Baas’ın Irak’a Mirası: Nakşibendi Ordusu

Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesinin ardından ülkenin dört bir yanında farklı ideolojileri benimseyen direniş örgütleri ortaya çıktı. Genel itibariyle İslami yönetim isteği, Amerikan karşıtlığı ve pan-Arabizm gibi idealleri benimseyen bu örgütler, Irak’ı işgalden kurtarmaya çalıştıysa da başaramadı. Kimisi işgalcilerle işbirliğine giderken kimisi dağılıp gitti. Bazıları ise günümüzde varlığını devam ettiriyor. Bunlardan biri de eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in sağ kolu olan İzzet İbrahim el-Duri’nin kurmuş olduğu; Baasçılığı ve Arap milliyetçiliğini Irak’ta yeniden tesis etmek isteyen Sufi kökenli Nakşibendi Ordusu. 2013 yılında hazırlanan rapora göre örgüt içinde elli bin milisin olduğu belirtiliyor.

Irak’ın işgali esnasında çekilmiş bir kare.

Başta Baasçı iktidarı yeniden tesis etmek amacıyla kurulan örgüt, sonrasında Sünnilerin can güvenliğini korumak için Şiiler ve diğer dini gruplarla savaşan bir yapıya büründü. Üyeleri ağırlıklı milliyetçi ve Sünni olup tasavvufi anlayışı benimsemiş askerlerden oluşuyordu. Saddam Hüseyin döneminde de revaçta olan Sufilik düşüncesi, örgütün temel taşlarından biri oldu. “Nakşibendi” isminin ise din adamlarını yanına çekmek maksadıyla konulduğu düşünülüyor. ABD’nin çekilmesinin ardından Şiilerle iktidar mücadelesi içine girdiyse de Irak’taki İran nüfuzundan ötürü bu mücadeleyi önemli ölçüde kaybetti. Bir iddiaya göre Nakşibendi Ordusu’nun lideri İzzet İbrahim el-Duri, 2009’da yaptığı bir açıklamada örgütün çok güçleneceğini ve Obama ile müzakere yapacaklarını ifade etmiştir. Büyük çoğunluğunu Iraklı subayların oluşturduğu örgütün internet aracılığıyla yaptığı yayınlarda kendisini IŞİD’den ayırmaya özen gösterdiği bilinmektedir. İzzet İbrahim el-Duri’nin yanı sıra Muhammed Yunus el-Ahmed’in de örgütün yönetim kademesinde olduğu tahmin ediliyor.

İzzet İbrahim El-Duri

1942’de Irak’ın Tikrit kasabasında doğdu. Öğrencilik yıllarında devrimci fikirlerle tanıştı ve Saddam Hüseyin’le birlikte Baas Partisi’nin istihbarat biriminde çalıştı. Saddam Hüseyin’in güçlenmesiyle birlikte parti içinde söz sahibi oldu. İran ve Kuveyt’e karşı yürütülen savaşlara katıldı. 1991 yılında başlayan ülke içindeki isyanları bastırdı. 1993 yılında ordu modernizasyonu kapsamında çalışmalar yaptı. 22 Kasım 1998’de ziyaret ettiği Kerbela’da suikaste uğradı ve yara almadan kurtuldu. 1999 yılında lösemi tedavisi görmek üzere Avusturya’ya gitti. Avusturya muhalefeti el-Duri’nin savaş suçlarından ötürü tutuklanıp mahkemeye çıkarılmasını talep ettiyse de tedaviden sonra ülkeden ayılmasına izin verildi. Ekim 2000’de İsrail’e yönelik sert demeçler verdi ve Filistin’in sahipsiz olmadığını söyledi. 5 Mart 2003’de Körfez ülkelerini ABD ve İsrail ile işbirliği yapmakla suçladı.

Yıllarca Saddam Hüseyin’in yakın çevresinde yer alan el-Duri, askeri ve siyasi manada Hüseyin’den sonra en yetkili kişi konumundaydı. Kızının Uday Hüseyin’le evli olması sebebiyle akrabalık bağı da bulunmaktaydı. Irak’ın işgalinden sonra ABD’nin Irak’ta yakalama kararı çıkardığı en yüksek rütbeli kişi oldu. Emrinde olan askerlerle işgale karşı direniş gösterdi. Saddam Hüseyin’in 2006’da idam edilmesinin ardından Irak Baas Partisi’nin gayriresmi lideri oldu. 2015’te, Tikrit’in doğusuna yapılan bir askeri operasyon neticesinde öldürüldüğü iddia edildi. Şii Asaib-i Ehli Hak örgütü, el-Duri’nin bedenini teşhir etmek amacıyla Bağdat’a taşıdıklarını ifade etse de Irak Baas Partisi öldürüldüğünü yalanladı.

el-Duri ve Saddam Hüseyin

Nisan 2018’de el-Duri, Arap ülkelerinde yaşanan gelişmeleri değerlendiği bir video yayınladı. İki ay sonra Saddam Hüseyin’in Ürdün’de yaşayan kızı Raghad Hüseyin, el-Duri’nin hematolojik kökenli bir hastalıktan ötürü öldüğünü ilan ederek ailesine taziye mesajı yolladı fakat bu ölüm haberi de parti tarafından doğrulanmadı.

Örgütün Ortaya Çıkışı ve Hareket Alanı

Nakşibendi Ordusu’nun sembolü.

Örgütün tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte, 2003 yazında işgale karşı koymak maksadıyla kurulduğu tahmin edilmektedir. Nihai hedeflerinin ise Baasçı iktidarı Irak’ta yeniden hakim kılmak ve ülkedeki İran nüfuzunu azaltmak olarak biliniyor. I. Felluce Muharebesi ile adını duyuran örgüt, ABD’nin büyük kayıplar vermesinde önemli rol oynadı. Öte yandan Nakşibendi din adamlarının desteğini alması da örgütün prestijini artırdı. Aralık 2006’da Saddam Hüseyin’in idam edilmesinin ardından ülkedeki Sünnilerin can güvenliğini korumak amacıyla Şii gruplarla mücadele içerisine girdi. ABD Dışişleri Bakanlığı, 22 Aralık 2009’da aldığı kararla Nakşibendi Ordusu’nu terör örgütü olarak tanıdı. Bir süre ortalıktan kaybolduktan sonra 25 Nisan 2013’de Bağdat’ın yaklaşık 170 kilometre uzağında bulunan Süleyman Bek kasabasını ele geçirerek yeniden ortaya çıktı. Hawija’da baş gösteren çatışmalarda yer aldı ve yerel Sünni güçlere destek verdi. Ardından Musul’un batısında yer alan birkaç mahalleyi geçici süreliğine kontrol almayı başardı. 18 Ocak 2014’de Reuters’ın yayınladığı habere göre Nakşibendi Ordusu, terör örgütü IŞİD’e Felluce ve Ramadi’nin ele geçirilmesi konusunda yardımcı oldu.

Ağırlıklı Kerkük ve Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren örgüt; Bağdat, Anbar, Ninova ve Diyala gibi kentlerde de basın yayın organları aracılığıyla taraftar topladı. Sık sık Amerikan üslerine sabotaj faaliyetlerinde bulundu ve bunları Irak kamuoyuyla paylaşarak ABD’yi küçük düşürmeyi amaçladı. Daha ziyade gerilla savaşı metodunu kullanan örgüt, ele geçirdiği bölgelerde yerel emirlikler kurdu. Gizlilik esas alındı ve Nakşibendi Ordusu bünyesinde savaşanların kimliği olabildiğince saklı tutuldu. Kuruluş yıllarında el-Kaide gibi köktendinci gruplara muhalif olan örgüt, yıllar geçtikçe bu gruplarla işbirliği içerisine gitmiş ve beraber hareket etmiştir.

Haziran 2014’de IŞİD’le kurulan Sünni koalisyonunun önemli bir bileşeni hale geldi. 3 ay sonra Nakşibendi Ordusu ve Ensar el-İslam’ın IŞİD’e bağlılık yemini etmesiyle ortaklık daha da güçlendi. Yaklaşık bir yıl sonra, Ekim 2015’de Nakşibendi Ordusu’nun IŞİD’den koparak Sünnilerin en önemli temsilcisi konumuna gelmeyi hedeflediği ortaya çıktı. Hatta örgütün Irak hükümetiyle irtibat halinde olduğu iddia edildi. Günümüzde ise Irak hükümeti ile yerel Sünni güçler arasında ikili siyaset yürüttüğü düşünülüyor. IŞİD, Irak’tan büyük oranda temizlenmiş olsa dahi Baasçıların var olduğu hala bilinen bir gerçek. En büyük mali yardımın ise Ürdün’den geldiği belirtiliyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aymennjawad.org/2014/12/the-naqshbandi-army-current-situation-in-iraq

https://cisac.fsi.stanford.edu/mappingmilitants/profiles/jrtn#highlight_text_16821

https://www.bbc.com/news/world-middle-east-32347036

https://www.globalsecurity.org/military/world/iraq/al-douri.htm

https://www.refworld.org/docid/5981e3d2107.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Army_of_the_Men_of_the_Naqshbandi_Order

[/vc_toggle]

Kısaca Ortadoğu’nun Dönüm Noktası 6 Gün Savaşları

5 Haziran 1967 yılında başlayan ve 6 gün süren Arap-İsrail Savaşı tarihe 6 gün savaşı olarak geçmiştir. Bu savaş Ortadoğu’daki tüm dengeleri değiştiren bir dönüm noktası olmuştur.  Bu savaş sonucunda İsrail kesin zafer kazanarak, Mısır’dan Sina yarım adasını, Suriye’den Golan Tepeleri’ni ve Filistin’den Gazze ve Batı Şeria topraklarını alarak sınırlarını 4 kat genişletti. Yüz binlerce Filistinli topraklarından göç etmek zorunda kaldı.

Savaş Öncesi:

1967 yılında başlayan bu savaş daha önceki Arap-İsrail savaşlarından farklı gelişti. 1948 yılında yapılan savaş, Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan eden İsrail’e ilk günden verilen bir tepkiydi. Bu savaşta Arap orduları İsrail’e karşı yenilgiye uğradı. 1956 yılında yapılan savaş ise İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a karşı saldırılarından dolayı başlamıştı. 1967 yılında yapılan bu savaş ise Pan-Arabizm ideolijisinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Suriye ve Mısır, kendini savaşa hazır hissediyor; Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır daha önce yaşanan yenilgilerin intikamını almak istiyor ve elde edeceği prestijle de Ortadoğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamayı hedefliyor.

5 Haziran 1967 – Sabah 07.30

Birinci gün:

İlk saldırı İsrail savaş uçaklarının Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombalamasıyla başladı. Bu bombardıman sonucunda 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve birçok da Irak uçağı havalanmadan tahrip edildi. Bunun sonucunda Irak, Ürdün, Cezayir, Yemen, Sudan, Kuveyt ve Suudi Arabistan İsrail’e savaş açtı.

İkinci gün:

  • İsrail Gazze’yi kuşatarak Ürdün cephesinden Gazze’ye girdi.

Üçüncü gün:

  • Suveyş Kanalı’nın doğu kıyısını ve Sina Yarımadasını işgal etti.
  • İsrail donanması Şarm El Şeyh’i kuşattı ve Akabe körfezini açtı.
  • Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü kaybeden Ürdün ateşkesi kabul etti.

Dördüncü gün:

  • İsrail-Suriye sınırında top atışları yaşandı.
  • Kahire’de aynı gün ateşkesi kabul etti.

 

Beşinci gün:

  • İsrail Golan Tepelerine girdi.
  • Sokaktan gelen baskılar üzerine istifa eden Nasır daha sonra bu kararından vazgeçti.

Altıncı gün:

  • Sosyalist Sovyet Cumhuriyetler Birliği (SSCB) İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesti.
  • Suriye ise Şam’a 40 km uzaktaki Kuneitra’nın düşmesi üzerine ateşkesi kabul etti ve çatışmalar sona erdi.

Pan-Arabizm Çöktü

İsrail’in işgal ettiği topraklar

Savaşın bir diğer en önemli sonucu ise Pan-Arabizmin çöküşü olmuştur. Bu savaştan alınan yenilgi sonucu Arap Ülkeleri Pan-Arabizmi terk etti ve politikalarını tamamıyla değiştirdiler.

Filistin meselesininde Pan-arabizm sonucu çözüleceği fikri bu savaştan sonra sona erdi. 6 günün bilançosu ağır oldu; 17 bin’e yakın insan öldü. Bunların 10 bin’i Mısırlı, 6 binden fazlası Ürdün’lü, 700’e yakını ise İsraillidir.

İsrail bu toprakları BM’nin (2253 sayılı) kararına rağmen hala elinde tutmaya devam ediyor. Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri de Kudüs’ün işgalidir. İlk başta kimse tarafından kabul edilmese de, daha sonra 6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü resmi olarak İsrail’in başkenti ilan etti.

