Yönetim kadroları, ülkelerin gerçek sahibi değillerdir. UMH hükümeti ile General Hafter’in savaşı bittiğinde Libya’da iskân olunmuş halk kim ise, Libya’nın sahibi onlar olacaklardır. Libya nüfusunun büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapmasıyla ve coğrafi konumuyla savaşın en stratejik noktalarından biri olan Trablus şehri, terör kuşatması altında olmakla beraber Türk desteği ile UMH güçleri tarafından başarılı biçimde müdafaa olunmaktadır.
Trablus şehri askeri harekât ile yıpratılmaya çalışılırken,
Trablus halkının da kültürel dinamikleri tahrip edilerek, işgal zemini hazırlanmaktadır.
Nüfusun büyük çoğunluğunun oluşturduğu bu sahil şehrinde, tahribata karşı muhafaza edilmesi gereken bir güç unsuru da kültürel dinamiklerdir. Libya halkının manevi bağları çözüldüğünde Libya, sahiplerinin elinden alınmış olacaktır.
Savaş pratiğinde iki unsurun öneminin anlaşılması gerekmektedir:
Libya halkının yüzyıllardır muhafaza ettiği kültür; kabile/aşiret/tarikat yapıları
Libya’nın tarihten bugüne etkili ve çarpıcı gücü olan Kuloğulları
İnanç Merkezli Kültürel Tahribat
Libya Devleti bugün, General Hafter ile uğraşırken bir yandan da petrol sahalarının kontrolüne heves eden harici kuvvetler ile de mücadele etmektedir. Nitekim BM, bugün Libya’da UMH hükümetini meşru olarak görse de yerli yerinde tam destek ancak Türkiye Cumhuriyeti’nden gelmiştir. Safları netleştirmek gerekirse Libya’da; UMH hükümeti, Türk Devleti’nin kadirşinas desteği ile beraber saf tutmakta, terör ve terör destekçilerine karşı da Trablus’ta mücadele vermektedir. Türk Devleti’nin açık desteği haricinde Libya’nın meşru hükümetine hatırı sayılır bir destek gelmemektedir. Bütün bunlarla beraber son kertede Libya’nın refahı, Libya halkının direnci ve kararlı mücadelesine bağlıdır.
Libya toprakları tıpkı bir harp arenası gibi devletlerarası mücadelenin merkezi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Libya’da halkın özüne ve dinamiklerine pusu kurularak, fiili işgal ile beraber bunun tamamlayıcısı olan kültürel işgal politikasına zemin hazırlanmaktadır. Halkın direnci ve bilinci zayıflatılarak ülke, işgale müsait hale getirilmeye çalışılmaktadır. Libya’nın kabilelerden, aşiretlerden ve tarikatlardan oluşan nüfus yapısı, uluslararası müdahalelerle sessizleştirilmeye, sindirilmeye hatta gayrimeşru gösterilmeye çalışılmaktadır. Dış müdahalenin öznesi, dünyanın birçok yerinde de Müslümanların başına türlü gaileler açan ‘İslam’ adı altında terörize olmuş gruplardır. Ehlisünnet inancını tekfir ederek düşman olarak gören, muhtelif yöntemlerle ehlisünnete karşı ceht eden radikal gruplar Libya halkına da aynı zulmü; tehdit, baskı, tahkir gibi yöntemlerle göstermektedirler. Trablus halkı mezhep, inanç ve geleneklerinden kopartılarak kimliksizleştirilmeye çalışılmaktadır.
Libya son durum haritası üzerinde nüfus dağılımı – Harita: TRT
Trablus’ta belli başlı köklü Camii ve ilim merkezleri haricinde, birçok mahalle camisi radikal grupların örgüt mahalli haline gelmiştir. Radikaller bu camilerde, hutbe ve vaazlarla ehlisünnet Müslümanları tekfir etmekte ve diledikleri örgüt deklarasyonlarını bu kürsülerden müntesiplerine duyurmaktadırlar. Henüz hüviyetini kaybetmeyen bilinçli halk kesiminin kullanmaya çalıştığı camileri de bu radikal gruplar ziyaret etmekte ve bölgede yayılma politikalarına devam etmektedirler. Libya halkının bu duruma göstereceği tepkilere karşın bu misyonerler arka planda silahlı milisler tarafından desteklenmektedir. Trablus’ta ve kontrol ettiği bölgelerde UMH Ordusu, başarılı bir şekilde kendinden başka silahlı unsur barındırmamaktadır. Lakin yedi yıldır iç karışıklık durumunda olan bir ülkenin ordusu doğal sürecin bir gereği olarak muhtelif silahlı milis güçlerinden oluşmaktadır. UMH milis güçleri ekseriyette vatanperver askerler ve ehil komutanlardan oluşmaktadır. Bununla beraber Libya pratiğinde söz hakkı olan medhali selefiler, ağırlığı Hafter tarafında olmakla beraber küçük bir zümre olarak UMH milisleri içerisinde de farklı hüviyetlerde yer edinebilmişlerdir.
Savaş altındaki coğrafyalarda askerler, kaynakların/imkânların sahibi konumunda olup, bağlayıcı hukuk kurallarından bağımsız hareket edebilmekte, halk üzerine baskı oluşturabilmektedir. Bu de facto kuvvet vasıtasıyla UMH içerisinde bulunan medhali selefi zümre; Trablus’un tabii demografik yapısını çözmeye çalışan misyonerlerin, halktan gelebilecek tepkilere karşı sahada güvenlik problemi yaşamalarının önüne geçmektedirler. Libya halkının potansiyelde var olan teşkilatlı gücü, gerek halkın arasındaki radikal misyonerler vasıtasıyla, gerekse aynı zihniyetin UMH içindeki temsilcilerinin baskısıyla vücuda gelemeden çökertilmekte, baskı altına alınmaktadır. Libya Devleti, tarihten günümüze önemli güç unsuru olan, kabile/aşiret/tarikat çatısı altında ittihat etmiş, örgütlü halk kuvvetinin iç ve dış etkenler vasıtasıyla tahrip edilmesine izin vermemelidir.
T. Turan
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”27316″ name=”Libya’da Bir Türk Gücü: Kuloğulları”]
[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]
[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Kekilli, E. (2019). Ortadoğu siyasetinde medhali selefiliğin rolü. Siyaset, Ekonomi ve Toplum
Araştırmaları Vakfı.
Koloğlu, O. (2011). Arap kaymakam. Aykırı Yayınları.
Yiğit, H. (2014). Libya’da kanlı bahar. Tekin Yayınları.
Katliamın acısı hala taze… Yaklaşık 32 önce Saddam Hüseyin’in verdiği emirle Kuzey Irak’a başlatılan operasyon ve neticesinde ölen binlerce insan, savaşın Ortadoğu’da yarattığı tahribattan sadece küçük bir kesit. Kanlı Cuma olarak da bilinen bu hadise, 16 Mart 1988 tarihinde Irak’ın doğusunda bulunan Halepçe kentinin İran tarafından ele geçirilmesinin ardından gerçekleşti. Birleşmiş Milletler, yayınladığı tıbbi raporda Irak ordusunun doğrudan Halepçe’de yaşayan Kürtleri hedef aldığını ve saldırının hardal gazıyla gerçekleştirildiğini beyan etti. Batılı devletlerce soykırım suçu olarak tanımlandı ve Irak’ın uluslararası alandaki prestiji zarar gördü. Katliamda beş bine yakın insan ölürken, binlerce insanın vücudunda kalıcı hasarlar oluşturdu.
Katliamdan Önce Neler Yaşandı?
Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesinden İran-Irak Savaşı’na değin, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt halkı ile Baasçı Irak Hükümeti arasında inişli çıkışlı bir ilişki yaşandı. Hüseyin, Suriye’deki Esad hükümetine nazaran iktidarının ilk yıllarında Kürtlere yönelik daha ılımlı bir politika izlediyse de İran’la başlayan savaşın ardından bu tutum değişti. Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokrat Partisi’nin savaş esnasında İran hükümeti ile yakın temas içerisinde bulunması Saddam Hüseyin’i şüphelendirdi.
Ali Hasan el-Mecid
Yerel Kürt güçlerinin Irak ordusuna destek vermekte isteksiz davranmasının ardından ilişki daha da gerginleşti. 1983’de Barzani aşireti önderliğinde Kürt İsyanı gerçekleşti ve İran bu isyana destek verdi. Irak’ın kuzeyinde başlayan isyana Irak ordusunun sert müdahale etmesi neticesinde isyan daha da büyüdü. 3 yıl sonra isyanı önlemek maksadıyla “Kimyasal Ali” lakaplı Ali Hasan el-Mecid’in komutasını üstlendiği El-Enfal Operasyonu başladı.
Kimyasal Saldırının Detayları
Halepçe’nin coğrafi konumu
İran’ı geri püskürtmek ve Kürt isyanını bastırmak için icra edilen Enfal Operasyonu’nun ikinci senesinde, binlerce insanın hayatına mal olacak kimyasal saldırı başladı. 16 Mart 1988’de, Irak ordusunun envanterinde yer alan Su-22 savaş uçakları ve Mi-8 helikopterleri, Halepçe yakınlarında yer alan bir askeri üsten kalkarak Kürt yerleşkelerini yoğun bombardımana tuttu. Yanı sıra Türkmen ve Süryani yerleşkeleri de hedef alındı. Yerel Kürt güçlerine göre kısa aralıklarla 14 kez bombardıman yapıldı. Halepçe kentinin birçok yerinden farklı renkte dumanlar yükseldi ve yüzlerce ev yıkıldı. Katliama şahit olan bir sivil, yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:
“Güzel bir bahar günüydü, sabah saat 11.00 sularında içime kötü bir his doğdu. Kalbim sanki bana büyük bir felaketin eşiğinde olduğumuzu söylüyordu. Birkaç dakika sonra Halepçe yoğun bombardımana tutuldu ve şehirden dumanlar yükseldi. Bombalama özellikle kuzey bölgelerinde yoğunlaştı, bu yüzden evin bodrum katına kaçmak zorunda kaldık. Saat 14.00’de bombardıman yavaş yavaş azaldı ve aileme yemek getirebilmek için hızlıca mutfağa gittim. Unutamayacağım şeyler gördüm. Şehri kolaçan etmek maksadıyla arabama bindiğimde kusan, kriz geçiren ve can çekişen birçok insan gördüm. Daha sonra yoğun bir elma kokusu aldım ve baygınlık geçirdim. Uyandığımda yanımda onlarca ceset vardı. Elma kokusu devam ediyordu ve herkes canının derdindeydi. Sadece insanlar etkilenmemişti; ölen bir sürü köpek, kedi ve kuş gördüm.”
Hayatta kalanların önemli bir kısmı yoğun elma kokusuna maruz kaldıklarını doğrulamıştır. Saldırıya maruz kalanlarda körlük, yoğun öksürük krizi vb. durumlar görüldü. Bölgede araştırma yapan İranlı doktorlar, ölenlerin vücutlarında yüksek oranda kimyasal ve hardal gazı tespit ettiklerini belirtti. Yaralananlar ise Tahran’a götürülerek tedavi altına alındı. Halepçe’den önce de Kürt halkına yönelik kimyasal saldırılar yapıldığı öne sürüldü fakat tam anlamıyla kanıtlanamadı.
Halepçe Katliamı Sonrasında Neler Oldu?
İran basını, katliam esnasında çekilen fotoğrafları uluslararası kamuoyuyla paylaştı ve tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Bölgeye özel izinle giden gazetecilerin anlattıklarına göre Halepçe’de hayat durmuştu ve yaprak bile kıpırdamıyordu. Kente giden gazetecilerden biri olan Kaveh Golestan, katliam sonrası kentin halini şu şekilde özetledi: “Hayat donmuştu, durdurulmuş bir kare gibiydi. Yaşarken öldüğümü hissettim. Can çekişenler vardı ve bize yalvarıyorlardı. 15 ya da 16 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kızı bizim helikopterimize bindirdik. Helikopter kalktıktan 1-2 dakika sonra küçük kız gözlerime baktı ve kollarımda öldü. O bakışı hayatım boyunca unutamadım.”
Irak hükümeti saldırıya ilişkin olarak 23 Mart’a kadar suskunluğunu korudu. Sonrasında saldırıdan İran’ı sorumlu tuttu ve Irak ordusunun böyle bir işe karışmayacağını iddia etti. ABD bu iddiaya destek verdi ve İran’ın bölgede nüfuzunu artırmak amacıyla böyle bir şey planlamış olabileceğini öne sürdü. 2003 yılına değin İran’ı suçlayan ABD, bu yıldan sonra tavrını değiştirmiş ve Irak ordusunun bir savaş suçu işlediğini teyit etmiştir. İngiltere de ABD ile benzer bir tutum gösterdi.
Halepçe kurbanlarının mezarları.
2003 yılında yayınlanan bir habere göre katliama katılan Iraklı pilotlardan biri, operasyona katılanların “İran’ın esasen kafir bir devlet olduğu ve Kürtlerin de bu devletin ajanlığını yaptıkları.”söylemiyle motive edildiklerini öne sürmüştür. Irak ordusu Halepçe’yi yeniden ele geçirdikten sonra cansız bedenleri apar topar gömdü ve kentin yıkılmış bölümlerini imha etti. Japonya, Halepçe’nin yeniden yaşanabilir hale gelmesi için 70 milyon dolarlık bir projeye başladıklarını duyurdu. Saldırıdan 10 yıl sonra bile, saldırının yarattığı kimyasal etkiden ötürü ölenlerin ve kısmi felç yaşayanların olduğu bölge kaynaklarınca duyuruldu. Kalp hastalıkları, akciğer kanseri ve ölü doğum oranları arttı. Ayrıca vücudu deforme olmuş insanların çokluğu da yine bölge kaynaklarınca teyit edildi.
