Bir Kırgız atasözü der ki: Bahadır ölse bir ölür, korkak ölse bin ölür. Türk tarihinde bahadırlık yalnızca erlere değil hatunlara da mahsus bir özelliktir. Bu noktada İskit kraliçesi Tomris zirvede olsa da her Türk hakanının eşi hatta her Türk kadını birer bahadırdır. Türk kadını, geçmişten bugüne bu özelliğini; yönetimde, savaş meydanlarında ve birçok alanda ortaya koymuştur. İşte o bahadır kadınlardan birisi de Kurmancan Datka’dır.
Kurmancan, Kırgızistan’ın bugünkü Oş şehri yakınlarındaki Madı köyünde 1811’de doğmuştur. Çiftçi bir ailenin kızıdır. Babası Mamıtbay, onu, töreli ve geleneklerine bağlı büyütmüş ve aynı zamanda ilmî her konuda da yetişmesinde katkı sağlamıştır. Babasının desteği ve aldığı eğitimlerle birlikte Kurmancan’ın liderlik vasıfları öne çıkmış ve bu özellikleriyle de yaşadığı toplumun kendine olan sevgisini arttırmıştır. Dönemin Hokand Hanlığı’nın komutanı olan Alimbek Datka’nın da, Kurmancan’ın bu özellikleri ve güzelliği dikkatini çekmiş ve 1832’de evlilikleri gerçekleşmiştir.
Alimbek yönetim işlerinde ve hemen hemen her konuda hatunu Kurmancan ile istişare etmiş ve desteğini almıştır. Hatta Kurmancan hanlıktan edindiği istihbaratlar yoluyla Alimbek’in birçok kez suikastten kurtulmasını sağlamıştır. Alimbek hanlığın merkezinde bulunurken, Kurmancan, Alay denilen bölgede ikamet etmektedir ve eşine buradan destek sağlamaktadır. Ancak iç çekişmelerin durulmak bilmediği ve Rus baskılarının sürdüğü Hokand Hanlığı’nda, Alimbek Datka 1862’de bir suikastin kurbanı olmuştur. Eşinin vefatından sonra o döneme kadar sadece erkeklere verilen bir unvan olan datka, yetenekleriyle öne çıkan Kurmancan’a layık görülmüştür.
Datka, Hokand ve Buhara hanlıkları zamanında yönetimin en üst kademesini ifade eden bir ünvandır. Nitekim Kurmancan’a Buhara şeyhülislamının fetvası ile 1876’da datka ünvanı verilmiştir. O artık Kurmancan Datka’dır. Halk tarafından da sevilen Datka, yönetimde etkili bir rol oynamıştır. Hiçbir şartta Rus baskısına boyun eğmemiştir. Nitekim o sıralar Rusların Türkistan’da işgal girişimleri devam etmektedir. Bu noktada bölgedeki Hive, Hokand ve Buhara hanlıkları arasındaki anlaşmazlıklar Ruslar için bir fırsat olmuştur. Böylece aralıklarla Hokand da dahil olmak üzere hanlıklar işgal edilmiştir. Ancak Kurmancan Datka yönetimindeki Alay bölgesi özgür kalmıştır. Alay’da Kırgızları teşkilatlandıran Datka, Ruslara karşı zafer elde etmiştir. Yine Ruslara karşı bir harekat planı yapılmaktadır ancak İmam Kulu adında bir hainin bu bilgileri Ruslara aktarması tüm planı bozmuştur. Kurmancan esir düşmüştür. Bunun üzerine Ruslarla bir anlaşma yapılmıştır. Kurmancan’ın talebiyle anlaşma görüşmeleri kendi köyü olan Madı’da yapılmıştır.
Kurmancan Datka, Kırgız Türkleri adına Ruslarla 5 maddeden oluşan bir şartnamede anlaşmıştır. Bu maddelerin özüne baktığımız zaman Kurmancan bölgenin özerk yönetimini sağlamıştır. Datka, Alay bölgesini vefat tarihi olan 1 Şubat 1907’ye kadar yönetmiştir. Kırgızlar tarafından Alay Kraliçesi olarak da anılmıştır ve anılmaktadır.
Bu yıl vefat yıl dönümünde de (1 Şubat 2020) Kurmancan Datka başkent Ankara’da anılmıştır. Törene katılan Kırgızistan Ankara Büyükelçisi Kubanıçbek Ömüraliyev “Kurmancan Datka, 19. asırda Rusya Çarlığı’nın büyük baskısına maruz kaldı. Ancak, Kırgızların bağımsızlığı için oğlunu bile feda etmiştir. Datka, Türk dünyası için bulunmaz bir değerdir.” açıklamasında bulunmuştur. Bu yazı vesilesi ile de, Türk dünyası kadınlarına adeta bir yol gösterici olan Kurmancan Datka’yı saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aiperi Seiitbekova, Türkistan’ın Efsanevi Kadın Kahramanı, https://www.turktoyu.com/turkistan-in-efsanevi-bir-kadin-kahramani-kurmancan-datka.
Asya’nın İlk Kadın Generali: Kurmancan Datka, https://orhaajans.com/asyanin-ilk-kadin-generali-kurmancan-datka/ , 01.02.2018.
Başkentte Türkistan tarihinin efsane kadın lideri Kurmancan Datka anıldı, https://www.trtavaz.com.tr/haber/tur/avrasyadan/baskentte-turkistan-tarihinin-efsane-kadin-lideri-kurmancan-datka-anildi/5e35c28f01a30a2ed4e56af2, 01.02.2020.
Cihangir Demir, Kurmancan Datka: Tarihe Damga Vurmuş Bir Türk Kadın, https://www.altayli.net/tarihe-damgasini-vurmus-bir-turk-kadin-kurmancan-datka.html, 22.01.2013.
İnsanlar komünizm ve sosyalizmi aynı gibi algılayıp bu iki kavramı birbirlerinin yerine kullanırlar. Ancak bu iki kavram ekonomik ve politik açıdan birbirlerinden farklıdırlar. İki kavramın ortak noktası ise Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının sömürülmesine karşı yapılan protestolardan gelmesidir.
Ekonomik ve sosyal politikaları farklılık gösterse de ideolojik olarak kapitalizme karşı olan birkaç modern ülke ya komünist ya da sosyalist olarak algılanmaktadır. Çağdaş politik tartışmaları anlamak için komünizm ve sosyalizm arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları bilmek önemlidir.
Komünizm ile Sosyalizm Arasındaki Farklar
Komünizmde “herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” anlayışı vardır. Sosyalizmde “herkesin yeteneğinden katkısına göre” anlayışı vardır.
Ekonomi yönetimi her ikisinde de merkezi hükümet tarafından yapılır.
Komünizmde tüm ekonomik kaynaklar kamuya aittir ve hükümet tarafından kontrol edilmektedir. Bireylerin kişisel mülkiyeti veya varlığı yoktur. Sosyalizmde bireylerin kişisel mülkiyeti vardır ancak tüm sanayi ve üretim, demokratik olarak seçilmiş hükümete aittir.
Komünizmde üretim, tüm temel insan ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir ve ücretsiz olarak insanlara dağıtılır. Sosyalizmde üretim, bireysel ve toplumsal ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir ve bireysel yetenek ve katkıya göre dağıtılır.
Komünizmde sınıf ayrımı yoktur. Diğer çalışanlardan daha fazla kazanma olanağı neredeyse yoktur. Sosyalizmde ekonomik olarak farklı sınıflar vardır ama bu fark azaltılmaktadır. Bazı insanların diğerlerinden daha fazla kazanması mümkündür.
Komünizm ve sosyalizm, Sanayi Devrimi sırasında işçilerin varlıklı işletmeler tarafından sömürülmesine karşı çıkan protestolardan doğdu. Her ikisi de tüm mal ve hizmetlerin, özel sektör işletmelerinden ziyade hükümet kontrolündeki kurumlar veya kolektif kuruluşlar tarafından üretileceğini varsayar. Buna ek olarak, merkezi hükümet, arz ve talep konuları da dahil olmak üzere ekonomik planlamanın tüm yönlerinden sorumludur.
Komünist toplumda hükümet, insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak gıda, giyecek, barınma ve diğer ihtiyaçların çoğunu veya tamamını sağlar. Sosyalizm, insanların ekonomiye olan bireysel katkı düzeylerine göre kazanç sağlaması temeline dayanmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=alg5f2JdFVk
Komünizm, mülk ve kaynakların çoğunun veya tümünün toplu olarak bireysel vatandaşlar yerine sınıfsız bir topluma ait olduğu ekonomik, politik ve sosyal bir sistemdir. Alman filozof, iktisatçı ve politik teorisyen Karl Marx’ın 1848’de yayınlanan kitabı “Komünist Manifesto” da geliştirdiği teoriye göre, komünizm, tüm insanların eşit olduğu ve bireysel olarak paraya ya da birikime gerek olmayan bir toplumla sonuçlanır. Merkezi hükümetin tüm üretim araçlarını kontrol ettiği ekonomik düzende özel mülkiyete yer yoktur. Ekonomik dağılım insanların ihtiyaçlarına göre yapılır. Beyaz ve mavi yakalı işçiler ile kırsal ve kentsel kültürler arasındaki sosyal sürtünme ortadan kaldırılacak, böylece her insan en yüksek insan potansiyelini elde edecektir.
Marx, 1875’te komünizmi özetlemek için “herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre” ifadesini kullanmıştır.
Sosyalizm
Sosyalizm, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet aracılığıyla her bireyin emek, girişimcilik, sermaye malları ve doğal kaynaklardan eşit bir pay aldığı ekonomik bir sistemdir. Özünde, sosyalizm, tüm insanların doğal olarak işbirliği yapmak istedikleri varsayımına dayanır, ancak bunu kapitalizmin rekabetçi doğasıyla yapmaktan kaçınır.
Sosyalizm, toplumdaki herkesin üretim faktörlerine eşit olarak sahip olduğu ekonomik bir sistemdir. Mülkiyet, demokratik olarak seçilmiş bir hükümet aracılığıyla elde edilir. Aynı zamanda herkesin hisse sahibi olduğu bir kooperatif veya kamu şirketi olabilir. Güdümlü ekonomide olduğu gibi, sosyalist hükümet de kaynakları hem bireylerin hem de bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına göre tahsis etmek için merkezi bir planlama uygular. Ekonomik çıktı her bireyin kabiliyetine ve katkı düzeyine göre dağıtılır.
1980’de Amerikalı yazar ve sosyolog Gregory Paul, Marx’ın komünizmi tanımlarken kullandığı “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ifadesini “herkesten yeteneğine göre, herkese katkısına göre” ifadesiyle değiştirerek sosyalizmi tanımlamış ve bir bakıma da Marx’a olan saygısını göstermiştir.
Sosyalist Demokrasi
Demokratik sosyalizm, hem toplumun hem de ekonominin demokratik bir şekilde yürütülmesi gerekirken, kapitalizmde olduğu gibi bireysel refahı teşvik etmek yerine, insanların bir bütün olarak ihtiyaçlarını karşılamaya adanmış olmalarını gerektiren ekonomik, sosyal ve politik bir ideolojidir. Demokratik sosyalistler, toplumun kapitalizmden sosyalizme geçişini, ortodoks Marksizm ile karakterize edilen devrimden ziyade mevcut katılımcı demokratik süreçlerle olabileceğini savunuyorlar. Konut, kamu hizmetleri, toplu taşıma ve sağlık gibi evrensel olarak kullanılan hizmetler hükümet tarafından, tüketim malları ise kapitalist bir serbest piyasa tarafından dağıtılır.
Yeşil Sosyalizm
Yakın zamandaki çevre hareketinin ve iklim değişikliği tartışmalarının artmasının bir sonucu olarak yeşil sosyalizm ya da “eko-sosyalizm” ekonomik vurgusunu doğal kaynakların korunması ve kullanılmasına yapmaktadır. Bunun ancak en fazla kaynak tüketen şirketlerin devlet mülkiyetine girmesiyle elde edilebileceğini belirtir. Yenilenebilir enerji, toplu taşıma ve yerel kaynaklı gıdalar gibi “yeşil” kaynakların kullanımı vurgulanır veya zorunlu tutulur. Ekonomik üretim, gereksiz tüketim mallarının boşa harcanması yerine insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanır. Yeşil sosyalizm, istihdam durumlarına bakılmaksızın, tüm vatandaşlara genellikle garantili asgari bir gelir sağlar.
Komünist Ülkeler
Ülkeleri komünist ya da sosyalist olarak sınıflandırmak zordur. Bazı ülkeler Komünist Parti tarafından yönetilirken, kendilerini sosyalist devlet olarak ilan ederler ve sosyalist ekonomi ve politikanın birçok yönünü kullanırlar. Küba, Çin ve Kuzey Kore siyasi yapıları nedeniyle genellikle komünist ülke olarak kabul edilir.
Çin
Çin Komünist Partisi, bütün endüstriyi kontrol ediyor ve başarılı bir şekilde büyüme sağlıyorlar. Sağlık ve ilköğretim hükümet tarafından halka ücretsiz sağlanıyor. Ancak konutlarda rekabetçi bir kapitalist sistem hüküm sürüyor.
Küba
Küba Komünist Partisi sanayinin çoğuna sahip ve halk devlet için çalışıyor. Sağlık ve ilköğretim ücretsiz olarak devlet tarafından karşılanıyor. Konutlar ya ücretsiz olarak halka veriliyor ya da devlet bu konuda maddi yardım sağlıyor.
Kuzey Kore
Komünist Parti tarafından 1946’ya kadar yönetilen Kuzey Kore artık “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Sosyalist Anayasası” altında faaliyet gösteriyor. Hükümet, tüm tarım arazilerini, işçileri ve gıda dağıtım kanallarını yönetmektedir. Devlet tüm vatandaşlarına ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti vermektedir. Özel mülkiyet yasaktır. Bunun yerine, hükümet insanlara devlete ait evleri atama ile verir.
