Geçtiğimiz yıl yakalamış olduğu satış ve üretim performansını 2020 yılında da sürdürmeyi hedefleyen ASELSAN, Bahreyn’in deniz platformlarında kullanıma yönelik olarak, uzaktan komutalı silah sistemi ihracatına ilişkin yeni bir satış sözleşmesi daha imzaladı.
10 yıldır Körfez pazarında varlık gösteren ASELSAN, uzaktan komutalı silah sistemi (UKSS) ile birlikte bölge ülkelerine doğrudan teknoloji transferi programları ve ortak girişim şirketleri aracılığıyla savunma ve teknoloji alanında çalışmalar yürütüyor.
ASELSAN, 20 farklı ülkeye çeşitli kara ve deniz platformlarında kullanılabilen farklı konfigürasyonlarda geliştirdiği uzaktan komutalı silah sistemlerini başarıyla sundu ve ihracattaki payını her geçen gün artırıyor.
Son yıllarda İran’ın tüm Şiileri tek bir bayrak altında toplama hedefinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Şii Hilali terimi; ağırlıklı olarak Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Yemen ve Batı Afganistan gibi Şii halkın çoğunlukta ya da çoğunluğa yakın olduğu yerleri kapsamaktadır. İlk olarak 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan terim, İran’ın Irak’taki seçimlere müdahalesinden duyulan rahatsızlık neticesinde kullanıldı. Hilal’in kapsamına giren Azerbaycan’ın laik bir anayasaya sahip olması, Bahreyn’in ise Sünni bir hükümet tarafından yönetilmesinden ötürü bu fikir iki ülkede pek filizlenmese de özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen gibi siyasi istikrarsızlığın fazla olduğu yerlerde varlığını hissettirdi. Hizbullah’ın güçlenmesi, Yemen’deki Şiilerin İran tarafından silahlandırılması, Suriye’ye binlerce İranlı milisin yollanması vs. gibi olaylar siyaset bilimciler tarafından Şii Hilali’nin pratiğe dökülmesi olarak yorumlandı.
Şii Hilali’ne yönelik; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 27 Aralık 2015 tarihinde Tahran’da düzenlenen 29. İslam Birliği Konferansı’nda Müslüman ülkeleri birlik olmaya çağırdı ve “Ne Şii ne de Sünni Hilali var. Biz Müslümanlar, birleşmemiz gereken bir dönemdeyiz.” dedi. Bu sözler üzerine Ocak 2016’da Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman; İran’ın, Ortadoğu’nun her köşesine binlerce milis yolladığını öne sürerek Şii Hilali’nin var olduğunu ve hatta “Şii Dolunayı” olarak bile adlandırılabileceğini belirtti. Aralık 2017’de, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Ali Caferi, Hizbullah başta olmak üzere diğer tüm Şii grupların Ortadoğu’da barışın tahsis edilmesi için uğraştığını ve İran’ın asla herhangi bir devletle nüfuz mücadelesi içerisinde olmayacağını beyan etti.
Yemen
Ortadoğu’nun güneyinde yer alan Yemen, zengin kültürel miras ve yer altı kaynaklarına sahip fakat günümüzde iç savaşla çalkalanıyor. Kuzey Yemen, 1918’de Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandıysa da Güney Yemen ancak Kasım 1967’de bağımsızlığa kavuştu. Günümüzde, Arap coğrafyasının en fakir devletlerinden biri. 2011’de gerçekleşen Arap Baharı’ndan beri ülkede siyasi ve ekonomik krizler baş gösteriyor. Kabile yapısının hala mevcudiyetini koruduğu Yemen’de terör örgütlerinin kontrol ettiği bölgeler de var. 1978’de Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve 1990’da iki Yemen’in birleşmesinde katkısı olan Ali Abdullah Salih, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak bilinmekteydi.
Ali Abdullah Salih
2011’e kadar sürdürdüğü başkanlık görevini, Arap Baharı’nın etkisinde gelişen protestolar sonucu bırakmak zorunda kaldı. 2015’in ilk yarısında başlayan eylemler Yemen’de bir iç savaşın patlak vermesine sebep oldu, Şii kökenli Husilerin mevcut yönetime isyan etmesi ve San’a kentini ele geçirip yönetimi devralmasıyla daha da ateşlendi. “Ensarullah Hareketi” olarak da isimlendirilen Husilere en büyük desteği İran verdi. Merkezi hükümetin başında bulunan devlet başkanı Mansur el-Hadi’ye en büyük destek ise Suudi Arabistan’ın başında bulunduğu ABD-İngiliz destekli koalisyondan gelmiştir.
İran, Yemen’deki faaliyetlerini uzun bir süredir devam ettiriyor. İç savaşın başlamasının ardından İran’ın milis ve mühimmat desteğinde bulunduğu birçok kez Arap devletlerince dile getirildi. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin “Yemenliler saldırı altında, dolayısıyla buna karşılık vermeleri çok normal. İran bu konuda siyasi ve manevi desteğini vermiştir.” sözleri bu beyanı kanıtlar nitelikte. Bu desteğin Kudüs Gücü’nün Yemen’den sorumlu komutanı Tuğgeneral Abdülrıza Şahlai aracılığıyla verildiği iddia ediliyor. İç savaşın nasıl sonuçlanacağı ise hala belirsiz. Dolaylı yoldan yürütülen İran-Suudi savaşı, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmaya devam ediyor.
Lübnan
İran İslam Devrimi’nden beri iki ülke arasında istikrarlı bir ilişki mevcut fakat 2012’de yapılan bir araştırmaya göre Lübnan halkının yalnızca %39’u İran’a yönelik olumlu düşüncelere sahip. Lübnanlıların önemli bir kısmı İran’ın nükleer silah edinmesine de karşı. Bu konuda daha sert yaptırımlar getirilmesini talep ediyorlar. Öte yandan, Lübnan’da yaşayan Şiilerin İran’a yönelik sempatisi var. Şii halkın %95’i İran’ı her konuda destekliyor.
Ülkenin Şii ağırlıklı bölgelerinde faaliyet gösteren Hizbullah, özellikle İsrail’e karşı İran tarafından finansal olarak destekleniyor. 2006’da gerçekleşen Lübnan Savaşı’nda İran’ın açıktan Hizbullah’ı desteklemesi bu bağı daha da kuvvetlendirdi ve İsrail’in İran’a yönelik tutumunu sertleştirmesine neden oldu.
Hizbullah
2008 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Tahran’ı ziyaret etti. Ziyaret esnasında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile askeri ve ekonomik ortaklık anlaşması imzalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi.
2010’da Adaisseh köyü yakınlarında İsrail ve Lübnan askerlerinin çatışmasının ardından Lübnan Savunma Bakanlığı, İran’dan ekonomik ve askeri yardım talebinde bulundu. İran da bu yardım talebini geri çevirmeyeceğini duyursa da Lübnan Meclis Başkanı Nabih Berri, başbakan Saad Hariri’nin ABD baskısından korktuğunu iddia ederek İran’dan istenen askeri desteğin geri çekildiğini duyurdu. Bu sırada İran’ın Lübnan Büyükelçisi Gazanfer Roknabadi, ABD baskısına rağmen Lübnan’ı İsrail’e karşı koşulsuz şartsız destekleyeceklerini beyan etti.
19 Kasım 2013 tarihinde, Beyrut’ta bulunan İran Büyükelçiliği’ne saldırı meydana geldi. Saldırıda İran ataşesinin de içinde bulunduğu 23 kişi hayatını kaybetti. Adı saklı tutulan Sünni bir grubun yaptığı iddia edildi. Bu saldırı, ülkedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını az da olsa tetikledi.
Günümüzde ise İran, Hizbullah’a yönelik desteğini artırmış vaziyette. Lübnan hükümeti ile de uzun süredir gerginlik yaşanmıyor. Şii Hilali’nin Lübnan’a önem vermesinin en temel sebebi de İsrail’e komşu olması. Bu sayede İsrail’i Hizbullah üzerinden baskılayabilme fırsatı yakalıyor.
Suriye
İran-Suriye ilişkileri, Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ve İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden beri olumlu yönde seyrediyor. Hafız Esad’ın Nusayri azınlıktan gelmesi, İran’ın Suriye’de nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı. İran-Irak Savaşı esnasında Suriye’nin Irak yerine İran’dan yana tavır takınması bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak görülüyor.
İran-Irak Savaşı.
Hafız Esad
Günümüzde, Suriye’nin Şii Hilali’ne dahil olmasından en önemli sebebi de hala süren Esad iktidarı. Ülkenin çoğunluğu Sünni olmasına karşın Beşşar Esad’ın İran’la olan yakın ilişkileri bölgedeki Şii etkinliğini artırdı. İç savaşta da doğal Esad’tan yana olan İran; lojistik, teknik, mali ve askeri destek vermeyi sürdürüyor. Açık destek ise İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Eylül 2011’de Beşşar Esad’ı desteklemesiyle başladı. Hamaney bu desteğin sebebini, Esad’ın ABD ve İsrail’le savaşmasına bağladı. Aralık 2013’de, yaklaşık 10.000 İranlı milisin Suriye’de olduğu beyan edilmektedir. 2018’de ise İsrail tarafından bu sayının 80.000’i aştığı açıklandı. Ayriyeten Hizbullah’ın da Esad’a yönelik askeri destek verdiği biliniyor. Esad, 2013’de İran ve Hizbullah’ın destekleri neticesinde başkent Şam etrafındaki tehlikeyi bir nebze önlemeyi başardı. 2014 yılında gerçekleşen Cenevre’deki barış görüşmelerinde İran, Esad’a desteğini yineleyerek savaş başındaki tutumunu sürdürdü. Suriyeli muhaliflerin iddiasına göre, Aralık 2013 itibariyle İran’ın Suriye’ye yönelik yaptığı finansal yardım tutarı on beş milyar ABD dolarıdır.
İtalyan diplomat Steffan de Mistura’ya göre ise her yıl düzenli olarak 6 milyar dolarlık mali destek yapılıyor. Bu desteğin önemli bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. 2018’in ortalarına gelindiğinde eski İranlı diplomat Mansur Farhang’ın belirttiği sayılara göre, İran Suriye’ye yönelik yardımlar kapsamında yüz beş milyar dolar harcadı. ABD ise yardımın bu kadar geniş olduğuna inanmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012’den 2018’e kadar İran’ın Suriye’de toplam 21 milyar dolar olduğunu iddia ediyor. Arap dünyası, İran’ın bu desteğinin tamamen mezhepsel nedenlerden kaynaklandığı kanısında. Yemen’deki gibi bu savaşın da nasıl sonlanacağı bilinmiyor fakat her geçen yıl, İran Suriye’deki nüfuzunu artırıyor.
Bahreyn
Bahreyn’deki Şii nüfus, neredeyse nüfusun yarısına tekabül ediyor. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından Bahreyn’deki Şiiler, hükümeti ele geçirmek amacıyla darbe girişiminde bulundular fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeye katılan tüm din adamları ülke dışına sürgün edildi ve Bahreyn hükümeti bu girişimin arkasında İran’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca bu girişimden ötürü ülkedeki Şiiler baskı altına alındı. Yıllar sonra, Kasım 2007’de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Bahreyn’e ilk resmi ziyaretini yaptı ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa El-Halife ile görüştü. Bu tarihten sonra iki ülke arasında ekonomik anlaşmalar yapıldı. Arap Baharı’nın başlamasıyla Bahreyn’de gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösteriler sırasında İran, Şii eylemcileri fonlamakla suçlandı. Bu nedenle İran-Bahreyn ilişkileri bir süre askıya alındı.
2010 yılına ait, Bahreyn’in dinsel dağılımı
12 Ağustos 2012’de Bahreyn Dışişleri Bakanı Şeyh Halid el-Halife, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığını Twitter üzerinden duyurdu fakat 13 Ağustos 2015’de Şii grupların Sitra’da gerçekleştiği terör eyleminden dolayı Bahreyn İçişleri Bakanlığı’nın Hizbullah destekli olduğu düşünülen örgüt üyelerini tutuklaması sonucu ilişki tekrardan bozuldu. 1 Ekim 2015’de Bahreyn hükümeti Tahran’daki büyükelçisini çağırarak İran’a tepki koydu. İran da misilleme olarak Bahreyn’deki büyükelçisini çağırdı ve tüm Bahreynli diplomatların yirmi dört saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti.
İsa Qassim
20 Haziran 2016 tarihinde Şii din adamı ve politikacı İsa Qassim’ın Bahreyn vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edilmesi, İran sert tepki vermesine neden oldu. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Qassim’e yönelik tutumu kınadı ve Bahreyn’in bedel ödeyeceğini söyledi. Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan demece göre, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani, bu hareketinden ötürü Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanacağını ve İran’ın destek vermekten geri kalmayacağını söyledi. Üstelik Bahreyn’deki rejimin kanlı bir şekilde devrileceğini iddia etti. İki ülke arasındaki ilişki günümüzde de büyük oranda askıya alınmış durumda. Ayriyeten Şii Hilali’ne göre İran tarafından üzerine en çok düşülen Körfez ülkesi de Bahreyn.
Irak
Irak, tarihsel süreçte İran’la karmaşık ilişkilere sahip bir ülke oldu. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi neticesinde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’a saldırdı ve yaklaşık sekiz yıl süren savaşta kimse galip gelmedi. Üstelik insan, mühimmat ve petrol kayıpları da had safhadaydı. Yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti ve savaşın hiçbir kazancı olmadı. Savaş esnasında Saddam Hüseyin’in emriyle başlatılan El-Enfal Harekatı sırasında binlerce Kürt öldürüldü. Bu harekat, daha sonrasında “Halepçe Katliamı” olarak isimlendirildi. İran’la olan savaşın sonra ermesinin ardından, savaşta yaşanılan kayıpları gidermek için Kuveyt’e saldırdı. İran, bu saldırıyı şiddetle kınadı.
Halepçe kurbanlarının mezarları.
Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler, Ekim 1990’da yeniden düzene girdi. Bir ay sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati Irak’ın başkenti Bağdat’a gitti. 2002’de iki ülke arasındaki heyetlerin görüşmeleri ilişkilere olumlu yansıdı. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesine İran tepki gösterdi. Irak’taki Şii gruplar işgale karşı direniş gösterdiyse de başkent Bağdat’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in idamı ile Irak tamamen ABD destekli Koalisyon Güçleri’nin kontrolü altına girdi.
Saddam Hüseyin’in heykeli devriliyor.
İşgalden sonra, İran bölgedeki nüfuzunu artırdı ve 2005 yılında İran destekli İbrahim el-Caferi Irak başbakanı oldu. Bu sırada Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İran’ı ziyaret ederek kırk yıl sonra İran’a giden ilk cumhurbaşkanı oldu. 2005’den 2009 yılında değin ilişkiler olumlu yönde seyrettiyse de 2009 yılında yaşanan küçük çaplı sınır çatışması sonrası ilişkiler bir süre askıya alındı. ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla İran bölgedeki kontrolü ele aldı ve genellikle İran destekçisi başbakanları seçtirmeye uğraştı. Günümüzde Irak başbakanlığı yapan Adil Abdülmehdi de İran eksenli politikalar izlemektedir. Öte yandan ABD karşıtlığıyla bilinen ve oldukça geniş bir kitle tarafından desteklenen Şii din adamı ve siyasetçi Mukteda Es-Sadr, Irak siyaseti üzerindeki artırmaya devam ediyor.
