Coronavirüsü Neden Biyolojik Bir Saldırı Olamaz?

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’de ortaya çıkan ve 2019’un aralık ayından itibaren iki bin yediyüzü aşkın kişinin ölümüne sebep olan yeni tip virüsün Çin Halk Cumhuriyet’i dışında farklı kıtalarda kırktan fazla ülkeye kısa sürede hızla yayılması, virüsü tüm dünyada küresel boyutta yeni bir ekonomik tehdit unsuru haline getirdi. Küresel ekonomideki %16,4’lük payıyla uluslararası sistemin mevcut dengeleri değiştirebilecek etkin aktörü ve Batı’ya karşı önemli bir alternatif para kaynağı olan Çin’in, enerji arz güvenliğini tesis eden sürdürülebilir kalkınma stratejileri ile 20.yy’da süper güç Amerika ile girdiği siyasi-iktisadi yarıştan yeni ve kendi hegemonyasını kurmaya hazır çıkışının yarattığı küresel endişeyle salgın, Amerika Birleşik Devletleri’nin biyolojik saldırısı olarak yorumlanırken; virüsün paravan kaynağı olan Çin’den Amerika Birleşik Devletleri’ne sıçraması uzun sürmedi. Virüsün 22 Ocak’tan bu yana çizdiği sürekli dikey seyreden ölüm grafiği, üretim üsleri Çin’de bulunan uluslararası firmaların başta geçici dahi olsa Çin ile ilişkilerini ambargo noktasına getirirken, tedarik zinciri Çin’e dayanan birçok uluslararası şirketin üretim ve iş akışında aksaklıklara hazırlandığını duyurması, düşük maliyetli üretim stratejisi ile ciddi bir parasal gücü elinde bulunduran Çin’i küresel bir talep şokuyla karşı karşıya bırakabilir. Uzun dönemde, virüsün öldürücü etkisi dışında yayılma hızının ve insanlarda yarattığı korkunun yeni bir küresel boyutlu ekonomik krizi tetikleyebileceği bu komplo-iktisadi resimde, virüsün Çin ekonomisinde yaratacağı olası bir daralmanın küresel ekonomideki karşılığı, düşük maliyetli arz eksikliğinden kaynaklanacak enflasyonist bir ortam olacaktır. Virüsün yayılma hızının hala kontrol altına alınamamış olmasının paravan kaynağı Çin üzerinde oluşturacağı maliyet baskısı, zaman içerisinde talep şokunu arz şokuna dönüştürecektir. Öngörülen ölümcül sonuçların gerçekleşmesinden daha korkutucu gözüken uluslararası toplumda artan endişeyle, dünyanın üretim merkezi Çin’in düşük maliyetli üretimine talebin azalması, küresel boyutlu bir maliyet artışını tetikleyecek bu da fiyat artışından kaynaklanacak global bir enflasyonu doğuracaktır. Yaşanacak komplokin ekonomik krizde sonraki özne, üretimde yaşanan küçülmenin Çin’in enerji talebini azaltmasıyla, Çin üretiminin enerji ihtiyacını karşılayan diğer devletler olacaktır.

Çin Ekonomisindeki Oynamalar Küresel Ekonomi Dışında Amerika’yı Nasıl Olumsuz Etkiler?

Çin ekonomisinde yaşanacak olası bir daralma, Trump yönetimiyle geçtiğimiz ay imzalanan Birinci Faz Ticaret Anlaşması kapsamında Amerika Birleşik Devletleri’ne önümüzdeki iki yıl boyunca ürün ve hizmet alımını en az 200 milyar dolar arttırma taahhüdü veren Pekin’i daha karmaşık bir sürece itecektir. Küresel sağlık tehlikesi öncesinde dahi Çin’in bu taahhüdünü yerine getirebileceği konusuna şüpheyle yaklaşılırken, virüsün yol açabileceği iktisadi problemler sonrasında Çin’in alımlarını azaltmasıyla zora düşen ABD’li çiftçiler süreçten daha da olumsuz etkilenecektir. Ocak ayında varılan son anlaşmada baz yıl 2017’de Amerika Birleşik Devletleri’nden 185 milyar doları bulan ithalat gerçekleştiren Çin’in anlaşmaya uyması durumunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e ihracatı bu yıl 261,7 milyar dolar, gelecek yıl ise 308,3 milyar dolar olacaktı. Bu dev alımlara ek olarak Çin; bu yıl 76,7 milyar dolar, gelecek yıl da 123,3 milyar dolar ek alım yapacaktı. Sanayi, enerji, ve tarım alanlarında Çin’in taahhüt ettiği alımları gerçekleştirememesi, Amerikan ekonomisinin 1,62 tirilyon dolarlık kısmını oluşturan ihracat payını bu alanlarda alımın yerine getirilemediği ölçüde düşürecektir.

Özlem Şahin

Stratejik Ortak Misafir Yazar

TSK’nın Harekat İsimlerinin Anlamı ve İstihbarat Boyutu

Suriye’de “Bahar Kalkanı Harekatı” başladı. Harekatın askeri yönü kadar harekata verilen isim de bir o kadar önemli. Konuya başlamadan önce bilmemiz ve idrak etmemiz gereken önemli bir husus var. Bugüne kadar konusu istihbarat olan tam 32 yazı yazmışım. Hemen hepsinde de istihbarat algımızdaki yanlışlıklara değinmişim. “İstihbarat” denilince kafamızda canlanan şeyin, istihbaratın yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğunu defalarca yazdım.

İstihbarat denilince akla ilk gelen şey maalesef espiyonaj/casusluk faaliyetleridir. Ancak bir “bilim” olan istihbaratın en önemli alt dallarından biri de propaganda ve kamu diplomasisi faaliyetleridir. Profesyonelce hazırlanmış bir propaganda çalışması ve doğru yönetilen bir kamu diplomasisi faaliyeti bir ordu gücünde olabilir, savaşlar başlatıp savaşları bitirebilir.

Operasyonlara verilen isimler, operasyonun kendisi kadar can alıcı olabilir ve büyük etkiler yaratabilir. Sıradan bir ABD vatandaşı olduğunuzu düşünün. Güneşli bir New York sabahında kahvenizi yudumlarken haberleri okumak için internete giriyorsunuz ve şöyle bir başlık görüyorsunuz, “Türkiye, Suriye’de ‘İntikam Ateşi’ operasyonunu başlattı”. Sıradan bir ABD vatandaşı olarak bu operasyon isminin sizde nasıl bir psikolojik etkisi olurdu?

Açıkçası yazdığım yazılara ve haberlere böylesine havalı bir başlık atmak hoşuma giderdi. Ama propagandanın ve kamu diplomasisinin önemini bilen devlet adamlarımız sayesinde sıradan ABD vatandaşları sabah kahvelerini yudumlarken İntikam Ateşi gibi bir isim yerine “Zeytin Dalı Harekatı”, “Barış Pınarı Harekatı” ve “Bahar Kalkanı Harekatı” gibi isimler gördüler…

churchill and intelligence

Operasyonlara İsim Vermenin Tarihçesi

Operasyonlara isim verme geleneğini başlatanlar Almanlar olarak kabul edilir. 1. Dünya Savaşı yıllarında Almanlar, yaptıkları her harekata bir kod isim verirlerdi. Bu geleneğin yaygınlaşması ve kurumsallaşması ise 2. Dünya Savaşı yıllarına dayanır.

2. Dünya Savaşı sırasında dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill, General Hastings Ismay’e operasyonları dikkatlice adlandırmanın önemini içeren bir not gönderdi. Churchill’a göre yapılan operasyonlara daha cesur isimler konulmalıydı. Çünkü savaşta oğlunu kaybeden hiçbir anne “Oğlum Bunnyhug (Bu isim gerçekten komik bir dans stilinin adıdır.) operasyonunda öldü.” dememeliydi.

Yazının başında açıklamış olmama rağmen belki hala “Bu konunun istihbaratla ne alakası var?” diyenler olabilir. Tekrar söylüyorum. Biz istihbaratı zihinlerimizde espiyonaj faaliyetlerine indirgediğimiz sürece bu alanda bir arpa boyu kadar yol alamayız. Aşağıdaki örneğin, bir operasyona isim vermenin ne kadar önemli olduğunu ve bunun en temelde bir “istihbarat faaliyeti” olduğunu ortaya koyması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

CIA's Documents

Konunun Önemi CIA Raporlarında Yer Alıyor

Buraya tıkladığınızda CIA resmi sayfasına gideceksiniz. Sizleri yönlendirmiş olduğum sayfa CIA’nın arşiv sayfasıdır. 6 Haziran 2013 tarihinde gizliliği kalkmış olan bu CIA belgesi 8 Mayıs 1952 tarihli. Winston Churchill’ın General Hastings Ismay’e gönderdiği ve operasyonları dikkatlice adlandırmanın önemini içeren nota rastlayan Allen W. Dulles, gördüğü lüzum üzerine bu notu CIA’nın ilgili birimine rapor ediyor.

Allen W. Dulles, raporunda şunu diyor, “Projemize isim verirken ekte yollamış olduğum dosyadaki akıllıca/bilgece yorumları dikkate almanızı öneririm.” Allen W. Dulles ismini Google’a yazdığınızda kendisinin bir sene sonra yani 1953 yılında CIA Başkanı olduğunu göreceksiniz.

Operation Just Cause

ABD’nin “Adil Neden Operasyonu” (Operation Just Cause) Dönüm Noktası Oldu

ABD 1989 yılında Panama’ya bir operasyon yapma kararı alır. 15 Aralık 1983 tarihinden 1989’a kadar Panama devlet başkanlığı yapmış olan Manuel Noriega’yı devirmek için yapılacak harekattan Thomas Kelly sorumludur. Plan gerçekten de teknik açıdan mükemmeldir. Ama Thomas Kelly, 8 Mayıs 1952 tarihli CIA raporundan habersiz olacak ki, operasyona berbat bir isim verir. “Mavi Kaşık” adlı operasyonun planlarını inceleyen General James Lindsay, Thomas Kelly’i yanına çağırır ve ona “Günün birinde torununa bu operasyonu anlatırsan ondan seninle gurur duymasını değil, kahkalarla gülmesini bekle…” der. Operasyon teknik açıdan mükemmel olsa da imaj açısından da mükemmel olmalıydı. Sonuç olarak operasyonun adı “Operation Just Cause” yani “Adil Neden Operasyonu” olarak değiştirildi.

Bu olay ABD ordusunda bir dönüm noktası oldu. Operation Just Cause ‘dan sonra ABD’li yetkililer dünyada bir ilki gerçekleştirdi ve “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu” hazırladılar. Klavuzda bir operasyona isim verirken nelere dikkat edilmesi gerektiği yer alıyordu. Klavuza göre operasyonlara verilecek isimler saldırgan olmamalıydı ve ABD dış politikasını dünyada en iyi şekilde yansıtmalıydı. Belli bir grubu aşağılamamalı, tehditkar ifadeler içermemeliydi. Bu klavuz 2.Dünya Savaşı’ndan önce hazırlanmış olsaydı, on binlerce insanı vahşice katleden atom bombalarına “Little Boy” ve “Fat Man” gibi alaycı isimleri verilir miydi?

Bu konunun önemini ortaya koyması bakımından şunu da söylemek gerekir. 1989’dan bu yana operasyonlara isim verirken “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu” kullanan ABD, 11 Eylül saldırılarından sonra “Operasyon Markası Yaratma Birimi” kurmuştur.

Bahar Kalkanı Harekatı

Fırat Kalkanı Harekatından Bahar Kalkanı Harekatına

Türkiye bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında bir çok başarılı operasyon yaptı. Gelenek üzere biz de yaptığımız operasyonlara isimler veriyoruz. Suriye’de başlatmış olduğumuz son operasyonun adı da “Bahar Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi.

Şahsi görüşüme göre bugüne kadar yapmış olduğumuz harekatlarda en başarılı isimlendirme “Fırat Kalkanı Harekatı”dır. Her açıdan mükemmel bir isim. Ayrıca harekatlara verilen isimleri değerlendirirken karşıda hangi ülke ya da grubun/örgütün olduğu ve dönemin şartlarına göre değerlendirme yapmamız lazım. Yaklaşık on gün önce bir tweet atmıştım ve şöyle demiştim;

“İlk harekata Fırat Kalkanı dedik. Savaştan yana değiliz ama kendimizi de savunuruz dedik. İkincisine Zeytin Dalı dedik. Savaştan yana değiliz, teröre karşıyız dedik. Üçüncüsüne Barış Pınarı dedik. Savaştan yana değiliz, barışı tesis etmek istiyoruz dedik. Bizi anlamadılar… Olası İdlib harekatının adını çok merak ediyorum.”

Bahar Kalkanı Harekatı Hem Saldırı Hem Savunma Silahıdır

1 Mart 2020 tarihinde son harekatın adı “Bahar Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi. İdlib’de vermiş olduğumuz şehitler canımızı öylesine yaktı ki… Toplum olarak intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorduk. Bütün şehit cenazelerinde halktan intikam sesleri yükseliyordu. Toplum bu duygu düşünce dünyası içindeyken sosyal medyada bazı kişilerin “Bahar Kalkanı Harekatı” ismini biraz nahif bulduğu gördüm. Zaten bu yazıyı yazma amacım da harekatın adına ilişkin gördüğüm bu yorumlardı. Konuyla alakalı yazı yazmayı planlarken Prof. Dr. Yaşar Onay hocamızın bir tweetine denk geldim. Şöyle yazmıştı hocamız, “Kalkan hem saldırı hem savunma silahıdır. Saldırırken savunmayı da ihmal etmemek gerektiğini gösterir. Ayrıca düşmanın saldırısı kalkanla önlendikten sonra karşı saldırıyı başlatır. Bu nedenle Suriye’de başlatılan harekatın konseptiyle de uyum içindedir. Bu Nedenle de Bahar Kalkanı adı başlattığımız harekat için çok doğru ve yerinde bir isimdir.”

Bahar Kalkanı Harekatı

Fırat Kalkanı Harekatı

DEAŞ dünyanın başına bela edilmiş. Öyle ki kendi yarattıkları canavar durdurulamaz bir güç olarak dünyaya pazarlanıyor. Ortadoğu’da birçok terör örgütü, dünyanın başına bela olan DEAŞ ile mücadele ediyormuş gibi gösterilerek uluslararası alanda meşru hale getiriliyor. Bütün dünyadan “medeniyetimiz tehlikede” sesleri yükseliyor. Böyle bir rüzgar esiyor dünyada…

Fırat sadece bir nehir değildir. Fırat bir medeniyettir. Türkiye, yedi düvelin baş edemediği(!) bu terör örgütüne karşı bir harekat başlattı. Harekatın adı ise “Fırat Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi. Türkiye’nin ortaya koyduğu Fırat Kalkanı, mazlumlar, asıl sahipleri olduğumuz medeniyet ve hayat için siper, bir kalkan oldu. Böyle bir amaç için bundan daha güzel bir harekat ismi seçilemezdi.

Zeytin Dalı Harekatı

Sınırlarımızda yuvalanan PYD/PKK terör örgütü yaptığı saldırılar ile masum vatandaşlarımızı şehit ediyordu. Bölgeye barışın gelmesinin tek yolu vardı, terör örgütlerinin kökünü kazımak! O güne kadar bölgede terör örgütleriyle mücadele ettiğini iddia eden ülkelerin hepsi hava akınlarıyla yerle bir etmişti coğrafyayı. Binlerce sivili katlettiler terörle mücadele ediyoruz diye. Ama yeryüzünde Türk Milleti kadar asil bir milllet, Türk Ordusu kadar şerefli bir ordu yoktu.

Bölgeden terör örgütlerini temizlemek, barışı ve huzuru geri getirmek için “Zeytin Dalı Harekatını” başlattı Türkiye. Rabbime şükürler olsun ki vicdanım zerre sızlamadan, gurur duyarak yazabiliyorum ülkemin yaptığı operasyonları. Türkiye’nin bölgeye uzattığı zeytin dalı, tek bir sivilin kılına zarar vermezken teröristlerin kökünü kazıdı. Aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın, üstte yer alan fotoğraf Mehmetçiğin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Afrin’in hali, altta yer alan ise koalisyon güçlerinin Rakka Harekatı sonrası şehrin hali. Böyle bir harekata da anca Zeytin Dalı gibi bir isim yakışırdı.

Bahar Kalkanı Harekatı

Barış Pınarı Harekatı

Büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk “Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.” diyordu. Türkiye kimsenin düşmanı değildi. Yeryüzünde kirli emelleri için değil de insanlık onuru için savaşan tek ordu Türk Ordusuydu. Terör belası kanser gibi yayılmıştı sınırlarımıza. Söküp atmadan da kimseye huzur yoktu. Bugün olmasa yarın başa bela olacaktı. Kalıcı bir barışı tahkim etmek zaruriydi.

