Türkiye’deki Ekonomik Krizler ve 2001 Krizi

Ekonomik krizler, belirli dönemlerde dünyanın birçok yerinde görülmüş ve ülkelerdeki bütün düzeni alt üst edecek kadar etkili olmuştur. Yalnızca gelişmemiş ya da gelişmekte olan ekonomilerde değil, gelişmiş ekonomilerde de rastlanan bir durumdur. Bazı krizler ise ulusal ekonomilerden ziyade bir çok ülkeye sıçramış ve global ekonomik kriz haline dönüşmüştür. Türkiye özelinde bakacak olursak; ülkemizde de çeşitli nedenlerden ötürü ekonomik krizler meydana gelmiştir. 2001 ekonomik krizi ise, yakın tarihte yaşadığımız felaketlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Ekonomik Kriz Kavramı

Kriz kavramının kökeni Yunancaya dayanır. Sosyal bilimler, tıp ve daha birçok alanda karşımıza çıkan kriz kavramı; kişiden kişiye göre değişebilen bir kavramdır. Krizin temel unsurlarını inceleyecek olursak;

  • Aniden ve beklenmedik bir anda meydana gelen olumsuz gelişmelerdir. Süreç içerisinde gelişen her olumsuz olay bir kriz değil, sorun olarak nitelendirilebilir.
  • En can alıcı özelliği ise tahmin edilemeyen bir anda patlak vermesidir.
  • Her ne kadar negatif sonuçlar doğursa da, belli bir kitle için fırsat yaratır.

Ekonomik kriz kavramını bir bütün olarak tanımlayacak olursak, “‘Ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarması” ifadesini kullanabiliriz.

Türkiye’nin Ekonomik Kriz Geçmişi

1929 Krizi: Türkiye Cumhuriyeti, bu yılda Osmanlı Devleti’nden kalan borçları ödemeye başladı. Aynı zamanda tüm dünyada yaşanan “Büyük buhran”, büyük bir döviz sorununu beraberinde getirdi. İsmet İnönü önderliğindeki hükûmet; Türk parasının değer kaybetmesi karşısında korumacılık ve devletçilik politikasını uygulayarak, milli sanayileşme denemelerine başladı.

1948 Krizi: II.Dünya Savaşı’nın yaşanmasıyla yine tüm dünyada yaşanan büyük ekonomik kriz, Türkiye’yi bu savaşa girmemesine rağmen oldukça etkiledi. 1940-1945 yılları arasında yaşanan ekonomik kalkınma süreci, bu krizle sekteye uğradı. Savunma bütçesine büyük pay bırakıldı, diğer taraftan yatırım programları ertelendi. Enflasyonun yükselmesine karşın katı fiyat denetimi yapıldı ve tarım ürünlerine düşük fiyat verme politikası uygulandı. Karaborsa, bu dönemde istediğini fazlasıyla aldı. Bu dönemde Türkiye’de ilk kez devalüasyon¹ görüldü. İhracatı arttırmak için çaba gösterildi ancak hedeflere ulaşılamadı.

1954 Krizi: 1953 yılında sona eren Kore Savaşı sonrasında hammadde fiyatları fırladı. İçe kapalı ekonomiden daha liberal bir ekonomiye geçildi. Ancak dış borçların ödenememesi, kamu açıklarının artması, yapılan plansız yatırımların sonucu enflasyon %20’leri gördü ve bütçe 1963’e kadar açık verdi.

1958 Krizi: İthalat üzerine yoğunlaşan ekonomi, bir patlak daha verdi. Serbestleşme programı sayesinde ülkenin dış borcu tam 256 milyon dolara ulaşmıştı. Kambiyo(Döviz) sorunu yaşanmasıyla ülke iyice bunalıma girdi. Adnan Menderes hükûmeti döneminde uygulanan bu politikalar, Türkiye’yi dünyanın en pahalı 2. ülkesi haline getirdi.

1969 Krizi: Yaşanan hafif bir krizin ardından IMF programı uygulandı. Ağustos 1970’de ise %66.6 oranında Türk parası devalüe edildi.

1974 I.Petrol Krizi: Kıbrıs Barış Harekâtının yapılması ve ardından uygulanan ambargo; petrol krizinin yaşanması ve petrol fiyatının 4 katına çıkması, Türkiye’yi dar boğaza soktu. Bütçe açığı 303 milyon doları gördü: Bu, Türkiye içi bir rekordu.

1978 Krizi: 1977 yılında bütçe açığının 10 milyar dolara çıkması, yeni bir krizin habercisiydi. 1978’de ise kısa vadeli borçların toplam borç içindeki payı %52’yi bulunca, ekonomik kriz yaşandı. Bu gelişmelerin ardında yıllarca, belli oranlarda Türk parası devalüe edildi.

1979-1980 II.Petrol Krizi: OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü), petrol fiyatlarını 2. kez %150 oranında arttırdı. Karaborsa, yine oldukça aktif hale geldi. Enflasyon %63.9’u gördü, işsizlik %20’lere dayandı. Hükûmet, meşhur 24 Ocak Kararlarını devreye soktu.

1988-1989 Krizi: Dünya üzerinde yaşanan gelişmeler, Türkiye ekonomisini etkiledi. SSCB’nin dağılması, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Irak krizi gibi nedenler; dünya ekonomilerinde büyük değişimlere neden oldu. Sosyal Devlet anlayışı yok oldu, rekabet piyasası ekonomilerin tek hâkimi haline geldi. Türkiye açısından bakacak olursak; dış borç arttı, döviz rezervi azaldı ve bu olaylar sonucu stagflasyon² yaşandı.

1991 Krizi: 1990 yılında yaşanan Körfez Savaşı, dolaylı yoldan Türkiye’yi de etkiledi. Hâlihazırda ekonominin güçlü olmaması ve yatırımcıların bu savaş nedeniyle ülkeyi riskli görüp yatırımları geri çekmesiyle oluşan ortamda, Türkiye tekrardan bir kriz yaşadı.

1994 Krizi: Yarım milyon kişinin işinden olmasına sebebiyet veren bu kriz, yeni bir rekora tanıklık etmemizi sağladı. Zira kısa vadeli borçlar 18.5 milyar dolara çıktı. Yakın dönemde yaşanan krizlere Avrupa para piyasasındaki kargaşanın da eklenmesiyle ortaya çıkan bu durum, kısa süreli ama çok etkili bir kriz olarak tarihe geçti.

1998-1999 Krizi: Asya-Rusya krizinin çıkmasıyla beraber oluşan ortamda Türkiye, dışa bağımlı olmanın zararını tekrardan gördü. Krizi tetikleyen olay, 6 milyar dolardan fazla paranın çıkışı oldu. Artık iç borçlar ödenemeyecek hale gelince, IMF ile stand-by anlaşması imzalandı. Bu anlaşma sayesinde, 2000 Kasım ve 2001 büyük ekonomik krizinin yaşanmasının önü açılmış hale geldi.

2000 Krizi: 1999 Aralık ayında yapılan anlaşma doğrultusunda yaşanan bu kriz, 2000 Kasım ayına gelindiğinde döviz talebi ve likidite³ sorunuyla birleşince kriz haline dönüştü. Aralık ayında ülkeden çıkan sıcak para 7 milyar dolara yaklaştı, bu da döviz kurunun üzerinde büyük bir baskı ortamı yarattı.

Bütün Yönleriyle 2001 Ekonomik Krizi

2000 Kasım ayında yaşanan krizin 2.dalgası olarak nitelendirilen bu kriz; temelde, yanlış planlanan istikrar programlarının bir sonucudur. 21 Şubat 2001 tarihinde gerçekleşmiş, yaygın bilinen ismi ise Kara Çarşamba olarak hafızalara kazınmıştır. Krizin yaşandığı andan ziyade; arka planında yaşanan olayları ele almak daha doğru olacaktır.

1999 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı

Uygulanan bu planın ana odağı, enflasyon oranını olabildiğince düşürmektir. İlk etapta program pozitif sonuçlar doğurmuştur:

  • Enflasyon ve faiz oranları düştü. Bu sayede Hazine’nin iç borçlanma maliyetleri azaldı.
  • Yatırım ve ertelenmiş tüketim harcamaları gerçekleşti, kredi talebi arttı.
  • Vergi oranlarının artmasıyla kamu dengesinde ve totalde ekonomik düzelmeler yaşandı.

Başlangıçta yaşanan bu gelişmelerin devamlılığı sağlanamadı. 2000 yılının sonunda hedeflenen enflasyon değerine ulaşılamamış, enflasyon %40 civarlarında seyretmiştir. Enflasyon oranı ile döviz kuru arasındaki uyumsuzluk TL’nin döviz karşısında aşırı değerlenmesi sonucunu oluşturmuştur. Bu ise daha önce de belirtildiği gibi Türkiye ihracatının azalmasına ve ithalatın ihracattan daha yüksek olmasına neden olmuştur.

Dış Ticaret (Yıllık)

Avrupa Birliği ile yaşanan gerginlikler ise sorunlara başka bir boyut getirdi, yatırımcılarda güven endişesi yarattı. Sermayelerin yurt dışına çıkması, döviz rezervlerinin azalmasına ve döviz kurları üzerinde baskı oluşmasına neden olmuştur.

Bu programın çürük meyvesi ilk olarak Kasım 2000’de oluştu. İlk dalga olan bu krizin nedeni şiddetli bir spekülatif ataktır. Borsa endeksinde %50’ye yakın değer kaybı olmuş, likidite sıkıntıları yaşanmış, gecelik faiz oranları %873’ü görmüştür. Bu kriz; IMF’nin 7.5 milyar ek rezerv taahhüdü, yüksek faiz oranları ve Merkez Bankasının ek likidite arz etmesiyle durulmuştur.

2001 Ekonomik Krizinin Temel Nedenleri

Siyasal İstikrarsızlık Ödemeler Bilançosu Bankacılık Kamusal Kesim

·19 Şubat 2001 tarihinde gerçekleşen; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit’in arasında MGK toplantısında yaşanan siyasi kriz

·Koalisyon hükûmetlerindeki anlaşmazlıklar

·Özelleştirmeler

·TL’nin aşırı değerli olması

·Sermaye hareketleri

·Cari işlemler açığı

·Spekülatif saldırılar

·Rezervlerin hızla azalması

·Bankaların asli görevlerinden uzaklaşarak sadece kamu kesimini fonlaması

·Kamu bankalarının görev zararları

·Bankacılık denetlemesinin doğru yapılmaması

·Bankaların bilançolarındaki vade uyumsuzluğu nedeniyle karşılaştığı likidite ve faiz riskleri

·İç borçların ödenemeyecek kadar çok olması

·Kamu kesimi bütçe açıkları

·Sosyal Güvenlik sisteminden kaynaklanan sorunlar

·KİT’lerin açıkları

·Vergi gelirlerinin düşük olması

·Etkin olmayan tarımsal sübvansiyonlar

 

Sonuçları

  • 21 Şubat 2001 tarihinde bankalar arası para piyasasında gecelik faiz oranı %6200’e kadar yükselmiş ve ortalama olarak %4018.6 olarak gerçekleşmiştir.
  • Merkez Bankası döviz rezervleri 23 Şubat tarihinde 22.58 milyar dolara düşmüştür.(16 Şubat 2001: 27.94 milyar dolar)
  • 28 Şubat 2001 tarihinde 1 ABD doları 960.000 TL olmuştur.(19 Şubat 2001: 686.500 TL)
  • IMF desteğiyle Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı aktif hâle gelmiştir.
  • Türkiye’de kur rejimi değişti. IMF onayıyla Dalgalı Kur Rejimine geçildi.
  • İşsizlik rekor seviyede artış gösterdi, birçok işyeri iflas etti.
  • TL, %40 seviyelerinde değer kaybetti.
  • Devlet borcu, o zamanın parasıyla 29 katrilyon lira arttı.
  • IMF Başkan Yardımcılığı’nı yapmış, tecrübeli isim Kemal Derviş; ekonominin başına geçmiş ve bütün sistemi yeniden düzenlemiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.researchgate.net/profile/Hueseyin_Sen4/publication/283120020_Ekonomik_Kriz_Nedenler_ve_Cozum_Onerileri/links/562b711d08ae22b170335429.pdf

https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/turkiyede-ekonomik-krizler/2

https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Banka+Hakkinda/Egitim-Akademik/Terimler+Sozlugu/

http://docs.neu.edu.tr/library/nadir_eserler_el_yazmalari/TEZLER_YOK_GOV_TR/Orhan%20Kandemir,%20T%C3%BCrkiye%60nin%202000-2001%20ekonomik%20krizlerinin%20n.pdf

https://core.ac.uk/download/pdf/35314237.pdf

paraborsa.net/i/2001-bankacilik-krizi-ve-nedenleri/

[/vc_toggle]

Dukha Türkleri’nin Kökeni, Yaşam Tarzları ve Liderlik Yapısı

3000 yıllık kadim Türk tarihinin izlerine, uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarının hemen her yerinde rastlamak mümkün. Günümüzde Moğolistan’ın Rusya sınırında, Sayan Dağları eteklerindeki Tayga ormanları arasında hayatlarına avcı-toplayıcı şekilde devam eden Dukhalar, Türklerin eski dönem yaşayışlarını ve sosyal ilişkilerini anlamak açısından korunup, üzerine çalışılması gereken yarı göçer kadim bir topluluk.

Sayılarının 500’ü aşmadığı tahmin edilen Dukhaların, Moğolistan devletinin son dönemlerdeki baskısı sebebiyle yaşayış biçimleri ve kültürleri bakımından yok olma tehlikesiyle karşı karşıya oldukları bilinmektedir. Bu yazının amacı elimizdeki kısıtlı bilgiler ışığında Dukhaların yaşayış biçimlerini, sosyal ilişkilerini, doğaya olan bakışlarını ve dış dünya ile entegrasyonlarını anlamaktır.

Dukha Türklerinin Kökenleri

Rengeyiği Türkleri olarak da bilinen bu kadim topluluk, 1940 yılında Sovyet Rusya kontrolü altında kalan Tuva Cumhuriyeti’nden, Sayan Dağları eteklerine göçmüş ve Rus-Moğolistan sınırının kapanmasıyla Moğolistan sınırları içerisindeki bu bölgede kalmıştır. 1950’li yıllarda Moğol hükümeti tarafından kimlikleri verilmiş ve günümüze kadar izole bir şekilde yaşayışlarını sürdürmeye devam etmişlerdir.

Moğolistan haritası

Civarda yaşayan yerel Moğollara göre, Dukhaların soyları Uygurlara dayanmaktadır. Çin kaynaklarında ise, günümüzde Rusya sınırları içerisinde yaşayan Tuva Türkleriyle ilişkilendirildikleri görülmekte. Bazı Türk araştırmacılar da Dede Korkut Hikayeleri’nde geçen “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul” adındaki Duha adı ile bu kadim kavim arasında bir ilişki olabileceğini belirtmekte. Çok açıktır ki gerek konuştukları dil bakımından gerekse yaşayış biçimleri bakımından Moğollardan oldukça farklılar. Fakat günümüzde modernleşmenin de etkisiyle, avlanma ve yerleşim alanları kısıtlanmış, küçük yaşlardaki çocukların eğitime tabi tutulup Moğol dili öğrenmesiyle eski dili bilenlerin sayısı da azalmıştır. Obanın büyüklerinin konuştukları dil ise Sayan dilleri grubunun, Tuva Türkçesinin bir ağızı olarak tanımlanabilir.

