Doğu Akdeniz bölgesi eski çağlardan beri milletler arası ticaretin en önemli bölgelerindendir. Deniz ticaretimizin %25’inden fazlası Akdeniz’de bulunan limanlarımızdan icra edilmektedir. Ayrıca Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı, Samsun-Ceyhan petrol boru hattı projesi ve Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı projeleri de İskenderun Körfezi’ndeki limanlarımızın önemini arttırmış bulunmaktadır.
Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının, milletlerarası ticarete de konu olabilecek miktar ve nitelikte olduğunu gösteren araştırmalar, bölgede bulunan devletlerin bu kaynaklardan yararlanma isteğini artırmıştır. Akdeniz’in doğusunda, komşu ve karşı kıyıdaş devletler arasında kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasına dair çok taraflı bir mutabakatının bulunmaması, bölgede enerji endeksli sorunları ortaya çıkarmıştır. Özellikle AB ve Yunanistan’ın desteğini alan GKRY’nin diğer bölge ülkelerinin haklarını yok sayan ikili antlaşmalar yaparak bölgedeki enerji kaynaklarından büyük ölçüde yararlanma isteği, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili ortaya çıkan sorunların başlangıç noktasıdır.
GKRY bu bağlamda 2003 yılında Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile MEB sınırlandırma mutabakatları yapmış, petrol araştırılması ve çıkartılması için ihaleler açmış, ruhsatlar vermiş, sondaj faaliyetleri başlatmıştır. GKRY’nin Doğu Akdeniz’de fiilî bir durum yaratma stratejisi çerçevesinde hayata geçirdiği bu uygulamalar sonucu, bölgedeki çok sayıda kıyıdaş ülkeyi ilgilendiren bir uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. 2007 yılında GKRY’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde tasarladığı 13 adet sözde ruhsat sahasından 5 tanesi, kısmi bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı içinde bulunmaktadır. GKRY böylelikle Türkiye ve KKTC’nin haklarını göz ardı etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bunun üzerine Doğu Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı alanlarıyla çakışan GKRY’nin sözde ruhsat sahalarında yabancı şirketlerinin izin olmaksızın petrol ve doğal gaz faaliyetlerinde bulunmalarına hiçbir şekilde izin vermeyeceğini, kıta sahanlığındaki hak ve menfaatlerini korumak için gerekli her türlü tedbiri alacağını, Kıbrıs Türklerinin Ada’nın güneyinde TPAO’ya verdikleri ruhsatların ihlal edilmemesi ve deniz hak ve menfaatlerinin korunması için, ana vatan ve garantör ülke sorumluluğu içinde, KKTC’ye her türlü desteği vereceğini açıklamıştır.

AB, Yunanistan, GKRY ve özellikle Yunan lobisinin Türkiye’ye karşı tasarladıkları bu ‘kirli oyunları’, elbette Türkiye’nin güçlü mevcudiyeti karşısında boşa çıkacaktır. Hele ki Birleşik Arap Emirlikleri gibi Doğu Akdeniz ile kesinlikle bir alakası bulunmayan bir devletin, Doğu Akdeniz endeksli Türkiye karşıtı bir cephede yer alması da tamamen bir saçmalığın göstergesidir. AB, Yunanistan ve GKRY; Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler besleyen devletlerin neredeyse tamamını, sözde bir EastMed cephesi içerisinde toplaması, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlar beslemeyen İtalya, Filistin, İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin Doğu Akdeniz üzerindeki politikalarını gözden geçirmelerine sebebiyet vermiştir.

Neticede bu ülkelerin Türkiye’yi hedef alan açıklamalarda yer almamalarının başka bir sebebi de bulunmaktadır. Bu da elbette söz konusu ülkelerin Türkiye’ye karşı düşmanca niyetler beslememelerinin yanı sıra Türkiye’nin bölgedeki gücünü ve kararlı fiili durumunu dikkate almalarıdır. Türkiye’nin eskisi gibi uluslararası ilişkilerde ve içerisinde bulunduğu bölgeyle ilgili pasif politikalar üretmek yerine son derece aktif, akılcı ve devletin ulusal çıkarlarına uygun politik enstrümanlar kullanmakta, dolaysıyla bu durum, bölgedeki diğer devletler tarafından dikkate alınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını koruması için evvela belirli bir güce sahip olması gerekmektedir. Bu güç faktörleri elbette siyasi, ekonomik ve askeri faktörlerden ibarettir. Türkiye’nin sahip olduğu güç parametrelerini dünyadaki diğer devletlerin güç parametreleriyle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olduğunu gözlemleyebiliriz. Peki bakış açımızı sadece Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu Doğu Akdeniz Havzası ve çevre bölgelerine çevirdiğimizde, Türkiye’nin orta büyüklükte bir devlet olmanın yanı sıra bölgesel bir güç olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bölgesel Bir Gücü Nasıl Betimleyebiliriz?
