Çin’in Wuhan kentinde patlak veren Koronavirüsüyle ilgili haberler neredeyse bir rutin halini almaya başladı. Kısa süre içerisinde 25 ülkeyi etkisi altına alan virüsü kontrol etme çabaları dünya çapında tüm hızıyla devam ederken ülkeler tek tek Çin’le olan bağlantılarını koparmaktadır. 2 ay gibi kısa sürede 75.000 vakaya yaklaşan ve 2.000 kişinin ölümüne sebep olan Koronavirüsü dünya genelinde özellikle uzak doğudan gelen yabancılara karşı fobi oluşturmaktadır. Dünya’nın adeta fabrikasında çıkan bu yangının küresel ekonomiyi nasıl etkileyeceğini ise salgının süresi belirleyecektir.
Ölümcül Salgının Ortaya Çıkışı
Tam olarak ne zaman ortaya çıktığını kestirmek güçtür. Neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçek vardır ki Çin devlet görevlileri panik oluşmaması için hastalığın ilk döneminde dünyadan bilgi saklamıştır. Bu durum ise enfekte onlarca kişinin sokaklarda gezerek binlerce bireyin hasta olmasıyla sonuçlanmıştır. Enfekte hastanın bir günlük gezisi onlarca kişinin hasta olmasına ve o kişilerinde çevreleriyle temas etmesiyle yüzlerce, binlerce ve on binlerce kişinin ölümcül hastalığa yakalanmasına neden olabilir. Örneğin 3.700 kişiyi taşıyan “Diamond Princess” adlı yolcu gemisinde seyahat eden bir Hong Kong’lunun indikten sonra Koronavirüsü taşıdığı tespit edildi. Ardından gemi ve yolcular Japonya’nın Yokohama Limanı’nda karantinaya alındı. Yapılan inceleme’de gemideki 621 yolcuda Koronavirüsü tespit edildi ve bu sayı her geçen gün katlanarak ilerlemektedir. Dün itibariye gemide bulunan 2 kişi hayatını kaybetmiştir. Virüsü taşıyan bir kişiyle birkaç saatlik aynı uçakta yolculuk yapmak veya asansörde kısa bir süre bulunmak dahi virüsün bulaşma riskini taşımaktadır. Ve küresel dünya tekrardan tehdit altındadır.
Salgının Kaynağı
Hastalığın kaynağı konusunda da belirsizlik olmakla birlikte Wuhan kentinde bulunan Huanan Deniz Ürünleri Pazarından (Huanan Seafood Market) bir hayvandan gelen virüs veya birkaç hayvanın temasıyla oluşan bir zoonotik virüstür. Salgının ilk vakaları 2019 Aralık ayında ortaya çıktığı bilinmektedir.[1]
Fotoğraf – Deniz Ürünleri Pazarını koruyan bir görevli, New York Times.
Salgının Yayılması
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgınla ilgili ilk raporunu 21 Ocak 2020’de yayınlamıştır. Raporda 282 vaka belirtilmiş, bunların 51’inin ciddi derecede olduğu belirtilirken 6 kişininde salgın sebebiyle öldüğü rapor edilmiştir. Ayrıca vakaların Tayland, Japonya, Güney Kore’de görüldüğü paylaşılmıştır.[1] 23 Ocakta enfekte insan sayısı 581, ölü sayısı ise 17 olarak belirtilmekle birlikte Koronavirüsü ilk kez bu tarihte uzak doğu haricinde bir ülkede, ABD’de görülmüştür.[2] Örgütün 5.Raporunda vaka sayısı 1.320, ölü sayısı ise 41’e yükselmiştir. Tabi sonraki raporlarda 1 günde yaşanan vaka ve ölü sayısı 5 günlük toplamdan daha fazla olacaktır. Koronavirüsü ABD, Fransa ve Avusturalya dahil 10 ülkeye yayılmıştır.
Koronavirüs ölümlerinin grafiği. – Grafik: İsmail Vardi
Şubat’ın başına gelindiğinde Koronavirüsü enfekte insan sayısı 11.953’ü buldu. Batı Avrupa’nın neredeyse tamamı olmak üzere 23 ülkeye yayıldı ve 259 ölü sayısına ulaştı. 2 Şubatta Çin dışında ilk ölüm hadisesi Filipinlerde yaşandı. Bu diğer ülkeler için önemli bir haberdi ve hızlı bir şekilde Çin ile ilişkiler koparılmaya başlandı.
Koronavirüsü Yaşlara Göre Ölüm Oranı [4]
Koronavirüsü Yaşlara Göre Ölüm Oranı
10 Şubatta vaka sayısı 40.554’e, ölü sayısı ise 910’a ulaştı. Bu durum Korona’nın 2002-2003 yıllarında dünya’yı etkisi altına alan SARS salgının neden olduğu ölümlü vaka sayısını geçmesini gösteriyordu.
Günümüz
Koronavirüsü tüm dünyada artık yüksek seviyede izlenen bir salgın. Çin dışında Filipinler, Japonya ve Fransa’da ölümlü vakalar yaşanmıştır. Dün sarsıcı bir şekilde dünya genelinde Çin haricinde 5 ölümlü vaka yaşanmıştır. Bunların 2’si İran, 2’si karantina altındaki Diamond Princess gemisinde ve bir kişi ise Güne Kore’de öldüğü bildirilmiştir.
1 günde enfekte olan kişi sayısı Çin’de 1.500’ü bulurken, diğer ülkelerde 150’ye yaklaşmıştır.
1 günde ölü sayısı 250’ye varabilmektedir.
Korona vakası dünya genelinde 75.748 vakaya ulaşmıştır.
Bu vakaların 74.675’i Çin’de, 1.073’ü diğer ise 26 ülkede görülmektedir.
Toplam Korona’dan ölü sayısı 2.129’dur.
Koronavirüsü’nün Dünya Geneli Yayılımı
Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’ne göre vaka sayısı 75.744, ölü sayısı ise 2.128’dir.[6]
Fotoğrafta görüldüğü üzere Korona’nın özellikle Uzak Doğu Asya’da şiddetli etkisi sürdürürken Avrupa ve Kuzey Amerika’yı çevrelemiştir. 15 Şubat’ta Mısır’dan gelen haberle Koronavirüsü Afrika’da da görüldü. Hastalık henüz sadece Latin Amerika görülmemiştir. Türkiye ile ilgili çeşitli haberler ve şüpheler yaşansa da henüz onaylanan vaka belirlenmemiştir.
Çin Dışında Koronavirüsün En Çok Etkilediği Ülkeler
Sıralama
Ülke
Vaka
Ölü
1
Güney Kore
104
1
2
Japonya
85
1
3
Singapur
84
0
4
Tayland
35
0
5
Tayvan
24
1
6
Malezya
22
0
7
Vietnam
16
0
8
Almanya
16
0
9
Amerika Birleşik Devletleri
15
0
10
Avusturalya
15
0
[7]
Biyolojik Saldırı mı?
Koronavirüsü biyolojik saldırı olarak ABD tarafından geliştirildiği spekülasyonları sosyal medya’da konuşulmaktadır. Bu durumu destekleyecek herhangi bir kanıt görülmediği gibi ABD 15 vakayla Koronavirüsü’nden en çok etkilenen ülkelerden birisidir. Subjektif olarak değerlendirdiğimde Koronavirüsü gibi dünya çapında bir biyolojik saldırıyı yapabilecek 3 ülke bulunmaktadır ve bunların hepsinde Koronavirüsü’nden etkilenmektedir. Yani biyolojik saldırı olduğu düşünülmemektedir.
Anılar
En hassas anılardan birisi hastalıklı bir Çinli’nin hastanelerin dolu olmasından dolayı çocuklarına bulaştırmamak için evine gidemeyip köprüden intihar etmesidir. Diğer birisi ise hastalığı ilk duyuran fakat hakkında kısa süreli tutuklama çıkarılan Dr. Li Wenliang’in hastalığa yakalanması ve ölümüdür. Dr Li’nin ölümü hem Çin, hemde dünya genelinde büyük bir yankı uyandırmıştır.
Koronavirüsü duyuran ilk kişi Li Wenliang
Koronavirüsüne karşı kilit rol oynayan Wuhan hastanesi başhekimi Dr. Liu Zhimming’de Salgın sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Ayrıca yine hastalarla temas halinde olan doktorlardan birçoğuna hastalık bulaştığı ve ölümlerin gerçekleştiği bilinmektedir.
Hastalık en ciddi şekilde 20 milyona yakın nüfusa sahip Wuhan şehrini etkilemiştir. Marketlerde ürünlerin alımı için kavga edilen, sokaklarda ölü cesetlerin görülebildiği bir hayalet şehre dönmüştür. New York Times’ın hazırladığı video bu durumu özetlemektedir :
Etkisi
En önemli etkisi kuşkusuz dünayanın ikinci ekonomisi olan Çin Halk Cumhuriyetine olmuştur. 1,5-2 Trilyon dolar düzeyinde gelir kaybı yaşadığı belirtilen Çin’de üretimin azalması doğal olarak da enerji talebinin azalmasını beklenmektedir.[7]
Böylesine bir salgının küresel sistemde ne kadar hızlıca yayılabileceğini göstermiştir.
Uzak Doğu Asya ülkelerinin “bölgesel kalkınmaları” ağır yara almıştır.
Dünya ekonomisinin %0.5 oranına kadar yavaşlaması ön görülmektedir.
Koronavirüsüyle birlikte turizm sektörü büyük bir yara almıştır. Koronavirüsünün yayılmasında istemeden de olsa turistler başat rol oynamıştır. Seyahat planı yapan milyonlarca kişi gezilerini ertelemiş veya iptal etmiştir.
Koronavirüsü’nün yayılımı ve ölüm oranları Çin dışında daha da artacaktır. Hastalığın pençesine yakalanmış çok sayıda tehlikeli yaş grubunda insan vardır.
Tıp, Teknoloji ve Bilim alanında çok ilerlediğimizi düşündüğümüz milenyum çağında görülen Koronavirüsü zannettiğimiz kadar gelişme kaydedemediğimizi göstermektedir. Hastalığın üzerinden 2 aya yakın süre geçmesine karşın bilim ölümcül salgına -yüksek gayretine rağmen- net bir cevap verememiştir. Halbuki SARS’tan sonra bilim insanları Çin’deki mağaralara gidip yarasalardan örnekler toplayarak ortaya çıkma ihtimali bulunan ölümcül virüslere karşı aşılar geliştiriyorlardı. Hatta bilinmeyen bir salgına dahi 1 ay içerisinde aşı üretilmesinden bahsedilmekteydi. Tüm bunlar insanlığın -yaşanan tüm gelişmelere rağmen- çok kırılgan bir zeminde yaşadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
2020 yılının esenlik ve barış getirmesini dileyenler için bu yılında ıskalandığı henüz yolun başında ard arda yaşanan olaylarla görülmektedir. Modern dünyanın her geçen gün yeni bir sorunla düğümlendiği bir dönemde barışın önümüzdeki 10 yılda gelmesi zor ama umut edilen bir ihtimal olarak not edilmektedir.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] İstanbul Beyin Hastanesi, https://npistanbul.com/korona-virusu-nedir, Erişim: 11.02.2020.
[2] World Health Organization, Novel Coronavirus (2019-nCoV) Sıtuatıon Report – 1, 21.01.2020, https://www.who.int/docs/default-source/coronaviruse/situation-reports/20200121-sitrep-1-2019-ncov.pdf?sfvrsn=20a99c10_4, Erişim: 11.02.2020.
[3] World Health Organization, Novel Coronavirus (2019-nCoV) Sıtuatıon Report – 3
[7] European Centre for Disease Prevention and Control, “Situation update” https://www.ecdc.europa.eu/en/geographical-distribution-2019-ncov-cases, Erişim: 21.02.2020.
[8] Yusuf Giray Alpatan, “Corona Virüsü Küresel Ekonomiyi Tehdit Ediyor”, Milat Gazetesi, https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/corona-virusu-kuresel-ekonomiyi-tehdit-ediyor/haber-230495, Erişim: 16.02.2020.
Osmanlı İmparatorluğu 1517 yılında, Sultan 1. Selim önderliğindeki Ridaniye Savaşı’ndan sonra çok farklı bir hüviyet kazanmıştır. Sultan 1. Selim, Sultan 2. Mehmet’ten sonra evrensel bir perspektif ile politikalarını belirleyen ikinci padişah olmasıyla birlikte Osmanlı’nın klasik kara endeksli gaza ve cihat politikasına okyanus endeksli çok boyutlu bir politika eklemiştir. Özellikle Mısır’ın ilhakı ile birlikte sınırlarını okyanuslara kadar genişleten Sultan 1. Selim, burada ilk defa Portekizlilerle karşılaşmış ve onlara karşı çok boyutlu bir harbe girişmiştir. Sultan 1. Selim, Avrupa’daki Katolik Hıristiyan devletlerle yapılan karasal mücadelelerin yanı sıra artık okyanusları da ilave ederek keşif yıllarını Osmanlı için başlatmıştır. Sultan 1. Süleyman tahta çıktığında, yakın dosta Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ile birlikte bu çok boyutlu imparatorluk politikasını devralmıştır. Bu keşif yılları yoğun bir şekilde 1538 senesine kadar sürmüştür. 1536’da Pargalı İbrahim Paşa’nın infazı ile birlikte Osmanlı bu çok boyutlu politika perspektifini kısmi bir şekilde kaybedecektir. 1538’de ise başarısız Hint seferi ile bu çok yönlü okyanuslara dayalı üstünlük tam anlamıyla sona erecektir. Bu yazıda, alışılmışın dışında bir yöntem kullanılmıştır. Söz konusu yönteme göre sadece Osmanlı padişahının perspektifiyle bir anlatım söz konusu değildir. Aynı zamanda Sadrazam İbrahim Paşa ve diğer bazı aktörlerin perspektifleri de yazıya dahil edilerek daha genel, fakat daha derin ve spesifik bir çalışma amaçlanmıştır.
1. Süleyman (Kanuni)
(Not: Bu yazı Sultan 1. Süleyman’ın tahta çıkmasıyla başlayıp, Pargalı İbrahim Paşa’nın Mısır’dan İstanbul’a geri dönmesiyle sona erecektir. Bu yazının ikinci bölümü, bu söz konusu birinci yazının kaldığı yerden devam edecektir ki, bu da ikinci yazının bu yazının yayımlanmasından sonra gelmesi demektir).
Erken Safevi politikası
Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk 3 yılında baba yadigârı Sadrazam Piri Mehmet Paşa’nın etkisi bir hayli fazlaydı. Sultan Süleyman kendinden yaşça büyük olan, kat kat tecrübeli olan ve babasının bir çeşit emaneti olan Piri Mehmet Paşa’ya hem derin bir saygı, hem de derin bir hürmet besleyip, kendi ağırlığını yönetime lanse ettirememişti. Şu halde Osmanlı’nın dış politikası, 1520-1523 yılları arasında, özellikle Piri Mehmet Paşa’nın etkinliği ile şekil almıştır. Fakat Sultan Süleyman’ı bu yıllarda saf dışı göstermek doğru bir yaklaşım değildir elbet. Sultan Süleyman’ın önceliği evvela büyük babasının babası Sultan 2. Mehmet’in ve babası Sultan 1. Selim’in almak isteyip de alamadıkları Belgrad şehri ve Rodos adasının fethi yönündeydi. Tahta çıkar çıkmaz da Belgrad’ın alınmasını istiyordu. Fakat Sadrazam Piri Mehmet Paşa, Sultan 1. Selim’in ölümünden önce planlanmış olan fakat Sultan 1. Selim’in ölümüyle birlikte ertelenen Rodos’un fethini savunuyordu. Her iki seçenek batıya yönelik bir seferdi ve batıya yönelik muhtemel bir sefer için doğu hudutlarının güvende olması gerekiyordu. Bunun için doğunun emniyetini sağlamak üzere babası Sultan 1. Selim’in döneminde hayata geçirilen Safevilere yönelik bazı uygulamaları kaldırmıştır. Sultan Süleyman, babası Sultan 1. Selim’in Çaldıran galibiyeti sonucu Tebriz’den sürüp getirdiği 600 hanelik sürgünü serbest bırakmıştır. Safevilere karşı uygulanan “İbrişim Yasağı”, yani ipek ticareti boykot kararını da kaldırmıştır. 1. Selim döneminde bu yasağa uymayıp, hapse atılan tüccarlar bırakılmış, el konulan malları iade edilmiştir. Sultan 1. Selim devrinde Safevilere; tüccarların, bakır, demir, altın ve gümüş madenleri ile ateşli silahlar götürmeleri ve satmaları yasak edilmişti. Bütün bu yasaklar Sultan Süleyman tarafından kaldırılmıştır. Buradaki amaç elbette doğunun emniyetinin tesisini sağlamak üzere Safevilerle dostane ilişkiler kurmaktır.
