Polonya, 10 Nisan 2010 tarihinde bir devletin yaşayabileceği en kötü senaryolardan birini yaşamıştı. Polonya’nın Varşova şehrinden Rusya’nın Smolensk şehrine uçan, içerisinde Polonya devletinin siyasi politikacılarını, elit tabakasını ve yüksek rütbeli görevlilerini taşıyan uçağın kaza yapması sonucu içerisinde bulunan 96 kişinin ölümüne sebep olmuştur.
Olayın önemi, sadece kazada hayatını kaybedenlerin kimliği değil, bir ulusun onuru ve siyasal geleceğidir. Peki, Polonya hükümeti neden Rusya’ya gidiyordu?
5 Mart 1940’da Sovyet diktatörü Stalin, gizli servise Kızılordu tarafından esir alınan 22 bin Polonyalı savaş esirinin öldürülmesi için emir vermişti.
Rusya’nın Belarus sınırındaki Smolansk kentine yakın Katin ormanında, üç ayrı Sovyet toplama kampında tutulan Polonyalı savaş esirlerinin neredeyse tamamı katledildi. Haziran 1940’da sona eren katliamda, Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturan 22 bin savaş esiri, kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömüldü. Katliam önce Alman diktatör Adolf Hitler’in Nazi askerlerine yüklendi, ancak daha sonra failin SSCB olduğu ortaya çıkarıldı.
Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski, Kaczynski’nin eşi Maria Mackiewicz, Polonya Merkez Bankası Başkanı Slawomir Skrzypek ve Polonya Genelkurmay Başkanı Franciszek Gagor ve birçok üst düzey yetkili ile birlikte 96 kişi Katin katliamının 70’inci yıl dönümünde Rusya’ya anma törenlerine katılmak için gidiyordu.
Uçak kazasında hayatını kaybeden bazı isimler şöyledir:
Lech Kaczyński, Polonya Cumhurbaşkanı Maria Kaczyńska, Polonya Cumhurbaşkanı’nın eşi, Polonya First Ladysi Ryszard Kaczorowski, Sürgündeki hükümetin son cumhurbaşkanı Jerzy Szmajdziński, Temsilci heyetinin yedek meclis başkanı Władysław Stasiak, Cumhurbaşkanlığı şefi Aleksander Szczygło, Ulusal Güvenlik bürosu başkanı Paweł Wypych, Cumhurbaşkanı Sekreteri Mariusz Handzlik, Cumhurbaşkanı Müsteşarı Andrzej Kremer, Dış işleri Bakanlığı vekili General Franciszek Gągor, Polonya Ulusal Ordusu Genelkurmay Başkanı Andrzej Przewoźnik, Şehitlik ve Direniş Anıtları Koruma Konseyi Sekreteri Grzegorz Dolniak, Temsilciler meclisi üyesi Przemysław Gosiewski, Temsilciler meclisi üyesi Izabela Jaruga-Nowacka, Temsilciler meclisi üyesi Aleksandra Natalli-Świat, Temsilciler meclisi üyesi Jolanta Szymanek-Deresz, Temsilciler meclisi üyesi Zbigniew Wassermann, Temsilciler meclisi üyesi Janusz Kochanowski, Kamu denetçisi Sławomir Skrzypek, Polonya Ulusal Bankası başkanı Janusz Kurtyka, Tarihçi ve Tarih Enstitüsü başkanı Tadeusz Płoski, Polonya Ordusu Askeri Düzen Başpiskopusu Piotr Nurowski, Polonya Olimpik Komitesi Başkanı Ryszard Rumianek – Kardinal Stefan Wyszyński Üniversitesi Rektörü
Polonya devleti bir anma gününe giderken, aynı yerde 2. ulusal trajedi yaşamıştır. Düşen uçakla ilgili yapılan soruşturmada ise, ilk başta Tupolev-154 tipi uçağın 20 yaşında olduğu saptanmıştır. Rus ve Polonyalı heyetlerin soruşturması sonucunda Rus tarafı Polonyalı pilotları, Polonya tarafı ise Rus hava kontrol görevlilerini hatalı bulmuştur. Ancak bu raporlar pek tatmin edici olmadığı ortaya çıktı.
Olay uluslararası kamuoyunda büyük yankı bulmuştu. Adli Patlayıcılar Laboratuvarı’nın (FEL) Birleşik Krallık Savunma Bakanlığına bağlı bir laboratuvar, 2010 yılında Rusya’da düşen Polonya cumhurbaşkanlığı uçağındaki örneklerde “patlayıcı izleri” bularak söz konusu maddelerin TNT içerdiğini belirtti. Uçak kazası Polonyalı ve Rus yetkililerin raporlarında pilot hatasıyla açıklanıyordu fakat durumun böyle olmadığı ortaya çıktı.
Polonya-Rusya arasındaki ilişkilerin geçmişten bu yana pekiyi gittiğini söyleyemeyiz. Cumhurbaşkanı Lech Kaczyński, Anti-komünist Katolik bir sağcı fikir ve düşünce yapısıyla direkt olarak Rusya’nın desteklemediği ve benimsemediği özelliklere sahiptir.
Özellikle son yıllarda ABD-Polonya arasında artan işbirliği bu ilişkileri daha da alt üst etmiştir. 2010’da ABD-Polonya arasında füze üssü anlaşması imzalanmıştır. Rusya Polonya’nın ABD füzelerine ev sahipliği yapmasına karşı çıkmıştır bunun sebebi ise füzelerin Rusya’ya yönelik bir tehdit olduğunu dile getirmişlerdir. Polonya ise ABD’den füze kalkanı projesine üs verme karşılığında daha ciddi kazanımlar elde edilmesini istemiştir.
Bu bir tesadüf müdür? Suikast midir? Komplo teorisi midir? Bilemeyiz. Ancak Rusya’nın geçmişten bu yana kendisine yakın olarak gördüğü ittifak hissettiği devletlerle olan münasebetinde en ufak bir saptama olduğunda karşı devletlerin böylesi dramatik olaylar yaşaması insanı kuşkuya düşürmüyor değil.
Fakat olayın başlıca suçlusu olarak Polonya hükümetinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşümün nedeni, devlet kademesinde bulunan üst derecedeki bütün yöneticilerin aynı uçağa binmesi protokole aykırı bir durumdur. Günümüzde yapılmayacak ve düşünülemeyecek kadar basit olan ciddi bir istihbarat ve güvenlik durumudur.
Medyada, Aralık 2019’da çıktığı belirtilen ve artan salgın sayısı ile dünya gündemine oturan “2019-nCoV”(Koronavirüs); uzmanlara göre medyada belirtilen tarihten daha önce ortaya çıkmıştır. Halkı telaşlandırmamak ve güvenliği sağlamak için virüsü gizlediği düşünülen Çin Hükumeti, hızla yayılan virüse şu ana kadar “Dur” diyemedi. Virüsün belirtilenden daha önce çıktığı görüşünden yola çıkarsak; gizlenmesinin sebebi, özünde, ekonominin kötü etkilenmesini ertelemek ve engellemek olacaktır.
Virüsten Önce ve Sonra Çin Ekonomisi
2017 yılında büyümesi %6.9, 2018’de %6.6 ve son 29 yılın en düşük ekonomik büyümesi olan 2019’da %6.1 oranında büyüyen Çin ekonomisi, koronavirüsün ülkeyi çember altına almasıyla darboğaza girme tehdidiyle karşı karşıya. Mevcut büyüme grafiğinin bir önceki yıla oranla düşüş içinde olması ve koronavirüsün de etkisiyle bu düşüşün devam edeceği tahmin ediliyor. Zira; IMF(Uluslararası Para Fonu)’in raporuna göre, 2020 yılı sonunda büyüme oranının 6.0 olacağı öngörülüyor. Verilen bu rakamın, fazlasıyla iyimser bir öngörü olduğu iddia ediliyor.
Riyad’da düzenlenen “G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantıları’nda konuşan IMF Başkanı Kristalina Georgieva; Çinli yetkililerin, koronavirüsün ekonomideki olumsuz etkilerini hafifletmek için çabaladıklarını belirtti. Çin ekonomisinin ikinci çeyrekte normale döneceğini dile getiren Georgieva, daha kötü senaryolardan kaçınmak için küresel iş birliği çağrısında bulundu.
Öte yandan kısa vadede ülke ekonomisi büyük yara aldı. Üretimin, ihracatın ve ithalatın ağır yara aldığı bilinmekte. Ocak ayından bu yana 140 milyar dolarlık ekstra harcama yapıldığı belirtiliyor. Sadece iç hatlarda iptal edilen uçak bileti sayısı 20 milyon. Bu biletlerin değeri ise 2.86 milyar dolar.
Uluslararası Yorumlar
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, koronavirüsün yayılmasının ekonomik sonuçları olabileceği konusunda uyarıyor. Moody’s “Virüsün yayılması, 2003 yılında yaşanan SARS epidemisinde olduğu gibi sonuçlar çıkarabilir.” İfadelerine yer verirken; turizm, ulaşım, ticaret ve hizmet sektörlerinin olumsuz etkileneceğini vurguluyor.
Bir başka uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standart&Poors’a göre, virüsün yayılma hızı sürdüğü sürece Çin’in bu yılki büyüme hızının beklenenden 1.2 puan daha az olabileceğini bildirdi.
İngiltere’deki Admacro adındaki şirket ise, virüsün 2008’deki çöküşüyle küresel mali krizi tetikleyen Lehman Brothers etkisi yaratarak küresel ekonomiyi resesyona sürükleyebileceğini iddia etti.
Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, ABD merkezli Charles Schwab analistleri Zika virüsünün yayılmaya başladığı Ocak 2016 itibarıyla bir ayda MSCI Dünya Endeksi’nin yüzde 5,5 düştüğünü ölçümledi; ancak daha sonraki altı ay içinde yüzde 2,9 toparladığı görüldü. 1981 yılından beri ortaya çıkan 13 salgını analiz eden şirket, endeksin bir ay içinde ortalama yüzde 0,8, altı ay içinde ise yüzde 7,1’lik bir performans gösterdiğini tespit etti.
Londra merkezli danışmanlık şirketi Capital Economics, salgının, 2020 yılının ilk üç ay içindeki maliyetini 280 milyar dolar olarak tahmin ediyor.
Canalys tarafından yapılan bir piyasa araştırması, 2019 Ekim ayı ile 2020 Mart ayı arasında Çin’in ihraç edeceği akıllı telefon miktarında %50 azalma olacağını tahmin ediyor.
Çin Piyasaları Nasıl Etkilendi?
Üretimin azalması, ihracat ve ithalat kalemlerinin ihtiyaçları karşılayamaması, piyasaları olumsuz anlamda etkiledi. Zira 3 Şubat 2020 tarihi, Çin’de piyasaların 2015 yılından bugüne kadar yaşanan en verimsiz gün olarak tarihe geçti. Çin’de piyasalar, 24 Ocak’tan 3 Şubat’a kadar yeni yıl tatili nedeniyle kapalıydı. Piyasalar açıldığında, Şanghay Borsası’nın CSI 300 endeksi son 13 yılın en kötü açılışını yaparak % 9.1 düştü. Şirketlerin değeri bir günde 445 milyar dolar azaldı. 2 bin 600 hisse %10 limitinde düşüş yaşadı. Shanghai Composite yüzde 7.7 ve Shenzhen Component Index günü yüzde 8.5 düşüşle kapattı. Aynı şekilde emtia piyasasında da demirde yüzde 8’lik düşüş olurken, bakır ve palm yağında da ciddi düşüşler görüldü. Çin Merkez Bankası 171 milyar dolar değerinde piyasaya para sürdü. Bu hamle ile piyasaların kötü bir performans izlemesi engellenmek istendi. Ancak bu da istenileni vermedi. Borsa, günü %7.9 düşüşle tamamladı, bu da Ağustos 2015’ten beri kaydedilen en büyük değer kaybıydı. Financial Times gazetesinin Bloomberg verilerini baz alıp yaptığı tahmine göre bu, Çin’de hisse senedi piyasasının 358 milyar dolar değer kaybetmesi anlamına geliyor.
Kaynaklar, Çin’de koronavirüsün etkilerini azaltmak için 300’den fazla firmanın toplamda 57.4 milyar yuanlık (8 milyar dolar) kredi arayışında olduğunu söyledi. Kredi talebinde bulunan şirketler arasında; paket servis devi Meituan Dianping, akıllı telefon üreticisi Xiaomi, araç paylaşım uygulaması Didi Chuxing, yüz tanıma girişimi Megvii Techonology, güvenli internet servisleri sağlayan Qihoo 360 gibi şirketler yer alıyor.
Virüsün Türkiye-Çin Ticaretine Etkisi
Türkiye ile Çin 2019’da yaklaşık 21 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşırken, Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat 2019’da 18.4 milyar dolar, Türkiye’nin Çin’den ihracatı ise aynı yıl 2.6 milyar dolar oldu.
Son yıllarda hızla artan Türkiye-Çin ticaret ilişkileri; koronavirüsten sonra nasıl bir hal alacak, merak konusu. Ancak Çin, virüsten önce ihraç ettiği birçok ürünü şu an ihraç edememekte. Türkiye, piyasaya giremeyen bu ürünleri kendisi ihraç etmenin peşinde. Yani tam bir krizi fırsata çevirme operasyonu diyebiliriz. Türkiye’nin mevcut durumda ihraç edebileceği kalemlerin başında hazır giyim, çelik ve kimya geliyor. Hazır giyimde özellikle dokuma kumaşlara dayalı üretim yapan ve büyük kapasitesi bulunan Türk şirketlerinin Çin’deki üretimin durmasının getirdiği boşluğu doldurmada etkili bir rol oynayacağı belirtiliyor. Avrupalı büyük alıcıların özellikle hızlı sipariş ürünleri için Türk firmalarına dönüş yaptıkları, sektördeki boş kapasitenin bu siparişler nedeniyle dolacağı konuşuluyor. Ege Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Burak Sertbaş, sipariş kaymalarının olumlu etkilerinin olmasına rağmen bunun rakamlar üzerinde etkisinin sınırlı kalacağını savunuyor. “İhracat rakamlarında bir coşma beklemiyoruz.” diyen Sertbaş, şunları kaydetti: “Bir iki global firmanın sipariş artışlarını izliyoruz. Biz de beklemedeyiz aslında. Bu salgının boyutu nereye varacak, göreceğiz. Avrupa’da tüketici gözünde bir süre ‘Made in China’ etiketine olumsuz bir bakış olabilir. Ama Türk hazır giyim sektörünün zaten fazla boş kapasitesi yok. Mevcut boş kapasite bu süreçte devreye girebilir. Ama ileriki süreçte bunun kalıcı olması önemli.”
Çin’in duraksamasının somut etkilerinin görüldüğü sektörlerden biri de demir çelik sektörü oldu. Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan bu ülkedeki fabrikaların üretimlerini azaltmasıyla son 15 günde Türk çelik ihracatçıları Asya ve Afrika pazarlarına çelik sevkiyatlarını hızlandırdı. Afrika ülkelerine çelik mamulü satışlarındaki artış yüzde 15’lere ulaşırken Türk ihracatçılarının bir süredir girmekte zorlandığı Singapur, Hong Kong, Filipinler, Malezya ve Bangladeş’ten de yeni sipariş haberleri gelmeye başladı. Ege Demir Çelik İhracatçıları Birliği Başkanı Yalçın Ertan, bu seyrin devam etmesi halinde 2019 yılına göre sektörün ihracatına 1 milyon tonluk ilave yapılabileceğini öngördüklerini ifade etti.
Pozitif bir etki beklenmesine karşın negatif bir etkinin de olacağı alanlar söz konusu. Örneğin, Çin’e yıllık yaklaşık 700 milyon dolar ihracatı bulunan doğal taş sektörü, virüsün piyasaya etkisini dikkatle takip ediyor. Mermer ve travertende Türkiye’nin açık ara en büyük müşterisi konumundaki Çin’de limanlarda yükleme boşaltmanın aksaması ve inşaat projelerinin duraksaması bu ülkeye yapılan sevkiyatlara yansıyor.
Öte yandan, Çin’den gelen talebin düşmesi nedeniyle Brent petrolün varil fiyatı da 70 dolardan 55 dolara kadar geriledi. Petrol fiyatlarındaki düşüş, tüketici durumundaki ülkeler için olumlu ancak üretici ülkeler için tam bir şok anlamına geliyor. Bu durum, ülkemizde akaryakıta gelen indirimin temel nedeni olarak gösterilebilir.
Türkiye adına en çarpıcı haber ise Financial Times’dan geldi. Çin’in ekonomik büyümesi yavaşlar ise, analiz edilen 24 ülkeden sadece Türkiye’nin milli gelirinin artacağını öngördü. Bu da yazdıklarımızı kanıtlar nitelikte.
Son on yıl, Doğu Akdeniz bölgesinin küresel doğal gaz endüstrisinin önemli bir alanı haline geldiğini ve yüksek jeopolitik risklerinin bir sonucu olarak birden fazla paydaşın dikkatini çektiğini gördü. Bu ivmeye rağmen, ilerleme engebeli olmuştur.
Doğu Akdeniz gaz destanı, 2009-2011’de İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfiyle başladı. Bu potansiyelden yararlanmak için boru hatlarından (biri Yunanistan’a, diğeri Türkiye’ye) LNG tesislerine (sırasıyla Kıbrıs, İsrail ve Mısır’da) artan sayıda ihracat seçeneği masaya yatırıldı. Yeni gaz keşifleri de bölgede yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini teşvik etmek için bir araç olarak tanıtıldığından, büyük beklentiler o yılları karakterize etti.
Ancak o zamandan beri ilk yüksek beklentiler azaldı. İsrail’de gaz kaynaklarının yönetimi üzerine uzun süreli bir iç siyasi tartışma, kilit yatırım kararlarının gecikmesine katkıda bulunan bir belirsizlik ortamı yarattı. Ülkeyi finansal sıkıntılarından kurtarmak için gaz keşfinin bir tanrıça olarak karşılandığı Kıbrıs’ta, ilk coşku, beklenen kaynakların aşağı doğru revizyonları ile soğutuldu. Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’in gaz ihraç eden bir bölge olabileceği fikrine şüphe uyandırdı.
2015, İtalyan enerji şirketi ENI Mısır kıyılarında, Akdeniz’de şimdiye kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Zohr gaz alanını keşfettiğinde ilk yüksek umutların aniden geri döndüğü için bir dönüm noktası oldu. Eşi görülmemiş hızlı bir gelişme nedeniyle, Zohr’da gaz üretimi Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın çalkantılı yıllardan sonra gazdaki kendi kendine yeterliliğini geri kazanmasına izin verdi. Zohr ayrıca, ülkenin açık deniz sularında yeni önemli keşif faaliyetlerine de imza attı ve bu da diğer önemli alanların keşfedilmesine yol açtı. Bütün bunlar Mısır’ın başta Ürdün’e olmak üzere bazı gaz ihracatına yeniden başlamasına izin verdi.
