Yabancı Ajanlar Listesi ve ABD’de FARA Yasası

Dünya çapında Türkiye’yi temsil eden basın kuruluşumuz olan TRT World, 12 Mart 2020 tarihinde ABD Adalet Bakanlığı tarafından “yabancı ajanlar listesi”ne dahil edildi. ABD’de FARA (Foreign Agents Registration Act) olarak bilinen kanun kapsamında ABD Adalet Bakanlığı, yaptığı incelemeler üzerine lüzum görmesi halinde kuruluşlara bir mektup yollayarak “yabancı ajanlar listesine” kayıt yaptırma ve belli periyotlarla ABD hükümetini bilgilendirme zorunluluğu içeriyor. Buna benzer bir yasa 2012 yılında Rusya Federasyonu tarafından da yürürlüğe konulmuştu. Peki, TRT World’ün FARA kapsamına alınması ne anlam ifade ediyor? FARA tam olarak nedir ve hangi amaca hizmet eder? TRT World’ün FARA kapsamına alınması gerçekten de “ajanlık” faaliyetleri yürüttüğü anlamına mı gelmektedir? Kimler yabancı ajanlar listesi’ne alınır?

FARA (Foreign Agents Registration Act) Nedir?

FARA, 1938 yılında yürürlüğe girmiştir. FARA’nın çıkış amacı o dönemde yükselen Nazi ideolijine karşı önlem almaktır. Nazi’lerin ABD topraklarında yapmak istedikleri propaganda faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını isteyen ABD hükümeti, FARA ile hukuki bir kontrol mekanizması oluşturmak istemiştir. Aslında bu noktada incelenmesi gereken önemli konulardan biri de ABD Adalet Bakanlığı’nın yapılanma biçimidir. ABD’de Adalet Bakanlığı’nın yapılanma şemasına baktığımız zaman göze çarpan en ilginç birimlerden biri National Security Division (NSD) yani Milli Güvenlik Bölümü’dür.

Aşağıdaki teşkilatlanma şemasında da görüleceği üzere National Security Division (NSD), başsavcılığa bağlı olarak çalışan beş ana bölümden biri içerisinde ayrı bir birim olarak yapılanmıştır. National Security Division (NSD) içinde ise bir istihbarat birimi yer almaktadır. Kendi görev alanında karşı istihbarat ve ihracat kontrol birimi olarak çalışan bu yapının adı Counterintelligence and Export Control Section (CES)‘dır.

İşte FARA, ABD Adalet Bakanlığı altında örgütlenen National Security Division (NSD)’a bağlı olarak görev yapan ve temelde görevi karşı istihbarat olan Counterintelligence and Export Control Section (CES) tarafından uygulanmaktadır.

ABD Adalet Bakanlığı Yapılanması
ABD Adalet Bakanlığı Yapılanması

Yabancı Ajanlar Listesi, FARA Yasası ve Lobicilik

Yukarıda ortaya çıkış sebebi ve ABD adalet sistemi içerisinde nerede olduğunu gösterdiğim FARA, aslında aklımıza ilk geldiği şekliyle bir “casus yakalama mekanizması” olarak çalışmamaktadır. FARA’yı ve TRT World’ün yabancı ajanlar listesine alınması olayını doğru analiz edemeyişimizin sebebi Türkiye’de “lobicilik” faaliyetlerinin yeteri kadar bilinmemesi ve hatta lobicilik konusunda yanlış bir algıya sahip olmamızdır.

Bilindiği üzere ABD’de lobicilik faaliyetleri ciddi bir öneme sahiptir. Ülkerler her yıl ABD’de lobicilik faaliyetleri için çok ciddi bütçeler ayırmaktadır. Hatta 2. Abdulhamid zamanında ABD’de faaliyet gösteren bir Türk lobisi de bulunmaktaydı. Ancak ilerleyen yıllarda lobicilik faaliyetleri ülkemizde gereken önemi görmemiştir. Turgut Özal ile birlikte tekrar lobicilik için bütçe ayrılmaya başlanmış ve ABD’de bu işi yapan belli şirketlerle anlaşmalar imzalanmıştır. Ancak yine de günümüzde lobicilik, ülkemizin eksik kaldığı alanlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Lobicilik tamamen yasal bir faaliyettir ve ABD’de lobicilik faaliyetleri belli hukuk sistemleri ve yasalarla düzenlenmektedir. Yani bizlerin zannettiği gibi lobicilik, rüşvetle ya da şantajla istediğini elde etme sanatı değildir. FARA da ABD’de lobicilik faaliyetlerinin denetim altında tutulması için öngörülen yasalardan biridir.

Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası

FARA Yasasının Amacı 

İkinci Dünya Savaşı öncesinde artan Nazi propagandası karşısında ABD hükümeti bir dizi tedbirler alma ihtiyacı hissetti. Bunlardan en önemlisi de yabancı ajanlar listesi olarak karşımıza çıkmaktadır. FARA yasası ile amaçlanan şey ABD kamuoyunu, hükümetini ve yasaları propaganda ve lobicilik faaliyetleri ile etkilemeye çalışan kişi ve grupların şeffaflığını sağlamaktır. Yani bu faaliyetler tamamen yasadışı faaliyetler değildir ancak ABD kamuoyu da bu faaliyetleri yürütenlerin kimliklerini, mali kaynaklarını ve hizmet ettikleri amaçları bilmelidir düşüncesi FARA’nın doğuşunda etkili olmuştur. Şöyle düşünün ki; ABD’de yaşayan Türkler ile alakalı onların yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla bir yasa çıkması için lobicilik ve propaganda faaliyeti yürütmek yasak değildir. Ancak bu faaliyetleri yürütürken de ABD hükümeti olası tehditlerin önüne geçmek için bir karşı istihbarat programı yürütmelidir ve bu durum gayet kabul edilebilir bir durumdur.

FARA’nın kapsamına baktığımız zaman; FARA açısından takibe konu olabilecekler yabancı siyasi partiler, ABD vatandaşları hariç kişiler ve kurumlar ile yabancı bir ülkenin yasaları altında örgütlenmiş ve sevk ve idaresi ABD dışında olan kuruluşlardır. FARA özellikle de mali yönden yurt dışına bağlı olan kişi ve kurumları konu edinmektedir.

FARA Nasıl Çalışır?

  • Counterintelligence and Export Control Section (CES) tarafından yapılan inceleme ile kanuna göre FARA kapsamına alınması gereken kişi ya da kuruluşa bir mektupla “listeye kayıt yaptırması” gerektiği tebliğ edilir.
  • Adalet Bakanlığı bünyesinde yabancı ajanlar listesine kayıt yaptırtan kuruluş, 6 ayda bir olmak üzere yurt dışında mali ve idari yönden bağlı olduğu kişi veya kuruluş adına yapılan anlaşmaları, gelen giden parayı ve paranın ne şekilde harcandığını bakanlığın belirlemiş olduğu matbu formları doldurarak ABD Adalet Bakanlığı’na bildirir. Bu kayıtlar ABD kamuoyuna açıktır.
  • Yürütülen faaliyet kapsamında üretilen materyaller (broşürler, gazete yayınları, resimler, afişler vb.) ABD başsavcılığına bildirilmek zorundadır.
  • FARA kapsamına alınan kuruluşlar yürüttükleri faaliyetlere ilişkin tüm gelen-giden evrakları ve materyalleri belli bir usulde kayıt altında tutmalıdır ve başsavcılığın talep etmesi halinde bunları incelemeye açmalıdır.

Ayrıca belirtmekte fayda var ki, FARA kapsamında yapılan bu uygulama ABD’de yürütülen faaliyetleri kısıtlamamaktadır. FARA yalnızca bir kayıt ve bildirim zorunluluğu doğurmaktadır.

Bir başka önemli husus ise şudur; eğer FARA kapsamına alındıysanız ve ABD yürüttüğünüz faaliyet kapsamında ABD hükümetinden bir yetkili ile görüşecekseniz öncelikle FARA kapsamında olduğunuzu ifade etmeli ve kuruluşunuzun mahiyetini açık bir şekilde hükümet yetkilisine bildirmek zorundasınız.

ABD Adalet Bakanlığı

FARA’yı İhlal Etmenin Yaptırımı Nedir?

Hukuki açıdan bir hükmün suç olabilmesi için cezai müeeyyidesinin de olması gerekmektedir. FARA da yukarıda izah edilen konular bakımından belli hükümler öngörmüş ve bunların ihlalini bir cezaya bağlamıştır. Şöyle ki, FARA kapsamına alınan bir kişi ya da kuruluş, FARA’nın talep ettiği bilgi verme şartlarına kasten uymaması ve hileli davranışlarla bunları saklayarak başsavcılığı eksik bilgilendirmesi neticesinde 10.000$ para cezası veya 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılır. 

Propaganda amacıyla üretilen materyallerin FARA’ya uygun şekilde etiketlenip ilgili makamlara bildirilmemesi ve hükümet yetkililerine gerekli açıklamanın aydınlatıcı şekilde yapılmaması durumunda ise 5.000$ para cezası veya 6 ay hapis cezası, yahut her ikisi ile birlikte cezalandırılır. 

TRT’nin Yabancı Ajanlar Listesi İçine Dahil Edilmesi

Yukarıda genel hatlarıyla FARA yani Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası’nı izah etmeye çalıştım. Peki bir kuruluşun yabancı ajanlar listesi kapsamına dahil edilmesi ne anlama gelmektedir? TRT bu durumdan nasıl etkilenecektir?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki FARA gerçekten de iyi düzenlenmiş ve işlevselliği yüksek düzeyde olan bir yasadır. Hatta Türkiye’nin lobicilik faaliyetlerine gerekli önemi vermeye başlayacağı ilerleyen zamanlarda da ülkemiz adına hukuki açıdan boşluk olan bir konudur. Türkiye gelecek dönemlerde FARA benzeri bir yasaya muhakkak ihtiyaç duyacaktır.

Öte yandan, FARA her ne kadar lobicilik faaliyetlerinin denetlenmesini sağlayan yerinde ve işlevsel bir yasa olsa da günümüzde ortaya çıkış amacından saptığı gözlenmektedir. FARA ortaya çıktığı ilk zamanlarda bir siyasi enstrüman olarak değil, ABD kamuoyunun yararına kullanılan bir yasaydı. Ancak Donald Trump yönetimi, FARA’yı bir siyasi enstruman haline getirmiştir. Bu durumu ortaya koyan en iyi örnek ise ABD ile Rusya arasında yaşanan gerilimdir.

ABD hükümeti, geçtiğimiz yıllarda  Rus basın kuruluşları olan Sputnik ve Russia Today’i FARA kapsamına almıştır. Bu gelişme karşısında Rusya devlet başkanı Putin, 9 ABD basın kuruluşunun “Rus FARA’sı” kapsamına alınması için talimat vermiştir. Yani FARA, Donald Trump’ın Sputnik ve Russia Today hamlesiyle birlikte tam anlamıyla bir siyasi silaha dönüşmüştür.

FARA TRT mektubu yabancı ajanlar listesi

TRT’nin Yayın İlkeleri, Yabancı Ajanlar Listesi Kapsamına  Alınmasına Sebep Oldu

Yukarıda yalnızca ilk sayfasını paylaştığım ve 1 Ağustos 2019 tarihinde ABD Adalet Bakanlığı – Milli Güvenlik Bölümü tarafından TRT yetkililerine gönderilen mektupta FARA kapsamında “yabancı ajanlar listesi” ne kayıt yaptırmaları gerektirdiği bildirilmiştir. Söz konusu mektupta gerekçe olarak ise TRT’nin yayın ilkeleri gösterilmiştir.

Mektupta TRT’nin yayın ilkeleri içerisinde yer alan şu ifadeler, ABD hükümeti tarafından bir basın kuruluşu olan TRT’nin siyasi faaliyetler yürüttüğü ve bu sebeple FARA kapsamına alınması gerektiği şeklinde yorumlanmıştır;

  • Anayasanın sözüne ve ruhuna bağlı olmak; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, milli egemenliği, Cumhuriyeti, kamu düzenini, genel asayişi, kamu yararını korumak ve kollamak,
  • Devletin milli güvenlik siyasetinin, milli ve ekonomik menfaatlerinin gereklerine uymak.

Yukarıda yer verdiğim ve 2954 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Kanununda yer alan TRT yayın ilkeleri sebebiyle 1 Ağustos 2019 tarihli mektup TRT yetkililerine gönderilmiş ve TRT World FARA kapsamında kayıt yaptırmıştır. Hatta FARA gereği yapması gereken mali ve idari bildirimleri de ABD makamlarına yapmıştır.

ABD istihbarat teşkilatları

FARA Artık ABD Siyasetinin Bir Enstrümanı Haline Gelmiştir

Bunu çok rahat bir şekilde söyleyebilirim. FARA ortaya çıkış amacından uzaklaşmaktadır. Öte yandan Donald Trump hükümeti, özellikle son dönemlerde basın yayın kuruluşları üzerindeki baskıyı arttırmaktadır. Bu sistemli baskı politikası kapsamında 4 Eylül 2018 tarihinde ülkedeki tüm yabancı basın kuruluşlarının Federal İletişim Komisyonu’na kayıt yaptırmasını öngören bir yasayı da hayata geçirdiler. Federal İletişim Komisyonu ise ABD’de kongre tarafından denetlenen bağımsız bir yapıdır ve ABD’de iletişimle alakalı yasaların denetlenmesi görevini yürütmektedir.

FARA’nın artık ABD hükümeeti tarafından bir silah olarak kullanılmaya başlandığının bir diğer göstergesi de hükümet yetkilileri tarafından yabancı basın kuruluşları aleyhinde dile getirilen ifadelerdir. Donald Trump’ın politikalarına muhalif olan yabancı basın kuruluşları ülkede “bunlar gazeteci değil, ülkeleri adına ajanlık ve propaganda yapıyor” iddiaları ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu beyanların son hedefi ise Katar merkezli basın kuruluşu olan Al Jazeera (El Cezire)’dir. Ve üzerindeki baskıya bakılacak olursa Al Jazeera de ilerleyen dönemde FARA kapsamına alınacaktır.

TRT world yabancı ajanlar listesi

Son Söz…

Teknik açıdan bakıldığı zaman FARA, eğer ortaya konuluş amacına uygun olarak kullanılırsa demokratik değerler ve milli güvenlik arasında bir denge unsuru olabilecek işlevsel bir yasadır. Yukarıda da değindiğim gibi ilerleyen dönemde ülkemizde de FARA benzeri kapsamlı bir yasaya kesinlikle ihtiyaç duyulacaktır. Ülkemizde en önemli eksikliklerden biri de lobicilik faaliyetlerin hak ettiği değeri görmemesi ve lobicilik faaliyetlerinin kapsamlı bir hukuki zeminden yoksun olmasıdır.

ABD’nin TRT World’ü “siyasi faaliyet yürütmek” iddiası ile FARA kapsamına alması ve aynı durumun Katar merkezli Al Jazeera için de konuşuluyor olması ise Donald Trump hükümetinin FARA’yı tamamen siyasi amaçları doğrultusunda bir silah olarak kullanmasından kaynaklanmaktadır. Yani TRT’nin FARA kapsamına alınması, bilinçli bir şekilde Türkiye aleyhine üretilen “TRT casusluk yapıyor, ABD’nin gözünde artık TRT çalışanları ajandır” algısı kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.

Kafkasya’da Kapanmayan Yara: Dağlık Karabağ

Karabağ’ın sorunla anılan dönüşümünü, algılayabilmek için öncelikle Karabağ Bölgesi ile Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni ayırt edebilmek gerekir. Karabağ Bölgesi, bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan arasında, güney bölümü İran içinde bulunan, Yukarı Karabağ veya Dağlık Karabağ diye anılan bölgeyi de içine alan 18000 kilometrekare çok geniş bir coğrafî sahadır. Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi ise bu coğrafi bölgenin içinde Sovyetler Birliği döneminde özerklik kazanmış, Ermenistan sınırına yaklaşan bir özerk yönetim birimidir. Bu özerk bölge, Karabağ Coğrafi Bölgesinin kuzey kısmında yer aldığı için bazı kaynaklarda “Yukarı” Karabağ sorunu olarak geçmektedir.[1]

Karabağ üzerindeki anlaşmazlık, tarihsel kökenlerinin etkisiyle 20. yüzyıl başında çatışmaya evrilen Ermeniler ile Azerbaycan Türkleri arasında toprak paylaşımı mücadelesine dayanıyor.[2] Daha önce Karabağ’da az sayıda bulunan Ermenilerin bu bölgedeki varlığı, 1823’den sonra izlenen Çarlık politikasıyla değişmiştir. Çarlık istatistik yetkilileri tarafından 1810’da yapılan, bir nüfus sayımına göre Karabağ Bölgesi’nde yaşayanlar, sırasıyla 9.500 Azerbaycan Türkü ve 2.500’ü Ermeni olarak tespit edilmiştir. Ermeni nüfusun Dağlık Karabağ’da bugünkü gibi çoğunluk durumuna gelmesini sağlayan ise Ruslar tarafından en sadık etnik köken olarak benimsenip yönetimde yer verilmesiyle bölgede artan etkileridir.[3] Sovyetler Birliği’nin kurulma aşamasında yayılmaya yönelik izlediği ılımlı politika sorunun göreceli olarak sessiz ve uzlaşmaya çaba harcanan bir dönem olmasını sağlamıştır. Fakat Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) kurulduktan sonraki dönemde dahil olmak üzere Moskova yönetiminin izlediği iki kesime yapılan gizli vaatler gibi stratejiler gerilimin sürekli tırmanmasına yol açmıştır. Aynı dönemlerde Sovyet Cumhuriyeti olmalarına rağmen, Azerbaycan’da Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde özerk yapının oluşturulması, Ermenistan’da Azerbaycan Türkleri’nin nüfusunun daha yoğun olduğu bölgelerde herhangi bir özerk yapının oluşturulmaması da Moskova Yönetimi’nin çifte standart uyguladığını gösterir.[4]

Dağlık Karabağ

1918 yılında Ermenistan ile birleşmek isteği doğrultusunda Azerbaycan Yönetimi’ne karşı ayaklanan Ermeni Çeteler çok sayıda Türk Köyünü büyük zarara uğratmış, hayatta kalmayı başaranları da sürgüne göndermiştir. Karabağ’da yaşayan Türklere verilen zararların nispeten daha aza indirgeyen faktör İngiltere’nin müdahalesidir. İngilizler, bölgede yaşayan Türkler ve Gürcülerin Bolşeviklere karşı güçlendirilmesi gerektiğine inandığı için, çıkarları doğrultusunda Ermeni Çetelerine Karabağ’dan çekilmeleri emri verilmiştir. Şiddet eylemlerine son verilmesinin ardından karşılıklı görüşmeler yapılmış, 15 Ağustos 1919’da Karabağ Ermenileri ve Azerbaycan Yönetimi‘nin toplanması ile kurulan konseyde Karabağ‘ın resmi olarak Azerbaycan‘a bağlılığı ortak karar olarak kabul edilmiştir. Konseyin kararının Paris Barış Konferansı‘nda da aynen kabul edilmesi üzerine Karabağ, uluslararası alanda da Azerbaycan toprağı olarak kabul görmüştür diyebiliriz. Yaşanan gelişmeler Azerbaycan yönetimini konunun çözüme ulaştığı konusunda rahatlatırken, Ermenileri Dağlık Karabağ üzerindeki taleplerinden vazgeçirmemiş ve Kafkasya Komünist Parti Merkez Komitesi’ne baskı yapmayı sürdürmüşlerdir. Bu baskılar neticesinde karşılıklı olarak çeşitli sonuçlara varılan görüşmeler gerçekleştirilmiştir.[5] Üzerinde dönen çeşitli görüşlerin getirdiği anlaşmazlıklara rağmen Dağlık Karabağ, tamamen Moskova’nın insiyatifiyle kabullenilmiş görünen bir yapıya dönüştürüldü. Azerbaycan ve Ermenistan’ın 1922’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne katılmasının etkili olduğu bu evrilmede Dağlık Karabağ, 1923’te Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bölge statüsü aldı. Ermenilerin benimsemediği bu yapıyı değiştirmek için çatışmacı tutumlarıyla çeşitli yollar denemelerine rağmen Sovyet sisteminin durma noktasına geldiği 1980’lerin sonuna kadar statüko korundu.

Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un 1985 yılında yönetimin başına geçmesiyle birlikte sistemsel çözüm görerek başlattığı açıklık (glasnost) ve yeniden yapılanma (perestroika) dönemi başlamıştır. Sovyetler Birliği dışındaki Ermeni lobisinin ve içindeki Ermeni aydınların Gorbaçov’la geliştirdiği yakın ilişki, onları Azerbaycan içerisindeki Dağlık Karabağ’ı alabilecekleri hususunda umutlandırmıştı.[6]

Mihail Gorbaçov

Ermeniler, Karabağ’da Ermeni nüfusunun yoğunluğunu öne sürerek bölgenin Sovyet Ermenistan’ına bağlanması için Moskova’ya başvuruda bulunurken, Ermenistan’da ve Karabağ’da gösterilere de başlamışlardı. 1988 Şubat’ında, Karabağ Ermenilerinin Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması kararını alması ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkezi Komitesi’nin Karabağ Ermenilerinin kararını tanımamasıyla Ermenilerle Türkler arasında çatışma süreci başlamış oldu. Bu süreçte SSCB Yüce Sovyet Başkanlık Divanı’nda konuşma yapan Mihail Gorbaçov, Karabağ’ın sorunlarının varlığını kabul ettiklerini, fakat çözümün Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne dokunulmadan oluşturulması gerektiğini ifade etmiştir.[7]

1990 yılına girerken Gorbaçov politikasının özellikle ekonomide ve etnik kökenler hususunda çözüm getiremediği gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni dağılmaya götüren dönemde komünizm giderek güç kaybederken, yerine daha sağlam bir ideoloji getirilememiştir.  Bu boşluğu, Baltık ülkeleri ve Kafkaslarda görüldüğü gibi milliyetçilik kavramının doldurduğu bir gerçektir.[8] İşte yükselişe geçen Milliyetçilik algısı gibi çeşitli faktörlerinde yadsınamaz etkisiyle 90’lı yıllar Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini hızlandırmıştır. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı da sınırları içinde gösteren bir bildirgeyle bağımsızlığını ilan etmesi de bu dönemde gerçekleşmiştir. Yaklaşık olarak bir yıl geçmişken 30 Ağustos 1991’de Azerbaycan’ın da bağımsızlığını ilan etmesiyle Sovyetler Birliği’nin iç sorunu olan Karabağ, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki uluslararası bir sorun haline gelmiştir.