Laos
Lao Demokratik Cumhuriyeti, Vietnam ve Sovyetler Birliği’nin desteklediği bir devrimin ardından 1975’te komünist bir ülke oldu. Ülke önceden monarşiyle yönetiliyordu. Hükümet büyük ölçüde Marksist ideallere dayanan tek partili bir sistemi destekleyen askeri generaller tarafından yönetiliyor. 1988 yılında, ülkede bazı özel mülkiyet biçimlerine izin verilmeye başladı ve 2013 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı.
Vietnam
Vietnam, Birinci Çinhindi Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen 1954’deki bir konferansda bölündü. Bölünmenin geçici olması bekleniyordu fakat Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Kuzey Vietnam komünist bir ülke oldu.
Yirmi yıl süren savaşın ardından, Kuzey ve Güney Vietnam birleşerek tek bir komünist ülke haline geldi. Diğer komünist ülkeler gibi Vietnam da son yıllarda kapitalist bir piyasa ekonomisine yönelmeye başladı.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
The Differences Between Communism and Socialism by Robert Longley
Engels, Frederick (1847). “Principles of Communism.”
Bukharin, Nikoli. (1920). “The ABCs of Communism.”
Lenin, Vladimir (1917). “The State and Revolution Chapter 5, Section 3.”
“The Difference Between Communism and Socialism.” Investopedia (2018).
Marx, Karl (1875). “The Critique of the Gotha Programme (From each according to his ability, to each according to his needs)”
Paul, Gregory and Stuart, Robert C. “Comparing Economic Systems in the Twenty-First Century.” Cengage Learning (1980). ISBN: 9780618261819.
Heilbroner, Robert. “Socialism.” Library of Economics and Liberty.
Tataristan Özerk Cumhuriyeti, Avrupa’nın doğu kesiminde, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği yerdedir. Batısında Çuvaşistan, doğusunda Başkurdistan ile komşu olan ülkenin kuzeybatısında Mari El Cumhuriyeti, kuzeyinde Kirov Oblastı, kuzeydoğusunda Udmurtya Cumhuriyeti, güneydoğusunda Orenburg Oblastı, güneyinde Samara Oblastı ve Ulyanovsk Oblastı yer almaktadır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde Tataristan 30 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan eden ilk cumhuriyettir. Sovyet sistemi sonucu (SSCB içinde federe bir cumhuriyet olan Rusya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet olduğu için) bağımsızlığını hem SSCB’ye hem de Rusya’ya karşı ilan etmiştir. Şu anki mevcut durumuna ise 15 Şubat 1994’te ilan ettikleri Tataristan Cumhuriyeti’nin 3,5 yıl boyunca hiçbir devlet tarafından tanınmaması yüzünden ve vergi avantajları, verilen otonomilerle bağımsızlık ilanını geri çekip Rusya Federasyonu’na katılarak kavuşmuştur. Bugünlerde ise verilen otonomilerin teker teker elden alınmasıyla gündeme gelmektedir. Örneğin; Rusya Federasyonu’na katıldığı ilk zamanlarda Tataristan dış politika yapma hakkına sahip olmakla birlikte kendi anayasasını da Rusya Federasyonu’nun anayasasından üstün tutmaktaydı.
2018 verilerine göre nüfusu 3,894 milyon olan Tataristan nüfusunun üçte biri başkent Kazan’da yaşamaktadır. 2010 Nüfus Sayımı Sonuçlarına göre, ülkede 173 etnik grup bulunuyor. Nüfusu 10 bini aşanlar ise şunlardır; Tatarlar, Ruslar, Çuvaşlar, Udmurtlar, Ukraynalılar, Mordovyalılar ve Başkurtlar. Tatarlar, 2 milyondan fazla kişiyle toplam nüfusun %53,2’lik kısmını oluştururken Ruslar, 1,5 milyon kişiyle toplam nüfusun %39,7’sini meydana getirirken Çuvaşlar da 116,2 bin kişiyle üçüncü sırada yer almaktadır.
Tataristan Anayasasına göre ülkenin resmi dilleri Tatar Türkçesi ve Rusçadır. 1552’de Kazan Hanlığının Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesinden bu yana geçen 500 yılda Tatar Türkçesi ve Tatar kültürüne olan baskılara rağmen Tatar Türkçesi‘ni ana dili olarak kabul edenlerin oranı 1959’da %92,1, 1979’da %85,9, 1989’da ise %83,7 olarak tespit edilmiştir. Tataristan’da eğitim son zamanlara kadar Rusça ve Tatar Türkçesi ile yapılmaktayken Rusya’nın yasama organı olan Duma’nın 25 Temmuz 2018’de verdiği kararla Tataristan’daki ilkokul ve ortaokullarda Tatar ana dil eğitimi zorunlu olmaktan çıkarılmıştır. Günümüzde Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nde okuma-yazma oranının %100 olması ve SSCB’de Kazan Tatar Türkçesiyle yayınlanan 5.218.000 milyon kitabın olması ve şu söz “Kazan’ın İşgali’nden sonra Rusya yükselişe, Türk dünyası çöküşe geçmiştir.” bölgenin entelektüel düzeyini açıklamak için yeterli gelecektir.
Tataristan petrol, tabii gaz, kimya ve petro-kimya endüstrisi bakımından gelişmiştir. Tataristan Cumhuriyeti yılda yaklaşık 36 milyon ton ham petrol üretmektedir. Ülkenin petrokimya şirketlerinin polietilen, sentetik kauçuk ve otomobil lâstiği üretim miktarı Federasyon içinde üçüncü sıradadır. Ülkede helikopter, uçak, uçak motoru, TIR, otomobil, kompresör ve petro-gaz pompalama donanımları, yüksek teknolojiye sahip elektrikli cihaz üretimi yapan mühendislik girişimleri, şirketler bulunmaktadır. Ülkede tarım faaliyetleri Sovyetler Birliği’nde yer alan diğer bölgelerde olduğu gibi devlet çiftliği (Sovhoz) ve kolektif çiftlikler (Kolhoz) tarafından yürütülür. Başlıca tarım ürünleri çavdar, buğday, mısır, keten, şeker pancarıdır. Ayrıca sebzecilik ve meyvecilikle, hayvancılık ve buna bağlı olarak mandıracılık da gelişmiştir. Bunların yanında bölge, Tatneft, Kamaz, Kazanorgsintez ve Kazan Helicopters gibi dünyaca ünlü firmalara da ev sahipliği yapmaktadır.
Rusya’nın 80 idari bölgesi arasında insani gelişmişlik indeksine göre listenin 6. sırasında yer alırken Rusya içindeki en güvenli bölgeler arasında da yer almaktadır. Nominal Gayri Safi Yurtiçi Hasılası yaklaşık olarak 35 milyar dolar ile Tataristan, Letonya ekonomisine denk bir büyüklüğe sahipken 2017 verilerine göre kişi başına düşen yıllık gelir ise 10 bin dolar düzeylerinde seyretmektedir. Bu durum ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin Moskova’nın projeleri ve yatırımlarına tahsis edilmesiyle, bu sebeple halka gayri sâfi millî hâsıladan çok az pay kalmasıyla açıklanabilir.
Oldukça köklü bir tarihe sahip olan Tataristan’ın tarihini kısaca sekiz döneme ayırabiliriz: İdil Bulgar Hanlığı, Altın Orda Hanlığı, Kazan Hanlığı, Rus Çarlığı hakimiyeti, Kazan Guberniyası, Tataristan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti ve Tataristan Özerk Cumhuriyeti dönemi.
Göktürklerin yıkılması ve Avarların zayıflamasıyla Kubrat Han tarafından 632 yılında kurulan Büyük Bulgar Hanlığının Hazarların baskısı sonucu 668 yılında yıkılmasıyla birlikte halkın en önemli bölümlerinden bir kısmı kuzeye göç ederek İdil Bulgarları devletini kurmuştur. Batıya giden kol ise 800’lü yıllarda Hristiyanlığı seçerek Balkanlar’da Bulgaristan’ın temellerini atacaktır. Tatarların dedeleri olarak bilinen İdil Bulgarları ise 922’de İslamiyet’in kabulüyle tarihteki ilk Müslüman Devleti olacaktır.
İdil Bulgar Devletinin varlığı 1236’da Cengiz Han’ın torunu Batu Han tarafından sona ermiştir. Cengiz Han’ın ölümünden sonra Moğol Hanlıklarının kurulmasıyla beraber bölgeye hakim olan Altın Orda zamanında İdil Bulgarları Bulgar adını bırakıp Tatar adını kullanmaya başlamışlardır.
Altın Orda Devleti’nin Timur tarafından yapılan seferler sonucu zayıflamaya başlamasıyla Kazan, Kırım, Kasım, Astarhan ve Sibir Hanlıkları ortaya çıkmıştır. İdil-Ural bölgesinde kurulan Kazan Hanlığı’nın 1552’de Ruslar tarafından yıkılmasıyla bölgedeki Türk hâkimiyeti sona ermiştir.
En erken Rus hakimiyetine giren Türk topluluklarından biri olan Kazan Tatar Türkleri, 1552’de Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından ele geçirilmesi ile başlayan bir Ruslaştırmaya tabi tutulmuşlardır. Özellikle 1863-1905 yılları arasında Çarlık döneminde Nikolay İvanoviç İlminskiy ile başlatılan bir Hristiyanlaştırma hareketine maruz kalan Tatar Türkleri’nin en başta cami, medrese gibi dini ve milli eserleri yıkılıp yok edilmiş, ardından da ileri gelenler zorla veya menfaat karşılığı Hristiyanlaştırılmışlardır. Şehirleşmenin yüksek olduğu Tataristan’da çocuklar kreşlerde büyümekteydi, bu çocuklar kreşe gittikleri yıllarda Rusça ile tanıştırılmıştır. Bütün bu uygulamaların sonucunda 200.000 Tatar Türkü Hristiyanlaştırılmıştır fakat bu nüfusun çoğunluğu 1905’ten sonra yeniden islamiyet’e geçmiştir. Ortodoks Hristiyan olarak kalan nüfus ise Kreşin Tatarları olarak adlandırılmıştır ve günümüzde 55.000’e yakın bir nüfusla Rusya ve Kazakistan’da yer almaktadırlar.
…1905 Rus İhtilali, söz, toplantı vb. gibi hürriyetler getirince başta Kazan, Kırım Tatarları ve Azerbaycanlılar siyasî ve kültürel faaliyetlere giriştiler. Tatar aydınlarının teşebbüsü ile 1906’da “Müslüman İttifakı” adlı bir siyasî teşekkül kuruldu. Bu arada Tatar gazete ve dergileri mantar gibi yerden bitmeye başladı. Bunlar başlıca Kazan, Ufa, Orenburg, Astırahan, Troisk ve Uralsk gibi merkezlerde yayınlanıyordu. 1917 Haziranı’nda Kazan’da toplanan kurultay ise “İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarlarının” medenî muhtariyetini ilan etti. Bu siyasî teşkilatın başına Paris’te yüksek eğitim görmüş olan Sadri Maksudî (Arsal) getirildi. Kasım ayında bu teşkilat Ufa’ya taşındı ve çeşitli görüşteki insanların katıldığı serbest seçimlerle 120 kişi, adı geçen Millet Meclisi’ne seçildi. Bu meclis 29 Kasım 1917’de İdil-Ural Devleti projesini ilan etti. Bu devlet 1918’e kadar, yani Bolşeviklerin Millet Meclisi’ni dağıtmalarına kadar hükümranlığını korudu. 23 Mart 1918’de ise Bolşevikler, Sovyet Sosyalist Tatar-Başkurt Cumhuriyeti’ni (İdil-Ural Devleti’nin Sovyet şeklini) kurduklarını ilan etmişlerdi. Bu kararname bir hayli Tatar aydınını Bolşeviklerin safına çekmeye yararlı oldu, fakat Rus Komünistleri bu kararnameye karşı çıktılar. Tatar-Başkurt Cumhuriyeti, bu bölgede süren iç savaş sebebiyle gecikti ve Bolşevikler iç savaşı kendi lehlerine bitirince, bu plandan vazgeçerek, 23 Mart 1919’da Başkurt ve 27 Mayıs 1920’de de Tatar muhtar cumhuriyetlerini ilan ettiler. Böylece İdil-Ural ufak idarî bölgelere parçalanmış oldu… (Devlet, Nadir. “Federe ve Muhtar Türk Cumhuriyetleri”)
İdil-Ural Devleti’nin dağıtılmasından sonra bu devletin yönetici kadrosu ülkeyi terketmiş ve çoğunluğu Türkiye’ye gelmiştir. Bu kadro içerisinde yer alan Sadri Maksudi Arsal, Ayaz İshaki ve Zeki Velidi Togan gibi isimler yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne önemli katkılar sağlayacaklardı.
Osmanlı, henüz bir beylikken ve etrafındaki daha güçlü beyliklere nazaran varlığını sürdürmesi ihtimali göze daha zor gelirken bile gücünün ciddi bir kısmını, siyasi bir strateji olarak Batı yönüne çevirmişti. Devletin kuruluş devri sultanlarından Orhan Bey döneminde Trakya’da yapılan fetihler, I. Murad’ın henüz şehzadeyken Edirne’yi fethetmesi ve ardından bir Haçlı ordusuna karşı galip geldiği Kosova’da savaşın bitiminden sonra savaş sahrasında şehit düşmesi, son olarak da II. Mehmed’in Sırbistan, Bosna, Mora gibi yerleri fethetmesi, Belgrad’ı kuşatması gibi olaylar, dönemin sultanlarının saltanat yıllarında ciddi oranla yüzlerini Batı yönüne döndüklerini ve gücü ellerine aldıkça Anadolu’daki diğer beylikleri devletin bünyesine kattıklarını bize gösteriyor. Ayrıca I. Bayezid’in İstanbul’u kuşatma altına aldığı sırada Doğu yönünden gelen Timur, II. Mehmed’in (Trabzon hariç) Batı yönünde ilerleyen fetihlerine karşın Akkoyunlular hükümdarı Uzun Hasan’ın Osmanlı’nın potansiyel düşmanları olan Papalık, Kıbrıs Krallığı, Venedik gibi devletlerle ittifaklar kurarak Tokat’ı yağmalaması sonucu, Osmanlı’nın Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli Savaşı galibiyeti gibi olaylar yaşanmış olsa da devlet yüzünü aslında batıya dönmüştür ve olası bir tehlikeye karşı reaksiyon göstermek amacıyla doğuda savaşmıştır. Bunun sebebi de muhtemelen Trakya ve Rumeli’deki Haçlı devletlerdir. Bu şekilde İslam dininin gereklerinden biri olan “gaza ve cihad” anlayışı için yapıldığı belirtilen seferlerde hem dinin bir gereği yapılmış oluyor, hem de Müslüman halk ve diğer İslam devletleri nezdinde devletin ve hükümdarın prestiji artmış oluyordu. Bu yüzden olsa gerek uzun bir süre devlet, Doğu yönünde ciddi sınır değişikliklerine gitmemiş, sefer ve fetihlerini Batı yönünde gerçekleştirmiştir.