Belgrad, Rodos, Eflak, Hırvatistan ve Venedik Politikaları
Sultan Süleyman bu doğrultuda Belgrad’ın fethi için Casus Belli (savaş sebebi) olarak Macaristan Krallığı’nın Sultan 1. Selim dönemindeki ödemelerini gerçekleştirmediği, yine bu dönemde imzalanan ikili antlaşmalara sadık kalmadığını ve akabinde Macar Kralı Layoş’a gönderilen elçiye kötü davranılmasını öne sürmüştür. 1521’de Belgrad alınır ve Orta Avrupa’nın kapıları Osmanlı için açılır.
1326-1683 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’nin haritası
Belgrad’ın fethinden sonra Ragusa Cumhuriyeti, Venedik Cumhuriyeti ve Moskova Knezliği, Osmanlı’ya ekonomik ve politik amaçlı elçi heyetleri göndermişlerdir. Aynı dönemde Portekiz, İspanyol ve bir takım İtalyan denizcileri alternatif ticaret yolları ararken, bu faaliyete teşebbüs etmek istemeyip de Osmanlı ile olan ticaretini geliştirmek için bir takım muafiyetleri elde etmek isteyen Ragusa Cumhuriyeti’ne, Osmanlı pazar ve limanlarında rüsumdan muafiyet hakkı ve Osmanlı’dan buğday satın alma hakkı verilmiştir. Aynı zamanda Venedik Cumhuriyeti’nin sefiri ile de görüşülüp politik, ekonomik, askeri ve adli nitelikler taşıyan bir antlaşma imzalanmıştır. Antlaşma gereği iki devletin de sınırları tekrar çizilmiş, Venedik asıllı tutsaklar iade edilmiş, Akdeniz üzerindeki deniz ticaretinin serbestisi genişletilmiş ve her iki tarafın tebaalarına ait mahkemelerde de her iki taraf için tercümanların bulundurulması gibi önemli kararlar alınmıştır. Venedik Cumhuriyeti aynı zamanda Osmanlı’ya Kıbrıs adası için senede 10.000 düka altın, Zanta adası içinse 500 duka altını dokunulmazlık haracı adı altında ödemeyi kabul ederek, haraçgüzar bir devlet olduğunu kabul etmiştir. Ancak Moskova Knezliği’nin elçi heyeti, amaçlarında başarısız olmuştur. Moskova Knezi 2. Vasili, Osmanlı’ya bir ittifak teklifinde bulunarak Lehistan’a karşı avantajlı durmak istemiştir. Fakat Sultan Süleyman, Kırım Hanlığı faktörünü de sayarak bu teklifi ‘’öyle bir barbar ile ittifak edilmeyecektir’’ diyerek reddetmiştir. Gerekçe olarak da Osmanlı himayesinde bulunan Kırım Hanlığı’nın Moskova Knezliği ile rekabet halinde olması gösterilmiştir.
Eflak Prensliği, henüz Osmanlı’nın haraçgüzar devletiydi. Yani Osmanlı’nın korunması altında yaşayarak Osmanlı’ya yıllık vergi ödüyorlardı. Fakat Sultan Süleyman, Eflak Prensliği’ni kendi memleketi olarak sınırlarına dahil etmek istedi. Belgrad’ın 1521’deki fethi esnasında Eflak’tan gelen destekleri engellemek için buraya akınlar düzenleyen akıncı beyi Mihaloğlu Mehmet Bey, Sultan Süleyman’ın emriyle Niğbolu üzerinden kuzeye giderek Eflak Prensliği’ni ele geçirmiştir. Eflak Prensi Basarab Neagoe, Eylül ayında Sultan Süleyman henüz Belgrat’tayken, öldü ve ardında henüz reşit olmayan bir halef bıraktı. Bu oğlu Teodosie’ydi. Sultan Süleyman, Eflak veraset sorununun düzenlenmesi görevini Mihaloğlu Mehmet Bey’e verdi. Fakat Eflak’ın soyluları olan Boyarlar, Radul’u yeni prens olarak seçtiler ve seçim Mihaloğlu Mehmet Bey ile Radul arasında yeni bir çatışma doğurmuştur. Erdel ve Eflak topraklarının Osmanlı’ya karşı korunması ve kurtarılması adına, Erdel voyvodası Yanoş Zapolya savaşa müdahale ederek Eflak Voyvodası Radul’e yardım etti ve Osmanlı’ya karşı savaşı yenerek, Mehmet Bey’i bölgeyi terk etmek zorunda bıraktı.
Sultan Süleyman, Belgrad’ın alınmasından sonra Rodos’a doğru yönelmiştir. Rodos’un jeopolitik ehemmiyeti, Rodos’ta bulunan son Haçlı devletinin Akdeniz üzerinde gerçekleştirdiği korsanca eylemleri ve tutsak bulunan Müslümanların akıbetleri, Rodos fethinin gerekçeleri şeklindedir. Rodos’un alınmasıyla birlikte Osmanlı, Akdeniz’deki mevcudiyetini güçlendirmiştir, Rodos’un düşmesiyle birlikte ayrıca Rodos’a bağlı 8 ada daha Osmanlı’ya bağlanmıştır. Lerios, Kos, Kalimne, Nisiros, Telos, Halde, Limonia ve Sima adaları bu 8 adalardır. Rodos’un fethi tüm Hristiyan devletlere bildirilmiştir. Fakat sadece Venedik Cumhuriyeti olumlu bir şekilde dönüş yapıp, Osmanlı’yı tebrik etmiştir.
Ayrıca Safevi Devleti ve Safevi Devleti’nin boyunduruğu altındaki Şirvanşahlar, Osmanlı’ya elçiler göndererek Sultan 1. Süleyman’ı Rodos’un fethi için tebrik etmek istediler. Venedik Elçisi Pietro Bragadino’nun aktardığına göre Acem sefirler 500 süvarilik bir maiyet ile İstanbul’un Anadolu sahillerine ulaşmışlardı. Fakat bu kadar kalabalık bir birliğin Acem elçisine eşlik etmesi bir boy gösterme olayı olarak yorumlandı ve ancak 20 süvari ile şehre girmeleri emredilmişti.
Rodos ve özellikle Belgrad’ın fethinden sonra Macaristan Krallığı ve Hırvatistan’ın Dalmaçya sahil bölgesi Osmanlıların akınlarına açık kalmıştır. Belgrad’ın düşmesini takip eden sene (1523-1524), Osmanlılar Ostroviçe ve Skardona şehirlerini fethettiler. Bununla birlikte, akıncılar Mihâloğlu Ferhat Bey önderliğinde, Sirmi civarlarında Kalocsa Başpiskoposu Pol Tomori önderliğindeki Macar ordusu tarafından hezimete uğratılmış ve Mihaloğlu Ferhat Bey’in başı, Macar Kralı 2. Layoş’a göndermiştir. Bu olaya son derece kızan Sultan Süleyman, derhal harekete geçip 2. Layoş’un üzerine yürümek istemiştir fakat şartlar henüz uygun değildi. Anadolu’da patlak veren iç kargaşalar ve özellikle Mısır’da çıkan isyan bu harekata engel olmuştur. Akıncılara fermanlar yollayan Sultan Süleyman, akınların tüm hızıyla devam etmesi gerektiğini emretmişti. Bu doğrultuda Belgrad Sancakbeyi Malkoçoğlu Yahyapaşazade Bali Bey, Severin’e yönelip burayı ele geçirdi ve İstanbul’dan gelen talimat üzerine burayı tahrip etmiştir. Malkoçoğlu Yayhapaşazade Bali Bey, ayrıca Orsova’yı da ele geçirdi. Akıncılar daha fazla kuzeye gidemediler zira Macar ve Avusturya orduları onlara engel olmuşlardır. Böylece Osmanlı akıncıları geri dönmek zorunda kalmışlardır.
Pargalı İbrahim Paşa’nın Sadrazamlığı ile Yeni Politik Vizyon
Pargali İbrahim Paşa
Merkeze dönecek olursak, Osmanlı’nın dış politikası birtakım değişikliklere maruz kalmıştır. Sultan Süleyman 1523 yılında Osmanlı teamül ve geleneklere ters düşen bir eylemde bulunup Sadrazam Piri Mehmet Paşa’yı emekliliğe gönderdiği gibi, çocukluk arkadaşı olan Has odabaşı İbrahim’i boşalan Sadrazamlık makamına tayin etmiştir. Bu tayinden sonra Osmanlı’nın dış politikası bir takım değişikliklere maruz kalmıştır ve Sultan Süleyman, yönetimin büyük kısmını dostu İbrahim Paşa’ya devretmiştir. Yürütme artık Padişah tarafından sınırsız yetkilerle göreve getirilen İbrahim Paşa’da olduğu gibi devletin karakteristik hüviyeti de, İbrahim Paşa’nın hüviyeti ile paralellik göstermiştir. Pargalı İbrahim Paşa alışılmışın dışında bir sadrazamdır. Yabancı elçilerle son derece yakın temaslar içerisinde olan İbrahim Paşa, özellikle Avrupa’da cereyan eden M. Luther önderliğindeki Protestanlık harekatını Sultan Süleyman ile birlikte destekliyor ve böylece Katolik inancın savunucusu olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun daima iç karışıklıklara meşgul olmasını amaçlamışlardır. Bunun dışında İbrahim Paşa özellikle Venedik Cumhuriyeti ile hususî ilişkiler geliştirerek onları daima Osmanlı’nın safında tutmayı amaçlıyordu. İbrahim Paşa, Venedikli elçileri bizzat kendi sarayında ağırlaması ve onlarla yakından ilgilenmesi esasında Avrupa hakkındaki gelişmeleri birincil kaynaklardan öğrenmek için yapıyordu. İstanbul’da doğmuş ve Venedik Cumhuriyeti’nin seçilmiş Doçe, yani Venedik Dükü Andrea Gritti’nin gayrı meşru çocuğu olan Alvise Gritti, ayni zamanda İbrahim Paşa ile yakın temaslar kurarak onun şahsi danışmanı olarak yükselmiştir. “Beyoğlu” lakabına sahip Alvise Gritti varlıklı bir tüccar olup Avrupa ile iyi bağlantıları olan önemli bir şahsiyettir. Avrupa’da Eflak, Macar ve Hırvat meseleleriyle ilgilenen Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’yı sadrazamlık makamına getirir getirmez Mısır Beylerbeyliği unvanını ekleyerek Hain Ahmet Paşa’nın isyanını bastırmak için Mısır’a gönderir. Sultan Süleyman’ın gerekçesi Mısır’da bozulan düzenin tekrar sağlanmasıdır. Fakat söz konusu isyan, İbrahim Paşa henüz yolda iken bastırılmıştır. Bu mesele her ne kadar bir iç mesele olarak gözükse de Osmanlı’nın dış politikasına da sirayet etmiştir. Bunun için İbrahim Paşa’nın Mısır’da iç politik eylemlerinden ziyade dış politikaya yönelik faaliyetlerini aktaracağım.
Erken Mısır, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu Politikaları
İbrahim Paşa, sadrazam olarak terfi ettiğinde Ahmet Paşa Mısır Beylerbeyliği olarak Mısır’a atanmıştır. Sadrazamlık makamının kendisine verilmesi gerektiğini savunan Ahmet Paşa, Sultan Süleyman’a olan bağlılığını ret ederek, Mısır Sultanı olarak bağımsızlığını ilan etmişti fakat bir müddet sonra Osmanlı’ya sadık yeniçeriler ve devlet adamları tarafından yakalanarak idam edilmiştir. Mısır’a yaya olarak giden İbrahim Paşa aynı zamanda yol üstündeki isyan etmiş ya da isyana hazır olan beylere adil davranarak olası isyanları önlemeye çalışmıştır. Mısır’a Mısır Beylerbeyi sıfatıyla gelen Sadrazam İbrahim Paşa, Mısır’ın Osmanlı için çok önemli olduğunu biliyordu. Zira kadim Baharat Yolu, Hint Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e, sonrasında Kahire’den İskenderiye’ye, İskenderiye limanlarından da Akdeniz’e açılan bir güzergâha sahipti. Fakat o dönemde bu ticaret yolunun Hint Okyanusu ile Kızıldeniz arasındaki kısmı, Portekizlilerin eline geçmişti. Bu yüzden İbrahim Paşa, daha teşvik edici bir ticaret rotası yaratmayı denemiştir. Bu sayede bölgede kol gezen Portekiz filolarının saldırı riskine rağmen özellikle baharat tüccarlarının Mısır’la ticaret yapmaya devam edebilmesi amaçlanmıştır. İbrahim Paşa buradaki yolsuzluğu da önleyerek, ticaret sayesinde hazineye para akışını en üst seviyeye getirmeyi amaçlamıştır. Fakat İbrahim Paşa’nın Portekizlilere karşı bir planı olmalıydı.
İbrahim Paşa’nın Selman Reis’i Osmanlı hizmetine alması Osmanlı için önemli bir adımdır. İbrahim Paşa eski ününü yitirmiş bir korsan olan Selman Reis’in geçmiş tecrübeleri sebebiyle Hint Okyanusu’nun o anki durumu hakkında bir bilgi kaynağı olduğunu düşünmüş, kendisini Cidde’deki Memlûklerden kalma donanma ve teçhizatlar hakkında araştırma yapmak üzere Cidde’ye göndermiştir. Selman Reis’in dönüşünde verdiği istihbarat üzerine İbrahim Paşa, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu meselelerine el atmak amacıyla hazırlıklar başlatmıştır. Kendisi Mısır işlerini düzeltip ayrılmadan evvel, on dokuz parçadan oluşan bir donanmayı Türkler ve yerel denizcilerden dört bin kişilik kuvvetle birlikte Portekizlilerin üzerine göndermiştir. Askeri birliklere komutan olarak Hayrettin Hamza Bey (Hayreddin el Rumi) ve donanmanın başına ise Selman Reis atanmıştır. Bu donanma Mısır’ın fethinden sonra Hint Okyanusu’na gönderilen ilk Osmanlı Donanmasıydı.
Selman Reis, İbrahim Paşa’ya Kızıldeniz’deki Osmanlı donanması hakkında sunduğu raporda gemileri şöyle tasvir ediyordu;
“Her gemi ağzını açmış bir ejderhaya benziyor. Silahların ve gemilerin gücü ancak görmekle anlaşılır; tarif etmek mümkün değildir. Gemilerimiz hazır olup da, Allah’ın izniyle Portekizlilere karşı harekete geçtiklerinde onların toptan imhası kaçınılmazdır” (Özbaran, 83-4).
