19. yy Osmanlı’nın üzerine bir lanet gibi çökmüştü. Geçmişte Anadolu’nun, Arap Yarımadası’nın, Balkanların Kafkasların, Kuzey Afrika’nın tartışmasız hâkimi olan Devlet-i Aliyye artık Avrupalı rakipleri tarafından “Hasta Adam” olarak görülüyor, toprakları paylaşılıyordu. İttihat Terakki büyük bir umutla hükümete gelse de kayda değer bir gelişme sağlayamamıştı.
Lonca sisteminin bir sonucu olarak sermaye elde edilememişti, sanayileşme yok denecek durumdaydı. Sanayileşme olmaması nedeniyle Avrupa’nın bir pazarı durumunda olan Osmanlı; ordusunu da bu sebepten dolayı modernize edemiyordu. Almanya’nın maddi desteğiyle geniş alanlara yayılan demiryolları ülke içerisindeki ticareti hızlandırsa da ülke içinde üretilmeyen mallar satıldığı için imparatorluğa kayda değer bir fayda sağlayamıyordu. Kısaca Almanya kendi yaptırdığı demiryollarında, kendi mallarını imparatorluk topraklarının tamamına gönderip satabiliyordu. Ancak demiryollarının varlığı Osmanlıya doğrudan bir zarar oluşturmuyordu. Hatta ileride bu demiryollarından çokça fayda sağlayacaktı.
Posta yoluyla propaganda II. Wilhelm, Sultan Reşad, I. Franz Joseph
Türk- Alman dostluğu İngiliz Hariciyesi tarafından Rusya’ya denge sağlaması sebebiyle memnuniyetle karşılansa da, İngiliz- Rus ittifakı gelişmesiyle bu yakınlıktan rahatsızlık duyulmaya başlanmıştı. Olası bir savaşta Osmanlı’nın boğazları ve Almanların silahları Rus filosunu Karadeniz’den bir adım dışarı çıkartmazdı. Ama Osmanlı’nın boğazlarının jeopolitik varlığını donanma ile desteklemesi gerekiyordu. Bu donanma açığını kapatmak için İngilizlere savaş gemileri ve muhrip gemileri sipariş veren Osmanlı maalesef gemileri alamayacak o gemilerin açığını kapatmak için on binlerce şehit verecekti.
İvanova Çiftlik Çarpışması, 93 Harbi
Rusya şüphesiz Avrupa’dan Asya’ya uzanan, Boğazları elinde tutan büyük bir devletin varlığından rahatsızlık duyuyordu. Osmanlı’nın bu durumunu Panslavizm politikası ile alt üst etme amacını gütmeye başlamış, Rumların da bağımsızlığını şart gören Rusya General İpsilantis’i görevlendirip Etnik-i Eterya Cemiyeti’ni kurmuş, Megali İdea propagandası yaparak Rum tebaayı isyana teşvik etmiştir ve başarılı da olmuştur. Eflak, Boğdan, Sırbistan, Karadağ, Bosna- Hersek, Arnavutluk ve Bulgaristan’ da milliyetçiliği körüklemiş ve bağımsız olmalarını sağlamıştır. 1877 yılında Bulgar, Sırp, Roman ve Karadağlı bir milyona yakın askeri güçle Osmanlı’nın üstüne gitti. Savunma savaşı uygulayan Osmanlı 200,000 – 300,000’den oluşan gücüyle bir milyonluk orduya karşı üstün gelememiş, Rus ordusu İstanbul’un sınırlarına girmek üzereyken Yeşilköy civarlarında durmuştur. Batı devletlerinin arabuluculuğu ile savaş bitirilmiştir ancak Rusya’nın şartı Ayestefanos Antlaşmasını imzalamak olacaktı. Bu antlaşmanın içeriğinde Sırbistan, Karadağ ve Romanya’ya tam bağımsızlık verilmesi, Büyük Bulgaristan Krallığı’nın kurulması ve Kars, Ardahan, Artvin, Doğu Beyazıt, Batum ve Eleşkirt’in Rusya’ya verilmesi gibi vahim maddeler olmasına rağmen Osmanlı hariciyesi bu antlaşmayı imzalamıştır. Batı ülkelerinin Rusya’nın bu antlaşma sonucu çok güçlü olacağını düşünerek Ayestefanos Antlaşmasının yürürlüğe girmesine mani olmuştur.
Balkan savaşında da mağlup olan Osmanlı’nın elinden Kırklareli’ne kadar olan tüm topraklar alınmıştı. Eski başkent Edirne’nin kaybı Osmanlı’da derin bir hüzünle karşılanmış, Edirne’nin alınması için yollar düşünülse de içinde bulunulan vaziyet bu yolları kapatıyordu. Kısa bir süre sonra Balkan devletleri arasında toprak paylaşma konusunda tartışmalar yaşanmış, zamanla bu tartışma savaşa dönüşmüştü. İkinci savaşta Osmanlı ordusu da yerini almış ve en azından eski başkent Edirne’yi topraklarına katmıştı.
Balkan Savaşında Osmanlı Askerleri
Bir diğer önemli savaş şüphesiz Trablusgarp savaşıydı. Birliğini ancak sağlamış olan İtalya kendisine sömürge arıyordu. Gözüne Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki topraklarına dikmişti. Ne de olsa Osmanlı’nın donanması yoktu. İtalya donanmasını hazırlarken, Osmanlı’nın gönüllü subayları da kılık değiştirerek karadan Trablusgarp’a geçip yerel halkı örgütlemeye çalışıyordu. İtalya saldırılarına başladığında, Osmanlı subayları kumandası altındaki milisler gerekli pozisyonları almış, İtalyanlara karaya adım attırmamışlardı. Trablusgarp’ı böyle alamayacağını anlayan İtalya, donanmasını On iki ada üzerine sürmüş, aynı zamanda Trablusgarp’ın verilmemesi halinde Boğazlara saldıracağını beyan etmişti. Osmanlı tarafı ise Trablusgarp’ı vermek zorunda kalmıştı. Büyük krizler büyük adamları ortaya çıkarır. İki adam vardır ki ileride Türk Tarihi onlardan çok bahsedecektir: Binbaşı Enver Bey ve Kolağası Mustafa Kemal Bey.
Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşından önce bu musibetleri yaşamıştır. İmparatorluğun aleyhine olan pek çok durum Osmanlı’nın elini kolunu bağlamış, birçok önlemi alamamıştır. Lehine olan ise başarılı subaylar yetiştirmesi ve vatansever bir halka sahip olmasıdır. Kısa aralıklarla onlarca savaşa yüzlerce çarpışmaya giren Türk halkı, dört yıl süren I. Dünya Savaşında tekrar savaşmış, bir de Kurtuluş Mücadelesine girip muvaffak olmuştur. Şüphesiz dünya üzerinde çok az millet vardır ki vatanına bu kadar bağlı olsun.
Ömer Can Topçu
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
1)Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, Michael Howard, Dost Yayınevi, Ankara,2014
2) Birinci Dünya Savaşı, Norman Stone, Doğan Kitap, İstanbul, 2010
3) Cumhuriyetin İlk Yüzyılı (1923-2023), İlber Ortaylı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017
4) Başlangıcından Günümüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Temuçin Faik Ertan, Siyasal Kitabevi, 2019, Ankara
5) I. Dünya Savaşına Giden Yol ve Savaş, Haluk Ülman, İmge Kitabevi, 2002
İlk baskısı 19 Mayıs 2015 tarihinde yapılan ve haliyle umûmi efkârın da bu tarihte haberdar olduğu Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi isimli vesîka neşredildiği tarihten itibaren birçok köşe yazısı ve makalenin mevzuunu oluşturdu. Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin Türk Deniz Kuvvetleri özelinde vücut bulmuş hali olan bu vesîka, ülkemizin önümüzdeki yaklaşık 15 senelik vetîrede tatbik edeceği deniz kuvvetleri stratejisini açıklamaktadır. Bu vesîkanın ömrünü yaklaşık 15 sene olarak tarif etmemin sebebi daha evvelki strateji vesîkasının Kasım 2000’de neşredilen Açık Denizlere Doğru isimli vesîka olmasıdır.
Açık Denizlere Doğru adlı vesîkaya kısaca temas etmek gerekirse bu vesîkada Türk Deniz Kuvvetleri’nin kemiyet bakımından büyümesi gerektiği ifade edilmiş ve hızlı bir inşa vetîresine girişilmesi hedeflenmiştir. Yine aynı vesîkada müşahhas bir hedef olarak 2010 yılına kadar 6 adet TF-2000 hava savunma fıkrateyninin envantere alınacağından bahsedilse de maalesef çeşitli sebeplerden ötürü bu hedef gerçekleşmemiştir.
TF-2000
Bu sebeplerden en büyüğü hiç şüphesiz Türk savunma sanayi sektörünün sahip olduğu kâbiliyet, altyapı ve tecrübenin yetersiz olmasıdır. Buna rağmen Dz.K.K.lığı Araştırma Merkez Komutanlığı (ARMERKOM) ve Dizayn Proje Ofisi (DPO) göstermiş olduğu üstün çabalarla, 27 Eylül 2011 tarihinde TCG Heybeliada korveti Türk Deniz Kuvvetleri’nin hizmetine girerek Türkiye kendi harp gemisini tasarlayıp istihsal edebilen 10 ülke arasına girmiştir. İşte Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi vesîkası imkansızlıklar ile umudun bir arada yaşandığı bu 15 yıllık vetîrenin arkasından neşredildi.
Vesîkada birçok kritik tespit yapılmış ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin röntgeni çekilerek kendisinden beklenilen yeterlilikler, ulaşması gereken hedefler ifade edilmiştir. Burada bu kritik tespitlerden birkaçını iktibas ediyorum.
Denizlerin ehemmiyeti vesîkanın 5. sayfasında şöyle ifade edilmiştir:
“Deniz taşımacılığı; çok büyük miktarlardaki yüklerin bir defada bir yerden diğer bir yere taşınması imkânını sağlaması, güvenilir olması, hava yoluna göre 14, kara yoluna göre 7, demir yoluna göre 3,5 kat daha ucuz olması nedeniyle dünyada en çok tercih edilen ulaşım şeklidir.”
“Küresel ticaretin hacim (ton) olarak %80’i, değer (dolar) olarak %70’i 3 ; petrol taşımacılığının %60’ı ve doğalgaz taşımacılığının %25’i 4 deniz yoluyla yapılmaktadır.”
Deniz kuvvetlerinin halihazırda karşı karşıya kaldığı temel emniyet meseleleri vesîkanın 8. sayfasında şöyle ifade edilmiştir:
“Ege’de tarihi derinliği bulunan sorunlar ciddiyetini korurken, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması önemli bir bölgesel ihtilâf haline gelmiştir.”
Deniz kuvvetlerinin dış politika ile alakası vesîkanın sırasıyla 19. ve 24. sayfalarında şöyle ifade edilmiştir:
“Türkiye’nin ilgi ve faaliyet alanının uzandığı tüm coğrafyalara erişebilme yeteneği olan Deniz Kuvvetleri, vazgeçilmez bir dış politika enstrümanıdır.”
“Her bir donanma unsuru, açık denizlerde serbestçe dolaşabilen yüzer birer büyükelçilik; Deniz Kuvvetleri ise bu unsurlarıyla dünyanın aynı anda dört bir yanında etkinlik gösterebilen büyük bir diplomatik misyon görevi icra etmektedir.”
Vesîkanın 32. sayfasında Türk Deniz Kuvvetleri’nin kendisine koyduğu ana hedef şöyle açıklanmıştır:
“Hâlen Orta Ölçekli Bölgesel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Türk Deniz Kuvvetleri, ‘Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti’ olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir.”
Türk Deniz Kuvvetleri’nin “Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti” hedefine ulaşabilmesi için tedarik etmesi gereken sistemler de mevzûubahis vesîkanın 31. sayfasında açıklanmıştır:
“Kısa vadede (0-5 yıl): Ada Sınıfı Korvetler, Türk Tipi Hücumbotlar, Lojistik Destek Gemileri, Amfibi Gemiler (LST), Denizaltı Kurtarma Ana Gemisi, Kurtarma Yedekleme Gemileri, Araştırma Gemisi, Genel Maksat Helikopterleri, Deniz Karakol Uçakları, İnsansız Hava Araçları ve İnsansız/Otonom Sualtı Araçları.
Orta vadede (6-10 yıl): “İ” Sınıfı Fırkateynler, Hava Savunma Harbi Fırkateynleri, Havuzlu Çıkarma Gemisi (LPD/LHD), Muharebe Destek Gemisi, Yeni Nesil Mayın Avlama Gemileri ve Havadan Bağımsız Tahrik Sistemli Denizaltılar.
Uzun vadede (11-20 yıl): Deniz kontrolü, kuvvet koruma ve güç aktarımı platformlarının sayısı artırılacaktır.”
Strateji vesîkasının neşredilme tarihi göz önüne alındığında kısa vadeli hedeflerin 19 Mayıs 2020 itibariyle gerçekleşmiş olması beklenmektedir. Bu minvalde kısa vadeli hedeflerin gerçekleşme keyfiyetleri incelenecektir.
1.) Ada Sınıfı Korvet Projesi
Projenin ilk iki gemisi bu vesîka neşredilmeden önce teslim edilmiştir. Teslim edilmeyen gemilerden TCG Burgazada (F-513) 4 Kasım 2018,
TCG Kınalıada (F-514) 29 Eylül 2019 tarihinde Türk Deniz Kuvvetleri’ne teslim edilerek proje başarıyla tamamlanmıştır.
Not: Proje takvimi içerisinde olmamasına rağmen Ada sınıfı korvet projesi baz alınarak istihsal edilen TCG Ufuk (A-591) test, eğitim ve istihbarat korveti olarak hizmet verecektir. 9 Şubat 2019 tarihinde denize indirilmiştir.
2.) Türk Tipi Hücumbot Projesi
Proje için STM ile çalışılıyor. Projenin nihai tasarımına karar verildi. Henüz istihsâl yok. Bu projede istenilen müddette netîceye varılamadığını görüyoruz.
3.) Lojistik Destek Gemi Projesi
TCG Yüzbaşı Güngör Durmuş (A-574) 8 Ekim 2016,
TCG Üsteğmen Arif Ekmekçi (A-575) 8 Temmuz 2017 tarihinde denize indirilerek proje başarıyla tamamlanmıştır.
4.) Amfibi Gemi (LST) Projesi
TCG Bayraktar (L-402) 22 Nisan 2017, TCG Sancaktar (L-403) 7 Nisan 2018 tarihinde hizmete alınarak projenin ilk etabı başarıyla tamamlanmıştır. Diğer iki LST’nin 2023-2024 yıllarında hizmete alınması beklenmektedir.
TCG Bayraktar (L-402)
5.) Denizaltı Kurtarma Ana Gemi Projesi
TCG Alemdar (A-582) 28 Ocak 2017 tarihinde hizmete alınmış ve proje başarıyla tamamlanmıştır.
6.) Kurtarma Yedekleme Gemi Projesi
TCG Işın (A-583) 22 Temmuz 2017, TCG Akın (A-584) 29 Aralık 2017 tarihinde hizmete alınarak proje başarıyla tamamlanmıştır.
TCG Işın (A-583)
7.) Araştırma Gemi Projesi
Bu proje henüz ihaleye açılmamıştır.
8.) Genel Maksat Helikopter Projesi
Önümüzdeki vetîrede Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisinde (LHD) de konuşlanabilecek genel maksat helikopterlerinin tedariki planlanmaktadır. Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) henüz inşa edilmediği için proje bekleme aşamasındadır.
9.) Deniz Karakol Uçak Projesi
TAI ve TUSAŞ tesislerinde altı adet ATR-72/600 D/K uçağından ilkinin sertifikasyon ve kabul testlerinin tamamlanmasının ardından Şubat 2017’de teslim edilmesi ve teslimatların 2018’de tamamlanması planlanmıştı. Ancak sertifikasyon testlerinde yaşanan sıkıntılar sebebiyle bu henüz gerçekleşmedi. Şu anda projenin akıbeti hakkında bilgi yoktur.
10.) İHA/SİHA Projesi
Baykar A.Ş. ile 26 Ekim 2017 tarihinde Taktik İHA (Taktik İnsansız Hava Aracı) için imzalanan proje şümulünde İHA’lar teslim alınmaya başlamıştır. Açık kaynaklardaki bilgilere göre proje şümulünde 10 adet Bayraktar TB2 tedarik edilmiştir. 12 Ekim 2019 tarihinde 3 adet Anka-B İHA Türk Deniz Kuvvetleri envanterine katılmıştır. Anka İHA teslimatlarının devam etmesi beklenmektedir.
11.) İnsansız Sualtı Aracı Projesi
Açık kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.
Netîce ve Değerlendirme
Kısa vadeli hedeflerin gerçekleşme keyfiyetleri kritik edildiğinde, Türk Tipi Hücumbot ve Deniz Karakol Uçak projelerindeki gecikme dikkati çekmektedir. Bunun yanında görece ehemmiyetsiz Araştırma Gemi projesi de henüz ihaleye açılmamıştır. Bu gecikmeler daha iyi tasarım ve istihsâl faaliyetleri için kabul edilebilir, önümüzdeki devrede projeler şümulünde ortaya çıkan mahsulleri gördüğümüzde daha iyi yorum yapma imkanı doğacaktır. Hayata geçirilen diğer projeler düşünüldüğünde Türk Deniz Kuvvetleri kısa vadeli hedeflerini umûmî olarak başarıyla netîcelendirmiştir. Bu başarının yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) bünyesindeki savunma sanayi kuruluşlarının üstün gayretleriyle bir dizi proje yürütülmektedir. Bu projelerden Türk Deniz Kuvvetleri’ni doğrudan ilgilendirenlere temas etmek gerekirse bunlar; Akya Ağır Torpido, Atmaca Gemisavar Füze, Gökdeniz Yakın Hava Savunma Sistemi, Temren Havadan Gemiye Füze, Advent Savaş Yönetim Sistemi gibi projelerdir. Adı geçen projeler halihazırda ya teslim edilmiş ya da test aşamasına gelmiş ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin harekat kabiliyetlerine çarpan etkisi yapabilecek projelerdir. Bütün bunlar göz önüne alındığında Türk Deniz Kuvvetleri “Orta Ölçekli Küresel Güç Aktarım Yeteneğine Sahip Deniz Kuvveti” olma yolunda emin adımlarla yürümektedir.