İsrail ve Kıbrıs kıyılarındaki diğer alanlarla coğrafi yakınlık, Idku ve Damietta’daki mevcut Mısır LNG ihracat tesislerine dayalı rekabetçi bir bölgesel gaz ihracat altyapısı oluşturabileceğinden, Zohr ve diğer açık deniz alanlarının önemi Mısır sınırlarının çok ötesindedir. İki tesisin toplam kapasitesi 19 milyar metreküptür ve bu da kabaca Trans-Adriyatik Boru Hattı’nın (TAP) kapasitesinin iki katını -perspektif haline getirmek için- temsil etmektedir.
Güney Kafkasya Boru Hattı (SCP), TANAP ve Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) haritası.
Bu seçenek, tüm yerel ihtiyaçlar karşılandığında Mısır, İsrail ve Kıbrıs alanlarından önemli miktarda gazın hızla ihraç edilmesini sağlayacaktır. LNG sadece bölgeye veya Avrupa’ya değil, herhangi bir pazara yönlendirilebildiğinden, geliştiriciler de bu şekilde esneklikten yararlanacaklardı. Buna ek olarak, gelecekte ihracat için ilave gaz miktarları elde edilirse, her iki LNG tesisi de genişletilebilir.
Ocak 2019’da, Kıbrıs, Mısır, Yunanistan ve Ürdün’ün enerji bakanlarının yanı sıra İtalya ve Filistin Yönetimi temsilcileri, Doğu Akdeniz’de açık deniz gaz keşiflerinin geliştirilmesinde bölgesel işbirliğinin nasıl geliştirileceğini tartışmak üzere Kahire’de bir araya geldi. Sonuç, Mısır’daki mevcut LNG altyapısından yararlanarak, bölgesel bir gaz piyasası geliştirmeyi amaçlayan bir platform olan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun (DAGF) kurulmasıydı. Yıl boyunca ek toplantılar, girişimin daha da geliştirilmesine, uluslararası bir kuruluş seviyesine yükseltilmesine ve üye ülkelerden devlet ve / veya özel enerji şirketlerine genişletilmesine katkıda bulundu. Bölgenin gaz kaynakları için potansiyel ihracat seçenekleri hakkında yaklaşık on yıllık bir spekülasyondan sonra, bunların hepsi doğru yönde atılmış önemli bir adımdı.
Öte yandan, Ocak 2020’de İsrail, 15 yıl boyunca 85 milyar metreküp gazın toplam tahmini 19 milyar ABD doları değerinde (mevcut boru hatları aracılığıyla) teslimi gerektiren büyük bir anlaşma çerçevesinde gazını Mısır’a ihraç etmeye başladı. Bu gaz öncelikle Mısır’ın iç pazarını beslemeyi amaçlıyor, ancak önümüzdeki yıllarda Mısır’ın LNG ihracatını da besleyebilir. Bu, 1979 Mısır-İsrail Barış Antlaşması’ndan bu yana türünün ve kapsamının ilk anlaşmasıdır ve iki ülkenin Sina Yarımadasında yükselen güvenlik işbirliğiyle, IŞİD teröristleriyle savaşmayı ve bölgesel gaz saldırılarını önlemeyi amaçlamaktadır. boru hattı altyapısı.
Son birkaç yılda, bir başka bölgesel gaz ihracatı projesi giderek uluslararası ilgi çekti: EastMed boru hattı. İlk bakışta proje etkileyici bir fikir. Boru hattı, Doğu Akdeniz gaz sahalarından Yunanistan’a yılda 10 milyar metreküp (yani TAP ile aynı hacimde) gaz taşıyacak, burada başka bir boru hattı nihayet tüm altyapıyı İtalya’ya bağlayacaktı. Yaklaşık 1900km uzunluğunda ve 3km’nin altındaki derinliklere ulaştığında, dünyanın en uzun ve en derin denizaltı boru hattı olacaktır. Tahmini maliyet 6 milyar €‘yu aşmaktadır. Ocak 2020’de İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan, üç ülkenin EastMed projesinin oluşturulmasına olan bağlılığını demirleyen hükümetler arası bir anlaşma imzaladılar.
İtalyan hükümeti bu girişimin ekonomik ve çevresel uygulanabilirliği konusunda şüpheli göründüğü için İtalya’nın bulunmaması ana hatlarıyla belirtilmelidir. Her durumda, bu tür siyasi bildiriler EastMed gibi bir projeyi ilerletmek için çok az şey yapabilir. Boru hattı projesi, inşaatı için gerekli sermayeyi çekebileceğini ve ekonomik olarak sürdürülebilir olabileceğini kanıtlamalıdır – ayrıca AB kurumlarından artık finansman alınamayacağı da göz önünde bulundurulmalıdır. 2015 yılında, proje AB’nin Ortak İlgi Projeleri listesine dahil edildi (AB, projenin fizibilite çalışmalarını finanse etti), ancak bugün durum farklı. Avrupa Yeşil Anlaşması zamanlarında, artık Avrupa’da fosil yakıt projelerine halkın desteğine yer yok. Boru hattı projesi, Rus kaynaklarından başlayarak Avrupa’ya yönelik diğer gaz kaynakları karşısında da rekabetçi olabileceğini kanıtlamalıdır.
Tüm bunlara ek olarak, Türkiye’nin rolü de dikkate alınmalıdır. Doğu Akdeniz gaz destanının başlangıcından bu yana, Türkiye gerçekten de ikili bir eylemle bölgesel gelişmelerde rol oynamaya çalışmıştır:
AB dışındaki yasa dışı kabul edilen faaliyetler, Kıbrıs dışında kendi gaz arama faaliyetlerini yürütmek;
Klasik jeopolitik ve enerji anlatıları doğrultusunda Avrupa’ya bölgesel gaz tedarikleri için bir koridor olarak tanıtmak.
Bununla birlikte, bu vizyon gerçekçi değildi ve bölgesel oyuncular (İsrail’den Kıbrıs’a, Yunanistan’dan Mısır’a) Türkiye’den etkilenmeden kendi stratejileri ve faaliyetleri ile ilerledi. Ocak 2020’de Türkiye ile Libya arasında bir deniz sınırı anlaşmasının imzalanması Ankara’nın bölgesel gaz gelişmelerini etkileme girişimlerinde yeni bir sayfa açtı. AB ve ABD tarafından yasa dışı kabul edilen anlaşma öncelikle EastMed boru hattı projesinin geliştirilmesini önlemeyi amaçlıyor. Bununla birlikte, daha önce gösterildiği gibi, ekonomik ve ticari faktörlerin Türkiye’yi değil, EastMed projesinin uygulanmasını engellemesi muhtemeldir. Libya ile bu hareket, Türkiye’nin bölgesel gaz dinamiklerini etkilemek için başka bir etkisiz girişimi haline gelebilir.
East-Med Boru Hattı Haritası ve Leviathan, Tamar, Afrodit ve Zohr sahaları
En mantıklı olan, Mısır’daki mevcut LNG altyapısına dayalı bir Doğu Akdeniz doğal gaz piyasası oluşturmak ve tüm bölgesel oyunculara fayda sağlamaktır. Bu aynı zamanda, yerel üretimin azalmasıyla gelecek yıllarda gaz ithalatı ihtiyacının artacağı ve LNG alma kapasitesinin zaten mevcut olduğu Avrupa için bir fırsat sunacaktır.
Böyle bir yaklaşım, Doğu Akdeniz tedarikçilerine gelecekte hedef pazarlar açısından esneklik sunarak, örneğin Mısır’ın LNG terminalleri aracılığıyla Asya pazarlarına hizmet vermelerini sağlayacak.
Son olarak, Mısır LNG tesisleri aracılığıyla ortak bir bölgesel ihracat programı, Mısır, İsrail ve Kıbrıs arasındaki ticari gaz işbirliğini test etmek için ilk fırsat sağlayabilir. Eğer başarılı olursa, bölgede yeni keşifler yapılması ve Avrupa’daki gaz talebinin boru hattı altyapısının inşasını haklı göstermesi durumunda bu işbirliği 2025’lerde nihayetinde büyüyebilir. Yani, Mısır’daki mevcut LNG altyapısına dayalı bir Doğu Akdeniz gaz piyasası yaratma planında, tüm bölgesel oyuncular için ekonomik ve ticari faydalar sunacağı ve aynı zamanda gereksiz jeopolitik gerilimler. Böyle bir yaklaşım, Doğu Akdeniz doğalgaz tedarikçilerine gelecekte gazın karbondan arındırılmış AB enerji sistemindeki belirsiz rolünü dikkate alan kilit bir unsur olarak esneklik sunacaktır.
Psikolojik savaş; klasik anlamdaki savaşın kazanılması veya kaybedilmesinde, savaştan sonra da üstünlüğün devam etmesinde yahut sorunların çözülmesinde insanların ruh haline etki ederek sonuç almak olarak tarif edilmektedir. Tarihin bilinen ilk savaş tekniği kitabının yazarı olan Çinli kumandan Sun Tzu, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce kaleme aldığı kitabının büyük bir kısmını rakibin psikolojik olarak çökertilmesi üzerinde durur. Sun Tzu’nun bu Savaş Sanatı adlı eserinde verilen bilgiler, hedef ülke üzerinde yapılması gereken 3 özel yöntem şeklinde karşımıza şöyle çıkmaktadır:
1. Düşman ülkelerde iyi olan şeyler gözden düşürülmelidir.
2. Düşman ülkelerin liderlerinin başarılarını küçük göstererek şöhretlerine gölge düşürünüz ve zamanı geldiğinde de kendi halkının onları hor görmesini sağlayınız. Düşman halkın kendi aralarında olan uyuşmazlık ve kavgalarını yayınız.
3. Düşmanın geleneklerini gülünç hâle getiriniz.
Askeri strateji ve taktiklerin en önemlilerinden biri de psikolojik savaş teknik ve taktikleridir. Belirli bir amaca yönelik, uzun vadeli plan ve stratejilerle yapılan psikolojik savaş hem sıcak hem de soğuk savaş dönemlerinin en çok başvurulan mücadele yöntemlerinden biri olmuştur. Psikolojik savaşın birçok tür ve yöntemi mevcuttur. Bu yöntemler beş ana başlık altında, stratejik amaçlı psikolojik savaş, taktik psikolojik savaş, takviye edici psikolojik savaş, idari amaçlar için psikolojik savaş ve provokasyon tipi psikolojik savaş olarak sıralanabilir. Rusya Federasyonu’nun İdlib’te Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı uyguladığı bazı psikolojik savaş yöntemlerini kısaca izah etmeye çalışacağız.
Stratejik Amaçlı Psikolojik Savaş
Stratejik Amaçlı Psikolojik Savaş; dost, düşman ve tarafsız devlet ve halklara karşı uygulanmaktadır. Genel amaç, düşmanın siyasi, ekonomik, sosyal ve moral zafiyetinin neler olduğu bularak onun muharebe gücünü zayıflatmaktır. Bu amaç doğrultusunda halkın güvenini kazanmak gerekmektedir. Halkın güvenini kazanmak içinse gazete, radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarından yararlanılmaktadır.
Taktik Psikolojik Savaş
Taktik Psikolojik Savaş’ın amacı düşmana silahını bıraktırıp, ateşini kestirerek, teslim olmaya ikna etmektir. Taktik Psikolojik Savaş’ta stratejik planın, belirli alanlarda uygulanmasıdır. Planlar en iyi harekat tarzını oluşturmak için yapılır. Kar-zarar analizleri yapılarak belirli bir hedef belirlenir, o hedefe yönelik çalışma grubu oluşturulur. Karşı tarafın maneviyatını, direncini kırmaya yönelik, içinde bulunduğu feci durumu anlatarak, karşı tarafı teslim olmaya ikna etmek için çalışılır.
Provokasyon Tipi Psikolojik Savaş
Provokasyon Tipi Psikolojik Savaş; soğuk savaş, huzuru ve güvenliği hedef alarak istikrarı bozmayı amaçlamaktadır. “Miting, gösteri ve cenaze törenlerinde topluluğun içerisine sızarak, inandırıcı birkaç kelime ile orada bulunanların hassasiyetlerini tahrik edecek söylemlerde bulunur, gerginliği arttırır ve öfkeyi ateşler. Bunu yaparken kullandığı silah, yalan bilgidir. Mutsuz, eğitimsiz, yüksek beklentilerine cevap bulamayan işsiz ve yoksul grupları etkiler. Fakat gelişen teknoloji ile birlikte özellikle sosyal medya aracılığıyla da trol hesaplar dediğimiz sahte hesaplarla sistematik bir şekilde yalan bilgiler paylaşılmaktadır.
Rusya’nın psikolojik savaş için kullandığı teknolojik araçlar
Ruslar, her ne kadar inkar etseler de, ABD’deki başkanlık seçimlerini sistematik bir şekilde icra ektikleri sosyal medya paylaşımlarıyla etkilemişti. Birleşik Krallık’ın Brexit süreci de buna dahildir. Ruslar şimdi de Türkiye ile İdlib konulu uyuşmazlıkta aynı yönteme başvurmaktalar. Ruslar, özellikle sahte trol hesaplarıyla yaktıkları paylaşımlarını yine kendilerinin açtıkları bot hesaplarla gündeme getirip, söz konusu hedef ülke toplumlarında infial yaratmakla meşguller. Peki Ruslar hangi teknolojik araçlarla söz konusu eylemleri gerçekleştirmekteler?
Trol hesaplar
Trol hesaplar, internette insanların keyfini kaçırmak ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışmaktadır. Forumlar, bloglar, sohbet odaları ve özellikle Twitter gibi sosyal medya kuruluşları gibi çevrimiçi topluluklarda kasten alevlendirici, konu ile ilgisi olmayan mesajlar göndererek okuyucuları provoke edip duygusal cevaplar verdirtme ya da bir başlığın konusunu dağıtma niyetindedirler. Bu trol hesaplar bizzat Rus kullanıcıların olduğu gibi, Türk kullanıcıların da olabilir. Türk kullanıcıları olduğu taktirde bilgilerin Rus kaynaklarınca geldiği düşünülmektedir.
Bot hesaplar
Bot, bilişim dünyasında “robot” anlamında kullanılan yaygın bir terimdir. Pek çok bilgisayar işlemini yarı-otomatik olarak yapabilen robotlar bilişimin tüm alanlarında kullanılır. En ünlü oldukları alan, arama motorları tarafından kullanıldıkları endeksleme teknolojisidir.
Akıllı ajan teknolojilerinin internet ile birlikte hızla yaygınlaşması, internet robotu ya da kısaca bot olarak adlandırılan ve özel olarak internet üzerinde hareket göstermek üzere geliştirilen bir ajan yazılımı grubunu ortaya çıkarmıştır. Bu grupta esasen web tabanlı arama motorlarının çekirdeklerinde yer alan örümcek yazılımları ve özel amaçlı tarayıcı yazılımlar gibi değişik türler de yer almaktadır. Bot hesapların işlevselliği ise şöyle açıklanabilir; söz konusu trol hesapların yaydıkları yalan bilgiler, yine aynı merkezden açılan belki de binlerce robotik bot hesaplarca beğeni yağmuruna tutularak gündeme taşınabilmektedir. Bahsettiğimiz olaylar silsilesi özellikle twitter ortamından icra edilmektedir. Böylece yalan bilgiler trol hesaplarıyla paylaşılıyor, binlerce bot hesaplarının beğenileriyle birlikte bu paylaşımlar Türk takipçiler tarafından güvenilir bir kaynak olarak kabul ediliyor ve bu yalan bilgiler, geçici teyitli bilgilerin önüne geçmiş oluyor.
Rusya’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı sistematik yalan propaganda
27 Şubat 2020 tarihinde Türk konvoyuna gerçekleşen saldırı sonucu 33 Türk askeri şehit olmuştur. Bazı kaynaklarda Rusların söz konusu koordinatları Rejim topçu birliklerine verdiği ve bu topçu birliklerinin saldırıyı gerçekleştirdikleri yer alırken diğer kaynaklarda bizzatihi Rus savaş uçaklarının saldırıyı gerçekleştirdikleri ifade edilmektedir. 28 Şubat 2020 tarihinde Kremlin Sözcüsü Peskov: “Çok sayıda talebimize rağmen Türk tarafı askerlerinin orada olduğunu söylemedi” açıklamasını yapmıştır. Bunun üzerine Türk askerlerinin İdlib’te yalnızca gözlem noktalarının dışında hayatını kaybettiklerini ve bunun ‘teröristlerin’ saldırısı sırasında gerçekleştiğini öne sürmüştür. Fakat Savunma Bakanı Hulusi Akar bu iddiayı şöyle yalanlamıştır: “Birliklerimizin bulunduğu yerler önceden Rusya yetkilileri ile koordine edilmesine rağmen bu saldırı gerçekleşmiş. Uyarı yapıldığı halde saldırı devam etmiş, hava saldırıları sırasında ambulanslar dahi vurulmuştur.” Peki Rusya’nın Türkiye’ye yönelik yalan, kara propagandaları nelerdir?
1. Türkiye teröre destek vermektedir
Rusya ile her aramız açıldığında Ruslar “Türkiye terörü destekliyor” kartını oynuyor. Rus uçağını düşürdüğümüzde DAEŞ’i desteklemekle suçlayanlar, şimdi de İdlib’deki teröristlere destek vererek Suriye antlaşmasını deldiğimizi savunuyor. Rusya’nın dayanak noktası şudur: “YPG hapishanelerinden kaçan DAEŞ üyeleri İdlib’te tekrar toparlanmaktadırlar.” İdlib’te 4 milyon sivil bulunmakta ve bazı kaynaklara göre 20 bin, 30 bin hatta 60 bin muhalif militan bulunmaktadır. Bu kalabalık sivil ve askeri nüfusun içerisinde kimler terörist kimler değil, meçhuldür. Filhakika DAEŞ üyelerinin YPG bölgelerindeki hapishanelerden kaçmaları da meçhuldür. Belki de YPG-Rejim-Rusya arasında dönen bir yalandır zira bu argümanı en fazla yine YPG, Rejim ve Rusya kullanmaktadır.
2. Türkiye Suriye konulu Antlaşmaları ihlal etmektedir
Türkiye’nin ihlal ettiği hiçbir antlaşma bulunmamaktadır. Ne Soçi, ne Adana, ne Cenevre ne de Astana. Antlaşmaları ihlal eden taraflar Esad rejimi ve Rusya’dır. Soçi mutabakatına ragmen Esad rejiminin sınırlarını genişletmesi ve Rusya’nın buna göz yumup fiili destek vermesi açıkça bir ihlal olarak sayılmalıdır. Bu noktada hayali fiili durumlar yaratan Rusya, hayali suçlamalarla Esad rejimiyle birlikte kendi suçlu eylemlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
3.) Rusların “Türk askerleri gözlem noktasından dışarı çıkmamalıydı. Rusya gözlem noktasındaki askerlerin güvenliği için mümkün olan her şeyi yaptı” açıklaması
Türk askerlerinin gözlem noktalarından dışarı çıkmaları herhangi bir saldırı manasına gelmez. Barışçıl bir şekilde, seyir halinde olan kuvvetlere saldırmak bir savaş suçudur. Rusya, caydırıcı diplomasi stratejisinin ötesine gidip, Türkiye’ye karşı savaş suçları işlemeye başlamıştır. Biz ne yapmalıyız?
