“Eğer bu borcu ödemezsek ölmeyecekler, eğer ki ödersek biz öleceğiz.” Thomas Sankara
Bugünün Burkina Faso’su
Mutlu/Dürüst insanların ülkesi anlamına gelen 20 milyon nüfuslu Burkina Faso; Fildişi Sahilleri, Togo, Nijer ve Nijerya gibi ülkelere komşu olan bir Batı Afrika ülkesidir. Ülkenin yüzde 60’ı İslam dinine mensup olmasına rağmen devlet başkanı Kabore Hristiyanlık dinine mensuptur. Ancak ne yönetimde ne de halkta din ayrımı bulunmadığından halk Kabore’den gayet memnun. Bundan dolayı din ve etnisite açısından ülkede homojen bir dağılım bulunmakta. 4 ay bahar ve 8 ay kuraklık yaşayan Burkina Faso, bahar aylarında yağmurun kısa sürede şiddetle yağıp bitmesi ve ülkenin düzlük arazilerden oluşmasından kaynaklı suyu barajlarda depolamakta zorluk çekiyor.
Ülkenin yer altı kaynakları altın, petrol ve çeşitli madenler bakımından zengin ancak pek çoğu halen Fransız şirketlerin kontrolü altında. Tarıma elverişli topraklarında mısır, buğday, pirinç, kaju, pamuk gibi pek çok ürün elde edilebilmesine rağmen Sankara sonrasında toprakların özelleştirilmesinden dolayı pek çoğunu yine Fransa kontrol ediyor. Eğer Burkina Faso’ya giderseniz ülkenin tamamının kiremit rengi toprak olduğunu göreceksiniz. Genel toprak yapısından dolayı insanlar evlerinin kenarındaki topraklardan bile tuğlalar yapıp kullanabiliyor.
Ulaşım %80 oranında bisiklet ve motosiklet ile sağlanıyor. Halk şehirlerarası seyahatlerini bile bisikletle yapabiliyor. Ülke her türlü zengin kaynaklara sahip fakat düşük teknoloji, ekonomik ve siyasi baskılardan ötürü bu kaynaklarını verimli şekilde kullanamıyor. Para birimi Fransız CFA olan ülkede, resmi dairelerde ve okullarda Fransızca konuşuluyor ancak halk dışarıda Fransızca konuşmak yerine kendi yerel dillerini tercih ediyor. [1]
Yukarı Volta’dan, Burkina Faso’ya
Burkina Faso, Fransa işgal etmeden önce nüfusunun %50’lik bir kesimini oluşturan Mossi kabilesinin ismiyle, Mossi Krallığı olarak, anılıyordu. Fransa, işgalden sonra o bölge için “Yukarı Volta” ismini kullandı. Bunun sebebi ise ülkenin o zamanki bayrağına da renklerini veren Kırmızı Volta, Beyaz Volta ve Siyah Volta nehirlerinin yukarısında bulunmasıydı. II. Dünya Savaşı sonrasında elindeki toprakları daha fazla kontrol edemeyen Fransa, yerine temsilciler bırakarak çekilmeye başladığında Burkina Faso da bağımsızlığını eline aldı. Darbe üstüne darbe yaşayan Burkina Faso, Thomas Sankara ile artık yönetimi tamamen eline almaya başladı. Ülkenin ismini değiştirmek ilk faaliyetlerinden birisi oldu çünkü bu isim onlara ait değil, sömürgecilerin verdikleri isimdi ve sömürge zamanlarını anımsatıyordu.[2]
Thomas Sankara Devrimi
Burkina Faso bağımsızlığını eline aldıktan hemen sonra Maurice Yaméogo, o zamanki adıyla Yukarı Volta’nın ilk devlet başkanı oldu. Bu sırada Devletin büyük borçlar altına girmesi ve israf edilen paralar halkın tepkisine yol açtı. Devlet idaresinde darbeler ardı ardına geldiği vakitlerde Thomas Sankara Madagarkardaki Antsirabé Askeri Akademisi’nde eğitim almaktaydı. Ülkesine döndükten sonra çeşitli görevlere atandı. Mali ve Yukarı Volta arasında sınır anlaşmazlığından dolayı çıkan savaşta kilit rol oynadı. Dış işleri bakanlığı ve başbakanlık gibi pek çok görev aldı. Devlet bağımsızlığını ilan etse de ekonomik olarak dışa daha çok bağlanıyor, Fransa ülkede söz sahibi olmaya devam ediyordu. Sankara, Fas’ta eğitim sırasında tanıştığı arkadaşı Blaise Compaoré’nin de aralarında bulunduğu ekibi ile henüz bir yıl önce yine darbeyle gelmiş Ouédraogo’yu devirerek henüz 33 yaşında yönetime el koydu ve ülkede Sankara’nın devrimi başlamış oldu. Sağlık, ekonomik, tarım ve eğitim alanında pek çok atılım yaptı. Afrika bölgesinde yaygın olan menenjit, sarı humma ve kızamık hastalıklarına karşı 2 buçuk milyon çocuğun aşı olmasını, çölleşmeye engel olmak için 10 milyon ağacın koruma altına alınmasını sağladı. Düzenlediği okur yazarlığı artırma kampanyası sayesinde %13 olan okur yazarlık oranı %73’e çıktı.
Thomas Sankara
Devlet harcamalarında tasarrufa giderek kendi makam aracı da dahil olmak üzere Mercedes marka lüks arabaları ülkede yaygın olarak kullanılmakta olan Renault-5 model arabalarla değiştirdi. Kendi maaşını $450’a indirerek mülkiyetini bir araba, 4 bisiklet, 3 gitar, bir buzdolabı ve bir kırık dondurucu ile sınırlandırdı. Devlete ait olan ve kullanılmayan tarlaları köylüye dağıtarak üretime artırdı. Bu sayede yılda hektar başına 1700 kg buğday üretilirken bu sayı hektar başına 3800 kg’a kadar çıktı. Sadece orduya ait olan marketleri halkın kullanımına açtı. Tüm bu reformların yanında yabancı yardımların tamamını “Seni besleyenler seni kontrol ederler” diyerek reddediyordu.[3] Yine de ülkenin geçmişten kalan çok fazla borcu vardı. Sankara bu borçların kendileri ile bağlantısı olmadığını savunuyordu.
“Borçların, kökleri ile beraber göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyoruz. Borçlarımızın kökü sömürgeye dayanmaktadır. Bize borç verenler daha önce bizi sömürenlerdir. Bunlar bizim devletimizi ve ekonomimizi yönetmeyi alışkanlık haline getirmiş insanlardır. Sömürgeciler, kendi kardeşleri ve kuzenleri vasıtasıyla Afrika’yı kendilerine borçlandıranlardır. Bizim bu borçla hiçbir bağlantımız yoktur. Bundan dolayı bu borçları ödemeyeceğiz. … Bize bankalar ile para sunuyorlar. Sanki başkasının sırtından gelişme gösterilebilecekmiş gibi. Güzel finansal tasarılarla, sömürge kontrolü altında 50-60 yıllık tavizler verdik. Borçlandırma, yeniden işgal yönetimi için yabancıların kurallarına boyun eğerek büyümeyi ve gelişmeyi hedefleyen akıllıca bir yoldur. Bu şekilde her birimiz birer finansal köle oluruz. … Bu borcu ödeyemeyiz. Çünkü bu borcu ödemezsek onlar ölmeyecekler. Eğer ödersek biz öleceğiz.”
Sankara Sonrası
1987’nin sonlarına yaklaşırken Sankara’nın göreve başlamasından henüz 4 yıl geçmişti ki Sankara’nın yakın arkadaşı Blaise Compaoré’nin başını çektiği bir asker grubu tarafından yönetime el koyuldu. Gerekçe olarak Sankara’nın Fransa ve komşu ülkeler ile olan ilişkileri tehlikeye attığını söylediler. Halk Sankara’dan memnundu ve bu yüzden o hayattayken yönetimi elde tutmak kolay değildi. Sankara, o gün arkadaşı Compaoré ve askerleri tarafından toplantıda basılarak öldürüldü. Halk bu durumdan memnun olmadı ancak karşı da koyamadı. Ülkeye tekrardan yabancı sermaye girdi ve kapitalist sisteme dönüldü. Compaoré yaklaşık 27 sene kadar uzunca bir süre devlet başkanı olarak kaldı ama 2014 sırasında çıkan isyanlar sonucunda indirilerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Ancak Compaoré’nin gitmesinden sonra ülkede terör olayları patlak verdi. Compaoré terör için iyi önlemler mi alıyordu yoksa onları idare mi ediyordu sorusunun cevabı ise bilinmiyor.[4]
“Sanırım en önemlisi milletin kendine güvenmesini, sonuçta kendi kalkınması ve mutluluğu kendi oturup yazması gerektiğini, istediğini söyleyebileceğini ve aynı zamanda bu mutluluğun bedelini ne olduğunu anlamasını sağlamamız oldu.” Thomas Sankara [5]
Hocalı Katliamı; Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşanan ve Azerbaycanlı sivillerin Ermenistan’a bağlı kuvvetler tarafından toplu şekilde öldürülmesi olayıdır.
1980’li yılların ikinci yarısından itibaren SSCB’nin dağılma sürecine girmesi Azerbaycan ve Ermenistan arasında gerilimli bir süreci başlattı. Ermenistan Sosyalist Cumhuriyeti Azerbaycan’a ait olan Karabağ bölgesinin Dağlık kısmında Ermeni nüfusunun fazla olduğunu bahane ederek o bölgenin kendine ait olması gerektiğini iddia etti. Fakat bu topraklar bölge uluslararası örgütlerin de kabul ettiği gibi tarihi ve hukuki olarak Azerbaycan’a ait topraklardı.
Bölgedeki var olan gerilim 1988 yılında Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenilerin Azerbaycan’dan ayrılmak istemeleri ile daha da arttı. Dağlık Karabağ meclisi bir karar alarak Ermenistan’a bağlandığını ilan etti. Bunun üzerine Azerbaycan da Dağlık Karabağ bölgesinin özerk statüsünü kaldırdığını açıklayarak kendine bağlandığını ilan etti.
Dağlık Karabağ bölgesinde yaşanan bu gelişmeler iki ülke arasındaki savaşı başlatan sebep oldu. 1991 yılının sonlarında başlayan savaş Ermenilerin lehine gelişti. Rusların desteğini alan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girerek orayı işgal etmeye başladılar.
Hocalı
Dağlık Karabağ’da Ermeni saldırıları 1988 yılında başlamıştı. Dönem dönem çatışmalarla, zorunlu göçlerle ve Bakü katliamı ile saldırılar 4. Yılına girmişti. 2 ülke arasındaki gerilim tırmanarak 1992 yılının şubat ayına kadar sürdü.
25’i-26 Şubat’a bağlayan Salı gecesi tarihin en büyük katliamlarından birini acıları, işkenceleri ve ölümü Dağlık Karabağ bölgesinde 2500 ailenin yaşadığı Hocalı yaşayacaktı.
7 bin kişinin yaşadığı Hocalıda halk tarım ve hayvancılık ile uğraşıyordu.
3 nehir ile kıyısı olan, bölgedeki tek havalimanına sahip olan ve otoyolların güzergahında bulunan Hocalı stratejik bir öneme sahipti. Haftalardır yaşanan çatışmalar 25’i- 26 şubata bağlayan gece farklı bir boyut kazandı. Gece yarısı verilen emir sonucu tüm zırhlı araçlar Hocalıya ateş açmaya başladı. O gece onlarca insan katledildi.
Ermeni askerlerinin kurdukları esir kampları tarihin en utanç verici olaylarından birisidir. Hiçbir ayrım yapmadan günlerce süren işkenceler yapıldı.
Bu işkenceler ve saldırılar sonucunda resmi verilere görev 106’sı kadın, 63’ü çocuk 70’i yaşlı olmak üzere 613 Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti. 487 yaralı 1275 kişi ölüm kamplarında işkenceye maruz kaldı. 150’si bugün bile kayıp olan ve mezarı olmayan vatandaşlar mevcut.
1992 yılında Hocalı’da bir savaş değil soykırım yaşanmıştı ve tüm dünya bu olaya seyirci kaldı.
Dünyayı tehdit eden birçok şeye “komplo teorisi” deyip geçmek moda oldu diyebiliriz. Aslında insanlar, hakikatlere komplo teorisi demeyecek kadar da her şeyin farkındalar. Dünyanın gidişatı pek de iç açıcı değil. Bunu söylemeyi veya duymayı hiç istemiyor olsak da yaşanan olaylar bizi düşündürmeye başladı. Dünyada gelişen olaylara bakınca ve biraz da analizler yapınca görünen tablo şu ki; Dünya’da bölgesel olarak değil, aslında global bir savaş var. Düğmeye basıldı ve her şey hızla boyut değiştirmeye başladı diyebiliriz.
Bu değişimler neler diye sayacak olursak;
Öncelikli olarak değişim aile yapısı ile başlıyor. Aile yapısını bozmaya çalışıyorlar. Bireyselliğe önem veriliyor. Bu nedenle kişilerin yalnızlaştırılması ve aileden kopuk olması sağlanıyor.
Yeni bir insan (nötr insan yani cinsiyetsiz) tasarlıyorlar. Tasarlanan insanlar belirli bir yaşa geldiklerinde cinsiyetlerini kendileri seçebiliyorlar.
Eşcinsel evlilikler yasallaşıyor. Çünkü çocuğu olmasını isteyen bu çiftler gen bankalarından çocuk alabiliyor olacaklar.
Tek Dünya Devleti/Dünya Hükümeti
Tek alfabe (emoji)
Tek din (transhumanizm)
Dijital dünya
Dijital para
Yapay zekâ (Robotlar) ile değişimler sağlanmak isteniyor.
Bu değişimleri gerçekleştirmek isteyenler “Küreselciler”. Küreselcilerin amacı sınırları olmayan tek bir devlet, toplum, insan, alfabe, din ve para yaratmak. Yapay zekâ denilen robotlarla kendi kendine üretim, robot işçiler, askerler, polisler vs. yaratmak. Böylece robotlar sayesinde düşünen ve üreten insanları da bitirmeye yönelik çalışmalar yapılıyor. Bunun dışında Küreselcilerin bir diğer amacı dünyayı ele geçirip, herkesi internet ve medya aracılığıyla tek algı ile yönetmek. Bunu da Google, Facebook, Twitter, Instagram vs. ile yapmaya çalışıyorlar.
