‘Ermeni Soykırımı’ Gerçekleri ve Osmanlı’da Ermeniler

1. Dünya Savaşı sıralarında Anadolu’da yaşayan Osmanlı vatandaşı Ermeniler, ayrı bir devlet vaadi ile özellikle Rusya ve İngiltere tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaya teşvik edildiler.

Osmanlı Devleti 15 Nisan 1915 tarihinde Van’da ve ilerleyen tarihlerde çeşitli şehirlerde çıkan ayaklanmalar üzerine 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskân Kanunu’nu çıkarmak zorunda kaldı. Bu kanunla ordunun ve bölge halkının güvenliği için Ermeniler ülkenin güvenli bölgeleri olan Suriye ve Irak sınırına göç ettirildiler.

Ermenilerin iaşesi ve güvenliği için Osmanlı Devleti savaşta olmasına karşın büyük harcamalar yaptı. Ancak çok az sayıda Ermeni, salgın hastalıklar ve göç sırasında yapılan hırsızlık saldırıları sonucu hayatını kaybetti. Saldırganlar ve göç sırasında ihmali görülen görevliler yakalanarak mahkemelerde yargılandı ve cezalandırıldılar.

Sorunun Ortaya Çıkışı

Rusya İmparatorluğu dönemlerinde sıcak denizlere inme hayaliyle Ermenileri kışkırtma düşüncesi ortaya çıktı. 1860’larda Ermeni yardım dernekleri adı altında ilk örgütlenme başladı. Ermeni ayaklanmalarını örgütlemek amacıyla 1887’de İsviçre’de Hınçak Cemiyeti ve 1889’da Rusya’da Taşnak Ermeni Cemiyeti kuruldu.

İlk İsyan

Rumi 1293 yılında gerçekleştiği için “93 Harbi” olarak bildiğimiz büyük Osmanlı – Rus Savaşı 1877-1878 yıllarında gerçekleşmiş ve 1860’tan beri Rus kışkırtmasında olan Ermeniler bu savaşta Rus ordusu ile birlikte hareket etmiştir. Rusya, Doğu Anadolu’daki Ermenileri bir devlet kurmaları yönünde kışkırtmıştır. 93 Harbi sonrası imzalanan Yeşilköy(Ayastefanos) Anlaşması’nın 16. Berlin Antlaşması’nın 61. maddelerinde yer alan “Doğu Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde ıslahat yapılacaktır.” ifadesiyle Ermeni meselesi uluslararası anlaşmalara girmiştir.

Nüfus Sahtecilikleri

Berlin Kongresi’ne Ermeni Kilisesi de bir heyet göndermişti. Heyet, kongreye; Erzurum, Van ve Diyarbakır’da 1.330.000 Ermeni yaşadığına, buna karşılık 729.000 Türk olduğuna dair bir belge verdi. Bu bölgede Bağımsız Ermeni Eyaleti kurulmasını talep ettiler. Ancak Nisan 1878’de İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na getirilen Robert Gascoyne-Cecil (Lord Salisbury) bu belgelerin sahteliğini ortaya koydu ve Ermeni istekleri kabul görmemiştir.

Tehcir Haritası, 1915

Bu tarihten yaklaşık yirmi yıl sonrasına ait nüfus belgeleri ise bu sahteciliği ortaya koymaktadır. 1914 yılında Fransa’da yayınlanan Sarı Kitap (Livre Jaune)’ta 1893-1897 yıllarında Anadolu’da yaşan Müslüman, Rum ve Ermeni nüfus ortaya koyulmuştur. Bu belgeye göre 1897’de bütün Anadolu’da toplam Ermeni nüfusu 1.100.000 kadardır. 1878’deki üç ilimizdeki Ermeni nüfus iddiası ise 1.330.000 idi. 1897 yılındaki belgede ise bu üç ildeki rakam 294.000 kadardır. Aynı anda bu üç ildeki Müslüman nüfus ise 1 milyondan fazladır. Bu Müslüman nüfusun çoğunluğu Türk olmakla birlikte Kürtleri ve Arapları da içermektedir.

1893-1897 yılları arasında Anadolu’daki Müslüman- Rum ve Ermeni Nüfusu

Sorunun Yeni Destekçileri

Berlin Kongresi’ne geri dönecek olursak Lord Salisbury nezdinde İngiltere’nin bu tavrı; Rusların, Ermenileri asılsız iddialarla kullanarak sıcak denizlere inmesini engellemek içindi. Daha sonra İngiltere, Ermenileri yanına çekmek için Rusya’ya bağlı bir Ermeni Devleti yerine bağımsız Ermenistan’ı ileri sürmüş ve Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştır. Fransızlar da Ermeni yanlısı politika izlemişlerdir.

Birbiri Ardına Ermeni Taşkınlıkları

1780 – Zeytun İsyanı (Kahramanmaraş’ın Zeytun ilçesindeki Ermenilerin 1774’ten beri vergi vermeyi reddetmeleri üzerine bölgeye gelen Maraş Valisi Ömer Paşa’nın öldürülmesiyle 7 ay süren sıkıyönetim sürecidir. Ermenilerin silahlı ilk ayaklanmasıdır.)
1882 – Erzurum’da, Ermenilerin silahlı mücadele başlatması amacıyla bir dernek kuruldu. Bazı üyelerinin tutuklanmasıyla dernek kapatılmıştır.
1885 – Van’da bir piskoposun seçimi nedeniyle ayaklanma çıkmıştır. İstanbul, Muş ve Alaşehir’de de çeşitli bahanelerle başkaldırı hareketleri ortaya çıkmıştır.
1890 – Erzurum ve Adana ayaklanmaları olmuştur.
1890 – İstanbul’da silahlı Ermeni eylemciler, patrik öncülüğünde şikayetlerini bildirmek üzere Bab-ı Ali’ye doğru yönelmişlerdir ancak silahlı Ermeniler dağıtılmıştır.
1892 – Kayseri, Yozgat ve Çorum ayaklanmaları olmuştur.
1893 – Merzifon’da 25 askerimiz Ermenilerce şehit edilmiştir.
1894 – İstanbul’da Osmanlı Hükümeti’nin bulunduğu Bab-ı Âli’ye baskın düzenlemişlerdir.
1894 – Sason Ayaklanması (Ermeni ayaklanmalarının en şiddetlisidir.)
1895 – Van Eski Valisi Bahri Paşa, İstanbul’a giderken birkaç günlüğüne Trabzon’da konakladığı sırada ona eşlik eden Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa, İran konsolosu Mirza Razî Han ve Posta Telgraf Baş Müdürü Hacı Ömer Efendi’ye, 3 Ekim 1895’te iki Ermeni tarafından başarısız bir suikast girişiminde bulunulmuştur.
1895 – Ermeniler, Kahramanmaraş’ta ayaklanma girişiminde bulunmuştur.
1896 – 26 Ağustos günü İstanbul’da Osmanlı Bankası’na Ermenilerce baskın düzenlenmiştir. Bankayı kontrol altına aldıktan sonra dışarıdaki Osmanlı birlikleri ile yaşanan çatışmalarda bazı Osmanlı askerlerini şehit etmişlerdir.
1905 – 21 Temmuz günü Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit Han’a Yıldız Camii’nde bombalı suikast girişiminde bulunmuşlardır.
1905 – Taşnaklar’ın başlattığı isyan Amasya, Sivas, Muş ve Van’a yayılmıştır.
1909 – 14 Nisan’da Adana’da ayaklanma olmuştur.
1914 – Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından sonra Türk erkekleri cepheye gidince Muş’ta Ermeni ayaklanması çıkmıştır. 20 bin kadar Müslüman-Türk, Ermenilerce katledilmiştir.
1914 – Kahramanmaraş ve Kayseri sancaklarında isyanlar çıkmıştır. Kahramanmaraş Sancağı’na bağlı Zeytun’da Türk katledilmiştir.


Yaklaşan 1. Dünya Savaşı ve Ermeniler

Osmanlı Hükümeti’nin Dünya Savaşı’na girmesinin en büyük nedeni İmparatorluğu Rusya’ya karşı koruyabilme endişesidir. Bu çerçeveden bakıldığında, Doğu’daki Ermeni azınlık ayrı bir önem kazanmaktadır. Daha 1912 yılında, İstanbul’daki Rus Büyükelçisi, Dışişleri Bakanı S. D. Sazanof’a gönderdiği raporunda:

 “Van, Bâyezid, Bitlis, Erzurum ve Trabzon konsoloslarımızın bildirdiklerine göre bu vilayetlerdeki Ermenilerin hepsi Rusya tarafındadırlar ve bizim ordularımızı bekliyorlar. 21 Kasım’da Bâyezid konsolosunun bildirdiğine göre, bütün Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca tavırda bulunuyorlar ve Rusya’nın koruyuculuğunu, Ermeni topraklarını işgal etmelerini bekliyorlar. Ermeni Patriği, Rusya’ya Türkiye’deki Ermeni halkını kurtarması için yalvarmaktadır” demektedir.

1914 yılına gelindiğinde, Ermeni komiteleri de Türkiye’deki şubelerine şu talimatı vermişlerdir:

“Rus ordusu sınırdan ilerler ve Osmanlı ordusu geri çekilirse her tarafta, birden, eldeki vasıtalarla başkaldırılacaktır. Osmanlı ordusu iki ateş arasında bırakılacak, resmî binalar bombalanacak, iaşe depolarına sabotajlar düzenlenecek; aksine Osmanlı ordusu taarruza geçerse Ermeni askerleri Ruslara katılacak ve silah altına alınanlar kıtalarından kaçarak, Türk birliklerinin geri cephelerine zarar vermek ve ülke içinde çeşitli olaylar çıkarmak için çeteler kuracaktır.”

15 Nisan’da Van’da 5 binden fazla Ermeni büyük bir ayaklanma başlattı. Askeri ve resmi binalar (Osmanlı Bankası, Hazine, Tekel, PTT) yakıldı.

20 Nisan 1915 – Ermeniler cephede Osmanlı birlikleriyle çatışıyor.

Van, çatışmaların ardından bir harabeyi andırıyordu.

Ermeni Ayaklanması Sonrası Harabeye Dönen Van

Ermeni İsyanı ve Yaklaşan Tehcir

Van’da, Ermeni ayaklanmasının bütün hızıyla devam ettiği bir sırada, İstanbul’a, diğer bölgelerde de Ermenilerin ayaklandıkları, yol kestikleri, Müslüman köylerini basarak köy halkını katlettikleri yolunda haberler geldi. Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisindeki bu olayları önleyemiyordu. Başkumandan Vekili Enver Paşa bu duruma çare olmak üzere, 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talât Paşa’ya bir yazı yolladı. Bu yazı Tehcir’in ilk işaretiydi. Enver Paşa yazısında taşkınlıklar nedeniyle Ermenilerin ya aileleriyle birlikte Rus sınırından Rusya’ya geçirilmesini veya Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağıtılmalarını istiyordu.

Tehcir Kanunu (Sevk ve İskân Kanunu)

Talat Paşa, yükümlülüğü üzerine alarak Tehcir’e başlamıştı ancak 24 Mayıs 1915’te Rusya, İngiltere ve Fransa ortak bir bildiri yayınlayarak Ermenilerin bir aydan fazla süredir öldürüldüklerini ileri sürdüler. Tehcir meselesi uluslararası alana asılsız iddialarla ve Ermenilerin Türklere karşı katliamlarını görmezden gelerek de olsa taşınınca Talat Paşa bu işi daha fazla tek başına götürmek istemedi ve Sadaret[1] makamına 26 Mayıs 1915’te bir tezkire yolladı.

Bir gün sonra Tehcir Kanunu olarak bilinen fakat geçici kanun mahiyetinde olan ve asıl adı “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun” olan kanun, 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 1 Haziran 1915 günü dönemin resmî gazetesi Takvim-i Vekayi’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İlk 2 Madde kanunun amaçlarını ve ana hatlarını belirtmektedir.

  • Vakti seferde ordu ve kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükûmete (hükûmetin emirlerine) ve müdafaa-i memlekete (ülkenin savunmasına) ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet, silâhla tecavüz ve mukavemet (direniş) görürlerse, derakap (hemen) kuvve-i askeriye (askerî güçler) ile en şiddetli surette te’dibat yapmağa (akıllarını başlarına getirmeye) ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye (yok etmeye) mezun (görevli) ve mecburdurlar.
  • Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları, icabat-i askeriyeye (askerliğin gerektirdiği kurallara) mebnî (dayanarak) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurâ (köyler) ve kasabat (kasabalar) ahalisini münferiden (tek olarak) veya müctemi’an (toplu olarak) diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.

Sadaret, 29 Mayıs 1915’te bir tezkire yazarak Meclis-i Vükela’ya[2] yolladı. 10 kişiden oluşan Meclis-i Vükela da 30 Mayıs 1915’te bunu kabul eden bir karar aldı.

Sadaret’ten 30 Mayıs 1915 tarihinde Dahiliye, Harbiye ve Maliye Nezaretlerine yazılan yazıda, tehcirin nasıl uygulanacağı belirtildi. Buna göre:

1. Ermeniler kendilerine tahsis edilen bölgelere can ve mal emniyetleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledilecekler.
2. Yeni evlerine yerleşinceye kadar iaşeleri muhacirin ödeneğinden karşılanacaktır.
3. Eski malî durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazi verilecektir.
4. Muhtaç olanlar için hükûmet tarafından mesken inşa olunacak, çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, âlet ve edevat temin edilecektir.
5. Geride bıraktıkları taşınır malları kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra, buralara yerleştirilecek olan Müslüman göçmenlere tevzi edilecektir. Bu göçmenlerin ihtisasları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerler, açık arttırma ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir.
6. Bütün bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta bir talimatname hazırlanacaktır.
1915-1920 Nüfus İstatistikleri ve Tehcir Hakkında Rakamlar

24 Nisan Günü

Ermenilerin soykırım yıldönümü olarak andıkları 24 Nisan günü ise soykırımın değil; Osmanlı’yı parçalamaya yönelik propaganda yapan ve Ermeni halkı silahlanmaya teşvik edip hatta kendilerine katılmayan Ermenileri katlederek; kendilerine katılanlarla, erkekleri savaşta olduğu için savunmasız olan Türk köy ve kasabalarındaki Türkleri acımasızca katleden Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin kapatılış günüdür.

Toplu Ermeni Mezarı İddiaları ve Gerçekler

Ermenilerin toplu mezarlar olduğunu iddia ettikleri yerlerden biri Mardin Nusaybin’dir. Ermeni soykırımı iddiaları üzerine araştırma yapan ve bu konuda kitap bile yazan İsveçli Prof. Dr. David Gaunt’un bu iddiası ve elinde toplu mezarlık fotoğrafları olduğu iddiası üzerine dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve İsveçli Prof. Dr. David Gaunt bölgeye gittiler.

Herkes gördü ki iddiaların aslı yok. Çünkü göç yolu ile iddiadaki toplu mezarlığın arası oldukça uzaktır. Soykırım yapacaksanız insanları belirlenen güzergahtan kilometrelerce uzaklaştırıp yapmazsınız. Olduğunuz yerde yaparsınız ve topluca, gelişigüzel gömersiniz. Yağmur altında mezarlığa girmeyi ilk başta reddeden ve içeri girdiğinde elindeki toplu mezarlık fotoğraflarındaki yoğun iskeletler ile mezardaki az sayıda kemiğin birbiriyle örtüşmediğini gören Gaunt örnek alınmasını da reddetmiştir.  Ancak Halaçoğlu, vali ve savcı eşliğinde kemik örnekleri alarak Avrupa’da bağımsız kuruluşlara inceletmiştir ve kemikler 2000 yıllık çıkmıştır.

Prof. Dr. David Gaunt ve Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun İncelemelerinden Bir Kare

Taşnaksutyun Partisi’nin Lideri, Ermenistan’ın İlk Başbakanı ve İlk Meclis Başkanı Hovannez Katchaznouni (Ovanez Kaçaznuni)’nin İtirafları

Hovannez Katchaznouni (Ovanes Kaçaznuni), 1917’de Rusya Meclisi’ne Bakü delegesi olarak seçilmiş, 1918 yılında Trans Kafkasya Parlamentosu’nda Taşnak Cemiyeti temsilcisi olarak görev almıştır. Trans Kafkasya hükümeti ile Türkiye arasında Trabzon ve Batum’da yapılan barış görüşmelerine delege olarak katılmıştır. Trans Kafkasya Cumhuriyeti’nin dağılmasından sonra 1918 yılı mayıs ayında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olmuştur. Kaçaznuni, başbakan olarak 1919 yılının ağustos ayına kadar görevini sürdürmüştür. Kaçaznuni 1920’de Ermenistan Meclisi başkanı seçilse de görevi Sovyetlerin Ermenistan’ı işgali yüzünden 1 ay sürmüştür. 1923’te Bükreş’te Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor, partinin geçmişiyle hesaplaşma ve özeleştiri niteliğindedir. Kitap haline getirilerek İngilizce “The Armenian Revolutionary Federation (Dashnagtzoutiun) has Nothing to do Anymore”, Almanca “Für Daschnakzutyun gibt es nichts mehr zu tun” adıyla yayımlanmıştır. Kaçaznuni raporda, “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile.” “Öldük ve öldürdük.” “Barışı sabote ettik.” “Türkler doğru yaptı.” “Barış teklifini reddettik.” “Gerçekleri göremedik.” “Herkes bizi kandırdı.” diyerek soykırım yalanını ve Ermenilerin ihanetini itiraf etmiştir.

1923’te Bükreş’te sunulan bu rapor, Ermenistan’da yasaklanmıştır. Farklı dillere çevrilmiş olmasına rağmen Avrupa’daki kütüphanelerden toplatılmış ve yok edilmiştir. 2005 yılında Rusya Lenin kütüphanesinde bir nüshası keşfedilmiş; Türkiye’de, Türkolog Arif Acaloğlu’nun çevirisiyle Kaynak Yayınları tarafından 2005 yılında “Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok” adıyla yayınlanmıştır.

Batılıların Tavrı ve Günümüzde Ermeni Meselesi

Günümüzde Ermeni lobileri Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere birçok ülkede her seçim zamanı mevcut hükümetlere oy kozunu kullanarak “Sözde Ermeni Soykırımı”nı tanıyan bir yasa çıkarttırmak istemektedirler. Mevcut hükümetler ise hem oy kaygısıyla hem istekli bir şekilde bu olayı sürekli gündeme getirmektedirler.

Günümüzde Amerika’da birçok Avrupa ders kitaplarında “Türkler 1.500.000 Ermeni’yi katletti”, “Türkiye, Ermenilere soykırım yaptı” ve “Türkiye’nin doğusu Ermeni topraklarıdır” gibi kesin ifadelerle ve büyük yalanlarla, küçük beyinlere Türk ve İslam nefreti yerleştiriliyor.

Türkiye ise tüm Ermeni lobilerinin ve tüm devletlerin bu iddialarına alnı açık, başı dik, mert bir şekilde yanıt vererek karşısındakileri susturmayı başarmıştır. Türkiye, Ermenistan’a her türlü alanda “Arşivleri açalım” diyerek kendinden eminliğini ve özgüvenini sabit tutmuş ve geri adım atmamıştır. Ermenistan ise arşivlerin gerçekleri ortaya çıkarmasından korkarak hiçbir zaman bu talebi yanıtlamamıştır.

Geçmişte atalarımızdan sayısız tokat yiyen Avrupalı devletler ise çarpıtılmış, aslından tamamen uzak bu iftirayı içlerinde Türk insanı ve Türk devletlerine karşı bulunan kin ve nefret duygusuyla kabul etmektedir. Günümüzde Ermenistan, “Soykırımı kabul edin sizden bir şey istemiyoruz” diyerek kötü emellerine ulaşmak istemektedir. Bu emel ise bizim bu yalanı kabullendiğimiz takdirde ilk önce onlarca milyar dolarlık bir tazminat isteme daha sonra ise her karışında atalarımızın kanı bulunan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki topraklarımızın bir kısmını bizden isteme hakkına sahip olmalarıdır.