Türkiye hali hazırda 40 senedir nice şehit veren bir ülkedir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu konjonktür belki de dünyanın en karmaşık, kaoslu ve sor konjonktürüdür. Evvela bunun bilincinde olmalıyız. Şehit haberlerine karşı yılmamalı, bilakis dimdik ayakta durmalıyız. Atalarımız tabiri caiz ise yedi düvele karşı mücadele edip Türkiye Cumhuriyeti’ni kurar iken de şehit verdiler, vermeye de devam edeceğiz. Bulunduğumuz coğrafyanın, dengelerin, konjonktürün ve şartların bilincinde olmalıyız. Ya hürriyetimizden vazgeçip tüm birikim ve haklarımızdan cayıp geri döneriz, ya da sabırla ve akılla mücadele etmeye devam ederiz. Bu doğrultuda özellikle Twitter ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında da itidali davranmalıyız. Teyitli haberleri talep etmeliyiz, trol hesaplara prim ve fırsat vermemeliyiz. İçeride, dışarıya karşı tam bir ittifak halimde dimdik durmalıyız.
Kaynakça
“Internet Trolls”. Internet Archive. Temmuz 2001.
“Definition of troll”. Collins English Dictionary. 2016.
“Definition of: trolling”. PCMAG.COM. Ziff Davis Publishing Holdings Inc. 2009.
Indiana University: University Information Technology Services (5 Mayıs 2008). “What is a troll?”. Indiana University Knowledge Base. The Trustees of Indiana University.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 29
Münir Güneri, Psikolojik Savaşın Önemi ve Yöntemi, K.K.K. Askeri Basımevi, İstanbul, 1967, Sayfa 307
Sanna Marin, Finlandiya’da göreve gelmesiyle birlikte dünya gündeminde çok konuşulan ve böylelikle dikkat çeken bir kişi olmuştur. 34 yaşında genç bir kadın olan, Finlandiya Başbakanlığı görevini üstlenen lideri tanıyalım.
Marin, 16 Kasım 1985’te Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de doğmuştur. 2017 yılında Tampere Üniversitesi’nden İdari Bilimler Yüksek Lisans mezunu olmuştur. O, aynı zamanda ailesinden üniversite okuyan ilk kişidir. Tabi eğitim hayatını sürdürürken bir yandan da siyasetle ilişkisi başlamış ve siyasette aktif bir şekilde çalışmıştır. Ülkenin köklü partilerinden olan Sosyal Demokrat Parti (SDP)’de etkin rol almıştır. 2008 belediye seçimlerinde aday olmuş ancak kazanamamıştır. 2012 Belediye Meclisi üyeliğine seçilmiş ve 2013 – 2017 döneminde Belediye Meclis Başkanlığı görevini yürütmüştür. Yine 2017’de Belediye Meclisi’ne tekrar seçilmiştir. 2014’te partisi SDP’nin Genel Başkan Yardımcısı olmuştur.
Siyasette ve idarecilikte genç yaşta aktif roller alan Sanna Marin, 2015 yılında milletvekili seçilerek Finlandiya parlamentosuna girmiştir. Yine 2019’da yapılan seçimlerde de tekrar milletvekili seçilmiştir. 6 Haziran 2019’da Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı olan Marin, bu görevini 10 Aralık 2019’a kadar sürdürdü. Ve 10 Aralık itibarıyla Marin, dünyanın ve ülkesi Finlandiya’nın en genç Başbakanı oldu.
Genç liderin, Ulaştırma Bakanlığı’ndan Başbakanlık’a gelişine göz atalım. Bu süreçte Marin’in de partisi olan SDP’nin genel başkanı Antti Rinne mevcut Başbakan’dı. Yönetim bir koalisyon hükümetinden oluşmaktadır. Rinne, bu süreçte karşılaştığı bazı grevlere karşı çözüm ortaya koyamamış ve koalisyon ortaklarından olan Merkez Parti’den kendisine olan güvensizlik de dile getirilince 03 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö’ye istifasını sunmuştur. Ve koalisyon partilerinin de güvenini kazanan Sanna Marin 10 Aralık 2019’da, Başbakan olmuştur.
Sanna Marin’le, Başbakan olmasının ardından yapılan bir röportajda şu soru soruluyor: “Henüz 34 yaşında, bir ülkenin tüm sorumluluğunu almak nasıl bir his?”. Kendisi de cevaben: “Ben hiç yaşım ve cinsiyetimin önemli olduğunu düşünmedim. Benim için önemli olan siyasete girme nedenlerim ve Fin halkının seçimlerde bize duyduğu güvendir. Güven kazanmak için çok çalışmalıyız.” demiştir. Marin, Finlandiya’nın tarihteki üçüncü kadın Başbakanı’dır.
Marin, bir koalisyon hükümetinin Başbakanı’dır. Ve bu koalisyon Marin’in mensubu olduğu SDP ile birlikte toplam 5 partiden oluşmaktadır. Bu koalisyonun en çarpıcı yanı ise koalisyon liderlerinin beşinin de kadın olması ve genel anlamda genç olmasıdır: Merkez Parti lideri Katri Kulmuni 32 yaşında, Sol İttifak’ın lideri Li Andersson 32 yaşında, Yeşil Birliği’nin lideri Maria Ohisalo 34 yaşında ve Finlandiya-İsveç Halk Partisi lideri Anna Maja Henriksson 56 yaşındadır. Görüldüğü üzere Başbakan Sanna Marin ve koalisyon ortaklarının yaş ortalaması bir hayli gençtir.
Göreve geldiği sürede Marin, sosyal alanda ve çalışma hayatındaki icraatlarıyla gündeme gelmiştir. Çalışanların 5 gün yerine, 4 gün ve günlük 6 saat çalışacakları yeni bir sistem için çalışma başlattıklarını duyurmuştur. Marin bu konuda, insanlar ailelerine ve hobilerine daha fazla zaman ayırmayı hak ediyor şeklinde bir açıklama yapmıştır. Bir başka girişim ise doğum izni konusunda, babaların da annelerle eşit derecede bu hakkı kullanabilmesidir. Yine konuyla ilgili, bu imkanın sağlanmasıyla birlikte; çocukların babalarını daha fazla göreceğine ve azalan doğum oranının da artmasının sağlanacağına dair açıklama yapılmıştır. Sanna Marin’in bu girişimleri dünya gündeminde de yer almıştır. Sanna Marin, aynı zamanda evli ve bir çocuk annesidir.
Dünyanın en genç Başbakanı Sanna Marin, seçildiği dönemde her ne kadar çok konuşulmuş olsa da, hakkında verilen bilgiler yüzeysellikten öte geçememiştir. Bu noktada araştırmalarım kapsamında ve bu yazımla birlikte siz değerli okuyucularımızla daha derli toplu bir bilgi paylaşımında bulunmak istedim. Eğitimin öncü ülkesi Finlandiya yönetim alanında da genç liderleriyle öne çıkmaktadır. Sanna Marin Başbakan olmasının ardından, Fin halkının kendisine duyduğu güvene ve bu noktada çok çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. Yazımızın konusu genç bir Başbakan olduğuna göre, milletinin gençlerine bir hitabe yazan ve bir vatan bırakan lideri anmamak olmazdı. Ve Atatürk’ün sözleriyle bitiriyorum:
“Her şeye rağmen muhakkak bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu inancı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve millet hakkındaki sonsuz sevgim değil; bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde, sırf vatan ve hakikat aşkı ile ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdür.”
Yusuf Ay
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
CNNTürk, Finlandiya’nın genç Başbakanı Sanna Marin’den mesai önerisi: Haftada 4 gün çalışılsın, https://www.cnnturk.com/dunya/finlandiyanin-genc-basbakani-sanna-marinden-mesai-onerisi-haftada-4-gun-6-saat-calisilsin, 06.01.2020.
Euronews, Gezegenin en genç başbakanı Finlandiya’nın 34 yaşındaki lideri Sanna Marin ile tanışın, https://www.youtube.com/watch?v=556iVxvKXaM , 10.12.2019.
Melis Özoğlu (Euronews), Finlandiya’da artık babalar da annelerle eşit paralı doğum iznine sahip, https://tr.euronews.com/2020/02/06/finlandiyada-artik-babalar-da-annelerle-esit-parali-dogum-iznine-sahip , 06.02.2020.
NTV, Finlandiya Başbakanı Antti Rinne istifa etti, https://www.ntv.com.tr/dunya/finlandiya-basbakani-antti-rinne-istifa-etti,_m4TwSe4REiQsBEaDWMqxA , 03.12.2019.
Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’ü Özleyiş, S.17.
Yalçın Ademoğlu (Euronews), Finlandiya’da Sanna Marin dünyanın en genç kadın Başbakanı seçildi, https://tr.euronews.com/2019/12/09/finlandiyada-sanna-marin-dunyanin-en-genc-kadin-basbakan-secildi , 10.12.2019.
26 yaşında, belki de gereğinden fazla soğuk kanlı ve nadir heyecanlanan bir adamımdır. Ama bu yazıyı yazmaya başlamadan önce odamın içinde heyecandan dört dönüyordum. Saat gecenin dördü ve Ivy Levan-Who Can You Trust dinliyordum. Hayal ettikçe içim içime sığmıyordu. Aslında planım Soğuk Savaşın en büyük casusluk hikayelerinden biri olan Ryszard Kuklinski olayı ile alakalı bir yazı yazmaktı ama şimdilik onu erteliyorum.
Bir pazar sabahı hayal ediyorum. Oğlum Metehan’ın bir elinden ben tutmuşum diğer elinden annesi. Harika bir mimariye sahip olan müzenin önüne geliyoruz ve kapıda devasa harflerle “Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi” yazıyor. İçeri girer girmez bizi büyük bir Atatürk heykeli karşılıyor. Hemen yanında duvarda ise “Gazi Mustafa Kemal” imzalı ve 19 Aralık 1926 tarihli bir belge asılmış duvara, “Devletin emniyet ve müdafaası için mahrem olarak Milli Emniyet Hizmeti Teşkilatının vücuda getirilmesine karar verilmiştir.” Milli Emniyet Hizmeti Teşkilatının kuruluş belgesi…
Masal gibi geliyor değil mi size? Hala daha “Ne anlatıyor yahu bu adam?” dememiş ve okumaya devam ediyorsanız teşekkür ederim sizlere. İnanın bu anlatacağım konu günlük siyasi meselelerden çok daha önemli… Bu konu geleceğimizle ilgili!
Casusluk Müzesinde Neler Var?
Binadan içeri girer girmez oğlum Metehan, hemen sol tarafta yer alan alışveriş alanına doğru koşuyor. Markette casuslukla ilgili yüzlerce çeşit ürün var. Küçük casusluk oyuncukları, MİT baskılı tişörtler, şapkalar, “Kimseye güvenme!” , “Görev tamamlandı!” tarzı havalı sözlerin yer aldığı kupalar vs. Üzerinde MİT logosu olan bir şapka hemen dikkatini çekiyor ve annesinin itirazlarına rağmen şapkayı alıp gezintimize devam ediyoruz.
Müze aynı Panorama 1453 gibi tasarlanmış, koridorlarda yürürken sanki tarihte bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İlk odada Türk mitolojisinde yer alan karakterlerin tanıtıldığı bir bölüm var. Ülgen ve Erlik’in savaşını anlatan harika bir resim var duvarda. Kalgançı Çak efsanesinin yer aldığı bir pano ve yanında mitolojik karakterlerin heykelleri. Büyük Türk hükümdarların resimleriyle ve Türk devletlerinin bayraklarıyla süslenmiş bir koridordan geçerek ikinci odaya giriyordunuz.
İkinci odada tarihteki tüm Türk istihbarat teşkilatlarının ayrı ayrı anlatıldığı bölmeler yer alıyor. Her teşkilatın efsanevi istihbaratçılarının heykelleri ve hayat hikayeleri ile yaptıkları operasyonları anlatan yazıtlar… Kuşçubaşı Eşref, Sudanlı Zenci Musa, Galatalı Şevket, Kara Vasıf Bey ve niceleri…
Seminerler, Workshoplar ve Oyunlar
Müzede her hafta casuslukla alakalı bir konuda seminer veriliyor. Ayrıca çocuğunuzun istihbaratın ne olduğunu, devlet güvenliği için ne anlam ifade ettiğini anlamasını sağlayacak, yaşına uygun oyunlar ve demonstrasyonlar mevcut. Bu müze hem istihbarat tarihini ve Türk tarihini, hem de istihbaratın ve casusluğun ne anlam ifade ettiğini öğrenebilmek için harika bir yer.
Oğlum Metehan’ı rehbere teslim ettikten sonra eşimle beraber seminere katılmak için üst kata çıkıyoruz. Bu haftaki seminerin konusu “Bahar Kalkanı Harekatında Uydu ve Görüntü İstihbaratının Rolü” olarak belirlenmiş. Eşimin doktora çalışması için harika bir seminer… Oğlum Metehan ise bir alt katta rehberler eşliğinde casusluk ile alakalı oyunlar oynamakla meşgul. Oyunda Metehan, özel yapılmış bir odada şifreleri çözerek odadan çıkmaya ve amirine haber iletmeye çalışan bir istihbaratçı rolünde. Tabiki bu oyunlar her yaşa göre farklı tasarlanmış. Her şey interaktif bu müzede. Çocukların analitik düşünme yeteneğinin gelişmesi açısından harika oyunlar ve etkinlikler mevcut.
İstihbarat Geleceğimizdir!
Bu kadar hikaye yeter diyorsanız gelin size derdimi anlatayım. Yukarıda anlattığım şeylerin tamamı gerçek. Böyle bir müze var ABD’de. İncelemek isteyenler isteyenler için buraya linkini bırakıyorum. Yıllardır bu sitede istihbarat yazıyorum ve beni takip edenler bilirler. Samimiyetle söylüyorum, ülkede bu kadar istihbarat alanında çalışan akademisyen varken sadece bir yüksek lisans öğrencisi olarak bu alanda yazı yazmaya utanıyorum. Keşke halka ulaşmayan akademik çalışmalar yahut güncel siyesi meseleler yerine bu konuya değinen insanlar, akademisyenler olsa ülkemizde…
İstihbarat bizim geleceğimizdir. Bu millet binlerce yıldır ayakta kaldıysa, sayısız zaferler kazandıysa emin olun ki zaferin gerçek rüknü aziz Türk istihbaratçılarıdır. Ülkemizde maalesef hala daha düzgün bir istihbarat algısı yerleşememiştir zihinlere. İstihbaratı bir türlü güncel siyasi meselelerin malzemesi olmaktan kurtaramadık. En önemlisi de devletini, tarihini bilen bir nesil yetiştirmenin önemini unuttuk.
Gelecekteki oğlumla alakalı yukarıda kurduğum hayallerden dolayı büyük ihtimal bekar bir adam olarak öleceğim ama inanın bana bu bizim için en hayati mesele. Atalarını tanıyan, devletin ne olduğunu bilen ve istihbarat ve casusluk nedir idrak etmiş nesiller yetiştirmeliyiz. İsrail’de daha ortaokula giden çocuklar bizim gibi pikniklere gitmek yerine öğretmenlerinin eşliğinde askeri birliklere geziler düzenlerler. Tanklara binerler, askerliğin ne olduğunu öğrenirler. ABD’de SPY Museum’a ortaokul ve lise öğrencileri tarafından geziler düzenlenir. Ülkenin geleceği olan çocuklar daha o yaşlarda devletle ve istihbaratla tanışırlar. Yeryüzünde bizim kadar vatanperver bir millet yokken, kirli bir tarihe sahip ülkelerin hepsi bu alanda bizden fersah fersah öndeler maalesef.
Neden Olmasın?
Türkiye’de bir Casusluk Müzesi neden olmasın ki? Hayal etsenize İstanbul’un göbeğinde ABD’de olduğu gibi bir casusluk müzesi var. İnanın bir devleti büyük devlet yapan şeyler tam olarak böyle şeylerdir. Türkiye’de bu tarz bir müze kurulacak olsa tüm samimiyetimle söylüyorum gerekirse müzenin inşaatında taş taşırım.
İstanbul’a bir sene lale ekmesek, peyzaj çalışması yapmasak medeniyetimizden bir şey kaybetmeyiz. Bu kaynak ile en azından temelini atabiliriz bu müzenin. ABD’ye söz konusu müzeyi incelemek üzere ekipler göndermeliyiz. Belki beni umursamayacaklar, ne diyor yahu bu diyecekler ama karşıma çıkan her bürokrata, her milletvekiline bunu anlatacağım. Türkiye’de bir istihbarat ve casusluk müzesinin öneminden bahsedeceğim.
Lütfen yukarıya bıraktığım linki inceleyin. Einstein’ın da dediği gibi “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” Hayal edin ülkemizde böyle bir müze olduğunu. Çocuklarınızın bu yozlaşmış çağda, bize, Türk’e ait olmayan hayaller ve hayatlar ile değil de Metehan gibi yetiştiğini hayal edin. Kelimelerimin anlatmaya yetmediği bu husus günlük siyasi meselelerden çok çok daha kıymetli…
En Büyük Hayalim, Türk Casusluk Müzesi
Ben elimden geleni yapmaya hazırım. En azından her fırsatta her imkan sahibine bu hayalimi anlatacağım. Gerekirse sırf bunu anlatmak için geçmişte olduğu gibi defalarca TBMM’nin kapısını aşındırırım.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? “Deli yahu bu adam!” mı diyorsunuz… Yoksa biraz düşününce size de ülkemizde yukarıda anlattığım amaçlara hizmet eden bir Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi’nin kurulması mantıklı geliyor mu? Sizler de bunu geleceğimiz için önemli görüyor musunuz? Yoksa Türkiye’nin başında bu kadar sıkıntı varken, Ortadoğu karmakarışıkken bununla mı uğraşacağız diyorsunuz? Görüşlerinizi yorumlarda bekliyorum. Saygılarımla…
Not: Yukarıda yer alan “Türk İstihbarat ve Casusluk Müzesi” fotoğrafını Photoshop’ta ben yaptım. Fotoğrafta gördüğünüz o harika mimariye sahip bina ise Washington’da yer alan “Spy Museum” binasıdır…
Artırılmış gerçeklik, fiziksel dünyadaki nesne ve mekânların yapay ögeler kullanılarak zenginleştirilmesidir. Günümüzde pek çok alanda kullanılan ve gelecekte de etkin bir şekilde kullanılacağı öngörülen artırılmış gerçeklik teknolojisiyle ilgili sağlıklı çıkarımlar yapabilmek için mutlaka geçmişte neler yapıldığına ve süreç içinde uygulamalarda ne gibi değişim ve dönüşümler meydana geldiğine bakmak gerekmektedir. Gerçekleştirilen bu çalışma sonunda, 20. yüzyılın başlarından itibaren artırılmış gerçeklikte kullanılan yazılımlar, uygulamalar, donanımlar ve kullanılan araçlar belirlenerek bir yüzyıldan fazla bir süre içinde bu teknolojide gerçekleşen paradigma değişimlerinin neler olduğu 50 yıllık periyotlar halinde kronolojik olarak incelenmektedir.
