Doğu Akdeniz: Bölgesel Güç Olmanın Koşulu Bölgede Güçlü Olmak

Doğu Akdeniz bölgesi eski çağlardan beri milletler arası ticaretin en önemli bölgelerindendir. Deniz ticaretimizin %25’inden fazlası Akdeniz’de bulunan limanlarımızdan icra edilmektedir. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı, Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesi ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı projeleri de İskenderun Körfezi’ndeki limanlarımızın önemini arttırmış bulunmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının, milletlerarası ticarete de konu olabilecek miktar ve nitelikte olduğunu gösteren araştırmalar, bölgede bulunan devletlerin bu kaynaklardan yararlanma isteğini artırmıştır. Akdeniz’in doğusunda, komşu ve karşı kıyıdaş devletler arasında kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasına dair çok taraflı bir mutabakatının bulunmaması, bölgede enerji endeksli sorunları ortaya çıkarmıştır. Özellikle AB ve Yunanistan’ın desteğini alan GKRY’nin diğer bölge ülkelerinin haklarını yok sayan ikili antlaşmalar yaparak bölgedeki enerji kaynaklarından büyük ölçüde yararlanma isteği, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili ortaya çıkan sorunların başlangıç noktasıdır.

GKRY bu bağlamda 2003 yılında Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile MEB sınırlandırma mutabakatları yapmış, petrol araştırılması ve çıkartılması için ihaleler açmış, ruhsatlar vermiş, sondaj faaliyetleri başlatmıştır. GKRY’nin Doğu Akdeniz’de fiilî bir durum yaratma stratejisi çerçevesinde hayata geçirdiği bu uygulamalar sonucu, bölgedeki çok sayıda kıyıdaş ülkeyi ilgilendiren bir uyuşmazlık ortaya çıkmıştır.  2007 yılında GKRY’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde tasarladığı 13 adet sözde ruhsat sahasından 5 tanesi, kısmi bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı içinde bulunmaktadır. GKRY böylelikle Türkiye ve KKTC’nin haklarını göz ardı etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bunun üzerine Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı alanlarıyla çakışan GKRY’nin sözde ruhsat sahalarında yabancı şirketlerinin izin olmaksızın petrol ve doğal gaz faaliyetlerinde bulunmalarına hiçbir şekilde izin vermeyeceğini, kıta sahanlığındaki hak ve menfaatlerini korumak için gerekli her türlü tedbiri alacağını, Kıbrıs Türklerinin Ada’nın güneyinde TPAO’ya verdikleri ruhsatların ihlal edilmemesi ve deniz hak ve menfaatlerinin korunması için, ana vatan ve garantör ülke sorumluluğu içinde, KKTC’ye her türlü desteği vereceğini açıklamıştır.

Doğu Akdeniz’deki parselleri gösteren harita (Harita: Sözcü)

AB, Yunanistan, GKRY ve özellikle Yunan lobisinin Türkiye’ye karşı tasarladıkları bu ‘kirli oyunları’, elbette Türkiye’nin güçlü mevcudiyeti karşısında boşa çıkacaktır. Hele ki Birleşik Arap Emirlikleri gibi Doğu Akdeniz ile kesinlikle bir alakası bulunmayan bir devletin, Doğu Akdeniz endeksli Türkiye karşıtı bir cephede yer alması da tamamen bir saçmalığın göstergesidir. AB, Yunanistan ve GKRY; Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler besleyen devletlerin neredeyse tamamını, sözde bir EastMed cephesi içerisinde toplaması, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlar beslemeyen İtalya, Filistin, İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin Doğu Akdeniz üzerindeki politikalarını gözden geçirmelerine sebebiyet vermiştir.

Neticede bu ülkelerin Türkiye’yi hedef alan açıklamalarda yer almamalarının başka bir sebebi de bulunmaktadır. Bu da elbette söz konusu ülkelerin Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler beslememelerinin yanı sıra Türkiye’nin bölgedeki gücünü ve kararlı fiili durumunu dikkate almalarıdır. Türkiye’nin  eskisi gibi uluslararası ilişkilerde ve içerisinde bulunduğu bölgeyle ilgili pasif politikalar üretmek yerine  son derece aktif, akılcı ve devletin ulusal çıkarlarına uygun politik enstrümanlar kullanmakta, dolaysıyla bu durum, bölgedeki diğer devletler tarafından dikkate alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını koruması için evvela belirli bir güce sahip olması gerekmektedir. Bu güç faktörleri elbette siyasi, ekonomik ve askeri faktörlerden ibarettir. Türkiye’nin sahip olduğu güç parametrelerini dünyadaki diğer devletlerin güç parametreleriyle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olduğunu gözlemleyebiliriz. Peki bakış açımızı sadece Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Doğu Akdeniz Havzası ve çevre bölgelerine çevirdiğimizde, Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olmanın yanı sıra bölgesel bir güç olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bölgesel Bir Gücü Nasıl Betimleyebiliriz?

  • “Bölgesel güç” olma iddiasında olan bir devletin bu niyeti doğrultusunda bir “rol tanımına” sahip olması gerekir ve bunu diğer bölge devletler ile olan ilişkilerinde hissettirmelidir.
  • Maddi güç kaynaklarına sahip olmalı, bu eksende askeri gücüne ilaveten ekonomik ve diplomatik kapasiteye sahip olmalıdır.
  • “Bölgesel güç” iddiasındaki aktörün liderlik iddiası ekseninde kendisine biçtiği “rol tanımı” diğer bölge aktörleri tarafından da kabul görmeli ve hatta küresel sistemin işleyişinde belirleyici olan aktörlerce de bu “rol tanımı” kabul edilmelidir.
  • Maddi ve yumuşak güç unsurlarına dayalı güç projeksiyonu sonuç verebilmelidir.

27 Stefan A. Schirm, “Leaders in Need of Followers: Emerging Powers in Global Governance”, European Journal of International Relations, Cilt 16, Sayı 2, 2010, ss. 197-221.)

Prof. Dr. Stefan Schirm’in de yukarıda sıraladığı maddeler üzerine, Türkiye’nin söz konusu güç parametrelerini, rol tanımını, güç projeksiyonu ve kaynaklarını tahayyül ederek Türkiye’nin bölgesel güç olup olmadığını çözebiliriz.

Doğu Akdeniz’de Değerlendirmemiz Gereken Fırsatlar Var

Gerek koronavirüsünün ortaya çıkışı, gerekse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kesin varlığı ve kararlı adımları ABD menşeili Exxon Mobil, İtalya menşeili ENI, Fransa menşeili TOTAL’in GKRY’nin sözde ruhsat sahalarından çekilmeleriyle sonuçlanmıştır. Peki bu yabancı şirketler tekrardan ne zaman Doğu Akdeniz’e gelirler? Dönüş için en az 2 yıl lazım olabilir. Zira petrol fiyatlarının piyasaya göre negatif anlamda etkilenmesi ve küresel talebin yükselmesi gibi durumlar bu şirketlerin işlerini de zorlaştıracaktır. Dolaysiyla GKRY’nin bu sözde ruhsat sahalarından çekilen yabancı şirketlerin kısa bir süre içerisinde geri gelmeleri söz konusu olamaz. Bu gelişmeler sonrasında Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Fransa, ortak bir açıklama yaparak “Türkiye’nin Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin GKRY’nin sözde münhasır bölgesinde gerçekleştiğini savunarak, söz konusu arama çalışmalarının uluslararası kanunlara aykırı olduğunu” öne sürdü.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan dört ülke Filistin, Israil, İtalya ve Ürdün, Türkiye’ye karşı bu deklarasyona katılmadı. Türkiye’nin kararlılığı ve bölgedeki askeri gücü sayesinde Akdeniz’de dengeler Türkiye lehine değişmektedir. İsrail ve İtalya’nın Türkiye karşıtı cepheden çekilmesi, başı İsrail ve sonu İtalya olan EastMed boru hattı projesinin öneminin yitirdiğini göstermektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin İsrail ile karşılıklı kıyıları konu alan deniz yetki alanlarının belirlendiği bir mutabakat imzalaması her iki ülkenin ulusal çıkarına uygun bir gelişme olacaktır Türkiye ile Israil böylelikle ilişkilerini olumlu olarak daha da geliştirip karşılıklı büyükelçi atayarak karşılıklı tam diplomatik ilişkiler seviyesine tekrar dönebilirler. Türkiye’nin bu doğrultuda sadece İsrail ile antlaşma yapması yeterli olmaz, Filistin ve Ürdün gibi devletlerle de benzer mutabakatların imzalanması zaruri hale gelmiştir.

Öte yandan Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı mutabakat ve sonrasında bu ülkeye yaptığı askeri yardımlar, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter milislerine karşı avantajlı bir konuma getirmiştir. Gerek UMH güçlerinin sahada Hafter milislerine karşı güç kazanmaları, gerekse uluslararası camianın Türkiye’nin resmi ve fiili girişiminden sonra UMH’yi desteklemeleri dikkatimizi çekmesi gereken gelişmelerdir. Bu doğrultuda UMH güçleri, Hafter milislerinin kontrolündeki Vatiyye Askeri Hava Üssü’ne sevk edilen Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği ikinci Rus yapımı Pantsır hava savunma sistemini ve Çin yapımı bir SİHA’yı imha ettiklerini paylaştılar. Libya ile ilgili önemli askeri gelişmelerin yanı sıra dikkati değerli kılan önemli diplomatik gelişmeler de olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile telefonla görüşmesinden sonra, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “UMH’yi Hafter ile aynı kefeye koyamayız. NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır.” Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias bunun üzerine “Stoltenberg’in açıklaması NATO’nun resmi siyaseti değil” şeklinde bir açıklama yaparak NATO’nun tutumunu eleştirmiştir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg aynı zamanda Libya Ulusal Mutabakat Hükümet başkanı Serraç ile telefonda görüşerek UMH ile olan iş birliği teklifini şu ifadelerle yineledi: “NATO Libya’nın güvenlik ve savunma kurumlarının inşasına katkı sağlamaya hazır.” Son olarak ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Halife Hafter’in müzakere masasına oturmadığı taktirde tüm nüfuzunu ve meşruiyetini kaybedeceğini dile getirmiştir. Görünen o ki, Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne yaptığı resmi ve fiili yardımı, gücünü neredeyse kaybetmekte olan UMH’yi tekrar güçlendirdi ve böylece uluslararası toplumun UMH’ye olan aktif desteği de yinelemiş oldu.

Sonuç

Türkiye’nin yukarıda da zikrettiğimiz hususlar üzere bölgesel güç olma yolunda güçlü bir aday olduğu aşikar. Fakat “Türkiye bir bölgesel güçtür” demek epey erken gözüküyor. Zira son derece taze bir süreç içerisindeyiz. Türkiye Libya faktörü ile Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendirdi. Türkiye, diğer karşı kıyıdaş ülkeler olan İsrail ve Lübnan gibi devletlerle de Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını güçlendirecek şekilde mutabakatlar imzalayarak; AB, Yunanistan, GKRY ve Yunan lobisine karşı bir üstünlük sağlayabilir. Doğu Akdeniz’de güçlendirilmiş yeni fiili durumlar, ileride tesis edilecek olan olası hukuki durumların ön ayağını oluşturacaktır. Doğu Akdeniz’de tesis edilecek olan kazanımlar elbette Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerine olumlu yönden yansıyacağı gibi, Türkiye’nin genelde Kıbrıs Ada’sına, özelde ise KKTC-GKRY denklemlerini içeren politikalarını olumlu yönden etkileyecektir. Bir üçüncü etkileşim alanı ise Türkiye-AB ilişkilerinde saklıdır. Türkiye açısından Doğu Akdeniz’de elde edilen kazanımlar, pek büyük bir önem arzeden Türkiye-AB ilişkilerini olumlu yönden etkileyecektir. AB, böylece Türkiye’nin söz konusu Doğu Akdeniz bölgesindeki gücünü dikkate alıp, Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar yerine daha ılımlı politik enstrümanlara başvuracaktır. Bu da Türkiye açısından elde edilmiş başka bir kazanım olacaktır.

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in de dediği gibi: “Türkiye’nin bu yaşadıklarını başka bir ülke yaşasa çökerdi. Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisi, emperyalizme atılmış tokattır. Atatürk’ün 100 yıl önce söylediği ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’ emrinin deniz safhasına geçilmiş durumda.”

Türkistan’da Bir Bağımsızlık Sevdalısı: Mustafa Çokay

Mustafa Çokay, “Her Türk’ün iki vatanı vardır; birincisi kendi doğduğu topraklar, ikincisi Türkiye’dir.” sözleriyle dile getirmektedir Türkiye’ye olan bakış açısını. Bir Kazak Türk’ü olan Çokay, sadece kendi yaşadığı Türkistan’da değil tüm Türk halklarının bulunduğu coğrafyalara etki edecek şekilde bir bağımsızlık mücadelesi vermiştir.

Mustafa Çokay ve Eşi Mariya (İstanbul – 1921)

Çokay, 1890’da Kazakistan’ın Siri Derya bölgesi, Perovsk ilçesi, Jelek mıntıkasında doğmuştur. Dedesi Torgay Datka, babası Kıpçak beylerinden Çokay ve annesi Bahtlı Hanım’dır. İlkokulu Kızılorda’da kendi anadilinde tamamlarken, ortaokulu Taşkent’te Rusça olarak okumuştur. Çokay, daha çocukluk yıllarında Rusların baskıcı yönetimini, ailesine ve çevresindeki insanlara yapılan uygulamalarda görmüştür. Petersburg Üniversitesi’nde Hukuk bölümünden mezun olmuştur. Okuduğu okul daha doğrusu bölüm, hedeflediği mücadelesindeki amaçlarının bir gereğidir. Nitekim Çokay, eğitim hayatı süresince siyasi alanda da etkin rol almıştır.