Katliam Sonrasında Yargılamalar
Irak’ın işgalinden sonra başkent Bağdat’ta kurulan mahkemelerde Saddam Hüseyin, Halepçe’de yaşanan katliamdan sorumlu tutulmadıysa da 1982 yılında gerçekleşen Duceyil Katliamı’ndan ötürü idam cezasına çarptırıldı. Irak Cumhurbaşkanlığı’nın ofisinde bulunan 1987 tarihli bir belgede, Kürtlere karşı sarin gazı ve dünyanın en tehlikeli kimyasal silahlarından biri olan tabunu kullanmak için Irak ordusunun izin istediği yazıyordu. Bu belge, mahkeme boyunca en büyük delillerden biri olarak kullanıldı. Saddam Hüseyin bu suçlamalara ilişkin, “İranlılarca şahsıma böyle bir suçlama yapılmasına asla izin vermem. Eğer böyle bir şeyin emrini verdiysem sorumluluk alarak itiraf ederim. Arap ya da Kürt olsun, tüm Irak vatandaşları karşısında doğruları söylüyorum ve hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum.” sözlerini sarf etti. Saddam Hüseyin’in bu katliamdan dolayı herhangi bir ceza almaması başta Barzani aşireti olmak üzere tüm Iraklı Kürtleri üzdü. Yargılamalar neticesinde devrik Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, 30 Mart 2006’da asılarak idam edildi.
Saddam Hüseyin yargılanıyor.
Halepçe Katliamı’nı yöneten ve aynı zamanda Saddam Hüseyin’in kuzeni olan Ali Hasan el-Mecid, katliamdan sorumlu tutularak Ocak 2010’da idam cezasına çarptırıldı. Şiilere yönelik gerçekleştirilen katliamlardan ötürü de yargılanan el-Mecid, hiçbir pişmanlığı olmadığını ve Irak’ın güvenliği için yaptığını söyledi. 25 Ocak 2010’da asılarak idam edildi. Saddam Hüseyin’in saldırı esnasında kullandığı kimyasal silahları nasıl tedarik ettiği konusunda tartışmalar yaşandı. Singapur, Hollanda, Almanya ve Mısır’ın Irak’la kimyasal silah ticaretinde bulunduğu öne sürüldü. Alman şirketi Karl Kolb’un genel müdürü Dieter Backfisch, 1989’da verdiği demeçte kimyasal silahların Alman halkı için büyük tehlike oluşturduğunu fakat dış pazarda alıcısının fazla olduğunu beyan etti. Bu devletlerin yanı sıra Yugoslavya ve ABD’nin de Saddam Hüseyin’le kimyasal silah alışverişinde bulunduğu iddia edildi. 23 Aralık 2005’de Hollanda mahkemesi, Irak’a kimyasal silah sattığı için iş adamı Frans van Arnaat’ı 17 yıl hapse mahkum etti.
Frans van Anraat
Mart 2003’de, katliamın anısına Halepçe kentinde “Halepçe Şehitleri Anıtı” inşa edildi. 16 Mart 2006’da öfkeli bir Kürt grup, hükümeti protesto etmek amacıyla anıta zarar verdiyse de aylar sonra onarılıp ziyarete açıldı. Halepçe’yi anlatan filmler çekildi ve müzik grupları tarafından şarkılar bestelendi. Bugün bile saldırının izlerini taşıyan kent, yakın tarihte sivil halka yönelik gerçekleştirilen en büyük katliamlardan birinin tanığı olmuş durumda.
Günümüzde yaşanan virüs krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan İngiltere, ülke çapında yaşanan sağlık sorunları ile mücadele etmekte oldukça zorlanıyor. Bu zorlu süreçte İngiliz hükümetine en büyük desteklerden biri de, İkinci Dünya Savaşı gazisi olan Tom Moore’dan geldi. Geçtiğimiz ay 100. yaşına basan Moore, COVID-19’e karşı yürütülen mücadelenin en büyük kahramanlarından biri olarak görülüyor.
Tom Moore’un ordu yıllarından bir fotoğrafı.
30 Nisan 1920’de Yorkshire’de doğan Moore, inşaatla uğraşan bir ailenin mensubuydu. Bir süre inşaat mühendisliği eğitimi gördükten sonra İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle eğitimini yarıda bıraktı ve orduya katıldı. 1941’e kadar anavatanda görev yaptı. Daha sonra Hindistan’a sevk edildi ve 1 Ekim 1942’de teğmenliğe terfi etti. Batı Burma’da Japonlarla savaştı ve Japon teslimiyetinin ardından Sumatra’da görev yapmaya başladı. Bu esnada yüzbaşı rütbesine yükseldi. Sumatra’daki görevinin bitmesiyle birlikte İngiltere’ye döndü ve askeri eğitmenlik yaptı.
Ordudan ayrıldıktan sonra inşaat sektörüne yöneldi ve çeşitli şirketlerde yöneticilik yaptı. 1968’de evlendi. Motosikletlere yönelik ilgisinden ötürü motor yarışlarına katıldı. Bu yarışlarda ödüller kazanarak adından söz ettirdi. BBC’nin yayınladığı yarışma programlarında yarışmacı olarak yer aldı. 2018’de cilt kanseri tedavisi gördü. Kalça ve dizindeki kırıklar yüzünden uzun süre hastanede kalmak zorunda kaldı.
Virüsle Mücadelesi
Yüzüncü doğum gününde bahçesinin etrafında yüz tur atmayı başardığı takdirde halkın, virüsle mücadele eden İngiltere Ulusal Sağlık Merkezi’ne bağış yapmasını isteyen Moore, 16 Nisan’da hedefine ulaştı ve toplamda 2.5 kilometre yol kat etti. Bu sayede binlerce insan Ulusal Sağlık Merkezi’ne bağış yapmaya başladı. İlk başta beş bin sterlinlik bağış hedeflendiyse de yürüyüşün Twitter, Facebook vs. gibi platformlarda yayılması üzerine para gitgide katlandı ve nihayetinde 30 milyon İngiliz sterlinine ulaşıldı. Toplamda 1.5 milyon İngiliz bağış kampanyasına katıldı ve tüm ülke genelinde büyük rağbet gördü. Başlattığı kampanya sonrası göz yaşlarına hakim olamayan Moore, basına verdiği röportajda şu sözlere yer verdi:
“Bu yürüyüşe başladığımda, bu kadar rağbet edileceğini düşünmemiştim. Gerçekten şaşırtıcı bir sonuç elde edildi. Bizim için çalışan sağlık personelleri toplanan parayı sonuna kadar hak ediyorlar. Hepsi çok cesur bir iş çıkarttı. Şu anda bir savaşın içinde gibiyiz, ön safta savaşan sağlıkçılarımıza bu savaşta sonuna kadar destek vermeliyiz.”
Ünlü İngiliz şarkıcı Michael Ball, BBC Breakfast programında Moore’a ithafen “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” şarkısını söyledi ve kendisine duyduğu derin hayranlıktan bahsetti. Basın tamamıyla Moore’a odaklandı ve bu süreçte kendisiyle 50’ye aşkın röportaj yapıldı. Başbakanlık sözcüsü, bu bağışın asla karşılıksız kalmayacağını belirterek Moore’a İngiliz hükümetinin sahip çıkacağını müjdeledi. Öte yandan yaklaşık 800.000 İngiliz, Moore’un şövalye ilan edilmesini isteyen kampanyaya katıldı ve binlerce imza toplandı. Kraliyet ve ordu tarafından kendisine madalyalar takdim edildi.
Kendisine takdim edilen madalyayı gösteriyor.
Rütbesi, onursal olarak albaylığa yükseltildi. Askeri kariyeri hakkında belgesel çekilmesine karar verildi ve 8 Mayıs’ta yayınlanmak üzere çalışmalara başlandı. Ayrıca bu başarısından ötürü Guinnes Rekorlar Kitabı’na girdi. Ordunun talimatı doğrultusunda İngiliz Hava Kuvvetleri’ne bağlı Spitfire uçakları Moore’un evinin üzerinde gösteri uçuşu yaptı. Prens Charles, Antonio Guterres, II. Elisabeth gibi isimlerden tebrik ve teşekkür mesajı aldı. Moore’u kendisine rehber olarak edinen birçok insan, çeşitli etkinlikler düzenleyerek virüse yönelik mücadelede sağlık personellerine yardım etmek için uğraşıyor.
Ortadoğu Bölgesi bugünkü harita düzenine göre şekil alırken; Ortadoğu’da önemli bir etnik grup, bu harita düzeninde kendine herhangi bir hak tanınmadığı gerçeği ile yüzleşecekti. Bu grup kuşkusuz bölgede asırlardır varlığını sürdürecek olan Türkmenlerdi.
“Türkmen” adlandırmasının nereden geldiği hakkında farklı rivayetler olsa da Türkmenlerin Oğuz boylarından geldiklerinde ittifak vardır. [1] “Seyhun (Siriderya) boylarında oturan Oğuzlar arasında X. yüzyıldan itibaren İslâmiyet’in yayılması sonucu ortaya çıkan Türkmen tanımlaması, Mâverâünnehirli yerli müslümanlar tarafından İslâmiyet’e giren Oğuzlar için gayri müslim Oğuzlar’dan ayırt edilmek üzere kullanılmıştır.” [2] Esasında Türkmenler hakkında bu kadar farklı rivayetin olması ekseninde derine inildikçe;
Türkmenlerin bölgede -Ortadoğu- ve bölge ötesinde varlıklarının ispatı da gün yüzüne çıkarılmış olmaktadır. Haçlı Seferleri’nin başarısız olmasından; İslam dünyası için mühim olan hilafetin korunmasına kadar her alanda belgelerde rastlanabilecek olan grup Türkmenlerdir. Zira Türkmenlerin tarihi arka planı ile siyasi, sosyal, askeri ve kültürel anlamda ulusal ve uluslararası arenaya etkisi, yapılan araştırmaların tetkiki ile daha da anlaşılacağı öngörülmektedir. Bu giriş yazısında ise 1. Dünya Savaşı’nın akabindeki zaman dilimi baz alınarak; Ortadoğu bölgesindeki Türkmenler ile alakalı kısaca bazı malumatlar verilecektir:
Ortadoğu bölgesi sınırları bir grup Batılı tarafından belirlenirken bölgede olan akrabalık ve kültürel birlik alanlarının gözetilmediği aşikardır. Çünkü batılı devletler dünyadaki petrol rezervlerine önemli oranda sahip olan bu topraklar üzerinde kendi menfaatleri doğrultusunda planlar yapmakta (bknz: Sykes-Picot) [3], haritalar çizmekte idi. Nitekim, bölge ülkelerinin sınırlarının çizimi ve sınırları belirleyen Batı devletlerinin (bahusus İngiltere) bölge içerisinde kurdukları yeni ülke sınırları içerisinde (bknz: 1920 San Remo Konferansı) desteklediği kişilerin incelenmesi bu yorumun en açık göstergelerinden biridir. Örneğin; İngiliz-Fransa arasında İngilizlerin Fransızlara bir tampon olması niyetiyle (Şerif Hüseyin’in oğlu) Abdullah’a Ürdün Çöl Emirliği’nin kurdurulması ve Şii nüfusun hakim olduğu Irak’ta Sünni olan (Şerif Hüseyin’in oğlu) Faysal’ın krallığa getirilmesi gibi. İşbu eğilimler; Batı kanadı tarafından ülkelerdeki yönetim mekanizması ile halkın irtibatı noktası üzerinde ne denli durulduğuna da işaret etmektedir. Ortak kültürleri, tarihi arka planı, mezhebi faktörleri adeta geri planda bırakan suni oluşum devletler, bu bilgiler ışığında daha iyi analiz edilebilir. Çünkü görülmektedir ki esas mesele Ortadoğu Bölgesi’ne istikrarın hakim olması değil bölgede Batı çıkarlarını hakim kılmak idi. Peki, tüm bunlar olurken sizce konumuz olan Türkmenler bu devletlerin kuruluşunda hangi yetkileri ellerinde buldular?
Türkmenlere Osmanlı Devleti’nin dağılması sonucu aşama aşama oluşan suni devletlerin – özellikle Suriye ve Irak coğrafyasında nüfuz sahibi olmalarına rağmen- kurucu unsurları arasında yer verilmemişti. Hatta söz konusu yapay devletler içerisinde kalan Türkmenlerin özlük haklarından bile bahsedilmediği görülmektedir.
Misalen; Suriye’nin 1946 tarihinde bağımsızlık kazanması sürecine gidildiğinde; Suriye Türkmenlerinin -eski beynelminel konferanslarda olduğu gibi- yok sayıldığı, kurucu unsur veya azınlık gibi bir hukuki statü kazanamadığı [4] gerçeği ile karşılaşılır. Halbuki Türkmenlerin bu bölgede kalıcı olduğu tarihi bir gerçekliktir. Nizamülmülk’ün şöhret bulmuş eseri olan Siyasetname de dahil Türkmenlerin haklarından dolayısıyla varlığından bahsedilmektedir. [5] Lakin 20. yüzyılda kurulan suni ülkelerde bu tarihi gerçekliğin üzerinde durulmamıştı. Bu ise özelde Türkmenlerin, genel çerçevede ise bölge halkını ve nihayetinde ilk medeniyetlerin doğmuş olduğu bu toprakları savaşın merkezi haline getirecekti. Fakat henüz birkaç asır önce Ortadoğu, gerek farklı etnik kökenden gerek farklı mezhepten insanların bir arada yaşadığı bir medeniyet havzasıydı. Binbir Gece Masalları ile masumiyetin simgesi halinden; korku imparatorluğuna dönüşmesi de etnik ve mezhebi faktörlerin göz ardı edilmesindendir. Bu makalenin nüvesini oluşturan Türkmenler ise göz ardı edilen grupların başında gelmiştir. Buna rağmen Türkmenler halihazırda suni olarak oluşturulan bu devletlerin içerisinde çeşitli organizasyonlar adı altında siyasi, sosyokültürel faaliyetlerine devam etmektedirler. (Türkiye’nin desteğiyle kurulan Irak’ta Irak Türkmen Cephesi, Suriye’de Suriye Türkmenleri Meclisi). Peki, Ortadoğu coğrafyası içerisinde Türkmenler hangi ülkelerde varlıklarını sürdürmektedirler?
Filhakika, Ortadoğu Bölgesi’nin çoğu havzasında Türkmenleri görmek mümkündür. Çoğunlukla yaşadıkları yerlere bakacak olur isek; Irak’ta -asgari- 2 milyon [6], Suriye’de 3,5 milyon [7](2 milyon Türkçe konuşmayı unutmuş), Lübnan’da 50 binin üzerinde, Filistin’de 30 bin8, Ürdün’de ise yaklaşık 50 bin9 Türkmen yaşadığı bilgiler arasındadır. [i]
Sayısal veriler Ortadoğu Türkmenleri Sempozyumu / ORSAM 2014 Raporu’ndan alınmıştır.