Artırılmış gerçeklik (augmented reality), gerçek ve sanalı birleştirerek, gerçek zamanlı etkileşim ve üç boyutlu görüntüleme imkânı sağlayan teknolojik sistemlerdir [1]. Artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin dününde ve bugününde gerçekleşen değişim ve dönüşümler, geleceğe yön verecek sağlıklı çıkarımlar yapabilmek adına son derece önemlidir. İnternet gibi iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı, mobil araçların ve buna bağlı uygulamaların gelişmiş özellikler kazanarak yaygınlaşması ve giyilebilir teknolojilerin farklı işlevler kazanmasıyla, artırılmış gerçekliğin paradigma değişimi yaşadığı ve çok daha farklı şekillenmeye başladığı görülebilmektedir. Yaşanan teknolojik devrimler artırılmış gerçeklikte de bazı kırılma noktaları oluşturmuştur. Thomas Kuhn, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” [2] adlı eserinde, bilimsel ilerlemenin birikimlerle gerçekleştiği görüşüne karşı çıkarak sürecin kesintili ve devrimsel değişimlere maruz kaldığında büyük ilerlemelerin gerçekleştiği görüşünü savunmaktadır. Kuhn, kitabın ilk sayfalarında, tarihin, salt kronolojik bir çizelge veya hikâye deposu olarak görülmemesi gerektiğinden bahsederek, paradigma kavramını ele almakta, paradigma değişimlerinin (paradigm shift) bilimsel devrimlere yola açtığını belirtmekte ve bir paradigmanın sorunları çözmede yetersiz kaldığı durumlarda başarısızlığa tepki olarak yeni bir kuramın ortaya çıktığı, eski paradigmanın iflas ettiğinden söz etmektedir. Yapılan bu çalışmada, artırılmış gerçeklikte meydana gelen paradigma değişimlerinden söz edilmektedir. 1901 yılında Baum’un hayal ettiği gözlüklerden, 1960’larda bu hayali ilk gerçekleştiren Ivan Sutherland’e ve günümüzde gerçekleşmekte olan son teknolojilere kadar, bu alanda meydana gelen tüm gelişmeler kronolojik bir sırada açıklanmaktadır. Bu kronolojik sıralama, Kuhn’un belirttiği gibi salt bilgi sunumundan ziyade, değişim ve kaymaların neden-sonuç ilişkilerini içerecek bir yaklaşımla hazırlanmıştır.
1900-1950 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
Frank Baum’un “Ana Anahtar (The Master Key) kitabı.
Artırılmış gerçeklikle ilgili ilk düşünceler Oz Büyücüsü romanıyla ünlü L. Frank Baum’un 1901’de yayınlanan “Ana Anahtar (The Master Key)” adlı eserinde görülebilmektedir [3]. Romanda, Rob adlı elektriğe ilgisi ve merakı olan bir çocuğun, elektriğin ana anahtarını tesadüfen bularak elektrik cinini (The Demon of Electricity) çağırması sonucu ona verilen elektrikli cihazlardan oluşan hediyeleri ve Rob’un bu cihazlarla olan maceralarını anlatmaktadır. Bu hediyelerden biri de “Karakter Belirteci (Character Marker)” adı verilen gözlüklerdir. Bu gözlüklerle bir insana bakıldığında, gözlük, karşıdaki kişinin karakter yapısını gösteren kötü, iyi, zeki, kaba gibi işaretlemeler yapmaktadır. Bunu yaparken de kişinin alın bölgesinde karakter yapısının baş harfini göstermektedir. Gözlüklerin, tüm insanlarda bulunan elektriksel titreşimlerin yorumlanması şeklinde çalıştığı belirtilmektedir. Kitapta geçen bu gözlükler artırılmış gerçekliğin kullanımına ilişkin ilk fikirlerden biri olarak kabul edilmektedir [3]. İngiliz ordusu 2. Dünya Savaşı sırasında uyguladığı Mark VIII Airborne Interception Radar Gunsighting projesiyle savaş uçaklarının ön camında görüntülenen radar bilgi ekranı sayesinde, pilota uçuşla ilgili çeşitli bilgilerin sağlandığı sistemi geliştirmiştir [4]. 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında özellikle askeri projelerde geliştirilen bu sistemler [5] artırılmış gerçekliği tam olarak yansıtmasa da gelişim sürecinde değinilmesi gereken uygulamalardır.
1951-2000 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
Sinematograf Morton Heilig, 1957 yılında Sensorama adını verdiği bir simülatör yaparak beş duyu organını harekete geçirecek şekilde çok algılı bir deneyim imkanı sunmuş ve daha sonrasında 1962 yılında makinenin patentini almıştır. Simülatör 80’li yıllarda oyun salonlarındaki makinelere benzer şekilde, jetonla çalışarak kullanıcılarını iki dakikalık bir yolculuğa çıkarmaktadır. Bu deneyim esnasında, görseller üç boyutlu hale getirilmekte, stereo sesler, aroma kokuları, rüzgar efektleri ve titreşimler kullanılarak ortamın gerçeklik algısı artırılmaktadır [6]. Morton Heilig, 1955 yılında, “Sinemanın Geleceği” adlı makalesinde, sinema sektörünün gelecekte ses ve görüntü dışında diğer duyu organlarına daha fazla hitap etmesi gerektiğini belirterek Sensorama’nın temel altyapısını hazırlamıştır [7]. Heilig’in bu makalesi sektörde yeteri kadar ilgi çekmeyince Sensorama’yı kendisi tasarlayıp yapmıştır. 1968 yılında ise, Harvard Üniversitesi, Elektrik Mühendisliği’nden Ivan Sutherland, Demoklas’ın Kılıcı (Sword of Damocles) adını verdiği ilk başa takılan görüntüleyici (head mounted display) tasarlayarak artırılmış gerçekliğin günümüzdeki gelişimine yön vermiştir. Kafa çevirme ve göz hareketleriyle çalışan sistemde, çok basit düzeyde grafikler kullanılmıştır. Bu mekanizma kullanıcıların kafasında taşınamayacak kadar büyük olduğundan dolayı, laboratuvarın tavanına asılı bir şekilde durmaktadır. Adını da mekanizmanın bu yapısından dolayı almıştır. Zamanın bilgisayar sistemlerinin ileri düzeyde olmaması nedeniyle ilkel, ağır ve kullanışsız gözükse de, Baum’un “Karakter Belirteci” gözlüğü hayalini hayata geçirmesi ve günümüzde çeşitli alanlarda kullanılan görüntüleyicilere ilk örneği oluşturması bakımından önemlidir. Toronto Üniversitesi’nde Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği’nde Profesör olan Steve Mann “İlk Cyborg”, “Giyilebilir Bilgisayarların Babası” ve “Aracılı Gerçeklik (Mediated Reality)” teriminin mucidi olarak bilinmektedir [8]. 1980’li yıllardan itibaren üzerinde çalıştığı dijital gözlükleri, daha sonraki yıllarda sürekli geliştirmiş ve 1999 yılında EyeTap adını vererek kullanmaya başlamıştır. Başlarda bir kaskla ve sırt çantasıyla bütünleştirilmiş olan tasarım, zamanla oldukça şık, zarif ve küçük hale getirilmiştir.
EyeTap’ın gelişimi
EyeTap, Google Glass’ın atası olarak görülebilse de, bazı farklılıklar taşımaktadır. EyeTap kullanıcının istediği zaman takıp çıkarabileceği esnek bir yapıya sahip değildir. Basit bir operasyonla takılan bu gözlük, çıkarılırken de bir operasyona gereksinim duymaktadır. Sağ göze bütünleşik mercek hem kamera hem monitör görevi görmekte, kamera vasıtasıyla görüntüler kaydedilmekte ve ekranda da kullanıcının isteğine bağlı olarak yön tarifleri veya hava durumu gibi bilgiler görüntülenebilmektedir [9]. Buluşlarına lise yıllarında başlayan, Steve Mann’in EyeTap dışında pek çok giyilebilir bilgisayar çalışması bulunmaktadır. 1992’de ilk defa “Artırılmış Gerçeklik (Augmented Reality)” terimini ortaya koyan Thomas Caudell ve David Mizell [10] 1990’ların başında Boeing firması için geliştirmeye başladıkları başa takılan dijital görüntüleyici aracılığıyla işçilerin ve teknisyenlerin uçaklardaki kablo bağlantılarının doğru yapılmasına yönelik kılavuz olmuşlardır [29]. Uçakların üretim, tamir ve mühendislik süreçlerinde kullanılan bu görüntüleyici, firmaya yeni alınan işçilerin eğitiminde de kullanılmıştır. Görüntüleyiciyi kullanan kişi, sürekli değişen ve yönlendirici bilgiler içeren dinamik bir ekranla karşılaşmaktadır [10].
2001-2015 Yılları Arasındaki Artırılmış Gerçeklik Uygulamaları
2000’li yıllardan itibaren mobil cihazlara yönelik uygulamaların geliştirilmesine hız verilmiştir. 1992’de ilk akıllı cep telefonun IBM ve Bellsouth tarafından üretilmesi, 1993’te GPS’in kullanılmaya başlanması, 1996’da tek boyutlu barkodlardan, karekodlara geçişin Jun Rekimoto tarafından gerçekleştirilmesi, 1999’da ilk GPS entegreli GSM telefon olan Benefon’un üretilmesi, aynı yıl kablosuz ağ (Wi-Fi) protokolünün tanımlanması ve ilk ticari cep telefonu kamerasının Sharp tarafından 2000’de üretilmesiyle birlikte mobil cihazlar üzerinde artırılmış gerçeklik uygulamalarının kullanımı hız kazanmaya başlamıştır. Bunların ilk örneklerinden biri BatPortal’dır. BatPortal, cep bilgisayarı (PDA) tabanlı, kablosuz bir artırılmış gerçeklik sistemi olarak 2001 yılında geliştirilmiştir. Yer saptama “Bats” adı verilen ultrasonik izleme sistemi aracılığıyla yapılmaktadır. Sistem iki şekilde kullanılmaktadır. İlki, sistemde başa takılan görüntüleyici ve bir taşınabilir bilgisayarın birbirine bağlanması şeklindedir. İkincisi ise, PDA kullanılarak artırılmış dünyanın görüntülenmesi olarak gerçekleştirilmesidir. BatPortal’ın tarihsel gelişimde önemli yer kazanmasının nedeni, PDA’nın bu sistemde etkin olarak kullanılmasındandır. Mathias Möhring 2004 yılında cep telefonlarına yönelik ilk video tabanlı artırılmış gerçeklik sistemini hayata geçirmiştir. 3 boyutlu işaretçiler (marker) aracılığıyla çalışan sistem, kamerayla, 3 boyutlu işaretçinin görüntülenmesi sonucunda canlı video akışı şeklinde gerçekleşmektedir [11]. Wikitude ise 2008 yılında Mobilizy firması tarafından geliştirilen görüş ve konum tabanlı bir artırılmış gerçeklik uygulamasıdır. Wikitude AR Travel Guide adlı uygulama, HTC Dream (T-Mobile G1) adlı Android tabanlı akıllı telefonla uyumlu ilk mobil artırılmış gerçeklik uygulamasıdır [12].
HTC Dream (T-Mobile G1)
Uygulamanın ilk aşamalarında GPS ve dijital pusula verileri kullanılarak, çevresindeki mekânlarla ilgili Wikipedia gibi çeşitli platformlardan bilgiler alınarak, kameraya tutulan yerle ilgili bilgiler sunulmaktaydı. Daha sonraki sürümlerinde bilgilerin alındığı web kaynakları ve sosyal ağ bağlantıları genişletildiği gibi, uygulamanın uyumlu olduğu mobil platformlar da (IOS, Symbian gibi) çeşitlenmiştir. Wikitude ayrıca yazılım geliştirme kiti (software development kit – SDK) yayınlayarak kullanıcıların kendi artırılmış gerçeklik ortamlarını oluşturmaları için fırsat yaratmaktadır. “Terminatör” filminde ve “Sight” adlı ödüllü kısa filmde görülen biyonik kontakt lensler ise Washington Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’nden Babak Parviz ve ekibi tarafından 2008’de tanıtılmıştır. Bu kontakt lensler, LED, küçük radyo devresi ve antenden oluşmaktadır. LED’e gerekli olan enerji kablosuz olarak sağlanmaktadır. Dışarıdan bakıldığında normal bir kontakt lensten farksız görünse de üzerinde bulunan mikro elektronik devreler bu lensleri diğerlerinden ayırmaktadır [13]. Öncelikle tavşanlarda denenen ve herhangi bir yan etki gözlenmeyen bu lenslerin insan gözünde kullanılabilirliğiyle ilgili çalışmalar hala devam etmektedir. Özellikle, lensin üzerindeki metal alaşımların ve elektronik devrelerin insan gözüne zarar vermeyecek malzemelerden oluşması hedeflenmektedir. Biyonik lensler, şu an görüş alanına, basit düzeyde yazı ve resimlerin eklenmesi şeklinde çalışsa da, gelecekte tıpta, savunma sanayiinde ve oyun sektörü başta olmak üzere günlük hayatta da yaygın olarak kullanılması öngörülmektedir. 2009 yılında, Pranav Mistry, MIT Medya Laboratuarı’nda (Media Lab) geliştirilmekte olan “Altıncı His (Sixth Sense)” artırılmış gerçeklik projesini hayata geçirmiştir. Mistry, ayna, kamera, mobil cihaz, renkli belirteçler ve projektörden oluşan cihazıyla, el hareketlerini kullanarak, duvar veya kağıt gibi herhangi bir yüzeyi, hatta kendi avuç içini arayüz olarak kullanarak bu giyilebilir aracı geliştirmiştir. Dokunmatik ekranlar üzerinde yapılabilen tüm el hareketleri ve jestleri (büyütme, küçültme, sürükle-bırak), çevredeki herhangi bir yüzey üzerinde gerçekleştirilebilmektedir. Boyuna asılı şekilde duran kamera aracılığıyla kullanıcının el ve vücut hareketleri tanınmakta ve Mistry’nin yazmış olduğu algoritma çalışarak işlemler gerçekleştirilmektedir. Mistry 2009 yılında yaptığı TED konuşmasında bu projenin fiziksel dünyada kullandığımız beş duyuya altıncıyı ekleyerek fiziksel dünyamıza daha bağlı olmamıza ve insan kalmamıza yardım edeceğini ve insanoğlunun başka makinelerin karşısında oturan makineler olmasını engelleyeceğini belirtmiştir. Mistry bu konuşması sırasında yazılımda kullanılan kodları açık kaynak hale getirip paylaşacağını da belirtmiştir [14]. 2012 yılında, Google’ın üzerinde uzun yıllardır çalıştığı Glass adlı akıllı gözlüklerin ilk örnekleri tanıtılmıştır. Google Glass, ses komutlarıyla ve gözlüğün sağ yanında bulunan dokunmatik yüzey ile kontrol edilen bir mekanizmaya sahiptir. Gözlük, ses komutları aracılığıyla, fotoğraf çekebilmekte, video kaydedebilmekte, Hangout uygulaması aracılığıyla görüntülü görüşmeye imkân verebilmekte, kablosuz ağ kullanabilmekte, Google arama motoruna sesli sorular gönderip anında cevap alabilmektedir. Gözlük, bir akıllı telefonla Bluetooth ile bağlandığında ise onun internet bağlantısından ve GPS verilerinden de faydalanabilmekte, arama yapabilmekte, metin mesajı gönderebilmekte, özetle, telefonun tüm işlevi kullanılabilmektedir [15]. Bununla beraber, ekranın çok küçük olması, gözlükten yayılan radyasyonun ve gözlük ekranının beyin ve göz sağlığı açısından zararlı olması ve gözlüğün etik, gizlilik ve güvenlik açısından bazı problemleri beraberinde getirmesi nedeniyle Google Glass akıllı gözlükleri tartışmalı bir noktaya gelmiştir. Bu noktada, kullanıcıların ilgisini kaybetmesi ve çekirdek ekibin Google X birimini terk etmesi nedeniyle, 19 Ocak 2015’te “Kâşif” adlı sürümün satışı durdurularak, daha gelişmiş özelliklerle yeniden geliştirilmesi planlanmaktadır [16].
Google Glass
Google Glass’tan önce de, sonra da pek çok akıllı gözlük, bazı firmalar veya mucitler tarafından piyasaya çıkarılmıştır. Google dışında, Vuzix, Recon, Oculus, Meta gibi pek çok firma artırılmış ve sanal gerçeklik gözlüklerini geliştirmeyi sürdürmektedir. Google Glass’ta yaşanan hayal kırıklığı ve satışının durdurulmasından birkaç gün sonra Ocak 2015’te Microsoft firması Hololens adlı gözlüğü tanıtmıştır. Herhangi bir arayüze sahip olmayan gözlükte, hologramların oluşturulması ve şekillendirilmesi görme, hareket ve ses tabanlı gerçekleştirilmektedir. Gözlük yüksek kalitede görüntüler elde edebilmek amacıyla üzerine entegre edilmiş holografi işleme ünitesine (HPU) ve işlemciye sahiptir. Ayrıca, Microsoft, NASA ile Mars’a gönderilecek araçlarda Hologram uygulamalarının kullanılabilirliği üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Hololens’in hangi uygulamaları içereceği, satışa çıkma tarihi ve fiyatı gibi özellikler henüz belli olmamakla birlikte, günlük yaşamın bir parçası haline geldiğinde, insanların yaşam biçimlerini derinden etkileyebileceği söylenebilir.
Sonuç
Teknolojik tekilliğe (singularity) giderek yaklaşıldığı bu dönemde, artırılmış gerçeklik oldukça ilgi çeken ve üzerinde ciddi çalışmaların yapıldığı uygulama alanlarından biridir. Artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin tarihi ilk insanların mağara duvarlarına yaptıkları çizimler kadar eski olsa da, bu çalışmada özellikle bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler perspektifinden paradigma değişimleri incelenmiştir. Artırılmış gerçekliğin ilk uygulamaları başa takılan görüntüleyiciler, simülatörler, basit düzeyde giyilebilir araçlar, cep bilgisayarları, masaüstü bilgisayarlar ve onlara dışarıdan entegre edilmiş kameralardan oluşmaktaydı. Ancak daha sonra özellikle internet gibi iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı, mobil araçların ve buna bağlı yazılım ve uygulamaların gelişmiş özellikler kazanarak yaygınlaşması ve giyilebilir bilgisayar teknolojilerinin farklı işlevler kazanarak, daha küçük ve daha işlevsel hale getirilmesi, artırılmış gerçekliğin paradigma kayması geçirerek, çok daha farklı şekillenmesine neden olmuştur. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren mobil uygulamaların geliştirilmesine yönelik eğilimlerin arttığı ve 2010’lu yıllara doğru giyilebilir teknolojilerdeki çalışmaların yeniden alevlendiği gözlenebilmektedir. Baum’un “Karakter Belirteci” hayalinden, Microsoft Hololens’e kadar geçen süreçte, artırılmış gerçeklik ve giyilebilir teknolojilerin gelişim grafiğinin bilişim teknolojilerindeki gelişmelerden büyük ölçüde etkilendiği görülebilmektedir. Günümüzde sanal retina görüntüleyiciler, biyonik kontakt lensler, hologramlar, mobil uygulamalar ve akıllı gözlüklerin araştırma ve geliştirme süreçleri devam etmekte ve kullanımlarına çeşitli alanlarda başlanmaktadır. Bu noktada özellikle insanbilgisayar etkileşimi ile artırılmış gerçekliğin bütünleştirilip daha gelişmiş uygulama ve cihazların geliştirilmesi hedeflenmekte ve yakın gelecekte artırılmış gerçeklik teknolojisinin günlük yaşamın normal bir parçası gibi kullanılacağı beklenmektedir.