Ömer Fâruk Fidan
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Gürdeniz, Cem. Açık Denizlere Doğru. 1. Baskı. İstanbul: Deniz Basımevi Müdürlüğü, 2000.
Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı. “Türk Deniz Kuvvetleri Stratejisi”. Erişim: 1 Nisan 2020. https://www.dzkk.tsk.tr/data/icerik/392/DZKK_STRATEJI.pdf
SavunmasanayiST.com. “Deniz Sistemleri”. Erişim: 31 Mart 2020. https://www.savunmasanayist.com/category/turk-savunma-sanayi/deniz-sistemleri/
Libya ile Türkiye arasındaki deniz yetki alanı anlaşmasının mimarı olarak gösterilen Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın son kitabında yer alan ifadeler gündemde bomba etkisi yarattı. Yaycı’nın “Yunanistan Talepleri (Ege Sorunları) Soru ve Cevaplarla” adlı son kitabında yer alan ’23 ada gayri askeri statüde kalmak şartıyla devredilmişti. Bu devir artık tartışmalı hale geldi’ ifadesinde 1923 Lozan ve 1947 Paris Anlaşmalarında silahsız olması kaydıyla Yunanistan’a devredilen 23 adanın 16’sının açık kaynak haberlerde silahlandırıldığını, bu nedenle söz konusu anlaşmaların ihlal edildiğini ve adaların devir işleminin tartışmalı hale geldiğini belirtti.
Ege Denizi’ndeki söz konusu 23 ada: Taşoz, Bozbaba, İpsara, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Ahikerya, Sisam, İstanbulya, Rodos, Herke, Kerpe, Çoban, İleki, İncirli, Kelemz, İleryöz, Batnoz, Lipso, Sömbeki, İstanköy ve Meis
Cihat Yaycı’nın kitabında yer alan Ege Denizi’nde silahlandırılan adalar
Cihat Yaycı, kitabında Ege’deki Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan deniz mili sorununa ilişkin de “Ege Denizi’nde kara suları genişliklerinde bir değişikliğe gidilecekse, Lozan Antlaşması kapsamında “WW”ye dönülerek her iki ülke için de Ege’de 3 millik kara suları genişliğinin uygulanmasının teklif edilmesi uygun olacaktır.” ifadesine yer verdi.
Cihat Yaycı’nın teklifinde altını çizdiği Ege Denizi’ndeki 3 mil sınırlarının haritası
Türkiye ile Yunanistan arasında herhangi bir deniz sınırı anlaşması yapılmadı. Öte yandan Atina hükümeti, 1936 yılında tek taraflı olarak Ege’de deniz yetki alanlarını 6 mile çıkardığını duyurmasıyla birlikte 1964’ten bu yana da adaları silahlandırmaya başladı.
Türk Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Yunanistan’ın Ege’deki kara sularının 6 mil olduğunun altını çizmiştir. Tartışma konusu olan nokta, Yunanistan’ın Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki adaların da bu yetkilerle donatıldığını öne sürmesidir. Yunanistan’ın bu iddiası uygulamada Türk gemilerinin limandan çıkamaması anlamına gelmektedir.
6 ve 12 Mile Göre Ege Denizi’ndeki Kara Suları
Yunanistan’ın tüm bu iddialarına kara suları alanını 12 mile çıkarmaya yönelik açıklamalarının eklenmesi, Türkiye’nin aleyhine tek taraflı bir politika olarak kabul ediliyor.
Ege Denizi’nde 6 ve 12 mil kara sularının haritası
Ege Denizi’nde 12 mil kara sularının geçerli olması halinde;
Şu anda adalar nedeniyle Ege Denizi’ndeki kara suları oranı %40 olan Yunanistan’ın %70’e çıkacaktır.
Açık deniz büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir.
Türkiye’nin kara sularının Ege Denizi’ndeki oranı %10’un altına düşmektedir.
Kaynak: StartejikOrtak.com
[irp posts=”19964″ name=”Yunanistan Haritasının 115 Yıllık Kronolojisi”]
19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada bir güç değişimi yaşanıyordu. Sömürgeleriyle dünyanın her bölgesinde var olan İngiltere, kendisine büyük bir rakip potansiyeli olan Çarlık Rusyası’nın farkındaydı. Rusya, askeri anlamda güçlü bir imparatorluktu. İngilizlerin ise en büyük kozu; silahı olabildiğince az kullanarak, daha çok diplomasi alanında bir başarı sağlamalarıydı. Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engellemek ve sömürge yollarını kaybetmemek için İngiltere, özellikle Osmanlı İmparatorluğu ile (zaman zaman) yakın ilişkiler kurmuştur.
93 Harbi’ne Doğru Yaşanan Süreç
1853 yılına gelindiğinde Çarlık Rusyası, Balkanlardaki Ortodoksları koruma bahanesiyle Osmanlılara savaş açtı (Kırım Savaşı). Kendilerini Ortodoksların temsilcisi olarak gösteren Rusya, İngilizlerin Osmanlı’ya vereceği desteği gözardı etmişti. Osmanlı Devleti; İngilizlerin, Fransızların ve başka milletlerden yaklaşık 25 bin gönüllünün desteğiyle bu savaştan galip ayrıldı. İngilizlerin Osmanlılara destek vermesinin amacı belliydi: Büyüyen bir Rusya’nın önünün açılmasını engellemek ve ticaret yollarındaki hükmünü sürdürmek.
Rusya, aldığı mağlubiyete rağmen ideallerinden vazgeçmedi. Kafkasya’daki müslümanlara büyük acılar çektirildi, milyonlarca insan göçe zorlandı: Çerkesler, Gürcüler, Çeçenler, Kırım Türkleri… Mevcut Padişah II.Abdulhamid bu göçler üzerine “Devletimiz hudutları dâhiline ancak kendi milletimizden olanları ve bizimle aynı dini inançları paylaşanları kabul edebiliriz. Türk unsurunu kuvvetlendirmeye dikkat etmeliyiz. Muhaceret yalnız milli kudreti artırmakla kalmayacak, aynı zamanda imparatorluğumuzun iktisadi kudretini de fazlalaştıracaktır. Rumeli’de ve bilhassa Anadolu’da Türk unsurunu kuvvetlendirmek şarttır.” ifadelerini kullanmıştır. Osmanlı açısından bakıldığında ise durumlar pek iç açıcı görünmüyordu. Kırım Savaşı sonrası tarihinde ilk dış borçlanmasına giren Osmanlı, ekonomik açıdan zor günler geçiriyordu. Bu gidişat doğrultusunda halktan vergileri arttırma politikası uygulandı. Balkanlarda isyanlar, Rusların da desteğiyle artmıştı. Bunun sonucunda Sırplar, 30 Haziran 1876 tarihinde Osmanlı’ya savaş ilan etti.
İsyanlar sırasında Avrupa medyası; Osmanlı’nın aleyhine haberler yapıyor, bu da toplumda büyük yankı uyandırıyordu. Savaş sırasında Rusya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ittifak teklif etti. Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, İtalya ve Prusya’ya ile yaptığı savaşlarda büyük yara aldıklarını dile getirdi ve bu çağrıyı reddetti. Ruslar, Sırplara ne kadar destek verse de Osmanlı bu savaştan galip çıktı.
Le Perroquet
Ateşkes için Sırplar, Avrupalılardan yardım istedi. Osmanlı Devleti ateşkesi kabul etti ve İstanbul’da bulunan Tersane-i Amire’de bir konferans yapıldı (Tersane Konferansı). Bu konferansta Balkanlardaki Hristiyanlar üzerinden baskı yapılması bekleniyordu. II.Abdulhamid, konferansın yapıldığı 23 Aralık 1876 tarihinde ivedilikle I.Meşrutiyet’i ilan etti. Buna rağmen ağır kararların önüne geçilemedi. Osmanlı Devleti için yeni bir anlaşma gerekliydi; ortak siyaset anlayışı içinde İngiltere, Londra Konferansı’nı düzenlemede önayak oldu. Ancak burdan da Osmanlı beklediğini alamadı ve “İçişlerine müdahale” nedeniyle protokolü reddetti. Panslavist akımları bahane sürerek protokolün reddini bir savaş nedeni olarak sayacağını önceden bildiren Rusya, 24 Nisan 1877’de Eflak ve Boğdan’a girerek Osmanlı’ya resmen savaş ilan etti.
Savaşın Başlaması ve Yapılan Hamleler
Öncelikle şunu belirtelim; bu savaşa “93 Harbi” denilmesinin sebebi, Rumi Takvim’e göre 1293 yılına denk gelmesidir.
Sultan II.Abdulhamid, her ne kadar savaşa girmemek için Londra Konferansı’nda telgraf yayınlasa da, diğer ülkeler tarafından kabul edilmedi. Osmanlı Devleti bu sefer savaşa tek başına girmek zorunda kalmıştı. İngiltere ve diğer müttefik devletler, diplomatik olarak çözüme gidilmediği için Osmanlı’nın yanında yer almadı. Rusya ise; Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Bulgar gönüllülerle birlikte savaşa girmiştir.
Rusya, Eflak ve Boğdan’ı zorlanmadan ele geçirdi. Osmanlı Devleti’ni hem doğudan hem batıdan baskı altına almak isteyen Ruslar; önce Romanya’ya girmiş, ardından ise Osmanlı’nın doğu sınırındaki Doğubayazıt’a girmiştir. Böylelikle bu savaşın iki cephede sürdürüleceği ortaya çıkmıştır: Kafkasya ve Tuna.
Kafkasya Cephesi
Rusya, burada da yalnız değildi. Rus Ordusu’na ait 75.000 askerle beraber Gürcüler, Ermeniler ve Terek Kazakları; Rusya’yla beraber savaşıyordu. Osmanlı Ordusu, 80.000 askere sahipti. Teçhizat ve asker bakımından güçlü olan Rusya, kritik nokta olan Doğubayazıt’ı ele geçirdi. Bu işgalin ardından yerel müslüman halk; işgale boyun eğmedi, gruplaşarak Ruslara ve müttefiklerine rahat geçiş imkanı vermedi. Uzun süren bir direnişin ardından Rusya, 17 Mayıs’ta Ardahan’a girmeyi başardı. Bu işgalin peşi sıra kritik bir konumda bulunan Kars, 2 hafta içerisinde Rusların eline geçti. Kars’ın gerisinde bulunan muharebelerde başarıya ulaşan Osmanlı Kuvvetleri, 15 Ekim’de Digor’da gerçekleşecek Alacadağ Muharebesi’nde iyice dağılacaktı. 17 Kasım tarihinde Kars, yeniden kuşatıldı. Kars-Erzurum arasında kurulan savunma hattı; Nene Hatun ve onun gibi binlerce halk kahramanının da direnişiyle birlikte, Rusların Erzurum’a girmesi engellendi. Ancak ordunun güç yitirmesiyle beraber Erzurum’dan geri çekilme kararı alındı.
Buna rağmen Ruslar, şehrin merkezine girmedi. Direnişle karşılaşma korkusu Rusları, şehri çevreleyerek ele geçirmeye sevk etti.
Tuna Cephesi
Osmanlı Ordusu; henüz gönüllü asker alımına devam ederken Rus müttefiki Rumen topçuları, Tuna Nehri’ndeki Osmanlı gambotlarını bombalamaya başladı. Osmanlı’nın deniz gücü böylelikle yok oldu. 21 Haziran’da Ruslar, savunmaya geç dahil olan Osmanlı kuvvetleri sayesinde nehri rahatlıkla geçti. 27 Haziran gecesinde Ziştovi’ye, bağlantı kurmak amacıyla bir köprü inşa edildi. Rusların önünü kesebilecek bir güç henüz yoktu, Ziştovi ve Niğbolu’yu rahatlıkla ele geçirdi. Bu gelişmelerin ardından Başkomutan Abdulkerim Nadir Paşa görevinden alındı, yerine Mehmet Ali Paşa getirildi. Mehmet Ali Paşa’nın genç ve tecrübesiz olması ordu içinde huzursuzluğa yol açtı. 1876 yılında yapılan ihtilal nedeniyle zaten orduda liyakat sistemi tamamen bozulmuştu. Bu gelişmelerin ardından Osmanlı’nın gardı iyice düştü, 17 Temmuz’da Şıpka Geçidi de kaybedildi. Vidin’de bulunan Osman Nuri Paşa ve askerleri, Plevne’ye doğru hareket edecek ve Plevne’yi savunacaktı.
93 Harbi Avrupa Cephesi haritası
Plevne’de Destansı Savunma
Osmanlı’daki asıl hedef Niğbolu’yu kurtarmaktı fakat oraya Rus ana ordusunun girmesi ve Şıpka Geçidi’nin düşmesi, planları alt üst etmişti. Kuzey’de direnç gösterebilen Osmanlı’nın, çok kritik bölgeler olan Lofça ve Plevne için hâlâ bir şansı vardı. Osmanlı birlikleri Şıpka Geçidi’ni geri almak için taaruz ederken diğer yandan Ruslar, Plevne’yi abluka altına almaya başladı. 4000 Rus askerine karşı 1000 Osmanlı askeri vardı. Burada hiç kimsenin beklemediği, olağanüstü bir savunma gerçekleşti. İlk taarruzun başarıyla püskürtülmesinin ardından Avrupa’da Rusların yenileceğine dair söylentiler yayılıyordu. Osmanlı’nın Lofça’dan cephane ve asker takviyesi alması, Avrupa’da yayılan bu söylentilerle beraber Ruslar iyice moral kaybetmişlerdi. 2. taaruzun olacağını önceden tahmin eden Osman Paşa, birliklerini hazır hâle getirmişti. 2. taarruzda da Ruslar başarıyla geri püskürtüldü. 3. taaruzda da sonuç değişmedi; Osman Paşa ve kahraman ordusunun bileği bükülemedi.
Padişah II.Abdulhamid; Plevne’deki bu direnişin başarılı olmasını kullanarak savaşı diplomasi yoluyla kazanmak istedi ancak, Ruslar bu teklifi geri çevirdi. 24 Ekim’de Gorni Dubnik Muharebesi’nin kaybedilmesiyle Osmanlı’nın tek lojistik yolu da kesilmiş oldu. İyice bunalan Ruslar, son çare olarak topyekûn saldırıya geçti. Dört bir yandan, teçhizat ve asker takviyelerinin yapılmasıyla, Plevne kuşatıldı. Bunca olumsuzluğa rağmen Plevne’de direniş devam etti. Osman Paşa, Şıpka Geçidi’nin geri kazanılması halinde kendilerine destek geleceğini biliyordu ve ümitliydi. Bu son beklenti de hüsranla sonuçlandı, Plevne’ye destek gelemedi. Osman Paşa, son çare olarak 9 Aralık günü yarma harekâtına geçti. Bu zamana kadar savunma yapan askerler, Rusların ilk saflarını kahramanca yarmayı başardı. Ancak sayıca çok üstün olan Ruslara daha fazla direnemediler; 10 Aralık 1877’de Osman Nuri Paşa, teslim bayrağını çekti.
Plevne savunması
Tam 5 ay boyunca olağanüstü bir savunma yapan Osman Paşa ve askerleri, dile kolay 35.000 Rus askerini etkisiz hâle getirdi. Dünya Savaş Tarihi’nde eşine çok ender rastlanan bu savunma; günümüzde bir kahramanlık öyküsü olarak anılır ve ilelebet anılmaya devam edecektir.
Savaşın Sona Ermesi ve İmzalanan Antlaşmalar
Plevne’nin de kaybedilmesiyle Osmanlı’nın bu savaşı kaybedeceği anlaşılmıştı. 31 Ocak 1878’te Osmanlı ateşkes teklif etti ve Ruslar tarafından kabul edildi. Ateşkese uymayan Rus birlikleri, Ayastefanos(Yeşilköy)’a kadar girdi. Avrupa ve özellikle İngiltere, Rusların bu ilerlemesinden oldukça rahatsızdı. Bunun üzerine İngiltere, İstanbul Boğazı’na filosunu gönderdi. İngilizler, Paris Antlaşması’nı öne sürerek Rusların İstanbul’u işgal etmeleri halinde müdahale edeceklerini bildirdi. Çarlık Rusyası daha fazla risk almayarak ateşkesi kabul etti. 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın şartları Osmanlı için çok ağırdı. Zira Karadağ ve Sırbistan tamamen özgür olacak ve sınırları genişleyecekti. Bulgaristan özerkleşecek, Romanya da bağımsız olacaktı. Osmanlı temsilcileri bu antlaşmayı kabul etse de Sultan II.Abdulhamid, bu ağır koşulları kesinlikle kabul etmedi. İnglizlerin de desteğini alan Osmanlı, Kıbrıs’ı bu desteğin karşılığında İngilizlere geçici olarak bırakmak zorunda kaldı.
Avrupalıların arabuluculuğuyla, 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma sonucunda Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak kurulacaktı. Doğuda ise Kars, Ardahan ve Batum; Ruslara bırakılıyordu. Osmanlı’nın lehine olan durumlar da vardı. Ayastefanos Antlaşması’na oranla çok daha az vergi verilecek; Selanik, Üsküp, Manastır Osmanlı’da kalacak, Erzurum ve Doğubayazıt geri alınacaktı. Bu harp, Osmanlı için artık sona yaklaşıldığının bir nevi kanıtı oldu.
Latince bir kelime olan Persona Non Grata, istenmeyen kişi anlamına gelmektedir. Genel anlamda anlamına baktığımızda; devletlerarası ilişkilerde, bir ülkeye girmesi veya o ülkede bulunması yerel hükümet tarafından yasaklanan kişidir.[1]
Persona non grata ilanı bir ülkenin başka bir ülkeye diplomatik yollardan uygulayabileceği en şiddetli kınama ve yaptırım yollarından biridir.
Persona non grata ilan edilen kişi ülkeyi terk etmekte isteksiz davranır ya da bunu reddederse ya da doğrudan sınırdaşı edilir ya da ülke yasalarına uygun biçimde diplomatik dokunulmazlığı kaldırılarak itham edildiği konular hakkında yasal süreç başlatılır.
