Savaşın ve Orduların Özelleşmesi: Dış Kaynak Kullanımı

Eski çağlarda savaşlar onur ve zafer kavramları üzerinden devlet için yapılmaktaydı. Bu devlet anlayışı şu ankinden bir hayli farklıydı. Her vatandaşın savaşa katılma eğilimi ya da devleti savunmak gibi bir görevi olduğu fikrini, Yunan şehir devletlerinde gözlemlemek mümkündü. Ancak Roma İmparatorluğu döneminde bu tür fikirler ortadan kalktı. Her ne kadar Roma kitlesi –hemen hemen- tamamıyla militarize olmuş ve devlet dışı aktörler tarafından çevrelenmiş olsa da, emperyal bir ordunun, şiddetin tek sahibi olduğu fikri hakimdi. Roma’nın çöküşünden ve Batı Avrupa’nın Orta Çağ’a girişinden sonra savaş kâr getiren bir girişim haline gelerek, kral/kraliçe ve soylular arasında bir iş ortaklığı haline büründü.

Roma ordusu

İngiliz Kraliyet Donanması, 1708 Kruvazör ve Konvoy Yasası kapsamında bir para ödülü sistemi üzerine faaliyet gösterdi. Bu yasaya göre denizde ele geçirilen gemi ganimetleri onu yakalayan geminin mürettebatına aitti.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, şirket kapsamında faaliyet gösteren özelleştirilmiş bir askeri gücün tarihsel örneklerinden biriydi. Bu dönemde şirketler, İngiliz İmparatorluğu’nun sınırları dışındayken kendilerini koruma ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyordu ve Doğu Hindistan Şirketi, bu zaman içerisinde en efektif ve bağımsız askeri güçlerden biriydi. Toprakları ele geçirmek, savunmak ve en önemlisi ele geçirdiği toprakları idare etmek gibi faaliyetleri bulunmaktaydı. 1801 yılına kadar Doğu Hindistan Şirketi yaklaşık 120 gemiye sahipti ve dünyadaki her donanmaya karşı kendini savunabiliyordu. İngiliz Kraliyet Donanması, 1917’ye kadar yarı özelleşmiş bir güç olarak kaldı.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi

Bugün savaşın özelleşmesi bağlamında özel şirketler, ulusların kaderlerini etkileyen hatta belirleyen askeri karar alımlarında başat aktör olarak katılabilmektedirler. Blackwater(güncel ismiyle Academi), Aegis Defense Services, DynCorp ve Military Professional Resources Inc. (MPRI) gibi özel askeri şirketlerin, bulunduğu ülkeye ait Savunma Bakanlıklarındaki konumları ve etkileri açıkça gözlemlenebilmektedir. Özel askeri şirketler toplam askeri-endüstriyel sektörün nispeten küçük bir yapısı olarak gözükse de, eğitimli askeri personeller, doktrin ve disipline sahip büyük savaşlar içerisine özel kuvvet personelleri sağlayabilen, helikopter ve uçaklara sahip olan büyük uluslararası işletmelerden oluşmaktadır. Özel askeri şirketlerin kapsamına teknoloji(füze sistemleri, veri merkezleri kurulumu vb.) girse de bu şirketlerin sözleşme görevleri genellikle savaş alanı hizmetleri olarak tanımlanmaktadır. Kimi durumlarda, özel askeri şirketlerin kabiliyetleri bazı askeri hedeflere ulaşmayı mümkün kılar ve bu sebeple egemen uluslar özel askeri şirketlere güvenmek durumunda kalır. Özel askeri şirketlerin karar verici konumundaki etkisi, büyük ölçüde özel şirketlerin yapısı gereği içinde barındırdığı rekabet üzerine gelişim metodundan ve devletin resmi askeri gücüyle özel askeri şirketler arasındaki ilişkiler yoluyla şekillenmiştir.

Mart 2004’te Felluce’daki Blackwater’ın dört çalışanının öldürülmesi sonrası ABD Başkanı George W. Bush, ABD’nin bu saldırıya cevapsız kalamayacağını açıkladı. ABD, pragmatik gerekçelerle gerekli görülen misillemeyi gerçekleştirerek sert bir şekilde karşılık verdi. Misilleme gerçekleştirilmemiş olsaydı, kamuoyu içerisinde özel askeri şirketlerin verimliliğinin sorgulanması ve bunun sonucunda etkinliğinin azaltılması olasılıklar çerçevesi içerisine girebilirdi.

Blackwater Personelleri

Ebu Gureyb skandalıyla altı doldurulan Blackwater’ın dört personelinin öldürülmesi ve ABD’nin Irak’ta özel askeri şirketlere olan bağımlılığını arttırması ile birlikte ABD medyası, özel askeri şirketlerin bölgesel boyutta endişe doğurmasıyla ilgili raporlar yayımlamaya başladı. İngiliz medyası ise Kraliyet Ordusu’nun yasadışı operasyonlar gerçekleştirmek adına özel askeri şirketlere faaliyet devrettiğini yazdı.

Ebu Gureyb Hapishanesi

Özel askeri şirketler askeri operasyonlar için tam anlamıyla zorunlu hale geldi, çünkü geleneksel askeri faaliyetin  mümkün, yararlı ve etkin olmadığı coğrafyalarda faaliyetler yerine getirebiliyorlardı.

Özel askeri şirketler birçok yönden tutku ve ideolojik bağlılık içermektedir. Özel askeri şirket kurucuları, takip ettikleri hedeflere, sağladıkları hizmetlere, askeri disiplinin ideallerine, askeri yaşamın zorluklarına bağlılıklarından ötürü ideolojik olarak bağlanma eğilimi içerisindedirler. Kurdukları özel askeri şirketler karakterlerini yakından yansıtmakta ve kişisel eğilimlerini şirketle koordineli hale getirmektedir. Özel askeri şirketler tarafından istihdam edilen eski ordu personelleri, gaziler, teknik uzmanlığı bulunan sivillerin istihdamı aynı zamanda bu oluşturulan ideolojiye de personel bulmaktadır. Askeri yaşam kültürüne bağlılık ve ideolojik bir arka planın varlığı, N. Machiavelli’nin güvenilirliklerini sorguladığı “condottiere”lerden bu bağlamda ayrılmaktadır.

Günümüzde, yalnızca en son teknolojinin uygulanması üzerine geliştirilen stratejiler başarılı olmamaktadır. Düzenli ve resmi ulus orduları, karmaşık gündemler, operasyon bölgesindeki savaşçı ve siviller arasındaki bulanık sınırları içeren düşük yoğunluklu çatışmalar için ne eğitilmiş ne de donatılmıştır.

1990’ların ortalarında özel askeri şirketler çizgilerini net şekilde “ticari girişim” olarak çizmişlerdi. Özellikle iç siyasi krizlerle ve “diktatör” aktörlere yönelik tehditlere karşı karşıya olan ve gelişmekte olan ülkeleri habitat belirlemişlerdi. Gelişmekte olan bölgelerde güvenliği artırmak, ticari çıkarlarını korumaya ve doğal kaynak akışını sürdürmeye yardımcı olmak amacıyla faaliyet yürüttüler. Özel askeri şirketleri yoğun olarak kullanan ülkeler bu şirketlere karşı nadiren muhalefette bulundular, çünkü ulusal çıkarların açıkça tehlikeye girmediği durumlarda özel askeri şirketler ulusal orduyu zarara sokma durumunu kısıtladı. Özel askeri şirketler böylece hükümetlerin örtülü olarak onayladığı, ancak askeri, politik ve finansal problemler yaratabilme ihtimaline karşın, kendilerinin uygulamaktan çekindikleri hizmetleri gerçekleştirmektedirler.

Soğuk Savaş’ın sonunda yaratılan, askeri hizmetlerin kapsamlı bir şekilde özelleştirilmesini teşvik eden dış politika yöntemleri, savaşta “koruyucuları koruyan özel koruyucular”ı yarattı.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Brauer, Jurgen (1999), “An Economic Perspective on Mercenaries, Military Companies and the Privatization of Force,”

Dunar, Charles J., Jared L. Mitchell and Donald L. Robbins (2007), “Private Military Industry Analysis: Private and Public Companies.”

Kaldor, Mary (1999), New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era

[/vc_toggle]

Malta’daki Türk Şehitliği ve Tarihi

Malta’nın harita üzerindeki konumu

Akdeniz’in ortasında, Sicilya‘nın güneyinde bulunan ve 5 adadan oluşan Malta Cumhuriyeti, geçmişimizden izler barındırıyor. Halkının yüzde 98’i Katolik olan Malta halkı, 1. yüzyılda Hristiyan azizlerinden ST. PAUL’un adaya gelmesi ile Hristiyanlaşmıştır. Akdeniz’de stratejik mevkii ile adeta üs konumunda olan Malta adası,  tarihinde bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu uygarlıklar arasında “ŞÖVALYELER DÖNEMİ” en etkin dönemdir. Osmanlı kuvvetlerinin Akdeniz’de ilerleyişini durdurmak için İspanyol Kralı 5. Carlos’un Saint Jean şövalyelerine yurtluk olarak tahsis ettiği ada, doğal korunaklı limanları, kiliseler ve yapılan surlar ile mükemmel bir üstür artık.

Malta Cumhuriyeti’nin başkenti Valetta’nın Marsa semtinde, Sultan Abdülaziz’in 1874’de yaptırdığı bir şehitlik vardır. Malta şövalyelerinin Akdeniz de Müslüman hacılara, ticaret ve  yolcu gemilerine zarar vermeleri üzerine, 1565 yılında Osmanlı kuvvetlerinin 35.000 denizci  ve 200 gemiyle 4 aylık bir süre ile kuşattığı Malta, aralarında ünlü denizci Turgut Reis’in de bulunduğu 25.000 şehit verilmesine rağmen hava şartlarının da kötü olmasıyla alınamamıştır. Esasında adanın büyük bir kısmı Osmanlı kuvvetlerince ele geçirilmiş, şimdiki şehitliğin bulunduğu mevkiiye de  karargah kurulmuştur. Ancak sonrasında kuşatmanın uzun sürmesi, ağır kış şartları ve Haçlıların Sicilya adasından yardıma gelmesi gibi birçok unsurun bir araya gelmesi ile kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hatta Kanuni Sultan Süleyman‘ın başarısız olduğu 2 seferden biri olarak gösterilir.

Kuşatmanın başarısız olması Malta Şövalyelerinde kahramanlık hikayeleri anlatılmasına neden olsa da Türk korkusu sona ermez. 5 yıl boyunca surlar kuvvetlendirilir. Şövalyelerin yönetim merkezi Birga şehri yerle bir olmuştur. Yeni merkez inşa edilir, yeni surlar yapılır ve bu şehri Türklere karşı koruyan ünlü komutan La Valette’nin adı verilir. Malta kiliselerince halen her yıl 8 Eylül’de Osmanlının adadan çekilişi bayram olarak kutlanır.

Sultan Abdülaziz, 1874 yılında Turgut Reis  ve diğer şehitler anısına adaya bir şehitlik yaptırır. Bu şehitlik, Maltalı mimar Emanuelle Luigi Galizia ile Sultan’ın kişisel dostluğunun ürünü olup sanatseverlerce “Osmanlı‘nın Tac Mahali” olarak adlandırılır. Mimarisinde Türk, İran, Endülüs ve Hint motifleri barındırır. Yapımında  Malta‘nın ünlü sarı taşları kullanılmıştır. Görkemli bir giriş kapısı, 4 küçük minare ortasında yükselen ve büyükçe bir hilali taşıyan zarif kubbesi vardır. Sonradan 1883 yılında bir çeşme ile mescit eklenmiştir. Estetiği dillere destan, çok sayıda ziyaretçi alan bu bu eser, mimarına ünlü “Mecidiye Nişanı” da kazandırmıştır.

Bu şehitlikte ayrıca 1.Dünya savaşında çeşitli cephelerde İngilizlere esir düşen 23 Osmanlı esiri de defnedilmiştir. Bu esirler arasında bulunan Teşkilat-ı Mahsusa Komutanı Kuşçubaşı Eşref, 1919’da şehitliği onarmış, esirlerin isim ve mesleklerini de bir kitabe ile anıtlaştırmıştır.

Şehitliğin etrafına 2016 yılında Maltalı girişimciler tarafından  küçük çaplı sanayii tesisleri  kurulmak istenmesi üzerine tarih ve sanatseverlerce protesto edilmişti ve Türk Büyükelçiliğinin de devreye girmesi ile engellenmişti.

İdlib: Zorlayıcı Diplomasi Stratejisinin İzleri

Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanan Soçi Mutabakatı, Suriye İç Savaşı meselesi çerçevesinde yeni hukuki edinimlere yol açmaya yönelik bazı diplomatik gelişmelerden biriydi. Fakat özellikle İdlib’de son iki aydır yaşanılan olayların açıkça bir anlamı bulunmaktadır. İdlib ve çevresindeki Türk askerlerine yönelik saldırılar öylesine yapılan saldırılar değildir. Bu saldırıların amaçları Türkiye Cumhuriyeti’nin İdlib’den geri çekilmesine yönelik saldırılardır.

Peki, ne oldu da Türkiye Cumhuriyeti ile Soçi Mutabakatı imzalayan Rusya Federasyonu, resmi olarak olmasa da fiili olarak antlaşmayı deler hale geldi?

Sahada Değişen Güç Parametreleri Masayı da Değiştirdi

Esad rejiminin hızla ilerlemesi ve özellikle Suriye İç Savaşı’nın başlangıcından beri muhaliflerin elinde olan Halep’in Esad rejimi tarafından alınması tarafların masadaki konumlarını da değiştirmiştir. Ülkenin tüm topraklarını geri isteyen Esad rejimi, Rusya’ya baskılarda bulunmaktadır ve toprak bütünlüğünü kendince korumaya çalışmaktadır. Özellikle Halep’in alınmasıyla birlikte Esad rejiminin artık savaşın galibi olması netleşmiştir. Fakat bununla yetinmeyen Esad rejimi, tam kontrol ve tam hakimiyet prensibini esas alarak diğer tüm toprakları da istemektedir. YPG ile anlaşan Esad rejimi, muhtemelen savaş sonrası anayasa görüşmeleri çerçevesinde YPG ile yerel yönetimler bağlamında bir mutabakata varmıştır. Bu doğrultuda geriye sadece Türkiye’nin kontrol ettiği topraklar ve Türkiye destekli muhaliflerin kontrol etiği İdlib kalmıştır. Esad rejiminin bu ilerleyişi, yeni fiili durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu ‘de facto’, yani fiili durumlar da elbette yeni ‘de jure’, yani hukuki durumlar yaratmaya müsaittir. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bu konuyla ilgili 19 Şubat 2020 tarihinde şöyle konuşmuştur: “İdlib’de 17 Eylül 2018’in öncesindeki haritaya dönmemiz mümkün değil. Yeni koşullar sahada var.” dedi.

ABD ve YPG topraklarında bulunan Suriye’nin doğusunda terör tehdidinin yeniden ortaya çıktığını vurgulayan Rusya’nın BM Daimi Temsilci Nebenzya, BM güvenlik kurulunda şu ifadeleri kullanmıştır:

“Fırat’ın doğusunda cezaevlerinden kaçan militanlar giderek daha fazla tehdit oluşturuyor.  Aralarında yabancı teröristler de var. Bazıları yeraltına iniyor, mülteci kamplarına yerleşiyor, diğerleri de tüm bölgeye yayılıyor. Bu gelişmelerden son derece endişeliyiz.”

İdlib’de bazı kaynaklara göre 12-15 bin, 30 bin ve 60 bin savaşçı bulunmaktadır. Bu savaşçılar Esad rejimi ve Rusya Federasyonu nezdinde terörist gruplardır. Terörizmle mücadele saikini kullanan Rusya Federasyonu ve Esad rejimi böylelikle İdlib’e yönelik saldırılarını da meşru bir zemin üzerine inşa etmeye çalışmaktadırlar. İşte Rusya ve Suriye, İdlib’i söz konusu terör gruplarından arındırmak istemektedir ve böylelikle Türkiye’ye yönelik, sahada bazı sert güç enstrümanları kullanarak, zorlayıcı diplomasi stratejisiyle Türkiye’nin bölgeden çekilmesine yol açmanın niyetindeler.

Zorlayıcı Diplomasi nedir?

“Zorlayıcı diplomasi” (Coercive diplomacy), rakibin yaptığı bir eylemi durdurmasını veya geri adım atmasını hedefleyen bir “zorlama stratejisi”dir. [1] Bu bağlamda, zorlayıcı diplomasi en yalın ifadeyle, bir dış politika aracı olarak askeri güç kullanımının potansiyel olarak varlığına işaret etmektedir. Mevcut hukuki ve resmi denge ve/veya statükonun (de jure), sert güç aracılığıyla, yeni fiili durum(lar) (de facto) yaratılarak karşı tarafın aleyhine olacak şeklinde bozulması bir diplomatik yöntem olarak kullanılmaktadır.

Zorlayıcı diplomasi kavramını uluslararası politika literatürüne kazandıran Alexander George, zorlayıcı diplomasinin mantığını şöyle açıklamaktadır:

“Zorlayıcı diplomasinin genel fikri, istemi yerine getirmediği için rakibin cezalandırılacağı tehdidine dayanır. Bu niteliği ile zorlayıcı diplomasi, rakibi kendinden istenileni yerine getirmeye ikna edecek ölçüde inandırıcı ve etkili bir destek işlevi görür.” [2]

Bu noktada zorlayıcı diplomasi bir savaş ilanı olmamakla birlikte, tehdit ve sınırlı güç kullanımıyla karşı tarafı başladığı eylemden vazgeçirmeyi, geri adım attırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda zorlayıcı diplomasiyi sadece tehdit ve güç kullanımıyla sınırlı bir düzlemde gerçekleşen bir strateji olarak düşünmek yerine; gerektiğinde karşı tarafın taviz ve/veya ödüllerle ikna edildiği esnek bir strateji olarak algılamak gerekir.

Rusya Federasyonu’nun Zorlayıcı Diplomasi Kullanımı

Halep’in Esad rejimi tarafından alınmasıyla birlikte satranç oyunun neredeyse sonlarına geldiğimiz Suriye İç Savaşı’nda; piyon Esad, vezir Rusya’nın koruması altında ilerledikçe ilerlemek istiyor. Zira satranç tahtasının sonuna vardığında kendisi de bir vezir olmak istiyor. Fakat Esad rejiminin unuttuğu bir husus var.

Köşede ihtiyatlı bir şekilde bulunan kale, satranç tahtasının sonuna varmak isteyen piyonu her an devre dışı bırakabilir. İdlib’deki son kale Türkiye’dir. Türkiye’nin geri adım atması demek, senelerin kazanımlarının heba olması demektir. Kâh rejim saldırıları sonucu şehit vermemiz, kâh Rusya’nın hava saldırıları sonucu şehit vermemiz açıkça şunu göstermektedir: Kale Türkiye’ye geri adım attırılmak istenmektedir. Böylelikle Türkiye’ye masada dayattırılan İdlib haritası, zorlayıcı diplomasi stratejisi kullanılarak, kabul edilmesi isteniliyor.