- “Bölgesel güç” olma iddiasında olan bir devletin bu niyeti doğrultusunda bir “rol tanımına” sahip olması gerekir ve bunu diğer bölge devletler ile olan ilişkilerinde hissettirmelidir.
- Maddi güç kaynaklarına sahip olmalı, bu eksende askeri gücüne ilaveten ekonomik ve diplomatik kapasiteye sahip olmalıdır.
- “Bölgesel güç” iddiasındaki aktörün liderlik iddiası ekseninde kendisine biçtiği “rol tanımı” diğer bölge aktörleri tarafından da kabul görmeli ve hatta küresel sistemin işleyişinde belirleyici olan aktörlerce de bu “rol tanımı” kabul edilmelidir.
- Maddi ve yumuşak güç unsurlarına dayalı güç projeksiyonu sonuç verebilmelidir.
27 Stefan A. Schirm, “Leaders in Need of Followers: Emerging Powers in Global Governance”, European Journal of International Relations, Cilt 16, Sayı 2, 2010, ss. 197-221.)
Prof. Dr. Stefan Schirm’in de yukarıda sıraladığı maddeler üzerine, Türkiye’nin söz konusu güç parametrelerini, rol tanımını, güç projeksiyonu ve kaynaklarını tahayyül ederek Türkiye’nin bölgesel güç olup olmadığını çözebiliriz.
Doğu Akdeniz’de Değerlendirmemiz Gereken Fırsatlar Var
Gerek koronavirüsünün ortaya çıkışı, gerekse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kesin varlığı ve kararlı adımları ABD menşeili Exxon Mobil, İtalya menşeili ENI, Fransa menşeili TOTAL’in GKRY’nin sözde ruhsat sahalarından çekilmeleriyle sonuçlanmıştır. Peki bu yabancı şirketler tekrardan ne zaman Doğu Akdeniz’e gelirler? Dönüş için en az 2 yıl lazım olabilir. Zira petrol fiyatlarının piyasaya göre negatif anlamda etkilenmesi ve küresel talebin yükselmesi gibi durumlar bu şirketlerin işlerini de zorlaştıracaktır. Dolaysiyla GKRY’nin bu sözde ruhsat sahalarından çekilen yabancı şirketlerin kısa bir süre içerisinde geri gelmeleri söz konusu olamaz. Bu gelişmeler sonrasında Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Fransa, ortak bir açıklama yaparak “Türkiye’nin Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz faaliyetlerinin GKRY’nin sözde münhasır bölgesinde gerçekleştiğini savunarak, söz konusu arama çalışmalarının uluslararası kanunlara aykırı olduğunu” öne sürdü.

Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer alan dört ülke Filistin, Israil, İtalya ve Ürdün, Türkiye’ye karşı bu deklarasyona katılmadı. Türkiye’nin kararlılığı ve bölgedeki askeri gücü sayesinde Akdeniz’de dengeler Türkiye lehine değişmektedir. İsrail ve İtalya’nın Türkiye karşıtı cepheden çekilmesi, başı İsrail ve sonu İtalya olan EastMed boru hattı projesinin öneminin yitirdiğini göstermektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin İsrail ile karşılıklı kıyıları konu alan deniz yetki alanlarının belirlendiği bir mutabakat imzalaması her iki ülkenin ulusal çıkarına uygun bir gelişme olacaktır Türkiye ile Israil böylelikle ilişkilerini olumlu olarak daha da geliştirip karşılıklı büyükelçi atayarak karşılıklı tam diplomatik ilişkiler seviyesine tekrar dönebilirler. Türkiye’nin bu doğrultuda sadece İsrail ile antlaşma yapması yeterli olmaz, Filistin ve Ürdün gibi devletlerle de benzer mutabakatların imzalanması zaruri hale gelmiştir.