Kendisini küreselci olarak tanımlayanlar kim diye bakacak olursak; Amerika merkez bankasının ve silikon vadisinin sahipleri yani üst akıl denilen sistem. Üst akıl mı yoksa şeytani bir akıl mı? Orası tartışılır bir durum.
Küreselcilerin asıl amacı; Dünya’da yeni bir başlangıç yapmak. İnsanların tarihiyle, diliyle, diniyle bağını kesmek ve dünyaya hakim olmak. Yukarıda bahsettiğim değişimleri de kurarak dünyayı yönetmeyi amaçlıyorlar.
Küreselcileri ve amaçlarını kısaca açıkladıktan sonra Korona virüsle olan alakalarına ve ilk Çin’de ortaya çıkışına gelelim. Küreselcilerin deney merkezi olarak “ÇİN” görülmektedir. Çin, ülke içinde kurduğu yüz tanıma destekli kamera ağı, çevrimiçi ödeme metotları, sıkı internet denetimleri ile zaten dijital dünyaya geçiş yaptığı görülmüştü. Çin’de her yerde takılı olan birçok kamerayla halkını izleyerek en son nereye gittiğini, kiminle olduğunu, ne aldığını, giydiği kıyafetleri, hislerini, suç işleme oranını vs biliyor. Bu alanlardaki kişisel verilerin toplanmasıyla bu yıl yani 2020′ de tüm ülkede hayata geçirmeyi planladığı “sosyal puanlama sistemi” ni hayata geçirecekti. Bu sistemle birlikte kişiler birbirlerine puan verebilecek ve bu puanlar karşılığında kişiler belirli hizmetleri (tatil yapma hakkı, ulaşım hakkı, kredi çekme, restoranların bir kısmını kullanabilme gibi) kullanabilecek veya kullanamayacak. Çin’in bu sisteminde insanlar için 4 kategori var. A tipi, B tipi, C tipi ve D tipi. Puan yüksek ise A tipinde yer alıyor ve gittikleri yerlerde saygı gören, Devlet nezdinde de dürüst, sözüne güvenilir, kredi verilebilir, uçağa alınabilir, restoranlara girebilir vs gibi bir insan grubu. Eğer alınan puanlar çok düşükse D tipi insan kategorisinde yer alınıyor. Burada da A tipindeki hizmetlerin hepsinden mağdur kalınıyor. Peki bu kategorilerde ekonomik durum etkili olacak mı? Çin Komünist Partisi’nin yaptığı açıklamaya göre maddi durum bu kategorizasyon da etkili olmayacak diyorlar. Yani zengin olan birisi D sınıfında ya da fakir olan birisi de A sınıfında yer alabilecek. Çin bu durumların alt yapısını da 5G teknolojisi ile daha iyi şekilde yapmayı planlıyordu.
Bunlar dışında geçtiğimiz dönemlerde Dünya’da ilk kez yeni tip insanın yaratılması da (geni değiştirilmiş bir bebek), robotların üretilmesi ve kullanılması da Çin’de gerçekleşmişti. Şimdi de virüsün ilk görüldüğü yer Çin/Wuhan kenti oldu. Çin’de virüs yayıldıktan sonra Çin Merkez Bankası nakit paralarla virüsün bulaşabileceğini ve karantinaya aldıklarını söyledi. Bu durum kripto paraya geçilmesinin önünü açmanın bir yolu olarak görülmektedir. Kişiler nakit paralarıyla bir işlem yapamazlarsa kripto para ön plana çıkmış olacak. Buda korona virüsün küreselcilerin bir oyunu olarak görmemizi sağlıyor. Küreselcilerin deney merkezinin “ÇİN” olduğunu söylemiştim. Zaten küreselcilerin yeni dünya isteklerine ve Çin’de bu şekilde gelişmelerin olduğuna bakıldığında buda bir tesadüf olarak görülmemelidir.
Günümüzde doğanlar sanal dünyanın yani dijital dünyanın içine doğuyor. Stratejist ve sosyal medya uzmanı Abdullah Çiftçi’nin bu konulara yönelik birçok tezi mevcut. Bunlardan birisine değinmek gerekirse “2015 Davos toplantısında konuşulan insan nüfusunun çok fazla olması nedeniyle iklimi etkilemesi ve kontrol altına alınmak istenmesi. Dünyada iklim değişikliğinin nedeni insanlar değil teknoloji, fabrikalar ve uygulama yanlışlarıdır. Bunu insanların üzerinden konuşmalarının nedeni nüfusun azaltılması aşağıdan gelen dijital nüfusa yer açmak ve yeni bir başlangıç yapmak” diye açıklama yapmıştı. Nasıl yer açılacağı Çin’de başlayıp birçok ülkeye yayılan korona virüsü ile denenmeye başladı.
Korona virüs ile ölenlerin yaş ortalamalarına bakıldığında genellikle yaşlılar olduğu görülmektedir. Yaşlı nüfusun ortadan kalkması dijital dünyaya ayak uydurabilecek olan gençlere ve çocuklara yer açılması anlamına gelmektedir. Diğer taraftan ise insan nüfusu ne kadar azaltılırsa düzenin değişmesinin ve Yeni Dünya düzenine geçişin genç nüfusla daha kolay olacağı Küreselciler tarafından öngörülmektedir.
Küreselcilerin dünya üzerindeki bu planlarına karşılık bir uyanışın olduğunu da söylemek gerekir. Bu kişilerde “Ulusalcılar” olarak adlandırılıyor. Şuan bulunduğumuz sistemi, devleti, dinleri, her ulusun kendi vatanı olması gerektiğini savunanlar. Aralarındaki savaşı kimin kazanacağını bilemeyiz. Fakat küreselcilere karşı bir grubun olduğunu bilmek bile umutlandırıcı gibi görünüyor.
Sonuç olarak tüm bu olaylara bakıldığında Çin’in yıllardır kendi halkı üzerinde uyguladığı dijital sistemler, yeni bebek deneyleri, robotlaşma gibi birçok durum aslında bizi bekleyen çok farklı bir Dünya sistemine geçirilmek istendiğimizin ve Çin’in Dünya devletlerine karşı deney sonucu olarak gösterilecek olmasının habercisiydi. Şuan yine özellikle Çin üzerinde denenen korona virüsü ile hem Kripto para sistemine geçiş sağlanmak isteniyor hem de ileri ki bir tarihte ( belki 5-10 yıl sonra) daha farklı bir virüsün deneyi yapılıyor olabilir düşüncesindeyim. Bu deneylerin amacı dijital dünyaya uyum sağlayanlara yer açmak, devlet yönetimlerinin sıkıntıya uğraması yani devlet idaresinden sorumlu birçok kişinin ölümüyle yönetimin durmasını ve düzenin değişiminin daha az insanla kolayca yapılmasını sağlamak.
Dünya’yı ve yapılmak istenen değişimi anlayabilmenin en iyi yolu okumaktan, araştırmaktan ve öğrenmekten geçer. Bilmediklerimizi öğrenerek, görmek ve bilmek niyeti ile..
Uluslararası medyanın da katkılarıyla dünya çapında büyük bir şok etkisine sebep olan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) hakkında mutlaka bilmeniz gereken ve yanlış bildiğiniz bilgileri sizler için sıraladık.
Koronavirüsler, (CoV), soğuk algınlığından ve Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV) ve Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS-CoV) gibi daha ciddi hastalıklara kadar hastalıklara neden olan büyük bir virüs ailesidir. Yeni bir koronavirüs olan Kovid-19 daha önce insanlarda tanımlanmamış yeni bir türdür.
Enfeksiyon belirtileri arasında solunum semptomları vardır; ateş, öksürük, nefes darlığı ve solunum güçlüğü. Daha ciddi vakalarda, enfeksiyon pnömoniye, ciddi akut solunum sendromuna, böbrek yetmezliğine ve hatta ölüme bile neden olabilir.
Alacağımız önlemler ne olmalı veyat önlem almamız illa gerekir mi?
Çevrenizde bu salgını ciddiye almayan, “nasılsa hepimiz bir gün öleceğiz” veya “ben zaten abdestli bir insanım” vâri sözler sarf eden insanlara mutlaka rastlamışsınızdır. Bu tip söylemler oldukça yanlış ve tehlikelidir. Siz ölümü veya hastalığı göze aldıysanız bile, diğer insanları da bu hastalığa sürükleyebileceğinizi unutmayın. Araştırmalara göre, bir hasta ortalama 2 diğer insana virüsü bulaştırabilir. Bu anneniz, babanız veya kardeşleriniz bile olabilir. Bu yüzden bizlere düşen gereken önlemleri almaktır. İşte bazı alınabilecek önlemler;
1.) Ellerinizi gün içerisinde sık sık sabunla yıkayın. En az 20 saniye detaylıca ellerinizi yıkayın ki virüs eğer vücudunuzdaysa yaşamaya devam edemesin. Eğer henüz sizde mevcut değilse bile bulaştığı anda zaten hijyenik olan ellerinizde ölür. Ellerin bu kadar önemli olmasının sebebi ise şu; virüsü kapan biri sizin üzerinize öksürürse veya sizinle el sıkışırsa ortaya bir tehlike çıkar; siz istemsizce ellerinizi burnunuza, ağzınıza veya gözlerine götürürsünüz ve virüs bedeninize bu yollardan girer.
2.)Öksürük, önemli bir semptomdur. Eğer öksürme ihtiyacı duyarsanız mutlaka dirsek içlerinize öksürmeye dikkat edin. Tabii ki mendil en iyi seçenektir bu durumda. Mendil kullandıktan sonra mutlaka çabucak mendili çöpe atın ve ellerinizi yıkayın. Nitekim mendil sizi tamamıyla koruyamaz.
3.) Karşınızdakiyle güvenli şekilde selamlaşın. Tokalaşmayın, temastan uzak durun. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO sekreteri Stoltenberg’e yaptığı hareketi hepiniz görmüşsünüzdür. Bu iyi bir örnektir çünkü herhangi bir temas yoktur.
4.) Virüs aşırı ısıya ve sıcaklığa dayanamıyor. Anlayacağınız bedeninizi sıcak tutmanız elzem. Aşırıya kaçmayacak şekilde bol bol çay gibi sıcak içecekler içmekte mantıklı seçenekler arasında. Sanırım bu bizim gibi bir millet için sorun olmayacaktır.
5.) Havalimanlarının etrafında bulunmamaya dikkat edin, zira en tehlikeli yerlerden birisidir. Ülkemizde koronavirüs sadece bir hastada bulunduğu için tabii yurt dışında daha yoğun. Yurt dışından gelenler arasında olanlarda bu risk daha büyük. Eğer seyahate çıkmayı düşünüyorsanız bunu iki kez düşünün. Gitmeden gideceğiniz ülkenin durumunu araştırın. Şu an için Çin, İtalya, İran, Güney Kore, ABD ve Avrupa’nın büyük ülkeleri tehlike arz ediyor ve bazılarında negatif seyahat önerisi mevcut.
6.)Ateşinizi sık sık ölçün, eğer 38 dereceyi geçiyorsa mutlaka doktora görünün. Zira bu da belirgin bir semptomdur. Ne olur ne olmaz baktormakta ziyâdesiyle fayda var.
Maske veya gözlük gibi şeyler bizi gerçekten korur mu?
Tamamen nasıl kullandığınıza bağlı. Sadece ağzı ve burnu kapatan bir maske kullanmak aslında faydasızdır. Kullansanız bile virüs gözlerinizden de bedeninize girebilir. Bunun dışında çoğu maske yapıldığı maddelerden dolayı nem kapıyor. Nem, virüsün hareket etmesi için ideal bir ortam sunar. Diyelim ki gözlük ve maskeyi beraber kullanıyorsunuz. Bunları eve geldiğinizde ellerinizle çıkarmayacak mısınız? Böylece anladığınız üzere virüs yine de yüzünüze bulaşabiliyor.
İkisini birden kullanmanız da tehlikeyi tamamen ortadan kaldıramayabilir. Sonuçta bütün yüzünüzü kaplamıyor, bu mantıkla hepimizin kafamızda poşetle gezmesi gerekir. Tabipler Birliği, hasta olmayan kişilerin maske kullanması gerekmediğini söylüyor.
Ölüm Oranları ve Söylentiler
Çevrenizde koronavirüsünü direkt olarak ölüme bağlayanlar varsa onları uyarın ve kendiniz başta olmak üzere diğerlerinin de müsterih olmasını sağlayın. Öyle ki İtalya’da 10.000 vaka varken 600 kişi hayatını kaybetmiş, vaka-ölüm dengesi hemen hemen her ülkede bu şekilde. Yani Türkiye gibi salgının yaygın olmadığı ülkelerde, az vaka sayısı olan ülkelerde, virüs direkt olarak ölüme sebep olmaz ve hatta bu ihtimal çok düşüktür. Bağışıklık sistemleri gerilemiş olan yaşlı insanlar ölüm vakalarının çoğunu oluşturuyor. Businnes Insider araştırmasına göre koronavirüsünün yaşlara göre ölüm oranı istatistiği şu şekilde:
YAŞ ARALIKLARI
ÖLÜM ORANLARI
20-29
% 0.2
20-29
% 0.2
30-39
% 0.2
40-49
% 0.4
50-59
% 1.3
60-69
% 3.6
70-79
% 8
80+
% 14.8
Türkiye’de Son Durum
Bildiğiniz üzere geçtiğimiz gün Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca ülkemizdeki ilk vakayı duyurdu. Dünyaya kıyasla virüs nispeten geç görüldü ülkemizde. Bu pozitif bir şeydir bizim adımıza. Ortaya yeni bir salgın çıktığında bilim adamları daima işe koyulup antivirüs bulmaya çalışırlar. Demem o ki, ne kadar geç görülürse antivirüsün bulunmasına o kadar az kalmıştır. Bir yandan da Türkiye’nin diğer ülkelere kıyasla virüsün çıktığı günlerde daha çabuk aldığı önlemleri de görmek mümkün. Çoğu Avrupa ülkesi daha bir bilgilendirme açıklamasına bile lüzum duymazken Türkiye’de bazı uçuşlar yasaklandı ve havalimanlarında sıkı kontroller başlatıldı. Bu bakımdan da Sağlık Bakanlığı’nın hakkını verip kutlamamız gerektiğini düşünüyorum.
Polonya, 10 Nisan 2010 tarihinde bir devletin yaşayabileceği en kötü senaryolardan birini yaşamıştı. Polonya’nın Varşova şehrinden Rusya’nın Smolensk şehrine uçan, içerisinde Polonya devletinin siyasi politikacılarını, elit tabakasını ve yüksek rütbeli görevlilerini taşıyan uçağın kaza yapması sonucu içerisinde bulunan 96 kişinin ölümüne sebep olmuştur.