Rusya’nın teklif ettiği iddia edilen İdlib haritası

19 Şubat 2020’de gerçekleştirilen BM Güvenlik Konseyi toplantısında Rusya’nın Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Vasiliy Nebenzya şu şekilde konuştu:

“Uluslararası terörizme karşı meşru bir mücadele yürüten Suriye hükümetini desteklemeye devam edeceğiz” şeklinde bir konuşma yaparak, şu ifadelerle devam etmiştir; “İdlib’deki gruplar üzerinde etkisi olan herkese şu çağrıyı yapıyoruz: Sivillere yönelik saldırılar durdurulsun. Hmeymim’deki Rus hava üssüne yapılan drone saldırıları ve Suriye ordusuna karşı girişilen provokasyonlara son verilsin.”

Suriye’ye yönelik desteğin sürdürüleceğini ifade eden Rusya, bu sefer Kremlin Sözcüsü Peskov’un açıklamasıyla başka bir zorlayıcı diplomasi örneğiyle gündeme gelmiştir.

19 Şubat 2020 tarihinde Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin Esad rejimine karşı harekat düzenleme olasılığını “İdlib için en kötü senaryo” olarak nitelendirmişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un bu açıklaması tipik bir zorlayıcı diplomasinin zihinsel altyapısını bünyesinde bulunduran bir açıklamadır. Ruslar, masada belirli teklifler sunarken, eş zamanlı olarak sahada da yıldırıcı ve zorlayıcı hamleler yapmaktadırlar. Rusya’nın izlediği strateji; Eğer Türkiye İdlib’de biraz fazla şehit verirse, bu durum Türk halkı ve toplumunda infial yaratabilir ve Türkiye gerek  bu iç politika kaynaklı baskıya gerekse dış politikadan gelen baskılara daha fazla dayanamayarak İdlib’den geri çekilebilir şeklindedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Zorlayıcı Diplomasi Kullanımı

Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, BM Güvenlik Konseyi toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini tekrarlayarak şu ifadeleri kullanmıştır:

“Türkiye İdlib’de tehdit teşkil eden tüm hedefleri vuracak. Askerimizi geri çekmeyeceğiz ve gözlem noktalarından geri çekilmeyeceğiz. Ay sonuna kadar mevcut pozisyonlarından çekilmesi gereken rejimdir. Türk güçleri İdlib’de Soçi mutabakatını çerçevesinde gerginliği azaltmak için bulunuyor. Soçi mutabakatı uygulanmalı ve başlangıçtaki duruma dönülmeli. Şam’daki zorba, halkın olmadığı, Suriyelilerin olmadığı bir Suriye istiyor. İnsan hayatını tamamen göz ardı ederek iktidarda kalmak istiyor. Bunun olmasına izin vermeyeceğiz.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgeye daha fazla asker sevk etmesi, “rejim unsurları ay sonuna kadar mevcut konumlarından geri çekilmezse vururuz” şeklinde zımnî bir ültimatom sunulması ve bazı noktaları da bombalayarak son 2 ayda neredeyse 200’den fazla Esad rejim askerinin öldürülmesi ve nice helikopter ve tankların imha edilmesi de Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek Rusya Federasyonu gerekse Esad rejimine uyguladığı bir zorlayıcı diplomasi örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu noktadan sonra yapması gereken asla geri adım atmamaktır ve karşı tarafın zorlayıcı diplomasi stratejisine boyun eğmemektir. Gerekirse genel anlamda uluslararası toplumun da desteğini alması gereken Türkiye Cumhuriyeti; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO vasıtasıyla uluslararası toplumun desteğini almaya devam etmelidir. Özel anlamda ise ABD ile paralel bir İdlib politikasının yürütülmesi pek faydalı olacaktır. ABD’nin yanı sıra diğer BMGK üyeleri olan Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa ile de temasların arttırılması ve bu devletlerin de somut ve fiili desteğinin alınması zaruri hale gelmiştir.

ABD, Almanya ve Birleşik Krallık’ın İdlib Açıklamaları

19 Şubat 2020 tarihinde ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Kelly Craft, BM Güvenlik Konseyi’nde şu ifadeleri kullanmıştır: “ABD olarak, Suriyeli mültecilere yardım konusunda en fazla yükü taşıyan NATO müttefikimiz Türkiye’nin meşru çıkarlarını destekliyoruz ve Türkiye’nin çatışmalar nedeniyle yeni bir mülteci akını konusundaki endişelerini anlıyoruz. Türkiye’yi Suriye’nin kuzeybatısında gerginliği artırmakla suçlayan Rus yetkililerinin açıklamalarını kesinlikle reddediyoruz. Bunun sorumlusunun Esed rejimi ve Rusya olduğundan hiç şüphemiz yok.”

ABD BM Daimi Temsilcisi Kelly Craft

Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen de Türkiye’nin İdlib’deki gözlem noktalarının çevresinde artan gerginlikten endişe duyduklarını belirterek, ”Suriye rejiminden, Türk kuvvetlerine yönelik saldırılarını durdurmasını ve derhal gerginliği azaltmasını talep ediyoruz.” dedi.

İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Karen Pierce ise “Türkiye’ye saldırıların durması gerek. Türkiye İdlib’de barışçıl bir çözüm için çaba gösterdi ve gerginliğin artmasının halihazırda 3,5 milyon mültecinin yükünü taşıyan Türkiye’yi etkileyecek olmasından endişe duyuyoruz.” diye konuştu.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Zeynep Dağı, “Diplomasi: Çatışmanın ve İşbirliğinin Dili”, Uluslararası Politikayı Anlamak: Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), Alfa Yayınları, İstanbul, 2007, s. 348; Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2008, s. 23.

[2] Alexander L. George, “Coercive Diplomacy”, The Use of Force: Military Power and International Politics, 6th ed., Robert J. Art, Kenneth N. Waltz (ed.), Rowman & Littlefield Publishers, Inc., Lanham, 2004, p. 70.

[3] Bülent Şener, savaş ile barış arasında bir kriz yönetim stratejisi olarak zorlayıcı diplomasi ve Türk dış politikasındaki örnekleri

[/vc_toggle]

Türkiye ve Batı Karşılaştırmasıyla Laiklik ve Sekülerlik

Laiklik ve Sekülerlik: Kavramsal Farklılık, İşlevsel Benzerlik ve Türkiye Batı Karşılaştırması

Ortaya çıktıkları dönemler itibariyle çeşitli tartışmaları da beraberinde getiren laiklik ve sekülerizm kavramları Ortaçağdaki temel yaşayış biçimi olan din olgusuna tepki olarak meydana gelmiştir. Ulus-devlet mantığının oturması, toplumların ve devletlerin yaşantı biçimlerini şekillendirmiş ve laiklik ve sekülerizmdeki temel fark bu noktada ortaya çıkmıştır. Sekülerleşme, insanlığın yaşantı biçimiyle ve dinden bağımsız olunmasıyla alakalıyken, din olgusunun devlet işleyişlerini etkilememesi amacıyla devletin kontrol mekanizmasında tutulması -dindar yurttaşların, devletin içinde destek görebilecekleri kurumları oluşturmak ve kontrol edip devlete başkaldırı tehlikesini minimize etme veya ortadan kaldırma amacı- laiklikle bağdaştırılmaktadır.  Bu doğrultuda çalışmanın amacı, laiklik ve sekülerleşmenin tarihsel etimolojik açıdan tanımlarını ortaya koymak ve farklarını değerlendirmektir.  Bununla birlikte Türkiye’deki laiklik modeliyle Batı’daki laiklik modeli, din kurumlarının kurumsallaşmaları üzerinde devletin rolü ve etkisi bakımından karşılaştırılacak, Türkiye’deki laikliğe yönelik temel iki görüş belirtilecektir. Ayrıca Türkiye’nin, Batı’dan farklı bir laiklik yaklaşımı olarak neden dini devlet bünyesi içine almaya çalıştığı sorusuna da cevap aranacaktır. Son olarak, Türkiye’deki laiklik anlayışı küreselleşmenin “glocal” unsuruyla örneklendirilip, “yerel laiklik” tabiriyle somutlaştırılacak ve sonuca gidilecektir.

GİRİŞ

Secularism, “saeculum” kökünden gelmekte ve çağ anlamını taşımaktadır, anlam olarak çağdaşlaşmaya karşılık gelmektedir. Seküler/secular kelimesinin kullanımı 12. yüzyıla rastlamakta ve kilise bölgesinde yaşayan halkı, kurumsal bir yapı içerisindeki ruhban sınıfından ayırt etmek amacı ile kullanılmıştır. Bazı araştırmacılara göre de bu süreci Roma dönemine kadar uzatmak mümkündür.[1] Sekülerleşme kavramının literatüre girişi 1648 yılında Westphalia Barış Antlaşması neticesinde gerçekleşmiştir. Günümüzde sekülerleşme olgusu, Avrupa’daki aydınlanma süreciyle başlayan ulus-devlet fikrinin güçlenmesiyle ivme kazanmıştır. Ayrıca bilimsel gelişmeler ve felsefi düşüncenin de yaygınlaşmasıyla beraber daha da somutlaşan, hâkim bir kavram haline gelmiştir. Laiklik din-devlet işleriyle alakalı bir kavramken sekülerlik dinin bireysel ve toplumsal alandaki karşılığı olarak değerlendirilmektedir. Nitekim her iki kavram da insan ve insana ait kurumları dünyevileştirme amacına sahiptir. Ancak laiklik halkı politik yollarla dünyevileştirmeyi hedeflerken, sekülerleşme bu amaca sosyal dönüşümlerle ulaşmaya çalışmaktadır. Sekülerlik, Aydınlanma çağı sonrası gelişen rasyonalizmin tesir ettiği insan aklıyla gelişen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır ve insanın dünyaya metafizik bir dayanakmış gibi hareket etmesine gerek duyulmamasıyla birlikte toplumu da bu şekilde dönüştürebilmeyi amaçlamaktadır.

Metodolojik açıdan bu çalışmada laiklik ve sekülerliğin, teorik olarak aynı anlamda kullanılan ancak pratik anlamda barındırdığı farklılıkları ve makalenin amacına paralel olarak bahsi geçen bu kavramların arasındaki temel çizgilerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bununla birlikte Batı’nın ve Türkiye’nin din kurumlarındaki kontrol mekanizması ve hakimiyeti üzerinden sekülerizm ve laikliğe bakış açılarının da karşılaştırılmalı olarak verilmesi amaçlanmaktadır.

Kavramsal Açıdan Laiklik ve Sekülarizm

Ferdinand Buisson

1887 yılında tamamlanan Pedagoji ve Temel Öğretim Sözlüğü’nde yer alan Ferdinand Buisson’a ait “Laiklik” başlıklı makalesi, laiklik teriminin ilk olarak kullanıldığı belgedir.[2] Kavramın sistematik tanımı ilk olarak bu makalede yapılmıştır. Özü itibariyle laiklik, Ortaçağ Avrupası’na dayanmaktadır ve günümüze kadar çeşitli dönüşümler geçirerek bugüne kadar uzanmıştır. Laiklik, Fransa’da benimsenmiş ve orada kurumsallaşmıştır, din özgürlüğünün dengesi ile devlet düzeninin tanımlanması amacıyla kullanılmıştır. “Laik” kelimesi köken olarak Türkçe’ye Fransızcadan geçmiştir. Bu sözcük eski Yunanca’da “laikhos” şeklinde geçmektedir ve toplum, halk anlamı taşımaktadır. Latince karşılığı ise “laicus” tur. Sözcüğün kökeninde anlam ağırlığı “halk” denen büyük çoğunlukla ilgili bir içeriktir. Bu kelimeler Hristiyanlık döneminde “clericus” (din dışında olan kişiler) olarak adlandırılmıştır. Şüphesiz Ortaçağ Avrupası’nın bulunduğu dönemlerde hâkim olan tek güç kilisedir. Kilisenin bu gücüne karşı zaman içerisinde itirazlar yükselmeye başlamış ve sonucunda Rönesans ve Reform hareketlerine bağlı olarak iki farklı eğilim baş göstermiştir. Laiklik ve sekülerlik olarak adlandırılan ve çoğu zaman teoride ortak anlam ifade etmekle birlikte birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Laiklik ve sekülerliğin oraya çıktığı dönemde, kilise gücünü elinde bulunduran Katoliklerin din olgusunun sürekli olarak kontrol altına alması, toplumun ve kamusal alanın dikkatini çekmiştir. Bu çerçevede Katolik kilisenin gücü ve yetkisi sorgulanmış, toplumdan uzaklaştırılması ve etkisinin azaltılmasının gerekliliğini savunulmuş ve laikliğin, ideolojik bir anlam kazanması sağlanmıştır. Bununla birlikte, tam bir bireysel dini özgürlüğü savunan Protestanlar da sekülerlik olgusunun ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.[3] Sekülerizm de etimolojik bakımdan Latince “seculum” kelimesinden gelmektedir. Klasik Latincede “seculum” kelimesi, “yüzyıl” anlamına gelmektedir. İncil’in Latinceye çevirilerinde bu kelimeye “dünya” karşılığı verilmiştir. İngilizcede ise sekülerizm, “dini ve ruhu olmayan”, “dünyevi” olarak çevrilmektedir.[4] Laisizmin temeli olarak gösterilen sekülerleşmenin meydana gelmesinde Fransız Devrimi’nin önemli bir yeri olduğunu söylemek gerekir. Zira bu üç olguyu (laisizm, sekülerleşme, Fransız Devrimi) birbirinden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Fransız Devrimi bu konuda yeni bir başlangıçtır. Çünkü ‘Bütün açıklığıyla laik devlet fikrini, devletin bütün inançlar karşısında tarafsız kalmasını, ruhbanlardan bağımsız olmak ve bütün teolojik anlayışlardan uzak durmak gerektiğini’ ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bu anlayış, dünyevileşmenin mutlak bir sonucudur. Nitekim 19. yüzyılda laikliğin ilk teorisyeni olan Ferdinand Buisson, laikliğin sekülerleşmenin bir sonucu olarak doğduğunu ve bu durumun o dönemde sadece Fransa’da olmadığını, öteki Avrupa toplumlarının da bundan etkilenip laik olduklarını söylemektedir.[5] Sekülerleşme kavramı, yazınsal anlamda literatüre 1648 yılındaki Westphalia Barışı’yla girmiştir. Bu tarihten önce kavram, önceleri kilise kontrolü altında bulunan toprakların laik siyasi otoritenin kontrolüne geçişini tanımlamak için kullanılmaktaydı. Seküler kavramı, daha çok Katolik inanışının karşısında yer alan Protestan görüşünün bulunduğu toplumlarda kullanılmaktaydı. Özellikle Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde toplumsal yaşamda dinin etkisinin azalması vurgusu ön plana çıkmaktadır. Bir diğer anlamda sekülerliğin özünde dinin sosyal yapıdaki otoritesini yitirmesiyle birlikte insan aklının metafizik bağlardan arındırılması yorumu geliştirilmiştir. Laiklik, kilise ile devlet arasındaki ayrım haricinde; cumhuriyet, ulus, toplum ve değerler sistemi gibi sac ayaklarını bulundurmaktadır. Laiklik, din hürriyetini garanti altına almaya çalışan bir uygulama olup, dinin ideolojik bir üstünlük kurmasına engel olmaktadır. Aydınlanma felsefesi, ilerleme düşüncesi ve dinle iç içe olmayan lakin rasyonalist olma iddiasıyla laiklik, etik bir anlayışa dayanmaktadır. Temel felsefesinin; Avrupa’da Voltaire, Rousseau, Locke, Kant, Descartes, Hobbes, Spinoza, Liebnitz gibi filozofların katkılarıyla, Ortaçağın sonlarından itibaren başlayıp güçlü bir gelenek haline gelen laik-rasyonel düşünce Tanrıya dayalı bir evren yerine rasyonel bir evren tasarlamıştır.[6]

Laiklik ve Sekülerlik, köken itibariyle aynı dönemde ortaya çıkmış olması ve işlevsel açıdan birbirlerinin yerine kullanılmaları olsa da nitelik açısından aralarında farklar bulunmaktadır. Özellikle toplumsal, dini ve siyasal yaşamın özgürlüklerini ve değişim süreçlerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. İki kavram arasında yapılacak ayrımda farklı siyasal ve tarihsel süreçlerden hareketler sekülerliğin doğrudan toplumun sosyolojik ve kültürel durumuyla alakalı olduğu söylenmektedir. Laiklik kavramının ise devletin yönetim sürecinde dinin tarafsızlığını içerdiği için siyasal yapıya vurgu yaptığı ve bu yapıyla beraber içerisinde çeşitli alanları da barındırdığı savunulmaktadır. ‘Azgelişmiş veya yukardan aşağıya tarzda modernleşen toplumlarda laiklik, siyasal anlayışın dayanağını oluşturup güçlü bir hukuksal zemine bağladığından dolayı yaptırım gücünü elinde bulundurmaktadır. Bu toplumlarda sekülerizmin yönünü belirleyen durum, laikliğin bizatihi kendisi konumundadır. Nitekim modernleşme sürecini yaşayan Batı toplumları, önce sekülerleşip, sonra laikleşirken, bu süreci yaşamayan Doğu toplumları, önce laiklik ilkesini benimseyip, ardından laikliğin hukuksal gücü ve yaptırımıyla sekülerleşmeye ve toplumsal yaşamı çağa uygun hale getirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda laiklik ve sekülerlik çağdaşlıkla doğrudan ilintili olan kavram ve süreçlerdir.’[7] Aralarındaki temel fark kamusal alan ve bireysel alandaki temel farklılıktan meydana gelen laiklik ve sekülerlik kavramlarının din kurumları, kuralları ve güçleri karşılaştırıldığında Hıristiyanlıktaki Ortodoks, Katolik ve Protestan kolları arasında farklar görüldüğü gibi, bu kavramların benimsendiği ülkelerde, her birinin kendi tarihinde de din ve dünya kurumları arasındaki ilişkilerde tutum değişiklikleri gözlemlenmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de laiklik, Fransız laikliğinden ve Anglosakson sekülerizminden farklıdır. Çünkü İslam, kilise vb gibi kurumla temsil edilebilecek bir din değildir ve camilerin de böyle bir fonksiyonu bulunmamaktadır. Niyazi Berkes’e göre; ‘Kilisenin aynı olan “otonom” bir yapı İslam’da bulunmamaktadır ve çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerde, Batı’da örneklerini gördüğümüz, din bilginleri ile devleti yönetenler arasında yaşanan hâkimiyet savaşları yaşanmamıştır.’[8] Laiklik ve sekülerizm, doğu ile batının ortak sorunu olmakla birlikte belirtildiği gibi Türkiye’de ve Batı’da yaşayış ve uygulanış biçimleri olarak da ayrılmaktadır.