Öte yandan Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı mutabakat ve sonrasında bu ülkeye yaptığı askeri yardımlar, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter milislerine karşı avantajlı bir konuma getirmiştir. Gerek UMH güçlerinin sahada Hafter milislerine karşı güç kazanmaları, gerekse uluslararası camianın Türkiye’nin resmi ve fiili girişiminden sonra UMH’yi desteklemeleri dikkatimizi çekmesi gereken gelişmelerdir. Bu doğrultuda UMH güçleri, Hafter milislerinin kontrolündeki Vatiyye Askeri Hava Üssü’ne sevk edilen Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği ikinci Rus yapımı Pantsır hava savunma sistemini ve Çin yapımı bir SİHA’yı imha ettiklerini paylaştılar. Libya ile ilgili önemli askeri gelişmelerin yanı sıra dikkati değerli kılan önemli diplomatik gelişmeler de olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile telefonla görüşmesinden sonra, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “UMH’yi Hafter ile aynı kefeye koyamayız. NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır.” Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias bunun üzerine “Stoltenberg’in açıklaması NATO’nun resmi siyaseti değil” şeklinde bir açıklama yaparak NATO’nun tutumunu eleştirmiştir. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg aynı zamanda Libya Ulusal Mutabakat Hükümet başkanı Serraç ile telefonda görüşerek UMH ile olan iş birliği teklifini şu ifadelerle yineledi: “NATO Libya’nın güvenlik ve savunma kurumlarının inşasına katkı sağlamaya hazır.” Son olarak ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Halife Hafter’in müzakere masasına oturmadığı taktirde tüm nüfuzunu ve meşruiyetini kaybedeceğini dile getirmiştir. Görünen o ki, Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne yaptığı resmi ve fiili yardımı, gücünü neredeyse kaybetmekte olan UMH’yi tekrar güçlendirdi ve böylece uluslararası toplumun UMH’ye olan aktif desteği de yinelemiş oldu.
Sonuç
Türkiye’nin yukarıda da zikrettiğimiz hususlar üzere bölgesel güç olma yolunda güçlü bir aday olduğu aşikar. Fakat “Türkiye bir bölgesel güçtür” demek epey erken gözüküyor. Zira son derece taze bir süreç içerisindeyiz. Türkiye Libya faktörü ile Doğu Akdeniz’deki varlığını güçlendirdi. Türkiye, diğer karşı kıyıdaş ülkeler olan İsrail ve Lübnan gibi devletlerle de Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını güçlendirecek şekilde mutabakatlar imzalayarak; AB, Yunanistan, GKRY ve Yunan lobisine karşı bir üstünlük sağlayabilir. Doğu Akdeniz’de güçlendirilmiş yeni fiili durumlar, ileride tesis edilecek olan olası hukuki durumların ön ayağını oluşturacaktır. Doğu Akdeniz’de tesis edilecek olan kazanımlar elbette Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerine olumlu yönden yansıyacağı gibi, Türkiye’nin genelde Kıbrıs Ada’sına, özelde ise KKTC-GKRY denklemlerini içeren politikalarını olumlu yönden etkileyecektir. Bir üçüncü etkileşim alanı ise Türkiye-AB ilişkilerinde saklıdır. Türkiye açısından Doğu Akdeniz’de elde edilen kazanımlar, pek büyük bir önem arzeden Türkiye-AB ilişkilerini olumlu yönden etkileyecektir. AB, böylece Türkiye’nin söz konusu Doğu Akdeniz bölgesindeki gücünü dikkate alıp, Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalar yerine daha ılımlı politik enstrümanlara başvuracaktır. Bu da Türkiye açısından elde edilmiş başka bir kazanım olacaktır.
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in de dediği gibi: “Türkiye’nin bu yaşadıklarını başka bir ülke yaşasa çökerdi. Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisi, emperyalizme atılmış tokattır. Atatürk’ün 100 yıl önce söylediği ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’ emrinin deniz safhasına geçilmiş durumda.”































