Bahar Kalkanı Harekatı’nda Kullandığımız Silahlar

İdlib’de askerlerimizi şehit eden hain saldırının ardından 27 Şubat itibariyle ‘Bahar Kalkanı Harekatı’nı başlattık. Peki bu harekatta hangi silahları ve araçları kullandık? Gelin hep birlikte inceleyelim.

1.) Bayraktar TB-2 S/İHA

Bayraktar TB2 Taktik Silahlı İnsansız Hava Aracı, keşif ve istihbarat görevleri için orta irtifa-uzun havada kalış süresi sınıfına giren (MALE) insansız hava aracıdır. Üç yedekli aviyonik sistemleri ve sensör füzyon mimarisi ile tamamen otonom taksi, kalkış, iniş ve normal seyir kabiliyetine sahiptir. 110.000 saatten fazla uçan TB2, Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma ve Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 2014’ten bu yana aktif olarak görev yapmaktadır. Şu anda 86 adet Bayraktar S/İHA Platformu envanterde Türkiye’ye hizmet etmektedir. Bayraktar İHA Sistemi, 27.030 feet operasyonel uçuş irtifası, 27 saat 3 dakika uçuş süresi, 150 km haberleşme menzili, 70 knot seyir hızına sahiptir. 12m kanat açıklığı, 650 kg. maksimum kalkış ağırlığı ve 55 kg faydalı yük taşıma kapasitesine sahiptir. Bayraktar TB2, MAM ve MAM-L mühimmatları ile UMTAS füzelerini kullanabilmektedir.

2.) ANKA

ANKA uzun süre havada kalabilen orta irtifa uçuşları için ihtiyaç duyulan insansız hava aracı isteğine karşılık olarak üretilmiştir. ANKA ilk olarak 16 Temmuz 2010 yılında tanıtılmıştır. İlk deneme uçuşunu 30 Aralık 2010’da gerçekleştirilen ANKA’nın bu uçuşunda havada kalma süresi ise 14 dakikadır. Havada 6 saat kaldığı 6. Test uçuşunu ise 22 Kasın 2011’de gerçekleştirmiştir. Bu test uçuşunda ise 18000 feet yani yaklaşık olarak 6000 metre yüksekliğe çıkmıştır. Şu an teknik olarak ANKA, 24-32 saat havada kalma süresi, 30000 feet servis irtifası, 217km/s azami hız ve 75 knot seyir hızına sahiptir.

3.) Panter

Özgün tasarımıyla Türkiye’nin ilk obüsü olma özelliği taşıyan Panter ( T-155 Çekili Obüs), topçu birliklerinin en önemli silahları arasında yer almaktadır. 40 km menzile sahiptir ve dakikada 6 atış yapabilmektedir.

4.) T-122 Sakarya Çok Namlulu Roketatar (ÇNRA)

Roketsan tarafından geliştirilen T122 Çok Namlulu Roketatar sistemi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından aktif olarak kullanılmaktadır. T-122 ÇNRA, topçu birliklerinde gece ve gündüz şartlarında, her türlü hava koşulunda, 3 km mesafeden 40+ km mesafeye kadar derinlikteki bölge hedefleri üzerine yoğun görmeyerek ateşler açarak manevra kuvvetine ateş desteği sağlayan bir silah sistemidir.

5.) J-600T Yıldırım II Kısa Menzilli Balistik Füze

J-600T Yıldırım, düşman hava savunma birimleri, C3I merkezleri, lojistik ve altyapı tesisleri gibi yüksek değerli hedeflere saldırmak için tasarlanmış ve dost topçu silahlarına ateş desteği sağlayarak yüksek hareket kabiliyeti sağlayan bir balistik füze sistemidir.

6.) F-16

Hafif avcı olarak tasarlanmış, başarılı birçok amaçlı avcı uçağıdır. Geniş kullanım alanı, olağanüstü manevra kabiliyetiyle kendini kanıtlamış ve başarısıyla birçok ülkeye ihraç edilmiştir. F-16 it dalaşı için sayısız yenileştirmeye girmiş, daha iyi bir görüş için kanopi su damlası şeklinde yapılmış, yüksek G kuvvetiyle yapılan dönüşlerde pilota kolaylık sağlaması için kontrol kolu sağa alınmış ve pilota etki eden G kuvvetini azaltmak için pilot koltuğu arkaya doğru eğik yapılmıştır. Silahları gövde içindeki M61 Vulcan top ve on bir yükleme noktasına takılabilen çeşitli füzelerden oluşmaktadır. Ayrıca 9G’ye dayanabilen ilk avcı uçağıdır. F-16’nın resmi adı Savaşan Şahin olmasına rağmen, pilotlar ondan Viper diye bahsederler.

7.) Fırtına Obüsü

Üzerine monte edilmiş 12 adet hidro-pnömatik süspansiyon ünitesi ve tekerlerinden oluşan gelişmiş süspansiyon sistemi sayesinde engebeli arazi dahil her türlü arazide rahatça harekat icra edebilmektedir. Güç/Ağırlık oranı 21bg/t olan Fırtına`nın harekatlarını uzun süreli destekleyebilir. ADOP-2000 sistemine sayısal olarak entegre edilmiş olan Fırtına, sahip olduğu ASELSAN ürünü 9600 serisi frekans atlamalı sayısal telsizler vasıtasıyla emniyetli, güvenilir, esnek, süratli, mobil, beka kabiliyeti yüksek, elektronik harp korumalı etkin bir ses ve veri haberleşmesinin tesisine ve atış esaslarının süratle takibine imkan tanımaktadır. Obüsteki muharebe sistemleri Fırtına Atış Kontrol Sisteminin hesapladığı atış komutlarını alma ve gönderme yeteneğine sahiptir. Fırtına hareket halindeyken 30 saniye içinde atış görevine hazır olabilmekte ve ilk 15 saniye içinde ani atış (darbe) olmak üzere 8 atımlık bir atış görevini bir dakika içinde tamamlayabilmektedir. Obüs atış görevinin tamamlanmasını müteakip 30 saniye içinde mevzisini terk edebilmektedir. Obüs, sahip olduğu içeriden komuta edilebilen otomatik namlu yol kilit sistemi vasıtasıyla, kısa sürede mevzi değiştirebilmekte ve böylece düşmanın karşı ateşine maruz kalma riskini minimum düzeye indirmektedir.

8.) MİLKAR

MİLKAR-3A2 V/UHF Karıştırma Sistemi, farklı platformlarda V/UHF frekans bandında haberleşme yapan hedef muhabere sistemlerine Elektronik Taarruz (ET) uygulanması amacıyla geliştirilmiştir. Hedef V/UHF bandı haberleşmesinin engellenmesi, geciktirilmesi veya yanlış bilgi iletimine sebep olunarak dost birliklere taktik sahada avantaj sağlanması amacıyla kullanılmaktadır. Bu doğrultuda sahada doğrulanmış ve başarısını kanıtlamış bir sistemdir.

9.) Koral

KORAL (mobil elektronik harp sistemi) Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçları doğrultusunda tasarlanıp üretilmiştir. Ana yüklenici Aselsan olup 50 alt yüklenici ile birlikte geliştirilmiştir. KORAL hizmete girmeden önce 1000 farklı testten geçmiştir. Testleri başarı ile tamamlayan KORAL hava kuvvetleri komutanlığına Şubat 2016’da teslim edilmiştir.

KORAL yerli imkanlar ile üretilen mobil elektronik harp sistemidir. Amacı düşman radarlarını kör etmek, aldatmak ve şaşırtmaktır. Sistem 8×8 taktik araç üzerine entegre edilmiştir. Sistem 2 ana yapıdan oluşmaktadır. KORAL ED olarak adlandırılan Elektronik Destek Sistemi düşman radar yayınlarını algılayıp takip ediyor. Radarı algıladıktan sonra frekans değeri tespit ediliyor. Daha sonra ise devreye KORAL ET yani Elektronik Taarruz sistemi devreye girerek düşman radarlarının sinyallerinin bozulması için karşı yayın yapıyor. Böylece düşman radarlarına karşı çok etkili olabiliyor.

 

10.) Kirpi

Bmc tarafından üretilen Kirpi MRAP sınıfı bir araçtır. MRAP kelime anlamı olarak, Mine Resistant Ambush Protected ‘ın kısaltmasıdır. Türkçesi mayına dayanıklı pusuya karşı etkin koruma sağlayan anlamına gelmektedir. TSK için vazgeçilmezlerden olan araç alanında başarısını çoktan kanıtlamış durumdadır. Özellikle mayına ve patlayıcılara karşı olan dayanıklılığı sayesinde görev süresince çoğu askerimizin koruyucusu olmuştur. 10-14 asker kapasiteye 16 ton ağırlığa sahip zırhlı personel taşıyıcı araç, kendisi için üretilen silah istasyonları (Aselsan üretimi SARP ve Dodaam RCWS) sayesinde etkin bir savunma gücüne ek, caydırıcı bir saldırı gücü de barındırıyor.

11.) MAM-L Mini Akıllı Mühimmat

MAM-L Mini Akıllı Mühimmat, düşük ağırlığı ile insansız hava araçları (İHA), hafif taarruz uçakları ve ağırlığın kritik olduğu hava-yer görevlerine yönelik geliştirilmiştir. MAM-L, sabit ve hareketli hedeflere karşı yüksek vuruş hassasiyetine sahiptir.

12.) M60 T Sabra

Sabra Ana Muharebe Tankı, IMI (Israel Military Industries)’in Ramat Hasharon’da bulunan Slavin ağır silahlar departmanı tarafından tasarlanan, daha yüksek kalibreli top ve pasif zırhla geliştirilen M60A3 tankının modernize edilmiş bir uyarlamasıdır. Sabra’nın ana silahı 120 mm’lik MG-253 yivsiz topudur. Bir otomatik ateş ve patlama silme sistemi, tehdit uyarı sistemi ve sis bomba fırlatıcıları (lançer) ile donatılmıştır.

13.) Kasırga

Kasırga roket sistemi büyük tahrip gücüne ve uzun menzile sahip 300 mm.lik TR-300 ailesi roketler, derinlikteki kritik bölge hedeflerine karşı topçu birlikleri tarafından Roketsan tasarımı T-122/300 Çok Maksatlı Çok Namlulu Roketatar sistemi ile veya yine Roketsan tasarımı T-300 serisi Çok Namlulu Roketatar sistemleri ile kullanılır. TR-300 roketleri katı kompozit yakıt teknolojisine sahiptir. TR-300 roketleri sabit çelik tüpten fırlatılabildiği gibi kötü hava ve çevre koşullarına karşı yüksek koruma ve daha kolay ve süratli doldurma ve boşaltma imkanı sağlayan izoleli pod içerisinden de fırlatılabilmektedirler.

14.) TOROS 230A Çok Namlulu Roketatar (ÇNRA)

İlk Türk füzesi olan Toros, TSK envanterine 1999’da girdi. Toros füzelerinin 230 milimetre çapındaki Toros 230-A’nın menzili 65 kilometredir. TÜBİTAK- SAGE üretimi olan bu füzeler, karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Ağırlıkları ise 200-265 kilo arasında değişiyor.

15.) BMC 380-26 P

BMC tarafından geliştirilen BMC 380-26 P 10 Ton Taktik Tekerlekli 6×6 aracın kabini yeni ve yarım burunludur. Araçlarda sürücü ve 2 personel koltuğu, su soğutmalı kabin içi ek ısıtıcı bulunuyor. Bu özel amaçlı araçta, kabin içinden araca bağlanan çeşitli ekipmanlar kullanılabiliyor. Araçlar 380 Bg’lik motor gücü ve Allison otomatik şanzımanla donatılmıştır.

16.) Zıpkın

Zıpkın birimlerinin tüm fonksiyonları bilgisayar denetimli olup gece-gündüz her türlü hava şartlarında hedeflere otomatik olarak füze yönlendirip ateş ediyor. 8 kilometre menzili ve atışa hazır 4 adet Stinger füzesi olan sistemin biri nişancı diğeri sürücü olmak üzere genelde iki kişilik mürettebatı bulunuyor. Sistemin kendini korumaya ve yakın hava tehditlerine karşı 12.7 milimetrelik otomatik makineli tüfeği, hedef mesafe ölçümü için çok darbeli lazer mesafe bulucusu ve uzaktan kumanda imkânı da mevcuttur.

17.) PARS 4X4

PARS 4X4; 25 Bg/ton gücündeki araç, düşük bir siluete ve amfibi özelliğe sahiptir. 4 kişilik mürettebatı bulunan araç hiçbir ön hazırlık gerektirmeden derin ve akıntılı suda operasyon yapabilir. Aracın sudaki arttırılmış manevra kabiliyeti ise, arkasında konumlandırılan iki adet pervane/uskur ile sağlanmaktadır.

18.) OTOKAR Akrep Zırhlı Personel Taşıyıcı

Akrep Zırhlı Personel Taşıtı Land Rover Defender 110 alt sistemi kullanılarak üretilen araçlardan biridir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

www.bmc.com.tr

www.millisavunma.com

www.defenceturk.net

www.roketsan.com.tr

www.savunmasanayi.org

www.ahaber.com.tr

[/vc_toggle]

Suudi Arabistan’da Sosyalist Hareketlerin Doğuşu

Suudi Arabistan’da Sosyalist Hareketlerin Doğuşu ve 1953-75 Arası Dönemi 

Suudi Arabistan, birbirinden farklı birçok coğrafî bölgeyi sınırları içerisinde barındıran ve bu farklı bölgelerde muhtelif birçok mezhebî topluluğu da ihtiva eden bir ülke. Necd, Ehsa, Hicaz, Tihame gibi Arap Yarımadası’nın birçok önemli bölgesi bugün Suudi Arabistan sınırları dahilinde. Bu bölgeler arasındaki toplumsal ve mezhebî farklılıklar 18. yy’dan beri buralarda birçok çatışmayı doğurdu. 18. yüzyılda Muhammed bin Abdulvehhab liderliğinde ortağa çıkan Vehhabîlik mezhebinin Suud Ailesi himayesinde Necd’de ve sonrasında komşu bölgelerde yayılması sürecinde birçok silahlı mücadele yaşandı. Birçok kez Osmanlı Devleti ile ciddî çatışmalar yaşayan Suud Ailesi ve Vehhabîlik mezhebi, 1918’e kadar güçlenerek varlığını sürdürdü. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bölgede Osmanlı’ya kısmen bağlı, özerk bir yönetim sahibi olan Suud Ailesi, Osmanlılar ve İngilizler arasında tarafsız kaldı ve savaşa fiilen dahil olmadı (1). 1918’de Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybedip bölgeden tamamen çekilmesi sonucunda Suud Ailesi ile Osmanlı’nın bir bağı kalmadı. Osmanlı’nın çekilmesinin akabinde Suud Ailesi’nin lideri Abdulaziz ile Mekke Emiri Şerif Hüseyin arasında sıkı bir mücadele başladı ve Kasım 1925’te Medine-i Münevvere’nin düşmesinin sonrasında Şerif Hüseyin’in hakimiyetindeki Hicaz bölgesi de Suudilerin eline geçmiş oldu (2). 1932 yılında da Suudi Arabistan kuruldu.

Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk kralı Abdülaziz İbn-i Suud

Sosyalizmin Suudi Arabistan’da Zuhuru

Milliyetçi fikirler ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla birlikte sosyalist fikirler henüz erken zamanlarda Orta Doğu’da yayılmaya başlamıştı. Yurtdışına gidip sosyalist fikirlerden etkilenen insanlar (özellikle de dinî sebebler ve akraba ziyaretleri için Irak ve Bahreyn’e gidip gelen doğu bölgesinin Şiîleri) ve Aramco tesislerine çalışmaya gelen solcu Filistinli, Suriyeli, Mısırlı, Lübnanlı, İtalyan, Sudanlı, Hintli işçiler sayesinde (3) solculuk fikri Suudi Arabistan’a 1940’lı yıllarda girdi. Özellikle Kahire, Beyrut, Bağdad, Paris, Londra ve Moskova gibi şehirlerde eğitim gören Suudi öğrencilerin arasından birçoğu marksizm, milliyetçilik ve anti-emperyalizm gibi fikir akımlarını benimsemişti, diğer Arab ülkelerinden ülke içine sokulan birçok gazete, dergi, broşür ve kitab da bu fikirlerin yayılmasında önemli pay sahibi oldu. Mesela 1950’li yıllarda Lübnan Komünist Partisi’nin resmî gazetesi es-Sarha (Haykırış) gazetesi, Suudi Arabistan’da Şiî nüfusun yoğun olduğu doğu bölgelerinde çokça okunan gazetelerdendi. Karl Marx’ın Das Kapital’i, Marx ile Engels’in Komünist Manifesto’su, Josef Stalin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Tarihi kitabı gibi kitablar ülkede gizlice alınıp satılan ve okunulan kitablardı. Bu fikirleri benimsemiş birçok kişi de 1950’lerde ülkede muhtelif gazeteler yayınlamaya başladılar. Bu gazetelerde birçok milliyetçi ve solcu gazeteci yazdıkları yazılarla rejime eleştiriler yöneltiyordu. el-Bilâd (Ülke) ve Harra’ gazetelerinde diğer Arab ülkelerinden yazarlar da görev alıyor, kadın yazarlar da muhtelif yazılar kaleme alıyordu.

Radyo da diğer Arab ülkelerinden değişik siyasî görüşlerin Suudi Arabistan’a girişi sürecine büyük katkıda bulunan bir araç oldu. Suudi Arabistan’da ilk radyo istasyonu Ekim 1949’da zamanın Veliahd Prens’i Suud bin Abdulaziz’in Cidde’de kurdurduğu radyo olacaktı. Bir süre sonra Suud, Mısır’ın başına gelen meşhur lider Cemal Abdunnasır’ın kendi ideolojilerinin propagandasını yaptırdığı Savtu’l-Arab (Arabların Sesi) radyosundan etkilendi ve bu radyoda ve daha sonra açacağı radyolarda yapılan yayınları aynı tarzda yaptırmaya çalıştı. Suud radyolarında milliyetçi şarkılar ve halk müzikleri düzenli olarak yayınlanmaya başlamıştı. Veliahd Prens Suud 1953’te tahta geçtikten sonra kadın sunucular bu radyolarda programlar sunmaya başladı, birçok Arab ülkesinden kadın şarkıcıların (Ümmü Gülsüm gibi) şarkıları yayınlanmaya başlandı (4).