Girişimleri neticesinde Kazak aydınlarının da desteğini alan Çokay, I. Dünya Savaşı’nda Türkistanlı gençleri askere almak isteyen Çar hükümetine karşı başlayan ve binlerce insanın ölümüne yol açan isyanın soruşturulması ve meselenin parlamentoya taşınmasında etkin rol oynamıştır. Kasım 1916’da Rusya Devlet Duması Müslüman Fraksiyonu Bürosu’na Türkistan temsilcisi seçilmiştir. Dumada, (parlamentoda) Kazak Türklerinin olduğu gibi bölgedeki tüm Türk halklarının ve Müslümanların sorunlarını dile getirmiştir. 1917 Şubat ihtilaliyle Çarlık Rus yönetiminin son bulmasıyla, Çokay, demokrat politikacılarla Rusya’nın yeniden yapılanması çalışmalarına katılmıştır. Orta Asya’da özerk Türk Cumhuriyetleri kurma faaliyetlerinde önemli roller üstlenmiştir. 1917 Ekim ihtilaliyle Bolşeviklerin güçlenmesi Taşkent’te siyasi faaliyetlerde bulunan Türk halkları ve Müslümanları etkilemiş, Hokand’da Orta Asya Türk tarihinde ilk modern devlet yapılanması olan Türkistan Muhtariyeti ilan edilmiştir (27 Kasım 1917). Kurulan Alaş Orda hükümetinde Çokay, önce Dışişleri Bakanı ve ardından Başbakan görevini icra etmiştir. Düzenli ordu kurulması, eğitim ve ekonomi gibi birçok alanda çalışmalar yapılmıştır. Ancak Bolşevikler 31 Ocak 1918’de Türkistan Muhtariyeti’ni dağıtmıştır ve Çokay hakkında ölüm emri verilmiştir.

Türkistan Muhtariyeti

Mustafa Çokay, Türkistan Muhtariyeti’nin dağıtılması sonrası Kazak milli hareketi Alaş Orda liderleri Alihan Bükeyhanov, Muhammedcan Tınışbayev ve Başkurtların lideri Zeki Velidi Togan ile istişarelerde bulunmuştur. Yine Rusya’nın iç bölgelerinde Rus demokratları ile birlikte Bolşeviklere karşı mücadelesini sürdürmüştür. Ancak Bolşevikler iç elleri de kontrol altına alınca, Çokay Mart 1921’de İstanbul’a gitmiştir. İşgal altında olan İstanbul’da faaliyet imkanı bulamayan Çokay buradan Paris’e geçmiştir. Hukukçu ve siyasetçi olmasının yanısıra gazeteci olan Çokay, Paris’te demokratik Rusya için çalışan aydınlarla birlikte Dni ve Poslednia Novosti gazetelerini çıkarmıştır. Daima bölgedeki Türk halklarının haklarını savunan Çokay bu gazetelerdeki makalelerinde de; demokratik bir Rusya’da Türkistan halklarının özerk bir yapıya kavuşmasını ve sonrasında daha geniş milli haklara kavuşmasını savunmuştur. Rus çıkarlarını ön plana çıkaran Rus demokratların yoluyla Çokay’ın yolu bir süre sonra ayrılmıştır. Böylelikle Çokay’ın Sovyet Rusya’dan ayrı olarak Bağımsız Türkistan fikri öne çıkmıştır.

Yeni Türkistan Dergisinin İlk Sayısı (İstanbul – Haziran 1925)

Türk Birliği’ne inanan Çokay, Fransa’da Promethee dergisinde yazılarına devam etmiş bir yandan da Ahıska Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Başkurt Türkleri ve Tatar aydınları ile diyaloğunu güçlendirmiştir. Türkistan Milli Birliği adı altında; Türkiye, Avrupa ve tüm Türk aydınlarını tek çatı altında toplamaya çalışmıştır. Teşkilatın yayın organı olarak Yaş Türkistan dergisini çıkarmıştır. Türk kültürel birliği fikirlerini savunduğu bu derginin 1929-39 yılları arasında 117 sayısı yayınlanmıştır. Bununla birlikte Çokay birçok esere imza atmıştır. Çokay’ın çeşitli dergilerde yayınlanmış 700’den fazla makalesi mevcuttur. İstanbul’da Yeni Türkistan dergisini çıkarmıştır. Ayrıca Tiflis’te de bulunan Çokay, burada Şafak adıyla çıkardığı gazetede Anadolu’daki Kuvayı Milliye hareketini destekleyen çalışmalar yapmıştır.

Çokay’ın öncelikli amacı tabii ki de bağımsız bir Kazakistan yani halkı için bağımsız bir devlettir. Ancak II. Dünya Savaşı’nın başlaması Mustafa Çokay’ın faaliyetlerini de etkilemiştir. Hitler’in Fransa’yı işgali ve Sovyetlere olan savaş ilanı sonrası Paris’te bulunan Çokay da Almanlar tarafından tutuklanmış ve Berlin’e götürülmüştür. Alman Nazi hükümeti, Çokay’ı, esir edilen Türkistanlılarla ilgili komisyonun başkanlığına getirmiştir. Bu süreçte de Çokay, esir kamplarındaki soydaşlarının sorunlarını tespit etmiş ve çözmek için çalışmıştır. Ancak Nazi hükümetinin Türkistanlılardan bir lejyoner ordusu oluşturmayı planladığını öğrenince, yine bu oluşturulacak orduda kendinden istenen başkumandanlık görevini reddetmiştir. Mustafa Çokay, Paris’e dönmek için geldiği Berlin’de aniden hastalanarak vefat etmiştir (27 Aralık 1941). Alman makamları Çokay’ın tifüsten öldüğünü söylerken, yakınları zehirlendiğini ileri sürmüştür.

Mustafa Çokay evinde Yaş Türkistan’ı hazırlarken (Nogent Sur Marne – 1930)

Mustafa Çokay siyasi faaliyetleriyle, çıkardığı gazete ve dergilerle, yayınlanan kitaplarıyla ve fikirleriyle her alanda; Türk halklarının bağımsızlığı ve birliği için mücadele etmiştir. Yazımın başındaki Türkiye ile ilgili sözünden ve hayatı boyunca mücadelesinden de anlaşılacağı üzere Çokay, sadece Kazak Türklerini değil tüm Türk dünyasını düşünmüştür. Belki tekrara düşmüş olacağım ancak bir yazımda da belirttiğim gibi Türk dünyası aydınlarının dünden bugüne gösterdiği hedef bellidir: Gaspıralı ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik.

[irp posts=”24960″ name=”Gaspıralı İsmail ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Abdulvahap Kara, Mustafa Şokay, https://islamansiklopedisi.org.tr/sokay-mustafa.

Kırımın Sesi Gazetesi (Web), Her Türk’ün iki vatanı vardır: Birincisi kendi doğduğu topraklar, ikincisi Türkiye’dir, https://kiriminsesigazetesi.com/her-turkun-iki-vatani-vardir-birincisi-kendi-dogdugu-topraklar-ikincisi-turkiyedir/, 17.08.2019.

Rasim Bayraktar, Türkistanlı Aydınlarımızın Siyasi ve Yayın Mücadelesi: Mustafa Çokayoğlu ve Etrafındakiler, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 39, 2013.

[/vc_toggle]

1919-1922: Kurtuluş Savaşı’nın Tarihi [İnfografik]

15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinin ardından 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Savaşı; Anadolu’da Erzurum, Sivas ve Amasya’da düzenlenen kongreler ile ‘birlik’ aşamasına geçilmiştir.

1919’da başlayan ve 1922’de Büyük Tarruz ve ardından 9 Eylül’de İzmir’in kurtulmasıyla son bulan savaş, Misak-ı Milli topraklarındaki son düşmanın bertaraf edilmesiyle taçlanmıştır. Anadolu halkının varını yoğunu feda ettiği savaş sonucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmıştır. Tüm dünyaya ilham kaynağı olan bu şanlı direniş karşısında diz çökmek zorunda kalan emperyalist güçler, bu topraklardaki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır.

Sevr Anlaşmasını kabul etmeyen Anadolu halkının topyekün sürdürdüğü Kurtuluş savaşının zaman çizelgesinin olduğu infografikte savaşın dönüm noktaları gösterilmiş.

Her Türk vatandaşının elinin altında bulunması gereken bir infografik.

Kurtuluş Savaşı zaman çizelgesi [İnfografik] – Büyütmek için üzerine tıklayın

Not: Fotoğrafın üzerine tıklayıp yüksek çözünürlükteki infografiği indirebilir ve okullarda kullanabilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”10835″ name=”Atatürk: İngiliz Muhiplerine Sızan Osmanlı İstihbaratçısı”]

[irp posts=”2073″ name=”Kûtu’l-Amâre: Osmanlı’nın Son Zaferi”]

[irp posts=”22668″ name=”Wilson’un Hazırlattığı Bölünmüş Osmanlı Haritası”]

İsmi Az Bilinen 4 Zalim Lider

Dünyamız, üstünde hakimiyet mücadeleleri sürdüğünden beri hep katliamlara sahne olmuştur. Ne yazık ki ölenler hep masumlardı. Gerek insanları kontrol etmek gerek de sömürgecilik amaçlı bu katliamlar, kandan ve ölümden başka bir şey getirmemiştir. Bu yazımda Hitler ve Stalin gibilerden ziyade ismi daha az bilinen zalimleri yazacağım. Başlayalım…

Belçika Kralı II. Leopold

Kral II. Leopold, diğer Avrupa ülkelerinin yöneticileri gibi Afrika kıtasının zenginliklerinden faydalanmak istiyordu. Bu sebepten ötürü 1876 yılında Kral’ın girişimleriyle Uluslararası Afrika Birliği kuruldu. Tabii ki bu birliğin amacı Afrika’yı medenileştirmek ve köle ticaretine son vermek değildi. Oranın tüm zenginliğinden faydalanmak idi. Belçika bu süreçte İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle dostluk ilişkileri kurarak kendini ön plana çıkarmıştır. Ulusal komite atayan ilk ülke olan Belçika’dır ve Kral II. Leopold bu komiteyi kendi servetinden bizzat finanse etmiştir.

II. Leopold’un zengin toprakları ele geçirme isteği, Afrika’da araştırma yapmaya giden gazeteci Henry Stanley ile birleşti. Stanley Afrika’da, ticarî ağlar oluşturmuş, su kanalları yapmış, ticareti geliştirmiş ve okuma-yazma bilmeyen şefler II. Leopold ile anlaşma imzalamaya ikna edildi. Tabii bu anlaşmalar Kral’ın istekleri doğrultusunda uygulamaya kondu. 1884-1885 yılları arasındaki Berlin Konferansı’nda Belçika’nın Kongo üzerindeki hakimiyeti tanındı ve bağımsız Kongo Cumhuriyeti kuruldu.

Kral II. Leopold, Avrupa’da gelişen sanayi ile birlikte kauçuk kullanımına büyük ihtiyaç doğdu. Büyümesi yıllar alan kauçuk ağacını bünyesine fazlasıyla bulunduran Kongo, Belçika için gelir kaynağı oldu. Kauçuğun üretiminde tabii ki Avrupa’nın modern(!) insanı değil, yerel halk acımasızca çalıştırıldı. Çok ağır şartlarda çalışan işçilerin isyan ettikleri zaman elleri ve ayakları çapraz şekilde kesilerek itaat etmeleri sağlanıyor. Kauçuk fiyatı arttıkça kotalar da artıyor ve bu kotaları dolduramayanların elleri ya da ayakları kesiliyordu. Kotaları dolduramayan bulunamazsa ya da iki elini kullanması gerekiyorsa bunlar yerine eşlerinin ya da çocuklarının elleri ve ayakları kesiliyordu.

Çıkan isyanları bastırmak için ateşli silahlar kullanıldı. Fazla mermi kullanımını önlemek amacıyla vahşi bir yöntem izlendi. Kongolu askerler, öldürdükleri her kişinin ellerini kesip beyaz bir subaya teslim edeceklerdi.

Hideki Tojo

1919 yılında Almanya ve İsviçre’de ataşelik yaptığı sırada Naziler ile tanışan Tojo, adını ilk olarak Mançurya’da duyurdu. Kwangtung ordusunun başında aldığı hızlı ve etkin kararlar sayesinde kendisine jilet (razor) lakabı verildi. 1939 yılında ülkenin 40. Başbakanı olarak atandı. Tojo, militarist bir siyaset anlayışı yürüterek Çin’de ve Güney Asya’da 5 milyon kişiye soykırım yaptığı Birleşmiş Milletler (BM) raporuna girmiştir. Amerika donanmasına karşı yapılan Pearl Harbor baskınının karar verenidir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından gelen başarısızlıklar sebebiyle 1944’te istifa etti. Atılan atom bombalarından sonra Japonya’nın tümüyle teslim olması üzerine General McArthur, Tojo’nun yakalanmasını emretti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra askerî ceza mahkemesinde savaş suçlusu olarak yargılandı. 12 Kasım 1948’te idam cezasına çarptırılan Tojo’nun infazı 23 Aralık 1948’te Sugamo hapishanesinde gerçekleşti. Ölmeden önce işlediği suçlar ve zulümler nedeniyle özür dilemiş ve Amerika hükümetinden merhamet beklemiştir.

Saloth Sar (Pol Pot)

Nisan 1975’te darbe ile başkenti ele geçirdikten sonra Demokratik Kamboçya’yı kurduğunu ilan etti. Komünist düşünceye sahip olan Sar, aklındaki siyasî ve sosyal düzeni kurmak için kolları sıvamaya başladı. Kapitalizme ait ne varsa kaldırmak istiyordu. Para, din, teknoloji… Halk zorunlu olarak şehirlerden köylere göç ettirildi ve ülkedeki üniversiteler, okullar, bankalar, gazeteler, fabrikalar kapatıldı. Aklındaki komünist düzeni kurmak için her türlü zulmü gerçekleştirdi. Eğitimi olan herkesi ağır işkencelerden geçirerek katletti. “Burjuva medeniyeti” dediği şeyi yok etmek isteyen Sar, bu uğurda elini kana bulamaktan vazgeçmedi.

Çiftçilik haricinde her işi ve mesleği yasaklayan Sar, aile fertlerini birbirinden ayırarak tarlalarda çalışılmasını zorunlu hale getirdi. Pol Pot yani Sar, ülkede eskiye dair ne varsa silmek ve sıfırdan bir ülke kurmak istiyordu. Sar’ın bu yıkım dalgası tarihe Sıfır Yılı olarak geçti.

Halkı eski değerlerinden koparıp, sınıfsız bir köy toplumu ve yeni bir nesil oluşturmak için karşısına çıkan her şeyi zulümle bastıran Pol Pot, bu ideolojisine Potansiyel Politik adını verdi. Bu rejim, Ölüm Tarlaları olarak geçen sistematik katliamlar gerçekleştirmiştir.