Karabağ Ermenileri de bir araya gelerek “Artsak Ermeni Halk Cumhuriyeti’ni” ilan etmiş, Azerbaycan Parlamentosu hem Azerbaycan Anayasası’na hem de SSCB Anayasası’na aykırı olduğu gerekçesiyle bu kararın kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Bölgede süregelen çatışmaları durdurmak için Boris Yeltsin ve Nursultan Nazarbayev, taraflar arasında bir diyalog başlatmış ve her iki tarafın uyacağını belirttiği bir ateşkes imzalanmışsa da Azerbaycan Halk Cephesi bu protokole kuşkuyla yaklaşmıştır. Çünkü Ermenilerin çoğunlukta olduğu ve Moskova’nın 1989 yılından beri askıya almış olduğu özerk yapı yeniden kurulacaktır. Bu artık kısır döngü haline gelmiş bir Ermeni politikasıydı. Nitekim Karabağ’da cinayetler önlenememiş ve saldırılar devam etmiştir.[9] Ermenistan Yönetimi Dağlık Karabağ çevresindeki bölgeleri de işgal yoluyla kendi sınırları içine dâhil etmiş Büyük Ermenistan hayaline dayanan yayılmacı tutumunu sürdürmüştür. Ermeni birlikleri Azerbaycan’ın devlet sınırlarını ihlal ederek, Gubadlı, Lâçin, Zengilan, Füzuli, Terter, Hanlar, Tovuz ilçelerine geniş çaplı taarruz gerçekleştirmişlerdir. 20. Yy bitmeden gerçekleştirdikleri “Hocalı Katliamı” ise sadece Azerbaycan Halkına karşı değil, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.[10]

28. Yılında Hocalı Katliamı

Dağlık Karabağ’ın silahsızlandırılması, karşılıklı şiddet olaylarının son bulması ve Ermenistan’ın saldırgan tavrına engel olunması amacıyla bir çözüm süreci başlatılmış ve bu süreç kapsamında Dağlık Karabağ’a giden heyeti taşıyan helikopter Ermeniler tarafından düşürülmüştü. Bu uzlaşmadan uzak tavır ve izlenen strateji bir katliamın gerçekleşeceğinin habercisi gibiydi. Çünkü Azerbaycan Birlikleri silahsızlandırılmış ellerinde av tüfeği şeklinde silahlar kalmış ve askeri olarak herhangi bir destek görmezken, Ermeni Birliklerin silahlarına dokunulmadığı gibi Ruslar tarafından kapasite ve teknoloji olarak da desteklenmiştir. Tarih boyunca “Tavşana kaç, tazıya tut” deyimiyle tanınan çatışma ortamından beslenen Moskova’nın dışında diğer bir dünya devi olan ABD’de Ermenistan’ı destekliyordu. Bu yüzden dünya kamuoyunda yeterli baskıyla karşılaşmayan Ermenistan, devlerin şımarık çocuğu gibi davranırken tarihine bir kara leke olarak düşen katliama imza atmıştır.[11]

Dağlık Karabağ içerisinde bulunan Hocalı yaklaşık on bin kişilik nüfusuyla bir sanayi şehriydi. Bu kenti Ermenistan için cazibe merkezi haline getiren içerisinde bulunan havalimanıydı. 1991 Yılının Aralık Ayından beri abluka altına alınmış, dış dünya ile iletişimi kesilmiş, gaz ve elektriği olmadan açlıkla yüzleşmiş olan şehri kurtarmak için Azerbaycan Birlikleri bir taarruz gerçekleştirmişse de başarısız olmuştur. Kenti işgal etmeye karar veren Ermeniler, Rus askerlerinin desteğiyle 25-26 Şubat 1992’de Hocalı Katliamını gerçekleştirmiştir. Azerbaycan kaynaklarına göre 1300 kişinin hayatını kaybettiği saldırıda ölenlerin çoğu askerlikle hiçbir ilgisi bulunmayan kadın çocuk ve yaşlılardı. Hocalı’da evleriyle birlikte yakılanların dışında, bedenlerine çok sonra ulaşılabilmiş işkenceyle öldürülen insanların Adli Tıp Kurumu tarafından sunulan raporları dehşet vericiydi. Yağma ve yıkıma uğrayan şehirden kaçmaya çalışan Türkler de soğuktan donarak ölmüş ya da Ermeni Çetelerinin tuzağına düşmüştü. Ne yazık ki uluslararası kamuoyunda Hocalı Katliamı’nın failleri gereken cezayı almamıştır. Yaptıkları insanlık dışı eylemleri bir övünç kaynağı olarak anlatan ve Anadolu’da kendilerine uygulanan tehcir politikasını sözde soykırım iddialarıyla besleyerek intikam niteliği kazandıran Ermeni Gazetecilerini görmek mümkündür. Hatta katliamda bizzat görev alan Sarkisyan gibi isimler Ermenistan’da Cumhurbaşkanlığına kadar yükselmiştir.[12]

Eski Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan

Savaşın Eşiğinde

Dağlık Karabağ meselesi, akademik çevrelerde ‘donmuş çatışma’[13] olarak da nitelendirilse aralıklarla devam eden çözüm müzakerelerine şahit olmuştur. Hem Dağlık Karabağ-Azerbaycan hattında hem de Azerbaycan-Ermenistan sınırında, 1994’ten günümüze kadar hemen hemen her gün ateşkesin ihlal edilmesi nedeniyle de her iki taraftan çok sayıda asker ve sivil kaybı yaşanmıştır.

Dağlık Karabağ’ın bir çatışma ortamı olarak süregelen durumunda en büyük etken hiç kuşkusuz Ermenilerin saldırgan tutumlarını sürdürmeleri ve işgal ettikleri topraklarda söz sahibi olma konusunda da ısrarcı olmalarıdır. Ülke bütünlüğü kapsamında değerlendirildiğinde, Azerbaycan’ın rızası olmaksızın hukuki olarak Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığının gerçekleşmesi ya da Ermenistan’la birleşmesi mümkün değildir. Azerbaycan Yönetimi’nin de gelinen süreçte böyle bir duruma rıza göstermesi olasılığı bulunmamaktadır.[14] Bölgede adil ve kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için uluslararası hukuk kurallarını göz önüne alarak hareket eden Azerbaycan’ın BM Antlaşması 51. maddesi kapsamında meşru müdafaa hakkı geçerliliğini korumaktadır. Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkı kapsamında işgal edilen topraklarını Ermenistan’dan geri almak için askeri bir harekâtta bulunması, hukuka aykırı bir eylem olmayacağı gibi işgale maruz kalmış vatan topraklarına dönmeyi bekleyen Azerbaycan Türkleri de barışçıl bir çözüm gerçekleşeceğine olan inançlarını yitirmiştir.[15]

Ezgi Koçaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1]Murat Onur Sayılan,”1988-95 Arası Dağlık Karabağ Sorunu”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2007), s. 5.

[2] “Kafkasya’nın açık hesabı: Dağlık Karabağ”,9 Ağustos 2014, http://www.aljazeera.com.tr/dosya/kafkasyanin-acik-hesabi-daglik-karabag (erişim tarihi 27 Şubat 2020).

[3] Dr. Süreyya Yiğit ve Gökhan Gülbiten, “Rusya’nın Güney Kafkas Dış Politikası: Dağlık Karabağ ve Hazar Denizi”, Barış Araştırmaları ve çatışma Çözümleri Dergisi, 2017, C: 5, S. 2, ss. 3-4.

[4] Toğrul Aliyev,”Dağlık Karabağ Sorunu ve Uluslararası Örgütler”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2006), s. 17.

[5] Derya Özkaraman,” Hocalı Soykırımı: Nedenleri, Fikri Alt Yapısı ve Sonuçları”, Genelkurmay Başkanlığı Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2010), s. 130.

[6] “Kafkasya’nın açık hesabı: Dağlık Karabağ”,9 Ağustos 2014, http://www.aljazeera.com.tr/dosya/kafkasyanin-acik-hesabi-daglik-karabag (erişim tarihi 27 Şubat 2020).

[7] Murat Onur Sayılan, a.g.e., s.23.

[8] Yakup Hurç, “Türkiye’nin Karabağ Politikası”, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Kahramanmaraş 2008), s. 13.

[9] Murat Onur Sayılan, a.g.e., s.26.

[10] Susana Valiyeva,”1987-1994 Yıllarında Dağlık Karabağ Savaşı’nın Yazılı Basına Yansıması”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (Kocaeli 2016), ss. 37-38.

[11] Mehmed Mazlum Çelik. “Azeri Türkleri İçin Kara Bir Gün: 26 Şubat 1992 Hocalı Katliamı”,26 Şubat 2020,https://www.independentturkish.com/node/137786/k%C3%BClt%C3%BCr/azeri-t%C3%BCrkleri-i%C3%A7in-kara-bir-g%C3%BCn-26-%C5%9Fubat-1992-hocal%C4%B1-katliam%C4%B1 (erişim tarihi 12 Mart 2020)

[12] Kudret Çeltekligil,”1990 Sonrası Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde Dağlık Karabağ sorunu”, Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2012), ss. 34-35.

[13] “Kafkasya’nın açık hesabı: Dağlık Karabağ”,9 Ağustos 2014, http://www.aljazeera.com.tr/dosya/kafkasyanin-acik-hesabi-daglik-karabag (erişim tarihi 12 Mart 2020).

[14] Coşkun Demirtaş,”Dağlık Karabağ sorunu”, İstanbul Arel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2018), s. 169.

[15] Eltun Abdullayev.” Dağlık Karabağ Sorununda Azerbaycan’ın Uluslararası Hukuktan doğan Meşru Müdafaa Hakkı”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2018), s. 109.

[/vc_toggle]

[irp posts=”1676″ name=”Dağlık Karabağ Çatışma Bölgesinden Fotoğraflar”]

Sonun Başlangıcı: Normandiya Çıkarması

Hırs, güç ve daha çok güç. İnsanoğlu, güç elde etmek için dünyanın her yerinde savaşabilir. Din, ahlak, vicdan kavramlarına sahip insan dahi savaş esnasında hepsinden ödün verebilir. Nitekim Dünya Savaşları bunlara en büyük örnektir. I.Dünya Savaşı’nda heba olan canlar insanlığa yetmemiş gibi, II.Dünya Savaşı yaşanmış ve geriye dönüp bakıldığında elde kalan tek şeyin acı olduğu görülmüştür.

Çıkarma Öncesi Durum

II.Dünya Savaşı(1939-1945?)* Müttefik ve Mihver adı verilen devletler tarafından yapıldı. Müttefik Devletlerin öne çıkan ülkesi SSCB, Mihver Devletlerin öne çıkan ülkesi ise Nazi Almanyası idi. Bir çok cephede savaşıldı, 50 milyona yakın insan hayatını kaybetti. 1942 yılına kadar Mihver Devletlerin önde götürdüğü savaş, sonuç itibariyle bakıldığında müttefik devletlerin zaferiyle sonlanmıştır.

1943 yılında Nazi Almanyası’nın Doğu Avrupa’da kaybettiği topraklar, teçhizat yetersizliği ve ordu içi sorunları; müttefik devletlerin savaşın seyrini değiştirdiğine işaretti. 1944 yılına gelindiğinde ise; 4 yıldır Almanlar tarafından işgal edilen Fransa’nın, işgalden kurtarılma vakti gelmişti. Her ne kadar gücü azalsa da Nazi Almanyası, bileği kolay bükülecek bir orduya sahip değildi. Bir çıkarma yapılacağı kesindi ancak Alman Komutanlar bu çıkarmanın nereye yapılacağı konusunda uzlaşamamıştı.Nazi Almanyası’nın lideri Hitler, Bask ülkesi sınırından Danimarka’nın kuzeyine kadar kıyılara koruganlarla dolu “Atlantik Duvarı” adı verilen bir savunma mekanizması inşa ettirmişti. 18 bin kilometrelik sahile 6 milyon mayın döşendi. Tepelere beton koruganlar, koruganların ardına havan ve hava savunma topları yerleştirildi.

Müttefikler tarafından bakacak olursak, Batı Cephesi çok büyük anlam ifade ediyordu. Bu bölgede işgalden kurtarılacak Paris, Nazi Almanyası’nın kalbi olan Berlin’e yaklaşmak demekti. Müttefik Devletler, tam bir yılda bu çıkarmanın planını hazırladı. Amerikan, Fransız, İngiliz ve Kanadalı birlikler; sayı olarak çok üstün olmalarına ve hava gücünde devasa bir avantaja sahip olmalarına güveniyordu. Nazi Almanyası’nın sonunu getirmek için artık harekete geçmenin vaktiydi.

Normandiya Çıkarması

Tahminlerden 2 ay önce, 6 Haziran 1944’te başladı çıkarma. Normal şartlarda 5 Haziran’da çıkarma başlayacaktı ama fırtınaların sona ermesi beklendi. 6 Haziran sabahı çok erken saatlerde Müttefik Devletler’in paraşütçüleri, Alman askerlerinin konuşlandığı yerin arkasına indirildi. Bu sırada deniz ve kara harekatı için binlerce gemi Normandiya sahilinde göründü. Alman komutanlar, bu harekatın bir blöf olduğunu düşünüyordu. Çünkü Müttefikler, istihbarat anlamında çok iyi iş çıkarmıştı. Telsiz konuşmalarında Almanları ısrarla yanlış konuma sevk etmişlerdi.

Çıkartma 5 farklı kıyıdan yapıldı.Amerikalılar Utah ve Omaha’da, İngilizler Gold ve Sword’da, Kanadalılar ise Juno’da asker çıkarmıştı. Diğer bölgelere göre Omaha’da çarpışma çok şiddetliydi. Alman komutan Erwin Rommel, Omaha Sahili’ne nizami şekilde koruganlar yerleştirmişti. Rommel’in amacı, Müttefik birlikleri olabildiğince sahilde korunmasız bir şekilde tutmaktı. Plan ne kadar işe yarasa da bir nevi ölümü ertelemekti. Öğle saatlerine gelindiğinde Almanların cephanesi tükenmişti. Omaha Sahili’ndeki bu direnç, Müttefikleri çıkarma hedeflerine 3 gün geç ulaştırmıştır. Müttefikler, çıkarmanın ilk günü 12 bin zaiyat vermiştir. Bu, onların hiç de hesaba katmadığı bir durumdu. Asker sayısı çok olduğu için, ne kadar kayıp verilirse verilsin zafere ulaşacaklarına inanıyorlardı ki, öyle oldu. Çıkarmanın ardından Müttefikler, Ağustos sonunda Paris’i almayı başardılar.

Ne kadar zor olsa da ezici üstünlük sahibi Müttefikler, amacına ulaştı. Bilanço onlar için çok ağırdı. Fransa’ya ulaşan 2 Milyon askerin 200 bin kadarı kaybolmuş, ağır yaralanmış ya da hayatını kaybetmişti. Almanlara gelecek olursak, 4 bin ila 9 bin arası asker kaybı yaşandığı tahmin ediliyor. Normandiya Bölgesi’nin kaybedilmesi sonun başlangıcı oldu. Kritik bölge Müttefiklerin eline geçmesi, artık Berlin’de tehlike çanlarının çalması demekti.

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.euronews.com/2019/06/05/normandiya-cikarmasi-75-yil-donumu-cikarma-hakkinda-bilmediklerimiz-nazi-almanya-savas

https://listelist.com/normandiya-cikarmasi/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Normandiya_%C3%87%C4%B1karmas%C4%B1

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48542633

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/normandiya-cikarmasi-1897277

https://www.atlasdergisi.com/gundem/normandiya-cikarmasi-tarihin-3-boyutu.html?doing_wp_cron=1585058889.9378221035003662109375

https://tr.wikipedia.org/wiki/II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1

[/vc_toggle]

 

Anarşinin Boy Gösterdiği Yerler

Anarşizm, toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi reddetmektir. Bu sosyal terimi benimseyen anarşist ülkelere de genellikle devletsiz toplumlar denmektedir.

Anarşizm yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Bazı antropologlar, tarih öncesi toplumları, resmi hiyerarşiye sahip olmadıkları için anarşist olarak görürler. Resmi anarşizmin ilk izleri, filozofların devletin gerekliliğini sorguladığı ve bireylerin özgürce yaşamaları gerektiğine inandığı eski Yunanistan ve Çin’de bulunabilir.

Anarşi genellikle sokaklarda savaşmayı, isyanı ve toplumsal kaosu vurgular. Anarşizm, İspanyol İç Savaşı ve 19. yüzyılın sonlarındaki işçi eylemleri de dahil olmak üzere tarih boyunca eylemler ve devrimlerde kilit rol oynamıştır. Sanayileşme, modernizm, kitlesel göç ve kapitalizme verilen tepki anarşizmin yayılmasına sebep olmuştur.

Anarşizm, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra her ne kadar düşüşe geçse de 1960’larda yeniden ortaya çıkmıştır.

Pierre-Joseph Proudhon, kendini “anarşist” olarak adlandıran ilk kişidir ve ilk anarşist düşünür olarak tarihe geçmiştir. Proudhon, toplumun ekonomik temelleri üzerine bir çalışma yayınlamıştır ve toplum yasalarının otorite ile hiçbir ilgisinin olmadığını, bu yasaların toplumun doğasından kaynaklandığını savunmuştur. Otoritenin mutlaka bir gün gücünü kaybedeceğine ve doğal sosyal bir düzenin ortaya çıkacağına inanmıştır.

Şu anda anarşist bir ülke bulunmamaktadır. Somali, 1991’den 2006’ya kadar hükümeti olmayan en son anarşist ülkedir. Bu süre zarfında Somali toprakları birbiriyle rekabet eden isyancılar tarafından bölünmüş ve ülkenin geniş bölgeleri özerk bölgeler olarak yönetilmiştir. Bugün Somali’de Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bulunduğu federal bir parlamenter hükümet sistemi vardır.

Dünya üzerinde anarşist ülke olmasa da birkaç aktif anarşist toplum vardır. Bu anarşist toplumlar, kuruldukları sıraya göre şunlardır:

1.) Sarvodaya Shramadana Hareketi (1958)

Sarvodaya Shramadana Hareketi, 1958’de başlayan ve bugün hala Sri Lanka’daki 15.000 köyde mevcut olan en eski anarşist harekettir. Sri Lanka’da köylere kapsamlı kalkınma programları sağlayan bir harekettir.

2) Exarchia (1973)

Eksarhia Atina’nın merkezinde bulunan bir mahalledir. Yunanistan’da anarşizmin merkezi olan mahalle adını burada dükkan açan Eksarhos adlı bir tüccardan almıştır.

3) El Alto Mahalli Birliği (FEJUVE) (1979)

El Alto Mahalli Birliği, Bolivya’nın El Alto vatandaşlarına kamu hizmetleri, inşaat ve iş olanakları sağlayan 600’den fazla mahalle konseyinin federalist bir siyasi örgütlenme biçimidir.

 

4) Marinaleda (1979)

Marinaleda, Sevilla’ya bağlı bir belediyedir. Sosyalist bir ütopya olarak nitelendirilmektedir.

5) Popüler Yerli Oaxaca Konseyi (1980)

Popüler Yerli Oaxaca Konseyi, Meksika’nın Oaxaca eyaletindeki kırsal yerli halklardan ve topluluklardan oluşan bir organizasyondur.

6) Puerto Real (1987)

Puerto Real, İspanya’nın 17 özerk bölgesinden, ülkenin güneybatı köşesinde en fazla nüfusa sahip Endülüs özerk bölgesinin 8 eyaletinden biri olan Cádiz’a bağlı 44 belediyeden biridir.

7) Spezzano Albanese (1992)

Spezzano Albanese, İtalya’nın güneyinde, Cosenza eyaletinde bir belediyedir.

8) Zapatista Özerk Belediyeleri (1994)

Zapatista Özerk Belediyeleri, Aralık 1994’te kurulan Meksika Chiapas eyaletindeki Neo-zapatista destek üsleri tarafından kontrol edilen bölgelerdir.

9) Barcelona Gecekondu Hareketi (2000)

Barcelona’da 200’e yakın gecekondu yapısının ve 40 sosyal merkezin bulunması en büyük gecekondu hareketlerinden biri olarak görülüyor.

10) Barbacha (2001)

Barbacha, Cezayir’in kuzeyinde Kabylie bölgesinde içerisinde 34 ayrı köy barındıran küçük bir bölgedir.

11) Aabahlali baseMjonodolo (2005)

Güney Afrika’da hem tahliyelere hem de kamu konutlarına karşı kampanya yürüten bir kulübe hareketidir.

12) Zaachila (2006)

Zaachila, Meksika’nın Oaxaca kentindeki bir kasaba ve belediyedir.

13) Zone to Defend (2009)

Zone to Defend, bir kalkınma projesini fiziksel olarak engellemek amacıyla tasarlanan militan bir işgali ifade etmek için kullanılan bir Fransız neologizmidir.

