 Nisan 1770’te beraberindeki doğa bilicilerin keşfettiği zengin türlere atfen “Botany Körfezi” adını verdiği küçük bir körfeze demir attı. (Günümüzde başkenti Sydney olan New South Wales Eyaletinde bulunan bir körfezdir)

Kaptan Arthur Philip kumandasındaki, tümüyle hükümlüyle dolu 11 gemilik bir filo, 1788 Ocak ayında Botany Körfezine doğru yola çıktı ve günümüzde Avustralya Ulusal Günü olarak kutlanan 26 Ocak’ta modern Sydney şehrinin merkezi olan Sydney körfezinde kamp kurdular. Bu yeni koloniye “New South Wales” (Yeni Güney Galler) adını verdiler. Burası başlangıçta İngiliz hükümet yetkililerine ideal bir yer olarak görünmüştü.  Fakat unutulmamalıdır ki her coğrafya kendi kaderini kendisi yaratır. Öyle ki bu yeni kıtadaki yerleşim arttıkça İngiliz hükümeti farklı sorunlarla karşılaştı ve yeni kıta kendine Britanya’dan bağımsız bir yol çizmeye başladı.

Mahkumiyetten iş adamlığına giden yol…

Yeni kıtaya İngiliz mahkumları getiren, kaptanlığını Duncan Sinclair’ın yaptığı Alexander isimli gemide Henry Cable ve Susannah Cable adlarında ikisi de hükümlü olan evli bir çift bulunuyordu. Susannah hırsızlıktan hüküm giymiş ve ölüm cezasına çarptırılmıştı. Fakat cezası sonradan hafifletilerek 14 yıl hapis cezasına çevrilmişti. Cezasını çektiği sırada Norwich Castle hapishanesinde Henry Cable ile tanışmış ve hayatlarını birleştirmişlerdi. Hatta birde çocukları olmuştu.

Alexander, Botany Körfezine vardığında Cable çiftine ait bazı eşyalar ortadan kaybolmuştu; ya da en azından geminin kaptanı Duncan Sinclair öyle idda etmişti. Cable çiftinin Britanya hukukuna göre yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Her ne kadar 17’lü yıllarda Britanyada kapsayıcı kurumlar mevcut olsa da hükümlüler mülk edinme, şikayetçi olma ve dava açma gibi haklara sahip değildiler. Anglosakson hukukuna göre mesele bu noktada tıkanıyordu, fakat bu yeni kıtada durum Britanya’dakinden farklı olacaktı…

Büyük Britanya tarafından bir hükümlü kolonisi olarak kullanılan bu yeni kıtada suçlularla birlikte gelen çok sayıda muhafız asker ve hukukçu, koloninin yöneticisi konumundaydılar. Cable ailesi mallarının çalınması üzerine mahkemeye müracaat etmek istedi. Şikâyette Alexander gemisindeki yolculuk sırasında bazı değerli eşyalarının çalınmış olunduğu ve gemi kaptanı Duncan Sinclair’ın bu olayda ihmallerinin söz konusu olduğundan bahsediliyordu.

Mahkumların bu tür bir şikâyette bulunamayacağını, bulunsalar dahi Britanya hukukuna göre yasal haklarının olmadığını bilen Cable çifti, şikâyet metininin altına “Yeni yerleşimciler” olarak not düştüler. Dönemin Askeri Hâkimi David Collins başta bu durumdan rahatsız olmuş olsa da davayı bir köşeye atmadı ve tamamı hükümlülere muhafızlık etmek için Avustralya’ya gelen askerlerden oluşan bir jüriyle mahkeme heyetini topladı. Kaptan Sinclair, davanın Britanya Hukukuna ayrı olduğunu söyleyerek itiraz etmesine rağmen davayı Cable çifti kazandı ve Kaptan Duncan Sinclair 15 pound tazminat ödemek zorunda kaldı.

Hâkim David Collins, bu kararı almak için İngiliz hukukunu uygulamadı ve teamülleri yok saydı. Bu Avustralya’da karara bağlanmış ilk özel hukuk davası olarak tarihe geçti. Kolonileşmenin başlamasından çok kısa bir süre sonra bir suçlunun başka bir suçlunun ekmeğini çalmasından dolayı açılan bir dava da Avustralya’da karara bağlanan ilk ceza davası olarak kayda geçti. Mahkûmiyet süresini tamamladıktan sonra Henry Cable ve eşi 1798’de “Ramping Horse“ (Şahlanan At) adında bir otele sahip oldu, ayrıca bir de dükkanı vardı. Bir gemi alıp fok derisi ticaretine giren Cable çiftinin, 1809’da Sydney’de, 9 çiftliğin yansıra pek çok da dükkân ve evi bulunuyordu. Yeni kıta Avustralya artık sadece hukuki açıdan değil sahip olduğu ekonomik ve siyasal kurumlarla Britanya’dan ayrılacaktı.

Eski Kıta’nın suçluları yeni kıtanın ilk yerleşimcileri…

1820’lere kadar Avustralya’da çok az özgür yerleşimci vardı. Çoğu hükümlülerden ve askerlerden oluşan kolonilere hükümlülerin gelişi 1860’lara kadar sürdü. Bu dönemde yeni kıtayı keşfeden “beyaz adam” ile hâlihazırda kıtada yaşayan Aborjinler arasında, Amerika’dakine benzer bir beyaz adam- yerli çatışmasının olmadığı söylenebilir. Amerikan yerlilerinin aksine savaşçı özellikleri pek gelişmemiş olan Aborjinler, büyük çoğunluğu çöl ile kaplı olan kıtada dağınık halde yaşamaktaydılar. Doğa ile uyum içerisinde yaşayan ve avcı-toplayıcı özelliklerini sürdüren Aborjinlerin, İngiliz kolonicilere karşı direnmedikleri, buna karşın İngilizlerin de Afrika sömürgelerindeki gibi bir köle ticareti pazarı kuramadığı açıktır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Aborjinlerin, her şekil baskı ve zorlamaya rağmen köle olarak çalıştırılamamalarıdır.

Aborjinlerin çalışmayı reddetmeleri sebebiyle, kıtaya getirilen hükümlüler, cezalarının bir bölümünü “mecburi iş” adı altında çekmek zorunda kaldılar, muhafızlar ise bunun üzerinden para kazanmamın peşindeydiler. Yaptıkları angarya iş karşılığında sadece yiyecek alan hükümlülerin sıkı çalışmak ya da iyi iş çıkarmak için teşvikleri yoktu. Ne sürgün ne de kırbaç cezaları hükümlüleri çalıştırmak için yeterli değildi. Bu sebeple muhafızlar, sonunda Britanya’dakinden bile daha kapsayıcı kurumlara gidecek bir yol benimsediler. Hükümlüler kendilerine verilen görev listesini tamamladıklarında, kendileri için çalışabilecek ve ürettiklerini satabileceklerdi.

Muhafızlar değişen bu yeni durumdan da faydalandılar ve işçilerin sattıkları mallardan elde ettikleri geliri harcayabilecekleri tekeller kurdular. Bunlar arasında muhafızlar için en kazançlısı Rom ticaretiydi. Çok geçmeden duruma el koymaya çalışan Britanya yönetimi ve tekel sahibi muhafızlar arasında anlaşmazlık çıktı. 1808’de Avustralya Valisi William Bligh, rom ticaretini yasaklayınca isyan çıktı, işin sonu askeri darbeye kadar gitti. Bu olay tarihe “Rum Rebellion” (Rom İsyanı) olarak geçti. Bu yeni kıtanın gördüğü ilk ve son darbe olacaktı. Esasen Rom isyanı ekonomik sebeplere dayanmaktaydı. Hükümlülere teşvik sağlanması, Avustralya’ya bir asker olarak gelen John Macarthur gibilerine çok para kazandırıyordu.

Ordudan ayrılıp kendi işini kuran Macarthur, Avustralya’nın New South Wales bölgesinde yer alan “Blue Mountains” (Mavi Dağlar)’daki koyun cennetini keşfettikten sonra hayvancılık ve yün ticaretine girişmişti. Çok geçmeden yeni kıtanın sayılı zenginleri arasına giren Macarthur, ileride Squatter’lar olarak bilinen Avustralya’nın ilk elitlerinden biri oldu. Bu elitler önce kıtanın yerlileri Aborjinler üzerinde baskı kuracak sonra da hükümlülerin verimliliğini arttırmak için uyguladıkları teşvik yöntemiyle Avustralya’nın Avrupa’ya nazaran daha kapsayıcı kurumlar oluşturmasında öncü olacaklardı.

New South Wales bölgesi

Fakat Squatter’ların kurduğu bu düzen çok fazla devam etmedi. Kıtanın yeni yerleşimcileri ve eski hükümlüler, kıtaya daha fazla mahkum getirlmesini istemiyordu. Yeni gelen hükümlüler hem emek piyasasındaki rekabeti arttırıyor hem de ücretlerin düşmesine sebep oluyordu. Başlarını Avustralyalı bir kâşif, yazar, politikacı ve Avustralya kolonileri için özerk yönetimin önde gelen savunucusu William Charles Wentworth’ın çektiği eski hükümlüler ile içerisinde Macarthur’un bulunduğu Squatter’ların arasındaki bu çekişme eski hükümlüler ve yerleşimciler lehine sonuçlandı.

1900’lere doğru Yeni kıta yükseliyor…

1840’da New South Wales‘a olan hükümlü sevkiyatı durdu ve 1842’de üyelerinin üçte ikisi seçimle işbaşına gelen bir yasama kurulu oluşturuldu. Eski hükümlüler aday olabiliyor ve belirli miktarda mülkleri olanlar oy kullanabiliyordu ki birçok eski hükümlünün kendisine ait mülkleri vardı. 1850’de artık tüm yetişkin beyaz erkeklere oy kullanma hakkı tanındı. Yurttaşların ve eski hükümlülerin talepleri artık Wentworth’ün hayal ettiklerinden çok daha fazlaydı. Bu hızlı değişim kıtanın kalanındaki diğer kolonileri de etkiledi.

Tasmanya eyaletinde dünyada ilk kez seçimlerde etkin bir şekilde gizli oy açık sayım ilkesi uygulanıyordu; bu da oy satın almaya ve zorla oy kullandırtmaya son veriyordu. Bugün hala Avustralya seçim hassasiyetiyle birçok ülkeye örnek oluyor.

Amerika’da olduğu gibi Avustralya’da da kapsayıcı kurumların inşası ile İngiltere’dekinden farklı bir yol izlendi. İngiltere’de “Görkemli Devrim” ile başlayan toplumsal hareketlerin benzerleri Amerika ve Avustralya’da yaşanmadı. Çünkü içerisinde bulundukları koşullar itibariyle bu denli büyük toplumsal hareketler gerekli değildi. Üretim teşvikine ve eşitlikçi rekabete dayanan kapsayıcı kurumlar sayesinde Birleşik Devletlerde ve Avustralya’da, Sanayi devrimi çok hızlı bir şekilde yayıldı ve toplumsal zenginleşme sağlandı. Kanada ve Yeni Zelanda gibi koloniler de bu ülkelerin izlediği yoldan gideceklerdi.

1700’lerin sonlarında keşfedilen ve deyim yerindeyse “Britanya’nın arka bahçesi” olarak görülen bu hükümlüler kolonisi, 100 sene içerisinde yaşadığı toplumsal değişimle 1900’lerin başında bir aktör olarak I. Dünya savaşında yerini aldı. Öyle ki, dünyanın öbür ucundan gelen Anzak askerleri, savaşın merkezi konumundaki Avrupa’ya, Çanakkale’yi geçme niyetiyle gönderildi.