Masumların canına kast eden, vatan sınırlarını tehdit eden teröristler hedefteydi yine. Yine sıkılmadan, çekinmeden, vicdanım sonuna kadar rahat bir şekilde “Barış Pınarı Harekatı” diyebiliyorum. Onca kirli plana ve riske rağmen tek bir sivilin, tek bir masumun burnunun kanamadığı bir harekata isim verecek kişi ben olsaydım da “Barış Pınarı” derdim yine…

Bahar Kalkanı Harekatı

İlk üç harekattan (belki de gerekmezken) kısaca bahsetmemin sebebi, yukarıda anlattığım “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu”nun ortaya çıkış amacı olan “operasyonun adının ülkenin dış politikasını yansıtması” ilkesini vurgulamaktı. Sadece harekat zamanlarındaki konjonktürden az çok haberi olan biri için bile Suriye’de yürüttüğümüz harekatların adları Türkiye olarak dış politikamızı açıkça ortaya koymaktadır.

İdlib’deki hain saldırı gerçekleştiğinde iş için Yalova’daydım. Sabaha kadar uyuyamadık hiçbirimiz. Sabah Yemen’li müvekkilim Muhammed’le buluştum. Muhammed bana döndü ve “Abi başınız sağolsun. Gerekirse ben de gelirim sizinle oraya, canımız feda olsun Türkiye’ye. Üzülme.” dedikten sonra sımsıkı sarıldı.

İstanbul’a döndüğümde İdlib şehidimiz Emre Baysal’ın cenazesine katıldım. Cenaze dönüşü eve geldiğimde kapıyı çaldım ve komşumuzun 4 yaşındaki kızı Zeynep açtı kapıyı. Boynuma atladı. Onu alıp salona geçtiğimde televizyonda şehitlerimizin haberleri açıktı. Zeynep bana baktı ve “Abi bizim askerlerimizi öldürmüşler. Sen sakın asker olma tamam mı?” dedi. Yanaklarımı sevdi, sakın gitme dercesine sımsıkı sarıldı bana. Sakin olmaya çalışıyordum ama içimde durduramadığım bir öfke vardı. Cenazede duyduğum “İntikam!” sesleri kulağımda çınlıyordu.

Muhammed ve Zeynep’i niye mi anlattım? Harekatların isimlerine de yansıdığı gibi, Türkiye harekatın kamu diplomasisi ve propaganda ayaklarında o kadar hassas davranıyor ki, kirli emeller peşinde olan yabancı hükümetler bize hasım olsa da Yemenli Muhammed bana sımsıkı sarılıyordu. Acımı paylaşıyordu benimle. Türkiye olarak derdimizi, duruşumuzu, amacımızı onlara anlatabilmiş, hissettirebilmiştik. Türkiye o kadar onurlu bir mücedele veriyor ki, 4 yaşında günahsız bir çocuğun gözünün içine gururla bakabiliyoruz, onun şevkatini nasip ediyor bize Allah.

Bahar Kalkanı Harekatı Nedir?

Ne olduğunu değil de ne olmadığını aktarayım Abdullah Ağar’ın sözleriyle, “Bu savaşı bir savaş oyunu, sürekli TT olan bir sosyal medya güncesi, bir bilgisayar oyunu, heyecanlı bir film, bir intikam aracı, bir dogmatik vaat, ihtiras ve hayallerinin, heves ve arzularının tatmini olarak görenler fena halde yanılıyorlar.”

Bahar Kalkanı Harekatı bir intikam aracı değildir. Bahar Kalkanı ismi, Türkiye’nin yukarıda anlattığım hususlar çerçevesinde dış politikasını Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi hakkıyla ortaya koyan bir isimdir. Bu harekat isimlendirme faaliyeti intikam duygusu ya da toplumun gazını almayla ile ilgili değil, sonuna kadar stratejik düşünme ve istihbarat ile ilgilidir.

idlib şehitleri
“Ruhunuz Şad Olsun”

Ne yaşarsak yaşayalım metanetimizi korumamız lazım. Biz büyük bir ülkeyiz, köklü bir milletiz. Türk olmanın alamet-i farikası devlet gibi düşünmektir derler. Her birimiz devlet gibi düşünmeliyiz, yeri geldiğinde en temel insani duygularımızı, acımızı, öfkemizi bile bastırıp akılcı davranabilmeliyiz. “Suriye’de ne işimiz var? Mehmetçiğin Ortadoğu bataklığında ne işi var? Askerlerimiz ne uğruna şehit oluyor? Sözün bittiği yerdeyiz…” edebiyatına aldanmamak ve bunlara prim vermemek gerekmektedir.

Fırat Kalkanı Harekatında Şehit olan, harekat devam etsin diye yaralandığını bile belli etmemeye çalışarak kahramanca savaşan Yüzbaşı Alper Kocaman’ın, arkadaşlarını kurtarmak için zırhlı bombalı aracın üzerine elinde Biksi ile ölümüne koşan Uzman Çavuş Ferhat Demir’in ve yaralı arkadaşlarına gövdelerini siper ederek şehit olan silah arkadaşlarının hikayesini idrak edemeyene zaten hiçbir şey anlatamazsınız…

Sürçülisan ettiysek affola… Her zaman dediğim gibi, her Türk asker ve istihbaratçı doğar! Saygılarımla…

Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisi Nedir?

Halford J. Mackinder tarafından ele alınan Kara Hâkimiyet Teorisi, “The Geographical Pivot of History” ve “Democratic Ideals and Reality” eserlerinde tasvir edilmiştir.

Mackinder’a göre dünya, etrafı denizlerle kaplı bir kıtadır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları bir bütünlük arzeder. Kalan toprak parçaları bu “Dünya Adasının” uydularıdır. Bu büyük toprak parçasının “heartland” olarak nitelendirdiği kalbi ise buzlarla kaplı olan Sibirya’dan başlayıp, Doğu Avrupa’yı da içine alan, İran’a kadarki bölgedir.[1]

“Heartland”in merkezi olan Doğu Avrupa ise “Dünya Adasının” en önemli yeridir. Mackinder’in sistemine göre merkez bölge olan Doğu Avrupa’ya hakim olan dünyaya hakim olur.[2]

Mackinder’in kurgusuna göre dünyanın en önemli bölgesi olan Doğu Avrupa’yı kontrol altına alan iki kuşak vardır. Bu iki kuşakta alınacak önlemler ile merkez bölge olan Doğu Avrupa’daki gücün diğer bölgelere ulaşması engellenecektir. Bu bölgeler: Türkiye, Pakistan, İran, Hindistan, Almanya ve Çin’i de kapsayan “Rimland” (İç Hilal) ve İngiltere, ABD, Kuzey Afrika ve Kanada’yı kapsayan “Dış Hilal”dir.[3]

Dünyadaki devletleri karacı ve denizci olarak ikiye ayıran Mackinder, Doğu Avrupa’ya hakim olan karacı devletin zamanla diğer bölgelere de hakim olmasıyla insan ve maddi kaynak olarak çok fazla zenginleşeceğini, genişledikçe deniz gücünü de artırabileceğini, dolayısıyla denizlere de hakim olabileceğini belirtmiştir.[4]

Harita-1: Halford J. Mackinder’in Jeopolitik Modeli

Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisini günümüz dünyası için yorumlayacak olursak, “heartland” bölgesinde hakim güç olan Rusya’nın, sıcak denizlere açılmak için uygulamış olduğu politikalar, “rimland” ülkeleri için bir tehdit oluşturmaktadır. Son yıllarda Ukrayna işgali ile sıcak denizlerde etkisini artırmak istemiş, bu bağlamda Kırım’ı ilhak etmiştir. Ortadoğu’da yürütmüş olduğu politikalar ile “rimland” üzerindeki baskısını gün geçtikçe artırdığı görülmektedir.

Mackinder’in de belirttiği gibi “heartland” bölgesine hâkim olan Rusya, zengin doğal gaz ve petrol rezervlerini elinde tutmaktadır. Uyguladığı politikalar, askeri bir müdahale ile kontrolden ziyade “rimland” bölgelerindeki ülkeler ile sosyo-ekonomik ilişkiler bağlamında geliştirilmiş politikalar içermektedir. Soğuk savaş yıllarından sonra küresel gücü ABD’nin tekeline bırakan Rusya, son dönemlerde, özellikle “rimland” bölgesi üzerinde uygulamış olduğu politikalar ile iç hilale doğru genişlemeye çalışmaktadır.

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Halford J. Mackinder, Democratic Ideals and Reality, (Washington DC, National Defens University Press, 1942) 54-55.

[2] Cezmi Sevgi, “Jeopolitik ve Jeostratejinin Tarihsel Gelişimi Açısından Türkiye’nin Stratejik Konumu”, Ege Coğrafya Dergisi(Aegean Geographical Journal), C.4, S.1 (1988):  222.

[3] İsmail Hakkı İşcan, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, C.1, S.2 (2004):, 61.

[4] Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hâkimiyeti Projesi ve Büyük Ortadoğu Projesi”, Akademik ORTA DOĞU, C.3, S.2 (2009), 134-135.

[/vc_toggle]

Tarihten Bugüne Balkanlar’da Türk Varlığı

Balkanlarda Türk varlığını anlatmadan önce biraz Balkan kelimesinin anlamına değinmek istiyorum.

Balkan yarımadası Avrupa’nın güneydoğusunda bulunur ve ismini bölgedeki dağlardan alır. Kökende Türkçe bir kelime olup “sık ormanlarla kaplı sıradağ ya da çalılıklarla kaplı engebeli arazi” anlamındadır. Osmanlı’da Balkanlar kelimesi ilk önce Rumeli’de bir dağ olarak kullanılmış ve tam bölge belirtmek için önüne birtakım ekler ya da sıfatlar eklenmiş. Emine Balkan, Koca Balkan, Küçük Balkan, Unguru (Macar) Balkan gibi… Emine Balkan aslında Hamios Dağı’nın Osmanlı Türkçesindeki karşılığı idi. Bizanslarda kullanılan “Aimos”, “Emmon” ve “Emmona” sözcüklerine karşılık “Emine” kelimesini kullandı.

Osmanlı’nın sınırlamasına göre Balkan toprakları 1.000.000 km²’yi buluyordu. Bu kadar geniş topraklara sahip Balkan yarımadasını Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek ve Trakya’dan oluşur. Romanya, Hırvatistan, Slovenya ve Moldova’nın da bu yarımadada bir miktar toprağı bulunduğu için bu ülkeleri de Balkanlar grubunda sayabiliriz.

Balkanlar’ın Osmanlı’dan Önceki Varlığı

Osmanlı’dan önceki Balkan halklarına kısa kısa değinelim. Balkanlarda yaşayan en eski halklar Yunanlılar ve İllirya kökenli Arnavutlardır. Yunanlılar, İsa’dan önce 2000’lerde klasik Atina’yı oluşturmak için Girit’teki uygar yerli halk ile kaynaştılar. Özellikle Slavların akınlarına maruz İllirya kökenli Arnavutlar ise bu akınlara direnerek Arnavut halkını korumak amacıyla varlıklarını devam ettirdiler. Slavların akınlarından nasibini alan bir diğer halk ise bugün Trakya bölgesine adını veren Traklardır. Trak halkı zamanla küçülse de modern zamanlara kadar gelebildi. Trak kavmi Vlahlar olarak bilinirdi ve Slavların arasında asimile olmalarına rağmen varlıklarını korudular. Daçyalıların torunları Romenlerden bahsetmeden olmaz. 107-274 tarihleri arasında Romalıların himayesi altında kalan Romenler zamanla Romalılaştılar. Romen milliyetçileri kendilerini Latin kökenli bir medeni bir topluluk olarak görüyordu ve Slavlar onlar için barbar niteliğindeydi.

Yüzyıllar geçtikçe Balkan yarımadasında da kökten değişiklikler yaşanmaya devam ediyordu. Karpatlardan yarımadaya gelen göçebe Slavlar, demografik yapının değişmesini oldukça etkiledi. İllirya Arnavutlarını ve Trakları kendi içinde bitiren bu göçebe Slavlar, merkezi güç Doğu Roma’ya bile akınlar düzenleyip başkent İstanbul’u tehdit ettiler. Zamanla yerleşik hale gelen kabileler, kendi içlerinde parçalanarak bugünkü Hırvatların, Slovenlerin etnik atalarını oluşturacak gruplara ayrıldılar. Hun Türklerinin devamı olan Bulgarlar tarafından kontrol altına alınan Slavlar, zamanla Bulgarları asimile ettiler. Bulgarca Slavik bir dildir ve günümüzde Bulgarlar Güney Slavlarının bir alt grubu olarak değerlendirilmektedir.

Osmanlı öncesi Balkanlar kısaca bu şekilde. Şimdi de Balkanlar’da beş yüz yıl aktif son yüz yılda ise bırakılan iz yönünden Türk etkisinden bahsedelim.

Balkanlar’da Türk Varlığı

Balkanlar’daki Türk hakimiyeti Osmanlı Devleti’nin 14. Yüzyılın ortalarında yarımadanın çoğunu fethetmesiyle başladı ve 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. 19. yüzyılın sonundan itibaren bir mübadele göçü başladı. Anadolu’dan Balkan yarımadasına göçen gayrimüslimler ve Balkanlar’dan Anadolu’ya göçen Türkler arasında bu göç gerçekleşti. Anadolu’ya göçler 20. yüzyılın sonlarına kadar devam etti ve hâlâ da varlığını sürdürmektedir. Buna rağmen Türk varlığı Balkanlar’da halen devam etmektedir. Kosova, Makedonya, Bulgaristan Türkleri ve Batı Trakya bunun en önemli örnekleridir. Balkanlar’ın Türkleşmesi de İslamlaşması ile gerçekleşmiştir. 14. yüzyıldan önce Bogomil mezhebine bağlı Slav kökenli olan Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar Balkanlar’daki İslâm’ın ve Türklüğün birer parçası ve unsuru oldular.

Osmanlı Devleti’nin bir beylikten imparatorluğa uzanan yolculuğunda Balkanlar üzerinde inanılmaz etkiler bırakmıştır. Kültür, sanat, yapı vs. birçok alanda halen Balkan devletlerinde Osmanlı izlerini görebilmekteyiz. Balkanlar Osmanlı Devleti hakimiyetine geçer geçmez hemen bir ihya süreci başlatıldı. Bu süreç içerisinde medreseler, tekkeler, kütüphaneler, camiiler, su kemerleri, türbeler, çarşılar ve köprüler imar etti. Osmanlı Devleti Balkanları hükmettiği beş yüzyıl içinde adeta bir nakkaş edasıyla nakşetmiştir. Balkan devletlerindeki Türk kültürü, yapılan çeşitli sözlük çalışmalarında da kendini göstermektedir. Buna göre Sırp-Hırvat dilinde 8.742, Bulgar dilinde 7.427, Makedon dilinde 3.404, Arnavut dilinde 4.000, Yunan dilinde 3.000’in üzerinde ve Rumen dilinde 3.000’e yakın Türkçe kelime bulunmaktadır. Kelimelerin yanı sıra çok sayıda fıkra, masal, atasözü, deyim ve tekerleme de Balkan dillerinde kendine yer etmektedir. Bulgar dilbilimci P. Slaveyko, 2.000’den fazla Türk atasözü ve deyiminin Bulgar dilinde mevcut olduğunu söylemektedir.

Balkanlar’da “De-Ottomanization” Politikası

Balkanlar’daki bu Türk-İslâm kültürünü ve izlerini silmek ya da zayıflatmak için Yunanistan’ın ayrılığından itibaren günümüze kadar süregelen bir “De-Ottomanization (Osmanlılıktan Arınma)” politikası uygulanmaya başlatıldı ve sürdürüldü. Bu politikanın amacı tüm Balkan devletlerinde sistematik bir şekilde Türk-İslâm kültüründen arınma ve ulusçuluk fikri altında “modernleşme ve Batılılaşma” idi. Bu tasfiye süreci dört grupta yapıldı: Dil, yerleşim yerleri, mimari ve yer isimleri.

1900 tarihli Osmanlı haritası

Dildeki arınma ile başlayalım…

Ulusçuluk fikrinin etkisiyle Osmanlı’dan ayrılan Balkan devletleri, yine aynı fikrin etkisiyle kendi dillerine Osmanlı’nın etkisiyle giren Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli kelime, atasözü ve deyimleri temizlemeye başladılar. Bu kelimeler yerine Batı Avrupa dillerine (İngilizce ve Fransızca özellikle) ait kelimeleri ikame ettiler. Özellikle 1878 ve 1918 sonrasında Sırp hükümetleri ve edebiyatçıları bu konuda bir hayli çalışma yürüttü ve Türkçe kelimeler silinmeye başlandı. Sırpça-Hırvatça karşılıkları bu kelimelerin yerine kondu. Benzer uygulamalar diğer Balkan devletlerinde de uygulandı.

