Thomas Sankara: Afrika’nın “Che”si, “Onurlu İnsanların Ülkesi”nin Kurucusu

Afrika bağımsızlık hareketinin en önde gelen simalarından biri olan Thomas Sankara; emperyalizme karşı mücadelesi, sosyal refaha yönelik çalışmaları ve gerçekleştirmeyi düşündüğü reformlarıyla mensubu olduğu kıtaya örnek teşkil etmiştir.

Thomas Sankara, 21 Aralık 1949’da o dönem Fransız kolonisi olan Yukarı Volta’da dünyaya geldi. Babasının jandarma olması sebebiyle genç yaşta birçok kenti yakından görme fırsatı yakaladı. Fransızca ve matematik derslerinin iyi olması sebebiyle Yukarı Volta’nın en iyi lisesi olan Lycee-Ouezzin Coulibaly’e gitmeye hak kazandı. Ailesi onun rahip olmasını istediyse de asker olmayı tercih etti ve akademi sınavlarına girdi. Sınavlarda başarı sağladı ve orduya katıldı. Başkent  Ouagadougou’da eğitim gördüğü esnada Albay Sangoule Lamizana’nın gerçekleştirdiği darbeye tanık oldu. Bu süreçte tarih ve coğrafya dersleri aldı. Dönemin akademi rektörü olan ve bağımsızlıkçı fikirleriyle bilinen Adama Toure’nin gözde öğrencisi oldu. (Sankara’nın benimsediği sosyalizm, anti-emperyalizm, devrimcilik gibi görüşler Toure tarafından kendisine öğretilmiştir.) Akademik eğitimlerinin yanı sıra müzikle ilgilendi ve gitar çalmaya başladı. 1970 yılında Antsirabe (Madagaskar) Askeri Akademisi’ne geçti ve burada hem askeri hem de ziraat alanında eğitim aldı. Karl Marx ve Vladimir Lenin’in eserleriyle tanışması da yine bu döneme denk gelmektedir.

1972’de Yukarı Volta’ya geri döndü ve Mali ile yaşanan sınır çatışmasında görev aldı. Üstün başarılarından ötürü prestiji arttı. 1976’da Po kentinde bulunan Komando Eğitim Merkezi’nin komutanı oldu. Aynı yıl Fas’ta Blaise Compaore ile tanıştı. (Compaore, sonraki yıllarda Sankara’nın devrilmesinde rol oynayacak ve hükümet darbesiyle iktidarı ele geçirecektir.) “Komünist Subaylar Grubu” adını verdiği bir örgüt kurdu ve gizlice çalışmalar yürüttü. Eylül 1981’de, mevcut hükümette askeri danışman olarak görev yaptı fakat hükümetin işçi ve emek karşıtı politikalar güttüğünü öne sürerek 21 Nisan 1982’de istifa etti. 7 Kasım 1982’de Binbaşı Jean-Baptiste Ouedraogo’nun gerçekleştirdiği darbe neticesinde başbakanlığa atandı ancak devlet başkanına yönelik muhalif tutumlarından dolayı 17 Mayıs 1983’de görevden alındı ve ev hapsi cezasına çarptırıldı. Ev hapsine alınanlar arasında François Mitterand’ın oğlu Jean-Christophe Mitterand da vardır. (O dönem, Afrika siyaseti üzerine babasına danışmanlık yapıyordu ve Yukarı Volta’da ikamet ediyordu.)

Cumhurbaşkanlığı Dönemi

Ev hapsinde tutulduğu esnada, yakın arkadaşı olan Blaise Compaore’nin başını çektiği bir askeri darbe gerçekleşti. Darbenin ardından Sankara, 33 yaşında cumhurbaşkanlığı makamına oturdu. Bu darbe, Libya Lideri Muammer Kaddafi tarafından da desteklendi. Cumhurbaşkanlığı görevine geldikten sonra Sankara; Che Guevara, Fidel Castro ve Gana bağımsızlık önderi Jerry Rawlings’i kendine örnek aldı. Yolsuzlukla mücadele, ağaçlandırmayı teşvik etme, kıtlığı önleme ve eğitim alanlarına yöneldi. 1984’ün başlarında ülkenin ismini değiştirdi ve yerel dilde “onurlu insanların ülkesi” anlamına gelen “Burkina Faso” yaptı. Ayrıca yeni bir bayrak tasarladı ve marş besteletti. Yapmak istediği devrimi şu sözlerle açıklamıştır:

“Burkina Faso’daki devrimimiz, tamamen insan odaklı. Üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan ve ezilen insanların temsilcisiyiz. Amerikan Devrimi’ni irdeliyoruz. Fransız İhtilali’nden dersler çıkartıyoruz. Bolşevik İhtilali’nin mirasını devralıyoruz.”

Sankara’nın öncelikli hedeflerinden biri de, feodal güçleri etkisiz haline getirmekti. Bu sebeple kabile şefleri üzerinde baskı kurdu ve devlete bağlılıklarını sağlamaya çalıştı. Köylü ve çiftçilerin haklarını genişleten yasalar çıkardı. Yasalar neticesinde kabile şefleri güç kaybetti. 4 yıllık kalkınma planı oluşturuldu ve Burkina Faso topraklarının önemli bir kısmı kabilelerin elinden alınıp köylüye verildi. Sulama ve gübreleme sistemlerinin kurulmasıyla tarımdan alınan verim arttı. Pamuk ve buğday üretimine öncelik verildi. Bu gelişmelerin ardından gıda yetersizliği büyük ölçüde ortadan kalktı, hatta temel gıda ürünleri dış ülkelere ihraç edildi. Tarımdaki gelişmelerin yanı sıra sağlık alanında da önemli çalışmalar yapıldı ve 2.5 milyona yakın Burkina Fasolu, kitlesel aşı programına tabii tutuldu. AIDS hastalığına dikkat çekmek için halka temel sağlık eğitimi verildi.

Tarım ve sağlık alanında önemli gelişmeler yaşanırken, Sankara’nın “devrim mahkemeleri” adını verdiği adalet kurumları oluşturuldu. Bu mahkemelerde eski hükümet mensupları, yolsuzluğa adı karışanlar ve devrime karşı gelmekle suçlananlar yargılandı. Sanıkların belirttiğine göre, mahkemelerin çoğu hukuki prosedürleri ihlal ediyor ve sanık haklarını hiçe sayıyordu. Yargılamalar halka açık olduğu için halk tabanında desteklendiyse de gittikçe ideolojik bir tavır takındığı, bu nedenle yargıda bağımsızlık kuralına uyulmadığı birçok kaynakça yazılmaktadır. 1984’te eski hükümette görev yapan bir bakan idam edildi. Sankara bu gelişmelerden ötürü birçok kez Uluslararası Af Örgütü ve diğer insani yardım kuruluşlarının eleştirisine maruz kaldı. İngiliz kalkınma kurumu Oxfam, 1987 yılında sendika liderlerinin keyfi yere tutuklandığını iddia etti. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyelerinden Christian Morrison ve Paul Azam’a göre infaz oranları azdı fakat şiddet yaygındı. Basın ve ifade özgürlüğü epey sınırlıydı. ABD hükümeti tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşu Freedom House’ın demeçleri de Burkina Faso’daki yargılamaların hukuka aykırı ve yargı bağımsızlığına aykırı olduğuna yöneliktir.

Ordu yapılanmasında değişikliğe gidildi ve orduya alternatif olarak rejimin bekçiliğini üstlenen Devrim Savunması Komiteleri kuruldu. Sankara, bu ismi Fidel Castro’dan ilham alarak koyduğunu beyan etmiştir. Bu komitelere mensup askerlerin çetecilik ve hırsızlığa karışması, halk nazarında komitelerin benimsenmemesine yol açtı. Üstelik Sankara’nın prestiji de DSK’nin eylemleri sonrası zarar gördü.

Sankara, kadın haklarına dikkat çeken ilk Afrikalı lider oldu ve kadınların haklarının iyileştirilmesi hususunda önemli çalışmalar yaptı. Çok eşlilik, küçük yaşta evlendirilme ve kadın sünneti yasalar çerçevesinde yasaklandı. Kabineye kadın bakan atandı ve parlamentoda kadınlara söz hakkı tanındı. Doğum kontrol hakları hükümet tarafından teşvik edildi. Ayrıca 8 Mart 1987’de, başkentte Kadınlar Günü kutlandı. Ülkede kadına verilen önemi, Sankara şu sözlerle özetlemiştir:

“Devrim ve kadınların kurtuluşu bir arada. Kadının özgürlüğü, devrimin başarıya ulaşabilmesi için en temel şarttır.”

1985 yılında, ülke genelinde nüfus sayımı yapıldı. Sayım esnasında, Mali’ye bağlı bazı köylerde ziyaret edildi ve sayıma dahil edildi. Malili yetkililer, bunu bir sınır ihlali olarak değerlendirdiler ve ültimatom çektiler. Ültimatomun ardından iki devlet arasında yaklaşık 100 kişinin hayatını kaybettiği bir çatışma yaşandı. Bu çatışma, günümüzde Burkina Fasolular tarafından “Noel Savaşı” olarak adlandırılmaktadır.

Karakteri: “7 milyon Thomas Sankara var.”

Thomas Sankara’nın politikaları kadar, karakteri ve kişisel yaşamı da dikkat çekmiştir. Görevi devralmasından hemen sonra hükümet üyelerinin Mercedes marka otomobillerini satışa çıkardı  ve Renault 5’i kullanma zorunluluğu getirdi. Yüksek kademeli memurların maaşını azalttı, ithalattan hiç haz etmedi ve yerli üretimi benimsedi. Afrika Birliği’nde emperyalizme dair sert demeçler verdi. Eski hükümetin Fransa’ya olan borcunu reddetti. Başkentte bulunan ordu karargahlarını marketlere çevirdi ve ucuz satış yaptırdı. Ofisindeki klimayı, “Tek bir Burkina Fasolu dahi klima kullanamıyorsa benim de kullanmaya hakkım yok.” diyerek söktürdü. Cumhurbaşkanlığı maaşını 450 dolara düşürdü ve makamı süresince kullanabileceği otomobil sayısını birle sınırladı. Kılık kıyafete çok önem verdi, bu nedenle sivil ve ordu kıyafetlerinde değişiklikler yaptı. Makam odalarına portresinin asılmasını istemedi, nedenini de “7 milyon Thomas Sankara var.” sözüyle açıkladı. Büyük bir Che hayranıydı. Her konuşmasında Che’nin anısına atıfta bulunurdu. Nitekim öldürülmeden önce yaptığı son konuşmada da Che’yi onurlandırdı.

Suikasti

15 Ekim 1987’de Thomas Sankara, yakın arkadaşı Blaise Compaore tarafından düzenlenen darbe esnasında gerçekleşen bir silahlı saldırı sonrası on iki kişiyle birlikte öldürüldü. 2016 yılında yayınlanan belgelerde, darbede CIA ve Fransız istihbarat örgütünün parmağı olduğu anlaşıldı. Darbenin başarıya ulaşmasına ve Sankara’nın öldüğü ilan edilmesine rağmen Devrim Savunma Komiteleri’ne mensup askerler bir süre daha çatışmayı sürdürdüler. Sankara’nın cesedi parçalandı ve apar topar bir bölgeye gömüldü. Eşi ve çocukları da yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Sankara’yı devirip başkanlık koltuğuna oturan Compaore ise 27 yıl boyunca görevini sürdürmüş, 2014’de kitlesel protestolardan ötürü istifa etmek zorunda kalmıştır.

Alp Emeç 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.britannica.com/biography/Thomas-Sankara

Facts about Thomas Sankara in Burkina Faso

https://en.wikipedia.org/wiki/Thomas_San

karahttps://www.bbc.com/news/world-africa-41580874

[/vc_toggle]

İtalyan Faşist Lider Mussolini Kimdir?

“Aldatıldık, yine Almanlar tarafından aldatıldık…”

Bu sözler, İtalya’daki faşizmin öncüsü Benito Mussolini’ye ait. Asıl mesleği öğretmen olan; bir süre gazetecilik de yapan, İtalya eski Başbakanı Mussolini’nin hayatını ve yaptıklarını incelersek, tarihe adını yazdıran liderler arasında olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Mussolini’nin Hayatı

Tam adı “Benito Amilcare Andrea Mussolini” olan İtalyan faşist lider, 1883’te İtalya’da dünyaya geldi. Hırçın yapısı nedeniyle ilkokulda ve ortaokulda uzaklaştırma cezası aldı. Yükseköğrenimini Lozan Üniversitesi’nde tamamladı. Üniversite yıllarında sosyalizmden oldukça etkilendi (Evet yanlış okumadınız Mussolini ve sosyalizm). Çalışma hayatına öğretmen olarak başlayan Mussolini; takvimler 1902’yi gösterdiği sırada, zorunlu askerlikten kaçmak için İsviçre’ye hareket etti. 1904 yılına gelindiğinde ise tekrar İtalya’ya dönerek Sosyalist Partisi’ne katıldı. Partinin gazetesinde çalıştı. 1915-1917 yılları arasında onbaşı olarak I. Dünya Savaşı’nda görev aldı.

Partide; “Fasci Di Azione Rivoluzionaria”, yani “Devrimci Hareket Grubu” adı verilen bir franksiyonun içindeydi. Bu franksiyon, parti içindeki diğer franksiyonlardan biraz daha farklıydı. Daha milliyetçi yapıya sahipti ve parti içi diğer franksiyonların aksine ülkenin I.Dünya Savaşı’na İtilaf Devletleri’nin yanında katılmasını istiyordu. Tarafsızlık ilkesine karşı olan Mussolini, gazeteden uzaklaştırıldı. 1917 yılında, askerlik görevini tamamladıktan sonra sağ görüşlü bir gazetede editör oldu. Bu olaydan bir kaç ay sonra Sosyalist Partisi’nden atıldı. Bu tarihe kadar sosyalizmden etkilenen Mussolini, yavaş yavaş fikirlerinin değiştiğini görecek ve faşizmin temellerini atacaktı.

Faşizm Hareketi’nin Oluşumu

Faşizm; İtalyanca demet anlamına gelmektedir. Biraz daha açacak olursak; bir demetin, tek olandan daha güçlü olacağı kanısından yola çıkılarak, bir sembol haline dönüştürülmüştür.
1919 yılında savaşın tahribatları çok fazlaydı. Siyasi karışıklığın ve ekonominin çökme durumuna gelmesi, halkta tepkiye neden oluyordu. Bu kaosun içerisinde Mussolini, hareket edecek en doğru zamanı seçti. “Fasci İtaliani Di Combattimento”; yani “İtalyan Devrimci Grup ya da  Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı” adı altında, içerisinde birçok görüşü barındıran bir örgüt kurdu. Bu örgütün 1920’lere kadar tek bir ilkesi vardı: Aşırı milliyetçilik. Kendisini tam olarak ne sağda ne de solda tanımlayan bu hareket, ekonomi politikalarında sağa yakın davranıyordu. Bilinen bir gerçek şuydu ki, bu hareket son derece anti-sosyaldi. Demokrasiyle yıldızı pek barışık değildi, aynı zamanda şiddetin siyasette meşru olması gerektiğine inan bir yapıya sahipti. Bu ittifak, gururla faşist olduklarını savunuyorlardı ve oldukça katı ilkelere inanıyorlardı.

1921 yılına gelindiğinde Mussolini, bu hareketi bir siyasi partiye dönüştürdü: Ulusal Faşist Partisi.  Güçlü lider, güçlü tek parti anlayışı hâkimdi. Ekim 1922’de Mussoli’nin önderliğinde faşistler, iyice ayaklandı. Napoli’den Roma’ya yaklaşık 26 bin kişi yürüyüş yaptı. Kral III.Vittorio Emanuele, ülkenin kötü durumunun farkındaydı. Bu ayaklanmadan sonra bir değişiklik yapması ve yürütme görevini layıkıyla yapacak birine vermeliydi. 31 Ekim 1922’de Mussolini’yi Başbakan olarak atadı ve İtalya’da büyük bir değişim başladı.

İktidar Süreci ve Totaliter Rejim

İktidara gelmeden önce Faşist Parti, çoğu fikre biraz daha ılımlı gözüküyordu. Hatta bu doğrultuda liberallerden dahi destek aldılar. Fakat iktidara geldikten sonra asıl ideallerini uygulamaya başladılar. Irksal üstünlük çok hâkimdi. Bu da agresif bir dış politika uygulanmasına neden oldu.

Şiddetle birçok şeyin çözüme kavuşacağına inanıyorlardı. Bakınız ki “Kara Gömlekliler” adında kirli işleri yürüten bir örgütleri vardı. Komünist gruplarla ve grevci işçilerle çatışıp sus payı veriyorlardı.

Mussolini faşizmi, hizmet anlamında iyi iş çıkarıyordu. Ekonominin kalkınması, halktaki refahı arttırdı. Çiftçiler desteklendi, tarım canlandırıldı. Bu sayede işşizlik de bir hayli düştü. Diktatörlük ise en yoğun seviyede yaşanıyordu. Tüm bakanların görevini üstlenmiş, iç ve dış politika tek elde, ordu dahi Mussolini tarafından yönetiliyordu. Faşist rejim, ülkeyi çepe çevre sarmıştı. İtalyanların “Duçe(Lider)” olarak tanımladığı Mussolini’nin kısa vadede hedefi belliydi: Avrupa’daki diğer güçlü devletler seviyesine ulaşmak, özellikle de İngiltere ve Fransa.  Agresif milliyetçilik, agresif dış politikanın temelini oluşturuyordu. Hızlı bir şekilde kalkınan İtalya, artık kendini ispat etmeliydi. Önce Yunanistan’da bir ada olan Corfu bombalandı. Ardından Arnavutluk’un yönetimi ele geçirildi. Sırada Libya vardı. Libya, yeniden fethedildi. Tarihler 1935’i gösterdiğinde Habeşistan(Etiyopya)’a asker çıkarıldı. Mussolini’nin hedefi; hammadde bulmak, İtalya’nın güçlü olduğunu göstermek ve İmparatorluk haline getirmekti.