Mukteda Es-Sadr
Irak’ın işgali esnasında ABD’ye direnen örgütler arasında olan Sadr Hareketi, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından idam edilmesinde de önemli rol oynamıştı. Irak, Şii Hilali içerisinde yer alan en önemli bölgelerden biri ve İran gün geçtikçe bu coğrafyada gücünü artırıyor.
Kasım Süleymani’nin Şii Hilali’ne Etkisi
Şii Hilali’nden bahsederken, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den de söz edilmeli. Zira, Hilal içerisinde yer alan ülkelerde İran nüfuzunu artırabildiyse bunda Süleymani’nin payı oldukça büyük. Askeri eğitim almamasına rağmen İran-Irak Savaşı esnasında gösterdiği başarılardan ötürü genç yaşta tanındı. Savaştan sonra diğer Arap devletleri ile yakın temaslarda bulundu. Bir süre sonra İran dış politikasını belirleyen kişilerden biri oldu. İran içinde baş gösteren ayaklanmaları da başarıyla bastırmasının ardından İran iç siyasetinde tanınır hale geldi. Ali Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” makamına layık görüldü. Kudüs Gücü Komutanlığı sırasında Hizbullah’a yönelik silah ve para sevkiyatını yönetti. Irak’ın “İranlaştırılması”nı sağlayanlardan biri oldu. Bahreyn üzerinde baskı kurdu ve Esad’la olan ilişkileri geliştirdi. Suriye İç Savaşı’nda, İranlı milislerin komutasını üstlendi ve muhaliflere yönelik operasyonlar düzenledi. Rus desteğinin gelmesinin ardından IŞİD’in üstüne yürüdü ve Esad’a büyük oranda toprak kazandırdı. Ayriyeten Irak İç Savaşı’nda da görev alan Süleymani, IŞİD’in bitirilmesine yönelik çalışmalar yaptı.
Ortadoğu’nun birçok bölgesinde aktif olarak görev yapan Süleymani’nin, insanlık suçlarına karıştığı da iddia edilmektedir. Suriye ve Irak’ta esir alınan askerlerin, emrindeki milisler tarafından işkence gördüğü ve öldürüldüğü de bu iddialar arasındadır. Öte yandan Hizbullah aracılığıyla İsrail’e atılan füzelerde parmağı olduğu düşünülmektedir. İran içerisinde başlayan ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırdığı için Batılı devletlerin tepkisini almıştır. Nitekim Süleymani, 3 Ocak 2020’de İran destekli Kataib Hizbullah militanlarını ve Haşdi Şabi’yi ABD üslerine yönelik saldırı için görevlendirdiği iddiasından ötürü ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilen talimatla, Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı neticesinde öldürülmüştür.
Kasım Süleymani’nin cenazesi
Cenaze töreni ülke çapında izdiham yaratmış ve tören esnasında elli İranlı hayatını kaybetmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney, bu saldırının alçakça olduğunu söylemiş ve ABD’den intikam alacağını duyurmuştur.
Koronavirüsünün yaratmış olduğu etkiler, hem global hem de ulusal bir düzeydedir. Öyle ki, koronavirüsünün yaratmış olduğu etki dalgaları, dünyanın mevcut politik ve ekonomik sistemini etkilediği gibi, ülkelerin kendi politik ve ekonomik yapılarını da etkilemiştir. Bir üçüncü etki boyutu ise ülkeler arası ilişkilerde saklıdır. Bazı ülkelerin ilişkileri olumsuz anlamda etkilenirken, bazı ülkeler ise bu kriz ortamından istifade ederek pozitif sonuçlar elde etmeye çalışıyor. Bu yazımızda, koronavirüs krizinin Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasına olan etkisinden bahsedeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Maske Diplomasisi
Dünyadaki çoğu ülkelerin maske kıtlığı yaşadığı bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin belirli ülkelere ücretsiz maske dağıtımında bulunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin imaj ve prestijini olumlu yönde etkileyen bir faktördür. Fransa Sciences Po Üniversitesi Uluslararası Araştırma Merkezi’nden (CERİ) siyaset bilimci Prof. Jana Jabbour, AFP’ye Türkiye’nin İtalya ve İspanya’nın da dahil olduğu 34 ülkeye yaptığı ekipman yardımını şöyle değerlendirdi:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan her zaman Türkiye’yi ‘insani yardım gücü’ olarak konumlandırmayı, ‘güçsüzlerin yanında duran’ olmayı hedefledi fakat bu sefer gelişmiş ülkelere yapılan yardımların farklı bir anlamı da var. Bu yardımlar Avrupa ülkelerine Türkiye’nin yardımda bulunacak güçte olduğunu göstermeyi de amaçlıyor.”
Türkiye, NATO’nun açıklamasına göre İspanya ve İtalya’ya toplam 450 bin maske yolladı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu konuyla ilgili 4 Nisan 2020 tarihli konuşmasında şöyle demiştir:
“Tüm ülkeler Patriot hava savunma sistemlerini geri çekerken, İspanya Patriotlarını Adana’da tuttu. Türkiye’ye NATO içindeki en güçlü desteği verdi.”
Türkiye aynı zamanda söz konusu ülkeler üzerindeki imaj ve prestijini olumlu yönde etkilemek ve söz konusu halkların gönüllerine de dokunmak istemektedir. Öyle ki, İspanya’nın en bilinen gazetelerinden biri olan Marca gazetesi, internet sitesinde 18 Nisan 2020 tarihinde “Dünyanın en güzel bayrağı” anketini başlatmıştı. 42 ülkenin bayrağı yer aldığı ankette, Türk Bayrağı 256 bin 700 oyla 1’inci sırada yer almıştır. Bu olay en yalın haliyle, Türkiye’nin yumuşak gücü ne türden bir stratejik zekayla uyguladığının somut bir sonucu ve göstergesidir. İspanya ve İtalya, 2008 krizinin etkilerini hala taşımaktadır. Ekonomik sorunlarla uğraşan bu ülkeler, koronavirüsünün yaratmış olduğu yeni tipteki krizlerle karşılaşınca, kendilerini adeta bir çıkmaz sokakta buldular. Özellikle koronavirüsü krizinde Avrupa Birliği’nden yeterince destek alamayan bu ülkelerde, hali hazırda var olan Avrupa Birliği karşıtı sesler yükselmiştir. Küba, Çin, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin İspanya ve İtalya gibi ülkelere yaptıkları yardımları dikkati değerli kılan yardımlardır. Türkiye’nin yardımlarının da dahil olduğu bu yardımlar, düz mantıkla yapılmış yardımlar değildir. Maske diplomasisi diye adlandırabileceğimiz bu yardımlar, Avrupa Birliği’nin belirli alanlarda oluşturmuş olduğu boşlukları doldurmaya ve Avrupa Birliği’ne karşı hali hazırdaki olumsuz düşünceler ışığında kendilerine dönük olumlu bir imaj oluşturmaya yöneliktir.
Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda 10 Nisan 2020 tarihinde Birleşik Krallık’a yardımlarda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson’a şöyle bir mektup göndermiştir:
“Hemen hemen her alanda mükemmel düzeyde seyreden ilişkilere sahip olduğumuz ve Türkiye için vazgeçilmez ortaklardan biri olan Birleşik Krallık, ülkemizle dayanışmasını çeşitli vesilelerle birçok kez göstermiştir. Biz de, zor günler geçirmekte olan dost ve müttefikimiz Birleşik Krallık’la dayanışmamızı göstermek için bugün Hava Kuvvetlerimize ait bir uçakla ülkenize tıbbi yardım malzemesinin intikalini sağlıyoruz.”
Türkiye, bunun yanında ABD’ye de yardımlarda bulunmuştur. 28 Nisan 2020 tarihinde Türkiye’ye ait bir askeri kargo uçağı, ABD’ye bu yardımları ulaştırmıştır. ABD Ankara Büyükelçisi David Satterfield 28 Nisan’da yaptığı açıklamada şöyle demiştir:
“ABD hükümeti adına, NATO müttefikimiz Türkiye’ye bugün gerçekleşen cömert medikal ekipman ve diğer elzem malzemelere ilişkin bağış için teşekkür ediyorum.”
Türkiye’nin bunun dışında yardım gönderdiği Balkan ülkeleri şunlardır; Sırbistan, Kosova, Bosna Hersek, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Bulgaristan. Türkiye’nin söz konusu Balkan ülkelerine yönelik yardımını AKP Sözcüsü Ömer Çelik şöyle açıklamıştır:
“Türkiye’nin Balkanlar’da artan nüfuzunu engellemek gerekir” derlerdi. Türkiye’nin Balkanlar’la tarihi bağlarını bilmeyen bir siyasi cehaletle konuşurlardı. Şimdi ise Balkanlar’ı kendi haline terk ettiler. Türkiye ise orda. Bazı Avrupa ülkelerinin Balkanlar’la ilgili tek hedefi Türkiye’nin etkisini kırmak üzerine kuruluydu. Virüs salgınıyla ilgili olarak Balkanlar’ın ihtiyacı olduğunda hiçbiri ortada görünmüyor. Türkiye ise Balkan ülkelerine en zor zamanda yardım ulaştırıyor. Türkiye’nin tek başına yaptığını, AB ne İtalya ve İspanya için ne de Balkan ülkeleri için yapabildi. Türkiye, bütün boyutlarının yanı sıra köklü ve güçlü bir Avrupa devleti olarak, Avrupa coğrafyasının teminatı olduğunu gösteriyor. Türkiye olmadan Avrupa tanımlanamaz.”
Kısacası Türkiye’nin ayrım yapmaksızın 44 ülkeye yardım elini uzatmasının birden fazla nedeni mevcuttur. Öncelikli nedeni, geçmişten beri Türkiye’nin ardılı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı, kriz ve zor zamanlarda insanlara el uzatma alışkanlığı var. Diğer nedenler ise Türkiye’nin kendi imaj ve prestijini arttırmak istemesi ve maneviyatı kırılmış yabancı halkların yanında durup onlara destek olmak istemesidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Libya ve Doğu Akdeniz Avantajı
Koronavirüs krizinin yaratmış olduğu global kargaşa ve ülkelerin ulusal düzeydeki belirsizlik durumları, ekonomik kaynakların tedbir ve ihtiyatla kullanılmasına yol açmıştır. En başta Çin ve ABD olmak üzere diğer tüm ülkelere de muhtemelen yayılacak olan ekonomik durgunluğun elbette küresel bir boyutu bulunmaktadır.
Libya’da son durum haritası – Harita: ISWNews – 20 Nisan 2020
Bütçe açığı, resesyon, ekonomik kriz gibi ekonomik sorunların yaşanacağı bu ortamda devletler, vekalet savaşlarının yapıldığı bölgelere eskisi kadar rahat müdahil olamayacaklar ve destekledikleri gruplara da yeterince yardımda bulunamayacaklardır. Bu yardımların elbette ekonomik, lojistik ve askeri boyutu bulunmaktadır. Libya’da gayr-ı meşru olarak, çöl haydutlarına benzer bir şekilde Birleşmiş Milletler’in de facto, yani hukuki/resmi olarak tanıdığı Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile çarpışan Hafter milisleri de elbette bu durumdan nasibini alacaktır. Özellikle Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerden destek gören Hafter, uzun bir müddet boyunca bu desteklerden mahrum kalacaktır. Bundan önce, stratejik üstünlüğü elinde bulunduran Hafter’in, Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesiyle birlikte bu stratejik üstünlüğünün sona erdiğini biliyoruz. 30 Nisan 2020 tarihinde ateşkes isteğinde bulunan Hafter’e Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından ret gelmiştir. Böylece dış yardımlardan mahrum kalan Hafter milislerinin olası geri çekilmeleri ve gerilmeleri olanaklar arasındadır. İşte Türkiye açısından hayati önem taşıyan Libya meselesinde böylece biraz daha ilerleme kat edilmiş olunacaktır. Libya meselesi ile birlikte elde edilen avantajlar elbette Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki gücüne de güç katacaktır. Libya’da gücün Hafter’e geçmemesi ve Ulusal Mutabakat Hükümetinin meşrutiyeti tam anlamıyla sağlaması Türkiye’nin çıkarlarına uyan gelişmelerdir. Esasında Türkiye’nin Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair imzaladığı mutabakat, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin batı sınırını belirlemişti. Bu antlaşma ile birlikte Avrupa’ya yönelik GKRY, İsrail, Mısır ve Yunanistan dörtlü ittifakın tasarlamış olduğu enerji hattı projesi hükümsüz kalmıştı. Aynı zamanda dikkatlerini kendi ülkelerindeki koronavirüs krizine yönelten Akdeniz ülkeleri de, Türkiye’ye karşı oluşturdukları Akdeniz ittifakında aktif olamayacaklar. Türkiye, durumdan istifade ederek Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine tüm hızıyla devam edecektir.
Sonuç
“Soft Power” dediğimiz yumuşak gücün etkisinin farkında olan Türk dış politika yapımcıları, içerisinde bulunduğumuz mevcut kriz sürecini çok iyi bir şekilde yönetmektedir. Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre, Türkiye Cumhuriyeti dünyada en fazla insani yardım yapan ülke konumundadır. Dünyada her yıl yapılan insani yardımların haritasını çıkaran İngiltere merkezli Kalkınma İnisiyatifleri Örgütünün raporuna göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapmış olduğu 8 milyar dolarlık yardımı, Türkiye’yi dünyada en fazla insani yardım yapan ülke konumunda tutmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti koronavirüs salgını öncesinde zaten dünyadaki mazlum halklara yardım elini uzatan ve onlara en fazla yardım eden ülkelerdendi. Türkiye bunu bazı yorumlara göre söz konusu yardım edilen ülkeler üzerindeki etkisini ve nüfusunu arttırmak için yapmaktadır. Fakat çıkarları uğruna, ülkelere şirketleriyle ve gösteriş amaçlı yardımlarla giren ülkelerden Türkiye’nin gerçekten de bir farkı yok mudur? Bu farkı hepimiz gözlemlemekteyiz. Türkiye elbette yumuşak güç yoluyla etkisini ve nüfusunu arttırmaya yönelik girişimlerde bulunabilir. Bu neredeyse her devletin teorik anlamda doğal, pratik anlamda ise yapay bir refleksidir. Fakat bu yardım girişimlerinin bir başka boyutu da var ki, bu da sadece meselenin insanî boyutudur. Nasıl ki hayvanların içinde bir takım içgüdüsel ve insanların içinde bir takım içtepisel mekanizmalar vardır, işte devletlerde de daha gelişmiş ve mikro boyuttan makro boyuta evrim geçirmiş bir takım içtepisel mekanizmalar mevcuttur. En nihayetinde devletleri yönetenler de insanlar olduğu için, mikro bir bireyin içtepisel mekanizması mikro boyutta işlemektedir ve çoğul halinde bulunan bir insan topluluğunun oluşturmuş olduğu devletin içtepisel mekanizması makro boyutta işlemektedir. Dolaysıyla insanda var olan vicdan ve doğasınca karşılıksız iyilik yapmak, fakat sadece iyilik yapmak için, devletlerde de görülebilir. Tabi bu durum devletin politikalarına, bu bağlamda dış politikasına yön veren yöneticilerle de alakalıdır. Bazen yöneticilerde bulunan hasletler, devletlere de geçebilir ve yönetici(leri)nin özellikleri devletin kendisiyle özdeşleşebilir. İşte Türkiye’nin yapmış olduğu bu yardımların anlamı bu şekildedir. Bu yardımların hem karşılıksız, çıkarsız ve menfaatsiz bir yönü bulunduğu gibi, devletin uluslarası sahnedeki imaj ve prestijini pozitif anlamda etkilemeye yönelik bir yönü de bulunmaktadır. İşte Türkiye’nin yardımlarını, diğer ülkelerin yardımlarından ayırmamız gerekmektedir. Çin’in yardımlarda bulunması tamamen global gücünü yaymaya yönelik iken, Türkiye’nin amaçlarını yukarıda zaten dile getirmiş bulunmaktayız. Diğer mesele ise Libya ve Doğu Akdeniz’de gelişmelerdedir. Türkiye kendisine düşmanca duygular ve politikalar yürüten rakiplerine karşı bu kriz ortamında bir fark yaratabilir ve onların tabiri caizse ‘kirli oyunlarını başlarına geçirebilir’.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
El ránking definitivo de las banderas más bonitas del mundo, Marca (2020)
Turkish Emergency Humanitarian Assistance, http://www.mfa.gov.tr/humanitarian-assistance-by-turkey.en.mfa
Ergocun, Gokhan (2019), Turkey remains most generous donor of humanitarian aid, AA
Baltas, Costas (2020), Libya’s Haftar comitted to signing to ceasefire: French Presidency, Reuters
Libya’s renegade commander Khalifa Haftar announces Ramadan truce, Al Jazeera (2020)
Aliyev, Jeyhun (2020), Turkey send aid to at least 57 countries to fight virus, AA
Yuzbasioglu, Nazli (2020), Turkey ranks third worldwide in supplying medical aid
[/vc_toggle]
Yukarıda açıklanan iki kavram içeriğin iskeletini oluşturmaktadır. Bu kavramlar Türkçe terminolojide net bir yeri olmaması sebebiyle ve kafa karışıklığını önlemek adına kısaca açıklanmıştır. İki kavramın da okuyan kişinin zihninde ayrımı yapılması yeterlidir, linguistik ayrım yapılmaması bu içeriğin kapsamı bakımından sorun teşkil etmeyeceği için iki kavram da “örtülü” şeklinde Türkçeleştirilmiştir.
