NATO’nun Gücünü Zayıflatan En Küçük Ordular

Rus topwar.ru isimli internet sitesinde yer alan “NATO’nun en zayıf halkası kim” başlıklı makalede NATO’da iki grup ülkenin ittifakın gücünü azaltacağını ve güçlü üyelerin sorunlarının artmasına neden olacağını belirtiyor.

  • “Baltık Kız Kardeşler” olarak nitelendirilen Estonya, Letonya ve Litvanya.
  • Balkan Yarımadası’nın iki ‘Slav ve Ortodoks ülkesi’ Makedonya ve Karadağ.

Kuzey Atlantik İttifakı’nda, gerçekçi olarak incelendiğinde faydalı olmaktan ziyade daha fazla sorun yaratan birçok ülke var. Bu ülkeleri iki grup olarak inceleyelim.

Pan-Avrupa yapısının korunması adına daha büyük, daha zengin ve teknolojik olarak daha gelişmiş Avrupa ülkelerinin diğer ülkeleri taşıması beklenen bir durumdur. Avrupa Birliği’nde uygulanan bu sistem NATO’da da denenmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği ekonomik ve siyasi bir yapıyken, NATO ise askeri ve siyasi bir oluşumdur. Bu nedenle zayıf bir halkanın varlığı, birliğin gücünün azaltılmasına ve ayrıca güçlü üyelerin sorunlarının artmasına neden olur.

En genç NATO üyesi ülkeler: Kuzey Makedonya ve Karadağ

NATO’nun ittifaka katılan zayıf halkası olarak adlandırılabilecek ülkelerden ilk grubu Balkan Yarımadası’nın iki Slav ve Ortodoks ülkesi Karadağ ve Kuzey Makedonya oluşturur. Bu ülkeler küçük olmalarının yanı sıra fakir, sınırlı mali ve askeri yeteneklere sahiptirler.

Örneğin, Kuzey Makedonya’nın sadece 8 bin kişilik bir silahlı gücü olmasına karşın, bunları dış yardım olmadan idame etmesi mümkün değildir. Karadağ’ın ise silahlı kuvvetleri daha da küçüktür, sadece 2 bin kişidir. Bu tür ordular hangi operasyonel görevleri çözebilir?

[irp posts=”25087″ name=”Makedonya Hakkında 11 Bilgi ve İsim Sorunu”]

Tabi bu iki ülkenin bu durumu onları doğrudan zayıf halka yapmaz. Benelüks ülkelerinden Lüksemburg veya Belçika da askeri açıdan güçlü ülkeler değildir fakat kimse onların NATO için faydalı olduğundan şüphe duymaz. Karadağ ve Kuzey Makedonya için farklı olan şey ise, nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Rusya ve Ruslara karşı olumlu bir eğilimi olan Ortodoks kültürüne sahip olmasıdır.

Karadağlı ve Makedon elitlerin davranışları nasıl olursa olsun, bu ülkelerdeki sıradan vatandaşların çoğunluğu Rusya’ya sempati duymaktadır. Bunun başlıca nedeni Rusya onların Osmanlı baskısından kurtuluşu için çok büyük katkılar sağlamıştır. Bu ülkelerde her zaman Rusya’ya sempati duyan etkili siyasi güçler olacaktır.

[irp posts=”26730″ name=”Adriyatik’teki Stratejik Ülke Karadağ Hakkında 11 Madde”]

“Baltık Kız Kardeşler”: Estonya, Letonya ve Litvanya

NATO’nun en zayıf halkasına dahil edilebilecek ikinci ülke grubu da “Baltık Kız Kardeşler” olarak adlandırılan küçük orduları ve savunma bütçesiyle öne çıkan Estonya, Letonya ve Litvanya’dır. ABD ve Avrupa Birliği’nin para yardımları sayesinde savunma ihtiyacını karşılayan bu ülkeler, savunma ve güvenlikleri için finansman sağlayabilmek için Rus tehlikesini şişirmek zorundalar. Ama yine de Baltık ülkelerini zayıf halka yapan gerçek bu değildir.

Estonya, Letonya ve Litvanya NATO’nun uzak bölgelerinde yer almaktadır. İttifakın doğu sınırlarını bu ülkeler değil, doğrudan NATO’nun kendisi korumak zorunda kalıyor.

Aynı zamanda, Baltık ülkeleri sürekli bir prestij ve imaj kaybının olarak görülüyor. Ya Rus karşıtı olacaklar ya da etnik nedenlerle siyasi ayrımcılık düzenleyeceklerdir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise Letonya’da Rusça konuşan nüfustur. Avrupa Birliği ve NATO, dayanışmanın bir parçası olarak sürekli milliyetçi görüşe sahip Baltık elitlerinin çılgın davranışlarını örtbas etmek zorunda kalmaktadır.

Bir başka önemli noktayı da hatırlayalım. Letonya’da, Rusça konuşan nüfus % 30, yani ülke nüfusunun üçte biridir. Estonya ve Litvanya’da çok sayıda Rus yaşamaktadır. Kritik bir durumda onlardan sadakat beklenebilir mi? Rusların ve Rusça konuşanların çoğu Rusya’ya sempati duyar ve kimi destekleyecekleri açıktır.

Bu nedenle NATO’nun ittifak stratejisini değiştirmesi gerekmektedir. İttifakın şu an görünen üye sayısı için mücadele etmek, tüm Avrupa’yı içine çekmeye çalışmak (ve hatta Sırbistan bile kelimenin tam anlamıyla oraya zorla sürükleniyor) politikası, sadece kalitesini daha da kötüleştiriyor ve NATO’yu daha zayıf ve daha bölünmüş hale getiriyor. Ama bu tabii ki de onların kararı.

Çeviri: StratejikOrtak.com

Türkiye’nin Üye Olduğu 38 Uluslararası Kuruluş

Türkiye, basından çokça duyulan G-20, BM ve NATO benzeri uluslararası büyük kuruluşlarla birlikte arka planda çalışmaların da yürütüldüğü Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu ve Aşı Enstitüsü gibi onlarca kuruluşa üye. Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden yer alan bu 38 kuruluşu sizler için derledim.

1.) Afrika Birliği (AfB)

Afrika Birliği Örgütü, Afrika devletlerinin bağımsızlıklarını ve egemenliklerini kazanmaları ve Afrika’da sömürgeciliğe son verilmesi ilkeleri doğrultusunda kurumsal temelini 1963 yılında atmıştır. Örgüt, Soğuk Savaş döneminde Bağlantısızlar Grubu içinde yer almış ve Doğu ve Batı Blokları arasındaki mücadeleden uzak kalmıştır. Soğuk Savaşı müteakiben kıtada yaşanan çatışmalar, siyasi istikrarsızlık, ekonomik sorunlar ve salgın hastalıklar örgütü daha etkin bir kuruluş haline gelmeye yöneltmiştir. Örgüt, 2002 yılında Afrika Birliği (AfB) adını alarak, yeni hedeflerini politik, sosyal ve ekonomik bütünleşmenin sağlanması, kalkınmanın hızlandırılması, barış ve istikrarın korunması ve demokrasi ile iyi yönetim ilkelerinin benimsenmesi olarak belirlemiştir. Afrika ülkelerinin buluştuğu ortak platform olan Afrika Birliği, Kıta’da karşılaşılan her soruna “Afrika sorunlarına Afrika çözümleri” ilkesi uyarınca çözümler bulmaya ve politikalar üretmeye çalışmaktadır.

Türkiye’nin, AfB ile ilişkileri 1963 ve 2002 yılları arasındaki dönemde sınırlı kalmıştır. Afrika’ya Açılım Politikamızın ivme kazanmasıyla birlikte, 2002 yılından itibaren AfB Zirvelerine misafir ülke olarak katılan ülkemiz, 2005 yılında AfB nezdinde gözlemci ülke statüsü kazanmıştır. AfB 2008 yılında Türkiye’yi Afrika’nın stratejik ortağı ilan etmiştir.

2.) Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)

AGİT, Soğuk Savaş döneminde bloklar arasında düzenli diyalog tesis etmek suretiyle gerginliği ve anlaşmazlık noktalarını azaltmak ve bu sayede Avrupa’da güvenliğin artırılmasını sağlamak amacıyla, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) adı altında bir müzakere forumu ve konferanslar diplomasisi olarak ortaya çıkmıştır. 1970’li yıllarda Avrupa’yı etkisi altına alan yumuşama döneminde Batı’nın “karşılıklı ve dengeli kuvvet indirimleri” müzakerelerine başlanması yönündeki önerisinin Doğu Bloku tarafından kabul edilmesi ve buna paralel olarak 1973 yılında Helsinki’de başlayan görüşmelerin sonucunda Helsinki Nihai Senedi’nin 33 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada tarafından 1975 yılında imzalanmasıyla AGİK süreci başlamıştır. 1994 Budapeşte Zirvesi’nde ise AGİK bir uluslararası teşkilata dönüşerek, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı-AGİT adını almıştır. Türkiye, Örgütün kurucu üyelerindendir.

3.) Akdeniz için Birlik (AiB)

Akdeniz için Birlik (AiB), Akdeniz’de işbirliğinin güçlendirilmesini amaçlayan hükümetlerarası bölgesel bir örgüttür. 1995’te başlayan ve Barselona Süreci olarak da bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın (EUROMED) devamı niteliğindedir. AiB, 13 Temmuz 2008 tarihinde Paris’te düzenlenen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde kurulmuştur. 2010 yılında faaliyete geçen kuruluşun Sekretaryası Barselona’da bulunmaktadır. 1995 yılında başlatılan Avrupa-Akdeniz Ortaklık sürecinde yer alan Türkiye, sözkonusu sürecin devamı olan AiB’e de kurulduğu 2008 yılından bu yana üyedir.

4.) Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ)

ADÖ, 13 Aralık 1951 tarihinde faaliyete geçmiştir. Batı yarıkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisi, sosyo-ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sağlanması ve demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilke ve değerlerinin yerleşmesini ve bunlara saygı gösterilmesini temin etmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede ADÖ, a) demokrasi, b) kalkınma, c) insan hakları ve d) güvenlik (vatandaş güvenliği) başlıkları altındaki dört ana sütunda faaliyet göstermektedir. Türkiye, ADÖ’ye 16 Eylül 1998 tarihinde “Daimi Gözlemci” üye olmuştur.

5.) Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Birleşmiş Milletler 47. Genel Kurul toplantısı vesilesiyle, Ekim 1992’de Asya’da bir güvenlik ve işbirliği süreci başlatılması önerisini ortaya atmıştır. Bilahare “Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (AİGK)” (Conference on Interaction and Confıdence Building Measures in Asia / CICA) adı verilen bu süreç, Kazakistan’ın koordinatörlüğünde 1993 yılında başlatılmıştır. Sürecin hedefi, Asya’da AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) benzeri amaçlara ve kurumlara sahip bir işbirliği yapılanmasının temellerini atmaktır. Güvenlik anlayışına çok-taraflı yaklaşımlar getirilmesi yoluyla işbirliğinin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Türkiye, üye ülkeler arasındadır.

6) Uluslararası Zeytin Konseyi (IOC)

Uluslararası Zeytin Konseyi (UZK) dünya zeytin üretimi, standardizasyonu, jenerik tanıtımı ve pazarlanması konusunda söz sahibi ve zeytin konusundaki en geniş bilgi ve görüş alışverişi yapılan, Birleşmiş Milletler bünyesinde hükümetlerarası bir kuruluştur. Ülkemiz Uluslararası Zeytin Konseyi kurucu Anlaşmasına 1963 yılında taraf olmuş, 1998 yılında üyelikten ayrılmış, 21 Şubat 2010’de Konsey’e tekrar üye olmuştur.

7.) Asya İşbirliği Diyaloğu (AİD)

AİD, Asya ülkeleri arasında kıtasal planda işbirliğini geliştirmek ve farklı bölgesel örgütler arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla 2002 yılında hükümetlerarası bir forum olarak kurulmuştur. Geçici Sekretaryası Kuveyt’tedir. Türkiye 2013 yılında AİD’in 33. üyesi olmuştur.

8.) Avrupa Hava Seyrüsefer Emniyeti Teşkilatı (EUROCONTROL)

EUROCONTROL, Avrupa’daki tüm havacılık katılımcılarının çalışmalarını koordine ederek, bir pan-Avrupa Hava Trafik Yönetim (ATM) sistemi geliştirmeyi amaçlamaktadır. Kuruluş sözleşmesi 1960 yılında imzalanmış, 1963 yılında onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 1 Mart 1989 tarihinde Teşkilata 10’uncu üye olarak katılmıştır.

9.) Avrupa Konseyi

AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalanmıştır. Avrupa Konseyi’nin (AK) amaçları; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek; ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde ve çevre konularındaki sorunlara çözüm aramak; Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak olarak özetlenebilir. Türkiye AK’a, kuruluşundan üç ay sonra, Ağustos 1949’da davet edilmiş ve örgütün kurucu üyeleri arasında sayılmıştır.

10.) Avrupa Kafkasya Asya Ulaştırma Koridoru (TRACECA)

TRACECA, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerini Kafkasya ve/veya Karadeniz üzerinden Avrupa’ya bağlamak amacıyla Avrupa Birliği (AB) önderliğinde üye ülkeler tarafından oluşturulan bir Doğu-Batı Koridorudur. Programın temeli 1993 yılında Avrupa Komisyonu, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan hükümetlerinin katılımı ile Brüksel’de düzenlenen Konferansta atılmıştır. Türkiye, 2000 yılında bu kuruluşa üye olmuştur.

11.) Avrupa ve Akdeniz Bitki Sağlığını Koruma Örgütü (EPPO)

Örgüt, bitkisel her türlü zararlı unsur ve hastalığın engellenmesi amacıyla tavsiyelerde bulunmayı amaçlamaktadır. Ülkemiz Örgüt’e üyedir.

12.) Birleşmiş Milletler

İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan büyük devletlerin liderliğinde oluşturulan bir dünya örgütü olan Birleşmiş Milletler (BM), 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan savaşların ve barışa yönelik tehditlerin tekrarını önlemek ve uluslararası barış ve güvenliği korumak amacıyla kurulmuştur. 24 Ekim 1945 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. Türkiye, BM’nin kurucu üyelerindendir. Türkiye, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO), Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı (UN-HABITAT), Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Teşkilatı (UNIDO) ile yakın ilişkiler içerisindedir.

 13.) Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK)

27 Şubat 2008 tarihinde Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK) faaliyete geçmiştir. BİK’in temel görevleri, Güneydoğu Avrupa’da bölgesel işbirliğine odaklı anlayışın sürdürülmesi, bu amaçla somut veri sağlanması, bölgesel işbirliğinin belirli alanlarında aktif inisiyatifler alınması ve bölgenin Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarına entegrasyonunun teşvik edilmesidir. Ülkemiz, BİK’in kurucu üyeleri arasında yer almakta, bütçesine önemli miktarda katkıda bulunmakta ve bölgesel nitelikteki ortak projelerde belirleyici rol üstlenmektedir. Türkiye, BİK Yönetim Kurulu’nun üyesidir.

14.) Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)

Örgütün amacı, taraflar arasında tahkim yöntemi de dahil olmak üzere uyuşmazlıkların barışçıl yollardan çözümüne katkıda bulunmaktır. Türkiye 1899 tarihli Uyuşmazlıkların Barışçıl Yollardan Çözümü Sözleşmesi’ne taraf olmak suretiyle, 12 Haziran 1907 tarihinden itibaren Daimi Hakemlik Mahkemesi’ne (DHM) üyedir.