Azuma, R. T. (1997). A survey of augmented reality. Presence, 6(4), 355- 385
]Kuhn, T. S. (1962). The structure of scientific revolutions. http://www.f.waseda.jp/sidoli/Kuhn_Stru cture_of_Scientific_Revolutions.pdf
Baum, L. F. (1901). The master key an electrical fairy tale. https://bits.blogs.nytimes.com/2012/08/07/one-on-one-steve-mann-wearable-computing-pioneer/?_r=2
Berryman, D. R. (2012). Augmented reality: a review. Medical reference services quarterly, 31(2), 212-218.
Taylor, C. (2012). The history of the heads-up display. https://mashable.com/2012/04/04/google-glasses-project-glass/#gallery/hud/50bddd27b589e4146900163c
Sung, D. (2011). The history of augmented reality. http://www.pocketlint.com/news/108888-the-history-ofaugmented-reality
Turi, J. (2014). The sights and scents of the sensorama simulator. http://www.engadget.com/2014/02/16/m orton-heiligs-sensorama-simulator/
Mann, S. (1997). Wearable computing: A first step toward personal imaging. Computer, 30(2), 25-32.
Buchanan, M. (2013). Glass before Google.https://www.newyorker.com/tech/elements/glass-before-google
Caudell, T. P., & Mizell, D. W. (1992). Augmented reality: An application of heads-up display technology to manual manufacturing processes. In System Sciences, 1992. Proceedings of the Twenty-Fifth Hawaii International Conference on (Vol. 2, 659-669). IEEE.
Wagner, D. (2009). History of mobile augmented reality. https://www.icg.tugraz.at/~daniel/History OfMobileAR/
Sung, D. (2011). The history of augmented reality. http://www.pocketlint.com/news/108888-the-history-ofaugmented-reality
Parviz, B. A. (2009). Augmented reality in a contact lens. http://spectrum.ieee.org/biomedical/bioni cs/augmented-reality-in-a-contact-lens/0
Mistry, P. (2009). The thrilling potential of SixthSense technology. https://www.ted.com/talks/pranav_mistry_the_thrilling_potential_of_sixthsense_technology
Dolcourt, J. (2013). Everything you need to know about Google Glass (FAQ). http://www.cnet.com/news/everythingyou-need-to-know-about-google-glassfaq/
Kara, M. (2015). Google Glass satıştan kalkıyor, yeniden yapılanma için Nest yaratıcısı Tony Fadell’e bağlanıyor. http://webrazzi.com/2015/01/16/googleglass-satistan-kalkiyor-tony-fadell/
Pew Araştırma Merkezi’nin araştırmasına göre 1910’dan 2010’a kadarki yüz yıllık süreç içerisinde dünyada Ortodoks nüfusun oranında çok ciddi bir düşüş yaşandı, Dünya nüfusunun %7’si eden Ortodokslar %4’e kadar gerilediler. Ortodokslar o günden bu güne nüfuslarını sadece 2 kat artırabildiler ve 2010 yılında 260 milyon oldular. Peki neden 100 senede sadece 2 kat artış yakalayabildiler? Halbuki aynı dönem içerisinde Dünya nüfusu 4 kat arttı. Yani Ortodokslar, Dünya geneline kıyasla 2 kat daha yavaş arttılar.
Aynı dönemde Katolikler, Hıristiyanlar arasında %47’den %50’ye, Ortodokslar haricindeki diğer Hıristiyan mezheplerse(Protestan, Anglikan, Mormon vs.) %32’den %38’e çıkmışlar. Ama Ortodokslar %20’den %12’ye sert bir düşüş göstermişler.
1910 yılında dünya Hıristiyanlarının çoğu Avrupa’da yaşıyordu.
Günümüzde Ortodoks’ların %77’si Doğu Avrupa’da yaşıyor. 100 yıl önceki yüzde 91’lik orana göre yüksek bir azalma olmuş. Çünkü Avrupalı Ortodokslar az artarken, Asya ve Afrika’daki Ortodoksların nüfusu hızlı artmış.
Günümüzde dünya Katolik nüfusunun sadece yüzde 24’ü ve Protestan nüfusununsa sadece yüzde 12’si Avrupa’da yaşıyor. Ama 1910 yılında Katoliklerin yüzde 65’i ve Protestanların da yüzde 52’si Avrupa’da yaşıyordu.
Katolikler ve Protestanlar gibi Avrupa’dan dışarı açılamayan Ortodokslar, Avrupa’da doğum oranının 20. Yüzyılda düşmesinin de etkisiyle beraber, nüfus artış oranları diğer bölgelere kıyasla az olmuş.
Avrupa’da doğurganlık düşük olsa da, ölümlerin yüksek olması da oransal açıdan yaşanan büyük düşüşte önemli bir etken. Çünkü hem birinci (1914-1918) hem de ikinci(1939-1945) dünya savaşının en hararetli cephesi Doğu Avrupa’dır. Her iki dünya savaşının sebep olduğu ölümlerin çoğu Doğu Avrupa’da Ortodoks ülkelerde yaşandı. Rus iç savaşı ve ardından yaşanan Sovyet kıtlıkları da unutulmamalı. Her iki dünya savaşında da en fazla vatandaşını kaybeden ülke Rusya’dır mesela ve Rusya en büyük Ortodoks nüfusu barındırır. Yine Rus iç savaşı(1917-1922), Birinci Dünya Savaşı’nda ölenden daha fazla sayıda Rus’un ölmesine sebep olmuştur.
1910-1945 arası dönemde Slav halklarının doğurganlığı yüksek olsa da savaşlar, kıtlıklar ve hastalıklar artış hızını baya engelledi. 1945 sonrası dönemdeyse Doğu Avrupa’da tamamen egemen olan Komünizmin etkisiyle Ortodoks nüfusta ciddi bir azalma yaşandı. Yunanistan haricinde Avrupa’daki çoğunluğu Ortodoks olan tüm ülkelerde komünist partiler iktidardaydı. 1989-1992 arasında yaşanan devrimler sayesinde Komünizmin çökmesiyle birlikte Ortodokslarda rahat bir nefes aldılar.
Afrika haritası
Başta Etiyopya ve Eritre olmak üzere Ortodoksların çoğunluk olduğu Afrika ülkeleriyse Avrupalı Ortodokslardan farklı olarak çok daha dindar ve doğurganlar. Zaten bu yüzden nüfuslarını hızlı arttırıyorlar ya. Etiyopya şuan 100 milyonu aşkın nüfusuyla Nijerya’dan sonra en kalabalık Afrika ülkesi ve Etiyopya Nüfusunun yarısı Ortodoks. Eğer Afrikalı Ortodokslarda olmasa bu araştırmalarda Ortodoksların demografik olarak daha zayıf olacağı kesin. Avrupa’dakileri özellikle Afrika’dakiler telafi etmiş sanki.
Etiyopya ve Eritre’nin yer aldığı Doğu Afrika’daki Ortodokslar diğer Hıristiyan Afrikalılardan farklılar. Onlar sömürgecilik sırasındaki misyonerlikten ötürü değil havariler yüzünden binlerce yıl önce Hıristiyan olmuşlardı.
Komünizmin yıkılmasına rağmen Doğu Avrupa’da etkisi sürüyor. Örneğin Rusya’nın üç veya dörtte birinin her hangi bir dini aidiyetinin olmadığı farklı araştırmalarda ortaya çıktı. Kimi araştırmalar %30’lardan, kimileriyse %20’lerden bahsediyor.
Yani sadece düşük doğurganlık, savaşlar, kıtlıklar değil Komünizmde çok fazla Ortodoks nüfusu götürmüş.
Fakat şunu da unutmamak lazım. Ortodoks misyonerler diğer Hıristiyan misyonerler gibi Avrupa dışına inançlarını taşıyamadılar. Özellikle dünyanın en doğurgan bölgesi olan Sahra altı Afrika’da son 200 yılda Protestan ve Katolik patlaması yaşanırken; Ortodokslar, bırakın başkalarını inançlarına katmayı, komünizm yüzünden kendi inananlarını bile kaybediyorlardı.
Aslında bu onların coğrafi konumlarıyla ilgili bir mesele. Katolikler ve Protestanlar coğrafi olarak avantajlılardı. Onlar denizcilik sayesinde Filipinlere, Afrika’ya, Hindistan’a, Amerika’ya gidebiliyorken, Ortodoksların etrafı ya rakip mezheplerle yada Müslümanlarla sarılmış durumdaydı ve Müslümanlarla sürekli savaş durumundaydılar.
Son yıllardaki Bosna, Kosova, Karabağ, Çeçenistan örneklerinden de görüldüğü gibi İslam ile Hıristiyanlık arasında tarih boyunca yaşanan savaşların çoğu onların Ortodoks olanlarıyla yapıldı. Bu Ortodoksların coğrafi şanssızlığı. Bu coğrafi şanssızlık tarih boyunca daha çok asimile olmalarına da vesile oldu. Pek çok fethedilen Ortodoks topraklarının yaşayanları Müslümanlaşmayla da karşı karşıya kaldılar. Katolik ve Protestanlar Müslümanlarla pek sınır komşusu olmadıkları için bu coğrafi şanssızlıkla daha az karşılaştılar.
Tabi küreselleşmeyle birlikte Müslümanlarda artık diğer Hıristiyan hiziplerle daha çok karşı karşıya gelmeye başladı ama daha önce buna o kadar sık rastlanılmıyordu. Yani Müslümanlar cihat yaptıklarında genelde Ortodoksları zayıflatıyor ve buda Hıristiyanlık içindeki mezhep dengesini zamanla bozarak bariz bir Katolik Üstünlüğü yaratıyordu. Nitekim, Roma’nın ikiye ayrıldığı dönemde Ortodokslar, Katoliklere(başları Aryanizmle dertteydi çünkü) göre daha güçlüydü, zaten bu yüzden Batı Roma çabuk yıkılırken Doğu Roma bir milenyum daha hayatta kaldı, ne zaman ki, İslam doğdu ve fetihler başladı, Doğu Roma adım adım güç kaybetti ve 2. milenyumun başlarında Müslümanlara karşı Papalıktan yardım isteme noktasına kadar geldiler. Yani Müslümanlar Hıristiyanlarla savaşayım derken, Hıristiyanlık içindeki mezhep dengesini de istemeden bozmuş oldular.
Türkiye’nin etrafındaki kavgalı olduğu Hıristiyan ülkelerinde hep Ortodoks olanları olduğunu unutmamak lazım.
İdlib’de askerlerimizi şehit eden hain saldırının ardından 27 Şubat itibariyle ‘Bahar Kalkanı Harekatı’nı başlattık. Peki bu harekatta hangi silahları ve araçları kullandık? Gelin hep birlikte inceleyelim.
1.) Bayraktar TB-2 S/İHA
Bayraktar TB2 Taktik Silahlı İnsansız Hava Aracı, keşif ve istihbarat görevleri için orta irtifa-uzun havada kalış süresi sınıfına giren (MALE) insansız hava aracıdır. Üç yedekli aviyonik sistemleri ve sensör füzyon mimarisi ile tamamen otonom taksi, kalkış, iniş ve normal seyir kabiliyetine sahiptir. 110.000 saatten fazla uçan TB2, Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma ve Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 2014’ten bu yana aktif olarak görev yapmaktadır. Şu anda 86 adet Bayraktar S/İHA Platformu envanterde Türkiye’ye hizmet etmektedir. Bayraktar İHA Sistemi, 27.030 feet operasyonel uçuş irtifası, 27 saat 3 dakika uçuş süresi, 150 km haberleşme menzili, 70 knot seyir hızına sahiptir. 12m kanat açıklığı, 650 kg. maksimum kalkış ağırlığı ve 55 kg faydalı yük taşıma kapasitesine sahiptir. Bayraktar TB2, MAM ve MAM-L mühimmatları ile UMTAS füzelerini kullanabilmektedir.
2.) ANKA
ANKA uzun süre havada kalabilen orta irtifa uçuşları için ihtiyaç duyulan insansız hava aracı isteğine karşılık olarak üretilmiştir. ANKA ilk olarak 16 Temmuz 2010 yılında tanıtılmıştır. İlk deneme uçuşunu 30 Aralık 2010’da gerçekleştirilen ANKA’nın bu uçuşunda havada kalma süresi ise 14 dakikadır. Havada 6 saat kaldığı 6. Test uçuşunu ise 22 Kasın 2011’de gerçekleştirmiştir. Bu test uçuşunda ise 18000 feet yani yaklaşık olarak 6000 metre yüksekliğe çıkmıştır. Şu an teknik olarak ANKA, 24-32 saat havada kalma süresi, 30000 feet servis irtifası, 217km/s azami hız ve 75 knot seyir hızına sahiptir.
3.) Panter
Özgün tasarımıyla Türkiye’nin ilk obüsü olma özelliği taşıyan Panter ( T-155 Çekili Obüs), topçu birliklerinin en önemli silahları arasında yer almaktadır. 40 km menzile sahiptir ve dakikada 6 atış yapabilmektedir.
4.) T-122 Sakarya Çok Namlulu Roketatar (ÇNRA)
Roketsan tarafından geliştirilen T122 Çok Namlulu Roketatar sistemi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. T-122 ÇNRA, topçu birliklerinde gece ve gündüz şartlarında, her türlü hava koşulunda, 3 km mesafeden 40+ km mesafeye kadar derinlikteki bölge hedefleri üzerine yoğun görmeyerek ateşler açarak manevra kuvvetine ateş desteği sağlayan bir silah sistemidir.
5.) J-600T Yıldırım II Kısa Menzilli Balistik Füze
J-600T Yıldırım, düşman hava savunma birimleri, C3I merkezleri, lojistik ve altyapı tesisleri gibi yüksek değerli hedeflere saldırmak için tasarlanmış ve dost topçu silahlarına ateş desteği sağlayarak yüksek hareket kabiliyeti sağlayan bir balistik füze sistemidir.
6.) F-16
Hafif avcı olarak tasarlanmış, başarılı birçok amaçlı avcı uçağıdır. Geniş kullanım alanı, olağanüstü manevra kabiliyetiyle kendini kanıtlamış ve başarısıyla birçok ülkeye ihraç edilmiştir. F-16 it dalaşı için sayısız yenileştirmeye girmiş, daha iyi bir görüş için kanopi su damlası şeklinde yapılmış, yüksek G kuvvetiyle yapılan dönüşlerde pilota kolaylık sağlaması için kontrol kolu sağa alınmış ve pilota etki eden G kuvvetini azaltmak için pilot koltuğu arkaya doğru eğik yapılmıştır. Silahları gövde içindeki M61 Vulcan top ve on bir yükleme noktasına takılabilen çeşitli füzelerden oluşmaktadır. Ayrıca 9G’ye dayanabilen ilk avcı uçağıdır. F-16’nın resmi adı Savaşan Şahin olmasına rağmen, pilotlar ondan Viper diye bahsederler.
7.) Fırtına Obüsü
Üzerine monte edilmiş 12 adet hidro-pnömatik süspansiyon ünitesi ve tekerlerinden oluşan gelişmiş süspansiyon sistemi sayesinde engebeli arazi dahil her türlü arazide rahatça harekat icra edebilmektedir. Güç/Ağırlık oranı 21bg/t olan Fırtına`nın harekatlarını uzun süreli destekleyebilir. ADOP-2000 sistemine sayısal olarak entegre edilmiş olan Fırtına, sahip olduğu ASELSAN ürünü 9600 serisi frekans atlamalı sayısal telsizler vasıtasıyla emniyetli, güvenilir, esnek, süratli, mobil, beka kabiliyeti yüksek, elektronik harp korumalı etkin bir ses ve veri haberleşmesinin tesisine ve atış esaslarının süratle takibine imkan tanımaktadır. Obüsteki muharebe sistemleri Fırtına Atış Kontrol Sisteminin hesapladığı atış komutlarını alma ve gönderme yeteneğine sahiptir. Fırtına hareket halindeyken 30 saniye içinde atış görevine hazır olabilmekte ve ilk 15 saniye içinde ani atış (darbe) olmak üzere 8 atımlık bir atış görevini bir dakika içinde tamamlayabilmektedir. Obüs atış görevinin tamamlanmasını müteakip 30 saniye içinde mevzisini terk edebilmektedir. Obüs, sahip olduğu içeriden komuta edilebilen otomatik namlu yol kilit sistemi vasıtasıyla, kısa sürede mevzi değiştirebilmekte ve böylece düşmanın karşı ateşine maruz kalma riskini minimum düzeye indirmektedir.
8.) MİLKAR
MİLKAR-3A2 V/UHF Karıştırma Sistemi, farklı platformlarda V/UHF frekans bandında haberleşme yapan hedef muhabere sistemlerine Elektronik Taarruz (ET) uygulanması amacıyla geliştirilmiştir. Hedef V/UHF bandı haberleşmesinin engellenmesi, geciktirilmesi veya yanlış bilgi iletimine sebep olunarak dost birliklere taktik sahada avantaj sağlanması amacıyla kullanılmaktadır. Bu doğrultuda sahada doğrulanmış ve başarısını kanıtlamış bir sistemdir.
9.) Koral
KORAL (mobil elektronik harp sistemi) Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçları doğrultusunda tasarlanıp üretilmiştir. Ana yüklenici Aselsan olup 50 alt yüklenici ile birlikte geliştirilmiştir. KORAL hizmete girmeden önce 1000 farklı testten geçmiştir. Testleri başarı ile tamamlayan KORAL hava kuvvetleri komutanlığına Şubat 2016’da teslim edilmiştir.
KORAL yerli imkanlar ile üretilen mobil elektronik harp sistemidir. Amacı düşman radarlarını kör etmek, aldatmak ve şaşırtmaktır. Sistem 8×8 taktik araç üzerine entegre edilmiştir. Sistem 2 ana yapıdan oluşmaktadır. KORAL ED olarak adlandırılan Elektronik Destek Sistemi düşman radar yayınlarını algılayıp takip ediyor. Radarı algıladıktan sonra frekans değeri tespit ediliyor. Daha sonra ise devreye KORAL ET yani Elektronik Taarruz sistemi devreye girerek düşman radarlarının sinyallerinin bozulması için karşı yayın yapıyor. Böylece düşman radarlarına karşı çok etkili olabiliyor.
10.) Kirpi
Bmc tarafından üretilen Kirpi MRAP sınıfı bir araçtır. MRAP kelime anlamı olarak, Mine Resistant Ambush Protected ‘ın kısaltmasıdır. Türkçesi mayına dayanıklı pusuya karşı etkin koruma sağlayan anlamına gelmektedir. TSK için vazgeçilmezlerden olan araç alanında başarısını çoktan kanıtlamış durumdadır. Özellikle mayına ve patlayıcılara karşı olan dayanıklılığı sayesinde görev süresince çoğu askerimizin koruyucusu olmuştur. 10-14 asker kapasiteye 16 ton ağırlığa sahip zırhlı personel taşıyıcı araç, kendisi için üretilen silah istasyonları (Aselsan üretimi SARP ve Dodaam RCWS) sayesinde etkin bir savunma gücüne ek, caydırıcı bir saldırı gücü de barındırıyor.