Alihan Özsoy

Stratejik Ortak Misafir Yazar


[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Osmanlı Devleti’ndeki Başbakanlık.

[2] Sadrazam Başkanlığı’ndaki Bakanlar Kurulu.

[/vc_toggle]

Ortadoğu’yu Karıştıran Siyonist Casus: Eli Cohen

Eli Cohen, 1924 yılında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Yahudi ve Siyonist bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası 1914 yılında Halep’ten İskenderiye’ye taşınmıştı. 1947 yılının Ocak ayında, tüm yahudi gençlerin ödemek zorunda olduğu parayı ödemek yerine bir alternatif olarak askere yazılmayı tercih etti. Ancak sadakatinden şüphe duyulmasından dolayı reddedildi. O yılın ilerleyen zamanlarında, Müslüman Kardeşler ile girdiği tartışmalardan dolayı üniversiteyi bırakıp evden çalışmaya başladı.

İsrail’in kurulmasını takip eden yıllarda birçok Yahudi aile Mısır’dan ayrıldı. Ebeveynleri ve üç erkek kardeşi 1949’da İsrail’e gitmesine rağmen, Cohen elektronik alanındaki lisansını bitirmek ve Siyonist faaliyetleri koordine etmek için Mısır’da kaldı. 1951’deki askeri darbenin ardından Siyonizm karşıtı bir kampanya başlatıldı ve Cohen tutuklandı. Siyonist faaliyetleri yüzünden sorguya çekildi.

Cohen, 1950’lerde Mısır’da İsrail’in çeşitli gizli operasyonlarında yer aldı. Mısırlı yahudileri İsrail’e kaçırıp onları oraya yerleştirmek için düzenlenen Goshen Operasyon’u bunlardan biriydi. Mısır, Cohen’in bu operasyonda yer aldığını hiçbir zaman doğrulayamadı. İsrail, 1955 yılında Susannah Operasyon’u ile Mısır’ın batılı devletlerle olan ilişkisini yok etmek istedi. Bu olay tarihe ‘’Lavon Olayı’’ olarak geçti. Bu operasyonu İsrail gizli polisi tarafından işe alınan Mısırlı yahudiler gerçekleştirdi. Birim, Amerikan ve İngiliz tesislerini bombaladı ve bunun Mısır tarafından yapıldığının düşünülmesini istedi. Daha sonra olayın aslı ortaya çıktı ve 2 casus idam cezası aldı. Cohen de bu operasyona yardımda bulundu fakat bağlantısı kanıtlanamadı.

Süveyş Krizinin ardından Mısır hükümeti ve Yahudiler arasındaki kavga gittikçe kızışmaya başladı. Aralık 1956’da Cohen ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yahudi Teşkilatı’nın yardımıyla Napoli’den İsrail’in Hayfa limanına seyahat eden bir gemiyle İsrail’e göç etti.

1957 yılında Cohen, İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından çağrıldı ve askeri istihbarat uzmanı olarak çalışmaya başladı. İşinden sıkılıyordu, Mossad’a başvurdu. Mossad onu reddetti ve buna çok gücendi. Askeri istihbarat uzmanlığından istifa etti.

Sonraki iki yıl boyunca Tel Aviv sigorta ofisinde dosyalama memuru olarak çalıştı ve 1959’da Iraklı Yahudi bir göçmen olan Nadia Majald ile evlendi. Sophie, Irit ve Shai adlarını koydukları üç çocukları oldu. Bat Yam’a yerleştiler.

Genel Müdür Meir Amit, Suriye hükümetine sızması için bir ajan arıyordu fakat adayların hiçbirisi uygun gözükmüyordu. Reddedilen adaylara bakarken Eli Cohen ismi dikkatleri çekti. İki haftalık gözlemin sonucunda iş için uygun olduğuna karar verildi. 6 aylık sıkı bir eğitimden sonra bir ajanın sahip olması gereken bütün özelliklere sahip olmuştu.

Daha sonra kendisine, Arjantin’de yaşadıktan sonra ülkesine dönen Suriyeli bir iş adamı kimliği verildi. Kamel Amin Thaabet adını aldı. Planı uygulamak için Cohen, 1961’de Arjantin’e taşındı. Thabet’in Suriye siyasetinin önemli isimlerine erişmesi için burada yaşayan Suriyelilerin arasına girmesi ve bağlantılar kurması amaçlanıyordu. Thabet, Arjantin’de kendini zengin bir işadamı olarak tanıttı ve bu dönemde Suriye diasporası içerisinde çok ciddi bir çevre edindi. Bu çevredeki önemli isimlerden aldığı referans mektuplarıyla 1962 yılında Şam’a yerleşti. Cohen’in Suriye’deki üst düzey politikacılar, askeri yetkililer, etkili kamu figürleri ve yerel yabancı diplomasi topluluğuyla ilişki kurduğu taktikler Mossad tarafından dikkatlice planlanmıştı.

Cohen, Arjantin’deki gibi sosyal hayatını kafelerde politik konuşmaları dinleyerek sürdürmeye devam etti. Ayrıca Suriyeli üst düzey yetkililerin, iş adamlarının, ünlü şarkıcıların ve birçok kişinin katıldığı ev partileri düzenledi. Bu partilere katılanlara olabildiğince fazla alkol aldırmaya çalışıp kendisi ayık kalıyordu. Bu şekilde siyasi bilgiler topladı. Cohen’in de aslında partilere katılanlardan bir farkı yoktu. Suriye’de 17 tane çok güzel sevgilisi vardı. Bazı kaynaklara göre Cohen, Amin el-Hafiz ile sıkı bir ilişki kurmuştu. Ancak 2001 yılında Al-Jazeera ile yapılan röportajda Hafız, bu iddiaları reddetti. 1962’ye kadar Moskova’da olması nedeniyle böyle bir arkadaşlığın olmasının imkansız olacağını söyledi. Hafız’ın sekreteri reddetmesine rağmen Hafız, devlet başkanı olduktan sonra Cohen’e Suriye Savunma Bakanlığı’nı teklif ettiği söyleniyor.

Cohen, İsrail Ordusuna dört yıllık süre boyunca (1961-1965) geniş bir istihbarat sağladı. Cohen İsrail’e bazen radyo ve gizli mektuplar vasıtasıyla bazen de şahsen istihbarat gönderdi. Gizlice üç kez İsrail’e gitti.

En ünlü başarısı, Suriye surları hakkında istihbarat topladığı Golan Tepeleri turuydu. Askerlerin güneşe maruz kaldığını ve bu duruma çok üzüldüğünü belirten Cohen, askerlerin olduğu yerlere ağaç diktirdi. Ağaçlar, Altı Gün Savaşı sırasında İsrail ordusu tarafından hedef belirteçleri olarak kullanıldı ve İsrail’in Golan Tepeleri’ni iki günde kolay bir şekilde vurmasını sağladı. Cohen, güney sınır bölgelerini tekrar tekrar gezerek oralarla ilgili fotoğraf çekip taslaklar hazırladı.

Yeni atanan Suriye İstihbaratı Albay Ahmed Suedani kimseye güvenmiyordu ve Cohen’i hiç sevmedi. Bu nedenle Cohen, kimliğinin ortaya çıkma olasılığından korktuğunu ifade etti ve Kasım 1964’te İsrail’e yaptığı son gizli ziyaret sırasında Suriye’deki görevini sona erdirmek istediğini söyledi. Bu ziyaretinin amacı hem topladığı istihbaratları vermek hem de üçüncü çocuğunun doğuşuna tanıklık etmekti. Buna rağmen, İsrail İstihbaratı bir kez daha Suriye’ye dönmesini istedi. Cohen ayrılmadan önce karısına, kalıcı olarak geri dönmeden önce sadece bir yolculuk daha yapılacağına dair güvence verdi.

Suriyeli yetkililerle çok içli dışlı olmasına güvenerek İsrail’e mesajlarını evindeki telegrafvari cihazdan Morse kodunu kullanarak geçmeye başladı, ama vericisinin gönderdiği sinyaller oturduğu evin karşısında bulunan Suriye Genelkurmayı’nın radyosunun sinyalleriyle karışıyordu. Durumun farkına varan yetkililer, Sovyetler Birliği’nden yardım istedi. Cihazlar getirilip bir plan yapıldı. Plana göre bir akşam tüm yabancı misyonların katılacağı bir davet verildi. Aynı saatlerde ülkedeki tüm radyo yayınları durduruldu, tek sinyal çıkan yer Eli’nin eviydi. Baskın yapıldı ve Eli Cohen yakalandı. Tarihler 24 Ocak 1965’i gösteriyordu.

Askeri mahkeme huzurundaki duruşmada, casusluktan suçlu bulundu ve ölüm cezasına çarptırıldı. Cohen’in tekrar tekrar sorgulandığı ve işkence gördüğü söyleniyordu.

İsrail, Suriyelileri onu infaz etmemeleri konusunda ikna etmeyi umarak uluslararası yardım almaya karar verdi. İsrail Dışişleri Bakanı Golda Meir, uluslararası toplumdan Şam’ı Cohen’i asmanın sonuçlarını düşünmeye zorlaması için bir kampanya başlattı. Diplomatlar, Başbakanlar ve Papa V.Paul müdahale etmeye çalıştı. Meir Sovyetler Birliği’ne bile başvurdu. Uluslararası temyizlere ve Fransa, Belçika ve Kanada hükümetleri tarafından yapılan çağrılara rağmen Suriye ikna olmadı.

15 Mayıs 1965’te Cohen son mektubunda şunları yazdı:

“… Sevgili Nadia zamanını geçmiş bir şey için ağlayarak harcamaman için sana yalvarıyorum. Kendine konsantre ol, daha iyi bir gelecek iste!”

18 Mayıs 1965’te Cohen, Şam’daki Merce Meydanı’nda halka açık bir şekilde asıldı. İnfazın yapıldığı gün, Cohen’in hahamı görme isteği hapishane yetkilileri tarafından kabul edildi. Bir kamyonda Merce Meydanı’na giderken ona 80 yaşındaki Suriye Hahambaşı Nissim Andabo eşlik etti.

Kasım 1965’te Cohen’in karısı Nadia, Hafez el-Esad’a bir mektup gönderdi ve kocasının kalıntılarını almayı umduğunu, Eli’nin eylemlerini affetmesini istedi. Şubat 2007’de bir Türk yetkili, Türkiye’nin Cohen’in kalıntılarının Suriye’den ailesine dönüşü için arabulucu olarak hareket etmeye hazır olduğunu doğruladı.

Ağustos 2008’de, Suriyeli lider Hafız el Esad’ın eski büro şefi Monthir Maosily, Cohen’in mezar alanının bilinmediğini, Cohen’in kalıntılarının İsrail’e geri götürülmesini durdurmak için üç kez gömdüklerini söyledi.

Cohen’in kalıntılarının İsrail’e iade talepleri Suriye makamları tarafından reddedildi (Eylül 2012 itibariyle). Cohen’in kardeşleri Abraham ve Maurice aslen kampanyanın kalıntılarını iade etmesine öncülük ettiler. Maurice 2006’da öldü. Eli’nin dul eşi Nadia, o zamandan beri kampanyayı yönetiyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Eli_Cohen

https://peoplepill.com/people/eli-cohen-3/

https://www.britannica.com/biography/Eli-Cohen

[/vc_toggle]

Mete Han’ın Baideng Savaşı

Milattan öce 3. yüzyılda Teoman, Asya’da güçlü bür devletin temellerini atmaya çalışmıştı. Tarihte ilk defa Hun soyundan gelen kavimler aynı çatı altında toplanıyordu. Çin İmparatorluğu kendi içinde bulunduğu siyasi karışıklıklar yüzünden, ileride kendisini tehdit edecek bu oluşumla ilgilenemiyordu. Çin’in içinde bulunduğu durumdan dolaya iki devlet arasında ki sınırlar sık sık değişiyordu. Ancak Teoman Çin’in istikrar sağlaması durumunda üzerine geleceğeni biliyordu.

Teoman’ın aklında tek bir soru vardı. Ölünce yerine kim geçecekti? Aklında ki isim büyük oğlu Mete idi. Ancak küçük oğlunun Çinli annesi Teoman’ın fikrini değiştirmesi için elinden geleni yapıyordu. Bu yüzden Mete’den kurtulmaya çalışan Teoman’ın eşi, Teoman’a Mete hakkında korkunç hikayeler anlatıyordu. Mete’nin çok hırslı olduğunu ve başa geçmek için babasının ölümünü beklemeyeceğini söylüyordu.

İlk başta bu hikayeleri duymazlıktan gelen Teoman zaman geçtikçe eşine inanmaya başladı. Korku Teoman’ı harekete geçirdi. Oğlundan kurtulmaya çalışan Hun İmparatoru, onu komşu bir kavim olan Yueçilere esir verdi. Teoman’ın planı oğlunu kurtarmak bahanesiyle bir gece Yueçilerin kampını basıp karmaşa içinde oğlunu öldürerek geride iz bırakmamaktı.

Ancak Mete esir olarak gittiği ilk gece bir at çalarak evine geri döndü. Teoman her ne olursa olsun oğlunun bu başarısından gururluydu. Mete’nin tahtını tehdit ettiğini düşünsede yinede böylesine gözüpek bir evlat ülkesini yönetmede büyük bir katkıda bulunabilirdi. Oğluna on bin kişilik bir ordu tahsis etti.

Mete bu on bin adamın eğitimiyle şahsen ilgileniyordu. Onlara bildiği her şeyi öğretiyordu. Uzun süren eğitimin ardından ordusunun sadakatini test etmek için askerlerini etrafına toplayan Mete, onlara yaylarını ok attığı yere doğrultmasını emretti. Okunu Hunların en değerli atlarından birine attı. Askerler atın kutsal olduğunu söyleyerek Mete’nin emrini yerine getirmediler ve idam edildiler. Başka bir gün yayını kendi eşinin çadırına çevirdi ve askerlerin bir bir yay bıraktığını gördü. Bu askerler de idam edildi.

Mete MÖ. 209’da onu Yueçilerin eline verenin babası olduğunu öğrenince askerlerini son kez babasıyla avdayken sınayacaktı. Mete o gün askerleriyle birlikte Teoman’ı öldürdü. Adamlarından hiçbiri tereddüt etmedi. Yeni Hun İmparatoru basit askerlerden soğuk kanlı katiller ortaya çıkarmıştı.

Mete, Teoman’a sadık olan ve kendisine katılmayı reddedenleri tek tek ortadan kaldırdı. Üvey annesi ve kardeşi de dahil.

Mete dokuz yıl süren hazırlıkların ardından babasının toprak kaybettiği Çin İmparatorluğu’na karşı başarılı bir sefer düzenleyip orada kalıcı olmak istiyordu.

Han hanedanlığından imparator Gao-zu onu tahta geçiren iç savaştan beri Hunları bekliyordu. Yeni bir ordu oluşturdu. Aldıkları hızlandırılmış eğitimle sivil halktan insanlar adeta birer askere dönüştürülüyordu. Çin İmparatoru daha sonra kuzeyde bulunan derebeylerinin sadakatini güvenceye aldı.

Gao-zu

Gao-zu Çince de dahi anlamına gelir. Ona bu ismin verilmesi tesadüf değildi. Yedi yılda subaylıktan İmparatorluk statüsüne kadar yükselmişti. Gao-zu sınır hattında ki kalelerine arkasından iş çevirmeyecek komutanlarını yerleştirmişti. Bölgenin en stratejik kalesi olan Mai’yi akrabası Prens Hansin koruyordu. Mete defalarca Hunlara katılması için Prens’e teklifte bulunuyordu. Ancak Hansin her seferinde Gao-zu’ya bağlılığını ifade ederek bu teklifleri reddetmişti.

Mete diplomasi ile elde edemediği bölgeyi savaşarak kazanmak için Çin’e doğru yola çıktı. Mete’nin ilk hedefi Sarı ırmağın kuzeyindeki derebeyler oldu. Türkler bu bölgeyi kolaylıkla ele geçirdiler. Büyük ordularını gruplara bölerek sınırlarını hızla genişlettiler. Mete henüz önemli bir noktayı ele geçirememişti. Bu durum Hansin ile tekrar karşılaşacakları günün habercisiydi. Mete Mai kalesinin kapılarına dayandığında Hansin’e bir şans daha verdi. Ancak Hansin yine reddetti. Şehri kuşatan Mete askerlerinin bir kısmını da şehrin savunmasına yardım gelmeyeceğinden emin olması için dört bir yana gönderdi.

Hansin Gao-zu’ya bir mektup gönderdi. Mektubunda eğer imparator birkaç aya gelmez ise teslim olacağı yazıyordu. Çin kültüründe teslim olmak affedilemez bir suçtu ve Gao-zu Mete’nin şehri kuşatmasından çok bu ihtimalde bahseden Hansin’e sinirlenmişti.

Gao-zu’nun Mete ile artık bizzat ilgilenmesi gerekiyordu. İmparator, Mai kalesine yardım etmeyi kabul etti. Ancak Hansin’e yazdığı mektupta sonuç ne olursa olsun onu idam edeceğini söylemişti. Çoğunluğunun yaya birlik ve okçulardan oluşturduğu 320 bin kişilik dev bir orduyla Hunların üzerine yürümeye başladı. Hansin eğer kaleyi başarıyla korursa Çin İmparatoru, koruyamazsa Hun İmparatoru tarafından öldürülecekti. Bu durumda Mete’ye teslim olmak en doğru seçenekti.

Mete kaleyi aldıktan sonra ordusunu böldü ve komşu derebeylerini yağmalamaya devam etti. Evine büyük bir ganimetle dönmeyi planlayan Mete bir grup askerini Çin ordusunun yerini tespit etmekle görevlendirdi. Hun atlıları nihayet Gao-zu ile karşılaştı. Öncü birlikleriyle küçük bir çarpışmaya girdiler ve direnemeyip geri çekildiler.

Uzun bir yolculuktan sonra iki imparator birbirlerini görebilecek mesafedeydiler. Çinliler aceleyle hazırlanıp savaş formasyonunda dizildiler. Hunların sayıları umduklarından daha azdı. Ancak Çinliler bir sürprizle karşılaştılar. Mete’nin ordusu geri çekiliyordu. Çin ordusu kısa bir şaşkınlıktan sonra Türkleri takibe başladı. Gao-zu planın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Havanın kararmasıyla birlikte Mete’ye elçi gönderip topraklarını terk etmesini istedi. Eğer kabul ederse Hunlar güvenli bir şekilde evlerine döneceklerdi. Mete elçinin söylediklerini kaale almayıp geri çekilmeye devam etti.

Elçi bunun yanısıra başka önemli haberler de edinmişti. Hun atları oldukça cılız, askerleri ise yaşlıydı. Gao-zu bu orduyu ezip geçeceğini düşünüyordu. İki ordu günler süren kovalamaca sonucunda oldukça kuzeye ilerlemiş ve havada soğumuştu. Mete’nin planı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Görünüşe göre Mete, Gao-zu’yu, Hunların daha alışık olduğu hava şartları olan soğuğa çekiyordu. Ancak Hun tehditini ortadan kaldırmayı düşünen Çin İmparator’u takibi bırakmayı hiç düşünmedi. Soğuk kuzeyden gelen Türkler için engel değildi. Türkler kalın kıyafetli, börklü ve eldivenli giysileriyle zaten alışık olduğu soğuğa dayanabiliyordu. Ancak güneyden gelen Çinliler daha ne kadar dayanabileceklerinden emin değillerdi. Askerler soğuktan neredeyse ellerini kullanamayacak kıvama gelmişlerdi. En çok etkilenenler ise okçular olmuştu. Çin askerlerinin soğuk havada kullanabilecekleri tek menzilli silah arbalet kalmıştı.