Persona Non Grata Konusunda 1961 Viyana Konvansiyonu (Sözleşmesi) [2]
Tam adıyla ‘ Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ‘ olan 1961 tarihli Viyana Konvansiyonu’na göre;
Madde 9: Birinci fıkrasına göre; Kabul eden devlet, herhangi bir zaman ve kararının gerekçesini açıklamak zorunda olmaksızın gönderen devlete, misyon şefinin ya da misyon diplomatik kadrosunun herhangi bir üyesinin Persona non grata olduğunu ve ya misyon kadrosunun herhangi bir başka üyesinin kabule şayan olmadığını bildirebilir. Bu takdirde gönderen devlet duruma göre ilgili şahsı geri çağırır veya misyondaki görevine son verir. Bir şahıs, kabul eden devletin ülkesine gelemeden önce de istenmeyen veya kabule şayan olamayan şahıs olarak ilan edebilir.
İkinci fıkrasına göre; Gönderen devlet bu maddenin 1.fıkrasında kayıtlı yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddeder veya makul bir süre içinde yerine getirmezse, kabul eden devlet ilgili şahsı misyonunun bir üyesi olarak tanımayı reddeder.
Madde 41: 1.fıkrasına göre; Ayrıcalıklarına ve bağışıklarına halel gelmeksizin, bu gibi ayrıcalıklardan ve bağışıklardan yararlanan bütün şahıslar kabul eden devletin kanunlarına ve nizamlarına riayet etmekle yükümlüdür. Anılan devletin iç işlerine karışmamakla da bu şahıslar keza yükümlüdür.
Madde 43: Bir diplomatik ajanın görevi diğer haller dışında aşağıdaki şekillerde son bulur:
a) Gönderen devlet tarafından kabul eden devlete diplomatik ajanın görevinin son bulduğunun bildirmesi ile
b) 9.maddenin 2.fıkrası gereğince, kabul eden devletin gönderen devlete diplomatik ajanın misyonun üyesi olarak tanımayı reddettiğini bildirmesi ile.
Madde 44: Kabul eden devlet, silahlı çatışma halinde dahi, kendi vatandaşı olmamaları şartıyla ayrıcalıklar ve bağışıklıklardan yararlanan şahıslara ve tabiyetlerine bakılmaksızın bu gibi şahısların aile üyelerine en kısa zamanda ülkesini terk edebilmeleri için kolaylıklar tanır. Kabul eden devlet, özellikle gerektiğinde kendileri ve malları için ihtiyaç duyulan nakil imkânlarını sağlamak zorundadır.
Persona Non Grata İlanının Dayandığı Temel Sebepler [3]
Diplomatik görevlinin kabul eden devlet menfaatlerine aykırı tutum ve davranışlarda bulunması ve diplomatik kurallar sebebiyle yargısal yaptırıma devletlerin başvuramaması.
Diplomatik görevlinin kabul eden devlet sınırları içinde birtakım suçlar işlemesi.
Misilleme yani diplomatik görevlisi başka bir ülkede persona non grata ilan edilen devletin, bu ilana karşılık olarak o devlete ait olan diplomatik görevliyi de kendi ülkesinde persona non grata ilan etmesidir.
Bu durum her ne kadar diplomatik ilişkiler için genellikle kullanılıyor olsa da bazı durumlarda diplomatik görevli olmayan kişiler üzerinde de toplumsal ve ülkesel baskı oluşturulmasını sağlamak amacıyla da kullanılmaktadır.
Kabul eden devletin persona non grata ilanı için gerekçe açıklamasına gerek yoktur.
Diplomatik görevli, gönderilmeden önce de kabul eden devlet tarafından persona non grata ilan edilebilir.
Persona non grata ilanı diplomatik görevlinin diplomatik dokunulmazlığını kaldırmaz.
Yaygın olarak, diplomatik görevlisi persona non grata ilan edilen devlet görevliyi geri çağırmaktadır. Ancak bu yaptırımdan doğan bir zorunluluk değil, pratik uygulamanın sonucudur.
Persone Non Grata İlanı Örnekleri
2008 yılında Bolivya Başkanı Evo Morales ABD yönetiminin kendisine karşı komplo kurduğunu ileri sürerek ABD Büyükelçisi Philip Goldberg’i persona non grata ilan etti.[4]
2011’de Wikileaks skandalını dünyaya duyuran ekibin başındaki Julian Assange’a sığınma hakkı tanıyan Ekvador’un ABD’deki Büyükelçisi Luis Gallegos, Ekvador yönetiminin taviz vermeyen tavrı nedeniyle ABD tarafından persona non grata ilan edilerek ülkeden ayrılması istenmişti.[5]
2012 yılında İsrail Devleti Alman edebiyatçı Günter Grass’ı İsrail’i eleştiren ve suçlayan şiirleri sebebiyle persona non grata ilan etmiştir.[6]
Mart 2019’da Venezuela Almanya’nın Caracas Büyükelçisi Daniel Kriener’i devletin iç işlerine karıştığı gerekçesiyle persona non grata ilan etti.
İspanya 2018’de 3 Eylül’de en büyük füze denemesini yapan Kuzey Kore’nin Madrid Büyükelçisi Kim Hyo-Chol’i istenmeyen adam ilan etmiştir.
2016’da ABD, bilgisayar korsanlığı yoluyla başkanlık seçimlerine müdahale iddiaları sebebiyle 35 Rus persona non grata ilan ederek sınır dışı etme kararı almıştı.
2018’de de Hollanda, Eritre’nin ülkedeki en üst diplomatik temsilcisini Eritre’nin Hollanda‘daki eski vatandaşlarını ‘diaspora vergisi’ ödemeye zorlaması nedeniyle persona non grata ilan etmişti.
Ekim 2017’de Katolonya’nın Girano kentinde yerel meclis, bağımsızlık referandumunun ardından Katolonya özerk yönetimini anayasayı ve demokrasiyi ihlal etmekle suçlayan İspanyol Kralı 6. Felipe’yi persona non grata ilan etmiştir.
TÜRKİYE AÇISINDAN PERSONA NON GRATA DURUMU
Kasım 2013’de Mısır’ın, Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Bostanlı’yı istenmeyen kişi ilan edip iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri Maslahatgüzar seviyesine indirmesinin ardından Türkiye de misilleme yaparak Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin’i istenmeyen adam ilan etmiştir.
2016’da Bulgaristan Hükümeti diplomasiyle uyuşmayan faaliyetlerde bulunduğu, Bulgaristan’ın iç işlerine karıştığı gerekçesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu olan ve Türkiye’nin Burgaz Başkonsolosluğu’nda Sosyal Hizmetler Ataşesi olarak görev yapan Uğur Emiroğlu’nu istenmeyen kişi ilan etmişti. Türkiye’de misillemede bulunarak İstanbul Başkonsolosluğunda görevli konsolos Zorrnitsa Petrova Apostolova’yı istenmeyen kişi ilan etmiştir.
Mart 2017’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya Hollanda tarafından siyasi propaganda yapmasına karşı oldukları için istenmeyen kişi ilan etmişlerdi.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Pazarcı, Hüseyin. Uluslararası Hukuk: Turhan Kitapevi Yayınları, Aralık 2017. S. 359,360,361,363,364
Sönmezoğlu, Faruk. Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi: Der Yayınları, 2014. S. 463,479,616
Filistin meselesi, belirgin olarak İsrail Devleti’nin kurulduğu 1947 yılından bu yana uluslararası gündemde yer almaktadır. Fakat tarihi arka planına bakıldığında Arap-İsrail çatışması tarihin hemen hemen her dönemde mevcut olmuştur. İsrail Devleti’nin 1947 yılında kurulması ise bu çatışmalara verilen yaklaşık 2000 yıllık aranın sona ermesi ve çatışma döneminin yeniden başlaması anlamına gelmektedir.
Filistin meselesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra artan şekilde Yahudilerin bölgeye yerleşmesi ve İsrail Devleti’nin kurulması ile uluslararası gündemde yer almaya başlamıştır. O günden bugüne bölge devletlerinde meydana gelen siyasi/sosyal değişimler meselenin seyrini etkilemiştir. Süreç içerisinde İsrail ile Arap devletleri arasında savaşların yaşandığı, işgal hareketlerinin gerçekleştirildiği görülmüş, zaman zaman ise Dünya ne yazıkki katliamlara şahitlik etmiştir.
Bununla beraber yakın tarihte meydana gelen iki olay bizzat Filistin halkının kendi haykırışını ortaya koymuştur. Bu olaylara tamamen Filistin halkına özgü bir terim haline gelen ‘intifada’ adı verilmiştir. İntifada kelime anlamı olarak ayaklanma anlamına gelmekte olup, Türk Dil Kurumu sözlüğüne “Filistin halkının başkaldırısı” olarak yansımıştır.
İşte bu yazıda da Filistin halkının başlattığı Birinci İntifada’ya (1987-1993) ve İkinci İntifada/El Aksa İntifadası’na (2000-2005) ilişkin bilgiler derlenmiştir. Yazı içeriğinde öncelikle bu iki intifadanın arka planı ve sonuçları değerlendirilecek, ardında da üçüncü intifadaya ilişkin beklentiler değerlendirilecektir.
1.) İntifada (1987-1993)
a.) İntifada’nın Arka Planı ve Başlangıcı
Konuya ilişkin kaynaklara bakıldığında Filistinlileri intifadaya iten birçok neden olduğu öne sürülmektedir. Bu nedenlerin başında İsrail’in 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nı kazanmasının ardından topraklarını iyice genişletmesi ve Filistinlilerin yaşam ve tarım alanlarında yerleşim birimleri kurması gelmektedir. Yeni yerleşim birimleriyle bölgedeki hakimiyetini artıran İsrail’in Filistinlilere yaptığı baskı günden güne artmıştır.
1947’den Bugüne Filistin Toprakları
Bu durumun sonucu olarak Filistin halkı büyüyen nüfusunu barındırmak ve doyurmak konusunda sıkıntı çekmeye başlamıştır. İşsizlik ise oldukça artmış ve yaşam şartları giderek kötüleşmiştir. Hatta, ilk intifada döneminde her sekiz eğitimli Filistinlinin yalnızca birinin eğitimine uygun bir işte çalışabildiği ifade edilmektedir.
İşte bu nedenlerle iyice baskılanmış olan toplumda intifadanın fitilini ateşleyen olay ise 9 Aralık 1987 tarihinde Cebaliye mülteci kampında yaşanmıştır. İsrail ordusuna ait bir araç dört Filistinliye çarpmış ve ölümlerine neden olmuştur. İsrail ordusuna ilişkin aracın Filistinlilere kasıtlı olarak çarptığı ve ölümlerine bilinçli olarak neden olduğu düşüncesi hızla yayılmış ve kitlesel gösteriler başlamıştır.
Kitlesel gösteriler; genel grev, İsrail’in hakimiyeti bulunan noktalarda sivil itaatsizlik, vergi vermeme, İsrail ürünlerini boykot, grafiti ve barikatlarla İsrail ordusuna karşı direnme, İsrail devlet kurumlarına taş ve yanıcı maddelerle saldırı gibi eylemlerle gerçekleştirilmiştir. Eylemlere katılanların büyük çoğunluğunun çocuk olduğu uluslararası raporlara yansımıştır.
İsrail’in intifada sırasında almaya çalıştığı önlemler ise ters tepmiş, göstericilere karşı gerçek mermi kullanılması birçok Filistinlinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Verilen karşılıkların olayları daha da şiddetlendirmesi, İsrail’in direnişin baskılanabileceğine ilişkin umudunu günden güne yitirmesine neden olmuştur.
Birinci İntifada’ya ilişkin bir başka ilginç nokta ise eylemlerin bir kişi veya kurum tarafından başlatılmaması ve herhangi bir kurum veya kişinin bu eylemlere liderlik etmemesidir. İntifada, toplumda meydana gelen sıkışmanın kendiliğinden dışa vurumu ile bir anda vuku bulmuş ve böyle de devam etmiştir. Ayaklanmanın ilerleyen günlerinde Filistin Kurtuluş Örgütü ayaklanmanın koordinasyonu için çaba göstermiş, siyasi rakipleri Hamas ve İslami Cihad’da bu süreçte silahlı eylemlere karışmayarak ayaklanmaya uymuştur. Süreç içerisinde Birleşmiş Ulusal Ayaklanma Liderliği kurulmuş ve halkın güvenini kazanmıştır. Ayaklanma süresince halk, kurulan liderliğin bildirilerine uymuştur.
Birinci İntifada sürecine ilişkin üzerinde durulmaya değer bir başka nokta ise ölümcül şiddetten kolektif bir şekilde uzak durulması olmuştur. Her ne kadar eylemler sırasında binlerce Filistinli ve İsrailli hayatını kaybetmiş olsa dahi, Filistinliler silah kullanımından özellikle kaçınmışlardır. İntifada süresince dağıtılan bildirilerde ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bağımsız bir Filistin Devleti kurulması çağrısı yer almış ve İsrail’in 1967 sonrası ele geçirdiği topraklardan çekilmesi istenmiştir. Filistin Devleti’nin Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da kurulmasının arzu edilmesi, “Bütün Filistin İçin Özgürlük” iddiasından vazgeçildiğinin ilk emareleri olarak dikkat çekmiştir.
b.) Birinci İntifada’nın Sona Ermesi ve Sonuçları
O dönemde intifadanın halkın içinden doğması ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kontrolünün çok az olması intifadanın nasıl biteceği konusunda soru işaretlerini arttırmıştır. İsrail’in müdahalelerinin olayları daha da artırması, Filistinlilerin direncini kıracağına ilişkin beklentisini yitirmesine neden olmuştur.
Bu doğrultuda, eylemlerin sona ermesini tek bir olaya bağlamak mümkün değildir. Ancak bu intifada, Filistinliler için olumlu görülen bir çok sonucun doğmasına vesile olmuştur. İntifada sürecinde Filistinliler Madrid ve Oslo görüşmelerine bir taraf olarak katılmışlardır. Bu olaylarla beraber Filistin sorunu üzerindeki uluslararası dikkat artmış ve sorunlara dikkat çekilmiştir. Eylemlerle beraber İsrail’in sorunun çözümündeki tek taraf olmadığı da görülmüştür.
Aynı zamanda eylemler sırasında Yaser Arafat ve siyasi partisinin halk desteği artmış ve Arafat, sorunun çözümü için politik programında değişikliklere gitmiştir. Bu değişimlerin bir sonucu olarak Filistin Milli Konseyi’nde iki devletli çözümün desteklendiği belirtilmiştir.
Filistin Lideri Yaser Arafat
2.) İkinci İntifada / El Aksa İntifadası (2000-2005)
a.) İkinci İntifada’nın Arka Planı ve Başlangıcı
Birinci intifada sonrası başlayan Oslo Görüşmeleri’nin sonucunda Filistin ile İsrail arasında Oslo Anlaşmaları imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre İsrail, Batı Şeria ve Gazze’den silahlı kuvvetlerini çekecek ve Filistinlilerin kendi kendini yönetme hakkını tanıyacaktı. Buna karşılık Filistin Halk Kurtuluş Örgütü de İsrail’i tanıyor ve İsrail’in çekildiği noktalarda güvenliği sağlamayı kabul ediyordu.
Ancak anlaşma yazıldığı gibi uygulanamadığından Filistin ve İsrail taraflarında can kayıpları devam etmiştir. Bununla beraber İsrail yeni yerleşim yerlerinin inşasını azaltsa da sürdürmüştür. Devam eden olayların sonucunda taraflar (Filistin adına Yaser Arafat ve İsrail adına Ehud Barak) 2000 yılının temmuz ayında ABD’de, ABD Başkanı Bill Clinton’ın arabuluculuğunda bir araya gelmiştir. Bu zirveye Camp David Zirvesi adı verilmiştir. Zirve sırasında taraflar Oslo Anlaşması’nın uygulanamaması ve kalıcı çözümün sağlanamaması nedeniyle birbirlerini suçlamışlardır. Sonuçta Camp David Görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanmış ve bu anlaşmazlık İkinci İntifada’ya giden yolda önemli köşe taşlarından birisi olmuştur.
2000 Yılında Camp David Görüşmeleri Sırasında Arafat-Barak El Sıkışması, ABD
Filistin tarafına göre, devam eden irili ufaklı protestolara İsrail tarafından aşırı ve yasadışı güç kullanılarak yanıt verilmesi ikinci intifadaya giden yolda bir başka önemli nokta olmuştur. İsrail’e göre ise Filistin tarafı Camp David görüşmelerini sabote etmeyi planlamıştı. Zira görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyen Arafat, sonrasında bir İntifada başlamasını arzu ediyor ve bu yolla kazanımlarını arttırmayı planlamıştır.
Bu sırada Birinci İntifada’yı ortaya çıkartan işsizlik, tarım alanlarının yetersizliği, ekonomik yokluk ve baskı ortamı ise devam etmekteydi. İşte bu noktada ikinci intifadanın fitilini ateşleyen olay ise 28 Eylül 2000 yılında İsrail muhalefet lideri ve başbakan adayı Ariel Şaron’un Müslümanlar ve Yahudiler için kutsal görülen Tapınak Dağı’nı ziyareti olmuştur. Tapınak Dağı, Camp David görüşmelerinde tarafların statüsü üzerinde anlaşamadıkları önemli bir noktaydı ve Yahudiler için kutsal görülen alanların yanı sıra Müslümanlar için oldukça kutsal olan ve El Haram El Şerif olarak da bilinen Mescid-i Aksa’ya ev sahipliği yapmaktaydı. Ariel Şaron bölgeye yaptığı ziyaret sırasında Mescid-i Aksa’ya da girmiştir. Ayrıca Şaron, ziyaret esnasında “Tapınak tepesi ellerimizdedir ve ellerimizde de kalacaktır. Yahudilerin en kutsal mekanlarından biri olarak, burayı ziyaret etmek her Yahudinin hakkıdır” ifadelerini kullanmıştır.