Kıtadaki değişim süreci tabii ki kolay olmadı. Avustralya’ya beyaz adamın gelmesiyle, Aborjin’lerin varlığı büyük bir tehdit altına girdi. Başta köle olarak çalıştırılmak istenen Aborjinler, bu işe uygun görülmeyince kıtanın kalanına göç ettirildiler. Savaşı özellikleri gelişmemiş bu ilkel topluluk beyaz adamın baskısına direnemedi ve birçoğu Avustralya’nın içlerine doğru giderek çölü kendisine yurt edindi.

Aborjinlerine yapılan bu baskı 1900’lü yıllara kadar devam etti. Binlerce Aborjinin ölümüyle sonuçlanan bu süreç Aborjin kültürünün ve yaşayış biçiminin yok olmasıyla devam etti. Günümüzde Avustralya Parlamentosu (Commonwealth Parlamentosu veya Federal Parlamento olarak da isimlendirilir), Aborjinlere karşı yapılan kötü muameleyi resmen tanıyor ve ülkede bulunan tüm Aborjinler için finansal ve sosyal ayrıcalıklar sağlıyor. Ağırlıklı olarak Avustralya’nın Kuzey Toprakları (Northern Territory) Eyaletinde yaşayan Aborjinlerin kültürü ve yaşam alanları Avustralya’nın koruması altında.

Yazının başında ifade ettiğim gibi her ülke, bulunduğu coğrafyanın, yetiştirdiği önemli tarihsel kişiliklerin ve önemli olayların etkisiyle kendi değişim serüvenini kendisi yazıyor. Tarihte, dünyanın birçok bölgesinde kolonisi olan İngiltere’nin hiçbir kolonisinin birbirine benzemediği çok açıktır. Avustralya, Kanada’dan; Yeni Zelanda, Güney Afrika’dan oldukça farklı gelişim süreçleri geçirmişlerdir.

Görüldüğü gibi Avustralya’nın da bu değişim süreci hiç kolay olmamıştır. Bugün vatandaşlarına sunduğu özgürlükler ve kapsayıcı kurumları yüceltmesiyle, dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında yer alan Avustralya’nın da kendi tarihinde yüzleşmesi gereken sancılı dönemleri ve olaylar vardır.

Yazımı tamamlarken bir kitap ve 1 film önerisinde bulunmak istiyorum. Aborjin çocuklarının ailelerinden kopartılıp Beyaz-Hristiyan bir çocuk olarak büyütülmeye çalışılmasını konu alan Rabbit-Proof Fence (Çit) filmi, Aborjin kültürünün günümüzde yok oluşunu anlamak açısından önemlidir. Buna ek olarak Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü, kapsayıcı kurumların oluşturulmasının ülkelerin gelişimi açısından ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek için okunması gerek değerli bir kitaptır.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Why Nations Fail-Ulusların Düşüşü (Daron Acemoglu and James A. Robinson)

http://www.mumble.com.au/enrollingthepeople/tasmania/tassie_secret_ballot.htm

https://www.britannica.com/topic/Australian-ballot

https://en.wikipedia.org/wiki/Squatting_(Australian_history)

“Macarthur of Camden: Centenary of founder of wool industry”

australiangeographic.com.au/blogs/on-this-day/2013/11/on-this-day-rum-rebellion-rocks-sydney/

https://www.sea.museum/2019/01/26/bligh-rum-rebellion

https://en.wikipedia.org/wiki/Rum_Rebellion

https://www.law.mq.edu.au/research/colonial_case_law/nsw/cases/case_index/1788/cable_v_sinclair/

https://freedomhouse.org/

http://www3.weforum.org/docs/WEF_TheGlobalCompetitivenessReport2019.pdf

[/vc_toggle]

İran Suriye’den Neden Vazgeçiyor?

“alaraby.co.uk” Arapça haber sitesinde yayımlanan İran, Suriye’den Neden Vazgeçiyor?” başlıklı Marvan Kaplan tarafından yazılan makalede İran’ın bölgeden çıkarılması için birçok ülkenin fikir birliği içerisinde olduğu belirtiliyor.

Rusya, ABD, Türkiye, İran ve İsrail…

Suriye sahasında, ekonomik ve insan yaşamında yer alan ayrıntılar ve ilişkiler düzeyinde, çatışmada kilit aktörlerin farklı çıkarlarından kaynaklanan yeni dengeler sürekli ortaya çıkıyor

Ancak bu ülkelerin hesaplarını ele almaya başlamadan önce, sahadaki askeri gücün tüm tarafların elde edebileceği maksimum seviyeye ulaştığını anlamak önemlidir. Yani çatışmanın sınırları mevcut güçler dengesi ile haritaya işaretlenmiştir ve bu da onları güç kullanarak mevcut durumu değiştirmeyi imkânsız hale getirmiştir. Bu, tarafların siyasi çözümü tercih etmeleri için önemli bir fırsattır ancak bunun da muhtemelen Suriye’deki ana güçler arasında yeni aşamanın şartlarına uygun olarak yeniden düzenlenmesine yol açacağını belirtmek gerekir.

İlk önce Rus-Türk ikilisi var ve iki tarafın Suriye sahnesindeki iki ana aktör olduğu göz önüne alındığında, masada birçok tarafın bulunduğu Cenevre masası yerine Astana rotası uygulamaları daha hızlı hayata geçirebiliyor.

Bu eğilim, Suriye topraklarında Türkiye ile İran arasında ilk doğrudan askeri çatışmanın olduğu Şubat ayının sonunda İdlib’deki Baluon kasabasında yaşanan ve 33 askerinin öldürüldüğü olayda bir kez daha karşımıza çıktı. Olay sonrası sanki Türkiye’nin tepkisini görmek için bir fırsat verildi. Ayrıca Rusya’nın seyirci duruşuyla durumu analiz ettiği son İdlib çatışmalarında da açıkça görüldü. Gerçekten de bu durum, 5 Mart 2020’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında imzalanan ve müzakere masasına geçmeden önce son askeri çatışmalarda belirlenen sınırlara çekilme planına göre kağıda döküldü. Korona salgınının patlak vermesinin ve petrol fiyatlarının çöküşünün yarattığı sorunlar, özellikle Rus tarafını bu yönde ilerlemeye zorladı.

Rusya-Türkiye arasındaki yeni “İdlib Mutabakatı” sonrası İdlib’de son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi

Rus-Türk ilişkileri ilerledikçe ve şekillendikçe, üstesinden gelmeye çalıştıkları bir engel haline gelen İran çıkarları ile aralarındaki çatışma daha belirgin hale geliyor. Bu da Suriye denklemindeki diğer ikinci çizgiye, yani Amerika ve İsrail’e dayanıyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun geçen hafta İsrail’i ziyaret etmesinin nedenleri ne olursa olsun, İran ve Astana’daki diğer ortakları arasındaki farklılıklardan yararlanarak, Suriye’deki İran üzerindeki baskıyı yoğunlaştırma konusunda ortak bir ABD-İsrail kararı olduğu ortaya çıktı. Görünüşe göre Rusya’nın Suriye’deki İran askeri varlığından desteğini kaldırma kararı, İsrail Savunma Bakanı Naftali Bennett’i, 2013’ten bu yana İsrail’in İran’ı Suriye’den çıkarma stratejisinde büyük bir değişiklik olduğunu duyurmasına yol açtı. Bu değişiklik, İsrail’in 25 Nisan’dan bu yana Suriye’deki İran hedeflerine yönelik saldırılarının sayısında önemli bir artışa yol açtı. ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri de Suriye’nin doğusundaki İran milis mevzilerini daha sık hedef aldı.

Rusya’nın İran’ın Suriye’deki askeri varlığı konusundaki tutumundaki değişiklik açıktır. İran’ın Moskova’yı kınamasından sonra İsrail her seferinde Suriye egemenliğine ve İran’ın mevzilerine saldırdı, Rusların son saldırılara karşı sessizliği neredeyse sağır ediciydi. Bu tutum, askeri operasyonların sona ermesinden sonra Rusya’nın Suriye’deki İran rolü hakkındaki görüşünün değişimini yansıtmakta.

Tüm bunlar olurken zamanlamanın önemine dikkat etmeliyiz çünkü Rusya, Türkiye ve İsrail’in, Trump’ın korona salgınını kötü yönetmesi nedeniyle ABD’de Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini kaybedebileceği düşünülüyor. Bu gerçekleşirse Demokratlar, Obama dönemindeki gibi Ruslar, Türkler ve İsrailliler tarafından nefret edilen olası bir politika ile geri dönebilir ve İran’ı Suriye’den çıkarma fırsatı tamamen kaybedilebilir. Bu nedenle İran’ı Suriye’den çıkarmak ya da en azından oradaki nüfuzunu zayıflatmak için oluştuğunu düşünülen fikir birliği oyunun kurallarında büyük bir değişikliğin önünü açıyor. İran muhtemelen yeni oyun kuralları ile mücadele edecek güce sahip olamayacak.

Çeviri: StratejikOrtak.com

Çiçi Han’ın Büyük Batı Hun Devleti Planı ve Son Savaşı

Çiçi Han’ın aklındaki Büyük Batı Hun Devleti planını, Çinli generallerin raporları sayesinde öğrenebiliyoruz. Buna göre Çiçi, güneyde Yüeçi, batıda Part ve doğuda Doğu Türkistan topraklarını ele geçirme planları yapmaktaydı.[3] Bunun için bu bölgelerdeki insanları Çin’e karşı kışkırtarak kendisine destek toplamaktaydı. Onun bu büyük planının ne derecede doğru olduğunu bilmiyoruz fakat uyguladığı genişleme politikası bu planı doğrulayabilecek niteliktedir.

Batı Türkistan’da bunlar yaşanırken Çin’de ise tedirginlik artıyordu. Çünkü Çiçi Han, Doğu Türkistan’daki Çin’e bağlı olan şehir devletleri için oldukça tehlikeli bir hale gelmişti. Üstelik Çin için fazlasıyla önemli olan İran coğrafyasının da Çiçi’nin eline geçme ihtimali vardı. Çinliler bir yandan ona engel olabilmek için çözüm yolları arıyorlar, bir yandan da öldürülen elçilerinin intikamını alabilmek için planlar yapıyorlardı.

Nitekim Çin, ilerleyen süreçte Çiçi Han’a hem istihbarat toplamak hem de öldürülen elçilerin cesetlerini aramak suretiyle üç elçi göndermiştir. Fakat elçileri gören Çiçi çok sinirlenmiş, onları azarlayarak Çin hakkında kötü sözler etmiştir. Hatta Çin imparatorunun mektubunu da kabul etmemiştir. Bundan sonra ise Çin imparatoruna bir mektup yazdırarak çok sıkıntılı bir durumda olduğunu söylemiş, imparatorun kendisini korumasını ve oğlunu Çin sarayına hizmet için göndermek istediğini bildirmiştir.[4]

Daha önce Çin elçilerinin öldürülmesi, Semerkand Kralının kızının ve krallığın ileri gelenlerinin öldürülmesi gibi diplomatik hatalar kuşkusuz Çiçi’nin sert karakterinin sonucuydu. Son olarak burada elçilere hakaret ederek imparatorun mektubunu kabul etmemesi, onun diplomasi yanının zayıflığını ve siyasi ilişkilerde, savaş alanlarında olduğu kadar başarılı olamadığını göstermektedir.