15.) Dünya Gümrük Örgütü (Gümrük İşbirliği Konseyi)

Gümrük idarelerinin etkili ve verimli çalışmalarını sağlamayı ve geliştirmeyi amaçlamaktadır. Ülkemiz, DGÖ’nün kurucu üyeleri arasında yer almaktadır.

16.) Dünya Sağlık Örgütü (WHO)

DSÖ’nün Anayasasında yer alan temel amacı “Tüm insanların mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine ulaşmaları” olup, Örgüt bu amacı gerçekleştirmek üzere uluslararası sağlık çalışmalarının yönetimi ve eşgüdümünü sağlamaktadır. Türkiye, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı Kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak, Örgüte resmen üye olmuştur.

17.) Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)

Uluslararası ticaret sisteminin yasal ve kurumsal temeli olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), 1 Ocak 1995 tarihinde resmen faaliyete geçmiştir. DTÖ, Uruguay Round anlaşmalarının takipçisi, uluslararası ticaretin yönünün belirlendiği bir forum, üye ülkelerin ticari sorunlarını tek taraflı önlemlere başvurmadan çözümlediği bir organ ve gelişme yolundaki ülkelerin (GYÜ) çok taraflı ticaret sistemi ile bütünleşmesine aracılık ve yardım eden işlevsel bir örgüttür. Ülkemiz Uruguay Round sonunda Marakeş’te DTÖ’yü kuran anlaşmayı imzalamıştır. Bu kapsamda çıkartılan Bakanlar Kurulu Kararı ile 26 Mart 1995 tarihinden itibaren DTÖ’ye kurucu üye olmuştur.

18.) Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT)

Teşkilaton amacı, üye ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmak, EİT bölgesi içindeki ticari engelleri kaldırmak ve bölge içi ticareti geliştirmek ve EİT bölgesinin küresel pazarlarla bütünleşmesini teşvik etmek, üye ülkeler arasındaki kültürel ve tarihi bağları güçlendirmektir. Türkiye, 1985 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.

19.) G-20

G-20, uluslararası sistemde başlıca gelişmiş ülkeler ile önemi ve ağırlığı artmakta olan yükselen ekonomilerin küresel ekonomik karar alma süreçlerinde daha fazla temsil edilmesi ve uluslararası mali sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulması amacıyla, 1997’deki Asya ve 1998’deki Rusya krizlerinin ardından 1999 yılında Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde oluşturulmuş bir platformdur. Türkiye, hem gelişmiş hem gelişmekte olan en büyük ülkeleri kapsayan temsil niteliği yüksek yapısıyla G20’nin küresel ekonomik işbirliği ve eşgüdüm açısından en uygun platform olduğunu değerlendirmekte ve G20’nin çalışmalarına aktif bir üye olarak katkı sağlamaktadır.

20.) Gelişen Sekiz Ülke (D-8)

D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye’nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Kalkınmada İşbirliği Konferansı” oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.

21.) Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ)

GDAÜ Süreci, bölge ülkeleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında işbirliğinin güçlendirilmesi, ekonomik işbirliğinin teşvik edilmesi ve işbirliğinin demokratik kurumlar, adalet, yasadışı faaliyetlerle mücadele ve beşeri boyutlarının genişletilmesini amaç edinmektedir. GDAÜ’nün kurucu üyelerinden olan ülkemiz, 1998-1999 ve 2009-2010 yıllarında örgütün Dönem Başkanlığını yürütmüştür.

22.) Güvenlik İşbirliği Merkezi (RACVIAC)

Örgüt, Bölgesel Güven ve Güvenlik Artırıcı Önlemlerin (GGAÖ) uygulanmasında Güneydoğu Avrupa ülkelerine eğitim desteği sağlamayı, silahların kontrolü ve GGAÖ alanında bölgesel diyalog ve işbirliğine zemin oluşturmayı ve bölge ülkelerini gelecekte akdedebilecekleri çok taraflı silahların kontrolü antlaşmalarına katılmaya hazırlayarak bu antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini uygulamalarına yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Türkiye RACVIAC’ın 10 asli üyesinden biridir.

23.) İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)

Üye Devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmeyi, İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumayı amaçlamaktadır. 57 üyesi bulunmaktadır. Türkiye, İİT’nin kuruluşundan bu yana üyedir.

24) İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD)

Demokratik yapılara ve piyasa ekonomisine sahip 36 ülkenin küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve yönetim sorunlarını çözmek ve bu sürecin fırsatlarından faydalanmak üzere müştereken çalıştıkları bir örgüttür. Ülkemiz OECD’nin kurucu üyelerindedir.

25.) Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİ)

KEİ, üyesi ülkelerin potansiyellerinden, coğrafi yakınlıklarından, ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanarak aralarındaki ikili ve çok taraflı ekonomik, teknolojik ve sosyal ilişkilerini çeşitlendirmeleri ve daha da geliştirmeleri, böylelikle Karadeniz havzasının bir barış, istikrar ve refah bölgesi olmasını amaçlamaktadır. Türkiye, 1992 yılından itibaren kurucu ülke sıfatıyla teşkilata üyedir.

26.) Karayip Devletleri Birliği (KDB)

Tüm Karayip ülkeleri arasında istişare, işbirliği ve uyumun teşvik edilmesi amacıyla kurulmuştur. Türkiye gözlemci üyedir.

27.) Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)

NATO’nun asli görevi, üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini korumaktır. Türkiye 1952 yılında İttifaka üye olmuştur.

28.) Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı (HCOPIL)

Lahey Uluslararası Özel Hukuk Konferansı (LUÖHK), uluslararası özel hukukun derlenmesi (kodifikasyonu) ve geliştirilmesi amacını gütmektedir ve “Konferans” ismi taşımakla birlikte, hükümetler arası bir kuruluş şeklinde faaliyet göstermektedir. Türkiye, ülkemiz bakımından Konferans Statüsü’nün yürürlüğe giriş tarihi olan 26 Ağustos 1955 tarihinden beri Konferans’a üyedir.

29.) MIKTA (Meksika, Endonezya, Kore, Avustralya)

MIKTA; Meksika, Endonezya, Kore, Türkiye ve Avustralya arasında gayriresmi bir istişare ve eşgüdüm platformudur. MIKTA’ya dâhil beş ülkenin tümü G20 üyesi olup, demokratik ve çoğulcu sisteme sahip açık ekonomilerdir. Bölgelerinde etkin birer aktör olan beş ülke, bölgesel ve küresel barış ve istikrara önemli katkılarda bulunmakta, uluslararası sorunlar karşısında çoğunlukla benzer ve yapıcı yaklaşımlar izlemektedir.

30.) Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO)

Nükleer Denetimlerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO), Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşmasının yürürlüğe girmesi akabinde faaliyete geçecek olan bir uluslararası örgüttür. Türkiye CTBT’yi 1996 yılında imzalamış ve 2000 yılında onaylamıştır.

31.) Nükleer Enerji Ajansı (NEA)

OECD üyesi 30 ülke arasında nükleer enerji alanında işbirliğinin geliştirilerek bilgi ve deneyimlerin paylaşılması amaçlanmaktadır. Türkiye NEA’nin kurucu üyelerindedir.

32.) TÜRK KONSEYİ (Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi )

Türk dünyasının tarihi ve kültürel birikimlerinden en geniş şekilde yararlanılmak suretiyle Türk dili konuşan ülkeler arasındaki çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye kurucu üyelerdir.

33.) Uluslararası Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu (BIPM)

Temel fiziki büyüklüklerin ölçümüne esas oluşturacak birimlerin belirlenmesi ve uluslararası yeknesaklığın korunması, ulusal ve uluslararası ölçülerinin karşılaştırılması, uygun ölçüm tekniklerinin eşgüdümü, Dünya çapında ölçüm anlayışını ve etkisini standart haline getirme, uluslararası ölçüm karşılaştırmalarını yapabilecek yetkinliği sağlayacak şekilde bilimsel ve teknik işbirlikleri gerçekleştirme, karşılaştırılabilir ve uluslararası kabul görmüş ölçüm sonuçlarını sağlayabilen dünya metroloji sisteminin koordinatörlüğünü yapma, örgütün amaçları arasındadır. Osmanlı Devleti’nin ardılı olarak ülkemiz, 1875 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.

34.) Uluslararası Aşı Enstitüsü (IVI)

Uluslararası Aşı Enstitüsü, uluslararası bir araştırma merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerdeki aşı ihtiyacının karşılanması için eğitim ve teknik destek sağlamaktadır. Ekim 2010 itibariyle 49 imzacı/taraf ülke bulunmaktadır. Türkiye, imzacı ülkeler (signatory country) arasında yer almaktadır.

35.) Uluslararası Demiryolları Birliği (UIC)

Ülkelerin ulusal demiryolu ağlarını ve ilgili şirketlerini işbirliği yapmaya yönelterek, birbirine bağlamak ve bu yolla demiryolu taşımacılığını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye 1928 yılından bu yana örgüte üyedir.

36.) Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)

Aynı zamanda OECD’ye üye olan 28 ülke arasında ekonomik gelişme, enerji güvenliği ve çevresel sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde işbirliğinin ve dayanışmanın geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Ülkemiz UEA’nın kurucu üyelerindedir.

37.) Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD)

IFAD Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışmakta olup, amacı gelişmekte olan ülkelerde tarımsal ve kırsal kalkınmanın sağlanması ve açlıkla mücadele için tarımsal ve kırsal kalkınma projelerine finansman sağlamaktır. Ülkemiz 1982 yılında IFAD’a üye olmuştur.

38.) Uluslararası Yasal Metroloji Örgütü (OIML)

Yasal metroloji alanında genel ilkeleri belirlemeyi, üye ülkeler arasında uyumu sağlamayı amaçlamaktadır. Türkiye 2005 yılından bu yana Örgüt’e üyedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.mfa.gov.tr/sub.tr.mfa?23a3fc26-4f3b-47dd-943e-d8934cdad97e

[/vc_toggle]

İsrail’in Balistik Füzeleri ve Menzilleri

Modern İsrail devleti kurulalı uzun bir süre olmamasına rağmen, ülkenin özellikle askeri alanda süper güçlerle bir rekabet halinde olduğunu görmekteyiz. Bu bağlamda elbette kara hava ve deniz kuvvetlerinin yanında, günümüz savunma sanayinde önemli olan bir başka faktör de balistik füzelerdir.

Kurulduğu tarihten bu yana savaşlarla ayakta kalan ülke hızlı bir şekilde balistik füze üretimine başlamıştır. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri ile olan iyi ilişkilerinin de kendilerine diplomasi yönünden avantaj sağladığını söylemek doğru olur. İsrail’in balistik füzelerini incelediğimizde karşımıza Jericho 1, Jericho 2, Jericho 3 ve LORA tipi füzeler çıkmaktadır. Aynı zamanda havadan karaya füze olan Popeye, Cruise füzesi olan Delilah, gemisavar füzesi Harpoon, Gabriel de ordu envanterinde bulunmaktadır. Yazının devamında Lora ile başlayıp Jericho serisi ile devam eden füzeler ile ilgili kısa bilgiler vereceğim.

İnfografik: CSIS

LORA:

  • İsrail üretimi olan füze SRBM (kısa menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Proje ortaklığını Azerbaycan yapmıştır.
  • Gemiden veya karadan ateşlenebilir.
  • 5.2 metre uzunluğundadır
  • 1600 kilo fırlatma ağırlığı, 600 kilo savaş başlığı vardır.
  • 280 km menzili mevcuttur.
  • 2005’te yapımı başlanmıştır, 2007’de kullanılmaya başlandığı değerlendirilmektedir.
  • Azerbaycan’a 2018 yılında ulaşmıştır ve Nahçivan’a yerleştirilmiştir.

Jericho 1

  • İsrail üretimi SRBM (kısa menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Proje ortağı bulunmamaktadır ancak Fransız şirket Marcel-Dassault’tan katkı almıştır.
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 13.4 metre uzunluğundadır
  • 6700 kilo ağırlığındadır.
  • 500 km menzili mevcuttur.
  • 1962’de üretimi için ilk çalışmalar gerçekleştirilmiş, 1973’te kullanılmaya başlanmıştır.
  • 1990’larda ise yerini Jericho 2’ye bırakmıştır.

Jericho 2

  • İsrail üretimi MRBM (orta menzilli balistik füze) sınıfındadır
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 15 metre uzunluğundadır
  • 22 ton ağırlığındadır
  • 1500 km menzili vardır.
  • 1977’de ilk denemeler başlamıştır, 1989’dan günümüze aktif olarak kullanılmaktadır.

Jericho 3

  • İsrail üretimi IRBM (uzun menzilli balistik füze) sınıfındadır.
  • Karadan ateşlenmeye müsaittir.
  • 16 metre uzunluğundadır.
  • 29 ton ağırlığındadır.
  • 4800 km menzili vardır.
  • İlk çalışmalar 2008’de başlamıştır, 2011’de ordu envanterine katılmıştır.
6 Ağustos 2000’de Dimona dışındaki Negev Dest’teki İsrail nükleer tesisi.

Yapılan değerlendirmelere göre İsrail’de 80 ila 400 arasında nükleer savaş başlığı bulunduğu düşünülmektedir. Kısa sürede Ortadoğu’da en büyük güçlerden birisi haline gelen İsrail’in nükleer gücünün mevcudiyeti şu anki şartlar değerlendirildiğinde bir mecburiyet gibi görülebilir.

[irp posts=”19506″ name=”‘Sır’ İsrail Ordusu: Personel Sayısı ve Hava Kuvvetleri”]

Modern Devletin Bir Biçimi: Sosyal Devlet

Dünya Savaşlarından sonra yardıma muhtaç insanların artmasıyla, toplumsal huzuru sağlayabilmek için gelir adaletsizliği konusunda devletlerin müdahalesi kaçınılmaz olurken sosyal devlet kavramını güçlendirmiştir. Günümüze kadar çeşitli aşamalardan geçen sosyal devlet yaklaşımı üzerine sebep-sonuç ilişkisiyle açıklanan eleştiriler de mevcuttur. 2019 yılının sonlarına doğru Çin’de ortaya çıkan ve 2020 yılının başlarından itibaren dünyaya yayılmaya başlayan koronavirüs salgını nedeniyle insanların hastalıkla mücadele ederken ekonomik ve sosyal kaygılarının artmasıyla birlikte sosyal devlet anlayışı giderek sorgulanmaya başlamıştır. Sorgulama sürecinin temelinde ise küreselleşme süreciyle birlikte ulusüstü ve ulusaşırı kurumların ortaya çıkması sonucunda ulus devletlerin etkisini giderek kaybetmesi vardır. Bu bağlamdan hareketle yazıda sosyal devlet kavramının ortaya çıkış süreci, gelişimi ve dönüşümüne odaklanılmaktadır.