14) Cherán (2011)

Cherán belediyesi Meksika’nın Michoacán eyaletinde bulunmaktadır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_anarchist_communities

https://en.wikipedia.org/wiki/Anarchism

https://en.wikipedia.org/wiki/Pierre-Joseph_Proudhon

https://worldpopulationreview.com/countries/anarchy-countries/

[/vc_toggle]

Dünyadaki 16 Üst Düzey İstihbarat Teşkilatı

İsrail, Almanya, Pakistan, ABD, Rusya ve Türkiye gibi birçok ülkenin istihbarat teşkilatlarını ve alt birimlerini sizin için araştırıp derledim.

1.) MOSSAD

Mossad, İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü isimli İsrail gizli servisinin kısa adıdır. Sembolik olarak on iki casus olayıyla kurulan Mossad resmi olarak 13 Aralık 1949’da kurulmuştur. Merkezi Tel-Aviv’dedir. Mossad’ın dünyanın farklı yerlerinde binlerce personeli olduğu bilinmektedir. Kendi içerisinde de bölümlere ayrılır. İbranice anlamı ‘’Enstitü’’ olan Mossad, genel olarak dış istihbarat konularında görev yapar. İç istihbarat alanında Şin-Bet (Şabak) isimli kurum faaliyettedir. Mossad çok sayıda faili meçhul cinayetlerden sorumlu tutulmaktadır. İsrailli yetkililer, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek için beş İranlı bilim adamına suikast düzenlediklerini onaylamıştır. 2010 yılında Dubai’de otel odasında üst düzey bir Hamas komutanı öldürülmüştür. BAE yetkilileri, suikastin sorumlusunun 26 kişilik Mossad ekibi olduğunu söylemiştir. Mossad’ın çeşitli siber yetenekleri de vardır. Teşkilat, Stuxnet virüsünü İran’ın nükleer tesislerindeki bilgisayarlarına sızdırdıklarını ve arızaya sebep olduklarını açıklamıştır. Washington Post’a göre, 2010 yılında keşfedilen bu virüs ortak bir ABD-İsrail ekibi tarafından üretilmiştir. Ayrıca Nisan 2018’de İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İsrail operatörlerinin 1993’ten 2003’e kadar olan İran nükleer arşivlerine sızdığını açıklamıştır. Fakat İranlı yetkililer bunu reddetmiştir. Bu özellikleriyle dünyanın en güçlü İstihbarat servislerinden biri olarak bilinmesine karşın Mossad çok çalkantılı dönemler geçirmiş ve bazı direktörleri istifa ederek kurumdan ayrılmıştır. Mossad pek çok istihbarat kurumu gibi alanlarında yetiştirilmiş bireylerle İsrail’in ulusal misyonu doğrultusunda faaliyet göstermeyi amaçlamıştır. Şu anki Mossad Başkanı Yossi Kohen’dir.

2.) MSS (Ministry of State Security)

Çin istihbarat servisi MSS, 1983 yılında kuruldu. Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin, servis sayesinde birçok suikastten kurtulmuştur. MSS, Uygur halkının kimliğini ve etkisini azaltmak için Çin’in kampanyasında başrol oynamıştır. MSS, hükümetin sosyal kontrol ve etnik asimilasyon hedeflerine ulaşmak için gözetim ve yeniden eğitim sistemleri oluşturmuştur. Aralık 2018’de ABD savcıları, ABD’ye yönelik siber saldırılarda iki MSS ajanını suçlamıştır. Ajanların Hewlett-Packard ve IBM gibi teknoloji şirketlerinin bilgisayarlarına, NASA ve Donanma Bakanlığı gibi devlet kurumlarına sızdığı iddia edilmiştir. Servisin eleman sayısı oldukça fazladır. MSS’nin ajanlarına dünyanın her bölgesinde rastlanabilir. Özellikle Güney Kore ve Rusya’da yoğun faaliyet sürdürdüğü bilinmektedir. MSS’nin en önemli özelliklerinden biri de personelinin karate ve judo gibi yakın dövüş sanatlarını bilmesidir. MSS son derece gizlidir, ancak Çinli bir emlak kralı olan Guo Wengui, 2017 yılında eski MSS başkan yardımcısı Ma Jian’nin kendisine içeriden bilgi verdiğini iddia etmiştir. Olay, ajans içindeki birçok üst düzey yetkilinin tasfiyesine yol açmıştır. MSS’nin şu anki başkanı, 2016 yılında Başkan Xi tarafından atanan Chen Wenqing’dir.

3.) NSA (National Security Agency)

Ulusal Güvenlik Dairesi, ABD’nin en çok istihbarat toplayan teşkilatı olduğu tahmin edilmektedir. Kriptoloji üzerine uzman olan bir teşkilattır. 04.11.1952 tarihinde resmi olarak kurulmuştur. Yabancı ülkelerin iletişimlerini (telefon, e-posta vs.) dinleyerek bilgi toplarlar. Ayrıca Amerikan hükümetinin iletişimini yabancı teşkilatlardan korumak da onların görevidir. Çalışan sayısı net olarak açıklanmasa ve çok gizli tutulsa da 30.000 civarı olabileceği tahmin edilmektedir. Bunun büyük kısmını da matematikçilerin oluşturduğu ve NSA’in yeryüzündeki en çok matematikçiyi barındıran kurum olduğu söylenir. Ayrıca bilgi toplamak için internet, telefon görüşmeleri ve e-postaları da izlerler. Yeryüzündeki en büyük telefon görüşmeleri arşivine bu teşkilat sahiptir. Yasa dışı olarak sivillerin telefon görüşmelerini kaydettikleri ve telekomünikasyon şirketlerinden telefon kayıtlarını istedikleri ortaya çıkmıştır. NSA, 1990’lı yılların başlarında 96 ülkede yılda 3.000.000 görüşmeyi dinleyebilecek kapasiteye gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasında önemli rol oynadığı ileri sürülmektedir. NSA’in asıl kuruluş amacı hiçbir ülkenin bilimde ABD’den daha ileride olmamasını sağlamaktır. NSA’nın şu anki başkanı, Mayıs 2018’de ABD Başkan’ı Trump tarafından atanan Paul Nakasone’dir.

4.) CIA (Central Intelligence Agency)

Dünyanın en büyük istihbarat servisi olan Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA), 1947’de Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından Harry Truman tarafından imzalanan Ulusal Güvenlik Yasası’yla yürürlüğe girmiştir. CIA, ABD’nin birimleri için gereken ABD dışı ülkelerle ilgili istihbarat bilgilerini toplayan kurumdur. Merkezi Virginia eyaletindeki Langley’de bulunmaktadır. CIA’nın bilinen operasyonları arasında Guatemala ve İran hükümetlerinin devrilmesi, 1950 ve 1960’larda yabancı liderlere karşı suikast komploları, MKULTRA zihin kontrolü deneyleri vardır. CIA, Usame Bin Ladin’in 11 Eylül 2001’deki saldırılarından beş hafta önce Başkan George Bush’u uyarmıştır. Saldırılardan sonra, CIA paramiliter kuvvetleri ABD’nin Afganistan’ı işgaline öncülük etmiştir. Başkan George W. Bush’un emriyle, CIA bir işkence sistemi kurmuştur. Teşkilat, 9/11 saldırılarının planlayıcısı Halid Şeyh Muhammed’in ve diğer terör zanlılarının yakalanmasında başrol oynamıştır. Başkan Barack Obama 2009’da göreve başladığında, teşkilatın aşırı olan sorgulama tekniklerini reddetmiştir ancak 2018’de CIA başkanlığına gelen Gina Haspel bu politikayı yinelemiştir. CIA, Cumhurbaşkanı’nın emriyle gizli eylemleri yürütmek ve denetlemek için yasalarca yetkilendirilmiş tek ajanstır.

5.) MOIS (Ministry of Intelligence and Security)

İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı ilk olarak 1957’de ABD ve İsrail’in yardımıyla SAVAK olarak kurulmuştur. 1979 İslam Devrimi’nden sonra Yüce Lider Humeyni, SAVAK personelini karşı istihbarat amaçları için kullanmaya devam etmiştir. İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı, İran dışında gizli faaliyetler yürütmekten sorumlu iki kuruluştan biridir. Diğeri, İran dışında özel istihbarat operasyonları yürüten İslam Devrim Muhafızları’nın (IRGC) bir kolu olan Kudüs Gücü’dür. IRGC ayrıca saldırgan siber istihbarat önlemleri konusunda MOIS ile birlikte çalışmıştır. 2012 yılında Obama yönetimi MOIS’e “terörist gruplara verdiği destek ve insan hakları ihlallerini sürdürmedeki merkezi rolü” nedeniyle yaptırım uygulamıştır. MOIS, insan hakları ihlalleriyle ünlü bir teşkilattır. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2018’deki raporunda teşkilatın düzinelerce sendikacıyı, gazeteciyi ve sosyal medya aktivistini tutukladığını belirtmiştir. MOIS, Stuxnet virüsü olayından sonra siber anlamda kendini geliştirmeye başlamıştır. 2013 yılından bu yana Mahmud Alevi teşkilat başkanlığını yürütmektedir.

6.) FSB (Federal Security Service)

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Rusya Federasyonu’nun önceki Çeka, NKVD ve KGB teşkilatlarının yerini alan milli iç güvenlik teşkilatıdır. Rusya Federasyonu Federal Güvenlik Teşkilatı (FSB), karşı istihbarat, iç güvenlik ve sınır güvenliği, terörizmle mücadele ve gizli izleme faaliyetlerini yürütmektedir. Ayrıca FSB, Putin’in sivil toplum kuruluşlarını, insan hakları gruplarını ve bağımsız düşünce kuruluşlarını ve yayınları taciz ve kontrol etme politikalarını uygulamaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı’na göre, Rus kanunları internet servis sağlayıcılarının FSB’ye e-posta, kısa mesajlar, kişiler, kullanıcı bilgileri ve ses ve video dosyaları da dahil olmak üzere kullanıcı hesaplarına erişim vermesini gerektirmektedir. Ana idari binası Kızıl Meydan’da Moskova’nın merkezinde KGB’nin eski ana idari binası ile aynı yerdir. Kurum önceden Federal Karşı İstihbarat Teşkilatı olarak bilinirdi. Boris Yeltsin tarafından 3 Nisan 1995 tarihinde Rusya Parlamentosunun her iki kanadından da geçip yasalaşan FSK’nın yeniden yapılanması ve genişlemesiyle ilgili kanun maddesi yürürlüğe kondu. 9 Mart 2004 tarihindeki başkanlık kararnamesi ile Adalet Bakanlığına bağlandı.

7.) MI6 -SIS (Secret Intelligence Service)

Genellikle MI6 olarak bilinen İngiliz Gizli İstihbarat Servisi (SIS), dünyanın en eski istihbarat teşkilatıdır. MI6 adı geçmişte (I. ve II. Dünya Savaşları) bu servisin askeri istihbaratın bir birimi olarak örgütlenmesinden gelir. Bugün resmi durumu ve hiyerarşik yapısı değişmesine karşın kamuoyunda bu adla anılmayı sürdürür. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı altındaki Savunma Konseyi’ne bağlı hizmet verir. Ayrıca İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarıyla da sürekli irtibat halindedir. Faaliyetleri hakkındaki halka açık yayınları sansür yetkisi bulunur.Terörle mücadele ve casusluktan sorumludur. 1 Kasım 2014’ten beri Alex Younger, Gizli İstihbarat Servisi’nin başkanlığını yapmaktadır.

8.) GRU (Glavnoye Razvedyvatel’noye Upravleniye)

GRU (Baş İstihbarat İdaresi), Rusya Silahlı Kuvvetler Genelkurmayına bağlı askeri istihbarat teşkilatıdır. GRU sonradan Kızıl Ordu’nun sivil yöneticisi olan Leon Troçki tarafından 21 Ekim 1918’de kurulmuştur. Sovyetler Birliği’nde Kızıl Ordu’ya bağlıydı. GRU, Rusya’nın en büyük istihbarat teşkilatıdır. GRU’nun misyonu, Rusya cumhurbaşkanı ve hükümetine askeri istihbarat sağlamaktır. Ek görevleri arasında Rusya’nın askeri, ekonomik ve teknolojik güvenliğinin sağlanması yer almaktadır. Yaptığı siber operasyonlarla da bilinmektedir. 2016 ABD cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Donald Trump’ın adaylığına yardımcı olmak için Demokratik Ulusal Komite e-posta sistemini hackledikleri iddia edilmiştir. Rusya’nın diğer istihbarat servislerinden farklı olarak, GRU bir bakanlık kuruluşu değildir. GRU, cumhurbaşkanına değil, genelkurmay başkanına ve savunma bakanına rapor verir. Şu anda teşkilatın başında Igor Korobov bulunmaktadır.

9.) RAW (Research and Analysis Wing)

Araştırma ve Çözümleme Kanadı (AR-AW veya RAW) Hindistan‘ın başlıca dış istihbarat kuruluşudur. 1962 Çin-Hint Savaşı ve 1965 Hint-Pakistan Savaşı sonrasında oluşturulmuştur. Bu uzmanlaşmış, bağımsız ajans yabancı istihbarat toplama için gerekli olan durumlarda Hindistan Hükümeti’ni ikna etmiştir. Böylece RAW, Rameshwar Nath Kao gözetiminde Eylül 1968 yılında kurulmuştur. Kurulma sebebi Çin etkisini azaltmak olsa da son zamanlarda odak noktası Pakistan olmuştur. Birincil işlevi, terörle mücadele ve yabancı istihbarat toplamaktır. Hindistan’ın nükleer programının güvenliği ile ilgili sorumlulukları da vardır. 2000 yılında Amerikan Bilim Adamları Federasyonu, örgütün 8-10.000 ajana ve tahmini 145 milyon dolar bütçeye sahip olduğunu tahmin etmiştir. Teşkilatın başkanlığını Modi tarafından atanan Samant Goel yapmaktadır.

10.) MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı)

Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT), Türkiye Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olan, Türkiye’nin resmî istihbarat örgütüdür. 1965 yılında Millî Emniyet Hizmeti yerine kurulan, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne, anayasal düzenine, varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine ve millî gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan gelecek mevcut ve muhtemel tehditler hakkında bilgi toplamak, önlem almak ve gerekli durumlarda ilgili makamları uyarmakla görevli teşkilâttır. Devletin millî güvenlik politikasının hazırlanmasıyla ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesi amacıyla, 22 Temmuz 1965 tarihinde TBMM tarafından 644 sayılı kanun kabul edilmiştir ve bu kanun ile kuruluşun adı Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) olarak değiştirilmiştir. Teşkilatın şu anki başkanı Hakan Fidan’dır.

11.) ISI (Inter-Services Intelligence)

Servislerarası İstihbarat kısa adıyla ISI, Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin ana istihbarat teşkilatıdır. Pakistan’ın “derin devleti” olarak kabul edilmektedir. Pakistan’ın seçilmiş hükümetini yöneten ve ülkenin önemli nükleer cephaneliğini kontrol eden bir istihbarat servisidir. Görevi kritik ulusal güvenlik operasyonları ve istihbarattır. ISI ilk olarak 1947 Hindistan-Pakistan Savaşı sırasında İstihbarat Bürosu ve Askeri İstihbarat arasındaki koordinasyonu sağlamak için kurulmuştur. Ancak diğer iki teşkilatın zayıflaması ve ISI’ın Sovyet-Afgan Savaşı sırasında CIA ile birlikte Mücahitlere verdiği destek ve Afgan İç Savaşı sırasında Hint-İran destekli Kuzey İttifakı’na karşı Taliban’a verdiği destek ile büyük bir güç kazanmış ve Pakistan’ın en büyük istihbarat teşkilatı haline gelmiştir. Kurucusu ve ilk yöneticisi İngiliz General Robert Cawthome’dır. ISI’ın sloganı “inanç, birlik, disiplin” dir. Merkezi İslamabad’ın Capital Venue bölgesindedir. Tahmini 10.000 personeli bulunmaktadır. Bazı uzmanlara göre ISI insan kaynakları açısından dünyanın en büyük istihbarat servisidir. Şu anda yöneticiliğini Faiz Hameed yapmaktadır.

[irp posts=”11556″ name=”Bilinmeyen İstihbarat Gücü “Pakistan İstihbaratı””]

12.) BND (Bundesnachrichtendienst)

Federal İstihbarat Servisi, Almanya’nın doğrudan Şansölye Başkanlığına bağlı olan yabancı istihbarat teşkilatıdır. 1956 yılında Soğuk Savaş sırasında yakın zamanda NATO’ya katılan Batı Almanya’nın resmi dış istihbarat kurumu olarak ve CIA ile yakın bir işbirliği içinde kurulmuştur. Merkezi Berlin’de bulunmaktadır ve dünyanın en büyük istihbarat merkezidir. BND’nin Almanya ve yabancı ülkelerde 300 lokasyonu vardır. 2016 yılında yaklaşık 6.500 kişi istihdam etmiştir; % 10’u resmi olarak Askeri Bilimler Dairesi tarafından istihdam edilen askeri personeldir. BND, Alman İstihbarat Topluluğunun en büyük teşkilatıdır. Ülkeyi birçok suikastten kurtardığı bilinmektedir. Başkanlığını Bruno Kahl yapmaktadır.

13.) ASIS (Australian Secret Intelligence Service)

Avustralya Gizli İstihbarat Servisi, Avustralya’nın yabancı istihbarat teşkilatıdır. 1952’de kurulmuştur, ancak varlığı 1972 yılına kadar Hükümet içinde bile gizli kalmıştır. ASIS, hem istihbarat toplama hem de diğer ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla irtibat da dahil olmak üzere yabancı istihbarat topluluğundan sorumlu olan Avustralya İstihbarat Topluluğunun bir parçasıdır. Resmi web sitesine göre ASIS’in misyonu, “Avustralya Hükümeti tarafından yönlendirilen benzersiz yabancı istihbarat servisleri sağlayarak Avustralya’nın hayati çıkarlarını korumak ve teşvik etmektir.” ASIS, Dışişleri ve Ticaret Bakanlığı portföyünün bir parçasıdır ve başkanı doğrudan Dışişleri Bakanına bağlıdır. ASIS’in genel merkezi DFAT’ın Canberra’daki genel merkezindedir. Mevcut başkanı Paul Symon’dur.

14.) DGSE (Direction Générale de la Sécurité Extérieure)

Dış Güvenlik Genel Müdürlüğü, Fransa’nın dış istihbarat teşkilâtıdır. 2 Nisan 1982’de eski teşkilat olan Service de Documentation Extérieure et de Contre-Espionnage (SDECE)’ın yerini almıştır. İngiltere’nin MI6 ve Amerika Birleşik Devletleri’nin CIA’inin Fransız eşdeğeri DSGE, Fransa Savunma Bakanlığı başkanlığında etkinlik gösteren ve istihbarat ve casusluk korunmasını sağlayan, iç muadili DGSI (İç Güvenlik Genel Müdürlüğü) ile birlikte çalışan, özellikle yurt dışında milis ve karşı istihbarat operasyonlarını gerçekleştirerek ulusal güvenlik sağlayan bir kurumdur. Diğer çoğu istihbarat örgütleri gibi, etkinlikleri ve örgütlenme detayları gizlidir. DSGE merkezi Paris’in 20. idari bölgesinde yer almaktadır. DGSE özellikle ekonomik istihbarat açısından, dünyanın en saygın istihbarat teşkilâtlarından biri olarak kabul edilir.

15.) CSIS (Canadian Security Intelligence Service)

21 Haziran 1984 tarihinde, CSIS Parlamento Kanunuyla oluşturulmuştur. CSIS (Kanada Güvenlik İstihbaratı Servisi) Kanada’nın ulusal güvenliği ile ilgili her şeyi idare eder. Görevleri arasında istihbarat toplamak, gizli operasyonlar yürütmek ve hükümete potansiyel güvenlik tehditleri hakkında tavsiyelerde bulunmak yer almaktadır. CSIS, ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında bir istihbarat ittifakı olan Beş Göz’de Kanada’nın temsilcisidir. Beş Göz, tarihinin en kapsamlı casusluk ittifaklarından biri olarak kabul edilir, ancak yöntemleri için uzun zamandır halkın gözetimi altındadır. Merkezi Ontario, Ottawa’da bulunan CSIS, dünyanın dört bir yanından bilgi toplar ve Kanada ve vatandaşları için tehlike oluşturabilecek her şeyi eler. Bununla birlikte, ajans ulusal güvenlik adına faaliyetlerini yürütürken gösterdiği agresiflikle ünlenmiştir.

16.)  (Sluzhba vneshney razvedki Rossiyskoy Federatsii)

Rusya Federasyonu Dış İstihbarat Servisi ağırlıklı sivil işler için kurulmuş, Rusya’nın dış istihbarat kuruluşudur. SVR, KGB’nin Birinci Baş Direktörlüğü (PGU) organizasyonunun halefidir. Askeri casusluk işlerinde karşılığı GRU olmaktadır ve yakın iş birliği içerisindedirler. SVR’nin yönetim merkezi Moskova’da Yasenevo Bölgesi’nde bulunur. Rusya Federal Güvenlik Servisi’nden (FSB) farklı olarak, SVR Rusya Federasyonu dışında istihbarat ve casusluk etkinliklerinden sorumludur. SVR, askeri ve ekonomik casusluk da dahil olmak üzere çeşitli casusluk biçimlerini yürütmek ve yabancı ülkelerde elektronik gözetim yapmakla görevlendirilmiştir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

en.wikipedia.org/wiki/Central_Intelligence_Agency

en.wikipedia.org/wiki/Ministry_of_Intelligence

deepstateblog.org/deep-states-guide-to-the-worlds-largest-intelligence-agencies/inter-services-intelligence/

deepstateblog.org/deep-states-guide-to-the-worlds-largest-intelligence-agencies/india-research-and-analysis-wing-raw/

bnd.bund.de/EN/Home/home_node.html

fotogaleri.haberler.com/dunyanin-en-iyi-10-istihbarat-servisi/

deepstateblog.org/deep-states-guide-to-the-worlds-largest-intelligence-agencies/

deepstateblog.org/deep-states-guide-to-the-worlds-largest-intelligence-agencies/gru-russia/

deepstateblog.org/secret-intelligence-service-or-mi6-united-kingdom/

deepstateblog.org/national-security-agency-united-states/

improb.com/best-intelligence-agencies-in-the-world/

[/vc_toggle]

[irp posts=”9568″ name=”MİT’in Efsane Operasyonları”]

[irp posts=”9908″ name=”Kendinizi Test Edin: İstihbaratçı Olmak İster Misiniz?”]