Ekim 1922’de yapılan yürüyüş, Nazi Almanyası Lideri Adolf Hitleri oldukça etkilemişti. Fikir olarak nazilere yakın olan faşistler, güçlü bir blok oluşturma amacıyla 1936’da Berlin-Roma Mihveri’ni kurdu. Avrupa’da eşine az rastlanmış bu iki oluşum, bir olunca korkunç yapıya dönüştü. Ama iç politika karışacaktı. Hitler, İtalya üzerinde söz sahibi olmaya başladı. Başta Kral III.Vittorio olmak üzere halk da bu durumdan oldukça memnuniyetsizdi. İtalyan faşizminden daha koyu olan Alman nazizmi, İtalyan askerleri dahi etkilemişti. Zira İtalyan askerler, Alman askerler gibi yürümeye başlamıştı. Nazi Almanyası’nın Polonya’yı bombalamasıyla başlayan II.Dünya Savaşı’na İtalya, Almanya ile beraber girmişti. Mussolini’nin vaadi; Tunus, Korsika ve Malta’yı ele geçirerek eski ihtişamlı Roma İmparatorluğu’na geri dönmekti. Taraftarı olan birçok faşist dahi, bu sefer Mussolini’yle aynı görüşte değildi.  Mussolini’ye karşı çıkan faşistler, savaş sonunda haklı çıkacaktı. Müttefik Devletlere net bir şekilde mağlup olan Mihver Devletler, hüsrana uğradı. İtalya da fazlasıyla güç kaybetti.

Savaş esnasında komünist direnişçiler, fırsattan istifade ederek ayaklanmaları arttırdı. Kral, Sicilya’nın işgali sonrasında Mussolini’yi görevden aldı.

Mussolini’nin Ölümü

Görevden alındıktan sonra Mussolini, Hitler tarafından Almanya’ya getirildi. Almanya’nın Kuzey İtalya’yı işgal etmesinin ardından Mussolini, Kuzey İtalya’ya dönerek orada kukla bir hükûmet  kurdu. Ancak hiçbir işlevi yoktu. Savaşın son demlerinde Alman delegesinin gelmesini bekleyen Mussolini, hüsrana uğramıştı ve o meşhur sözü söylemişti: “Aldatıldık, yine Almanlar tarafından aldatıldık…”

Bu olaydan iki gün sonra; 27 Nisan 1945’te, İspanya’ya kaçmak için yola koyuldu. Partizanlar, yolda Mussolini ve ona eşlik eden araçların önünü kesse de Mussolini’nin içinde bulunduğu zırhlı araç kaçmayı başardı. Ama uzun sürmedi; tekrardan durdurulan araçtan Mussolini,  bir battaniyeye sarılı halde bulundu ve Mezzegra’da bir çiftlik evine götürüldü. Bir gün sonra yanında sevgilisi ile beraber öldürüldü ve Milano’da bir benzin istasyonunda baş aşağı sallandırıldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://tr.wikipedia.org/wiki/Benito_Mussolini
https://www.timeturk.com/benito-mussolini/biyografi-800090
https://www.cnnturk.com/fotogaleri/tarihte-bugun/mussolini-ve-metresi-kursuna-dizilip-ibret-olsun-diye-teshir-edildi?page=13
http://www.turkcewiki.org/wiki/%C4%B0talyan_fa%C5%9Fizmi

[/vc_toggle]

SİHA’ların Önemi ve Türk SİHA’ları

Türk SİHA’lar ile yapılan saldırılar Suriye ordusuna ait düzinelerce tank, zırhlı personel taşıyıcı ve hava savunma sistemini yok ederek Suriye’nin İdlib baskısını kırdı. Özellikle 34 Türk askerinin şehit olduğu saldırıdan sonra yoğunlaştıran saldırılarda savaş uçakları yerine özellikle silahlı insansız hava araçları kullanıldı.

İnsansız hava araçları zaten yıllardır dünyanın çeşitli ülkelerinde tarafından kullanılıyor. Genelde keşif, istihbarat ve gözetleme görevlerinde kullanılan insansız hava araçları yakın zamanda askeri önemi yüksek kişilere suikast amaçlı kullanılmaya başlamıştı ama düzenli ordular arasında böylesi büyük operasyonel bir kullanım becerisine ulaşan tek ordu Türk Silahlı Kuvvetleri oldu.

Peki nereden çıktı bu İHA’lar? Savaş uçaklarından üstünlükleri neler ve neden Türkiye silahlı insansız hava araçlarına bu kadar önem veriyor?

İnsansız hava araçları genel olarak göklerdeki gözümüzdür. Hemen hepsinde yüksek çözünürlükte optik sistemler, radarlar ve lazer hedefleme sistemleri bulunur. Düşük hızları bir dezavantaj gibi görünse de çok yüksek irtifalarda saatlerce bölgeyi ve hedefi gözetleyerek net bir istihbarat sağlayabilmeleri en büyük avantajlarındandır. Bu sayede bölgedeki en ufak hareketler bile çok uzaklardan fark edilip rapor edilebilir. Uzaktan kontrol edilebilmeleri de büyük avantajlar sağlar. Öyle ki uzaktan kontrol operatörü isterse dinlenmeye gidebilir. Bu durumda bir diğer kontrol operatörü göreve devam edebilecektir. Ayrıca insansız hava aracının kontrol edildiği odaya yöneticiler, komutanlar ve hukukçular girebilirler. Bu sayede operasyon esnasında anlık olarak gerekli müdahaleler yapılabilir ve kontrol operatörüne gerekli anlık emirler verilerek operasyonun verimliliği artırılabilir. Tabii ki koskoca operasyonu hiçbir askeri ya da pilotu tehlikeye atmadan yapabilme olanağı sunmaları en büyük avantajlarıdır.

Tüm bu görev tanımının içerisinde gerekli silah sistemlerinin entegresi ile insansız hava araçlarını saldırı amaçlı kullanabilme tüm devletlerin hayaliydi.

2000 yılında Afganistan’da Amerika Birleşik Devletleri insansız hava araçları tarafından yeri tespit edilen Usame Bin Ladin’i (insansız hava aracı üzerinde herhangi bir silah sistemi olmadığı için) öldürememiş, bu olaydan kısa süre sonra silahlı insansız hava araçlarının üretimine hız katmıştır.

İnsansız hava araçları konusunda sıkıntılı süreçler atlatan Türkiye zamanla kendi teknolojisini geliştirmenin önemini kavramış ve hızla yerli teknoloji ile İHA ve SİHA yapmaya girişmiş ve bu çalışkanlığın sonucu olarak dünyanın en iyi operasyonel İHA ve SİHA filolarından birini oluşturmuştur.

Son yıllarda bu gücünü etkin kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye, Irak ve diğer terör bölgelerinde önemli avantajlar elde etmiştir. 34 askerimizin şehadeti sonrası Suriye kuzeyine yapılan karşı saldırılarda Bayraktar TB-2’ler[1] ve ANKA-S’ler[2] kullanılmıştır. İdlip semalarında bu SİHA’lar:

  • Türk topçusu ve çok namlulu roketatar sistemlerine gözcü olarak, tanımlanan Suriye zırhlı araçlarının sığınak bulamadan yok edilmesi
  • SİHA sistemleri için özel olarak tasarlanıp SİHA’lara entegre edilen özel mühimmat çeşitleri ile tespit edilen düşman unsurların SİHA tarafından yok edilmesi
  • Doğru mühimmatla donatılması sayesinde düşman uçaklarına da müdahale edilmesi
  • Suriye hava savunma sistemlerinin susturulması

görevlerini dünyada bir konvansiyonel savaş alanında filolar halinde uçarak icra eden ilk görev gücü oldular. Tüm bu taktikler sonucunda Suriye güçleri ateş gücünü toparlama çabaları içerisinde ağır kayıplar verdiler ve Özgür Suriye Ordusu da ciddi bir nefes aldı.

Bunlara ek olarak yurt dışından da satın alma talepleri gelen bu sistemler ordumuza olduğu kadar ekonomimize de büyük faydalar sağlayabilirler.

Dünya ordularına parmak ısırtan insansız hava aracı sistemlerimizin başarılarının devamı dileğiyle…

[1] Bayraktar TB-2 SİHA Sistemi, 24.000 feet operasyonel uçuş irtifası, 24 saat uçuş süresi, 150 km haberleşme menzili, 70 knot seyir hızına sahiptir. 12m kanat açıklığı, 650 kg. maksimum kalkış ağırlığı ve 55 kg faydalı yük taşıma kapasitesine sahiptir.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından operasyonel olarak kullanılmakta olan Bayraktar TB2, MAM ve MAM-L mühimmatları ile UMTAS füzelerini kullanabilmektedir.

[2] Gece ve gündüz, kötü hava şartları da dahil, keşif, gözetleme, sabit/hareketli hedef tespit, teşhis, tanımlama ve takip amaçlı, gerçek zamanlı görüntü istihbaratı görevlerine yönelik geliştirilmekte olan ANKA-S SİHA Sistemi, 200 kg faydalı yük kapasitesi ile 30,000 ft irtifa – 24 saat uçuş süresi yeteneklerine sahiptir.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.ssb.gov.tr/Website/contentList.aspx?PageID=365&LangID=1

https://www.ssb.gov.tr/WebSite/ContentList.aspx?PageID=364

https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2019/09/turkey-on-full-speed-with-its-ambitious-drone-projects.html

https://www.aljazeera.com/amp/news/2020/03/battle-idlib-turkey-drones-war-200303170724302.html

[/vc_toggle]

Yakın Dönem Arjantin ve Türkiye Üzerine Karşılaştırma – 1

  Arjantin Türkiye
Resmi adı La Republica de Argentina Türkiye Cumhuriyeti
Kuruluş 9 Temmuz 1816 29 Ekim 1923
Anayasa ve Reformlar 1853 (İlk), 1994 (Son) 1876 (İlk), 2017 (Son)
Başkent Otonom Buenos Aires Ankara
Yönetim şekli Federal Cumhuriyet Üniter Cumhuriyet
İdari Yönetim 23 Eyalet, 1 Federal Başkent 81 Şehir
Meclis Congreso de la Nacion Argentina Türkiye Büyük Millet Meclisi
Yüzölçümü 2.780.400 Km2 783.562 Km2
Nüfus ve

Dünya Sıralaması[1]

44.494.502

32

82.319.724

17

 

Etnik Yapı

%97,2’si Avrupa ve Asya kökenli, %2,4’ü yerli kanı taşıyan melez, %0,4’ü siyahi[2] %70-75 Türk, %19 Kürt, %7-12 diğer topluluklar[3]
Para Birimi Arjantin Pesosu

(1 USD=64.52 ARS)

Türk Lirası

(1 USD=6.68 TL)

Kişi Başı Gelir[4] 14.508 $ 10.498 $
Dil İspanyolca Türkçe
GSYH[5] ve Dünya Sıralaması 519.872 Milyar Dolar

28

771.350 Milyar Dolar

19

 

Arjantin ve Türkiye birbirlerine 12.000 km uzaklıkta olmasıyla birlikte son 200 yıllık tarihleri oldukça benzerdir. Bu yazı serisinde Arjantin ve Türkiye tarihlerinin kesişen noktaları aktarılmaya çalışılacaktır.

Kısaca Arjantin Tarihi

1492 yılında Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfinden kısa bir süre sonra, dönemin iki süper gücü olan İspanya ve Portekiz sömürge yarışında karşı karşıya gelmiştir. 1494 tarihinde Papa’nın devreye girmesiyle iki taraf arasında savaş çıkmadan dünyanın bölüşümü üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Yapılan Tordesillas anlaşmasıyla dünya iki sömürge bölgesine -Avrupa kıtası hariç- bölündü.[7] Batı toprakları İspanya’nın, doğu toprakları ise Portekiz’e bırakıldı.[8]

1536 yılında Pedro de Mendoza Arjantin’e ulaşarak ilk İspanyol kolonisi hüviyetini de taşıyan Buenos Aires şehrini kurdu. 1530 yılında ise Martim Alfonso de Sousa Brezilya’dan Fransızları çıkarıp Portekiz egemenliğinin temellerini attı. 1533’te Fransisco Pizzaro, Cusco’ya girerek İnka İmparatorluğunun başkentini ele geçirdi.[9]

İspanya 19.yüzyıl ilk çeyreğine kadar Güney Amerika ülkelerinde -Brezilya hariç- egemenliğini sürdürmüştür. 1776 yılında Portekiz’in güney bölgelerinde etkisini kırmak amacıyla başkenti Buenos Aires olmak üzere Rio de la Plata valiliği kurulmuştur.[10]. Arjantin tarihi için önemli bir dönüm noktası olan bu olay sonrasında ülke bölgesel bir etki alanına kavuşmuştur.  Bugünkü siyasi harita üzerinden belirtecek olursak Şili, Paraguay, Uruguay ve Bolivya Buenos Aires’in yönetimine bağlandı. Bu dönemde Rio de Plata toplumu diğer sömürge merkezlerine göre oldukça refah içerisinde yaşamaktaydı.[11]

1.) Avrupa’ya Giden Öğrenciler

Avrupa’da gelişen liberal fikir hareketleri Osmanlı topraklarında etkili olduğu gibi Latin Amerika coğrafyasında da etkisini hissettirmiştir.

“Zengin Creole’ler, öğrenim için İspanya ve Avrupa’ya gittiklerinde, 18.yüzyıl Avrupası’nın çehresini değiştirmeye başlayan yeni fikir akımlarını da öğrenip, bunları Güney Amerika’ya getirdiler. Bunlar Avrupa’da Miranda’nın, Londra’da ve Bolivar, San Martin, Belgrano ve Alvear gibi daha sonraki bağımsızlık hareketi liderleriydiler.”[12]

Bu öğrenciler Arjantin ve Latin Amerika’nın bağımsızlığında önemli rol oynamışlardır.

Aynı dönemde Osmanlı’dan Avrupa’ya giden öğrencilerin yine bu fikirleri benimseyip Osmanlı coğrafyasında yenilikçi hareketlere neden olmaları kıyaslamalı tarih açısından önemli bir benzerlik ortaya koymaktadır.

2.) Göç 

19.yüzyılın ikinci yarısından 1. Dünya savaşının bitimine kadar iki ülke’de ciddi oranda göçe maruz kalmıştır.

Arjantin’e özellikle Avrupa ve ABD’den çok yoğun bir göç dalgası başladı. 1870 ile 1914 yılları arasında başta İspanyol ve İtalyanlardan olmak üzere 6 milyon göçmen kabul etmiştir.  1869 yılında 1.8 milyonun altında bir nüfusa sahip olan Arjantin, 1895 yılına gelindiğinde nüfusu 4 milyona ulaşmış, 1914 yılında ise nüfusu 7.885,237 milyonluk bir seviyeye çıkmıştır.[13]

19. yüzyılda savaşların kaybedilmesiyle diğer ülkelerdeki Türk ve Müslüman gruplar Osmanlı coğrafyasına sığınmaya, gayr-ı müslim grupların da yeni bağımsızlığını kazanan ülkelere göç etmeye başlamıştır. 1887-1914 yılları arasında Osmanlı coğrafyasından Türk, Suriyeli, Lübnanlı, Ermeni ve Yahudi topluluklarından 136.079 kişi Arjantin’e göç ettiği belirtilmektedir.[14]

Günümüz ’de de Arjantin ve Türkiye önemli birer göç limanıdır. Bölgelerinde yaşanan neredeyse tüm krizlerde iki ülkeye önemli miktarda göçmen yönelmektedir. Son dönemde Venezuella’da yaşanan krizde 100.000’in üzerinde insan Arjantin’e göç etmiştir. 1990’lardan bugüne kadar Başta Paraguay ve Bolivyalılar olmak üzere 2.5 milyona yakın göçmen ülkeye akın etmiştir. Türkiye’de 2011 Suriye olaylarının patlak vermesiyle birlikte 6 milyona yakın insan benzer şekilde göç etmiştir.

3.) Karizmatik Liderler Dönemi: Juan D. Peron ve Adnan Menderes

Juan Domingo Peron (1895-1975) ve Adnan Menderes (1899-1961)

Arjantin ve Türkiye tarihinin önemli kırılma noktalarından birisi 1950’li yıllarda iktidara gelen iki karizmatik liderin eliyle olmuştur. Juan D. Peron ve Adnan Menderes. Yaptıklarıyla ülkelerinde büyük bir değişime sebep olmuşlar, sonraki dönemlerde takip edilmişler ve ikisi de askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmıştır.

Arjantin’de 1943 yılında askeri darbe yaşandı. Cunta hükümetinde çalışma bakanı olarak ön plana çıkmaya başlayan Juan Domingo Peron sonraki dönemde Arjantin’in en güçlü siyasi ideolojilerinden birini inşa etmiştir. Peron, 1945 yılında görevinden uzaklaştırıldı. Sendika hareketleriyle yakın teması ve popülist işçi hareketlerini etkileyen söylevler gerçekleştiren Peron ve eşi halkın desteğini arkasına alarak 1946 yılında yapılan seçimleri kazanarak başkan seçildi.