Hadice Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

bbc.com/turkce/haberler-dunya-40157650

haber7.com/dunya/haber/245910-ortadoguda-donum-noktasi-6-gun-savasi

dunyabulteni.net/tarihten-olaylar/6-gun-savasi-ortadoguda-tum-dengeleri-degistirmisti-h300591.html

[/vc_toggle]

Savaş Meydanında Şehadete Yürüyen Sultan: I. Murad

1. Kosova Savaşı öncesi secdede şöyle dua etmişti Murad Gazi:

“Ey İlahi! Bunca kere huzurunda duamı kabul ettin. Mal ve mülk benim maksadım değildir. Senin rızanı isterim. Evvel beni gazi kıldın, nihayetinde şehitlik nasip eyle! Amin!”

Osman Gazi’nin torunu, Orhan Gazi’nin oğlu olan Murad 1326’da doğdu. 12 yaşına geldiğinde genç şehzade Murad, babası Orhan Bey tarafından Bursa’ya bey sancağına gönderildi. Bir süre sonra Eskişehir sancağına nakledilen Murad, Rumeli’de üstün başarılar sağlayan kardeşi Süleyman Paşa’nın ölümü üzerine (1357) lalası Şahin ile birlikte Rumeli’de görevlendirilmiştir. Tahta çıktığı 1362’ye kadar dahi Rumeli’de şehzade olarak önemli fetihlerde bulunmuştur. Fetihlerdeki başarılarında Lala Şahin ve Evrenos Bey, Hacı İlbey gibi uç beyleri de etkili olmuştur. Murad Bey 1360-61 yıllarında Keşan Kalesi ve Dimetoka Kalesi’ni ele geçirdi. Böylece Edirne’nin etrafı kuşatılmıştır. Osmanlı’nın Balkanlarda ilerleyebilmesi için Edirne’nin fethi şarttı. Edirne tekfuru Sazlıdere’de Osmanlı’nın bu girişimine karşı koymak istese de yenilmiş ve kaçmıştır. Ardından da Edirne halkı şehri teslim etmiştir. Edirne’nin fethi sonrası yeni fetih yollarına koyulan Murad Bey babası Sultan Orhan’ın vefat haberini almıştır (1362).

Anadolu haritası (1350)

Bu sırada tahtı ele geçirmek için Karamanoğulları ve Eretna beyliği ile işbirliği yapan kardeşleri Halil ve İbrahim’i boğdurtmuştur. Bursa kadısı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın da desteğiyle tahta geçmiştir (1362). Sultan Murad Rumeli’ye olan fetih hareketlerini daha da yoğun hâle getirmiştir. Balkanlarda bulunan Sırplar, Bulgarlar, Macarlar kısacası bu bölgedeki Haçlı topluluğu ve Papalık durumdan çok rahatsız olmuştur. Çünkü hedefte adım adım yaklaşılan İstanbul vardır. Nitekim kaynaklar; Papalığın, Türklerin İstanbul’u işgali ihtimalinden kaygı duyduğunu, Haçlı ittifakı için para topladığını ve Türklerle ticaret yapan Hristiyanları aforoz ettiğini yazmaktadır.

Papa V. Urban’ın teşvikiyle Balkanlarda oluşturulan Macar Kralı Layoş’un öncülüğündeki Haçlı ordusunu, Sultan Murad’ın ordusu hezimete uğratmıştır (1364). Sırpsındığı’ndaki bu zaferle Balkanlardaki fetihler hız kazanmıştır. Sırpsındığı Savaşı’nın rövanşını almak isteyen Sırplar 1371’de Çirmen’de tekrar Osmanlı ordusuyla karşılaşmış ancak yine bozguna uğramışlardır. Sonuçta Bizans imparatoru, Bulgar kralı ve Sırp prensleri Osmanlı üstünlüğünü tanımıştır. Osmanlı’nın saygınlığı artarken Sultan Murad’ın saygınlığı da aynı derecede artmıştır. Bir yandan da bölgedeki tekfurlarla ittifaklar yaparak fetih gücünü arttırmış ve etki sahasını genişletmiştir. Sultan Murad seferlerine devam ettiği sırada oğlu Savcı Bey’in kendi adına hutbe okuttuğu ve tahta geçmek için ayaklanma başlattığı haberini alır. Bunun üzerine Sultan Murad harekete geçer, Savcı Bey kaçmış ancak yakalanmıştır ve gözlerine mil çektirilmiştir. Yine 1386’da Karamanoğulları’nın Hamid-ili beyliğine saldırması gibi taşkınlık haberlerini alan Sultan Murad 1386’da sefere çıktı. İki ordunun karşılaşmasında Sultan Murad, Karamanoğulları’nı mağlup etti. Konya’yı ele geçirdi.

1. Murat bir yandan fetihlere devam ederken bir yandan da iskân politikasını uygulamıştır. Yani fethedilen topraklara Türk ve Müslüman halkı göç ettirmiştir. Anadolu’nun farklı illerinden Yörükler bölgelere yerleştirilmiştir. Fetihlerin genişlemesinde, buralara yerleştirilen halk, ordunun ilerlemesinde yardımcı kuvvet olmuştur. Tabi bu noktada iskân ile birlikte istimalet politikası yani hoşgörü, uyumlu bir şekilde yürütülmüştür. Fethedilen bölgedeki halk dili, dini vs. konularda baskı altında olmamış ve hiçbir şekilde topraklarından çıkarılmamıştır.

Çirmen Savaşı sonrası I. Murad fetihlere devam ediyordu. Ancak Lala Şahin Paşa komutasındaki askerler Ploşnik’te küçük bir yenilgi alınca Balkan devletleri yeni bir Haçlı ordusu oluşturmuşlardır. Bu durum I. Kosova Savaşı’nı doğurmuştur (1389). I. Murat yaptığı evlilikler, para yoluyla ve itibarı yoluyla da oluşturmuş olduğu ittifakların etkisini şimdi görecektir. Bu savaşa onları da; İsfendiyaroğulları’nı, Saruhanoğulları’nı, Germiyanoğulları’nı, Menteşe Beyliği’ni ve Hamid-ili Beyliği’ni desteğe çağırmıştır. Nitekim destek almıştır. Sultan Murad ve ordusu, Balkan devletlerinin oluşturduğu Haçlı ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu zaferde oğlu (Yıldırım) Bayezid’in de katkısı büyüktür. Zafer sonrası savaş meydanını dolaşan Sultan Murad, cesetlerin arasında yaralı kalmış Miloş Obilic adlı bir Sırp tarafından hançerlenmiştir. Sultan Murad aldığı yara sonrası savaş meydanında şehit olmuştur. Sultanın hançerlenmesi konusunda kaynaklar net bir bilgi aktaramamaktadır. Sultanın nasıl boş bulunduğu, çevresinde askerinin bulunup bulunmadığı veya olayın akışı sadece o Sırp’ın kalkıp sultanı hançerlemesi kadar basit miydi soruları gibi birçok soru akla gelebilir. Üzücü olsa da, başta belirttiğimiz gibi bu olay belki de Murad Gazi’nin duasının bir vesilesiydi.

Hüdavendigar; padişah, hükümdar manalarına gelmektedir. Tarihçilerin kutbu Halil İnalcık “Gazi Hüdavendigar ünvanı, onun gaza ile imparatorluk kurucusu kimliğini ifade eder” demiştir. Bu yazı vesilesiyle, Türk Tarihi’nin en büyük parçalarından biri olan Osmanlı’nın, şehit Sultanı I. Murad’ı minnetle anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Halil İnalcık, I. Murad, https://islamansiklopedisi.org.tr/murad-i.

Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, C.1 .

  1. Murad, https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Murad

[/vc_toggle]

Tarhuna ve Vatiyye’nin Önemi: Hafter’in Çöküşü Yakın mı?

Arapça haber sitesi “raialyoum.com”da 12 Mayıs 2020’de yayınlanan ”Erdoğan’ın belirttiği Libya’dan gelmesi beklenen iyi haberler yakın mı? Tarhuna’nın ve Vatiaskeri üssünün ele geçirilmesindeki gecikme neden? Rusya, Mısır ve BAE Hafter’e yön verebilecek mi? Kaddafi’nin kaderinden kaçabilecek mi? başlıklı makalede Hafter’in Libya’nın geleceğindeki yeri ve Türkiye’nin desteklediği UMH birliklerinin Vatiyye ve Tarhuna operasyonlarının önemi gibi konulara yer verildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gün önce yaptığı bir konuşmada Libya’dan iyi haberlerin gelmesinin yakın olduğuna dair bilgi verdiğinde, doğrudan Feyaz El Serrac başkanlığındaki UMH kuvvetlerinin kontrolü devralması olasılığına atıfta bulunmuştur. Türk askerinin desteklediği UMH güçleri, başkent Trablus’un güneybatısındaki Vatiyah askeri üssünü son birkaç gündür Türk F-16’ları ile ağır bombardımana tuttu.

Libya’nın batısındaki Vatiyah üssü Hafter’ın en güçlü kalesi ve başkent Trablus’u ve çevresini kontrol altına almak için güçlerinin ve uçaklarının çıkış noktası olarak kabul edilir. UMH güçlerinin burayı ele geçirmesi Hafter’in Libya’nın doğusu ve batısını kendi liderliği altında birleştirme arzusunun sona erdiği anlamına gelir. Belki de bu yüzden Hafter güçleri şu anda düşmesini önlemek için şiddetli bir şekilde savaşıyorlar.

Türkiye, tüm askeri ağırlığını UMH’ı desteklemek için verdi ve düzinelerce insansız hava aracına ilaveten 11 adet “F16” uçağı ile birlikte 11.000’den fazla Suriyeli savaşçıyı İstanbul ve İdlib’deki ofisler aracılıyla Libya’ya gönderdi. Bunun yanında askeri firkateynler de dahil, işte bütün bu seferberlik Hafter’in ve onu destekleyen BAE, Mısır, Fransa ve Rusya’nın sahadaki askeri denklemlerin yararına olmadı ve başkentten Tunus sınırına kadar uzanan batı kıyılarında kontrolü kaybetmesine olanak sağladı.

UMH kuvvetleri Vatiyah üssünü ve Tarhuna’yı kontrol etmeyi başarırsa bu Hafter’ın Trablus’a olan ablukasının çöküşü anlamına gelebilir ve kuvvetlerini geri çekerek doğu Libya’daki mevzilerine geri dönmeye zorlanır. Bu olasılık kaybedilmedi ancak bu Hafter’i destekleyen devletlerin Çad, Sudan ve Rusya’dan (Wagner aracılığıyla) paralı askerlerini tedarik etmek için bir kampanya başlatmasına yönlendirdi. Bu da yıkıcı saldırıya rağmen Vatiyah askeri üssün ve Tarhu’na şehrinin neden düşmediğini açıklıyor.

Türkiye Libya’da sahada ağırlığını koymadan önce Hafter’ın askeri gücü daha fazlaydı, ancak Türkiye’nin F16 uçakları ve İHA’ları ile desteklediği UMH Hafter’den daha iyi performans gösterdi. Hafter’ın elindeki en önemli hava savunma sistemlerinin işe yaramadığı anlaşıldı ve Türk uçakları doğudaki Vatiyah Üssüne gelen tüm tedarik konvoylarını vurdu.

Hafter’ın Skhirat Anlaşmasından çekildiğini ve olağanüstü hal ilan ederek kendisini Libya Başkanı tayin etme konusundaki tek taraflı kararının, müttefiklerinin çoğunu özellikle Rusya, Mısır ve BAE’nın yanında uluslararası kabul görmüş ve seçilmiş Tobruk Parlamentosu Başkanı Akila Salih kızdırdığı ve utandırdığını söyleyen doğrulanmamış raporlar mevcuttur.

En önemli konu Hafter’ın Barga’daki petrol hilâlini kontrol etme ve limanlarından ihracatı önleme adımının olumsuz sonuçlar vermeye başlamasıdır. Çünkü Libya Merkez Bankası devlet çalışanlarının maaşlarını ödemeye yetkili tek taraftır ve bu kötü duruma maruz kaldığı için Hafter’ı suçluyor.

UMH’ye desteğini açıklayan Ubari, Gat, Sebha ve Muzruk kentleri – Harita: ISW – 20 Nisan 2020

Libya’nın doğusu geniş aşiret etkisine sahip bir bölgedir. Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, bu aşiretlerin en büyük ve en güçlüsü olan El-Obaidat aşiretine mensup. Şu anda Akile Salih ile Hafter arasında bir çatlak oluştuğu ve mevcut Libya haritasında önemli bir dönüm noktasının yaşandığı belirtiliyor. HG‘nın yaklaşık 7.000 askerinin ölmesine rağmen Trablus’u bir yıldan fazla suredir kontrol altına alamaması doğudaki halk ve kabileler arasında bir huzursuzluk durumu yarattı. Güvenilir Libya kaynaklarına göre Libya krizini çözmek için UMH’nin bir zamanlar yapmak istediği gibi, Akila Salih’in huzursuzlukları bastırabilmek için mutabakat yapmak istemesine neden olduğunu söylüyor.