Laiklik ve Sekülerliğin Batı ve Türkiye’deki Farkları Üzerine

Kıta Avrupa’sında Fransızların laiklik, Anglosaksonların sekülarizm olarak tanımladığı laisizm, klasik bir tanımla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Laiklik, devletin dine karşı geldiği ve dinsiz bir devletin varlığı ile açıklanmamaktadır. Esas olarak laiklikte, devletin yönetimde dini kuralları referans almaması ve meşruiyetini de dinsel değerlerden almamasını ifade etmektedir. Devletin resmi bir dini olmaması, dinsel inançlar karşısında tarafsız ve hoşgörülü olması, kamusal hizmetlerde herkese eşit davranması, yurttaşlar karşısında yemin ettirme yerine hukuk kurallarının ön planda olmasıyla birlikte yurttaşlara da din ve vicdan özgürlüğünü sağlanması ulus-devlet anlayışının da bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Laik devlet sisteminde bireyler kendi dinlerini yaşamak, yaşatmak ve dinsel inançlarına uygun biçimde hareket etmek hakkına sahiptirler ve bu hakkın kullandırılması en başta devletin asli görevleri arasında gelmektedir. Laik bir düzende devlet, din karşısında tarafsız bir durumda olması ve farklı dinlere karşı da eşit mesafede olması gerekmektedir. Ayrıca devlet rejimini dinsel normlara dayandırmamakla birlikte vatandaşların dini rahat yaşayabildiği bir ortam yaratılması, yaratılan ortamın da devlet tarafından denetlenmesi gerekmektedir. Bu sebeple, ‘laik devleti siyasi bir kuruluş olarak dini kurallara dayanmayan ve kişilerin dini inanç ve ibadet hürriyetlerini her türlü karşıt inancın saldırısına karşı din farkı gözetmeksizin korumayı gerçekleştiren siyasi sistem’ olarak tanımlanmaktadır.[9] Laiklik kavramının teorik olarak tanımı her yerde aynı biçimde olsa da pratik olarak uygulanması konusu ülkeden ülkeye farklılık göstermiştir. Bu farklılık, Batı toplumlarında din ve devlet arasındaki ilişkilerinin tarihsel açıdan nasıl kurulduğu ve geliştiğiyle yakından ilgilidir. Bu bağlamda Batı’da laikliğin iki farklı biçimde algılanmış ve anlaşılmıştır. Başta Fransa olmak üzere birçok ülke, laikliği katı bir biçimde uygulamaya ve devlet adına dini kurumlara karşı amansız bir mücadele içine girmeye çalışmışlardır. Dine karşı kökten bir düşmanlık ve meydan okuma girişimi Fransız laikliğinin kendine has bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebepten ötürü Fransa’da laiklikten ziyade laikçiliğin ön planda olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla Fransız tipi laikçilikte devlet, dini kendisine bir rakip olarak gördüğü için onu alt etmek ve üstesinden gelmek gibi psikolojik bir tavır içine girmiştir. Rönesans ve reformlar, mutlak monarşilerin ortaya çıkışı, bilimsel devrim, aydınlanma çağı, endüstriyel kapitalizm ve kentleşme dinamikleri, insanları dünya yaşantısında önemli bir yere doğru sürüklemiştir. Modernleşme süreci ile birlikte, toplumlar gündelik sorunlarına din haricinde çözüm bulabileceklerini görmüşlerdir ve sekülarizm anlayışı şekillenmeye başlamıştır. Bu dönüşümün ve modernleşmenin din için sorunlu alanlar yaratması, dini kurumların, dini düşünüş şeklinin ve dini pratiklerin toplum üzerindeki gücünü azaltarak, dini tüketim toplumunda bir başka tüketilecek eşyaya indirgemiştir.[10] Sekülerleşmede, kilise ve devlet çatışmasından doğan laiklik, özellikle Anglosakson toplumlarda karşılığını bulmuştur. Başta Almanya olmak üzere birçok ülke, Fransa’nın devrimci laikçiliğinden farklı olarak dine karşı daha hoşgörülü olmaya, dinsel kurumlara karışmamaya ve bunlar üzerinde tahakküm kurmamaya, hatta kilisenin hiçbir işine karışmamaya özen göstermişlerdir. Birçok Avrupa toplumunda uygulanan bu model, dinin kendiliğinden sekülerleşeceği ve belli bir süre sonra sosyolojik bir olgu olmaktan çıkarak yok olacağı düşüncesine dayanmıştır. Bu durum doğal olarak laikliğin, hem daha dünyevi bir ideoloji olarak algılanmasına, bireysel bir inanç konusu olmaktan öteye geçmeyerek din ile vicdan özgürlüğünü sağlamasına katkı yapmış hem de toplumsal alanda din ve devlet çatışmasını en aza indirmiştir.[11] Avrupa tarihi, bu iki yaklaşımın mücadelesine tanıklık etmiştir. Sıklıkla Batı Avrupa tarihinde görülen bu mücadelede Katolik kilisesinin egemenliğinin son bulması ve devlet temellerinin seküler bir şekilde dizayn edilmesi amaçlanmıştır. Fransız İhtilali, ilk olarak Kilise’nin egemenliğine son vererek din olgusunu, devlet siyasetinin dışına taşımıştır. Sanayi devrimi de dini otoriteyi sarsacak yeni bir sınıfı ortaya çıkarmıştır: Burjuvazi. Burjuvazi vurgusu, devleti dinden ayırmak hususunda çok önemli bir rol göstermiştir. Bununla birlikte küresel sanayi, ekonomi ve ticaret teklini elinde bulundurarak kilisenin egemenliğine son vererek laikliği kurumsallaştırmıştır.

‘Cumhuriyet, Osmanlıdan epistemolojik ve paradigmal açıdan radikal bir kopuş yaşamıştır. Özellikle Kemalist devrimin getirdiği yenilikler, bu kopuşu hem politik ve kültürel eksende derinleştirmiş, hem de yeni bir “tarih”, “toplum” ve “devlet” yaratmanın ideolojik zeminini hazırlamıştır.’[12] Türkiye’ de laiklik kavramının kullanılmaya başlanması Tanzimat Döneminde tercüme odalarına Türklerin getirilmesi ve orada yabancı dil öğrenen yeni bir kuşağın gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu çözülmede Fransızcanın etkisi yalnız sözcükler ve üslup açısından değil, kavram ve anlamlar açısından da bu kanalla gelişmiştir.[13] Cumhuriyetin ilanı itibariyle de Türkiye’deki laiklik anlayışı çeşitli dönüşümler gerçekleştirmiştir. Bu dönemde devletin laik, toplumun da seküler olması için çaba sarf edilmiştir. Türkiye bundan ötürü Fransızca “laïcité” kavramını kendi dilinde laiklik olarak benimsemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik olmasının başlıca özellikleri olarak; devletin resmi bir dininin bulunmaması, devlet kurumlarıyla din kurumlarının ayrılması ve yurttaşlara inanç özgürlüğünün tanınması sayılabilir. Ayrıca Teşkilat-ı 18 Esasiye Kanunu’nun taslak halindeki metninde de laiklik kavramı geçmektedir ancak burada “ladiniyye” terimi kullanılmıştır.[14] Laik Türkiye Cumhuriyeti olma yolunda atılan adımlar ise:

  • Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun Kabulü 1924
  • Halifeliğin Kaldırılması 1924
  • Şeriye ve Evkaf Nezaretinin Kaldırılması 1924
  • Şapka Kanunu 1925
  • Türbeler ile Tekke Zaviyelerin Kapatılması 1925
  • Miladî Takvimin Kabulü 1925
  • İsviçre Medenî Kanunu’nun Kabulü 1926
  • Latin Alfabesinin Kabulü 1928
  • Ezanın Türkçeleştirilmesi 1932
  • Bazı Kıyafetlerin Yasaklanması 1934
  • Cuma Yerine Pazar Gününün Tatil Olması 1935
  • Laikliğin Anayasal Prensip Olması 1937 şeklinde olmuş ve anayasal ilke haline gelmiştir.[15]

Türkiye’de laiklik tartışmalarında iki farklı anlayış yer almaktadır. İlk olarak Türkiye’nin esasında laik bir yapıya sahip olmadığı ve devletin, laiklik anlayışına ters bir tutum sergilediğine yönelik tartışmalar yaratılmaktadır. Nitekim laiklikte devlet ile din işleri bir arada bulunamamasına karşın Türkiye’de dini kurumlar devletin bünyesinde yer almaktadır. Bu da dini kurumların Türkiye’de devlete bağlı bir ilişkisinin olduğu olgusunu gözler önüne sermektedir. Bu durumu baz alarak ilk anlayışta; Türkiye’nin laiklikle alakasının bulunmadığı savunulmuştur. [16] Bir diğer anlayışa sahip olanlara göre de laiklik, çağdaş uygarlık yolunda edilen mücadele sonucu kazanılmıştır. Bu durum da toplumun ‘kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtarılmasıdır’[17] Bu görüşü savunanlara göre, laikliğin herkes tarafından kabul edilmiş mutlak bir anlamının bulunmayacağı ve her ülkenin farklı bir laiklik politikası ve yorumu bulunmaktadır. Bu durum, küreselleşme olgusunun bölgelerce algılanış ve yaşayış şekillerine benzemektedir. Nitekim küreselleşmenin tek başına bir olgu olduğunu kabul edip bir yere özgü bir hale getirilmeye çalışılması ve dünyadaki diğer uygarlıklarının bundan ilham almasına yönelik görüşlerle birlikte, küreselleşmenin uygarlıklar arası farklılıklar gösterdiğini ve her toplumun bulunduğu kendi coğrafi konumu, ekonomik yapısı, kültürel durumuna göre küreselleşebildiği ve global ve local kavramlarının birleşmesiyle “glocal” anlayışının güçlenmesi, küreselleşmenin tek bir olguya bağlı kalmadığına yönelik en ciddi tartışma vurgusudur. Bundan ötürü de laiklik ve laik toplum anlayışlarını kısmen andırmaktadır. Bu açıdan Türkiye’nin Batı’dan farklı bir laiklik anlayışının olması son derece normal bir durumdur. Bu ikilemden dolayı devlet, dini bütünüyle halka bırakmadığı gibi onun kendi içinde özerk bir yapı kazanmasına da izin vermemiş ve bunun yerine laikliği dinselleştirmeye çalışmıştır. Nitekim laiklik, toplumsal düzlemde bir özgürleşme hareketinin değil, devletin kendisini dinden ve dolaylı olarak toplumdan özgürleştirme çabasının taşıyıcısı olmuştur.[18]

SONUÇ

Sekülerleşme, insan aklı üzerinde kurulmuş olan din ve metafizik denetimin kaldırılmasıdır ve insan aklına olan güvenin bir sonucu olarak rasyonalizme dayanmakla birlikte mitler gibi metafizik dayanaklara gerek duymamayı amaçlamaktadır. Bu tanıma göre tarih boyunca insan ilişkilerinin tüm belirleyicileri dini referanslar ve semboller olmuştur. Örneğin Ortaçağ’da kurulmuş bir mahkemede kişinin doğru konuşup konuşmadığı inandığı dinin üzerine yemin etmesiyle değerlendirilmekteydi. Sekülerleşme ile birlikte mahkemede din üzerine yemin edilmesinden ziyade kanıtlar daha çok önemlidir. Yine Ortaçağda bir savaş sonrası yapılan anlaşmalar üzerine tarafların din üzerine yemin etmesi zorunluluk durumundaydı. Günümüzde ülkelerin savaş sonuçlarına uyacaklarına yemin etmesi bir anlam ifade etmemektedir. Bunun üzerine uluslararası yaptırımlar daha caydırıcı olmaktadır. Sekülerleşme ve laiklik iki farklı kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Her iki kavram da insan ve insana ait kurumları dünyevileştirme amacındadır. Bahsedildiği gibi laiklik halkı politik yollarla dünyevileştirme yoluna gitmektedir. Sekülerleşme ise bu amaca sosyal dönüşümlerle ulaşmaya çalışmaktadır. Her iki kavram da ideoloji haline gelmiştir fakat “laisizm” radikal bir ideoloji niteliğindedir. Bu bağlamda laiklik, toplumu ve onun resmî kurumlarını dünyevileştirirken, devlet yönetiminde radikal reformlarla dönüşümler gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Sekülerizm ise, liberal dönüşümlerle halkı dönüştürmeyi ve dünyevileştirmeyi de zamana yayarak toplumsal tepkiyi en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Sekülerleşmede din tamamen ortadan kalkmamaktadır. Din, toplumsal bir görev üstlenmektedir fakat eskisi kadar toplumsal olaylarda etkili değildir. Weber’e göre sekülerleşme dünyanın büyüsünü bozmuştur. Din veya dine ait sembollerin sosyal hayattaki etkileri azalmıştır sıradanlaşmıştır.

Türkiye’de de Cumhuriyet sonrası bu anlayış somutlaşmıştır. ‘Nitekim Cumhuriyet rejiminin meydana getirmek istediği birey, bütün meselelere düşünsel ve nesnel bir açıdan yaklaşan rasyonalist, gelenek karşıtı, klerikalizm-karşıtı bir bireydir’.[19] Kemalist felsefenin de arka planında “rasyonalist-pozitivist anlayış ve “geleneksel” ile “modern” karşıtlığı yatmaktadır.[20] Pozitivizmde, tarihin teolojik ve metafizik aşamasının bittiğini ve gerçek bilgiye, ancak akıl ve bilimle ulaşılabileceğini ve bundan dolayı da din referansının geçerliğini yitirdiği görüşü hakimdir. Bundan dolayı dinin, Türk halkına zarar verdiği gözüyle bakıldığı için onun hukuki, toplumsal, kültürel ve iktisadi alanların teori ve pratiğini belirlemesine son verilmiştir.[21] Türkiye Cumhuriyeti’nde günümüz çerçevesinde laiklik; sosyal barışı sağlamak, yurttaşlardan tam destek almak ve din-devlet işlerini birbirinden ayıran bir ilkeden ziyade, siyasal alanda çatışma ve gerginliklere neden olan bir ideoloji olarak görülmektedir. Bu uğurda çeşitli tartışmalar meydana gelmektedir ve nihayetinde Türkiye, laikliği kendi yerel dinamikleriyle değerlendirmiştir ve bu bir tercihten ziyade bir zorunluluk olarak gösterilebilir. Nitekim belirtildiği gibi laikliğin her ülke tarafından kabul edilmiş mutlak bir anlamının bulunmayacağı ve her ülkenin kendi iç dinamiklerine göre farklı bir laiklik politikası ve laiklik yorumu bulunmaktadır. Bununla birlikte Cumhuriyetçi rejim ve özellikle bürokrasi sınıfının karşıt bir ideoloji olarak gördüğü ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin bir antitezi niteliğinde olan siyasallaşmış İslam’ın Türkiye Cumhuriyet’in başlıca sac ayaklarını oluşturan: “seküler toplum”, “laik devlet” ve “ulus-devlet” unsurlarına tehlike olduğu gerekçesiyle dini ve dine bağlı kurumları devletin gözetimi alıp kontrollerini sağlamak, Cumhuriyetin temel dinamiklerini korumak hususunda elzem niteliktedir. Bu da Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini göz önüne alarak laikliği, “yerel laiklik” yorumuyla yaşadığını göstermektedir.

Muhammed Resul Eroğlu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ahmet Kuru, “Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: ABD, Fransa ve Türkiye, (çev. Eylem Çağdaş Babaoğlu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011.

Ali Fuad Başgil, “Din ve Laiklik”, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2003.

Andrew Davison, “Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik”, (Çev.T.Birkan), İletişim Yayınları,İstanbul 2002.

Çetin Özek, “Türkiye’de Lâiklik”, Baha Matbaası, İstanbul, 1962.

Ergün Sertel, “Laiklik ve Sekülerleşmenin Kavramsal Farklılığı ve İşlevsel Birlikteliği Üzerine”, Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018.

Etyen Mahçupyan, “Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet Devlet ve Din” Yol Yayınları, İstambul 1998.

Gülşen Sayın, “Türkiye’de Laiklik Anlayışı ve Din Eğitimi Uygulamalarına Yansıması”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2014.

Jean Baubérot, “Laiklik, Tutku ile Akıl Arasında: 1905-2005” (çev. Alev Er), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009.

Kemal H. Karpat, “Turkey’s Politics”, Princeton University Press, 1959.

Kadir Canatan, “Din ve Laiklik”, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997.

Mustafa Erdoğan, “1982 Anayasasında Din Özgürlüğü”, Liberal Düşünce, Bahar 2000, Ankara, 2000.

Mustafa Erdoğan,”28 Şubat Süreci”, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999.

M.Zeki Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorununun Siyasal Temelleri”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 2010.

Nancy Lindisfarne, “Elhamdülillah Laikiz”, (Çev. S. Somuncuoğlu), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

Niyazi Berkes, “Teokrasi ve Laiklik”, İstanbul, Adam Yayınları, 1997.

Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005.

Ömer Faruk Darende, “Sekülerleşme Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2015, s. 153.

Özay, “Sekülerleşme ve Din”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 121-122.

Volkan Ertit, “Birbirlerinin Yerine Kullanılan İki Farklı Kavram: Sekülerleşme ve Laiklik”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2014, s. 107.

[1] Mehmet Özay, “Sekülerleşme ve Din”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 121-122.

[2] Gülşen Sayın, “Türkiye’de Laiklik Anlayışı ve Din Eğitimi Uygulamalarına Yansıması”, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2014, s. 14.

[3] Ömer Faruk Darende, “Sekülerleşme Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi”, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2015, s. 153.

[4] Kadir Canatan, “Din ve Laiklik”, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, s.10.

[5] Jean Baubérot, “Laiklik, Tutku ile Akıl Arasında: 1905-2005” (çev. Alev Er), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2009, s. 8.

[6] Mustafa Erdoğan, “1982 Anayasasında Din Özgürlüğü”, Liberal Düşünce, Bahar 2000, Ankara, 2000, s. 109-117.

[7] Ergün Sertel, “Laiklik ve Sekülerleşmenin Kavramsal Farklılığı ve İşlevsel Birlikteliği Üzerine”, Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2018, s. 141.

[8] Niyazi Berkes, “Teokrasi ve Laiklik”, İstanbul, Adam Yayınları, 1997, s.25.

[9] Çetin Özek, “Türkiye’de Lâiklik”, Baha Matbaası, İstanbul, 1962, s.4.

[10] Volkan Ertit, “Birbirlerinin Yerine Kullanılan İki Farklı Kavram: Sekülerleşme ve Laiklik”, Akademik İncelemeler Dergisi, 2014, s. 107.

[11] M.Zeki Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorununun Siyasal Temelleri”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 2010, s. 288.

[12] Ibid, Duman, “Türkiye’de Laiklik Sorunun Siyasal Temelleri”, s. 294.

[13] Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 258.

[14] Mustafa Erdoğan,”28 Şubat Süreci”, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 123.

[15] Ahmet Kuru, “Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: ABD, Fransa ve Türkiye, (çev. Eylem Çağdaş Babaoğlu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2011, s.219.

[16] Ali Fuad Başgil, “Din ve Laiklik”, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2003, s.200.

[17] Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 19.

[18] Etyen Mahçupyan, “Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet Devlet ve Din” Yol Yayınları, İstambul 1998, s.91-95.

[19] Kemal H. Karpat, “Turkey’s Politics”,Princeton University Press, 1959, s.53.

[20] Nancy Lindisfarne, “Elhamdülillah Laikiz”, (Çev. S. Somuncuoğlu), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s.39.

[21] Andrew Davison, “Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik”, (Çev.T.Birkan), İletişim Yayınları,İstanbul 2002, s. 248.