Yerleşim yerleri ile devam edelim…

Osmanlılıktan arındırma politikası en acımasız şekliyle yerleşim yerlerinde de devam etti. Bu kıyım 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) ile başlayıp 1990’lara kadar devam etti. Türk ve Müslüman ahali ait yerleşim yerlerinden çıkarılarak buralara Hristiyan topluluklar yerleştirildi. Balkan devletleri arasında dinsel bir homojenlik oluşturulmak amaçlandı. Bu, oradaki Türk-Müslüman halkı öldürerek ya da göçe zorlayarak yapılmak istendi. 93 Harbi sonrası kurulan ve Bulgarlar tarafından yönetilen Özerk Doğu Rumeli Vilayeti’nde 1.942 köyden 316’sı boşaltıldı, resmî kayıtlarda silindi ve tahrip edildi. Böylece bu köyler adeta tarihin derinliklerine gömüldü. Aynı politika diğer Balkan devletlerinde de uygulandı.

Arındırma politikası yer isimlerindeki değişiklikler ile devam ediyor…

Ulus devleti kapmasında yabancı yer isimlerinin ulusallaştırılması amacıyla, Osmanlı’da bu yerlere verilen Türkçe isimler değiştirildi. Verilere göre Bulgaristan’da 110 yıllık süreçte Türkçe ve Yunanca isimler sürekli değiştirildi. 1878 yılında Osmanlı Devleti’nden özerklik ettiği zaman 49 ve 1906-1912 yılları arasında ise 423 köyün ismi değiştirildi. Çift isim (Türkçe ve Bulgarca) isim taşıyan 65 yerin Türkçe isimleri kayıtlardan silindi. 14 Ağustos 1934 ve 7 Aralık 1934 kararlarıyla 1971 yerin, 1935-1944 yılları arasında da 432 yerin isminin aslı silinerek Bulgarcalaştırıldı. Yunanistan’da da bağımsızlıktan sonra Yunan dilinin haricindeki isimler değiştirilerek Yunan diline dönüştürüldü.

Acımasız politikanın son aşaması ise mimaride ve tarihi yapılardaki arınma…

Özerlik veya bağımsızlıkların ardından yönetimlere gelen ulusçu yöneticiler, bu tasfiye sürecini eserlerin doğrudan yıkılması, bakımının yapılmayıp zaman içinde yok olması ve başka bir yapıya dönüştürülmesi şeklinde gerçekleştirdi. Seyyahlara göre 17. yüzyılın sonlarında Atina’da beş camii, yedi mescit, bir medrese, iki tekke, üç mektep, iki han ve üç hamam vardı. 18. yüzyılda bu sayılar oldukça arttı fakat 1833 yılında Atina Osmanlı Devleti’nden ayrılıp Yunan Krallığı’na geçince bu yapılar yok olup gittiler. Sadece Fethiye Camii, Hacı Mustafa Camii ve Abdi Efendi Hamam’ı kaldı. Selanik’te ise 1906 yılındaki kayıtlara göre 36 camii, 24 mescit, 9 medrese, 3 imaret, 9 mektep ve 19 tekke vardı. Balkan savaşları sonrasında Selanik’in düşmesiyle beraber bu sayılar hızla azaldı. Örneğin günümüze 36 camiden 7 tanesi gelebildi. Diğer Balkan devletlerinde de durum farklı değildi. 1903 yılında Sofya’daki tarihî bir camii, Bulgaristan Prensliği tarafından Yedi Azizler Kilisesi’ne dönüştürüldü. Tırnova’da tarihî önemi yüksek 40 camii ve mescitten sadece bir tanesi günümüzü görebildi. Bulgaristan’daki en büyük arınma Sofya’da gerçekleştirildi. Çünkü buradaki Türk-İslâm izlerini temizleyerek Sofya’yı Bulgaristan Krallığı’nın başkenti haline getirmek istiyorlardı. 250 camii bulunan Sırbistan’ın başkenti Belgrat’ta ise zamanla bu sayı eriyerek günümüze sadece Bayraklı Camii ulaşabildi. Camilerin yanı sıra mescit, tekke, medrese, hamam ve çarşı bulunan şehirde bunlardan hiçbiri günümüze ışık saçamadı. Diğer Balkan devletlerinde de maalesef bu “yok etme operasyonu” devam etti.

Çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Balkan yarımadasında (Osmanlı dönemindeki ismiyle Rumeli’nde), Türk varlığı özetle bu şekilde. Bu yazıda sizlere sadece bu diyarlarda bulunan Türk varlığını değil, Türklerden öncesini ve sonrasında yapılanları da naçizane anlatmaya çalıştım. Yapılan bunca arınma politikalarına rağmen Balkanlar bizler için çok önemli bir yere sahip. Beş asırlık bu derin tarihimizi bugün de elimizden geldiğince korumalı ve sahip çıkmalıyız.

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://jhss-khazar.org/wp-content/uploads/2010/06/4.pdf

http://www.ibaness.org/bnejss/2019_05_01/01_Sancaktar.pdf

https://ismek.ist/blog/icerik.aspx?p=957

[/vc_toggle]

Cengiz Han’ın Kudreti

Çok genç yaşta, öksüz kalan Cengiz Han’ın iktidara gelişi zor ve yavaş oldu. 1197’de Moğolların hanı olan Cengiz Han, en kesin yaşam öyküsünün yazarı P. Raçnevskiy’e göre 1155  ile 1167 tarihleri arasında dünyaya gelmiştir. Bizim Moğollar dediğimiz Ortaçağ Avrupa tarihinde Tatarlar diye adlandırılanların oluşturduğu boy konfederasyonlarına boyun eğdirmek için, Cengiz Han’ın yaklaşık on yıl kadar siyasi mücadeleler ve savaşlar yapması gerekir. Bu oymaklar; Naymanlar, Nesturi Hıristiyanlar, Keraitler, Merkitler, Tatarlar ve Oyratlardır. Bunlardan son üçü Moğollar gibi kendilerini Şamanizm’e adamıştır. Geleneksel olarak bir savaş olduğunda bir araya toplanan oymak birlikleri az örgütlenmiş, az kararlı olduğu ve her oymak kendi çıkarlarını gözettiği için çabucak dağılmaktaydılar. XIII.yüzyıla kadar Moğollar, Türkçe konuşan uluslara kıyasla Yukarı Asya’da ikincil bir rol oynamıştı. Önceki iki yüzyıl boyunca Kırgızları Moğolistan’ın dışına itmişler ama birlik yoksunluğundan henüz imparatorluk meydana getirememişlerdi. İktidar soylu aileler arasında yiğitler oymak prensleri ya da başkanları (noyanlar), bilgeler, hanlar ve yüce han gibi rütbe sırasıyla paylaşılmıştı. Savaşçılar (nöker) özgür insanlardır. Köleler, yenilgiye uğramış boyların üyeleridir.

Moğollar arasında, Cengiz Han onları ortak bir disipline boyun eğdirinceye kadar, tüm göçebe unsurlarda olduğu gibi, bölünme ve anlaşmazlık hüküm sürüyordu. Oymaklar, gizli kapaklı çatışma ya da açık savaş halindeydiler. Ordu için kullanılmış olan ondalıklı kural uyarınca Moğollar, Cengiz tarafından ulus olarak ya da aile birimlerine bölünmüşlerdi. Bu  daha sonra Altınordu’nun da Rusya’da kullanacağı yöntem olacaktır. Bir kez böyle bir bünyede yer aldıktan sonra, onu terk eden bireyin cezası ise ölüm olmaktadır. Cengiz Han’ın iktidara geldiği çağda dünya kabaca üçe bölünebilir: Çin ,İslam alemi ve Hıristiyan alemi. Çin de bölünmüş durumdadır: güneyde, Song Hanedanı, kuzeyde Tunguz Mançu kökenli göçebeler tarafından kurulmuş bir hanedan, kuzeybatıda Tangutlar ya da Xia Xia, Çin hiç kuşku yok ki, Moğolların yöneldiği en büyük yerdir ve hasımlarının en çetin cevizi çıkar. İslamiyet’te, birkaç yüzyıldan beri bölük pörçüktür. İran Selçukluları ortadan kalkmış, Anadolu Selçukluları, Haçlı Seferleri yüzünden Küçük Asya’da zayıf düşmüştür.Aslında Selçuklular, Haçlı Seferleriyle ve iyice zayıflamış olan Bizans ve Karahıtaylar (Budist olanlar) tarafından kuşatılmıştır. Bir zamanlar İran Selçuklularına ait olan bu yıkıntının üzerine, Cengiz Han’ın iktidara gelişinden bir süre önce, başkenti Semerkant olan, Hindistan’ın sınır bölgelerine kadar uzanan ve nüfusu çoğunlukla İranlı olan Harizmşah Devleti kurulmuştur. Bu imparatorluğun başında II.Alaeddin Muhammed bulunmaktadır.

Daha ötede Hıristiyan dünyası da Ortodoks ya da Katolik olarak bölünmüş durumdadır. XIII. yy başlangıcında Papa ile Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu mücadelesi sürmektedir. Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı Ortodokslarla savaşır. Moğol tehdidinin belirginleştiği sırada, İsveçliler gibi, Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı da Ortodokslar’la çarpışarak Novgorod’a doğru ilerlerler. Cengiz Han’ın başlıca kaygısı, iktidarını sarsabilecek oymak çatışmalarından sakınmaktır. Soylu olmayan ve her şeyi ona borçlu olan savaş liderlerinin ödüllerini artırarak sadakatlerini kazanmaya çalışır. Geleneklere dayanarak, kısmen var olandan yararlanarak, kısmen yeniden koyarak Cengiz Yasası‘nı tesis eder. Onun yerleştirdiği idari sistem, gelecek yüzyıllarda tüm göçebe toplumlara model olarak kalır. Bozkıra özgü nitelikli ondalık dizgeyi kullanır; ama hiç kuşkusuz bozkırda bilinmeyen ve Eskiçağ’da ya da Ortaçağ’da eşi olmayan bir disiplinle askeri birlikler meydana getirmeyi başarır. Bu okuma-yazma bilemeyen göçebe, devlet yönetimi için Uygur alfabesini kullandırır. Çin ve Fars bilgi hazinesinden yararlanmayı çabucak öğrenir.

Cengiz Han’ın fetihleri aşamalı olarak yapılır. Önce bozkırın ve oraya komşu orman bölgelerin denetimi yapılır. Yukarı Yenisey yöresinden Kırgızların, Baykal Gölü yöresinden Oyratların boyun eğmesi (1207) iki yıl sonra, Uygurlar’ın Cengiz Han’a bağımlılığı (vasal) kabul edişi ve Ordos üzerinde Tangutların boyun eğişi ve böylece bunların tümü Moğollar’ı Çin fethine itmiştir. Bir zamanlar Kuzey Çin’in sahipleri Kitanların, efendileri Jinlere başkaldırmaları ve Moğollarla birleşmeleri her şeyi değiştirir. Sivil ve askeri mühendisler ve Kitan kadroları sayesinde kendilerinde eksik olan bilgi birikimini elde edebileceklerdir. Çin’e bu ilk askeri sefer bir akını andırmaktadır. Jinlerle bir ateşkes antlaşması görüşülür. Cengiz, İmparatorun kızlarından birisiyle evlenir. Ama Jinler, Başkentleri Pekin’i boşaltıp, Kaifeng’e doğru çekildiler. Moğollar bir anda Pekin’i ele geçirir ve talan ederler. Cengiz Çin’den çekilir. Fetih 1216’da yarım kalır, ama Cengiz Han bunu alaydan yetişme ve en dikkat çekici generallerinden birine bırakır: Mukoli. Başlangıçta fetihçi ve yerleşik göçebeler arasındaki süregiden çatlak göçebelerin bilgi birikiminden yararlandığı yerleşik düzendekiler dışında vahşice kalır.

Bir sonraki saldırı Harizm’i içine alır. Bu saldırı öncesi, Karahitaylar İmparatorluğu ilhak edilir. Bir dizi kural ile yasağı yenileyen ve tamamlayan Cengiz Yasası’nın ya da hukuk kurallarının derlemesinin ilan edildiği 1218 Kurultay’ında idam edilen Moğol elçilerine karşılık olarak Harizm’e saldırma kararı alınır.

Cengiz Han’ın tüm askeri seferleri, sağlam bir hazırlıktan sonra yönlendirilir. Casuslar, bilgi toplamakla, söylentiler yaymakla, ahaliye dinsel özgürlük için güvence vermekle, araziyi tanımakla görevlendirilir. Cengiz Han zamanında, bu hususlar asla ihmal edilmez ve O dört ay içinde Harizm şahının, kuşkusuz kendisininkinden güçlü ordusunu bozguna uğratmışlardır. Siri Derya Savunma hattına birliklerini yayan bir hasım karşısında, Cengiz Han, şahın ağırlık noktasını bilmediği bir yerleşik saldırı tuzağı kurmuştur. İki Moğol ordusundan biri kuzeyen bir diğeri doğudan gelerek, birincisi Semerkant’a, ikincisi Taşkent’e yöneldiği sırada Cengiz Han’ın bizzat kendisinin ve Subutay’ın yönettiği bir üçüncü ordu Kızılkum Çölü’nü geçerek  görünmez biçimde Buhara’ya ve şah kuvvetlerinin gerisine yönelir. Gafil avlanma öyle etkilidir ki şah Moğollarla karşılaşmaktansa geri çekilir. Buhara telsim olur ve üç Moğol ordusu Semerkant yakınında birleşir.

Cengiz Han Yasaları

Moğolların yazısı olmadığı için Uygur alfabesi ile yazılan bu yasalar, çok sert maddelerden oluşuyor. Ancak yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiş. Gelin bazı maddelere birlikte göz atalım:

  • Evli olsun, bekar olsun gayri meşru ilişkiye giren kişi idam cezasına mahkum edilir.
  • Kasten yalan söyleyen, sihirbazlıkla uğraşan, kavga etmekte olan iki şahıs arasına girerek onlardan birine yardım edenlerin cezası ölümdür.
  • Suya ve küpe işemenin cezası ölümdür.
  • Üç defa başkalarından mal alıp üç defa iflas eden, üçüncü iflastan sonra ölüm cezası ile cezalandırılır.
  • Bir savaş esirine, esir edenin müsaadesi olmaksızın yiyecek veya giyim eşyası verenin cezası ölümdür.
  • Kaçan bir esiri veya savaş tutsağını eline geçirip de sahibine iade etmeyen kişi, ölümle cezalandırılır.
  • Bir hayvanı kesmek isteyen, onun ayaklarını bağlayıp karnını yardıktan sonra kalbini el ile sıkarak öldürmelidir. Ancak bu tarzda öldürülen hayvanın eti yenilebilir.
  • Savaş zamanında veya çekilme esnasında; birinin yay gibi herhangi bir nesneyi düşürdüğünü gören atlı, derhal atından inerek onu kaldırmalı ve sahibine teslim etmelidir. Atından inmeyen, inip düşen nesneyi aldıktan sonra onu sahibine iade etmeyen kişi ölüm cezası ile cezalandırılır.
  • Kuran’ı ezberlemiş olanlardan, fakihlerden, tabiblerden, ulemadan, hayatlarını ibadete adamış zahitlerden, müezzinlerden, ölüleri yıkayanlardan vergi alınmayacaktır.
  • Kişi; başkası tarafından sonulmuş olan bir yemeği, bu yemekten ilk olarak sunan kişi yemedikçe yemeyecektir.
  • Bir kimsenin elinde çalınmış at bulunduğu takdirde bu kimse atı sahibine iade etmeye ve at sahibine ceza olarak 9 at vermeye mecburdur. Eğer çalan kişi bu mali cezayı ödeyecek durumda değilse, bunun yerine çocuklarını vermeye mecbur edilir. Çocukları da yoksa kendisi idam cezası ile cezalandırılır.
  • Hiçbirini diğerine tercih etmeksizin bütün dinlere hürmet edilecektir.
  • Yemek yemekte olan kişilerin yanından geçen adam derhal attan inmeli, yemek yiyenlerin müsaadesini almaksızın yemeğe oturmalı, yemek yiyenler de buna mani olmamalıdır.
  • Suya el sokulmayacak, su almak için bir kap kullanılacaktır.
  • Dini mezheplerden birini tercih etmek, kelimelere kuvvet vererek telaffuz etmek, herhangi bir adama hitap edildiği zaman lakap ve unvanlar kullanmak yasaktır. Muhatabın ismi söylenecektir.
  • İçkiden büsbütün vazgeçemeyen, ayda üç defa sarhoş olabilir. Üç defadan fazla sarhoş olan suçludur.
  • Cariyelerden doğan çocuklar meşru çocuk olarak kabul edilir ve nikahlı eşten doğan çocuklar gibi babalarının mirasından hisse alırlar.
  • Vazifesini ihmal eden asker ve sürgün avı esnasında avını kaçıran avcı; dayak cezası ile cezalandırılır.
  • Erkekler savaşa iştirak ettikleri zaman, onların gördükleri işleri kadınlar ifa etmelidir.
  • Suçlu bir hareket işleyen en büyük general olsa dahi; kendisini cezalandırmak için hükümdar tarafından gönderilmiş olan memurun emrine itaat edecek, onun, hükümdarın emrini yerine getirmesine mani olmayacaktır.

Liste böylece uzayıp gitmektedir ama bu yasalardan bir tanesi vardır ki pek çok kişi neden konulduğunu anlamamıştır. O yasa;

“Gök gürlerken nehre, dereye girmek yasaktır.”