Osmanlı’nın Kanuni Süleyman Dönemi Dış Politikası (Bölüm II)

Bu yazı, bundan evvel yayınlanan “Osmanlı’nın erken Kanuni Süleyman dönemi dış politikası” yazının ikinci bölümüdür. Yazımız, Mihaloğlu Ferhat Paşa’nın ölümü ile başlayarak, akabinde Pargalı İbrahim Paşa’nın Kızıldeniz ve Hint Okyanusu politikalarını yeni tayin ettiği Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa’ya devrederek,  Mısır’dan İstanbul’a geri dönmesiyle birlikte başlayacaktır. Yazımız Pargalı İbrahim Paşa’nın 1536 yılındaki ölümünden sonra Osmanlı’nın 1537 ve 1538 yıllarındaki başarısız seferleri ile sona erecektir.  Mustafa Bayram’ın Hindistan’ın Goa bölgesinde Portekizlileri yendiği sıralarda Pargalı İbrahim Paşa İstanbul’a dönmüş ve Sultan Süleyman ile yeni sefer hazırlıklarına başlamıştır. Balkanlarda çıkan sorunlar, irili ufaklı Osmanlı yenilgileri ve en önemlisi Osmanoğulları nezdinde pek kıymetli olan Mihaloğullarından akıncı beyi Ferhat Paşa’nın öldürülüp kesik başının Macar Kralı 2. Layoş’a gönderilmesi, Sultan 1. Süleyman’ı aşırı derecede sinirlendirmiştir. Mihaloğulları; Osmanlı’nın kurucusu olan Osman Gazi’nin yoldaşı Köse Mihal’in torunlarıdır ki, kendisi Osmanlı hizmetine girmeden evvel Doğu Roma İmparatorluğu’nun tekfuru idi. İşte Osmanlı nazarında bu denli büyük bir öneme sahip olan Mihaloğulları’nın acı kaybı, ilerleyen yıllarda Mohaç Savaşı’nın temellerini oluşturacaktır.

(Not: Bu yazı, “Osmanlı’nın erken Kanuni Süleyman dönemi dış politikası” adlı yazının devamı niteliğinde olduğu için, birinci yazımızı okumadan bu yazıyı okumamanızı tavsiye ediyoruz. Devamlılık söz konusu olduğu için evvela birinci yazının okunması, akabinde ikinci yazı mahiyetinde olan bu yazının okunması tavsiye edilmektedir.)

Tarafların Savaşa Giden Süreci

Mihaloğlu Ferhat Paşa’nın şehit edilip başının Macar Kralı 2. Layoş’a gönderilmesi, Sultan Süleyman’ın Macar Krallığı’na karşı ikinci “Casus Belli”, yani savaş sebebi olarak belirlenmiştir. Fakat Sultan Süleyman’ın eli kolu bağlıydı. Zira Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa o sıralar Mısır Beylerbeyi unvanı ile Mısır’da bulunmaktaydı. Ayriyeten Osmanlı ordusunun pek önemli kısmını oluşturan Rumeli ordusu da yine İbrahim Paşa’nın ordusuydu zira İbrahim Paşa’nın Sadrazamlık ve Mısır Beylerbeyi unvanlarının yanı sıra Rumeli Beylerbeyi unvanı da vardı. Bu şartlar altında İbrahim Paşa Mısır’dan geri dönmedikçe Sultan Süleyman’da yeni bir sefere çıkamazdı.

Macar Kralı 2. Layoş

1523-1524’lere gelindiğinde Macar Kralı 2. Layoş, Sultan 1. Süleyman tarafından gelecek her türlü bir saldırıya karşı hazırlıklara girişmişti. Aynı zamanda Macar Kralı 2. Layoş’un amcası olan Lehistan Kralı ve Litvanya Grandükü (Büyükdük) 1. Sigismund, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Kırım Hanlığı’ndan gelen muhtemel Tatar akınlarına karşı da endişe duyuyordu. Nitekim 1523 yılında Tatarlar, Lehistan Kralı 1. Sigismund’un topraklarına kadar girdiler ve Przemsyl’e kadar akın ettiler. Tatarlar bu sefer Lehistan Krallığı’nın başkenti Krakow’a kadar geldiler ve burayı da yağmaladılar. Tatarları Lehistan Kralı 1. Sigismund’un üzerine yollayan Sultan 1. Süleyman’dan başkası değildi ve böylece amacına ulaşmıştı.

14 Haziran 1525 yılında Pargalı İbrahim Paşa İstanbul’a dönerek Dîvân-ı Hümâyun’un başına geçmiştir ve kendisini bekleyen Sultan Süleyman ile birlikte savaş hazırlıklarına girişmiştir. Aynı yılda, Lehistan Kralı 1. Sigismund, Sultan Süleyman’la yeni bir barış antlaşması yapmıştır. Fakat bu antlaşma Macar Kralı 2. Layoş için geçerli değildi. Sultan 1. Süleyman, Macar Kralı 2. Layoş’tan ayrı bir elçi istemekte ve böylece Kral 2. Layoş’a karşı büyüklüğünü kabul ettirip vergileri arttırmak istiyordu. Fakat Kral 2. Layoş, Osmanlılar tarafından Belgrad’ın alınmasına yol açan Osmanlı elçisini öldürttüğü ve Osmanlıların da aynı şeyi yapacağını beklediği için, elçi göndermek istemiyordu. Gerek Erdel Voyvodası Yanoş Zapolya, gerekse Macar Kralı 2. Layoş’un gözcüleri, 1526 yılında, Sultan Süleyman ve İbrahim Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusunun hareketliliğini tespit etmişlerdir. Her iki ülkenin de soyluları ortak bir meclis oluşturdular ve ortak bir savunma planı için görüşmeler başlatılmıştır. Zapolya taraftarları Macar Krallığı’nı ancak Macarların kurtarabileceğini savunuyorlardı. Fakat Kral 2. Layoş taraftarları, çoğunlukla Habsburg yanlısı idiler ve komutanlık görevlerini Zapolya ve taraftarlarına vermediler. Bu kargaşalardan haberi olan Sultan 1. Süleyman, Erdel Voyvodası Zapolya ile gizlice bir antlaşma imzaladı. Zapolya, Kral 2. Layoş’a yardım etmeyecekti, Sultan 1. Süleyman ise Macar tahtını anlaştığı Zapolya’ya verecekti.

Macar Krallığı’nın Yıkılmasının Ardından Yaşanan Diplomatik Gelişmeler

1526 Mohaç Savaşı ile birlikte Macaristan Krallığı tarihe gömüldüğü gibi Macar tahtı da başsız kalmıştı. Osmanlı ordusunu yöneten Pargalı İbrahim Paşa, kendi geliştirdiği savaş stratejisiyle dönemin en güçlü Hıristiyan ordularından biri olan Macar ordusunu iki saatte imha etmiştir. Osmanlı savaş sonrası Macar toprakları üzerinde haklı olarak hak talebinde bulunduğu gibi, başka bir sorunun daha ihtiva etmesi zaruri hale gelmiştir. Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’in kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand, Macar toprakları ve tahtı için hak iddiasında bulunmuştu. Zira Mohaç Savaşı’nda hayatını kaybeden Macar Kralı Layoş’un Habsburg Hanedanı ile bir akrabalık bağı bulunuyordu. Sultan Süleyman bu girişimlere sert bir tavır alarak Erdel Voyvodası Zapolya’ya Macar tahtına geçmesi için söz vermişti. Osmanlı Ordusu İstanbul’a geri döndüğünde Kutsal Roma İmparatoru’nun gölgesindeki Avusturya Arşidükü Ferdinand ile Osmanlı İmparatorluğu’nun gölgesindeki Erdel Voyvodası Zapolya arasında kanlı bir rekabet başlamıştı. Bu rekabet, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın üstünlüğü ile son bulmuştur. Yenik düşen Erdel Voyvodası Zapolya, İstanbul’a bir elçi göndererek Osmanlı’dan yardım talep etmişti. Erdel Voyvodası Zapolya’nın elçisi Laçki, İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz Macaristan’ın Zapolya’ya verilmesi gerektiğini diplomatik bir üslupla dile getirmiştir. İbrahim Paşa elçiye şöyle hitap etti:

“Biz Kral Lui’yi (Layoş, diye anılan Macar Kralı) öldürdük. Karısını aldık, Budin’de yemek yedik ve uyuduk. Onun krallığı bizimdir. Kralların tâc ile kral olacaklarını zannetmek deliliktir, İcrayı-ı Hükûmet edenler altın değildir, kıymetli taşlar değildir; demirdir; kılıç itaate mecbur eder; kılıçla kazanılan şeyi kılıçla muhafaza etmek lâzım gelir. İki rakibin birbirinin kuvvetini mahvetmiş olduğunu görüyoruz; Padişah’ın orduları kolayca galebe edecektir. İki hasmımızın üzerine, yalnız birinin üzerine gönderdiğimizden ziyade asker göndereceğiz ve Budin’i bir ikinci İstanbul yapacağız. Ben sana Türk usulüyle, yani pek kısa söyledim. Türkler az söylerler çok yaparlar. Sen benim güldüğümü görüp te taaccüp ediyorsun; kılıcımızın kuvvetiyle fethettiğimiz yerleri istemeye geldiğin için gülüyorum. Malûmun olsun ki, bizim şahin pençesinden daha korkunç pençelerimiz vardır. Ellerimiz bir kere koyduğumuz yerden çıkmaz; meğerki kesilmesin. Bu sözleri hatırında tut, çünkü hakikat budur. Yer gökten düşen her damlayı alır; biz de onun gibi, bize söylenilen sözlerin cümlesini, özellikle bir sefir tarafından söylenilenleri hatırımızda tutarız.”

Bunun üzerine elçi Laçki İbrahim Paşa’dan Belgrad’ın yakınında 700 kilometrelik bir bölge olan Sirmi bölgesini istedi. İbrahim Paşa ise alaycı bir üslup ile şekilde cevap verir:

Siz, pek çok senelerden beri kaybedilmiş memleketleri istiyorsunuz. Ben zannederim ki, Sirmi’yi çoktan beri unutmuş bulunasın; lâkin görüyorum ki Sirmi şarabı içmişsin ve anlaşılan hoşuna gitmiştir. Bu eyâletin bize varidatından ziyade masrafı olduğunu söylüyorsun; bu şimdilik doğrudur. Çünkü her ay yirmi sekiz yük gümüş akçe, yani elli altı bin duka sarf ediyoruz ki, senede 672.000 duka eder. Sirmi’ye mukabil biz hediye istemiyoruz, vergi istiyoruz.’’

Bu konuşmadan sonra İbrahim Paşa, Sultan Süleyman ile istişare etti. İbrahim Paşa, Macar Krallığı’nın Erdel Voyvodası Zapolya’ya vermesinden yana değildi. İbrahim Paşa, Macar Krallığı’nı kendi dostu olan Venedik Doçesi’nin oğlu Alvise Gritti’ye verilmesini istiyordu. Fakat İbrahim Paşa bu konuda Sultan Süleyman’ı ikna edememişti. Zira Zapolya, Mohaç Savaşı’nda Sultan Süleyman ile gizlice anlaşarak Osmanlı’dan yana taraf olmuştu ve Macar tahtının sözünü bizzat Sultan Süleyman’dan almıştı. Böylece taht konusu, Zapolya üzerinden kesinleşince, Alvise Gritti’de İbrahim Paşa tarafından Macaristan Krallığı’nın elçisi olarak terfi ettirilmiştir.

Alvise Gritti ve Erdel Voyvodası Zapolya (Sonradan Macar Kralı)

İbrahim Paşa, Sultan Süleyman ile görüşmesini bitirdikten sonra Elçi Laçki’yi tekrar huzuruna kabul etti ve ona iyi davranarak şöyle hitap etti:

“Şimdi metbuuna “Kral” diyeceğiz; Transilvanya Banı değil. (Ban, tıpkı voyvoda gibi ancak prens seviyesinde bir unvan, krallık) Padişahımız, hükümdarının düşmanları üzerine bizzat yürüyecektir. Artık ne hediye isteriz, ne vergi!” (Hammer, 3. c. 61-62. s.)

İbrahim Paşa’nın elçi Laçki’ye söylediklerini göz önünde bulundurursak, İbrahim Paşa’nın Sultan Süleyman ile olan istişaresinde Sultan Süleyman’ın duruma el atmak istediğini ve Macar tahtını Ferdinand’ın elinden alıp tekrar Zapolya’ya teslim etmesi için yeni bir seferin başlatılmasına emir verdiğini anlayabiliriz.

Neticede Zapolya’nın elçisi Laçki memleketine bir antlaşma ile dönmüştü. Bu hadise Arşidük Ferdinand’ın kulağına gitmiş ve Arşidük Ferdinand, Mohaç Meydan Muharebesi’nde Macar Kralı Layoş’un ölümüyle başıboş kalan Macar topraklarını Zapolya’ya kaptırmamak için kendi elçilerini göndermiştir. Fakat Arşidük Ferdinand’ın elçisi, Zapolya’nın elçisi Laçki gibi nazik ve hürmet sahibi değildi. Aksine hudutları aşan bir diplomatik tavır içerisindeydi. Elçi, başlangıç konuşmasında Arşidük Ferdinand’ın unvanlarını sayarken “Macaristan Kralı” unvanını da eklemiştir. İbrahim Paşa derhal Jan Habordanski adlı elçinin sözünü keserek şöyle bir sualde bulunmuştur:

“Bütün Hıristiyanlık âlemi hükümdarlarının, gölgesine iltica etmekte oldukları Osmanlı Padişahı’nın huzurunda senin metbuun nasıl, kendisini ziyade kuvvetli unvanını vermek gibi mağrurane bir cürette bulunmuştur?” (Lamartin, 3. c. 760. S)

Buradan anlaşılan şu ki; Arşidük Ferdinand başıboş Macar toprakları üzerine hak talep ettiğini ve kendisine söz konusu Macar topraklarının hâkimi olarak ilan ettiğini elçilerine telkin etmiştir. Artık savaş kaçınılmazdı. 1529’da tekrar batı seferine çıkan Osmanlı, yine bir çift başlılığın meydana getirdiği olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı tarihinde eşi benzeri bulunmayan bir güce erişen İbrahim Paşa adeta Osmanlı’nın dış politikasına yön vermekteydi. Zira hükümet ve yürütme İbrahim Paşa’da idi. Aynı zamanda Osmanlı ordusunun da tamamına hükmetmeydi. Zira İbrahim Paşa’ya aynı sene içerisinde, Rumeli Beylerbeyliği ve Sadrazamlık unvanlarının yanı sıra Seraskerlik, yani başkomutanlık unvanı da Sultan Süleyman tarafından verilmişti. Çoğu batılı kaynaklarda, özellikle Venedik elçilerinin raporlarında İbrahim Paşa Osmanlı’nın gerçek yüzü olarak tasvir edilerek ‘’Muhteşem İbrahim’’ olarak anılmaktaydı. Bu lakap sonradan Sultan Süleyman’a geçmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Çift Başlı Viyana Politikası

Avusturya Arşidükü 1. Ferdinand

Macar tahtına Zapolya oturmuş ve Osmanlı ordusu 22 Eylül 1529’da Avusturya topraklarına girmiştir. 23 Eylül’de Semendire Sancakbeyi Yahya Paşazade Mehmet Bey akıncılarıyla Viyana’nın önlerine kadar gelir ve Christophe von Zedlitz kumandasındaki kuvveti yenerek Alman kumandanı Zedlitz’i esir alarak Sultan Süleyman’a takdim etmiştir. 26 Eylül’de ise İbrahim Paşa ordusuyla önden giderek ordugâhını kurup hazırlıklara başlamıştır. İbrahim Paşa ile Sultan Süleyman arasındaki en belirgin ve ilk ayrılık noktası Birinci Viyana kuşatması esnasında gerçekleşti. Öncelikle Sadrazam İbrahim Paşa’nın planı ve isteği, Belgrat’ta bulunan büyük toplar ile birlikte Viyana’nın kuşatılması ve alınmasıydı. Fakat toplar Budin için yoldaydı ve çoğu yolda çamurların içinde harap olmuştur. Avusturyalı tarihçi Matthias Pfaffenbichler’e göre, Sultan Süleyman’ın isteği daha çok Kutsal Roma İmparatoru Şarlken ile kardeşi Avusturya Arşidükü Ferdinand’ı savaş meydanına çekip bir meydan muharebesi ile düşman orduyu imha etmekti. Aklında Viyana’nın fethi diye bir şey yoktu. Bu husus Matrakçı Nasuh Efendi’nin Süleymanname adlı eserinde de yer verilmektedir. Sultan Süleyman’a göre Osmanlı ordusu, İstanbul’a geri döndükten sonra Ferdinand Viyana’yı tekrar alırdı. Bu meseleye Viyanalı tarihçi Ernst Petritsch şöyle değinmektedir: ‘’Ferdinand’ın Viyana’da olmadığını öğrenen Sultan Süleyman artık Viyana’ya olan ilgisini kaybetmişti.’’ Nitekim Prof. Dr. Kemal Beydili’e göre Sultan Süleyman’ın aklındaki 1529’daki seferin Viyana’nın fethine yönelik değil de Macaristan’ın güvenliğine yönelikti. Hatta İbrahim Paşa’ya ait olan bir söz İsmail Hami Danişmend’in ’’İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’’ adlı eserinde şöyle verilmiştir:

’’Saadetlû Padişahımız Beç’i almak için gelmemiş idi: Ancak garazı Hümayunları Ferdinand kralın miktarın bildirmek idi; bundan sonra dahi miktarını bilmezse bifadlillahi Teâlâ gelip haddini bildirmekten aczi yoktur.“ (Danişmend, cilt 2, 37-139. s.)

Demek isteniyor ki, ‘’Sultan Süleyman’ın maksadı Viyana’yı almak değil Ferdinand’a haddini bildirmekti. Bundan sonra dahi haddini bilmezse, Allah’ın izniyle bunu yapmaktan aciz değiliz.’’ Son olarak Joseph von Hammer’ın Büyük Osmanlı Tarihi adlı eserinde İbrahim Paşa’ya ait İtalyanca yazılmış bir mektubu Ribigi’den şöyle nakletmiştir:

‘’Ben, İbrahim Paşa, Allah’ın inayetiyle, en büyük, en şanlı, en ziyade mağlup olmaz İmparator olan Sultan Süleyman’ın vezir-i azamı ve mahrem müşaviri, onun devletinin idarecisi, kullarının ve sancak beylerinin reisi, ordularının seraskeri. Malumunuz olsun ki, biz sizin beldenizi almağa gelmedik, Arşidükünüzü mağlup etmeye geldik. Kendisini bulamadığımız içindir ki, burada (Viyana) bu kadar gün kaybettik.’’ (Hammer, cilt 5, 102. s.)

Bu nedenlerden dolayı, Birinci Viyana Kuşatması’nı batılılar gibi bir mağlubiyet olarak adlandırmak son derece yanlış bir tutumdur. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edememiştir zira en son Mohaç Savaşı’nda nelerin yaşandığını çok iyi biliyordu. Sultan Süleyman böylelikle İbrahim Paşa’nın stratejilerine hak verip geç de olsa Viyana’nın muhasarası için buyruk vermiştir. Yaklaşan kış ile birlikte yaygınlaşan ağır kış koşulları ve de top mühimmatının bir türlü gelmemesi, Osmanlı ordusunun Viyana kuşatmasını yavaş yavaş kaldıracağı yönündeydi. Tüm yaşanan bu gelişmeler neticesinde Sultan Süleyman kuşatmayı kaldırarak İstanbul’a geri dönüleceğini beyan etmiştir.

Viyana’nın Kuşatılmasından Sonra Gerçekleşen Diplomatik Olaylar

Kutsal Roma İmparatoru Şarlken

Arşidük Ferdinand, İbrahim Paşa’ya tekrardan bir elçi heyeti göndererek Macaristan Krallığı’nın kendisine verilmesini talep eden bir teklifte bulunmuştur. Macar Krallığı’nın tekrar Zapolya’ya verilip Viyana’nın kuşatılmasına rağmen Ferdinand’ın kendisini tekrar Macar kralı olarak ilan etmesi, Sultan Süleyman’ın rakiplerine yönelik uyguladığı politika ve diplomasi örneklerinin yeterince caydırıcı olmadıklarını göstermektedir. İbrahim Paşa’nın huzuruna getirilen elçiler, Arşidük Ferdinand’ın kendilerini Macar Kralı olarak göndermiş olduğu için İbrahim Paşa çok ağır sözler sarf etmiştir. Arşidük Ferdinand yine Macar toprakları üzerinde hak iddia ediyordu. İbrahim Paşa bunun üzerine Ferdinand’ın Macar Kralı olmayıp İspanya kralı Şarlken’in Viyana valisinden başka hiçbir şey olamayacağını ve hatta abisi Şarlken’in de Osmanlı nazarında Alman İmparatoru olmayıp ancak ve ancak İspanya Kralı olduğunu dile getirmiştir. Mohaç ve Viyana seferlerinden iki defa fethedilmiş olan bir ülkenin hiç kimseye terk edilmeyeceğini ve barış antlaşmasının sağlanması için Ferdinand’ın Macaristan üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi gerektiğini de eklemiştir. Son olarak dünyada Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman’dan başka hiç kimsenin ‘imparator’ unvanını taşımasına müsaade edilmeyeceği için, Osmanlı’ya sığınmış olan Fransa Kralı’na karşı kendisini ‘Kutsal Roma İmparatoru’ ilan ettirmiş olan Şarlken’in de derhal Almanya’dan çekilip İspanya’ya gitmesi lazım geldiğini de ilave ederek elçileri huzurundan kovmuştur. Artık barışın imkânsız olduğunu anlayan elçiler İstanbul’u terk ederek memleketlerine dönmüşlerdir.