Kuzeye doğru ilerlemekte olan Mete’nin ordusu ufukta kaybolmaya başlamıştı. Ancak Gao-zu takibi bırakamazdı. Ordusu daha hızlı ilerleyemiyordu. Bu yüzden Gao-zu ağır ilerleyen birliklerini geride bırakma kararı aldı. 25 bin atlısını yanına alarak Mete’nin peşine düştü. Çin süvarilerinin Mete’yi yakalaması uzun sürmedi. Takibini sürdüren Çin ordusu Mete’yi Baideng şehri yakınlarında yakaladı.

Şimdi söz sırası Gao-zu’daydı. Ancak Çinliler saldırıya hazır bir şekilde Hunlara yaklaştıklarında tepelerin arkasında ve ormanların içinde saklanan Hun süvarileri savaş meydanına dökülmeye başladı. Gao-zu başından beri her şeyin bir tuzak olduğunu anlamıştı.

Gao-zu’nun ordusunu bulan Hun atlıları Çinlilere aslında bilerek yenilmişti. Mete ordusuyla birlikte kuzeye doğru çekildikçe planı gereği Gao-zu ile arasındaki mesafeyi çok açmamıştı. Mete elçiyi cılız atlara binen yaşlılarla karşılamış ve orduyu zayıf göstermeyi amaçlamıştı. Mete’nin tüm hamleleri Gao-zu’yu kışkırtmayı başarmış ve sonunda Çin İmparatoru’nu Hun askerleri tarafından çembere alınmıştı. Gao-zu’nun geri çekilme imkanı yoktu. Atlıların birbirine girmesiyle kanlı bir muharebe başlamıştı. Savaşın ilk dakikalarında Mete’nin önderliğindeki Türkler baskın taraftı.

Hun ordusu Çin ordusundan çok daha sistematik hareket etmekteydi. Bunun nedeni Mete’nin oluşturduğu onluk sistemine dayalıydı. Gao-zu bunun farkındaydı. Kazanma ihtimali düşüktü. Fakat Hunları oyalayabilirse geride bıraktığı askerleri yetişebilirdi. Geçen her dakikanın aleyhine işlemesine rağmen biraz daha bekliyor ve ordusu büyük kayıplar veriyordu. Geride bıraktığı askerlerinden haber yoktu. Mete’nin oyunu bir tiyatro oyunu gibi işliyordu. Askerlerine Gao-zu’yu canlı ele geçirme emri vermişti.

Gao-zu yardımına yetişmesini düşündüğü askerlerden ümidini kesmişti. Kaçış yolları kapanmadan ve daha fazla asker kaybetmeden geri çekilmeyi düşünüyordu. Süvarilerine yakınlarda ki Baideng şehrine kaçmalarını emretti. Gao-zu şehre ulaştığında 5 bin süvarisini kaybettiğini öğrendi.

 

Mete Çinlilerin ellerinden kaçmasına öfkelense de onları Baideng şehrine kadar takip etti. Baideng’i kuşatma altına aldı. Kendi topraklarında kale kültürüne alışık olmayan Hunlar kale kuşatmasında çok gerideydiler. Şehrin kuşatması, şehrin etrafını sararak şehirden dışarı kimsenin çıkmasını engelleyip erzak depolarının tükenmesini sağlamaktı. Gao-zu bunu tahmin edebiliyordu. Gao-zu’nun geride bıraktığı orduları geç de olsa Baeding’e ulaştı. Çinliler için sevindirici bir haberdi. Çinliler eğer kuşatma ordusunu yarabilirlerse Gao-zu’yu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarabilirlerdi. İki ordu ikinci kez karşı karşıya geldi. Ancak Çinlilerin soğuk hava yüzünden verdiği kayıplar etkili bir saldırı yapamamalarına neden oldu. Fakat Mete Han’ın şehrin etrafına yerleştirdiği etlıları ve okçuları Çinlilere karşı büyük bir üstünlük sağladı.

Gao-zu kendisini askeri yollarla kurtaramayacağını anladı. Diplomatik çözümler aramaya başladı. Çin İmparatoru Mete Han ile anlaşma yapmak istiyordu. Gao-zu’nun köşeye sıkıştığını bilen Mete, onun pazarlık yapamayacağını da biliyordu. Ondan Çin’in kuzeyinin çok büyük bir kısmını ve vergi olarak da yıllık altın ve çok miktarda pirinç istedi. Çin İmparatoru Mete’nin bu şartlarını kabul etmedi. Acelesi olmayan Mete Baeding’i aylarca kuşatmayı göze alabilirdi. Gao-zu’yu yalnız bir mucize kurtarabilirdi. Aslında Çin toprakları Türklerin yaşayabilecekleri bir yer değildi. Kuşatma devam ettikçe Hunların çıkarlarına ters düşüyordu. Ayrıca Türkler bu topraklarda yaşamaya başlarlarsa bir süre sonra büyük Çin nufusu altında asimile olabilirdi. Mete kuşatmanın yedinci gününde Gao-zu’ya daha makul tekliflerde bulunacağı haberini gönderdi. Başka bir fırsatı olamayn Çin İmparatoru Mete’nin yeni şartlarını değerlendirmeye başladı. Bu kez Hunlar sadece o zamana kadar fethettikleri toprakları tutacaklardı. Aynı zamanda pirinç ve ipekle yıllık vergiler verilecekti. İpek Yolu’nun bir kısmı da dahil olmak üzere kuzeyde ki ticaret yolları Hun hakimiyetinde olacak ve Çinli tüccarlar yalnızca bu yolları kullanabileceklerdi. İmparator bu teklifi kabul ederse, Hunlar göçebe bir millet olmaktan çıkıp ekonomik bir dev haline gelebilirlerdi. Gao-zu tekliften memnun olmadığı halde şartları kabul etti. Bu şartların içinde en ilginç olanı ise Mai kalesini teslim eden Hansin’in hayatının bağışlanmasıydı. Mete Çinli dostunu unutmayıp akrabası Gao-zu’nun onu öldürmesini engellemişti.

Taraflar anlaştı ve Çin İmparatoru’nun kaleden çıkmasına izin verildi. Ancak yinede Mete, Gao-zu’yla küçük bir oyun oynamak istiyordu. Mete kale kapısının önünde askerlerinden bir koridor oluşturdu. Onlara yaylarını çekip Çinli askerlere doğrultmalarını emretti. Gao-zu ve askerleri utanç verici bu manzara karşısında Baideng’i hızla terk ettiler.

Gao-zu ömrünün sonuna kadar anlaşmaya sadık kalacaktı. Mete ise Baeding Savaşı’yla sınırındaki en büyük tehdidi bertaraf etmiş oldu ve artık tüm Asya’da onu durdurabilecek hiçbir güç yoktu.

Muhammet Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.trtbelgesel.com.tr/tarih/savasin-efsaneleri/savasin-efsaneleri-or-mete-han-102042

Mete Han’ın Tahta Çıkışı ve Ordu Sistemi

Büyük Hun Hakanı Mete Han – Ahmet Haldun Terzioğlu (Kitap)

[/vc_toggle]

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gözden Kaçan Açıklaması: BTK ile Yazılım Eğitimi

20 Nisan 2020 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine toplantısı sonrasında gündeme dair birçok yeni bilgi paylaşımı sırasında yapmış olduğu açıklamaların içerisinde gençlerin kendilerini geliştirmesi açısından Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden online eğitim ile geleceğin parlayan yıldızı olarak gösterilen ‘’yazılım’’ derslerini takip etmeyi tavsiye etti.

Halihazırda on üç farklı başlıkta 47 bin dakikalık otuz bir eğitimin bulunduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedeflerinin yıl sonunda eğitim sayısını yüze çıkarmak olduğunu ifade etti.  Sisteme girişte bir özgeçmiş doldurulacağını, tamamlanan eğitimler ve başarı dereceleri ile sistemde ki bu özgeçmeşin otomatik olarak güncelleneceğini aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, hedeflerinin Veri Analistliği, Siber Güvenlik ve Yazılım Geliştiriciliği dahil olmak üzere on beş farklı alanda uzman olarak eğitimi tamamlamış kişileri istihdam etmek olduğunu söyledi. Üç yıl gibi kısa bir sürede planladıkları hedefleri olan 1 milyon yazılımcı ile ülkenin yazılımcı sorununun üstesinden gelinebileceğini aktardı. Peki BTK Akademi nedir ve nasıl kaydolunur?

BTK Akademi Nedir?

BTK bilimsel, teknolojik ve sürekli kendini yenileyen eğitim anlayışı ile Ülkemize katkı sağlayacak; alanında öncü, tanınmış, güvenilir ve saygın bir eğitim merkezi oluşturmak amacıyla Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Bakan Yardımcısı Sayın Dr. Ömer Fatih Sayan’ın öncülüğünde 2017 yılında kurulmuştur.

BTK Akademi bünyesinde gerçekleştirilen programlar, konusunda uzman iç eğitmenlerinin yanı sıra, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ile ulusal ve uluslararası diğer tüm paydaşlarının iş birliği ve katkılarıyla hazırlanmaktadır.

BTK Akademi, içinde bulunduğumuz yüzyılın teknolojik gelişmeleriyle değişen eğitim yöntem ve metotlarına uygun bir şekilde;

  • Bilişim ve İletişim Teknolojileri (BİT) alanındaki bilgiye erişimin önündeki engelleri kaldırıp bilgiyi halka arz etmeyi,
  • BİT alanının bilinçli ve etkin kullanılmasına yönelik bilinçlendirme çalışmaları yoluyla, başta genç ve çocuklar olmak üzere toplumun her kesiminin farkındalıklarını artırmayı,
  • Düzenlediği sınıf içi ve online eğitim sertifika programlarıyla, kamu ve özel sektörün ihtiyacı olan kaliteli iş gücünün üretilmesine katkı sağlamayı,
  • Ulusal ve uluslararası kurum, kuruluş ve üniversitelerle iş birliği yaparak bilginin yönetimi ve aktarımında söz sahibi olmayı,
  • Teknoloji dünyasının güncel bilgisini kendini sürekli yenileyen eğitim anlayışıyla halka aktarmayı

amaçlayan bir eğitim merkezidir.

“Bilginin Adresi” sloganıyla yola çıkan BTK Akademi, özellikle bilgi teknolojileri alanında oluşturduğu dijital eğitim portali ile tüm vatandaşlarımıza ulaşmayı hedeflemektedir. Online eğitimlerin yanı sıra gerçekleştirdiği sınıf içi eğitimlerle de BİT sektörüne yönelik konularda eğitim almak isteyen her kesimin mesleki ve teknik ihtiyaçlarını mekan ve zamandan bağımsız olarak karşılayacaktır.

BTK Akademi’ye Nasıl Kaydolunur? 

BTK Akademi’ye yazının sonunda kaynaklar kısmında vereceğimiz siteden e-devet şifreniz ile kaydolabilirsiniz. Kayıt işleminizi tamamladıktan sonra Eğitim Kataloğunu seçerek Kategoriler, Eğitim Dili, Eğitim Seviyesi ve Popülarite dahil olmak üzere yapacağınız filtrelemeler sonucunda istediğiniz eğitime tıklayarak eğitimin içeriğini ve müfredatını inceleyebirsiniz. Eğitime sahip olmak istiyorsanız, eğitime katıl butonuna tıklayarak ücretsiz bir şekilde kendi eğitim kataloğunuza o eğitimi ekleyebilirsiniz.

Özgeçmişinizi Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açmış olduğu ‘1 Milyon İstihdam’ adlı siteye (kaynaklar kısmında belirtildi) kaydolarak oluşturabilirsiniz. Kaydınızı T.C. kimlik numaranız üzerinden yapıyorsunuz. Şifrenizi mail adresinize gelen şifre aktivasyon butonuyla oluşturabiliyorsunuz. Özgeçmiş hazırlamanın içeriği ‘Kariyer Hedefi, İlgilendiğiniz İş Alanları, Çalışmak İstediğiniz İller’ gibi birçok alt başlıkla desteklenmiş olması göze çarpan güzel bir detay. Bu sitede kendi özgeçmişinizin görüntülenme sayısına kadar birçok içeriği elde edebiliyorsunuz.

Böylece gençliğimiz, korona günlerini, geleceğine ışık tutacak fırsatına çevirebilecektir. Bu programın, ülkemizin yazılımcı ihtiyacının giderilmesine de katkı sağlayacağına inanıyorum.

Sizler de kayıt olarak yazılımcı olabilirsiniz.

M. Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Misafir

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[/vc_toggle]

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Osmanlı

19. yy Osmanlı’nın üzerine bir lanet gibi çökmüştü. Geçmişte Anadolu’nun, Arap Yarımadası’nın, Balkanların Kafkasların, Kuzey Afrika’nın tartışmasız hâkimi olan Devlet-i Aliyye artık Avrupalı rakipleri tarafından “Hasta Adam” olarak görülüyor, toprakları paylaşılıyordu. İttihat Terakki büyük bir umutla hükümete gelse de kayda değer bir gelişme sağlayamamıştı.

Lonca sisteminin bir sonucu olarak sermaye elde edilememişti, sanayileşme yok denecek durumdaydı. Sanayileşme olmaması nedeniyle Avrupa’nın bir pazarı durumunda olan Osmanlı; ordusunu da bu sebepten dolayı modernize edemiyordu. Almanya’nın maddi desteğiyle geniş alanlara yayılan demiryolları ülke içerisindeki ticareti hızlandırsa da ülke içinde üretilmeyen mallar satıldığı için imparatorluğa kayda değer bir fayda sağlayamıyordu. Kısaca Almanya kendi yaptırdığı demiryollarında, kendi mallarını imparatorluk topraklarının tamamına gönderip satabiliyordu. Ancak demiryollarının varlığı Osmanlıya doğrudan bir zarar oluşturmuyordu. Hatta ileride bu demiryollarından çokça fayda sağlayacaktı.

Posta yoluyla propaganda II. Wilhelm, Sultan Reşad, I. Franz Joseph

Türk- Alman dostluğu İngiliz Hariciyesi tarafından Rusya’ya denge sağlaması sebebiyle memnuniyetle karşılansa da, İngiliz- Rus ittifakı gelişmesiyle bu yakınlıktan rahatsızlık duyulmaya başlanmıştı. Olası bir savaşta Osmanlı’nın boğazları ve Almanların silahları Rus filosunu Karadeniz’den bir adım dışarı çıkartmazdı. Ama Osmanlı’nın boğazlarının jeopolitik varlığını donanma ile desteklemesi gerekiyordu. Bu donanma açığını kapatmak için İngilizlere savaş gemileri ve muhrip gemileri sipariş veren Osmanlı maalesef gemileri alamayacak o gemilerin açığını kapatmak için on binlerce şehit verecekti.

İvanova Çiftlik Çarpışması, 93 Harbi

Rusya şüphesiz Avrupa’dan Asya’ya uzanan, Boğazları elinde tutan büyük bir devletin varlığından rahatsızlık duyuyordu. Osmanlı’nın bu durumunu Panslavizm politikası ile alt üst etme amacını gütmeye başlamış, Rumların da bağımsızlığını şart gören Rusya General İpsilantis’i görevlendirip Etnik-i Eterya Cemiyeti’ni kurmuş, Megali İdea propagandası yaparak Rum tebaayı isyana teşvik etmiştir ve başarılı da olmuştur. Eflak, Boğdan, Sırbistan, Karadağ, Bosna- Hersek, Arnavutluk ve Bulgaristan’ da milliyetçiliği körüklemiş ve bağımsız olmalarını sağlamıştır. 1877 yılında Bulgar, Sırp, Roman ve Karadağlı bir milyona yakın askeri güçle Osmanlı’nın üstüne gitti. Savunma savaşı uygulayan Osmanlı 200,000 – 300,000’den oluşan gücüyle bir milyonluk orduya karşı üstün gelememiş, Rus ordusu İstanbul’un sınırlarına girmek üzereyken Yeşilköy civarlarında durmuştur. Batı devletlerinin arabuluculuğu ile savaş bitirilmiştir ancak Rusya’nın şartı Ayestefanos Antlaşmasını imzalamak olacaktı. Bu antlaşmanın içeriğinde Sırbistan, Karadağ ve Romanya’ya tam bağımsızlık verilmesi, Büyük Bulgaristan Krallığı’nın kurulması ve Kars, Ardahan, Artvin, Doğu Beyazıt, Batum ve Eleşkirt’in Rusya’ya verilmesi gibi vahim maddeler olmasına rağmen Osmanlı hariciyesi bu antlaşmayı imzalamıştır. Batı ülkelerinin Rusya’nın bu antlaşma sonucu çok güçlü olacağını düşünerek Ayestefanos Antlaşmasının yürürlüğe girmesine mani olmuştur.

Balkan savaşında da mağlup olan Osmanlı’nın elinden Kırklareli’ne kadar olan tüm topraklar alınmıştı. Eski başkent Edirne’nin kaybı Osmanlı’da derin bir hüzünle karşılanmış, Edirne’nin alınması için yollar düşünülse de içinde bulunulan vaziyet bu yolları kapatıyordu. Kısa bir süre sonra Balkan devletleri arasında toprak paylaşma konusunda tartışmalar yaşanmış, zamanla bu tartışma savaşa dönüşmüştü. İkinci savaşta Osmanlı ordusu da yerini almış ve en azından eski başkent Edirne’yi topraklarına katmıştı.

Balkan Savaşında Osmanlı Askerleri

Bir diğer önemli savaş şüphesiz Trablusgarp savaşıydı. Birliğini ancak sağlamış olan İtalya kendisine sömürge arıyordu. Gözüne Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki topraklarına dikmişti. Ne de olsa Osmanlı’nın donanması yoktu. İtalya donanmasını hazırlarken, Osmanlı’nın gönüllü subayları da kılık değiştirerek karadan Trablusgarp’a geçip yerel halkı örgütlemeye çalışıyordu. İtalya saldırılarına başladığında, Osmanlı subayları kumandası altındaki milisler gerekli pozisyonları almış, İtalyanlara karaya adım attırmamışlardı.  Trablusgarp’ı böyle alamayacağını anlayan İtalya, donanmasını On iki ada üzerine sürmüş, aynı zamanda Trablusgarp’ın verilmemesi halinde Boğazlara saldıracağını beyan etmişti. Osmanlı tarafı ise Trablusgarp’ı vermek zorunda kalmıştı. Büyük krizler büyük adamları ortaya çıkarır. İki adam vardır ki ileride Türk Tarihi onlardan çok bahsedecektir: Binbaşı Enver Bey ve Kolağası Mustafa Kemal Bey.

Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşından önce bu musibetleri yaşamıştır. İmparatorluğun aleyhine olan pek çok durum Osmanlı’nın elini kolunu bağlamış, birçok önlemi alamamıştır. Lehine olan ise başarılı subaylar yetiştirmesi ve vatansever bir halka sahip olmasıdır. Kısa aralıklarla onlarca savaşa yüzlerce çarpışmaya giren Türk halkı, dört yıl süren I. Dünya Savaşında tekrar savaşmış, bir de Kurtuluş Mücadelesine girip muvaffak olmuştur. Şüphesiz dünya üzerinde çok az millet vardır ki vatanına bu kadar bağlı olsun.

