Bric 2001 yılında Jim O’Neil tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin’in baş harflerinin bir araya getirilmesiyle “BRİC” ifade edilmiştir. Bu ülkelerin temel özellikleri gelişmekte olan ülkeler olması, bugünkü güçlü konumlarının yanında geleceğin dünyasında önemli bir pozisyona erişeceği, nüfus ve coğrafya açısından avantajlara sahip olmalarıdır.[1] Nitekim günümüzde BRİC ülkelerinin toplamda 2 milyar 794 milyonluk nüfusu 2020 yılına gelindiğinde 3 milyar 148 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. 2008 küresel krizinde özellikle Çin ve Hindistan’ın büyümelerini devam ettirmeleri, Breziya’nın krizin etkisinden hızlı bir şekilde çıkması, Çin’in 2011 yılında Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve Rusya’nın uluslararası alanda gözle görülür tırmanışı BRİC ülkelerine karşı bakış açılarını değiştirmektedir.
BRICS ülkeleri haritası
2011 yılında Güney Afrika’nın da katılımıyla topluluk adı BRİCS’e evrildi. 2008 yılından beri BRİCS ülkeleri her yaz çeşitli gündemlerle liderler zirvesi yapılmaktadır. Başkanların görüşmelerinden önce bazı bakanlıklar toplantılar gerçekleştirmektedir. Birçok makale, kitap, tez ve araştırma raporunda adından sıkça söz ettiren BRİCS ülkeleriyle ilgili Toronto Üniversitesi bünyesinde “BRİCS Bilgi Merkezi” kurulmuştur.[2]
2018 BRİCS toplantısı Güney Afrika Cumhuriyetinde yapılmıştır ve bu toplantıya Türkiye Cumhuriyeti adına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BRİCS topluluğuna Türkiye’nin dahil olması talebini iletmiştir.[3]
2018’de Johannesburg’da yapılan 10’uncu Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin-Güney Afrika (BRICS) Zirvesi’ne İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak davet edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan aile fotoğrafında yer aldı.
Eleştirel Bir Bakış
BRİCS ülkeleri Türkiye de dahil edilerek GSYH’larının toplamı hesaplandığında 20.993 trilyon dolara ulaşmaktadır.[4] BRİCS ülkeleri içerisinde yer alan Güney Afrika Cumhuriyeti GSYH’sı ve nüfus kriterleri açısından listeye eklendiğinde dünya ticaretinin %24.7’lik bir kısmını oluşturmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti dahil edilmeden hesaplandığında ise %24.3 oranı karşımıza çıkmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti yeni alternatif güç unsuru içerisinde Meksika, Endonezya, Türkiye ve Arjantin’in gerisinde kalmaktadır.
BRİCS ve Alternatif Ülkelerin Dünya Ticaretindeki Payı
BRİC ve Alternatif Ülke
Dünya Ticaretinde ki Payı
BRİC
% 22.1
BRİC +Güney Afrika
% 24.7
BRİC +Arjantin
% 25.1
BRİC +Türkiye
% 25.4
BRİC +Endonezya
% 25.6
BRİC +Meksika
% 25.8
BRİC +Güney Kore
% 26.3
Kaynak: Dünya Bankası, “GDP: Brazil, Turkey, Indonesia, Mexico, China, Republic of Korea, Russian Federation, İndia, South Africa, Argentina”, Erişim: 26.07.2018.
Bric ve Alternatif Ülkeler Dünya Nüfusundaki Payı
BRİC ve Alternatif Ülke
Dünya Nüfusuna Oranı
BRİC
% 40.8
BRİC +Güney Kore
% 41.5
BRİC +Güney Afrika
% 41.6
BRİC +Türkiye
% 41.9
BRİC +Meksika
% 42.5
BRİC +Endonezya
% 44.3
Kaynak: Dünya Bankası, “Population: Brazil, Turkey, South Africa, İndonesia, Mexico, China, Korea Republic, Russia Fedaration, İndia, Argentina”, Erişim: 26.07.2018.
Yukarıdaki tablolar yorumlandığında ise BRİCS’in oluşmasında sadece ekonomik veya nüfus avantajları değerlendirilmediği ortaya çıkmaktadır. BRİCS için önemli olan aynı zamanda coğrafi dağılımdır. Birbirinden uzak coğrafyalarda kendi medeniyeti içerisinde liderlik yapabilecek az sayıda ülke seçilmiştir. Birçok ülke başvuru yapmasına karşın Çin’in direnci nedeniyle organizasyon genişlememektedir.
BRICS ülkelerine bakıldığında Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması eserinde belirttiği medeniyetlerin -batı haricinde- önemli potansiyel merkez ülkeleri görülmektedir. Fakat tablonun parçalarında eksiklikler mevcuttur.
BRICS ülkeleri arasında özellikle Çin, Rusya ve Hindistan birbirlerine yakın davranışlar sergileseler bile aralarında var olan tarihi çatışmalar en ufak kıvılcımda alevlenebilir. Çin Hindistan’a karşı Pakistan kartını oynarken Hindistan Çin’e karşı ABD kartını muhafaza etmektedir. Ayrıca Rusya ve Hindistan özellikle son dönemde önemli anlaşmalara imza atmışlardır. Bu ülkelerin hiçbiri bir diğerinin çok fazla güçlenmesini ve sorunlarını tam anlamıyla çözmelerini istemez.
BRİCS’in ideolojik bakış açısı her ne kadar ABD dışında bir alternatif güç odağı oluşturmak gibi dursa da bu ülkelerin tamamı aynı fikirde midir? Örneğin Brezilya’da Bolsonaro hükümeti hiçbir BRİCS ülkesine olmadığı kadar yakındır ABD’ye. Bu yakınlık muhtemelen hepsinin toplamından bile daha fazladır. Veya Güney Afrika Cumhuriyeti ve Hindistan’ın Batı dünyası ile bir kavgaları yoktur. Hatta ilişkileri oldukça iyi olduğu söylenebilinir.
Sonuç olarak sorunları gündeme taşımadan BRİCS ülkeleri 11 toplantı gerçekleştirebilmiştir. G20’nin aksine bu toplantılardan “Kalkınma Bankası” gibi somut adımlarda çıkmaktadır. Sahip oldukları kaynaklar ve halihazırdaki durumları ciddi bir potansiyel taşıdıklarını göstermektedir. Fakat BRİCS Batı kapitalizminde oyuk açmış büyük kaçış olacak mı bunu zaman gösterecek.
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
[1] Taner Güney, “Türkiye Ve Brıcs Ülkelerinde Ekonomik Özgürlüğün Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi”, İnternational Reviev of Economics and Managemend Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 2, 2017, s.31, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/347365, Erişim: 08.02.2020.
[2] Toronto Universty, “BRİCS İnformation Centre”, http://www.brics.utoronto.ca/about.html, Erişim: 06.02.2020.
14 Haziran 1928 tarihinde Ernesto, Arjantin’in Rosario kentinde dünyaya geldi. Aristokrat bir yapıya sahip orta sınıf bir ailesi vardı. Ernesto’nun gençliğinde ailesi sabit bir yerde kalmayıp birçok farklı yere taşındı. Ernesto astım hastalığına yakalandı ve çok sert bir şekilde astım krizleri geçiriyordu. Bazen bu krizler o kadar şiddetli oluyordu ki yakınındakiler öleceğinden korkuyorlardı. Guevara bu hastalığı yenme konusunda oldukça kararlıydı. Akademik olarak başarılı bir eğitimin yanı sıra ragbi ve yüzme gibi fiziksel hareket içeren diğer birçok aktivitede aktif bir rol aldı.
1947’de Ernesto, yaşlı büyükannesine bakmak için Buenos Aires’e taşındı. Kısa bir süre sonra büyükannesi vefat etti ve bu vefattan sonra Guevara, tıp öğrenimi için 1948’de Buenos Aires Üniversitesi’ne girdi. Bazıları bunun bir tesadüf olmadığını, Ernesto’nun büyükannesinin vefatından çok etkilenip tıp okumaya karar verdiğini iddia ediyor. Bir doktor adayı olarak Ernesto, hastanın zihin durumunun kendisine verilen ilaç kadar önemli olduğu fikrine inanıyordu. Ernesto’nun hastalığı hala devam ediyordu fakat egzersizlerle bir bakıma bu hastalığın üstesinden gelmeyi başarıyordu. Ruhsal olarak biraz rahatlamak için çalışmalarını bir kenara bırakıp tatile çıkmaya karar verdi.
1951’in sonunda Ernesto, en iyi arkadaşlarından birisi olan Alberto Granado ile Güney Amerika’nın kuzeyinde bir geziye çıktı. Gezinin ilk başlarında Norton bir motosikleti vardı fakat motor bakımsız ve yıpranmış bir durumda olduğu için Santiago’da bırakmak zorunda kaldı. Alberto ve Ernesto birlikte Şili, Peru, Kolombiya ve Venezüella’yı dolaştılar fakat Venezuella’da yolları ayrıldı. Ernesto Miami’ye devam etti ve oradan Arjantin’e döndü. Ernesto bu gezide Latin Amerika’nın ne kadar kötü bir durumda olduğunu ve halkın yaşadığı sefaleti gördü. Ne yapacağını bilmese de bu konuyla ilgili olarak birşeyler yapmak istediği kesindi. Guevara’nın bu yolculuğu anlattığı seyahat notları “Notas de viaje’’ 2004 yılında “Diarios de motocicleta” (Motosiklet Günlükleri) adıyla sinemaya uyarlandı.
Ernesto 1953’te Arjantin’e döndü ve tıp fakültesini bitirdi. Ancak kısa bir süre sonra tekrar ayrıldı ve Batı Andes’e doğru yola çıktı. Orta Amerika’ya ulaşmadan önce Şili, Bolivya, Peru, Ekvador ve Kolombiya’yı dolaştı. Bir süreliğine Guatemala’ya yerleşti ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı. Popülist bir hükümetin başındaki Başkan Jacobo Arbenz Guzmán özellikle toprak reformu ve diğer değişikliklerle bir toplumsal devrim yapmaya çalışıyordu. Ernesto, Che lakabını burada aldı. CIA Arbenz’i devirdiğinde, Che bir tugaya katılmaya ve savaşmaya çalıştı fakat bu çok çabuk sona erdi. Che, Meksika’ya güvenli geçiş yapmadan önce Arjantin Büyükelçiliği’ne sığındı.
Meksika’da Che, 1953’te Küba’daki Moncada Kışlası’na yapılan saldırının liderlerinden birisi olan Raúl Castro ile tanıştı ve onunla arkadaş oldu. Raúl kısa bir süre sonra yeni arkadaşını Küba diktatörü Fulgencio Batista’yı devirmeye çalışan 26 Temmuz hareketinin lideri olan kardeşi Fidel ile tanıştırdı. Che, Amerika Birleşik Devletleri’nin Guatemala’da ve Latin Amerika’nın başka yerlerinde yaptığı emperyalizme karşı bir darbe vurmanın yolunu arıyordu ve bu yüzden devrim harekatına hevesle katıldı. Fidel, ekibine bir doktorun katılmasından oldukça memnun oldu. Bu ekipte Che, devrimci Camilo Cienfuegos ile yakın arkadaş oldu.