Burada dikkati çeken bir diğer husus da Çiçi Han’ın fikir değiştirerek imparatora bir mektup yollaması ve bu mektupta Çin’le yeni bağlar kurmak istediğini bildirmesidir. Burada anlaşılamayan noktalar Çiçi’nin kendisini zor durumda addetmesi ve bağlı devlet hükümdarları gibi korunma talep etmesidir. Çin tarihçilerinin, bu mektubu, üzerinde oynama yapmak suretiyle kayda geçirebileceklerini göz önünde bulundurmalıyız. Yazılanların doğru olduğunu varsayarsak, onun fikrini değiştirerek bir mektup yazdırmasından, yanında bilge devlet adamları olduğunu çıkarabiliriz. Kendisini zor durumda addederek koruma talep etmesini, Çinlilerin, onun durumu veya planları hakkındaki kanılarını değiştirmeye yönelik ince bir diplomatik manevra olarak yorumlayabiliriz. Fakat Çinliler, bu manevradaki nükteyi anlamış olmalılar ki Çiçi’yi yok etmek için gelen Çinli general ona, “seni sıkıntılı durumdan kurtarmak için geldik” demiştir.

Çin tarihçileri Çiçi Han için ‘hem çok gururlu ve hem de tedirgin’ diyorlardı. Hun tarihinde bununla ilgili olarak çok zarif bir örnek vardır. M.Ö. 89 yılında Hun Hakanı olan Huluku Han (M.Ö. 96-85), Çin imparatoruna gönderdiği mektubunda şöyle diyordu: “Güneyde büyük Çin; kuzeyde güçlü Hunlar vardır. Hunlar, göğün gururlu çocuklarıdır”. Böyle bir deyiş ve gurur, Mete çağında bile görülmüyordu.[5] Çiçi’nin gururu da öncelikle Hun olmasından kaynaklanıyordu. Tedirginliğini ise kanaatimizce Çin’in onu adım adım izlemesine bağlayabiliriz.

Çin Açısından Durum ve Generallerinin Hazırlığı

Çin gerçekten de Çiçi Han’ı adım adım izliyor, onu alt etmek için fırsat kolluyordu. Çünkü Çiçi, Talas havzasında İpek Yolu’nun kuzey güzergahını tehdit etmeye başlamıştı ve bu Çin için kabul edilemezdi.[6] Aynı zamanda Çinlilerin kendileri için çok önemli saydığı Wusun, Yüeçi ve İran gibi ülkeler eğer Çiçi’ye bağlanırlarsa bir daha Çin’e bağlanmaları kolay kolay gerçekleşmeyebilir, Çin’in batı siyaseti ve genişleme politikaları iflas edebilirdi. Nitekim birçok Çinli devlet adamı Çiçi’ye bir ders verilmesini savunuyor, Çinli casuslar raporlarında Çiçi’nin askerlerinin giyimlerinden bile bahsediyorlardı.[7]

Doğu Türkistan’da bulunan Çinli General Ch’eng T’ang, Çiçi Han tehlikesini ortadan kaldırıp imparatorunun gözüne girmek istiyordu. Onun yardımcısı olan General Kan Yen-shou ise bu fikre karşıydı. Çünkü ona göre, öncelikli olarak imparatordan izin alınması gerekiyordu. Ch’eng T’ang ise imparatordan izin alma işinin, saraydaki vezirler yüzünden uzayacağını ve geç kalacaklarını düşünüyordu. Hatta bu fikir ayrılığı o kadar ileri boyuta ulaşıyordu ki Komutan Ch’eng T’ang, yardımcısını kılıç zoruyla ikna etmek zorunda kalıyordu.[8]

Çinlilerin sefer planına göre Çin ziraat kolonilerinden asker ve subaylar toplanacak, Wusunların askerlerinden de orduya katılım sağlanacak ve sonra doğrudan Çiçi Han’ın başkentine gidilecekti. Çiçi, onları gördüğünde kaçmak isteyecek fakat kale savunması Hunlara göre olmadığından dolayı kaçacak bir yer bulamayacaktı. Böylece onlar da binlerce yıldır Hunlara karşı kazanılamayan zaferi bir günde elde etmiş olacaklardı.[9]

Nitekim daha sonra komutanlar, kale kuşatmasında usta olan askerler ile komandolardan, bazı şehir devletlerinin askerlerinden ve Çin ordusunda bulunan Hun askerlerinden 40.000 kişilik bir ordu toplamışlardır.[10] Görüldüğü üzere Çinliler, oluşturdukları orduya Hunları katarak, “barbara karşı barbar kullanma” taktiklerini bu savaşta da kullanmışlardır.[11]

Çin Ordusunun Talas’a Yolculuğu

Çin imparatoruna bir mektupla haber verildikten sonra harekete geçen Çin ordusu iki güzergâhtan yola çıkmıştır. Biri Kaşgar üzerinden Pamirlerin kuzeyini aşarak Fergana’ya ulaşmış, öteki de Aksu’dan yola çıkarak Wusunların başkentinden Isık Göl yolu ile Semerkand Krallığının doğu sınırına gelmiştir.[12] Bu sırada, muhtemelen Çin ordusu gelmeden Wusun ülkesinde yağmada bulunmuş olan Semerkand Krallığının atlıları, arkalarında bir anda Çin ordusunu görünce paniğe kapılmadan hemen Çin ordusunun arkasına dolanmışlar ve ani bir baskınla ağırlıklarını ele geçirmişlerdir. Bundan sonra Çinli komutan, yanında bulunan Hun askerlerini onların arkasından koşturmuş, bu Hun birliği de birçok Semerkand askerini öldürerek birçoğunu da esir ederek geri dönmüştür. Esirler arasında Krallığın ileri gelenlerinden kimseler de bulunmaktaymış.[13]

Semerkand Krallığının topraklarına girildiğinde Çinli general yağma yapılmasını yasaklamış ve ülkenin ileri gelenleriyle iletişim kurmaya çalışmıştır. Nihayetinde buldukları birkaç Semerkandlı soylu ile kardeşlik andı içmişler ve kendilerine kılavuzlar bulmuşlardır. Bu görüşmeler esnasında Çiçi Han’ın sert idaresinden bıkkın ve kızgın olan Semerkandlı soylular, onun hakkında bildikleri her şeyi Çinlilere anlatmışlardır.[14] Bundan sonra Çin ordusu, muhtemelen hiçbir engelle karşılaşmadan Çiçi’nin kalesine 30 mil kalıncaya kadar ilerlemiştir.

Burada, gönderdiği elçiyle Çinlilere niçin geldiklerini soran Çiçi Han, savaşmaya kararlı gözüküyordu. Çinli general de Çiçi’yi tahrik etmek için şöyle bir cevap yolluyordu:

“Çiçi Han Çin İmparatoruna yazdığı mektubunda, burada sıkıntılı ve güç durumda bulunduğunu, bunun için de haşmetli Çin’e bağlanmak ve kendisinin Çin sarayına gelmek istediğini bildirmişti. Han, İmparatorumuzun merhametine sahip olabilmiştir. Böylece büyük devletinizi de bırakmış olacaksınız!”[15]

Çiçi Han’ın böyle büyük bir ordu karşısında, üstelik kalesinde 2 ya da 3 bin savaşçısı olduğu halde neden savaşmaya kararlı olduğu hakkında bir malumatımız yok fakat o, 2 yılda yaptırdığı kalesine ve askerlerine güveniyor olmalıydı.

İki taraf arasında elçilerle sağlanan irtibat, iki Çin generalinin en son ve kesin olarak, Çiçi Han’a emredercesine, “Hakan, kendi vezirleri ile bize gelmeli ve akıl vermelidir!” deyişlerine kadar sürmüştür.

Savaşın Başlaması

Ertesi gün Çinliler, Çiçi’nin kalesine 3 mil yakınlığa gelerek, orada bir kamp kurmuşlar ve savaş düzenine girmişlerdir.[16] Bu sırada Çiçi Han, beş renkli bayrağını diktiği ve zırhlara bürünmüş birkaç yüz askerin bulunduğu surların üzerine çıkmıştır. Muhtemelen orada askerlerine hırslandırıcı şeyler söyleyerek nutuk vermiştir.[17] Bundan sonra yüzden fazla atlı asker surlardan aşağı inmiş, yüzden fazla yaya asker de kapıya gelip “balık sırtı” şeklinde dizilmiştir.[18] Arbaletlerinin okları gerilmiş olan okçular atışa hazır halde dururlarken, surların üzerinde duran askerler naralar atıp Çinlileri tahrik etmek için “savaşa gelin” diye bağırmaya başlamışlar ve atlı askerler de atlarını Çin karargahına doğru sürmüşlerdir. Hunlarda veya atlı Türk topluluklarında alışılagelmişin dışında gördüğümüz bu gösteri yürüyüşünden sonra okçu birlikleri ile kapıda toplanmış olan atlı ve yaya birlikleri kaleye girmişlerdir.[19]

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Çinli generallerin, ordularına hücum emri vermesiyle tüm Çin ordusu davul sesleri eşliğinde duvarların dibine yığılmış, kaleyi dört taraftan kuşatmıştır. Kalenin her deliği ve tüm kapılar iyi tutulmuştu. Ön tarafta oklardan korunmak için dikilmiş olan tahta veya metal perdelerin arkasında da arbalet yayları ile mızraklar dizilmişti. Çin okçuları kalenin içinde bulunan kuleleri hedef alınca kulelerdeki askerler hemen aşağı inmişlerdi. Bu sırada Hun okçuları da toprak duvarın dışında bulunan, ayrı bir ağaç duvardan (dış sur) Çinlilere ok yağdırarak ağır zayiat verdirmişlerdir. Bunun üzerine Çinliler taktik değiştirmişler ve muhtemelen kısa bir geri çekilme esnasında bu ağaç surlarda, ateş atmak suretiyle yangın çıkarmışlardır.[20] Bir anda ateşin ve onun etkisiyle ortaya çıkan zehirli dumanın ortasında kalan, yangına kadar Çinlilere ok yağdırmış olan birkaç yüz Hun atlısı, can havliyle dışarı çıkmış, Çinlilerin ok yağmuruyla yok edilmiştir.[21]

Çin tarihleri Çiçi Han’ın, Çin ordusunun hücumunu haber aldığında kaçmak istediğini fakat Semerkand Krallığının, Wusunların ve diğer Türkistan devletlerinin de kendisine karşı harekete geçtiğini duyduğu için kalmaya karar verdiğini bildirirler. Buna göre Çiçi, “en iyisi burada kalıp savunmaktır. Çin ordusu, çok uzaklardan geldi. Bunun için uzun zaman savaşa dayanamaz” diyerek zırhlarını giymiştir.[22]

Çin tarihçilerinin verdiği bu bilgilerin doğruluğunu tartışmak gerekmektedir. Çin ordusunda doğrudan görevli ya da yüksek rütbeli subayların maiyetinde çalışan, yazıcı memurların olması normal karşılanabilir. Çinli subayların savaş sonrası raporları da oldukça değerlidir ve titizlikle incelenmelidir. Onların yazdıklarında, savaşın gidişatı ve kendi taraflarındaki durum hakkındaki bilgilerin doğru olma ihtimali yüksektir. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken husus, onların, Çiçi’nin kalesinde olmamalarıdır. Dolayısıyla Çin tarihçilerinin kalede neler yaşandığını kesin olarak bilmeleri çok uzak bir ihtimaldir. Onların, Çiçi’nin bu sırada ne söylediğini bile yazmaları, aslında güvenilirliklerini daha fazla sorgulatmaktadır.

