Türkiye’nin 2018 ve 2019 Yılları Dış Ticaret Rakamları

Türkiye’nin dış ticaret hacmi gün geçtikçe büyüyor. Yalnızca gelişmiş ülkelerle değil, birçok ülkeyle ticaret yapmaktayız. Öyle görünüyor ki politikamız, tek bir kanala bağlı olmama yönünde. Neden olarak ise, belli başlı gelişmiş ülkelere muhtaç olmamak denilebilir. Elbette ki şunu göz ardı etmemeliyiz; siyasi yakınlık hangi ülkeden yanaysa, o dönemde o ülkeyle daha çok ticaret yapılıyor. Vereceğimiz istatistikler, bu dediğimizi kanıtlar nitelikte olacaktır.

2018 Yılında Türkiye Dış Ticareti

Ocak 2018

İhracat; 2018 yılı Ocak ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %10,7 artarak 12 milyar 457 milyon dolar, ithalat %38 artarak 21 milyar 524 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %108,8 artarak 9 milyar 67 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Ocak ayında %72,1 iken, 2018 Ocak ayında %57,9’a düştü.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %23,1 artarak 6 milyar 514 milyon dolar olarak gerçekleşti. Avrupa Birliği’nin ihracattaki payı 2017 Ocak ayında %47 iken, 2018 Ocak ayında %52,3 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat; 2018 Ocak ayında 1 milyar 343 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 747 milyon dolar ile İngiltere, 742 milyon dolar ile İtalya ve 639 milyon dolar ile Irak takip etti.

Çin’den yapılan ithalat, 2018 yılı Ocak ayında 2 milyar 176 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 2 milyar 49 milyon dolar ile Rusya, 1 milyar 629 milyon dolar ile Almanya ve 1 milyar 120 milyon dolar ile ABD izledi.

Nisan 2018

İhracat; 2018 yılı Nisan ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %7,8 artarak 13 milyar 869 milyon dolar, ithalat %15,6 artarak 20 milyar 554 milyon dolar olarak gerçekleşti. Nisan ayında dış ticaret açığı %35,6 artarak 6 milyar 685 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Nisan ayında %72,3 iken, 2018 Nisan ayında %67,5’e geriledi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %22 artarak 7 milyar 28 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Nisan ayında %44,8 iken, 2018 Nisan ayında %50,7 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Nisan ayında 1 milyar 366 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 852 milyon dolar ile İngiltere, 784 milyon dolar ile İtalya ve 690 milyon dolar ile Fransa takip etti.

Almanya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Nisan ayında 1 milyar 978 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 891 milyon dolar ile Rusya, 1 milyar 779 milyon dolar ile Çin ve 1 milyar 85 milyon dolar ile ABD izledi.

Ağustos 2018

İhracat; 2018 yılı Ağustos ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %6,5 azalarak 12 milyar 383 milyon dolar, ithalat %22,7 azalarak 14 milyar 805 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ağustos ayında dış ticaret açığı %59 azalarak 2 milyar 422 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Ağustos ayında %69,1 iken, 2018 Ağustos ayında %83,6’ya yükseldi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %6,4 azalarak 5 milyar 619 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Ağustos ayında %45,3 iken, 2018 Ağustos ayında %45,4 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Ağustos ayında 1 milyar 118 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 900 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 648 milyon dolar ile Irak ve 637 milyon dolar ile ABD takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Ağustos ayında 1 milyar 551 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 447 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 277 milyon dolar ile Almanya ve 920 milyon dolar ile ABD izledi.

Aralık 2018

İhracat; 2018 yılı Aralık ayında, 2017 yılının aynı ayına göre %0,2 artarak 13 milyar 879 milyon dolar, ithalat %28,3 azalarak 16 milyar 553 milyon dolar olarak gerçekleşti. Aralık ayında dış ticaret açığı %71,1 azalarak 2 milyar 674 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Aralık ayında %60 iken, 2018 Aralık ayında %83,8’e yükseldi.

Avrupa Birliği’ne yapılan ihracat, 2017 yılının aynı ayına göre %0,4 artarak 6 milyar 550 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Aralık ayında %47,1 iken, 2018 Aralık ayında %47,2 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Aralık ayında 1 milyar 205 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 893 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 741 milyon dolar ile İtalya ve 712 milyon dolar ile Irak takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Aralık ayında 1 milyar 786 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 720 milyon dolar ile Almanya, 1 milyar 292 milyon dolar ile Çin ve 997 milyon dolar ile ABD izledi.

2019 Yılında Türkiye Dış Ticareti

Ocak 2019

İhracat; 2019 yılı Ocak ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %5,9 artarak 13 milyar 170 milyon dolar, ithalat %27,2 azalarak 15 milyar 673 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %72,5 azalarak 2 milyar 503 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Ocak ayında %57,8 iken, 2019 Ocak ayında %84’e yükseldi.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Ocak ayında 1 milyar 289 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 937 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 783 milyon dolar ile İtalya takip etti.

İthalatta ise Rusya 1 milyar 709 milyon dolar ile ilk sırada yer aldı. Bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 462 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 199 milyon dolar ile Almanya takip etti.

Nisan 2019

İhracat; 2019 yılı Nisan ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %4,6 artarak 14 milyar 480 milyon dolar, ithalat %15,1 azalarak 17 milyar 462 milyon dolar olarak gerçekleşti. Nisan ayında dış ticaret açığı %55,6 azalarak 2 milyar 982 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Nisan ayında %67,4 iken, 2019 Nisan ayında %82,9’a yükseldi.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Nisan ayında 1 milyar 243 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 819 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 777 milyon dolar ile İtalya ve 754 milyon dolar ile Irak takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2019 yılı Nisan ayında 1 milyar 861 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 458 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 454 milyon dolar ile Almanya ve 925 milyon dolar ile ABD izledi.

Ağustos 2019

İhracat; 2019 yılı Ağustos ayında, 2018 yılının aynı ayına göre %1,6 artarak 12 milyar 523 milyon dolar, ithalat %1,5 artarak 15 milyar 24 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ağustos ayında dış ticaret açığı %1,2 artarak 2 milyar 500 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 Ağustos ayında %83,3 iken, 2019 Ağustos ayında %83,4 olarak gerçekleşti.

Almanya’ya yapılan ihracat 2019 Ağustos ayında 1 milyar 118 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 26 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 641 milyon dolar ile Irak ve 617 milyon dolar ile ABD takip etti.

Rusya’dan yapılan ithalat, 2019 yılı Ağustos ayında 2 milyar 30 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 422 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 271 milyon dolar ile Almanya ve 823 milyon dolar ile ABD izledi.

Aralık 2019

İhracat, 2019 yılı Aralık ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %6,4 artarak 14 milyar 694 milyon dolar, ithalat %14,9 artarak 19 milyar 19 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı 2019 yılı Aralık ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %57,6 artarak 2 milyar 744 milyon dolardan, 4 milyar 325 milyon dolara yükseldi.  İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 yılı Aralık ayında %77,3 oldu.

Dış Ticarette 2020’ye Nasıl Giriş Yapıldı?

İhracat; 2020 yılı Ocak ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre %6,4 artarak 14 milyar 759 milyon dolar, ithalat %18,8 artarak 19 milyar 207 milyon dolar olarak gerçekleşti. Ocak ayında dış ticaret açığı %94,3 artarak 2 milyar 290 milyon dolardan 4 milyar 448 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2019 Ocak ayında %85,8 iken, 2020 Ocak ayında %76,8’e geriledi.

Ocak ayında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 415 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla;  888 milyon dolar ile İtalya, 869 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 816 milyon dolar ile Irak ve 746 milyon dolar ile ABD takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %32,1’ini oluşturdu.

İthalatta ise Rusya Federasyonu ilk sırayı aldı. Ocak ayında Rusya Federasyonu’ndan yapılan ithalat 2 milyar 83 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 886 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 349 milyon dolar ile Almanya, 1 milyar 223 milyon dolar ile ABD ve 796 milyon dolar ile Irak izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %38,2’sini oluşturdu.

Yıllık Bazda Dış Ticaret

2018

İhracat; 2017’ye göre %7 artarak 156 milyar 993 milyon dolardan 168 milyar 23 milyon dolara ulaştı. Aynı dönemde ithalat %4,6 düşüşle 233 milyar 800 milyon dolardan 223 milyar 39 milyon dolara indi. Dış ticaret açığı ise %28,4 düşüşle 76 milyar 807 milyon dolardan 55 milyar 16 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017’de %67,1 iken geçen yıl sonu itibarıyla %75,3’e çıktı.

Almanya, 1 milyar 205 milyon dolarla geçen ay en fazla ihracat yapılan ülke oldu. Bu ülkeyi 893 milyon dolarla Birleşik Krallık, 741 milyon dolarla İtalya ve 712 milyon dolarla Irak takip etti.

İthalatta ise ilk sırayı 1 milyar 786 milyon dolarla Rusya aldı. Rusya’yı 1 milyar 720 milyon dolarla Almanya, 1 milyar 292 milyon dolarla Çin ve 997 milyon dolarla ABD izledi.

2019

İhracat; 2019 yılında bir önceki yıla göre %2,1 artarak 171 milyar 531 milyon dolar, ithalat ise %9,1 azalarak 202 milyar 705 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı 2019 yılında, bir önceki yıla göre %43,5 azalarak 55 milyar 126 milyon dolardan, 31 milyar 174 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2018 yılında 75,3 iken 2019 yılında %84,6 oldu.

2019 yılında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 15 milyar 435 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 10 milyar 870 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 9 milyar 300 milyon dolar ile İtalya, 8 milyar 999 milyon dolar ile Irak ve 8 milyar 58 milyon dolar ile ABD takip etti. İhracatta ilk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %30,7’sini oluşturdu.

İthalatta ise Rusya ilk sırayı aldı. Rusya’dan yapılan ithalat 2019 yılında 22 milyar 454 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 18 milyar 497 milyon dolar ile Çin, 17 milyar 976 milyon dolar ile Almanya, 11 milyar 186 milyon dolar ile ABD ve 8 milyar 612 milyon dolar ile İtalya izledi. İthalatta ilk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %38,8’ini oluşturdu.

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://www.tuik.gov.tr/OncekiHBArama.do

http://tuik.gov.tr/PreTablo.do?alt_id=1046

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=30653

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33849

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33848

https://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/son-dakika-2018-yili-ihracat-rakamlari-aciklandi

[/vc_toggle]

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa

1914-1918 yılları arasındaki Büyük Savaş, dünyanın tüm okyanuslarında yapıldığı ve her kıtadan savaşan taraflar mevcut olduğu için, bir ‘dünya savaşı’ olma özelliği taşır. Bu savaşın diğer büyük savaşlara nazaran daha önemli ve sarsıcı olmasının nedenleri; küresel olması, askeri teknolojinin daha vahşi olması ve en önemlisi halkların kültürüne işlemesidir.

Savaştan 200 yıl öncesine göre Avrupa’nın süper güçleri aynıydı ancak birbirleri arasındaki denge değişmişti. Artık aralarındaki en güçlü devlet; 1866’da Avusturya İmparatorluğu’nu, 1870’te Fransa İmparatorluğu’nu mağlup eden Prusya Krallığı temelli Alman İmparatorluğuydu. Alman İmparatorluğu’nun ardından 164 milyonluk dev Rusya ve kıtadaki dengeyi korumaya çalışan Britanya geliyordu.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi Avrupa Haritası (1871-1914)

Britanya

Britanya, 20. yy’ın başına gelindiğinde tümüyle kentleşmiş ve sanayileşmiş bir ülkeydi. O dönemin en zengin ülkesi olmakla birlikte en kırılgan dönemlerini yaşıyordu. Zenginliğini küresel çaptaki ticaretine ve sömürgelerine borçluydu ve adadaki halkı beslemek için ithal gıdaya muhtaçtı. Adadaki egemenliğini Kraliyet Donanmasına borçlu olan Britanya, ona rakip olabilecek donanmalardan çok tedirgin oluyordu. Özellikle Almanların donanmalarına ciddi yatırımlar yapması Britanya için bir ulus kaygısı haline gelmişti. Rusya ve Fransa ile Doğu Akdeniz’deki  çıkar çatışmaları sebebiyle bazen küçük çatışmalar yaşıyorlardı. Rusya’nın sınırları Hindistan’a kadar ilerlemesi Britanya’yı Rusya’nın aleyhine hareket etmesine sebebiyet veriyordu.

Queen Elizabeth Savaş Gemisi (1902)

Fransa

1789 Devrimi sonrası otorite, toprakları küçük parçalara bölerek köylülere dağıtmıştı. Bu model ekonomik kalkınmayı baltalıyor, sermayeyi ve nüfus artışına teşvik etmiyordu. 1801’de 27 milyon ile Avrupa’nın en kalabalığı olan Fransa, 1910’da 35 milyondu; oysa Britanya aynı dönemlerde 10 milyondan 40 milyon nüfusa ulaşmıştı. Alman İmparatorluğu ise birliği sağladıktan sonra 65 milyonu geçmişti.

Fransızlar, 1870 Alman İmparatorluğuyla savaşından mağlup ayrıldığı için dikkatini Afrika seferlerine çekmişti ancak Doğu Akdeniz’deki varlığı Britanya’yı rahatsız ediyordu. Bu şartlar Fransızları yegane müttefiki olan Rusya’ya bağımlı kılıyordu.

Prusya-Fransa Savaşı (1870)

Rusya

19.yy’da kıtadaki diğer dev şüphesiz Rusya’ydı. 164 milyonluk devin sanayileşmesi yabancı yatırımlar sayesinde(çoğu yatırım Fransa’dan geliyor) artıyor, ülkenin ticaret merkezlerini birbirine bağlayan demiryolları inşa ediliyor, bu şekilde dünya pazarından daha büyük bir dilim elde etmeye başlıyordu. Ancak bu gelirlerin çoğunluğu yönetimin verimsizliği sebebiyle yanlış yerlere aktarılıyor, askeri sanayiye yeterince kaynak ayırılmıyordu. 1904-1905’Te Japon yenilgisinden sonra bu hatalarını telafi etmeye çalışsa da 1914’e kadar bu çabalar çok büyük bir sonuç vermeyecekti. Dünya Savaşı’nın başlarında her üç kişiye bir silah ancak düşüyordu.

19.yy’ın devamında güneye ve doğuya genişlemesiyle hem Orta Doğu’dan Hindistan yolunu hem de doğrudan Hindistan sınırlarını tehdit ediyordu. Orta Doğu’da genişlemesinden tatmin olan Rusya’nın  iştahını Osmanlı’nın Balkanlardaki Slav ve ya Ortodoksların çoğunlukta olduğu bölgeler  kabartıyordu. Balkanlarda Slav milliyetçiliğini körükleyip Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan’daki Ortodoks cemaat liderleriyle görüşüp onları isyana teşvik ediyordu. Bu sürecin sonunda balkanlarda üç ayrı bağımsız devlet kurulmuştu. 93 Rus Harbi ve Balkan kayıpları Osmanlı ve Rusya arasını uzun süre düzelmeyecek şekilde bozmuştu. Rusya’nın Hindistan’a sarkan toprakları Britanya ile çıkar çatışması yaratacak durumdaydı. Balkanlarda çıkan Slav milliyetçiliği sadece Osmanlı’nın canını yakmakla kalmamış benzer sıkıntıları Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’da yaşamıştı. Bir de işin içine Bosna İlhakı girince onarılması güç diplomatik sıkıntılar yaşanıyordu.

19.yy Rusya Haritası

Avusturya-Macaristan

Avrupa’da milliyetçilik mücadeleleri güçlü şekilde yayılmasına rağmen Habsburg Monarşisinin bir üyesi olan Avusturya İmparatorluğu ulusları çok önceden baskıladığı için bu mücadelelerden Osmanlı kadar sıkıntı çekmeden atlatmıştı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Asker Üniforması (1914)

18.yy’da yönetimde elit Almanlar vardı ve onlar için yeni kurulan Alman İmparatorluğu yanı başlarındaki bir anayurt gibiydi. Avusturya İmparatorluğunun en güçlü ikinci ulusu şüphesiz Macarlardı ancak onlarda sadece yarı özerk bir krallık elde edebilmişlerdi. İkili monarşiye geçen imparatorluk hazineyi,orduyu ve dışişlerini Avusturya ve Macaristan olarak ortak kullanıyordu. Macaristan iç işlerinde özgür duruma gelmişti.

İmparatorluğun batı yakasında bulunan Almanların hüküm sürdüğü Avusturya’da Sırp, Hırvat, Çek, Leh, Ruthen, Rumen, Hırvat, Slovak, Sloven, İtalyan azınlık yaşantılarına devam ediyordu. Alman valiler bu ulusları hoşgörü politikasıyla devlete bağlama yoluna girmişlerdi.

Ruslar ile zaten gergin ilişkiler içinde olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya ile de Kuzey Doğu daki İtalyanca konuşan şehirler sebebiyle her an savaşabilecek durumdaydı.

Almanya

Demir Şansölye Bismarck (1888)

Ordunun egemen olduğu, Prusya’dan miras militarist yaklaşım Alman İmparatorluğu dönemlerinde kurumsallaşmıştır.

Bu kurumsallaşmanın ardında şüphesiz Avusturya ve Fransa karşısında alınan ezici galibiyetler vardı. Alman İmparatorluğu’na 3 yıllık zorunlu askerliğin getirilmesiyle  halk bu yaklaşımı benimsemiş, yedek kuvvetlerde burjuvalara görev verilmesiyle asker olmanın gururu hissettirilmiş ve böylelikle halkın tüm katmanının desteklediği bir savaş makinesi haline getirilmişti.