Selman Reis, İbrahim Paşa’ya donanmanın durumu yanında Portekizlilerin bölgedeki ticareti faaliyetlerinin durumu hakkında da bilgi sunmuştur. Selman Reis, İbrahim Paşa’ya mühim bir istihbarat raporu takdim etmişti. Svahili’den Etiyopya’ya, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar tüm bölgelerin önemli bilgilerini, raporlar vasıtasıyla İbrahim Paşa’ya bildirmişti. Selman Reis ayrıca zikrettiğimiz bölge sakinlerinin ekonomik kaynakları, ordu seviyeleri ve teknolojik gelişmişlik düzeyleri ve olası bir Osmanlı Seferi esnasında nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağı hususunda bilgi vermişti. Mesela Selman Reis’in Etiyopya hakkında İbrahim Paşa’yı şöyle bilgilendirmişti:
’’Habeşistan’ın eyaletinin başkenti Bab ül-Mülk olarak adlandırılır. Orada yaşayan kâfirler, çıplak ayaklı ve zayıflar, ahşaptan yapılmış yayları ve fildişinden kalkanları var. Ancak bu insanlar, oralarda egemen durumda ve onlara karşı direniş kuracak kimse yok. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir fakat ben derim ki; sadece 1000 asker ile Tabarah denilen şehrin alınması değil, tüm Habeşistan eyaletinin alınması kolaydır.’’ (Özbaran, 86).
Gördüğümüz üzere Selman Reis’in ifadeleri ve yaklaşımı tıpkı Kristof Kolomb veyahut
Afonso de Albuquerque’un raporları gibidir. Raporda imparatorluk politikası hakkında spesifik tavsiyelerin yanı sıra insan unsuru ve coğrafyanın mevcudiyeti de söz konusudur. Selman Reis raporda ayrıca Etiyopya’yı gelecekte fethedilmesi gereken bir memleket olarak
gösterdiği gibi Yemen ve Svahili’nin fetihlerini de savunuyor. Rapor bu yönüyle Osmanlı’nın gelecekte Hint Okyanus civarındaki fetih kılavuzu haline gelmişti ve İbrahim Paşa’nın teorik, soyut düşüncelerini somut politika ve stratejiler haline getiriyordu. İbrahim Paşa, İpek ve Baharat yollarının güvenliği ve ticaretin diriliği için Hint Okyanusu’nda güçlü bir silaha ihtiyacı vardı. Bu da güçlü bir donanma kurmak manasına geliyordu.
Selman Reis’in raporlarında iki önemli husus daha vardı. Bunlardan birincisi Mekke ve Medine’nin Portekizlilere karşı savunmasız olmalarıydı. İkinci önemli husus ise şüphesiz Mısır’ın Portekizlilere karşı güvenlik zafiyetiydi. Böylece İbrahim Paşa’ya Cidde’deki donanmayı acilen yenilenmesi gerektiğini şöyle tembihliyordu:
“Eğer Portekizliler, bu civardaki gemilerin sefere hazır olmadıklarını ve hala yenilenmediklerinin haberini alırlarsa işte o vakit büyük bir armada ile gelirler ve karşılarında hiçbir güç ve kuvvetle duramayız.” (Özbaran, 87)
Raporda tembihlenen bu yazıtlar sanki kehanet kelimeleri olarak tecelli etmişti. Aynı sene içerisinde, Portekizliler harekete geçmiş ve Kızıl Deniz’de Müslümanlara ait 26 gemiyi ele geçirmişlerdi. Cidde’deki donanmanın gerçekten yenilenmesi gerekiyordu. Selman Reis, İbrahim Paşa’yı Yemen’in fethi için ikna çabalarındaydı. Çünkü ona göre Yemen; hükümdarsız bir memleketti. Selman Reis’e göre fethedilmesi kolaydı, seferin maliyeti ucuzdu ve her yıl Hindistan’dan gelecek olan altın ve mücevherler Yemen üzerinden güvenli bir şekilde İstanbul’a doğru yol alabilirdi. Yemen’in fethi sadece kazanılan ekstra bir toprak parçası olmayacaktı. Aynı zamanda gelecekteki Portekiz saldırıları için Yemen elverişli bir savunma hattı oluşturarak Kızıl Deniz’in güvenliği için çok önemli olacaktı.
Bu doğrultuda Memluk Sultanlığının yıkılmasıyla birlikte anarşiye gömülen Yemen’in fethi zaruri hale gelmiştir. Yemen’in ele geçirilmesiyle birlikte Osmanlı Kızıl Deniz’i ilk defa çift hatlarla, hem Afrika kıtasından hem de Asya kıtasından elinde bulundurmuş oldu.
İbrahim Paşa’nın bölgedeki bu çalışmaları sayesinde ilk defa 1527’e kadar Portekizliler Kızıl Deniz’e gelmeye cesaret edememişlerdi. Portekizli Amiral Lopo Vaz de Sampayo Yemen’deki Osmanlı’nın varlığından dolayı Hindistan’ın batı kesiminde yer alan Goa’da kalmayı tercih etmişti. Osmanlı’nın Yemen’deki mevcudiyeti, Hint Okyanusu’nda Osmanlı egemenliğinin rahatça ve büyük bir güçle tecelli etmesini sağlamıştı. Selman Reis’e göre Yemen’i kontrol eden güç, Hindistan’ın efendisi olurdu. Buna binaen Akdeniz’den Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu’na doğrudan müdahil olabilmek için İbrahim Paşa’nın çılgın bir projesi karşımıza çıkmaktadır. Mısır’da yaşayan Venedikli Luigi Roncinotto, Nil nehri ve Tor şehri arasındaki çölde nice mühendisleri ve 12.000’den fazla çalışan işçiyi gördüğünü ve bunların eski Mısır döneminden kalma Suez kanalını tekrar açmakla meşgul olduklarını yazmıştır. Bu kanal ilk defa Mısırlı Firavunlar tarafından açılmıştı. İbrahim Paşa böylece Akdeniz ile Kızıldeniz arasında bir kanal açmayı düşünmüştür. Bu suretle de Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki bağlantıyı kolaylaştırırken doğu baharatını doğrudan doğruya İstanbul’a taşımayı tasarlamıştır. Magalheas Godinho, Marino Sanudo’ya dayanarak, Nil-Kızıldeniz arasında açılmak istenen kanal için binlerce işçinin çalıştığını ve ameliyenin 1532 yılında da devam ettiğini bildirmektedir (Godinho, II, s.154).
Tam da bu altın yıllarının devamında, iki başarılı komutan Selman Reis ve Hayreddin el Rumi kanlı bir kişisel hesaplaşmaya girişirler. Bu düşmanlık, İbrahim Paşa’nın sarf ettiği gayretlerin ve elde edilen ekonomik, askeri, politik ve ticari kazançların kısa bir sürede yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bu düşmanca rekabetin ilerleyen safhalarında Hayreddin el Rumi Selman Reis’i öldürmeleri için bir suikastçı heyetini bir araya getirmiştir. Selman Reis çadırında satranç oynadığı bir sırada suikastçılar içeri girer ve Selman Reis’in etrafını sararlar ve infaz ederler. Böylece 1528 yılının Eylül ayında Selman Reis kariyerinin zirvesindeyken Hayreddin el Rumi’nin adamları tarafından öldürülür. Akabinde amcasının Hayreddin el Rumi tarafından öldürülerek komutanlığı ele geçirdiğini duyan ve aynı zamanda Filo’nun kıdemli bir subayı olan Selman Reis’in yeğeni Mustafa Bayram, amcasının kuvvetlerinin başına geçerek Hayreddin el Rumi’yi yakalatıp idam ettirmiştir. Sonrasında kendisini amcası Selman Reis’in varisi olarak ilan edip Yemen’de otoriteyi kendi adına ilan etmiştir. Yemen’de Selman Reis’in İbrahim Paşa’nın emri üzerine tedarik ettiği yeni teçhizata, mühimmata, top ve tüfeklere el koyan Mustafa Bayram bunları yanına alarak Kamara Adası’na çekilerek Yemen’i eskisi gibi başıboş bir memleket haline getirmiştir ve Osmanlı’nın birkaç yılda Portekizlilere karşı Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’nda sağladığı tam hâkimiyetine son vermiştir. Bütün bu olayların haberi Portekizlilere ulaşmıştır. 1528 yılının sonlarında Portekizliler Kızıl Deniz’e bir donanma gönderir ve 8 büyük ticari gemi ve 44 küçük ticari gemileri ele geçirirler. 1529 yılında Portekizliler daha büyük filolar göndererek Kızıl Deniz’e ve Hint Okyanusu’na tekrar hâkim olmaya başlarlar. Portekiz filoların amirali Eitor da Sylveira Arabistan’ın güneyindeki Shihr liman kentine yelken açmıştır. Oradan Kamaran Adası’na doğru giderek Mustafa Bayram’a saldırmıştır. Mustafa Bayram’ı yenerek adayı tüm kuvvetleriyle birlikte terk etmesini sağlamıştır. Sylveira ardından Yemen’e doğru giderek Yemen’in Portekiz Krallığı’na bağlı bir vasal devlet haline getirmiştir. Böylece Osmanlı’nın İbrahim Paşa’nın önderliğindeki Hindistan’a ve Hint Okyanusu’na yönelik hızla gelişen deneme niteliğindeki atılımı ve de keşfi yüz karartıcı bir şekilde, geçici olarak sona ermişti. Tüm bu olaylar yaşanırken Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunun başında, Avrupa’nın kalbinde bu denli pozitif bir ilerleme sarf ederken, Portekizlilerin 1529 senesindeki saldırılarını hazmedemeyen ve amcası Selman Reis’in yolundan gitmek isteyen Mustafa Bayram, tıpkı amcası Selman Reis gibi İbrahim Paşa ile koordineli bir şekilde haberleşip Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki itibarini kurtarmak için kuvvetlerini tazelemiş ve Portekizlilerin üzerine gitmek istemiştir. İbrahim Paşa tarafından Mısır valisi olarak atanan Süleyman Paşa’nın da desteği ile Arabistan’ın güneyindeki Shihr’a yelken açan Mustafa Bayram, orada güç ve kuvvetlerini son kez hazırlar ve Hindistan’a gitmek üzere son hazırlıklarını yapmıştır. Mustafa Bayram 1531 senesinin kışında Hindistan’ın Diu liman kentine varmıştır. Mustafa Bayram’ın Diu’ya varışı, Gucerat Sultanlığı ile Osmanlı’nın dostluğunu daha da pekiştirmiştir. Bu dostluk ilk defa Yavuz sultan Selim döneminde kurulmuştur. Gucerat’ın Sultanı Bahadır, Yavuz sultan Selim’in tabiri caizse Hindistan’daki eli olan Sultan Muzaffer Şah’ın oğludur ve Diu’nun valisi Bahaulmülk Tuğ Han, Osmanlı ile ticaret yapan Guceratlı tüccarların başı olan Malik Ayaz’ın oğludur. Mustafa Bayram’ın Diu’a gelişinden bir kaç gün önce, Portekizli Amiral Nuno da Cunha, Diu’ya yönelik denizden saldırı planlarının içerisindeydi. Böylece Guceratlılar, Osmanlıların gelişini Allah’ın bir lütfü olarak nitelendirdiler ve onları çok iyi karşılamışlardır. Mustafa Bayram ve Diu valisi Tuğ Han’ın kuvvetleri birleşerek Diu’yu Portekizlilere karşı savunmak üzereydiler. Üstelik Mustafa Bayram beraberinde, amcası Selman Reis’in İbrahim Paşa’nın emri üzerine tedarik ettiği yeni nesil silahları, tüfek ve topları da getirmişti. Portekizliler şehre varınca çarpışmalar birkaç gün sürdü ve Portekizliler en sonunda geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu destansı savunma savaşı Osmanlı’nın ilk okyanus ötesi galibiyeti olarak tarihe geçmiştir. Zafer haberleri yayılırken, Selman Reis’in skandal ölümü artık unutulmuştu ve Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki en güçlü Müslüman hanedanı ve devleti olduğu algısı tekrar onaylanmış oldu. Skandal bir davranış sergileyip Portekiz Krallığı’na bağlı bir vasal devlet olma teklifini kabul eden ve itibarı yerle bir olan Yemen Emir’i bile Osmanlı hegemonyasını tekrar kabul ettiğini ilan ederek ülkesindeki tüm Portekizli askerleri ve generalleri tutuklattırmıştır. Gucerat Sultanı Bahadır Han fevkalade minnettar kaldı ve Mustafa Bayram’a hediyeler ve unvanlar bahşederek adamlarının Gucerat’ta kalmalarına davet etti. Bahadır Han’ın şartları ve daveti son derece iyi niyetliydi ve teklifi çok cömertti. Mustafa Bayram’ın adamlarının büyük çoğunluğu böylece davete icabet ettiler ve Gucerat’ta kalmaya karar verdiler. Bu Osmanlı göçmenleri, ilerleyen yıllarda Hindistan’ın iç ve dış işlerinde kilit rol oynayacaklardır. İlerleyen yıllarda Mustafa Bayram her ne kadar Babür İmparatorluğu’na gidip orada hizmetini devam ettirmişse de, onun adamları Gucerat Sultanlığı’na sadık kaldılar ve Gucerat’ın yeni elit yöneticileri haline geldiler. Bunlar İstanbul ve Kahire’yle olan ailevi, ticari, askeri ve siyasi bağlarını gelecek nesillere aktaracaklardır. Böylece bu Türk göçmenleri, resmi olmayan fakat kalıcı olan bir Osmanlı kolonisini, tam da Hint Okyanusu’nun ve ticaret dünyasının kalbinde kurmuş olacaklardır.