Sosyal Devletin Gelişimi

İlk çağlarda Eski Yunan ve Roma’da, bireysel mülkiyet hakkının korunmasına önem verilirken devletin sosyal adaleti sağlamaya dönük politikaları olduğundan bahsedemeyiz. Sosyal devlete benzerlik gösteren belirtilerin ilk ortaya çıkmaya başladığı dönem olarak Orta Çağ’da dinin, devlet ve toplum hayatına etkisiyle olduğunu söylemek mümkündür.[1]

19. yüzyılda siyasi bir güç olarak ortaya çıkan işçi sınıfının bilinçlenmesiyle birlikte, kişilerin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyan ama aktif bir müdahalede bulunmayan sadece denetlemekle yetinen “jandarma devlet” sorgulanmaya başlamıştır. Sanayi Devrimi’nin etkileri ve gelişen süreçte sosyalist ve Marksist düşüncelerin, burjuvazi tarafından engellenme isteğinin de etkisiyle sosyal devlet kavramı destek bulmuştur. Sosyal Devlet kavramının, Batı Ülkelerinin Anayasalarını etkilemesi ile sosyal hakların varlığının Devlet tarafından kabul edilerek korumaya alınması, iyileştirilmesi için çaba gösterilmesi, işçi eylemlerinin ve sosyalist düşünce akımlarının etkisiyle olmuştur.[2]

Toplumun büyük bir kesiminin, ekonomik yetersizlikten dolayı hayat şartlarının oldukça düşük olması ve soyut haklarını kullanamaması ile devlete yarattıkları baskı sosyal ve ekonomik anlamda önemli değişimlerin yaşanmasını sağlamıştır.  İşçi sınıfı içinde bulunduğu olumsuz koşullara karşı önemli mücadeleler sergileyerek 1848 İşçi Devrimi ile söz konusu sınıf mücadelelerinin en somut göstergesini ortaya koymuştur. 1848 Devrimi sonrasında devletin izleyici tavrını terk ederek sosyal ve ekonomik hayata dengeleyici müdahalelerde bulunması gerektiği ifade edilmiştir. Bu sayede, devlete bireylerin refahını arttırmayı amaçlayan bir görev çizilmiştir.[3] Söz konusu müdahalede devlet yaklaşımı ilk olarak ekonomik istikrarın sağlanması iddiasıyla ortaya çıksa da değişen dünya düzeninin de zorlamasıyla sosyal sorunlara yönelik politika uygulamalarına da büyük oranda yer vermiştir. Müdahaleci devlet yaklaşımının dolayısıyla sosyal devlet kavramının altın çağını yaşadığı 1945-1970 döneminde istikrarlı bir ekonomik büyüme ve toplumsal refah artışı yaşandığı su götürmez bir gerçektir.[4]

William Temple

Sosyal devlet terimi ilk olarak 1941 yılında Archbishop Temple tarafından kullanılmıştır. Devletin ekonomiye aktif müdahalelerde bulunarak piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini görünmez kılması beklentisiyle; sosyal devlet, vatandaşların belirli bir hayat şartlarını koruyarak yaşayabilmeleri ile sosyal ve ekonomik haklarla desteklenmesi amacı üzerine kurulmuştur. Refahın arttırılması için uygulanan programların, temel vatandaşlık hakkı olarak kabul edildiği sosyal devlet anlayışı, toplumsal eşitliğin gerçekleştirilmesiyle bağdaştırılarak kabul görmüştür. Tanım olarak ifade etmek gerekirse sosyal devlet; müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı, girişimci, bireylere hak ve özgürlüklerin sağlanması bakımından pozitif bir devlet anlayışıdır.[5]

Sosyal devletin literatürde yer alan amaçlarını her ülkenin algılama ve uygulama çeşitliliği farklı olduğundan bir tanımdan bahsetmek de oldukça zor ve yetersiz görünebilir. Ancak ülkemizin sosyal devlet anlayışında da bulunan başlıca amaçlarından bahsetmek istiyorum. Bu amaçları adil gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele, fırsat eşitliği, sosyal denge-bütünleşme ve barışı sağlamak, ekonomik büyüme ve kalkınma, tam istihdam ve işsizlikle mücadele, sosyal güvenlik başlıkları altında toplayabiliriz.[6] Sosyal devletin uygulamaları için devletler, kendine özgü sosyal, ekonomik, politik ve kültürel koşullarına göre sosyal politikalar oluştururlar. Böylece farklı sosyal politikaların belirlediği çeşitli sosyal devlet türleri ortaya çıkmıştır.

Batı ülkelerinde sosyal politikalar üretilmesinde işçi sınıfının eylemleri ve sosyalist düşüncelerin baskısı mevcutken Türkiye’de devlet merkezli yani devletin biçimlendirdiği bir süreç olarak gelişmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan çok partili yaşama, modern bir toplum inşasından ekonomik kalkınmaya kadar birçok alanda olduğu gibi sosyal devlet anlayışının gelişiminde de egemen rolü yine devletin kendisi oynamıştır. 1961 Anayasası ile sosyal devlet kimliği güvence altına alınmış ve sosyal devletin altın çağında ülkemizde de önemli adımlar atılmıştır.[7] Bu kısımda “sosyal devlet” kavramıyla “sosyalist devlet” üzerindeki görüş farklılığına değinmek istiyorum;

Sosyal Devlet-Sosyalist Devlet

Doktrinde, sosyal devlet ile sosyalist devletin aynı kavramı işaret edip etmediği konusunda önemli bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bu kapsamda aynı anlama geldiklerini ve tamamen farklı kavramlar olduklarını öne süren iki farklı bakış açısından bahsedebiliriz.

Sosyal devlet ile sosyalist devletin aynı anlama geldiğini öne süren bakış, sosyal devleti; sosyalizme giden yolda sadece bir istasyon olarak ele alır. Marksist sosyalizmden farklı olarak sosyalizmin gelişmesinde tarihsel bir basamak olarak değerlendirir. Nitekim sosyal devlet, sosyalizmin bir aşaması olarak düşünülmektedir.

Yaygın olarak benimsenen ve benim de daha gerçekçi bulduğum düşünceye göre ise, sosyal devlet, kapitalizm ve sosyalizm arasında orta yol olarak değerlendirilmektedir. Çünkü her iki devlet anlayışı arasında mülkiyet, demokrasi ve sınıflar arası ilişkiler olarak ayırabileceğimiz üç temel noktada ayrılık bulunmaktadır. “Orta yol” ifadesine karşılık gelen sosyal devlette kapitalist üretim ile emek sektörü arasında uzlaşma sağlamak ve sermayenin ihtiyacı olan sosyal barış ve ekonomik istikrar ortamı oluşturmak amaçlanır. Böylece liberal devletin pasif tutumunun ters yönde etkinleştirilmesi ve sosyalist devletin müdahaleciliğine getirilen sınırlamalarla farklı toplumsal sınıfların uzlaşısına dayanan bir toplum inşası gerçekleştirilir.[8] Sosyalist bakış açısıyla değerlendiren düşünürler ise sosyal devleti, sermaye lehine çalışan, sahip olduğu müdahaleci araçları sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmak yerine var olanı korumak amacı taşıyan kapitalist bir devlet olarak ifade etmektedir.[9]

Atatürk ilkelerinden biri olan “devletçilik” kavramıyla “sosyal devlet” kavramı arasında da bir benzerlik göze çarpsa da aynı anlamı ifade etmez. “Sosyal devlet” ilkesi devletin sosyal ve ekonomik hayata müdahalesi konusunda Anayasamızda yer almaktadır.[10]

“Sosyal Devlet” Kavramının Erozyonu

Sosyal devlet; 1950’lerden 1970’lere kadar yaşadığı altın çağda, Keynesyen ekonomi çerçevesinde, ekonomik büyümeyle, sermayeyi tatmin ederken, iş gücünü de tam istihdam ve refah artışı ile memnun kılmıştır. Devletin ekonomideki etkin rolü liberaller tarafından daima eleştirilirken 1970’lerde petrol krizleriyle birlikte sosyal devletin sorgulanmasına da uzanmıştır. 1980’lerden sonra sosyal devlet ilkelerinden giderek uzaklaşılırken neo-liberal politikalar hız kazanmıştır. Bu dönüşüm “sosyal devlet” olgusunun kapitalizm tarafından kendi çıkarlarını korumak için yarattığı bir yanılsama algısını güçlendirmektedir. Merkez ülkeler uygulamaya başladıkları neoliberal ekonomi politikalarını yaygınlaştırmak ve diğer ülkelerin ekonomilerine müdahalede edebilmek için çeşitli yollar geliştirmişlerdir. Savaş ve işgaller yanında, kapitalizmin uygulayıcısı ve küreselleşme tabanlı uluslararası örgütlerden faydalanmışlardır. Özellikle 2000’lerden sonra ulus devlet, kalkınma, milli ekonomi kavramları çağdışı bir görüş olarak değerlendirilirken, küreselleşme ise tüm sosyal ve ekonomik sorunların çözümü bir anahtar gözüyle sunulmuştur. Ancak az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin dezavantajına dönüşen ekonomik düzen ulusal pazarları derinden vurmuştur. Ülkelerin kapitalist sistemin yerleştirdiği taşlara sağladığı düzenle birlikte ise sınıfsal farklılıklar arasındaki gelir dağılımında adaletsizlik giderek artmış, sosyal barışı sağlamaktan uzaklaşmıştır.[11]

Özelleştirmelere hız verilen ve devletin yapısının olabildiğinde küçültülmesini öngören anlayışın sınıfsal eşitliği sağlama ve yoksullukla mücadele konusunda geliştirdiği çözümler geçici ve refah düzeni sağlamaktan uzaktır. İçinde bulunduğumuz dönemde de dünya devletleri salgın hastalıkla mücadele ederken bir yandan da ekonomik bir mücadele gerçekleştirmektedir. Vatandaşları tarafından, gerçekleştirdikleri sosyal yardımlar ve sağladıkları sosyal güvenlik açısından sorgulanmaktadır. Ekonomik dengesi oturmuş olan devletlerde bile karmaşık ve sıkıntılı bir şekilde ilerleyen sürecin sonunda ekonomik ve sosyal politikalarda nasıl bir dönüşüm yaşanacağını öngörmek çok kolay görünmüyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Ali Tarık Gümüş, ”Sosyal Devlet Anlayışının Gelişimi ve Dönüşümü”,  Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi , Cilt 18, Sayı 2, 2010, s.119.

[2] Ayşe Özcan, ‘‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümet Programlarının Sosyal Devlet İlkesi Açısından Konut, Eğitim, Sağlık ve Sosyal Güvenlik Konuları Üzerinden Karşılaştırılması (23 Nisan 1920-14 Mart 2003)’’, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Malatya 2004), s. 43.

[3] Ali Tarık Gümüş, a.g.m., s. 119.

[4] Coşkun Karaca ve Yeşim Çam,” Türkiye’de Sosyal Devlet Anlayışının Değerlendirilmesi”, Maliye Dergisi, Cilt 176, 2019, s.75.

[5] Serdar Yay, “Tarihsel Süreçte Türkiye’de Sosyal Devlet”, 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmaları Dergisi, Cilt 3, Sayı 9, 2014, s.148.

[6] İsmail Mansur Özdemir, ‘‘Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Sosyal Devlet ve Sosyal Hizmetler, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Konya 2008), ss.79-89.

[7] Serdar Yay, a.g.m., s. 151.

[8] Ali Tarık Gümüş, Sosyal Devlet Anlayışının Gelişimi ve Dönüşümü, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, (Konya 2010), ss.135-136.

[9] Coşkun Karaca ve Yeşim Çam, a.g.m., s.75.

[10] Kemal Gözler, ‘‘Türk Anayasa Hukuku’’, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa 2000, s.156.

[11] Ali Tarık Gümüş, a.g.m., s. 128.

[/vc_toggle]

Libya’da İşgale Karşı Stratejik Unsur: Halk

Yönetim kadroları, ülkelerin gerçek sahibi değillerdir. UMH hükümeti ile General Hafter’in savaşı bittiğinde Libya’da iskân olunmuş halk kim ise, Libya’nın sahibi onlar olacaklardır. Libya nüfusunun büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapmasıyla ve coğrafi konumuyla savaşın en stratejik noktalarından biri olan Trablus şehri, terör kuşatması altında olmakla beraber Türk desteği ile UMH güçleri tarafından başarılı biçimde müdafaa olunmaktadır.

  • Trablus şehri askeri harekât ile yıpratılmaya çalışılırken,
  • Trablus halkının da kültürel dinamikleri tahrip edilerek, işgal zemini hazırlanmaktadır.

Nüfusun büyük çoğunluğunun oluşturduğu bu sahil şehrinde, tahribata karşı muhafaza edilmesi gereken bir güç unsuru da kültürel dinamiklerdir. Libya halkının manevi bağları çözüldüğünde Libya, sahiplerinin elinden alınmış olacaktır.

Savaş pratiğinde iki unsurun öneminin anlaşılması gerekmektedir:

  1. Libya halkının yüzyıllardır muhafaza ettiği kültür; kabile/aşiret/tarikat yapıları
  2. Libya’nın tarihten bugüne etkili ve çarpıcı gücü olan Kuloğulları

İnanç Merkezli Kültürel Tahribat

Libya Devleti bugün, General Hafter ile uğraşırken bir yandan da petrol sahalarının kontrolüne heves eden harici kuvvetler ile de mücadele etmektedir. Nitekim BM, bugün Libya’da UMH hükümetini meşru olarak görse de yerli yerinde tam destek ancak Türkiye Cumhuriyeti’nden gelmiştir. Safları netleştirmek gerekirse Libya’da; UMH hükümeti, Türk Devleti’nin kadirşinas desteği ile beraber saf tutmakta, terör ve terör destekçilerine karşı da Trablus’ta mücadele vermektedir. Türk Devleti’nin açık desteği haricinde Libya’nın meşru hükümetine hatırı sayılır bir destek gelmemektedir. Bütün bunlarla beraber son kertede Libya’nın refahı, Libya halkının direnci ve kararlı mücadelesine bağlıdır.

Libya toprakları tıpkı bir harp arenası gibi devletlerarası mücadelenin merkezi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Libya’da halkın özüne ve dinamiklerine pusu kurularak, fiili işgal ile beraber bunun tamamlayıcısı olan kültürel işgal politikasına zemin hazırlanmaktadır. Halkın direnci ve bilinci zayıflatılarak ülke, işgale müsait hale getirilmeye çalışılmaktadır. Libya’nın kabilelerden, aşiretlerden ve tarikatlardan oluşan nüfus yapısı, uluslararası müdahalelerle sessizleştirilmeye, sindirilmeye hatta gayrimeşru gösterilmeye çalışılmaktadır. Dış müdahalenin öznesi, dünyanın birçok yerinde de Müslümanların başına türlü gaileler açan ‘İslam’ adı altında terörize olmuş gruplardır. Ehlisünnet inancını tekfir ederek düşman olarak gören, muhtelif yöntemlerle ehlisünnete karşı ceht eden radikal gruplar Libya halkına da aynı zulmü; tehdit, baskı, tahkir gibi yöntemlerle göstermektedirler. Trablus halkı mezhep, inanç ve geleneklerinden kopartılarak kimliksizleştirilmeye çalışılmaktadır.

