Polonya’nın Gölge Lideri: Jarosław Kaczyński ve Polonya Siyasetine Olan Etkisi

1949 Varşova doğumlu olan Kaczyński kardeşler Polonya’nın son 20 yılında oldukça önemli bir konuma sahiptir. 2.Dünya Savaşı gazisi mühendis bir baba ve filolog bir annenin tek yumurta ikizi çocukları olan Kaczyński kardeşler, 1962 yılında birlikte Ay’ı Çalan İkili (‎The Two Who Stole the Moon) filminde rol almışlardır.

Hukuk ve İşletme Fakültesi mezunu olan Jarosław Kaczyński, doktorasını hukuk alanında tamamladıktan sonra Tygodnik Solidarność gazetesinde 1989’dan 1991 yılına kadar editörlük yaptı.

1990’da merkeziyetçi ve Hristiyan demokrat değerler temelindeki Merkezi Mutabakat Partisi’ni (Porozumienie Centrum) kurdu. 1991 yılındaki girdiği ilk seçimde POC (Porozumienie Obywatelskie Centrum) ittifakının kurulmasına öncülük ederek 460 sandalyeli parlamentoda 44 vekillik kazandı.

1991 yılında başkanlık seçimlerinde kardeşiyle beraber destekledikleri Cumhurbaşkanı Lech Wałęsa tarafından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine atandı, 1993 yılında Lech Wałęsa’ya karşı olan muhalefetin başını çekmesinden ötürü görevinden kovuldu.

Elde ettiği seçim başarısını devam ettiremeyerek hizipleşme gibi problemlerle uğraşmak zorunda kalan parti 1997’de AWS Partisine (Akcja Wyborcza Solidarność, AWS) katıldı.

1996 yılında otuzdan fazla partinin katılmasıyla kurulan koalisyon 1997 yılında iktidara gelirken 2001 yılında baraj altında kalarak dağıldı.

Yer aldıkları koalisyonun dağılmasıyla birlikte Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 2001 yılında Kaczyński kardeşler tarafından kurulmuştur. 2001 Genel Seçimlerinde oyların %9,5’ini alarak 460 sandalyeli meclisin 44 sandalyesine sahip olmuştur.

2002 yılında Lech Kaczyński açık ara bir zaferle Varşova Belediye Başkanlığı’na seçilerek parti genel başkanlığını Jarosław Kaczyński’ye devretmiştir.

Eylül 2005 Genel Seçimlerinde Başbakan adayı olan Jarosław Kaczyński seçimlerde partisinin %27 oyla birinci olarak kazanılmasına rağmen Ekim 2005 Başkanlık seçimlerinde aday olan kardeşinin kazanma şansını düşürmemek için başbakanlık koltuğuna oturmayarak yerine parti üyesi Kazimierz Marcinkiewicz’i atamıştır. Bu tarihten itibaren Kaczyński ülke yönetiminde resmi bir rol almadan ülkedeki etkinliğini artırmaya başlamıştır.

Kazimierz Marcinkiewicz

Koalisyon kurulmasındaki süreçlerde ve hükümetin karar alma mekanizmalarındaki etkinliğiyle öne çıkmaya başlayan Kaczyński’nin Başbakan Kazimierz Marcinkiewicz ile arasında yaşanan görüş ayrılıkları sonucunda 7 Temmuz 2006 tarihinde istifa eden başbakan yerine başbakanlık koltuğuna oturdu.

Koalisyon ortağı olan SRP Partisinde (Samoobrona Rzeczpospolitej Polskiej, Srp) yaşanan krizler yüzünden 21 Ekim 2007 tarihinde erken seçime gidildi. Gerçekleşen genel seçimlerde partisinin oylarını %27’den %32’ye çıkarmayı başaran Jarosław Kaczyński, bu başarıya rağmen oyların %41’ini kazanan Donald Tusk önderliğindeki PO Partisi (Platforma Obywatelska, Po) tarafından iktidardan indirildi. Böylelikle 8 yıl sürecek olan Ana Muhalefet liderliği görevi başlamış oldu.

Jarosław Kaczyński

2007’de ilk defa başbakan olarak seçilen Donald Tusk, Avrupa Konseyi Başkanı seçileceği 2014 yılına kadar iki dönem başbakanlık görevini yürüterek en uzun süre görev yapan Polonya Başbakanı olarak tarihe geçti.

10 Nisan 2010 tarihinde Varşova’dan Rusya’nın Smolensk kentine giden Rus yapımı Tupolev-154 tipi uçak, yoğun hava muhalefeti ve pilotaj hatası gibi sebeplerden ötürü düştü. Uçakta bulunan 96 kişi hayatını kaybetti. Cumhurbaşkanı ve eşi, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve 18 milletvekili gibi üst düzey pek çok yetkili hayatını kaybedenler arasındaydı. Uçakta yer alan heyet tarafından 1940’ta Rusya’da Sovyet askerleri tarafından Polonyalı 26 bin savaş esirinin öldürüldüğü Katyn Katliamı’nın ilk kez bir tören ile anılacak olması sebebiyle bu gün Polonya tarihi açısından önemli bir gündü. [1]

Kazanın olduğu yıl Polonya NATO’daki 3. yılını doldurmakta, Ortak Savunma Planı Anlaşmasına göre Batı sınırını tamamen boşaltmıştı ve askeri tüm yığınağını tarihinde ilk kez olmak üzere Doğu sınırına çevirebilmişti. Uçak kazasının hemen sonrasında Ruslar 6 saat boyunca Batılı yetkililer olmadan arama ve kurtarma çalışmalarına büyük oranda askeri güçler tarafından başlamış durumdaydı. NATO, bu uçağın düşmesiyle hangi bilgilerin Rusların eline geçip geçmediğini bilemediğinden ötürü büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu tip pek çok bağlantının kurulabildiği bu uçak kazasından sonra oluşan soru işaretleri halen gizemini koruyor.

Avrupa Konseyi Eski Başkanı Donald Tusk 2017 yılındaki bir konuşmasında uçak kazasından sonra ülkedeki etkinliği giderek artıran Kaczyński’nin liderliğinin Kremlin’in eline geçtiğini ve Polonya’nın bağımsızlığını tehlikeye attığı konusunda uyarmıştır. [2]

Donald Tusk’ın yaptığı bu açıklamaya bakılırsa kritik bilgilerin Rusya’nın eline geçmiş olabileceği ve istihbarat zaafiyeti yaşayan bir ülkenin liderinin Kremlin’in etkisi altında hareket etmesi ihtimal dahilinde gözüküyor.

Yaşanan kaza sonrası Meclis Başkanı Bronisław Komorowski vekaleten cumhurbaşkanı olduktan sonra ülkeyi 20 Temmuz 2010’daki Başkanlık Seçimlerine götürdü ve PO Partisinin Cumhurbaşkanı adayı oldu. Partisinin tek lideri olarak kalan Jarosław Kaczyński ise Hukuk ve Adalet Partisinin cumhurbaşkanı adayı oldu. İlk turda sonuçlanamayan bu seçim, ikinci turda Bronisław Komorowski’nin aldığı %53’lük oy oranıyla sonuçlandı. Bu seçim yenilgisi sonrası Hukuk ve Adalet Partisi yasama ve yürütmedeki kontrolünü kaybetmiş bulunuyordu.

Bronisław Komorowski

2010 Başkanlık Seçimleri ve 2011 Genel Seçimlerindeki yaşanan oy kayıpları sonrası 2015 Başkanlık seçimlerini ve Genel Seçimlerini kazanabilmek için merkez oyların kazanılması gerektiği düşüncesiyle hareket eden Kaczyński parti içindeki daha ortayolcu kişileri aday gösterme kararı aldı. Başkanlık için Andrzej Duda ve Başbakanlık için Beata Szydło aday gösterildi.

10 Mayıs 2015 tarihinde ilk turu yapılan seçimlerde oyların %34,76’sını alan Andrzej Duda Cumhurbaşkanı Bronisław Komorowski’nin 2 puan önünde yer alarak seçimi ikinci tura götürdü. İkinci turda oyların %51,55’ini alan Andrzej Duda Cumhurbaşkanı seçildi.

Andrzej Duda

25 Ekim 2015 tarihinde yapılan Genel Seçimlerde oyların %37,58’ini alan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 460 sandalyeli meclisin 235 sandalyesini kazanarak birinci parti oldu. Bu seçimle beraber 1991’de kurulan Üçüncü Cumhuriyet’teki salt çoğunluk sağlanarak kurulan ilk hükümet kuruldu ve Beata Szydło Başbakanlık görevine geldi.

Beata Szydło’nun kendisi ve AB liderleriyle olan yaşadığı anlaşmazlıklar yüzünden Başbakanlık görevini yürütebileceğine dair güveninin kalmadığını söyleyen Jarosław Kaczyński’nin açıklamaları sonrası başbakan 10 Aralık 2017 tarihinde görevinden istifa etmiş ve yerine Başbakan Yardımcısı Mateusz Morawiecki gelerek Beata Szydło da onun makamına geçmiştir.

13 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde %43,6’lık oyla salt çoğunluğu tekrardan sağlayan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 1989’dan beri yapılan seçimlerdeki en büyük oranına sahip olurken bu tarihten bu yana ilk defa meclis ve senato farklı partilerin kontrolüne geçmiş bulunuyordu.

25 Nisan’daki verilere göre koronavirüs salgını nedeniyle 11,273 vaka ve 524 ölümün görüldüğü Polonya’da bütün eleştirilere ve protestolara rağmen 10 Mayıs 2020’de düzenlenmesi beklenen başkanlık seçimlerinin ertelenmesi mümkün gözükmüyor. Mevcut Başkan Andrzej Duda’nın yapılan anketlere göre %50’den fazla oy alması bekleniyor.

Geçtiğimiz günlerde geç saatlerde yapılan bir düzenlemeyle hükümet, yaşlıların veya karantinadaki kişilerin posta yoluyla oy kullanabilecekleri duyuruldu. Önümüzdeki günlerde, tüm halkın postayla oy kullanmasına izin verecek başka bir değişikliğin getirilmesi de mümkün gözüküyor. [3]

Uygulamış olduğu strateji gereği mecliste yer alıyor ancak partisi iktidarda olduğu halde ne başbakanlık ne de cumhurbaşkanlığı görevlerini yürütüyor. 2006-2007 yılları arasındaki başbakanlık görevi haricinde 17 yıldır kurucusu olduğu şu anda iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisini yöneten Jarosław Kaczyński, uzlaşmazlıklar yaşadığı 2 başbakanı görevden almış ve partisinden 2 ismin cumhurbaşkanı olarak seçilmesinde önemli rol oynamış ve halen ülkedeki kararlarda etkisi hissedilen bir isim olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Yıllardır ülkesinin en etkili lideri olarak gösteriliyor ve sık sık Cumhurbaşkanı ve Başbakanın kendisinden emir aldığına dair haberler basında kendisine yer buluyor.

Bütün bunların yanında ilginç bir kişiliğe sahip olan Jarosław Kaczyński bugüne kadar hiç evlenmedi, çocuğu yok ve kedisiyle birlikte Varşova’da ailesinden kalma evinde yalnız yaşıyor. E-posta kullanmayan, cep telefonu ve cüzdan taşımayan, nadiren basın toplantısı düzenleyen ve bilgi kaynağı olarak yalnızca yardımcılarını kullanan bir siyasetçi olarak geçtiğimiz yüzyıllardan kalma bir lider profili çiziyor. [4]

Bütün özel hayatını siyasete adamış olan Kaczyński, Polonya siyasetinde uzun bir süre daha etkili olacağa benziyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Jarosław_Kaczyński

https://en.wikipedia.org/wiki/Law_and_Justice

[1] https://www.nytimes.com/2018/06/16/world/europe/poland-kaczynski-smolensk.html

[2] https://www.reuters.com/article/us-eu-poland-politics/eus-tusk-says-alarmed-that-polands-policy-resembles-kremlins-plan-idUSKBN1DJ0PQ

[3] https://www.theguardian.com/world/2020/apr/01/polish-government-still-planning-to-hold-presidential-election

[4] https://www.aspenreview.com/article/2017/the-secrets-of-jaroslaw-kaczynski/

[/vc_toggle]

 

Kûtu’l-Amâre: Osmanlı’nın Son Zaferi

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesindeki son zaferi olan Kûtu’l-Amâre’nin üzerinden tam olarak 100 yıl geçti. Politik olduğu düşünülen sebeplerden ötürü gerekli ihtimam verilmeyen ve her fırsatta tarihin tozlu sayfalarına gömülmek istenen bu zafer genelde insanlığa, özelde ise Türk halkına neler anlatıyor? Onu büyük yapan fakat saklanılması gereken bir zafer haline getiren nedir? Hep beraber inceleyelim ve kararı kendiniz verin.

I. Dünya Savaşı ve Irak Cephesi

İngiltere’nin petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla Bahreyn ve Basra’yı işgali ile 1914’te açılan Irak Cephesi, yine İngiltere’nin 1918’de Musul’a asker çıkarmasıyla son bulmuştur. Kûtu’l-Amâre de bu savaşlar dizisinin askeri tarihte kendine önemli bir yer edinmiş, Osmanlı’nın kesin zaferiyle sonuçlanan ve 29 Nisan 1916’da General Townshend birliklerinin diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri’ne teslim olmasıyla sonuçlanan bir kuşatma savaşıdır. Her ne kadar 1917’de İngilizlerin çok daha donanımlı bir askeri kuvvetle geri dönerek Musul’a kadar işgali ile Irak Cephesi kapansa da, Kûtu’l-Amâre zaferi İngilizlerin tabiri caizse heveslerini kursaklarında bırakmış ve emperyalist karizmalarında derin bir yaraya sebep olmuştur.

Zaferin Eşiği: Selman-ı Pak

Osmanlı’nın, İngiltere’nin işgalci tutumuna karşı görevlendirdiği ve Basra’dan İngiliz Kuvvetleri’nin atmakla yükümlü olan Yarbay Süleyman Askeri Bey, İngilizlere karşı yaptığı saldırılarda yaralandı ve başarısızlığın faturasını kendine keserek intihar etti. Tarihi kaynaklar onun piyade alayında yüksek oranda Arap askeri olmasından ve bu askerlerin savaşçı ruhlarından kaygı duyduğuna dikkat çeker. [1]

General Townshend ise Bağdat’ı işgal emrini aldı ve komutasındaki 6. Poona Tümeni(Hint Tümeni) harekete geçti fakat Selman-ı Pak Muhaberesi’ni(Cresiphon) kazanamadı ve Kut’a geri çekildi. Aslında Selman-ı Pak’ta bir kazananın olduğunu söyleyemeyiz zira ‘Sakallı’ Nurettin Paşa komutasındaki 20.000 kişilik ordu birbirinden 3 km uzaklıkta 2 savunma hattı kurmuştur ve ilk savunma hattını ele geçiren General Townshend, buradan ileri gidemeyeceğini anlamış ve Kut’a çekilmeye karar vermiştir. Tam bu sırada Nureddin Paşa da savaşı kaybettiğini düşünüyordu ve geri çekilme emri vermişti ancak İngilizlerin de geri çekildiğinin öğrenilmesi üzerine Nurettin Paşa emri geri aldı ve ‘kaçan kovalanır’ kaidesinin bir tecellisi olarak İngiliz Ordusu’nu takip kararı aldı. İngilizler, Kut’a çekilene kadar zaman zaman sıcak temas yaşandıysa da nihayetinde General Townshend, ordusuyla birlikte Kut’a sığındı ve mevzilerini güçlendirmeye başladı. Buna karşılık Nurettin Paşa da Kut’u kuşatma kararı aldı ve kuşatma için bölgenin coğrafi özelliklerini de kullanarak etkili bir siper hattı oluşturdu. General Townshend, büyük miktarda cephaneye, iki aylık tam er azığına sahipti ve Basra’ya gelecek olan destek kuvvetleri de düşünerek böyle bir karar almıştı.