Son
Sadrazam İbrahim Paşa’nın yokluğunu fırsat bilen bazı yeniçerilerin İstanbul’da başlattıkları isyan sonucu Sultan Süleyman payitahtı terk etmiş ve Edirne’ye gitmiştir. “İbrahim Paşa; Mısır’dan dönünceye dek İstanbul’a girmeyeceğim” diyen Sultan Süleyman böylece iktidarın kendisinde olduğunu fakat yürütmenin tam anlamıyla İbrahim Paşa’da olduğunu göstermiştir. İbrahim Paşa böylece yukarıda da zikredildiği üzere Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’ndaki gelişmeleri ertelemek zorunda kalmıştır. İbrahim Paşa biliyordu ki Avrupa’daki gelişmeler ve çıkan sorunlar halledilebilen cinstendi ve bir askeri harekatla tüm sorunlar ortadan kalkabilirdi. Fakat Sultan Süleyman’ın göremeyip de İbrahim Paşa’nın gördüğü büyük bir sorun vardı. Eğer Osmanlı; Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’nda yeteri kadar önlemler almazsa, kısa vadede olmasa bile uzun vadede imparatorluğun çöküşüne zemin hazırlayabilirdi. Zira coğrafi keşiflerin farkında olan İbrahim Paşa, aynı zamanda Portekizli ve İspanyol denizciler tarafından keşfedilen Amerika kıtasından gelecek zenginliklerin Avrupalı devletleri ne kadar güçlendireceğini tahayyül edebiliyordu. Bunun için bu coğrafi keşiflere hızlı bir şekilde dahil olunmalı ve imparatorluğun yönü, kesin surette Hindistan’a doğru çevrilmeli ve Hindistan-Mısır arasındaki bağlantı ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmeliydi. Osmanlı’nın dış politikası bu evrede, çift başlılığın ortaya çıkardığı bazı meseleleri beraberinde getirmiştir. Sultan Süleyman ısrarla kendisini doğunun ve batının, kısacası dünyanın tek imparatoru olarak görmekteydi. Bu yolla Sultan Süleyman, Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’i sadece İspanya Kralı olarak görmekte ve kendisini tek imparator olarak tanınmasını istemekteydi. Sultan Süleyman klasik bir yöntem seçmekteydi. Onun amacı İmparator Şarlken’i savaş meydanına çekmek ve orada alacağı bir zafer ile kendisini Avrupa’nın imparatoru ilan etmekti. Nitekim Şarlken 1520 yılında Kutsal Roma İmparatoru olarak seçilmişti. Fakat çağdaşı gibi 1520 yılında Osmanlı’nın tahtına oturan Sultan Süleyman bu unvanını tanımamakta ve savaşı bir araç olarak kullanarak amacına ulaşmanın niyetindeydi. Sultan Süleyman aynı zamanda Macar Kralı 2. Layoş’tan intikamını da almak istiyordu. İbrahim Paşa daha rasyonel ve o çağa uygun bir imparatorluk politikası geliştirmenin gayesindeydi. Portekiz Krallığı’nın Hint Okyanusu’ndaki mevcudiyetine karşı lakayt davranılmamasının lazım geldiğini teşvik ederek imparatorluk politikasına yeni bir sayfa açmanın niyetindeydi. Bu yolla Rönesans ve coğrafi keşiflerin farkında olan Paşa, Hint Okyanusu bölgesinde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir devletin kurulmasını öngörmekteydi, tıpkı Kırım Hanlığı’nın Karadeniz’in kuzey istikametini Osmanlı İmparatorluğu adına kontrol ettiği gibi. Fransa Kralı Fransuva’nın 1525 Pavia Savaşı’nda Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’e karşı esir düşmesinden sonra Avrupa’da dengelerin kesin surette değişmesini önlemek amacıyla Fransa Kralı’nın naibı olan Fransa Kralı Fransuva’nın annesi Louise de Savoie, Sultan Süleyman’a bir elçi göndererek Osmanlı’nın azametini ve büyüklüğünü kabul ederek, Osmanlı’nın kendilerine yardım etmelerini istirham etmiştir. Sultan Süleyman böylelikle “Fransa Vilayeti’nin Kralı Fransuva’nın başına gelenlerden haberdar olduğunu, yenilmenin ve hapsolunmanın hayret edilecek bir şeyin olmadığını, gönlünü hoş tutup üzülmemesini bildirmiş ve Fransa Vilayeti’ni bu elem hadiseden kurtarmak amacıyla bizzat sefere çıkacağını” beyan etmiştir. Osmanlı bu diplomatik temastan sonra 1525’ten 1533’e kadar yüzünü kesin olarak batıya çevirmiş ve Hint coğrafyasındaki meseleler, Mısır Eyaleti’ne devredilmiştir. İbrahim Paşa ise Hint Okyanusu ile ilgili planlarını ertelemek zorunda kalmıştır.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Agoston, Gabor (2011). “Enformasyon, İdeoloji ve Emperyal Siyasetin Sınırları: Osmanlı-Habsburg Rekabeti Bağlamında Osmanlı Büyük (Grand) Stratejisi”.Erken Modern Osmanlılar: İmparatorluğun Yeniden Yazımı. Der. Virginia
Bragadino, Pietro (1524-26), The Diplomatic Chameleon: Manuscripts from the Bailaggio
Casale, Giancarlo (2010), The Ottoman Age of Exploration, Oxford University Press
Demir, Uğur (2014), Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLIII, Haremeyn, Şam, Cidde, Habeş, Yemen, Hindistan ve Mısır ile İlgili Bir Takrir, 301-339
Godinho, Vitorino Magelhães. “The Portuguese ‘Carreira da Índia’ 1497–1810.” In Ships, Sailors and Spices: East India Companies and their Shipping in the 16th, 17th and 18th Centuries, edited by Jaap Bruijn and Femme Gaastra. Amsterdam: Neha, 1993, 1–47.
Mughul, Muhammed Yaqub (1974), Osmanlının Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri
Özbaran, Salih (1977), Osmanlı İmparatorluğu ve Hindistan Yolu, On altıncı Yüzyılda Ticaret Yolları Üzerinde Türk-Portekiz Rekabet ve İlişkileri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Sayı 31, s. 65-146
Özbaran, Salih. (2002). “Osmanlıların Güneye Yönelik Deniz Politikaları”. Eds. Metin, K., & Christine, V. Kanuni ve Çağı. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Özbaran, Salih. (2007). Portekizli Seyyahlar İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Mısır Yollarında. İstanbul: Kitap Yayınevi Yayınları
Özbaran, Salih. (2011). “Osmanlılar ve Hint Okyanusu Bir Korsan Denizcinin Gözlemleri ve Raporu
Purgstall, Joseph von Hammer (1828), Gestischte des Osmanischen Reiches. Grossentheils aus bisher unbenützen Handschriften unda Archiven
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1983), Osmanlı Tarihi. Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Suudi Arabistan’da, kurucu kral İbn Suud’dan sonra 65 yıldır süren, iktidarın bir sonraki en büyük kardeşe geçme geleneği Kral Selman ile ortadan kalktı. Kraliyetin kuruluşundan bu yana krallık İbn Suud oğulları arasında devam ediyordu. Ancak kral seçimini öngören yasalarda değişiklik yapıldı ve Kral Selman’ın Mukrin bin Abdülaziz’i, kraldan sonra en yetkili mevki olan, veliaht prenslikten alıp yerine yeğeni Muhammed bin Nayif’i getirmesi ile yeni bir düzen oluşumu başlamış oldu.
Mukrin bin Abdulaziz’in veliaht prenslikten neden alındığına dair pek çok iddia bulunsa da asıl nedeni bilinmiyor.[1] Ancak krallık artık tek soydan devam edecek gibi görünüyor. Bunun sonucu olarak Suudi Arabistan’da yeni dengeler kurulmaya başlandı. Muhammed bin Nayif’in veliaht prensliğe getirilmesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişken Kral Selman ani bir değişiklik daha yaptı ve Prens Nayif’i azlederek onun yerine 31 yaşındaki kendi oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht prens ilan etti ve yetkileri genişletildi. Muhammed bin Nayif, askeri alanda Suudi Arabistan için önemli bir isimdi ve Amerika’yla olan iyi ilişkileri ile biliniyordu. Bu ani değişiklik Suudi Arabistan’ın gerek iç işlerinde gerekse dış işlerinde bazı kesimler tarafından tepkiye neden oldu. Kraliyet ailesinin ileri gelenlerinden pek çok kişi de genç bir prensin elinde bu kadar güç toplamasını doğru bulmadı. Yine kraliyet ailesinden bazı isimler ise Muhammed bin Selman’a olan desteği güçlendirmek adına Nayif’in uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve kral olmaya layık olmadığını öne sürdü.[2]New York Times’da yer alan bir haberde ise Muhammed bin Nayif’in saraya hapsedildiği ve koruma görevlilerinin değiştirildiği söylendi.[3] Ancak kraliyet bu haberin asılsız olduğunu ve Amerika’nın Prens Selman’ın veliaht prens olmasından rahatsız olduğu için yalan haber yaptığını söyledi.
Muhammed bin Selman veliaht prensliğe getirildikten kısa süre sonra Kral Selman tarafından yolsuzluk ile mücadele komisyonu kuruldu ve başına Prens Selman getirildi. Yeni veliaht prens 11 prens, 4 bakan ve birçok eski bakanı tutuklattı.[4] Cemal Kaşıkçının da aralarında bulunduğu isimler bu operasyonların Prens Selman’ın iktidarını güçlendirmek adına olduğunu savunuyordu.
Prens Selman’a olan destek göreve geldikten kısa süre sonra daha da arttı. Yurt dışında pek çok ülkeye ve oradaki ünlü iş adamlarına ziyarette bulundu. Kadınlara verdiği haklar, bazı kısıtlamaların kaldırılması ve yaptığı görüşmeler sayesinde, medyanın da desteği ile kısa sürede tüm dünyada popüler bir siyasetçi haline geldi. Veliaht prensin medyadaki özgürlükçü ve yenilikçi duruşu zamanla değişim göstererek muhalifler ile yaşadığı sorunlar ve bazı sert eylemleri ile gündeme gelmeye başladı. Dünyanın farklı yerlerince açılan davalar ve ortaya çıkan kanıtlar Muhammed bin Selman’ın uluslararası imajını oldukça zedelemekte.
Cemal Kaşıkçı Cinayeti
Cemal Kaşıkçı, son zamanlarda ülkesinde yaşanan olaylardan ve kendisine getirilen yasaklamalardan sonra gönüllü olarak Amerika’ya taşınma kararı aldı ve Washington Post gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. Yazılarında yönetimi ve yönetim şeklini eleştiriyor ve çözüm önerilerini anlatıyordu. Kaşıkçı, Muhammed bin Selman yüzünden ülkesinin geçmişten çok daha baskıcı olduğunu ve bunun “artık dayanılmaz” olduğunu düşünüyordu. Ancak verilen bazı kararları da destekliyordu. Cemal Kaşıkçı, Arabistan’da krallık ile arası açıldıktan sonra kraliyet sarayında çalışan eşi tarafından boşanmıştı. İstanbul’da nişanlısı Hatice Cengiz ile evlenmek için boşandığına dair belge gerekiyordu. Boşanma belgesini almak için girdiği konsoloslukta vahşice öldürüldü. Cemal Kaşıkçının öldürüldüğü iddiaları hızla duyuldu.
Cemal Kaşıkçı görünümü verilmiş kişinin kamera kaydı görüntüsü
Krallık, Cemal Kaşıkçının Arabistan tarafından öldürüldüğü iddialarını yalanlamakta gecikmedi. Ortaya çıkan görüntüler ve ses kayıtlarından sonra bu cinayetin planlı olmadığını ve kendi bilgileri dahilinde olmadığını savundular. Ancak cinayet öncesinde Cemal Kaşıkçı kılığına sokulmuş birisinin sokak kameralarında görünmesi Cemal Kaşıkçı’nın dışarıda olduğu izlenimi verilmesinin önceden planlanmış olduğunun kanıtıydı. Bütün kanıtlar Suudi Arabistan’ın her savunmasının ardından teker teker sızdırıldı. Krallık, bu eylemin yönetimle bir ilgisinin olmadığını ve bazı yetkililerin görevi kötüye kullanmasından kaynaklı cinayetin Suudi Arabistan tarafından işlenmiş olabileceğini söylendi. Ancak uluslararası medyaya sızdırılan kanıtlar krallığın bütün savunmalarına cevap niteliğinde sızdırılıyordu. Cinayet soruşturması Suudi Arabistan’da kapalı olarak gerçekleştirildi ve 11 kişi cinayetle suçlanıp 5 kişiye idam cezası verildi. Ancak bu isimler arasında görüntü ve ses kayıtlarında sıkça görülen ve cinayetin mimarı olduğu iddia edilen Suud el Kahtani’nin ismi yoktu. [5] Şu anda genel görüş, Muhammed bin Selman’ın Cemal Kaşıkçı’nın ölüm emrini verdiği yönünde.
Jeff Bezos’un Telefonuna Sızılması
The Guardian’ın yaptığı habere göre şu anda dünyanın en zengin insanı olarak bilinen Jeff Bezos’un telefonu hacklendi. Yayınlanan rapora göre Cemal Kaşıkçı’nın da köşe yazıları yazdığı Washington Post gazetesinin bağlı olduğu Nash Holding’in ve Amazon firmasının sahibi olan Jeff Bezos’un telefonundan 6 GB’a yakın veri çalındı. İlk erişimin Cemal Kaşıkçının ölümünden 5 ay önce 2018’in mayıs ayında gerçekleştiği ve aylarca devam ettiği tahmin ediliyor. Söz konusu rapor FTI güvenlik danışmanlık şirketi tarafından hazırlandı. Raporda Jeff Bezos’un telefonuna fiziksel bir bağlantının olmadığı ancak Muhammed bin Selman’ın WhatsApp mesajlaşma uygulamasından gönderdiği videonun içine gömülen virüs sayesinde telefonuna erişim sağlandığı ifade ediliyor.
Bir süredir Jeff Bezos’un özel hayatına dair bilgiler medyaya sızdırılıyordu. Sonrasında telefonu incelemeye alındı. Bezos’un telefonundan bir günde ortalama 430 KB veri çıkışı olduğu ancak Muhammed bin Selman’ın gönderdiği mesajdan sonra bu verinin ortalama 120MB’a (120.000 KB) kadar çıktığı fark edildi.[6] Suudi Arabistan Washington Büyükelçiliğinden yapılan açıklamada ise Jeff Bezos’un telefonuna sızılmasının arkasında MBS’ın olduğunu söyleyen raporların son derece saçma olduğu söylendi.
Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu önündeki anma törenlerine Jeff Bezos da katıldı.
Twitter’daki Suudi Arabistan Casusları
Geçtiğimiz yılın son aylarında ABD Adalet Bakanlığı iki eski Twitter mühendisinin kullanıcıların gizlilik haklarını ihlal ettiğini ve casusluk suçunda bulunduklarını iddia etti. Sonrasında, bu mühendislerin Suudi Arabistan adına casusluk yaptığı ortaya çıktı. Mahkeme kağıtlarına göre casuslardan birisi direkt olarak Muhammed bin Selman ile bağlantı içerisindeydi. Dava sırasında Twitter mühendisleri ile Suudi Arabistan arasında bilgi alışverişini sağlayan Ahmed Almutairi adında üçüncü bir kişinin de dahil olduğu anlaşıldı. Mahkemeye göre bu üç sanık Prens Selman’a yakınlığı ile bilinen ve ona ait bir hayır vakfının başında olan Bader Al Asaker ile birlikte çalışıyordu. Suudi Arabistan hakkında muhalif yorum yapan hesaplar inceleme altına alınıp takip ediliyordu. Aralarında Cemal Kaşıkçıya yakın isimlerin de bulunduğu 6 binin üzerinde kullanıcı bu şekilde takip edildi. Söz konusu olayların gerçekleştiği 2015 senesinde Muhammed bin Selman, kraliyet ailesinde yükselmekte olan bir figürdü.[7]
990 Numaralı İhbar Hattı
Arabistan’ın resmi haber ajansı olan Saudi Press Agency’de(SPA) yayınlanan habere göre terörist, aranan ya da devlete muhalefet eden kişilerin yerlerini ihbar edebilecekleri 990 numaralı hattın tanıtımı yapıldı. İhbar eden kişilerin kimliklerinin gizli tutulacağı da vurgulandı.[8] Ancak bu uygulama resmi olarak yeni hayata geçse de uzun süredir muhalifliği ile bilinen pek çok aktivist, gazeteci ve din adamı benzer uygulamalar ile tutuklanmıştı. Yönetimi eleştiren sesler ya ülkeyi terk etmek ya da susmak zorunda kaldı. İnsan hakları örgütü Reprieve’in raporuna göre Muhammed bin Selman’ın iktidara geçişinin ilk 8 ayında idam sayılarında yüzde 100’e yakın artış oldu. Aynı şekilde rejime muhalefet gerekçesiyle tutuklu bulunan en az 54 kişinin de idamı beklediğine işaret edildi.[9]
[7] washingtonpost.com: Former Twitter employees charged with spying for Saudi Arabia by digging into the accounts of kingdom critics. (7 November 2019).
Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde dost ve kardeş ülke Pakistan’a resmi bir ziyarette bulundu. Türkiye ve Pakistan Ticaret Bakanlıklarının organize ettiği iş forumuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Pakistan Ticaret Bakanı Abdul Rezzak Davud ile Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) üyesi iş insanları katıldı. Oldukça samimi bir ortamda geçen ve iki ülkenin dostluğunun vurgulandığı bu ziyarette Pakistan Başbakanı İmran Han, dost ve kardeş ülke Türkiye’nin her zaman yanında olduğunu vurguladı.
Pakistan’a yapılan bu ziyaret sonrası, mevcut hava savunma şemsiyesini güçlendirmek isteyen Türkiye’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu orta ve uzun menzilli hava savunma sistemlerinin , Pakistan ordusun envanterinde bulunan Çin menşeili LY-80’ler ile destekleneceği iddiaları gündeme geldi. Hisar milli hava savunma sistemlerimizin seri üretime geçmesi ve Rus S-400’lerinin aktif hale gelme sürecinin devam ettiği günlerde Pakistan Başbakanının verdiği bu destek büyük anlam ifade ediyor. Ancak LY-80’ler ile ilgili herhangi bir resmi açıklama yok.