[/vc_toggle]

Koronavirüsü: Salgının Ortaya Çıkışı, Yayılması ve Etkileri

Çin’in Wuhan kentinde patlak veren Koronavirüsüyle ilgili haberler neredeyse bir rutin halini almaya başladı. Kısa süre içerisinde 25 ülkeyi etkisi altına alan virüsü kontrol etme çabaları dünya çapında tüm hızıyla devam ederken ülkeler tek tek Çin’le olan bağlantılarını koparmaktadır. 2 ay gibi kısa sürede 75.000 vakaya yaklaşan ve 2.000 kişinin ölümüne sebep olan Koronavirüsü dünya genelinde özellikle uzak doğudan gelen yabancılara karşı fobi oluşturmaktadır. Dünya’nın adeta fabrikasında çıkan bu yangının küresel ekonomiyi nasıl etkileyeceğini ise salgının süresi belirleyecektir.

Ölümcül Salgının Ortaya Çıkışı

Tam olarak ne zaman ortaya çıktığını kestirmek güçtür. Neredeyse herkesin kabul ettiği bir gerçek vardır ki Çin devlet görevlileri panik oluşmaması için hastalığın ilk döneminde dünyadan bilgi saklamıştır. Bu durum ise enfekte onlarca kişinin sokaklarda gezerek binlerce bireyin hasta olmasıyla sonuçlanmıştır. Enfekte hastanın bir günlük gezisi onlarca kişinin hasta olmasına ve o kişilerinde çevreleriyle temas etmesiyle yüzlerce, binlerce ve on binlerce kişinin ölümcül hastalığa yakalanmasına neden olabilir. Örneğin 3.700 kişiyi taşıyan “Diamond Princess” adlı yolcu gemisinde seyahat eden bir Hong Kong’lunun indikten sonra Koronavirüsü taşıdığı tespit edildi. Ardından gemi ve yolcular Japonya’nın Yokohama Limanı’nda karantinaya alındı. Yapılan inceleme’de gemideki 621 yolcuda Koronavirüsü tespit edildi ve bu sayı her geçen gün katlanarak ilerlemektedir. Dün itibariye gemide bulunan 2 kişi hayatını kaybetmiştir. Virüsü taşıyan bir kişiyle birkaç saatlik aynı uçakta yolculuk yapmak veya asansörde kısa bir süre bulunmak dahi virüsün bulaşma riskini taşımaktadır. Ve küresel dünya tekrardan tehdit altındadır.

Salgının Kaynağı

Hastalığın kaynağı konusunda da belirsizlik olmakla birlikte Wuhan kentinde bulunan Huanan Deniz Ürünleri Pazarından (Huanan Seafood Market) bir hayvandan gelen virüs veya birkaç hayvanın temasıyla oluşan bir zoonotik virüstür. Salgının ilk vakaları 2019 Aralık ayında ortaya çıktığı bilinmektedir.[1]

Fotoğraf – Deniz Ürünleri Pazarını koruyan bir görevli, New York Times.

Salgının Yayılması

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgınla ilgili ilk raporunu 21 Ocak 2020’de yayınlamıştır. Raporda 282 vaka belirtilmiş, bunların 51’inin ciddi derecede olduğu belirtilirken 6 kişininde salgın sebebiyle öldüğü rapor edilmiştir. Ayrıca vakaların Tayland, Japonya, Güney Kore’de görüldüğü paylaşılmıştır.[1] 23 Ocakta enfekte insan sayısı 581, ölü sayısı ise 17 olarak belirtilmekle birlikte Koronavirüsü ilk kez bu tarihte uzak doğu haricinde bir ülkede, ABD’de görülmüştür.[2] Örgütün 5.Raporunda vaka sayısı 1.320, ölü sayısı ise 41’e yükselmiştir. Tabi sonraki raporlarda 1 günde yaşanan vaka ve ölü sayısı 5 günlük toplamdan daha fazla olacaktır. Koronavirüsü ABD, Fransa ve Avusturalya dahil 10 ülkeye yayılmıştır.

Koronavirüs ölümlerinin grafiği. – Grafik: İsmail Vardi

Şubat’ın başına gelindiğinde Koronavirüsü enfekte insan sayısı 11.953’ü buldu. Batı Avrupa’nın neredeyse tamamı olmak üzere 23 ülkeye yayıldı ve 259 ölü sayısına ulaştı. 2 Şubatta Çin dışında ilk ölüm hadisesi Filipinlerde yaşandı. Bu diğer ülkeler için önemli bir haberdi ve hızlı bir şekilde Çin ile ilişkiler koparılmaya başlandı.

Koronavirüsü Yaşlara Göre Ölüm Oranı [4]

Koronavirüsü Yaşlara Göre Ölüm Oranı

10 Şubatta vaka sayısı 40.554’e, ölü sayısı ise 910’a ulaştı. Bu durum Korona’nın 2002-2003 yıllarında dünya’yı etkisi altına alan SARS salgının neden olduğu ölümlü vaka sayısını geçmesini gösteriyordu.

Günümüz

  • Koronavirüsü tüm dünyada artık yüksek seviyede izlenen bir salgın. Çin dışında Filipinler, Japonya ve Fransa’da ölümlü vakalar yaşanmıştır. Dün sarsıcı bir şekilde dünya genelinde Çin haricinde 5 ölümlü vaka yaşanmıştır. Bunların 2’si İran, 2’si karantina altındaki Diamond Princess gemisinde ve bir kişi ise Güne Kore’de öldüğü bildirilmiştir.
  • 1 günde enfekte olan kişi sayısı Çin’de 1.500’ü bulurken, diğer ülkelerde 150’ye yaklaşmıştır.
  • 1 günde ölü sayısı 250’ye varabilmektedir.
  • Korona vakası dünya genelinde 75.748 vakaya ulaşmıştır.
  • Bu vakaların 74.675’i Çin’de, 1.073’ü diğer ise 26 ülkede görülmektedir.
  • Toplam Korona’dan ölü sayısı 2.129’dur.
Koronavirüsü’nün Dünya Geneli Yayılımı

Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’ne göre vaka sayısı 75.744, ölü sayısı ise 2.128’dir.[6]

Fotoğrafta görüldüğü üzere Korona’nın özellikle Uzak Doğu Asya’da şiddetli etkisi sürdürürken Avrupa ve Kuzey Amerika’yı çevrelemiştir. 15 Şubat’ta Mısır’dan gelen haberle Koronavirüsü Afrika’da da görüldü. Hastalık henüz sadece Latin Amerika görülmemiştir. Türkiye ile ilgili çeşitli haberler ve şüpheler yaşansa da henüz onaylanan vaka belirlenmemiştir.

Çin Dışında Koronavirüsün En Çok Etkilediği Ülkeler

Sıralama Ülke Vaka Ölü
1 Güney Kore 104 1
2 Japonya 85 1
3 Singapur 84 0
4 Tayland 35 0
5 Tayvan 24 1
6 Malezya 22 0
7 Vietnam 16 0
8 Almanya 16 0
9 Amerika Birleşik Devletleri 15 0
10 Avusturalya 15 0

[7]

Biyolojik Saldırı mı?

Koronavirüsü biyolojik saldırı olarak ABD tarafından geliştirildiği spekülasyonları sosyal medya’da konuşulmaktadır. Bu durumu destekleyecek herhangi bir kanıt görülmediği gibi ABD 15 vakayla Koronavirüsü’nden en çok etkilenen ülkelerden birisidir. Subjektif olarak değerlendirdiğimde Koronavirüsü gibi dünya çapında bir biyolojik saldırıyı yapabilecek 3 ülke bulunmaktadır ve bunların hepsinde Koronavirüsü’nden etkilenmektedir. Yani biyolojik saldırı olduğu düşünülmemektedir.

Anılar

En hassas anılardan birisi hastalıklı bir Çinli’nin hastanelerin dolu olmasından dolayı çocuklarına bulaştırmamak için evine gidemeyip köprüden intihar etmesidir. Diğer birisi ise hastalığı ilk duyuran fakat hakkında kısa süreli tutuklama çıkarılan Dr. Li Wenliang’in hastalığa yakalanması ve ölümüdür. Dr Li’nin ölümü hem Çin, hemde dünya genelinde büyük bir yankı uyandırmıştır.

Koronavirüsü duyuran ilk kişi Li Wenliang

Koronavirüsüne karşı kilit rol oynayan Wuhan hastanesi başhekimi Dr. Liu Zhimming’de Salgın sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Ayrıca yine hastalarla temas halinde olan doktorlardan birçoğuna hastalık bulaştığı ve ölümlerin gerçekleştiği bilinmektedir.

Hastalık en ciddi şekilde 20 milyona yakın nüfusa sahip Wuhan şehrini etkilemiştir. Marketlerde ürünlerin alımı için kavga edilen, sokaklarda ölü cesetlerin görülebildiği bir hayalet şehre dönmüştür. New York Times’ın hazırladığı video bu durumu özetlemektedir :

Etkisi

  • En önemli etkisi kuşkusuz dünayanın ikinci ekonomisi olan Çin Halk Cumhuriyetine olmuştur. 1,5-2 Trilyon dolar düzeyinde gelir kaybı yaşadığı belirtilen Çin’de üretimin azalması doğal olarak da enerji talebinin azalmasını beklenmektedir.[7]
  • Böylesine bir salgının küresel sistemde ne kadar hızlıca yayılabileceğini göstermiştir.
  • Uzak Doğu Asya ülkelerinin “bölgesel kalkınmaları” ağır yara almıştır.
  • Dünya ekonomisinin %0.5 oranına kadar yavaşlaması ön görülmektedir.
  • Koronavirüsüyle birlikte turizm sektörü büyük bir yara almıştır. Koronavirüsünün yayılmasında istemeden de olsa turistler başat rol oynamıştır. Seyahat planı yapan milyonlarca kişi gezilerini ertelemiş veya iptal etmiştir.
  • Koronavirüsü’nün yayılımı ve ölüm oranları Çin dışında daha da artacaktır. Hastalığın pençesine yakalanmış çok sayıda tehlikeli yaş grubunda insan vardır.
  • Tıp, Teknoloji ve Bilim alanında çok ilerlediğimizi düşündüğümüz milenyum çağında görülen Koronavirüsü zannettiğimiz kadar gelişme kaydedemediğimizi göstermektedir. Hastalığın üzerinden 2 aya yakın süre geçmesine karşın bilim ölümcül salgına -yüksek gayretine rağmen- net bir cevap verememiştir. Halbuki SARS’tan sonra bilim insanları Çin’deki mağaralara gidip yarasalardan örnekler toplayarak ortaya çıkma ihtimali bulunan ölümcül virüslere karşı aşılar geliştiriyorlardı. Hatta bilinmeyen bir salgına dahi 1 ay içerisinde aşı üretilmesinden bahsedilmekteydi. Tüm bunlar insanlığın -yaşanan tüm gelişmelere rağmen- çok kırılgan bir zeminde yaşadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
  • 2020 yılının esenlik ve barış getirmesini dileyenler için bu yılında ıskalandığı henüz yolun başında ard arda yaşanan olaylarla görülmektedir. Modern dünyanın her geçen gün yeni bir sorunla düğümlendiği bir dönemde barışın önümüzdeki 10 yılda gelmesi zor ama umut edilen bir ihtimal olarak not edilmektedir.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] İstanbul Beyin Hastanesi, https://npistanbul.com/korona-virusu-nedir, Erişim: 11.02.2020.

[2] World Health Organization, Novel Coronavirus (2019-nCoV) Sıtuatıon Report – 1, 21.01.2020, https://www.who.int/docs/default-source/coronaviruse/situation-reports/20200121-sitrep-1-2019-ncov.pdf?sfvrsn=20a99c10_4, Erişim: 11.02.2020.

[3] World Health Organization, Novel Coronavirus (2019-nCoV) Sıtuatıon Report – 3

[4] https://www.worldometers.info/coronavirus/coronavirus-age-sex-demographics/, Erişim: 18.02.2020

[5]European Centre for Disease Prevention and Control, “Situation update”, https://www.ecdc.europa.eu/en/novel-coronavirus-china, Erişim: 18.02.2020.

[6] WHO, https://www.who.int/docs/default-source/coronaviruse/situation-reports/20200220-sitrep-31-covid-19.pdf?sfvrsn=dfd11d24_2, Erişim: 21.02.2020.

[7] European Centre for Disease Prevention and Control, “Situation update” https://www.ecdc.europa.eu/en/geographical-distribution-2019-ncov-cases, Erişim: 21.02.2020.

[8] Yusuf Giray Alpatan, “Corona Virüsü Küresel Ekonomiyi Tehdit Ediyor”, Milat Gazetesi, https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/corona-virusu-kuresel-ekonomiyi-tehdit-ediyor/haber-230495, Erişim: 16.02.2020.

[/vc_toggle]

Osmanlı’nın Erken Kanuni Süleyman Dönemi Dış Politikası

Osmanlı İmparatorluğu 1517 yılında, Sultan 1. Selim önderliğindeki Ridaniye Savaşı’ndan sonra çok farklı bir hüviyet kazanmıştır. Sultan 1. Selim, Sultan 2. Mehmet’ten sonra evrensel bir perspektif ile politikalarını belirleyen ikinci padişah olmasıyla birlikte Osmanlı’nın klasik kara endeksli gaza ve cihat politikasına okyanus endeksli çok boyutlu bir politika eklemiştir. Özellikle Mısır’ın ilhakı ile birlikte sınırlarını okyanuslara kadar genişleten Sultan 1. Selim, burada ilk defa Portekizlilerle karşılaşmış ve onlara karşı çok boyutlu bir harbe girişmiştir.  Sultan 1. Selim, Avrupa’daki Katolik Hıristiyan devletlerle yapılan karasal mücadelelerin yanı sıra artık okyanusları da ilave ederek keşif yıllarını Osmanlı için başlatmıştır. Sultan 1. Süleyman tahta çıktığında, yakın dosta Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa ile birlikte bu çok boyutlu imparatorluk politikasını devralmıştır. Bu keşif yılları yoğun bir şekilde 1538 senesine kadar sürmüştür. 1536’da Pargalı İbrahim Paşa’nın infazı ile birlikte Osmanlı bu çok boyutlu politika perspektifini kısmi bir şekilde kaybedecektir. 1538’de ise başarısız Hint seferi ile bu çok yönlü okyanuslara dayalı üstünlük tam anlamıyla sona erecektir. Bu yazıda, alışılmışın dışında bir yöntem kullanılmıştır. Söz konusu yönteme göre sadece Osmanlı padişahının perspektifiyle bir anlatım söz konusu değildir. Aynı zamanda Sadrazam İbrahim Paşa ve diğer bazı aktörlerin perspektifleri de yazıya dahil edilerek daha genel, fakat daha derin ve spesifik bir çalışma amaçlanmıştır.

1. Süleyman (Kanuni)

(Not: Bu yazı Sultan 1. Süleyman’ın tahta çıkmasıyla başlayıp, Pargalı İbrahim Paşa’nın Mısır’dan İstanbul’a geri dönmesiyle sona erecektir. Bu yazının ikinci bölümü, bu söz konusu birinci yazının kaldığı yerden devam edecektir ki, bu da ikinci yazının bu yazının yayımlanmasından sonra gelmesi demektir).

Erken Safevi politikası

Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk 3 yılında baba yadigârı Sadrazam Piri Mehmet Paşa’nın etkisi bir hayli fazlaydı. Sultan Süleyman kendinden yaşça büyük olan, kat kat tecrübeli olan ve babasının bir çeşit emaneti olan Piri Mehmet Paşa’ya hem derin bir saygı, hem de derin bir hürmet besleyip, kendi ağırlığını yönetime lanse ettirememişti. Şu halde Osmanlı’nın dış politikası, 1520-1523 yılları arasında, özellikle Piri Mehmet Paşa’nın etkinliği ile şekil almıştır. Fakat Sultan Süleyman’ı bu yıllarda saf dışı göstermek doğru bir yaklaşım değildir elbet. Sultan Süleyman’ın önceliği evvela büyük babasının babası Sultan 2. Mehmet’in ve babası Sultan 1. Selim’in almak isteyip de alamadıkları Belgrad şehri ve Rodos adasının fethi yönündeydi. Tahta çıkar çıkmaz da Belgrad’ın alınmasını istiyordu. Fakat Sadrazam Piri Mehmet Paşa, Sultan 1. Selim’in ölümünden önce planlanmış olan fakat Sultan 1. Selim’in ölümüyle birlikte ertelenen Rodos’un fethini savunuyordu. Her iki seçenek batıya yönelik bir seferdi ve batıya yönelik muhtemel bir sefer için doğu hudutlarının güvende olması gerekiyordu. Bunun için doğunun emniyetini sağlamak üzere babası Sultan 1. Selim’in döneminde hayata geçirilen Safevilere yönelik bazı uygulamaları kaldırmıştır. Sultan Süleyman, babası Sultan 1. Selim’in Çaldıran galibiyeti sonucu Tebriz’den sürüp getirdiği 600 hanelik sürgünü serbest bırakmıştır. Safevilere karşı uygulanan “İbrişim Yasağı”, yani ipek ticareti boykot kararını da kaldırmıştır. 1. Selim döneminde bu yasağa uymayıp, hapse atılan tüccarlar bırakılmış, el konulan malları iade edilmiştir. Sultan 1. Selim devrinde Safevilere; tüccarların, bakır, demir, altın ve gümüş madenleri ile ateşli silahlar götürmeleri ve satmaları yasak edilmişti. Bütün bu yasaklar Sultan Süleyman tarafından kaldırılmıştır. Buradaki amaç elbette doğunun emniyetinin tesisini sağlamak üzere Safevilerle dostane ilişkiler kurmaktır.

Belgrad, Rodos, Eflak, Hırvatistan ve Venedik Politikaları

Sultan Süleyman bu doğrultuda Belgrad’ın fethi için Casus Belli (savaş sebebi) olarak Macaristan Krallığı’nın Sultan 1. Selim dönemindeki ödemelerini gerçekleştirmediği, yine bu dönemde imzalanan ikili antlaşmalara sadık kalmadığını ve akabinde Macar Kralı Layoş’a gönderilen elçiye kötü davranılmasını öne sürmüştür. 1521’de Belgrad alınır ve Orta Avrupa’nın kapıları Osmanlı için açılır.