11.) MAM-L Mini Akıllı Mühimmat
MAM-L Mini Akıllı Mühimmat, düşük ağırlığı ile insansız hava araçları (İHA), hafif taarruz uçakları ve ağırlığın kritik olduğu hava-yer görevlerine yönelik geliştirilmiştir. MAM-L, sabit ve hareketli hedeflere karşı yüksek vuruş hassasiyetine sahiptir.
12.) M60 T Sabra
Sabra Ana Muharebe Tankı, IMI (Israel Military Industries)’in Ramat Hasharon’da bulunan Slavin ağır silahlar departmanı tarafından tasarlanan, daha yüksek kalibreli top ve pasif zırhla geliştirilen M60A3 tankının modernize edilmiş bir uyarlamasıdır. Sabra’nın ana silahı 120 mm’lik MG-253 yivsiz topudur. Bir otomatik ateş ve patlama silme sistemi, tehdit uyarı sistemi ve sis bomba fırlatıcıları (lançer) ile donatılmıştır.
13.) Kasırga
Kasırga roket sistemi büyük tahrip gücüne ve uzun menzile sahip 300 mm.lik TR-300 ailesi roketler, derinlikteki kritik bölge hedeflerine karşı topçu birlikleri tarafından Roketsan tasarımı T-122/300 Çok Maksatlı Çok Namlulu Roketatar sistemi ile veya yine Roketsan tasarımı T-300 serisi Çok Namlulu Roketatar sistemleri ile kullanılır. TR-300 roketleri katı kompozit yakıt teknolojisine sahiptir. TR-300 roketleri sabit çelik tüpten fırlatılabildiği gibi kötü hava ve çevre koşullarına karşı yüksek koruma ve daha kolay ve süratli doldurma ve boşaltma imkanı sağlayan izoleli pod içerisinden de fırlatılabilmektedirler.
14.) TOROS 230A Çok Namlulu Roketatar (ÇNRA)
İlk Türk füzesi olan Toros, TSK envanterine 1999’da girdi. Toros füzelerinin 230 milimetre çapındaki Toros 230-A’nın menzili 65 kilometredir. TÜBİTAK- SAGE üretimi olan bu füzeler, karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Ağırlıkları ise 200-265 kilo arasında değişiyor.
15.) BMC 380-26 P
BMC tarafından geliştirilen BMC 380-26 P 10 Ton Taktik Tekerlekli 6×6 aracın kabini yeni ve yarım burunludur. Araçlarda sürücü ve 2 personel koltuğu, su soğutmalı kabin içi ek ısıtıcı bulunuyor. Bu özel amaçlı araçta, kabin içinden araca bağlanan çeşitli ekipmanlar kullanılabiliyor. Araçlar 380 Bg’lik motor gücü ve Allison otomatik şanzımanla donatılmıştır.
16.) Zıpkın
Zıpkın birimlerinin tüm fonksiyonları bilgisayar denetimli olup gece-gündüz her türlü hava şartlarında hedeflere otomatik olarak füze yönlendirip ateş ediyor. 8 kilometre menzili ve atışa hazır 4 adet Stinger füzesi olan sistemin biri nişancı diğeri sürücü olmak üzere genelde iki kişilik mürettebatı bulunuyor. Sistemin kendini korumaya ve yakın hava tehditlerine karşı 12.7 milimetrelik otomatik makineli tüfeği, hedef mesafe ölçümü için çok darbeli lazer mesafe bulucusu ve uzaktan kumanda imkânı da mevcuttur.
17.) PARS 4X4
PARS 4X4; 25 Bg/ton gücündeki araç, düşük bir siluete ve amfibi özelliğe sahiptir. 4 kişilik mürettebatı bulunan araç hiçbir ön hazırlık gerektirmeden derin ve akıntılı suda operasyon yapabilir. Aracın sudaki arttırılmış manevra kabiliyeti ise, arkasında konumlandırılan iki adet pervane/uskur ile sağlanmaktadır.
18.) OTOKAR Akrep Zırhlı Personel Taşıyıcı
Akrep Zırhlı Personel Taşıtı Land Rover Defender 110 alt sistemi kullanılarak üretilen araçlardan biridir.
Suudi Arabistan’da Sosyalist Hareketlerin Doğuşu ve 1953-75 Arası Dönemi
Suudi Arabistan, birbirinden farklı birçok coğrafî bölgeyi sınırları içerisinde barındıran ve bu farklı bölgelerde muhtelif birçok mezhebî topluluğu da ihtiva eden bir ülke. Necd, Ehsa, Hicaz, Tihame gibi Arap Yarımadası’nın birçok önemli bölgesi bugün Suudi Arabistan sınırları dahilinde. Bu bölgeler arasındaki toplumsal ve mezhebî farklılıklar 18. yy’dan beri buralarda birçok çatışmayı doğurdu. 18. yüzyılda Muhammed bin Abdulvehhab liderliğinde ortağa çıkan Vehhabîlik mezhebinin Suud Ailesi himayesinde Necd’de ve sonrasında komşu bölgelerde yayılması sürecinde birçok silahlı mücadele yaşandı. Birçok kez Osmanlı Devleti ile ciddî çatışmalar yaşayan Suud Ailesi ve Vehhabîlik mezhebi, 1918’e kadar güçlenerek varlığını sürdürdü. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bölgede Osmanlı’ya kısmen bağlı, özerk bir yönetim sahibi olan Suud Ailesi, Osmanlılar ve İngilizler arasında tarafsız kaldı ve savaşa fiilen dahil olmadı (1). 1918’de Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybedip bölgeden tamamen çekilmesi sonucunda Suud Ailesi ile Osmanlı’nın bir bağı kalmadı. Osmanlı’nın çekilmesinin akabinde Suud Ailesi’nin lideri Abdulaziz ile Mekke Emiri Şerif Hüseyin arasında sıkı bir mücadele başladı ve Kasım 1925’te Medine-i Münevvere’nin düşmesinin sonrasında Şerif Hüseyin’in hakimiyetindeki Hicaz bölgesi de Suudilerin eline geçmiş oldu (2). 1932 yılında da Suudi Arabistan kuruldu.
Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk kralı Abdülaziz İbn-i Suud
Sosyalizmin Suudi Arabistan’da Zuhuru
Milliyetçi fikirler ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla birlikte sosyalist fikirler henüz erken zamanlarda Orta Doğu’da yayılmaya başlamıştı. Yurtdışına gidip sosyalist fikirlerden etkilenen insanlar (özellikle de dinî sebebler ve akraba ziyaretleri için Irak ve Bahreyn’e gidip gelen doğu bölgesinin Şiîleri) ve Aramco tesislerine çalışmaya gelen solcu Filistinli, Suriyeli, Mısırlı, Lübnanlı, İtalyan, Sudanlı, Hintli işçiler sayesinde (3) solculuk fikri Suudi Arabistan’a 1940’lı yıllarda girdi. Özellikle Kahire, Beyrut, Bağdad, Paris, Londra ve Moskova gibi şehirlerde eğitim gören Suudi öğrencilerin arasından birçoğu marksizm, milliyetçilik ve anti-emperyalizm gibi fikir akımlarını benimsemişti, diğer Arab ülkelerinden ülke içine sokulan birçok gazete, dergi, broşür ve kitab da bu fikirlerin yayılmasında önemli pay sahibi oldu. Mesela 1950’li yıllarda Lübnan Komünist Partisi’nin resmî gazetesi es-Sarha (Haykırış) gazetesi, Suudi Arabistan’da Şiî nüfusun yoğun olduğu doğu bölgelerinde çokça okunan gazetelerdendi. Karl Marx’ın Das Kapital’i, Marx ile Engels’in Komünist Manifesto’su, Josef Stalin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Tarihi kitabı gibi kitablar ülkede gizlice alınıp satılan ve okunulan kitablardı. Bu fikirleri benimsemiş birçok kişi de 1950’lerde ülkede muhtelif gazeteler yayınlamaya başladılar. Bu gazetelerde birçok milliyetçi ve solcu gazeteci yazdıkları yazılarla rejime eleştiriler yöneltiyordu. el-Bilâd (Ülke) ve Harra’ gazetelerinde diğer Arab ülkelerinden yazarlar da görev alıyor, kadın yazarlar da muhtelif yazılar kaleme alıyordu.
Radyo da diğer Arab ülkelerinden değişik siyasî görüşlerin Suudi Arabistan’a girişi sürecine büyük katkıda bulunan bir araç oldu. Suudi Arabistan’da ilk radyo istasyonu Ekim 1949’da zamanın Veliahd Prens’i Suud bin Abdulaziz’in Cidde’de kurdurduğu radyo olacaktı. Bir süre sonra Suud, Mısır’ın başına gelen meşhur lider Cemal Abdunnasır’ın kendi ideolojilerinin propagandasını yaptırdığı Savtu’l-Arab (Arabların Sesi) radyosundan etkilendi ve bu radyoda ve daha sonra açacağı radyolarda yapılan yayınları aynı tarzda yaptırmaya çalıştı. Suud radyolarında milliyetçi şarkılar ve halk müzikleri düzenli olarak yayınlanmaya başlamıştı. Veliahd Prens Suud 1953’te tahta geçtikten sonra kadın sunucular bu radyolarda programlar sunmaya başladı, birçok Arab ülkesinden kadın şarkıcıların (Ümmü Gülsüm gibi) şarkıları yayınlanmaya başlandı (4).
İlk Örgütlenmeler ve İşçi Grevleri
Ülkede şüphesiz bu fikirlerden en çok etkilenen kitlelerden biri de işçi sınıfıydı. Suudi Arabistan’daki ilk solcu eylemlerden birisini de Aramco’daki işçiler gerçekleştirecekti. Suud-Amerikan ortaklığıyla kurulmuş bir petrol şirketi olan Aramco, yıllardan beri Suudi Arabistan’ın petrol kuyularında faaliyet gösteriyordu. Ancak bu şirket yalnız petrol çıkarmıyor, aynı zamanda Amerika’nın ve Amerika’nın dostu Suud Hanedanı’nın bölgedeki gözü kulağı oluyordu. İşte bu şirketin tesislerinde çalışan işçiler arasında da milliyetçi, solcu ve anti-emperyalist fikirler epey yaygındı zira yukarıda zikrettiğimiz üzere Aramco tesislerine çalışmaya yurtdışından gelen birçok işçi zaten ülkelerindeyken bu fikirlerden etkilenmiş kişilerdi. Aramco’nun okullarında işçilere öğretmenlik yapan Filistinli ve Lübnanlı öğretmenlerin de birçoğu bu fikirleri benimsemiş kişilerdi ve bunların bazıları da işçi öğrencilerinin ciddî bir kısmına bu fikirleri aşılamayı başarmıştı. Bu tesislerdeki ilk büyük grev 11 Haziran 1945 tarihinde takriben 1700 İtalyan ve 9000 Arab işçinin Ra’s Tenura ve Zahran gibi rafinerilerde düzenlediği grev olacaktı. Sonrasında binlerce işçi 17 Ekim 1953’te daha iyi çalışma şartları ve daha yüksek maaş gibi haklar taleb etmek amacıyla büyük bir grev daha yaptı. Bu grev, 1956’da yapılacak grevle birlikte en büyük iki grevden birisiydi (5). Bu greve önderlik eden bazı isimler ise ilerleyen zamanlarda Suudi Arabistan’daki milliyetçi ve sosyalist hareketlere öncülük edecek isimler olacaktı.
Suud’un Kral Olması ve Milli Islah Cephesi’nin Kuruluşu: Sosyalizmin Ülkede Palazlanışı
Suud bin Abdulaziz’in 1953’te tahta geçmesi, bu ideolojilerin halk arasında yayılması süreci açısından bir dönüm noktası olacaktı. Harvard Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Rosie Bsheer’in naklettiği bilgilere göre Suud, yurtdışındaki gelişmeleri yakından takib eden ve değişik birçok fikre müsamaha gösteren bir karaktere sahipti. Kralın bu özelliğini bilen Suud halkı da isteklerini krala bildirmekte daha açık davrandılar (mesela kral tahta geçtiğinde Taif halkından bir grup insan krala dilekçe göndererek kraldan halkın seçimiyle kurulan bir parlamento oluşturmasını, hukuku bağımsız yapmasını ve eğitimi modernleştirmesini taleb etti) ve bu özgürleşmenin getirdiği bir sonuç olarak ülkedeki politik faaliyetler hız kazandı. Bunun sonucunda da ülkede birçok siyasi parti kuruldu. İlk olarak 1954 yılında sosyalistler, Baasçılar ve milliyetçiler bir araya gelip ortak faaliyetler yürütebilecekleri bir parti kurdular: Millî Islah Cephesi. Partinin kurucularından İshak eş-Şeyh Yakub’un iki kardeşi, Ahmed ve Yusuf da, ”el-Fecru’l-Cedid (Yeni Şafak)” adlı bir gazete çıkarmaya başlayarak bu gazetede işçi hakları ve parti propagandası yapmaya başladı. Abdulaziz bin Muammer gibi bu partinin önde gelenlerinden bazıları Kral Suud’un danışmanlığını bile yapıyordu ve kendisi sosyalist fikirlere sahib bir diplomattı. Suud, onun fikirlerine epey kulak veriyor ve onun fikirlerinden de bayağı etkileniyordu. Bu nedenle Suud, Amerika’ya daha mesafeli, Cemal Abdunnasır’a daha yakın davranıyordu. Hanedan içinde de Cemal Abdunnasır’ın sosyalizme yakın Arap milliyetçisi, cumhuriyetçi ve anti-emperyalist görüşlerini benimseyen bir grup prens Hür Prensler Hareketi’ni oluşturmuştu (6). Hakeza ordunun içinde de bu ideolojiyi benimseyen bir grup subay, Cemal Abdunnasır’ın bir subayken üye olduğu ve 1952’de Mısır’daki monarşiyi deviren Hür Subaylar Hareketi’ni örnek alarak Suudi Hür Subaylar Hareketi’ni te’sis etmişlerdi (7). Yukarıda zikrettiğimiz üzre birçok farklı fikirden insanın bir araya gelerek kurmuş olduğu Millî Islah Cephesi (MIC)’nden ise komünist olmayan kişiler (Baasçılar, Nasırcılar, milliyetçiler) zamanla partiden ayrılmaya başladı ve parti artık komünistlerin hakimiyeti altına girmiş oldu (8).
Fakat Hong Kong Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisi olan Muhammed Turki es-Sudeyrî’nin ”Marx’ın Arab Havarileri: Suudi Komünist Hareketi’nin Yükselişi ve Düşüşü” adlı makalesinde aktardığı bazı bilgiler Rosie Bsheer’in makalesinde resmettiği Suud tasviriyle çelişmekte. Sudeyrî, Suud’un tahta çıkmasıyla birlikte zuhur eden özgürlük ortamının çabucak dağıldığını ve 1954 yılından itibaren, halihazırdaki sosyalist yapılanmalara mensub birçok kişinin tutuklamalara maruz kaldığını aktarıyor. Örneğin 1954 ve 1955’te Aramco’nun çabaları sonucunda 200’ün üstünde Arab işçinin komünist bağlantılara sahib olduğu suçlamaları ile tutuklandığı bilgisi veriliyor. Devamında anlatıldığına göre yerel seçimler kaldırılıyor, protestolar yasaklanıyor, anti-komünist bir propaganda yürütülmeye başlanıyor ve MIC (Millî Islah Cephesi)’nin yöneticileri dahil olmak üzere birçok üyesi tutuklanıyor. 1956-57 yıllarında yoğun baskılar ve tutuklamalar (ki Suudi araştırmacı-yazar Kamil el-Hatti’nin iddiasına göre bu tutuklular 19 ay sonra Suud’un çıkardığı bir af ile serbest kalacaktır) sonucu birçok MIC üyesinin Lübnan, Mısır ve hatta Çekoslovakya gibi Doğu Bloğu ülkelerine kaçması sonucu örgüt yara alır, ülkedeki ünlü sosyalistlerden Avami, Yusuf eş-Şeyh Yakub (İshak eş-Şeyh Yakub’un kardeşi) ve Ebu Suneyd, ülkedeki sosyalist hareketin hayatta kalabilmesi için 1957-58 yılları boyunca Ebu Suneyd’in evinde bir araya gelerek bir çözüm yolu bulmaya çalışır ve Millî Kurtuluş Cephesi’ni kurarlar. MIC’ye nisbeten propagandaya daha fazla ağırlık veren bu örgüt (mesela Mekke’ye gelen hacılara Şia ve Ehl-i Sünnet arasında eşitliği savunan broşürler dağıtmışlardır), 1961’de parti programını yayınlar. Bu program monarşinin devrilmesini, petrol sanayiinin millîleştirilmesini, kölelerin özgürleştirilmesini, dış politikada tarafsızlığı ve Zahran Hava Üssü’ndeki Amerikan askerlerinin ülkeyi terk etmesi gerekliliğini savunan bir programdı. Ayrıca örgüt 1961-66 yılları arasında Aramco tesislerinde düzenlenecek birçok grevi organize etmeyi başaracaktı (9).
Suudi Arabistan Doğu Bölgesi haritası (Kaynak: Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 476)
Oxford Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Toby Matthiesen’e göre ise Kral Suud devri gerçekten de işçilere daha fazla haklar tanınan ve muhalefete karşı daha uzlaşmacı davranılan bir dönemdi ama diğer taraftan işçi hareketlerine bazı baskıların uygulandığı, politik gücün merkezîleştiği ve Amerika ile ilişkilerin güçlendirildiği bir dönemdi. Bu devirde yerel seçimler de yapılmış, hatta solcu ve milliyetçi aktivistler Katif, Demmam, Huber ve Hufuf gibi Şiî nüfus yoğunluklu doğu şehirlerinde birçok mevki kazanmıştı. Ancak Suud’un 1956’da Aramco rafinerilerinde yapılan büyük grevlere tepkisi sert olmuştu, grevlere katılan işçi hareketi liderleri tutuklanmış, grev yapmak ve işçi sendikası kurmak yasaklanmıştı (10). Dr. Matthiesen bu verdiği bilgilerle adeta Sudeyrî ile Bsheer’in çizdiği Suud tasvirine nisbeten daha mu’tedil bir yoldan gitmiş, bunun haricinde de dönemin sosyalist, Baasçı ve Nasırcı hareketlerin Suudi Arabistan’ın Şiî nüfus yoğunluklu doğu bölgesinde ağırlık kazandığını vurgulamıştır.