Fotoğraf 3: İsrail Muhalefet Lideri Şaron Mescid-i Aksa’dan çıkıyor. (2000)
Bu ziyaretin öncesinde, Camp David görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı bir süreçte yapılacak olması endişelere neden olmuş ve iptal edilmesi için çağrılarda bulunulmuştur. Ancak Tapınak Dağı’nın kaybedildiği iddialarını cevaplamak isteyen İsrail hükümeti ve bunu seçim sürecinde kullanmak isteyen muhalefet bu ziyaret hususunda ısrarcı olmuş ve ziyareti gerçekleştirmiştir. Ziyaretle beraber başlayan intifada sırasında -tıpkı Birinci İntifada’da olduğu gibi- genel grevler, sivil itaatsizlik, vergi vermeme, İsrail makamlarına taşlı sopalı saldırılar, İsrail ürünlerini boykot şeklinde eylemler gerçekleştirilmiştir. Birinci intifadadan farklı olarak Filistin tarafından yer yer füze ateşlendiği ve havanlarla saldırılar düzenlendiği de görülmüştür. Bu yönden ikinci intifada da silah kullanımının arttığı görülmektedir. Bu durum her iki taraf açısından da kayıpların daha fazla olması sonucuna yol açmıştır. İsrail ise protestolara yine gerçek mermilerle karşılık vermiş ve binlerce sivilin hayatını kaybetmesine neden olmuştur.
Protestoların hemen başlangıcında, 30 Eylül 2000 tarihinde ise bir kameraman, Gazze’de İsrail tarafının silahlı saldırılarından korunmak için bir varilin arkasında babasının yanına sığınan 12 yaşındaki Muhammed El Durra’nın kurşunlara hedef olarak vefat etmesini çekmiştir. 12 yaşındaki Muhammed, bu olaydan sonra intifadanın sembollerinden biri haline gelmiştir.
12 yaşındaki Muhammed, kurşunların hedefi olarak hayatını kaybediyor. (30 Eylül 2000
İntifada’nın devam ettiği sıralarda Filistin ile İsrail arasında görüşmeler devam etmiş, ancak 2001 yılında İsrail Başbakanlığı’na Ariel Şaron seçilmiştir. Şaron, seçildikten sonra Arafat ile yüz yüze görüşmeyi reddederek görüşmeleri tıkamış ve olayların daha da tırmanmasına neden olmuştur.
2004 yılının sonlarında ise Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İsrail tarafından ev hapsinde tutulurken rahatsızlanmış ve tedavi için gittiği Fransa’da hayatını kaybetmiştir. İsviçreli bilim insanları, 2012 yılında Arafat’ın mezarını açarak örnekler almış ve 2013 yılında Arafat’ın zehirlenerek öldüğünden %83 oranında emin olduklarını açıklamıştır.
2005 yılının başında Filistin’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini ise Mahmud Abbas kazanmıştır.
b.) İkinci İntifada’nın Sona Ermesi ve Sonuçları
İkinci intifadanın nasıl sona erdiği bugün halen tartışılmaktadır. Kimilerine göre Filistinlilerin uluslararası alanda tanınmış liderleri Yaser Arafat’ı kaybetmeleri eylemelerin sona ermesine neden olmuştur. Bazıları ise intifadanın İsrail’in güçlerini tek taraflı olarak geri çekemsiyle yavaşladığını ve zamanla sona erdiğini iddia etmektedirler. Filistin lideri Mahmud Abbas ise Ariel Şaron ile birlikte katıldıkları Şarm El-Şeyh Zirvesi’nin İsrail güçlerinin geri çekilmesine ve intifadanın sona ermesine neden olduğunu ifade etmiştir.
İkinci intifada sürecinde her iki tarafta inanılmaz can kayıpları vermiştir. İsrail kaynaklarına göre İsrail tarihindeki üçüncü en yüksek can kaybı (Kuruluş Savaşı ve Yom Kippur Savaşı’ndan sonra) bu sürede yaşanmıştır.
İntifada ile beraber İsrail silahlı güçlerinin Filistinlilerin yaşam alanlarından bir nebze çekilmesi mümkün olsa dahi bu kalıcı olmamış ve 2007 yılında İsrail, Gazze Ablukası’nı başlatmıştır. O günden bugüne Filistinlilerin yaşam ve üretim alanlarında yeni yerleşim birimlerinin inşası da devam etmektedir. Filistini yöneten güçler arasındaki fikir ayrılıkları da intifada sonrasında artmıştır. Mahmud Abbas, Hamas ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün birlikte hareket etmesini sağlayamamıştır.
İkinci İntifada’nın, Filistinlilerin haklarını elde etmesi bakımından Birinci İntifada kadar verimli olmadığı da açıkça anlaşılmaktadır. İki devletli çözüm ihtimali bugüne kadar yerine getirilememiştir. Ancak bu intifada ile beraber Filistin meselesine uluslararası ilgi sıcak tutulmuş, ABD’nin engellemelerine rağmen Birleşmiş Milletler’de İsrail’in orantısız ve yasadışı güç kullandığı ve sivil ölümlerine neden olduğu gündeme getirilmiştir. İntifada’nın ilk günlerinde Fransa Devlet Başkanı Chirac, İsrail Başbakanı Ehud Barak’ı protesto etmiş ve hayatını kaybeden ve yaralanan Filistinlilerin oranının, Filistinlilerin bu şiddetten sorumlu olduğuna inandırılamayacak kadar vahim olduğunu ifade etmiştir.
Geriye doğru bakıldığında Filistinliler, İkinci İntifada’yı İsrail’in işgaline karşı yürütülen milli kurtuluş yolunda önemli bir adım olarak görmekte iken; İsrailliler ise ayaklanmayı, Yaser Arafat’ın organize ettiği bir Filistin terörizmi olarak görmektedirler.
Üçüncü İntifadaya Dair Beklentiler
İkinci intifadadan bu yana geçen süreçte, Filistinliler pek çok kez İsrail’e karşı protesto gösterileri düzenlemiştir. Bu süreçte Filistinlileri zor durumda bırakan meseleler çözümlenememiş, insan hakları ihlalleri artmaya devam etmiştir. 2007 veya 2013 yıllarında artan protestolar ise bir intifada seviyesine gelmemiştir.
2017 yılının sonlarında ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi üzerine intifada beklentileri artmıştır. Hatta Hamas Siyasi Büro Şefi İsmail Haniye, bu kararın ardından intifada başlatılmasını istemiştir. Ancak bu istekle beraber gerçekleşen protestolar üçüncü intifadayı başlatacak kitlesel eylemlere dönüşmemiştir.
Yine 2019 yılının başında ABD’de, ABD Başkanı Trump tarafından ‘Ortadoğu İçin Yüzyılın Anlaşması’ açıklanmıştır. İsrail’in isteklerini büyük ölçüde koruyan bu planı BAE, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeler desteklemiştir ancak Filistin halkında anlaşmaya karşı tepkiler yükselmiştir. Bu anlaşmanın ardından da bir intifada beklentisi ortaya çıkmış ancak yine protestolar kitlesel eylemlere dönüşmemiştir.
Fotoğraf 5: ABD Başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile birlikte ‘Yüzyılın Anlaşması’ adı verilen belgeyi açıklıyor. (2019)
Bugün Filistin Devleti, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin artarak devam ettiğini ifade etmektedir. Ancak Filistinli uzmanlar, Birinci ve İkinci İntifada’yı ortaya çıkaran toplumsal ve siyasi konjonktürün bugün mevcut olmadığını ve bu nedenle mevcut ortamın yeni bir intifadayı getirmeyeceğini ifade etmektedirler.
Zira ikinci intifadadan bu yana geçen süreçte Filistin Kurtuluş Örgütü üzerindeki BAE etkisi artmıştır. Aynı şekilde Hamas üzerindeki İran etkisi de artmaktadır ve hal böyle iken bu iki odağın arasındaki uçurum günden güne derinleşmektedir. ABD’nin tek taraflı planının ise bir çözüm planı olmaktan çok uzakta olduğu ve yeni sorunlara yol açtığı görülmektedir. Filistin’de siyasi ortamın günden güne kutuplaşması ile beraber Gazze ile Barı Şeria’nın arasındaki bağlar da incelmektedir. Hal böyle iken İsrail ise daha fazla Filistinliyi kontrol etmeye çalışmakta ve İsrail Meclisi’ndeki Arap temsilcilerin sayısı günden güne artmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Filistin’in yakın tarihinde, Filistin halkında kendiliğinden doğan bir tepki olarak vücut bulan İntifada hareketleri, Filistin meselesine uluslararası dikkat çekilmesi bakımından önemli hareketlerdir.
Birinci İntifada, ortaya çıkış biçimi ve protesto usullerinin silahtan uzak olması bakımından daha az can kaybıyla sonuçlanmıştır. Neticesi bakımından ise daha önemli sonuçlara yol açmış ve Filistin meselesinde iki taraf olduğunun fark edilmesini sağlamıştır. Bu intifada ile birlikte Batı Şeria ve Gazze’yi içine alan bir Filistin Devleti’nin kurulması hedefi doğrultusuna yönelinmiştir.
İkinci İntifada ise, daha fazla can kaybına ve daha fazla insan hakları ihlallerine yol açmıştır. İkinci İntifada, Filistinliler açısından sonuçları bakımından birinci intifada kadar verimli olamamıştır. İntifada sırasında Yaser Arafat’ın kaybı da Filistin tarafındaki fikir ayrılıklarını derinleştirmiştir. İsrail’in Filistinlilerin yaşam alanlarından kısmen çekilmesi sağlansa dahi bu kalıcı olmamıştır.
Gelinen noktada, Filistin meselesinin çözümünde iki devletli çözüm ihtimali giderek azalmaktadır. İsrail günden güne yeni yerleşim birimleri ile genişlemeye devam etmekte ve Filistin halkının imkansızlıkları artmaktadır. Bunlara rağmen, üçüncü bir intifadaya ilişkin beklentiler sürmektedir.
Bununla beraber, uluslararası toplumun mevcut durumu kanıksaması, Filistinlilerin imkansızlıklarının artması ve dış devletlerin ilgisi nedeniyle Filistin yönetimindeki siyasi çatlakların derinleşmesi Filistin halkının yeni bir intifada başlatması ihtimalini günden güne azaltmaktadır.
Harun Sakınan
StratejikOrtak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
ACKERMAN; DuVALL, ‘A Force More Powerful: A Century of Non-Violent Conflict’, 2001.
NEFF, Donald, ‘The Intifada Erupts, Forcing Israel to Recognize Palestinians’, Washington Report on Middle East Affairs, Aralık 1997.
LOCKMAN; BEININ, ‘Intifada, The Palestinian Uprising Against Israeli Occupation’,
HILTERMANN, Joost, ‘Behind The Intifada’, Princeton University Press, 1991.
ROBERTS; GARTON ASH, ‘Civil Resistance and Power Politics:The Experience of Non-violent Action from Gandhi to the Present’, OUP Oxford, 2009, syf 37.
OCHS, Juliana, ‘Security & Suspicion; An Ethnography of Everyday Life in Israel’, University of Pennsylvania Press, 2011.
TENNE, Ruth, ‘Rising of the oppressed: the second Intifada’, 2007
18. yüzyıl felsefesine Aydınlanma Felsefesi denilmektedir. Aydınlanma insanın düşünme ve değerlendirmede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtularak, kendi aklı ve kendi görgüleriyle hayatını aydınlatma girişmesi olarak tanımlanabilir. İnsanın varlığının anlamı ve bu dünyadaki yeri hep problem olmuştur. 18.yüzyılda bu sorun en temel hatlarıyla ele alınmış verilen yanıtlar ve oluşan düşünceler çerçevesinde toplumlar üzerinde mühim etkilere sebep olmuştur. Nitekim yüzyılın sonlarına doğru yaşanan Fransız Devrimi bir bakıma oluşan düşüncelerin uygulanma aşaması olarak değerlendirilmektedir. 18.yüzyıl kökleri Rönesans ve Reform’a dayanan ve Batı’nın dünyanın geri kalanından farklı bir gelişme rotasına girmesine neden olan iktisadi, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin, biri siyasal diğeri ekonomik iki büyük altüst edici sonucuna; Fransız ve Amerikan Devrimleri ile İngiliz Sanayi Devrimi’ne tanık olmuştur. 19.yüzyıl ise, bu dönüşümün düşünsel düzeyde iyice berraklaşmaya başlayan ürünleri olarak “siyasal ideolojiler”i yaratmıştır. Bu anlamda, Aydınlanma sonrası dönem, birçok nitelemenin yanı sıra, bir “ideolojiler Çağı” olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.
Bu çalışmanın iki temel hedefi bulunmaktadır. Birincisi, “ideoloji” kavramının kendisini, toplumsal kökenlerini ve ideolojilerin bir dünyayı anlama ve bireysel/toplumsal yön belirleme aracı olarak toplumları dönüştürme gücünü ve sınırlılıklarını ele almaktadır. İkinci temel hedefi ise, toplumları siyasal ve ekonomik açıdan ortaya çıktığı dönemden günümüze kadar etkileyen iki önemli kavram olan, Muhafazakarlık ve Liberalizm karşılaştırmak olacaktır.
Giriş
Yaşamı anlamlı kılan durumlardan birisi, yaşadığın hayatın doğru olduğuna inanmaktır. Dünyayı yorumlama araçları olan gelenekler, dinler, semboller vb. mevcut toplumsal, iktisadi ve sosyal ilişkileri tanımlamaya yarayan araçlardır. Değişen toplumların düşünce yapıları hiçbir vakit durağan kalmamıştır. Gelişen ve sürekli değişerek ilerleyen dünyada toplumlar yeni araçlara ihtiyaç duymaktadırlar. Batı dünyası 16.yüzyılda bu dönüşümü yaşamaya başlamıştır.
Yaşanan değişim sürecinde birey artık cemaat içerisinden ayrılarak akıl ile donatılmıştır. Akıl çağına giren birey, deniz aşırı ülkelere gidecek, mal alıp satacak ve para karşılığı üretim yapmaya başlayacaktır. Artık dünyayı anlamak ve yorumlamak andına yeni mitlere yeni kavramlara ihtiyaç duyar hale gelecektir. Bu bağlamda ideoloji kavramı akıl çağından ideoloji çağına geçiş sürecindeki en önemli etken olarak değerlendirmemiz yanlış olmamaktadır.
İdeolojiler, toplumların geçirdiği çalkantılı dönemleri ve bu dönemlerde kaybolan değer ve bilgileri yeniden kurmak için çaba gösteren bir kavram niteliği taşımaktadır. Kavramın en dikkat çeken özelliği, benimsenen toplumlarca inatla savunulmasıdır. Bu durum ideoloji kavramının tüm toplumları seferber duruma getirdiğinin bir kanıtı olarak düşünülebilir. Her medeniyetin hatta her sınıfın kendine ait bir ideolojisi bulunmaktadır. Çünkü inceleyeceğimiz bu kavram insanın hayatına ve zekâsına yön veren düşüncelerden oluşmaktadır.
1.) Tarihsel Gelişim Sürecinde İdeolojinin Evrimi: Aydınlanmanın Mirası
Fransız Aydınlanma dönemi filozofları, yüzyıl öncesinde mutlak monarşi ve kilise arasındaki ittifakla karşı karşıya kalmışlardır. Aydınlanma düşünürleri için din, toplumun rasyonel bir biçime dönüşmesinin önünde ana engel olarak görülmüştür. Düşünürlere göre toplumsal biçime ulaşmanın yolu akıl ve doğada gizlidir. Holbach durumu şöyle analiz etmiştir:
“İnsanın mutsuzluğunun kaynağı doğaya dair cehalettir…Öyleyse en önemli görevimiz, bizi yanlış yollara götüren yanılsamaları yok edecek araçlar yaratmaktır. Bu kötülüklerin ilacı bizzat Doğa’da aranmalıdır; sapkın ve baskıcı bir hırsın başımıza açtığı dertlerin panzehirini bulmayı rasyonel olarak umut edebileceğimiz tek yer Doğa’nın zengin kaynaklarıdır… İşte bunun için, akıl hak ettiği yere kavuşmalıdır… Akıl, artık önyargının ağır zincirlerinden kurtulmalıdır.’’(Mclellan, 2012:5)
İdeoloji kavramının ilk kullanışı Fransız Devrimi’nin hemen ertesine rastlamaktadır. 1789 Fransız Devrimi’nin düşünsel selefleri, Aydınlanma Çağı düşünürleri olarak kabul görmektedirler. 1797 yılında ideoloji kelimesini ilk kez kullanan kişi Antoine Descutt de Tracy, Aydınlanma düşüncesini yayma göreviyle Institut de France’da çalışmakta olan filozoflar arasında olduğu bilinmektedir.
İdeoloji kavramı ilk kez Fransız Aydınlanmacıları tarafından düşünceler bilimi yerine kullanılmıştır. Kavram Doğrudan Fransız Aydınlanması’nın ürünü olsa da, kökleri Ortaçağ dünyasının yıkım haline geldiği dönemde entelektüellerin karşısında duran, anlam ve kelimesini ilk kez ortaya koymuş olan kişilerin ataları, Francis Bacon ve Thomas Hobbes gibi düşünürlerdir. Bacon, Novum Organum adlı eserinde toplumun gözleme dayalı incelemesini ortaya koymuştur. Bacon’a göre insan düşüncesi idollerin, hatalı anlayışların siluetleri altında kalmıştır. Dört çeşit idol olduğunun altını çizmektedir. Bunlar: Kabile idolleri, mağara idolleri, pazaryeri idolleri, ve tiyatro idolleridir. Kabile idolü geleneği, mağara idolü bireyin özgül bakış açısını, pazaryeri idolü dili ve toplumsal etkileşimi tiyatro idolü ise eskinin dogmatik görüşlerini içermektedir. Modern siyasal bilimlerin başlangıç yeri, Bacon’un idoller kuramı sayılmaktadır(Mclellan, 2012:5).
İlk zamanlar ideoloji kavramı geleneklere bağlı olarak süregelmiş olan yapıların parçalanmasını amaç edinen devrimci düşünce anlamının yerini tutmuştur(Bluhm, 2014:24).