Çin HQ-16 temelli hava savunma sistemlerinin ihraç versiyonu olan LY-80’ler, yarı aktif güdüm sistemlerine sahip ve 4,2 match hız / 27.000 m. azami irtifaya çıkabiliyor. CPMIEC firması tarafından tasarlanıp üretilen LY-80’ler yoğun saldırı ve karşı elektronik harp tehdidi altında başarıyla görev yapabiliyor. Seyir füzeleri, havadan karaya atılan füzeleri ve stand off hassas güdümlü bombaları engelleyebiliyor. Çin menşeili LY-80’ler yetenek açısından Rus S-300’ler ayarında görülüyor.
Bilindiği üzere 2013 yılında Çin FD 2000 adıyla da bilinen bu sistemlere Türkiye müşteri olmuş ancak tam 26 aylık görüşme sürecinden sonra Çin‘in teknoloji transferine izin vermemesi neticesinde 2015’te Türk Savunma Sanayii İcra Kurulu kararı ile proje iptal olmuştu.
Ömer Hasan Ahmed El-Beşir 1 Ocak 1944 tarihinde, Sudan’ın Hosh Bannaga bölgesinde doğdu. askeri eğitimi, on altı yaşında Sudan ordusuna katıldığı 1960 yılında başladı. Altı yıl sonra mezun oldu. Ekim 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında Mısır ordusunda görev aldı.
1960 yılında Sudan ordusuna katılan El-Beşir 1966’da Sudan Harp Okulundan başarıyla mezun oldu. 1973-1987 yılları arasında çeşitli askeri görevlerde bulundu.
30 Haziran 1989’da Sudan Başbakanı Sadık el Mehdi’ye düzenlenen darbede Devrim Komutanlığı Konseyi’ne (RCC) başkanlık etmek üzere atandı. Tüm siyasi partileri askıya alan ve gazetecileri tutuklayan El-Beşir, otoriter bir yönetim anlayışı benimsedi. Nisan 1990’da Sudan ordusu içindeki muhalif bir kesim darbe girişimine kalkıştı. El-Beşir Darbe girişiminden sağ kurtularak, darbeye katılan yaklaşık 30 kişiyi idam ettirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 1993’te Sudan’ı terörizmi desteklemekle suçladı. Bu durumun nedeni 1992’de Suudi Arabistan vatandaşlığından çıkarılan Usame Bin Ladin’in Sudan’a yerleşmesi ve Sudan’da Müslüman Kardeşler cemaati ile yakın ilişkiler kurmasıydı.
Ekim 1993’de Devrim Komutanlığı Konseyi feshedildi ve konsey başkanı El-Beşir devlet başkanı olarak atandı. Mart 1996’da yeniden başkan seçildi. Aralık 1999 yılında El-Beşir, müttefiki Hasan El – Turabi’nin cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlamaya yönelik yasaları önermesinden sonra parlamentoyu dağıtt ve bir yıl sonra yapılan seçimlerde yine ve yeniden başkan seçildi.
Hasan El Turabi ve Ömer El Beşir
Şubat 2003’te isyancılar Sudan’ın Darfur bölgesinde El-Beşir hükümetine karşı ayaklandı.
Hükümet ayaklanmayı çok sert bir biçimde bastırdı. İsyanların bastırılmasında Arap kabilelerinden oluşan janjaweed milislerinden yararlanıldı. Ekim 2007’de El-Beşir ve isyancılar arasında barış görüşmeleri başlasa da görüşmelerden istenen sonuçlar alınamadı.
14 Temmuz 2008 tarihinde Uluslararası Ceza Mahkemesi başsavcısı Luis Moreno Ocampo Sudan başkanı El-Beşir’i Darfur olaylarından sorumlu tutarak suç duyurusunda bulundu. 4 Mart 2009’da Uluslararası Ceza Mahkemesi Beşir hakkında tutuklama emri çıkarırken, 12 Temmuz 2010’da Beşir için ikinci bir tutuklama emri kararı alındı.
Nisan 2015’te yapılan seçimlerde Muhalefet protestoları sebebiyle düşük katılım gerçekleştiği ülkede El-Beşir bir dönem daha devlet başkanı seçildi.
16 Aralık 2018’de El-Beşir, Suriye’yi ziyaret ederek 2011 yılında başlayan iç savaştan bu yana Suriye’yi ziyaret eden ilk Arap lider oldu.
22 Şubat 2019’da aylarca süren protestolar sonucu olağanüstü hal ilan eden El-Beşir’in darbe sonrası 1 Mart 2019’da otuz yıl süren iktidarı son buldu.
11 Nisan 2019’da yapılan askeri darbe ile Sudan ordusu, El-Beşir’i tutukladı. Uluslararası medyanın son dakika geçtiği haber sonrası Sudan Savunma Bakanı Ahmed Avad bin Avf Beşir hükümetini feshetti ve geçici hükümet kuruldu.
14 Aralık 2019’da devrik lider El-Beşir yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı mahkemede 2 yıllık hapis cezasına çarptırıldı.
Geçtiğimiz haftalarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığını yürüten Akıncı yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri için farklı, yanlış ve beklenilmeyen bir söylemler silsilesine girişmiştir. Bu yazı, 26 Nisan 2020 tarihinde yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimleri için hazırlanan mevcut KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın söz konusu bazı açıklamalarına yönelik bir reddiye yazısı şeklindedir. Söz konusu açıklamalar esas alınıp, bunlar üzerine düzeltilmeler inşa edilecektir.
Akıncı’nın Ekonomik Bağımlılık Açıklaması
Akıncı, Türkiye’ye ekonomik bağımlılığı azaltma arzusunu dile getirerek Türkiye’ye bağlanma ihtimalini ‘korkunç’ diye niteledi.
The Guardian gazetesine yaptığı bu açıklama irrasyonel bir açıklamadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bütçesinin yaklaşık üçte birini Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen finansal destekler oluşturmaktadır. Mesela 2012 ile 2015 yılları arasındaki dönem için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne 3 milyar TL’lik finansal destek yapılmıştır. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin savunma harcamalarının tamamı ve altyapı projelerinin çoğunu yine Türkiye Cumhuriyeti sağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin destekleri dışında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomisi hizmet sektörüne dayanmaktadır ve yatırımlar turizm alanında yoğunlaşmaktadır. 2012 yılından itibaren turizmden sağlanan gelir 700 milyon Amerikan Doları şeklindedir. 2012’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelen 1 milyon 166 bin turistin yaklaşık yüzde 80’ini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları oluşturmaktadır. Evet. Görünen tabloda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomik açıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne bağımlı bir haldedir. Fakat bu “Türkiye’ye yönelik ekonomik bağımlılığın azaltılması gerek” gibi sığ bir açıklama yapacak kadar sığ ve yüzeysel bir mesele değildir. Zira Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti; Avrupa Birliği’ne ‘de facto’, yani fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan Girne, Gazi Mağusa ve Gemikonağı limanlarının “kapalı ve yasak limanlar” (banned/restricted/prohibited) olduğunu bildirmiştir. Bu karar, aynı zamanda bir uluslararası hukuk kararı gibi kullanılıp BM ve AB kararı olduğu iddiası da eklenerek, tüm dünya devletlerine; söz konusu Girne, Gazi Mağusa ve Gemikonağı limanlarına giriş yapan gemilerin bayrak sicillerine, denizcilik sektörünün büyük oyuncuları olan klas kuruluşlarına, sigorta ve denetim şirketlerine bildirilmiştir. Avrupa Birliği ise “KKTC’ye resmi bir ambargomuz yok, ambargo listemizde böyle bir husus yok” diyerek kendince politik bir manevra yapmaya çalışmaktadır. Fakat bilinen şu ki, Avrupa Birliği tüm Kıbrıs adasını ‘de jure’, yani hukuki olarak Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaktadır ve bu kaideyle Kıbrıs Cumhuriyeti’ni AB üyesi yapmıştır. Dolaysıyla Avrupa Birliği, ‘de facto’, yani fiili bir devlet olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır. Tanımadığı için, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin söz konusu üç limanını kapalı ve yasak limanlar olarak ilan ettiğini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendi limanlarıymış gibi kabul edip, aslında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gayr-ı resmi bir ambargo uygulamaktadır. Türkiye; Avrupa Birliği ile Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin tabiri caizse tüm bu hilekar dalaverelerini hükümsüz kılmak için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne karşılıksız ekonomik desteklerde bulunuyor ve KKTC ticaretini kendi üzerinden dünyaya yaymaktadır. Bu gerçekleri anlatmadan “Türkiye’ye yönelik ekonomik bağlılığımızı azaltmalıyız” ifadelerini kullanmak da esasında zarar verici ve Akıncı’nın galiba mevcut durumdan haberdar olmadığının bir göstergesidir. Bir devlet bazen ekonomik anlamda başka bir devlete bağımlı hale gelebilir ve bu durumdan şikayetçi olup ithalatını birden fazla devletlere, sırf söz konusu bir devlete bağımlı hale gelmemek için, yayabilir. Bunu biz AB üye ülkelerinin Rusya’dan aldıkları doğal gaz örneğinde de görebiliyoruz. AB üye ülkeleri, Rusya’ya enerji bakımından bağımlı halde olduklarından şikayetçiler. AB üye ülkelerinin bu şikayetlerini normal karşılamak gerek. Bundan dolayı Rusya’ya karşı bağımlılığı azaltmak için Doğu Akdeniz’deki yeni keşfedilmiş enerji potansiyeline yöneldiler. Fakat KKTC’nin durumu, yukarıdaki izahımıza göre, normal ekonomik bağımlılık durumlarından farklıdır ve ambargolar yüzünden bir istisna teşkil etmektedir.
Hatay Devleti’nin 1939’da referandumla Türkiye’ye bağlanmasını kabul eden Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’e atıf yapan KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, “İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağım” dedi.
Akıncı’nın Türkiye’yi, KKTC’yi vilayet haline getirmeye çalışmakla suçlamaya çalıştığı açıklamaları kabul edilemeyen cinstendir. Bunun için bu açıklamaya da, kısa ve tarih perspektifli bir cevap gerekmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştır. Bu müzakere sonrası Suriye ve Lübnan bölgesi, Fransa tarafından işgal edilmiştir. 20 Ekim 1921 yılında, Türkiye’nin Fransa ile imzaladığı Ankara Anlaşması ile birlikte nüfusunun çoğunluğu Türklerden müteşekkil olan Hatay özerk bir hüviyete erişti ve Fransa yönetimindeki Suriye sınırları içeresinde kalmıştır. Fakat 1935 yılına gelindiğinde, Fransa bölgeden çekilerek tüm haklarını Suriye’ye bırakmıştır, Hatay dahil. Atatürk önderliğindeki Türkiye bu gelişmeyi 1921 yılında imzalanmış olan Ankara Antlaşması’nın ihlali olarak ilan etmiştir ve Atatürk, Fransızların bölgeden çekilmelerini fırsat bilerek Türk ordusu Hatay sınırına sevk etmiştir. Bölgede az da olsa Fransız askerleri bulunmaktaydı. Atatürk’ün bu askeri hamlesi Fransa’yı tedirgin etmiştir ve Hatay konulu diplomatik masada Türkiye’nin Fransa ile eşit dereceli olmasını sağlamıştır. Yapılan anlaşma neticesinde Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortak şekilde korunmasına karar verilmiştir. Böylece 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girmiştir. 24 Ağustos 1938’te seçimlere gidildi ve seçimler sonucunda 2 Eylül 1938’de meclis şekillenerek Tayfur Sökmen’in cumhurbaşkanlığında Hatay Cumhuriyeti kurulmuştur. 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sonucu Fransa, Suriye’deki tüm askerlerini geri çekmiştir. Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak için harekete geçen Tayfur Sökmen, Atatürk’ün hayali olan bir olaya imza atmıştır. 29 Haziran 1939’da oybirliğiyle Hatay’ın, Türkiye’ye katılması kararlaştırılmıştır.
Görüldüğü üzere Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması, tamamen demokratik ilkelerle gerçekleşmiştir. Üstelik bu olay, tamamen Atatürk’ün hususi istekleri doğrultusunda gelişmiştir. Fakat Akıncı’nın “ikinci Tayfur Sökmen olmayacağım” açıklaması o kadar saçma bir açıklama ki, Türkiye’yi Kıbrıs topraklarında gözü olan emperyalist ve işgalci bir devlet görünümüne sokmaktan başka bir işe yaramamıştır. Türkiye’nin 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs Harekatı, adadaki Kıbrıslı Türklerin korumalarına ve Rum çetelerinden korumaya yönelikti. O tarihten sonra her hangi bir Hatay usulü Türkiye’ye bağlanma meselesi Türkiye’nin gündemine hiç gelmemiştir. Bu açıklamayı yapmak; ya art niyetten kaynaklıdır, ki yaklaşan seçimlere yönelik iç politik nedenleri kastetmek gerek ya da tamamen Akıncı’nın bilgisizliği ve olaylara ulan uzaklığından dolayı yapılmıştır.
Akıncı’nın “Kırım benzeri bir ilhak senaryosu korkunç” Açıklaması
“Evet, Kırım benzeri bir ilhak senaryosunun korkunç olduğunu ve bunun Kıbrıs Türklerinin olduğu gibi, Türkiye’nin de yararına bir gelişme olmayacağını belirttim. KKTC’yi asıl ortadan kaldıracak senaryo da budur. Sözlerimin de arkasındayım.”
Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği topraklarının içinde olan Kırım Yarımadası, 1954 yılında SSCB başkanı Kruşçev tarafından Sovyetler Birliği’nin en büyük ve kurucu cumhuriyeti Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nden Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. 1991 yılında yapılan referandum ile ‘özerk cumhuriyet’ statüsünü almıştır ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da Ukrayna’ya bağlı özerk yapı olarak varlığını sürdürmüştür. SSCB’nin dağılmasından sonra SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu, Kırım üzerinden hak iddiasında bulunmuştur ve yıllarca bu hak iddiasını sürdürmüştür. Ukrayna’nın 2013 yılındaki halk ayaklanması adeta bir iç savaş tetiklemiş ve Doğu Ukrayna Savaşı’nı başlatmıştır. Bu durumdan istifade ederek, hali hazırda Kırım üzerinde hak iddiasında bulunan Rusya, 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmiştir.
Rusya’nın Kırım’a yönelik askeri harekatı tamamen bir ilhak içindi. Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik askeri harekatı ise tamamen adadaki Kıbrıslı Türklerin güvenliği ve adanın istikrarını koruyarak barışı tesis etmek içindi. Gerçekleşmesi mümkün olmayan ve ayrıca kimsenin gündeminde de bulunmayan bir konuya değinmek irrasyonel ve mantık dışı bir durumdur. Böyle bir soru muhabir tarafından sorulsa bile, Akıncı’nın “bu kimsenin gündeminde değil, yine de korkunç olurdu” diye belirteceği bir ortamda spekülasyonlara ve Türkiye’yi zan altında bırakacak açıklamalarda bulunması art niyetli bir yaklaşım olarak yorumlanması gerekiyor.
Sonuç
Eğer bu açıklamalar Akıncı’nın şahsi görüşlerini yansıtan açıklamalar ise, bunun yanlış olduğunu her ortamda ve her fırsatta dile getirilmesi gerekmektedir. Yok sırf seçimlerde belirli kesimlerin oylarına talip siyasetçinin klasik seçim öncesi açıklamalarıysa o zaman bunun yine Akıncı tarafından seçim sonrası düzeltilmesi gerekiyor. Seçimleri kazansa da kazanmasa da. Sonuç itibariyle bunca karşılıksız yardımlarda bulunan bir ülkeyi, sırf siyasi saikler uğruna zan altında bırakmak ahlaken doğru bir davranış değildir.