Suud-Faysal Mücadelesi
Ancak Kral Suud, saltanatı boyunca kardeşi Veliahd Prens Faysal ile çetin bir güç mücadelesi yürüttü. Rosie Bsheer’in yazdıklarına göre Veliahd Prens Faysal, Aramco ve Amerika ile yakın ve güçlü ilişkilere sahip, ülke içinde de otoritesi yüksek bir prensti. Amerika’ya yakın olduğu için de doğal olarak abisi Suud’un, bazı noktalarda sol görüşlü danışmanlarından etkilenmesi onu rahatsız ediyordu. Bu yüzden Faysal, devlette önemli makamlara gelmiş tüm milliyetçi ve sosyalist devlet adamı ve danışmanları elimine etmeye çalışıyor, abisi Suud’u Arap medyasında bazı gazetelere rüşvet vererek yalan haberler vasıtasıyla itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Suud ise onun bu çabaları karşısında tutumunu daha da keskinleştiriyor, 22 Aralık 1960’tan sonra kurduğu yeni Bakanlar Kabinesi’ndeki bakanları ülkenin önde gelen bazı milliyetçilerinden, sosyalistlerinden ve Hür Prensler Hareketi’nden seçiyordu. Fakat bu bakanlar, Faysal’a yakın Sudeyri kardeşlerden ölüm tehdidleri alarak istifaya zorlandılar. Faysal 1962’den itibaren Amerika, İngiltere ve İsrail’den de aldığı desteklerle ülke yönetiminde gücü eline almaya başladı ve abisi Suud’u da tahttan çekilmeye zorladı. Faysal, yönetimde epey söz sahibi olduktan sonra da ülkedeki krallık rejimine muhalif kesime karşı (başta milliyetçiler, sosyalistler ve anti-emperyalistler) ülke çapında geniş bir tutuklama hareketine başladı ve bu kesimden oluşumlara muntesib ve bu oluşumlarla bağı olan herkes tutuklandı, kaçabilenler ise ülke dışına kaçtı. O zamanda tutuklanan bazı kişilerin hatıratlarına göre tutuklanan kişilerden birçoğu gözaltında işkencelerden geçirildi ve hatta bazıları öldürüldü. Bu süreçte birçok suikast teşebbüsüne maruz kalan ve 3 ay evinde hapis tutulan Suud, nihayet 2 Ocak 1965’te ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
Suud kraliyet ailesi
Suudi Sosyalistler İçin Asıl Zor Günlerin Başlangıcı
Yoğun tutuklamalar ve Faysal’ın da tahta geçmesiyle büyük darbeler alan milliyetçiler (Baasçılar ve Nasırcılar) ve sosyalistler, faaliyetlerini başka şekillerde yürütmeye çalıştılar. Ülkede kalanların bazıları, Demokratik Halk Cephesi gibi gerilla grupları kurdular, ülkeden kaçabilmiş olanlar da yurt dışından siyasî faaliyetlerini sürdürmeye çalıştı. Hür Prensler Hareketi’nden Prens Talal ve 3 kardeşi de yurt dışına kaçabilmişti, kaçtıktan sonra Millî Kurtuluş Cephesi ile birleştiler ve Suudi Millî Kurtuluş Cephesi’ni kurdular. Hatta Mısır’a kaçmış bir grup cumhuriyetçi Suudi subay da 1969’da ülkedeki ”yoldaşlarıyla” iletişime geçerek Yusuf et-Tavil liderliğinde, Cemal Abdunnasır’ın da desteğiyle, krallık rejimini devirip cumhuriyeti kurma gayesiyle askerî bir darbe planladı. CIA’in bu planı ifşa edip Faysal’a bildirmesi ise uzun sürmedi, ordunun içinde bu darbe planına iştirak eden subaylar tutuklandı ve birçoğu infaz edildi (11).
Faysal’ın başa geçmesiyle beraber Suudi Arabistan sosyalistleri için yepyeni bir sayfa açılacaktı. Tutuklanmadan kurtulabilenler ise mücadelelerini, farklı örgüt isimleri altında sürdürmeye çalışacaktı. Mesela Suudi Arabistan Baas Partisi’nden ayrılan Marksist-Leninistler tarafından 1969’da kurulmuş (Toby Matthiesen’e göre 1965’te kurulmuştur), Yemen sınırına yakın Asir Dağları’nda Maocu bir yöntem ile savaşmayı ilke edinmiş Arab Yarımadası Demokratik Halk Cephesi, birçok bombalı saldırıda bulunarak ve o zamanda Umman’ın Zufar bölgesinde savaşan sosyalist gerillalara destek savaşçı göndererek ülkedeki komünist gerilla direnişi içerisinde önemli bir örgüt olmayı başaracaktı. Yukarıda zikrettiğimiz Millî Kurtuluş Cephesi ise 1975’te bir toplantı sonucunda kabuk değiştirerek Suudi Arabistan Komünist Partisi’ne dönüşecek ve parti programını tamamen Marksist-Leninist ideoloji esaslı oluşturacaktı. Bu parti Güney Yemen’in takib ettiği ekonomik modeli benimseyecek, askerî harcamalarda SSCB ile anlaşmalar yapılması gerektiğini savunacaktı. Gizli şekilde basılan ve ülke içinde dağıtılan gazetelerle propaganda yapmaya çalışan parti, zaman geçtikçe güç kaybetmeye başlayacaktı ve 1991’de kendini feshedecekti. Suudi Arabistan Baas Partisi ise 1967’de 6 Gün Savaşı’nın patlak vermesi sonrasında Zahran, Ra’s Tenura, Katif ve Demmam gibi kentlerde binlerce kişinin katıldığı bir dizi yürüyüşü ve Amerikan Konsolosluğu’na yapılan saldırıyı organize edecek, Saddam Hüseyin’in Irak’ta başa geçmesinden sonra da Saddam’ın desteğini alarak varlığını sürdürecekti (12).
1- Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti: Vehhabî Hareketi ve Suud Devleti’nin Ortaya Çıkışı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1998, s. 222-238
2- Salâhuddin el-Muhtar, Tarihu’l-Memleketis’s-Su’udiyye: Fi Mazihâ ve Hazirihâ, Beyrut, Daru Mektebeti’l-Haya, II, 382
3- Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 475-477
4- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 245-254
5- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 445; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 477-479, 487
6- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 255-268; Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060; Ahmed el-Vasil, eş-Şuyu’iyyu’l-Atik İshak eş-Şeyh Yakub, https://www.jadaliyya.com/Details/25806/%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D9%88%D8%B9%D9%8A-%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%AA%D9%8A%D9%82-%D8%A5%D8%B3%D8%AD%D8%A7%D9%82-%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D8%AE-%D9%8A%D8%B9%D9%82%D9%88%D8%A8
7- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 248
9- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 446-449; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 493; Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060
10- Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 487
11- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 268-275; Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 450
12- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 454-457; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 496-497
KAYNAKÇA:
Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018
Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3)
Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59.
Savaş, insanoğlunun varlığının ortaya çıkışından bu yana süregelen, farklı farklı adlandırdığımız çeşitleri ve yöntemleri olan karşılıklı çatışmalardır. Elbette ki konuyu devletler arasında yapılan savaş açısından ele alacağız. Zaman içinde savaşın türleri ve yöntemleri her ne kadar değişmiş olsa da, bu değişiklikler bir önceki işleyişi yok etmemiş ve gelişerek devam etmiştir.
Savaşın türlerine bakarsak; 1. Nesil, 2. Nesil, 3. Nesil ve 4. Nesil Savaşlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ilk üç savaş türüne kısaca değineceğim ve esas konu olan 4. Nesil Savaş’ı yazacağım. Amacım; önceki yazılarımda da gayret ettiğim gibi siz değerli okuyucularımıza bir bilgi yığını sunmak değil, bilgiyi bir sohbet tadında sizlerle paylaşmaktır.
Savaşın gelişimi açısından baktığımızda;
1. Nesil Savaş: İnsan gücünün ve süngü çatışmasının ön planda olduğu savaş türüdür. Disiplinli ve düzenli ordular mevcuttur.
2. Nesil Savaş: Endüstri devrimi ve teknolojik gelişmelerin savaş şartlarını etkilemesiyle böylece savaşta taktiksel değişim yaşanmıştır. Öncelik göğüs göğüse çarpışmadan öte, düşmanı uzak mesafeden verilen hasarla sindirmek ve daha çok kayba uğratmaktır. Gelişmekte olan silahlar etili olmuştur. Sivillerden uzak, belli mevzilerde yapılan bir savaştır. Çanakkale Savaşı bunun bir örneğidir.
3. Nesil Savaş: 2. Nesil’e göre daha sistemli ve yine yakın çatışmadan uzak ancak daha az asker kaybının hedeflendiği bir savaştır. Buna; mevzi savaşından, kuşatma savaşına geçiş de denilebilir. Düşman kuşatılır, ordu düzeni bozulur ve düzeni bozulan ordu parça parça çarpışmak zorunda kalır. Böylece düşman askeri daha kolay bir av haline gelir. Nitekim 2. Nesil Savaş şartlarının hakim olduğu bir dönemde, Gazi M. Kemâl Atatürk, Sakarya Savaşı’nda (23 Ağustos – 13 Eylül 1921) yine stratejik dehalığını ortaya koymuş ve 3. Nesil Savaş taktikleriyle Yunanları hezimete uğratmıştır.
Sıradaki ve esas konumuz; 4. Nesil Savaş. Bu savaşın tanımını ortaya koyduğumuzda karşımıza çıkan, Türkiye ile ilgili, içinde bulunduğumuz ve bazen anlamlandıramadığımız olaylar karşısında akıllarda birikmiş soru işaretlerinin cevabı olacaktır.
Dördüncü nesil savaş kuramını geliştiren Amerikalı bir stratejist ve yazar olan William S. Lind, bu kavramı şu şekilde tanımlar:
“Savaş ile barış dönemleri arasındaki ayrımın bulanıklaştığı, mücadelenin belirlenmiş muharebe sahaları dışına taştığı, sivil ve askerler arasındaki farkların ortadan kalktığı ve asimetrik özellikleri de içinde barındıran askeri, yarı askeri ve bazen de sivil gayretler bütünü” olarak tanımlar. Yine Amerikalı Emekli Albay ve savaş stratejisti Thomas X. Hammes, “Ayaklanmadan evrilmiş ve geleneksel savaş tanımları dışında, savaş hali ile barış arasında sınırları, cephesi ve muharebe sahası belli olmayan sivil ve asker arasındaki ayrımı ortadan kaldıran; tarafları devletler olduğu gibi devlet dışı aktörlerin de olabildiği klasik gerilla harekâtının ve terörizmin modernite ile revize edildiği bir savaş türüdür.”
Tanımlamalara baktığımızda da gördüğümüz gibi 4. Nesil çok yönlü ve her alanda karşılaşılabilecek bir savaş türüdür. Nitekim ülkeler bu yeni nesil savaşa karşı ayakta durmaya çalışmakta ve hatta 5. Nesil’e doğru giderek gelişmekte ve değişmekte olan saldırılara karşı mücadele vermektedir. Bu savaş kuramında, devlet, millet ve bireyler; askeri, siyasi, kültürel, ekonomik, dini, toplumsal ve bunun gibi birçok yönden hedeftedir. Amaç, düşmana; askeri ve siyasi mücadelenin dışında psikolojik baskı kurmak, zihinleri kontrol etmek, azim ve kararlılığı çökertmek, manevi olarak da yenilgiye uğratmaktır. Bu ve akla gelmeyecek nice uygulamalar dağınık bir savaşın göstergesidir.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Devlet Bilgi Koordinasyon Merkezi
Bu savaş kuramında taktikleri icra eden en önemli unsurlardan biri medyadır. Medya bilindiği üzere yalnızca televizyon ve gazeteden ibaret değildir. Sosyal medya, anlık mesajlaşma ve paylaşım uygulamaları da 4. Nesil Savaş’ta etkili bir silahtır. Nitekim bunun en yakın örneklerini Barış Pınarı Harekâtı sırasında görmüştük. Tek sivile dahi zarar vermeyen Türk ordusunun, sivilleri vurduğuna dair yalan haber yapılması ve başka haberlerin fotoğraflarının alınıp paylaşılması sadece örneklerden bir tanesidir. Amaç azmi kırmak, ordunun moralini bozmak, bu noktada Türkiye’yi bir suçluymuş gibi suçunu kabul ettirmek noktasında, aynı zamanda psikolojik ağırlıklı bir savaştır. Türkiye neyse ki uluslararası hukuka bağlılığı ve harekâttaki sabrı ile haklılığını kabul ettirmiş, ABD ve Rusya karşısında, her şeye rağmen diplomasi yoluyla harekât çerçevesindeki hedefine ulaşmıştır. Nitekim bugün gündeme baktığımızda dahi Suriye konusunda, Libya konusunda ve Akdeniz konusunda hâlâ Türkiye’ye karşı her türlü 4. Nesil Savaş faktörü uygulanmaya çalışılmaktadır.
Bir yazımda “Bitmeyen Şantaj: Ermeni Meselesi”ni kaleme almıştım. Evet, bu savaş kuramının etkili yöntemlerinden biri de şantajdır. Bu şantaj; siyasi, ekonomik, askeri alanda ve yine birçok alanda kendini göstermektedir. Yine Harekât’tan örneklerle yürürsek bazı dış ülkelerin Türkiye’ye silah satışını durdurduğunu ve ambargo açıklaması, ABD Başkanı Trump’ın sözde soykırım ve ekonomik yaptırım tehditleri hepimizin malumudur ve işte bu savaşın bir parçasıdır. Ayrıca siber saldırılar da bu savaşın bir parçasıdır. Silahlı orduyu kullanmadan ve can kaybı yaşamadan siber yolla elde edilen her bilgi altın değerinde bir zafer gibidir. Bu noktada siber güvenliğin de önemi azımsanmayacak derecededir. Teknoloji bu savaşta vazgeçilmezdir.
Sonuç olarak, savaşın hangi türü olursa olsun karşısında geliştirilen strateji çok yönlü, modern ve geliştirilebilir olmak zorundadır. Stratejik güç; her alanda akılcı, yenilikçi olduğu ve vatanseverlikle taçlandırıldığı sürece 4. Nesil Savaş’ın etkileri daha hafif olacaktır. Nitekim bu durum; devletimizin yöneticileri, güvenlik güçlerimiz, istihbaratımız açısından önemli olduğu gibi, Türk milletinin her bir mensubu bulunduğu konum ne olursa olsun bu yeni nesil savaşa karşı uyanık, bilinçli ve mücadeleci olmak zorundadır. Çünkü belirttiğimiz gibi bu çok yönlü bir savaştır. O halde çok yönlü bir kalkan olmak zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti, tarihinden gelen gücü muhafaza ettiği ve daha da benimsediği sürece geleceğe daha emin adımlarla yürüyecektir.
Yusuf Ay
Stratejik Ortak Misafir Yazarı
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Abdullah ŞENGÖNÜL, Dördüncü Nesil Savaş Kapsamında Türkiye İçin Strateji Tartışmaları, 2018, sf. 33.
Metin GÜRCAN, Savaşın Evrimi ve Teorik Yaklaşımlar, 2011, sf.92.
Fırat’ın doğusunda yaşananlar ve İdlib’de gerçekleşen çatışmaların ışığında Suriye’de son durum haritası en çok merak edilen konular arasına girdi. Yaklaşık 8 yıllık iç savaş boyunca onlarca örgüt, yapı ve devletin müdahil olduğu ülkede; iç savaşın kronolojisini, ‘savaş haritasını’ ve geçen ay yaşanan önemli gelişmeleri sizler için hazırladık.
Suriye’de Son Durum Haritası
2 Mart 2020:
Suriye son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi
22 Şubat 2020: İdlib’in doğusunda M5 otoyolunu kontrol altına alan rejimin Ağustos ayından bu yana İdlib’de ele geçirdiği bölgenin ayrıca belirtildiği ISW’nin haritası, Menbiç, Kobani, Tel Rıfat, Haseke ve Barış Pınarı Harekatı’nın sınırı olan Türkiye’den 30 KM uzaklıktaki M5 otoyolunun kontrolünü Esad rejiminde gösterdi.
Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu ile birlikte doğrudan kontrolü altında bulunan Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekatı bölgeleri mavi renkte gösterildi.
Suriye son durum haritası – 22 Şubat 2020 – Harita: ISW
[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: Timeline ve Tüm Gelişmeler”]
28 Ocak 2020: Rejim güçleri, İdlib’in en büyük ikinci yerleşim yeri olan, stratejik önemdeki uluslararası M-5 otoyolunun içerisinden geçtiği Maaret el Numan’ı ele geçirdi.
28 Ocak tarihi itibariyle Suriye son durum haritası – Harita: Mepanews
22 Ocak 2020: Suriye Gündemi’nin Rusya Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre hazırladığı haritada göz çarpanlar:
YPG, Barış Pınarı Harekatı’nın batısında yer alan Kobani, Menbiç ve Tel Rıfat’tan tamamen çekildi. Harekat bölgesinin doğusunda yer alan Türkiye sınırından da yaklaşık 10 kilometre geriye çekildiği iddia edilen YPG’li teröristlerin Rakka ve kuzeyindeki çöl bölgelerini de terk ettiği görülüyor.
Öte yandan İdlib’in doğusu ve güneybatısında silahtan arındırılan bölge koyu kahverengi bir şekilde renklendirilirken, İdlib geneli yasadışı silahlı güçler olarak belirtildi. İdlib’e yönelik kara harekatı düzenleyen rejim unsurlarının operasyon bölgesi, haritada gösterilen silahtan arındırılan alanı kapsıyor.
[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 6 Asker Şehit Oldu (2020)”]
Rus verilerine göre Suriye son durum haritası (22 Ocak 2020) – Harita: Suriye Gündemi
1 Aralık 2019: Suriye’nin yüzde 62.23’ü Esad rejimi, yüzde 25.64’ü YPG, yüzde 12.15’i ise muhalif ve rejim karşıtı güçlerin kontrolünde bulunuyor.
Esad rejimi: 116.139 km²
SDG/YPG: 47.846 km²
Muhalifler: 22.645 km²
Suriye son durum haritası – 1 Aralık 2019 – Harita: jusoor
[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 2 Türk Üssü ‘Kuşatma Altında'”]
Alternatif harita: Kasım ayında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Milli Ordusu (SMO), Barış Pınarı Harekatı sonrası ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmalar sonrasında Tel Abyad ile Resulayn hattında kontrolü sağladı. YPG ile birlikte harekat bölgesinin çevresinde hareket eden rejim güçleri, yer yer SMO’ya yönelik saldırılarda bulunuyor.
Öte yandan petrol kaynaklarının yoğunlukta olduğu Deyri Zor bölgesinde rejim ile YPG anlaşması olumsuz sonuçlanırken, İdlib’in doğusunda rejim saldırıları sonrası operasyon başlatan muhalifler ve rejim karşıtı güçler, 3 köyü ele geçirdi.
Suriye son durum harita – 1 Aralık 2019 – Harita: Suriye Gündemi
4 Kasım 2019: 9 Ekim’de Barış Pınarı Harekatı’nın başlamasının ardından Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki topraklar TSK ve Suriye Milli Ordusu’nun kontrolüne geçerken, Ankara ile Washington ve Moskova arasında yapılan mutabakatlar neticesinde YPG’nin çekildiği bölgelere rejim güçleri yerleşti.