Kûtu’l-Amâre: Savaş sırasında savunma hatları haritası
Kûtu’l-Amâre: Savaş sırasında savunma hatları haritası

Savaşta Son Perde

23 Aralık’ta 25.000 Türk askeri Kûtu’l-Amâre şehrini kuşattı. Şehri ele geçirmek için çeşitli taarruzlar düzenlendiyse de bunlar İngiliz Ordusu tarafından püskürtüldü. Buna karşılık İngilizler Kut’taki kuşatmayı kırmak ve General Townshend komutasındaki orduyu kurtarmak üzere General Aylmer komutasındaki Tigris (Dicle) Kolordusunu harekete geçirdiler fakat o da başarılı olamadı ve geri çekildi.

Bu gelişmeler yaşanırken Türk Ordusu’nun yönetim kademesinde önemli bir değişiklik oldu ve Sakallı Nurettin Paşa’nın yerine Enver Paşa’nın amcası Albay Halil Bey getirildi. Halil Paşa, bu zaferin bir nişanesi olarak Cumhuriyet Devri’nde ‘Kut’ soyadını alacaktır.

1916 ilk aylarında İngilizler yine çeşitli kurtarma girişimleriyle kuşatmayı kırmaya denediler fakat Türk Ordusu’nun kurmuş olduğu savunma hatları ve Türklerin karşı saldırıları İngilizleri daha da yıprattı. Zira etkili bir hava ve topçu desteği olmadan Türk ordusunun büyük bir ihtimamla kurduğu böylesine güçlü bir tahkimatı yarmaları mümkün değildi.

Mevcut kuvvetlerle karadan yapacağı taarruzlarla kuşatmayı kıramayacağını anlayan İngilizler bu sefer de İngiliz Hava Kuvvetleri aracılığıyla General Townshend’e ikmal yapmayı ve direncini arttırarak zaman kazanmayı düşündüler. Bu, tarihteki ilk hava ikmal denemesidir. Ancak hava ikmali Türk uçaksavarlarının ateşi ve savaş uçaklarını sebebiyle riskliydi(örneğin Cebel Bataryasında görevli Gümüşhaneli Osman oğlu Mehmet isimli bir asker İngiliz uçağını vurarak düşürmüştür). Bazı pilotların da ikmal malzemelerini yanlışlıkla Türk mevzilerine bırakması işleri İngilizler için daha da zor bir duruma soktu. [2]

Kûtu’l Amâre’de İngiliz savaş uçağını tüfeğiyle düşüren Gümüşhaneli Osman oğlu Mehmet

Hava ikmalinin de beklenilen sonucu vermemesi üzerine İngilizler, bu kez de Dicle Nehri üzerinden erzak yüklü Julnar gemisiyle kuşatma altındaki orduya yardım götürerek ordunun direncini arttırmayı ve destek kuvvetlere zaman kazandırmayı denediler ancak Türk gözcülerinin fark etmesi üzerine gemiye ateş açılarak kaptan öldürüldü, mürettebat esir alındı, gemiye ve erzağa el koyuldu.

İngilizler Teslim Oluyor

Beklenilen yardımın gelmemesi, karşı karşıya oldukları sağlam kuşatma ve direnme sınırının son noktasına gelmeleri sebebiyle -Öyle ki açlıktan ölen askerler vardı ve Sih askerler de at eti yemeği reddediyordu!- General Townshend ve beraberindeki 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte 29 Nisan 1916’da Halil(Kut) Paşa’ya teslim olduğunu bildirdi.

Açlıktan neredeyse ölmek üzere olan İngiliz ordusu mensubu Sih(Hintli) askerler
Açlıktan neredeyse ölmek üzere olan İngiliz ordusu mensubu Sih(Hintli) askerler

Townshend’in teslim olan 6. (Poona) Tümen’i, 1781’de Yorktown ile 1942’de Singapur’da teslim olan İngiliz Kraliyet kuvvetleri arasındaki en büyük kuvvetti.[3 ] İngiliz tarihçisi James Morris, bu olayı “Britanya (İngiltere) askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi” olarak tanımlamıştır. Bu yenilgi İngiliz kamuoyunda bomba etkisi yapmıştır ve bunun bir sonucu olarak General Lake ve General Gorringe İngiliz ordusundaki görevlerinden alınmış ve yerlerine General Maude getirilmiştir. İngiltere, savaşın neden kaybedildiğini soruşturmak üzere Mezopotamya komisyonu oluşturmuş ve hezimeti çeşitli yönlerden ele alan bir rapor hazırlanmıştır.[4]

Unut(tur)ulmak İstenen Zafer

Aslında Kûtu’l-Amâre Zaferi’nin asıl etkisi Osmanlı’nın kazanmasından çok İngiltere’nin böylesine bir hezimet yaşamış olmasıdır. Tarihçi Mustafa Armağan’a göre, İngilizler savaşın ortasında utanç verici bir şekilde armut gibi teslim olmuşlardı. Çanakkale’deki mağlubiyetin şokunu henüz atlatamamış olan İngilizler Kûtu’l-Amâre’de karşılaşılan bu elim tablo sebebiyle tam anlamıyla bir ‘déjà vu’ yaşamışlardır. Normal olarak İngilizler bu hezimeti unutmaya ve ‘önümüzdeki maçlara bakalım’ demeye çalışmışlardır. Ancak garip bir şekilde kazanan taraf olmamıza rağmen birileri bu zaferden rahatsız olmuş ve onu hasıraltı etmeye çalışmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu başarmışlardır da. 1931 yılında liseler için yazdırılan “Tarih” kitaplarının 3. cildinde Kutü’l-Amare zaferi üç satırda geçiştirilir, YÖK’ün tam 8 akademisyene yazdırdığı(!) “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1/1” (1989) adlı kitaptaysa ister inanın ister inanmayın beş (5) kelimelik değeri yoktur Kut zaferinin. “Tarih III” (1931) adlı kitapta da zaten “…3000 silahlı Türk, 12000 kişilik bir İngiliz kuvvetini esir aldı” denilmekte, zaferin kahramanına karşı görülmemiş bir kelime cimriliği yapılmaktadır. [5]

İngilizlerin Kûtu’l-Amâre’deki mağlubiyetine dair bir Alman karikatürü. Altta: Aslan terbiyecisi olarak ‘Avrupa’nın hasta adamı’ yazıyor.
İngilizlerin Kûtu’l-Amâre’deki mağlubiyetine dair bir Alman karikatürü.
Altta: Aslan terbiyecisi olarak ‘Avrupa’nın hasta adamı’ yazıyor.

Kûtu’l-Amâre Zaferi 1952 yılına kadar Türkiye’de bir bayram olarak kutlanıyordu fakat bu tarihten sonra gizli bir elin bu göğüs kabartan zaferi toplumsal hafızadan silmek istediği aşikâr hale gelmiştir. Kimilerine göre ise bizim için büyük olan bu zafer, NATO müttefikimiz olan İngiltere’nin bu büyük acısının artık unutulması gerektiği için tarihin tozlu raflarına kaldırılmak istendiğidir. Kûtu’l-Amâre Zaferi’nin 100. yılı olmasa kuvvetle muhtemel yine ona karşı bir kadir bilmezlik, nankörlük yapılacaktı.

Üzerinde yaşadığımız bu aziz vatan bir dakika bile boş bırakmaya, gaflet uykusuna dalmaya gelmez anında elimizden kayar ve gider. Uyanık, şuurlu ve basiretli olmak bizim için zaruridir. Ne kazandığımız zaferleri ne de aldığımız mağlubiyetleri asla ama asla unutmayacağız. Unutmayacağız ki geleceğimizi şekillendirirken geçmişimizden güç ve ilham alabilelim. Zafer de bizim, sefer de bizim. Hepsiyle övünç duyuyoruz. Viyana kapılarından döndüysek Viyana’yı unuttuk mu yani? Irak Cephesi’nde başarılı olmadıysak Kûtu’l-Amâre’yi silelim mi tarih kitaplarından? Bazı akl-ı evveller böyle söylüyor; Irak Cephesi’ni kaybettik Kûtu’l-Amâre’yi neden kutluyoruz? Tamam o zaman, İtilâf Devletleri 13 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı’ndan geçip İstanbul’u işgal ettiğine göre Çanakkale Zaferi’ni de kutlamayalım, olur mu? Hatta İstanbul işgal edildiği için İstanbul’un Fethi’ni de kutlamayalım. Tüm mesele olaylara bir İngiliz gibi mi yoksa bir Türk gibi mi baktığınızla alâkalı. Sözlerimizi Muzaffer 6. Ordu Komutanı Halil Paşa’nın, askerlerine yayınladığı mesajla bitirelim:

“Arslanlar! Bütün Osmanlılara şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kût’ta 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.”

Mücahid Keskinoğlu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1-Ericson, Edward J.; Adım Adım Zafere Giden Yol: Kûtu’l-Amâre, Derin Tarih 49. Sayı, Nisan 2016, ss.74.
2-Ibid., s. 85.
3-Ibid.
4-Hanioğlu, Şükrü; İngiltere Yenilgiyi Nasıl Soruşturdu?, Derin Tarih 49. Sayı, Nisan 2016, ss. 94.
5-http://www.mustafaarmagan.com.tr/kutul-amare-zaferi-neden-unutturuldu/
[/vc_toggle]

Balaban Hasan ve ‘Türk’çe Yaşayan Bir İtalyan Köyü: Moena

Bir atasözünde der ki; bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir ülkeyi kurtarır. İnsan bazen sonda söyleyeceği sözü başta söyleyebiliyor, bu yazımdaki giriş de açıkçası öyle oldu. Balaban Hasan, bir Osmanlı askeridir. Hasan, Moena köyü ve Türk kültürü bağlantısına baktığımızda atasözü gözümüzde canlanacaktır.

Balaban Hasan

Hasan, Osmanlı padişahı IV. Mehmet ve meşhur sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa döneminde yaşamış bir yeniçeridir. Akranlarına göre iriyarı ve mücadeleci olan Hasan’a yırtıcı bir kuş türü olan Balaban lakabı takılmıştır ve o artık Balaban Hasan’dır. Orduda çok önemli görevlerde bulunan Balaban Hasan, bildiği yabancı diller ve yeteneğiyle aynı zamanda bir istihbaratçı ve casustur. II. Viyana Kuşatması sürecinde de büyük mücadeleler ortaya koyan Balaban, kuşatma sonrası yaralanmış ve onu İtalya’ya bağlı Moenalı köylüler bulmuş, köye taşımıştır. Tedavisini yapan ve iyileştiren Moenalılar, Balaban’ı ve kültürünü tanıdıkça sevmiş ve ona El Turco demişlerdir. Artık Moena’da yaşayan Balaban burada evlenmiş ve hayatını burada kurmuştur. Yaşantısıyla ve geleneklerine olan bağlılığıyla halk tarafından saygıyla ve sevgiyle karşılanmıştır. Ancak Balaban Hasan’a duyulan esas saygı sebebi ve onun adını bugüne taşıyan sebep başkadır.

Türk köyü Monena’nın haritadaki konumu

Bugün İtalya-Avusturya sınırında Tarento bölgesinde yer alan İtalyan köyü Moena, o dönemde Alman derebeylerinin tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Halkın malları yağmalanmış, halk haraca bağlanmış ve baskıya maruz kalmıştır. Bağımsızlığı ve özgürlüğü tarih boyunca ilke edinmiş her Türk gibi Balaban bu duruma sessiz kalamamıştır. Moenalıları savunma, taarruz gibi derebeylere karşı kullanılacak birçok konuda teşkilatlandırmıştır. Balaban’ın yani El Turco’nun öncülüğünde büyük bir mücadele ortaya koyan Moena halkı derebeyleri bozguna uğratmış ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Moenalılar, Balaban Hasan’ı baştacı yapmışlardır.

Balaban Hasan öyle bir iz bırakmıştır ki, asırlar sonra, günümüzde dahi Moena’da her yıl Türk Festivali düzenlenmektedir. Nitekim Moena, Rione Turchia (Türk Bölgesi) adı ile anılmaktadır. Her yıl Ağustos ayında düzenlenen festivalde Moena sokakları Türk bayraklarıyla donatılmaktadır. Moena halkı, festivali, Osmanlı giyim kuşamıyla düzenlemektedir. 2017 yılı Ağustos ayında düzenlenen festivale İstanbul Sancaktepe Belediyesi Mehter Takımı da eşlik etmiş ve Mehteran büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Festivale katılan Milano Başkonsolosu Hami Aksoy: “Moena, İtalya’nın kuzeyinde küçük bir kasaba. En büyük özelliği de Türk kasabası olarak anılması. Bu festival sırasında İtalyanlar yeniçeri kıyafetleri giyiyor, İtalyan hanımları, Osmanlı hanımefendileri gibi giyiniyor, Türk yemekleri yapılıyor, Türk bayrakları evlere asılıyor ve adeta Moena bir Türk köyüne dönüşüyor. Bu sene biz de burada çok kuvvetli bir şekilde temsil ediliyoruz. Bir Mehter takımımız burada. Ayrıca bir folklor gösterisi de yapılacak. Bunun, Türkiye’nin İtalya’daki tanıtımı açısından önemli olduğuna inanıyorum.” açıklamasında bulunmuştur.

Moena meydanında Türk askeri Balaban Hasan’ı temsil eden sakallı, sarıklı bir büst ve büstün altında hilalli bir çeşme bulunmaktadır. Moena’da yaşayan nüfus 3 bin civarı olmakla birlikte, yaz mevsiminde kişi sayısı 20 bin civarına ulaşmaktadır. Aynı zamanda bir kayak merkezi olan Moena, kış turizmi bölgesidir. Her yıl düzenlen Türk Festivali ve burada yapılan etkinlikler de köyün ilgi çekmesinde etkili olmuştur.

Balaban Hasan; yaşantısı, gelenekleri ve töresiyle kendini Moenalılara sevdirmiş ve burada esas sevilen onun duruşuyla birlikte Türk kültürü olmuştur. Özüne sahip çıkarak,  milli benliğini koruyan, tek bir Türk dahi olsa asırlar sonrasına nasıl etkiler bıraktığını Balaban Hasan’da görmekteyiz. Her daim bağımsızlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan Türk milletinin ruhu, bu kez de Balaban ile İtalya’da ortaya çıkmıştır. Kültürü, başta belirtmiş olduğum atasözündeki çiviye benzetiyorum. Bir çivi sadece bir nalı değil bir ülkeyi kurtarabiliyor. Sahip çıkılan ve gelişen bir kültür de aynı derece etkili olacaktır. Bu yazım, ilgili yerlere ulaşır mı bilmem ama burada yani Moena’da bir Türkçe kursu açmak çok büyük bir hizmet olurdu. Birçok yazıda Moena; İtalya’da bir Türk köyü olarak geçmektedir. Ancak bence Moena; Türk’çe yaşayan bir İtalyan köyü…

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ali Baykan, Orhan Yeniaras’ın El Turco Adlı Eserinde Türk – İtalyan Dayanışmasının Günümüze Yansımaları, 16.09.2019.

Çağrı Saçaralp, İtalya’da Türklerin yaşamadığı Türk köyü: Moena, 30.12.2018, https://www.gzt.com/dunya-politika/italyada-turklerin-yasamadigi-turk-koyu-moena-2932090.

NTV, İtalya’da 3 asırlık Türk Festivali, 20.08.2017, https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/italyada-3-asirlik-turk-festivali,fcPv2yMUZUOr2J13-45h7A/2nyp9de2hkWdbgZXvmxgMQ.

[/vc_toggle]

Adriyatik’teki Stratejik Ülke Karadağ Hakkında 11 Madde

Yaklaşık 500 yıl Osmanlı Devleti’nin egemenliğinden olan Karadağ, Adriyatik Denizi’ndeki konumuyla dikkat çekiyor. 2006’da bağımsızlığını kazanarak dünyanın en genç ülkeleri arasına girdi. Rusya’nın ‘nüfuz bölgesi’ bölgesi olmasına rağmen Karadağ emin adımlarla Batı odaklı politikalar yürüttü.