NOT: Türkî diller 6 büyük guruba ayrılabilir. Bunlar:

      1. Güney-batı Oğuz Türkçesi (Anadolu, Azeri, Asya ve Irak Türkmenleri)
      2. Kuzey-batı Kıpçak Türkçesi (Tatar, Başkırt, Karakalpak, Nogay, Kumuk, KaraçayBalkar, Hazar ve Gagavuz)
      3. Güney-doğu Çağatay Türkçesi (Özbek, Kırgız, Kazak)
      4. Orta-Asya Türkçesi (Altay, Tuva, Uygur / Doğu Türkistan)
      5. Kuzey-doğu Türkçesi (Yakut)
      6. Çuvaş Türkçesi.

Yaşam Tarzları

Tipik avcı-toplayıcı toplumların özelliklerinin birçoğuna sahip olan Dukhalar, avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle, bu özelliklerini zamanla kaybetmeye başladılar. Taşımacılıkta; binek hayvan olarak kullandıkları, beslenmede; et süt ve peynirinden yararlandıkları Rengeyikleri hayatlarının önemli bir parçası. Öyle ki isimleri bu geyiklerle özdeşleşmiş olan Dukhalar, Rengeyiği Türkleri olarak da bilinmektedir.

Biriktirme ve depolama alışkanlıkları pek gelişmemiş olan Dukhalarda, topluluğun her bir ferdi üretimin bir parçasıdır. Genç erkekler yetişkinlerle birlikte avlanmakta, kadınlar ise evde çocuk bakımıyla, ev işleriyle ve rengeyiklerinin bakımıyla ilgilenmektedir. Her bir bireyin bu üretim sürecine dahil olması sebebiyle, yakaladıkları bir avı, av ekipmanlarını veyahut bu hayvanlardan edindikleri herhangi bir ürünü sahiplenmeleri söz konusu değildir.

Paylaşımın esas alındığı bu küçük toplulukta, yaz aylarında yakalanan avlar uzun süre muhafaza edilememesi sebebiyle paylaşılır, bir kısım da kışın tüketmek için kurutulup saklanır. Fakat ifade ettiğim üzere Dukhalar, avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle bu alışkanlıklarını yavaş yavaş terk edip, Moğol hükümetinden aldıkları ekonomik destek ve ticari faaliyetlerle hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

İlk anda avlanmaları yanlış olarak değerlendirilebilir fakat unutulmamalıdır ki ulaşılması zor dağlık bir bölgede yüzyıllardır izole bir şekilde hayatlarını sürdüren Dukhalar, hayatta kalmak amacıyla avlanmaktadırlar. Öyle ki, Dukhalar üzerine çalışmalar yapan antropologların gözlemlerine göre, avlanmayı temel yaşam biçimi olarak benimsemiş bu topluluğun doğanın bütün unsurlarına karşı büyük bir saygı gösterdikleri ve ihtiyaç dışı avlanma alışkınlığına sahip olmadıkları çok açıktır. Bu sebeple günümüzde keyfi olarak avlanan insanlarla kıyaslanmamalı ve bulundukları hayat şartlar içerisinde değerlendirilmelidirler.

Liderlik ve Yönetim

Avcı toplayıcı toplumlarda, liderlik ve yönetim önemli bir husustur. Her kültürün geçmişten getirdiği bazı karakteristik özellikleri olmasına karşın, birçoğunda topluluğu ilgilendiren kararlar kolektif bir şekilde alınır.

Dukhalarda da günlük hayat içerisinde, göç etme dönemleri ve avlanma dönemleri gibi topluluğun bütününü ilgilendiren kararlar, fikir birliğine dayalı olarak kolektif bir şekilde alınmakta. Kadın ve erkeklerin eşit söz sahibi olduğu bu karar alma süreçlerinde, topluluğun büyüklerinin, tecrübeleri ve bilgi birikimlerinden ötürü, daha fazla etkilerinin olduğu söylenebilir. Ayrıca bireylerin karar verilecek konu üzerindeki yetkinliği ve tecrübesi de göz önünde bulundurulur. Fakat kararlar en nihayetinde fikir birliğine varılarak alınır.

Buna ek olarak Dukha toplumdaki her bir birey kendi hayatına dair kararları kendisi verebilmektedir. Bu bilgiler ışığında, Dukha toplumu içerisinde belirli bir liderin veya idare şekillinin olmadığı söylenebilir. Öyle ki Dukhaların konuştuğu dilde “lider” veya “yöneten” kelimelerini tam anlamıyla karşılayan bir kelime yoktur. Ama tabii ki topluluğun büyükleri karar alma süreçlerinde, kendilerine duyulan saygı ve deneyimlerinden ötürü daha çok söz sahibidirler.

Dukhalar üzerine çalışmaları ile bilinen antropolog Selcen Küçüküstel’in, seyahati sırasında konuştuğu Tuul isimli ileri yaşlı bir erkeğin söylediği bu söz, sosyal hayat içerisinde bireylerin eşitliğini anlamak açısından oldukça önemlidir.

“Er kişinin de gatay kişinin de gız kişinin de deksi erhelık.”

(Bu toplulukta kız veya erkek bütün kişiler eşittir)

Günümüzde Dukhalar Ne Yapıyor?

Modernleşmenin ve endüstriyelleşmenin, sebep olduğu olumsuz etkilere rağmen Dukhalar, Sayan dağlarındaki Tayga ormanlarında izole bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar. Sayıları 500’ü geçmeyen bu kadim topluluğu tanımak ve korumak, Atalarımızın yaşayışları hakkında fikir sahibi olmamız açısından önem arz ediyor. İnsanoğlunun hayat telaşı içerisinde düştüğü ve doğayı acımasızca tahrip ettiği bu dönemde, Rengeyiği Türkleri doğaya ve birbirlerine gösterdikleri saygı açısından çok kıymetli.

Son zamanlarda avlanma alanlarının kısıtlanması sebebiyle Rengeyiklerini, çoğunlukla taşıma ve süt peynir üretimi için kullanıyorlar. Artık civardaki diğer yerleşimlerle daha çok etkileşim halinde oldukları söylenebilir. Eskiye nazaran doğaya olan bağımlılıkları da buna paralel olarak azalıyor. Modern çağın gereği olarak, Dukhalar da diğer tüm toplumlar gibi teknolojiden faydalanıyor ve ticaret yapıyorlar.

Topluluk içerisinde Dukha dilini konuşanların sayısı çok az, çocuklar ve gençler eğitime tabi oldukları için Moğolca’yı ana dil olarak benimsiyor. Birçoğu zorunlu eğitim çağı olan ilk okulu tamamladıktan sonra Sayan dağlarına geri dönüyor ve hayatlarına burada devam ediyor. Genç kuşaklardaki bu değişim kaçınılmaz olarak Dukhaların bütününü etkiliyor.

Antropologlar, Dukhaların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde avcı-toplayıcı kültürlerini tamamen terk edeceklerini öngörüyorlar. Moğolistan’ın Kuzeybatı Rusya sınırını kendisine yurt edinmiş Rengeyiği Türkleri, gerek sosyal hayat içerisinde sağladıkları kadın erkek eşitliğiyle, gerekse doğayla barışık yaşayış biçimleriyle, 21. Yüzyıl İnsanına örnek teşkil edecek Kadim bir Türk toplumu olarak tarih sahnesinde yerini alıyor. Bizlere ise onları koruyup, atalarımızdan bize kalan bu değerleri sahiplenip gereken önemi vermek düşüyor.

Ozan Savran

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

“THE DUKHA AND HOW THEY PERCEIVE THE ENVIRONMENT- MAINTAINING GOOD RELATIONS WITH LAND SPIRITS” (by SELCEN KÜÇÜKÜSTEL, ISTANBUL, 2013)

“Türkî Diller ve Dukalar” (Doç. Dr. Haluk BERKMEN)

Rengeyiği Türkleri: Dukhalar // (Selcen Küçüküstel)

Kaybolmakta olan Türk topluluklarından Hoton/Hatun Türkleri ve Türk halk inançlarındaki yerleri (Dr.Yaşar Kalafat)

http://seyyarkalem.blogspot.com/ (Efe Tanay)

https://www.atlasdergisi.com/kesfet/kultur/dukha-halki-mogolistan.html (Fotograf)

[/vc_toggle]

Faşist ve Komünist 4 Diktatörün Ölümü

Siyasi görüşleri, yaptıkları, eylemleri açısından hepimizin bildiği isimler olsalar da birçoğumuz nasıl öldüklerini bilmeyiz. İşte ben de bu yazımda herkesin tanıdığı fakat birçok kişinin neden öldüğünü bilmediği Adolf Hitler, Benito Mussolini, Vladimir Lenin ve Josef Stalin‘in ölüm nedenlerini derledim. Lafı fazla uzatmadan bu ölümleri anlatmaya başlayalım.

Benito Mussolini

Mussolini, 25 Nisan 1945 Alman delegesini bekliyordu. Kimsenin gelmediğini görünce “Yine Almanlar tarafından aldatıldık” diye kendi kendine söylendi. Bunun üzerine 27 Nisan sabahı İsviçre üzerinden İspanya’ya kaçmak için bir zırhlı araç ve 25 kamyonluk konvoyla yola koyuldu. Musso adı verilen bir yerde partizanlarla çatışmaya girildi ve faşistler teslim olsa da Mussolini zırhlı araçla kaçmayı başardı. 52. Garibaldi Tugayı Siyasal Komiseri Urbano Lazzaro ve komünist partizanlar Valerio ve Bellini tarafından Dongo Köyü (Como Gölü) yakınlarında durdurulan Mussolini ve beraberindekiler, Mezzegra’ya getirildiler. Mussolini, yakalandıklarında battaniyeye sarılı halde bulundu. Yanındakiler onun bir sarhoş olduğunu söyleseler de partizanların kontrol etmesi sonucu Mussolini yakayı ele verdi.

De Maria ailesinin çiftliğinde son gecesini geçiren Mussolini ve sevgilisi Petacci, ertesi gün 28 Nisan’da Ulusal Kurtuluş Cephesi’nden Collonnelo Valerio (asıl adı Walter Audisio) tarafından vurularak öldürüldü.

Öldürülme olayı resmî kayıtlara şöyle geçti:

Audisio, Mussolini ve Petacci’nin kaldığı odaya girdi. “İtalyan ulusu adına burada bulunuyorum” diyen Audisio, ikisine de “Çökün!” emrini verdi. Petacci reddetti ve Mussolini’ye sarıldı. Elindeki tüfek iki kere tutukluluk yapan Audisio, yanındaki askerin silahını alarak ikisine doğrulttu ve Petacci’yi vurarak yere düşürdü. Bunu gören Mussolini, “Beni göğsümden vur!” dedi ve Audisio onu da göğsünden vurarak yere düşürdü. Mussolini’nin ölmediğini görünce yanına giderek göğsüne bir kurşun daha sıkarak onu öldürdü.

Mussolini ve sevgilisi Petacci’nin cesetleri ertesi gün Milano’daki Loreto Meydanı’nda bulunan Esso benzin istasyonunun çatısından baş aşağı sallandırıldı. Halk tarafından teklemenen cesetler kentin kuzeyindeki Musocco mezarlığına gömüldü.

Vladimir Lenin

Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde düzenlenen bir konferansta, Lenin’in kayıtlarını inceleyen California Üniversitesi nöroloğu Harry Vinters ve Rus tarihçi Lev Lurie, Lenin’in, 1924 yılında ölmeden önce birkaç kez inme geçirdiğini ve buna neyin yol açtığının netlik kazanmadığını belirtti. Konferansı düzenleyen Doktor Philip Mackowiak, otopsinin, Lenin’in beynindeki damarların aşırı sertleştiğini gösterdiğini belirtti. Sigara içmeyen, şeker ve yüksek tansiyonu olmayan ve aşırı kilolu olmayan Sovyet liderin, neden damar sertleşmesi yaşadığını anlamak zor dedi.

Bir başka iddia ise Lenin’in cinsel yolla bulaşan hastalık olan “frengi” nedeniyle öldüğü idi. Harry Vinters, dönemin ilkel yöntemleriyle tedavi edilen Lenin’in otopsisinde, frengiye rastlanılmadığını söyledi. Aynı zamanda Vinters, Lenin’in babasının da 54 yaşında öldüğünü ve baba-oğulun damar sertleşmesinin genetik olabileceğine dikkat çekerek, inmelerin sebebinin yüksek stres olduğunu belirtti.

Rus tarihçi Lev Lurie, Stalin’in Lenin’i zehirleyerek öldürmüş olabileceğini belirtti. Bunun sebebinin ise Stalin’i destekleyerek hata yaptığına karar veren Lenin’in Trotsky’i desteklemeye başlaması olduğunu söylüyor. Buna karşılık bazı tarihçiler ise Lenin’in hiçbir zaman Trotsky’ı desteklemediğini ifade ediyorlar.

30 Ağustos 1918’de miting dönüşü iktidar karşıtı bir kişi tarafından silahlı saldırıya uğramasından sonra, vücudundaki mermiler tehlike arz ettiği için çıkartılamadı ve bundan sonra Lenin’in durumu kötüleşmeye başladı. Lenin’in beyni hâlâ Moskova’da saklanıyor ve mumlayanmış bedeni de Kızıl Meydan’da anıt mezarda yatıyor.

Adolf Hitler

Hitler, belki de ölümüne inanılmayan liderler arasında birinci sırada geliyor. Öyle ki, ölümünün ardından hayatta olduğuna ve saklandığına dair birçok komplo teorisi yazılmıştı. Bu komplo teorilerine inananlar hâlâ mevcut.

Fransız bilim insanları, Hitler’in 1945’te siyanür içip kafasına sıktığı bir kurşunla öldüğü söylentilerini kanıtladıklarını, “European Journal of Internal Medicine” dergisindeki çalışmada bulunan mevcut delillerin bunu doğruladığını iddia ettiler.

Moskova’da 2000 yılında üstünde diş de bulunan Hitler’in çene kemiğini inceleyen araştırmacılar, Faşist liderin 30 Nisan 1945 günü, Berlin düşmeden birkaç gün önce öldüğünü söylediler. Dişlerde barut izine rastlanmadı ve bu da ağzına kurşun sıkarak intihar ettiği tezini çürütüyor. Aynı zamanda, Hitler’in dişleri üzerinde siyanür ve diş metalleri arasındaki kimyasal reaksiyonun göstergesi olan mavi kalıntılar bulundu. Bu durum siyanür içtiğini doğrular nitelikte. Hitler’in kafatası parçasını da inceleyen araştırmacılar, sol tarafta bulunan delik izine bir kurşunun neden olduğunu söyledi.

Tarihçilere göre Hitler’in, Berlin düşmeden önce yeraltındaki sığınakta intihar ettiğine daha sonra cesedinin Nazi subayları tarafından yakılıp, kafatası ve diş gibi parçaların Ruslar tarafından kaçırılıp Stalin’in emriyle Moskova’ya getirildiğine inanılıyor.

Josef Stalin

Doğumundan başlayarak çocukluğunu ve gençliğini çeşitli hastalıklarla geçiren Stalin, kendisine ilaç yazan ve siyaseti bırakıp dinlenmesi gerektiğini söyleyen doktorunu kovmuştu. Bunun ardından tıp konseyinin kendisinin arkasından iş çevirdiğini öğrenen Stalin, 37 doktoru tutuklatarak işkenceden geçirdi.