İmparatorluğun kurulmasıyla her alanda kalkınma hareketleri başlamıştı. Askeriye, edebiyat, bilim ve felsefe bu alanlar önemli dört koludur. Sanayicileri kömür ve çelik üretiminde Britanya’yı geçmiş, kimyasal ve elektriğe dayalı bambaşka bir sanayi devriminin ilk adımlarını atıyordu.

Ancak sanayinin böylesine hızlı büyüyüp gelişmesi, işçi sınıfının birden artmasına neden oldu. Hak talep eden işçiler sayesinde sağ kanat zayıfladı ve Reichstag’ın(Alman Parlementosu) en büyük partisi Sosyal Demokratlar oldu.

Alman siyasetçiler bir süre sonra ‘Büyük Güç’ olmak ile yetinmeyecek, ‘Dünya Gücü’ olma hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçecekti. ’’Dünya Gücü’’ olmanın en büyük engeli denizin karşısındaki Britanya idi.

Ömer Can Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Normal Stone, Birinci Dünya Savaşı, 2007
Andred Heywood, Küresel Siyaset,2018
Mıchael Howard, Yüzüncü Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı, 2014
Basıl Lıddell Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, 2016

[/vc_toggle]


[irp posts=”3678″ name=”Birinci Dünya Savaşı’nda Afrika Sömürge Haritası”]

Mart 2020’de ABD ve İsrail’de Gerçekleşen Seçimler

2 Mart’ta İsrail’de gerçekleşen seçimler ve 3 Mart’ta ABD’de gerçekleşen Süper Salı ve Temsilciler Meclisi Ön Seçimlerinin sonuçları ülkemiz dış politikasında önemli etkilere sahip olacaktır.

2 Mart’ta İsrail’de gerçekleşen seçim 1 yıl içinde ülkede gerçekleştirilen üçüncü seçimdi. Bu seçimle beraber Netanyahu’nun Likud Partisi bir önceki seçime göre milletvekilliği sayısını dört artırarak 36 vekille meclisin en büyük partisi haline gelirken bir önceki seçimin galibi Mavi ve Beyaz Partisi 33 vekille yerini korudu. İsrailli Arapların oluşturduğu Ortak Arap Listesi Bloku ise beklenildiği üzere seçimlere katılımların artması sonucunda 15 vekille meclisteki en büyük üçüncü parti olmuştur.

17 Mart tarihinde hem yolsuzluk soruşturmalarının başlaması hem de Cumhurbaşkanı tarafından kendisine tanınan sürenin dolmasıyla yüzleşmek durumunda kalacak olan Başbakan Netanyahu’nun ivedilikle hükümeti kurması beklenmektedir. Bir önceki koalisyon hükümetini oluşturan partilerin mecliste 58 vekille tek başına hükümet kurmaya gücünün yetmemesi neticesinde Netanyahu’nun önünde üç seçenek bulunmaktadır.

Netanyahu ve Gantz

İlk seçenek, hükümeti kurmak için gereken 3 milletvekilinin dışarıdan desteğinin alınması veya iktidar partisine katılmasıyla hükümetin kurulmasıdır ki Türkiye de koalisyon hükümetleri döneminde bunu çok defa tecrübe etmiştir. Bu seçenek, en muhtemel seçenek olarak değerlendirilmektedir.

İkinci seçenek ise Ana Muhalefet Lideri Benny Gantz’a geniş tabanlı bir koalisyon oluşturma teklifinde bulunulması ve bu teklifin kabul edilmesi halinde ise kendisine önemli bir makamın verilmesi yoluyla hükümetin kurulabilmesidir. Bu olasılık gerçekleştiği takdirde aylardır kurulamayan hükümet 69 vekille kurulabilecek ve ülkede artan siyasi tansiyonun inmesi sağlanabilecektir. Böyle bir durumda geçmişte pek çok örnekte görüldüğü üzere eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz’a Dışişleri Bakanlığı teklif edilecek ve Rusya’ya karşı mesafeli olmasıyla bilinen birinin bu makama gelmesi sonucunda şüphesiz ülkenin dış politikasında birtakım değişiklikler meydana gelecektir.

Son seçenekte ise Avigdor Lieberman’ın koalisyon hükümetinden askerlik sorunu sebebiyle desteğini çekmesi sonucu gelişen seçimler sonucu halen bu konudaki uzlaşmazlığın devam etmesi Lieberman’ın desteğinin alınmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Hükümetin verilen süre dahilinde kurulamaması sonucu hükümeti kurma yetkisi Cumhurbaşkanı Rivlin tarafından Başbakan Netanyahu’dan alınıp Benny Gantz’a verilecektir. Böyle bir durumda solcu Labor-Gesher-Meretz ve Lieberman’ın Yisrael Beytenu Partisi ile Mavi ve Beyaz Partisinin koalisyonu ve Ortak Arap Listesi Bloku’nun dışarıdan desteği sonucu kurulacak bir hükümet, ülkede sol tandanslı bir hükümetin yıllardır olmaması sonucu temsiliyette sıkıntı yaşayan bu görüşlere bir hak tanıyacak ve ülkedeki gerilimin azalmasına katkı sağlayacaktır. Fakat bu hükümetin kurulması Arap Bloku ve Yisrael Beytenu partilerinin fikirlerinin çatışması sonucu düşük bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir.

Bu üç seçeneğin dışında ülkede dördüncü bir seçime gidilmesi ülkenin yaşadığı siyasi krizler, Corona Virüsüyle birlikte gerçekleşen ekonomik dalgalanmalar neticesinde pek mümkün gözükmemektedir. Bununla beraber her olasılıkta yaşanacak gelişmelerin Türk dış politikası nezdinde özellikle Doğu Akdeniz ve Suriye ekseninde önemli yansımaları olacaktır.

Temsilciler Meclisi Ön Seçimleri

Mart ayı içinde gerçekleşen ikinci seçim ise 3 Mart’ta gerçekleştirilen ABD Temsilciler Meclisi için bazı bölgelerde gerçekleşen ara seçimlerdi. Bu seçimin ülkemiz açısından bakıldığında olan etkisi ise Demokrat Parti saflarında bir Türk adayın yarışıyor olmasıydı. Geçmişte yerel meclisler için gerçekleştirilen seçimlerde ve belediye seçimlerinde Türk kökenli adaylar yarışmış iken federal çapta gerçekleşen seçimlerde daha önceden hiçbir Türk aday yarışmamıştı. Bunun ülkemiz açısından önemi seçilebilecek bir Türk kökenli adayın Türkiye’nin tezlerinin objektif bir şekilde anlatılarak ABD ve Türkiye arasında bir köprü vazifesi görmesine imkan verilmesidir. 1900’lerin başından beri önemli miktarlarda ABD’ye göç eden Yunanlar ve Ermeniler, kendi toplulukları arasından pek çok vekil ve senatör seçtirebilmiş ve bu sayede diasporaları tarafından yürüttükleri politikaların ABD kamuoyu tarafından tanınıp destek bulmasını sağlayabilmişlerdir.

Adayımız Cenk Uygur, İstanbul’da doğmuş ve 8 yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’dan ABD’ye göç etmiştir. Pensilvanya Üniversitesi Wharton Ticaret Okulu ve Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Washington D.C.’de özel bir firmada ve sonra New York Eyalet Barosu’nda avukatlık yapmıştır. 2002’de The Young Turks adlı radyo programını başlatmıştır. Bush dönemi ve Irak Savaşı’na muhalefetiyle ünlenen program ilerleyen yıllarda çok kanallı bir video platformu haline gelmiştir. Uygur’un CEO’luk ve baş sunuculuk görevlerini üstlendiği platform hala siyaset ağırlıklı olup, ileri solcu Demokrat politikaları savunmaktadır. 2016 ve 2020 Demokrat Parti Ön Seçimlerinde Bernie Sanders’ı desteklemesiyle de bilinmektedir. California 25. Bölge için yapılan ön seçimde %6.13’lük oy oranıyla yarışı 4. tamamlamış ve ön seçimleri kaybetmiştir.

Cenk Uygur

Cenk Uygur haricinde bir aday daha ara seçimler için yarışmaktadır. İkinci Türk kökenli adayımız olan 1990 yılından beri Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Türk siyasetçi Alp Başaran Demokrat Parti’den New Jersey 9. Bölge Kongre üyeliği için çalışıyor. Alp Başaran Fort Lee kentinde büyüdü. UCLA Hukuk Fakültesi’ni iyi bir derece ile bitiren Başaran; Skadden, Arps, Slate, Meagher & Flom LLP ve Pepper Hamilton LLP’NİN New York ofislerinde yaklaşık on yıl kurumsal bir avukat olarak çalışmıştır. Bilindiği üzere Amerika Birleşik Devletleri’nde en fazla Türk New Jersey eyaletinde yaşıyor. Birçoğu Amerikan Vatandaşlığı alırken, bazıları ise Green Card veya çalışma izniyle bu bölgeye çalışıyor. Başaran bu seçimlerde hem Türkler’den destek isterken hem de seçim çalışmalarını yürütüyor. Başaran önümüzdeki seçimler için New Jersey’de kapı kapı dolaşarak destek ararken, diğer yandan da bağış bekliyor. Alp Başaran’ın yarıştığı New Jersey 9. Bölge Kongre üyeliği için ön seçim 2 Haziran tarihinde gerçekleşecek.

Alp Başaran

Demokrat Parti Ön Seçimleri

Mart 2020’de gerçekleşen üçüncü seçimimiz ise yine 3 Mart tarihinde gerçekleşen kamuoyunda Süper Salı olarak bilinen onlarca eyaletin ön seçiminin gerçekleştirildiği seçimdi. Resmi sonuçlara göre, Süper Salı’da 14 eyaletin 10’unu Joe Biden, 4’ünü Sanders kazandı. Mevcut tabloda Biden 433, Sanders ise 388 delege almış durumda. Demokrat Parti başkan ve başkan yardımcısı adayını Temmuz ayında resmen açıklayacak.

Gerçekleşen bu önseçim sonucu 3 aylık kampanyası boyunca yaklaşık 700 milyon dolar harcayan dolar milyarderi Michael Bloomberg, Joe Biden lehine yarıştan çekilirken Elizabeth Warren kimseye destek açıklamayarak yarıştan çekildi. Şu ana kadar 9 aday Joe Biden lehine yarıştan çekilirken sadece 4 aday Bernie Sanders lehine yarıştan çekilmiş durumda.

Son gelişmelerle birlikte Biden 670 delegeyle en öndeki aday olurken Sanders 574 delegeyle yarıştaki ikinci aday konumunda. Parti adaylığını elde edebilmek için ise 1991 delegenin desteğine ihtiyaç var. Yarışın kızışmasıyla beraber adayların destekçileri arasındaki gerilim artmaktayken Bernie Sanders Demokratların birlikteliği icin gereken açıklamayı yaptı ve adaylığı Biden’ın kazanması durumunda Biden’ı destekleyeceğini ifade etti.

Liderler tarafından yapılan açıklamalara rağmen seçmenlerin açıklamalara bağlı kalıp kalmayacağı ise belirsizliğini koruyor. Bernie Sanders taraftarlarından oy alması zor gözüken Joe Biden buna rağmen 2016’daki seçimlerde Donald Trump’a oy veren mavi yakalılardan oy alma potansiyeli ve Siyahi toplum içinde oy alma potansiyeli en yüksek aday olmasıyla Bernie Sanders’a göre avantajlı bir durumda. Bernie Sanders ise geçen seçimde toplam %3.5 oy alan Liberteryen Parti ve Yeşil Partiden yüksek miktarlarda oy alma potansiyeliyle göze çarpıyor. Bunların yanında yeni oy verecek gençlerin ve en hızlı büyüyen azınlık olan Hispaniklerin birinci tercihi ise yine Bernie Sanders.

Adaylığı kazanması en muhtemel olan Biden’ın Türkiye’ye karşı olan tutumu başkan yardımcılığı dönemindeki tavrıyla sınırlıyken daha çok ülke içi meselelerle ilgilenen Sanders’ın Türkiye’ye karşı olan tutumu ise “Putin gibi, Macaristan’daki Orban gibi, Türkiye’deki Erdoğan, Filipinler’deki Duterte ve Kuzey Kore’deki Kim Jong-un gibi otoriter liderlere yaklaşıyor olsa bile, Trump NATO gibi, ticaret gibi, İran nükleer anlaşması gibi konularda demokratik Avrupalı müttefiklerimizle gerginliği gereksiz şekilde tırmandırıyor. Açık konuşayım; bunlar önemli konular. Ancak Trump’ın bu müttefiklere gereksiz yere sergilediği saygısızlık, sadece etkisiz müzakerelerde bulunmak anlamına gelmiyor; transatlantik ittifak için de uzun vadeli çok büyük ve olumsuz sonuçlara yol açacaktır.” verdiği bu demeçle sınırlı gözüküyor.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.jpost.com/Israel-Elections/Netanyahu-begins-effort-to-form-new-coalition-619610

https://www.haaretz.com/israel-news/elections/.premium-from-a-bibi-victory-to-another-stalemate-five-scenarios-for-the-israeli-election-1.8613704

https://en.wikipedia.org/wiki/Cenk_Uygur

https://alpbasaran.com

https://forumusa.com/interview-roportaj/2020-kongre-secim-turk-kokenli-aday-alp-basaran/

https://en.wikipedia.org/wiki/2020_Democratic_Party_presidential_primaries#2020

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/2020-abd-baskanlik-secimleri-sanders-turkiye-hakkinda-ne-biliyor/1433532

[/vc_toggle]

Güney Amerika’da Politik Son Durum Haritası

Güney Amerika denilince ilk akla gelen şeylerden birisi sol ideolojilerin güçlü olduğu, devrimci ruh ve protestocu kimliğin belirgin özellikler taşıdığı bir sosyolojidir.

Fakat genel geçer düşünce kalıplarının yanında “Günümüzde Güney Amerika’nın politik durumu nasıldır?” sorusundan hareketle güncel harita çalışılmıştır.

Güney Amerika Politik Son Durum Haritası

İdeolojik Görüşlere Göre Dağılım

Güney Amerika’da sanıldığının aksine sol hükümetlerinin hakimiyeti kıta üzerinde genel bir üstünlük göstermiyor. Sol (5 Ülke) ve Sağ (5 Ülke) iktidarların dağılımında denge görülmektedir. Hatta kıtanın en güçlü ülkesi olarak bilinen Brezilya aşırı sağ iktidar tarafından yönetilmektedir.

Sol İktidarlar: Arjantin, Uruguay, Ekvator, Guyana, Surinam

Sağ İktidarlar: Şili, Paraguay, Bolivya, Kolombiya, Peru

Aşırı Sağ İktidar: Brezilya

Aşırı Sol İktidarlar: Venezuela ve Surinam

Ülke İncelemeleri

Brezilya: Jair Bolsonaro başkanlık yarışındaki söylemleri, bireysel silahlanmaya destek vermesi, ülkede etkisini arttıran uyuşturucuyla mücadelede şiddete başvurması, LGBT hareketlerine karşı çıkması ve ABD yakınlığı öne çıkan politik karakteridir.

Jair Bolsonaro

Arjantin: Alberto Fernandez daha önce solcu Kirchner hükümetlerinde görev yaptı. Girdiği 2019 başkanlık yarışını sağcı Macri’ye karşı kazandı. Başkan yardımcısı Peronist blok’u birleştiren Cristina Fernandez de Kirchner’dir.

Alberto Fernandez

Uruguay: Jose Mujica sonrası Uruguaylılar yine solcu iktidarları desteklemektedir. 2019’daki başkanlık yarışını Ulusal Parti’den aday olan Luis Alberto Pou kazanmıştır.

Luis Alberto Pou

Şili: Son dönemde eylemlerle gündeme gelen devlet başkanı Sebastián Piñera Şili’de uzun bir aradan sonra iktidara gelen sağcı bir devlet başkanıdır.

Sebastián Pinera

Bolivya: Solcu Evo Morales’in görevinden mecburi olarak istifa etmesinin ardından Sosyal Demokratlar Hareketi adayı sağcı Jeanine Anez iktidara gelmiştir.

Jeanine Anez

Paraguay: Ülkenin en köklü partilerinden biri olan Colorado Partisi (1887) adayı Los Turcos (Osmanlı döneminde Latin Amerika’ya göç edenlere verilen genel isim) Mario Abdo Benitez 2018 yılında iktidara gelmiştir.

Mario Abdo Benitez

Peru: Peru’da yeni bir siyasi hareket olarak 2014 yılında kurulan Peruanos Por el Cambio, 2018 yılındaki başkanlık yarışında bağımsız duruşuyla ön plana çıkan Martin Vizcarra’yı aday olarak göstermiştir. Yapılan seçimleri kazanarak göreve başlamıştır. İklim değişikliği, yolsuzlukla mücadele gibi önemli alanlarda çalışmalar yapmıştır. Ekim 2019’da Kongre’yi fesh etmesi ve Kongre’ninde misilleme olarak başkanı geçici olarak görevden almasıyla siyasi bunalıma neden olmuştur.

Martin Vizcarra

Guyana: 2015 yılında yapılan seçimleri asker kökenli solcu David Granger kazanmıştır.

David Granger

Surinam: Güney Amerika’nın kapalı ülkelerinden olan Surinam’da 1980-1987 yılları arasındaki askeri darbeyle birlikte başkanlık yapmış olan Desi Bouterse yine 2010 yılından beri başkandır. Şahsi figürü tartışmalı bir politikacıdır. Askeri darbe sürecinde yaptığı katliamlardan uyuşturucu kaçakçılığına kadar birçok alanda hakkında suçlamalar bulunmaktadır.

Desi Bouterse

Fransız Guyanası: Sömürge döneminde Fransa’ya ait olan ülke’de zaman zaman bağımsızlık yanlısı gösteriler gerçekleşmektedir. 2010 yılında yapılan seçimlerde Sosyalist Parti’nin aday gösterdiği Rodolphe Alexandre kazanmıştır.