Görüldüğü üzere nüfusları oldukça fazla olan Türkmenlerin bölgede salt etnik köken olarak düşünülmesi yanlış bir değerlendirme olacaktır. Bölgedeki tarihin, birikimin, kültürün korunması ve tanıtılmasıyla hem bölge açısından hem de küresel açıdan daha çok gündeme gelmesi gereken etnik bir gruptur. Dünya ülkeleri açısından medeniyetlerin kurulduğu coğrafyada güvenliğin ve barışın sağlanması; Türkiye zaviyesinden ise Türkmenler ile olan tarihi bağların yanı sıra; Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması açısından önemli bir gerekliliktir. Bu güvenliğin sağlanmasının ana omurgasını oluşturacak stratejilerden biri de şüphesiz Türkmenler ile kurulacak bağların daha da kuvvetlenmesinden geçmektedir. Bununla beraber Türkmenler ile ilgili yapılan araştırmaların, haberlerin daha da artırılarak Türk kamuoyunun gündemini daha çok meşgul etmesi gerekmektedir.
Erdi Satılmış
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1 Ahmet Emin Dağ, Emeviler’den Arap Baharı’na Halep Türkmenleri, Taşmektep Y., 2015, s. 13.
2 Faruk Sümer, “Türkmenler”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Y., 2007, c. 41, s. 607.
3 William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, (çev. Mehmet Harmancı), İstanbul: Agora Kitaplığı, 2015, s. 182.
4 Abdurrahman Mustafa, “Suriye, Lübnan, Filistin Türkmenlerinin Genel Durumu”, Ortadoğu Türkmenleri
Sempozyumu, Ankara: Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2014, s. 79
i (Azerbaycan ve İran hariç bırakılmıştır.) Bugün “Ortadoğu Türkmenleri” denilince anlaşılan; Ortadoğu Bölgesi’nde özellikle 1. Dünya Savaşı’nın akabinde atılan adımlarla, kendilerine resmi bir statü verilmemiş olan
-Osmanlı Devleti’nden kopan topraklar üzerindeki- Türkmenlerin mahiyetine dair bir giriş yazısı olarak kaleme alınmıştır. Giriş yazısı olması sebebiyle detay ve ayrıntılara yer verilmemiştir.
Sınırların Avrupa’daki önemi, son yıllardaki gelişmelere bağlı olarak, hiç olmadığı kadar büyük bir önem kazanmıştır. Sınırlara bu önemi atfeden politik aktörler özellikle sağcı diye nitelendirebildiğimiz muhafazakar, milliyetçi ve ulusalcı kesimlerdir. Özellikle Suriye İç Savaşı’nın doğurmuş olduğu Avrupa kıtasına yönelik göçlerin hızlandırılması, Avrupa’da pek çok değişikliklere ortam hazırlamıştır. Bu bağlamda özellikle Avrupa Birliği’ne üye olan batı Avrupa ülkelerinin, ülkelerinde kara yoluyla giriş ve çıkış yapan insanları kontrol eden bir mekanizmanın bulunmaması, mültecilerin söz konusu bu ülkelere daha kolay ulaşmalarını sağlamaktadır. Kendi ülkelerine gelen ve kontrol edilemeyen mülteci sayısından gitgide rahatsız olmaya başlayan Batı Avrupa’daki sağcı aktörler, özelde kendi ülkelerinde halkın da desteğini alarak mevcut pozisyonlarını güçlendirirken, genelde Avrupa Birliği içerisinde yeni reform ve değişimlere ön ayak olmak üzereler. Bu yazımızda tarihsel bir perspektif kullanarak, Avrupa’daki ilk siyasi sınırların ve ulus devletin nasıl teşekkül ettiğine değineceğiz.
Orta Çağ’da Devletin ve Sınırlarının Tasavvuru
Sınırların oluşumunda, muhafaza edilmesinde ve sınırlarla ilgili her türlü tasavvurlarda kanunlar adeta bir gereksinimdir. Ayrıca sınırların içerişinde kalan toprak bütünlüğünü tanımlamak, üzerinde içtihat geliştirmek ya da hakkında tasavvurda bulunmak için de kanunlar bir gereksinimdir. Dolaysıyla kanunlar ya da yasa; sınırların ve toprak bütünlüğünün oluşumunda ve muhafaza edilmesinde en önemli faktördür. Orta Çağ’ın Avrupa kıtasına baktığımız zaman, Roma hukukunun etkisinde bir Kanon hukukuna (kilise hukuku) rastlayabiliriz. Bu dönemlerin hukuki ve siyasi konjonktürü kilise ve feodalizm ikilisinden oluşuyordu. Samuel Finer bu konuyla ilgili şöyle demektedir: “Orta çağ iki büyük kurum tarafından düzenlenmiş, şekillenmiş ve nüfuz edilmiştir. Hıristiyanlık ve Feodalizm. Eğer kilise Orta Çağ’ın taş sembolü ise, kale de buna eşittir.” [1]
Modern devlet anlayışıyla birlikte ortaya çıkan ulus devlet anlayışı, genellikle merkezden bir parlamento ile yönetilen devlet tipidir. Bu devlet anlayışı her ne kadar 16. ve 17. yüzyılda doğmuş olsa da, 18. ve 19. yüzyılda tam anlamıyla yürürlüğe girmiştir. Fakat bu devlet anlayışı, ortada hiçbir şey yok iken, öylesine insanların akıllarına gelmemiştir. Orta Çağ’da hüküm süren feodalizm esasında ulus devlet anlayışının ilk modelini oluşturmuştur. Pax Romana’nın (Roma Barışı) yıkılmasıyla birlikte anarşiye gömülen Avrupa kıtası, Hıristiyanlık dininin temsilcisi olan Papalık makamınca tekrardan tesis edilmek istenilmiştir. Vatikan bağımsızlığını kazanan yerel lortlar üzerinde hakimiyetini tesis etmek istedi. Öte yandan Papa tarafından imparator olarak taçlandıran Şarlman, ilk defa Avrupa’yı Roma İmparatorluğu sonrası tümüyle kapsayan bir siyasi hakimiyet kurmuştur.
Neredeyse bütün Batı Bütün Avrupa’yı “tek devlet, tek din” adı altında birleştiren Şarlman, ölümünden sonra kendisinin kurmuş olduğu büyük imparatorluğunun üçe bölünmesine engel olamadı. Şarlman’ın torunları büyük imparatorluğu üç krallığa bölerek, primitif fakat son derece otoriter bir devlet yapılanmasını oluşturdular. Fakat bu krallıklar ihtiyatlı bölünen krallıklar değildi zira sınırlar çok yanlış yerlerden çizilmişti. Şarlman’ın ölümünden 29 sene sonra imzalanan 843 yılındaki Verdun antlaşmasıyla birlikte Karolenj İmparatorluğu; Batı Frank Krallığı, Orta Frank Krallığı ve Doğu Frank Krallığı olarak üçe bölünmüştür. Özellikle Vikinglerin akınları yüzünden kuzeyde yer alan yerel beyler, merkezden uzak kaldıkları için krallarından yardım alamadılar ve bu zamanla merkez-yerel ayrılığını tetiklemiştir. Zira üçe bölünen imparatorluk, dikey şeklinde bölünmüştü ve sınırların bu yöntemle çizilmesi, özellikle kuzeydeki yerel beylerin merkezde yer alan krallarından zamanla ayrılmalarına sebebiyet vermiştir. Batı Frank Krallığı, zamanla Fransa Krallığı’na dönüşmüştür. Doğu Frank Krallığı, zamanla Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na dönüşmüştür. Orta Frank Krallığı ise bu iki güçlü devlet arasında kalmış, bazı bölgeleri Fransa tarafından alınmış (Burgondiya gibi), bazıları Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tarafından alınmış (Alçak Ülkeler gibi), özellikle İtalya’daki topraklar ise şehir devletlerince bölünmüş ve ortaya bağımsız küçük İtalyan şehir devletleri çıkmıştır. Fakat bu devletler, kendilerinden önceki devletler gibi ilkel ve otoriter devletler değildi.
Feodalitenin Doğuşu ile Birlikte Değişen Devlet Anlayışı
Yerel lortların fazlasıyla güçlenmesi, kralların yetkilerini sınırlandırmasına yol açmıştı ve bu feodalizmin doğuşuna sebebiyet vermiştir. Fakat feodalizm, bir anda tüm Avrupa’ya yayılmamıştı.
Bu konuda Samuel Finer şöyle demektedir:
“10. yüzyılda Alman Krallığı feodal değildi. Feodalizm, 12. yüzyılda orada tanıtıldı. Alman Krallığı güçlü ama ilkel bir monarşi tipiyle başladı. 14. yüzyılda bu krallık neredeyse boşluğa indirildi ve krallığın kendisi, bağımsız yerel prensliklerin ortaya çıkışıyla birlikte neredeyse nominal bir konfederasyonu oldu. Frank Krallığı ise 10. yüzyılda Almanya’nın 14. yüzyıldaki geleceği gibi, büyük topraklara sahip güçlü dükler ve kontların gölgesinde bir krallık olarak büyük ölçüde nominal bir konfederasyonu idi; oysa 13.-14. yüzyılda, tam anlamıyla, feodal hukuktan elde edebileceği tüm faydalardan tam olarak yararlanarak bir krallık olarak feodal krallığı bir araya getirdi. 13. yüzyıldaki İngiltere Krallığı ise, Almanya gibi feodal değildi ve ayrıca güçlü kişiselleştirilmiş bir krallığa da sahipti. Normanların işgalinin etkisi ile güçlendirilen Anglo-Sakson devlet anlayışı ve feodal özelliklerin bir karışımı olan bu krallık, zamanın en etkili ve geniş kapsamlı merkezi hükümeti haline geldi.”
Feodalite ile birlikte kralların/devlet başkanlarının yetkileri bir hayli sınırlandırılmıştır. Orta Çağ boyunca toplum, uzun bir hiyerarşik karşılıklı yükümlülük ve görev zinciri olarak yapılandırıldı ve kim bu piramidin tepesinde durduğunda bugünün mevcut devlet başkanlarından çok farklı bir role sahipti. Krallara kabul ettirilen eski bir feodal prensip “vassallus vassalli mei non est meus vassallus” şeklindeydi. Yani vassalımın vassalı benim vassalım değildir. İşte bu feodal yasa, kralların yetkilerini içsel meselelere dair kısıtlıyordu. Bu yetki kısıtlaması, krallıktan krallığa değişiyordu zira her krallığın kendisine ait yasaları mevcuttu. Baronlar kontlara, kontlar düklere, dükler ise krala bağlıydı. Hatta bazen krallar bile imparatora bağlıydı (Kutsal Roma İmparatorluğu’nda sadece). Fakat mesela krala sadece dük bağlı olduğu için, düke bağlı olan kontlar üzerinde kralın söz hakkı yoktu. Dolaysıyla feodal krallıklar, günümüzdeki konfederasyonlara benzer bir devlet yapılanmaya sahiptiler. Krallığı oluşturan dükler, kendi içlerinde bağımsız fakat göreceli olarak dış meselelerde krala bağlı idiler. Tarihte bazen bu yerel düklerin çok güçlendiğini ve bağlı oldukları krala bazı yasaları kabul ettirdiklerini görebiliyoruz. Feodal vassal savaş ilanı yasalarıyla birlikte vassallar, krallığın dışında başka bir devlete, merkezi kralın onayı olmadan savaş ilanı edebiliyorlardı ve bu vassallar söz konusu savaşları kazandıklarında kendi topraklarını genişletebiliyorlardı. Vassalların toprakları genişlediği zaman, vassalların bağlı olduğu krallığın sınırları da otomatik olarak genişliyordu. Dolaysıyla modern merkezi ulus devletlerden önce feodal monarşilerde sınırlar, merkezin kontrolü dışında sıkça değişebilen dinamik bir karakteristik özelliğe sahipti.
Sınırların dinamik olmaları ve sürekli değişime açık olmalarının başka nedenleri daha vardı. Feodal devletlerde gelişmiş bir veraset sistemi olmadığı için, mevcut kral ya da krala bağlı dükün ölümüyle birlikte krallık ya da düklük oğulları arasında bölünebiliyordu. Bir başka sebep ise toprakların evlilik yoluyla hanedanlar arasında değişebilmesiydi. John Gerard Ruggie, Fransız tarihçisi Georges Duby’den Fransa Kralı II. Henry hakkında yazılmış ironik bir metni şöyle nakletmiştir:
“Bu Henry idi, babasından Anjou Kontluğu, annesinden Normandiya Düklüğü, evlilik yoluyla Akitanya Düklüğü’nü devralmıştı fakat aynı zamanda – sadece istisnai olarak, ama sadece istisnai olarak – İngiltere Kralı idi, ancak bu, zamanının en iyi bölümünü geçirdiği ülkeyi pek ilgilendirmiyordu.”
Dini Makam ve Seküler Makamın Kapışması
9. yüzyılda Vatikan “Papa caput totius orbis”, yani “Papa dünyanın efendisidir” ilkesini ilan ettiğinde, papalık makamının üstünde hiçbir makamın olamadığını deklare ederek tüm dünyevi makamlara meydan okuyordu, krallar ve hatta imparatora dahil. Bu çekişme Orta Çağ boyunca devam etmiştir. Mesela 13. yüzyılın sonlarında Papa Boniface VIII, dünyevi ve evrensel hükümranlık iddiasında bulunarak vergi alma hakkını talep etti. Bu iddia, Papa Boniface VIII tarafından hazırlanan Unam Sanctam fetvası/fermanıyla onaylandı. Bu kararla Papa’nın krallar üzerinde iktidarda üstün olduğu belirtilmiştir. Fransa Kralı Philip IV bu fetvaya, iki tane konseyi bir araya getirerek cevap verdi. Bu iki konseyler Piskoposlar Konseyi ve Soylular Konseyi şeklindeydi. Bu konseylerden çıkan ortak karara göre Fransa Krallığı, Papa Boniface’nin fetvasını reddediyordu. Bu olaydan sonra, 1303 yılında, Fransa Kralı Philip, şövalyesi Guillaume de Nogaret’i Papa Boniface’yi hapse atmak için İtalya’ya bir orduyla göndermiştir. Sonunda Papa Boniface yakalandı ve öldürülmüştür.