1326-1683 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’nin haritası

Belgrad’ın fethinden sonra Ragusa Cumhuriyeti, Venedik Cumhuriyeti ve Moskova Knezliği, Osmanlı’ya ekonomik ve politik amaçlı elçi heyetleri göndermişlerdir. Aynı dönemde Portekiz, İspanyol ve bir takım İtalyan denizcileri alternatif ticaret yolları ararken, bu faaliyete teşebbüs etmek istemeyip de Osmanlı ile olan ticaretini geliştirmek için bir takım muafiyetleri elde etmek isteyen Ragusa Cumhuriyeti’ne, Osmanlı pazar ve limanlarında rüsumdan muafiyet hakkı ve Osmanlı’dan buğday satın alma hakkı verilmiştir. Aynı zamanda Venedik Cumhuriyeti’nin sefiri ile de görüşülüp politik, ekonomik, askeri ve adli nitelikler taşıyan bir antlaşma imzalanmıştır. Antlaşma gereği iki devletin de sınırları tekrar çizilmiş, Venedik asıllı tutsaklar iade edilmiş, Akdeniz üzerindeki deniz ticaretinin serbestisi genişletilmiş ve her iki tarafın tebaalarına ait mahkemelerde de her iki taraf için tercümanların bulundurulması gibi önemli kararlar alınmıştır. Venedik Cumhuriyeti aynı zamanda Osmanlı’ya Kıbrıs adası için senede 10.000 düka altın, Zanta adası içinse 500 duka altını dokunulmazlık haracı adı altında ödemeyi kabul ederek, haraçgüzar bir devlet olduğunu kabul etmiştir. Ancak Moskova Knezliği’nin elçi heyeti, amaçlarında başarısız olmuştur. Moskova Knezi 2. Vasili, Osmanlı’ya bir ittifak teklifinde bulunarak Lehistan’a karşı avantajlı durmak istemiştir. Fakat Sultan Süleyman, Kırım Hanlığı faktörünü de sayarak bu teklifi ‘’öyle bir barbar ile ittifak edilmeyecektir’’ diyerek reddetmiştir. Gerekçe olarak da Osmanlı himayesinde bulunan Kırım Hanlığı’nın Moskova Knezliği ile rekabet halinde olması gösterilmiştir.

Eflak Prensliği, henüz Osmanlı’nın haraçgüzar devletiydi. Yani Osmanlı’nın korunması altında yaşayarak Osmanlı’ya yıllık vergi ödüyorlardı. Fakat Sultan Süleyman, Eflak Prensliği’ni kendi memleketi olarak sınırlarına dahil etmek istedi. Belgrad’ın 1521’deki fethi esnasında Eflak’tan gelen destekleri engellemek için buraya akınlar düzenleyen akıncı beyi Mihaloğlu Mehmet Bey, Sultan Süleyman’ın emriyle Niğbolu üzerinden kuzeye giderek Eflak Prensliği’ni ele geçirmiştir. Eflak Prensi Basarab Neagoe, Eylül ayında Sultan Süleyman henüz Belgrat’tayken, öldü ve ardında henüz reşit olmayan bir halef bıraktı. Bu oğlu Teodosie’ydi. Sultan Süleyman, Eflak veraset sorununun düzenlenmesi görevini Mihaloğlu Mehmet Bey’e verdi. Fakat Eflak’ın soyluları olan Boyarlar, Radul’u yeni prens olarak seçtiler ve seçim Mihaloğlu Mehmet Bey ile Radul arasında yeni bir çatışma doğurmuştur. Erdel ve Eflak topraklarının Osmanlı’ya karşı korunması ve kurtarılması adına, Erdel voyvodası Yanoş Zapolya savaşa müdahale ederek Eflak Voyvodası Radul’e yardım etti ve Osmanlı’ya karşı savaşı yenerek, Mehmet Bey’i bölgeyi terk etmek zorunda bıraktı.

Sultan Süleyman, Belgrad’ın alınmasından sonra Rodos’a doğru yönelmiştir. Rodos’un jeopolitik ehemmiyeti, Rodos’ta bulunan son Haçlı devletinin Akdeniz üzerinde gerçekleştirdiği korsanca eylemleri ve tutsak bulunan Müslümanların akıbetleri, Rodos fethinin gerekçeleri şeklindedir. Rodos’un alınmasıyla birlikte Osmanlı, Akdeniz’deki mevcudiyetini güçlendirmiştir, Rodos’un düşmesiyle birlikte ayrıca Rodos’a bağlı 8 ada daha Osmanlı’ya bağlanmıştır. Lerios, Kos, Kalimne, Nisiros, Telos, Halde, Limonia ve Sima adaları bu 8 adalardır. Rodos’un fethi tüm Hristiyan devletlere bildirilmiştir. Fakat sadece Venedik Cumhuriyeti olumlu bir şekilde dönüş yapıp, Osmanlı’yı tebrik etmiştir.

Ayrıca Safevi Devleti ve Safevi Devleti’nin boyunduruğu altındaki Şirvanşahlar, Osmanlı’ya elçiler göndererek Sultan 1. Süleyman’ı Rodos’un fethi için tebrik etmek istediler. Venedik Elçisi Pietro Bragadino’nun aktardığına göre Acem sefirler 500 süvarilik bir maiyet ile İstanbul’un Anadolu sahillerine ulaşmışlardı. Fakat bu kadar kalabalık bir birliğin Acem elçisine eşlik etmesi bir boy gösterme olayı olarak yorumlandı ve ancak 20 süvari ile şehre girmeleri emredilmişti.

Rodos ve özellikle Belgrad’ın fethinden sonra Macaristan Krallığı ve Hırvatistan’ın Dalmaçya sahil bölgesi Osmanlıların akınlarına açık kalmıştır. Belgrad’ın düşmesini takip eden sene (1523-1524), Osmanlılar Ostroviçe ve Skardona şehirlerini fethettiler. Bununla birlikte, akıncılar Mihâloğlu Ferhat Bey önderliğinde, Sirmi civarlarında Kalocsa Başpiskoposu Pol Tomori  önderliğindeki Macar ordusu tarafından hezimete uğratılmış ve Mihaloğlu Ferhat Bey’in başı, Macar Kralı 2. Layoş’a göndermiştir. Bu olaya son derece kızan Sultan Süleyman, derhal harekete geçip 2. Layoş’un üzerine yürümek istemiştir fakat şartlar henüz uygun değildi. Anadolu’da patlak veren iç kargaşalar ve özellikle Mısır’da çıkan isyan bu harekata engel olmuştur. Akıncılara fermanlar yollayan Sultan Süleyman, akınların tüm hızıyla devam etmesi gerektiğini emretmişti. Bu doğrultuda Belgrad Sancakbeyi Malkoçoğlu Yahyapaşazade Bali Bey, Severin’e yönelip burayı ele geçirdi ve İstanbul’dan gelen talimat üzerine burayı tahrip etmiştir. Malkoçoğlu Yayhapaşazade Bali Bey, ayrıca Orsova’yı da ele geçirdi. Akıncılar daha fazla kuzeye gidemediler zira Macar ve Avusturya orduları onlara engel olmuşlardır. Böylece Osmanlı akıncıları geri dönmek zorunda kalmışlardır.

Pargalı İbrahim Paşa’nın Sadrazamlığı ile Yeni Politik Vizyon

Pargali İbrahim Paşa

Merkeze dönecek olursak, Osmanlı’nın dış politikası birtakım değişikliklere maruz kalmıştır. Sultan Süleyman 1523 yılında Osmanlı teamül ve geleneklere ters düşen bir eylemde bulunup Sadrazam Piri Mehmet Paşa’yı emekliliğe gönderdiği gibi, çocukluk arkadaşı olan Has odabaşı İbrahim’i boşalan Sadrazamlık makamına tayin etmiştir. Bu tayinden sonra Osmanlı’nın dış politikası bir takım değişikliklere maruz kalmıştır ve Sultan Süleyman, yönetimin büyük kısmını dostu İbrahim Paşa’ya devretmiştir. Yürütme artık Padişah tarafından sınırsız yetkilerle göreve getirilen İbrahim Paşa’da olduğu gibi devletin karakteristik hüviyeti de, İbrahim Paşa’nın hüviyeti ile paralellik göstermiştir. Pargalı İbrahim Paşa alışılmışın dışında bir sadrazamdır. Yabancı elçilerle son derece yakın temaslar içerisinde olan İbrahim Paşa, özellikle Avrupa’da cereyan eden M. Luther önderliğindeki Protestanlık harekatını Sultan Süleyman ile birlikte destekliyor ve böylece Katolik inancın savunucusu olan Kutsal Roma İmparatorluğu’nun daima iç karışıklıklara meşgul olmasını amaçlamışlardır. Bunun dışında İbrahim Paşa özellikle Venedik Cumhuriyeti ile hususî ilişkiler geliştirerek onları daima Osmanlı’nın safında tutmayı amaçlıyordu. İbrahim Paşa, Venedikli elçileri bizzat kendi sarayında ağırlaması ve onlarla yakından ilgilenmesi esasında Avrupa hakkındaki gelişmeleri birincil kaynaklardan öğrenmek için yapıyordu. İstanbul’da doğmuş ve Venedik Cumhuriyeti’nin seçilmiş Doçe, yani Venedik Dükü Andrea Gritti’nin gayrı meşru çocuğu olan Alvise Gritti, ayni zamanda İbrahim Paşa ile yakın temaslar kurarak onun şahsi danışmanı olarak yükselmiştir. “Beyoğlu” lakabına sahip Alvise Gritti varlıklı bir tüccar olup Avrupa ile iyi bağlantıları olan önemli bir şahsiyettir. Avrupa’da Eflak, Macar ve Hırvat meseleleriyle ilgilenen Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’yı sadrazamlık makamına getirir getirmez  Mısır Beylerbeyliği unvanını ekleyerek Hain Ahmet Paşa’nın isyanını bastırmak için Mısır’a gönderir. Sultan Süleyman’ın gerekçesi Mısır’da bozulan düzenin tekrar sağlanmasıdır. Fakat söz konusu isyan, İbrahim Paşa henüz yolda iken bastırılmıştır. Bu mesele her ne kadar bir iç mesele olarak gözükse de Osmanlı’nın dış politikasına da sirayet etmiştir. Bunun için İbrahim Paşa’nın Mısır’da iç politik eylemlerinden ziyade dış politikaya yönelik faaliyetlerini aktaracağım.

Erken Mısır, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu Politikaları

İbrahim Paşa, sadrazam olarak terfi ettiğinde Ahmet Paşa Mısır Beylerbeyliği olarak Mısır’a atanmıştır. Sadrazamlık makamının kendisine verilmesi gerektiğini savunan Ahmet Paşa, Sultan Süleyman’a olan bağlılığını ret ederek, Mısır Sultanı olarak bağımsızlığını ilan etmişti fakat bir müddet sonra Osmanlı’ya sadık yeniçeriler ve devlet adamları tarafından yakalanarak idam edilmiştir. Mısır’a yaya olarak giden İbrahim Paşa aynı zamanda yol üstündeki isyan etmiş ya da isyana hazır olan beylere adil davranarak olası isyanları önlemeye çalışmıştır. Mısır’a Mısır Beylerbeyi sıfatıyla gelen Sadrazam İbrahim Paşa, Mısır’ın Osmanlı için çok önemli olduğunu biliyordu. Zira kadim Baharat Yolu, Hint Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e, sonrasında Kahire’den İskenderiye’ye, İskenderiye limanlarından da Akdeniz’e açılan bir güzergâha sahipti. Fakat o dönemde bu ticaret yolunun Hint Okyanusu ile Kızıldeniz arasındaki kısmı, Portekizlilerin eline geçmişti. Bu yüzden İbrahim Paşa, daha teşvik edici bir ticaret rotası yaratmayı denemiştir. Bu sayede bölgede kol gezen Portekiz filolarının saldırı riskine rağmen özellikle baharat tüccarlarının Mısır’la ticaret yapmaya devam edebilmesi amaçlanmıştır. İbrahim Paşa buradaki yolsuzluğu da önleyerek, ticaret sayesinde hazineye para akışını en üst seviyeye getirmeyi amaçlamıştır. Fakat İbrahim Paşa’nın Portekizlilere karşı bir planı olmalıydı.

İbrahim Paşa’nın Selman Reis’i Osmanlı hizmetine alması Osmanlı için önemli bir adımdır. İbrahim Paşa eski ününü yitirmiş bir korsan olan Selman Reis’in geçmiş tecrübeleri sebebiyle Hint Okyanusu’nun o anki durumu hakkında bir bilgi kaynağı olduğunu düşünmüş, kendisini Cidde’deki Memlûklerden kalma donanma ve teçhizatlar hakkında araştırma yapmak üzere Cidde’ye göndermiştir. Selman Reis’in dönüşünde verdiği istihbarat üzerine İbrahim Paşa, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu meselelerine el atmak amacıyla hazırlıklar başlatmıştır. Kendisi Mısır işlerini düzeltip ayrılmadan evvel, on dokuz parçadan oluşan bir donanmayı Türkler ve yerel denizcilerden dört bin kişilik kuvvetle birlikte Portekizlilerin üzerine göndermiştir. Askeri birliklere komutan olarak Hayrettin Hamza Bey (Hayreddin el Rumi) ve donanmanın başına ise Selman Reis atanmıştır. Bu donanma Mısır’ın fethinden sonra Hint Okyanusu’na gönderilen ilk Osmanlı Donanmasıydı.

Selman Reis, İbrahim Paşa’ya Kızıldeniz’deki Osmanlı donanması hakkında sunduğu raporda gemileri şöyle tasvir ediyordu;

“Her gemi ağzını açmış bir ejderhaya benziyor. Silahların ve gemilerin gücü ancak görmekle anlaşılır; tarif etmek mümkün değildir. Gemilerimiz hazır olup da, Allah’ın izniyle Portekizlilere karşı harekete geçtiklerinde onların toptan imhası kaçınılmazdır” (Özbaran, 83-4).

Selman Reis, İbrahim Paşa’ya donanmanın durumu yanında Portekizlilerin bölgedeki ticareti faaliyetlerinin durumu hakkında da bilgi sunmuştur. Selman Reis, İbrahim Paşa’ya mühim bir istihbarat raporu takdim etmişti. Svahili’den Etiyopya’ya, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar tüm bölgelerin önemli bilgilerini, raporlar vasıtasıyla İbrahim Paşa’ya bildirmişti. Selman Reis ayrıca zikrettiğimiz bölge sakinlerinin ekonomik kaynakları, ordu seviyeleri ve teknolojik gelişmişlik düzeyleri ve olası bir Osmanlı Seferi esnasında nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağı hususunda bilgi vermişti. Mesela Selman Reis’in Etiyopya hakkında İbrahim Paşa’yı şöyle bilgilendirmişti:

’’Habeşistan’ın eyaletinin başkenti Bab ül-Mülk olarak adlandırılır. Orada yaşayan kâfirler, çıplak ayaklı ve zayıflar, ahşaptan yapılmış yayları ve fildişinden kalkanları var. Ancak bu insanlar, oralarda egemen durumda ve onlara karşı direniş kuracak kimse yok. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir fakat ben derim ki; sadece 1000 asker ile Tabarah denilen şehrin alınması değil, tüm Habeşistan eyaletinin alınması kolaydır.’’  (Özbaran, 86).

Gördüğümüz üzere Selman Reis’in ifadeleri ve yaklaşımı tıpkı Kristof Kolomb veyahut
Afonso de Albuquerque’un raporları gibidir. Raporda imparatorluk politikası hakkında spesifik tavsiyelerin yanı sıra insan unsuru ve coğrafyanın mevcudiyeti de söz konusudur. Selman Reis raporda ayrıca Etiyopya’yı gelecekte fethedilmesi gereken bir memleket olarak
gösterdiği gibi Yemen ve Svahili’nin fetihlerini de savunuyor. Rapor bu yönüyle Osmanlı’nın gelecekte Hint Okyanus civarındaki fetih kılavuzu haline gelmişti ve İbrahim Paşa’nın teorik, soyut düşüncelerini somut politika ve stratejiler haline getiriyordu. İbrahim Paşa, İpek ve Baharat yollarının güvenliği ve ticaretin diriliği için Hint Okyanusu’nda güçlü bir silaha ihtiyacı vardı. Bu da güçlü bir donanma kurmak manasına geliyordu.

Selman Reis’in raporlarında iki önemli husus daha vardı. Bunlardan birincisi  Mekke ve Medine’nin Portekizlilere karşı savunmasız olmalarıydı. İkinci önemli husus ise şüphesiz Mısır’ın Portekizlilere karşı güvenlik zafiyetiydi. Böylece İbrahim Paşa’ya Cidde’deki donanmayı acilen yenilenmesi gerektiğini şöyle tembihliyordu:

“Eğer Portekizliler, bu civardaki gemilerin sefere hazır olmadıklarını ve hala yenilenmediklerinin haberini alırlarsa işte o vakit büyük bir armada ile gelirler ve karşılarında hiçbir güç ve kuvvetle duramayız.” (Özbaran, 87)

Raporda tembihlenen bu yazıtlar sanki kehanet kelimeleri olarak tecelli etmişti. Aynı sene içerisinde, Portekizliler harekete geçmiş ve Kızıl Deniz’de Müslümanlara ait 26 gemiyi ele geçirmişlerdi. Cidde’deki donanmanın gerçekten yenilenmesi gerekiyordu. Selman Reis, İbrahim Paşa’yı Yemen’in fethi için ikna çabalarındaydı. Çünkü ona göre Yemen; hükümdarsız bir memleketti. Selman Reis’e göre fethedilmesi kolaydı, seferin maliyeti ucuzdu ve her yıl Hindistan’dan gelecek olan altın ve mücevherler Yemen üzerinden güvenli bir şekilde İstanbul’a doğru yol alabilirdi. Yemen’in fethi sadece kazanılan ekstra bir toprak parçası olmayacaktı. Aynı zamanda gelecekteki Portekiz saldırıları için Yemen elverişli bir savunma hattı oluşturarak Kızıl Deniz’in güvenliği için çok önemli olacaktı.

Bu doğrultuda Memluk Sultanlığının yıkılmasıyla birlikte anarşiye gömülen Yemen’in fethi zaruri hale gelmiştir. Yemen’in ele geçirilmesiyle birlikte Osmanlı Kızıl Deniz’i ilk defa çift hatlarla, hem Afrika kıtasından hem de Asya kıtasından elinde bulundurmuş oldu.

İbrahim Paşa’nın bölgedeki bu çalışmaları sayesinde ilk defa 1527’e kadar Portekizliler Kızıl Deniz’e gelmeye cesaret edememişlerdi. Portekizli Amiral Lopo Vaz de Sampayo Yemen’deki Osmanlı’nın varlığından dolayı Hindistan’ın batı kesiminde yer alan Goa’da kalmayı tercih etmişti. Osmanlı’nın Yemen’deki mevcudiyeti, Hint Okyanusu’nda Osmanlı egemenliğinin rahatça ve büyük bir güçle tecelli etmesini sağlamıştı. Selman Reis’e göre Yemen’i kontrol eden güç, Hindistan’ın efendisi olurdu. Buna binaen Akdeniz’den Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu’na doğrudan müdahil olabilmek için İbrahim Paşa’nın çılgın bir projesi karşımıza çıkmaktadır. Mısır’da yaşayan Venedikli Luigi Roncinotto, Nil nehri ve Tor şehri arasındaki çölde nice mühendisleri ve 12.000’den fazla çalışan işçiyi gördüğünü ve bunların eski Mısır döneminden kalma Suez kanalını tekrar açmakla meşgul olduklarını yazmıştır. Bu kanal ilk defa Mısırlı Firavunlar tarafından açılmıştı. İbrahim Paşa böylece Akdeniz ile Kızıldeniz arasında bir kanal açmayı düşünmüştür. Bu suretle de Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki bağlantıyı kolaylaştırırken doğu baharatını doğrudan doğruya İstanbul’a taşımayı tasarlamıştır. Magalheas Godinho, Marino Sanudo’ya dayanarak, Nil-Kızıldeniz arasında açılmak istenen kanal için binlerce işçinin çalıştığını ve ameliyenin 1532 yılında da devam ettiğini bildirmektedir (Godinho, II, s.154).