Karadağ Hakkında Bilgi

1.) Yugoslavya dağıldıktan sonra geriye kalan iki cumhuriyet Sırbıstan ve Karadağ, kendilerini Yugoslavya’nın mirasçıcı olarak tanımlayarak 1992 yılında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni duyurdular.

2.) Bu durum BM tarafından reddedilince 2002’de bir anlaşma imzaladılar ve bir yıl sonra Sırbistan-Karadağ adı altında birleştiler.

3.) Bu anlaşmanın en önemli noktası her iki federal devletten birinin kendi isteğiyle bağımsız olabileceği maddesiydi. Birleşen ülkenin ömrü 3 yıl sürdü. Karadağ, 21 Mayıs 2006’da düzenlenen referandumunda % 55,5 ile bağımsızlığını ilan etti.,

4.) Bağımsızlık sonrası Sırbıstan’ın denizle olan bağlantısını ortadan kaldıran Karadağ’ın başkenti Podgoritsa. 631.219 nüfusa sahip olan ülke, 13.812 km2’lik yüzölçümü ile Avrupa’nın en küçük ülkelerinden.

5.) GSYİH 5,4 milyar dolar olan ülkede kişi başına düşen GSYH 8.681 dolar.

6.) Karadağ nüfusunun yüzde 45’i Karadağlı, yüzde 28’ı Sırp, yüzde 8,65’i Boşnak. Geriye kalanlar Arnavut, Hırvat ve Romanlardan oluşuyor.

7.) Yüzde 72,07’si Ortodoks ve %3,44’ü Katolik Hristiyan olan ülkede Müslümanların oranı yüzde 20 civarında.

8.) Bağımsızlıktan iki yıl sonra AB’ye üyelik başvurusu yapan, 4 yıl sonra da Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü alan Karadağ, henüz AB’ye üye değil ancak AB’nin ilk genişlemesinde birliğe üye olacağı düşünülüyor.

9.) 2 bin kişilik asker sayısına sahip Karadağ, Rusya’nın tepkisine rağmen 5 Haziran 2017 tarihinde NATO’nun 29. üyesi oldu. Böylece Adriyatik Denizi tamamen NATO üyesi ülkelerin kontrolüne girdi.

10.) Neredeyse 30 yıldır Karadağ siyasetinde yer alan şu anki Cumhurbaşkanı Milo Dukanovi, Rus karşıtı politikasıyla ülkesinin AB’ye yakınlaştırılmasının mimarı.

Milo Dukanovi

11.) Türkiye, Karadağ’ın bağımsızlığını hızlı bir şekilde (7. tanıyan) tanıyan ülkelerden. Türk Dışişleri, Karadağ nüfusunun yüzde 17’sini oluşturan Boşnaklar, Karadağlı Müslümanlar ve Arnavutların ülkemize göç eden akraba mevcudiyeti nedeniyle Türkiye’yi Karadağ’ın en önemli diyaspora ülkelerinden biri olarak tanımlıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Moşe Şaret: Osmanlı Üsteğmenliğinden İsrail Başbakanlığına

15 Ekim 1894’de Rus Çarlığı’na bağlı Ukrayna’da doğan Şaret, 1906 yılında ailesiyle birlikte Osmanlı’ya bağlı Filistin’e göç etti. 1910’a değin Kudüs’ün yaklaşık 10 kilometre kuzeyinde bulunan Ramallah şehrinde yaşadı.  Sonrasında ailesiyle birlikte Yafa’ya taşındı ve Şaret ailesi, Tel Aviv’in kurucu ailelerinden biri oldu.

Herzliya İbrani Lisesi’nden mezun oldu ve bir süre konservatuar eğitimi aldı. Daha sonra hukuk eğitimi almak için David Ben-Gurion ve Yitzhak Ben-Zvi’nin de diplomasını aldığı İstanbul Üniversitesi’ne kaydoldu. Ancak 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bu eğitimi kısa sürdü. Orduya alındı ve üsteğmen rütbesiyle tercümanlık yaptı.

Kimi kaynaklar, kendisinin Çanakkale cephesinde görev yaptığını ve yaralandığını iddia etmektedir. 1922’de Tzipora Meirov ile evlendi. Bu evliliğinden iki kızı ve bir oğlu oldu.

Savaş bittikten sonra, Yishuv Temsilciler Meclisi’ne girdi ve Araplardan satın alınan araziler üzerinde çalıştı. Bir süre mecliste görev yaptıktan sonra sosyalist eğilimli Mapai partisine kaydoldu. 1922’de Londra Ekonomi Okulu’na gitti ve burada gelecekte İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak Haim Weizmann ile tanıştı. Eğitimini tamamladıktan sonra 1925-1931 yılları arasında Davar gazetesinde yazılar yayımlamaya başladı. 1931 yılında İsrail’e döndü ve Yahudi Ajansı’nın siyasi departman sekreterliğini üstlendi. Ajansın müdürü Haim Arlosoroff’un 1933’de suikasta kurban gitmesinin ardından Yahudi Ajansı’nın müdürlüğünü üstlendi. Avrupa’da yükselen Yahudi karşıtlığından dolayı özellikle Polonya ve Almanya’da yaşayan Yahudilerin İsrail’e yönelik iskanını organize etmeye çalıştı. 2. Dünya Savaşı esnasında Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne savaş açması sonrası, Stalin’in kararıyla Polonya’nın doğusunda yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı İran’a göç ettirildi. Bu olayın ardından Şaret, Tahran’a giderek buraya yerleştirilen Yahudilerin Filistin’e göç etmesini istedi. Kademeli olarak bir kısmının Filisin’e yerleştirilmesinde önemli rol oynadı. Ardından Macar Yahudilerinin temsilcisi Joel Brand ile Budapeşte’de görüştü. İç politikada Ben-Gurion’un sıkı müttefikiydi ve silahlı eylem yürüten Irgun örgütü ile mesafeliydi. Şaret’e göre, terör eylemleri Yahudilerin İsrail’deki varlığına gölge düşürüyordu. İsrail’in kuruluşuna değin bu örgütle dolaylı yoldan mücadele halinde oldu.

İsrail’in bağımsızlık bildirgesini imzalayan heyetin içerisinde yer aldı ve 1948’de gerçekleşen Arap-İsrail Savaşı esnasında Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Mısır ile yürütülen savaşta General Yigal Allon’un Mısır’daki İngiliz üslerini ele geçirmeye dair fikrini reddetti ve İngiltere ile bağımsızlık sürecinde iyi geçinilmesi gerektiğini savundu. ABD Başkanı Truman’ın savaşa müdahil olmasıyla 1 Ocak 1949’da İsrail ordusu Sina’dan çekildi. 1949’da yapılan seçimler sonrası yeniden dışişleri bakanlığı görevine geldi. Bakanlığı döneminde Lübnan ile önemli bir mütakere imzalandı. Diğer Arap devletleri ile görüşmeler gerçekleştirildi ve İsrail’in uluslararası statüde tanınması için çaba harcandı. 1952’de Vatikan’ı ziyaret etti. 26 Ocak 1954’de başbakanlık görevine geldi. Sınır devletlerle barış ortamının korunmasını savundu.  1956’da Süveyş Krizi’nin yaşanmasında İsrail ordusunun parmağı olabileceğinden şüphelenerek ordu içerisinde tasfiyeye gitmek istediyse de başarılı olamadı.

Moşe Şaret ve Ben-Gurion

İsrail’in İkinci Başbakanı Oldu

26 Ocak 1954’de Ben-Gurion’un siyasetten emekli olmasıyla başbakanlık görevine geldi. Başbakanlığı döneminde ağırlıklı olarak Arap devletleriyle ile olan ilişkiler üzerinde durdu. Bu dönemde Mısır’da monarşinin devrilmesi ve anti-Siyonist Hür Subaylar Hareketi’nin iktidara gelmesi İsrail ordusunu telaşlandırdı. İsrail’in istihbarat örgütü olan Mossad, Hür Subaylar Hareketi’nin lideri Cemal Abdülnasır’a gözdağı vermek amacıyla İskenderiye ve Kahire’de sabotaj eylemi yapmak üzere istihbarat elemanları görevlendirdi. Temmuz 1954’de eylem pratiğe döküldü ve iki şehirde bombalı saldırılar gerçekleşti. Sinemalar ve İskenderiye’deki Amerikan Kütüphanesi hedef alındı. Saldırıyı gerçekleştiren 13 kişi tutuklandı ve işkenceye maruz kaldı. Kendi söylemlerine göre, hükümet ve Moşe Şaret bu saldırı hakkında bilgilendirilmemişti. Sabotaj faaliyetlerinin diğer Arap devletlerinde de yapılacağı açığa çıktı ve Şaret bu hususta Çalışma Bakanı Golda Meir’den yardım istedi. Savunma Bakanı Pinchas Lavon ve Askeri İstihbarat Başbakanı Binyamin Gibli bu saldırıdan birbirlerini sorumlu tuttu. Başbakanlık, Yüksek Mahkeme ve Genelkurmay Başkanı’nın liderliğinde bir kamu soruşturması açılmasını istedi. Soruşturmanın açılması üzerine Pinchas Lavon’un istifası istendi. Lavon da isteğe uyarak görevinden istifa etti. Bu kriz, “Lavon Olayı” olarak isimlendirilmektedir. Moşe Şaret, patlamalara ilişkin olarak Cemal Abdülnasır’dan özür dilemiş ve af talep etmişse de eylemi gerçekleştiren istihbarat elemanları Mısır’da idam edilmiştir.

Moşe Şaret, her ne kadar başbakanlığı döneminde pasif ve barışçıl bir politika izlemeye çalıştıysa da muhalefetin ve ordunun büyük baskısıyla karşılaştı. Hem İsrail hem de çevre ülkelerde gerçekleşen can kayıplarından endişe duyuyordu. Avrupa devletlerinin ve silah tüccarlarının Ortadoğu’daki politikalara müdahil olmasından rahatsızdı. İngiltere ile olan ilişkileri kuvvetli olmasına rağmen bağımsızlıktan sonra İngiltere’ye yönelik de taviz verilmemesi düşüncesindeydi.

Dışişleri Bakanlığı Sonrası Siyasetten Emekli Oldu

Kasım 1955’de, Ben-Gurion siyasete döndü ve başbakanlığa aday oldu. Şaret de yeni kurulan kabinede yeniden Dışişleri Bakanlığı görevine geldi. Dışişleri Bakanlığı sürecinde Nasır’la ilişkileri iyi tutmaya çalıştı fakat Nasır, İsrail’e olan tavrını daha sertleştirdi. Bu gelişmeler neticesinde başbakan Ben-Gurion, Şaret’i görevden alarak yerine Golda Meir’in geçmesini önerdi. Kabine bu öneriyi onayladıysa da merkez komitesinin 75 üyesi çekimser oy kullandı. Suriye hükümetinin de İsrail’e yönelik sert tavır almasıyla Moşe Şaret, 18 Haziran 1956’da görevinden istifa etti ve emekli oldu. Siyaset sonrası yaşamında Dünya Siyonist Örgütü ve Yahudi Ajansı başkanlıkları görevinde bulundu. 7 Temmuz 1965 tarihinde, 70 yaşında Kudüs’te yaşamını yitirdi.

Ölümünden sonra, birçok cadde ve kuruma ismi verildi. 1978’de oğlu tarafından günlükleri yayınlandı ve İsrail siyasi tarihi için önemli bir kaynak oldu. 2007 yılında, anısını korumak için Moşe Şaret Derneği kuruldu. 1988 yılından beri de, 20 İsrail şekelinin üstünde resmi bulunmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.britannica.com/biography/Moshe-Sharett

http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-99187-Israilin_2_basbakani_osmanli_subayi.html

https://www.jewishvirtuallibrary.org/moshe-sharett

http://www.sharett.org.il/cgi-webaxy/item?indexhttps://en.wikipedia.org/wiki/Moshe_Sharett
[/vc_toggle]

Çin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Küresel ve Kirli Oyunu’

Koronavirüsü ilk defa Çin’in doğu kısmında yer alan Wuhan şehrinde ortaya çıkmış ve oradan da neredeyse tüm dünyaya yayılmıştır. Çin’de başlayıp dünyaya musallat olan bu pandemi boyutundaki salgının ne hikmetse Çin’de neredeyse sona erdiğini düşünmek, belki de kulaklarımıza pek de mantıklı gelmeyecektir. Fakat gerek Çin’in Dünya Sağlık Örgütü’ne sunduğu raporları ve istatistikleri, gerekse Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin hakkında yaptığı açıklamalar beraberinde soru işaretlerini getirir cinstendir. Bu yazımızda, Çin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün salgının belirmesi ve yayılmasından sonraki tutumlarını inceleyeceğiz. Gerek Çin’in Dünya Sağlık Örgütü ile olan ilişkisine, gerekse Çin’in Dünya Sağlık Örgütü ile olan sistematik politikalarına değineceğiz.

Virüsün Şaibeli Ortaya Çıkışı

Koronavirüsünün ilk uyarıcılarından biri 34 yaşındaki Çinli doktor Li Wenliang 6 Şubat 2020 tarihinde hayatını kaybetmişti. Doktor Li Wenliang, Aralık 2019 tarihinde sosyal medya aracılığı ile yeni bir virüs hakkında çarpıcı ve uyarı mahiyetinde bilgiler vermişti. Fakat doktor Li Wenliang ölümünden önce Çin otoriteleri tarafından pek çok susturulmaya çalışılmıştır. Çin hükümeti tarafından halkı paniğe sürükleyen eylemlerden ve sosyal düzeni ciddi şekilde rahatsız etmekle suçlanan doktor Li Wenliang, Çin hükümeti tarafından bir özür metnini yazmaya bile zorlanılmıştır. 30 Aralık 2019 tarihinde doktor Li Wenliang’ın yeni bir virüs salgınından bahsetmesiyle birlikte bu durum uluslararası toplumda ciddi bir infial yaratmıştır. Doktor Li Wenliang’ın bu uyarı mahiyetindeki açıklamalarından sonra Çin, karşılaştığı ulusal ve özellikle uluslararası baskı sonrası Dünya Sağlık Örgütü’ne bir rapor sunmuştur.

Li Wenliang

Fakat 31 Aralık 2019 tarihinde sunulan bu raporda sadece Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve kökeni bilinmeyen pnömoni vakaları zikredilmiştir. Yani doktor Li Wenliang bu uyarıyı yapmasaydı belki de Çin bu vakalardan bahsetmeyebilirdi bile. Doktor Li Wenliang ilerleyen zaman diliminde, Ocak 2020 tarihinde virüse yakalandığını ilan etmişti. 6 Şubat 2020 tarihinde ise hayatını kaybetmiştir. Çinli otoriteler tarafından ölüme mahkum mu edildi ya da kasıtlı bir şekilde virüse mi mahkum edildi, bu bir muamma olarak kalacaktır.

Burada yeni bir soru ihtiva etmişti. Hayvanlardan hayvanlara bulaşan bu virüs, insanlara bulaşıyor mu? Çin bu soruya olan cevabını biliyordu fakat Çin bu açıklamayı 10 Ocak 2020 tarihinde yapmıştır. Yani Çin, 10 gün boyunca belki de tüm dünyanın hunharca aradığı cevabı bilerek gizlemiştir. 4 gün sonra, 14 Ocak 2020 tarihinde ise Dünya Sağlık Örgüt; Twitter üzerinden resmi hesabıyla şu açıklamayı yapmıştır: “Çinli yetkililer, yaptığı ön soruşturmada Wuhan’da tespit edilen ‘yeni tip Corona Virüs’ün’ insandan insana bulaştığına dair kesin bir kanıt bulamadı.”