Kasım 1956’da 12 kişilik olan Granma yatına tam tamına 82 devrimci bindi. Che, yattakiler arasında yerini almıştı. Malzemeler ve silahlarla dolu olan Granma yatı güçlükle 2 Aralık’ta Küba’ya ulaştı. Karaya çıkar çıkmaz Batista’nın askerlerinin saldırısına uğrayan ekibin yarısı hemen orada veya yakalandıktan sonra öldürüldü. Guevara, bu çatışmada kaçan bir yoldaşın düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bıraktığını ve o ânı, doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak hatırladığını yazar. Che, Camilio ve Castro’ların dahil olduğu yaklaşık 20 devrimci Sierra Maestra dağlarına saklanıp burada Batista’ya karşı uzun sürecek bir gerilla savaşı başlattılar.
1958 yazında Batista dağlara büyük askeri birlikler göndererek isyancıları yok etmeye çalıştı. Bu strateji büyük bir hataydı ve çok kötü bir şekilde geri tepti. İsyancılar dağları iyi tanıyordu ve ordunun etrafında daireler çiziyordu. Askerlerin çoğu moralsizdi ve hatta taraf değiştirenler bile oldu. 1958’in sonunda Castro nakavt zamanının geldiğine karar verdi. Biri Che’nin olmak üzere üç birliği ülkenin kalbine gönderdi.
Che’nin görevi stratejik olarak büyük bir öneme sahip olan Santa Clara şehrini ele geçirmekti. Bu görev kağıt üzerinde intihar gibi görünüyordu. Orada tank ve tahkimatı olan yaklaşık 2.500 federal birlik vardı. Che’nin yanında ise neredeyse silahlanamamış ve karnı aç olan 300 kişilik bir grup vardı. Küba askerleri arasında moral düşüktü ve Santa Clara halkı çoğunlukla isyancıları destekledi. 28 Aralık’ta başlayan savaş 31 Aralık’a gelindiğinde devrimcilerin polis merkezini ve şehri ele geçirmesiyle sonuçlanıyordu fakat kışlaları ele geçirememişlerdi. Askerler ne savaşmayı ne de kışladan çıkmayı kabul ediyorlardı. Batista, Che’nin zaferini duyduğunda kaçmaktan başka yapacak bir şey bulamadı. Santa Clara, Batista’nın sonu oldu.
Che ve diğer isyancılar zaferle Havana’ya girdiler ve yeni bir hükümet kurmaya başladılar. Dağlardaki günlerinde birçok hainin idam emrini veren Che, (Raúl ile birlikte) eski Batista yetkililerini yargılamak ve idam etmekle görevlendirildi. Che, çoğu ordu ya da polis kuvvetlerinde görev alan yüzlerce Batista yanlısını yargıladı. Bu davaların çoğu infazla sonuçlandı. Uluslararası toplum bu duruma öfkelense de Che, zalimlerin ödemesi gereken bir bedel olduğuna inanıyordu.
Che Guevara ve Fidel Castro
Fidel Castro’nun gerçekten güvendiği az sayıdaki adamdan biri olan Che, Devrim Sonrası Küba’da çok fazla görevde bulundu. Sanayi Bakanlığı’nın başkanı ve Küba Bankası’nın başkanı oldu. Ancak Che yine de huzursuzdu ve Küba’nın uluslararası duruşunu iyileştirmek için bir tür devrim büyükelçisi olarak yurtdışına seyahatler yaptı. Che devlet dairesinde geçirdiği süre boyunca, Küba ekonomisinin komünizme dönüşmesini denetledi. Sovyetler Birliği ve Küba arasındaki ilişkiyi geliştirmede etkili oldu ve Sovyet füzelerini Küba’ya getirmeye çalıştı. Bu, elbette, Küba Füze Krizinde önemli bir faktördü.
1965’te Che, yüksek bir görevde bile bir devlet memuru olmamaya karar verdi. Çağrısı devrimdi ve gidip dünyaya yaymak istiyordu. Kamu hayatından kayboldu (Fidel ile araları gergin gibi yanlış söylentilere yol açtı) ve diğer uluslara devrim getirme planları başlattı. Komünistler, Afrika’nın dünyadaki batı kapitalist / emperyalist boğuşma noktasında zayıf bir halka olduğuna inanıyordu, bu yüzden Che, Laurent Désiré Kabila’nın önderliğindeki bir devrimi desteklemek için Kongo’ya gitmeye karar verdi.
Che ayrıldığında Fidel, tüm Küba’ya Che’nin devrimi yayma niyetini ilan ettiği ve gördüğü her yerde emperyalizmle savaşacağını söylediği bir mektubu okudu. Che’nin devrimci kimliğine ve idealizmine rağmen, Kongo girişimi tam bir fiyaskoydu. Kabila güvenilmez olduğunu kanıtladı, Che ve diğer Kübalılar Küba Devrimi’ndeki ortamı hazırlayamadılar ve Güney Afrikalı “Deli” Mike Hoare tarafından yönetilen devasa bir paralı asker gücü onları kökten yok etmek için oraya gönderildi. Che kalıp savaşarak ölmek istedi, ancak Kübalı arkadaşları onu kaçmaya ikna etti. Sonuçta, Che yaklaşık dokuz ay Kongo’da kaldı ve hiçbir şey başaramadı. Bunu en büyük başarısızlıklarından biri olarak gördü.
Küba’ya dönünce Che, bu kez Arjantin’de başka bir komünist devrim denemek istedi. Fidel ve diğerleri onu Bolivya’da daha başarılı olacağı konusunda ikna ettiler. Che 1966’da Bolivya’ya gitti. Bu çabası da boşunaydı ve ölümüyle sonuçlanacaktı. Che ve ona eşlik eden 50 kadar Kübalı’nın Bolivya’daki gizli komünistlerden destek alması gerekiyordu, ancak güvenilmez olduklarını gösterdiler ve muhtemelen ona ihanet ettiler. Ayrıca Bolivya’da Bolivya subaylarına karşı direniş teknikleri konusunda eğitim veren CIA de karşı taraftaydı. CIA, Che’nin ülkede olduğunu biliyordu.
Che ve dağınık grubu 1967’nin ortalarında Bolivya ordusuna karşı zaferler kazansa da Ağustos ayında adamları yakalandı ve gücünün üçte biri yok edildi; Ekim ayına gelindiğinde, sadece yaklaşık 20 devrimci kalmıştı ve yiyecek konusunda sıkıntı yaşanıyordu. Bolivya hükümeti Che ile ilgili bilgiler için 4.000 dolarlık bir ödül verileceğini yayınlamıştı. Ekim ayının ilk haftasında Bolivya güvenlik güçleri Che ve isyancılarına yaklaşıyordu.
7 Ekim’de Che ve adamları Yuro vadisinde dinlenmek için durdular. Köylüler orduyu bilgilendirdiler. Ordu operasyonu başlattı ve bazı isyancılar öldürüldü. Che bacağından yaralandı. 8 Ekim’de, canlı olarak ele geçirildi. Ordu ve CIA memurları, o gece onu sorguya çekti, ancak bir bilgi vermedi. Yakalanmasıyla, başını çektiği isyancı hareket esasen sona erdi. 9 Ekim’de emir verildi ve Che, Bolivya Ordusu Çavuş Mario Terán tarafından vuruldu. Che’nin, öldürülmeden kısa süre önce, kendisini öldürmek için görevlendirilen Mario Teran’a söylediği “Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın” ifadeleri, onun son sözleri oldu.
Che’nin hayranları, onun kendi menfaatlerinden vazgeçip yoksul halk için savaşan bir kahraman olduğunu söylüyor ve onu çok seviyor, Che’den nefret edenler ise onun eli kanlı merhametsiz bir zalim olduğunu söylüyor. Ancak şu kesin ki her iki durumda da Che unutulmayacak bir isim olarak tarihe adını yazdırdı. Peki siz ne düşünüyorsunuz ?
[vc_toggle title=”KAYNAK”]
Biography of Ernesto Che Guevara, Revolutionary Leader by Christopher Minster
Castañeda, Jorge C. Compañero: the Life and Death of Che Guevara. New York: Vintage Books, 1997.
Coltman, Leycester. The Real Fidel Castro. New Haven and London: the Yale University Press, 2003.
Sabsay, Fernando. Protagonistas de América Latina, Vol. 2. Buenos Aires: Editorial El Ateneo, 2006.
Tunus’tan başlayarak Arap dünyasının tamamına yayılan ve ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan süreç, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ekonomik, sosyal ve siyasi birçok gündemin baştan aşağı değişmesine neden olmuştur. Değişen gündemlerin arasında, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede agresifleşen dış politikası ve bölgesel bir aktöre dönüşme çabası ise özellikle dikkat çekmektedir.
İşte bu noktada, 2004 yılından bu yana ülkenin veliaht prensi olan Muhammed bin Zayed’in (Kısaca MbZ) politikalarının incelenmesi önem arz etmektedir. Zira uzunca bir süredir ülkenin de facto yöneticisi olan MbZ, yönettiği küçük körfez ülkesinin belirleyici ve güçlü bir Orta Doğu aktörüne dönüşmesi için yoğun çaba sarf etmektedir. Nitekim bu yazıda da, BAE’nin agresif dış politikasının ana eksenleri ve Muhammed bin Zayed’in politikaları ele alınacaktır.
Muhammed bin Zayed’in BAE ve Dünya Siyasetindeki Rolü
1961 doğumlu olan MbZ, 2004 yılında BAE’nin veliaht prensi olmuştur. BAE Devlet Başkanı Halife bin Zayed’in 2014 yılındaki hastalığından sonra ülkenin yönetiminde ipleri iyice eline alan MbZ, 2019 yılında New York Times tarafından ‘En Güçlü Arap Lider’ olarak belirlenmiştir. 2020 yılının başlarında ise aynı gazete MbZ’yi ‘Dünya’daki En Güçlü Liderlerden Biri’ olarak nitelendirmiştir.
Muhammed Bin Zayed El Nahyan, BAE Veliaht Prensi
Bu zamana kadar MbZ’nin çocukluğuna ve özel yaşamına ilişkin çok bilgi yansıtılmasa da, İngiltere ordusunda eğitim alındığı bilinmekteydi. 9 Ocak 2020’de yine New York Times gazetesinde yayınlanan ‘Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of The Middle East’s Future – MbZ’nin Orta Doğu’nun Geleceğine İlişkin Karanlık Vizyonu’ başlıklı yazıyla birlikte MbZ’nin geçmişine dair daha fazla bilgi sahibi olmak mümkün hale gelmektedir. Buna göre, MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu yıllarda kendisine kraliyet ailesi mensubu gibi davranılması istemeyen babası, pasaportunun başka bir soyadıyla düzenlenmesini sağladığı iddia edilmektedir. Hatta MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu zamanlarda yerel bir lokantada garson olarak çalıştığı da ifade edilmektedir.