Şah İsmail’in Faaliyetleri ve I. Selim’in Tedbirleri
1- Şehzade Selim’in Genel Durumu ve Şah İsmail’in Faaliyetleri
Yirmi dört veya yirmi beş yıl olduğu sanılan sancak valiliği görevinde, babası II. Bayezid’in ve devlet erkânının kendisinden daha çok sevdiği Şehzade Ahmed’e göre merkezden daha uzakta, memleketin doğu kısmı sayılabilecek Trabzon’daydı. Merkeze uzak oluşu ilerleyen senelerde büyük bir sorun olmaya başladı. Artık yaşlı bir hükümdar olan babasının ölüm haberini Şehzade Ahmed’e göre daha geç alacağı için merkeze daha geç gidecekti ve hükümdar olma ihtimali ortadan kalkacaktı. Belirli bir saltanat veraset sistemi olmadığından, her kardeşin diğerlerini öldürerek tahta geçmesi mümkündü. Bu ihtimali her zaman göz önünde bulunduran ve tedbirli bir insan olan Şehzade Selim’in bir gözü de devletin doğu sınırlarındaki bir diğer tehlikede, Şah İsmail’in üzerindeydi. Safevi sınırlarında zaman zaman kale tamirleri yaptıran, zaman zaman da saldırılar gerçekleştiren Selim, sorunun askeri boyuttan başka bir boyutuna da vâkıf olmuştu: dini boyut. Kökeninde aslında dinî bir “kanaat önderliği” vardı. Kendisinden önce dedesi Cüneydi, Osmanlı’dan toprak istediyse de, mezhepsel ayrılıkları kullanabileceği dönemin hükümdarı II. Murad tarafından anlaşılmış ve “bir tahtta iki padişah olmaz” denilerek iki yüz altın yollanmasının ardından toprakları terk etmesi söylenmiştir. O ve yanındakiler, o dönem henüz Osmanlı egemenliğinde olmayan Karaman’a gitmişlerdir. Bu olayların ardından yarım kalan devlet kurmak hayalini torunu Şah İsmail gerçekleştirmiş, İran topraklarındaki devletlerin içinde kendilerine ait bir devlet kurup, Şiilik mezhebini de bu devlet ideolojisi olarak kullanmış, Azerbaycan ve İran bölgelerine kadar hükümranlık alanını genişletmiştir. Ayrıca II. Bayezid’in ve bir kısım devlet adamlarının kayıtsızlığı, bazılarının da Alevi oluşundan dolayı kendisine müsamaha gösterilen Şah İsmail, Osmanlı’daki Alevileri kendisine bağlamak konusunda cesaretlenmiş ve gönderdiği kişilerle sınırın ötesindeki inancını paylaşanlarla olan bağlantı kurma faaliyetlerine hız vermişti. Onun bu faaliyetlerini gören Şehzade Selim, Şah’ı destekleyen Erzincan’ı kısa bir süreliğine işgal etmişti. Bu durum karşılığında Şah, Şehzade’yi babası II. Bayezid’e şikâyet etmişti.
2- Taht Mücadelesi ve Padişah Oluşu
Merkezden gereken desteği alamayan Şehzade Selim, taht mücadelesini Trabzon’dan yürütmek istemediği için sancağının değiştirilmesini istemiş ancak bu isteği kabul görmediyse de daha sonra oğlu Süleyman’ın sancağı, Selim’in isteği doğrultusunda Kefe olarak belirlendi. Ardından izinsiz olarak Kefe’ye gitti ve daha sonra babasının yanına, İstanbul’a gelmek istediğini belirtti. Daha sonra Akkirman’a gelse de içeri alınmadı ve babasıyla savaşın eşiğine geldi. Babası onu yatıştırdı ve kendisine Semendire valiliği ve Macarlarla savaşma izni verildi. Ancak hemen sonra kardeşi Ahmed’in merkeze çağrıldığı haberini alınca o da merkeze ilerlemek istedi ancak babasına yetişince, onun kuvvetlerine yenilerek geri çekilmek durumunda kaldı ve Kefe’ye gitti. Bu duruma rağmen kendisinin Trabzon’daki başarılarını bilen ve Safevi sorununu ancak Selim’in çözeceğini düşünen yeniçeriler, Ahmed’i şehre almadılar ve Selim’i desteklediklerini açıkça belirttiler. Süratle İstanbul’a gelen Selim’i babası serdar tâyin ettiğini ilân etse de ağır baskı sonucu Selim lehine tahttan feragat etti. Şehzade Selim, Osmanlı Devleti’nin dokuzuncu padişahı I. Selim olarak tahta çıkmış oldu. Tahta çıkan I. Selim, kardeşleri Korkut ve Ahmed’i de öldürünce, artık odak noktası Şah İsmail ve Safeviler oldu.
1. Selim’in Safevi Sorununa Bakışı ve Çaldıran Savaşı
Tahta geçtikten sonra cülusunu tebrik etmeyen Şah İsmail’in, bu olaydan memnun olmadığı anlaşılmıştı. Kendisine sığınan Şehzade Ahmed’in oğlunu iade etmemesi ve Osmanlı-Safevi sınırındaki topraklar yaşayan reayayı Şiilik politikası gereği yanına çekmeye çalışması çabaları devam ediyordu. Özellikle dini çabaları, Osmanlı’nın aydın kesimi tarafından çok ciddi bir tehlike olarak görülüyordu. Şehzadelik zamanından beri bu konuyla alâkadar olan padişah, bu tehlikeyle ilgili kendisine ulaşan çok sayıda raporla beraber, divan toplantılarında Safevilerin üzerine yürüme fikri tartışıldı. Önce Anadolu’da refahın sağlanmasını savunanlar savaş kararı verilmesine muhalefet ettiyse de neticede savaş kararı alındı. I. Selim İstanbul müftüsünden aldığı “İslam’ı sapmış bir mezhepten kurtarmanın gazadan daha önce geldiği” yolunda alınan fetvalarla sefer kesinleşti. Şah’a bir mektupla savaş ilânı bildirildi. Safevilere ticari ambargo kondu. Anadolu’ya ilerlerken Sivas’ta olası bir Şii ayaklanmasına karşın kırk bin kişi civarında bir kuvvet bıraktı. Sürekli ilerleyen Osmanlı ordusuna karşın Safevi ordusu savaş meydanına çıkmamıştı. Mahsul ve otlak alanların Şah’ın emriyle yakılmış olmasından dolayı Osmanlı ordusu ciddi sıkıntılar çekmeye başladı. Ayrıca I. Selim’in savaş meydanına davet mesajını alan Şah, cevap olarak altın bir kutunun içinde afyon macunu yolladı. II. Bayezid’in afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğunu ima etmişti. Karşısında toprak bütünlüğünü ciddi şekilde tehdit eden bir ideoloji olmasına karşın savaşacak bir ordunun olmaması padişahı zor durumda bırakıyordu. Aynı zamanda bazı vezir ve beylerin geri dönmek istemesi ve yeniçerinin kışkırtılarak padişahın çadırına kadar sokulmalarının sağlanması seferin iptaline sebep olabilirdi. Bu durumların karşısında kararından dönmeyen padişah bu konularda adı öne sürülen Hemdem Paşa’nın kellesini aldı ve orduya hitaben yaptığı sert konuşmayla da gerçekleşmek üzere olan bir isyanı güçlükle de olsa sakinleştirmeyi başardı.
Şah, kendi yorgun olmayan ordusuna karşın Osmanlı ordusunun yaklaşık iki bin beş yüz kilometre yolda sıkıntılar içinde yürüdüğünü ve artık yorgun olduğunu tahmin etti. Yakalanan bir esirden Osmanlı ordusunun savaş düzenini de öğrendiğinden artık bir tuzağa çekilemeyeceğini düşündü ve sonunda iki ordu Çaldıran denilen yerde karşı karşıya geldi. Ancak Osmanlı ordusunun güçlü toplarına karşın Safevilerin bu toplardan yoksun olması ve Şah’ın yaralanıp atından düşmesi sonucu ordusu dağılmaya başladı. Zaten kendisine benzeyen birinin son anda “ben şahım” diyerek öne atılmasıyla esir düşmekten kurtulmuştu. Neticede Osmanlı ordusu galip geldi ve uzun bir zamandan sonra Anadolu’da siyasi birlik sağlandı.
Sonuç
Yapılan zorlu bir yolculuğun ardından alınan bu askeri zafer aslında içinde daha önemli bir zaferi barındırıyordu. Henüz savaşın ilânı Şah’a bildirilirken bile kendisini dinden çıkmış olarak gördüğünü ve tövbe edip Sünnet-i Seniyye’ye, yani Hz. Muhammed’in kıymetli yoluna dönmesini ve bu savaşın başlamadan bitmesinin ancak bu şekilde mümkün olacağını belirtmişti. Şehzadelik zamanlarında uzun yıllar boyunca Safevilerin Osmanlı’nın doğu sınırlarına yakın yerlerinde dini/mezhepsel bir çalışma içinde olduğunu görmüştü. Bu durumu askeri olarak çözmeyi yani Şah’ı hızlı bir şekilde yok etmeyi düşünüyor olması muhtemeldi. Padişahlık zamanında Şah’ın üzerine yürüyeceğinde, bunun bir gazadan daha önemli olduğu yönünde fetva almış ve sanki gayrimüslim bir devlet liderini İslam’a davet eder gibi, Şah’ı “ehli sünnete” davet etmişti.
Babasının yaşlılığı dönemlerinde, tahta çıkmak için gösterdiği yoğun çabaların dışında oldukça uzun bir dönem bu sorunun çözümünü düşündüğünü anlayabiliyoruz. Öyle ki dedesi II. Mehmed gibi Müslüman olmayan devletlerin üzerine yürüyüp büyük zaferler almayı ve hem kendisinin hem de devletin saygınlığını İslam aleminde oldukça artırıp, gücünü dünyaya kanıtlamak isteğinden ziyade devleti içten yıkabileceğini düşündüğü Safevilere karşı daha saltanatının ilk döneminde sefer düzenlemiştir. Bu gayet yerinde tespitleri ve icraatlarıyla geçici de olsa, Şiilik inancının siyasi bir politikanın amaçları için Osmanlı topraklarına girişini durdurmuştur. Bu engelleme ile hem devleti korumuş hem de kendisinden sonra devleti yönetecek kişilerin dikkatini bu yöne çekmiştir.
Onur Karabağ
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları, İSAM Yayınları, 2010
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi Cilt-2, TTK Yayınları, 1988
1949 Varşova doğumlu olan Kaczyński kardeşler Polonya’nın son 20 yılında oldukça önemli bir konuma sahiptir. 2.Dünya Savaşı gazisi mühendis bir baba ve filolog bir annenin tek yumurta ikizi çocukları olan Kaczyński kardeşler, 1962 yılında birlikte Ay’ı Çalan İkili (The Two Who Stole the Moon) filminde rol almışlardır.
Hukuk ve İşletme Fakültesi mezunu olan Jarosław Kaczyński, doktorasını hukuk alanında tamamladıktan sonra Tygodnik Solidarność gazetesinde 1989’dan 1991 yılına kadar editörlük yaptı.
1990’da merkeziyetçi ve Hristiyan demokrat değerler temelindeki Merkezi Mutabakat Partisi’ni (Porozumienie Centrum) kurdu. 1991 yılındaki girdiği ilk seçimde POC (Porozumienie Obywatelskie Centrum) ittifakının kurulmasına öncülük ederek 460 sandalyeli parlamentoda 44 vekillik kazandı.
1991 yılında başkanlık seçimlerinde kardeşiyle beraber destekledikleri Cumhurbaşkanı Lech Wałęsa tarafından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine atandı, 1993 yılında Lech Wałęsa’ya karşı olan muhalefetin başını çekmesinden ötürü görevinden kovuldu.
Elde ettiği seçim başarısını devam ettiremeyerek hizipleşme gibi problemlerle uğraşmak zorunda kalan parti 1997’de AWS Partisine (Akcja Wyborcza Solidarność, AWS) katıldı.
1996 yılında otuzdan fazla partinin katılmasıyla kurulan koalisyon 1997 yılında iktidara gelirken 2001 yılında baraj altında kalarak dağıldı.
Yer aldıkları koalisyonun dağılmasıyla birlikte Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 2001 yılında Kaczyński kardeşler tarafından kurulmuştur. 2001 Genel Seçimlerinde oyların %9,5’ini alarak 460 sandalyeli meclisin 44 sandalyesine sahip olmuştur.
2002 yılında Lech Kaczyński açık ara bir zaferle Varşova Belediye Başkanlığı’na seçilerek parti genel başkanlığını Jarosław Kaczyński’ye devretmiştir.