İlk Örgütlenmeler ve İşçi Grevleri

Ülkede şüphesiz bu fikirlerden en çok etkilenen kitlelerden biri de işçi sınıfıydı. Suudi Arabistan’daki ilk solcu eylemlerden birisini de Aramco’daki işçiler gerçekleştirecekti. Suud-Amerikan ortaklığıyla kurulmuş bir petrol şirketi olan Aramco, yıllardan beri Suudi Arabistan’ın petrol kuyularında faaliyet gösteriyordu. Ancak bu şirket yalnız petrol çıkarmıyor, aynı zamanda Amerika’nın ve Amerika’nın dostu Suud Hanedanı’nın bölgedeki gözü kulağı oluyordu. İşte bu şirketin tesislerinde çalışan işçiler arasında da milliyetçi, solcu ve anti-emperyalist fikirler epey yaygındı zira yukarıda zikrettiğimiz üzere Aramco tesislerine çalışmaya yurtdışından gelen birçok işçi zaten ülkelerindeyken bu fikirlerden etkilenmiş kişilerdi. Aramco’nun okullarında işçilere öğretmenlik yapan Filistinli ve Lübnanlı öğretmenlerin de birçoğu bu fikirleri benimsemiş kişilerdi ve bunların bazıları da işçi öğrencilerinin ciddî bir kısmına bu fikirleri aşılamayı başarmıştı. Bu tesislerdeki ilk büyük grev 11 Haziran 1945 tarihinde takriben 1700 İtalyan ve 9000 Arab işçinin Ra’s Tenura ve Zahran gibi rafinerilerde düzenlediği grev olacaktı. Sonrasında binlerce işçi 17 Ekim 1953’te daha iyi çalışma şartları ve daha yüksek maaş gibi haklar taleb etmek amacıyla büyük bir grev daha yaptı. Bu grev, 1956’da yapılacak grevle birlikte en büyük iki grevden birisiydi (5). Bu greve önderlik eden bazı isimler ise ilerleyen zamanlarda Suudi Arabistan’daki milliyetçi ve sosyalist hareketlere öncülük edecek isimler olacaktı.

Suud’un Kral Olması ve Milli Islah Cephesi’nin Kuruluşu: Sosyalizmin Ülkede Palazlanışı

Suud bin Abdulaziz’in 1953’te tahta geçmesi, bu ideolojilerin halk arasında yayılması süreci açısından bir dönüm noktası olacaktı. Harvard Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Rosie Bsheer’in naklettiği bilgilere göre Suud, yurtdışındaki gelişmeleri yakından takib eden ve değişik birçok fikre müsamaha gösteren bir karaktere sahipti. Kralın bu özelliğini bilen Suud halkı da isteklerini krala bildirmekte daha açık davrandılar (mesela kral tahta geçtiğinde Taif halkından bir grup insan krala dilekçe göndererek kraldan halkın seçimiyle kurulan bir parlamento oluşturmasını, hukuku bağımsız yapmasını ve eğitimi modernleştirmesini taleb etti) ve bu özgürleşmenin getirdiği bir sonuç olarak ülkedeki politik faaliyetler hız kazandı. Bunun sonucunda da ülkede birçok siyasi parti kuruldu. İlk olarak 1954 yılında sosyalistler, Baasçılar ve milliyetçiler bir araya gelip ortak faaliyetler yürütebilecekleri bir parti kurdular: Millî Islah Cephesi. Partinin kurucularından İshak eş-Şeyh Yakub’un iki kardeşi, Ahmed ve Yusuf da, ”el-Fecru’l-Cedid (Yeni Şafak)” adlı bir gazete çıkarmaya başlayarak bu gazetede işçi hakları ve parti propagandası yapmaya başladı. Abdulaziz bin Muammer gibi bu partinin önde gelenlerinden bazıları Kral Suud’un danışmanlığını bile yapıyordu ve kendisi sosyalist fikirlere sahib bir diplomattı. Suud, onun fikirlerine epey kulak veriyor ve onun fikirlerinden de bayağı etkileniyordu. Bu nedenle Suud, Amerika’ya daha mesafeli, Cemal Abdunnasır’a daha yakın davranıyordu. Hanedan içinde de Cemal Abdunnasır’ın sosyalizme yakın Arap milliyetçisi, cumhuriyetçi ve anti-emperyalist görüşlerini benimseyen bir grup prens Hür Prensler Hareketi’ni oluşturmuştu (6). Hakeza ordunun içinde de bu ideolojiyi benimseyen bir grup subay, Cemal Abdunnasır’ın bir subayken üye olduğu ve 1952’de Mısır’daki monarşiyi deviren Hür Subaylar Hareketi’ni örnek alarak Suudi Hür Subaylar Hareketi’ni te’sis etmişlerdi (7). Yukarıda zikrettiğimiz üzre birçok farklı fikirden insanın bir araya gelerek kurmuş olduğu Millî Islah Cephesi (MIC)’nden ise komünist olmayan kişiler (Baasçılar, Nasırcılar, milliyetçiler) zamanla partiden ayrılmaya başladı ve parti artık komünistlerin hakimiyeti altına girmiş oldu (8).

Fakat Hong Kong Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisi olan Muhammed Turki es-Sudeyrî’nin ”Marx’ın Arab Havarileri: Suudi Komünist Hareketi’nin Yükselişi ve Düşüşü” adlı makalesinde aktardığı bazı bilgiler Rosie Bsheer’in makalesinde resmettiği Suud tasviriyle çelişmekte. Sudeyrî, Suud’un tahta çıkmasıyla birlikte zuhur eden özgürlük ortamının çabucak dağıldığını ve 1954 yılından itibaren, halihazırdaki sosyalist yapılanmalara mensub birçok kişinin tutuklamalara maruz kaldığını aktarıyor. Örneğin 1954 ve 1955’te Aramco’nun çabaları sonucunda 200’ün üstünde Arab işçinin komünist bağlantılara sahib olduğu suçlamaları ile tutuklandığı bilgisi veriliyor. Devamında anlatıldığına göre yerel seçimler kaldırılıyor, protestolar yasaklanıyor, anti-komünist bir propaganda yürütülmeye başlanıyor ve MIC (Millî Islah Cephesi)’nin yöneticileri dahil olmak üzere birçok üyesi tutuklanıyor. 1956-57 yıllarında yoğun baskılar ve tutuklamalar (ki Suudi araştırmacı-yazar Kamil el-Hatti’nin iddiasına göre bu tutuklular 19 ay sonra Suud’un çıkardığı bir af ile serbest kalacaktır) sonucu birçok MIC üyesinin Lübnan, Mısır ve hatta Çekoslovakya gibi Doğu Bloğu ülkelerine kaçması sonucu örgüt yara alır, ülkedeki ünlü sosyalistlerden Avami, Yusuf eş-Şeyh Yakub (İshak eş-Şeyh Yakub’un kardeşi) ve Ebu Suneyd, ülkedeki sosyalist hareketin hayatta kalabilmesi için 1957-58 yılları boyunca Ebu Suneyd’in evinde bir araya gelerek bir çözüm yolu bulmaya çalışır ve Millî Kurtuluş Cephesi’ni kurarlar. MIC’ye nisbeten propagandaya daha fazla ağırlık veren bu örgüt (mesela Mekke’ye gelen hacılara Şia ve Ehl-i Sünnet arasında eşitliği savunan broşürler dağıtmışlardır), 1961’de parti programını yayınlar. Bu program monarşinin devrilmesini, petrol sanayiinin millîleştirilmesini, kölelerin özgürleştirilmesini, dış politikada tarafsızlığı ve Zahran Hava Üssü’ndeki Amerikan askerlerinin ülkeyi terk etmesi gerekliliğini savunan bir programdı. Ayrıca örgüt 1961-66 yılları arasında Aramco tesislerinde düzenlenecek birçok grevi organize etmeyi başaracaktı (9).

Suudi Arabistan Doğu Bölgesi haritası (Kaynak: Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 476)

Oxford Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Toby Matthiesen’e göre ise Kral Suud devri gerçekten de işçilere daha fazla haklar tanınan ve muhalefete karşı daha uzlaşmacı davranılan bir dönemdi ama diğer taraftan işçi hareketlerine bazı baskıların uygulandığı, politik gücün merkezîleştiği ve Amerika ile ilişkilerin güçlendirildiği bir dönemdi. Bu devirde yerel seçimler de yapılmış, hatta solcu ve milliyetçi aktivistler Katif, Demmam, Huber ve Hufuf gibi Şiî nüfus yoğunluklu doğu şehirlerinde birçok mevki kazanmıştı. Ancak Suud’un 1956’da Aramco rafinerilerinde yapılan büyük grevlere tepkisi sert olmuştu, grevlere katılan işçi hareketi liderleri tutuklanmış, grev yapmak ve işçi sendikası kurmak yasaklanmıştı (10). Dr. Matthiesen bu verdiği bilgilerle adeta Sudeyrî ile Bsheer’in çizdiği Suud tasvirine nisbeten daha mu’tedil bir yoldan gitmiş, bunun haricinde de dönemin sosyalist, Baasçı ve Nasırcı hareketlerin Suudi Arabistan’ın Şiî nüfus yoğunluklu doğu bölgesinde ağırlık kazandığını vurgulamıştır.

Suud-Faysal Mücadelesi

Ancak Kral Suud, saltanatı boyunca kardeşi Veliahd Prens Faysal ile çetin bir güç mücadelesi yürüttü. Rosie Bsheer’in yazdıklarına göre Veliahd Prens Faysal, Aramco ve Amerika ile yakın ve güçlü ilişkilere sahip, ülke içinde de otoritesi yüksek bir prensti. Amerika’ya yakın olduğu için de doğal olarak abisi Suud’un, bazı noktalarda sol görüşlü danışmanlarından etkilenmesi onu rahatsız ediyordu. Bu yüzden Faysal, devlette önemli makamlara gelmiş tüm milliyetçi ve sosyalist devlet adamı ve danışmanları elimine etmeye çalışıyor, abisi Suud’u Arap medyasında bazı gazetelere rüşvet vererek yalan haberler vasıtasıyla itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Suud ise onun bu çabaları karşısında tutumunu daha da keskinleştiriyor, 22 Aralık 1960’tan sonra kurduğu yeni Bakanlar Kabinesi’ndeki bakanları ülkenin önde gelen bazı milliyetçilerinden, sosyalistlerinden ve Hür Prensler Hareketi’nden seçiyordu. Fakat bu bakanlar, Faysal’a yakın Sudeyri kardeşlerden ölüm tehdidleri alarak istifaya zorlandılar. Faysal 1962’den itibaren Amerika, İngiltere ve İsrail’den de aldığı desteklerle ülke yönetiminde gücü eline almaya başladı ve abisi Suud’u da tahttan çekilmeye zorladı. Faysal, yönetimde epey söz sahibi olduktan sonra da ülkedeki krallık rejimine muhalif kesime karşı (başta milliyetçiler, sosyalistler ve anti-emperyalistler) ülke çapında geniş bir tutuklama hareketine başladı ve bu kesimden oluşumlara muntesib ve bu oluşumlarla bağı olan herkes tutuklandı, kaçabilenler ise ülke dışına kaçtı. O zamanda tutuklanan bazı kişilerin hatıratlarına göre tutuklanan kişilerden birçoğu gözaltında işkencelerden geçirildi ve hatta bazıları öldürüldü. Bu süreçte birçok suikast teşebbüsüne maruz kalan ve 3 ay evinde hapis tutulan Suud, nihayet 2 Ocak 1965’te ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Suud kraliyet ailesi

Suudi Sosyalistler İçin Asıl Zor Günlerin Başlangıcı

Yoğun tutuklamalar ve Faysal’ın da tahta geçmesiyle büyük darbeler alan milliyetçiler (Baasçılar ve Nasırcılar) ve sosyalistler, faaliyetlerini başka şekillerde yürütmeye çalıştılar. Ülkede kalanların bazıları, Demokratik Halk Cephesi gibi gerilla grupları kurdular, ülkeden kaçabilmiş olanlar da yurt dışından siyasî faaliyetlerini sürdürmeye çalıştı. Hür Prensler Hareketi’nden Prens Talal ve 3 kardeşi de yurt dışına kaçabilmişti, kaçtıktan sonra Millî Kurtuluş Cephesi ile birleştiler ve Suudi Millî Kurtuluş Cephesi’ni kurdular. Hatta Mısır’a kaçmış bir grup cumhuriyetçi Suudi subay da 1969’da ülkedeki ”yoldaşlarıyla” iletişime geçerek Yusuf et-Tavil liderliğinde, Cemal Abdunnasır’ın da desteğiyle, krallık rejimini devirip cumhuriyeti kurma gayesiyle askerî bir darbe planladı. CIA’in bu planı ifşa edip Faysal’a bildirmesi ise uzun sürmedi, ordunun içinde bu darbe planına iştirak eden subaylar tutuklandı ve birçoğu infaz edildi (11).

Faysal’ın başa geçmesiyle beraber Suudi Arabistan sosyalistleri için yepyeni bir sayfa açılacaktı. Tutuklanmadan kurtulabilenler ise mücadelelerini, farklı örgüt isimleri altında sürdürmeye çalışacaktı. Mesela Suudi Arabistan Baas Partisi’nden ayrılan Marksist-Leninistler tarafından 1969’da kurulmuş (Toby Matthiesen’e göre 1965’te kurulmuştur), Yemen sınırına yakın Asir Dağları’nda Maocu bir yöntem ile savaşmayı ilke edinmiş Arab Yarımadası Demokratik Halk Cephesi, birçok bombalı saldırıda bulunarak ve o zamanda Umman’ın Zufar bölgesinde savaşan sosyalist gerillalara destek savaşçı göndererek ülkedeki komünist gerilla direnişi içerisinde önemli bir örgüt olmayı başaracaktı. Yukarıda zikrettiğimiz Millî Kurtuluş Cephesi ise 1975’te bir toplantı sonucunda kabuk değiştirerek Suudi Arabistan Komünist Partisi’ne dönüşecek ve parti programını tamamen Marksist-Leninist ideoloji esaslı oluşturacaktı. Bu parti Güney Yemen’in takib ettiği ekonomik modeli benimseyecek, askerî harcamalarda SSCB ile anlaşmalar yapılması gerektiğini savunacaktı. Gizli şekilde basılan ve ülke içinde dağıtılan gazetelerle propaganda yapmaya çalışan parti, zaman geçtikçe güç kaybetmeye başlayacaktı ve 1991’de kendini feshedecekti. Suudi Arabistan Baas Partisi ise 1967’de 6 Gün Savaşı’nın patlak vermesi sonrasında Zahran, Ra’s Tenura, Katif ve Demmam gibi kentlerde binlerce kişinin katıldığı bir dizi yürüyüşü ve Amerikan Konsolosluğu’na yapılan saldırıyı organize edecek, Saddam Hüseyin’in Irak’ta başa geçmesinden sonra da Saddam’ın desteğini alarak varlığını sürdürecekti (12).

Atakan Can

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”23207″ name=”“Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC’nin İktisadî Politikaları”]

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

DİPNOTLAR:

1- Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti: Vehhabî Hareketi ve Suud Devleti’nin Ortaya Çıkışı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1998, s. 222-238

2- Salâhuddin el-Muhtar, Tarihu’l-Memleketis’s-Su’udiyye: Fi Mazihâ ve Hazirihâ, Beyrut, Daru Mektebeti’l-Haya, II, 382

3- Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 475-477

4- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 245-254

5- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 445; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 477-479, 487

6- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 255-268; Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060; Ahmed el-Vasil, eş-Şuyu’iyyu’l-Atik İshak eş-Şeyh Yakub, https://www.jadaliyya.com/Details/25806/%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D9%88%D8%B9%D9%8A-%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%AA%D9%8A%D9%82-%D8%A5%D8%B3%D8%AD%D8%A7%D9%82-%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D8%AE-%D9%8A%D8%B9%D9%82%D9%88%D8%A8

7- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 248

8- Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060

9- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 446-449; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 493; Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060

10- Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 487

11- Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018, 268-275; Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 450

12- Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3), 454-457; Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59. 496-497

KAYNAKÇA:

  • Rosie Bsheer, A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia, Past & Present, Volume 238, Issue 1, February 2018
  • Al-Sudairi, M. (2019). Marx’s arabian apostles: The rise and fall of the saudi communist movement. The Middle East Journal, 73(3)
  • Matthiesen, Toby. (2014). Migration, Minorities, and Radical Networks: Labour Movements and Opposition Groups in Saudi Arabia, 1950–1975. International Review of Social History. 59.
  • Kamil el-Hatti, eş-Şuyu’iyyun fi’s-Su’udiyye.. Cebhetu’l-İslahi’l-Vatanî, Sahifetu Ukaz, https://www.okaz.com.sa/articles/na/1600060
  • Ahmed el-Vasil, eş-Şuyu’iyyu’l-Atik İshak eş-Şeyh Yakub, https://www.jadaliyya.com/Details/25806/%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D9%88%D8%B9%D9%8A-%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%AA%D9%8A%D9%82-%D8%A5%D8%B3%D8%AD%D8%A7%D9%82-%D8%A7%D9%84%D8%B4%D9%8A%D8%AE-%D9%8A%D8%B9%D9%82%D9%88%D8%A8
  • Zekeriya Kurşun, Necid ve Ahsa’da Osmanlı Hâkimiyeti: Vehhabî Hareketi ve Suud Devleti’nin Ortaya Çıkışı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1998
  • Salâhuddin el-Muhtar, Tarihu’l-Memleketis’s-Su’udiyye: Fi Mazihâ ve Hazirihâ, Beyrut, Daru Mektebeti’l-Haya

[/vc_toggle]

4. Nesil Savaşın Kıskacında Türkiye

Savaş, insanoğlunun varlığının ortaya çıkışından bu yana süregelen, farklı farklı adlandırdığımız çeşitleri ve yöntemleri olan karşılıklı çatışmalardır. Elbette ki konuyu devletler arasında yapılan savaş açısından ele alacağız. Zaman içinde savaşın türleri ve yöntemleri her ne kadar değişmiş olsa da, bu değişiklikler bir önceki işleyişi yok etmemiş ve gelişerek devam etmiştir.

Savaşın türlerine bakarsak; 1. Nesil, 2. Nesil, 3. Nesil ve 4. Nesil Savaşlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ilk üç savaş türüne kısaca değineceğim ve esas konu olan 4. Nesil Savaş’ı yazacağım. Amacım; önceki yazılarımda da gayret ettiğim gibi siz değerli okuyucularımıza bir bilgi yığını sunmak değil, bilgiyi bir sohbet tadında sizlerle paylaşmaktır.