Juan Domingo Peron

Üç kez hükümet kurmuş, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında üçüncü bir yol olduğunu savunmuştur. Sonraki dönemlerde Peronizm olarak literatürlere girecek olan ideoloji, yakın döneme kadar Arjantin siyasi yapısını etkilemiştir. Juan Domingo Peron’un yanında eşi Eva Peron da benzer bir şöhrete sahiptir. İşçiler için “Anne” olarak kabul edilirken işçi ve kadın hakları konusunda savunuculuğuyla ön plana çıkmıştır.[15]

Peron, merkez bankasını millileştirip dış borç ödemelerini gerçekleştirmiştir. 1947-1951 yılları arasında ilk beş yıllık kalkınma planını uygulamış, ABD’den bağımsız hareket etmeye çalışmış, SSCB ile yakın ilişkiler kurmuş, Buenos Aires ile Madrid arasında mihver oluşturmaya gayret etmiştir.[16]

Peronizm hareketi, bugün hala Arjantin’in siyasi atmosferinde, üniversite öğrenci hareketlerinden ve halk tabanında güçlü destek bulmaktadır. Fakat Arjantin’de Peron’u sevmeyen kitleler de bulunmakta ve olumsuz yorumlar paylaşılmaktadır.

Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1946 yılında seçimler yapılmıştır. “Şaibeli Seçim” olarak ifade edilen seçimleri İsmet İnönü liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi kazanmıştır. Ancak 1950 yılındaki seçimlerde Adnan Menderes’in kurduğu Demokrat Parti, halk tarafından büyük bir teveccüh görerek iktidara geldi. Menderes’de -Peron gibi- sonraki dönem Türkiye siyasi hayatında önemli izler bırakmıştır.

Arjantin’deki Peron iktidarı gibi Türkiye’de Adnan Menderes hükümeti geniş halk kitleleri tarafından desteklenmekteydi. Bu dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği tehditine karşı NATO’da yer alabilmek için Kore savaşına katıldı ve 1952 yılında NATO’ya kabul edildi.

Peron ve Menderes hükümetleri 1960’lı yıllara varamadan darbeyle devrilmiştir. 16 Eylül 1955 yılında Arjantin’de Juan Peron darbeyle devrilirken, 27 Mayıs 1960’da Adnan Menderes hükümeti askeri darbe ile indirilip yargılanmaya başlanılmış, 16 Eylül’de Fatin Rüştü Zorlu (Dışişleri Bakanı) ve Hasan Polatkan (Maliye Bakanı), 17 Eylül 1961’de de Adnan Menderes idam edilerek, darbe ve karışıklıklarla dolu dönemler tekrar iki ülke içinde vücut bulmuştur.

4.) Darbeler Dönemi

Jorge Rafael Videla (1925-2013) ve Kenan Evren (1917-2015)

1962, 1966 ve 1970 yılları arasında Arjantin üç darbe yaşamıştır. Sosyalist eylemlerin etkileriyle birlikte daha fazla dayanamayan cunta, Peron’un ülkesine dönmesi için izin vermiştir. Ülkesine dönen Peron, 1973 yılında girdiği seçimleri kazanarak devlet başkanı oldu ancak 1974 yılında vefat etti. Yerine başkan yardımcısı aynı zamanda üçüncü eşi İsabel Peron geçerek devlet başkanı olmuştur. İsabel Peron’un da iktidarı çok uzun sürmemiş 24 Mart 1976 yılında yaşanan darbe ile iktidardan uzaklaştırılmıştır.[17] Bu süreçte Türkiye’de 1971 yılında Ordu, hükümeti istifaya zorlamıştır.[18]

Tablo : Darbe Döneminde Arjantin

Olay 1948-1952 1953-1957 1958-1962 1963-1967 1968-1972 1973-1976
Protesto gösterileri 8 34 27 30 23 46
Siyasi Grevler 15 16 28 16 32 18
Ayaklanmalar 5 34 24 36 45 12
Silahlı saldırılar 29 168 137 54 128 178
Şiddet 8 6.680 69 43 67 4.476
Siyasi infaz 0 50 0 0 0 0

Kaynak: David Wells, “Political Stability and Structural Dependency in Argentina and Canada: A Comparative Study in Welfare State Development 1930-1970”,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Simon Fraser Üniversitesi, Politik Bilimler Departmanı, 1992), s.96.

Arjantin’de 1976-1983 yılları arasındaki dönem “Guerra Sucia” (Kirli Savaş) olarak adlandırılmaktadır. Darbeden bir asır önce General Roca liderliğindeki cunta yönetimi, Patagonya’daki yerlilere karşı ortadan kaybetme stratejisini izlemiş, daha sonra bu yöntem General Videla liderliğindeki cunta yönetimi tarafından insanların izini kaybetme bir silah olarak kullanmıştır.[19]

Jorge Rafael Videla

Hala ülkenin farklı bölgelerinde bu dönemde öldürülmüş ve sonrasında “Deseparecidos” (Kayboldu) olarak ifade edilen Arjantin vatandaşlarının cesetleri bulunmaktadır.

General Rafael Videla’den gazeteci Guido Braslavsky bu konuda şu bilgileri aktarmaktadır:

“Hayır, kurşuna dizemezdik. Bir sayı vermek gerekirse, mesela beş bin diyelim. Arjantin toplumu bu kurşuna dizmelerin masrafını karşılayamazdı: Dün Buenos Aires’te iki tane, bugün Cordoba’da altı tane, yarın Rosario’da dört tane ve bu şekilde beş bine kadar devam…Hayır, bu mümkün değildi. Onlardan geriye kalanın yerini göstermek mi? Ama ne gösterebiliriz ki? Denizi, La Plata ve Riachuelo nehirlerini mi? Bir ara bunların listesinin tutulması düşünüldü. Ama sonra şöyle denildi: Onların öldüğü söylenirse, hemen akabinde yanıtlanamayacak sorular gelmeye başlar: Kim, ne zaman, nerede, nasıl öldüğü gibi…”[20]

Kirli savaş döneminde Arjantin’de tahmini olarak 30.000 kişi kaybolurken, 500-540 güvenlik gücü hayatını kaybetmiştir.[21]

Türkiye’de 12 Eylül 1980 yılında Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde askeri darbe yapıldı. Günde ortalama 15-20 kişinin öldüğü sokak olayları sona erdi ancak bu sefer de askeri  yönetim altında işkence, gözaltı,  idam ve fişlenmeler meydana gelmiştir.

Tablo : Darbe Döneminde Türkiye

Gözaltına alınanlar 650.000
Fişlenenler 1.683.000
Yargılananlar 230.000
İdam cezası verilen 517*
Vatandaşlıktan atılan 14.000
Kuşkulu ölüm 300
İşkneceyle ölüm 171
Cezaevinde vefat eden 299
İntihar 43
İşinden atılan kişi 30.000

Kaynak: İzzet Kaya, “12 Eylül 1980 darbesi: Utancın 37. Yılı”, Yeni Şafak, 12.09.2017, https://www.yenisafak.com/gundem/bugun-12-eylul-2793368, Erişim: 01.01.2018

* İdam cezası verilenlerden 50 kişiye ceza uygulanmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] World Bank, Population, https://data.worldbank.org/indicator/SP.POP.TOTL?end=2018&locations=AR-TR&start=2018&view=bar, Erişim: 01.04.2020.

[2] T.C.Dışişleri Bakanlığı, “Ülke Künyesi-Arjantin”,  http://www.mfa.gov.tr/arjantin-kunyesi.tr.mfa, Erişim: 16.08.2018.

[3] CİA, “The World Factbook”, https://www.cia.gov/library/publications/resources/the-world-factbook/geos/tu.html, Erişim: 06.10.2018.

[4] Worldmeters, https://www.worldometers.info/gdp/gdp-per-capita/, Erişim: 01.04.2020.

[5] World Bank, GDP, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?locations=AR-TR, Erişim: 01.04.2020.

[6] Resim kaynağı:  http://mediosdelmercosur.com/2019/02/25/natalicio-del-padre-de-la-patria-ejemplo-de-generosidad-y-patriotismo-destaco-passalacqua/

[7] Gökhan Erdem, “Latin Amerika’da Bağımsızlık Süreci”, Ozan Zengin (Ed.) Latin Amerika Çalıştayı Bildiriler Kitabı, Ankara: Lamer Yayınları, 2013,  s.63.

[8] Bu durumun iki istisnası bulunmaktaydı; Batı bölgesinde Brezilya, Portekiz sömürgesine dahil olurken doğu tarafında Filipinler, İspanya sömürgesine verilmiştir.

[9] Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, s. 31-32.

[10] Fahir Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, 6.Basım, İstanbul: Alkım Yayınları, 2010, s. 975-976.

[11] John Charles Chasteen, Latin Amerika Tarihi, Ekin Duru (çev.), 1.Basım, İstanbul: Say Yayınları, 2012, s.82.

[12]Armaoğlu, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi, s.976-977.

[13] Conde, s. 334-336.

[14] Cingöz, s.57-61.

[15] Madonna “Don’t cry for me Argentina” adlı ünlü eserini Eva Peron’a atfetmiştir. “Eva Peron, 33 yaşında öldüğünde sadece ülkesi Arjantin’de değil, neredeyse dünyanın tüm yoksulları gözyaşı dökmüşlerdi. Ülkesinin yoksul bölgelerine adını taşıyan vakıf aracılığıyla sayısız okul, kreş, aşevi, hastane kazandırmıştı. Ölümünden sonra kimilerinin gözünde “azize” sayılmasının nedeni bunlardır Mustafa Kemal Erdemol, “68 Belası”, Sol Haber, 17.12.2010, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/mustafa-kemal-erdemol/68-belasi-36995, Erişim: 31.12.2017

[16] Bülent Akkuş, Nicolai Elena Mirela, “Bitmeyen Tango: Otoritarizm ve Demokratikleşme Sarkacında Bir Ülke Olarak Arjantin”, s.64, https://www.academia.edu/26416400/Bitmeyen_Tango_Otoritarizm_ve_Demokratikle%C5%9Fme_Sarkac%C4%B1nda_Bir_%C3%9Clke_Olarak_Arjantin, Erişim: 31.12.2018.

[17] Kutlu, Latin Amerika Semineri: Arjantin, s.16-21.

[18] Ali Necati Doğan, “40.Yılında tüm ayrıntıları ile 12 Mart muhtırası-3”, Milliyet Blog,  12.03.2011, http://blog.milliyet.com.tr/yazi-dizisi–40–yilinda-tum-ayrintilari-ile-12-mart-muhtirasi-3/Blog/?BlogNo=294982,  Erişim: 18.08.2018.

[19] Galeano, Aynalar, s.254-255.

[20] Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı, Süleyman Doğru (Çev.), 3.Baskı, İstanbul: Sel Yayınları, 2012, s.100.

[21] Desaparecidos,  “Militares Muertos Durante la Guerra Sucia”, http://www.desaparecidos.org/arg/doc/cifras/mili.html, Erişim: 01.01.2018.

Fotoğraf:

Museum Syndicate,     vhttp://www.museumsyndicate.com/item.php?item=53828, Erişim: 27.10.2018.

Türkiye Gazetesi, “Türk milleti darağacındaki Menderes’i unutmadı”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/fotogaleri/turk-milleti-daragacindaki-menderes-i-unutmadi-10851.aspx, Erişim: 27.10.2018.

[/vc_toggle]

Çin’in COVID–19 İstatistiklerine Güvenilebilir Mi?

GSYİH rakamlarından korona virüs sayılarına kadar, Çin hükümeti açıkladığı verileri siyasi kazanç için manipüle etme konusunda uzun bir geçmişi sahiptir.

Dünyadaki ülkelerde COVID–19 vakalarının sayısı arttıkça, Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan bilgilere göre Çin, yüzlerce hastanın günlük olarak “tedavi edildiğini” ve hastanelerden taburcu edildiğini aynı zamanda vakalarda da azalma olduğunu bildirmeye devam etmektedir. Virüsün ikinci dalgasının potansiyelini tartışan önde gelen Çinli epidemiyolog Zhong Nanshan, “Çin’in icat ettiği müdahale mekanizmasının” başarısını vurgulamaktadır. Zhong’a göre, temel noktalar “dört erkenden“ oluşmaktadır:

“erken önlem, erken bulma, erken teşhis ve erken karantina”.

Yeni vaka sayısının 6 Mart’ta 100’ün altına düştüğü ve sürekli olarak azaldığı bildirilmiştir. Ayrıca Çin, ülkedeki tüm yeni vakaların yurt dışı kaynaklı olduğunu söyleyerek, birkaç gün içerisinde ülkenin sıfır yeni yerel vaka gördüğünü belirten veriler aktarmıştır. Çin’in toplam aktif vakası 17 Şubat’tan 22 Mart’a kadar yaklaşık yüzde 91 oranında düşmüştür. İstatistikler Çin’in COVID-19’u yenmek için çok şey yaptığını gösterirken, veriler Çin Komünist Partisi yetkilileri tarafından hazırlanmıştır. Bu rakamlar güvenilir mi? Değilse, Çin COVID–19 hakkında aslında hangi durumda?

Çin’deki toplam koronavirüs vaka grafiği – Kaynak: worldometers

Çin’in, Çin vatandaşları ve dünyadaki gözlemciler için etkileyici büyümeyi gösteren, GSYİH verilerinin şişirilme eğilimi göz önüne alındığında, aynı manipülasyonun COVID–19 istatistikleri için de geçerli olabileceği düşünülmektedir. Hong Kong Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi’ndeki ekonomistler, Çin’in ekonomik büyümesini bağımsız olarak hesaplamış ve Pekin’in sayılarının yaklaşık yüzde 1,7 oranında şişirildiğini ve yüzde 10’dan fazlasının ülkenin toplam ekonomik büyüklüğüne eklendiğini göstermişlerdir.[1] Buna ek olarak, Çin hükümeti tarafından paylaşılan ve sunulan veriler eksik metodolojiler, veri kesintileri ve sayısal özellikler ile doludur. Bu, otokratik ve diktatörlüklerden elde edilen istatistiksel verilerin genellikle güvenilmez olduğu fikrini doğrulamaktadır. Çin, bu genel akıl yürütme çizgisine bir istisna değildir.

Çin’de ekonomi, ordu, işgücü, “kalkınma yardımı”, konut vb. olumlu özellikler genellikle olumlu haberleri ödüllendiren bir yönetim sistemi tarafından dahili olarak ödüllendirilmektedir. Aynı zamanda, disiplin korkusu, yönetişim sisteminin dibindeki – yerel liderlerin – olumsuz gelişmelerden ve haberlerden kaçınmaya çalıştığı bir döngü yaratmaktadır. Yerel liderlerin, bilgilerin çoğunu azaltmaya ve sınırlamaya ve yeni virüsün varlığını inkar etmeye çalıştığı ilk salgın sırasında durum böyleydi.

Çin’in salgınlar için erken tespit ve uyarı sistemi temelde bir başarısızlık olduğunu kanıtlamıştır. Bu, ülkenin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (Çin CDC) sisteminin, dünyanın en iyilerinden biri olarak lanse edilmesine rağmen, uzun yıllar boyunca ve “Asya Grip” gibi[2]  (1957’de Çin’de doğmuş ve 1958’e kadar sürmüştür), 1996’da H5N1, 2002’de SARS, 2009’da H1N1 ve 2012’de H7N9 gibi seminal davalarda başarısızlığına ek olabilmektedir. Sadece bir yıl önce, Çin CDC genel müdürü Gao Fu, “SARS olayının tekrarlanmayacağından çok eminiz. Bu, ülkemizin iyi yapılandırılmış bulaşıcı hastalık gözetim ağından kaynaklanmaktadır; virüsü göründüğünde engelleyebiliriz.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur.

Çin hükümeti, sistemin çalıştığını ve COVID-19 için etkili olduğunu iddia etmiştir. Onların bakış açısından, atipik pnömoni vakaları erken teşhis edilmiş ve Wuhan ve Hubei CDC’leri Aralık ayında ulusal CDC’deki üstlerine bilgileri derleyip vermişlerdir. Böylece, Çin liderliği Hubei’de ortaya çıkan olayların tamamen farkındaydılar. Ulusal makamların kritik verileri Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) iletmesini sağlayan Zhang Jixian, yeni virüs vakalarını bildirmedeki rolü nedeniyle Çin tarafından övülmüş ve ödüllendirilmiştir.[3] Ancak ölçeğin diğer ucunda, COVID-19 bilgi uçuran Li Wenliang “sahte söylentiler” in yayılmasındaki rolü nedeniyle çeşitli otoriteler tarafından kınandıktan sonra küresel ilgi görmüştür.[4]

Li Wenliang

Kolluk kuvvetleri tarafından eylemlerine devam etmeyeceğine dair bir belge imzalamaya zorlanan Li, insanları uyardığı hastalık nedeniyle ölmüştür. Li tek değildi; Wuhan’daki diğer birçok doktor ve tıp uzmanı, politik olarak onaylanmadan önce yeni koronavirüs hakkında bilgi yaymadaki rollerinden dolayı kınanmıştır. Çinli yetkililer başlangıçta COVID-19 vaka kümeleri fikrini reddetmiş ve bunun yerine çeşitli enfeksiyonların varlığını kabul etmeyi seçmiştir. Merkezi makamlar, Wuhan Belediye Başkanı Zhou Xian Wang’ın virüsün yayılmasını örtbas etme suçunun bir kısmını üstlenmiş ve Pekin’in herhangi bir yayılmadan önce verileri onaylaması ihtiyacını belirtmiştir.