3 yılda 3 milyona yakın Kamboçyalıyı katleden Pol Pot’un hakkında sınır komşusu Vietnam geldi. 1979 yılında Kızım Kmerler’i yenilgiye uğrattılar ve Kamboçya’ya girdiler. Yönetimi kaybeden Pol Pot, Tayland’ın ücra köşelerinde gerilla hareketi sürdürdü. 1997 yılında Kızıl Kmerler başarısız bir darbe girişimi denediler. Kendi yandaşları tarafından ev hapsine mahkûm edilen Pol Pot 1998 yılında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Mengistu Haile Mariam

1974 yılında Etiyopya’da krala darbe yapılıp monarşinin yıkılmasının ardından PMAC isimli geçici bir hükümet kuruldu. Mariam, bu darbeci subaylardan sadece biriydi fakat en zeki olanıydı. PMAC içinde başkan yardımcılığı yaparken, zekice taktikler izleyerek yönetim için sivrilerek kilit haline geldi ve başkan dahil 60 kişinin infaz emrini verdi. Böylece yetkili kişi olarak sadece kendisi kaldı.

Yönetimi ele geçirmesinin ardından sol görüşlü bir yönetim anlayışı belirledi. Sanayi, tarım ve çiftlikler millileştirildi. Etiyopya kendi içine kapanarak adeta inzivaya çekildi. Fakat halk için görünürde değişen bir şey yoktu. Monarşi yıkılmıştı ama bu sefer de “sol monarşi” gelmişti. Halkın refah düzeyi yükselmiyor, önceki monarşi döneminden farksızdı durum.

Hal böyle olunca halkın içinden muhalif bir grup çıktı. Kendilerine Beyaz Terör diyorlardı. Buna karşılık Devlet Başkanı Mariam, Kızıl Terör adında bir yıkın hareketine girişti ve bunun sonunda yaklaşık 400 bin kişinin öldürüldüğü söylenmekte.

Muhalifleri temizleyen Mariam, daha da güçlenerek Sovyet Rusya ve Küba ile yakın ilişkiler içine girdi. 1977 yılında Somali’nin Etiyopya’ya düzenlediği askerî harekâtı, Sovyet Rusya’dan aldığı silahlar ve Küba’dan aldığı lojistik desteği ile bertaraf etti.

Mariam, sürekli olarak kıtlık olaylarıyla mücadele etti. Diğer yöneticiler gibi lüks içinde yaşamayı değil, daha mütevazı bir hayat yaşamayı seçmişti.

Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Rusya, Etiyopya’ya desteğini kesti. Yeterli güç bulamayan Mariam, istifa etti ve 1991 yılında Zimbabwe’ye kaçtı. 2006 yılında Etiyopya’da, Kızıl Terör yıllarından dolayı yargılandı ve soykırım suçundan ömür boyu hapse mahkûm edildi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

afam.org.tr/belcikanin-kara-tarihi-kral-ikinci-leopoldun-kongo-katliami/

tarihkomplo.com/2015/07/cinde-5-milyon-kisiye-soykrm-yapan.html

ilimvemedeniyet.com/kambocyada-pol-pot-rejimi.html

tarihkomplo.com/2016/06/etiyopyann-kzl-teror-ile-anlan.html

[/vc_toggle]

Amacına Ulaşamamış İttifak: Bağdat Paktı

Bağdat Paktı, 1955 yılında Türkiye ve Irak’ın işbirliği antlaşması ile ortaya çıkmış daha sonra İngiltere, Pakistan ve İran’ın da katılımıyla genişleme süreci yaşamıştır. Başlangıçta Ortadoğu’da bir savunma teşkilatı amacını taşısa da amacına ulaşamamış ve aksine Ortadoğu ülkelerini 3 gruba ayırmıştır. Birinci grup, diğer Ortadoğu ülkelerinin aralarına katılması için çabalayan Türkiye ve Irak; ikinci grup, bu işbirliğini Batı emperyalizminin bir parçası olarak görüp karşı çıkan Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan, üçüncü grup ise, ittifaka katılmak istemeyen aynı zamanda da karşı çıkan grupta da yer almayan Ürdün ve Lübnan.

Tüm bunlar göz önüne alındığında Bağdat Paktı başlangıçtaki amacına ulaşamamış ve 1958 yılında Irak’taki darbenin ardından çözülme yaşamıştır. Daha sonra Ankara merkezli Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak isim değiştirse de başlangıçta temel hedef olan Ortadoğu’da savunma işbirliği teşkilatı amacı havada kalmıştır.

Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci

Ortadoğu’da bir savunma işbirliği sistemi gerçekleştirme düşüncesi Amerika Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın tasarısına dayanmaktadır. Dulles, Ortadoğu ülkelerini bir ittifak altında toplamak amacıyla 1953’te tüm Ortadoğu ülkelerine ziyaretler gerçekleştirmiştir. Dulles, bütün Ortadoğu’yu kapsayacak bir savunma sistemi kurulması için uygun atmosferi bulamadı ve Washington’a dönüşünde 1 Temmuz 1953’de Ulusal Güvenlik Konseyinde bir konuşma yapan Dulles “Kuzey Kuşağı” (Northern Tier) savunma projesini ortaya atmıştır.

Dulles’a göre, Orta Doğu’nun savunması başta Türkiye olmak üzere İran, Irak ve Pakistan gibi Sovyet tehdidinin bilincinde olan ve olası bir Sovyet saldırısının güzergâhında bulunan Kuzey Kuşağı ülkelerine dayandırılmalıydı. Çünkü Arap devletlerini öncelikle rahatsız eden konu İsrail’in oluşturduğu tehdit ile İngiltere’nin bölgedeki askeri varlığı (Mısır ve Irak’taki üsleri) iken, Kuzey Kuşağı devletlerini öncelikle rahatsız eden doğrudan hissettikleri Sovyet tehdidiydi.[1] Dulles, Ortadoğu’da savunma sistemi fikrini ileri bir tarihe ertelemeyi planlamıştır.

Kuzey Kuşağı / Seddi ( Northern Tier) ülkelerini gösteren harita [2]

Daha sonra Türkiye, ABD’nin bıraktığı Ortadoğu’da savunma sisteminin kurulması düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla harekete geçmiştir.

Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın Ankara ziyareti sonunda, 18 Ekim 1954’te yayımlanan bildiri ile Türkiye ve Irak; Ortadoğu’da bir güvenlik teşkilatı kurmaya karar verdiklerini ve Türkiye’nin Arap menfaatlerine aykırı bir politika izlemeyeceği açıklandı.[3] Türkiye ile Irak’ın bu açıklaması başta Mısır olmak üzere Arap devletleri tarafından tepki ile karşılandı.

Ortadoğu’da güvenlik teşkilatı meselesi, Arap Ligi[4]’nin 22 Ocak-6 Şubat 1955 arasında yaptığı toplantıda tartışma konusu olmuştur. Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan pakta karşı cephe almışlardır. Irak pakt fikrini savunmuş, Ürdün ve Lübnan ise uzlaştırıcı bir rol almak istedilerse de toplantı sonuç vermemiştir.[5]

Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955’de Bağdat’ta “Türkiye-Irak Karşılıklı İşbirliği Antlaşması’nı “ imzalamıştır.[6]

Bu paktın iki ana amacı olmuştur:

  1. Herhangi bir yerden gelecek muhtemel saldırılardan Orta Doğu’yu korumak,
  2. Konunun ilgilendirdiği ülkelerin ekonomik gelişmelerini sağlayabilme çabalarında bu ülkeler arasında işbirliği sağlamaktır.

Bu antlaşmanın 5.maddesine göre; «Bu pakta her devlet katılabilirdi. Yalnız şu şartla ki bu devletin bir Arap Ligi üyesi olması veya taraflarca tanınmış olması gerekmekteydi.»[7]

Türkiye, diğer Arap ülkelerinin pakta katılması konusunda ikna etmek için ziyaretlere başladı. Türkiye ve Irak özellikle Ürdün ve Lübnan’ın katılımını önemsiyordu çünkü onların katılması halinde diğer Arap ülkelerinin de pakta katılacağını düşünüyorlardı. Ancak planladıkları gibi olmadı, Ürdün ve Lübnan Bağdat Paktı’na katılmayı reddetti ancak Mısır ve Suriye’nin oluşturduğu Bağdat Paktı’na karşı olan bloğa da katılmadılar.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın gerçekleştirdiği Ürdün ziyareti ile ilgili haber.

Bağdat Paktı’na 4 Nisan 1955’te İngiltere; 23 Eylül 1955’te Pakistan; 3 Kasım 1955’te İran katılmışlardır.

Ülkelerin Bağdat Paktı’na Bakışları 

Bağdat Paktı özellikle Mısır ve Suriye başta olmak üzere bazı Arap devletleri tarafından Batı’nın Orta Doğu’daki çıkarlarını korumaya yönelik oluşturulmuş bir antlaşma olarak görülmektedir.

Mısır ve Suriye Türkiye ve Irak’a karşı geniş bir kampanya açmışlardır ve Paktı Batı emperyalizminin bir vasıtası, İsrail’e hizmet eden bir alet olarak gösterilmiştir.[8]

Irak dışında diğer Arap devletlerinin pakta katılmamasında ABD’nin pakta üye olmaması da önemli rol oynamıştır.

Hindistan, ABD’nin Pakistan’a verdiği desteğin bir kanıtı olduğu düşünmüştür.

Sovyetler Birliği tarafından Soğuk Savaş’ın bir parçası kabul edilmiştir.

Mısır ve Suudi Arabistan’ın gözünde, Bağdat Paktı Arap birliği kavramına bir tehdit olarak görmüştür. Nasır ise paktı, batı sömürgeciliğinin yeni bir müdahalesi olarak nitelendirmiştir.[9]

ABD açısından bu paktın kurulması önemliydi çünkü Dulles’ın fikri temelinde şekillenen bu pakt, Sovyet tehdidinin Ortadoğu’da yayılması önünde engel teşkil etmekteydi.

İsrail, pakta karşı çıkmamış ancak Türkiye ile ilişkileri açısından bazı endişeleri olduğunu dile getirmiştir.

Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan Bağdat Paktı’na karşı bir cephe oluşturmak ve Arap Birliği’ni korumak amacıyla aralarında bazı savunma anlaşmaları imzalamışlardır.[10]

Üye Ülkelerin Amaçları

Türkiye’nin Bağdat Paktı’nda bulunmasının başlıca sebebi maruz kaldığı Sovyet tehdidi olmuştur.  Türkiye, Sovyetler tarafından yapılacak herhangi bir saldırıya karşı sınırlarını koruma amacıyla güney sınırında bulunan İran ve Irak ile bir anlaşma içinde bulunmak istemiştir. Türkiye’nin bir Orta Doğu savunma sistemi kurulmasını istemesinin bir başka sebebi de Amerika Birleşik Devletleri’ni Orta Doğu’da desteklemesine karşılık olarak daha fazla ekonomik ve askeri destek beklemesidir.

İngiltere’nin amacı bazı bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek olmuştur. İngiltere, pakt içerisinde üstünlük sağlayıp ekonomik ve askeri açıdan politikalarını yürütmede paktı bir araç olarak görmüştür.

Pakistan,  Amerika’dan askeri yardımı alma ve Hindistan ve Afganistan’a karşı askeri konumunu güçlendirme amacıyla pakta üye olmuştur. Pakistan dikkatini Orta Doğu’nun savunma sorunlarından çok kendi siyasi ve ekonomik problemlerine odaklanmıştır.

Irak’ın bir savunma paktında bulunmasının sebebi Sovyet askeri tehdidi olsa da, aslında paktı imzalamasında şu faktörler daha etkili olmuştur:

  1. 1930 İngiltere-Irak Antlaşmasının ulusal hassasiyete daha uygun bir düzenleme ile yenilenmesi;
  2. Irak-Suriye Birliği’nin ve “Bereketli Hilal” planının gerçekleştirilmesi;
  3. Daha fazla Amerikan askeri yardımı almak;
  4. Mısır’ı kaybetmek pahasına Irak’ın Arap devletleri arasındaki prestijini artırmak.[11]

ABD’nin Bağdat Paktı’na Katılma Sebepleri

Dışişleri Bakanı Dulles, Türkiye, Irak, İran ve Pakistan Büyükelçileriyle yaptığı Aralık 1956’daki bir toplantıda ve Savunma Bakanı Charles Wilson’un Başkan Eisenhower’a gönderdiği bir mektupta bu nedenler ortaya konmuştur:[12]

  1. ABD, bu pakta katılması durumunda Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da yeni politikalar geliştirerek, burada kendisi açısından zemin kazanmaya yönelik hareketlere girişebileceğini düşünmüştür.
  2. İsrail unsurudur. İsrail, baştan beri kurulan bu pakttan tedirgin olmuştur. ABD bu pakta katılarak yakın müttefiki olan İsrail’i daha fazla kaygılandırmak istememiştir.
  3. ABD’nin bu pakta katılması durumunda bu katılım işleminin ABD Senatosu’nda onaylanması zorunluluğu bulunduğundan, ABD yönetimi Ortadoğu politikasının iç politika konusu yapılmasını istememiştir.

1957 Mart’ında, ABD’nin pakta üye olması yönündeki baskıları ortadan kaldırmak için Eisenhower Doktrini kabul edilmiştir. 1958’de Irak’ta meydana gelen ihtilalden sonra, ABD paktın kalan üç bölgesel üyesi ile ikili anlaşmalar imzalamayı kabul etmiştir. Bu anlaşmalar Mart 1959’da imzalanmıştır.[13]

Bağdat Paktı’nın Çözülme Süreci

Bağdat Paktı’nın dağılmasının en temel sebebi 1958 yılında gerçekleşen Irak Darbesi olmuştur. Irak’taki darbenin ardından Irak’taki Batı yanlısı tutum sona ermiştir. Irak’ın Bağdat Paktı’ndan resmen ayrılması 24 Mart 1959 tarihinde gerçekleşmiştir.

Irak Bağdat Paktı’ndan çekildi – Cumhuriyet Gazetesi

Türkiye her ne kadar Irak’a müdahalede bulunmak istese de Batılı devletler ve Bağdat Paktı’nın diğer üye devletleri buna yanaşmamıştır. Batılı devletlerin Irak’taki yeni rejimi yavaş yavaş tanımalarının ardından Türkiye’de 31 Temmuz’da yeni rejimi tanımak zorunda kalmıştır.[14]

Irak Darbesi’nin ardından savunma paktını diğer Arap ülkeleri ile gerçekleştirme fikri rafa kaldırılmıştır. 21 Ağustos 1959’da Bağdat Paktının adı CENTO (Central Treaty Organization) – Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak değiştirilmiş ve merkezinin Ankara olduğu açıklanmıştır.