Tam da bu altın yıllarının devamında, iki başarılı komutan Selman Reis ve Hayreddin el Rumi kanlı bir kişisel hesaplaşmaya girişirler. Bu düşmanlık, İbrahim Paşa’nın sarf ettiği gayretlerin ve elde edilen ekonomik, askeri, politik ve ticari kazançların kısa bir sürede yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bu düşmanca rekabetin ilerleyen safhalarında Hayreddin el Rumi Selman Reis’i öldürmeleri için bir suikastçı heyetini bir araya getirmiştir. Selman Reis çadırında satranç oynadığı bir sırada suikastçılar içeri girer ve Selman Reis’in etrafını sararlar ve infaz ederler. Böylece 1528 yılının Eylül ayında Selman Reis kariyerinin zirvesindeyken Hayreddin el Rumi’nin adamları tarafından öldürülür. Akabinde amcasının Hayreddin el Rumi tarafından öldürülerek komutanlığı ele geçirdiğini duyan ve aynı zamanda Filo’nun kıdemli bir subayı olan Selman Reis’in yeğeni Mustafa Bayram, amcasının kuvvetlerinin başına geçerek Hayreddin el Rumi’yi yakalatıp idam ettirmiştir. Sonrasında kendisini amcası Selman Reis’in varisi olarak ilan edip Yemen’de otoriteyi kendi adına ilan etmiştir. Yemen’de Selman Reis’in İbrahim Paşa’nın emri üzerine tedarik ettiği yeni teçhizata, mühimmata, top ve tüfeklere el koyan Mustafa Bayram bunları yanına alarak Kamara Adası’na çekilerek Yemen’i eskisi gibi başıboş bir memleket haline getirmiştir ve Osmanlı’nın birkaç yılda Portekizlilere karşı Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’nda sağladığı tam hâkimiyetine son vermiştir. Bütün bu olayların haberi Portekizlilere ulaşmıştır. 1528 yılının sonlarında Portekizliler Kızıl Deniz’e bir donanma gönderir ve 8 büyük ticari gemi ve 44 küçük ticari gemileri ele geçirirler. 1529 yılında Portekizliler daha büyük filolar göndererek Kızıl Deniz’e ve Hint Okyanusu’na tekrar hâkim olmaya başlarlar. Portekiz filoların amirali Eitor da Sylveira Arabistan’ın güneyindeki Shihr liman kentine yelken açmıştır. Oradan Kamaran Adası’na doğru giderek Mustafa Bayram’a saldırmıştır. Mustafa Bayram’ı yenerek adayı tüm kuvvetleriyle birlikte terk etmesini sağlamıştır. Sylveira ardından Yemen’e doğru giderek Yemen’in Portekiz Krallığı’na bağlı bir vasal devlet haline getirmiştir. Böylece Osmanlı’nın İbrahim Paşa’nın önderliğindeki Hindistan’a ve Hint Okyanusu’na yönelik hızla gelişen deneme niteliğindeki atılımı ve de keşfi yüz karartıcı bir şekilde, geçici olarak sona ermişti. Tüm bu olaylar yaşanırken Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunun başında, Avrupa’nın kalbinde bu denli pozitif bir ilerleme sarf ederken, Portekizlilerin 1529 senesindeki saldırılarını hazmedemeyen ve amcası Selman Reis’in yolundan gitmek isteyen Mustafa Bayram, tıpkı amcası Selman Reis gibi İbrahim Paşa ile koordineli bir şekilde haberleşip Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki itibarini kurtarmak için kuvvetlerini tazelemiş ve Portekizlilerin üzerine gitmek istemiştir. İbrahim Paşa tarafından Mısır valisi olarak atanan Süleyman Paşa’nın da desteği ile Arabistan’ın güneyindeki Shihr’a yelken açan Mustafa Bayram, orada güç ve kuvvetlerini son kez hazırlar ve Hindistan’a gitmek üzere son hazırlıklarını yapmıştır. Mustafa Bayram 1531 senesinin kışında Hindistan’ın Diu liman kentine varmıştır. Mustafa Bayram’ın Diu’ya varışı, Gucerat Sultanlığı ile Osmanlı’nın dostluğunu daha da pekiştirmiştir. Bu dostluk ilk defa Yavuz sultan Selim döneminde kurulmuştur. Gucerat’ın Sultanı Bahadır, Yavuz sultan Selim’in tabiri caizse Hindistan’daki eli olan Sultan Muzaffer Şah’ın oğludur ve Diu’nun valisi Bahaulmülk Tuğ Han, Osmanlı ile ticaret yapan Guceratlı tüccarların başı olan Malik Ayaz’ın oğludur. Mustafa Bayram’ın Diu’a gelişinden bir kaç gün önce, Portekizli Amiral Nuno da Cunha, Diu’ya yönelik denizden saldırı planlarının içerisindeydi. Böylece Guceratlılar, Osmanlıların gelişini Allah’ın bir lütfü olarak nitelendirdiler ve onları çok iyi karşılamışlardır. Mustafa Bayram ve Diu valisi Tuğ Han’ın kuvvetleri birleşerek Diu’yu Portekizlilere karşı savunmak üzereydiler. Üstelik Mustafa Bayram beraberinde, amcası Selman Reis’in İbrahim Paşa’nın emri üzerine tedarik ettiği yeni nesil silahları, tüfek ve topları da getirmişti. Portekizliler şehre varınca çarpışmalar birkaç gün sürdü ve Portekizliler en sonunda geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu destansı savunma savaşı Osmanlı’nın ilk okyanus ötesi galibiyeti olarak tarihe geçmiştir. Zafer haberleri yayılırken, Selman Reis’in skandal ölümü artık unutulmuştu ve Osmanlı’nın Hint Okyanusu’ndaki en güçlü Müslüman hanedanı ve devleti olduğu algısı tekrar onaylanmış oldu. Skandal bir davranış sergileyip Portekiz Krallığı’na bağlı bir vasal devlet olma teklifini kabul eden ve itibarı yerle bir olan Yemen Emir’i bile Osmanlı hegemonyasını tekrar kabul ettiğini ilan ederek ülkesindeki tüm Portekizli askerleri ve generalleri tutuklattırmıştır. Gucerat Sultanı Bahadır Han fevkalade minnettar kaldı ve Mustafa Bayram’a hediyeler ve unvanlar bahşederek adamlarının Gucerat’ta kalmalarına davet etti. Bahadır Han’ın şartları ve daveti son derece iyi niyetliydi ve teklifi çok cömertti. Mustafa Bayram’ın adamlarının büyük çoğunluğu böylece davete icabet ettiler ve Gucerat’ta kalmaya karar verdiler. Bu Osmanlı göçmenleri, ilerleyen yıllarda Hindistan’ın iç ve dış işlerinde kilit rol oynayacaklardır. İlerleyen yıllarda Mustafa Bayram her ne kadar Babür İmparatorluğu’na gidip orada hizmetini devam ettirmişse de, onun adamları Gucerat Sultanlığı’na sadık kaldılar ve Gucerat’ın yeni elit yöneticileri haline geldiler. Bunlar İstanbul ve Kahire’yle olan ailevi, ticari, askeri ve siyasi bağlarını gelecek nesillere aktaracaklardır. Böylece bu Türk göçmenleri, resmi olmayan fakat kalıcı olan bir Osmanlı kolonisini, tam da Hint Okyanusu’nun ve ticaret dünyasının kalbinde kurmuş olacaklardır.

Son

Sadrazam İbrahim Paşa’nın yokluğunu fırsat bilen bazı yeniçerilerin İstanbul’da başlattıkları isyan sonucu Sultan Süleyman payitahtı terk etmiş ve Edirne’ye gitmiştir. “İbrahim Paşa; Mısır’dan dönünceye dek İstanbul’a girmeyeceğim” diyen Sultan Süleyman böylece iktidarın kendisinde olduğunu fakat yürütmenin tam anlamıyla İbrahim Paşa’da olduğunu göstermiştir. İbrahim Paşa böylece yukarıda da zikredildiği üzere Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’ndaki gelişmeleri ertelemek zorunda kalmıştır. İbrahim Paşa biliyordu ki Avrupa’daki gelişmeler ve çıkan sorunlar halledilebilen cinstendi ve bir askeri harekatla tüm sorunlar ortadan kalkabilirdi. Fakat Sultan Süleyman’ın göremeyip de İbrahim Paşa’nın gördüğü büyük bir sorun vardı. Eğer Osmanlı; Kızıl Denizi ve Hint Okyanusu’nda yeteri kadar önlemler almazsa, kısa vadede olmasa bile uzun vadede imparatorluğun çöküşüne zemin hazırlayabilirdi. Zira coğrafi keşiflerin farkında olan İbrahim Paşa, aynı zamanda Portekizli ve İspanyol denizciler tarafından keşfedilen Amerika kıtasından gelecek zenginliklerin Avrupalı devletleri ne kadar güçlendireceğini tahayyül edebiliyordu. Bunun için bu coğrafi keşiflere hızlı bir şekilde dahil olunmalı ve imparatorluğun yönü, kesin surette Hindistan’a doğru çevrilmeli ve Hindistan-Mısır arasındaki bağlantı ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmeliydi. Osmanlı’nın dış politikası bu evrede, çift başlılığın ortaya çıkardığı bazı meseleleri beraberinde getirmiştir. Sultan Süleyman ısrarla kendisini doğunun ve batının, kısacası dünyanın tek imparatoru olarak görmekteydi. Bu yolla Sultan Süleyman, Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’i sadece İspanya Kralı olarak görmekte ve kendisini tek imparator olarak tanınmasını istemekteydi. Sultan Süleyman klasik bir yöntem seçmekteydi. Onun amacı İmparator Şarlken’i savaş meydanına çekmek ve orada alacağı bir zafer ile kendisini Avrupa’nın imparatoru ilan etmekti. Nitekim Şarlken 1520 yılında Kutsal Roma İmparatoru olarak seçilmişti. Fakat çağdaşı gibi 1520 yılında Osmanlı’nın tahtına oturan Sultan Süleyman bu unvanını tanımamakta ve savaşı bir araç olarak kullanarak amacına ulaşmanın niyetindeydi. Sultan Süleyman aynı zamanda Macar Kralı 2. Layoş’tan intikamını da almak istiyordu. İbrahim Paşa daha rasyonel ve o çağa uygun bir imparatorluk politikası geliştirmenin gayesindeydi. Portekiz Krallığı’nın Hint Okyanusu’ndaki mevcudiyetine karşı lakayt davranılmamasının lazım geldiğini teşvik ederek imparatorluk politikasına yeni bir sayfa açmanın niyetindeydi. Bu yolla Rönesans ve coğrafi keşiflerin farkında olan Paşa, Hint Okyanusu bölgesinde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir devletin kurulmasını öngörmekteydi, tıpkı Kırım Hanlığı’nın Karadeniz’in kuzey istikametini Osmanlı İmparatorluğu adına kontrol ettiği gibi. Fransa Kralı Fransuva’nın 1525 Pavia Savaşı’nda Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’e karşı esir düşmesinden sonra Avrupa’da dengelerin kesin surette değişmesini önlemek amacıyla Fransa Kralı’nın naibı olan Fransa Kralı Fransuva’nın annesi Louise de Savoie, Sultan Süleyman’a bir elçi göndererek Osmanlı’nın azametini ve büyüklüğünü kabul ederek, Osmanlı’nın kendilerine yardım etmelerini istirham etmiştir. Sultan Süleyman böylelikle “Fransa Vilayeti’nin Kralı Fransuva’nın başına gelenlerden haberdar olduğunu, yenilmenin ve hapsolunmanın hayret edilecek bir şeyin olmadığını, gönlünü hoş tutup üzülmemesini bildirmiş ve Fransa Vilayeti’ni bu elem hadiseden kurtarmak amacıyla bizzat sefere çıkacağını” beyan etmiştir. Osmanlı bu diplomatik temastan sonra 1525’ten 1533’e kadar yüzünü kesin olarak batıya çevirmiş ve Hint coğrafyasındaki meseleler, Mısır Eyaleti’ne devredilmiştir. İbrahim Paşa ise Hint Okyanusu ile ilgili planlarını ertelemek zorunda kalmıştır.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Agoston, Gabor (2011). “Enformasyon, İdeoloji ve Emperyal Siyasetin Sınırları: Osmanlı-Habsburg Rekabeti Bağlamında Osmanlı Büyük (Grand) Stratejisi”.Erken Modern Osmanlılar: İmparatorluğun Yeniden Yazımı. Der. Virginia

Bragadino, Pietro (1524-26), The Diplomatic Chameleon: Manuscripts from the Bailaggio

Casale, Giancarlo (2010), The Ottoman Age of Exploration, Oxford University Press

Demir, Uğur (2014), Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLIII, Haremeyn, Şam, Cidde, Habeş, Yemen, Hindistan ve Mısır ile İlgili Bir Takrir, 301-339

Godinho, Vitorino Magelhães. “The Portuguese ‘Carreira da Índia’ 1497–1810.” In Ships, Sailors and Spices: East India Companies and their Shipping in the 16th, 17th and 18th Centuries, edited by Jaap Bruijn and Femme Gaastra. Amsterdam: Neha, 1993, 1–47.

Mughul, Muhammed Yaqub (1974), Osmanlının Hint Okyanusu Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri

Özbaran, Salih (1977), Osmanlı İmparatorluğu ve Hindistan Yolu, On altıncı Yüzyılda Ticaret Yolları Üzerinde Türk-Portekiz Rekabet ve İlişkileri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Sayı 31, s. 65-146

Özbaran, Salih. (2002). “Osmanlıların Güneye Yönelik Deniz Politikaları”. Eds. Metin, K., & Christine, V. Kanuni ve Çağı. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Özbaran, Salih. (2007). Portekizli Seyyahlar İran, Türkiye, Irak, Suriye ve Mısır Yollarında. İstanbul: Kitap Yayınevi Yayınları

Özbaran, Salih. (2011). “Osmanlılar ve Hint Okyanusu Bir Korsan Denizcinin Gözlemleri ve Raporu

Purgstall, Joseph von Hammer (1828), Gestischte des Osmanischen Reiches. Grossentheils aus bisher unbenützen Handschriften unda Archiven

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1983), Osmanlı Tarihi. Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

[/vc_toggle]

Suudi Arabistan’da İktidar Mücadelesi: Muhammed Bin Selman

Suudi Arabistan’da, kurucu kral İbn Suud’dan sonra 65 yıldır süren, iktidarın bir sonraki en büyük kardeşe geçme geleneği Kral Selman ile ortadan kalktı. Kraliyetin kuruluşundan bu yana krallık İbn Suud oğulları arasında devam ediyordu. Ancak kral seçimini öngören yasalarda değişiklik yapıldı ve Kral Selman’ın Mukrin bin Abdülaziz’i, kraldan sonra en yetkili mevki olan, veliaht prenslikten alıp yerine yeğeni Muhammed bin Nayif’i getirmesi ile yeni bir düzen oluşumu başlamış oldu.

Mukrin bin Abdulaziz’in veliaht prenslikten neden alındığına dair pek çok iddia bulunsa da asıl nedeni bilinmiyor.[1] Ancak krallık artık tek soydan devam edecek gibi görünüyor. Bunun sonucu olarak Suudi Arabistan’da yeni dengeler kurulmaya başlandı. Muhammed bin Nayif’in veliaht prensliğe getirilmesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişken Kral Selman ani bir değişiklik daha yaptı ve Prens Nayif’i azlederek onun yerine 31 yaşındaki kendi oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht prens ilan etti ve yetkileri genişletildi. Muhammed bin Nayif, askeri alanda Suudi Arabistan için önemli bir isimdi ve Amerika’yla olan iyi ilişkileri ile biliniyordu. Bu ani değişiklik Suudi Arabistan’ın gerek iç işlerinde gerekse dış işlerinde bazı kesimler tarafından tepkiye neden oldu. Kraliyet ailesinin ileri gelenlerinden pek çok kişi de genç bir prensin elinde bu kadar güç toplamasını doğru bulmadı. Yine kraliyet ailesinden bazı isimler ise Muhammed bin Selman’a olan desteği güçlendirmek adına Nayif’in uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve kral olmaya layık olmadığını öne sürdü.[2] New York Times’da yer alan bir haberde ise Muhammed bin Nayif’in saraya hapsedildiği ve koruma görevlilerinin değiştirildiği söylendi.[3] Ancak kraliyet bu haberin asılsız olduğunu ve Amerika’nın Prens Selman’ın veliaht prens olmasından rahatsız olduğu için yalan haber yaptığını söyledi.

Muhammed bin Selman veliaht prensliğe getirildikten kısa süre sonra Kral Selman tarafından yolsuzluk ile mücadele komisyonu kuruldu ve başına Prens Selman getirildi. Yeni veliaht prens 11 prens, 4 bakan ve birçok eski bakanı tutuklattı.[4] Cemal Kaşıkçının da aralarında bulunduğu isimler bu operasyonların Prens Selman’ın iktidarını güçlendirmek adına olduğunu savunuyordu.

Prens Selman’a olan destek göreve geldikten kısa süre sonra daha da arttı. Yurt dışında pek çok ülkeye ve oradaki ünlü iş adamlarına ziyarette bulundu. Kadınlara verdiği haklar, bazı kısıtlamaların kaldırılması ve yaptığı görüşmeler sayesinde, medyanın da desteği ile kısa sürede tüm dünyada popüler bir siyasetçi haline geldi. Veliaht prensin medyadaki özgürlükçü ve yenilikçi duruşu zamanla değişim göstererek muhalifler ile yaşadığı sorunlar ve bazı sert eylemleri ile gündeme gelmeye başladı. Dünyanın farklı yerlerince açılan davalar ve ortaya çıkan kanıtlar Muhammed bin Selman’ın uluslararası imajını oldukça zedelemekte.

Cemal Kaşıkçı Cinayeti

Cemal Kaşıkçı, son zamanlarda ülkesinde yaşanan olaylardan ve kendisine getirilen yasaklamalardan sonra gönüllü olarak Amerika’ya taşınma kararı aldı ve Washington Post gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. Yazılarında yönetimi ve yönetim şeklini eleştiriyor ve çözüm önerilerini anlatıyordu. Kaşıkçı, Muhammed bin Selman yüzünden ülkesinin geçmişten çok daha baskıcı olduğunu ve bunun “artık dayanılmaz” olduğunu düşünüyordu. Ancak verilen bazı kararları da destekliyordu. Cemal Kaşıkçı, Arabistan’da krallık ile arası açıldıktan sonra kraliyet sarayında çalışan eşi tarafından boşanmıştı. İstanbul’da nişanlısı Hatice Cengiz ile evlenmek için boşandığına dair belge gerekiyordu. Boşanma belgesini almak için girdiği konsoloslukta vahşice öldürüldü. Cemal Kaşıkçının öldürüldüğü iddiaları hızla duyuldu.