Akila Salih’in mutabakat hamlesi karşısında Hafter, Skhirat Anlaşmasını iptal edip kendisini tüm Libya’nın başkanı olduğunu ilan eden sürpriz bir karar aldı.

Libya Krizinde Gelecekte Beklenebilecek İki Önemli Gelişme

Birincisi: UMH ve destekçi güçlerinin Vatiyah Üssü ve Tarhuna’yı kontrol etmesi sonucunda Sirte ve Bani Walid üzerindeki kontrollerinin sağlanmasına yol açacak ve Sirenayka, Trablusgarb ve Fezzan’ın ülke topraklarına tekrar kurulacak ve böylece üç seçim bölgesi oluşturulması sağlanacaktır.

İkincisi: Hafter’ın Rusya, BAE, Mısır ve Fransa’dan uçaklar ve askerler de dâhil olmak üzere güçlü teçhizat desteğiyle kurtarılması ve oluşturulan güçle Batı Sahili üzerindeki kontrolünün tekrar ele geçirilmesidir.  Belki de şimdiye kadar Vatiyah üssünün düşmemesi ve UMH kuvvetlerinden 40 askerden daha fazlasının öldürülmesi haberleri, bu savaşın uzayabileceğini ve üssün ele geçirilmesinin kolay olmadığını gösteriyor.

Libya sahnesinde neler olabileceğini tahmin etmek bizim için zor ama bazı görüşlere göre Akila Salih’in bir başkan ve Libya’nın üç bölgesini temsil eden iki seçilmiş milletvekilinden oluşan yeni bir başkanlık konseyi oluşturmak istediği belirtiliyor. Bu konseyden ve Cumhurbaşkanı bölgesinden olmayan, konseyden ve başkanından bağımsız bir kabineyi atadığını ve yeni bir anayasa taslağı hazırlamak için bağımsız bir komite kurulması girişimiyle krizden çıkış için bir yol olabileceğini görüyoruz.

Hafter inatçı bir asker, kolayca teslim olmayacak ve hala doğudaki kabilelerin çoğunun desteğine sahip ve düşmanı Muammer Kaddafi’nin tahtına oturma arzusunu elinde tutuyor; aynı sonla karşılaşma ihtimali olsa bile. Sonu ne olursa olsun, son dakikaya kadar savaşacak ve son haftalarda yaşadığı büyük kayıplara rağmen düşürüleceğini düşünmek bir hata olur. Belki de beklemek en akılcı olan şey çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın söylediği müjde, Hafter’ın şu anki durumuna bakıldığında şimdiye kadarki en zayıf hali olsa da, krizin son dokuz yılında gerçekleşen saha olaylarında meydana gelen birçok şaşırtıcı değişiklikler gidişatın daha uzun olabileceğini gösteriyor.

Çeviri: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

Doğu Akdeniz: Bölgesel Güç Olmanın Koşulu Bölgede Güçlü Olmak

Doğu Akdeniz bölgesi eski çağlardan beri milletler arası ticaretin en önemli bölgelerindendir. Deniz ticaretimizin %25’inden fazlası Akdeniz’de bulunan limanlarımızdan icra edilmektedir. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı, Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesi ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı projeleri de İskenderun Körfezi’ndeki limanlarımızın önemini arttırmış bulunmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının, milletlerarası ticarete de konu olabilecek miktar ve nitelikte olduğunu gösteren araştırmalar, bölgede bulunan devletlerin bu kaynaklardan yararlanma isteğini artırmıştır. Akdeniz’in doğusunda, komşu ve karşı kıyıdaş devletler arasında kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasına dair çok taraflı bir mutabakatının bulunmaması, bölgede enerji endeksli sorunları ortaya çıkarmıştır. Özellikle AB ve Yunanistan’ın desteğini alan GKRY’nin diğer bölge ülkelerinin haklarını yok sayan ikili antlaşmalar yaparak bölgedeki enerji kaynaklarından büyük ölçüde yararlanma isteği, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili ortaya çıkan sorunların başlangıç noktasıdır.

GKRY bu bağlamda 2003 yılında Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile MEB sınırlandırma mutabakatları yapmış, petrol araştırılması ve çıkartılması için ihaleler açmış, ruhsatlar vermiş, sondaj faaliyetleri başlatmıştır. GKRY’nin Doğu Akdeniz’de fiilî bir durum yaratma stratejisi çerçevesinde hayata geçirdiği bu uygulamalar sonucu, bölgedeki çok sayıda kıyıdaş ülkeyi ilgilendiren bir uyuşmazlık ortaya çıkmıştır.  2007 yılında GKRY’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde tasarladığı 13 adet sözde ruhsat sahasından 5 tanesi, kısmi bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı içinde bulunmaktadır. GKRY böylelikle Türkiye ve KKTC’nin haklarını göz ardı etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bunun üzerine Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı alanlarıyla çakışan GKRY’nin sözde ruhsat sahalarında yabancı şirketlerinin izin olmaksızın petrol ve doğal gaz faaliyetlerinde bulunmalarına hiçbir şekilde izin vermeyeceğini, kıta sahanlığındaki hak ve menfaatlerini korumak için gerekli her türlü tedbiri alacağını, Kıbrıs Türklerinin Ada’nın güneyinde TPAO’ya verdikleri ruhsatların ihlal edilmemesi ve deniz hak ve menfaatlerinin korunması için, ana vatan ve garantör ülke sorumluluğu içinde, KKTC’ye her türlü desteği vereceğini açıklamıştır.

Doğu Akdeniz’deki parselleri gösteren harita (Harita: Sözcü)

AB, Yunanistan, GKRY ve özellikle Yunan lobisinin Türkiye’ye karşı tasarladıkları bu ‘kirli oyunları’, elbette Türkiye’nin güçlü mevcudiyeti karşısında boşa çıkacaktır. Hele ki Birleşik Arap Emirlikleri gibi Doğu Akdeniz ile kesinlikle bir alakası bulunmayan bir devletin, Doğu Akdeniz endeksli Türkiye karşıtı bir cephede yer alması da tamamen bir saçmalığın göstergesidir. AB, Yunanistan ve GKRY; Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler besleyen devletlerin neredeyse tamamını, sözde bir EastMed cephesi içerisinde toplaması, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlar beslemeyen İtalya, Filistin, İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin Doğu Akdeniz üzerindeki politikalarını gözden geçirmelerine sebebiyet vermiştir.

Neticede bu ülkelerin Türkiye’yi hedef alan açıklamalarda yer almamalarının başka bir sebebi de bulunmaktadır. Bu da elbette söz konusu ülkelerin Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler beslememelerinin yanı sıra Türkiye’nin bölgedeki gücünü ve kararlı fiili durumunu dikkate almalarıdır. Türkiye’nin  eskisi gibi uluslararası ilişkilerde ve içerisinde bulunduğu bölgeyle ilgili pasif politikalar üretmek yerine  son derece aktif, akılcı ve devletin ulusal çıkarlarına uygun politik enstrümanlar kullanmakta, dolaysıyla bu durum, bölgedeki diğer devletler tarafından dikkate alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını koruması için evvela belirli bir güce sahip olması gerekmektedir. Bu güç faktörleri elbette siyasi, ekonomik ve askeri faktörlerden ibarettir. Türkiye’nin sahip olduğu güç parametrelerini dünyadaki diğer devletlerin güç parametreleriyle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olduğunu gözlemleyebiliriz. Peki bakış açımızı sadece Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Doğu Akdeniz Havzası ve çevre bölgelerine çevirdiğimizde, Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olmanın yanı sıra bölgesel bir güç olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bölgesel Bir Gücü Nasıl Betimleyebiliriz?

  • “Bölgesel güç” olma iddiasında olan bir devletin bu niyeti doğrultusunda bir “rol tanımına” sahip olması gerekir ve bunu diğer bölge devletler ile olan ilişkilerinde hissettirmelidir.
  • Maddi güç kaynaklarına sahip olmalı, bu eksende askeri gücüne ilaveten ekonomik ve diplomatik kapasiteye sahip olmalıdır.
  • “Bölgesel güç” iddiasındaki aktörün liderlik iddiası ekseninde kendisine biçtiği “rol tanımı” diğer bölge aktörleri tarafından da kabul görmeli ve hatta küresel sistemin işleyişinde belirleyici olan aktörlerce de bu “rol tanımı” kabul edilmelidir.
  • Maddi ve yumuşak güç unsurlarına dayalı güç projeksiyonu sonuç verebilmelidir.

27 Stefan A. Schirm, “Leaders in Need of Followers: Emerging Powers in Global Governance”, European Journal of International Relations, Cilt 16, Sayı 2, 2010, ss. 197-221.)

Prof. Dr. Stefan Schirm’in de yukarıda sıraladığı maddeler üzerine, Türkiye’nin söz konusu güç parametrelerini, rol tanımını, güç projeksiyonu ve kaynaklarını tahayyül ederek Türkiye’nin bölgesel güç olup olmadığını çözebiliriz.

Doğu Akdeniz’de Değerlendirmemiz Gereken Fırsatlar Var

Gerek koronavirüsünün ortaya çıkışı, gerekse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kesin varlığı ve kararlı adımları ABD menşeili Exxon Mobil, İtalya menşeili ENI, Fransa menşeili TOTAL’in GKRY’nin sözde ruhsat sahalarından çekilmeleriyle sonuçlanmıştır. Peki bu yabancı şirketler tekrardan ne zaman Doğu Akdeniz’e gelirler? Dönüş için en az 2 yıl lazım olabilir. Zira petrol fiyatlarının piyasaya göre negatif anlamda etkilenmesi ve küresel talebin yükselmesi gibi durumlar bu şirketlerin işlerini de zorlaştıracaktır. Dolaysiyla GKRY’nin bu sözde ruhsat sahalarından çekilen yabancı şirketlerin kısa bir süre içerisinde geri gelmeleri söz konusu olamaz. Bu gelişmeler sonrasında Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Fransa, ortak bir açıklama yaparak “Türkiye’nin Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin GKRY’nin sözde münhasır bölgesinde gerçekleştiğini savunarak, söz konusu arama çalışmalarının uluslararası kanunlara aykırı olduğunu” öne sürdü.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan dört ülke Filistin, Israil, İtalya ve Ürdün, Türkiye’ye karşı bu deklarasyona katılmadı. Türkiye’nin kararlılığı ve bölgedeki askeri gücü sayesinde Akdeniz’de dengeler Türkiye lehine değişmektedir. İsrail ve İtalya’nın Türkiye karşıtı cepheden çekilmesi, başı İsrail ve sonu İtalya olan EastMed boru hattı projesinin öneminin yitirdiğini göstermektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin İsrail ile karşılıklı kıyıları konu alan deniz yetki alanlarının belirlendiği bir mutabakat imzalaması her iki ülkenin ulusal çıkarına uygun bir gelişme olacaktır Türkiye ile Israil böylelikle ilişkilerini olumlu olarak daha da geliştirip karşılıklı büyükelçi atayarak karşılıklı tam diplomatik ilişkiler seviyesine tekrar dönebilirler. Türkiye’nin bu doğrultuda sadece İsrail ile antlaşma yapması yeterli olmaz, Filistin ve Ürdün gibi devletlerle de benzer mutabakatların imzalanması zaruri hale gelmiştir.

Öte yandan Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı mutabakat ve sonrasında bu ülkeye yaptığı askeri yardımlar, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter milislerine karşı avantajlı bir konuma getirmiştir. Gerek UMH güçlerinin sahada Hafter milislerine karşı güç kazanmaları, gerekse uluslararası camianın Türkiye’nin resmi ve fiili girişiminden sonra UMH’yi desteklemeleri dikkatimizi çekmesi gereken gelişmelerdir. Bu doğrultuda UMH güçleri, Hafter milislerinin kontrolündeki Vatiyye Askeri Hava Üssü’ne sevk edilen Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği ikinci Rus yapımı Pantsır hava savunma sistemini ve Çin yapımı bir SİHA’yı imha ettiklerini paylaştılar. Libya ile ilgili önemli askeri gelişmelerin yanı sıra dikkati değerli kılan önemli diplomatik gelişmeler de olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile telefonla görüşmesinden sonra, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “UMH’yi Hafter ile aynı kefeye koyamayız. NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır.” Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias bunun üzerine “Stoltenberg’in açıklaması NATO’nun resmi siyaseti değil” şeklinde bir açıklama yaparak NATO’nun tutumunu eleştirmiştir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg aynı zamanda Libya Ulusal Mutabakat Hükümet başkanı Serraç ile telefonda görüşerek UMH ile olan iş birliği teklifini şu ifadelerle yineledi: “NATO Libya’nın güvenlik ve savunma kurumlarının inşasına katkı sağlamaya hazır.” Son olarak ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Halife Hafter’in müzakere masasına oturmadığı taktirde tüm nüfuzunu ve meşruiyetini kaybedeceğini dile getirmiştir. Görünen o ki, Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne yaptığı resmi ve fiili yardımı, gücünü neredeyse kaybetmekte olan UMH’yi tekrar güçlendirdi ve böylece uluslararası toplumun UMH’ye olan aktif desteği de yinelemiş oldu.