SONUÇ

Bağdat Paktı başlangıçta ortak amaçlarla kurulmuş bir savunma işbirliği teşkilatı olarak ortaya çıkmış olsa da zaman içerisinde üye devletlerin farklı amaçlarının olması, Arap ülkelerinden yalnızca Irak’ın katılmış olması, Ortadoğu ülkelerini üç gruba ayırması, katılmayan Arap devletleri tarafından Batı’nın emperyalist amaçlarını gerçekleştirmede bir maşası olarak görülmesi vb. sebeplerden ötürü amacına ulaşamamış ve şeklini değiştirmek zorunda kalmıştır.

Tamamlanamayan bu pakt Ortadoğu’da Sovyet ilerlemesinin önüne geçmek yerine tam tersi Sovyetlerin yerini sağlamlaştırmıştır. Son olarak 1958’de gerçekleşen Irak Darbesinin ardından paktın çözülmesi başlamış Irak paktan ayrılmıştır. Şu anda isim değiştirmiş, Merkezi Antlaşma Teşkilatı olarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, 2012

Türel Yılmaz Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, 2016

Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1990, İmge Kitapevi, Ankara, 1991

Sina Akşin, Kısa 20.Yüzyıl Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017

Bürkan Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi Sayı:3 Cilt:5, 2016

Behçet Kemal Yeşilbursa, Bağdat Paktı(1955-1959), Tarihin Peşinde Dergisi Sayı:6, 2011

[1] Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, s.93

[2] https://www.google.com/url?sa=i&url=https%3A%2F%2Fkc-johnson.com%2Ffebruary-25-the-eisenhower-years-u-s-policy-toward-the-middle-east-1953-1960%2F&psig=AOvVaw3N_Ux2vyRMYDoOUpGmnBr3&ust=1588442910603000&source=images&cd=vfe&ved=0CA0QjhxqFwoTCJjw9Y6hk-kCFQAAAAAdAAAAABAD

[3] Yani bununla anlatılmak istenen Türkiye’nin İsrail meselesinde Arapların meşru menfaatlerine aykırı hareket etmeyeceği idi.

[4] Arap Ligi hakkında daha fazla bilgi için bkz. http://www.mfa.gov.tr/arap-ligi.tr.mfa

[5] Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul, s.636

[6] Bu antlaşma daha sonra Bağdat Paktı olarak anılmıştır.

[7] Bu maddeye göre, Irak’ın tanımadığı İsrail’in pakta katılması mümkün değildi. Böylelikle Arap devletleri için taviz verilmişti.

[8] Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, s.413

[9] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.89

[10] 20 Ekim 1955 Mısır – Suriye; 27 Ekim 1955 Mısır- Suudi Arabistan savunma antlaşmaları imzalamıştır. 21 Nisan 1956’da Mısır- Suudi Arabistan- Yemen savunma antlaşması imzalamıştır.

[11] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.91

[12]Serbest, Bağdat Paktı’nın Kuruluş Süreci ve Gelişiminde Türkiye’nin Rolü, MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, s.416

[13] Yeşilbursa, Tarihin Peşinde Dergisi, s.94

[14] Şahin, Uluslararası Politikada Ortadoğu, Barış Kitap, Ankara, s.95

[/vc_toggle]

Endüstri 4.0: ‘Nesnelerin İnterneti’nin Hayatımıza Katacakları

Sanayi devriminin ilki su ve buhar gücünün kullanılması ile 18. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıktı. Buhar makinesinin icadı ve mekanik üretim tesislerine dayanan devrimi yaklaşık yüzyıl sonra seri üretime geçilmesi ile başlayan 2. devrim dalgası takip etti. Üretimin serileşmesinde elektriğin kullanımı ve iş bölümüne dayanan sistemin uygulanması etkili oldu.

Endüstri Tarihine Kısa Bir Yolculuk

20. yüzyıla gelindiğinde dünya nihayet dijital çağa adım attı ve devrimlerin 3. sü olan dijital sanayi devrimi çağı başladı. Elektronik ve bilgi teknolojilerinin geliştirilmesi sayesinde üretim süreçlerinin otomasyonu gerçekleştirildi. Peki, devrimler bu çağ ile sona mı erdi? Aksine, 3. devrim otonom makine ve sanal ortamların çağını başlatarak tüm dengeleri alt üst eden 4. sanayi devrimini getirdi.

2011 yılında yapılan Hannover Fuarı’nda ilk kez bahsedilen Endüstri 4.0 ya da 4. Sanayi Devrimi, birçok çağdaş otomasyon sistemini, veri alışverişlerini ve üretim teknolojilerini içeren kollektif bir terimdir. Bu devrim nesnelerin interneti, internetin hizmetleri ve siber-fiziksel sistemlerden oluşan bir değerler bütünüdür. Aynı zamanda bu yapı akıllı fabrika sisteminin oluşmasında büyük rol oynar. Bu devrim, üretim ortamında her bir verinin toplanmasına ve iyi bir şekilde izlenip analiz edilmesine olanak sağlayacağı için daha verimli iş modelleri ortaya çıkacaktır.

Endüstri 4.0,  6 prensibe dayanmaktadır.

1) Karşılıklı Çalışabilirlik: Siber fiziksel sistemlerin yeteneği ile (örn. iş parçası taşıyıcıları, montaj istasyonları ve ürünleri) nesnelerin interneti ve hizmetlerin interneti üzerinden insanların ve akıllı fabrikaların birbirleriyle iletişim kurmasını içerir.

2) Sanallaştırma: Bu yapı akıllı fabrikaların sanal bir kopyasıdır. Sistem, sensör verilerinin sanal tesis ve simülasyon modelleri ile bağlanmasıyla oluşur.

3) Özerk Yönetim: Siber-Fiziksel sistemlerin akıllı fabrikalar içinde kendi kararlarını kendi verme yeteneğidir.

4) Gerçek-Zamanlı Yeteneği: Verileri toplama ve analiz etme yeteneğidir. Bu yapı anlayışın hızlıca yapılmasını sağlar.

5) Hizmet Oryantasyonu: Hizmetlerin interneti üzerinden siber-fiziksel sistemler, insanlar ve akıllı fabrika servisleri sunulmaktadır.

6) Modülerlik: Bireysel modüllerin değişen gereklilikleri için akıllı fabrikalara esnek adaptasyon sistemi sağlar.

Endüstri 4.0, teknolojilerin ve değer zinciri organizasyonları kavramlarının kolektif bir bütünüdür. Siber-Fiziksel sistemlerin kavramına, nesnelerin internetine ve hizmetlerin internetine dayalıdır.

 

Siber-Fziksel Sistemler (CPS)

Siber fiziksel sistemler;

…tümleşik sistemleri içeren ve haberleşebilen nesneler, cihazlar, makineler ve lojistik bileşenlerdir

… İnternet üzerinden ve İnternet servislerini kullanarak haberleşebilir

… birbirleriyle ağ oluşturabilir ve özerk biçimde ve insanlarla birlikte merkezi olmayan şekilde karar alabilir.

Siber fiziksel sistem (CPS) İnternet gibi bir veri altyapısı üzerinden haberleşebilen enformasyon teknolojileri (IT) / yazılım bileşenleri ile mekanik ve elektronik parçalardan oluşan ağ anlamına gelmektedir. Siber fiziksel sistem son derece karmaşıktır. Siber fiziksel sistemler tümleşik sistemlerin kablolu veya kablosuz haberleşme sistemleri aracılığıyla ağ haline getirilmesi suretiyle oluşturulmaktadır. Terim, Almanya genelinde elektrik şebekesinin daha da geliştirilmesi, akıllı bir elektrik şebekesi gibi büyük, merkezi olmayan, karmaşık sistemlerin araştırılması ve geliştirilmesi ve belirli üretim ihtiyaçlarına son derece dinamik şekilde adapte edilebilecek yenilikçi endüstriyel üretim tesislerinin tasarlanmasına dair yeni, teorik bir temele ihtiyaç duyulmasından ortaya çıkmıştır.

Siber fiziksel sistemlerin kullanım alanı çok geniştir. Uygulama alanları yüksek güvenilirlikli medikal ekipman ve sistemleri, ortam destekli yaşam sistemleri (AAL), IT trafik yönetimi ve ulaştırma lojistik sistemleri, arabalar için network haline getirilmiş emniyet ve sürücü yardım sistemleri, endüstriyel proses kontrol ve otomasyon sistemleri, sürdürülebilir çevre etki ve izleme sistemleri, enerji kaynağı yönetim sistemleri, askeri sistem networking sistemlerini ve haberleşme ve kültürle ilgili altyapı sistemlerini kapsamaktadır.

Nesnelerin İnterneti

İlk kez 1999 yılında Kevin Ashton tarafından kullanılan Nesnelerin İnterneti (Internet of Things/IoT), standart olarak “benzersiz bir şekilde adreslenebilir nesnelerin kendi aralarında oluşturduğu, dünya çapında yaygın bir ağ ve bu ağdaki nesnelerin belirli bir protokol ile birbirleriyle iletişim içinde olmaları” şeklinde tanımlanıyor. Bu tanıma göre her bir nesne mobil ağ üzerinden ulaşılabilen özelliklere sahip. 2020 yılına kadar 24 milyardan fazla IoT cihazı olacağı yönündeki tahminlerin ortaya koyduğu bir gerçek var: Dünya giderek daha fazla değişecek.

“Nesnelerin İnterneti” terimi bilgisayarın (kişisel) cihaz olarak nasıl artan şekilde yok olduğunu ve yerini “akıllı nesnelere” bıraktığını tarif etmektedir. Mevcut durumdaki gibi insanların dikkatine tabi bir nesne olmak yerine “Nesnelerin İnternetinin” insanlara işlerinde zarif biçimde yardımcı olması amaçlanmaktadır. Gittikçe daha da küçülen tümleşik bilgisayarlar insanlara, onların dikkatini dağıtmadan veya pek fark edilmeden yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Örneğin muhtelif sensörlere sahip -giyilebilir- minyatür bilgisayarlar doğrudan giysi parçalarına yerleştirilmektedir.

Nesnelerin İnterneti, tekil olarak tanımlanabilir fiziksel objelerin (nesnelerin) web-benzeri bir yapıdaki sanal temsille bağlanması anlamına gelmektedir. Artık sadece insan katılımcılardan değil, aynı zamanda nesnelerden de oluşmaktadır.

RFID (Radyo Frekansı Tanımlama) kullanılarak otomatik tanımlama sıklıkla Nesnelerin İnternetinin temeli olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte nesneler barkod veya 2B barkod kullanılarak da tekil olarak tanımlanabilmektedir. Sensör ve eğleyiciler gibi birleşenler fonksiyonları eylemlerin durumu / ifasının tespitini kapsayacak şekilde genişletmektedir. Nesnelerin İnternetinin genişletilmiş tanımları gelecekteki internet ile olan bağlantıya ve ilgili araştırma konularından ayrılmaya vurgu yapmaktadır.

Peki, Nesnelerin İnterneti önümüzdeki 10 yılda neleri değiştirecek?

Dünya Çapında Dijital Dönüşüm Devrimi!

Endüstriyel Nesnelerin İnterneti (IIoT), internetin yeteneklerini cihazlara getirerek gelenekselliği değiştiriyor ve büyük fırsatlar sağlıyor. Ev, ofis ve şehir hayatı, sağlık, kişisel ve sosyal alan, taşımacılık ve lojistik alanlarında büyük değişimler yaşanıyor. Dijital dönüşüm sayesinde yeni ürün ve hizmetler geliştirmek, yeni fiyatlandırma ve iş modelleri geliştirmek, maliyetleri sabit CAPEX’ten değişken OPEX’e kaydırmak, maliyetleri düşürmek ve verilere dayanan çevik karar vermeyi etkinleştirmek mümkün olabiliyor.

(Capex (Capital Expenditures) yatırım harcamalarını ifade ederken, Opex (Operational Expenditure) daha güncel giderleri yani adı üzerinde operasyonel harcamaları ifade eder.)

Nesnelerin interneti benimsendiğinde ve yaygınlaştığında dijital kültür evrilecek, hayatı kolaylaştıran teknolojiler hayatımızın her alanına dâhil olacak ve internet verimli bir ekosistem haline gelecek.

Sağlık Sektörü Gelişecek

Nesnelerin internetinin en çok değişim yarattığı ve yaratmaya devam edeceği sektörlerden biri sağlık sektörü. Sağlık performansını takip eden mobil uygulamalar, akıllı bileklikler ve birbirine bağlı kişisel nesneler, gelecekte yeni sağlık modellerini ortaya çıkaracak. Hastalar hakkında hemşireleri bilgilendiren akıllı yataklar sayesinde hemşirelerin iş gücü azalacak. IoT sensörleri ve ileri mühendislik sayesinde ameliyathane ortamında verimli şekilde çalışabilen robotlar, kusursuz ameliyatlar gerçekleştirebilecek.

Trafik Kazaları Azalacak

IoT tabanlı trafik yönetim sistemleri sayesinde taşıtlar daha rahat gezinecek ve trafikte uzun süre sıkışıp zaman kaybetmeyecek. Sürücüsüz otonom arabalar sayesinde insanlardan kaynaklanan trafik kazaları azalacak. Gartner’e göre, 2020’de yollarda 250 milyon bağlantılı otomobil olacak.

Yenilenebilir Enerji Büyüyecek

Cihazlar enerjiyi korumak için yeşil kaynaklara yöneldikçe; enerji sistemi ayarlarını gerçek zamanlı olarak optimize edebilmek, enerji tüketen cihazların performansını izlemek ve analiz edebilmek mümkün olacak. Yenilenebilir enerji sistemlerinin temel bileşeni olan depolama, nesnelerin interneti sayesinde uygun maliyetli hale getirilebilecek. Akıllı şebeke sistemleri sayesinde güç verimli dağıtılacak ve elektrik kesintileri yaşama ihtimali düşecek.

Çevre Kirliliği Önlenecek, Tarım Akıllanacak

Nesnelerin interneti sayesinde denizlerde, tarlalarda ve şehirlerde kirlilik seviyeleri ve topraktaki nem analiz edilebilecek. Bu sayede çevre kirliliği konusunda önlem alınabilecek. Nesnelerin interneti, akıllı tarım dönemi başlatacak. Çiftçilikte akıllı cihazlar kullanılacak ve çiftçiler mahsulün potansiyel koşullarını gerçek zamanlı olarak izleyebilecek. Bu sayede gıda arzı çoğaldığı gibi ülke ekonomisine katkı da sağlanmış olacak.