1532 Alman Seferi

Ferdinand bunun üzerine ordusunu Osmanlı’nın gölgesindeki Macar Kralı Zapolya’nın üzerine gönderir ve Budin’i tekrar kuşatır. Bu kuşatma üzerine hiddetlenen Sultan Süleyman; Kutsal Roma İmparatorluğu’na savaş ilan ederek İbrahim Paşa ile birlikte ordunun başında, 1532 yılında, yine bir sefere çıkar. Amacı Şarlken ve Ferdinand’ı meydana çekip onları imha etmek olan Sultan Süleyman yanına hiçbir muhasara topu almamıştır. Fakat tıpkı Viyana kuşatmasında olduğu gibi İbrahim Paşa ile ters düşen Sultan Süleyman bu sefer de onunla ters düşmüştür. İbrahim Paşa’ya göre bu hareket tüm Avrupa’nın birleşmesini sağlayabilirdi. Fazla oyalanmadan Viyana’nın tekrar kuşatılmasını istiyordu çünkü Şarlken’in karşılarına çıkmayacağını biliyordu. Sultan Süleyman bu sefer daha caydırıcı olmak için akıncılarını devreye sokmuştur. Akıncılar Regensburg’a kadar akınlar düzenlediler ve civardaki tüm bölgeleri yağmalayarak harap etmişlerdir. Almanya’nın iç kesimlerinde bulunan Hallenberg’ten Liechtenstein bölgesine kadar olan tüm bölgeleri de hedef alan akıncılar, Heilbad Heiligenstadt’a kadar gelip yağmalara ve tahribata devam ettiler. Kısacası neredeyse Almanya’nın yarısını ve birçok Alman prensliklerini yağmalayarak tahrip eden Osmanlılar, rakiplerini adeta mahvetmiştir.   Düşmandan en ufak bir yaşam belirtisi göremeyen Sultan Süleyman, Şarlken’e hakaretlere dolu bir mektup yazmıştır. Mektup şu şekildedir:

“Bu kadar zamandır erlik davasın eder, merdi meydanım dersin. Şimdiye değin kaç keredir ki üzerine geliyorum ve mülküne dilediğim gibi tasarruf ediyorum. Ne sende, ne karındaşında nam ve nişan yok. Size saltanat ve erlik davası haramdır. Askerlerinden, belki avradından da utanmaz mısın ki, belki avratta gayret var sende yoktur. Er isen meydana gelesin. Hak Teala Hazretlerinin takdiri ne ise o olur. Senin ile saltanatı Beç (Viyana) kapılarında görüşelim. Reaya fukarası dahi asude olsun. Yoksa meydanı aslanlardan boş buldukça tilki gibi fırsatla avlanmayı erlik sayma. Bu kere meydana gelmezsen kadınlar gibi yün ve çıkrık alıp padişahlık tacını almaya kalkmayasın. Erlik adını diline getirmeyesin.’’

Fakat Şarlken, Sultan Süleyman’ın bu hareketine de provoke olmamıştır. İbrahim Paşa haklı çıkmıştı. Gerçekten de Avrupa’da ilk kez Türklere karşı birlik ve beraberlik naraları atılıyordu. Türk tehdidi nedeniyle Akıncıların geri çekilmesinden sonra Regensburg Diyetin’de Katolik ve Protestan temsilcileri bir araya gelerek kilise tarafından Protestanlık, dini ve siyasi bir teşekkül olarak kabul edilmiştir. Yani yaklaşan Osmanlı tehdidine karşı Protestanlık, kilise tarafından resmen tanınmıştır. Bu olaydan sonra Avrupa’nın çoğu ülkelerinde Katoliklerin önderliğinde Türklere karşı teorik bir cephe alınmıştır. İspanya’dan, İtalya’dan, Belçika’dan, Bohemya’dan, Avusturya’dan ve nice Alman prensliklerinden askerler bir araya gelmiştir. Bu askerlerin sayısı 130 bin – 150 bin civarındaydı. Bundan daha kalabalık bir milis kuvveti de orduya katılmıştı ve böylece bu Hıristiyan ordunun sayısı 250-300 bin kişiyi bulmuştu. Fakat İmparator Şarlken’in emri kesindi. Osmanlıların karşısına kesinlikle çıkılmayacaktı.

Osmanlıların Caydırıcı Eylemleri Sonrası Başlayan Diplomatik Görüşmeler

20’den fazla kalenin alınması, tüm Avusturya’nın ve Almanya’nın yarısının Osmanlı Ordusu tarafından ezilmesi Avusturya’nın askeri ve ekonomik bakımından yıpranmasına yol açmıştı ve karşı konulamaz hale gelmişti. Artık daha fazla dayanamayan Avusturya Arşidükü Ferdinand, abisi Şarlken’in inatçı tavrından bıkmış ve Osmanlı’nın hegemonyasını kabul etmek üzere Osmanlı ile anlaşmak zorunda kalmıştır. Ortada kutuplaşmış iki taraf vardı. İki tarafın da başları olan İmparator Şarlken ve Sultan Süleyman geleneksel ve inatçı politikalarından asla vazgeçmiyorlardı. Fakat bu iki cephenin ikinci adamları, yani Arşidük Ferdinand ve Sadrazam İbrahim Paşa en nihayetinde efendilerinin bu geleneksel ve inatçı politikalarından bıkmışlardı.  Sultan Süleyman’da bunun farkındaydı. Sert gücün artık işe yaramadığı bu ortamda Osmanlı’nın dış politikası yumuşak güce doğru itiliyordu. Bu doğrultuda Sultan Süleyman tarafından sınırsız bir şekilde yetkilendirilen İbrahim Paşa, diplomatik süreci başlatarak Osmanlı İmparatorluğu’nun en zirve anını yaşatmak üzere kollarını sıvamıştı.

Osmanlı Ordusu 30.000 esirle İstanbul’a geri döndükten sonra Arşidük Ferdinand bir elçi göndermiştir. Bu elçi, Sultan Süleyman’a Guns kalesini teslim etmiş olan Jurischitz’in abisi olan Jerome de Zara’dır. İlk başta Sultan Süleyman tarafından çok soğuk karşılanan elçi daha sonra İbrahim Paşa’ya yönlendirilmiştir. Arşidük Ferdinand’ı temsil eden Jerome de Zara, İbrahim Paşa’nın huzuruna çıktığında barış istediğini dile getirmiş. Bunun üzerine İbrahim Paşa, Arşidük Ferdinand’ın Macaristan üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi gerektiğini ve bağlılığın bir sembolü olarak Estergon/Gran kalesinin anahtarlarını bir delil olarak göndermesi gerektiğini beyan etmiştir. Elçi memleketine geri dönerek Arşidük Ferdinand’a gereken hususları izah etmiştir. Bunun üzerine Arşidük Ferdinand Gran kalesinin anahtarlarını Hollandalı diplomat Cornelius Dupplicius de Schepper’e verir ve Jerome de Zara ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıkarlar.

Elçi Cornelius de Schepper

Hollandalı diplomat çok kurnaz birisidir ve İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkar çıkmaz barış görüşmelerine başlarlar. Toplamda 6 tane toplantı gerçekleşmiştir. Fakat bu toplantılar çok sert ve çetin bir şekilde geçmiştir. Her toplantının başlangıcında elçiler İbrahim Paşa’nın huzuruna gelir gelmez hiç kımıldamayarak yere oturup Paşa’nın eteğini öpüp ayakta durmuşlardır ve ancak İbrahim Paşa müsaade ettiğinde yerlerine geçebilmişlerdir. Şimdi Hammer von Purgstall’ın bu müzakereleri nasıl kaydetmiş ona bakacağız. Zira bu diplomatik görüşmeler esasında tüm olayları güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Cornelius de Schepper söze başlayıp meramını şöyle ifade etti:

‘‘Kral Ferdinand, Macaristan’ın henüz kendi elinde bulunan kısmına temellük edebilmek üzere, sizin nasihatlarınıza müracaat etmek için bizi göndermiştir. Kral Ferdinand, kardeşi İmparator’u Padişah’ın dostluk hislerinden haberdar etmiştir. İmparator Şarl (Şarlken), Padişah’ı kendi kardeşi addeder ve hususi bir muahede yapılmağa hacet olmaksızın aşağıdaki şartlarla Ferdinand’ın sulhuna dâhil olmak ister: Macaristan Ferdinand’a ve Arcel adası ilk sahiplerine iade olunduğu takdirde Koron geri verilecektir; Koron ahalisi mallarıyla çekilebileceklerdir. Papa, Venedik, Fransa Kralı ile diğer bütün Hıristiyan hükümetlerinin sulhun menfaatlerinden istifade etmelerine müsaade olunacaktır.’’

İbrahim Paşa cevaben dedi ki:

‘’Gençliğimden beri Pâdişâh ile birlikte yaşadım; onun doğduğu hafta doğmuşum, Tahta çıktığı vakit, Macarlarla iyi komşuluk münasebeti tesis etmek ve babasının vefatından dolayı taziyet ve cülusundan dolayı tebrik almak maksadıyla Macaristan’a bir elçi gönderdi; lâkin onlar mektup götüren adamı tutup hapsettiler. İkinci bir çavuş yine, o memuriyete tayin olunmuşken, ihtimal ki büyük bir adam zannedildiği için oda o hâle uğradı. Bütün bu muameleler büyük padişahı oldukça gücendirmiştir. O zaman kendi elçilerine Macaristan Kralı tarafından gösterilen kötü muamelenin intikamını almak istedi. Hususiyle ki, Kral Lui’nin (Layoş) zevcesi, Şarlken’in hemşiresi idi. Lui, Padişah’a mukabeleye çıktı; ikisi de ellerinde kılıç, Macaristan tahtı üzerindeki müddeiyâtlarını (hak iddialarını) müdafaa ettiler. Kılıç, meseleyi halletti; hükümet hakkını bize verdi.. Ondan sonra Budin’i zabt ettik ve Macaristan bizim hakkımız oldu.’’

İbrahim Paşa, konuyu Şarlken’e getirerek şöyle devam etti:

‘’Bu sırada Şarl, İtalya’da Türker’i harb ile tehdit etmek ve Luter mezhebi (Protestanlık) taraftarlarını eski itikatlarına getirmekle meşgul idi. Almanya’ya geldi, hiçbir şeye muvaffak olamadı. Bir imparator için bir şeye başlayıp da bitirmemek ve söyleyip de hiçbir şey yapmamak lâyık değildir. Bir Rahipler Meclisi ilân etti, fakat toplamadı. Budin’i muhasara etti, alamadı; kardeşi Ferdinand ile Kral Jan (Zapolya) arasında tekrar sulhu sağlaması gerekirdi, buna da teşebbüs etmedi. Eğer bugün bir Ruhban Meclisi toplamak istemiş olsam, Luter’i bir tarafa, Papa’yı bir tarafa kor, kilisenin birliğini iade etmeğe kendilerini mecbur ederim. Ben ve Padişah bu suretle Şarlken’in yapması lâzım gelen şeyi yapmış oluruz. Macaristan Kralı yatağında can vermiş olsaydı, ihtimal ki Ferdinand’ın bir dereceye kadar veraset hakkı olabilirdi; lâkin muharebe meydanında öldüğü için krallığı bize aittir, çünkü kılıçlarımızla feth olunmuştur. Biz Macaristan’ı istilâ ettik. Münasip gördüğümüz kadar Macaristan’da kaldık ve bize mukavemet edecek kimseye tesadüf etmedik.’’

İbrahim Paşa sonrasında Cornelius de Schepper adlı elçiden İmparator Şarlken’in mektubunu istemiştir. Mektubu okuduktan sonra Şarlken’in kendi unvanlarını sayarken ‘Kudüs Kralı’ unvanını da eklediğini gören İbrahim Paşa, sinirlenerek şöyle demiştir:

“Bu mektup, ihtiyatlı ve mutedil bir hükümdar mektubu değildir. Şarlken, kendi unvanlarıyla beraber, kendisine ait olmayan birçok unvanları mağrurane bir şekilde sayıyor. Kendisine Kudüs Kralı demeğe nasıl cüret ediyor? Bu memleketin sahibinin büyük Şehenşah (Sultan Süleyman) olduğunu bilmiyor mu? Padişah’tan memleketlerini almak mı istiyor? Yoksa böyle yazmakla onu hafife aldığını mı göstermek istiyor? Ben işittim ki, Hıristiyan hükümdarları dilenci kıyafetinde Kudüs ziyareti yaparlarmış; Şarlken Kudüs’ü dilenci kıyafetinde görmekle, kendini oraya kral mı olacak sanıyor? Bundan sonra Kudüs’e girmeyi bütün Hıristiyanlar için menedeceğim!”

İbrahim Paşa, devam etti:

“Bundan başka, Şarlken Ferdinand ile benim efendimi aynı derecede tutuyor; kardeşini sevmekte hakkı vardır, lâkin bunun için büyük padişahı o kardeşine kıyas ederek kadrini tenzil etmesi lâzım gelmez. Benim efendimin arazi ve insan bakımından Ferdinand’dan daha kuvvetli ve daha zengin sancakbeyleri vardır. İmparator Şarlken öyle bir mektup yazmaktan utanması lâzım gelirdi. Lâkin Fransa Kralı’nın Macaristan seferi esnasında bize gönderdiği ve sadece Fransa Kralı diye imza ettiği mektup, bundan ne kadar farklı ve hakikaten krala yakışır surettedir! Bunun içindir ki haşmetli padişah da Fransa Kralı’na şeref vermek ve necâbette (asalette) ona rekabet etmek isteyerek unvanlarını hiç yazmadı ve çok sevdiği bir kardeşine yazar gibi yazdı; yine bunun içindir ki, Barbaros Fransa Kralı’na, büyük Padişah’a itaat eder gibi itaat etmek için emir aldı. Eğer Şarlken bizimle anlaşmayı arzu ederse, yalnız o vakit imparator olacaktır; zîrâ Fransa Kralına, İngiltere Kralına, Papa’ya, Protestanlara biz onu o sıfatla tanıttıracağız. Zanneder misin ki, Şarlken ile Papa’yı rapteden sevgi, Özellikle Papa Roma yağmasını ve esareti müddetinde uğradığı kötü muameleyi hatırlarsa, pek hakikidir? Ben onun resmî tacından gasp olunmuş bir elması 60.000 dukaya satın aldım. Bu elmas (parmağında bir yüzük göstererek), hapsedildiği zaman Fransa Kralı’nın elinde idi; sonradan bana geçmiştir. Fransa Kralı nasıl olur da Şarlken’i sever iddiasında bulunabilirsiniz?”

İbrahim, sözlerine son vermek üzere ilâve etti ki:

‘’İmparator’un münasebetsiz mektubunu, Padişah’a takdim etmeyeceğim. Eğer Şarlken bir sulh ahitnamesi akdini arzu ediyorsa, bir elçi göndermesi gerekir!’’

1533 İstanbul Antlaşması’nın İmzalanması

İbrahim Paşa, bir sonraki günde elçilerle anlaşmıştır. Fakat bu antlaşma sadece Ferdinand ile yapılmıştır ve Şarlken için geçerli olmamıştır. İbrahim Paşa, elçilere Sultan Süleyman’a ne söyleyeceklerine dair talimat vermişti. Elçiler ertesi gün Sultan Süleyman’ın huzuruna çıktıklarında, Sultan Süleyman’a şöyle demişlerdir:

‘‘Oğlun Kral Ferdinand senin malik olduğun şeyleri kendi malı gibi ve kendisinin malik olduğu şeyleri senin malın gibi addeder, çünkü senin oğlundur. Macaristan’ı kendine alıkoymuş olduğunu bilmiyordu; zîrâ bilmiş olsa bu memleketi muhafaza etmek için hiçbir vakit muharebe etmezdi. Lâkin mademki sen, yani onun pederi, memleketlerinin hudutları dâhilinde bulundurmak istiyorsun, sana mübarek olmasını ve sıhhat-ı tâmmeni temenni eder. Çünkü senin -ki onun pederisin- bu krallığı ve daha diğerlerini tekrar elde etmesi için yardımcı olacağından da şüphe etmez.’’

Sultan Süleyman, bu sözlere cevaben Ferdinand’ın artık Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi babasının mülkü sayabileceğinden ve kendisinin de Avusturya’yı artık kendi toprağı bildiğinden bahsetmiş ve Avusturya devletine daimî bir barış sunduğunu ve bu barışın Avusturya tarafından ihlâl edilmedikçe geçerli olacağını söylemiştir. Ondan sonra da İbrahim Paşa’nın, ‘biraderi Ferdinand’ı bütün düşmanlarına karşı daima himâye edeceğini dile getirmiş ve görüşmelere nihayet son vermiştir.

Böylece elçiler yola gelmiş ve barışın sağlanması için bir adım kalmıştı. İbrahim Paşa kendi barış şartlarını şöyle sıralamıştır:

  • Avusturya Arşidükü protokol bakımından Osmanlı sadrazamına denk olacak.
  • Arşidük Ferdinand, Zapolya’nın Macar kralı olmasını kabul edecek.
  • Avusturya yılda 30.000 duka altın vermeyi kabul edecek.
  • Ayriyeten Ferdinand Sadrazam İbrahim Paşa’ya ağabeyim, Sultan Süleyman’a ise pederim diye hitap edecek.
  • Macaristan ikiye ayrılacak. Birinci kısım Osmanlı Devleti’nin korumasında Zapolya’ya, ikinci kısmı vergi vermek şartı ile Ferdinand’a bırakılacak.

İbrahim Paşa 1533 İstanbul Antlaşması’nı karşı tarafa kabul ettirerek tarihi bir an yaşatmış oluyordu. Osmanlı İmparatorluğu böylelikle gücünün doruğundaydı artık. Antlaşma ile birlikte Macaristan ikiye bölünüyor, bir kısmı Sultan Süleyman’ın büyüklüğünü kabul etmek ve vergi vermek şartı ile Avusturya Arşidükü Ferdinand’a, diğer kısmı ise Osmanlı’nın hegemonyasını kabul etmiş ve Sultan Süleyman tarafından makul görülmüş Macar Kralı Zapolya’ya bırakılmıştır. Bir diğer madde ise daha çarpıcıdır ve Avrupa tarihinde eşi benzeri ender görülen bir seviyededir. Avusturya Arşidükü Ferdinand, Osmanlı Sadrazamı İbrahim Paşa ile eşit derecede kabul edilmiştir. Buna ek olarak teamüller gereği Arşidük Ferdinand, Sultan Süleyman’a ‘’atam, babam’’ diye hitap edecek, dengi İbrahim Paşa’ya ise ‘’ağabeyim, biraderim’’ diye hitap edecek ve üstelik İbrahim Paşa, Divan-ı Hümayun’da Arşidük Ferdinand’ı temsil etme hakkına sahip olacaktı. Böylelikle İbrahim Paşa, Avrupa siyasetine yön vereceği gibi Sultan Süleyman’da tüm unvanların üstünde bir yere sahip olacaktı. Yani Osmanlı’nın ikinci adamı, Avrupa’da siyasal olarak bir kral statüsündeydi. Zira arşidük unvanı krallık unvanı ile eş derecedeydi. Aynı zamanda Avrupa’daki krallık unvanına eş olan tüm makamlar da Osmanlı’nın sadrazamlık makamına eşit sayılacaktı. Bu da Sultan Süleyman’ın ‘’Avrupa İmparatoru, Doğu ve Batı’nın Hakanı, Cihanın Şahı’’ idealine götürüyordu. Böylece Osmanlı’nın dış politikadaki konumu artık en üst seviyeye tırmanmıştı. Sultan Süleyman öyle ya da böyle amacına ulaşmıştı. Artık Osmanlı’nın dış politikası doğuya doğru yön değiştirmişti.

Batıda Üstünlük Kuruldu, Sırada Doğu Var

Yazımızın birinci bölümünde de bildirdiğimiz üzere Sultan Süleyman tahta çıkar çıkmaz dış politik hedefini batı olarak seçmesi için doğu ile pozitif ilişkiler kurmuştu. Fakat Sultan Süleyman her ne kadar Avrupa’daki Protestanları Katoliklere karşı desteklediyse aynı tehlike ile kendi topraklarında maruz kaldı. Yani Safevi Devleti’nin Anadolu’da yaydığı Şii endeksli propagandası.

Şah İsmail 1524’te hayatını kaybedince yerini oğlu Şah Tahmasb doldurmuştu. Şah Tahmasb babasının yolundan devam etmek sureti ile Anadolu’ya Şii halifeler gönderip halkı merkezi otoriteye karşı kışkırtmaya devam etmişti.  Safevi Devleti’ne savaş açılmasının sebebi altında cereyan etmiş üç önemli hadise vardır. Bunlardan ilki Osmanlı ordusunun Viyana kuşatmasında olduğu döneme tekabül etmektedir. Bağdat’ı Osmanlı adına ele geçiren Zülfikar Bey, Şah Tahmasb’ın ordusu ile karşılaşmıştı ve Şah Tahmasb Osmanlı ordusunun Batı’da oluşundan istifade ederek Bağdat’ı ilhak etmişti. Diğer önemli olay ise Şah Tahmasb’ın Osmanlı’ya bağlı olan bir uç bölgenin kendi himayesine almasıydı. Son etkense İbrahim Paşa’nın Mısır’da iken gerçekleşen önemli bir olaydır; Portekiz İmparatorluğu Hindistan Genel Valisi’nin Safevi Şahı’na göndermiş olduğu elçilik konseyinin bir üyesi olan Antonio Tenreiro’nun Diyar-ı Bekir (Diyarbakır)’de yakalanmasıdır. İbrahim Paşa, bu elçiyi sorguladığında bir Safevi–Portekiz-Habsburg ittifakını deşifre etmişti. Sonuçta İbrahim Paşa, Hint Okyanusu’nda artan Portekiz saldırılarının ve Safevi Devleti’nin doğuda vur kaç şeklindeki taciz saldırılarının organize edilmiş bir olaylar silsilesinin olduğunu idrak etmişti.