Üstelik 20 Ocak’ta Çin’de 200 küsür vaka ve 3 ölü vardı. Çin hükümeti, tüm bu bilgilere rağmen Ocak 2020 tarihinde Çin’in yeni yıl kutlamalarını 40.000 insanla, kapalı bir alanda kutlamıştır. Yani Çin, Aralık 2019 tarihinde yeni bir virüsün ortaya çıkmasından haberdar edildikten sonra ve 10 Ocak 2020 tarihinde ise virüsün insandan insana geçtiğini bildiği halde kapalı bir alanda 40.000 kişiyle yeni yıl kutlamalarını yapmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin ile Olan İlişkisi

Tüm bu olaylara rağmen Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Çin hakkında övgüyle bahsetmiştir. Peki Dünya Sağlık Örgütü, virüsü dünyaya yaymalarına rağmen, Çin hakkında neden bu kadar pozitif bir tutum sergilemektedir? Bu sorunun cevabı belki de Çin’in Dünya Sağlık Örgütü üzerindeki nüfusu ve etkisinde saklıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Etiyopya’da doğmuştur. Etiyopya ise Çin için son zamanlarda pek önemli bir yatırım üssü haline gelmiştir. Ayrıca Çinli diplomatlar, uluslararası platform ve kuruluşlarda Tedros Adhanom Ghebreyesus’un genel direktörlüğü için çeşitli kampanyalar başlatmışlardı. Yani Çin yumuşak gücünü kullanıp, kendi menfaatlerine yakın olan bir adı genel direktörlüğe alenen getirmiştir. Üstelik bu şahıs göreve gelir gelmez Zimbabve’nin eski devlet başkanı Robert Mugabe’yi, ki kendisi bir diktatör idi, Dünya Sağlık Örgütü iyi niyet elçisi olarak atamıştır. Sağlık Örgütü gibi ciddi, önemli ve kritik bir uluslararası kuruluşa eski bir diktatörü iyi niyet elçisi olarak atamak, gerçekten beraberinde soru işaretlerini getiren bir faaliyettir. Her ne kadar artan baskılar ve tepkiler sonrası Robert Mugabe görevinden alınsa bile, bu kabul edilemez bir atamaydı. En temel ve basit bir meselede bile varlığını ve pozisyonunu sorgulattıran Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Ghebreyesus, küresel bir kriz yaratacak kapasiteye sahip olan bir pandemiyle nasıl mücadele edecek? Yoksa Ghebreyesus’un amacı sadece Çin’e yardım etmek midir? Bu noktada özellikle ABD ve AB’ye karşı bir üstünlük sağlamaya çalışan Çin, küresel yumuşak gücünü kullanarak gerek Afrika’da gerekse uluslararası örgütlere olan ağırlığını daha da büyük ölçüde hissettirmeye çalışmaktadır. Arkasına nüfus ettiği uluslararası aktörleri alan Çin bu bakımdan belki de Trump’un Çin’e uyguladığı ticaret savaşlarından daha büyük ve tahripkâr bir darbe indirmiştir.

DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ve Çin Devlet Başkanı Cinping görüşmesi.

Bu konuyla ilgili çeşitli ülkelerden yükselen ve artan eleştiriler mevcut. Mesela Japonya Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Aso Taro, Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un istifasını isteyen seslerin giderek yükseldiğini söyledi. Japonya Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Aso, “Kısaca söylersek, DSÖ Dünya Sağlık Örgütü mü yoksa Çin Sağlık Örgütü müdür? DSÖ’nün Çin Sağlık Örgütü olarak revize edilmesiyle ilgili sesler çok fazla duyuluyor.” dedi. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump, koronavirüs salgını için kendilerine yanlış tavsiyelerde bulunduğunu öne sürdüğü Dünya Sağlık Örgütü’nü sert bir dille eleştirdi. Trump, yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü’nü, koronavirüs salgınında “Çin yanlısı bir tutum sergilemekle” suçladı. Ayrıca ABD Başkanı Trump, Dünya Sağlık Örgütü’ne sağlandığı fonu da durdurdu.

Başka bir mesele daha var ki, bu da pek düşündürücü bir husustur. Hong Kong yayın kuruluşu RTHK, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktör Yardımcısı Bruce Aylward ile gazeteci Yvonne Tong arasında gerçekleşen bir röportaj yayınlamıştı. Gazeteci Tong, Dünya Sağlık Örgütü’nün Tayvan’ın örgüte katılmasına izin vermeyi yeniden düşünüp düşünmeyeceğini soruyor. Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktör Yardımcısı Aylward bu sorudan sonra gazeteci Tong’u duymadığını söyleyerek başka bir soruya geçmek istediğini söylemiştir. Gazeteci tekrar Aylward’a aynı soruyu sorduğunda Aylward şöyle cevap verdi: “Çin hakkında zaten konuştuk.”Aylward’ın cevabı, Çin’in Tayvan konusundaki tutumunu yansıtıyordu. Yani Tayvan’ın Çin’e bağlı bir ayrılıkçı eyalet olması durumundan bahsediyoruz. Ancak Tayvan kendisini bağımsız bir ülke olarak görüyor ve Çin’in diğer devletlere yaptığı baskılar yüzünden Tayvan çoğu ülke tarafından tanınmıyor.

Asıl sorulması gereken şudur; Çin’in adeta sözcülüğünü yapan bir Dünya Sağlık Örgütü’nün, dünyaya sağlık bakımından nasıl bir yararı olsun? Bu noktada ulus devletler, küreselleşmeye karşı daha büyük bir tavır ve tepki ortaya koyarlar mı?

Çin’in ABD ile Olan Rekabeti Nasıl Sonuçlanır?

Çin uzmanı Ties Dams, Hollanda devlet kanalı NOS’e verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:

“Çin Komünist Partisi her zaman krizleri iyi yönetmeyi başarmıştır. Çin son otuz yıldır her zaman bu türden bir kaostan kâr elde etmeyi başardı. Örneğin 2008’de mali krizi ele alın. Hızlı teşvik önlemleriyle Çin sadece kendi işini kurtarmaya çalışmıyordu. Hollanda ve Almanya, Yunanistan’a öfkeli bir şekilde baktıklarında, Çinliler şunları söyledi: Pire limanına yatırımı biz yaparız. Bunun jeopolitik değeri var. An itibariyle, korona krizinde, Çinli yatırımcılar uygun sektörlerdeki Avrupalı ​​şirketleri devralmaya hazırlar. Sadece kendi ülkelerindeki ateşi söndürmüyorlar, krizi aynı zamanda dünya sahnesinde zemin kazanmak için kullanıyorlar.”

Ve şimdi Çin büyük ölçüde kendi ülkesinde koronavirüs krizini kontrol ettiği gibi görünüyor, üstelik diğer ülkelere yardım etmeye çalışıyor. Çinli doktorlar ekipmanlarıyla son 1 ayda dünyanın her yerinde, özellikle Avrupa’da ortaya çıktı.

Ties Dams, şöyle devam etti: “Bunun etkisini hafife almayın. Doğu Avrupa ülkelerinin insanları Çin’in şu anda en fazla yardım sağladığını düşünüyor. Durum böyle değil, ancak paylaşılan birçok fotoğraf ve video yüzünden öyle görünüyor.” (NOS, 2020)

Göründüğü gibi tehlikeyi başlatan da Çin, fakat kontrol altına alıp dünyadaki nüfusunu arttırmak isteyen de yine Çin’dir. ABD’nin uzun yıllar boyunca, sert güç kullanarak jandarmalığını yaptığı dünya, artık yumuşak güçle etkisini arttırmak isteyen Çin’in jandarmalığına mı soyunuyor?

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Godement, François (2020), “Fighting the Coronavirus Pandemic: China’s Influence at the World Health Organization”, Institut Montaigne.

Teer, Joris (2019), Xi Jinping: Europe’s New Emperor?, Are We Europe

Brands, Hal (2020), China’s Global Influence Operation Goes Way Beyond the WHO, Bloomberg Opinion

Garret, Laurie (2020), “How China’s Incompetence Endangered the World, As the deadly coronavirus began to spread, Beijing wasted the most critical resource to fight it: trust, Foreign Policy

Welke supermacht komt als winnaar uit de crisis? ‘China kan in vacuüm springen’ (2020), NOS

Wong, Tessa (2020), Why Taiwan become a problem for WHO, BBC News

Dams, Ties (2018), De nieuwe keizer: Xi Jinping, de machtigste man van China

[/vc_toggle]

Piri Reis’in Gizemli Haritası ve Amerika’nın Keşfi

Piri Reis; asıl adı Muhyiddin Piri Bey olan Osmanlı coğrafyacısı ve denizcisidir. 1465-75 ile 1554 yılları arasında yaşamıştır.  Aslen Karamanlı olup Padişah 2. Mehmet döneminde İstanbul’a göç ettirilen ailelerdendir. Bir süre İstanbul‘da yaşamış, sonra ise Gelibolu‘ya yerleşmişlerdir. Amcası Kemal Reis ünlü denizcilerdendir.

Denizciliğe amcası Kemal Reis’in yanında başlamış ve 6 yıl kadar birlikte Akdeniz‘de korsanlık yapmışlardır. Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa civarlarında çeşitli akınlara katıldılar. Ayrıca Endülüs katliamında Padişahın emriyle İspanya ‘daki Müslümanları Afrika‘ya kaçırmışlardır.

Osmanlı Donanması Dönemi

Osmanlı Padişahları, korsanlık yapan ve denizcilik bilgileri üst seviyede olan bazı denizcilerden donanmada yararlanmıştır. Piri Reis‘te Barbaros Hayrettin Paşa‘nın yetiştirdiği ünlü Türk denizcilerdendir. Piri Reis, döneminin en büyük denizcisi olmasa da onu bu kadar ünlü yapan şey çizdiği dünya haritaları ile denizcilik hususunda dünyanın ilk rehber kitabı sayılan Kitab-ı Bahriye kitabıdır.

Döneminde Venedik donanması ile Osmanlı donanması arasında Akdeniz hakimiyeti konusundaki rekabet üst seviyededir. Piri Reis;  İnebahtı, Navarin, Midilli, Rodos gibi önemli seferlere katıldı. Kitab-ı Bahriye kitabını bu seferler sırasında kazandığı tecrübeler ile meydana getirdi.

Haritalar ve Gizemi

Piri Reis‘in hazırlamış olduğu 2 adet dünya haritası vardır. Bunlardan ikincisinin kendisine ait olduğu tartışmalı olup ilk haritası ile benzeşmeyen yönlerinin bulunması bu iddiaların kaynağıdır. Çok bilinen ve günümüze sadece 1/3 ü ulaşabilen ilk çizdiği dünya haritası ise gerçekten tam anlamıyla gizemlerle doludur. O dönem bulunmayan teknoloji ile sanki uzaydan bakan bir gözle hazırlanmış olan bu dünya haritasında Arjantin kıvrımının bile doğru yönde çizilmiş olması ayrıca kutuplarda basık olan dünyamızın o dönem bilinmediği halde nasıl basık olarak kutupların çizildiği bir muammadır. Yine bu haritada o yörelerde hangi hayvanların yaşadığı da haritaya resmedilmiştir.

Piri Reis ‘in hazırlamış olduğu bu haritada şaşırtıcı olan asıl husus ise rüzgar yönleri ile özelliklerini çizdiği dairesel ızgara çizimleri ile biraz daha küçük boyutlu olan ve ne olduğu sır olan dairesel çizimler ve kırmızı saçlı bir yaratığa ait ve altına ‘’zararsızdır’’ açıklamasını düştüğü şekildir. Bu çizim Pasifikte şu an bulunmayan bir ada üzerinde olup kayıp Atlantis kıtasını düşündürmektedir. Piri Reis’e ait olan “Haritacılık ermişlerin işidir” sözü ile  bu haritaları hazırlarken Hz .Süleyman ‘a atıfta bulunması ve ondan yardım aldığını ima etmesi olayın esrarengizliğini artıran bir diğer nokta olmuştur. Bu küçük dairesel ızgaraların ise enerji noktaları olup  ‘’boyutlar arası geçiş noktaları ‘’olabileceği iddiaları yapılmaktadır. Bu iddialar biraz sansasyonel olup Kitab-ı Bahriye’de bu haritaları Kristof Kolomb‘un haritalarından ve korsanlık yaptığı dönemde elde ettiği ganimetler arasında bulunan denizcilere ait haritalardan yararlandığını da söylemiş olması daha kuvvetli ihtimaldir.

Nasıl çizildiği esrarengiz olsa da bu haritalar ve kitap Akdeniz‘in tüm limanlarını, kaç donanma gemisi sığabileceği, kaleler ve gizli geçitleri, kaynakları ve bunun gibi lojistik ve istihbari bilgileri ihtiva ettiği için Osmanlı Askeriyesi ve donanması için son derece önemli idi. Kitab-ı Bahriye Kanuni Sultan Süleyman’a teslim edilirken harita ise Yavuz Sultan Selim’e bizzat Piri Reis tarafından Kahire‘de teslim edilmiştir.

Kristof Kolomb‘un Amerika kıtasını keşfederken yararlandığı haritaların Mısır’daki İskenderiye kütüphanesinden alınmış olduğu ayrıca gemisinde Osmanlı ajanı bulunduğu da biliniyor. Piri Reis’in amcası ünlü denizci Kemal Reis’in gemisinde İspanyol Müslüman bir denizci kölenin (Rodrigues isimli) sonradan Kolomb’un Padişah 2.Bayezit’i keşifler nedeniyle  maddi yardım talebi için ziyaret ettiği dönemlerde Osmanlı ajanı olarak Kolomb’un gemisine yerleştirdiği ve bu kişinin denizcilik ve haritacılık bilgilerinin üst düzey olduğu biliniyor. Yine Prison kardeşler namlı denizcilerin de Müslüman Türk denizciler olarak Kolomb’un gemilerinde yer aldığı bilinen hususlar. Kolomb daha sonradan Rodrigues‘in denizcilik ve astronomi bilgilerinden ve haritasından yararlandığını ancak keşfi Müslümanlara mal etmek istemediği için bunu başta söylemediğini itiraf edecektir.

Bu noktada akla gelebilecek bir soru da şu: Amerika kıtasının keşfi aslında daha mı önceydi? Kolomb‘dan çok daha önceki dönemlere ait bazı yapıların kalıntılarının Küba‘da ortaya çıkması (Türklere ait) ve yine Hz. Osman dönemi sikkelerinin Amerika‘da bulunması bu soruyu akla getiriyor. Bu kalıntılara ait belgeler Harvard Üniversitesi arşivlerinde  mevcut.

Yine Amerika kıtasında Florida-Küba civarında bulunan Turks and Coikos adaları (Türk ve kayıklar) adalarının 15.16.17 yy.da korsan Türk denizcilerce Amerika ‘nın keşfinden 25 yıl evvel bulunduğu ve başkenti Grand Turk (büyük Türk ) adının batılılarca Muhteşem Türk denilen Kanuniye atıfla konulduğu sanılmaktadır. Piri Reis ‘in haritasında bu yerde kayık resminin bulunması da bu iddiayı doğrular niteliktedir. İttihat ve Terakki döneminde Enver Paşanın da bu iddiaları araştırmak için bölgeye heyet gönderdiği biliniyor. 38 adacıktan oluşan ada şu an İngiliz sömürgesi ve 25.000 nüfuslu / 430 kilometrekare yüzölçümlü. Yine M.Kemal Atatürk’ün de Piri Reis’in haritasına büyük önem verdiği ve kopyalarının hazırlanarak batılı ülkelere sunulmasını emrettiği biliniyor.