Savaşın gelişimi açısından baktığımızda;

1. Nesil Savaş: İnsan gücünün ve süngü çatışmasının ön planda olduğu savaş türüdür. Disiplinli ve düzenli ordular mevcuttur.

2. Nesil Savaş: Endüstri devrimi ve teknolojik gelişmelerin savaş şartlarını etkilemesiyle böylece savaşta taktiksel değişim yaşanmıştır. Öncelik göğüs göğüse çarpışmadan öte, düşmanı uzak mesafeden verilen hasarla sindirmek ve daha çok kayba uğratmaktır. Gelişmekte olan silahlar etili olmuştur. Sivillerden uzak, belli mevzilerde yapılan bir savaştır. Çanakkale Savaşı bunun bir örneğidir.

3. Nesil Savaş: 2. Nesil’e göre daha sistemli ve yine yakın çatışmadan uzak ancak daha az asker kaybının hedeflendiği bir savaştır. Buna; mevzi savaşından, kuşatma savaşına geçiş de denilebilir. Düşman kuşatılır, ordu düzeni bozulur ve düzeni bozulan ordu parça parça çarpışmak zorunda kalır. Böylece düşman askeri daha kolay bir av haline gelir. Nitekim 2. Nesil Savaş şartlarının hakim olduğu bir dönemde, Gazi M. Kemâl Atatürk, Sakarya Savaşı’nda (23 Ağustos – 13 Eylül 1921) yine stratejik dehalığını ortaya koymuş ve 3. Nesil Savaş taktikleriyle Yunanları hezimete uğratmıştır.

Sıradaki ve esas konumuz; 4. Nesil Savaş. Bu savaşın tanımını ortaya koyduğumuzda karşımıza çıkan, Türkiye ile ilgili, içinde bulunduğumuz ve bazen anlamlandıramadığımız olaylar karşısında akıllarda birikmiş soru işaretlerinin cevabı olacaktır.

Dördüncü nesil savaş kuramını geliştiren Amerikalı bir stratejist ve yazar olan William S. Lind, bu kavramı şu şekilde tanımlar:

“Savaş ile barış dönemleri arasındaki ayrımın bulanıklaştığı, mücadelenin belirlenmiş muharebe sahaları dışına taştığı, sivil ve askerler arasındaki farkların ortadan kalktığı  ve asimetrik özellikleri de içinde barındıran askeri, yarı askeri ve bazen de sivil gayretler bütünü” olarak tanımlar. Yine Amerikalı Emekli Albay ve savaş stratejisti Thomas X. Hammes, “Ayaklanmadan evrilmiş ve geleneksel savaş tanımları dışında, savaş hali ile barış arasında sınırları, cephesi ve muharebe sahası belli olmayan sivil ve asker arasındaki ayrımı ortadan kaldıran; tarafları devletler olduğu gibi devlet dışı aktörlerin de olabildiği klasik gerilla harekâtının ve terörizmin modernite ile revize edildiği bir savaş türüdür.”

Tanımlamalara baktığımızda da gördüğümüz gibi 4. Nesil çok yönlü ve her alanda karşılaşılabilecek bir savaş türüdür. Nitekim ülkeler bu yeni nesil savaşa karşı ayakta durmaya çalışmakta ve hatta 5. Nesil’e doğru giderek gelişmekte ve değişmekte olan saldırılara karşı mücadele vermektedir. Bu savaş kuramında, devlet, millet ve bireyler; askeri, siyasi, kültürel, ekonomik, dini, toplumsal ve bunun gibi birçok yönden hedeftedir. Amaç, düşmana; askeri ve siyasi mücadelenin dışında psikolojik baskı kurmak, zihinleri kontrol etmek, azim ve kararlılığı çökertmek, manevi olarak da yenilgiye uğratmaktır. Bu ve akla gelmeyecek nice uygulamalar dağınık bir savaşın göstergesidir.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Devlet Bilgi Koordinasyon Merkezi

Bu savaş kuramında taktikleri icra eden en önemli unsurlardan biri medyadır. Medya bilindiği üzere yalnızca televizyon ve gazeteden ibaret değildir. Sosyal medya, anlık mesajlaşma ve paylaşım uygulamaları da 4. Nesil Savaş’ta etkili bir silahtır. Nitekim bunun en yakın örneklerini Barış Pınarı Harekâtı sırasında görmüştük. Tek sivile dahi zarar vermeyen Türk ordusunun, sivilleri vurduğuna dair yalan haber yapılması ve başka haberlerin fotoğraflarının alınıp paylaşılması sadece örneklerden bir tanesidir. Amaç azmi kırmak, ordunun moralini bozmak, bu noktada Türkiye’yi bir suçluymuş gibi suçunu kabul ettirmek noktasında, aynı zamanda psikolojik ağırlıklı bir savaştır. Türkiye neyse ki uluslararası hukuka bağlılığı ve harekâttaki sabrı ile haklılığını kabul ettirmiş, ABD ve Rusya karşısında, her şeye rağmen diplomasi yoluyla harekât çerçevesindeki hedefine ulaşmıştır. Nitekim bugün gündeme baktığımızda dahi Suriye konusunda, Libya konusunda ve Akdeniz konusunda hâlâ Türkiye’ye karşı her türlü 4. Nesil Savaş faktörü uygulanmaya çalışılmaktadır.

Bir yazımda “Bitmeyen Şantaj: Ermeni Meselesi”ni kaleme almıştım. Evet, bu savaş kuramının etkili yöntemlerinden biri de şantajdır. Bu şantaj; siyasi, ekonomik, askeri alanda ve yine birçok alanda kendini göstermektedir. Yine Harekât’tan örneklerle yürürsek bazı dış ülkelerin Türkiye’ye silah satışını durdurduğunu ve ambargo açıklaması, ABD Başkanı Trump’ın sözde soykırım ve ekonomik yaptırım tehditleri hepimizin malumudur ve işte bu savaşın bir parçasıdır. Ayrıca siber saldırılar da bu savaşın bir parçasıdır. Silahlı orduyu kullanmadan ve can kaybı yaşamadan siber yolla elde edilen her bilgi altın değerinde bir zafer gibidir. Bu noktada siber güvenliğin de önemi azımsanmayacak derecededir. Teknoloji bu savaşta vazgeçilmezdir.

Sonuç olarak, savaşın hangi türü olursa olsun karşısında geliştirilen strateji çok yönlü, modern ve geliştirilebilir olmak zorundadır. Stratejik güç; her alanda akılcı, yenilikçi olduğu ve vatanseverlikle taçlandırıldığı sürece 4. Nesil Savaş’ın etkileri daha hafif olacaktır. Nitekim bu durum; devletimizin yöneticileri, güvenlik güçlerimiz, istihbaratımız açısından önemli olduğu gibi, Türk milletinin her bir mensubu bulunduğu konum ne olursa olsun bu yeni nesil savaşa karşı uyanık, bilinçli ve mücadeleci olmak zorundadır. Çünkü belirttiğimiz gibi bu çok yönlü bir savaştır. O halde çok yönlü bir kalkan olmak zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti, tarihinden gelen gücü muhafaza ettiği ve daha da benimsediği sürece geleceğe daha emin adımlarla yürüyecektir.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Abdullah ŞENGÖNÜL, Dördüncü Nesil Savaş Kapsamında Türkiye İçin Strateji Tartışmaları, 2018, sf. 33.

Metin GÜRCAN, Savaşın Evrimi ve Teorik Yaklaşımlar, 2011, sf.92.

Wikipedia, Dördüncü Nesil Savaş, 23.12.2018.

[/vc_toggle]

Suriye Son Durum Haritası (Mart 2020)

Fırat’ın doğusunda yaşananlar ve İdlib’de gerçekleşen çatışmaların ışığında Suriye’de son durum haritası en çok merak edilen konular arasına girdi. Yaklaşık 8 yıllık iç savaş boyunca onlarca örgüt, yapı ve devletin müdahil olduğu ülkede; iç savaşın kronolojisini, ‘savaş haritasını’ ve geçen ay yaşanan önemli gelişmeleri sizler için hazırladık.

Suriye’de Son Durum Haritası

2 Mart 2020: 

Suriye son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi

22 Şubat 2020: İdlib’in doğusunda M5 otoyolunu kontrol altına alan rejimin Ağustos ayından bu yana İdlib’de ele geçirdiği bölgenin ayrıca belirtildiği ISW’nin haritası, Menbiç, Kobani, Tel Rıfat, Haseke ve Barış Pınarı Harekatı’nın sınırı olan Türkiye’den 30 KM uzaklıktaki M5 otoyolunun kontrolünü Esad rejiminde gösterdi.

Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu ile birlikte doğrudan kontrolü altında bulunan Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekatı bölgeleri mavi renkte gösterildi.

Suriye son durum haritası – 22 Şubat 2020 – Harita: ISW

[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: Timeline ve Tüm Gelişmeler”]

28 Ocak 2020: Rejim güçleri, İdlib’in en büyük ikinci yerleşim yeri olan, stratejik önemdeki uluslararası M-5 otoyolunun içerisinden geçtiği Maaret el Numan’ı ele geçirdi.

28 Ocak tarihi itibariyle Suriye son durum haritası – Harita: Mepanews

İdlib’de yaşananlar ve güncel son durum haritası

22 Ocak 2020: Suriye Gündemi’nin Rusya Savunma Bakanlığı’nın yayınladığı verilere göre hazırladığı haritada göz çarpanlar:

YPG, Barış Pınarı Harekatı’nın batısında yer alan Kobani, Menbiç ve Tel Rıfat’tan tamamen çekildi. Harekat bölgesinin doğusunda yer alan Türkiye sınırından da yaklaşık 10 kilometre geriye çekildiği iddia edilen YPG’li teröristlerin Rakka ve kuzeyindeki çöl bölgelerini de terk ettiği görülüyor.

Öte yandan İdlib’in doğusu ve güneybatısında silahtan arındırılan bölge koyu kahverengi bir şekilde renklendirilirken, İdlib geneli yasadışı silahlı güçler olarak belirtildi. İdlib’e yönelik kara harekatı düzenleyen rejim unsurlarının operasyon bölgesi, haritada gösterilen silahtan arındırılan alanı kapsıyor.

[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 6 Asker Şehit Oldu (2020)”]

Rus verilerine göre Suriye son durum haritası (22 Ocak 2020) – Harita: Suriye Gündemi

1 Aralık 2019: Suriye’nin yüzde 62.23’ü Esad rejimi, yüzde 25.64’ü YPG, yüzde 12.15’i ise muhalif ve rejim karşıtı güçlerin kontrolünde bulunuyor.

  • Esad rejimi: 116.139 km²
  • SDG/YPG: 47.846 km²
  • Muhalifler: 22.645 km²
Suriye son durum haritası – 1 Aralık 2019 – Harita: jusoor

[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 2 Türk Üssü ‘Kuşatma Altında'”]

Alternatif harita: Kasım ayında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Suriye Milli Ordusu (SMO), Barış Pınarı Harekatı sonrası ABD ve Rusya ile yapılan anlaşmalar sonrasında Tel Abyad ile Resulayn hattında kontrolü sağladı. YPG ile birlikte harekat bölgesinin çevresinde hareket eden rejim güçleri, yer yer SMO’ya yönelik saldırılarda bulunuyor.

Öte yandan petrol kaynaklarının yoğunlukta olduğu Deyri Zor bölgesinde rejim ile YPG anlaşması olumsuz sonuçlanırken, İdlib’in doğusunda rejim saldırıları sonrası operasyon başlatan muhalifler ve rejim karşıtı güçler, 3 köyü ele geçirdi.

Suriye son durum harita – 1 Aralık 2019 – Harita: Suriye Gündemi

4 Kasım 2019: 9 Ekim’de Barış Pınarı Harekatı’nın başlamasının ardından Suriye’nin kuzeyinde YPG kontrolündeki topraklar TSK ve Suriye Milli Ordusu’nun kontrolüne geçerken, Ankara ile Washington ve Moskova arasında yapılan mutabakatlar neticesinde YPG’nin çekildiği bölgelere rejim güçleri yerleşti.

  • Esad rejimi: 122 bin 214 (% 65,34)
  • SDG/YPG: 47 bin 59 km (% 25,16)
  • Muhalifler: 21 bin 166 (% 11,32)
  • IŞİD: 2 bin 138 (%1,14)

8 Ekim 2019: Suriye’de Esad rejimine bağlı Suriye Ordusu, PKK’nın Suriye uzantısı YPG’den oluşan SDG, HTŞ ile iç içe geçen bölgeleri kontrol eden ÖSO ve çöl bölgelerinde yer alan IŞİD. Dört farklı tarafın olduğu ülkede onlarca farklı yabancı askeri üs bulunuyor. Ekim verilerine göre;

  • Esad rejimi (Suriye Ordusu): 116 bin 487,94 km² alan (% 62,08)
  • SDG/YPG: 51 bin 657,72 km² alan (% 27,53)
  • Muhalifler (HTŞ ve ÖSO): 17 bin 343,7 km² alan (% 9,25)
  • IŞİD: 2 bin 138 km² alan (% 1,14)
Suriye Son Durum Haritası (8 Ekim 2019) – Harita: SuriyeGundemi.com

Alternatif Suriye savaş haritası:

Suriye son durum haritası (Ekim 2019) – Harita: MEPA News

Ağustos 2019: 

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2019) – Harita: mepanews.com

Fırat’ın Doğusu Haritası 

Fırat’ın doğusu, İdlib, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgelerini gösteren son durum haritası. (8 Ekim 2019) Harita: ISW/StratejikOrtak.com

[irp posts=”20428″ name=”‘Barış Koridoru’ Planı: ABD ve Türkiye’ye Göre Güvenli Bölge Haritası”]

Suriye İç Savaşı’nın Kronolojisi

28 Haziran 2014: Musul’u ele geçiren IŞİD, Haziran 2014’te ‘halifelik’ ilan etti.

23 Eylül 2014: IŞİD’e karşı IŞİD Karşıtı koalisyon güçlerinin ilk hava operasyonu başladı.

2 Ekim 2014: Kobani ve çevresindeki 354 köyün 350’sini ele geçiren IŞİD, Kobani’yi kuşattı.

[irp posts=”7730″ name=”Kobani’den Fırat Kalkanı Harekatı’na”]

29 Mayıs 2015: Eski adı Nusra Cephesi olan şu an Heytül Tahrir-i Şam (HTŞ) ve birçok muhalif grubun oluşturduğu çatı birliği ‘Fetih Ordusu’, Esad rejiminin kontrolündeki İdlib’i ele geçirdi.

30 Eylül 2015: Rusya hava ve kara unsurlarıyla Suriye’ye müdahil olma kararı alarak ilk hava operasyonunu 1 Ekim’de gerçekleştirdi. Rusya Savunma Bakanı Şoygu, “Suriye’de çalışmaya başladığımızda teröristler tarafından kontrol edilmeyen tüm toprakların oranı sadece yüzde 18’idi.” dedi.

Rusya’nın Suriye’de hava operasyonlarına başlamasının ardından rejim güçlerinin elde ettiği topraklar (Açık kırmızı renkteki alan)

28 Aralık 2015: YPG, Tişrin Barajı’nı ele geçirerek Türkiye’nin kırmızı çizgisi olarak açıkladığı ‘Fırat’ın batısına’ ilk kez geçti.

YPG, Fırat’ın batısını geçti. (27 Aralık 2015)

31 Mayıs 2016: YPG, Menbiç’e operasyon düzenleyerek 12 Ağustos 2016’da beldeyi tamamen ele geçirdi.

24 Ağustos 2016: Türk ordusu ve ÖSO, Afrin ile Menbiç arasında yer alan IŞİD kontrolündeki bölgeye Fırat Kalkanı Harekatı‘nı başlattı. Cerablus, Rai, Dabık ve El Bab terör örgütünden temizlendi. Harekatın resmi bittiğini duyurulması 29 Mart 2017.

17 Ekim 2017: Aralık 2016’ta Rakka’nın kuzeyindeki çöl bölgelerinde başlayan ABD destekli YPG unsurlarının Rakka operasyonu, 17 Ekim’de sona erdi. IŞİD’in ‘başkenti’ Rakka, iç savaş boyunca ilk olarak ÖSO ardından IŞİD ve son olarak da YPG’nin kontrolüne geçmiş oldu.

22 Aralık 2017: Türkiye sınırına yakın, savaş öncesi ülkenin en büyük kenti ve finans merkezi olan Halep, rejim güçleri tarafından muhaliflerden geri alındı (Kesin tarih duyurusu yapılmadı). Halep’in rejim kontrolüne geçmesi ‘Muhalifler Suriye’de savaşı kaybetti’ yorumlarına neden oldu. Bu olayın ardından da Türkiye, Rusya ve İran arasında Astana Görüşmeleri başladı.

Suriye son durum haritası (17 Aralık 2017)

20 Ocak 2018: 72 savaş uçağının havalanmasının ardından TSK, Afrin’e Zeytin Dalı Harekatı‘nı başlattı ve yaklaşık 2 ay sonra 18 Mart’ta Afrin’in merkezi tamamen terör örgütünden temizlendi.

[irp posts=”15632″ name=”Zeytin Dalı Harekatı: Güncel Afrin Son Durum Haritası”]

*Kronoloji, Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren başlıklar üzerinden hazırlanmıştır.

Kasım’da Suriye’de Yaşanan Önemli Gelişmeler

1.) Londra’daki dörtlü Suriye Zirvesi sonrası yapılan ortak açıklamada, İdlib dahil Suriye’nin tamamında, sivilleri hedef alan saldırıların durdurulması konusunda mutabık kalındığı bildirildi.

2.) Suriye Geçici Hükümeti Adalet Bakanı Abdülselam, terörden kurtarılan bölgelerde adaletin tesisi konusunda Türkiye’nin de destekleriyle mahkemeler kurulduğunu ve hakimlerin atandığını belirtti.

3.) Macron ile Elysee Sarayı’nda görüşen NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “Türkiye konusu üyeler arasındaki görüş ayrılıklarının önemli bir örneği. Türkiye’nin Suriye’ye düzenlediği operasyonun sonuçları konusundaki kaygılarımı dile getirmiştim, görüş ayrılıklarımız var.” dedi.

4.) Türkiye’nin, NATO’nun Rusya’ya karşı Baltıklar ve Polonya’ya yönelik savunma planlarını, ittifakın Suriye konusunda Türkiye’ye destek vermemesini eleştirmesininin ardından, “YPG’nin terör örgütü ilan edilmesi” şartıyla kabul edeceği belirtildi.