Sonuç

Türkiye’nin yukarıda da zikrettiğimiz hususlar üzere bölgesel güç olma yolunda güçlü bir aday olduğu aşikar. Fakat “Türkiye bir bölgesel güçtür” demek epey erken gözüküyor. Zira son derece taze bir süreç içerisindeyiz. Türkiye Libya faktörü ile Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendirdi. Türkiye, diğer karşı kıyıdaş ülkeler olan İsrail ve Lübnan gibi devletlerle de Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını güçlendirecek şekilde mutabakatlar imzalayarak; AB, Yunanistan, GKRY ve Yunan lobisine karşı bir üstünlük sağlayabilir. Doğu Akdeniz’de güçlendirilmiş yeni fiili durumlar, ileride tesis edilecek olan olası hukuki durumların ön ayağını oluşturacaktır. Doğu Akdeniz’de tesis edilecek olan kazanımlar elbette Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerine olumlu yönden yansıyacağı gibi, Türkiye’nin genelde Kıbrıs Ada’sına, özelde ise KKTC-GKRY denklemlerini içeren politikalarını olumlu yönden etkileyecektir. Bir üçüncü etkileşim alanı ise Türkiye-AB ilişkilerinde saklıdır. Türkiye açısından Doğu Akdeniz’de elde edilen kazanımlar, pek büyük bir önem arzeden Türkiye-AB ilişkilerini olumlu yönden etkileyecektir. AB, böylece Türkiye’nin söz konusu Doğu Akdeniz bölgesindeki gücünü dikkate alıp, Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar yerine daha ılımlı politik enstrümanlara başvuracaktır. Bu da Türkiye açısından elde edilmiş başka bir kazanım olacaktır.

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in de dediği gibi: “Türkiye’nin bu yaşadıklarını başka bir ülke yaşasa çökerdi. Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisi, emperyalizme atılmış tokattır. Atatürk’ün 100 yıl önce söylediği ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’ emrinin deniz safhasına geçilmiş durumda.”

Türkistan’da Bir Bağımsızlık Sevdalısı: Mustafa Çokay

Mustafa Çokay, “Her Türk’ün iki vatanı vardır; birincisi kendi doğduğu topraklar, ikincisi Türkiye’dir.” sözleriyle dile getirmektedir Türkiye’ye olan bakış açısını. Bir Kazak Türk’ü olan Çokay, sadece kendi yaşadığı Türkistan’da değil tüm Türk halklarının bulunduğu coğrafyalara etki edecek şekilde bir bağımsızlık mücadelesi vermiştir.

Mustafa Çokay ve Eşi Mariya (İstanbul – 1921)

Çokay, 1890’da Kazakistan’ın Siri Derya bölgesi, Perovsk ilçesi, Jelek mıntıkasında doğmuştur. Dedesi Torgay Datka, babası Kıpçak beylerinden Çokay ve annesi Bahtlı Hanım’dır. İlkokulu Kızılorda’da kendi anadilinde tamamlarken, ortaokulu Taşkent’te Rusça olarak okumuştur. Çokay, daha çocukluk yıllarında Rusların baskıcı yönetimini, ailesine ve çevresindeki insanlara yapılan uygulamalarda görmüştür. Petersburg Üniversitesi’nde Hukuk bölümünden mezun olmuştur. Okuduğu okul daha doğrusu bölüm, hedeflediği mücadelesindeki amaçlarının bir gereğidir. Nitekim Çokay, eğitim hayatı süresince siyasi alanda da etkin rol almıştır.

Girişimleri neticesinde Kazak aydınlarının da desteğini alan Çokay, I. Dünya Savaşı’nda Türkistanlı gençleri askere almak isteyen Çar hükümetine karşı başlayan ve binlerce insanın ölümüne yol açan isyanın soruşturulması ve meselenin parlamentoya taşınmasında etkin rol oynamıştır. Kasım 1916’da Rusya Devlet Duması Müslüman Fraksiyonu Bürosu’na Türkistan temsilcisi seçilmiştir. Dumada, (parlamentoda) Kazak Türklerinin olduğu gibi bölgedeki tüm Türk halklarının ve Müslümanların sorunlarını dile getirmiştir. 1917 Şubat ihtilaliyle Çarlık Rus yönetiminin son bulmasıyla, Çokay, demokrat politikacılarla Rusya’nın yeniden yapılanması çalışmalarına katılmıştır. Orta Asya’da özerk Türk Cumhuriyetleri kurma faaliyetlerinde önemli roller üstlenmiştir. 1917 Ekim ihtilaliyle Bolşeviklerin güçlenmesi Taşkent’te siyasi faaliyetlerde bulunan Türk halkları ve Müslümanları etkilemiş, Hokand’da Orta Asya Türk tarihinde ilk modern devlet yapılanması olan Türkistan Muhtariyeti ilan edilmiştir (27 Kasım 1917). Kurulan Alaş Orda hükümetinde Çokay, önce Dışişleri Bakanı ve ardından Başbakan görevini icra etmiştir. Düzenli ordu kurulması, eğitim ve ekonomi gibi birçok alanda çalışmalar yapılmıştır. Ancak Bolşevikler 31 Ocak 1918’de Türkistan Muhtariyeti’ni dağıtmıştır ve Çokay hakkında ölüm emri verilmiştir.

Türkistan Muhtariyeti

Mustafa Çokay, Türkistan Muhtariyeti’nin dağıtılması sonrası Kazak milli hareketi Alaş Orda liderleri Alihan Bükeyhanov, Muhammedcan Tınışbayev ve Başkurtların lideri Zeki Velidi Togan ile istişarelerde bulunmuştur. Yine Rusya’nın iç bölgelerinde Rus demokratları ile birlikte Bolşeviklere karşı mücadelesini sürdürmüştür. Ancak Bolşevikler iç elleri de kontrol altına alınca, Çokay Mart 1921’de İstanbul’a gitmiştir. İşgal altında olan İstanbul’da faaliyet imkanı bulamayan Çokay buradan Paris’e geçmiştir. Hukukçu ve siyasetçi olmasının yanısıra gazeteci olan Çokay, Paris’te demokratik Rusya için çalışan aydınlarla birlikte Dni ve Poslednia Novosti gazetelerini çıkarmıştır. Daima bölgedeki Türk halklarının haklarını savunan Çokay bu gazetelerdeki makalelerinde de; demokratik bir Rusya’da Türkistan halklarının özerk bir yapıya kavuşmasını ve sonrasında daha geniş milli haklara kavuşmasını savunmuştur. Rus çıkarlarını ön plana çıkaran Rus demokratların yoluyla Çokay’ın yolu bir süre sonra ayrılmıştır. Böylelikle Çokay’ın Sovyet Rusya’dan ayrı olarak Bağımsız Türkistan fikri öne çıkmıştır.

Yeni Türkistan Dergisinin İlk Sayısı (İstanbul – Haziran 1925)

Türk Birliği’ne inanan Çokay, Fransa’da Promethee dergisinde yazılarına devam etmiş bir yandan da Ahıska Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Başkurt Türkleri ve Tatar aydınları ile diyaloğunu güçlendirmiştir. Türkistan Milli Birliği adı altında; Türkiye, Avrupa ve tüm Türk aydınlarını tek çatı altında toplamaya çalışmıştır. Teşkilatın yayın organı olarak Yaş Türkistan dergisini çıkarmıştır. Türk kültürel birliği fikirlerini savunduğu bu derginin 1929-39 yılları arasında 117 sayısı yayınlanmıştır. Bununla birlikte Çokay birçok esere imza atmıştır. Çokay’ın çeşitli dergilerde yayınlanmış 700’den fazla makalesi mevcuttur. İstanbul’da Yeni Türkistan dergisini çıkarmıştır. Ayrıca Tiflis’te de bulunan Çokay, burada Şafak adıyla çıkardığı gazetede Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketini destekleyen çalışmalar yapmıştır.

Çokay’ın öncelikli amacı tabii ki de bağımsız bir Kazakistan yani halkı için bağımsız bir devlettir. Ancak II. Dünya Savaşı’nın başlaması Mustafa Çokay’ın faaliyetlerini de etkilemiştir. Hitler’in Fransa’yı işgali ve Sovyetlere olan savaş ilanı sonrası Paris’te bulunan Çokay da Almanlar tarafından tutuklanmış ve Berlin’e götürülmüştür. Alman Nazi hükümeti, Çokay’ı, esir edilen Türkistanlılarla ilgili komisyonun başkanlığına getirmiştir. Bu süreçte de Çokay, esir kamplarındaki soydaşlarının sorunlarını tespit etmiş ve çözmek için çalışmıştır. Ancak Nazi hükümetinin Türkistanlılardan bir lejyoner ordusu oluşturmayı planladığını öğrenince, yine bu oluşturulacak orduda kendinden istenen başkumandanlık görevini reddetmiştir. Mustafa Çokay, Paris’e dönmek için geldiği Berlin’de aniden hastalanarak vefat etmiştir (27 Aralık 1941). Alman makamları Çokay’ın tifüsten öldüğünü söylerken, yakınları zehirlendiğini ileri sürmüştür.

Mustafa Çokay evinde Yaş Türkistan’ı hazırlarken (Nogent Sur Marne – 1930)

Mustafa Çokay siyasi faaliyetleriyle, çıkardığı gazete ve dergilerle, yayınlanan kitaplarıyla ve fikirleriyle her alanda; Türk halklarının bağımsızlığı ve birliği için mücadele etmiştir. Yazımın başındaki Türkiye ile ilgili sözünden ve hayatı boyunca mücadelesinden de anlaşılacağı üzere Çokay, sadece Kazak Türklerini değil tüm Türk dünyasını düşünmüştür. Belki tekrara düşmüş olacağım ancak bir yazımda da belirttiğim gibi Türk dünyası aydınlarının dünden bugüne gösterdiği hedef bellidir: Gaspıralı ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik.

[irp posts=”24960″ name=”Gaspıralı İsmail ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Abdulvahap Kara, Mustafa Şokay, https://islamansiklopedisi.org.tr/sokay-mustafa.

Kırımın Sesi Gazetesi (Web), Her Türk’ün iki vatanı vardır: Birincisi kendi doğduğu topraklar, ikincisi Türkiye’dir, https://kiriminsesigazetesi.com/her-turkun-iki-vatani-vardir-birincisi-kendi-dogdugu-topraklar-ikincisi-turkiyedir/, 17.08.2019.

Rasim Bayraktar, Türkistanlı Aydınlarımızın Siyasi ve Yayın Mücadelesi: Mustafa Çokayoğlu ve Etrafındakiler, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 39, 2013.

[/vc_toggle]

1919-1922: Kurtuluş Savaşı’nın Tarihi [İnfografik]

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinin ardından 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Savaşı; Anadolu’da Erzurum, Sivas ve Amasya’da düzenlenen kongreler ile ‘birlik’ aşamasına geçilmiştir.

1919’da başlayan ve 1922’de Büyük Tarruz ve ardından 9 Eylül’de İzmir’in kurtulmasıyla son bulan savaş, Misak-ı Milli topraklarındaki son düşmanın bertaraf edilmesiyle taçlanmıştır. Anadolu halkının varını yoğunu feda ettiği savaş sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmıştır. Tüm dünyaya ilham kaynağı olan bu şanlı direniş karşısında diz çökmek zorunda kalan emperyalist güçler, bu topraklardaki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Sevr Anlaşmasını kabul etmeyen Anadolu halkının topyekün sürdürdüğü Kurtuluş savaşının zaman çizelgesinin olduğu infografikte savaşın dönüm noktaları gösterilmiş.

Her Türk vatandaşının elinin altında bulunması gereken bir infografik.