Bu yasa size biraz tuhaf gelmiş olabilir ama bu yasanın altında yatan çok ilginç bir gerçek vardır.

Peki Nedir Bu Gerçek?

Cengiz Yasaları içinde böyle bir yasanın bulunmasının sebebi, Moğollar’daki bir bâtıl inanışı yıkmak içindir. Zira Moğollar, savaş sırasında eğer gök gürlerse Tanrıların kendilerine öfkelendiklerini düşünüyorlar, düşmandan kaçıp, ilk iş olarak bir dere ya da nehre atlayıp, sözümona Tanrıların gazabından kurtuluyorlardı. Ancak bu durum, savaş meydanlarında büyük bozgunları netice verdiği için Cengiz Han bu işi yasaklamış ve yasalarının içine bu ilginç maddeyi de koymuştur.

M. Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Misafir

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.beyaztarih.com/mogol-tarihi/mogollar-bozkirdan-dunyaya-yayilan-guc

wannart .com/bir-devre-damga-vuran-cengiz-hanin-yasalari/

https://www.turktoyu.com/cengiz-yasalari-nda-bir-garip-yasa

[/vc_toggle]

Çarlık Rusya’yı Bitiren Mektup: Grigori Rasputin

Çariçe Aleksandra, Rasputin’in yazdığı aşağıdaki satırları okurken belki de bu satırların gerçekleşeceğine ihtimal vermiyordu fakat bu mektuptaki satırlar zamanla birer birer gerçekleşecekti. Mektuptan 23 gün sonra Rasputin, Çar II.Nikolay’ın akrabaları tarafından öldürüldü ve gelişen olaylar Çarlık Rusya’sını Ekim Devrimi’ne kadar götürdü. Peki kimdir bu Grigori Rasputin?

“1 Ocak’tan önce öldürüleceğim, eğer soylular tarafından öldürülürsem, soyluların tümü Rusya’dan ayrılacak, Rusya’da kardeş kardeşi öldürecek ve 25 yıl içinde Rusya’da bir tek bile soylu kalmayacak. Ulu Çar! Eğer ölümümde sizin de parmağınız varsa, ailenizden hiç kimse, çocuklarınız dahil iki yıldan fazla yaşamayacak ve Rus halkı tarafından öldürülecektir”

Rasputin, 21 Ocak 1869 tarihinde Rusya’nın Sibirya bölgesinde köylü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi hakkında çok fazla bir şey bilinmiyor fakat ailenin 8 çocuğundan 7’sinin henüz bebekken ya da çocukken öldüğü belirtiliyor.

Rasputin’in çocukluğu tam bir muamma. Bu konuyla ilgili olarak sadece, köyde istenmeyen şeytani görünümlü bir çocuk olduğunu ve hasta atlara dokunarak onları iyileştirebildiğini biliyoruz. Rasputin, yetişkinlik dönemine kadar hiçbir eğitim almadı ve okuma yazma bilmiyordu.

Rasputin üç çocuğuyla birlikte.

Rasputin’in şöhreti arttıkça gençliğinde dine inanmadığı ve komşularına karşı yalancı şahitlik yaptığı söylentisi yayıldı fakat bunları destekleyen hiçbir kanıt yok. 19 yaşındayken Proskovia Fyodorovna ile evlendi ve çiftin üç çocuğu oldu fakat ikisi doğumdan kısa bir süre sonra öldü. 28 yaşındayken ailesini bırakıp manevi bir hac yolculuğuna çıkmaya karar verdi fakat at hırsızlığı gibi bazı suçlardan kaçtığını da söyleyenler var. Bu yolculuktan döndükten sonra uzun bir süre ellerini bile yıkamadı ve yıkanmadı.Yediği yiyecekler sakalında çürüyor ve iç çamaşırını uzun bir süre değiştirmemekle övünüyordu. İnsanlar bu konuda ondan çok şikayetçi olmaya başlamıştı.

Babasının evinde yaşıyordu ve oraya bir şapel inşa etti. Bu şapelde gizli toplantılar düzenliyordu. Bu toplantılardan sonra onun dini bir tarikat olan Khlysty Tarikatı’na katıldığı dedikodusu yayılmaya başladı. Bu tarikatın üyeleri kendilerini kırbaçlıyor ve cinsellik içeren partiler düzenliyordu.

Söylentilere rağmen Rasputin’in itibarı gittikçe artıyordu. Yolculuğu sırasında, onu akıllı ve kutsal bir adam olarak gören birçok aristokrat ve vatandaşla tanıştı. Kazan şehrindeki kilise yetkilileri arasında güçlü bir üne kavuştu ve ona Petersburg’a gitmesini önerdiler. Rasputin, keşişlik için kimseden resmi olarak bir emir almamıştı fakat buna rağmen halka manevi rehberlik ediyor ve gittikçe daha da çok ün kazanıyordu ve bu olay Ortodoks Kilisesi’nin Sinod’unu öfkelendiriyordu. Sinod, onu ahlaksızla suçlamaya başlamıştı.

Rasputin, Petersburg’dayken aristokrasinin üst kesiminden birçok insanla arkadaşlık kurdu. Bu figürler arasında, kraliyet ailesinin itirafçısı olacak olan Archimandrite Feofan ve Çar Nikolay’ın kuzenleri Rus Büyük Dükleri ile evlenen Siyah Prensesler vardı. Siyah Prensesler, Rasputin’in kraliyet ailesine girmesinde büyük bir rol oynadı.

Grigori Rasputin

Rasputin, Çar’ın oğlu Alexei’ye dua etmesi için sık sık çağrılırdı. Alexei hemofili hastasıydı ve Rasputin ne zaman çocuğun yanına gitse ertesi gün çocuk iyi oluyordu. Aleksandra, Rasputin’in kutsal bir gücü olduğuna inanmaya başladı ve bu da onun, Rasputin’e olan takıntısının başlangıcıydı. Rasputin, maneviyatın bedensel deneyime dayandığını düşünüyordu ve bu yüzden sık sık alkol alıp cinsellik yaşıyordu. Vaazlarında, günah işlemeden tövbenin olmayacağını söylüyordu.

Kadınlar, cinsel iştahıyla ün kazanan bir isim olan Rasputin’in kalabalıklar halinde dairesinin etrafında sürekli toplanıyorlardı. Bazı kesimler Çariçe ile ilişkisi olduğunu iddia ediyor fakat bu iddialar asılsız.

Rasputin, herkes için eşitliği savunuyordu ve savaşa karşıydı fakat çocuklarını orduya göndermek istemeyenlerden de rüşvet almayı ihmal etmedi. Savaşa karşı da olsa savaşın sadece Çar’ın ordunun başına geçmesiyle kazanılacağını düşünüyordu. Çar, bu tavsiyeye kulak verdi ve felaketine doğru gitti. Çar’ın savaşı kaybetmesi, Bolşevik Devrimi’nin temelini attı.

Çar ve Çariçe’den ‘’Baba’’ ve ‘’Anne’’ olarak bahseden Rasputin’in Romanov’lar üzerindeki etkisinden hiç hoşlanmayan bir aristokrat kesim vardı ve bu kesim Rasputin’in sonunu hazırlayacaktı.

Prens Felix Yusupov, Rasputin’i içki içmeye bir eve davet etti. Yusupov, Rasputin’in içkisine siyanür katmıştı fakat bu zehir hiçbir işe yaramadı. Yusupov, bunun üzerine çok sinirlenip Rasputin’e arkadan bir el ateş etti fakat Rasputin sadece bayıldı. Ayıldıktan sonra Yusupov ile kavga edip her şeyi Çariçe’ye anlatacağını söyleyerek evden çıkan Rasputin, başından ve sırtından vuruldu fakat yine ölmemişti. Bunun üzerine dövülen Rasputin’i eve taşıdılar fakat gördüler ki adam yine ölmemiş. Tekrardan dövüp bu sefer öldüğünden emin oldular ve cesedi Niva Nehri’ne attılar. Gariplikler Rasputin’in cesetinin çıkarıldığında da devam etti ve Rasputin’in boğularak öldüğü anlaşıldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Grigori_Rasputin

https://www.ranker.com/list/facts-about-the-mad-monk-grigori-rasputin/setareh-janda

https://www.theguardian.com/books/2014/mar/12/rasputin-short-life-review

https://www.damninteresting.com/the-death-of-grigory-rasputin/https://youtu.be/dP5C59QTuKI

[/vc_toggle]

Libya’nın Eğilmeyen Başı: Ömer Muhtar

Bağımsızlık her devletin ve milletin vazgeçilmezlerindendir. Ancak bu konuda milletlerin öncelik farkı vardır. Bir bakmışsınız, kimileri, bağımsızlığa kavuşulmayacaksa ölümü, kimileri ölmektense bir sömürge olarak yaşamayı, kimileri ise boynuna vurulmuş bir prangayla bağımsız olduğunu iddia ederek yaşamayı tercih eder. Toplumların bağrından çıkıp yönetimde söz sahibi olanlar ve tabi liderler bu işleyişte öncüdürler. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm!” sözü tarihten bu yana Türk milletinin bağımsızlık anlayışını ortaya koymaktadır. Nitekim Türk milleti, bağımsızlık yoksa şehadeti tercih ettiğini Doğu Türkistan’da bağımsızlık mücadelesi veren “Ben can verebilirim. Milletim, dünya durdukça mücadeleye devam edecektir.” diyen ve bu yolda şehadete ulaşan Osman Batur’la göstermiştir. İşte tarihte bu örneklerden birisi de, Libya’nın bağımsızlığı yolunda mücadele eden ve sömürgeleştirme hareketine karşı başkaldırının adı Ömer Muhtar’dır.

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşları’nın da başlaması nedeniyle İtalyanlarla olan Trablusgarp Savaşı’ndan (1911 – 1912) mağlup olarak ayrılması ve sonrasında yapılan Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912) ile ortaya çıkan şartlar Libya’yı artık İtalya’nın bir sömürgesi haline getiriyordu. Savaş sırasında Osmanlı ile birlikte İtalyanlara karşı mücadele veren kabilelerin sırtına artık daha ağır bir yük binmişti. Yine o dönemde direnişte rol alan, Libya da dahil olmak üzere Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren dini ve siyasal bir hareket olan Senusilerin arasındaki anlaşmazlıkta da Ömer Muhtar devreye girecektir.

Ömer Muhtar, 1862’de Libya’da Berka’ya bağlı Butnan’da doğmuştur. Eğitimini, Senusiler’in okullarında tamamlamış ve burada onların her türlü dini, siyasi faaliyetlerine katılmıştır. Muhtar, aldığı eğitimlerle Kur’an-ı Kerim ve Din İlimleri alanında bir öğretmen olmuştur. Yalnız öğretmen olmakla kalmamış, az önce bahsi geçen birçok faaliyete de katılım sağlamakla coğrafya ve strateji alanında da kendini geliştirmiştir. Nitekim henüz daha Trablusgarp’ın işgalinin çok öncesinde direniş hareketlerine katılmıştır. Çad’ın güneyindeki Vedây Sultanlığı topraklarının Fransızlar tarafından işgalini önlemek için bölgede yapılan seferlere katılmıştır. Gün geçtikçe kendini tanıtan Muhtar, farklı görevlerde yer aldı. Osmanlı’ya bağlılık konusunda sıkıntı çıkaran Ubeyd kabilesini Osmanlı’ya yakınlaştırdı ve bölgedeki diğer Arap kabileleri arası çatışmaları da durdurdu. Trablusgarp’ın işgaliyle Senusi hareketinin önderliğinde, direnişin içinde bulundu. Direniş konusunda Senusiler’de oluşan fikir ayrılığını geçici olarak önledi.

Direniş hareketinin kumandanlığına gelen Ömer Muhtar, görev yaptığı Cebelülahdar’a geldiği yıllardan itibaren başta Enver Paşa olmak üzere Türk subaylarından aldığı bilgiler ışığında emrine verilen gönüllüleri, sayıları 100 ile 300 arasında değişen birliklere ayırdı. Kabileleri de üç ayrı bölgede teşkilâtlandırarak her biri için kaymakam ve kadı görevlendirdi, bunların tamamını kendine bağladı. Yine Enver Paşa’nın Trablusgarp savaşı yıllarında askerî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdiği, burada yetiştikten sonra geri dönerek direnişe katılan yerli subaylar da onun yanında yer aldı. O sırada Senusilerin lideri olan İdris es-Senusi de Mısır’a sığınarak Muhtar’ı yarı yolda bırakmıştır. Ömer Muhtar, Trablusgarp halkının başsız bırakıldığını ve cihada devam edeceklerini bildirmiştir. Tüm bölgeleri gezerek Berka, Trablus ve Fizan’daki direnişleri tek bir idare altında toplamaya çalışmıştır.

Ömer Muhtar, İtalyanların işgalinden kendisinin şehadetine kadar olan süreçte, sömürgeciliğe karşı direnişini ve mücadelesini daima sürdürmüştür. Birçok bölgede oluşturduğu yerel kuvvetlerle İtalyanlara ağır kayıplar verdirmiştir. Nitekim bu süreçte İtalya, Senusi mekteplerini ve birçok camiyi kapatmış ayrıca direnişi bahane ederek binlerce masum insanı katletmiştir. İtalya’nın bölgeye atadığı sömürge valileri başarısız olmuş, Muhtar’ın ve yerel kuvvetlerinin direnişini yıkamamıştır. Ayrıca Ömer Muhtar’a direnişi durdurması durumunda; yüklü miktarda paralar, rahat bir yaşam garantisi gibi teklifler sunulmuş, kendisi bu tekliflerin hiçbirini kabul etmemiştir. 10 Ocak 1930’da bölgeye yeni sömürge valisi Rodolfo Graziani atanmıştır. Ömer Muhtar ve direnişini engellemek için; yerli halkı alıkoyduğu toplama kamplarını oluşturdu, Mısır’dan gelen desteği kesmek için sınırda, 270 kilometrelik bir mesafeyi 2 metre yüksekliğinde ve 3 metre genişliğinde dikenli tellerle kapattırdı. Bu süreçte kamplara gönderilen yerel halkın yerine, verimli arazilere İtalya’dan göçmenler yerleştirildi. Sadece Barika kampında iki yılda 30 000 kişi öldü. Hastalık ve türlü bahanelerle idamlar bu konuda esas etken olmuştur. Ömer Muhtar bu ağır saldırı ve şartlara ve de yaşlılığına rağmen yılmadı.

Sömürge valisi Graziani döneminde; Muhtar, sahabe Seyyid Rafi’nin kabrini ziyarete giderken pusuya düşürülmüş, yaralanmış ve İtalyanlarca esir alınmıştır. İtalyanlar sözde bir mahkeme kurarak Ömer Muhtar’ın 16 Eylül 1931’de idam edilmesi hükmünü vermiştir. “Biz teslim olmayız! Ya kazanırız, ya ölürüz.” diyen Ömer Muhtar, direnişi ve mücadele azmiyle Çöl Aslanı lakabını almıştır ve bugün dahi öyle anılmaktadır. O, ömrünü Libya’da sömürgeciliğe karşı savaşmaya adamıştır. Ve Ömer Muhtar hiçbir zaman eğilmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Fransa’ya bırakılan Libya 1951’de bağımsız oldu. O dönem Kral İdris’ten 18 yıl sonra Kaddafi bir darbe ile yönetime el koydu ve monarşiye son verdi. 2011’e kadar olan uzun bir sürede ülkeyi Kaddafi yönetti. Ancak 2010 sonunda Tunus’ta baş gösteren “Arap Baharı” dalgası Libya’ya da ulaştı. Kaddafi’nin de devrilmesiyle Libya’da oluşan istikrarsızlık günümüzde de devam etmektedir. Libya’nın günümüzde içinde bulunduğu durum başka bir yazı konusu olduğu için bu hususlara değinmeyeceğim. Nitekim bir yanda Serrac’ın başında olduğu meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve bir yanda diplomasi nedir bilmeyen ve kendi ülkesinin petrol sahalarını dahi vuran bir general Hafter çekişmesinin olduğu ilgilenen herkesin malumudur. Ve istikrarsızlık, çatışmalar, belirsizlik devam etmektedir.

Türkiye, bölgede istikrarın korunması ve barışçıl yollarla çözüme ulaşılması için fedakarca çalışmalarını ortaya koymuştur. Yaptığı anlaşmalar, diplomasi bunun örneğidir. Libya Libyalılarındır. Ancak kimse Libya’yı Libya’ya bırakmıyor. O halde Ömer Muhtar ruhunu diri tutmak gerekmektedir. Bu yazı vesilesiyle de Ömer Muhtar’ı saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ahmet Kavas, Ömer el-Muhtar, İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/omer-el-muhtar.

Enes Canlı – AA, Çöl Aslanı: Ömer Muhtar, 16.09.2019, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/col-aslani-omer-muhtar/1584820.

Ferhat Ünlü, Libya’nın Kısa Tarihi, 19.01.2020, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2020/01/19/libyanin-kisa-tarihi.