5.) Fırat Kalkanı bölgesindeki El Bab ve Cerablus ilçelerinde petrol taşıyan tankerleri kimliği belirsiz hava saldırısıyla vuruldu. Suriye Milli Ordusu Sözcüsü Hamud, “Kimliği belirsiz savaş uçakları El Bab bölgesinde yakıt tankerlerini vurdu. Milli Ordu’ya ait herhangi bir karargah ya da nokta vurulmadı.” dedi.

6.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov, Moskova’nın SDG’nin en kısa sürede Suriye ordusuna katılmasını beklediğini, “bu süreç ne kadar erken olursa o kadar iyi olur” şeklinde özetledi.

7.) Suriye Anayasa Komitesi görüşmelerinin ikinci turu İsviçre’nin Cenevre kentinde yapıldı. Görüşmeler, anayasayı yazacak 45 kişilik komiteye gitmeden rejimin görüşmeleri aksatması sonucu sona erdi.

8.) Suriye Milli Ordusu, YPG ve rejimin kontrolündeki Ayn İsa kampı ve Sayda Köyü’nü ele geçirmesinin üzerinden 24 saat geçmeden 2 noktayı da kaybetti.

9.) IŞİD karşıtı koalisyon tarafından Suriye’nin Deyrizor ilinde dün düzenlenen operasyonda; çok sayıda IŞİD’linin öldürüldüğü ve yaralandığı, koalisyona eşlik eden ‘yüzlerce komandonun’ IŞİD kamplarını temizlediği ve birçok teröristi yakaladığı ifade edildi.

10.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, “Bizim için en önemli konu petrolün IŞİD ve diğer aktörlerin eline geçmesini engellemek. Yasadışı hiçbir şey yapmıyoruz.” diyerek Suriye petrollerinin gelirlerinin YPG’ye aktarılmasını savundu.

11.) İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Türkiye güçlerinin Suriye’nin Azez kentinde yakaladığı IŞİD üyesinin örgütün ‘baş bombacısı’ Ebu Cihad El Din El Nasır Ubeyde olduğunu söyledi.

12.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Oleg Sıromolotov, Türkiye’nin Suriye’deki harekatından sonra yüzlerce IŞİD militanının serbest kaldığını, bunun büyük endişe yarattığını ve kaçan militanların örgütün gücünün yeniden artmasını sağlayabileceğini iddia etti.

13.) İngiltere, öldürülen İngiliz vatandaşı IŞİD üyelerinin Suriye’de kalan çocuklarını ülkeye getirme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Raab, “Eve dönüşlerine olanak sağladık, yapılacak en doğru şey buydu. Bu masum, yetim çocuklar hiçbir zaman savaşın dehşetine maruz kalmamalıydı” dedi.

14.) Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin Rusya’ya Suriye’nin kuzeyindeki harekata yeniden başlama niyetinde olmadığı konusunda güvence verdiğini söyledi. Lavrov, Türkiye-Suriye sınırından SDG’lilerin (YPG) çekilmesinin neredeyse tamamlandığını belirtti.

15.) İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, işgal ettikleri Golan’a Suriye’den 4 füze atışı yapılması konusunda İran’ı sorumlu tuttu. İsrail’in İran’a karşı bir yıpratma savaşına sürüklenmeyeceğini ifade eden Katz, “Dikkat edin, biz Suudi Arabistan değiliz” diye ekledi.

16.) Rusya Savunma Bakanlığı, “Türkiye’nin Kuzey Suriye’de olası yeni askeri operasyon açıklamasını şaşkınlıkla karşıladık. Rusya, Türkiye sınırından YPG’nin çıkma sorumluluğunu tam olarak yerine getirdi.” açıklamasında bulundu.

17.) Suriye’nin ‘petrol bölgesi’ Deyri Zor konusunda YPG ile Esad rejimi & Rusya arasında yapılan görüşmelerin olumsuz sonuçlandığı belirtildi.

18.) Rus televizyonuna konuşan Esad, “YPG Suriye ordusuna katılmak istemiyorlar, silahlarını muhafaza etme niyetindeler. Suriye ordusuna katılmaları ve Türklere karşı birlikte savaşmak için onları ikna etmeye çalıştım.” ifadesini kullandı.

19.) Rus askeri polisleri ABD’nin boşalttığı üssünün bulunduğu Suriye’nin kuzeyindeki Kobani yakınlarındaki havalimanını korumaya aldı.

20.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, SDG ele başı Mazlum Kobani kod adlı Ferhat Abdi Şahin’e atıfta bulunarak, “Biz kişilere değil SDG güçlerine destek vermekteyiz.” dedi.

21.) ABD Savunma Bakanı Esper, ABD askerlerini Suriye’nin kuzeydoğusundan çıkarma sürecinin sürdüğünü, nihayetinde bölgede 500-600 askerin kalacağını, ülkenin güneyindeki Al Tanf üssünde yer alan 200 askerin buna dahil olmadığını açıkladı.

22.) Suriye’de muhaliflerin kontrolündeki bölgede arama kurtarma çalışmaları yürüten Beyaz Baretliler’in kurucusu James Le Mesurier, İstanbul’daki evinde ölü bulundu. Rusya, eski İngiliz askeri Mesurier’ın ‘MI6 ajanı’ olduğunu açıklamıştı.

23.) Macaristan Başbakanı Orban, Suriye’de oluşturulması planlanan güvenli bölge konusunda ‘üstlerine düşeni yerine getireceklerini’ söyledi.

24.) Pentagon Sözcüsü Hoffman, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt silahlı oluşumların (YPG) tampon bölgeden çekildiğini doğrulayamayacaklarını belirtti.

25.) İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Hotovely, Suriye’deki Kürtlere farklı kanallardan insani yardım ulaştırdıklarını ve her türlü destek sağlayacaklarını belirtti.

26.) SDG elebaşı Mazlum Kobani, “Esad’ın teklifi (SDG Suriye ordusuna katılması) kabul edilemez. Bizim 100.000 askerimiz var. Suriye Ordusu SDG’ye katılsın.” dedi.

27.) Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin, Rusya’nın Suriye’de petrolün çıkarılmasında ABD ile işbirliği yapmaya niyeti olmadığını söyledi.

28.) Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, BM raporuna göre Barış Pınarı Harekatı sonrasında sadece birkaç günde Suriye’de yerlerinden edilmiş 100 bine yakın insanın güvenle tekrar evlerine döndüğünü söyledi.

29.) Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye’den Irak’a geçerken Amerikan konvoyunun saldırıya uğradığını, herhangi bir kayıp veya yaralanma olmadığı ve saldırıyı gerçekleştiren kişilerin ‘TSK destekli’ Suriye Milli Ordusu personelleri olduğunu iddia etti.

30.) ABD Başkanı Trump, Suriye’deki gelişmelere ilişkin, “Ateşkes iyi gidiyor, petrolün kontrolü bizde.” ifadesini kullandı.

31.) ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Mısır, Almanya ve Ürdün dışişleri bakanlarının ortak bir yazılı açıklamayla Suriye Anayasa Komitesine destek verdiği bildirildi.

Ekim’de Suriye’de Yaşanan Önemli Gelişmeler

6 Ekim’deki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Trump arasında yapılan telefon görüşmesi ve ardından gelen Beyaz Saray açıklamasından önce (Eylül ve 6 Ekim) Suriye’de öne çıkan gelişmeler…

1.) 4 Ekim’de yaşanan en önemli 3 olay:

Milli Savunma Bakanı Akar ABD’li mevkidaşı Esper ile Genelkurmay Başkanı Güler ABD’li yeni mevkidaşı Milley ile görüştü.

-Amerikan ve Türk ordusunun 3. kara devriyesi Suriye’de gerçekleşti.

-‘Türkiye’nin kurduğu’ Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş cephesi birleşti.

2.) Gaziantep Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olarak Suriye’nin El Bab bölgesinde İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Azez’de İslami İlimler Fakültesi ve Afrin’de de Eğitim Fakültesi kurulacağı duyuruldu.

3.) ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Ortadoğu’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Michael Mulroy, Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturma yönündeki taahhütlerin kendilerine düşen kısmını yerine getirdiklerini iddia etti.

4.) Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Türkiye’nin mültecileri kullanıp kendisine Suriye’de alan açmaya çalışmasını kabul etmeyeceklerini ifade etti. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Macron’un eleştirilerine ilişkin, “Macron’un Türkiye’ye dil uzatması haddini aşmaktır.” dedi.

5.) Irak ile Suriye arasında beş yıldır kapalı olan sınır kapısı El-Kaim yeniden hizmete açıldı. Şam ile Bağdat arasındaki ilişkilerde normalleşmenin bir işareti olarak görülen karar aynı zamanda iki ülkenin müttefiki İran için de bir zafer olarak kabul ediliyor.

6.) Suriye sınırında Türk hava sahasını 6 kez ihlal eden ve kime ait olduğu henüz belirlenemeyen İHA, İncirlik’ten kalkan iki adet F-16 uçağı tarafından vurularak düşürüldü. [MSB]

7.) Rejime bağlı Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, ülkesindeki Türk ve Amerikan askerlerinin çekilmesi için çağrıda bulundu. Muallim, aksi takdirde “uluslararası hukukun izin verdiği tüm karşı önlemleri almaya hakları olduğunu” söyledi.

8.) Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü İgor Konaşenkov, son 2 yılda, Rusya’nın Suriye’deki Hmeymim Hava Üssü’ne saldırılarda kullanılan 118 insansız hava aracının yok edildiğini söyledi.

9.) Suriye Anayasa Komitesi’nin kuruluş ilanı: 23 Eylül

  • Komite; BM’den 50, rejimden 50 ve ENKS’nin de içerisinde yer aldığı muhaliflerden 50 olmak üzere 150 temsilciden oluşuyor.
  • Listenin % 20’si kadınlardan oluşuyor.
  • PYD’liler listede yok.
  • İlk toplantı 30 Ekim’de.

10.) ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, güvenli bölge ile ilgili, “Türklerle siyasi yönleri de olan askeri bir anlaşmamız var. Mültecilerin dönüşü dahil daha fazla konuyu konuşmaya hazırız. Bu askeri anlaşmayı mümkün olduğunca dürüstçe ve hızlı bir şekilde uyguluyoruz” dedi.

11.) BM Genel Kurulu’nda bir araya gelen Astana garantörleri Türkiye, İran ve Rusya; Suriye’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan bağlılığın teyit edildiğini bildirdi.

12.) ABD-Türkiye’nin ‘Güvenli Bölge’ kapsamında sınırın Suriye tarafından yapılan ortak kara devriyesinin ikincisi tamamlandı. Birinci ve ikinci devriyenin sınır hattı boyunca güzergahı şöyle oldu:

13.) Suriye İnsan Hakları Ağı, ABD öncülüğündeki IŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon güçlerinin, Suriye‘de son 5 yılda 924’ü çocuk ve 656’sı kadın 3 bin 37 sivili öldürdüğünü duyurdu.

14.) BM Genel Sekreteri Guterres, iç savaşın başladığı tarihten bu yana ilk kez Suriye anayasa komitesinin oluşturulduğunu ve ilerleyen haftalarda komitenin Cenevre’de toplanacağını açıkladı.

15.) Rusya Savunma Bakanı Şoygu, Suriye’deki operasyon sırasında testleri başarısızlıkla sonuçlanan geleceğe dönük geliştirilen 12 çeşit silahın üretimine son verildiğini, 300 silah örneğinin ise modernize edildiğini söyledi.

16.) IŞİD ile Mücadele Görev Gücü Direktörü Amerikalı Maier, Suriye’de güvenli bölge hakkında, “Bizim şu anda yapma konusunda kararlı olduğumuz şey YPG’nin oradan çıkarılması ve bunun nihayetinde bir güvenlik boşluğuna yol açmamasını sağlamaktır.” dedi.

17.) Suriye‘de Esad rejimi, Ankara’da yapılacak kritik Türkiye-Rusya-İran üçlü zirvesi öncesinde genel af ilan etti.

18.) Rusya Savunma Bakanı Şoygu, “Suriye’de çalışmaya başladığımızda teröristler tarafından kontrol edilmeyen tüm toprakların oranı sadece yüzde 18’idi.” dedi.

19.) Danimarka, IŞİD’e karşı ABD önderliğindeki koalisyona destek amacıyla Suriye‘nin kuzeyine; 14 kişilik askeri doktor ekibi, ABD donanmasına destek amaçlı bir fırkateyn, bir savaş taburu, bir savaş gemisi ve 4 savaş uçağı göndereceğini açıkladı.

20.) İdlib’in düzenlenen operasyon nedeniyle “yavaş yavaş yok olduğunu” söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulması planlanan güvenli bölgeye ilişkin de “sadece adı kaldı” yorumunda bulundu.

21.) IKBY Başkanı Barzani’ye yakınlığı ile bilinen Kürdistan 24 kanalının Suriye‘nin kuzeyindeki ofisleri, PYD tarafından gerekçe gösterilmeden kapatıldı.

22.) Rusya ve İran’dan ‘Güvenli Bölge’ açıklaması geldi:

Rusya: “Türkiye’nin, sınırlarında güvenliğinin sağlanması konusundaki meşru çıkarlarını kabul ediyoruz.”

İran: “Türkiye’nin sınırlarını koruma konusundaki endişelerini anlıyoruz ancak Suriye yönetimiyle iş birliği geliştirmek bu kaygılar için en iyi yoldur.”

Kaynak: StratejikOrtak.com

Coronavirüsü Neden Biyolojik Bir Saldırı Olamaz?

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’de ortaya çıkan ve 2019’un aralık ayından itibaren iki bin yediyüzü aşkın kişinin ölümüne sebep olan yeni tip virüsün Çin Halk Cumhuriyet’i dışında farklı kıtalarda kırktan fazla ülkeye kısa sürede hızla yayılması, virüsü tüm dünyada küresel boyutta yeni bir ekonomik tehdit unsuru haline getirdi. Küresel ekonomideki %16,4’lük payıyla uluslararası sistemin mevcut dengeleri değiştirebilecek etkin aktörü ve Batı’ya karşı önemli bir alternatif para kaynağı olan Çin’in, enerji arz güvenliğini tesis eden sürdürülebilir kalkınma stratejileri ile 20.yy’da süper güç Amerika ile girdiği siyasi-iktisadi yarıştan yeni ve kendi hegemonyasını kurmaya hazır çıkışının yarattığı küresel endişeyle salgın, Amerika Birleşik Devletleri’nin biyolojik saldırısı olarak yorumlanırken; virüsün paravan kaynağı olan Çin’den Amerika Birleşik Devletleri’ne sıçraması uzun sürmedi. Virüsün 22 Ocak’tan bu yana çizdiği sürekli dikey seyreden ölüm grafiği, üretim üsleri Çin’de bulunan uluslararası firmaların başta geçici dahi olsa Çin ile ilişkilerini ambargo noktasına getirirken, tedarik zinciri Çin’e dayanan birçok uluslararası şirketin üretim ve iş akışında aksaklıklara hazırlandığını duyurması, düşük maliyetli üretim stratejisi ile ciddi bir parasal gücü elinde bulunduran Çin’i küresel bir talep şokuyla karşı karşıya bırakabilir. Uzun dönemde, virüsün öldürücü etkisi dışında yayılma hızının ve insanlarda yarattığı korkunun yeni bir küresel boyutlu ekonomik krizi tetikleyebileceği bu komplo-iktisadi resimde, virüsün Çin ekonomisinde yaratacağı olası bir daralmanın küresel ekonomideki karşılığı, düşük maliyetli arz eksikliğinden kaynaklanacak enflasyonist bir ortam olacaktır. Virüsün yayılma hızının hala kontrol altına alınamamış olmasının paravan kaynağı Çin üzerinde oluşturacağı maliyet baskısı, zaman içerisinde talep şokunu arz şokuna dönüştürecektir. Öngörülen ölümcül sonuçların gerçekleşmesinden daha korkutucu gözüken uluslararası toplumda artan endişeyle, dünyanın üretim merkezi Çin’in düşük maliyetli üretimine talebin azalması, küresel boyutlu bir maliyet artışını tetikleyecek bu da fiyat artışından kaynaklanacak global bir enflasyonu doğuracaktır. Yaşanacak komplokin ekonomik krizde sonraki özne, üretimde yaşanan küçülmenin Çin’in enerji talebini azaltmasıyla, Çin üretiminin enerji ihtiyacını karşılayan diğer devletler olacaktır.

Çin Ekonomisindeki Oynamalar Küresel Ekonomi Dışında Amerika’yı Nasıl Olumsuz Etkiler?

Çin ekonomisinde yaşanacak olası bir daralma, Trump yönetimiyle geçtiğimiz ay imzalanan Birinci Faz Ticaret Anlaşması kapsamında Amerika Birleşik Devletleri’ne önümüzdeki iki yıl boyunca ürün ve hizmet alımını en az 200 milyar dolar arttırma taahhüdü veren Pekin’i daha karmaşık bir sürece itecektir. Küresel sağlık tehlikesi öncesinde dahi Çin’in bu taahhüdünü yerine getirebileceği konusuna şüpheyle yaklaşılırken, virüsün yol açabileceği iktisadi problemler sonrasında Çin’in alımlarını azaltmasıyla zora düşen ABD’li çiftçiler süreçten daha da olumsuz etkilenecektir. Ocak ayında varılan son anlaşmada baz yıl 2017’de Amerika Birleşik Devletleri’nden 185 milyar doları bulan ithalat gerçekleştiren Çin’in anlaşmaya uyması durumunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e ihracatı bu yıl 261,7 milyar dolar, gelecek yıl ise 308,3 milyar dolar olacaktı. Bu dev alımlara ek olarak Çin; bu yıl 76,7 milyar dolar, gelecek yıl da 123,3 milyar dolar ek alım yapacaktı. Sanayi, enerji, ve tarım alanlarında Çin’in taahhüt ettiği alımları gerçekleştirememesi, Amerikan ekonomisinin 1,62 tirilyon dolarlık kısmını oluşturan ihracat payını bu alanlarda alımın yerine getirilemediği ölçüde düşürecektir.

Özlem Şahin

Stratejik Ortak Misafir Yazar

TSK’nın Harekat İsimlerinin Anlamı ve İstihbarat Boyutu

Suriye’de “Bahar Kalkanı Harekatı” başladı. Harekatın askeri yönü kadar harekata verilen isim de bir o kadar önemli. Konuya başlamadan önce bilmemiz ve idrak etmemiz gereken önemli bir husus var. Bugüne kadar konusu istihbarat olan tam 32 yazı yazmışım. Hemen hepsinde de istihbarat algımızdaki yanlışlıklara değinmişim. “İstihbarat” denilince kafamızda canlanan şeyin, istihbaratın yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğunu defalarca yazdım.