Ömer Can Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1)Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, Michael Howard, Dost Yayınevi, Ankara,2014

2) Birinci Dünya Savaşı, Norman Stone, Doğan Kitap, İstanbul, 2010

3) Cumhuriyetin İlk Yüzyılı (1923-2023), İlber Ortaylı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017

4) Başlangıcından Günümüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Temuçin Faik Ertan, Siyasal Kitabevi, 2019, Ankara

5) I. Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, Haluk Ülman, İmge Kitabevi, 2002

[/vc_toggle]

Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi: Teoriden Pratiğe Beş Senenin Muhasebesi

İlk baskısı 19 Mayıs 2015 tarihinde yapılan ve haliyle umûmi efkârın da bu tarihte haberdar olduğu Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi isimli vesîka neşredildiği tarihten itibaren birçok köşe yazısı ve makalenin mevzuunu oluşturdu. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin Türk Deniz Kuvvetleri özelinde vücut bulmuş hali olan bu vesîka, ülkemizin önümüzdeki yaklaşık 15 senelik vetîrede tatbik edeceği deniz kuvvetleri stratejisini açıklamaktadır. Bu vesîkanın ömrünü yaklaşık 15 sene olarak tarif etmemin sebebi daha evvelki strateji vesîkasının Kasım 2000’de neşredilen Açık Denizlere Doğru isimli vesîka olmasıdır.

Açık Denizlere Doğru adlı vesîkaya kısaca temas etmek gerekirse bu vesîkada Türk Deniz Kuvvetleri’nin kemiyet bakımından büyümesi gerektiği ifade edilmiş ve hızlı bir inşa vetîresine girişilmesi hedeflenmiştir. Yine aynı vesîkada müşahhas bir hedef olarak 2010 yılına kadar 6 adet TF-2000 hava savunma fıkrateyninin envantere alınacağından bahsedilse de maalesef çeşitli sebeplerden ötürü bu hedef gerçekleşmemiştir.

TF-2000

Bu sebeplerden en büyüğü hiç şüphesiz Türk savunma sanayi sektörünün sahip olduğu kâbiliyet, altyapı ve tecrübenin yetersiz olmasıdır. Buna rağmen Dz.K.K.lığı Araştırma Merkez Komutanlığı (ARMERKOM) ve Dizayn Proje Ofisi (DPO) göstermiş olduğu üstün çabalarla, 27 Eylül 2011 tarihinde TCG Heybeliada korveti Türk Deniz Kuvvetleri’nin hizmetine girerek Türkiye kendi harp gemisini tasarlayıp istihsal edebilen 10 ülke arasına girmiştir. İşte Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi vesîkası imkansızlıklar ile umudun bir arada yaşandığı bu 15 yıllık vetîrenin arkasından neşredildi.

Vesîkada birçok kritik tespit yapılmış ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin röntgeni çekilerek kendisinden beklenilen yeterlilikler, ulaşması gereken hedefler ifade edilmiştir. Burada bu kritik tespitlerden birkaçını iktibas ediyorum.

Denizlerin ehemmiyeti vesîkanın 5. sayfasında şöyle ifade edilmiştir:

“Deniz taşımacılığı; çok büyük miktarlardaki yüklerin bir defada bir yerden diğer bir yere taşınması imkânını sağlaması, güvenilir olması, hava yoluna göre 14, kara yoluna göre 7, demir yoluna göre 3,5 kat daha ucuz olması nedeniyle dünyada en çok tercih edilen ulaşım şeklidir.”

“Küresel ticaretin hacim (ton) olarak %80’i, değer (dolar) olarak %70’i 3 ; petrol taşımacılığının %60’ı ve doğalgaz taşımacılığının %25’i 4 deniz yoluyla yapılmaktadır.”

Deniz kuvvetlerinin halihazırda karşı karşıya kaldığı temel emniyet meseleleri vesîkanın 8. sayfasında şöyle ifade edilmiştir:

“Ege’de tarihi derinliği bulunan sorunlar ciddiyetini korurken, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması önemli bir bölgesel ihtilâf haline gelmiştir.”

Deniz kuvvetlerinin dış politika ile alakası vesîkanın sırasıyla 19. ve 24. sayfalarında şöyle ifade edilmiştir:

“Türkiye’nin ilgi ve faaliyet alanının uzandığı tüm coğrafyalara erişebilme yeteneği olan Deniz Kuvvetleri, vazgeçilmez bir dış politika enstrümanıdır.”

“Her bir donanma unsuru, açık denizlerde serbestçe dolaşabilen yüzer birer büyükelçilik; Deniz Kuvvetleri ise bu unsurlarıyla dünyanın aynı anda dört bir yanında etkinlik gösterebilen büyük bir diplomatik misyon görevi icra etmektedir.”

Vesîkanın 32. sayfasında Türk Deniz Kuvvetleri’nin kendisine koyduğu ana hedef şöyle açıklanmıştır:

“Hâlen Orta Ölçekli Bölgesel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Türk Deniz Kuvvetleri, ‘Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti’ olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir.”

Türk Deniz Kuvvetleri’nin “Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti” hedefine ulaşabilmesi için tedarik etmesi gereken sistemler de mevzûubahis vesîkanın 31. sayfasında açıklanmıştır:

  • “Kısa vadede (0-5 yıl): Ada Sınıfı Korvetler, Türk Tipi Hücumbotlar, Lojistik Destek Gemileri, Amfibi Gemiler (LST), Denizaltı Kurtarma Ana Gemisi, Kurtarma Yedekleme Gemileri, Araştırma Gemisi, Genel Maksat Helikopterleri, Deniz Karakol Uçakları, İnsansız Hava Araçları ve İnsansız/Otonom Sualtı Araçları.
  • Orta vadede (6-10 yıl): “İ” Sınıfı Fırkateynler, Hava Savunma Harbi Fırkateynleri, Havuzlu Çıkarma Gemisi (LPD/LHD), Muharebe Destek Gemisi, Yeni Nesil Mayın Avlama Gemileri ve Havadan Bağımsız Tahrik Sistemli Denizaltılar.
  • Uzun vadede (11-20 yıl): Deniz kontrolü, kuvvet koruma ve güç aktarımı platformlarının sayısı artırılacaktır.”

Strateji vesîkasının neşredilme tarihi göz önüne alındığında kısa vadeli hedeflerin 19 Mayıs 2020 itibariyle gerçekleşmiş olması beklenmektedir. Bu minvalde kısa vadeli hedeflerin gerçekleşme keyfiyetleri incelenecektir.

1.) Ada Sınıfı Korvet Projesi

Projenin ilk iki gemisi bu vesîka neşredilmeden önce teslim edilmiştir. Teslim edilmeyen gemilerden TCG Burgazada (F-513) 4 Kasım 2018,

TCG Kınalıada (F-514)  29 Eylül 2019 tarihinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne teslim edilerek proje başarıyla tamamlanmıştır.

Not: Proje takvimi içerisinde olmamasına rağmen Ada sınıfı korvet projesi baz alınarak istihsal edilen TCG Ufuk (A-591) test, eğitim ve istihbarat korveti olarak hizmet verecektir.  9 Şubat 2019 tarihinde denize indirilmiştir.

2.) Türk Tipi Hücumbot Projesi

Proje için STM ile çalışılıyor. Projenin nihai tasarımına karar verildi. Henüz istihsâl yok. Bu projede istenilen müddette netîceye varılamadığını görüyoruz.

3.) Lojistik Destek Gemi Projesi

TCG Yüzbaşı Güngör Durmuş (A-574) 8 Ekim 2016,

TCG Üsteğmen Arif Ekmekçi (A-575) 8 Temmuz 2017 tarihinde denize indirilerek proje başarıyla tamamlanmıştır.

4.) Amfibi Gemi (LST) Projesi

TCG Bayraktar (L-402) 22 Nisan 2017, TCG Sancaktar (L-403) 7 Nisan 2018 tarihinde hizmete alınarak projenin ilk etabı başarıyla tamamlanmıştır. Diğer iki LST’nin 2023-2024 yıllarında hizmete alınması beklenmektedir.

TCG Bayraktar (L-402)

5.) Denizaltı Kurtarma Ana Gemi Projesi

TCG Alemdar (A-582) 28 Ocak 2017 tarihinde hizmete alınmış ve proje başarıyla tamamlanmıştır.

6.) Kurtarma Yedekleme Gemi Projesi

TCG Işın (A-583) 22 Temmuz 2017, TCG Akın (A-584) 29 Aralık 2017 tarihinde hizmete alınarak proje başarıyla tamamlanmıştır.

TCG Işın (A-583)

7.) Araştırma Gemi Projesi

Bu proje henüz ihaleye açılmamıştır.

8.) Genel Maksat Helikopter Projesi

Önümüzdeki vetîrede Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisinde (LHD) de konuşlanabilecek genel maksat helikopterlerinin tedariki planlanmaktadır. Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) henüz inşa edilmediği için proje bekleme aşamasındadır.

9.) Deniz Karakol Uçak Projesi

TAI ve TUSAŞ tesislerinde altı adet ATR-72/600 D/K uçağından ilkinin sertifikasyon ve kabul testlerinin tamamlanmasının ardından Şubat 2017’de teslim edilmesi ve teslimatların 2018’de tamamlanması planlanmıştı. Ancak sertifikasyon testlerinde yaşanan sıkıntılar sebebiyle bu henüz gerçekleşmedi. Şu anda projenin akıbeti hakkında bilgi yoktur.

10.) İHA/SİHA Projesi

Baykar A.Ş. ile 26 Ekim 2017 tarihinde Taktik İHA (Taktik İnsansız Hava Aracı) için imzalanan proje şümulünde İHA’lar teslim alınmaya başlamıştır. Açık kaynaklardaki bilgilere göre proje şümulünde 10 adet Bayraktar TB2 tedarik edilmiştir. 12 Ekim 2019 tarihinde 3 adet Anka-B İHA Türk Deniz Kuvvetleri envanterine katılmıştır. Anka İHA teslimatlarının devam etmesi beklenmektedir.

11.) İnsansız Sualtı Aracı Projesi

Açık kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.

Netîce ve Değerlendirme

Kısa vadeli hedeflerin gerçekleşme keyfiyetleri kritik edildiğinde, Türk Tipi Hücumbot ve Deniz Karakol Uçak projelerindeki gecikme dikkati çekmektedir. Bunun yanında görece ehemmiyetsiz Araştırma Gemi projesi de henüz ihaleye açılmamıştır. Bu gecikmeler daha iyi tasarım ve istihsâl faaliyetleri için kabul edilebilir, önümüzdeki devrede projeler şümulünde ortaya çıkan mahsulleri gördüğümüzde daha iyi yorum yapma imkanı doğacaktır. Hayata geçirilen diğer projeler düşünüldüğünde Türk Deniz Kuvvetleri kısa vadeli hedeflerini umûmî olarak başarıyla netîcelendirmiştir. Bu başarının yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) bünyesindeki savunma sanayi kuruluşlarının üstün gayretleriyle bir dizi proje yürütülmektedir. Bu projelerden Türk Deniz Kuvvetleri’ni doğrudan ilgilendirenlere temas etmek gerekirse bunlar; Akya Ağır Torpido, Atmaca Gemisavar Füze, Gökdeniz Yakın Hava Savunma Sistemi, Temren Havadan Gemiye Füze, Advent Savaş Yönetim Sistemi gibi projelerdir. Adı geçen projeler halihazırda ya teslim edilmiş ya da test aşamasına gelmiş ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin harekat kabiliyetlerine çarpan etkisi yapabilecek projelerdir. Bütün bunlar göz önüne alındığında Türk Deniz Kuvvetleri “Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti” olma yolunda emin adımlarla yürümektedir.

Ömer Fâruk Fidan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Gürdeniz, Cem. Açık Denizlere Doğru. 1. Baskı. İstanbul: Deniz Basımevi Müdürlüğü, 2000.

Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı. “Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi”. Erişim: 1 Nisan 2020. https://www.dzkk.tsk.tr/data/icerik/392/DZKK_STRATEJI.pdf

SavunmasanayiST.com. “Deniz Sistemleri”. Erişim: 31 Mart 2020. https://www.savunmasanayist.com/category/turk-savunma-sanayi/deniz-sistemleri/

[/vc_toggle]

Ege Denizi’nde Silahlandırılan Adaların Haritası

2

Libya ile Türkiye arasındaki deniz yetki alanı anlaşmasının mimarı olarak gösterilen Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın son kitabında yer alan ifadeler gündemde bomba etkisi yarattı. Yaycı’nın “Yunanistan Talepleri (Ege Sorunları) Soru ve Cevaplarla” adlı son kitabında yer alan ’23 ada gayri askeri statüde kalmak şartıyla devredilmişti. Bu devir artık tartışmalı hale geldi’ ifadesinde 1923 Lozan ve 1947 Paris Anlaşmalarında silahsız olması kaydıyla Yunanistan’a devredilen 23 adanın 16’sının açık kaynak haberlerde silahlandırıldığını, bu nedenle söz konusu anlaşmaların ihlal edildiğini ve adaların devir işleminin tartışmalı hale geldiğini belirtti.

Ege Denizi’ndeki söz konusu 23 ada: Taşoz, Bozbaba, İpsara, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Ahikerya, Sisam, İstanbulya, Rodos, Herke, Kerpe, Çoban, İleki, İncirli, Kelemz, İleryöz, Batnoz, Lipso, Sömbeki, İstanköy ve Meis

Cihat Yaycı’nın kitabında yer alan Ege Denizi’nde silahlandırılan adalar

Cihat Yaycı, kitabında Ege’deki Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan deniz mili sorununa ilişkin de “Ege Denizi’nde kara suları genişliklerinde bir değişikliğe gidilecekse, Lozan Antlaşması kapsamında “WW”ye dönülerek her iki ülke için de Ege’de 3 millik kara suları genişliğinin uygulanmasının teklif edilmesi uygun olacaktır.” ifadesine yer verdi.

Cihat Yaycı’nın teklifinde altını çizdiği Ege Denizi’ndeki 3 mil sınırlarının haritası

Türkiye ile Yunanistan arasında herhangi bir deniz sınırı anlaşması yapılmadı. Öte yandan Atina hükümeti, 1936 yılında tek taraflı olarak Ege’de deniz yetki alanlarını 6 mile çıkardığını duyurmasıyla birlikte 1964’ten bu yana da adaları silahlandırmaya başladı.

Türk Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Yunanistan’ın Ege’deki kara sularının 6 mil olduğunun altını çizmiştir. Tartışma konusu olan nokta, Yunanistan’ın Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki adaların da bu yetkilerle donatıldığını öne sürmesidir. Yunanistan’ın bu iddiası uygulamada Türk gemilerinin limandan çıkamaması anlamına gelmektedir.

6 ve 12 Mile Göre Ege Denizi’ndeki Kara Suları

Yunanistan’ın tüm bu iddialarına kara suları alanını 12 mile çıkarmaya yönelik açıklamalarının eklenmesi, Türkiye’nin aleyhine tek taraflı bir politika olarak kabul ediliyor.

Ege Denizi’nde 6 ve 12 mil kara sularının haritası

Ege Denizi’nde 12 mil kara sularının geçerli olması halinde;

  • Şu anda adalar nedeniyle Ege Denizi’ndeki kara suları oranı %40 olan Yunanistan’ın %70’e çıkacaktır.
  • Açık deniz büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir.
  • Türkiye’nin kara sularının Ege Denizi’ndeki oranı %10’un altına düşmektedir.

Kaynak: StartejikOrtak.com

[irp posts=”19964″ name=”Yunanistan Haritasının 115 Yıllık Kronolojisi”]

Tarihin Yakın Penceresi: 93 Harbi (1877-1878)

19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada bir güç değişimi yaşanıyordu. Sömürgeleriyle dünyanın her bölgesinde var olan İngiltere, kendisine büyük bir rakip potansiyeli olan Çarlık Rusyası’nın farkındaydı. Rusya, askeri anlamda güçlü bir imparatorluktu. İngilizlerin ise en büyük kozu; silahı olabildiğince az kullanarak, daha çok diplomasi alanında bir başarı sağlamalarıydı. Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engellemek ve sömürge yollarını kaybetmemek için İngiltere, özellikle Osmanlı İmparatorluğu ile (zaman zaman) yakın ilişkiler kurmuştur.

93 Harbi’ne Doğru Yaşanan Süreç

1853 yılına gelindiğinde Çarlık Rusyası, Balkanlardaki Ortodoksları koruma bahanesiyle Osmanlılara savaş açtı (Kırım Savaşı). Kendilerini Ortodoksların temsilcisi olarak gösteren Rusya, İngilizlerin Osmanlı’ya vereceği desteği gözardı etmişti. Osmanlı Devleti; İngilizlerin, Fransızların ve başka milletlerden yaklaşık 25 bin gönüllünün desteğiyle bu savaştan galip ayrıldı. İngilizlerin Osmanlılara destek vermesinin amacı belliydi: Büyüyen bir Rusya’nın önünün açılmasını engellemek ve ticaret yollarındaki hükmünü sürdürmek.

Rusya, aldığı mağlubiyete rağmen ideallerinden vazgeçmedi. Kafkasya’daki müslümanlara büyük acılar çektirildi, milyonlarca insan göçe zorlandı: Çerkesler, Gürcüler, Çeçenler, Kırım Türkleri… Mevcut Padişah II.Abdulhamid bu göçler üzerine “Devletimiz hudutları dâhiline ancak kendi milletimizden olanları ve bizimle aynı dini inançları paylaşanları kabul edebiliriz. Türk unsurunu kuvvetlendirmeye dikkat etmeliyiz. Muhaceret yalnız milli kudreti artırmakla kalmayacak, aynı zamanda imparatorluğumuzun iktisadi kudretini de fazlalaştıracaktır. Rumeli’de ve bilhassa Anadolu’da Türk unsurunu kuvvetlendirmek şarttır.” ifadelerini kullanmıştır. Osmanlı açısından bakıldığında ise durumlar pek iç açıcı görünmüyordu. Kırım Savaşı sonrası tarihinde ilk dış borçlanmasına giren Osmanlı, ekonomik açıdan zor günler geçiriyordu. Bu gidişat doğrultusunda halktan vergileri arttırma politikası uygulandı. Balkanlarda isyanlar, Rusların da desteğiyle artmıştı. Bunun sonucunda Sırplar, 30 Haziran 1876 tarihinde Osmanlı’ya savaş ilan etti.

İsyanlar sırasında Avrupa medyası; Osmanlı’nın aleyhine haberler yapıyor, bu da toplumda büyük yankı uyandırıyordu. Savaş sırasında Rusya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ittifak teklif etti. Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, İtalya ve Prusya’ya ile yaptığı savaşlarda büyük yara aldıklarını dile getirdi ve bu çağrıyı reddetti. Ruslar, Sırplara ne kadar destek verse de Osmanlı bu savaştan galip çıktı.

Le Perroquet

Ateşkes için Sırplar, Avrupalılardan yardım istedi. Osmanlı Devleti ateşkesi kabul etti ve İstanbul’da bulunan Tersane-i Amire’de bir konferans yapıldı (Tersane Konferansı). Bu konferansta Balkanlardaki Hristiyanlar üzerinden baskı yapılması bekleniyordu. II.Abdulhamid, konferansın yapıldığı 23 Aralık 1876 tarihinde ivedilikle I.Meşrutiyet’i ilan etti. Buna rağmen ağır kararların önüne geçilemedi. Osmanlı Devleti için yeni bir anlaşma gerekliydi; ortak siyaset anlayışı içinde İngiltere, Londra Konferansı’nı düzenlemede önayak oldu. Ancak burdan da Osmanlı beklediğini alamadı ve “İçişlerine müdahale” nedeniyle protokolü reddetti. Panslavist akımları bahane sürerek protokolün reddini bir savaş nedeni olarak sayacağını önceden bildiren Rusya, 24 Nisan 1877’de Eflak ve Boğdan’a girerek Osmanlı’ya resmen savaş ilan etti.

Savaşın Başlaması ve Yapılan Hamleler

Öncelikle şunu belirtelim; bu savaşa “93 Harbi” denilmesinin sebebi, Rumi Takvim’e göre 1293 yılına denk gelmesidir.