Turks and Coikos Adaları

İngiltere bu iddiaların doğru olmadığını adalardan birinin fese benzediği için bu isimle anıldığını söylese de Turk adının adaya İspanyol ve Fransız denizci haritalarında da Turk adının kullanıldığı yani Türklerin fes kullanmalarından çok daha önceki tarihli kaynaklarda da “Turk adası” olarak anılması bu iddialarını yalanlamaktadır. Küba da çok önemli bir bölgenin adı “matatorcos” yani “Türklerin öldüğü yer” manasında bir kelime. Görselde bulunan ve önceki bayrakta bulunan Osmanlı motifleri sonradan İngilizlerce kaldırılmıştır.

Harita ile Kitab-ı Bahriye’nin Hazırlandığı Yer ve Piri Reis’in Vefatı

Piri Reis amcası Kemal Reis’in ölümünden sonra yerleştiği Eceabat ta bulunan Kilit bahir kalesini adeta bir ofis gibi kullanmış ve bu eserlerini orada hazırlamıştır. Padişah ile anlaşmaları gereği keşfedilen yerlerde bulunan hazineler Piri Reis ve levendlerine  ;  istihbari bilgiler ,haritalar vs. ise Osmanlı devletine ait olacak idi.

80 yaşında Mısır Kaptanlığı vazifesinde iken Portekiz denizcileri ile girdiği deniz harbini kazanmış ancak bazı bölge halkının Portekizlilere desteğine kızıp yağma faaliyetinde bulununca, Portekizlerle 2. bir savaştan kaçtığı iddiaları çıkartılarak Kanuni tarafından idam ettirilmiştir. Kendisi ise gemilerin bakım gerektirdiği ve bu sefere hazır olmadığı için kaçındığını söylemiştir. Denilir ki Pargalı İbrahim Paşa ile Hürrem Sultan rekabeti de bu idam kararına etkilidir. Zira Piri Reis Pargalı İbrahim Paşa ‘nın dostudur.

Şimdi soru şu? Geçtiğimiz senelerde tam 8 yıl süreli restorasyon geçiren Kilit Bahir kalesinde Piri Reis’e ait kişisel servet veya krokileri vs. bulunmuş olabilir mi?

Yellowstone Yanardağı Korkusu: ABD Sona mı Yaklaşıyor?

İslam’ın ünlü bilginlerinden İbn-i Haldun (1332-1406), asırlar önce “Devletlerinde insanlar gibi doğup, büyüyerek geliştiğini ve bir gün yaşlanarak öleceklerini” söylemiştir. Bu durum aslında değişmez evrensel yasalardan birisidir. Günümüze kadar geçen süreçte birçok devlet ve uygarlık geliştikten sonra son bulmuştur. Yaşadığımız bu dönemde Dünya’nın sahibi olduğunu düşünen ve kendisini süper güç olarak kabul eden ABD, varlığını ve gücünü sonsuza kadar sürdürebilecekmiş gibi hareket ederek doğayı ve insanlığı acımasızca istismar etmektedir.

Bugüne kadar sömürü düzenini sürdüren ülkelerin, mazlum ülkelere ve doğaya karşı işledikleri suçları kaydeden evrenin, özellikle emperyalist güç olan ABD ile hesaplaşma gününe yaklaştığı söylenebilir. Bu hesaplaşmanın günümüzde yaşadığımız koronavirüs salgınıyla başlamış olsa da, süper volkanlar içerisinde yer alan Yellowstone yanardağının patlamasıyla tam anlamıyla olacağı öngörülüyor.

Dünya ilk olarak koronavirüs ile 29 Aralık 2019’da, Çin’in Wuhan şehrindeki deniz ürünleri ve canlı hayvan satan bir markette çalışanlarda ve ziyaretçilerde ortaya çıkmasıyla tanıştı (Türkiye Tabipler Birliği, 2020). Öncelikle Çin’de yayılım gösteren ve can kayıplarına neden olan virüs, sonrasında hemen hemen ülkelerin birçoğunda vaka sayılarındaki artışa ve can kayıplarına neden oldu ve olmaya da devam etmektedir.

Fotoğraf – Deniz Ürünleri Pazarını koruyan bir görevli, New York Times.

Çin’den sonra vaka ve ölüm oranında ilk sıraya ise ABD yerleşti. Nisan ayında olduğumuz bu günler de en çok vakanın görüldüğü ve günlük olarak en çok ölümün gerçekleştiği ülke haline geldi. Vaka ve ölüm sayısının her geçen gün arttığı ülkede insanlarda panik oluşturmuş durumda. Bu nedenle tek umut olarak aşının bulunması ve bir an önce uygulanabilmesi önem taşıyor. Virüsten kurtuluşun biran önce sağlanması amacıyla birçok ülkedeki uzmanlar aşı çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca virüs nedeniyle işten çıkarılmaların ve bu nedenle kişilerin yardım taleplerinin artması diğer ülkeler gibi ABD’de ekonomik olarak sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Salgının bir süre daha bu şekilde devam etmesi durumunda ABD başta olmak üzere diğer ülkeleri nelerin beklediği bilinmiyor.

Salgının yanında birde diğer ülkelerden daha fazla ABD’yi tehdit eder durumda olan yanardağ patlaması konusu ön plana çıkıyor. ABD için Yellowstone yanardağının patlama riski koronavirüs dışında diğer riskli bir durumu oluşturmaktadır. Çünkü patlamanın gerçekleşmesi sonuçları itibariyle ABD için felaketi getirecek bir anı oluşturmaktadır.

Yellowstone yanardağının ABD haritası üzerindeki konumu.

Yellowstone yanardağının yaklaşık olarak her 600.000 yılda bir süper püskürme gerçekleştirdiği ve son süper püskürmenin üzerinden ise yaklaşık 630.000 yıl geçtiği biliniyor (Yiğitbaşıoğlu,83,2018). Patlama döneminde olması gerçeği öncelikle ABD olmak üzere tüm insanlığı tehdit ediyor. Bunun yanında Yellowstone’da o zamandan bugüne ara ara daha küçük püskürmelerin yaşanmış olduğu, 632.000 yıl önceki süper püskürmeden sonra büyüklüğü daha az olan püskürmelerden sonuncusunun 70.000 yıl önce gerçekleştiği biliniyor (Yiğitbaşıoğlu,84,2018).

Süper volkan da adı verilen büyük yanardağların patlaması bir doğal afet olduğu için öngörülebilmekte fakat engel olunamamaktadır. Yanardağın aktifleşme gerçeği belli aralıklarla gündeme gelse de en son yaşanan Yellowstone sınırında bulunan Idaho eyaletinde gerçekleşen 6,5 büyüklüğündeki deprem (ensonhaber,2020) sonucu bir daha gündeme gelmiştir. Bilim insanları bu depremin yanardağı tetiklemiş olabileceğinden ve yanardağın harekete geçebileceğinden söz ediyor. Yanardağın patlaması durumunda, tüm atmosferi kaplayan küllerin canlı yaşamını ciddi anlamda olumsuz etkileyecek bir risk taşıyacağı belirtilmektedir (Güngör,2010:114). Uzmanlar olası süper patlama sonucunda; ABD’nin büyük bir bölümünün yaşanamaz hale gelebileceğini, binlerce insanın hayatını kaybedeceğini ve tüm gezegenin kül bulutları ile çevrelenebilir olacağını öngörüyor. Bunun sonucunda Güneş’ten gelen ışınların yeryüzüne ulaşamayacağı bu nedenle birçok yaşamın son bulmasına neden olabileceği de öngörüler arasında yer alıyor.

Bu durumun dini boyutta anlam kazanması sonucu da önemli bir konu haline getirmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de birçok tabiat olayından bahsedilmektedir ve bunlardan birisi de Duhan suresidir. Türkçe’de “duman” anlamına gelen Duhan’ın, ayetlerde küresel çapta bir olaya işaret etmesi konumuz açısından önem taşımaktadır. İlgili ayetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gökyüzünün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. O (duman) insanları kuşatır ve elem verici bir azaptır. (İnsanlar şöyle derler:) Ey Rabbimiz! bizden azabı kaldır, biz iman ediyoruz”( el-Duhan 44/10-12).

Duhan ayetinde bahsedilen oluşacak olan duman ile ilgili yapılan en önemli iki yorum bulunmaktadır. Bunlardan konumuzla ilgili olan yorumuna bakıldığında ise sahabelerin çoğunluğunun aynı görüşte olduğu görülmektedir. Sahabelerin bu konudaki görüşleri Duhan’ın kıyametin büyük alametlerinden birisi olduğu ve Kur’an-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in söylemlerinde yer alan bu alametin küresel çapta olacak bir hadise olduğudur (Soğukoğlu, 2018: 1050). Bu konunun Yellowstone yanardağı ile olan bağlantısı ise küresel çapta bir dumanın ortaya çıkmasının ve tüm insanlığı etkilemesinin ancak süper volkan olan yanardağların patlamasıyla kaynaklanabileceği gerçeğidir. Ayrıca süper volkanlar arasında patlama döneminde olan tek yanardağ olması ve patladığında böyle bir etki yaratacak gücü taşıması nedeniyle de önemlidir. Olasılığı olan bu patlamanın sonucunda(Soğukoğlu, 2018: 1051);

  1. Patlayacağı bölge olan Kuzey Amerika’nın en az 2/3’si yaşanamaz hale gelecek,
  2. Yüksek dereceli ısı ve saatte yüzlerce km hızla giden volkanik mikro kül binlerce km uzaklığa kadar ulaşacak,
  3. Patlamadan ortaya çıkan volkanik kül ve gazlar stratosfer tabakasına ulaşacak ve buradaki yatay rüzgârlar sebebiyle tüm dünyayı saracak,
  1. Atmosferdeki sülfür gazının çokluğu sebebiyle Güneş bir süre yeryüzünü daha az ısıtacaktır.

Bu durum hem ABD’nin yarısından fazlasındaki bölgede yaşamın sonu olacak hem de tüm gökyüzünü kaplayacak olan dumanla birlikte güneş ışınlarının Dünya’ya daha az gelecek olmasından kaynaklı tüm insanlık ve yaşam için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Virüsle mücadele edilen bu dönemde Yellowstone’da yaşanacak olan patlamanın ABD’nin sonunu getireceği bilim insanları ve din bilimciler tarafından da öngörülmektedir. Kendisini Dünya’nın tek hâkimi olarak gören emperyalist güç ABD kendi sonunun geldiğinden habersiz midir? Bilinmez.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ensonhaber.com, 2020.

Erişim: https://www.ensonhaber.com/abdde-65-buyuklugunde-deprem.html

Güngör, Yıldırım, Dünya’yı Etkileyen Önemli Afetler ve Alınan Dersler, İstanbul Üniversitesi Acil Yardım ve Afet Yönetimi Lisans Tamamlama Programı,2010.

Erişim: http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/acilyardimveafetyonetimi_ao/deavad.pdf

Soğukoğlu, Fehmi, Ahmet Soğukoğlu, Kur’an’ın Bilimsel Yorumuna Bir Katkı Denemesi: Duhan Ayeti (Duhan 44/10) ve Kaldera Patlaması, İKSAD 2. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi, 2018.

Erişim: https://docplayer.biz.tr/139779937-Kongresi-iksad-2-uluslararasi-sosyal-bilimler-kongre-tam-metin-kitabi-kasim-2018-gaziantep.html

Türk Tabipler Birliği, 2020.

Erişim: https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=bffe89ae-3ea2-11ea-a1a2-6d7c2a5a4754

Yiğitbaşıoğlu, Hakan, Süper Volkanlar ve Küresel Etkileri, Ankara Üniversitesi Jeomorfolojik Araştırmalar Dergisi, 2018.

Erişim:https://www.academia.edu/37647925/S%C3%9CPER_VOLKANLAR_VE_K%C3%9CRESEL_ETK%C4%B0LER%C4%B0_Super_volcanoes_and_global_effects_Hakan_YI%C4%9EITBA%C5%9EIO%C4%9ELU

[/vc_toggle]

‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler

1. Dünya Savaşı sıralarında Anadolu’da yaşayan Osmanlı vatandaşı Ermeniler, ayrı bir devlet vaadi ile özellikle Rusya ve İngiltere tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaya teşvik edildiler.

Osmanlı Devleti 15 Nisan 1915 tarihinde Van’da ve ilerleyen tarihlerde çeşitli şehirlerde çıkan ayaklanmalar üzerine 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskân Kanunu’nu çıkarmak zorunda kaldı. Bu kanunla ordunun ve bölge halkının güvenliği için Ermeniler ülkenin güvenli bölgeleri olan Suriye ve Irak sınırına göç ettirildiler.

Ermenilerin iaşesi ve güvenliği için Osmanlı Devleti savaşta olmasına karşın büyük harcamalar yaptı. Ancak çok az sayıda Ermeni, salgın hastalıklar ve göç sırasında yapılan hırsızlık saldırıları sonucu hayatını kaybetti. Saldırganlar ve göç sırasında ihmali görülen görevliler yakalanarak mahkemelerde yargılandı ve cezalandırıldılar.

Sorunun Ortaya Çıkışı

Rusya İmparatorluğu dönemlerinde sıcak denizlere inme hayaliyle Ermenileri kışkırtma düşüncesi ortaya çıktı. 1860’larda Ermeni yardım dernekleri adı altında ilk örgütlenme başladı. Ermeni ayaklanmalarını örgütlemek amacıyla 1887’de İsviçre’de Hınçak Cemiyeti ve 1889’da Rusya’da Taşnak Ermeni Cemiyeti kuruldu.

İlk İsyan

Rumi 1293 yılında gerçekleştiği için “93 Harbi” olarak bildiğimiz büyük Osmanlı – Rus Savaşı 1877-1878 yıllarında gerçekleşmiş ve 1860’tan beri Rus kışkırtmasında olan Ermeniler bu savaşta Rus ordusu ile birlikte hareket etmiştir. Rusya, Doğu Anadolu’daki Ermenileri bir devlet kurmaları yönünde kışkırtmıştır. 93 Harbi sonrası imzalanan Yeşilköy(Ayastefanos) Anlaşması’nın 16. Berlin Antlaşması’nın 61. maddelerinde yer alan “Doğu Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde ıslahat yapılacaktır.” ifadesiyle Ermeni meselesi uluslararası anlaşmalara girmiştir.

Nüfus Sahtecilikleri

Berlin Kongresi’ne Ermeni Kilisesi de bir heyet göndermişti. Heyet, kongreye; Erzurum, Van ve Diyarbakır’da 1.330.000 Ermeni yaşadığına, buna karşılık 729.000 Türk olduğuna dair bir belge verdi. Bu bölgede Bağımsız Ermeni Eyaleti kurulmasını talep ettiler. Ancak Nisan 1878’de İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na getirilen Robert Gascoyne-Cecil (Lord Salisbury) bu belgelerin sahteliğini ortaya koydu ve Ermeni istekleri kabul görmemiştir.

Tehcir Haritası, 1915

Bu tarihten yaklaşık yirmi yıl sonrasına ait nüfus belgeleri ise bu sahteciliği ortaya koymaktadır. 1914 yılında Fransa’da yayınlanan Sarı Kitap (Livre Jaune)’ta 1893-1897 yıllarında Anadolu’da yaşan Müslüman, Rum ve Ermeni nüfus ortaya koyulmuştur. Bu belgeye göre 1897’de bütün Anadolu’da toplam Ermeni nüfusu 1.100.000 kadardır. 1878’deki üç ilimizdeki Ermeni nüfus iddiası ise 1.330.000 idi. 1897 yılındaki belgede ise bu üç ildeki rakam 294.000 kadardır. Aynı anda bu üç ildeki Müslüman nüfus ise 1 milyondan fazladır. Bu Müslüman nüfusun çoğunluğu Türk olmakla birlikte Kürtleri ve Arapları da içermektedir.

1893-1897 yılları arasında Anadolu’daki Müslüman- Rum ve Ermeni Nüfusu

Sorunun Yeni Destekçileri

Berlin Kongresi’ne geri dönecek olursak Lord Salisbury nezdinde İngiltere’nin bu tavrı; Rusların, Ermenileri asılsız iddialarla kullanarak sıcak denizlere inmesini engellemek içindi. Daha sonra İngiltere, Ermenileri yanına çekmek için Rusya’ya bağlı bir Ermeni Devleti yerine bağımsız Ermenistan’ı ileri sürmüş ve Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştır. Fransızlar da Ermeni yanlısı politika izlemişlerdir.