Libya son durum haritası üzerinde nüfus dağılımı – Harita: TRT

Trablus’ta belli başlı köklü Camii ve ilim merkezleri haricinde, birçok mahalle camisi radikal grupların örgüt mahalli haline gelmiştir. Radikaller bu camilerde, hutbe ve vaazlarla ehlisünnet Müslümanları tekfir etmekte ve diledikleri örgüt deklarasyonlarını bu kürsülerden müntesiplerine duyurmaktadırlar. Henüz hüviyetini kaybetmeyen bilinçli halk kesiminin kullanmaya çalıştığı camileri de bu radikal gruplar ziyaret etmekte ve bölgede yayılma politikalarına devam etmektedirler. Libya halkının bu duruma göstereceği tepkilere karşın bu misyonerler arka planda silahlı milisler tarafından desteklenmektedir. Trablus’ta ve kontrol ettiği bölgelerde UMH Ordusu, başarılı bir şekilde kendinden başka silahlı unsur barındırmamaktadır. Lakin yedi yıldır iç karışıklık durumunda olan bir ülkenin ordusu doğal sürecin bir gereği olarak muhtelif silahlı milis güçlerinden oluşmaktadır. UMH milis güçleri ekseriyette vatanperver askerler ve ehil komutanlardan oluşmaktadır. Bununla beraber Libya pratiğinde söz hakkı olan medhali selefiler, ağırlığı Hafter tarafında olmakla beraber küçük bir zümre olarak UMH milisleri içerisinde de farklı hüviyetlerde yer edinebilmişlerdir.

Savaş altındaki coğrafyalarda askerler, kaynakların/imkânların sahibi konumunda olup, bağlayıcı hukuk kurallarından bağımsız hareket edebilmekte, halk üzerine baskı oluşturabilmektedir. Bu de facto kuvvet vasıtasıyla UMH içerisinde bulunan medhali selefi zümre; Trablus’un tabii demografik yapısını çözmeye çalışan misyonerlerin, halktan gelebilecek tepkilere karşı sahada güvenlik problemi yaşamalarının önüne geçmektedirler. Libya halkının potansiyelde var olan teşkilatlı gücü, gerek halkın arasındaki radikal misyonerler vasıtasıyla, gerekse aynı zihniyetin UMH içindeki temsilcilerinin baskısıyla vücuda gelemeden çökertilmekte, baskı altına alınmaktadır. Libya Devleti, tarihten günümüze önemli güç unsuru olan, kabile/aşiret/tarikat çatısı altında ittihat etmiş, örgütlü halk kuvvetinin iç ve dış etkenler vasıtasıyla tahrip edilmesine izin vermemelidir.

T. Turan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”27316″ name=”Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları”]

[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Kekilli, E. (2019). Ortadoğu siyasetinde medhali selefiliğin rolü. Siyaset, Ekonomi ve Toplum
Araştırmaları Vakfı.
Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.
Yiğit, H. (2014). Libya’da kanlı bahar. Tekin Yayınları.

[/vc_toggle]

Elma Kokusuyla Gelen Ölüm: Halepçe Katliamı

Katliamın acısı hala taze… Yaklaşık 32 önce Saddam Hüseyin’in verdiği emirle Kuzey Irak’a başlatılan operasyon ve neticesinde ölen binlerce insan, savaşın Ortadoğu’da yarattığı tahribattan sadece küçük bir kesit. Kanlı Cuma olarak da bilinen bu hadise, 16 Mart 1988 tarihinde Irak’ın doğusunda bulunan Halepçe kentinin İran tarafından ele geçirilmesinin ardından gerçekleşti. Birleşmiş Milletler, yayınladığı tıbbi raporda Irak ordusunun doğrudan Halepçe’de yaşayan Kürtleri hedef aldığını ve saldırının hardal gazıyla gerçekleştirildiğini beyan etti. Batılı devletlerce soykırım suçu olarak tanımlandı ve Irak’ın uluslararası alandaki prestiji zarar gördü. Katliamda beş bine yakın insan ölürken, binlerce insanın vücudunda kalıcı hasarlar oluşturdu.

Katliamdan Önce Neler Yaşandı?

Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesinden İran-Irak Savaşı’na değin, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt halkı ile Baasçı Irak Hükümeti arasında inişli çıkışlı bir ilişki yaşandı. Hüseyin, Suriye’deki Esad hükümetine nazaran iktidarının ilk yıllarında Kürtlere yönelik daha ılımlı bir politika izlediyse de İran’la başlayan savaşın ardından bu tutum değişti. Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin savaş esnasında İran hükümeti ile yakın temas içerisinde bulunması Saddam Hüseyin’i şüphelendirdi.

Ali Hasan el-Mecid

Yerel Kürt güçlerinin Irak ordusuna destek vermekte isteksiz davranmasının ardından ilişki daha da gerginleşti. 1983’de Barzani aşireti önderliğinde Kürt İsyanı gerçekleşti ve İran bu isyana destek verdi. Irak’ın kuzeyinde başlayan isyana Irak ordusunun sert müdahale etmesi neticesinde isyan daha da büyüdü. 3 yıl sonra isyanı önlemek maksadıyla “Kimyasal Ali” lakaplı Ali Hasan el-Mecid’in komutasını üstlendiği El-Enfal Operasyonu başladı.

Kimyasal Saldırının Detayları

Halepçe’nin coğrafi konumu

İran’ı geri püskürtmek ve Kürt isyanını bastırmak için icra edilen Enfal Operasyonu’nun ikinci senesinde, binlerce insanın hayatına mal olacak kimyasal saldırı başladı. 16 Mart 1988’de, Irak ordusunun envanterinde yer alan Su-22 savaş uçakları ve Mi-8 helikopterleri, Halepçe yakınlarında yer alan bir askeri üsten kalkarak Kürt yerleşkelerini yoğun bombardımana tuttu. Yanı sıra Türkmen ve Süryani yerleşkeleri de hedef alındı. Yerel Kürt güçlerine göre kısa aralıklarla 14 kez bombardıman yapıldı. Halepçe kentinin birçok yerinden farklı renkte dumanlar yükseldi ve yüzlerce ev yıkıldı. Katliama şahit olan bir sivil, yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:

“Güzel bir bahar günüydü, sabah saat 11.00 sularında içime kötü bir his doğdu. Kalbim sanki bana büyük bir felaketin eşiğinde olduğumuzu söylüyordu. Birkaç dakika sonra Halepçe yoğun bombardımana tutuldu ve şehirden dumanlar yükseldi. Bombalama özellikle kuzey bölgelerinde yoğunlaştı, bu yüzden evin bodrum katına kaçmak zorunda kaldık. Saat 14.00’de bombardıman yavaş yavaş azaldı ve aileme yemek getirebilmek için hızlıca mutfağa gittim. Unutamayacağım şeyler gördüm. Şehri kolaçan etmek maksadıyla arabama bindiğimde kusan, kriz geçiren ve can çekişen birçok insan gördüm. Daha sonra yoğun bir elma kokusu aldım ve baygınlık geçirdim. Uyandığımda yanımda onlarca ceset vardı. Elma kokusu devam ediyordu ve herkes canının derdindeydi. Sadece insanlar etkilenmemişti; ölen bir sürü köpek, kedi ve kuş gördüm.”

Hayatta kalanların önemli bir kısmı yoğun elma kokusuna maruz kaldıklarını doğrulamıştır. Saldırıya maruz kalanlarda körlük, yoğun öksürük krizi vb. durumlar görüldü. Bölgede araştırma yapan İranlı doktorlar, ölenlerin  vücutlarında yüksek oranda kimyasal ve hardal gazı tespit ettiklerini belirtti. Yaralananlar ise Tahran’a götürülerek tedavi altına alındı. Halepçe’den önce de Kürt halkına yönelik kimyasal saldırılar yapıldığı öne sürüldü fakat tam anlamıyla kanıtlanamadı.

Halepçe Katliamı Sonrasında Neler Oldu?

İran basını, katliam esnasında çekilen fotoğrafları uluslararası kamuoyuyla paylaştı ve tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Bölgeye özel izinle giden gazetecilerin anlattıklarına göre Halepçe’de hayat durmuştu ve yaprak bile kıpırdamıyordu. Kente giden gazetecilerden biri olan Kaveh Golestan, katliam sonrası kentin halini şu şekilde özetledi: “Hayat donmuştu, durdurulmuş bir kare gibiydi. Yaşarken öldüğümü hissettim.  Can çekişenler vardı ve bize yalvarıyorlardı. 15 ya da 16 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kızı bizim helikopterimize bindirdik. Helikopter kalktıktan 1-2 dakika sonra küçük kız gözlerime baktı ve kollarımda öldü. O bakışı hayatım boyunca unutamadım.”

Irak hükümeti saldırıya ilişkin olarak 23 Mart’a kadar suskunluğunu korudu. Sonrasında saldırıdan İran’ı sorumlu tuttu ve Irak ordusunun böyle bir işe karışmayacağını iddia etti. ABD bu iddiaya destek verdi ve İran’ın bölgede nüfuzunu artırmak amacıyla böyle bir şey planlamış olabileceğini öne sürdü. 2003 yılına değin İran’ı suçlayan ABD, bu yıldan sonra tavrını değiştirmiş ve Irak ordusunun bir savaş suçu işlediğini teyit etmiştir. İngiltere de ABD ile benzer bir tutum gösterdi.

Halepçe kurbanlarının mezarları.

2003 yılında yayınlanan bir habere göre katliama katılan Iraklı pilotlardan biri, operasyona katılanların “İran’ın esasen kafir bir devlet olduğu ve Kürtlerin de bu devletin ajanlığını yaptıkları.” söylemiyle motive edildiklerini öne sürmüştür. Irak ordusu Halepçe’yi yeniden ele geçirdikten sonra cansız bedenleri apar topar gömdü ve kentin yıkılmış bölümlerini imha etti. Japonya, Halepçe’nin yeniden yaşanabilir hale gelmesi için 70 milyon dolarlık bir projeye başladıklarını duyurdu. Saldırıdan 10 yıl sonra bile, saldırının yarattığı kimyasal etkiden ötürü ölenlerin ve kısmi felç yaşayanların olduğu bölge kaynaklarınca duyuruldu. Kalp hastalıkları, akciğer kanseri ve ölü doğum oranları arttı. Ayrıca vücudu deforme olmuş insanların çokluğu da yine bölge kaynaklarınca teyit edildi.

Katliam Sonrasında Yargılamalar

Irak’ın işgalinden sonra başkent Bağdat’ta kurulan mahkemelerde Saddam Hüseyin, Halepçe’de yaşanan katliamdan sorumlu tutulmadıysa da 1982 yılında gerçekleşen Duceyil Katliamı’ndan ötürü idam cezasına çarptırıldı. Irak Cumhurbaşkanlığı’nın ofisinde bulunan 1987 tarihli bir belgede, Kürtlere karşı sarin gazı ve dünyanın en tehlikeli kimyasal silahlarından biri olan tabunu kullanmak için Irak ordusunun izin istediği yazıyordu. Bu belge, mahkeme boyunca en büyük delillerden biri olarak kullanıldı. Saddam Hüseyin bu suçlamalara ilişkin, “İranlılarca şahsıma böyle bir suçlama yapılmasına asla izin vermem. Eğer böyle bir şeyin emrini verdiysem sorumluluk alarak itiraf ederim. Arap ya da Kürt olsun, tüm Irak vatandaşları karşısında doğruları söylüyorum ve hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum.” sözlerini sarf etti. Saddam Hüseyin’in bu katliamdan dolayı herhangi bir ceza almaması başta Barzani aşireti olmak üzere tüm Iraklı Kürtleri üzdü. Yargılamalar neticesinde devrik Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, 30 Mart 2006’da asılarak idam edildi.

Saddam Hüseyin yargılanıyor.

Halepçe Katliamı’nı yöneten ve aynı zamanda Saddam Hüseyin’in kuzeni olan Ali Hasan el-Mecid, katliamdan sorumlu tutularak Ocak 2010’da idam cezasına çarptırıldı. Şiilere yönelik gerçekleştirilen katliamlardan ötürü de yargılanan el-Mecid, hiçbir pişmanlığı olmadığını ve Irak’ın güvenliği için yaptığını söyledi. 25 Ocak 2010’da asılarak idam edildi. Saddam Hüseyin’in saldırı esnasında kullandığı kimyasal silahları nasıl tedarik ettiği konusunda tartışmalar yaşandı. Singapur, Hollanda, Almanya ve Mısır’ın Irak’la kimyasal silah ticaretinde bulunduğu öne sürüldü. Alman şirketi Karl Kolb’un genel müdürü Dieter Backfisch, 1989’da verdiği demeçte kimyasal silahların Alman halkı için büyük tehlike oluşturduğunu fakat dış pazarda alıcısının fazla olduğunu beyan etti. Bu devletlerin yanı sıra Yugoslavya ve ABD’nin de Saddam Hüseyin’le kimyasal silah alışverişinde bulunduğu iddia edildi. 23 Aralık 2005’de Hollanda mahkemesi, Irak’a kimyasal silah sattığı için iş adamı Frans van Arnaat’ı 17 yıl hapse mahkum etti.

Frans van Anraat

 

Mart 2003’de, katliamın anısına Halepçe kentinde “Halepçe Şehitleri Anıtı” inşa edildi. 16 Mart 2006’da öfkeli bir Kürt grup, hükümeti protesto etmek amacıyla anıta zarar verdiyse de aylar sonra onarılıp ziyarete açıldı. Halepçe’yi anlatan filmler çekildi ve müzik grupları tarafından şarkılar bestelendi. Bugün bile saldırının izlerini taşıyan kent, yakın tarihte sivil halka yönelik gerçekleştirilen en büyük katliamlardan birinin tanığı olmuş durumda.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.middleeasteye.net/news/chemical-attacks-how-nightmare-1988-still-haunts-iraqi-town

https://tr.euronews.com/2019/03/16/irak-kurtlerinin-31-yillik-yarasi-halepce-katliami-kurbanlari-anildi

https://en.wikipedia.org/wiki/Halabja_chemical_attackhttps://www.britannica.com/biography/Ali-Hasan-al-Majid

Kurds destroy Halabja memorial in protest

https://web.archive.org/web/20111118203516/

http://dissentmagazine.org/article/?article=487

https://en.wikipedia.org/wiki/Frans_van_Anraat

[/vc_toggle]

Bir Asırlık Asker Tom Moore’un COVID-19 ile Mücadelesi

Günümüzde yaşanan virüs krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan İngiltere, ülke çapında yaşanan sağlık sorunları ile mücadele etmekte oldukça zorlanıyor. Bu zorlu süreçte İngiliz hükümetine en büyük desteklerden biri de, İkinci Dünya Savaşı gazisi olan Tom Moore’dan geldi. Geçtiğimiz ay 100. yaşına basan Moore, COVID-19’e karşı yürütülen mücadelenin en büyük kahramanlarından biri olarak görülüyor.

Tom Moore’un ordu yıllarından bir fotoğrafı.

30 Nisan 1920’de Yorkshire’de doğan Moore, inşaatla uğraşan bir ailenin mensubuydu. Bir süre inşaat mühendisliği eğitimi gördükten sonra İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle eğitimini yarıda bıraktı ve orduya katıldı. 1941’e kadar anavatanda görev yaptı. Daha sonra Hindistan’a sevk edildi ve 1 Ekim 1942’de teğmenliğe terfi etti. Batı Burma’da Japonlarla savaştı ve Japon teslimiyetinin ardından Sumatra’da görev yapmaya başladı. Bu esnada yüzbaşı rütbesine yükseldi. Sumatra’daki görevinin bitmesiyle birlikte İngiltere’ye döndü ve askeri eğitmenlik yaptı.

Ordudan ayrıldıktan sonra inşaat sektörüne yöneldi ve çeşitli şirketlerde yöneticilik yaptı. 1968’de evlendi. Motosikletlere yönelik ilgisinden ötürü motor yarışlarına katıldı. Bu yarışlarda ödüller kazanarak adından söz ettirdi. BBC’nin yayınladığı yarışma programlarında yarışmacı olarak yer aldı. 2018’de cilt kanseri tedavisi gördü. Kalça ve dizindeki kırıklar yüzünden uzun süre hastanede kalmak zorunda kaldı.