Kurtuluş Savaşı zaman çizelgesi [İnfografik] – Büyütmek için üzerine tıklayın

Not: Fotoğrafın üzerine tıklayıp yüksek çözünürlükteki infografiği indirebilir ve okullarda kullanabilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”10835″ name=”Atatürk: İngiliz Muhiplerine Sızan Osmanlı İstihbaratçısı”]

[irp posts=”2073″ name=”Kûtu’l-Amâre: Osmanlı’nın Son Zaferi”]

[irp posts=”22668″ name=”Wilson’un Hazırlattığı Bölünmüş Osmanlı Haritası”]

İsmi Az Bilinen 4 Zalim Lider

Dünyamız, üstünde hakimiyet mücadeleleri sürdüğünden beri hep katliamlara sahne olmuştur. Ne yazık ki ölenler hep masumlardı. Gerek insanları kontrol etmek gerek de sömürgecilik amaçlı bu katliamlar, kandan ve ölümden başka bir şey getirmemiştir. Bu yazımda Hitler ve Stalin gibilerden ziyade ismi daha az bilinen zalimleri yazacağım. Başlayalım…

Belçika Kralı II. Leopold

Kral II. Leopold, diğer Avrupa ülkelerinin yöneticileri gibi Afrika kıtasının zenginliklerinden faydalanmak istiyordu. Bu sebepten ötürü 1876 yılında Kral’ın girişimleriyle Uluslararası Afrika Birliği kuruldu. Tabii ki bu birliğin amacı Afrika’yı medenileştirmek ve köle ticaretine son vermek değildi. Oranın tüm zenginliğinden faydalanmak idi. Belçika bu süreçte İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle dostluk ilişkileri kurarak kendini ön plana çıkarmıştır. Ulusal komite atayan ilk ülke olan Belçika’dır ve Kral II. Leopold bu komiteyi kendi servetinden bizzat finanse etmiştir.

II. Leopold’un zengin toprakları ele geçirme isteği, Afrika’da araştırma yapmaya giden gazeteci Henry Stanley ile birleşti. Stanley Afrika’da, ticarî ağlar oluşturmuş, su kanalları yapmış, ticareti geliştirmiş ve okuma-yazma bilmeyen şefler II. Leopold ile anlaşma imzalamaya ikna edildi. Tabii bu anlaşmalar Kral’ın istekleri doğrultusunda uygulamaya kondu. 1884-1885 yılları arasındaki Berlin Konferansı’nda Belçika’nın Kongo üzerindeki hakimiyeti tanındı ve bağımsız Kongo Cumhuriyeti kuruldu.

Kral II. Leopold, Avrupa’da gelişen sanayi ile birlikte kauçuk kullanımına büyük ihtiyaç doğdu. Büyümesi yıllar alan kauçuk ağacını bünyesine fazlasıyla bulunduran Kongo, Belçika için gelir kaynağı oldu. Kauçuğun üretiminde tabii ki Avrupa’nın modern(!) insanı değil, yerel halk acımasızca çalıştırıldı. Çok ağır şartlarda çalışan işçilerin isyan ettikleri zaman elleri ve ayakları çapraz şekilde kesilerek itaat etmeleri sağlanıyor. Kauçuk fiyatı arttıkça kotalar da artıyor ve bu kotaları dolduramayanların elleri ya da ayakları kesiliyordu. Kotaları dolduramayan bulunamazsa ya da iki elini kullanması gerekiyorsa bunlar yerine eşlerinin ya da çocuklarının elleri ve ayakları kesiliyordu.

Çıkan isyanları bastırmak için ateşli silahlar kullanıldı. Fazla mermi kullanımını önlemek amacıyla vahşi bir yöntem izlendi. Kongolu askerler, öldürdükleri her kişinin ellerini kesip beyaz bir subaya teslim edeceklerdi.

Hideki Tojo

1919 yılında Almanya ve İsviçre’de ataşelik yaptığı sırada Naziler ile tanışan Tojo, adını ilk olarak Mançurya’da duyurdu. Kwangtung ordusunun başında aldığı hızlı ve etkin kararlar sayesinde kendisine jilet (razor) lakabı verildi. 1939 yılında ülkenin 40. Başbakanı olarak atandı. Tojo, militarist bir siyaset anlayışı yürüterek Çin’de ve Güney Asya’da 5 milyon kişiye soykırım yaptığı Birleşmiş Milletler (BM) raporuna girmiştir. Amerika donanmasına karşı yapılan Pearl Harbor baskınının karar verenidir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından gelen başarısızlıklar sebebiyle 1944’te istifa etti. Atılan atom bombalarından sonra Japonya’nın tümüyle teslim olması üzerine General McArthur, Tojo’nun yakalanmasını emretti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra askerî ceza mahkemesinde savaş suçlusu olarak yargılandı. 12 Kasım 1948’te idam cezasına çarptırılan Tojo’nun infazı 23 Aralık 1948’te Sugamo hapishanesinde gerçekleşti. Ölmeden önce işlediği suçlar ve zulümler nedeniyle özür dilemiş ve Amerika hükümetinden merhamet beklemiştir.

Saloth Sar (Pol Pot)

Nisan 1975’te darbe ile başkenti ele geçirdikten sonra Demokratik Kamboçya’yı kurduğunu ilan etti. Komünist düşünceye sahip olan Sar, aklındaki siyasî ve sosyal düzeni kurmak için kolları sıvamaya başladı. Kapitalizme ait ne varsa kaldırmak istiyordu. Para, din, teknoloji… Halk zorunlu olarak şehirlerden köylere göç ettirildi ve ülkedeki üniversiteler, okullar, bankalar, gazeteler, fabrikalar kapatıldı. Aklındaki komünist düzeni kurmak için her türlü zulmü gerçekleştirdi. Eğitimi olan herkesi ağır işkencelerden geçirerek katletti. “Burjuva medeniyeti” dediği şeyi yok etmek isteyen Sar, bu uğurda elini kana bulamaktan vazgeçmedi.

Çiftçilik haricinde her işi ve mesleği yasaklayan Sar, aile fertlerini birbirinden ayırarak tarlalarda çalışılmasını zorunlu hale getirdi. Pol Pot yani Sar, ülkede eskiye dair ne varsa silmek ve sıfırdan bir ülke kurmak istiyordu. Sar’ın bu yıkım dalgası tarihe Sıfır Yılı olarak geçti.

Halkı eski değerlerinden koparıp, sınıfsız bir köy toplumu ve yeni bir nesil oluşturmak için karşısına çıkan her şeyi zulümle bastıran Pol Pot, bu ideolojisine Potansiyel Politik adını verdi. Bu rejim, Ölüm Tarlaları olarak geçen sistematik katliamlar gerçekleştirmiştir.

3 yılda 3 milyona yakın Kamboçyalıyı katleden Pol Pot’un hakkında sınır komşusu Vietnam geldi. 1979 yılında Kızım Kmerler’i yenilgiye uğrattılar ve Kamboçya’ya girdiler. Yönetimi kaybeden Pol Pot, Tayland’ın ücra köşelerinde gerilla hareketi sürdürdü. 1997 yılında Kızıl Kmerler başarısız bir darbe girişimi denediler. Kendi yandaşları tarafından ev hapsine mahkûm edilen Pol Pot 1998 yılında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Mengistu Haile Mariam

1974 yılında Etiyopya’da krala darbe yapılıp monarşinin yıkılmasının ardından PMAC isimli geçici bir hükümet kuruldu. Mariam, bu darbeci subaylardan sadece biriydi fakat en zeki olanıydı. PMAC içinde başkan yardımcılığı yaparken, zekice taktikler izleyerek yönetim için sivrilerek kilit haline geldi ve başkan dahil 60 kişinin infaz emrini verdi. Böylece yetkili kişi olarak sadece kendisi kaldı.

Yönetimi ele geçirmesinin ardından sol görüşlü bir yönetim anlayışı belirledi. Sanayi, tarım ve çiftlikler millileştirildi. Etiyopya kendi içine kapanarak adeta inzivaya çekildi. Fakat halk için görünürde değişen bir şey yoktu. Monarşi yıkılmıştı ama bu sefer de “sol monarşi” gelmişti. Halkın refah düzeyi yükselmiyor, önceki monarşi döneminden farksızdı durum.

Hal böyle olunca halkın içinden muhalif bir grup çıktı. Kendilerine Beyaz Terör diyorlardı. Buna karşılık Devlet Başkanı Mariam, Kızıl Terör adında bir yıkın hareketine girişti ve bunun sonunda yaklaşık 400 bin kişinin öldürüldüğü söylenmekte.

Muhalifleri temizleyen Mariam, daha da güçlenerek Sovyet Rusya ve Küba ile yakın ilişkiler içine girdi. 1977 yılında Somali’nin Etiyopya’ya düzenlediği askerî harekâtı, Sovyet Rusya’dan aldığı silahlar ve Küba’dan aldığı lojistik desteği ile bertaraf etti.

Mariam, sürekli olarak kıtlık olaylarıyla mücadele etti. Diğer yöneticiler gibi lüks içinde yaşamayı değil, daha mütevazı bir hayat yaşamayı seçmişti.

Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Rusya, Etiyopya’ya desteğini kesti. Yeterli güç bulamayan Mariam, istifa etti ve 1991 yılında Zimbabwe’ye kaçtı. 2006 yılında Etiyopya’da, Kızıl Terör yıllarından dolayı yargılandı ve soykırım suçundan ömür boyu hapse mahkûm edildi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

afam.org.tr/belcikanin-kara-tarihi-kral-ikinci-leopoldun-kongo-katliami/

tarihkomplo.com/2015/07/cinde-5-milyon-kisiye-soykrm-yapan.html

ilimvemedeniyet.com/kambocyada-pol-pot-rejimi.html

tarihkomplo.com/2016/06/etiyopyann-kzl-teror-ile-anlan.html

[/vc_toggle]

Amacına Ulaşamamış İttifak: Bağdat Paktı

Bağdat Paktı, 1955 yılında Türkiye ve Irak’ın işbirliği antlaşması ile ortaya çıkmış daha sonra İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla genişleme süreci yaşamıştır. Başlangıçta Ortadoğu’da bir savunma teşkilatı amacını taşısa da amacına ulaşamamış ve aksine Ortadoğu ülkelerini 3 gruba ayırmıştır. Birinci grup, diğer Ortadoğu ülkelerinin aralarına katılması için çabalayan Türkiye ve Irak; ikinci grup, bu işbirliğini Batı emperyalizminin bir parçası olarak görüp karşı çıkan Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan, üçüncü grup ise, ittifaka katılmak istemeyen aynı zamanda da karşı çıkan grupta da yer almayan Ürdün ve Lübnan.

Tüm bunlar göz önüne alındığında Bağdat Paktı başlangıçtaki amacına ulaşamamış ve 1958 yılında Irak’taki darbenin ardından çözülme yaşamıştır. Daha sonra Ankara merkezli Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak isim değiştirse de başlangıçta temel hedef olan Ortadoğu’da savunma işbirliği teşkilatı amacı havada kalmıştır.

Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci

Ortadoğu’da bir savunma işbirliği sistemi gerçekleştirme düşüncesi Amerika Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın tasarısına dayanmaktadır. Dulles, Ortadoğu ülkelerini bir ittifak altında toplamak amacıyla 1953’te tüm Ortadoğu ülkelerine ziyaretler gerçekleştirmiştir. Dulles, bütün Ortadoğu’yu kapsayacak bir savunma sistemi kurulması için uygun atmosferi bulamadı ve Washington’a dönüşünde 1 Temmuz 1953’de Ulusal Güvenlik Konseyinde bir konuşma yapan Dulles “Kuzey Kuşağı” (Northern Tier) savunma projesini ortaya atmıştır.

Dulles’a göre, Orta Doğu’nun savunması başta Türkiye olmak üzere İran, Irak ve Pakistan gibi Sovyet tehdidinin bilincinde olan ve olası bir Sovyet saldırısının güzergâhında bulunan Kuzey Kuşağı ülkelerine dayandırılmalıydı. Çünkü Arap devletlerini öncelikle rahatsız eden konu İsrail’in oluşturduğu tehdit ile İngiltere’nin bölgedeki askeri varlığı (Mısır ve Irak’taki üsleri) iken, Kuzey Kuşağı devletlerini öncelikle rahatsız eden doğrudan hissettikleri Sovyet tehdidiydi.[1] Dulles, Ortadoğu’da savunma sistemi fikrini ileri bir tarihe ertelemeyi planlamıştır.

Kuzey Kuşağı / Seddi ( Northern Tier) ülkelerini gösteren harita [2]

Daha sonra Türkiye, ABD’nin bıraktığı Ortadoğu’da savunma sisteminin kurulması düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla harekete geçmiştir.

Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın Ankara ziyareti sonunda, 18 Ekim 1954’te yayımlanan bildiri ile Türkiye ve Irak; Ortadoğu’da bir güvenlik teşkilatı kurmaya karar verdiklerini ve Türkiye’nin Arap menfaatlerine aykırı bir politika izlemeyeceği açıklandı.[3] Türkiye ile Irak’ın bu açıklaması başta Mısır olmak üzere Arap devletleri tarafından tepki ile karşılandı.

Ortadoğu’da güvenlik teşkilatı meselesi, Arap Ligi[4]’nin 22 Ocak-6 Şubat 1955 arasında yaptığı toplantıda tartışma konusu olmuştur. Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan pakta karşı cephe almışlardır. Irak pakt fikrini savunmuş, Ürdün ve Lübnan ise uzlaştırıcı bir rol almak istedilerse de toplantı sonuç vermemiştir.[5]

Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955’de Bağdat’ta “Türkiye-Irak Karşılıklı İşbirliği Antlaşması’nı “ imzalamıştır.[6]

Bu paktın iki ana amacı olmuştur:

  1. Herhangi bir yerden gelecek muhtemel saldırılardan Orta Doğu’yu korumak,
  2. Konunun ilgilendirdiği ülkelerin ekonomik gelişmelerini sağlayabilme çabalarında bu ülkeler arasında işbirliği sağlamaktır.