Guillaume de Nogaret, Papa Boniface’yi tutuklarken
Dini otoritenin merkezi olan Vatikan ile seküler otoriteler (devletler) arasında bu çatışmalar uzun yıllar boyunca devam etmiştir. Bu çekişme göreceli olarak 1555 Augsburg Barışı ile birlikte sona ermiştir. Kutsal Roma İmparatorluğu Diyet’i, 1555’te savaşan Katolikler ile Lutherci prensler arasında barışı sağlamak için Augsburg’da toplandı. Curius regio, ejus religio (hükümdarın dini neyse, ülkesinin dini de odur) prensibi benimsendi. Din ayrıca hukuk demekti. Böylece her hükümdara kendi topraklarının dinini ve bağımsız yasalarını belirleme yetkisi verilmiş oldu. 1555 Augsburg Barışı, 1648 Westphalia Antlaşması’na giden yolun ilk belirtisi olmuştur. Her prenslik böylece dilediği dini seçebiliyordu ve yasalarını özgürce düzenleyebiliyordu. Böylece ulus devlet anlayışının iskeleti, henüz 1648 Westphalia antlaşmasından önce şekillenmiş olmuştu. Kilisenin “Res Publica Christiana”, yani “Hıristiyan Topluluğu” ya da “Hıristiyan Milletler Topluluğu” vizyonu böylelikle yerel krallıklar tarafından reddedilmiştir.
Reform ile birlikte kesin olarak bölünen Hıristiyan alemi, böylelikle asla tek çatı altında birleşemeyecekti. 1555 Augsburg Barışı ile temelleri atılan Reform hareketi, 1648 Westphalia antlaşması ile nihayete ermiştir. Artık devletler, Vatikan’ın gölgesi altında egemenliklerini Papa’ya devretmeyecekler ve diledikleri dini ve yasaları tatbik edeceklerdi. Aynı zamanda Latince önemini kaybedecekti ve buna karşı yerel Cermen dilleri önem kazanacaktı. Ayrıca bağımsızlığı için 80 yıl boyunca Kutsal Roma İmparatorluğu ile savaşan Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti de 1648 Westphalia antlaşması ile birlikte de facto bağımsız bir devlet olarak tanınacaktı. Tüm bu gelişmeler, ulus devlet anlayışını zamanla daha da güçlendirecekti ve otoriter, kendilerine münhasır güçlü monarşi devletleri Avrupa’da adeta bir moda haline gelecekti.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
S.E. Finer, the History of Government, Volume II. the intermediate ages (Oxford: Oxford University Press, 1997)
John Gerard Ruggie, ‘Territoriality and Beyond: Problematizing Modernity in International Relations’, in: International Organization, Vol. 47, No. 1. (Winter, 1993) 139-174, there 149-150.
George Duby, the three Orders: Feudal Society Imagined, translated by Arthur Goldhammer (Ch. icago: University of Chicago Press, 1980)
Thierry Baudet, The Significance of Borders: Why Representative Government and the Rule of Law Require Nation States (2012)
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervleri bölgenin stratejik önemini artırmıştır. Bu durum gerek bölge aktörlerinin, gerekse bölge dışı aktörlerin Doğu Akdeniz’in taşıdığı potansiyelden faydalanmak için bölgeye yoğun ilgi göstermesine neden olmuştur.
Nitekim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de Doğu Akdeniz’den daha fazla yararlanmak amacıyla burada münhasır ekonomik bölge belirlemek üzere harekete geçmiş ve münhasır ekonomik bölge olarak ilan ettiği alanda hidrokarbon kaynaklarını arama çalışmalarına başlamıştır.
Başta Fransa ve AB olmak üzere bölge dışı aktörlerce desteklenen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu faaliyetleri Türkiye’nin tepkisini çektiği gibi bölgedeki stratejik dengenin Türkiye’nin aleyhinde gelişmesine ve Türkiye’nin güvenliğinin tehlikeye düşmesine neden olmaktadır.
Girit Adası’nın çevresinde önemli miktarlarda doğalgazın bulunduğuna yönelik tahminler, Yunan yönetimini, Doğu Akdeniz’in potansiyel hidrokarbon kaynaklarından daha fazla yararlanma gayesine itmiştir. Bu bağlamda Yunan yönetimi, Meis, Girit ve Kerpa adalarını birleştiren hattı temel alarak başta Mısır olmak üzere bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları yapmaya gayret göstermiştir.
Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin İzlediği Politika
1792 km ile Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye bölgede 12 mil genişliğinde karasularına sahiptir.
Doğu Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olduğunu ve kıyıdaş devletlerin münhasır ekonomik bölgelerinin iç içe geçtiğini savunan Türkiye, bölgede münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesinin kıyıdaş ülkelerin bir araya gelip hakkaniyet ilkesi çerçevesinde anlaşması ile mümkün olacağı görüşündedir. Bunun yanı sıra GKRY’nin bölgede Kıbrıs’ın tek sahibi ve temsilcisi gibi hareket etmesini ve bu bağlamda diğer kıyıdaş devletlerle antlaşmalar imzalamasını kabul etmemekte ve GKRY’nin yaptığı antlaşmaları tanımamaktadır.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk halkının hakkını savunurken, Doğu Akdeniz’de zenginliklerin hakça paylaşımı konusunda Rum kesimi hariç, Yunanistan dahil herkesle iş birliği yapmaya hazır olduğunu ve egemenlik haklarından kesinlikle vazgeçmeyeceğini açıkladı.
Türkiye ve Libya’nın uluslararası alanda tanınan hükümeti, Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ile güvenlik ve askeri işbirliğinin genişletilmesine yönelik anlaşmalar imzaladı. Anlaşmalara Libya’nın doğusundaki hükümetin yanı sıra Yunanistan ve Mısır da tepki gösterdi. Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaptığı ikinci deniz sınırı anlaşması oldu.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları sınırlandırması konusunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) sonra ikinci anlaşmasını Libya ile imzalaması Doğu Akdeniz’de izlediği politikalar bakımından önemli bir kazanım olarak öne çıkıyor.
Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının” imzalandığı bildirildi.
[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]
Türkiye-Libya anlaşması Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasında önemli bir kazanım.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dışında Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Libya, Yunanistan, KKTC ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bulunuyor. Bu nedenle deniz yetki alanlarının sınırlandırılması büyük önem taşıyor.
Türkiye, bölgede uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının mücadelesini uzun yıllardır sürdürüyor. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarının 2000’li yılların başında keşfinden sonra Doğu Akdeniz’deki ülkeler bu konuda adım atmaya başladı ve deniz yetki alanlarını sınırlandırma konusu ön plana çıktı.
GKRY, Kıbrıs Türklerinin eşit haklarını hiçe sayarak ve Kıbrıs meselesi çözülmemiş olmasına rağmen 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan, 2010’da da İsrail ile deniz sınırı anlaşmaları yapınca Türkiye ve KKTC bu anlaşmalara şiddetle itiraz etti. İtirazın sebeplerinden biri anlaşmanın Kıbrıs Türk tarafının eşit haklarını, diğeri ise Mısır ile yapılan anlaşmanın Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını ihlal etmesiydi. Türkiye, bölge ülkelerini bu anlaşmaları yapmamaları konusunda uyardı ancak Mısır ve İsrail, Rumlarla yaptıkları anlaşmaları onayladı. Lübnan ise İsrail ile arasında ihtilaflı bir alan oluşunca anlaşmayı onaylamadı.
Rum yönetimi, bölge ülkeleriyle görüşmelerinde Kıbrıs adasını bir “ana kara’’ gibi varsayarak eşit uzaklık ilkesine göre sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Oysa kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlandırmasında eşit uzaklık ilkesi bir kural olarak zikredilmiyor.
Uluslararası hukuktaki ve hatta BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki temel kural “hakça paylaşım” ilkesi. Bu ilkeye göre, adalara ana karalara kıyasla daha az kıta sahanlığı/MEB alanı verilebiliyor. Hatta adalar tamamen çevrelenebiliyor. Bu noktada adaların büyüklüğü, cephe uzunlukları, konumu, ana karalardan ne kadar uzak oldukları gibi birçok faktör dikkate alınıyor.
Uluslararası mahkeme ve hakemlik kararlarında bu faktörler ayrıntılı olarak izah ediliyor ancak GKRY’nin bölge ülkeleri ile yaptığı anlaşmalarda “hakçalık ilkesi” hiçbir şekilde dikkate alınmamış gibi gözüküyor. Bu da başta Mısır olmak üzere İsrail ve Lübnan gibi ülkelerin önemli deniz yetki alanı kaybetmesine neden oluyor. Bu ülkeler Türkiye’nin dikkat çektiği hakça sınırlandırma ilkesine göre hareket etmiş olsaydı ülkelerine daha fazla deniz alanı kazandırabilirdi.
İstanbul’da iki ülkenin dışişleri bakanları tarafından imzalanan anlaşma, Güney Kıbrıs Rum yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ikilisinin İsrail, Lübnan, Mısır, Ürdün gibi bölge ülkeleriyle üçlü iş birliği mekanizmaları kurma yoluyla veya “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” gibi oluşumlarla Türkiye’yi Akdeniz’de dışlama ve yalnız bırakma politikalarına da hukuki ve siyasi açıdan güçlü bir yanıt niteliği taşıyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)
12 mil karasularına ve 200 metre derinliğe veya işletilebilir derinliğe kadar olan bölgede kıta sahanlığına sahip olabileceğine ilişkin düzenlemeleri bulunan KKTC, Doğu Akdeniz politikasını hakkaniyet ilkesi üzerine konumlandırmıştır. Bu ilke çerçevesinde KKTC, Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesi için bölge devletlerinin bir araya gelerek hakkaniyet ilkesi çerçevesinde paylaşım antlaşması imzalaması gerektiğini savunmaktadır. Bunun yanı sıra KKTC yönetimi, GKRY’nin adanın tek temsilcisiymiş gibi hareket etmesini ve bölge devletleri ile münhasır ekonomik bölge antlaşmaları imzalamasını kabul etmemekte ve yapılan antlaşmaları tanımamaktadır. Ayrıca KKTC, gerek Kıbrıs adası üzerindeki gerekse deniz alanlarındaki hidrokarbon kaynakları üzerinde GKRY ile eşit haklara sahip olduğunu belirtmekte ve bu görüş doğrultusunda GKRY ve petrol şirketlerinden %50 pay talep etmektedir.
KKTC’nin Doğu Akdeniz’e ilişkin attığı bir diğer adım da Türkiye ile 2011 yılında münhasır ekonomik bölge antlaşması ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile petrol ve doğalgaz arama antlaşması imzalaması olmuştur. Bu antlaşma ile TPAO KKTC’ne ait deniz yetki alanlarında sondaj çalışmalarına başlamıştır.
Kıbrıs’ta İngiliz Üsleri ve Karasuları
1878 yılında yerleştiği Kıbrıs’tan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile çıkan İngiltere, 1960 yılında imzalanan Kurucu Antlaşması’nın A ekinde Agrotur ve Dikelya üslerini kendi egemen toprağı olduğunu ve iki üssün bulunduğu bölgelerde belirlenen deniz alanının Kıbrıs Cumhuriyeti’nin karasuları olarak ileri sürmemesini kabul ettirmiştir. Pek tabiî ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmiştir.
İmparatorluk Yolu’nun Doğu Akdeniz üzerinden geçmesi sebebiyle bölgeye her zaman ilgili olan İngiltere, Ortadoğu’daki hayati çıkarları ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmaları sebebiyle tekrar harekete geçmiştir. Pek tabi ki bu durum, İngiltere’yi Doğu Akdeniz’deki bölgesel aktörlerden biri haline getirmişti.
Bu bağlamda HMS Enterprise adlı gemi İngiliz üsleri arasındaki Limasol açıklarında petrol araştırması yapmış ve Lordlar Kamarası da aldığı bir kararla Kıbrıs’ta bulunan üslerinin karasularında petrol ve doğalgaz arama yetkisinin GKRY’de değil, İngilizlerin yetkisinde olduğunu belirtmiştir.
Bu durum, İngiltere’nin bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalmadığını ve Kıbrıs’ta petrol veya doğalgaz bulunması halinde daha aktif tutum alacağı ve pay isteyeceğini göstermektedir.
Dipnot
Deniz Hukuku milletlerarası hukukun en eski konularından biridir. Milletlerarası Deniz Hukuku’nun temel kaynağı esasında örf ve adet hukukudur.
20 Haziran -29 Ağustos 1974 tarihleri arasında Karakaş’ta yapılan toplantıyla başlayan Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı 10 Aralık 1982 tarihinde Montenegro Bay’da imzaya açılan deniz hukukuna dair Birleşmiş Milletler Konvansiyonunun veya bilinen adıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulüyle sonuçlanmıştır.
Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nda ortaya çıkan başlıca gelişmelerden biri de deniz yetki alanları kavramlarına Münhasır Ekonomik Bölge(MEB)’in girmiş olmasıdır. Daha önceleri kıta sahanlığı ile karasularının ötesine geçen deniz yetki alanları sınırlandırması, bu kez kıta sahanlığını da yeterli görmeyip MEB’in yazılı hukuka dahil edilmesiyle daha da genişlemiştir. Bu gelişmelerin denizlerin paylaşım mücadelesini daha da hızlandırdığı, üç tarafı denizlerle çevrili bir devlet olan Türkiye için de hayati önem taşıdığı açıktır.
Denizler hukuku diyor ki; MEB anlaşmasına esas olan kıyıları yan/yana veya karşı/karşıya olan ülkeler Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. Maddesinde belirtildiği şekli ile uluslararası hukuk kurallarına dayanan bir antlaşma yoluyla MEB ilan edebilirler.
Uluslararası deniz hukukuna göre, Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden kıyı devletinin ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’yi gösteren harita yayımlayarak bir nüshasını BM Genel Sekreterliğine göndermesi gerektiğini belirtmektedir. (BMDHS,Md. 75 Para.2)
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin Tarihçesi
1945 yılında ABD Başkanı Harry S. Truman’ın deniz alanlarındaki egemenlik ve yetki alanlarına ilişkin yayınladığı bildiri/deklerasyon önemli olmakla birlikte Cenevre’de 1958 yılında toplanan Birleşmiş Milletler I. Deniz Hukuku Konferansı deniz hukuku alanında evrensel planda yapılan ilk konferans olmuştur.