Cemal Kaşıkçı görünümü verilmiş kişinin kamera kaydı görüntüsü

Krallık, Cemal Kaşıkçının Arabistan tarafından öldürüldüğü iddialarını yalanlamakta gecikmedi. Ortaya çıkan görüntüler ve ses kayıtlarından sonra bu cinayetin planlı olmadığını ve kendi bilgileri dahilinde olmadığını savundular. Ancak cinayet öncesinde Cemal Kaşıkçı kılığına sokulmuş birisinin sokak kameralarında görünmesi Cemal Kaşıkçı’nın dışarıda olduğu izlenimi verilmesinin önceden planlanmış olduğunun kanıtıydı. Bütün kanıtlar Suudi Arabistan’ın her savunmasının ardından teker teker sızdırıldı. Krallık, bu eylemin yönetimle bir ilgisinin olmadığını ve bazı yetkililerin görevi kötüye kullanmasından kaynaklı cinayetin Suudi Arabistan tarafından işlenmiş olabileceğini söylendi. Ancak uluslararası medyaya sızdırılan kanıtlar krallığın bütün savunmalarına cevap niteliğinde sızdırılıyordu. Cinayet soruşturması Suudi Arabistan’da kapalı olarak gerçekleştirildi ve 11 kişi cinayetle suçlanıp 5 kişiye idam cezası verildi. Ancak bu isimler arasında görüntü ve ses kayıtlarında sıkça görülen ve cinayetin mimarı olduğu iddia edilen Suud el Kahtani’nin ismi yoktu. [5] Şu anda genel görüş, Muhammed bin Selman’ın Cemal Kaşıkçı’nın ölüm emrini verdiği yönünde.

Jeff Bezos’un Telefonuna Sızılması

The Guardian’ın yaptığı habere göre şu anda dünyanın en zengin insanı olarak bilinen Jeff Bezos’un telefonu hacklendi. Yayınlanan rapora göre Cemal Kaşıkçı’nın da köşe yazıları yazdığı Washington Post gazetesinin bağlı olduğu Nash Holding’in ve Amazon firmasının sahibi olan Jeff Bezos’un telefonundan 6 GB’a yakın veri çalındı. İlk erişimin Cemal Kaşıkçının ölümünden 5 ay önce 2018’in mayıs ayında gerçekleştiği ve aylarca devam ettiği tahmin ediliyor. Söz konusu rapor FTI güvenlik danışmanlık şirketi tarafından hazırlandı. Raporda Jeff Bezos’un telefonuna fiziksel bir bağlantının olmadığı ancak Muhammed bin Selman’ın WhatsApp mesajlaşma uygulamasından gönderdiği videonun içine gömülen virüs sayesinde telefonuna erişim sağlandığı ifade ediliyor.

Bir süredir Jeff Bezos’un özel hayatına dair bilgiler medyaya sızdırılıyordu. Sonrasında telefonu incelemeye alındı. Bezos’un telefonundan bir günde ortalama 430 KB veri çıkışı olduğu ancak Muhammed bin Selman’ın gönderdiği mesajdan sonra bu verinin ortalama 120MB’a (120.000 KB) kadar çıktığı fark edildi.[6]  Suudi Arabistan Washington Büyükelçiliğinden yapılan açıklamada ise Jeff Bezos’un telefonuna sızılmasının arkasında MBS’ın olduğunu söyleyen raporların son derece saçma olduğu söylendi.

Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu önündeki anma törenlerine Jeff Bezos da katıldı.

Twitter’daki Suudi Arabistan Casusları

Geçtiğimiz yılın son aylarında ABD Adalet Bakanlığı iki eski Twitter mühendisinin kullanıcıların gizlilik haklarını ihlal ettiğini ve casusluk suçunda bulunduklarını iddia etti. Sonrasında, bu mühendislerin Suudi Arabistan adına casusluk yaptığı ortaya çıktı. Mahkeme kağıtlarına göre casuslardan birisi direkt olarak Muhammed bin Selman ile bağlantı içerisindeydi. Dava sırasında Twitter mühendisleri ile Suudi Arabistan arasında bilgi alışverişini sağlayan Ahmed Almutairi adında üçüncü bir kişinin de dahil olduğu anlaşıldı. Mahkemeye göre bu üç sanık Prens Selman’a yakınlığı ile bilinen ve ona ait bir hayır vakfının başında olan Bader Al Asaker ile birlikte çalışıyordu. Suudi Arabistan hakkında muhalif yorum yapan hesaplar inceleme altına alınıp takip ediliyordu. Aralarında Cemal Kaşıkçıya yakın isimlerin de bulunduğu 6 binin üzerinde kullanıcı bu şekilde takip edildi. Söz konusu olayların gerçekleştiği 2015 senesinde Muhammed bin Selman, kraliyet ailesinde yükselmekte olan bir figürdü.[7]

990 Numaralı İhbar Hattı

Arabistan’ın resmi haber ajansı olan Saudi Press Agency’de(SPA) yayınlanan habere göre terörist, aranan ya da devlete muhalefet eden kişilerin yerlerini ihbar edebilecekleri 990 numaralı hattın tanıtımı yapıldı. İhbar eden kişilerin kimliklerinin gizli tutulacağı da vurgulandı.[8] Ancak bu uygulama resmi olarak yeni hayata geçse de uzun süredir muhalifliği ile bilinen pek çok aktivist, gazeteci ve din adamı benzer uygulamalar ile tutuklanmıştı. Yönetimi eleştiren sesler ya ülkeyi terk etmek ya da susmak zorunda kaldı. İnsan hakları örgütü Reprieve’in raporuna göre Muhammed bin Selman’ın iktidara geçişinin ilk 8 ayında idam sayılarında yüzde 100’e yakın artış oldu.  Aynı şekilde rejime muhalefet gerekçesiyle tutuklu bulunan en az 54 kişinin de idamı beklediğine işaret edildi.[9]

Salim Top

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] https://www.globalsecurity.org/military/world/gulf/muqrin.htm

[2] https://www.nytimes.com/2017/07/18/world/middleeast/saudi-arabia-mohammed-bin-nayef-mohammed-bin-salman.html

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40442099

[4] https://www.amerikaninsesi.com/a/suudi-arabistan-da-11-prens-ve-4-bakan-tutuklandi/4101330.html

[5] BBC News : https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49878363

[6] https://www.documentcloud.org/documents/6668313-FTI-Report-into-Jeff-Bezos-Phone-Hack.html#document/p1

[7] washingtonpost.com: Former Twitter employees charged with spying for Saudi Arabia by digging into the accounts of kingdom critics. (7 November 2019).

[8] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suudi-arabistanda-muhalifleri-ihbar-kampanyasi-baslatildi/1686370

[9] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/idamlar-mbs-doneminde-zirve-yapti/1345502

[/vc_toggle]

Pakistan’ın LY-80 Hava Savunma Sistemleri Türkiye’ye mi Geliyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde dost ve kardeş ülke Pakistan’a resmi bir ziyarette bulundu. Türkiye ve Pakistan Ticaret Bakanlıklarının organize ettiği iş forumuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Pakistan Ticaret Bakanı Abdul Rezzak Davud ile Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) üyesi iş insanları katıldı. Oldukça samimi bir ortamda geçen ve iki ülkenin dostluğunun vurgulandığı bu ziyarette Pakistan Başbakanı İmran Han,  dost ve kardeş ülke Türkiye’nin her zaman yanında olduğunu vurguladı.

Pakistan’a yapılan bu ziyaret sonrası,  mevcut hava savunma şemsiyesini  güçlendirmek isteyen Türkiye’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu orta ve uzun menzilli hava savunma sistemlerinin , Pakistan ordusun envanterinde bulunan Çin menşeili LY-80’ler ile destekleneceği iddiaları gündeme geldi. Hisar milli hava savunma sistemlerimizin seri üretime geçmesi ve Rus S-400’lerinin aktif hale gelme sürecinin devam ettiği günlerde Pakistan Başbakanının verdiği bu destek büyük anlam ifade ediyor. Ancak LY-80’ler ile ilgili herhangi bir resmi açıklama yok.

Çin HQ-16 temelli hava savunma sistemlerinin ihraç versiyonu olan LY-80’ler, yarı aktif güdüm sistemlerine sahip ve 4,2 match hız / 27.000 m. azami irtifaya çıkabiliyor. CPMIEC firması tarafından tasarlanıp üretilen LY-80’ler yoğun saldırı ve karşı elektronik harp tehdidi altında başarıyla görev yapabiliyor. Seyir füzeleri, havadan karaya atılan füzeleri ve stand off hassas güdümlü bombaları engelleyebiliyor. Çin menşeili LY-80’ler yetenek açısından Rus S-300’ler ayarında görülüyor.

Bilindiği üzere 2013 yılında Çin FD 2000 adıyla da bilinen bu sistemlere Türkiye müşteri olmuş ancak tam 26 aylık görüşme sürecinden sonra Çin‘in teknoloji transferine izin vermemesi neticesinde 2015’te Türk Savunma Sanayii İcra Kurulu kararı ile proje iptal olmuştu.

Pakistan Hava Savunma Kuvvetleri Envanteri Sayısı

S-300 Füze Bataryası: 55

Raiper Füze Rampası: 42

SA-6 Füze Sistemi: 82

HAWK Füze Bataryası: 26

SA-5 Füze Sistemi: 48

TOR.MI Füze Bataryası: 22

Kronoloji: Sudan’ın 30 Yıllık İktidar Sahibi Ömer El-Beşir Kimdir?

0

Ömer Hasan Ahmed El-Beşir 1 Ocak 1944 tarihinde, Sudan’ın Hosh Bannaga bölgesinde doğdu. askeri eğitimi, on altı yaşında Sudan ordusuna katıldığı 1960 yılında başladı. Altı yıl sonra mezun oldu. Ekim 1973 Arap-İsrail savaşı sırasında Mısır ordusunda görev aldı.

1960 yılında Sudan ordusuna katılan El-Beşir 1966’da Sudan Harp Okulundan başarıyla mezun oldu. 1973-1987 yılları arasında çeşitli askeri görevlerde bulundu.

30 Haziran 1989’da Sudan Başbakanı Sadık el Mehdi’ye düzenlenen darbede  Devrim Komutanlığı Konseyi’ne (RCC) başkanlık etmek üzere atandı. Tüm siyasi partileri askıya alan ve gazetecileri tutuklayan El-Beşir, otoriter bir yönetim anlayışı benimsedi. Nisan 1990’da Sudan ordusu içindeki muhalif bir kesim darbe girişimine kalkıştı. El-Beşir Darbe girişiminden sağ kurtularak, darbeye katılan yaklaşık 30 kişiyi idam ettirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 1993’te Sudan’ı terörizmi desteklemekle suçladı. Bu durumun nedeni 1992’de Suudi Arabistan vatandaşlığından çıkarılan Usame Bin Ladin’in Sudan’a yerleşmesi ve Sudan’da Müslüman Kardeşler cemaati ile yakın ilişkiler kurmasıydı.

Ekim 1993’de Devrim Komutanlığı Konseyi feshedildi ve konsey başkanı El-Beşir devlet başkanı olarak atandı. Mart 1996’da yeniden başkan seçildi. Aralık 1999 yılında El-Beşir,  müttefiki Hasan El – Turabi’nin cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlamaya yönelik yasaları önermesinden sonra parlamentoyu dağıtt ve bir yıl sonra yapılan seçimlerde yine ve yeniden başkan seçildi.

Hasan El Turabi ve Ömer El Beşir

Şubat 2003’te isyancılar Sudan’ın Darfur bölgesinde El-Beşir hükümetine karşı ayaklandı.
Hükümet ayaklanmayı çok sert bir biçimde bastırdı. İsyanların bastırılmasında Arap kabilelerinden oluşan janjaweed milislerinden yararlanıldı. Ekim 2007’de El-Beşir ve isyancılar arasında barış görüşmeleri başlasa da görüşmelerden istenen sonuçlar alınamadı.

14 Temmuz 2008 tarihinde Uluslararası Ceza Mahkemesi başsavcısı Luis Moreno Ocampo Sudan başkanı El-Beşir’i Darfur olaylarından sorumlu tutarak suç duyurusunda bulundu. 4 Mart 2009’da Uluslararası Ceza Mahkemesi Beşir hakkında tutuklama emri çıkarırken, 12 Temmuz 2010’da Beşir için ikinci bir tutuklama emri kararı alındı.

Nisan 2015’te yapılan seçimlerde Muhalefet protestoları sebebiyle düşük katılım gerçekleştiği ülkede El-Beşir bir dönem daha devlet başkanı seçildi.

16 Aralık 2018’de El-Beşir, Suriye’yi ziyaret ederek 2011 yılında başlayan iç savaştan bu yana Suriye’yi ziyaret eden ilk Arap lider oldu.

22 Şubat 2019’da aylarca süren protestolar sonucu olağanüstü hal ilan eden El-Beşir’in darbe sonrası 1 Mart 2019’da otuz yıl süren iktidarı son buldu.

11 Nisan 2019’da yapılan askeri darbe ile Sudan ordusu, El-Beşir’i tutukladı. Uluslararası medyanın son dakika geçtiği haber sonrası Sudan Savunma Bakanı Ahmed Avad bin Avf  Beşir hükümetini feshetti ve geçici hükümet kuruldu.

14 Aralık 2019’da devrik lider El-Beşir yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı mahkemede 2 yıllık hapis cezasına çarptırıldı.

İbrahim Karakuş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Ingham, Kenneth. “Omar Al-Bashir.” Encyclopædia Britannica, Encyclopædia Britannica, Inc., www.britannica.com/biography/Omar-Hassan-Ahmad-al-Bashir.February 01, 2020

“Omar Al-Bashir.” Wikipedia, Wikimedia Foundation, 29 Jan. 2020, en.wikipedia.org/wiki/Omar_al-Bashir.

“Omar Al-Bashir Fast Facts.” CNN, Cable News Network, 20 Dec. 2019, edition.cnn.com/2012/12/10/world/africa/omar-al-bashir—fast-facts/index.html.

Sudan: Omar Hassan Ahmed al-Bashir. (2010). Africa Research Bulletin: Political, Social and Cultural Series, 47(4), pp.18352A-18352B.

[/vc_toggle]

KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Açıklamalarına Reddiye

Geçtiğimiz haftalarda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığını yürüten Akıncı yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri için farklı, yanlış ve beklenilmeyen bir söylemler silsilesine girişmiştir. Bu yazı, 26 Nisan 2020 tarihinde yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimleri için hazırlanan mevcut KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın söz konusu bazı açıklamalarına yönelik bir reddiye yazısı şeklindedir. Söz konusu açıklamalar esas alınıp, bunlar üzerine düzeltilmeler inşa edilecektir.

Akıncı’nın Ekonomik Bağımlılık Açıklaması

Akıncı, Türkiye’ye ekonomik bağımlılığı azaltma arzusunu dile getirerek Türkiye’ye bağlanma ihtimalini ‘korkunç’ diye niteledi.

The Guardian gazetesine yaptığı bu açıklama irrasyonel bir açıklamadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bütçesinin yaklaşık üçte birini Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen finansal destekler oluşturmaktadır. Mesela 2012 ile 2015 yılları arasındaki dönem için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne 3 milyar TL’lik finansal destek yapılmıştır. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin savunma harcamalarının tamamı ve altyapı projelerinin çoğunu yine Türkiye Cumhuriyeti sağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin destekleri dışında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ekonomisi hizmet sektörüne dayanmaktadır ve yatırımlar turizm alanında yoğunlaşmaktadır. 2012 yılından itibaren turizmden sağlanan gelir 700 milyon Amerikan Doları şeklindedir. 2012’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gelen 1 milyon 166 bin turistin yaklaşık yüzde 80’ini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları oluşturmaktadır. Evet. Görünen tabloda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomik açıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne bağımlı bir haldedir. Fakat bu “Türkiye’ye yönelik ekonomik bağımlılığın azaltılması gerek” gibi sığ bir açıklama yapacak kadar sığ ve yüzeysel bir mesele değildir. Zira Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti; Avrupa Birliği’ne ‘de facto’, yani fiilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan Girne, Gazi Mağusa ve Gemikonağı limanlarının “kapalı ve yasak limanlar” (banned/restricted/prohibited) olduğunu bildirmiştir. Bu karar, aynı zamanda bir uluslararası hukuk kararı gibi kullanılıp BM ve AB kararı olduğu iddiası da eklenerek, tüm dünya devletlerine; söz konusu Girne, Gazi Mağusa ve Gemikonağı limanlarına giriş yapan gemilerin bayrak sicillerine, denizcilik sektörünün büyük oyuncuları olan klas kuruluşlarına, sigorta ve denetim şirketlerine bildirilmiştir. Avrupa Birliği ise “KKTC’ye resmi bir ambargomuz yok, ambargo listemizde böyle bir husus yok” diyerek kendince politik bir manevra yapmaya çalışmaktadır. Fakat bilinen şu ki, Avrupa Birliği tüm Kıbrıs adasını ‘de jure’, yani hukuki olarak Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaktadır ve bu kaideyle Kıbrıs Cumhuriyeti’ni AB üyesi yapmıştır. Dolaysıyla Avrupa Birliği, ‘de facto’, yani fiili bir devlet olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaktadır. Tanımadığı için, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin söz konusu üç limanını kapalı ve yasak limanlar olarak ilan ettiğini Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendi limanlarıymış gibi kabul edip, aslında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne gayr-ı resmi bir ambargo uygulamaktadır. Türkiye; Avrupa Birliği ile Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin tabiri caizse tüm bu hilekar dalaverelerini hükümsüz kılmak için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne karşılıksız ekonomik desteklerde bulunuyor ve KKTC ticaretini kendi üzerinden dünyaya yaymaktadır. Bu gerçekleri anlatmadan “Türkiye’ye yönelik ekonomik bağlılığımızı azaltmalıyız” ifadelerini kullanmak da esasında zarar verici ve Akıncı’nın galiba mevcut durumdan haberdar olmadığının bir göstergesidir. Bir devlet bazen ekonomik anlamda başka bir devlete bağımlı hale gelebilir ve bu durumdan şikayetçi olup ithalatını birden fazla devletlere, sırf söz konusu bir devlete bağımlı hale gelmemek için, yayabilir. Bunu biz AB üye ülkelerinin Rusya’dan aldıkları doğal gaz örneğinde de görebiliyoruz. AB üye ülkeleri, Rusya’ya enerji bakımından bağımlı halde olduklarından şikayetçiler. AB üye ülkelerinin bu şikayetlerini normal karşılamak gerek. Bundan dolayı Rusya’ya karşı bağımlılığı azaltmak için Doğu Akdeniz’deki yeni keşfedilmiş enerji potansiyeline yöneldiler. Fakat KKTC’nin durumu, yukarıdaki izahımıza göre, normal ekonomik bağımlılık durumlarından farklıdır ve ambargolar yüzünden bir istisna teşkil etmektedir.

Akıncı’nın “İkinci Tayfur Sökmen olmayacağım” Açıklaması

Hatay Devleti’nin 1939’da referandumla Türkiye’ye bağlanmasını kabul eden Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’e atıf yapan KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı, “İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağım” dedi.