Olayın önemi, sadece kazada hayatını kaybedenlerin kimliği değil, bir ulusun onuru ve siyasal geleceğidir. Peki, Polonya hükümeti neden Rusya’ya gidiyordu?
5 Mart 1940’da Sovyet diktatörü Stalin, gizli servise Kızılordu tarafından esir alınan 22 bin Polonyalı savaş esirinin öldürülmesi için emir vermişti.
Rusya’nın Belarus sınırındaki Smolansk kentine yakın Katin ormanında, üç ayrı Sovyet toplama kampında tutulan Polonyalı savaş esirlerinin neredeyse tamamı katledildi. Haziran 1940’da sona eren katliamda, Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturan 22 bin savaş esiri, kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömüldü. Katliam önce Alman diktatör Adolf Hitler’in Nazi askerlerine yüklendi, ancak daha sonra failin SSCB olduğu ortaya çıkarıldı.
Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski, Kaczynski’nin eşi Maria Mackiewicz, Polonya Merkez Bankası Başkanı Slawomir Skrzypek ve Polonya Genelkurmay Başkanı Franciszek Gagor ve birçok üst düzey yetkili ile birlikte 96 kişi Katin katliamının 70’inci yıl dönümünde Rusya’ya anma törenlerine katılmak için gidiyordu.
Uçak kazasında hayatını kaybeden bazı isimler şöyledir:
Lech Kaczyński, Polonya Cumhurbaşkanı Maria Kaczyńska, Polonya Cumhurbaşkanı’nın eşi, Polonya First Ladysi Ryszard Kaczorowski, Sürgündeki hükümetin son cumhurbaşkanı Jerzy Szmajdziński, Temsilci heyetinin yedek meclis başkanı Władysław Stasiak, Cumhurbaşkanlığı şefi Aleksander Szczygło, Ulusal Güvenlik bürosu başkanı Paweł Wypych, Cumhurbaşkanı Sekreteri Mariusz Handzlik, Cumhurbaşkanı Müsteşarı Andrzej Kremer, Dış işleri Bakanlığı vekili General Franciszek Gągor, Polonya Ulusal Ordusu Genelkurmay Başkanı Andrzej Przewoźnik, Şehitlik ve Direniş Anıtları Koruma Konseyi Sekreteri Grzegorz Dolniak, Temsilciler meclisi üyesi Przemysław Gosiewski, Temsilciler meclisi üyesi Izabela Jaruga-Nowacka, Temsilciler meclisi üyesi Aleksandra Natalli-Świat, Temsilciler meclisi üyesi Jolanta Szymanek-Deresz, Temsilciler meclisi üyesi Zbigniew Wassermann, Temsilciler meclisi üyesi Janusz Kochanowski, Kamu denetçisi Sławomir Skrzypek, Polonya Ulusal Bankası başkanı Janusz Kurtyka, Tarihçi ve Tarih Enstitüsü başkanı Tadeusz Płoski, Polonya Ordusu Askeri Düzen Başpiskopusu Piotr Nurowski, Polonya Olimpik Komitesi Başkanı Ryszard Rumianek – Kardinal Stefan Wyszyński Üniversitesi Rektörü
Polonya devleti bir anma gününe giderken, aynı yerde 2. ulusal trajedi yaşamıştır. Düşen uçakla ilgili yapılan soruşturmada ise, ilk başta Tupolev-154 tipi uçağın 20 yaşında olduğu saptanmıştır. Rus ve Polonyalı heyetlerin soruşturması sonucunda Rus tarafı Polonyalı pilotları, Polonya tarafı ise Rus hava kontrol görevlilerini hatalı bulmuştur. Ancak bu raporlar pek tatmin edici olmadığı ortaya çıktı.
Olay uluslararası kamuoyunda büyük yankı bulmuştu. Adli Patlayıcılar Laboratuvarı’nın (FEL) Birleşik Krallık Savunma Bakanlığına bağlı bir laboratuvar, 2010 yılında Rusya’da düşen Polonya cumhurbaşkanlığı uçağındaki örneklerde “patlayıcı izleri” bularak söz konusu maddelerin TNT içerdiğini belirtti. Uçak kazası Polonyalı ve Rus yetkililerin raporlarında pilot hatasıyla açıklanıyordu fakat durumun böyle olmadığı ortaya çıktı.
Polonya-Rusya arasındaki ilişkilerin geçmişten bu yana pekiyi gittiğini söyleyemeyiz. Cumhurbaşkanı Lech Kaczyński, Anti-komünist Katolik bir sağcı fikir ve düşünce yapısıyla direkt olarak Rusya’nın desteklemediği ve benimsemediği özelliklere sahiptir.
Özellikle son yıllarda ABD-Polonya arasında artan işbirliği bu ilişkileri daha da alt üst etmiştir. 2010’da ABD-Polonya arasında füze üssü anlaşması imzalanmıştır. Rusya Polonya’nın ABD füzelerine ev sahipliği yapmasına karşı çıkmıştır bunun sebebi ise füzelerin Rusya’ya yönelik bir tehdit olduğunu dile getirmişlerdir. Polonya ise ABD’den füze kalkanı projesine üs verme karşılığında daha ciddi kazanımlar elde edilmesini istemiştir.
Bu bir tesadüf müdür? Suikast midir? Komplo teorisi midir? Bilemeyiz. Ancak Rusya’nın geçmişten bu yana kendisine yakın olarak gördüğü ittifak hissettiği devletlerle olan münasebetinde en ufak bir saptama olduğunda karşı devletlerin böylesi dramatik olaylar yaşaması insanı kuşkuya düşürmüyor değil.
Fakat olayın başlıca suçlusu olarak Polonya hükümetinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşümün nedeni, devlet kademesinde bulunan üst derecedeki bütün yöneticilerin aynı uçağa binmesi protokole aykırı bir durumdur. Günümüzde yapılmayacak ve düşünülemeyecek kadar basit olan ciddi bir istihbarat ve güvenlik durumudur.
Medyada, Aralık 2019’da çıktığı belirtilen ve artan salgın sayısı ile dünya gündemine oturan “2019-nCoV”(Koronavirüs); uzmanlara göre medyada belirtilen tarihten daha önce ortaya çıkmıştır. Halkı telaşlandırmamak ve güvenliği sağlamak için virüsü gizlediği düşünülen Çin Hükumeti, hızla yayılan virüse şu ana kadar “Dur” diyemedi. Virüsün belirtilenden daha önce çıktığı görüşünden yola çıkarsak; gizlenmesinin sebebi, özünde, ekonominin kötü etkilenmesini ertelemek ve engellemek olacaktır.
Virüsten Önce ve Sonra Çin Ekonomisi
2017 yılında büyümesi %6.9, 2018’de %6.6 ve son 29 yılın en düşük ekonomik büyümesi olan 2019’da %6.1 oranında büyüyen Çin ekonomisi, koronavirüsün ülkeyi çember altına almasıyla darboğaza girme tehdidiyle karşı karşıya. Mevcut büyüme grafiğinin bir önceki yıla oranla düşüş içinde olması ve koronavirüsün de etkisiyle bu düşüşün devam edeceği tahmin ediliyor. Zira; IMF(Uluslararası Para Fonu)’in raporuna göre, 2020 yılı sonunda büyüme oranının 6.0 olacağı öngörülüyor. Verilen bu rakamın, fazlasıyla iyimser bir öngörü olduğu iddia ediliyor.
Riyad’da düzenlenen “G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantıları’nda konuşan IMF Başkanı Kristalina Georgieva; Çinli yetkililerin, koronavirüsün ekonomideki olumsuz etkilerini hafifletmek için çabaladıklarını belirtti. Çin ekonomisinin ikinci çeyrekte normale döneceğini dile getiren Georgieva, daha kötü senaryolardan kaçınmak için küresel iş birliği çağrısında bulundu.
Öte yandan kısa vadede ülke ekonomisi büyük yara aldı. Üretimin, ihracatın ve ithalatın ağır yara aldığı bilinmekte. Ocak ayından bu yana 140 milyar dolarlık ekstra harcama yapıldığı belirtiliyor. Sadece iç hatlarda iptal edilen uçak bileti sayısı 20 milyon. Bu biletlerin değeri ise 2.86 milyar dolar.
Uluslararası Yorumlar
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, koronavirüsün yayılmasının ekonomik sonuçları olabileceği konusunda uyarıyor. Moody’s “Virüsün yayılması, 2003 yılında yaşanan SARS epidemisinde olduğu gibi sonuçlar çıkarabilir.” İfadelerine yer verirken; turizm, ulaşım, ticaret ve hizmet sektörlerinin olumsuz etkileneceğini vurguluyor.
Bir başka uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standart&Poors’a göre, virüsün yayılma hızı sürdüğü sürece Çin’in bu yılki büyüme hızının beklenenden 1.2 puan daha az olabileceğini bildirdi.
İngiltere’deki Admacro adındaki şirket ise, virüsün 2008’deki çöküşüyle küresel mali krizi tetikleyen Lehman Brothers etkisi yaratarak küresel ekonomiyi resesyona sürükleyebileceğini iddia etti.
Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, ABD merkezli Charles Schwab analistleri Zika virüsünün yayılmaya başladığı Ocak 2016 itibarıyla bir ayda MSCI Dünya Endeksi’nin yüzde 5,5 düştüğünü ölçümledi; ancak daha sonraki altı ay içinde yüzde 2,9 toparladığı görüldü. 1981 yılından beri ortaya çıkan 13 salgını analiz eden şirket, endeksin bir ay içinde ortalama yüzde 0,8, altı ay içinde ise yüzde 7,1’lik bir performans gösterdiğini tespit etti.
Londra merkezli danışmanlık şirketi Capital Economics, salgının, 2020 yılının ilk üç ay içindeki maliyetini 280 milyar dolar olarak tahmin ediyor.
Canalys tarafından yapılan bir piyasa araştırması, 2019 Ekim ayı ile 2020 Mart ayı arasında Çin’in ihraç edeceği akıllı telefon miktarında %50 azalma olacağını tahmin ediyor.
Çin Piyasaları Nasıl Etkilendi?
Üretimin azalması, ihracat ve ithalat kalemlerinin ihtiyaçları karşılayamaması, piyasaları olumsuz anlamda etkiledi. Zira 3 Şubat 2020 tarihi, Çin’de piyasaların 2015 yılından bugüne kadar yaşanan en verimsiz gün olarak tarihe geçti. Çin’de piyasalar, 24 Ocak’tan 3 Şubat’a kadar yeni yıl tatili nedeniyle kapalıydı. Piyasalar açıldığında, Şanghay Borsası’nın CSI 300 endeksi son 13 yılın en kötü açılışını yaparak % 9.1 düştü. Şirketlerin değeri bir günde 445 milyar dolar azaldı. 2 bin 600 hisse %10 limitinde düşüş yaşadı. Shanghai Composite yüzde 7.7 ve Shenzhen Component Index günü yüzde 8.5 düşüşle kapattı. Aynı şekilde emtia piyasasında da demirde yüzde 8’lik düşüş olurken, bakır ve palm yağında da ciddi düşüşler görüldü. Çin Merkez Bankası 171 milyar dolar değerinde piyasaya para sürdü. Bu hamle ile piyasaların kötü bir performans izlemesi engellenmek istendi. Ancak bu da istenileni vermedi. Borsa, günü %7.9 düşüşle tamamladı, bu da Ağustos 2015’ten beri kaydedilen en büyük değer kaybıydı. Financial Times gazetesinin Bloomberg verilerini baz alıp yaptığı tahmine göre bu, Çin’de hisse senedi piyasasının 358 milyar dolar değer kaybetmesi anlamına geliyor.
Kaynaklar, Çin’de koronavirüsün etkilerini azaltmak için 300’den fazla firmanın toplamda 57.4 milyar yuanlık (8 milyar dolar) kredi arayışında olduğunu söyledi. Kredi talebinde bulunan şirketler arasında; paket servis devi Meituan Dianping, akıllı telefon üreticisi Xiaomi, araç paylaşım uygulaması Didi Chuxing, yüz tanıma girişimi Megvii Techonology, güvenli internet servisleri sağlayan Qihoo 360 gibi şirketler yer alıyor.
Virüsün Türkiye-Çin Ticaretine Etkisi
Türkiye ile Çin 2019’da yaklaşık 21 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşırken, Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat 2019’da 18.4 milyar dolar, Türkiye’nin Çin’den ihracatı ise aynı yıl 2.6 milyar dolar oldu.
Son yıllarda hızla artan Türkiye-Çin ticaret ilişkileri; koronavirüsten sonra nasıl bir hal alacak, merak konusu. Ancak Çin, virüsten önce ihraç ettiği birçok ürünü şu an ihraç edememekte. Türkiye, piyasaya giremeyen bu ürünleri kendisi ihraç etmenin peşinde. Yani tam bir krizi fırsata çevirme operasyonu diyebiliriz. Türkiye’nin mevcut durumda ihraç edebileceği kalemlerin başında hazır giyim, çelik ve kimya geliyor. Hazır giyimde özellikle dokuma kumaşlara dayalı üretim yapan ve büyük kapasitesi bulunan Türk şirketlerinin Çin’deki üretimin durmasının getirdiği boşluğu doldurmada etkili bir rol oynayacağı belirtiliyor. Avrupalı büyük alıcıların özellikle hızlı sipariş ürünleri için Türk firmalarına dönüş yaptıkları, sektördeki boş kapasitenin bu siparişler nedeniyle dolacağı konuşuluyor. Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Burak Sertbaş, sipariş kaymalarının olumlu etkilerinin olmasına rağmen bunun rakamlar üzerinde etkisinin sınırlı kalacağını savunuyor. “İhracat rakamlarında bir coşma beklemiyoruz.” diyen Sertbaş, şunları kaydetti: “Bir iki global firmanın sipariş artışlarını izliyoruz. Biz de beklemedeyiz aslında. Bu salgının boyutu nereye varacak, göreceğiz. Avrupa’da tüketici gözünde bir süre ‘Made in China’ etiketine olumsuz bir bakış olabilir. Ama Türk hazır giyim sektörünün zaten fazla boş kapasitesi yok. Mevcut boş kapasite bu süreçte devreye girebilir. Ama ileriki süreçte bunun kalıcı olması önemli.”