Bir gün boyunca odasından dışarı çıkmayan ve konuşmayan Stalin’in odasında gün boyu hiç kimse girmeye cesaret edemedi. Akşam 10’da kahyası kapıyı kırarak içeri girdi ve Stalin’in yerde yattığını gördü. Kendisini birkaç gün sonra öldürecek bir felç geçiriyordu. O halde bulunduktan sonra kendisine yardım edebilecek en güvenilir kişi Sovyetler Güvenlik Sekreteri ve Gizli Polis Şefi Lavrenti Beriya’ydı. Bu kişinin Stalin’e müdahale etmek için ağır davrandığı ve doktorları 24 saat sonra çağırdığı düşünülüyor. 4 Mart’ta komaya giren Stalin’in kalbi, doktorların tüm çabalarına rağmen 5 Mart’ta durdu ve bir daha çalışmadı.

En büyük şüpheli olarak Gizli Polis Şefi Beriya gözüküyordu. Stalin’in yerine gelen Kruşçev hatıralarında, Beriya’nın ülkenin politikalarını belirleyen en üst karar organı olan Politbüro’ya itirafta bulunarak “Stalin’i ben öldürdüm. Onu öldürdüm ve herkesi kurtardım.” dediğini anlatıyordu. Stalin’in izlerini silmeye başlayan Kruşçev, 1953’te Beriya’yı tutuklattı ve idam mangası tarafından kurşunlanarak öldürüldü.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.cnnturk.com/fotogaleri/tarihte-bugun/mussolini-ve-metresi-kursuna-dizilip-ibret-olsun-diye-teshir-edildi?page=2

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/leninin-neden-oldugu-tartisma-konusu-20479950

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/hitlerin-olum-tarihi-ve-nedeni-dogrulandi/1152288

https://www.aksam.com.tr/dunya/stalini-kim-oldurdu/haber-830885

[/vc_toggle]

Fransa’nın Nükleer Silah ve NATO’dan Ayrılış Hikayesi: De Gaulle

Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa için savaşan ve Almanlara esir düşen De Gaulle, Fransız tarihinin en önemli komutanları arasına girdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Adolf Hitler önderliğindeki Nazi Almanya’sının işgaline uğrayan topraklarını savunmak için Özgür Fransa Kuvvetlerini kurdu. Alman işgaline karşı halkı ayaklandırmak için çalışmalar yaptı.
1940 yılında askeri mahkeme tarafından vatana ihanet suçlamasıyla hakkında dört yıl hapis cezası verildi. O durmadı. Ülkesi için savaşmaya kararlıydı.

Dünyanın en büyük kara, deniz ve hava operasyonu olarak tarihe geçen Normandiya Çıkarması’nda müttefik kuvvetler ile hareket etti ve kurduğu ordu kısa sürede ülkeye hakim oldu.

1946’ya kadar Başbakan olan ancak savaş sonrası kurulacak olan anayasayı kabul etmediği için istifa etti. De Gaulle, Fransa’nın Hindiçini Savaşı‘ndaki başarısızlıkları ve Cezayir sorununun çözülememesinin yarattığı krizden yararlandı. Yeni anayasanın hazırlanmasından sonra De Gaulle, Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı oldu.

Cezayir’in bağımsızlığı Gaulle döneminde oldu

Cumhurbaşkanı olduktan sonra ilk işi Cezayir sorunu oldu. Kendisi askeri olarak bu sorunun çözüleceğini düşünse de Fransa’nın katliamlarının Paris yönetimine uluslararası baskısı onu farklı bir politika uygulamaya itti.

Cezayir’deki bağımsızlık yanlısı için savaşan Ulusal Kurtuluş Cephesi ile görüşmelere başladı. Bunun üzerine ülkedeki milliyetçilerin tepkisiyle karşılaştı. Hatta ordu içerisindeki bazı askerler bu politikayı engellemek için darbe bile yaptı fakat başarısız oldu.

1962 yılında yapılan anlaşmayla bağımsız olan Cezayir, Fransa’nın sömürüsünden kurtuldu.

Fransa’yı Dünyanın Nükleer Güce Sahip Üçüncü Ülkesi Yaptı

1962’de ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan ‘Küba Füze Krizi’ De Gaulle Fransasını bu iki ülke arasında dengeli bir politika yürütmeye itti. De Gaulle ilk nükleer denemesini 1960 yılında Cezayir topraklarında yaptı. 1965’te yörüngeye ilk uydusunu fırlatan Fransa, ABD ve Sovyetler’den sonra bunu yapmayı başaran üçüncü devlet oldu. 1968’de ise Amerika’nın yardımı olmadan ilk hidrojen bombasını üretti ve patlattı.

NATO’dan Ayrıldı

İkinci Dünya Savaşı sonrası 1949 yılında kurulan NATO’nun en önemli askeri üsleri Fransa’da bulunuyordu. ABD uçakları “lojistik görevler” için 10’un üzerinde Fransız üssünü kullanıyordu. 50 bin civarında Amerikalı asker ve sivil memur Fransa’ya yerleşmişti. Ülkesini nükleer güce ulaştıran De Gaulle’nin diğer icraati NATO’dan ayrılmak oldu. Aşama aşama ilk önce paktın deniz kuvvetlerinden ayrılan De Gaulle önderliğindeki Fransa, 1966 yılında 7 Mart 1966 tarihinde NATO’nun askeri kanadından ayrıldığını açıkladı ve NATO Başkomutanlık Karargahı dahil tüm NATO üs ve tesislerinin Fransız topraklarından çekilmesi kararını aldı. NATO’nun Paris’teki genel merkezi Belçika’ya taşındı.

Fransa, 43 Yıl Sonra NATO’ya Döndü

Fransa, 2009 tarihinde 1966’da ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına Türkiye dahil tüm ülkelerin oluruyla döndü. İttifakın yayımladığı ortak bildiride, kapıların yeni adaylara açık olduğu da belirtildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy, zirvede yaptığı konuşmada, “Fransa ittifak bünyesinde tam yerini alıyor” dedi ve “aileden olduklarını” anlattı.

Eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy

Halkın Büyük Tepkisiyle Karşılaştı

Nükleer silah üretimi, Cezayir’in bağımsızlığı ve NATO’dan çıkmak gibi büyük değişim yaşatan De Gaulle, büyük tepkiyle karşılaştı. Yüzbinlerce üniversite ve lise öğrencisiyle birlikte işçiler, De Gaulle’ye karşı protesto gösterisi düzenledi. ‘1968 Olayları’ olarak tarihe geçen bu protestolar sonrası De Gaulle, erken seçime gitti. Güçlü muhalif hareketlere rağmen parlamentodaki 487 koltuktan 358’ini kazanmayı başardı.

İskambil Falı Açarken Öldü

1970 yılında Senato’nun yetkilerini sınırlandırıp yerel meclisin yetkilerini arttırmak için düzenlenen referandumun kabul edilmemesi sonrası istifa etti. 80. yaş gününden kısa bir süre önce evinde iskambil falı açarken öldü.

ASELSAN’dan Bahreyn’e UKSS İhracatı

Geçtiğimiz yıl yakalamış olduğu satış ve üretim performansını 2020 yılında da sürdürmeyi hedefleyen ASELSAN, Bahreyn’in deniz platformlarında kullanıma yönelik olarak, uzaktan komutalı silah sistemi ihracatına ilişkin yeni bir satış sözleşmesi daha imzaladı.

10 yıldır Körfez pazarında varlık gösteren ASELSAN, uzaktan komutalı silah sistemi (UKSS) ile birlikte bölge ülkelerine doğrudan teknoloji transferi programları ve ortak girişim şirketleri aracılığıyla savunma ve teknoloji alanında çalışmalar yürütüyor.

ASELSAN, 20 farklı ülkeye çeşitli kara ve deniz platformlarında kullanılabilen farklı konfigürasyonlarda geliştirdiği uzaktan komutalı silah sistemlerini başarıyla sundu ve ihracattaki payını her geçen gün artırıyor.

İran’ın Ortadoğu Stratejisi: ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler

Son yıllarda İran’ın tüm Şiileri tek bir bayrak altında toplama hedefinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Şii Hilali terimi; ağırlıklı olarak Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Yemen ve Batı Afganistan gibi Şii halkın çoğunlukta ya da çoğunluğa yakın olduğu yerleri kapsamaktadır. İlk olarak 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan terim, İran’ın Irak’taki seçimlere müdahalesinden duyulan rahatsızlık neticesinde kullanıldı. Hilal’in kapsamına giren Azerbaycan’ın laik bir anayasaya sahip olması, Bahreyn’in ise Sünni bir hükümet tarafından yönetilmesinden ötürü bu fikir iki ülkede pek filizlenmese de özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen gibi siyasi istikrarsızlığın fazla olduğu yerlerde varlığını hissettirdi. Hizbullah’ın güçlenmesi, Yemen’deki Şiilerin İran tarafından silahlandırılması, Suriye’ye binlerce İranlı milisin yollanması vs. gibi olaylar siyaset bilimciler tarafından Şii Hilali’nin pratiğe dökülmesi olarak yorumlandı.

Şii Hilali’ne yönelik; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 27 Aralık 2015 tarihinde Tahran’da düzenlenen 29. İslam Birliği Konferansı’nda Müslüman ülkeleri birlik olmaya çağırdı ve “Ne Şii ne de Sünni Hilali var. Biz Müslümanlar, birleşmemiz gereken bir dönemdeyiz.” dedi. Bu sözler üzerine Ocak 2016’da Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman; İran’ın, Ortadoğu’nun her köşesine binlerce milis yolladığını öne sürerek Şii Hilali’nin var olduğunu ve hatta “Şii Dolunayı” olarak bile adlandırılabileceğini belirtti. Aralık 2017’de, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Ali Caferi, Hizbullah başta olmak üzere diğer tüm Şii grupların Ortadoğu’da barışın tahsis edilmesi için uğraştığını ve İran’ın asla herhangi bir devletle nüfuz mücadelesi içerisinde olmayacağını beyan etti.

Yemen

Ortadoğu’nun güneyinde yer alan Yemen, zengin kültürel miras ve yer altı kaynaklarına sahip fakat günümüzde iç savaşla çalkalanıyor. Kuzey Yemen, 1918’de Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandıysa da  Güney Yemen ancak Kasım 1967’de bağımsızlığa kavuştu. Günümüzde, Arap coğrafyasının en fakir devletlerinden biri. 2011’de gerçekleşen Arap Baharı’ndan beri ülkede siyasi ve ekonomik krizler baş gösteriyor. Kabile yapısının hala mevcudiyetini koruduğu Yemen’de terör örgütlerinin kontrol ettiği bölgeler de var. 1978’de Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve 1990’da iki Yemen’in birleşmesinde katkısı olan Ali Abdullah Salih, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak bilinmekteydi.

Ali Abdullah Salih

2011’e kadar sürdürdüğü başkanlık görevini, Arap Baharı’nın etkisinde gelişen protestolar sonucu bırakmak zorunda kaldı. 2015’in ilk yarısında başlayan eylemler Yemen’de bir iç savaşın patlak vermesine sebep oldu, Şii kökenli Husilerin mevcut yönetime isyan etmesi ve San’a kentini ele geçirip yönetimi devralmasıyla daha da ateşlendi. “Ensarullah Hareketi” olarak da isimlendirilen Husilere en büyük desteği İran verdi. Merkezi hükümetin başında bulunan devlet başkanı Mansur el-Hadi’ye en büyük destek ise Suudi Arabistan’ın başında bulunduğu ABD-İngiliz destekli koalisyondan gelmiştir.

İran, Yemen’deki faaliyetlerini uzun bir süredir devam ettiriyor. İç savaşın başlamasının ardından İran’ın milis ve mühimmat desteğinde bulunduğu birçok kez Arap devletlerince dile getirildi. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin “Yemenliler saldırı altında, dolayısıyla buna karşılık vermeleri çok normal. İran bu konuda siyasi ve manevi desteğini vermiştir.” sözleri bu beyanı kanıtlar nitelikte. Bu desteğin Kudüs Gücü’nün Yemen’den sorumlu komutanı Tuğgeneral Abdülrıza Şahlai aracılığıyla verildiği iddia ediliyor. İç savaşın nasıl sonuçlanacağı ise hala belirsiz. Dolaylı yoldan yürütülen İran-Suudi savaşı, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmaya devam ediyor.

Lübnan

İran İslam Devrimi’nden beri iki ülke arasında istikrarlı bir ilişki mevcut fakat 2012’de yapılan bir araştırmaya göre Lübnan halkının yalnızca %39’u İran’a yönelik olumlu düşüncelere sahip. Lübnanlıların önemli bir kısmı İran’ın nükleer silah edinmesine de karşı. Bu konuda daha sert yaptırımlar getirilmesini talep ediyorlar. Öte yandan, Lübnan’da yaşayan Şiilerin İran’a yönelik sempatisi var. Şii halkın %95’i İran’ı her konuda destekliyor.

Ülkenin Şii ağırlıklı bölgelerinde faaliyet gösteren Hizbullah, özellikle İsrail’e karşı İran tarafından finansal olarak destekleniyor. 2006’da gerçekleşen Lübnan Savaşı’nda İran’ın açıktan Hizbullah’ı desteklemesi bu bağı daha da kuvvetlendirdi ve İsrail’in İran’a yönelik tutumunu sertleştirmesine neden oldu.

Hizbullah

2008 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Tahran’ı ziyaret etti. Ziyaret esnasında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile askeri ve ekonomik ortaklık anlaşması imzalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi.

2010’da Adaisseh köyü yakınlarında İsrail ve Lübnan askerlerinin çatışmasının ardından Lübnan Savunma Bakanlığı, İran’dan ekonomik ve askeri yardım talebinde bulundu. İran da bu yardım talebini geri çevirmeyeceğini duyursa da Lübnan Meclis Başkanı Nabih Berri, başbakan Saad Hariri’nin ABD baskısından korktuğunu iddia ederek İran’dan istenen askeri desteğin geri çekildiğini duyurdu. Bu sırada İran’ın Lübnan Büyükelçisi Gazanfer Roknabadi, ABD baskısına rağmen Lübnan’ı İsrail’e karşı koşulsuz şartsız destekleyeceklerini beyan etti.

19 Kasım 2013 tarihinde, Beyrut’ta bulunan İran Büyükelçiliği’ne saldırı meydana geldi. Saldırıda İran ataşesinin de içinde bulunduğu 23 kişi hayatını kaybetti. Adı saklı tutulan Sünni bir grubun yaptığı iddia edildi. Bu saldırı, ülkedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını az da olsa tetikledi.

Günümüzde ise İran, Hizbullah’a yönelik desteğini artırmış vaziyette. Lübnan hükümeti ile de uzun süredir gerginlik yaşanmıyor. Şii Hilali’nin Lübnan’a önem vermesinin en temel sebebi de İsrail’e komşu olması. Bu sayede İsrail’i Hizbullah üzerinden baskılayabilme fırsatı yakalıyor.

Suriye

İran-Suriye ilişkileri, Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ve İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden beri olumlu yönde seyrediyor. Hafız Esad’ın Nusayri azınlıktan gelmesi, İran’ın Suriye’de nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı. İran-Irak Savaşı esnasında Suriye’nin Irak yerine İran’dan yana tavır takınması bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak görülüyor.

İran-Irak Savaşı.