1801 ve 1815 dönemleri arasında Tracy, Elements d’odıologie’de diğer bilimlere zemin oluşturacak yepyeni bir bilim önermiştir: idealogy bilimi. Bütün bilimlerin fiziksel duyulara dayandığı savunmakta olan Tracy, doğuştan var olan düşünceler kavramını tamamen reddetmektedir. Fikirlerin dini tüm önyargılardan bağımsız bir şekilde rasyonel olarak araştırılması ile mutlu ve adaletli toplum imajına ulaşılacağını savunmaktadır. Bu düşünceden hareketle birey insani düşünce ve isteklerini araştırma yoluna giderek, toplum ve doğa arasındaki ilişkinin farkına varacaktır. Doğa ile toplumun uyumu, düşüncelerin akılcı bir yöntemle araştırılıyor olması beraberinde ideoloji kavramını getirecektir.
İlk zamanlar olumlu anlam taşımakta olan ideolojiye, olumsuz anlamı yüklemesini kısa süre içerisinde Napolyon yapmıştır. İktidarının dini kurumlarca desteklendiğinin farkında olan Napolyon, ideoloji kavramının karanlık bir metafizik olarak değerlendirmektedir.
Kavram oluştuğu günden bu yana olumlu ve olumsuz gidiş gelişler yaşamıştır. İdeoloji kavramının kökleri Fransa dışında Almanya’da da bulunmaktadır. Kavramın Almanya’da gelişmesinde Fransız Devriminin önemli rolünün olduğu bilinmektedir. Devrimin ardından Fransa’da yaşanan olaylar –Napolyon’un iktidara gelmesi, devrimin ardından Avrupa’da oluşan altüst edici olaylar- doğal ve rasyonel olarak değerlendirilmemekteydi. Yaşanan Sanayi Devriminin hız kazanması ile döneme değişim ve hareketlilik girmiştir. Bu hareketlilik insanın dünyaya bakış açısını değiştirmesine, dünyayı anlam yükleyerek yorumlamasına sebebiyet vermiştir. Almanya’da kendini gösteren romantik hareket, Tracy’nin akılcı bir zihnin doğal ve berrak olduğu düşüncesinin aksine Alman romantikleri, insanların değişen olaylar karşısında, bireysel yollardan kendi gerçekliklerine düşünerek ulaşabileceklerini savunmuşlardır. Ortaya atılan bu fikirlere Hegel farklı bir yorum kazandırmıştır. Yaşanan döneme ait düşüncelerin mutlak gerçeklik sayılamayacağını savunan Hegel, değişen düşüncelerin, tarihsel koşullara bağlı olarak değiştiğini öngörmektedir. Tarihin anlamı ve gerçeklik payı varsa bu durum sürecin tamamının ele alınması ile bulunabilir. Belirli dönemlerde ele almak çok farklı sonuçlara ve çok farklı niyetlere ulaşmak için kullanılabilir. Hegel’in bu düşüncesinden etkilenen Marx ise, Fransız, Alman ve Marksizm’i birleştirerek politik söylemin gündemine ideoloji kavramını yerleştirmiştir.
Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Karl Marx
Marks’a göre ideoloji, altyapıya bağlı ve onun etkisinde değişerek, gelişmeye devam eden bir kavramdır. Asıl belirleyici olan toplumun altyapısı, somut ortam ve üretim ilişkilerdir. Marks’ın düşünce sisteminde altyapının değişkeni, altyapıya bağlı oluşumu ifade etmektedir, O’na göre ‘’ideoloji gerçeğin bir parçasını, insani zayıflığı; ölümü, acıyı, güçsüzlüğü içinde taşır. Böylece yorumlanmış ve aktarılmış gerçekle bir bağıntısı olduğundan bu gerçeğe geri denebilir ve gerçekten canlı olan insanlara kurallar ve sınırlar koyabilir. İdeoloji dünyayı nasıl görmek gerektiğini bildirir ve yaşam biçiminin yorumlanmasını sağlar. Yani belirli bir noktaya kadar ‘’praksis’’ e izin verir. İdeoloji kendilerini haklı görmek isteyen egemen oluma yardım eder. O, bir dünya görüşüdür ya da dünya görüşünü temsil eder.’’( Kazancı, 2002:57) Marks bir toplumda hakim düşünce ile egemen sınıfın çıkarının birlikte var olması gerektiğini söylemiştir. O’na göre İdeoloji gerçeklik durumunda bir yanılmasa değil, bilinç üzerindeki izi veya görünüm şeklidir. İdeolojiye olumsuz anlam yüklemekte olan Marks, ideoloji kavramını yanlış düşünceler kümesi olarak değerlendirmektedir(Mclellan, 2012:6-7).
İdeoloji tetkikleri büyük oranla Marksist gelenekle ve Marksist düşünceye sahip kişilerce yürütülmektedir (Mclellan, 2012:6,7). İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Batı’da, de Tracy düşüncesine uygun gelenekle, ideolojiyi inceleme odaklı çalışmalar ağırlık kazanmıştır. Sovyet komünizminin, Batı demokrasisine karşı oluşturduğu tezat argümanların bir gözdağı olarak algılanması, Nazizmin insanlık adına yaratmış olduğu felaketler, yaşanan olayların arkasındaki fikirlerin tarihini araştırma isteği uyandırmıştır. Bu bağlamda İdeoloji kelimesine olumsuz anlam yüklenerek politik açıdan totalitarizmle bağdaştırılmıştır. Olumsuz anlamı iyice sağlamlaştıran iki akım, Amerikan politik biliminde bulunan davranışsalcılık ve İngiltere’de hakim olan analitik felsefe, çok güçlü pragmatik oluşuma sahiptir. Dünyayı kesin verilere göre yorumlamayı savunmaktadır. Bu yoruma göre ideolojiler çağının devri sona ermiştir. Bu çağı geleneksel toplumların dönüşüm evresinin ardından, oluşan rakip gruplar arasındaki düşünce trafiği olarak değerlendirmektirler. Bu evrenin ise Sanayileşme dönemine denk geldiğini savunmaktadırlar. Komünizmin ise 19.yüzyılın kalıntısı olduğunu, artık toplumların teknik olan sorunlara, teknik çözümler ürettiğini ve sanayi sonrası toplumlarda, bu düşüncelerin hiçbir öneminin kalmadığı vurgulanmaktadır.
İdeolojinin sonu olarak ortaya atılan bu düşünce son 30 yılın en çok eleştiri alan yaklaşımıdır.
Bir kavram olarak ideolojinin tanımına değinecek olursak; günümüzde toplumlar tarafından anlamı çok fazla düşünülmeden kullanılan kavramların sadece bir örneğidir. Bilimsel olarak tam bir tanımı olmasa da, kavramı kullanırken soyutta olsa bir anlamı oluştuğu bilinmektedir(Örs,2016:5-6).
Sosyal bilimlerde ise, elbette, bir anlamı bulunmaktadır. Ancak tam anlamıyla mülahaza edilmiş bir ideoloji tanımına ulaşmak zordur. İdeoloji kavramı birçok boyutta ele alınmaktadır. Bu bağlamda karıştırılması en mümkün kavramlardan birisidir. Her şeyden evvel ideolojiler tek boyutta ele alınamaz. İdeolojiler toplumsal, siyasal ve iktisadi yaşamın tek bir boyutu ile ilgilenmez. Birey ve toplum arasındaki ilişkiye, kültürler arası ilişkiye, din ve mitoloji ile ilişkiye oldukça hakimdir. İdeolojilerin çok kapsamlı olması birçok olay ile ilişkili olması onun tam bir tanıma ulaşması konusunu güçleştirmektedir (Örs,2016:5-6).
İdeoloji kavramının daha geniş bir şekilde aktarılmaya başlandığı dönem ise 18.yüzyılın son zamanlarına dayanmaktadır. Kavramın yaşam süresinin uzunluğundan kaynaklı olarak hem olumlu hem olumsuz anlam yüklemesi baş göstermiştir.
Kavram üzerinde oluşan olumlu/olumsuz anlamlardan kaynaklı olarak çıkan zorluklara rağmen, günlük konuşma dilinde sık kullanılan kavramlardan biri haline gelebilmiştir. Sosyal bilimlerde ise önemli çalışma alanlarından birisi olmayı başarabilmiştir. 19. Ve 20.yüzyıllar, düşünsel olarak birçok dönemden farklı olarak nitelendirilmiştir. Bu dönem geniş kitleleri harekete geçirme isteği uyandıran, siyasal rejimlerin yerine başka bir rejimin geçebileceği inancına sahip toplumların, düşünerek ürettiği ve adım attığı bir dönemdir. Kitle katılımının ortaya çıktığı bu dönemde, toplumsal ve siyasal sorunlar yalnızca aydınların bakış açısı ve değerlendirmesi durumundan uzaklaşmıştır.
İdeolojiler çoğunlukla mevcut toplum düzenini yorumlamaya çalışmaktadır. Toplum ve hayatın nasıl olması gerektiği ve nasıl geliştirilmesi konusunda teoriler, politik deklarasyonlar ve inanışlar ortaya koyarlar. (Ergil,1938:70) Kavram insanlığın doğası hakkında farklı ve özel görüşler ortaya koyarken, sosyal adalet konusunda toplumların yaşayış biçimlerine samimi ve ahlaklı dokunuşlar yapmaktadır.
Toplumların baskı sebebiyle kendilerini ifade edemedikleri anda ortaya çıkmış olan ideoloji kavramı, politik ve toplumsal gerçekleri ortaya koymaktadır. Din ve metafiziğin egemen olduğu yüzyıllarda durağan olan toplumların kendilerini ifade ediş biçimleri büyük ölçüde ideoloji kavramı ile açıklanmaktadır. İdeoloji sosyo-politik olması gereken, toplum modeli işlevini kurallar dahilin de içermektedir. Bu bağlamda insanlara ve toplumlara yol gösterici olduğu kabul edilmektedir (Örs,2016:10).
Somut olayların dışında tinsel olaylar da ideoloji kavramını etkilemektedir. Klasik yaklaşımın politik bilim bakış açısından yapılmış olan tanımına göre ideoloji: yönetilenler arasında yaygın, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleridir. (Kazancı,2002:56) Toplumlarda oluşan rejimlerin kendine göre bir ideolojisi bulunmaktadır. Bu bağlamda sosyal bilimciler ideoloji kavramını toplumsal doğrular olarak, toplumda hangi işlevde görev aldıkları konusunda incelemişlerdir.
2.) Liberalizmin Temel Özellikleri
Liberalizm Aydınlanma Çağının getirdiği düşünce sistemine dayanan ve bunu gelenek halinde sürdürmeye devam eden, iktidarı sınırlandırarak bireysel özgürlüklere ve haklara sahip çıkan, savunan ekonomik ve siyasal felsefe olarak tanımlanmaktadır.(Örs,50). Tarihsel dönüşümde liberal bireyciliğin oluşmasındaki en önemli faktörler, Avrupa’daki din savaşları, 16. Ve 17. yüzyıllarda bilimin yükselişi ve feodalizmden kapitalist sisteme geçiş (16-17 yüzyıllar) olmuştur. Kavramın en temel unsurları: bireycilik, özgürlük, akıl, eşitlik, hoşgörü, rıza ve anayasacılıktır. Kendi arasında modern ve klasik liberalizm olarak ikiye ayrılmıştır.
Bireycilik, kavramın merkezi ilkesidir. Bireysel insanın en yüksek derecede öneme sahip olduğu inancını yansıtmaktadır. Yaklaşımda bireyler eşit ahlaki değere sahiptirler. Bu bağlamda liberal düşüncenin koyduğu hedef her bireyin yeteneği doğrultusunda yapabileceği işin en iyisini yapabilmesi, kendi tanımladığı “iyi” doğrultusunda ilerleyebileceği bir toplum inşası düşüncesi hakimdir. Liberaller bir bireyin özgürlüğünün diğerlerinin özgürlüğünü tehdit edebileceğini düşündükleri için “hukuka bağlı özgürlük” ilkesini savunmaktadırlar. Bu çerçevede kavramın “herkes için aynı özgürlük” ilkesini savunduğunu görebilmekteyiz. Liberaller dünyanın rasyonel bir yapısı olduğuna ve bu yapının insan aklı ve eleştirel yöntem ile keşfedileceğine inanmaktadırlar. Toplumda bireylerin yalnızca ahlaki anlamda eşit olduklarını savunan liberaller, sosyal eşitlik ve gelir eşitliğini desteklememektedirler. Liberal yaklaşımda otorite daima rızaya ve gönüllü anlaşmaya dayanmaktadır. Bu bağlamda yönetim de “yönetilenlerin rızasına” dayanmaktadır. Liberaller hükümeti toplumda düzen ve sürekliliği sağlama konusunda öneme sahip olduğunu savunsalar bile, hükümeti her zaman bireye karşı bir tehlike olarak görmektedirler. Bu sebeple sınırlı yönetime inanmaktadırlar (Heywood,2015:58-59).
2.1) Muhafazakarlığın Temel Özellikleri
Muhafazakarlık kavramının en kısa ve öz anlamı mevcut hukuki durumun muhafaza edilmesini savunan, toplumdaki değişimlere şüphe ile yaklaşmakta olan bir düşünce akımı olarak tanımlanmaktadır. Muhafazakar fikirler ilk olarak 18. Ve 19.yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Fikirlerin büyük ölçüde Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan iktisadi ve siyasal değişime tepki olarak ortaya çıktığı bilinmektedir(Heywood,2015:60). İlk savunucularından biri 18.yüzyıl İngiliz düşünürü Edmund Burke olarak bilinmektedir. Burke kavram hakkındaki fikirlerini ‘’Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’’ ve ‘’Yeni Whig’lerden Eski Whig’lere Bir Rica’’ adlı eserlerinde yer vermektedir(Aktan,2007:51).
Kavramın en temel unsurları: Gelenek, pragmatizm, beşeri mükemmel olmayış, organizmacılık, hiyerarşi, otorite ve mülkiyettir. Muhafazakarlık kendi içerisinde paternalist muhafazakarlık olarak ayrım göstermiştir.
Muhafazakar düşüncenin merkezi teması gelenektir. Geçmişin getirmiş olduğu bilgeliği hem bugün yaşayanlar hem de gelecek nesillerin öğrenmesi gerektiği inancını benimsedikleri için geleneklerin korunması gerektiğini savunmaktadırlar. Yaşanılan dünyanın çok karmaşık olduğunu savunan muhafazakarlar insanın rasyonelliğinin sınırlı olduğu gerçeğine vurgu yapmaktadırlar. Bireyin ahlaki olarak bozuk olduğunu, bencillikle, açgözlülükle ve iktidar hıtsı ile lekelendiği inancını benimseyen muhafazakarlar suçun ve toplumda oluşacak herhangi bir düzensizliğin sonucunu bireye dayandırmaktadırlar. Bunun sonucunda düzenin sağlanması amacıyla güçlü bir devletin ve katı ceza ve kanunların olması gerektiğini savunmaktadırlar. Muhafazakarlar özgürlüğün sorumluluk bilinci ile var olacağı inancındadırlar.
2.2) Muhafazakarlık ve Liberal Düşüncenin Farklılıkları
Bu başlık altında Muhafazakarlık ve Liberal düşüncenin bir karşılaştırması yapılmaya çalışılacaktır.
Muhafazakar düşünce liberal doktrin ile bazı benzerlikler göstermektedir. Fakat bu benzerliklerin yanında birçok konu bakımından da birbirlerine çok tezat oldukları bilinmektedir. Kavramlar arasındaki farklılıklar şu şekilde aktarılmaktadır.
Muhafazakarlar, radikal reformlar yaparak dönüşen toplumun gelenekleri ve toplumun kurallarını yok ettiğini düşünmektedirler. Mevcut hukuki durumunun değişmesi ve dönüşmesi konusuna çok şüpheci yaklaşmaktadırlar. Kavram bu bağlamda düşünüldüğü vakit şüpheci bir doktrin olarak görülmektedir. Liberal düşünce toplumsal düzen bakımından, muhafazakarlıktan ayrılmaktadır. Düşünürlerin birçoğu toplumdaki düzeni yakalamak için kuralların ve kurumların değiştirilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Muhafazakarlık, otoritenin güçlü olması gerektiğini düşünmektedirler. Ancak merkezi bir otorite ile istikrarlı bir topluma ulaşacaklarını savunmaktadırlar. Güçlü olan devlete itaat kavramın en belirgin özelliği arasındadır. Liberalizm ise özgürlüğü, otoriteden bağımsız olmakla açıklamaktadır. Devleti en minimumu indirgemek yeniden biçim vermek gereklidir (Ekmekçi,2013:207). Liberal düşünce bu açıdan muhafazakar düşünceden ayrılmaktadır.
Muhafazakarlık, toplumcu bir öğretidir. Bu bağlamda liberalizmin bireycilik öğesini reddetmektedirler (Aktan,52) liberalizmin tanımladığı birey tasvirini, toplumsal aidiyetlerinden soyutlanmış bir varlık olarak tanımlamaktadırlar. Muhafazakarlara göre birey yalnızca aile ve din gibi değerlerle birlikteliği ölçüsünde değer kazanmaktadır. Geçmişten geleceğe kadar devamlılık sağlayan kurumlar –özellikle aile-bireyin- eksik yönlerini tamamlamaktadır(Özipek,2004:6).
Muhafazakarlar için din ve ahlak saygı duyulan ve büyük önem arz eden konuların başında gelmektedir. Din ve ahlaka bağlılık muhafazakarlar için çok önemlidir. Muhafazakarlar devletin dini ve ahlaklı koruması gerektiğini savunmaktadırlar. Ancak bunu yaparken din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı işler halinde yürütülmesi gerektiğini düşünmektedirler. Liberaller ise dini ve ahlaki değerlerin tamamının bir özgürlük meselesi olduğuna inanmaktadırlar.
Muhafazakarlar özel mülkiyet ve veraset kurumlarının getirdiği hakları sonuna kadar savunmaktadırlar. Toplumdaki yaşamda geleneklere, hukuka ve mülkiyet haklarına önem vermektedirler. Mülkiyet hakkını toplumun ihtiyaçları ile sınırlandıran muhafazakar düşünce, kişinin kendine aile olanla istediğini yapmak konusunda sınırsız hakka sahip olması fikrini kabul etmemektedir. Liberaller ise insan özgür olduğu için sahip olduğu malı değerlendirmesi konusunda onu serbest bırakmaktadır. Locke, mülkiyet hakkı sınırını tespit etmeye çalışmıştır. Mülkiyet hakkının kutsallığına değinen Locke, toprağı insana verenin yaratıcı olduğunu ve mülkün tek efendisinin, kişinin kendisi olduğunu savunmaktadır. Her insanın ihtiyacı kadar mülk edinmesini savunan Locke, toplumlardan daha evvel varolan bu hakkın korunmasını toplum yasalarının görevi olduğunu düşünmektedir (Ekmekçi,2013:208-209).