Burundi Cumhuriyeti, Afrika kıtasının doğusunda yer alan bir ülkedir. Komşuları Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Tanzanya’dır. Başkenti Gitega olan ülkenin resmi dilleri Rundice ve Fransızcadır. Halkın büyük bir çoğunluğu yerel dil Rundice’yi konuşmaktadır.
11.8 milyon nüfusa sahip olan ülkenin en büyük üç etnik grubu: Hutu,Tutsi ve Twalar.
Nüfusun %85’ini oluşturan Hutular ülkenin en kalabalık etnik unsurudur. Bunu %14 ile Tutsiler, %1 ile Twalar takip etmektedir.
Hristiyan inancına göre yaşayan insanların toplam nüfus içindeki oranı %84’dür. En yaygın ikinci din konumunda bulunan İslam dinine inananların nüfusa oranı %2-%5 arasındadır. Burundi 1 Temmuz 1962 yılında Belçika’dan bağımsızlığını kazanmıştır.
Burundi’de yaşanan siyasi krizin temeli kolonyal döneme dayanmaktadır. Belçikalılar sömürgeleştirdikleri bu topraklarda halkı sınıflara ayırmış ve Hutulara göre azınlık durumunda olan Tutsileri devletin önemli makamlarına getirmişlerdir. Genellikle çiftçilikle uğraşan Hutuların, çoğunluk olmalarına rağmen yönetimde söz sahibi olamamaları, aynı dili konuşan iki etnik unsur arasında günümüze kadar gelen bir mücadelenin oluşmasına yol açmıştır.
1992 yılında çok partili sistemin kabul edilmesiyle birlikte ülke bağımsızlık tarihinden beri ilk defa bir Hutu kökenli liderin yönetimi altına girdi.
Melchior Ndadaye
Burundi Demokrasi Cephesi’nden Melchior Ndadaye Hazian 1993’te kısa bir süreliğine Burundi devlet başkanlığı görevinde bulunmuştur. Aynı yılın ekim ayında Tutsi askerleri tarafından öldürülmesiyle, sonrasında yaşanacak olan korkunç olayların fitili ateşlenmiştir.
Ndadaye’ye yapılan suikastin ardından devlet başkanlığına gelen isim, UPRONA’nın az sayıdaki Hutu üyesinden biri olan François Ngeze’dir.
François Ngeze
Ngeze’nin kısa sürelik bir yönetimi ardından, yine aynı partinin Tutsi üyesi Sylvie Kinigi, Burundi Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın devlet başkanı olarak ülkeyi yaklaşık altı ay yönetmiştir.
Sylvie Kinigi
Ocak 2004’te Burundi Meclisi’nin verdiği kararla, hutu kökenli Cyprien Ntaryamira devlet başkanı olarak atanmıştır. 6 Nisan 1994’te Ruanda lideri Juvénal Habyarimana ve mevkidaşı Ntaryamira’nın bulunduğu uçak Ruanda’nın başkenti Kigali’de isyancılar tarafından düşürülmüş ve bu olay sonucunda 800.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği Ruanda İç Savaşı başlamıştır.
Cyprien Ntaryamira (sağda)
Burundi’nin Hutu Meclis Başkanı Sylvestre Ntibantunganya 1 Ekim 1994’te devlet başkanlığına geldi fakat onun da sonu diğer Hutu liderleri gibi darbe ile görevinden alınmak olmuştur. Darbeyi gerçekleştiren Tutsi isyancı Pierre Buyoya, daha önce Eylül 1987’de Burundi’nin Tutsi başkanı Jean-Baptiste Bagaza’yı da askeri darbe ile devirmişti.
Pierre Buyoya
28 Ağustos 2000’de Nelson Mandela ve Julius Nyerere’nin arabulucuğunda Hutu-Tutsi güçleri arasında Tanzanya’nın Arusha kentinde bir barış antlaşması imzalandı. Antlaşma genel anlamda taraflardan herhangi birisinin kontrolsüz biçimde güçlenmesini engellemek ve meclisteki siyasi kadroların eşit şekilde yönetime katılmasını içeriyordu.
Pierre Buyoya 30 Haziran 2003 tarihinde istifa ederek antlaşma gereği görevini yardımcısı Domitien Ndayizeye’ye devretmiştir. Göreve başlayan Hutu lider Ndayizeye, 2003 yılının sonlarına doğru Hutulardan oluşan FDD(Demokrasiyi Savunma Kuvvetleri) ile iç savaşı sona erdirecek antlaşmalar imzalamıştır.
Devlet başkanı Ndayizeye, 19 Ağustos 2005 tarihindeki seçimlere adaylığını koymamış ve seçimin tek adayı Pierre Nkurunziza 26 Ağustos 2005’te görevi Ndayizeye’den devralmıştır.
Halil Karakuş
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Lemarchand, René, and Ellen Kahan Eggers. “Burundi.” Encyclopædia Britannica, Encyclopædia Britannica, Inc., www.britannica.com/place/Burundi.
Kavas, Ahmet, et al. “Burundi’de Siyasi Ve Ekonomik Durum – AFAM – Afrika Araştırmacıları Derneği.” AFAM, www.afam.org.tr/burundide-siyasi-ve-ekonomik-durum/.
Ozturk, Hasan. “Burundi: Etnik Kimliklerin Değil Siyasi Elitlerin Çıkar Savaşı.” Burundi: Etnik Kimliklerin Değil Siyasi Elitlerin Çıkar Savaşı | BİLGESAM, Bilgesam, www.bilgesam.org/incele/2104/-burundi–etnik-kimliklerin-degil-siyasi-elitlerin-cikar-savasi/#.XjW2aDIzaUk.
Geçmiş aylarda hem Marmara’da (Eylül 2019) hem de Elazığ’da (Ocak 2020) şiddetli depremler ile sarsılmamız deprem kuşağındaki Anadolu’nun her yöresinde korku ve endişeye sebep oldu. Hemen her toplumsal olayda olduğu gibi afetler konusunda da söylentiler, hurafeler ve maalesef insanların korkularından faydalanma amacı güden medyum ve yalancılar peydah oldu. Zaten panik halinde olan halk bu tarz bilimden ve gerçeklerden uzak iddialar ile iyice gerilmiş durumdalar. Depremi tahmin edebildiğini iddia eden yalancı medyumlara şimdilik değinmeyeceğim. Bu yazıdaki konumuz istenilen yerde istenilen şiddette deprem yapabildiği iddia edilen HAARP sistemi.
HAARP Nedir?
Açılımı High-frequency Active Auroral Research Program (Aktif yüksek frekans Aurora araştırma programı) olan sistemin isminde bulunan Aurora kelimesi “kutup ışıkları” anlamına gelse de Dünya etrafındaki manyetik bölgenin davranışlarını ve bunların araştırılmasını kapsayan genel bir tanım. HAARP’ın resmi sitesinde ise amaçları şöyle özetlenmiş:
“İyonosferin davranışlarını ve özelliklerini anlamaya ve kavramaya çabalayan bir bilimsel program.”
1993 yılında DARPA tarafından finanse edilen ve BAE Systems tarafından tasarlanıp 130 dönümlük araziye inşa ettirilen tesis ilk zamanlarda ABD Hava Kuvvetleri’ne hizmet ediyordu.
Buradaki DARPA soğuk savaşta Rusların Sputnik’i uzaya yollamasının ardından 1958’de kurulmuş, modern internetin de geliştirilmesinde rol almış bir teknoloji geliştirme kurumudur ve ABD savunma bakanlığına bağlıdır. BAE Systems ise British Aerospace (İngiliz Havacılık) Systems ile Marconi Electric Systems’ın 1999’da birleşmesiyle ortaya çıkan bir havacılık öncelikli savunma sanayii şirketidir. Lockheed Martin ve Boeing gibi birçok havacılık şirketi ile ortaklıkları vardır ve kârının ancak %40’ı ABD kaynaklıdır. Ayrıca F-35 Lightning II ve TF-X (Modern milli muharip uçağımız) gibi birçok bilindik projenin de ortaklarındandır.
DARPA ve BAE Systems öncülüğünde kurulan HAARP tesisi 2014 yılına dek iyonosfer ve Dünya’nın manyetik alanı üzerinde araştırma geliştirme üzerine çalıştı.
Güneş’den ve yıldızlararası bölgeden gelen manyetik dalga ve partiküllerin dış atmosferimizdeki gazların elektron düzenlerini değiştirmesiyle oluşan iyonosfer katmanının araştırılması önemlidir. Çünkü iyonosfer elektromanyetik sinyalleri iletebilme potansiyelini taşır. Zaten bu özelliği sayesinde radyo dalgaları ile çalışan birçok cihazın iletişim ve kontrol sinyallerini bu katmandan iletiriz. İşte bu iletişimin kapsamını artırabilmek ve navigasyon uydudan izleme ve radar teknolojileriyle entegre edilebilmesini sağlamak HAARP’ın temel amacıdır.
HAARP saldırısı öncesi gökyüzünde oluştuğu iddia edilen scaler dalgaları
2014 yılında (muhtemelen artık askeri bir amaca hizmet etme potansiyeli kalmadığı için) kapatılması planlanan tesis bilimsel araştırmaların devam ettirebileceği düşünüldüğü için 2015’de Alaska Fairbanks Üniversitesi’ne devredilmiştir. Bu tarihten sonra herhangi bir askeri amacı bulunmayan tesis üniversitenin malı olarak halka açık bir şekilde işletilmektedir.
Genel amaçlarını iyonosfere sinyaller yollayıp o sinyallerin etkilerini inceleyerek icra eden HAARP’ın benzerleri de var. Norveç’de EISCAT, Porto Rico’da ise Arecibo tesisleri de tıpkı HAARP’ın yaptıklarını yapıyorlar. Ve hepsi yine HAARP gibi hareketsiz tesisler.
HAARP’ın Gücü ve Kapasitesi
HAARP tesisi tam kapasitede çalışabildiğinde 3.6 megawatt enerji üretebiliyor. Bu enerji miktarı 7 şiddetinde deprem için gerekli enerjinin yaklaşık milyonda biri. Gülünç olacaktır ama kıyas yapabilmek için kaba bir işlem yapmak istesek HAARP sisteminin deprem oluşturabilecek gücü üretebilmesi için 144 milyon dönümlük bir araziye kurmamız gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapladığı alanın 730.000 dönüm olduğunu hatırlatalım.
Başka bir hesapla HAARP’ın 7500 km uzakta deniz seviyesinden 50 metre aşağıda bir cismi 1 santigrat derece ısıtabilmesi için tam kapasitede 420.000 katrilyon yıl boyunca çalışması gereklidir. Bu sürenin evrenin yaşından (13.8 milyar yıl) 30 milyar kat fazla olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Dünya’nın Geri Kalanındaki HAARP Söylentileri
Yukarıda rakamlarla da açıkladığımız gibi HAARP tesisinin bilimsel olarak deprem yaratabilme yetisi olamaz. Ayrıca mantıken de amaçları belirlenmiş ve açık olan bu tesisin depremler ile alakası kurulamaz. Bu söylentiler tıpkı 51. bölge gibi HAARP’ın da zamanla komplo teorisyenlerinin oyuncağı olmasına neden olmuş ve teorilerin doğruluğu korkudan beslenen bu insanların egosunu tatminden öteye gidememiştir.
Zira Dünya’da HAARP iddialarına bakıldığında, bölgesel sorunlara bağlı olarak, çeşitli ülkelerde HAARP’ın beyin kontrolü (ABD gibi bireysel silahlanmanın ve rehine krizlerinin fazla yaşandığı ülkelerde) yaptığını söyleyenler, izinsiz dinlemeler (Birleşik Krallık ve AB gibi kişisel hakların korunumu konusunda titiz olan ülkelerde) yaptığını söyleyenler, kuraklık, fazla yağış ve fırtına (İsrail veya Hindistan gibi ülkelerde) yaparak tarıma zarar verdiğini belirtenler hiç de azımsanmayacak sayıdalar. Yani açıkça anlaşılıyor ki farklı yerlerde birbirinden alakasız birçok sorunun sebebi olarak gösterilen HAARP tüm komplo teorilerinin temelini oluşturur durumda. Ve maalesef korku ve endişe içerisindeki halkı kandırmak amaçlı söylenen bu yalanlar oldukça yaygın.
Sizlere tavsiyem bu komplo teorisyenlerine ve korku tüccarlarına sırtınızı dönmeniz.
AB’nin enerjide Rusya’ya önemli derecede bağımlı olması, birliği yeni ve alternatif enerji kaynakları ile birlikte farklı güzergâhlar aramaya zorlamaktadır. AB’nin Rusya ile kurduğu ekonomik ilişkilerin, son dönemde başta doğal gaz kesintileri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yaşanan sorunlar nedeniyle gerginleşmesi üzerine bu durumun siyasi ilişkilerine de yansıması sonucu birliğin enerji güvenliğini tehlikeye atmakla birlikte yeni enerji güzergâhları arayışı içinde olmasına neden olmaktadır.
Bu kapsamda, Doğu Akdeniz’de son yıllarda yapılan doğal gaz keşiflerinin, Avrupa Birliği’nin ihtiyacını karşılamakla birlikte Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olabileceği düşünülmektedir. Özellikle bölgede menfaatleri olan bölgesel/küresel güçlerin bu keşiflerden pay alma çabaları sebebiyle bölge ülkelerinin ulusal çıkarlarını destekleyen siyasi, askeri ve ekonomik politikaları farklılık gösterebilmektedir.
Bu sebeple yeni enerji alanı ilan edilmesi üzerine Türkiye açısından Doğu Akdeniz’in, devam eden AB üyelik sürecini ve önemli ekonomik ilişkileri olan Rusya ile olan ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceği ile birlikte yakın vadedeki olası tehditler ve fırsatların tekrar analiz edilmesi büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan, enerjide işbirliği yapan Doğu Akdeniz’e komşu olan ülkelerden Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında gelişen Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki ilişkilerin Türkiye’nin millî menfaatlerine ne kadar uygun düştüğünün incelenmesi de önem arz etmektedir.
AB; ekonomik olarak büyümeye ve coğrafi olarak genişlemeye devam ettikçe Rusya’ya olan enerji bağımlılığı daha da artacak ve enerji kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde bu pazara ulaşması büyük önem arz edecektir. Bu sebeple AB, yalnızca Rusya ile değil, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika gibi enerji üreticisi konumundaki diğer bölgelerdeki ülkelerle de işbirliği yapmak zorunda kalmaktadır. Birlik bununla birlikte bir taraftan enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yenilenebilir enerji yatırımları yaparken, diğer taraftan enerji bağımlılığını azaltmak için yakın bölgesinde alternatif enerji alan ve tedarikçileri aramaktadır.
Doğu Akdeniz’de son yıllarda yüksek miktarda enerji kaynağı keşfedilmiştir. Bu kaynaklardan özellikle doğal gazın keşfedilmesi bölge için çok önemli bir gelişmedir. Arama çalışmaları farklı parsellerde devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda daha fazla miktarda kaynak keşfi mümkün görünmektedir. Doğu Akdeniz, bölge ülkelerinin bu önemli gelişme karşısındaki tutumları farklı olmasından dolayı ortaya çıkan ve gelecekte çıkması muhtemel görünen sorunlar sebebiyle büyük güçlerin de ilgi odağı olmuştur.
Özellikle Avrupa Birliği kendisine bu kaynaklardan boru hatlarıyla doğal gaz ulaştırılması için İsrail ile temaslarını Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vasıtasıyla sürdürmektedir. Doğu Akdeniz’deki büyük doğal gaz keşifleri, bölgenin enerji çeşitliliği, güvenlik ve dayanıklılık hedeflerini yerine getirmesine yardımcı olarak bölgenin AB enerji ihtiyacına cevap verebileceğini umuyor. Ancak bu yolda ticari ve politik engeller var. Kıbrıs’ın rezervleri ticari olarak uygulanabilir olması için çok küçüktür ve İsrail’in tam ölçekli üretime başlamak için kritik bir alıcı kitlesine ihtiyacı vardır. İki taraflı veya Mısır ile bölgesel işbirliği, iki ülkenin ihracat yapabileceği tek yoldur.