İstihbarat denilince akla ilk gelen şey maalesef espiyonaj/casusluk faaliyetleridir. Ancak bir “bilim” olan istihbaratın en önemli alt dallarından biri de propaganda ve kamu diplomasisi faaliyetleridir. Profesyonelce hazırlanmış bir propaganda çalışması ve doğru yönetilen bir kamu diplomasisi faaliyeti bir ordu gücünde olabilir, savaşlar başlatıp savaşları bitirebilir.

Operasyonlara verilen isimler, operasyonun kendisi kadar can alıcı olabilir ve büyük etkiler yaratabilir. Sıradan bir ABD vatandaşı olduğunuzu düşünün. Güneşli bir New York sabahında kahvenizi yudumlarken haberleri okumak için internete giriyorsunuz ve şöyle bir başlık görüyorsunuz, “Türkiye, Suriye’de ‘İntikam Ateşi’ operasyonunu başlattı”. Sıradan bir ABD vatandaşı olarak bu operasyon isminin sizde nasıl bir psikolojik etkisi olurdu?

Açıkçası yazdığım yazılara ve haberlere böylesine havalı bir başlık atmak hoşuma giderdi. Ama propagandanın ve kamu diplomasisinin önemini bilen devlet adamlarımız sayesinde sıradan ABD vatandaşları sabah kahvelerini yudumlarken İntikam Ateşi gibi bir isim yerine “Zeytin Dalı Harekatı”, “Barış Pınarı Harekatı” ve “Bahar Kalkanı Harekatı” gibi isimler gördüler…

churchill and intelligence

Operasyonlara İsim Vermenin Tarihçesi

Operasyonlara isim verme geleneğini başlatanlar Almanlar olarak kabul edilir. 1. Dünya Savaşı yıllarında Almanlar, yaptıkları her harekata bir kod isim verirlerdi. Bu geleneğin yaygınlaşması ve kurumsallaşması ise 2. Dünya Savaşı yıllarına dayanır.

2. Dünya Savaşı sırasında dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill, General Hastings Ismay’e operasyonları dikkatlice adlandırmanın önemini içeren bir not gönderdi. Churchill’a göre yapılan operasyonlara daha cesur isimler konulmalıydı. Çünkü savaşta oğlunu kaybeden hiçbir anne “Oğlum Bunnyhug (Bu isim gerçekten komik bir dans stilinin adıdır.) operasyonunda öldü.” dememeliydi.

Yazının başında açıklamış olmama rağmen belki hala “Bu konunun istihbaratla ne alakası var?” diyenler olabilir. Tekrar söylüyorum. Biz istihbaratı zihinlerimizde espiyonaj faaliyetlerine indirgediğimiz sürece bu alanda bir arpa boyu kadar yol alamayız. Aşağıdaki örneğin, bir operasyona isim vermenin ne kadar önemli olduğunu ve bunun en temelde bir “istihbarat faaliyeti” olduğunu ortaya koyması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

CIA's Documents

Konunun Önemi CIA Raporlarında Yer Alıyor

Buraya tıkladığınızda CIA resmi sayfasına gideceksiniz. Sizleri yönlendirmiş olduğum sayfa CIA’nın arşiv sayfasıdır. 6 Haziran 2013 tarihinde gizliliği kalkmış olan bu CIA belgesi 8 Mayıs 1952 tarihli. Winston Churchill’ın General Hastings Ismay’e gönderdiği ve operasyonları dikkatlice adlandırmanın önemini içeren nota rastlayan Allen W. Dulles, gördüğü lüzum üzerine bu notu CIA’nın ilgili birimine rapor ediyor.

Allen W. Dulles, raporunda şunu diyor, “Projemize isim verirken ekte yollamış olduğum dosyadaki akıllıca/bilgece yorumları dikkate almanızı öneririm.” Allen W. Dulles ismini Google’a yazdığınızda kendisinin bir sene sonra yani 1953 yılında CIA Başkanı olduğunu göreceksiniz.

Operation Just Cause

ABD’nin “Adil Neden Operasyonu” (Operation Just Cause) Dönüm Noktası Oldu

ABD 1989 yılında Panama’ya bir operasyon yapma kararı alır. 15 Aralık 1983 tarihinden 1989’a kadar Panama devlet başkanlığı yapmış olan Manuel Noriega’yı devirmek için yapılacak harekattan Thomas Kelly sorumludur. Plan gerçekten de teknik açıdan mükemmeldir. Ama Thomas Kelly, 8 Mayıs 1952 tarihli CIA raporundan habersiz olacak ki, operasyona berbat bir isim verir. “Mavi Kaşık” adlı operasyonun planlarını inceleyen General James Lindsay, Thomas Kelly’i yanına çağırır ve ona “Günün birinde torununa bu operasyonu anlatırsan ondan seninle gurur duymasını değil, kahkalarla gülmesini bekle…” der. Operasyon teknik açıdan mükemmel olsa da imaj açısından da mükemmel olmalıydı. Sonuç olarak operasyonun adı “Operation Just Cause” yani “Adil Neden Operasyonu” olarak değiştirildi.

Bu olay ABD ordusunda bir dönüm noktası oldu. Operation Just Cause ‘dan sonra ABD’li yetkililer dünyada bir ilki gerçekleştirdi ve “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu” hazırladılar. Klavuzda bir operasyona isim verirken nelere dikkat edilmesi gerektiği yer alıyordu. Klavuza göre operasyonlara verilecek isimler saldırgan olmamalıydı ve ABD dış politikasını dünyada en iyi şekilde yansıtmalıydı. Belli bir grubu aşağılamamalı, tehditkar ifadeler içermemeliydi. Bu klavuz 2.Dünya Savaşı’ndan önce hazırlanmış olsaydı, on binlerce insanı vahşice katleden atom bombalarına “Little Boy” ve “Fat Man” gibi alaycı isimleri verilir miydi?

Bu konunun önemini ortaya koyması bakımından şunu da söylemek gerekir. 1989’dan bu yana operasyonlara isim verirken “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu” kullanan ABD, 11 Eylül saldırılarından sonra “Operasyon Markası Yaratma Birimi” kurmuştur.

Bahar Kalkanı Harekatı

Fırat Kalkanı Harekatından Bahar Kalkanı Harekatına

Türkiye bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında bir çok başarılı operasyon yaptı. Gelenek üzere biz de yaptığımız operasyonlara isimler veriyoruz. Suriye’de başlatmış olduğumuz son operasyonun adı da “Bahar Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi.

Şahsi görüşüme göre bugüne kadar yapmış olduğumuz harekatlarda en başarılı isimlendirme “Fırat Kalkanı Harekatı”dır. Her açıdan mükemmel bir isim. Ayrıca harekatlara verilen isimleri değerlendirirken karşıda hangi ülke ya da grubun/örgütün olduğu ve dönemin şartlarına göre değerlendirme yapmamız lazım. Yaklaşık on gün önce bir tweet atmıştım ve şöyle demiştim;

“İlk harekata Fırat Kalkanı dedik. Savaştan yana değiliz ama kendimizi de savunuruz dedik. İkincisine Zeytin Dalı dedik. Savaştan yana değiliz, teröre karşıyız dedik. Üçüncüsüne Barış Pınarı dedik. Savaştan yana değiliz, barışı tesis etmek istiyoruz dedik. Bizi anlamadılar… Olası İdlib harekatının adını çok merak ediyorum.”

Bahar Kalkanı Harekatı Hem Saldırı Hem Savunma Silahıdır

1 Mart 2020 tarihinde son harekatın adı “Bahar Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi. İdlib’de vermiş olduğumuz şehitler canımızı öylesine yaktı ki… Toplum olarak intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorduk. Bütün şehit cenazelerinde halktan intikam sesleri yükseliyordu. Toplum bu duygu düşünce dünyası içindeyken sosyal medyada bazı kişilerin “Bahar Kalkanı Harekatı” ismini biraz nahif bulduğu gördüm. Zaten bu yazıyı yazma amacım da harekatın adına ilişkin gördüğüm bu yorumlardı. Konuyla alakalı yazı yazmayı planlarken Prof. Dr. Yaşar Onay hocamızın bir tweetine denk geldim. Şöyle yazmıştı hocamız, “Kalkan hem saldırı hem savunma silahıdır. Saldırırken savunmayı da ihmal etmemek gerektiğini gösterir. Ayrıca düşmanın saldırısı kalkanla önlendikten sonra karşı saldırıyı başlatır. Bu nedenle Suriye’de başlatılan harekatın konseptiyle de uyum içindedir. Bu Nedenle de Bahar Kalkanı adı başlattığımız harekat için çok doğru ve yerinde bir isimdir.”

Bahar Kalkanı Harekatı

Fırat Kalkanı Harekatı

DEAŞ dünyanın başına bela edilmiş. Öyle ki kendi yarattıkları canavar durdurulamaz bir güç olarak dünyaya pazarlanıyor. Ortadoğu’da birçok terör örgütü, dünyanın başına bela olan DEAŞ ile mücadele ediyormuş gibi gösterilerek uluslararası alanda meşru hale getiriliyor. Bütün dünyadan “medeniyetimiz tehlikede” sesleri yükseliyor. Böyle bir rüzgar esiyor dünyada…

Fırat sadece bir nehir değildir. Fırat bir medeniyettir. Türkiye, yedi düvelin baş edemediği(!) bu terör örgütüne karşı bir harekat başlattı. Harekatın adı ise “Fırat Kalkanı Harekatı” olarak belirlendi. Türkiye’nin ortaya koyduğu Fırat Kalkanı, mazlumlar, asıl sahipleri olduğumuz medeniyet ve hayat için siper, bir kalkan oldu. Böyle bir amaç için bundan daha güzel bir harekat ismi seçilemezdi.

Zeytin Dalı Harekatı

Sınırlarımızda yuvalanan PYD/PKK terör örgütü yaptığı saldırılar ile masum vatandaşlarımızı şehit ediyordu. Bölgeye barışın gelmesinin tek yolu vardı, terör örgütlerinin kökünü kazımak! O güne kadar bölgede terör örgütleriyle mücadele ettiğini iddia eden ülkelerin hepsi hava akınlarıyla yerle bir etmişti coğrafyayı. Binlerce sivili katlettiler terörle mücadele ediyoruz diye. Ama yeryüzünde Türk Milleti kadar asil bir milllet, Türk Ordusu kadar şerefli bir ordu yoktu.

Bölgeden terör örgütlerini temizlemek, barışı ve huzuru geri getirmek için “Zeytin Dalı Harekatını” başlattı Türkiye. Rabbime şükürler olsun ki vicdanım zerre sızlamadan, gurur duyarak yazabiliyorum ülkemin yaptığı operasyonları. Türkiye’nin bölgeye uzattığı zeytin dalı, tek bir sivilin kılına zarar vermezken teröristlerin kökünü kazıdı. Aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın, üstte yer alan fotoğraf Mehmetçiğin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Afrin’in hali, altta yer alan ise koalisyon güçlerinin Rakka Harekatı sonrası şehrin hali. Böyle bir harekata da anca Zeytin Dalı gibi bir isim yakışırdı.

Bahar Kalkanı Harekatı

Barış Pınarı Harekatı

Büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk “Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.” diyordu. Türkiye kimsenin düşmanı değildi. Yeryüzünde kirli emelleri için değil de insanlık onuru için savaşan tek ordu Türk Ordusuydu. Terör belası kanser gibi yayılmıştı sınırlarımıza. Söküp atmadan da kimseye huzur yoktu. Bugün olmasa yarın başa bela olacaktı. Kalıcı bir barışı tahkim etmek zaruriydi.

Masumların canına kast eden, vatan sınırlarını tehdit eden teröristler hedefteydi yine. Yine sıkılmadan, çekinmeden, vicdanım sonuna kadar rahat bir şekilde “Barış Pınarı Harekatı” diyebiliyorum. Onca kirli plana ve riske rağmen tek bir sivilin, tek bir masumun burnunun kanamadığı bir harekata isim verecek kişi ben olsaydım da “Barış Pınarı” derdim yine…

Bahar Kalkanı Harekatı

İlk üç harekattan (belki de gerekmezken) kısaca bahsetmemin sebebi, yukarıda anlattığım “Operasyon Markası Yaratma Klavuzu”nun ortaya çıkış amacı olan “operasyonun adının ülkenin dış politikasını yansıtması” ilkesini vurgulamaktı. Sadece harekat zamanlarındaki konjonktürden az çok haberi olan biri için bile Suriye’de yürüttüğümüz harekatların adları Türkiye olarak dış politikamızı açıkça ortaya koymaktadır.

İdlib’deki hain saldırı gerçekleştiğinde iş için Yalova’daydım. Sabaha kadar uyuyamadık hiçbirimiz. Sabah Yemen’li müvekkilim Muhammed’le buluştum. Muhammed bana döndü ve “Abi başınız sağolsun. Gerekirse ben de gelirim sizinle oraya, canımız feda olsun Türkiye’ye. Üzülme.” dedikten sonra sımsıkı sarıldı.

İstanbul’a döndüğümde İdlib şehidimiz Emre Baysal’ın cenazesine katıldım. Cenaze dönüşü eve geldiğimde kapıyı çaldım ve komşumuzun 4 yaşındaki kızı Zeynep açtı kapıyı. Boynuma atladı. Onu alıp salona geçtiğimde televizyonda şehitlerimizin haberleri açıktı. Zeynep bana baktı ve “Abi bizim askerlerimizi öldürmüşler. Sen sakın asker olma tamam mı?” dedi. Yanaklarımı sevdi, sakın gitme dercesine sımsıkı sarıldı bana. Sakin olmaya çalışıyordum ama içimde durduramadığım bir öfke vardı. Cenazede duyduğum “İntikam!” sesleri kulağımda çınlıyordu.

Muhammed ve Zeynep’i niye mi anlattım? Harekatların isimlerine de yansıdığı gibi, Türkiye harekatın kamu diplomasisi ve propaganda ayaklarında o kadar hassas davranıyor ki, kirli emeller peşinde olan yabancı hükümetler bize hasım olsa da Yemenli Muhammed bana sımsıkı sarılıyordu. Acımı paylaşıyordu benimle. Türkiye olarak derdimizi, duruşumuzu, amacımızı onlara anlatabilmiş, hissettirebilmiştik. Türkiye o kadar onurlu bir mücedele veriyor ki, 4 yaşında günahsız bir çocuğun gözünün içine gururla bakabiliyoruz, onun şevkatini nasip ediyor bize Allah.

Bahar Kalkanı Harekatı Nedir?

Ne olduğunu değil de ne olmadığını aktarayım Abdullah Ağar’ın sözleriyle, “Bu savaşı bir savaş oyunu, sürekli TT olan bir sosyal medya güncesi, bir bilgisayar oyunu, heyecanlı bir film, bir intikam aracı, bir dogmatik vaat, ihtiras ve hayallerinin, heves ve arzularının tatmini olarak görenler fena halde yanılıyorlar.”

Bahar Kalkanı Harekatı bir intikam aracı değildir. Bahar Kalkanı ismi, Türkiye’nin yukarıda anlattığım hususlar çerçevesinde dış politikasını Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi hakkıyla ortaya koyan bir isimdir. Bu harekat isimlendirme faaliyeti intikam duygusu ya da toplumun gazını almayla ile ilgili değil, sonuna kadar stratejik düşünme ve istihbarat ile ilgilidir.

idlib şehitleri
“Ruhunuz Şad Olsun”

Ne yaşarsak yaşayalım metanetimizi korumamız lazım. Biz büyük bir ülkeyiz, köklü bir milletiz. Türk olmanın alamet-i farikası devlet gibi düşünmektir derler. Her birimiz devlet gibi düşünmeliyiz, yeri geldiğinde en temel insani duygularımızı, acımızı, öfkemizi bile bastırıp akılcı davranabilmeliyiz. “Suriye’de ne işimiz var? Mehmetçiğin Ortadoğu bataklığında ne işi var? Askerlerimiz ne uğruna şehit oluyor? Sözün bittiği yerdeyiz…” edebiyatına aldanmamak ve bunlara prim vermemek gerekmektedir.

Fırat Kalkanı Harekatında Şehit olan, harekat devam etsin diye yaralandığını bile belli etmemeye çalışarak kahramanca savaşan Yüzbaşı Alper Kocaman’ın, arkadaşlarını kurtarmak için zırhlı bombalı aracın üzerine elinde Biksi ile ölümüne koşan Uzman Çavuş Ferhat Demir’in ve yaralı arkadaşlarına gövdelerini siper ederek şehit olan silah arkadaşlarının hikayesini idrak edemeyene zaten hiçbir şey anlatamazsınız…

Sürçülisan ettiysek affola… Her zaman dediğim gibi, her Türk asker ve istihbaratçı doğar! Saygılarımla…

Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisi Nedir?

Halford J. Mackinder tarafından ele alınan Kara Hâkimiyet Teorisi, “The Geographical Pivot of History” ve “Democratic Ideals and Reality” eserlerinde tasvir edilmiştir.

Mackinder’a göre dünya, etrafı denizlerle kaplı bir kıtadır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları bir bütünlük arzeder. Kalan toprak parçaları bu “Dünya Adasının” uydularıdır. Bu büyük toprak parçasının “heartland” olarak nitelendirdiği kalbi ise buzlarla kaplı olan Sibirya’dan başlayıp, Doğu Avrupa’yı da içine alan, İran’a kadarki bölgedir.[1]

“Heartland”in merkezi olan Doğu Avrupa ise “Dünya Adasının” en önemli yeridir. Mackinder’in sistemine göre merkez bölge olan Doğu Avrupa’ya hakim olan dünyaya hakim olur.[2]

Mackinder’in kurgusuna göre dünyanın en önemli bölgesi olan Doğu Avrupa’yı kontrol altına alan iki kuşak vardır. Bu iki kuşakta alınacak önlemler ile merkez bölge olan Doğu Avrupa’daki gücün diğer bölgelere ulaşması engellenecektir. Bu bölgeler: Türkiye, Pakistan, İran, Hindistan, Almanya ve Çin’i de kapsayan “Rimland” (İç Hilal) ve İngiltere, ABD, Kuzey Afrika ve Kanada’yı kapsayan “Dış Hilal”dir.[3]

Dünyadaki devletleri karacı ve denizci olarak ikiye ayıran Mackinder, Doğu Avrupa’ya hakim olan karacı devletin zamanla diğer bölgelere de hakim olmasıyla insan ve maddi kaynak olarak çok fazla zenginleşeceğini, genişledikçe deniz gücünü de artırabileceğini, dolayısıyla denizlere de hakim olabileceğini belirtmiştir.[4]

Harita-1: Halford J. Mackinder’in Jeopolitik Modeli

Mackinder’in Kara Hâkimiyet Teorisini günümüz dünyası için yorumlayacak olursak, “heartland” bölgesinde hakim güç olan Rusya’nın, sıcak denizlere açılmak için uygulamış olduğu politikalar, “rimland” ülkeleri için bir tehdit oluşturmaktadır. Son yıllarda Ukrayna işgali ile sıcak denizlerde etkisini artırmak istemiş, bu bağlamda Kırım’ı ilhak etmiştir. Ortadoğu’da yürütmüş olduğu politikalar ile “rimland” üzerindeki baskısını gün geçtikçe artırdığı görülmektedir.