Afrika Birliği Örgütü, Afrika devletlerinin bağımsızlıklarını ve egemenliklerini kazanmaları ve Afrika’da sömürgeciliğe son verilmesi ilkeleri doğrultusunda kurumsal temelini 1963 yılında atmıştır. Örgüt, Soğuk Savaş döneminde Bağlantısızlar Grubu içinde yer almış ve Doğu ve Batı Blokları arasındaki mücadeleden uzak kalmıştır. Soğuk Savaşı müteakiben kıtada yaşanan çatışmalar, siyasi istikrarsızlık, ekonomik sorunlar ve salgın hastalıklar örgütü daha etkin bir kuruluş haline gelmeye yöneltmiştir. Örgüt, 2002 yılında Afrika Birliği (AfB) adını alarak, yeni hedeflerini politik, sosyal ve ekonomik bütünleşmenin sağlanması, kalkınmanın hızlandırılması, barış ve istikrarın korunması ve demokrasi ile iyi yönetim ilkelerinin benimsenmesi olarak belirlemiştir. Afrika ülkelerinin buluştuğu ortak platform olan Afrika Birliği, Kıta’da karşılaşılan her soruna “Afrika sorunlarına Afrika çözümleri” ilkesi uyarınca çözümler bulmaya ve politikalar üretmeye çalışmaktadır.
AGİT, Soğuk Savaş döneminde bloklar arasında düzenli diyalog tesis etmek suretiyle gerginliği ve anlaşmazlık noktalarını azaltmak ve bu sayede Avrupa’da güvenliğin artırılmasını sağlamak amacıyla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) adı altında bir müzakere forumu ve konferanslar diplomasisi olarak ortaya çıkmıştır. 1970’li yıllarda Avrupa’yı etkisi altına alan yumuşama döneminde Batı’nın “karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimleri” müzakerelerine başlanması yönündeki önerisinin Doğu Bloku tarafından kabul edilmesi ve buna paralel olarak 1973 yılında Helsinki’de başlayan görüşmelerin sonucunda Helsinki Nihai Senedi’nin 33 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada tarafından 1975 yılında imzalanmasıyla AGİK süreci başlamıştır. 1994 Budapeşte Zirvesi’nde ise AGİK bir uluslararası teşkilata dönüşerek, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı-AGİT adını almıştır. Türkiye, Örgütün kurucu üyelerindendir.
Akdeniz için Birlik (AiB), Akdeniz’de işbirliğinin güçlendirilmesini amaçlayan hükümetlerarası bölgesel bir örgüttür. 1995’te başlayan ve Barselona Süreci olarak da bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın (EUROMED) devamı niteliğindedir. AiB, 13 Temmuz 2008 tarihinde Paris’te düzenlenen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde kurulmuştur. 2010 yılında faaliyete geçen kuruluşun Sekretaryası Barselona’da bulunmaktadır. 1995 yılında başlatılan Avrupa-Akdeniz Ortaklık sürecinde yer alan Türkiye, sözkonusu sürecin devamı olan AiB’e de kurulduğu 2008 yılından bu yana üyedir.
ADÖ, 13 Aralık 1951 tarihinde faaliyete geçmiştir. Batı yarıkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisi, sosyo-ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması ve demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilke ve değerlerinin yerleşmesini ve bunlara saygı gösterilmesini temin etmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede ADÖ, a) demokrasi, b) kalkınma, c) insan hakları ve d) güvenlik (vatandaş güvenliği) başlıkları altındaki dört ana sütunda faaliyet göstermektedir. Türkiye, ADÖ’ye 16 Eylül 1998 tarihinde “Daimi Gözlemci” üye olmuştur.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Birleşmiş Milletler 47. Genel Kurul toplantısı vesilesiyle, Ekim 1992’de Asya’da bir güvenlik ve işbirliği süreci başlatılması önerisini ortaya atmıştır. Bilahare “Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)” (Conference on Interaction and Confıdence Building Measures in Asia / CICA) adı verilen bu süreç, Kazakistan’ın koordinatörlüğünde 1993 yılında başlatılmıştır. Sürecin hedefi, Asya’da AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) benzeri amaçlara ve kurumlara sahip bir işbirliği yapılanmasının temellerini atmaktır. Güvenlik anlayışına çok-taraflı yaklaşımlar getirilmesi yoluyla işbirliğinin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Türkiye, üye ülkeler arasındadır.