İşte tam bu dönemde de, Osmanlı ordusu Viyana’yı kuşatırken, Osmanlı Ordusu’nun Viyana’da oluşundan istifade eden Safevi Devleti, Portekizliler ile koordineli ve sistematik bir şekilde anlaşarak Osmanlı’nın doğu hudutlarını ihlal edip savaş sebebini beraberinde getiren olaylara imza atmışlardı. Sultan Süleyman gerek dedesi Sultan Bayezid gerekse babası Sultan Selim dönemlerinde zuhur eden ve Anadolu’yu isyanlarla karıştan Şiiliğe karşı kesin tedbirler almayı hedefliyordu. Böylelikle Sultan Süleyman Osmanlı tarihinin en uzun süren seferi olan İrakeyn Seferi’ne karar kılmıştı.

Sultan Süleyman İbrahim Paşa’yı önden göndermiştir. İbrahim Paşa Osmanlı Ordusu’nu 8-9 aya yakın tek başına Safevilere karşı idare etmiştir. İbrahim Paşa henüz İstanbul’da iken Sultan Süleyman ile istişare sonucu plan gereğince ana hedefin Bağdat olduğunu bildiği halde sefer esnasında kararını değiştirerek Tebriz’in üzerine varır ve Tebriz’i savaşmadan almıştır. Fakat Tebriz’e varana kadar Osmanlı ordusu, yorgunluktan neredeyse isyan edecekti.  İbrahim Paşa, Azerbaycan Valisi Ulama Han’ın tesiri altına girerek yanlış kararlar vermeye başlamıştır. İbrahim Paşa ve yardımcısı İskender Çelebi arasında bir rekabet başlamış ve İskender Çelebi’nin safında bulunan Ulama Han, İbrahim Paşa’ya bilerek stratejik hatalar yaptırıp binlerce keşif ve öncü kuvvetlerini ölüme göndermiştir. Akabinde Tebriz’e gidilmelidir telkininde bulunarak İbrahim Paşa’yı adeta kandırmıştır. Şah Tahmasb İbrahim Paşa’nın ordusu ile her çarpışabilirdi. İbrahim Paşa, Sultan Süleyman’a bir mektup göndererek bilgilerini arz ediyor ve de artık zamanının geldiğini ve yola çıkması gerektiğini beyan ediyordu. Zira askerlerin içerisinde huzursuz olan kimseler mevcuttu. Peçevi tarihinde şu ifadeler geçer:

“Askerler kendi aralarında konuşup, “Şah’a Şah gerekir, Şah gelirse onunla kim mücadele eder ve Asker-i İslam’ın hali ne olur ?” diyerek korku ve paniğe kapıldılar. Tedbir sahibi olan Sadrazam da Padişah’a elçi gönderip haberleri ona iletir”

Bu karar değişikliğinden hoşlanmayarak kontrolü eline alan Sultan Süleyman, ordusuyla birlikte İbrahim Paşa’nın ordusu ile buluşarak Bağdat’a yürümüştür. Havaların soğuması, kar yağışlarının başlaması ve erzak azlığının başlaması üzerine Osmanlı ordusu Bağdat’a yönelmişti. Bağdat’a yöneltilen yolculuk çok zorluydu. Yük hayvanları telef oluyordu, toplar yağmurdan büyük zarar görüyordu. Bazı zarar gören toplarsa yolda bırakılıp gömülüyordu.

Böylece Basra Körfezi’ne kadar uzanan tüm bölgeyi ele geçirmiştir. Şah Tahmasp, Sultan Süleyman’ın karşısına çıkma cüretinde bulunmayıp İran’ın iç kesimlerine kaçmıştır. Bu kovalamadan çok zarar gören Osmanlı Ordusu ise seferi tamamlayıp İstanbul’a geri dönmüştür.

1533-1538 Yılları Arası

İbrahim Paşa seferden döner dönmez 1535 yılında Fransa ile bir antlaşma imzalar. Antlaşmanın ekonomik, askeri ve siyasi boyutları vardır. Ekonomik boyutu Fransa’ya verilen kapitülasyonlardır. Askeri ve siyasi boyutları ise İtalya’nın işgali idi. İbrahim Paşa, Fransa Kralı Fransuva ile anlaşıp Şarlken’e kesin bir darbe indirmek üzere idiler. Böylelikle Sultan Süleyman’ın Kızılelma siyasetine ramak kalmıştı. Roma’nın fethi için hazırlıklar başlamıştı. Plan gereği Osmanlı donanması Fransız donanması ile birlikte denizden Barbaros Hayrettin Paşa önderliğinde tüm Akdeniz’i kontrol edip İtalya yarım adasını hapsedecek iken Osmanlı ordusu da Pugglia bölgesi denilen İtalya’nın güneyinden, Fransa ise Lombardiya ve Savoy olmak üzere İtalya’nın kuzeyinden harekete geçecekti. Fakat İbrahim Paşa’nın 14-15 Mayıs 1536’daki beklenilmeyen infazı tüm planı tehlikeye sokmuştu. İrakeyn seferindeki başarısızlıkları yüzünden İbrahim Paşa’yı infaz eden Sultan Süleyman, gerçekten de çok kötü bir zamanlamaya imza atmıştı.

İbrahim Paşa’nın ölümü Venedik-Osmanlı arasındaki pozitif münasebetine de son vermiştir. Zira Venedik–Osmanlı ilişkilerini yürüten İbrahim Paşa’ydı. Osmanlı ile olan ilişkilerini bitiren Venedik Cumhuriyeti Sultan Süleyman’ı sinirlendirmişti. Sultan Süleyman böylelikle Venedik’i cezalandırmak sureti ile Arnavutluk ve Yunanistan kıyılarındaki Venedik kalelerini zapt etti. Barbaros Hayrettin Paşa ayrıca Akdeniz’deki Venedik kalelerini almıştı.

İbrahim Paşa’nın Ölümünden Sonra Başarısız İki Sefer

Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’nın ölümü sonrasında yeni sadrazam olarak Ayas Mehmet Paşa’yı ilan etmiştir ve ordunun başına onu getirmiştir. Fakat Fransa’nın yeni sadrazam ile anlaşamaması ve Fransa’nın Kutsal Roma İmparatorluğu ile Papa aracılığı ile barışa varmaları Osmanlı’yı yalnız bıraktı. 1537 senesinde denizden Barbaros, karadansa Sultan Süleyman yeni Sadrazam Ayas Mehmet Paşa ile birlikte Korfu Adası’nı kuşatmıştır. Fakat kaleyi almak mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu böylelikle 1402 Ankara Savaşı’ndan beri ilk yenilgi yüzünü almıştır. Üstelik Hint Okyanusu’nda, zamanında İbrahim Paşa’nın planı olan Hindistan Seferi, 1538’de Mısır Valisi Süleyman Paşa tarafından gerçekleşmiştir ve bu savaş, Giu’da Portekizlilere karşı kaybedilmiştir. İbrahim Paşa’nın 1536’daki ölümünden sonra Osmanlı İmparatorluğu bir gerileme yaşamıştır. Zira 1537’de İtalya’da kaybeden Osmanlı 1 sene sonra 1538’de Hindistan’da başka bir mağlubiyet ile karşı karşıya kalmıştır.

Son

Yazımızın birinci bölümünden de hatırladığınız üzere, İbrahim Paşa 1523’te sadrazamlığa terfi edildiğinde Osmanlı’nın Kızıl Denizi’nde kullanıma hazır bir filosu bulunmamaktaydı, Hint Okyanusu’ndaki koşullar hakkında bilgi sahibi değildi ve Mısır’ın kontrolünü neredeyse kaybetmişti. Fakat 1536 yılına gelindiğinde koşullar neredeyse tanınmamak suretiyle son derece çarpıcı bir şekilde pozitif anlamda dönüştürülmüştür. Hint Okyanusu’ndaki Müslüman güçler ile pozitif irtibatlar kurulup diplomatik bağlar kurulmuş, batıda Ferdinand’a boyun eğdirilirmiş, Portekizliler İbrahim Paşa’nın ölümüne kadar durdurulmuştur ve Osmanlı ordusu tüm savaşları kazanmıştır. Fakat İbrahim Paşa’nın ölümünden sadece iki sene içerisinde 2 sefer olmuş, ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Sonuç olarak, İbrahim Paşa’nın ölümü Osmanlı’yı bir hayli negatif anlamda etkilemiştir. Yaşamaya devam etseydi, dönemin güçlü bir devleti olan Portekiz Krallığı’na karşı deniz taarruzunu yapmaya devam edecekti ki, 1536 yılına kadar yaptığı eylemler sadece zemin hazırlamaya yönelikti. Ferdinand’a boyun eğdirmiş ve Roma’yı Sultan Süleyman ile birlikte fethedecekti. Ölümü ile birlikte Osmanlı’nın dış politikası da değişikliklere maruz kalmıştır. Venedik ile 3 yıl sürecek olan savaşa girilmiştir ve Avrupa’da yeni bir savaş cephesi açılmıştır. Osmanlı bu savaşı her ne kadar yendiyse de ileriki yıllarda ekonomik olarak güçlü bir ortağı kaybetmiş olacaktı. Artık Avrupalı güçler coğrafi keşiflere tamamen katılıp Osmanlı’ya en büyük darbelerini indirecekti. Osmanlı limanları böylece müşteri kaybedecekti ve Hint Okyanusu’nda tesis edilen yeni ticaret yollarına erişemeyecekti. Osmanlı bu duruma el atmak için Piri Reis önderliğinde, Hint coğrafyasında bazı askeri teşebbüslerde bulunsa da bu sorunları çözememiştir. Birçok Osmanlı yetkilileri İbrahim Paşa’nın ölümünden sonra devletin zayıfladığı kanaatindeydi. Bu durum Sokullu Mehmet Paşa dönemine kadar devam edecekti. Pargalı’nın ölümünden Sokullu dönemine kadar, yani 29-30 yıllık bir zaman diliminde Osmanlı’nın 6 tane sadrazamı değişmişti. Hepsi de İbrahim Paşa kadar etkili olamamışlardı. İbrahim Paşa’nın öldürülmesiyle duraklama kısmen başlamıştı. Osmanlı, 30 yıl sonra gelecek olan Sokullu Paşa ile biraz daha idare edecekti. Ancak Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümünden sonra da büyük zorluklar yaşanmıştı. Tabi bu 29-30 yıllık süreçte, yani İbrahim Paşa’nın ölümünden Sokullu Mehmet Paşa’nın Sadrazamlığına kadar süren bu 29-30 senelik süreçteki 6 sadrazamlarının işe dişe dokunur bir faydası olmayacaktı. Tam tersine zararları bile olacaktı. Bu paşalar da kronolojik olarak Ayas Mehmed Paşa, Damat Çelebi Lütfi Paşa, Hadım Süleyman Paşa, Damat Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa ve Semiz Ali Paşa şeklindedir. Şu bilgiyi vermekte de fayda var. Pargalı İbrahim Paşa ve Sokullu Mehmet Paşa gibi Osmanlı’nın en kıymetli sadrazamlarının ikisi de kendi ölümlerine dek ayrı ayrı 14-15 sene gibi uzun bir dönem sadrazamlık yaparken, bu ikisi isim arasındaki 6 sadrazam toplamda ancak 29-30 sene görevde durmuşlardır. Bu da bir istikrarsızlığın göstergesidir. Yazılacak son bir cümle varsa o da şöyledir: ‘Sultan Süleyman’ın ilk yılları, Sultan Süleyman’ın İbrahim Paşa ile olan ortaklığı sayesinde parlamıştır ve 1536 yılından sonra bu parlaklık, Sultan Süleyman ile İbrahim Paşa’nın ortalıklarının yıkılmasıyla sona ermiştir.’

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Boom, Henk (2010), De Grote Turk: in voetsporen van Suleyman de Prachtlievende, Athenaeum

Casale, Giancarlo (2010), The Ottoman Age of Exploration, Oxford University Press

Celalzade Mustafa Çelebi (1552-1557), Tabakat ül-Memalik ve Deracat ül-Mesalik

Çınarcı, Mehmet Nuri (2015), Söz meydanında iki hükümdar: Kanuni Sultan Süleyman ve Şah Tahmasb’ın Müşaresi, Tarih Okulu Dergisi, yıl 8, sayı xxııı

Danişmend, İsmail Hami (1971), İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. Türkiye Yayınevi

Goodrich, Samantha (2017), Emperor Charles V and Sultan Süleyman I: A Comparative Analysis, University of New Mexico

Jenkins, Hester Donaldson (1911), İbrahim Pasha, Grant Vizir of Suleiman the Magnificent, Longmans, Green & CO

Kunt, Metin-Woodhead, Christine (2014), Suleyman the Magnificent and His Age: The Ottoman Empire in the Early Modern, Taylor and Francis

Latifi (haz. Ahmet Sevgi) (1986), Enisü’l Fusaha ve Evsaf-ı İbrahim Paşa, Selçuk Üniversitesi Yayınları

Matrakçı Nasuh Efendi (1480-1564), Süleymannâme

Norwich, John Julius (2017), Four Princes: Henry VIII, Francis I, Charles V, Suleiman the Magnificent and the Obsessions that Forged Modern Europe, Atlantic Monthly Press

Petritsch, Ernst (1991), Regesten der Osmanischen Dokumente im Österreichischen Staatsarchiv (1480-1574), Wien

Purgstall, Joseph von Hammer (1828), Gestischte des Osmanischen Reiches. Grossentheils aus bisher unbenützen Handschriften unda Archiven

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1983), Osmanlı Tarihi. Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları

[/vc_toggle]

Doğu-Batı Ekseninde Hakimiyet Mücadelesi: İtalya, Çin ve Rusya

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılan Covid-19 yani yeni tip Koronavirüs salgını, Avrupa kıtasının tüm ülkelerinde görüldü. Son olarak Karadağ’da da görülmesi üzerine virüs görülmeyen Avrupa ülkesi kalmadı. Bu kıtada durum o hale geldi ki, virüsün merkez üssü Avrupa kıtası ilan edildi. Çünkü Asya’dan sonra en çok vaka burada ortaya çıktı. Kıta ülkeleri arasında başı İtalya çekiyor. Vaka sayısı 60 bini ölüm ise 6 bini geçmiş durumda. Hal böyle olunca birçok Avrupa ülkesinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Avrupa’da İtalya’dan sonra İspanya ve Almanya geliyor.

Avrupa’daki gelişmeler herkesin malûmu. Tek tek tekrardan anlatmaya hacet yok. Ben bugün sizlere konuyu başka bir açıdan anlatacağım. İtalya’ya giden yardımlar… Önce Çin yardım gönderdi sonra da Rusya’dan hamle geldi. Türkiye’nin de bu yönde adım atması gerektiği konuşulan konular arasında. Neden sorusunun cevabını aramadan önce sizlere biraz bu yardımlardan bahsetmek istiyorum.

Kendi birliği tarafından reddedilen İtalya’ya yardım eli Çin’den uzandı. Çin, 1,8 milyon maskeyi Avrupa’ya gönderdiğini duyurdu. Bu maskeler, Avrupa Birliği’nin (AB) yardım etmediği İtalya ve İspanya için idi. Bu sayıyı AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen 2 milyonun üzerinde olarak belirtmişti. Öte yandan Çin devletinin yanı sıra, Çin menşeili bir şirket olan Alibaba Grup da İtalya ve Fransa’ya koruyucu maskeler gönderdiğini açıkladı.

İtalya’ya yardım gönderen Sadece Çin değil. Rusya’nın da bu bağlamda somut adımları var. Bizzat İtalya Başbakanı Conte ile konuşan Putin, yardım göndermeye hazır olduklarını belirtti. Putin, savunma bakanı Şoygu’ya talimat vererek ekipman ve uzmanların hazırlanmasını istedi. İtalya’nın kabul etmesi durumunda 9 adet IL-76 nakliye uçağı İtalya’ya hareket edecek.

Avrupa…

Kendinden olana bile çıkarı olmasa yardım etmeyecek kadar bencil bir birlik. Öyle ki birliklerinden olan bir ülkenin yardım ihtiyaçlarını bile karşılamıyorlar ya da karşılayamıyorlar. İtalya, AB’den virüsle mücadele konusunda yardımlar istemesine rağmen bu isteği AB tarafından reddedildi. Tabii İtalya’nın bu durumunu fırsat bilen ülkeler olmadı değil. İtalya salgının bitmesinin ardında AB’yi sorgulayacaktır. Brexit tarzı bir şey bekleyebiliriz. Yani İtalya bunu unutmayacaktır.

İşte tam bu noktada çöken Avrupa’yı İtalya üzerinden etkisi altına almak isteyen Doğu bloku devreye girdi. Tüm Avrupa’yı etkilemek tabii ki imkânsız denebilir. Kendi içindeki virüsü temizledikten sonra dışarıya yardım göndermeye başlayan Çin, İtalya’ya ilk yardım gönderen ülkeler arasında. Çin’in bu tavrı Çizme’de büyük sevgiyle karşılandı. İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio, yayınladığı videoda, yardımlar inerken “Bu akşam İtalya yalnız değil. Dünyadaki pek çok insan bizi destekliyor” açıklamasında bulundu. Çin, bu hamlesiyle AB’ye dargın olan İtalya’yı kendisine borçlu hale getiriyor. Salgından sonra bu yardımların aslında karşılıksız olmadığını İtalya anlayacaktır. Nitekim devletler arasında dostluk olmaz. Her devlet kendi çıkarını düşünür. Bu virüs Çin merkezli Doğu blokunun atağa geçmesine vesile olacak gibi.

Doğu bloku demişken Rusya’yı geçmek olmaz. Bu blokun merkezini oluşturmak için Rusya, Çin’den altta kalmayacaktır. Kalmadı da… 9 adet nakliye uçağını hazır hale getiren Rusya bugün itibariyle (25 Mart) İtalya’ya Bergamo şehrinden giriş yapıp Roma’ya geçti. Rusya’nın giriş yapmasının ardından aynı gün (25 Mart) internette bir video yayıldı. İtalya’da bir adam AB bayrağını kaldırıp yerine Rusya bayrağı koydu. Yıllar sonra Rusya, askerî araçlarıyla Avrupa sokaklarında bulunuyordu. Çin’in hamlesinden sonra Rusya da zayıflayan Avrupa üzerinde etkin olmak istiyor.

Bu salgın günlerinde İtalyan halkı, yapılan bu yardımlardan duygusal açıdan oldukça etkilenmiş olmalı ve bu durum İtalya’nın da İngiltere gibi AB’den kopmasına sebebiyet verebilir. Bu kopmayı sağlayacak fitili yakan ülke Çin mi Rusya mı olacak? Dengelerin yeniden kurulduğu dünyada, bu yeni maceranın içinde Türkiye’yi de görecek miyiz? Doğu’da bölgesel güç olan ülkemiz Batı’da da bu etkinliğini sürdürmek isteyecek mi?

Bu çıkar dünyasında neler olacağını ileriki zamanlarda hep birlikte görüp öğreneceğiz illa ki. Her şeyden önce şu virüsün ülkemizden ve tüm dünyadan bir an evvel temizlenmesi dileğiyle…

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://tr.euronews.com/amp/2020/03/17/koronavirus-te-son-durum-italya-da-olu-say-s-2-bini-gecti-fransa-da-k-smi-sokaga-c-kma-yas

https://www.independentturkish.com/node/145931/d%C3%BCnya/italya-avrupa%E2%80%99dan-yard%C4%B1m-istedi-cevap-7-bin-500-kilometre-%C3%B6tedeki-%C3%A7inden-geldi

https://www.hurriyet.com.tr/dunya/rusyadan-italyaya-yardim-41475180

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/rus-askerleri-italyaya-giris-yapti-korona-virus-272870h.htm

[/vc_toggle]

Koronavirüs Krizinin Ulus Devlet-AB İlişkisine Olan Etkisi

Bugüne kadar Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemik hastalık olarak kabul edilen koronavirüsü hakkında pek çok teknik yazı kaleme alınmış bulunmaktadır. Bizim kaleme aldığımız bu yazı, herhangi bir tekniksel açıdan virüsün izahı mahiyetinde olmayıp, virüsün meydana getirmiş olduğu politik sonuçları ele alan bir yazıdır. Yazımız özel olarak koronavirüsünün Avrupa’daki ulus devlet anlayışına olan etkisi üzerine duracaktır.

Koronavirüsüne Karşı Ulus Devletçi Önlemler

Koronavirüsü, son yıllarda hali hazırda yükselen ulus devlet anlayışını tekrardan virüsün yayılma hızına paralel bir hızla güçlendirmiş bulunmaktadır. Özellikle Avrupa eksenli ulus devlet anlayışına sahip aktörlerin söylemleri tekrardan büyük bir güçle gündeme geldi ve en önemlisi bu söylemler, soyut bir takım muhalif propaganda hüviyetinden sıyrılıp bizatihi devlet ve hükümet politikaları kapasitesine erişmiş bulunmaktadırlar. Yıllardır Avrupalı sağcı partiler tarafından gündeme getirilen sınırların kapatılması, sınırların kontrol edilmesi ve Schengen Antlaşması’nın gözden geçirilmesi gibi hususlar belki de ilk defa Avrupalı devletler tarafından gündeme gelebilir. Mevcut Avrupalı hükümetlerin bu söz konusu “ulusalcı” devlet politikalarını hayata geçirmemeleri sonucunda, politik sağcılığın bünyesindeki muhafazakarlık, milliyetçilik, ulusalcılık gibi akımlar belki de ilerleyen seçim dönemlerinde kendilerini daha da güçlenmiş bulabilecekler.