Mackinder’in de belirttiği gibi “heartland” bölgesine hâkim olan Rusya, zengin doğal gaz ve petrol rezervlerini elinde tutmaktadır. Uyguladığı politikalar, askeri bir müdahale ile kontrolden ziyade “rimland” bölgelerindeki ülkeler ile sosyo-ekonomik ilişkiler bağlamında geliştirilmiş politikalar içermektedir. Soğuk savaş yıllarından sonra küresel gücü ABD’nin tekeline bırakan Rusya, son dönemlerde, özellikle “rimland” bölgesi üzerinde uygulamış olduğu politikalar ile iç hilale doğru genişlemeye çalışmaktadır.

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Halford J. Mackinder, Democratic Ideals and Reality, (Washington DC, National Defens University Press, 1942) 54-55.

[2] Cezmi Sevgi, “Jeopolitik ve Jeostratejinin Tarihsel Gelişimi Açısından Türkiye’nin Stratejik Konumu”, Ege Coğrafya Dergisi(Aegean Geographical Journal), C.4, S.1 (1988):  222.

[3] İsmail Hakkı İşcan, “Uluslararası İlişkilerde Klasik Jeopolitik Teoriler ve Çağdaş Yansımaları”, Uluslararası İlişkiler, C.1, S.2 (2004):, 61.

[4] Abdullah Ural, “ABD’nin Enerji Hâkimiyeti Projesi ve Büyük Ortadoğu Projesi”, Akademik ORTA DOĞU, C.3, S.2 (2009), 134-135.

[/vc_toggle]

Tarihten Bugüne Balkanlar’da Türk Varlığı

Balkanlarda Türk varlığını anlatmadan önce biraz Balkan kelimesinin anlamına değinmek istiyorum.

Balkan yarımadası Avrupa’nın güneydoğusunda bulunur ve ismini bölgedeki dağlardan alır. Kökende Türkçe bir kelime olup “sık ormanlarla kaplı sıradağ ya da çalılıklarla kaplı engebeli arazi” anlamındadır. Osmanlı’da Balkanlar kelimesi ilk önce Rumeli’de bir dağ olarak kullanılmış ve tam bölge belirtmek için önüne birtakım ekler ya da sıfatlar eklenmiş. Emine Balkan, Koca Balkan, Küçük Balkan, Unguru (Macar) Balkan gibi… Emine Balkan aslında Hamios Dağı’nın Osmanlı Türkçesindeki karşılığı idi. Bizanslarda kullanılan “Aimos”, “Emmon” ve “Emmona” sözcüklerine karşılık “Emine” kelimesini kullandı.

Osmanlı’nın sınırlamasına göre Balkan toprakları 1.000.000 km²’yi buluyordu. Bu kadar geniş topraklara sahip Balkan yarımadasını Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek ve Trakya’dan oluşur. Romanya, Hırvatistan, Slovenya ve Moldova’nın da bu yarımadada bir miktar toprağı bulunduğu için bu ülkeleri de Balkanlar grubunda sayabiliriz.

Balkanlar’ın Osmanlı’dan Önceki Varlığı

Osmanlı’dan önceki Balkan halklarına kısa kısa değinelim. Balkanlarda yaşayan en eski halklar Yunanlılar ve İllirya kökenli Arnavutlardır. Yunanlılar, İsa’dan önce 2000’lerde klasik Atina’yı oluşturmak için Girit’teki uygar yerli halk ile kaynaştılar. Özellikle Slavların akınlarına maruz İllirya kökenli Arnavutlar ise bu akınlara direnerek Arnavut halkını korumak amacıyla varlıklarını devam ettirdiler. Slavların akınlarından nasibini alan bir diğer halk ise bugün Trakya bölgesine adını veren Traklardır. Trak halkı zamanla küçülse de modern zamanlara kadar gelebildi. Trak kavmi Vlahlar olarak bilinirdi ve Slavların arasında asimile olmalarına rağmen varlıklarını korudular. Daçyalıların torunları Romenlerden bahsetmeden olmaz. 107-274 tarihleri arasında Romalıların himayesi altında kalan Romenler zamanla Romalılaştılar. Romen milliyetçileri kendilerini Latin kökenli bir medeni bir topluluk olarak görüyordu ve Slavlar onlar için barbar niteliğindeydi.

Yüzyıllar geçtikçe Balkan yarımadasında da kökten değişiklikler yaşanmaya devam ediyordu. Karpatlardan yarımadaya gelen göçebe Slavlar, demografik yapının değişmesini oldukça etkiledi. İllirya Arnavutlarını ve Trakları kendi içinde bitiren bu göçebe Slavlar, merkezi güç Doğu Roma’ya bile akınlar düzenleyip başkent İstanbul’u tehdit ettiler. Zamanla yerleşik hale gelen kabileler, kendi içlerinde parçalanarak bugünkü Hırvatların, Slovenlerin etnik atalarını oluşturacak gruplara ayrıldılar. Hun Türklerinin devamı olan Bulgarlar tarafından kontrol altına alınan Slavlar, zamanla Bulgarları asimile ettiler. Bulgarca Slavik bir dildir ve günümüzde Bulgarlar Güney Slavlarının bir alt grubu olarak değerlendirilmektedir.

Osmanlı öncesi Balkanlar kısaca bu şekilde. Şimdi de Balkanlar’da beş yüz yıl aktif son yüz yılda ise bırakılan iz yönünden Türk etkisinden bahsedelim.

Balkanlar’da Türk Varlığı

Balkanlar’daki Türk hakimiyeti Osmanlı Devleti’nin 14. Yüzyılın ortalarında yarımadanın çoğunu fethetmesiyle başladı ve 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. 19. yüzyılın sonundan itibaren bir mübadele göçü başladı. Anadolu’dan Balkan yarımadasına göçen gayrimüslimler ve Balkanlar’dan Anadolu’ya göçen Türkler arasında bu göç gerçekleşti. Anadolu’ya göçler 20. yüzyılın sonlarına kadar devam etti ve hâlâ da varlığını sürdürmektedir. Buna rağmen Türk varlığı Balkanlar’da halen devam etmektedir. Kosova, Makedonya, Bulgaristan Türkleri ve Batı Trakya bunun en önemli örnekleridir. Balkanlar’ın Türkleşmesi de İslamlaşması ile gerçekleşmiştir. 14. yüzyıldan önce Bogomil mezhebine bağlı Slav kökenli olan Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar Balkanlar’daki İslâm’ın ve Türklüğün birer parçası ve unsuru oldular.

Osmanlı Devleti’nin bir beylikten imparatorluğa uzanan yolculuğunda Balkanlar üzerinde inanılmaz etkiler bırakmıştır. Kültür, sanat, yapı vs. birçok alanda halen Balkan devletlerinde Osmanlı izlerini görebilmekteyiz. Balkanlar Osmanlı Devleti hakimiyetine geçer geçmez hemen bir ihya süreci başlatıldı. Bu süreç içerisinde medreseler, tekkeler, kütüphaneler, camiiler, su kemerleri, türbeler, çarşılar ve köprüler imar etti. Osmanlı Devleti Balkanları hükmettiği beş yüzyıl içinde adeta bir nakkaş edasıyla nakşetmiştir. Balkan devletlerindeki Türk kültürü, yapılan çeşitli sözlük çalışmalarında da kendini göstermektedir. Buna göre Sırp-Hırvat dilinde 8.742, Bulgar dilinde 7.427, Makedon dilinde 3.404, Arnavut dilinde 4.000, Yunan dilinde 3.000’in üzerinde ve Rumen dilinde 3.000’e yakın Türkçe kelime bulunmaktadır. Kelimelerin yanı sıra çok sayıda fıkra, masal, atasözü, deyim ve tekerleme de Balkan dillerinde kendine yer etmektedir. Bulgar dilbilimci P. Slaveyko, 2.000’den fazla Türk atasözü ve deyiminin Bulgar dilinde mevcut olduğunu söylemektedir.

Balkanlar’da “De-Ottomanization” Politikası

Balkanlar’daki bu Türk-İslâm kültürünü ve izlerini silmek ya da zayıflatmak için Yunanistan’ın ayrılığından itibaren günümüze kadar süregelen bir “De-Ottomanization (Osmanlılıktan Arınma)” politikası uygulanmaya başlatıldı ve sürdürüldü. Bu politikanın amacı tüm Balkan devletlerinde sistematik bir şekilde Türk-İslâm kültüründen arınma ve ulusçuluk fikri altında “modernleşme ve Batılılaşma” idi. Bu tasfiye süreci dört grupta yapıldı: Dil, yerleşim yerleri, mimari ve yer isimleri.

1900 tarihli Osmanlı haritası

Dildeki arınma ile başlayalım…

Ulusçuluk fikrinin etkisiyle Osmanlı’dan ayrılan Balkan devletleri, yine aynı fikrin etkisiyle kendi dillerine Osmanlı’nın etkisiyle giren Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli kelime, atasözü ve deyimleri temizlemeye başladılar. Bu kelimeler yerine Batı Avrupa dillerine (İngilizce ve Fransızca özellikle) ait kelimeleri ikame ettiler. Özellikle 1878 ve 1918 sonrasında Sırp hükümetleri ve edebiyatçıları bu konuda bir hayli çalışma yürüttü ve Türkçe kelimeler silinmeye başlandı. Sırpça-Hırvatça karşılıkları bu kelimelerin yerine kondu. Benzer uygulamalar diğer Balkan devletlerinde de uygulandı.

Yerleşim yerleri ile devam edelim…

Osmanlılıktan arındırma politikası en acımasız şekliyle yerleşim yerlerinde de devam etti. Bu kıyım 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) ile başlayıp 1990’lara kadar devam etti. Türk ve Müslüman ahali ait yerleşim yerlerinden çıkarılarak buralara Hristiyan topluluklar yerleştirildi. Balkan devletleri arasında dinsel bir homojenlik oluşturulmak amaçlandı. Bu, oradaki Türk-Müslüman halkı öldürerek ya da göçe zorlayarak yapılmak istendi. 93 Harbi sonrası kurulan ve Bulgarlar tarafından yönetilen Özerk Doğu Rumeli Vilayeti’nde 1.942 köyden 316’sı boşaltıldı, resmî kayıtlarda silindi ve tahrip edildi. Böylece bu köyler adeta tarihin derinliklerine gömüldü. Aynı politika diğer Balkan devletlerinde de uygulandı.

Arındırma politikası yer isimlerindeki değişiklikler ile devam ediyor…

Ulus devleti kapmasında yabancı yer isimlerinin ulusallaştırılması amacıyla, Osmanlı’da bu yerlere verilen Türkçe isimler değiştirildi. Verilere göre Bulgaristan’da 110 yıllık süreçte Türkçe ve Yunanca isimler sürekli değiştirildi. 1878 yılında Osmanlı Devleti’nden özerklik ettiği zaman 49 ve 1906-1912 yılları arasında ise 423 köyün ismi değiştirildi. Çift isim (Türkçe ve Bulgarca) isim taşıyan 65 yerin Türkçe isimleri kayıtlardan silindi. 14 Ağustos 1934 ve 7 Aralık 1934 kararlarıyla 1971 yerin, 1935-1944 yılları arasında da 432 yerin isminin aslı silinerek Bulgarcalaştırıldı. Yunanistan’da da bağımsızlıktan sonra Yunan dilinin haricindeki isimler değiştirilerek Yunan diline dönüştürüldü.

Acımasız politikanın son aşaması ise mimaride ve tarihi yapılardaki arınma…

Özerlik veya bağımsızlıkların ardından yönetimlere gelen ulusçu yöneticiler, bu tasfiye sürecini eserlerin doğrudan yıkılması, bakımının yapılmayıp zaman içinde yok olması ve başka bir yapıya dönüştürülmesi şeklinde gerçekleştirdi. Seyyahlara göre 17. yüzyılın sonlarında Atina’da beş camii, yedi mescit, bir medrese, iki tekke, üç mektep, iki han ve üç hamam vardı. 18. yüzyılda bu sayılar oldukça arttı fakat 1833 yılında Atina Osmanlı Devleti’nden ayrılıp Yunan Krallığı’na geçince bu yapılar yok olup gittiler. Sadece Fethiye Camii, Hacı Mustafa Camii ve Abdi Efendi Hamam’ı kaldı. Selanik’te ise 1906 yılındaki kayıtlara göre 36 camii, 24 mescit, 9 medrese, 3 imaret, 9 mektep ve 19 tekke vardı. Balkan savaşları sonrasında Selanik’in düşmesiyle beraber bu sayılar hızla azaldı. Örneğin günümüze 36 camiden 7 tanesi gelebildi. Diğer Balkan devletlerinde de durum farklı değildi. 1903 yılında Sofya’daki tarihî bir camii, Bulgaristan Prensliği tarafından Yedi Azizler Kilisesi’ne dönüştürüldü. Tırnova’da tarihî önemi yüksek 40 camii ve mescitten sadece bir tanesi günümüzü görebildi. Bulgaristan’daki en büyük arınma Sofya’da gerçekleştirildi. Çünkü buradaki Türk-İslâm izlerini temizleyerek Sofya’yı Bulgaristan Krallığı’nın başkenti haline getirmek istiyorlardı. 250 camii bulunan Sırbistan’ın başkenti Belgrat’ta ise zamanla bu sayı eriyerek günümüze sadece Bayraklı Camii ulaşabildi. Camilerin yanı sıra mescit, tekke, medrese, hamam ve çarşı bulunan şehirde bunlardan hiçbiri günümüze ışık saçamadı. Diğer Balkan devletlerinde de maalesef bu “yok etme operasyonu” devam etti.

Çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Balkan yarımadasında (Osmanlı dönemindeki ismiyle Rumeli’nde), Türk varlığı özetle bu şekilde. Bu yazıda sizlere sadece bu diyarlarda bulunan Türk varlığını değil, Türklerden öncesini ve sonrasında yapılanları da naçizane anlatmaya çalıştım. Yapılan bunca arınma politikalarına rağmen Balkanlar bizler için çok önemli bir yere sahip. Beş asırlık bu derin tarihimizi bugün de elimizden geldiğince korumalı ve sahip çıkmalıyız.

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://jhss-khazar.org/wp-content/uploads/2010/06/4.pdf

http://www.ibaness.org/bnejss/2019_05_01/01_Sancaktar.pdf

https://ismek.ist/blog/icerik.aspx?p=957

[/vc_toggle]

Cengiz Han’ın Kudreti

Çok genç yaşta, öksüz kalan Cengiz Han’ın iktidara gelişi zor ve yavaş oldu. 1197’de Moğolların hanı olan Cengiz Han, en kesin yaşam öyküsünün yazarı P. Raçnevskiy’e göre 1155  ile 1167 tarihleri arasında dünyaya gelmiştir. Bizim Moğollar dediğimiz Ortaçağ Avrupa tarihinde Tatarlar diye adlandırılanların oluşturduğu boy konfederasyonlarına boyun eğdirmek için, Cengiz Han’ın yaklaşık on yıl kadar siyasi mücadeleler ve savaşlar yapması gerekir. Bu oymaklar; Naymanlar, Nesturi Hıristiyanlar, Keraitler, Merkitler, Tatarlar ve Oyratlardır. Bunlardan son üçü Moğollar gibi kendilerini Şamanizm’e adamıştır. Geleneksel olarak bir savaş olduğunda bir araya toplanan oymak birlikleri az örgütlenmiş, az kararlı olduğu ve her oymak kendi çıkarlarını gözettiği için çabucak dağılmaktaydılar. XIII.yüzyıla kadar Moğollar, Türkçe konuşan uluslara kıyasla Yukarı Asya’da ikincil bir rol oynamıştı. Önceki iki yüzyıl boyunca Kırgızları Moğolistan’ın dışına itmişler ama birlik yoksunluğundan henüz imparatorluk meydana getirememişlerdi. İktidar soylu aileler arasında yiğitler oymak prensleri ya da başkanları (noyanlar), bilgeler, hanlar ve yüce han gibi rütbe sırasıyla paylaşılmıştı. Savaşçılar (nöker) özgür insanlardır. Köleler, yenilgiye uğramış boyların üyeleridir.

Moğollar arasında, Cengiz Han onları ortak bir disipline boyun eğdirinceye kadar, tüm göçebe unsurlarda olduğu gibi, bölünme ve anlaşmazlık hüküm sürüyordu. Oymaklar, gizli kapaklı çatışma ya da açık savaş halindeydiler. Ordu için kullanılmış olan ondalıklı kural uyarınca Moğollar, Cengiz tarafından ulus olarak ya da aile birimlerine bölünmüşlerdi. Bu  daha sonra Altınordu’nun da Rusya’da kullanacağı yöntem olacaktır. Bir kez böyle bir bünyede yer aldıktan sonra, onu terk eden bireyin cezası ise ölüm olmaktadır. Cengiz Han’ın iktidara geldiği çağda dünya kabaca üçe bölünebilir: Çin ,İslam alemi ve Hıristiyan alemi. Çin de bölünmüş durumdadır: güneyde, Song Hanedanı, kuzeyde Tunguz Mançu kökenli göçebeler tarafından kurulmuş bir hanedan, kuzeybatıda Tangutlar ya da Xia Xia, Çin hiç kuşku yok ki, Moğolların yöneldiği en büyük yerdir ve hasımlarının en çetin cevizi çıkar. İslamiyet’te, birkaç yüzyıldan beri bölük pörçüktür. İran Selçukluları ortadan kalkmış, Anadolu Selçukluları, Haçlı Seferleri yüzünden Küçük Asya’da zayıf düşmüştür.Aslında Selçuklular, Haçlı Seferleriyle ve iyice zayıflamış olan Bizans ve Karahıtaylar (Budist olanlar) tarafından kuşatılmıştır. Bir zamanlar İran Selçuklularına ait olan bu yıkıntının üzerine, Cengiz Han’ın iktidara gelişinden bir süre önce, başkenti Semerkant olan, Hindistan’ın sınır bölgelerine kadar uzanan ve nüfusu çoğunlukla İranlı olan Harizmşah Devleti kurulmuştur. Bu imparatorluğun başında II.Alaeddin Muhammed bulunmaktadır.