Rodolphe Alexandre

Geri Kabul Anlaşması Bağlamında Mülteci Meselesi

Türkiye ile AB Arasında İmzalanan Geri Kabul Anlaşması Bağlamında Mülteci Meselesi

İdlib’te barışı tesis etmek ve insanlık dramlarının önüne geçmek için bulunan Türk Ordusu’na yapılan hava saldırısı sonucu 33 askerimizin şehit olduğu saldırı, bölgesel ve uluslararası manada birçok önemli sonuca yol açmıştır. Bu sonuçlardan belki de en önemlisi, uzun zamandır Türkiye tarafından dile getirilen ‘mültecilere kapıların açılması’ söyleminin gerçeğe dönüşmesidir. Zira ortaya çıkan bu yeni durumun, hem Avrupa kıtasının hem de Ortadoğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve sosyal geleceğinde önemli neticelere sebep olması beklenmektedir.

Kapıların açılmasıyla beraber mülteciler Yunanistan’a geçmeye çalışıyor. (2020)

İşte bu yazıda, öncelikle Türkiye’de bulunan mültecilerin sayısı ve hukuki durumları incelenecek, ardından Avrupa Birliği ile 2013 yılında imzalanan Geri Kabul Anlaşması belirlenen alt başlıklar kapsamında değerlendirilecek ve nihayetinde bir neticeye varılmaya çalışılacaktır.

I. Türkiye’de Bulunan Mülteci Sayısı ve Hukuki Statüleri

2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nda yerinden edilen binlerce insan Türkiye’ye sığınmaya başlamıştır. Yıllar ilerledikçe savaş daha da şiddetlenmiş ve göçmen sayısı da buna paralel olarak artmıştır. Bugün gelinen noktada, Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye’de geçici koruma altında bulunan kayıtlı Suriyeli sayısı 3.587,266’dır. Pek çok otorite, gerçek sayının bunun çok daha ötesinde olduğunu belirtmektedir.

Birleşmiş Milletler’e göre Afganistan, Pakistan, İran veya Irak gibi ülkelerden gelen sığınmacılarda eklendiğinde Türkiye’de bulunan toplam sığınmacı sayısı 3.7 milyonu bulmaktadır. Bu sayıyla beraber Türkiye, Dünya’da en çok mültecinin yaşadığı ülke konumundadır. Türkiye’den sonra en çok mülteci ağırlayan ülke ise Lübnan’dır.

2017 itibariyle yerinden edilmiş Suriyelilerin ülkelere göre dağılımı, BM verilerine göre günümüzde bu sayı artmıştır. (Kaynak: Pew Research Center)

Türkiye’de bulunan mültecilerin hukuki statüsünü incelerken öncelikle mülteci hukukunun doğrudan kaynaklarından bahsetmek gerekmektedir. Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi, mültecilerin “uluslararası hukuk” bağlamında korunması bakımından en temel uluslararası sözleşmedir. Türkiye’de bu sözleşmeyi imzalamış ve 1961 yılında kendi iç hukukuna aktarmıştır. Sözleşme, imzalanması ve iç hukuka aktarılması ile beraber Türkiye açısından bağlayıcı hale gelmiştir. 1967 yılında ise bu sözleşmeye ek bir protokol getirilmiştir. Bu ek protokol ile 1951 tarihli sözleşmede yer alan “coğrafya ve zaman” sınırlamaları kaldırılmış ve böylece sözleşmenin uluslararası koruma fikri daha evrensel boyuta ulaşmıştır. Türkiye’de bu ek protokolü onaylamakla beraber coğrafi sınırlama şartını sürdürmeyi tercih etmiştir. Nitekim Türkiye, şu anda Avrupalı ve Avrupalı olmayan mülteciler arasında ayrım uygulayan tek ülke konumundadır.

Mülteci hukukunun bir diğer doğrudan kaynağı ise iç hukukumuzda yer almaktadır. 2014 tarihli, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu mülteci hukuku bakımından temel kavramları ve düzenlemeleri içermektedir. Ayrıca, 5683 sayılı Yabancıların Türkiye de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun ile 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nda da mültecilerin hukuki durumuna ilişkin bazı ikincil hükümler de bulunmaktadır.

Söz konusu kaynaklar bir arada değerlendirildiğinde, Türk hukukunda bir kavram karmaşası olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye’de bulunan ve Avrupalı olmayan üçüncü ülke vatandaşları, mevzuat gereğince “geçici koruma sahibi” kabul edilmektedir. Bu bağlamda geçici koruma, ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen ve haklarında bireysel olarak uluslararası koruma statüsü belirleme işlemi yapılamayan yabancılara sağlanan korumayı ifade etmektedir. Buna karşılık, Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı rapor ve açıklamalarda Türkiye’deki bu kavram karmaşasından uzak durulmakta ve uluslararası literatürde, “mülteci/sığınmacı” hukuksal tanımlaması kullanılmaktadır.

II. AB ile İmzalanan Geri Kabul Anlaşması

a.) Geri Kabul Anlaşması Nedir?

Avrupa Birliği başkanlığı tarafından yapılan tanıma göre geri kabul anlaşmaları, genel olarak, bir ülkede veya sınırları belirlenmiş bir grup ülkede yasadışı olarak bulunan kişilerin anlaşma yapılmış kaynak ülkeye veya en son transit geçiş yaptıkları ülkeye geri gönderilmesini düzenler.

Türkiye, bugüne kadar pek çok devletle geri kabul anlaşmaları imzalayarak taraf devletlerle mültecilerin geri gönderilmesine ilişkin usul ve esasları belirlemiştir.

1999 Amsterdam Anlaşması ile Geri Kabul Anlaşmaları akdetme yetkisi alan Avrupa Birliği de, bunları yasadışı göçleri önlemenin bir aracı olarak kullanmış ve AB yetkili organları çok sayıda Geri Kabul Anlaşması imzalamıştır.

b.) Türkiye ile AB Arasında Akdedilen Geri Kabul Anlaşması

Bahsedildiği üzere, hem Türkiye hem de AB bugüne kadar birden fazla devletle geri kabul anlaşması akdetmiştir. Şüphesiz, yapılan geri kabul anlaşmaları arasında her iki taraf açısından da en önemlisi 16 Aralık 2013’te imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma’dır. Bu anlaşma özü itibariyle, karşılıklı olarak, Türkiye veya AB üyesi bir devlet açısından düzensiz göçmen olan vatandaş, üçüncü ülke vatandaşı veya vatansız kişinin duruma göre geri kabulü veya transit geçişi ile ilgili koşulları, esasları ve usulleri tespit etmektedir.

Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması İmza Töreni (2013)

Sözü edilen geri kabul anlaşması Türkiye’nin veya AB üyesi bir devletin ülkesine girme, burada bulunma veya ikamet etme şartlarını taşımayan veya artık taşımayan kişileri kapsamaktadır. Türkiye ve AB üye devletleri karşılıklı olarak belirli hâl ve şartlar altında, birbirinin ülkesinde bulunan düzensiz göçmen kendi vatandaşını geri kabul ile yükümlüdür. Bunun yanı sıra taraflar belirli hâl ve şartlar altında, birbirinin ülkesindeki düzensiz göçmen “üçüncü ülke vatandaşı” veya “vatansız” kişiyi geri kabul ile yükümlüdür. Asıl tartışma konusu kısım da bu ikinci kısımdır. Zira yukarıda ilk bölümde ifade edildiği üzere Avrupa’ya yasadışı olarak gelen göçmenlerin büyük bir kısmı Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Doğu Akdeniz güzergâhından gelmektedir. Bu da anlaşma kapsamında Türkiye’ye gönderilecek göçmen sayısının yüksekliğine doğrudan etki edecektir/etmektedir.

c.) Geri Kabul Anlaşması ve Vize Serbestisinin Birlikte İmzalanması

Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği, söz konusu geri kabul anlaşmasını imzalarken aynı zamanda Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni’ni de imzalamışlardır. Bu ikinci metin, AB’ye aday ülkeler arasında vatandaşlarına vize uygulanan tek ülke olan Türkiye’nin uzunca bir süredir elde etmeyi umduğu vize muafiyeti için yol haritasını belirleyen bir mutabakat metnidir.

Vize Muafiyeti Anlaşması İmza Töreni

Bu mutabakat metni ile beraber Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına uygulanan Schengen vizesinin kaldırılmasına yönelik süreç resmen başlamıştır. Geri kabul anlaşması ile vize serbestisine ilişkin metnin aynı anda imzalanması, bu iki anlaşmanın kabul edilmesi bakımından tarafların çıkarlarının öne çıktığını göstermektedir. Zira Türkiye, Suriye İç Savaşı’nın kaynaklı mülteci akınının yükünü tek başına kaldırmayı kabul etmekte, AB ise buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına uygulanan vize serbestisinin kaldırılmasının yolunu açmaktadır. Bununla beraber mültecilerin Türkiye ekonomisinde yaratacağı olumsuzluklara karşılık bir maddi destek öngörülmekte, aynı zamanda duran üyelik müzakerelerinin yeni fasıllarla canlandırılması hedeflenmektedir.

d.) Geri Kabul Anlaşmasının ve Vize Serbestisinin Şartları

Avrupa Birliği, imzalanan mutabakat metni ile vize serbestisinin sağlanması için Türkiye’den 72 şartın yerine getirilmesini beklemektedir. Mutabakat metni ile Türkiye’nin söz konusu şartları yerine getirmesi halinde 3 ay içinde vize serbestisine onay verileceği taahhüt edilmektedir. Bu 72 kriterin yerine getirilmemesi halinde ise taraflar arasındaki sözleşmenin işlevsiz hale geleceği öngörülebilecektir.

Akdedilen mutabakat metni kapsamında AB tarafından vize serbestisi için meşruhatlı bir yol haritası hazırlanmıştır. Bu esas itibari ile Vize Muafiyeti Yol Haritası, seyahat belgelerinin (pasaport vb.) güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni ve güvenliği ile temel haklar gibi vize muafiyeti ve Geri Kabul Anlaşması’nın düzgün bir şekilde uygulanmasıyla ilgili kurallar ve yükümlülükler içermektedir.

Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından “Türkiye-AB Vize Muafiyeti Süreci ve Geri Kabul Anlaşması Hakkında Temel Sorular ve Yanıtları” başlığıyla hazırlanan kitapçıkta söz konusu yükümlülüklerin bir kısmına rastlamak mümkündür. Yine Avrupa Birliği Başkanlığı’na göre;

“Yol Haritası’nda yer alan koşulların büyük bir kısmı, başta 6458 sayılı “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” olmak üzere, ilgili mevzuatta son dönemlerde gerçekleştirilen düzenlemeler ve iyileştirmelerle esasen karşılanmış bulunmaktadır. Ayrıca, başta sınır güvenliği ve göç yönetimi olmak üzere, Yol Haritası’nda yer alan birçok talep ve yükümlülük, ülkemizin iç istikrarı, güvenliği ve huzuru bakımından almamız gereken ve almakta olduğumuz tedbirlerle büyük ölçüde örtüşmektedir.”

e.) Geri Kabul Anlaşması’nın Hüküm ve Sonuçları

Geri Kabul Anlaşması’na bakıldığında Türkiye’nin en önemli yükümlülükleri şunlardır; AB ülkeleri tarafından iade edilecek sığınmacılar için uygun yerlerin hazırlanması, iç hukuk mevzuatının AB’nin ilgili müktesebatıyla uyumlu hale getirilmesi, sığınmacıların hukuki statülerinin tespit ve tayinine yönelik düzenlemelerin hayata geçirilmesi.

Nitekim söz konusu anlaşmalara göre, Türkiye’nin Avrupa ülkelerine düzensiz göçün önlenmesi anlamında Geri Kabul Anlaşması’nı düzgün bir şekilde uygulaması ve yol haritasında belirlenen şartları yerine getirmesi halinde vize muafiyetinin sağlanması mümkün hale gelebilecektir.

f.) Geri Kabul Anlaşmalarının Uluslararası Hukuk Bakımından Değerlendirilmesi

Geri Kabul Anlaşmaları’nın uygulanmaya başlandığı ilk andan itibaren bu anlaşmaların uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı olduğu tartışılmıştır. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken en önemli uluslararası hukuk kavramı “non-refoulement, yani geri göndermeme (iade edilmeme)” ilkesidir.

Bu ilke, Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33. Maddesinde tanımlanmaktadır. Buna göre, “Hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade etmeyecektir.”  Sözleşmeye taraf olan devletlerin bu hüküm hilafına düzenleme yapması veya bu maddeye çekince koyması ise mümkün görülmemiştir. Bu durum, ‘geri göndermeme ilkesini’ uluslararası hukuk bağlamında jus cogens bir norm haline getirmektedir.

Burada hukuken tartışılması gereken en önemli husus, Türkiye’nin mültecilerin iadesi bakımından güvenli bir ülke olup olmadığıdır. Zira, geri göndermeme ülkesinin en önemli sonucu olarak, sığınmacıların hukuken güvenli ülke statüsünde olmayan ülkelere iadesi bu ilkenin ihlali anlamına gelecektir.

Bu alanda çalışmalar yapan hukukçular tarafından ifade edilen bir görüşe göre; Türkiye’nin 1951 tarihli sözleşmeye ‘coğrafi sınır’ bakımından koymuş olduğu sınırlama, güvenli ülke kabul edilmenin en önemli koşulu olan 1951 Sözleşmesi’ne tam taraf statüsünü kazanmamasına neden olmaktadır. Bu durum, Avrupa ülkesi olmayan herhangi bir ülkedeki şiddetten veya zulümden kaçanların Türkiye’de mülteci olarak tanınmamaları ve koruma elde edememeleri anlamına gelmektedir. Hal böyle iken, Türkiye’nin güvenli bir ülke statüsünde olmadığı açıktır. Sonuç itibariyle, Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye’ye AB ülkelerinden geri gönderilecek mülteciler açısından non-refoulement (iade edilmeme) ilkesinin ihlali söz konusu olacaktır.

Nitekim AB yasaları, bir ülkenin ancak “Cenevre Sözleşmesi’nin hükümlerini, hiçbir coğrafi kısıtlama koymadan onaylamışsa” güvenli sayılabileceğini özellikle belirtir. Bununla birlikte Türkiye, sözleşmeye taraf devletler arasında Mülteci Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama uygulayan tek ülkedir. Cenevre Sözleşmesi ve Ek Protokol açısından Türkiye “güvenli ülke” konumunda değildir.

Aynı şekilde Uluslararası Af Örgütü de, Türkiye’nin mülteciler açısından güvenli bir ülke olmadığını ve Avrupalı liderlerin laf kalabalığı yaparak mülteci krizine sırtını döndüğünü ifade etmiştir.

Burada güvenli ülke terimiyle, fiili ve sosyal durumun ifadesi söz konusu olabileceği gibi uluslararası sözleşmeler kapsamında değerlendirilmesi gereken hukuki bir vasıflandırmadan da bahsediliyor olduğuna dikkat edilmelidir.

Açıklanan nedenlerle, bu anlaşmanın uygulanması sırasında meydana gelebilecek ihlaller Türkiye iç hukuku açısından özellikle Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Yolu’nda gündeme gelebilecektir. Aynı şekilde insan hakları ve uluslararası koruma hukukuna aykırı olarak uygulanan iade prosedürü, AB üyesi devletlere karşı ihlal davası prosedürünün başlatılmasına neden olabilecektir. Bundan başka, insan hakları ve uluslararası korumaya ilişkin sistematik ihlal söz konusu olursa; Geri Kabul Anlaşması’nın askıya alınma ihtimali de değerlendirilebilir.

g.) Anlaşmanın Uygulanması Bakımından Mevcut Durum

Avrupa Birliği’nin ilgili komisyonları tarafından senelik olarak hazırlanarak yayımlanan Türkiye ülke raporlarına göre, Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması hâlâ tatmin edici düzeyde değildir. 2019 yılında için yayımlanan raporda ayrıca şu hususlara yer verilmiştir:

“Türk vatandaşlarına uygulanan anlaşma hükümleri, AB’deki tüm Türk diplomatik misyonları tarafından tutarlı bir şekilde uygulanmamaktadır. Türkiye, kısa süreli kalmak üzere Schengen alanına seyahat eden vatandaşları için vize şartı kaldırılmadığı sürece, üçüncü ülke vatandaşları ile ilgili olarak Ekim 2017’de yürürlüğe giren hükümleri uygulamayacağı yönündeki tutumunu sürdürmüştür. Türkiye, Yunanistan ile mevcut ikili geri kabul protokolünü askıya almıştır ve dolayısıyla uygulamamaktadır (2018’in sonunda 3.500’ün üzerinde yanıtsız bırakılmış talep bulunmaktadır). Türkiye, ikili sınır anlaşması ve ayrıca Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması kapsamında Bulgaristan’dan gelen üçüncü ülke vatandaşlarının geri kabulünü yapmamaktadır.”

Şubat 2020 itibariyle başlayan yeni süreçte ise Türkiye tarafından Avrupa yönünde ilerlemek isteyen sığınmacılara ‘kapıların açıldığı’ ve geçişlerin her geçen gün artarak sürdüğü görülmektedir. Sınırın öteki tarafında yer alan Yunanistan, uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı bir biçimde sığınmacıların geçişini engellemeye çalıştığı görülmektedir.

Buna karşın, özellikle Almanya ve Yunanistan’da yapılan gösterilerde Yunanistan’ın tavrı eleştirilmiş ve sivil toplum örgütleri Avrupa ülkelerine sınırları açmaları konusunda çağrıda bulunmuşlardır.