Virüsle Mücadelesi

Yüzüncü doğum gününde bahçesinin etrafında yüz tur atmayı başardığı takdirde halkın, virüsle mücadele eden İngiltere Ulusal Sağlık Merkezi’ne bağış yapmasını isteyen Moore, 16 Nisan’da hedefine ulaştı ve toplamda 2.5 kilometre yol kat etti. Bu sayede binlerce insan Ulusal Sağlık Merkezi’ne bağış yapmaya başladı. İlk başta beş bin sterlinlik bağış hedeflendiyse de yürüyüşün Twitter, Facebook vs. gibi platformlarda yayılması üzerine para gitgide katlandı ve nihayetinde 30 milyon İngiliz sterlinine ulaşıldı. Toplamda 1.5 milyon İngiliz bağış kampanyasına katıldı ve tüm ülke genelinde büyük rağbet gördü. Başlattığı kampanya sonrası göz yaşlarına hakim olamayan Moore, basına verdiği röportajda şu sözlere yer verdi:

“Bu yürüyüşe başladığımda, bu kadar rağbet edileceğini düşünmemiştim. Gerçekten şaşırtıcı bir sonuç elde edildi. Bizim için çalışan sağlık personelleri toplanan parayı sonuna kadar hak ediyorlar. Hepsi çok cesur bir iş çıkarttı. Şu anda bir savaşın içinde gibiyiz, ön safta savaşan sağlıkçılarımıza bu savaşta sonuna kadar destek vermeliyiz.”

Ünlü İngiliz şarkıcı Michael Ball, BBC Breakfast programında Moore’a ithafen “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” şarkısını söyledi ve kendisine duyduğu derin hayranlıktan bahsetti. Basın tamamıyla Moore’a odaklandı ve bu süreçte kendisiyle 50’ye aşkın röportaj yapıldı. Başbakanlık sözcüsü, bu bağışın asla karşılıksız kalmayacağını belirterek Moore’a İngiliz hükümetinin sahip çıkacağını müjdeledi. Öte yandan yaklaşık 800.000 İngiliz, Moore’un şövalye ilan edilmesini isteyen kampanyaya katıldı ve binlerce imza toplandı. Kraliyet ve ordu tarafından kendisine madalyalar takdim edildi.

Kendisine takdim edilen madalyayı gösteriyor.

Rütbesi, onursal olarak albaylığa yükseltildi. Askeri kariyeri hakkında belgesel çekilmesine karar verildi ve 8 Mayıs’ta yayınlanmak üzere çalışmalara başlandı. Ayrıca bu başarısından ötürü Guinnes Rekorlar Kitabı’na girdi. Ordunun talimatı doğrultusunda İngiliz Hava Kuvvetleri’ne bağlı Spitfire uçakları Moore’un evinin üzerinde gösteri uçuşu yaptı. Prens Charles, Antonio Guterres, II. Elisabeth gibi isimlerden tebrik ve teşekkür mesajı aldı. Moore’u kendisine rehber olarak edinen birçok insan, çeşitli etkinlikler düzenleyerek virüse yönelik mücadelede sağlık personellerine yardım etmek için uğraşıyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

bbc.com/news/uk-england-beds-bucks-herts-52278746

edition.cnn.com/2020/04/30/uk/tom-moore-100-birthday-scli-intl-gbr/index.html

theguardian.com/world/2020/may/01/hes-just-a-wonderful-man-how-captain-tom-became-a-superstar-fundraiser

en.wikipedia.org/wiki/Tom_Moore_(fundraiser)

[/vc_toggle]

Ortadoğu Bölgesi’nde Türkmen Varlığı Üzerine Bir Giriş

Ortadoğu Bölgesi bugünkü harita düzenine göre şekil alırken; Ortadoğu’da önemli bir etnik grup, bu harita düzeninde kendine herhangi bir hak tanınmadığı gerçeği ile yüzleşecekti. Bu grup kuşkusuz bölgede asırlardır varlığını sürdürecek olan Türkmenlerdi.

“Türkmen” adlandırmasının nereden geldiği hakkında farklı rivayetler olsa da Türkmenlerin Oğuz boylarından geldiklerinde ittifak vardır. [1] “Seyhun (Siriderya) boylarında oturan Oğuzlar arasında X. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’in yayılması sonucu ortaya çıkan Türkmen tanımlaması, Mâverâünnehirli yerli müslümanlar tarafından İslâmiyet’e giren Oğuzlar için gayri müslim Oğuzlar’dan ayırt edilmek üzere kullanılmıştır.” [2] Esasında Türkmenler hakkında bu kadar farklı rivayetin olması ekseninde derine inildikçe;

Türkmenlerin bölgede -Ortadoğu- ve bölge ötesinde varlıklarının ispatı da gün yüzüne çıkarılmış olmaktadır. Haçlı Seferleri’nin başarısız olmasından; İslam dünyası için mühim olan hilafetin korunmasına kadar her alanda belgelerde rastlanabilecek olan grup Türkmenlerdir. Zira Türkmenlerin tarihi arka planı ile siyasi, sosyal, askeri ve kültürel anlamda ulusal ve uluslararası arenaya etkisi, yapılan araştırmaların tetkiki ile daha da anlaşılacağı öngörülmektedir. Bu giriş yazısında ise 1. Dünya Savaşı’nın akabindeki zaman dilimi baz alınarak; Ortadoğu bölgesindeki Türkmenler ile alakalı kısaca bazı malumatlar verilecektir:

Ortadoğu bölgesi sınırları bir grup Batılı tarafından belirlenirken bölgede olan akrabalık ve kültürel birlik alanlarının gözetilmediği aşikardır. Çünkü batılı devletler dünyadaki petrol rezervlerine önemli oranda sahip olan bu topraklar üzerinde kendi menfaatleri doğrultusunda planlar yapmakta (bknz: Sykes-Picot) [3], haritalar çizmekte idi. Nitekim, bölge ülkelerinin sınırlarının çizimi ve sınırları belirleyen Batı devletlerinin (bahusus İngiltere) bölge içerisinde kurdukları yeni ülke sınırları içerisinde (bknz: 1920 San Remo Konferansı) desteklediği kişilerin incelenmesi bu yorumun en açık göstergelerinden biridir. Örneğin; İngiliz-Fransa arasında İngilizlerin Fransızlara bir tampon olması niyetiyle (Şerif Hüseyin’in oğlu) Abdullah’a Ürdün Çöl Emirliği’nin kurdurulması ve Şii nüfusun hakim olduğu Irak’ta Sünni olan (Şerif Hüseyin’in oğlu) Faysal’ın krallığa getirilmesi gibi. İşbu eğilimler; Batı kanadı tarafından ülkelerdeki yönetim mekanizması ile halkın irtibatı noktası üzerinde ne denli durulduğuna da işaret etmektedir. Ortak kültürleri, tarihi arka planı, mezhebi faktörleri adeta geri planda bırakan suni oluşum devletler, bu bilgiler ışığında daha iyi analiz edilebilir. Çünkü görülmektedir ki esas mesele Ortadoğu Bölgesi’ne istikrarın hakim olması değil bölgede Batı çıkarlarını hakim kılmak idi. Peki, tüm bunlar olurken sizce konumuz olan Türkmenler bu devletlerin kuruluşunda hangi yetkileri ellerinde buldular?

Türkmenlere Osmanlı Devleti’nin dağılması sonucu aşama aşama oluşan suni devletlerin – özellikle Suriye ve Irak coğrafyasında nüfuz sahibi olmalarına rağmen- kurucu unsurları arasında yer verilmemişti. Hatta söz konusu yapay devletler içerisinde kalan Türkmenlerin özlük haklarından bile bahsedilmediği görülmektedir.

Misalen; Suriye’nin 1946 tarihinde bağımsızlık kazanması sürecine gidildiğinde; Suriye Türkmenlerinin -eski beynelminel konferanslarda olduğu gibi- yok sayıldığı, kurucu unsur veya azınlık gibi bir hukuki statü kazanamadığı [4] gerçeği ile karşılaşılır. Halbuki Türkmenlerin bu bölgede kalıcı olduğu tarihi bir gerçekliktir. Nizamülmülk’ün şöhret bulmuş eseri olan Siyasetname de dahil Türkmenlerin haklarından dolayısıyla varlığından bahsedilmektedir. [5] Lakin 20. yüzyılda kurulan suni ülkelerde bu tarihi gerçekliğin üzerinde durulmamıştı. Bu ise özelde Türkmenlerin, genel çerçevede ise bölge halkını ve nihayetinde ilk medeniyetlerin doğmuş olduğu bu toprakları savaşın merkezi haline getirecekti. Fakat henüz birkaç asır önce Ortadoğu, gerek farklı etnik kökenden gerek farklı mezhepten insanların bir arada yaşadığı bir medeniyet havzasıydı. Binbir Gece Masalları ile masumiyetin simgesi halinden; korku imparatorluğuna dönüşmesi de etnik ve mezhebi faktörlerin göz ardı edilmesindendir. Bu makalenin nüvesini oluşturan Türkmenler ise göz ardı edilen grupların başında gelmiştir. Buna rağmen Türkmenler halihazırda suni olarak oluşturulan bu devletlerin içerisinde çeşitli organizasyonlar adı altında siyasi, sosyokültürel faaliyetlerine devam etmektedirler. (Türkiye’nin desteğiyle kurulan Irak’ta Irak Türkmen Cephesi, Suriye’de Suriye Türkmenleri Meclisi). Peki, Ortadoğu coğrafyası içerisinde Türkmenler hangi ülkelerde varlıklarını sürdürmektedirler?

Filhakika, Ortadoğu Bölgesi’nin çoğu havzasında Türkmenleri görmek mümkündür. Çoğunlukla yaşadıkları yerlere bakacak olur isek; Irak’ta -asgari- 2 milyon [6], Suriye’de 3,5 milyon [7](2 milyon Türkçe konuşmayı unutmuş), Lübnan’da 50 binin üzerinde, Filistin’de 30 bin8, Ürdün’de ise yaklaşık 50 bin9 Türkmen yaşadığı bilgiler arasındadır. [i]

Sayısal veriler Ortadoğu Türkmenleri Sempozyumu / ORSAM 2014 Raporu’ndan alınmıştır.

Görüldüğü üzere nüfusları oldukça fazla olan Türkmenlerin bölgede salt etnik köken olarak düşünülmesi yanlış bir değerlendirme olacaktır. Bölgedeki tarihin, birikimin, kültürün korunması ve tanıtılmasıyla hem bölge açısından hem de küresel açıdan daha çok gündeme gelmesi gereken etnik bir gruptur. Dünya ülkeleri açısından medeniyetlerin kurulduğu coğrafyada güvenliğin ve barışın sağlanması; Türkiye zaviyesinden ise Türkmenler ile olan tarihi bağların yanı sıra; Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması açısından önemli bir gerekliliktir. Bu güvenliğin sağlanmasının ana omurgasını oluşturacak stratejilerden biri de şüphesiz Türkmenler ile kurulacak bağların daha da kuvvetlenmesinden geçmektedir. Bununla beraber Türkmenler ile ilgili yapılan araştırmaların, haberlerin daha da artırılarak Türk kamuoyunun gündemini daha çok meşgul etmesi gerekmektedir.

Erdi Satılmış

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1 Ahmet Emin Dağ, Emeviler’den Arap Baharı’na Halep Türkmenleri, Taşmektep Y., 2015, s. 13.

2 Faruk Sümer, “Türkmenler”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Y., 2007, c. 41, s. 607.

3 William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul: Agora Kitaplığı, 2015, s. 182.

4 Abdurrahman Mustafa, “Suriye, Lübnan, Filistin Türkmenlerinin Genel Durumu”, Ortadoğu Türkmenleri

Sempozyumu, Ankara: Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2014, s. 79

5 Nizamülmülk, Siyasetname, Say Y., 2015, s. 176.

6 Hasan Celal Güzel, a.g.e., s. 32.

7  Hasan Celal Güzel, a.g.e., s. 35.

8 https://www.yenisafak.com/dunya/filistinde-30-binturkmen-yasiyor-2937154

9 https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/urdunde-kadim-turk-varligi-ve-akraba-topluluklar-raporu-tanitildi/1515642

i (Azerbaycan ve İran hariç bırakılmıştır.) Bugün “Ortadoğu Türkmenleri” denilince anlaşılan; Ortadoğu Bölgesi’nde özellikle 1. Dünya Savaşı’nın akabinde atılan adımlarla, kendilerine resmi bir statü verilmemiş olan

-Osmanlı Devleti’nden kopan topraklar üzerindeki- Türkmenlerin mahiyetine dair bir giriş yazısı olarak kaleme alınmıştır. Giriş yazısı olması sebebiyle detay ve ayrıntılara yer verilmemiştir.

[/vc_toggle]

Devletin ve Sınırların Orta Çağ’daki Kökleri

Sınırların Avrupa’daki önemi, son yıllardaki gelişmelere bağlı olarak, hiç olmadığı kadar büyük bir önem kazanmıştır. Sınırlara bu önemi atfeden politik aktörler özellikle sağcı diye nitelendirebildiğimiz muhafazakar, milliyetçi ve ulusalcı kesimlerdir. Özellikle Suriye İç Savaşı’nın doğurmuş olduğu Avrupa kıtasına yönelik göçlerin hızlandırılması, Avrupa’da pek çok değişikliklere ortam hazırlamıştır. Bu bağlamda özellikle Avrupa Birliği’ne üye olan batı Avrupa ülkelerinin, ülkelerinde kara yoluyla giriş ve çıkış yapan insanları kontrol eden bir mekanizmanın bulunmaması, mültecilerin söz konusu bu ülkelere daha kolay ulaşmalarını sağlamaktadır. Kendi ülkelerine gelen ve kontrol edilemeyen mülteci sayısından gitgide rahatsız olmaya başlayan Batı Avrupa’daki sağcı aktörler, özelde kendi ülkelerinde halkın da desteğini alarak mevcut pozisyonlarını güçlendirirken, genelde Avrupa Birliği içerisinde yeni reform ve değişimlere ön ayak olmak üzereler. Bu yazımızda tarihsel bir perspektif kullanarak, Avrupa’daki ilk siyasi sınırların ve ulus devletin nasıl teşekkül ettiğine değineceğiz.