Uluslararası Zeytin Konseyi (UZK) dünya zeytin üretimi, standardizasyonu, jenerik tanıtımı ve pazarlanması konusunda söz sahibi ve zeytin konusundaki en geniş bilgi ve görüş alışverişi yapılan, Birleşmiş Milletler bünyesinde hükümetlerarası bir kuruluştur. Ülkemiz Uluslararası Zeytin Konseyi kurucu Anlaşmasına 1963 yılında taraf olmuş, 1998 yılında üyelikten ayrılmış, 21 Şubat 2010’de Konsey’e tekrar üye olmuştur.
AİD, Asya ülkeleri arasında kıtasal planda işbirliğini geliştirmek ve farklı bölgesel örgütler arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla 2002 yılında hükümetlerarası bir forum olarak kurulmuştur. Geçici Sekretaryası Kuveyt’tedir. Türkiye 2013 yılında AİD’in 33. üyesi olmuştur.
EUROCONTROL, Avrupa’daki tüm havacılık katılımcılarının çalışmalarını koordine ederek, bir pan-Avrupa Hava Trafik Yönetim (ATM) sistemi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Kuruluş sözleşmesi 1960 yılında imzalanmış, 1963 yılında onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 1 Mart 1989 tarihinde Teşkilata 10’uncu üye olarak katılmıştır.
AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalanmıştır. Avrupa Konseyi’nin (AK) amaçları; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek; ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde ve çevre konularındaki sorunlara çözüm aramak; Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak olarak özetlenebilir. Türkiye AK’a, kuruluşundan üç ay sonra, Ağustos 1949’da davet edilmiş ve örgütün kurucu üyeleri arasında sayılmıştır.
TRACECA, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerini Kafkasya ve/veya Karadeniz üzerinden Avrupa’ya bağlamak amacıyla Avrupa Birliği (AB) önderliğinde üye ülkeler tarafından oluşturulan bir Doğu-Batı Koridorudur. Programın temeli 1993 yılında Avrupa Komisyonu, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan hükümetlerinin katılımı ile Brüksel’de düzenlenen Konferansta atılmıştır. Türkiye, 2000 yılında bu kuruluşa üye olmuştur.
Örgüt, bitkisel her türlü zararlı unsur ve hastalığın engellenmesi amacıyla tavsiyelerde bulunmayı amaçlamaktadır. Ülkemiz Örgüt’e üyedir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan büyük devletlerin liderliğinde oluşturulan bir dünya örgütü olan Birleşmiş Milletler (BM), 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan savaşların ve barışa yönelik tehditlerin tekrarını önlemek ve uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla kurulmuştur. 24 Ekim 1945 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. Türkiye, BM’nin kurucu üyelerindendir. Türkiye, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-HABITAT), Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı (UNIDO) ile yakın ilişkiler içerisindedir.
27 Şubat 2008 tarihinde Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK) faaliyete geçmiştir. BİK’in temel görevleri, Güneydoğu Avrupa’da bölgesel işbirliğine odaklı anlayışın sürdürülmesi, bu amaçla somut veri sağlanması, bölgesel işbirliğinin belirli alanlarında aktif inisiyatifler alınması ve bölgenin Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarına entegrasyonunun teşvik edilmesidir. Ülkemiz, BİK’in kurucu üyeleri arasında yer almakta, bütçesine önemli miktarda katkıda bulunmakta ve bölgesel nitelikteki ortak projelerde belirleyici rol üstlenmektedir. Türkiye, BİK Yönetim Kurulu’nun üyesidir.
Örgütün amacı, taraflar arasında tahkim yöntemi de dahil olmak üzere uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunmaktır. Türkiye 1899 tarihli Uyuşmazlıkların Barışçıl Yollardan Çözümü Sözleşmesi’ne taraf olmak suretiyle, 12 Haziran 1907 tarihinden itibaren Daimi Hakemlik Mahkemesi’ne (DHM) üyedir.
Gümrük idarelerinin etkili ve verimli çalışmalarını sağlamayı ve geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ülkemiz, DGÖ’nün kurucu üyeleri arasında yer almaktadır.
DSÖ’nün Anayasasında yer alan temel amacı “Tüm insanların mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşmaları” olup, Örgüt bu amacı gerçekleştirmek üzere uluslararası sağlık çalışmalarının yönetimi ve eşgüdümünü sağlamaktadır. Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak, Örgüte resmen üye olmuştur.