Eylül 2005 Genel Seçimlerinde Başbakan adayı olan Jarosław Kaczyński seçimlerde partisinin %27 oyla birinci olarak kazanılmasına rağmen Ekim 2005 Başkanlık seçimlerinde aday olan kardeşinin kazanma şansını düşürmemek için başbakanlık koltuğuna oturmayarak yerine parti üyesi Kazimierz Marcinkiewicz’i atamıştır. Bu tarihten itibaren Kaczyński ülke yönetiminde resmi bir rol almadan ülkedeki etkinliğini artırmaya başlamıştır.
Kazimierz Marcinkiewicz
Koalisyon kurulmasındaki süreçlerde ve hükümetin karar alma mekanizmalarındaki etkinliğiyle öne çıkmaya başlayan Kaczyński’nin Başbakan Kazimierz Marcinkiewicz ile arasında yaşanan görüş ayrılıkları sonucunda 7 Temmuz 2006 tarihinde istifa eden başbakan yerine başbakanlık koltuğuna oturdu.
Koalisyon ortağı olan SRP Partisinde (Samoobrona Rzeczpospolitej Polskiej, Srp) yaşanan krizler yüzünden 21 Ekim 2007 tarihinde erken seçime gidildi. Gerçekleşen genel seçimlerde partisinin oylarını %27’den %32’ye çıkarmayı başaran Jarosław Kaczyński, bu başarıya rağmen oyların %41’ini kazanan Donald Tusk önderliğindeki PO Partisi (Platforma Obywatelska, Po) tarafından iktidardan indirildi. Böylelikle 8 yıl sürecek olan Ana Muhalefet liderliği görevi başlamış oldu.
Jarosław Kaczyński
2007’de ilk defa başbakan olarak seçilen Donald Tusk, Avrupa Konseyi Başkanı seçileceği 2014 yılına kadar iki dönem başbakanlık görevini yürüterek en uzun süre görev yapan Polonya Başbakanı olarak tarihe geçti.
10 Nisan 2010 tarihinde Varşova’dan Rusya’nın Smolensk kentine giden Rus yapımı Tupolev-154 tipi uçak, yoğun hava muhalefeti ve pilotaj hatası gibi sebeplerden ötürü düştü. Uçakta bulunan 96 kişi hayatını kaybetti. Cumhurbaşkanı ve eşi, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve 18 milletvekili gibi üst düzey pek çok yetkili hayatını kaybedenler arasındaydı. Uçakta yer alan heyet tarafından 1940’ta Rusya’da Sovyet askerleri tarafından Polonyalı 26 bin savaş esirinin öldürüldüğü Katyn Katliamı’nın ilk kez bir tören ile anılacak olması sebebiyle bu gün Polonya tarihi açısından önemli bir gündü. [1]
Kazanın olduğu yıl Polonya NATO’daki 3. yılını doldurmakta, Ortak Savunma Planı Anlaşmasına göre Batı sınırını tamamen boşaltmıştı ve askeri tüm yığınağını tarihinde ilk kez olmak üzere Doğu sınırına çevirebilmişti. Uçak kazasının hemen sonrasında Ruslar 6 saat boyunca Batılı yetkililer olmadan arama ve kurtarma çalışmalarına büyük oranda askeri güçler tarafından başlamış durumdaydı. NATO, bu uçağın düşmesiyle hangi bilgilerin Rusların eline geçip geçmediğini bilemediğinden ötürü büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu tip pek çok bağlantının kurulabildiği bu uçak kazasından sonra oluşan soru işaretleri halen gizemini koruyor.
Avrupa Konseyi Eski Başkanı Donald Tusk 2017 yılındaki bir konuşmasında uçak kazasından sonra ülkedeki etkinliği giderek artıran Kaczyński’nin liderliğinin Kremlin’in eline geçtiğini ve Polonya’nın bağımsızlığını tehlikeye attığı konusunda uyarmıştır. [2]
Donald Tusk’ın yaptığı bu açıklamaya bakılırsa kritik bilgilerin Rusya’nın eline geçmiş olabileceği ve istihbarat zaafiyeti yaşayan bir ülkenin liderinin Kremlin’in etkisi altında hareket etmesi ihtimal dahilinde gözüküyor.
Yaşanan kaza sonrası Meclis Başkanı Bronisław Komorowski vekaleten cumhurbaşkanı olduktan sonra ülkeyi 20 Temmuz 2010’daki Başkanlık Seçimlerine götürdü ve PO Partisinin Cumhurbaşkanı adayı oldu. Partisinin tek lideri olarak kalan Jarosław Kaczyński ise Hukuk ve Adalet Partisinin cumhurbaşkanı adayı oldu. İlk turda sonuçlanamayan bu seçim, ikinci turda Bronisław Komorowski’nin aldığı %53’lük oy oranıyla sonuçlandı. Bu seçim yenilgisi sonrası Hukuk ve Adalet Partisi yasama ve yürütmedeki kontrolünü kaybetmiş bulunuyordu.
Bronisław Komorowski
2010 Başkanlık Seçimleri ve 2011 Genel Seçimlerindeki yaşanan oy kayıpları sonrası 2015 Başkanlık seçimlerini ve Genel Seçimlerini kazanabilmek için merkez oyların kazanılması gerektiği düşüncesiyle hareket eden Kaczyński parti içindeki daha ortayolcu kişileri aday gösterme kararı aldı. Başkanlık için Andrzej Duda ve Başbakanlık için Beata Szydło aday gösterildi.
10 Mayıs 2015 tarihinde ilk turu yapılan seçimlerde oyların %34,76’sını alan Andrzej Duda Cumhurbaşkanı Bronisław Komorowski’nin 2 puan önünde yer alarak seçimi ikinci tura götürdü. İkinci turda oyların %51,55’ini alan Andrzej Duda Cumhurbaşkanı seçildi.
Andrzej Duda
25 Ekim 2015 tarihinde yapılan Genel Seçimlerde oyların %37,58’ini alan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 460 sandalyeli meclisin 235 sandalyesini kazanarak birinci parti oldu. Bu seçimle beraber 1991’de kurulan Üçüncü Cumhuriyet’teki salt çoğunluk sağlanarak kurulan ilk hükümet kuruldu ve Beata Szydło Başbakanlık görevine geldi.
Beata Szydło’nun kendisi ve AB liderleriyle olan yaşadığı anlaşmazlıklar yüzünden Başbakanlık görevini yürütebileceğine dair güveninin kalmadığını söyleyen Jarosław Kaczyński’nin açıklamaları sonrası başbakan 10 Aralık 2017 tarihinde görevinden istifa etmiş ve yerine Başbakan Yardımcısı Mateusz Morawiecki gelerek Beata Szydło da onun makamına geçmiştir.
13 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde %43,6’lık oyla salt çoğunluğu tekrardan sağlayan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) 1989’dan beri yapılan seçimlerdeki en büyük oranına sahip olurken bu tarihten bu yana ilk defa meclis ve senato farklı partilerin kontrolüne geçmiş bulunuyordu.
25 Nisan’daki verilere göre koronavirüs salgını nedeniyle 11,273 vaka ve 524 ölümün görüldüğü Polonya’da bütün eleştirilere ve protestolara rağmen 10 Mayıs 2020’de düzenlenmesi beklenen başkanlık seçimlerinin ertelenmesi mümkün gözükmüyor. Mevcut Başkan Andrzej Duda’nın yapılan anketlere göre %50’den fazla oy alması bekleniyor.
Geçtiğimiz günlerde geç saatlerde yapılan bir düzenlemeyle hükümet, yaşlıların veya karantinadaki kişilerin posta yoluyla oy kullanabilecekleri duyuruldu. Önümüzdeki günlerde, tüm halkın postayla oy kullanmasına izin verecek başka bir değişikliğin getirilmesi de mümkün gözüküyor. [3]
Uygulamış olduğu strateji gereği mecliste yer alıyor ancak partisi iktidarda olduğu halde ne başbakanlık ne de cumhurbaşkanlığı görevlerini yürütüyor. 2006-2007 yılları arasındaki başbakanlık görevi haricinde 17 yıldır kurucusu olduğu şu anda iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisini yöneten Jarosław Kaczyński, uzlaşmazlıklar yaşadığı 2 başbakanı görevden almış ve partisinden 2 ismin cumhurbaşkanı olarak seçilmesinde önemli rol oynamış ve halen ülkedeki kararlarda etkisi hissedilen bir isim olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Yıllardır ülkesinin en etkili lideri olarak gösteriliyor ve sık sık Cumhurbaşkanı ve Başbakanın kendisinden emir aldığına dair haberler basında kendisine yer buluyor.
Bütün bunların yanında ilginç bir kişiliğe sahip olan Jarosław Kaczyński bugüne kadar hiç evlenmedi, çocuğu yok ve kedisiyle birlikte Varşova’da ailesinden kalma evinde yalnız yaşıyor. E-posta kullanmayan, cep telefonu ve cüzdan taşımayan, nadiren basın toplantısı düzenleyen ve bilgi kaynağı olarak yalnızca yardımcılarını kullanan bir siyasetçi olarak geçtiğimiz yüzyıllardan kalma bir lider profili çiziyor. [4]
Bütün özel hayatını siyasete adamış olan Kaczyński, Polonya siyasetinde uzun bir süre daha etkili olacağa benziyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesindeki son zaferi olan Kûtu’l-Amâre’nin üzerinden tam olarak 100 yıl geçti. Politik olduğu düşünülen sebeplerden ötürü gerekli ihtimam verilmeyen ve her fırsatta tarihin tozlu sayfalarına gömülmek istenen bu zafer genelde insanlığa, özelde ise Türk halkına neler anlatıyor? Onu büyük yapan fakat saklanılması gereken bir zafer haline getiren nedir? Hep beraber inceleyelim ve kararı kendiniz verin.
I. Dünya Savaşı ve Irak Cephesi
İngiltere’nin petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla Bahreyn ve Basra’yı işgali ile 1914’te açılan Irak Cephesi, yine İngiltere’nin 1918’de Musul’a asker çıkarmasıyla son bulmuştur. Kûtu’l-Amâre de bu savaşlar dizisinin askeri tarihte kendine önemli bir yer edinmiş, Osmanlı’nın kesin zaferiyle sonuçlanan ve 29 Nisan 1916’da General Townshend birliklerinin diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri’ne teslim olmasıyla sonuçlanan bir kuşatma savaşıdır. Her ne kadar 1917’de İngilizlerin çok daha donanımlı bir askeri kuvvetle geri dönerek Musul’a kadar işgali ile Irak Cephesi kapansa da, Kûtu’l-Amâre zaferi İngilizlerin tabiri caizse heveslerini kursaklarında bırakmış ve emperyalist karizmalarında derin bir yaraya sebep olmuştur.
Zaferin Eşiği: Selman-ı Pak
Osmanlı’nın, İngiltere’nin işgalci tutumuna karşı görevlendirdiği ve Basra’dan İngiliz Kuvvetleri’nin atmakla yükümlü olan Yarbay Süleyman Askeri Bey, İngilizlere karşı yaptığı saldırılarda yaralandı ve başarısızlığın faturasını kendine keserek intihar etti. Tarihi kaynaklar onun piyade alayında yüksek oranda Arap askeri olmasından ve bu askerlerin savaşçı ruhlarından kaygı duyduğuna dikkat çeker. [1]
General Townshend ise Bağdat’ı işgal emrini aldı ve komutasındaki 6. Poona Tümeni(Hint Tümeni) harekete geçti fakat Selman-ı Pak Muhaberesi’ni(Cresiphon) kazanamadı ve Kut’a geri çekildi. Aslında Selman-ı Pak’ta bir kazananın olduğunu söyleyemeyiz zira ‘Sakallı’ Nurettin Paşa komutasındaki 20.000 kişilik ordu birbirinden 3 km uzaklıkta 2 savunma hattı kurmuştur ve ilk savunma hattını ele geçiren General Townshend, buradan ileri gidemeyeceğini anlamış ve Kut’a çekilmeye karar vermiştir. Tam bu sırada Nureddin Paşa da savaşı kaybettiğini düşünüyordu ve geri çekilme emri vermişti ancak İngilizlerin de geri çekildiğinin öğrenilmesi üzerine Nurettin Paşa emri geri aldı ve ‘kaçan kovalanır’ kaidesinin bir tecellisi olarak İngiliz Ordusu’nu takip kararı aldı. İngilizler, Kut’a çekilene kadar zaman zaman sıcak temas yaşandıysa da nihayetinde General Townshend, ordusuyla birlikte Kut’a sığındı ve mevzilerini güçlendirmeye başladı. Buna karşılık Nurettin Paşa da Kut’u kuşatma kararı aldı ve kuşatma için bölgenin coğrafi özelliklerini de kullanarak etkili bir siper hattı oluşturdu. General Townshend, büyük miktarda cephaneye, iki aylık tam er azığına sahipti ve Basra’ya gelecek olan destek kuvvetleri de düşünerek böyle bir karar almıştı.
Kûtu’l-Amâre: Savaş sırasında savunma hatları haritası
Savaşta Son Perde
23 Aralık’ta 25.000 Türk askeri Kûtu’l-Amâre şehrini kuşattı. Şehri ele geçirmek için çeşitli taarruzlar düzenlendiyse de bunlar İngiliz Ordusu tarafından püskürtüldü. Buna karşılık İngilizler Kut’taki kuşatmayı kırmak ve General Townshend komutasındaki orduyu kurtarmak üzere General Aylmer komutasındaki Tigris (Dicle) Kolordusunu harekete geçirdiler fakat o da başarılı olamadı ve geri çekildi.
Bu gelişmeler yaşanırken Türk Ordusu’nun yönetim kademesinde önemli bir değişiklik oldu ve Sakallı Nurettin Paşa’nın yerine Enver Paşa’nın amcası Albay Halil Bey getirildi. Halil Paşa, bu zaferin bir nişanesi olarak Cumhuriyet Devri’nde ‘Kut’ soyadını alacaktır.