 

Hafız Esad

Günümüzde, Suriye’nin Şii Hilali’ne dahil olmasından en önemli sebebi de hala süren Esad iktidarı. Ülkenin çoğunluğu Sünni olmasına karşın Beşşar Esad’ın İran’la olan yakın ilişkileri bölgedeki Şii etkinliğini artırdı. İç savaşta da doğal Esad’tan yana olan İran; lojistik, teknik, mali ve askeri destek vermeyi sürdürüyor. Açık destek ise İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Eylül 2011’de Beşşar Esad’ı desteklemesiyle başladı. Hamaney bu desteğin sebebini, Esad’ın ABD ve İsrail’le savaşmasına bağladı. Aralık 2013’de, yaklaşık 10.000 İranlı milisin Suriye’de olduğu beyan edilmektedir. 2018’de ise İsrail tarafından bu sayının 80.000’i aştığı açıklandı. Ayriyeten Hizbullah’ın da Esad’a yönelik askeri destek verdiği biliniyor. Esad, 2013’de İran ve Hizbullah’ın destekleri neticesinde başkent Şam etrafındaki tehlikeyi bir nebze önlemeyi başardı. 2014 yılında gerçekleşen Cenevre’deki barış görüşmelerinde İran, Esad’a desteğini yineleyerek savaş başındaki tutumunu sürdürdü. Suriyeli muhaliflerin iddiasına göre, Aralık 2013 itibariyle İran’ın Suriye’ye yönelik yaptığı finansal yardım tutarı on beş milyar ABD dolarıdır.

İtalyan diplomat Steffan de Mistura’ya göre ise her yıl düzenli olarak 6 milyar dolarlık mali destek yapılıyor. Bu desteğin önemli bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. 2018’in ortalarına gelindiğinde eski İranlı diplomat Mansur Farhang’ın belirttiği sayılara göre, İran Suriye’ye yönelik yardımlar kapsamında yüz beş milyar dolar harcadı. ABD ise yardımın bu kadar geniş olduğuna inanmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012’den 2018’e kadar İran’ın Suriye’de toplam 21 milyar dolar olduğunu iddia ediyor. Arap dünyası, İran’ın bu desteğinin tamamen mezhepsel nedenlerden kaynaklandığı kanısında.  Yemen’deki gibi bu savaşın da nasıl sonlanacağı bilinmiyor fakat her geçen yıl, İran Suriye’deki nüfuzunu artırıyor.

Bahreyn

Bahreyn’deki Şii nüfus, neredeyse nüfusun yarısına tekabül ediyor. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından Bahreyn’deki Şiiler, hükümeti ele geçirmek amacıyla darbe girişiminde bulundular fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeye katılan tüm din adamları ülke dışına sürgün edildi ve Bahreyn hükümeti bu girişimin arkasında İran’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca bu girişimden ötürü ülkedeki Şiiler baskı altına alındı. Yıllar sonra, Kasım 2007’de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Bahreyn’e ilk resmi ziyaretini yaptı ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa El-Halife ile görüştü. Bu tarihten sonra iki ülke arasında ekonomik anlaşmalar yapıldı. Arap Baharı’nın başlamasıyla Bahreyn’de gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösteriler sırasında İran, Şii eylemcileri fonlamakla suçlandı. Bu nedenle İran-Bahreyn ilişkileri bir süre askıya alındı.

2010 yılına ait, Bahreyn’in dinsel dağılımı

12 Ağustos 2012’de Bahreyn Dışişleri Bakanı Şeyh Halid el-Halife, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığını Twitter üzerinden duyurdu fakat 13 Ağustos 2015’de Şii grupların Sitra’da gerçekleştiği terör eyleminden dolayı Bahreyn İçişleri Bakanlığı’nın Hizbullah destekli olduğu düşünülen örgüt üyelerini tutuklaması sonucu ilişki tekrardan bozuldu. 1 Ekim 2015’de Bahreyn hükümeti Tahran’daki büyükelçisini çağırarak İran’a tepki koydu. İran da misilleme olarak Bahreyn’deki büyükelçisini çağırdı ve tüm Bahreynli diplomatların yirmi dört saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti.

İsa Qassim

20 Haziran 2016 tarihinde Şii din adamı ve politikacı İsa Qassim’ın Bahreyn vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edilmesi, İran sert tepki vermesine neden oldu. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Qassim’e yönelik tutumu kınadı ve Bahreyn’in bedel ödeyeceğini söyledi. Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan demece göre, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani,  bu hareketinden ötürü Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanacağını ve İran’ın destek vermekten geri kalmayacağını söyledi. Üstelik Bahreyn’deki rejimin kanlı bir şekilde devrileceğini iddia etti. İki ülke arasındaki ilişki günümüzde de büyük oranda askıya alınmış durumda. Ayriyeten Şii Hilali’ne göre İran tarafından üzerine en çok düşülen Körfez ülkesi de Bahreyn.

Irak

Irak, tarihsel süreçte İran’la karmaşık ilişkilere sahip bir ülke oldu. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi neticesinde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’a saldırdı ve yaklaşık sekiz yıl süren savaşta kimse galip gelmedi. Üstelik insan, mühimmat ve petrol kayıpları da had safhadaydı.  Yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti ve savaşın hiçbir kazancı olmadı. Savaş esnasında Saddam Hüseyin’in emriyle başlatılan El-Enfal Harekatı sırasında binlerce Kürt öldürüldü. Bu harekat, daha sonrasında “Halepçe Katliamı” olarak isimlendirildi. İran’la olan savaşın sonra ermesinin ardından, savaşta yaşanılan kayıpları gidermek için Kuveyt’e saldırdı. İran, bu saldırıyı şiddetle kınadı.

Halepçe kurbanlarının mezarları.

Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler, Ekim 1990’da yeniden düzene girdi. Bir ay sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati Irak’ın başkenti Bağdat’a gitti. 2002’de iki ülke arasındaki heyetlerin görüşmeleri ilişkilere olumlu yansıdı. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesine İran tepki gösterdi. Irak’taki Şii gruplar işgale karşı direniş gösterdiyse de başkent Bağdat’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in idamı ile Irak tamamen ABD destekli Koalisyon Güçleri’nin kontrolü altına girdi.

Saddam Hüseyin’in heykeli devriliyor.

İşgalden sonra, İran bölgedeki nüfuzunu artırdı ve 2005 yılında İran destekli İbrahim el-Caferi Irak başbakanı oldu. Bu sırada Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İran’ı ziyaret ederek kırk yıl sonra İran’a giden ilk cumhurbaşkanı oldu. 2005’den 2009 yılında değin ilişkiler olumlu yönde seyrettiyse de 2009 yılında yaşanan küçük çaplı sınır çatışması sonrası ilişkiler bir süre askıya alındı. ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla İran bölgedeki kontrolü ele aldı ve genellikle İran destekçisi başbakanları seçtirmeye uğraştı. Günümüzde Irak başbakanlığı yapan Adil Abdülmehdi de İran eksenli politikalar izlemektedir. Öte yandan ABD karşıtlığıyla bilinen ve oldukça geniş bir kitle tarafından desteklenen Şii din adamı ve siyasetçi Mukteda Es-Sadr, Irak siyaseti üzerindeki artırmaya devam ediyor.

Mukteda Es-Sadr

Irak’ın işgali esnasında ABD’ye direnen örgütler arasında olan Sadr Hareketi, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından idam edilmesinde de önemli rol oynamıştı. Irak, Şii Hilali içerisinde yer alan en önemli bölgelerden biri ve İran gün geçtikçe bu coğrafyada gücünü artırıyor.

Kasım Süleymani’nin Şii Hilali’ne Etkisi

Şii Hilali’nden bahsederken, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den de söz edilmeli. Zira, Hilal içerisinde yer alan ülkelerde İran nüfuzunu artırabildiyse bunda Süleymani’nin payı oldukça büyük. Askeri eğitim almamasına rağmen İran-Irak Savaşı esnasında gösterdiği başarılardan ötürü genç yaşta tanındı. Savaştan sonra diğer Arap devletleri ile yakın temaslarda bulundu. Bir süre sonra İran dış politikasını belirleyen kişilerden biri oldu. İran içinde baş gösteren ayaklanmaları da başarıyla bastırmasının ardından İran iç siyasetinde tanınır hale geldi. Ali Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” makamına layık görüldü. Kudüs Gücü Komutanlığı sırasında Hizbullah’a yönelik silah ve para sevkiyatını yönetti. Irak’ın “İranlaştırılması”nı sağlayanlardan biri oldu. Bahreyn üzerinde baskı kurdu ve Esad’la olan ilişkileri geliştirdi. Suriye İç Savaşı’nda, İranlı milislerin komutasını üstlendi ve muhaliflere yönelik operasyonlar düzenledi. Rus desteğinin gelmesinin ardından IŞİD’in üstüne yürüdü ve Esad’a büyük oranda toprak kazandırdı. Ayriyeten Irak İç Savaşı’nda da görev alan Süleymani, IŞİD’in bitirilmesine yönelik çalışmalar yaptı.

Ortadoğu’nun birçok bölgesinde aktif olarak görev yapan Süleymani’nin, insanlık suçlarına karıştığı da iddia edilmektedir. Suriye ve Irak’ta esir alınan askerlerin, emrindeki milisler tarafından işkence gördüğü ve öldürüldüğü de bu iddialar arasındadır. Öte yandan Hizbullah aracılığıyla İsrail’e atılan füzelerde parmağı olduğu düşünülmektedir. İran içerisinde başlayan ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırdığı için Batılı devletlerin tepkisini almıştır. Nitekim Süleymani, 3 Ocak 2020’de İran destekli Kataib Hizbullah militanlarını ve Haşdi Şabi’yi ABD üslerine yönelik saldırı için görevlendirdiği iddiasından ötürü ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilen talimatla, Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı neticesinde öldürülmüştür.

Kasım Süleymani’nin cenazesi

Cenaze töreni ülke çapında izdiham yaratmış ve tören esnasında elli İranlı hayatını kaybetmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney, bu saldırının alçakça olduğunu söylemiş ve ABD’den intikam alacağını duyurmuştur.

Alp Emeç

Stratejik Ortak Misafir Yazar

 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/irandan-yemendeki-husilerin-operasyonuna-destek/1597818
https://carnegieendowment.org/sada/80557
https://mepc.org/distant-relations-iran-lebanon-last-500-years
https://iranprimer.usip.org/sites/default/files/PDF%20Iran%20Region_Hokayem_Lebanon.pdf
https://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_involvement_in_the_Syrian_Civil_War
https://smallwarsjournal.com/jrnl/art/iran%E2%80%99s-involvement-in-bahrain
https://en.wikipedia.org/wiki/Qasem_Soleimani
https://www.belfercenter.org/sites/default/files/files/publication/BRZ.BJWA.2008.pdf
https://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/middle-east-faqs-volume-1-what-is-the-shia-crescent
http://tr.wikishia.net/view/Ensarullah_Hareketi
https://en.wikipedia.org/wiki/Iranian_intervention_in_Iraq_(2014%E2%80%93present)
https://en.wikipedia.org/wiki/Iran%E2%80%93Iraq_War
[/vc_toggle]

Koronavirüs Krizinin Türk Dış Politikasına Etkileri

Koronavirüsünün yaratmış olduğu etkiler, hem global hem de ulusal bir düzeydedir. Öyle ki, koronavirüsünün yaratmış olduğu etki dalgaları, dünyanın mevcut politik ve ekonomik sistemini etkilediği gibi, ülkelerin kendi politik ve ekonomik yapılarını da etkilemiştir. Bir üçüncü etki boyutu ise ülkeler arası ilişkilerde saklıdır. Bazı ülkelerin ilişkileri olumsuz anlamda etkilenirken, bazı ülkeler ise bu kriz ortamından istifade ederek pozitif sonuçlar elde etmeye çalışıyor. Bu yazımızda, koronavirüs krizinin Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasına olan etkisinden bahsedeceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Maske Diplomasisi

Dünyadaki çoğu ülkelerin maske kıtlığı yaşadığı bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin belirli ülkelere ücretsiz maske dağıtımında bulunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin imaj ve prestijini olumlu yönde etkileyen bir faktördür. Fransa Sciences Po Üniversitesi Uluslararası Araştırma Merkezi’nden (CERİ) siyaset bilimci Prof. Jana Jabbour, AFP’ye Türkiye’nin İtalya ve İspanya’nın da dahil olduğu 34 ülkeye yaptığı ekipman yardımını şöyle değerlendirdi:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan her zaman Türkiye’yi ‘insani yardım gücü’ olarak konumlandırmayı, ‘güçsüzlerin yanında duran’ olmayı hedefledi fakat bu sefer gelişmiş ülkelere yapılan yardımların farklı bir anlamı da var. Bu yardımlar Avrupa ülkelerine Türkiye’nin yardımda bulunacak güçte olduğunu göstermeyi de amaçlıyor.”

Türkiye, NATO’nun açıklamasına göre İspanya ve İtalya’ya toplam 450 bin maske yolladı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu konuyla ilgili 4 Nisan 2020 tarihli konuşmasında şöyle demiştir:

“Tüm ülkeler Patriot hava savunma sistemlerini geri çekerken, İspanya Patriotlarını Adana’da tuttu. Türkiye’ye NATO içindeki en güçlü desteği verdi.”

Türkiye aynı zamanda söz konusu ülkeler üzerindeki imaj ve prestijini olumlu yönde etkilemek ve söz konusu halkların gönüllerine de dokunmak istemektedir. Öyle ki, İspanya’nın en bilinen gazetelerinden biri olan Marca gazetesi, internet sitesinde 18 Nisan 2020 tarihinde “Dünyanın en güzel bayrağı” anketini başlatmıştı. 42 ülkenin bayrağı yer aldığı ankette, Türk Bayrağı 256 bin 700 oyla 1’inci sırada yer almıştır. Bu olay en yalın haliyle, Türkiye’nin yumuşak gücü ne türden bir stratejik zekayla uyguladığının somut bir sonucu ve göstergesidir. İspanya ve İtalya, 2008 krizinin etkilerini hala taşımaktadır. Ekonomik sorunlarla uğraşan bu ülkeler, koronavirüsünün yaratmış olduğu yeni tipteki krizlerle karşılaşınca, kendilerini adeta bir çıkmaz sokakta buldular. Özellikle koronavirüsü krizinde Avrupa Birliği’nden yeterince destek alamayan bu ülkelerde, hali hazırda var olan Avrupa Birliği karşıtı sesler yükselmiştir. Küba, Çin, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin İspanya ve İtalya gibi ülkelere yaptıkları yardımları dikkati değerli kılan yardımlardır. Türkiye’nin yardımlarının da dahil olduğu bu yardımlar, düz mantıkla yapılmış yardımlar değildir. Maske diplomasisi diye adlandırabileceğimiz bu yardımlar, Avrupa Birliği’nin belirli alanlarda oluşturmuş olduğu boşlukları doldurmaya ve Avrupa Birliği’ne karşı hali hazırdaki olumsuz düşünceler ışığında kendilerine dönük olumlu bir imaj oluşturmaya yöneliktir.

Türkiye Cumhuriyeti aynı zamanda 10 Nisan 2020 tarihinde Birleşik Krallık’a yardımlarda bulunmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson’a şöyle bir mektup göndermiştir:

“Hemen hemen her alanda mükemmel düzeyde seyreden ilişkilere sahip olduğumuz ve Türkiye için vazgeçilmez ortaklardan biri olan Birleşik Krallık, ülkemizle dayanışmasını çeşitli vesilelerle birçok kez göstermiştir. Biz de, zor günler geçirmekte olan dost ve müttefikimiz Birleşik Krallık’la dayanışmamızı göstermek için bugün Hava Kuvvetlerimize ait bir uçakla ülkenize tıbbi yardım malzemesinin intikalini sağlıyoruz.”