[/vc_toggle]

 

Tanklarda Modernizasyonun Önemi ve Türk Tankları

Ortadoğu ve Avrupa coğrafyasının en önemli askeri güçlerinden birisi olan Türk Silahlı Kuvvetleri, envanterinde hava, kara ve deniz muharebelerine uygun birçok modern teçhizat ihtiva ettiği gibi kara muharebelerinin olmazsa olmazı tanklara da yer veriyor.

Hem askerlerin can güvenliğini sağlamak hem de düşmana karşı etkili bir ateş gücüyle karşılık vermek tankların akla gelen ilk görevleri. Bu bağlamda düşündüğümüzde bir tanktan bahsedildiği zaman aklımıza ilk gelen özellikler korkutucu bir ateş gücü sağlayabilecek bir top ve hem kinetik enerjili hem de patlayıcı özellikli mühimmatlara karşı tam bir koruma sağlayabilecek bir zırh.

Ne yazık ki savaşların korkulan birimleri olan tanklardan korunmak ve zırhlarını delerek tankları saf dışı bırakmak amaçlı birçok silah ve mühimmat çeşidi üretildi. Özellikle gayrinizami harp taktiklerini benimseyen terör örgütlerinin ellerinde çeşit çeşit zırh delici mobil silah sistemleri var. Bu birimler hızla yer değiştirerek sürekli olarak tankları tehdit ediyorlar ve kullandıkları mühimmatlar maalesef zırhları delebilecek kuvvette. Hal böyle olunca orduların ve tank üreticilerinin de zırhları yetersiz kalıyor. İşte bu noktada tank modernizasyonunun önemi anlaşılıyor.

Peki modernizasyon nedir? Ne tür teknolojileri içerir?

Yukarıda bahsettiğimiz gibi ne kadar modern ve güçlü olsalar da tankların zırhları delinebiliyor. Bu saldırıları engellemek için tankların yapması gereken birkaç farklı savunma taktiği var. Bu taktiklere:

  • Hızla yaklaşan mühimmatı havada imha etmek.
  • Mühimmat tanka ulaşmadan yer değiştirmek.

örnek verilebilir.

İşte ilk tanklardan beri süregelen “içerideki askerleri koru ve ateş et” görevi için tasarlanan tanklara teknolojinin yardımı olmadan üstte verilen görevleri yaptırmak çok zordur. Bu yüzden de tanklar her güçlü orduda “modernize” edilir. Bu işlemi tankın üzerine bazı ileri teknoloji sistemler monte ederek yaparlar.

Bu modernizasyon sistemlerinin öneminin günümüz savaşlarındaki rolünü kavrayabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tank envanterine ve son yıllarda Suriye’nin kuzeyine yaptığı operasyonlara bir göz atalım.

M-48, M-60 ve Leopard 2A4’ler

1952-59 yılları arasında üretilen ABD menşeili M-48 tankları savaştan yeni çıkmış olan batı bloğu ülkelerin Sovyet tehdidine karşı bir koz olarak NATO ülkelerinin envanterinde bolca yer tutmuştu. 1960’lı yıllarda silahsızlandırma anlaşmaları gereğince 1000 kadar M-48 tankı Batı Almanya tarafından Türkiye’ye satılmıştı. Batı Almanya bu anlaşma sayesinde nispeten eskiyen tanklarının yerlerini modern tanklarla değiştirme fırsatı bulmuştu.

1970’lerde Türkiye envanterinde bulunan bu tankların (ki zamanla başka satın alımlar yapılarak sayıları kat kat artırılmıştı) modernizasyonu için adımlar atsa da Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ülkemize uygulanan silah ambargosu sebebiyle bu modernizasyon projeleri uygulanamamıştır.

1978 yılında ambargo kaldırıldı ve 1979’da ilk modernizasyon çalışması başlatıldı. 1987’ye dek süren ilk modernizasyon sürecini 1987-1991 yılları arasında uygulanan ikinci modernizasyon süreci izledi ve toplamda 2000 kadar tank modernize edilerek proje tamamlandı. Günümüzde M-48’ler hem TSK’nın hem de kullanan birçok farklı ülkenin envanterlerinden çıkarılmaktadır.

M48 Patto

Hızla ilerleyen savaş endüstrisi ABD’nin hızla yeni bir muharebe tankı geliştirmesini gerektirdi. 1957’de M-48 temel alınarak M-60 tankları geliştirilmeye başlandı. 1958’de seri üretimine başlanan M-60’lara M-48’den daha büyük bir top, daha kalın ve daha güçlü bir zırh, hareket menzilinin ve hareket hızının artması amacıyla daha gelişmiş bir motor konulmuştu. 1989 yılına dek üretimi süren M-60’lar ABD ordusu tarafından 1996’da envanterden çıkarıldı.

1991 Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin müttefik kuvvetlerine verdiği yardımların karşılığında ilk M-60’lar ülkemize hibe edildi. Zamanla satın alımlarla sayı artırıldı. Hala başarılı modernizasyon projeleri sayesinde ülkemiz tank gücünün önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

1964-84 yılları arasında üretilen Alman Leopard tankları gelişen Sovyet tehdidine karşı geliştirilmek istenmiş, ABD ile ortak yürütülen MBT-70 projesi sonucunda üretilmiştir. Bu projenin devamında ABD – Almanya ortak tank projeleri devam etmiş, çalışmaların sonunda Amerikan M1 Abrams ve Alman Leopard 2 tankları üretilmiştir. Bu iki tank İngiliz Challenger 2’ler ile birlikte hala dünyanın en iyi tankları arasında gösterilir. 1979’dan beri üretilen Leopard 2 tankları yine Almanya’nın silah kısıtlamaları sebebiyle Türkiye’ye yollamıştır. Leopard 2A4 modeli 354 emekli Alman tankı, Alman ordusuna katılan yüksek nesil Leopard 2’lere yer açılması amacıyla ülkemize satıldı. O dönemden beri kullandığımız bu tanklar yapılan anlaşma sebebiyle Güneydoğu Anadolu bölgemizde kullanılamadılar.

Fırat Kalkanı Harekatı başlıyor, Modernizasyonun önemi anlaşılıyor.

2016 yılına geldiğimizde burnumuzun dibinde cereyan eden Suriye iç savaşında IŞİD ve YPG terör örgütüne yönelik müdahale amaçlı Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı. Geniş Suriye çöllerinde bolca tank kullanmamız gerekti. Elimizdeki birçok tankla birlikte M-60 ve Leopard 2A4’ler de operasyon süresince kullanıldı. Ama maalesef en az 10 Leopard 2A4 tankımız tanksavar silahları ve EYP-mayın patlamaları sebebiyle kullanılamaz hale getirildi. Suriye iç savaşı boyunca silahlı örgütlerin bolca kullandığı mobil tanksavar silah sistemlerinin tanklara yarattığı tehdit Türkiye’yi acilen önlem almaya itti.

Leopard 2A4

Modernizasyon Hamleleri Yapılıyor

Türkiye acilen Alman yetkililer ile görüşüp Leopard 2A4’lerin modernizasyonu için adım atmaya çalışsa da henüz gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında darbe suçlularının iade süreci ve Almanların Türkiye’nin Leopard’ları Güneydoğu coğrafyasında kullanmasına tepki göstermeleri sebebiyle başarılı bir görüşme gerçekleştirilemedi ve elimizdeki diğer büyük tank gücü olan M-60’ların modernizasyonu başladı. Aselsan’ın geliştirdiği milli kaynaklı projeler ile M-60’lar modernize edildi ve ilerleyen dönemlerde yapılan Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonları başta olmak üzere tüm sınır ötesinde başarıyla kullanıldı.

Modernize Kapsamındaki Teknojiler

M60

SARP UKSS 12.7mm

  • Otomatik Hedef Takibi
  • Bilgisayar tabanlı Atış Kontrol
  • Haraket halinde ve Haraketli Hedeflere Atış

YAMGOZ 360° Yakın Mesafe Gözetleme Sistemi

  • Yüksel Kalite gündüz Kamera Görüntüsü
  • Gerçek Zamanlı Gözetleme
  • UKSS ve AKS ile Tam Uyumluluk
  • Kolay ve Hızlı Entegrasyon
  • Otomatik Görüntü İşleme ve İyileştirme

TLUS Lazer Uyarı Sistemi

  • Yüksek Algılama Hassasiyeti
  • Tehdit Sınıflandırma Kabiliyeti
  • Tehdit Teşhis ve Önceliklendirme
  • Yüksek Tespit Olasılığı
  • Çoklu Hedef Tespiti ve Takibi

ADİS Tank Sürücü Görüş Sistemi

  • Durumsal Farkındalık
  • Gece ve Gündüz Kullanım
  • Üstün Görüş Kabiliyeti

ERA İlave Zırh Plakaları

AKKOR PULAT 360° Aktif Koruma Sistemi

İlave İç Koruma Kaplaması

Yangın Bastırma Sistemi

Sesli Uyarı Sistemi

Taret Arkası Kafes Zırh

Sis Havanları

Peki bu teknolojiler ne işe yarar?

  • Tank sürücüsü ve komutanının görüş açısını ve görüş kabiliyetini geliştirme.
  • Tanka yönelik ateşlenen kinetik enerjili veya patlayıcı özellikli mühimmatların havada tespiti.
  • Tespit edilen mühimmatın karşı ateşleyiciler ile havada imha edilmesi veya yönünün değiştirilmesi.
  • Tespit edilen mühimmatın, özel parçacıklı duman salınarak, (tanka ulaştığını sanması sonucu) tanka ulaşamadan kendini patlatmasını sağlamak.
  • Tanka ulaşan mühimmatın patlamasının tank dış yüzeyine yerleştirilen reaktif yüzeyin yarattığı patlamayla sönümlenmesi ve alınan hasarın en aza indirilmesi.

Bu sistemlerin yardımları ile artık tanklarımız birçok ATGM türü roket ve füzeye karşı güçlü bir savunmaya sahip olacak, Mehmetçik’in güvenliği artacaktır. Umarız ki kısa zamanda Leopard 2A4’lerin de modernizasyonu tamamlanır.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://nationalinterest.org/blog/buzz/turkeys-leopard-2-tanks-are-getting-crushed-syria-95396

https://tr.sputniknews.com/savunma/201804091032963821-rus-uzman-afrin-harekati-firat-kalkani-turk-zirhlilarinin-kusurlarini-ortaya-cikardi/

https://www.defenceturk.net/aktif-koruma-sistemleri-aselsan-pulat-ve-akkor

https://tr.wikipedia.org/wiki/Leopard_1?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Leopard_2?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/M60_Patton?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/M48_Patton?wprov=sfla1

[/vc_toggle]

Savaşın ve Orduların Özelleşmesi: Dış Kaynak Kullanımı

Eski çağlarda savaşlar onur ve zafer kavramları üzerinden devlet için yapılmaktaydı. Bu devlet anlayışı şu ankinden bir hayli farklıydı. Her vatandaşın savaşa katılma eğilimi ya da devleti savunmak gibi bir görevi olduğu fikrini, Yunan şehir devletlerinde gözlemlemek mümkündü. Ancak Roma İmparatorluğu döneminde bu tür fikirler ortadan kalktı. Her ne kadar Roma kitlesi –hemen hemen- tamamıyla militarize olmuş ve devlet dışı aktörler tarafından çevrelenmiş olsa da, emperyal bir ordunun, şiddetin tek sahibi olduğu fikri hakimdi. Roma’nın çöküşünden ve Batı Avrupa’nın Orta Çağ’a girişinden sonra savaş kâr getiren bir girişim haline gelerek, kral/kraliçe ve soylular arasında bir iş ortaklığı haline büründü.

Roma ordusu

İngiliz Kraliyet Donanması, 1708 Kruvazör ve Konvoy Yasası kapsamında bir para ödülü sistemi üzerine faaliyet gösterdi. Bu yasaya göre denizde ele geçirilen gemi ganimetleri onu yakalayan geminin mürettebatına aitti.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, şirket kapsamında faaliyet gösteren özelleştirilmiş bir askeri gücün tarihsel örneklerinden biriydi. Bu dönemde şirketler, İngiliz İmparatorluğu’nun sınırları dışındayken kendilerini koruma ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyordu ve Doğu Hindistan Şirketi, bu zaman içerisinde en efektif ve bağımsız askeri güçlerden biriydi. Toprakları ele geçirmek, savunmak ve en önemlisi ele geçirdiği toprakları idare etmek gibi faaliyetleri bulunmaktaydı. 1801 yılına kadar Doğu Hindistan Şirketi yaklaşık 120 gemiye sahipti ve dünyadaki her donanmaya karşı kendini savunabiliyordu. İngiliz Kraliyet Donanması, 1917’ye kadar yarı özelleşmiş bir güç olarak kaldı.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi

Bugün savaşın özelleşmesi bağlamında özel şirketler, ulusların kaderlerini etkileyen hatta belirleyen askeri karar alımlarında başat aktör olarak katılabilmektedirler. Blackwater(güncel ismiyle Academi), Aegis Defense Services, DynCorp ve Military Professional Resources Inc. (MPRI) gibi özel askeri şirketlerin, bulunduğu ülkeye ait Savunma Bakanlıklarındaki konumları ve etkileri açıkça gözlemlenebilmektedir. Özel askeri şirketler toplam askeri-endüstriyel sektörün nispeten küçük bir yapısı olarak gözükse de, eğitimli askeri personeller, doktrin ve disipline sahip büyük savaşlar içerisine özel kuvvet personelleri sağlayabilen, helikopter ve uçaklara sahip olan büyük uluslararası işletmelerden oluşmaktadır. Özel askeri şirketlerin kapsamına teknoloji(füze sistemleri, veri merkezleri kurulumu vb.) girse de bu şirketlerin sözleşme görevleri genellikle savaş alanı hizmetleri olarak tanımlanmaktadır. Kimi durumlarda, özel askeri şirketlerin kabiliyetleri bazı askeri hedeflere ulaşmayı mümkün kılar ve bu sebeple egemen uluslar özel askeri şirketlere güvenmek durumunda kalır. Özel askeri şirketlerin karar verici konumundaki etkisi, büyük ölçüde özel şirketlerin yapısı gereği içinde barındırdığı rekabet üzerine gelişim metodundan ve devletin resmi askeri gücüyle özel askeri şirketler arasındaki ilişkiler yoluyla şekillenmiştir.

Mart 2004’te Felluce’daki Blackwater’ın dört çalışanının öldürülmesi sonrası ABD Başkanı George W. Bush, ABD’nin bu saldırıya cevapsız kalamayacağını açıkladı. ABD, pragmatik gerekçelerle gerekli görülen misillemeyi gerçekleştirerek sert bir şekilde karşılık verdi. Misilleme gerçekleştirilmemiş olsaydı, kamuoyu içerisinde özel askeri şirketlerin verimliliğinin sorgulanması ve bunun sonucunda etkinliğinin azaltılması olasılıklar çerçevesi içerisine girebilirdi.

Blackwater Personelleri

Ebu Gureyb skandalıyla altı doldurulan Blackwater’ın dört personelinin öldürülmesi ve ABD’nin Irak’ta özel askeri şirketlere olan bağımlılığını arttırması ile birlikte ABD medyası, özel askeri şirketlerin bölgesel boyutta endişe doğurmasıyla ilgili raporlar yayımlamaya başladı. İngiliz medyası ise Kraliyet Ordusu’nun yasadışı operasyonlar gerçekleştirmek adına özel askeri şirketlere faaliyet devrettiğini yazdı.

Ebu Gureyb Hapishanesi

Özel askeri şirketler askeri operasyonlar için tam anlamıyla zorunlu hale geldi, çünkü geleneksel askeri faaliyetin  mümkün, yararlı ve etkin olmadığı coğrafyalarda faaliyetler yerine getirebiliyorlardı.

Özel askeri şirketler birçok yönden tutku ve ideolojik bağlılık içermektedir. Özel askeri şirket kurucuları, takip ettikleri hedeflere, sağladıkları hizmetlere, askeri disiplinin ideallerine, askeri yaşamın zorluklarına bağlılıklarından ötürü ideolojik olarak bağlanma eğilimi içerisindedirler. Kurdukları özel askeri şirketler karakterlerini yakından yansıtmakta ve kişisel eğilimlerini şirketle koordineli hale getirmektedir. Özel askeri şirketler tarafından istihdam edilen eski ordu personelleri, gaziler, teknik uzmanlığı bulunan sivillerin istihdamı aynı zamanda bu oluşturulan ideolojiye de personel bulmaktadır. Askeri yaşam kültürüne bağlılık ve ideolojik bir arka planın varlığı, N. Machiavelli’nin güvenilirliklerini sorguladığı “condottiere”lerden bu bağlamda ayrılmaktadır.

Günümüzde, yalnızca en son teknolojinin uygulanması üzerine geliştirilen stratejiler başarılı olmamaktadır. Düzenli ve resmi ulus orduları, karmaşık gündemler, operasyon bölgesindeki savaşçı ve siviller arasındaki bulanık sınırları içeren düşük yoğunluklu çatışmalar için ne eğitilmiş ne de donatılmıştır.