1916 ilk aylarında İngilizler yine çeşitli kurtarma girişimleriyle kuşatmayı kırmaya denediler fakat Türk Ordusu’nun kurmuş olduğu savunma hatları ve Türklerin karşı saldırıları İngilizleri daha da yıprattı. Zira etkili bir hava ve topçu desteği olmadan Türk ordusunun büyük bir ihtimamla kurduğu böylesine güçlü bir tahkimatı yarmaları mümkün değildi.
Mevcut kuvvetlerle karadan yapacağı taarruzlarla kuşatmayı kıramayacağını anlayan İngilizler bu sefer de İngiliz Hava Kuvvetleri aracılığıyla General Townshend’e ikmal yapmayı ve direncini arttırarak zaman kazanmayı düşündüler. Bu, tarihteki ilk hava ikmal denemesidir. Ancak hava ikmali Türk uçaksavarlarının ateşi ve savaş uçaklarını sebebiyle riskliydi(örneğin Cebel Bataryasında görevli Gümüşhaneli Osman oğlu Mehmet isimli bir asker İngiliz uçağını vurarak düşürmüştür). Bazı pilotların da ikmal malzemelerini yanlışlıkla Türk mevzilerine bırakması işleri İngilizler için daha da zor bir duruma soktu. [2]
Kûtu’l Amâre’de İngiliz savaş uçağını tüfeğiyle düşüren Gümüşhaneli Osman oğlu Mehmet
Hava ikmalinin de beklenilen sonucu vermemesi üzerine İngilizler, bu kez de Dicle Nehri üzerinden erzak yüklü Julnar gemisiyle kuşatma altındaki orduya yardım götürerek ordunun direncini arttırmayı ve destek kuvvetlere zaman kazandırmayı denediler ancak Türk gözcülerinin fark etmesi üzerine gemiye ateş açılarak kaptan öldürüldü, mürettebat esir alındı, gemiye ve erzağa el koyuldu.
İngilizler Teslim Oluyor
Beklenilen yardımın gelmemesi, karşı karşıya oldukları sağlam kuşatma ve direnme sınırının son noktasına gelmeleri sebebiyle -Öyle ki açlıktan ölen askerler vardı ve Sih askerler de at eti yemeği reddediyordu!- General Townshend ve beraberindeki 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte 29 Nisan 1916’da Halil(Kut) Paşa’ya teslim olduğunu bildirdi.
Açlıktan neredeyse ölmek üzere olan İngiliz ordusu mensubu Sih(Hintli) askerler
Townshend’in teslim olan 6. (Poona) Tümen’i, 1781’de Yorktown ile 1942’de Singapur’da teslim olan İngiliz Kraliyet kuvvetleri arasındaki en büyük kuvvetti.[3 ] İngiliz tarihçisi James Morris, bu olayı “Britanya (İngiltere) askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi” olarak tanımlamıştır. Bu yenilgi İngiliz kamuoyunda bomba etkisi yapmıştır ve bunun bir sonucu olarak General Lake ve General Gorringe İngiliz ordusundaki görevlerinden alınmış ve yerlerine General Maude getirilmiştir. İngiltere, savaşın neden kaybedildiğini soruşturmak üzere Mezopotamya komisyonu oluşturmuş ve hezimeti çeşitli yönlerden ele alan bir rapor hazırlanmıştır.[4]
Unut(tur)ulmak İstenen Zafer
Aslında Kûtu’l-Amâre Zaferi’nin asıl etkisi Osmanlı’nın kazanmasından çok İngiltere’nin böylesine bir hezimet yaşamış olmasıdır. Tarihçi Mustafa Armağan’a göre, İngilizler savaşın ortasında utanç verici bir şekilde armut gibi teslim olmuşlardı. Çanakkale’deki mağlubiyetin şokunu henüz atlatamamış olan İngilizler Kûtu’l-Amâre’de karşılaşılan bu elim tablo sebebiyle tam anlamıyla bir ‘déjà vu’ yaşamışlardır. Normal olarak İngilizler bu hezimeti unutmaya ve ‘önümüzdeki maçlara bakalım’ demeye çalışmışlardır. Ancak garip bir şekilde kazanan taraf olmamıza rağmen birileri bu zaferden rahatsız olmuş ve onu hasıraltı etmeye çalışmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse bunu başarmışlardır da. 1931 yılında liseler için yazdırılan “Tarih” kitaplarının 3. cildinde Kutü’l-Amare zaferi üç satırda geçiştirilir, YÖK’ün tam 8 akademisyene yazdırdığı(!) “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1/1” (1989) adlı kitaptaysa ister inanın ister inanmayın beş (5) kelimelik değeri yoktur Kut zaferinin. “Tarih III” (1931) adlı kitapta da zaten “…3000 silahlı Türk, 12000 kişilik bir İngiliz kuvvetini esir aldı” denilmekte, zaferin kahramanına karşı görülmemiş bir kelime cimriliği yapılmaktadır. [5]
İngilizlerin Kûtu’l-Amâre’deki mağlubiyetine dair bir Alman karikatürü. Altta: Aslan terbiyecisi olarak ‘Avrupa’nın hasta adamı’ yazıyor.
Kûtu’l-Amâre Zaferi 1952 yılına kadar Türkiye’de bir bayram olarak kutlanıyordu fakat bu tarihten sonra gizli bir elin bu göğüs kabartan zaferi toplumsal hafızadan silmek istediği aşikâr hale gelmiştir. Kimilerine göre ise bizim için büyük olan bu zafer, NATO müttefikimiz olan İngiltere’nin bu büyük acısının artık unutulması gerektiği için tarihin tozlu raflarına kaldırılmak istendiğidir. Kûtu’l-Amâre Zaferi’nin 100. yılı olmasa kuvvetle muhtemel yine ona karşı bir kadir bilmezlik, nankörlük yapılacaktı.
Üzerinde yaşadığımız bu aziz vatan bir dakika bile boş bırakmaya, gaflet uykusuna dalmaya gelmez anında elimizden kayar ve gider. Uyanık, şuurlu ve basiretli olmak bizim için zaruridir. Ne kazandığımız zaferleri ne de aldığımız mağlubiyetleri asla ama asla unutmayacağız. Unutmayacağız ki geleceğimizi şekillendirirken geçmişimizden güç ve ilham alabilelim. Zafer de bizim, sefer de bizim. Hepsiyle övünç duyuyoruz. Viyana kapılarından döndüysek Viyana’yı unuttuk mu yani? Irak Cephesi’nde başarılı olmadıysak Kûtu’l-Amâre’yi silelim mi tarih kitaplarından? Bazı akl-ı evveller böyle söylüyor; Irak Cephesi’ni kaybettik Kûtu’l-Amâre’yi neden kutluyoruz? Tamam o zaman, İtilâf Devletleri 13 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı’ndan geçip İstanbul’u işgal ettiğine göre Çanakkale Zaferi’ni de kutlamayalım, olur mu? Hatta İstanbul işgal edildiği için İstanbul’un Fethi’ni de kutlamayalım. Tüm mesele olaylara bir İngiliz gibi mi yoksa bir Türk gibi mi baktığınızla alâkalı. Sözlerimizi Muzaffer 6. Ordu Komutanı Halil Paşa’nın, askerlerine yayınladığı mesajla bitirelim:
“Arslanlar! Bütün Osmanlılara şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kût’ta 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.”
Mücahid Keskinoğlu
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1-Ericson, Edward J.; Adım Adım Zafere Giden Yol: Kûtu’l-Amâre, Derin Tarih 49. Sayı, Nisan 2016, ss.74.
2-Ibid., s. 85.
3-Ibid.
4-Hanioğlu, Şükrü; İngiltere Yenilgiyi Nasıl Soruşturdu?, Derin Tarih 49. Sayı, Nisan 2016, ss. 94.
5-http://www.mustafaarmagan.com.tr/kutul-amare-zaferi-neden-unutturuldu/
[/vc_toggle]
Bir atasözünde der ki; bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir ülkeyi kurtarır. İnsan bazen sonda söyleyeceği sözü başta söyleyebiliyor, bu yazımdaki giriş de açıkçası öyle oldu. Balaban Hasan, bir Osmanlı askeridir. Hasan, Moena köyü ve Türk kültürü bağlantısına baktığımızda atasözü gözümüzde canlanacaktır.
Balaban Hasan
Hasan, Osmanlı padişahı IV. Mehmet ve meşhur sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa döneminde yaşamış bir yeniçeridir. Akranlarına göre iriyarı ve mücadeleci olan Hasan’a yırtıcı bir kuş türü olan Balaban lakabı takılmıştır ve o artık Balaban Hasan’dır. Orduda çok önemli görevlerde bulunan Balaban Hasan, bildiği yabancı diller ve yeteneğiyle aynı zamanda bir istihbaratçı ve casustur. II. Viyana Kuşatması sürecinde de büyük mücadeleler ortaya koyan Balaban, kuşatma sonrası yaralanmış ve onu İtalya’ya bağlı Moenalı köylüler bulmuş, köye taşımıştır. Tedavisini yapan ve iyileştiren Moenalılar, Balaban’ı ve kültürünü tanıdıkça sevmiş ve ona El Turco demişlerdir. Artık Moena’da yaşayan Balaban burada evlenmiş ve hayatını burada kurmuştur. Yaşantısıyla ve geleneklerine olan bağlılığıyla halk tarafından saygıyla ve sevgiyle karşılanmıştır. Ancak Balaban Hasan’a duyulan esas saygı sebebi ve onun adını bugüne taşıyan sebep başkadır.
Türk köyü Monena’nın haritadaki konumu
Bugün İtalya-Avusturya sınırında Tarento bölgesinde yer alan İtalyan köyü Moena, o dönemde Alman derebeylerinin tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Halkın malları yağmalanmış, halk haraca bağlanmış ve baskıya maruz kalmıştır. Bağımsızlığı ve özgürlüğü tarih boyunca ilke edinmiş her Türk gibi Balaban bu duruma sessiz kalamamıştır. Moenalıları savunma, taarruz gibi derebeylere karşı kullanılacak birçok konuda teşkilatlandırmıştır. Balaban’ın yani El Turco’nun öncülüğünde büyük bir mücadele ortaya koyan Moena halkı derebeyleri bozguna uğratmış ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Moenalılar, Balaban Hasan’ı baştacı yapmışlardır.
Balaban Hasan öyle bir iz bırakmıştır ki, asırlar sonra, günümüzde dahi Moena’da her yıl Türk Festivali düzenlenmektedir. Nitekim Moena, Rione Turchia (Türk Bölgesi) adı ile anılmaktadır. Her yıl Ağustos ayında düzenlenen festivalde Moena sokakları Türk bayraklarıyla donatılmaktadır. Moena halkı, festivali, Osmanlı giyim kuşamıyla düzenlemektedir. 2017 yılı Ağustos ayında düzenlenen festivale İstanbul Sancaktepe Belediyesi Mehter Takımı da eşlik etmiş ve Mehteran büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Festivale katılan Milano Başkonsolosu Hami Aksoy: “Moena, İtalya’nın kuzeyinde küçük bir kasaba. En büyük özelliği de Türk kasabası olarak anılması. Bu festival sırasında İtalyanlar yeniçeri kıyafetleri giyiyor, İtalyan hanımları, Osmanlı hanımefendileri gibi giyiniyor, Türk yemekleri yapılıyor, Türk bayrakları evlere asılıyor ve adeta Moena bir Türk köyüne dönüşüyor. Bu sene biz de burada çok kuvvetli bir şekilde temsil ediliyoruz. Bir Mehter takımımız burada. Ayrıca bir folklor gösterisi de yapılacak. Bunun, Türkiye’nin İtalya’daki tanıtımı açısından önemli olduğuna inanıyorum.” açıklamasında bulunmuştur.
Moena meydanında Türk askeri Balaban Hasan’ı temsil eden sakallı, sarıklı bir büst ve büstün altında hilalli bir çeşme bulunmaktadır. Moena’da yaşayan nüfus 3 bin civarı olmakla birlikte, yaz mevsiminde kişi sayısı 20 bin civarına ulaşmaktadır. Aynı zamanda bir kayak merkezi olan Moena, kış turizmi bölgesidir. Her yıl düzenlen Türk Festivali ve burada yapılan etkinlikler de köyün ilgi çekmesinde etkili olmuştur.
Balaban Hasan; yaşantısı, gelenekleri ve töresiyle kendini Moenalılara sevdirmiş ve burada esas sevilen onun duruşuyla birlikte Türk kültürü olmuştur. Özüne sahip çıkarak, milli benliğini koruyan, tek bir Türk dahi olsa asırlar sonrasına nasıl etkiler bıraktığını Balaban Hasan’da görmekteyiz. Her daim bağımsızlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan Türk milletinin ruhu, bu kez de Balaban ile İtalya’da ortaya çıkmıştır. Kültürü, başta belirtmiş olduğum atasözündeki çiviye benzetiyorum. Bir çivi sadece bir nalı değil bir ülkeyi kurtarabiliyor. Sahip çıkılan ve gelişen bir kültür de aynı derece etkili olacaktır. Bu yazım, ilgili yerlere ulaşır mı bilmem ama burada yani Moena’da bir Türkçe kursu açmak çok büyük bir hizmet olurdu. Birçok yazıda Moena; İtalya’da bir Türk köyü olarak geçmektedir. Ancak bence Moena; Türk’çe yaşayan bir İtalyan köyü…
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Ali Baykan, Orhan Yeniaras’ın El Turco Adlı Eserinde Türk – İtalyan Dayanışmasının Günümüze Yansımaları, 16.09.2019.
Çağrı Saçaralp, İtalya’da Türklerin yaşamadığı Türk köyü: Moena, 30.12.2018, https://www.gzt.com/dunya-politika/italyada-turklerin-yasamadigi-turk-koyu-moena-2932090.
NTV, İtalya’da 3 asırlık Türk Festivali, 20.08.2017, https://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/italyada-3-asirlik-turk-festivali,fcPv2yMUZUOr2J13-45h7A/2nyp9de2hkWdbgZXvmxgMQ.