Sultan II.Abdulhamid, her ne kadar savaşa girmemek için Londra Konferansı’nda telgraf yayınlasa da, diğer ülkeler tarafından kabul edilmedi. Osmanlı Devleti bu sefer savaşa tek başına girmek zorunda kalmıştı. İngiltere ve diğer müttefik devletler, diplomatik olarak çözüme gidilmediği için Osmanlı’nın yanında yer almadı. Rusya ise; Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Bulgar gönüllülerle birlikte savaşa girmiştir.

Rusya, Eflak ve Boğdan’ı zorlanmadan ele geçirdi. Osmanlı Devleti’ni hem doğudan hem batıdan baskı altına almak isteyen Ruslar; önce Romanya’ya girmiş, ardından ise Osmanlı’nın doğu sınırındaki Doğubayazıt’a girmiştir. Böylelikle bu savaşın iki cephede sürdürüleceği ortaya çıkmıştır: Kafkasya ve Tuna.

Kafkasya Cephesi

Rusya, burada da yalnız değildi. Rus Ordusu’na ait 75.000 askerle beraber Gürcüler, Ermeniler ve Terek Kazakları; Rusya’yla beraber savaşıyordu. Osmanlı Ordusu, 80.000 askere sahipti. Teçhizat ve asker bakımından güçlü olan Rusya, kritik nokta olan Doğubayazıt’ı ele geçirdi. Bu işgalin ardından yerel müslüman halk; işgale boyun eğmedi, gruplaşarak Ruslara ve müttefiklerine rahat geçiş imkanı vermedi. Uzun süren bir direnişin ardından Rusya, 17 Mayıs’ta Ardahan’a girmeyi başardı. Bu işgalin peşi sıra kritik bir konumda bulunan Kars, 2 hafta içerisinde Rusların eline geçti. Kars’ın gerisinde bulunan muharebelerde başarıya ulaşan Osmanlı Kuvvetleri, 15 Ekim’de Digor’da gerçekleşecek Alacadağ Muharebesi’nde iyice dağılacaktı. 17 Kasım tarihinde Kars, yeniden kuşatıldı. Kars-Erzurum arasında kurulan savunma hattı; Nene Hatun ve onun gibi binlerce halk kahramanının da direnişiyle birlikte, Rusların Erzurum’a girmesi engellendi. Ancak ordunun güç yitirmesiyle beraber Erzurum’dan geri çekilme kararı alındı.

Buna rağmen Ruslar, şehrin merkezine girmedi. Direnişle karşılaşma korkusu Rusları, şehri çevreleyerek ele geçirmeye sevk etti.

Tuna Cephesi

Osmanlı Ordusu; henüz gönüllü asker alımına devam ederken Rus müttefiki Rumen topçuları, Tuna Nehri’ndeki Osmanlı gambotlarını bombalamaya başladı. Osmanlı’nın deniz gücü böylelikle yok oldu. 21 Haziran’da Ruslar, savunmaya geç dahil olan Osmanlı kuvvetleri sayesinde nehri rahatlıkla geçti. 27 Haziran gecesinde Ziştovi’ye, bağlantı kurmak amacıyla bir köprü inşa edildi. Rusların önünü kesebilecek bir güç henüz yoktu, Ziştovi ve Niğbolu’yu rahatlıkla ele geçirdi. Bu gelişmelerin ardından Başkomutan Abdulkerim Nadir Paşa görevinden alındı, yerine Mehmet Ali Paşa getirildi. Mehmet Ali Paşa’nın genç ve tecrübesiz olması ordu içinde huzursuzluğa yol açtı. 1876 yılında yapılan ihtilal nedeniyle zaten orduda liyakat sistemi tamamen bozulmuştu. Bu gelişmelerin ardından Osmanlı’nın gardı iyice düştü, 17 Temmuz’da Şıpka Geçidi de kaybedildi. Vidin’de bulunan Osman Nuri Paşa ve askerleri, Plevne’ye doğru hareket edecek ve Plevne’yi savunacaktı.

93 Harbi Avrupa Cephesi haritası

Plevne’de Destansı Savunma

Osmanlı’daki asıl hedef Niğbolu’yu kurtarmaktı fakat oraya Rus ana ordusunun girmesi ve Şıpka Geçidi’nin düşmesi, planları alt üst etmişti. Kuzey’de direnç gösterebilen Osmanlı’nın, çok kritik bölgeler olan Lofça ve Plevne için hâlâ bir şansı vardı. Osmanlı birlikleri Şıpka Geçidi’ni geri almak için taaruz ederken diğer yandan Ruslar, Plevne’yi abluka altına almaya başladı. 4000 Rus askerine karşı 1000 Osmanlı askeri vardı. Burada hiç kimsenin beklemediği, olağanüstü bir savunma gerçekleşti. İlk taarruzun başarıyla püskürtülmesinin ardından Avrupa’da Rusların yenileceğine dair söylentiler yayılıyordu. Osmanlı’nın Lofça’dan cephane ve asker takviyesi alması, Avrupa’da yayılan bu söylentilerle beraber Ruslar iyice moral kaybetmişlerdi. 2. taaruzun olacağını önceden tahmin eden Osman Paşa, birliklerini hazır hâle getirmişti. 2. taarruzda da Ruslar başarıyla geri püskürtüldü. 3. taaruzda da sonuç değişmedi; Osman Paşa ve kahraman ordusunun bileği bükülemedi.

Padişah II.Abdulhamid; Plevne’deki bu direnişin başarılı olmasını kullanarak savaşı diplomasi yoluyla kazanmak istedi ancak, Ruslar bu teklifi geri çevirdi. 24 Ekim’de Gorni Dubnik Muharebesi’nin kaybedilmesiyle Osmanlı’nın tek lojistik yolu da kesilmiş oldu. İyice bunalan Ruslar, son çare olarak topyekûn saldırıya geçti. Dört bir yandan, teçhizat ve asker takviyelerinin yapılmasıyla, Plevne kuşatıldı. Bunca olumsuzluğa rağmen Plevne’de direniş devam etti. Osman Paşa, Şıpka Geçidi’nin geri kazanılması halinde kendilerine destek geleceğini biliyordu ve ümitliydi. Bu son beklenti de hüsranla sonuçlandı, Plevne’ye destek gelemedi. Osman Paşa, son çare olarak 9 Aralık günü yarma harekâtına geçti. Bu zamana kadar savunma yapan askerler, Rusların ilk saflarını kahramanca yarmayı başardı. Ancak sayıca çok üstün olan Ruslara daha fazla direnemediler; 10 Aralık 1877’de Osman Nuri Paşa, teslim bayrağını çekti.

Plevne savunması

Tam 5 ay boyunca olağanüstü bir savunma yapan Osman Paşa ve askerleri, dile kolay 35.000 Rus askerini etkisiz hâle getirdi. Dünya Savaş Tarihi’nde eşine çok ender rastlanan bu savunma; günümüzde bir kahramanlık öyküsü olarak anılır ve ilelebet anılmaya devam edecektir.

Savaşın Sona Ermesi ve İmzalanan Antlaşmalar

Plevne’nin de kaybedilmesiyle Osmanlı’nın bu savaşı kaybedeceği anlaşılmıştı. 31 Ocak 1878’te Osmanlı ateşkes teklif etti ve Ruslar tarafından kabul edildi. Ateşkese uymayan Rus birlikleri, Ayastefanos(Yeşilköy)’a kadar girdi. Avrupa ve özellikle İngiltere, Rusların bu ilerlemesinden oldukça rahatsızdı. Bunun üzerine İngiltere, İstanbul Boğazı’na filosunu gönderdi. İngilizler, Paris Antlaşması’nı öne sürerek Rusların İstanbul’u işgal etmeleri halinde müdahale edeceklerini bildirdi. Çarlık Rusyası daha fazla risk almayarak ateşkesi kabul etti. 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın şartları Osmanlı için çok ağırdı. Zira Karadağ ve Sırbistan tamamen özgür olacak ve sınırları genişleyecekti. Bulgaristan özerkleşecek, Romanya da bağımsız olacaktı. Osmanlı temsilcileri bu antlaşmayı kabul etse de Sultan II.Abdulhamid, bu ağır koşulları kesinlikle kabul etmedi. İnglizlerin de desteğini alan Osmanlı, Kıbrıs’ı bu desteğin karşılığında İngilizlere geçici olarak bırakmak zorunda kaldı.

Avrupalıların arabuluculuğuyla, 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma sonucunda Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak kurulacaktı. Doğuda ise Kars, Ardahan ve Batum; Ruslara bırakılıyordu. Osmanlı’nın lehine olan durumlar da vardı. Ayastefanos Antlaşması’na oranla çok daha az vergi verilecek; Selanik, Üsküp, Manastır Osmanlı’da kalacak, Erzurum ve Doğubayazıt geri alınacaktı. Bu harp, Osmanlı için artık sona yaklaşıldığının bir nevi kanıtı oldu.

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar 

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.wikipedia.org/wiki/93_Harbi
https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1r%C4%B1m_Sava%C5%9F%C4%B1
http://bursagocmuzesi.com/osmanli-rus-savasi-ve-93-harbi-sonrasi-kafkas-gocleri/
https://tr.euronews.com/2020/03/03/rusya-dan-osmanlinin-agir-yenilgi-aldigi-93-harbi-hatirlatmasi
https://www.dunyabulteni.net/olaylar/93-harbi-1877-78-osmanli-rus-savasi-h406060.html

[/vc_toggle]

Bir Diplomasi Terimi: Persona Non Grata

Latince bir kelime olan Persona Non Grata, istenmeyen kişi anlamına gelmektedir. Genel anlamda anlamına baktığımızda; devletlerarası ilişkilerde, bir ülkeye girmesi veya o ülkede bulunması yerel hükümet tarafından yasaklanan kişidir.[1]

Persona non grata ilanı bir ülkenin başka bir ülkeye diplomatik yollardan uygulayabileceği en şiddetli kınama ve yaptırım yollarından biridir.

Persona non grata ilan edilen kişi ülkeyi terk etmekte isteksiz davranır ya da bunu reddederse ya da doğrudan sınırdaşı edilir ya da ülke yasalarına uygun biçimde diplomatik dokunulmazlığı kaldırılarak itham edildiği konular hakkında yasal süreç başlatılır.

Persona Non Grata Konusunda 1961 Viyana Konvansiyonu (Sözleşmesi) [2]

Tam adıyla ‘ Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ‘ olan 1961 tarihli Viyana Konvansiyonu’na göre;

Madde 9: Birinci fıkrasına göre; Kabul eden devlet, herhangi bir zaman ve kararının gerekçesini açıklamak zorunda olmaksızın gönderen devlete, misyon şefinin ya da misyon diplomatik kadrosunun herhangi bir üyesinin Persona non grata olduğunu ve ya misyon kadrosunun herhangi bir başka üyesinin kabule şayan olmadığını bildirebilir. Bu takdirde gönderen devlet duruma göre ilgili şahsı geri çağırır veya misyondaki görevine son verir. Bir şahıs, kabul eden devletin ülkesine gelemeden önce de istenmeyen veya kabule şayan olamayan şahıs olarak ilan edebilir.

İkinci fıkrasına göre; Gönderen devlet bu maddenin 1.fıkrasında kayıtlı yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddeder veya makul bir süre içinde yerine getirmezse, kabul eden devlet ilgili şahsı misyonunun bir üyesi olarak tanımayı reddeder.

Madde 41: 1.fıkrasına göre; Ayrıcalıklarına ve bağışıklarına halel gelmeksizin, bu gibi ayrıcalıklardan ve bağışıklardan yararlanan bütün şahıslar kabul eden devletin kanunlarına ve nizamlarına riayet etmekle yükümlüdür. Anılan devletin iç işlerine karışmamakla da bu şahıslar keza yükümlüdür.

Madde 43: Bir diplomatik ajanın görevi diğer haller dışında aşağıdaki şekillerde son bulur:

  1. a) Gönderen devlet tarafından kabul eden devlete diplomatik ajanın görevinin son bulduğunun bildirmesi ile
  2. b) 9.maddenin 2.fıkrası gereğince, kabul eden devletin gönderen devlete diplomatik ajanın misyonun üyesi olarak tanımayı reddettiğini bildirmesi ile.

Madde 44: Kabul eden devlet, silahlı çatışma halinde dahi, kendi vatandaşı olmamaları şartıyla ayrıcalıklar ve bağışıklıklardan yararlanan şahıslara ve tabiyetlerine bakılmaksızın bu gibi şahısların aile üyelerine en kısa zamanda ülkesini terk edebilmeleri için kolaylıklar tanır. Kabul eden devlet, özellikle gerektiğinde kendileri ve malları için ihtiyaç duyulan nakil imkânlarını sağlamak zorundadır.

Persona Non Grata İlanının Dayandığı Temel Sebepler [3]

  1. Diplomatik görevlinin kabul eden devlet menfaatlerine aykırı tutum ve davranışlarda bulunması ve diplomatik kurallar sebebiyle yargısal yaptırıma devletlerin başvuramaması.
  2. Diplomatik görevlinin kabul eden devlet sınırları içinde birtakım suçlar işlemesi.
  • Misilleme yani diplomatik görevlisi başka bir ülkede persona non grata ilan edilen devletin, bu ilana karşılık olarak o devlete ait olan diplomatik görevliyi de kendi ülkesinde persona non grata ilan etmesidir.
  1. Bu durum her ne kadar diplomatik ilişkiler için genellikle kullanılıyor olsa da bazı durumlarda diplomatik görevli olmayan kişiler üzerinde de toplumsal ve ülkesel baskı oluşturulmasını sağlamak amacıyla da kullanılmaktadır.
  2. Kabul eden devletin persona non grata ilanı için gerekçe açıklamasına gerek yoktur.
  3. Diplomatik görevli, gönderilmeden önce de kabul eden devlet tarafından persona non grata ilan edilebilir.
  • Persona non grata ilanı diplomatik görevlinin diplomatik dokunulmazlığını kaldırmaz.

Yaygın olarak, diplomatik görevlisi persona non grata ilan edilen devlet görevliyi geri çağırmaktadır. Ancak bu yaptırımdan doğan bir zorunluluk değil, pratik uygulamanın sonucudur.

Persone Non Grata İlanı Örnekleri

  • 2008 yılında Bolivya Başkanı Evo Morales ABD yönetiminin kendisine karşı komplo kurduğunu ileri sürerek ABD Büyükelçisi Philip Goldberg’i persona non grata ilan etti.[4]
  • 2011’de Wikileaks skandalını dünyaya duyuran ekibin başındaki Julian Assange’a sığınma hakkı tanıyan Ekvador’un ABD’deki Büyükelçisi Luis Gallegos, Ekvador yönetiminin taviz vermeyen tavrı nedeniyle ABD tarafından persona non grata ilan edilerek ülkeden ayrılması istenmişti.[5]
  • 2012 yılında İsrail Devleti Alman edebiyatçı Günter Grass’ı İsrail’i eleştiren ve suçlayan şiirleri sebebiyle persona non grata ilan etmiştir.[6]
  • Mart 2019’da Venezuela Almanya’nın Caracas Büyükelçisi Daniel Kriener’i devletin iç işlerine karıştığı gerekçesiyle persona non grata ilan etti.
  • İspanya 2018’de 3 Eylül’de en büyük füze denemesini yapan Kuzey Kore’nin Madrid Büyükelçisi Kim Hyo-Chol’i istenmeyen adam ilan etmiştir.
  • 2016’da ABD, bilgisayar korsanlığı yoluyla başkanlık seçimlerine müdahale iddiaları sebebiyle 35 Rus persona non grata ilan ederek sınır dışı etme kararı almıştı.
  • 2018’de de Hollanda, Eritre’nin ülkedeki en üst diplomatik temsilcisini Eritre’nin Hollanda‘daki eski vatandaşlarını ‘diaspora vergisi’ ödemeye zorlaması nedeniyle persona non grata ilan etmişti.
  • Ekim 2017’de Katolonya’nın Girano kentinde yerel meclis, bağımsızlık referandumunun ardından Katolonya özerk yönetimini anayasayı ve demokrasiyi ihlal etmekle suçlayan İspanyol Kralı 6. Felipe’yi persona non grata ilan etmiştir.

TÜRKİYE AÇISINDAN PERSONA NON GRATA DURUMU

  • Kasım 2013’de Mısır’ın, Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Bostanlı’yı istenmeyen kişi ilan edip iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri Maslahatgüzar seviyesine indirmesinin ardından Türkiye de misilleme yaparak Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin’i istenmeyen adam ilan etmiştir.
  • 2016’da Bulgaristan Hükümeti diplomasiyle uyuşmayan faaliyetlerde bulunduğu, Bulgaristan’ın iç işlerine karıştığı gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu olan ve Türkiye’nin Burgaz Başkonsolosluğu’nda Sosyal Hizmetler Ataşesi olarak görev yapan Uğur Emiroğlu’nu istenmeyen kişi ilan etmişti. Türkiye’de misillemede bulunarak İstanbul Başkonsolosluğunda görevli konsolos Zorrnitsa Petrova Apostolova’yı istenmeyen kişi ilan etmiştir.
  • Mart 2017’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya Hollanda tarafından siyasi propaganda yapmasına karşı oldukları için istenmeyen kişi ilan etmişlerdi.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Pazarcı, Hüseyin. Uluslararası Hukuk: Turhan Kitapevi Yayınları, Aralık 2017. S. 359,360,361,363,364

Sönmezoğlu, Faruk. Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi: Der Yayınları, 2014. S. 463,479,616

https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/03/14/persona-non-grata-ve-viyana-konvansiyonu-nedir/

www.ilsaedergi.com/istenmeyen-kisi-persona-non-grata/

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/turkiye-de-misir-buyukelcisini-istenmeyen-adam-ilan-etti-25190674

https://www.cnnturk.com/dunya/ispanya-kuzey-korenin-madrid-buyukelcisini-persona-non-grata-ilan-etti

http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/Diplomatik_Iliskiler_1961.pdf

Nurtopu gibi kriz: Bu kez Bulgaristan’la diplomatik gerginlik

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-38462117

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42727716

[1] Sönmezoğlu, Faruk. Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi: Der Yayınları, 2014. S. 463

[2] Ayrıca bkz. BM Enformasyon Merkezi UNIC-Ankara, 22.05.2007.  Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi 18 Nisan 1961, s.3,9,10

[3] Pazarcı, Aralık 2017,s. 359,360,361,363,364

[4] https://www.iha.com.tr/haber-amerikali-buyukelci-istenmeyen-kisi-34717/

[5] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ekvadorla-abd-arasinda-istenmeyen-kisi-krizi-17489787

[6] https://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/04/120409_grass_israel

[/vc_toggle]

Filistin Meselesinde İki Tarihi Süreç: İntifada

Filistin meselesi, belirgin olarak İsrail Devleti’nin kurulduğu 1947 yılından bu yana uluslararası gündemde yer almaktadır. Fakat tarihi arka planına bakıldığında Arap-İsrail çatışması tarihin hemen hemen her dönemde mevcut olmuştur. İsrail Devleti’nin 1947 yılında kurulması ise bu çatışmalara verilen yaklaşık 2000 yıllık aranın sona ermesi ve çatışma döneminin yeniden başlaması anlamına gelmektedir.

Filistin meselesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra artan şekilde Yahudilerin bölgeye yerleşmesi ve İsrail Devleti’nin kurulması ile uluslararası gündemde yer almaya başlamıştır. O günden bugüne bölge devletlerinde meydana gelen siyasi/sosyal değişimler meselenin seyrini etkilemiştir. Süreç içerisinde İsrail ile Arap devletleri arasında savaşların yaşandığı, işgal hareketlerinin gerçekleştirildiği görülmüş, zaman zaman ise Dünya ne yazıkki katliamlara şahitlik etmiştir.