Avrupa’da sınırların açılması için yapılan gösterilerden bir kare (2020)

Mevcut durumda, Geri Kabul Anlaşması’nın bu şartlarla bundan sonra uygulanmasının çok mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Tartışmaların bu haliyle sürdüğü bir noktada, 09 Mart 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Brüksel’e bir ziyaret gerçekleştirmiş ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile üçlü görüşmede bir araya gelmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise, yine 09 Mart tarihinde “Göçün temel nedenlerini ortadan kaldırmalıyız. AB-Türkiye anlaşmasının ana felsefesi buydu. 2015’ten beri bunu savunuyorum ve gelecekte de yapmaya devam edeceğim.” açıklamasında bulunmuş ve AB- Türkiye arasındaki anlaşmayı yeni bir düzeye getirmek için çaba göstereceğini ifade etmiştir.

09 Mart 2020 tarihli görüşmeden bir kare.

III. SONUÇ ve DEĞERLENDİRME

İmzalanan bu anlaşma, uluslararası insan hakları metinlerinde kabul edilen geri göndermeme yasağına uygun bir görüntü çizmemektedir. Jus cogens norm niteliğinde olan geri göndermeme ilkesi herhangi bir derogasyona uğramaya ve ihlal edilmeye müsait olmadığı için bu durum uluslararası hukukta bir sorun olarak karşımıza çıkabilecektir. AİHM ve ABAD kararları uyarınca da ilgili anlaşmanın yargı kararlarına açıkça aykırı düzenlemeler içerdiğini söylemek mümkündür.

İnsanlık dramından yine en çok çocuklar etkilenmektedir. (2020)

Vize Muafiyetine İlişkin Mutabakat Metni’nin, uzunca yıllar süren müzakerelerin ardından, AB’nin sığınmacı meselesini Avrupa’nın güvenliği, sosyal yaşamı ve ekonomisi açısından tehlike olarak gördüğü bir zaman diliminde imzalandığını da gözden kaçırmamak gerekir. Suriye İç Savaşı’yla beraber ortaya çıkan mülteci sorunu, AB- Türkiye ilişkilerini de doğrudan etkilemiştir. Avrupa Birliği, mülteci akının durdurulması için Türkiye’yi tek çare olarak görmüştür. Bu noktada hem Türkiye hem de Avrupa Birliği tarafından öngörülen çözüm modeli, gerçek bir çözüm modeli olmaktan uzak bir noktada, karşılıklı verilen tavizlerle bulunan geçici bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

Nitekim Geri Kabul Anlaşması’nı Türkiye, AB ile Türkiye vize liberalizasyonu diyalogu ve Türkiye ile vizesiz rejime doğru yol haritası eşliğinde bağıtlamayı kabul etmiştir. Geride kalan süreçte, Türkiye açısından, Geri Kabul Anlaşması, vize muafiyeti ile ve AB açısından da, vize muafiyeti, Geri Kabul Anlaşması ile doğru orantılı bir biçimde ele alınmıştır.

Başka bir ifadeyle de, Türkiye Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması bakımından AB’nin vize muafiyetindeki adımlarını takip etmiş ve bu doğrultuda yasal düzenlemeleri gerçekleştirmiş, Avrupa Birliği ise vize muafiyetinin sağlanması bakımından yol haritasının neticesini yerine getirmemiş ancak Geri Kabul Anlaşması’nın aynı şekilde uygulanmasını beklemiştir. Nitekim, gerek AB ve üyesi devletler gerek Türkiye hukuk düzeninin yeni bir kaynağı olarak 2013 yılında ortaya çıkan Geri Kabul Anlaşması bu döngüsel baskı karşısında günden güne uygulanabilirliğini yitirmiştir.

27 Şubat 2020 itibariyle ortaya çıkan fiili durum da göstermektedir ki; Türkiye, AB tarafından vize muafiyetinin sağlanması ve üyelik müzakerelerinin ilerlemesi konusundaki umudunu da keserek, Geri Kabul Anlaşması’nı fiilen askıya almıştır. Hukuk sistemimiz bakımından halen bağlayıcı olan bu anlaşmanın, yakın süreçte mevcut şartlarla fiilen uygulanması da mümkün gözükmemektedir. İlerleyen zamanlarda, 27 Şubat’tan itibaren Avrupa’ya geçen sığınmacıların iadesinin gündeme gelmesi halinde de bunun mümkün olmayacağı anlaşılmaktadır. Zira hem Türkiye’nin iadeyi kabul etmeme ihtimalinin hem de ilgili mahkemelerin geri göndermeme ilkesinin ihlali kararı vermesi ihtimalinin yüksek olduğu açıktır.

AB ile Türkiye arasında başlayan görüşmelerle beraber bu anlaşmanın revize edilmesi halinde dahi, bu anlaşmanın uluslararası hukuk ve insan hakları bakımından ne kadar hukuka uygun olduğu tartışılmaya ve yargı kararlarına konu olmaya devam edecektir.

Harun Sakınan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BOZKURT, Kutluhan; Geri Kabul Ve Vize Serbestisi Anlaşması, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 125, 2016

CAŞIN, Mesut Hakkı; Modern Uluslararası Hukukun Temel Esasları, Legal, İstanbul, 2013

GÖÇMEN, İlke; Türkiye İle Avrupa Birliği Arasındaki Geri Kabul Anlaşmasının Hukuki Yönden Analizi, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2014, s.21-86

YILDIRIM MAT, Tülay ÖZDAN, Selman; AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması’nın İnsan Hakları Açısından Değerlendirilmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 24, Sayı 1, Haziran 2018

Türkiye-AB Vize Muafiyeti Süreci ve Geri Kabul Anlaşması Hakkında Temel Sorular ve Yanıtları, Avrupa Birliği Başkanlığı

Bağlantı adresi: (https://www.ab.gov.tr/files/pub/turkiye_ab_vize_muafiyeti_sureci_ve_geri_kabul_anlasmasi_hakkinda_temel_sorular_ve_yanitlari.pdf)

Avrupa Komisyonu Tarafından Hazırlanan Türkiye Ülke Raporlar (2018-2019) Bağlantı adresleri:

(https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf)

(https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf)

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113

Türkiye’deki Suriyeli Sayısı Mayıs 2025

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ab-ile-tarihi-anlasma-imzalandi/197368

https://www.dw.com/tr/ab-komisyonu-geri-kabul-anla%C5%9Fmas%C4%B1-y%C3%BCr%C3%BCrl%C3%BCkte/a-19299023

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48688755

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160319_af_orgutu_multeci

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160112_almanya_gocmen_geri

https://www.ntv.com.tr/dunya/merkelden-ab-turkiye-multeci-anlasmasinin-iyilestirilmesine-destek,o86_vWCONUWkqG_JjNnHbw

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-ab-konseyi-baskani-michel-ve-ab-komisyonu-baskani-von-der-leyen-ile-gorustu/1760055

[/vc_toggle]

Koronavirüs’ten Spor Dünyasına Darbe

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkıp kısa sürede dünyaya yayılan koronavirüs (Covid-19), tüm dünyada spor müsabakalarını da olumsuz şekilde etkiledi. Yayılmaya başladığı andan itibaren dünya ekonomisini eksi yönde etkileyen yeni tip koronavirüs, spor dünyasını da adeta kilitlemiş durumda.

Avrupa’da virüsten en çok etkilenen ülke İtalya, spor karşılaşmaları konusunda anlaşmazlıklar sonunda karar alabildi. İtalya Spor Bakanı Vincenzo Spadafora, İtalya futbol ligi Seria A’da karşılaşmaların iptalini istemiş fakat federasyon bu karara sıcak bakmamıştı. Ardından ülkede vakaların artması sonrasında tüm spor müsabakalarının seyircisiz oynanmasına karar verildi. 9 Mart’tan itibaren ise İtalyan hükümetinin kararıyla tüm karşılaşmalar süresiz iptal edildi. İtalya Kupası finali mayıs ayına ertelendi. Seria A’nın ise play-off usulü ile bitirilmesi konuşuluyor. Ülkenin zaten ekonomik yapısı çok iyi değilken virüsün vurması, ardından spor müsabakalarının iptali, ülkenin adeta karantinaya girmesine neden oldu.

İtalya’daki bir diğer gelişme ise Juventus’un defans oyuncusu Daniele Rugani’de koronavirüse rastlandı ve Inter kulübü 11 Mart gecesi itibari ile tüm faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Sadece bu iki olay bile ülkedeki durumun ne kadar vahim olduğunu aslında gözler önüne seriyor. Bu da demek oluyor ki doğru önlemlerin alınması hayatî önem taşıyor.

Daniele Rugani

Virüsün son zamanlarda hızla yayıldığı ülke olan İngiltere’de ise tümden bir iptal veya erteleme şu ana kadar söz konusu değil. Spor müsabakalarının seyircisiz oynanması gündemde. Sadece 11 Mart tarihinde oynanması beklenen Manchester City – Arsenal karşılaşması iptal edildi.

İspanya’da 10 Mart’ta alınan kararla tüm liglerde karşılaşmalar seyircisiz oynanacak. Fransa League 1 ve 2’de tüm maçlara 15 Nisan’a kadar seyirci alınmayacak. Almanya’da da aynı şekilde bir süre tüm maçlar seyircisiz oynanacak.

Asya’da durum bir tık daha farklı. Japonya, Çin, Güney Kore ve Tayland başta olmak üzere çoğu ülkede tüm müsabakalar süresiz şekilde ertelendi. Çin Süper Kupası ve Asya Şampiyonlar Ligi gibi etkinlikler durduruldu. İran’da da tüm 1. Futbol Ligi ve tüm spor karşılaşmaları 20 Nisan’a kadar durduruldu.

Şampiyonlar Ligi’nde Valencia – Atalanta ve Paris St. Germain – Borussia Dortmund maçları seyircisiz oynandı. Öte yandan Avrupa Ligi’nde ise Sevilla – Roma ve Inter – Getafe maçları ertelendi, çoğu karşılaşmanın ise seyircisiz oynanmasına karar verildi.

Futbol Dışı Sporlar da Etkilendi

Yeni tip Koronavirüs’ten etkilenen sadece futbol dünyası değil. Futbol dışında gerek yurtiçi gerek yurtdışı birçok spor karşılaşması ertelendi.

Salgından voleybol da nasibini aldı…

Eczacıbaşı VitrA’nın 18-19 Mart’ta İtalya’nın Savino Del Bene Scandicci takımıyla Slovenya’da oynayacağı CEV Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçı virüs salgını sebebiyle ertelendi.

Tek nasibini alan voleybol değil…

Voleybolun yanı sıra Formula E de salgından nasibini alan sporlar arasında. Daha önce 21 Mart’taki Çin ve 4 Nisan’daki İtalya ayakları da ertelenen, elektrikli arabaların yarıştığı Formula E Şampiyonası’nın Endonezya ayağının da Koronavirüs’ü nedeniyle ertelendiği açıklandı. Şampiyona başkent Cakarta’da 6 Haziran’da düzenlenecekti.

Haltere de tedbir geldi…

Rusya’nın başkenti Moskova’da 13-21 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan Avrupa Halter Şampiyonası da virüs salgını sebebiyle 13-21 Haziran tarihine ertelendi.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye Atletizm Federasyonu’nun ortaklaşa gerçekleştireceği 23 Nisan’daki Yarı Maraton koşusu koronavirüs sebebiyle iptal edildi.

Bunlar haricinde Gençlik ve Spor Bakanlığı’nca yurt içi ve yurt dışı olmak üzere toplam 82 karşılaşmada erteleme kararı alındı. Bu karşılaşmalar ise şöyle:

ATICILIK VE AVCILIK: Tabanca Fransa Grand Prix (13-18 Nisan, Fransa)

ATLETİZM: Diamond Lig (17 Nisan, Katar), Osmangazi Tarihi Kent Koşusu (12 Nisan, Türkiye-Bursa), İzmir Maratonu (12 Nisan, Türkiye-İzmir), 16. Vodafone İstanbul Yarı Maratonu (5 Nisan, Türkiye-İstanbul), Uluslararası Sur Yarı Maratonu (23 Nisan, Türkiye-Diyarbakır)

BADMİNTON: Avrupa Gençler Ranking Turnuvası (2-4 Nisan, Hırvatistan)Basketbol: 18 Yaş Altı Genç Erkekler Albert Schweitzer Turnuvası (11-18 Nisan, Almanya)

BİLARDO: Avrupa Artistik Bilardo Şampiyonası (23-26 Nisan İspanya), 3 Bant 17 ve 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası (10-13 Nisan, Belçika)

BOCCE, BOWLİNG VE DART: Avrupa Gençler Bowling Şampiyonası (4-13 Nisan, Hollanda), Avrupa Kadınlar Bocce (Volo) Şampiyonası (28 Nisan-5 Mayıs, Slovenya)

BOKS: Gençler Avrupa Şampiyonası (23 Nisan-3 Mayıs Karadağ)

BUZ HOKEYİ: 2020 IIHF Buz Hokeyi Erkekler Dünya Şampiyonası 3. Klasman A Grubu (19-25 Nisan, Lüksemburg)

CİMNASTİK: Artistik Jimnastik Uluslararası Gençler Takım Turnuvası (2-6 Nisan, Berlin), Ritmik Jimnastik Sofya Kupası Turnuvası (3-8 Nisan, Bulgaristan), Ritmik Jimnastik Dünya Kupası (14-20 Nisan, Özbekistan), Ritmik Jimnastik Prize of Yana Batyrshyna Uluslararası Turnuvası (16-20 Nisan, Azerbaycan), 1. Bükreş Açık Kupa Uluslararası Aerobik Jimnastik Müsabakası (22-27 Nisan, Romanya), Ritmik Jimnastik Ritam Cup Uluslararası Turnuvası (30 Nisan-4 Mayıs, Sırbistan)

ESKRİM: Uluslararası 14 Yaş Altı Avrupa Circuit Turnuvası (4-12 Nisan, Türkiye-Antalya), Grand Prix (24-26 Nisan, Kore)

GELİŞMEKTE OLAN SPOR DALLARI: Avrupa Kuraş Şampiyonası (2-7 Nisan, Yunanistan), Squash Avrupa Takım Şampiyonası (14-19 Nisan, Slovenya)

GÖRME ENGELLİLER: Golbol Uluslararası Turnuva ve Kamp (6-22 Nisan, Türkiye-Antalya)

GÜREŞ: Uluslararası Zafer Kupası (10-12 Nisan, Türkiye-Antalya), Dan Kolov – Nikola Petrov (9-12 Nisan, Bulgaristan), Uluslararası Şampiyonlar Turnuvası (17-19 Nisan, Türkiye-Antalya)

HAVA SPORLARI: Yamaç Paraşütü Dünya Mesafe Yarışması (24 Mart-4 Nisan, Brezilya), Mercimektepe Cross Country Yamaç Paraşütü Şampiyonası (15-19 Nisan, Tokat)

KANO: Akarsu Slalom Uluslararası Turnuva (4-5 Nisan, Makedonya)

KARATE: Marmara Cup (21-21 Nisan, Türkiye-İstanbul), Balkan Çocuklar Karate Şampiyonası (24-26 Nisan, Türkiye- İstanbul), Premier Lig (17-19 Nisan, İspanya)

KİCK BOKS: Avusturya Klasik 2020 Wako Dünya Kupası (24-26 Nisan, Avusturya), 5. Uluslararası Türkiye Açık Avrupa Kupası Kick Boks Turnuvası (1-5 Nisan, Türkiye-Antalya), 2020 Okyanusya Şampiyonası (17-19 Nisan, Avustralya)

KÜREK: Uluslararası Zagreb Kürek Yarışları (4-5 Nisan, Hırvatistan)

MASA TENİSİ: Belçika Açık (15-19 Nisan, Belçika)

MOTOSİKLET: Dünya Supersport Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Supersport 300 Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Superbike Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Superbike Şampiyonası Hollanda Yarışı (17-19 Nisan, Hollanda), Moto3 Dünya Şampiyonası Arjantin Yarışı (17-19 Nisan, Arjantin), İspanya Superbike Şampiyonası Jerez Yarışı (4-5 Nisan, İspanya), Dünya Supersport Şampiyonası Hollanda Yarışı (17-19 Nisan, Hollanda), Moto3 Dünya Şampiyonası ABD Yarışı (3-5 Nisan, ABD)Okçuluk: Kahraman Bagatır İlkbahar Okları (1-4 Nisan, Türkiye-Antalya), 2020 Veronica’s Cup Uluslararası Okçuluk Turnuvası (23-26 Nisan, Slovenya)

OKUL SPORLARI: ISF Dünya Liseler Kros Şampiyonası (18-24 Nisan, Slovakya)

OTOMOBİL SPORLARI: Shell Helix Türkiye Ralli / Balkan/Esok Ralli Kupası (23-25 Nisan, Türkiye-Eskişehir)

ÖZEL SPORCULAR: Trisome Oyunları (31 Mart-7 Nisan, Türkiye-Antalya)

RAFTİNG: Avrupa Şampiyonası (27-30 Nisan, İtalya)

SU TOPU: U19 Avrupa Elemeleri (2-5 Nisan, Türkiye-İstanbul)

TEKVANDO: İspanya Açık Tekvando Turnuvası (21-21 Mart, İspanya)

TENİS: Alaaddin Karagöz Cup (30 Mart-5 Nisan, Türkiye-Antalya), Nurcan Sertkaya Cup (16-22 Mart, Türkiye-Antalya), Turk Nippon Cup (23-29 Mart, Türkiye-Antalya), W15 Shine Brazil Tenis Cup (16-22 Mart, Türkiye-Antalya), W15 Ahmet Ergun Cup (23-29 Mart, Türkiye-Antalya), Tennis Europe Alaaddin Karagöz Cup (30 Mart-5 Nisan, Türkiye-Antalya), W15 Antalya Tennis Organisation Cup (6-12 Nisan, Türkiye-Antalya), J3 Istanbul Soul Cup International (7-12 Nisan, Türkiye-İstanbul), M15 Antalya Tennis Organisation Cup (13-19 Nisan, Türkiye-Antalya), J3 Istanbul Soul International J3-1 (14-19 Nisan, Türkiye-İstanbul), M15 Antalya Tennis Organisation Cup (20-26 Nisan, Türkiye-Antalya), Tenis J3 Istanbul Ted ITF Junior Cup (27 Nisan-2 Mayıs, Türkiye-İstanbul), W15 Antalya Tennis Organisation Cup (27 Nisan-3 Mayıs, Türkiye-Antalya), Tennis Europe 23 April Cup (13-19 Nisan, Türkiye-Antalya), Tennis Europe Çukurova Cup (20-26 Nisan, Türkiye-Antalya)

ÜNİVERSİTE SPORLARI: Dünya Üniversite Sporları Dünya Üniversiteler Kayaklı Oryantiring Şampiyonası (23-27 Mart, Finlandiya

VOLEYBOL: FIVB Kar Voleybolu Dünya Turu Kayseri Etabı (12-15 Mart, Kayseri), CEV Kar Voleybol Avrupa Şampiyonası (9-12 Nisan, Avusturya), 17 Yaş Altı Kızlar Avrupa Şampiyonası (24-26 Nisan, Hollanda), 20 Yaş altı Erkekler Avrupa Şampiyonası (30 Nisan-2 Mayıs, Romanya), 19 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Şampiyonası (30 Nisan-2 Mayıs, Finlandiya)

WUSHU: Kyukushin Avrupa Şampiyonası (26-30 Mart, Türkiye-İstanbul)

YELKEN: Gençler Avrupa Şampiyonası (5-18 Nisan, Portekiz), TECNO 293 Avrupa Şampiyonası (10-20 Nisan, Fransa), Sof Hyers Regatta (18-30 Nisan, Fransa)

YÜZME: Multination Gençler Yüzme Şampiyonası (4-5 Nisan, Yunanistan), Multination Yıldızlar Yüzme Şampiyonası (4-5 Nisan, Ukrayna)

Özel Çocuklarımızın Karşılaşmaları da İptal

Özel çocuklarımızdan oluşan sporcuların olimpiyatları niteliğinde olan 2. Down Sendromlular Dünya Spor Oyunları (Trisome Games 2020), koronovirüs salgını nedeniyle 19-26 Ekim tarihine ertelendi.

31 Mart – 7 Nisan tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilmesi planlanan oyunlar ertelendi, bunların yanı sıra 4 spor karşılaşması da iptal edildi. İptal edilen karşılaşmaları şöyle:

  • 9-16 Mart: Çin / Masa Tenisi Turnuvası
  • 10-16 Mart: Dubai / Açık Atletizm Turnuvası
  • 15-20 Mart: İtalya / Avrupa ve Dünya Kış Oyunları
  • 16-22 Mart: İtalya / Açık Masa Tenisi Turnuvası

İşte dünyayı bir anda etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19), Türkiye ve dünyada spor alemini böyle etkiledi. Ertelemelerin ve iptallerin daha da artacağını tahmin ediyorum. Ülkemizde de özellikle futbol maçlarına daha çok önlem ve tedbirin alınması gerektiğine inanıyorum.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/koronavirus-spor-dunyasini-felc-etti/1763326

http://sgm.gsb.gov.tr/HaberDetaylari/1/184501/genclik-ve-spor-bakanligindan-koronavirus-onlemleri.aspx

https://www.fanatik.com.tr/koronavirus-nedeniyle-iptal-edilen-spor-organizasyonlari-2128048

https://www.haberler.com/amp/2-down-sendromlular-dunya-spor-oyunlari-ertelendi-13006167-haberi/

[/vc_toggle]

Nükleer Silaha Sahip Olan 9 Ülke

Nükleer silah, nükleer reaksiyon ve nükleer fizyonun birlikte kullanılmasıyla ya da çok daha kuvvetli bir füzyonla elde edilen yüksek yok etme gücüne sahip silahtır. Maksimum düzeyde zarar vermek amacıyla kullanılır. Bir şehirde veya ülkede canlı ve cansız bütün her şeyi yok edebilecek bir gücü vardır.

İki temel nükleer silah türü vardır. İlki, Hiroşima’ya atılan uranyum veya Nagasaki’ye plütonyum bombasındaki gibi uranyum ötesi ağır atom çekirdeklerini bölerek enerji elde eden fisyon bombalardır. Bu silahlarda uranyum ve plütonyum gibi ağır elementlerin parçalanabilir izotopları, süperkritik kütle denilen belli bir ağırlık limiti üzerinde bir araya getirildiğinde zincirleme reaksiyona girerek çok büyük bir güç üretirler. Hidrojen bombası veya füzyon bombası denen ikinci tipte ise ateşlenen bir fisyon bombası ile hidrojen çekirdekleri birleşmeye (füzyona) zorlanır, bu sayede çok yüksek bir enerji ortaya çıkar. Fisyon bombalarının teorik üst limitleri olsa da, füzyon bombalarının gücünde bir üst limit yoktur.

Peki hangi ülkede ne kadar nükleer başlık var? Bu sorunun cevabını birlikte öğrenelim.

1.) Rusya

Rusya, 6 bin 850 nükleer başlığa sahip olarak dünyada en fazla nükleer başlığı olan ülke konumundadır. Rusya ayrıca nükleer üçlemeye sahiptir, yani nükleer cephaneliğini kara, deniz ve hava yoluyla konuşlandırabilmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ülkenin nükleer cephaneliğini tek başına kullanma yetkisine sahiptir. Putin, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile birlikte yaklaşık 11 kg ağırlığında bir “Cheget” (nükleer çanta) taşıdığı ve bu çantada nükleer saldırılara karşı erken uyarı sistemi ve nükleer saldırı emrinin verileceği şifrelerin yer aldığı söylenmektedir. Ağustos ayında Rusya’nın kuzeybatısındaki Nyonoksa’daki füze test sahasında gizemli ve ölümcül bir patlama gerçekleşmiştir. Bu patlamadan sonra Rusya’nın nükleer enerjiyle çalışan bir başka seyir füzesi inşa ettiği ileri sürülmüştür.

2.) Amerika Birleşik Devletleri

ABD, 6 bin 450 nükleer başlıkla dünyanın ikinci büyük nükleer cephaneliğine sahiptir. Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’de bu silahını kullanarak nükleer saldırı yapan tek devlet olmuştur. ABD aynı zamanda nükleer silahlarını diğer ülkelerde depolayan tek ülkedir. ABD’nin diğer ülkelerde yaklaşık 180 nükleer başlığının olduğu bilinmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kongre’ye danışmadan nükleer füze fırlatma yetkisi bulunmaktadır. Ağustos ayında ABD, Rusya’yı INF’yi ihlal etmekle suçladıktan sonra, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Anlaşması’ndan çekilmiştir.

3.) Fransa

Fransa, ilk nükleer denemesini 13 Şubat 1960 tarihinde yapmıştır. 1968 yılında ise ilk hidrojen bombasını üretmiştir. 300 nükleer başlıkla dünyanın üçüncü büyük nükleer cephaneliğine sahiptir. Rusya ve ABD’de olduğu gibi Fransa’da da cumhurbaşkanı, nükleer silah kullanma yetkisine sahiptir. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un içinde nükleer kodların bulunduğu bir çanta taşıdığı bilinmektedir.

4.) Çin

Çin’in nükleer lansman protokolü hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Çin, 16 Ekim 1964’te ilk füzyon, 17 Haziran 1967’de ise ikinci füzyon denemesini başarıyla gerçekleştirmiştir. 1964 ile 1996 yılları arasında 45 nükleer test yapan Çin’in şu anda yaklaşık 280 adet nükleer başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir.

5.) İngiltere

İlk nükleer denemesini 3 Ekim 1952’de gerçekleştiren İngiltere’nin yaklaşık 225 adet nükleer başlığı bulunmaktadır. Nükleer cephanesine ‘Trident’ adı verilmektedir ve füzelerin atılmasına ilişkin karar verme yetkisi ülkenin başbakanına veya onun belirlediği milletvekiline aittir.

Yeni bir başbakanın göreve başladığında yazdığı dört “son çare mektubu” İngiltere’nin nükleer cephaneliğinin bir bölümünü oluşturan Vanguard denizaltılarına verilmektedir. Söz konusu denizaltıların ülke ile irtibatlarının kesilmesi ve ülkenin saldırıya uğraması halinde, o mektupta verilen talimatlar uygulanmaktadır. Mektupların içeriğinin çok gizli olduğu ve her seçimde bu mektupların yok edildiği bilinmektedir.

6.) Pakistan

İlk nükleer testini 1998’de gerçekleştiren Pakistan’ın 140-150 civarında nükleer silaha sahip olduğu sanılıyor. Pakistan’da başbakan, Nükleer Komuta Makamı’na başkanlık yapıyor ve dolayısıyla nükleer silahı kullanma yetkisi de ona ait.

7.) Hindistan

Hindistan’ın 130 ila 140 nükleer başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir. 1974 yılında ilk nükleer testini gerçekleştirmiştir. Ülkenin başbakanı, düşmana karşı bir nükleer saldırı yetkisine sahip tek organ olan Nükleer Komuta Makamı’nın (NCA) siyasi konseyine başkanlık etmektedir. Nükleer gücü kullanmak yetkisi de ona aittir.

8.) İsrail

İsrail, nükleer silah sahibi olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir. Uluslararası toplum ise sahip olduğunu var saymaktadır. İsrail’in 80 adet nükleer başlığa sahip olduğu ve bu nükleer gücü kontrol yetkisinin tek bir kişiye değil sıkı bir sivil kontrol sistemine tabi olduğu söylenmektedir.

9.) Kuzey Kore

Kuzey Kore’nin nükleer cephaneliğinin büyüklüğü tam olarak bilinmemektedir. Fakat Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, Kuzey Kore’nin 10-20 arasında nükleer başlığa sahip olduğunu tahmin etmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://worldpopulationreview.com/countries/nuclear-weapons-by-country/

https://uk.news.yahoo.com/nuclear-weapons-nuclear-countries-nuclear-nonproliferation-treaty-152209124/photo-el-presidente-ruso-vladimir-putin-150154607.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_weapon

https://tr.euronews.com/2020/01/08/nukleer-butonu-olan-dunya-liderleri-hangi-ulkenin-ne-kadar-nukleer-silahi-var-uranyum

https://www.businessinsider.com/these-are-the-9-countries-with-nuclear-weapons-2018-10#heres-the-full-list-of-countries-and-the-number-of-stockpiled-and-retired-nukes-they-have-the-number-of-deployed-weapons-are-included-in-the-number-of-stockpiled-weapons-15

[/vc_toggle]

İran’da Oğuz Boyu Bir Türk Topluluğu: Kaşkaylar

Kaşkay Türkleri, İran’da yaşayan ve nüfus olarak Güney Azerbaycan Türklerinden sonra en büyük Türk topluluğudur. İran’da bulunan Türk nüfusu ile ilgili her ne kadar çeşitli çarpıtma bilgiler olsa da gerçekler çok da gizlenememiştir. Nitekim nüfus sayımlarından sağlıklı bir bilgi edinilememiş olsa da 18 Ocak 2014’te Türkiye’yi ziyaret eden dönemin İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi yaptığı açıklamada “Biz neredeyse aynı dili konuşuyoruz. İranlıların yüzde 40’ı Türkçe konuşur. Bu Türkiye ile İran’ın arasındaki büyük bağdır.” demiştir. Çeşitli kaynaklarda %25-30 olarak gösterilen Türk nüfusuna bu açıdan baktığımızda oranlardaki tutarsızlık ortadadır. Bundan 6 yıl önce dahi resmi ağızdan %40 olarak Türkçe konuşan halktan bahsedilmektedir. Türkçe konuşan herkes Türk müdür sorusu doğacak olursa; resmi dili Farsça olan bir ülkede %25 ile %40 arası fark oranı %15’tir. Bu orandaki nüfus herhalde hobi için Türkçe konuşmasa gerektir.

İran’daki tüm Türk topluluklarından ziyade bu yazıda Kaşkaylar’a değineceğim. Çünkü farklı Türk toplulukları yaşamaktadır; Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler ağırlıkta olduğu gibi Karapapaklar, Kaçar ve Afşarlar da bulunmaktadır. İran’da 2 milyon civarında Kaşkay Türk’ü yaşamaktadır.

Kaşkay Bayrağı

Kaşkay Türkleri, İran’ın güneyinde genel olarak Fars bölgesinde ikamet etmektedirler. Ki burası daha önce İl-i Kaşkai olarak anılırdı, adı değiştirilse de halk arasında halen aynıdır. Buna bağlı olarak Şiraz kentinin ve bölgenin yaylalarında yaşamakta ve geçimlerini sağlamaktadırlar. Geçim kaynakları ağırlıklı olarak hayvancılık ve dokumadır. Yaşantı olarak Türk kültürünü tam anlamıyla yaşatmaktadırlar. İran yönetiminin her ne kadar Türk nüfusunu parçalayıp şehirlere yayma ve halkı Türk kültüründen koparma girişimleri olsa da genel olarak başarısız olmuştur. Tabi bu noktada Kaşkaylar’ın töresine ve kültürüne sahip çıkması etkili olmuştur. Konar-göçer hayatı benimseyen ve bugün dahi aynı hayatı yaşayan Kaşkaylar, bu yaşantılarıyla Türkiye’deki Yörük kültürünün hemen hemen aynısını devam ettirmektedirler. Kıl çadırları, her Kaşkay’ın vazgeçilmezidir. At yetiştiriciliği konusunda uzmandırlar. Bu noktada, yetiştirilen atlar ihraç edilmektedir. Bir Kaşkay atasözünde “Kaşkay eşittir at, at eşittir Kaşkay” denmektedir. Ve hatta en önemlisi ünlü Türk tarihçilerinden Faruk Sümer, Kaşkay adının nereden geldiğine dair açıklamasında, atların alınlarında bulunan akıtma yani beyazlıktan, Doğu Türkçesi’nde kaşka diye bahsedildiğini söyler. Bu kelimeden hareketle türemiş bir ad olabileceğini belirtmektedir.

Kaşkaylar’ın geçmiş ve bugünkü mezar taşlarında, başta Kayı olmak üzere birçok Oğuz boyunun tamgaları bulunmaktadır.

Kaşkay Türkleri Farsça’yı bilirler ancak dilleri Kaşkay Türkçesi’dir. Dil, Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesi’ne çok yakındır. Bu durumu kısaca Kaşkay atasözlerinden örnekle açıklayabiliriz:

Dag dage itişmez, âdam âdame itişir. (Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.). Ate at yanına baklasan hemreng olmaz hemhûy olur. (Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan.).

Kaşkaylar, yaşam tarzlarına rağmen birçok sanatçı ve edebiyatçı da yetiştirmiştir. Novzer Danişur, Teymür Gördani, Mahzun Kaşkayi bunlardan bazılarıdır. Şair ve yazarlar eserlerini Türkçe yazmışlardır.

Çeşitli dönemlerde ülke siyasetinde söz sahibi olan Kaşkaylar bu özelliklerinden dolayı merkezi hükümet tarafından potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. Bu yüzden Kaşkay Türkleri Tahran yönetimi ile büyük sıkıntılar yaşamışlardır ancak hiçbir zaman mücadelesinden vazgeçmemişlerdir. Yakın tarihe kadar Kaşkaylar’ın yaşadığı bölgeyi Kaşkay ilhanı (yöneticisi) yönetiyordu. Kaşkaylar’ı yerleşik hayata zorlayan ve Farslaştırma politikasını uygulamaya çalışan İran, birçok ilhanını sürgünle ve idamla cezalandırmıştır. Kaşkay ilhanlarından biri de Hüsrev Han’dır.

Hüsrev Han, genç yaşta, II. Dünya Savaşı yıllarında Kaşkaylar’a liderlik etmeye başlamış ve 1963’te İran Şahı Rıza Pehlevi’nin “Topraklandırma Kanunu” adı altında konar-göçer Türklerin dağıtılıp, verimli toprakların Farslara paylaştırılması planına ilk başkaldıran kişi olmuştur. İran’da yapılan devrim sonrası şah indirilse de Türklere karşı tavır değişmemiştir. Bu kez de Kaşkaylar’ın mecliste temsili engellenmek istenmiştir. Yine burada da Hüsrev Han mücadele etmiş ve vekil seçilmiştir. Ancak Şiraz milletvekili Hüsrev Han, bir süre sonra, Humeyni tarafından “Türkiye ve ABD adına casusluk” suçlamasıyla meclisten atılmıştır.

İran Türkleri’ni sindirme politikasına boyun eğmeyen Hüsrev Han, General Muhtar Karabağ ile birlikte tüm İran Türkleri’ni tek çatı altında toplamayı hedefleyen Milliyetçi Müsavat Partisi’ni kurmuşlardır. Böylece Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler birleşmiştir. Ancak bu birliktelik ve mücadele sürerken Hüsrev Han, yine “Türkiye ve ABD casusluğu, rejim aleyhtarlığı” bahanesiyle tutuklanmış ve idamına karar verilmiştir. İran’daki Türk toplulukları ne kadar uğraşsa da neticeye engel olamamıştır. Hüsrev Han, 1982’de rejim tarafından idam edilerek Şehit edilmiştir. İran basınında yer alan bir habere göre 5 Nisan 2015’te İran İstihbaratından ve eski İran Devrim Muhafızı elemanı Memir Abdullah Hüseyin oturduğu villadan kaçırılıp öldürülmüştür. Abdullah Hüseyin öldürüldükten sonra villasına geri götürülüp ve üzerinde bir notla beraber evi önüne bırakılmıştır. Bırakılan notta şu cümle yazılmıştır:

“Bu kişi Hüsrev Han idamında rolü olduğu için amelleri cezasına yetiştirilmiştir.”

Tarihine ve milli benliğine sahip çıkarak bugüne kadar gelen ve dün var olan Türk milleti, kültürünü korudukça yarın daha güçlü olacaktır. Dünyanın her bir noktasında yaşayan Türkler için; sıkıntıları, sevinçleri ve akla gelebilecek her şeyi paylaşma konusunda ülkece ve milletçe ideallerimiz olmak zorundadır. Burada Türk Dünyası’na düşen görev aşikardır. Bunun cevabını daha önce yazmış olduğum yazım ile vermek istiyorum: Gaspıralı İsmail ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ersagun Erdaş, Türklerin Asi Boyu Kaşkayılar / Kaşkaylar, 18.11.2016, http://www.turansam.org/makale.php?id=10338.

Faruk Sümer, Kaşkay, https://islamansiklopedisi.org.tr/kaskay.

Ferzane Devletabadi, Kaşkay Türklerinde Soy Damgaları, 17.11.2018, s.156.

Muhittin Çelik, İran’daki Kaşkay Türkleri, 29.10.1995.

Recep Küçükizsiz, Hüsrev Han Kaşkay, https://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=5975.

İranlı Bakan: İran halkının yüzde 40’ı Türkçe konuşur, https://www.youtube.com/watch?v=z0xQOXil7HM.

Wikipedia, Kaşkaylar, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ka%C5%9Fkaylar.

[/vc_toggle]

[irp posts=”24154″ name=”Romanya’da Bir Türk Topluluğu: Sekeller”]

[irp posts=”24703″ name=”Afganistan ve Kadim Türk Yurdu: Güney Türkistan”]

Makedonya Hakkında 11 Bilgi ve İsim Sorunu

Balkan ülkesi Makedonya, değişen adıyla “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”, Yunanistan ile yaşadığı isim sorunun ortadan kalkmasıyla Şubat 2019’da NATO üyeliğine yönelik ilk adımı attı. Geçtiğimiz günlerde de Makedonya Meclisi’nin NATO’ya katılım protokolünü onaylaması ile örgüt üyeliğine adım adım yaklaşan ülke, İspanya parlamentosunun da onaylaması ile NATO’nun 30. üyesi oldu. Şu anda geçiş evresi ve resmi prosedürler işleniyor.

Türkiye ile askeri ve ekonomik alanda yakın ilişkilere de sahip olan Makedonya’nın tarihi, güncel ekonomik durumu, asker sayısı ve Yunanistan ile yaşadığı isim sorunu hakkında bilmeniz gereken bilgileri sizler için derledik.

1.) Kosova, Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutluk ile sınır komşusu olan Makedonya, 25.713 km² yüzölçümü ile çok da büyük bir toprağa sahip olmayan Balkan ülkesi ve 2 milyon nüfusa sahip.

2.) Tarih boyunca Makedon topraklarında Roma, Sırp ve Osmanlı İmparatorluğu hüküm sürdü. İlk Makedonya Krallığı MÖ 700-600 yıllarına kadar gidiyor. Dünya tarihine damgasını vuran Büyük İskender ile altın çağını yaşayan krallık, o tarihe kadar ulaşılan en geniş topraklara sahip oldu. İç içe geçen halkları ve Yunan şehir devletlerini birleştiren İskender ile Helenistik dönem başlamış oldu.

3.) Roma, Bulgar ve Sırp İmparatorluklarının hüküm sürmelerinin ardından Osmanlı ordusu 1371’de Makedonya bölgesinin fethinin ilk adımını attı ve İkinci Kosova Savaşı’nın kazanılmasıyla 1448 yılında Makedonya’nın şu anki toprakları tamamen Osmanlı yönetimine girdi. Yaklaşık 500 yılın ardından 1912-1913’teki Balkan Savaşları ile Osmanlı’dan ayrıldı.

1798-1923 Osmanlı İmparatorluğu haritası

4.) İkinci Dünya Savaşı sonrası Josip Broz Tito’nun liderliğinde kurulan Demokratik Yugoslavya Federasyonu içerisindeki 6 özerk cumhuriyetlerden biri olan Makedonya, 8 Eylül 1991’de bağımsızlığını kazandı.

5.) 1999 yılında çıkan Kosova Savaşı sonrası yaklaşık yarım milyon Arnavut’un ülkeye göç etmesi sonrası değişen etnik yapı şu anda % 64,2 Makedon, % 25,2 Arnavut, % 3,9 Türk şeklinde dağılıyor.

6.) Halkın %67’si Ortodoks Hıristiyan, % 30’u ise Müslüman.

7.) Parlamenter sisteme sahip ülkede cumhurbaşkanı ve parlamento üyeleri 5 yılda bir halk tarafından seçiliyor ve Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. 21 Nisan 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ikinci turda oyların yüzde 51,66’sını alan AB yanlısı Makedonya Sosyal Demokratlar Birliği adayı Stevo Pendarovski kazandı.

Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski

8.) 194 ülke arasında dünyanın 134. büyük ekonomisi olan Makedonya’da kişi başına düşen GSYİH 6 bin dolar civarında. Türkiye’nin 2018 rakamları 9.405 dolar.

396 milyon doları Türkiye’nin ihracatı olmak üzere karşılıklı yaklaşık 500 milyon dolarlık ticari hacme sahip ikili ekonomik ilişkiler, 100’e yakın Türk şirketi ile TİKA’nın ülkenin kalkınmasına yönelik yaptığı 650 projeyle sürdürülüyor. Türk vatandaşlarından vize istemeyen Makedonya’nın 100’e yakın askeri personeli türkiye’de eğitim aldı.

9.) Gallup araştırma şirketine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan % 54 ile Kuzey Makedonya’da en sevilen yabancı lider olurken, onu Merkel, Putin, Papa Franciscus ve Trump takip etti.

10.) 8.000 asker sayısı ile dünyanın en küçük ordularından birine sahip.

11.) Genel olarak ülke siyasetine yön veren en önemli sorun Yunanistan ile yaşanan isim sorunu ve Arnavutluk ‘azınlık’ sorunu. İsim sorunu ortadan kalktı ancak ülke nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan Arnavutlar, siyasetten toplumsal ve kültür her alanda etkililer. Örneğin ülkenin ikinci büyük siyasi partisi Demokratik Bütünleşme Birliği Arnavut partisi. Ülke nüfusunun yüzde 25 değil de yüzde 40’ını oluşturduğunu iddia eden Arnavut milliyetçiler, kendilerinin ‘azınlık’ yerine ‘halk’ olarak kabul edilmesini istiyor.

Yunanistan ile Makedonya Arasındaki İsim Sorunu ve Makedonya’nın İsim Değişikliği Süreci

Yunanistan, kendi topraklarında “Makedonya” isimli bir bölge olduğu ve tarihte Makedonya bölgesi olarak tanımlanan bölgenin belli bir bölgesine sahip olan Makedonya Cumhuriyeti’nin bu ismi kullanmasına karşı çıkıyor. Yunanlıların Makedonlara sunduğu tez doğrudan şu şekilde:

Makedonya bölgesinin küçük bir bölümünde topraklarınız bulunmasına rağmen bu ismin ülke adı olarak KULLANILMASI doğru değil.

Öyle ki Atina hükümetinin vetoları nedeniyle Makedonya ne AB’ye ne de NATO’ya üye olabiliyor. Yıllardır devam eden ve Makedonya dış politikasını çıkmaza sokan bu durum Makedonya Başbakanı Zoran Zaev ve Yunanistan Başkanı Aleksis Çipras arasında 17 Haziran 2018’de yapılan anlaşma ile son buldu.

Makedonya ve Yunanistan arasında yapılan anlaşma gereği ülke isminin “Kuzey Makedonya” olarak değiştirilmesi için 30 Eylül 2018’de referandum yapıldı. Referandumda sorulan soru şuydu:

“Makedonya ve Yunanistan arasındaki anlaşmayı kabul ederek Avrupa Birliği (AB) ve NATO üyeliğine var mısınız?”

Referandumdan % 91, ile ‘evet’ çıktı ve Makedonya Meclisi’nin 11 Ocak 2019’da onayıyla ülkenin adı resmen Kuzey Makedonya Cumhuriyeti oldu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Hamas’ın “Kışkırtıcı Balon” Saldırıları

Kışkırtıcı balon saldırıları, yaklaşık iki yüz yıldır bir saldırı yöntemi olarak kullanılan ve son zamanlarda popülaritesi Hamas’la beraber yeniden yükselmiş eylem biçimidir.

2018 yılında Gazze sınır protestoları olarak bilinen dönemde ilk kez İsrail’in askeri ve sivil bölgelerine yönelik yapılan saldırılarda Hamas tarafından kullanılan yöntem, temelde basit bir prensiple çalışır. Helyum dolu balonlara EYP,molotof kokteyli gibi patlayıcılar bağlanır ardından balon indiği yerde patlayıcı infilak eder. Rüzgar hesabının önemli olduğu saldırı tipinde elbette işler yolunda gitmezse, kendi alanlarında da infilak etme riski vardır. Nitekim Hamas’ın bu yöntemi seçmesinin başlıca sebeplerinden birisi, EYP tuzaklama veya protesto sırasında vurulma ya da yakalanma tehdidine karşı uzaktan saldırı yapabilmektir.

Öte yandan bu saldırıların rastgeleselliği yönüyle sivil ve askeri ayrım gözetmeksizin gerçekleştiriliyor olması Hamas’ın bu yönden bir gözetim endişesi içinde olmadığını göstermektedir. En azından lider kadrosunun…

Hamas’ın şu ana kadar İsrail’de düzenlediği kışkırtıcı balon (incendiary balloon) saldırılarında 610 hektar tarım alanı zarar görmüş ve yaralananlar olmuştur. Hamas bu saldırıları özellikle Eşkol, Sdot, Beer Şeva ve Gazze Şeridi’nde gerçekleştirmektedir. Bugün kullanımı halen sürmekte olan kışkırtıcı balon saldırıları yöntemi, İsrail güvenlik kaynaklarınca değerlendirilip, genelde müteakip hava saldırıları ve kara operasyonları ile karşılık bulmaktadır. Burada da elbette Filistin tarafında da sivillerin büyük zararlar gördüğü tespit edilmiştir.

Güncel Haliyle Dünyanın En Güçlü 20 Ordusu

Bir ülkenin askeri gücü belirlenirken 50’den fazla kriter göz önüne alınır. Savunma bütçesi, döviz ve altın rezervleri, havaalanları, demiryolları, limanlar ve terminaller, ticaret gücü, petrol üretimi ve rezervleri… Global Firepower, askeri güç sıralamalarını belirlerken özellikle şu kriterlere dikkat ediyor;

  • İş Gücü (Nüfus, Aktif Nüfus, Asker Altına Alınabilecek Nüfus, Askeri Personel)
  • Hava Gücü
  • Kara Gücü
  • Deniz Gücü

Ülkeler Neden Güçlü Bir Orduya İhtiyaç Duyar?

1) Güvence

Devletler; varoluşundan bu yana, halkına her daim can ve mal güvencesi vermekle mükelleftir. Ekonomisi, ticari gücü, diplomatik başarıları maksimum düzeyde olsa dahi, olağan dışı durumlarda en güvenilir alan; ülkenin savunma mekanizmalarıdır.

2) Prestij

Ordu, bir ülkenin temel dinamitlerinden biridir. Devletlerarası ilişkilerde; muhatap olunan devlet, yapılacak anlaşmalarda belli başlı kriterleri göz önüne alır. Ordunuzun güçlü olması, her anlaşmada bir teminatınız olduğunun bir nevi kanıtıdır. Sadece bununla da sınırlı kalmayıp, yatırımcı ve turistlerin de göz önünde bulundurduğu bir alandır ordu güçleri. Can ve mal güvenliğini, ordunuz ile rahatlıkla sağlayabilirsiniz.

3) Ekonomik Katkı

Ordunuza yaptığınız harcamalar gün geçtikçe gelire dönüşebilir. Güçlü bir ordu için, güçlü bir savunma sanayisi gerekir. Ordu için gerekli teçhizatı sağlarken, ufukta ihracat yolu gözükür. Dış ülkeler, güçlü bir ordunun güçlü ekipmanlarına ihtiyaç duyabilir. Günümüzde belli başlı devletler, bu ihracat kaleminden güçlü bir gelir elde etmektedir.

2020 İtibariyle Dünyanın En Güçlü Orduları

20.) İSPANYA (Güç Endeks Oranı:0.3388)

Nüfus: 49.331.076
Toplam Uçak Sayısı: 512
Zırhlı Savaş Araçları: 2.023
Deniz Envanteri: 77

19. AVUSTRALYA (Güç Endeks Oranı:0.3225)

Nüfus: 23.470.145
Toplam Uçak Sayısı: 464
Zırhlı Savaş Araçları: 3.051
Deniz Envanteri: 48

18. İSRAİL (Güç Endeks Oranı:0.3111)

Nüfus: 8.424.904
Toplam Uçak Sayısı: 589
Zırhlı Savaş Araçları: 10.275
Deniz Envanteri: 65

17. SUUDİ ARABİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.3034)

Nüfus: 33.091.113
Toplam Uçak Sayısı: 879
Zırhlı Savaş Araçları: 12.825
Deniz Envanteri: 55

16. ENDONEZYA (Güç Endeks Oranı:0.2544)

Nüfus: 262.787.403
Toplam Uçak Sayısı: 462
Zırhlı Savaş Araçları: 1.178
Deniz Envanteri: 282

15. PAKİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.2364)

Nüfus: 207.862.518
Toplam Uçak Sayısı: 1.372
Zırhlı Savaş Araçları: 7.330
Deniz Envanteri: 100

14. İRAN (Güç Endeks Oranı:0.2191)

Nüfus: 83.024.745
Toplam Uçak Sayısı: 509
Zırhlı Savaş Araçları: 2.056
Deniz Envanteri: 398

13. ALMANYA (Güç Endeks Oranı:0.2186)

Nüfus: 80.457.737
Toplam Uçak Sayısı: 712
Zırhlı Savaş Araçları: 4.583
Deniz Envanteri: 80

12. İTALYA (Güç Endeks Oranı:0.2111)

Nüfus: 62.246.674
Toplam Uçak Sayısı: 860
Zırhlı Savaş Araçları: 6.947
Deniz Envanteri: 249

11. TÜRKİYE (Güç Endeks Oranı:0.2098)

Nüfus: 81.257.239
Toplam Uçak Sayısı: 1.055
Zırhlı Savaş Araçları: 8.777
Deniz Envanteri: 149

10. BREZİLYA (Güç Endeks Oranı:0.1988)

Nüfus: 208.846.892
Toplam Uçak Sayısı: 715
Zırhlı Savaş Araçları: 1.820
Deniz Envanteri: 112

9. MISIR (Güç Endeks Oranı:0.1872)

Nüfus: 99.413.317
Toplam Uçak Sayısı: 1.054
Zırhlı Savaş Araçları: 11.700
Deniz Envanteri: 316

8. BİRLEŞİK KRALLIK (Güç Endeks Oranı:0.1717)

Nüfus: 65.105.246
Toplam Uçak Sayısı: 733
Zırhlı Savaş Araçları: 5.000
Deniz Envanteri: 88

7. FRANSA (Güç Endeks Oranı:0.1702)

Nüfus: 67.364.357
Toplam Uçak Sayısı: 1.229
Zırhlı Savaş Araçları: 6.028
Deniz Envanteri: 180

6. GÜNEY KORE (Güç Endeks Oranı:0.1509)

Nüfus: 51.418.097
Toplam Uçak Sayısı: 1.649
Zırhlı Savaş Araçları: 14.000
Deniz Envanteri: 234

5. JAPONYA (Güç Endeks Oranı:0.1501)

Nüfus: 126.168.156
Toplam Uçak Sayısı: 1.561
Zırhlı Savaş Araçları: 3.130
Deniz Envanteri: 155

4. HİNDİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.0953)

Nüfus: 1.296.834.042
Toplam Uçak Sayısı: 2.123
Zırhlı Savaş Araçları: 8.686
Deniz Envanteri: 285

3. ÇİN (Güç Endeks Oranı:0.0691)

Nüfus: 1.384.688.986
Toplam Uçak Sayısı: 3.210
Zırhlı Savaş Araçları: 33.000
Deniz Envanteri: 777

2. RUSYA (Güç Endeks Oranı:0.0681)

Nüfus: 142.122.776
Toplam Uçak Sayısı: 4.163
Zırhlı Savaş Araçları: 27.038
Deniz Envanteri: 603

1. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ (Güç Endeks Oranı:0.0606)

Nüfus: 329.256.465
Toplam Uçak Sayısı: 13.264
Zırhlı Savaş Araçları: 39.253
Deniz Envanteri: 415

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.globalfirepower.com/countries-listing.asp

http://soyledik.com/tr/analiz/7539/dunyanin-en-guclu-ordularinda-turkiye-9-sirada–gozde-kilic-yasin.html

https://tr.euronews.com/2020/01/06/dunyanin-en-guclu-ordular-tsk-dokuzuncu-sirada

[/vc_toggle]

[irp posts=”10742″ name=”ABD ve NATO’nun Füze Savunma Radarlarının Haritası”]

İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han

Büyük Hun Devleti’nin zayıflaması; Çin ile arasındaki büyük savaşlar, Çin’in Hunların vassallarıyla olan ilişkileri, bazı Hun gruplarının göçleri, kuraklıklar ve salgın hastalıklar ile bağlantılıdır. M.Ö. 68 yılında tahta oturan Hsü-lu-kuan-chü Han döneminde Hunlar, Türkistan’daki ziraat kolonilerine akınlar düzenlemişler ve aynı zamanda o bölgede kendileri için tarım alanları oluşturmaya başlamışlardır. Hsü-lu-kuan-chü Han’ın M.Ö. 60 yılında ölümünden sonra eski Ulu Hatun[2] ve kardeşi birleşerek bir saray darbesi[3] ile Sağ Bilge Prensi’ni, Wu-yen-chü-te Han olarak tahta çıkarmışlardır. Wu-yen-chü-te Han, M.Ö. 105 yılında ölen Wu-wei Han’ın torunuydu.[4]

Wu-yen-chü-te Han, başa geçer geçmez sergilemeye başladığı acımasız ve zalim tavırlarla devlet içerisindeki kesimlerin tepkisini toplamaya başlamıştır. İlk iş olarak eski Hakana hizmet eden Prens Hsing-wei-ying[5] gibi soyluları öldürmüştür. Eski Ulu Hatun’un kardeşi Tu-ling-ch’i’yi devlet işlerini idare etmesi için görevlendirmiştir. Bundan sonra eski Hakanın ailesi ve yakın akrabaları devlet işlerinden uzaklaştırılarak yerlerine Wu-yen-chü-te’nin oğulları ve kardeşleri getirilmiştir.[6] Devletin üst kademelerinde gerçekleşen bu sert değişiklikler, Hunların yönetim mekanizmalarını kötü etkilemiş olmalıdır.

Wu-yen-chü-te Han döneminde Büyük Hun Devleti’nin geçirdiği evrim, sonraki süreçte birçok Prensin kendisini Han ilan etmesine yol açmıştır. Bunun başlıca sebebi veraset hukukunun belirli bir kurala bağlanmamasıdır. Türk hâkimiyet anlayışı tahta çıkmada her hanedan üyesine aynı hakkı veriyordu. Bu da taht kavgalarına ve bu kavgalar da devletin zayıflamasına hatta bölünmesine yol açıyordu.[7] Bir başka sebep de Wu-yen-chü-te’nin başa geçmesiyle hâkimiyetin hanedanın uzak bir koluna geçmesidir. Çünkü bu, hanedanın diğer uzak kollarındaki Prenslerin Hanlık hırslarını uyandırmıştır.

M.Ö. 58 yılında Wu-yen-chü-te’nin öfkesinden kurtulmak isteyen prensler, önceki Hun Hanı’nın veliahdı Chi-hou-shan’ı Huhanyeh Han unvanıyla tahta oturtmuşlardır. Bu prenslerin topladığı ordu Wu-yen-chü-te’yi mağlup etmiş ve Huhanyeh, tek başına ve meşru olarak Hun tahtını ele geçirmiştir. Devletin Orhun’daki merkezine yerleşen Huhanyeh Han, bir süre sonra karışıklıkların sona ermesi sebebiyle ordusunu terhis etmiştir[8]. Aslında ilk zamanlarında herkes onu desteklemiştir. Fakat aldığı kararlar Büyük Hun Devleti’ni tekrar iç karışıklıklara sürüklemiştir.

M.Ö. 58-56 yılları arasında Hun ülkesinde 5 ayrı Hakan ortaya çıkmış, vuku bulan kardeş kavgaları hiç şüphesiz binlerce Hun askerinin hayatını kaybetmesine ve bu da Büyük Hun Devleti’nin güç kaybetmesine yol açmıştır. Aynı zamanda kut anlayışı çerçevesinde Hunlar, hangi Hakana itaat edeceklerini şaşırmışlar ve muhtemelen halk arasında Hakana veya Hakanlara karşı güvensizlik doğmuştur. Bu da tahta çıkan Hakanların, özellikle Huhanyeh Han’ın otoritesini kuramamasına yol açmış olabilir. Hakanların kendi aralarındaki mücadelelerden sonra Huhanyeh’in karşısında tek rakip kalmış ve onu da bertaraf ederek Hanlığını korumayı başarmıştır. Fakat daha sonra karşısına daha dişli bir rakip çıkmıştır.

Hunların Bölünmesi

Huhanyeh Han’ın ağabeyi Sol Bilge Prens Hu-t’u-wu-szu, M.Ö. 56 yılında ayaklanmış ve kendisini Cici Kutuhou Han[9] unvanıyla tahta çıkarmıştır (M.Ö. 56).[10] Artık ülkede tek Hakan kalması gerektiğini düşünen Çiçi Han, Huhanyeh’in üzerine yürüyerek onu da mağlup etmiş ardından devletin Orhun’daki merkezine yerleşmiştir.[11] Bu kardeş kavgası, belki de daha sonra bütün Türk milletini büyük bir kedere ve üzüntüye boğacak olan fırtınaların önünü açmıştır.[12]

Huhanyeh Han birçok Hun soylusunun muhalefetine rağmen, daha önce hiçbir Hun Hakanının yapmadığı bir şey yapmış ve Çin’e sığınmaya karar vermiştir.[13] Hunların bölünmesine yol açan esas olay bu karardır.[14] Halkıyla birlikte güneye inen Huhanyeh Han, daha önce görülmemiş bir şekilde oğlu Sağ Bilge Prensini Çin’e rehin göndermiştir.[15] Bunun üzerine Çiçi Han da oğlunu Çin’e göndermiş (M.Ö. 53)[16] ve bir denge kurmaya çalışmıştır. Böylelikle Büyük Hun Devleti, Çiçi’nin ölümüne kadar biri bağımsız diğeri de Çin’e bağımlı olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

Tam bu noktada karşımıza Büyük Hun Hanlığı meselesi çıkmaktadır. Çin tarihleri Hun Hakanları için “Hun Hanı” derler fakat M.Ö. 54 ve 53 yıllarına ait imparatorluk biyografisinde Huhanyeh için “Huhanyeh Han” deniyordu. Buna mukabil Çiçi için ise “Hun Hanı Çiçi” denilmeye başlanmıştı.[17] Buradan anlıyoruz ki Çinliler, Çiçi Han’ın Huhanyeh’i mağlup edişinden, oğlunu Çin sarayına gönderene kadar olan zaman diliminde onu Büyük Hun Hanı olarak kabul etmişlerdir.

Huhanyeh Han M.Ö. 51 yılında Çin’e giderek imparator tarafından karşılanmıştır ve ona, olağanın üstünde bir kabul töreni yapılmıştır.[18] Ayrıca kendisine çok miktarda hediye verilmiştir.[19] Çin başkentinde bir süre kalan Huhanyeh, bizzat imparator tarafından başkentin dışına kadar uğurlandıktan sonra Sarı Irmağın kuzey-batı kıvrımına kadar götürülerek Çin duvarının dışına yerleştirilmiştir. O, Çin tarafından yerleştirildiği bölgede oturarak Hunlardan gelecek akınlara karşı koyacaktı.[20] Çin, Huhanyeh Han’a büyük unvanlar vermiş ve ülkesine gidene kadar her yıl artan miktarlarda altın, bakır, elbiseler, ipek ve ipek mamulleri, kuru pirinç ve hububat gibi yardımlar yapmıştır.[21]

M.Ö. 50 yılında Çin, Çiçi Han’a karşı ilginç bir diplomatik manevra denemiştir. Şöyle ki hem Çiçi Han hem de Huhanyeh Han’ın yolladığı elçiler aynı anda Çin sarayına varıp karşılaşmışlardır. Çin ise Huhanyeh’in elçisini daha çok ağırlayarak ikisi arasında ayrılık göstermiş ve Çiçi’nin elçisini daha aşağıya oturtmuştur.[22] Kanaatimizce bu diplomatik manevra, Çin ile Çiçi Han arasındaki ilişkilerin ilk kırılma noktasıdır. Çünkü Çin, Çiçi Han gibi bağımsızlık yanlısı ve tehlikeli bir Hun Hanı yerine uysal ve kendisine bağlı Huhanyeh’i destekleyip kollayacağını belli etmiştir. Nitekim bunu anlayan Çiçi de bir süre sonra konumunu sağlamlaştırmak için ülkenin Sağ bölgesine dirlik ve düzen vermek üzere harekete geçmiştir.

Çiçi Han’ın Batı Akını

M.Ö. 49 yılında, Sağ bölgeye dirlik ve düzen vermek için yola çıkan Çiçi Han, Huhanyeh’in ordusunun zayıflığını ve bu yüzden onun Orhun’daki başkente hücum edemeyeceğini biliyordu.[23] Sağ bölgede, daha önceleri kendisini öldüren Gerçek Han’ın kardeşlerinden biri, diğer iki kardeşiyle ordularını birleştirerek kendisini İ-li-mu Han unvanıyla tahta çıkarmıştı. Talihsizlik ki bir anda Çiçi Han ile karşılaşmışlar ve meydana gelen savaşı Çiçi kazanarak İ-li-mu’yu öldürmüştür. Ardından onun 50.000 kadar askerini de kendi ordusuna katmıştır.[24] Bu sıralarda Sağ bölgedeki faaliyetleriyle iyice güçlenen Çiçi Han, Çin’in Huhanyeh’e yiyecek ve asker yardımı yaptığını haber aldıktan sonra Sağ bölgede kalmaya karar vererek[25] büyük bir batı akını planı yapmıştır.

Çiçi Han’ın Batı Akını

Bundan sonra Çiçi Han, Wusunların yakınlarına giderek muhtemelen kendisine bağlanması için Küçük Kunmi[26] Wu-chiu-t’u’ya bir elçi göndermiştir. Fakat Wusun Kunmisi, Huhanyeh Han’ın Çin tarafından Çiçi’ye karşı desteklendiğini bildiği için hiç yapmaması gereken bir şey yaparak Çiçi’nin elçisini öldürmüş ve kafasını kestirerek Çin garnizon komutanına göndermiştir. Bir savaş için bunlar yetmezmiş gibi bir de Çiçi’ye karşı 8.000 atlı göndermiştir.[27] Bunun üzerine Çiçi Han ordusunu alarak Wusunların üzerine yürümüş ve onları kılıçtan geçirmiştir.[28]

Çiçi Han’ın yeni hedefleri, Mete Han’ın Büyük Hun Devleti’ne bağladığı fakat sonradan devletin zayıflamasıyla itaatten çıkan boylardı. O, ordusunu alarak kuzeydeki Wu-chieh boyunun üzerine yürümüş ve itaat altına almıştır. Ardından daha da batıdaki Chien-kunlara (Kırgız) hücum ederek boyun eğdirmiş ve orada kendisine bir otağ yeri yaptırmıştır. Sonra Ting-linglerin üzerine giden Çiçi Han, onları da mağlup ederek bu üç boyu tekrar Büyük Hun Devleti’ne bağlamıştır.[29] Öldürülen elçisinin bedelini Wusunlara ödetmeye devam eden Çiçi Han, onların üzerine birkaç defa daha ordu gönderip her seferinde yenerek adamakıllı tartaklamıştır.[30]

Çiçi Han’ın bu büyük akınının Çinlileri tedirgin ettiğini Çin kaynaklarından anlayabiliyoruz. Çünkü Çinliler onun akınlarını Mete Han’ın akınlarına benzeterek tıpkı ikinci bir Mete gibi anlatıyorlardı. Gerçi Çiçi Han, askerlik taktiği çok yüksek ve cesur bir Hun Hakanıydı ve şüphesiz akın yollarını da Mete’ye göre düzenliyordu.[31]

Çin ile Çiçi Han arasındaki ilişkilerin ilk kırılma noktasını yukarıda zikretmiştik. Bu hadiseden sonra Sağ bölgeye dirlik verip akınlarla da hâkimiyet alanını genişleten Çiçi Han’ın özgüveninin arttığı düşünülebilir. Zira M.Ö. 48 yılında Çin tahtına Yüan’ın çıkmasıyla Huhanyeh Han’a önemli sayılabilecek bir ağırlıkta zahire yollanmış,[32] Bu olayı Çiçi ile Çin arasındaki ilişkinin ikinci kırılma noktası olarak niteleyebiliriz. Çünkü bundan sonra Çiçi’nin Çin’e karşı diplomasisi sertleşmiştir.[33]

Batı akınından daha güçlü bir şekilde dönen Çiçi Han, daha önceden Çin’e yolladığı oğlunu geri istemiştir. Bu istek üzerine Çin sarayında tartışmalar yaşanmış, nihayetinde Çiçi’nin oğlunun Ku Chi adlı bir general elçinin refakatinde Hun başkentine yollanması kararlaştırılmıştır.[34] Nitekim M.Ö. 44 yılında Hun Prensi, Ku Chi adlı elçi ile Hun başkentine gönderilmiştir. Fakat elçi ve maiyeti bir daha Çin’e dönememiştir. Kesin olarak nedeni bilinmese de Çiçi Han bu elçiliktekileri öldürmüştür.[35] Onun oldukça sert bir karaktere sahip olduğu ve ansızın gelişen istenmeyen durumlar karşısında sinirlerine hâkim olamadığı tahmininde bulunabiliriz fakat belki de Wusunlar tarafından kesik başı Çinlilere hediye edilen elçisinin intikamını bu elçi heyetinden almak istemişti. Her şeye rağmen daha önce hiçbir Hun Hanı, elçi öldürmemiş, hatta Wu-wei Han (M.Ö. 114-105) zamanında çok vahim bir elçi kabulü gerçekleşmiştir. Buna göre Çin İmparatoru Wuti, Hunları kızdırmak ve tahrik etmek için Kuo Chi isimli bir elçi göndermiş, o da Hun Hakanının otağında küstahça sözler etmiştir. Çok sinirlenen Hakan ise kılıcını çekerek elçi hariç otağındaki herkesi öldürmüştür.[36]

Çinli elçilerin laf cambazı oldukları, bazen Hun Hakanlarına karşı tepki ölçmek için küçük görünebilecek saygısızlıklar yaptıkları ve onların yıllarca bu gibi dil oyunları için eğitildikleri bilinmektedir. Elçinin Çiçi’ye böyle bir saygısızlık yapıp tahrik etmiş olması ihtimaller dahilinde tutulmalıdır. Fakat Çinliler de bu hadise hakkında fazla bilgiye sahip olamadıklarından dolayı kayıtlara geçirememişlerdir. Yine de bu hadise Hun devlet geleneklerine uymamaktadır.

Wusunların Çiçi’nin elçisini öldürmeleri ve ardından kesik başını Çin garnizon komutanına göndermeleri, Çiçi’yi Çin’e karşı hırslandırmış hatta ona bunun bir Çin planı olduğunu düşündürmüş olmalıdır. Bu elçi öldürme hadisesinin planlı olup olmadığını bilemiyoruz ancak Çiçi Han, batı akınından döndükten sonra Çin’e karşı politikalarını sertleştirmiş, gelen elçilere sert ve kötü sözler sarf etmiştir. Bunda şüphesiz onun oldukça güçlendiğini düşünmesi de etkili olmuştur.

Huhanyeh Hunları ve Çinliler Arasında Antlaşma

M.Ö. 43 yılında Huhanyeh Han’a giden iki Çin elçisi, öldürülen elçileri sormuşlardır. Anlaşılan Çinliler, gittikçe güçlendiğini düşündükleri Huhanyeh Hunlarından şüphelenmişler fakat sonra onlardan şüphelendikleri için özür dilemişlerdir.[37] O yıl, Huhanyeh Han’ın ordusunun yaptığı başarılı bir sürek avı Çinlilere, Hunların yeterince güçlendiklerini düşündürmüştür. Aslında Çin, Huhanyeh Hunlarının külfetinden kurtulmak ve giderek daha da tehlikeli olan Çiçi Han’a bir cephe açmak istiyordu. Hunlar da artık daha kuzeye gitmek istemeye başlamışlar sebep olarak da yerleştirildikleri bölgede av yetersizliğini göstermişlerdir. Çünkü gerçekten Huhanyeh Hunlarının nüfusu oldukça artmıştır. Onlara hem daha önceden Çin’e sığınan[38] hem de muhtemelen Çiçi’ye itaat etmeyen Hunlar katılmış olmalıdır.

Nitekim M.Ö. 43 yılında Huhanyeh Hunları ile Çin elçileri arasında beyaz bir atın kurban edilmesi suretiyle, Hun geleneklerine göre bir antlaşma yapılmıştır. Antlaşma metnini doğru değerlendirebilmek için maddeler halinde sıralıyoruz:

  1. Bugünden, ta gelecek zamanlara kadar, Çinliler ile Hunlar, tek bir aile gibi birleşmişlerdir.
  2. Nesillerden nesillere kadar, karşılıklı olarak ne birbirlerini aldatacaklar ve ne de birbirlerine akın yapacaklardır.
  3. Haydutluk ve yağma yapanlar olursa, karşılıklı olarak haber verecekler, yapanları cezalandıracaklar, mal kayıplarını da ödeyeceklerdir.
  4. Eğer dışarıdan bir akın olursa, her iki taraf da ordularını alacak ve karşılıklı olarak yardım edeceklerdir.
  5. Kim olursa olsun, ister Çin, isterse Hunlar olsun, bu antlaşmayı ilk defa kim bozmaya cesaret ederse o, Tanrı’nın belasına uğrasın ve Tanrı’dan yardım ile şefaat bulamasın! Şimdiden sonra, nesillerden nesillere, torunlardan torunlara kadar, herkes bu antlaşmaya bağlı kalsın![39]

Genel olarak bakıldığında antlaşmanın çok yönlü bir hüviyete sahip olduğu görülmektedir. Aslında Çinliler, Huhanyeh Hunlarının kuzeye gitmeleriyle onlar üzerindeki kontrollerinin kalkacağını düşünüyordu, bu sebeple birinci maddedeki “tek bir aile” vurgusunun, Hunların tekrar Çin’e karşı düşmanlaşmasını önlemek amacıyla yapıldığı kanaatindeyiz. İkinci maddede verilen karşılıklı söz, antlaşmanın saldırmazlık paktı niteliğine delalet etmektedir. Üçüncü maddenin ihtiva ettiği yükümlülük, aslında iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin canlı tutulmasını amaçlayan bir teminattır. Antlaşma, bu yönüyle de bir ticaret antlaşması niteliği kazanmaktadır. Dördüncü maddeye geldiğimizde görüyoruz ki ne Çinliler ne de Huhanyeh Han, ismi zikredilmese de Çiçi Han’ı göz ardı edememişler ve birbirlerine askerî yardım teminatı vermişlerdir. Böylelikle antlaşmaya askeri ittifak gözüyle de bakılabilir. Son madde ise antlaşmanın lanet kısmıdır.

Antlaşma töreninin Hun geleneklerine göre yapıldığını yukarıda belirtmiştik. Buna göre; önce bir ırmak kenarına gidiliyor ve ondan sonra da bir dağa çıkılıyordu. Beyaz bir at mukaddes Hun kılıcı ile kesilerek kurban ediliyordu. Kan ile şarap bir Hun kaşığı ile karıştırılıyor, Yüeçi Kralının kafatasından[40] içiliyordu. Bu kafatasından, Çin elçileri de içiyorlar. Böylece Hunlar ile Çin arasında, bir kan andı yapılıyordu.

Antlaşmanın içerdiği maddeler ve yapılış şekli Çin sarayında büyük tartışmalara yol açmıştır. Çinli vezirlerden bir kısmı, antlaşmanın özellikle lanet kısmına vurgu yaparak bu maddenin Hun Hakanına, Çinlileri Tanrı’ya şikâyet etme hakkı verdiğini savunmuşlardır. Onlar, Huhanyeh Han’a tekrar elçi gönderilerek göğe bir kurban sunmasını ve antlaşmadan vazgeçildiğini bildirmesini dahi istemişlerdir. Bazı vezirler de elçilerin, “barbar geleneklerine uyma” yani antlaşmanın Hun geleneklerine göre yapılmasından dolayı ölüm cezasına çarptırılmalarını istemişlerdir. Onlara göre bu Çin’e bela yağdırabilirdi.

Görüldüğü üzere Çinliler aslında Huhanyeh Hunlarından değil, Tanrı’dan korkuyorlardı. Onlar hâkimiyetlerini genişletirlerken sadece Hunların değil, diğer ülkelerin de içine nifak tohumları ektiklerinden, bu antlaşmaya uyamayacaklarını biliyorlar ve bu yüzden Tanrı’nın onları cezalandıracağından endişelenerek, antlaşmanın iptalini istiyorlardı.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da eski kurbanın, yani antlaşmanın, yeni bir kurban verilmek suretiyle çözülmek istenmesidir. Buna göre Çinliler, Hunların göğe verdikleri at kurbanına inanıyorlar mıydı? Bunu tam olarak bilemiyoruz ancak Hun geleneklerine uyulduğu için Çin’e bela yağdırılacağından korkan Çinliler, antlaşmayı yapan elçileri Tanrı yolundan sapmakla da suçlamışlardır.

Nitekim belki de Huhanyeh Han ile arasının açılmasından çekinen Çin imparatoru antlaşmayı onaylamak zorunda kalmış, haklarında ağır cezalar istenen elçiler için ise fidye cezası vermiştir.[41]

Çiçi Han, kanaatimizce Huhanyeh Hunları ile Çin arasında yapılan antlaşmadan önce Orhun’daki başkentini bırakarak Kırgız yurdunda yaptırdığı otağ yerine göçmüştür. Huhanyeh Han ise antlaşmadan sonra Orhun’a çıkmıştır.[42] Yukarıda zikrettiğimiz gibi Huhanyeh Hunları kendi yurtlarına gitmek istemişlerdi fakat bunun için Çiçi Han kadim başkentten ayrılmış olmalıydı. Çünkü Huhanyeh gerçekten de Çiçi’den çekiniyordu ve onunla savaşmayı göze alamazdı. Bunu, Çiçi’nin öldürülmesinden sonra Huhanyeh’in Çin imparatoruna gönderdiği mektuptan anlayabiliriz.[43]

Çiçi Han’ın Batı Hun Devleti

Bu dönemde, Wusunların akınlarından dolayı oldukça yıpranmış olan Batı Türkistan’daki Semerkand Krallığında[44] ilginç bir toplantı düzenlenmiştir. Bu toplantıda Kral ve vezirleri Hunların büyük bir devlet olduğunu, Wusunların onlara bağlı olduğunu, Çiçi Han’ın sıkışık bir durumda olduğunu, Hunlardan kendilerine bir zarar gelmeyeceğini ve bu durumun değerlendirilmesi gerektiğini konuşmuşlardır.[45]

Çiçi Han’ın Batı Hun Devleti

Neticede Kral, Çiçi Han’ı, Wusunlara karşı ittifak olmak için çağırmak üzere Kırgız yurduna elçi göndermiştir. Muhtemelen Çin ve Huhanyeh Han’ın yaptığı antlaşmadan haberdar olan Çiçi, bu teklifi sevinerek kabul etmiştir.[46] Aslına bakılırsa Çiçi Han gerçekten de sıkışık bir durumdaydı. O, Çin elçilerini öldürmenin bir yaptırımı olacağının farkındaydı ve Huhanyeh’in yaptığı antlaşma yüzünden de ne ona ne de Çin’e bir akın yapamazdı. Çünkü kanaatimizce her ikisiyle de aynı anda savaşabilecek güçte değildi. Bu yüzden Çiçi’nin, Semerkand Krallığının bu sürpriz teklifini kabul etmesini normal karşılamak gerekir.

Türk toplulukları, bazı zorlayıcı sebeplerden dolayı zaman zaman Türkistan’daki yurtlarını terk ederek, başka coğrafyalara, başka iklimlere göç etmişler ve yayılmışlardır. Bu sebepleri doğal afetler ve salgın hastalıklar, nüfus artışı ve otlak yetersizliği, siyasi anlaşmazlıklar, ağır dış ve iç baskılar, fetih arzusu ve yeni vatanlar kurma fikri olarak sıralayabiliriz.[47] Çiçi Han’ın, Orhun’dan Kırgız yurdunda kurduğu yeni başkentine olan göçünün sebeplerini siyasi anlaşmazlıklar ve dış baskılar çerçevesinde değerlendirebiliriz. Aynı zamanda halkın kardeş kavgalarından yılmış olmasını, dolayısıyla iç baskıları da göz ardı etmemek gerekir. Fakat Çiçi Han’ın, Batı Türkistan’a olan göçünün sebeplerinden biri, fetih arzusu ve yeni vatanlar kurma fikri olarak değerlendirilebilir. Çünkü aşağıda anlatılacağı üzere onun bundan sonraki faaliyetleri ve Çinli generallerin onun planlarıyla ilgili raporları bu görüşümüzü desteklemektedir.

Çin tarihleri Çiçi Han’ın, Batı Türkistan’a olan göçünün tarihi hakkında bir bilgi vermezler. Çiçi Han, muhtemelen M.Ö. 43 yılında ordusuyla birlikte harekete geçmiş, Semerkand Kralı da armağan olarak birkaç bin deve, katır ve atı devletin ileri gelenleriyle birlikte Çiçi’yi karşılamak üzere yola çıkarmıştır. Fakat yolda şiddetli soğuk ve fırtınayla karşılaşmış olan Çiçi Han, bu yüzden ordusunun büyük bir bölümünü kaybetmiş yalnızca 3000 kişiyle hedefine ulaşabilmiştir.[48] Semerkand’da çok iyi ağırlanan Hunlar, aralarında akrabalık ilişkileri de kurmuşlar Hun Hakanı ve Semerkand Kralı birbirlerine kızlarını vermişlerdir.

Sonraki süreçte bu ittifakın kurulma sebebi doğrultusunda Çiçi Han, birkaç defa ordusuyla Semerkandlıları destekleyerek Wusunlara akınlarda bulunmuştur. Hatta Çin tarihleri Çiçi’nin, Wusun ülkesini darmaduman ederek onların başkenti Ch’i-ku şehrine kadar gittiğini bildirmektedirler. Onun, yine mükemmel bir kumandan ve Hun savaş gücünün ustası olduğunu ispat ettiği bu akınlarda birçok Wusun öldürülmüş birçoğu da hayvanlarıyla birlikte esir edilmiştir. Şok etkisi yaratan bu akınlar karşısında Wusunlar hiçbir şey yapamamışlar, kayıplarını kurtarmak için karşı saldırıya geçmeye cesaret edememişlerdir. Bu yüzden Wusunların batı sınırları büyük ölçüde boşalmıştır.[49]

Çiçi Han, Hunların yaşam tarzına ve savaş taktiklerine uymamasına rağmen surlarla çevrili bir başkent yaptırmaya karar vermiştir. Hun savaş taktikleri, kalabalık düşman orduları karşısında uçsuz bucaksız bozkırlarda kaybolmayı ve uygun olan her fırsatta düşmana saldırarak yıpratmayı gerektiriyordu. O, yine de kararından vazgeçmemiş ve yaklaşık 500 işçi çalıştırarak bu kaleyi 2 yılda inşa ettirmiştir.[50] Talas Nehrinin yakınlarında inşa edilen bu kalenin etrafı, Roma istihkam tarzından mülhem olarak toprak tabyalarla örülmüş ve yer yer kazık çitlerle çevrili bekçi kuleleriyle donatılmıştır.[51]

Çin tarihlerine göre Çiçi Han, devletinin büyüklüğünün ve yayılan ününün farkındaydı. Bu sıralarda onun sert mizacının bir yansımasını daha görüyoruz. Semerkand Kralının yaptığı bir protokol hatası yüzünden çok sinirlenen Çiçi, Kralın kızını, Krallığın ileri gelenlerinden birkaç kişiyi ve halktan da birkaç yüz kişiyi öldürterek parçalanmış cesetlerini Talas Irmağı’na attırmıştır.[52]

[irp posts=”24232″ name=”Büyük Hun Devleti’nin Bölünüşü”]

Çiçi Han, hâkimiyetini askerî akınlarla genişlettiği gibi sadece elçi göndererek de bazı ülkeleri kendisine bağlamaya başlamıştı. Çünkü yukarıda da zikredildiği gibi onun ünü çok uzak yerlere yayılmış ve gücünden çekinilen bir Hakan olmaya başlamıştı. Nitekim Fergana ve Ho-su gibi bazı ülkeler Çiçi’nin gönderdiği elçiler vasıtasıyla vergi vermeyi kabul etmişler, Çiçi’ye karşı gelmeye cesaret edememişlerdir.[53]

Huhanyeh Han’ın güçlendikten sonra Ötüken’e yerleşmesi ve Çiçi Han’ın Batı’ya göç edip hâkimiyetini yaymaya çalışması, büyük Hun kütleleri arasında ikiliklere yol açmıştır. Asya’nın ulu bozkırlarının geçirdiği bu iki kutuplu dönem, Hunların ve hatta bütün Türk tarihinin şekillenmesinde büyük bir etkiye sahiptir.

Ufukcan Yaşa

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

AHMETBEYOĞLU, Ali, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2015.

ANADOL, Cemal, Orta Asya Türk Devletleri Tarihi, Kamer Yay., İstanbul 1996.

DURMUŞ, İlhami, “Vusunlar”, Türkler, I, Ankara 2002, s.782-788.

EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, T.T.K. Yay., Ankara 1947.

ERCİLASUN, Konuralp, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/15, Ankara 2014, s.13-32.

GÖMEÇ, Saadettin, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2012.

GROUSSET, René, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken Yay., İstanbul 1999.

GUMİLEV, L. Nikoloyeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yay., İstanbul 2002.

İZGİ, Özkan, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, T.T.K. Yay., Ankara 2014.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yay., İstanbul 1984.

KOCA, Salim, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, Ankara 2006, s.687-708.

KOCA, Salim, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.651-663.

NÉMETH, Gyula, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Yay., Ankara 1982

ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, T.T.K. Yay., Ankara 2012.

ONAT, Ayşe, “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, XXXI/1-2, Ankara 1987, s.383-395.

ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, T.T.K. Yay., Ankara 2019.

ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.7-21.

RÁSONYI, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1971.

TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), Bilge Yay., İstanbul 2017.

TEZCAN, Mehmet, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, Ankara 2006, s.729-742.

UHLİG, Helmut, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, Okyanus Yay., İstanbul 2000.

[1] Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisi. ufuktarih0@gmail.com

[2] Hsü-lu-kuan-chü Han’dan önceki Hun Hanı’ın Ulu Hatunu’dur. Hsü-lu-kuan-chü Han onu Ulu Hatun makamından aldığı için ona ve soyuna karşı kin tutmuş olmalıdır.

[3] Konuralp Ercilasun, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/2015, s.15.

[4] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, Ankara 2019, s.131.

[5] M.Ö. 60 yılında Hsü-lu-kuan-chü Han’ın hasta olduğu sırada, Lung-ch’eng’deki kurultayın ardından Ho-su Prensi Hsing-wei-ying, Hakanın hastalığı sebebiyle orada bulunan prenslerin ayrılmamaları için emir çıkarmıştır. Bu prens devlet bitikçisi gibidir. (gös.yer.)

[6] Gös. yer.; Ercilasun, a.g.m., s.14.

[7] Salim Koca, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.654.

[8] Ögel, a.g.e., s.136; Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.159.

[9] Bundan sonra Çiçi Han diye yazılacaktır. Ayrıca unvanın anlamlarıyla ilgili bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.141-142.

[10] László Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, s.67; Ögel, a.g.e., s.143; Gyula Németh, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.47; L. Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Ankara 2002, s.177; Gömeç, a.g.e., s.161; Ercilasun, a.g.m., s.19.

[11] Gös. yer.; Gumilev, a.g.e., s.177.

[12] Gömeç, a.g.e., s.162.

[13] Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Ankara 1995, s.98; René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, İstanbul 1999, s.56; Mehmet Tezcan, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, s.739; Ögel, a.g.e., s.145; Ercilasun, a.g.m., s.19; Gömeç, a.g.e., s.163.

[14] Ercilasun, a.g.m., s.19.

[15] Ögel, a.g.e., s.145; Németh, a.g.e., s.47; Gömeç, a.g.e., s.163; Gumilev, a.g.e., s.179.

[16] Ögel, a.g.e., s.145.

[17] Gös. yer.

[18] Ayşe Onat, “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, XXXI/1-2, Ankara 1987, s.385; Ögel, a.g.e., s.145; Eberhard, a.g.e., s.98; krş. Özkan İzgi, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Ankara 2014, s.101; Gumilev, a.g.e., s.179; Németh, a.g.e., s.47.

[19] Hediyeler hakkında bilgi için bk. Gömeç, a.g.e., s.164.

[20] Ögel, a.g.e., s.146.

[21] Tezcan, a.g.m., s.739.

[22] Ögel, a.g.e., s.146; Gumilev, a.g.e., s. 179; krş. Gömeç, a.g.e., s.165.

[23] Ögel, a.g.e., s.148.

[24] Gös. yer.; Gumilev, a.g.e., s.184.

[25] Ögel, a.g.e., s.149

[26] “Kunmi” kelimesi Wusun hükümdarlarına verilen unvandır.

[27] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.169; Gumilev, a.g.e., s.184.

[28] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984, s.63; Cemal Anadol, Orta Asya Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1996, s.57; Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, İstanbul 2015, s.69; Ögel, a.g.e., s.149.

[29] A.g.e., s.150; Kafesoğlu, a.g.e., s.63; Gömeç, a.g.e., s.169; Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), İstanbul 2017, s.33.

[30] Ögel, a.g.e., s.150; Gumilev, a.g.e., s.184.

[31] Ögel, a.g.e., s.154.

[32] Gömeç, a.g.e., s.166.

[33] Ögel, a.g.e., s.155.

[34] Bu tartışma hakkında daha fazla bilgi için bk. a.g.e., s.156-157.

[35] Ayşe Onat, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, Ankara 2012, s.37; Ögel, a.g.e., s.159; Gömeç, a.g.e., s.166.

[36] Bu elçi kabulü hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.70-71.

[37] A.g.e., s.150.

[38] A.g.e., s.152.

[39] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.167.

[40] Mete Han’ın oğlu Lao-shang Han tarafından mağlup edilen Yüeçi Kralının kafatası, içki kabı olarak kullanılmıştır.

[41] Bu antlaşma ve Çin’deki yankıları hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.151-154.

[42] A.g.e., s.154; Gömeç, a.g.e., s.168.

[43] S.34.

[44] Semerkand Krallığının yeri hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.162; Gumilev, a.g.e., s.181-182. Bugünkü Semerkand şehrine yakınlığından dolayı Semerkand Krallığı diye andığımız bu devlet Çin kaynaklarında K’ang-chü Devleti olarak geçmektedir. Çin tarihlerine göre 600.000 kişilik nüfusları ve 120.000 kişilik ordularıyla dönemin önemli bir devletiydiler. Fakat verilen bu rakamlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekmektedir. Bu devlet hakkında daha fazla bilgi için bk. Onat, Batı Bölgeleri, s.37.

[45] Ögel, a.g.e., s.158-159, Gömeç, a.g.e., s.168.

[46] İlhami Durmuş, “Vusunlar”, Türkler, I, s.785; Ögel, a.g.e., s.159; Gumilev, a.g.e., s.185; Németh, a.g.e., s.48.

[47] Koca, “Göçler”, s.654.

[48] Ögel, a.g.e., s.159; Gömeç, a.g.e., s.170; Gumilev, a.g.e., s.185; Németh, a.g.e., s.48.

[49] Ögel, a.g.e., s.160; Taşağıl, a.g.e., s.38; Durmuş, a.g.m., s.785.

[50] Ögel, a.g.e., s.160; Kafesoğlu, a.g.e., s.63; Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, s.705.

[51] Gumilev, a.g.e., s.186.

[52] Ögel, a.g.e., s160.

[53] A.g.e., s.161; Németh, a.g.e., s.48.

[/vc_toggle]