Ancak birçok soruna çözüm getirememesi ve ihtiyaçları karşılayamaması gibi nedenlerle yine Cenevre şehrinde 1960 yılında II. Deniz Hukuku Konferansı toplanmıştır. Bundan da istenilen sonuçlar alınamayınca üçüncü bir kongrenin toplanmasına ihtiyaç duyulmuştur. Böyle bir ihtiyacın ortaya çıkmasında dekolonizasyon süreci ile birlikte daha önce sömürge yönetimine tabii tutulan birçok ülkenin bağımsızlığını kazanması ve kendi menfaatlerini de gözeten bir sözleşmenin yapılmasını istemeleri önemli rol oynamıştır.
Öyle ki Cenevre’deki ilk konferansa 56 ülke katılmışken üçüncü konferansa 157 ülke katılım göstermiştir. 1973 yılında başlayıp 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kabulü ile sonuçlanan Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı uluslararası deniz hukukunda yeni bir sayfa açmıştır. Denizler Anayasası olarak da adlandırılan bu sözleşme şimdiye kadar deniz hukuku ile ilgili yapılan en teferruatlı sözleşme olmuştur. 320 madde ve 9 ekten oluşan BMDHS, 2017 Kasım Ayı itibariyle 168 ülke tarafından onaylanmıştır (UN, Chronological lists of ratifications of, accessions and successions to the Convention and the related Agreements).
Bu sözleşme ile birlikte daha önce kodifiye edilenlerin yanında yeni egemenlik alanları (münhasır ekonomik bölge, bitişik bölgenin yeniden düzenlenmesi, kıta sahanlığının yeniden düzenlenmesi vb.) da tanımlanarak yazılı hale getirilmiştir. Bu çerçevede denizler, Uluslararası Deniz Hukuku bakımından kıyı devletinin hak sahipliğine göre belirli başlıklar altında sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda yapılan adlandırmalarla iç sular, karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge (MEB), kıta sahanlığı ve açık denizler olarak tanımlanmışlardır.
Temmuz 1776’da sömürge delegeleri, İngiliz İmparatorluğu’ndan ayrılmak istediklerini ilan ettiler ve Bağımsızlık Bildirgesi‘ni yazıp imzaladılar. Savaş çanları çalmaya başlamıştı. Ancak, yıl sonunda General George Washington ve Kıta Ordusu için işler pek iyi görünmüyordu. Washington ve birlikleri New York’u terk etmek zorunda kaldılar. Daha da kötüsü, Washington’un istihbarat toplamak için gönderdiği casus Nathan Hale, İngilizler tarafından esir alınmış ve ihanetten idam edilmişti.
Nathan Hale
Washington zor bir durumdaydı ve düşmanlarının hareketlerini öğrenmenin bir yolu yoktu. Sivillerin askeri personelden daha az dikkat çekeceğine inanarak bilgi toplamak için gruplar organize etti ancak 1778’de hala New York’ta bir istihbarat ağı bulunmuyordu.
İstihbarat eksikliği gerçekten hissediliyordu ve bu eksiklik Culper Rings’in kurulmasına zemin hazırladı. Daha önceden de Nathan Hale ile Yale’de ev arkadaşlığı yapmış olan Washington’un askeri istihbarat müdürü Benjamin Tallmadge, memleketinden güvenilir arkadaşlarını toplayarak küçük bir grup oluşturdu. Her bir casus bu istihbarat ağına farklı bilgi kaynakları getiriyordu. Birlikte organize olarak karmaşık bir istihbarat sistemi geliştirdiler ve bu şekilde Washington’a istihbarat sağladılar.
Teşkilattaki Önemli İsimler
Benjamin Tallmadge, Washington’un ordusunda binbaşı olarak görev yapıyordu ve aynı zamanda askeri istihbarat müdürüydü. Aslen Long Island’lı olan Tallmadge, Culper Rings’i oluşturan memleketindeki arkadaşlarıyla bir dizi yazışma başlattı. Sivil ajanları keşif görevlerine gönderiyor ve gelen bilgileri gizlice Washington’ın kampına aktarıyordu. Bunun için ayrıntılı bir yöntem geliştirmişti. Tallmadge, Amerika’nın ilk istihbarat şefiydi.
Benjamin Tallmadge
Abraham Woodhull çiftçilik yapıyordu. Malları teslim etmek için Manhattan’a düzenli olarak geziler düzenledi ve bu geziler esnasında kız kardeşi Mary Underhill ve kocası Amos tarafından işletilen bir pansiyonda kaldı. Bu pansiyonda İngiliz subayları da kalıyordu. Subayların hareketlerini takip eden Woodhull ve Underhills birliklerin hareketleri ve tedarik zincirleri hakkında önemli bilgiler elde etti.
Robert Townsend hem gazeteci hem de tüccardı. İngiliz askerleri arasında popüler olan bir kahvehaneye sahipti ve bu da onu istihbarat toplamak için mükemmel bir konuma getirdi. Townsend, modern araştırmacılar tarafından belirlenen son Culper üyelerinden biriydi. 1929’da tarihçi Morton Pennypacker, Townsend’in bazı mektuplarındaki el yazısını, Washington’a mektup yollayan Culper Junior isimli casusun mektuplarıyla eşleştirdi ve bu şekilde Townsend’in bağlantısı anlaşıldı.
Robert Townsend
Mayflower yolcularından birinin torunu olan Caleb Brewster, Culper Ring için kurye olarak çalıştı. Yetenekli bir tekne kaptanıydı. Diğer casuslar tarafından toplanan bilgileri almak ve Tallmadge’a ulaştırmak için ulaşılması zor koylarda ve kanallarda görev yaptı. Savaş sırasında Brewster, balina avcılığındaki bir gemiden kaçakçılık görevleri de gerçekleştirdi.
Austin Roe, Devrim sırasında tüccarlık yapıyordu ve teşkilatın da kuryecisiydi. Atıyla düzenli olarak Setauket ve Manhattan arasında 88,5 kmlik yolculuklar yaptı. 2015 yılında, Roe’nin kardeşleri Phillips ve Nathaniel’in de casusluğa karıştığını gösteren bir mektup keşfedildi.
Ajan 355, casus ağının bilinen tek kadın üyesiydi ve tarihçiler kim olduğunu doğrulayamadı. Woodhull’ın komşusu Anna Strong, çamaşırhane hattı üzerinden Brewster’a sinyal göndermiş olabilir. Anna Strong, 1778’de isyana teşvik eden faaliyetler şüphesiyle tutuklanan hakim Selah Strong’un karısıydı. Selah, düşmanla gizli bir şekilde iletişim kurduğu için New York limanındaki bir İngiliz hapishanesinde hapsedildi.
Ajan 355’in Anna Strong değil, New York’ta yaşayan sosyal statüye sahip muhtemelen bir Loyalist ailenin üyesi olması daha olasıdır. Yazışmalar, hem İngiliz istihbarat şefi John Andre ve hem de Benedict Arnold ile düzenli bir şekilde iletişim halinde olunduğunu gösteriyor.
Teşkilatın bu birincil üyelerine ek olarak, Hercules Mulligan, James Rivington, Woodhull ve Tallmadge’nin akrabaları da dahil olmak üzere düzenli olarak istihbarat toplayan geniş bir sivil ağı vardı.
Teşkilatın Kullandığı Yöntemler
Tallmadge, kodlanmış mesajlar için birkaç karmaşık yöntem yarattı. Bu şekilde iletişimin kesilmesi halinde casusluğa dair bir ipucu bırakılmıyordu. Kullandığı sistemlerden bir tanesi, ortak kelimeler, isimler ve yerler yerine sayıları kullanmaktı. Bu şekilde mesajlar çok daha hızlı ve güvenli bir şekilde iletiliyordu.
Washington, teşkilat üyelerine o sırada en son teknoloji olan görünmez mürekkebi verdi. Bu yöntem kullanılarak kaç mesaj gönderildiğini bilinmemekle birlikte, çok fazla sayıda olduğu tahmin edilmektedir. 1779’da Washington, Tallmadge’a mürekkebin bittiğini fakat daha fazlasını temin edeceğini bildirdiği bir mesaj yazdı.
Tallmadge ayrıca teşkilat üyelerinin takma adlar kullanmasında ısrarcıydı. Woodhull, Samuel Culper olarak biliniyordu. Tallmadge, John Bolton takma adını kullanıyordu ve Townsend de Culper Junior’ı seçmişti. Washington’a da 711 deniyordu. Gizlilik o kadar önemliydi ki Washington’ın kendisi bile bazı ajanların gerçek kimliklerini bilmiyordu.
İstihbarat teslim süreci de oldukça karmaşıktı. Austin Roe, Setauket’ten New York’a gitti. Oraya vardığında Townsend’in dükkanını ziyaret etti ve John Bolton tarafından imzalanmış bir not bıraktı. Kodlanmış mesajları Townsend, kayıt altına aldı ve daha sonra Roe tarafından Setauket’e geri taşındı. Bu istihbaratlar daha sonradan temizlendi.
Operasyonlar
Culper ajanları 1780’de General Henry Clinton tarafından yönetilen İngiliz birliklerinin Rhode Island’a ilerlemek üzere olduğunu öğrendiler. Planlandıkları gibi gelselerdi, Washington’un Fransız müttefikleri olan Marquis de Lafayette ve Comte de Rochambeau için büyük problemlere yol açacaklardı. Tallmadge, bilgileri Washington’a iletti ve daha sonra kendi ordusunu oraya yerleştirdi. Clinton, Kıta Ordusu’nun yerleştiği pozisyonu öğrenince saldırıyı iptal etti ve Rhode Island’a yaklaşmadı.
Washington’un New York’ta casusa ihtiyaç duyduğu yerin haritası.
Buna ek olarak, İngilizler’in sahte Continental parası yaratma planını da deşifre ettiler. Amaç, ekonomiyi ve hükümeti zayıflatmaktı. Amerikan Devrimi Dergisi’nde Stuart Hatfield şöyle diyor:
“Belki de insanlar Kongre’ye olan inancını yitirse savaşın kazanılamayacağını düşüneceklerdi ve hepsi de evlerine dönecekti.’’
John Andre ile komplo kurmuş olan Benedict Arnold’un deşifresi belki de teşkilatın en önemli çalışmasıdır. Kıta Ordusu’nda bir general olan Arnold, West Point’teki Amerikan hisarını Andre ve İngilizler’e devretmeyi planladı fakat başarısız oldu. Andre yakalandı ve casusluktan idam edildi.
Savaştan Sonra Ne Oldu?
Amerikan Devrimi’nin sona ermesinden sonra, Culper Ring üyeleri normal yaşamlarına geri döndü. Benjamin Tallmadge ve eşi Mary Floyd, yedi çocuğuyla birlikte Connecticut’a taşındı. Tallmadge başarılı bir bankacı, arazi yatırımcısı ve posta müdürü oldu. 1800 yılında Kongre’ye seçildi ve on yedi yıl orada kaldı.
Abraham Woodhull, Setauket’teki çiftliğinde kaldı. 1781’de ikinci karısı Mary Smith ile evlendi ve üç çocukları oldu. Woodhull bir sulh yargıcı oldu ve daha sonraki yıllarda Suffolk’daki ilk yargıç oldu.
Anna Strong, Ajan 355 olabilir veya olmayabilir fakat teşkilatla bir bağlantısı olduğu kesin. Savaştan sonra kocası Selah ile tekrar bir araya geldi. Dokuz çocuğuyla birlikte Setauket’te kaldılar. Anna 1812’de ve Selah da üç yıl sonra öldü.
Savaştan sonra Caleb Brewster demirci, kaptan ve hayatının son yirmi yılı boyunca bir çiftçi olarak çalıştı. Connecticut Fairfield’den Anna Lewis ile evlendi ve sekiz çocuğu oldu. Brewster, bugünkü ABD Sahil Güvenlik Komutanlığı olan Revenue Cutter Service’de memur olarak görev yapmıştır. 1812 Savaş’ı sırasında, New York’taki yetkililere ve savaş gemileri Thames Nehri üzerinde Kraliyet Donanması tarafından hapsolmuş olan Commodore Stephen Decatur’a denizcilik istihbaratı sağladı. Brewster, 1827’deki ölümüne kadar Fairfield’da kaldı.
Austin Roe, savaştan sonra Doğu Setauket’de Roe’nin Tavernası’nı işletmeye devam etti. 1830’da öldü.
Devrim bittikten sonra Robert Townsend, Oyster Bay’deki evine taşındı. Hiç evlenmedi ve 1838’deki ölümüne kadar kız kardeşiyle sessizce yaşadı. Culper teşkilatına dahil olması mezarına kadar götürdüğü bir sırdı. Townsend’in kimliği, tarihçi Morton Pennypacker 1930’daki kurduğu bağlantıya kadar keşfedilemedi.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
“The Culper Code Book,” George Washington’s Mount Vernon, retrieved March 17, 2018.
“Culper Spy Ring,” George Washington’s Mount Vernon, retrieved March 17, 2018.
George Washington’s Secret Six: The Spy Ring That Saved the American Revolution, by Brian Kilmeade and Don Yeager. Sentinel Press, 2016.
“Faking It: British Counterfeiting During the American Revolution,” by Stuart Hatfield, Journal of the American Revolution, retrieved March 16, 2018.
“Memoir of Col. Benjamin Tallmadge,” from the Library of Congress Collection at Archive.org, retrieved March 17, 2018.
Washington’s Spies: The Story of America’s First Spy Ring, by Alexander Rose.
Learn About America’s First Spies, the Culper Ring by Patti Wigington
Günümüz ekonomilerinde tek para cinsinden ziyade; birçok ülkenin kullandığı para birimleri ve bu paraların piyasalardaki döngüsü, ekonomilerin temel yapıtaşlarını oluşturur. Bakınız ki para birimlerindeki dalgalanmalar, ülkelerin ekonomik durumunu etkileyen önemli unsurlardan biridir.
Döviz Kuru Nedir?
Kökeni Fransızca olan döviz, terimsel bakılırsa kambiyo olarak da kullanılabilir. Döviz kuru ise; milli paranın, yabancı para karşılığındaki değeridir. Her döviz kurunun kendine has sembolleri vardır; Amerikan Doları (USD/$), Euro (EUR/€), Türk Lirası (TRY/₺)…
Döviz Kuru Rejimleri
Döviz kuru rejimlerinin 3 anahtar kelimesi vardır; etkinlik, verimlilik, devamlılık. Uluslararası sermaye, mal ve hizmetlerin bu 3 anahtar kelimeyle birleşmesi, kur rejimlerinin temel fonksiyonlarını oluşturur. Döviz kuru rejimleri; “Sabit Kur Rejimi ve Dalgalı Kur Rejimi” olarak 2’ye ayrılır. Kur rejimi seçimlerinde 2 önemli hususta tercih yapılmalıdır. Bunlar; verimlilik ve esneklik(Rahat hareket edebilme kabiliyeti) arasında yapılan seçimlerdir. Günümüzde şu rejim daha avantajlıdır demek mümkün değildir. Rejimlerin sağladığı fayda dönem dönem değişim göstermiştir.