Bununla beraber yakın tarihte meydana gelen iki olay bizzat Filistin halkının kendi haykırışını ortaya koymuştur. Bu olaylara tamamen Filistin halkına özgü bir terim haline gelen ‘intifada’ adı verilmiştir. İntifada kelime anlamı olarak ayaklanma anlamına gelmekte olup, Türk Dil Kurumu sözlüğüne “Filistin halkının başkaldırısı” olarak yansımıştır.

İşte bu yazıda da Filistin halkının başlattığı Birinci İntifada’ya (1987-1993) ve İkinci İntifada/El Aksa İntifadası’na (2000-2005) ilişkin bilgiler derlenmiştir. Yazı içeriğinde öncelikle bu iki intifadanın arka planı ve sonuçları değerlendirilecek, ardında da üçüncü intifadaya ilişkin beklentiler değerlendirilecektir.

1.) İntifada (1987-1993)

a.) İntifada’nın Arka Planı ve Başlangıcı

Konuya ilişkin kaynaklara bakıldığında Filistinlileri intifadaya iten birçok neden olduğu öne sürülmektedir. Bu nedenlerin başında İsrail’in 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nı kazanmasının ardından topraklarını iyice genişletmesi ve Filistinlilerin yaşam ve tarım alanlarında yerleşim birimleri kurması gelmektedir.  Yeni yerleşim birimleriyle bölgedeki hakimiyetini artıran İsrail’in Filistinlilere yaptığı baskı günden güne artmıştır.

1947’den Bugüne Filistin Toprakları

Bu durumun sonucu olarak Filistin halkı büyüyen nüfusunu barındırmak ve doyurmak konusunda sıkıntı çekmeye başlamıştır. İşsizlik ise oldukça artmış ve yaşam şartları giderek kötüleşmiştir. Hatta, ilk intifada döneminde her sekiz eğitimli Filistinlinin yalnızca birinin eğitimine uygun bir işte çalışabildiği ifade edilmektedir.

İşte bu nedenlerle iyice baskılanmış olan toplumda intifadanın fitilini ateşleyen olay ise 9 Aralık 1987 tarihinde Cebaliye mülteci kampında yaşanmıştır. İsrail ordusuna ait bir araç dört Filistinliye çarpmış ve ölümlerine neden olmuştur. İsrail ordusuna ilişkin aracın Filistinlilere kasıtlı olarak çarptığı ve ölümlerine bilinçli olarak neden olduğu düşüncesi hızla yayılmış ve kitlesel gösteriler başlamıştır.

Kitlesel gösteriler; genel grev, İsrail’in hakimiyeti bulunan noktalarda sivil itaatsizlik, vergi vermeme, İsrail ürünlerini boykot, grafiti ve barikatlarla İsrail ordusuna karşı direnme, İsrail devlet kurumlarına taş ve yanıcı maddelerle saldırı gibi eylemlerle gerçekleştirilmiştir. Eylemlere katılanların büyük çoğunluğunun çocuk olduğu uluslararası raporlara yansımıştır.

İsrail’in intifada sırasında almaya çalıştığı önlemler ise ters tepmiş, göstericilere karşı gerçek mermi kullanılması birçok Filistinlinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Verilen karşılıkların olayları daha da şiddetlendirmesi, İsrail’in direnişin baskılanabileceğine ilişkin umudunu günden güne yitirmesine neden olmuştur.

Birinci İntifada’ya ilişkin bir başka ilginç nokta ise eylemlerin bir kişi veya kurum tarafından başlatılmaması ve herhangi bir kurum veya kişinin bu eylemlere liderlik etmemesidir. İntifada, toplumda meydana gelen sıkışmanın kendiliğinden dışa vurumu ile bir anda vuku bulmuş ve böyle de devam etmiştir. Ayaklanmanın ilerleyen günlerinde Filistin Kurtuluş Örgütü ayaklanmanın koordinasyonu için çaba göstermiş, siyasi rakipleri Hamas ve İslami Cihad’da bu süreçte silahlı eylemlere karışmayarak ayaklanmaya uymuştur. Süreç içerisinde Birleşmiş Ulusal Ayaklanma Liderliği kurulmuş ve halkın güvenini kazanmıştır. Ayaklanma süresince halk, kurulan liderliğin bildirilerine uymuştur.

Birinci İntifada sürecine ilişkin üzerinde durulmaya değer bir başka nokta ise ölümcül şiddetten kolektif bir şekilde uzak durulması olmuştur. Her ne kadar eylemler sırasında binlerce Filistinli ve İsrailli hayatını kaybetmiş olsa dahi, Filistinliler silah kullanımından özellikle kaçınmışlardır. İntifada süresince dağıtılan bildirilerde ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bağımsız bir Filistin Devleti kurulması çağrısı yer almış ve İsrail’in 1967 sonrası ele geçirdiği topraklardan çekilmesi istenmiştir. Filistin Devleti’nin Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da kurulmasının arzu edilmesi, “Bütün Filistin İçin Özgürlük” iddiasından vazgeçildiğinin ilk emareleri olarak dikkat çekmiştir.

b.) Birinci İntifada’nın Sona Ermesi ve Sonuçları

O dönemde intifadanın halkın içinden doğması ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kontrolünün çok az olması intifadanın nasıl biteceği konusunda soru işaretlerini arttırmıştır. İsrail’in müdahalelerinin olayları daha da artırması, Filistinlilerin direncini kıracağına ilişkin beklentisini yitirmesine neden olmuştur.

Bu doğrultuda, eylemlerin sona ermesini tek bir olaya bağlamak mümkün değildir. Ancak bu intifada, Filistinliler için olumlu görülen bir çok sonucun doğmasına vesile olmuştur. İntifada sürecinde Filistinliler Madrid ve Oslo görüşmelerine bir taraf olarak katılmışlardır. Bu olaylarla beraber Filistin sorunu üzerindeki uluslararası dikkat artmış ve sorunlara dikkat çekilmiştir. Eylemlerle beraber İsrail’in sorunun çözümündeki tek taraf olmadığı da görülmüştür.

Aynı zamanda eylemler sırasında Yaser Arafat ve siyasi partisinin halk desteği artmış ve Arafat, sorunun çözümü için politik programında değişikliklere gitmiştir. Bu değişimlerin bir sonucu olarak Filistin Milli Konseyi’nde iki devletli çözümün desteklendiği belirtilmiştir.

Filistin Lideri Yaser Arafat

2.) İkinci İntifada / El Aksa İntifadası (2000-2005)

a.) İkinci İntifada’nın Arka Planı ve Başlangıcı

Birinci intifada sonrası başlayan Oslo Görüşmeleri’nin sonucunda Filistin ile İsrail arasında Oslo Anlaşmaları imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre İsrail, Batı Şeria ve Gazze’den silahlı kuvvetlerini çekecek ve Filistinlilerin kendi kendini yönetme hakkını tanıyacaktı. Buna karşılık Filistin Halk Kurtuluş Örgütü de İsrail’i tanıyor ve İsrail’in çekildiği noktalarda güvenliği sağlamayı kabul ediyordu.

Ancak anlaşma yazıldığı gibi uygulanamadığından Filistin ve İsrail taraflarında can kayıpları devam etmiştir. Bununla beraber İsrail yeni yerleşim yerlerinin inşasını azaltsa da sürdürmüştür. Devam eden olayların sonucunda taraflar (Filistin adına Yaser Arafat ve  İsrail adına Ehud Barak) 2000 yılının temmuz ayında ABD’de, ABD Başkanı Bill Clinton’ın arabuluculuğunda bir araya gelmiştir. Bu zirveye Camp David Zirvesi adı verilmiştir. Zirve sırasında taraflar Oslo Anlaşması’nın uygulanamaması ve kalıcı çözümün sağlanamaması nedeniyle birbirlerini suçlamışlardır. Sonuçta Camp David Görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanmış ve bu anlaşmazlık İkinci İntifada’ya giden yolda önemli köşe taşlarından birisi olmuştur.

2000 Yılında Camp David Görüşmeleri Sırasında Arafat-Barak El Sıkışması, ABD

Filistin tarafına göre, devam eden irili ufaklı protestolara İsrail tarafından aşırı ve yasadışı güç kullanılarak yanıt verilmesi ikinci intifadaya giden yolda bir başka önemli nokta olmuştur. İsrail’e göre ise Filistin tarafı Camp David görüşmelerini sabote etmeyi planlamıştı. Zira görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyen Arafat, sonrasında bir İntifada başlamasını arzu ediyor ve bu yolla kazanımlarını arttırmayı planlamıştır.

Bu sırada Birinci İntifada’yı ortaya çıkartan işsizlik, tarım alanlarının yetersizliği, ekonomik yokluk ve baskı ortamı ise devam etmekteydi. İşte bu noktada ikinci intifadanın fitilini ateşleyen olay ise 28 Eylül 2000 yılında İsrail muhalefet lideri ve başbakan adayı Ariel Şaron’un Müslümanlar ve Yahudiler için kutsal görülen Tapınak Dağı’nı ziyareti olmuştur. Tapınak Dağı, Camp David görüşmelerinde tarafların statüsü üzerinde anlaşamadıkları önemli bir noktaydı ve Yahudiler için kutsal görülen alanların yanı sıra Müslümanlar için oldukça kutsal olan ve El Haram El Şerif olarak da bilinen Mescid-i Aksa’ya ev sahipliği yapmaktaydı. Ariel Şaron bölgeye yaptığı ziyaret sırasında Mescid-i Aksa’ya da girmiştir. Ayrıca Şaron, ziyaret esnasında “Tapınak tepesi ellerimizdedir ve ellerimizde de kalacaktır. Yahudilerin en kutsal mekanlarından biri olarak, burayı ziyaret etmek her Yahudinin hakkıdır” ifadelerini kullanmıştır.

Fotoğraf 3: İsrail Muhalefet Lideri Şaron Mescid-i Aksa’dan çıkıyor. (2000)

Bu ziyaretin öncesinde, Camp David görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı bir süreçte yapılacak olması endişelere neden olmuş ve iptal edilmesi için çağrılarda bulunulmuştur. Ancak Tapınak Dağı’nın kaybedildiği iddialarını cevaplamak isteyen İsrail hükümeti ve bunu seçim sürecinde kullanmak isteyen muhalefet bu ziyaret hususunda ısrarcı olmuş ve ziyareti gerçekleştirmiştir. Ziyaretle beraber başlayan intifada sırasında -tıpkı Birinci İntifada’da olduğu gibi- genel grevler, sivil itaatsizlik, vergi vermeme, İsrail makamlarına taşlı sopalı saldırılar, İsrail ürünlerini boykot şeklinde eylemler gerçekleştirilmiştir. Birinci intifadadan farklı olarak Filistin tarafından yer yer füze ateşlendiği ve havanlarla saldırılar düzenlendiği de görülmüştür. Bu yönden ikinci intifada da silah kullanımının arttığı görülmektedir. Bu durum her iki taraf açısından da kayıpların daha fazla olması sonucuna yol açmıştır. İsrail ise protestolara yine gerçek mermilerle karşılık vermiş ve binlerce sivilin hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

Protestoların hemen başlangıcında, 30 Eylül 2000 tarihinde ise bir kameraman, Gazze’de İsrail tarafının silahlı saldırılarından korunmak için bir varilin arkasında babasının yanına sığınan 12 yaşındaki Muhammed El Durra’nın kurşunlara hedef olarak vefat etmesini çekmiştir. 12 yaşındaki Muhammed, bu olaydan sonra intifadanın sembollerinden biri haline gelmiştir.

12 yaşındaki Muhammed, kurşunların hedefi olarak hayatını kaybediyor. (30 Eylül 2000

İntifada’nın devam ettiği sıralarda Filistin ile İsrail arasında görüşmeler devam etmiş, ancak 2001 yılında İsrail Başbakanlığı’na Ariel Şaron seçilmiştir. Şaron, seçildikten sonra Arafat ile yüz yüze görüşmeyi reddederek görüşmeleri tıkamış ve olayların daha da tırmanmasına neden olmuştur.

2004 yılının sonlarında ise Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İsrail tarafından ev hapsinde tutulurken rahatsızlanmış ve tedavi için gittiği Fransa’da hayatını kaybetmiştir. İsviçreli bilim insanları, 2012 yılında Arafat’ın mezarını açarak örnekler almış ve 2013 yılında Arafat’ın zehirlenerek öldüğünden %83 oranında emin olduklarını açıklamıştır.

2005 yılının başında Filistin’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini ise Mahmud Abbas kazanmıştır.

b.) İkinci İntifada’nın Sona Ermesi ve Sonuçları

İkinci intifadanın nasıl sona erdiği bugün halen tartışılmaktadır. Kimilerine göre Filistinlilerin uluslararası alanda tanınmış liderleri Yaser Arafat’ı kaybetmeleri eylemelerin sona ermesine neden olmuştur. Bazıları ise intifadanın İsrail’in güçlerini tek taraflı olarak geri çekemsiyle yavaşladığını ve zamanla sona erdiğini iddia etmektedirler. Filistin lideri Mahmud Abbas ise Ariel Şaron ile birlikte katıldıkları Şarm El-Şeyh Zirvesi’nin İsrail güçlerinin geri çekilmesine ve intifadanın sona ermesine neden olduğunu ifade etmiştir.

İkinci intifada sürecinde her iki tarafta inanılmaz can kayıpları vermiştir. İsrail kaynaklarına göre İsrail tarihindeki üçüncü en yüksek can kaybı (Kuruluş Savaşı ve Yom Kippur Savaşı’ndan sonra) bu sürede yaşanmıştır.

İntifada ile beraber İsrail silahlı güçlerinin Filistinlilerin yaşam alanlarından bir nebze çekilmesi mümkün olsa dahi bu kalıcı olmamış ve 2007 yılında İsrail, Gazze Ablukası’nı başlatmıştır. O günden bugüne Filistinlilerin yaşam ve üretim alanlarında yeni yerleşim birimlerinin inşası da devam etmektedir. Filistini yöneten güçler arasındaki fikir ayrılıkları da intifada sonrasında artmıştır. Mahmud Abbas, Hamas ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün birlikte hareket etmesini sağlayamamıştır.

İkinci İntifada’nın, Filistinlilerin haklarını elde etmesi bakımından Birinci İntifada kadar verimli olmadığı da açıkça anlaşılmaktadır. İki devletli çözüm ihtimali bugüne kadar yerine getirilememiştir. Ancak bu intifada ile beraber Filistin meselesine uluslararası ilgi sıcak tutulmuş, ABD’nin engellemelerine rağmen Birleşmiş Milletler’de İsrail’in orantısız ve yasadışı güç kullandığı ve sivil ölümlerine neden olduğu gündeme getirilmiştir. İntifada’nın ilk günlerinde Fransa Devlet Başkanı Chirac, İsrail Başbakanı Ehud Barak’ı protesto etmiş ve hayatını kaybeden ve yaralanan Filistinlilerin oranının, Filistinlilerin bu şiddetten sorumlu olduğuna inandırılamayacak kadar vahim olduğunu ifade etmiştir.

Geriye doğru bakıldığında Filistinliler, İkinci İntifada’yı İsrail’in işgaline karşı yürütülen milli kurtuluş yolunda önemli bir adım olarak görmekte iken; İsrailliler ise ayaklanmayı, Yaser Arafat’ın organize ettiği bir Filistin terörizmi olarak görmektedirler.

Üçüncü İntifadaya Dair Beklentiler

İkinci intifadadan bu yana geçen süreçte, Filistinliler pek çok kez İsrail’e karşı protesto gösterileri düzenlemiştir. Bu süreçte Filistinlileri zor durumda bırakan meseleler çözümlenememiş, insan hakları ihlalleri artmaya devam etmiştir. 2007 veya 2013 yıllarında artan protestolar ise bir intifada seviyesine gelmemiştir.

2017 yılının sonlarında ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi üzerine intifada beklentileri artmıştır. Hatta Hamas Siyasi Büro Şefi İsmail Haniye, bu kararın ardından intifada başlatılmasını istemiştir. Ancak bu istekle beraber gerçekleşen protestolar üçüncü intifadayı başlatacak kitlesel eylemlere dönüşmemiştir.

Yine 2019 yılının başında ABD’de, ABD Başkanı Trump tarafından ‘Ortadoğu İçin Yüzyılın Anlaşması’ açıklanmıştır. İsrail’in isteklerini büyük ölçüde koruyan bu planı BAE, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeler desteklemiştir ancak Filistin halkında anlaşmaya karşı tepkiler yükselmiştir. Bu anlaşmanın ardından da bir intifada beklentisi ortaya çıkmış ancak yine protestolar kitlesel eylemlere dönüşmemiştir.

Fotoğraf 5: ABD Başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile birlikte ‘Yüzyılın Anlaşması’ adı verilen belgeyi açıklıyor. (2019)

Bugün Filistin Devleti, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin artarak devam ettiğini ifade etmektedir. Ancak Filistinli uzmanlar, Birinci ve İkinci İntifada’yı ortaya çıkaran toplumsal ve siyasi konjonktürün bugün mevcut olmadığını ve bu nedenle mevcut ortamın yeni bir intifadayı getirmeyeceğini ifade etmektedirler.

Zira ikinci intifadadan bu yana geçen süreçte Filistin Kurtuluş Örgütü üzerindeki BAE etkisi artmıştır. Aynı şekilde Hamas üzerindeki İran etkisi de artmaktadır ve hal böyle iken bu iki odağın arasındaki uçurum günden güne derinleşmektedir. ABD’nin tek taraflı planının ise bir çözüm planı olmaktan çok uzakta olduğu ve yeni sorunlara yol açtığı görülmektedir. Filistin’de siyasi ortamın günden güne kutuplaşması ile beraber Gazze ile Barı Şeria’nın arasındaki bağlar da incelmektedir. Hal böyle iken İsrail ise daha fazla Filistinliyi kontrol etmeye çalışmakta ve İsrail Meclisi’ndeki Arap temsilcilerin sayısı günden güne artmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Filistin’in yakın tarihinde, Filistin halkında kendiliğinden doğan bir tepki olarak vücut bulan İntifada hareketleri, Filistin meselesine uluslararası dikkat çekilmesi bakımından önemli hareketlerdir.

Birinci İntifada, ortaya çıkış biçimi ve protesto usullerinin silahtan uzak olması bakımından daha az can kaybıyla sonuçlanmıştır. Neticesi bakımından ise daha önemli sonuçlara yol açmış ve Filistin meselesinde iki taraf olduğunun fark edilmesini sağlamıştır. Bu intifada ile birlikte Batı Şeria ve Gazze’yi içine alan bir Filistin Devleti’nin kurulması hedefi doğrultusuna yönelinmiştir.

İkinci İntifada ise, daha fazla can kaybına ve daha fazla insan hakları ihlallerine yol açmıştır. İkinci İntifada, Filistinliler açısından sonuçları bakımından birinci intifada kadar verimli olamamıştır. İntifada sırasında Yaser Arafat’ın kaybı da Filistin tarafındaki fikir ayrılıklarını derinleştirmiştir. İsrail’in Filistinlilerin yaşam alanlarından kısmen çekilmesi sağlansa dahi bu kalıcı olmamıştır.

Gelinen noktada, Filistin meselesinin çözümünde iki devletli çözüm ihtimali giderek azalmaktadır. İsrail günden güne yeni yerleşim birimleri ile genişlemeye devam etmekte ve Filistin halkının imkansızlıkları artmaktadır. Bunlara rağmen, üçüncü bir intifadaya ilişkin beklentiler sürmektedir.