Akıncı’nın Türkiye’yi, KKTC’yi vilayet haline getirmeye çalışmakla suçlamaya çalıştığı açıklamaları kabul edilemeyen cinstendir. Bunun için bu açıklamaya da, kısa ve tarih perspektifli bir cevap gerekmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştır. Bu müzakere sonrası Suriye ve Lübnan bölgesi, Fransa tarafından işgal edilmiştir. 20 Ekim 1921 yılında, Türkiye’nin Fransa ile imzaladığı Ankara Anlaşması ile birlikte nüfusunun çoğunluğu Türklerden müteşekkil olan Hatay özerk bir hüviyete erişti ve Fransa yönetimindeki Suriye sınırları içeresinde kalmıştır. Fakat 1935 yılına gelindiğinde, Fransa bölgeden çekilerek tüm haklarını Suriye’ye bırakmıştır, Hatay dahil. Atatürk önderliğindeki Türkiye bu gelişmeyi 1921 yılında imzalanmış olan Ankara Antlaşması’nın ihlali olarak ilan etmiştir ve Atatürk, Fransızların bölgeden çekilmelerini fırsat bilerek Türk ordusu Hatay sınırına sevk etmiştir. Bölgede az da olsa Fransız askerleri bulunmaktaydı. Atatürk’ün bu askeri hamlesi Fransa’yı tedirgin etmiştir ve Hatay konulu diplomatik masada Türkiye’nin Fransa ile eşit dereceli olmasını sağlamıştır. Yapılan anlaşma neticesinde Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortak şekilde korunmasına karar verilmiştir. Böylece 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girmiştir. 24 Ağustos 1938’te seçimlere gidildi ve seçimler sonucunda 2 Eylül 1938’de meclis şekillenerek Tayfur Sökmen’in cumhurbaşkanlığında Hatay Cumhuriyeti kurulmuştur. 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sonucu Fransa, Suriye’deki tüm askerlerini geri çekmiştir. Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak için harekete geçen Tayfur Sökmen, Atatürk’ün hayali olan bir olaya imza atmıştır. 29 Haziran 1939’da oybirliğiyle Hatay’ın, Türkiye’ye katılması kararlaştırılmıştır.

Görüldüğü üzere Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması, tamamen demokratik ilkelerle gerçekleşmiştir. Üstelik bu olay, tamamen Atatürk’ün hususi istekleri doğrultusunda gelişmiştir. Fakat Akıncı’nın “ikinci Tayfur Sökmen olmayacağım” açıklaması o kadar saçma bir açıklama ki, Türkiye’yi Kıbrıs topraklarında gözü olan emperyalist ve işgalci bir devlet görünümüne sokmaktan başka bir işe yaramamıştır. Türkiye’nin 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs Harekatı, adadaki Kıbrıslı Türklerin korumalarına ve Rum çetelerinden korumaya yönelikti. O tarihten sonra her hangi bir Hatay usulü Türkiye’ye bağlanma meselesi Türkiye’nin gündemine hiç gelmemiştir. Bu açıklamayı yapmak; ya art niyetten kaynaklıdır, ki yaklaşan seçimlere yönelik iç politik nedenleri kastetmek gerek ya da tamamen Akıncı’nın bilgisizliği ve olaylara ulan uzaklığından dolayı yapılmıştır.

Akıncı’nın “Kırım benzeri bir ilhak senaryosu korkunç” Açıklaması

“Evet, Kırım benzeri bir ilhak senaryosunun korkunç olduğunu ve bunun Kıbrıs Türklerinin olduğu gibi, Türkiye’nin de yararına bir gelişme olmayacağını belirttim. KKTC’yi asıl ortadan kaldıracak senaryo da budur. Sözlerimin de arkasındayım.”

Çarlık Rusya ve Sovyetler Birliği topraklarının içinde olan Kırım Yarımadası, 1954 yılında SSCB başkanı Kruşçev tarafından Sovyetler Birliği’nin en büyük ve kurucu cumhuriyeti Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nden Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır. 1991 yılında yapılan referandum ile ‘özerk cumhuriyet’ statüsünü almıştır ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da Ukrayna’ya bağlı özerk yapı olarak varlığını sürdürmüştür. SSCB’nin dağılmasından sonra SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu, Kırım üzerinden hak iddiasında bulunmuştur ve yıllarca bu hak iddiasını sürdürmüştür. Ukrayna’nın 2013 yılındaki halk ayaklanması adeta bir iç savaş tetiklemiş ve Doğu Ukrayna Savaşı’nı başlatmıştır. Bu durumdan istifade ederek, hali hazırda Kırım üzerinde hak iddiasında bulunan Rusya, 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmiştir.

Rusya’nın Kırım’a yönelik askeri harekatı tamamen bir ilhak içindi. Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik askeri harekatı ise tamamen adadaki Kıbrıslı Türklerin güvenliği ve adanın istikrarını koruyarak barışı tesis etmek içindi. Gerçekleşmesi mümkün olmayan ve ayrıca kimsenin gündeminde de bulunmayan bir konuya değinmek irrasyonel ve mantık dışı bir durumdur. Böyle bir soru muhabir tarafından sorulsa bile, Akıncı’nın “bu kimsenin gündeminde değil, yine de korkunç olurdu” diye belirteceği bir ortamda spekülasyonlara ve Türkiye’yi zan altında bırakacak açıklamalarda bulunması art niyetli bir yaklaşım olarak yorumlanması gerekiyor.

Sonuç

Eğer bu açıklamalar Akıncı’nın şahsi görüşlerini yansıtan açıklamalar ise, bunun yanlış olduğunu her ortamda ve her fırsatta dile getirilmesi gerekmektedir. Yok sırf seçimlerde belirli kesimlerin oylarına talip siyasetçinin klasik seçim öncesi açıklamalarıysa o zaman bunun yine Akıncı tarafından seçim sonrası düzeltilmesi gerekiyor. Seçimleri kazansa da kazanmasa da. Sonuç itibariyle bunca karşılıksız yardımlarda bulunan bir ülkeyi, sırf siyasi saikler uğruna zan altında bırakmak ahlaken doğru bir davranış değildir.

Burundi İç Savaşı’nda (1993-2005) Ülke Siyaseti

Burundi Cumhuriyeti, Afrika kıtasının doğusunda yer alan bir ülkedir. Komşuları Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Tanzanya’dır. Başkenti Gitega olan ülkenin resmi dilleri Rundice ve Fransızcadır. Halkın büyük bir çoğunluğu yerel dil Rundice’yi konuşmaktadır.

11.8 milyon nüfusa sahip olan ülkenin en büyük üç etnik grubu: Hutu,Tutsi ve Twalar.

Nüfusun %85’ini oluşturan Hutular ülkenin en kalabalık etnik unsurudur. Bunu %14 ile Tutsiler, %1 ile Twalar takip etmektedir.

Hristiyan inancına göre yaşayan insanların toplam nüfus içindeki oranı %84’dür. En yaygın ikinci din konumunda bulunan İslam dinine inananların nüfusa oranı %2-%5 arasındadır. Burundi 1 Temmuz 1962 yılında Belçika’dan bağımsızlığını kazanmıştır.

Burundi’de yaşanan siyasi krizin temeli kolonyal döneme dayanmaktadır. Belçikalılar sömürgeleştirdikleri bu topraklarda halkı sınıflara ayırmış ve Hutulara göre azınlık durumunda olan Tutsileri devletin önemli makamlarına getirmişlerdir. Genellikle çiftçilikle uğraşan Hutuların, çoğunluk olmalarına rağmen yönetimde söz sahibi olamamaları, aynı dili konuşan iki etnik unsur arasında günümüze kadar gelen bir mücadelenin oluşmasına yol açmıştır.

1992 yılında çok partili sistemin kabul edilmesiyle birlikte ülke bağımsızlık tarihinden beri ilk defa bir Hutu kökenli liderin yönetimi altına girdi.

Melchior Ndadaye

Burundi Demokrasi Cephesi’nden Melchior Ndadaye Hazian 1993’te kısa bir süreliğine Burundi devlet başkanlığı görevinde bulunmuştur. Aynı yılın ekim ayında Tutsi askerleri tarafından öldürülmesiyle, sonrasında yaşanacak olan korkunç olayların fitili ateşlenmiştir.
Ndadaye’ye yapılan suikastin ardından devlet başkanlığına gelen isim, UPRONA’nın az sayıdaki Hutu üyesinden biri olan François Ngeze’dir.

François Ngeze

Ngeze’nin kısa sürelik bir yönetimi ardından, yine aynı partinin Tutsi üyesi Sylvie Kinigi, Burundi Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın devlet başkanı olarak ülkeyi yaklaşık altı ay yönetmiştir.

Sylvie Kinigi

Ocak 2004’te Burundi Meclisi’nin verdiği kararla, hutu kökenli Cyprien Ntaryamira devlet başkanı olarak atanmıştır. 6 Nisan 1994’te Ruanda lideri Juvénal Habyarimana ve mevkidaşı Ntaryamira’nın bulunduğu uçak Ruanda’nın başkenti Kigali’de isyancılar tarafından düşürülmüş ve bu olay sonucunda 800.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği Ruanda İç Savaşı başlamıştır.

Cyprien Ntaryamira (sağda)

Burundi’nin Hutu Meclis Başkanı Sylvestre Ntibantunganya 1 Ekim 1994’te devlet başkanlığına geldi fakat onun da sonu diğer Hutu liderleri gibi darbe ile görevinden alınmak olmuştur. Darbeyi gerçekleştiren Tutsi isyancı Pierre Buyoya, daha önce Eylül 1987’de Burundi’nin Tutsi başkanı Jean-Baptiste Bagaza’yı da askeri darbe ile devirmişti.

Pierre Buyoya

28 Ağustos 2000’de Nelson Mandela ve Julius Nyerere’nin arabulucuğunda Hutu-Tutsi güçleri arasında Tanzanya’nın Arusha kentinde bir barış antlaşması imzalandı. Antlaşma genel anlamda taraflardan herhangi birisinin kontrolsüz biçimde güçlenmesini engellemek ve meclisteki siyasi kadroların eşit şekilde yönetime katılmasını içeriyordu.

Pierre Buyoya 30 Haziran 2003 tarihinde istifa ederek antlaşma gereği görevini yardımcısı Domitien Ndayizeye’ye devretmiştir. Göreve başlayan Hutu lider Ndayizeye, 2003 yılının sonlarına doğru Hutulardan oluşan FDD(Demokrasiyi Savunma Kuvvetleri) ile iç savaşı sona erdirecek antlaşmalar imzalamıştır.

Devlet başkanı Ndayizeye, 19 Ağustos 2005 tarihindeki seçimlere adaylığını koymamış ve seçimin tek adayı Pierre Nkurunziza 26 Ağustos 2005’te görevi Ndayizeye’den devralmıştır.

Halil Karakuş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Lemarchand, René, and Ellen Kahan Eggers. “Burundi.” Encyclopædia Britannica, Encyclopædia Britannica, Inc., www.britannica.com/place/Burundi.

“Burundi.” Wikipedia, Wikimedia Foundation, en.wikipedia.org/wiki/Burundi.

Kavas, Ahmet, et al. “Burundi’de Siyasi Ve Ekonomik Durum – AFAM – Afrika Araştırmacıları Derneği.” AFAM, www.afam.org.tr/burundide-siyasi-ve-ekonomik-durum/.

“Burundi: İNSAMER.” Burundi | İNSAMER, insamer.com/tr/burundi_720.htm.

Ozturk, Hasan. “Burundi: Etnik Kimliklerin Değil Siyasi Elitlerin Çıkar Savaşı.” Burundi: Etnik Kimliklerin Değil Siyasi Elitlerin Çıkar Savaşı | BİLGESAM, Bilgesam, www.bilgesam.org/incele/2104/-burundi–etnik-kimliklerin-degil-siyasi-elitlerin-cikar-savasi/#.XjW2aDIzaUk.

[/vc_toggle]

HAARP İddiaları: Şüphe ve Korku Tacirliği

Geçmiş aylarda hem Marmara’da (Eylül 2019) hem de Elazığ’da (Ocak 2020) şiddetli depremler ile sarsılmamız deprem kuşağındaki Anadolu’nun her yöresinde korku ve endişeye sebep oldu. Hemen her toplumsal olayda olduğu gibi afetler konusunda da söylentiler, hurafeler ve maalesef insanların korkularından faydalanma amacı güden medyum ve yalancılar peydah oldu. Zaten panik halinde olan halk bu tarz bilimden ve gerçeklerden uzak iddialar ile iyice gerilmiş durumdalar. Depremi tahmin edebildiğini iddia eden yalancı medyumlara şimdilik değinmeyeceğim. Bu yazıdaki konumuz istenilen yerde istenilen şiddette deprem yapabildiği iddia edilen HAARP sistemi.

HAARP Nedir?

Açılımı High-frequency Active Auroral Research Program (Aktif yüksek frekans Aurora araştırma programı) olan sistemin isminde bulunan Aurora kelimesi “kutup ışıkları” anlamına gelse de Dünya etrafındaki manyetik bölgenin davranışlarını ve bunların araştırılmasını kapsayan genel bir tanım. HAARP’ın resmi sitesinde ise amaçları şöyle özetlenmiş:

“İyonosferin davranışlarını ve özelliklerini anlamaya ve kavramaya çabalayan bir bilimsel program.”

1993 yılında DARPA tarafından finanse edilen ve BAE Systems tarafından tasarlanıp 130 dönümlük araziye inşa ettirilen tesis ilk zamanlarda ABD Hava Kuvvetleri’ne hizmet ediyordu.

Buradaki DARPA soğuk savaşta Rusların Sputnik’i uzaya yollamasının ardından 1958’de kurulmuş,  modern internetin de geliştirilmesinde rol almış bir teknoloji geliştirme kurumudur ve ABD savunma bakanlığına bağlıdır. BAE Systems ise British Aerospace (İngiliz Havacılık) Systems ile Marconi Electric Systems’ın 1999’da birleşmesiyle ortaya çıkan bir havacılık öncelikli savunma sanayii şirketidir. Lockheed Martin ve Boeing gibi birçok havacılık şirketi ile ortaklıkları vardır ve kârının ancak %40’ı ABD kaynaklıdır. Ayrıca F-35 Lightning II ve TF-X (Modern milli muharip uçağımız) gibi birçok bilindik projenin de ortaklarındandır.

DARPA ve BAE Systems öncülüğünde kurulan HAARP tesisi 2014 yılına dek iyonosfer ve Dünya’nın manyetik alanı üzerinde araştırma geliştirme üzerine çalıştı.

Güneş’den ve yıldızlararası bölgeden gelen manyetik dalga ve partiküllerin dış atmosferimizdeki gazların elektron düzenlerini değiştirmesiyle oluşan iyonosfer katmanının araştırılması önemlidir. Çünkü iyonosfer elektromanyetik sinyalleri iletebilme potansiyelini taşır. Zaten bu özelliği sayesinde radyo dalgaları ile çalışan birçok cihazın iletişim ve kontrol sinyallerini bu katmandan iletiriz. İşte bu iletişimin kapsamını artırabilmek ve navigasyon uydudan izleme ve radar teknolojileriyle entegre edilebilmesini sağlamak HAARP’ın temel amacıdır.

HAARP saldırısı öncesi gökyüzünde oluştuğu iddia edilen scaler dalgaları

2014 yılında (muhtemelen artık askeri bir amaca hizmet etme potansiyeli kalmadığı için) kapatılması planlanan tesis bilimsel araştırmaların devam ettirebileceği düşünüldüğü için 2015’de Alaska Fairbanks Üniversitesi’ne devredilmiştir. Bu tarihten sonra herhangi bir askeri amacı bulunmayan tesis üniversitenin malı olarak halka açık bir şekilde işletilmektedir.

Genel amaçlarını iyonosfere sinyaller yollayıp o sinyallerin etkilerini inceleyerek icra eden HAARP’ın benzerleri de var. Norveç’de EISCAT, Porto Rico’da ise Arecibo tesisleri de tıpkı HAARP’ın yaptıklarını yapıyorlar. Ve hepsi yine HAARP gibi hareketsiz tesisler.

HAARP’ın Gücü ve Kapasitesi

HAARP tesisi tam kapasitede çalışabildiğinde 3.6 megawatt enerji üretebiliyor. Bu enerji miktarı 7 şiddetinde deprem için gerekli enerjinin yaklaşık milyonda biri. Gülünç olacaktır ama kıyas yapabilmek için kaba bir işlem yapmak istesek HAARP sisteminin deprem oluşturabilecek gücü üretebilmesi için 144 milyon dönümlük bir araziye kurmamız gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapladığı alanın 730.000 dönüm olduğunu hatırlatalım.

Başka bir hesapla HAARP’ın 7500 km uzakta deniz seviyesinden 50 metre aşağıda bir cismi 1 santigrat derece ısıtabilmesi için tam kapasitede 420.000 katrilyon yıl boyunca çalışması gereklidir. Bu sürenin evrenin yaşından (13.8 milyar yıl) 30 milyar kat fazla olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Dünya’nın Geri Kalanındaki HAARP Söylentileri

Yukarıda rakamlarla da açıkladığımız gibi HAARP tesisinin bilimsel olarak deprem yaratabilme yetisi olamaz. Ayrıca mantıken de amaçları belirlenmiş ve açık olan bu tesisin depremler ile alakası kurulamaz. Bu söylentiler tıpkı 51. bölge gibi HAARP’ın da zamanla komplo teorisyenlerinin oyuncağı olmasına neden olmuş ve teorilerin doğruluğu korkudan beslenen bu insanların egosunu tatminden öteye gidememiştir.

Zira Dünya’da HAARP iddialarına bakıldığında, bölgesel sorunlara bağlı olarak, çeşitli ülkelerde HAARP’ın beyin kontrolü (ABD gibi bireysel silahlanmanın ve rehine krizlerinin fazla yaşandığı ülkelerde) yaptığını söyleyenler, izinsiz dinlemeler (Birleşik Krallık ve AB gibi kişisel hakların korunumu konusunda titiz olan ülkelerde) yaptığını söyleyenler, kuraklık, fazla yağış ve fırtına (İsrail veya Hindistan gibi ülkelerde) yaparak tarıma zarar verdiğini belirtenler hiç de azımsanmayacak sayıdalar. Yani açıkça anlaşılıyor ki farklı yerlerde birbirinden alakasız birçok sorunun sebebi olarak gösterilen HAARP tüm komplo teorilerinin temelini oluşturur durumda. Ve maalesef korku ve endişe içerisindeki halkı kandırmak amaçlı söylenen bu yalanlar oldukça yaygın.

Sizlere tavsiyem bu komplo teorisyenlerine ve korku tüccarlarına sırtınızı dönmeniz.

Burak Orçan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.europereloaded.com/wp-content/cache/wp-rocket/

www.europereloaded.com/americas-haarp-system-blamed-for-creating-worldwide-drought-and-food-shortages/index.html_gzip

https://www.gi.alaska.edu/facilities/haarphttps://www.popsci.com/military-aviation-space/article/2008-06/militarys-mystery-machine/

http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/gunes-dunyayi-vurunca.html

https://yalansavar-org.cdn.ampproject.org/v/s/yalansavar.org/2020/01/18/haarp/amp/?amp_js_v=a2&amp_gsa=1&usqp=mq331AQCKAE%3D#aoh=15802177908379&referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com&amp_tf=%251%24s%20alan%C4%B1ndan&ampshare=https%3A%2F%2Fyalansavar.org%2F2020%2F01%2F18%2Fhaarp%2F

https://tr.wikipedia.org/wiki/HAARP?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0yonosfer?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/BAE_Systems?wprov=sfla1

https://tr.wikipedia.org/wiki/DARPA?wprov=sfla1

[/vc_toggle]