1.) Sabit Kur Rejimi
Sabit Kur Rejimi’nde para politikaları, devlet veya Merkez Bankası gibi otoriteler tarafından belirlenir. Bu rejimde döviz kuru, otoriteler tarafından belli bir değerde sabitlenir ve o değerde işlem görür. Belirlenen sabit değerin değişmesi yine otoritenin elindedir. Sabit kur sisteminin en önemli özelliği; Merkez Bankası’nın, kuru sabit tutmak için sürekli olarak elinde yeterli döviz stoku bulundurması gerektiği gerçeğidir. Türkiye açısından bakacak olursak, 1980’li yıllara kadar bu rejim ve benzer fraksiyonları sıkça kullanılmıştır. 1990 sonrası ise enflasyonu düşürme çabasıyla uygulanan politikalar dâhilinde, kısmen de olsa bir sabitlenme sürecine girilmiştir.
2.) Dalgalı Kur Rejimi
Dalgalı kur rejimi; birbirinden farklı para birimlerinin karşılıklı değerlerinin, piyasada arz ve talebe göre belirlendiği rejimdir. Piyasalardaki arz ve talep, tek otoritedir. Devlet veyahut merkez bankası, bu rejimde paranın değerine müdahil olamazlar. Bundan dolayı da paranın değeri, gün içinde arz ve talebin yönüne göre sık sık değişim gösterir. Kur seviyesi, döviz piyasasındaki arz ve talebin eşitlendiği nokta olan “Denge noktası”nda seyreder. Türkiye’de patlak veren 2001 krizi, dalgalı kur rejimine geçişi sağlamıştır. Zira Mayıs 2001’de bu rejime geçilmiştir. Her ne kadar teknik açıdan dokunulmaz gözükse de, ülkemizde bugüne dek müdahaleli dalgalı rejim olarak seyir göstermiştir. Ülkemizde kullanılan bu sistem, dalgalı kur rejiminin bir çeşididir. Merkez Bankası’nın; döviz alım-satım yapmasıyla piyasaya müdahalesi, kullandığımız Müdahaleli Dalgalı Kur Rejimi’nin bir gerekliliğidir.
SABİT KUR REJİMİ
DALGALI KUR REJİMİ
Ø Belirsizliği azaltır
Ø Bağımsız politikalar geliştirilebilir
Ø Vurgunculuk ortamını engeller
Ø Ulusal para, gerçek değerini gösterir
Ø Faizler normale oranla daha düşüktür
Ø Otomatik denge mekanizması oluşur
Ø Fiyat istikrarını sağlar
Ø Serbest piyasa etkindir
Döviz Kurlarını Belirleyen Etmenler
Döviz kurlarının belirlenmesinin altında birden çok unsur vardır. En ufak bir dalgalanmanın sebebi dahi birçok silsilenin sonucu olarak gösterilebilir. Döviz kurlarını belirleyen etmenleri 3 ana parçaya ayırabiliriz. Bunlar;
Döviz değiş-tokuşları
Faizler ve sermaye hareketleri
Krizler
Belirtilen bu etmenler, temel belirleyici unsurlardır. Bakınız ki yardımcı oyuncular da işin içindedir; temel ekonomik göstergeler (büyüme ve enflasyon), politik riskler, küresel riskler…
Döviz kurunu belirleyen etmenlerden belki de en önemlisi olarak faizleri gösterebiliriz. Kurları dengede tutabilmek ya da etkilemek için Merkez Bankaları, öncelikle faizlerde değişiklik yapar. Daha basit bir deyişle; örneğin TCMB(Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası), ülkede kur seviyesinin beklenenden yüksek olmasına karşılık, faizleri yükseltir. Bu sayede ülkeye sermaye akışını sağlar ve ardından döviz kurunun gerilemesini sağlayabilir.
Global veya ulusal krizlerin döviz kurlarını etkilemesi, gayet tabii olarak değerlendirilir. Burada esas oyuncu yatırımcıdır. Herhangi bir risk durumunda; kendini daha güvenli hissetmek ve yatırımlarının verimliliğinin azalmasını engellemek için yatırımcı, piyasada var olan parasını çeker ve para akışının azalmasına neden olur. Bir de bu yatırımcıların yüzlerce olduğunu varsayarsak, ülkede dönen paranın büyük bir bölümü yastık altına girmiştir diyebiliriz. Çok yönlü düşünürsek, bir ülkedeki kriz başka ülkelerde bir fırsat yaratır. Öyle ki yatırımcılar, yatırımlarını başka ülkelere hatta başka bölgelere kaydırır. Örneğin; koronavirüs nedeniyle oluşan ve büyümesi öngörülen ekonomik krizlerin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat kapısı haline gelmesi bekleniyor. Üretime dayalı ekonomilerin bu fırsatı değerlendirmesi ve gelişmiş ülkelerin yatırımcılarını; kendilerine çekmesiyle beraber, ekonomik olarak büyük bir avantaj sağlayacağı anlamına geliyor. Özellikle Avrupa ve ABD, bu konuda büyük sıkıntılar yaşayabilir.
Döviz alım- satım işlemleri sayesinde de otoriteler, döviz kurlarına müdahil olabilirler. 2 türlü yapılabilir; doğrudan alım-satım ve ihale yoluyla alım-satım. Merkez Bankaları, yükselen döviz kurlarını istediği seviyeye indirebilmek için elinde yeterli döviz rezervi bulundurmalıdır. Refleks göstermek, kurları etkileyecektir. Daha net anlaşılması için örneklendirme yapabiliriz. Ülkemizde €/₺ kurunda olağandışı bir yükselme olursa, Merkez Bankası piyasaya € arz eder. Bu sayede piyasadaki fazla Euro talebi karşılanmış olur ve döviz kuru istenilen seviyeye çekilebilir.
Döviz Kurunu Etkileyen Yurt İçi ve Yurt Dışı Faktörler
Ülkedeki risklerin, cari açığın yükselmesi gibi, artmasıyla yatırımcıların güven kaygısı ve bununla beraber piyasadaki paralarını başka ülkelere kaydırması veya parayı çekmesi.
Yine kriz dönemlerinde, daha çok güvenilen para birimlerine(€, $) olan ilgi.
Gelişmekte olan ülkelerin, alakalı Merkez Bankaları tarafından bolca para arz etmesi.
Büyük Merkez Bankalarının, FED gibi, uyguladığı faiz politikaları.
Ülkeler arasındaki faiz farklılıklarının değişim göstermesi. Örneğin; İngiltere’de tahvil fiyatlarındaki düşüş(faizlerin artması), İngiltere’nin varlıklarına olan talebi arttırır.
İhracat ve ithalatın da döviz kurlarında önemli bir rolü vardır. İhracatı yüksek ya da ihracatı arttırmaya çalışan ülkelerde, piyasaya yabancı para girişleri olur. Bu sayede ülkeye giren para cinsinin kurlardaki değeri azalır ve ulusal paranın değeri artmış olur. Aynı mantıkla hareket edecek olursak; ithalatın fazla olması ya da ihracat-ithalat dengesinin ithalat eğiliminde olması, yabancı paraya olan ihtiyacı arttıracaktır. Bu da bize kurlarda, ticareti yapılan yabancı para değerinin artacağını ve ulusal paranın değer kaybedeceğini gösterir.
Ekonomik krizler, belirli dönemlerde dünyanın birçok yerinde görülmüş ve ülkelerdeki bütün düzeni alt üst edecek kadar etkili olmuştur. Yalnızca gelişmemiş ya da gelişmekte olan ekonomilerde değil, gelişmiş ekonomilerde de rastlanan bir durumdur. Bazı krizler ise ulusal ekonomilerden ziyade bir çok ülkeye sıçramış ve global ekonomik kriz haline dönüşmüştür. Türkiye özelinde bakacak olursak; ülkemizde de çeşitli nedenlerden ötürü ekonomik krizler meydana gelmiştir. 2001 ekonomik krizi ise, yakın tarihte yaşadığımız felaketlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Ekonomik Kriz Kavramı
Kriz kavramının kökeni Yunancaya dayanır. Sosyal bilimler, tıp ve daha birçok alanda karşımıza çıkan kriz kavramı; kişiden kişiye göre değişebilen bir kavramdır. Krizin temel unsurlarını inceleyecek olursak;
Aniden ve beklenmedik bir anda meydana gelen olumsuz gelişmelerdir. Süreç içerisinde gelişen her olumsuz olay bir kriz değil, sorun olarak nitelendirilebilir.
En can alıcı özelliği ise tahmin edilemeyen bir anda patlak vermesidir.
Her ne kadar negatif sonuçlar doğursa da, belli bir kitle için fırsat yaratır.
Ekonomik kriz kavramını bir bütün olarak tanımlayacak olursak, “‘Ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarması” ifadesini kullanabiliriz.
Türkiye’nin Ekonomik Kriz Geçmişi
1929 Krizi: Türkiye Cumhuriyeti, bu yılda Osmanlı Devleti’nden kalan borçları ödemeye başladı. Aynı zamanda tüm dünyada yaşanan “Büyük buhran”, büyük bir döviz sorununu beraberinde getirdi. İsmet İnönü önderliğindeki hükûmet; Türk parasının değer kaybetmesi karşısında korumacılık ve devletçilik politikasını uygulayarak, milli sanayileşme denemelerine başladı.
1948 Krizi: II.Dünya Savaşı’nın yaşanmasıyla yine tüm dünyada yaşanan büyük ekonomik kriz, Türkiye’yi bu savaşa girmemesine rağmen oldukça etkiledi. 1940-1945 yılları arasında yaşanan ekonomik kalkınma süreci, bu krizle sekteye uğradı. Savunma bütçesine büyük pay bırakıldı, diğer taraftan yatırım programları ertelendi. Enflasyonun yükselmesine karşın katı fiyat denetimi yapıldı ve tarım ürünlerine düşük fiyat verme politikası uygulandı. Karaborsa, bu dönemde istediğini fazlasıyla aldı. Bu dönemde Türkiye’de ilk kez devalüasyon¹ görüldü. İhracatı arttırmak için çaba gösterildi ancak hedeflere ulaşılamadı.
1954 Krizi: 1953 yılında sona eren Kore Savaşı sonrasında hammadde fiyatları fırladı. İçe kapalı ekonomiden daha liberal bir ekonomiye geçildi. Ancak dış borçların ödenememesi, kamu açıklarının artması, yapılan plansız yatırımların sonucu enflasyon %20’leri gördü ve bütçe 1963’e kadar açık verdi.
1958 Krizi: İthalat üzerine yoğunlaşan ekonomi, bir patlak daha verdi. Serbestleşme programı sayesinde ülkenin dış borcu tam 256 milyon dolara ulaşmıştı. Kambiyo(Döviz) sorunu yaşanmasıyla ülke iyice bunalıma girdi. Adnan Menderes hükûmeti döneminde uygulanan bu politikalar, Türkiye’yi dünyanın en pahalı 2. ülkesi haline getirdi.
1969 Krizi: Yaşanan hafif bir krizin ardından IMF programı uygulandı. Ağustos 1970’de ise %66.6 oranında Türk parası devalüe edildi.
1974 I.Petrol Krizi: Kıbrıs Barış Harekâtının yapılması ve ardından uygulanan ambargo; petrol krizinin yaşanması ve petrol fiyatının 4 katına çıkması, Türkiye’yi dar boğaza soktu. Bütçe açığı 303 milyon doları gördü: Bu, Türkiye içi bir rekordu.
1978 Krizi: 1977 yılında bütçe açığının 10 milyar dolara çıkması, yeni bir krizin habercisiydi. 1978’de ise kısa vadeli borçların toplam borç içindeki payı %52’yi bulunca, ekonomik kriz yaşandı. Bu gelişmelerin ardında yıllarca, belli oranlarda Türk parası devalüe edildi.
1979-1980 II.Petrol Krizi: OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü), petrol fiyatlarını 2. kez %150 oranında arttırdı. Karaborsa, yine oldukça aktif hale geldi. Enflasyon %63.9’u gördü, işsizlik %20’lere dayandı. Hükûmet, meşhur 24 Ocak Kararlarını devreye soktu.
1988-1989 Krizi: Dünya üzerinde yaşanan gelişmeler, Türkiye ekonomisini etkiledi. SSCB’nin dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Irak krizi gibi nedenler; dünya ekonomilerinde büyük değişimlere neden oldu. Sosyal Devlet anlayışı yok oldu, rekabet piyasası ekonomilerin tek hâkimi haline geldi. Türkiye açısından bakacak olursak; dış borç arttı, döviz rezervi azaldı ve bu olaylar sonucu stagflasyon² yaşandı.
1991 Krizi: 1990 yılında yaşanan Körfez Savaşı, dolaylı yoldan Türkiye’yi de etkiledi. Hâlihazırda ekonominin güçlü olmaması ve yatırımcıların bu savaş nedeniyle ülkeyi riskli görüp yatırımları geri çekmesiyle oluşan ortamda, Türkiye tekrardan bir kriz yaşadı.
1994 Krizi:Yarım milyon kişinin işinden olmasına sebebiyet veren bu kriz, yeni bir rekora tanıklık etmemizi sağladı. Zira kısa vadeli borçlar 18.5 milyar dolara çıktı. Yakın dönemde yaşanan krizlere Avrupa para piyasasındaki kargaşanın da eklenmesiyle ortaya çıkan bu durum, kısa süreli ama çok etkili bir kriz olarak tarihe geçti.
1998-1999 Krizi: Asya-Rusya krizinin çıkmasıyla beraber oluşan ortamda Türkiye, dışa bağımlı olmanın zararını tekrardan gördü. Krizi tetikleyen olay, 6 milyar dolardan fazla paranın çıkışı oldu. Artık iç borçlar ödenemeyecek hale gelince, IMF ile stand-by anlaşması imzalandı. Bu anlaşma sayesinde, 2000 Kasım ve 2001 büyük ekonomik krizinin yaşanmasının önü açılmış hale geldi.