Mısır, bölgede rezervlerinin büyüklüğü ve mevcut ihracat altyapısı nedeniyle bağımsız olarak Avrupa’ya gaz ihraç edebilecek tek ülkedir. Ancak, yatırımcının bu seçenekte güven duymasını sağlamak için enerji sektörü reformları gerekecektir. Bölgesel ihracat için iki seçenek var: İsrail ve Kıbrıs’ı Güney Avrupa’ya bağlayan bir boru hattı inşa etmek veya gazın sıvılaştırılıp ihraç edilebileceği Mısır’a bir boru hattı ağı oluşturmak.
Doğu Akdeniz’de yeni keşfedilen gaz rezervleri etrafında son birkaç yıl boyunca büyük bir heyecan oluştu. Levantine derin deniz havzasına gelince, Avrupa Birliği’ne iki önemli değer sunma potansiyeline sahiptir; enerji güvenliği ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki bölgesel işbirliğinde dair bir gelişme.
Avrupa’nın doğal gaz arzının çeşitlenmesi uzun zamandır Avrupa Birliği için bir öncelik olmuştur. 2006 ve 2009 yıllarında Rusya ve AB üye ülkeleri arasında gerçekleşen gaz savaşları ve Rusya’nın 2014’te Kırım’ın ilhakını ilhak etmesinin ardından büyük bir diplomatik gerilim artışı yaşanmasıyla birlikte, son yıllarda bu konuyu ele alma çabaları hızlandı.
Bölgenin gaz destanı, 2009-2011’de, İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfedilmesiyle başladı. Boru hatlarından (Türkiye veya Yunanistan’a) LNG tesislerine (Kıbrıs, İsrail ve Mısır) kadar çeşitli ihracat seçenekleri masaya kondu. Beklentiler yüksekti ve keşifler bölgedeki yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini desteklemenin bir aracı olarak desteklendi. Ancak, başlangıçtaki beklentiler o zamandan beri gerçekleşmedi.
İsrail ve Mısır’ın aksine diğer ülkelerde henüz büyük bir gaz keşfi söz konusu değil. Ancak, İtalyan enerji şirketi Eni, Akdeniz’de bugüne kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Mısır kıyılarındaki Zohr gaz alanını keşfettiğinde umutlar 2015’te yeniden canlandı. Eşi benzeri görülmemiş bir hızlı gelişmede, Zohr’daki üretim Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın ülkenin net bir ihracatçıda net bir ithalatçıya dönüştüğü çalkantılı yılların ardından doğal gazdaki kendi kendine yeterliliğini kazanmasına yardımcı oldu. Zohr jeolojik modeli ayrıca Mısır’ın açık denizindeki sularda yeni bir keşif aşamasına işaret ederek daha fazla keşiflere yol açtı.
Mısır, Idku ve Damietta’da yılda 19 milyar metreküp kapasiteli LNG ihracat altyapısına sahip – ancak şu anda boşta oturuyor. Bu, Mısır, İsrail ve Kıbrıs’taki sahalardan hızlı bir şekilde gaz ihracatı yapılmasını sağlayabilir. Gerekirse her iki terminal de genişletilebilir.
İsrail ve Kıbrıs için Mısır ile işbirliği çok önemlidir. İhracat altyapısını inşa etmek ve gelişmekte olan alanlar döngüsel bir sorundur. Üretim başladığında hiçbir ihracat altyapısının bulunmaması politik veya ticari riskler varsa, çok para kaybedilecek. Alan beklentilere göre düşük performans gösteriyorsa, pahalı altyapı boşta kalacaktır. (Örneğin, önerilen Kıbrısta LNG Vasilikos projesinin tahmini maliyeti 10 milyar Euro’dur; benzer şekilde İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya’yı birbirine bağlayan EastMed boru hattı projesinin 8 milyar Euro’dan fazlaya mal olabileceği tahmin edilmektedir) Kullanılmayan ve ölçeklenebilir ihracat altyapısını, gelecek vaat eden alanlarla bir araya getirmek, kullanılmayan bölgesel potansiyelin kilitlenmesinin anahtarı olabilir.
[irp posts=”24035″ name=”Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?”]
Bir yandan bölgedeki gaz aramaları, Eni’nin Mısır’da açık denizde Zohr’u keşfetmesinden bu yana, ExxonMobil’in Kıbrıs sularında Glafcosta bulduğu gaz keşifi ile yeni katılımcılara daha fazla önemli keşiflere öncülük etmesi Doğu Akdeniz’i uluslararası odak noktası haline getirdi.
AB’nin enerji politikası değişiyor ve en büyük değişiklik Avrupa’da elektrik sektöründe. AB’nin planları var ve bu; 2050 yılına kadar sıfır karbonlu bir plan. Fosil yakıtların 2050 yılına kadar elimine edilmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarında çarpıcı bir artışa ihtiyaç var.
Yine de, daha sürdürülebilir ve daha az karbon yoğunlu bir enerji sektörüne geçiş ihtiyacı tartışılabilir. Düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş dönemindeyiz ve enerji endüstrisi bu hedefimize teknolojimiz ve inovasyon ve finansal kaynaklara duyduğumuz tutkuyla olumlu katkıda bulunabilir. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının fosiller ile entegrasyonu olmadan kolay bir geçiş sağlanmayacaktır.
AB bunda başarılı olursa, gaz talebinin ortadan kalkabileceği tehlikesi vardır (gaz kaynağına sahip ülkelerin kaynaklara girmeyi ve para kazanmayı düşünmesi gerekir) Talepte azalma olmasa bile, gaz ihracatını umut eden ülkeler zorluklarla karşı karşıya kalabilir; ABD sıvılaştırılmış doğal gaz pazarı da dahil olmak üzere, gaz tedarik etmek isteyen başka ülkeler de var.
Doğu Akdeniz dünya standartlarında keşiflere sahip ancak bir piyasayı ticarileştirmek ve güvence altına almak için çok büyük zorluklar var; Piyasalara ve jeopolitiklere teslimatta çok yüksek maliyeti var.
Enerji: Çatışma veya İşbirliğinin Kaynağı mı?
Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını Rus gaz ithalatına alternatif olarak görüyor, ancak bölgenin bir enerji merkezi haline gelmesi için uzun bir yol var. AB ve Türkiye için gaz kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından ideal bir senaryoda bile, sadece ölçek nedeniyle Rusya’ya kayda değer bir bağımlılık kalacaktır. Yeni enerji forumunun oluşturulması ve kaynaklar için artan keşif iyi işaretler olsa da, gazın çıkarılması, pazarlara taşınması, altyapı ve yozlaşabilecek siyasi çatışmalar ile ilgili hala birçok engel var. AB ve Türkiye arasındaki enerji alanında işbirliği ilişkilerinin önemli bir dayanağı olarak kabul edilmiştir.
Ancak siyasi ve jeopolitik faktörlerin, bunun yanı sıra Türkiye’nin bir enerji merkezi olarak üstlenmek istediği rolü de kısıtlayacağı görülüyor. Sonuçta, Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların bölgesel jeopolitik ve ekonomik denge üzerinde derin etkileri olacaktır. Zaten birkaç çatışma tarafından yıkılmış bir bölgede, kaynaklar üzerindeki yeni gerilimler sadece oradaki ülkeler için değil, aynı zamanda genel olarak enerji güvenliği ve güvenliği açısından da tüm Avrupa için kötü bir haberdir. AB ve ilgili taraflar tarafından kapsamlı ve koordineli bir yaklaşım olmadan, çatışmalar barış ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için tüm çabaları baltalamaya devam edecektir.
Diğer birçok konuda olduğu gibi, ABD ve AB ortak bir konum bulmayı başarırlarsa, bölgedeki hedeflerine ulaşma şansları çok daha yüksektir. Bu nedenle, bölgedeki enerji kaynakları üzerindeki yeni gerginlik potansiyelini azaltmak için önümüzdeki aylarda daha aktif bir rol oynamalıdırlar. Yeni keşfedilen kaynakların Kıbrıs’tan istifade edilmesi için rekabet, mevcut olanları çözmeyi kolaylaştırmak yerine yeni çatışmalar yaratabilir.
Avrupa’nın coğrafi çevresinden tedarik sağlayarak AB’nin Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma ihtimali, AB’nin enerji birliği stratejisinin belirtilen bir hedefi olarak enerji esnekliği kazanmasına yardımcı olabilir.
[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]
Orta Asya ülkesi olan Afganistan, konumu itibari ile stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bunun neticesinde, geçmişten günümüze emperyalistlerin mihrak noktası olmakla birlikte dönem dönem karışıklıkların yaşandığı bir ülke konumunda yer almıştır.[1] Afganistan’ın sahip olduğu bu pek de avantajlı olmayan stratejik konumdan dolayı dönemin en büyük iki gücünden biri olan Sovyetler, Afganistan’a müdahale etmiştir.
1933 yılında Nadir Şah öldürülünce, oğlu Zahir Şah Afganistan’ın kralı olmuştur. 40 sene boyunca Afganistan’ı yöneten Kral Zahir Şah, problemlerle mücadele etmemekle beraber, devleti daha da karışık bir hâle getirmiştir.[2] 1973 yılının ortalarına gelinmesiyle Davud Han, Kral Zahir Şah’ın yurt dışına çıkmasını fırsat olarak görmüş, Halkiler ve Paçamilerle beraber darbe girişiminde bulunmuştur. Bu girişimin neticesinde Kabil’deki Kraliyet köşkünü (ARG) ve radyo istasyonu gibi önemli noktaları ele geçirmiş, kraliyeti sonlandırdıklarını resmen duyurmuştur.[3] Böylelikle Afganistan’da Cumhuriyet yönetimine geçilmiştir.
Cumhuriyet yönetimine geçilmesiyle, Davud hükümeti ilk zamanlarda Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir. Fakat son dönemlerde Afganistan’ı herhangi bir ülke güdümünde tutmak istemeyen Davud, yavaş yavaş Sovyet yanlısı tutumlardan uzaklaşmıştır. Askeri sistem ve teçhizatları Sovyet ürünü olan Afgan birlikleri, Albay Abdülkadir’in kumandanlığı ile yönetiminin beşinci senesini doldurmak üzere olan Davud Han’ı devirmiş, kendisiyle beraber ailesinden 30 kişiyi öldürmüştür.[4] Bu askeri darbeden sonra, Sovyet etkisindeki Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin iktidarda olduğu Demokratik Afgan Cumhuriyetini kurmuşlardır. Partinin başkanı Nur Muhammed Taraki devlet başkanlığına getirilmiştir.[5] Afganistan içindeki Müslüman grupların silahlı direnişi ile başa çıkmakta zorlanan Taraki istifa ettirilip yerine Hafızullah Amin’in geldiği açıklanmıştır. Ancak bu yönetim değişikliği de Müslüman direnişini etkilememiş, 1979’da eski Başbakan Yardımcılarından Babrak Karmal sürgünden Kabil’e gelmiş ve Sovyet yardımıyla Hafızullah’ın yerine başkan olmuştur. Bu arada, 1980 yılının başlarında Babrak Karmal ile birlikte yaklaşık 85.000 Sovyet askeri de ülkeye girmiştir. Başkent Kabil başta olmak üzere birçok stratejik noktaya yerleşen birlikler işgal girişimini böylelikle başlatmıştır.[6]
Sovyet topraklarındaki farklı milletlerden binlerce askerler Afganistan’da.
Dönemin iki büyük kuvveti ABD ve SSCB arasındaki güç mücadelesinin kurbanı olan Afganistan’da Sovyet işgali yaklaşık 10 yıl sürmüştür. Sovyetler’in Afganistan’a müdahale etmesinin temelinde komünist ideolojisini yayma ve sıcak denizlere inme arzusu vardır. Her ne kadar o dönemin yönetiminin daveti ile gelse de, Afganistan’ı havadan ve karadan kuşatmış, stratejik noktaları ele geçirmiş ve Afganistan’ın Sovyetleştirilmesine karşı artan Müslüman isyanına karşı mücadele dönemini başlatmıştır.
Afgan mücahitler
Bu olumsuz gelişmelere rağmen, Sovyet işgalinin Afganistan toplumu üzerinde pozitif etkisi de olmuştur. Afgan toplumu içindeki farklı gruplar kendi aralarında savaşıp güç kaybetmeyi bir kenara bırakıp, ortak düşman olan Sovyetlere karşı bir araya gelmişlerdir.[7]
İki kutuplu dönemin diğer büyük gücü ABD, SSCB’nin işgaline karşı direnişe geçen mücahitlere tam destek vermeye başlamıştır. ABD, Pakistan üzerinden Afganistan’daki Müslüman gruplara askeri teçhizat desteğinde bulunmanın yanı sıra mücahitlere karşı savaşmakta olan Orta Asya ve Azerbaycan’ın Müslüman askerlerine radyo aracılığıyla ulaşarak Sovyet yönetimine karşı direnişe davet etmiştir.[8]
ABD Başkanı Ronald Reagan, Afganistan’da Ruslara karşı savaşan Afgan direnişleri Beyaz Saray’da ağırladı. (1983)
ABD’nin Orta Asya ülkelerinde yaptırmış olduğu radyo yayınlarının yanı sıra, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi diğer Ortadoğu ülkelerinde de İslami argümanlı yayınlar yapılmış, bölgedeki Müslümanların zihnine cihat fikri yerleştirilmeye çalışılmıştır.[9] Yapılan bu yayınların etkisi ile binlerce radikal görüşlü Müslüman, savaşmak üzere Afganistan’a gelmiştir.
Afgan halkı ve dünyanın çeşitli yerlerinden cihat etmek üzere göç eden halk ve militarist gruplar Sovyetlere karşı kitle halinde direnmiştir. Tüm bunlarla beraber, işgalin en başından beri, Afganistan ordusundaki binlerce asker orduyu bırakmış, birçoğu mücahitler safına katılmıştır.[10] Sayıları hızla artan mücahitler, gerilla taktiği ile yürütmüş olduğu savaş neticesinde Sovyetler’e karşı maksimum düzeyde hasar vermiş, düşünülenin aksine basit bir rakip olmadıklarını göstermişlerdir.
1982 senesi cihatçılar açısından önemli bir dönem olmakla beraber SSCB işgali açısından sonun başlangıcıdır. Çünkü harekât kararını veren Brejnev hayatını kaybetmiş ve bu gelişme neticesinde Sovyetlerin stratejisi de ilerleyemez hale gelmiştir.[11]
Kara savaşında 100 bini aşkın mücahit ile başa çıkılamayacağını anlayan SSCB, hava taarruzu ile istediğini elde etmeye çalışmıştır. Fakat 1986 yılı itibariyle, hava taarruzu da ABD’nin mücahitlere vermiş olduğu Stinger füzeleri sayesinde savuşturulmuştur.