1990’ların ortalarında özel askeri şirketler çizgilerini net şekilde “ticari girişim” olarak çizmişlerdi. Özellikle iç siyasi krizlerle ve “diktatör” aktörlere yönelik tehditlere karşı karşıya olan ve gelişmekte olan ülkeleri habitat belirlemişlerdi. Gelişmekte olan bölgelerde güvenliği artırmak, ticari çıkarlarını korumaya ve doğal kaynak akışını sürdürmeye yardımcı olmak amacıyla faaliyet yürüttüler. Özel askeri şirketleri yoğun olarak kullanan ülkeler bu şirketlere karşı nadiren muhalefette bulundular, çünkü ulusal çıkarların açıkça tehlikeye girmediği durumlarda özel askeri şirketler ulusal orduyu zarara sokma durumunu kısıtladı. Özel askeri şirketler böylece hükümetlerin örtülü olarak onayladığı, ancak askeri, politik ve finansal problemler yaratabilme ihtimaline karşın, kendilerinin uygulamaktan çekindikleri hizmetleri gerçekleştirmektedirler.

Soğuk Savaş’ın sonunda yaratılan, askeri hizmetlerin kapsamlı bir şekilde özelleştirilmesini teşvik eden dış politika yöntemleri, savaşta “koruyucuları koruyan özel koruyucular”ı yarattı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Brauer, Jurgen (1999), “An Economic Perspective on Mercenaries, Military Companies and the Privatization of Force,”

Dunar, Charles J., Jared L. Mitchell and Donald L. Robbins (2007), “Private Military Industry Analysis: Private and Public Companies.”

Kaldor, Mary (1999), New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era

[/vc_toggle]

Malta’daki Türk Şehitliği ve Tarihi

Malta’nın harita üzerindeki konumu

Akdeniz’in ortasında, Sicilya‘nın güneyinde bulunan ve 5 adadan oluşan Malta Cumhuriyeti, geçmişimizden izler barındırıyor. Halkının yüzde 98’i Katolik olan Malta halkı, 1. yüzyılda Hristiyan azizlerinden ST. PAUL’un adaya gelmesi ile Hristiyanlaşmıştır. Akdeniz’de stratejik mevkii ile adeta üs konumunda olan Malta adası,  tarihinde bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu uygarlıklar arasında “ŞÖVALYELER DÖNEMİ” en etkin dönemdir. Osmanlı kuvvetlerinin Akdeniz’de ilerleyişini durdurmak için İspanyol Kralı 5. Carlos’un Saint Jean şövalyelerine yurtluk olarak tahsis ettiği ada, doğal korunaklı limanları, kiliseler ve yapılan surlar ile mükemmel bir üstür artık.

Malta Cumhuriyeti’nin başkenti Valetta’nın Marsa semtinde, Sultan Abdülaziz’in 1874’de yaptırdığı bir şehitlik vardır. Malta şövalyelerinin Akdeniz de Müslüman hacılara, ticaret ve  yolcu gemilerine zarar vermeleri üzerine, 1565 yılında Osmanlı kuvvetlerinin 35.000 denizci  ve 200 gemiyle 4 aylık bir süre ile kuşattığı Malta, aralarında ünlü denizci Turgut Reis’in de bulunduğu 25.000 şehit verilmesine rağmen hava şartlarının da kötü olmasıyla alınamamıştır. Esasında adanın büyük bir kısmı Osmanlı kuvvetlerince ele geçirilmiş, şimdiki şehitliğin bulunduğu mevkiiye de  karargah kurulmuştur. Ancak sonrasında kuşatmanın uzun sürmesi, ağır kış şartları ve Haçlıların Sicilya adasından yardıma gelmesi gibi birçok unsurun bir araya gelmesi ile kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hatta Kanuni Sultan Süleyman‘ın başarısız olduğu 2 seferden biri olarak gösterilir.

Kuşatmanın başarısız olması Malta Şövalyelerinde kahramanlık hikayeleri anlatılmasına neden olsa da Türk korkusu sona ermez. 5 yıl boyunca surlar kuvvetlendirilir. Şövalyelerin yönetim merkezi Birga şehri yerle bir olmuştur. Yeni merkez inşa edilir, yeni surlar yapılır ve bu şehri Türklere karşı koruyan ünlü komutan La Valette’nin adı verilir. Malta kiliselerince halen her yıl 8 Eylül’de Osmanlının adadan çekilişi bayram olarak kutlanır.

Sultan Abdülaziz, 1874 yılında Turgut Reis  ve diğer şehitler anısına adaya bir şehitlik yaptırır. Bu şehitlik, Maltalı mimar Emanuelle Luigi Galizia ile Sultan’ın kişisel dostluğunun ürünü olup sanatseverlerce “Osmanlı‘nın Tac Mahali” olarak adlandırılır. Mimarisinde Türk, İran, Endülüs ve Hint motifleri barındırır. Yapımında  Malta‘nın ünlü sarı taşları kullanılmıştır. Görkemli bir giriş kapısı, 4 küçük minare ortasında yükselen ve büyükçe bir hilali taşıyan zarif kubbesi vardır. Sonradan 1883 yılında bir çeşme ile mescit eklenmiştir. Estetiği dillere destan, çok sayıda ziyaretçi alan bu bu eser, mimarına ünlü “Mecidiye Nişanı” da kazandırmıştır.

Bu şehitlikte ayrıca 1.Dünya savaşında çeşitli cephelerde İngilizlere esir düşen 23 Osmanlı esiri de defnedilmiştir. Bu esirler arasında bulunan Teşkilat-ı Mahsusa Komutanı Kuşçubaşı Eşref, 1919’da şehitliği onarmış, esirlerin isim ve mesleklerini de bir kitabe ile anıtlaştırmıştır.

Şehitliğin etrafına 2016 yılında Maltalı girişimciler tarafından  küçük çaplı sanayii tesisleri  kurulmak istenmesi üzerine tarih ve sanatseverlerce protesto edilmişti ve Türk Büyükelçiliğinin de devreye girmesi ile engellenmişti.

İdlib: Zorlayıcı Diplomasi Stratejisinin İzleri

Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanan Soçi Mutabakatı, Suriye İç Savaşı meselesi çerçevesinde yeni hukuki edinimlere yol açmaya yönelik bazı diplomatik gelişmelerden biriydi. Fakat özellikle İdlib’de son iki aydır yaşanılan olayların açıkça bir anlamı bulunmaktadır. İdlib ve çevresindeki Türk askerlerine yönelik saldırılar öylesine yapılan saldırılar değildir. Bu saldırıların amaçları Türkiye Cumhuriyeti’nin İdlib’den geri çekilmesine yönelik saldırılardır.

Peki, ne oldu da Türkiye Cumhuriyeti ile Soçi Mutabakatı imzalayan Rusya Federasyonu, resmi olarak olmasa da fiili olarak antlaşmayı deler hale geldi?

Sahada Değişen Güç Parametreleri Masayı da Değiştirdi

Esad rejiminin hızla ilerlemesi ve özellikle Suriye İç Savaşı’nın başlangıcından beri muhaliflerin elinde olan Halep’in Esad rejimi tarafından alınması tarafların masadaki konumlarını da değiştirmiştir. Ülkenin tüm topraklarını geri isteyen Esad rejimi, Rusya’ya baskılarda bulunmaktadır ve toprak bütünlüğünü kendince korumaya çalışmaktadır. Özellikle Halep’in alınmasıyla birlikte Esad rejiminin artık savaşın galibi olması netleşmiştir. Fakat bununla yetinmeyen Esad rejimi, tam kontrol ve tam hakimiyet prensibini esas alarak diğer tüm toprakları da istemektedir. YPG ile anlaşan Esad rejimi, muhtemelen savaş sonrası anayasa görüşmeleri çerçevesinde YPG ile yerel yönetimler bağlamında bir mutabakata varmıştır. Bu doğrultuda geriye sadece Türkiye’nin kontrol ettiği topraklar ve Türkiye destekli muhaliflerin kontrol etiği İdlib kalmıştır. Esad rejiminin bu ilerleyişi, yeni fiili durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu ‘de facto’, yani fiili durumlar da elbette yeni ‘de jure’, yani hukuki durumlar yaratmaya müsaittir. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bu konuyla ilgili 19 Şubat 2020 tarihinde şöyle konuşmuştur: İdlib’de 17 Eylül 2018’in öncesindeki haritaya dönmemiz mümkün değil. Yeni koşullar sahada var.” dedi.

ABD ve YPG topraklarında bulunan Suriye’nin doğusunda terör tehdidinin yeniden ortaya çıktığını vurgulayan Rusya’nın BM Daimi Temsilci Nebenzya, BM güvenlik kurulunda şu ifadeleri kullanmıştır:

Fırat’ın doğusunda cezaevlerinden kaçan militanlar giderek daha fazla tehdit oluşturuyor.  Aralarında yabancı teröristler de var. Bazıları yeraltına iniyor, mülteci kamplarına yerleşiyor, diğerleri de tüm bölgeye yayılıyor. Bu gelişmelerden son derece endişeliyiz.”

İdlib’de bazı kaynaklara göre 12-15 bin, 30 bin ve 60 bin savaşçı bulunmaktadır. Bu savaşçılar Esad rejimi ve Rusya Federasyonu nezdinde terörist gruplardır. Terörizmle mücadele saikini kullanan Rusya Federasyonu ve Esad rejimi böylelikle İdlib’e yönelik saldırılarını da meşru bir zemin üzerine inşa etmeye çalışmaktadırlar. İşte Rusya ve Suriye, İdlib’i söz konusu terör gruplarından arındırmak istemektedir ve böylelikle Türkiye’ye yönelik, sahada bazı sert güç enstrümanları kullanarak, zorlayıcı diplomasi stratejisiyle Türkiye’nin bölgeden çekilmesine yol açmanın niyetindeler.

Zorlayıcı Diplomasi nedir?

“Zorlayıcı diplomasi” (Coercive diplomacy), rakibin yaptığı bir eylemi durdurmasını veya geri adım atmasını hedefleyen bir “zorlama stratejisi”dir. [1] Bu bağlamda, zorlayıcı diplomasi en yalın ifadeyle, bir dış politika aracı olarak askeri güç kullanımının potansiyel olarak varlığına işaret etmektedir. Mevcut hukuki ve resmi denge ve/veya statükonun (de jure), sert güç aracılığıyla, yeni fiili durum(lar) (de facto) yaratılarak karşı tarafın aleyhine olacak şeklinde bozulması bir diplomatik yöntem olarak kullanılmaktadır.

Zorlayıcı diplomasi kavramını uluslararası politika literatürüne kazandıran Alexander George, zorlayıcı diplomasinin mantığını şöyle açıklamaktadır:

“Zorlayıcı diplomasinin genel fikri, istemi yerine getirmediği için rakibin cezalandırılacağı tehdidine dayanır. Bu niteliği ile zorlayıcı diplomasi, rakibi kendinden istenileni yerine getirmeye ikna edecek ölçüde inandırıcı ve etkili bir destek işlevi görür.” [2]

Bu noktada zorlayıcı diplomasi bir savaş ilanı olmamakla birlikte, tehdit ve sınırlı güç kullanımıyla karşı tarafı başladığı eylemden vazgeçirmeyi, geri adım attırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda zorlayıcı diplomasiyi sadece tehdit ve güç kullanımıyla sınırlı bir düzlemde gerçekleşen bir strateji olarak düşünmek yerine; gerektiğinde karşı tarafın taviz ve/veya ödüllerle ikna edildiği esnek bir strateji olarak algılamak gerekir.

Rusya Federasyonu’nun Zorlayıcı Diplomasi Kullanımı

Halep’in Esad rejimi tarafından alınmasıyla birlikte satranç oyunun neredeyse sonlarına geldiğimiz Suriye İç Savaşı’nda; piyon Esad, vezir Rusya’nın koruması altında ilerledikçe ilerlemek istiyor. Zira satranç tahtasının sonuna vardığında kendisi de bir vezir olmak istiyor. Fakat Esad rejiminin unuttuğu bir husus var.

Köşede ihtiyatlı bir şekilde bulunan kale, satranç tahtasının sonuna varmak isteyen piyonu her an devre dışı bırakabilir. İdlib’deki son kale Türkiye’dir. Türkiye’nin geri adım atması demek, senelerin kazanımlarının heba olması demektir. Kâh rejim saldırıları sonucu şehit vermemiz, kâh Rusya’nın hava saldırıları sonucu şehit vermemiz açıkça şunu göstermektedir: Kale Türkiye’ye geri adım attırılmak istenmektedir. Böylelikle Türkiye’ye masada dayattırılan İdlib haritası, zorlayıcı diplomasi stratejisi kullanılarak, kabul edilmesi isteniliyor.

Rusya’nın teklif ettiği iddia edilen İdlib haritası

19 Şubat 2020’de gerçekleştirilen BM Güvenlik Konseyi toplantısında Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Vasiliy Nebenzya şu şekilde konuştu:

“Uluslararası terörizme karşı meşru bir mücadele yürüten Suriye hükümetini desteklemeye devam edeceğiz” şeklinde bir konuşma yaparak, şu ifadelerle devam etmiştir; “İdlib’deki gruplar üzerinde etkisi olan herkese şu çağrıyı yapıyoruz: Sivillere yönelik saldırılar durdurulsun. Hmeymim’deki Rus hava üssüne yapılan drone saldırıları ve Suriye ordusuna karşı girişilen provokasyonlara son verilsin.”

Suriye’ye yönelik desteğin sürdürüleceğini ifade eden Rusya, bu sefer Kremlin Sözcüsü Peskov’un açıklamasıyla başka bir zorlayıcı diplomasi örneğiyle gündeme gelmiştir.

19 Şubat 2020 tarihinde Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin Esad rejimine karşı harekat düzenleme olasılığını “İdlib için en kötü senaryo” olarak nitelendirmişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un bu açıklaması tipik bir zorlayıcı diplomasinin zihinsel altyapısını bünyesinde bulunduran bir açıklamadır. Ruslar, masada belirli teklifler sunarken, eş zamanlı olarak sahada da yıldırıcı ve zorlayıcı hamleler yapmaktadırlar. Rusya’nın izlediği strateji; Eğer Türkiye İdlib’de biraz fazla şehit verirse, bu durum Türk halkı ve toplumunda infial yaratabilir ve Türkiye gerek  bu iç politika kaynaklı baskıya gerekse dış politikadan gelen baskılara daha fazla dayanamayarak İdlib’den geri çekilebilir şeklindedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Zorlayıcı Diplomasi Kullanımı

Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, BM Güvenlik Konseyi toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini tekrarlayarak şu ifadeleri kullanmıştır:

“Türkiye İdlib’de tehdit teşkil eden tüm hedefleri vuracak. Askerimizi geri çekmeyeceğiz ve gözlem noktalarından geri çekilmeyeceğiz. Ay sonuna kadar mevcut pozisyonlarından çekilmesi gereken rejimdir. Türk güçleri İdlib’de Soçi mutabakatını çerçevesinde gerginliği azaltmak için bulunuyor. Soçi mutabakatı uygulanmalı ve başlangıçtaki duruma dönülmeli. Şam’daki zorba, halkın olmadığı, Suriyelilerin olmadığı bir Suriye istiyor. İnsan hayatını tamamen göz ardı ederek iktidarda kalmak istiyor. Bunun olmasına izin vermeyeceğiz.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgeye daha fazla asker sevk etmesi, “rejim unsurları ay sonuna kadar mevcut konumlarından geri çekilmezse vururuz” şeklinde zımnî bir ültimatom sunulması ve bazı noktaları da bombalayarak son 2 ayda neredeyse 200’den fazla Esad rejim askerinin öldürülmesi ve nice helikopter ve tankların imha edilmesi de Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek Rusya Federasyonu gerekse Esad rejimine uyguladığı bir zorlayıcı diplomasi örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu noktadan sonra yapması gereken asla geri adım atmamaktır ve karşı tarafın zorlayıcı diplomasi stratejisine boyun eğmemektir. Gerekirse genel anlamda uluslararası toplumun da desteğini alması gereken Türkiye Cumhuriyeti; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO vasıtasıyla uluslararası toplumun desteğini almaya devam etmelidir. Özel anlamda ise ABD ile paralel bir İdlib politikasının yürütülmesi pek faydalı olacaktır. ABD’nin yanı sıra diğer BMGK üyeleri olan Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa ile de temasların arttırılması ve bu devletlerin de somut ve fiili desteğinin alınması zaruri hale gelmiştir.

ABD, Almanya ve Birleşik Krallık’ın İdlib Açıklamaları

19 Şubat 2020 tarihinde ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Kelly Craft, BM Güvenlik Konseyi’nde şu ifadeleri kullanmıştır: “ABD olarak, Suriyeli mültecilere yardım konusunda en fazla yükü taşıyan NATO müttefikimiz Türkiye’nin meşru çıkarlarını destekliyoruz ve Türkiye’nin çatışmalar nedeniyle yeni bir mülteci akını konusundaki endişelerini anlıyoruz. Türkiye’yi Suriye’nin kuzeybatısında gerginliği artırmakla suçlayan Rus yetkililerinin açıklamalarını kesinlikle reddediyoruz. Bunun sorumlusunun Esed rejimi ve Rusya olduğundan hiç şüphemiz yok.”