2000 Krizi: 1999 Aralık ayında yapılan anlaşma doğrultusunda yaşanan bu kriz, 2000 Kasım ayına gelindiğinde döviz talebi ve likidite³ sorunuyla birleşince kriz haline dönüştü. Aralık ayında ülkeden çıkan sıcak para 7 milyar dolara yaklaştı, bu da döviz kurunun üzerinde büyük bir baskı ortamı yarattı.
Bütün Yönleriyle 2001 Ekonomik Krizi
2000 Kasım ayında yaşanan krizin 2.dalgası olarak nitelendirilen bu kriz; temelde, yanlış planlanan istikrar programlarının bir sonucudur. 21 Şubat 2001 tarihinde gerçekleşmiş, yaygın bilinen ismi ise Kara Çarşamba olarak hafızalara kazınmıştır. Krizin yaşandığı andan ziyade; arka planında yaşanan olayları ele almak daha doğru olacaktır.
1999 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı
Uygulanan bu planın ana odağı, enflasyon oranını olabildiğince düşürmektir. İlk etapta program pozitif sonuçlar doğurmuştur:
Enflasyon ve faiz oranları düştü. Bu sayede Hazine’nin iç borçlanma maliyetleri azaldı.
Yatırım ve ertelenmiş tüketim harcamaları gerçekleşti, kredi talebi arttı.
Vergi oranlarının artmasıyla kamu dengesinde ve totalde ekonomik düzelmeler yaşandı.
Başlangıçta yaşanan bu gelişmelerin devamlılığı sağlanamadı. 2000 yılının sonunda hedeflenen enflasyon değerine ulaşılamamış, enflasyon %40 civarlarında seyretmiştir. Enflasyon oranı ile döviz kuru arasındaki uyumsuzluk TL’nin döviz karşısında aşırı değerlenmesi sonucunu oluşturmuştur. Bu ise daha önce de belirtildiği gibi Türkiye ihracatının azalmasına ve ithalatın ihracattan daha yüksek olmasına neden olmuştur.
Dış Ticaret (Yıllık)
Avrupa Birliği ile yaşanan gerginlikler ise sorunlara başka bir boyut getirdi, yatırımcılarda güven endişesi yarattı. Sermayelerin yurt dışına çıkması, döviz rezervlerinin azalmasına ve döviz kurları üzerinde baskı oluşmasına neden olmuştur.
Bu programın çürük meyvesi ilk olarak Kasım 2000’de oluştu. İlk dalga olan bu krizin nedeni şiddetli bir spekülatif ataktır. Borsa endeksinde %50’ye yakın değer kaybı olmuş, likidite sıkıntıları yaşanmış, gecelik faiz oranları %873’ü görmüştür. Bu kriz; IMF’nin 7.5 milyar ek rezerv taahhüdü, yüksek faiz oranları ve Merkez Bankasının ek likidite arz etmesiyle durulmuştur.
2001 Ekonomik Krizinin Temel Nedenleri
Siyasal İstikrarsızlık
Ödemeler Bilançosu
Bankacılık
Kamusal Kesim
·19 Şubat 2001 tarihinde gerçekleşen; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit’in arasında MGK toplantısında yaşanan siyasi kriz
·Koalisyon hükûmetlerindeki anlaşmazlıklar
·Özelleştirmeler
·TL’nin aşırı değerli olması
·Sermaye hareketleri
·Cari işlemler açığı
·Spekülatif saldırılar
·Rezervlerin hızla azalması
·Bankaların asli görevlerinden uzaklaşarak sadece kamu kesimini fonlaması
·Kamu bankalarının görev zararları
·Bankacılık denetlemesinin doğru yapılmaması
·Bankaların bilançolarındaki vade uyumsuzluğu nedeniyle karşılaştığı likidite ve faiz riskleri
·İç borçların ödenemeyecek kadar çok olması
·Kamu kesimi bütçe açıkları
·Sosyal Güvenlik sisteminden kaynaklanan sorunlar
·KİT’lerin açıkları
·Vergi gelirlerinin düşük olması
·Etkin olmayan tarımsal sübvansiyonlar
Sonuçları
21 Şubat 2001 tarihinde bankalar arası para piyasasında gecelik faiz oranı %6200’e kadar yükselmiş ve ortalama olarak %4018.6 olarak gerçekleşmiştir.
Merkez Bankası döviz rezervleri 23 Şubat tarihinde 22.58 milyar dolara düşmüştür.(16 Şubat 2001: 27.94 milyar dolar)
28 Şubat 2001 tarihinde 1 ABD doları 960.000 TL olmuştur.(19 Şubat 2001: 686.500 TL)
IMF desteğiyle Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı aktif hâle gelmiştir.
Türkiye’de kur rejimi değişti. IMF onayıyla Dalgalı Kur Rejimine geçildi.
İşsizlik rekor seviyede artış gösterdi, birçok işyeri iflas etti.
TL, %40 seviyelerinde değer kaybetti.
Devlet borcu, o zamanın parasıyla 29 katrilyon lira arttı.
IMF Başkan Yardımcılığı’nı yapmış, tecrübeli isim Kemal Derviş; ekonominin başına geçmiş ve bütün sistemi yeniden düzenlemiştir.
3000 yıllık kadim Türk tarihinin izlerine, uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarının hemen her yerinde rastlamak mümkün. Günümüzde Moğolistan’ın Rusya sınırında, Sayan Dağları eteklerindeki Tayga ormanları arasında hayatlarına avcı-toplayıcı şekilde devam eden Dukhalar, Türklerin eski dönem yaşayışlarını ve sosyal ilişkilerini anlamak açısından korunup, üzerine çalışılması gereken yarı göçer kadim bir topluluk.
Sayılarının 500’ü aşmadığı tahmin edilen Dukhaların, Moğolistan devletinin son dönemlerdeki baskısı sebebiyle yaşayış biçimleri ve kültürleri bakımından yok olma tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bilinmektedir. Bu yazının amacı elimizdeki kısıtlı bilgiler ışığında Dukhaların yaşayış biçimlerini, sosyal ilişkilerini, doğaya olan bakışlarını ve dış dünya ile entegrasyonlarını anlamaktır.
Dukha Türklerinin Kökenleri
Rengeyiği Türkleri olarak da bilinen bu kadim topluluk, 1940 yılında Sovyet Rusya kontrolü altında kalan Tuva Cumhuriyeti’nden, Sayan Dağları eteklerine göçmüş ve Rus-Moğolistan sınırının kapanmasıyla Moğolistan sınırları içerisindeki bu bölgede kalmıştır. 1950’li yıllarda Moğol hükümeti tarafından kimlikleri verilmiş ve günümüze kadar izole bir şekilde yaşayışlarını sürdürmeye devam etmişlerdir.
Moğolistan haritası
Civarda yaşayan yerel Moğollara göre, Dukhaların soyları Uygurlara dayanmaktadır. Çin kaynaklarında ise, günümüzde Rusya sınırları içerisinde yaşayan Tuva Türkleriyle ilişkilendirildikleri görülmekte. Bazı Türk araştırmacılar da Dede Korkut Hikayeleri’nde geçen “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul” adındaki Duha adı ile bu kadim kavim arasında bir ilişki olabileceğini belirtmekte. Çok açıktır ki gerek konuştukları dil bakımından gerekse yaşayış biçimleri bakımından Moğollardan oldukça farklılar. Fakat günümüzde modernleşmenin de etkisiyle, avlanma ve yerleşim alanları kısıtlanmış, küçük yaşlardaki çocukların eğitime tabi tutulup Moğol dili öğrenmesiyle eski dili bilenlerin sayısı da azalmıştır. Obanın büyüklerinin konuştukları dil ise Sayan dilleri grubunun, Tuva Türkçesinin bir ağızı olarak tanımlanabilir.
NOT: Türkî diller 6 büyük guruba ayrılabilir. Bunlar:
Güney-batı Oğuz Türkçesi (Anadolu, Azeri, Asya ve Irak Türkmenleri)
Kuzey-batı Kıpçak Türkçesi (Tatar, Başkırt, Karakalpak, Nogay, Kumuk, KaraçayBalkar, Hazar ve Gagavuz)
Orta-Asya Türkçesi (Altay, Tuva, Uygur / Doğu Türkistan)
Kuzey-doğu Türkçesi (Yakut)
Çuvaş Türkçesi.
Yaşam Tarzları
Tipik avcı-toplayıcı toplumların özelliklerinin birçoğuna sahip olan Dukhalar, avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle, bu özelliklerini zamanla kaybetmeye başladılar. Taşımacılıkta; binek hayvan olarak kullandıkları, beslenmede; et süt ve peynirinden yararlandıkları Rengeyikleri hayatlarının önemli bir parçası. Öyle ki isimleri bu geyiklerle özdeşleşmiş olan Dukhalar, Rengeyiği Türkleri olarak da bilinmektedir.
Biriktirme ve depolama alışkanlıkları pek gelişmemiş olan Dukhalarda, topluluğun her bir ferdi üretimin bir parçasıdır. Genç erkekler yetişkinlerle birlikte avlanmakta, kadınlar ise evde çocuk bakımıyla, ev işleriyle ve rengeyiklerinin bakımıyla ilgilenmektedir. Her bir bireyin bu üretim sürecine dahil olması sebebiyle, yakaladıkları bir avı, av ekipmanlarını veyahut bu hayvanlardan edindikleri herhangi bir ürünü sahiplenmeleri söz konusu değildir.
Paylaşımın esas alındığı bu küçük toplulukta, yaz aylarında yakalanan avlar uzun süre muhafaza edilememesi sebebiyle paylaşılır, bir kısım da kışın tüketmek için kurutulup saklanır. Fakat ifade ettiğim üzere Dukhalar, avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle bu alışkanlıklarını yavaş yavaş terk edip, Moğol hükümetinden aldıkları ekonomik destek ve ticari faaliyetlerle hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.
İlk anda avlanmaları yanlış olarak değerlendirilebilir fakat unutulmamalıdır ki ulaşılması zor dağlık bir bölgede yüzyıllardır izole bir şekilde hayatlarını sürdüren Dukhalar, hayatta kalmak amacıyla avlanmaktadırlar. Öyle ki, Dukhalar üzerine çalışmalar yapan antropologların gözlemlerine göre, avlanmayı temel yaşam biçimi olarak benimsemiş bu topluluğun doğanın bütün unsurlarına karşı büyük bir saygı gösterdikleri ve ihtiyaç dışı avlanma alışkınlığına sahip olmadıkları çok açıktır. Bu sebeple günümüzde keyfi olarak avlanan insanlarla kıyaslanmamalı ve bulundukları hayat şartlar içerisinde değerlendirilmelidirler.
Liderlik ve Yönetim
Avcı toplayıcı toplumlarda, liderlik ve yönetim önemli bir husustur. Her kültürün geçmişten getirdiği bazı karakteristik özellikleri olmasına karşın, birçoğunda topluluğu ilgilendiren kararlar kolektif bir şekilde alınır.
Dukhalarda da günlük hayat içerisinde, göç etme dönemleri ve avlanma dönemleri gibi topluluğun bütününü ilgilendiren kararlar, fikir birliğine dayalı olarak kolektif bir şekilde alınmakta. Kadın ve erkeklerin eşit söz sahibi olduğu bu karar alma süreçlerinde, topluluğun büyüklerinin, tecrübeleri ve bilgi birikimlerinden ötürü, daha fazla etkilerinin olduğu söylenebilir. Ayrıca bireylerin karar verilecek konu üzerindeki yetkinliği ve tecrübesi de göz önünde bulundurulur. Fakat kararlar en nihayetinde fikir birliğine varılarak alınır.
Buna ek olarak Dukha toplumdaki her bir birey kendi hayatına dair kararları kendisi verebilmektedir. Bu bilgiler ışığında, Dukha toplumu içerisinde belirli bir liderin veya idare şekillinin olmadığı söylenebilir. Öyle ki Dukhaların konuştuğu dilde “lider” veya “yöneten” kelimelerini tam anlamıyla karşılayan bir kelime yoktur. Ama tabii ki topluluğun büyükleri karar alma süreçlerinde, kendilerine duyulan saygı ve deneyimlerinden ötürü daha çok söz sahibidirler.
Dukhalar üzerine çalışmaları ile bilinen antropolog Selcen Küçüküstel’in, seyahati sırasında konuştuğu Tuul isimli ileri yaşlı bir erkeğin söylediği bu söz, sosyal hayat içerisinde bireylerin eşitliğini anlamak açısından oldukça önemlidir.
“Er kişinin de gatay kişinin de gız kişinin de deksi erhelık.”
(Bu toplulukta kız veya erkek bütün kişiler eşittir)
Günümüzde Dukhalar Ne Yapıyor?
Modernleşmenin ve endüstriyelleşmenin, sebep olduğu olumsuz etkilere rağmen Dukhalar, Sayan dağlarındaki Tayga ormanlarında izole bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar. Sayıları 500’ü geçmeyen bu kadim topluluğu tanımak ve korumak, Atalarımızın yaşayışları hakkında fikir sahibi olmamız açısından önem arz ediyor. İnsanoğlunun hayat telaşı içerisinde düştüğü ve doğayı acımasızca tahrip ettiği bu dönemde, Rengeyiği Türkleri doğaya ve birbirlerine gösterdikleri saygı açısından çok kıymetli.
Son zamanlarda avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle Rengeyiklerini, çoğunlukla taşıma ve süt peynir üretimi için kullanıyorlar. Artık civardaki diğer yerleşimlerle daha çok etkileşim halinde oldukları söylenebilir. Eskiye nazaran doğaya olan bağımlılıkları da buna paralel olarak azalıyor. Modern çağın gereği olarak, Dukhalar da diğer tüm toplumlar gibi teknolojiden faydalanıyor ve ticaret yapıyorlar.
Topluluk içerisinde Dukha dilini konuşanların sayısı çok az, çocuklar ve gençler eğitime tabi oldukları için Moğolca’yı ana dil olarak benimsiyor. Birçoğu zorunlu eğitim çağı olan ilk okulu tamamladıktan sonra Sayan dağlarına geri dönüyor ve hayatlarına burada devam ediyor. Genç kuşaklardaki bu değişim kaçınılmaz olarak Dukhaların bütününü etkiliyor.