Foto 2: MbZ BAE Ordusu’nda görev yaparken ABD Savunma Bakanı’nı karşılıyor. (Kaynak: Vikipedi 1997)
MbZ’nin gençliğine ilişkin bir başka ilgi çekici nokta ise, babası tarafından MbZ’nin eğitiminden sorumlu olarak görevlendirilen İzzettin İbrahim isimli kişinin bir Müslüman Kardeşler üyesi olmasıdır. Bin Zayed’in, İzzettin İbrahim tarafından verilen öğretinin geri tepmesi ve Müslüman Kardeşler’in kendilerine ait bir ajandası olduğuna inanması nedeniyle 1970’ler ve 1980’lerde üyesi olduğu bu gruptan sonraları uzaklaştığı yine yazı kapsamında ifade edilmektedir.
BAE’yi meydana getiren yedi emirlik arasında Dubai ile birlikte en çok öne çıkan iki emirlikten biri olan Abu Dabi’nin şeyhi olan bin Zayed, 2008 ekonomik krizinden sonra ekonomik gücü kırılan Dubai Emirliği’nin ülkenin iç siyasetindeki dengeleyici rolünü kaybetmesinden sonra iyiden iyiye etkisini artırmış ve yapmak istediklerini rahatlıkla yapar hale gelmiştir.
Forbes Dergisi ise geçtiğimiz günlerde yayımladığı makalede MbZ hakkında oldukça ilgi çekici ifadeler kullanmıştır. “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatördür.” ifadelerinin kullanıldığı makalede, MbZ’nin bölgedeki istikrarsızlığın çözümüne katkı sunmadığı hatta sorunun kendisi olduğu belirtilmiştir. MbZ’nin Mısır’daki darbede rol aldığı ve Libya’da BM destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin karşısında yer alan Hafter’i desteklediğine ilişkin bilgiler de makalede yer almıştır. MbZ’nin Obama yönetimi tarafından ‘tehlikeli ve dürüst olmayan biri’ olarak tanımlanmasına karşın, Trump yönetiminin MbZ’ye müsamaha gösterdiği de makalede yer alan önemli detaylardandır.
New York Times gazetesinde yayımlanan bir başka yazıda ise MbZ’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğini izleyerek BAE’nin gücünü genişlettiği, ancak artık kendi ajandasını uygulamaya geçtiği ve ABD Başkanı Trump’ın ise artık MbZ’yi takip ettiği belirtildikten sonra MbZ’nin bölgede Suudi Veliaht Prensi bin Salman’dan (MbS) daha etkili olduğu belirtilmiştir.
Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve Trump. (2017)
Bin Zayed’in BAE’si, ABD’nin yanı sıra Rusya’yla da yakın işbirliği içerisinde çalışmaktadır. Nitekim BAE, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk Arap astronotları yollarken Rusya’dan yardım almıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin 2019 başlarındaki BAE ziyaretinde ise MbZ’den ‘kadim dost’ olarak bahsetmiş ve MbZ’nin ‘Rusya’nın büyük dostu’ olduğunu belirtmiştir.
Sonuç olarak, bin Zayed BAE’nin doğal kaynaklardan elde ettiği ekonomik gücü kullanarak bölgedeki etkisini günden güne artırmakta ve karanlık vizyonunu devam ettirmektedir.
Arap Baharı Sonrası BAE’nin Dış Politika’daki Ekseni
Arap Baharı’yla beraber otoriter rejimlerin yıkılma eğilimine girmesi ve halkın talepleri doğrultusunda yeni yönetimlerin kurulması ve seçimlerin gerçekleştirilmesi, BAE ve Suudi Arabistan gibi monarşileri oldukça rahatsız etmiştir.Zira özellikle Mısır’da halkın talepleri doğrultusunda alternatif bir yönetim modelinin ortaya çıkmasının doğuracağı dalganın Basra körfezinin Arap yarımadası tarafında kalan kıyılarına tsunami olarak vurması kaçınılmazdı. Nitekim BAE, barındırdığı yedi farklı emirliğin refah seviyesinin birbirinden farklı olması ve ülke yönetiminde Abu Dabi ve Dubai yönetimlerinin öne çıkması nedeniyle, zaten kırılgan hale gelmiş bir toplum yapısını barındırmaktaydı.
Birleşik Arap Emirlikleri siyasi haritası
Ayrıca Arap Baharı’ndan sonra Müslüman Kardeşler hareketinin ve bağlantılı hareketlerin coğrafyada iktidara gelmesi BAE’nin asla kabul edemeyeceği bir olguydu. Zira Körfez’deki rakibi Katar’ın da desteklediği bu hareketler, bölgede Türkiye’yi örnek alarak demokratik yönetimler kurma eğilimine girmişlerdi.Bu durum, hem Türkiye’nin nüfuz alanını genişletmekte hem de Katar’ın bölgedeki etkisini artırmaktaydı.
Bunlarla beraber BAE’nin okumuş ve dindar kesiminin Müslüman Kardeşler’e duyduğu sempati, Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantılı olan Islah Hareketi’nin BAE devlet yönetiminden 1990’lı yıllardan itibaren uzaklaştırılması ve Dubai, Re’su’l Hayme ve Fuceyre emirliklerinin Müslüman Kardeşler’e halen devam eden desteği MbZ’nin tedirginliğini artıran diğer önemli faktörlerdi.
Tüm bu olguların yarattığı tedirginliği aşmak için iç siyasette daha düşük refah seviyesinde yaşayan halka milyonlarca dolar aktaran ve Müslüman Kardeşler’le bağlantılı gördüğü muhalif isimlere baskı kuran BAE, dış siyasette ise tarafsız devlet olma idealini iyice terk etmiş ve saldırgan bir dış politika izlemeye başlamıştır.
BAE’nin izlediği dış politikanın temelinde İslami hareketleri terör örgütü ilan ederek bölgede yalnızlaştırmak yatmaktadır. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır’daki etkisinin kırılması için Darbeci Sisi’ye milyonlarca dolar kaynak akıtan ve darbeyi destekleyen BAE, otoriter istikrar modeli üzerinde durmaktadır. Demokratik seçimlerin İslamcı hareketlerin başa gelmesine neden olduğunu ve bu nedenle Arap dünyasında seçim olmaması gerektiğini savunan BAE, Tunus’tan Filistin’e Mısır’dan Yemen’e otoriter rejimleri desteklemeye devam etmektedir.
Arap Baharı’ndan sonra karşı-devrim hareketlerinin merkez üssü haline gelen BAE, ekonomik gücüyle bu ülkelerdeki halk hareketlerinin aleyhine propagandalarını sürdürürken, Libya gibi bazı ülkelerde ise seçilmiş rejimlere karşı hareket eden illegal gruplara aktif askeri destek vermekten de çekinmemektedir. Ülkenin konumunu seküler Arap milliyetçiliğine kaydıran BAE, Türkiye’yi de İslamcı örgütlere destek vermekle itham etmektedir. Bu süreçte, Suudi Arabistan’ın resmi dini anlayışı olan Vehhabilikten uzaklaşması ve ılımlı İslam’a yönelik reformları gerçekleştirmesinin arkasında da BAE yer almaktadır.
Kendisini ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak gösteren ve İslamcı anlayışın alternatifinin kendisi olduğunu savunan BAE, bu bağlamda Hristiyan Dünyası’nın Manevi lideri Papa’yı da BAE’de ağırlamıştır. Bu ziyarette Ezher Üniversitesi Başkanı’nın Papa’yı havalimanında kucaklayarak karşılaması, ziyaret boyunca yanından ayrılmaması, Papa’nın 120 bin Hristiyana ayin yaptırması ve tüm bu organizasyonlara yeni kurulmuş ‘Müslüman Hükema Konseyi’ isimli BAE merkezli yapının ev sahipliği yapması ziyaretin ardından çokça tartışılan detaylar olmuştur. Ziyaret sırasında Ezher Üniversitesi Başkanı ve Papa tarafından verilen mesajlarda ise ‘dinler arası diyalog’ önemli bir yer edinmiştir.
BAE, siyasi ve dini açıdan olarak üstlenmeye çalıştığı bu rolün yanı sıra askeri ve ekonomik amaçlarıyla da bölgede ‘büyük’ oynamaya çalışmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin yüzde %10’una sahip olan ve yedinci en büyük petrol ihracatçısı olan BAE, sahip olduğu doğal kaynakların dışarıya arzını garanti altına almak için enerji yollarını kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Basra Körfezinden Kızıldeniz’e uzanan deniz yolunda pek çok askeri üsse ve limana sahiptir. Kızıldeniz’den Akdeniz’e açılan bu lojistik hattın Akdeniz tarafında ise Kıbrıs’ın Limassol limanı ve Libya’nın Bingazi limanları yer almaktadır.
Dış politikadaki amaçlarını yerine getirmek için sinsi bir şekilde hareket eden BAE, Suudi Arabistan’ı önde tutup arka planda ajandasını yürütmekle övünmekten de çekinmemektedir. Amaçlarına ulaşmak için önemli devletlerle işbirliği ve ittifaklar kuran BAE, kendi lehine lobi yapılması için Amerikan lobi şirketlerine yüksek miktarlarda ödemeler yapmaktadır. Batıdaki emekli generallerden ordunun modernizasyonu çalışmalarında destek alan BAE, silah ithalatında ise Dünya’da üçüncü sırada yer almaktadır. Uluslar arası ilişkilerde ‘Bin Dahlan’ gibi sicili kabarık teröristlerin danışmanlığından faydalanan BAE yönetimi, Suriye’de Türkiye’ye karşı PKK/YPG terör örgütüne maddi destek sağlamaktan da çekinmemektedir.
Amaçları doğrultusunda İsrail’le de ittifak kurmaktan kaçınmayan BAE, ABD’nin Ortadoğu barış planına da en önden destek vermektedir. Gerek Afrika’da gerek Orta Doğu’da gelişmekte olan ülkeleri yatırım ve anlaşmalar gibi ekonomik gündemlerle elinde tutmaya çalışan BAE, bu ülkelerin dış politikalarını kendi yörüngesine getirmek için zaman zaman ekonomik baskı kurmaktadır. Ülkenin servetini önemli medya kuruluşlarına, üniversitelere, düşünce kuruluşlarına sponsor olmak için de kullanan BAE, Batı ülkelerinde futbol kulüpleri gibi gözde alanlara yatırım yaparak Batılıların gözüne sempatik gözükmeye çalışmaktadır.
Türkiye’ye Karşı Girdiği Vekalet Savaşı ve BAE’nin Türkiye ile İlişkileri
BAE, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çekilmeye yönelik stratejisiyle beraber bölgede ortaya çıkacak olan boşluğu doldurmak ve ABD’nin ileri karakolluğunu yapabilmek adına Türkiye ile vekalet savaşına girişmiştir.