Bu antlaşmanın 5.maddesine göre; «Bu pakta her devlet katılabilirdi. Yalnız şu şartla ki bu devletin bir Arap Ligi üyesi olması veya taraflarca tanınmış olması gerekmekteydi.»[7]

Türkiye, diğer Arap ülkelerinin pakta katılması konusunda ikna etmek için ziyaretlere başladı. Türkiye ve Irak özellikle Ürdün ve Lübnan’ın katılımını önemsiyordu çünkü onların katılması halinde diğer Arap ülkelerinin de pakta katılacağını düşünüyorlardı. Ancak planladıkları gibi olmadı, Ürdün ve Lübnan Bağdat Paktı’na katılmayı reddetti ancak Mısır ve Suriye’nin oluşturduğu Bağdat Paktı’na karşı olan bloğa da katılmadılar.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın gerçekleştirdiği Ürdün ziyareti ile ilgili haber.

Bağdat Paktı’na 4 Nisan 1955’te İngiltere; 23 Eylül 1955’te Pakistan; 3 Kasım 1955’te İran katılmışlardır.

Ülkelerin Bağdat Paktı’na Bakışları 

Bağdat Paktı özellikle Mısır ve Suriye başta olmak üzere bazı Arap devletleri tarafından Batı’nın Orta Doğu’daki çıkarlarını korumaya yönelik oluşturulmuş bir antlaşma olarak görülmektedir.

Mısır ve Suriye Türkiye ve Irak’a karşı geniş bir kampanya açmışlardır ve Paktı Batı emperyalizminin bir vasıtası, İsrail’e hizmet eden bir alet olarak gösterilmiştir.[8]

Irak dışında diğer Arap devletlerinin pakta katılmamasında ABD’nin pakta üye olmaması da önemli rol oynamıştır.

Hindistan, ABD’nin Pakistan’a verdiği desteğin bir kanıtı olduğu düşünmüştür.

Sovyetler Birliği tarafından Soğuk Savaş’ın bir parçası kabul edilmiştir.

Mısır ve Suudi Arabistan’ın gözünde, Bağdat Paktı Arap birliği kavramına bir tehdit olarak görmüştür. Nasır ise paktı, batı sömürgeciliğinin yeni bir müdahalesi olarak nitelendirmiştir.[9]

ABD açısından bu paktın kurulması önemliydi çünkü Dulles’ın fikri temelinde şekillenen bu pakt, Sovyet tehdidinin Ortadoğu’da yayılması önünde engel teşkil etmekteydi.

İsrail, pakta karşı çıkmamış ancak Türkiye ile ilişkileri açısından bazı endişeleri olduğunu dile getirmiştir.

Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan Bağdat Paktı’na karşı bir cephe oluşturmak ve Arap Birliği’ni korumak amacıyla aralarında bazı savunma anlaşmaları imzalamışlardır.[10]

Üye Ülkelerin Amaçları

Türkiye’nin Bağdat Paktı’nda bulunmasının başlıca sebebi maruz kaldığı Sovyet tehdidi olmuştur.  Türkiye, Sovyetler tarafından yapılacak herhangi bir saldırıya karşı sınırlarını koruma amacıyla güney sınırında bulunan İran ve Irak ile bir anlaşma içinde bulunmak istemiştir. Türkiye’nin bir Orta Doğu savunma sistemi kurulmasını istemesinin bir başka sebebi de Amerika Birleşik Devletleri’ni Orta Doğu’da desteklemesine karşılık olarak daha fazla ekonomik ve askeri destek beklemesidir.

İngiltere’nin amacı bazı bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek olmuştur. İngiltere, pakt içerisinde üstünlük sağlayıp ekonomik ve askeri açıdan politikalarını yürütmede paktı bir araç olarak görmüştür.

Pakistan,  Amerika’dan askeri yardımı alma ve Hindistan ve Afganistan’a karşı askeri konumunu güçlendirme amacıyla pakta üye olmuştur. Pakistan dikkatini Orta Doğu’nun savunma sorunlarından çok kendi siyasi ve ekonomik problemlerine odaklanmıştır.

Irak’ın bir savunma paktında bulunmasının sebebi Sovyet askeri tehdidi olsa da, aslında paktı imzalamasında şu faktörler daha etkili olmuştur:

  1. 1930 İngiltere-Irak Antlaşmasının ulusal hassasiyete daha uygun bir düzenleme ile yenilenmesi;
  2. Irak-Suriye Birliği’nin ve “Bereketli Hilal” planının gerçekleştirilmesi;
  3. Daha fazla Amerikan askeri yardımı almak;
  4. Mısır’ı kaybetmek pahasına Irak’ın Arap devletleri arasındaki prestijini artırmak.[11]

ABD’nin Bağdat Paktı’na Katılma Sebepleri

Dışişleri Bakanı Dulles, Türkiye, Irak, İran ve Pakistan Büyükelçileriyle yaptığı Aralık 1956’daki bir toplantıda ve Savunma Bakanı Charles Wilson’un Başkan Eisenhower’a gönderdiği bir mektupta bu nedenler ortaya konmuştur:[12]

  1. ABD, bu pakta katılması durumunda Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da yeni politikalar geliştirerek, burada kendisi açısından zemin kazanmaya yönelik hareketlere girişebileceğini düşünmüştür.
  2. İsrail unsurudur. İsrail, baştan beri kurulan bu pakttan tedirgin olmuştur. ABD bu pakta katılarak yakın müttefiki olan İsrail’i daha fazla kaygılandırmak istememiştir.
  3. ABD’nin bu pakta katılması durumunda bu katılım işleminin ABD Senatosu’nda onaylanması zorunluluğu bulunduğundan, ABD yönetimi Ortadoğu politikasının iç politika konusu yapılmasını istememiştir.

1957 Mart’ında, ABD’nin pakta üye olması yönündeki baskıları ortadan kaldırmak için Eisenhower Doktrini kabul edilmiştir. 1958’de Irak’ta meydana gelen ihtilalden sonra, ABD paktın kalan üç bölgesel üyesi ile ikili anlaşmalar imzalamayı kabul etmiştir. Bu anlaşmalar Mart 1959’da imzalanmıştır.[13]

Bağdat Paktı’nın Çözülme Süreci

Bağdat Paktı’nın dağılmasının en temel sebebi 1958 yılında gerçekleşen Irak Darbesi olmuştur. Irak’taki darbenin ardından Irak’taki Batı yanlısı tutum sona ermiştir. Irak’ın Bağdat Paktı’ndan resmen ayrılması 24 Mart 1959 tarihinde gerçekleşmiştir.

Irak Bağdat Paktı’ndan çekildi – Cumhuriyet Gazetesi

Türkiye her ne kadar Irak’a müdahalede bulunmak istese de Batılı devletler ve Bağdat Paktı’nın diğer üye devletleri buna yanaşmamıştır. Batılı devletlerin Irak’taki yeni rejimi yavaş yavaş tanımalarının ardından Türkiye’de 31 Temmuz’da yeni rejimi tanımak zorunda kalmıştır.[14]

Irak Darbesi’nin ardından savunma paktını diğer Arap ülkeleri ile gerçekleştirme fikri rafa kaldırılmıştır. 21 Ağustos 1959’da Bağdat Paktının adı CENTO (Central Treaty Organization) – Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiş ve merkezinin Ankara olduğu açıklanmıştır.

SONUÇ

Bağdat Paktı başlangıçta ortak amaçlarla kurulmuş bir savunma işbirliği teşkilatı olarak ortaya çıkmış olsa da zaman içerisinde üye devletlerin farklı amaçlarının olması, Arap ülkelerinden yalnızca Irak’ın katılmış olması, Ortadoğu ülkelerini üç gruba ayırması, katılmayan Arap devletleri tarafından Batı’nın emperyalist amaçlarını gerçekleştirmede bir maşası olarak görülmesi vb. sebeplerden ötürü amacına ulaşamamış ve şeklini değiştirmek zorunda kalmıştır.

Tamamlanamayan bu pakt Ortadoğu’da Sovyet ilerlemesinin önüne geçmek yerine tam tersi Sovyetlerin yerini sağlamlaştırmıştır. Son olarak 1958’de gerçekleşen Irak Darbesinin ardından paktın çözülmesi başlamış Irak paktan ayrılmıştır. Şu anda isim değiştirmiş, Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2012

Türel Yılmaz Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, 2016

Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1990, İmge Kitapevi, Ankara, 1991

Sina Akşin, Kısa 20.Yüzyıl Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017

Bürkan Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi Sayı:3 Cilt:5, 2016

Behçet Kemal Yeşilbursa, Bağdat Paktı(1955-1959), Tarihin Peşinde Dergisi Sayı:6, 2011

[1] Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, s.93

[2] https://www.google.com/url?sa=i&url=https%3A%2F%2Fkc-johnson.com%2Ffebruary-25-the-eisenhower-years-u-s-policy-toward-the-middle-east-1953-1960%2F&psig=AOvVaw3N_Ux2vyRMYDoOUpGmnBr3&ust=1588442910603000&source=images&cd=vfe&ved=0CA0QjhxqFwoTCJjw9Y6hk-kCFQAAAAAdAAAAABAD

[3] Yani bununla anlatılmak istenen Türkiye’nin İsrail meselesinde Arapların meşru menfaatlerine aykırı hareket etmeyeceği idi.

[4] Arap Ligi hakkında daha fazla bilgi için bkz. http://www.mfa.gov.tr/arap-ligi.tr.mfa

[5] Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, s.636

[6] Bu antlaşma daha sonra Bağdat Paktı olarak anılmıştır.

[7] Bu maddeye göre, Irak’ın tanımadığı İsrail’in pakta katılması mümkün değildi. Böylelikle Arap devletleri için taviz verilmişti.

[8] Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, s.413

[9] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.89

[10] 20 Ekim 1955 Mısır – Suriye; 27 Ekim 1955 Mısır- Suudi Arabistan savunma antlaşmaları imzalamıştır. 21 Nisan 1956’da Mısır- Suudi Arabistan- Yemen savunma antlaşması imzalamıştır.

[11] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.91

[12]Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, s.416

[13] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.94

[14] Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, s.95

[/vc_toggle]

Endüstri 4.0: ‘Nesnelerin İnterneti’nin Hayatımıza Katacakları

Sanayi devriminin ilki su ve buhar gücünün kullanılması ile 18. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıktı. Buhar makinesinin icadı ve mekanik üretim tesislerine dayanan devrimi yaklaşık yüzyıl sonra seri üretime geçilmesi ile başlayan 2. devrim dalgası takip etti. Üretimin serileşmesinde elektriğin kullanımı ve iş bölümüne dayanan sistemin uygulanması etkili oldu.

Endüstri Tarihine Kısa Bir Yolculuk

20. yüzyıla gelindiğinde dünya nihayet dijital çağa adım attı ve devrimlerin 3. sü olan dijital sanayi devrimi çağı başladı. Elektronik ve bilgi teknolojilerinin geliştirilmesi sayesinde üretim süreçlerinin otomasyonu gerçekleştirildi. Peki, devrimler bu çağ ile sona mı erdi? Aksine, 3. devrim otonom makine ve sanal ortamların çağını başlatarak tüm dengeleri alt üst eden 4. sanayi devrimini getirdi.

2011 yılında yapılan Hannover Fuarı’nda ilk kez bahsedilen Endüstri 4.0 ya da 4. Sanayi Devrimi, birçok çağdaş otomasyon sistemini, veri alışverişlerini ve üretim teknolojilerini içeren kollektif bir terimdir. Bu devrim nesnelerin interneti, internetin hizmetleri ve siber-fiziksel sistemlerden oluşan bir değerler bütünüdür. Aynı zamanda bu yapı akıllı fabrika sisteminin oluşmasında büyük rol oynar. Bu devrim, üretim ortamında her bir verinin toplanmasına ve iyi bir şekilde izlenip analiz edilmesine olanak sağlayacağı için daha verimli iş modelleri ortaya çıkacaktır.

Endüstri 4.0,  6 prensibe dayanmaktadır.

1) Karşılıklı Çalışabilirlik: Siber fiziksel sistemlerin yeteneği ile (örn. iş parçası taşıyıcıları, montaj istasyonları ve ürünleri) nesnelerin interneti ve hizmetlerin interneti üzerinden insanların ve akıllı fabrikaların birbirleriyle iletişim kurmasını içerir.

2) Sanallaştırma: Bu yapı akıllı fabrikaların sanal bir kopyasıdır. Sistem, sensör verilerinin sanal tesis ve simülasyon modelleri ile bağlanmasıyla oluşur.