Çinli yetkililerin ülke sınırları içinde ne olduğuna dair haberlere ilk tepkisi Çin’in ekonomik performansını ciddi bir şekilde etkileyecek, belki de Xi Jinping’in liderliğini doğrudan tehlikeye sokacak bir endişenin göstergesidir. Xi koruma sağlayan bir konumdadır fakat aynı zamanda çapraz ateş altındadır. Halk Cumhuriyeti’nin en üst lideri olan Xi nihayetinde bu nitelikteki olaylardan ve bunların devlet üzerindeki etkilerinden sorumlu olsa da, bu konudaki savunmasızlığı dönem sınırının kaldırılmasıyla yumuşatılmıştır.

 

 

Eşzamanlı olarak Xi, Wuhan belediye başkanı, Hubei Eyaleti Vali ve Parti Başkan Yardımcısı Sekreteri Wang Xiaodong ve Çin CDC’si baş epidemiyoloğu Wu Zunyou da dahil olmak üzere ÇKP’nin düşük rütbeli üyelerini her zaman suçlayabilecektir. Yeni virüs ve onun potensiyel sonuçlarını küçümseme çabası Çin’in diğer bölgelerine virüsün yayılması ihtimali ve halk sağlığını tehlikeye atma konusundaki korku, kaygı ve endişe ile çarpışmıştır. Başka bir yeni hastalığın ihmali Xi yönetimindeki Çin’in büyüme sürekliliğini sağlama ve büyük güç statüsüne yükselme çabalarını ciddi bir şekilde tehlikeye atmaktadır. Çin’in kalkınması, istikrarı ve jeopolitik çıkarları hedef arayışlarıyla önceki kazanımlarını sürdürme ihtiyacını artırmak için bir araya getirilmiştir. Ekonomik büyüme, Çin’in ülke olarak askeri ve siyasi açıdan temel taşı olduğundan, veri tahrifatı ve istatistiksel sahtecilik, ülke içindeki tüm yönetişim düzeylerinin sabit özellikleri olarak kalacak gibi gözükmektedir.

SARS enfeksiyonları başlangıçta tespit edildiğinde, Jiang Zemin yönetimindeki Çin, salgının ciddiyetini Çin’in önde gelen doktorlarından biri tarafından ortaya çıkarılana kadar gizlemeye çalışmıştır. Benzer bir model COVID–19 ile gözler önüne serilmiştir.7 Ocak’ta, Xi’nin iki haftadan sonra takip etmediği ilk kamu açıklamasında, henüz isimsiz hastalığın ortaya çıkmasına cevap vermiş, 20 Ocak’ta salgını ciddiye alma ihtiyacının altını çizmiştir. Çin’in daha önce belirtilmiş resimler, videolar ve sızdırılmış belgelere dayanan COVID–19 enfeksiyon sayıları muhtemelen çok daha farklı bir resim göstermektedir. Örneğin, Çin’de cep telefonu kullanımındaki önemli düşüş, COVID–19 enfeksiyonu olanların, ölümlerin ve virüsü kapmış olanların sayısının olası farkını resmi Çin istatistiklerinden ayırmaktadır.  Özellikle karantina ve kilit altında olan bir vatandaş tarafından cep telefonu ve sabit hat kullanımında bir artış görülmesi beklenmekte ama bunun aksi bir durum beklenmemektedir. Oysa Çin’de cep telefonu kullanımı 21 milyon ve sabit hat kullanımı ise 840.000 azalmıştır. Bu arada, İtalya’daki ölüm oranı (yaklaşık yüzde 9), Çin’deki sayıların (asemptomatik\belirti göstermeyen vakalar haricinde) ciddi şekilde yanlış temsil edildiğini göstermektedir.

Koronavirüs haritası – 15 Nisan 2020 – Kaynak: JHU

İtalya ve diğer ülkelerdeki durum, öne çıkan başka bir ilgi noktasını ortaya çıkarmaktadır: virüs “sıcak noktalar”. Çin’deki salgın ve epidemik Wuhan’da kaydedilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, şimdiye kadar sözde sıcak noktalar arasında New York, Kaliforniya ve Washington bulunmaktadır. İtalya’da sıcak noktalar şu ana kadar Lombardiya ve Veneto’dur. Bunu bölgesel seviyeye aktaran Avrupa Birliği (AB), Çin’in toplam alanının yaklaşık yarısı, çoklu konsantrasyon noktaları göstermektedir. Virüsün Çin’de yayılmasının tuhaflığına rağmen, o ülkedeki rejim çabaları, kısmen bir diktatörlüğün çok fazla kısıtlama olmaksızın önlemleri uygulama yeteneği nedeniyle, onu içermek için kesinlikle çok şey yapmıştır. Çin, sürekli “savaş temeli” yönetimi sayesinde, COVID-19’in kayda değer bir şekilde bastırılmasını sağlamıştır. Bunu demokratik yönetim temeline sahip olan Avrupalı ülkelerin yapamaması nedeniyle Avrupa ve Amerika kıtasında yayılma oranı hızla artmıştır.

Çin içinde, yurt dışı kaynaklı veya yerel vakalarla bağlantılı olarak olası yeni bir salgının eksik bildirilmesi, hatta göz ardı edilmesi için güdülerin gelişmesi riski mevcuttur.[5] Yerel ve bölgesel liderler, ilk salgında olduğu gibi, yeni ve ortaya çıkan vakaları gizlemeye çalışabilirler. Buna karşın, hükümetin propaganda aygıtlarının Çin’in virüse karşı savaşı kazandığını ve ekonomi motorunu yeniden başlatma zamanının geldiğini sonuçlandırdığı görülmektedir. Böyle bir senaryoda, yerel veya bölgesel bir liderin olası yeni vakaları bildirmek için isteğinin olup olmadığı şüphelidir.

Son olarak, Çin küresel bir iyi niyet ve halkla ilişkiler turuna başlamış ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaya çalışırken, yeni virüs vakaları hükümet propagandasına kötü bir etiket olacak ve Çin, ileri teknoloji sağlık yaklaşımı ve yönetişim sisteminin virüsle mücadele için uygun olduğu mesajını aktif olarak taşıyacaktır.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Yazı hakkında detaylı bilgi için bkz. https://www.brookings.edu/bpea-articles/a-forensic-examination-of-chinas-national-accounts/ ( Erişim Tarihi: 03.04.20 Çeviriler bana aittir. )

[2]Asya gribi hakkında detaylı bilgi için bkz.  https://www.globalsecurity.org/security/ops/hsc-scen-3_pandemic-1957.htm ( Erişim Tarihi: 03.04.20 Çeviriler bana aittir. )

[3] Konu hakkında detaylı bilgi için bkz. http://www.bjnews.com.cn/feature/2020/02/06/685481.html ( Erişim Tarihi: 03.04.20 Çeviriler bana aittir. )

[4] Detaylı bilgi için bkz. https://www.ijidonline.com/article/S1201-9712(20)30111-9/fulltext ( Erişim Tarihi: 03.04.20 Çeviriler bana aittir. )

[5] Risklerin artmasına yönelik kaygılar için bkz. http://china.caixin.com/2020-03-23/101532575.html?cxw=IOS&Sfrom=Wechat&originReferrer=iOSshare ( Erişim Tarihi: 03.04.20 Çeviriler bana aittir. )

[/vc_toggle]

Türk Cumhuriyetleri ve Turan İhtimali

Bugünlerde sosyal medyada “Var bir hayalimiz” diye bir kalıp var. Aslında bu bizim için hayalden öte bir amaç niteliğinde. Turan… Yüzyıllardır kurmak istediğimiz ama bu yönde hiçbir çaba gösterilmeyen bir amaç. Turan illeri birbirinden türlü oyunlarla koparıldıktan sonra bu iller bir daha birleşemedi. Çoğu Rus egemenliği altına girdi, bazıları da Çin’in içinde kaldılar. Turan hedefi günümüzde de devam etmekte. Bu yazımda bağımsız 7 Türk devletinin genel durumları ile Turan kurulma ihtimalini anlatmaya çalışacağım.

Türkiye

Türkiye, Turan illerinin lideri konumundadır. Teknik özelliklerinden bahsetmeyeceğim fakat herkes bilir ve kabul eder ki Türkiye, bu ülkeleri toplayacak ve birleştirecek yegâne güçtür. Türk devletleri arasında siyasi açıdan en güçlüsü Türkiye’dir. İşte tüm bu sebeplerden ötürü eğer ileride bir Turan devleti kurulursa bu, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinden başlar ve başkenti Ankara olur.

Azerbaycan

86.600 KM2 yüzölçümüne sahip Azerbaycan’ın, Türkiye ile olan sınırı 17 KM’dir. Kafkasya bölgesinde bulunan ülke, SSCB’nin dağılmasından sonra 18 Ekim 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. 66 vilayet ve bir özerk cumhuriyetten (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti) oluşur. Başlıca ihracat kaynakları petrol ve doğalgazdır. Nüfusunun %96’sı Müslüman, %4’ü ise Zerdüşt, Yahudi ve Hristiyan’dır.

Rus etkisinin en az görüldüğü Türk devletlerindendir. En yakın ilişkileri bulunan ülke Türkiye’dir. “İki devlet tek millet” mottosu ile ilişkiler yürütülmekte. Fakat dünyadaki dengeler ve çevresel komşu faktörleri göz önünde bulundurulunca resmî olarak birleşme imkânsız gibi duruyor.

Özbekistan

31.576.400 kişilik nüfusuyla Türkiye’den sonra en kalabalık Türk devletidir. Özbekistan’ın komşularının hepsi güneyde Afganistan hariç Türk devletidir. SSCB’nin yıkılışından sonra 1 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Yine Özbekistan da 12 il ve bir özerk cumhuriyetten (Karakalpakistan Cumhuriyeti) oluşur. Ülkede Özbekçenin yanı sıra SSCB hakimiyetinin neticesi olarak Rusça da yaygın olarak kullanılmakta. En hızlı büyüyen Türk devletidir. Gelecek 10 yılda en hızlı büyüyecek devletler arasında yer alıyor.

Rus etkisinin yer yer görüldüğü ülkelerdendir. Türkiye ile de bazı konularda işbirliği vardır. Turan kapsamında fizikî olarak birleşme yine bu ülke ile günümüz dünya şartlarında olanaksız gözüküyor.

Kazakistan

Yüz ölçümü bakımından Türk devletleri arasında en geniş topraklara sahiptir. Bunun yanında doğal kaynaklar açısından da en zengin Türk devletidir. Rusya ile kara sınırı bulunan iki devletten biridir. Aral Gölü ve Hazar Denizi’ne de sınırı vardır. 16 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, 14 eyalet ve 3 şehirden oluşur. Petrol, altın, uranyum, kurşun ve demir ana ihracat ürünleridir. %24 ile Ruslar, Kazaklardan sonra en kalabalık nüfusu oluşturur. Resmî dili Kazakça ve Rusça’dır.

Rus etkisinin görüldüğü ülkelerdendir. Gerek nüfus gerekse dil bakımından bu görülmektedir. SSCB yıkılsa da yıllarca etkisi altında yaşamak kısmî asimileye yol açabiliyor. Kazakistan yeni dönemde ABD’nin de “göz bebeği” haline gelmiş durumda.

Kırgızistan

Çin ile kara sınırı bulunan tek Türk devletidir. KKTC ve Azerbaycan’dan sonra 200.000 KM2 ile en küçük yüzölçümüne sahip ülkedir. 31 Ağustos 1991’de SSCB’nin yıkılmasının ardından o da bağımsızlığını ilan etmiştir. Başkent Bişkek ile birlikte 8 ilden oluşur. Manas Destanı bir Kırgız edebiyat ürünüdür. Nüfusun %73’ü Kırgızlar, %15’i Özbekler, %6’sı Ruslar ve kalan kısmı da diğer etnik kökenlerden oluşur.

2010’a kadar ekonomik anlamda hızla bir yükseliş gösteren hatta Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul edilen ilk Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi olan Kırgızistan, 2010’da Devlet Başkanı Bakiyev’in devrilmesiyle hızlı bir yoksulluk sürecine girdi. Bunun en büyük sebebi etnik çatışmalar oldu. Kırgız-Özbek çatışması ülkeyi büyük oranda buhrana soktu. Büyüyen bir Türk devleti Rusya’nın işine gelmez…

Türkmenistan

Kazakistan ve Türkiye’den sonra 491.200 KM2 ile yüz ölçümü bakımından üçüncü ülkedir. SSCB yıkıldıktan sonra 27 Ekim 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Türkmenistan, idari olarak 5 il ve başkent Aşkabat’tan oluşur. Dünya’nın 4. en büyük doğalgaz üreticisidir. Nüfusun %86’sını Türkmenler, %6’sını Özbekler ve %5’i de Ruslardan oluşmakta.

Rusya, Çin ve İran ile doğalgaz konusunda işbirlikleri var. Özbekistan ve Kazakistan ile Hazar Denizi ve su yataklarının kullanımı konusunda anlaşmazlıklar yaşanıyor. Orta Asya’nın en fakir ülkelerinden Türkmenistan, doğalgaz ihracatı konusunda Rusya ile işbirliği yaptığından dolayı ekonomisi kötü durumda. Tabii bunda önceki kurucu başkanın keyfi politikaları da dahil.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)

KKTC, bir ada ülkesidir. 3.355 KM2 yüzölçümü ile bu açıdan en küçük Türk devletidir. 1974’ki Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu daha sonra 15 Kasım 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Eğitim ve tarım ülkenin ana gelir kaynağıdır. Nüfusun %99’u Müslümandır.

Türkiye, garantör devlettir. Birçok yardımı olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Devlet işleri Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan ziyade Başbakan Ersin Tatar ile yürütülmekte. Bunun en büyük sebebi Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Doğu Akdeniz’deki tavrı ile alakalıdır. Doğu Akdeniz’de Türkiye olarak kendimiz ve KKTC’nin haklarını savunmak üzere bulunurken Akıncı’nın bunun tersi yönündeki açıklamaları büyük tepkilere yol açtı.

Turan İdeali

Bizim gönlümüzdeki Turan; fizikî olarak birleşen, tek devlet haline gelen bir yapıdır. Günümüz dünyasında, devletler arası denge politikaları ve çıkarların olduğu hatta Türk devletleri arasında bile anlaşmazlıkların yaşandığı bir dönemde gönlümüzdeki Turan’ın gerçekleşmesi imkânsız diyebiliriz.

Yukarıda anlattığım gibi olmasa da 2009’da Türk Keneşi isimli Türk Konseyi kuruldu. Bu konsey bizi tabii ki memnun etti. Bu konseye KKTC ve Türkmenistan katılmamıştır. Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkiye kurucu üye, Özbekistan ise gözlemci üyedir. Türk devletleri arasındaki dayanışma ve işbirliğinin sağlanması açısından mutlu edici bir gelişme olup aktifliği düşündürmektedir.

Ez cümle; yine de gerçek anlamda Turan’ın kurulamayacağı şu zamanda bu konseyin düşünülmesi ve kurulması mutlu edici. Fizikî yapısı olmasa da Turan mantığı işletilirse dünya rahat nefes almaya işte o zaman başlar.

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.turktoyu.com/bagimsiz-turk-devletleri

https://www.aa.com.tr/tr/ulke-profilleri/ozbekistan/902420

http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-kirgizistan

http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-turkmenistan

https://www.turkkon.org/tr/turk-konseyi-hakkinda

[/vc_toggle]

Ceza İnfaz Düzenlemesinde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)

Tüm dünyada etkili olan koronavirüs, hayatın bir çok alanını etkilediği gibi hukuk dünyasını da etkilemiştir. Salgının durdurulması için tüm kurumlar bir çok tedbir alırken, ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların da bir kısmının tahliyesi gündemdeydi. Bu kapsamda TBMM gündemine medyadaki adıyla “İnfaz Yasası Düzenlemesi” teklifi getirildi. Mecliste hararetli tartışmalara sebep olan yasa değişikliği büyük ölçüde Adalet Komisyonuna sunulan ilk haliyle kabul edildi. Bu değişikliklerden Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) da hukuki açıdan etkilendi.

Burada hiçbir zaman iç politik meselelere girmediğimiz gibi bu konuyu da sadece Milli İstihbarat Teşkilatı’na yansıyan yönüyle ele almak istedim. Gündeme gelmese de kabul edilen yasanın içinde Milli İstihbarat Teşkilatını doğrudan ilgilendiren maddeler bulunuyor.

Konuyu incelerken yeni yasa teklifinin Adalet Komisyonu raporunu, Meclis görüşme tutanaklarını ve 2014 yılında Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı kanununda yapılan bir takım değişiklikleri inceleyeceğim. İyi okumalar dilerim.

Milli İstihbarat Teşkilatı ve Ceza İnfaz Yasası İlişkisi

TBMM’de kabul edilen ceza infaz yasası değişikliği paketinde Milli İstihbarat Teşkilatı’nı ilgilendiren iki madde bulunuyor. Aslında bir madde doğrudan MİT ile alakalı iken, bir diğer madde tartışma konusu. Doğrudan MİT’i ilgilendirmese de bazı kesimler tarafından “Bu madde MİT’e yeni yetki vermek için pakete dahil edilen bir maddedir” iddiasında bulundu. Peki Milli İstihbarat Teşkilatı’nı ilgilendiren bu maddeler nedir?

Bu iki maddeden ilki Adalet Komisyonu tarafından kabul edilen haliyle TBMM gündemine geldi. İkincisi ise Meclis’te yasa değişikliği görüşmeleri sırasında bir “önerge” ile sonradan gündeme geldi.