Özellikle Arap Baharı’nın ilk başlardaki seyri, Körfez ülkelerinin çoğunu telaşlandırmış, bunun sonucu olarak Müslüman Kardeşler Hareketini destekleyen ve darbeye karşı duran Türkiye’nin konumu bu ülkeleri rahatsız etmiştir. 2017 yılında patlak veren Körfez Krizi’nde ise Türkiye; BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen ve Mısır’ın Katar’ı kara, deniz ve havadan abluka altına alma gayretlerine karşı durmuştur. Söz konusu kriz, bölgede tarafları iyice netleştirmiştir.
Körfez Krizi’ndeki Taraflar
Körfez Krizi sırasında Katar’a yönelik ablukayı delmekle kalmayan Türkiye, Katar’da bir de askeri üs açarak kararlı bir duruş sergilemiştir. Katar’a yönelik ablukayı kaldırmanın şartları arasında yer alan ‘adadaki Türk askeri varlığına son verilmesi’ talebi ise Katar tarafından kabul görmemiştir.
BAE’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni finanse ettiği iddiası da Türkiye ile BAE’nin arasını açan bir başka faktör olmuştur. Bu süreçte darbeye çanak tutmakla suçlanan ve BAE tarafından fonlanan Sky News Arabiya ve Al Arabiya kanallarına Türkiye tarafından tepki gösterilmiştir.
Türkiye’nin nüfuz alanına karşı ‘Arap milliyetçiliği’ çizgisine geçen BAE, ‘Arap dünyasının sorunlarının Arap camiasında çözülmesi gerektiği’ tezini savunmaktadır. Ancak ABD ve İsrail’in Arap dünyası üzerindeki tezlerine ilk elden destek veren BAE, diriltmeye çalıştığı Arap milliyetçiliğini yalnızca kendi yayılmacı emellerini temellendirmek üzere kullanmaktadır. Nitekim BAE Dış İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, bir mesajında ”Arap dünyası Ankara ve Tahran tarafından yönetilmeyecek. Ankara ile Tahran’ın hırslarıyla mücadele etmek için Arap alemi birleşmeli” ifadelerini kullanmıştır.
İki ülke arasındaki soğuk gerilimin diplomaside bir başka yansıması ise 2017 yılında yaşanmıştır. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid “1916’da Fahri Paşa’nın Medine halkının mallarını ve el yazması eserlerini çaldığını biliyor muydunuz?” şeklinde bir yorumda bulunarak Türkiye’nin bölgedeki manevi varlığını hedef almıştır. Bu açıklamaya Cumhurbaşkanı Erdoğan “Petrol şımarığı” ve “Terbiyesiz adam” ifadeleriyle yanıt verirken Ankara’da BAE Büyükelçiliği’nin bulunduğu sokağın adı “Fahreddin Paşa” olarak değiştirilmiştir.
Bu süreçte Türkiye ve BAE arasındaki ekonomik ilişkiler de bir hayli gerilemiş, iki ülke arasında 2013 yılında 2,2 milyar ABD doları olan ihracat gelirleri 2015’te 647 milyon ABD dolarına inmiştir.
Türkiye’yi Suriye’deki Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan sonra “işgalci ve sömürgeci” olarak resmeden BAE, bir aşamadan sonra Suriye Demokratik Güçleri’ne (YPG/PKK) de destek vermiştir. BAE, aynı şekilde Irak ve Tunus’ta da Türkiye’nin karşısında yer alan odaklara destek sağlamıştır. Sudan’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’i devirip yetkiyi ele alan Askeri Geçiş Konseyi’ne BAE ve Suudi Arabistan’ın açık desteğinde de bu rekabet belirleyici olmuştur. Türkiye’nin etkisini artırdığı Somali’de Türk vatandaşları aleyhine yapılan terör saldırılarının arkasında da BAE’nin olduğu iddia edilmiştir.
Libya’da ise Mısır’la birlikte hareket eden BAE, ülkenin doğusunda kendi kendine devlet kurmaya çalışan Hafter’i açıktan desteklemektedir. Birçok yabancı devletten destek alan Hafter’in uzunca bir süredir Trablus’u ele geçiremeyişinde ise Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek belirleyici olmuştur. Taraflar arasında başlayan ve Türkiye ile Rusya’nın himayesinde devam ettirilen ateşkes görüşmelerinde ise Hafter’i masadan uzaklaştıran devletin BAE olduğu iddia edilmiştir.
Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve General Halife Hafter
Tüm bunlarla beraber, Forbes dergisindeki makalede de ifade edildiği gibi “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatör” tarafından yönetilen BAE, bölgedeki terörün ve insani sorunların kaynağı haline gelmiştir.
Değerlendirme ve Sonuç
Suudi Arabistan’ı ön plana çıkararak Arap dünyasını yönlendirmekle övünen BAE, pek çok noktada başarısızlığa doğru sürüklenmektedir. Zira boyunu oldukça aşan işlere girişen BAE’nin insan kaynağı ve devlet tecrübesinin bu oyunu oynaması orta ve uzun vadede oldukça zordur.
BAE’nin en büyük eksikliklerinden bir tanesi 10 milyona yaklaşan nüfusunun yalnızca yüzde 12’si yerel halktan oluşmasıdır. BAE’nin ekonomisi ise Asya’dan gelen işçiler tarafından ayakta tutulmaktadır. Kendine ait askeri bir vizyonu olmayan ve Batı’dan getirilen sistemler ve silahlarla ayakta durmaya çalışan BAE, geniş bir coğrafyaya yaydığı askeri üslerinin kontrolünü de tek başına sağlayamamaktadır.
BAE ile Suudi Arabistan arasında Yemen’de başlayan fikir ayrılıkları da Cemal Kaşıkçı suikastı ile artmış, Suudi Veliaht Prensi’ne karşı uluslar arası camiada ortaya çıkan tepki BAE’yi rahatsız etmiştir. Mısır’ın ise Hafter’in başarısız operasyonları nedeniyle sürecin uzadığını düşündüğü ve Hafter’i uzaklaştırmak istediği de iddia edilmektedir.
BAE’nin yeni din anlayışını yaymak için gerekli olan meşru bir zemine ve köklü bir geçmişe sahip olmadığı da aşikardır. Zira BAE, ne bir kutsal mekana ev sahipliği yapmakta ne de köklü bir ilmi kuruma sahiptir. Mali destek verilen bazı ulemaların BAE merkezli dini kurumlar kurmasının ise Müslüman coğrafyada bir karşılığı bulunmamaktadır. BAE’nin din üzerinden çıkarmaya çalıştığı bu kargaşanın sonucu olarak Arap gençlerin bir kısmı radikalleşirken, bir kısmı ise dinden soğumaktadır.
BAE, Arap dünyasındaki siyasi krizleri çözebilecek bir alternatif sunacak bir kapasiteye ise sahip değildir. Arap Baharı’na yol açan nedenlerden olan otoriterleşmeyi yeniden ısıtmaya çalışan BAE, Tunus örneğindeki demokratik sürecin diğer ülkelere sıçramaması için çaba göstermektedir. Bununla beraber bu olumlu örneğin Arap dünyasındaki yansımalarından kaçınmak uzun vadede oldukça zordur.
Kendi federatif yapısını ideal bir model olarak gören BAE, Yemen gibi bölgelerde devletleri bir yandan federasyon yapısına itmeye çalışmaktadır. Nitekim Ortadoğu’da kendisi gibi küçük devletçiklerin ortaya çıkması, BAE’nin bölgesel aktör olma oyununun devamının ana şartlarından bir tanesidir.
ABD ve İsrail’in taşeronluğunu yaparken bölgedeki diğer ülkelerin tepkisini çeken BAE’ye karşı öfke ise günden güne artmaktadır.Kızıldeniz ve Arap yarımadası üzerinde yayılmacı politika izleyen BAE, küresel güçlerin rekabet ettiği bu bölgede ev sahibi ülkelerin rahatsızlık duymasına neden olmaktadır. Nitekim BAE’nin Yemen’deki yayılmacı politikasından rahatsız olan komşusu Umman’ı kendisine karşı yeni önlemler almaya itmektedir. Aynı şekilde Somali’nin iç işlerine müdahale etme arzusu, iki ülke arasında belli alanlardaki işbirliğinin sonlanmasına neden olmuştur.
Umman’ın Yeni Kralı Heysem Bin Tarık MbZ’nin elini sıkmıyor. Umman geleneklerinde kapıya kadar ağırlanan kişilerin elinin içeride sıkılmadığı belirtilse de iki ülke arasında ilişkilerin gergin olduğu düşünülüyor. (2020)
BAE’nin izlediği politikaların sonucu olan ve BAE’nin kontrolünden çıkan insani sorunların da BAE üzerindeki uluslar arası baskıyı artırdığı açıktır. Bu noktada elindeki servetle bu baskıya dayanan BAE’nin servetinin nereye kadar dayanacağı ise belirsizdir. Boyundan büyük işlere kalkışan BAE’nin, eylemlerinin sonuçlarını tek başına kontrol edemeyecek olması, bu eylemlerin sonunu getiren ana belirleyici olacaktır.
Sonuçta, BAE’nin izlediği kirli ajandanın uzun vadede başarıya ulaşması mümkün görünmemektedir. Türkiye’nin ise BAE’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücüyle desteklediği bu ajandaya bölgeyle olan dini/kültürel bağları ve köklü tarihi ile yanıt vermesi mümkündür. Bu noktada önemli olan, demokrasi tecrübesiyle öne çıkan Türkiye’nin bu tecrübesini evrensel hukuk normlarına bağlılıkla daha da ileriye taşımasıdır.
Harun Sakınan
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
KIRKPATRICK, David, “The Most Powerful Arab Ruler Isn’t M.B.S It’s M. B. Z.”, The New York Times (02.06.2019)
WORTH, Robert, “Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of the Middle East’s Future”, .”, The New York Times (09.01.2020)
KIRKPATRICK, David, “What To Know About Prince Mohammed Bin Zayed, the Arab Ruler Swaying Trump”, The New York Times (02.06.2019)
LAW, Bill, “Mohammed Bin Zayed: Dark Abu Dhabi’s Crown Prince Plays A Long Game”, Middle East Eye (17.09.2019)
HARTUNG, William, “Is Mohammed Bin Zayed a Bad Influence on U.S. Foreign Policy?”, Forbes (16.01.2020)
1992 yılında SSCB’nin dağılmasıyla beraber bağımsızlığını ilan eden beş Türk Cumhuriyetindeki ve Türkiye’deki yöneticilerin harekete geçmesiyle birlikte Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi olarak başlatılan bu girişim, bazı tarihlerdeki kesintilerle beraber 17 yıl kadar sürmüş ve 3 Ekim 2009’da yapılan Nahçıvan Anlaşmasıyla beraber bu girişim yerini pek çok alt kuruluşa sahip olan Türk Konseyi’ne bırakmıştır.
…Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi”, “Türk Konseyi” ya da “Türk Keneşi” olarak adlandırılan devletlerarası yapı, devlet başkanları konseyi, dışişleri bakanları konseyi, her ülkeden gelen akil insanlardan oluşan aksakallar konseyi, kıdemli memurlar komitesi ve merkezi İstanbul’da bulunan sekretaryadan oluşuyor. Türk Konseyinin kurulmasından bu yana devlet başkanlarının katılımıyla 6 zirve düzenlendi. Türk Keneşi aynı zamanda Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA), Türk İş Konseyi, Türk Akademisi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Ortak Odalar ve Borsalar Birliği gibi mevcut iş birliği mekanizmaları için de bir şemsiye kuruluş vazifesi görüyor… (Yüzbaşıoğlu, Nazlı. “Türk Dünyasının Stratejik Çatı Kuruluşu: Türk Keneşi.”)
2009’dan beri etkisini düşük seviyede de olsa artıran Türk Konseyi’nin alt kuruluşu olan TÜRKSOY’dan 2015’te yaşanan uçak kriziyle beraber gözlemci üye olarak bulunan Rusyadaki Türk kökenli Muhtar Cumhuriyetlerden olan Altay Özerk Cumhuriyeti, Hakasya Özerk Cumhuriyeti, Tuva Özerk Cumhuriyeti, Yakut Özerk Cumhuriyeti ve Başkurtistan Özerk Cumhuriyeti ayrılma kararı almışlardır. Muhtar cumhuriyetlerden yalnızca Tataristan gözlemci üyelik statüsünü muhafaza etmiştir. Yaşanan uçak krizinden bu yana Rusya ile olan ilişkilerin krizden önceki zamana göre daha iyi bir duruma geldiği günümüzde, yaşanan krizden sonra TÜRKSOY’dan ayrılan muhtar cumhuriyetlerin öncelikle TÜRKSOY’a tekrardan dahil edilmesi için gerekli girişimlerde bulunulması sağlanmalı ve Türk dili konuşan diğer muhtar cumhuriyetlerden olan Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti, Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Karaçay-Çerkesya Özerk Cumhuriyeti ve Kabardino-Balkar Özerk Cumhuriyeti’nin de dahil edilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmalar yapıldığı takdirde bağımsız ve özerk tüm Türk devletleri TÜRKSOY çatısı altında toplanmış olacaktır.
Türk Keneşi bayrağı
Aynı şekilde bu özerk devletlerin bağlı olduğu Rusya ve Gagavuzya’nın da bağlı olduğu Moldova ile bu özerk devletlerin konseye katılımını sağlayan bir anlaşma yapıldığı takdirde Türk Konseyi de gücüne güç katabilecek ve etkinlik alanını artırabilecektir.
…Türk Keneşi’nin genişlemesini bağımsız Türk Cumhuriyetleriyle sınırlandırmakla kalmayıp dünyada Türk azınlıkların ve diasporalarının yaşadığı devletlerle işbirliği geliştirmeye, onları örgüte gözlemci üye yapmaya ve bu şekilde örgütün uluslararası alandaki ağırlığını arttırmaya çalışması önemli bir adım olacaktır. Nitekim, Afganistan, İran, Rusya, Çin ve Almanya gibi pek çok ülkede azımsanmayacak sayıda Türk yaşamaktadır. Türk Keneşi, dünyadaki bütün Türk halklarının hamisi olma hedefleri doğrultusunda bünyesinde Diaspora Daire Başkanlığı kurarak bu yöndeki çalışmalarına hız verebilir. Türk Keneşi’nin gelecek yıllardaki zirvelerinde bu konuya ağırlık vermesi ve gerekirse zirvelerden birini “Dünyada Türk Diasporası” başlığında gerçekleştirmesi de söz konusu olabilir… (Isakov, Abdrasul. “Türk Keneşi Güçleniyor.”)
2016 yılında Özbekistan’ın Kurucu Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un ölümüyle beraber uzun yıllar boyu iyi ilişkiler geliştirilemeyen Özbekistan ile de yeni bir döneme girilmiştir. Halefi Şevket Mirziyoyev ile ilişkilerin düzelmeye başlamasıyla beraber Türkiye ve diğer devletlerin de teşvikiyle Özbekistan Türk Keneşi’ne 14 Ekim 2019 tarihinde katılmıştır.
Bölgesel siyaset açısından sıkışmışlıklar yaşayan ve ekonomik krizin derinleştiği Türkmenistan’ın da yıllardır BM nezdinde imzalanan Tarafsızlık Anlaşmasını öne sürerek Türk Keneşi’ne katılmadığı bir süreçten 14 Ekim 2019 tarihinde gözlemci üye olarak Türk Konseyinde yer aldığı bir sürece gelinmesi birliğe katılmayan Türkmenistan’ın da gelecekte birliğin üyesi olma ihtimalinin güçlendiğini göstermektedir.
…Daimi tarafsızlık statütüsünden dolayı uluslararası anlaşmalara imzacı olmaktan çekinen Türkmenistan, yine de Türk Konseyi’ne yakın bir gelecekte katılım kararı alabilir. Hem Çavuşoğlu hem de Amreyev konu ile ilgili Türkmenistan’dan olumlu dönüş aldıklarına dair açıklamalarda bulundular. Son dönemde özellikle doğalgaz satışı/dağıtımı konusunda oldukça ciddi problemler yaşayan Türkmenistan, yeni işbirliği olanakları aramaktadır. Bu konuda Türk Konseyi, Aşkabat yönetimi için önemli bir ortak haline gelebilir… (Çalışkan, Burak. “Bir Gelecek Tasavvuru Olarak Türk Konseyi”, İNSAMER, 26.09.2019.)
…Kırgızistan’ın Çolpon-Ata kentinde geçen yıl düzenlenen Türk Keneşi 6. Zirvesi sırasında Macaristan, Türk Keneşine gözlemci ülke olarak katıldı. Macaristan’ın Türk Keneşine üyelik sürecinde Türk cumhuriyetleriyle özellikle ekonomik ilişkileri güçlendirme hedefinin yanı sıra Macar halkının Türk tarihi, kültürü ve dili ile kurduğu bağ da etkili oldu. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Türk Keneşinin 6. Zirvesi’ndeki konuşmasında, Macarların kendilerini Hun İmparatorluğu Hükümdarı Atilla’nın soyundan gördüğünü ve Hun-Türk kökenlere dayandığını belirtti. Macarcanın Türk dili ile akrabalığı olduğunu vurgulayan Orban, “Biz Macarca konuşuyoruz. Bu Türk diliyle bağlantısı olan eşsiz bir dil. Hristiyan dinini aldık fakat Kıpçak-Türk ilkeleri üzerinde duruyoruz.” ifadelerini kullandı. Macaristan’ın gözlemci üyelik statüsü almasının ardından, Budapeşte’de Türk Keneşi Avrupa Temsiliciliğinin açılması da kararlaştırıldı. Temsilciliğin, Türk Keneşi 7. Devlet Başkanları Zirvesi’nden önce açılması ve Macaristan’ın yanı sıra AB ile AGİT, OECD, Vişegrad Grubu gibi diğer Avrupa kurumlarıyla da ilişkilerin güçlendirilmesi ile Keneş’in Avrupa’daki görünürlüğünün artmasına yardımcı olması hedefleniyor… (Yüzbaşıoğlu, Nazlı. “Türk Dünyasının Stratejik Çatı Kuruluşu: Türk Keneşi.”)
Geçtiğimiz yıl Türk Keneşi’ne gözlemci üye olan Macaristan’ı daimi üye olarak bu birliğe almak dolayısıyla Avrupa kıtasından bir ülkeyi bu birliğe dahil etmek dünyada Türk Keneşi adına olumlu bir intiba bırakacak ve çeşitli ülkelerin bu birliği Pantürkizm temelli emperyalist bir oluşum olarak görmesini engelleyecektir. Böylelikle Konseyin doğu-batı arasındaki köprü olma rolü ve etkinliği kendisini daha güçlü şekilde hissettirecektir. Bu durum dış ticaretinin büyük bölümünü Avrupa ülkeleriyle gerçekleştiren Türkiye açısından da AB kurumsal sistemine verilecek önemli bir mesaj olacaktır.
Türk Konseyi Dışişleri Bakanları
Dış politikamızda daha serbest ve daha güçlü hareket edebilmemiz için ise ticari bir yönden çok kültürel ve siyasi yönü ağır basan Türk Keneşi’nin daha etkili bir hale getirilmesi lazımdır, bunun için de üye ülkeler arasındaki ticaret hacmini artırmak şarttır. Bu hedefi gerçekleştirebilmek için üye ülkeler arasında serbest ticaret bölgesi anlaşmasının yapılması sağlanmalı ve gelecekte olası bir ortak pazarın oluşması için gerekli çalışmalara başlanılmalıdır.
1992’deki zirvede ortaya konulan hedeflerden biri olan tüm doğal kaynakların Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilmesi konusu da birliğin ekonomik yönünü güçlendirilmesinde oldukça önemli bir yere sahip bir konudur. Bu alanda yıllardır yürütülen başarılı projelere rağmen Türkmenistan’ın doğal kaynaklarının Avrupa’ya sevk edilmesi konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Uzun yıllardır bir sonuca varılamayan Hazar Denizi hakkındaki sorunların 12 Ağustos 2018 tarihinde yapılan bir anlaşmayla çözülmesi Türkmen doğalgazının Trans-Hazar Boru Hattı projesiyle Azerbaycan üzerinden Avrupa’ya aktarılmasını kolaylaştıracaktır. Bu konuda Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkmenistan arasında geliştirilmesi muhtemel iş birliği sayesinde Azerbaycan’a aktarılacak olan Türkmen doğalgazı kolaylıkla pazarlanabilir hale gelecek ve bu durum ekonomik krizlerle boğuşan Rusya, İran ve Çin arasında hassas bir denge yürütmek zorunda kalan Türkmenistan’ın elini önemli ölçüde güçlendirecektir.
Ülkeler arası ilişkileri pekiştirmek için üye ülkelerin kendi aralarında üçlü işbirliği mekanizmaları oluşturması da birliğin geleceği için önem teşkil edecektir. Bu kapsamda Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan arasında yıllardır başarıyla yürütülen üçlü iş birliği modelinin Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan, Türkiye-Kazakistan-Kırgızistan ve diğer üye ülkeler arasında da yürütülebilecek üçlü iş birliği mekanizmalarının oluşturulması önem arz etmektedir.
Üye ülkeler arası kültürel iş birliğini artırmak için de öncelikle üye ülke halklarını ortak paydada birleştirecek ortak bir konuşma dilinin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Bu paydada birleşen devletler bundan sonra ortak bir eğitim politikası geliştirebilecek ve genç kuşaklar arasındaki etkileşimin artmasını sağlayacaktır.
Hakan Fidan konusundan bahsetmeden önce şu iki hususu idrak etmek gerekir. Romalı Polybius der ki, “Bir gemiyi baş dümencisinden mahrum ederseniz, bu gemi bütün mürettebatıyla düşmanın eline geçer. Bunun gibi savaşta da bir ordunun komutanını zeka veya manevra alanında alt ederseniz, çok kere bütün düşman ordusunu elinize geçirmiş olursunuz.”