Daha ötede Hıristiyan dünyası da Ortodoks ya da Katolik olarak bölünmüş durumdadır. XIII. yy başlangıcında Papa ile Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu mücadelesi sürmektedir. Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı Ortodokslarla savaşır. Moğol tehdidinin belirginleştiği sırada, İsveçliler gibi, Livonya Şövalyeleri ve Töton Tarikatı da Ortodokslar’la çarpışarak Novgorod’a doğru ilerlerler. Cengiz Han’ın başlıca kaygısı, iktidarını sarsabilecek oymak çatışmalarından sakınmaktır. Soylu olmayan ve her şeyi ona borçlu olan savaş liderlerinin ödüllerini artırarak sadakatlerini kazanmaya çalışır. Geleneklere dayanarak, kısmen var olandan yararlanarak, kısmen yeniden koyarak Cengiz Yasası‘nı tesis eder. Onun yerleştirdiği idari sistem, gelecek yüzyıllarda tüm göçebe toplumlara model olarak kalır. Bozkıra özgü nitelikli ondalık dizgeyi kullanır; ama hiç kuşkusuz bozkırda bilinmeyen ve Eskiçağ’da ya da Ortaçağ’da eşi olmayan bir disiplinle askeri birlikler meydana getirmeyi başarır. Bu okuma-yazma bilemeyen göçebe, devlet yönetimi için Uygur alfabesini kullandırır. Çin ve Fars bilgi hazinesinden yararlanmayı çabucak öğrenir.

Cengiz Han’ın fetihleri aşamalı olarak yapılır. Önce bozkırın ve oraya komşu orman bölgelerin denetimi yapılır. Yukarı Yenisey yöresinden Kırgızların, Baykal Gölü yöresinden Oyratların boyun eğmesi (1207) iki yıl sonra, Uygurlar’ın Cengiz Han’a bağımlılığı (vasal) kabul edişi ve Ordos üzerinde Tangutların boyun eğişi ve böylece bunların tümü Moğollar’ı Çin fethine itmiştir. Bir zamanlar Kuzey Çin’in sahipleri Kitanların, efendileri Jinlere başkaldırmaları ve Moğollarla birleşmeleri her şeyi değiştirir. Sivil ve askeri mühendisler ve Kitan kadroları sayesinde kendilerinde eksik olan bilgi birikimini elde edebileceklerdir. Çin’e bu ilk askeri sefer bir akını andırmaktadır. Jinlerle bir ateşkes antlaşması görüşülür. Cengiz, İmparatorun kızlarından birisiyle evlenir. Ama Jinler, Başkentleri Pekin’i boşaltıp, Kaifeng’e doğru çekildiler. Moğollar bir anda Pekin’i ele geçirir ve talan ederler. Cengiz Çin’den çekilir. Fetih 1216’da yarım kalır, ama Cengiz Han bunu alaydan yetişme ve en dikkat çekici generallerinden birine bırakır: Mukoli. Başlangıçta fetihçi ve yerleşik göçebeler arasındaki süregiden çatlak göçebelerin bilgi birikiminden yararlandığı yerleşik düzendekiler dışında vahşice kalır.

Bir sonraki saldırı Harizm’i içine alır. Bu saldırı öncesi, Karahitaylar İmparatorluğu ilhak edilir. Bir dizi kural ile yasağı yenileyen ve tamamlayan Cengiz Yasası’nın ya da hukuk kurallarının derlemesinin ilan edildiği 1218 Kurultay’ında idam edilen Moğol elçilerine karşılık olarak Harizm’e saldırma kararı alınır.

Cengiz Han’ın tüm askeri seferleri, sağlam bir hazırlıktan sonra yönlendirilir. Casuslar, bilgi toplamakla, söylentiler yaymakla, ahaliye dinsel özgürlük için güvence vermekle, araziyi tanımakla görevlendirilir. Cengiz Han zamanında, bu hususlar asla ihmal edilmez ve O dört ay içinde Harizm şahının, kuşkusuz kendisininkinden güçlü ordusunu bozguna uğratmışlardır. Siri Derya Savunma hattına birliklerini yayan bir hasım karşısında, Cengiz Han, şahın ağırlık noktasını bilmediği bir yerleşik saldırı tuzağı kurmuştur. İki Moğol ordusundan biri kuzeyen bir diğeri doğudan gelerek, birincisi Semerkant’a, ikincisi Taşkent’e yöneldiği sırada Cengiz Han’ın bizzat kendisinin ve Subutay’ın yönettiği bir üçüncü ordu Kızılkum Çölü’nü geçerek  görünmez biçimde Buhara’ya ve şah kuvvetlerinin gerisine yönelir. Gafil avlanma öyle etkilidir ki şah Moğollarla karşılaşmaktansa geri çekilir. Buhara telsim olur ve üç Moğol ordusu Semerkant yakınında birleşir.

Cengiz Han Yasaları

Moğolların yazısı olmadığı için Uygur alfabesi ile yazılan bu yasalar, çok sert maddelerden oluşuyor. Ancak yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiş. Gelin bazı maddelere birlikte göz atalım:

  • Evli olsun, bekar olsun gayri meşru ilişkiye giren kişi idam cezasına mahkum edilir.
  • Kasten yalan söyleyen, sihirbazlıkla uğraşan, kavga etmekte olan iki şahıs arasına girerek onlardan birine yardım edenlerin cezası ölümdür.
  • Suya ve küpe işemenin cezası ölümdür.
  • Üç defa başkalarından mal alıp üç defa iflas eden, üçüncü iflastan sonra ölüm cezası ile cezalandırılır.
  • Bir savaş esirine, esir edenin müsaadesi olmaksızın yiyecek veya giyim eşyası verenin cezası ölümdür.
  • Kaçan bir esiri veya savaş tutsağını eline geçirip de sahibine iade etmeyen kişi, ölümle cezalandırılır.
  • Bir hayvanı kesmek isteyen, onun ayaklarını bağlayıp karnını yardıktan sonra kalbini el ile sıkarak öldürmelidir. Ancak bu tarzda öldürülen hayvanın eti yenilebilir.
  • Savaş zamanında veya çekilme esnasında; birinin yay gibi herhangi bir nesneyi düşürdüğünü gören atlı, derhal atından inerek onu kaldırmalı ve sahibine teslim etmelidir. Atından inmeyen, inip düşen nesneyi aldıktan sonra onu sahibine iade etmeyen kişi ölüm cezası ile cezalandırılır.
  • Kuran’ı ezberlemiş olanlardan, fakihlerden, tabiblerden, ulemadan, hayatlarını ibadete adamış zahitlerden, müezzinlerden, ölüleri yıkayanlardan vergi alınmayacaktır.
  • Kişi; başkası tarafından sonulmuş olan bir yemeği, bu yemekten ilk olarak sunan kişi yemedikçe yemeyecektir.
  • Bir kimsenin elinde çalınmış at bulunduğu takdirde bu kimse atı sahibine iade etmeye ve at sahibine ceza olarak 9 at vermeye mecburdur. Eğer çalan kişi bu mali cezayı ödeyecek durumda değilse, bunun yerine çocuklarını vermeye mecbur edilir. Çocukları da yoksa kendisi idam cezası ile cezalandırılır.
  • Hiçbirini diğerine tercih etmeksizin bütün dinlere hürmet edilecektir.
  • Yemek yemekte olan kişilerin yanından geçen adam derhal attan inmeli, yemek yiyenlerin müsaadesini almaksızın yemeğe oturmalı, yemek yiyenler de buna mani olmamalıdır.
  • Suya el sokulmayacak, su almak için bir kap kullanılacaktır.
  • Dini mezheplerden birini tercih etmek, kelimelere kuvvet vererek telaffuz etmek, herhangi bir adama hitap edildiği zaman lakap ve unvanlar kullanmak yasaktır. Muhatabın ismi söylenecektir.
  • İçkiden büsbütün vazgeçemeyen, ayda üç defa sarhoş olabilir. Üç defadan fazla sarhoş olan suçludur.
  • Cariyelerden doğan çocuklar meşru çocuk olarak kabul edilir ve nikahlı eşten doğan çocuklar gibi babalarının mirasından hisse alırlar.
  • Vazifesini ihmal eden asker ve sürgün avı esnasında avını kaçıran avcı; dayak cezası ile cezalandırılır.
  • Erkekler savaşa iştirak ettikleri zaman, onların gördükleri işleri kadınlar ifa etmelidir.
  • Suçlu bir hareket işleyen en büyük general olsa dahi; kendisini cezalandırmak için hükümdar tarafından gönderilmiş olan memurun emrine itaat edecek, onun, hükümdarın emrini yerine getirmesine mani olmayacaktır.

Liste böylece uzayıp gitmektedir ama bu yasalardan bir tanesi vardır ki pek çok kişi neden konulduğunu anlamamıştır. O yasa;

“Gök gürlerken nehre, dereye girmek yasaktır.”

Bu yasa size biraz tuhaf gelmiş olabilir ama bu yasanın altında yatan çok ilginç bir gerçek vardır.

Peki Nedir Bu Gerçek?

Cengiz Yasaları içinde böyle bir yasanın bulunmasının sebebi, Moğollar’daki bir bâtıl inanışı yıkmak içindir. Zira Moğollar, savaş sırasında eğer gök gürlerse Tanrıların kendilerine öfkelendiklerini düşünüyorlar, düşmandan kaçıp, ilk iş olarak bir dere ya da nehre atlayıp, sözümona Tanrıların gazabından kurtuluyorlardı. Ancak bu durum, savaş meydanlarında büyük bozgunları netice verdiği için Cengiz Han bu işi yasaklamış ve yasalarının içine bu ilginç maddeyi de koymuştur.

M. Taha Çalmabay

Stratejik Ortak Misafir Misafir

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.beyaztarih.com/mogol-tarihi/mogollar-bozkirdan-dunyaya-yayilan-guc

wannart .com/bir-devre-damga-vuran-cengiz-hanin-yasalari/

https://www.turktoyu.com/cengiz-yasalari-nda-bir-garip-yasa

[/vc_toggle]

Çarlık Rusya’yı Bitiren Mektup: Grigori Rasputin

Çariçe Aleksandra, Rasputin’in yazdığı aşağıdaki satırları okurken belki de bu satırların gerçekleşeceğine ihtimal vermiyordu fakat bu mektuptaki satırlar zamanla birer birer gerçekleşecekti. Mektuptan 23 gün sonra Rasputin, Çar II.Nikolay’ın akrabaları tarafından öldürüldü ve gelişen olaylar Çarlık Rusya’sını Ekim Devrimi’ne kadar götürdü. Peki kimdir bu Grigori Rasputin?

“1 Ocak’tan önce öldürüleceğim, eğer soylular tarafından öldürülürsem, soyluların tümü Rusya’dan ayrılacak, Rusya’da kardeş kardeşi öldürecek ve 25 yıl içinde Rusya’da bir tek bile soylu kalmayacak. Ulu Çar! Eğer ölümümde sizin de parmağınız varsa, ailenizden hiç kimse, çocuklarınız dahil iki yıldan fazla yaşamayacak ve Rus halkı tarafından öldürülecektir”

Rasputin, 21 Ocak 1869 tarihinde Rusya’nın Sibirya bölgesinde köylü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi hakkında çok fazla bir şey bilinmiyor fakat ailenin 8 çocuğundan 7’sinin henüz bebekken ya da çocukken öldüğü belirtiliyor.

Rasputin’in çocukluğu tam bir muamma. Bu konuyla ilgili olarak sadece, köyde istenmeyen şeytani görünümlü bir çocuk olduğunu ve hasta atlara dokunarak onları iyileştirebildiğini biliyoruz. Rasputin, yetişkinlik dönemine kadar hiçbir eğitim almadı ve okuma yazma bilmiyordu.

Rasputin üç çocuğuyla birlikte.

Rasputin’in şöhreti arttıkça gençliğinde dine inanmadığı ve komşularına karşı yalancı şahitlik yaptığı söylentisi yayıldı fakat bunları destekleyen hiçbir kanıt yok. 19 yaşındayken Proskovia Fyodorovna ile evlendi ve çiftin üç çocuğu oldu fakat ikisi doğumdan kısa bir süre sonra öldü. 28 yaşındayken ailesini bırakıp manevi bir hac yolculuğuna çıkmaya karar verdi fakat at hırsızlığı gibi bazı suçlardan kaçtığını da söyleyenler var. Bu yolculuktan döndükten sonra uzun bir süre ellerini bile yıkamadı ve yıkanmadı.Yediği yiyecekler sakalında çürüyor ve iç çamaşırını uzun bir süre değiştirmemekle övünüyordu. İnsanlar bu konuda ondan çok şikayetçi olmaya başlamıştı.

Babasının evinde yaşıyordu ve oraya bir şapel inşa etti. Bu şapelde gizli toplantılar düzenliyordu. Bu toplantılardan sonra onun dini bir tarikat olan Khlysty Tarikatı’na katıldığı dedikodusu yayılmaya başladı. Bu tarikatın üyeleri kendilerini kırbaçlıyor ve cinsellik içeren partiler düzenliyordu.

Söylentilere rağmen Rasputin’in itibarı gittikçe artıyordu. Yolculuğu sırasında, onu akıllı ve kutsal bir adam olarak gören birçok aristokrat ve vatandaşla tanıştı. Kazan şehrindeki kilise yetkilileri arasında güçlü bir üne kavuştu ve ona Petersburg’a gitmesini önerdiler. Rasputin, keşişlik için kimseden resmi olarak bir emir almamıştı fakat buna rağmen halka manevi rehberlik ediyor ve gittikçe daha da çok ün kazanıyordu ve bu olay Ortodoks Kilisesi’nin Sinod’unu öfkelendiriyordu. Sinod, onu ahlaksızla suçlamaya başlamıştı.

Rasputin, Petersburg’dayken aristokrasinin üst kesiminden birçok insanla arkadaşlık kurdu. Bu figürler arasında, kraliyet ailesinin itirafçısı olacak olan Archimandrite Feofan ve Çar Nikolay’ın kuzenleri Rus Büyük Dükleri ile evlenen Siyah Prensesler vardı. Siyah Prensesler, Rasputin’in kraliyet ailesine girmesinde büyük bir rol oynadı.

Grigori Rasputin

Rasputin, Çar’ın oğlu Alexei’ye dua etmesi için sık sık çağrılırdı. Alexei hemofili hastasıydı ve Rasputin ne zaman çocuğun yanına gitse ertesi gün çocuk iyi oluyordu. Aleksandra, Rasputin’in kutsal bir gücü olduğuna inanmaya başladı ve bu da onun, Rasputin’e olan takıntısının başlangıcıydı. Rasputin, maneviyatın bedensel deneyime dayandığını düşünüyordu ve bu yüzden sık sık alkol alıp cinsellik yaşıyordu. Vaazlarında, günah işlemeden tövbenin olmayacağını söylüyordu.

Kadınlar, cinsel iştahıyla ün kazanan bir isim olan Rasputin’in kalabalıklar halinde dairesinin etrafında sürekli toplanıyorlardı. Bazı kesimler Çariçe ile ilişkisi olduğunu iddia ediyor fakat bu iddialar asılsız.

Rasputin, herkes için eşitliği savunuyordu ve savaşa karşıydı fakat çocuklarını orduya göndermek istemeyenlerden de rüşvet almayı ihmal etmedi. Savaşa karşı da olsa savaşın sadece Çar’ın ordunun başına geçmesiyle kazanılacağını düşünüyordu. Çar, bu tavsiyeye kulak verdi ve felaketine doğru gitti. Çar’ın savaşı kaybetmesi, Bolşevik Devrimi’nin temelini attı.

Çar ve Çariçe’den ‘’Baba’’ ve ‘’Anne’’ olarak bahseden Rasputin’in Romanov’lar üzerindeki etkisinden hiç hoşlanmayan bir aristokrat kesim vardı ve bu kesim Rasputin’in sonunu hazırlayacaktı.

Prens Felix Yusupov, Rasputin’i içki içmeye bir eve davet etti. Yusupov, Rasputin’in içkisine siyanür katmıştı fakat bu zehir hiçbir işe yaramadı. Yusupov, bunun üzerine çok sinirlenip Rasputin’e arkadan bir el ateş etti fakat Rasputin sadece bayıldı. Ayıldıktan sonra Yusupov ile kavga edip her şeyi Çariçe’ye anlatacağını söyleyerek evden çıkan Rasputin, başından ve sırtından vuruldu fakat yine ölmemişti. Bunun üzerine dövülen Rasputin’i eve taşıdılar fakat gördüler ki adam yine ölmemiş. Tekrardan dövüp bu sefer öldüğünden emin oldular ve cesedi Niva Nehri’ne attılar. Gariplikler Rasputin’in cesetinin çıkarıldığında da devam etti ve Rasputin’in boğularak öldüğü anlaşıldı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://en.wikipedia.org/wiki/Grigori_Rasputin

https://www.ranker.com/list/facts-about-the-mad-monk-grigori-rasputin/setareh-janda

https://www.theguardian.com/books/2014/mar/12/rasputin-short-life-review

https://www.damninteresting.com/the-death-of-grigory-rasputin/https://youtu.be/dP5C59QTuKI

[/vc_toggle]

Libya’nın Eğilmeyen Başı: Ömer Muhtar

Bağımsızlık her devletin ve milletin vazgeçilmezlerindendir. Ancak bu konuda milletlerin öncelik farkı vardır. Bir bakmışsınız, kimileri, bağımsızlığa kavuşulmayacaksa ölümü, kimileri ölmektense bir sömürge olarak yaşamayı, kimileri ise boynuna vurulmuş bir prangayla bağımsız olduğunu iddia ederek yaşamayı tercih eder. Toplumların bağrından çıkıp yönetimde söz sahibi olanlar ve tabi liderler bu işleyişte öncüdürler. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm!” sözü tarihten bu yana Türk milletinin bağımsızlık anlayışını ortaya koymaktadır. Nitekim Türk milleti, bağımsızlık yoksa şehadeti tercih ettiğini Doğu Türkistan’da bağımsızlık mücadelesi veren “Ben can verebilirim. Milletim, dünya durdukça mücadeleye devam edecektir.” diyen ve bu yolda şehadete ulaşan Osman Batur’la göstermiştir. İşte tarihte bu örneklerden birisi de, Libya’nın bağımsızlığı yolunda mücadele eden ve sömürgeleştirme hareketine karşı başkaldırının adı Ömer Muhtar’dır.