Casusluk ve örtülü eylem genellikle pratikte yakından ilişkilidir, ancak örtülü eylemin casusluktan daha geniş bir müdahaleyi temsil ettiği başka bir anlamı bulunmaktadır. Örtülü eylemin daha geniş bir “izleyici kitlesi” bulunmaktadır ve dolayısıyla aldatılan kitle çok daha büyüktür. Casusluk ve örtülü eylem, kavramsal ve ahlaki olarak farklıdır. Örtülü eylemleri kategorilendirmek adına üç basit örnek vermek etkili olur:
1- Dış siyasi liderlerin, grupların, muhaliflerin propagandası ve finansal desteği anlamına gelen siyasi operasyonlar
2- Hükümet darbeleri
3- Suikastler
İkinci ve üçüncü örnekler de teknik olarak siyasi eylem biçimleridir, çünkü bazı politik hedeflere ulaşmak için kullanılırlar -bu anlamda, hepsi örtülü siyasi eylemdir- ancak farklı baskı seviyeleri içerdikleri için ayrı ayrı ele alınmaktadırlar.
CIA Paramiliter Personelleri
Ulusal veya uluslararası seviyedeki hangi politikacı, muhalefetin içinde stratejik olarak konumlandırılmış bir “arkadaşa” sahip olmayı hayal etmez ki? Bu arkadaşın yararlı olması için casusluk yapması gerekmez. Etkisi, muhalefeti etkili taktiklerden uzak tutmaya yardımcı olabilir, etkili liderlerin yükselişine karşı koyabilir, muhalefeti savurgan arayışlarla işgal edebilir veya saflarında bölünme yaratabilir. Elbette, böyle bir “arkadaş” ya da kuruluş, işlevini sürdürmek ve hatta hayatta kalmak için eylemlerinin gerçek amacını gizlemelidir.
CIA Paramiliter Personeli Felix Rodriguez (solda) ve Che Guevara’nın yakalanması
Örtülü operasyonlar, uluslararası ilişkilerde standart bir uygulamadır. M.Ö. altıncı ve dördüncü yüzyıllar arasında Ahameniş İmparatorluğu’ndan başlayarak , hükümetin bir parçası olarak istihbarat organizasyonu, yüksek etki seviyesine sahip dereceye kadar geliştirildi ve sonraki yüzyıllarda Araplar, Türkler, Afganlar, Moğollar ve Hintliler tarafından da kullanıldı. Şu anda örtülü eylem olarak düşündüğümüz faaliyetler (suikast, kralın danışmanı veya metresi ile işbirliği, isyanlara paramiliter destek ve propaganda) yaygındı. Bu dönemdeki istihbarat ve örtülü eylem arasındaki ayrım 19 ve 20. yüzyıllardaki kadar net değildi. İstihbarat ve örtülü eylem arasındaki ayrım Batı’da, 15 ve 16. yüzyıllarda Vestfalyan diplomasisine doğru bir evrim sonucu gelişti.
Batı diplomasisinin ortaya çıkması, -basit ve geçici diplomatik misyonlar- on beşinci yüzyılda Venedik ve İtalya’da başlayarak ve Avrupa’ya yayıldı. İstihbarat ve nihayetinde örtülü operasyonlar, bu uygulamaların ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen, modern standartlara göre oldukça basitti. Elizabeth devrinde(1558-1603), İngiliz örtülü eylemleri İngiltere’nin etkili gücünü daha da arttırdı, özellikle de Protestan paralı askerlerin ve ekonomik olarak altının diplomatik silah olarak kullanılması bu uygulamaları pekiştirdi.
1815’teki Napolyon Savaşları’nın sonunda, Viyana Kongresi diplomatik safların düzenlenmesini içeriyordu ve diplomatik hakları, görevleri düzenleyen uluslararası yasalar altında diplomasinin resmi örgütlenmesini başlattı. Kararlar, diplomatların devletlerin içişlerine karışmamaları ve casusluğun açıkça kınanması ilkelerini de içermekteydi. Elbette bu ilkeler casusluğu durdurmadı ancak istihbarat servislerini daha profesyonel olmaya zorladı ve istihbarat ile diplomasinin normlar, hedefler, araçlar ve yöntemler açısından farklılaşmasına yardım etti.
Tarihi arka plan nedeniyle Amerika, organize bir istihbarat yeteneği geliştirmede dünyanın gerisinde kaldı. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında, hem ABD istihbaratı hem de diplomasisi, gerektiğinde ve eğer mümkünse gizli operasyonları da içeren geçici işlerdi. Theodore Roosevelt’in Panama Kanalı’nın satın alınmasını(üstlenilmesini) içeren manevraları buna iyi bir örnektir. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1924 Rogers Dış Hizmet Yasası’na kadar profesyonel diplomatik bir topluluğu yoktu ve 1940’a kadar askeri istihbarat birimleri dışında resmi bir istihbarat örgütü de yoktu.
George Washington, Amerikan Devrimi sırasında kendi gayri resmi istihbarat ağını kurdu, ancak Yorktown’daki Amerikan zaferinden sonra dağıldı. ABD Ordusu, Amerikan İç Savaşı deneyimi sırasında ve sonrasında Pinkerton örgütünün istihbaratını dış kaynak kullanarak (outsourcing) istihbarat birimleri geliştirmeye başladı. Ordu(Army) ve Donanma (Navy) 1880’lere kadar resmi örgütler kurmadı.
Birinci Dünya Savaşı’nda George Creel yönetimindeki Halk Bilgilendirme Komitesi (Committee on Public Information) büyük ölçüde propaganda ve iç güvenliğe odaklandı. Dünya Savaşları Arası Dönem (1918-1939), Amerikan istihbaratı önceki barış zamanı rutinlerine geri döndü ve askeri birimleri sahaya hakim oldu.
George Creel
1930’ların sonunda savaş bulutları yeniden Avrupa üzerine yoğunlaştıkça, Birleşik Devletler Başkanı Franklin Roosevelt, Haziran 1941’de Stratejik Hizmetler Ofisi(Office of Strategic Services-OSS)’nin selefi olan Bilgi Koordinatörü Ofisi(Office of the Coordinator of Information)’ni oluşturmak için William Joseph Donovan’ı görevlendirdi. Bu, önümüzdeki on yıl içinde propaganda, siyasi operasyonlar, ekonomik operasyonlar ve paramiliter faaliyetler gibi örtülü eylemlerin yanı sıra İkinci Dünya Savaşı sırasında sabotaj, casusluk ve karşı-casusluk icrası için yapılan ilk organize Amerikan girişimiydi.
William Joseph Donovan
Halef servis OSS, Eylül 1945’te dağıtıldığında, Dönemin Birleşik Devletler Başkanı Harry Truman istihbarat misyonunu Dışişleri Bakanlığı’na devretti ve burada İstihbarat ve Araştırma Bürosu(Bureau of Intelligence and Research) olarak görev icra ettiler. Ayrıca, bir yıl sonra ABD’nin savaş sonrası ihtiyaçlarını çözene kadar, eğitimli profesyonellerin geri kalanını bir arada tutmak için Merkezi İstihbarat Grubu’nu(Central Intelligence Group-CIG) kurdu.
Bugünün bilimsel çalışmalarının birçoğu, 1947’de Ulusal Güvenlik Yasası’nın bir parçası olarak Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) oluşturulması, Amerikan hükümetindeki profesyonel istihbaratın başlangıcı olarak belirtilmektedir. Daha iyi haberleşme ve fotoğraflama gibi teknolojik yeteneklerdeki yükseliş, başarılı olmak için çok daha fazla kaynak ve insan gücü gerektiriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik istihbarat servisleri ile işbirliği, Amerikalıların uluslararası istihbarat çalışmalarını yoğunlaştırmasını zorunlu kıldı. Savaş sonrası siyasetin yöntemleri ve Soğuk Savaş bu tür bir çabayı sürekli olarak gerekli kılmaktaydı.
CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon ile bağlantılarını sürdürdü. Yurt dışında, ABD ve diğer ülkelerin büyükelçilikleri genellikle “resmiyet” adı altında yerleşik personele ev sahipliği yapmaktadır. Bununla birlikte, örtülü eylem, diplomasi ve dış politika gereklilikleri arasında ince sınırlar bulunmaktadır. Bu sınırlar zaman zaman geçilerek çeşitli gerginliklere sebep olmaktadır.
Psikolojik savaş veya psikolojik operasyon kapsamında değerlendirilebilen propaganda, hem açık hem de gizli yönlere sahiptir. Büyükelçiliklerin kültür ve basın departmanları, resmi kaynaklara atfedilen ve hükümetin resmi görüşünü temsil eden, gizli olmayan bilgiler üzerine faaliyet icra etmektedir. Yabancı bir hükümetin dezenformasyona uğratılmış ifadeleri gibi bir başkasına atfedilen “gri” veya “siyah” propaganda gizli olan örneklerdendir.
Siyasi savaşın agresif uygulamaları -aktif tedbir programları, istikrarsızlaştırma faaliyetleri, hibrit savaş ve hatta rejim değişikliği operasyonları- uluslararası ilişkilerde hiç durmadan uygulanan faaliyetlermiş gibi algılanmamalıdır. Siyasi savaş uygulaması olarak siyasi eylem(political action), tarihsel olarak dost ülkeler arasında normal, nispeten iyi huylu “şekillendirme”(shaping) faaliyetleri içermektedir.
İngiliz SBS (Special Boat Service) Personelleri Tora Bora’da.
Uygulayıcı aktör, ekonomik ve askeri politikaları, hatta yönetişim biçiminin devlet amaçlarına ve çıkarlarına uygun olması için başka bir devletin davranışını gizlice, inkar edilebilir ve barışçıl bir biçimde “şekillendirmeye” dayandırmalıdır. Bir uygulayıcının eylemleri etik parametrelerle değerlendirilmemelidir. Uygulayıcı, faaliyetlerini “ulus çıkarları” adına yapıyorsa, yanlışı veya doğruyu değil, bir zorunluluk meselesini teşkil etmektedir. Başka bir anlamda herhangi bir faaliyet güvenlik veya refah getiriyorsa, gereklidir.
Diğer/rakip devletin faaliyetleri olumlu yönde şekillenmezse, o zaman potansiyel bir düşman haline gelmektedir. Bu durumda o “rejim” bir tehdittir ve daha iddialı bir şekilde üzerine çalışılmalıdır. Eğer tüm “yumuşak” seçenekler başarısız olursa, devrilmeli ve yöneticileri değiştirilmelidir. Niccolo Machiavelli gibi realist kuramcılar, açık savaş yoluyla başkaldırı ve hükümdarların devrilmesi için örtülü bir şekilde düzenleme uygulamalarına kadar çeşitli yöntemleri tartışmıştır. Modern zamanda, örtülü ya da açık bir şekilde yapılan bu tür uygulamalar genel olarak “rejim değişikliği” olarak adlandırılmaktadır.
Soğuk Savaş’ın ilk on yılında, 1950’lerden başlayarak Amerika ve Rusya, sadece Doğu Avrupa’da değil, küresel olarak rejim değişikliği açısından oldukça farklı pozisyondaydılar. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, büyük ölçüde ABD’nin savaş zamanı müttefiklerinin emperyal erişimine dayanan köklü küresel güç yapısı yıkılmaya başlamıştı. Hollanda, İngiliz ve Fransız küresel etkisi, yerel sömürge karşıtı ve milliyetçi hareketler karşısında giderek daha fazla çöktü.
İngiltere, Hindistan, Pakistan, Burma(Myanmar) ve Seylan(Sri Lanka)’a bağımsızlık vermek zorunda kaldı. İngilizler ayrıca Mısır’da artan düşmanlıkla karşı karşıya kaldı ve 1952’de monarşisi devrilerek İngiliz ordusu çıkarıldı. Hollandalılar Endonezya’ya bağımsızlık vermek zorunda kaldılar ve Fransızlar Hindiçin boyunca on yıl süren nüfuz ve siyasi kontrol kaybıyla mücadele ettiler. Bağımsız ancak büyük ölçüde İngilizlerin egemen olduğu Orta Doğu gibi tüm sömürge bölgelerindeki yerli komünist partiler -Sovyet teşvikiyle-, yabancı aktörlerin genişlemesinin reddinde aktif rol oynadılar.
Sovyetler Birliği’ne ideolojik bağları göz önüne alındığında, dünya üzerindeki komünist partiler, özellikle Moskova ve Kominform’dan gelen mesajları ve suçlamaları tekrarlayarak dile getirdikleri için Rus siyasi savaşının kontrollü cepheleri olarak görülmekteydi. Bu mesajlar, emperyal güçlere karşı sürekli bir suçlama içeren, Amerikan ekonomik ve askeri “emperyalizmine” şiddetle karşı çıkan, sürekli, saldırgan ve tekrar eden mesajları içermekteydi.
Batı ulusları içinde ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzeylerindeki görüş, hızla yayılan uluslararası siyasi kaosun sebebinin, agresif yerel devrimci eylemlerinin Sovyetler tarafından desteklenmesiyle birlikte güçlü Sovyet siyasi eylem ağlarının sağladığı ajitasyona dayanmasıydı.