Birbiri Ardına Ermeni Taşkınlıkları

1780 – Zeytun İsyanı (Kahramanmaraş’ın Zeytun ilçesindeki Ermenilerin 1774’ten beri vergi vermeyi reddetmeleri üzerine bölgeye gelen Maraş Valisi Ömer Paşa’nın öldürülmesiyle 7 ay süren sıkıyönetim sürecidir. Ermenilerin silahlı ilk ayaklanmasıdır.)
1882 – Erzurum’da, Ermenilerin silahlı mücadele başlatması amacıyla bir dernek kuruldu. Bazı üyelerinin tutuklanmasıyla dernek kapatılmıştır.
1885 – Van’da bir piskoposun seçimi nedeniyle ayaklanma çıkmıştır. İstanbul, Muş ve Alaşehir’de de çeşitli bahanelerle başkaldırı hareketleri ortaya çıkmıştır.
1890 – Erzurum ve Adana ayaklanmaları olmuştur.
1890 – İstanbul’da silahlı Ermeni eylemciler, patrik öncülüğünde şikayetlerini bildirmek üzere Bab-ı Ali’ye doğru yönelmişlerdir ancak silahlı Ermeniler dağıtılmıştır.
1892 – Kayseri, Yozgat ve Çorum ayaklanmaları olmuştur.
1893 – Merzifon’da 25 askerimiz Ermenilerce şehit edilmiştir.
1894 – İstanbul’da Osmanlı Hükümeti’nin bulunduğu Bab-ı Âli’ye baskın düzenlemişlerdir.
1894 – Sason Ayaklanması (Ermeni ayaklanmalarının en şiddetlisidir.)
1895 – Van Eski Valisi Bahri Paşa, İstanbul’a giderken birkaç günlüğüne Trabzon’da konakladığı sırada ona eşlik eden Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa, İran konsolosu Mirza Razî Han ve Posta Telgraf Baş Müdürü Hacı Ömer Efendi’ye, 3 Ekim 1895’te iki Ermeni tarafından başarısız bir suikast girişiminde bulunulmuştur.
1895 – Ermeniler, Kahramanmaraş’ta ayaklanma girişiminde bulunmuştur.
1896 – 26 Ağustos günü İstanbul’da Osmanlı Bankası’na Ermenilerce baskın düzenlenmiştir. Bankayı kontrol altına aldıktan sonra dışarıdaki Osmanlı birlikleri ile yaşanan çatışmalarda bazı Osmanlı askerlerini şehit etmişlerdir.
1905 – 21 Temmuz günü Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit Han’a Yıldız Camii’nde bombalı suikast girişiminde bulunmuşlardır.
1905 – Taşnaklar’ın başlattığı isyan Amasya, Sivas, Muş ve Van’a yayılmıştır.
1909 – 14 Nisan’da Adana’da ayaklanma olmuştur.
1914 – Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından sonra Türk erkekleri cepheye gidince Muş’ta Ermeni ayaklanması çıkmıştır. 20 bin kadar Müslüman-Türk, Ermenilerce katledilmiştir.
1914 – Kahramanmaraş ve Kayseri sancaklarında isyanlar çıkmıştır. Kahramanmaraş Sancağı’na bağlı Zeytun’da Türk katledilmiştir.


Yaklaşan 1. Dünya Savaşı ve Ermeniler

Osmanlı Hükümeti’nin Dünya Savaşı’na girmesinin en büyük nedeni İmparatorluğu Rusya’ya karşı koruyabilme endişesidir. Bu çerçeveden bakıldığında, Doğu’daki Ermeni azınlık ayrı bir önem kazanmaktadır. Daha 1912 yılında, İstanbul’daki Rus Büyükelçisi, Dışişleri Bakanı S. D. Sazanof’a gönderdiği raporunda:

 “Van, Bâyezid, Bitlis, Erzurum ve Trabzon konsoloslarımızın bildirdiklerine göre bu vilayetlerdeki Ermenilerin hepsi Rusya tarafındadırlar ve bizim ordularımızı bekliyorlar. 21 Kasım’da Bâyezid konsolosunun bildirdiğine göre, bütün Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca tavırda bulunuyorlar ve Rusya’nın koruyuculuğunu, Ermeni topraklarını işgal etmelerini bekliyorlar. Ermeni Patriği, Rusya’ya Türkiye’deki Ermeni halkını kurtarması için yalvarmaktadır” demektedir.

1914 yılına gelindiğinde, Ermeni komiteleri de Türkiye’deki şubelerine şu talimatı vermişlerdir:

“Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı ordusu geri çekilirse her tarafta, birden, eldeki vasıtalarla başkaldırılacaktır. Osmanlı ordusu iki ateş arasında bırakılacak, resmî binalar bombalanacak, iaşe depolarına sabotajlar düzenlenecek; aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerse Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak, Türk birliklerinin geri cephelerine zarar vermek ve ülke içinde çeşitli olaylar çıkarmak için çeteler kuracaktır.”

15 Nisan’da Van’da 5 binden fazla Ermeni büyük bir ayaklanma başlattı. Askeri ve resmi binalar (Osmanlı Bankası, Hazine, Tekel, PTT) yakıldı.

20 Nisan 1915 – Ermeniler cephede Osmanlı birlikleriyle çatışıyor.

Van, çatışmaların ardından bir harabeyi andırıyordu.

Ermeni Ayaklanması Sonrası Harabeye Dönen Van

Ermeni İsyanı ve Yaklaşan Tehcir

Van’da, Ermeni ayaklanmasının bütün hızıyla devam ettiği bir sırada, İstanbul’a, diğer bölgelerde de Ermenilerin ayaklandıkları, yol kestikleri, Müslüman köylerini basarak köy halkını katlettikleri yolunda haberler geldi. Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisindeki bu olayları önleyemiyordu. Başkumandan Vekili Enver Paşa bu duruma çare olmak üzere, 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talât Paşa’ya bir yazı yolladı. Bu yazı Tehcir’in ilk işaretiydi. Enver Paşa yazısında taşkınlıklar nedeniyle Ermenilerin ya aileleriyle birlikte Rus sınırından Rusya’ya geçirilmesini veya Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağıtılmalarını istiyordu.

Tehcir Kanunu (Sevk ve İskân Kanunu)

Talat Paşa, yükümlülüğü üzerine alarak Tehcir’e başlamıştı ancak 24 Mayıs 1915’te Rusya, İngiltere ve Fransa ortak bir bildiri yayınlayarak Ermenilerin bir aydan fazla süredir öldürüldüklerini ileri sürdüler. Tehcir meselesi uluslararası alana asılsız iddialarla ve Ermenilerin Türklere karşı katliamlarını görmezden gelerek de olsa taşınınca Talat Paşa bu işi daha fazla tek başına götürmek istemedi ve Sadaret[1] makamına 26 Mayıs 1915’te bir tezkire yolladı.

Bir gün sonra Tehcir Kanunu olarak bilinen fakat geçici kanun mahiyetinde olan ve asıl adı “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun” olan kanun, 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 1 Haziran 1915 günü dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İlk 2 Madde kanunun amaçlarını ve ana hatlarını belirtmektedir.

  • Vakti seferde ordu ve kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükûmete (hükûmetin emirlerine) ve müdafaa-i memlekete (ülkenin savunmasına) ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet, silâhla tecavüz ve mukavemet (direniş) görürlerse, derakap (hemen) kuvve-i askeriye (askerî güçler) ile en şiddetli surette te’dibat yapmağa (akıllarını başlarına getirmeye) ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye (yok etmeye) mezun (görevli) ve mecburdurlar.
  • Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları, icabat-i askeriyeye (askerliğin gerektirdiği kurallara) mebnî (dayanarak) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurâ (köyler) ve kasabat (kasabalar) ahalisini münferiden (tek olarak) veya müctemi’an (toplu olarak) diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.

Sadaret, 29 Mayıs 1915’te bir tezkire yazarak Meclis-i Vükela’ya[2] yolladı. 10 kişiden oluşan Meclis-i Vükela da 30 Mayıs 1915’te bunu kabul eden bir karar aldı.

Sadaret’ten 30 Mayıs 1915 tarihinde Dahiliye, Harbiye ve Maliye Nezaretlerine yazılan yazıda, tehcirin nasıl uygulanacağı belirtildi. Buna göre:

1. Ermeniler kendilerine tahsis edilen bölgelere can ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledilecekler.
2. Yeni evlerine yerleşinceye kadar iaşeleri muhacirin ödeneğinden karşılanacaktır.
3. Eski malî durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazi verilecektir.
4. Muhtaç olanlar için hükûmet tarafından mesken inşa olunacak, çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, âlet ve edevat temin edilecektir.
5. Geride bıraktıkları taşınır malları kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra, buralara yerleştirilecek olan Müslüman göçmenlere tevzi edilecektir. Bu göçmenlerin ihtisasları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerler, açık arttırma ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir.
6. Bütün bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta bir talimatname hazırlanacaktır.
1915-1920 Nüfus İstatistikleri ve Tehcir Hakkında Rakamlar

24 Nisan Günü

Ermenilerin soykırım yıldönümü olarak andıkları 24 Nisan günü ise soykırımın değil; Osmanlı’yı parçalamaya yönelik propaganda yapan ve Ermeni halkı silahlanmaya teşvik edip hatta kendilerine katılmayan Ermenileri katlederek; kendilerine katılanlarla, erkekleri savaşta olduğu için savunmasız olan Türk köy ve kasabalarındaki Türkleri acımasızca katleden Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin kapatılış günüdür.

Toplu Ermeni Mezarı İddiaları ve Gerçekler

Ermenilerin toplu mezarlar olduğunu iddia ettikleri yerlerden biri Mardin Nusaybin’dir. Ermeni soykırımı iddiaları üzerine araştırma yapan ve bu konuda kitap bile yazan İsveçli Prof. Dr. David Gaunt’un bu iddiası ve elinde toplu mezarlık fotoğrafları olduğu iddiası üzerine dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve İsveçli Prof. Dr. David Gaunt bölgeye gittiler.

Herkes gördü ki iddiaların aslı yok. Çünkü göç yolu ile iddiadaki toplu mezarlığın arası oldukça uzaktır. Soykırım yapacaksanız insanları belirlenen güzergahtan kilometrelerce uzaklaştırıp yapmazsınız. Olduğunuz yerde yaparsınız ve topluca, gelişigüzel gömersiniz. Yağmur altında mezarlığa girmeyi ilk başta reddeden ve içeri girdiğinde elindeki toplu mezarlık fotoğraflarındaki yoğun iskeletler ile mezardaki az sayıda kemiğin birbiriyle örtüşmediğini gören Gaunt örnek alınmasını da reddetmiştir.  Ancak Halaçoğlu, vali ve savcı eşliğinde kemik örnekleri alarak Avrupa’da bağımsız kuruluşlara inceletmiştir ve kemikler 2000 yıllık çıkmıştır.

Prof. Dr. David Gaunt ve Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun İncelemelerinden Bir Kare

Taşnaksutyun Partisi’nin Lideri, Ermenistan’ın İlk Başbakanı ve İlk Meclis Başkanı Hovannez Katchaznouni (Ovanez Kaçaznuni)’nin İtirafları

Hovannez Katchaznouni (Ovanes Kaçaznuni), 1917’de Rusya Meclisi’ne Bakü delegesi olarak seçilmiş, 1918 yılında Trans Kafkasya Parlamentosu’nda Taşnak Cemiyeti temsilcisi olarak görev almıştır. Trans Kafkasya hükümeti ile Türkiye arasında Trabzon ve Batum’da yapılan barış görüşmelerine delege olarak katılmıştır. Trans Kafkasya Cumhuriyeti’nin dağılmasından sonra 1918 yılı mayıs ayında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olmuştur. Kaçaznuni, başbakan olarak 1919 yılının ağustos ayına kadar görevini sürdürmüştür. Kaçaznuni 1920’de Ermenistan Meclisi başkanı seçilse de görevi Sovyetlerin Ermenistan’ı işgali yüzünden 1 ay sürmüştür. 1923’te Bükreş’te Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor, partinin geçmişiyle hesaplaşma ve özeleştiri niteliğindedir. Kitap haline getirilerek İngilizce “The Armenian Revolutionary Federation (Dashnagtzoutiun) has Nothing to do Anymore”, Almanca “Für Daschnakzutyun gibt es nichts mehr zu tun” adıyla yayımlanmıştır. Kaçaznuni raporda, “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile.” “Öldük ve öldürdük.” “Barışı sabote ettik.” “Türkler doğru yaptı.” “Barış teklifini reddettik.” “Gerçekleri göremedik.” “Herkes bizi kandırdı.” diyerek soykırım yalanını ve Ermenilerin ihanetini itiraf etmiştir.

1923’te Bükreş’te sunulan bu rapor, Ermenistan’da yasaklanmıştır. Farklı dillere çevrilmiş olmasına rağmen Avrupa’daki kütüphanelerden toplatılmış ve yok edilmiştir. 2005 yılında Rusya Lenin kütüphanesinde bir nüshası keşfedilmiş; Türkiye’de, Türkolog Arif Acaloğlu’nun çevirisiyle Kaynak Yayınları tarafından 2005 yılında “Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok” adıyla yayınlanmıştır.

Batılıların Tavrı ve Günümüzde Ermeni Meselesi

Günümüzde Ermeni lobileri Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülkede her seçim zamanı mevcut hükümetlere oy kozunu kullanarak “Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan bir yasa çıkarttırmak istemektedirler. Mevcut hükümetler ise hem oy kaygısıyla hem istekli bir şekilde bu olayı sürekli gündeme getirmektedirler.

Günümüzde Amerika’da birçok Avrupa ders kitaplarında “Türkler 1.500.000 Ermeni’yi katletti”, “Türkiye, Ermenilere soykırım yaptı” ve “Türkiye’nin doğusu Ermeni topraklarıdır” gibi kesin ifadelerle ve büyük yalanlarla, küçük beyinlere Türk ve İslam nefreti yerleştiriliyor.

Türkiye ise tüm Ermeni lobilerinin ve tüm devletlerin bu iddialarına alnı açık, başı dik, mert bir şekilde yanıt vererek karşısındakileri susturmayı başarmıştır. Türkiye, Ermenistan’a her türlü alanda “Arşivleri açalım” diyerek kendinden eminliğini ve özgüvenini sabit tutmuş ve geri adım atmamıştır. Ermenistan ise arşivlerin gerçekleri ortaya çıkarmasından korkarak hiçbir zaman bu talebi yanıtlamamıştır.

Geçmişte atalarımızdan sayısız tokat yiyen Avrupalı devletler ise çarpıtılmış, aslından tamamen uzak bu iftirayı içlerinde Türk insanı ve Türk devletlerine karşı bulunan kin ve nefret duygusuyla kabul etmektedir. Günümüzde Ermenistan, “Soykırımı kabul edin sizden bir şey istemiyoruz” diyerek kötü emellerine ulaşmak istemektedir. Bu emel ise bizim bu yalanı kabullendiğimiz takdirde ilk önce onlarca milyar dolarlık bir tazminat isteme daha sonra ise her karışında atalarımızın kanı bulunan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki topraklarımızın bir kısmını bizden isteme hakkına sahip olmalarıdır.

Alihan Özsoy

Stratejik Ortak Misafir Yazar


[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Osmanlı Devleti’ndeki Başbakanlık.

[2] Sadrazam Başkanlığı’ndaki Bakanlar Kurulu.