Esad rejimi: 122 bin 214 (% 65,34)
SDG/YPG: 47 bin 59 km (% 25,16)
Muhalifler: 21 bin 166 (% 11,32)
IŞİD: 2 bin 138 (%1,14)
8 Ekim 2019: Suriye’de Esad rejimine bağlı Suriye Ordusu, PKK’nın Suriye uzantısı YPG’den oluşan SDG, HTŞ ile iç içe geçen bölgeleri kontrol eden ÖSO ve çöl bölgelerinde yer alan IŞİD. Dört farklı tarafın olduğu ülkede onlarca farklı yabancı askeri üs bulunuyor. Ekim verilerine göre;
Esad rejimi (Suriye Ordusu): 116 bin 487,94 km² alan (% 62,08)
SDG/YPG: 51 bin 657,72 km² alan (% 27,53)
Muhalifler (HTŞ ve ÖSO): 17 bin 343,7 km² alan (% 9,25)
IŞİD: 2 bin 138 km² alan (% 1,14)
Suriye Son Durum Haritası (8 Ekim 2019) – Harita: SuriyeGundemi.com
Alternatif Suriye savaş haritası:
Suriye son durum haritası (Ekim 2019) – Harita: MEPA News
Ağustos 2019:
Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2019) – Harita: mepanews.com
Fırat’ın Doğusu Haritası
Fırat’ın doğusu, İdlib, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgelerini gösteren son durum haritası. (8 Ekim 2019) Harita: ISW/StratejikOrtak.com
[irp posts=”20428″ name=”‘Barış Koridoru’ Planı: ABD ve Türkiye’ye Göre Güvenli Bölge Haritası”]
Suriye İç Savaşı’nın Kronolojisi
28 Haziran 2014: Musul’u ele geçiren IŞİD, Haziran 2014’te ‘halifelik’ ilan etti.
23 Eylül 2014: IŞİD’e karşı IŞİD Karşıtı koalisyon güçlerinin ilk hava operasyonu başladı.
2 Ekim 2014: Kobani ve çevresindeki 354 köyün 350’sini ele geçiren IŞİD, Kobani’yi kuşattı.
29 Mayıs 2015: Eski adı Nusra Cephesi olan şu an Heytül Tahrir-i Şam (HTŞ) ve birçok muhalif grubun oluşturduğu çatı birliği ‘Fetih Ordusu’, Esad rejiminin kontrolündeki İdlib’i ele geçirdi.
30 Eylül 2015: Rusya hava ve kara unsurlarıyla Suriye’ye müdahil olma kararı alarak ilk hava operasyonunu 1 Ekim’de gerçekleştirdi. Rusya Savunma Bakanı Şoygu, “Suriye’de çalışmaya başladığımızda teröristler tarafından kontrol edilmeyen tüm toprakların oranı sadece yüzde 18’idi.” dedi.
Rusya’nın Suriye’de hava operasyonlarına başlamasının ardından rejim güçlerinin elde ettiği topraklar (Açık kırmızı renkteki alan)
28 Aralık 2015: YPG, Tişrin Barajı’nı ele geçirerek Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak açıkladığı ‘Fırat’ın batısına’ ilk kez geçti.
YPG, Fırat’ın batısını geçti. (27 Aralık 2015)
31 Mayıs 2016: YPG, Menbiç’e operasyon düzenleyerek 12 Ağustos 2016’da beldeyi tamamen ele geçirdi.
24 Ağustos 2016: Türk ordusu ve ÖSO, Afrin ile Menbiç arasında yer alan IŞİD kontrolündeki bölgeye Fırat Kalkanı Harekatı‘nı başlattı. Cerablus, Rai, Dabık ve El Bab terör örgütünden temizlendi. Harekatın resmi bittiğini duyurulması 29 Mart 2017.
17 Ekim 2017: Aralık 2016’ta Rakka’nın kuzeyindeki çöl bölgelerinde başlayan ABD destekli YPG unsurlarının Rakka operasyonu, 17 Ekim’de sona erdi. IŞİD’in ‘başkenti’ Rakka, iç savaş boyunca ilk olarak ÖSO ardından IŞİD ve son olarak da YPG’nin kontrolüne geçmiş oldu.
22 Aralık 2017: Türkiye sınırına yakın, savaş öncesi ülkenin en büyük kenti ve finans merkezi olan Halep, rejim güçleri tarafından muhaliflerden geri alındı (Kesin tarih duyurusu yapılmadı). Halep’in rejim kontrolüne geçmesi ‘Muhalifler Suriye’de savaşı kaybetti’ yorumlarına neden oldu. Bu olayın ardından da Türkiye, Rusya ve İran arasında Astana Görüşmeleri başladı.
Suriye son durum haritası (17 Aralık 2017)
20 Ocak 2018: 72 savaş uçağının havalanmasının ardından TSK, Afrin’e Zeytin Dalı Harekatı‘nı başlattı ve yaklaşık 2 ay sonra 18 Mart’ta Afrin’in merkezi tamamen terör örgütünden temizlendi.
[irp posts=”15632″ name=”Zeytin Dalı Harekatı: Güncel Afrin Son Durum Haritası”]
*Kronoloji, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren başlıklar üzerinden hazırlanmıştır.
Kasım’da Suriye’de Yaşanan Önemli Gelişmeler
1.) Londra’daki dörtlü Suriye Zirvesi sonrası yapılan ortak açıklamada, İdlib dahil Suriye’nin tamamında, sivilleri hedef alan saldırıların durdurulması konusunda mutabık kalındığı bildirildi.
2.) Suriye Geçici Hükümeti Adalet Bakanı Abdülselam, terörden kurtarılan bölgelerde adaletin tesisi konusunda Türkiye’nin de destekleriyle mahkemeler kurulduğunu ve hakimlerin atandığını belirtti.
3.) Macron ile Elysee Sarayı’nda görüşen NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye konusu üyeler arasındaki görüş ayrılıklarının önemli bir örneği. Türkiye’nin Suriye’ye düzenlediği operasyonun sonuçları konusundaki kaygılarımı dile getirmiştim, görüş ayrılıklarımız var.” dedi.
4.) Türkiye’nin, NATO’nun Rusya’ya karşı Baltıklar ve Polonya’ya yönelik savunma planlarını, ittifakın Suriye konusunda Türkiye’ye destek vermemesini eleştirmesininin ardından, “YPG’nin terör örgütü ilan edilmesi” şartıyla kabul edeceği belirtildi.
5.) Fırat Kalkanı bölgesindeki El Bab ve Cerablus ilçelerinde petrol taşıyan tankerleri kimliği belirsiz hava saldırısıyla vuruldu. Suriye Milli Ordusu Sözcüsü Hamud, “Kimliği belirsiz savaş uçakları El Bab bölgesinde yakıt tankerlerini vurdu. Milli Ordu’ya ait herhangi bir karargah ya da nokta vurulmadı.” dedi.
6.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, Moskova’nın SDG’nin en kısa sürede Suriye ordusuna katılmasını beklediğini, “bu süreç ne kadar erken olursa o kadar iyi olur” şeklinde özetledi.
7.) Suriye Anayasa Komitesi görüşmelerinin ikinci turu İsviçre’nin Cenevre kentinde yapıldı. Görüşmeler, anayasayı yazacak 45 kişilik komiteye gitmeden rejimin görüşmeleri aksatması sonucu sona erdi.
8.) Suriye Milli Ordusu, YPG ve rejimin kontrolündeki Ayn İsa kampı ve Sayda Köyü’nü ele geçirmesinin üzerinden 24 saat geçmeden 2 noktayı da kaybetti.
9.) IŞİD karşıtı koalisyon tarafından Suriye’nin Deyrizor ilinde dün düzenlenen operasyonda; çok sayıda IŞİD’linin öldürüldüğü ve yaralandığı, koalisyona eşlik eden ‘yüzlerce komandonun’ IŞİD kamplarını temizlediği ve birçok teröristi yakaladığı ifade edildi.
10.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, “Bizim için en önemli konu petrolün IŞİD ve diğer aktörlerin eline geçmesini engellemek. Yasadışı hiçbir şey yapmıyoruz.” diyerek Suriye petrollerinin gelirlerinin YPG’ye aktarılmasını savundu.
11.) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye güçlerinin Suriye’nin Azez kentinde yakaladığı IŞİD üyesinin örgütün ‘baş bombacısı’ Ebu Cihad El Din El Nasır Ubeyde olduğunu söyledi.
12.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Oleg Sıromolotov, Türkiye’nin Suriye’deki harekatından sonra yüzlerce IŞİD militanının serbest kaldığını, bunun büyük endişe yarattığını ve kaçan militanların örgütün gücünün yeniden artmasını sağlayabileceğini iddia etti.
13.) İngiltere, öldürülen İngiliz vatandaşı IŞİD üyelerinin Suriye’de kalan çocuklarını ülkeye getirme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Raab, “Eve dönüşlerine olanak sağladık, yapılacak en doğru şey buydu. Bu masum, yetim çocuklar hiçbir zaman savaşın dehşetine maruz kalmamalıydı” dedi.
14.) Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin Rusya’ya Suriye’nin kuzeyindeki harekata yeniden başlama niyetinde olmadığı konusunda güvence verdiğini söyledi. Lavrov, Türkiye-Suriye sınırından SDG’lilerin (YPG) çekilmesinin neredeyse tamamlandığını belirtti.
15.) İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, işgal ettikleri Golan’a Suriye’den 4 füze atışı yapılması konusunda İran’ı sorumlu tuttu. İsrail’in İran’a karşı bir yıpratma savaşına sürüklenmeyeceğini ifade eden Katz, “Dikkat edin, biz Suudi Arabistan değiliz” diye ekledi.
16.) Rusya Savunma Bakanlığı, “Türkiye’nin Kuzey Suriye’de olası yeni askeri operasyon açıklamasını şaşkınlıkla karşıladık. Rusya, Türkiye sınırından YPG’nin çıkma sorumluluğunu tam olarak yerine getirdi.” açıklamasında bulundu.
17.) Suriye’nin ‘petrol bölgesi’ Deyri Zor konusunda YPG ile Esad rejimi & Rusya arasında yapılan görüşmelerin olumsuz sonuçlandığı belirtildi.
18.) Rus televizyonuna konuşan Esad, “YPG Suriye ordusuna katılmak istemiyorlar, silahlarını muhafaza etme niyetindeler. Suriye ordusuna katılmaları ve Türklere karşı birlikte savaşmak için onları ikna etmeye çalıştım.” ifadesini kullandı.
19.) Rus askeri polisleri ABD’nin boşalttığı üssünün bulunduğu Suriye’nin kuzeyindeki Kobani yakınlarındaki havalimanını korumaya aldı.
20.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, SDG ele başı Mazlum Kobani kod adlı Ferhat Abdi Şahin’e atıfta bulunarak, “Biz kişilere değil SDG güçlerine destek vermekteyiz.” dedi.
21.) ABD Savunma Bakanı Esper, ABD askerlerini Suriye’nin kuzeydoğusundan çıkarma sürecinin sürdüğünü, nihayetinde bölgede 500-600 askerin kalacağını, ülkenin güneyindeki Al Tanf üssünde yer alan 200 askerin buna dahil olmadığını açıkladı.
22.) Suriye’de muhaliflerin kontrolündeki bölgede arama kurtarma çalışmaları yürüten Beyaz Baretliler’in kurucusu James Le Mesurier, İstanbul’daki evinde ölü bulundu. Rusya, eski İngiliz askeri Mesurier’ın ‘MI6 ajanı’ olduğunu açıklamıştı.
23.) Macaristan Başbakanı Orban, Suriye’de oluşturulması planlanan güvenli bölge konusunda ‘üstlerine düşeni yerine getireceklerini’ söyledi.
24.) Pentagon Sözcüsü Hoffman, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt silahlı oluşumların (YPG) tampon bölgeden çekildiğini doğrulayamayacaklarını belirtti.
25.) İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Hotovely, Suriye’deki Kürtlere farklı kanallardan insani yardım ulaştırdıklarını ve her türlü destek sağlayacaklarını belirtti.
26.) SDG elebaşı Mazlum Kobani, “Esad’ın teklifi (SDG Suriye ordusuna katılması) kabul edilemez. Bizim 100.000 askerimiz var. Suriye Ordusu SDG’ye katılsın.” dedi.
27.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin, Rusya’nın Suriye’de petrolün çıkarılmasında ABD ile işbirliği yapmaya niyeti olmadığını söyledi.
28.) Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, BM raporuna göre Barış Pınarı Harekatı sonrasında sadece birkaç günde Suriye’de yerlerinden edilmiş 100 bine yakın insanın güvenle tekrar evlerine döndüğünü söyledi.
29.) Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye’den Irak’a geçerken Amerikan konvoyunun saldırıya uğradığını, herhangi bir kayıp veya yaralanma olmadığı ve saldırıyı gerçekleştiren kişilerin ‘TSK destekli’ Suriye Milli Ordusu personelleri olduğunu iddia etti.
30.) ABD Başkanı Trump, Suriye’deki gelişmelere ilişkin, “Ateşkes iyi gidiyor, petrolün kontrolü bizde.” ifadesini kullandı.
31.) ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Mısır, Almanya ve Ürdün dışişleri bakanlarının ortak bir yazılı açıklamayla Suriye Anayasa Komitesine destek verdiği bildirildi.
Ekim’de Suriye’de Yaşanan Önemli Gelişmeler
6 Ekim’deki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump arasında yapılan telefon görüşmesi ve ardından gelen Beyaz Saray açıklamasından önce (Eylül ve 6 Ekim) Suriye’de öne çıkan gelişmeler…
1.) 4 Ekim’de yaşanan en önemli 3 olay:
Milli Savunma Bakanı Akar ABD’li mevkidaşı Esper ile Genelkurmay Başkanı Güler ABD’li yeni mevkidaşı Milley ile görüştü.
-Amerikan ve Türk ordusunun 3. kara devriyesi Suriye’de gerçekleşti.
-‘Türkiye’nin kurduğu’ Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş cephesi birleşti.
2.) Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Suriye’nin El Bab bölgesinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Azez’de İslami İlimler Fakültesi ve Afrin’de de Eğitim Fakültesi kurulacağı duyuruldu.
3.) ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Ortadoğu’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Michael Mulroy, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturma yönündeki taahhütlerin kendilerine düşen kısmını yerine getirdiklerini iddia etti.
4.) Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin mültecileri kullanıp kendisine Suriye’de alan açmaya çalışmasını kabul etmeyeceklerini ifade etti. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Macron’un eleştirilerine ilişkin, “Macron’un Türkiye’ye dil uzatması haddini aşmaktır.” dedi.
5.) Irak ile Suriye arasında beş yıldır kapalı olan sınır kapısı El-Kaim yeniden hizmete açıldı. Şam ile Bağdat arasındaki ilişkilerde normalleşmenin bir işareti olarak görülen karar aynı zamanda iki ülkenin müttefiki İran için de bir zafer olarak kabul ediliyor.
6.) Suriye sınırında Türk hava sahasını 6 kez ihlal eden ve kime ait olduğu henüz belirlenemeyen İHA, İncirlik’ten kalkan iki adet F-16 uçağı tarafından vurularak düşürüldü. [MSB]
7.) Rejime bağlı Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, ülkesindeki Türk ve Amerikan askerlerinin çekilmesi için çağrıda bulundu. Muallim, aksi takdirde “uluslararası hukukun izin verdiği tüm karşı önlemleri almaya hakları olduğunu” söyledi.
8.) Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, son 2 yılda, Rusya’nın Suriye’deki Hmeymim Hava Üssü’ne saldırılarda kullanılan 118 insansız hava aracının yok edildiğini söyledi.
9.)Suriye Anayasa Komitesi’nin kuruluş ilanı: 23 Eylül
Komite; BM’den 50, rejimden 50 ve ENKS’nin de içerisinde yer aldığı muhaliflerden 50 olmak üzere 150 temsilciden oluşuyor.
Listenin % 20’si kadınlardan oluşuyor.
PYD’liler listede yok.
İlk toplantı 30 Ekim’de.
10.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, güvenli bölge ile ilgili, “Türklerle siyasi yönleri de olan askeri bir anlaşmamız var. Mültecilerin dönüşü dahil daha fazla konuyu konuşmaya hazırız. Bu askeri anlaşmayı mümkün olduğunca dürüstçe ve hızlı bir şekilde uyguluyoruz” dedi.
11.) BM Genel Kurulu’nda bir araya gelen Astana garantörleri Türkiye, İran ve Rusya; Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan bağlılığın teyit edildiğini bildirdi.
12.) ABD-Türkiye’nin ‘Güvenli Bölge’ kapsamında sınırın Suriye tarafından yapılan ortak kara devriyesinin ikincisi tamamlandı. Birinci ve ikinci devriyenin sınır hattı boyunca güzergahı şöyle oldu:
13.) Suriye İnsan Hakları Ağı, ABD öncülüğündeki IŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon güçlerinin, Suriye‘de son 5 yılda 924’ü çocuk ve 656’sı kadın 3 bin 37 sivili öldürdüğünü duyurdu.
14.) BM Genel Sekreteri Guterres, iç savaşın başladığı tarihten bu yana ilk kez Suriye anayasa komitesinin oluşturulduğunu ve ilerleyen haftalarda komitenin Cenevre’de toplanacağını açıkladı.
15.) Rusya Savunma Bakanı Şoygu, Suriye’deki operasyon sırasında testleri başarısızlıkla sonuçlanan geleceğe dönük geliştirilen 12 çeşit silahın üretimine son verildiğini, 300 silah örneğinin ise modernize edildiğini söyledi.
16.) IŞİD ile Mücadele Görev Gücü Direktörü Amerikalı Maier, Suriye’de güvenli bölge hakkında, “Bizim şu anda yapma konusunda kararlı olduğumuz şey YPG’nin oradan çıkarılması ve bunun nihayetinde bir güvenlik boşluğuna yol açmamasını sağlamaktır.” dedi.
17.) Suriye‘de Esad rejimi, Ankara’da yapılacak kritik Türkiye-Rusya-İran üçlü zirvesi öncesinde genel af ilan etti.
18.) Rusya Savunma Bakanı Şoygu, “Suriye’de çalışmaya başladığımızda teröristler tarafından kontrol edilmeyen tüm toprakların oranı sadece yüzde 18’idi.” dedi.
19.) Danimarka, IŞİD’e karşı ABD önderliğindeki koalisyona destek amacıyla Suriye‘nin kuzeyine; 14 kişilik askeri doktor ekibi, ABD donanmasına destek amaçlı bir fırkateyn, bir savaş taburu, bir savaş gemisi ve 4 savaş uçağı göndereceğini açıkladı.
20.) İdlib’in düzenlenen operasyon nedeniyle “yavaş yavaş yok olduğunu” söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulması planlanan güvenli bölgeye ilişkin de “sadece adı kaldı” yorumunda bulundu.
21.)IKBY Başkanı Barzani’ye yakınlığı ile bilinen Kürdistan 24 kanalının Suriye‘nin kuzeyindeki ofisleri, PYD tarafından gerekçe gösterilmeden kapatıldı.
22.) Rusya ve İran’dan ‘Güvenli Bölge’ açıklaması geldi:
Rusya: “Türkiye’nin, sınırlarında güvenliğinin sağlanması konusundaki meşru çıkarlarını kabul ediyoruz.”
İran: “Türkiye’nin sınırlarını koruma konusundaki endişelerini anlıyoruz ancak Suriye yönetimiyle iş birliği geliştirmek bu kaygılar için en iyi yoldur.”