Çin’in duraksamasının somut etkilerinin görüldüğü sektörlerden biri de demir çelik sektörü oldu. Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan bu ülkedeki fabrikaların üretimlerini azaltmasıyla son 15 günde Türk çelik ihracatçıları Asya ve Afrika pazarlarına çelik sevkiyatlarını hızlandırdı. Afrika ülkelerine çelik mamulü satışlarındaki artış yüzde 15’lere ulaşırken Türk ihracatçılarının bir süredir girmekte zorlandığı Singapur, Hong Kong, Filipinler, Malezya ve Bangladeş’ten de yeni sipariş haberleri gelmeye başladı. Ege Demir Çelik İhracatçıları Birliği Başkanı Yalçın Ertan, bu seyrin devam etmesi halinde 2019 yılına göre sektörün ihracatına 1 milyon tonluk ilave yapılabileceğini öngördüklerini ifade etti.
Pozitif bir etki beklenmesine karşın negatif bir etkinin de olacağı alanlar söz konusu. Örneğin, Çin’e yıllık yaklaşık 700 milyon dolar ihracatı bulunan doğal taş sektörü, virüsün piyasaya etkisini dikkatle takip ediyor. Mermer ve travertende Türkiye’nin açık ara en büyük müşterisi konumundaki Çin’de limanlarda yükleme boşaltmanın aksaması ve inşaat projelerinin duraksaması bu ülkeye yapılan sevkiyatlara yansıyor.
Öte yandan, Çin’den gelen talebin düşmesi nedeniyle Brent petrolün varil fiyatı da 70 dolardan 55 dolara kadar geriledi. Petrol fiyatlarındaki düşüş, tüketici durumundaki ülkeler için olumlu ancak üretici ülkeler için tam bir şok anlamına geliyor. Bu durum, ülkemizde akaryakıta gelen indirimin temel nedeni olarak gösterilebilir.
Türkiye adına en çarpıcı haber ise Financial Times’dan geldi. Çin’in ekonomik büyümesi yavaşlar ise, analiz edilen 24 ülkeden sadece Türkiye’nin milli gelirinin artacağını öngördü. Bu da yazdıklarımızı kanıtlar nitelikte.
Son on yıl, Doğu Akdeniz bölgesinin küresel doğal gaz endüstrisinin önemli bir alanı haline geldiğini ve yüksek jeopolitik risklerinin bir sonucu olarak birden fazla paydaşın dikkatini çektiğini gördü. Bu ivmeye rağmen, ilerleme engebeli olmuştur.
Doğu Akdeniz gaz destanı, 2009-2011’de İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfiyle başladı. Bu potansiyelden yararlanmak için boru hatlarından (biri Yunanistan’a, diğeri Türkiye’ye) LNG tesislerine (sırasıyla Kıbrıs, İsrail ve Mısır’da) artan sayıda ihracat seçeneği masaya yatırıldı. Yeni gaz keşifleri de bölgede yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini teşvik etmek için bir araç olarak tanıtıldığından, büyük beklentiler o yılları karakterize etti.
Ancak o zamandan beri ilk yüksek beklentiler azaldı. İsrail’de gaz kaynaklarının yönetimi üzerine uzun süreli bir iç siyasi tartışma, kilit yatırım kararlarının gecikmesine katkıda bulunan bir belirsizlik ortamı yarattı. Ülkeyi finansal sıkıntılarından kurtarmak için gaz keşfinin bir tanrıça olarak karşılandığı Kıbrıs’ta, ilk coşku, beklenen kaynakların aşağı doğru revizyonları ile soğutuldu. Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’in gaz ihraç eden bir bölge olabileceği fikrine şüphe uyandırdı.
2015, İtalyan enerji şirketi ENI Mısır kıyılarında, Akdeniz’de şimdiye kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Zohr gaz alanını keşfettiğinde ilk yüksek umutların aniden geri döndüğü için bir dönüm noktası oldu. Eşi görülmemiş hızlı bir gelişme nedeniyle, Zohr’da gaz üretimi Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın çalkantılı yıllardan sonra gazdaki kendi kendine yeterliliğini geri kazanmasına izin verdi. Zohr ayrıca, ülkenin açık deniz sularında yeni önemli keşif faaliyetlerine de imza attı ve bu da diğer önemli alanların keşfedilmesine yol açtı. Bütün bunlar Mısır’ın başta Ürdün’e olmak üzere bazı gaz ihracatına yeniden başlamasına izin verdi.
İsrail ve Kıbrıs kıyılarındaki diğer alanlarla coğrafi yakınlık, Idku ve Damietta’daki mevcut Mısır LNG ihracat tesislerine dayalı rekabetçi bir bölgesel gaz ihracat altyapısı oluşturabileceğinden, Zohr ve diğer açık deniz alanlarının önemi Mısır sınırlarının çok ötesindedir. İki tesisin toplam kapasitesi 19 milyar metreküptür ve bu da kabaca Trans-Adriyatik Boru Hattı’nın (TAP) kapasitesinin iki katını -perspektif haline getirmek için- temsil etmektedir.
Güney Kafkasya Boru Hattı (SCP), TANAP ve Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) haritası.
Bu seçenek, tüm yerel ihtiyaçlar karşılandığında Mısır, İsrail ve Kıbrıs alanlarından önemli miktarda gazın hızla ihraç edilmesini sağlayacaktır. LNG sadece bölgeye veya Avrupa’ya değil, herhangi bir pazara yönlendirilebildiğinden, geliştiriciler de bu şekilde esneklikten yararlanacaklardı. Buna ek olarak, gelecekte ihracat için ilave gaz miktarları elde edilirse, her iki LNG tesisi de genişletilebilir.
Ocak 2019’da, Kıbrıs, Mısır, Yunanistan ve Ürdün’ün enerji bakanlarının yanı sıra İtalya ve Filistin Yönetimi temsilcileri, Doğu Akdeniz’de açık deniz gaz keşiflerinin geliştirilmesinde bölgesel işbirliğinin nasıl geliştirileceğini tartışmak üzere Kahire’de bir araya geldi. Sonuç, Mısır’daki mevcut LNG altyapısından yararlanarak, bölgesel bir gaz piyasası geliştirmeyi amaçlayan bir platform olan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun (DAGF) kurulmasıydı. Yıl boyunca ek toplantılar, girişimin daha da geliştirilmesine, uluslararası bir kuruluş seviyesine yükseltilmesine ve üye ülkelerden devlet ve / veya özel enerji şirketlerine genişletilmesine katkıda bulundu. Bölgenin gaz kaynakları için potansiyel ihracat seçenekleri hakkında yaklaşık on yıllık bir spekülasyondan sonra, bunların hepsi doğru yönde atılmış önemli bir adımdı.
Öte yandan, Ocak 2020’de İsrail, 15 yıl boyunca 85 milyar metreküp gazın toplam tahmini 19 milyar ABD doları değerinde (mevcut boru hatları aracılığıyla) teslimi gerektiren büyük bir anlaşma çerçevesinde gazını Mısır’a ihraç etmeye başladı. Bu gaz öncelikle Mısır’ın iç pazarını beslemeyi amaçlıyor, ancak önümüzdeki yıllarda Mısır’ın LNG ihracatını da besleyebilir. Bu, 1979 Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndan bu yana türünün ve kapsamının ilk anlaşmasıdır ve iki ülkenin Sina Yarımadasında yükselen güvenlik işbirliğiyle, IŞİD teröristleriyle savaşmayı ve bölgesel gaz saldırılarını önlemeyi amaçlamaktadır. boru hattı altyapısı.
Son birkaç yılda, bir başka bölgesel gaz ihracatı projesi giderek uluslararası ilgi çekti: EastMed boru hattı. İlk bakışta proje etkileyici bir fikir. Boru hattı, Doğu Akdeniz gaz sahalarından Yunanistan’a yılda 10 milyar metreküp (yani TAP ile aynı hacimde) gaz taşıyacak, burada başka bir boru hattı nihayet tüm altyapıyı İtalya’ya bağlayacaktı. Yaklaşık 1900km uzunluğunda ve 3km’nin altındaki derinliklere ulaştığında, dünyanın en uzun ve en derin denizaltı boru hattı olacaktır. Tahmini maliyet 6 milyar €‘yu aşmaktadır. Ocak 2020’de İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan, üç ülkenin EastMed projesinin oluşturulmasına olan bağlılığını demirleyen hükümetler arası bir anlaşma imzaladılar.
İtalyan hükümeti bu girişimin ekonomik ve çevresel uygulanabilirliği konusunda şüpheli göründüğü için İtalya’nın bulunmaması ana hatlarıyla belirtilmelidir. Her durumda, bu tür siyasi bildiriler EastMed gibi bir projeyi ilerletmek için çok az şey yapabilir. Boru hattı projesi, inşaatı için gerekli sermayeyi çekebileceğini ve ekonomik olarak sürdürülebilir olabileceğini kanıtlamalıdır – ayrıca AB kurumlarından artık finansman alınamayacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. 2015 yılında, proje AB’nin Ortak İlgi Projeleri listesine dahil edildi (AB, projenin fizibilite çalışmalarını finanse etti), ancak bugün durum farklı. Avrupa Yeşil Anlaşması zamanlarında, artık Avrupa’da fosil yakıt projelerine halkın desteğine yer yok. Boru hattı projesi, Rus kaynaklarından başlayarak Avrupa’ya yönelik diğer gaz kaynakları karşısında da rekabetçi olabileceğini kanıtlamalıdır.
Tüm bunlara ek olarak, Türkiye’nin rolü de dikkate alınmalıdır. Doğu Akdeniz gaz destanının başlangıcından bu yana, Türkiye gerçekten de ikili bir eylemle bölgesel gelişmelerde rol oynamaya çalışmıştır:
AB dışındaki yasa dışı kabul edilen faaliyetler, Kıbrıs dışında kendi gaz arama faaliyetlerini yürütmek;
Klasik jeopolitik ve enerji anlatıları doğrultusunda Avrupa’ya bölgesel gaz tedarikleri için bir koridor olarak tanıtmak.
Bununla birlikte, bu vizyon gerçekçi değildi ve bölgesel oyuncular (İsrail’den Kıbrıs’a, Yunanistan’dan Mısır’a) Türkiye’den etkilenmeden kendi stratejileri ve faaliyetleri ile ilerledi. Ocak 2020’de Türkiye ile Libya arasında bir deniz sınırı anlaşmasının imzalanması Ankara’nın bölgesel gaz gelişmelerini etkileme girişimlerinde yeni bir sayfa açtı. AB ve ABD tarafından yasa dışı kabul edilen anlaşma öncelikle EastMed boru hattı projesinin geliştirilmesini önlemeyi amaçlıyor. Bununla birlikte, daha önce gösterildiği gibi, ekonomik ve ticari faktörlerin Türkiye’yi değil, EastMed projesinin uygulanmasını engellemesi muhtemeldir. Libya ile bu hareket, Türkiye’nin bölgesel gaz dinamiklerini etkilemek için başka bir etkisiz girişimi haline gelebilir.
East-Med Boru Hattı Haritası ve Leviathan, Tamar, Afrodit ve Zohr sahaları
En mantıklı olan, Mısır’daki mevcut LNG altyapısına dayalı bir Doğu Akdeniz doğal gaz piyasası oluşturmak ve tüm bölgesel oyunculara fayda sağlamaktır. Bu aynı zamanda, yerel üretimin azalmasıyla gelecek yıllarda gaz ithalatı ihtiyacının artacağı ve LNG alma kapasitesinin zaten mevcut olduğu Avrupa için bir fırsat sunacaktır.
Böyle bir yaklaşım, Doğu Akdeniz tedarikçilerine gelecekte hedef pazarlar açısından esneklik sunarak, örneğin Mısır’ın LNG terminalleri aracılığıyla Asya pazarlarına hizmet vermelerini sağlayacak.
Son olarak, Mısır LNG tesisleri aracılığıyla ortak bir bölgesel ihracat programı, Mısır, İsrail ve Kıbrıs arasındaki ticari gaz işbirliğini test etmek için ilk fırsat sağlayabilir. Eğer başarılı olursa, bölgede yeni keşifler yapılması ve Avrupa’daki gaz talebinin boru hattı altyapısının inşasını haklı göstermesi durumunda bu işbirliği 2025’lerde nihayetinde büyüyebilir. Yani, Mısır’daki mevcut LNG altyapısına dayalı bir Doğu Akdeniz gaz piyasası yaratma planında, tüm bölgesel oyuncular için ekonomik ve ticari faydalar sunacağı ve aynı zamanda gereksiz jeopolitik gerilimler. Böyle bir yaklaşım, Doğu Akdeniz doğalgaz tedarikçilerine gelecekte gazın karbondan arındırılmış AB enerji sistemindeki belirsiz rolünü dikkate alan kilit bir unsur olarak esneklik sunacaktır.
Psikolojik savaş; klasik anlamdaki savaşın kazanılması veya kaybedilmesinde, savaştan sonra da üstünlüğün devam etmesinde yahut sorunların çözülmesinde insanların ruh haline etki ederek sonuç almak olarak tarif edilmektedir. Tarihin bilinen ilk savaş tekniği kitabının yazarı olan Çinli kumandan Sun Tzu, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce kaleme aldığı kitabının büyük bir kısmını rakibin psikolojik olarak çökertilmesi üzerinde durur. Sun Tzu’nun bu Savaş Sanatı adlı eserinde verilen bilgiler, hedef ülke üzerinde yapılması gereken 3 özel yöntem şeklinde karşımıza şöyle çıkmaktadır:
1. Düşman ülkelerde iyi olan şeyler gözden düşürülmelidir.
2. Düşman ülkelerin liderlerinin başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız. Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız.
3. Düşmanın geleneklerini gülünç hâle getiriniz.
Askeri strateji ve taktiklerin en önemlilerinden biri de psikolojik savaş teknik ve taktikleridir. Belirli bir amaca yönelik, uzun vadeli plan ve stratejilerle yapılan psikolojik savaş hem sıcak hem de soğuk savaş dönemlerinin en çok başvurulan mücadele yöntemlerinden biri olmuştur. Psikolojik savaşın birçok tür ve yöntemi mevcuttur. Bu yöntemler beş ana başlık altında, stratejik amaçlı psikolojik savaş, taktik psikolojik savaş, takviye edici psikolojik savaş, idari amaçlar için psikolojik savaş ve provokasyon tipi psikolojik savaş olarak sıralanabilir. Rusya Federasyonu’nun İdlib’te Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı uyguladığı bazı psikolojik savaş yöntemlerini kısaca izah etmeye çalışacağız.