[/vc_toggle]

Ortadoğu’yu Karıştıran Siyonist Casus: Eli Cohen

Eli Cohen, 1924 yılında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Yahudi ve Siyonist bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası 1914 yılında Halep’ten İskenderiye’ye taşınmıştı. 1947 yılının Ocak ayında, tüm yahudi gençlerin ödemek zorunda olduğu parayı ödemek yerine bir alternatif olarak askere yazılmayı tercih etti. Ancak sadakatinden şüphe duyulmasından dolayı reddedildi. O yılın ilerleyen zamanlarında, Müslüman Kardeşler ile girdiği tartışmalardan dolayı üniversiteyi bırakıp evden çalışmaya başladı.

İsrail’in kurulmasını takip eden yıllarda birçok Yahudi aile Mısır’dan ayrıldı. Ebeveynleri ve üç erkek kardeşi 1949’da İsrail’e gitmesine rağmen, Cohen elektronik alanındaki lisansını bitirmek ve Siyonist faaliyetleri koordine etmek için Mısır’da kaldı. 1951’deki askeri darbenin ardından Siyonizm karşıtı bir kampanya başlatıldı ve Cohen tutuklandı. Siyonist faaliyetleri yüzünden sorguya çekildi.

Cohen, 1950’lerde Mısır’da İsrail’in çeşitli gizli operasyonlarında yer aldı. Mısırlı yahudileri İsrail’e kaçırıp onları oraya yerleştirmek için düzenlenen Goshen Operasyon’u bunlardan biriydi. Mısır, Cohen’in bu operasyonda yer aldığını hiçbir zaman doğrulayamadı. İsrail, 1955 yılında Susannah Operasyon’u ile Mısır’ın batılı devletlerle olan ilişkisini yok etmek istedi. Bu olay tarihe ‘’Lavon Olayı’’ olarak geçti. Bu operasyonu İsrail gizli polisi tarafından işe alınan Mısırlı yahudiler gerçekleştirdi. Birim, Amerikan ve İngiliz tesislerini bombaladı ve bunun Mısır tarafından yapıldığının düşünülmesini istedi. Daha sonra olayın aslı ortaya çıktı ve 2 casus idam cezası aldı. Cohen de bu operasyona yardımda bulundu fakat bağlantısı kanıtlanamadı.

Süveyş Krizinin ardından Mısır hükümeti ve Yahudiler arasındaki kavga gittikçe kızışmaya başladı. Aralık 1956’da Cohen ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yahudi Teşkilatı’nın yardımıyla Napoli’den İsrail’in Hayfa limanına seyahat eden bir gemiyle İsrail’e göç etti.

1957 yılında Cohen, İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından çağrıldı ve askeri istihbarat uzmanı olarak çalışmaya başladı. İşinden sıkılıyordu, Mossad’a başvurdu. Mossad onu reddetti ve buna çok gücendi. Askeri istihbarat uzmanlığından istifa etti.

Sonraki iki yıl boyunca Tel Aviv sigorta ofisinde dosyalama memuru olarak çalıştı ve 1959’da Iraklı Yahudi bir göçmen olan Nadia Majald ile evlendi. Sophie, Irit ve Shai adlarını koydukları üç çocukları oldu. Bat Yam’a yerleştiler.

Genel Müdür Meir Amit, Suriye hükümetine sızması için bir ajan arıyordu fakat adayların hiçbirisi uygun gözükmüyordu. Reddedilen adaylara bakarken Eli Cohen ismi dikkatleri çekti. İki haftalık gözlemin sonucunda iş için uygun olduğuna karar verildi. 6 aylık sıkı bir eğitimden sonra bir ajanın sahip olması gereken bütün özelliklere sahip olmuştu.

Daha sonra kendisine, Arjantin’de yaşadıktan sonra ülkesine dönen Suriyeli bir iş adamı kimliği verildi. Kamel Amin Thaabet adını aldı. Planı uygulamak için Cohen, 1961’de Arjantin’e taşındı. Thabet’in Suriye siyasetinin önemli isimlerine erişmesi için burada yaşayan Suriyelilerin arasına girmesi ve bağlantılar kurması amaçlanıyordu. Thabet, Arjantin’de kendini zengin bir işadamı olarak tanıttı ve bu dönemde Suriye diasporası içerisinde çok ciddi bir çevre edindi. Bu çevredeki önemli isimlerden aldığı referans mektuplarıyla 1962 yılında Şam’a yerleşti. Cohen’in Suriye’deki üst düzey politikacılar, askeri yetkililer, etkili kamu figürleri ve yerel yabancı diplomasi topluluğuyla ilişki kurduğu taktikler Mossad tarafından dikkatlice planlanmıştı.

Cohen, Arjantin’deki gibi sosyal hayatını kafelerde politik konuşmaları dinleyerek sürdürmeye devam etti. Ayrıca Suriyeli üst düzey yetkililerin, iş adamlarının, ünlü şarkıcıların ve birçok kişinin katıldığı ev partileri düzenledi. Bu partilere katılanlara olabildiğince fazla alkol aldırmaya çalışıp kendisi ayık kalıyordu. Bu şekilde siyasi bilgiler topladı. Cohen’in de aslında partilere katılanlardan bir farkı yoktu. Suriye’de 17 tane çok güzel sevgilisi vardı. Bazı kaynaklara göre Cohen, Amin el-Hafiz ile sıkı bir ilişki kurmuştu. Ancak 2001 yılında Al-Jazeera ile yapılan röportajda Hafız, bu iddiaları reddetti. 1962’ye kadar Moskova’da olması nedeniyle böyle bir arkadaşlığın olmasının imkansız olacağını söyledi. Hafız’ın sekreteri reddetmesine rağmen Hafız, devlet başkanı olduktan sonra Cohen’e Suriye Savunma Bakanlığı’nı teklif ettiği söyleniyor.

Cohen, İsrail Ordusuna dört yıllık süre boyunca (1961-1965) geniş bir istihbarat sağladı. Cohen İsrail’e bazen radyo ve gizli mektuplar vasıtasıyla bazen de şahsen istihbarat gönderdi. Gizlice üç kez İsrail’e gitti.

En ünlü başarısı, Suriye surları hakkında istihbarat topladığı Golan Tepeleri turuydu. Askerlerin güneşe maruz kaldığını ve bu duruma çok üzüldüğünü belirten Cohen, askerlerin olduğu yerlere ağaç diktirdi. Ağaçlar, Altı Gün Savaşı sırasında İsrail ordusu tarafından hedef belirteçleri olarak kullanıldı ve İsrail’in Golan Tepeleri’ni iki günde kolay bir şekilde vurmasını sağladı. Cohen, güney sınır bölgelerini tekrar tekrar gezerek oralarla ilgili fotoğraf çekip taslaklar hazırladı.

Yeni atanan Suriye İstihbaratı Albay Ahmed Suedani kimseye güvenmiyordu ve Cohen’i hiç sevmedi. Bu nedenle Cohen, kimliğinin ortaya çıkma olasılığından korktuğunu ifade etti ve Kasım 1964’te İsrail’e yaptığı son gizli ziyaret sırasında Suriye’deki görevini sona erdirmek istediğini söyledi. Bu ziyaretinin amacı hem topladığı istihbaratları vermek hem de üçüncü çocuğunun doğuşuna tanıklık etmekti. Buna rağmen, İsrail İstihbaratı bir kez daha Suriye’ye dönmesini istedi. Cohen ayrılmadan önce karısına, kalıcı olarak geri dönmeden önce sadece bir yolculuk daha yapılacağına dair güvence verdi.

Suriyeli yetkililerle çok içli dışlı olmasına güvenerek İsrail’e mesajlarını evindeki telegrafvari cihazdan Morse kodunu kullanarak geçmeye başladı, ama vericisinin gönderdiği sinyaller oturduğu evin karşısında bulunan Suriye Genelkurmayı’nın radyosunun sinyalleriyle karışıyordu. Durumun farkına varan yetkililer, Sovyetler Birliği’nden yardım istedi. Cihazlar getirilip bir plan yapıldı. Plana göre bir akşam tüm yabancı misyonların katılacağı bir davet verildi. Aynı saatlerde ülkedeki tüm radyo yayınları durduruldu, tek sinyal çıkan yer Eli’nin eviydi. Baskın yapıldı ve Eli Cohen yakalandı. Tarihler 24 Ocak 1965’i gösteriyordu.

Askeri mahkeme huzurundaki duruşmada, casusluktan suçlu bulundu ve ölüm cezasına çarptırıldı. Cohen’in tekrar tekrar sorgulandığı ve işkence gördüğü söyleniyordu.

İsrail, Suriyelileri onu infaz etmemeleri konusunda ikna etmeyi umarak uluslararası yardım almaya karar verdi. İsrail Dışişleri Bakanı Golda Meir, uluslararası toplumdan Şam’ı Cohen’i asmanın sonuçlarını düşünmeye zorlaması için bir kampanya başlattı. Diplomatlar, Başbakanlar ve Papa V.Paul müdahale etmeye çalıştı. Meir Sovyetler Birliği’ne bile başvurdu. Uluslararası temyizlere ve Fransa, Belçika ve Kanada hükümetleri tarafından yapılan çağrılara rağmen Suriye ikna olmadı.

15 Mayıs 1965’te Cohen son mektubunda şunları yazdı:

“… Sevgili Nadia zamanını geçmiş bir şey için ağlayarak harcamaman için sana yalvarıyorum. Kendine konsantre ol, daha iyi bir gelecek iste!”

18 Mayıs 1965’te Cohen, Şam’daki Merce Meydanı’nda halka açık bir şekilde asıldı. İnfazın yapıldığı gün, Cohen’in hahamı görme isteği hapishane yetkilileri tarafından kabul edildi. Bir kamyonda Merce Meydanı’na giderken ona 80 yaşındaki Suriye Hahambaşı Nissim Andabo eşlik etti.

Kasım 1965’te Cohen’in karısı Nadia, Hafez el-Esad’a bir mektup gönderdi ve kocasının kalıntılarını almayı umduğunu, Eli’nin eylemlerini affetmesini istedi. Şubat 2007’de bir Türk yetkili, Türkiye’nin Cohen’in kalıntılarının Suriye’den ailesine dönüşü için arabulucu olarak hareket etmeye hazır olduğunu doğruladı.

Ağustos 2008’de, Suriyeli lider Hafız el Esad’ın eski büro şefi Monthir Maosily, Cohen’in mezar alanının bilinmediğini, Cohen’in kalıntılarının İsrail’e geri götürülmesini durdurmak için üç kez gömdüklerini söyledi.

Cohen’in kalıntılarının İsrail’e iade talepleri Suriye makamları tarafından reddedildi (Eylül 2012 itibariyle). Cohen’in kardeşleri Abraham ve Maurice aslen kampanyanın kalıntılarını iade etmesine öncülük ettiler. Maurice 2006’da öldü. Eli’nin dul eşi Nadia, o zamandan beri kampanyayı yönetiyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Eli_Cohen

https://peoplepill.com/people/eli-cohen-3/

https://www.britannica.com/biography/Eli-Cohen

[/vc_toggle]

Mete Han’ın Baideng Savaşı

Milattan öce 3. yüzyılda Teoman, Asya’da güçlü bür devletin temellerini atmaya çalışmıştı. Tarihte ilk defa Hun soyundan gelen kavimler aynı çatı altında toplanıyordu. Çin İmparatorluğu kendi içinde bulunduğu siyasi karışıklıklar yüzünden, ileride kendisini tehdit edecek bu oluşumla ilgilenemiyordu. Çin’in içinde bulunduğu durumdan dolaya iki devlet arasında ki sınırlar sık sık değişiyordu. Ancak Teoman Çin’in istikrar sağlaması durumunda üzerine geleceğeni biliyordu.

Teoman’ın aklında tek bir soru vardı. Ölünce yerine kim geçecekti? Aklında ki isim büyük oğlu Mete idi. Ancak küçük oğlunun Çinli annesi Teoman’ın fikrini değiştirmesi için elinden geleni yapıyordu. Bu yüzden Mete’den kurtulmaya çalışan Teoman’ın eşi, Teoman’a Mete hakkında korkunç hikayeler anlatıyordu. Mete’nin çok hırslı olduğunu ve başa geçmek için babasının ölümünü beklemeyeceğini söylüyordu.

İlk başta bu hikayeleri duymazlıktan gelen Teoman zaman geçtikçe eşine inanmaya başladı. Korku Teoman’ı harekete geçirdi. Oğlundan kurtulmaya çalışan Hun İmparatoru, onu komşu bir kavim olan Yueçilere esir verdi. Teoman’ın planı oğlunu kurtarmak bahanesiyle bir gece Yueçilerin kampını basıp karmaşa içinde oğlunu öldürerek geride iz bırakmamaktı.

Ancak Mete esir olarak gittiği ilk gece bir at çalarak evine geri döndü. Teoman her ne olursa olsun oğlunun bu başarısından gururluydu. Mete’nin tahtını tehdit ettiğini düşünsede yinede böylesine gözüpek bir evlat ülkesini yönetmede büyük bir katkıda bulunabilirdi. Oğluna on bin kişilik bir ordu tahsis etti.

Mete bu on bin adamın eğitimiyle şahsen ilgileniyordu. Onlara bildiği her şeyi öğretiyordu. Uzun süren eğitimin ardından ordusunun sadakatini test etmek için askerlerini etrafına toplayan Mete, onlara yaylarını ok attığı yere doğrultmasını emretti. Okunu Hunların en değerli atlarından birine attı. Askerler atın kutsal olduğunu söyleyerek Mete’nin emrini yerine getirmediler ve idam edildiler. Başka bir gün yayını kendi eşinin çadırına çevirdi ve askerlerin bir bir yay bıraktığını gördü. Bu askerler de idam edildi.

Mete MÖ. 209’da onu Yueçilerin eline verenin babası olduğunu öğrenince askerlerini son kez babasıyla avdayken sınayacaktı. Mete o gün askerleriyle birlikte Teoman’ı öldürdü. Adamlarından hiçbiri tereddüt etmedi. Yeni Hun İmparatoru basit askerlerden soğuk kanlı katiller ortaya çıkarmıştı.

Mete, Teoman’a sadık olan ve kendisine katılmayı reddedenleri tek tek ortadan kaldırdı. Üvey annesi ve kardeşi de dahil.

Mete dokuz yıl süren hazırlıkların ardından babasının toprak kaybettiği Çin İmparatorluğu’na karşı başarılı bir sefer düzenleyip orada kalıcı olmak istiyordu.

Han hanedanlığından imparator Gao-zu onu tahta geçiren iç savaştan beri Hunları bekliyordu. Yeni bir ordu oluşturdu. Aldıkları hızlandırılmış eğitimle sivil halktan insanlar adeta birer askere dönüştürülüyordu. Çin İmparatoru daha sonra kuzeyde bulunan derebeylerinin sadakatini güvenceye aldı.

Gao-zu

Gao-zu Çince de dahi anlamına gelir. Ona bu ismin verilmesi tesadüf değildi. Yedi yılda subaylıktan İmparatorluk statüsüne kadar yükselmişti. Gao-zu sınır hattında ki kalelerine arkasından iş çevirmeyecek komutanlarını yerleştirmişti. Bölgenin en stratejik kalesi olan Mai’yi akrabası Prens Hansin koruyordu. Mete defalarca Hunlara katılması için Prens’e teklifte bulunuyordu. Ancak Hansin her seferinde Gao-zu’ya bağlılığını ifade ederek bu teklifleri reddetmişti.

Mete diplomasi ile elde edemediği bölgeyi savaşarak kazanmak için Çin’e doğru yola çıktı. Mete’nin ilk hedefi Sarı ırmağın kuzeyindeki derebeyler oldu. Türkler bu bölgeyi kolaylıkla ele geçirdiler. Büyük ordularını gruplara bölerek sınırlarını hızla genişlettiler. Mete henüz önemli bir noktayı ele geçirememişti. Bu durum Hansin ile tekrar karşılaşacakları günün habercisiydi. Mete Mai kalesinin kapılarına dayandığında Hansin’e bir şans daha verdi. Ancak Hansin yine reddetti. Şehri kuşatan Mete askerlerinin bir kısmını da şehrin savunmasına yardım gelmeyeceğinden emin olması için dört bir yana gönderdi.