3) Özerk Yönetim: Siber-Fiziksel sistemlerin akıllı fabrikalar içinde kendi kararlarını kendi verme yeteneğidir.

4) Gerçek-Zamanlı Yeteneği: Verileri toplama ve analiz etme yeteneğidir. Bu yapı anlayışın hızlıca yapılmasını sağlar.

5) Hizmet Oryantasyonu: Hizmetlerin interneti üzerinden siber-fiziksel sistemler, insanlar ve akıllı fabrika servisleri sunulmaktadır.

6) Modülerlik: Bireysel modüllerin değişen gereklilikleri için akıllı fabrikalara esnek adaptasyon sistemi sağlar.

Endüstri 4.0, teknolojilerin ve değer zinciri organizasyonları kavramlarının kolektif bir bütünüdür. Siber-Fiziksel sistemlerin kavramına, nesnelerin internetine ve hizmetlerin internetine dayalıdır.

 

Siber-Fziksel Sistemler (CPS)

Siber fiziksel sistemler;

…tümleşik sistemleri içeren ve haberleşebilen nesneler, cihazlar, makineler ve lojistik bileşenlerdir

… İnternet üzerinden ve İnternet servislerini kullanarak haberleşebilir

… birbirleriyle ağ oluşturabilir ve özerk biçimde ve insanlarla birlikte merkezi olmayan şekilde karar alabilir.

Siber fiziksel sistem (CPS) İnternet gibi bir veri altyapısı üzerinden haberleşebilen enformasyon teknolojileri (IT) / yazılım bileşenleri ile mekanik ve elektronik parçalardan oluşan ağ anlamına gelmektedir. Siber fiziksel sistem son derece karmaşıktır. Siber fiziksel sistemler tümleşik sistemlerin kablolu veya kablosuz haberleşme sistemleri aracılığıyla ağ haline getirilmesi suretiyle oluşturulmaktadır. Terim, Almanya genelinde elektrik şebekesinin daha da geliştirilmesi, akıllı bir elektrik şebekesi gibi büyük, merkezi olmayan, karmaşık sistemlerin araştırılması ve geliştirilmesi ve belirli üretim ihtiyaçlarına son derece dinamik şekilde adapte edilebilecek yenilikçi endüstriyel üretim tesislerinin tasarlanmasına dair yeni, teorik bir temele ihtiyaç duyulmasından ortaya çıkmıştır.

Siber fiziksel sistemlerin kullanım alanı çok geniştir. Uygulama alanları yüksek güvenilirlikli medikal ekipman ve sistemleri, ortam destekli yaşam sistemleri (AAL), IT trafik yönetimi ve ulaştırma lojistik sistemleri, arabalar için network haline getirilmiş emniyet ve sürücü yardım sistemleri, endüstriyel proses kontrol ve otomasyon sistemleri, sürdürülebilir çevre etki ve izleme sistemleri, enerji kaynağı yönetim sistemleri, askeri sistem networking sistemlerini ve haberleşme ve kültürle ilgili altyapı sistemlerini kapsamaktadır.

Nesnelerin İnterneti

İlk kez 1999 yılında Kevin Ashton tarafından kullanılan Nesnelerin İnterneti (Internet of Things/IoT), standart olarak “benzersiz bir şekilde adreslenebilir nesnelerin kendi aralarında oluşturduğu, dünya çapında yaygın bir ağ ve bu ağdaki nesnelerin belirli bir protokol ile birbirleriyle iletişim içinde olmaları” şeklinde tanımlanıyor. Bu tanıma göre her bir nesne mobil ağ üzerinden ulaşılabilen özelliklere sahip. 2020 yılına kadar 24 milyardan fazla IoT cihazı olacağı yönündeki tahminlerin ortaya koyduğu bir gerçek var: Dünya giderek daha fazla değişecek.

“Nesnelerin İnterneti” terimi bilgisayarın (kişisel) cihaz olarak nasıl artan şekilde yok olduğunu ve yerini “akıllı nesnelere” bıraktığını tarif etmektedir. Mevcut durumdaki gibi insanların dikkatine tabi bir nesne olmak yerine “Nesnelerin İnternetinin” insanlara işlerinde zarif biçimde yardımcı olması amaçlanmaktadır. Gittikçe daha da küçülen tümleşik bilgisayarlar insanlara, onların dikkatini dağıtmadan veya pek fark edilmeden yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Örneğin muhtelif sensörlere sahip -giyilebilir- minyatür bilgisayarlar doğrudan giysi parçalarına yerleştirilmektedir.

Nesnelerin İnterneti, tekil olarak tanımlanabilir fiziksel objelerin (nesnelerin) web-benzeri bir yapıdaki sanal temsille bağlanması anlamına gelmektedir. Artık sadece insan katılımcılardan değil, aynı zamanda nesnelerden de oluşmaktadır.

RFID (Radyo Frekansı Tanımlama) kullanılarak otomatik tanımlama sıklıkla Nesnelerin İnternetinin temeli olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte nesneler barkod veya 2B barkod kullanılarak da tekil olarak tanımlanabilmektedir. Sensör ve eğleyiciler gibi birleşenler fonksiyonları eylemlerin durumu / ifasının tespitini kapsayacak şekilde genişletmektedir. Nesnelerin İnternetinin genişletilmiş tanımları gelecekteki internet ile olan bağlantıya ve ilgili araştırma konularından ayrılmaya vurgu yapmaktadır.

Peki, Nesnelerin İnterneti önümüzdeki 10 yılda neleri değiştirecek?

Dünya Çapında Dijital Dönüşüm Devrimi!

Endüstriyel Nesnelerin İnterneti (IIoT), internetin yeteneklerini cihazlara getirerek gelenekselliği değiştiriyor ve büyük fırsatlar sağlıyor. Ev, ofis ve şehir hayatı, sağlık, kişisel ve sosyal alan, taşımacılık ve lojistik alanlarında büyük değişimler yaşanıyor. Dijital dönüşüm sayesinde yeni ürün ve hizmetler geliştirmek, yeni fiyatlandırma ve iş modelleri geliştirmek, maliyetleri sabit CAPEX’ten değişken OPEX’e kaydırmak, maliyetleri düşürmek ve verilere dayanan çevik karar vermeyi etkinleştirmek mümkün olabiliyor.

(Capex (Capital Expenditures) yatırım harcamalarını ifade ederken, Opex (Operational Expenditure) daha güncel giderleri yani adı üzerinde operasyonel harcamaları ifade eder.)

Nesnelerin interneti benimsendiğinde ve yaygınlaştığında dijital kültür evrilecek, hayatı kolaylaştıran teknolojiler hayatımızın her alanına dâhil olacak ve internet verimli bir ekosistem haline gelecek.

Sağlık Sektörü Gelişecek

Nesnelerin internetinin en çok değişim yarattığı ve yaratmaya devam edeceği sektörlerden biri sağlık sektörü. Sağlık performansını takip eden mobil uygulamalar, akıllı bileklikler ve birbirine bağlı kişisel nesneler, gelecekte yeni sağlık modellerini ortaya çıkaracak. Hastalar hakkında hemşireleri bilgilendiren akıllı yataklar sayesinde hemşirelerin iş gücü azalacak. IoT sensörleri ve ileri mühendislik sayesinde ameliyathane ortamında verimli şekilde çalışabilen robotlar, kusursuz ameliyatlar gerçekleştirebilecek.

Trafik Kazaları Azalacak

IoT tabanlı trafik yönetim sistemleri sayesinde taşıtlar daha rahat gezinecek ve trafikte uzun süre sıkışıp zaman kaybetmeyecek. Sürücüsüz otonom arabalar sayesinde insanlardan kaynaklanan trafik kazaları azalacak. Gartner’e göre, 2020’de yollarda 250 milyon bağlantılı otomobil olacak.

Yenilenebilir Enerji Büyüyecek

Cihazlar enerjiyi korumak için yeşil kaynaklara yöneldikçe; enerji sistemi ayarlarını gerçek zamanlı olarak optimize edebilmek, enerji tüketen cihazların performansını izlemek ve analiz edebilmek mümkün olacak. Yenilenebilir enerji sistemlerinin temel bileşeni olan depolama, nesnelerin interneti sayesinde uygun maliyetli hale getirilebilecek. Akıllı şebeke sistemleri sayesinde güç verimli dağıtılacak ve elektrik kesintileri yaşama ihtimali düşecek.

Çevre Kirliliği Önlenecek, Tarım Akıllanacak

Nesnelerin interneti sayesinde denizlerde, tarlalarda ve şehirlerde kirlilik seviyeleri ve topraktaki nem analiz edilebilecek. Bu sayede çevre kirliliği konusunda önlem alınabilecek. Nesnelerin interneti, akıllı tarım dönemi başlatacak. Çiftçilikte akıllı cihazlar kullanılacak ve çiftçiler mahsulün potansiyel koşullarını gerçek zamanlı olarak izleyebilecek. Bu sayede gıda arzı çoğaldığı gibi ülke ekonomisine katkı da sağlanmış olacak.

Alışveriş Tarzı Değişecek

İnternetin yaygınlaşması ve gelişmesi insanları fiziksel olarak alışveriş yapmak yerine online alışveriş yapmaya yöneltti. IoT, alışverişi daha da değiştirmeyi vaat ediyor. Daha akıllı cihazlar sayesinde mağazalar satın alma modellerini ve ihtiyaç duyulan stoğu daha iyi tespit edebilecek ve tüketiciler istediği her türlü ürüne kolayca erişebilecek.

Veri Güvenliğini Sağlamak Güçleşecek

IoT sayesinde gelişen internet ekosistemi veri güvenliği konusunda daha fazla önlem alınmasını gerektirecek. Siber güvenlik uzmanlarına göre bu olumsuz etkinin azaltılması yine IoT sayesinde olabilecek.

2025 yılına gelindiğinde, IoT teknolojisinin dünya çapında değeri 6,2 trilyon dolar olacak. Genel olarak IoT, yaşamın tüm yönlerine ve tüm sektörlere entegre edilecek. Bu sayede daha iyi izleme, işleme ve kontrol kalitesi sağlanabilecek ve karar verme süreçleri daha hızlı ilerleyecek.

Hizmetlerin İnterneti

Zihinde canlanan Hizmetlerin İnternetinde hizmetler ve fonksiyonlar hassas yazılım birleşenleri olarak temsil edilmekte ve sağlayıcılar tarafından Internet (bulut) üzerinden sunulmaktadır. Hizmetlerin İnternetinde, çeşitli pazar oyuncularından gelen bulut-tabanlı geliştirme ve servis platformları basitçe web-uyumlu hizmetlerin geliştirilmesi ve sunulması opsiyonu sağlamaktadır.

Hizmetlerin İnterneti geleceğin interneti için en büyük potansiyel büyüme alanlarından birisi olarak kabul edilmektedir. Özellikle işle ilgili hizmetler internet kullanılarak sunulacak ve büyük ölçüde gerçekleştirilecektir. Facebook ve Twitter gibi Web 2.0 uygulamaları temelde tüketici/bireyleri hedeflerken, Nesnelerin ve Hizmetlerin İnterneti temel olarak şirketleri ve kamu idaresini hedef almaktadır. İnternet arama motorları son on yıl içerisinde bilginin bulunmasını mümkün kılmıştır. Artık semantik teknolojiler uygun hizmetleri bulacaktır. Diğer şeylerin yanında buna, hizmetlerin tanımlanmasına imkan veren, USDL (Birleştirilmiş Servis Açıklama Dili) olarak bilinen yeni bir internet standardı destek vermektedir.

Yapay zekanın gelişmesi, 3 boyutlu teknoloji, bulut bilişim, artırılmış gerçeklik ve büyük verinin analiz edilmesi birçok farklı sektörde de büyük yankılar uyandırıyor.

Veri analizi sayesinde hedef kitlenin isteği belirleniyor ve üretim ona göre yapılıyor. Böylece hata payı en aza indirilip boşa harcama yapılmayan karlı bir sürecin de önü açılmış oluyor. Artan üretim hızı ile birlikte kalite de artıyor. Yazılım ve donanım ile yüksek performanslı ve doğaya dost cihazlar da Endüstri 4.0 avantajları ile hayalden gerçeğe dönüştürülüyor.

Muhammet Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Endüstri Tarihine Kısa Bir Yolculuk

https://magg4.com/4-sanayi-devrimi/

https://de.wikipedia.org/wiki/Cyber-physisches_System

https://en.wikipedia.org/wiki/Cyber-physical_system

https://de.wikipedia.org/wiki/Internet_der_Dinge

https://webrazzi.com/2019/10/24/nesnelerin-interneti-onumuzdeki-10-yilda-neleri-degistirecek/

Internet der Dienste, Lutz Heuser, Wolfgang Wahlster, Springer, acatech

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Bir Açık Hava Hapishanesi: Doğu Türkistan

Milletleri ayakta tutan; siyasi, ekonomik ve stratejik gücün yanısıra milli bilinç, kültürel birikim ve bu kavramların geçmişten bugüne muhafazasının sağlanmasıdır. Tarihiyle bir çınar gibi dünyanın dört bir yanına kök salan Türk milleti; kurduğu devletler, inşa ettiği medeniyetler ve bugüne taşıdığı kültürüyle ayakta kalmasını bilmiştir. Devletinin adı Türkiye olmuş, Osmanlı, Selçuklu, Göktürk olmuş ancak sancağı hiç düşürmeden daima yeni ufuklara yürümesini bilmiştir.