Muhafazakarlar, adalet konusunda eşitliğin, sosyal adaletin ve politikanın bir amaca yönelik olması durumunu reddederler. Liberallerden farklı olarak, piyasa tarafından keyfi olarak yapılan gelir dağılımının kişilerin hak etmelerine yönelik değişime uğraması gerektiği fikrini savunuyor olsalar bile, eşit yetenekte olmayan kişilere eşit gelir dağılımı ve servet dağılımının kabul ettirilmesi durumunun kendiliğinden olmasını haklı bulmaz. Toplumda servete dayanmayan doğal bir hiyerarşi sisteminin bulunduğunu savunan muhafazakarlar, gelir dağılımına devamlı olarak devlet müdahalesi altında kalması durumunda doğal olan hiyerarşinin sağladığı istikrarın bozulacağını düşünmektedirler.
1980’li yıllardan itibaren liberal düşünce gibi muhafazakar düşünce de önem kazanmıştır. İlerleyen zamanlarda değişen koşular ile birlikte birtakım değişiklikler göstermiştir. Son 10 yılda ise Neo-muhafazakarlık ve neo-liberalizm kavramları tekrar gündeme gelmiş ve önem arz etmeye başlamıştır.
3. Sonuç Mahiyetinde “İdeolojilerin Sonu Mu?” Değerlendirmesi
İdeolojiler 19.yüzyıldan itibaren yayılmaya başlaması, kavram ile toplumsal dönüşüm arasındaki ilişkinin en net örneği olacaktır.
Marksizm, Faşizm, Anarşizm gibi ideolojilerin temel farklılığı eski olanın yerine nasıl bir yeni gelecek sorusuna verdikleri yanıtta gizlidir. 1950 ve 1960’lı yıllarda ortaya atılmış olan ideolojilerin sonu tezi, asıl perspektifte, gelişmiş ülkelerde refah seviyesinin artması, sınıfsal farklılıkların giderek azalması ile birlikte, ideolojik farklılıkların da azaldığı görüşüne dayanmaktadır.
İdeolojik konu olarak algılanan işçi hakları ve iktisadi planlamalar gibi konular artık birer teknik konu olarak algılanmaya başlamıştır. Birbiriyle görüş olarak çelişen ideolojik kavramlar giderek yakınlaşmaya başlamıştır.
20.yüzyılın ikinci yarısının problemlerine, artık ne liberalizm ne de Marksizm cevap verebilmektedir. Çok büyük tepki gören bu sava karşı birçok sav geliştirilmiştir. Bazıları “ideolojilerin sonu” iddiasının bir ideoloji olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu dönemde Avrupa’da yaşanan öğrenci ayaklanmaları, yeni sol akımı, darbeler, rejim değişiklikleri ideolojilerin sonu savını zayıflatan gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. Fakat ideolojilerin savına göre, bu durumlar istisnai olaylar sayılmaktaydı. Üçüncü dünya ülkeleri de geliştikçe ideolojilere ihtiyaç duymayacakları bir dengeye ulaşacağını düşünüyorlardı.
Bu bağlamda değerlendirildiği vakit akla ilk olarak modern toplumların tüm sorunlarını çözdüğü, insan-doğa, insan-insan ve insan-politik iktidar arasındaki ilişkilere dair çözülmemiş bir sorun kalmadığını düşündürmektedir. Modern, sanayileşmiş toplumlar ciddi sınıf çatışmaları yaşamıyor olsalar bile çok ciddi çevre sorunları yaşamaktadırlar. Yüzyıllar boyu insanlığın en büyük kabuslarından biri olan savaş, gelişen teknoloji ile birlikte insanlık için önemli tehdit unsuru haline gelmiştir. Modern toplumlarda farklı kimliklerin oluşmaktadır. Bu kimlikler cinsiyet, dil, din, ırk temelli geçmişin sınıf çatışması olarak değerlendirilmiş ve bir zamanların milliyetçi kimlikleri kadar güçlü olacağı düşünülmüştür. Tüm bu gelişmelerin ulusal düzeyde kalmayarak uluslar arası düzeyde cereyan etmesi, ideolojilerin sonu savına veya post-modernistlerin sınıf, ulus gibi kimlikler yerine bireysel kimlikleri ön plana çıkaran, benzerliklerin değil artık farklılıkların mühim hale geldiği çoğulcu dünyada ideolojilere artık ihtiyaç duyulmadığı savlarına oldukça ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğini göstermektedir. Elbette Marksizm, 20.yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi geniş kitleleri peşinde sürüklemiyor ve eski gücüne sahip değil. Ancak toplumların kendilerini tanımlama, sosyal çevrelerini yorumlama, karmaşık toplumsal ve siyasal düzende yön bulma ihtiyacı hala ortadan kalkmamıştır. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde ideolojiler hala kitlelere harekete geçirebilmektedir. Bunun sebebi ideolojilerin gerek birey gerek toplum düzeyinde mühim işlevler görüyor olmasıdır.
İdeolojiler siyasal elitlerin kullandığı en mühim araçlardandır. Siyasal elitler çeşitli ideolojik sembolleri kullanarak, sistemin meşrutiyetini korumaya çalışmaktadırlar. İdeolojilerin toplumu ortak bir amaç doğrultusunda birleştirme gücü, devrimci elitlere önemli bir araç sağlamaktadır.
Bağımsızlığını kazanan Üçüncü Dünya ülkelerinde ideolojiler genellikle aydınlar tarafından, yukarıdan aşağıya doğru, reformlar ve devrimler yoluyla topluma empoze etmeye çalışılmıştır. Sosyalizm, ulusçuluk gibi isimlerle, anti-emperyalist içerikli ideolojiler, Afrika, Ortadoğu, Latin Amerika ülkelerinden siyasal değişimlerin temelini oluşturmuştur. Bu bağlamda Üçüncü Dünya Ülkelerinde ideolojilerin sonunun gelmiş değildir. Hala muhalefette yer alan siyasi elitlerin ideolojileri kitlesel örgütlenme aracı olarak kullandığını görebilmekteyiz. Gelişmiş ülkelerde ideolojiler yok olmamıştır fakat ideoloji taşıyıcılığı olarak ek değiştirmiş oldukları kabul edilmiştir. İdeolojiyi taşıyan gruplar artık toplumun en altında yer alan gruplar değil, toplumda daha vasıflı olan işçiler, beyaz yakalılar gibi, üst derece yükselmiş fakat daha ileri gitmek imkanları olmayan kişilerce savunulmaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi Batı toplumlarında sınıfsal temelli kimlerin oluşmaya başlaması ile ideolojilerinde niteliği değişmiştir. Savaş, silah karşıtlığı, çevrecilik, yerelcilik, Feminizm gibi ideolojilerin giderek yaygınlaşmaya başlaması iktidarı etkilemeye başlamıştır. Bu bağlamda değerlendirdiğimiz vakit ideolojilerin sonundan ziyade, ideolojilerin ve ideolojik aygıtların niteliklerindeki değişimden söz etmek daha doğru olacaktır.
Özgür Dalçık
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Aktan, Can, Coşkun (2007), “Muhafazakarlık ve Liberal Düşünce”, Köprü Dergisi, sayı 97, s.51-57
Ekmekçi, Su, İdil (2013), “John Locke’un Liberalizm Kuramı Üzerine” TBB Dergisi, Mayıs-Haziran, sayı 106, s.206-214
Ergil Doğu (1938), “İdeoloji Üzerine Düşünceler”, Anadolu Üniversitesi SBF Dergisi, cilt 38, sayı 1,s.69-95
Hall, Stuart-Gustofsson, Bo-Lumley, Bob- Bluhm, William- Mclennon, Gregor (2014),İdeoloji Üzerine, Pales Yayınları, İstanbul
Heywood, Andrew (2015), Siyaset, Adres Yayınları, Ankara
Kazancı, Metin (2002), “Althusser, İdeoloji ve İletişimin Dayanılmaz Ağırlığı”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 57, sayı 1, s.56-87
Mclellan, David (2012), İdeoloji, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul
Örs, H.Birsen (2016), Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesinin ardından hem savaş sırasında hemde Saddam sonrası dönemde Şii nüfusun ve silahlı yapılanmaların pek direnç göstermediğini, bu durumu İran nüfuzundaki yöneticilerin, lehlerine çevirebilecekleri düşüncesiyle hareket ettiğini gözlemledik. Nitekim Felluce savaşları Sünni-Selefi mezhebine müntesip kişilerce komuta edilmiş, ardından Irak El Kaidesi, Irak İslam Devleti gibi yapılar ortaya çıkarak 2014’te tüm dünyanın IŞİD ismiyle duyduğu örgüt hasıl olmuştu.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bizzat Kasım Süleymani’nin de dahil olduğu operasyonlara hava desteği ve istihbarat paylaşımı sağladığı anti-terör operasyonlarına mukabil, ülkede Sünni-Selefi hareketin tesirinin azaltılmasıyla Süleymani’nin suikasti Amerikan askeri kaynaklarını ve özellikle müttefiki olan meslektaşı İsraillileri memnun etmiştir.
Kasım Süleymani, IŞİD’e karşı yürütülen Musul Operasyonu’nda sahada.
Irak’ta bugünlerde özellikle Anbar, Selahaddin, Diyala, Ninova ve Kerkük çevrelerinde Irak Ordusu’na yönelik gerilla tipi saldırılar yeniden başlamışken, Suriye’de de Esad rejimine yönelik benzeri hatta daha yoğun saldırıların mevcudiyetinden bahsetmek mümkündür.
Esasında YPG’lilere yönelik saldırılar da mevcuttur ancak bunlar genellikle el yapımı patlayıcılarla askeri araçların geçiş noktalarının hedeflenmesi, ev baskınlarıyla suikastler gibi eylemleri kapsar fakat Humus-Deir Ez Zor kırsallarında olduğu gibi pusu vakaları yaşanmamaktadır. Bunun başlıca sebebinin Deir ez Zor doğu kırsalının petrol yatakları bölgesi olması ve Amerikalıların buralarda çok sayıda üsse sahip olup, operasyon yetkinliklerinin coğrafi açıdan müsait olmasıyla bağlantılı kabul edilebilir. Örneğin Afganistan’da bir birlik pusuya düştüğünde götüreceğiniz yardımla, Suriye’de bu durum aynı değildir, hava kuvvetlerinin manevra kabiliyeti daha fazladır.
Peki Esad rejimi nasıl daha kolay hedef haline gelebiliyor? Evvela çöl alanı çok geniş, IŞİD militanlarının tıpkı Anbar’da olduğu gibi saklanabileceği bir alan var. Öte yandan askeri üsler rejime veya İranlı milislere yapılan saldırı noktalarına çok yakın değil ve Esad rejiminin gözü Idlib’te. Geçtiğimiz aylarda onlarca Esad rejimi askerinin yaşamını yitirdiği pusuların yalnızca birinde Rus Hava Kuvvetleri devreye girdiğini görebiliyoruz. (Sukna güneyindeki pusuda.)
Tüm bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda Suriye İç Savaşı‘nın yeni bir evrede Irak’ın geçmişi gibi evrilmesi mümkün görünüyor. Bundan dolayı Anbar ve Deir ez Zor çölleri önümüzdeki yıllarda güvenlik güçleri için tehdit oluşturmaya devam edebilir.
Afrika bağımsızlık hareketinin en önde gelen simalarından biri olan Thomas Sankara; emperyalizme karşı mücadelesi, sosyal refaha yönelik çalışmaları ve gerçekleştirmeyi düşündüğü reformlarıyla mensubu olduğu kıtaya örnek teşkil etmiştir.
Thomas Sankara, 21 Aralık 1949’da o dönem Fransız kolonisi olan Yukarı Volta’da dünyaya geldi. Babasının jandarma olması sebebiyle genç yaşta birçok kenti yakından görme fırsatı yakaladı. Fransızca ve matematik derslerinin iyi olması sebebiyle Yukarı Volta’nın en iyi lisesi olan Lycee-Ouezzin Coulibaly’e gitmeye hak kazandı. Ailesi onun rahip olmasını istediyse de asker olmayı tercih etti ve akademi sınavlarına girdi. Sınavlarda başarı sağladı ve orduya katıldı. Başkent Ouagadougou’da eğitim gördüğü esnada Albay Sangoule Lamizana’nın gerçekleştirdiği darbeye tanık oldu. Bu süreçte tarih ve coğrafya dersleri aldı. Dönemin akademi rektörü olan ve bağımsızlıkçı fikirleriyle bilinen Adama Toure’nin gözde öğrencisi oldu. (Sankara’nın benimsediği sosyalizm, anti-emperyalizm, devrimcilik gibi görüşler Toure tarafından kendisine öğretilmiştir.) Akademik eğitimlerinin yanı sıra müzikle ilgilendi ve gitar çalmaya başladı. 1970 yılında Antsirabe (Madagaskar) Askeri Akademisi’ne geçti ve burada hem askeri hem de ziraat alanında eğitim aldı. Karl Marx ve Vladimir Lenin’in eserleriyle tanışması da yine bu döneme denk gelmektedir.
1972’de Yukarı Volta’ya geri döndü ve Mali ile yaşanan sınır çatışmasında görev aldı. Üstün başarılarından ötürü prestiji arttı. 1976’da Po kentinde bulunan Komando Eğitim Merkezi’nin komutanı oldu. Aynı yıl Fas’ta Blaise Compaore ile tanıştı. (Compaore, sonraki yıllarda Sankara’nın devrilmesinde rol oynayacak ve hükümet darbesiyle iktidarı ele geçirecektir.) “Komünist Subaylar Grubu” adını verdiği bir örgüt kurdu ve gizlice çalışmalar yürüttü. Eylül 1981’de, mevcut hükümette askeri danışman olarak görev yaptı fakat hükümetin işçi ve emek karşıtı politikalar güttüğünü öne sürerek 21 Nisan 1982’de istifa etti. 7 Kasım 1982’de Binbaşı Jean-Baptiste Ouedraogo’nun gerçekleştirdiği darbe neticesinde başbakanlığa atandı ancak devlet başkanına yönelik muhalif tutumlarından dolayı 17 Mayıs 1983’de görevden alındı ve ev hapsi cezasına çarptırıldı. Ev hapsine alınanlar arasında François Mitterand’ın oğlu Jean-Christophe Mitterand da vardır. (O dönem, Afrika siyaseti üzerine babasına danışmanlık yapıyordu ve Yukarı Volta’da ikamet ediyordu.)
Cumhurbaşkanlığı Dönemi
Ev hapsinde tutulduğu esnada, yakın arkadaşı olan Blaise Compaore’nin başını çektiği bir askeri darbe gerçekleşti. Darbenin ardından Sankara, 33 yaşında cumhurbaşkanlığı makamına oturdu. Bu darbe, Libya Lideri Muammer Kaddafi tarafından da desteklendi. Cumhurbaşkanlığı görevine geldikten sonra Sankara; Che Guevara, Fidel Castro ve Gana bağımsızlık önderi Jerry Rawlings’i kendine örnek aldı. Yolsuzlukla mücadele, ağaçlandırmayı teşvik etme, kıtlığı önleme ve eğitim alanlarına yöneldi. 1984’ün başlarında ülkenin ismini değiştirdi ve yerel dilde “onurlu insanların ülkesi” anlamına gelen “Burkina Faso” yaptı. Ayrıca yeni bir bayrak tasarladı ve marş besteletti. Yapmak istediği devrimi şu sözlerle açıklamıştır:
“Burkina Faso’daki devrimimiz, tamamen insan odaklı. Üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan ve ezilen insanların temsilcisiyiz. Amerikan Devrimi’ni irdeliyoruz. Fransız İhtilali’nden dersler çıkartıyoruz. Bolşevik İhtilali’nin mirasını devralıyoruz.”
Sankara’nın öncelikli hedeflerinden biri de, feodal güçleri etkisiz haline getirmekti. Bu sebeple kabile şefleri üzerinde baskı kurdu ve devlete bağlılıklarını sağlamaya çalıştı. Köylü ve çiftçilerin haklarını genişleten yasalar çıkardı. Yasalar neticesinde kabile şefleri güç kaybetti. 4 yıllık kalkınma planı oluşturuldu ve Burkina Faso topraklarının önemli bir kısmı kabilelerin elinden alınıp köylüye verildi. Sulama ve gübreleme sistemlerinin kurulmasıyla tarımdan alınan verim arttı. Pamuk ve buğday üretimine öncelik verildi. Bu gelişmelerin ardından gıda yetersizliği büyük ölçüde ortadan kalktı, hatta temel gıda ürünleri dış ülkelere ihraç edildi. Tarımdaki gelişmelerin yanı sıra sağlık alanında da önemli çalışmalar yapıldı ve 2.5 milyona yakın Burkina Fasolu, kitlesel aşı programına tabii tutuldu. AIDS hastalığına dikkat çekmek için halka temel sağlık eğitimi verildi.
Tarım ve sağlık alanında önemli gelişmeler yaşanırken, Sankara’nın “devrim mahkemeleri” adını verdiği adalet kurumları oluşturuldu. Bu mahkemelerde eski hükümet mensupları, yolsuzluğa adı karışanlar ve devrime karşı gelmekle suçlananlar yargılandı. Sanıkların belirttiğine göre, mahkemelerin çoğu hukuki prosedürleri ihlal ediyor ve sanık haklarını hiçe sayıyordu. Yargılamalar halka açık olduğu için halk tabanında desteklendiyse de gittikçe ideolojik bir tavır takındığı, bu nedenle yargıda bağımsızlık kuralına uyulmadığı birçok kaynakça yazılmaktadır. 1984’te eski hükümette görev yapan bir bakan idam edildi. Sankara bu gelişmelerden ötürü birçok kez Uluslararası Af Örgütü ve diğer insani yardım kuruluşlarının eleştirisine maruz kaldı. İngiliz kalkınma kurumu Oxfam, 1987 yılında sendika liderlerinin keyfi yere tutuklandığını iddia etti. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyelerinden Christian Morrison ve Paul Azam’a göre infaz oranları azdı fakat şiddet yaygındı. Basın ve ifade özgürlüğü epey sınırlıydı. ABD hükümeti tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşu Freedom House’ın demeçleri de Burkina Faso’daki yargılamaların hukuka aykırı ve yargı bağımsızlığına aykırı olduğuna yöneliktir.