Orta Çağ’da Devletin ve Sınırlarının Tasavvuru

Sınırların oluşumunda, muhafaza edilmesinde ve sınırlarla ilgili her türlü tasavvurlarda kanunlar adeta bir gereksinimdir. Ayrıca sınırların içerişinde kalan toprak bütünlüğünü tanımlamak, üzerinde içtihat geliştirmek ya da hakkında tasavvurda bulunmak için de kanunlar bir gereksinimdir. Dolaysıyla kanunlar ya da yasa; sınırların ve toprak bütünlüğünün oluşumunda ve muhafaza edilmesinde en önemli faktördür. Orta Çağ’ın Avrupa kıtasına baktığımız zaman, Roma hukukunun etkisinde bir Kanon hukukuna (kilise hukuku) rastlayabiliriz. Bu dönemlerin hukuki ve siyasi konjonktürü kilise ve feodalizm ikilisinden oluşuyordu. Samuel Finer bu konuyla ilgili şöyle demektedir: “Orta çağ iki büyük kurum tarafından düzenlenmiş, şekillenmiş ve nüfuz edilmiştir. Hıristiyanlık ve Feodalizm. Eğer kilise Orta Çağ’ın taş sembolü ise, kale de buna eşittir.” [1]

Modern devlet anlayışıyla birlikte ortaya çıkan ulus devlet anlayışı, genellikle merkezden bir parlamento ile yönetilen devlet tipidir. Bu devlet anlayışı her ne kadar 16. ve 17. yüzyılda doğmuş olsa da, 18. ve 19. yüzyılda tam anlamıyla yürürlüğe girmiştir. Fakat bu devlet anlayışı, ortada hiçbir şey yok iken, öylesine insanların akıllarına gelmemiştir. Orta Çağ’da hüküm süren feodalizm esasında ulus devlet anlayışının ilk modelini oluşturmuştur. Pax Romana’nın (Roma Barışı) yıkılmasıyla birlikte anarşiye gömülen Avrupa kıtası, Hıristiyanlık dininin temsilcisi olan Papalık makamınca tekrardan tesis edilmek istenilmiştir. Vatikan bağımsızlığını kazanan yerel lortlar üzerinde hakimiyetini tesis etmek istedi. Öte yandan Papa tarafından imparator olarak taçlandıran Şarlman, ilk defa Avrupa’yı Roma İmparatorluğu sonrası tümüyle kapsayan bir siyasi hakimiyet kurmuştur.

Neredeyse bütün Batı Bütün Avrupa’yı “tek devlet, tek din” adı altında birleştiren Şarlman, ölümünden sonra kendisinin kurmuş olduğu büyük imparatorluğunun üçe bölünmesine engel olamadı. Şarlman’ın torunları büyük imparatorluğu üç krallığa bölerek, primitif fakat son derece otoriter bir devlet yapılanmasını oluşturdular. Fakat bu krallıklar ihtiyatlı bölünen krallıklar değildi zira sınırlar çok yanlış yerlerden çizilmişti. Şarlman’ın ölümünden 29 sene sonra imzalanan 843 yılındaki Verdun antlaşmasıyla birlikte Karolenj İmparatorluğu; Batı Frank Krallığı, Orta Frank Krallığı ve Doğu Frank Krallığı olarak üçe bölünmüştür. Özellikle Vikinglerin akınları yüzünden kuzeyde yer alan yerel beyler, merkezden uzak kaldıkları için krallarından yardım alamadılar ve bu zamanla merkez-yerel ayrılığını tetiklemiştir. Zira üçe bölünen imparatorluk, dikey şeklinde bölünmüştü ve sınırların bu yöntemle çizilmesi, özellikle kuzeydeki yerel beylerin merkezde yer alan krallarından zamanla ayrılmalarına sebebiyet vermiştir. Batı Frank Krallığı, zamanla Fransa Krallığı’na dönüşmüştür. Doğu Frank Krallığı, zamanla Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na dönüşmüştür. Orta Frank Krallığı ise bu iki güçlü devlet arasında kalmış, bazı bölgeleri Fransa tarafından alınmış (Burgondiya gibi), bazıları Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tarafından alınmış (Alçak Ülkeler gibi), özellikle İtalya’daki topraklar ise şehir devletlerince bölünmüş ve ortaya bağımsız küçük İtalyan şehir devletleri çıkmıştır. Fakat bu devletler, kendilerinden önceki devletler gibi ilkel ve otoriter devletler değildi.

Feodalitenin Doğuşu ile Birlikte Değişen Devlet Anlayışı

Yerel lortların fazlasıyla güçlenmesi, kralların yetkilerini sınırlandırmasına yol açmıştı ve bu feodalizmin doğuşuna sebebiyet vermiştir. Fakat feodalizm, bir anda tüm Avrupa’ya yayılmamıştı.

Bu konuda Samuel Finer şöyle demektedir:

“10. yüzyılda Alman Krallığı feodal değildi. Feodalizm, 12. yüzyılda orada tanıtıldı. Alman Krallığı güçlü ama ilkel bir monarşi tipiyle başladı. 14. yüzyılda bu krallık neredeyse boşluğa indirildi ve krallığın kendisi, bağımsız yerel prensliklerin ortaya çıkışıyla birlikte neredeyse nominal bir konfederasyonu oldu. Frank Krallığı ise 10. yüzyılda Almanya’nın 14. yüzyıldaki geleceği gibi, büyük topraklara sahip güçlü dükler ve kontların gölgesinde bir krallık olarak büyük ölçüde nominal bir konfederasyonu idi; oysa 13.-14. yüzyılda, tam anlamıyla, feodal hukuktan elde edebileceği tüm faydalardan tam olarak yararlanarak bir krallık olarak feodal krallığı bir araya getirdi. 13. yüzyıldaki İngiltere Krallığı ise, Almanya gibi feodal değildi ve ayrıca güçlü kişiselleştirilmiş bir krallığa da sahipti. Normanların işgalinin etkisi ile güçlendirilen Anglo-Sakson devlet anlayışı ve feodal özelliklerin bir karışımı olan bu krallık, zamanın en etkili ve geniş kapsamlı merkezi hükümeti haline geldi.”

Feodalite ile birlikte kralların/devlet başkanlarının yetkileri bir hayli sınırlandırılmıştır. Orta Çağ boyunca toplum, uzun bir hiyerarşik karşılıklı yükümlülük ve görev zinciri olarak yapılandırıldı ve kim bu piramidin tepesinde durduğunda bugünün mevcut devlet başkanlarından çok farklı bir role sahipti. Krallara kabul ettirilen eski bir feodal prensip “vassallus vassalli mei non est meus vassallus” şeklindeydi. Yani vassalımın vassalı benim vassalım değildir. İşte bu feodal yasa, kralların yetkilerini içsel meselelere dair kısıtlıyordu. Bu yetki kısıtlaması, krallıktan krallığa değişiyordu zira her krallığın kendisine ait yasaları mevcuttu. Baronlar kontlara, kontlar düklere, dükler ise krala bağlıydı. Hatta bazen krallar bile imparatora bağlıydı (Kutsal Roma İmparatorluğu’nda sadece). Fakat mesela krala sadece dük bağlı olduğu için, düke bağlı olan kontlar üzerinde kralın söz hakkı yoktu. Dolaysıyla feodal krallıklar, günümüzdeki konfederasyonlara benzer bir devlet yapılanmaya sahiptiler. Krallığı oluşturan dükler, kendi içlerinde bağımsız fakat göreceli olarak dış meselelerde krala bağlı idiler. Tarihte bazen bu yerel düklerin çok güçlendiğini ve bağlı oldukları krala bazı yasaları kabul ettirdiklerini görebiliyoruz. Feodal vassal savaş ilanı yasalarıyla birlikte vassallar, krallığın dışında başka bir devlete, merkezi kralın onayı olmadan savaş ilanı edebiliyorlardı ve bu vassallar söz konusu savaşları kazandıklarında kendi topraklarını genişletebiliyorlardı. Vassalların toprakları genişlediği zaman, vassalların bağlı olduğu krallığın sınırları da otomatik olarak genişliyordu. Dolaysıyla modern merkezi ulus devletlerden önce feodal monarşilerde sınırlar, merkezin kontrolü dışında sıkça değişebilen dinamik bir karakteristik özelliğe sahipti.

Sınırların dinamik olmaları ve sürekli değişime açık olmalarının başka nedenleri daha vardı. Feodal devletlerde gelişmiş bir veraset sistemi olmadığı için, mevcut kral ya da krala bağlı dükün ölümüyle birlikte krallık ya da düklük oğulları arasında bölünebiliyordu. Bir başka sebep ise toprakların evlilik yoluyla hanedanlar arasında değişebilmesiydi. John Gerard Ruggie, Fransız tarihçisi Georges Duby’den Fransa Kralı II. Henry hakkında yazılmış ironik bir metni şöyle nakletmiştir:

“Bu Henry idi, babasından Anjou Kontluğu, annesinden Normandiya Düklüğü, evlilik yoluyla Akitanya Düklüğü’nü devralmıştı fakat aynı zamanda – sadece istisnai olarak, ama sadece istisnai olarak – İngiltere Kralı idi, ancak bu, zamanının en iyi bölümünü geçirdiği ülkeyi pek ilgilendirmiyordu.”

 

Dini Makam ve Seküler Makamın Kapışması

9. yüzyılda Vatikan “Papa caput totius orbis”, yani “Papa dünyanın efendisidir” ilkesini ilan ettiğinde, papalık makamının üstünde hiçbir makamın olamadığını deklare ederek tüm dünyevi makamlara meydan okuyordu, krallar ve hatta imparatora dahil. Bu çekişme Orta Çağ boyunca devam etmiştir. Mesela 13. yüzyılın sonlarında Papa Boniface VIII, dünyevi ve evrensel hükümranlık iddiasında bulunarak vergi alma hakkını talep etti. Bu iddia, Papa Boniface VIII tarafından hazırlanan Unam Sanctam fetvası/fermanıyla onaylandı. Bu kararla Papa’nın krallar üzerinde iktidarda üstün olduğu belirtilmiştir. Fransa Kralı Philip IV bu fetvaya, iki tane konseyi bir araya getirerek cevap verdi. Bu iki konseyler Piskoposlar Konseyi ve Soylular Konseyi şeklindeydi. Bu konseylerden çıkan ortak karara göre Fransa Krallığı, Papa Boniface’nin fetvasını reddediyordu. Bu olaydan sonra, 1303 yılında, Fransa Kralı Philip, şövalyesi Guillaume de Nogaret’i Papa Boniface’yi hapse atmak için İtalya’ya bir orduyla göndermiştir. Sonunda Papa Boniface yakalandı ve öldürülmüştür.

Guillaume de Nogaret, Papa Boniface’yi tutuklarken

Dini otoritenin merkezi olan Vatikan ile seküler otoriteler (devletler) arasında bu çatışmalar uzun yıllar boyunca devam etmiştir. Bu çekişme göreceli olarak 1555 Augsburg Barışı ile birlikte sona ermiştir. Kutsal Roma İmparatorluğu Diyet’i, 1555’te savaşan Katolikler ile Lutherci prensler arasında barışı sağlamak için Augsburg’da toplandı. Curius regio, ejus religio (hükümdarın dini neyse, ülkesinin dini de odur) prensibi benimsendi. Din ayrıca hukuk demekti. Böylece her hükümdara kendi topraklarının dinini ve bağımsız yasalarını belirleme yetkisi verilmiş oldu. 1555 Augsburg Barışı, 1648 Westphalia Antlaşması’na giden yolun ilk belirtisi olmuştur. Her prenslik böylece dilediği dini seçebiliyordu ve yasalarını özgürce düzenleyebiliyordu. Böylece ulus devlet anlayışının iskeleti, henüz 1648 Westphalia antlaşmasından önce şekillenmiş olmuştu. Kilisenin “Res Publica Christiana”, yani “Hıristiyan Topluluğu” ya da “Hıristiyan Milletler Topluluğu” vizyonu böylelikle yerel krallıklar tarafından reddedilmiştir.

Reform ile birlikte kesin olarak bölünen Hıristiyan alemi, böylelikle asla tek çatı altında birleşemeyecekti. 1555 Augsburg Barışı ile temelleri atılan Reform hareketi, 1648 Westphalia antlaşması ile nihayete ermiştir. Artık devletler, Vatikan’ın gölgesi altında egemenliklerini Papa’ya devretmeyecekler ve diledikleri dini ve yasaları tatbik edeceklerdi. Aynı zamanda Latince önemini kaybedecekti ve buna karşı yerel Cermen dilleri önem kazanacaktı. Ayrıca bağımsızlığı için 80 yıl boyunca Kutsal Roma İmparatorluğu ile savaşan Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti de 1648 Westphalia antlaşması ile birlikte de facto bağımsız bir devlet olarak tanınacaktı. Tüm bu gelişmeler, ulus devlet anlayışını zamanla daha da güçlendirecekti ve otoriter, kendilerine münhasır güçlü monarşi devletleri Avrupa’da adeta bir moda haline gelecekti.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

S.E. Finer, the History of Government, Volume II. the intermediate ages (Oxford: Oxford University Press, 1997)

John Gerard Ruggie, ‘Territoriality and Beyond: Problematizing Modernity in International Relations’, in: International Organization, Vol. 47, No. 1. (Winter, 1993) 139-174, there 149-150.
George Duby, the three Orders: Feudal Society Imagined, translated by Arthur Goldhammer (Ch. icago: University of Chicago Press, 1980)

Thierry Baudet, The Significance of Borders: Why Representative Government and the Rule of Law Require Nation States (2012)

[/vc_toggle]

Doğu Akdeniz: İzlenen Politikalar ve İngiliz Üsleri

Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervleri bölgenin stratejik önemini artırmıştır. Bu durum gerek bölge aktörlerinin, gerekse bölge dışı aktörlerin Doğu Akdeniz’in taşıdığı potansiyelden faydalanmak için bölgeye yoğun ilgi göstermesine neden olmuştur.

Nitekim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Doğu Akdeniz’den daha fazla yararlanmak amacıyla burada münhasır ekonomik bölge belirlemek üzere harekete geçmiş ve münhasır ekonomik bölge olarak ilan ettiği alanda hidrokarbon kaynaklarını arama çalışmalarına başlamıştır.

Başta Fransa ve AB olmak üzere bölge dışı aktörlerce desteklenen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu faaliyetleri Türkiye’nin tepkisini çektiği gibi bölgedeki stratejik dengenin Türkiye’nin aleyhinde gelişmesine ve Türkiye’nin güvenliğinin tehlikeye düşmesine neden olmaktadır.

Girit Adası’nın çevresinde önemli miktarlarda doğalgazın bulunduğuna yönelik tahminler, Yunan yönetimini, Doğu Akdeniz’in potansiyel hidrokarbon kaynaklarından daha fazla yararlanma gayesine itmiştir. Bu bağlamda Yunan yönetimi, Meis, Girit ve Kerpa adalarını birleştiren hattı temel alarak başta Mısır olmak üzere bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları yapmaya gayret göstermiştir.

 

Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin İzlediği Politika

1792 km ile Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye bölgede 12 mil genişliğinde karasularına sahiptir.

Doğu Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olduğunu ve kıyıdaş devletlerin münhasır ekonomik bölgelerinin iç içe geçtiğini savunan Türkiye, bölgede münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesinin kıyıdaş ülkelerin bir araya gelip hakkaniyet ilkesi çerçevesinde anlaşması ile mümkün olacağı görüşündedir. Bunun yanı sıra GKRY’nin bölgede Kıbrıs’ın tek sahibi ve temsilcisi gibi hareket etmesini ve bu bağlamda diğer kıyıdaş devletlerle antlaşmalar imzalamasını kabul etmemekte ve GKRY’nin yaptığı antlaşmaları tanımamaktadır.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk halkının hakkını savunurken, Doğu Akdeniz’de zenginliklerin hakça paylaşımı konusunda Rum kesimi hariç, Yunanistan dahil herkesle iş birliği yapmaya hazır olduğunu ve egemenlik haklarından kesinlikle vazgeçmeyeceğini açıkladı.

Türkiye ve Libya’nın uluslararası alanda tanınan hükümeti, Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ile güvenlik ve askeri işbirliğinin genişletilmesine yönelik anlaşmalar imzaladı. Anlaşmalara Libya’nın doğusundaki hükümetin yanı sıra Yunanistan ve Mısır da tepki gösterdi. Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaptığı ikinci deniz sınırı anlaşması oldu.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sınırlandırması konusunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) sonra ikinci anlaşmasını Libya ile imzalaması Doğu Akdeniz’de izlediği politikalar bakımından önemli bir kazanım olarak öne çıkıyor.