Çiçi Han, savaşmayı göze alamayıp kaçmak isteseydi, bunu rahatlıkla yapabilirdi. Çünkü bir savaş olacağı, Çin ordusu Çiçi’nin kalesine 30 mil yaklaştığında zaten belliydi. Üstelik geleneksel Hun savaş taktiklerine göre onun, atlı birlikleriyle geri çekilerek Çinlileri oyalaması, fırsatını bulduğunda da ani saldırılarla yıpratması gerekiyordu. Anlaşıldığına göre o, kale savunması yapmayı tercih etmişti ve ordusundaki yeni askerî birliklerle de kaleyi koruyabileceğini düşünmüştü.

Bundan sonra Çiçi Han’ın hatunu ve birkaç düzine kız, onunla birlikte kuleye çıkmışlar ve Çinlilere ok atmaya başlamışlardır. Muhtemelen Çinli okçuların hedefi haline gelen bu kulede, kadınların birçoğu oklanıp yere düşmüşler, Çiçi de yüzünden yaralanmıştır. Bunun üzerine Çiçi, atına atlayıp hareme girmiştir. Onun yaralandıktan sonra hareme atıyla gitmesi, haremin surlardan oldukça uzakta olduğunu göstermektedir.[23] Görüldüğü üzere, tarihte birçok örneği olan Türk kadınının yiğitliği ve cesareti, bu savaşta da karşımıza çıkmaktadır.

Anlaşıldığına göre savaş ilk gün bitmemişti. Gece yarısından sonra Çiçi Han’ın ordusu ile Semerkand Krallığının ordusu arasında ilginç bir atışma yaşanmıştı. Dıştaki ağaç surların, yangının ulaşmadığı hücrelerinde kalmış olan Hun askerleri, toprak surlara çekilmek istemişler ve bunu yaparken de muhtemelen Çin ordusunun dikkatini dağıtmak için şehirde büyük bir gürültü koparmışlardır. Tam bu sırada Semerkand Krallığının on binden fazla atlısı on ayrı yerden görünerek surların etrafını sarmış, Hunlara bağırarak karşılık vermişlerdir. Onlar, aynı gece karargâhı birkaç kere sarmışlar fakat bir başarı elde edememişlerdir.[24]

Semerkand askerleri daha önce Çiçi Han’ın emrinde bulunuyorlardı. Fakat bilinen bir şey varsa Semerkand Krallığının Çin ile dostluğunu bozmadığıdır.[25] Semerkandlılar, Hun askerleri toprak surların içine girerken muhtemelen dış surların etrafını sarıyorlar ve Hunlara karşılık veriyorlar. Onların, hangi karargâhı sardıkları kayıtlarda açık değil. Hunlarla Semerkandlılar arasında bir çatışma olmuyor, kayıtlarda böyle bir bilgi yok.

Şafak sökerken Çiçi Han’ın kalesinin dört yanından alevler yükselmeye başlamış, Çin ordusu zafer çığlıkları ile dört yandan hücuma geçmiştir. Bu sırada Semerkand Krallığının askerleri geri çekilmişler, Çinliler de toprak surlardan içeri girmişlerdir. Çarpışmalar sokaklarda yoğunlaştığı sırada Çiçi, erkek ve kadınlardan oluşan yüzden fazla kişiyle hareme girmiş, bunun üzerine Çinliler, haremi de ateşe vermişlerdir. Çiçi’yi yakalamak için arkasından Çinliler de hareme girmişler, fakat o yaralanarak ölmüştür (M.Ö. 36).[26]

Anlaşıldığına göre Semerkand Krallığı savaş boyunca çekimser kalmıştır. Onlar muhtemelen Çinlilere yaranabilmek için birkaç kez surları sarmışlardır. Görüldüğü üzere Çinliler topyekûn hücuma geçtiğinde de geri çekilmişlerdir. Kalede, kalabalık Çin ordusuna karşı gerçekten de destansı bir savunma yapılmış, çarpışmalar Çiçi Han’ın sarayının içinde bile devam etmiştir. Nitekim Çiçi de çarpışırken yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir.

Sonuç

Çinlilerin raporlarına göre savaşın Hunlar açısından bilançosu şöyleydi: Kale içinde, başta Çiçi olmak üzere Ulu Hatun, veliaht, şehzadeler, ünlü prensler ve diğer çevre memurları da dahil 1518 Hun öldürülmüştür. 145 Hun canlı olarak esir alınmış, 1000 kadar kişi de Çinlilere teslim olup bağlanmıştır. Esirler, Çinlilere yardım etmek için gelen 15 şehir devletinin kralına hediye edilmiştir.[27] Çiçi’nin hareminde bir Ulu Hatun, belirli olarak görülmektedir. Kale düştükten sonra Ulu Hatun, ölenlerin listesinde baş yeri almaktadır ve bu, Hun aile geleneklerine uygundur. Görüldüğü üzere, Çiçi Han’ın kalesinde yaklaşık 3 bin kişi bulunmaktaydı. Üstelik bunların hepsi asker de değildi. Buna rağmen kaledekiler canla başla çarpışmışlardı. Öyle ki muhtemelen Ulu Hatun, veliaht ve şehzadeler de çarpışarak ölmüşlerdi.

Çinliler, Çiçi Han’ın başını ibret olsun diye bütün Türkistan’da gezdirmişler, sonra da Çin başkentine yollamışlardır.[28] Çiçi’nin, Çin’i ne kadar endişelendirdiğini ortaya koyan Çinli generallerin raporunda şöyle deniyor: “Çiçi Han, hep Çin’e karşı gelmiş ve isyan halinde olmuştur. Eğer bu yüzden cezalandırılmış ve öldürülmüş olmasaydı, Toharistan’ın (Ta-hsia) batısı, onun buyruğu altına girmiş olacak ve Çin’in buraları kendi buyruğuna alması, bir daha da mümkün olmayacaktı. Çiçi Han, halka tesir etmek yolu ile onları zehirledi (ve Çin düşmanı yaptı).”[29] Toharistan’ın batısı diye bahsedilen yer, bugünkü İran coğrafyasıdır.

Savaş başlamadan önce, yüz kadar ağır zırhlar giymiş asker surların üzerinde duruyordu. Bilindiği üzere Hunlarda ağır zırh giyme geleneği yoktu. Hunların ordusu hafif atlı birliklere dayanırdı. Çiçi Han askerlerinden bazılarını İran ve belki de eskiden Batı Türkistan’da oturmuş olan Yunan kolonilerinin giyimlerini taklit ederek giydirmiş olabilirdi.[30]

Çiçi Han’ın kalesinde, Çinliler için oldukça dikkat çekici ve yabancı bir birlik daha vardı. Bu birlik savaş öncesi yapılan gösteri yürüyüşünde, kalkanlarını kullanarak balık sırtı şeklinde dizilen birlikti. Onların nereden geldikleri ve Çiçi’nin ordusunda bulunma sebepleriyle ilgili olarak çeşitli görüşler bulunmaktadır.

Bir görüşe göre Çiçi Han’ın ordusundaki bu birlik, Part Devleti’nden yardım için gönderilmiş ve Romalılardan aldıkları silah ve donanımlarla savaşmıştır. Esir alınan Part askerlerinin, Tarım havzasındaki garnizonlara dağıtılması ve Çin’e getirilmesiyle birlikte silahlarının ve donanımlarının taklitleri yapılmaya başlamıştır. Böylelikle bu silahlar Çin’in nüfuzu olan bölgelere hatta oralardan da Japonya’ya kadar yayılmıştır.[31]

Diğer bir görüşe göre ise bu birlik Romalıydı. Şöyle ki Carrhae Savaşı’nda[32] kitle halinde Partlara esir düşen Romalılar, oradan İç Asya’ya ulaşmışlar ve Çiçi Han’ın hizmetine girmişlerdir.[33]

Ufukcan Yaşa

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”24232″ name=”Büyük Hun Devleti’nin Bölünüşü”]

[irp posts=”25409″ name=”İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

ERCİLASUN, Konuralp, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/15, Ankara 2014, s.13-32.

GÖMEÇ, Saadettin, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2012.

GUMİLEV, L. Nikoloyeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yay., İstanbul 2002.

KOCA, Salim, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, Ankara 2006, s.687-708.

NÉMETH, Gyula, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Yay., Ankara 1982

ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, T.T.K. Yay., Ankara 2012.

ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, T.T.K. Yay., Ankara 2019.

ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.7-21.

RÁSONYI, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1971.

TEZCAN, Mehmet, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, Ankara 2006, s.729-742.

UHLİG, Helmut, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, Okyanus Yay., İstanbul 2000.

[1] Bu yazı, İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han isimli yazının devamıdır.

[2] Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisi. ufuktarih0@gmail.com

[3] Bahaeddin Ögel, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.17; L. Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Ankara 2002, s.186-187.

[4] Gumilev, a.g.e., s.162.

[5] Gumilev, a.g.e., s.100.

[6] Helmut Uhlig, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, İstanbul 2000, s.121.

[7] Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.171.

[8] Kan Yen-shou ve Ch’eng T’ang isimli Çinli komutanlardan hangisinin yardımcı general olduğu hakkında Ögel, bir malumat vermemiş fakat olay kurgusunu bu şekilde vermiştir. Gumilev, Kan Yen-shou’nun genel vali olduğunu ve Ch’eng T’ang’a izin vermeyerek engellemek istediğini sonra da Ch’eng T’ang tarafından kılıç zoruyla ikna edildiğini söylemiştir. Onat ise Kan Yen-shou’nun genel vali olduğunu ve General Ch’eng T’ang’ı Çiçi Han’ın üzerine gönderdiğini söylemiştir. Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, Ankara 2019, s.168; krş. Gumilev, a.g.e., s.187; krş. Ayşe Onat, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, Ankara 2012, s.37.

[9] Ögel, a.g.e., s.167-168.

[10] Onat, a.g.e., s.37; Çin ordusunun mevcudu hakkında ihtilaf bulunmaktadır. Ögel, a.g.e., s.168; krş. Gömeç, a.g.e., s.171; Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, s.705.

[11] Çinlilerin Hunlara karşı kullandıkları taktikler hakkında daha fazla bilgi için bk. Mehmet Tezcan, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, s.739.

[12] Ögel, a.g.e., s.168.

[13] Ögel, a.g.e., s.169; krş. Gumilev, a.g.e., s.187.

[14] Ögel, a.g.e., s.169; Gumilev, a.g.e., s.188.

[15] Ögel, a.g.e., s.169.

[16] Ögel, a.g.e., s.170.

[17] Gömeç, a.g.e., s.172.

[18] Ögel, a.g.e., s.170; Gumilev, a.g.e., s.188.

[19] Ögel, a.g.e., s.170; Gömeç, a.g.e., s.172.

[20] Gumilev, a.g.e., s.188; Gömeç, a.g.e., s.172.

[21] Ögel, a.g.e., s.172.

[22] Gös. yer.

[23] Gös. yer.

[24] Ögel, a.g.e., s.172-173; Gumilev, a.g.e., s.188

[25] Ögel, a.g.e., s.173.

[26] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.172; Gumilev, a.g.e., s.188; Onat, a.g.e., s.37; Koca, a.g.m., s.705; Gyula Németh, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.48; Konuralp Ercilasun, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/2015, s.20.

[27] Ögel, a.g.e., s.173; Gumilev, a.g.e., s.189; Koca, a.g.m., s.705.

[28] Ögel, a.g.e., s.174; Gömeç, a.g.e., s.172.