Alışveriş Tarzı Değişecek

İnternetin yaygınlaşması ve gelişmesi insanları fiziksel olarak alışveriş yapmak yerine online alışveriş yapmaya yöneltti. IoT, alışverişi daha da değiştirmeyi vaat ediyor. Daha akıllı cihazlar sayesinde mağazalar satın alma modellerini ve ihtiyaç duyulan stoğu daha iyi tespit edebilecek ve tüketiciler istediği her türlü ürüne kolayca erişebilecek.

Veri Güvenliğini Sağlamak Güçleşecek

IoT sayesinde gelişen internet ekosistemi veri güvenliği konusunda daha fazla önlem alınmasını gerektirecek. Siber güvenlik uzmanlarına göre bu olumsuz etkinin azaltılması yine IoT sayesinde olabilecek.

2025 yılına gelindiğinde, IoT teknolojisinin dünya çapında değeri 6,2 trilyon dolar olacak. Genel olarak IoT, yaşamın tüm yönlerine ve tüm sektörlere entegre edilecek. Bu sayede daha iyi izleme, işleme ve kontrol kalitesi sağlanabilecek ve karar verme süreçleri daha hızlı ilerleyecek.

Hizmetlerin İnterneti

Zihinde canlanan Hizmetlerin İnternetinde hizmetler ve fonksiyonlar hassas yazılım birleşenleri olarak temsil edilmekte ve sağlayıcılar tarafından Internet (bulut) üzerinden sunulmaktadır. Hizmetlerin İnternetinde, çeşitli pazar oyuncularından gelen bulut-tabanlı geliştirme ve servis platformları basitçe web-uyumlu hizmetlerin geliştirilmesi ve sunulması opsiyonu sağlamaktadır.

Hizmetlerin İnterneti geleceğin interneti için en büyük potansiyel büyüme alanlarından birisi olarak kabul edilmektedir. Özellikle işle ilgili hizmetler internet kullanılarak sunulacak ve büyük ölçüde gerçekleştirilecektir. Facebook ve Twitter gibi Web 2.0 uygulamaları temelde tüketici/bireyleri hedeflerken, Nesnelerin ve Hizmetlerin İnterneti temel olarak şirketleri ve kamu idaresini hedef almaktadır. İnternet arama motorları son on yıl içerisinde bilginin bulunmasını mümkün kılmıştır. Artık semantik teknolojiler uygun hizmetleri bulacaktır. Diğer şeylerin yanında buna, hizmetlerin tanımlanmasına imkan veren, USDL (Birleştirilmiş Servis Açıklama Dili) olarak bilinen yeni bir internet standardı destek vermektedir.

Yapay zekanın gelişmesi, 3 boyutlu teknoloji, bulut bilişim, artırılmış gerçeklik ve büyük verinin analiz edilmesi birçok farklı sektörde de büyük yankılar uyandırıyor.

Veri analizi sayesinde hedef kitlenin isteği belirleniyor ve üretim ona göre yapılıyor. Böylece hata payı en aza indirilip boşa harcama yapılmayan karlı bir sürecin de önü açılmış oluyor. Artan üretim hızı ile birlikte kalite de artıyor. Yazılım ve donanım ile yüksek performanslı ve doğaya dost cihazlar da Endüstri 4.0 avantajları ile hayalden gerçeğe dönüştürülüyor.

Muhammet Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Endüstri Tarihine Kısa Bir Yolculuk

https://magg4.com/4-sanayi-devrimi/

https://de.wikipedia.org/wiki/Cyber-physisches_System

https://en.wikipedia.org/wiki/Cyber-physical_system

https://de.wikipedia.org/wiki/Internet_der_Dinge

https://webrazzi.com/2019/10/24/nesnelerin-interneti-onumuzdeki-10-yilda-neleri-degistirecek/

Internet der Dienste, Lutz Heuser, Wolfgang Wahlster, Springer, acatech

[/vc_toggle]

21. Yüzyılda Bir Açık Hava Hapishanesi: Doğu Türkistan

Milletleri ayakta tutan; siyasi, ekonomik ve stratejik gücün yanısıra milli bilinç, kültürel birikim ve bu kavramların geçmişten bugüne muhafazasının sağlanmasıdır. Tarihiyle bir çınar gibi dünyanın dört bir yanına kök salan Türk milleti; kurduğu devletler, inşa ettiği medeniyetler ve bugüne taşıdığı kültürüyle ayakta kalmasını bilmiştir. Devletinin adı Türkiye olmuş, Osmanlı, Selçuklu, Göktürk olmuş ancak sancağı hiç düşürmeden daima yeni ufuklara yürümesini bilmiştir.

Türk milleti, tarih boyunca karşılaştığı zorluklara rağmen iline ve töresine sahip çıkmayı başarmıştır. Ancak bugün bağımsızlığını kazanamamış birçok Türk topluluğunun sıkıntıları giderek artmaktadır. Bu Türk topluluklarından en zor şartlarla boğuşanı Doğu Türkistan Türkleri’dir. Çin’in, Xinjiang (Sincan-kazanılmış toprak) adını vererek dahi işgalci ve baskıcı zihniyetini ortaya koyduğu Doğu Türkistan Özerk Cumhuriyeti yıllardır ve bugün ağır katliamlarla karşı karşıyadır.

Doğu Türkistan’da bir yandan örtülü katliamlar yaşanırken, diğer yandan kademeli şekilde kültürel bir soykırım uygulanmaktadır. Çin her şartta ülkesinde yaşananları, Doğu Türkistan’da yaptıklarını gizlemek için büyük bir çaba göstermektedir. Nitekim Çin Doğu Türkistan’da inşa ettiği ve yüz binlerce Uygur Türk’ünü tuttuğu toplama kampını sürekli inkar etmektedir. Çin her ne kadar inkar etse de Hollanda vatandaşı Uygur Türkü Asiye Abdulaheb toplama kamplarıyla ilgili 24 sayfalık gizli belgeleri ortaya çıkarmıştır. Abdulaheb, konuyla ilgili ağır tehditler aldığını, kendisine yapılan bir tehditte “o işten vazgeç yoksa parçalara ayrılıp bahçenin önündeki çöp kutusuna atılacaksın!” diye yazıldığını dile getirmiştir. Buna rağmen belgeler ortaya çıkarılmıştır. Belgelerin ortaya çıkmasının ardından Çin mevcut baskısını daha da arttırmıştır.

Çin’in toplama kamplarında Uygur Türkleri’ne zulüm ettiği, asimilasyona tabi tuttuğu ve yayınlanan videolarda bu kamplardan çıkarılan Türklerin bilincini kaybettiği, psikolojik olarak hasta bir duruma getirildiği görülmektedir. Çin, asimilasyon politikasını Türk, İslam ve insan hakları düşmanı politikasını toplama kampları vasıtası ile yürüttüğü gibi yöntem sadece bu değildir. Türklerin kültürel ve ailevi değerlerine de savaş açmıştır. Çin, sözde kardeş aile programı kapsamında birçok Türk kızını Çinli bir erkekle evlenmeye mecbur kılmaktadır. Kızın bu evliliği reddetmesi durumunda aile üyelerinin tümünün toplama kamplarına götürüldüğü belirtilmektedir. Nasıl bir toplama kampı ki bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor!

Çin, yer yer Doğu Türkistan’da insan avını bırakıp bir yandan da Türk ve İslam tarihinin nadide eserleri olan camileri yıkmakta ve hiçbir iz bırakmamaktadır. Giriştiği kültürel soykırımı toplama kamplarında üstünü örtebildiğini sanan Çin’in bu marifetleri de uydu görüntüleri tarafından ortaya serilmektedir. 1237’de yapılan Hotan’da bulunan Keriya Atika Camii, yaklaşık 500 yıllık Kaşgar ilindeki Kargılık Camii bunlardan sadece bazıları olarak örnek verilebilir. En ağırı ise 2017’de Kumul bölgesine giden bir muhabirin bölgedeki 800 camiden 200’ünün yıkıldığını belirtmesi ve 500 tanesinin yıkılması için de takvimin belirlendiğini ifade etmesidir.

Çin’in yıktığı tarihî Kariye Aitike Camii ve uydu görüntüsü

Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da özellikle sanat ve bilim adamlarından da rahatsız olmakta ve bu öncü kişileri yok etmeye veya sindirmeye çalışmaktadır. Bu öncü kişilerden biri de Doğu Türkistan’ın ve Türk Dünyası’nın ünlü ozanlarından Abdurehim Heyit’tir. Çin hükümeti kendince sebebini üreterek, Heyit’e bir bestesi yüzünden 8 yıl hapis cezası vermiş, Çin’de bir hapse atmıştır. 2019 Şubat ayında Heyit’in uğradığı işkencelere dayanamayarak vefat ettiği haberi yayıldı. Bu durum Türk toplumunda, Türkiye’de ve dünyada ağır tepkilere yol açtı. Konuyla ilgili Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy sert bir açıklama yaptı: “Keyfi tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkü’nün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır. Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır. Abdurehim Heyit’i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz. Bu vesileyle, Çin makamlarını Uygur Türklerinin temel insan haklarına saygı göstermeye ve toplama kamplarını kapatmaya davet ediyoruz.” Sonrasında Çin hükümeti apar topar bir açıklama yapmış ve Heyit’in yaşadığını gösteren bir video yayınlamak zorunda kalmıştır. Çin, Türkiye’nin bu tutumuna tepki göstermiştir. Çin’in yayınladığı videoda Heyit bitkin bir halde kendisinin iyi olduğuna dair açıklama yapmıştır, bunun da baskı altında yaptırıldığı gözden kaçmamaktadır. Heyit’in yaşadığını öğrenmek sevindirici olsa da videodan sonraki ahvali düşündürmektedir.

Doğu Türkistan Türkleri’nin Ünlü Ozanı Abdurehim Heyit

Doğu Türkistan’da Türklerin içinde bulunduğu duruma dünya kamuoyu geç de olsa son zamanlarda tepkisini arttırmıştır. Aralık 2019’da ABD Temsilciler Meclisi, Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli yetkililere yaptırım uygulamasını öngören yasa tasarısını kabul etti. Bu noktada ABD’nin samimiyeti ve niyeti sorgulanabilir ancak bizim için söz konusu ve önemli olan Doğu Türkistan’dır. Mesele Türklerin yaşadıklarının dünya kamuoyunca bilinmesi ve bir şekilde zulme son buldurabilmektir. Yine Malezya hükümeti 2019 Aralık ayında aldığı kararla Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik zulüm, tutuklama ve etnik ayrımcılık iddialarını araştıracaklarını ve bu konuda Çin hükümetinin sunduğu belgelere güvenmediklerini belirtti. Yine en son Türkiye Dışişleri olarak Abdurehim Heyit’in vefatı iddiasına istinaden Çin’e tepki gösterilmiştir. Ancak yeterli değildir.

Doğu Türkistan açık bir hapishane olmaktan kurtarılmalıdır, Doğu Türkistan özerk bir Türk devletidir. Çin’in inkar ettiği asimilasyon, baskı, toplama kampları ve kültürel soykırım artık gizlenemez bir gerçektir. Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nde ve dünyanın dört bir yanında yaşayan Türk milleti yer yer Doğu Türkistan’a destek için protestolar düzenlemektedir. Bunu kendi çabalarıyla ve bazen de sivil toplum kuruluşları yoluyla yapmaktadırlar. Bu çabalar da yeterince değerlidir. Türk milletlerinin çabaları Türk devletlerince de benimsenerek Doğu Türkistan gibi tüm Türk topluluklarının sorunları uluslararası kuruluşlarda ve her yerde dile getirilmelidir. Türk bir çınarsa Doğu Türkistan bu ağacın dallarından biridir. Türk dünyası hiçbir dalından vazgeçemez.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

mfa.gov.tr , Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un Uygur Türklerine Yönelik Ağır İnsan Hakları İhlalleri ve Halk Ozanı Abdurrehim Heyit’in Vefatı Hakkındaki Soruya Cevabı, 09.02.2019.

qha.com.tr, ABD, Çin’e Doğu Türkistan Yaptırımı Uygulayacak, 04.12.2019.

tr.euronews.com , Çin’in Uygur belgelerini sızdıran kadın: Ölüm tehditleri aliıyorum, 09.12.2019.

tr.euronews.com , Malezya Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlallerini araştırmak için harekete geçti, 30.12.2019.

www.mepanews.com , Çin’in Doğu Türkistan’da Asimilasyon Savaşı: 800 yıllık camiler yıkılıyor, 18.04.2019.

[/vc_toggle]

Pantsir-S1: TSK’nın Suriye ve Libya’da Karşısına Çıkan HSS

Bu yazımızda Suriye’de ve Libya’da sıkça karşımıza çıkan ve S/İHA’lar tarafından sürekli imha edilmesi haberleriyle tanıdığımız Rusya savunma sanayi ürünü Pantsir S1 hava savunma sistemini inceleyeceğiz.

Pantsir S1, askeri, endüstriyel ve idari yapıların uçak, helikopter, hassas mühimmatlar, seyir füzeleri ve İHA’lara karşı nokta hava savunmasını sağlamak ve özellikle düşük ve çok düşük aralıklarda hassas mühimmat kullanan düşman hava saldırılarından hava savunma birimlerine ek koruma sağlamak üzere tasarlanmıştır. Bu korumaya Kruz füzeleri de dahildir. Tüm gelişmiş hava saldırı araçlarına karşı duyarlıdır.

Bu sistem Cezayir, Irak, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Ürdün ve Brezilya tarafından satın alınmıştır. Havanın sıcaklık derecesine göre oldukça kullanışlı bir sistem olmakla birlikte Suriye’de +50 derecede sistem aktif durumdayken, Arktik’te -50 Derecede çalışabilmektedir.

12 adet 57E6E tipi güdümlü uçaksavar füzesi kapasiteli 2 fırlatma mekanizması, minimum 15 metre – maksimum 15 km irtifadaki hedefleri ve 20 km mesafede bulunan hava saldırı hedeflerini imha etme kapasitesine sahiptir.

Ayrıca sistemde bulunan 30mm kalibreli 2A38M otomatik uçaksavar makineli tüfeği 4 kilometre etkili atış menziline sahip olup, 60 saniyede 5000 atış yapabilecek kalitededir.

Pantsir hava savunma sistemi bölgesel bir savunma sisteminden ziyade daha lokal bir sistem olarak öne çıkmaktadır. Hedef görüş açısına girdikten sonra kullanılması tercih edilir çünkü yakın mesafe atışlarda isabet oranı daha yüksektir. Suriye ve Libya sahasında etkin bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Ülkeler tarafından tercih edilmesinin sebeplerinden birisi de fiyat/performans ürünü olmasıdır. Fiyatı muadillerine göre hemen hemen aynıdır. Verdiği performans ve sıcak/soğuk iklimlerde kullanılabilmesi daha çok çöl coğrafyasına sahip ülkeler tarafından satın alım yapılmasına olanak vermiştir.