Yaklaşık 500 yıl Osmanlı Devleti’nin egemenliğinden olan Karadağ, Adriyatik Denizi’ndeki konumuyla dikkat çekiyor. 2006’da bağımsızlığını kazanarak dünyanın en genç ülkeleri arasına girdi. Rusya’nın ‘nüfuz bölgesi’ bölgesi olmasına rağmen Karadağ emin adımlarla Batı odaklı politikalar yürüttü.
Karadağ Hakkında Bilgi
1.) Yugoslavya dağıldıktan sonra geriye kalan iki cumhuriyet Sırbıstan ve Karadağ, kendilerini Yugoslavya’nın mirasçıcı olarak tanımlayarak 1992 yılında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni duyurdular.
2.) Bu durum BM tarafından reddedilince 2002’de bir anlaşma imzaladılar ve bir yıl sonra Sırbistan-Karadağ adı altında birleştiler.
3.) Bu anlaşmanın en önemli noktası her iki federal devletten birinin kendi isteğiyle bağımsız olabileceği maddesiydi. Birleşen ülkenin ömrü 3 yıl sürdü. Karadağ, 21 Mayıs 2006’da düzenlenen referandumunda % 55,5 ile bağımsızlığını ilan etti.,
4.) Bağımsızlık sonrası Sırbıstan’ın denizle olan bağlantısını ortadan kaldıran Karadağ’ın başkenti Podgoritsa. 631.219 nüfusa sahip olan ülke, 13.812 km2’lik yüzölçümü ile Avrupa’nın en küçük ülkelerinden.
5.) GSYİH 5,4 milyar dolar olan ülkede kişi başına düşen GSYH 8.681 dolar.
6.) Karadağ nüfusunun yüzde 45’i Karadağlı, yüzde 28’ı Sırp, yüzde 8,65’i Boşnak. Geriye kalanlar Arnavut, Hırvat ve Romanlardan oluşuyor.
7.) Yüzde 72,07’si Ortodoks ve %3,44’ü Katolik Hristiyan olan ülkede Müslümanların oranı yüzde 20 civarında.
8.) Bağımsızlıktan iki yıl sonra AB’ye üyelik başvurusu yapan, 4 yıl sonra da Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü alan Karadağ, henüz AB’ye üye değil ancak AB’nin ilk genişlemesinde birliğe üye olacağı düşünülüyor.
9.) 2 bin kişilik asker sayısına sahip Karadağ, Rusya’nın tepkisine rağmen 5 Haziran 2017 tarihinde NATO’nun 29. üyesi oldu. Böylece Adriyatik Denizi tamamen NATO üyesi ülkelerin kontrolüne girdi.
10.) Neredeyse 30 yıldır Karadağ siyasetinde yer alan şu anki Cumhurbaşkanı Milo Dukanovi, Rus karşıtı politikasıyla ülkesinin AB’ye yakınlaştırılmasının mimarı.
Milo Dukanovi
11.) Türkiye, Karadağ’ın bağımsızlığını hızlı bir şekilde (7. tanıyan) tanıyan ülkelerden. Türk Dışişleri, Karadağ nüfusunun yüzde 17’sini oluşturan Boşnaklar, Karadağlı Müslümanlar ve Arnavutların ülkemize göç eden akraba mevcudiyeti nedeniyle Türkiye’yi Karadağ’ın en önemli diyaspora ülkelerinden biri olarak tanımlıyor.
15 Ekim 1894’de Rus Çarlığı’na bağlı Ukrayna’da doğan Şaret, 1906 yılında ailesiyle birlikte Osmanlı’ya bağlı Filistin’e göç etti. 1910’a değin Kudüs’ün yaklaşık 10 kilometre kuzeyinde bulunan Ramallah şehrinde yaşadı. Sonrasında ailesiyle birlikte Yafa’ya taşındı ve Şaret ailesi, Tel Aviv’in kurucu ailelerinden biri oldu.
Herzliya İbrani Lisesi’nden mezun oldu ve bir süre konservatuar eğitimi aldı. Daha sonra hukuk eğitimi almak için David Ben-Gurion ve Yitzhak Ben-Zvi’nin de diplomasını aldığı İstanbul Üniversitesi’ne kaydoldu. Ancak 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle bu eğitimi kısa sürdü. Orduya alındı ve üsteğmen rütbesiyle tercümanlık yaptı.
Kimi kaynaklar, kendisinin Çanakkale cephesinde görev yaptığını ve yaralandığını iddia etmektedir. 1922’de Tzipora Meirov ile evlendi. Bu evliliğinden iki kızı ve bir oğlu oldu.
Savaş bittikten sonra, Yishuv Temsilciler Meclisi’ne girdi ve Araplardan satın alınan araziler üzerinde çalıştı. Bir süre mecliste görev yaptıktan sonra sosyalist eğilimli Mapai partisine kaydoldu. 1922’de Londra Ekonomi Okulu’na gitti ve burada gelecekte İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak Haim Weizmann ile tanıştı. Eğitimini tamamladıktan sonra 1925-1931 yılları arasında Davar gazetesinde yazılar yayımlamaya başladı. 1931 yılında İsrail’e döndü ve Yahudi Ajansı’nın siyasi departman sekreterliğini üstlendi. Ajansın müdürü Haim Arlosoroff’un 1933’de suikasta kurban gitmesinin ardından Yahudi Ajansı’nın müdürlüğünü üstlendi. Avrupa’da yükselen Yahudi karşıtlığından dolayı özellikle Polonya ve Almanya’da yaşayan Yahudilerin İsrail’e yönelik iskanını organize etmeye çalıştı. 2. Dünya Savaşı esnasında Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne savaş açması sonrası, Stalin’in kararıyla Polonya’nın doğusunda yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı İran’a göç ettirildi. Bu olayın ardından Şaret, Tahran’a giderek buraya yerleştirilen Yahudilerin Filistin’e göç etmesini istedi. Kademeli olarak bir kısmının Filisin’e yerleştirilmesinde önemli rol oynadı. Ardından Macar Yahudilerinin temsilcisi Joel Brand ile Budapeşte’de görüştü. İç politikada Ben-Gurion’un sıkı müttefikiydi ve silahlı eylem yürüten Irgun örgütü ile mesafeliydi. Şaret’e göre, terör eylemleri Yahudilerin İsrail’deki varlığına gölge düşürüyordu. İsrail’in kuruluşuna değin bu örgütle dolaylı yoldan mücadele halinde oldu.
İsrail’in bağımsızlık bildirgesini imzalayan heyetin içerisinde yer aldı ve 1948’de gerçekleşen Arap-İsrail Savaşı esnasında Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Mısır ile yürütülen savaşta General Yigal Allon’un Mısır’daki İngiliz üslerini ele geçirmeye dair fikrini reddetti ve İngiltere ile bağımsızlık sürecinde iyi geçinilmesi gerektiğini savundu. ABD Başkanı Truman’ın savaşa müdahil olmasıyla 1 Ocak 1949’da İsrail ordusu Sina’dan çekildi. 1949’da yapılan seçimler sonrası yeniden dışişleri bakanlığı görevine geldi. Bakanlığı döneminde Lübnan ile önemli bir mütakere imzalandı. Diğer Arap devletleri ile görüşmeler gerçekleştirildi ve İsrail’in uluslararası statüde tanınması için çaba harcandı. 1952’de Vatikan’ı ziyaret etti. 26 Ocak 1954’de başbakanlık görevine geldi. Sınır devletlerle barış ortamının korunmasını savundu. 1956’da Süveyş Krizi’nin yaşanmasında İsrail ordusunun parmağı olabileceğinden şüphelenerek ordu içerisinde tasfiyeye gitmek istediyse de başarılı olamadı.
Moşe Şaret ve Ben-Gurion
İsrail’in İkinci Başbakanı Oldu
26 Ocak 1954’de Ben-Gurion’un siyasetten emekli olmasıyla başbakanlık görevine geldi. Başbakanlığı döneminde ağırlıklı olarak Arap devletleriyle ile olan ilişkiler üzerinde durdu. Bu dönemde Mısır’da monarşinin devrilmesi ve anti-Siyonist Hür Subaylar Hareketi’nin iktidara gelmesi İsrail ordusunu telaşlandırdı. İsrail’in istihbarat örgütü olan Mossad, Hür Subaylar Hareketi’nin lideri Cemal Abdülnasır’a gözdağı vermek amacıyla İskenderiye ve Kahire’de sabotaj eylemi yapmak üzere istihbarat elemanları görevlendirdi. Temmuz 1954’de eylem pratiğe döküldü ve iki şehirde bombalı saldırılar gerçekleşti. Sinemalar ve İskenderiye’deki Amerikan Kütüphanesi hedef alındı. Saldırıyı gerçekleştiren 13 kişi tutuklandı ve işkenceye maruz kaldı. Kendi söylemlerine göre, hükümet ve Moşe Şaret bu saldırı hakkında bilgilendirilmemişti. Sabotaj faaliyetlerinin diğer Arap devletlerinde de yapılacağı açığa çıktı ve Şaret bu hususta Çalışma Bakanı Golda Meir’den yardım istedi. Savunma Bakanı Pinchas Lavon ve Askeri İstihbarat Başbakanı Binyamin Gibli bu saldırıdan birbirlerini sorumlu tuttu. Başbakanlık, Yüksek Mahkeme ve Genelkurmay Başkanı’nın liderliğinde bir kamu soruşturması açılmasını istedi. Soruşturmanın açılması üzerine Pinchas Lavon’un istifası istendi. Lavon da isteğe uyarak görevinden istifa etti. Bu kriz, “Lavon Olayı” olarak isimlendirilmektedir. Moşe Şaret, patlamalara ilişkin olarak Cemal Abdülnasır’dan özür dilemiş ve af talep etmişse de eylemi gerçekleştiren istihbarat elemanları Mısır’da idam edilmiştir.
Moşe Şaret, her ne kadar başbakanlığı döneminde pasif ve barışçıl bir politika izlemeye çalıştıysa da muhalefetin ve ordunun büyük baskısıyla karşılaştı. Hem İsrail hem de çevre ülkelerde gerçekleşen can kayıplarından endişe duyuyordu. Avrupa devletlerinin ve silah tüccarlarının Ortadoğu’daki politikalara müdahil olmasından rahatsızdı. İngiltere ile olan ilişkileri kuvvetli olmasına rağmen bağımsızlıktan sonra İngiltere’ye yönelik de taviz verilmemesi düşüncesindeydi.
Dışişleri Bakanlığı Sonrası Siyasetten Emekli Oldu
Kasım 1955’de, Ben-Gurion siyasete döndü ve başbakanlığa aday oldu. Şaret de yeni kurulan kabinede yeniden Dışişleri Bakanlığı görevine geldi. Dışişleri Bakanlığı sürecinde Nasır’la ilişkileri iyi tutmaya çalıştı fakat Nasır, İsrail’e olan tavrını daha sertleştirdi. Bu gelişmeler neticesinde başbakan Ben-Gurion, Şaret’i görevden alarak yerine Golda Meir’in geçmesini önerdi. Kabine bu öneriyi onayladıysa da merkez komitesinin 75 üyesi çekimser oy kullandı. Suriye hükümetinin de İsrail’e yönelik sert tavır almasıyla Moşe Şaret, 18 Haziran 1956’da görevinden istifa etti ve emekli oldu. Siyaset sonrası yaşamında Dünya Siyonist Örgütü ve Yahudi Ajansı başkanlıkları görevinde bulundu. 7 Temmuz 1965 tarihinde, 70 yaşında Kudüs’te yaşamını yitirdi.
Ölümünden sonra, birçok cadde ve kuruma ismi verildi. 1978’de oğlu tarafından günlükleri yayınlandı ve İsrail siyasi tarihi için önemli bir kaynak oldu. 2007 yılında, anısını korumak için Moşe Şaret Derneği kuruldu. 1988 yılından beri de, 20 İsrail şekelinin üstünde resmi bulunmaktadır.
Koronavirüsü ilk defa Çin’in doğu kısmında yer alan Wuhan şehrinde ortaya çıkmış ve oradan da neredeyse tüm dünyaya yayılmıştır. Çin’de başlayıp dünyaya musallat olan bu pandemi boyutundaki salgının ne hikmetse Çin’de neredeyse sona erdiğini düşünmek, belki de kulaklarımıza pek de mantıklı gelmeyecektir. Fakat gerek Çin’in Dünya Sağlık Örgütü’ne sunduğu raporları ve istatistikleri, gerekse Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin hakkında yaptığı açıklamalar beraberinde soru işaretlerini getirir cinstendir. Bu yazımızda, Çin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün salgının belirmesi ve yayılmasından sonraki tutumlarını inceleyeceğiz. Gerek Çin’in Dünya Sağlık Örgütü ile olan ilişkisine, gerekse Çin’in Dünya Sağlık Örgütü ile olan sistematik politikalarına değineceğiz.
Virüsün Şaibeli Ortaya Çıkışı
Koronavirüsünün ilk uyarıcılarından biri 34 yaşındaki Çinli doktor Li Wenliang 6 Şubat 2020 tarihinde hayatını kaybetmişti. Doktor Li Wenliang, Aralık 2019 tarihinde sosyal medya aracılığı ile yeni bir virüs hakkında çarpıcı ve uyarı mahiyetinde bilgiler vermişti. Fakat doktor Li Wenliang ölümünden önce Çin otoriteleri tarafından pek çok susturulmaya çalışılmıştır. Çin hükümeti tarafından halkı paniğe sürükleyen eylemlerden ve sosyal düzeni ciddi şekilde rahatsız etmekle suçlanan doktor Li Wenliang, Çin hükümeti tarafından bir özür metnini yazmaya bile zorlanılmıştır. 30 Aralık 2019 tarihinde doktor Li Wenliang’ın yeni bir virüs salgınından bahsetmesiyle birlikte bu durum uluslararası toplumda ciddi bir infial yaratmıştır. Doktor Li Wenliang’ın bu uyarı mahiyetindeki açıklamalarından sonra Çin, karşılaştığı ulusal ve özellikle uluslararası baskı sonrası Dünya Sağlık Örgütü’ne bir rapor sunmuştur.