Ordu yapılanmasında değişikliğe gidildi ve orduya alternatif olarak rejimin bekçiliğini üstlenen Devrim Savunması Komiteleri kuruldu. Sankara, bu ismi Fidel Castro’dan ilham alarak koyduğunu beyan etmiştir. Bu komitelere mensup askerlerin çetecilik ve hırsızlığa karışması, halk nazarında komitelerin benimsenmemesine yol açtı. Üstelik Sankara’nın prestiji de DSK’nin eylemleri sonrası zarar gördü.
Sankara, kadın haklarına dikkat çeken ilk Afrikalı lider oldu ve kadınların haklarının iyileştirilmesi hususunda önemli çalışmalar yaptı. Çok eşlilik, küçük yaşta evlendirilme ve kadın sünneti yasalar çerçevesinde yasaklandı. Kabineye kadın bakan atandı ve parlamentoda kadınlara söz hakkı tanındı. Doğum kontrol hakları hükümet tarafından teşvik edildi. Ayrıca 8 Mart 1987’de, başkentte Kadınlar Günü kutlandı. Ülkede kadına verilen önemi, Sankara şu sözlerle özetlemiştir:
“Devrim ve kadınların kurtuluşu bir arada. Kadının özgürlüğü, devrimin başarıya ulaşabilmesi için en temel şarttır.”
1985 yılında, ülke genelinde nüfus sayımı yapıldı. Sayım esnasında, Mali’ye bağlı bazı köylerde ziyaret edildi ve sayıma dahil edildi. Malili yetkililer, bunu bir sınır ihlali olarak değerlendirdiler ve ültimatom çektiler. Ültimatomun ardından iki devlet arasında yaklaşık 100 kişinin hayatını kaybettiği bir çatışma yaşandı. Bu çatışma, günümüzde Burkina Fasolular tarafından “Noel Savaşı” olarak adlandırılmaktadır.
Karakteri: “7 milyon Thomas Sankara var.”
Thomas Sankara’nın politikaları kadar, karakteri ve kişisel yaşamı da dikkat çekmiştir. Görevi devralmasından hemen sonra hükümet üyelerinin Mercedes marka otomobillerini satışa çıkardı ve Renault 5’i kullanma zorunluluğu getirdi. Yüksek kademeli memurların maaşını azalttı, ithalattan hiç haz etmedi ve yerli üretimi benimsedi. Afrika Birliği’nde emperyalizme dair sert demeçler verdi. Eski hükümetin Fransa’ya olan borcunu reddetti. Başkentte bulunan ordu karargahlarını marketlere çevirdi ve ucuz satış yaptırdı. Ofisindeki klimayı, “Tek bir Burkina Fasolu dahi klima kullanamıyorsa benim de kullanmaya hakkım yok.” diyerek söktürdü. Cumhurbaşkanlığı maaşını 450 dolara düşürdü ve makamı süresince kullanabileceği otomobil sayısını birle sınırladı. Kılık kıyafete çok önem verdi, bu nedenle sivil ve ordu kıyafetlerinde değişiklikler yaptı. Makam odalarına portresinin asılmasını istemedi, nedenini de “7 milyon Thomas Sankara var.” sözüyle açıkladı. Büyük bir Che hayranıydı. Her konuşmasında Che’nin anısına atıfta bulunurdu. Nitekim öldürülmeden önce yaptığı son konuşmada da Che’yi onurlandırdı.
Suikasti
15 Ekim 1987’de Thomas Sankara, yakın arkadaşı Blaise Compaore tarafından düzenlenen darbe esnasında gerçekleşen bir silahlı saldırı sonrası on iki kişiyle birlikte öldürüldü. 2016 yılında yayınlanan belgelerde, darbede CIA ve Fransız istihbarat örgütünün parmağı olduğu anlaşıldı. Darbenin başarıya ulaşmasına ve Sankara’nın öldüğü ilan edilmesine rağmen Devrim Savunma Komiteleri’ne mensup askerler bir süre daha çatışmayı sürdürdüler. Sankara’nın cesedi parçalandı ve apar topar bir bölgeye gömüldü. Eşi ve çocukları da yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Sankara’yı devirip başkanlık koltuğuna oturan Compaore ise 27 yıl boyunca görevini sürdürmüş, 2014’de kitlesel protestolardan ötürü istifa etmek zorunda kalmıştır.
“Aldatıldık, yine Almanlar tarafından aldatıldık…”
Bu sözler, İtalya’daki faşizmin öncüsü Benito Mussolini’ye ait. Asıl mesleği öğretmen olan; bir süre gazetecilik de yapan, İtalya eski Başbakanı Mussolini’nin hayatını ve yaptıklarını incelersek, tarihe adını yazdıran liderler arasında olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Mussolini’nin Hayatı
Tam adı “Benito Amilcare Andrea Mussolini” olan İtalyan faşist lider, 1883’te İtalya’da dünyaya geldi. Hırçın yapısı nedeniyle ilkokulda ve ortaokulda uzaklaştırma cezası aldı. Yükseköğrenimini Lozan Üniversitesi’nde tamamladı. Üniversite yıllarında sosyalizmden oldukça etkilendi (Evet yanlış okumadınız Mussolini ve sosyalizm). Çalışma hayatına öğretmen olarak başlayan Mussolini; takvimler 1902’yi gösterdiği sırada, zorunlu askerlikten kaçmak için İsviçre’ye hareket etti. 1904 yılına gelindiğinde ise tekrar İtalya’ya dönerek Sosyalist Partisi’ne katıldı. Partinin gazetesinde çalıştı. 1915-1917 yılları arasında onbaşı olarak I. Dünya Savaşı’nda görev aldı.
Partide; “Fasci Di Azione Rivoluzionaria”, yani “Devrimci Hareket Grubu” adı verilen bir franksiyonun içindeydi. Bu franksiyon, parti içindeki diğer franksiyonlardan biraz daha farklıydı. Daha milliyetçi yapıya sahipti ve parti içi diğer franksiyonların aksine ülkenin I.Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri’nin yanında katılmasını istiyordu. Tarafsızlık ilkesine karşı olan Mussolini, gazeteden uzaklaştırıldı. 1917 yılında, askerlik görevini tamamladıktan sonra sağ görüşlü bir gazetede editör oldu. Bu olaydan bir kaç ay sonra Sosyalist Partisi’nden atıldı. Bu tarihe kadar sosyalizmden etkilenen Mussolini, yavaş yavaş fikirlerinin değiştiğini görecek ve faşizmin temellerini atacaktı.
Faşizm Hareketi’nin Oluşumu
Faşizm; İtalyanca demet anlamına gelmektedir. Biraz daha açacak olursak; bir demetin, tek olandan daha güçlü olacağı kanısından yola çıkılarak, bir sembol haline dönüştürülmüştür.
1919 yılında savaşın tahribatları çok fazlaydı. Siyasi karışıklığın ve ekonominin çökme durumuna gelmesi, halkta tepkiye neden oluyordu. Bu kaosun içerisinde Mussolini, hareket edecek en doğru zamanı seçti. “Fasci İtaliani Di Combattimento”; yani “İtalyan Devrimci Grup ya da Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı” adı altında, içerisinde birçok görüşü barındıran bir örgüt kurdu. Bu örgütün 1920’lere kadar tek bir ilkesi vardı: Aşırı milliyetçilik. Kendisini tam olarak ne sağda ne de solda tanımlayan bu hareket, ekonomi politikalarında sağa yakın davranıyordu. Bilinen bir gerçek şuydu ki, bu hareket son derece anti-sosyaldi. Demokrasiyle yıldızı pek barışık değildi, aynı zamanda şiddetin siyasette meşru olması gerektiğine inan bir yapıya sahipti. Bu ittifak, gururla faşist olduklarını savunuyorlardı ve oldukça katı ilkelere inanıyorlardı.
1921 yılına gelindiğinde Mussolini, bu hareketi bir siyasi partiye dönüştürdü: Ulusal Faşist Partisi. Güçlü lider, güçlü tek parti anlayışı hâkimdi. Ekim 1922’de Mussoli’nin önderliğinde faşistler, iyice ayaklandı. Napoli’den Roma’ya yaklaşık 26 bin kişi yürüyüş yaptı. Kral III.Vittorio Emanuele, ülkenin kötü durumunun farkındaydı. Bu ayaklanmadan sonra bir değişiklik yapması ve yürütme görevini layıkıyla yapacak birine vermeliydi. 31 Ekim 1922’de Mussolini’yi Başbakan olarak atadı ve İtalya’da büyük bir değişim başladı.
İktidar Süreci ve Totaliter Rejim
İktidara gelmeden önce Faşist Parti, çoğu fikre biraz daha ılımlı gözüküyordu. Hatta bu doğrultuda liberallerden dahi destek aldılar. Fakat iktidara geldikten sonra asıl ideallerini uygulamaya başladılar. Irksal üstünlük çok hâkimdi. Bu da agresif bir dış politika uygulanmasına neden oldu.
Şiddetle birçok şeyin çözüme kavuşacağına inanıyorlardı. Bakınız ki “Kara Gömlekliler” adında kirli işleri yürüten bir örgütleri vardı. Komünist gruplarla ve grevci işçilerle çatışıp sus payı veriyorlardı.
Mussolini faşizmi, hizmet anlamında iyi iş çıkarıyordu. Ekonominin kalkınması, halktaki refahı arttırdı. Çiftçiler desteklendi, tarım canlandırıldı. Bu sayede işşizlik de bir hayli düştü. Diktatörlük ise en yoğun seviyede yaşanıyordu. Tüm bakanların görevini üstlenmiş, iç ve dış politika tek elde, ordu dahi Mussolini tarafından yönetiliyordu. Faşist rejim, ülkeyi çepe çevre sarmıştı. İtalyanların “Duçe(Lider)” olarak tanımladığı Mussolini’nin kısa vadede hedefi belliydi: Avrupa’daki diğer güçlü devletler seviyesine ulaşmak, özellikle de İngiltere ve Fransa. Agresif milliyetçilik, agresif dış politikanın temelini oluşturuyordu. Hızlı bir şekilde kalkınan İtalya, artık kendini ispat etmeliydi. Önce Yunanistan’da bir ada olan Corfu bombalandı. Ardından Arnavutluk’un yönetimi ele geçirildi. Sırada Libya vardı. Libya, yeniden fethedildi. Tarihler 1935’i gösterdiğinde Habeşistan(Etiyopya)’a asker çıkarıldı. Mussolini’nin hedefi; hammadde bulmak, İtalya’nın güçlü olduğunu göstermek ve İmparatorluk haline getirmekti.
Ekim 1922’de yapılan yürüyüş, Nazi Almanyası Lideri Adolf Hitleri oldukça etkilemişti. Fikir olarak nazilere yakın olan faşistler, güçlü bir blok oluşturma amacıyla 1936’da Berlin-Roma Mihveri’ni kurdu. Avrupa’da eşine az rastlanmış bu iki oluşum, bir olunca korkunç yapıya dönüştü. Ama iç politika karışacaktı. Hitler, İtalya üzerinde söz sahibi olmaya başladı. Başta Kral III.Vittorio olmak üzere halk da bu durumdan oldukça memnuniyetsizdi. İtalyan faşizminden daha koyu olan Alman nazizmi, İtalyan askerleri dahi etkilemişti. Zira İtalyan askerler, Alman askerler gibi yürümeye başlamıştı. Nazi Almanyası’nın Polonya’yı bombalamasıyla başlayan II.Dünya Savaşı’na İtalya, Almanya ile beraber girmişti. Mussolini’nin vaadi; Tunus, Korsika ve Malta’yı ele geçirerek eski ihtişamlı Roma İmparatorluğu’na geri dönmekti. Taraftarı olan birçok faşist dahi, bu sefer Mussolini’yle aynı görüşte değildi. Mussolini’ye karşı çıkan faşistler, savaş sonunda haklı çıkacaktı. Müttefik Devletlere net bir şekilde mağlup olan Mihver Devletler, hüsrana uğradı. İtalya da fazlasıyla güç kaybetti.
Savaş esnasında komünist direnişçiler, fırsattan istifade ederek ayaklanmaları arttırdı. Kral, Sicilya’nın işgali sonrasında Mussolini’yi görevden aldı.
Mussolini’nin Ölümü
Görevden alındıktan sonra Mussolini, Hitler tarafından Almanya’ya getirildi. Almanya’nın Kuzey İtalya’yı işgal etmesinin ardından Mussolini, Kuzey İtalya’ya dönerek orada kukla bir hükûmet kurdu. Ancak hiçbir işlevi yoktu. Savaşın son demlerinde Alman delegesinin gelmesini bekleyen Mussolini, hüsrana uğramıştı ve o meşhur sözü söylemişti: “Aldatıldık, yine Almanlar tarafından aldatıldık…”
Bu olaydan iki gün sonra; 27 Nisan 1945’te, İspanya’ya kaçmak için yola koyuldu. Partizanlar, yolda Mussolini ve ona eşlik eden araçların önünü kesse de Mussolini’nin içinde bulunduğu zırhlı araç kaçmayı başardı. Ama uzun sürmedi; tekrardan durdurulan araçtan Mussolini, bir battaniyeye sarılı halde bulundu ve Mezzegra’da bir çiftlik evine götürüldü. Bir gün sonra yanında sevgilisi ile beraber öldürüldü ve Milano’da bir benzin istasyonunda baş aşağı sallandırıldı.
Türk SİHA’lar ile yapılan saldırılar Suriye ordusuna ait düzinelerce tank, zırhlı personel taşıyıcı ve hava savunma sistemini yok ederek Suriye’nin İdlib baskısını kırdı. Özellikle 34 Türk askerinin şehit olduğu saldırıdan sonra yoğunlaştıran saldırılarda savaş uçakları yerine özellikle silahlı insansız hava araçları kullanıldı.
İnsansız hava araçları zaten yıllardır dünyanın çeşitli ülkelerinde tarafından kullanılıyor. Genelde keşif, istihbarat ve gözetleme görevlerinde kullanılan insansız hava araçları yakın zamanda askeri önemi yüksek kişilere suikast amaçlı kullanılmaya başlamıştı ama düzenli ordular arasında böylesi büyük operasyonel bir kullanım becerisine ulaşan tek ordu Türk Silahlı Kuvvetleri oldu.
Peki nereden çıktı bu İHA’lar? Savaş uçaklarından üstünlükleri neler ve neden Türkiye silahlı insansız hava araçlarına bu kadar önem veriyor?
İnsansız hava araçları genel olarak göklerdeki gözümüzdür. Hemen hepsinde yüksek çözünürlükte optik sistemler, radarlar ve lazer hedefleme sistemleri bulunur. Düşük hızları bir dezavantaj gibi görünse de çok yüksek irtifalarda saatlerce bölgeyi ve hedefi gözetleyerek net bir istihbarat sağlayabilmeleri en büyük avantajlarındandır. Bu sayede bölgedeki en ufak hareketler bile çok uzaklardan fark edilip rapor edilebilir. Uzaktan kontrol edilebilmeleri de büyük avantajlar sağlar. Öyle ki uzaktan kontrol operatörü isterse dinlenmeye gidebilir. Bu durumda bir diğer kontrol operatörü göreve devam edebilecektir. Ayrıca insansız hava aracının kontrol edildiği odaya yöneticiler, komutanlar ve hukukçular girebilirler. Bu sayede operasyon esnasında anlık olarak gerekli müdahaleler yapılabilir ve kontrol operatörüne gerekli anlık emirler verilerek operasyonun verimliliği artırılabilir. Tabii ki koskoca operasyonu hiçbir askeri ya da pilotu tehlikeye atmadan yapabilme olanağı sunmaları en büyük avantajlarıdır.
Tüm bu görev tanımının içerisinde gerekli silah sistemlerinin entegresi ile insansız hava araçlarını saldırı amaçlı kullanabilme tüm devletlerin hayaliydi.
2000 yılında Afganistan’da Amerika Birleşik Devletleri insansız hava araçları tarafından yeri tespit edilen Usame Bin Ladin’i (insansız hava aracı üzerinde herhangi bir silah sistemi olmadığı için) öldürememiş, bu olaydan kısa süre sonra silahlı insansız hava araçlarının üretimine hız katmıştır.
İnsansız hava araçları konusunda sıkıntılı süreçler atlatan Türkiye zamanla kendi teknolojisini geliştirmenin önemini kavramış ve hızla yerli teknoloji ile İHA ve SİHA yapmaya girişmiş ve bu çalışkanlığın sonucu olarak dünyanın en iyi operasyonel İHA ve SİHA filolarından birini oluşturmuştur.
Son yıllarda bu gücünü etkin kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye, Irak ve diğer terör bölgelerinde önemli avantajlar elde etmiştir. 34 askerimizin şehadeti sonrası Suriye kuzeyine yapılan karşı saldırılarda Bayraktar TB-2’ler[1] ve ANKA-S’ler[2] kullanılmıştır. İdlip semalarında bu SİHA’lar:
Türk topçusu ve çok namlulu roketatar sistemlerine gözcü olarak, tanımlanan Suriye zırhlı araçlarının sığınak bulamadan yok edilmesi
SİHA sistemleri için özel olarak tasarlanıp SİHA’lara entegre edilen özel mühimmat çeşitleri ile tespit edilen düşman unsurların SİHA tarafından yok edilmesi
Doğru mühimmatla donatılması sayesinde düşman uçaklarına da müdahale edilmesi
Suriye hava savunma sistemlerinin susturulması
görevlerini dünyada bir konvansiyonel savaş alanında filolar halinde uçarak icra eden ilk görev gücü oldular. Tüm bu taktikler sonucunda Suriye güçleri ateş gücünü toparlama çabaları içerisinde ağır kayıplar verdiler ve Özgür Suriye Ordusu da ciddi bir nefes aldı.