Tartışmalı Olan İlk Madde

Tartışmalı olan ve 207 sıra sayısıyla TBMM Adalet Komisyonu’nun önüne helen ilk madde, ceza infaz yasası değişikliği teklifinin 37. maddesi. Bu madde ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 92/2. maddesinde değişiklik ön görülüyordu. Bir çok kişinin bilmediği, belki de bilip de unuttuğu bu madde ise geçmiş dönemde ülke gündemini hayli meşgul eden hukuki bir meseleyle doğrudan bağlantılı.

Söz konusu 92/2. madde, şuan mülga olan (yani yürürlükten kaldırılan) ve geçmişte “Özel Yetkili Mahkemeler” olarak bilinen Ağır Ceza Mahkemelerinin dayanaklarından birini oluşturan “meşhur” Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 250. maddesine atıf yapıyordu.

Bir çok kişinin hatırlayacağını tahmin ettiğim CMK.m.250’ye yapılan atıfa göre cezaevinde olan hükümlü veya tutuklular, alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılması bakımından zorunlu görülen hâllerde rızaları alınmak koşuluyla, İLGİLİ MAKAMIN ve C. Başsavcılığının talebi üzerine hâkim kararı ile GEÇİCİ SÜRELERLE cezaevinden alınabiliyordu.

Türkçesi ise şu; ilgili bir kurumun CMK.m.250’ye ilişkin bir konuda alınan bilgilerin doğruluğunun araştırılmasına ihtiyacı varsa Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hk. Kanun’un 92/2. maddesine göre hükümlü ya da tutuklu cezaevinden alınıp bilgisine başvurulabilirdi.

Milli İstihbarat Teşkilatı MİT Casusluk

CMK.m.250’ye Olan Atıf Kaldırıldı

Peki, bu yasa değişikliğinin Milli İstihbarat Teşkilatı ile ne alakası var? Söz konusu 92/2. maddede atıf yapılan CMK.m.250 mülga olduğu, yani yürürlükten kaldırıldığı için bu hüküm işlevsel değildi. Yani yukarıda izah etmeye çalıştığım usül ölü bir usüldü. Bu usulü tekrar işlevsel hale getirmek için teklifin 37.maddesi ile CMK.m.250’ye olan atıf kaldırıldı ve yerine “Terör ve Örgüt Faaliyeti Çerçevesinde İşlenen” suçlar ifadesi eklendi.

Yani artık “Terör ve örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen” suçlarla ilgili olarak İLGİLİ MAKAM’ın talebi ve “SULH CEZA HÂKİMİNİN” kararıyla hükümlü ya da tutuklu kişi, cezaevinden GEÇİCİ SÜRELERLE alınıp BİLGİSİNE BAŞVURULABİLECEK. Kısacası yapılna son değişiklik ile 2012 yılından beri ölü olan 92/2. maddeye hayat öpücüğü verildi.

Şimdi gelelim Milli İstihbarat Teşkilatı’nı ilgilendirdiği iddia edilen ve bazı kesimlerce eleştirilen meseleye… Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 92/2. maddesinde yapılan bu değişiklik, İLGİLİ MAKAM ifadesi sebebiyle “MİT’e cezaevinden adam alma ve sorgulama yetkisi veriliyor” şeklinde yorumlandı. Bu durumun bazı internet sitelerinde haber olması ve çokça eleştirilmesi de bu yazıyı yazmama sebep oldu. Olayın iç yüzünü anlayabilmek için 207 sıra sayılı TBMM Adalet Komisyonu raporunu ayrıntılı olarak incelememiz gerekiyor.

Adalet Komisyonu Raporundaki Muhalefet Şerhleri

TBMM Adalet Komisyonu görüşmelerinde bu maddeye CHP ve HDP tarafından muhalefet şerhi konuldu. Bizzat incelemek isteyenler için rapora ulaşabileceğiniz linki de buraya bırakıyorum. Raporda bu değişiklik için HDP tarafından koyulan muhalefet şerhinde “İtirafçılık, gizli tanıklık vs. uygulamaların yaygınlaştırılması açısından kullanım şekilleri düşünüldüğünde kabulü mümkün değildir.” ifadeleri yer aldı.

CHP ise bir başka açıdan maddeyi eleştirdi ve şöyle bir muhalefet şerhi düştü maddeye; “Atama usulüyle görev yapan, yargısal değil idari nitelikte karar veren sulh ceza hâkimlerinin görev ve yetkilerini arttırmak hukuksal açıdan telafisi mümkün olmayan sonuçların doğması anlamına gelecektir.”

Yani muhalefetin bir kanadı itirafçılık ve gizli tanıklık uygulamalarının yaygınlaşmasından çekinirken, diğer bir kanadı ise karar mercii olan sulh ceza hakimlerinin yetkileri üzerinden eleştiri getirdi. Ben her zaman olduğu gibi bu konu hakkında ayrıntılı olarak görüş beyan etmeyip, olan biteni sizlere aktarmakla yetineceğim. Aktarması benden, analizi sizden…

Milli İstihbarat Teşkilatı MİT Ajan Casus

Milli İstihbarat Teşkilatı Cezaevinde Olanlarla Görüşebilir Mi?

Cevabı hemen vereyim, evet görüşebilir. Ancak MİT mensuplarının cezaevinde bulunan hükümlü ve tutuklularla görüşebilme ve irtibat kurabilme yetkisi yukarıda iddia edildiği gibi yeni bir yetki değil. 2014 yılında 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı kanununda çok önemli değişiklikler yapıldı.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yetkileri 2937 sayılı kanun 6. maddesinde düzenlenmiştir. 2014 yılında yapılan değişikliklerden biri de MİT’in görev ve yetkilerine ilişkindi. Bu değişiklik ile MİT kanunun 6. maddesine şu ifade eklenerek MİT’e yeni bir yetki verilmişti;

  • j) MİT mensupları görevlerini yerine getirirken ceza ve infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülerle önceden bilgi vermek suretiyle görüşebilir, görüşmeler yaptırabilir, görevinin gereği terör örgütleri dâhil olmak üzere millî güvenliği tehdit eden bütün yapılarla irtibat kurabilir.

Yeni kanunla MİT’e örtülü olarak verildiği iddia edilen yetki, uygulama değil de kapsam açısından incelendiğinde MİT’in hükümlü ve tutuklularla görüşme yetkisi zaten kendi kanununda mevcut olduğu için HDP’nin muhalefet şerhinde yer alan çekincesi anlamını yitiriyor. Kaldı ki söz konusu değişiklik ile MİT’e açıkça verilen bir yetki yok. “MİT’e örtülü olarak yeni yetki verildi” iddiası tamamen bir yorumdan ibarettir.

MİT’i İlgilendirdiği İddia Edilen İlk Maddenin Özeti

Yukarıda izah ettiğim hususları özetleyecek olursak şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza;

  • İDDİA: Kanun değişikliğindeki “İlgili Makam” ifadesinin kapsamı sebebiyle Milli İstihbarat Teşkilatı’na hükümlü ve tutukluları cezaevinden alıp sorgulama yetkisi veriliyor. Bu da MİT’e örtülü olarak yetki vermektedir.
  • İTİRAZ: İtirafçılık, gizli tanıklık vs. uygulamaların yaygınlaştırılması açısından kullanım şekilleri düşünüldüğünde kabulü mümkün değildir (HDP) ve atama usulüyle görev yapan, yargısal değil idari nitelikte karar veren sulh ceza hâkimlerinin görev ve yetkilerini arttırmak hukuksal açıdan telafisi mümkün olmayan sonuçların doğması anlamına gelecektir. (CHP)

MİT Milli İstihbarat Teşkilatı Mit operasyonları

Milli İstihbarat Teşkilatı ‘nı Doğrudan İlgilendiren İkinci Madde

Başta dediğim gibi, yeni ceza infaz yasası değişikliği paketinde Milli İstihbarat Teşkilatını ilgilendiren iki madde bulunuyor. İlki yukarıda izah etmeye çalıştığım ve bir iddiadan ibaret olan maddedir. İkinci madde ise doğrudan Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı kanunu’na atıf yapmaktadır.

Bu madde, TBMM Adalet Komisyonunda görüşülen değişiklik teklifi metninin ilk halinde yer almıyordu. Değişiklik teklifi Meclis gündemine geldiğinde görüşmeler sırasında Meclis Başkanlığına bir önerge sunuldu.

Bilindiği üzere bu yasa değişikliği, amiyane tabirle infaz kanununda değişiklikler yaparak cezaevinde bulunan ve kapsama dahil olan kişilerin dışarı çıkmasını sağlamak amacıyla getirildi. Ancak bu bir af kanunu değil bir “infaz indirimi” kanunuydu. Yani sadece cezaevinde yatacak olan kişilerin yatacakları sürenin indirilmesini düzenliyordu.

Ancak bazı suçlar bakımından infaz indirimi yapılmayacaktı. İnfaz indirimi yapılmayacak suçlar ise TBMM’ye sunulan değişiklik teklifinin 48. maddesinde yer alıyordu. 48. maddenin ilk halinde MİT’i ilgilendiren bir husus yoktu. MİT bu meseleye sonradan şu şekilde dahil oldu.

MİT personeli MİT mensubu

MİT Kanununda Yer Alan Suçlar Kapsam Dışında Bırakıldı

TBMM’nin 83. birleşiminin 10. oturumunda Meclis Başkanlığına bir önerge sunuldu. Sunulan önerge, infaz indirimi kapsamı dışında bırakılan suçlarla ilgiliydi. Önerge ile kanun teklifinin 48.maddesine “2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar” ibaresinin eklenmesi teklif edildi.

48. maddeye bu ibare eklenerek MİT kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olan kişilerin infaz indiriminden yararlanmasının önüne geçildi. Yani MİT kanunu kapsamında hüküm giyenler cezalarının 1/2‘sini değil, 2/3’ünü çektikten sonra koşullu salıverilmeden yararlanabilecekler.

Benim hem bir avukat hem de istihbarat alanında yüksek lisans biri olarak şahsi kanaatim, MİT kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olan kişilerin infaz indiriminden yararlanmasının önüne geçilmesinin doğru bir karar olduğu yönünde. Ve bu kanaatim kesinlikle siyasi bir düşünceden kaynaklanmamaktadır. Bu hususu açıklama ihtiyacı hissetmemin sebebi ise aşağıda izah ortaya koyacağım meclis görüşme tutanaklarındaki itirazlar.

Bir önerge ile kanun metnine eklenen bu değişiklik Meclis Genel Kurulunda eleştirilere sebep oldu. Bir kısım muhalefet vekilleri, MİT kanunu kapsamında giren suçlardan mahkum olan kişilerin infaz indiriminden yararlanmasının önüne geçen bu değişikliğin “belli kişilerin içeride kalmasını garantiye almak” amacı taşıdığını iddia ettiler. Dediğim gibi, ben siyasi tartışmalara girmeden sadece MİT’i ilgilendiren hususları incelemek adına bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

Sonuç

Tüm Türkiye’nin konuştuğu Ceza İnfaz Yasası değişikliğinin içerisinde Milli İstihbarat Teşkilatını da doğrudan ilgilendiren yahut dolaylı olarak ilgilendirdiği iddia edilen iki madde bulunuyor. Yukarıda iddiaları ve Komisyon Raporu, Meclis görüşme tutanakları gibi resmi kayıtları inceledim. Siyasi tartışmaları değil, toplumu ilgilendiren bir konuyu istihbarat sistemimize yansıyan yönüyle incelemeye çalıştığım bu yazımda her zaman olduğu gibi, aktarması benden analizi sizden…

Son söz olarak şunu söyleyebilirim ki, ülkemizde istihbarat sistemimizin hukuki altyapısı, özellikle 2014 kanun değişikliği ile birlikte güçlendirilmeye başlanmıştır. Genel anlamda ileride doğması muhtemel yeni ihtiyaçlar bakımından MİT’in ve Türkiye’de istihbarat faaliyetlerinin daha güçlü bir hukuki zemine oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki istihbarat, milli güç denkleminde “çarpan etkisi” yapan en hayati hususların başında gelmektedir.

İran İslam Cumhuriyeti’nde Azınlık Hakları

1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’nin ardından hazırlanan İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 1.bölümünün 13.maddesinde; Zerdüştler, Museviler ve Hristiyanlar (Asuriler, Keldaniler ve Ermeniler)[1] resmen tanınmış tek dinsel azınlık grupları olarak kabul edilmişlerdir.[2] Ancak resmen tanınan azınlıkların dışında azınlık kavramının sosyolojik tanımı[3] adı altında değerlendirilebilecek azınlık gruplarda bulunmaktadır.[4]

İran, azınlık haklarını uluslararası alanda korumak amacıyla 1966 tarihli Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ni 1975 yılında onaylamıştır.[5] İran bu sözleşmeyi onaylayarak MSHS’nin azınlıklarla ilgili olan 27.maddesinin[6] de yükümlülüğü altına girmiştir.

Bunun dışında İran Anayasası’nın 19.maddesinde, “Milletin bütün ferdleri hangi kavim ve kabilelerden olursa olsunlar, eşit haklardan yararlanırlar ve renk, ırk, dil ve benzeri etkenler ayrıcalık sebebi olamaz.” İbaresi yer almaktadır. Aynı şekilde Anayasa’nın 23.maddesine göre; “İnançların araştırılması yasaktır ve hiç kimse sırf bir inanca sahip olduğu için saldırı ve kınamaya hedef olamaz.” ibaresi yer almaktadır.

Tüm bunlara baktığımızda İran anayasa açısından da onayladığı uluslararası sözleşmeler açısından da gayrimüslimlere bir ayrıma gidilmeksizin pozitif ve negatif haklar tanımıştır. Ancak İran, dinsel azınlığı dışında kalan dilsel, etnik ve ulusal azınlıklara Anayasa’sında yer vermemekte ayrıca onların haklarını güvence altına almamaktadır.[7]

Yaklaşık 80 milyon nüfusa sahip İran’da 11 farklı etnik azınlık bulunmaktadır. Bunlar;

  • Farslılar %61
  • Azeriler %16
  • Kürtler %10
  • Lorlar %6
  • Beluçlar %2
  • Araplar %2
  • Türkmenler %2
  • Diğer %1( Mazenderanlı, Larlar, Lekler, Gilekler) [8] ‘dir.

Gayrimüslim Azınlıklar

İran’da bulunan dini azınlıklar her ne kadar İran anayasası tarafından güvence altına alınmış gibi gözükse de anayasada sağlanan hakları kanunlardaki bazı hükümlerden dolayı önemini yitirmektedir. Örneğin, İran Ceza Kanunu’nun 207. maddesine göre, eğer bir gayrimüslim bir Müslüman’ı öldürürse, bunu istemeden ve sadece kendini savunmak için yapmış bile olsa, “kısas” hükümlerince ölüm cezasına mahkûm edilmekte veya çok nadir olarak, ölen kişinin ailesine “kan parası” ödemekle yükümlü tutulmaktadır. Eğer bu olayın tam tersi gerçekleşmiş ve bir Müslüman bir gayrimüslimi öldürmüşse, bu durumda kısas hükümleri uygulanmamakta; suçun niteliği, failin amacı gibi hususlar göz önünde tutularak uygun bir cezanın suçluya verilmesi yine aynı Ceza Kanunu’nda öngörülmektedir.[9]

Kanun hükümleriyle ilgili yaşanan diğer bir sıkıntı da İran Ceza Kanunu’nda geçen “gayrimüslim” ile “inançsız” kavramlarının hukuksal bir tanımının yapılmamış olmasıdır. Gayrimüslim kavramının tanımı Ceza Kanunu’nda olmadığı gibi ayrıca, Anayasa da dâhil, İran’da yazılı hiçbir hukuk metninde bulunmamaktadır.[10]

İran Anayasası’na göre ülkede resmen tanınmış tek dini azınlık grubu olan gayrimüslimler içerisinde en fazla nüfusa sahip olan grup Ermenilerdir. Ermenilerin, İran’da toplam nüfusu 90,000 ile 100,000 arasında değişmektedir.[11]Ermeniler günümüzde özellikle Isfahan, Tahran ve Tebriz’de yoğunlaşmışlardır. İçki kullanmanın ve satmanın yasak olduğu İran’ın başkenti Tahran’da sadece kendilerinin girebildiği “Ararat” adlı büyük bir eğlence merkezine sahip olan Ermeniler, burada içki ve kılık kıyafet özgürlüğünden yararlanabilmektedirler. Ayrıca ülkenin bazı bölgelerinde de Ermeniler için üretim yapan, en büyüğü Urumiye’de, çeşitli içki fabrikaları bulunmaktadır. Ermenilerin İran Parlamentosunda Kuzey Ermenilerini ve Güney Ermenilerini temsil eden birer milletvekilleri bulunmaktadır. [12]

Farsça “Musevilerin Yurdu” anlamına gelen Isfahan’da yoğun olarak bulunan Museviler ayrıca Tahran, Hamedan ve Şiraz gibi İran’ın çeşitli şehirlerine yayılmışlardır. Bugünkü nüfusları 25.000-30.000 civarındadır. Bugün Parlamento’da bir milletvekilleri bulunmaktadır.[13]

CIA kaynaklarına göre İran etnik haritası (2008)

İran’daki en eski ve en küçük dinsel azınlık grubu olan Zerdüştlerin nüfusu 10.000 civarındadır. Yezd ve Isfahan kentlerinde yaşamaktadırlar. Zerdüştlerin de Parlamento’da bir milletvekilleri vardır.[14]

Diğer bir dinsel azınlık grup olan Asurîler ve Keldanilerin bugünkü toplam sayıları 16.000 ile 18.000 arasında değişmektedir. Bugün Parlamento’da bir milletvekilleri bulunmaktadır.[15]

 Anayasada Tanınmayan Etnik Azınlıklar

İran’da etnik grupları bir birinden ayıran en önemli kriter dildir. İkinci derecede din-inanç, hayat tarzı, ırksal yapı ve coğrafi bölge gelmektedir. Etnik gruplar genellikle ülkenin belirli bölgelerinde yoğunlaşmış halde yaşamaktadırlar.