Sovyet KGB (Rusça:Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti)’nin raporlarından çıkarılan bir sonuç, “açık” ve “temiz” ikna genellikle ahlaki olarak tercih edilmesine rağmen, bazen imkansızdır. Eğer her yol denenmesine rağmen görece başarıya ulaşılamadıysa, yani “rejim” değiştirilecekse, uygulayıcı reformcular sıklıkla gizli davranmalı ve eğer bu reformcular yabancı aktörlerce desteklenecekse, bu destek de gizli olmalıdır. Zorunlu kalınması halinde tiran devletlerdeki muhalif gruplara şiddet içermeyen gizli yardım ahlaki olarak gerekçelendirilebilir.
Okuma Sonrası Ahlaki Krizlere İlişkin Kısa Bir Sonuç
Bir ulusa ya da bir devlet adamına verilecek felsefi ya da politik kavramların göreceli değerinin ya da etik sorumlulukların nihai bir testi yoktur. Bunun nedeni, herhangi bir felsefe sistemi veya herhangi bir mantıksal akıl yürütme süreci ile uzlaşılamayan insani meseleler ve ulusal olayların dolaylı veya doğrudan çelişkili olmasıdır. Politik eylemler ahlaki parametlerle değerlendirilemez. Doğru olan, politikada yanlış veya doğru olmadığıdır. Yinelemek gerekirse, herhangi bir faaliyet güvenlik veya refah getiriyorsa, gereklidir. Bu durum ülke ve ulus adına gayet ahlakidir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Agee, P. (1975). Inside the Company. Farrar Straus & Giroux.
Bjola, C., & Murray, S. (2016). Secret Diplomacy. Routledge.
Johnson, L. K. (2014). Essentials of Strategic Intelligence. Praeger.
Machiavelli, N. (2008). Hükümdar. İş Bankası Kültür.
Son yaşanan olaylar ve gelişmeler göstermiştir ki Tayvan, yayılmakta ve etkisini henüz yitirmemiş olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Bütün dünya halen korona virüs pandemisine karşı savaşmaktadır. Yeni bir virüsle karşılaşan bulaşıcı hastalık uzmanları ve hükümet yetkilileri, virüsün ortaya çıkardığı hasarları kontrol etmek ve bu hasarların etkilerimi hafifletmek için yeni önlemler uygulamaya hazırlanmaktadır. Singapur, Güney Kore ve Hong Kong gibi birkaç Asya hükümeti, salgının ilk dalgasını nispeten başarılı bir şekilde kontrol ettikleri için dünya genelinde yankı uyandırdı.
Pasifik Okyanusu’nda yer alan küçük bir adada COVID-19 ile mücadelede eşine az rastlanır bir başarı elde edilmesine rağmen tartışmaların gerisinde kalmıştır. Neden mi? Çünkü bu küçük ada ülkesi olan Formosa Adası veya Tayvan, DSÖ üyesi olmadığı için DSÖ günlük bilgi akışında Tayvan’dan hiçbir açık veri gösterilmemiştir. 73 Tayvanlı ’nın hayatını kaybettiği ve 346 kişinin etkilendiği 2003 SARS salgınından sert bir şekilde hasar alan Tayvan, gelecekteki bir salgın için ciddi hazırlıklar yapmıştır. Böylece Tayvan, Çin’in Wuhan bölgesinden ilk vaka rapor edilir edilmez virüse karşı teyakkuz halinde olmuştur. 20 Ocak’ta Tayvan, tıp ve halk sağlığı uzmanlarından oluşan ve saygın bir epidemiyolog olan Başkan Yardımcısı Dr. Chen Chien-jen ve Dr. Shi-Chung Chen liderliğinde yönetilen bir Merkezi Salgın Komuta Merkezi (CECC) kurmuştur. Ardından gözetim, temas takibi ve izolasyon / karantina hemen uygulanmış ve bunun sonucunda Tayvan, yoğun halk sağlığı önlemleri ile düşük vaka sayısını korumayı başarmıştır. Geni kitlelerin cesaretlerinin kırılmasına rağmen hiçbir tiyatro salonu, alışveriş merkezleri ve en önemlisi okullar kapatılmamıştır.
Shi-Chung Chen ve Chen Chien-jen.
Tayvan, çoğunlukla Avrupa ve Kuzey Amerika’dan dönen öğrenciler veya göçmenler nedeniyle Mart ayı vakalarının artığını tespit etmiştir. Sisteme ilave bir yükler getirilirken, sıkı bir karantina uygulaması takip edilmiştir. Bugün toplam 80.000 kişi tecrit altında ve telefonla takip edilen günlük sıcaklık ve belirti kontrolleri ile bu kişiler izlenmektedir. Karantinaya alınan bir kişinin telefonundan alınan GPS verileri belirli bir aralığın dışındaki bir hareketi gösteriyorsa, kişinin yerini doğrulamak için bir takip telefon görüşmesi yapılmaktadır[1].
Tayvan Ocak ayında COVID-19 RT-PCR testlerine başlamıştır[2]. Başlangıçta salgın bölgesinden dönen kişilere veya ilgili seyahat öyküsü olan semptomatik hastalara testler uygulanmıştır. Komşu Asya ülkelerinde vaka sayısında artış olduğunda, sağlık yetkilileri şiddetli grip olduğu bildirilen hastaların geriye dönük taramalarını yapmıştır. Bu, herhangi bir seyahat öyküsü olmayan ilk vakayı belirlemiştir ki hastanın, başka bir salgın bölgesi olan Zhejiang, Çin’den bir yolcuyla temas eden bir taksi şoförü olduğu ortaya çıkmıştır. CECC, salgının gelişimine bağlı olarak gözetim ve test kriterlerini hızla ayarlamıştır. Son zamanlarda, koku veya tat alma duyusunda bir kayıp olduğunu bildiren hastaların test edilmesi zorunluluk haline getirilmiştir. Günümüz itibariyle 0 vaka bulunmaktadır[3]. Çin’den gelen önceki raporların aksine, kadın hastaların ( ortalama yaş 32) erkek hastalardan (yüzde 57–43) daha fazla olduğu Tayvan’daki hasta demografisi daha genç bir nüfuzu içermektedir[4].
Dikkat çeken nokta ise, hastaların sadece yüzde 49’unda ateş ve yüzde 37’sinde genellikle burun akıntısı olarak adlandırılan rinore belirtisi vardı. Hastaların sadece yüzde 7’si son aşamada olan akciğer iltihaplanması sıkıntısı nedeniyle başvurmuştur. Eklemek gerekirse halka açık alanlarda 1 metreden fazla fiziksel mesafeye dikkat edilmesinin yanı sıra 1 Nisan itibariyle de yüz maskelerinin ulaşımda da kullanılması zorunlu olmuştur. Ocak ayının başlarında Tayvan hükümeti yüz maskeleri ve diğer kişisel koruyucu ekipmanların (PPE) yanı sıra kritik tıbbi malzeme üretimini hızlandırmıştır. Toplumdan ayrı tutulmuş ve aciliyetine göre sıralaması yapılan hastaların herhangi bir negatif artışına karşı basınç odalarının daha iyi kullanılması gibi sofistike planlar planlanmıştır. Ulaşım Bakanlığı tarafından salgın bölgelerinden dönen yolcuları almak için oluşturulan salgın mücadele filosu temas takibini kolaylaştırmak için toplanmıştır. Tayvan’da tedavi bilimi ve aşıların geliştirildiği biyomedikal endüstrisi, Silmitasertib (CX-4945) adlı aşının şu anda araştırılmakta olan umut verici bir aday olduğunu söylemektedir[5]. Tayvan sadece demokrasinin feneri değil aynı zamanda yayılmakta olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Ve görülmüştür ki acımasız otokratik önlemlere gerek yoktur.
Ali Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Alınan önlemler hakkında daha fazla bilgi için bkz. https://www.dw.com/en/taiwan-coronavirus/a-52724523 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )
[2] Test hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.asianscientist.com/2020/04/features/covid-19-diagnostics-explained/ ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )
[3] Vaka sayılarının sıfıra inmesi hakkında haber bülteni için bkz. https://www.taiwannews.com.tw/en/news/3925143 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )
[4] Detaylı bilgi için bkz. https://www.cdc.gov.tw/En ( Erişim Tarihi 30.04.20 )
[5] Geliştirilen aşı hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.taipeitimes.com/News/biz/archives/2020/04/10/2003734311 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )
Deniz Harekat Platformu alanındaki gelişmelere paralel olarak Deniz Karakol uçakları sürekli gelişmektedir. Ülkemiz için de bu kapsamdaki uçakların önem ve kapasitesi özellikle Akdeniz’deki gelişmeler düşünüldüğünde her geçen gün arttığından, Deniz Hava Kuvvetleri envanterine katılmaları düşünülmüştür.
İşte bu kapsamda Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için 6 adet ATR-72-600 Deniz Gözetleme Kabiliyetli Deniz Karakol Uçağı ve 2 adet Genel Maksat Uçağı tedarikini kapsayan 218.682.313 ABD Doları değerindeki anlaşma, Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile İtalyan Alenia Aermacchi Aerei da Transporto Regionale firması arasında 2005 yılında imzalanmış, 2006 yılında ise yürürlüğe girmiştir.
MELTEM-III Projesi kapsamında tedarik edilecek TCB-701 ve TCB-702 kuyruk numaralı 2 adet ATR-72-600 Genel Maksat uçağının, Temmuz 2013 ve Ağustos 2013 tarihilerinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmesi planlanıyor idi. Uçakların Performansa Dayalı Lojistik hizmeti ise 29 Temmuz 2013 tarihi itibariyle başlatılmış idi.
C-72
C-72 adıyla da bilinen ve esasen yolcu uçağı olarak tasarlanan uçak, sonradan yapılan modifikasyonlar ile orta büyüklükte ve menzilde savaş uçağı kapsamına alınmıştır. Kanada üretimi 2 adet motora sahip olan uçak 30 sene performans garantisi sunmaktadır. 4 adet konsol ile 4 ayrı Subay/Astsubay tarafından teknik takdik hizmetlerini yerine getirileceği uçak, halihazırda İtalya ve Pakistan tarafından da kullanılmaktadır. 27m. uzunluk ve kanat açıklığına sahip uçak 23 ton maksimum kalkış ağırlığı ve 7.3 ton faydalı yük taşıma kapasitesiyle öne çıkıyor ve yerli malı SOM füzelerinin de kapasite zorlanarak bu uçakta kullanılabilmesi planlanıyor. 1500m irtifada 10 saat boyunca hiç durmadan uçabilme kabiliyetine sahip olan uçak Deniz Kuvvetlerimizin gücünü hiç şüphesiz arttıracaktır.
2013 yılında yapılan revizyonla uçağın teslimat adedi 6+2 adete çıkartılmıştır. Ancak bir takım problemler nedeniyle teslimat ertelenmiş ancak geçtiğimiz haftalarda alt yüklenici TAİ’ye ilk uçağın teslimatı mümkün olabilmiştir.
Deniz Hava Komutanlığımızın envanterinde şu an 15 uçak ile 35 adet helikopter olmak üzere toplam 50 platform hizmet vermektedir. Meltem 3 proje kapsamında 3 önemli unsur dikkate alınmıştır. İlki denizaltı savunması yapabilme kabiliyeti , Taktik Deniz Resmi Keşif ve Gözetleme faaliyeti, yine ileride önem kazanacak Su Üstü Harbi yapabilecek şekilde füzelerle donatılabilme kabiliyetidir.
Uçaklar:
Hedef Arama ve Kimliklendirme,
Arama Kurtarma,
Kaçakçılık ve Deniz Haydutluğu ile Mücadele,
Çevre Kontrolü ve Deniz Hava Devriyesi,
Münhasır Ekonomik Bölge MEB Devriyesi,
görevlerini icra edebilecektir.
Orta kapasiteli olan bu uçağın daha büyük kapasiteli olan modelleri de ileriki yıllarda envantere kazanılacaktır. Bu uçakların ABD Poseidon P-8 ile Japon Kawasaki P-1 olabileceği askeri uzmanlarca değerlendirilmektedir. Teknik özellikleri birbirine çok yakın olan bu iki alternatiften Japon Kawasaki P-1 maaliyet açısından 170 milyon dolarlık birim fiyatı ile 370 milyon dolarlık ABD li alternatifi Poseidon P-8 den daha cazip duruyor.
II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu teori, Mackinder’in “heartland” teorisine karşı olmamakla beraber, kara ve deniz gücünü savunan teorilerin doğruluğunu kabul eder. Bunlara istinaden, hava gücünün, kara ve deniz gücünü kontrol altına alabileceğini belirtir. Teoriyle ilgili ilk çalışmalar İtalyan Douhet tarafından yapılmasına rağmen, asıl inşa eden isimler General William Mitchell ile hava albayı Harry Sachaklian’dır.[1]
Sachaklian’a göre, “heartland” için yapılan mücadelede karacı ve denizci unsurlar çatışma halindeyse, kazanan taraf havaya hâkim olandır. Üçüncü bir savaş gücü olarak ortaya çıkan hava kuvvetleri belirleyici bir rol oynayacaktır.[2]
Sachaklian ve Mitchell’in teoriyi inşa etmelerinden sonra, konuyla ilgili bir çok teorisyen Hava Hâkimiyet Teorisine yönelik katkılarda bulunmuştur. Katkıda bulunan ve teoriyi geliştiren en önemli isimlerden biri olan Seversky’ye göre, kara ve deniz hâkimiyetini esas alan teoriler niteliğini kaybetmiş, havacılıktaki gelişmeler ulaşım zorluklarını ortadan kaldırarak zaman ve uzaklık terimlerinin niteliğini değiştirmiştir. Maddiyat olarak güçlü olan bir ülke, yer yüzünün neresi olursa olsun mesafe kavramını ortadan kaldıracak ve dünyaya hâkim olacaktır.[3]
Teorisyenlerin ortaya koydukları düşünceler neticesinde şekillenen Hava Hâkimiyet Teorisi özellikle II. Dünya Savaşından sonra dünya düzeninin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu doğrultuda II. Dünya Savaşının gidişatını değiştiren hava saldırıları, hava kuvvetlerinin önemini büyük ölçüde hissettirmiş, küreselleşen dünyada bir devlet için hava kuvvetlerine sahip olmanın gerekliliğini ortaya koymuştur.
Gelişen teknoloji ile havacılık ve uzay alanında yaşanan gelişmelerle beraber teorinin günümüze yansımaları büyük ölçüde hissedilmektedir. Günden güne gelişen hava teknolojisi ileride de etkisini fazlasıyla gösterecek, hâkim güç olma noktasında etkisini yineleyecektir. Modern çağda meydana gelen çatışmalarda askeri kaybın en az verildiği hava saldırıları, etkisinin kara ve deniz savaşlarına nispeten fazla olması sebebiyle tercih edilmektedir.
Yalnızca askeri olarak değil; casusluk, iletişim ve keşif gibi faaliyetler için de kullanılabilen hava sahası, küresel dünya içerisinde değerlendirildiğinde hâkim güç olmak isteyen devletlerin ana önceliği konumundadır. Siber dünyanın hayret verici gelişimi ile önemini daha da artıran havacılık alanı, uzaya uyduların gönderilmesinden, keşif yapılmasına kadar uçsuz bucaksız bir alanı kapsamaktadır. Bu bağlamda ortaya koyulan bu teori, uzunca bir süre geçerliliğini kaybetmeyecek gibi görünmektedir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] İsmail Hakkı İşcan, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, C.1, S.2 (2004): 66.