Stratejik Amaçlı Psikolojik Savaş
Stratejik Amaçlı Psikolojik Savaş; dost, düşman ve tarafsız devlet ve halklara karşı uygulanmaktadır. Genel amaç, düşmanın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral zafiyetinin neler olduğu bularak onun muharebe gücünü zayıflatmaktır. Bu amaç doğrultusunda halkın güvenini kazanmak gerekmektedir. Halkın güvenini kazanmak içinse gazete, radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarından yararlanılmaktadır.
Taktik Psikolojik Savaş
Taktik Psikolojik Savaş’ın amacı düşmana silahını bıraktırıp, ateşini kestirerek, teslim olmaya ikna etmektir. Taktik Psikolojik Savaş’ta stratejik planın, belirli alanlarda uygulanmasıdır. Planlar en iyi harekat tarzını oluşturmak için yapılır. Kar-zarar analizleri yapılarak belirli bir hedef belirlenir, o hedefe yönelik çalışma grubu oluşturulur. Karşı tarafın maneviyatını, direncini kırmaya yönelik, içinde bulunduğu feci durumu anlatarak, karşı tarafı teslim olmaya ikna etmek için çalışılır.
Provokasyon Tipi Psikolojik Savaş
Provokasyon Tipi Psikolojik Savaş; soğuk savaş, huzuru ve güvenliği hedef alarak istikrarı bozmayı amaçlamaktadır. “Miting, gösteri ve cenaze törenlerinde topluluğun içerisine sızarak, inandırıcı birkaç kelime ile orada bulunanların hassasiyetlerini tahrik edecek söylemlerde bulunur, gerginliği arttırır ve öfkeyi ateşler. Bunu yaparken kullandığı silah, yalan bilgidir. Mutsuz, eğitimsiz, yüksek beklentilerine cevap bulamayan işsiz ve yoksul grupları etkiler. Fakat gelişen teknoloji ile birlikte özellikle sosyal medya aracılığıyla da trol hesaplar dediğimiz sahte hesaplarla sistematik bir şekilde yalan bilgiler paylaşılmaktadır.
Rusya’nın psikolojik savaş için kullandığı teknolojik araçlar
Ruslar, her ne kadar inkar etseler de, ABD’deki başkanlık seçimlerini sistematik bir şekilde icra ektikleri sosyal medya paylaşımlarıyla etkilemişti. Birleşik Krallık’ın Brexit süreci de buna dahildir. Ruslar şimdi de Türkiye ile İdlib konulu uyuşmazlıkta aynı yönteme başvurmaktalar. Ruslar, özellikle sahte trol hesaplarıyla yaktıkları paylaşımlarını yine kendilerinin açtıkları bot hesaplarla gündeme getirip, söz konusu hedef ülke toplumlarında infial yaratmakla meşguller. Peki Ruslar hangi teknolojik araçlarla söz konusu eylemleri gerçekleştirmekteler?
Trol hesaplar
Trol hesaplar, internette insanların keyfini kaçırmak ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışmaktadır. Forumlar, bloglar, sohbet odaları ve özellikle Twitter gibi sosyal medya kuruluşları gibi çevrimiçi topluluklarda kasten alevlendirici, konu ile ilgisi olmayan mesajlar göndererek okuyucuları provoke edip duygusal cevaplar verdirtme ya da bir başlığın konusunu dağıtma niyetindedirler. Bu trol hesaplar bizzat Rus kullanıcıların olduğu gibi, Türk kullanıcıların da olabilir. Türk kullanıcıları olduğu taktirde bilgilerin Rus kaynaklarınca geldiği düşünülmektedir.
Bot hesaplar
Bot, bilişim dünyasında “robot” anlamında kullanılan yaygın bir terimdir. Pek çok bilgisayar işlemini yarı-otomatik olarak yapabilen robotlar bilişimin tüm alanlarında kullanılır. En ünlü oldukları alan, arama motorları tarafından kullanıldıkları endeksleme teknolojisidir.
Akıllı ajan teknolojilerinin internet ile birlikte hızla yaygınlaşması, internet robotu ya da kısaca bot olarak adlandırılan ve özel olarak internet üzerinde hareket göstermek üzere geliştirilen bir ajan yazılımı grubunu ortaya çıkarmıştır. Bu grupta esasen web tabanlı arama motorlarının çekirdeklerinde yer alan örümcek yazılımları ve özel amaçlı tarayıcı yazılımlar gibi değişik türler de yer almaktadır. Bot hesapların işlevselliği ise şöyle açıklanabilir; söz konusu trol hesapların yaydıkları yalan bilgiler, yine aynı merkezden açılan belki de binlerce robotik bot hesaplarca beğeni yağmuruna tutularak gündeme taşınabilmektedir. Bahsettiğimiz olaylar silsilesi özellikle twitter ortamından icra edilmektedir. Böylece yalan bilgiler trol hesaplarıyla paylaşılıyor, binlerce bot hesaplarının beğenileriyle birlikte bu paylaşımlar Türk takipçiler tarafından güvenilir bir kaynak olarak kabul ediliyor ve bu yalan bilgiler, geçici teyitli bilgilerin önüne geçmiş oluyor.
Rusya’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı sistematik yalan propaganda
27 Şubat 2020 tarihinde Türk konvoyuna gerçekleşen saldırı sonucu 33 Türk askeri şehit olmuştur. Bazı kaynaklarda Rusların söz konusu koordinatları Rejim topçu birliklerine verdiği ve bu topçu birliklerinin saldırıyı gerçekleştirdikleri yer alırken diğer kaynaklarda bizzatihi Rus savaş uçaklarının saldırıyı gerçekleştirdikleri ifade edilmektedir. 28 Şubat 2020 tarihinde Kremlin Sözcüsü Peskov: “Çok sayıda talebimize rağmen Türk tarafı askerlerinin orada olduğunu söylemedi” açıklamasını yapmıştır. Bunun üzerine Türk askerlerinin İdlib’te yalnızca gözlem noktalarının dışında hayatını kaybettiklerini ve bunun ‘teröristlerin’ saldırısı sırasında gerçekleştiğini öne sürmüştür. Fakat Savunma Bakanı Hulusi Akar bu iddiayı şöyle yalanlamıştır: “Birliklerimizin bulunduğu yerler önceden Rusya yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu saldırı gerçekleşmiş. Uyarı yapıldığı halde saldırı devam etmiş, hava saldırıları sırasında ambulanslar dahi vurulmuştur.” Peki Rusya’nın Türkiye’ye yönelik yalan, kara propagandaları nelerdir?
1. Türkiye teröre destek vermektedir
Rusya ile her aramız açıldığında Ruslar “Türkiye terörü destekliyor” kartını oynuyor. Rus uçağını düşürdüğümüzde DAEŞ’i desteklemekle suçlayanlar, şimdi de İdlib’deki teröristlere destek vererek Suriye antlaşmasını deldiğimizi savunuyor. Rusya’nın dayanak noktası şudur: “YPG hapishanelerinden kaçan DAEŞ üyeleri İdlib’te tekrar toparlanmaktadırlar.” İdlib’te 4 milyon sivil bulunmakta ve bazı kaynaklara göre 20 bin, 30 bin hatta 60 bin muhalif militan bulunmaktadır. Bu kalabalık sivil ve askeri nüfusun içerisinde kimler terörist kimler değil, meçhuldür. Filhakika DAEŞ üyelerinin YPG bölgelerindeki hapishanelerden kaçmaları da meçhuldür. Belki de YPG-Rejim-Rusya arasında dönen bir yalandır zira bu argümanı en fazla yine YPG, Rejim ve Rusya kullanmaktadır.
2. Türkiye Suriye konulu Antlaşmaları ihlal etmektedir
Türkiye’nin ihlal ettiği hiçbir antlaşma bulunmamaktadır. Ne Soçi, ne Adana, ne Cenevre ne de Astana. Antlaşmaları ihlal eden taraflar Esad rejimi ve Rusya’dır. Soçi mutabakatına ragmen Esad rejiminin sınırlarını genişletmesi ve Rusya’nın buna göz yumup fiili destek vermesi açıkça bir ihlal olarak sayılmalıdır. Bu noktada hayali fiili durumlar yaratan Rusya, hayali suçlamalarla Esad rejimiyle birlikte kendi suçlu eylemlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
3.) Rusların “Türk askerleri gözlem noktasından dışarı çıkmamalıydı. Rusya gözlem noktasındaki askerlerin güvenliği için mümkün olan her şeyi yaptı” açıklaması
Türk askerlerinin gözlem noktalarından dışarı çıkmaları herhangi bir saldırı manasına gelmez. Barışçıl bir şekilde, seyir halinde olan kuvvetlere saldırmak bir savaş suçudur. Rusya, caydırıcı diplomasi stratejisinin ötesine gidip, Türkiye’ye karşı savaş suçları işlemeye başlamıştır. Biz ne yapmalıyız?
Türkiye hali hazırda 40 senedir nice şehit veren bir ülkedir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu konjonktür belki de dünyanın en karmaşık, kaoslu ve sor konjonktürüdür. Evvela bunun bilincinde olmalıyız. Şehit haberlerine karşı yılmamalı, bilakis dimdik ayakta durmalıyız. Atalarımız tabiri caiz ise yedi düvele karşı mücadele edip Türkiye Cumhuriyeti’ni kurar iken de şehit verdiler, vermeye de devam edeceğiz. Bulunduğumuz coğrafyanın, dengelerin, konjonktürün ve şartların bilincinde olmalıyız. Ya hürriyetimizden vazgeçip tüm birikim ve haklarımızdan cayıp geri döneriz, ya da sabırla ve akılla mücadele etmeye devam ederiz. Bu doğrultuda özellikle Twitter ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında da itidali davranmalıyız. Teyitli haberleri talep etmeliyiz, trol hesaplara prim ve fırsat vermemeliyiz. İçeride, dışarıya karşı tam bir ittifak halimde dimdik durmalıyız.
Kaynakça
“Internet Trolls”. Internet Archive. Temmuz 2001.
“Definition of troll”. Collins English Dictionary. 2016.
“Definition of: trolling”. PCMAG.COM. Ziff Davis Publishing Holdings Inc. 2009.
Indiana University: University Information Technology Services (5 Mayıs 2008). “What is a troll?”. Indiana University Knowledge Base. The Trustees of Indiana University.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 29
Münir Güneri, Psikolojik Savaşın Önemi ve Yöntemi, K.K.K. Askeri Basımevi, İstanbul, 1967, Sayfa 307
Sanna Marin, Finlandiya’da göreve gelmesiyle birlikte dünya gündeminde çok konuşulan ve böylelikle dikkat çeken bir kişi olmuştur. 34 yaşında genç bir kadın olan, Finlandiya Başbakanlığı görevini üstlenen lideri tanıyalım.
Marin, 16 Kasım 1985’te Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de doğmuştur. 2017 yılında Tampere Üniversitesi’nden İdari Bilimler Yüksek Lisans mezunu olmuştur. O, aynı zamanda ailesinden üniversite okuyan ilk kişidir. Tabi eğitim hayatını sürdürürken bir yandan da siyasetle ilişkisi başlamış ve siyasette aktif bir şekilde çalışmıştır. Ülkenin köklü partilerinden olan Sosyal Demokrat Parti (SDP)’de etkin rol almıştır. 2008 belediye seçimlerinde aday olmuş ancak kazanamamıştır. 2012 Belediye Meclisi üyeliğine seçilmiş ve 2013 – 2017 döneminde Belediye Meclis Başkanlığı görevini yürütmüştür. Yine 2017’de Belediye Meclisi’ne tekrar seçilmiştir. 2014’te partisi SDP’nin Genel Başkan Yardımcısı olmuştur.
Siyasette ve idarecilikte genç yaşta aktif roller alan Sanna Marin, 2015 yılında milletvekili seçilerek Finlandiya parlamentosuna girmiştir. Yine 2019’da yapılan seçimlerde de tekrar milletvekili seçilmiştir. 6 Haziran 2019’da Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı olan Marin, bu görevini 10 Aralık 2019’a kadar sürdürdü. Ve 10 Aralık itibarıyla Marin, dünyanın ve ülkesi Finlandiya’nın en genç Başbakanı oldu.
Genç liderin, Ulaştırma Bakanlığı’ndan Başbakanlık’a gelişine göz atalım. Bu süreçte Marin’in de partisi olan SDP’nin genel başkanı Antti Rinne mevcut Başbakan’dı. Yönetim bir koalisyon hükümetinden oluşmaktadır. Rinne, bu süreçte karşılaştığı bazı grevlere karşı çözüm ortaya koyamamış ve koalisyon ortaklarından olan Merkez Parti’den kendisine olan güvensizlik de dile getirilince 03 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö’ye istifasını sunmuştur. Ve koalisyon partilerinin de güvenini kazanan Sanna Marin 10 Aralık 2019’da, Başbakan olmuştur.
Sanna Marin’le, Başbakan olmasının ardından yapılan bir röportajda şu soru soruluyor: “Henüz 34 yaşında, bir ülkenin tüm sorumluluğunu almak nasıl bir his?”. Kendisi de cevaben: “Ben hiç yaşım ve cinsiyetimin önemli olduğunu düşünmedim. Benim için önemli olan siyasete girme nedenlerim ve Fin halkının seçimlerde bize duyduğu güvendir. Güven kazanmak için çok çalışmalıyız.” demiştir. Marin, Finlandiya’nın tarihteki üçüncü kadın Başbakanı’dır.
Marin, bir koalisyon hükümetinin Başbakanı’dır. Ve bu koalisyon Marin’in mensubu olduğu SDP ile birlikte toplam 5 partiden oluşmaktadır. Bu koalisyonun en çarpıcı yanı ise koalisyon liderlerinin beşinin de kadın olması ve genel anlamda genç olmasıdır: Merkez Parti lideri Katri Kulmuni 32 yaşında, Sol İttifak’ın lideri Li Andersson 32 yaşında, Yeşil Birliği’nin lideri Maria Ohisalo 34 yaşında ve Finlandiya-İsveç Halk Partisi lideri Anna Maja Henriksson 56 yaşındadır. Görüldüğü üzere Başbakan Sanna Marin ve koalisyon ortaklarının yaş ortalaması bir hayli gençtir.