Antropologlar, Dukhaların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde avcı-toplayıcı kültürlerini tamamen terk edeceklerini öngörüyorlar. Moğolistan’ın Kuzeybatı Rusya sınırını kendisine yurt edinmiş Rengeyiği Türkleri, gerek sosyal hayat içerisinde sağladıkları kadın erkek eşitliğiyle, gerekse doğayla barışık yaşayış biçimleriyle, 21. Yüzyıl İnsanına örnek teşkil edecek Kadim bir Türk toplumu olarak tarih sahnesinde yerini alıyor. Bizlere ise onları koruyup, atalarımızdan bize kalan bu değerleri sahiplenip gereken önemi vermek düşüyor.
Ozan Savran
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
“THE DUKHA AND HOW THEY PERCEIVE THE ENVIRONMENT- MAINTAINING GOOD RELATIONS WITH LAND SPIRITS” (by SELCEN KÜÇÜKÜSTEL, ISTANBUL, 2013)
“Türkî Diller ve Dukalar” (Doç. Dr. Haluk BERKMEN)
Siyasi görüşleri, yaptıkları, eylemleri açısından hepimizin bildiği isimler olsalar da birçoğumuz nasıl öldüklerini bilmeyiz. İşte ben de bu yazımda herkesin tanıdığı fakat birçok kişinin neden öldüğünü bilmediği Adolf Hitler, Benito Mussolini, Vladimir Lenin ve Josef Stalin‘in ölüm nedenlerini derledim. Lafı fazla uzatmadan bu ölümleri anlatmaya başlayalım.
Benito Mussolini
Mussolini, 25 Nisan 1945 Alman delegesini bekliyordu. Kimsenin gelmediğini görünce “Yine Almanlar tarafından aldatıldık” diye kendi kendine söylendi. Bunun üzerine 27 Nisan sabahı İsviçre üzerinden İspanya’ya kaçmak için bir zırhlı araç ve 25 kamyonluk konvoyla yola koyuldu. Musso adı verilen bir yerde partizanlarla çatışmaya girildi ve faşistler teslim olsa da Mussolini zırhlı araçla kaçmayı başardı. 52. Garibaldi Tugayı Siyasal Komiseri Urbano Lazzaro ve komünist partizanlar Valerio ve Bellini tarafından Dongo Köyü (Como Gölü) yakınlarında durdurulan Mussolini ve beraberindekiler, Mezzegra’ya getirildiler. Mussolini, yakalandıklarında battaniyeye sarılı halde bulundu. Yanındakiler onun bir sarhoş olduğunu söyleseler de partizanların kontrol etmesi sonucu Mussolini yakayı ele verdi.
De Maria ailesinin çiftliğinde son gecesini geçiren Mussolini ve sevgilisi Petacci, ertesi gün 28 Nisan’da Ulusal Kurtuluş Cephesi’nden Collonnelo Valerio (asıl adı Walter Audisio) tarafından vurularak öldürüldü.
Öldürülme olayı resmî kayıtlara şöyle geçti:
Audisio, Mussolini ve Petacci’nin kaldığı odaya girdi. “İtalyan ulusu adına burada bulunuyorum” diyen Audisio, ikisine de “Çökün!” emrini verdi. Petacci reddetti ve Mussolini’ye sarıldı. Elindeki tüfek iki kere tutukluluk yapan Audisio, yanındaki askerin silahını alarak ikisine doğrulttu ve Petacci’yi vurarak yere düşürdü. Bunu gören Mussolini, “Beni göğsümden vur!” dedi ve Audisio onu da göğsünden vurarak yere düşürdü. Mussolini’nin ölmediğini görünce yanına giderek göğsüne bir kurşun daha sıkarak onu öldürdü.
Mussolini ve sevgilisi Petacci’nin cesetleri ertesi gün Milano’daki Loreto Meydanı’nda bulunan Esso benzin istasyonunun çatısından baş aşağı sallandırıldı. Halk tarafından teklemenen cesetler kentin kuzeyindeki Musocco mezarlığına gömüldü.
Vladimir Lenin
Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde düzenlenen bir konferansta, Lenin’in kayıtlarını inceleyen California Üniversitesi nöroloğu Harry Vinters ve Rus tarihçi Lev Lurie, Lenin’in, 1924 yılında ölmeden önce birkaç kez inme geçirdiğini ve buna neyin yol açtığının netlik kazanmadığını belirtti. Konferansı düzenleyen Doktor Philip Mackowiak, otopsinin, Lenin’in beynindeki damarların aşırı sertleştiğini gösterdiğini belirtti. Sigara içmeyen, şeker ve yüksek tansiyonu olmayan ve aşırı kilolu olmayan Sovyet liderin, neden damar sertleşmesi yaşadığını anlamak zor dedi.
Bir başka iddia ise Lenin’in cinsel yolla bulaşan hastalık olan “frengi” nedeniyle öldüğü idi. Harry Vinters, dönemin ilkel yöntemleriyle tedavi edilen Lenin’in otopsisinde, frengiye rastlanılmadığını söyledi. Aynı zamanda Vinters, Lenin’in babasının da 54 yaşında öldüğünü ve baba-oğulun damar sertleşmesinin genetik olabileceğine dikkat çekerek, inmelerin sebebinin yüksek stres olduğunu belirtti.
Rus tarihçi Lev Lurie, Stalin’in Lenin’i zehirleyerek öldürmüş olabileceğini belirtti. Bunun sebebinin ise Stalin’i destekleyerek hata yaptığına karar veren Lenin’in Trotsky’i desteklemeye başlaması olduğunu söylüyor. Buna karşılık bazı tarihçiler ise Lenin’in hiçbir zaman Trotsky’ı desteklemediğini ifade ediyorlar.
30 Ağustos 1918’de miting dönüşü iktidar karşıtı bir kişi tarafından silahlı saldırıya uğramasından sonra, vücudundaki mermiler tehlike arz ettiği için çıkartılamadı ve bundan sonra Lenin’in durumu kötüleşmeye başladı. Lenin’in beyni hâlâ Moskova’da saklanıyor ve mumlayanmış bedeni de Kızıl Meydan’da anıt mezarda yatıyor.
Adolf Hitler
Hitler, belki de ölümüne inanılmayan liderler arasında birinci sırada geliyor. Öyle ki, ölümünün ardından hayatta olduğuna ve saklandığına dair birçok komplo teorisi yazılmıştı. Bu komplo teorilerine inananlar hâlâ mevcut.
Fransız bilim insanları, Hitler’in 1945’te siyanür içip kafasına sıktığı bir kurşunla öldüğü söylentilerini kanıtladıklarını, “European Journal of Internal Medicine” dergisindeki çalışmada bulunan mevcut delillerin bunu doğruladığını iddia ettiler.
Moskova’da 2000 yılında üstünde diş de bulunan Hitler’in çene kemiğini inceleyen araştırmacılar, Faşist liderin 30 Nisan 1945 günü, Berlin düşmeden birkaç gün önce öldüğünü söylediler. Dişlerde barut izine rastlanmadı ve bu da ağzına kurşun sıkarak intihar ettiği tezini çürütüyor. Aynı zamanda, Hitler’in dişleri üzerinde siyanür ve diş metalleri arasındaki kimyasal reaksiyonun göstergesi olan mavi kalıntılar bulundu. Bu durum siyanür içtiğini doğrular nitelikte. Hitler’in kafatası parçasını da inceleyen araştırmacılar, sol tarafta bulunan delik izine bir kurşunun neden olduğunu söyledi.
Tarihçilere göre Hitler’in, Berlin düşmeden önce yeraltındaki sığınakta intihar ettiğine daha sonra cesedinin Nazi subayları tarafından yakılıp, kafatası ve diş gibi parçaların Ruslar tarafından kaçırılıp Stalin’in emriyle Moskova’ya getirildiğine inanılıyor.
Josef Stalin
Doğumundan başlayarak çocukluğunu ve gençliğini çeşitli hastalıklarla geçiren Stalin, kendisine ilaç yazan ve siyaseti bırakıp dinlenmesi gerektiğini söyleyen doktorunu kovmuştu. Bunun ardından tıp konseyinin kendisinin arkasından iş çevirdiğini öğrenen Stalin, 37 doktoru tutuklatarak işkenceden geçirdi.
Bir gün boyunca odasından dışarı çıkmayan ve konuşmayan Stalin’in odasında gün boyu hiç kimse girmeye cesaret edemedi. Akşam 10’da kahyası kapıyı kırarak içeri girdi ve Stalin’in yerde yattığını gördü. Kendisini birkaç gün sonra öldürecek bir felç geçiriyordu. O halde bulunduktan sonra kendisine yardım edebilecek en güvenilir kişi Sovyetler Güvenlik Sekreteri ve Gizli Polis Şefi Lavrenti Beriya’ydı. Bu kişinin Stalin’e müdahale etmek için ağır davrandığı ve doktorları 24 saat sonra çağırdığı düşünülüyor. 4 Mart’ta komaya giren Stalin’in kalbi, doktorların tüm çabalarına rağmen 5 Mart’ta durdu ve bir daha çalışmadı.
En büyük şüpheli olarak Gizli Polis Şefi Beriya gözüküyordu. Stalin’in yerine gelen Kruşçev hatıralarında, Beriya’nın ülkenin politikalarını belirleyen en üst karar organı olan Politbüro’ya itirafta bulunarak “Stalin’i ben öldürdüm. Onu öldürdüm ve herkesi kurtardım.” dediğini anlatıyordu. Stalin’in izlerini silmeye başlayan Kruşçev, 1953’te Beriya’yı tutuklattı ve idam mangası tarafından kurşunlanarak öldürüldü.
Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa için savaşan ve Almanlara esir düşen De Gaulle, Fransız tarihinin en önemli komutanları arasına girdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Adolf Hitler önderliğindeki Nazi Almanya’sının işgaline uğrayan topraklarını savunmak için Özgür Fransa Kuvvetlerini kurdu. Alman işgaline karşı halkı ayaklandırmak için çalışmalar yaptı.
1940 yılında askeri mahkeme tarafından vatana ihanet suçlamasıyla hakkında dört yıl hapis cezası verildi. O durmadı. Ülkesi için savaşmaya kararlıydı.
Dünyanın en büyük kara, deniz ve hava operasyonu olarak tarihe geçen Normandiya Çıkarması’nda müttefik kuvvetler ile hareket etti ve kurduğu ordu kısa sürede ülkeye hakim oldu.
1946’ya kadar Başbakan olan ancak savaş sonrası kurulacak olan anayasayı kabul etmediği için istifa etti. De Gaulle, Fransa’nın Hindiçini Savaşı‘ndaki başarısızlıkları ve Cezayir sorununun çözülememesinin yarattığı krizden yararlandı. Yeni anayasanın hazırlanmasından sonra De Gaulle, Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Cezayir’in bağımsızlığı Gaulle döneminde oldu
Cumhurbaşkanı olduktan sonra ilk işi Cezayir sorunu oldu. Kendisi askeri olarak bu sorunun çözüleceğini düşünse de Fransa’nın katliamlarının Paris yönetimine uluslararası baskısı onu farklı bir politika uygulamaya itti.
Cezayir’deki bağımsızlık yanlısı için savaşan Ulusal Kurtuluş Cephesi ile görüşmelere başladı. Bunun üzerine ülkedeki milliyetçilerin tepkisiyle karşılaştı. Hatta ordu içerisindeki bazı askerler bu politikayı engellemek için darbe bile yaptı fakat başarısız oldu.
1962 yılında yapılan anlaşmayla bağımsız olan Cezayir, Fransa’nın sömürüsünden kurtuldu.
Fransa’yı Dünyanın Nükleer Güce Sahip Üçüncü Ülkesi Yaptı
1962’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan ‘Küba Füze Krizi’ De Gaulle Fransasını bu iki ülke arasında dengeli bir politika yürütmeye itti. De Gaulle ilk nükleer denemesini 1960 yılında Cezayir topraklarında yaptı. 1965’te yörüngeye ilk uydusunu fırlatan Fransa, ABD ve Sovyetler’den sonra bunu yapmayı başaran üçüncü devlet oldu. 1968’de ise Amerika’nın yardımı olmadan ilk hidrojen bombasını üretti ve patlattı.
NATO’dan Ayrıldı
İkinci Dünya Savaşı sonrası 1949 yılında kurulan NATO’nun en önemli askeri üsleri Fransa’da bulunuyordu. ABD uçakları “lojistik görevler” için 10’un üzerinde Fransız üssünü kullanıyordu. 50 bin civarında Amerikalı asker ve sivil memur Fransa’ya yerleşmişti. Ülkesini nükleer güce ulaştıran De Gaulle’nin diğer icraati NATO’dan ayrılmak oldu. Aşama aşama ilk önce paktın deniz kuvvetlerinden ayrılan De Gaulle önderliğindeki Fransa, 1966 yılında 7 Mart 1966 tarihinde NATO’nun askeri kanadından ayrıldığını açıkladı ve NATO Başkomutanlık Karargahı dahil tüm NATO üs ve tesislerinin Fransız topraklarından çekilmesi kararını aldı. NATO’nun Paris’teki genel merkezi Belçika’ya taşındı.
Fransa, 43 Yıl Sonra NATO’ya Döndü
Fransa, 2009 tarihinde 1966’da ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına Türkiye dahil tüm ülkelerin oluruyla döndü. İttifakın yayımladığı ortak bildiride, kapıların yeni adaylara açık olduğu da belirtildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy, zirvede yaptığı konuşmada, “Fransa ittifak bünyesinde tam yerini alıyor” dedi ve “aileden olduklarını” anlattı.
Eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy
Halkın Büyük Tepkisiyle Karşılaştı
Nükleer silah üretimi, Cezayir’in bağımsızlığı ve NATO’dan çıkmak gibi büyük değişim yaşatan De Gaulle, büyük tepkiyle karşılaştı. Yüzbinlerce üniversite ve lise öğrencisiyle birlikte işçiler, De Gaulle’ye karşı protesto gösterisi düzenledi. ‘1968 Olayları’ olarak tarihe geçen bu protestolar sonrası De Gaulle, erken seçime gitti. Güçlü muhalif hareketlere rağmen parlamentodaki 487 koltuktan 358’ini kazanmayı başardı.
İskambil Falı Açarken Öldü
1970 yılında Senato’nun yetkilerini sınırlandırıp yerel meclisin yetkilerini arttırmak için düzenlenen referandumun kabul edilmemesi sonrası istifa etti. 80. yaş gününden kısa bir süre önce evinde iskambil falı açarken öldü.