Türkiye, bunun yanında ABD’ye de yardımlarda bulunmuştur. 28 Nisan 2020 tarihinde Türkiye’ye ait bir askeri kargo uçağı, ABD’ye bu yardımları ulaştırmıştır. ABD Ankara Büyükelçisi David Satterfield 28 Nisan’da yaptığı açıklamada şöyle demiştir:

“ABD hükümeti adına, NATO müttefikimiz Türkiye’ye bugün gerçekleşen cömert medikal ekipman ve diğer elzem malzemelere ilişkin bağış için teşekkür ediyorum.”

Türkiye’nin bunun dışında yardım gönderdiği Balkan ülkeleri şunlardır; Sırbistan, Kosova, Bosna Hersek, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Bulgaristan. Türkiye’nin söz konusu Balkan ülkelerine yönelik yardımını AKP Sözcüsü Ömer Çelik şöyle açıklamıştır:

“Türkiye’nin Balkanlar’da artan nüfuzunu engellemek gerekir” derlerdi. Türkiye’nin Balkanlar’la tarihi bağlarını bilmeyen bir siyasi cehaletle konuşurlardı. Şimdi ise Balkanlar’ı kendi haline terk ettiler. Türkiye ise orda. Bazı Avrupa ülkelerinin Balkanlar’la ilgili tek hedefi Türkiye’nin etkisini kırmak üzerine kuruluydu. Virüs salgınıyla ilgili olarak Balkanlar’ın ihtiyacı olduğunda hiçbiri ortada görünmüyor. Türkiye ise Balkan ülkelerine en zor zamanda yardım ulaştırıyor. Türkiye’nin tek başına yaptığını, AB ne İtalya ve İspanya için ne de Balkan ülkeleri için yapabildi. Türkiye, bütün boyutlarının yanı sıra köklü ve güçlü bir Avrupa devleti olarak, Avrupa coğrafyasının teminatı olduğunu gösteriyor. Türkiye olmadan Avrupa tanımlanamaz.”

Kısacası Türkiye’nin ayrım yapmaksızın 44 ülkeye yardım elini uzatmasının birden fazla nedeni mevcuttur. Öncelikli nedeni, geçmişten beri Türkiye’nin ardılı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı, kriz ve zor zamanlarda insanlara el uzatma alışkanlığı var. Diğer nedenler ise Türkiye’nin kendi imaj ve prestijini arttırmak istemesi ve maneviyatı kırılmış yabancı halkların yanında durup onlara destek olmak istemesidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Libya ve Doğu Akdeniz Avantajı

Koronavirüs krizinin yaratmış olduğu global kargaşa ve ülkelerin ulusal düzeydeki belirsizlik durumları, ekonomik kaynakların tedbir ve ihtiyatla kullanılmasına yol açmıştır. En başta Çin ve ABD olmak üzere diğer tüm ülkelere de muhtemelen yayılacak olan ekonomik durgunluğun elbette küresel bir boyutu bulunmaktadır.

Libya’da son durum haritası – Harita: ISWNews – 20 Nisan 2020

Bütçe açığı, resesyon, ekonomik kriz gibi ekonomik sorunların yaşanacağı bu ortamda devletler, vekalet savaşlarının yapıldığı bölgelere eskisi kadar rahat müdahil olamayacaklar ve destekledikleri gruplara da yeterince yardımda bulunamayacaklardır. Bu yardımların elbette ekonomik, lojistik ve askeri boyutu bulunmaktadır. Libya’da gayr-ı meşru olarak, çöl haydutlarına benzer bir şekilde Birleşmiş Milletler’in de facto, yani hukuki/resmi olarak tanıdığı Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile çarpışan Hafter milisleri de elbette bu durumdan nasibini alacaktır. Özellikle Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerden destek gören Hafter, uzun bir müddet boyunca bu desteklerden mahrum kalacaktır. Bundan önce, stratejik üstünlüğü elinde bulunduran Hafter’in, Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesiyle birlikte bu stratejik üstünlüğünün sona erdiğini biliyoruz. 30 Nisan 2020 tarihinde ateşkes isteğinde bulunan Hafter’e Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından ret gelmiştir. Böylece dış yardımlardan mahrum kalan Hafter milislerinin olası geri çekilmeleri ve gerilmeleri olanaklar arasındadır. İşte Türkiye açısından hayati önem taşıyan Libya meselesinde böylece biraz daha ilerleme kat edilmiş olunacaktır. Libya meselesi ile birlikte elde edilen avantajlar elbette Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki gücüne de güç katacaktır. Libya’da gücün Hafter’e geçmemesi ve Ulusal Mutabakat Hükümetinin meşrutiyeti tam anlamıyla sağlaması Türkiye’nin çıkarlarına uyan gelişmelerdir. Esasında Türkiye’nin Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair imzaladığı mutabakat, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin batı sınırını belirlemişti. Bu antlaşma ile birlikte Avrupa’ya yönelik GKRY, İsrail, Mısır ve Yunanistan dörtlü ittifakın tasarlamış olduğu enerji hattı projesi hükümsüz kalmıştı. Aynı zamanda dikkatlerini kendi ülkelerindeki koronavirüs krizine yönelten Akdeniz ülkeleri de, Türkiye’ye karşı oluşturdukları Akdeniz ittifakında aktif olamayacaklar. Türkiye, durumdan istifade ederek Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine tüm hızıyla devam edecektir.

Sonuç

“Soft Power” dediğimiz yumuşak gücün etkisinin farkında olan Türk dış politika yapımcıları, içerisinde bulunduğumuz mevcut kriz sürecini çok iyi bir şekilde yönetmektedir. Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre, Türkiye Cumhuriyeti dünyada en fazla insani yardım yapan ülke konumundadır. Dünyada her yıl yapılan insani yardımların haritasını çıkaran İngiltere merkezli Kalkınma İnisiyatifleri Örgütünün raporuna göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapmış olduğu 8 milyar dolarlık yardımı, Türkiye’yi dünyada en fazla insani yardım yapan ülke konumunda tutmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti koronavirüs salgını öncesinde zaten dünyadaki mazlum halklara yardım elini uzatan ve onlara en fazla yardım eden ülkelerdendi. Türkiye bunu bazı yorumlara göre söz konusu yardım edilen ülkeler üzerindeki etkisini ve nüfusunu arttırmak için yapmaktadır. Fakat çıkarları uğruna, ülkelere şirketleriyle ve gösteriş amaçlı yardımlarla giren ülkelerden Türkiye’nin gerçekten de bir farkı yok mudur? Bu farkı hepimiz gözlemlemekteyiz. Türkiye elbette yumuşak güç yoluyla etkisini ve nüfusunu arttırmaya yönelik girişimlerde bulunabilir. Bu neredeyse her devletin teorik anlamda doğal, pratik anlamda ise yapay bir refleksidir. Fakat bu yardım girişimlerinin bir başka boyutu da var ki, bu da sadece meselenin insanî boyutudur. Nasıl ki hayvanların içinde bir takım içgüdüsel ve insanların içinde bir takım içtepisel mekanizmalar vardır, işte devletlerde de daha gelişmiş ve mikro boyuttan makro boyuta evrim geçirmiş bir takım içtepisel mekanizmalar mevcuttur. En nihayetinde devletleri yönetenler de insanlar olduğu için, mikro bir bireyin içtepisel mekanizması mikro boyutta işlemektedir ve çoğul halinde bulunan bir insan topluluğunun oluşturmuş olduğu devletin içtepisel mekanizması makro boyutta işlemektedir. Dolaysıyla insanda var olan vicdan ve doğasınca karşılıksız iyilik yapmak, fakat sadece iyilik yapmak için, devletlerde de görülebilir. Tabi bu durum devletin politikalarına, bu bağlamda dış politikasına yön veren yöneticilerle de alakalıdır. Bazen yöneticilerde bulunan hasletler, devletlere de geçebilir ve yönetici(leri)nin özellikleri devletin kendisiyle özdeşleşebilir. İşte Türkiye’nin yapmış olduğu bu yardımların anlamı bu şekildedir. Bu yardımların hem karşılıksız, çıkarsız ve menfaatsiz bir yönü bulunduğu gibi, devletin uluslarası sahnedeki imaj ve prestijini pozitif anlamda etkilemeye yönelik bir yönü de bulunmaktadır. İşte Türkiye’nin yardımlarını, diğer ülkelerin yardımlarından ayırmamız gerekmektedir. Çin’in yardımlarda bulunması tamamen global gücünü yaymaya yönelik iken, Türkiye’nin amaçlarını yukarıda zaten dile getirmiş bulunmaktayız. Diğer mesele ise Libya ve Doğu Akdeniz’de gelişmelerdedir. Türkiye kendisine düşmanca duygular ve politikalar yürüten rakiplerine karşı bu kriz ortamında bir fark yaratabilir ve onların tabiri caizse ‘kirli oyunlarını başlarına geçirebilir’.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
El ránking definitivo de las banderas más bonitas del mundo, Marca (2020)
Turkish Emergency Humanitarian Assistance, http://www.mfa.gov.tr/humanitarian-assistance-by-turkey.en.mfa
Ergocun, Gokhan (2019), Turkey remains most generous donor of humanitarian aid, AA
Baltas, Costas (2020), Libya’s Haftar comitted to signing to ceasefire: French Presidency, Reuters
Libya’s renegade commander Khalifa Haftar announces Ramadan truce, Al Jazeera (2020)
Aliyev, Jeyhun (2020), Turkey send aid to at least 57 countries to fight virus, AA
Yuzbasioglu, Nazli (2020), Turkey ranks third worldwide in supplying medical aid
[/vc_toggle]

Örtülü Eylem Bağlamında Dış İlişkiler ve Diplomasi

Covert: Faaliyeti icra eden servisin veya organizasyonun kimliği gizlenir.

Clandestine: Faaliyetin/operasyonun kimliği gizlenir.

Yukarıda açıklanan iki kavram içeriğin iskeletini oluşturmaktadır. Bu kavramlar Türkçe terminolojide net bir yeri olmaması sebebiyle ve kafa karışıklığını önlemek adına kısaca açıklanmıştır. İki kavramın da okuyan kişinin zihninde ayrımı yapılması yeterlidir, linguistik ayrım yapılmaması bu içeriğin kapsamı bakımından sorun teşkil etmeyeceği için iki kavram da “örtülü” şeklinde Türkçeleştirilmiştir.

Casusluk ve örtülü eylem genellikle pratikte yakından ilişkilidir, ancak örtülü eylemin casusluktan daha geniş bir müdahaleyi temsil ettiği başka bir anlamı bulunmaktadır. Örtülü eylemin daha geniş bir “izleyici kitlesi” bulunmaktadır ve dolayısıyla aldatılan kitle çok daha büyüktür. Casusluk ve örtülü eylem, kavramsal ve ahlaki olarak farklıdır. Örtülü eylemleri kategorilendirmek adına üç basit örnek vermek etkili olur:

1- Dış siyasi liderlerin, grupların, muhaliflerin propagandası ve finansal desteği anlamına gelen siyasi operasyonlar

2- Hükümet darbeleri

3- Suikastler

İkinci ve üçüncü örnekler de teknik olarak siyasi eylem biçimleridir, çünkü bazı politik hedeflere ulaşmak için kullanılırlar -bu anlamda, hepsi örtülü siyasi eylemdir- ancak farklı baskı seviyeleri içerdikleri için ayrı ayrı ele alınmaktadırlar.

CIA Paramiliter Personelleri

Ulusal veya uluslararası seviyedeki hangi politikacı, muhalefetin içinde stratejik olarak konumlandırılmış bir “arkadaşa” sahip olmayı hayal etmez ki? Bu arkadaşın yararlı olması için casusluk yapması gerekmez. Etkisi, muhalefeti etkili taktiklerden uzak tutmaya yardımcı olabilir, etkili liderlerin yükselişine karşı koyabilir, muhalefeti savurgan arayışlarla işgal edebilir veya saflarında bölünme yaratabilir. Elbette, böyle bir “arkadaş” ya da kuruluş, işlevini sürdürmek ve hatta hayatta kalmak için eylemlerinin gerçek amacını gizlemelidir.

CIA Paramiliter Personeli Felix Rodriguez (solda) ve Che Guevara’nın yakalanması

Örtülü operasyonlar, uluslararası ilişkilerde standart bir uygulamadır. M.Ö. altıncı ve dördüncü yüzyıllar arasında Ahameniş İmparatorluğu’ndan başlayarak , hükümetin bir parçası olarak istihbarat organizasyonu, yüksek etki seviyesine sahip dereceye kadar geliştirildi ve sonraki yüzyıllarda Araplar, Türkler, Afganlar, Moğollar ve Hintliler tarafından da kullanıldı. Şu anda örtülü eylem olarak düşündüğümüz faaliyetler (suikast, kralın danışmanı veya metresi ile işbirliği, isyanlara paramiliter destek ve propaganda) yaygındı. Bu dönemdeki istihbarat ve örtülü eylem arasındaki ayrım 19 ve 20. yüzyıllardaki kadar net değildi. İstihbarat ve örtülü eylem arasındaki ayrım Batı’da, 15 ve 16. yüzyıllarda Vestfalyan diplomasisine doğru bir evrim sonucu gelişti.

Batı diplomasisinin ortaya çıkması, -basit ve geçici diplomatik misyonlar- on beşinci yüzyılda Venedik ve İtalya’da başlayarak ve Avrupa’ya yayıldı. İstihbarat ve nihayetinde örtülü operasyonlar, bu uygulamaların ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen, modern standartlara göre oldukça basitti. Elizabeth devrinde(1558-1603), İngiliz örtülü eylemleri İngiltere’nin etkili gücünü daha da arttırdı, özellikle de Protestan paralı askerlerin ve ekonomik olarak altının diplomatik silah olarak kullanılması bu uygulamaları pekiştirdi.

1815’teki Napolyon Savaşları’nın sonunda, Viyana Kongresi diplomatik safların düzenlenmesini içeriyordu ve diplomatik hakları, görevleri düzenleyen uluslararası yasalar altında diplomasinin resmi örgütlenmesini başlattı. Kararlar, diplomatların devletlerin içişlerine karışmamaları ve casusluğun açıkça kınanması ilkelerini de içermekteydi. Elbette bu ilkeler casusluğu durdurmadı ancak istihbarat servislerini daha profesyonel olmaya zorladı ve istihbarat ile diplomasinin normlar, hedefler, araçlar ve yöntemler açısından farklılaşmasına yardım etti.

Tarihi arka plan nedeniyle Amerika, organize bir istihbarat yeteneği geliştirmede dünyanın gerisinde kaldı. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başlarında, hem ABD istihbaratı hem de diplomasisi, gerektiğinde ve eğer mümkünse gizli operasyonları da içeren geçici işlerdi. Theodore Roosevelt’in Panama Kanalı’nın satın alınmasını(üstlenilmesini) içeren manevraları buna iyi bir örnektir. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1924 Rogers Dış Hizmet Yasası’na kadar profesyonel diplomatik bir topluluğu yoktu ve 1940’a kadar askeri istihbarat birimleri dışında resmi bir istihbarat örgütü de yoktu.

George Washington, Amerikan Devrimi sırasında kendi gayri resmi istihbarat ağını kurdu, ancak Yorktown’daki Amerikan zaferinden sonra dağıldı. ABD Ordusu, Amerikan İç Savaşı deneyimi sırasında ve sonrasında Pinkerton örgütünün istihbaratını dış kaynak kullanarak (outsourcing) istihbarat birimleri geliştirmeye başladı. Ordu(Army) ve Donanma (Navy) 1880’lere kadar resmi örgütler kurmadı.