Göreve geldiği sürede Marin, sosyal alanda ve çalışma hayatındaki icraatlarıyla gündeme gelmiştir. Çalışanların 5 gün yerine, 4 gün ve günlük 6 saat çalışacakları yeni bir sistem için çalışma başlattıklarını duyurmuştur. Marin bu konuda, insanlar ailelerine ve hobilerine daha fazla zaman ayırmayı hak ediyor şeklinde bir açıklama yapmıştır. Bir başka girişim ise doğum izni konusunda, babaların da annelerle eşit derecede bu hakkı kullanabilmesidir. Yine konuyla ilgili, bu imkanın sağlanmasıyla birlikte; çocukların babalarını daha fazla göreceğine ve azalan doğum oranının da artmasının sağlanacağına dair açıklama yapılmıştır. Sanna Marin’in bu girişimleri dünya gündeminde de yer almıştır. Sanna Marin, aynı zamanda evli ve bir çocuk annesidir.
Dünyanın en genç Başbakanı Sanna Marin, seçildiği dönemde her ne kadar çok konuşulmuş olsa da, hakkında verilen bilgiler yüzeysellikten öte geçememiştir. Bu noktada araştırmalarım kapsamında ve bu yazımla birlikte siz değerli okuyucularımızla daha derli toplu bir bilgi paylaşımında bulunmak istedim. Eğitimin öncü ülkesi Finlandiya yönetim alanında da genç liderleriyle öne çıkmaktadır. Sanna Marin Başbakan olmasının ardından, Fin halkının kendisine duyduğu güvene ve bu noktada çok çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. Yazımızın konusu genç bir Başbakan olduğuna göre, milletinin gençlerine bir hitabe yazan ve bir vatan bırakan lideri anmamak olmazdı. Ve Atatürk’ün sözleriyle bitiriyorum:
“Her şeye rağmen muhakkak bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu inancı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve millet hakkındaki sonsuz sevgim değil; bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde, sırf vatan ve hakikat aşkı ile ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdür.”
Yusuf Ay
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
CNNTürk, Finlandiya’nın genç Başbakanı Sanna Marin’den mesai önerisi: Haftada 4 gün çalışılsın, https://www.cnnturk.com/dunya/finlandiyanin-genc-basbakani-sanna-marinden-mesai-onerisi-haftada-4-gun-6-saat-calisilsin, 06.01.2020.
Euronews, Gezegenin en genç başbakanı Finlandiya’nın 34 yaşındaki lideri Sanna Marin ile tanışın, https://www.youtube.com/watch?v=556iVxvKXaM , 10.12.2019.
Melis Özoğlu (Euronews), Finlandiya’da artık babalar da annelerle eşit paralı doğum iznine sahip, https://tr.euronews.com/2020/02/06/finlandiyada-artik-babalar-da-annelerle-esit-parali-dogum-iznine-sahip , 06.02.2020.
NTV, Finlandiya Başbakanı Antti Rinne istifa etti, https://www.ntv.com.tr/dunya/finlandiya-basbakani-antti-rinne-istifa-etti,_m4TwSe4REiQsBEaDWMqxA , 03.12.2019.
Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, S.17.
Yalçın Ademoğlu (Euronews), Finlandiya’da Sanna Marin dünyanın en genç kadın Başbakanı seçildi, https://tr.euronews.com/2019/12/09/finlandiyada-sanna-marin-dunyanin-en-genc-kadin-basbakan-secildi , 10.12.2019.
26 yaşında, belki de gereğinden fazla soğuk kanlı ve nadir heyecanlanan bir adamımdır. Ama bu yazıyı yazmaya başlamadan önce odamın içinde heyecandan dört dönüyordum. Saat gecenin dördü ve Ivy Levan-Who Can You Trust dinliyordum. Hayal ettikçe içim içime sığmıyordu. Aslında planım Soğuk Savaşın en büyük casusluk hikayelerinden biri olan Ryszard Kuklinski olayı ile alakalı bir yazı yazmaktı ama şimdilik onu erteliyorum.
Bir pazar sabahı hayal ediyorum. Oğlum Metehan’ın bir elinden ben tutmuşum diğer elinden annesi. Harika bir mimariye sahip olan müzenin önüne geliyoruz ve kapıda devasa harflerle “Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi” yazıyor. İçeri girer girmez bizi büyük bir Atatürk heykeli karşılıyor. Hemen yanında duvarda ise “Gazi Mustafa Kemal” imzalı ve 19 Aralık 1926 tarihli bir belge asılmış duvara, “Devletin emniyet ve müdafaası için mahrem olarak Milli Emniyet Hizmeti Teşkilatının vücuda getirilmesine karar verilmiştir.” Milli Emniyet Hizmeti Teşkilatının kuruluş belgesi…
Masal gibi geliyor değil mi size? Hala daha “Ne anlatıyor yahu bu adam?” dememiş ve okumaya devam ediyorsanız teşekkür ederim sizlere. İnanın bu anlatacağım konu günlük siyasi meselelerden çok daha önemli… Bu konu geleceğimizle ilgili!
Casusluk Müzesinde Neler Var?
Binadan içeri girer girmez oğlum Metehan, hemen sol tarafta yer alan alışveriş alanına doğru koşuyor. Markette casuslukla ilgili yüzlerce çeşit ürün var. Küçük casusluk oyuncukları, MİT baskılı tişörtler, şapkalar, “Kimseye güvenme!” , “Görev tamamlandı!” tarzı havalı sözlerin yer aldığı kupalar vs. Üzerinde MİT logosu olan bir şapka hemen dikkatini çekiyor ve annesinin itirazlarına rağmen şapkayı alıp gezintimize devam ediyoruz.
Müze aynı Panorama 1453 gibi tasarlanmış, koridorlarda yürürken sanki tarihte bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İlk odada Türk mitolojisinde yer alan karakterlerin tanıtıldığı bir bölüm var. Ülgen ve Erlik’in savaşını anlatan harika bir resim var duvarda. Kalgançı Çak efsanesinin yer aldığı bir pano ve yanında mitolojik karakterlerin heykelleri. Büyük Türk hükümdarların resimleriyle ve Türk devletlerinin bayraklarıyla süslenmiş bir koridordan geçerek ikinci odaya giriyordunuz.
İkinci odada tarihteki tüm Türk istihbarat teşkilatlarının ayrı ayrı anlatıldığı bölmeler yer alıyor. Her teşkilatın efsanevi istihbaratçılarının heykelleri ve hayat hikayeleri ile yaptıkları operasyonları anlatan yazıtlar… Kuşçubaşı Eşref, Sudanlı Zenci Musa, Galatalı Şevket, Kara Vasıf Bey ve niceleri…
Seminerler, Workshoplar ve Oyunlar
Müzede her hafta casuslukla alakalı bir konuda seminer veriliyor. Ayrıca çocuğunuzun istihbaratın ne olduğunu, devlet güvenliği için ne anlam ifade ettiğini anlamasını sağlayacak, yaşına uygun oyunlar ve demonstrasyonlar mevcut. Bu müze hem istihbarat tarihini ve Türk tarihini, hem de istihbaratın ve casusluğun ne anlam ifade ettiğini öğrenebilmek için harika bir yer.
Oğlum Metehan’ı rehbere teslim ettikten sonra eşimle beraber seminere katılmak için üst kata çıkıyoruz. Bu haftaki seminerin konusu “Bahar Kalkanı Harekatında Uydu ve Görüntü İstihbaratının Rolü” olarak belirlenmiş. Eşimin doktora çalışması için harika bir seminer… Oğlum Metehan ise bir alt katta rehberler eşliğinde casusluk ile alakalı oyunlar oynamakla meşgul. Oyunda Metehan, özel yapılmış bir odada şifreleri çözerek odadan çıkmaya ve amirine haber iletmeye çalışan bir istihbaratçı rolünde. Tabiki bu oyunlar her yaşa göre farklı tasarlanmış. Her şey interaktif bu müzede. Çocukların analitik düşünme yeteneğinin gelişmesi açısından harika oyunlar ve etkinlikler mevcut.
İstihbarat Geleceğimizdir!
Bu kadar hikaye yeter diyorsanız gelin size derdimi anlatayım. Yukarıda anlattığım şeylerin tamamı gerçek. Böyle bir müze var ABD’de. İncelemek isteyenler isteyenler için buraya linkini bırakıyorum. Yıllardır bu sitede istihbarat yazıyorum ve beni takip edenler bilirler. Samimiyetle söylüyorum, ülkede bu kadar istihbarat alanında çalışan akademisyen varken sadece bir yüksek lisans öğrencisi olarak bu alanda yazı yazmaya utanıyorum. Keşke halka ulaşmayan akademik çalışmalar yahut güncel siyesi meseleler yerine bu konuya değinen insanlar, akademisyenler olsa ülkemizde…
İstihbarat bizim geleceğimizdir. Bu millet binlerce yıldır ayakta kaldıysa, sayısız zaferler kazandıysa emin olun ki zaferin gerçek rüknü aziz Türk istihbaratçılarıdır. Ülkemizde maalesef hala daha düzgün bir istihbarat algısı yerleşememiştir zihinlere. İstihbaratı bir türlü güncel siyasi meselelerin malzemesi olmaktan kurtaramadık. En önemlisi de devletini, tarihini bilen bir nesil yetiştirmenin önemini unuttuk.
Gelecekteki oğlumla alakalı yukarıda kurduğum hayallerden dolayı büyük ihtimal bekar bir adam olarak öleceğim ama inanın bana bu bizim için en hayati mesele. Atalarını tanıyan, devletin ne olduğunu bilen ve istihbarat ve casusluk nedir idrak etmiş nesiller yetiştirmeliyiz. İsrail’de daha ortaokula giden çocuklar bizim gibi pikniklere gitmek yerine öğretmenlerinin eşliğinde askeri birliklere geziler düzenlerler. Tanklara binerler, askerliğin ne olduğunu öğrenirler. ABD’de SPY Museum’a ortaokul ve lise öğrencileri tarafından geziler düzenlenir. Ülkenin geleceği olan çocuklar daha o yaşlarda devletle ve istihbaratla tanışırlar. Yeryüzünde bizim kadar vatanperver bir millet yokken, kirli bir tarihe sahip ülkelerin hepsi bu alanda bizden fersah fersah öndeler maalesef.
Neden Olmasın?
Türkiye’de bir Casusluk Müzesi neden olmasın ki? Hayal etsenize İstanbul’un göbeğinde ABD’de olduğu gibi bir casusluk müzesi var. İnanın bir devleti büyük devlet yapan şeyler tam olarak böyle şeylerdir. Türkiye’de bu tarz bir müze kurulacak olsa tüm samimiyetimle söylüyorum gerekirse müzenin inşaatında taş taşırım.
İstanbul’a bir sene lale ekmesek, peyzaj çalışması yapmasak medeniyetimizden bir şey kaybetmeyiz. Bu kaynak ile en azından temelini atabiliriz bu müzenin. ABD’ye söz konusu müzeyi incelemek üzere ekipler göndermeliyiz. Belki beni umursamayacaklar, ne diyor yahu bu diyecekler ama karşıma çıkan her bürokrata, her milletvekiline bunu anlatacağım. Türkiye’de bir istihbarat ve casusluk müzesinin öneminden bahsedeceğim.
Lütfen yukarıya bıraktığım linki inceleyin. Einstein’ın da dediği gibi “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” Hayal edin ülkemizde böyle bir müze olduğunu. Çocuklarınızın bu yozlaşmış çağda, bize, Türk’e ait olmayan hayaller ve hayatlar ile değil de Metehan gibi yetiştiğini hayal edin. Kelimelerimin anlatmaya yetmediği bu husus günlük siyasi meselelerden çok çok daha kıymetli…
En Büyük Hayalim, Türk Casusluk Müzesi
Ben elimden geleni yapmaya hazırım. En azından her fırsatta her imkan sahibine bu hayalimi anlatacağım. Gerekirse sırf bunu anlatmak için geçmişte olduğu gibi defalarca TBMM’nin kapısını aşındırırım.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? “Deli yahu bu adam!” mı diyorsunuz… Yoksa biraz düşününce size de ülkemizde yukarıda anlattığım amaçlara hizmet eden bir Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi’nin kurulması mantıklı geliyor mu? Sizler de bunu geleceğimiz için önemli görüyor musunuz? Yoksa Türkiye’nin başında bu kadar sıkıntı varken, Ortadoğu karmakarışıkken bununla mı uğraşacağız diyorsunuz? Görüşlerinizi yorumlarda bekliyorum. Saygılarımla…
Not: Yukarıda yer alan “Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi” fotoğrafını Photoshop’ta ben yaptım. Fotoğrafta gördüğünüz o harika mimariye sahip bina ise Washington’da yer alan “Spy Museum” binasıdır…
Artırılmış gerçeklik, fiziksel dünyadaki nesne ve mekânların yapay ögeler kullanılarak zenginleştirilmesidir. Günümüzde pek çok alanda kullanılan ve gelecekte de etkin bir şekilde kullanılacağı öngörülen artırılmış gerçeklik teknolojisiyle ilgili sağlıklı çıkarımlar yapabilmek için mutlaka geçmişte neler yapıldığına ve süreç içinde uygulamalarda ne gibi değişim ve dönüşümler meydana geldiğine bakmak gerekmektedir. Gerçekleştirilen bu çalışma sonunda, 20. yüzyılın başlarından itibaren artırılmış gerçeklikte kullanılan yazılımlar, uygulamalar, donanımlar ve kullanılan araçlar belirlenerek bir yüzyıldan fazla bir süre içinde bu teknolojide gerçekleşen paradigma değişimlerinin neler olduğu 50 yıllık periyotlar halinde kronolojik olarak incelenmektedir.