İran Anayasası, etnik azınlıkların hakları konusunda sadece yüzeysel bir çerçeve çizerek, etnik hakları (dil, eğitim, kültürel haklar) hiç bir şekilde güvence altına almamaktadır.[16]

Sünni olmaları ile İran’ın Şia’lık (ve Fars kültürü) üzerine oturttuğu “İranlılık” kimliği dışında yer alan bu azınlıkların, ayrılıkçı eğilimler göstermelerinde etken olan diğer faktörler olarak şunları belirtebiliriz:

  1. Tarih boyunca sürekli olarak bağımsız bir devlet ideali çerçevesinde mücadeleler gerçekleştirmiş olmaları,
  2. Sınır ötesi güçlü bağlantılara ve ilişkilere sahip olmaları,
  3. Önemli oranda nüfusa ve geniş topraklara sahip olmaları,
  4. Farslaştırmaya yönelik İran’ın tarihsel politikasına direnmeleri ve bu direncin günümüzde de devam etmesi[17]

Bu etnik azınlıklardan ilki Türkmenlerdir. İran’ın kuzey doğusunda Gülistan kentinde, Türkmen Sahra olarak adlandırılan bölgede yaklaşık 2 milyon nüfusları vardır.[18]

Türkmenlerin yaşadıkları problemlere bakacak olursak bunlardan ilki, Türkmen köy ve şehirlerinin isimlerinin Farsça isimlerle değiştirilmesidir. İkincisi ise,  bazı Türkmen köylerinin isimlerinin İran’daki coğrafi haritalardan çıkartılması girişimleridir. Bu durumlar ülkedeki Türkmen azınlığı Fars kültürü altında asimile etmeye yönelik çalışmalardır.[19]

Türkmen Sahrası Bayrağı

İran’daki en büyük etnik azınlığı oluşturan Azeriler, 25-30 milyon arasında değişen nüfuslarıyla Farslardan sonra ülkenin en güçlü topluluğudur. İran’ın kuzeybatısında bulunan ve “Güney Azerbaycan” olarak adlandırılan bölgede yaşayan İran Azerilerinin, 1.300.000 nüfusla en fazla yoğunlaştıkları yer ise Tebriz’dir.[21]

 İran’da önemli görevlerde bulunan ve İranlılık kimliğinin oluşmasında önemli bir işlev üstlenen Azerilerin bugün için en temel sorunları, anadilde eğitim haklarının olmayışıdır. İran Anayasası’nın 15. maddesi yerel dillerin öğrenimine izin vermesine rağmen, devlet seçmeli ders olarak dahi Azerice eğitime izin vermemektedir. Bugün İran Azerileri dillerini günlük yaşamlarında kullanmak suretiyle yaşatabilmektedirler. İran Devleti’nin son 90 yıldır devam eden yerel dillere yönelik iç politikası İran Azerinin yerel dillerinde tahribata neden oluşmuştur.[22] Bu sorun dışında da ayrıca insan hakları ihlali, siyasi temsil sorunu gibi problemlerle karşı karşıya kalmaktadırlar.

İran’ın, Irak sınırına komşu bölgeleri Kürdistan, Hamedan, Kermanşah, İlam ve Lorestan bölgelerinde yaşayan Kürtlerin bugünkü sayıları yaklaşık 5 milyondur. Bu nüfusun %30’unu Şii, geri kalan %70’lik kısmını ise Sünni Kürtler oluşturmaktadır. Kendi dillerinde basın-yayın faaliyetinde bulunabilen Kürtler, 1996 yılından itibaren bulundukları bölgelerdeki üniversitelerde Kürtçe eğitim yapabilme hakkına sahip olmuşlardır. İran Kürtlerinin anadilde eğitim ve basın-yayın hakkı bakımından bugünkü durumları, İran Azerileriden bile daha ileridir.[23]

İran Arapları çoğunlukta Huzistan eyaletinde yaşamaktadır. Nüfusları yaklaşık 2 milyon civarındadır. İran’ın millî güvenliği ve sınır bölgelerinin istikrarını tehdit eden önemli faktörlerden biri, ülke genelinde yükselmekte olan etno-milliyetçi duygu, hareket ve örgütlü mücadelelerdir.[24] Ayrıca İran Araplarının nüfusunun az olmasına rağmen yaşadıkları coğrafyanın stratejik öneminin bulunması İran ve diğer devletler için bu bölgeyi daha önemli hale getirmektedir.[25]

Son olarak Beluçlara baktığımızda; İran’ın güney doğusunda Sistan ve Beluçistan eyaletinde varlığını sürdüren çoğunu Sünni mezhebi ve Hint-Avrupa dil ailesine mensup aşiretler oluşturan etnik unsurdur. Nüfusları yaklaşık 2 milyondur. İran’ın fakir ve suç oranı yüksek bölgesidir. Beluçlar Pakistan-Afganistan sınırında bulunan bölgede artan milliyetçilik söylemleri ile beraber “Allah’ın Askerleri” anlamına Jundullah’ı( Cundullah) kurmuşlardır.[26]

Sonuç Yerine,

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 İslam Devrimi’nin ardından çıkardığı anayasası ile azınlıkları dinsel olarak kabul etmiş ve anayasasında azınlıklara doğrudan ya da dolaylı olarak bazı pozitif ve negatif haklar tanımıştır. Aynı şekilde 1966 tarihli Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ni 1975 yılında onaylayarak azınlık haklarını tanıma ve koruma yükümlülüğü altına girmiştir. Ne var ki anayasada verilen haklar kanunlarla desteklenmemiş hatta kanunlarda tam tersi bir tutum izlenmiştir.

İran’da dinsel azınlığın yanı sıra dilsel, etnik ve ulusal azınlıklarda bulunmaktadır. İran’da Araplar, Kürtler, Beluçlar, Azeriler ve Türkmenler başta olmak üzere 11 adet etnik temelli azınlık grubu bulunmaktadır. İran Şia ve Fars kültürü temelli ‘İranlılık’ politikası gütmüş ve etnik temelleri azınlıklara ayrıcalıklar tanımamıştır. Örneğin, dilsel azınlıkta olan gruba anayasada belirtmesine rağmen anadillerinde eğitim almalarına olanak sağlamamıştır.

Kısacası İran, ‘İRANLILAŞTIRMA’ politikası altında hak ihlalleri yapmaktadır. Bu durum da azınlık gruplar arasında bazılarının hak taleplerini şiddet yoluyla almaya çalışmasına yol açmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://kitab.nur-az.com/tr/lib/view/663/1/78128/Giri%C5%9F/

Soyalp Tamçelik: İran( Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri), Ankara-2014. Gazi Kitapevi

https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/53-73.pdf

https://www.hrw.org/reports/1997/iran/Iran-04.htm#P143_18379

https://www.hrw.org/reports/1997/iran/Iran-04.htm#P143_18379

tebaren.org/?p=356

Ermeni Araştırmaları 2. Türkiye Kongresi Bildirileri: Yıldız Deveci

https://www.timeturk.com/tr/2011/09/12/iran-yahudileri.html

Murat Saraçlı: Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar. Ankara-2012

Müslüman İran’da Zerdüştî Kimliğinin İnşası: Paulina NIECHCIAT

İRAN’DA ETNOPOLİTİK HAREKETLER: Gülara Yenisey

https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html

İran Türkmenleri

https://www.altayli.net/iranda-azeri-turkleri.html

İRAN AZERİLERİNİN ETNİK TEMELLİ GÜNCELSORUNLARININ TARİHSEL BAKIŞ AÇISI İLE İNCELENMESİ: Vedat Özkan.2013

http://tebaren.org/?p=2209

[1] 80 milyonluk İran nüfusunun %2’lik kısmı gayrimüslimlerden oluşmaktadır.(%98 Müslüman- %80 Şii, %18 Sünni)

[2] 3 Aralık 1979’da kabul edilen İran İslam Cumhuriyeti Anayasası madde:13, “Yalnız Zerdüşti, Musevi, Hristiyan İranlılar kanun dairesinde dini merasimlerini icrada serbest olan azın­lıklardır ve ahval-i şahsiye ile dini öğretimlerinde kendi yollarınca davranırlar.”

[3] Sosyolojik açıdan azınlık, bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruba denir.

[4] Arap, Beluç, Türkmen, Kürt ve Azeri.

[5] Soyalp Tamçelik: İran( Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri), Ankara-2014, s.218

[6] Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi madde:27, “ etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.”

[7] Murat Saraçlı: Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar. Ankara-2012, s.216

[8] Soyalp Tamçelik: İran( Değişen İç Dinamikler ve Türkiye-İran İlişkileri), Ankara-2014, s.218

[9] https://www.hrw.org/reports/1997/iran/Iran-04.htm#P143_18379 ( Erişim tarihi:26.03.2020)

[10] https://www.hrw.org/reports/1997/iran/Iran-04.htm#P143_18379 ( Erişim tarihi:26.03.2020)

[11] tebaren.org/?p=356

[12] Ermeni Araştırmaları 2. Türkiye Kongresi Bildirileri: Yıldız Deveci. S.969-970

[13] https://www.timeturk.com/tr/2011/09/12/iran-yahudileri.html

[14] Müslüman İran’da Zerdüştî Kimliğinin İnşası: Paulina NIECHCIAT. 2014, s.282

[15] Murat Saraçlı: Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar. Ankara-2012, s.221-222

[16]İRAN’DA ETNOPOLİTİK HAREKETLER: Gülara Yenisey.2006, s.124-127

[17] Murat Saraçlı: Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar. Ankara-2012, s.225-227

[18] https://www.altayli.net/iran-turkmenleri-turkmensahra.html

[19] https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/turkistan-turkleri/turkmenler-kimdir/iran-turkmenleri/

[20] Türkmen Sahrası Bayrağı

[21] https://www.altayli.net/iranda-azeri-turkleri.html

[22] İRAN AZERİLERİNİN ETNİK TEMELLİ GÜNCELSORUNLARININ TARİHSEL BAKIŞ AÇISI İLE İNCELENMESİ: Vedat Özkan.2013, s.66

[23]Murat Saraçlı: Avrupa Birliği ve Türkiye’de Azınlıklar. Ankara-2012, s.232-233

[24] http://tebaren.org/?p=2209

[25] Bölgede bulunan petrol ve doğal gaz yatakları, tatlı su kaynakları, kıyılarının özel jeopolitik konumu, ülkeye ithal edilmek için kullanılan önemli iskele ve güzergâhların bu bölgede bulunması, sanayi tarım için kullanılabilecek verimli toprak, dengeli nüfus dağılımı, Basra Körfezi’nde bulunan üç Arap ülkeye yakınlığı, Basra Körfezi kıyısında bulunan diğer bölgelere göre Tahran’a olan ulaşımının kolay olması ve millî ortalamaya göre iyi bir kara, hava ve demiryolu iletişim ağı ve boru hattı şebekesine sahip olması, bu bölgeyi İran’ın en stratejik bölgesi yapmaktadır.

[26] Cundullah, Türkçe “Allah’ın askerleri” anlamına gelen, 2003 yılında kurulmuş, İran’ın güneydoğusunda faaliyet gösteren ve İran’da yaşayan Sünni Müslümanların hakları için mücadele ettiğini bildiren bir örgüttür.

[/vc_toggle]

 

Suriye Perspektifinden Birleşik Arap Cumhuriyeti

Bugün bizim de şahit olduğumuz Suriye’deki kan, gözyaşı ve zulüm Suriye için adeta topraklarına hapsedilmiş binlerce yıldır devam eden koca bir kara bela diyebiliriz. Haçlı seferlerinden Moğol istilasına, mezhep savaşlarından Fransız sömürgesine her türlü savaş ve karışıklık topraklarından eksik olmadı. Öte yandan Emevi hanedanlığının kuruluşuna, Abbasiler, Fatımi ve Selçuklu dönemlerine şahitlik eden meskûn coğrafyalarında uzun yıllar boyunca müstakil bir devlet olarak varlık gösteremediler.

Suriye, Osmanlı için büyük bir öneme sahipti. Hicaz yolu üzerinde olmasının yanı sıra Osmanlının Afrika’ya açılan kapısıydı. Ancak Osmanlının son zamanlarında iyice güç kaybetmesiyle yavaş yavaş o bölgedeki hakimiyeti de zayıflamaya başladı. Osmanlının Kavalalı İsyanıyla kesintiye uğrayan Suriye üzerindeki hakimiyeti, Suriye’nin Mondros Anlaşmasıyla birlikte Fransa’nın eline geçmesiyle tamamen kayboldu. Fransa’nın Suriye’deki üst kademeleri yetkilendirme politikası sonucu yönetimde tarafından temsil edildiği herhangi bir yetkili bulunmayan büyük bir kesim oluştu. Bu politika Suriye’de bölgedeki iç ayrılıkların daha da keskinleşmesine neden oldu. Ancak Fransa’nın II. Dünya Savaşı sonrası sömürge ülkelerinde kalamayarak çekilmesiyle birlikte Suriye ilk kez kendine ait bir devlet kurma şansına kavuştu.

Pan Arabizm haritası

Başlarda demokratik bir anlayış benimsense de bu Suriye’nin iç yapısıyla bir türlü uyuşamadı. Bir tarafta İsrail ve Batı ülkeleri diğer tarafta da Sovyetler Birliği hem iç işlerinde hem dış siyasette Suriye’yi istikrarsızlaştırıyor ve Mısır’da krallık yönetimine son veren Cemal Abdunnasır’ın Arap dünyasında büyük sempati kazanmasıyla da içlerindeki Pan-Arabizm duyguları körükleniyordu. Şüphesiz Suriye’nin o zamanki iç dengelerini anlatmak için tüm bu dengelerin baş aktörü olan BAAS Partisi’ne (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) değinmemek olayların bütünüyle anlaşılmasını engelleyecektir. Ancak gerek konudan sapmamak gerekse sitede BAAS partisi ile ilgili ayrı bir yazının olması sebebiyle bu kısmı daha fazla uzatmayacağım. Yine de ön bilgi olarak ilgili yazıyı okumanızı öneririm.

[irp posts=”3314″ name=”Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi”]

Suriye’nin bağımsızlık süreci darbeler ile başladı. Yapılan yeni bir seçimi yeni bir darbe takip ediyordu. 1954 seçimlerinde Arap ülkelerinde darbelerle yönetimi ele geçiren BAAS ve Suriye Komünist Partisi parlamentoda hayli güçlendi. BAAS Partisin SSCB ile büyük bir iş birliği içerisinde olması ve Arap coğrafyasında büyük bir güç kazanmış olması sebebiyle bu sonuç Türkiye ve ABD tarafından büyük bir tehdit olarak görüldü. Çünkü bu zamanlar Soğuk Savaş olarak bildiğimiz Batı ittifakı ile komünizm arasında büyük bir mücadele söz konusuydu. BAAS Partisinin aldığı kararlardan dolayı Türkiye ile Suriye pek çok kez savaşın eşiğine geldi. Şüphesiz bunda ABD’nin etkisi de büyüktü. Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük müttefikiydi. Zamanın Başbakanı Adnan Menderes, Suriye’yi ilk tanıyan ülke sıfatıyla Suriye’yi Bağdat Paktı’na davet etmeye gitti. Ancak Suriye bu ziyarette Menderes’e olumlu ya da olumsuz bir dönüş sağlamadı. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır ve arkadaşlarının Kral I. Faruk’u “Hür Subaylar Devrimi” ile devirmesinin üzerinden 3 yıl geçmişti.

Cemal Abdunnasır

Türkiye, Menderes’in ziyaretinden kısa bir süre sonra, Suriye’nin Mısır ile birleşme isteğini öğrendi. Bu fikir Türkiye için büyük bir tehlike arz ediyordu. Bundan dolayı Türkiye bu fikre çok sert çıktı ve Suriye politikasını tekrar gözden geçirmeye başladı. Türkiye’nin söylemleri her geçen gün sertleşti ve Suriye sınırındaki asker sayısını oldukça artırdı. Türkiye’nin bu hamlesi SSCB’nin dikkatini çekti ve olası bir saldırı durumunda Suriye ile birlikte olacağını söyledi. Abdunnasır da Suriye sınırında sembolik sayıda asker desteği sağladı. Bu hamleler Nasır’ın arkasında Arap dünyası tarafından büyük bir destek oluşturuyordu. ABD de Türkiye’nin bu sert tavrının karşısında durdu ve 1957 yılında Suriye’nin bu konuyu BM’ye taşıması ile iki ülke arasındaki arabuluculuk faaliyetleri sonucunda gerginlik bir nebze azaldı. Tüm görüşmelere rağmen Suriye’nin istikrarsız ve belirsiz siyasetinin artarak devam etmesi Türkiye’yi daima endişelendiriyor ve Türkiye için tehdit oluşturuyordu. Nitekim sonraki yıllarda Suriye’nin, su sorununa karşılık Ermeni terör örgütü ASALA ve Abdullah Öcalan’ı destekleyerek terör kozunu kullanması tüm bu rahatsızlığın sebebini açıklar nitelikte.