SSCB almış olduğu yenilgilerden sonra Afganistan’ı işgal etme girişiminin Karmal ile mümkün olmayacağını anlamış, 1986’da Karmal’ın yerine Afganistan İstihbarat Servisi başkanı Necibullah’ı getirmiştir.[12] Fakat Necibullah da Afgan halkını kazanmakta başarısız olmuştur. Rusların Afganistan’dan çekilmesinden sonra Necibullah rejimi, siyasi ve askeri gruplar arasında güç dengesini sağlayabildiği için üç yıl daha ayakta kalabilmiştir. Üç yılın ardından SSCB dağılınca, Necibullah hükümetine maddi kaynak akışının durması ve mücahit grupların gücünü artırmasıyla rejim yıkılmıştır.[13]
Afganistan’da yaklaşık 10 sene devam eden savaşta SSCB yaklaşık 15.000 kayıp vermiş ve rejime karşı savaşan mücahitleri yenilgiye uğratamamıştır. Beklediğinden daha sert bir direniş ile karşılaşan Sovyetler, 1989 yılının başlarında ülkeden çekilmiştir.[14]
Yavuz Selim Özdemir
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Rauf Beg, Adı Afganistan’dı Taliban’ın Eline Nasıl Düştü (İstanbul: Turan Kültür Vakfı, 2001), 17.
[2] İbrahim Çağrı Erkul, “Soğuk Savaş’ın Üç Büyük Kırılma Noktası: Kore, Vietnam ve Afganistan Savaşları, Savaşların Sonuçları, Günümüze ve Uluslararası İlişkilere Etkileri” (Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010), 119.
[3] Esedullah Oğuz, Hedef Ülke Afganistan, (İstanbul: Doğan Kitapçılık Yayınları, 2001), 86.
[4] Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, 23. bs. (Ankara: İmge Kitabevi, 2013), 282.
[5] Sander, a.g.e., 282.
[6] a.g.e., 282.
[7] Afganistan, Taliban ve Ladin, (İstanbul: Birey Yayıncılık, 2001), 85.
[8] Dilip Hiro, Between Marx and Muhammad The Changing Face of Central Asia (Glasgow: Harper Collins, 1994), 305-306’ dan aktaran Hüseyin Şeyhanlıoğlu, “18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi” (İstanbul: Avrasya Etüdleri, 2008), 71.
[9] Hüseyin Şeyhanlıoğlu, “18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi” (İstanbul: Avrasya Etüdleri, 2008), 71.
[10] Erkul, a.g.t., 130.
[11] a.g.t., 131.
[12] a.g.t., 135.
[13] Najibullah Karimi, “Afganistan’da Gençlerin Siyasal Katılımı” (Yüksek Lisans Tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017), 40.
2020’de Esed hükümetinin Türk askerlerine yönelik iki adet planlı saldırısı sonucu toplam 13 Türk askeri şehit olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, 2016 yılından beri, Fırat Kalkanı Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı ve Barış Pınarı Harekâtı ile terör örgütlerine yönelik başarılı ve büyük çaplı 3 operasyon gerçekleştirmiştir. Fakat Suriye hükümeti İdlib’i geri almak için Astana antlaşması ve Soçi mutabakatını yok saymaktadır. Peki, diplomasinin artık pek işe yaramadığı bir ortamda, yani masada artık daha fazla ilerleme kat edilmediğine göre, sahadaki varlığın daha da güçlendirilmesi mantıklı bir atılım olmaz mı?
Sahada Nasıl Güçlenilir?
Türkiye’nin karşısında uluslararası hukuku yok sayan bir Suriye hükümeti bulunmaktadır. Uluslararası hukuku yok sayan bir taraf elbette savaş hukukunu ve gerek Soçi gerekse Astana’nın garantör ülkelerine rağmen kendi başına hareket etmeye de devam edecektir. Türkiye bu durumda evvela siyasi anlamda, daha sonra da askeri anlamda büyük bir kararlılık göstermelidir. Suriye İç Savaşı’nın başlangıcından beri gerçekleştirdiği suçlardan yargılanması gereken Beşşar Esad, elbette güven vermeyen ve güvenilmemesi gereken bir aktördür. Bu bağlamda Suriye hükümeti ile uzlaşmak gibi irrasyonel bir tutumda bulunmak asla yapılmaması gereken bir davranıştır. Peki siyasi anlamda Türkiye nasıl bir kararlılık göstergesinde bulunabilir?
Olası Siyasi Kararlılık Göstergesi
Suriye hükümetinin zaman zaman Hatay üzerinden hak iddiasında bulunduğu aşikar bir durumdur. Hatta Ermenistan’ın bile Türkiye’nin doğu topraklarını tanımadığını ve Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesine göre Türkiye’nin doğu topraklarını “Batı Ermenistan Cumhuriyeti” olarak tanıdığını da biliyoruz. Gerek Suriye gerekse Ermenistan’ın bu hak iddialarının içi boş olduğunu vurgulamakta fayda var. Zira her iki ülkenin de hak iddiaları, tek taraflı ‘de jure’, yani hukuki hak iddialarından ibaret olup, ‘de facto’, yani fiilî anlamda geçersiz bir durumdadır. İşte Türkiye Cumhuriyeti, bu noktada kendi yasama organı TBMM aracılığıyla, söz konusu bir yasa ile Misak-ı Milli’nin güney sınırlarını esas alan, yeni bir ‘de jure’ durum yaratabilir ve akabinde bu hukuki durumu ‘de facto’, yani fiili duruma dönüştürebilir. Yani TBMM’nin Türkiye-Suriye sınırını Misak-ı Milli sınırlarına göre esas aldığını, dolaysıyla İdlib’teki Esed rejimi unsurlarını asla kabul etmeyeceğini deklare etmesi gerekmektedir. Fakat Türkiye’nin bu siyasi gelişme esnasında ve sonrasında, Suriye İç Savaşı ve İdlib sorunu çerçevesinde geliştirilen mevcut siyasi saiklerin korunmasına dair bir devamlılık da göstermesi gerekmektedir. Zira uluslararası hukuk çerçevesinde işgalci duruma düşmemek için; Türkiye’nin güvenli bölge oluşturma gayretinden ve bu güvenli bölgelerde Suriyeli mültecilerin yerleştirilmeleri gerektiğinden vazgeçmediğini tekrar ederek bu amaçlarından bir cayma göstermediğini deklare etmelidir. Misak-ı Milli meselesi Türkiye’nin her döneminde mevcut olagelmiş ve Türk dış politika yapımcılarının zihinsel altyapılarında daima göz önünde bulunmuş bir meseledir. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti asla geri adım atmamalı, Esed hükümeti ile görüşmeyi düşünmemeli ve böylece siyasi kararlılığını en kısa zamanda oluşturması gerekmektedir.
Olası Askeri Kararlılık Göstergesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Suriye hükümetine yönelik politik argümanlarının kesin surette oluşturmasının ardından işbu kararlılığını sahaya dökmelidir. Zira masada kazanç sağlamak ve oluşturulan ‘de jure’, yani hukuki durumların sürdürülmesi icin, sahada güçlenmek ve yeni ‘de facto’, yani diili durumlar yaratmak gerekir. Rusya’ya masada dayattığımız fakat kabul edilmeyen muhtemel güvenli bölge sınırlarını, ki İdlib’in konumu dahil, sahada da Esed’e dayatmamız gerekiyor. İsrail’in bile Şam’ı bombaladığı bir ortamda, Türkiye hemen Hatay’ın yanındaki İdlib’in doğusundaki Rejim unsurlarını hızlı bir hava harekatı ile imha edebilir, akabinde 9-10 şubat tarihlerinde Hatay’dan İdlib’e naklettiği birliklerini söz konusu bölgeye kaydırıp Rejim unsurlarını geri püskürtebilir. Türkiye bu harekatı sadece söz konusu dayattığı sınırları hayata geçirip Rejim birliklerini bu hattın dışında kalması için hayata geçirmelidir. Akabinde sadece gözetleme kuleleriyle değil, fakat daha üstün vaziyetteki imkanlarla İdlib ve çevre köylerini koruması gerekir.
Uluslararası toplumun desteğini almak mühim!
Türk dış politika yapımcıları bu doğrultuda dünyadan kopmamalı, bilâkis daha aktif bir şekilde uluslararası toplumun desteğini almalıdır. Türkiye bu noktada amacının yeni topraklar ilhak etmek olmadığını, fakat ne pahasına olursa olsun söz konusu güvenli bölge ve Barış Koridoru’nu hayata geçirmek istediğini açıklamalıdır.
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu
NATO’nun 4. maddesine göre:
“Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.”
Türkiye Nato’nun bu maddesini gündeme almalı ve NATO üyelerinin desteğini talep etmelidir. Bunu gerek özel olarak NATO ve üyelerine bildirmesi gerekir, daha sonra hususî olarak ABD’ye de bildirmesi gerekmektedir.
NATO’nun 5. maddesine göre:
“Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”
NATO’nun 6. maddesine göre;
“Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldırı, aşağıdakileri de kapsar: – Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine (**), Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; – Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.”
Türkiye bu bağlamda NATO’nun 5. maddesinde yer alan BM’nin 51. maddesini esas almalıdır. Türkiye aynı zamanda 6. maddede yer alan “Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı” kısmını esas almalı ve kendisine yönelik saldırıların Türkiye’nin egemenliği altında olan topraklarda vuku bulduğunu deklare etmelidir.
Bu doğrultuda hedefinin barış olduğunu ve nefs-i müdafaa hakkı doğrultusunda hareket ettiğini açıklamalıdır. Aynı zamanda ABD ile özel görüşmeler sürdürüp Esed’in tasfiyesini tekrar gündeme getirmelidir.
[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: ‘3 Günde 2 Helikopter Düşürüldü'”]
İsmail Gaspıralı’nın o meşhur sözünü hafızasına kazımayan Türk sayısı dünyada çok azdır. Dilde, fikirde, işte birlik. Büyük Türk düşünürü, eğitimci ve yazar olan Gaspıralı’nın bu sözü sadece bir cümleden ibaret değildir. Tüm Türk halklarının izlemesi gereken rotayı çizmekte ve aynı zamanda bir hedef ortaya koymaktadır.
Gaspıralı, 21 Mart 1851’de Kırım’a bağlı Bahçesaray yakınındaki Avcıköy’de doğmuştur. Doğduğu ve yaşadığı tarihten de anlaşılacağı üzere eğitim hayatı ve hatta tüm hayatı Rus baskılarına karşı mücadele etmekle geçmiştir. Bu mücadelesindeki gayesi ise daima Türk milletinin ve Kırım’ın haklarını savunmak, birlik ruhunu inşa etmek olmuştur. Rusların Kırım’daki hakimiyetine karşı Gaspıralı mücadelesini daima fikirle, sanatla, hukuki yollarla sürdürmüştür. O dönem eğitim hayatı sırasında Rusların panislavist tutumları Gaspıralı’nın fikirlerini ve düşünce yapısını daha da netleştirmiştir. Moskova’da askeri lisede eğitim aldığı sırada orada başka ülkelerden gelen birçok Türk ile tanışmıştır. Gelecekteki idealleri için her bir Türk Gaspıralı için büyük bir kazanımdır.
İsmail Gaspıralı edebi alanda birçok eser vermiştir. Ayrıca siyasi alanda da aktif olan Gaspıralı Kırım’da Bahçesaray belediye başkanı olarak bir dönem görev yapmıştır (1878 – 1884). Yine bu süreçte esas gayesi olan ilmî mücadelesini gayretle sürdürmüştür. Peki, nedir Gaspıralı’nın verdiği bu mücadele? Amacı; tüm Türk dünyası için, İstanbul Türkçesini esas alan ortak bir Türkçe oluşturmak ve Türkler arasındaki birlik şuurunu uyandırmaktı. Gaspıralı, özellikle bir milletin birliğinin korunması ve sağlanması için ana unsurun dil olduğunu düşünmekte ve bu yönde hareket etmekteydi. Türkçe onun için her şeydi. Bu noktada verdiği edebi eserlerin yanısıra esas girişimini gazete çıkarmakla yaptı.
Türklerin varlığından dahi rahatsız olan Ruslar, Gaspıralı’nın tüm dünya Türklerine yönelik olan gazete çıkarma girişimini ilk seferde kabul etmedi, engelledi. Ancak o, ısrarlı çalışmasının karşılığını aldı. Şartlı olarak, yani çıkarılacak olan gazetenin bir nüsha da Rusça çıkarılması kaydıyla izni aldı. Tercüman adlı Türkçe gazeteyi çıkardı. Tüm Türkler arasında dil birliğini amaçlayan Gaspıralı gazeteyi İstanbul Türkçesi ile yayınlamıştır. Tabi ki gazetenin aboneye ihtiyacı vardır, bunu da başta eğitim hayatı sırasında, tanıştığı her bir Türk’ün onun idealleri için bir kazanım olduğunu belirtmiştik. İşte bu kazanımlar, Tercüman gazetesini tanıtmak ve yaymak noktasında büyük katkı sağlamıştır. Gaspıralı, Türk lehçelerinin, yabancı diller yerine birbirlerinden kelimeler alarak zenginleşmesini ve ortak bir yazı diline ulaşmayı amaçlamıştır. Çıkardığı Tercüman gazetesi yoluyla da bu yolda hareket etmiştir. Rusların engellerinden biri de sansür olmuştur. Çünkü Rusların nüfuzlu kişileri, Gaspıralı’nın Pantürkist ve Panislamist fikirlerini yayma girişimlerinin ülkeleri için bir tehdit olduğunu savunmaktadır. Ancak bu noktada küçük de olsa bir kolaylık sağlayan durum, sansür denetimini yapan görevlinin Kazan Türk’ü olmasıdır. Böylece Rusların kabul etmeyeceği bazı yazılar onaydan geçmiştir ve gazete birçok ülkeye ulaşmıştır. Tercüman, Gaspıralı’nın; Türkçe’ye, Türk dünyasına ve Türk milletine en büyük hizmetlerinden biri olmuştur. Gaspıralı bir açıklamasında şöyle der:
“Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan tâ Kaşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı, lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir”.
Dil birliğine ulaşma yolunda eğitimin önemini çok iyi biliyordu Gaspıralı. Bu yolda mevcut mekteplerin yetersiz olduğunun da farkına varmıştır. Bunun üzerine eğitimde Usul-i Cedit (Yeni Yöntem) adıyla devrim niteliğinde yenilikler yapmıştır. Bu konuyla bizzat kendisi ilgilenmiş, kurduğu ekip ve gönüllü öğretmenlerle Türk diline ve Türk dünyasına büyük bir hizmette bulunmuştur. Rusya Müslümanları ve Türklerin daha modern bir eğitim alması sağlanmıştır. Bu elbette kolay olmamıştır. Bu okullarda duyulan yetişmiş öğretmen ihtiyacını karşılamak için konuyla ilgilenen öğretmenleri Bahçesaray’a çağırmış ve ücretsiz eğitim hizmetlerini vermiştir. Yetişen öğretmenlerden gittikleri okullarda en az üç öğretmen yetiştirme sözünü almıştır. Bununla birlikte bu okullarda eğitim daha hızlı ve o dönemin şartlarına göre çağdaş hale getirilmiştir. Usul-ı Cedit, özellikle Türkçe’nin öğretilmesi ve dil birliğinin sağlanması yolunda büyük bir adım olmuştur. Vatanına ve milletine hayatını adayan Gaspıralı’nın, yoğun çalışmaları arasında sağlığı giderek bozuldu ve 24 Eylül 1914’te Bahçesaray’da vefat etti.
İsmail Gaspıralı, Türk dünyasının en önemli değerlerindendir. Cengiz Aytmatov, Ziya Gökalp ve nice Türk aydını gibi yeri ayrı ve özeldir. Türk dünyasının geleceği için bize bıraktığı güzide bir hedef olmuştur: Dilde, fikirde, işte birlik. Günümüzde dahi; Türkçe konusunda, her türlü kültürel faaliyetler konusunda ve ekonomik alanda Türk dünyasının ortak hareket etmesi kaçınılmaz olmuştur. Nitekim dünyadaki tüm gelişmeler ve bu gelişmeler sırasında dünya devletlerinin takındığı tutumlar göz önüne alındığında, Türkiye ve tüm Türk devletlerinin işbirliğinde bulunması bir ihtiyaç olduğu gibi tarihin de çağrısıdır. Bu yazı vesilesi ile de Merhum İsmail Gaspıralı’yı minnetle anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.