Türkiye, 6 Mart 2020’de başlattığı Bahar Kalkanı Harekâtı‘nda, Anka-S SİHA’lar ile 8 tane Rusya tarafından Suriye’ye hibe edilmiş Pantsir S1 hava savunma sistemi imha etmiştir. Rusya’nın performansını öve öve bitiremediği Pantsir Hava Savunma Sistemleri Suriye coğrafyasında Türk İHA’larına karşı mâğlup olmuştur.

Libya sahasında ise Meşru Libya Hükümeti’nin (UMH) iç savaştan önce bir Pantsir alımı olmamasına rağmen, orduyu bölen Hafter güçlerinin elinde 15 Nisan 2020 tarihinden sonra Pantsir Hava Savunma sistemi görülmeye başlamıştır.

İlk olarak bu tarihte Libya’da aracın üstüne koyulmuş bir şekilde sevkiyatı yapılan Pantsir S1 hava savunma sisteminin TSKMap.net’te verilen bilgiye göre Birleşik Arap Emirlikleri tarafından darbeci Hafter güçlerine teslim edildiği ortaya çıkmıştır. Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Türk yapımı SIHA’lar haricinde envanterinde kayda değer bir hava saldırı aracı yoktur. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Pantsir S1 hava savunma sistemini Hafter güçlerine hibe etmesindeki tek amaç, Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin elinde bulunan Türk yapımı SİHA’ları imhâ etmektir. Fakat Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği TB2 SİHA’lar ile Pantsir’lerin bazılarının henüz daha Libya’da sevkiyat aşamasındayken imha edildiği görüntüleri sosyal medyada yayılmıştır. 6 Mart 2020 tarihinde başlatılan Bahar Kalkanı Operasyonu’nunda Türk SİHA’lari karşısında adeta ezilen bu savunma sisteminin Libya’da Hafter’e ne kadar destek sağlayabileceği meçhuldür.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

[irp posts=”24075″ name=”Uçak Gemisi ve LHD’si Olan 13 Ülke”]

NATO’nun Gücünü Zayıflatan En Küçük Ordular

Rus topwar.ru isimli internet sitesinde yer alan “NATO’nun en zayıf halkası kim” başlıklı makalede NATO’da iki grup ülkenin ittifakın gücünü azaltacağını ve güçlü üyelerin sorunlarının artmasına neden olacağını belirtiyor.

  • “Baltık Kız Kardeşler” olarak nitelendirilen Estonya, Letonya ve Litvanya.
  • Balkan Yarımadası’nın iki ‘Slav ve Ortodoks ülkesi’ Makedonya ve Karadağ.

Kuzey Atlantik İttifakı’nda, gerçekçi olarak incelendiğinde faydalı olmaktan ziyade daha fazla sorun yaratan birçok ülke var. Bu ülkeleri iki grup olarak inceleyelim.

Pan-Avrupa yapısının korunması adına daha büyük, daha zengin ve teknolojik olarak daha gelişmiş Avrupa ülkelerinin diğer ülkeleri taşıması beklenen bir durumdur. Avrupa Birliği’nde uygulanan bu sistem NATO’da da denenmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği ekonomik ve siyasi bir yapıyken, NATO ise askeri ve siyasi bir oluşumdur. Bu nedenle zayıf bir halkanın varlığı, birliğin gücünün azaltılmasına ve ayrıca güçlü üyelerin sorunlarının artmasına neden olur.

En genç NATO üyesi ülkeler: Kuzey Makedonya ve Karadağ

NATO’nun ittifaka katılan zayıf halkası olarak adlandırılabilecek ülkelerden ilk grubu Balkan Yarımadası’nın iki Slav ve Ortodoks ülkesi Karadağ ve Kuzey Makedonya oluşturur. Bu ülkeler küçük olmalarının yanı sıra fakir, sınırlı mali ve askeri yeteneklere sahiptirler.

Örneğin, Kuzey Makedonya’nın sadece 8 bin kişilik bir silahlı gücü olmasına karşın, bunları dış yardım olmadan idame etmesi mümkün değildir. Karadağ’ın ise silahlı kuvvetleri daha da küçüktür, sadece 2 bin kişidir. Bu tür ordular hangi operasyonel görevleri çözebilir?

[irp posts=”25087″ name=”Makedonya Hakkında 11 Bilgi ve İsim Sorunu”]

Tabi bu iki ülkenin bu durumu onları doğrudan zayıf halka yapmaz. Benelüks ülkelerinden Lüksemburg veya Belçika da askeri açıdan güçlü ülkeler değildir fakat kimse onların NATO için faydalı olduğundan şüphe duymaz. Karadağ ve Kuzey Makedonya için farklı olan şey ise, nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Rusya ve Ruslara karşı olumlu bir eğilimi olan Ortodoks kültürüne sahip olmasıdır.

Karadağlı ve Makedon elitlerin davranışları nasıl olursa olsun, bu ülkelerdeki sıradan vatandaşların çoğunluğu Rusya’ya sempati duymaktadır. Bunun başlıca nedeni Rusya onların Osmanlı baskısından kurtuluşu için çok büyük katkılar sağlamıştır. Bu ülkelerde her zaman Rusya’ya sempati duyan etkili siyasi güçler olacaktır.

[irp posts=”26730″ name=”Adriyatik’teki Stratejik Ülke Karadağ Hakkında 11 Madde”]

“Baltık Kız Kardeşler”: Estonya, Letonya ve Litvanya

NATO’nun en zayıf halkasına dahil edilebilecek ikinci ülke grubu da “Baltık Kız Kardeşler” olarak adlandırılan küçük orduları ve savunma bütçesiyle öne çıkan Estonya, Letonya ve Litvanya’dır. ABD ve Avrupa Birliği’nin para yardımları sayesinde savunma ihtiyacını karşılayan bu ülkeler, savunma ve güvenlikleri için finansman sağlayabilmek için Rus tehlikesini şişirmek zorundalar. Ama yine de Baltık ülkelerini zayıf halka yapan gerçek bu değildir.

Estonya, Letonya ve Litvanya NATO’nun uzak bölgelerinde yer almaktadır. İttifakın doğu sınırlarını bu ülkeler değil, doğrudan NATO’nun kendisi korumak zorunda kalıyor.

Aynı zamanda, Baltık ülkeleri sürekli bir prestij ve imaj kaybının olarak görülüyor. Ya Rus karşıtı olacaklar ya da etnik nedenlerle siyasi ayrımcılık düzenleyeceklerdir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise Letonya’da Rusça konuşan nüfustur. Avrupa Birliği ve NATO, dayanışmanın bir parçası olarak sürekli milliyetçi görüşe sahip Baltık elitlerinin çılgın davranışlarını örtbas etmek zorunda kalmaktadır.

Bir başka önemli noktayı da hatırlayalım. Letonya’da, Rusça konuşan nüfus % 30, yani ülke nüfusunun üçte biridir. Estonya ve Litvanya’da çok sayıda Rus yaşamaktadır. Kritik bir durumda onlardan sadakat beklenebilir mi? Rusların ve Rusça konuşanların çoğu Rusya’ya sempati duyar ve kimi destekleyecekleri açıktır.

Bu nedenle NATO’nun ittifak stratejisini değiştirmesi gerekmektedir. İttifakın şu an görünen üye sayısı için mücadele etmek, tüm Avrupa’yı içine çekmeye çalışmak (ve hatta Sırbistan bile kelimenin tam anlamıyla oraya zorla sürükleniyor) politikası, sadece kalitesini daha da kötüleştiriyor ve NATO’yu daha zayıf ve daha bölünmüş hale getiriyor. Ama bu tabii ki de onların kararı.

Çeviri: StratejikOrtak.com

Türkiye’nin Üye Olduğu 38 Uluslararası Kuruluş

Türkiye, basından çokça duyulan G-20, BM ve NATO benzeri uluslararası büyük kuruluşlarla birlikte arka planda çalışmaların da yürütüldüğü Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu ve Aşı Enstitüsü gibi onlarca kuruluşa üye. Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden yer alan bu 38 kuruluşu sizler için derledim.

1.) Afrika Birliği (AfB)

Afrika Birliği Örgütü, Afrika devletlerinin bağımsızlıklarını ve egemenliklerini kazanmaları ve Afrika’da sömürgeciliğe son verilmesi ilkeleri doğrultusunda kurumsal temelini 1963 yılında atmıştır. Örgüt, Soğuk Savaş döneminde Bağlantısızlar Grubu içinde yer almış ve Doğu ve Batı Blokları arasındaki mücadeleden uzak kalmıştır. Soğuk Savaşı müteakiben kıtada yaşanan çatışmalar, siyasi istikrarsızlık, ekonomik sorunlar ve salgın hastalıklar örgütü daha etkin bir kuruluş haline gelmeye yöneltmiştir. Örgüt, 2002 yılında Afrika Birliği (AfB) adını alarak, yeni hedeflerini politik, sosyal ve ekonomik bütünleşmenin sağlanması, kalkınmanın hızlandırılması, barış ve istikrarın korunması ve demokrasi ile iyi yönetim ilkelerinin benimsenmesi olarak belirlemiştir. Afrika ülkelerinin buluştuğu ortak platform olan Afrika Birliği, Kıta’da karşılaşılan her soruna “Afrika sorunlarına Afrika çözümleri” ilkesi uyarınca çözümler bulmaya ve politikalar üretmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin, AfB ile ilişkileri 1963 ve 2002 yılları arasındaki dönemde sınırlı kalmıştır. Afrika’ya Açılım Politikamızın ivme kazanmasıyla birlikte, 2002 yılından itibaren AfB Zirvelerine misafir ülke olarak katılan ülkemiz, 2005 yılında AfB nezdinde gözlemci ülke statüsü kazanmıştır. AfB 2008 yılında Türkiye’yi Afrika’nın stratejik ortağı ilan etmiştir.

2.) Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)

AGİT, Soğuk Savaş döneminde bloklar arasında düzenli diyalog tesis etmek suretiyle gerginliği ve anlaşmazlık noktalarını azaltmak ve bu sayede Avrupa’da güvenliğin artırılmasını sağlamak amacıyla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) adı altında bir müzakere forumu ve konferanslar diplomasisi olarak ortaya çıkmıştır. 1970’li yıllarda Avrupa’yı etkisi altına alan yumuşama döneminde Batı’nın “karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimleri” müzakerelerine başlanması yönündeki önerisinin Doğu Bloku tarafından kabul edilmesi ve buna paralel olarak 1973 yılında Helsinki’de başlayan görüşmelerin sonucunda Helsinki Nihai Senedi’nin 33 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada tarafından 1975 yılında imzalanmasıyla AGİK süreci başlamıştır. 1994 Budapeşte Zirvesi’nde ise AGİK bir uluslararası teşkilata dönüşerek, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı-AGİT adını almıştır. Türkiye, Örgütün kurucu üyelerindendir.

3.) Akdeniz için Birlik (AiB)

Akdeniz için Birlik (AiB), Akdeniz’de işbirliğinin güçlendirilmesini amaçlayan hükümetlerarası bölgesel bir örgüttür. 1995’te başlayan ve Barselona Süreci olarak da bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın (EUROMED) devamı niteliğindedir. AiB, 13 Temmuz 2008 tarihinde Paris’te düzenlenen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde kurulmuştur. 2010 yılında faaliyete geçen kuruluşun Sekretaryası Barselona’da bulunmaktadır. 1995 yılında başlatılan Avrupa-Akdeniz Ortaklık sürecinde yer alan Türkiye, sözkonusu sürecin devamı olan AiB’e de kurulduğu 2008 yılından bu yana üyedir.

4.) Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ)

ADÖ, 13 Aralık 1951 tarihinde faaliyete geçmiştir. Batı yarıkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisi, sosyo-ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması ve demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilke ve değerlerinin yerleşmesini ve bunlara saygı gösterilmesini temin etmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede ADÖ, a) demokrasi, b) kalkınma, c) insan hakları ve d) güvenlik (vatandaş güvenliği) başlıkları altındaki dört ana sütunda faaliyet göstermektedir. Türkiye, ADÖ’ye 16 Eylül 1998 tarihinde “Daimi Gözlemci” üye olmuştur.

5.) Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Birleşmiş Milletler 47. Genel Kurul toplantısı vesilesiyle, Ekim 1992’de Asya’da bir güvenlik ve işbirliği süreci başlatılması önerisini ortaya atmıştır. Bilahare “Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)” (Conference on Interaction and Confıdence Building Measures in Asia / CICA) adı verilen bu süreç, Kazakistan’ın koordinatörlüğünde 1993 yılında başlatılmıştır. Sürecin hedefi, Asya’da AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) benzeri amaçlara ve kurumlara sahip bir işbirliği yapılanmasının temellerini atmaktır. Güvenlik anlayışına çok-taraflı yaklaşımlar getirilmesi yoluyla işbirliğinin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Türkiye, üye ülkeler arasındadır.

6) Uluslararası Zeytin Konseyi (IOC)

Uluslararası Zeytin Konseyi (UZK) dünya zeytin üretimi, standardizasyonu, jenerik tanıtımı ve pazarlanması konusunda söz sahibi ve zeytin konusundaki en geniş bilgi ve görüş alışverişi yapılan, Birleşmiş Milletler bünyesinde hükümetlerarası bir kuruluştur. Ülkemiz Uluslararası Zeytin Konseyi kurucu Anlaşmasına 1963 yılında taraf olmuş, 1998 yılında üyelikten ayrılmış, 21 Şubat 2010’de Konsey’e tekrar üye olmuştur.

7.) Asya İşbirliği Diyaloğu (AİD)

AİD, Asya ülkeleri arasında kıtasal planda işbirliğini geliştirmek ve farklı bölgesel örgütler arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla 2002 yılında hükümetlerarası bir forum olarak kurulmuştur. Geçici Sekretaryası Kuveyt’tedir. Türkiye 2013 yılında AİD’in 33. üyesi olmuştur.

8.) Avrupa Hava Seyrüsefer Emniyeti Teşkilatı (EUROCONTROL)

EUROCONTROL, Avrupa’daki tüm havacılık katılımcılarının çalışmalarını koordine ederek, bir pan-Avrupa Hava Trafik Yönetim (ATM) sistemi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Kuruluş sözleşmesi 1960 yılında imzalanmış, 1963 yılında onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 1 Mart 1989 tarihinde Teşkilata 10’uncu üye olarak katılmıştır.