Li Wenliang
Fakat 31 Aralık 2019 tarihinde sunulan bu raporda sadece Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve kökeni bilinmeyen pnömoni vakaları zikredilmiştir. Yani doktor Li Wenliang bu uyarıyı yapmasaydı belki de Çin bu vakalardan bahsetmeyebilirdi bile. Doktor Li Wenliang ilerleyen zaman diliminde, Ocak 2020 tarihinde virüse yakalandığını ilan etmişti. 6 Şubat 2020 tarihinde ise hayatını kaybetmiştir. Çinli otoriteler tarafından ölüme mahkum mu edildi ya da kasıtlı bir şekilde virüse mi mahkum edildi, bu bir muamma olarak kalacaktır.
Burada yeni bir soru ihtiva etmişti. Hayvanlardan hayvanlara bulaşan bu virüs, insanlara bulaşıyor mu? Çin bu soruya olan cevabını biliyordu fakat Çin bu açıklamayı 10 Ocak 2020 tarihinde yapmıştır. Yani Çin, 10 gün boyunca belki de tüm dünyanın hunharca aradığı cevabı bilerek gizlemiştir. 4 gün sonra, 14 Ocak 2020 tarihinde ise Dünya Sağlık Örgüt; Twitter üzerinden resmi hesabıyla şu açıklamayı yapmıştır: “Çinli yetkililer, yaptığı ön soruşturmada Wuhan’da tespit edilen ‘yeni tip Corona Virüs’ün’ insandan insana bulaştığına dair kesin bir kanıt bulamadı.”
Üstelik 20 Ocak’ta Çin’de 200 küsür vaka ve 3 ölü vardı. Çin hükümeti, tüm bu bilgilere rağmen Ocak 2020 tarihinde Çin’in yeni yıl kutlamalarını 40.000 insanla, kapalı bir alanda kutlamıştır. Yani Çin, Aralık 2019 tarihinde yeni bir virüsün ortaya çıkmasından haberdar edildikten sonra ve 10 Ocak 2020 tarihinde ise virüsün insandan insana geçtiğini bildiği halde kapalı bir alanda 40.000 kişiyle yeni yıl kutlamalarını yapmıştır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Çin ile Olan İlişkisi
Tüm bu olaylara rağmen Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Çin hakkında övgüyle bahsetmiştir. Peki Dünya Sağlık Örgütü, virüsü dünyaya yaymalarına rağmen, Çin hakkında neden bu kadar pozitif bir tutum sergilemektedir? Bu sorunun cevabı belki de Çin’in Dünya Sağlık Örgütü üzerindeki nüfusu ve etkisinde saklıdır. Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Etiyopya’da doğmuştur. Etiyopya ise Çin için son zamanlarda pek önemli bir yatırım üssü haline gelmiştir. Ayrıca Çinli diplomatlar, uluslararası platform ve kuruluşlarda Tedros Adhanom Ghebreyesus’un genel direktörlüğü için çeşitli kampanyalar başlatmışlardı. Yani Çin yumuşak gücünü kullanıp, kendi menfaatlerine yakın olan bir adı genel direktörlüğe alenen getirmiştir. Üstelik bu şahıs göreve gelir gelmez Zimbabve’nin eski devlet başkanı Robert Mugabe’yi, ki kendisi bir diktatör idi, Dünya Sağlık Örgütü iyi niyet elçisi olarak atamıştır. Sağlık Örgütü gibi ciddi, önemli ve kritik bir uluslararası kuruluşa eski bir diktatörü iyi niyet elçisi olarak atamak, gerçekten beraberinde soru işaretlerini getiren bir faaliyettir. Her ne kadar artan baskılar ve tepkiler sonrası Robert Mugabe görevinden alınsa bile, bu kabul edilemez bir atamaydı. En temel ve basit bir meselede bile varlığını ve pozisyonunu sorgulattıran Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Ghebreyesus, küresel bir kriz yaratacak kapasiteye sahip olan bir pandemiyle nasıl mücadele edecek? Yoksa Ghebreyesus’un amacı sadece Çin’e yardım etmek midir? Bu noktada özellikle ABD ve AB’ye karşı bir üstünlük sağlamaya çalışan Çin, küresel yumuşak gücünü kullanarak gerek Afrika’da gerekse uluslararası örgütlere olan ağırlığını daha da büyük ölçüde hissettirmeye çalışmaktadır. Arkasına nüfus ettiği uluslararası aktörleri alan Çin bu bakımdan belki de Trump’un Çin’e uyguladığı ticaret savaşlarından daha büyük ve tahripkâr bir darbe indirmiştir.
DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ve Çin Devlet Başkanı Cinping görüşmesi.
Bu konuyla ilgili çeşitli ülkelerden yükselen ve artan eleştiriler mevcut. Mesela Japonya Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Aso Taro, Dünya Sağlık Örgütü’nün Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un istifasını isteyen seslerin giderek yükseldiğini söyledi. Japonya Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Aso, “Kısaca söylersek, DSÖ Dünya Sağlık Örgütü mü yoksa Çin Sağlık Örgütü müdür? DSÖ’nün Çin Sağlık Örgütü olarak revize edilmesiyle ilgili sesler çok fazla duyuluyor.” dedi. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump, koronavirüs salgını için kendilerine yanlış tavsiyelerde bulunduğunu öne sürdüğü Dünya Sağlık Örgütü’nü sert bir dille eleştirdi. Trump, yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü’nü, koronavirüs salgınında “Çin yanlısı bir tutum sergilemekle” suçladı. Ayrıca ABD Başkanı Trump, Dünya Sağlık Örgütü’ne sağlandığı fonu da durdurdu.
Başka bir mesele daha var ki, bu da pek düşündürücü bir husustur. Hong Kong yayın kuruluşu RTHK, Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktör Yardımcısı Bruce Aylward ile gazeteci Yvonne Tong arasında gerçekleşen bir röportaj yayınlamıştı. Gazeteci Tong, Dünya Sağlık Örgütü’nün Tayvan’ın örgüte katılmasına izin vermeyi yeniden düşünüp düşünmeyeceğini soruyor. Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktör Yardımcısı Aylward bu sorudan sonra gazeteci Tong’u duymadığını söyleyerek başka bir soruya geçmek istediğini söylemiştir. Gazeteci tekrar Aylward’a aynı soruyu sorduğunda Aylward şöyle cevap verdi: “Çin hakkında zaten konuştuk.”Aylward’ın cevabı, Çin’in Tayvan konusundaki tutumunu yansıtıyordu. Yani Tayvan’ın Çin’e bağlı bir ayrılıkçı eyalet olması durumundan bahsediyoruz. Ancak Tayvan kendisini bağımsız bir ülke olarak görüyor ve Çin’in diğer devletlere yaptığı baskılar yüzünden Tayvan çoğu ülke tarafından tanınmıyor.
Asıl sorulması gereken şudur; Çin’in adeta sözcülüğünü yapan bir Dünya Sağlık Örgütü’nün, dünyaya sağlık bakımından nasıl bir yararı olsun? Bu noktada ulus devletler, küreselleşmeye karşı daha büyük bir tavır ve tepki ortaya koyarlar mı?
Çin’in ABD ile Olan Rekabeti Nasıl Sonuçlanır?
Çin uzmanı Ties Dams, Hollanda devlet kanalı NOS’e verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:
“Çin Komünist Partisi her zaman krizleri iyi yönetmeyi başarmıştır. Çin son otuz yıldır her zaman bu türden bir kaostan kâr elde etmeyi başardı. Örneğin 2008’de mali krizi ele alın. Hızlı teşvik önlemleriyle Çin sadece kendi işini kurtarmaya çalışmıyordu. Hollanda ve Almanya, Yunanistan’a öfkeli bir şekilde baktıklarında, Çinliler şunları söyledi: Pire limanına yatırımı biz yaparız. Bunun jeopolitik değeri var. An itibariyle, korona krizinde, Çinli yatırımcılar uygun sektörlerdeki Avrupalı şirketleri devralmaya hazırlar. Sadece kendi ülkelerindeki ateşi söndürmüyorlar, krizi aynı zamanda dünya sahnesinde zemin kazanmak için kullanıyorlar.”
Ve şimdi Çin büyük ölçüde kendi ülkesinde koronavirüs krizini kontrol ettiği gibi görünüyor, üstelik diğer ülkelere yardım etmeye çalışıyor. Çinli doktorlar ekipmanlarıyla son 1 ayda dünyanın her yerinde, özellikle Avrupa’da ortaya çıktı.
Ties Dams, şöyle devam etti: “Bunun etkisini hafife almayın. Doğu Avrupa ülkelerinin insanları Çin’in şu anda en fazla yardım sağladığını düşünüyor. Durum böyle değil, ancak paylaşılan birçok fotoğraf ve video yüzünden öyle görünüyor.” (NOS, 2020)
Göründüğü gibi tehlikeyi başlatan da Çin, fakat kontrol altına alıp dünyadaki nüfusunu arttırmak isteyen de yine Çin’dir. ABD’nin uzun yıllar boyunca, sert güç kullanarak jandarmalığını yaptığı dünya, artık yumuşak güçle etkisini arttırmak isteyen Çin’in jandarmalığına mı soyunuyor?
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Godement, François (2020), “Fighting the Coronavirus Pandemic: China’s Influence at the World Health Organization”, Institut Montaigne.
Teer, Joris (2019), Xi Jinping: Europe’s New Emperor?, Are We Europe
Brands, Hal (2020), China’s Global Influence Operation Goes Way Beyond the WHO, Bloomberg Opinion
Garret, Laurie (2020), “How China’s Incompetence Endangered the World, As the deadly coronavirus began to spread, Beijing wasted the most critical resource to fight it: trust, Foreign Policy
Welke supermacht komt als winnaar uit de crisis? ‘China kan in vacuüm springen’ (2020), NOS
Wong, Tessa (2020), Why Taiwan become a problem for WHO, BBC News
Dams, Ties (2018), De nieuwe keizer: Xi Jinping, de machtigste man van China
Piri Reis; asıl adı Muhyiddin Piri Bey olan Osmanlı coğrafyacısı ve denizcisidir. 1465-75 ile 1554 yılları arasında yaşamıştır. Aslen Karamanlı olup Padişah 2. Mehmet döneminde İstanbul’a göç ettirilen ailelerdendir. Bir süre İstanbul‘da yaşamış, sonra ise Gelibolu‘ya yerleşmişlerdir. Amcası Kemal Reis ünlü denizcilerdendir.
Denizciliğe amcası Kemal Reis’in yanında başlamış ve 6 yıl kadar birlikte Akdeniz‘de korsanlık yapmışlardır. Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa civarlarında çeşitli akınlara katıldılar. Ayrıca Endülüs katliamında Padişahın emriyle İspanya ‘daki Müslümanları Afrika‘ya kaçırmışlardır.
Osmanlı Donanması Dönemi
Osmanlı Padişahları, korsanlık yapan ve denizcilik bilgileri üst seviyede olan bazı denizcilerden donanmada yararlanmıştır. Piri Reis‘te Barbaros Hayrettin Paşa‘nın yetiştirdiği ünlü Türk denizcilerdendir. Piri Reis, döneminin en büyük denizcisi olmasa da onu bu kadar ünlü yapan şey çizdiği dünya haritaları ile denizcilik hususunda dünyanın ilk rehber kitabı sayılan Kitab-ı Bahriye kitabıdır.
Döneminde Venedik donanması ile Osmanlı donanması arasında Akdeniz hakimiyeti konusundaki rekabet üst seviyededir. Piri Reis; İnebahtı, Navarin, Midilli, Rodos gibi önemli seferlere katıldı. Kitab-ı Bahriye kitabını bu seferler sırasında kazandığı tecrübeler ile meydana getirdi.
Haritalar ve Gizemi
Piri Reis‘in hazırlamış olduğu 2 adet dünya haritası vardır. Bunlardan ikincisinin kendisine ait olduğu tartışmalı olup ilk haritası ile benzeşmeyen yönlerinin bulunması bu iddiaların kaynağıdır. Çok bilinen ve günümüze sadece 1/3 ü ulaşabilen ilk çizdiği dünya haritası ise gerçekten tam anlamıyla gizemlerle doludur. O dönem bulunmayan teknoloji ile sanki uzaydan bakan bir gözle hazırlanmış olan bu dünya haritasında Arjantin kıvrımının bile doğru yönde çizilmiş olması ayrıca kutuplarda basık olan dünyamızın o dönem bilinmediği halde nasıl basık olarak kutupların çizildiği bir muammadır. Yine bu haritada o yörelerde hangi hayvanların yaşadığı da haritaya resmedilmiştir.
Piri Reis ‘in hazırlamış olduğu bu haritada şaşırtıcı olan asıl husus ise rüzgar yönleri ile özelliklerini çizdiği dairesel ızgara çizimleri ile biraz daha küçük boyutlu olan ve ne olduğu sır olan dairesel çizimler ve kırmızı saçlı bir yaratığa ait ve altına ‘’zararsızdır’’ açıklamasını düştüğü şekildir. Bu çizim Pasifikte şu an bulunmayan bir ada üzerinde olup kayıp Atlantis kıtasını düşündürmektedir. Piri Reis’e ait olan “Haritacılık ermişlerin işidir” sözü ile bu haritaları hazırlarken Hz .Süleyman ‘a atıfta bulunması ve ondan yardım aldığını ima etmesi olayın esrarengizliğini artıran bir diğer nokta olmuştur. Bu küçük dairesel ızgaraların ise enerji noktaları olup ‘’boyutlar arası geçiş noktaları ‘’olabileceği iddiaları yapılmaktadır. Bu iddialar biraz sansasyonel olup Kitab-ı Bahriye’de bu haritaları Kristof Kolomb‘un haritalarından ve korsanlık yaptığı dönemde elde ettiği ganimetler arasında bulunan denizcilere ait haritalardan yararlandığını da söylemiş olması daha kuvvetli ihtimaldir.