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının” imzalandığı bildirildi.

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

Türkiye-Libya anlaşması Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasında önemli bir kazanım.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dışında Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya, Yunanistan, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bulunuyor. Bu nedenle deniz yetki alanlarının sınırlandırılması büyük önem taşıyor.

Türkiye, bölgede uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının mücadelesini uzun yıllardır sürdürüyor. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarının 2000’li yılların başında keşfinden sonra Doğu Akdeniz’deki ülkeler bu konuda adım atmaya başladı ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma konusu ön plana çıktı.

GKRY, Kıbrıs Türklerinin eşit haklarını hiçe sayarak ve Kıbrıs meselesi çözülmemiş olmasına rağmen 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan, 2010’da da İsrail ile deniz sınırı anlaşmaları yapınca Türkiye ve KKTC bu anlaşmalara şiddetle itiraz etti. İtirazın sebeplerinden biri anlaşmanın Kıbrıs Türk tarafının eşit haklarını, diğeri ise Mısır ile yapılan anlaşmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını ihlal etmesiydi. Türkiye, bölge ülkelerini bu anlaşmaları yapmamaları konusunda uyardı ancak Mısır ve İsrail, Rumlarla yaptıkları anlaşmaları onayladı. Lübnan ise İsrail ile arasında ihtilaflı bir alan oluşunca anlaşmayı onaylamadı.

Rum yönetimi, bölge ülkeleriyle görüşmelerinde Kıbrıs adasını bir “ana kara’’ gibi varsayarak eşit uzaklık ilkesine göre sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Oysa kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırmasında eşit uzaklık ilkesi bir kural olarak zikredilmiyor.

Uluslararası hukuktaki ve hatta BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki temel kural “hakça paylaşım” ilkesi. Bu ilkeye göre, adalara ana karalara kıyasla daha az kıta sahanlığı/MEB alanı verilebiliyor. Hatta adalar tamamen çevrelenebiliyor. Bu noktada adaların büyüklüğü, cephe uzunlukları, konumu, ana karalardan ne kadar uzak oldukları gibi birçok faktör dikkate alınıyor.

Uluslararası mahkeme ve hakemlik kararlarında bu faktörler ayrıntılı olarak izah ediliyor ancak GKRY’nin bölge ülkeleri ile yaptığı anlaşmalarda “hakçalık ilkesi” hiçbir şekilde dikkate alınmamış gibi gözüküyor. Bu da başta Mısır olmak üzere İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin önemli deniz yetki alanı kaybetmesine neden oluyor. Bu ülkeler Türkiye’nin dikkat çektiği hakça sınırlandırma ilkesine göre hareket etmiş olsaydı ülkelerine daha fazla deniz alanı kazandırabilirdi.

İstanbul’da iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından imzalanan anlaşma, Güney Kıbrıs Rum yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ikilisinin İsrail, Lübnan, Mısır, Ürdün gibi bölge ülkeleriyle üçlü iş birliği mekanizmaları kurma yoluyla veya “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi oluşumlarla Türkiye’yi Akdeniz’de dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir yanıt niteliği taşıyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)

12 mil karasularına ve 200 metre derinliğe veya işletilebilir derinliğe kadar olan bölgede kıta sahanlığına sahip olabileceğine ilişkin düzenlemeleri bulunan KKTC, Doğu Akdeniz politikasını hakkaniyet ilkesi üzerine konumlandırmıştır. Bu ilke çerçevesinde KKTC, Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi için bölge devletlerinin bir araya gelerek hakkaniyet ilkesi çerçevesinde paylaşım antlaşması imzalaması gerektiğini savunmaktadır. Bunun yanı sıra KKTC yönetimi, GKRY’nin adanın tek temsilcisiymiş gibi hareket etmesini ve bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları imzalamasını kabul etmemekte ve yapılan antlaşmaları tanımamaktadır. Ayrıca KKTC, gerek Kıbrıs adası üzerindeki gerekse deniz alanlarındaki hidrokarbon kaynakları üzerinde GKRY ile eşit haklara sahip olduğunu belirtmekte ve bu görüş doğrultusunda GKRY ve petrol şirketlerinden %50 pay talep etmektedir.

KKTC’nin Doğu Akdeniz’e ilişkin attığı bir diğer adım da Türkiye ile 2011 yılında münhasır ekonomik bölge antlaşması ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile petrol ve doğalgaz arama antlaşması imzalaması olmuştur. Bu antlaşma ile TPAO KKTC’ne ait deniz yetki alanlarında sondaj çalışmalarına başlamıştır.

Kıbrıs’ta İngiliz Üsleri ve Karasuları

1878 yılında yerleştiği Kıbrıs’tan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile çıkan İngiltere, 1960 yılında imzalanan Kurucu Antlaşması’nın A ekinde Agrotur ve Dikelya üslerini kendi egemen toprağı olduğunu ve iki üssün bulunduğu bölgelerde belirlenen deniz alanının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin karasuları olarak ileri sürmemesini kabul ettirmiştir. Pek tabiî ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmiştir.

İmparatorluk Yolu’nun Doğu Akdeniz üzerinden geçmesi sebebiyle bölgeye her zaman ilgili olan İngiltere, Ortadoğu’daki hayati çıkarları ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmaları sebebiyle tekrar harekete geçmiştir. Pek tabi ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmişti.

Bu bağlamda HMS Enterprise adlı gemi İngiliz üsleri arasındaki Limasol açıklarında petrol araştırması yapmış ve Lordlar Kamarası da aldığı bir kararla Kıbrıs’ta bulunan üslerinin karasularında petrol ve doğalgaz arama yetkisinin GKRY’de değil, İngilizlerin yetkisinde olduğunu belirtmiştir.

Bu durum, İngiltere’nin bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalmadığını ve Kıbrıs’ta petrol veya doğalgaz bulunması halinde daha aktif tutum alacağı ve pay isteyeceğini göstermektedir.

Dipnot

Deniz Hukuku milletlerarası hukukun en eski konularından biridir. Milletlerarası Deniz Hukuku’nun temel kaynağı esasında örf ve adet hukukudur.

20 Haziran -29 Ağustos 1974 tarihleri arasında Karakaş’ta yapılan toplantıyla başlayan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı 10 Aralık 1982 tarihinde Montenegro Bay’da imzaya açılan deniz hukukuna dair Birleşmiş Milletler Konvansiyonunun veya bilinen adıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulüyle sonuçlanmıştır.

Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nda ortaya çıkan başlıca gelişmelerden biri de deniz yetki alanları kavramlarına Münhasır Ekonomik Bölge(MEB)’in girmiş olmasıdır. Daha önceleri kıta sahanlığı ile karasularının ötesine geçen deniz yetki alanları sınırlandırması, bu kez kıta sahanlığını da yeterli görmeyip MEB’in yazılı hukuka dahil edilmesiyle daha da genişlemiştir. Bu gelişmelerin denizlerin paylaşım mücadelesini daha da hızlandırdığı, üç tarafı denizlerle çevrili bir devlet olan Türkiye için de hayati önem taşıdığı açıktır.

Denizler hukuku diyor ki; MEB anlaşmasına esas olan kıyıları yan/yana veya karşı/karşıya olan ülkeler Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. Maddesinde belirtildiği şekli ile uluslararası hukuk kurallarına dayanan bir antlaşma yoluyla MEB ilan edebilirler.

Uluslararası deniz hukukuna göre, Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden kıyı devletinin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’yi gösteren harita yayımlayarak bir nüshasını BM Genel Sekreterliğine göndermesi gerektiğini belirtmektedir. (BMDHS,Md. 75 Para.2)

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin Tarihçesi

1945 yılında ABD Başkanı Harry S. Truman’ın deniz alanlarındaki egemenlik ve yetki alanlarına ilişkin yayınladığı bildiri/deklerasyon önemli olmakla birlikte Cenevre’de 1958 yılında toplanan Birleşmiş Milletler I. Deniz Hukuku Konferansı deniz hukuku alanında evrensel planda yapılan ilk konferans olmuştur.

Ancak birçok soruna çözüm getirememesi ve ihtiyaçları karşılayamaması gibi nedenlerle yine Cenevre şehrinde 1960 yılında II. Deniz Hukuku Konferansı toplanmıştır. Bundan da istenilen sonuçlar alınamayınca üçüncü bir kongrenin toplanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Böyle bir ihtiyacın ortaya çıkmasında dekolonizasyon süreci ile birlikte daha önce sömürge yönetimine tabii tutulan birçok ülkenin bağımsızlığını kazanması ve kendi menfaatlerini de gözeten bir sözleşmenin yapılmasını istemeleri önemli rol oynamıştır.

Öyle ki Cenevre’deki ilk konferansa 56 ülke katılmışken üçüncü konferansa 157 ülke katılım göstermiştir. 1973 yılında başlayıp 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulü ile sonuçlanan Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı uluslararası deniz hukukunda yeni bir sayfa açmıştır. Denizler Anayasası olarak da adlandırılan bu sözleşme şimdiye kadar deniz hukuku ile ilgili yapılan en teferruatlı sözleşme olmuştur. 320 madde ve 9 ekten oluşan BMDHS, 2017 Kasım Ayı itibariyle 168 ülke tarafından onaylanmıştır (UN, Chronological lists of ratifications of, accessions and successions to the Convention and the related Agreements).

Bu sözleşme ile birlikte daha önce kodifiye edilenlerin yanında yeni egemenlik alanları (münhasır ekonomik bölge, bitişik bölgenin yeniden düzenlenmesi, kıta sahanlığının yeniden düzenlenmesi vb.) da tanımlanarak yazılı hale getirilmiştir. Bu çerçevede denizler, Uluslararası Deniz Hukuku bakımından kıyı devletinin hak sahipliğine göre belirli başlıklar altında sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda yapılan adlandırmalarla iç sular, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge (MEB), kıta sahanlığı ve açık denizler olarak tanımlanmışlardır.

Amerika’nın İlk Ajanları: The Culper Ring

Temmuz 1776’da sömürge delegeleri, İngiliz İmparatorluğu’ndan ayrılmak istediklerini ilan ettiler ve Bağımsızlık Bildirgesi‘ni yazıp imzaladılar. Savaş çanları çalmaya başlamıştı. Ancak, yıl sonunda General George Washington ve Kıta Ordusu için işler pek iyi görünmüyordu. Washington ve birlikleri New York’u terk etmek zorunda kaldılar. Daha da kötüsü, Washington’un istihbarat toplamak için gönderdiği casus Nathan Hale, İngilizler tarafından esir alınmış ve ihanetten idam edilmişti.

Nathan Hale

Washington zor bir durumdaydı ve düşmanlarının hareketlerini öğrenmenin bir yolu yoktu. Sivillerin askeri personelden daha az dikkat çekeceğine inanarak bilgi toplamak için gruplar organize etti ancak 1778’de hala New York’ta bir istihbarat ağı bulunmuyordu.

İstihbarat eksikliği gerçekten hissediliyordu ve bu eksiklik Culper Rings’in kurulmasına zemin hazırladı. Daha önceden de Nathan Hale ile Yale’de ev arkadaşlığı yapmış olan Washington’un askeri istihbarat müdürü Benjamin Tallmadge, memleketinden güvenilir arkadaşlarını toplayarak küçük bir grup oluşturdu. Her bir casus bu istihbarat ağına farklı bilgi kaynakları getiriyordu. Birlikte organize olarak karmaşık bir istihbarat sistemi geliştirdiler ve bu şekilde Washington’a istihbarat sağladılar.

Teşkilattaki Önemli İsimler

Benjamin Tallmadge, Washington’un ordusunda binbaşı olarak görev yapıyordu ve aynı zamanda askeri istihbarat müdürüydü. Aslen Long Island’lı olan Tallmadge, Culper Rings’i oluşturan memleketindeki arkadaşlarıyla bir dizi yazışma başlattı. Sivil ajanları keşif görevlerine gönderiyor ve gelen bilgileri gizlice Washington’ın kampına aktarıyordu. Bunun için ayrıntılı bir yöntem geliştirmişti. Tallmadge, Amerika’nın ilk istihbarat şefiydi.

Benjamin Tallmadge

Abraham Woodhull çiftçilik yapıyordu. Malları teslim etmek için Manhattan’a düzenli olarak geziler düzenledi ve bu geziler esnasında kız kardeşi Mary Underhill ve kocası Amos tarafından işletilen bir pansiyonda kaldı. Bu pansiyonda İngiliz subayları da kalıyordu. Subayların hareketlerini takip eden Woodhull ve Underhills birliklerin hareketleri ve tedarik zincirleri hakkında önemli bilgiler elde etti.

Robert Townsend hem gazeteci hem de tüccardı. İngiliz askerleri arasında popüler olan bir kahvehaneye sahipti ve bu da onu istihbarat toplamak için mükemmel bir konuma getirdi. Townsend, modern araştırmacılar tarafından belirlenen son Culper üyelerinden biriydi. 1929’da tarihçi Morton Pennypacker, Townsend’in bazı mektuplarındaki el yazısını, Washington’a mektup yollayan Culper Junior isimli casusun mektuplarıyla eşleştirdi ve bu şekilde Townsend’in bağlantısı anlaşıldı.

Robert Townsend

Mayflower yolcularından birinin torunu olan Caleb Brewster, Culper Ring için kurye olarak çalıştı. Yetenekli bir tekne kaptanıydı. Diğer casuslar tarafından toplanan bilgileri almak ve Tallmadge’a ulaştırmak için ulaşılması zor koylarda ve kanallarda görev yaptı. Savaş sırasında Brewster, balina avcılığındaki bir gemiden kaçakçılık görevleri de gerçekleştirdi.

Austin Roe, Devrim sırasında tüccarlık yapıyordu ve teşkilatın da kuryecisiydi. Atıyla düzenli olarak Setauket ve Manhattan arasında 88,5 kmlik yolculuklar yaptı. 2015 yılında, Roe’nin kardeşleri Phillips ve Nathaniel’in de casusluğa karıştığını gösteren bir mektup keşfedildi.

Ajan 355, casus ağının bilinen tek kadın üyesiydi ve tarihçiler kim olduğunu doğrulayamadı. Woodhull’ın komşusu Anna Strong, çamaşırhane hattı üzerinden Brewster’a sinyal göndermiş olabilir. Anna Strong, 1778’de isyana teşvik eden faaliyetler şüphesiyle tutuklanan hakim Selah Strong’un karısıydı. Selah, düşmanla gizli bir şekilde iletişim kurduğu için New York limanındaki bir İngiliz hapishanesinde hapsedildi.

Ajan 355’in Anna Strong değil, New York’ta yaşayan sosyal statüye sahip muhtemelen bir Loyalist ailenin üyesi olması daha olasıdır. Yazışmalar, hem İngiliz istihbarat şefi John Andre ve hem de Benedict Arnold ile düzenli bir şekilde iletişim halinde olunduğunu gösteriyor.

Teşkilatın bu birincil üyelerine ek olarak, Hercules Mulligan, James Rivington, Woodhull ve Tallmadge’nin akrabaları da dahil olmak üzere düzenli olarak istihbarat toplayan geniş bir sivil ağı vardı.