Bununla beraber, uluslararası toplumun mevcut durumu kanıksaması, Filistinlilerin imkansızlıklarının artması ve dış devletlerin ilgisi nedeniyle Filistin yönetimindeki siyasi çatlakların derinleşmesi Filistin halkının yeni bir intifada başlatması ihtimalini günden güne azaltmaktadır.

Harun Sakınan

StratejikOrtak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ACKERMAN; DuVALL, ‘A Force More Powerful: A Century of Non-Violent Conflict’, 2001.
NEFF, Donald, ‘The Intifada Erupts, Forcing Israel to Recognize Palestinians’, Washington Report on Middle East Affairs, Aralık 1997.
LOCKMAN; BEININ, ‘Intifada, The Palestinian Uprising Against Israeli Occupation’,
HILTERMANN, Joost, ‘Behind The Intifada’, Princeton University Press, 1991.
ROBERTS; GARTON ASH, ‘Civil Resistance and Power Politics:The Experience of Non-violent Action from Gandhi to the Present’, OUP Oxford, 2009, syf 37.
OCHS, Juliana, ‘Security & Suspicion; An Ethnography of Everyday Life in Israel’, University of Pennsylvania Press, 2011.
TENNE, Ruth, ‘Rising of the oppressed: the second Intifada’, 2007

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntifada
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_%C4%B0ntifada
https://www.theguardian.com/world/2000/sep/29/israel
http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/3677206.stm
http://news.bbc.co.uk/2/shared/spl/hi/middle_east/03/v3_ip_timeline/html/1987.stm
http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/4245353.stm
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/filistin-davasiyla-ozdeslesen-lider-yasir-arafat/1308183
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/prof-dr-ayhan-gazzede-yeni-bir-dalgayla-3-intifada-basladi/1146214
https://www.ntv.com.tr/dunya/hamas-lideri-haniyeden-yeni-intifada-cagrisi,cKJdB3FmNEiea2qRkV3obA

[/vc_toggle]

Aydınlanma Düşüncesinin 20. Yüzyıla Taşıdığı İdeolojik Zemin

18. yüzyıl felsefesine Aydınlanma Felsefesi denilmektedir. Aydınlanma insanın düşünme ve değerlendirmede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtularak, kendi aklı ve kendi görgüleriyle hayatını aydınlatma girişmesi olarak tanımlanabilir. İnsanın varlığının anlamı ve bu dünyadaki yeri hep problem olmuştur. 18.yüzyılda bu sorun en temel hatlarıyla ele alınmış verilen yanıtlar ve oluşan düşünceler çerçevesinde toplumlar üzerinde mühim etkilere sebep olmuştur. Nitekim yüzyılın sonlarına doğru yaşanan Fransız Devrimi bir bakıma oluşan düşüncelerin uygulanma aşaması olarak değerlendirilmektedir. 18.yüzyıl kökleri Rönesans ve Reform’a dayanan ve Batı’nın dünyanın geri kalanından farklı bir gelişme rotasına girmesine neden olan iktisadi, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin, biri siyasal diğeri ekonomik iki büyük altüst edici sonucuna; Fransız ve Amerikan Devrimleri ile İngiliz Sanayi Devrimi’ne tanık olmuştur. 19.yüzyıl ise, bu dönüşümün düşünsel düzeyde iyice berraklaşmaya başlayan ürünleri olarak “siyasal ideolojiler”i yaratmıştır. Bu anlamda, Aydınlanma sonrası dönem, birçok nitelemenin yanı sıra, bir “ideolojiler Çağı” olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.

Bu çalışmanın iki temel hedefi bulunmaktadır. Birincisi, “ideoloji” kavramının kendisini, toplumsal kökenlerini ve ideolojilerin bir dünyayı anlama ve bireysel/toplumsal yön belirleme aracı olarak toplumları dönüştürme gücünü ve sınırlılıklarını ele almaktadır. İkinci temel hedefi ise,  toplumları siyasal ve ekonomik açıdan  ortaya çıktığı dönemden günümüze kadar etkileyen iki önemli kavram olan, Muhafazakarlık ve Liberalizm  karşılaştırmak olacaktır.

Giriş

Yaşamı anlamlı kılan durumlardan birisi, yaşadığın hayatın doğru olduğuna inanmaktır. Dünyayı yorumlama araçları olan gelenekler, dinler, semboller vb. mevcut toplumsal, iktisadi ve sosyal ilişkileri tanımlamaya yarayan araçlardır. Değişen toplumların düşünce yapıları hiçbir vakit durağan kalmamıştır. Gelişen ve sürekli değişerek ilerleyen dünyada toplumlar yeni araçlara ihtiyaç duymaktadırlar. Batı dünyası 16.yüzyılda bu dönüşümü yaşamaya başlamıştır.

Yaşanan değişim sürecinde birey artık cemaat içerisinden ayrılarak akıl ile donatılmıştır. Akıl çağına giren birey, deniz aşırı ülkelere gidecek, mal alıp satacak ve para karşılığı üretim yapmaya başlayacaktır. Artık dünyayı anlamak ve yorumlamak andına yeni mitlere yeni kavramlara ihtiyaç duyar hale gelecektir. Bu bağlamda ideoloji kavramı akıl çağından ideoloji çağına geçiş sürecindeki en önemli etken olarak değerlendirmemiz yanlış olmamaktadır.

İdeolojiler, toplumların geçirdiği çalkantılı dönemleri ve bu dönemlerde kaybolan değer ve bilgileri yeniden kurmak için çaba gösteren bir kavram niteliği taşımaktadır. Kavramın en dikkat çeken özelliği, benimsenen toplumlarca inatla savunulmasıdır. Bu durum ideoloji kavramının tüm toplumları seferber duruma getirdiğinin bir kanıtı olarak düşünülebilir. Her medeniyetin hatta her sınıfın kendine ait bir ideolojisi bulunmaktadır. Çünkü inceleyeceğimiz bu kavram insanın hayatına ve zekâsına yön veren düşüncelerden oluşmaktadır.

1.) Tarihsel Gelişim Sürecinde İdeolojinin Evrimi: Aydınlanmanın Mirası

Fransız Aydınlanma dönemi filozofları, yüzyıl öncesinde mutlak monarşi ve kilise arasındaki ittifakla karşı karşıya kalmışlardır. Aydınlanma düşünürleri için din, toplumun rasyonel bir biçime dönüşmesinin önünde ana engel olarak görülmüştür. Düşünürlere göre toplumsal biçime ulaşmanın yolu akıl ve doğada gizlidir. Holbach durumu şöyle analiz etmiştir:

“İnsanın mutsuzluğunun kaynağı doğaya dair cehalettir…Öyleyse en önemli görevimiz, bizi yanlış yollara götüren yanılsamaları yok edecek araçlar yaratmaktır. Bu kötülüklerin ilacı bizzat Doğa’da aranmalıdır; sapkın ve baskıcı bir hırsın başımıza açtığı dertlerin panzehirini bulmayı rasyonel olarak umut edebileceğimiz tek yer Doğa’nın zengin kaynaklarıdır… İşte bunun için, akıl hak ettiği yere kavuşmalıdır… Akıl, artık önyargının ağır zincirlerinden kurtulmalıdır.’’(Mclellan, 2012:5)

İdeoloji kavramının ilk kullanışı Fransız Devrimi’nin hemen ertesine rastlamaktadır. 1789 Fransız Devrimi’nin düşünsel selefleri, Aydınlanma Çağı düşünürleri olarak kabul görmektedirler. 1797 yılında ideoloji kelimesini ilk kez kullanan kişi Antoine Descutt de Tracy,  Aydınlanma düşüncesini yayma göreviyle  Institut de France’da çalışmakta olan filozoflar arasında olduğu bilinmektedir.

İdeoloji kavramı ilk kez Fransız Aydınlanmacıları tarafından düşünceler bilimi yerine kullanılmıştır. Kavram Doğrudan Fransız Aydınlanması’nın ürünü olsa da, kökleri Ortaçağ dünyasının yıkım haline geldiği dönemde entelektüellerin karşısında duran, anlam ve  kelimesini ilk kez ortaya koymuş olan kişilerin ataları, Francis Bacon ve Thomas Hobbes gibi düşünürlerdir. Bacon, Novum Organum adlı eserinde toplumun gözleme dayalı incelemesini ortaya koymuştur. Bacon’a göre insan düşüncesi idollerin, hatalı anlayışların siluetleri altında kalmıştır. Dört çeşit idol olduğunun altını çizmektedir. Bunlar: Kabile idolleri, mağara idolleri, pazaryeri idolleri, ve tiyatro idolleridir. Kabile idolü geleneği, mağara idolü bireyin özgül bakış açısını, pazaryeri idolü dili ve toplumsal etkileşimi tiyatro idolü ise eskinin dogmatik görüşlerini içermektedir. Modern siyasal bilimlerin başlangıç yeri, Bacon’un idoller kuramı sayılmaktadır(Mclellan, 2012:5).

İlk zamanlar ideoloji kavramı geleneklere bağlı olarak süregelmiş olan yapıların parçalanmasını amaç edinen devrimci düşünce anlamının yerini tutmuştur(Bluhm, 2014:24).

1801 ve 1815 dönemleri arasında Tracy, Elements d’odıologie’de diğer bilimlere zemin oluşturacak yepyeni bir bilim önermiştir: idealogy bilimi. Bütün bilimlerin fiziksel duyulara dayandığı savunmakta olan Tracy, doğuştan var olan düşünceler kavramını tamamen reddetmektedir. Fikirlerin dini tüm önyargılardan bağımsız bir şekilde rasyonel olarak araştırılması ile mutlu ve adaletli toplum imajına ulaşılacağını savunmaktadır. Bu düşünceden hareketle birey insani düşünce ve isteklerini araştırma yoluna giderek, toplum ve doğa arasındaki ilişkinin farkına varacaktır. Doğa ile toplumun uyumu, düşüncelerin akılcı bir yöntemle araştırılıyor olması beraberinde ideoloji kavramını getirecektir.

İlk zamanlar olumlu anlam taşımakta olan ideolojiye, olumsuz anlamı yüklemesini kısa süre içerisinde Napolyon yapmıştır. İktidarının dini kurumlarca desteklendiğinin farkında olan Napolyon, ideoloji kavramının karanlık bir metafizik olarak değerlendirmektedir.

Kavram oluştuğu günden bu yana olumlu ve olumsuz gidiş gelişler yaşamıştır. İdeoloji kavramının kökleri Fransa dışında Almanya’da da bulunmaktadır. Kavramın Almanya’da gelişmesinde Fransız Devriminin önemli rolünün olduğu bilinmektedir. Devrimin ardından Fransa’da yaşanan olaylar –Napolyon’un iktidara gelmesi, devrimin ardından Avrupa’da oluşan altüst edici olaylar- doğal ve rasyonel olarak değerlendirilmemekteydi. Yaşanan Sanayi Devriminin hız kazanması ile döneme değişim ve hareketlilik girmiştir. Bu hareketlilik insanın dünyaya bakış açısını değiştirmesine, dünyayı anlam yükleyerek yorumlamasına sebebiyet vermiştir. Almanya’da kendini gösteren romantik hareket, Tracy’nin akılcı bir zihnin doğal ve berrak olduğu düşüncesinin aksine Alman romantikleri, insanların değişen olaylar karşısında, bireysel yollardan kendi gerçekliklerine düşünerek ulaşabileceklerini savunmuşlardır. Ortaya atılan bu fikirlere Hegel farklı bir yorum kazandırmıştır. Yaşanan döneme ait düşüncelerin mutlak gerçeklik sayılamayacağını savunan Hegel, değişen düşüncelerin, tarihsel koşullara bağlı olarak değiştiğini öngörmektedir. Tarihin anlamı ve gerçeklik payı varsa bu durum sürecin tamamının ele alınması ile bulunabilir. Belirli dönemlerde ele almak çok farklı sonuçlara ve çok farklı niyetlere ulaşmak için kullanılabilir. Hegel’in bu düşüncesinden etkilenen Marx ise, Fransız, Alman ve Marksizm’i birleştirerek politik söylemin gündemine ideoloji kavramını yerleştirmiştir.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Karl Marx

Marks’a göre ideoloji, altyapıya bağlı ve onun etkisinde değişerek, gelişmeye devam eden bir kavramdır. Asıl belirleyici olan toplumun altyapısı, somut ortam ve üretim ilişkilerdir. Marks’ın düşünce sisteminde altyapının değişkeni, altyapıya bağlı oluşumu ifade etmektedir, O’na göre ‘’ideoloji gerçeğin bir parçasını, insani zayıflığı; ölümü, acıyı, güçsüzlüğü içinde taşır. Böylece yorumlanmış ve aktarılmış gerçekle bir bağıntısı olduğundan bu gerçeğe geri denebilir ve gerçekten canlı olan insanlara kurallar ve sınırlar koyabilir. İdeoloji dünyayı nasıl görmek gerektiğini bildirir ve yaşam biçiminin yorumlanmasını sağlar. Yani belirli bir noktaya kadar ‘’praksis’’ e izin verir. İdeoloji kendilerini haklı görmek isteyen egemen oluma yardım eder. O, bir dünya görüşüdür ya da dünya görüşünü temsil eder.’’( Kazancı, 2002:57) Marks bir toplumda hakim düşünce ile egemen sınıfın çıkarının birlikte var olması gerektiğini söylemiştir. O’na göre  İdeoloji gerçeklik durumunda bir yanılmasa değil, bilinç üzerindeki izi veya görünüm şeklidir. İdeolojiye olumsuz anlam yüklemekte olan Marks, ideoloji kavramını yanlış düşünceler kümesi olarak değerlendirmektedir(Mclellan, 2012:6-7).

İdeoloji tetkikleri büyük oranla Marksist gelenekle ve Marksist düşünceye sahip kişilerce yürütülmektedir (Mclellan, 2012:6,7). İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Batı’da, de Tracy düşüncesine uygun gelenekle, ideolojiyi inceleme odaklı çalışmalar ağırlık kazanmıştır. Sovyet komünizminin, Batı demokrasisine karşı oluşturduğu tezat argümanların bir gözdağı olarak algılanması, Nazizmin insanlık adına yaratmış olduğu felaketler, yaşanan olayların arkasındaki fikirlerin tarihini araştırma isteği uyandırmıştır. Bu bağlamda İdeoloji kelimesine olumsuz anlam yüklenerek politik açıdan totalitarizmle bağdaştırılmıştır. Olumsuz anlamı iyice sağlamlaştıran iki akım, Amerikan politik biliminde bulunan davranışsalcılık ve İngiltere’de hakim olan analitik felsefe, çok güçlü pragmatik oluşuma sahiptir. Dünyayı kesin verilere göre yorumlamayı savunmaktadır. Bu yoruma göre ideolojiler çağının devri sona ermiştir. Bu çağı geleneksel toplumların dönüşüm evresinin ardından, oluşan rakip gruplar arasındaki düşünce trafiği olarak değerlendirmektirler. Bu evrenin ise Sanayileşme dönemine denk geldiğini savunmaktadırlar. Komünizmin ise 19.yüzyılın kalıntısı olduğunu, artık toplumların teknik olan sorunlara, teknik çözümler ürettiğini ve sanayi sonrası toplumlarda,  bu düşüncelerin hiçbir öneminin kalmadığı vurgulanmaktadır.

İdeolojinin sonu olarak ortaya atılan bu düşünce son 30 yılın en çok eleştiri alan yaklaşımıdır.

Bir kavram olarak ideolojinin tanımına değinecek olursak; günümüzde toplumlar tarafından anlamı çok fazla düşünülmeden kullanılan kavramların sadece bir örneğidir. Bilimsel olarak tam bir tanımı olmasa da, kavramı kullanırken soyutta olsa bir anlamı oluştuğu bilinmektedir(Örs,2016:5-6).

Sosyal bilimlerde ise, elbette, bir anlamı bulunmaktadır. Ancak tam anlamıyla mülahaza edilmiş bir ideoloji tanımına ulaşmak zordur. İdeoloji kavramı birçok boyutta ele alınmaktadır. Bu bağlamda karıştırılması en mümkün kavramlardan birisidir. Her şeyden evvel ideolojiler tek boyutta ele alınamaz. İdeolojiler toplumsal, siyasal ve iktisadi yaşamın tek bir boyutu ile ilgilenmez. Birey ve toplum arasındaki ilişkiye, kültürler arası ilişkiye, din ve mitoloji ile ilişkiye oldukça hakimdir. İdeolojilerin çok kapsamlı olması birçok olay ile ilişkili olması onun tam bir tanıma ulaşması konusunu güçleştirmektedir (Örs,2016:5-6).

İdeoloji kavramının daha geniş bir şekilde aktarılmaya başlandığı dönem ise 18.yüzyılın son zamanlarına dayanmaktadır. Kavramın yaşam süresinin uzunluğundan kaynaklı olarak hem olumlu hem olumsuz anlam yüklemesi baş göstermiştir.

Kavram üzerinde oluşan olumlu/olumsuz anlamlardan kaynaklı olarak çıkan zorluklara rağmen,  günlük konuşma dilinde sık kullanılan kavramlardan biri haline gelebilmiştir. Sosyal bilimlerde ise önemli çalışma alanlarından birisi olmayı başarabilmiştir. 19. Ve 20.yüzyıllar, düşünsel olarak birçok dönemden farklı olarak nitelendirilmiştir. Bu dönem geniş kitleleri harekete geçirme isteği uyandıran, siyasal rejimlerin yerine başka bir rejimin geçebileceği inancına sahip toplumların, düşünerek ürettiği ve adım attığı bir dönemdir. Kitle katılımının ortaya çıktığı bu dönemde, toplumsal ve siyasal sorunlar yalnızca aydınların bakış açısı ve değerlendirmesi  durumundan uzaklaşmıştır.

İdeolojiler çoğunlukla mevcut toplum düzenini yorumlamaya çalışmaktadır. Toplum ve hayatın nasıl olması gerektiği ve nasıl geliştirilmesi konusunda teoriler, politik deklarasyonlar ve inanışlar ortaya koyarlar. (Ergil,1938:70) Kavram insanlığın doğası hakkında farklı ve özel görüşler ortaya koyarken, sosyal adalet konusunda toplumların yaşayış biçimlerine samimi ve ahlaklı dokunuşlar yapmaktadır.

Toplumların baskı sebebiyle kendilerini ifade edemedikleri anda ortaya çıkmış olan ideoloji kavramı, politik ve toplumsal gerçekleri ortaya koymaktadır. Din ve metafiziğin egemen olduğu yüzyıllarda durağan olan toplumların kendilerini ifade ediş biçimleri büyük ölçüde ideoloji kavramı ile açıklanmaktadır. İdeoloji sosyo-politik olması gereken, toplum modeli işlevini kurallar dahilin de içermektedir. Bu bağlamda insanlara ve toplumlara yol gösterici olduğu kabul edilmektedir (Örs,2016:10).

Somut olayların dışında tinsel olaylar da ideoloji kavramını etkilemektedir. Klasik yaklaşımın politik bilim bakış açısından yapılmış olan tanımına göre ideoloji: yönetilenler arasında yaygın, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleridir. (Kazancı,2002:56) Toplumlarda oluşan rejimlerin kendine göre bir ideolojisi bulunmaktadır. Bu bağlamda sosyal bilimciler ideoloji kavramını toplumsal doğrular olarak, toplumda hangi işlevde görev aldıkları konusunda incelemişlerdir.

2.) Liberalizmin Temel Özellikleri    

Liberalizm Aydınlanma Çağının getirdiği düşünce sistemine dayanan ve bunu gelenek halinde sürdürmeye devam eden, iktidarı sınırlandırarak bireysel özgürlüklere ve haklara sahip çıkan, savunan ekonomik ve siyasal felsefe olarak tanımlanmaktadır.(Örs,50). Tarihsel dönüşümde liberal bireyciliğin oluşmasındaki en önemli faktörler, Avrupa’daki din savaşları, 16. Ve 17. yüzyıllarda bilimin yükselişi ve feodalizmden kapitalist sisteme geçiş (16-17 yüzyıllar) olmuştur. Kavramın en temel unsurları: bireycilik, özgürlük, akıl, eşitlik, hoşgörü, rıza ve anayasacılıktır. Kendi arasında modern ve klasik liberalizm olarak ikiye ayrılmıştır.