[29] Ögel, a.g.e., s.174.

[30] Ögel, a.g.e., s.165.

[31] Uhlig, a.g.e., s.123.

[32] Carrhae Savaşı, M.Ö. 53 yılında Romalılar ve Partlar arasında yapılmış, Partlar kesin bir galibiyet almışlardır.

[33] Ögel, a.g.e., s.165; Gömeç, a.g.e., s.170; László Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, s.67-68

[/vc_toggle]

Çin’in “Modern Sömürge” Borçlandırma Politikası

Geçmişten bugüne ekonomik rekabet daima sömürgelerin, savaşların ve krizlerin temel sebeplerinden bir tanesi oldu. Söylemler, kavramlar ve uygulamalar değişse de asıl sonuç asla değişmiyor, birkaç ülke arasındaki rekabet bu ülkeler arasında kalmayıp beynelmilel sorunlar halinde karşımıza çıkıyor. Şüphesiz uluslararası gerilimlere yol açan ABD-Çin ekonomik savaşı günümüzün en sert ekonomik rekabetini oluşturuyor. Çin, içe kapanıklığını ekonomide tersine çevirerek yayılmacı bir politika ile uluslararası düzeyde yeni atılımlar, projeler ve stratejiler deniyor. Özellikle Afrika ülkeleri olmak üzere pek çok farklı ülke ile iyi ilişkiler geliştirip yeni yatırımlar ve krediler ile hem yıllarca sömürge altında kalmış yahut büyümek için maddi kaynak sıkıntısı çeken ülkelere destek olmayı hem de yeni ekonomik müttefiklikler kurmayı hedeflediklerini anlatan söylemler ile büyük projeler başlattı. Bu projelerin en cezbedici kısmı Avrupa ülkeleri gibi sömürmekten ziyade “kazan kazan” anlayışı ile her iki tarafın da yararlanacağı projeler olduğu algısı oluşturulmasıydı. Ancak, bu anlayışıyla kabul edilen yatırımlar, fonlar ve ticari anlaşmalar, sahadaki yansıması itibariyle tam olarak çift taraflı bir kazanımın söz konusu olmadığını gösteriyor.

2013 yılında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından duyurulan Kuşak Yol Projesi için 2019’un sonlarına kadar yaklaşık 310 milyar dolar harcandığı ve bu rakamın ileride toplam 1-4 trilyon arası değişebileceği söyleniyor. 2018 verilerine göre Cibuti, Tacikistan, Kırgızistan, Lao, Maldivler, Madagaskar, Pakistan ve Karadağ; Çin’e en çok borcu olan 8 ülke olarak gösteriliyor. Harvard Üniversitesi’nden Belfer Centre for Science and Internatonal Affaires’in araştırmasına göre ise Afrika’dan Okyanusya kıtasına kadar şimdiden en az 16 ülke borçlarını ödeyebilecek durumda değil.

Bir Kuşak Bir Yol Haritası (Modern İpek Yolu) – Mayıs / 2018

Elbette Çin de bu durumun gayet farkında. Devletler borçlarını ödeyemediklerinde verilen yüksek kredilere karşılık olarak ülkelerin kaynakları bir nevi ipotek altına alınıyor.

Sri Lanka’da Çin’den %8 faiz orani ile alınan 8 milyar dolar kredinin ödenememesine karşılık eski Sri Lanka Başbakanı Ranil Wickremesinghe zamanında (2017 senesinde) stratejik olarak büyük öneme sahip ülkeye ait Hambantota Limanı’nı borcun 1,1 milyar dolarına karşılık 99 yıllığına China Merchants Port Holding’e kiraya verildi.

Benzer bir anlaşma Myanmar’da da yapıldı. Myanmar, 7,5 milyar dolar değerindeki bir limanını 1,3 milyar dolara kiraya verdi. Ayrıca proje kapsamında yapılması planlanan 3 milyar dolarlık boru hattı ve demiryolu projesinden vazgeçerek yine başka bir proje için maliyetleri 3’te bir oranına kadar azaltmak zorunda kaldı.

Yine ABD kıskacından kaçmak isteyen Venezuela ayakta kalmak için Çin’den aldığı kredilere karşılık ulusal petrol şirketinin toplamda %49’luk kısmını Çinli şirketlere devretti.

Bir başka örnek ise Zambiya’nın 8 milyar dolar değerinde yapılan anlaşmayı geri ödemede zorlanmasından dolayı bir elektrik şirketini (ZESCO), ulusal televizyon ve radyo kuruluşu ZNBC’yi ve Kenneth Kaunda Uluslararası Havaalanını Çin’e devretmek zorunda kaldığı iddia ediliyor.

Maldivler’de yapılan 225 milyon dolar değerinde bir köprü ise ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın borca oranını  (Borç/GSYH) % 100’e çıkardı.

Çin, verilen kredilerin geri ödenmesi konusunda endişelenmiyor gibi görünüyor. Öyle ki, Çin bu kaynakların ne amaçla kullanılacağı konusunda ülkeleri tamamen serbest bırakıp aksi bir tutumun ülkelerin iç işlerine karışmak olduğunu ve ülkelerin egemenliğine karşı bir saldırı olduğunu öne sürüyor. Çin’in bu tutumu özellikle Afrika ülkelerinde Avrupa’nın Afrika’daki bilindik politikasından sonra tamamen dostane ve bölgesel sorunların çözümü olan yardım eli olarak görüldüğü için kabul ediliyor.  Ancak bu serbestlik zor durumda olan ve yönetimsel sıkıntılar çeken ülkeler için israf ve yolsuzluğu da beraberinde getirebiliyor. Afrika özelinde düşünürsek bölgesel sıkıntıların çözümü ancak kalıcı ekonomik reformlarla mümkün diyebiliriz. Fakat bu krediler tabiri caizse değirmene su taşımak için kullanılması durumun iki kat daha zorlaşmasına sebep oluyor. Böylece ülkelerin ödeyemeyeceği miktarda verilen kredilerle ipotek altına alınan kaynaklar Çin’in yeni düşük maliyetli kaynaklara erişmesini sağlıyor. Kısacası yeni bir “modern sömürge” düzeni kuruluyor.

Salim Top

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

afam.org.tr/cinin-borc-diplomasisi-ve-afrika/

bloomberg.com/news/articles/2019-11-28/sri-lanka-seeks-to-undo-1-1-billion-deal-to-lease-port-to-china

inhaber.net/1-kusak-1-yol/kusak-yol-kapsaminda-cine-en-cok-borclanan-ulkeler-h4377.html

politikyol.com/16-ulke-cinden-aldiklari-borclari-odeyemeyecek-durumda-cin-borclanma-yoluyla-ulkeleri-kendine-bagimli-hale-mi-getiriyor

uwidata.com/581-chinas-debt-trap-diplomacy-a-threat-to-the-developing-world/

[/vc_toggle]

Martin Luther ve Kısaca Avrupa’da Reform Hareketleri

Kelime manası olarak “Islahat, düzenleme” anlamlarına gelen reform, genel kapsam olarak bakılırsa “Hristiyanlığı yeniden tanıma ve yorumlama” amacıyla ortaya çıkmış bir süreçtir. Reform Hareketleri; 16.Yüzyıl’da Almanya’da başlamış, Katolik Kiliselerin dini yanlış ve menfaatçi şekilde kullanarak insanları manipüle etmesini engelleme hareketidir. Bu hareketin öncüsü olan Martin Luther, eşzamanlı olarak Protestanlığın da kurucusu olmuştur.¹

2. Martin Luther’in Hayatı

2.1. Çocukluğu ve Gençliği

Martin Luther

Martin Luther, 10 Kasım 1483’te Almanya’nın Eisleben kentinde doğmuştur. Doğumundan bir süre sonra ailesi, Mansfeld kasabasına taşınır. Babası Hans Luther, aslında bakır arıtma ustasıdır. 1492 yılında ise Mansfeld’in “Meclis Üyesi” olmuştur. 1488 yılında Martin Luther, bir Latin okuluna başlamış, burada kapsamlı bir eğitim almıştır. 1497 yılına gelindiğinde ise “Ortak Yaşamın Kardeşleri”² tarafından yönetilen bir okula başlamıştır.

Lisansını ve yüksek lisansını Erfurt Üniversitesi’nde tamamlayan Luther, daha sonra hukuk alanında lisansüstü çalışmalar yapmış lakin bu çalışmalar yalnızca 6 gün sürmüştür. O dönemlerde; bir gün yağan şiddetli yağmur ve oluşan fırtına nedeniyle çok zor durumda kalmış, günü atlatırsa keşiş olacağına dair yemin etmiştir. Ettiği yemine sadık kalmış ve ardından keşiş olmaya karar vermiştir.

2.2. Farkındalık Döneminin Başlaması

1505 yılına gelindiğinde bir toplantı vasıtasıyla Vatikan’a giden Luther; oradaki yozlaşmayı görmüş ve ardından bu düzeni değiştirmek gerektiğinin farkına varmıştır. 1517 yılında Vatikan’dan gelen bir rahibin endüljans satması, Luther’in tartışma çıkarmasına bir sebepti. Bu olayların ardından Martin Luther, 31 Ekim 1917’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına “95 Maddelik Tez”i çiviler ve reform hareketlerinin başlangıcını yapmış olur.

2.3. Ölümü

1525 yılına gelindiğinde Luther, evlenir ve aile kurar. Doğru bildiğinden asla vazgeçmeyen ve kitleleri etkisi altına almayı başaran Luther, böbrek yetmezliğine yakalanır. Mücadele ile geçmiş hayatı, 1545 yılında sona ermiştir.

3. Reform Hareketlerinin Nedenleri, Gelişim Süreci ve Sonuçları

3.1. Nedenleri

16.Yüzyıl’ın başlarına gelindiğinde Almanya’da Kilise’nin gücü haddinden fazla hale gelmişti. Zira Alman topraklarının yaklaşık 1/3’ünün Kilise’ye ait olması ve aynı zamanda Kilise’nin had safhada zenginliği, Martin Luther’in harekete geçmesinin yegâne sebebidir. Kilise bu kadar zengin iken halkın da bir o kadar fakir olması, izah edilebilecek bir durum değildi. Normal şartlar çerçevesinde değerlendirecek olursak bu durumun tam zıttı olması gerekir. Halktan yana bir Kilise olmalıyken; aksine, halkı sömüren bir Kilise mevcuttu.

Kilise’nin gücü yalnızca parasal yönde değildi. Bakınız ki Kilise’nin yaptırım gücü, çok fazlaydı. Aforoz(Dinden Çıkarma) ve Endüljans(Cennetten toprak vaat etme)³ gibi önemli yaptırımlara sahip olan Kilise; bu güçler sayesinde Avrupa’da ekonomik, siyasi ve sosyal hayatı etkisi altına almıştır.

Coğrafi Keşifler’in yaşanmasının ardından, papazların söylediği yalan ortaya çıktı. Dünya’nın düz olduğunu iddia eden Kilise, işin aslının öyle olmadığı halk tarafından anlaşılınca güven kaybına uğradı. Bununla beraber “Skolastik Düşünce(Din Felsefesi ile gerçekleri anlama gayreti)²”nin yok olmaya başlaması, Reform Hareketleri’nin doğmasının nedenlerinden biridir.

3.2. Gelişim Süreci

İlk kez Almanya’da; asıl mesleği rahiplik olan Martin Luther’in öncülüğünde başlayan Reform Hareketleri, zamanla bütün Avrupa’ya yayılma başarısı göstermiştir. Luther, bu hareketi “Protestanlık Mezhebi(Protesto eden)⁴”ni çıkararak başlatmıştır.