[2] Osman Coşkun, “Türkiye’nin Jeopolitik ve Stratejik Konumuna İlişkin Öğrenci Görüşleri (Gazi Üniversitesi Örneği)”, (Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2015), 37.
[3] Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hâkimiyeti Projesi ve Büyük Ortadoğu Projesi”, Akademik ORTA DOĞU, C.3, S.2 (2009), 135.
[/vc_toggle]
[irp posts=”25210″ name=”Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisi Nedir?”]
Dünyanın 150’den fazla ülkesinde tespit edilen koronavirüs salgını, Çin’de ortaya çıkmasından 3 ay sonra Türkiye’de de görüldü. Koronavirüs ile ilgili bilmeniz gerekenler, koronavirüs aşısı bulduğunu açıklayan ülkeler, virüslerin nesneler üzerindeki yaşam süresi, 14 gün kuralı ve birçok başlık ile birlikte Türkiye ağırlıklı tüm koronavirüs gelişmelerini bu başlık altında güncelleyeceğiz.
Koronavirüs Son Durum [TIMELINE]
Tarihlere göre Türkiye’deki koronavirüs vaka sayıları:
Toplam Test Sayısı: 1.234.724 Vaka: 131.744 – Ölüm: 3.584
Türkiye
Test Sayısı
Vaka Sayısı
Vaka Artış
Ölüm
6 Mayıs
30.303
131.744
+2.253
64
5 Mayıs
33.283
129.491
+1.832
59
4 Mayıs
35.771
127.659
+1.614
64
3 Mayıs
24.001
126.045
+1.670
61
2 Mayıs
36.318
124.375
+1.983
78
1 Mayıs
41.431
122.392
+2.188
84
30 Nisan
42.004
120.204
+2.615
93
29 Nisan
43.498
117.589
+2.936
89
28 Nisan
29.230
114.653
+2.392
92
27 Nisan
20.143
112.261
+2.131
95
26 Nisan
30.177
110.130
+2.357
99
25 Nisan
38.308
107.773
+2.861
106
24 Nisan
38.351
104.912
+3.122
109
23 Nisan
40.962
101.790
+3.116
115
22 Nisan
37.535
98.674
+3.083
117
21 Nisan
39.429
95.591
+4.611
119
20 Nisan
39.703
90.980
+4.674
123
19 Nisan
35.344
86.306
+3.977
127
18 Nisan
40.520
82.329
+3.783
121
17 Nisan
40.270
78.546
+4.353
126
16 Nisan
40.427
74.193
+4.801
125
15 Nisan
34.090
69.392
+4.281
115
14 Nisan
33.070
65.111
+4.062
107
13 Nisan
34.456
61.049
+4.093
98
12 Nisan
35.720
56.956
+4.789
97
11 Nisan
33.170
52.167
+5.138
95
10 Nisan
30.864
47.029
+4.747
98
9 Nisan
28.578
42.282
+4.056
96
8 Nisan
24.900
38.226
+4.117
87
7 Nisan
20.023
34.109
+3.892
76
6 Nisan
21.400
30.217
+3.148
75
5 Nisan
20.065
27.069
+3.135
73
4 Nisan
19.664
23.934
+3.013
76
3 Nisan
16.160
20.921
+2.786
69
2 Nisan
18.757
18.135
+2.456
79
1 Nisan
14.396
15.679
+2.148
63
31 Mart
15.422
13.531
+2.704
46
30 Mart
11.535
10.827
+1.610
37
29 Mart
9.982
9.217
+1.815
23
28 Mart
7.641
7.402
+1.704
16
27 Mart
5.698
3.629
+2.069
17
26 Mart
7.286
3.629
+1.196
16
25 Mart
5.035
2.433
+561
15
24 Mart
3.952
1.872
+343
7
23 Mart
3.672
1.529
+293
7
22 Mart
20.345 (Bugüne kadarki test sayısı)
1.236
+289
9
21 Mart
2.953
947
+277
12
20 Mart
3.656
670
+311
5
19 Mart
1.981
359
+168
2
18 Mart
Bilinmiyor
191
+93
1
17 Mart
Bilinmiyor
98
+51
1
16 Mart
Bilinmiyor
47
+29
–
15 Mart
Bilinmiyor
18
+12
–
14 Mart
Bilinmiyor
6
+1
–
13 Mart
Bilinmiyor
5
+4
–
12 Mart
Bilinmiyor
Yeni Vaka Yok
–
–
11 Mart
Bilinmiyor
1
–
–
Koronavirüs ile İlgili Aşı Geliştirdiğini İddia Eden 9 Ülke ve Aşı Süreçleri
1.) Almanya: Trump’ın para teklif ettiği, AB’nin fonladığı Alman biyoteknoloji şirketi CureVac’ın sonbahara kadar aşı geliştirebileceği Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen tarafından duyurulmuştu. Trump’ın aşıyı geliştirmeyi başarabilecek en yakın şirket olarak gördüğü CureVac’a para teklif ederek, muhtemel aşının münhasır haklarının ABD’nin tekelinde kalmasını istediği iddia edildi.
2.) Çin: Onay alınmasının ardından nisan sonunda klinik denemelere başlanacağını duyuran Çinli heyetin başında ebola salgınına karşı aşı geliştiren ekibe liderlik eden Çin Askeri Tıp Bilimleri Akademisi’nden Chen Wei bulunuyor.
3.) Fransa: Sıtma ilacı ile koronavirüsün ortadan kaldırılabileceğini söyleyen Marsilya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli Profesör Didier Raoult, tedavi ettiği koronavirüsü taşıyan 24 hastanın Plaquenil ilacı almaya başladıktan 6 gün sonra dörtte üçünde virüsün kaybolduğunu belirtti.
4.) Avusturya: Sıtma ve HIV tedavisinde kullanılan iki ilaçtaki etken maddelerin bazı koronavirüs hastalarında yapılan denemelerde işe yaradığını söyleyen Avustralyalı bilim insanları ilacı bulduklarını ve testler için başvuru yaptıklarını duyurdu.
5.) İsrail: Ülkedeki Biyolojik Araştırma Enstitüsü’nün yakın zamanda koronavirüs aşısını geliştirdiklerini duyuracağını yazan İsrail basınını İsrail Savunma Bakanlığı yalanladı.
6.) Belçika: Gent Üniversitesi Biyoteknoloji Merkezi, Covid-19 virüsünün laboratuar ortamında etkisiz hale getirmeyi başardıklarını açıkladı ancak bunun ilaç için bir temel oluşturduğunu, çalışmaların devam ettiğini vurguladı.
7.) Hindistan: Ülkede koronavirüs teşhisi konan İtalyan turiste, kronik akciğer hastası olmasına rağmen domuz gribi, sıtma ve HIV anti-viral ilaçlarla yapılan tedavide başarıya ulaşıldığı açıklandı.
8.) Hollanda: Koronavirüse karşı özel antikor geliştirmeyi başaran ilk kişiler Hollandalı bilim insanları oldu. Buluş ile virüse karş özel ilaç üretilebilir ve insanların kendi kendilerini test etmeleri sağlanabilir.
9.) ABD: ABD Savunma Bakanlığının desteklediği Kanadalı Medicago şirketi, aşıyı geliştirdiklerini onay alınması halinde ayda 10 milyon aşı üretilebileceğini açıkladı. Ancak şirket, bürokratik engeller kaldırılırsa aşının en erken Kasım ayında hazır olacağını belirtti.
Singapur ile ortak çalışma yürüten ABD’li şirket, virüsü daha az zararlı hale getirebilen mutasyonu gerçekleştiren proteini bulduklarını, böylece aşı sürecinin hızlanabileceğini açıkladı.
18 Mart: Dünya genelinde;
Toplam vaka: 216.448
Ölüm: 8.894
İyileşen: 84.402
En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.237), İtalya (2.978), İran (1.135), İspanya (638) ve Fransa (264)
Veri tarihi: 18.03.2020 – 23.21
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Azap, “Türkiye kritik olgu eşiği olan 100’e ulaştı. Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız” dedi. Azap, “Türkiye’nin bu salgını kontrol edebilecek sağlık alt yapısı, özveriyle çalışan bilgili ve deneyimli sağlık çalışanları olduğunu biliyoruz. Vatandaşlarımızın da desteği ile en az sayıda vaka ile bu salgını atlatacağımızı umuyorum.” ifadelerini kullandı.
17 Mart: Dünya genelinde;
Toplam vaka: 196.639
Ölüm: 7.893
İyileşen: 80.840
En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.230), İtalya (2.503), İran (988), İspanya (533) ve Fransa (148)
Veri tarihi: 18.03.2020 – 00.20
Türkiye’nin uçuş yasağı koyduğu 20 ülkede koronavirüs vakaları ve ölüm oranları.
Ülke
Vaka Sayısı
Ölen Sayısı
1
Çin
81.058
3.230
2
İtalya
27.980
2.158
3
İran
14.991
853
4
İspanya
11.279
499
5
Güney Kore
8.320
81
6
Almanya
7.689
20
7
Fransa
6.664
148
8
İsviçre
2.330
21
9
İngiltere
1.553
56
10
Norveç
1.419
3
11
Hollanda
1.416
24
12
İsveç
1.140
7
13
Avusturya
1.132
3
14
Belçika
1.058
10
15
Danimarka
1.007
4
16
Birleşik Arap Emirlikleri
98
–
17
Suudi Arabistan
133
–
18
Mısır
166
4
19
İrlanda
223
2
20
Irak
133
10
16 Mart: Türkiye’de yeni vaka sayısı 29 kişi artarak 47’e ulaştı. Son 29 vakanın tamamının doğrudan ve dolaylı olarak ABD, Ortadığu ve Avrupa teması olduğu, 3’ünün ise Umreden döndüğü belirtildi.
İngiltere, İsviçre, Suudi Arabistan, Mısır, İrlanda ve Birleşik Arap Emirlikleri ile uçuşların yasaklanmasıyla uçuş yasağı uygulanan ülke sayısı 20 oldu.
Camilerde cemaat ile namaz kılınması ve Cuma namazı askıya alındı.
Laboratuvar sayısı 6’dan 16’ya çıkarıldı.
Virüs tespit kitinin ülkenin bütün dağıtılması kararı alındı.
Uçuş yasağı olan ülkeler:
Çin, İran, Irak, İtalya, Güney Kore, Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç, Hollanda, Mısır, İngiltere, İsviçre, Suudi Arabistan, İrlanda, Birleşik Arap Emirlikleri
Dünya genelinde;
Toplam vaka: 181.355
Ölüm: 7.118
İyileşen: 78.085
En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.217), İtalya (2.158), İran (853), İspanya (342) ve Güney Kore (75)
Koronavirüs haritası – 17 Mart 2020
15 Mart: Yeni 12 vakanın eklendiğini açıklayan Sağlık Bakanı Koca, toplam 18 vaka olduğu belirtti.
Almanya, İspanya, Fransa, Avusturya, Norveç, Danimarka, İsveç, Belçika ve Hollanda’dan Türkiye’ye yapılan uçuşlar 16 Mart itibarıyla durduruldu.
Pavyon, diskotek, bar ve gece kulüplerinin faaliyetleri geçici olarak durduruldu.
14 Mart: 6. vaka görüldü. Hastanın Umre’den Türkiye’ye gelen bir yurttaşımız olduğu belirtildi.
Korona danışma hattı (184) oluşturuldu.
İran ile demir ve karayolu ulaşımı kapatıldı. Gürcistan arasındaki Sarp sınır kapısının yolcu trafiğine karşılıklı kapatılmasına karar verildi.
13 Mart: 5 vaka olduğu duyuruldu.
Azerbaycan, Gürcistan, Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç ve Hollanda ile uçuşlar askıya alındı.
Özel kreş ve çocuk kulüpleri ileri bir tarihe kadar kapatıldı.
12 Mart: ilkokul, ortaokul ve liselerde bir hafta üniversitelerde ise 3 hafta eğitime ara verildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt dışı ziyaretleri ertelendi.
Kamu görevlilerinin yurt dışına çıkışı izne tabi oldu.
Nisan ayının sonuna kadar tüm spor müsabalarının seyircisiz oynanması kararlaştırıldı.
11 Mart: İlk koronavirüs vakası Türkiye’de görüldü. Kişinin Avrupa temaslı olduğu vurgulandı.
Koronavirüs Hakkında Mutlaka Bilmeniz Gereken 9 Bilgi
1.) Aralık 2019’da ilk vaka Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan kentinde görüldü. Virüsün çıkış noktası Wuhan’daki “Huanan Balık Pazarı” olarak gösterilse de bu hala teyide muhtaç bir bilgi.
13 Ocak 2020’de yeni tip koronavirüsün adı “COVID-19” olarak tanımlandı.
2.) Dünya genelinde ilk importe vaka 13 Ocak’ta Tayland’da 61 yaşındaki bir kadından, ikinci vaka ise bir gün sonra Japonya’da 30 yaşındaki bir erkekte görüldü.
3.) Virüs size bulaştıktan sonra 2-14 gün arasında kuluçka dönemi yaşıyor ve belirtilerini gösteriyor. Herkesin artık bildiği koronavirüsün en yaygın belirtileri yüksek ateş, kuru öksürük ve halsizlik. İleri safhalarda ise solunum yetmezliği görülüyor. Diğer belirtiler ise boğaz ağrısı, burun akıntısı ve ishal olarak biliniyor.
Sağlık Bakanlığı
4.) Virüs hayvandan insana ve insandan insana buluşan, insanı etkileyen 7. corona çeşidi.
5.)Koronavirüsün ölüm oranı yüzde 2. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre virüsün bulaştığı hastaların yaklaşık yüzde 85’i özel bir tedaviye ihtiyaç duymadan kendi kendine iyileşiyor. Korkutan ve ölüm ile ilgili en dikkat çeken verilerden biri ise virüsün bulaştığı her 6 insandan birinde ciddi solunum güçlüklerinin görülmesi.
6.) 2003’te ortaya çıkan ve şu anki koronavirüs (COVID-19) ile benzerlik taşıyan SARS salgınında hastalığa yakalanan 10 kişiden 1’i hayatını kaybetmişti. COVID-19’da bu durum SARS’ın 5’e biri kadar ancak COVID-19 SARS’tan 6-7 kat daha hızlı yayılıyor. SARS 28 ülkede görünürken, COVID-19 vakaları şu an (16 Mart) 153 ülkede tespit edildi.
COVID-19 ve SARS virüslerinin ölümcül vaka oranları [TIME] – 9 Mart 20207.) Normal gribin ölüm oranı yüzde 0,1 ancak dünya genelinde görüldüğü için ölüm rakamları her yıl 500 bine yaklaşıyor. Koronavirüsün gripten daha az tehlikeli olduğunu söyleyenler için kaba bir hesap yapılırsa;COVID-19 tüm dünyada görülürse ve dünya nüfusu 7 milyar olarak hesaplanırsa (ölüm oranı yüzde 2) her yıl 140 milyon insanın ölümüne neden olabilir.8.) En çok merak edilen konuların başında koronavirüsün aşısı veya tedavisi geliyor. 11 Şubat’ta Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Ghebreyesus, virüse karşı geliştirilecek ilk aşının 18 ayda tamamlanabileceğini söyledi.