Artırılmış gerçeklik (augmented reality), gerçek ve sanalı birleştirerek, gerçek zamanlı etkileşim ve üç boyutlu görüntüleme imkânı sağlayan teknolojik sistemlerdir [1]. Artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin dününde ve bugününde gerçekleşen değişim ve dönüşümler, geleceğe yön verecek sağlıklı çıkarımlar yapabilmek adına son derece önemlidir. İnternet gibi iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı, mobil araçların ve buna bağlı uygulamaların gelişmiş özellikler kazanarak yaygınlaşması ve giyilebilir teknolojilerin farklı işlevler kazanmasıyla, artırılmış gerçekliğin paradigma değişimi yaşadığı ve çok daha farklı şekillenmeye başladığı görülebilmektedir. Yaşanan teknolojik devrimler artırılmış gerçeklikte de bazı kırılma noktaları oluşturmuştur. Thomas Kuhn, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” [2] adlı eserinde, bilimsel ilerlemenin birikimlerle gerçekleştiği görüşüne karşı çıkarak sürecin kesintili ve devrimsel değişimlere maruz kaldığında büyük ilerlemelerin gerçekleştiği görüşünü savunmaktadır. Kuhn, kitabın ilk sayfalarında, tarihin, salt kronolojik bir çizelge veya hikâye deposu olarak görülmemesi gerektiğinden bahsederek, paradigma kavramını ele almakta, paradigma değişimlerinin (paradigm shift) bilimsel devrimlere yola açtığını belirtmekte ve bir paradigmanın sorunları çözmede yetersiz kaldığı durumlarda başarısızlığa tepki olarak yeni bir kuramın ortaya çıktığı, eski paradigmanın iflas ettiğinden söz etmektedir. Yapılan bu çalışmada, artırılmış gerçeklikte meydana gelen paradigma değişimlerinden söz edilmektedir. 1901 yılında Baum’un hayal ettiği gözlüklerden, 1960’larda bu hayali ilk gerçekleştiren Ivan Sutherland’e ve günümüzde gerçekleşmekte olan son teknolojilere kadar, bu alanda meydana gelen tüm gelişmeler kronolojik bir sırada açıklanmaktadır. Bu kronolojik sıralama, Kuhn’un belirttiği gibi salt bilgi sunumundan ziyade, değişim ve kaymaların neden-sonuç ilişkilerini içerecek bir yaklaşımla hazırlanmıştır.
1900-1950 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
Frank Baum’un “Ana Anahtar (The Master Key) kitabı.
Artırılmış gerçeklikle ilgili ilk düşünceler Oz Büyücüsü romanıyla ünlü L. Frank Baum’un 1901’de yayınlanan “Ana Anahtar (The Master Key)” adlı eserinde görülebilmektedir [3]. Romanda, Rob adlı elektriğe ilgisi ve merakı olan bir çocuğun, elektriğin ana anahtarını tesadüfen bularak elektrik cinini (The Demon of Electricity) çağırması sonucu ona verilen elektrikli cihazlardan oluşan hediyeleri ve Rob’un bu cihazlarla olan maceralarını anlatmaktadır. Bu hediyelerden biri de “Karakter Belirteci (Character Marker)” adı verilen gözlüklerdir. Bu gözlüklerle bir insana bakıldığında, gözlük, karşıdaki kişinin karakter yapısını gösteren kötü, iyi, zeki, kaba gibi işaretlemeler yapmaktadır. Bunu yaparken de kişinin alın bölgesinde karakter yapısının baş harfini göstermektedir. Gözlüklerin, tüm insanlarda bulunan elektriksel titreşimlerin yorumlanması şeklinde çalıştığı belirtilmektedir. Kitapta geçen bu gözlükler artırılmış gerçekliğin kullanımına ilişkin ilk fikirlerden biri olarak kabul edilmektedir [3]. İngiliz ordusu 2. Dünya Savaşı sırasında uyguladığı Mark VIII Airborne Interception Radar Gunsighting projesiyle savaş uçaklarının ön camında görüntülenen radar bilgi ekranı sayesinde, pilota uçuşla ilgili çeşitli bilgilerin sağlandığı sistemi geliştirmiştir [4]. 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında özellikle askeri projelerde geliştirilen bu sistemler [5] artırılmış gerçekliği tam olarak yansıtmasa da gelişim sürecinde değinilmesi gereken uygulamalardır.
1951-2000 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
Sinematograf Morton Heilig, 1957 yılında Sensorama adını verdiği bir simülatör yaparak beş duyu organını harekete geçirecek şekilde çok algılı bir deneyim imkanı sunmuş ve daha sonrasında 1962 yılında makinenin patentini almıştır. Simülatör 80’li yıllarda oyun salonlarındaki makinelere benzer şekilde, jetonla çalışarak kullanıcılarını iki dakikalık bir yolculuğa çıkarmaktadır. Bu deneyim esnasında, görseller üç boyutlu hale getirilmekte, stereo sesler, aroma kokuları, rüzgar efektleri ve titreşimler kullanılarak ortamın gerçeklik algısı artırılmaktadır [6]. Morton Heilig, 1955 yılında, “Sinemanın Geleceği” adlı makalesinde, sinema sektörünün gelecekte ses ve görüntü dışında diğer duyu organlarına daha fazla hitap etmesi gerektiğini belirterek Sensorama’nın temel altyapısını hazırlamıştır [7]. Heilig’in bu makalesi sektörde yeteri kadar ilgi çekmeyince Sensorama’yı kendisi tasarlayıp yapmıştır. 1968 yılında ise, Harvard Üniversitesi, Elektrik Mühendisliği’nden Ivan Sutherland, Demoklas’ın Kılıcı (Sword of Damocles) adını verdiği ilk başa takılan görüntüleyici (head mounted display) tasarlayarak artırılmış gerçekliğin günümüzdeki gelişimine yön vermiştir. Kafa çevirme ve göz hareketleriyle çalışan sistemde, çok basit düzeyde grafikler kullanılmıştır. Bu mekanizma kullanıcıların kafasında taşınamayacak kadar büyük olduğundan dolayı, laboratuvarın tavanına asılı bir şekilde durmaktadır. Adını da mekanizmanın bu yapısından dolayı almıştır. Zamanın bilgisayar sistemlerinin ileri düzeyde olmaması nedeniyle ilkel, ağır ve kullanışsız gözükse de, Baum’un “Karakter Belirteci” gözlüğü hayalini hayata geçirmesi ve günümüzde çeşitli alanlarda kullanılan görüntüleyicilere ilk örneği oluşturması bakımından önemlidir. Toronto Üniversitesi’nde Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği’nde Profesör olan Steve Mann “İlk Cyborg”, “Giyilebilir Bilgisayarların Babası” ve “Aracılı Gerçeklik (Mediated Reality)” teriminin mucidi olarak bilinmektedir [8]. 1980’li yıllardan itibaren üzerinde çalıştığı dijital gözlükleri, daha sonraki yıllarda sürekli geliştirmiş ve 1999 yılında EyeTap adını vererek kullanmaya başlamıştır. Başlarda bir kaskla ve sırt çantasıyla bütünleştirilmiş olan tasarım, zamanla oldukça şık, zarif ve küçük hale getirilmiştir.
EyeTap’ın gelişimi
EyeTap, Google Glass’ın atası olarak görülebilse de, bazı farklılıklar taşımaktadır. EyeTap kullanıcının istediği zaman takıp çıkarabileceği esnek bir yapıya sahip değildir. Basit bir operasyonla takılan bu gözlük, çıkarılırken de bir operasyona gereksinim duymaktadır. Sağ göze bütünleşik mercek hem kamera hem monitör görevi görmekte, kamera vasıtasıyla görüntüler kaydedilmekte ve ekranda da kullanıcının isteğine bağlı olarak yön tarifleri veya hava durumu gibi bilgiler görüntülenebilmektedir [9]. Buluşlarına lise yıllarında başlayan, Steve Mann’in EyeTap dışında pek çok giyilebilir bilgisayar çalışması bulunmaktadır. 1992’de ilk defa “Artırılmış Gerçeklik (Augmented Reality)” terimini ortaya koyan Thomas Caudell ve David Mizell [10] 1990’ların başında Boeing firması için geliştirmeye başladıkları başa takılan dijital görüntüleyici aracılığıyla işçilerin ve teknisyenlerin uçaklardaki kablo bağlantılarının doğru yapılmasına yönelik kılavuz olmuşlardır [29]. Uçakların üretim, tamir ve mühendislik süreçlerinde kullanılan bu görüntüleyici, firmaya yeni alınan işçilerin eğitiminde de kullanılmıştır. Görüntüleyiciyi kullanan kişi, sürekli değişen ve yönlendirici bilgiler içeren dinamik bir ekranla karşılaşmaktadır [10].
2001-2015 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
2000’li yıllardan itibaren mobil cihazlara yönelik uygulamaların geliştirilmesine hız verilmiştir. 1992’de ilk akıllı cep telefonun IBM ve Bellsouth tarafından üretilmesi, 1993’te GPS’in kullanılmaya başlanması, 1996’da tek boyutlu barkodlardan, karekodlara geçişin Jun Rekimoto tarafından gerçekleştirilmesi, 1999’da ilk GPS entegreli GSM telefon olan Benefon’un üretilmesi, aynı yıl kablosuz ağ (Wi-Fi) protokolünün tanımlanması ve ilk ticari cep telefonu kamerasının Sharp tarafından 2000’de üretilmesiyle birlikte mobil cihazlar üzerinde artırılmış gerçeklik uygulamalarının kullanımı hız kazanmaya başlamıştır. Bunların ilk örneklerinden biri BatPortal’dır. BatPortal, cep bilgisayarı (PDA) tabanlı, kablosuz bir artırılmış gerçeklik sistemi olarak 2001 yılında geliştirilmiştir. Yer saptama “Bats” adı verilen ultrasonik izleme sistemi aracılığıyla yapılmaktadır. Sistem iki şekilde kullanılmaktadır. İlki, sistemde başa takılan görüntüleyici ve bir taşınabilir bilgisayarın birbirine bağlanması şeklindedir. İkincisi ise, PDA kullanılarak artırılmış dünyanın görüntülenmesi olarak gerçekleştirilmesidir. BatPortal’ın tarihsel gelişimde önemli yer kazanmasının nedeni, PDA’nın bu sistemde etkin olarak kullanılmasındandır. Mathias Möhring 2004 yılında cep telefonlarına yönelik ilk video tabanlı artırılmış gerçeklik sistemini hayata geçirmiştir. 3 boyutlu işaretçiler (marker) aracılığıyla çalışan sistem, kamerayla, 3 boyutlu işaretçinin görüntülenmesi sonucunda canlı video akışı şeklinde gerçekleşmektedir [11]. Wikitude ise 2008 yılında Mobilizy firması tarafından geliştirilen görüş ve konum tabanlı bir artırılmış gerçeklik uygulamasıdır. Wikitude AR Travel Guide adlı uygulama, HTC Dream (T-Mobile G1) adlı Android tabanlı akıllı telefonla uyumlu ilk mobil artırılmış gerçeklik uygulamasıdır [12].
HTC Dream (T-Mobile G1)
Uygulamanın ilk aşamalarında GPS ve dijital pusula verileri kullanılarak, çevresindeki mekânlarla ilgili Wikipedia gibi çeşitli platformlardan bilgiler alınarak, kameraya tutulan yerle ilgili bilgiler sunulmaktaydı. Daha sonraki sürümlerinde bilgilerin alındığı web kaynakları ve sosyal ağ bağlantıları genişletildiği gibi, uygulamanın uyumlu olduğu mobil platformlar da (IOS, Symbian gibi) çeşitlenmiştir. Wikitude ayrıca yazılım geliştirme kiti (software development kit – SDK) yayınlayarak kullanıcıların kendi artırılmış gerçeklik ortamlarını oluşturmaları için fırsat yaratmaktadır. “Terminatör” filminde ve “Sight” adlı ödüllü kısa filmde görülen biyonik kontakt lensler ise Washington Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’nden Babak Parviz ve ekibi tarafından 2008’de tanıtılmıştır. Bu kontakt lensler, LED, küçük radyo devresi ve antenden oluşmaktadır. LED’e gerekli olan enerji kablosuz olarak sağlanmaktadır. Dışarıdan bakıldığında normal bir kontakt lensten farksız görünse de üzerinde bulunan mikro elektronik devreler bu lensleri diğerlerinden ayırmaktadır [13]. Öncelikle tavşanlarda denenen ve herhangi bir yan etki gözlenmeyen bu lenslerin insan gözünde kullanılabilirliğiyle ilgili çalışmalar hala devam etmektedir. Özellikle, lensin üzerindeki metal alaşımların ve elektronik devrelerin insan gözüne zarar vermeyecek malzemelerden oluşması hedeflenmektedir. Biyonik lensler, şu an görüş alanına, basit düzeyde yazı ve resimlerin eklenmesi şeklinde çalışsa da, gelecekte tıpta, savunma sanayiinde ve oyun sektörü başta olmak üzere günlük hayatta da yaygın olarak kullanılması öngörülmektedir. 2009 yılında, Pranav Mistry, MIT Medya Laboratuarı’nda (Media Lab) geliştirilmekte olan “Altıncı His (Sixth Sense)” artırılmış gerçeklik projesini hayata geçirmiştir. Mistry, ayna, kamera, mobil cihaz, renkli belirteçler ve projektörden oluşan cihazıyla, el hareketlerini kullanarak, duvar veya kağıt gibi herhangi bir yüzeyi, hatta kendi avuç içini arayüz olarak kullanarak bu giyilebilir aracı geliştirmiştir. Dokunmatik ekranlar üzerinde yapılabilen tüm el hareketleri ve jestleri (büyütme, küçültme, sürükle-bırak), çevredeki herhangi bir yüzey üzerinde gerçekleştirilebilmektedir. Boyuna asılı şekilde duran kamera aracılığıyla kullanıcının el ve vücut hareketleri tanınmakta ve Mistry’nin yazmış olduğu algoritma çalışarak işlemler gerçekleştirilmektedir. Mistry 2009 yılında yaptığı TED konuşmasında bu projenin fiziksel dünyada kullandığımız beş duyuya altıncıyı ekleyerek fiziksel dünyamıza daha bağlı olmamıza ve insan kalmamıza yardım edeceğini ve insanoğlunun başka makinelerin karşısında oturan makineler olmasını engelleyeceğini belirtmiştir. Mistry bu konuşması sırasında yazılımda kullanılan kodları açık kaynak hale getirip paylaşacağını da belirtmiştir [14]. 2012 yılında, Google’ın üzerinde uzun yıllardır çalıştığı Glass adlı akıllı gözlüklerin ilk örnekleri tanıtılmıştır. Google Glass, ses komutlarıyla ve gözlüğün sağ yanında bulunan dokunmatik yüzey ile kontrol edilen bir mekanizmaya sahiptir. Gözlük, ses komutları aracılığıyla, fotoğraf çekebilmekte, video kaydedebilmekte, Hangout uygulaması aracılığıyla görüntülü görüşmeye imkân verebilmekte, kablosuz ağ kullanabilmekte, Google arama motoruna sesli sorular gönderip anında cevap alabilmektedir. Gözlük, bir akıllı telefonla Bluetooth ile bağlandığında ise onun internet bağlantısından ve GPS verilerinden de faydalanabilmekte, arama yapabilmekte, metin mesajı gönderebilmekte, özetle, telefonun tüm işlevi kullanılabilmektedir [15]. Bununla beraber, ekranın çok küçük olması, gözlükten yayılan radyasyonun ve gözlük ekranının beyin ve göz sağlığı açısından zararlı olması ve gözlüğün etik, gizlilik ve güvenlik açısından bazı problemleri beraberinde getirmesi nedeniyle Google Glass akıllı gözlükleri tartışmalı bir noktaya gelmiştir. Bu noktada, kullanıcıların ilgisini kaybetmesi ve çekirdek ekibin Google X birimini terk etmesi nedeniyle, 19 Ocak 2015’te “Kâşif” adlı sürümün satışı durdurularak, daha gelişmiş özelliklerle yeniden geliştirilmesi planlanmaktadır [16].