9.) Avrupa Konseyi

AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalanmıştır. Avrupa Konseyi’nin (AK) amaçları; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek; ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde ve çevre konularındaki sorunlara çözüm aramak; Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak olarak özetlenebilir. Türkiye AK’a, kuruluşundan üç ay sonra, Ağustos 1949’da davet edilmiş ve örgütün kurucu üyeleri arasında sayılmıştır.

10.) Avrupa Kafkasya Asya Ulaştırma Koridoru (TRACECA)

TRACECA, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerini Kafkasya ve/veya Karadeniz üzerinden Avrupa’ya bağlamak amacıyla Avrupa Birliği (AB) önderliğinde üye ülkeler tarafından oluşturulan bir Doğu-Batı Koridorudur. Programın temeli 1993 yılında Avrupa Komisyonu, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan hükümetlerinin katılımı ile Brüksel’de düzenlenen Konferansta atılmıştır. Türkiye, 2000 yılında bu kuruluşa üye olmuştur.

11.) Avrupa ve Akdeniz Bitki Sağlığını Koruma Örgütü (EPPO)

Örgüt, bitkisel her türlü zararlı unsur ve hastalığın engellenmesi amacıyla tavsiyelerde bulunmayı amaçlamaktadır. Ülkemiz Örgüt’e üyedir.

12.) Birleşmiş Milletler

İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan büyük devletlerin liderliğinde oluşturulan bir dünya örgütü olan Birleşmiş Milletler (BM), 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan savaşların ve barışa yönelik tehditlerin tekrarını önlemek ve uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla kurulmuştur. 24 Ekim 1945 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. Türkiye, BM’nin kurucu üyelerindendir. Türkiye, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-HABITAT), Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı (UNIDO) ile yakın ilişkiler içerisindedir.

 13.) Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK)

27 Şubat 2008 tarihinde Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK) faaliyete geçmiştir. BİK’in temel görevleri, Güneydoğu Avrupa’da bölgesel işbirliğine odaklı anlayışın sürdürülmesi, bu amaçla somut veri sağlanması, bölgesel işbirliğinin belirli alanlarında aktif inisiyatifler alınması ve bölgenin Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarına entegrasyonunun teşvik edilmesidir. Ülkemiz, BİK’in kurucu üyeleri arasında yer almakta, bütçesine önemli miktarda katkıda bulunmakta ve bölgesel nitelikteki ortak projelerde belirleyici rol üstlenmektedir. Türkiye, BİK Yönetim Kurulu’nun üyesidir.

14.) Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)

Örgütün amacı, taraflar arasında tahkim yöntemi de dahil olmak üzere uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunmaktır. Türkiye 1899 tarihli Uyuşmazlıkların Barışçıl Yollardan Çözümü Sözleşmesi’ne taraf olmak suretiyle, 12 Haziran 1907 tarihinden itibaren Daimi Hakemlik Mahkemesi’ne (DHM) üyedir.

15.) Dünya Gümrük Örgütü (Gümrük İşbirliği Konseyi)

Gümrük idarelerinin etkili ve verimli çalışmalarını sağlamayı ve geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ülkemiz, DGÖ’nün kurucu üyeleri arasında yer almaktadır.

16.) Dünya Sağlık Örgütü (WHO)

DSÖ’nün Anayasasında yer alan temel amacı “Tüm insanların mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşmaları” olup, Örgüt bu amacı gerçekleştirmek üzere uluslararası sağlık çalışmalarının yönetimi ve eşgüdümünü sağlamaktadır. Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak, Örgüte resmen üye olmuştur.

17.) Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)

Uluslararası ticaret sisteminin yasal ve kurumsal temeli olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), 1 Ocak 1995 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. DTÖ, Uruguay Round anlaşmalarının takipçisi, uluslararası ticaretin yönünün belirlendiği bir forum, üye ülkelerin ticari sorunlarını tek taraflı önlemlere başvurmadan çözümlediği bir organ ve gelişme yolundaki ülkelerin (GYÜ) çok taraflı ticaret sistemi ile bütünleşmesine aracılık ve yardım eden işlevsel bir örgüttür. Ülkemiz Uruguay Round sonunda Marakeş’te DTÖ’yü kuran anlaşmayı imzalamıştır. Bu kapsamda çıkartılan Bakanlar Kurulu Kararı ile 26 Mart 1995 tarihinden itibaren DTÖ’ye kurucu üye olmuştur.

18.) Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)

Teşkilaton amacı, üye ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmak, EİT bölgesi içindeki ticari engelleri kaldırmak ve bölge içi ticareti geliştirmek ve EİT bölgesinin küresel pazarlarla bütünleşmesini teşvik etmek, üye ülkeler arasındaki kültürel ve tarihi bağları güçlendirmektir. Türkiye, 1985 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.

19.) G-20

G-20, uluslararası sistemde başlıca gelişmiş ülkeler ile önemi ve ağırlığı artmakta olan yükselen ekonomilerin küresel ekonomik karar alma süreçlerinde daha fazla temsil edilmesi ve uluslararası mali sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulması amacıyla, 1997’deki Asya ve 1998’deki Rusya krizlerinin ardından 1999 yılında Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde oluşturulmuş bir platformdur. Türkiye, hem gelişmiş hem gelişmekte olan en büyük ülkeleri kapsayan temsil niteliği yüksek yapısıyla G20’nin küresel ekonomik işbirliği ve eşgüdüm açısından en uygun platform olduğunu değerlendirmekte ve G20’nin çalışmalarına aktif bir üye olarak katkı sağlamaktadır.

20.) Gelişen Sekiz Ülke (D-8)

D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye’nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Kalkınmada İşbirliği Konferansı” oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.

21.) Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ)

GDAÜ Süreci, bölge ülkeleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında işbirliğinin güçlendirilmesi, ekonomik işbirliğinin teşvik edilmesi ve işbirliğinin demokratik kurumlar, adalet, yasadışı faaliyetlerle mücadele ve beşeri boyutlarının genişletilmesini amaç edinmektedir. GDAÜ’nün kurucu üyelerinden olan ülkemiz, 1998-1999 ve 2009-2010 yıllarında örgütün Dönem Başkanlığını yürütmüştür.

22.) Güvenlik İşbirliği Merkezi (RACVIAC)

Örgüt, Bölgesel Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemlerin (GGAÖ) uygulanmasında Güneydoğu Avrupa ülkelerine eğitim desteği sağlamayı, silahların kontrolü ve GGAÖ alanında bölgesel diyalog ve işbirliğine zemin oluşturmayı ve bölge ülkelerini gelecekte akdedebilecekleri çok taraflı silahların kontrolü antlaşmalarına katılmaya hazırlayarak bu antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini uygulamalarına yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Türkiye RACVIAC’ın 10 asli üyesinden biridir.

23.) İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)

Üye Devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmeyi, İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumayı amaçlamaktadır. 57 üyesi bulunmaktadır. Türkiye, İİT’nin kuruluşundan bu yana üyedir.

24) İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD)

Demokratik yapılara ve piyasa ekonomisine sahip 36 ülkenin küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve yönetim sorunlarını çözmek ve bu sürecin fırsatlarından faydalanmak üzere müştereken çalıştıkları bir örgüttür. Ülkemiz OECD’nin kurucu üyelerindedir.

25.) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ)

KEİ, üyesi ülkelerin potansiyellerinden, coğrafi yakınlıklarından, ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanarak aralarındaki ikili ve çok taraflı ekonomik, teknolojik ve sosyal ilişkilerini çeşitlendirmeleri ve daha da geliştirmeleri, böylelikle Karadeniz havzasının bir barış, istikrar ve refah bölgesi olmasını amaçlamaktadır. Türkiye, 1992 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.

26.) Karayip Devletleri Birliği (KDB)

Tüm Karayip ülkeleri arasında istişare, işbirliği ve uyumun teşvik edilmesi amacıyla kurulmuştur. Türkiye gözlemci üyedir.

27.) Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)

NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumaktır. Türkiye 1952 yılında İttifaka üye olmuştur.

28.) Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı (HCOPIL)

Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı (LUÖHK), uluslararası özel hukukun derlenmesi (kodifikasyonu) ve geliştirilmesi amacını gütmektedir ve “Konferans” ismi taşımakla birlikte, hükümetler arası bir kuruluş şeklinde faaliyet göstermektedir. Türkiye, ülkemiz bakımından Konferans Statüsü’nün yürürlüğe giriş tarihi olan 26 Ağustos 1955 tarihinden beri Konferans’a üyedir.

29.) MIKTA (Meksika, Endonezya, Kore, Avustralya)

MIKTA; Meksika, Endonezya, Kore, Türkiye ve Avustralya arasında gayriresmi bir istişare ve eşgüdüm platformudur. MIKTA’ya dâhil beş ülkenin tümü G20 üyesi olup, demokratik ve çoğulcu sisteme sahip açık ekonomilerdir. Bölgelerinde etkin birer aktör olan beş ülke, bölgesel ve küresel barış ve istikrara önemli katkılarda bulunmakta, uluslararası sorunlar karşısında çoğunlukla benzer ve yapıcı yaklaşımlar izlemektedir.

30.) Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO)

Nükleer Denetimlerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO), Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşmasının yürürlüğe girmesi akabinde faaliyete geçecek olan bir uluslararası örgüttür. Türkiye CTBT’yi 1996 yılında imzalamış ve 2000 yılında onaylamıştır.

31.) Nükleer Enerji Ajansı (NEA)

OECD üyesi 30 ülke arasında nükleer enerji alanında işbirliğinin geliştirilerek bilgi ve deneyimlerin paylaşılması amaçlanmaktadır. Türkiye NEA’nin kurucu üyelerindedir.

32.) TÜRK KONSEYİ (Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi )

Türk dünyasının tarihi ve kültürel birikimlerinden en geniş şekilde yararlanılmak suretiyle Türk dili konuşan ülkeler arasındaki çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye kurucu üyelerdir.

33.) Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu (BIPM)

Temel fiziki büyüklüklerin ölçümüne esas oluşturacak birimlerin belirlenmesi ve uluslararası yeknesaklığın korunması, ulusal ve uluslararası ölçülerinin karşılaştırılması, uygun ölçüm tekniklerinin eşgüdümü, Dünya çapında ölçüm anlayışını ve etkisini standart haline getirme, uluslararası ölçüm karşılaştırmalarını yapabilecek yetkinliği sağlayacak şekilde bilimsel ve teknik işbirlikleri gerçekleştirme, karşılaştırılabilir ve uluslararası kabul görmüş ölçüm sonuçlarını sağlayabilen dünya metroloji sisteminin koordinatörlüğünü yapma, örgütün amaçları arasındadır. Osmanlı Devleti’nin ardılı olarak ülkemiz, 1875 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.

34.) Uluslararası Aşı Enstitüsü (IVI)

Uluslararası Aşı Enstitüsü, uluslararası bir araştırma merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerdeki aşı ihtiyacının karşılanması için eğitim ve teknik destek sağlamaktadır. Ekim 2010 itibariyle 49 imzacı/taraf ülke bulunmaktadır. Türkiye, imzacı ülkeler (signatory country) arasında yer almaktadır.

35.) Uluslararası Demiryolları Birliği (UIC)

Ülkelerin ulusal demiryolu ağlarını ve ilgili şirketlerini işbirliği yapmaya yönelterek, birbirine bağlamak ve bu yolla demiryolu taşımacılığını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye 1928 yılından bu yana örgüte üyedir.

36.) Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)

Aynı zamanda OECD’ye üye olan 28 ülke arasında ekonomik gelişme, enerji güvenliği ve çevresel sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde işbirliğinin ve dayanışmanın geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Ülkemiz UEA’nın kurucu üyelerindedir.

37.) Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD)

IFAD Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışmakta olup, amacı gelişmekte olan ülkelerde tarımsal ve kırsal kalkınmanın sağlanması ve açlıkla mücadele için tarımsal ve kırsal kalkınma projelerine finansman sağlamaktır. Ülkemiz 1982 yılında IFAD’a üye olmuştur.

38.) Uluslararası Yasal Metroloji Örgütü (OIML)

Yasal metroloji alanında genel ilkeleri belirlemeyi, üye ülkeler arasında uyumu sağlamayı amaçlamaktadır. Türkiye 2005 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?23a3fc26-4f3b-47dd-943e-d8934cdad97e

[/vc_toggle]

İsrail’in Balistik Füzeleri ve Menzilleri

Modern İsrail devleti kurulalı uzun bir süre olmamasına rağmen, ülkenin özellikle askeri alanda süper güçlerle bir rekabet halinde olduğunu görmekteyiz. Bu bağlamda elbette kara hava ve deniz kuvvetlerinin yanında, günümüz savunma sanayinde önemli olan bir başka faktör de balistik füzelerdir.

Kurulduğu tarihten bu yana savaşlarla ayakta kalan ülke hızlı bir şekilde balistik füze üretimine başlamıştır. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri ile olan iyi ilişkilerinin de kendilerine diplomasi yönünden avantaj sağladığını söylemek doğru olur. İsrail’in balistik füzelerini incelediğimizde karşımıza Jericho 1, Jericho 2, Jericho 3 ve LORA tipi füzeler çıkmaktadır. Aynı zamanda havadan karaya füze olan Popeye, Cruise füzesi olan Delilah, gemisavar füzesi Harpoon, Gabriel de ordu envanterinde bulunmaktadır. Yazının devamında Lora ile başlayıp Jericho serisi ile devam eden füzeler ile ilgili kısa bilgiler vereceğim.

İnfografik: CSIS

LORA:

  • İsrail üretimi olan füze SRBM (kısa menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Proje ortaklığını Azerbaycan yapmıştır.
  • Gemiden veya karadan ateşlenebilir.
  • 5.2 metre uzunluğundadır
  • 1600 kilo fırlatma ağırlığı, 600 kilo savaş başlığı vardır.
  • 280 km menzili mevcuttur.
  • 2005’te yapımı başlanmıştır, 2007’de kullanılmaya başlandığı değerlendirilmektedir.
  • Azerbaycan’a 2018 yılında ulaşmıştır ve Nahçivan’a yerleştirilmiştir.