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşan askerlerin hatıralarında ve savaş notlarında ise mealen şöyle bir husus aktarılır, “Alman askerleri çok iyi savaşçılardı. Çoğu zaman onlara gücümüz yetmiyordu. Sonrasında farkına vardık ki onlar aslında iyi savaşçılar değiller. Sadece çok iyi yönetiliyorlardı. Alman askerlerine emir verecek biri olmadığında biz onlarda çok üstün savaşçılar oluyorduk.”
Aktardığım ilk husus biyografik istihbaratın önemi ortaya koyması bakımından önemli. İkinci hikayeden çıkarılacak ders ise şudur; bazı kişilerin, kurumların, savaşçıların kıymeti kendinden menkul olur. Bazen ise bazı kurumlarda yapıları itibariyle “baş dümenci”, güç denkleminde çarpan etkisi yaratır.
Daha önceki yazılarımda istihbaratın ülkelerin güç denkleminde “çarpan etkisi” yaratan istisnai bir güç olduğunu aktarmıştım. Bu gücün başındaki baş dümenci de muhakkak ulusal güç denklemine çarpan olarak etki edecektir.
Baş Dümenci Hakan Fidan
Milli İstihbarat Teşkilatımızın baş dümencisi Hakan Fidan… Bu yazıda Hakan Fidan kimdir, geçmişi, hayatı nasıldır vs. meselelere girmeyeceğim. Sadece bir başdümenci olarak Hakan Fidan’ı ve onun döneminde MİT içindeki bazı olayları ve yaşanan dönüşümleri yüzeysel olarak anlatacağım. Şunu belirtmekte fayda var, mesele Hakan Fidan meselesi değil, mesele baş dümenci meselesi!
Öncelikle size daha önce de aktarmış olduğum bir hatıramı anlatmak istiyorum. 2014 yılında üniversite öğrencisiyken bir haftalığına Ankara’ya gittim. Orada emekli bir MİT mensubundan insan istihbaratı dersi alma imkanım olmuştu. Dersin sonunda emekli MİT mensubuna Hakan Fidan hakkındaki görüşlerini sordum. Dudaklarını büktü, birkaç saniye gözlerime baktı ve şunu dedi, “Hakan Bey teşkilatı mahvetti. Teşkilat içinde huzurlu bir çalışma ortamı kalmadı. Her yeri, herkesi darmadağın(!) etti.” Hiçbir şey diyemedim. Ama aklıma şu geldi… Tevatüre göre Hakan Fidan, etrafındakilere şunu sıklıkla söylermiş, “Çok dostumuz küsecek ama devlet için feda olsun!”
Hakan Fidan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde göreve gelmiş en genç MİT Başkanı(Eski Müsteşarı). Şunu sorayım size, bundan önceki MİT Müsteşarının adını biliyor musunuz, peki ondan da önceki müsteşarın adını? Hakan Fidan dönemi gerçekten istisnai bir dönem. Kendisi de istisnai bir Başkan.
İstihbarat, Kralların Büyücülerine Benzer
Yukarıda anlattığım hatıramın hem değişen istihbarat yapımızı, hem de Hakan Fidan’ın neden hedef olduğunu anlamamız bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan tam 12 yıl önce, henüz bir ortaokul öğrencisiyken okuduğum bir kitapta istihbarat ile alakalı ilginç bir tanımlama vardı. Kitabın yazarı Orkun Uçar şöyle diyordu; “İstihbarat kralların büyücülerine benzer. Kral büyüden anlamaz, o yüzden büyücüler aralarında mücadele ederken kim galip gelirse onu dinler. Oldu bittiye getirip diğer tarafı saha dışına süren dinlenir. ” Saha dışına sürülen ise küser…
Hakan Fidan Eliyle MİT’in Değişen Etki Alanı
Hakan Fidan döneminin bence en önemli özelliği şudur, 2010 yılında göreve gelmesinden itibaren Milli İstihbarat Teşkilatı, Dışişleri Bakanlığı’nın gölge gücü olarak hareket ediyor ve ona göre yapılanıyor. Sizleri bilmem ama ben bu noktadan sonra MİT’in aktif şekilde dahil olmadığı bir Türk Dış Politikası öngöremiyorum. Hiç unutmam… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2010 yılında Brezilya’ya gitmeden önce basın mensuplarına şöyle bir açıklama yapmıştı, “MİT’in birinci derece ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.” Buna benzer bir açıklamayı geçtiğimiz haftalarda da yaptı.
Aslında biraz daha eskiye gitmeliyiz. Geçmişte MİT içinde çok önemli görevler icra etmiş olan Hiram Abas’ın, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yazdığı mektup, MİT’in durumunu ortaya koymaktadır. Kısım kısım aktaracağım. Hiram Abas mektubunda şöyle der, “Çok sık baş değişmesi istihbarat teşkilatlarını öldürür. Bazı kanatlar sivilleşme olarak tutup bir Orgeneralin emekli olduktan sonra teşkilata gelmesini görüyorlar. Bana göre bu sivilleşme değildir… Müsteşar serviste çok kuvvetli bir makamdır. Onun tesvibinden geçirmeden işlem yapabilmek imkansızdır. Teşkilatı istediğim kadar aktiviteye sokamadım… Bugünkü çalışma yöntemleriyle MİT, devletimizin aktif politikasında vazgeçilmeyecek unsur olan milli istihbarat ve enformasyonu oluşturamaz.”
Şahsi olarak görüşüm şudur ki, özellikle Emre Taner dönemiyle birlikte devletimiz, Hiram Abas’ın mektubunda bahsettiği aksaklıkları ortadan kaldırmak için MİT politikasında önemli değişikliklere gitti. Bakıyorum da, Hiram Abas’ın yakındığı ne kadar husus varsa hepsinin düzeltilmesi için çalışmalar yapılmış ve bir çoğu başarılmış da. MİT çok güçlü bir şekilde dış operasyon yapabiliyor, mecliste bir istihbarat denetleme komisyonu artık mevcut, teşkilatın ihtiyaç duyduğu ekipman ve yetkiler elinde, çalışma yöntemlerinde köklü değişiklikler gerçekleşmiş.
Tüm bunları Hakan Fidan mı yaptı? Hayır. Devletimiz istihbarat politikasında önemli değişiklik kararları aldı. Hakan Fidan’ın önemi ise bu yeni politikaları çok etkin bir şekilde ve başarıyla hayata geçirebilmesi, teşkilatı bu doğrultuda çalıştırabilmesidir.
İlk Operasyon İsrail ve FETÖ Eliyle Oldu
Hakan Fidan göreve ilk geldiğinde bir ülke açık açık Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmek istedi. İsrail, Hakan Fidan’ın İran taraftarı olduğunu iddia ederek yeni MİT Müsteşarından rahatsızlığını dile getirdi. İlk kez bir MİT Müsteşarı, başka bir devlet tarafında bu kadar açıktan hedef alınmıştı.
Aynı iddia ilerleyen yıllarda FETÖ tarafından da dillendirildi. FETÖ tarafından Hakan Fidan’ın Humeyni’nin yanında çocukluğundan itibaren özel olarak yetiştirilmiş bir İran ajanı olduğu yalanı ortaya atıldı.
Geçtiğimiz haftalarda MİT Başkanı yeniden İsrail’in hedefindeydi. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra dikkat edilmesi gereken kişinin Hakan Fidan olduğu İsrail tarafından söylendi. Tüm bu iddia ve karalamalar hedefine ulaşamadı. Hakan Fidan halen MİT’i, devletin değişen ve gelişen yeni istihbarat politikası doğrultusunda başarıyla yönetmeye devam ediyor.
Hakan Fidan’a karşı yıllardır bir “Başdümenci Operasyonu” yapılıyor. Yazının başında da dediğim gibi mesele Hakan Fidan’ın şahsı, kim olduğu, geçmişi değil. Doğrudan Milli İstihbarat Teşkilatı’mız hedef alınmaktadır.
Türk dış politikası artık MİT’ten bağımsız düşünülemez. Walter Lipmann’ın da dediği gibi, “Eğer dış politika devlet için bir kalkan ise stratejik istihbarat o kalkanı tam zamanında doğru yere koyabilen şeydir.”
Bu yazı burada bitti. Yazının bir sonucu yok, ilginç havalı istihbarat hikayeleri yok, Hakan Fidan hakkında bilinmeyen şeyler, gizli bilgiler yok. Sadece düşünün. MİT nereden nereye geldi? Üşenmeden oturup okuyun 2937 sayılı MİT kanununu, MİT yapısındaki değişiklikleri araştırın, tarihteki başdümenci operasyonlarını araştırın. Özellikle de NATO tarihini… Her şeyden evvel MİT’e ve istihbarata bakış açınızı revize edin. İç politik meseleler gerçeği görmenizi engellemesin. İstihbaratın ve MİT Başkanının önemini hakkıyla idrak edebilirseniz, MİT’in önemini ve MİT’te gerçekleşen devrimi idrak edebilirseniz kimse algınızla oynayamaz.
Biraz paslanmışım açıkçası. Bu yazıyı ısınma hareketleri olarak değerlendirin. Neredeyse bir senedir hiçbir şey yazmıyorum. Bundan sonra istihbaratın bir çok farklı alanıyla ilgili yazılar yazmaya devam edeceğim. Ayrıca sizler için hediyeli istihbarat testleri de hazırlayacağım. Her zaman dediğim gibi,“Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” Saygılarımla…
[irp posts=”8872″ name=”Türk Halkının “Mit” ve “İstihbarat” Algısı”]
Tezatların adamıdır Ahmet Vefik Paşa. Moderleşmeyi savunan bir muhafazakar, Osmanlıyı ayakta tutmak isteyen bir Türkçü, Eski ve Yeni Yunancayı çok iyi bilen bir Helen düşmanı. Tezatların adamı olduğu kadar ilklerin de adamıdır Ahmet Vefik Paşa. İlk başbakan, ilk edebiyatçı siyasi, ilk tiyatrocu, Osmanlının ilk Türkçüsü.
Hariciye’de memur olan Rûhuddin Mehmed Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimlerini İstanbul’da gördükten sonra babası ile Paris’e gitti. Orada Saint Lou Lisesinde eğitimine devam etti. Lisede iken Alexandre Dumas-Fils ile tanıştı, arkadaşlıklar kurdu. Fransa’da iken Fransızca, Grekçe ve Latince öğrendi.