Mişel Eflak

Birleşme fikrinin önde gelen ismi ve BAAS Partisi’nin en önemli kurucusu olarak bilinen Michel Eflaq(Mişel Eflak) ve önde gelen tüccarlar için bu anlaşma Pan-Arabizm duygularının yanı sıra mükemmel bir ekonomik ve siyasi fırsat olarak görülüyordu. Suriye içerisindeki komünistler Sovyetler Birliği’ne katılmaya daha yakın hissetseler de Nasır’ın Sovyet Rusya ile yakınlığından dolayı onlar da bu birliğe sıcak bakıyorlardı. Suriye, Mısır ile siyasi ve ekonomik birlik kurmak istediğini her fırsatta dile getirse de Abdunnasır yeterli şartların olgunlaşmadığını söylüyordu. Nasır’ın istememe sebebi gayet açıktı. Suriye’de ordunun siyasetin bu kadar içerisinde olması Nasır için ileride tehdit olabilirdi. Nasır bir konuşma esnasında BAAS Partisinin kurucularından Selahattin Bitar’a “Son beş yılımı Mısır ordusunu siyasetten uzaklaştırmak için harcadım.” diyerek bu durumu anlattı. Ne gariptir ki içerideki bütün farklı görüşler konu Mısır ile birleşme olduğunda aynı noktada buluşuyordu. Herkesin Mısır ile birleşme konusunda farklı bir hayali vardı. Ne Nasır’ı ikna etmeye çalışmaktan vazgeçildi ne de Nasır’ın endişelendiği konulara çözüm bulundu.

Nasır, Bitar ile olan konuşmasını şöyle anlatıyordu, “Bitar bana dedi ki ‘Yüzme havuzuna dalmaya hazırlanan bir insan başlangıçta sudan korkar fakat bir kere atladıktan sonra bu korku kaybolur’. Ben de ona dedim ki: Benim korkum boş bir havuza dalıyor olma ihtimalimdir’’. Suriye kendi iç işlerini düzeltmeye yönelik bir politikaya asla başvurmadı. Birleşme fikri Mısır’daki Arap milliyetçilerini de heyecanlandırıyordu. Eğer Nasır uzun süre bu fikre direnirse altta bir ayaklanma olacağını iki taraf da biliyordu. Nasır için çember tamamen daralmıştı. Mısır’daki bazı üst yetkililer Nasır’ı bu konuda uyardılar. Nasır Suriyeli bir topluluk ile konuşurken şu konuşmayı yaptı:

 “Onlara dedim ki, öncelikle gelin, birliğin yolunu açalım, çünkü birlik hazırlık gerektirir, çünkü birlik pek çok zorluk ve sorunlar doğuracaktır ve çünkü bu iki karışım arasında olacaktır. Ben bunları söylediğimde onlarda bana bugüne kadar savunduğum hedeflerin nerde olduğunu sordular: ‘İlan etmiş olduğun hedefler nerede? Bu hedeflerden döndün mü? Suriye’yi kavga sonucu bölünmeye mi terk edeceksin?’. ‘Asla’ dedim. Bana göre o, üzerinde yemin ettiğim Arap anavatanının bir parçasıdır. Dedim ki ‘Birleşmeyi kabul ediyorum’.’’

Bu karar her iki tarafta da büyük ve uzun süren bir sevinçle karşılandı.  1958 yılında iki tarafta da yapılan seçimlerde kullanılan oyların neredeyse tamamı bu birliği kabul etmiş görünüyordu.

Birleşik Arap Cumhuriyeti haritası

73 maddelik geçici bir anayasa metni hazırlandı. Yeni cumhuriyetin başkenti Kahire, cumhurbaşkanı Nasır olarak kabul edildi. Arap dünyasında sevinç gösterileri uzun süre devam etti. Kısa süre sonra Arap dünyası tarafından yalnızlığa itilen ve Bağdat Paktı’nın Arap Birliğine bağlı tek ülkesi olan Irak’ta kanlı bir ihtilal oldu ve Irak da bu birliğe katılmak istediğini açıkladı.

Geçici anayasanın ilk sayfası

Bu birliğe Nasır hiçbir zaman sıcak bakmamıştı ve ileri sürdüğü şartların hiçbiri yerine getirilmemişti. İki taraf için de iç sıkıntıları görmezden gelip dışarıda aranan bir düzenin her şeyi yoluna koyması olanaksızdı. Öyle de oldu.

Nasır çok partili bir düzen istemiyordu. Ayrıca ordudaki kimsenin de siyasete dahil olmasını istemiyordu. Suriye için ise bütün sorunların çaresi bu birleşmeydi. Sonraki süreç Nasır’ı sıkıştırarak birleşmeye zorlayan Suriye için hiç de beklediği gibi olmadı. Nasır ilk önce yerine getirilmeyen şartların peşinden gitti. Birleşmenin en büyük amili BAAS da dahil olmak üzere bütün partiler kapatıldı. Suriye’deki askeri kadrolar boşaltılıp Nasır’ın seçtiği adamlar yerleştirildi. Suriye kendi isteklerine göre bir birleşme ararken kendisini Mısır’ın bir vilayeti gibi hissetmeye başladı. Nasır’ın yerleştirdiği subaylar Nasır adına kurallar koyuyor ve uyguluyordu. Suriye’nin bu uzun uğraşından pişman olması uzun sürmedi. Birlik ancak 2 yıl durabildi. Yıl 1961 olduğunda içlerinde Hafız Esad’ın da bulunduğu askeri bir grup darbe ile yönetimi tekrardan eline aldı. Mısır, “Birleşik Arap Cumhuriyeti” ismi kullanmaya 3 yıl daha devam etti. Suriye’de ise yeni bir kanlı dönem bu şekilde başlamış oldu.

Salim Top

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.encyclopedia.com/history/asia-and-africa/egyptian-history/united-arab-republic

SONER DOĞAN, BİR SİYASİ PROJE OLARAK ARAP CUMHURİYETİNİN DOĞUŞU VE YIKILIŞI
Sırrı Çınar (2013), Parola Suriye İşaret Türkiye

https://islamansiklopedisi.org.tr/bagdatpakti

https://www.worldstatesmen.org/UAR_const1958.pdf

[/vc_toggle]

MIKTA: Orta Ölçekli Güç Projeksiyonu

Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye ve Avustralya’yı kapsayan ve ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinin bir araya gelmesiyle oluşan, gayriresmi bir istişare ve eşgüdüm platformu olan MIKTA, 25 Eylül 2013 tarihinde kuruldu. 68. BM Genel Kurulu Genel Görüşmeleri sırasında hayata geçirilen MIKTA’nın ilk Dışişleri Bakanları toplantısı da belirtilen tarihte düzenlenmiştir. Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarının katıldığı G-20 Lider Zirveleri, BM Genel Kurul toplantıları ve bir kere de dönem başkanı olan ülkenin ev sahipliğinde gerçekleştirilen toplantı olmak üzere yılda üç kez bir araya gelinen toplantılara ev sahipliği yapan MIKTA’nın halihazırda bir sekretaryası bulunmamasından dolayı MIKTA toplantılarının koordinasyonu her yıl dönüşümlü olarak seçilen MIKTA Dönem Başkanı ülke tarafından sağlanmaktadır.

Geçtiğimiz yıl dönem başkanı olan Meksika, MIKTA Dönem Başkanlığı bağlamındaki temel önceliklerini “toplumsal kalkınma, küresel yönetişim ve sürdürülebilir bir gelecek” olarak belirlemiş [1] ve bir yıllık dönem başkanlığı süresince bu konularda ilerleme sağlanması için çaba sarf ederek dönem başkanlığını bu yılın Şubat ayında Güney Kore’ye devretmiştir.

Güney Kore ise dönem başkanlığı süresince Dışişleri Bakanları düzeyinde gerçekleştirilen toplantıları zirveye dönüştürmeyi planladıklarını ve bu yıl üye ülkelerin Meclis Başkanlarının katılacağı bir toplantı düzenlemek istediklerini açıklamıştır. [2]

G-20 bünyesinde yer alan, G-8 ve BRICS üyesi olmayan, kendilerine özgü koşullara sahip Suudi Arabistan ve Arjantin dışındaki bu beş ülkenin gelişmekte olan ülke kategorisinde yer almaları, farklı yönetim biçimlerine rağmen çoğulcu bir sistemle yönetilmeleri, açık ekonomi yapısını benimsemeleri yıllık büyüme oranları, işsizlik oranı, enflasyon, cari açığın ve kamu borcunun milli gelirdeki oranı gibi makroekonomik göstergelerde benzer tablolar sergilemeleri bu ülkelerin ortak özelliklerinden birkaçıdır. MIKTA ülkeleri coğrafi olarak dört kıtada yer almasına rağmen ülkeler arasındaki uzaklıkların ülkelerin işbirliği önünde bir engel teşkil etmediğini göstermesi bakımından önem teşkil etmektedir.

MIKTA ülkeleri arasında iş birliği tesis edilmesine esas sebep olarak bu ülkelerin yer aldıkları bölgelerde son yıllarda güçlerini gittikçe artırılması gösterilmektedir. Güç dengelerinin kolaylıkla değişebildiği günümüzde, gelişmiş ülkelerden ziyade gelişmekte olan ülkeler arasındaki etkileşim önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla MIKTA’yı, kuruluş amacı açısından değerlendirdiğimizde günümüz yerine geleceğimiz için faaliyet göstermekte olan bir organizasyon olarak nitelendirebiliriz.

…Bölgelerinde etkin birer aktör olan beş ülke, bölgesel ve küresel barış ve istikrara önemli katkılarda bulunmakta, uluslararası sorunlar karşısında çoğunlukla benzer ve yapıcı yaklaşımlar izlemektedir. MIKTA ülkeleri, G20 ve diğer önde gelen uluslararası örgütlerle daha yakın işbirliği ve eşgüdüm içinde bulunmayı ve üye ülkeler arasındaki ikili ilişkilerin geliştirilmesini hedeflemektedir. Bu çerçevede, MIKTA ülkeleri Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve OECD nezdindeki Daimi Temsilcilikleri başta olmak üzere, çeşitli ülkelerde Büyükelçiler/Daimi Temsilciler düzeyinde çalışma toplantıları düzenlemekte, küresel meselelere ilişkin pek çok konuda ortak açıklamalar yayımlamaktadır…(Dışişleri Bakanlığı,2013.)

MIKTA ülkelerinin yedi temel önceliği şunlardır:

  • Enerji
  • Terörizmle Mücadele ve Güvenlik
  • Ticari ve Ekonomik İşbirliği
  • İyi Yönetişim ve Demokrasi
  • Sürdürülebilir Kalkınma
  • Cinsiyet Eşitliği
  • Barışı Koruma Operasyonları
MIKTA ülkelerinin haritası

Türkiye’nin Tavrı

Türkiye’nin bu organizasyonun üstüne daha fazla düşerek odak noktasını kaydırabilmesi, birliğe yapacağı yatırımdan karşılık alıp alamayacağı ile ilgili bir durum olduğundan bu konuda henüz ciddi aksiyonlar alınabilmiş değildir. Fakat BRICS örneğinin yakın zamanda gösterdiği etkiye bakılırsa MIKTA’ya yapılacak olan yatırımın ülkemiz açısından en pratik yansıması esasında Türkiye’nin BM, IMF gibi uluslararası örgütlerdeki ve Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı gibi kurulma aşamasındaki ticaret ortaklıklarının müzakere sürecinde masadaki gücünü artırması olasılığıdır. Gerek Türkiye gerekse diğer üye ülkeler tarafından bugüne kadar böyle bir gündem ortaya konulmamış olsa da Türkiye’nin ihtiyaçları dikkate alındığında bu olasılığın yakın gelecekte masaya yatırılması ihtimal dahilinde yer almakta.

Gayriresmi politika platformu olarak faaliyet gösteren bu organizasyonu yürür bir birlik haline getirmek için ise yapılması gereken en önemli işler birkaç madde halinde listelenebilir.

Enerji

…Uluslararası Enerji Ajansı IEA’nın 2013 verilerine göre, petrol üretiminde Meksika dünyada 10., Endonezya 22. ve Avustralya 31. sırada yer almaktadır. Bu üç ülkenin aksine Güney Kore, petrol ihtiyacının tamamını ithal ederken, Türkiye’nin ürettiği petrol ülkeye yeterli gelmemektedir ve ithalatının büyük bir bölümünü petrol oluşturmaktadır. Petroldeki üreten ve tüketen ülke ayrımı doğalgaz için de geçerlidir. Endonezya, Meksika ve Avustralya doğalgaz üretici, Türkiye ve Güney Kore ise tüketici ülkelerdir. Diğer yandan yenilenebilir enerji MIKTA ülkelerinin önem verdiği konulardan biridir. Güney Kore ve Türkiye’nin yenilenebilir enerjiden ürettiği elektriğin 2008 yılına göre 2012’de yaklaşık yüzde yüz artış göstermesi, katılımcı ülkelerin ekonomik ajandalarındaki ortak maddelerden biridir… (Karagöl,2014, 3-4. s.)

Serbest Ticaret Anlaşması

Türkiye ve Güney Kore arasında Ağustos 2012’de imzalanarak Mayıs 2013’te yürürlüğe giren “Serbest Ticaret Alanı Tesis Eden Çerçeve Anlaşması” dışında Türkiye’nin hiçbir MIKTA üyesiyle serbest ticaret anlaşması bulunmamaktadır. Bu anlaşmanın yalnızca mal ticaretiyle sınırlandırılması, diğer sektörlerin anlaşma dışında bırakılması ise anlaşmadan istenilen düzeyde fayda sağlanamamasına sebep olmaktadır.

Tüm MIKTA üyelerinin kendi arasında yapacağı serbest ticaret anlaşması hem tarafları ticari ilişkiler açısından cesaretlendirecek, hem de diğer alanlarda yeni adımların atılmasına yol açacaktır. Bu alanlardan en önemlisi Meksika, Endonezya ve Avustralya’nın ihracatçı, Türkiye ve Güney Kore’nin ise ithalatçı ülke grubunda olduğu enerji konusudur.

Enerji transferinin sınır tanımadığı, yeni ortaklıkların enerjiye göre şekillendiği günümüzde, enerji ticareti MIKTA oluşumunun gelecekte başlıca konusu olmaya adaydır. Teknolojinin yardımıyla uzaklıkların ortadan kalkması, nakliyat ve ulaşımın kolaylaşması uzun vadede gerçekleşmesi düşünülen enerji ticaretini mümkün kılmaktadır. Ancak bu süreçte, enerji işbirliği oluşturularak uluslararası enerji politikalarında birlikte hareket etmek, MIKTA ülkelerine, özellikle de Türkiye’ye güç verecektir.

Ticaretin liberalleşmesi ve enerji konularıyla birebir bağlantılı olan yabancı yatırım miktarı ise, gerekli düzenlemelerin ve teşviklerin yapılmasıyla artacaktır. Bu düzenlemelerin en önemlisi vize işlemlerinin sadeleştirilmesi olacaktır… (Karagöl)

Değişim Programları

…MIKTA üyesi ülkeler arasındaki etkileşimi artırmanın diğer bir unsurunu akademik çalışmalar oluşturmaktadır. Öğrenci ve akademisyenlerin, üniversitelerde Ar-Ge alanında çalışanların değişim programlarıyla gerçekleştirilecek ülkeler arası hareketlilik, hem teknoloji transferi, yeni öğretim teknikleri gibi alanlara katkı sunacak hem de yeni fikirlerin projelerle hayata geçirilmesini sağlayacaktır. Özellikle öğrenci ve akademisyenlerin değişim süreci, uzun vadede ekonomik, teknolojik ve kültürel ilişkileri etkileyeceğinden MIKTA ülkelerinin önemle üzerinde durmasını gerektirmektedir… (Karagöl)

…MIKTA çatısı altında kurumsallaştırılabilecek bir Orta Ölçekli Devletler kalkınma yardımı modeli gerek MIKTA’nın bu alanda bir kurumsal kimlikle öne çıkmasına gerekse de MIKTA içerisinde Türkiye’nin bu niş diplomasi gücünü daha da etkin olarak kullanmasına yardım edecektir. Kalkınma yardımlarına ek olarak küresel sağlık, mülteci problemini de içine alan insani yardım, terörizmle mücadele, finansal reform konusunda iş birliği gibi diğer niş diplomasi alanlarında da MIKTA-Türkiye karşılıklı etkileşiminin gerçekleşebileceği ve bir sinerjinin ortaya çıkabileceği öngörülebilir…(Parlar,2017.)

Bu amaçla hem üye beş ülkeye hem de diğer gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere katkı sağlayabilecek bir Kalkınma Bankası kurulabilir. Bu modelin tatbik edileceği böyle bir oluşum BRICS örneğindeki Yeni Kalkınma Bankası (NDB) gibi kısa sayılabilecek bir sürede meydana getirildiği takdirde bu organizasyonu ete kemiğe büründürerek üye ülkeler arasındaki ilişkilerin ivmelenmesine doğrudan katkı sağlayacaktır.

Turizm ve gençlik değişim programları gibi alanlarda da iş birliği yapılarak üye ülkeler arasındaki kültürel etkileşimin artması sağlanabilir. Bu alandaki etkileşimin artması için ise öncelikle ülkeler arasında doğrudan uçuşların başlaması ve vize konusunda kolaylıklar sağlanması gerekmektedir.

Organizasyonun etki çapının genişletilmesi için ise üye ülkelerin temsiliyetlerinin dışişleri bakanları düzeyinden devlet başkanları düzeyine çıkarılması ve şu anki haliyle Türkiye’yi hesaba katmazsak Asya-Pasifik birliği gibi gözüken bu birliğe Avrupa ve Afrikadan Ukrayna,Nijerya gibi gelişmekte olan ve herhangi denk bir oluşumda yer almayan ülkelerin dahil edilmesi lazımdır.