ABD BM Daimi Temsilcisi Kelly Craft

Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen de Türkiye’nin İdlib’deki gözlem noktalarının çevresinde artan gerginlikten endişe duyduklarını belirterek, ”Suriye rejiminden, Türk kuvvetlerine yönelik saldırılarını durdurmasını ve derhal gerginliği azaltmasını talep ediyoruz.” dedi.

İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Karen Pierce ise “Türkiye’ye saldırıların durması gerek. Türkiye İdlib’de barışçıl bir çözüm için çaba gösterdi ve gerginliğin artmasının halihazırda 3,5 milyon mültecinin yükünü taşıyan Türkiye’yi etkileyecek olmasından endişe duyuyoruz.” diye konuştu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Zeynep Dağı, “Diplomasi: Çatışmanın ve İşbirliğinin Dili”, Uluslararası Politikayı Anlamak: Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), Alfa Yayınları, İstanbul, 2007, s. 348; Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2008, s. 23.

[2] Alexander L. George, “Coercive Diplomacy”, The Use of Force: Military Power and International Politics, 6th ed., Robert J. Art, Kenneth N. Waltz (ed.), Rowman & Littlefield Publishers, Inc., Lanham, 2004, p. 70.

[3] Bülent Şener, savaş ile barış arasında bir kriz yönetim stratejisi olarak zorlayıcı diplomasi ve Türk dış politikasındaki örnekleri

[/vc_toggle]

Türkiye ve Batı Karşılaştırmasıyla Laiklik ve Sekülerlik

Laiklik ve Sekülerlik: Kavramsal Farklılık, İşlevsel Benzerlik ve Türkiye Batı Karşılaştırması

Ortaya çıktıkları dönemler itibariyle çeşitli tartışmaları da beraberinde getiren laiklik ve sekülerizm kavramları Ortaçağdaki temel yaşayış biçimi olan din olgusuna tepki olarak meydana gelmiştir. Ulus-devlet mantığının oturması, toplumların ve devletlerin yaşantı biçimlerini şekillendirmiş ve laiklik ve sekülerizmdeki temel fark bu noktada ortaya çıkmıştır. Sekülerleşme, insanlığın yaşantı biçimiyle ve dinden bağımsız olunmasıyla alakalıyken, din olgusunun devlet işleyişlerini etkilememesi amacıyla devletin kontrol mekanizmasında tutulması -dindar yurttaşların, devletin içinde destek görebilecekleri kurumları oluşturmak ve kontrol edip devlete başkaldırı tehlikesini minimize etme veya ortadan kaldırma amacı- laiklikle bağdaştırılmaktadır.  Bu doğrultuda çalışmanın amacı, laiklik ve sekülerleşmenin tarihsel etimolojik açıdan tanımlarını ortaya koymak ve farklarını değerlendirmektir.  Bununla birlikte Türkiye’deki laiklik modeliyle Batı’daki laiklik modeli, din kurumlarının kurumsallaşmaları üzerinde devletin rolü ve etkisi bakımından karşılaştırılacak, Türkiye’deki laikliğe yönelik temel iki görüş belirtilecektir. Ayrıca Türkiye’nin, Batı’dan farklı bir laiklik yaklaşımı olarak neden dini devlet bünyesi içine almaya çalıştığı sorusuna da cevap aranacaktır. Son olarak, Türkiye’deki laiklik anlayışı küreselleşmenin “glocal” unsuruyla örneklendirilip, “yerel laiklik” tabiriyle somutlaştırılacak ve sonuca gidilecektir.

GİRİŞ

Secularism, “saeculum” kökünden gelmekte ve çağ anlamını taşımaktadır, anlam olarak çağdaşlaşmaya karşılık gelmektedir. Seküler/secular kelimesinin kullanımı 12. yüzyıla rastlamakta ve kilise bölgesinde yaşayan halkı, kurumsal bir yapı içerisindeki ruhban sınıfından ayırt etmek amacı ile kullanılmıştır. Bazı araştırmacılara göre de bu süreci Roma dönemine kadar uzatmak mümkündür.[1] Sekülerleşme kavramının literatüre girişi 1648 yılında Westphalia Barış Antlaşması neticesinde gerçekleşmiştir. Günümüzde sekülerleşme olgusu, Avrupa’daki aydınlanma süreciyle başlayan ulus-devlet fikrinin güçlenmesiyle ivme kazanmıştır. Ayrıca bilimsel gelişmeler ve felsefi düşüncenin de yaygınlaşmasıyla beraber daha da somutlaşan, hâkim bir kavram haline gelmiştir. Laiklik din-devlet işleriyle alakalı bir kavramken sekülerlik dinin bireysel ve toplumsal alandaki karşılığı olarak değerlendirilmektedir. Nitekim her iki kavram da insan ve insana ait kurumları dünyevileştirme amacına sahiptir. Ancak laiklik halkı politik yollarla dünyevileştirmeyi hedeflerken, sekülerleşme bu amaca sosyal dönüşümlerle ulaşmaya çalışmaktadır. Sekülerlik, Aydınlanma çağı sonrası gelişen rasyonalizmin tesir ettiği insan aklıyla gelişen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır ve insanın dünyaya metafizik bir dayanakmış gibi hareket etmesine gerek duyulmamasıyla birlikte toplumu da bu şekilde dönüştürebilmeyi amaçlamaktadır.

Metodolojik açıdan bu çalışmada laiklik ve sekülerliğin, teorik olarak aynı anlamda kullanılan ancak pratik anlamda barındırdığı farklılıkları ve makalenin amacına paralel olarak bahsi geçen bu kavramların arasındaki temel çizgilerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bununla birlikte Batı’nın ve Türkiye’nin din kurumlarındaki kontrol mekanizması ve hakimiyeti üzerinden sekülerizm ve laikliğe bakış açılarının da karşılaştırılmalı olarak verilmesi amaçlanmaktadır.

Kavramsal Açıdan Laiklik ve Sekülarizm

Ferdinand Buisson

1887 yılında tamamlanan Pedagoji ve Temel Öğretim Sözlüğü’nde yer alan Ferdinand Buisson’a ait “Laiklik” başlıklı makalesi, laiklik teriminin ilk olarak kullanıldığı belgedir.[2] Kavramın sistematik tanımı ilk olarak bu makalede yapılmıştır. Özü itibariyle laiklik, Ortaçağ Avrupası’na dayanmaktadır ve günümüze kadar çeşitli dönüşümler geçirerek bugüne kadar uzanmıştır. Laiklik, Fransa’da benimsenmiş ve orada kurumsallaşmıştır, din özgürlüğünün dengesi ile devlet düzeninin tanımlanması amacıyla kullanılmıştır. “Laik” kelimesi köken olarak Türkçe’ye Fransızcadan geçmiştir. Bu sözcük eski Yunanca’da “laikhos” şeklinde geçmektedir ve toplum, halk anlamı taşımaktadır. Latince karşılığı ise “laicus” tur. Sözcüğün kökeninde anlam ağırlığı “halk” denen büyük çoğunlukla ilgili bir içeriktir. Bu kelimeler Hristiyanlık döneminde “clericus” (din dışında olan kişiler) olarak adlandırılmıştır. Şüphesiz Ortaçağ Avrupası’nın bulunduğu dönemlerde hâkim olan tek güç kilisedir. Kilisenin bu gücüne karşı zaman içerisinde itirazlar yükselmeye başlamış ve sonucunda Rönesans ve Reform hareketlerine bağlı olarak iki farklı eğilim baş göstermiştir. Laiklik ve sekülerlik olarak adlandırılan ve çoğu zaman teoride ortak anlam ifade etmekle birlikte birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Laiklik ve sekülerliğin oraya çıktığı dönemde, kilise gücünü elinde bulunduran Katoliklerin din olgusunun sürekli olarak kontrol altına alması, toplumun ve kamusal alanın dikkatini çekmiştir. Bu çerçevede Katolik kilisenin gücü ve yetkisi sorgulanmış, toplumdan uzaklaştırılması ve etkisinin azaltılmasının gerekliliğini savunulmuş ve laikliğin, ideolojik bir anlam kazanması sağlanmıştır. Bununla birlikte, tam bir bireysel dini özgürlüğü savunan Protestanlar da sekülerlik olgusunun ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.[3] Sekülerizm de etimolojik bakımdan Latince “seculum” kelimesinden gelmektedir. Klasik Latincede “seculum” kelimesi, “yüzyıl” anlamına gelmektedir. İncil’in Latinceye çevirilerinde bu kelimeye “dünya” karşılığı verilmiştir. İngilizcede ise sekülerizm, “dini ve ruhu olmayan”, “dünyevi” olarak çevrilmektedir.[4] Laisizmin temeli olarak gösterilen sekülerleşmenin meydana gelmesinde Fransız Devrimi’nin önemli bir yeri olduğunu söylemek gerekir. Zira bu üç olguyu (laisizm, sekülerleşme, Fransız Devrimi) birbirinden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Fransız Devrimi bu konuda yeni bir başlangıçtır. Çünkü ‘Bütün açıklığıyla laik devlet fikrini, devletin bütün inançlar karşısında tarafsız kalmasını, ruhbanlardan bağımsız olmak ve bütün teolojik anlayışlardan uzak durmak gerektiğini’ ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bu anlayış, dünyevileşmenin mutlak bir sonucudur. Nitekim 19. yüzyılda laikliğin ilk teorisyeni olan Ferdinand Buisson, laikliğin sekülerleşmenin bir sonucu olarak doğduğunu ve bu durumun o dönemde sadece Fransa’da olmadığını, öteki Avrupa toplumlarının da bundan etkilenip laik olduklarını söylemektedir.[5] Sekülerleşme kavramı, yazınsal anlamda literatüre 1648 yılındaki Westphalia Barışı’yla girmiştir. Bu tarihten önce kavram, önceleri kilise kontrolü altında bulunan toprakların laik siyasi otoritenin kontrolüne geçişini tanımlamak için kullanılmaktaydı. Seküler kavramı, daha çok Katolik inanışının karşısında yer alan Protestan görüşünün bulunduğu toplumlarda kullanılmaktaydı. Özellikle Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde toplumsal yaşamda dinin etkisinin azalması vurgusu ön plana çıkmaktadır. Bir diğer anlamda sekülerliğin özünde dinin sosyal yapıdaki otoritesini yitirmesiyle birlikte insan aklının metafizik bağlardan arındırılması yorumu geliştirilmiştir. Laiklik, kilise ile devlet arasındaki ayrım haricinde; cumhuriyet, ulus, toplum ve değerler sistemi gibi sac ayaklarını bulundurmaktadır. Laiklik, din hürriyetini garanti altına almaya çalışan bir uygulama olup, dinin ideolojik bir üstünlük kurmasına engel olmaktadır. Aydınlanma felsefesi, ilerleme düşüncesi ve dinle iç içe olmayan lakin rasyonalist olma iddiasıyla laiklik, etik bir anlayışa dayanmaktadır. Temel felsefesinin; Avrupa’da Voltaire, Rousseau, Locke, Kant, Descartes, Hobbes, Spinoza, Liebnitz gibi filozofların katkılarıyla, Ortaçağın sonlarından itibaren başlayıp güçlü bir gelenek haline gelen laik-rasyonel düşünce Tanrıya dayalı bir evren yerine rasyonel bir evren tasarlamıştır.[6]

Laiklik ve Sekülerlik, köken itibariyle aynı dönemde ortaya çıkmış olması ve işlevsel açıdan birbirlerinin yerine kullanılmaları olsa da nitelik açısından aralarında farklar bulunmaktadır. Özellikle toplumsal, dini ve siyasal yaşamın özgürlüklerini ve değişim süreçlerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. İki kavram arasında yapılacak ayrımda farklı siyasal ve tarihsel süreçlerden hareketler sekülerliğin doğrudan toplumun sosyolojik ve kültürel durumuyla alakalı olduğu söylenmektedir. Laiklik kavramının ise devletin yönetim sürecinde dinin tarafsızlığını içerdiği için siyasal yapıya vurgu yaptığı ve bu yapıyla beraber içerisinde çeşitli alanları da barındırdığı savunulmaktadır. ‘Azgelişmiş veya yukardan aşağıya tarzda modernleşen toplumlarda laiklik, siyasal anlayışın dayanağını oluşturup güçlü bir hukuksal zemine bağladığından dolayı yaptırım gücünü elinde bulundurmaktadır. Bu toplumlarda sekülerizmin yönünü belirleyen durum, laikliğin bizatihi kendisi konumundadır. Nitekim modernleşme sürecini yaşayan Batı toplumları, önce sekülerleşip, sonra laikleşirken, bu süreci yaşamayan Doğu toplumları, önce laiklik ilkesini benimseyip, ardından laikliğin hukuksal gücü ve yaptırımıyla sekülerleşmeye ve toplumsal yaşamı çağa uygun hale getirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda laiklik ve sekülerlik çağdaşlıkla doğrudan ilintili olan kavram ve süreçlerdir.’[7] Aralarındaki temel fark kamusal alan ve bireysel alandaki temel farklılıktan meydana gelen laiklik ve sekülerlik kavramlarının din kurumları, kuralları ve güçleri karşılaştırıldığında Hıristiyanlıktaki Ortodoks, Katolik ve Protestan kolları arasında farklar görüldüğü gibi, bu kavramların benimsendiği ülkelerde, her birinin kendi tarihinde de din ve dünya kurumları arasındaki ilişkilerde tutum değişiklikleri gözlemlenmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de laiklik, Fransız laikliğinden ve Anglosakson sekülerizminden farklıdır. Çünkü İslam, kilise vb gibi kurumla temsil edilebilecek bir din değildir ve camilerin de böyle bir fonksiyonu bulunmamaktadır. Niyazi Berkes’e göre; ‘Kilisenin aynı olan “otonom” bir yapı İslam’da bulunmamaktadır ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerde, Batı’da örneklerini gördüğümüz, din bilginleri ile devleti yönetenler arasında yaşanan hâkimiyet savaşları yaşanmamıştır.’[8] Laiklik ve sekülerizm, doğu ile batının ortak sorunu olmakla birlikte belirtildiği gibi Türkiye’de ve Batı’da yaşayış ve uygulanış biçimleri olarak da ayrılmaktadır.