Jericho 1

  • İsrail üretimi SRBM (kısa menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Proje ortağı bulunmamaktadır ancak Fransız şirket Marcel-Dassault’tan katkı almıştır.
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 13.4 metre uzunluğundadır
  • 6700 kilo ağırlığındadır.
  • 500 km menzili mevcuttur.
  • 1962’de üretimi için ilk çalışmalar gerçekleştirilmiş, 1973’te kullanılmaya başlanmıştır.
  • 1990’larda ise yerini Jericho 2’ye bırakmıştır.

Jericho 2

  • İsrail üretimi MRBM (orta menzilli balistik füze) sınıfındadır
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 15 metre uzunluğundadır
  • 22 ton ağırlığındadır
  • 1500 km menzili vardır.
  • 1977’de ilk denemeler başlamıştır, 1989’dan günümüze aktif olarak kullanılmaktadır.

Jericho 3

  • İsrail üretimi IRBM (uzun menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 16 metre uzunluğundadır.
  • 29 ton ağırlığındadır.
  • 4800 km menzili vardır.
  • İlk çalışmalar 2008’de başlamıştır, 2011’de ordu envanterine katılmıştır.
6 Ağustos 2000’de Dimona dışındaki Negev Dest’teki İsrail nükleer tesisi.

Yapılan değerlendirmelere göre İsrail’de 80 ila 400 arasında nükleer savaş başlığı bulunduğu düşünülmektedir. Kısa sürede Ortadoğu’da en büyük güçlerden birisi haline gelen İsrail’in nükleer gücünün mevcudiyeti şu anki şartlar değerlendirildiğinde bir mecburiyet gibi görülebilir.

[irp posts=”19506″ name=”‘Sır’ İsrail Ordusu: Personel Sayısı ve Hava Kuvvetleri”]

Modern Devletin Bir Biçimi: Sosyal Devlet

Dünya Savaşlarından sonra yardıma muhtaç insanların artmasıyla, toplumsal huzuru sağlayabilmek için gelir adaletsizliği konusunda devletlerin müdahalesi kaçınılmaz olurken sosyal devlet kavramını güçlendirmiştir. Günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçen sosyal devlet yaklaşımı üzerine sebep-sonuç ilişkisiyle açıklanan eleştiriler de mevcuttur. 2019 yılının sonlarına doğru Çin’de ortaya çıkan ve 2020 yılının başlarından itibaren dünyaya yayılmaya başlayan koronavirüs salgını nedeniyle insanların hastalıkla mücadele ederken ekonomik ve sosyal kaygılarının artmasıyla birlikte sosyal devlet anlayışı giderek sorgulanmaya başlamıştır. Sorgulama sürecinin temelinde ise küreselleşme süreciyle birlikte ulusüstü ve ulusaşırı kurumların ortaya çıkması sonucunda ulus devletlerin etkisini giderek kaybetmesi vardır. Bu bağlamdan hareketle yazıda sosyal devlet kavramının ortaya çıkış süreci, gelişimi ve dönüşümüne odaklanılmaktadır.

Sosyal Devletin Gelişimi

İlk çağlarda Eski Yunan ve Roma’da, bireysel mülkiyet hakkının korunmasına önem verilirken devletin sosyal adaleti sağlamaya dönük politikaları olduğundan bahsedemeyiz. Sosyal devlete benzerlik gösteren belirtilerin ilk ortaya çıkmaya başladığı dönem olarak Orta Çağ’da dinin, devlet ve toplum hayatına etkisiyle olduğunu söylemek mümkündür.[1]

19. yüzyılda siyasi bir güç olarak ortaya çıkan işçi sınıfının bilinçlenmesiyle birlikte, kişilerin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyan ama aktif bir müdahalede bulunmayan sadece denetlemekle yetinen “jandarma devlet” sorgulanmaya başlamıştır. Sanayi Devrimi’nin etkileri ve gelişen süreçte sosyalist ve Marksist düşüncelerin, burjuvazi tarafından engellenme isteğinin de etkisiyle sosyal devlet kavramı destek bulmuştur. Sosyal Devlet kavramının, Batı Ülkelerinin Anayasalarını etkilemesi ile sosyal hakların varlığının Devlet tarafından kabul edilerek korumaya alınması, iyileştirilmesi için çaba gösterilmesi, işçi eylemlerinin ve sosyalist düşünce akımlarının etkisiyle olmuştur.[2]

Toplumun büyük bir kesiminin, ekonomik yetersizlikten dolayı hayat şartlarının oldukça düşük olması ve soyut haklarını kullanamaması ile devlete yarattıkları baskı sosyal ve ekonomik anlamda önemli değişimlerin yaşanmasını sağlamıştır.  İşçi sınıfı içinde bulunduğu olumsuz koşullara karşı önemli mücadeleler sergileyerek 1848 İşçi Devrimi ile söz konusu sınıf mücadelelerinin en somut göstergesini ortaya koymuştur. 1848 Devrimi sonrasında devletin izleyici tavrını terk ederek sosyal ve ekonomik hayata dengeleyici müdahalelerde bulunması gerektiği ifade edilmiştir. Bu sayede, devlete bireylerin refahını arttırmayı amaçlayan bir görev çizilmiştir.[3] Söz konusu müdahalede devlet yaklaşımı ilk olarak ekonomik istikrarın sağlanması iddiasıyla ortaya çıksa da değişen dünya düzeninin de zorlamasıyla sosyal sorunlara yönelik politika uygulamalarına da büyük oranda yer vermiştir. Müdahaleci devlet yaklaşımının dolayısıyla sosyal devlet kavramının altın çağını yaşadığı 1945-1970 döneminde istikrarlı bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah artışı yaşandığı su götürmez bir gerçektir.[4]

William Temple

Sosyal devlet terimi ilk olarak 1941 yılında Archbishop Temple tarafından kullanılmıştır. Devletin ekonomiye aktif müdahalelerde bulunarak piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini görünmez kılması beklentisiyle; sosyal devlet, vatandaşların belirli bir hayat şartlarını koruyarak yaşayabilmeleri ile sosyal ve ekonomik haklarla desteklenmesi amacı üzerine kurulmuştur. Refahın arttırılması için uygulanan programların, temel vatandaşlık hakkı olarak kabul edildiği sosyal devlet anlayışı, toplumsal eşitliğin gerçekleştirilmesiyle bağdaştırılarak kabul görmüştür. Tanım olarak ifade etmek gerekirse sosyal devlet; müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı, girişimci, bireylere hak ve özgürlüklerin sağlanması bakımından pozitif bir devlet anlayışıdır.[5]

Sosyal devletin literatürde yer alan amaçlarını her ülkenin algılama ve uygulama çeşitliliği farklı olduğundan bir tanımdan bahsetmek de oldukça zor ve yetersiz görünebilir. Ancak ülkemizin sosyal devlet anlayışında da bulunan başlıca amaçlarından bahsetmek istiyorum. Bu amaçları adil gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele, fırsat eşitliği, sosyal denge-bütünleşme ve barışı sağlamak, ekonomik büyüme ve kalkınma, tam istihdam ve işsizlikle mücadele, sosyal güvenlik başlıkları altında toplayabiliriz.[6] Sosyal devletin uygulamaları için devletler, kendine özgü sosyal, ekonomik, politik ve kültürel koşullarına göre sosyal politikalar oluştururlar. Böylece farklı sosyal politikaların belirlediği çeşitli sosyal devlet türleri ortaya çıkmıştır.

Batı ülkelerinde sosyal politikalar üretilmesinde işçi sınıfının eylemleri ve sosyalist düşüncelerin baskısı mevcutken Türkiye’de devlet merkezli yani devletin biçimlendirdiği bir süreç olarak gelişmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan çok partili yaşama, modern bir toplum inşasından ekonomik kalkınmaya kadar birçok alanda olduğu gibi sosyal devlet anlayışının gelişiminde de egemen rolü yine devletin kendisi oynamıştır. 1961 Anayasası ile sosyal devlet kimliği güvence altına alınmış ve sosyal devletin altın çağında ülkemizde de önemli adımlar atılmıştır.[7] Bu kısımda “sosyal devlet” kavramıyla “sosyalist devlet” üzerindeki görüş farklılığına değinmek istiyorum;

Sosyal Devlet-Sosyalist Devlet

Doktrinde, sosyal devlet ile sosyalist devletin aynı kavramı işaret edip etmediği konusunda önemli bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bu kapsamda aynı anlama geldiklerini ve tamamen farklı kavramlar olduklarını öne süren iki farklı bakış açısından bahsedebiliriz.

Sosyal devlet ile sosyalist devletin aynı anlama geldiğini öne süren bakış, sosyal devleti; sosyalizme giden yolda sadece bir istasyon olarak ele alır. Marksist sosyalizmden farklı olarak sosyalizmin gelişmesinde tarihsel bir basamak olarak değerlendirir. Nitekim sosyal devlet, sosyalizmin bir aşaması olarak düşünülmektedir.

Yaygın olarak benimsenen ve benim de daha gerçekçi bulduğum düşünceye göre ise, sosyal devlet, kapitalizm ve sosyalizm arasında orta yol olarak değerlendirilmektedir. Çünkü her iki devlet anlayışı arasında mülkiyet, demokrasi ve sınıflar arası ilişkiler olarak ayırabileceğimiz üç temel noktada ayrılık bulunmaktadır. “Orta yol” ifadesine karşılık gelen sosyal devlette kapitalist üretim ile emek sektörü arasında uzlaşma sağlamak ve sermayenin ihtiyacı olan sosyal barış ve ekonomik istikrar ortamı oluşturmak amaçlanır. Böylece liberal devletin pasif tutumunun ters yönde etkinleştirilmesi ve sosyalist devletin müdahaleciliğine getirilen sınırlamalarla farklı toplumsal sınıfların uzlaşısına dayanan bir toplum inşası gerçekleştirilir.[8] Sosyalist bakış açısıyla değerlendiren düşünürler ise sosyal devleti, sermaye lehine çalışan, sahip olduğu müdahaleci araçları sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmak yerine var olanı korumak amacı taşıyan kapitalist bir devlet olarak ifade etmektedir.[9]

Atatürk ilkelerinden biri olan “devletçilik” kavramıyla “sosyal devlet” kavramı arasında da bir benzerlik göze çarpsa da aynı anlamı ifade etmez. “Sosyal devlet” ilkesi devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesi konusunda Anayasamızda yer almaktadır.[10]

“Sosyal Devlet” Kavramının Erozyonu

Sosyal devlet; 1950’lerden 1970’lere kadar yaşadığı altın çağda, Keynesyen ekonomi çerçevesinde, ekonomik büyümeyle, sermayeyi tatmin ederken, iş gücünü de tam istihdam ve refah artışı ile memnun kılmıştır. Devletin ekonomideki etkin rolü liberaller tarafından daima eleştirilirken 1970’lerde petrol krizleriyle birlikte sosyal devletin sorgulanmasına da uzanmıştır. 1980’lerden sonra sosyal devlet ilkelerinden giderek uzaklaşılırken neo-liberal politikalar hız kazanmıştır. Bu dönüşüm “sosyal devlet” olgusunun kapitalizm tarafından kendi çıkarlarını korumak için yarattığı bir yanılsama algısını güçlendirmektedir. Merkez ülkeler uygulamaya başladıkları neoliberal ekonomi politikalarını yaygınlaştırmak ve diğer ülkelerin ekonomilerine müdahalede edebilmek için çeşitli yollar geliştirmişlerdir. Savaş ve işgaller yanında, kapitalizmin uygulayıcısı ve küreselleşme tabanlı uluslararası örgütlerden faydalanmışlardır. Özellikle 2000’lerden sonra ulus devlet, kalkınma, milli ekonomi kavramları çağdışı bir görüş olarak değerlendirilirken, küreselleşme ise tüm sosyal ve ekonomik sorunların çözümü bir anahtar gözüyle sunulmuştur. Ancak az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin dezavantajına dönüşen ekonomik düzen ulusal pazarları derinden vurmuştur. Ülkelerin kapitalist sistemin yerleştirdiği taşlara sağladığı düzenle birlikte ise sınıfsal farklılıklar arasındaki gelir dağılımında adaletsizlik giderek artmış, sosyal barışı sağlamaktan uzaklaşmıştır.[11]

Özelleştirmelere hız verilen ve devletin yapısının olabildiğinde küçültülmesini öngören anlayışın sınıfsal eşitliği sağlama ve yoksullukla mücadele konusunda geliştirdiği çözümler geçici ve refah düzeni sağlamaktan uzaktır. İçinde bulunduğumuz dönemde de dünya devletleri salgın hastalıkla mücadele ederken bir yandan da ekonomik bir mücadele gerçekleştirmektedir. Vatandaşları tarafından, gerçekleştirdikleri sosyal yardımlar ve sağladıkları sosyal güvenlik açısından sorgulanmaktadır. Ekonomik dengesi oturmuş olan devletlerde bile karmaşık ve sıkıntılı bir şekilde ilerleyen sürecin sonunda ekonomik ve sosyal politikalarda nasıl bir dönüşüm yaşanacağını öngörmek çok kolay görünmüyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Ali Tarık Gümüş, ”Sosyal Devlet Anlayışının Gelişimi ve Dönüşümü”,  Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi , Cilt 18, Sayı 2, 2010, s.119.

[2] Ayşe Özcan, ‘‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümet Programlarının Sosyal Devlet İlkesi Açısından Konut, Eğitim, Sağlık ve Sosyal Güvenlik Konuları Üzerinden Karşılaştırılması (23 Nisan 1920-14 Mart 2003)’’, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Malatya 2004), s. 43.

[3] Ali Tarık Gümüş, a.g.m., s. 119.

[4] Coşkun Karaca ve Yeşim Çam,” Türkiye’de Sosyal Devlet Anlayışının Değerlendirilmesi”, Maliye Dergisi, Cilt 176, 2019, s.75.

[5] Serdar Yay, “Tarihsel Süreçte Türkiye’de Sosyal Devlet”, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmaları Dergisi, Cilt 3, Sayı 9, 2014, s.148.

[6] İsmail Mansur Özdemir, ‘‘Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Sosyal Devlet ve Sosyal Hizmetler, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Konya 2008), ss.79-89.

[7] Serdar Yay, a.g.m., s. 151.

[8] Ali Tarık Gümüş, Sosyal Devlet Anlayışının Gelişimi ve Dönüşümü, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, (Konya 2010), ss.135-136.

[9] Coşkun Karaca ve Yeşim Çam, a.g.m., s.75.

[10] Kemal Gözler, ‘‘Türk Anayasa Hukuku’’, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa 2000, s.156.

[11] Ali Tarık Gümüş, a.g.m., s. 128.

[/vc_toggle]