Nasıl çizildiği esrarengiz olsa da bu haritalar ve kitap Akdeniz‘in tüm limanlarını, kaç donanma gemisi sığabileceği, kaleler ve gizli geçitleri, kaynakları ve bunun gibi lojistik ve istihbari bilgileri ihtiva ettiği için Osmanlı Askeriyesi ve donanması için son derece önemli idi. Kitab-ı Bahriye Kanuni Sultan Süleyman’a teslim edilirken harita ise Yavuz Sultan Selim’e bizzat Piri Reis tarafından Kahire‘de teslim edilmiştir.
Kristof Kolomb‘un Amerika kıtasını keşfederken yararlandığı haritaların Mısır’daki İskenderiye kütüphanesinden alınmış olduğu ayrıca gemisinde Osmanlı ajanı bulunduğu da biliniyor. Piri Reis’in amcası ünlü denizci Kemal Reis’in gemisinde İspanyol Müslüman bir denizci kölenin (Rodrigues isimli) sonradan Kolomb’un Padişah 2.Bayezit’i keşifler nedeniyle maddi yardım talebi için ziyaret ettiği dönemlerde Osmanlı ajanı olarak Kolomb’un gemisine yerleştirdiği ve bu kişinin denizcilik ve haritacılık bilgilerinin üst düzey olduğu biliniyor. Yine Prison kardeşler namlı denizcilerin de Müslüman Türk denizciler olarak Kolomb’un gemilerinde yer aldığı bilinen hususlar. Kolomb daha sonradan Rodrigues‘in denizcilik ve astronomi bilgilerinden ve haritasından yararlandığını ancak keşfi Müslümanlara mal etmek istemediği için bunu başta söylemediğini itiraf edecektir.
Bu noktada akla gelebilecek bir soru da şu: Amerika kıtasının keşfi aslında daha mı önceydi? Kolomb‘dan çok daha önceki dönemlere ait bazı yapıların kalıntılarının Küba‘da ortaya çıkması (Türklere ait) ve yine Hz. Osman dönemi sikkelerinin Amerika‘da bulunması bu soruyu akla getiriyor. Bu kalıntılara ait belgeler Harvard Üniversitesi arşivlerinde mevcut.
Yine Amerika kıtasında Florida-Küba civarında bulunan Turks and Coikos adaları (Türk ve kayıklar) adalarının 15.16.17 yy.da korsan Türk denizcilerce Amerika ‘nın keşfinden 25 yıl evvel bulunduğu ve başkenti Grand Turk (büyük Türk ) adının batılılarca Muhteşem Türk denilen Kanuniye atıfla konulduğu sanılmaktadır. Piri Reis ‘in haritasında bu yerde kayık resminin bulunması da bu iddiayı doğrular niteliktedir. İttihat ve Terakki döneminde Enver Paşanın da bu iddiaları araştırmak için bölgeye heyet gönderdiği biliniyor. 38 adacıktan oluşan ada şu an İngiliz sömürgesi ve 25.000 nüfuslu / 430 kilometrekare yüzölçümlü. Yine M.Kemal Atatürk’ün de Piri Reis’in haritasına büyük önem verdiği ve kopyalarının hazırlanarak batılı ülkelere sunulmasını emrettiği biliniyor.
Turks and Coikos Adaları
İngiltere bu iddiaların doğru olmadığını adalardan birinin fese benzediği için bu isimle anıldığını söylese de Turk adının adaya İspanyol ve Fransız denizci haritalarında da Turk adının kullanıldığı yani Türklerin fes kullanmalarından çok daha önceki tarihli kaynaklarda da “Turk adası” olarak anılması bu iddialarını yalanlamaktadır. Küba da çok önemli bir bölgenin adı “matatorcos” yani “Türklerin öldüğü yer” manasında bir kelime. Görselde bulunan ve önceki bayrakta bulunan Osmanlı motifleri sonradan İngilizlerce kaldırılmıştır.
Harita ile Kitab-ı Bahriye’nin Hazırlandığı Yer ve Piri Reis’in Vefatı
Piri Reis amcası Kemal Reis’in ölümünden sonra yerleştiği Eceabat ta bulunan Kilit bahir kalesini adeta bir ofis gibi kullanmış ve bu eserlerini orada hazırlamıştır. Padişah ile anlaşmaları gereği keşfedilen yerlerde bulunan hazineler Piri Reis ve levendlerine ; istihbari bilgiler ,haritalar vs. ise Osmanlı devletine ait olacak idi.
80 yaşında Mısır Kaptanlığı vazifesinde iken Portekiz denizcileri ile girdiği deniz harbini kazanmış ancak bazı bölge halkının Portekizlilere desteğine kızıp yağma faaliyetinde bulununca, Portekizlerle 2. bir savaştan kaçtığı iddiaları çıkartılarak Kanuni tarafından idam ettirilmiştir. Kendisi ise gemilerin bakım gerektirdiği ve bu sefere hazır olmadığı için kaçındığını söylemiştir. Denilir ki Pargalı İbrahim Paşa ile Hürrem Sultan rekabeti de bu idam kararına etkilidir. Zira Piri Reis Pargalı İbrahim Paşa ‘nın dostudur.
Şimdi soru şu? Geçtiğimiz senelerde tam 8 yıl süreli restorasyon geçiren Kilit Bahir kalesinde Piri Reis’e ait kişisel servet veya krokileri vs. bulunmuş olabilir mi?
İslam’ın ünlü bilginlerinden İbn-i Haldun (1332-1406), asırlar önce “Devletlerinde insanlar gibi doğup, büyüyerek geliştiğini ve bir gün yaşlanarak öleceklerini” söylemiştir. Bu durum aslında değişmez evrensel yasalardan birisidir. Günümüze kadar geçen süreçte birçok devlet ve uygarlık geliştikten sonra son bulmuştur. Yaşadığımız bu dönemde Dünya’nın sahibi olduğunu düşünen ve kendisini süper güç olarak kabul eden ABD, varlığını ve gücünü sonsuza kadar sürdürebilecekmiş gibi hareket ederek doğayı ve insanlığı acımasızca istismar etmektedir.
Bugüne kadar sömürü düzenini sürdüren ülkelerin, mazlum ülkelere ve doğaya karşı işledikleri suçları kaydeden evrenin, özellikle emperyalist güç olan ABD ile hesaplaşma gününe yaklaştığı söylenebilir. Bu hesaplaşmanın günümüzde yaşadığımız koronavirüs salgınıyla başlamış olsa da, süper volkanlar içerisinde yer alan Yellowstone yanardağının patlamasıyla tam anlamıyla olacağı öngörülüyor.
Dünya ilk olarak koronavirüs ile 29 Aralık 2019’da, Çin’in Wuhan şehrindeki deniz ürünleri ve canlı hayvan satan bir markette çalışanlarda ve ziyaretçilerde ortaya çıkmasıyla tanıştı (Türkiye Tabipler Birliği, 2020). Öncelikle Çin’de yayılım gösteren ve can kayıplarına neden olan virüs, sonrasında hemen hemen ülkelerin birçoğunda vaka sayılarındaki artışa ve can kayıplarına neden oldu ve olmaya da devam etmektedir.
Fotoğraf – Deniz Ürünleri Pazarını koruyan bir görevli, New York Times.
Çin’den sonra vaka ve ölüm oranında ilk sıraya ise ABD yerleşti. Nisan ayında olduğumuz bu günler de en çok vakanın görüldüğü ve günlük olarak en çok ölümün gerçekleştiği ülke haline geldi. Vaka ve ölüm sayısının her geçen gün arttığı ülkede insanlarda panik oluşturmuş durumda. Bu nedenle tek umut olarak aşının bulunması ve bir an önce uygulanabilmesi önem taşıyor. Virüsten kurtuluşun biran önce sağlanması amacıyla birçok ülkedeki uzmanlar aşı çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca virüs nedeniyle işten çıkarılmaların ve bu nedenle kişilerin yardım taleplerinin artması diğer ülkeler gibi ABD’de ekonomik olarak sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Salgının bir süre daha bu şekilde devam etmesi durumunda ABD başta olmak üzere diğer ülkeleri nelerin beklediği bilinmiyor.
Salgının yanında birde diğer ülkelerden daha fazla ABD’yi tehdit eder durumda olan yanardağ patlaması konusu ön plana çıkıyor. ABD için Yellowstone yanardağının patlama riski koronavirüs dışında diğer riskli bir durumu oluşturmaktadır. Çünkü patlamanın gerçekleşmesi sonuçları itibariyle ABD için felaketi getirecek bir anı oluşturmaktadır.
Yellowstone yanardağının ABD haritası üzerindeki konumu.
Yellowstone yanardağının yaklaşık olarak her 600.000 yılda bir süper püskürme gerçekleştirdiği ve son süper püskürmenin üzerinden ise yaklaşık 630.000 yıl geçtiği biliniyor (Yiğitbaşıoğlu,83,2018). Patlama döneminde olması gerçeği öncelikle ABD olmak üzere tüm insanlığı tehdit ediyor. Bunun yanında Yellowstone’da o zamandan bugüne ara ara daha küçük püskürmelerin yaşanmış olduğu, 632.000 yıl önceki süper püskürmeden sonra büyüklüğü daha az olan püskürmelerden sonuncusunun 70.000 yıl önce gerçekleştiği biliniyor (Yiğitbaşıoğlu,84,2018).
Süper volkan da adı verilen büyük yanardağların patlaması bir doğal afet olduğu için öngörülebilmekte fakat engel olunamamaktadır. Yanardağın aktifleşme gerçeği belli aralıklarla gündeme gelse de en son yaşanan Yellowstone sınırında bulunan Idaho eyaletinde gerçekleşen 6,5 büyüklüğündeki deprem (ensonhaber,2020) sonucu bir daha gündeme gelmiştir. Bilim insanları bu depremin yanardağı tetiklemiş olabileceğinden ve yanardağın harekete geçebileceğinden söz ediyor. Yanardağın patlaması durumunda, tüm atmosferi kaplayan küllerin canlı yaşamını ciddi anlamda olumsuz etkileyecek bir risk taşıyacağı belirtilmektedir (Güngör,2010:114). Uzmanlar olası süper patlama sonucunda; ABD’nin büyük bir bölümünün yaşanamaz hale gelebileceğini, binlerce insanın hayatını kaybedeceğini ve tüm gezegenin kül bulutları ile çevrelenebilir olacağını öngörüyor. Bunun sonucunda Güneş’ten gelen ışınların yeryüzüne ulaşamayacağı bu nedenle birçok yaşamın son bulmasına neden olabileceği de öngörüler arasında yer alıyor.
Bu durumun dini boyutta anlam kazanması sonucu da önemli bir konu haline getirmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de birçok tabiat olayından bahsedilmektedir ve bunlardan birisi de Duhan suresidir. Türkçe’de “duman” anlamına gelen Duhan’ın, ayetlerde küresel çapta bir olaya işaret etmesi konumuz açısından önem taşımaktadır. İlgili ayetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Gökyüzünün apaçık bir duman getireceği günü gözetle. O (duman) insanları kuşatır ve elem verici bir azaptır. (İnsanlar şöyle derler:) Ey Rabbimiz! bizden azabı kaldır, biz iman ediyoruz”( el-Duhan 44/10-12).
Duhan ayetinde bahsedilen oluşacak olan duman ile ilgili yapılan en önemli iki yorum bulunmaktadır. Bunlardan konumuzla ilgili olan yorumuna bakıldığında ise sahabelerin çoğunluğunun aynı görüşte olduğu görülmektedir. Sahabelerin bu konudaki görüşleri Duhan’ın kıyametin büyük alametlerinden birisi olduğu ve Kur’an-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in söylemlerinde yer alan bu alametin küresel çapta olacak bir hadise olduğudur (Soğukoğlu, 2018: 1050). Bu konunun Yellowstone yanardağı ile olan bağlantısı ise küresel çapta bir dumanın ortaya çıkmasının ve tüm insanlığı etkilemesinin ancak süper volkan olan yanardağların patlamasıyla kaynaklanabileceği gerçeğidir. Ayrıca süper volkanlar arasında patlama döneminde olan tek yanardağ olması ve patladığında böyle bir etki yaratacak gücü taşıması nedeniyle de önemlidir. Olasılığı olan bu patlamanın sonucunda(Soğukoğlu, 2018: 1051);
Patlayacağı bölge olan Kuzey Amerika’nın en az 2/3’si yaşanamaz hale gelecek,
Yüksek dereceli ısı ve saatte yüzlerce km hızla giden volkanik mikro kül binlerce km uzaklığa kadar ulaşacak,
Patlamadan ortaya çıkan volkanik kül ve gazlar stratosfer tabakasına ulaşacak ve buradaki yatay rüzgârlar sebebiyle tüm dünyayı saracak,
Atmosferdeki sülfür gazının çokluğu sebebiyle Güneş bir süre yeryüzünü daha az ısıtacaktır.
Bu durum hem ABD’nin yarısından fazlasındaki bölgede yaşamın sonu olacak hem de tüm gökyüzünü kaplayacak olan dumanla birlikte güneş ışınlarının Dünya’ya daha az gelecek olmasından kaynaklı tüm insanlık ve yaşam için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Virüsle mücadele edilen bu dönemde Yellowstone’da yaşanacak olan patlamanın ABD’nin sonunu getireceği bilim insanları ve din bilimciler tarafından da öngörülmektedir. Kendisini Dünya’nın tek hâkimi olarak gören emperyalist güç ABD kendi sonunun geldiğinden habersiz midir? Bilinmez.
Güngör, Yıldırım, Dünya’yı Etkileyen Önemli Afetler ve Alınan Dersler, İstanbul Üniversitesi Acil Yardım ve Afet Yönetimi Lisans Tamamlama Programı,2010.
Soğukoğlu, Fehmi, Ahmet Soğukoğlu, Kur’an’ın Bilimsel Yorumuna Bir Katkı Denemesi: Duhan Ayeti (Duhan 44/10) ve Kaldera Patlaması, İKSAD 2. Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi, 2018.