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşları’nın da başlaması nedeniyle İtalyanlarla olan Trablusgarp Savaşı’ndan (1911 – 1912) mağlup olarak ayrılması ve sonrasında yapılan Uşi Antlaşması (18 Ekim 1912) ile ortaya çıkan şartlar Libya’yı artık İtalya’nın bir sömürgesi haline getiriyordu. Savaş sırasında Osmanlı ile birlikte İtalyanlara karşı mücadele veren kabilelerin sırtına artık daha ağır bir yük binmişti. Yine o dönemde direnişte rol alan, Libya da dahil olmak üzere Kuzey Afrika’da faaliyet gösteren dini ve siyasal bir hareket olan Senusilerin arasındaki anlaşmazlıkta da Ömer Muhtar devreye girecektir.

Ömer Muhtar, 1862’de Libya’da Berka’ya bağlı Butnan’da doğmuştur. Eğitimini, Senusiler’in okullarında tamamlamış ve burada onların her türlü dini, siyasi faaliyetlerine katılmıştır. Muhtar, aldığı eğitimlerle Kur’an-ı Kerim ve Din İlimleri alanında bir öğretmen olmuştur. Yalnız öğretmen olmakla kalmamış, az önce bahsi geçen birçok faaliyete de katılım sağlamakla coğrafya ve strateji alanında da kendini geliştirmiştir. Nitekim henüz daha Trablusgarp’ın işgalinin çok öncesinde direniş hareketlerine katılmıştır. Çad’ın güneyindeki Vedây Sultanlığı topraklarının Fransızlar tarafından işgalini önlemek için bölgede yapılan seferlere katılmıştır. Gün geçtikçe kendini tanıtan Muhtar, farklı görevlerde yer aldı. Osmanlı’ya bağlılık konusunda sıkıntı çıkaran Ubeyd kabilesini Osmanlı’ya yakınlaştırdı ve bölgedeki diğer Arap kabileleri arası çatışmaları da durdurdu. Trablusgarp’ın işgaliyle Senusi hareketinin önderliğinde, direnişin içinde bulundu. Direniş konusunda Senusiler’de oluşan fikir ayrılığını geçici olarak önledi.

Direniş hareketinin kumandanlığına gelen Ömer Muhtar, görev yaptığı Cebelülahdar’a geldiği yıllardan itibaren başta Enver Paşa olmak üzere Türk subaylarından aldığı bilgiler ışığında emrine verilen gönüllüleri, sayıları 100 ile 300 arasında değişen birliklere ayırdı. Kabileleri de üç ayrı bölgede teşkilâtlandırarak her biri için kaymakam ve kadı görevlendirdi, bunların tamamını kendine bağladı. Yine Enver Paşa’nın Trablusgarp savaşı yıllarında askerî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdiği, burada yetiştikten sonra geri dönerek direnişe katılan yerli subaylar da onun yanında yer aldı. O sırada Senusilerin lideri olan İdris es-Senusi de Mısır’a sığınarak Muhtar’ı yarı yolda bırakmıştır. Ömer Muhtar, Trablusgarp halkının başsız bırakıldığını ve cihada devam edeceklerini bildirmiştir. Tüm bölgeleri gezerek Berka, Trablus ve Fizan’daki direnişleri tek bir idare altında toplamaya çalışmıştır.

Ömer Muhtar, İtalyanların işgalinden kendisinin şehadetine kadar olan süreçte, sömürgeciliğe karşı direnişini ve mücadelesini daima sürdürmüştür. Birçok bölgede oluşturduğu yerel kuvvetlerle İtalyanlara ağır kayıplar verdirmiştir. Nitekim bu süreçte İtalya, Senusi mekteplerini ve birçok camiyi kapatmış ayrıca direnişi bahane ederek binlerce masum insanı katletmiştir. İtalya’nın bölgeye atadığı sömürge valileri başarısız olmuş, Muhtar’ın ve yerel kuvvetlerinin direnişini yıkamamıştır. Ayrıca Ömer Muhtar’a direnişi durdurması durumunda; yüklü miktarda paralar, rahat bir yaşam garantisi gibi teklifler sunulmuş, kendisi bu tekliflerin hiçbirini kabul etmemiştir. 10 Ocak 1930’da bölgeye yeni sömürge valisi Rodolfo Graziani atanmıştır. Ömer Muhtar ve direnişini engellemek için; yerli halkı alıkoyduğu toplama kamplarını oluşturdu, Mısır’dan gelen desteği kesmek için sınırda, 270 kilometrelik bir mesafeyi 2 metre yüksekliğinde ve 3 metre genişliğinde dikenli tellerle kapattırdı. Bu süreçte kamplara gönderilen yerel halkın yerine, verimli arazilere İtalya’dan göçmenler yerleştirildi. Sadece Barika kampında iki yılda 30 000 kişi öldü. Hastalık ve türlü bahanelerle idamlar bu konuda esas etken olmuştur. Ömer Muhtar bu ağır saldırı ve şartlara ve de yaşlılığına rağmen yılmadı.

Sömürge valisi Graziani döneminde; Muhtar, sahabe Seyyid Rafi’nin kabrini ziyarete giderken pusuya düşürülmüş, yaralanmış ve İtalyanlarca esir alınmıştır. İtalyanlar sözde bir mahkeme kurarak Ömer Muhtar’ın 16 Eylül 1931’de idam edilmesi hükmünü vermiştir. “Biz teslim olmayız! Ya kazanırız, ya ölürüz.” diyen Ömer Muhtar, direnişi ve mücadele azmiyle Çöl Aslanı lakabını almıştır ve bugün dahi öyle anılmaktadır. O, ömrünü Libya’da sömürgeciliğe karşı savaşmaya adamıştır. Ve Ömer Muhtar hiçbir zaman eğilmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Fransa’ya bırakılan Libya 1951’de bağımsız oldu. O dönem Kral İdris’ten 18 yıl sonra Kaddafi bir darbe ile yönetime el koydu ve monarşiye son verdi. 2011’e kadar olan uzun bir sürede ülkeyi Kaddafi yönetti. Ancak 2010 sonunda Tunus’ta baş gösteren “Arap Baharı” dalgası Libya’ya da ulaştı. Kaddafi’nin de devrilmesiyle Libya’da oluşan istikrarsızlık günümüzde de devam etmektedir. Libya’nın günümüzde içinde bulunduğu durum başka bir yazı konusu olduğu için bu hususlara değinmeyeceğim. Nitekim bir yanda Serrac’ın başında olduğu meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve bir yanda diplomasi nedir bilmeyen ve kendi ülkesinin petrol sahalarını dahi vuran bir general Hafter çekişmesinin olduğu ilgilenen herkesin malumudur. Ve istikrarsızlık, çatışmalar, belirsizlik devam etmektedir.

Türkiye, bölgede istikrarın korunması ve barışçıl yollarla çözüme ulaşılması için fedakarca çalışmalarını ortaya koymuştur. Yaptığı anlaşmalar, diplomasi bunun örneğidir. Libya Libyalılarındır. Ancak kimse Libya’yı Libya’ya bırakmıyor. O halde Ömer Muhtar ruhunu diri tutmak gerekmektedir. Bu yazı vesilesiyle de Ömer Muhtar’ı saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ahmet Kavas, Ömer el-Muhtar, İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/omer-el-muhtar.

Enes Canlı – AA, Çöl Aslanı: Ömer Muhtar, 16.09.2019, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/col-aslani-omer-muhtar/1584820.

Ferhat Ünlü, Libya’nın Kısa Tarihi, 19.01.2020, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/pazar/ferhat-unlu/2020/01/19/libyanin-kisa-tarihi.

[/vc_toggle]

 

Tanklarda Modernizasyonun Önemi ve Türk Tankları

Ortadoğu ve Avrupa coğrafyasının en önemli askeri güçlerinden birisi olan Türk Silahlı Kuvvetleri, envanterinde hava, kara ve deniz muharebelerine uygun birçok modern teçhizat ihtiva ettiği gibi kara muharebelerinin olmazsa olmazı tanklara da yer veriyor.

Hem askerlerin can güvenliğini sağlamak hem de düşmana karşı etkili bir ateş gücüyle karşılık vermek tankların akla gelen ilk görevleri. Bu bağlamda düşündüğümüzde bir tanktan bahsedildiği zaman aklımıza ilk gelen özellikler korkutucu bir ateş gücü sağlayabilecek bir top ve hem kinetik enerjili hem de patlayıcı özellikli mühimmatlara karşı tam bir koruma sağlayabilecek bir zırh.

Ne yazık ki savaşların korkulan birimleri olan tanklardan korunmak ve zırhlarını delerek tankları saf dışı bırakmak amaçlı birçok silah ve mühimmat çeşidi üretildi. Özellikle gayrinizami harp taktiklerini benimseyen terör örgütlerinin ellerinde çeşit çeşit zırh delici mobil silah sistemleri var. Bu birimler hızla yer değiştirerek sürekli olarak tankları tehdit ediyorlar ve kullandıkları mühimmatlar maalesef zırhları delebilecek kuvvette. Hal böyle olunca orduların ve tank üreticilerinin de zırhları yetersiz kalıyor. İşte bu noktada tank modernizasyonunun önemi anlaşılıyor.

Peki modernizasyon nedir? Ne tür teknolojileri içerir?

Yukarıda bahsettiğimiz gibi ne kadar modern ve güçlü olsalar da tankların zırhları delinebiliyor. Bu saldırıları engellemek için tankların yapması gereken birkaç farklı savunma taktiği var. Bu taktiklere:

  • Hızla yaklaşan mühimmatı havada imha etmek.
  • Mühimmat tanka ulaşmadan yer değiştirmek.

örnek verilebilir.

İşte ilk tanklardan beri süregelen “içerideki askerleri koru ve ateş et” görevi için tasarlanan tanklara teknolojinin yardımı olmadan üstte verilen görevleri yaptırmak çok zordur. Bu yüzden de tanklar her güçlü orduda “modernize” edilir. Bu işlemi tankın üzerine bazı ileri teknoloji sistemler monte ederek yaparlar.

Bu modernizasyon sistemlerinin öneminin günümüz savaşlarındaki rolünü kavrayabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tank envanterine ve son yıllarda Suriye’nin kuzeyine yaptığı operasyonlara bir göz atalım.

M-48, M-60 ve Leopard 2A4’ler

1952-59 yılları arasında üretilen ABD menşeili M-48 tankları savaştan yeni çıkmış olan batı bloğu ülkelerin Sovyet tehdidine karşı bir koz olarak NATO ülkelerinin envanterinde bolca yer tutmuştu. 1960’lı yıllarda silahsızlandırma anlaşmaları gereğince 1000 kadar M-48 tankı Batı Almanya tarafından Türkiye’ye satılmıştı. Batı Almanya bu anlaşma sayesinde nispeten eskiyen tanklarının yerlerini modern tanklarla değiştirme fırsatı bulmuştu.

1970’lerde Türkiye envanterinde bulunan bu tankların (ki zamanla başka satın alımlar yapılarak sayıları kat kat artırılmıştı) modernizasyonu için adımlar atsa da Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ülkemize uygulanan silah ambargosu sebebiyle bu modernizasyon projeleri uygulanamamıştır.

1978 yılında ambargo kaldırıldı ve 1979’da ilk modernizasyon çalışması başlatıldı. 1987’ye dek süren ilk modernizasyon sürecini 1987-1991 yılları arasında uygulanan ikinci modernizasyon süreci izledi ve toplamda 2000 kadar tank modernize edilerek proje tamamlandı. Günümüzde M-48’ler hem TSK’nın hem de kullanan birçok farklı ülkenin envanterlerinden çıkarılmaktadır.

M48 Patto

Hızla ilerleyen savaş endüstrisi ABD’nin hızla yeni bir muharebe tankı geliştirmesini gerektirdi. 1957’de M-48 temel alınarak M-60 tankları geliştirilmeye başlandı. 1958’de seri üretimine başlanan M-60’lara M-48’den daha büyük bir top, daha kalın ve daha güçlü bir zırh, hareket menzilinin ve hareket hızının artması amacıyla daha gelişmiş bir motor konulmuştu. 1989 yılına dek üretimi süren M-60’lar ABD ordusu tarafından 1996’da envanterden çıkarıldı.

1991 Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin müttefik kuvvetlerine verdiği yardımların karşılığında ilk M-60’lar ülkemize hibe edildi. Zamanla satın alımlarla sayı artırıldı. Hala başarılı modernizasyon projeleri sayesinde ülkemiz tank gücünün önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

1964-84 yılları arasında üretilen Alman Leopard tankları gelişen Sovyet tehdidine karşı geliştirilmek istenmiş, ABD ile ortak yürütülen MBT-70 projesi sonucunda üretilmiştir. Bu projenin devamında ABD – Almanya ortak tank projeleri devam etmiş, çalışmaların sonunda Amerikan M1 Abrams ve Alman Leopard 2 tankları üretilmiştir. Bu iki tank İngiliz Challenger 2’ler ile birlikte hala dünyanın en iyi tankları arasında gösterilir. 1979’dan beri üretilen Leopard 2 tankları yine Almanya’nın silah kısıtlamaları sebebiyle Türkiye’ye yollamıştır. Leopard 2A4 modeli 354 emekli Alman tankı, Alman ordusuna katılan yüksek nesil Leopard 2’lere yer açılması amacıyla ülkemize satıldı. O dönemden beri kullandığımız bu tanklar yapılan anlaşma sebebiyle Güneydoğu Anadolu bölgemizde kullanılamadılar.

Fırat Kalkanı Harekatı başlıyor, Modernizasyonun önemi anlaşılıyor.

2016 yılına geldiğimizde burnumuzun dibinde cereyan eden Suriye iç savaşında IŞİD ve YPG terör örgütüne yönelik müdahale amaçlı Fırat Kalkanı Harekatı başlatıldı. Geniş Suriye çöllerinde bolca tank kullanmamız gerekti. Elimizdeki birçok tankla birlikte M-60 ve Leopard 2A4’ler de operasyon süresince kullanıldı. Ama maalesef en az 10 Leopard 2A4 tankımız tanksavar silahları ve EYP-mayın patlamaları sebebiyle kullanılamaz hale getirildi. Suriye iç savaşı boyunca silahlı örgütlerin bolca kullandığı mobil tanksavar silah sistemlerinin tanklara yarattığı tehdit Türkiye’yi acilen önlem almaya itti.

Leopard 2A4

Modernizasyon Hamleleri Yapılıyor

Türkiye acilen Alman yetkililer ile görüşüp Leopard 2A4’lerin modernizasyonu için adım atmaya çalışsa da henüz gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında darbe suçlularının iade süreci ve Almanların Türkiye’nin Leopard’ları Güneydoğu coğrafyasında kullanmasına tepki göstermeleri sebebiyle başarılı bir görüşme gerçekleştirilemedi ve elimizdeki diğer büyük tank gücü olan M-60’ların modernizasyonu başladı. Aselsan’ın geliştirdiği milli kaynaklı projeler ile M-60’lar modernize edildi ve ilerleyen dönemlerde yapılan Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonları başta olmak üzere tüm sınır ötesinde başarıyla kullanıldı.

Modernize Kapsamındaki Teknojiler

M60

SARP UKSS 12.7mm

  • Otomatik Hedef Takibi
  • Bilgisayar tabanlı Atış Kontrol
  • Haraket halinde ve Haraketli Hedeflere Atış

YAMGOZ 360° Yakın Mesafe Gözetleme Sistemi

  • Yüksel Kalite gündüz Kamera Görüntüsü
  • Gerçek Zamanlı Gözetleme
  • UKSS ve AKS ile Tam Uyumluluk
  • Kolay ve Hızlı Entegrasyon
  • Otomatik Görüntü İşleme ve İyileştirme

TLUS Lazer Uyarı Sistemi

  • Yüksek Algılama Hassasiyeti
  • Tehdit Sınıflandırma Kabiliyeti
  • Tehdit Teşhis ve Önceliklendirme
  • Yüksek Tespit Olasılığı
  • Çoklu Hedef Tespiti ve Takibi

ADİS Tank Sürücü Görüş Sistemi

  • Durumsal Farkındalık
  • Gece ve Gündüz Kullanım
  • Üstün Görüş Kabiliyeti

ERA İlave Zırh Plakaları

AKKOR PULAT 360° Aktif Koruma Sistemi

İlave İç Koruma Kaplaması

Yangın Bastırma Sistemi

Sesli Uyarı Sistemi

Taret Arkası Kafes Zırh

Sis Havanları

Peki bu teknolojiler ne işe yarar?

  • Tank sürücüsü ve komutanının görüş açısını ve görüş kabiliyetini geliştirme.
  • Tanka yönelik ateşlenen kinetik enerjili veya patlayıcı özellikli mühimmatların havada tespiti.
  • Tespit edilen mühimmatın karşı ateşleyiciler ile havada imha edilmesi veya yönünün değiştirilmesi.
  • Tespit edilen mühimmatın, özel parçacıklı duman salınarak, (tanka ulaştığını sanması sonucu) tanka ulaşamadan kendini patlatmasını sağlamak.
  • Tanka ulaşan mühimmatın patlamasının tank dış yüzeyine yerleştirilen reaktif yüzeyin yarattığı patlamayla sönümlenmesi ve alınan hasarın en aza indirilmesi.

Bu sistemlerin yardımları ile artık tanklarımız birçok ATGM türü roket ve füzeye karşı güçlü bir savunmaya sahip olacak, Mehmetçik’in güvenliği artacaktır. Umarız ki kısa zamanda Leopard 2A4’lerin de modernizasyonu tamamlanır.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://nationalinterest.org/blog/buzz/turkeys-leopard-2-tanks-are-getting-crushed-syria-95396

https://tr.sputniknews.com/savunma/201804091032963821-rus-uzman-afrin-harekati-firat-kalkani-turk-zirhlilarinin-kusurlarini-ortaya-cikardi/

https://www.defenceturk.net/aktif-koruma-sistemleri-aselsan-pulat-ve-akkor

https://tr.wikipedia.org/wiki/Leopard_1?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Leopard_2?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/M60_Patton?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/M48_Patton?wprov=sfla1

[/vc_toggle]