Tarihler 31 Ekim 1517’yi gösterdiğinde Martin Luther, “95 Maddelik Tez”i Wittenberg kasabasındaki kilisenin kapısına çivilemiş ve Protestanlığın temelini atmıştır.⁵

Yaşanan bu gelişme üzerine Almanya’da kaçınılmaz mezhep savaşları başlar. O dönemde tahtta olan Alman İmparatoru I. Maximilian, Protestanları çok ciddiye almadı. 1519’da ise ölümünün ardından tahta çıkan Kral V. Karl, Protestanların karşısında olmuş ve büyük mücadeleler etmiştir. Alman Prensler ise Protestanların yanında olmuştur⁶. 25 yıl süren bu mezhep savaşları Avrupa’da da yayılmış, 1555 yılına gelindiğinde ise “Ogsburg Barışı” imzalandı. Barışın detayları şunlardır;

  • Almanya, Protestanlık Mezhebi’nin varlığını kabul etmiştir.
  • Halk, Alman Prensi’nin inandığı mezhebe girmek zorunda bırakıldı.

Bu gelişmelere rağmen Avrupa’da inanç özgürlüğü henüz kurulamadı. Sürecin devam etmesiyle birlikte “30 Yıl Savaşları(1618 – 1648)” adı verilen mezhep savaşları başladı. Fransa, koyu Katolik olmasına rağmen Protestanları destekliyordu. Bunun nedeni ise; Avrupa’da güçlü bir Almanya’nın varlığına karşı çıkmalarıydı. Nihayetinde, Protestanlar bu mücadeleden galip ayrıldı. Avrupa’nın ilk büyük konferansı Westphalia(Almanya)’da gerçekleştirildi ve 1648’de “Westphalia Antlaşması” ⁷ imzalandı, detayları şunlardır;

  • Alsas Loren bölgesi Fransa’ya bırakıldı.
  • Protestanlık Mezhebi, Avrupa’da resmen kabul edildi.
  • Halkın inanç özgürlüğü sağlanmış, isteyen birey istediği mezhebi seçebilir hâle gelmiştir.

Bu antlaşmadan sonra Almanya gerilemeye başlamış, Fransa ise Avrupa’da daha güçlü hâle gelmiştir. Evrensel İmparatorluklar yıkılmaya, Ulusal Devletler yükselmeye başlamış; Portekiz, İsviçre ve Hollanda bağımsızlığını ilan etmiştir. Bir diğer önemli nokta ise, bu antlaşmayla beraber Avrupa’da “Modern Devletler Hukuku”nun temelleri atılmıştır.

3.3. Sonuçları

Tarihin dönüm noktalarından biri olan Reform Hareketleri, Avrupa’da birçok değişime ve yeniliğine neden olmuştur. Madde madde inceleyecek olursak;

  • Kilise’ye duyulan güven sarsıldı.
  • Kilise’nin zenginliği elinden alındı.
  • Eğitim sistemi Kilise’nin elinden alındı ve “Laik Eğitim Sistemi”ne geçildi.
  • Kilise, Katolik Mezhebi’ni yaymak için tarikatlar kurdu.
  • Avrupa’da “Mezhep Birliği” bozuldu.
  • Kültürel ve bilimsel gelişmeler hızlandı.

4. Sonuç

İnsanlığın olduğu her süreçte bir kısım açgözlü bireyler, diğer bireyleri sömürmek için gayret sarf edecektir. Kilise; uzun yıllar boyunca dindaşlarını her ne kadar sömürüp güç kazansa da bu, 16.Yüzyıl’ın ortalarında Martin Luther’in ve ona inananların yoğun çabasıyla son bulmuştur. Düzen değişir, insan değişmez. Önemli olan bu sömürge düzeninin sona ermesidir. Hele ki insanların en temel ruhanî ihtiyacı olan inanma ihtiyacını kullanıp güç kazanmak, insanlık olarak ne kadar geride kaldığımızın göstergesidir. Özgür düşünme arzusu, hepimizin içinde hâlihazırda vardır. Bunu ortaya çıkartıp harekete geçmek, ilk adımı atmak; Martin Luther gibi zorbalığa sessiz kalmayan insanlar için çok mühimdir. Bu tür yanlışların üstüne gitmek ve doğruyu bulmak için çabalamak, Reform Hareketleri gibi büyük bir değişimin kapısını açacaktır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

¹ Canveren, Ö. (2014) . Martin Luther’in İslam ve Türkler Hakkındaki Değerlendirmeleri. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 42, 153-155.

² Kitap, K. (02 Mart 2020) , Martin Luther Kimdir? , Erişim Tarihi: 02 Mart 2020, https://www.kutsalkitap.org/martin-luther-kimdir/.

³ Kutluay, H. (16 Kasım 2016) , Skolastik Düşünce Nedir? , Erişim Tarihi: 16 Kasım 2016, https://www.makaleler.com/skolastik-dusunce-nedir.

⁴ Sormunen, E. (2011). Martin Luther – Kutsal İnanç Adamı. (P. Karvanen, Çev.) İstanbul: GDK Yayınları

⁵ Erbaş, A. (2002). Dinler Tarihi Araştırmaları – III (Sempozyum, 09-10 Haziran 2001). Ankara: Dinler Tarihi Derneği Yayınları

⁶ Akbaş, M. (2017). Reformasyon Düşüncesinde Eskatoloji: Martin Luther’de Kurtuluş ve Ahiret. Türkiye Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 3, 24-25

⁷ Kaya, M. (2020). Protestan Reformunun Almanya’da Ortaya Çıkış Süreci. Anasay Dergisi, 11, 180-183.

⁸ Baykal, B.S. (1988). Yeni Zamanda Avrupa Tarihi II. Cilt I. Kitap: Otuz Yıl Savaşı Devri (1.Baskı). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi

[/vc_toggle]

Baas’ın Irak’a Mirası: Nakşibendi Ordusu

Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesinin ardından ülkenin dört bir yanında farklı ideolojileri benimseyen direniş örgütleri ortaya çıktı. Genel itibariyle İslami yönetim isteği, Amerikan karşıtlığı ve pan-Arabizm gibi idealleri benimseyen bu örgütler, Irak’ı işgalden kurtarmaya çalıştıysa da başaramadı. Kimisi işgalcilerle işbirliğine giderken kimisi dağılıp gitti. Bazıları ise günümüzde varlığını devam ettiriyor. Bunlardan biri de eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in sağ kolu olan İzzet İbrahim el-Duri’nin kurmuş olduğu; Baasçılığı ve Arap milliyetçiliğini Irak’ta yeniden tesis etmek isteyen Sufi kökenli Nakşibendi Ordusu. 2013 yılında hazırlanan rapora göre örgüt içinde elli bin milisin olduğu belirtiliyor.

Irak’ın işgali esnasında çekilmiş bir kare.

Başta Baasçı iktidarı yeniden tesis etmek amacıyla kurulan örgüt, sonrasında Sünnilerin can güvenliğini korumak için Şiiler ve diğer dini gruplarla savaşan bir yapıya büründü. Üyeleri ağırlıklı milliyetçi ve Sünni olup tasavvufi anlayışı benimsemiş askerlerden oluşuyordu. Saddam Hüseyin döneminde de revaçta olan Sufilik düşüncesi, örgütün temel taşlarından biri oldu. “Nakşibendi” isminin ise din adamlarını yanına çekmek maksadıyla konulduğu düşünülüyor. ABD’nin çekilmesinin ardından Şiilerle iktidar mücadelesi içine girdiyse de Irak’taki İran nüfuzundan ötürü bu mücadeleyi önemli ölçüde kaybetti. Bir iddiaya göre Nakşibendi Ordusu’nun lideri İzzet İbrahim el-Duri, 2009’da yaptığı bir açıklamada örgütün çok güçleneceğini ve Obama ile müzakere yapacaklarını ifade etmiştir. Büyük çoğunluğunu Iraklı subayların oluşturduğu örgütün internet aracılığıyla yaptığı yayınlarda kendisini IŞİD’den ayırmaya özen gösterdiği bilinmektedir. İzzet İbrahim el-Duri’nin yanı sıra Muhammed Yunus el-Ahmed’in de örgütün yönetim kademesinde olduğu tahmin ediliyor.

İzzet İbrahim El-Duri

1942’de Irak’ın Tikrit kasabasında doğdu. Öğrencilik yıllarında devrimci fikirlerle tanıştı ve Saddam Hüseyin’le birlikte Baas Partisi’nin istihbarat biriminde çalıştı. Saddam Hüseyin’in güçlenmesiyle birlikte parti içinde söz sahibi oldu. İran ve Kuveyt’e karşı yürütülen savaşlara katıldı. 1991 yılında başlayan ülke içindeki isyanları bastırdı. 1993 yılında ordu modernizasyonu kapsamında çalışmalar yaptı. 22 Kasım 1998’de ziyaret ettiği Kerbela’da suikaste uğradı ve yara almadan kurtuldu. 1999 yılında lösemi tedavisi görmek üzere Avusturya’ya gitti. Avusturya muhalefeti el-Duri’nin savaş suçlarından ötürü tutuklanıp mahkemeye çıkarılmasını talep ettiyse de tedaviden sonra ülkeden ayılmasına izin verildi. Ekim 2000’de İsrail’e yönelik sert demeçler verdi ve Filistin’in sahipsiz olmadığını söyledi. 5 Mart 2003’de Körfez ülkelerini ABD ve İsrail ile işbirliği yapmakla suçladı.

Yıllarca Saddam Hüseyin’in yakın çevresinde yer alan el-Duri, askeri ve siyasi manada Hüseyin’den sonra en yetkili kişi konumundaydı. Kızının Uday Hüseyin’le evli olması sebebiyle akrabalık bağı da bulunmaktaydı. Irak’ın işgalinden sonra ABD’nin Irak’ta yakalama kararı çıkardığı en yüksek rütbeli kişi oldu. Emrinde olan askerlerle işgale karşı direniş gösterdi. Saddam Hüseyin’in 2006’da idam edilmesinin ardından Irak Baas Partisi’nin gayriresmi lideri oldu. 2015’te, Tikrit’in doğusuna yapılan bir askeri operasyon neticesinde öldürüldüğü iddia edildi. Şii Asaib-i Ehli Hak örgütü, el-Duri’nin bedenini teşhir etmek amacıyla Bağdat’a taşıdıklarını ifade etse de Irak Baas Partisi öldürüldüğünü yalanladı.

el-Duri ve Saddam Hüseyin

Nisan 2018’de el-Duri, Arap ülkelerinde yaşanan gelişmeleri değerlendiği bir video yayınladı. İki ay sonra Saddam Hüseyin’in Ürdün’de yaşayan kızı Raghad Hüseyin, el-Duri’nin hematolojik kökenli bir hastalıktan ötürü öldüğünü ilan ederek ailesine taziye mesajı yolladı fakat bu ölüm haberi de parti tarafından doğrulanmadı.

Örgütün Ortaya Çıkışı ve Hareket Alanı

Nakşibendi Ordusu’nun sembolü.