Teşkilatın Kullandığı Yöntemler

Tallmadge, kodlanmış mesajlar için birkaç karmaşık yöntem yarattı. Bu şekilde iletişimin kesilmesi halinde casusluğa dair bir ipucu bırakılmıyordu. Kullandığı sistemlerden bir tanesi, ortak kelimeler, isimler ve yerler yerine sayıları kullanmaktı. Bu şekilde mesajlar çok daha hızlı ve güvenli bir şekilde iletiliyordu.

Washington, teşkilat üyelerine o sırada en son teknoloji olan görünmez mürekkebi verdi. Bu yöntem kullanılarak kaç mesaj gönderildiğini bilinmemekle birlikte, çok fazla sayıda olduğu tahmin edilmektedir. 1779’da Washington, Tallmadge’a mürekkebin bittiğini fakat daha fazlasını temin edeceğini bildirdiği bir mesaj yazdı.

Tallmadge ayrıca teşkilat üyelerinin takma adlar kullanmasında ısrarcıydı. Woodhull, Samuel Culper olarak biliniyordu. Tallmadge, John Bolton takma adını kullanıyordu ve Townsend de Culper Junior’ı seçmişti. Washington’a da 711 deniyordu. Gizlilik o kadar önemliydi ki Washington’ın kendisi bile bazı ajanların gerçek kimliklerini bilmiyordu.

İstihbarat teslim süreci de oldukça karmaşıktı. Austin Roe, Setauket’ten New York’a gitti. Oraya vardığında Townsend’in dükkanını ziyaret etti ve John Bolton tarafından imzalanmış bir not bıraktı. Kodlanmış mesajları Townsend, kayıt altına aldı ve daha sonra Roe tarafından Setauket’e geri taşındı. Bu istihbaratlar daha sonradan temizlendi.

Operasyonlar

Culper ajanları 1780’de General Henry Clinton tarafından yönetilen İngiliz birliklerinin Rhode Island’a ilerlemek üzere olduğunu öğrendiler. Planlandıkları gibi gelselerdi, Washington’un Fransız müttefikleri olan Marquis de Lafayette ve Comte de Rochambeau için büyük problemlere yol açacaklardı. Tallmadge, bilgileri Washington’a iletti ve daha sonra kendi ordusunu oraya yerleştirdi. Clinton, Kıta Ordusu’nun yerleştiği pozisyonu öğrenince saldırıyı iptal etti ve Rhode Island’a yaklaşmadı.

Washington’un New York’ta casusa ihtiyaç duyduğu yerin haritası.

Buna ek olarak, İngilizler’in sahte Continental parası yaratma planını da deşifre ettiler. Amaç, ekonomiyi ve hükümeti zayıflatmaktı. Amerikan Devrimi Dergisi’nde Stuart Hatfield şöyle diyor:

“Belki de insanlar Kongre’ye olan inancını yitirse savaşın kazanılamayacağını düşüneceklerdi ve hepsi de evlerine dönecekti.’’

John Andre ile komplo kurmuş olan Benedict Arnold’un deşifresi belki de teşkilatın en önemli çalışmasıdır.  Kıta Ordusu’nda bir general olan Arnold, West Point’teki Amerikan hisarını Andre ve İngilizler’e devretmeyi planladı fakat başarısız oldu. Andre yakalandı ve casusluktan idam edildi.

Savaştan Sonra Ne Oldu?

Amerikan Devrimi’nin sona ermesinden sonra, Culper Ring üyeleri normal yaşamlarına geri döndü. Benjamin Tallmadge ve eşi Mary Floyd, yedi çocuğuyla birlikte Connecticut’a taşındı. Tallmadge başarılı bir bankacı, arazi yatırımcısı ve posta müdürü oldu. 1800 yılında Kongre’ye seçildi ve on yedi yıl orada kaldı.

Abraham Woodhull, Setauket’teki çiftliğinde kaldı. 1781’de ikinci karısı Mary Smith ile evlendi ve üç çocukları oldu. Woodhull bir sulh yargıcı oldu ve daha sonraki yıllarda Suffolk’daki ilk yargıç oldu.

Anna Strong, Ajan 355 olabilir veya olmayabilir fakat teşkilatla bir bağlantısı olduğu kesin. Savaştan sonra kocası Selah ile tekrar bir araya geldi. Dokuz çocuğuyla birlikte Setauket’te kaldılar. Anna 1812’de ve Selah da üç yıl sonra öldü.

Savaştan sonra Caleb Brewster demirci, kaptan ve hayatının son yirmi yılı boyunca bir çiftçi olarak çalıştı. Connecticut Fairfield’den Anna Lewis ile evlendi ve sekiz çocuğu oldu. Brewster, bugünkü ABD Sahil Güvenlik Komutanlığı olan Revenue Cutter Service’de memur olarak görev yapmıştır. 1812 Savaş’ı sırasında, New York’taki yetkililere ve savaş gemileri Thames Nehri üzerinde Kraliyet Donanması tarafından hapsolmuş olan Commodore Stephen Decatur’a denizcilik istihbaratı sağladı. Brewster, 1827’deki ölümüne kadar Fairfield’da kaldı.

Austin Roe, savaştan sonra Doğu Setauket’de Roe’nin Tavernası’nı işletmeye devam etti. 1830’da öldü.

Devrim bittikten sonra Robert Townsend, Oyster Bay’deki evine taşındı. Hiç evlenmedi ve 1838’deki ölümüne kadar kız kardeşiyle sessizce yaşadı. Culper teşkilatına dahil olması mezarına kadar götürdüğü bir sırdı. Townsend’in kimliği, tarihçi Morton Pennypacker 1930’daki kurduğu bağlantıya kadar keşfedilemedi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

“The Culper Code Book,” George Washington’s Mount Vernon, retrieved March 17, 2018.

“Culper Spy Ring,” George Washington’s Mount Vernon, retrieved March 17, 2018.

George Washington’s Secret Six: The Spy Ring That Saved the American Revolution, by Brian Kilmeade and Don Yeager. Sentinel Press, 2016.

“Faking It: British Counterfeiting During the American Revolution,” by Stuart Hatfield, Journal of the American Revolution, retrieved March 16, 2018.

“Memoir of Col. Benjamin Tallmadge,” from the Library of Congress Collection at Archive.org, retrieved March 17, 2018.

Washington’s Spies: The Story of America’s First Spy Ring, by Alexander Rose.

Learn About America’s First Spies, the Culper Ring by Patti Wigington

[/vc_toggle]

Döviz Kurları Nasıl Belirlenir?

Günümüz ekonomilerinde tek para cinsinden ziyade; birçok ülkenin kullandığı para birimleri ve bu paraların piyasalardaki döngüsü, ekonomilerin temel yapıtaşlarını oluşturur. Bakınız ki para birimlerindeki dalgalanmalar, ülkelerin ekonomik durumunu etkileyen önemli unsurlardan biridir.

Döviz Kuru Nedir?

Kökeni Fransızca olan döviz, terimsel bakılırsa kambiyo olarak da kullanılabilir. Döviz kuru ise; milli paranın, yabancı para karşılığındaki değeridir. Her döviz kurunun kendine has sembolleri vardır; Amerikan Doları (USD/$), Euro (EUR/€), Türk Lirası (TRY/₺)…

Döviz Kuru Rejimleri

Döviz kuru rejimlerinin 3 anahtar kelimesi vardır; etkinlik, verimlilik, devamlılık. Uluslararası sermaye, mal ve hizmetlerin bu 3 anahtar kelimeyle birleşmesi, kur rejimlerinin temel fonksiyonlarını oluşturur. Döviz kuru rejimleri; “Sabit Kur Rejimi ve Dalgalı Kur Rejimi” olarak 2’ye ayrılır. Kur rejimi seçimlerinde 2 önemli hususta tercih yapılmalıdır. Bunlar; verimlilik ve esneklik(Rahat hareket edebilme kabiliyeti) arasında yapılan seçimlerdir. Günümüzde şu rejim daha avantajlıdır demek mümkün değildir. Rejimlerin sağladığı fayda dönem dönem değişim göstermiştir.

1.) Sabit Kur Rejimi

Sabit Kur Rejimi’nde para politikaları, devlet veya Merkez Bankası gibi otoriteler tarafından belirlenir. Bu rejimde döviz kuru, otoriteler tarafından belli bir değerde sabitlenir ve o değerde işlem görür. Belirlenen sabit değerin değişmesi yine otoritenin elindedir. Sabit kur sisteminin en önemli özelliği; Merkez Bankası’nın, kuru sabit tutmak için sürekli olarak elinde yeterli döviz stoku bulundurması gerektiği gerçeğidir. Türkiye açısından bakacak olursak, 1980’li yıllara kadar bu rejim ve benzer fraksiyonları sıkça kullanılmıştır. 1990 sonrası ise enflasyonu düşürme çabasıyla uygulanan politikalar dâhilinde, kısmen de olsa bir sabitlenme sürecine girilmiştir.

2.) Dalgalı Kur Rejimi

Dalgalı kur rejimi; birbirinden farklı para birimlerinin karşılıklı değerlerinin, piyasada arz ve talebe göre belirlendiği rejimdir. Piyasalardaki arz ve talep, tek otoritedir. Devlet veyahut merkez bankası, bu rejimde paranın değerine müdahil olamazlar. Bundan dolayı da paranın değeri, gün içinde arz ve talebin yönüne göre sık sık değişim gösterir. Kur seviyesi, döviz piyasasındaki arz ve talebin eşitlendiği nokta olan “Denge noktası”nda seyreder. Türkiye’de patlak veren 2001 krizi, dalgalı kur rejimine geçişi sağlamıştır. Zira Mayıs 2001’de bu rejime geçilmiştir. Her ne kadar teknik açıdan dokunulmaz gözükse de, ülkemizde bugüne dek müdahaleli dalgalı rejim olarak seyir göstermiştir. Ülkemizde kullanılan bu sistem, dalgalı kur rejiminin bir çeşididir. Merkez Bankası’nın; döviz alım-satım yapmasıyla piyasaya müdahalesi, kullandığımız Müdahaleli Dalgalı Kur Rejimi’nin bir gerekliliğidir.

SABİT KUR REJİMİ DALGALI KUR REJİMİ
Ø  Belirsizliği azaltır Ø  Bağımsız politikalar geliştirilebilir
Ø  Vurgunculuk ortamını engeller Ø  Ulusal para, gerçek değerini gösterir
Ø  Faizler normale oranla daha düşüktür Ø  Otomatik denge mekanizması oluşur
Ø  Fiyat istikrarını sağlar Ø  Serbest piyasa etkindir

 

Döviz Kurlarını Belirleyen Etmenler

Döviz kurlarının belirlenmesinin altında birden çok unsur vardır. En ufak bir dalgalanmanın sebebi dahi birçok silsilenin sonucu olarak gösterilebilir. Döviz kurlarını belirleyen etmenleri 3 ana parçaya ayırabiliriz. Bunlar;

  • Döviz değiş-tokuşları
  • Faizler ve sermaye hareketleri
  • Krizler

Belirtilen bu etmenler, temel belirleyici unsurlardır. Bakınız ki yardımcı oyuncular da işin içindedir; temel ekonomik göstergeler (büyüme ve enflasyon), politik riskler, küresel riskler…

Döviz kurunu belirleyen etmenlerden belki de en önemlisi olarak faizleri gösterebiliriz. Kurları dengede tutabilmek ya da etkilemek için Merkez Bankaları, öncelikle faizlerde değişiklik yapar. Daha basit bir deyişle; örneğin TCMB(Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası), ülkede kur seviyesinin beklenenden yüksek olmasına karşılık, faizleri yükseltir. Bu sayede ülkeye sermaye akışını sağlar ve ardından döviz kurunun gerilemesini sağlayabilir.

Global veya ulusal krizlerin döviz kurlarını etkilemesi, gayet tabii olarak değerlendirilir. Burada esas oyuncu yatırımcıdır. Herhangi bir risk durumunda; kendini daha güvenli hissetmek ve yatırımlarının verimliliğinin azalmasını engellemek için yatırımcı, piyasada var olan parasını çeker ve para akışının azalmasına neden olur. Bir de bu yatırımcıların yüzlerce olduğunu varsayarsak, ülkede dönen paranın büyük bir bölümü yastık altına girmiştir diyebiliriz. Çok yönlü düşünürsek, bir ülkedeki kriz başka ülkelerde bir fırsat yaratır. Öyle ki yatırımcılar, yatırımlarını başka ülkelere hatta başka bölgelere kaydırır. Örneğin; koronavirüs nedeniyle oluşan ve büyümesi öngörülen ekonomik krizlerin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat kapısı haline gelmesi bekleniyor. Üretime dayalı ekonomilerin bu fırsatı değerlendirmesi ve gelişmiş ülkelerin yatırımcılarını; kendilerine çekmesiyle beraber, ekonomik olarak büyük bir avantaj sağlayacağı anlamına geliyor. Özellikle Avrupa ve ABD, bu konuda büyük sıkıntılar yaşayabilir.

Döviz alım- satım işlemleri sayesinde de otoriteler, döviz kurlarına müdahil olabilirler. 2 türlü yapılabilir; doğrudan alım-satım ve ihale yoluyla alım-satım. Merkez Bankaları, yükselen döviz kurlarını istediği seviyeye indirebilmek için elinde yeterli döviz rezervi bulundurmalıdır. Refleks göstermek, kurları etkileyecektir. Daha net anlaşılması için örneklendirme yapabiliriz. Ülkemizde €/₺ kurunda olağandışı bir yükselme olursa, Merkez Bankası piyasaya € arz eder. Bu sayede piyasadaki fazla Euro talebi karşılanmış olur ve döviz kuru istenilen seviyeye çekilebilir.

Döviz Kurunu Etkileyen Yurt İçi ve Yurt Dışı Faktörler
Ülkedeki risklerin, cari açığın yükselmesi gibi, artmasıyla yatırımcıların güven kaygısı ve bununla beraber piyasadaki paralarını başka ülkelere kaydırması veya parayı çekmesi.
Yine kriz dönemlerinde, daha çok güvenilen para birimlerine(€, $) olan ilgi.
Gelişmekte olan ülkelerin, alakalı Merkez Bankaları tarafından bolca para arz etmesi.
Büyük Merkez Bankalarının, FED gibi, uyguladığı faiz politikaları.
Ülkeler arasındaki faiz farklılıklarının değişim göstermesi. Örneğin; İngiltere’de tahvil fiyatlarındaki düşüş(faizlerin artması), İngiltere’nin varlıklarına olan talebi arttırır.

İhracat ve ithalatın da döviz kurlarında önemli bir rolü vardır. İhracatı yüksek ya da ihracatı arttırmaya çalışan ülkelerde, piyasaya yabancı para girişleri olur. Bu sayede ülkeye giren para cinsinin kurlardaki değeri azalır ve ulusal paranın değeri artmış olur. Aynı mantıkla hareket edecek olursak; ithalatın fazla olması ya da ihracat-ithalat dengesinin ithalat eğiliminde olması, yabancı paraya olan ihtiyacı arttıracaktır. Bu da bize kurlarda, ticareti yapılan yabancı para değerinin artacağını ve ulusal paranın değer kaybedeceğini gösterir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.paraborsa.net/i/kur-faiz-dibs-bist-reyting-cds-ozetle/

http://www.mahfiegilmez.com/2012/10/kur-rejimleri-ve-turkiye-uygulamas.html

https://www.researchgate.net/publication/304326321_DOVIZ_KURU_SISTEMLERI

https://acikders.tuba.gov.tr/mod/resource/view.php?id=1310

[/vc_toggle]