Tedros Adhanom Ghebreyesus
9.) Virüsün ortaya çıktığının duyurulmasından 90 gün sonra Türkiye’de ilk koronavirüs vakası görüldü. Bu kişinin ismi açıklanmasa da Avrupa’dan gelen bir Türk olduğu 11 Mart’ta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.
İlk Vakanın Duyurulmasında Önce Türkiye’nin Koronavirüs Mücadelesi
29 Şubat: Çin, İran, Irak, Güney Kore ve İtalya’dan Türkiye’ye uçuşlar durduruldu.
27 Şubat: Doğu ve güneydoğu sınır kapılarında sahra hastaneleri kuruldu.
23 Şubat: İlk koronavirüs vakasının 19 Şubat’ta İran’ta tespit edilmesinden 4 gün sonra Türkiye-İran geçişleri tamamen durduruldu.
21 Şubat: Virüs tespit edilen İran eyaletlerinden gelen yolcularından Türkiye’ye girişi yasaklandı.
11 Şubat: Geliştirilen Türk yapımı ‘tanı kitiyle’ 90-120 dakikada yeni koronavirüs test sonuçlarına ulaşılabildiği açıklandı.
6 Şubat: Yurt dışından gelen tüm yolcular termal kamera kontrolünden geçirilmeye başlandı.
3 Şubat: Çin ile yapılan uçuşlar durduruldu.
1 Şubat: Çin’in Vuhan kentinde yaşayan 32’si Türk, 6’sı Azerbaycan, 3’ü Gürcistan ve biri Arnavutluk vatandaşı olmak üzere 42 kişi Koca Yusuf askeri uçağıyla Türkiye’ye getirildi.
24 Ocak: Liman ve havalimanlarında 24 saat boyunca sağlık personeli bulundurulmaya başlanırken, Çin’den gelen tüm uçuşlar için termal kamera taraması uygulaması hayata geçti.
22 Ocak: İlk koronavirüs vakasının resmen Çin’de adının konmasından 10 gün sonra termal kameralar havalimanlarında devreye sokuldu. Wuhan’dan İstanbul’a yapılan uçuşlar durduruldu.
Koronavirüs Aşısını Bulduğunu Açıklayan Ülkeler
Aralık 2019’dan bu yana herkesin beklediği koronavirüs aşısı ile ilgili birçok ülke ilerleme kaydettiğini açıkladı. İlk önce aşının virüse karşı vücutta nasıl bir savunma mekanizması oluşturduğuna değinelim. Aşılar, virüsleri insan vücudunun bağışıklık sistemine tanıtıyor. Bağışıklık sistemi virüsle mücadele etmeyi öğrendikten sonra şayet virüse bulaşırsa ya da daha önce bulaşmışsa enfeksiyonla nasıl mücadele etmesi gerektiği konusunda tecrübe kazanmış oluyor ve virüsü öldürüyor ya da zararsız hale getiriyor.
Codvid-19 olarak nitelendirilen virüsün hızlı bir şekilde genetik yapısını çıkaran Çinli bilim adamları, bu bilgileri Dünya Sağlık Örgütü ile paylaştı. Bu nedenle aşı çalışmaları hız kazanırken, her geçen gün neticeye ulaşılacağı konusunda umutlar artmaya başladı.
Şu ana kadar koronavirüse karşı 9 ülke Covid-19 virüsünün tedavisini ve ilacını bulduklarını duyurdular. Fakat henüz virüse karşı doğrudan etki eden bir tedavi yöntemi ortaya çıkmadı.
Bu ülkeler Küba, İran, İsrail, Belçika, Rusya, İngiltere, Avustralya, ABD ve Çin.
İngiltere’de koronavirüs aşısının fareler üzerinde başarılı olduğu belirtilirken, Avustralya iki ilacın corona virüs tedavisinde kullanılabileceğini açıkladı.
Virüsler Nesneler Üzerinde Ne Kadar Süre Yaşar?
Koronavirüs en uzun süre plastiklerin üzerinde yaşayabiliyor. Kaliforniya ve Princeton Üniversitelerinin araştırmalarına göre koronavirüsün nesnelerin üzerinde yaşam buldukları zaman;
Bakır: 3 saat
Karton: 24 saat
Çelik: 48 saat
Plastik: Yaklaşık 70 saat
14 Gün Kuralı Nedir?
Sağlık Bakanlığı’nın sık sık vurguladığı ’14 gün kuralı’ yurt dışından gelenlerin uygulaması gerektiği, Türkiye’ye ayak basar basmaz evde geçirmeleri gerektiği süreyi tanımlıyor. Virüsün kuluçka süresinin 14 gün olması nedeniyle böyle bir vaktin belirlendiği kuralda, kişiler evde kimse ile yakın temasta bulunmadan, hatta tek başına, kendini izole etmesi gerekiyor.
Kapalı ortam sık sık havalandırılmalı,
Asgari kişi ile temas kurulmalı ki bu temas maske ve eldiven ile gerçekleşmeli,
Yaşlı ve kronik hastalarla hiçbir şekilde iletişime geçilmemeli,
Eller bol bol sabun ile yıklanmalı,
Evden çıkılmamalı ancak çıkılacaksa mutlaka maske ve eldiven takılmalı,
Hiçbir şekilde misafir kabul edilmemeli,
Şayet bu zaman zarfında soğuk algınlığı belirtileri ile karşılaşılırsa acile doktora başvurulmalı.
Koronavirüse Karşı Bağışıklığı Güçlendirmenin Püf Noktaları
Düzenli bir uyku düzeni ile günde en az 7-8 saat uyumak gerekiyor. Bununla birlikte yeme-içme ve günlük öğünlerde sağlıklı ürünler tercih edilmeli.
Sigara ve alkol kullanıyorsanız en aza indirilmeli, hatta tamamen bırakılmalı. Bağışıklık sisteminin en büyük düşmanı bu ikisi.
Bol sebze ve meyve tüketilmeli, egzersiz yapılmalı.
Virüsün özellikle sosyal medyada yazılanlar ile birlikte kaosa sebebiyet vermesi herkeste bir gerginlik yarattı. Bu nedenle strese girilebiliyor. Buna dikkat edilmeli. Şu anda salgından korkanlar için ‘koronafobi’ teşhisi koyulmaya başlandı.
*Virüsü doğrudan öldüren şey elleri bol bol sabunla yıkamak.
Kolonya Koronavirüsü Öldürür mü?
İçerisinde yüzde 80 alkol barındıran kolonyaların sabun ile el yıkamak kadar etkili olmadığı belirtilse de virüsleri öldürdüğü ve koronavirüse karşı kullanılması gerektiği uzmanlar tarafından tavsiye ediliyor.
Bir Kırgız atasözü der ki: Bahadır ölse bir ölür, korkak ölse bin ölür. Türk tarihinde bahadırlık yalnızca erlere değil hatunlara da mahsus bir özelliktir. Bu noktada İskit kraliçesi Tomris zirvede olsa da her Türk hakanının eşi hatta her Türk kadını birer bahadırdır. Türk kadını, geçmişten bugüne bu özelliğini; yönetimde, savaş meydanlarında ve birçok alanda ortaya koymuştur. İşte o bahadır kadınlardan birisi de Kurmancan Datka’dır.
Kurmancan, Kırgızistan’ın bugünkü Oş şehri yakınlarındaki Madı köyünde 1811’de doğmuştur. Çiftçi bir ailenin kızıdır. Babası Mamıtbay, onu, töreli ve geleneklerine bağlı büyütmüş ve aynı zamanda ilmî her konuda da yetişmesinde katkı sağlamıştır. Babasının desteği ve aldığı eğitimlerle birlikte Kurmancan’ın liderlik vasıfları öne çıkmış ve bu özellikleriyle de yaşadığı toplumun kendine olan sevgisini arttırmıştır. Dönemin Hokand Hanlığı’nın komutanı olan Alimbek Datka’nın da, Kurmancan’ın bu özellikleri ve güzelliği dikkatini çekmiş ve 1832’de evlilikleri gerçekleşmiştir.
Alimbek yönetim işlerinde ve hemen hemen her konuda hatunu Kurmancan ile istişare etmiş ve desteğini almıştır. Hatta Kurmancan hanlıktan edindiği istihbaratlar yoluyla Alimbek’in birçok kez suikastten kurtulmasını sağlamıştır. Alimbek hanlığın merkezinde bulunurken, Kurmancan, Alay denilen bölgede ikamet etmektedir ve eşine buradan destek sağlamaktadır. Ancak iç çekişmelerin durulmak bilmediği ve Rus baskılarının sürdüğü Hokand Hanlığı’nda, Alimbek Datka 1862’de bir suikastin kurbanı olmuştur. Eşinin vefatından sonra o döneme kadar sadece erkeklere verilen bir unvan olan datka, yetenekleriyle öne çıkan Kurmancan’a layık görülmüştür.
Datka, Hokand ve Buhara hanlıkları zamanında yönetimin en üst kademesini ifade eden bir ünvandır. Nitekim Kurmancan’a Buhara şeyhülislamının fetvası ile 1876’da datka ünvanı verilmiştir. O artık Kurmancan Datka’dır. Halk tarafından da sevilen Datka, yönetimde etkili bir rol oynamıştır. Hiçbir şartta Rus baskısına boyun eğmemiştir. Nitekim o sıralar Rusların Türkistan’da işgal girişimleri devam etmektedir. Bu noktada bölgedeki Hive, Hokand ve Buhara hanlıkları arasındaki anlaşmazlıklar Ruslar için bir fırsat olmuştur. Böylece aralıklarla Hokand da dahil olmak üzere hanlıklar işgal edilmiştir. Ancak Kurmancan Datka yönetimindeki Alay bölgesi özgür kalmıştır. Alay’da Kırgızları teşkilatlandıran Datka, Ruslara karşı zafer elde etmiştir. Yine Ruslara karşı bir harekat planı yapılmaktadır ancak İmam Kulu adında bir hainin bu bilgileri Ruslara aktarması tüm planı bozmuştur. Kurmancan esir düşmüştür. Bunun üzerine Ruslarla bir anlaşma yapılmıştır. Kurmancan’ın talebiyle anlaşma görüşmeleri kendi köyü olan Madı’da yapılmıştır.
Kurmancan Datka, Kırgız Türkleri adına Ruslarla 5 maddeden oluşan bir şartnamede anlaşmıştır. Bu maddelerin özüne baktığımız zaman Kurmancan bölgenin özerk yönetimini sağlamıştır. Datka, Alay bölgesini vefat tarihi olan 1 Şubat 1907’ye kadar yönetmiştir. Kırgızlar tarafından Alay Kraliçesi olarak da anılmıştır ve anılmaktadır.
Bu yıl vefat yıl dönümünde de (1 Şubat 2020) Kurmancan Datka başkent Ankara’da anılmıştır. Törene katılan Kırgızistan Ankara Büyükelçisi Kubanıçbek Ömüraliyev “Kurmancan Datka, 19. asırda Rusya Çarlığı’nın büyük baskısına maruz kaldı. Ancak, Kırgızların bağımsızlığı için oğlunu bile feda etmiştir. Datka, Türk dünyası için bulunmaz bir değerdir.” açıklamasında bulunmuştur. Bu yazı vesilesi ile de, Türk dünyası kadınlarına adeta bir yol gösterici olan Kurmancan Datka’yı saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aiperi Seiitbekova, Türkistan’ın Efsanevi Kadın Kahramanı, https://www.turktoyu.com/turkistan-in-efsanevi-bir-kadin-kahramani-kurmancan-datka.
Asya’nın İlk Kadın Generali: Kurmancan Datka, https://orhaajans.com/asyanin-ilk-kadin-generali-kurmancan-datka/ , 01.02.2018.
Başkentte Türkistan tarihinin efsane kadın lideri Kurmancan Datka anıldı, https://www.trtavaz.com.tr/haber/tur/avrasyadan/baskentte-turkistan-tarihinin-efsane-kadin-lideri-kurmancan-datka-anildi/5e35c28f01a30a2ed4e56af2, 01.02.2020.
Cihangir Demir, Kurmancan Datka: Tarihe Damga Vurmuş Bir Türk Kadın, https://www.altayli.net/tarihe-damgasini-vurmus-bir-turk-kadin-kurmancan-datka.html, 22.01.2013.
İnsanlar komünizm ve sosyalizmi aynı gibi algılayıp bu iki kavramı birbirlerinin yerine kullanırlar. Ancak bu iki kavram ekonomik ve politik açıdan birbirlerinden farklıdırlar. İki kavramın ortak noktası ise Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının sömürülmesine karşı yapılan protestolardan gelmesidir.
Ekonomik ve sosyal politikaları farklılık gösterse de ideolojik olarak kapitalizme karşı olan birkaç modern ülke ya komünist ya da sosyalist olarak algılanmaktadır. Çağdaş politik tartışmaları anlamak için komünizm ve sosyalizm arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları bilmek önemlidir.
Komünizm ile Sosyalizm Arasındaki Farklar
Komünizmde “herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” anlayışı vardır. Sosyalizmde “herkesin yeteneğinden katkısına göre” anlayışı vardır.
Ekonomi yönetimi her ikisinde de merkezi hükümet tarafından yapılır.
Komünizmde tüm ekonomik kaynaklar kamuya aittir ve hükümet tarafından kontrol edilmektedir. Bireylerin kişisel mülkiyeti veya varlığı yoktur. Sosyalizmde bireylerin kişisel mülkiyeti vardır ancak tüm sanayi ve üretim, demokratik olarak seçilmiş hükümete aittir.
Komünizmde üretim, tüm temel insan ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir ve ücretsiz olarak insanlara dağıtılır. Sosyalizmde üretim, bireysel ve toplumsal ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir ve bireysel yetenek ve katkıya göre dağıtılır.
Komünizmde sınıf ayrımı yoktur. Diğer çalışanlardan daha fazla kazanma olanağı neredeyse yoktur. Sosyalizmde ekonomik olarak farklı sınıflar vardır ama bu fark azaltılmaktadır. Bazı insanların diğerlerinden daha fazla kazanması mümkündür.
Komünizm ve sosyalizm, Sanayi Devrimi sırasında işçilerin varlıklı işletmeler tarafından sömürülmesine karşı çıkan protestolardan doğdu. Her ikisi de tüm mal ve hizmetlerin, özel sektör işletmelerinden ziyade hükümet kontrolündeki kurumlar veya kolektif kuruluşlar tarafından üretileceğini varsayar. Buna ek olarak, merkezi hükümet, arz ve talep konuları da dahil olmak üzere ekonomik planlamanın tüm yönlerinden sorumludur.