Sonuç

Orta ölçekli güçlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir organizasyon olan MIKTA’da Türkiye kendini gösterebilecek ve diğer organizasyonlardaki ayrıcalıklı haklara sahip olan ülkelerin gölgesinde kalmayarak diğer dört ülkeyle beraber aktif ve etkili bir politika izleyebilecektir. Ve bu platform sayesinde Meksika, Endonezya, Kore ve Avustralya ile ikili ilişkilerimiz derinleştirilebilecek ve bu ülkelerde elde edilebilecek kazanımlar sayesinde bu dört ülkenin yer aldığı coğrafyalarda da etkinliğimizin artmasına tanıklık edebileceğiz. BRICS’ten farklı olarak Batı ile barışık bir birlik olmasının getirisi olarak bu birlikte aktif bir şekilde yer almak Türkiye’yi yalnızlaştırmayacak ve Türk dış politikasının çok boyutlu bir hal kazanmasında önemli bir pay sahibi olacaktır.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] http://www.mfa.gov.tr/mikta-meksika_-endonezya_-kore_-avustralya_.tr.mfa

[2] https://www.thejakartapost.com/news/2020/01/15/new-mikta-chair-south-korea-invites-indonesia-to-shape-global-affairs.html

Karagöl, Erdal Tanas. “Kıtalar Arası Ekonomik İşbirliği: MIKTA.” Aug. 2014, https://www.setav.org/kitalar-arasi-ekonomik-isbirligi-mikta/.

Parlar, Emel. “Çok Taraflı Diplomaside Yeni Arayışlar: Türkiye Ve MIKTA.” Anadolu Ajansı, 20 Haz 2017, www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/cok-tarafli-diplomaside-yeni-arayislar-turkiye-ve-mikta/845462.

http://www.mikta.org/

[/vc_toggle]

Covid-19: Küresel Hükümet mi Şehir Devletleri mi?

Covid-19 ya da Corona, bilindiği gibi 2019’un Aralık ayında ilk defa Çin’in Wuhan kentinde görülmüştü. Virüs ilk görüldüğü günden bu yana Antarktika hariç tüm kıtalara yayılmış durumda. An itibariyle 20’nin üzerinde ülke sokağa çıkma yasağı ilan etti. Bu sayının artacağı tahmin ediliyor. Dünya tarihi bu tip krizlerin ardından devlet sistemlerinin bazı radikal değişikliklere uğradığını gösteriyor. Antoine vebasının Roma’nın dağılmasını, Kara vebanın Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerini hızlandırması gibi.

Her ne kadar Roma’nın bölünmesi ve Rönesans/Reform hareketlerini direkt olarak bu tür salgınlara bağlayamasak da tüm bu olaylar için etkili birer katalizör niteliği taşıdıkları yadsınamaz. Nitekim bu gün de gördüğümüz gibi 2008 krizinden sonra kendini toparlayamayan ve birkaç yıldır yeni bir büyük buhran tehdidi altındaki Amerikan ekonomisi salgın nedeniyle iyice düşüşe geçmiş durumda.  Bu durumda salgının devlet sistemleri üzerinde etkisinin olacağı da aşikar. Bilhassa küreselleşme-ulusalcılık akımları üzerinde.

Dünyada sokağa çıkma yasağı ilan eden ülkeler

Temellerini Pax-Romana’ya kadar götürebilsek de küreselleşme dediğimiz olgunun gelişmesi esasen 2. Dünya Savaşı ile başladı. NATO, Varşova Paktı ve bilhassa AB gibi örgütlenmeler globalleşme yolundaki en büyük adımlardır. Sovyetlerin dağılması ve ABD’nin ‘tek süper güç’ olarak dünya jandarmalığına başlaması, bilgisayar ve internet teknolojileri küreselleşmenin pik yaptığı noktalardı.

Fakat geldiğimiz noktada AB ülkeleri 1985’teki Schengen anlaşmasından beri ilk defa ulusal devlet sınırlarına tank ve askeri mühimmat yığıyor. Tekrar ediyorum ‘ulusal devlet sınırları’. AB içi Serbest Dolaşma sona ermiş durumda. Şüphesiz corona AB içerisindeki bu uyuşmazlığı tek başına ortaya çıkarmadı. Almanya, İtalya gibi AB’nin lokomotifi diyebileceğimiz ülkelerdeki aşırı sağın önümüzdeki 10 yıl içerisinde hükümete geleceği artık öngörülebiliyordu ve bu partiler AB konseyinin içişlerine müdahale etmesinden hiç mi hiç hazzetmiyorlar. Yani salgın yine ana aktör olmamakla beraber zaten öngörülen olayları öne çekme işlevini görüyor.

An itibariyle dünya üzerinde hiçbir uluslar üstü kurumun salgın konusunda başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Bu durum devletlerin yüzüne kriz anında kendi başlarına olduklarını vurdu. NATO gibi askeri, BRICS gibi ekonomik örgütlenmeler bir yana, bundan on yıl önce Konfedere bir devlet hayali güden AB dahi dağılmanın eşiğine geldi. Fakat bu durumda sorulması gereken kritik soru, devlet-devlet ilişkilerinden ziyade birey-devlet ilişkilerinde. Zira totaliter Çin’in virüs karşısındaki başarısı insanların devletlerini daha fazla güç kullanması konusunda desteklemesine yol açtı. Ülkemizdeki sokağa çıkma yasağı ilan edilsin kampanyaları da bu minvalde değerlendirilebilir. Lakin hiçbir devlet doğal olarak böyle bir gücü eline aldıktan sonra bırakmak istemeyecektir. Bu durum pandemi dünya çapında totaliter rejimlere yol açar mı sorusunu da gündeme getirdi.

Dünyanın böyle bir yola girdiği artık görülebiliyor. Salgının yıl sonuna kadar devam etmesi durumunda bir çok devlet bu tip kararlar alacak/almak zorunda kalacak. Ancak daha garip bir durum ve daha büyük tehlike salgının ekonomik bir çöküşe yol açması. Yukarda bahsettiğimiz ABD’nin içinde bulunduğu kriz tehlikesi son zamanlarda bir çok ekonomist tarafından dillendirilmeye başlandı. 1929 buhranından daha büyük çöküş olacağı, hatta dolar sisteminin tehlikede olduğu uyarıları gerek Amerikan, gerek dünya basınında çokça yazılıyor. Bu tip bir kriz salgınla beraber dünya çapında kaosa yol açacaktır. Bunu kestirmek zor değil. İşte bu kaos ihtimali ulus devletler için tehlike arz eden kısım.

Günümüzde dünyada 193 adet ulus devlet bulunuyor. Dünyanın pek çok yerinde (ki bu skala İngiltere’den İspanya’ya Kongo ve Sudan’a kadar uzayan geniş bir skala) ulus devlet temelli krizler var. Ulus devletlerin varoluşsal temellerinin sarsılmasından korkmaları onları sınırları içinde bulunan farklı ırk ,din ,dil  farklılıklarının üzerinde titremelerine neden oluyor. Küreselleşmenin ulus devlet aleyhindeki yanını, sosyolog Daniel Bell’in ulusun artık büyük problemleri çözemeyecek kadar küçük, küçük problemleri çözemeyecek kadar büyük olduğu şeklindeki saptaması çok iyi anlatmaktadır.

Ama salgınla beraber ulus devletlerin önemi artmış, küresel örgütlenmelerin bireysel bazda insana ulaşmasının ulus devlettekinden daha zor olduğu anlaşılmış bulunmakta. Yani denebilir ki yakın zamanda insanların kabullenebileceği global bir üst kuruluş ihtimali ortadan kalkmış bulunuyor. Her ne kadar ulus devletler açısından küreselleşme tehlikesi azalsa da bu kez yeni bir sorun yavaş yavaş baş göstermekte. Şehir devletleri.

2016 ABD başkanlık seçimlerinin ardından Kaliforniya’da bir grup aktivist Kaliforniya eyaletinin ABD’den ayrılmasını eyalet gündemine taşıdı. Grubun öne çıkardığı maddelere göre eyalet dünyanın en büyük 6. ekonomisine sahip ve bu açıdan Fransa gibi bir G-7 üyesi devletin de önünde bulunuyor. 423.970 kilometrekare yüzölçümüne sahip olan California 39 milyon’un üzerindeki nüfusuyla da aralarında Polonya’nın da olduğu çok sayıda devletten daha büyük bir potansiyele sahip.

ABD’nin bir diğer eyaleti Teksas’da yapılan bir anket bağımsızlık isteyenlerin oranının %50’ye dayandığını söylüyor. Brexit sonrası Londra belediye başkanı Sadık Khan da gerekirse Londra’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmak için referandum düzenleyebileceği açıklamasında bulunmuştu. 2015 yılında Venedik’te yaşayan 2.1 milyon oy sahibi insanın %89’u bağlayıcılığı olmayan bir referandumda bağımsızlıktan yana oy kullandı. Dünya üzerinde hâlihazırda Hong Kong ve Singapur gibi şehir devletleri de bulunmakta. Yani şehir devletleri günümüze o kadar da uzak bir olgu değil.

Avrupa ayrılıkçı bölgeler

Coronavirüs pandemisinin yıl sonuna kadar artarak devam etmesi durumunda devletlerin halklarını dizginleyebilmesi ve üzerlerinde otorite kurabilmesi teorik olarak mümkün değil. Dünya üzerinde birkaç devlet hariç hiçbir devlet bu tip durgun ekonomiyi kaldıramaz. Kaldı ki Amerikan ekonomisi her an büyük bir çöküşü beklerken kimsenin de güvende olacağı söylenemez. Kasım’daki seçimlerin salgın nedeniyle ertelenmesi durumunda Trump’ın totaliterleştiği düşünülecek olursa bu çöküş iyice ayyuka çıkacaktır. Bu tip bir kaos ortamında yerel yönetimlerin öne çıkması kaçınılmaz olacaktır. Bilhassa ekonomik olarak ülkelerinin yükünü çeken Teksas, Venedik, Barselona hatta Londra, Şangay ve Frankfurt gibi şehirlerin ulus devletlerin öneminin kalmadığı ve gıda ihtiyaçlarının global şirketler tarafından karşılandığı bir dönemde ülkelerinin geri kalanının yükünü çekmeyi kabul etmesi pek olası gibi durmuyor.

Görüleceği üzere tüm bu gelişmeler için öncelikli şart bu büyük şehirlerin gıda ve tarım ürünleri bakımından daha gelişmemiş tarım şehirlerine bağımlılığının azalmasında yatmakta. Coronavirüs salgınının ileri düzeylere ulaşması halinde tarım ürünlerine karşı oluşacak güvensizliğin insanları hazır ve paketlenmiş meyve-sebzelere yöneltmesi bu tip bir durumun oluşması için zemin hazırlayacaktır.

Elbette temennimiz ve düşüncemiz salgının en kısa zamanda sona ermesi, ülkemizin ve dünyanın bu salgından en az hasarla kurtulmasıdır. Tüm bu yazılanlar sadece coronavirüs için değil, insanlığın ileri bir dönemde karşılaşabileceği daha büyük bir salgın için de geçerli olabilir. Sanayi ve endüstrileşme yaklaşık iki yüz yıldır sürekli olarak devletlerin daha da küçülmesine neden olmuştur. Yeni dijitalleşen devlet sisteminin 50-100 yıl sonrasında eski devlet sistemini içinde barındırabileceğini düşünmek yeni sisteme ayak uydurmayı geciktirecektir. Sonuç olarak denebilir ki hiçbir sistem sonsuza kadar var olmayı sürdüremez. Önemli olan yeni sistemi kurgulamak yahut yeni sisteme ayak uydurmaktır.

Ali Özhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

1-1929 ekonomik Bunalımı ve Buhranı, http://www.ekodialog.com/Makaleler/1929_buhrani/1929_buhran.html, erişim : 04.01.2010

2-https://www.thnk.org/blog/the-return-of-the-city-state-in-2050-this-time-with-significant-upgrades/

3-https://tr.al-ain.com/article/23-countries-declared-curfew-due-to-spread-of-deadly-corona-virus

4-https://www.mepanews.com/ulus-devletlerin-sonu-sehir-devletlerinin-donusu-9135h.htm

5-https://www.futuresplatform.com/blog/city-states-wave-future

6-http://www.akademiktisat.net/calisma/kuresellesme/kure_udevlet_kpara_dozyakisir.htm

[/vc_toggle]

Koronavirüs Sonrası Akdeniz’de Olası İttifak: Akdeniz Birliği

1995’te başlayan ve Barselona Süreci olarak kamuoyunda bilinen Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nın (Euromed) devamı olan Akdeniz için Birlik (AİB), Akdeniz’de iş birliğinin güçlendirilmesini amaçlayan hükümetlerarası bölgesel bir örgüttür. AİB, 13 Temmuz 2008 tarihinde Paris’te düzenlenen Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Nicolas Sarkozy öncülüğünde kurulmuştur.  Avrupa Birliği’nden 28 üye ve Türkiye’nin de aralarında yer aldığı 15 Akdeniz ülkesinin bir araya gelerek oluşturduğu bu girişim, o dönem yükselmekte olan avrasyacılık fikirlerine karşılık AB tarafından desteklenmiştir. Covid-19 salgını sonrası bu birliğin şekil değiştirmesi veya bu birliğe üye ülkelerin birtakım aksiyonlar alması muhtemel gözükmektedir.

Ortak tarihi geçmiş ve kültüre sahip olan Akdeniz ülkelerinden özellikle İtalya ve İspanya’nın dünyayı etkisi altına alan pandemi salgını sonrası AB üyeliklerini tartışmaya açacakları düşünülmektedir.

Kasım 2019’da İspanya’daki genel seçimlerde üçüncü olan Vox Partisi Spaxit’i desteklerken İtalya’da ise geçtiğimiz yıl yapılan ankette halkın %25’i AB’den ayrılmayı destekliyordu. [1]

AB’nin bu krizde pasif kalmasının esas sebebi olarak AB’nin ortak bir pazar olmasına rağmen ortak bir sağlık sistemlerinin olmaması yatıyor gibi görünüyor. AB ülkelerinde ikamet eden herkese AB çapında geçerli bir AB sağlık sigortası kartı verilmesine ve bu kart sayesinde istenilen ülkede tedavi olunabilmesine karşın yetersiz hastane kapasitelerine sahip olan AB ülkeleri sebebiyle bu haktan yeterince yararlanılamadığı söylenilebilir.

Şiddetli bir şekilde İtalya ve İspanya’da etkisini hissettiren bu salgına karşılık diğer üye ülkelerin kendi ülkelerinde yaşayabilecekleri yetersizlik durumlarından ötürü gereken desteği bu ülkelere sağlayamamışlardır.

Yaşanan bu salgın sonrası üye ülkelerin alacakları kararlara göre AB iki farklı yapıya dönüşebilir:

İlk ihtimal olarak kriz yönetimine karşı yeterince hazırlıklı olmadığı görülen Avrupa Birliği, yıllardır dile getirilen ABD veya SSCB modeli bir federasyona dönüşme sürecine gidilmesini hızlandırabilir. Mevcut konumundan Avrupa Birleşik Devletleri gibi bir yapıya dönüşmesi için öncelikle mali politikaların tek çatı altında birleşmesi gereklidir. Aşırı sağın yükselişe geçtiği ve ülkelerin milli para birimlerine geçmeyi dillendirdikleri bu dönemde böylesi bir planın çeşitli zorluklarla karşılaşacağı açıktır.

İkinci ihtimal olarak ise AB; Akdeniz Birliği ve Nordik Birliği gibi içerisinden bölgesel birlikler çıkararak geride kalan Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Almanya, İsviçre, Liechtenstein ve Avusturya gibi ülkelerle yoluna devam edebilir. Kararların oy çokluğuyla alınması yüzünden karar alma süreçlerinin yavaş işlediği AB, pek çok konuda ortak hareket eden bu ülkelerle bu ihtimalde bu süreçten güçlenerek ayrılabilir.

Brexit gibi gerçekleştirilecek olası Spaxit ve Italexit sonrası iki ülke ekonomisinde ağırlığını ciddi derecede hissettiren Katalonya ve Kuzey İtalya’da yer alan Lombardiya, Veneto ve Trento gibi bölgelerdeki ayrılıkçılık hareketlerinin Kuzey İrlanda örneğindeki gibi AB’de kalmak istemesi muhtemel gözükmektedir.

2017’de Lombardiya ve Veneto bölgelerinde gerçekleştirilen danışma niteliğindeki referandumda Lombardiya’daki sandıklardan %95 evet oyu çıkarken Veneto’daki sandıklardan %98 evet oyu çıkmıştır. [2]

Böylesi bir durumda İtalya’nın GSYH’sinin %30’unu ve İspanya’nın GSYH’sinin %19’unu oluşturan bu bölgelerin bu iki ülkeden ayrılması sonucu ekonomilerinde ciddi küçülmeler yaşayacak olan İtalya ve İspanya Akdeniz Birliği fikrini masaya yatırabilir ve bu konuda çeşitli girişimlerin başlatılmasına ön ayak olabilir.

Bu fikre Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır gibi Kuzey Afrika ülkeleri ve Türkiye, Yunanistan,İsrail ve Lübnan gibi Doğu Akdeniz ülkeleri tarafından sıcak bakılması durumunda Akdeniz, Roma İmparatorluğu dönemindeki gibi deniz ticaretinde etkili bir bölge haline tekrardan gelebilir ve değişen dünya dengelerinde önemli bir pay sahibi olabilir.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar