Geri Kabul Anlaşması Bağlamında Mülteci Meselesi

Türkiye ile AB Arasında İmzalanan Geri Kabul Anlaşması Bağlamında Mülteci Meselesi

İdlib’te barışı tesis etmek ve insanlık dramlarının önüne geçmek için bulunan Türk Ordusu’na yapılan hava saldırısı sonucu 33 askerimizin şehit olduğu saldırı, bölgesel ve uluslararası manada birçok önemli sonuca yol açmıştır. Bu sonuçlardan belki de en önemlisi, uzun zamandır Türkiye tarafından dile getirilen ‘mültecilere kapıların açılması’ söyleminin gerçeğe dönüşmesidir. Zira ortaya çıkan bu yeni durumun, hem Avrupa kıtasının hem de Ortadoğu bölgesinin siyasi, ekonomik ve sosyal geleceğinde önemli neticelere sebep olması beklenmektedir.

Kapıların açılmasıyla beraber mülteciler Yunanistan’a geçmeye çalışıyor. (2020)

İşte bu yazıda, öncelikle Türkiye’de bulunan mültecilerin sayısı ve hukuki durumları incelenecek, ardından Avrupa Birliği ile 2013 yılında imzalanan Geri Kabul Anlaşması belirlenen alt başlıklar kapsamında değerlendirilecek ve nihayetinde bir neticeye varılmaya çalışılacaktır.

I. Türkiye’de Bulunan Mülteci Sayısı ve Hukuki Statüleri

2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nda yerinden edilen binlerce insan Türkiye’ye sığınmaya başlamıştır. Yıllar ilerledikçe savaş daha da şiddetlenmiş ve göçmen sayısı da buna paralel olarak artmıştır. Bugün gelinen noktada, Birleşmiş Milletler verilerine göre Türkiye’de geçici koruma altında bulunan kayıtlı Suriyeli sayısı 3.587,266’dır. Pek çok otorite, gerçek sayının bunun çok daha ötesinde olduğunu belirtmektedir.

Birleşmiş Milletler’e göre Afganistan, Pakistan, İran veya Irak gibi ülkelerden gelen sığınmacılarda eklendiğinde Türkiye’de bulunan toplam sığınmacı sayısı 3.7 milyonu bulmaktadır. Bu sayıyla beraber Türkiye, Dünya’da en çok mültecinin yaşadığı ülke konumundadır. Türkiye’den sonra en çok mülteci ağırlayan ülke ise Lübnan’dır.

2017 itibariyle yerinden edilmiş Suriyelilerin ülkelere göre dağılımı, BM verilerine göre günümüzde bu sayı artmıştır. (Kaynak: Pew Research Center)

Türkiye’de bulunan mültecilerin hukuki statüsünü incelerken öncelikle mülteci hukukunun doğrudan kaynaklarından bahsetmek gerekmektedir. Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi, mültecilerin “uluslararası hukuk” bağlamında korunması bakımından en temel uluslararası sözleşmedir. Türkiye’de bu sözleşmeyi imzalamış ve 1961 yılında kendi iç hukukuna aktarmıştır. Sözleşme, imzalanması ve iç hukuka aktarılması ile beraber Türkiye açısından bağlayıcı hale gelmiştir. 1967 yılında ise bu sözleşmeye ek bir protokol getirilmiştir. Bu ek protokol ile 1951 tarihli sözleşmede yer alan “coğrafya ve zaman” sınırlamaları kaldırılmış ve böylece sözleşmenin uluslararası koruma fikri daha evrensel boyuta ulaşmıştır. Türkiye’de bu ek protokolü onaylamakla beraber coğrafi sınırlama şartını sürdürmeyi tercih etmiştir. Nitekim Türkiye, şu anda Avrupalı ve Avrupalı olmayan mülteciler arasında ayrım uygulayan tek ülke konumundadır.

Mülteci hukukunun bir diğer doğrudan kaynağı ise iç hukukumuzda yer almaktadır. 2014 tarihli, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu mülteci hukuku bakımından temel kavramları ve düzenlemeleri içermektedir. Ayrıca, 5683 sayılı Yabancıların Türkiye de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun ile 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nda da mültecilerin hukuki durumuna ilişkin bazı ikincil hükümler de bulunmaktadır.

Söz konusu kaynaklar bir arada değerlendirildiğinde, Türk hukukunda bir kavram karmaşası olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Türkiye’de bulunan ve Avrupalı olmayan üçüncü ülke vatandaşları, mevzuat gereğince “geçici koruma sahibi” kabul edilmektedir. Bu bağlamda geçici koruma, ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen ve haklarında bireysel olarak uluslararası koruma statüsü belirleme işlemi yapılamayan yabancılara sağlanan korumayı ifade etmektedir. Buna karşılık, Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı rapor ve açıklamalarda Türkiye’deki bu kavram karmaşasından uzak durulmakta ve uluslararası literatürde, “mülteci/sığınmacı” hukuksal tanımlaması kullanılmaktadır.

II. AB ile İmzalanan Geri Kabul Anlaşması

a.) Geri Kabul Anlaşması Nedir?

Avrupa Birliği başkanlığı tarafından yapılan tanıma göre geri kabul anlaşmaları, genel olarak, bir ülkede veya sınırları belirlenmiş bir grup ülkede yasadışı olarak bulunan kişilerin anlaşma yapılmış kaynak ülkeye veya en son transit geçiş yaptıkları ülkeye geri gönderilmesini düzenler.

Türkiye, bugüne kadar pek çok devletle geri kabul anlaşmaları imzalayarak taraf devletlerle mültecilerin geri gönderilmesine ilişkin usul ve esasları belirlemiştir.

1999 Amsterdam Anlaşması ile Geri Kabul Anlaşmaları akdetme yetkisi alan Avrupa Birliği de, bunları yasadışı göçleri önlemenin bir aracı olarak kullanmış ve AB yetkili organları çok sayıda Geri Kabul Anlaşması imzalamıştır.

b.) Türkiye ile AB Arasında Akdedilen Geri Kabul Anlaşması

Bahsedildiği üzere, hem Türkiye hem de AB bugüne kadar birden fazla devletle geri kabul anlaşması akdetmiştir. Şüphesiz, yapılan geri kabul anlaşmaları arasında her iki taraf açısından da en önemlisi 16 Aralık 2013’te imzalanan Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği Arasında İzinsiz İkamet Eden Kişilerin Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma’dır. Bu anlaşma özü itibariyle, karşılıklı olarak, Türkiye veya AB üyesi bir devlet açısından düzensiz göçmen olan vatandaş, üçüncü ülke vatandaşı veya vatansız kişinin duruma göre geri kabulü veya transit geçişi ile ilgili koşulları, esasları ve usulleri tespit etmektedir.

Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması İmza Töreni (2013)

Sözü edilen geri kabul anlaşması Türkiye’nin veya AB üyesi bir devletin ülkesine girme, burada bulunma veya ikamet etme şartlarını taşımayan veya artık taşımayan kişileri kapsamaktadır. Türkiye ve AB üye devletleri karşılıklı olarak belirli hâl ve şartlar altında, birbirinin ülkesinde bulunan düzensiz göçmen kendi vatandaşını geri kabul ile yükümlüdür. Bunun yanı sıra taraflar belirli hâl ve şartlar altında, birbirinin ülkesindeki düzensiz göçmen “üçüncü ülke vatandaşı” veya “vatansız” kişiyi geri kabul ile yükümlüdür. Asıl tartışma konusu kısım da bu ikinci kısımdır. Zira yukarıda ilk bölümde ifade edildiği üzere Avrupa’ya yasadışı olarak gelen göçmenlerin büyük bir kısmı Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Doğu Akdeniz güzergâhından gelmektedir. Bu da anlaşma kapsamında Türkiye’ye gönderilecek göçmen sayısının yüksekliğine doğrudan etki edecektir/etmektedir.

c.) Geri Kabul Anlaşması ve Vize Serbestisinin Birlikte İmzalanması

Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği, söz konusu geri kabul anlaşmasını imzalarken aynı zamanda Vize Serbestisi Diyaloğu Mutabakat Metni’ni de imzalamışlardır. Bu ikinci metin, AB’ye aday ülkeler arasında vatandaşlarına vize uygulanan tek ülke olan Türkiye’nin uzunca bir süredir elde etmeyi umduğu vize muafiyeti için yol haritasını belirleyen bir mutabakat metnidir.

Vize Muafiyeti Anlaşması İmza Töreni

Bu mutabakat metni ile beraber Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına uygulanan Schengen vizesinin kaldırılmasına yönelik süreç resmen başlamıştır. Geri kabul anlaşması ile vize serbestisine ilişkin metnin aynı anda imzalanması, bu iki anlaşmanın kabul edilmesi bakımından tarafların çıkarlarının öne çıktığını göstermektedir. Zira Türkiye, Suriye İç Savaşı’nın kaynaklı mülteci akınının yükünü tek başına kaldırmayı kabul etmekte, AB ise buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına uygulanan vize serbestisinin kaldırılmasının yolunu açmaktadır. Bununla beraber mültecilerin Türkiye ekonomisinde yaratacağı olumsuzluklara karşılık bir maddi destek öngörülmekte, aynı zamanda duran üyelik müzakerelerinin yeni fasıllarla canlandırılması hedeflenmektedir.

d.) Geri Kabul Anlaşmasının ve Vize Serbestisinin Şartları

Avrupa Birliği, imzalanan mutabakat metni ile vize serbestisinin sağlanması için Türkiye’den 72 şartın yerine getirilmesini beklemektedir. Mutabakat metni ile Türkiye’nin söz konusu şartları yerine getirmesi halinde 3 ay içinde vize serbestisine onay verileceği taahhüt edilmektedir. Bu 72 kriterin yerine getirilmemesi halinde ise taraflar arasındaki sözleşmenin işlevsiz hale geleceği öngörülebilecektir.

Akdedilen mutabakat metni kapsamında AB tarafından vize serbestisi için meşruhatlı bir yol haritası hazırlanmıştır. Bu esas itibari ile Vize Muafiyeti Yol Haritası, seyahat belgelerinin (pasaport vb.) güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni ve güvenliği ile temel haklar gibi vize muafiyeti ve Geri Kabul Anlaşması’nın düzgün bir şekilde uygulanmasıyla ilgili kurallar ve yükümlülükler içermektedir.

Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından “Türkiye-AB Vize Muafiyeti Süreci ve Geri Kabul Anlaşması Hakkında Temel Sorular ve Yanıtları” başlığıyla hazırlanan kitapçıkta söz konusu yükümlülüklerin bir kısmına rastlamak mümkündür. Yine Avrupa Birliği Başkanlığı’na göre;

Yol Haritası’nda yer alan koşulların büyük bir kısmı, başta 6458 sayılı “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” olmak üzere, ilgili mevzuatta son dönemlerde gerçekleştirilen düzenlemeler ve iyileştirmelerle esasen karşılanmış bulunmaktadır. Ayrıca, başta sınır güvenliği ve göç yönetimi olmak üzere, Yol Haritası’nda yer alan birçok talep ve yükümlülük, ülkemizin iç istikrarı, güvenliği ve huzuru bakımından almamız gereken ve almakta olduğumuz tedbirlerle büyük ölçüde örtüşmektedir.”

e.) Geri Kabul Anlaşması’nın Hüküm ve Sonuçları

Geri Kabul Anlaşması’na bakıldığında Türkiye’nin en önemli yükümlülükleri şunlardır; AB ülkeleri tarafından iade edilecek sığınmacılar için uygun yerlerin hazırlanması, iç hukuk mevzuatının AB’nin ilgili müktesebatıyla uyumlu hale getirilmesi, sığınmacıların hukuki statülerinin tespit ve tayinine yönelik düzenlemelerin hayata geçirilmesi.

Nitekim söz konusu anlaşmalara göre, Türkiye’nin Avrupa ülkelerine düzensiz göçün önlenmesi anlamında Geri Kabul Anlaşması’nı düzgün bir şekilde uygulaması ve yol haritasında belirlenen şartları yerine getirmesi halinde vize muafiyetinin sağlanması mümkün hale gelebilecektir.

f.) Geri Kabul Anlaşmalarının Uluslararası Hukuk Bakımından Değerlendirilmesi

Geri Kabul Anlaşmaları’nın uygulanmaya başlandığı ilk andan itibaren bu anlaşmaların uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı olduğu tartışılmıştır. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken en önemli uluslararası hukuk kavramı “non-refoulement, yani geri göndermeme (iade edilmeme)” ilkesidir.

Bu ilke, Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33. Maddesinde tanımlanmaktadır. Buna göre, “Hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade etmeyecektir.”  Sözleşmeye taraf olan devletlerin bu hüküm hilafına düzenleme yapması veya bu maddeye çekince koyması ise mümkün görülmemiştir. Bu durum, ‘geri göndermeme ilkesini’ uluslararası hukuk bağlamında jus cogens bir norm haline getirmektedir.

Burada hukuken tartışılması gereken en önemli husus, Türkiye’nin mültecilerin iadesi bakımından güvenli bir ülke olup olmadığıdır. Zira, geri göndermeme ülkesinin en önemli sonucu olarak, sığınmacıların hukuken güvenli ülke statüsünde olmayan ülkelere iadesi bu ilkenin ihlali anlamına gelecektir.

Bu alanda çalışmalar yapan hukukçular tarafından ifade edilen bir görüşe göre; Türkiye’nin 1951 tarihli sözleşmeye ‘coğrafi sınır’ bakımından koymuş olduğu sınırlama, güvenli ülke kabul edilmenin en önemli koşulu olan 1951 Sözleşmesi’ne tam taraf statüsünü kazanmamasına neden olmaktadır. Bu durum, Avrupa ülkesi olmayan herhangi bir ülkedeki şiddetten veya zulümden kaçanların Türkiye’de mülteci olarak tanınmamaları ve koruma elde edememeleri anlamına gelmektedir. Hal böyle iken, Türkiye’nin güvenli bir ülke statüsünde olmadığı açıktır. Sonuç itibariyle, Geri Kabul Anlaşması ile Türkiye’ye AB ülkelerinden geri gönderilecek mülteciler açısından non-refoulement (iade edilmeme) ilkesinin ihlali söz konusu olacaktır.

Nitekim AB yasaları, bir ülkenin ancak “Cenevre Sözleşmesi’nin hükümlerini, hiçbir coğrafi kısıtlama koymadan onaylamışsa” güvenli sayılabileceğini özellikle belirtir. Bununla birlikte Türkiye, sözleşmeye taraf devletler arasında Mülteci Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama uygulayan tek ülkedir. Cenevre Sözleşmesi ve Ek Protokol açısından Türkiye “güvenli ülke” konumunda değildir.

Aynı şekilde Uluslararası Af Örgütü de, Türkiye’nin mülteciler açısından güvenli bir ülke olmadığını ve Avrupalı liderlerin laf kalabalığı yaparak mülteci krizine sırtını döndüğünü ifade etmiştir.

Burada güvenli ülke terimiyle, fiili ve sosyal durumun ifadesi söz konusu olabileceği gibi uluslararası sözleşmeler kapsamında değerlendirilmesi gereken hukuki bir vasıflandırmadan da bahsediliyor olduğuna dikkat edilmelidir.

Açıklanan nedenlerle, bu anlaşmanın uygulanması sırasında meydana gelebilecek ihlaller Türkiye iç hukuku açısından özellikle Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Yolu’nda gündeme gelebilecektir. Aynı şekilde insan hakları ve uluslararası koruma hukukuna aykırı olarak uygulanan iade prosedürü, AB üyesi devletlere karşı ihlal davası prosedürünün başlatılmasına neden olabilecektir. Bundan başka, insan hakları ve uluslararası korumaya ilişkin sistematik ihlal söz konusu olursa; Geri Kabul Anlaşması’nın askıya alınma ihtimali de değerlendirilebilir.

g.) Anlaşmanın Uygulanması Bakımından Mevcut Durum

Avrupa Birliği’nin ilgili komisyonları tarafından senelik olarak hazırlanarak yayımlanan Türkiye ülke raporlarına göre, Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması hâlâ tatmin edici düzeyde değildir. 2019 yılında için yayımlanan raporda ayrıca şu hususlara yer verilmiştir:

“Türk vatandaşlarına uygulanan anlaşma hükümleri, AB’deki tüm Türk diplomatik misyonları tarafından tutarlı bir şekilde uygulanmamaktadır. Türkiye, kısa süreli kalmak üzere Schengen alanına seyahat eden vatandaşları için vize şartı kaldırılmadığı sürece, üçüncü ülke vatandaşları ile ilgili olarak Ekim 2017’de yürürlüğe giren hükümleri uygulamayacağı yönündeki tutumunu sürdürmüştür. Türkiye, Yunanistan ile mevcut ikili geri kabul protokolünü askıya almıştır ve dolayısıyla uygulamamaktadır (2018’in sonunda 3.500’ün üzerinde yanıtsız bırakılmış talep bulunmaktadır). Türkiye, ikili sınır anlaşması ve ayrıca Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması kapsamında Bulgaristan’dan gelen üçüncü ülke vatandaşlarının geri kabulünü yapmamaktadır.”

Şubat 2020 itibariyle başlayan yeni süreçte ise Türkiye tarafından Avrupa yönünde ilerlemek isteyen sığınmacılara ‘kapıların açıldığı’ ve geçişlerin her geçen gün artarak sürdüğü görülmektedir. Sınırın öteki tarafında yer alan Yunanistan, uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı bir biçimde sığınmacıların geçişini engellemeye çalıştığı görülmektedir.

Buna karşın, özellikle Almanya ve Yunanistan’da yapılan gösterilerde Yunanistan’ın tavrı eleştirilmiş ve sivil toplum örgütleri Avrupa ülkelerine sınırları açmaları konusunda çağrıda bulunmuşlardır.

Avrupa’da sınırların açılması için yapılan gösterilerden bir kare (2020)

Mevcut durumda, Geri Kabul Anlaşması’nın bu şartlarla bundan sonra uygulanmasının çok mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Tartışmaların bu haliyle sürdüğü bir noktada, 09 Mart 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Brüksel’e bir ziyaret gerçekleştirmiş ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile üçlü görüşmede bir araya gelmiştir. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise, yine 09 Mart tarihinde “Göçün temel nedenlerini ortadan kaldırmalıyız. AB-Türkiye anlaşmasının ana felsefesi buydu. 2015’ten beri bunu savunuyorum ve gelecekte de yapmaya devam edeceğim.” açıklamasında bulunmuş ve AB- Türkiye arasındaki anlaşmayı yeni bir düzeye getirmek için çaba göstereceğini ifade etmiştir.

09 Mart 2020 tarihli görüşmeden bir kare.

III. SONUÇ ve DEĞERLENDİRME

İmzalanan bu anlaşma, uluslararası insan hakları metinlerinde kabul edilen geri göndermeme yasağına uygun bir görüntü çizmemektedir. Jus cogens norm niteliğinde olan geri göndermeme ilkesi herhangi bir derogasyona uğramaya ve ihlal edilmeye müsait olmadığı için bu durum uluslararası hukukta bir sorun olarak karşımıza çıkabilecektir. AİHM ve ABAD kararları uyarınca da ilgili anlaşmanın yargı kararlarına açıkça aykırı düzenlemeler içerdiğini söylemek mümkündür.

İnsanlık dramından yine en çok çocuklar etkilenmektedir. (2020)

Vize Muafiyetine İlişkin Mutabakat Metni’nin, uzunca yıllar süren müzakerelerin ardından, AB’nin sığınmacı meselesini Avrupa’nın güvenliği, sosyal yaşamı ve ekonomisi açısından tehlike olarak gördüğü bir zaman diliminde imzalandığını da gözden kaçırmamak gerekir. Suriye İç Savaşı’yla beraber ortaya çıkan mülteci sorunu, AB- Türkiye ilişkilerini de doğrudan etkilemiştir. Avrupa Birliği, mülteci akının durdurulması için Türkiye’yi tek çare olarak görmüştür. Bu noktada hem Türkiye hem de Avrupa Birliği tarafından öngörülen çözüm modeli, gerçek bir çözüm modeli olmaktan uzak bir noktada, karşılıklı verilen tavizlerle bulunan geçici bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

Nitekim Geri Kabul Anlaşması’nı Türkiye, AB ile Türkiye vize liberalizasyonu diyalogu ve Türkiye ile vizesiz rejime doğru yol haritası eşliğinde bağıtlamayı kabul etmiştir. Geride kalan süreçte, Türkiye açısından, Geri Kabul Anlaşması, vize muafiyeti ile ve AB açısından da, vize muafiyeti, Geri Kabul Anlaşması ile doğru orantılı bir biçimde ele alınmıştır.

Başka bir ifadeyle de, Türkiye Geri Kabul Anlaşması’nın uygulanması bakımından AB’nin vize muafiyetindeki adımlarını takip etmiş ve bu doğrultuda yasal düzenlemeleri gerçekleştirmiş, Avrupa Birliği ise vize muafiyetinin sağlanması bakımından yol haritasının neticesini yerine getirmemiş ancak Geri Kabul Anlaşması’nın aynı şekilde uygulanmasını beklemiştir. Nitekim, gerek AB ve üyesi devletler gerek Türkiye hukuk düzeninin yeni bir kaynağı olarak 2013 yılında ortaya çıkan Geri Kabul Anlaşması bu döngüsel baskı karşısında günden güne uygulanabilirliğini yitirmiştir.

27 Şubat 2020 itibariyle ortaya çıkan fiili durum da göstermektedir ki; Türkiye, AB tarafından vize muafiyetinin sağlanması ve üyelik müzakerelerinin ilerlemesi konusundaki umudunu da keserek, Geri Kabul Anlaşması’nı fiilen askıya almıştır. Hukuk sistemimiz bakımından halen bağlayıcı olan bu anlaşmanın, yakın süreçte mevcut şartlarla fiilen uygulanması da mümkün gözükmemektedir. İlerleyen zamanlarda, 27 Şubat’tan itibaren Avrupa’ya geçen sığınmacıların iadesinin gündeme gelmesi halinde de bunun mümkün olmayacağı anlaşılmaktadır. Zira hem Türkiye’nin iadeyi kabul etmeme ihtimalinin hem de ilgili mahkemelerin geri göndermeme ilkesinin ihlali kararı vermesi ihtimalinin yüksek olduğu açıktır.

AB ile Türkiye arasında başlayan görüşmelerle beraber bu anlaşmanın revize edilmesi halinde dahi, bu anlaşmanın uluslararası hukuk ve insan hakları bakımından ne kadar hukuka uygun olduğu tartışılmaya ve yargı kararlarına konu olmaya devam edecektir.

Harun Sakınan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

BOZKURT, Kutluhan; Geri Kabul Ve Vize Serbestisi Anlaşması, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 125, 2016

CAŞIN, Mesut Hakkı; Modern Uluslararası Hukukun Temel Esasları, Legal, İstanbul, 2013

GÖÇMEN, İlke; Türkiye İle Avrupa Birliği Arasındaki Geri Kabul Anlaşmasının Hukuki Yönden Analizi, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2014, s.21-86

YILDIRIM MAT, Tülay ÖZDAN, Selman; AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması’nın İnsan Hakları Açısından Değerlendirilmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 24, Sayı 1, Haziran 2018

Türkiye-AB Vize Muafiyeti Süreci ve Geri Kabul Anlaşması Hakkında Temel Sorular ve Yanıtları, Avrupa Birliği Başkanlığı

Bağlantı adresi: (https://www.ab.gov.tr/files/pub/turkiye_ab_vize_muafiyeti_sureci_ve_geri_kabul_anlasmasi_hakkinda_temel_sorular_ve_yanitlari.pdf)

Avrupa Komisyonu Tarafından Hazırlanan Türkiye Ülke Raporlar (2018-2019) Bağlantı adresleri:

(https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf)

(https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf)

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113

Türkiye’deki Suriyeli Sayısı Mayıs 2025

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ab-ile-tarihi-anlasma-imzalandi/197368

https://www.dw.com/tr/ab-komisyonu-geri-kabul-anla%C5%9Fmas%C4%B1-y%C3%BCr%C3%BCrl%C3%BCkte/a-19299023

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48688755

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160319_af_orgutu_multeci

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160112_almanya_gocmen_geri

https://www.ntv.com.tr/dunya/merkelden-ab-turkiye-multeci-anlasmasinin-iyilestirilmesine-destek,o86_vWCONUWkqG_JjNnHbw

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/cumhurbaskani-erdogan-ab-konseyi-baskani-michel-ve-ab-komisyonu-baskani-von-der-leyen-ile-gorustu/1760055

[/vc_toggle]

Koronavirüs’ten Spor Dünyasına Darbe

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkıp kısa sürede dünyaya yayılan koronavirüs (Covid-19), tüm dünyada spor müsabakalarını da olumsuz şekilde etkiledi. Yayılmaya başladığı andan itibaren dünya ekonomisini eksi yönde etkileyen yeni tip koronavirüs, spor dünyasını da adeta kilitlemiş durumda.

Avrupa’da virüsten en çok etkilenen ülke İtalya, spor karşılaşmaları konusunda anlaşmazlıklar sonunda karar alabildi. İtalya Spor Bakanı Vincenzo Spadafora, İtalya futbol ligi Seria A’da karşılaşmaların iptalini istemiş fakat federasyon bu karara sıcak bakmamıştı. Ardından ülkede vakaların artması sonrasında tüm spor müsabakalarının seyircisiz oynanmasına karar verildi. 9 Mart’tan itibaren ise İtalyan hükümetinin kararıyla tüm karşılaşmalar süresiz iptal edildi. İtalya Kupası finali mayıs ayına ertelendi. Seria A’nın ise play-off usulü ile bitirilmesi konuşuluyor. Ülkenin zaten ekonomik yapısı çok iyi değilken virüsün vurması, ardından spor müsabakalarının iptali, ülkenin adeta karantinaya girmesine neden oldu.

İtalya’daki bir diğer gelişme ise Juventus’un defans oyuncusu Daniele Rugani’de koronavirüse rastlandı ve Inter kulübü 11 Mart gecesi itibari ile tüm faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Sadece bu iki olay bile ülkedeki durumun ne kadar vahim olduğunu aslında gözler önüne seriyor. Bu da demek oluyor ki doğru önlemlerin alınması hayatî önem taşıyor.

Daniele Rugani

Virüsün son zamanlarda hızla yayıldığı ülke olan İngiltere’de ise tümden bir iptal veya erteleme şu ana kadar söz konusu değil. Spor müsabakalarının seyircisiz oynanması gündemde. Sadece 11 Mart tarihinde oynanması beklenen Manchester City – Arsenal karşılaşması iptal edildi.

İspanya’da 10 Mart’ta alınan kararla tüm liglerde karşılaşmalar seyircisiz oynanacak. Fransa League 1 ve 2’de tüm maçlara 15 Nisan’a kadar seyirci alınmayacak. Almanya’da da aynı şekilde bir süre tüm maçlar seyircisiz oynanacak.

Asya’da durum bir tık daha farklı. Japonya, Çin, Güney Kore ve Tayland başta olmak üzere çoğu ülkede tüm müsabakalar süresiz şekilde ertelendi. Çin Süper Kupası ve Asya Şampiyonlar Ligi gibi etkinlikler durduruldu. İran’da da tüm 1. Futbol Ligi ve tüm spor karşılaşmaları 20 Nisan’a kadar durduruldu.

Şampiyonlar Ligi’nde Valencia – Atalanta ve Paris St. Germain – Borussia Dortmund maçları seyircisiz oynandı. Öte yandan Avrupa Ligi’nde ise Sevilla – Roma ve Inter – Getafe maçları ertelendi, çoğu karşılaşmanın ise seyircisiz oynanmasına karar verildi.

Futbol Dışı Sporlar da Etkilendi

Yeni tip Koronavirüs’ten etkilenen sadece futbol dünyası değil. Futbol dışında gerek yurtiçi gerek yurtdışı birçok spor karşılaşması ertelendi.

Salgından voleybol da nasibini aldı…

Eczacıbaşı VitrA’nın 18-19 Mart’ta İtalya’nın Savino Del Bene Scandicci takımıyla Slovenya’da oynayacağı CEV Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçı virüs salgını sebebiyle ertelendi.

Tek nasibini alan voleybol değil…

Voleybolun yanı sıra Formula E de salgından nasibini alan sporlar arasında. Daha önce 21 Mart’taki Çin ve 4 Nisan’daki İtalya ayakları da ertelenen, elektrikli arabaların yarıştığı Formula E Şampiyonası’nın Endonezya ayağının da Koronavirüs’ü nedeniyle ertelendiği açıklandı. Şampiyona başkent Cakarta’da 6 Haziran’da düzenlenecekti.

Haltere de tedbir geldi…

Rusya’nın başkenti Moskova’da 13-21 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan Avrupa Halter Şampiyonası da virüs salgını sebebiyle 13-21 Haziran tarihine ertelendi.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye Atletizm Federasyonu’nun ortaklaşa gerçekleştireceği 23 Nisan’daki Yarı Maraton koşusu koronavirüs sebebiyle iptal edildi.

Bunlar haricinde Gençlik ve Spor Bakanlığı’nca yurt içi ve yurt dışı olmak üzere toplam 82 karşılaşmada erteleme kararı alındı. Bu karşılaşmalar ise şöyle:

ATICILIK VE AVCILIK: Tabanca Fransa Grand Prix (13-18 Nisan, Fransa)

ATLETİZM: Diamond Lig (17 Nisan, Katar), Osmangazi Tarihi Kent Koşusu (12 Nisan, Türkiye-Bursa), İzmir Maratonu (12 Nisan, Türkiye-İzmir), 16. Vodafone İstanbul Yarı Maratonu (5 Nisan, Türkiye-İstanbul), Uluslararası Sur Yarı Maratonu (23 Nisan, Türkiye-Diyarbakır)

BADMİNTON: Avrupa Gençler Ranking Turnuvası (2-4 Nisan, Hırvatistan)Basketbol: 18 Yaş Altı Genç Erkekler Albert Schweitzer Turnuvası (11-18 Nisan, Almanya)

BİLARDO: Avrupa Artistik Bilardo Şampiyonası (23-26 Nisan İspanya), 3 Bant 17 ve 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası (10-13 Nisan, Belçika)

BOCCE, BOWLİNG VE DART: Avrupa Gençler Bowling Şampiyonası (4-13 Nisan, Hollanda), Avrupa Kadınlar Bocce (Volo) Şampiyonası (28 Nisan-5 Mayıs, Slovenya)

BOKS: Gençler Avrupa Şampiyonası (23 Nisan-3 Mayıs Karadağ)

BUZ HOKEYİ: 2020 IIHF Buz Hokeyi Erkekler Dünya Şampiyonası 3. Klasman A Grubu (19-25 Nisan, Lüksemburg)

CİMNASTİK: Artistik Jimnastik Uluslararası Gençler Takım Turnuvası (2-6 Nisan, Berlin), Ritmik Jimnastik Sofya Kupası Turnuvası (3-8 Nisan, Bulgaristan), Ritmik Jimnastik Dünya Kupası (14-20 Nisan, Özbekistan), Ritmik Jimnastik Prize of Yana Batyrshyna Uluslararası Turnuvası (16-20 Nisan, Azerbaycan), 1. Bükreş Açık Kupa Uluslararası Aerobik Jimnastik Müsabakası (22-27 Nisan, Romanya), Ritmik Jimnastik Ritam Cup Uluslararası Turnuvası (30 Nisan-4 Mayıs, Sırbistan)

ESKRİM: Uluslararası 14 Yaş Altı Avrupa Circuit Turnuvası (4-12 Nisan, Türkiye-Antalya), Grand Prix (24-26 Nisan, Kore)

GELİŞMEKTE OLAN SPOR DALLARI: Avrupa Kuraş Şampiyonası (2-7 Nisan, Yunanistan), Squash Avrupa Takım Şampiyonası (14-19 Nisan, Slovenya)

GÖRME ENGELLİLER: Golbol Uluslararası Turnuva ve Kamp (6-22 Nisan, Türkiye-Antalya)

GÜREŞ: Uluslararası Zafer Kupası (10-12 Nisan, Türkiye-Antalya), Dan Kolov – Nikola Petrov (9-12 Nisan, Bulgaristan), Uluslararası Şampiyonlar Turnuvası (17-19 Nisan, Türkiye-Antalya)

HAVA SPORLARI: Yamaç Paraşütü Dünya Mesafe Yarışması (24 Mart-4 Nisan, Brezilya), Mercimektepe Cross Country Yamaç Paraşütü Şampiyonası (15-19 Nisan, Tokat)

KANO: Akarsu Slalom Uluslararası Turnuva (4-5 Nisan, Makedonya)

KARATE: Marmara Cup (21-21 Nisan, Türkiye-İstanbul), Balkan Çocuklar Karate Şampiyonası (24-26 Nisan, Türkiye- İstanbul), Premier Lig (17-19 Nisan, İspanya)

KİCK BOKS: Avusturya Klasik 2020 Wako Dünya Kupası (24-26 Nisan, Avusturya), 5. Uluslararası Türkiye Açık Avrupa Kupası Kick Boks Turnuvası (1-5 Nisan, Türkiye-Antalya), 2020 Okyanusya Şampiyonası (17-19 Nisan, Avustralya)

KÜREK: Uluslararası Zagreb Kürek Yarışları (4-5 Nisan, Hırvatistan)

MASA TENİSİ: Belçika Açık (15-19 Nisan, Belçika)

MOTOSİKLET: Dünya Supersport Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Supersport 300 Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Superbike Şampiyonası İspanya Yarışı (27-29 Mart, İspanya), Dünya Superbike Şampiyonası Hollanda Yarışı (17-19 Nisan, Hollanda), Moto3 Dünya Şampiyonası Arjantin Yarışı (17-19 Nisan, Arjantin), İspanya Superbike Şampiyonası Jerez Yarışı (4-5 Nisan, İspanya), Dünya Supersport Şampiyonası Hollanda Yarışı (17-19 Nisan, Hollanda), Moto3 Dünya Şampiyonası ABD Yarışı (3-5 Nisan, ABD)Okçuluk: Kahraman Bagatır İlkbahar Okları (1-4 Nisan, Türkiye-Antalya), 2020 Veronica’s Cup Uluslararası Okçuluk Turnuvası (23-26 Nisan, Slovenya)

OKUL SPORLARI: ISF Dünya Liseler Kros Şampiyonası (18-24 Nisan, Slovakya)

OTOMOBİL SPORLARI: Shell Helix Türkiye Ralli / Balkan/Esok Ralli Kupası (23-25 Nisan, Türkiye-Eskişehir)

ÖZEL SPORCULAR: Trisome Oyunları (31 Mart-7 Nisan, Türkiye-Antalya)

RAFTİNG: Avrupa Şampiyonası (27-30 Nisan, İtalya)

SU TOPU: U19 Avrupa Elemeleri (2-5 Nisan, Türkiye-İstanbul)

TEKVANDO: İspanya Açık Tekvando Turnuvası (21-21 Mart, İspanya)

TENİS: Alaaddin Karagöz Cup (30 Mart-5 Nisan, Türkiye-Antalya), Nurcan Sertkaya Cup (16-22 Mart, Türkiye-Antalya), Turk Nippon Cup (23-29 Mart, Türkiye-Antalya), W15 Shine Brazil Tenis Cup (16-22 Mart, Türkiye-Antalya), W15 Ahmet Ergun Cup (23-29 Mart, Türkiye-Antalya), Tennis Europe Alaaddin Karagöz Cup (30 Mart-5 Nisan, Türkiye-Antalya), W15 Antalya Tennis Organisation Cup (6-12 Nisan, Türkiye-Antalya), J3 Istanbul Soul Cup International (7-12 Nisan, Türkiye-İstanbul), M15 Antalya Tennis Organisation Cup (13-19 Nisan, Türkiye-Antalya), J3 Istanbul Soul International J3-1 (14-19 Nisan, Türkiye-İstanbul), M15 Antalya Tennis Organisation Cup (20-26 Nisan, Türkiye-Antalya), Tenis J3 Istanbul Ted ITF Junior Cup (27 Nisan-2 Mayıs, Türkiye-İstanbul), W15 Antalya Tennis Organisation Cup (27 Nisan-3 Mayıs, Türkiye-Antalya), Tennis Europe 23 April Cup (13-19 Nisan, Türkiye-Antalya), Tennis Europe Çukurova Cup (20-26 Nisan, Türkiye-Antalya)

ÜNİVERSİTE SPORLARI: Dünya Üniversite Sporları Dünya Üniversiteler Kayaklı Oryantiring Şampiyonası (23-27 Mart, Finlandiya

VOLEYBOL: FIVB Kar Voleybolu Dünya Turu Kayseri Etabı (12-15 Mart, Kayseri), CEV Kar Voleybol Avrupa Şampiyonası (9-12 Nisan, Avusturya), 17 Yaş Altı Kızlar Avrupa Şampiyonası (24-26 Nisan, Hollanda), 20 Yaş altı Erkekler Avrupa Şampiyonası (30 Nisan-2 Mayıs, Romanya), 19 Yaş Altı Kadınlar Avrupa Şampiyonası (30 Nisan-2 Mayıs, Finlandiya)

WUSHU: Kyukushin Avrupa Şampiyonası (26-30 Mart, Türkiye-İstanbul)

YELKEN: Gençler Avrupa Şampiyonası (5-18 Nisan, Portekiz), TECNO 293 Avrupa Şampiyonası (10-20 Nisan, Fransa), Sof Hyers Regatta (18-30 Nisan, Fransa)

YÜZME: Multination Gençler Yüzme Şampiyonası (4-5 Nisan, Yunanistan), Multination Yıldızlar Yüzme Şampiyonası (4-5 Nisan, Ukrayna)

Özel Çocuklarımızın Karşılaşmaları da İptal

Özel çocuklarımızdan oluşan sporcuların olimpiyatları niteliğinde olan 2. Down Sendromlular Dünya Spor Oyunları (Trisome Games 2020), koronovirüs salgını nedeniyle 19-26 Ekim tarihine ertelendi.

31 Mart – 7 Nisan tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilmesi planlanan oyunlar ertelendi, bunların yanı sıra 4 spor karşılaşması da iptal edildi. İptal edilen karşılaşmaları şöyle:

  • 9-16 Mart: Çin / Masa Tenisi Turnuvası
  • 10-16 Mart: Dubai / Açık Atletizm Turnuvası
  • 15-20 Mart: İtalya / Avrupa ve Dünya Kış Oyunları
  • 16-22 Mart: İtalya / Açık Masa Tenisi Turnuvası

İşte dünyayı bir anda etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19), Türkiye ve dünyada spor alemini böyle etkiledi. Ertelemelerin ve iptallerin daha da artacağını tahmin ediyorum. Ülkemizde de özellikle futbol maçlarına daha çok önlem ve tedbirin alınması gerektiğine inanıyorum.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/koronavirus-spor-dunyasini-felc-etti/1763326

http://sgm.gsb.gov.tr/HaberDetaylari/1/184501/genclik-ve-spor-bakanligindan-koronavirus-onlemleri.aspx

https://www.fanatik.com.tr/koronavirus-nedeniyle-iptal-edilen-spor-organizasyonlari-2128048

https://www.haberler.com/amp/2-down-sendromlular-dunya-spor-oyunlari-ertelendi-13006167-haberi/

[/vc_toggle]

Nükleer Silaha Sahip Olan 9 Ülke

Nükleer silah, nükleer reaksiyon ve nükleer fizyonun birlikte kullanılmasıyla ya da çok daha kuvvetli bir füzyonla elde edilen yüksek yok etme gücüne sahip silahtır. Maksimum düzeyde zarar vermek amacıyla kullanılır. Bir şehirde veya ülkede canlı ve cansız bütün her şeyi yok edebilecek bir gücü vardır.

İki temel nükleer silah türü vardır. İlki, Hiroşima’ya atılan uranyum veya Nagasaki’ye plütonyum bombasındaki gibi uranyum ötesi ağır atom çekirdeklerini bölerek enerji elde eden fisyon bombalardır. Bu silahlarda uranyum ve plütonyum gibi ağır elementlerin parçalanabilir izotopları, süperkritik kütle denilen belli bir ağırlık limiti üzerinde bir araya getirildiğinde zincirleme reaksiyona girerek çok büyük bir güç üretirler. Hidrojen bombası veya füzyon bombası denen ikinci tipte ise ateşlenen bir fisyon bombası ile hidrojen çekirdekleri birleşmeye (füzyona) zorlanır, bu sayede çok yüksek bir enerji ortaya çıkar. Fisyon bombalarının teorik üst limitleri olsa da, füzyon bombalarının gücünde bir üst limit yoktur.

Peki hangi ülkede ne kadar nükleer başlık var? Bu sorunun cevabını birlikte öğrenelim.

1.) Rusya

Rusya, 6 bin 850 nükleer başlığa sahip olarak dünyada en fazla nükleer başlığı olan ülke konumundadır. Rusya ayrıca nükleer üçlemeye sahiptir, yani nükleer cephaneliğini kara, deniz ve hava yoluyla konuşlandırabilmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ülkenin nükleer cephaneliğini tek başına kullanma yetkisine sahiptir. Putin, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile birlikte yaklaşık 11 kg ağırlığında bir “Cheget” (nükleer çanta) taşıdığı ve bu çantada nükleer saldırılara karşı erken uyarı sistemi ve nükleer saldırı emrinin verileceği şifrelerin yer aldığı söylenmektedir. Ağustos ayında Rusya’nın kuzeybatısındaki Nyonoksa’daki füze test sahasında gizemli ve ölümcül bir patlama gerçekleşmiştir. Bu patlamadan sonra Rusya’nın nükleer enerjiyle çalışan bir başka seyir füzesi inşa ettiği ileri sürülmüştür.

2.) Amerika Birleşik Devletleri

ABD, 6 bin 450 nükleer başlıkla dünyanın ikinci büyük nükleer cephaneliğine sahiptir. Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’de bu silahını kullanarak nükleer saldırı yapan tek devlet olmuştur. ABD aynı zamanda nükleer silahlarını diğer ülkelerde depolayan tek ülkedir. ABD’nin diğer ülkelerde yaklaşık 180 nükleer başlığının olduğu bilinmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kongre’ye danışmadan nükleer füze fırlatma yetkisi bulunmaktadır. Ağustos ayında ABD, Rusya’yı INF’yi ihlal etmekle suçladıktan sonra, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler (INF) Anlaşması’ndan çekilmiştir.

3.) Fransa

Fransa, ilk nükleer denemesini 13 Şubat 1960 tarihinde yapmıştır. 1968 yılında ise ilk hidrojen bombasını üretmiştir. 300 nükleer başlıkla dünyanın üçüncü büyük nükleer cephaneliğine sahiptir. Rusya ve ABD’de olduğu gibi Fransa’da da cumhurbaşkanı, nükleer silah kullanma yetkisine sahiptir. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un içinde nükleer kodların bulunduğu bir çanta taşıdığı bilinmektedir.

4.) Çin

Çin’in nükleer lansman protokolü hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Çin, 16 Ekim 1964’te ilk füzyon, 17 Haziran 1967’de ise ikinci füzyon denemesini başarıyla gerçekleştirmiştir. 1964 ile 1996 yılları arasında 45 nükleer test yapan Çin’in şu anda yaklaşık 280 adet nükleer başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir.

5.) İngiltere

İlk nükleer denemesini 3 Ekim 1952’de gerçekleştiren İngiltere’nin yaklaşık 225 adet nükleer başlığı bulunmaktadır. Nükleer cephanesine ‘Trident’ adı verilmektedir ve füzelerin atılmasına ilişkin karar verme yetkisi ülkenin başbakanına veya onun belirlediği milletvekiline aittir.

Yeni bir başbakanın göreve başladığında yazdığı dört “son çare mektubu” İngiltere’nin nükleer cephaneliğinin bir bölümünü oluşturan Vanguard denizaltılarına verilmektedir. Söz konusu denizaltıların ülke ile irtibatlarının kesilmesi ve ülkenin saldırıya uğraması halinde, o mektupta verilen talimatlar uygulanmaktadır. Mektupların içeriğinin çok gizli olduğu ve her seçimde bu mektupların yok edildiği bilinmektedir.

6.) Pakistan

İlk nükleer testini 1998’de gerçekleştiren Pakistan’ın 140-150 civarında nükleer silaha sahip olduğu sanılıyor. Pakistan’da başbakan, Nükleer Komuta Makamı’na başkanlık yapıyor ve dolayısıyla nükleer silahı kullanma yetkisi de ona ait.

7.) Hindistan

Hindistan’ın 130 ila 140 nükleer başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir. 1974 yılında ilk nükleer testini gerçekleştirmiştir. Ülkenin başbakanı, düşmana karşı bir nükleer saldırı yetkisine sahip tek organ olan Nükleer Komuta Makamı’nın (NCA) siyasi konseyine başkanlık etmektedir. Nükleer gücü kullanmak yetkisi de ona aittir.

8.) İsrail

İsrail, nükleer silah sahibi olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir. Uluslararası toplum ise sahip olduğunu var saymaktadır. İsrail’in 80 adet nükleer başlığa sahip olduğu ve bu nükleer gücü kontrol yetkisinin tek bir kişiye değil sıkı bir sivil kontrol sistemine tabi olduğu söylenmektedir.

9.) Kuzey Kore

Kuzey Kore’nin nükleer cephaneliğinin büyüklüğü tam olarak bilinmemektedir. Fakat Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, Kuzey Kore’nin 10-20 arasında nükleer başlığa sahip olduğunu tahmin etmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

http://worldpopulationreview.com/countries/nuclear-weapons-by-country/

https://uk.news.yahoo.com/nuclear-weapons-nuclear-countries-nuclear-nonproliferation-treaty-152209124/photo-el-presidente-ruso-vladimir-putin-150154607.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Nuclear_weapon

https://tr.euronews.com/2020/01/08/nukleer-butonu-olan-dunya-liderleri-hangi-ulkenin-ne-kadar-nukleer-silahi-var-uranyum

https://www.businessinsider.com/these-are-the-9-countries-with-nuclear-weapons-2018-10#heres-the-full-list-of-countries-and-the-number-of-stockpiled-and-retired-nukes-they-have-the-number-of-deployed-weapons-are-included-in-the-number-of-stockpiled-weapons-15

[/vc_toggle]

İran’da Oğuz Boyu Bir Türk Topluluğu: Kaşkaylar

Kaşkay Türkleri, İran’da yaşayan ve nüfus olarak Güney Azerbaycan Türklerinden sonra en büyük Türk topluluğudur. İran’da bulunan Türk nüfusu ile ilgili her ne kadar çeşitli çarpıtma bilgiler olsa da gerçekler çok da gizlenememiştir. Nitekim nüfus sayımlarından sağlıklı bir bilgi edinilememiş olsa da 18 Ocak 2014’te Türkiye’yi ziyaret eden dönemin İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi yaptığı açıklamada “Biz neredeyse aynı dili konuşuyoruz. İranlıların yüzde 40’ı Türkçe konuşur. Bu Türkiye ile İran’ın arasındaki büyük bağdır.” demiştir. Çeşitli kaynaklarda %25-30 olarak gösterilen Türk nüfusuna bu açıdan baktığımızda oranlardaki tutarsızlık ortadadır. Bundan 6 yıl önce dahi resmi ağızdan %40 olarak Türkçe konuşan halktan bahsedilmektedir. Türkçe konuşan herkes Türk müdür sorusu doğacak olursa; resmi dili Farsça olan bir ülkede %25 ile %40 arası fark oranı %15’tir. Bu orandaki nüfus herhalde hobi için Türkçe konuşmasa gerektir.

İran’daki tüm Türk topluluklarından ziyade bu yazıda Kaşkaylar’a değineceğim. Çünkü farklı Türk toplulukları yaşamaktadır; Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler ağırlıkta olduğu gibi Karapapaklar, Kaçar ve Afşarlar da bulunmaktadır. İran’da 2 milyon civarında Kaşkay Türk’ü yaşamaktadır.

Kaşkay Bayrağı

Kaşkay Türkleri, İran’ın güneyinde genel olarak Fars bölgesinde ikamet etmektedirler. Ki burası daha önce İl-i Kaşkai olarak anılırdı, adı değiştirilse de halk arasında halen aynıdır. Buna bağlı olarak Şiraz kentinin ve bölgenin yaylalarında yaşamakta ve geçimlerini sağlamaktadırlar. Geçim kaynakları ağırlıklı olarak hayvancılık ve dokumadır. Yaşantı olarak Türk kültürünü tam anlamıyla yaşatmaktadırlar. İran yönetiminin her ne kadar Türk nüfusunu parçalayıp şehirlere yayma ve halkı Türk kültüründen koparma girişimleri olsa da genel olarak başarısız olmuştur. Tabi bu noktada Kaşkaylar’ın töresine ve kültürüne sahip çıkması etkili olmuştur. Konar-göçer hayatı benimseyen ve bugün dahi aynı hayatı yaşayan Kaşkaylar, bu yaşantılarıyla Türkiye’deki Yörük kültürünün hemen hemen aynısını devam ettirmektedirler. Kıl çadırları, her Kaşkay’ın vazgeçilmezidir. At yetiştiriciliği konusunda uzmandırlar. Bu noktada, yetiştirilen atlar ihraç edilmektedir. Bir Kaşkay atasözünde “Kaşkay eşittir at, at eşittir Kaşkay” denmektedir. Ve hatta en önemlisi ünlü Türk tarihçilerinden Faruk Sümer, Kaşkay adının nereden geldiğine dair açıklamasında, atların alınlarında bulunan akıtma yani beyazlıktan, Doğu Türkçesi’nde kaşka diye bahsedildiğini söyler. Bu kelimeden hareketle türemiş bir ad olabileceğini belirtmektedir.

Kaşkaylar’ın geçmiş ve bugünkü mezar taşlarında, başta Kayı olmak üzere birçok Oğuz boyunun tamgaları bulunmaktadır.

Kaşkay Türkleri Farsça’yı bilirler ancak dilleri Kaşkay Türkçesi’dir. Dil, Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesi’ne çok yakındır. Bu durumu kısaca Kaşkay atasözlerinden örnekle açıklayabiliriz:

Dag dage itişmez, âdam âdame itişir. (Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.). Ate at yanına baklasan hemreng olmaz hemhûy olur. (Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan.).

Kaşkaylar, yaşam tarzlarına rağmen birçok sanatçı ve edebiyatçı da yetiştirmiştir. Novzer Danişur, Teymür Gördani, Mahzun Kaşkayi bunlardan bazılarıdır. Şair ve yazarlar eserlerini Türkçe yazmışlardır.

Çeşitli dönemlerde ülke siyasetinde söz sahibi olan Kaşkaylar bu özelliklerinden dolayı merkezi hükümet tarafından potansiyel bir tehlike olarak görülmüştür. Bu yüzden Kaşkay Türkleri Tahran yönetimi ile büyük sıkıntılar yaşamışlardır ancak hiçbir zaman mücadelesinden vazgeçmemişlerdir. Yakın tarihe kadar Kaşkaylar’ın yaşadığı bölgeyi Kaşkay ilhanı (yöneticisi) yönetiyordu. Kaşkaylar’ı yerleşik hayata zorlayan ve Farslaştırma politikasını uygulamaya çalışan İran, birçok ilhanını sürgünle ve idamla cezalandırmıştır. Kaşkay ilhanlarından biri de Hüsrev Han’dır.

Hüsrev Han, genç yaşta, II. Dünya Savaşı yıllarında Kaşkaylar’a liderlik etmeye başlamış ve 1963’te İran Şahı Rıza Pehlevi’nin “Topraklandırma Kanunu” adı altında konar-göçer Türklerin dağıtılıp, verimli toprakların Farslara paylaştırılması planına ilk başkaldıran kişi olmuştur. İran’da yapılan devrim sonrası şah indirilse de Türklere karşı tavır değişmemiştir. Bu kez de Kaşkaylar’ın mecliste temsili engellenmek istenmiştir. Yine burada da Hüsrev Han mücadele etmiş ve vekil seçilmiştir. Ancak Şiraz milletvekili Hüsrev Han, bir süre sonra, Humeyni tarafından “Türkiye ve ABD adına casusluk” suçlamasıyla meclisten atılmıştır.

İran Türkleri’ni sindirme politikasına boyun eğmeyen Hüsrev Han, General Muhtar Karabağ ile birlikte tüm İran Türkleri’ni tek çatı altında toplamayı hedefleyen Milliyetçi Müsavat Partisi’ni kurmuşlardır. Böylece Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar ve Türkmenler birleşmiştir. Ancak bu birliktelik ve mücadele sürerken Hüsrev Han, yine “Türkiye ve ABD casusluğu, rejim aleyhtarlığı” bahanesiyle tutuklanmış ve idamına karar verilmiştir. İran’daki Türk toplulukları ne kadar uğraşsa da neticeye engel olamamıştır. Hüsrev Han, 1982’de rejim tarafından idam edilerek Şehit edilmiştir. İran basınında yer alan bir habere göre 5 Nisan 2015’te İran İstihbaratından ve eski İran Devrim Muhafızı elemanı Memir Abdullah Hüseyin oturduğu villadan kaçırılıp öldürülmüştür. Abdullah Hüseyin öldürüldükten sonra villasına geri götürülüp ve üzerinde bir notla beraber evi önüne bırakılmıştır. Bırakılan notta şu cümle yazılmıştır:

“Bu kişi Hüsrev Han idamında rolü olduğu için amelleri cezasına yetiştirilmiştir.”

Tarihine ve milli benliğine sahip çıkarak bugüne kadar gelen ve dün var olan Türk milleti, kültürünü korudukça yarın daha güçlü olacaktır. Dünyanın her bir noktasında yaşayan Türkler için; sıkıntıları, sevinçleri ve akla gelebilecek her şeyi paylaşma konusunda ülkece ve milletçe ideallerimiz olmak zorundadır. Burada Türk Dünyası’na düşen görev aşikardır. Bunun cevabını daha önce yazmış olduğum yazım ile vermek istiyorum: Gaspıralı İsmail ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ersagun Erdaş, Türklerin Asi Boyu Kaşkayılar / Kaşkaylar, 18.11.2016, http://www.turansam.org/makale.php?id=10338.

Faruk Sümer, Kaşkay, https://islamansiklopedisi.org.tr/kaskay.

Ferzane Devletabadi, Kaşkay Türklerinde Soy Damgaları, 17.11.2018, s.156.

Muhittin Çelik, İran’daki Kaşkay Türkleri, 29.10.1995.

Recep Küçükizsiz, Hüsrev Han Kaşkay, https://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=5975.

İranlı Bakan: İran halkının yüzde 40’ı Türkçe konuşur, https://www.youtube.com/watch?v=z0xQOXil7HM.

Wikipedia, Kaşkaylar, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ka%C5%9Fkaylar.

[/vc_toggle]

[irp posts=”24154″ name=”Romanya’da Bir Türk Topluluğu: Sekeller”]

[irp posts=”24703″ name=”Afganistan ve Kadim Türk Yurdu: Güney Türkistan”]

Makedonya Hakkında 11 Bilgi ve İsim Sorunu

Balkan ülkesi Makedonya, değişen adıyla “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”, Yunanistan ile yaşadığı isim sorunun ortadan kalkmasıyla Şubat 2019’da NATO üyeliğine yönelik ilk adımı attı. Geçtiğimiz günlerde de Makedonya Meclisi’nin NATO’ya katılım protokolünü onaylaması ile örgüt üyeliğine adım adım yaklaşan ülke, İspanya parlamentosunun da onaylaması ile NATO’nun 30. üyesi oldu. Şu anda geçiş evresi ve resmi prosedürler işleniyor.

Türkiye ile askeri ve ekonomik alanda yakın ilişkilere de sahip olan Makedonya’nın tarihi, güncel ekonomik durumu, asker sayısı ve Yunanistan ile yaşadığı isim sorunu hakkında bilmeniz gereken bilgileri sizler için derledik.

1.) Kosova, Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutluk ile sınır komşusu olan Makedonya, 25.713 km² yüzölçümü ile çok da büyük bir toprağa sahip olmayan Balkan ülkesi ve 2 milyon nüfusa sahip.

2.) Tarih boyunca Makedon topraklarında Roma, Sırp ve Osmanlı İmparatorluğu hüküm sürdü. İlk Makedonya Krallığı MÖ 700-600 yıllarına kadar gidiyor. Dünya tarihine damgasını vuran Büyük İskender ile altın çağını yaşayan krallık, o tarihe kadar ulaşılan en geniş topraklara sahip oldu. İç içe geçen halkları ve Yunan şehir devletlerini birleştiren İskender ile Helenistik dönem başlamış oldu.

3.) Roma, Bulgar ve Sırp İmparatorluklarının hüküm sürmelerinin ardından Osmanlı ordusu 1371’de Makedonya bölgesinin fethinin ilk adımını attı ve İkinci Kosova Savaşı’nın kazanılmasıyla 1448 yılında Makedonya’nın şu anki toprakları tamamen Osmanlı yönetimine girdi. Yaklaşık 500 yılın ardından 1912-1913’teki Balkan Savaşları ile Osmanlı’dan ayrıldı.

1798-1923 Osmanlı İmparatorluğu haritası

4.) İkinci Dünya Savaşı sonrası Josip Broz Tito’nun liderliğinde kurulan Demokratik Yugoslavya Federasyonu içerisindeki 6 özerk cumhuriyetlerden biri olan Makedonya, 8 Eylül 1991’de bağımsızlığını kazandı.

5.) 1999 yılında çıkan Kosova Savaşı sonrası yaklaşık yarım milyon Arnavut’un ülkeye göç etmesi sonrası değişen etnik yapı şu anda % 64,2 Makedon, % 25,2 Arnavut, % 3,9 Türk şeklinde dağılıyor.

6.) Halkın %67’si Ortodoks Hıristiyan, % 30’u ise Müslüman.

7.) Parlamenter sisteme sahip ülkede cumhurbaşkanı ve parlamento üyeleri 5 yılda bir halk tarafından seçiliyor ve Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. 21 Nisan 2019’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ikinci turda oyların yüzde 51,66’sını alan AB yanlısı Makedonya Sosyal Demokratlar Birliği adayı Stevo Pendarovski kazandı.

Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski

8.) 194 ülke arasında dünyanın 134. büyük ekonomisi olan Makedonya’da kişi başına düşen GSYİH 6 bin dolar civarında. Türkiye’nin 2018 rakamları 9.405 dolar.

396 milyon doları Türkiye’nin ihracatı olmak üzere karşılıklı yaklaşık 500 milyon dolarlık ticari hacme sahip ikili ekonomik ilişkiler, 100’e yakın Türk şirketi ile TİKA’nın ülkenin kalkınmasına yönelik yaptığı 650 projeyle sürdürülüyor. Türk vatandaşlarından vize istemeyen Makedonya’nın 100’e yakın askeri personeli türkiye’de eğitim aldı.

9.) Gallup araştırma şirketine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan % 54 ile Kuzey Makedonya’da en sevilen yabancı lider olurken, onu Merkel, Putin, Papa Franciscus ve Trump takip etti.

10.) 8.000 asker sayısı ile dünyanın en küçük ordularından birine sahip.

11.) Genel olarak ülke siyasetine yön veren en önemli sorun Yunanistan ile yaşanan isim sorunu ve Arnavutluk ‘azınlık’ sorunu. İsim sorunu ortadan kalktı ancak ülke nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan Arnavutlar, siyasetten toplumsal ve kültür her alanda etkililer. Örneğin ülkenin ikinci büyük siyasi partisi Demokratik Bütünleşme Birliği Arnavut partisi. Ülke nüfusunun yüzde 25 değil de yüzde 40’ını oluşturduğunu iddia eden Arnavut milliyetçiler, kendilerinin ‘azınlık’ yerine ‘halk’ olarak kabul edilmesini istiyor.

Yunanistan ile Makedonya Arasındaki İsim Sorunu ve Makedonya’nın İsim Değişikliği Süreci

Yunanistan, kendi topraklarında “Makedonya” isimli bir bölge olduğu ve tarihte Makedonya bölgesi olarak tanımlanan bölgenin belli bir bölgesine sahip olan Makedonya Cumhuriyeti’nin bu ismi kullanmasına karşı çıkıyor. Yunanlıların Makedonlara sunduğu tez doğrudan şu şekilde:

Makedonya bölgesinin küçük bir bölümünde topraklarınız bulunmasına rağmen bu ismin ülke adı olarak KULLANILMASI doğru değil.

Öyle ki Atina hükümetinin vetoları nedeniyle Makedonya ne AB’ye ne de NATO’ya üye olabiliyor. Yıllardır devam eden ve Makedonya dış politikasını çıkmaza sokan bu durum Makedonya Başbakanı Zoran Zaev ve Yunanistan Başkanı Aleksis Çipras arasında 17 Haziran 2018’de yapılan anlaşma ile son buldu.

Makedonya ve Yunanistan arasında yapılan anlaşma gereği ülke isminin “Kuzey Makedonya” olarak değiştirilmesi için 30 Eylül 2018’de referandum yapıldı. Referandumda sorulan soru şuydu:

“Makedonya ve Yunanistan arasındaki anlaşmayı kabul ederek Avrupa Birliği (AB) ve NATO üyeliğine var mısınız?”

Referandumdan % 91, ile ‘evet’ çıktı ve Makedonya Meclisi’nin 11 Ocak 2019’da onayıyla ülkenin adı resmen Kuzey Makedonya Cumhuriyeti oldu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Hamas’ın “Kışkırtıcı Balon” Saldırıları

Kışkırtıcı balon saldırıları, yaklaşık iki yüz yıldır bir saldırı yöntemi olarak kullanılan ve son zamanlarda popülaritesi Hamas’la beraber yeniden yükselmiş eylem biçimidir.

2018 yılında Gazze sınır protestoları olarak bilinen dönemde ilk kez İsrail’in askeri ve sivil bölgelerine yönelik yapılan saldırılarda Hamas tarafından kullanılan yöntem, temelde basit bir prensiple çalışır. Helyum dolu balonlara EYP,molotof kokteyli gibi patlayıcılar bağlanır ardından balon indiği yerde patlayıcı infilak eder. Rüzgar hesabının önemli olduğu saldırı tipinde elbette işler yolunda gitmezse, kendi alanlarında da infilak etme riski vardır. Nitekim Hamas’ın bu yöntemi seçmesinin başlıca sebeplerinden birisi, EYP tuzaklama veya protesto sırasında vurulma ya da yakalanma tehdidine karşı uzaktan saldırı yapabilmektir.

Öte yandan bu saldırıların rastgeleselliği yönüyle sivil ve askeri ayrım gözetmeksizin gerçekleştiriliyor olması Hamas’ın bu yönden bir gözetim endişesi içinde olmadığını göstermektedir. En azından lider kadrosunun…

Hamas’ın şu ana kadar İsrail’de düzenlediği kışkırtıcı balon (incendiary balloon) saldırılarında 610 hektar tarım alanı zarar görmüş ve yaralananlar olmuştur. Hamas bu saldırıları özellikle Eşkol, Sdot, Beer Şeva ve Gazze Şeridi’nde gerçekleştirmektedir. Bugün kullanımı halen sürmekte olan kışkırtıcı balon saldırıları yöntemi, İsrail güvenlik kaynaklarınca değerlendirilip, genelde müteakip hava saldırıları ve kara operasyonları ile karşılık bulmaktadır. Burada da elbette Filistin tarafında da sivillerin büyük zararlar gördüğü tespit edilmiştir.

Güncel Haliyle Dünyanın En Güçlü 20 Ordusu

Bir ülkenin askeri gücü belirlenirken 50’den fazla kriter göz önüne alınır. Savunma bütçesi, döviz ve altın rezervleri, havaalanları, demiryolları, limanlar ve terminaller, ticaret gücü, petrol üretimi ve rezervleri… Global Firepower, askeri güç sıralamalarını belirlerken özellikle şu kriterlere dikkat ediyor;

  • İş Gücü (Nüfus, Aktif Nüfus, Asker Altına Alınabilecek Nüfus, Askeri Personel)
  • Hava Gücü
  • Kara Gücü
  • Deniz Gücü

Ülkeler Neden Güçlü Bir Orduya İhtiyaç Duyar?

1) Güvence

Devletler; varoluşundan bu yana, halkına her daim can ve mal güvencesi vermekle mükelleftir. Ekonomisi, ticari gücü, diplomatik başarıları maksimum düzeyde olsa dahi, olağan dışı durumlarda en güvenilir alan; ülkenin savunma mekanizmalarıdır.

2) Prestij

Ordu, bir ülkenin temel dinamitlerinden biridir. Devletlerarası ilişkilerde; muhatap olunan devlet, yapılacak anlaşmalarda belli başlı kriterleri göz önüne alır. Ordunuzun güçlü olması, her anlaşmada bir teminatınız olduğunun bir nevi kanıtıdır. Sadece bununla da sınırlı kalmayıp, yatırımcı ve turistlerin de göz önünde bulundurduğu bir alandır ordu güçleri. Can ve mal güvenliğini, ordunuz ile rahatlıkla sağlayabilirsiniz.

3) Ekonomik Katkı

Ordunuza yaptığınız harcamalar gün geçtikçe gelire dönüşebilir. Güçlü bir ordu için, güçlü bir savunma sanayisi gerekir. Ordu için gerekli teçhizatı sağlarken, ufukta ihracat yolu gözükür. Dış ülkeler, güçlü bir ordunun güçlü ekipmanlarına ihtiyaç duyabilir. Günümüzde belli başlı devletler, bu ihracat kaleminden güçlü bir gelir elde etmektedir.

2020 İtibariyle Dünyanın En Güçlü Orduları

20.) İSPANYA (Güç Endeks Oranı:0.3388)

Nüfus: 49.331.076
Toplam Uçak Sayısı: 512
Zırhlı Savaş Araçları: 2.023
Deniz Envanteri: 77

19. AVUSTRALYA (Güç Endeks Oranı:0.3225)

Nüfus: 23.470.145
Toplam Uçak Sayısı: 464
Zırhlı Savaş Araçları: 3.051
Deniz Envanteri: 48

18. İSRAİL (Güç Endeks Oranı:0.3111)

Nüfus: 8.424.904
Toplam Uçak Sayısı: 589
Zırhlı Savaş Araçları: 10.275
Deniz Envanteri: 65

17. SUUDİ ARABİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.3034)

Nüfus: 33.091.113
Toplam Uçak Sayısı: 879
Zırhlı Savaş Araçları: 12.825
Deniz Envanteri: 55

16. ENDONEZYA (Güç Endeks Oranı:0.2544)

Nüfus: 262.787.403
Toplam Uçak Sayısı: 462
Zırhlı Savaş Araçları: 1.178
Deniz Envanteri: 282

15. PAKİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.2364)

Nüfus: 207.862.518
Toplam Uçak Sayısı: 1.372
Zırhlı Savaş Araçları: 7.330
Deniz Envanteri: 100

14. İRAN (Güç Endeks Oranı:0.2191)

Nüfus: 83.024.745
Toplam Uçak Sayısı: 509
Zırhlı Savaş Araçları: 2.056
Deniz Envanteri: 398

13. ALMANYA (Güç Endeks Oranı:0.2186)

Nüfus: 80.457.737
Toplam Uçak Sayısı: 712
Zırhlı Savaş Araçları: 4.583
Deniz Envanteri: 80

12. İTALYA (Güç Endeks Oranı:0.2111)

Nüfus: 62.246.674
Toplam Uçak Sayısı: 860
Zırhlı Savaş Araçları: 6.947
Deniz Envanteri: 249

11. TÜRKİYE (Güç Endeks Oranı:0.2098)

Nüfus: 81.257.239
Toplam Uçak Sayısı: 1.055
Zırhlı Savaş Araçları: 8.777
Deniz Envanteri: 149

10. BREZİLYA (Güç Endeks Oranı:0.1988)

Nüfus: 208.846.892
Toplam Uçak Sayısı: 715
Zırhlı Savaş Araçları: 1.820
Deniz Envanteri: 112

9. MISIR (Güç Endeks Oranı:0.1872)

Nüfus: 99.413.317
Toplam Uçak Sayısı: 1.054
Zırhlı Savaş Araçları: 11.700
Deniz Envanteri: 316

8. BİRLEŞİK KRALLIK (Güç Endeks Oranı:0.1717)

Nüfus: 65.105.246
Toplam Uçak Sayısı: 733
Zırhlı Savaş Araçları: 5.000
Deniz Envanteri: 88

7. FRANSA (Güç Endeks Oranı:0.1702)

Nüfus: 67.364.357
Toplam Uçak Sayısı: 1.229
Zırhlı Savaş Araçları: 6.028
Deniz Envanteri: 180

6. GÜNEY KORE (Güç Endeks Oranı:0.1509)

Nüfus: 51.418.097
Toplam Uçak Sayısı: 1.649
Zırhlı Savaş Araçları: 14.000
Deniz Envanteri: 234

5. JAPONYA (Güç Endeks Oranı:0.1501)

Nüfus: 126.168.156
Toplam Uçak Sayısı: 1.561
Zırhlı Savaş Araçları: 3.130
Deniz Envanteri: 155

4. HİNDİSTAN (Güç Endeks Oranı:0.0953)

Nüfus: 1.296.834.042
Toplam Uçak Sayısı: 2.123
Zırhlı Savaş Araçları: 8.686
Deniz Envanteri: 285

3. ÇİN (Güç Endeks Oranı:0.0691)

Nüfus: 1.384.688.986
Toplam Uçak Sayısı: 3.210
Zırhlı Savaş Araçları: 33.000
Deniz Envanteri: 777

2. RUSYA (Güç Endeks Oranı:0.0681)

Nüfus: 142.122.776
Toplam Uçak Sayısı: 4.163
Zırhlı Savaş Araçları: 27.038
Deniz Envanteri: 603

1. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ (Güç Endeks Oranı:0.0606)

Nüfus: 329.256.465
Toplam Uçak Sayısı: 13.264
Zırhlı Savaş Araçları: 39.253
Deniz Envanteri: 415

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]
https://www.globalfirepower.com/countries-listing.asp

http://soyledik.com/tr/analiz/7539/dunyanin-en-guclu-ordularinda-turkiye-9-sirada–gozde-kilic-yasin.html

https://tr.euronews.com/2020/01/06/dunyanin-en-guclu-ordular-tsk-dokuzuncu-sirada

[/vc_toggle]

[irp posts=”10742″ name=”ABD ve NATO’nun Füze Savunma Radarlarının Haritası”]

İki Kutuplu Bozkır: Hunların Bölünmesi ve Çiçi Han

Büyük Hun Devleti’nin zayıflaması; Çin ile arasındaki büyük savaşlar, Çin’in Hunların vassallarıyla olan ilişkileri, bazı Hun gruplarının göçleri, kuraklıklar ve salgın hastalıklar ile bağlantılıdır. M.Ö. 68 yılında tahta oturan Hsü-lu-kuan-chü Han döneminde Hunlar, Türkistan’daki ziraat kolonilerine akınlar düzenlemişler ve aynı zamanda o bölgede kendileri için tarım alanları oluşturmaya başlamışlardır. Hsü-lu-kuan-chü Han’ın M.Ö. 60 yılında ölümünden sonra eski Ulu Hatun[2] ve kardeşi birleşerek bir saray darbesi[3] ile Sağ Bilge Prensi’ni, Wu-yen-chü-te Han olarak tahta çıkarmışlardır. Wu-yen-chü-te Han, M.Ö. 105 yılında ölen Wu-wei Han’ın torunuydu.[4]

Wu-yen-chü-te Han, başa geçer geçmez sergilemeye başladığı acımasız ve zalim tavırlarla devlet içerisindeki kesimlerin tepkisini toplamaya başlamıştır. İlk iş olarak eski Hakana hizmet eden Prens Hsing-wei-ying[5] gibi soyluları öldürmüştür. Eski Ulu Hatun’un kardeşi Tu-ling-ch’i’yi devlet işlerini idare etmesi için görevlendirmiştir. Bundan sonra eski Hakanın ailesi ve yakın akrabaları devlet işlerinden uzaklaştırılarak yerlerine Wu-yen-chü-te’nin oğulları ve kardeşleri getirilmiştir.[6] Devletin üst kademelerinde gerçekleşen bu sert değişiklikler, Hunların yönetim mekanizmalarını kötü etkilemiş olmalıdır.

Wu-yen-chü-te Han döneminde Büyük Hun Devleti’nin geçirdiği evrim, sonraki süreçte birçok Prensin kendisini Han ilan etmesine yol açmıştır. Bunun başlıca sebebi veraset hukukunun belirli bir kurala bağlanmamasıdır. Türk hâkimiyet anlayışı tahta çıkmada her hanedan üyesine aynı hakkı veriyordu. Bu da taht kavgalarına ve bu kavgalar da devletin zayıflamasına hatta bölünmesine yol açıyordu.[7] Bir başka sebep de Wu-yen-chü-te’nin başa geçmesiyle hâkimiyetin hanedanın uzak bir koluna geçmesidir. Çünkü bu, hanedanın diğer uzak kollarındaki Prenslerin Hanlık hırslarını uyandırmıştır.

M.Ö. 58 yılında Wu-yen-chü-te’nin öfkesinden kurtulmak isteyen prensler, önceki Hun Hanı’nın veliahdı Chi-hou-shan’ı Huhanyeh Han unvanıyla tahta oturtmuşlardır. Bu prenslerin topladığı ordu Wu-yen-chü-te’yi mağlup etmiş ve Huhanyeh, tek başına ve meşru olarak Hun tahtını ele geçirmiştir. Devletin Orhun’daki merkezine yerleşen Huhanyeh Han, bir süre sonra karışıklıkların sona ermesi sebebiyle ordusunu terhis etmiştir[8]. Aslında ilk zamanlarında herkes onu desteklemiştir. Fakat aldığı kararlar Büyük Hun Devleti’ni tekrar iç karışıklıklara sürüklemiştir.

M.Ö. 58-56 yılları arasında Hun ülkesinde 5 ayrı Hakan ortaya çıkmış, vuku bulan kardeş kavgaları hiç şüphesiz binlerce Hun askerinin hayatını kaybetmesine ve bu da Büyük Hun Devleti’nin güç kaybetmesine yol açmıştır. Aynı zamanda kut anlayışı çerçevesinde Hunlar, hangi Hakana itaat edeceklerini şaşırmışlar ve muhtemelen halk arasında Hakana veya Hakanlara karşı güvensizlik doğmuştur. Bu da tahta çıkan Hakanların, özellikle Huhanyeh Han’ın otoritesini kuramamasına yol açmış olabilir. Hakanların kendi aralarındaki mücadelelerden sonra Huhanyeh’in karşısında tek rakip kalmış ve onu da bertaraf ederek Hanlığını korumayı başarmıştır. Fakat daha sonra karşısına daha dişli bir rakip çıkmıştır.

Hunların Bölünmesi

Huhanyeh Han’ın ağabeyi Sol Bilge Prens Hu-t’u-wu-szu, M.Ö. 56 yılında ayaklanmış ve kendisini Cici Kutuhou Han[9] unvanıyla tahta çıkarmıştır (M.Ö. 56).[10] Artık ülkede tek Hakan kalması gerektiğini düşünen Çiçi Han, Huhanyeh’in üzerine yürüyerek onu da mağlup etmiş ardından devletin Orhun’daki merkezine yerleşmiştir.[11] Bu kardeş kavgası, belki de daha sonra bütün Türk milletini büyük bir kedere ve üzüntüye boğacak olan fırtınaların önünü açmıştır.[12]

Huhanyeh Han birçok Hun soylusunun muhalefetine rağmen, daha önce hiçbir Hun Hakanının yapmadığı bir şey yapmış ve Çin’e sığınmaya karar vermiştir.[13] Hunların bölünmesine yol açan esas olay bu karardır.[14] Halkıyla birlikte güneye inen Huhanyeh Han, daha önce görülmemiş bir şekilde oğlu Sağ Bilge Prensini Çin’e rehin göndermiştir.[15] Bunun üzerine Çiçi Han da oğlunu Çin’e göndermiş (M.Ö. 53)[16] ve bir denge kurmaya çalışmıştır. Böylelikle Büyük Hun Devleti, Çiçi’nin ölümüne kadar biri bağımsız diğeri de Çin’e bağımlı olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

Tam bu noktada karşımıza Büyük Hun Hanlığı meselesi çıkmaktadır. Çin tarihleri Hun Hakanları için “Hun Hanı” derler fakat M.Ö. 54 ve 53 yıllarına ait imparatorluk biyografisinde Huhanyeh için “Huhanyeh Han” deniyordu. Buna mukabil Çiçi için ise “Hun Hanı Çiçi” denilmeye başlanmıştı.[17] Buradan anlıyoruz ki Çinliler, Çiçi Han’ın Huhanyeh’i mağlup edişinden, oğlunu Çin sarayına gönderene kadar olan zaman diliminde onu Büyük Hun Hanı olarak kabul etmişlerdir.

Huhanyeh Han M.Ö. 51 yılında Çin’e giderek imparator tarafından karşılanmıştır ve ona, olağanın üstünde bir kabul töreni yapılmıştır.[18] Ayrıca kendisine çok miktarda hediye verilmiştir.[19] Çin başkentinde bir süre kalan Huhanyeh, bizzat imparator tarafından başkentin dışına kadar uğurlandıktan sonra Sarı Irmağın kuzey-batı kıvrımına kadar götürülerek Çin duvarının dışına yerleştirilmiştir. O, Çin tarafından yerleştirildiği bölgede oturarak Hunlardan gelecek akınlara karşı koyacaktı.[20] Çin, Huhanyeh Han’a büyük unvanlar vermiş ve ülkesine gidene kadar her yıl artan miktarlarda altın, bakır, elbiseler, ipek ve ipek mamulleri, kuru pirinç ve hububat gibi yardımlar yapmıştır.[21]

M.Ö. 50 yılında Çin, Çiçi Han’a karşı ilginç bir diplomatik manevra denemiştir. Şöyle ki hem Çiçi Han hem de Huhanyeh Han’ın yolladığı elçiler aynı anda Çin sarayına varıp karşılaşmışlardır. Çin ise Huhanyeh’in elçisini daha çok ağırlayarak ikisi arasında ayrılık göstermiş ve Çiçi’nin elçisini daha aşağıya oturtmuştur.[22] Kanaatimizce bu diplomatik manevra, Çin ile Çiçi Han arasındaki ilişkilerin ilk kırılma noktasıdır. Çünkü Çin, Çiçi Han gibi bağımsızlık yanlısı ve tehlikeli bir Hun Hanı yerine uysal ve kendisine bağlı Huhanyeh’i destekleyip kollayacağını belli etmiştir. Nitekim bunu anlayan Çiçi de bir süre sonra konumunu sağlamlaştırmak için ülkenin Sağ bölgesine dirlik ve düzen vermek üzere harekete geçmiştir.

Çiçi Han’ın Batı Akını

M.Ö. 49 yılında, Sağ bölgeye dirlik ve düzen vermek için yola çıkan Çiçi Han, Huhanyeh’in ordusunun zayıflığını ve bu yüzden onun Orhun’daki başkente hücum edemeyeceğini biliyordu.[23] Sağ bölgede, daha önceleri kendisini öldüren Gerçek Han’ın kardeşlerinden biri, diğer iki kardeşiyle ordularını birleştirerek kendisini İ-li-mu Han unvanıyla tahta çıkarmıştı. Talihsizlik ki bir anda Çiçi Han ile karşılaşmışlar ve meydana gelen savaşı Çiçi kazanarak İ-li-mu’yu öldürmüştür. Ardından onun 50.000 kadar askerini de kendi ordusuna katmıştır.[24] Bu sıralarda Sağ bölgedeki faaliyetleriyle iyice güçlenen Çiçi Han, Çin’in Huhanyeh’e yiyecek ve asker yardımı yaptığını haber aldıktan sonra Sağ bölgede kalmaya karar vererek[25] büyük bir batı akını planı yapmıştır.

Çiçi Han’ın Batı Akını

Bundan sonra Çiçi Han, Wusunların yakınlarına giderek muhtemelen kendisine bağlanması için Küçük Kunmi[26] Wu-chiu-t’u’ya bir elçi göndermiştir. Fakat Wusun Kunmisi, Huhanyeh Han’ın Çin tarafından Çiçi’ye karşı desteklendiğini bildiği için hiç yapmaması gereken bir şey yaparak Çiçi’nin elçisini öldürmüş ve kafasını kestirerek Çin garnizon komutanına göndermiştir. Bir savaş için bunlar yetmezmiş gibi bir de Çiçi’ye karşı 8.000 atlı göndermiştir.[27] Bunun üzerine Çiçi Han ordusunu alarak Wusunların üzerine yürümüş ve onları kılıçtan geçirmiştir.[28]

Çiçi Han’ın yeni hedefleri, Mete Han’ın Büyük Hun Devleti’ne bağladığı fakat sonradan devletin zayıflamasıyla itaatten çıkan boylardı. O, ordusunu alarak kuzeydeki Wu-chieh boyunun üzerine yürümüş ve itaat altına almıştır. Ardından daha da batıdaki Chien-kunlara (Kırgız) hücum ederek boyun eğdirmiş ve orada kendisine bir otağ yeri yaptırmıştır. Sonra Ting-linglerin üzerine giden Çiçi Han, onları da mağlup ederek bu üç boyu tekrar Büyük Hun Devleti’ne bağlamıştır.[29] Öldürülen elçisinin bedelini Wusunlara ödetmeye devam eden Çiçi Han, onların üzerine birkaç defa daha ordu gönderip her seferinde yenerek adamakıllı tartaklamıştır.[30]

Çiçi Han’ın bu büyük akınının Çinlileri tedirgin ettiğini Çin kaynaklarından anlayabiliyoruz. Çünkü Çinliler onun akınlarını Mete Han’ın akınlarına benzeterek tıpkı ikinci bir Mete gibi anlatıyorlardı. Gerçi Çiçi Han, askerlik taktiği çok yüksek ve cesur bir Hun Hakanıydı ve şüphesiz akın yollarını da Mete’ye göre düzenliyordu.[31]

Çin ile Çiçi Han arasındaki ilişkilerin ilk kırılma noktasını yukarıda zikretmiştik. Bu hadiseden sonra Sağ bölgeye dirlik verip akınlarla da hâkimiyet alanını genişleten Çiçi Han’ın özgüveninin arttığı düşünülebilir. Zira M.Ö. 48 yılında Çin tahtına Yüan’ın çıkmasıyla Huhanyeh Han’a önemli sayılabilecek bir ağırlıkta zahire yollanmış,[32] Bu olayı Çiçi ile Çin arasındaki ilişkinin ikinci kırılma noktası olarak niteleyebiliriz. Çünkü bundan sonra Çiçi’nin Çin’e karşı diplomasisi sertleşmiştir.[33]

Batı akınından daha güçlü bir şekilde dönen Çiçi Han, daha önceden Çin’e yolladığı oğlunu geri istemiştir. Bu istek üzerine Çin sarayında tartışmalar yaşanmış, nihayetinde Çiçi’nin oğlunun Ku Chi adlı bir general elçinin refakatinde Hun başkentine yollanması kararlaştırılmıştır.[34] Nitekim M.Ö. 44 yılında Hun Prensi, Ku Chi adlı elçi ile Hun başkentine gönderilmiştir. Fakat elçi ve maiyeti bir daha Çin’e dönememiştir. Kesin olarak nedeni bilinmese de Çiçi Han bu elçiliktekileri öldürmüştür.[35] Onun oldukça sert bir karaktere sahip olduğu ve ansızın gelişen istenmeyen durumlar karşısında sinirlerine hâkim olamadığı tahmininde bulunabiliriz fakat belki de Wusunlar tarafından kesik başı Çinlilere hediye edilen elçisinin intikamını bu elçi heyetinden almak istemişti. Her şeye rağmen daha önce hiçbir Hun Hanı, elçi öldürmemiş, hatta Wu-wei Han (M.Ö. 114-105) zamanında çok vahim bir elçi kabulü gerçekleşmiştir. Buna göre Çin İmparatoru Wuti, Hunları kızdırmak ve tahrik etmek için Kuo Chi isimli bir elçi göndermiş, o da Hun Hakanının otağında küstahça sözler etmiştir. Çok sinirlenen Hakan ise kılıcını çekerek elçi hariç otağındaki herkesi öldürmüştür.[36]

Çinli elçilerin laf cambazı oldukları, bazen Hun Hakanlarına karşı tepki ölçmek için küçük görünebilecek saygısızlıklar yaptıkları ve onların yıllarca bu gibi dil oyunları için eğitildikleri bilinmektedir. Elçinin Çiçi’ye böyle bir saygısızlık yapıp tahrik etmiş olması ihtimaller dahilinde tutulmalıdır. Fakat Çinliler de bu hadise hakkında fazla bilgiye sahip olamadıklarından dolayı kayıtlara geçirememişlerdir. Yine de bu hadise Hun devlet geleneklerine uymamaktadır.

Wusunların Çiçi’nin elçisini öldürmeleri ve ardından kesik başını Çin garnizon komutanına göndermeleri, Çiçi’yi Çin’e karşı hırslandırmış hatta ona bunun bir Çin planı olduğunu düşündürmüş olmalıdır. Bu elçi öldürme hadisesinin planlı olup olmadığını bilemiyoruz ancak Çiçi Han, batı akınından döndükten sonra Çin’e karşı politikalarını sertleştirmiş, gelen elçilere sert ve kötü sözler sarf etmiştir. Bunda şüphesiz onun oldukça güçlendiğini düşünmesi de etkili olmuştur.

Huhanyeh Hunları ve Çinliler Arasında Antlaşma

M.Ö. 43 yılında Huhanyeh Han’a giden iki Çin elçisi, öldürülen elçileri sormuşlardır. Anlaşılan Çinliler, gittikçe güçlendiğini düşündükleri Huhanyeh Hunlarından şüphelenmişler fakat sonra onlardan şüphelendikleri için özür dilemişlerdir.[37] O yıl, Huhanyeh Han’ın ordusunun yaptığı başarılı bir sürek avı Çinlilere, Hunların yeterince güçlendiklerini düşündürmüştür. Aslında Çin, Huhanyeh Hunlarının külfetinden kurtulmak ve giderek daha da tehlikeli olan Çiçi Han’a bir cephe açmak istiyordu. Hunlar da artık daha kuzeye gitmek istemeye başlamışlar sebep olarak da yerleştirildikleri bölgede av yetersizliğini göstermişlerdir. Çünkü gerçekten Huhanyeh Hunlarının nüfusu oldukça artmıştır. Onlara hem daha önceden Çin’e sığınan[38] hem de muhtemelen Çiçi’ye itaat etmeyen Hunlar katılmış olmalıdır.

Nitekim M.Ö. 43 yılında Huhanyeh Hunları ile Çin elçileri arasında beyaz bir atın kurban edilmesi suretiyle, Hun geleneklerine göre bir antlaşma yapılmıştır. Antlaşma metnini doğru değerlendirebilmek için maddeler halinde sıralıyoruz:

  1. Bugünden, ta gelecek zamanlara kadar, Çinliler ile Hunlar, tek bir aile gibi birleşmişlerdir.
  2. Nesillerden nesillere kadar, karşılıklı olarak ne birbirlerini aldatacaklar ve ne de birbirlerine akın yapacaklardır.
  3. Haydutluk ve yağma yapanlar olursa, karşılıklı olarak haber verecekler, yapanları cezalandıracaklar, mal kayıplarını da ödeyeceklerdir.
  4. Eğer dışarıdan bir akın olursa, her iki taraf da ordularını alacak ve karşılıklı olarak yardım edeceklerdir.
  5. Kim olursa olsun, ister Çin, isterse Hunlar olsun, bu antlaşmayı ilk defa kim bozmaya cesaret ederse o, Tanrı’nın belasına uğrasın ve Tanrı’dan yardım ile şefaat bulamasın! Şimdiden sonra, nesillerden nesillere, torunlardan torunlara kadar, herkes bu antlaşmaya bağlı kalsın![39]

Genel olarak bakıldığında antlaşmanın çok yönlü bir hüviyete sahip olduğu görülmektedir. Aslında Çinliler, Huhanyeh Hunlarının kuzeye gitmeleriyle onlar üzerindeki kontrollerinin kalkacağını düşünüyordu, bu sebeple birinci maddedeki “tek bir aile” vurgusunun, Hunların tekrar Çin’e karşı düşmanlaşmasını önlemek amacıyla yapıldığı kanaatindeyiz. İkinci maddede verilen karşılıklı söz, antlaşmanın saldırmazlık paktı niteliğine delalet etmektedir. Üçüncü maddenin ihtiva ettiği yükümlülük, aslında iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin canlı tutulmasını amaçlayan bir teminattır. Antlaşma, bu yönüyle de bir ticaret antlaşması niteliği kazanmaktadır. Dördüncü maddeye geldiğimizde görüyoruz ki ne Çinliler ne de Huhanyeh Han, ismi zikredilmese de Çiçi Han’ı göz ardı edememişler ve birbirlerine askerî yardım teminatı vermişlerdir. Böylelikle antlaşmaya askeri ittifak gözüyle de bakılabilir. Son madde ise antlaşmanın lanet kısmıdır.

Antlaşma töreninin Hun geleneklerine göre yapıldığını yukarıda belirtmiştik. Buna göre; önce bir ırmak kenarına gidiliyor ve ondan sonra da bir dağa çıkılıyordu. Beyaz bir at mukaddes Hun kılıcı ile kesilerek kurban ediliyordu. Kan ile şarap bir Hun kaşığı ile karıştırılıyor, Yüeçi Kralının kafatasından[40] içiliyordu. Bu kafatasından, Çin elçileri de içiyorlar. Böylece Hunlar ile Çin arasında, bir kan andı yapılıyordu.

Antlaşmanın içerdiği maddeler ve yapılış şekli Çin sarayında büyük tartışmalara yol açmıştır. Çinli vezirlerden bir kısmı, antlaşmanın özellikle lanet kısmına vurgu yaparak bu maddenin Hun Hakanına, Çinlileri Tanrı’ya şikâyet etme hakkı verdiğini savunmuşlardır. Onlar, Huhanyeh Han’a tekrar elçi gönderilerek göğe bir kurban sunmasını ve antlaşmadan vazgeçildiğini bildirmesini dahi istemişlerdir. Bazı vezirler de elçilerin, “barbar geleneklerine uyma” yani antlaşmanın Hun geleneklerine göre yapılmasından dolayı ölüm cezasına çarptırılmalarını istemişlerdir. Onlara göre bu Çin’e bela yağdırabilirdi.

Görüldüğü üzere Çinliler aslında Huhanyeh Hunlarından değil, Tanrı’dan korkuyorlardı. Onlar hâkimiyetlerini genişletirlerken sadece Hunların değil, diğer ülkelerin de içine nifak tohumları ektiklerinden, bu antlaşmaya uyamayacaklarını biliyorlar ve bu yüzden Tanrı’nın onları cezalandıracağından endişelenerek, antlaşmanın iptalini istiyorlardı.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da eski kurbanın, yani antlaşmanın, yeni bir kurban verilmek suretiyle çözülmek istenmesidir. Buna göre Çinliler, Hunların göğe verdikleri at kurbanına inanıyorlar mıydı? Bunu tam olarak bilemiyoruz ancak Hun geleneklerine uyulduğu için Çin’e bela yağdırılacağından korkan Çinliler, antlaşmayı yapan elçileri Tanrı yolundan sapmakla da suçlamışlardır.

Nitekim belki de Huhanyeh Han ile arasının açılmasından çekinen Çin imparatoru antlaşmayı onaylamak zorunda kalmış, haklarında ağır cezalar istenen elçiler için ise fidye cezası vermiştir.[41]

Çiçi Han, kanaatimizce Huhanyeh Hunları ile Çin arasında yapılan antlaşmadan önce Orhun’daki başkentini bırakarak Kırgız yurdunda yaptırdığı otağ yerine göçmüştür. Huhanyeh Han ise antlaşmadan sonra Orhun’a çıkmıştır.[42] Yukarıda zikrettiğimiz gibi Huhanyeh Hunları kendi yurtlarına gitmek istemişlerdi fakat bunun için Çiçi Han kadim başkentten ayrılmış olmalıydı. Çünkü Huhanyeh gerçekten de Çiçi’den çekiniyordu ve onunla savaşmayı göze alamazdı. Bunu, Çiçi’nin öldürülmesinden sonra Huhanyeh’in Çin imparatoruna gönderdiği mektuptan anlayabiliriz.[43]

Çiçi Han’ın Batı Hun Devleti

Bu dönemde, Wusunların akınlarından dolayı oldukça yıpranmış olan Batı Türkistan’daki Semerkand Krallığında[44] ilginç bir toplantı düzenlenmiştir. Bu toplantıda Kral ve vezirleri Hunların büyük bir devlet olduğunu, Wusunların onlara bağlı olduğunu, Çiçi Han’ın sıkışık bir durumda olduğunu, Hunlardan kendilerine bir zarar gelmeyeceğini ve bu durumun değerlendirilmesi gerektiğini konuşmuşlardır.[45]

Çiçi Han’ın Batı Hun Devleti

Neticede Kral, Çiçi Han’ı, Wusunlara karşı ittifak olmak için çağırmak üzere Kırgız yurduna elçi göndermiştir. Muhtemelen Çin ve Huhanyeh Han’ın yaptığı antlaşmadan haberdar olan Çiçi, bu teklifi sevinerek kabul etmiştir.[46] Aslına bakılırsa Çiçi Han gerçekten de sıkışık bir durumdaydı. O, Çin elçilerini öldürmenin bir yaptırımı olacağının farkındaydı ve Huhanyeh’in yaptığı antlaşma yüzünden de ne ona ne de Çin’e bir akın yapamazdı. Çünkü kanaatimizce her ikisiyle de aynı anda savaşabilecek güçte değildi. Bu yüzden Çiçi’nin, Semerkand Krallığının bu sürpriz teklifini kabul etmesini normal karşılamak gerekir.

Türk toplulukları, bazı zorlayıcı sebeplerden dolayı zaman zaman Türkistan’daki yurtlarını terk ederek, başka coğrafyalara, başka iklimlere göç etmişler ve yayılmışlardır. Bu sebepleri doğal afetler ve salgın hastalıklar, nüfus artışı ve otlak yetersizliği, siyasi anlaşmazlıklar, ağır dış ve iç baskılar, fetih arzusu ve yeni vatanlar kurma fikri olarak sıralayabiliriz.[47] Çiçi Han’ın, Orhun’dan Kırgız yurdunda kurduğu yeni başkentine olan göçünün sebeplerini siyasi anlaşmazlıklar ve dış baskılar çerçevesinde değerlendirebiliriz. Aynı zamanda halkın kardeş kavgalarından yılmış olmasını, dolayısıyla iç baskıları da göz ardı etmemek gerekir. Fakat Çiçi Han’ın, Batı Türkistan’a olan göçünün sebeplerinden biri, fetih arzusu ve yeni vatanlar kurma fikri olarak değerlendirilebilir. Çünkü aşağıda anlatılacağı üzere onun bundan sonraki faaliyetleri ve Çinli generallerin onun planlarıyla ilgili raporları bu görüşümüzü desteklemektedir.

Çin tarihleri Çiçi Han’ın, Batı Türkistan’a olan göçünün tarihi hakkında bir bilgi vermezler. Çiçi Han, muhtemelen M.Ö. 43 yılında ordusuyla birlikte harekete geçmiş, Semerkand Kralı da armağan olarak birkaç bin deve, katır ve atı devletin ileri gelenleriyle birlikte Çiçi’yi karşılamak üzere yola çıkarmıştır. Fakat yolda şiddetli soğuk ve fırtınayla karşılaşmış olan Çiçi Han, bu yüzden ordusunun büyük bir bölümünü kaybetmiş yalnızca 3000 kişiyle hedefine ulaşabilmiştir.[48] Semerkand’da çok iyi ağırlanan Hunlar, aralarında akrabalık ilişkileri de kurmuşlar Hun Hakanı ve Semerkand Kralı birbirlerine kızlarını vermişlerdir.

Sonraki süreçte bu ittifakın kurulma sebebi doğrultusunda Çiçi Han, birkaç defa ordusuyla Semerkandlıları destekleyerek Wusunlara akınlarda bulunmuştur. Hatta Çin tarihleri Çiçi’nin, Wusun ülkesini darmaduman ederek onların başkenti Ch’i-ku şehrine kadar gittiğini bildirmektedirler. Onun, yine mükemmel bir kumandan ve Hun savaş gücünün ustası olduğunu ispat ettiği bu akınlarda birçok Wusun öldürülmüş birçoğu da hayvanlarıyla birlikte esir edilmiştir. Şok etkisi yaratan bu akınlar karşısında Wusunlar hiçbir şey yapamamışlar, kayıplarını kurtarmak için karşı saldırıya geçmeye cesaret edememişlerdir. Bu yüzden Wusunların batı sınırları büyük ölçüde boşalmıştır.[49]

Çiçi Han, Hunların yaşam tarzına ve savaş taktiklerine uymamasına rağmen surlarla çevrili bir başkent yaptırmaya karar vermiştir. Hun savaş taktikleri, kalabalık düşman orduları karşısında uçsuz bucaksız bozkırlarda kaybolmayı ve uygun olan her fırsatta düşmana saldırarak yıpratmayı gerektiriyordu. O, yine de kararından vazgeçmemiş ve yaklaşık 500 işçi çalıştırarak bu kaleyi 2 yılda inşa ettirmiştir.[50] Talas Nehrinin yakınlarında inşa edilen bu kalenin etrafı, Roma istihkam tarzından mülhem olarak toprak tabyalarla örülmüş ve yer yer kazık çitlerle çevrili bekçi kuleleriyle donatılmıştır.[51]

Çin tarihlerine göre Çiçi Han, devletinin büyüklüğünün ve yayılan ününün farkındaydı. Bu sıralarda onun sert mizacının bir yansımasını daha görüyoruz. Semerkand Kralının yaptığı bir protokol hatası yüzünden çok sinirlenen Çiçi, Kralın kızını, Krallığın ileri gelenlerinden birkaç kişiyi ve halktan da birkaç yüz kişiyi öldürterek parçalanmış cesetlerini Talas Irmağı’na attırmıştır.[52]

[irp posts=”24232″ name=”Büyük Hun Devleti’nin Bölünüşü”]

Çiçi Han, hâkimiyetini askerî akınlarla genişlettiği gibi sadece elçi göndererek de bazı ülkeleri kendisine bağlamaya başlamıştı. Çünkü yukarıda da zikredildiği gibi onun ünü çok uzak yerlere yayılmış ve gücünden çekinilen bir Hakan olmaya başlamıştı. Nitekim Fergana ve Ho-su gibi bazı ülkeler Çiçi’nin gönderdiği elçiler vasıtasıyla vergi vermeyi kabul etmişler, Çiçi’ye karşı gelmeye cesaret edememişlerdir.[53]

Huhanyeh Han’ın güçlendikten sonra Ötüken’e yerleşmesi ve Çiçi Han’ın Batı’ya göç edip hâkimiyetini yaymaya çalışması, büyük Hun kütleleri arasında ikiliklere yol açmıştır. Asya’nın ulu bozkırlarının geçirdiği bu iki kutuplu dönem, Hunların ve hatta bütün Türk tarihinin şekillenmesinde büyük bir etkiye sahiptir.

Ufukcan Yaşa

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

AHMETBEYOĞLU, Ali, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2015.

ANADOL, Cemal, Orta Asya Türk Devletleri Tarihi, Kamer Yay., İstanbul 1996.

DURMUŞ, İlhami, “Vusunlar”, Türkler, I, Ankara 2002, s.782-788.

EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, T.T.K. Yay., Ankara 1947.

ERCİLASUN, Konuralp, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/15, Ankara 2014, s.13-32.

GÖMEÇ, Saadettin, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2012.

GROUSSET, René, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken Yay., İstanbul 1999.

GUMİLEV, L. Nikoloyeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yay., İstanbul 2002.

İZGİ, Özkan, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, T.T.K. Yay., Ankara 2014.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yay., İstanbul 1984.

KOCA, Salim, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, Ankara 2006, s.687-708.

KOCA, Salim, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.651-663.

NÉMETH, Gyula, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Yay., Ankara 1982

ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, T.T.K. Yay., Ankara 2012.

ONAT, Ayşe, “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, XXXI/1-2, Ankara 1987, s.383-395.

ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, T.T.K. Yay., Ankara 2019.

ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.7-21.

RÁSONYI, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1971.

TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), Bilge Yay., İstanbul 2017.

TEZCAN, Mehmet, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, Ankara 2006, s.729-742.

UHLİG, Helmut, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, Okyanus Yay., İstanbul 2000.

[1] Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisi. ufuktarih0@gmail.com

[2] Hsü-lu-kuan-chü Han’dan önceki Hun Hanı’ın Ulu Hatunu’dur. Hsü-lu-kuan-chü Han onu Ulu Hatun makamından aldığı için ona ve soyuna karşı kin tutmuş olmalıdır.

[3] Konuralp Ercilasun, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/2015, s.15.

[4] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, Ankara 2019, s.131.

[5] M.Ö. 60 yılında Hsü-lu-kuan-chü Han’ın hasta olduğu sırada, Lung-ch’eng’deki kurultayın ardından Ho-su Prensi Hsing-wei-ying, Hakanın hastalığı sebebiyle orada bulunan prenslerin ayrılmamaları için emir çıkarmıştır. Bu prens devlet bitikçisi gibidir. (gös.yer.)

[6] Gös. yer.; Ercilasun, a.g.m., s.14.

[7] Salim Koca, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.654.

[8] Ögel, a.g.e., s.136; Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.159.

[9] Bundan sonra Çiçi Han diye yazılacaktır. Ayrıca unvanın anlamlarıyla ilgili bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.141-142.

[10] László Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, s.67; Ögel, a.g.e., s.143; Gyula Németh, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.47; L. Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Ankara 2002, s.177; Gömeç, a.g.e., s.161; Ercilasun, a.g.m., s.19.

[11] Gös. yer.; Gumilev, a.g.e., s.177.

[12] Gömeç, a.g.e., s.162.

[13] Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Ankara 1995, s.98; René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, İstanbul 1999, s.56; Mehmet Tezcan, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, s.739; Ögel, a.g.e., s.145; Ercilasun, a.g.m., s.19; Gömeç, a.g.e., s.163.

[14] Ercilasun, a.g.m., s.19.

[15] Ögel, a.g.e., s.145; Németh, a.g.e., s.47; Gömeç, a.g.e., s.163; Gumilev, a.g.e., s.179.

[16] Ögel, a.g.e., s.145.

[17] Gös. yer.

[18] Ayşe Onat, “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, XXXI/1-2, Ankara 1987, s.385; Ögel, a.g.e., s.145; Eberhard, a.g.e., s.98; krş. Özkan İzgi, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Ankara 2014, s.101; Gumilev, a.g.e., s.179; Németh, a.g.e., s.47.

[19] Hediyeler hakkında bilgi için bk. Gömeç, a.g.e., s.164.

[20] Ögel, a.g.e., s.146.

[21] Tezcan, a.g.m., s.739.

[22] Ögel, a.g.e., s.146; Gumilev, a.g.e., s. 179; krş. Gömeç, a.g.e., s.165.

[23] Ögel, a.g.e., s.148.

[24] Gös. yer.; Gumilev, a.g.e., s.184.

[25] Ögel, a.g.e., s.149

[26] “Kunmi” kelimesi Wusun hükümdarlarına verilen unvandır.

[27] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.169; Gumilev, a.g.e., s.184.

[28] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984, s.63; Cemal Anadol, Orta Asya Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1996, s.57; Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, İstanbul 2015, s.69; Ögel, a.g.e., s.149.

[29] A.g.e., s.150; Kafesoğlu, a.g.e., s.63; Gömeç, a.g.e., s.169; Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), İstanbul 2017, s.33.

[30] Ögel, a.g.e., s.150; Gumilev, a.g.e., s.184.

[31] Ögel, a.g.e., s.154.

[32] Gömeç, a.g.e., s.166.

[33] Ögel, a.g.e., s.155.

[34] Bu tartışma hakkında daha fazla bilgi için bk. a.g.e., s.156-157.

[35] Ayşe Onat, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, Ankara 2012, s.37; Ögel, a.g.e., s.159; Gömeç, a.g.e., s.166.

[36] Bu elçi kabulü hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.70-71.

[37] A.g.e., s.150.

[38] A.g.e., s.152.

[39] Gös. yer.; Gömeç, a.g.e., s.167.

[40] Mete Han’ın oğlu Lao-shang Han tarafından mağlup edilen Yüeçi Kralının kafatası, içki kabı olarak kullanılmıştır.

[41] Bu antlaşma ve Çin’deki yankıları hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.151-154.

[42] A.g.e., s.154; Gömeç, a.g.e., s.168.

[43] S.34.

[44] Semerkand Krallığının yeri hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.162; Gumilev, a.g.e., s.181-182. Bugünkü Semerkand şehrine yakınlığından dolayı Semerkand Krallığı diye andığımız bu devlet Çin kaynaklarında K’ang-chü Devleti olarak geçmektedir. Çin tarihlerine göre 600.000 kişilik nüfusları ve 120.000 kişilik ordularıyla dönemin önemli bir devletiydiler. Fakat verilen bu rakamlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekmektedir. Bu devlet hakkında daha fazla bilgi için bk. Onat, Batı Bölgeleri, s.37.

[45] Ögel, a.g.e., s.158-159, Gömeç, a.g.e., s.168.

[46] İlhami Durmuş, “Vusunlar”, Türkler, I, s.785; Ögel, a.g.e., s.159; Gumilev, a.g.e., s.185; Németh, a.g.e., s.48.

[47] Koca, “Göçler”, s.654.

[48] Ögel, a.g.e., s.159; Gömeç, a.g.e., s.170; Gumilev, a.g.e., s.185; Németh, a.g.e., s.48.

[49] Ögel, a.g.e., s.160; Taşağıl, a.g.e., s.38; Durmuş, a.g.m., s.785.

[50] Ögel, a.g.e., s.160; Kafesoğlu, a.g.e., s.63; Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, s.705.

[51] Gumilev, a.g.e., s.186.

[52] Ögel, a.g.e., s160.

[53] A.g.e., s.161; Németh, a.g.e., s.48.

[/vc_toggle]

Postkolonyal Ülkeler I: Burkina Faso

“Eğer bu borcu ödemezsek ölmeyecekler, eğer ki ödersek biz öleceğiz.” Thomas Sankara

Bugünün Burkina Faso’su

Mutlu/Dürüst insanların ülkesi anlamına gelen 20 milyon nüfuslu Burkina Faso; Fildişi Sahilleri, Togo, Nijer ve Nijerya gibi ülkelere komşu olan bir Batı Afrika ülkesidir. Ülkenin yüzde 60’ı İslam dinine mensup olmasına rağmen devlet başkanı Kabore Hristiyanlık dinine mensuptur. Ancak ne yönetimde ne de halkta din ayrımı bulunmadığından halk Kabore’den gayet memnun. Bundan dolayı din ve etnisite açısından ülkede homojen bir dağılım bulunmakta. 4 ay bahar ve 8 ay kuraklık yaşayan Burkina Faso, bahar aylarında yağmurun kısa sürede şiddetle yağıp bitmesi ve ülkenin düzlük arazilerden oluşmasından kaynaklı suyu barajlarda depolamakta zorluk çekiyor.

Ülkenin yer altı kaynakları altın, petrol ve çeşitli madenler bakımından zengin ancak pek çoğu halen Fransız şirketlerin kontrolü altında. Tarıma elverişli topraklarında mısır, buğday, pirinç, kaju, pamuk gibi pek çok ürün elde edilebilmesine rağmen Sankara sonrasında toprakların özelleştirilmesinden dolayı pek çoğunu yine Fransa kontrol ediyor. Eğer Burkina Faso’ya giderseniz ülkenin tamamının kiremit rengi toprak olduğunu göreceksiniz. Genel toprak yapısından dolayı insanlar evlerinin kenarındaki topraklardan bile tuğlalar yapıp kullanabiliyor.

Ulaşım %80 oranında bisiklet ve motosiklet ile sağlanıyor. Halk şehirlerarası seyahatlerini bile bisikletle yapabiliyor. Ülke her türlü zengin kaynaklara sahip fakat düşük teknoloji, ekonomik ve siyasi baskılardan ötürü bu kaynaklarını verimli şekilde kullanamıyor. Para birimi Fransız CFA olan ülkede, resmi dairelerde ve okullarda Fransızca konuşuluyor ancak halk dışarıda Fransızca konuşmak yerine kendi yerel dillerini tercih ediyor. [1]

Yukarı Volta’dan, Burkina Faso’ya

Burkina Faso, Fransa işgal etmeden önce nüfusunun %50’lik bir kesimini oluşturan Mossi kabilesinin ismiyle, Mossi Krallığı olarak, anılıyordu. Fransa, işgalden sonra o bölge için “Yukarı Volta” ismini kullandı. Bunun sebebi ise ülkenin o zamanki bayrağına da renklerini veren Kırmızı Volta, Beyaz Volta ve Siyah Volta nehirlerinin yukarısında bulunmasıydı. II. Dünya Savaşı sonrasında elindeki toprakları daha fazla kontrol edemeyen Fransa, yerine temsilciler bırakarak çekilmeye başladığında Burkina Faso da bağımsızlığını eline aldı. Darbe üstüne darbe yaşayan Burkina Faso, Thomas Sankara ile artık yönetimi tamamen eline almaya başladı. Ülkenin ismini değiştirmek ilk faaliyetlerinden birisi oldu çünkü bu isim onlara ait değil, sömürgecilerin verdikleri isimdi ve sömürge zamanlarını anımsatıyordu.[2]

Thomas Sankara Devrimi

Burkina Faso bağımsızlığını eline aldıktan hemen sonra Maurice Yaméogo, o zamanki adıyla Yukarı Volta’nın ilk devlet başkanı oldu. Bu sırada Devletin büyük borçlar altına girmesi ve israf edilen paralar halkın tepkisine yol açtı. Devlet idaresinde darbeler ardı ardına geldiği vakitlerde Thomas Sankara Madagarkardaki Antsirabé Askeri Akademisi’nde eğitim almaktaydı. Ülkesine döndükten sonra çeşitli görevlere atandı. Mali ve Yukarı Volta arasında sınır anlaşmazlığından dolayı çıkan savaşta kilit rol oynadı. Dış işleri bakanlığı ve başbakanlık gibi pek çok görev aldı. Devlet bağımsızlığını ilan etse de ekonomik olarak dışa daha çok bağlanıyor, Fransa ülkede söz sahibi olmaya devam ediyordu. Sankara, Fas’ta eğitim sırasında tanıştığı arkadaşı Blaise Compaoré’nin de aralarında bulunduğu ekibi ile henüz bir yıl önce yine darbeyle gelmiş Ouédraogo’yu devirerek henüz 33 yaşında yönetime el koydu ve ülkede Sankara’nın devrimi başlamış oldu. Sağlık, ekonomik, tarım ve eğitim alanında pek çok atılım yaptı. Afrika bölgesinde yaygın olan menenjit, sarı humma ve kızamık hastalıklarına karşı 2 buçuk milyon çocuğun aşı olmasını, çölleşmeye engel olmak için 10 milyon ağacın koruma altına alınmasını sağladı. Düzenlediği okur yazarlığı artırma kampanyası sayesinde %13 olan okur yazarlık oranı %73’e çıktı.

Thomas Sankara

Devlet harcamalarında tasarrufa giderek kendi makam aracı da dahil olmak üzere Mercedes marka lüks arabaları ülkede yaygın olarak kullanılmakta olan Renault-5 model arabalarla değiştirdi. Kendi maaşını $450’a indirerek mülkiyetini bir araba, 4 bisiklet, 3 gitar, bir buzdolabı ve bir kırık dondurucu ile sınırlandırdı. Devlete ait olan ve kullanılmayan tarlaları köylüye dağıtarak üretime artırdı. Bu sayede yılda hektar başına 1700 kg buğday üretilirken bu sayı hektar başına 3800 kg’a kadar çıktı. Sadece orduya ait olan marketleri halkın kullanımına açtı. Tüm bu reformların yanında yabancı yardımların tamamını “Seni besleyenler seni kontrol ederler” diyerek reddediyordu.[3] Yine de ülkenin geçmişten kalan çok fazla borcu vardı. Sankara bu borçların kendileri ile bağlantısı olmadığını savunuyordu.

“Borçların, kökleri ile beraber göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyoruz. Borçlarımızın kökü sömürgeye dayanmaktadır. Bize borç verenler daha önce bizi sömürenlerdir. Bunlar bizim devletimizi ve ekonomimizi yönetmeyi alışkanlık haline getirmiş insanlardır. Sömürgeciler, kendi kardeşleri ve kuzenleri vasıtasıyla Afrika’yı kendilerine borçlandıranlardır. Bizim bu borçla hiçbir bağlantımız yoktur. Bundan dolayı bu borçları ödemeyeceğiz. … Bize bankalar ile para sunuyorlar. Sanki başkasının sırtından gelişme gösterilebilecekmiş gibi. Güzel finansal tasarılarla, sömürge kontrolü altında 50-60 yıllık tavizler verdik. Borçlandırma, yeniden işgal yönetimi için yabancıların kurallarına boyun eğerek büyümeyi ve gelişmeyi hedefleyen akıllıca bir yoldur. Bu şekilde her birimiz birer finansal köle oluruz. … Bu borcu ödeyemeyiz. Çünkü bu borcu ödemezsek onlar ölmeyecekler. Eğer ödersek biz öleceğiz.”

Sankara Sonrası

1987’nin sonlarına yaklaşırken Sankara’nın göreve başlamasından henüz 4 yıl geçmişti ki Sankara’nın yakın arkadaşı Blaise Compaoré’nin başını çektiği bir asker grubu tarafından yönetime el koyuldu. Gerekçe olarak Sankara’nın Fransa ve komşu ülkeler ile olan ilişkileri tehlikeye attığını söylediler. Halk Sankara’dan memnundu ve bu yüzden o hayattayken yönetimi elde tutmak kolay değildi. Sankara, o gün arkadaşı Compaoré ve askerleri tarafından toplantıda basılarak öldürüldü. Halk bu durumdan memnun olmadı ancak karşı da koyamadı. Ülkeye tekrardan yabancı sermaye girdi ve kapitalist sisteme dönüldü. Compaoré yaklaşık 27 sene kadar uzunca bir süre devlet başkanı olarak kaldı ama 2014 sırasında çıkan isyanlar sonucunda indirilerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Ancak Compaoré’nin gitmesinden sonra ülkede terör olayları patlak verdi. Compaoré terör için iyi önlemler mi alıyordu yoksa onları idare mi ediyordu sorusunun cevabı ise bilinmiyor.[4]

Sanırım en önemlisi milletin kendine güvenmesini, sonuçta kendi kalkınması ve mutluluğu kendi oturup yazması gerektiğini, istediğini söyleyebileceğini ve aynı zamanda bu mutluluğun bedelini ne olduğunu anlamasını sağlamamız oldu.” Thomas Sankara [5]

Salim Top

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Yerel kaynaklar ve turistik gözlemlerim.

[2] https://www.nytimes.com/1989/10/22/magazine/on-language-bring-back-upper-volta.html

[3] http://www.thomassankara.net/, pek çok yerde yararlanılmıştır.

[4] Yerel kaynaklar

[5] https://ordaf.org/somurgecilige-direnen-devrimci-burkina-fasonun-lideri-thomas-sankara/

[/vc_toggle]

İnsanlık Tarihinin Utancı: Hocalı Katliamı

Hocalı Katliamı; Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşanan ve Azerbaycanlı sivillerin Ermenistan’a bağlı kuvvetler tarafından toplu şekilde öldürülmesi olayıdır.

1980’li yılların ikinci yarısından itibaren SSCB’nin dağılma sürecine girmesi Azerbaycan ve Ermenistan arasında gerilimli bir süreci başlattı. Ermenistan Sosyalist Cumhuriyeti Azerbaycan’a ait olan Karabağ bölgesinin Dağlık kısmında Ermeni nüfusunun fazla olduğunu bahane ederek o bölgenin kendine ait olması gerektiğini iddia etti. Fakat bu topraklar bölge uluslararası örgütlerin de kabul ettiği gibi tarihi ve hukuki olarak Azerbaycan’a ait topraklardı.

Bölgedeki var olan gerilim 1988 yılında Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenilerin Azerbaycan’dan ayrılmak istemeleri ile daha da arttı. Dağlık Karabağ meclisi bir karar alarak Ermenistan’a bağlandığını ilan etti. Bunun üzerine Azerbaycan da Dağlık Karabağ bölgesinin özerk statüsünü kaldırdığını açıklayarak kendine bağlandığını ilan etti.

Dağlık Karabağ bölgesinde yaşanan bu gelişmeler iki ülke arasındaki savaşı başlatan sebep oldu. 1991 yılının sonlarında başlayan savaş Ermenilerin lehine gelişti. Rusların desteğini alan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girerek orayı işgal etmeye başladılar.

Hocalı

Dağlık Karabağ’da Ermeni saldırıları 1988 yılında başlamıştı. Dönem dönem çatışmalarla, zorunlu göçlerle ve  Bakü katliamı ile saldırılar 4. Yılına girmişti. 2 ülke arasındaki gerilim tırmanarak 1992 yılının şubat ayına kadar sürdü.

25’i-26 Şubat’a bağlayan Salı gecesi tarihin en büyük katliamlarından birini acıları, işkenceleri ve ölümü Dağlık Karabağ bölgesinde 2500 ailenin yaşadığı Hocalı yaşayacaktı.

7 bin kişinin yaşadığı Hocalıda halk  tarım ve hayvancılık ile uğraşıyordu.

3 nehir ile kıyısı olan, bölgedeki tek havalimanına sahip olan ve otoyolların güzergahında bulunan Hocalı stratejik bir öneme sahipti. Haftalardır yaşanan çatışmalar 25’i- 26 şubata bağlayan gece farklı bir boyut kazandı. Gece yarısı verilen emir sonucu tüm zırhlı araçlar Hocalıya ateş açmaya başladı. O gece onlarca insan katledildi.

Ermeni askerlerinin kurdukları esir kampları tarihin en utanç verici olaylarından birisidir. Hiçbir ayrım yapmadan günlerce süren işkenceler yapıldı.

Bu işkenceler ve saldırılar sonucunda resmi verilere görev 106’sı kadın, 63’ü çocuk 70’i yaşlı olmak üzere 613  Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti. 487 yaralı 1275 kişi ölüm kamplarında işkenceye maruz kaldı. 150’si bugün bile kayıp olan ve mezarı olmayan vatandaşlar mevcut.

1992 yılında Hocalı’da bir savaş değil soykırım yaşanmıştı ve tüm dünya bu olaya seyirci kaldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

HaberGlobal.com

https://www.milliyet.com.tr/gundem/hocali-katliami-nasil-gerceklesti-2391977
sabah.com.tr
[/vc_toggle]

Koronavirüs Küreselcilerin Bir Oyunu mu?

Dünyayı tehdit eden birçok şeye “komplo teorisi” deyip geçmek moda oldu diyebiliriz. Aslında insanlar, hakikatlere komplo teorisi demeyecek kadar da her şeyin farkındalar. Dünyanın gidişatı pek de iç açıcı değil. Bunu söylemeyi veya duymayı hiç istemiyor olsak da yaşanan olaylar bizi düşündürmeye başladı. Dünyada gelişen olaylara bakınca ve biraz da analizler yapınca görünen tablo şu ki; Dünya’da bölgesel olarak değil, aslında global bir savaş var. Düğmeye basıldı ve her şey hızla boyut değiştirmeye başladı diyebiliriz.

Bu değişimler neler diye sayacak olursak;

  • Öncelikli olarak değişim aile yapısı ile başlıyor. Aile yapısını bozmaya çalışıyorlar. Bireyselliğe önem veriliyor. Bu nedenle kişilerin yalnızlaştırılması ve aileden kopuk olması sağlanıyor.
  • Yeni bir insan (nötr insan yani cinsiyetsiz) tasarlıyorlar. Tasarlanan insanlar belirli bir yaşa geldiklerinde cinsiyetlerini kendileri seçebiliyorlar.
  • Eşcinsel evlilikler yasallaşıyor. Çünkü çocuğu olmasını isteyen bu çiftler gen bankalarından çocuk alabiliyor olacaklar.
  • Tek Dünya Devleti/Dünya Hükümeti
  • Tek alfabe (emoji)
  • Tek din (transhumanizm)
  • Dijital dünya
  • Dijital para
  • Yapay zekâ (Robotlar) ile değişimler sağlanmak isteniyor.

Bu değişimleri gerçekleştirmek isteyenler “Küreselciler”. Küreselcilerin amacı sınırları olmayan tek bir devlet, toplum, insan, alfabe, din ve para yaratmak. Yapay zekâ denilen robotlarla kendi kendine üretim, robot işçiler, askerler, polisler vs. yaratmak. Böylece robotlar sayesinde düşünen ve üreten insanları da bitirmeye yönelik çalışmalar yapılıyor. Bunun dışında Küreselcilerin bir diğer amacı dünyayı ele geçirip,  herkesi internet ve medya aracılığıyla tek algı ile yönetmek. Bunu da Google, Facebook, Twitter, Instagram vs. ile yapmaya çalışıyorlar.

Kendisini küreselci olarak tanımlayanlar kim diye bakacak olursak; Amerika merkez bankasının ve silikon vadisinin sahipleri yani üst akıl denilen sistem. Üst akıl mı yoksa şeytani bir akıl mı? Orası tartışılır bir durum.

Küreselcilerin asıl amacı; Dünya’da yeni bir başlangıç yapmak. İnsanların tarihiyle, diliyle, diniyle bağını kesmek ve dünyaya hakim olmak. Yukarıda bahsettiğim değişimleri de kurarak dünyayı yönetmeyi amaçlıyorlar.

Küreselcileri ve amaçlarını kısaca açıkladıktan sonra Korona virüsle olan alakalarına ve ilk Çin’de ortaya çıkışına gelelim. Küreselcilerin deney merkezi olarak “ÇİN” görülmektedir. Çin, ülke içinde kurduğu yüz tanıma destekli kamera ağı, çevrimiçi ödeme metotları, sıkı internet denetimleri ile zaten dijital dünyaya geçiş yaptığı görülmüştü. Çin’de her yerde takılı olan birçok kamerayla halkını izleyerek en son nereye gittiğini, kiminle olduğunu, ne aldığını, giydiği kıyafetleri, hislerini, suç işleme oranını vs biliyor. Bu alanlardaki kişisel verilerin toplanmasıyla bu yıl yani 2020′ de tüm ülkede hayata geçirmeyi planladığı “sosyal puanlama sistemi” ni hayata geçirecekti. Bu sistemle birlikte kişiler birbirlerine puan verebilecek ve bu puanlar karşılığında kişiler belirli hizmetleri (tatil yapma hakkı, ulaşım hakkı, kredi çekme, restoranların bir kısmını kullanabilme gibi) kullanabilecek veya kullanamayacak. Çin’in bu sisteminde insanlar için 4 kategori var. A tipi, B tipi, C tipi ve D tipi. Puan yüksek ise A tipinde yer alıyor ve gittikleri yerlerde saygı gören, Devlet nezdinde de dürüst, sözüne güvenilir, kredi verilebilir, uçağa alınabilir, restoranlara girebilir vs gibi bir insan grubu. Eğer alınan puanlar çok düşükse D tipi insan kategorisinde yer alınıyor. Burada da A tipindeki hizmetlerin hepsinden mağdur kalınıyor. Peki bu kategorilerde ekonomik durum etkili olacak mı? Çin Komünist Partisi’nin yaptığı açıklamaya göre maddi durum bu kategorizasyon da etkili olmayacak diyorlar. Yani zengin olan birisi D sınıfında ya da fakir olan birisi de A sınıfında yer alabilecek. Çin bu durumların alt yapısını da 5G teknolojisi ile daha iyi şekilde yapmayı planlıyordu.

Bunlar dışında geçtiğimiz dönemlerde Dünya’da ilk kez yeni tip insanın yaratılması da (geni değiştirilmiş bir bebek), robotların üretilmesi ve kullanılması da Çin’de gerçekleşmişti. Şimdi de virüsün ilk görüldüğü yer Çin/Wuhan kenti oldu. Çin’de virüs yayıldıktan sonra Çin Merkez Bankası nakit paralarla virüsün bulaşabileceğini ve karantinaya aldıklarını söyledi. Bu durum kripto paraya geçilmesinin önünü açmanın bir yolu olarak görülmektedir. Kişiler nakit paralarıyla bir işlem yapamazlarsa kripto para ön plana çıkmış olacak. Buda korona virüsün küreselcilerin bir oyunu olarak görmemizi sağlıyor. Küreselcilerin deney merkezinin “ÇİN” olduğunu söylemiştim. Zaten küreselcilerin yeni dünya isteklerine ve Çin’de bu şekilde gelişmelerin olduğuna bakıldığında buda bir tesadüf olarak görülmemelidir.

Günümüzde doğanlar sanal dünyanın yani dijital dünyanın içine doğuyor. Stratejist ve sosyal medya uzmanı Abdullah Çiftçi’nin bu konulara yönelik birçok tezi mevcut. Bunlardan birisine değinmek gerekirse “2015 Davos toplantısında konuşulan insan nüfusunun çok fazla olması nedeniyle iklimi etkilemesi ve kontrol altına alınmak istenmesi. Dünyada iklim değişikliğinin nedeni insanlar değil teknoloji, fabrikalar ve uygulama yanlışlarıdır. Bunu insanların üzerinden konuşmalarının nedeni nüfusun azaltılması aşağıdan gelen dijital nüfusa yer açmak ve yeni bir başlangıç yapmak” diye açıklama yapmıştı. Nasıl yer açılacağı Çin’de başlayıp birçok ülkeye yayılan korona virüsü ile denenmeye başladı.

Korona virüs ile ölenlerin yaş ortalamalarına bakıldığında genellikle yaşlılar olduğu görülmektedir. Yaşlı nüfusun ortadan kalkması dijital dünyaya ayak uydurabilecek olan gençlere ve çocuklara yer açılması anlamına gelmektedir. Diğer taraftan ise insan nüfusu ne kadar azaltılırsa düzenin değişmesinin ve Yeni Dünya düzenine geçişin genç nüfusla daha kolay olacağı Küreselciler tarafından öngörülmektedir.

Küreselcilerin dünya üzerindeki bu planlarına karşılık bir uyanışın olduğunu da söylemek gerekir. Bu kişilerde “Ulusalcılar” olarak adlandırılıyor. Şuan bulunduğumuz sistemi, devleti, dinleri, her ulusun kendi vatanı olması gerektiğini savunanlar. Aralarındaki savaşı kimin kazanacağını bilemeyiz. Fakat küreselcilere karşı bir grubun olduğunu bilmek bile umutlandırıcı gibi görünüyor.

Sonuç olarak tüm bu olaylara bakıldığında Çin’in yıllardır kendi halkı üzerinde uyguladığı dijital sistemler, yeni bebek deneyleri, robotlaşma gibi birçok durum aslında bizi bekleyen çok farklı bir Dünya sistemine geçirilmek istendiğimizin ve Çin’in Dünya devletlerine karşı deney sonucu olarak gösterilecek olmasının habercisiydi. Şuan yine özellikle Çin üzerinde denenen korona virüsü ile hem Kripto para sistemine geçiş sağlanmak isteniyor hem de ileri ki bir tarihte ( belki 5-10 yıl sonra) daha farklı bir virüsün deneyi yapılıyor olabilir düşüncesindeyim.  Bu deneylerin amacı dijital dünyaya uyum sağlayanlara yer açmak, devlet yönetimlerinin sıkıntıya uğraması yani devlet idaresinden sorumlu birçok kişinin ölümüyle yönetimin durmasını ve düzenin değişiminin daha az insanla kolayca yapılmasını sağlamak.

Dünya’yı ve yapılmak istenen değişimi anlayabilmenin en iyi yolu okumaktan, araştırmaktan ve öğrenmekten geçer. Bilmediklerimizi öğrenerek, görmek ve bilmek niyeti ile..

Hatice Nur Sarıtunalı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Koronavirüs: Ölüm Oranları ve Yanlış Bilinenler

Uluslararası medyanın da katkılarıyla dünya çapında büyük bir şok etkisine sebep olan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) hakkında mutlaka bilmeniz gereken ve yanlış bildiğiniz bilgileri sizler için sıraladık.

Koronavirüsler, (CoV), soğuk algınlığından ve Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV) ve Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS-CoV) gibi daha ciddi hastalıklara kadar hastalıklara neden olan büyük bir virüs ailesidir. Yeni bir koronavirüs olan Kovid-19 daha önce insanlarda tanımlanmamış yeni bir türdür.

Enfeksiyon belirtileri arasında solunum semptomları vardır; ateş, öksürük, nefes darlığı ve solunum güçlüğü. Daha ciddi vakalarda, enfeksiyon pnömoniye, ciddi akut solunum sendromuna, böbrek yetmezliğine ve hatta ölüme bile neden olabilir.

Alacağımız önlemler ne olmalı veyat önlem almamız illa gerekir mi?

Çevrenizde bu salgını ciddiye almayan, “nasılsa hepimiz bir gün öleceğiz” veya “ben zaten abdestli bir insanım” vâri sözler sarf eden insanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Bu tip söylemler oldukça yanlış ve tehlikelidir. Siz ölümü veya hastalığı göze aldıysanız bile, diğer insanları da bu hastalığa sürükleyebileceğinizi unutmayın. Araştırmalara göre, bir hasta ortalama 2 diğer insana virüsü bulaştırabilir. Bu anneniz, babanız veya kardeşleriniz bile olabilir. Bu yüzden bizlere düşen gereken önlemleri almaktır. İşte bazı alınabilecek önlemler;

1.) Ellerinizi gün içerisinde sık sık sabunla yıkayın. En az 20 saniye detaylıca ellerinizi yıkayın ki virüs eğer vücudunuzdaysa yaşamaya devam edemesin. Eğer henüz sizde mevcut değilse bile bulaştığı anda zaten hijyenik olan ellerinizde ölür. Ellerin bu kadar önemli olmasının sebebi ise şu; virüsü kapan biri sizin üzerinize öksürürse veya sizinle el sıkışırsa ortaya bir tehlike çıkar; siz istemsizce ellerinizi burnunuza, ağzınıza veya gözlerine götürürsünüz ve virüs bedeninize bu yollardan girer.

2.) Öksürük, önemli bir semptomdur. Eğer öksürme ihtiyacı duyarsanız mutlaka dirsek içlerinize öksürmeye dikkat edin. Tabii ki mendil en iyi seçenektir bu durumda. Mendil kullandıktan sonra mutlaka çabucak mendili çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Nitekim mendil sizi tamamıyla koruyamaz.

3.) Karşınızdakiyle güvenli şekilde selamlaşın. Tokalaşmayın, temastan uzak durun. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO sekreteri Stoltenberg’e yaptığı hareketi hepiniz görmüşsünüzdür. Bu iyi bir örnektir çünkü herhangi bir temas yoktur.

4.) Virüs aşırı ısıya ve sıcaklığa dayanamıyor. Anlayacağınız bedeninizi sıcak tutmanız elzem. Aşırıya kaçmayacak şekilde bol bol çay gibi sıcak içecekler içmekte mantıklı seçenekler arasında. Sanırım bu bizim gibi bir millet için sorun olmayacaktır.

5.) Havalimanlarının etrafında bulunmamaya dikkat edin, zira en tehlikeli yerlerden birisidir. Ülkemizde koronavirüs sadece bir hastada bulunduğu için tabii yurt dışında daha yoğun. Yurt dışından gelenler arasında olanlarda bu risk daha büyük. Eğer seyahate çıkmayı düşünüyorsanız bunu iki kez düşünün. Gitmeden gideceğiniz ülkenin durumunu araştırın. Şu an için Çin, İtalya, İran, Güney Kore, ABD ve Avrupa’nın büyük ülkeleri tehlike arz ediyor ve bazılarında negatif seyahat önerisi mevcut.

6.)Ateşinizi sık sık ölçün, eğer 38 dereceyi geçiyorsa mutlaka doktora görünün. Zira bu da belirgin bir semptomdur. Ne olur ne olmaz baktormakta ziyâdesiyle fayda var.

Maske veya gözlük gibi şeyler bizi gerçekten korur mu?

Tamamen nasıl kullandığınıza bağlı. Sadece ağzı ve burnu kapatan bir maske kullanmak aslında faydasızdır. Kullansanız bile virüs gözlerinizden de bedeninize girebilir. Bunun dışında çoğu maske yapıldığı maddelerden dolayı nem kapıyor. Nem, virüsün hareket etmesi için ideal bir ortam sunar. Diyelim ki gözlük ve maskeyi beraber kullanıyorsunuz. Bunları eve geldiğinizde ellerinizle çıkarmayacak mısınız? Böylece anladığınız üzere virüs yine de yüzünüze bulaşabiliyor.

İkisini birden kullanmanız da tehlikeyi tamamen ortadan kaldıramayabilir. Sonuçta bütün yüzünüzü kaplamıyor, bu mantıkla hepimizin kafamızda poşetle gezmesi gerekir. Tabipler Birliği, hasta olmayan kişilerin maske kullanması gerekmediğini söylüyor.

Ölüm Oranları ve Söylentiler

Çevrenizde koronavirüsünü direkt olarak ölüme bağlayanlar varsa onları uyarın ve kendiniz başta olmak üzere diğerlerinin de müsterih olmasını sağlayın. Öyle ki İtalya’da 10.000 vaka varken 600 kişi hayatını kaybetmiş, vaka-ölüm dengesi hemen hemen her ülkede bu şekilde. Yani Türkiye gibi salgının yaygın olmadığı ülkelerde, az vaka sayısı olan ülkelerde, virüs direkt olarak ölüme sebep olmaz ve hatta bu ihtimal çok düşüktür. Bağışıklık sistemleri gerilemiş olan yaşlı insanlar ölüm vakalarının çoğunu oluşturuyor. Businnes Insider araştırmasına göre koronavirüsünün yaşlara göre ölüm oranı istatistiği şu şekilde:

YAŞ ARALIKLARI ÖLÜM ORANLARI
20-29 % 0.2
20-29 % 0.2
30-39 % 0.2
40-49 % 0.4
50-59 % 1.3
60-69 % 3.6
70-79 % 8
80+ % 14.8

 

Türkiye’de Son Durum

Bildiğiniz üzere geçtiğimiz gün Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ülkemizdeki ilk vakayı duyurdu. Dünyaya kıyasla virüs nispeten geç görüldü ülkemizde. Bu pozitif bir şeydir bizim adımıza. Ortaya yeni bir salgın çıktığında bilim adamları daima işe koyulup antivirüs bulmaya çalışırlar. Demem o ki, ne kadar geç görülürse antivirüsün bulunmasına o kadar az kalmıştır. Bir yandan da Türkiye’nin diğer ülkelere kıyasla virüsün çıktığı günlerde daha çabuk aldığı önlemleri de görmek mümkün. Çoğu Avrupa ülkesi daha bir bilgilendirme açıklamasına bile lüzum duymazken Türkiye’de bazı uçuşlar yasaklandı ve havalimanlarında sıkı kontroller başlatıldı. Bu bakımdan da Sağlık Bakanlığı’nın hakkını verip kutlamamız gerektiğini düşünüyorum.