Bireycilik, kavramın merkezi ilkesidir. Bireysel insanın en yüksek derecede öneme sahip olduğu inancını yansıtmaktadır. Yaklaşımda bireyler eşit ahlaki değere sahiptirler. Bu bağlamda liberal düşüncenin koyduğu hedef her bireyin yeteneği doğrultusunda yapabileceği işin en iyisini yapabilmesi, kendi tanımladığı “iyi” doğrultusunda ilerleyebileceği bir toplum inşası düşüncesi hakimdir. Liberaller bir bireyin özgürlüğünün diğerlerinin özgürlüğünü tehdit edebileceğini düşündükleri için “hukuka bağlı özgürlük” ilkesini savunmaktadırlar. Bu çerçevede kavramın “herkes için aynı özgürlük” ilkesini savunduğunu görebilmekteyiz. Liberaller dünyanın rasyonel bir yapısı olduğuna ve bu yapının insan aklı ve eleştirel yöntem ile keşfedileceğine inanmaktadırlar. Toplumda bireylerin yalnızca ahlaki anlamda eşit olduklarını savunan liberaller, sosyal eşitlik ve gelir eşitliğini desteklememektedirler. Liberal yaklaşımda otorite daima rızaya ve gönüllü anlaşmaya dayanmaktadır. Bu bağlamda yönetim de “yönetilenlerin rızasına” dayanmaktadır. Liberaller hükümeti toplumda düzen ve sürekliliği sağlama konusunda öneme sahip olduğunu savunsalar bile, hükümeti her zaman bireye karşı bir  tehlike olarak görmektedirler. Bu sebeple sınırlı yönetime inanmaktadırlar (Heywood,2015:58-59).

2.1) Muhafazakarlığın Temel Özellikleri

Muhafazakarlık kavramının  en kısa ve öz anlamı mevcut hukuki durumun muhafaza edilmesini savunan, toplumdaki değişimlere şüphe ile yaklaşmakta olan bir düşünce akımı olarak tanımlanmaktadır. Muhafazakar fikirler ilk olarak 18. Ve 19.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Fikirlerin büyük ölçüde Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan iktisadi ve siyasal değişime tepki olarak ortaya çıktığı bilinmektedir(Heywood,2015:60). İlk savunucularından biri 18.yüzyıl İngiliz düşünürü Edmund Burke olarak bilinmektedir. Burke kavram hakkındaki fikirlerini ‘’Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’’ ve ‘’Yeni Whig’lerden Eski Whig’lere Bir Rica’’ adlı eserlerinde yer vermektedir(Aktan,2007:51).

Kavramın en temel unsurları: Gelenek, pragmatizm, beşeri mükemmel olmayış, organizmacılık, hiyerarşi, otorite ve mülkiyettir. Muhafazakarlık kendi içerisinde paternalist muhafazakarlık olarak ayrım göstermiştir.

Muhafazakar düşüncenin merkezi teması gelenektir. Geçmişin getirmiş olduğu bilgeliği hem bugün yaşayanlar hem de gelecek nesillerin öğrenmesi gerektiği inancını benimsedikleri için geleneklerin korunması gerektiğini savunmaktadırlar. Yaşanılan dünyanın çok karmaşık olduğunu savunan muhafazakarlar insanın rasyonelliğinin sınırlı olduğu gerçeğine vurgu yapmaktadırlar. Bireyin ahlaki olarak bozuk olduğunu, bencillikle, açgözlülükle ve iktidar hıtsı ile lekelendiği inancını benimseyen muhafazakarlar suçun ve toplumda oluşacak herhangi bir düzensizliğin sonucunu bireye dayandırmaktadırlar. Bunun sonucunda düzenin sağlanması amacıyla güçlü bir devletin ve katı ceza ve kanunların olması gerektiğini savunmaktadırlar. Muhafazakarlar özgürlüğün sorumluluk bilinci ile var olacağı inancındadırlar.

2.2) Muhafazakarlık ve Liberal Düşüncenin Farklılıkları

Bu başlık altında Muhafazakarlık ve Liberal düşüncenin bir karşılaştırması yapılmaya çalışılacaktır.

Muhafazakar düşünce liberal doktrin ile bazı benzerlikler göstermektedir. Fakat bu benzerliklerin yanında birçok konu bakımından da birbirlerine çok tezat oldukları bilinmektedir. Kavramlar arasındaki farklılıklar şu şekilde aktarılmaktadır.

Muhafazakarlar, radikal reformlar yaparak dönüşen toplumun gelenekleri ve toplumun kurallarını yok ettiğini düşünmektedirler. Mevcut hukuki durumunun değişmesi ve dönüşmesi konusuna çok şüpheci yaklaşmaktadırlar. Kavram bu bağlamda düşünüldüğü vakit şüpheci bir doktrin olarak  görülmektedir. Liberal düşünce  toplumsal düzen bakımından, muhafazakarlıktan ayrılmaktadır. Düşünürlerin birçoğu toplumdaki düzeni yakalamak için kuralların ve kurumların değiştirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Muhafazakarlık, otoritenin güçlü olması gerektiğini düşünmektedirler. Ancak merkezi bir otorite ile istikrarlı bir topluma ulaşacaklarını savunmaktadırlar. Güçlü olan devlete itaat kavramın en belirgin özelliği arasındadır. Liberalizm ise özgürlüğü, otoriteden bağımsız olmakla açıklamaktadır. Devleti en minimumu indirgemek yeniden biçim vermek gereklidir (Ekmekçi,2013:207). Liberal düşünce bu açıdan muhafazakar düşünceden ayrılmaktadır.

Muhafazakarlık, toplumcu bir öğretidir. Bu bağlamda liberalizmin bireycilik öğesini reddetmektedirler (Aktan,52) liberalizmin tanımladığı birey tasvirini, toplumsal aidiyetlerinden soyutlanmış bir varlık olarak tanımlamaktadırlar. Muhafazakarlara göre birey yalnızca aile ve din gibi değerlerle birlikteliği ölçüsünde değer kazanmaktadır. Geçmişten geleceğe kadar devamlılık sağlayan kurumlar –özellikle aile-bireyin- eksik yönlerini tamamlamaktadır(Özipek,2004:6).

Muhafazakarlar için din ve ahlak saygı duyulan ve büyük önem arz eden konuların başında gelmektedir. Din ve ahlaka bağlılık muhafazakarlar için çok önemlidir.  Muhafazakarlar devletin dini ve ahlaklı koruması gerektiğini savunmaktadırlar. Ancak bunu yaparken  din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı işler halinde yürütülmesi gerektiğini düşünmektedirler. Liberaller ise dini ve ahlaki değerlerin tamamının bir özgürlük meselesi olduğuna inanmaktadırlar.

Muhafazakarlar özel mülkiyet ve veraset kurumlarının getirdiği hakları sonuna kadar savunmaktadırlar. Toplumdaki yaşamda geleneklere, hukuka ve mülkiyet haklarına önem vermektedirler. Mülkiyet hakkını toplumun ihtiyaçları ile sınırlandıran muhafazakar düşünce, kişinin kendine aile olanla istediğini yapmak konusunda sınırsız hakka sahip olması fikrini kabul etmemektedir. Liberaller ise insan özgür olduğu için sahip olduğu malı değerlendirmesi konusunda onu serbest bırakmaktadır. Locke, mülkiyet hakkı sınırını tespit etmeye çalışmıştır. Mülkiyet hakkının kutsallığına değinen Locke, toprağı insana verenin yaratıcı olduğunu ve mülkün tek efendisinin, kişinin kendisi olduğunu savunmaktadır. Her insanın ihtiyacı kadar mülk edinmesini savunan Locke, toplumlardan daha evvel varolan bu hakkın korunmasını toplum yasalarının görevi olduğunu düşünmektedir (Ekmekçi,2013:208-209).

Muhafazakarlar, adalet konusunda eşitliğin, sosyal adaletin ve politikanın bir amaca yönelik olması durumunu reddederler. Liberallerden farklı olarak, piyasa tarafından keyfi olarak yapılan gelir dağılımının kişilerin hak etmelerine yönelik değişime uğraması gerektiği fikrini savunuyor olsalar bile, eşit yetenekte olmayan kişilere eşit gelir dağılımı ve servet dağılımının kabul ettirilmesi durumunun kendiliğinden olmasını haklı bulmaz. Toplumda servete dayanmayan doğal bir hiyerarşi sisteminin bulunduğunu savunan muhafazakarlar, gelir dağılımına devamlı olarak devlet müdahalesi altında kalması durumunda doğal olan hiyerarşinin sağladığı istikrarın bozulacağını düşünmektedirler.

1980’li yıllardan itibaren liberal düşünce gibi  muhafazakar düşünce de önem kazanmıştır. İlerleyen zamanlarda değişen koşular ile birlikte birtakım değişiklikler göstermiştir. Son 10 yılda ise  Neo-muhafazakarlık ve neo-liberalizm kavramları tekrar gündeme gelmiş ve önem arz etmeye başlamıştır.

3. Sonuç Mahiyetinde “İdeolojilerin Sonu Mu?” Değerlendirmesi

İdeolojiler 19.yüzyıldan itibaren yayılmaya başlaması, kavram ile toplumsal dönüşüm arasındaki ilişkinin en net örneği olacaktır.

Marksizm, Faşizm, Anarşizm gibi ideolojilerin temel farklılığı eski olanın yerine nasıl bir yeni gelecek sorusuna verdikleri yanıtta gizlidir. 1950 ve 1960’lı yıllarda ortaya atılmış olan ideolojilerin sonu tezi, asıl perspektifte, gelişmiş ülkelerde refah seviyesinin artması, sınıfsal farklılıkların giderek azalması ile birlikte, ideolojik farklılıkların da azaldığı görüşüne dayanmaktadır.

İdeolojik konu olarak algılanan işçi hakları ve iktisadi planlamalar gibi konular artık birer teknik konu olarak algılanmaya başlamıştır. Birbiriyle görüş olarak çelişen ideolojik kavramlar giderek yakınlaşmaya başlamıştır.

20.yüzyılın ikinci yarısının problemlerine, artık ne liberalizm ne de Marksizm cevap verebilmektedir. Çok büyük tepki gören bu sava karşı birçok sav geliştirilmiştir. Bazıları “ideolojilerin sonu” iddiasının bir ideoloji olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu dönemde Avrupa’da yaşanan öğrenci ayaklanmaları,  yeni sol akımı, darbeler, rejim değişiklikleri ideolojilerin sonu savını zayıflatan gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. Fakat ideolojilerin savına göre, bu durumlar istisnai olaylar sayılmaktaydı. Üçüncü dünya ülkeleri de geliştikçe ideolojilere ihtiyaç duymayacakları bir dengeye ulaşacağını düşünüyorlardı.

Bu bağlamda değerlendirildiği vakit akla ilk olarak modern toplumların tüm sorunlarını çözdüğü, insan-doğa, insan-insan ve insan-politik iktidar arasındaki ilişkilere dair çözülmemiş bir sorun kalmadığını düşündürmektedir. Modern, sanayileşmiş toplumlar ciddi sınıf çatışmaları yaşamıyor olsalar bile çok ciddi çevre sorunları yaşamaktadırlar. Yüzyıllar boyu insanlığın en büyük kabuslarından biri olan savaş, gelişen teknoloji ile birlikte insanlık için önemli tehdit unsuru haline gelmiştir. Modern toplumlarda farklı kimliklerin oluşmaktadır. Bu kimlikler cinsiyet, dil, din, ırk temelli geçmişin sınıf çatışması olarak değerlendirilmiş ve bir zamanların milliyetçi kimlikleri kadar güçlü olacağı düşünülmüştür. Tüm bu gelişmelerin ulusal düzeyde kalmayarak uluslar arası düzeyde cereyan etmesi, ideolojilerin sonu savına veya post-modernistlerin sınıf, ulus gibi kimlikler yerine bireysel kimlikleri ön plana çıkaran, benzerliklerin değil artık farklılıkların mühim hale geldiği çoğulcu dünyada ideolojilere artık ihtiyaç duyulmadığı savlarına oldukça ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğini göstermektedir. Elbette Marksizm, 20.yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi geniş kitleleri peşinde sürüklemiyor ve eski gücüne sahip değil. Ancak toplumların kendilerini tanımlama, sosyal çevrelerini yorumlama, karmaşık toplumsal ve siyasal düzende yön bulma ihtiyacı hala ortadan kalkmamıştır.  Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde ideolojiler hala kitlelere harekete geçirebilmektedir. Bunun sebebi ideolojilerin gerek birey gerek toplum düzeyinde mühim işlevler görüyor olmasıdır.

İdeolojiler siyasal elitlerin kullandığı en mühim araçlardandır. Siyasal elitler çeşitli ideolojik sembolleri kullanarak, sistemin meşrutiyetini korumaya çalışmaktadırlar. İdeolojilerin toplumu ortak bir amaç doğrultusunda birleştirme gücü, devrimci elitlere önemli bir araç sağlamaktadır.

Bağımsızlığını kazanan Üçüncü Dünya ülkelerinde ideolojiler genellikle aydınlar tarafından, yukarıdan aşağıya doğru, reformlar ve devrimler yoluyla topluma empoze etmeye çalışılmıştır. Sosyalizm, ulusçuluk gibi isimlerle, anti-emperyalist içerikli ideolojiler, Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika ülkelerinden siyasal değişimlerin temelini oluşturmuştur. Bu bağlamda Üçüncü Dünya Ülkelerinde ideolojilerin sonunun gelmiş değildir. Hala muhalefette yer alan siyasi elitlerin ideolojileri kitlesel örgütlenme aracı olarak kullandığını görebilmekteyiz. Gelişmiş ülkelerde ideolojiler yok olmamıştır fakat ideoloji taşıyıcılığı olarak ek değiştirmiş oldukları kabul edilmiştir. İdeolojiyi taşıyan gruplar artık toplumun en altında yer alan gruplar değil, toplumda daha vasıflı olan işçiler, beyaz yakalılar gibi, üst derece yükselmiş fakat daha ileri gitmek imkanları olmayan kişilerce savunulmaktadır.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Batı toplumlarında sınıfsal temelli kimlerin oluşmaya başlaması ile ideolojilerinde niteliği değişmiştir. Savaş, silah karşıtlığı, çevrecilik, yerelcilik, Feminizm gibi ideolojilerin giderek yaygınlaşmaya başlaması iktidarı etkilemeye başlamıştır. Bu bağlamda değerlendirdiğimiz vakit ideolojilerin sonundan ziyade, ideolojilerin ve ideolojik aygıtların niteliklerindeki değişimden söz etmek daha doğru olacaktır.

Özgür Dalçık

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Aktan, Can, Coşkun (2007), “Muhafazakarlık ve Liberal Düşünce”, Köprü Dergisi, sayı 97, s.51-57

Ekmekçi, Su, İdil (2013), “John Locke’un Liberalizm Kuramı Üzerine” TBB Dergisi, Mayıs-Haziran, sayı 106, s.206-214

Ergil Doğu (1938), “İdeoloji Üzerine Düşünceler”, Anadolu Üniversitesi SBF Dergisi, cilt 38, sayı 1,s.69-95

Hall, Stuart-Gustofsson, Bo-Lumley, Bob- Bluhm, William- Mclennon, Gregor (2014),İdeoloji Üzerine, Pales Yayınları, İstanbul

Heywood, Andrew (2015), Siyaset, Adres Yayınları, Ankara

Kazancı, Metin (2002), “Althusser, İdeoloji ve İletişimin Dayanılmaz Ağırlığı”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 57, sayı 1, s.56-87

Mclellan, David (2012), İdeoloji, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul

Örs, H.Birsen (2016), Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

İNTERNET KAYNAKÇASI

Özipek, Berat, Bekir (2004), “Muhafazakar Siyasetin Temelleri), sayı 34, bahar http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-sayi-34-bahar-2004-muhafazakarlik,305.php

[1] Uluslararası İlişkiler Lisans Öğrencisi,  Karabük Üniversitesi, ozgurdalck93@gmail.com

[/vc_toggle]

Suriye ve Irak: Çöllerin Ortak Kaderine Doğru

2003’te Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinin ardından hem savaş sırasında hemde Saddam sonrası dönemde Şii nüfusun ve silahlı yapılanmaların pek direnç göstermediğini, bu durumu İran nüfuzundaki yöneticilerin, lehlerine çevirebilecekleri düşüncesiyle hareket ettiğini gözlemledik. Nitekim Felluce savaşları Sünni-Selefi mezhebine müntesip kişilerce komuta edilmiş, ardından Irak El Kaidesi, Irak İslam Devleti gibi yapılar ortaya çıkarak 2014’te tüm dünyanın IŞİD ismiyle duyduğu örgüt hasıl olmuştu.

Amerika Birleşik Devletleri’nin bizzat Kasım Süleymani’nin de dahil olduğu operasyonlara hava desteği ve istihbarat paylaşımı sağladığı anti-terör operasyonlarına mukabil, ülkede Sünni-Selefi hareketin tesirinin azaltılmasıyla Süleymani’nin suikasti Amerikan askeri kaynaklarını ve özellikle müttefiki olan meslektaşı İsraillileri memnun etmiştir.

Kasım Süleymani, IŞİD’e karşı yürütülen Musul Operasyonu’nda sahada.

Irak’ta bugünlerde özellikle Anbar, Selahaddin, Diyala, Ninova ve Kerkük çevrelerinde Irak Ordusu’na yönelik gerilla tipi saldırılar yeniden başlamışken, Suriye’de de Esad rejimine yönelik benzeri hatta daha yoğun saldırıların mevcudiyetinden bahsetmek mümkündür.

Esasında YPG’lilere yönelik saldırılar da mevcuttur ancak bunlar genellikle el yapımı patlayıcılarla askeri araçların geçiş noktalarının hedeflenmesi, ev baskınlarıyla suikastler gibi eylemleri kapsar fakat Humus-Deir Ez Zor kırsallarında olduğu gibi pusu vakaları yaşanmamaktadır. Bunun başlıca sebebinin Deir ez Zor doğu kırsalının petrol yatakları bölgesi olması ve Amerikalıların buralarda çok sayıda üsse sahip olup, operasyon yetkinliklerinin coğrafi açıdan müsait olmasıyla bağlantılı kabul edilebilir. Örneğin Afganistan’da bir birlik pusuya düştüğünde götüreceğiniz yardımla, Suriye’de bu durum aynı değildir, hava kuvvetlerinin manevra kabiliyeti daha fazladır.

Peki Esad rejimi nasıl daha kolay hedef haline gelebiliyor? Evvela çöl alanı çok geniş, IŞİD militanlarının tıpkı Anbar’da olduğu gibi saklanabileceği bir alan var. Öte yandan askeri üsler rejime veya İranlı milislere yapılan saldırı noktalarına çok yakın değil ve Esad rejiminin gözü Idlib’te. Geçtiğimiz aylarda onlarca Esad rejimi askerinin yaşamını yitirdiği pusuların yalnızca birinde Rus Hava Kuvvetleri devreye girdiğini görebiliyoruz. (Sukna güneyindeki pusuda.)

Tüm bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda Suriye İç Savaşı‘nın yeni bir evrede Irak’ın geçmişi gibi evrilmesi mümkün görünüyor. Bundan dolayı Anbar ve Deir ez Zor çölleri önümüzdeki yıllarda güvenlik güçleri için tehdit oluşturmaya devam edebilir.