Hansin Gao-zu’ya bir mektup gönderdi. Mektubunda eğer imparator birkaç aya gelmez ise teslim olacağı yazıyordu. Çin kültüründe teslim olmak affedilemez bir suçtu ve Gao-zu Mete’nin şehri kuşatmasından çok bu ihtimalde bahseden Hansin’e sinirlenmişti.

Gao-zu’nun Mete ile artık bizzat ilgilenmesi gerekiyordu. İmparator, Mai kalesine yardım etmeyi kabul etti. Ancak Hansin’e yazdığı mektupta sonuç ne olursa olsun onu idam edeceğini söylemişti. Çoğunluğunun yaya birlik ve okçulardan oluşturduğu 320 bin kişilik dev bir orduyla Hunların üzerine yürümeye başladı. Hansin eğer kaleyi başarıyla korursa Çin İmparatoru, koruyamazsa Hun İmparatoru tarafından öldürülecekti. Bu durumda Mete’ye teslim olmak en doğru seçenekti.

Mete kaleyi aldıktan sonra ordusunu böldü ve komşu derebeylerini yağmalamaya devam etti. Evine büyük bir ganimetle dönmeyi planlayan Mete bir grup askerini Çin ordusunun yerini tespit etmekle görevlendirdi. Hun atlıları nihayet Gao-zu ile karşılaştı. Öncü birlikleriyle küçük bir çarpışmaya girdiler ve direnemeyip geri çekildiler.

Uzun bir yolculuktan sonra iki imparator birbirlerini görebilecek mesafedeydiler. Çinliler aceleyle hazırlanıp savaş formasyonunda dizildiler. Hunların sayıları umduklarından daha azdı. Ancak Çinliler bir sürprizle karşılaştılar. Mete’nin ordusu geri çekiliyordu. Çin ordusu kısa bir şaşkınlıktan sonra Türkleri takibe başladı. Gao-zu planın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Havanın kararmasıyla birlikte Mete’ye elçi gönderip topraklarını terk etmesini istedi. Eğer kabul ederse Hunlar güvenli bir şekilde evlerine döneceklerdi. Mete elçinin söylediklerini kaale almayıp geri çekilmeye devam etti.

Elçi bunun yanısıra başka önemli haberler de edinmişti. Hun atları oldukça cılız, askerleri ise yaşlıydı. Gao-zu bu orduyu ezip geçeceğini düşünüyordu. İki ordu günler süren kovalamaca sonucunda oldukça kuzeye ilerlemiş ve havada soğumuştu. Mete’nin planı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Görünüşe göre Mete, Gao-zu’yu, Hunların daha alışık olduğu hava şartları olan soğuğa çekiyordu. Ancak Hun tehditini ortadan kaldırmayı düşünen Çin İmparator’u takibi bırakmayı hiç düşünmedi. Soğuk kuzeyden gelen Türkler için engel değildi. Türkler kalın kıyafetli, börklü ve eldivenli giysileriyle zaten alışık olduğu soğuğa dayanabiliyordu. Ancak güneyden gelen Çinliler daha ne kadar dayanabileceklerinden emin değillerdi. Askerler soğuktan neredeyse ellerini kullanamayacak kıvama gelmişlerdi. En çok etkilenenler ise okçular olmuştu. Çin askerlerinin soğuk havada kullanabilecekleri tek menzilli silah arbalet kalmıştı.

Kuzeye doğru ilerlemekte olan Mete’nin ordusu ufukta kaybolmaya başlamıştı. Ancak Gao-zu takibi bırakamazdı. Ordusu daha hızlı ilerleyemiyordu. Bu yüzden Gao-zu ağır ilerleyen birliklerini geride bırakma kararı aldı. 25 bin atlısını yanına alarak Mete’nin peşine düştü. Çin süvarilerinin Mete’yi yakalaması uzun sürmedi. Takibini sürdüren Çin ordusu Mete’yi Baideng şehri yakınlarında yakaladı.

Şimdi söz sırası Gao-zu’daydı. Ancak Çinliler saldırıya hazır bir şekilde Hunlara yaklaştıklarında tepelerin arkasında ve ormanların içinde saklanan Hun süvarileri savaş meydanına dökülmeye başladı. Gao-zu başından beri her şeyin bir tuzak olduğunu anlamıştı.

Gao-zu’nun ordusunu bulan Hun atlıları Çinlilere aslında bilerek yenilmişti. Mete ordusuyla birlikte kuzeye doğru çekildikçe planı gereği Gao-zu ile arasındaki mesafeyi çok açmamıştı. Mete elçiyi cılız atlara binen yaşlılarla karşılamış ve orduyu zayıf göstermeyi amaçlamıştı. Mete’nin tüm hamleleri Gao-zu’yu kışkırtmayı başarmış ve sonunda Çin İmparatoru’nu Hun askerleri tarafından çembere alınmıştı. Gao-zu’nun geri çekilme imkanı yoktu. Atlıların birbirine girmesiyle kanlı bir muharebe başlamıştı. Savaşın ilk dakikalarında Mete’nin önderliğindeki Türkler baskın taraftı.

Hun ordusu Çin ordusundan çok daha sistematik hareket etmekteydi. Bunun nedeni Mete’nin oluşturduğu onluk sistemine dayalıydı. Gao-zu bunun farkındaydı. Kazanma ihtimali düşüktü. Fakat Hunları oyalayabilirse geride bıraktığı askerleri yetişebilirdi. Geçen her dakikanın aleyhine işlemesine rağmen biraz daha bekliyor ve ordusu büyük kayıplar veriyordu. Geride bıraktığı askerlerinden haber yoktu. Mete’nin oyunu bir tiyatro oyunu gibi işliyordu. Askerlerine Gao-zu’yu canlı ele geçirme emri vermişti.

Gao-zu yardımına yetişmesini düşündüğü askerlerden ümidini kesmişti. Kaçış yolları kapanmadan ve daha fazla asker kaybetmeden geri çekilmeyi düşünüyordu. Süvarilerine yakınlarda ki Baideng şehrine kaçmalarını emretti. Gao-zu şehre ulaştığında 5 bin süvarisini kaybettiğini öğrendi.

 

Mete Çinlilerin ellerinden kaçmasına öfkelense de onları Baideng şehrine kadar takip etti. Baideng’i kuşatma altına aldı. Kendi topraklarında kale kültürüne alışık olmayan Hunlar kale kuşatmasında çok gerideydiler. Şehrin kuşatması, şehrin etrafını sararak şehirden dışarı kimsenin çıkmasını engelleyip erzak depolarının tükenmesini sağlamaktı. Gao-zu bunu tahmin edebiliyordu. Gao-zu’nun geride bıraktığı orduları geç de olsa Baeding’e ulaştı. Çinliler için sevindirici bir haberdi. Çinliler eğer kuşatma ordusunu yarabilirlerse Gao-zu’yu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarabilirlerdi. İki ordu ikinci kez karşı karşıya geldi. Ancak Çinlilerin soğuk hava yüzünden verdiği kayıplar etkili bir saldırı yapamamalarına neden oldu. Fakat Mete Han’ın şehrin etrafına yerleştirdiği etlıları ve okçuları Çinlilere karşı büyük bir üstünlük sağladı.

Gao-zu kendisini askeri yollarla kurtaramayacağını anladı. Diplomatik çözümler aramaya başladı. Çin İmparatoru Mete Han ile anlaşma yapmak istiyordu. Gao-zu’nun köşeye sıkıştığını bilen Mete, onun pazarlık yapamayacağını da biliyordu. Ondan Çin’in kuzeyinin çok büyük bir kısmını ve vergi olarak da yıllık altın ve çok miktarda pirinç istedi. Çin İmparatoru Mete’nin bu şartlarını kabul etmedi. Acelesi olmayan Mete Baeding’i aylarca kuşatmayı göze alabilirdi. Gao-zu’yu yalnız bir mucize kurtarabilirdi. Aslında Çin toprakları Türklerin yaşayabilecekleri bir yer değildi. Kuşatma devam ettikçe Hunların çıkarlarına ters düşüyordu. Ayrıca Türkler bu topraklarda yaşamaya başlarlarsa bir süre sonra büyük Çin nufusu altında asimile olabilirdi. Mete kuşatmanın yedinci gününde Gao-zu’ya daha makul tekliflerde bulunacağı haberini gönderdi. Başka bir fırsatı olamayn Çin İmparatoru Mete’nin yeni şartlarını değerlendirmeye başladı. Bu kez Hunlar sadece o zamana kadar fethettikleri toprakları tutacaklardı. Aynı zamanda pirinç ve ipekle yıllık vergiler verilecekti. İpek Yolu’nun bir kısmı da dahil olmak üzere kuzeyde ki ticaret yolları Hun hakimiyetinde olacak ve Çinli tüccarlar yalnızca bu yolları kullanabileceklerdi. İmparator bu teklifi kabul ederse, Hunlar göçebe bir millet olmaktan çıkıp ekonomik bir dev haline gelebilirlerdi. Gao-zu tekliften memnun olmadığı halde şartları kabul etti. Bu şartların içinde en ilginç olanı ise Mai kalesini teslim eden Hansin’in hayatının bağışlanmasıydı. Mete Çinli dostunu unutmayıp akrabası Gao-zu’nun onu öldürmesini engellemişti.

Taraflar anlaştı ve Çin İmparatoru’nun kaleden çıkmasına izin verildi. Ancak yinede Mete, Gao-zu’yla küçük bir oyun oynamak istiyordu. Mete kale kapısının önünde askerlerinden bir koridor oluşturdu. Onlara yaylarını çekip Çinli askerlere doğrultmalarını emretti. Gao-zu ve askerleri utanç verici bu manzara karşısında Baideng’i hızla terk ettiler.

Gao-zu ömrünün sonuna kadar anlaşmaya sadık kalacaktı. Mete ise Baeding Savaşı’yla sınırındaki en büyük tehdidi bertaraf etmiş oldu ve artık tüm Asya’da onu durdurabilecek hiçbir güç yoktu.

Muhammet Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.trtbelgesel.com.tr/tarih/savasin-efsaneleri/savasin-efsaneleri-or-mete-han-102042

Mete Han’ın Tahta Çıkışı ve Ordu Sistemi

Büyük Hun Hakanı Mete Han – Ahmet Haldun Terzioğlu (Kitap)

[/vc_toggle]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gözden Kaçan Açıklaması: BTK ile Yazılım Eğitimi

20 Nisan 2020 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine toplantısı sonrasında gündeme dair birçok yeni bilgi paylaşımı sırasında yapmış olduğu açıklamaların içerisinde gençlerin kendilerini geliştirmesi açısından Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden online eğitim ile geleceğin parlayan yıldızı olarak gösterilen ‘’yazılım’’ derslerini takip etmeyi tavsiye etti.

Halihazırda on üç farklı başlıkta 47 bin dakikalık otuz bir eğitimin bulunduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedeflerinin yıl sonunda eğitim sayısını yüze çıkarmak olduğunu ifade etti.  Sisteme girişte bir özgeçmiş doldurulacağını, tamamlanan eğitimler ve başarı dereceleri ile sistemde ki bu özgeçmeşin otomatik olarak güncelleneceğini aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedeflerinin Veri Analistliği, Siber Güvenlik ve Yazılım Geliştiriciliği dahil olmak üzere on beş farklı alanda uzman olarak eğitimi tamamlamış kişileri istihdam etmek olduğunu söyledi. Üç yıl gibi kısa bir sürede planladıkları hedefleri olan 1 milyon yazılımcı ile ülkenin yazılımcı sorununun üstesinden gelinebileceğini aktardı. Peki BTK Akademi nedir ve nasıl kaydolunur?

BTK Akademi Nedir?

BTK bilimsel, teknolojik ve sürekli kendini yenileyen eğitim anlayışı ile Ülkemize katkı sağlayacak; alanında öncü, tanınmış, güvenilir ve saygın bir eğitim merkezi oluşturmak amacıyla Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Bakan Yardımcısı Sayın Dr. Ömer Fatih Sayan’ın öncülüğünde 2017 yılında kurulmuştur.

BTK Akademi bünyesinde gerçekleştirilen programlar, konusunda uzman iç eğitmenlerinin yanı sıra, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ile ulusal ve uluslararası diğer tüm paydaşlarının iş birliği ve katkılarıyla hazırlanmaktadır.

BTK Akademi, içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojik gelişmeleriyle değişen eğitim yöntem ve metotlarına uygun bir şekilde;

  • Bilişim ve İletişim Teknolojileri (BİT) alanındaki bilgiye erişimin önündeki engelleri kaldırıp bilgiyi halka arz etmeyi,
  • BİT alanının bilinçli ve etkin kullanılmasına yönelik bilinçlendirme çalışmaları yoluyla, başta genç ve çocuklar olmak üzere toplumun her kesiminin farkındalıklarını artırmayı,
  • Düzenlediği sınıf içi ve online eğitim sertifika programlarıyla, kamu ve özel sektörün ihtiyacı olan kaliteli iş gücünün üretilmesine katkı sağlamayı,
  • Ulusal ve uluslararası kurum, kuruluş ve üniversitelerle iş birliği yaparak bilginin yönetimi ve aktarımında söz sahibi olmayı,
  • Teknoloji dünyasının güncel bilgisini kendini sürekli yenileyen eğitim anlayışıyla halka aktarmayı

amaçlayan bir eğitim merkezidir.

“Bilginin Adresi” sloganıyla yola çıkan BTK Akademi, özellikle bilgi teknolojileri alanında oluşturduğu dijital eğitim portali ile tüm vatandaşlarımıza ulaşmayı hedeflemektedir. Online eğitimlerin yanı sıra gerçekleştirdiği sınıf içi eğitimlerle de BİT sektörüne yönelik konularda eğitim almak isteyen her kesimin mesleki ve teknik ihtiyaçlarını mekan ve zamandan bağımsız olarak karşılayacaktır.

BTK Akademi’ye Nasıl Kaydolunur? 

BTK Akademi’ye yazının sonunda kaynaklar kısmında vereceğimiz siteden e-devet şifreniz ile kaydolabilirsiniz. Kayıt işleminizi tamamladıktan sonra Eğitim Kataloğunu seçerek Kategoriler, Eğitim Dili, Eğitim Seviyesi ve Popülarite dahil olmak üzere yapacağınız filtrelemeler sonucunda istediğiniz eğitime tıklayarak eğitimin içeriğini ve müfredatını inceleyebirsiniz. Eğitime sahip olmak istiyorsanız, eğitime katıl butonuna tıklayarak ücretsiz bir şekilde kendi eğitim kataloğunuza o eğitimi ekleyebilirsiniz.

Özgeçmişinizi Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açmış olduğu ‘1 Milyon İstihdam’ adlı siteye (kaynaklar kısmında belirtildi) kaydolarak oluşturabilirsiniz. Kaydınızı T.C. kimlik numaranız üzerinden yapıyorsunuz. Şifrenizi mail adresinize gelen şifre aktivasyon butonuyla oluşturabiliyorsunuz. Özgeçmiş hazırlamanın içeriği ‘Kariyer Hedefi, İlgilendiğiniz İş Alanları, Çalışmak İstediğiniz İller’ gibi birçok alt başlıkla desteklenmiş olması göze çarpan güzel bir detay. Bu sitede kendi özgeçmişinizin görüntülenme sayısına kadar birçok içeriği elde edebiliyorsunuz.

Böylece gençliğimiz, korona günlerini, geleceğine ışık tutacak fırsatına çevirebilecektir. Bu programın, ülkemizin yazılımcı ihtiyacının giderilmesine de katkı sağlayacağına inanıyorum.

Sizler de kayıt olarak yazılımcı olabilirsiniz.

M. Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Misafir

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[/vc_toggle]