Türk milleti, tarih boyunca karşılaştığı zorluklara rağmen iline ve töresine sahip çıkmayı başarmıştır. Ancak bugün bağımsızlığını kazanamamış birçok Türk topluluğunun sıkıntıları giderek artmaktadır. Bu Türk topluluklarından en zor şartlarla boğuşanı Doğu Türkistan Türkleri’dir. Çin’in, Xinjiang (Sincan-kazanılmış toprak) adını vererek dahi işgalci ve baskıcı zihniyetini ortaya koyduğu Doğu Türkistan Özerk Cumhuriyeti yıllardır ve bugün ağır katliamlarla karşı karşıyadır.

Doğu Türkistan’da bir yandan örtülü katliamlar yaşanırken, diğer yandan kademeli şekilde kültürel bir soykırım uygulanmaktadır. Çin her şartta ülkesinde yaşananları, Doğu Türkistan’da yaptıklarını gizlemek için büyük bir çaba göstermektedir. Nitekim Çin Doğu Türkistan’da inşa ettiği ve yüz binlerce Uygur Türk’ünü tuttuğu toplama kampını sürekli inkar etmektedir. Çin her ne kadar inkar etse de Hollanda vatandaşı Uygur Türkü Asiye Abdulaheb toplama kamplarıyla ilgili 24 sayfalık gizli belgeleri ortaya çıkarmıştır. Abdulaheb, konuyla ilgili ağır tehditler aldığını, kendisine yapılan bir tehditte “o işten vazgeç yoksa parçalara ayrılıp bahçenin önündeki çöp kutusuna atılacaksın!” diye yazıldığını dile getirmiştir. Buna rağmen belgeler ortaya çıkarılmıştır. Belgelerin ortaya çıkmasının ardından Çin mevcut baskısını daha da arttırmıştır.

Çin’in toplama kamplarında Uygur Türkleri’ne zulüm ettiği, asimilasyona tabi tuttuğu ve yayınlanan videolarda bu kamplardan çıkarılan Türklerin bilincini kaybettiği, psikolojik olarak hasta bir duruma getirildiği görülmektedir. Çin, asimilasyon politikasını Türk, İslam ve insan hakları düşmanı politikasını toplama kampları vasıtası ile yürüttüğü gibi yöntem sadece bu değildir. Türklerin kültürel ve ailevi değerlerine de savaş açmıştır. Çin, sözde kardeş aile programı kapsamında birçok Türk kızını Çinli bir erkekle evlenmeye mecbur kılmaktadır. Kızın bu evliliği reddetmesi durumunda aile üyelerinin tümünün toplama kamplarına götürüldüğü belirtilmektedir. Nasıl bir toplama kampı ki bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor!

Çin, yer yer Doğu Türkistan’da insan avını bırakıp bir yandan da Türk ve İslam tarihinin nadide eserleri olan camileri yıkmakta ve hiçbir iz bırakmamaktadır. Giriştiği kültürel soykırımı toplama kamplarında üstünü örtebildiğini sanan Çin’in bu marifetleri de uydu görüntüleri tarafından ortaya serilmektedir. 1237’de yapılan Hotan’da bulunan Keriya Atika Camii, yaklaşık 500 yıllık Kaşgar ilindeki Kargılık Camii bunlardan sadece bazıları olarak örnek verilebilir. En ağırı ise 2017’de Kumul bölgesine giden bir muhabirin bölgedeki 800 camiden 200’ünün yıkıldığını belirtmesi ve 500 tanesinin yıkılması için de takvimin belirlendiğini ifade etmesidir.

Çin’in yıktığı tarihî Kariye Aitike Camii ve uydu görüntüsü

Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da özellikle sanat ve bilim adamlarından da rahatsız olmakta ve bu öncü kişileri yok etmeye veya sindirmeye çalışmaktadır. Bu öncü kişilerden biri de Doğu Türkistan’ın ve Türk Dünyası’nın ünlü ozanlarından Abdurehim Heyit’tir. Çin hükümeti kendince sebebini üreterek, Heyit’e bir bestesi yüzünden 8 yıl hapis cezası vermiş, Çin’de bir hapse atmıştır. 2019 Şubat ayında Heyit’in uğradığı işkencelere dayanamayarak vefat ettiği haberi yayıldı. Bu durum Türk toplumunda, Türkiye’de ve dünyada ağır tepkilere yol açtı. Konuyla ilgili Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy sert bir açıklama yaptı: “Keyfi tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkü’nün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır. Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır. Abdurehim Heyit’i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz. Bu vesileyle, Çin makamlarını Uygur Türklerinin temel insan haklarına saygı göstermeye ve toplama kamplarını kapatmaya davet ediyoruz.” Sonrasında Çin hükümeti apar topar bir açıklama yapmış ve Heyit’in yaşadığını gösteren bir video yayınlamak zorunda kalmıştır. Çin, Türkiye’nin bu tutumuna tepki göstermiştir. Çin’in yayınladığı videoda Heyit bitkin bir halde kendisinin iyi olduğuna dair açıklama yapmıştır, bunun da baskı altında yaptırıldığı gözden kaçmamaktadır. Heyit’in yaşadığını öğrenmek sevindirici olsa da videodan sonraki ahvali düşündürmektedir.

Doğu Türkistan Türkleri’nin Ünlü Ozanı Abdurehim Heyit

Doğu Türkistan’da Türklerin içinde bulunduğu duruma dünya kamuoyu geç de olsa son zamanlarda tepkisini arttırmıştır. Aralık 2019’da ABD Temsilciler Meclisi, Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli yetkililere yaptırım uygulamasını öngören yasa tasarısını kabul etti. Bu noktada ABD’nin samimiyeti ve niyeti sorgulanabilir ancak bizim için söz konusu ve önemli olan Doğu Türkistan’dır. Mesele Türklerin yaşadıklarının dünya kamuoyunca bilinmesi ve bir şekilde zulme son buldurabilmektir. Yine Malezya hükümeti 2019 Aralık ayında aldığı kararla Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik zulüm, tutuklama ve etnik ayrımcılık iddialarını araştıracaklarını ve bu konuda Çin hükümetinin sunduğu belgelere güvenmediklerini belirtti. Yine en son Türkiye Dışişleri olarak Abdurehim Heyit’in vefatı iddiasına istinaden Çin’e tepki gösterilmiştir. Ancak yeterli değildir.

Doğu Türkistan açık bir hapishane olmaktan kurtarılmalıdır, Doğu Türkistan özerk bir Türk devletidir. Çin’in inkar ettiği asimilasyon, baskı, toplama kampları ve kültürel soykırım artık gizlenemez bir gerçektir. Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nde ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Türk milleti yer yer Doğu Türkistan’a destek için protestolar düzenlemektedir. Bunu kendi çabalarıyla ve bazen de sivil toplum kuruluşları yoluyla yapmaktadırlar. Bu çabalar da yeterince değerlidir. Türk milletlerinin çabaları Türk devletlerince de benimsenerek Doğu Türkistan gibi tüm Türk topluluklarının sorunları uluslararası kuruluşlarda ve her yerde dile getirilmelidir. Türk bir çınarsa Doğu Türkistan bu ağacın dallarından biridir. Türk dünyası hiçbir dalından vazgeçemez.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

mfa.gov.tr , Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un Uygur Türklerine Yönelik Ağır İnsan Hakları İhlalleri ve Halk Ozanı Abdurrehim Heyit’in Vefatı Hakkındaki Soruya Cevabı, 09.02.2019.

qha.com.tr, ABD, Çin’e Doğu Türkistan Yaptırımı Uygulayacak, 04.12.2019.

tr.euronews.com , Çin’in Uygur belgelerini sızdıran kadın: Ölüm tehditleri aliıyorum, 09.12.2019.

tr.euronews.com , Malezya Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlallerini araştırmak için harekete geçti, 30.12.2019.

www.mepanews.com , Çin’in Doğu Türkistan’da Asimilasyon Savaşı: 800 yıllık camiler yıkılıyor, 18.04.2019.

[/vc_toggle]

Pantsir-S1: TSK’nın Suriye ve Libya’da Karşısına Çıkan HSS

Bu yazımızda Suriye’de ve Libya’da sıkça karşımıza çıkan ve S/İHA’lar tarafından sürekli imha edilmesi haberleriyle tanıdığımız Rusya savunma sanayi ürünü Pantsir S1 hava savunma sistemini inceleyeceğiz.

Pantsir S1, askeri, endüstriyel ve idari yapıların uçak, helikopter, hassas mühimmatlar, seyir füzeleri ve İHA’lara karşı nokta hava savunmasını sağlamak ve özellikle düşük ve çok düşük aralıklarda hassas mühimmat kullanan düşman hava saldırılarından hava savunma birimlerine ek koruma sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu korumaya Kruz füzeleri de dahildir. Tüm gelişmiş hava saldırı araçlarına karşı duyarlıdır.

Bu sistem Cezayir, Irak, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Ürdün ve Brezilya tarafından satın alınmıştır. Havanın sıcaklık derecesine göre oldukça kullanışlı bir sistem olmakla birlikte Suriye’de +50 derecede sistem aktif durumdayken, Arktik’te -50 Derecede çalışabilmektedir.

12 adet 57E6E tipi güdümlü uçaksavar füzesi kapasiteli 2 fırlatma mekanizması, minimum 15 metre – maksimum 15 km irtifadaki hedefleri ve 20 km mesafede bulunan hava saldırı hedeflerini imha etme kapasitesine sahiptir.

Ayrıca sistemde bulunan 30mm kalibreli 2A38M otomatik uçaksavar makineli tüfeği 4 kilometre etkili atış menziline sahip olup, 60 saniyede 5000 atış yapabilecek kalitededir.

Pantsir hava savunma sistemi bölgesel bir savunma sisteminden ziyade daha lokal bir sistem olarak öne çıkmaktadır. Hedef görüş açısına girdikten sonra kullanılması tercih edilir çünkü yakın mesafe atışlarda isabet oranı daha yüksektir. Suriye ve Libya sahasında etkin bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Ülkeler tarafından tercih edilmesinin sebeplerinden birisi de fiyat/performans ürünü olmasıdır. Fiyatı muadillerine göre hemen hemen aynıdır. Verdiği performans ve sıcak/soğuk iklimlerde kullanılabilmesi daha çok çöl coğrafyasına sahip ülkeler tarafından satın alım yapılmasına olanak vermiştir.

Türkiye, 6 Mart 2020’de başlattığı Bahar Kalkanı Harekâtı‘nda, Anka-S SİHA’lar ile 8 tane Rusya tarafından Suriye’ye hibe edilmiş Pantsir S1 hava savunma sistemi imha etmiştir. Rusya’nın performansını öve öve bitiremediği Pantsir Hava Savunma Sistemleri Suriye coğrafyasında Türk İHA’larına karşı mâğlup olmuştur.

Libya sahasında ise Meşru Libya Hükümeti’nin (UMH) iç savaştan önce bir Pantsir alımı olmamasına rağmen, orduyu bölen Hafter güçlerinin elinde 15 Nisan 2020 tarihinden sonra Pantsir Hava Savunma sistemi görülmeye başlamıştır.

İlk olarak bu tarihte Libya’da aracın üstüne koyulmuş bir şekilde sevkiyatı yapılan Pantsir S1 hava savunma sisteminin TSKMap.net’te verilen bilgiye göre Birleşik Arap Emirlikleri tarafından darbeci Hafter güçlerine teslim edildiği ortaya çıkmıştır. Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Türk yapımı SIHA’lar haricinde envanterinde kayda değer bir hava saldırı aracı yoktur. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Pantsir S1 hava savunma sistemini Hafter güçlerine hibe etmesindeki tek amaç, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin elinde bulunan Türk yapımı SİHA’ları imhâ etmektir. Fakat Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği TB2 SİHA’lar ile Pantsir’lerin bazılarının henüz daha Libya’da sevkiyat aşamasındayken imha edildiği görüntüleri sosyal medyada yayılmıştır. 6 Mart 2020 tarihinde başlatılan Bahar Kalkanı Operasyonu’nunda Türk SİHA’lari karşısında adeta ezilen bu savunma sisteminin Libya’da Hafter’e ne kadar destek sağlayabileceği meçhuldür.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

[irp posts=”24075″ name=”Uçak Gemisi ve LHD’si Olan 13 Ülke”]