Uluslararası ticaret sisteminin yasal ve kurumsal temeli olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), 1 Ocak 1995 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. DTÖ, Uruguay Round anlaşmalarının takipçisi, uluslararası ticaretin yönünün belirlendiği bir forum, üye ülkelerin ticari sorunlarını tek taraflı önlemlere başvurmadan çözümlediği bir organ ve gelişme yolundaki ülkelerin (GYÜ) çok taraflı ticaret sistemi ile bütünleşmesine aracılık ve yardım eden işlevsel bir örgüttür. Ülkemiz Uruguay Round sonunda Marakeş’te DTÖ’yü kuran anlaşmayı imzalamıştır. Bu kapsamda çıkartılan Bakanlar Kurulu Kararı ile 26 Mart 1995 tarihinden itibaren DTÖ’ye kurucu üye olmuştur.
Teşkilaton amacı, üye ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmak, EİT bölgesi içindeki ticari engelleri kaldırmak ve bölge içi ticareti geliştirmek ve EİT bölgesinin küresel pazarlarla bütünleşmesini teşvik etmek, üye ülkeler arasındaki kültürel ve tarihi bağları güçlendirmektir. Türkiye, 1985 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.
G-20, uluslararası sistemde başlıca gelişmiş ülkeler ile önemi ve ağırlığı artmakta olan yükselen ekonomilerin küresel ekonomik karar alma süreçlerinde daha fazla temsil edilmesi ve uluslararası mali sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulması amacıyla, 1997’deki Asya ve 1998’deki Rusya krizlerinin ardından 1999 yılında Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde oluşturulmuş bir platformdur. Türkiye, hem gelişmiş hem gelişmekte olan en büyük ülkeleri kapsayan temsil niteliği yüksek yapısıyla G20’nin küresel ekonomik işbirliği ve eşgüdüm açısından en uygun platform olduğunu değerlendirmekte ve G20’nin çalışmalarına aktif bir üye olarak katkı sağlamaktadır.
D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye’nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Kalkınmada İşbirliği Konferansı” oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.
GDAÜ Süreci, bölge ülkeleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında işbirliğinin güçlendirilmesi, ekonomik işbirliğinin teşvik edilmesi ve işbirliğinin demokratik kurumlar, adalet, yasadışı faaliyetlerle mücadele ve beşeri boyutlarının genişletilmesini amaç edinmektedir. GDAÜ’nün kurucu üyelerinden olan ülkemiz, 1998-1999 ve 2009-2010 yıllarında örgütün Dönem Başkanlığını yürütmüştür.
Örgüt, Bölgesel Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemlerin (GGAÖ) uygulanmasında Güneydoğu Avrupa ülkelerine eğitim desteği sağlamayı, silahların kontrolü ve GGAÖ alanında bölgesel diyalog ve işbirliğine zemin oluşturmayı ve bölge ülkelerini gelecekte akdedebilecekleri çok taraflı silahların kontrolü antlaşmalarına katılmaya hazırlayarak bu antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini uygulamalarına yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Türkiye RACVIAC’ın 10 asli üyesinden biridir.
Üye Devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmeyi, İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumayı amaçlamaktadır. 57 üyesi bulunmaktadır. Türkiye, İİT’nin kuruluşundan bu yana üyedir.
Demokratik yapılara ve piyasa ekonomisine sahip 36 ülkenin küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve yönetim sorunlarını çözmek ve bu sürecin fırsatlarından faydalanmak üzere müştereken çalıştıkları bir örgüttür. Ülkemiz OECD’nin kurucu üyelerindedir.
KEİ, üyesi ülkelerin potansiyellerinden, coğrafi yakınlıklarından, ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanarak aralarındaki ikili ve çok taraflı ekonomik, teknolojik ve sosyal ilişkilerini çeşitlendirmeleri ve daha da geliştirmeleri, böylelikle Karadeniz havzasının bir barış, istikrar ve refah bölgesi olmasını amaçlamaktadır. Türkiye, 1992 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.
Tüm Karayip ülkeleri arasında istişare, işbirliği ve uyumun teşvik edilmesi amacıyla kurulmuştur. Türkiye gözlemci üyedir.
NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumaktır. Türkiye 1952 yılında İttifaka üye olmuştur.
Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı (LUÖHK), uluslararası özel hukukun derlenmesi (kodifikasyonu) ve geliştirilmesi amacını gütmektedir ve “Konferans” ismi taşımakla birlikte, hükümetler arası bir kuruluş şeklinde faaliyet göstermektedir. Türkiye, ülkemiz bakımından Konferans Statüsü’nün yürürlüğe giriş tarihi olan 26 Ağustos 1955 tarihinden beri Konferans’a üyedir.
MIKTA; Meksika, Endonezya, Kore, Türkiye ve Avustralya arasında gayriresmi bir istişare ve eşgüdüm platformudur. MIKTA’ya dâhil beş ülkenin tümü G20 üyesi olup, demokratik ve çoğulcu sisteme sahip açık ekonomilerdir. Bölgelerinde etkin birer aktör olan beş ülke, bölgesel ve küresel barış ve istikrara önemli katkılarda bulunmakta, uluslararası sorunlar karşısında çoğunlukla benzer ve yapıcı yaklaşımlar izlemektedir.
Nükleer Denetimlerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO), Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşmasının yürürlüğe girmesi akabinde faaliyete geçecek olan bir uluslararası örgüttür. Türkiye CTBT’yi 1996 yılında imzalamış ve 2000 yılında onaylamıştır.
OECD üyesi 30 ülke arasında nükleer enerji alanında işbirliğinin geliştirilerek bilgi ve deneyimlerin paylaşılması amaçlanmaktadır. Türkiye NEA’nin kurucu üyelerindedir.
Türk dünyasının tarihi ve kültürel birikimlerinden en geniş şekilde yararlanılmak suretiyle Türk dili konuşan ülkeler arasındaki çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye kurucu üyelerdir.
Temel fiziki büyüklüklerin ölçümüne esas oluşturacak birimlerin belirlenmesi ve uluslararası yeknesaklığın korunması, ulusal ve uluslararası ölçülerinin karşılaştırılması, uygun ölçüm tekniklerinin eşgüdümü, Dünya çapında ölçüm anlayışını ve etkisini standart haline getirme, uluslararası ölçüm karşılaştırmalarını yapabilecek yetkinliği sağlayacak şekilde bilimsel ve teknik işbirlikleri gerçekleştirme, karşılaştırılabilir ve uluslararası kabul görmüş ölçüm sonuçlarını sağlayabilen dünya metroloji sisteminin koordinatörlüğünü yapma, örgütün amaçları arasındadır. Osmanlı Devleti’nin ardılı olarak ülkemiz, 1875 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.
Uluslararası Aşı Enstitüsü, uluslararası bir araştırma merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerdeki aşı ihtiyacının karşılanması için eğitim ve teknik destek sağlamaktadır. Ekim 2010 itibariyle 49 imzacı/taraf ülke bulunmaktadır. Türkiye, imzacı ülkeler (signatory country) arasında yer almaktadır.
Ülkelerin ulusal demiryolu ağlarını ve ilgili şirketlerini işbirliği yapmaya yönelterek, birbirine bağlamak ve bu yolla demiryolu taşımacılığını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye 1928 yılından bu yana örgüte üyedir.
Aynı zamanda OECD’ye üye olan 28 ülke arasında ekonomik gelişme, enerji güvenliği ve çevresel sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde işbirliğinin ve dayanışmanın geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Ülkemiz UEA’nın kurucu üyelerindedir.
IFAD Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışmakta olup, amacı gelişmekte olan ülkelerde tarımsal ve kırsal kalkınmanın sağlanması ve açlıkla mücadele için tarımsal ve kırsal kalkınma projelerine finansman sağlamaktır. Ülkemiz 1982 yılında IFAD’a üye olmuştur.
Yasal metroloji alanında genel ilkeleri belirlemeyi, üye ülkeler arasında uyumu sağlamayı amaçlamaktadır. Türkiye 2005 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.




Batı ülkelerinde sosyal politikalar üretilmesinde işçi sınıfının eylemleri ve sosyalist düşüncelerin baskısı mevcutken Türkiye’de devlet merkezli yani devletin biçimlendirdiği bir süreç olarak gelişmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan çok partili yaşama, modern bir toplum inşasından ekonomik kalkınmaya kadar birçok alanda olduğu gibi sosyal devlet anlayışının gelişiminde de egemen rolü yine devletin kendisi oynamıştır. 1961 Anayasası ile sosyal devlet kimliği güvence altına alınmış ve sosyal devletin altın çağında ülkemizde de önemli adımlar atılmıştır.