Avrupa sağcılığın savunmuş olduğu bu değerler, dünyadaki mevcut küreselleşmeye karşı inşa edilmektedir. Koronavirüsü öncesinde özellikle Suriyeli mülteci sorunu karşısında epey güçlenen Avrupa sağcılığı, şimdi de Koronavirüs olayı ile müthiş bir etki sağlamıştır. “Her devlet kendi içine dönmeli, sınırlarını, kültür ve müktesebatını kontrol etmeli ve egemenliğini daha fazla Brüksel’e (AB) devretmemeli” düsturunu izleyen çoğu Euroskeptik Avrupa sağcıları, Koronavirüs olayı sonrası kendi politikalarını bulundukları ülkelerin mevcut hükümetlere dayatmaya başladılar bile.

Virüse karşı verilen mücadele kapsamında izole edici önlemlerin alınması belki de söz konusu hükümetler açısından zaruri hale gelmiştir. Sınırların kapatılması, kontrol edilmesi ve Schengen Antlaşması’nın tabiri caizse tahrip edilmesi elbette Avrupa sağcılığın politik gündemlerinde olan hususlar şeklindedir.

Henüz bulundukları çoğu ülkelerde muhalefette bulunan ve ulus devlet anlayışını savunan Avrupa sağcılarının politikalarını incelediğimizde, etki-tepki yasasının varlığına rastlayabiliriz. Kısa vadede Suriyeli göçmenler ve koronavirüsüne, uzun vadede ise küreselleşmeye karşı çeşitli tepki politikaları üreten Avrupa sağcıları belki de uzun yıllar sonrası çok güçlü bir şekilde sahaya geri dönmüş bulunacaklardır. Yukarıda da saydığımız gibi koronavirüsüne karşı hayata geçirilen önlemler, en nihayetinde Avrupa sağcılarının geçmişte ya da günümüzde önermiş oldukları politika enstrümanlarıdır. Peki koronavirüs tehdidi sona erdiğinde ne olacak?

Avrupa’da aşırı sağ partiler güçleniyor – Mayıs 2019

Koronavirüsü Sonrası Avrupa’daki Ulus Devletlerin Akıbetleri

Hali hazırda güç kazanan Avrupa sağcıları, Avrupa ülkelerindeki seçimlerde yüksek oy oranlarıyla iktidarı zor duruma getirebilir ya da iktidara gelebilirler. Mevcut başbakanın muhafazakar Boris Johnson’un olduğu Birleşik Krallık’ta bu durum söz konusu değildir. Fakat Hollanda, Belçika, İtalya, Avusturya, Fransa hatta küçük bir ihtimal dahi olsa Almanya gibi gelişmiş Avrupa ülkelerinde bu durum söz konusu olabilir. Avrupa sağcılarının güç kazandığı bir Avrupa, esasında bolca reform ve “öze dönüş” politikalarının olacağı bir Avrupa demektir.

Reformların hüviyeti, gerek devlet içi sağcı politikalar şeklinde ihtiva edeceği gibi, devlet dışı da sirayet edebilecektir. Devlet içi sağcı politikalardan kısaca bahsedecek olursak eğer; yukarıda zikrettiğimiz Avrupa ülkelerine daha muhafazakar, ulusalcı ve milliyetçi politikalar gelebilir. Bu söz konusu Avrupa ülkelerinde bireyden ziyade aile kuramına daha fazla önem atfeden, ülkeye giriş ve çıkışları kontrol edecek bir devlet mekanizmasını inşa eden, kontrolsüz bir şekilde ilerleyen ve genişleyen küreselleşmeye karşı önlemler alan bir politikalar silsilesi ile karşılaşabiliriz.

Devlet dışı reformlar ise daha çok Avrupa Birliği ile ilişkilendirilebilir. Euroskeptik diye adlandırdığımız Avrupa’daki Avrupa Birliği şüpheci aktörlerinin güç kazandıkları bir ortamda elbette Avrupa Birliği de bundan nasibini alacaktır. Avrupa Birliği’nin gitgide “konfederasyon şeklinde tek bir devlet” olarak evrim geçirmeye çalıştığı bu dönemde kendi ulus devletlerinin egemenliklerini Avrupa Birliği’ne devretmek istemeyen Euroskeptik politikacılar, söz konusu bulundukları ülkelerde hükümete geldikleri zaman Avrupa Birliği’nin derinleşme fikrini engelleyebilirler. Zira Avrupa Birliği’nin derinleşmesi demek, siyasi entegrasyonunun tesis edilmesi demektir. Siyasi entegrasyonun tesis edilmesi ise, Avrupa Birliği’nin belki de ABD gibi çoklu ülkelerden müteşekkil merkezi bir konfederasyon devleti demektir. Merkezi Brüksel olacak bir Avrupa Birleşik Devletleri, sağcı ve ulusalcı Euroskeptik politikacıların tasavvur ettikleri en büyük tehditlerden biridir. İşte bu sağcı politikacılar bulundukları ülkelerde başa geldikleri zaman devlet dışı reformların kısaca yukarıda izah ettiğimiz şekliyle olabileceği gibi, tıpkı Birleşik Krallık’ın BREXIT olayı gibi, bazı AB üye devletlerinin AB’den ayrılma senaryoları da ihtiva edebilir.

Koronavirüsü Krizinin İtalya Bağlamındaki Örneği

Koronavirüs salgını yüzünden İtalya’da vaka sayısı 69.000’i geçerken ölenlerin sayısı ise 6.820’ye ulaştı. Bu durum İtalya için ciddi bir krize dönüşmüş bulunmaktadır. Yaşanılan süreçte Avrupa Birliği, İtalya’ya gereken desteği vermeyerek kendi kaderine terk etmiştir. Avrupa Birliği üye ülkeleri başta Almanya ve Fransa olmak üzere kendi topraklarında koronavirüsünden korunma önlemlerini arttırdığı bir ortamda, İtalya’ya destek yönünde ortak bir adım atmamıştır.

Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sinem Ünaldılar Kocamaz, koronavirüsü krizinin Avrupa Birliği’ni sorgulamaya ittiğini şöyle dile getirdi:

 “Salgın ile mücadele için ulusal çözümlerden ziyade uluslararası dayanışmanın gerekliliğinin açık olmasına rağmen bugüne kadar yapılan uygulamalar, devletlerin işbirliğine yönelmekten ziyade kendi ulusal tedbirlerini alarak ve sınırlarını kapatarak krizle baş etmeye çalıştıklarını gösterdi. AB ise uzun yıllardır ‘dayanışma’ ilkesi üzerinde varlığını sürdüren bir entegrasyon biçimi olarak bu krizde ciddi bir hasar aldı. Daha önce de Anayasa krizi, 2008 ekonomik krizi, mülteci krizi ve Brexit gibi pek çok krizle karşılaşan ve tarihinde de pek çok krizle baş etmiş olan AB için bu kez daha ciddi bir tehdit söz konusu. Dünyanın geri kalan ülkeleri gibi AB’nin de salgına hazırlıksız yakalandığını söylemek mümkün.

Aşı geliştirmek için bilimsel araştırmaların desteklenmesi ve bu alana 80 milyon avro civarında bir ödenek ayrılması da ayrıca önemli tedbirlerden. Ancak önlem paketi, AB’nin dayanışma ve kriz yönetimi konularında gösterdiği kötü performansı ve imajı düzeltmeye yetecek gibi görünmüyor. Zira mesele çok daha derinde. AB’nin askeri operasyonlar yürütme, ortak dış politika geliştirme gibi alanlardaki kötü sicili malum olmakla birlikte dayanışma ilkesini çalıştırabileceği bir alan olan salgın hastalık konusunda bile ulusal düzenlemelere bel bağlaması kendisi açısından ciddi bir soruna işaret ediyor. Üstelik bu sorun taşımacılığın zarar gördüğü, malların ulaştırılmasında sorunlar yaşandığı ve açık biçimde çok yakında ekonomik bir krizle hatta kıtlık gibi sorunlarla da baş etmek zorunda kalacak Birlik için pek çok sorunu beraberinde getiriyor.”

Burada asıl sorulması ve tartışılması gereken nedir? Krizlerin zuhuru, devletlerin doğal olarak reflekslerini ulusal bir boyuta mi indirgiyor yoksa Avrupa Birliği’nin tabiri caizse pasifliği mi devletlerin bu reflekslerini doğuruyor? Tek temennimiz gerek kendi ulusumuzun gerekse tüm dünyanın en kısa zamanda bu virüs salgınından kurtulmasıdır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

“Koronavirüs AB için varoluşsal bir sınav haline geldi” https://www.aa.com.tr/tr/dunya/koronavirus-ab-icin-varolussal-bir-sinav-haline-geldi/1780231

[/vc_toggle]

Türkiye’nin 2018 ve 2019 Yılları Dış Ticaret Rakamları

Türkiye’nin dış ticaret hacmi gün geçtikçe büyüyor. Yalnızca gelişmiş ülkelerle değil, birçok ülkeyle ticaret yapmaktayız. Öyle görünüyor ki politikamız, tek bir kanala bağlı olmama yönünde. Neden olarak ise, belli başlı gelişmiş ülkelere muhtaç olmamak denilebilir. Elbette ki şunu göz ardı etmemeliyiz; siyasi yakınlık hangi ülkeden yanaysa, o dönemde o ülkeyle daha çok ticaret yapılıyor. Vereceğimiz istatistikler, bu dediğimizi kanıtlar nitelikte olacaktır.

2018 Yılında Türkiye Dış Ticareti

Ocak 2018

İhracat; 2018 yılı Ocak ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %10,7 artarak 12 milyar 457 milyon dolar, ithalat %38 artarak 21 milyar 524 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %108,8 artarak 9 milyar 67 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Ocak ayında %72,1 iken, 2018 Ocak ayında %57,9’a düştü.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %23,1 artarak 6 milyar 514 milyon dolar olarak gerçekleşti. Avrupa Birliği’nin ihracattaki payı 2017 Ocak ayında %47 iken, 2018 Ocak ayında %52,3 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat; 2018 Ocak ayında 1 milyar 343 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 747 milyon dolar ile İngiltere, 742 milyon dolar ile İtalya ve 639 milyon dolar ile Irak takip etti.

Çin’den yapılan ithalat, 2018 yılı Ocak ayında 2 milyar 176 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 2 milyar 49 milyon dolar ile Rusya, 1 milyar 629 milyon dolar ile Almanya ve 1 milyar 120 milyon dolar ile ABD izledi.

Nisan 2018

İhracat; 2018 yılı Nisan ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %7,8 artarak 13 milyar 869 milyon dolar, ithalat %15,6 artarak 20 milyar 554 milyon dolar olarak gerçekleşti. Nisan ayında dış ticaret açığı %35,6 artarak 6 milyar 685 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Nisan ayında %72,3 iken, 2018 Nisan ayında %67,5’e geriledi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %22 artarak 7 milyar 28 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Nisan ayında %44,8 iken, 2018 Nisan ayında %50,7 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Nisan ayında 1 milyar 366 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 852 milyon dolar ile İngiltere, 784 milyon dolar ile İtalya ve 690 milyon dolar ile Fransa takip etti.

Almanya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Nisan ayında 1 milyar 978 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 891 milyon dolar ile Rusya, 1 milyar 779 milyon dolar ile Çin ve 1 milyar 85 milyon dolar ile ABD izledi.

Ağustos 2018

İhracat; 2018 yılı Ağustos ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %6,5 azalarak 12 milyar 383 milyon dolar, ithalat %22,7 azalarak 14 milyar 805 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ağustos ayında dış ticaret açığı %59 azalarak 2 milyar 422 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Ağustos ayında %69,1 iken, 2018 Ağustos ayında %83,6’ya yükseldi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %6,4 azalarak 5 milyar 619 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Ağustos ayında %45,3 iken, 2018 Ağustos ayında %45,4 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Ağustos ayında 1 milyar 118 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 900 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 648 milyon dolar ile Irak ve 637 milyon dolar ile ABD takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Ağustos ayında 1 milyar 551 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 447 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 277 milyon dolar ile Almanya ve 920 milyon dolar ile ABD izledi.

Aralık 2018

İhracat; 2018 yılı Aralık ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %0,2 artarak 13 milyar 879 milyon dolar, ithalat %28,3 azalarak 16 milyar 553 milyon dolar olarak gerçekleşti. Aralık ayında dış ticaret açığı %71,1 azalarak 2 milyar 674 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Aralık ayında %60 iken, 2018 Aralık ayında %83,8’e yükseldi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %0,4 artarak 6 milyar 550 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Aralık ayında %47,1 iken, 2018 Aralık ayında %47,2 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Aralık ayında 1 milyar 205 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 893 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 741 milyon dolar ile İtalya ve 712 milyon dolar ile Irak takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Aralık ayında 1 milyar 786 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 720 milyon dolar ile Almanya, 1 milyar 292 milyon dolar ile Çin ve 997 milyon dolar ile ABD izledi.

2019 Yılında Türkiye Dış Ticareti

Ocak 2019

İhracat; 2019 yılı Ocak ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %5,9 artarak 13 milyar 170 milyon dolar, ithalat %27,2 azalarak 15 milyar 673 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %72,5 azalarak 2 milyar 503 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Ocak ayında %57,8 iken, 2019 Ocak ayında %84’e yükseldi.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Ocak ayında 1 milyar 289 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 937 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 783 milyon dolar ile İtalya takip etti.

İthalatta ise Rusya 1 milyar 709 milyon dolar ile ilk sırada yer aldı. Bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 462 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 199 milyon dolar ile Almanya takip etti.

Nisan 2019

İhracat; 2019 yılı Nisan ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %4,6 artarak 14 milyar 480 milyon dolar, ithalat %15,1 azalarak 17 milyar 462 milyon dolar olarak gerçekleşti. Nisan ayında dış ticaret açığı %55,6 azalarak 2 milyar 982 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Nisan ayında %67,4 iken, 2019 Nisan ayında %82,9’a yükseldi.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Nisan ayında 1 milyar 243 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 819 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 777 milyon dolar ile İtalya ve 754 milyon dolar ile Irak takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2019 yılı Nisan ayında 1 milyar 861 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 458 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 454 milyon dolar ile Almanya ve 925 milyon dolar ile ABD izledi.

Ağustos 2019

İhracat; 2019 yılı Ağustos ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %1,6 artarak 12 milyar 523 milyon dolar, ithalat %1,5 artarak 15 milyar 24 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ağustos ayında dış ticaret açığı %1,2 artarak 2 milyar 500 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Ağustos ayında %83,3 iken, 2019 Ağustos ayında %83,4 olarak gerçekleşti.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Ağustos ayında 1 milyar 118 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 26 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 641 milyon dolar ile Irak ve 617 milyon dolar ile ABD takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2019 yılı Ağustos ayında 2 milyar 30 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 422 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 271 milyon dolar ile Almanya ve 823 milyon dolar ile ABD izledi.

Aralık 2019

İhracat, 2019 yılı Aralık ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %6,4 artarak 14 milyar 694 milyon dolar, ithalat %14,9 artarak 19 milyar 19 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı 2019 yılı Aralık ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %57,6 artarak 2 milyar 744 milyon dolardan, 4 milyar 325 milyon dolara yükseldi.  İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 yılı Aralık ayında %77,3 oldu.

Dış Ticarette 2020’ye Nasıl Giriş Yapıldı?

İhracat; 2020 yılı Ocak ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %6,4 artarak 14 milyar 759 milyon dolar, ithalat %18,8 artarak 19 milyar 207 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %94,3 artarak 2 milyar 290 milyon dolardan 4 milyar 448 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 Ocak ayında %85,8 iken, 2020 Ocak ayında %76,8’e geriledi.

Ocak ayında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 415 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla;  888 milyon dolar ile İtalya, 869 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 816 milyon dolar ile Irak ve 746 milyon dolar ile ABD takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %32,1’ini oluşturdu.

İthalatta ise Rusya Federasyonu ilk sırayı aldı. Ocak ayında Rusya Federasyonu’ndan yapılan ithalat 2 milyar 83 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 886 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 349 milyon dolar ile Almanya, 1 milyar 223 milyon dolar ile ABD ve 796 milyon dolar ile Irak izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %38,2’sini oluşturdu.

Yıllık Bazda Dış Ticaret

2018

İhracat; 2017’ye göre %7 artarak 156 milyar 993 milyon dolardan 168 milyar 23 milyon dolara ulaştı. Aynı dönemde ithalat %4,6 düşüşle 233 milyar 800 milyon dolardan 223 milyar 39 milyon dolara indi. Dış ticaret açığı ise %28,4 düşüşle 76 milyar 807 milyon dolardan 55 milyar 16 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017’de %67,1 iken geçen yıl sonu itibarıyla %75,3’e çıktı.

Almanya, 1 milyar 205 milyon dolarla geçen ay en fazla ihracat yapılan ülke oldu. Bu ülkeyi 893 milyon dolarla Birleşik Krallık, 741 milyon dolarla İtalya ve 712 milyon dolarla Irak takip etti.

İthalatta ise ilk sırayı 1 milyar 786 milyon dolarla Rusya aldı. Rusya’yı 1 milyar 720 milyon dolarla Almanya, 1 milyar 292 milyon dolarla Çin ve 997 milyon dolarla ABD izledi.

2019

İhracat; 2019 yılında bir önceki yıla göre %2,1 artarak 171 milyar 531 milyon dolar, ithalat ise %9,1 azalarak 202 milyar 705 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı 2019 yılında, bir önceki yıla göre %43,5 azalarak 55 milyar 126 milyon dolardan, 31 milyar 174 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 yılında 75,3 iken 2019 yılında %84,6 oldu.

2019 yılında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 15 milyar 435 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 10 milyar 870 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 9 milyar 300 milyon dolar ile İtalya, 8 milyar 999 milyon dolar ile Irak ve 8 milyar 58 milyon dolar ile ABD takip etti. İhracatta ilk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %30,7’sini oluşturdu.

İthalatta ise Rusya ilk sırayı aldı. Rusya’dan yapılan ithalat 2019 yılında 22 milyar 454 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 18 milyar 497 milyon dolar ile Çin, 17 milyar 976 milyon dolar ile Almanya, 11 milyar 186 milyon dolar ile ABD ve 8 milyar 612 milyon dolar ile İtalya izledi. İthalatta ilk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %38,8’ini oluşturdu.

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.tuik.gov.tr/OncekiHBArama.do

http://tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1046

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=30653

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33849

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33848

https://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/son-dakika-2018-yili-ihracat-rakamlari-aciklandi

[/vc_toggle]

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa

1914-1918 yılları arasındaki Büyük Savaş, dünyanın tüm okyanuslarında yapıldığı ve her kıtadan savaşan taraflar mevcut olduğu için, bir ‘dünya savaşı’ olma özelliği taşır. Bu savaşın diğer büyük savaşlara nazaran daha önemli ve sarsıcı olmasının nedenleri; küresel olması, askeri teknolojinin daha vahşi olması ve en önemlisi halkların kültürüne işlemesidir.

Savaştan 200 yıl öncesine göre Avrupa’nın süper güçleri aynıydı ancak birbirleri arasındaki denge değişmişti. Artık aralarındaki en güçlü devlet; 1866’da Avusturya İmparatorluğu’nu, 1870’te Fransa İmparatorluğu’nu mağlup eden Prusya Krallığı temelli Alman İmparatorluğuydu. Alman İmparatorluğu’nun ardından 164 milyonluk dev Rusya ve kıtadaki dengeyi korumaya çalışan Britanya geliyordu.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa Haritası (1871-1914)

Britanya

Britanya, 20. yy’ın başına gelindiğinde tümüyle kentleşmiş ve sanayileşmiş bir ülkeydi. O dönemin en zengin ülkesi olmakla birlikte en kırılgan dönemlerini yaşıyordu. Zenginliğini küresel çaptaki ticaretine ve sömürgelerine borçluydu ve adadaki halkı beslemek için ithal gıdaya muhtaçtı. Adadaki egemenliğini Kraliyet Donanmasına borçlu olan Britanya, ona rakip olabilecek donanmalardan çok tedirgin oluyordu. Özellikle Almanların donanmalarına ciddi yatırımlar yapması Britanya için bir ulus kaygısı haline gelmişti. Rusya ve Fransa ile Doğu Akdeniz’deki  çıkar çatışmaları sebebiyle bazen küçük çatışmalar yaşıyorlardı. Rusya’nın sınırları Hindistan’a kadar ilerlemesi Britanya’yı Rusya’nın aleyhine hareket etmesine sebebiyet veriyordu.

Queen Elizabeth Savaş Gemisi (1902)

Fransa

1789 Devrimi sonrası otorite, toprakları küçük parçalara bölerek köylülere dağıtmıştı. Bu model ekonomik kalkınmayı baltalıyor, sermayeyi ve nüfus artışına teşvik etmiyordu. 1801’de 27 milyon ile Avrupa’nın en kalabalığı olan Fransa, 1910’da 35 milyondu; oysa Britanya aynı dönemlerde 10 milyondan 40 milyon nüfusa ulaşmıştı. Alman İmparatorluğu ise birliği sağladıktan sonra 65 milyonu geçmişti.

Fransızlar, 1870 Alman İmparatorluğuyla savaşından mağlup ayrıldığı için dikkatini Afrika seferlerine çekmişti ancak Doğu Akdeniz’deki varlığı Britanya’yı rahatsız ediyordu. Bu şartlar Fransızları yegane müttefiki olan Rusya’ya bağımlı kılıyordu.