Memlekete döndüğünde ilk görev yeri dedesinin ve babasının uzun yıllar hizmet ettiği Hariciye’ye bağlı Tercüme Odaları idi. Sonralarında kademe kademe yükselerek Tahran Büyükelçiliği, Paris Büyükelçiliği, Bakanlık, Müsteşarlık, Valilik, Sadrazamlık,Mebusan Meclisine Başkanlık, Başbakanlık ve daha nice görevleri yerine getirdi. Londra görevinde iken İngilizce öğrendi. Kariyerinin son safhasına doğru sivri dili sebebiyle ordan oraya sürgün edildi. Sürgün edildiği bölgelerde görevini layığıyla yerine getirmiştir. Paris tahsili sırasında Fransızların dile olan şefkatini görmüş, Türkçe içinde bir model ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Halkı eğitmek amacıyla Bursa Valiliği sırasında tiyatro kurdurtmuş, çeviri ve adapte oyunlar yazmıştır.
Paris Büyükelçiliği süresince çok mühim başarılara imza attı. Bunların hiç şüphesiz en önemlilerinden biri Şam Meselesidir:
Paris Büyükelçisi olan Ahmet Vefik Paşa, görevinin getirdiği sıradan işleri yaparken İstihbarat kaynaklarından biri geldi. Fransızların Şam’a asker göndermek üzere olduğunu bildirdi. Ahmet Vefik atik davranarak önce İstanbul’a haber gönderdi. Sonrasında Osmanlı ordusuna vakit kazandırmak amacıyla kayıplara karıştı. Osmanlı ordusu çoktan Şam’a varmış gerekli vazifeyi yerine getirmişti. Bölgede ki askeri varlığı işiten III. Napolyon Ahmet Vefik Paşa’dan randevu istemeye kalkmıştır ancak ortada Paşa yoktur ve Napolyon çileden çıkmıştır. Paris’in sert ortamı biraz yumuşadıktan sonra Napolyon’un huzuruna çıkan Ahmet Vefik Paşa, önce Hükümdarı selamlamış ancak selamlaması henüz bitmişken ‘Kendini Yavuz’un Sefiri mi sanıyorsun?’ sözlerine muhatap olmuştur. Ahmet Vefik Paşa’da soğuk kanlılığı koruyarak ‘’Eğer Yavuz’un sefiri olsaydım saygı değer şahsınız o tahtta oturamazdı’’ diyerek karşılık vermiştir.
Bir diğer önemli olay ise Fayton-Kayık hadisesidir:
Fransızların İstanbul Büyükelçisi kayığındaki kürek sayısını 10’dan 14’e çıkartmıştır. Türk geleneklerine göre 14 kürek ancak Saltanat Kayığında bulunabilirdi. Bunu gören Osmanlı halkı Saltanat Kayığı zannediyor ve selamlıyordu ancak kayığın içindeki Fransız Büyükelçiydi. Kural ihlal edilmesine rağmen Fransız Büyükelçisine Osmanlı tarafından bir uyarı dahi yapılmıyordu çünkü o dönemde Fransa’ya yüklü borçları vardı. Çaresizce beklerken Osmanlı, bu konu Ahmet Vefik Paşa’nın kulağına gitti. Bunu duyan Paşa derhal İmparator III. Napolyon’nun tıpkısı bir fayton yapılmasını emretti. Yapıldıktan sonra Paris’in sokaklarında mekik dokudu. Bunu gören Fransız tebaası faytonu III. Napolyon’nun ki sanıp selamlıyordu. Bu hadise derhal İmparator III. Napolyon’a iletildi. İmparator süratle Paşa’nın mevkidaşlarını gönderip bu arabanın halini düzeltmesini istedi. Ahmet Vefik Paşa’nın cevabı ise kısa ve özdü: ‘‘Önce siz kayığınızın küreklerini 7 çiftten 5 çifte indirin sonrasında ben arabayı eski haline getiririm.’’ O cevabın sabahında İstanbul’da sadece bir tane 7 çifter kürek olan kayık vardı o da Saltanat Kayığıydı.
‘’O çatırdama Osmanlı’dan değil sizin imparatorluğunuzdan gelmektedir’’
İmparator III. Napolyon bir kabul düzenler ve çeşitli devletlerin bir çok üst düzey yöneticileri kabule iştirak eder. Osmanlı’yı temsilen Paris Büyükelçisi Ahmet Vefik Paşa katılır. Hırsını alamayan İmparator, çeşitli ülke temsilcilerinin olduğu bir kabulde Ahmet Vefik Paşa’yı ezmek ister. Paşa’nın yanına gider ve ‘’İmparatorluğunuzdan çatırdama sesleri geliyor’’ der. Paşa ise her zaman ki soğukkanlı duruşu ile ‘’Çatırdama seslerini ben de işitmekteyim ancak benim imparatorluğum buraya çok uzaktır. Bu çatırdama sesleri ancak sizin imparatorluğunuzdan gelmektedir.’’ Dedi. Sinir küpüne dönen Napolyon o taraftan uzaklaştı. Söylediği sözleri duyanlardan biri İngiliz Büyükelçiydi. Hemen gelip Ahmet Vefik Paşa’nın elini sıkıp tebrik etti. Ancak Paşa mutlu değil gibiydi. Başladı konuşmaya ‘’ Bu sözleri sizler etseydiniz kralınız ve sadrazamınız sizi tebrik eder ve arkanızda dururdu. Ancak ben bu sözleri ettiğim İstanbul’da duyulursa üç gün içinde beni görevden alırlar’’ dedi ve gerçekten de olaydan sonraki üçüncü günden görevden alındı.
III. Napolyon ve Ahmet Vefik Paşa sürekli bir ağız dalaşı içerisinde olmalarına rağmen III.Napolyon Ahmet Vefik Paşa’nın alanındaki bilgi dağarcığına ve diplomatik tavırlarına çok büyük saygı duyuyordu:
Paşa artık Paris’teki görevinin sonuna gelmiş ve III. Napolyon’a bildirmek amacıyla huzuruna çıkmıştı. Her şey olması gerektiği gibi yapıldı ve Ahmet Vefik Paşa müsaade istedi. Müsaade buyurmadan önce Napolyon, ‘’Kabinem de sizin özelliklerinize sahip birinin olmasını çok arzulardım’’ dedi. Sonrasında Paşa İstanbul’a geçti.
Ömer Can Topçu
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
Mehmed Selahaddin, Bir Türk Diplomatının Evrâk-ı Siyâsiyyesi, İstanbul 1306
Mükrimin Halil Yınanç, “Tanzimattan Meşrûtiyete Kadar Bizde Tarihçilik”, Tanzimat I, İstanbul 1940
Dutemple, “Ahmed-Vefyk Pacha”, La Grande Encyclopédie, Paris
Osmanlı Târih ve Müverrihleri (Cemâleddin’in Âyîne-i Zurefâ’sına zeyillerden, Vefik Paşa’nın torunu Hayrünnisâ Hanım’ın “Müverrih Ahmed Vefik Paşa” adlı makalesi), İstanbul 1314
Yunanistan’ın dokuz coğrafi bölgesinden biri olan Batı Trakya; Doğudan Meriç Nehri ile Türkiye’den, Batıdan da Karasu Nehri ile Makedonya bölgesinden ayrılmıştır. Kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristan’dan ayrılarak, Güneyden Ege Denizi ile çevrilmiştir.[1]
Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesi
Batı Trakya; 8.578 kilometre kare olup, İskeçe (Ksanthi), Gümülcine (Komotini), Dedeağaç (Aleksandropolis) olmak üzere üç ayrı vilayetten oluşmaktadır. Batı Trakya’da nüfus 350.000 civarında olup, burada yaşayan Batı Trakya Türk Azınlığının sayısı ise 150.000 civarındadır.
Bugün bu bölgedeki Türk varlığının geçmişine baktığımızda, bölgenin tarihi Türkler açısından 1364 Osmanlı’nın burayı fethetmesiyle başlamıştır. O tarihten günümüze kadar bölgedeki Türkler özellikle Osmanlı’nın bölgedeki hâkimiyetini kaybetmesinin ardından pek çok sorun yaşamış ve bunlarla mücadele etmiştir. Günümüzde de bu sorunlar belli konularda devam etmektedir.
Tarihsel Gelişim
Bölgedeki Türk varlığı Osmanlı’nın 1364 yılında Batı Trakya’yı fethetmesinin ardından başlamış oldu. Osmanlı Devleti İskân Politikası gereği Anadolu’dan kökeni Oğuzlara dayanan Türkmenleri bölgeye yerleştirdi. Ve 1878 yılına kadar Osmanlı yönetimi altında kaldı. 1878 Ayestefanos Antlaşması, kurduğu Bulgaristan Prensliğine İstanbul, Edirne ve Selanik dışında kuzeyde Tuna, doğuda Karadeniz güneyde Ege ve batıda Ohrid Gölü arasındaki bütün bölgeyi bırakmış oldu.[2] Ancak bu antlaşma İngiltere’nin çıkarlarına aykırı olduğu için yeni bir antlaşma yapıldı ve 1878 Berlin antlaşması ile Ayastefanos Antlaşmasında Bulgar prensliğine verilen topraklar üçte bire indirildi. Berlin antlaşmasının 13. Maddesi ile Trakya’nın kuzey bölümü Doğu Rumeli adı altında özel bir statüye alındı.[3] Böylece Osmanlı Batı Trakya’yı kaybetmeye başladı. Osmanlı devleti Batı Trakya’yı 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması ile tümüyle Bulgaristan’a bıraktı. Batı Trakya 1913-1918 yılları arasında hukuken ve fiilen Bulgaristan yönetimi altında kaldı.
Birinci Dünya Savaşının ardından yapılan 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile Batı Trakya’nın dağlık kuzey kısımları Bulgaristan’a bırakıldı güney kısımları da itilaf devletlerince işgal edildi.
Batı Trakya Türkleri Bulgar ve Yunan işgaline karşı 1878 yılından itibaren mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Hatta bu mücadele sırasında kendi devletlerini de kurmuşlardır. Bunlara 4 aşamada bakacak olursak;
4 Mart 1878 – 5 Nisan 1886: Rodop Türk Devleti
31 ağustos 1913 – 25 Ekim 1913: Garbi(Batı) Trakya Türk Cumhuriyeti[4]
30 Temmuz 1915 -27 Eylül 1917: Batı Trakya Cunta Hükümeti
17 Ekim 1919 -23 Mayıs 1920: Müttefikler arası Batı Trakya Hükümeti [5]
Batı Trakya Bağımsız Hükümeti bayrağı (1913)
Yunanistan İzmir işgalinin ardından 4 Ekim 1919 – 29 Eylül 1922 tarihleri arasında Trakya işgalini sürdürmüştür. 3-18 Ekim 1922 tarihleri arasında Doğu Trakya’dan çekilerek yerini müttefik kuvvetlere bıraktı. Müttefik kuvvetler 1923 Lozan Barış Antlaşması gereği olarak Doğu Trakya’yı Türklere bıraktı. Ancak Batı Trakya Yunanistan’da kaldı.
1923 Lozan Konferansında Türk Heyeti, Batı Trakya’da en az 129.120 türkün yaşadığını açıkladı.[6] Aynı zamanda Türkler Batı Trakya topraklarının %84’üne sahipti. Günümüzde Batı Trakya’da 150.000 civarında Müslüman Türk yaşamaktadır.