Laiklik ve Sekülerliğin Batı ve Türkiye’deki Farkları Üzerine

Kıta Avrupa’sında Fransızların laiklik, Anglosaksonların sekülarizm olarak tanımladığı laisizm, klasik bir tanımla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Laiklik, devletin dine karşı geldiği ve dinsiz bir devletin varlığı ile açıklanmamaktadır. Esas olarak laiklikte, devletin yönetimde dini kuralları referans almaması ve meşruiyetini de dinsel değerlerden almamasını ifade etmektedir. Devletin resmi bir dini olmaması, dinsel inançlar karşısında tarafsız ve hoşgörülü olması, kamusal hizmetlerde herkese eşit davranması, yurttaşlar karşısında yemin ettirme yerine hukuk kurallarının ön planda olmasıyla birlikte yurttaşlara da din ve vicdan özgürlüğünü sağlanması ulus-devlet anlayışının da bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Laik devlet sisteminde bireyler kendi dinlerini yaşamak, yaşatmak ve dinsel inançlarına uygun biçimde hareket etmek hakkına sahiptirler ve bu hakkın kullandırılması en başta devletin asli görevleri arasında gelmektedir. Laik bir düzende devlet, din karşısında tarafsız bir durumda olması ve farklı dinlere karşı da eşit mesafede olması gerekmektedir. Ayrıca devlet rejimini dinsel normlara dayandırmamakla birlikte vatandaşların dini rahat yaşayabildiği bir ortam yaratılması, yaratılan ortamın da devlet tarafından denetlenmesi gerekmektedir. Bu sebeple, ‘laik devleti siyasi bir kuruluş olarak dini kurallara dayanmayan ve kişilerin dini inanç ve ibadet hürriyetlerini her türlü karşıt inancın saldırısına karşı din farkı gözetmeksizin korumayı gerçekleştiren siyasi sistem’ olarak tanımlanmaktadır.[9] Laiklik kavramının teorik olarak tanımı her yerde aynı biçimde olsa da pratik olarak uygulanması konusu ülkeden ülkeye farklılık göstermiştir. Bu farklılık, Batı toplumlarında din ve devlet arasındaki ilişkilerinin tarihsel açıdan nasıl kurulduğu ve geliştiğiyle yakından ilgilidir. Bu bağlamda Batı’da laikliğin iki farklı biçimde algılanmış ve anlaşılmıştır. Başta Fransa olmak üzere birçok ülke, laikliği katı bir biçimde uygulamaya ve devlet adına dini kurumlara karşı amansız bir mücadele içine girmeye çalışmışlardır. Dine karşı kökten bir düşmanlık ve meydan okuma girişimi Fransız laikliğinin kendine has bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebepten ötürü Fransa’da laiklikten ziyade laikçiliğin ön planda olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla Fransız tipi laikçilikte devlet, dini kendisine bir rakip olarak gördüğü için onu alt etmek ve üstesinden gelmek gibi psikolojik bir tavır içine girmiştir. Rönesans ve reformlar, mutlak monarşilerin ortaya çıkışı, bilimsel devrim, aydınlanma çağı, endüstriyel kapitalizm ve kentleşme dinamikleri, insanları dünya yaşantısında önemli bir yere doğru sürüklemiştir. Modernleşme süreci ile birlikte, toplumlar gündelik sorunlarına din haricinde çözüm bulabileceklerini görmüşlerdir ve sekülarizm anlayışı şekillenmeye başlamıştır. Bu dönüşümün ve modernleşmenin din için sorunlu alanlar yaratması, dini kurumların, dini düşünüş şeklinin ve dini pratiklerin toplum üzerindeki gücünü azaltarak, dini tüketim toplumunda bir başka tüketilecek eşyaya indirgemiştir.[10] Sekülerleşmede, kilise ve devlet çatışmasından doğan laiklik, özellikle Anglosakson toplumlarda karşılığını bulmuştur. Başta Almanya olmak üzere birçok ülke, Fransa’nın devrimci laikçiliğinden farklı olarak dine karşı daha hoşgörülü olmaya, dinsel kurumlara karışmamaya ve bunlar üzerinde tahakküm kurmamaya, hatta kilisenin hiçbir işine karışmamaya özen göstermişlerdir. Birçok Avrupa toplumunda uygulanan bu model, dinin kendiliğinden sekülerleşeceği ve belli bir süre sonra sosyolojik bir olgu olmaktan çıkarak yok olacağı düşüncesine dayanmıştır. Bu durum doğal olarak laikliğin, hem daha dünyevi bir ideoloji olarak algılanmasına, bireysel bir inanç konusu olmaktan öteye geçmeyerek din ile vicdan özgürlüğünü sağlamasına katkı yapmış hem de toplumsal alanda din ve devlet çatışmasını en aza indirmiştir.[11] Avrupa tarihi, bu iki yaklaşımın mücadelesine tanıklık etmiştir. Sıklıkla Batı Avrupa tarihinde görülen bu mücadelede Katolik kilisesinin egemenliğinin son bulması ve devlet temellerinin seküler bir şekilde dizayn edilmesi amaçlanmıştır. Fransız İhtilali, ilk olarak Kilise’nin egemenliğine son vererek din olgusunu, devlet siyasetinin dışına taşımıştır. Sanayi devrimi de dini otoriteyi sarsacak yeni bir sınıfı ortaya çıkarmıştır: Burjuvazi. Burjuvazi vurgusu, devleti dinden ayırmak hususunda çok önemli bir rol göstermiştir. Bununla birlikte küresel sanayi, ekonomi ve ticaret teklini elinde bulundurarak kilisenin egemenliğine son vererek laikliği kurumsallaştırmıştır.

‘Cumhuriyet, Osmanlıdan epistemolojik ve paradigmal açıdan radikal bir kopuş yaşamıştır. Özellikle Kemalist devrimin getirdiği yenilikler, bu kopuşu hem politik ve kültürel eksende derinleştirmiş, hem de yeni bir “tarih”, “toplum” ve “devlet” yaratmanın ideolojik zeminini hazırlamıştır.’[12] Türkiye’ de laiklik kavramının kullanılmaya başlanması Tanzimat Döneminde tercüme odalarına Türklerin getirilmesi ve orada yabancı dil öğrenen yeni bir kuşağın gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu çözülmede Fransızcanın etkisi yalnız sözcükler ve üslup açısından değil, kavram ve anlamlar açısından da bu kanalla gelişmiştir.[13] Cumhuriyetin ilanı itibariyle de Türkiye’deki laiklik anlayışı çeşitli dönüşümler gerçekleştirmiştir. Bu dönemde devletin laik, toplumun da seküler olması için çaba sarf edilmiştir. Türkiye bundan ötürü Fransızca “laïcité” kavramını kendi dilinde laiklik olarak benimsemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olmasının başlıca özellikleri olarak; devletin resmi bir dininin bulunmaması, devlet kurumlarıyla din kurumlarının ayrılması ve yurttaşlara inanç özgürlüğünün tanınması sayılabilir. Ayrıca Teşkilat-ı 18 Esasiye Kanunu’nun taslak halindeki metninde de laiklik kavramı geçmektedir ancak burada “ladiniyye” terimi kullanılmıştır.[14] Laik Türkiye Cumhuriyeti olma yolunda atılan adımlar ise:

  • Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Kabulü 1924
  • Halifeliğin Kaldırılması 1924
  • Şeriye ve Evkaf Nezaretinin Kaldırılması 1924
  • Şapka Kanunu 1925
  • Türbeler ile Tekke Zaviyelerin Kapatılması 1925
  • Miladî Takvimin Kabulü 1925
  • İsviçre Medenî Kanunu’nun Kabulü 1926
  • Latin Alfabesinin Kabulü 1928
  • Ezanın Türkçeleştirilmesi 1932
  • Bazı Kıyafetlerin Yasaklanması 1934
  • Cuma Yerine Pazar Gününün Tatil Olması 1935
  • Laikliğin Anayasal Prensip Olması 1937 şeklinde olmuş ve anayasal ilke haline gelmiştir.[15]

Türkiye’de laiklik tartışmalarında iki farklı anlayış yer almaktadır. İlk olarak Türkiye’nin esasında laik bir yapıya sahip olmadığı ve devletin, laiklik anlayışına ters bir tutum sergilediğine yönelik tartışmalar yaratılmaktadır. Nitekim laiklikte devlet ile din işleri bir arada bulunamamasına karşın Türkiye’de dini kurumlar devletin bünyesinde yer almaktadır. Bu da dini kurumların Türkiye’de devlete bağlı bir ilişkisinin olduğu olgusunu gözler önüne sermektedir. Bu durumu baz alarak ilk anlayışta; Türkiye’nin laiklikle alakasının bulunmadığı savunulmuştur. [16] Bir diğer anlayışa sahip olanlara göre de laiklik, çağdaş uygarlık yolunda edilen mücadele sonucu kazanılmıştır. Bu durum da toplumun ‘kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtarılmasıdır’[17] Bu görüşü savunanlara göre, laikliğin herkes tarafından kabul edilmiş mutlak bir anlamının bulunmayacağı ve her ülkenin farklı bir laiklik politikası ve yorumu bulunmaktadır. Bu durum, küreselleşme olgusunun bölgelerce algılanış ve yaşayış şekillerine benzemektedir. Nitekim küreselleşmenin tek başına bir olgu olduğunu kabul edip bir yere özgü bir hale getirilmeye çalışılması ve dünyadaki diğer uygarlıklarının bundan ilham almasına yönelik görüşlerle birlikte, küreselleşmenin uygarlıklar arası farklılıklar gösterdiğini ve her toplumun bulunduğu kendi coğrafi konumu, ekonomik yapısı, kültürel durumuna göre küreselleşebildiği ve global ve local kavramlarının birleşmesiyle “glocal” anlayışının güçlenmesi, küreselleşmenin tek bir olguya bağlı kalmadığına yönelik en ciddi tartışma vurgusudur. Bundan ötürü de laiklik ve laik toplum anlayışlarını kısmen andırmaktadır. Bu açıdan Türkiye’nin Batı’dan farklı bir laiklik anlayışının olması son derece normal bir durumdur. Bu ikilemden dolayı devlet, dini bütünüyle halka bırakmadığı gibi onun kendi içinde özerk bir yapı kazanmasına da izin vermemiş ve bunun yerine laikliği dinselleştirmeye çalışmıştır. Nitekim laiklik, toplumsal düzlemde bir özgürleşme hareketinin değil, devletin kendisini dinden ve dolaylı olarak toplumdan özgürleştirme çabasının taşıyıcısı olmuştur.[18]

SONUÇ

Sekülerleşme, insan aklı üzerinde kurulmuş olan din ve metafizik denetimin kaldırılmasıdır ve insan aklına olan güvenin bir sonucu olarak rasyonalizme dayanmakla birlikte mitler gibi metafizik dayanaklara gerek duymamayı amaçlamaktadır. Bu tanıma göre tarih boyunca insan ilişkilerinin tüm belirleyicileri dini referanslar ve semboller olmuştur. Örneğin Ortaçağ’da kurulmuş bir mahkemede kişinin doğru konuşup konuşmadığı inandığı dinin üzerine yemin etmesiyle değerlendirilmekteydi. Sekülerleşme ile birlikte mahkemede din üzerine yemin edilmesinden ziyade kanıtlar daha çok önemlidir. Yine Ortaçağda bir savaş sonrası yapılan anlaşmalar üzerine tarafların din üzerine yemin etmesi zorunluluk durumundaydı. Günümüzde ülkelerin savaş sonuçlarına uyacaklarına yemin etmesi bir anlam ifade etmemektedir. Bunun üzerine uluslararası yaptırımlar daha caydırıcı olmaktadır. Sekülerleşme ve laiklik iki farklı kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Her iki kavram da insan ve insana ait kurumları dünyevileştirme amacındadır. Bahsedildiği gibi laiklik halkı politik yollarla dünyevileştirme yoluna gitmektedir. Sekülerleşme ise bu amaca sosyal dönüşümlerle ulaşmaya çalışmaktadır. Her iki kavram da ideoloji haline gelmiştir fakat “laisizm” radikal bir ideoloji niteliğindedir. Bu bağlamda laiklik, toplumu ve onun resmî kurumlarını dünyevileştirirken, devlet yönetiminde radikal reformlarla dönüşümler gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sekülerizm ise, liberal dönüşümlerle halkı dönüştürmeyi ve dünyevileştirmeyi de zamana yayarak toplumsal tepkiyi en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Sekülerleşmede din tamamen ortadan kalkmamaktadır. Din, toplumsal bir görev üstlenmektedir fakat eskisi kadar toplumsal olaylarda etkili değildir. Weber’e göre sekülerleşme dünyanın büyüsünü bozmuştur. Din veya dine ait sembollerin sosyal hayattaki etkileri azalmıştır sıradanlaşmıştır.

Türkiye’de de Cumhuriyet sonrası bu anlayış somutlaşmıştır. ‘Nitekim Cumhuriyet rejiminin meydana getirmek istediği birey, bütün meselelere düşünsel ve nesnel bir açıdan yaklaşan rasyonalist, gelenek karşıtı, klerikalizm-karşıtı bir bireydir’.[19] Kemalist felsefenin de arka planında “rasyonalist-pozitivist anlayış ve “geleneksel” ile “modern” karşıtlığı yatmaktadır.[20] Pozitivizmde, tarihin teolojik ve metafizik aşamasının bittiğini ve gerçek bilgiye, ancak akıl ve bilimle ulaşılabileceğini ve bundan dolayı da din referansının geçerliğini yitirdiği görüşü hakimdir. Bundan dolayı dinin, Türk halkına zarar verdiği gözüyle bakıldığı için onun hukuki, toplumsal, kültürel ve iktisadi alanların teori ve pratiğini belirlemesine son verilmiştir.[21] Türkiye Cumhuriyeti’nde günümüz çerçevesinde laiklik; sosyal barışı sağlamak, yurttaşlardan tam destek almak ve din-devlet işlerini birbirinden ayıran bir ilkeden ziyade, siyasal alanda çatışma ve gerginliklere neden olan bir ideoloji olarak görülmektedir. Bu uğurda çeşitli tartışmalar meydana gelmektedir ve nihayetinde Türkiye, laikliği kendi yerel dinamikleriyle değerlendirmiştir ve bu bir tercihten ziyade bir zorunluluk olarak gösterilebilir. Nitekim belirtildiği gibi laikliğin her ülke tarafından kabul edilmiş mutlak bir anlamının bulunmayacağı ve her ülkenin kendi iç dinamiklerine göre farklı bir laiklik politikası ve laiklik yorumu bulunmaktadır. Bununla birlikte Cumhuriyetçi rejim ve özellikle bürokrasi sınıfının karşıt bir ideoloji olarak gördüğü ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin bir antitezi niteliğinde olan siyasallaşmış İslam’ın Türkiye Cumhuriyet’in başlıca sac ayaklarını oluşturan: “seküler toplum”, “laik devlet” ve “ulus-devlet” unsurlarına tehlike olduğu gerekçesiyle dini ve dine bağlı kurumları devletin gözetimi alıp kontrollerini sağlamak, Cumhuriyetin temel dinamiklerini korumak hususunda elzem niteliktedir. Bu da Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini göz önüne alarak laikliği, “yerel laiklik” yorumuyla yaşadığını göstermektedir.

Muhammed Resul Eroğlu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ahmet Kuru, “Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: ABD, Fransa ve Türkiye, (çev. Eylem Çağdaş Babaoğlu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011.

Ali Fuad Başgil, “Din ve Laiklik”, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2003.

Andrew Davison, “Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik”, (Çev.T.Birkan), İletişim Yayınları,İstanbul 2002.

Çetin Özek, “Türkiye’de Lâiklik”, Baha Matbaası, İstanbul, 1962.

Ergün Sertel, “Laiklik ve Sekülerleşmenin Kavramsal Farklılığı ve İşlevsel Birlikteliği Üzerine”, Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018.

Etyen Mahçupyan, “Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet Devlet ve Din” Yol Yayınları, İstambul 1998.

Gülşen Sayın, “Türkiye’de Laiklik Anlayışı ve Din Eğitimi Uygulamalarına Yansıması”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2014.

Jean Baubérot, “Laiklik, Tutku ile Akıl Arasında: 1905-2005” (çev. Alev Er), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009.

Kemal H. Karpat, “Turkey’s Politics”, Princeton University Press, 1959.

Kadir Canatan, “Din ve Laiklik”, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997.

Mustafa Erdoğan, “1982 Anayasasında Din Özgürlüğü”, Liberal Düşünce, Bahar 2000, Ankara, 2000.

Mustafa Erdoğan,”28 Şubat Süreci”, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.

M.Zeki Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorununun Siyasal Temelleri”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 2010.

Nancy Lindisfarne, “Elhamdülillah Laikiz”, (Çev. S. Somuncuoğlu), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

Niyazi Berkes, “Teokrasi ve Laiklik”, İstanbul, Adam Yayınları, 1997.

Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.

Ömer Faruk Darende, “Sekülerleşme Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2015, s. 153.

Özay, “Sekülerleşme ve Din”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 121-122.

Volkan Ertit, “Birbirlerinin Yerine Kullanılan İki Farklı Kavram: Sekülerleşme ve Laiklik”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2014, s. 107.

[1] Mehmet Özay, “Sekülerleşme ve Din”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 121-122.

[2] Gülşen Sayın, “Türkiye’de Laiklik Anlayışı ve Din Eğitimi Uygulamalarına Yansıması”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2014, s. 14.

[3] Ömer Faruk Darende, “Sekülerleşme Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2015, s. 153.

[4] Kadir Canatan, “Din ve Laiklik”, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, s.10.

[5] Jean Baubérot, “Laiklik, Tutku ile Akıl Arasında: 1905-2005” (çev. Alev Er), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009, s. 8.

[6] Mustafa Erdoğan, “1982 Anayasasında Din Özgürlüğü”, Liberal Düşünce, Bahar 2000, Ankara, 2000, s. 109-117.

[7] Ergün Sertel, “Laiklik ve Sekülerleşmenin Kavramsal Farklılığı ve İşlevsel Birlikteliği Üzerine”, Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, s. 141.

[8] Niyazi Berkes, “Teokrasi ve Laiklik”, İstanbul, Adam Yayınları, 1997, s.25.

[9] Çetin Özek, “Türkiye’de Lâiklik”, Baha Matbaası, İstanbul, 1962, s.4.

[10] Volkan Ertit, “Birbirlerinin Yerine Kullanılan İki Farklı Kavram: Sekülerleşme ve Laiklik”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2014, s. 107.

[11] M.Zeki Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorununun Siyasal Temelleri”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 2010, s. 288.

[12] Ibid, Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorunun Siyasal Temelleri”, s. 294.

[13] Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 258.

[14] Mustafa Erdoğan,”28 Şubat Süreci”, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 123.

[15] Ahmet Kuru, “Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: ABD, Fransa ve Türkiye, (çev. Eylem Çağdaş Babaoğlu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.219.

[16] Ali Fuad Başgil, “Din ve Laiklik”, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2003, s.200.

[17] Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 19.

[18] Etyen Mahçupyan, “Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet Devlet ve Din” Yol Yayınları, İstambul 1998, s.91-95.

[19] Kemal H. Karpat, “Turkey’s Politics”,Princeton University Press, 1959, s.53.

[20] Nancy Lindisfarne, “Elhamdülillah Laikiz”, (Çev. S. Somuncuoğlu), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s.39.

[21] Andrew Davison, “Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik”, (Çev.T.Birkan), İletişim Yayınları,İstanbul 2002, s. 248.

[/vc_toggle]