Örgütün tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte, 2003 yazında işgale karşı koymak maksadıyla kurulduğu tahmin edilmektedir. Nihai hedeflerinin ise Baasçı iktidarı Irak’ta yeniden hakim kılmak ve ülkedeki İran nüfuzunu azaltmak olarak biliniyor. I. Felluce Muharebesi ile adını duyuran örgüt, ABD’nin büyük kayıplar vermesinde önemli rol oynadı. Öte yandan Nakşibendi din adamlarının desteğini alması da örgütün prestijini artırdı. Aralık 2006’da Saddam Hüseyin’in idam edilmesinin ardından ülkedeki Sünnilerin can güvenliğini korumak amacıyla Şii gruplarla mücadele içerisine girdi. ABD Dışişleri Bakanlığı, 22 Aralık 2009’da aldığı kararla Nakşibendi Ordusu’nu terör örgütü olarak tanıdı. Bir süre ortalıktan kaybolduktan sonra 25 Nisan 2013’de Bağdat’ın yaklaşık 170 kilometre uzağında bulunan Süleyman Bek kasabasını ele geçirerek yeniden ortaya çıktı. Hawija’da baş gösteren çatışmalarda yer aldı ve yerel Sünni güçlere destek verdi. Ardından Musul’un batısında yer alan birkaç mahalleyi geçici süreliğine kontrol almayı başardı. 18 Ocak 2014’de Reuters’ın yayınladığı habere göre Nakşibendi Ordusu, terör örgütü IŞİD’e Felluce ve Ramadi’nin ele geçirilmesi konusunda yardımcı oldu.

Ağırlıklı Kerkük ve Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren örgüt; Bağdat, Anbar, Ninova ve Diyala gibi kentlerde de basın yayın organları aracılığıyla taraftar topladı. Sık sık Amerikan üslerine sabotaj faaliyetlerinde bulundu ve bunları Irak kamuoyuyla paylaşarak ABD’yi küçük düşürmeyi amaçladı. Daha ziyade gerilla savaşı metodunu kullanan örgüt, ele geçirdiği bölgelerde yerel emirlikler kurdu. Gizlilik esas alındı ve Nakşibendi Ordusu bünyesinde savaşanların kimliği olabildiğince saklı tutuldu. Kuruluş yıllarında el-Kaide gibi köktendinci gruplara muhalif olan örgüt, yıllar geçtikçe bu gruplarla işbirliği içerisine gitmiş ve beraber hareket etmiştir.

Haziran 2014’de IŞİD’le kurulan Sünni koalisyonunun önemli bir bileşeni hale geldi. 3 ay sonra Nakşibendi Ordusu ve Ensar el-İslam’ın IŞİD’e bağlılık yemini etmesiyle ortaklık daha da güçlendi. Yaklaşık bir yıl sonra, Ekim 2015’de Nakşibendi Ordusu’nun IŞİD’den koparak Sünnilerin en önemli temsilcisi konumuna gelmeyi hedeflediği ortaya çıktı. Hatta örgütün Irak hükümetiyle irtibat halinde olduğu iddia edildi. Günümüzde ise Irak hükümeti ile yerel Sünni güçler arasında ikili siyaset yürüttüğü düşünülüyor. IŞİD, Irak’tan büyük oranda temizlenmiş olsa dahi Baasçıların var olduğu hala bilinen bir gerçek. En büyük mali yardımın ise Ürdün’den geldiği belirtiliyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aymennjawad.org/2014/12/the-naqshbandi-army-current-situation-in-iraq

https://cisac.fsi.stanford.edu/mappingmilitants/profiles/jrtn#highlight_text_16821

https://www.bbc.com/news/world-middle-east-32347036

https://www.globalsecurity.org/military/world/iraq/al-douri.htm

https://www.refworld.org/docid/5981e3d2107.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Army_of_the_Men_of_the_Naqshbandi_Order

[/vc_toggle]

Kısaca Ortadoğu’nun Dönüm Noktası 6 Gün Savaşları

5 Haziran 1967 yılında başlayan ve 6 gün süren Arap-İsrail Savaşı tarihe 6 gün savaşı olarak geçmiştir. Bu savaş Ortadoğu’daki tüm dengeleri değiştiren bir dönüm noktası olmuştur.  Bu savaş sonucunda İsrail kesin zafer kazanarak, Mısır’dan Sina yarım adasını, Suriye’den Golan Tepeleri’ni ve Filistin’den Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını 4 kat genişletti. Yüz binlerce Filistinli topraklarından göç etmek zorunda kaldı.

Savaş Öncesi:

1967 yılında başlayan bu savaş daha önceki Arap-İsrail savaşlarından farklı gelişti. 1948 yılında yapılan savaş, Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan eden İsrail’e ilk günden verilen bir tepkiydi. Bu savaşta Arap orduları İsrail’e karşı yenilgiye uğradı. 1956 yılında yapılan savaş ise İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a karşı saldırılarından dolayı başlamıştı. 1967 yılında yapılan bu savaş ise Pan-Arabizm ideolijisinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Suriye ve Mısır, kendini savaşa hazır hissediyor; Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır daha önce yaşanan yenilgilerin intikamını almak istiyor ve elde edeceği prestijle de Ortadoğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamayı hedefliyor.

5 Haziran 1967 – Sabah 07.30

Birinci gün:

İlk saldırı İsrail savaş uçaklarının Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombalamasıyla başladı. Bu bombardıman sonucunda 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve birçok da Irak uçağı havalanmadan tahrip edildi. Bunun sonucunda Irak, Ürdün, Cezayir, Yemen, Sudan, Kuveyt ve Suudi Arabistan İsrail’e savaş açtı.

İkinci gün:

  • İsrail Gazze’yi kuşatarak Ürdün cephesinden Gazze’ye girdi.

Üçüncü gün:

  • Suveyş Kanalı’nın doğu kıyısını ve Sina Yarımadasını işgal etti.
  • İsrail donanması Şarm El Şeyh’i kuşattı ve Akabe körfezini açtı.
  • Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü kaybeden Ürdün ateşkesi kabul etti.

Dördüncü gün:

  • İsrail-Suriye sınırında top atışları yaşandı.
  • Kahire’de aynı gün ateşkesi kabul etti.

 

Beşinci gün:

  • İsrail Golan Tepelerine girdi.
  • Sokaktan gelen baskılar üzerine istifa eden Nasır daha sonra bu kararından vazgeçti.

Altıncı gün:

  • Sosyalist Sovyet Cumhuriyetler Birliği (SSCB) İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti.
  • Suriye ise Şam’a 40 km uzaktaki Kuneitra’nın düşmesi üzerine ateşkesi kabul etti ve çatışmalar sona erdi.

Pan-Arabizm Çöktü

İsrail’in işgal ettiği topraklar

Savaşın bir diğer en önemli sonucu ise Pan-Arabizmin çöküşü olmuştur. Bu savaştan alınan yenilgi sonucu Arap Ülkeleri Pan-Arabizmi terk etti ve politikalarını tamamıyla değiştirdiler.

Filistin meselesininde Pan-arabizm sonucu çözüleceği fikri bu savaştan sonra sona erdi. 6 günün bilançosu ağır oldu; 17 bin’e yakın insan öldü. Bunların 10 bin’i Mısırlı, 6 binden fazlası Ürdün’lü, 700’e yakını ise İsraillidir.

İsrail bu toprakları BM’nin (2253 sayılı) kararına rağmen hala elinde tutmaya devam ediyor. Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri de Kudüs’ün işgalidir. İlk başta kimse tarafından kabul edilmese de, daha sonra 6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü resmi olarak İsrail’in başkenti ilan etti.

Hadice Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650

haber7.com/dunya/haber/245910-ortadoguda-donum-noktasi-6-gun-savasi

dunyabulteni.net/tarihten-olaylar/6-gun-savasi-ortadoguda-tum-dengeleri-degistirmisti-h300591.html

[/vc_toggle]

Savaş Meydanında Şehadete Yürüyen Sultan: I. Murad

1. Kosova Savaşı öncesi secdede şöyle dua etmişti Murad Gazi:

“Ey İlahi! Bunca kere huzurunda duamı kabul ettin. Mal ve mülk benim maksadım değildir. Senin rızanı isterim. Evvel beni gazi kıldın, nihayetinde şehitlik nasip eyle! Amin!”

Osman Gazi’nin torunu, Orhan Gazi’nin oğlu olan Murad 1326’da doğdu. 12 yaşına geldiğinde genç şehzade Murad, babası Orhan Bey tarafından Bursa’ya bey sancağına gönderildi. Bir süre sonra Eskişehir sancağına nakledilen Murad, Rumeli’de üstün başarılar sağlayan kardeşi Süleyman Paşa’nın ölümü üzerine (1357) lalası Şahin ile birlikte Rumeli’de görevlendirilmiştir. Tahta çıktığı 1362’ye kadar dahi Rumeli’de şehzade olarak önemli fetihlerde bulunmuştur. Fetihlerdeki başarılarında Lala Şahin ve Evrenos Bey, Hacı İlbey gibi uç beyleri de etkili olmuştur. Murad Bey 1360-61 yıllarında Keşan Kalesi ve Dimetoka Kalesi’ni ele geçirdi. Böylece Edirne’nin etrafı kuşatılmıştır. Osmanlı’nın Balkanlarda ilerleyebilmesi için Edirne’nin fethi şarttı. Edirne tekfuru Sazlıdere’de Osmanlı’nın bu girişimine karşı koymak istese de yenilmiş ve kaçmıştır. Ardından da Edirne halkı şehri teslim etmiştir. Edirne’nin fethi sonrası yeni fetih yollarına koyulan Murad Bey babası Sultan Orhan’ın vefat haberini almıştır (1362).

Anadolu haritası (1350)

Bu sırada tahtı ele geçirmek için Karamanoğulları ve Eretna beyliği ile işbirliği yapan kardeşleri Halil ve İbrahim’i boğdurtmuştur. Bursa kadısı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın da desteğiyle tahta geçmiştir (1362). Sultan Murad Rumeli’ye olan fetih hareketlerini daha da yoğun hâle getirmiştir. Balkanlarda bulunan Sırplar, Bulgarlar, Macarlar kısacası bu bölgedeki Haçlı topluluğu ve Papalık durumdan çok rahatsız olmuştur. Çünkü hedefte adım adım yaklaşılan İstanbul vardır. Nitekim kaynaklar; Papalığın, Türklerin İstanbul’u işgali ihtimalinden kaygı duyduğunu, Haçlı ittifakı için para topladığını ve Türklerle ticaret yapan Hristiyanları aforoz ettiğini yazmaktadır.

Papa V. Urban’ın teşvikiyle Balkanlarda oluşturulan Macar Kralı Layoş’un öncülüğündeki Haçlı ordusunu, Sultan Murad’ın ordusu hezimete uğratmıştır (1364). Sırpsındığı’ndaki bu zaferle Balkanlardaki fetihler hız kazanmıştır. Sırpsındığı Savaşı’nın rövanşını almak isteyen Sırplar 1371’de Çirmen’de tekrar Osmanlı ordusuyla karşılaşmış ancak yine bozguna uğramışlardır. Sonuçta Bizans imparatoru, Bulgar kralı ve Sırp prensleri Osmanlı üstünlüğünü tanımıştır. Osmanlı’nın saygınlığı artarken Sultan Murad’ın saygınlığı da aynı derecede artmıştır. Bir yandan da bölgedeki tekfurlarla ittifaklar yaparak fetih gücünü arttırmış ve etki sahasını genişletmiştir. Sultan Murad seferlerine devam ettiği sırada oğlu Savcı Bey’in kendi adına hutbe okuttuğu ve tahta geçmek için ayaklanma başlattığı haberini alır. Bunun üzerine Sultan Murad harekete geçer, Savcı Bey kaçmış ancak yakalanmıştır ve gözlerine mil çektirilmiştir. Yine 1386’da Karamanoğulları’nın Hamid-ili beyliğine saldırması gibi taşkınlık haberlerini alan Sultan Murad 1386’da sefere çıktı. İki ordunun karşılaşmasında Sultan Murad, Karamanoğulları’nı mağlup etti. Konya’yı ele geçirdi.