Bunlara ek olarak yurt dışından da satın alma talepleri gelen bu sistemler ordumuza olduğu kadar ekonomimize de büyük faydalar sağlayabilirler.
Dünya ordularına parmak ısırtan insansız hava aracı sistemlerimizin başarılarının devamı dileğiyle…
[1] Bayraktar TB-2 SİHA Sistemi, 24.000 feet operasyonel uçuş irtifası, 24 saat uçuş süresi, 150 km haberleşme menzili, 70 knot seyir hızına sahiptir. 12m kanat açıklığı, 650 kg. maksimum kalkış ağırlığı ve 55 kg faydalı yük taşıma kapasitesine sahiptir.
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından operasyonel olarak kullanılmakta olan Bayraktar TB2, MAM ve MAM-L mühimmatları ile UMTAS füzelerini kullanabilmektedir.
[2] Gece ve gündüz, kötü hava şartları da dahil, keşif, gözetleme, sabit/hareketli hedef tespit, teşhis, tanımlama ve takip amaçlı, gerçek zamanlı görüntü istihbaratı görevlerine yönelik geliştirilmekte olan ANKA-S SİHA Sistemi, 200 kg faydalı yük kapasitesi ile 30,000 ft irtifa – 24 saat uçuş süresi yeteneklerine sahiptir.
Arjantin ve Türkiye birbirlerine 12.000 km uzaklıkta olmasıyla birlikte son 200 yıllık tarihleri oldukça benzerdir. Bu yazı serisinde Arjantin ve Türkiye tarihlerinin kesişen noktaları aktarılmaya çalışılacaktır.
Kısaca Arjantin Tarihi
1492 yılında Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfinden kısa bir süre sonra, dönemin iki süper gücü olan İspanya ve Portekiz sömürge yarışında karşı karşıya gelmiştir. 1494 tarihinde Papa’nın devreye girmesiyle iki taraf arasında savaş çıkmadan dünyanın bölüşümü üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Yapılan Tordesillas anlaşmasıyla dünya iki sömürge bölgesine -Avrupa kıtası hariç- bölündü.[7] Batı toprakları İspanya’nın, doğu toprakları ise Portekiz’e bırakıldı.[8]
1536 yılında Pedro de Mendoza Arjantin’e ulaşarak ilk İspanyol kolonisi hüviyetini de taşıyan Buenos Aires şehrini kurdu. 1530 yılında ise Martim Alfonso de Sousa Brezilya’dan Fransızları çıkarıp Portekiz egemenliğinin temellerini attı. 1533’te Fransisco Pizzaro, Cusco’ya girerek İnka İmparatorluğunun başkentini ele geçirdi.[9]
İspanya 19.yüzyıl ilk çeyreğine kadar Güney Amerika ülkelerinde -Brezilya hariç- egemenliğini sürdürmüştür. 1776 yılında Portekiz’in güney bölgelerinde etkisini kırmak amacıyla başkenti Buenos Aires olmak üzere Rio de la Plata valiliği kurulmuştur.[10]. Arjantin tarihi için önemli bir dönüm noktası olan bu olay sonrasında ülke bölgesel bir etki alanına kavuşmuştur. Bugünkü siyasi harita üzerinden belirtecek olursak Şili, Paraguay, Uruguay ve Bolivya Buenos Aires’in yönetimine bağlandı. Bu dönemde Rio de Plata toplumu diğer sömürge merkezlerine göre oldukça refah içerisinde yaşamaktaydı.[11]
1.) Avrupa’ya Giden Öğrenciler
Avrupa’da gelişen liberal fikir hareketleri Osmanlı topraklarında etkili olduğu gibi Latin Amerika coğrafyasında da etkisini hissettirmiştir.
“Zengin Creole’ler, öğrenim için İspanya ve Avrupa’ya gittiklerinde, 18.yüzyıl Avrupası’nın çehresini değiştirmeye başlayan yeni fikir akımlarını da öğrenip, bunları Güney Amerika’ya getirdiler. Bunlar Avrupa’da Miranda’nın, Londra’da ve Bolivar, San Martin, Belgrano ve Alvear gibi daha sonraki bağımsızlık hareketi liderleriydiler.”[12]
Bu öğrenciler Arjantin ve Latin Amerika’nın bağımsızlığında önemli rol oynamışlardır.
Aynı dönemde Osmanlı’dan Avrupa’ya giden öğrencilerin yine bu fikirleri benimseyip Osmanlı coğrafyasında yenilikçi hareketlere neden olmaları kıyaslamalı tarih açısından önemli bir benzerlik ortaya koymaktadır.
2.) Göç
19.yüzyılın ikinci yarısından 1. Dünya savaşının bitimine kadar iki ülke’de ciddi oranda göçe maruz kalmıştır.
Arjantin’e özellikle Avrupa ve ABD’den çok yoğun bir göç dalgası başladı. 1870 ile 1914 yılları arasında başta İspanyol ve İtalyanlardan olmak üzere 6 milyon göçmen kabul etmiştir. 1869 yılında 1.8 milyonun altında bir nüfusa sahip olan Arjantin, 1895 yılına gelindiğinde nüfusu 4 milyona ulaşmış, 1914 yılında ise nüfusu 7.885,237 milyonluk bir seviyeye çıkmıştır.[13]
19. yüzyılda savaşların kaybedilmesiyle diğer ülkelerdeki Türk ve Müslüman gruplar Osmanlı coğrafyasına sığınmaya, gayr-ı müslim grupların da yeni bağımsızlığını kazanan ülkelere göç etmeye başlamıştır. 1887-1914 yılları arasında Osmanlı coğrafyasından Türk, Suriyeli, Lübnanlı, Ermeni ve Yahudi topluluklarından 136.079 kişi Arjantin’e göç ettiği belirtilmektedir.[14]
Günümüz ’de de Arjantin ve Türkiye önemli birer göç limanıdır. Bölgelerinde yaşanan neredeyse tüm krizlerde iki ülkeye önemli miktarda göçmen yönelmektedir. Son dönemde Venezuella’da yaşanan krizde 100.000’in üzerinde insan Arjantin’e göç etmiştir. 1990’lardan bugüne kadar Başta Paraguay ve Bolivyalılar olmak üzere 2.5 milyona yakın göçmen ülkeye akın etmiştir. Türkiye’de 2011 Suriye olaylarının patlak vermesiyle birlikte 6 milyona yakın insan benzer şekilde göç etmiştir.
3.) Karizmatik Liderler Dönemi: Juan D. Peron ve Adnan Menderes
Juan Domingo Peron (1895-1975) ve Adnan Menderes (1899-1961)
Arjantin ve Türkiye tarihinin önemli kırılma noktalarından birisi 1950’li yıllarda iktidara gelen iki karizmatik liderin eliyle olmuştur. Juan D. Peron ve Adnan Menderes. Yaptıklarıyla ülkelerinde büyük bir değişime sebep olmuşlar, sonraki dönemlerde takip edilmişler ve ikisi de askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmıştır.
Arjantin’de 1943 yılında askeri darbe yaşandı. Cunta hükümetinde çalışma bakanı olarak ön plana çıkmaya başlayan Juan Domingo Peron sonraki dönemde Arjantin’in en güçlü siyasi ideolojilerinden birini inşa etmiştir. Peron, 1945 yılında görevinden uzaklaştırıldı. Sendika hareketleriyle yakın teması ve popülist işçi hareketlerini etkileyen söylevler gerçekleştiren Peron ve eşi halkın desteğini arkasına alarak 1946 yılında yapılan seçimleri kazanarak başkan seçildi.
Juan Domingo Peron
Üç kez hükümet kurmuş, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında üçüncü bir yol olduğunu savunmuştur. Sonraki dönemlerde Peronizm olarak literatürlere girecek olan ideoloji, yakın döneme kadar Arjantin siyasi yapısını etkilemiştir. Juan Domingo Peron’un yanında eşi Eva Peron da benzer bir şöhrete sahiptir. İşçiler için “Anne” olarak kabul edilirken işçi ve kadın hakları konusunda savunuculuğuyla ön plana çıkmıştır.[15]
Peron, merkez bankasını millileştirip dış borç ödemelerini gerçekleştirmiştir. 1947-1951 yılları arasında ilk beş yıllık kalkınma planını uygulamış, ABD’den bağımsız hareket etmeye çalışmış, SSCB ile yakın ilişkiler kurmuş, Buenos Aires ile Madrid arasında mihver oluşturmaya gayret etmiştir.[16]
Peronizm hareketi, bugün hala Arjantin’in siyasi atmosferinde, üniversite öğrenci hareketlerinden ve halk tabanında güçlü destek bulmaktadır. Fakat Arjantin’de Peron’u sevmeyen kitleler de bulunmakta ve olumsuz yorumlar paylaşılmaktadır.
Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1946 yılında seçimler yapılmıştır. “Şaibeli Seçim” olarak ifade edilen seçimleri İsmet İnönü liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi kazanmıştır. Ancak 1950 yılındaki seçimlerde Adnan Menderes’in kurduğu Demokrat Parti, halk tarafından büyük bir teveccüh görerek iktidara geldi. Menderes’de -Peron gibi- sonraki dönem Türkiye siyasi hayatında önemli izler bırakmıştır.
Arjantin’deki Peron iktidarı gibi Türkiye’de Adnan Menderes hükümeti geniş halk kitleleri tarafından desteklenmekteydi. Bu dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği tehditine karşı NATO’da yer alabilmek için Kore savaşına katıldı ve 1952 yılında NATO’ya kabul edildi.
Peron ve Menderes hükümetleri 1960’lı yıllara varamadan darbeyle devrilmiştir. 16 Eylül 1955 yılında Arjantin’de Juan Peron darbeyle devrilirken, 27 Mayıs 1960’da Adnan Menderes hükümeti askeri darbe ile indirilip yargılanmaya başlanılmış, 16 Eylül’de Fatin Rüştü Zorlu (Dışişleri Bakanı) ve Hasan Polatkan (Maliye Bakanı), 17 Eylül 1961’de de Adnan Menderes idam edilerek, darbe ve karışıklıklarla dolu dönemler tekrar iki ülke içinde vücut bulmuştur.
4.) Darbeler Dönemi
Jorge Rafael Videla (1925-2013) ve Kenan Evren (1917-2015)
1962, 1966 ve 1970 yılları arasında Arjantin üç darbe yaşamıştır. Sosyalist eylemlerin etkileriyle birlikte daha fazla dayanamayan cunta, Peron’un ülkesine dönmesi için izin vermiştir. Ülkesine dönen Peron, 1973 yılında girdiği seçimleri kazanarak devlet başkanı oldu ancak 1974 yılında vefat etti. Yerine başkan yardımcısı aynı zamanda üçüncü eşi İsabel Peron geçerek devlet başkanı olmuştur. İsabel Peron’un da iktidarı çok uzun sürmemiş 24 Mart 1976 yılında yaşanan darbe ile iktidardan uzaklaştırılmıştır.[17] Bu süreçte Türkiye’de 1971 yılında Ordu, hükümeti istifaya zorlamıştır.[18]
Tablo : Darbe Döneminde Arjantin
Olay
1948-1952
1953-1957
1958-1962
1963-1967
1968-1972
1973-1976
Protesto gösterileri
8
34
27
30
23
46
Siyasi Grevler
15
16
28
16
32
18
Ayaklanmalar
5
34
24
36
45
12
Silahlı saldırılar
29
168
137
54
128
178
Şiddet
8
6.680
69
43
67
4.476
Siyasi infaz
0
50
0
0
0
0
Kaynak: David Wells, “Political Stability and Structural Dependency in Argentina and Canada: A Comparative Study in Welfare State Development 1930-1970”,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Simon Fraser Üniversitesi, Politik Bilimler Departmanı, 1992), s.96.
Arjantin’de 1976-1983 yılları arasındaki dönem “Guerra Sucia” (Kirli Savaş) olarak adlandırılmaktadır. Darbeden bir asır önce General Roca liderliğindeki cunta yönetimi, Patagonya’daki yerlilere karşı ortadan kaybetme stratejisini izlemiş, daha sonra bu yöntem General Videla liderliğindeki cunta yönetimi tarafından insanların izini kaybetme bir silah olarak kullanmıştır.[19]
Jorge Rafael Videla
Hala ülkenin farklı bölgelerinde bu dönemde öldürülmüş ve sonrasında “Deseparecidos” (Kayboldu) olarak ifade edilen Arjantin vatandaşlarının cesetleri bulunmaktadır.
General Rafael Videla’den gazeteci Guido Braslavsky bu konuda şu bilgileri aktarmaktadır:
“Hayır, kurşuna dizemezdik. Bir sayı vermek gerekirse, mesela beş bin diyelim. Arjantin toplumu bu kurşuna dizmelerin masrafını karşılayamazdı: Dün Buenos Aires’te iki tane, bugün Cordoba’da altı tane, yarın Rosario’da dört tane ve bu şekilde beş bine kadar devam…Hayır, bu mümkün değildi. Onlardan geriye kalanın yerini göstermek mi? Ama ne gösterebiliriz ki? Denizi, La Plata ve Riachuelo nehirlerini mi? Bir ara bunların listesinin tutulması düşünüldü. Ama sonra şöyle denildi: Onların öldüğü söylenirse, hemen akabinde yanıtlanamayacak sorular gelmeye başlar: Kim, ne zaman, nerede, nasıl öldüğü gibi…”[20]
Kirli savaş döneminde Arjantin’de tahmini olarak 30.000 kişi kaybolurken, 500-540 güvenlik gücü hayatını kaybetmiştir.[21]
Türkiye’de 12 Eylül 1980 yılında Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde askeri darbe yapıldı. Günde ortalama 15-20 kişinin öldüğü sokak olayları sona erdi ancak bu sefer de askeri yönetim altında işkence, gözaltı, idam ve fişlenmeler meydana gelmiştir.
Tablo : Darbe Döneminde Türkiye
Gözaltına alınanlar
650.000
Fişlenenler
1.683.000
Yargılananlar
230.000
İdam cezası verilen
517*
Vatandaşlıktan atılan
14.000
Kuşkulu ölüm
300
İşkneceyle ölüm
171
Cezaevinde vefat eden
299
İntihar
43
İşinden atılan kişi
30.000
Kaynak: İzzet Kaya, “12 Eylül 1980 darbesi: Utancın 37. Yılı”, Yeni Şafak, 12.09.2017, https://www.yenisafak.com/gundem/bugun-12-eylul-2793368, Erişim: 01.01.2018
* İdam cezası verilenlerden 50 kişiye ceza uygulanmıştır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] World Bank, Population, https://data.worldbank.org/indicator/SP.POP.TOTL?end=2018&locations=AR-TR&start=2018&view=bar, Erişim: 01.04.2020.
[5] World Bank, GDP, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=AR-TR, Erişim: 01.04.2020.
[6] Resim kaynağı: http://mediosdelmercosur.com/2019/02/25/natalicio-del-padre-de-la-patria-ejemplo-de-generosidad-y-patriotismo-destaco-passalacqua/
[7] Gökhan Erdem, “Latin Amerika’da Bağımsızlık Süreci”, Ozan Zengin (Ed.) Latin Amerika Çalıştayı Bildiriler Kitabı, Ankara: Lamer Yayınları, 2013, s.63.
[8] Bu durumun iki istisnası bulunmaktaydı; Batı bölgesinde Brezilya, Portekiz sömürgesine dahil olurken doğu tarafında Filipinler, İspanya sömürgesine verilmiştir.
[9] Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, s. 31-32.
[10] Fahir Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, 6.Basım, İstanbul: Alkım Yayınları, 2010, s. 975-976.
[11] John Charles Chasteen, Latin Amerika Tarihi, Ekin Duru (çev.), 1.Basım, İstanbul: Say Yayınları, 2012, s.82.
[12]Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, s.976-977.
[13] Conde, s. 334-336.
[14] Cingöz, s.57-61.
[15] Madonna “Don’t cry for me Argentina” adlı ünlü eserini Eva Peron’a atfetmiştir. “Eva Peron, 33 yaşında öldüğünde sadece ülkesi Arjantin’de değil, neredeyse dünyanın tüm yoksulları gözyaşı dökmüşlerdi. Ülkesinin yoksul bölgelerine adını taşıyan vakıf aracılığıyla sayısız okul, kreş, aşevi, hastane kazandırmıştı. Ölümünden sonra kimilerinin gözünde “azize” sayılmasının nedeni bunlardır Mustafa Kemal Erdemol, “68 Belası”, Sol Haber, 17.12.2010, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/mustafa-kemal-erdemol/68-belasi-36995, Erişim: 31.12.2017
[16] Bülent Akkuş, Nicolai Elena Mirela, “Bitmeyen Tango: Otoritarizm ve Demokratikleşme Sarkacında Bir Ülke Olarak Arjantin”, s.64, https://www.academia.edu/26416400/Bitmeyen_Tango_Otoritarizm_ve_Demokratikle%C5%9Fme_Sarkac%C4%B1nda_Bir_%C3%9Clke_Olarak_Arjantin, Erişim: 31.12.2018.
[17] Kutlu, Latin Amerika Semineri: Arjantin, s.16-21.
[18] Ali Necati Doğan, “40.Yılında tüm ayrıntıları ile 12 Mart muhtırası-3”, Milliyet Blog, 12.03.2011, http://blog.milliyet.com.tr/yazi-dizisi–40–yilinda-tum-ayrintilari-ile-12-mart-muhtirasi-3/Blog/?BlogNo=294982, Erişim: 18.08.2018.
[19] Galeano, Aynalar, s.254-255.
[20] Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı, Süleyman Doğru (Çev.), 3.Baskı, İstanbul: Sel Yayınları, 2012, s.100.
[21] Desaparecidos, “Militares Muertos Durante la Guerra Sucia”, http://www.desaparecidos.org/arg/doc/cifras/mili.html, Erişim: 01.01.2018.
Fotoğraf:
Museum Syndicate, vhttp://www.museumsyndicate.com/item.php?item=53828, Erişim: 27.10.2018.
Türkiye Gazetesi, “Türk milleti darağacındaki Menderes’i unutmadı”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/fotogaleri/turk-milleti-daragacindaki-menderes-i-unutmadi-10851.aspx, Erişim: 27.10.2018.