Komünist toplumda hükümet, insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak gıda, giyecek, barınma ve diğer ihtiyaçların çoğunu veya tamamını sağlar. Sosyalizm, insanların ekonomiye olan bireysel katkı düzeylerine göre kazanç sağlaması temeline dayanmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=alg5f2JdFVk
Komünizm, mülk ve kaynakların çoğunun veya tümünün toplu olarak bireysel vatandaşlar yerine sınıfsız bir topluma ait olduğu ekonomik, politik ve sosyal bir sistemdir. Alman filozof, iktisatçı ve politik teorisyen Karl Marx’ın 1848’de yayınlanan kitabı “Komünist Manifesto” da geliştirdiği teoriye göre, komünizm, tüm insanların eşit olduğu ve bireysel olarak paraya ya da birikime gerek olmayan bir toplumla sonuçlanır. Merkezi hükümetin tüm üretim araçlarını kontrol ettiği ekonomik düzende özel mülkiyete yer yoktur. Ekonomik dağılım insanların ihtiyaçlarına göre yapılır. Beyaz ve mavi yakalı işçiler ile kırsal ve kentsel kültürler arasındaki sosyal sürtünme ortadan kaldırılacak, böylece her insan en yüksek insan potansiyelini elde edecektir.
Marx, 1875’te komünizmi özetlemek için “herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” ifadesini kullanmıştır.
Sosyalizm
Sosyalizm, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet aracılığıyla her bireyin emek, girişimcilik, sermaye malları ve doğal kaynaklardan eşit bir pay aldığı ekonomik bir sistemdir. Özünde, sosyalizm, tüm insanların doğal olarak işbirliği yapmak istedikleri varsayımına dayanır, ancak bunu kapitalizmin rekabetçi doğasıyla yapmaktan kaçınır.
Sosyalizm, toplumdaki herkesin üretim faktörlerine eşit olarak sahip olduğu ekonomik bir sistemdir. Mülkiyet, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet aracılığıyla elde edilir. Aynı zamanda herkesin hisse sahibi olduğu bir kooperatif veya kamu şirketi olabilir. Güdümlü ekonomide olduğu gibi, sosyalist hükümet de kaynakları hem bireylerin hem de bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına göre tahsis etmek için merkezi bir planlama uygular. Ekonomik çıktı her bireyin kabiliyetine ve katkı düzeyine göre dağıtılır.
1980’de Amerikalı yazar ve sosyolog Gregory Paul, Marx’ın komünizmi tanımlarken kullandığı “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ifadesini “herkesten yeteneğine göre, herkese katkısına göre” ifadesiyle değiştirerek sosyalizmi tanımlamış ve bir bakıma da Marx’a olan saygısını göstermiştir.
Sosyalist Demokrasi
Demokratik sosyalizm, hem toplumun hem de ekonominin demokratik bir şekilde yürütülmesi gerekirken, kapitalizmde olduğu gibi bireysel refahı teşvik etmek yerine, insanların bir bütün olarak ihtiyaçlarını karşılamaya adanmış olmalarını gerektiren ekonomik, sosyal ve politik bir ideolojidir. Demokratik sosyalistler, toplumun kapitalizmden sosyalizme geçişini, ortodoks Marksizm ile karakterize edilen devrimden ziyade mevcut katılımcı demokratik süreçlerle olabileceğini savunuyorlar. Konut, kamu hizmetleri, toplu taşıma ve sağlık gibi evrensel olarak kullanılan hizmetler hükümet tarafından, tüketim malları ise kapitalist bir serbest piyasa tarafından dağıtılır.
Yeşil Sosyalizm
Yakın zamandaki çevre hareketinin ve iklim değişikliği tartışmalarının artmasının bir sonucu olarak yeşil sosyalizm ya da “eko-sosyalizm” ekonomik vurgusunu doğal kaynakların korunması ve kullanılmasına yapmaktadır. Bunun ancak en fazla kaynak tüketen şirketlerin devlet mülkiyetine girmesiyle elde edilebileceğini belirtir. Yenilenebilir enerji, toplu taşıma ve yerel kaynaklı gıdalar gibi “yeşil” kaynakların kullanımı vurgulanır veya zorunlu tutulur. Ekonomik üretim, gereksiz tüketim mallarının boşa harcanması yerine insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanır. Yeşil sosyalizm, istihdam durumlarına bakılmaksızın, tüm vatandaşlara genellikle garantili asgari bir gelir sağlar.
Komünist Ülkeler
Ülkeleri komünist ya da sosyalist olarak sınıflandırmak zordur. Bazı ülkeler Komünist Parti tarafından yönetilirken, kendilerini sosyalist devlet olarak ilan ederler ve sosyalist ekonomi ve politikanın birçok yönünü kullanırlar. Küba, Çin ve Kuzey Kore siyasi yapıları nedeniyle genellikle komünist ülke olarak kabul edilir.
Çin
Çin Komünist Partisi, bütün endüstriyi kontrol ediyor ve başarılı bir şekilde büyüme sağlıyorlar. Sağlık ve ilköğretim hükümet tarafından halka ücretsiz sağlanıyor. Ancak konutlarda rekabetçi bir kapitalist sistem hüküm sürüyor.
Küba
Küba Komünist Partisi sanayinin çoğuna sahip ve halk devlet için çalışıyor. Sağlık ve ilköğretim ücretsiz olarak devlet tarafından karşılanıyor. Konutlar ya ücretsiz olarak halka veriliyor ya da devlet bu konuda maddi yardım sağlıyor.
Kuzey Kore
Komünist Parti tarafından 1946’ya kadar yönetilen Kuzey Kore artık “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Sosyalist Anayasası” altında faaliyet gösteriyor. Hükümet, tüm tarım arazilerini, işçileri ve gıda dağıtım kanallarını yönetmektedir. Devlet tüm vatandaşlarına ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti vermektedir. Özel mülkiyet yasaktır. Bunun yerine, hükümet insanlara devlete ait evleri atama ile verir.
Laos
Lao Demokratik Cumhuriyeti, Vietnam ve Sovyetler Birliği’nin desteklediği bir devrimin ardından 1975’te komünist bir ülke oldu. Ülke önceden monarşiyle yönetiliyordu. Hükümet büyük ölçüde Marksist ideallere dayanan tek partili bir sistemi destekleyen askeri generaller tarafından yönetiliyor. 1988 yılında, ülkede bazı özel mülkiyet biçimlerine izin verilmeye başladı ve 2013 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı.
Vietnam
Vietnam, Birinci Çinhindi Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen 1954’deki bir konferansda bölündü. Bölünmenin geçici olması bekleniyordu fakat Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Kuzey Vietnam komünist bir ülke oldu.
Yirmi yıl süren savaşın ardından, Kuzey ve Güney Vietnam birleşerek tek bir komünist ülke haline geldi. Diğer komünist ülkeler gibi Vietnam da son yıllarda kapitalist bir piyasa ekonomisine yönelmeye başladı.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
The Differences Between Communism and Socialism by Robert Longley
Engels, Frederick (1847). “Principles of Communism.”
Bukharin, Nikoli. (1920). “The ABCs of Communism.”
Lenin, Vladimir (1917). “The State and Revolution Chapter 5, Section 3.”
“The Difference Between Communism and Socialism.” Investopedia (2018).
Marx, Karl (1875). “The Critique of the Gotha Programme (From each according to his ability, to each according to his needs)”
Paul, Gregory and Stuart, Robert C. “Comparing Economic Systems in the Twenty-First Century.” Cengage Learning (1980). ISBN: 9780618261819.
Heilbroner, Robert. “Socialism.” Library of Economics and Liberty.
Tataristan Özerk Cumhuriyeti, Avrupa’nın doğu kesiminde, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği yerdedir. Batısında Çuvaşistan, doğusunda Başkurdistan ile komşu olan ülkenin kuzeybatısında Mari El Cumhuriyeti, kuzeyinde Kirov Oblastı, kuzeydoğusunda Udmurtya Cumhuriyeti, güneydoğusunda Orenburg Oblastı, güneyinde Samara Oblastı ve Ulyanovsk Oblastı yer almaktadır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde Tataristan 30 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan eden ilk cumhuriyettir. Sovyet sistemi sonucu (SSCB içinde federe bir cumhuriyet olan Rusya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet olduğu için) bağımsızlığını hem SSCB’ye hem de Rusya’ya karşı ilan etmiştir. Şu anki mevcut durumuna ise 15 Şubat 1994’te ilan ettikleri Tataristan Cumhuriyeti’nin 3,5 yıl boyunca hiçbir devlet tarafından tanınmaması yüzünden ve vergi avantajları, verilen otonomilerle bağımsızlık ilanını geri çekip Rusya Federasyonu’na katılarak kavuşmuştur. Bugünlerde ise verilen otonomilerin teker teker elden alınmasıyla gündeme gelmektedir. Örneğin; Rusya Federasyonu’na katıldığı ilk zamanlarda Tataristan dış politika yapma hakkına sahip olmakla birlikte kendi anayasasını da Rusya Federasyonu’nun anayasasından üstün tutmaktaydı.
2018 verilerine göre nüfusu 3,894 milyon olan Tataristan nüfusunun üçte biri başkent Kazan’da yaşamaktadır. 2010 Nüfus Sayımı Sonuçlarına göre, ülkede 173 etnik grup bulunuyor. Nüfusu 10 bini aşanlar ise şunlardır; Tatarlar, Ruslar, Çuvaşlar, Udmurtlar, Ukraynalılar, Mordovyalılar ve Başkurtlar. Tatarlar, 2 milyondan fazla kişiyle toplam nüfusun %53,2’lik kısmını oluştururken Ruslar, 1,5 milyon kişiyle toplam nüfusun %39,7’sini meydana getirirken Çuvaşlar da 116,2 bin kişiyle üçüncü sırada yer almaktadır.
Tataristan Anayasasına göre ülkenin resmi dilleri Tatar Türkçesi ve Rusçadır. 1552’de Kazan Hanlığının Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden bu yana geçen 500 yılda Tatar Türkçesi ve Tatar kültürüne olan baskılara rağmen Tatar Türkçesi‘ni ana dili olarak kabul edenlerin oranı 1959’da %92,1, 1979’da %85,9, 1989’da ise %83,7 olarak tespit edilmiştir. Tataristan’da eğitim son zamanlara kadar Rusça ve Tatar Türkçesi ile yapılmaktayken Rusya’nın yasama organı olan Duma’nın 25 Temmuz 2018’de verdiği kararla Tataristan’daki ilkokul ve ortaokullarda Tatar ana dil eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılmıştır. Günümüzde Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde okuma-yazma oranının %100 olması ve SSCB’de Kazan Tatar Türkçesiyle yayınlanan 5.218.000 milyon kitabın olması ve şu söz “Kazan’ın İşgali’nden sonra Rusya yükselişe, Türk dünyası çöküşe geçmiştir.” bölgenin entelektüel düzeyini açıklamak için yeterli gelecektir.
Tataristan petrol, tabii gaz, kimya ve petro-kimya endüstrisi bakımından gelişmiştir. Tataristan Cumhuriyeti yılda yaklaşık 36 milyon ton ham petrol üretmektedir. Ülkenin petrokimya şirketlerinin polietilen, sentetik kauçuk ve otomobil lâstiği üretim miktarı Federasyon içinde üçüncü sıradadır. Ülkede helikopter, uçak, uçak motoru, TIR, otomobil, kompresör ve petro-gaz pompalama donanımları, yüksek teknolojiye sahip elektrikli cihaz üretimi yapan mühendislik girişimleri, şirketler bulunmaktadır. Ülkede tarım faaliyetleri Sovyetler Birliği’nde yer alan diğer bölgelerde olduğu gibi devlet çiftliği (Sovhoz) ve kolektif çiftlikler (Kolhoz) tarafından yürütülür. Başlıca tarım ürünleri çavdar, buğday, mısır, keten, şeker pancarıdır. Ayrıca sebzecilik ve meyvecilikle, hayvancılık ve buna bağlı olarak mandıracılık da gelişmiştir. Bunların yanında bölge, Tatneft, Kamaz, Kazanorgsintez ve Kazan Helicopters gibi dünyaca ünlü firmalara da ev sahipliği yapmaktadır.
Rusya’nın 80 idari bölgesi arasında insani gelişmişlik indeksine göre listenin 6. sırasında yer alırken Rusya içindeki en güvenli bölgeler arasında da yer almaktadır. Nominal Gayri Safi Yurtiçi Hasılası yaklaşık olarak 35 milyar dolar ile Tataristan, Letonya ekonomisine denk bir büyüklüğe sahipken 2017 verilerine göre kişi başına düşen yıllık gelir ise 10 bin dolar düzeylerinde seyretmektedir. Bu durum ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin Moskova’nın projeleri ve yatırımlarına tahsis edilmesiyle, bu sebeple halka gayri sâfi millî hâsıladan çok az pay kalmasıyla açıklanabilir.
Oldukça köklü bir tarihe sahip olan Tataristan’ın tarihini kısaca sekiz döneme ayırabiliriz: İdil Bulgar Hanlığı, Altın Orda Hanlığı, Kazan Hanlığı, Rus Çarlığı hakimiyeti, Kazan Guberniyası, Tataristan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti ve Tataristan Özerk Cumhuriyeti dönemi.
Göktürklerin yıkılması ve Avarların zayıflamasıyla Kubrat Han tarafından 632 yılında kurulan Büyük Bulgar Hanlığının Hazarların baskısı sonucu 668 yılında yıkılmasıyla birlikte halkın en önemli bölümlerinden bir kısmı kuzeye göç ederek İdil Bulgarları devletini kurmuştur. Batıya giden kol ise 800’lü yıllarda Hristiyanlığı seçerek Balkanlar’da Bulgaristan’ın temellerini atacaktır. Tatarların dedeleri olarak bilinen İdil Bulgarları ise 922’de İslamiyet’in kabulüyle tarihteki ilk Müslüman Devleti olacaktır.
İdil Bulgar Devletinin varlığı 1236’da Cengiz Han’ın torunu Batu Han tarafından sona ermiştir. Cengiz Han’ın ölümünden sonra Moğol Hanlıklarının kurulmasıyla beraber bölgeye hakim olan Altın Orda zamanında İdil Bulgarları Bulgar adını bırakıp Tatar adını kullanmaya başlamışlardır.
Altın Orda Devleti’nin Timur tarafından yapılan seferler sonucu zayıflamaya başlamasıyla Kazan, Kırım, Kasım, Astarhan ve Sibir Hanlıkları ortaya çıkmıştır. İdil-Ural bölgesinde kurulan Kazan Hanlığı’nın 1552’de Ruslar tarafından yıkılmasıyla bölgedeki Türk hâkimiyeti sona ermiştir.
En erken Rus hakimiyetine giren Türk topluluklarından biri olan Kazan Tatar Türkleri, 1552’de Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından ele geçirilmesi ile başlayan bir Ruslaştırmaya tabi tutulmuşlardır. Özellikle 1863-1905 yılları arasında Çarlık döneminde Nikolay İvanoviç İlminskiy ile başlatılan bir Hristiyanlaştırma hareketine maruz kalan Tatar Türkleri’nin en başta cami, medrese gibi dini ve milli eserleri yıkılıp yok edilmiş, ardından da ileri gelenler zorla veya menfaat karşılığı Hristiyanlaştırılmışlardır. Şehirleşmenin yüksek olduğu Tataristan’da çocuklar kreşlerde büyümekteydi, bu çocuklar kreşe gittikleri yıllarda Rusça ile tanıştırılmıştır. Bütün bu uygulamaların sonucunda 200.000 Tatar Türkü Hristiyanlaştırılmıştır fakat bu nüfusun çoğunluğu 1905’ten sonra yeniden islamiyet’e geçmiştir. Ortodoks Hristiyan olarak kalan nüfus ise Kreşin Tatarları olarak adlandırılmıştır ve günümüzde 55.000’e yakın bir nüfusla Rusya ve Kazakistan’da yer almaktadırlar.