1. Murat bir yandan fetihlere devam ederken bir yandan da iskân politikasını uygulamıştır. Yani fethedilen topraklara Türk ve Müslüman halkı göç ettirmiştir. Anadolu’nun farklı illerinden Yörükler bölgelere yerleştirilmiştir. Fetihlerin genişlemesinde, buralara yerleştirilen halk, ordunun ilerlemesinde yardımcı kuvvet olmuştur. Tabi bu noktada iskân ile birlikte istimalet politikası yani hoşgörü, uyumlu bir şekilde yürütülmüştür. Fethedilen bölgedeki halk dili, dini vs. konularda baskı altında olmamış ve hiçbir şekilde topraklarından çıkarılmamıştır.

Çirmen Savaşı sonrası I. Murad fetihlere devam ediyordu. Ancak Lala Şahin Paşa komutasındaki askerler Ploşnik’te küçük bir yenilgi alınca Balkan devletleri yeni bir Haçlı ordusu oluşturmuşlardır. Bu durum I. Kosova Savaşı’nı doğurmuştur (1389). I. Murat yaptığı evlilikler, para yoluyla ve itibarı yoluyla da oluşturmuş olduğu ittifakların etkisini şimdi görecektir. Bu savaşa onları da; İsfendiyaroğulları’nı, Saruhanoğulları’nı, Germiyanoğulları’nı, Menteşe Beyliği’ni ve Hamid-ili Beyliği’ni desteğe çağırmıştır. Nitekim destek almıştır. Sultan Murad ve ordusu, Balkan devletlerinin oluşturduğu Haçlı ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu zaferde oğlu (Yıldırım) Bayezid’in de katkısı büyüktür. Zafer sonrası savaş meydanını dolaşan Sultan Murad, cesetlerin arasında yaralı kalmış Miloş Obilic adlı bir Sırp tarafından hançerlenmiştir. Sultan Murad aldığı yara sonrası savaş meydanında şehit olmuştur. Sultanın hançerlenmesi konusunda kaynaklar net bir bilgi aktaramamaktadır. Sultanın nasıl boş bulunduğu, çevresinde askerinin bulunup bulunmadığı veya olayın akışı sadece o Sırp’ın kalkıp sultanı hançerlemesi kadar basit miydi soruları gibi birçok soru akla gelebilir. Üzücü olsa da, başta belirttiğimiz gibi bu olay belki de Murad Gazi’nin duasının bir vesilesiydi.

Hüdavendigar; padişah, hükümdar manalarına gelmektedir. Tarihçilerin kutbu Halil İnalcık “Gazi Hüdavendigar ünvanı, onun gaza ile imparatorluk kurucusu kimliğini ifade eder” demiştir. Bu yazı vesilesiyle, Türk Tarihi’nin en büyük parçalarından biri olan Osmanlı’nın, şehit Sultanı I. Murad’ı minnetle anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Halil İnalcık, I. Murad, https://islamansiklopedisi.org.tr/murad-i.

Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, C.1 .

  1. Murad, https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Murad

[/vc_toggle]

Tarhuna ve Vatiyye’nin Önemi: Hafter’in Çöküşü Yakın mı?

Arapça haber sitesi “raialyoum.com”da 12 Mayıs 2020’de yayınlanan ”Erdoğan’ın belirttiği Libya’dan gelmesi beklenen iyi haberler yakın mı? Tarhuna’nın ve Vatiaskeri üssünün ele geçirilmesindeki gecikme neden? Rusya, Mısır ve BAE Hafter’e yön verebilecek mi? Kaddafi’nin kaderinden kaçabilecek mi? başlıklı makalede Hafter’in Libya’nın geleceğindeki yeri ve Türkiye’nin desteklediği UMH birliklerinin Vatiyye ve Tarhuna operasyonlarının önemi gibi konulara yer verildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gün önce yaptığı bir konuşmada Libya’dan iyi haberlerin gelmesinin yakın olduğuna dair bilgi verdiğinde, doğrudan Feyaz El Serrac başkanlığındaki UMH kuvvetlerinin kontrolü devralması olasılığına atıfta bulunmuştur. Türk askerinin desteklediği UMH güçleri, başkent Trablus’un güneybatısındaki Vatiyah askeri üssünü son birkaç gündür Türk F-16’ları ile ağır bombardımana tuttu.

Libya’nın batısındaki Vatiyah üssü Hafter’ın en güçlü kalesi ve başkent Trablus’u ve çevresini kontrol altına almak için güçlerinin ve uçaklarının çıkış noktası olarak kabul edilir. UMH güçlerinin burayı ele geçirmesi Hafter’in Libya’nın doğusu ve batısını kendi liderliği altında birleştirme arzusunun sona erdiği anlamına gelir. Belki de bu yüzden Hafter güçleri şu anda düşmesini önlemek için şiddetli bir şekilde savaşıyorlar.

Türkiye, tüm askeri ağırlığını UMH’ı desteklemek için verdi ve düzinelerce insansız hava aracına ilaveten 11 adet “F16” uçağı ile birlikte 11.000’den fazla Suriyeli savaşçıyı İstanbul ve İdlib’deki ofisler aracılıyla Libya’ya gönderdi. Bunun yanında askeri firkateynler de dahil, işte bütün bu seferberlik Hafter’in ve onu destekleyen BAE, Mısır, Fransa ve Rusya’nın sahadaki askeri denklemlerin yararına olmadı ve başkentten Tunus sınırına kadar uzanan batı kıyılarında kontrolü kaybetmesine olanak sağladı.

UMH kuvvetleri Vatiyah üssünü ve Tarhuna’yı kontrol etmeyi başarırsa bu Hafter’ın Trablus’a olan ablukasının çöküşü anlamına gelebilir ve kuvvetlerini geri çekerek doğu Libya’daki mevzilerine geri dönmeye zorlanır. Bu olasılık kaybedilmedi ancak bu Hafter’i destekleyen devletlerin Çad, Sudan ve Rusya’dan (Wagner aracılığıyla) paralı askerlerini tedarik etmek için bir kampanya başlatmasına yönlendirdi. Bu da yıkıcı saldırıya rağmen Vatiyah askeri üssün ve Tarhu’na şehrinin neden düşmediğini açıklıyor.

Türkiye Libya’da sahada ağırlığını koymadan önce Hafter’ın askeri gücü daha fazlaydı, ancak Türkiye’nin F16 uçakları ve İHA’ları ile desteklediği UMH Hafter’den daha iyi performans gösterdi. Hafter’ın elindeki en önemli hava savunma sistemlerinin işe yaramadığı anlaşıldı ve Türk uçakları doğudaki Vatiyah Üssüne gelen tüm tedarik konvoylarını vurdu.

Hafter’ın Skhirat Anlaşmasından çekildiğini ve olağanüstü hal ilan ederek kendisini Libya Başkanı tayin etme konusundaki tek taraflı kararının, müttefiklerinin çoğunu özellikle Rusya, Mısır ve BAE’nın yanında uluslararası kabul görmüş ve seçilmiş Tobruk Parlamentosu Başkanı Akila Salih kızdırdığı ve utandırdığını söyleyen doğrulanmamış raporlar mevcuttur.

En önemli konu Hafter’ın Barga’daki petrol hilâlini kontrol etme ve limanlarından ihracatı önleme adımının olumsuz sonuçlar vermeye başlamasıdır. Çünkü Libya Merkez Bankası devlet çalışanlarının maaşlarını ödemeye yetkili tek taraftır ve bu kötü duruma maruz kaldığı için Hafter’ı suçluyor.

UMH’ye desteğini açıklayan Ubari, Gat, Sebha ve Muzruk kentleri – Harita: ISW – 20 Nisan 2020

Libya’nın doğusu geniş aşiret etkisine sahip bir bölgedir. Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, bu aşiretlerin en büyük ve en güçlüsü olan El-Obaidat aşiretine mensup. Şu anda Akile Salih ile Hafter arasında bir çatlak oluştuğu ve mevcut Libya haritasında önemli bir dönüm noktasının yaşandığı belirtiliyor. HG‘nın yaklaşık 7.000 askerinin ölmesine rağmen Trablus’u bir yıldan fazla suredir kontrol altına alamaması doğudaki halk ve kabileler arasında bir huzursuzluk durumu yarattı. Güvenilir Libya kaynaklarına göre Libya krizini çözmek için UMH’nin bir zamanlar yapmak istediği gibi, Akila Salih’in huzursuzlukları bastırabilmek için mutabakat yapmak istemesine neden olduğunu söylüyor.

Akila Salih’in mutabakat hamlesi karşısında Hafter, Skhirat Anlaşmasını iptal edip kendisini tüm Libya’nın başkanı olduğunu ilan eden sürpriz bir karar aldı.

Libya Krizinde Gelecekte Beklenebilecek İki Önemli Gelişme

Birincisi: UMH ve destekçi güçlerinin Vatiyah Üssü ve Tarhuna’yı kontrol etmesi sonucunda Sirte ve Bani Walid üzerindeki kontrollerinin sağlanmasına yol açacak ve Sirenayka, Trablusgarb ve Fezzan’ın ülke topraklarına tekrar kurulacak ve böylece üç seçim bölgesi oluşturulması sağlanacaktır.

İkincisi: Hafter’ın Rusya, BAE, Mısır ve Fransa’dan uçaklar ve askerler de dâhil olmak üzere güçlü teçhizat desteğiyle kurtarılması ve oluşturulan güçle Batı Sahili üzerindeki kontrolünün tekrar ele geçirilmesidir.  Belki de şimdiye kadar Vatiyah üssünün düşmemesi ve UMH kuvvetlerinden 40 askerden daha fazlasının öldürülmesi haberleri, bu savaşın uzayabileceğini ve üssün ele geçirilmesinin kolay olmadığını gösteriyor.

Libya sahnesinde neler olabileceğini tahmin etmek bizim için zor ama bazı görüşlere göre Akila Salih’in bir başkan ve Libya’nın üç bölgesini temsil eden iki seçilmiş milletvekilinden oluşan yeni bir başkanlık konseyi oluşturmak istediği belirtiliyor. Bu konseyden ve Cumhurbaşkanı bölgesinden olmayan, konseyden ve başkanından bağımsız bir kabineyi atadığını ve yeni bir anayasa taslağı hazırlamak için bağımsız bir komite kurulması girişimiyle krizden çıkış için bir yol olabileceğini görüyoruz.

Hafter inatçı bir asker, kolayca teslim olmayacak ve hala doğudaki kabilelerin çoğunun desteğine sahip ve düşmanı Muammer Kaddafi’nin tahtına oturma arzusunu elinde tutuyor; aynı sonla karşılaşma ihtimali olsa bile. Sonu ne olursa olsun, son dakikaya kadar savaşacak ve son haftalarda yaşadığı büyük kayıplara rağmen düşürüleceğini düşünmek bir hata olur. Belki de beklemek en akılcı olan şey çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın söylediği müjde, Hafter’ın şu anki durumuna bakıldığında şimdiye kadarki en zayıf hali olsa da, krizin son dokuz yılında gerçekleşen saha olaylarında meydana gelen birçok şaşırtıcı değişiklikler gidişatın daha uzun olabileceğini gösteriyor.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]