Google Glass
Google Glass’tan önce de, sonra da pek çok akıllı gözlük, bazı firmalar veya mucitler tarafından piyasaya çıkarılmıştır. Google dışında, Vuzix, Recon, Oculus, Meta gibi pek çok firma artırılmış ve sanal gerçeklik gözlüklerini geliştirmeyi sürdürmektedir. Google Glass’ta yaşanan hayal kırıklığı ve satışının durdurulmasından birkaç gün sonra Ocak 2015’te Microsoft firması Hololens adlı gözlüğü tanıtmıştır. Herhangi bir arayüze sahip olmayan gözlükte, hologramların oluşturulması ve şekillendirilmesi görme, hareket ve ses tabanlı gerçekleştirilmektedir. Gözlük yüksek kalitede görüntüler elde edebilmek amacıyla üzerine entegre edilmiş holografi işleme ünitesine (HPU) ve işlemciye sahiptir. Ayrıca, Microsoft, NASA ile Mars’a gönderilecek araçlarda Hologram uygulamalarının kullanılabilirliği üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Hololens’in hangi uygulamaları içereceği, satışa çıkma tarihi ve fiyatı gibi özellikler henüz belli olmamakla birlikte, günlük yaşamın bir parçası haline geldiğinde, insanların yaşam biçimlerini derinden etkileyebileceği söylenebilir.
Sonuç
Teknolojik tekilliğe (singularity) giderek yaklaşıldığı bu dönemde, artırılmış gerçeklik oldukça ilgi çeken ve üzerinde ciddi çalışmaların yapıldığı uygulama alanlarından biridir. Artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin tarihi ilk insanların mağara duvarlarına yaptıkları çizimler kadar eski olsa da, bu çalışmada özellikle bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler perspektifinden paradigma değişimleri incelenmiştir. Artırılmış gerçekliğin ilk uygulamaları başa takılan görüntüleyiciler, simülatörler, basit düzeyde giyilebilir araçlar, cep bilgisayarları, masaüstü bilgisayarlar ve onlara dışarıdan entegre edilmiş kameralardan oluşmaktaydı. Ancak daha sonra özellikle internet gibi iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı, mobil araçların ve buna bağlı yazılım ve uygulamaların gelişmiş özellikler kazanarak yaygınlaşması ve giyilebilir bilgisayar teknolojilerinin farklı işlevler kazanarak, daha küçük ve daha işlevsel hale getirilmesi, artırılmış gerçekliğin paradigma kayması geçirerek, çok daha farklı şekillenmesine neden olmuştur. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren mobil uygulamaların geliştirilmesine yönelik eğilimlerin arttığı ve 2010’lu yıllara doğru giyilebilir teknolojilerdeki çalışmaların yeniden alevlendiği gözlenebilmektedir. Baum’un “Karakter Belirteci” hayalinden, Microsoft Hololens’e kadar geçen süreçte, artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin gelişim grafiğinin bilişim teknolojilerindeki gelişmelerden büyük ölçüde etkilendiği görülebilmektedir. Günümüzde sanal retina görüntüleyiciler, biyonik kontakt lensler, hologramlar, mobil uygulamalar ve akıllı gözlüklerin araştırma ve geliştirme süreçleri devam etmekte ve kullanımlarına çeşitli alanlarda başlanmaktadır. Bu noktada özellikle insanbilgisayar etkileşimi ile artırılmış gerçekliğin bütünleştirilip daha gelişmiş uygulama ve cihazların geliştirilmesi hedeflenmekte ve yakın gelecekte artırılmış gerçeklik teknolojisinin günlük yaşamın normal bir parçası gibi kullanılacağı beklenmektedir.
Azuma, R. T. (1997). A survey of augmented reality. Presence, 6(4), 355- 385
]Kuhn, T. S. (1962). The structure of scientific revolutions. http://www.f.waseda.jp/sidoli/Kuhn_Stru cture_of_Scientific_Revolutions.pdf
Baum, L. F. (1901). The master key an electrical fairy tale. https://bits.blogs.nytimes.com/2012/08/07/one-on-one-steve-mann-wearable-computing-pioneer/?_r=2
Berryman, D. R. (2012). Augmented reality: a review. Medical reference services quarterly, 31(2), 212-218.
Taylor, C. (2012). The history of the heads-up display. https://mashable.com/2012/04/04/google-glasses-project-glass/#gallery/hud/50bddd27b589e4146900163c
Sung, D. (2011). The history of augmented reality. http://www.pocketlint.com/news/108888-the-history-ofaugmented-reality
Turi, J. (2014). The sights and scents of the sensorama simulator. http://www.engadget.com/2014/02/16/m orton-heiligs-sensorama-simulator/
Mann, S. (1997). Wearable computing: A first step toward personal imaging. Computer, 30(2), 25-32.
Buchanan, M. (2013). Glass before Google.https://www.newyorker.com/tech/elements/glass-before-google
Caudell, T. P., & Mizell, D. W. (1992). Augmented reality: An application of heads-up display technology to manual manufacturing processes. In System Sciences, 1992. Proceedings of the Twenty-Fifth Hawaii International Conference on (Vol. 2, 659-669). IEEE.
Wagner, D. (2009). History of mobile augmented reality. https://www.icg.tugraz.at/~daniel/History OfMobileAR/
Sung, D. (2011). The history of augmented reality. http://www.pocketlint.com/news/108888-the-history-ofaugmented-reality
Parviz, B. A. (2009). Augmented reality in a contact lens. http://spectrum.ieee.org/biomedical/bioni cs/augmented-reality-in-a-contact-lens/0
Mistry, P. (2009). The thrilling potential of SixthSense technology. https://www.ted.com/talks/pranav_mistry_the_thrilling_potential_of_sixthsense_technology
Dolcourt, J. (2013). Everything you need to know about Google Glass (FAQ). http://www.cnet.com/news/everythingyou-need-to-know-about-google-glassfaq/
Kara, M. (2015). Google Glass satıştan kalkıyor, yeniden yapılanma için Nest yaratıcısı Tony Fadell’e bağlanıyor. http://webrazzi.com/2015/01/16/googleglass-satistan-kalkiyor-tony-fadell/
Pew Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre 1910’dan 2010’a kadarki yüz yıllık süreç içerisinde dünyada Ortodoks nüfusun oranında çok ciddi bir düşüş yaşandı, Dünya nüfusunun %7’si eden Ortodokslar %4’e kadar gerilediler. Ortodokslar o günden bu güne nüfuslarını sadece 2 kat artırabildiler ve 2010 yılında 260 milyon oldular. Peki neden 100 senede sadece 2 kat artış yakalayabildiler? Halbuki aynı dönem içerisinde Dünya nüfusu 4 kat arttı. Yani Ortodokslar, Dünya geneline kıyasla 2 kat daha yavaş arttılar.
Aynı dönemde Katolikler, Hıristiyanlar arasında %47’den %50’ye, Ortodokslar haricindeki diğer Hıristiyan mezheplerse(Protestan, Anglikan, Mormon vs.) %32’den %38’e çıkmışlar. Ama Ortodokslar %20’den %12’ye sert bir düşüş göstermişler.
1910 yılında dünya Hıristiyanlarının çoğu Avrupa’da yaşıyordu.
Günümüzde Ortodoks’ların %77’si Doğu Avrupa’da yaşıyor. 100 yıl önceki yüzde 91’lik orana göre yüksek bir azalma olmuş. Çünkü Avrupalı Ortodokslar az artarken, Asya ve Afrika’daki Ortodoksların nüfusu hızlı artmış.
Günümüzde dünya Katolik nüfusunun sadece yüzde 24’ü ve Protestan nüfusununsa sadece yüzde 12’si Avrupa’da yaşıyor. Ama 1910 yılında Katoliklerin yüzde 65’i ve Protestanların da yüzde 52’si Avrupa’da yaşıyordu.
Katolikler ve Protestanlar gibi Avrupa’dan dışarı açılamayan Ortodokslar, Avrupa’da doğum oranının 20. Yüzyılda düşmesinin de etkisiyle beraber, nüfus artış oranları diğer bölgelere kıyasla az olmuş.
Avrupa’da doğurganlık düşük olsa da, ölümlerin yüksek olması da oransal açıdan yaşanan büyük düşüşte önemli bir etken. Çünkü hem birinci (1914-1918) hem de ikinci(1939-1945) dünya savaşının en hararetli cephesi Doğu Avrupa’dır. Her iki dünya savaşının sebep olduğu ölümlerin çoğu Doğu Avrupa’da Ortodoks ülkelerde yaşandı. Rus iç savaşı ve ardından yaşanan Sovyet kıtlıkları da unutulmamalı. Her iki dünya savaşında da en fazla vatandaşını kaybeden ülke Rusya’dır mesela ve Rusya en büyük Ortodoks nüfusu barındırır. Yine Rus iç savaşı(1917-1922), Birinci Dünya Savaşı’nda ölenden daha fazla sayıda Rus’un ölmesine sebep olmuştur.
1910-1945 arası dönemde Slav halklarının doğurganlığı yüksek olsa da savaşlar, kıtlıklar ve hastalıklar artış hızını baya engelledi. 1945 sonrası dönemdeyse Doğu Avrupa’da tamamen egemen olan Komünizmin etkisiyle Ortodoks nüfusta ciddi bir azalma yaşandı. Yunanistan haricinde Avrupa’daki çoğunluğu Ortodoks olan tüm ülkelerde komünist partiler iktidardaydı. 1989-1992 arasında yaşanan devrimler sayesinde Komünizmin çökmesiyle birlikte Ortodokslarda rahat bir nefes aldılar.
Afrika haritası
Başta Etiyopya ve Eritre olmak üzere Ortodoksların çoğunluk olduğu Afrika ülkeleriyse Avrupalı Ortodokslardan farklı olarak çok daha dindar ve doğurganlar. Zaten bu yüzden nüfuslarını hızlı arttırıyorlar ya. Etiyopya şuan 100 milyonu aşkın nüfusuyla Nijerya’dan sonra en kalabalık Afrika ülkesi ve Etiyopya Nüfusunun yarısı Ortodoks. Eğer Afrikalı Ortodokslarda olmasa bu araştırmalarda Ortodoksların demografik olarak daha zayıf olacağı kesin. Avrupa’dakileri özellikle Afrika’dakiler telafi etmiş sanki.
Etiyopya ve Eritre’nin yer aldığı Doğu Afrika’daki Ortodokslar diğer Hıristiyan Afrikalılardan farklılar. Onlar sömürgecilik sırasındaki misyonerlikten ötürü değil havariler yüzünden binlerce yıl önce Hıristiyan olmuşlardı.
Komünizmin yıkılmasına rağmen Doğu Avrupa’da etkisi sürüyor. Örneğin Rusya’nın üç veya dörtte birinin her hangi bir dini aidiyetinin olmadığı farklı araştırmalarda ortaya çıktı. Kimi araştırmalar %30’lardan, kimileriyse %20’lerden bahsediyor.
Yani sadece düşük doğurganlık, savaşlar, kıtlıklar değil Komünizmde çok fazla Ortodoks nüfusu götürmüş.
Fakat şunu da unutmamak lazım. Ortodoks misyonerler diğer Hıristiyan misyonerler gibi Avrupa dışına inançlarını taşıyamadılar. Özellikle dünyanın en doğurgan bölgesi olan Sahra altı Afrika’da son 200 yılda Protestan ve Katolik patlaması yaşanırken; Ortodokslar, bırakın başkalarını inançlarına katmayı, komünizm yüzünden kendi inananlarını bile kaybediyorlardı.
Aslında bu onların coğrafi konumlarıyla ilgili bir mesele. Katolikler ve Protestanlar coğrafi olarak avantajlılardı. Onlar denizcilik sayesinde Filipinlere, Afrika’ya, Hindistan’a, Amerika’ya gidebiliyorken, Ortodoksların etrafı ya rakip mezheplerle yada Müslümanlarla sarılmış durumdaydı ve Müslümanlarla sürekli savaş durumundaydılar.
Son yıllardaki Bosna, Kosova, Karabağ, Çeçenistan örneklerinden de görüldüğü gibi İslam ile Hıristiyanlık arasında tarih boyunca yaşanan savaşların çoğu onların Ortodoks olanlarıyla yapıldı. Bu Ortodoksların coğrafi şanssızlığı. Bu coğrafi şanssızlık tarih boyunca daha çok asimile olmalarına da vesile oldu. Pek çok fethedilen Ortodoks topraklarının yaşayanları Müslümanlaşmayla da karşı karşıya kaldılar. Katolik ve Protestanlar Müslümanlarla pek sınır komşusu olmadıkları için bu coğrafi şanssızlıkla daha az karşılaştılar.
Tabi küreselleşmeyle birlikte Müslümanlarda artık diğer Hıristiyan hiziplerle daha çok karşı karşıya gelmeye başladı ama daha önce buna o kadar sık rastlanılmıyordu. Yani Müslümanlar cihat yaptıklarında genelde Ortodoksları zayıflatıyor ve buda Hıristiyanlık içindeki mezhep dengesini zamanla bozarak bariz bir Katolik Üstünlüğü yaratıyordu. Nitekim, Roma’nın ikiye ayrıldığı dönemde Ortodokslar, Katoliklere(başları Aryanizmle dertteydi çünkü) göre daha güçlüydü, zaten bu yüzden Batı Roma çabuk yıkılırken Doğu Roma bir milenyum daha hayatta kaldı, ne zaman ki, İslam doğdu ve fetihler başladı, Doğu Roma adım adım güç kaybetti ve 2. milenyumun başlarında Müslümanlara karşı Papalıktan yardım isteme noktasına kadar geldiler. Yani Müslümanlar Hıristiyanlarla savaşayım derken, Hıristiyanlık içindeki mezhep dengesini de istemeden bozmuş oldular.
Türkiye’nin etrafındaki kavgalı olduğu Hıristiyan ülkelerinde hep Ortodoks olanları olduğunu unutmamak lazım.