Prusya-Fransa Savaşı (1870)

Rusya

19.yy’da kıtadaki diğer dev şüphesiz Rusya’ydı. 164 milyonluk devin sanayileşmesi yabancı yatırımlar sayesinde(çoğu yatırım Fransa’dan geliyor) artıyor, ülkenin ticaret merkezlerini birbirine bağlayan demiryolları inşa ediliyor, bu şekilde dünya pazarından daha büyük bir dilim elde etmeye başlıyordu. Ancak bu gelirlerin çoğunluğu yönetimin verimsizliği sebebiyle yanlış yerlere aktarılıyor, askeri sanayiye yeterince kaynak ayırılmıyordu. 1904-1905’Te Japon yenilgisinden sonra bu hatalarını telafi etmeye çalışsa da 1914’e kadar bu çabalar çok büyük bir sonuç vermeyecekti. Dünya Savaşı’nın başlarında her üç kişiye bir silah ancak düşüyordu.

19.yy’ın devamında güneye ve doğuya genişlemesiyle hem Orta Doğu’dan Hindistan yolunu hem de doğrudan Hindistan sınırlarını tehdit ediyordu. Orta Doğu’da genişlemesinden tatmin olan Rusya’nın  iştahını Osmanlı’nın Balkanlardaki Slav ve ya Ortodoksların çoğunlukta olduğu bölgeler  kabartıyordu. Balkanlarda Slav milliyetçiliğini körükleyip Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan’daki Ortodoks cemaat liderleriyle görüşüp onları isyana teşvik ediyordu. Bu sürecin sonunda balkanlarda üç ayrı bağımsız devlet kurulmuştu. 93 Rus Harbi ve Balkan kayıpları Osmanlı ve Rusya arasını uzun süre düzelmeyecek şekilde bozmuştu. Rusya’nın Hindistan’a sarkan toprakları Britanya ile çıkar çatışması yaratacak durumdaydı. Balkanlarda çıkan Slav milliyetçiliği sadece Osmanlı’nın canını yakmakla kalmamış benzer sıkıntıları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’da yaşamıştı. Bir de işin içine Bosna İlhakı girince onarılması güç diplomatik sıkıntılar yaşanıyordu.

19.yy Rusya Haritası

Avusturya-Macaristan

Avrupa’da milliyetçilik mücadeleleri güçlü şekilde yayılmasına rağmen Habsburg Monarşisinin bir üyesi olan Avusturya İmparatorluğu ulusları çok önceden baskıladığı için bu mücadelelerden Osmanlı kadar sıkıntı çekmeden atlatmıştı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Asker Üniforması (1914)

18.yy’da yönetimde elit Almanlar vardı ve onlar için yeni kurulan Alman İmparatorluğu yanı başlarındaki bir anayurt gibiydi. Avusturya İmparatorluğunun en güçlü ikinci ulusu şüphesiz Macarlardı ancak onlarda sadece yarı özerk bir krallık elde edebilmişlerdi. İkili monarşiye geçen imparatorluk hazineyi,orduyu ve dışişlerini Avusturya ve Macaristan olarak ortak kullanıyordu. Macaristan iç işlerinde özgür duruma gelmişti.

İmparatorluğun batı yakasında bulunan Almanların hüküm sürdüğü Avusturya’da Sırp, Hırvat, Çek, Leh, Ruthen, Rumen, Hırvat, Slovak, Sloven, İtalyan azınlık yaşantılarına devam ediyordu. Alman valiler bu ulusları hoşgörü politikasıyla devlete bağlama yoluna girmişlerdi.

Ruslar ile zaten gergin ilişkiler içinde olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya ile de Kuzey Doğu daki İtalyanca konuşan şehirler sebebiyle her an savaşabilecek durumdaydı.

Almanya

Demir Şansölye Bismarck (1888)

Ordunun egemen olduğu, Prusya’dan miras militarist yaklaşım Alman İmparatorluğu dönemlerinde kurumsallaşmıştır.

Bu kurumsallaşmanın ardında şüphesiz Avusturya ve Fransa karşısında alınan ezici galibiyetler vardı. Alman İmparatorluğu’na 3 yıllık zorunlu askerliğin getirilmesiyle  halk bu yaklaşımı benimsemiş, yedek kuvvetlerde burjuvalara görev verilmesiyle asker olmanın gururu hissettirilmiş ve böylelikle halkın tüm katmanının desteklediği bir savaş makinesi haline getirilmişti.

İmparatorluğun kurulmasıyla her alanda kalkınma hareketleri başlamıştı. Askeriye, edebiyat, bilim ve felsefe bu alanlar önemli dört koludur. Sanayicileri kömür ve çelik üretiminde Britanya’yı geçmiş, kimyasal ve elektriğe dayalı bambaşka bir sanayi devriminin ilk adımlarını atıyordu.

Ancak sanayinin böylesine hızlı büyüyüp gelişmesi, işçi sınıfının birden artmasına neden oldu. Hak talep eden işçiler sayesinde sağ kanat zayıfladı ve Reichstag’ın(Alman Parlementosu) en büyük partisi Sosyal Demokratlar oldu.

Alman siyasetçiler bir süre sonra ‘Büyük Güç’ olmak ile yetinmeyecek, ‘Dünya Gücü’ olma hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçecekti. ’’Dünya Gücü’’ olmanın en büyük engeli denizin karşısındaki Britanya idi.

Ömer Can Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Normal Stone, Birinci Dünya Savaşı, 2007
Andred Heywood, Küresel Siyaset,2018
Mıchael Howard, Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, 2014
Basıl Lıddell Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, 2016

[/vc_toggle]


[irp posts=”3678″ name=”Birinci Dünya Savaşı’nda Afrika Sömürge Haritası”]

Mart 2020’de ABD ve İsrail’de Gerçekleşen Seçimler

2 Mart’ta İsrail’de gerçekleşen seçimler ve 3 Mart’ta ABD’de gerçekleşen Süper Salı ve Temsilciler Meclisi Ön Seçimlerinin sonuçları ülkemiz dış politikasında önemli etkilere sahip olacaktır.

2 Mart’ta İsrail’de gerçekleşen seçim 1 yıl içinde ülkede gerçekleştirilen üçüncü seçimdi. Bu seçimle beraber Netanyahu’nun Likud Partisi bir önceki seçime göre milletvekilliği sayısını dört artırarak 36 vekille meclisin en büyük partisi haline gelirken bir önceki seçimin galibi Mavi ve Beyaz Partisi 33 vekille yerini korudu. İsrailli Arapların oluşturduğu Ortak Arap Listesi Bloku ise beklenildiği üzere seçimlere katılımların artması sonucunda 15 vekille meclisteki en büyük üçüncü parti olmuştur.

17 Mart tarihinde hem yolsuzluk soruşturmalarının başlaması hem de Cumhurbaşkanı tarafından kendisine tanınan sürenin dolmasıyla yüzleşmek durumunda kalacak olan Başbakan Netanyahu’nun ivedilikle hükümeti kurması beklenmektedir. Bir önceki koalisyon hükümetini oluşturan partilerin mecliste 58 vekille tek başına hükümet kurmaya gücünün yetmemesi neticesinde Netanyahu’nun önünde üç seçenek bulunmaktadır.

Netanyahu ve Gantz

İlk seçenek, hükümeti kurmak için gereken 3 milletvekilinin dışarıdan desteğinin alınması veya iktidar partisine katılmasıyla hükümetin kurulmasıdır ki Türkiye de koalisyon hükümetleri döneminde bunu çok defa tecrübe etmiştir. Bu seçenek, en muhtemel seçenek olarak değerlendirilmektedir.

İkinci seçenek ise Ana Muhalefet Lideri Benny Gantz’a geniş tabanlı bir koalisyon oluşturma teklifinde bulunulması ve bu teklifin kabul edilmesi halinde ise kendisine önemli bir makamın verilmesi yoluyla hükümetin kurulabilmesidir. Bu olasılık gerçekleştiği takdirde aylardır kurulamayan hükümet 69 vekille kurulabilecek ve ülkede artan siyasi tansiyonun inmesi sağlanabilecektir. Böyle bir durumda geçmişte pek çok örnekte görüldüğü üzere eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz’a Dışişleri Bakanlığı teklif edilecek ve Rusya’ya karşı mesafeli olmasıyla bilinen birinin bu makama gelmesi sonucunda şüphesiz ülkenin dış politikasında birtakım değişiklikler meydana gelecektir.

Son seçenekte ise Avigdor Lieberman’ın koalisyon hükümetinden askerlik sorunu sebebiyle desteğini çekmesi sonucu gelişen seçimler sonucu halen bu konudaki uzlaşmazlığın devam etmesi Lieberman’ın desteğinin alınmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Hükümetin verilen süre dahilinde kurulamaması sonucu hükümeti kurma yetkisi Cumhurbaşkanı Rivlin tarafından Başbakan Netanyahu’dan alınıp Benny Gantz’a verilecektir. Böyle bir durumda solcu Labor-Gesher-Meretz ve Lieberman’ın Yisrael Beytenu Partisi ile Mavi ve Beyaz Partisinin koalisyonu ve Ortak Arap Listesi Bloku’nun dışarıdan desteği sonucu kurulacak bir hükümet, ülkede sol tandanslı bir hükümetin yıllardır olmaması sonucu temsiliyette sıkıntı yaşayan bu görüşlere bir hak tanıyacak ve ülkedeki gerilimin azalmasına katkı sağlayacaktır. Fakat bu hükümetin kurulması Arap Bloku ve Yisrael Beytenu partilerinin fikirlerinin çatışması sonucu düşük bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir.

Bu üç seçeneğin dışında ülkede dördüncü bir seçime gidilmesi ülkenin yaşadığı siyasi krizler, Corona Virüsüyle birlikte gerçekleşen ekonomik dalgalanmalar neticesinde pek mümkün gözükmemektedir. Bununla beraber her olasılıkta yaşanacak gelişmelerin Türk dış politikası nezdinde özellikle Doğu Akdeniz ve Suriye ekseninde önemli yansımaları olacaktır.

Temsilciler Meclisi Ön Seçimleri

Mart ayı içinde gerçekleşen ikinci seçim ise 3 Mart’ta gerçekleştirilen ABD Temsilciler Meclisi için bazı bölgelerde gerçekleşen ara seçimlerdi. Bu seçimin ülkemiz açısından bakıldığında olan etkisi ise Demokrat Parti saflarında bir Türk adayın yarışıyor olmasıydı. Geçmişte yerel meclisler için gerçekleştirilen seçimlerde ve belediye seçimlerinde Türk kökenli adaylar yarışmış iken federal çapta gerçekleşen seçimlerde daha önceden hiçbir Türk aday yarışmamıştı. Bunun ülkemiz açısından önemi seçilebilecek bir Türk kökenli adayın Türkiye’nin tezlerinin objektif bir şekilde anlatılarak ABD ve Türkiye arasında bir köprü vazifesi görmesine imkan verilmesidir. 1900’lerin başından beri önemli miktarlarda ABD’ye göç eden Yunanlar ve Ermeniler, kendi toplulukları arasından pek çok vekil ve senatör seçtirebilmiş ve bu sayede diasporaları tarafından yürüttükleri politikaların ABD kamuoyu tarafından tanınıp destek bulmasını sağlayabilmişlerdir.

Adayımız Cenk Uygur, İstanbul’da doğmuş ve 8 yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’dan ABD’ye göç etmiştir. Pensilvanya Üniversitesi Wharton Ticaret Okulu ve Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Washington D.C.’de özel bir firmada ve sonra New York Eyalet Barosu’nda avukatlık yapmıştır. 2002’de The Young Turks adlı radyo programını başlatmıştır. Bush dönemi ve Irak Savaşı’na muhalefetiyle ünlenen program ilerleyen yıllarda çok kanallı bir video platformu haline gelmiştir. Uygur’un CEO’luk ve baş sunuculuk görevlerini üstlendiği platform hala siyaset ağırlıklı olup, ileri solcu Demokrat politikaları savunmaktadır. 2016 ve 2020 Demokrat Parti Ön Seçimlerinde Bernie Sanders’ı desteklemesiyle de bilinmektedir. California 25. Bölge için yapılan ön seçimde %6.13’lük oy oranıyla yarışı 4. tamamlamış ve ön seçimleri kaybetmiştir.

Cenk Uygur

Cenk Uygur haricinde bir aday daha ara seçimler için yarışmaktadır. İkinci Türk kökenli adayımız olan 1990 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Türk siyasetçi Alp Başaran Demokrat Parti’den New Jersey 9. Bölge Kongre üyeliği için çalışıyor. Alp Başaran Fort Lee kentinde büyüdü. UCLA Hukuk Fakültesi’ni iyi bir derece ile bitiren Başaran; Skadden, Arps, Slate, Meagher & Flom LLP ve Pepper Hamilton LLP’NİN New York ofislerinde yaklaşık on yıl kurumsal bir avukat olarak çalışmıştır. Bilindiği üzere Amerika Birleşik Devletleri’nde en fazla Türk New Jersey eyaletinde yaşıyor. Birçoğu Amerikan Vatandaşlığı alırken, bazıları ise Green Card veya çalışma izniyle bu bölgeye çalışıyor. Başaran bu seçimlerde hem Türkler’den destek isterken hem de seçim çalışmalarını yürütüyor. Başaran önümüzdeki seçimler için New Jersey’de kapı kapı dolaşarak destek ararken, diğer yandan da bağış bekliyor. Alp Başaran’ın yarıştığı New Jersey 9. Bölge Kongre üyeliği için ön seçim 2 Haziran tarihinde gerçekleşecek.

Alp Başaran

Demokrat Parti Ön Seçimleri

Mart 2020’de gerçekleşen üçüncü seçimimiz ise yine 3 Mart tarihinde gerçekleşen kamuoyunda Süper Salı olarak bilinen onlarca eyaletin ön seçiminin gerçekleştirildiği seçimdi. Resmi sonuçlara göre, Süper Salı’da 14 eyaletin 10’unu Joe Biden, 4’ünü Sanders kazandı. Mevcut tabloda Biden 433, Sanders ise 388 delege almış durumda. Demokrat Parti başkan ve başkan yardımcısı adayını Temmuz ayında resmen açıklayacak.

Gerçekleşen bu önseçim sonucu 3 aylık kampanyası boyunca yaklaşık 700 milyon dolar harcayan dolar milyarderi Michael Bloomberg, Joe Biden lehine yarıştan çekilirken Elizabeth Warren kimseye destek açıklamayarak yarıştan çekildi. Şu ana kadar 9 aday Joe Biden lehine yarıştan çekilirken sadece 4 aday Bernie Sanders lehine yarıştan çekilmiş durumda.

Son gelişmelerle birlikte Biden 670 delegeyle en öndeki aday olurken Sanders 574 delegeyle yarıştaki ikinci aday konumunda. Parti adaylığını elde edebilmek için ise 1991 delegenin desteğine ihtiyaç var. Yarışın kızışmasıyla beraber adayların destekçileri arasındaki gerilim artmaktayken Bernie Sanders Demokratların birlikteliği icin gereken açıklamayı yaptı ve adaylığı Biden’ın kazanması durumunda Biden’ı destekleyeceğini ifade etti.

Liderler tarafından yapılan açıklamalara rağmen seçmenlerin açıklamalara bağlı kalıp kalmayacağı ise belirsizliğini koruyor. Bernie Sanders taraftarlarından oy alması zor gözüken Joe Biden buna rağmen 2016’daki seçimlerde Donald Trump’a oy veren mavi yakalılardan oy alma potansiyeli ve Siyahi toplum içinde oy alma potansiyeli en yüksek aday olmasıyla Bernie Sanders’a göre avantajlı bir durumda. Bernie Sanders ise geçen seçimde toplam %3.5 oy alan Liberteryen Parti ve Yeşil Partiden yüksek miktarlarda oy alma potansiyeliyle göze çarpıyor. Bunların yanında yeni oy verecek gençlerin ve en hızlı büyüyen azınlık olan Hispaniklerin birinci tercihi ise yine Bernie Sanders.

Adaylığı kazanması en muhtemel olan Biden’ın Türkiye’ye karşı olan tutumu başkan yardımcılığı dönemindeki tavrıyla sınırlıyken daha çok ülke içi meselelerle ilgilenen Sanders’ın Türkiye’ye karşı olan tutumu ise “Putin gibi, Macaristan’daki Orban gibi, Türkiye’deki Erdoğan, Filipinler’deki Duterte ve Kuzey Kore’deki Kim Jong-un gibi otoriter liderlere yaklaşıyor olsa bile, Trump NATO gibi, ticaret gibi, İran nükleer anlaşması gibi konularda demokratik Avrupalı müttefiklerimizle gerginliği gereksiz şekilde tırmandırıyor. Açık konuşayım; bunlar önemli konular. Ancak Trump’ın bu müttefiklere gereksiz yere sergilediği saygısızlık, sadece etkisiz müzakerelerde bulunmak anlamına gelmiyor; transatlantik ittifak için de uzun vadeli çok büyük ve olumsuz sonuçlara yol açacaktır.” verdiği bu demeçle sınırlı gözüküyor.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.jpost.com/Israel-Elections/Netanyahu-begins-effort-to-form-new-coalition-619610

https://www.haaretz.com/israel-news/elections/.premium-from-a-bibi-victory-to-another-stalemate-five-scenarios-for-the-israeli-election-1.8613704

https://en.wikipedia.org/wiki/Cenk_Uygur

https://alpbasaran.com

https://forumusa.com/interview-roportaj/2020-kongre-secim-turk-kokenli-aday-alp-basaran/

https://en.wikipedia.org/wiki/2020_Democratic_Party_presidential_primaries#2020

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/2020-abd-baskanlik-secimleri-sanders-turkiye-hakkinda-ne-biliyor/1433532

[/vc_toggle]

Güney Amerika’da Politik Son Durum Haritası

Güney Amerika denilince ilk akla gelen şeylerden birisi sol ideolojilerin güçlü olduğu, devrimci ruh ve protestocu kimliğin belirgin özellikler taşıdığı bir sosyolojidir.

Fakat genel geçer düşünce kalıplarının yanında “Günümüzde Güney Amerika’nın politik durumu nasıldır?” sorusundan hareketle güncel harita çalışılmıştır.

Güney Amerika Politik Son Durum Haritası

İdeolojik Görüşlere Göre Dağılım

Güney Amerika’da sanıldığının aksine sol hükümetlerinin hakimiyeti kıta üzerinde genel bir üstünlük göstermiyor. Sol (5 Ülke) ve Sağ (5 Ülke) iktidarların dağılımında denge görülmektedir. Hatta kıtanın en güçlü ülkesi olarak bilinen Brezilya aşırı sağ iktidar tarafından yönetilmektedir.

Sol İktidarlar: Arjantin, Uruguay, Ekvator, Guyana, Surinam

Sağ İktidarlar: Şili, Paraguay, Bolivya, Kolombiya, Peru

Aşırı Sağ İktidar: Brezilya

Aşırı Sol İktidarlar: Venezuela ve Surinam

Ülke İncelemeleri

Brezilya: Jair Bolsonaro başkanlık yarışındaki söylemleri, bireysel silahlanmaya destek vermesi, ülkede etkisini arttıran uyuşturucuyla mücadelede şiddete başvurması, LGBT hareketlerine karşı çıkması ve ABD yakınlığı öne çıkan politik karakteridir.

Jair Bolsonaro

Arjantin: Alberto Fernandez daha önce solcu Kirchner hükümetlerinde görev yaptı. Girdiği 2019 başkanlık yarışını sağcı Macri’ye karşı kazandı. Başkan yardımcısı Peronist blok’u birleştiren Cristina Fernandez de Kirchner’dir.

Alberto Fernandez

Uruguay: Jose Mujica sonrası Uruguaylılar yine solcu iktidarları desteklemektedir. 2019’daki başkanlık yarışını Ulusal Parti’den aday olan Luis Alberto Pou kazanmıştır.

Luis Alberto Pou

Şili: Son dönemde eylemlerle gündeme gelen devlet başkanı Sebastián Piñera Şili’de uzun bir aradan sonra iktidara gelen sağcı bir devlet başkanıdır.

Sebastián Pinera

Bolivya: Solcu Evo Morales’in görevinden mecburi olarak istifa etmesinin ardından Sosyal Demokratlar Hareketi adayı sağcı Jeanine Anez iktidara gelmiştir.

Jeanine Anez

Paraguay: Ülkenin en köklü partilerinden biri olan Colorado Partisi (1887) adayı Los Turcos (Osmanlı döneminde Latin Amerika’ya göç edenlere verilen genel isim) Mario Abdo Benitez 2018 yılında iktidara gelmiştir.

Mario Abdo Benitez

Peru: Peru’da yeni bir siyasi hareket olarak 2014 yılında kurulan Peruanos Por el Cambio, 2018 yılındaki başkanlık yarışında bağımsız duruşuyla ön plana çıkan Martin Vizcarra’yı aday olarak göstermiştir. Yapılan seçimleri kazanarak göreve başlamıştır. İklim değişikliği, yolsuzlukla mücadele gibi önemli alanlarda çalışmalar yapmıştır. Ekim 2019’da Kongre’yi fesh etmesi ve Kongre’ninde misilleme olarak başkanı geçici olarak görevden almasıyla siyasi bunalıma neden olmuştur.

Martin Vizcarra

Guyana: 2015 yılında yapılan seçimleri asker kökenli solcu David Granger kazanmıştır.

David Granger

Surinam: Güney Amerika’nın kapalı ülkelerinden olan Surinam’da 1980-1987 yılları arasındaki askeri darbeyle birlikte başkanlık yapmış olan Desi Bouterse yine 2010 yılından beri başkandır. Şahsi figürü tartışmalı bir politikacıdır. Askeri darbe sürecinde yaptığı katliamlardan uyuşturucu kaçakçılığına kadar birçok alanda hakkında suçlamalar bulunmaktadır.

Desi Bouterse

Fransız Guyanası: Sömürge döneminde Fransa’ya ait olan ülke’de zaman zaman bağımsızlık yanlısı gösteriler gerçekleşmektedir. 2010 yılında yapılan seçimlerde Sosyalist Parti’nin aday gösterdiği Rodolphe Alexandre kazanmıştır.

Rodolphe Alexandre