Birinci Dünya Savaşı’nda George Creel yönetimindeki Halk Bilgilendirme Komitesi (Committee on Public Information) büyük ölçüde propaganda ve iç güvenliğe odaklandı. Dünya Savaşları Arası Dönem (1918-1939), Amerikan istihbaratı önceki barış zamanı rutinlerine geri döndü ve askeri birimleri sahaya hakim oldu.

George Creel

1930’ların sonunda savaş bulutları yeniden Avrupa üzerine yoğunlaştıkça, Birleşik Devletler  Başkanı Franklin Roosevelt, Haziran 1941’de Stratejik Hizmetler Ofisi(Office of Strategic Services-OSS)’nin selefi olan  Bilgi Koordinatörü Ofisi(Office of the Coordinator of Information)’ni oluşturmak için William Joseph Donovan’ı görevlendirdi. Bu, önümüzdeki on yıl içinde propaganda, siyasi operasyonlar, ekonomik operasyonlar ve paramiliter faaliyetler gibi örtülü eylemlerin yanı sıra İkinci Dünya Savaşı sırasında sabotaj, casusluk ve karşı-casusluk icrası için yapılan ilk organize Amerikan girişimiydi.

William Joseph Donovan

Halef servis OSS, Eylül 1945’te dağıtıldığında, Dönemin Birleşik Devletler Başkanı Harry Truman istihbarat misyonunu Dışişleri Bakanlığı’na devretti ve burada İstihbarat ve Araştırma Bürosu(Bureau of Intelligence and Research) olarak görev icra ettiler. Ayrıca, bir yıl sonra ABD’nin savaş sonrası ihtiyaçlarını çözene kadar, eğitimli profesyonellerin geri kalanını bir arada tutmak için Merkezi İstihbarat Grubu’nu(Central Intelligence Group-CIG) kurdu.

Bugünün bilimsel çalışmalarının birçoğu, 1947’de Ulusal Güvenlik Yasası’nın bir parçası olarak Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) oluşturulması, Amerikan hükümetindeki profesyonel istihbaratın başlangıcı olarak belirtilmektedir. Daha iyi haberleşme ve fotoğraflama gibi teknolojik yeteneklerdeki yükseliş, başarılı olmak için çok daha fazla kaynak ve insan gücü gerektiriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik istihbarat servisleri ile işbirliği, Amerikalıların uluslararası istihbarat çalışmalarını yoğunlaştırmasını zorunlu kıldı. Savaş sonrası siyasetin yöntemleri ve Soğuk Savaş bu tür bir çabayı sürekli olarak gerekli kılmaktaydı.

CIA, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon ile bağlantılarını sürdürdü. Yurt dışında, ABD ve diğer ülkelerin büyükelçilikleri genellikle “resmiyet” adı altında yerleşik personele ev sahipliği yapmaktadır. Bununla birlikte, örtülü eylem, diplomasi ve dış politika gereklilikleri arasında ince sınırlar bulunmaktadır. Bu sınırlar zaman zaman geçilerek çeşitli gerginliklere sebep olmaktadır.

Psikolojik savaş veya psikolojik operasyon kapsamında değerlendirilebilen propaganda, hem açık hem de gizli yönlere sahiptir. Büyükelçiliklerin kültür ve basın departmanları, resmi kaynaklara atfedilen ve hükümetin resmi görüşünü temsil eden, gizli olmayan bilgiler üzerine faaliyet icra etmektedir. Yabancı bir hükümetin dezenformasyona uğratılmış ifadeleri gibi bir başkasına atfedilen “gri” veya “siyah” propaganda gizli olan örneklerdendir.

Siyasi savaşın agresif uygulamaları -aktif tedbir programları, istikrarsızlaştırma faaliyetleri, hibrit savaş ve hatta rejim değişikliği operasyonları- uluslararası ilişkilerde hiç durmadan uygulanan faaliyetlermiş gibi algılanmamalıdır. Siyasi savaş uygulaması olarak siyasi eylem(political action), tarihsel olarak dost ülkeler arasında normal, nispeten iyi huylu “şekillendirme”(shaping) faaliyetleri içermektedir.

İngiliz SBS (Special Boat Service) Personelleri Tora Bora’da.

Uygulayıcı aktör, ekonomik ve askeri politikaları, hatta yönetişim biçiminin devlet amaçlarına ve çıkarlarına uygun olması için başka bir devletin davranışını gizlice, inkar edilebilir ve barışçıl bir biçimde “şekillendirmeye” dayandırmalıdır. Bir uygulayıcının eylemleri etik parametrelerle değerlendirilmemelidir. Uygulayıcı, faaliyetlerini “ulus çıkarları” adına yapıyorsa, yanlışı veya doğruyu değil, bir zorunluluk meselesini teşkil etmektedir. Başka bir anlamda herhangi bir faaliyet güvenlik veya refah getiriyorsa, gereklidir.

Örtülü Operasyonlar Bağlamında Rejim Değişikliği Dinamikleri

Diğer/rakip devletin faaliyetleri olumlu yönde şekillenmezse, o zaman potansiyel bir düşman haline gelmektedir. Bu durumda o “rejim” bir tehdittir ve daha iddialı bir şekilde üzerine çalışılmalıdır. Eğer tüm “yumuşak” seçenekler başarısız olursa, devrilmeli ve yöneticileri değiştirilmelidir. Niccolo Machiavelli gibi realist kuramcılar, açık savaş yoluyla başkaldırı ve hükümdarların devrilmesi için örtülü bir şekilde düzenleme uygulamalarına kadar çeşitli yöntemleri tartışmıştır. Modern zamanda, örtülü ya da açık bir şekilde yapılan bu tür uygulamalar genel olarak “rejim değişikliği” olarak adlandırılmaktadır.

Soğuk Savaş’ın ilk on yılında, 1950’lerden başlayarak Amerika ve Rusya, sadece Doğu Avrupa’da değil, küresel olarak rejim değişikliği açısından oldukça farklı pozisyondaydılar.  İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, büyük ölçüde ABD’nin savaş zamanı müttefiklerinin emperyal erişimine dayanan köklü küresel güç yapısı yıkılmaya başlamıştı. Hollanda, İngiliz ve Fransız küresel etkisi, yerel sömürge karşıtı ve milliyetçi hareketler karşısında giderek daha fazla çöktü.

İngiltere, Hindistan, Pakistan, Burma(Myanmar) ve Seylan(Sri Lanka)’a bağımsızlık vermek zorunda kaldı. İngilizler ayrıca Mısır’da artan düşmanlıkla karşı karşıya kaldı ve 1952’de monarşisi devrilerek İngiliz ordusu çıkarıldı. Hollandalılar Endonezya’ya bağımsızlık vermek zorunda kaldılar ve Fransızlar Hindiçin boyunca on yıl süren nüfuz ve siyasi kontrol kaybıyla mücadele ettiler. Bağımsız ancak büyük ölçüde İngilizlerin egemen olduğu Orta Doğu gibi tüm sömürge bölgelerindeki yerli komünist partiler -Sovyet teşvikiyle-, yabancı aktörlerin genişlemesinin reddinde aktif rol oynadılar.

Sovyetler Birliği’ne ideolojik bağları göz önüne alındığında, dünya üzerindeki komünist partiler, özellikle Moskova ve Kominform’dan gelen mesajları ve suçlamaları tekrarlayarak dile getirdikleri için Rus siyasi savaşının kontrollü cepheleri olarak görülmekteydi. Bu mesajlar, emperyal güçlere karşı sürekli bir suçlama içeren, Amerikan ekonomik ve askeri “emperyalizmine” şiddetle karşı çıkan, sürekli, saldırgan ve tekrar eden mesajları içermekteydi.

Batı ulusları içinde ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzeylerindeki görüş, hızla yayılan uluslararası siyasi kaosun sebebinin, agresif yerel devrimci eylemlerinin Sovyetler tarafından desteklenmesiyle birlikte güçlü Sovyet siyasi eylem ağlarının sağladığı ajitasyona dayanmasıydı.

Sovyet KGB (Rusça:Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti)’nin raporlarından çıkarılan bir sonuç, “açık” ve “temiz” ikna genellikle ahlaki olarak tercih edilmesine rağmen, bazen imkansızdır. Eğer her yol denenmesine rağmen görece başarıya ulaşılamadıysa, yani “rejim” değiştirilecekse, uygulayıcı reformcular sıklıkla gizli davranmalı ve eğer bu reformcular yabancı aktörlerce desteklenecekse, bu destek de gizli olmalıdır. Zorunlu kalınması halinde tiran devletlerdeki muhalif gruplara şiddet içermeyen gizli yardım ahlaki olarak gerekçelendirilebilir.

Okuma Sonrası Ahlaki Krizlere İlişkin Kısa Bir Sonuç

Bir ulusa ya da bir devlet adamına verilecek felsefi ya da politik kavramların göreceli değerinin ya da etik sorumlulukların nihai bir testi yoktur. Bunun nedeni, herhangi bir felsefe sistemi veya herhangi bir mantıksal akıl yürütme süreci ile uzlaşılamayan insani meseleler ve ulusal olayların dolaylı veya doğrudan çelişkili olmasıdır. Politik eylemler ahlaki parametlerle değerlendirilemez. Doğru olan, politikada yanlış veya doğru olmadığıdır. Yinelemek gerekirse, herhangi bir faaliyet güvenlik veya refah getiriyorsa, gereklidir. Bu durum ülke ve ulus adına gayet ahlakidir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Agee, P. (1975). Inside the Company. Farrar Straus & Giroux.

Bjola, C., & Murray, S. (2016). Secret Diplomacy. Routledge.

Johnson, L. K. (2014). Essentials of Strategic Intelligence. Praeger.

Machiavelli, N. (2008). Hükümdar. İş Bankası Kültür.

[/vc_toggle]

Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı?

Son yaşanan olaylar ve gelişmeler göstermiştir ki Tayvan, yayılmakta ve etkisini henüz yitirmemiş olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Bütün dünya halen korona virüs pandemisine karşı savaşmaktadır. Yeni bir virüsle karşılaşan bulaşıcı hastalık uzmanları ve hükümet yetkilileri, virüsün ortaya çıkardığı hasarları kontrol etmek ve bu hasarların etkilerimi hafifletmek için yeni önlemler uygulamaya hazırlanmaktadır. Singapur, Güney Kore ve Hong Kong gibi birkaç Asya hükümeti, salgının ilk dalgasını nispeten başarılı bir şekilde kontrol ettikleri için dünya genelinde yankı uyandırdı.

Pasifik Okyanusu’nda yer alan küçük bir adada COVID-19 ile mücadelede eşine az rastlanır bir başarı elde edilmesine rağmen tartışmaların gerisinde kalmıştır. Neden mi? Çünkü bu küçük ada ülkesi olan Formosa Adası veya Tayvan, DSÖ üyesi olmadığı için DSÖ günlük bilgi akışında Tayvan’dan hiçbir açık veri gösterilmemiştir. 73 Tayvanlı ’nın hayatını kaybettiği ve 346 kişinin etkilendiği 2003 SARS salgınından sert bir şekilde hasar alan Tayvan, gelecekteki bir salgın için ciddi hazırlıklar yapmıştır. Böylece Tayvan, Çin’in Wuhan bölgesinden ilk vaka rapor edilir edilmez virüse karşı teyakkuz halinde olmuştur. 20 Ocak’ta Tayvan, tıp ve halk sağlığı uzmanlarından oluşan ve saygın bir epidemiyolog olan Başkan Yardımcısı Dr. Chen Chien-jen ve Dr. Shi-Chung Chen liderliğinde yönetilen bir Merkezi Salgın Komuta Merkezi (CECC) kurmuştur. Ardından gözetim, temas takibi ve izolasyon / karantina hemen uygulanmış ve bunun sonucunda Tayvan, yoğun halk sağlığı önlemleri ile düşük vaka sayısını korumayı başarmıştır. Geni kitlelerin cesaretlerinin kırılmasına rağmen hiçbir tiyatro salonu, alışveriş merkezleri ve en önemlisi okullar kapatılmamıştır.

Shi-Chung Chen ve Chen Chien-jen.

Tayvan, çoğunlukla Avrupa ve Kuzey Amerika’dan dönen öğrenciler veya göçmenler nedeniyle Mart ayı vakalarının artığını tespit etmiştir. Sisteme ilave bir yükler getirilirken, sıkı bir karantina uygulaması takip edilmiştir. Bugün toplam 80.000 kişi tecrit altında ve telefonla takip edilen günlük sıcaklık ve belirti kontrolleri ile bu kişiler izlenmektedir. Karantinaya alınan bir kişinin telefonundan alınan GPS verileri belirli bir aralığın dışındaki bir hareketi gösteriyorsa, kişinin yerini doğrulamak için bir takip telefon görüşmesi yapılmaktadır[1].

Tayvan koronavirüs vaka grafiği [15 Şubat – 29 Nisan] – Kaynak: worldometers

Tayvan Ocak ayında COVID-19 RT-PCR testlerine başlamıştır[2]. Başlangıçta salgın bölgesinden dönen kişilere veya ilgili seyahat öyküsü olan semptomatik hastalara testler uygulanmıştır. Komşu Asya ülkelerinde vaka sayısında artış olduğunda, sağlık yetkilileri şiddetli grip olduğu bildirilen hastaların geriye dönük taramalarını yapmıştır. Bu, herhangi bir seyahat öyküsü olmayan ilk vakayı belirlemiştir ki hastanın, başka bir salgın bölgesi olan Zhejiang, Çin’den bir yolcuyla temas eden bir taksi şoförü olduğu ortaya çıkmıştır. CECC, salgının gelişimine bağlı olarak gözetim ve test kriterlerini hızla ayarlamıştır. Son zamanlarda, koku veya tat alma duyusunda bir kayıp olduğunu bildiren hastaların test edilmesi zorunluluk haline getirilmiştir. Günümüz itibariyle 0 vaka bulunmaktadır[3]. Çin’den gelen önceki raporların aksine, kadın hastaların ( ortalama yaş 32) erkek hastalardan (yüzde 57–43) daha fazla olduğu Tayvan’daki hasta demografisi daha genç bir nüfuzu içermektedir[4].

Dikkat çeken nokta ise, hastaların sadece yüzde 49’unda ateş ve yüzde 37’sinde genellikle burun akıntısı olarak adlandırılan rinore belirtisi vardı. Hastaların sadece yüzde 7’si son aşamada olan akciğer iltihaplanması sıkıntısı nedeniyle başvurmuştur. Eklemek gerekirse halka açık alanlarda 1 metreden fazla fiziksel mesafeye dikkat edilmesinin yanı sıra 1 Nisan itibariyle de yüz maskelerinin ulaşımda da kullanılması zorunlu olmuştur. Ocak ayının başlarında Tayvan hükümeti yüz maskeleri ve diğer kişisel koruyucu ekipmanların (PPE) yanı sıra kritik tıbbi malzeme üretimini hızlandırmıştır. Toplumdan ayrı tutulmuş ve aciliyetine göre sıralaması yapılan hastaların herhangi bir negatif artışına karşı basınç odalarının daha iyi kullanılması gibi sofistike planlar planlanmıştır. Ulaşım Bakanlığı tarafından salgın bölgelerinden dönen yolcuları almak için oluşturulan salgın mücadele filosu temas takibini kolaylaştırmak için toplanmıştır. Tayvan’da tedavi bilimi ve aşıların geliştirildiği biyomedikal endüstrisi, Silmitasertib (CX-4945)  adlı aşının şu anda araştırılmakta olan umut verici bir aday olduğunu söylemektedir[5]. Tayvan sadece demokrasinin feneri değil aynı zamanda yayılmakta olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Ve görülmüştür ki acımasız otokratik önlemlere gerek yoktur.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Alınan önlemler hakkında daha fazla bilgi için bkz. https://www.dw.com/en/taiwan-coronavirus/a-52724523 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )

[2] Test hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.asianscientist.com/2020/04/features/covid-19-diagnostics-explained/  ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )

[3] Vaka sayılarının sıfıra inmesi hakkında haber bülteni için bkz. https://www.taiwannews.com.tw/en/news/3925143 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )

[4] Detaylı bilgi için bkz. https://www.cdc.gov.tw/En ( Erişim Tarihi 30.04.20 )

[5] Geliştirilen aşı hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.taipeitimes.com/News/biz/archives/2020/04/10/2003734311 ( Erişim Tarihi: 30.04.20 )

[/vc_toggle]

Meltem 3 Projesi: Deniz Karakol Uçaklarının Teslimatı Başladı

Deniz Harekat Platformu alanındaki gelişmelere paralel olarak Deniz Karakol uçakları sürekli gelişmektedir. Ülkemiz için de bu kapsamdaki uçakların önem ve kapasitesi  özellikle Akdeniz’deki gelişmeler düşünüldüğünde her geçen gün arttığından, Deniz Hava Kuvvetleri envanterine katılmaları düşünülmüştür.

İşte bu kapsamda  Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için 6 adet ATR-72-600 Deniz Gözetleme Kabiliyetli Deniz Karakol Uçağı ve 2 adet Genel Maksat Uçağı tedarikini kapsayan 218.682.313 ABD Doları değerindeki anlaşma, Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile İtalyan Alenia Aermacchi Aerei  da Transporto Regionale firması arasında 2005 yılında imzalanmış, 2006 yılında ise yürürlüğe girmiştir.

MELTEM-III Projesi kapsamında tedarik edilecek TCB-701 ve TCB-702 kuyruk numaralı 2 adet ATR-72-600 Genel Maksat uçağının, Temmuz 2013 ve Ağustos 2013 tarihilerinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmesi planlanıyor idi. Uçakların Performansa Dayalı Lojistik hizmeti ise 29 Temmuz 2013 tarihi itibariyle başlatılmış idi.

C-72

C-72 adıyla da bilinen ve esasen yolcu uçağı olarak tasarlanan uçak, sonradan yapılan modifikasyonlar ile orta büyüklükte ve menzilde savaş uçağı kapsamına alınmıştır. Kanada üretimi 2 adet motora sahip olan uçak 30 sene performans garantisi sunmaktadır. 4 adet konsol ile 4 ayrı Subay/Astsubay tarafından teknik takdik hizmetlerini yerine getirileceği  uçak, halihazırda İtalya ve Pakistan tarafından da kullanılmaktadır. 27m. uzunluk ve kanat açıklığına sahip uçak 23 ton maksimum kalkış ağırlığı ve 7.3 ton faydalı yük taşıma kapasitesiyle öne çıkıyor ve yerli malı SOM füzelerinin de kapasite zorlanarak bu uçakta kullanılabilmesi planlanıyor. 1500m irtifada 10 saat boyunca hiç durmadan uçabilme kabiliyetine sahip olan uçak Deniz Kuvvetlerimizin gücünü hiç şüphesiz arttıracaktır.

2013 yılında yapılan revizyonla uçağın teslimat adedi 6+2 adete çıkartılmıştır. Ancak bir takım problemler nedeniyle teslimat ertelenmiş ancak geçtiğimiz haftalarda alt yüklenici TAİ’ye ilk uçağın teslimatı mümkün olabilmiştir.

Deniz Hava Komutanlığımızın envanterinde şu an 15 uçak ile 35 adet helikopter olmak üzere toplam 50 platform hizmet vermektedir. Meltem 3 proje kapsamında 3 önemli unsur dikkate alınmıştır. İlki denizaltı savunması yapabilme kabiliyeti , Taktik Deniz Resmi Keşif ve Gözetleme faaliyeti, yine ileride önem kazanacak Su Üstü Harbi yapabilecek şekilde füzelerle donatılabilme kabiliyetidir.

Uçaklar:

  1. Hedef Arama ve Kimliklendirme,
  2. Arama Kurtarma,
  3. Kaçakçılık ve Deniz Haydutluğu ile Mücadele,
  4. Çevre Kontrolü ve Deniz Hava Devriyesi,
  5. Münhasır Ekonomik Bölge MEB Devriyesi,

görevlerini icra edebilecektir.

Orta kapasiteli olan bu uçağın daha büyük kapasiteli olan modelleri de ileriki yıllarda envantere kazanılacaktır. Bu uçakların ABD Poseidon  P-8  ile Japon Kawasaki  P-1 olabileceği askeri uzmanlarca değerlendirilmektedir. Teknik özellikleri birbirine çok yakın olan bu iki alternatiften Japon Kawasaki P-1 maaliyet açısından 170 milyon dolarlık birim fiyatı ile 370 milyon dolarlık ABD li alternatifi Poseidon P-8 den daha cazip duruyor.

Hava Hâkimiyet Teorisi Nedir?

II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bu teori, Mackinder’in “heartland” teorisine karşı olmamakla beraber, kara ve deniz gücünü savunan teorilerin doğruluğunu kabul eder. Bunlara istinaden, hava gücünün, kara ve deniz gücünü kontrol altına alabileceğini belirtir. Teoriyle ilgili ilk çalışmalar İtalyan Douhet tarafından yapılmasına rağmen, asıl inşa eden isimler General William Mitchell ile hava albayı Harry Sachaklian’dır.[1]

Sachaklian’a göre, “heartland” için yapılan mücadelede karacı ve denizci unsurlar çatışma halindeyse, kazanan taraf havaya hâkim olandır. Üçüncü bir savaş gücü olarak ortaya çıkan hava kuvvetleri belirleyici bir rol oynayacaktır.[2]

Sachaklian ve Mitchell’in teoriyi inşa etmelerinden sonra, konuyla ilgili bir çok teorisyen Hava Hâkimiyet Teorisine yönelik katkılarda bulunmuştur. Katkıda bulunan ve teoriyi geliştiren en önemli isimlerden biri olan Seversky’ye göre, kara ve deniz hâkimiyetini esas alan teoriler niteliğini kaybetmiş, havacılıktaki gelişmeler ulaşım zorluklarını ortadan kaldırarak zaman ve uzaklık terimlerinin niteliğini değiştirmiştir. Maddiyat olarak güçlü olan bir ülke, yer yüzünün neresi olursa olsun mesafe kavramını ortadan kaldıracak ve dünyaya hâkim olacaktır.[3]

https://www.researchgate.net/profile/Cagdas_Duman/publication/322701816/figure/fig3/AS:631578346663985@1527591420976/figure-fig3.png [Erişim Tarihi: 13.01.2020]

Teorisyenlerin ortaya koydukları düşünceler neticesinde şekillenen Hava Hâkimiyet Teorisi özellikle II. Dünya Savaşından sonra dünya düzeninin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu doğrultuda II. Dünya Savaşının gidişatını değiştiren hava saldırıları, hava kuvvetlerinin önemini büyük ölçüde hissettirmiş, küreselleşen dünyada bir devlet için hava kuvvetlerine sahip olmanın gerekliliğini ortaya koymuştur.

Gelişen teknoloji ile havacılık ve uzay alanında yaşanan gelişmelerle beraber teorinin günümüze yansımaları büyük ölçüde hissedilmektedir. Günden güne gelişen hava teknolojisi ileride de etkisini fazlasıyla gösterecek, hâkim güç olma noktasında etkisini yineleyecektir. Modern çağda meydana gelen çatışmalarda askeri kaybın en az verildiği hava saldırıları, etkisinin kara ve deniz savaşlarına nispeten fazla olması sebebiyle tercih edilmektedir.

Yalnızca askeri olarak değil; casusluk, iletişim ve keşif gibi faaliyetler için de kullanılabilen hava sahası, küresel dünya içerisinde değerlendirildiğinde hâkim güç olmak isteyen devletlerin ana önceliği konumundadır. Siber dünyanın hayret verici gelişimi ile önemini daha da artıran havacılık alanı, uzaya uyduların gönderilmesinden, keşif yapılmasına kadar uçsuz bucaksız bir alanı kapsamaktadır. Bu bağlamda ortaya koyulan bu teori, uzunca bir süre geçerliliğini kaybetmeyecek gibi görünmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] İsmail Hakkı İşcan, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, C.1, S.2 (2004): 66.

[2] Osman Coşkun, “Türkiye’nin Jeopolitik ve Stratejik Konumuna İlişkin Öğrenci Görüşleri (Gazi Üniversitesi Örneği)”, (Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2015),  37.

[3] Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hâkimiyeti Projesi ve Büyük Ortadoğu Projesi”, Akademik ORTA DOĞU, C.3, S.2 (2009),  135.

[/vc_toggle]

[irp posts=”25210″ name=”Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisi Nedir?”]

Güncel: İlk Günden Bugüne Türkiye’nin Koronavirüs Tablosu

Dünyanın 150’den fazla ülkesinde tespit edilen koronavirüs salgını, Çin’de ortaya çıkmasından 3 ay sonra Türkiye’de de görüldü. Koronavirüs ile ilgili bilmeniz gerekenler, koronavirüs aşısı bulduğunu açıklayan ülkeler, virüslerin nesneler üzerindeki yaşam süresi, 14 gün kuralı ve birçok başlık ile birlikte Türkiye ağırlıklı tüm koronavirüs gelişmelerini bu başlık altında güncelleyeceğiz.

Koronavirüs Son Durum [TIMELINE]

Tarihlere göre Türkiye’deki koronavirüs vaka sayıları: 

Toplam Test Sayısı: 1.234.724 Vaka: 131.744 – Ölüm: 3.584

Türkiye Test Sayısı Vaka Sayısı Vaka Artış Ölüm
6 Mayıs 30.303 131.744 +2.253 64
5 Mayıs 33.283 129.491 +1.832 59
4 Mayıs 35.771 127.659 +1.614 64
3 Mayıs 24.001 126.045 +1.670 61
2 Mayıs 36.318 124.375 +1.983 78
1 Mayıs 41.431 122.392 +2.188 84
30 Nisan 42.004 120.204 +2.615 93
29 Nisan 43.498 117.589 +2.936 89
28 Nisan 29.230 114.653 +2.392 92
27 Nisan 20.143 112.261 +2.131 95
26 Nisan 30.177 110.130 +2.357 99
25 Nisan 38.308 107.773 +2.861 106
24 Nisan 38.351 104.912 +3.122 109
23 Nisan 40.962 101.790 +3.116 115
22 Nisan 37.535 98.674 +3.083 117
21 Nisan 39.429 95.591 +4.611 119
20 Nisan 39.703 90.980 +4.674 123
19 Nisan 35.344 86.306 +3.977 127
18 Nisan 40.520 82.329 +3.783 121
17 Nisan 40.270 78.546 +4.353 126
16 Nisan 40.427 74.193 +4.801 125
15 Nisan 34.090 69.392 +4.281 115
14 Nisan 33.070 65.111 +4.062 107
13 Nisan 34.456 61.049 +4.093 98
12 Nisan 35.720 56.956 +4.789 97
11 Nisan 33.170 52.167 +5.138 95
10 Nisan 30.864 47.029 +4.747 98
9 Nisan 28.578 42.282 +4.056 96
8 Nisan 24.900 38.226 +4.117 87
7 Nisan 20.023 34.109 +3.892 76
6 Nisan 21.400 30.217 +3.148 75
5 Nisan 20.065 27.069 +3.135 73
4 Nisan 19.664 23.934 +3.013 76
3 Nisan 16.160 20.921 +2.786 69
2 Nisan 18.757 18.135 +2.456 79
1 Nisan 14.396 15.679 +2.148 63
31 Mart 15.422 13.531 +2.704 46
30 Mart 11.535 10.827 +1.610 37
29 Mart 9.982 9.217 +1.815 23
28 Mart 7.641 7.402 +1.704 16
27 Mart 5.698 3.629 +2.069 17
26 Mart 7.286 3.629 +1.196 16
25 Mart 5.035 2.433 +561 15
24 Mart 3.952 1.872 +343 7
23 Mart 3.672 1.529 +293 7
22 Mart 20.345 (Bugüne kadarki test sayısı) 1.236 +289 9
21 Mart 2.953 947 +277 12
20 Mart 3.656 670 +311 5
19 Mart 1.981 359 +168 2
18 Mart Bilinmiyor 191 +93 1
17 Mart Bilinmiyor 98 +51 1
16 Mart Bilinmiyor 47 +29 –
15 Mart Bilinmiyor 18 +12 –
14 Mart Bilinmiyor 6 +1 –
13 Mart Bilinmiyor 5 +4 –
12 Mart Bilinmiyor Yeni Vaka Yok – –
11 Mart Bilinmiyor 1 – –

Koronavirüs ile İlgili Aşı Geliştirdiğini İddia Eden 9 Ülke ve Aşı Süreçleri

1.) Almanya: Trump’ın para teklif ettiği, AB’nin fonladığı Alman biyoteknoloji şirketi CureVac’ın sonbahara kadar aşı geliştirebileceği Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen tarafından duyurulmuştu. Trump’ın aşıyı geliştirmeyi başarabilecek en yakın şirket olarak gördüğü CureVac’a para teklif ederek, muhtemel aşının münhasır haklarının ABD’nin tekelinde kalmasını istediği iddia edildi.

2.) Çin: Onay alınmasının ardından nisan sonunda klinik denemelere başlanacağını duyuran Çinli heyetin başında ebola salgınına karşı aşı geliştiren ekibe liderlik eden Çin Askeri Tıp Bilimleri Akademisi’nden Chen Wei bulunuyor.

3.) Fransa: Sıtma ilacı ile koronavirüsün ortadan kaldırılabileceğini söyleyen Marsilya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli Profesör Didier Raoult, tedavi ettiği koronavirüsü taşıyan 24 hastanın Plaquenil ilacı almaya başladıktan 6 gün sonra dörtte üçünde virüsün kaybolduğunu belirtti.

4.) Avusturya: Sıtma ve HIV tedavisinde kullanılan iki ilaçtaki etken maddelerin bazı koronavirüs hastalarında yapılan denemelerde işe yaradığını söyleyen Avustralyalı bilim insanları ilacı bulduklarını ve testler için başvuru yaptıklarını duyurdu.

5.) İsrail: Ülkedeki Biyolojik Araştırma Enstitüsü’nün yakın zamanda koronavirüs aşısını geliştirdiklerini duyuracağını yazan İsrail basınını İsrail Savunma Bakanlığı yalanladı.

6.) Belçika: Gent Üniversitesi Biyoteknoloji Merkezi, Covid-19 virüsünün laboratuar ortamında etkisiz hale getirmeyi başardıklarını açıkladı ancak bunun ilaç için bir temel oluşturduğunu, çalışmaların devam ettiğini vurguladı.

7.) Hindistan: Ülkede koronavirüs teşhisi konan İtalyan turiste,  kronik akciğer hastası olmasına rağmen domuz gribi, sıtma ve HIV anti-viral ilaçlarla yapılan tedavide başarıya ulaşıldığı açıklandı.