…1905 Rus İhtilali, söz, toplantı vb. gibi hürriyetler getirince başta Kazan, Kırım Tatarları ve Azerbaycanlılar siyasî ve kültürel faaliyetlere giriştiler. Tatar aydınlarının teşebbüsü ile 1906’da “Müslüman İttifakı” adlı bir siyasî teşekkül kuruldu. Bu arada Tatar gazete ve dergileri mantar gibi yerden bitmeye başladı. Bunlar başlıca Kazan, Ufa, Orenburg, Astırahan, Troisk ve Uralsk gibi merkezlerde yayınlanıyordu. 1917 Haziranı’nda Kazan’da toplanan kurultay ise “İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının” medenî muhtariyetini ilan etti. Bu siyasî teşkilatın başına Paris’te yüksek eğitim görmüş olan Sadri Maksudî (Arsal) getirildi. Kasım ayında bu teşkilat Ufa’ya taşındı ve çeşitli görüşteki insanların katıldığı serbest seçimlerle 120 kişi, adı geçen Millet Meclisi’ne seçildi. Bu meclis 29 Kasım 1917’de İdil-Ural Devleti projesini ilan etti. Bu devlet 1918’e kadar, yani Bolşeviklerin Millet Meclisi’ni dağıtmalarına kadar hükümranlığını korudu. 23 Mart 1918’de ise Bolşevikler, Sovyet Sosyalist Tatar-Başkurt Cumhuriyeti’ni (İdil-Ural Devleti’nin Sovyet şeklini) kurduklarını ilan etmişlerdi. Bu kararname bir hayli Tatar aydınını Bolşeviklerin safına çekmeye yararlı oldu, fakat Rus Komünistleri bu kararnameye karşı çıktılar. Tatar-Başkurt Cumhuriyeti, bu bölgede süren iç savaş sebebiyle gecikti ve Bolşevikler iç savaşı kendi lehlerine bitirince, bu plandan vazgeçerek, 23 Mart 1919’da Başkurt ve 27 Mayıs 1920’de de Tatar muhtar cumhuriyetlerini ilan ettiler. Böylece İdil-Ural ufak idarî bölgelere parçalanmış oldu… (Devlet, Nadir. “Federe ve Muhtar Türk Cumhuriyetleri”)
İdil-Ural Devleti’nin dağıtılmasından sonra bu devletin yönetici kadrosu ülkeyi terketmiş ve çoğunluğu Türkiye’ye gelmiştir. Bu kadro içerisinde yer alan Sadri Maksudi Arsal, Ayaz İshaki ve Zeki Velidi Togan gibi isimler yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne önemli katkılar sağlayacaklardı.
Osmanlı, henüz bir beylikken ve etrafındaki daha güçlü beyliklere nazaran varlığını sürdürmesi ihtimali göze daha zor gelirken bile gücünün ciddi bir kısmını, siyasi bir strateji olarak Batı yönüne çevirmişti. Devletin kuruluş devri sultanlarından Orhan Bey döneminde Trakya’da yapılan fetihler, I. Murad’ın henüz şehzadeyken Edirne’yi fethetmesi ve ardından bir Haçlı ordusuna karşı galip geldiği Kosova’da savaşın bitiminden sonra savaş sahrasında şehit düşmesi, son olarak da II. Mehmed’in Sırbistan, Bosna, Mora gibi yerleri fethetmesi, Belgrad’ı kuşatması gibi olaylar, dönemin sultanlarının saltanat yıllarında ciddi oranla yüzlerini Batı yönüne döndüklerini ve gücü ellerine aldıkça Anadolu’daki diğer beylikleri devletin bünyesine kattıklarını bize gösteriyor. Ayrıca I. Bayezid’in İstanbul’u kuşatma altına aldığı sırada Doğu yönünden gelen Timur, II. Mehmed’in (Trabzon hariç) Batı yönünde ilerleyen fetihlerine karşın Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan’ın Osmanlı’nın potansiyel düşmanları olan Papalık, Kıbrıs Krallığı, Venedik gibi devletlerle ittifaklar kurarak Tokat’ı yağmalaması sonucu, Osmanlı’nın Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli Savaşı galibiyeti gibi olaylar yaşanmış olsa da devlet yüzünü aslında batıya dönmüştür ve olası bir tehlikeye karşı reaksiyon göstermek amacıyla doğuda savaşmıştır. Bunun sebebi de muhtemelen Trakya ve Rumeli’deki Haçlı devletlerdir. Bu şekilde İslam dininin gereklerinden biri olan “gaza ve cihad” anlayışı için yapıldığı belirtilen seferlerde hem dinin bir gereği yapılmış oluyor, hem de Müslüman halk ve diğer İslam devletleri nezdinde devletin ve hükümdarın prestiji artmış oluyordu. Bu yüzden olsa gerek uzun bir süre devlet, Doğu yönünde ciddi sınır değişikliklerine gitmemiş, sefer ve fetihlerini Batı yönünde gerçekleştirmiştir.
Şah İsmail’in Faaliyetleri ve I. Selim’in Tedbirleri
1- Şehzade Selim’in Genel Durumu ve Şah İsmail’in Faaliyetleri
Yirmi dört veya yirmi beş yıl olduğu sanılan sancak valiliği görevinde, babası II. Bayezid’in ve devlet erkânının kendisinden daha çok sevdiği Şehzade Ahmed’e göre merkezden daha uzakta, memleketin doğu kısmı sayılabilecek Trabzon’daydı. Merkeze uzak oluşu ilerleyen senelerde büyük bir sorun olmaya başladı. Artık yaşlı bir hükümdar olan babasının ölüm haberini Şehzade Ahmed’e göre daha geç alacağı için merkeze daha geç gidecekti ve hükümdar olma ihtimali ortadan kalkacaktı. Belirli bir saltanat veraset sistemi olmadığından, her kardeşin diğerlerini öldürerek tahta geçmesi mümkündü. Bu ihtimali her zaman göz önünde bulunduran ve tedbirli bir insan olan Şehzade Selim’in bir gözü de devletin doğu sınırlarındaki bir diğer tehlikede, Şah İsmail’in üzerindeydi. Safevi sınırlarında zaman zaman kale tamirleri yaptıran, zaman zaman da saldırılar gerçekleştiren Selim, sorunun askeri boyuttan başka bir boyutuna da vâkıf olmuştu: dini boyut. Kökeninde aslında dinî bir “kanaat önderliği” vardı. Kendisinden önce dedesi Cüneydi, Osmanlı’dan toprak istediyse de, mezhepsel ayrılıkları kullanabileceği dönemin hükümdarı II. Murad tarafından anlaşılmış ve “bir tahtta iki padişah olmaz” denilerek iki yüz altın yollanmasının ardından toprakları terk etmesi söylenmiştir. O ve yanındakiler, o dönem henüz Osmanlı egemenliğinde olmayan Karaman’a gitmişlerdir. Bu olayların ardından yarım kalan devlet kurmak hayalini torunu Şah İsmail gerçekleştirmiş, İran topraklarındaki devletlerin içinde kendilerine ait bir devlet kurup, Şiilik mezhebini de bu devlet ideolojisi olarak kullanmış, Azerbaycan ve İran bölgelerine kadar hükümranlık alanını genişletmiştir. Ayrıca II. Bayezid’in ve bir kısım devlet adamlarının kayıtsızlığı, bazılarının da Alevi oluşundan dolayı kendisine müsamaha gösterilen Şah İsmail, Osmanlı’daki Alevileri kendisine bağlamak konusunda cesaretlenmiş ve gönderdiği kişilerle sınırın ötesindeki inancını paylaşanlarla olan bağlantı kurma faaliyetlerine hız vermişti. Onun bu faaliyetlerini gören Şehzade Selim, Şah’ı destekleyen Erzincan’ı kısa bir süreliğine işgal etmişti. Bu durum karşılığında Şah, Şehzade’yi babası II. Bayezid’e şikâyet etmişti.
2- Taht Mücadelesi ve Padişah Oluşu
Merkezden gereken desteği alamayan Şehzade Selim, taht mücadelesini Trabzon’dan yürütmek istemediği için sancağının değiştirilmesini istemiş ancak bu isteği kabul görmediyse de daha sonra oğlu Süleyman’ın sancağı, Selim’in isteği doğrultusunda Kefe olarak belirlendi. Ardından izinsiz olarak Kefe’ye gitti ve daha sonra babasının yanına, İstanbul’a gelmek istediğini belirtti. Daha sonra Akkirman’a gelse de içeri alınmadı ve babasıyla savaşın eşiğine geldi. Babası onu yatıştırdı ve kendisine Semendire valiliği ve Macarlarla savaşma izni verildi. Ancak hemen sonra kardeşi Ahmed’in merkeze çağrıldığı haberini alınca o da merkeze ilerlemek istedi ancak babasına yetişince, onun kuvvetlerine yenilerek geri çekilmek durumunda kaldı ve Kefe’ye gitti. Bu duruma rağmen kendisinin Trabzon’daki başarılarını bilen ve Safevi sorununu ancak Selim’in çözeceğini düşünen yeniçeriler, Ahmed’i şehre almadılar ve Selim’i desteklediklerini açıkça belirttiler. Süratle İstanbul’a gelen Selim’i babası serdar tâyin ettiğini ilân etse de ağır baskı sonucu Selim lehine tahttan feragat etti. Şehzade Selim, Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu padişahı I. Selim olarak tahta çıkmış oldu. Tahta çıkan I. Selim, kardeşleri Korkut ve Ahmed’i de öldürünce, artık odak noktası Şah İsmail ve Safeviler oldu.
1. Selim’in Safevi Sorununa Bakışı ve Çaldıran Savaşı
Tahta geçtikten sonra cülusunu tebrik etmeyen Şah İsmail’in, bu olaydan memnun olmadığı anlaşılmıştı. Kendisine sığınan Şehzade Ahmed’in oğlunu iade etmemesi ve Osmanlı-Safevi sınırındaki topraklar yaşayan reayayı Şiilik politikası gereği yanına çekmeye çalışması çabaları devam ediyordu. Özellikle dini çabaları, Osmanlı’nın aydın kesimi tarafından çok ciddi bir tehlike olarak görülüyordu. Şehzadelik zamanından beri bu konuyla alâkadar olan padişah, bu tehlikeyle ilgili kendisine ulaşan çok sayıda raporla beraber, divan toplantılarında Safevilerin üzerine yürüme fikri tartışıldı. Önce Anadolu’da refahın sağlanmasını savunanlar savaş kararı verilmesine muhalefet ettiyse de neticede savaş kararı alındı. I. Selim İstanbul müftüsünden aldığı “İslam’ı sapmış bir mezhepten kurtarmanın gazadan daha önce geldiği” yolunda alınan fetvalarla sefer kesinleşti. Şah’a bir mektupla savaş ilânı bildirildi. Safevilere ticari ambargo kondu. Anadolu’ya ilerlerken Sivas’ta olası bir Şii ayaklanmasına karşın kırk bin kişi civarında bir kuvvet bıraktı. Sürekli ilerleyen Osmanlı ordusuna karşın Safevi ordusu savaş meydanına çıkmamıştı. Mahsul ve otlak alanların Şah’ın emriyle yakılmış olmasından dolayı Osmanlı ordusu ciddi sıkıntılar çekmeye başladı. Ayrıca I. Selim’in savaş meydanına davet mesajını alan Şah, cevap olarak altın bir kutunun içinde afyon macunu yolladı. II. Bayezid’in afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğunu ima etmişti. Karşısında toprak bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit eden bir ideoloji olmasına karşın savaşacak bir ordunun olmaması padişahı zor durumda bırakıyordu. Aynı zamanda bazı vezir ve beylerin geri dönmek istemesi ve yeniçerinin kışkırtılarak padişahın çadırına kadar sokulmalarının sağlanması seferin iptaline sebep olabilirdi. Bu durumların karşısında kararından dönmeyen padişah bu konularda adı öne sürülen Hemdem Paşa’nın kellesini aldı ve orduya hitaben yaptığı sert konuşmayla da gerçekleşmek üzere olan bir isyanı güçlükle de olsa sakinleştirmeyi başardı.
Şah, kendi yorgun olmayan ordusuna karşın Osmanlı ordusunun yaklaşık iki bin beş yüz kilometre yolda sıkıntılar içinde yürüdüğünü ve artık yorgun olduğunu tahmin etti. Yakalanan bir esirden Osmanlı ordusunun savaş düzenini de öğrendiğinden artık bir tuzağa çekilemeyeceğini düşündü ve sonunda iki ordu Çaldıran denilen yerde karşı karşıya geldi. Ancak Osmanlı ordusunun güçlü toplarına karşın Safevilerin bu toplardan yoksun olması ve Şah’ın yaralanıp atından düşmesi sonucu ordusu dağılmaya başladı. Zaten kendisine benzeyen birinin son anda “ben şahım” diyerek öne atılmasıyla esir düşmekten kurtulmuştu. Neticede Osmanlı ordusu galip geldi ve uzun bir zamandan sonra Anadolu’da siyasi birlik sağlandı.
Sonuç
Yapılan zorlu bir yolculuğun ardından alınan bu askeri zafer aslında içinde daha önemli bir zaferi barındırıyordu. Henüz savaşın ilânı Şah’a bildirilirken bile kendisini dinden çıkmış olarak gördüğünü ve tövbe edip Sünnet-i Seniyye’ye, yani Hz. Muhammed’in kıymetli yoluna dönmesini ve bu savaşın başlamadan bitmesinin ancak bu şekilde mümkün olacağını belirtmişti. Şehzadelik zamanlarında uzun yıllar boyunca Safevilerin Osmanlı’nın doğu sınırlarına yakın yerlerinde dini/mezhepsel bir çalışma içinde olduğunu görmüştü. Bu durumu askeri olarak çözmeyi yani Şah’ı hızlı bir şekilde yok etmeyi düşünüyor olması muhtemeldi. Padişahlık zamanında Şah’ın üzerine yürüyeceğinde, bunun bir gazadan daha önemli olduğu yönünde fetva almış ve sanki gayrimüslim bir devlet liderini İslam’a davet eder gibi, Şah’ı “ehli sünnete” davet etmişti.
Babasının yaşlılığı dönemlerinde, tahta çıkmak için gösterdiği yoğun çabaların dışında oldukça uzun bir dönem bu sorunun çözümünü düşündüğünü anlayabiliyoruz. Öyle ki dedesi II. Mehmed gibi Müslüman olmayan devletlerin üzerine yürüyüp büyük zaferler almayı ve hem kendisinin hem de devletin saygınlığını İslam aleminde oldukça artırıp, gücünü dünyaya kanıtlamak isteğinden ziyade devleti içten yıkabileceğini düşündüğü Safevilere karşı daha saltanatının ilk döneminde sefer düzenlemiştir. Bu gayet yerinde tespitleri ve icraatlarıyla geçici de olsa, Şiilik inancının siyasi bir politikanın amaçları için Osmanlı topraklarına girişini durdurmuştur. Bu engelleme ile hem devleti korumuş hem de kendisinden sonra devleti yönetecek kişilerin dikkatini bu yöne çekmiştir.
Onur Karabağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları, İSAM Yayınları, 2010
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi Cilt-2, TTK Yayınları, 1988