8.) Hollanda: Koronavirüse karşı özel antikor geliştirmeyi başaran ilk kişiler Hollandalı bilim insanları oldu. Buluş ile virüse karş özel ilaç üretilebilir ve insanların kendi kendilerini test etmeleri sağlanabilir.

9.) ABD: ABD Savunma Bakanlığının desteklediği Kanadalı Medicago şirketi, aşıyı geliştirdiklerini onay alınması halinde ayda 10 milyon aşı üretilebileceğini açıkladı. Ancak şirket, bürokratik engeller kaldırılırsa aşının en erken Kasım ayında hazır olacağını belirtti.

  • Singapur ile ortak çalışma yürüten ABD’li şirket, virüsü daha az zararlı hale getirebilen mutasyonu gerçekleştiren proteini bulduklarını, böylece aşı sürecinin hızlanabileceğini açıkladı.

18 Mart: Dünya genelinde;

  • Toplam vaka: 216.448
  • Ölüm: 8.894
  • İyileşen: 84.402
  • En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.237), İtalya (2.978), İran (1.135), İspanya (638) ve Fransa (264)
  • Veri tarihi: 18.03.2020 – 23.21

Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Azap, “Türkiye kritik olgu eşiği olan 100’e ulaştı. Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız” dedi. Azap, “Türkiye’nin bu salgını kontrol edebilecek sağlık alt yapısı, özveriyle çalışan bilgili ve deneyimli sağlık çalışanları olduğunu biliyoruz. Vatandaşlarımızın da desteği ile en az sayıda vaka ile bu salgını atlatacağımızı umuyorum.” ifadelerini kullandı.

17 Mart: Dünya genelinde;

  • Toplam vaka: 196.639
  • Ölüm: 7.893
  • İyileşen: 80.840
  • En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.230), İtalya (2.503), İran (988), İspanya (533) ve Fransa (148)
  • Veri tarihi: 18.03.2020 – 00.20

Türkiye’nin uçuş yasağı koyduğu 20 ülkede koronavirüs vakaları ve ölüm oranları.

Ülke Vaka Sayısı Ölen Sayısı
1 Çin 81.058 3.230
2 İtalya 27.980 2.158
3 İran 14.991 853
4 İspanya 11.279 499
5 Güney Kore 8.320 81
6 Almanya 7.689 20
7 Fransa 6.664 148
8 İsviçre 2.330 21
9 İngiltere 1.553 56
10 Norveç 1.419 3
11 Hollanda 1.416 24
12 İsveç 1.140 7
13 Avusturya 1.132 3
14 Belçika 1.058 10
15 Danimarka 1.007 4
16 Birleşik Arap Emirlikleri 98 –
17 Suudi Arabistan 133 –
18 Mısır 166 4
19 İrlanda 223 2
20 Irak 133 10
16 Mart: Türkiye’de yeni vaka sayısı 29 kişi artarak 47’e ulaştı. Son 29 vakanın tamamının doğrudan ve dolaylı olarak ABD, Ortadığu ve Avrupa teması olduğu, 3’ünün ise Umreden döndüğü belirtildi.
  • İngiltere, İsviçre, Suudi Arabistan, Mısır, İrlanda ve Birleşik Arap Emirlikleri ile uçuşların yasaklanmasıyla uçuş yasağı uygulanan ülke sayısı 20 oldu.
  • Camilerde cemaat ile namaz kılınması ve Cuma namazı askıya alındı.
  • Laboratuvar sayısı 6’dan 16’ya çıkarıldı.
  • Virüs tespit kitinin ülkenin bütün dağıtılması kararı alındı.

Uçuş yasağı olan ülkeler:

Çin, İran, Irak, İtalya, Güney Kore, Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç, Hollanda, Mısır, İngiltere, İsviçre, Suudi Arabistan, İrlanda, Birleşik Arap Emirlikleri

Dünya genelinde;

  • Toplam vaka: 181.355
  • Ölüm: 7.118
  • İyileşen: 78.085
  • En fazla ölümün yaşandığı 5 ülke: Çin (3.217), İtalya (2.158), İran (853), İspanya (342) ve Güney Kore (75)
Koronavirüs haritası – 17 Mart 2020

15 Mart: Yeni 12 vakanın eklendiğini açıklayan Sağlık Bakanı Koca, toplam 18 vaka olduğu belirtti.

  • Almanya, İspanya, Fransa, Avusturya, Norveç, Danimarka, İsveç, Belçika ve Hollanda’dan Türkiye’ye yapılan uçuşlar 16 Mart itibarıyla durduruldu.
  • Pavyon, diskotek, bar ve gece kulüplerinin faaliyetleri geçici olarak durduruldu.

14 Mart: 6. vaka görüldü. Hastanın Umre’den Türkiye’ye gelen bir yurttaşımız olduğu belirtildi.

  • Korona danışma hattı (184) oluşturuldu.
  • İran ile demir ve karayolu ulaşımı kapatıldı. Gürcistan arasındaki Sarp sınır kapısının yolcu trafiğine karşılıklı kapatılmasına karar verildi.

13 Mart: 5 vaka olduğu duyuruldu.

  • Azerbaycan, Gürcistan, Almanya, Fransa, İspanya, Norveç, Danimarka, Belçika, Avusturya, İsveç ve Hollanda ile uçuşlar askıya alındı.
  • Özel kreş ve çocuk kulüpleri ileri bir tarihe kadar kapatıldı.

12 Mart: ilkokul, ortaokul ve liselerde bir hafta üniversitelerde ise 3 hafta eğitime ara verildi.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt dışı ziyaretleri ertelendi.
  • Kamu görevlilerinin yurt dışına çıkışı izne tabi oldu.
  • Nisan ayının sonuna kadar tüm spor müsabalarının seyircisiz oynanması kararlaştırıldı.

11 Mart: İlk koronavirüs vakası Türkiye’de görüldü. Kişinin Avrupa temaslı olduğu vurgulandı.

Koronavirüs Hakkında Mutlaka Bilmeniz Gereken 9 Bilgi

1.) Aralık 2019’da ilk vaka Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan kentinde görüldü. Virüsün çıkış noktası Wuhan’daki “Huanan Balık Pazarı” olarak gösterilse de bu hala teyide muhtaç bir bilgi.

13 Ocak 2020’de yeni tip koronavirüsün adı “COVID-19” olarak tanımlandı.

COVID-19 ne demek

‘CO’ Corona + ‘VI’ Virüs + ‘D’ Disease (hastalık) + ’19’ 2019

2.) Dünya genelinde ilk importe vaka 13 Ocak’ta Tayland’da 61 yaşındaki bir kadından, ikinci vaka ise bir gün sonra Japonya’da 30 yaşındaki bir erkekte görüldü.

3.) Virüs size bulaştıktan sonra 2-14 gün arasında kuluçka dönemi yaşıyor ve belirtilerini gösteriyor. Herkesin artık bildiği koronavirüsün en yaygın belirtileri yüksek ateş, kuru öksürük ve halsizlik. İleri safhalarda ise solunum yetmezliği görülüyor. Diğer belirtiler ise boğaz ağrısı, burun akıntısı ve ishal olarak biliniyor.

Sağlık Bakanlığı

4.) Virüs hayvandan insana ve insandan insana buluşan, insanı etkileyen 7. corona çeşidi.

5.) Koronavirüsün ölüm oranı yüzde 2. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre virüsün bulaştığı hastaların yaklaşık yüzde 85’i özel bir tedaviye ihtiyaç duymadan kendi kendine iyileşiyor. Korkutan ve ölüm ile ilgili en dikkat çeken verilerden biri ise virüsün bulaştığı her 6 insandan birinde ciddi solunum güçlüklerinin görülmesi.

6.) 2003’te ortaya çıkan ve şu anki koronavirüs (COVID-19) ile benzerlik taşıyan SARS salgınında hastalığa yakalanan 10 kişiden 1’i hayatını kaybetmişti. COVID-19’da bu durum SARS’ın 5’e biri kadar ancak COVID-19 SARS’tan 6-7 kat daha hızlı yayılıyor. SARS 28 ülkede görünürken, COVID-19 vakaları şu an (16 Mart) 153 ülkede tespit edildi.

COVID-19 ve SARS virüslerinin ölümcül vaka oranları [TIME] – 9 Mart 2020
7.) Normal gribin ölüm oranı yüzde 0,1 ancak dünya genelinde görüldüğü için ölüm rakamları her yıl 500 bine yaklaşıyor. Koronavirüsün gripten daha az tehlikeli olduğunu söyleyenler için kaba bir hesap yapılırsa;COVID-19 tüm dünyada görülürse ve dünya nüfusu 7 milyar olarak hesaplanırsa (ölüm oranı yüzde 2) her yıl 140 milyon insanın ölümüne neden olabilir.8.) En çok merak edilen konuların başında koronavirüsün aşısı veya tedavisi geliyor. 11 Şubat’ta Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Ghebreyesus, virüse karşı geliştirilecek ilk aşının 18 ayda tamamlanabileceğini söyledi.
Tedros Adhanom Ghebreyesus

9.) Virüsün ortaya çıktığının duyurulmasından 90 gün sonra Türkiye’de ilk koronavirüs vakası görüldü. Bu kişinin ismi açıklanmasa da Avrupa’dan gelen bir Türk olduğu 11 Mart’ta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.

İlk Vakanın Duyurulmasında Önce Türkiye’nin Koronavirüs Mücadelesi

29 Şubat: Çin, İran, Irak, Güney Kore ve İtalya’dan Türkiye’ye uçuşlar durduruldu.

27 Şubat: Doğu ve güneydoğu sınır kapılarında sahra hastaneleri kuruldu.

23 Şubat: İlk koronavirüs vakasının 19 Şubat’ta İran’ta tespit edilmesinden 4 gün sonra Türkiye-İran geçişleri tamamen durduruldu.

21 Şubat: Virüs tespit edilen İran eyaletlerinden gelen yolcularından Türkiye’ye girişi yasaklandı.

11 Şubat: Geliştirilen Türk yapımı ‘tanı kitiyle’ 90-120 dakikada yeni koronavirüs test sonuçlarına ulaşılabildiği açıklandı.

6 Şubat: Yurt dışından gelen tüm yolcular termal kamera kontrolünden geçirilmeye başlandı.

3 Şubat: Çin ile yapılan uçuşlar durduruldu.

1 Şubat: Çin’in Vuhan kentinde yaşayan 32’si Türk, 6’sı Azerbaycan, 3’ü Gürcistan ve biri Arnavutluk vatandaşı olmak üzere 42 kişi Koca Yusuf askeri uçağıyla Türkiye’ye getirildi.

24 Ocak: Liman ve havalimanlarında 24 saat boyunca sağlık personeli bulundurulmaya başlanırken, Çin’den gelen tüm uçuşlar için termal kamera taraması uygulaması hayata geçti.

22 Ocak: İlk koronavirüs vakasının resmen Çin’de adının konmasından 10 gün sonra termal kameralar havalimanlarında devreye sokuldu. Wuhan’dan İstanbul’a yapılan uçuşlar durduruldu.

Koronavirüs Aşısını Bulduğunu Açıklayan Ülkeler

Aralık 2019’dan bu yana herkesin beklediği koronavirüs aşısı ile ilgili birçok ülke ilerleme kaydettiğini açıkladı. İlk önce aşının virüse karşı vücutta nasıl bir savunma mekanizması oluşturduğuna değinelim. Aşılar, virüsleri insan vücudunun bağışıklık sistemine tanıtıyor. Bağışıklık sistemi virüsle mücadele etmeyi öğrendikten sonra şayet virüse bulaşırsa ya da daha önce bulaşmışsa enfeksiyonla nasıl mücadele etmesi gerektiği konusunda tecrübe kazanmış oluyor ve virüsü öldürüyor ya da zararsız hale getiriyor.

Codvid-19 olarak nitelendirilen virüsün hızlı bir şekilde genetik yapısını çıkaran Çinli bilim adamları, bu bilgileri Dünya Sağlık Örgütü ile paylaştı. Bu nedenle aşı çalışmaları hız kazanırken, her geçen gün neticeye ulaşılacağı konusunda umutlar artmaya başladı.

Şu ana kadar koronavirüse karşı 9 ülke Covid-19 virüsünün tedavisini ve ilacını bulduklarını duyurdular. Fakat henüz virüse karşı doğrudan etki eden bir tedavi yöntemi ortaya çıkmadı.

Bu ülkeler Küba, İran, İsrail, Belçika, Rusya, İngiltere, Avustralya, ABD ve Çin.

İngiltere’de koronavirüs aşısının fareler üzerinde başarılı olduğu belirtilirken, Avustralya iki ilacın corona virüs tedavisinde kullanılabileceğini açıkladı.

Virüsler Nesneler Üzerinde Ne Kadar Süre Yaşar?

Koronavirüs en uzun süre plastiklerin üzerinde yaşayabiliyor. Kaliforniya ve Princeton Üniversitelerinin araştırmalarına göre koronavirüsün nesnelerin üzerinde yaşam buldukları zaman;

  • Bakır: 3 saat
  • Karton: 24 saat
  • Çelik: 48 saat
  • Plastik: Yaklaşık 70 saat

14 Gün Kuralı Nedir?

Sağlık Bakanlığı’nın sık sık vurguladığı ’14 gün kuralı’ yurt dışından gelenlerin uygulaması gerektiği, Türkiye’ye ayak basar basmaz evde geçirmeleri gerektiği süreyi tanımlıyor. Virüsün kuluçka süresinin 14 gün olması nedeniyle böyle bir vaktin belirlendiği kuralda, kişiler evde kimse ile yakın temasta bulunmadan, hatta tek başına, kendini izole etmesi gerekiyor.

  • Kapalı ortam sık sık havalandırılmalı,
  • Asgari kişi ile temas kurulmalı ki bu temas maske ve eldiven ile gerçekleşmeli,
  • Yaşlı ve kronik hastalarla hiçbir şekilde iletişime geçilmemeli,
  • Eller bol bol sabun ile yıklanmalı,
  • Evden çıkılmamalı ancak çıkılacaksa mutlaka maske ve eldiven takılmalı,
  • Hiçbir şekilde misafir kabul edilmemeli,
  • Şayet bu zaman zarfında soğuk algınlığı belirtileri ile karşılaşılırsa acile doktora başvurulmalı.

Koronavirüse Karşı Bağışıklığı Güçlendirmenin Püf Noktaları

Düzenli bir uyku düzeni ile günde en az 7-8 saat uyumak gerekiyor. Bununla birlikte yeme-içme ve günlük öğünlerde sağlıklı ürünler tercih edilmeli.

    • Sigara ve alkol kullanıyorsanız en aza indirilmeli, hatta tamamen bırakılmalı. Bağışıklık sisteminin en büyük düşmanı bu ikisi.
    • Bol sebze ve meyve tüketilmeli, egzersiz yapılmalı.
    • Virüsün özellikle sosyal medyada yazılanlar ile birlikte kaosa sebebiyet vermesi herkeste bir gerginlik yarattı. Bu nedenle strese girilebiliyor. Buna dikkat edilmeli. Şu anda salgından korkanlar için ‘koronafobi’ teşhisi koyulmaya başlandı.

*Virüsü doğrudan öldüren şey elleri bol bol sabunla yıkamak.

Kolonya Koronavirüsü Öldürür mü?

İçerisinde yüzde 80 alkol barındıran kolonyaların sabun ile el yıkamak kadar etkili olmadığı belirtilse de virüsleri öldürdüğü ve koronavirüse karşı kullanılması gerektiği uzmanlar tarafından tavsiye ediliyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com