Antlaşmalar Bağlamında Batı Türklerinin Azınlık Statüsü
Batı Trakya Türklerinin azınlık statüsünü belirleyen antlaşmalara bakacak olursak;
1830 Londra Protokolü
1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi
1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol
10 Ağustos 1920 Yunan Sevr’i
Lozan Sistemi(30 Ocak 1923 Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol- 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması)
1926 Atina, 1930 Ankara ve 1933 Ankara Antlaşmaları
1821 yılında başlayan Yunan ayaklanmasının ardından Osmanlı Devleti 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Bunun ardından İngiltere, Fransa ve Rusya 1830’da Yunanistan’ı bağımsız bir devlet olarak ilan eden Londra protokolünü imzaladılar. İşte bu protokol ile yeni Yunanistan devletinin sınırları içinde kalan Müslüman azınlıkların hakları bir takım güvenceler altına alındı.[7]
1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi; bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya- Macaristan, İngiltere, İtalya ve Rusya diğer tarafta Osmanlı devleti tarafından imzalandı. Yunanistan ve Osmanlı arasındaki yeni sınırlar saptandı ve Yunanistan’ın toprakları üzerindeki Müslümanların hakları güvence altına alındı. Sözleşmenin 3. Maddesi ile Müslümanların mal onur din ve geleneklerinin saygı göreceği ve yunan kökenli vatandaşlarla aynı medeni ve siyasi haklara sahip olacağı belirtilmiştir.[8]
1913 tarihli Atina Antlaşması azınlık hakları açısından Yunanistan’a en fazla yükümlülük getiren antlaşmadır. Buna göre, 2. Madde 1830 ve 1881 anlaşmalarını bir kez daha kabul etmektedir. [9]Antlaşmaya ekli 3 numaralı protokol bütün Yunanistan topraklarında geçerli kılınmış ve Müslümanlara birtakım azınlık hakları getirmiştir. Buna göre Baş müftü ve müftüler Yunan memurlarının hak ve görevlerine sahip olmuş ve aynı zamanda Baş müftü, müftüleri mali ve dinsel açıdan denetleme yetkisine haiz olmuştur. Ayrıca bu müftüler Yunan anayasanın 88.maddesi gereğince görevden alınabilecekti.[10]
Azınlık statüsü hakkındaki bir diğer antlaşma 10 Ağustos 19120 yılında imzalanan Yunan Sevr’idir(Yunanistan’daki Azınlıkların Korunmasına İlişkin Antlaşma). Yunan Sevr’i ülkesinde yaşayanlara ayrım gözetmeden hak eşitliği sağlamayı ve bu hakların krallığa eklenecek topraklarda da geçerli olacağına vurgu yapmaktadır. Antlaşmanın 1. Bölümü azınlıkların korunmasıyla ilgilidir ve milletler cemiyeti güvencesi altına alınmıştır. [11]
30 Ocak 1923 yılında imzalanan Türk ve Yunan halklarının mübadelesine ilişkin sözleşme ile Türkiye’deki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslümanların zorunlu olarak değişimlerini öngören sözleşmenin 2.maddesine göre İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler etabli[12] sayılacak ve değişim dışında tutulacaktır. Aynı zamanda mübadele edenlerin taşınır ve taşınmaz malları ile ilgili bir Karma Komisyon kurulacaktır.[13]
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasının siyasal hükümler adını taşıyan 1.bölümünün 3. Kısmı ‘azınlıkların korunması’ adı altında Müslüman olmayan azınlıklara bir takım hükümler getirmektedir.(37-44. Maddeler) 45. Maddeye göre ‘ Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklara tanınmış haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlıklara tanınmıştır’.[14]
Lozan Barış Anlaşması (1924)
1 Aralık 1926’da Atina Antlaşması(İtilafnamesi) imzandı.[15]Bu antlaşmanın imzalanmasının sebebi Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine Rum yerleştirerek Helenleştirme çabalarıdır. Bu durum önceki antlaşmalardaki mülkiyetlerle ilgili hükümleri etkisiz kılmıştır. Çünkü yerleşen Rumlar Türklerin ev ve arazilerini işgal etmişlerdir.[16]
1926 antlaşmasının ardından da sular durulmamıştır. İki ülke sorunların kesin çözüme kavuşması için 10 Haziran 1930 Ankara[17] ve 9 Aralık 1933 Ankara [18]antlaşmalarını imzalamıştır.
Tüm bunların dışında Birleşmiş Milletler çerçevesinde de sözleşmeler Yunanistan’daki Türk azınlığa koruma sağlamaktadır. BM Şartı, BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, CERD, CEDAW, 1984 tarihli İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık Dışı Veya Küçültücü Davranış Veya Cezalara Karşı Sözleşme vb. Aynı zamanda Avrupa bağlamında Yunanistan’ın taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Batı Trakya Türkleri için önem atfetmektedir. AB açısından da azınlık hakları genel olarak Kopenhag Kriterleri[19] ve Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi[20] ile korunmaktadır.
Batı Trakya Türkleri’nin Yaşadığı Bazı Sorunlar
Bu iki taraflı ve çok taraflı antlaşmalara rağmen Batı Trakya Türklerine karşı Yunanistan hak ihlallerine ve baskılarına devam etmektedir. Batı Trakya Türklerinin sorunlarını genel olarak ele alacak olursak;
Müftülük sorunu
Vakıflar sorunu
Eğitim ve öğrenim özgürlüğünde yaşanan sorunlar
Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. Maddesinin getirdiği sorun
Siyasi temsilde yaşanan sorunlar, şeklinde sıralayabiliriz.
1-) Müftülük Sorunu
Müftülük sorununa baktığımızda;1923 Lozan barış Antlaşması[21] ile azınlıklar, kendi din işlerini Yunan Yönetimi’nden bağımsız olarak organize etme ve yönetme hakkı kazanmışlardır. Ancak 1985 yılından bu yana Yunan Hükümeti, Lozan’ın ilgili maddelerini ihlal ederek müftüleri doğrudan kendisi atamaktadır. 1985 yılına kadar, 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı kanun gereği kendi müftülerini hür iradeleriyle seçebilmekteydiler. 2345/1920 sayılı kanunla müftülerin nasıl seçilecekleri, görev alanları ve sorumlulukları belirlenir. Buna göre müftüler; Din İşleri Bakanlığı ve Bölge Valisi tarafından onaylanan bir adaylar listesinden, Müslüman azınlık tarafından seçilir. Müftüler, görev bölgelerinde şeriat hükümlerini uygulamak, öğretim ve din görevlilerini denetlemek, Cemaat İdare Heyetlerinin evkaf gelirlerini kontrol etmek gibi geniş yönetsel-yargısal yetkilerle donatılırlar. Müftüler ayrıca, Müslümanlar arasında şahısların hukuku ve aile hukuku konusunda çıkan sorunları çözmekle yükümlüdürler ve ayrıca evlenme, boşanma, nafaka, vesayet, velayet, miras gibi konularda karar verme yetkileri vardır. Bununla beraber müftülere, kararlarının ilgili Yunan makamları tarafından tanınması ve yürürlüğe konabilmesi, Yunanistan’daki diğer din görevlileri gibi askerlikten muaf tutulmaları, Camilere ait vakıfları yöneten komisyona da başkanlık yapabilmeleri öngörülmüştür. Ayrıca Müslüman azınlıklar 3 ilde müftü seçimi yapacaktı; Gümülcine, İskeçe ve Dimotoka. Ancak Yunanistan özellikle Türkiye ile Kıbrıs sorununu yaşadıktan sonra buralardaki müftü seçimine karşı çıktı yalnızca Gümülcine de müftü bulunmasına izin verdi ve bu müftüyü de kendi atadı. Şu anda Gümülcine’de 2 müftü bulunmaktadır: bir tanesi Yunanistan tarafından atanmış müftü bir diğeri de halk tarafından seçilmiş müftü. Müslüman azınlığın %90’a yakın kısmı kendi seçtikleri müftüye gitmektedir ancak bu da Yunanistan resmi konularda seçilmiş müftünün yetkisini tanımıyor bu da bir sürü sorunu beraberinde getirmektedir.[22]
2-) Vakıflar Sorunu
Vakıflar sorunu da müftülük sorununa benzer şekilde ortaya çıkmaktadır. Yunanistan vakıflardaki liderleri ve heyetlerini Müslümanların seçmelerini engelleyerek Yunanistan’a yakın olan işbirliği içinde olan insanları atamaktadır. Ayrıca bu vakıfların mülk edinme haklarını engellemiş ve vergiden muafiyetlerini kaldırarak ağır vergilere tabii tutmaya başlamıştır. Bu vergileri ödeyemeyen vakıflar da bir süre sonra kapanmaya başlamıştır.[23]
3-) Eğitim ve Öğrenim Özgürlüğünde Yaşanan Sorunlar
Eğitim ve öğrenimde yaşanan sorunlar; Yunanistan’da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölge Batı Trakya bölgesidir. Batı Trakya’da azınlığın resmi olarak 230 azınlık ilkokulu, 2 ortaokul-lisesi (Gümülcine Celal Bayar Lisesi ve İskeçe Muzaffer Salihoğlu Özel Lisesi) ile 2 medresesi bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim dili Türkçe ve Yunanca olarak yapılmaktadır. Resmi dil olarak Yunanca, tarih, coğrafya, vatandaşlık ve çevre eğitimi dersleri Yunanca; matematik, Türkçe, fizik, kimya, din sanat ve beden eğitimi dersleri de Türkçe olarak işlenmektedir. 1995 yılında yeni bir düzenleme ile İskeçe’deki bazı Türk okullarında daha önce Türkçe okutulan beden eğitimi, resim, müzik gibi dersler Yunan öğretmenler tarafından Yunanca olarak verilmeye başlanır. Böylece, Türkçe okutulan ders sayıları iyice azaltılır.[24] Devam eden süreçte de Türkiye’den gelen Türk öğretmen ve Türkçe kitapların gelmesi engellenir. Böylece Türkçe eğitimin kalitesi düşürülmeye çalışılmıştır. Bu şekilde Yunanistan, Lozan Barış Antlaşmasının 40.maddesini ihlal etmektedir.[25]
4-) Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. Maddesinin Getirdiği Sorun
1955 tarihli Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19.maddesi Lozan Barış Antlaşmasının 40.maddesini ihlal etmektedir. 19. madde çerçevesinde, Yunanistan’ı geri dönme amacı olmadan terk ettiği Yunanlı makamlarca takdir edilen Yunan asıllı olmayan kişiler Yunan vatandaşlığından çıkarılmışlardır. Bu aynı şekilde etnik olarak Yunan olmayıp yurt dışında doğan ve orada yetişen kişilere de uygulanmıştır. Bu yasaya göre 18 yaşın altındaki bir çocuk da, eğer ebeveynleri tabiiyetlerini kaybettiyse, vatandaşlıktan çıkarılabilecektir. Bu durumlarda karar mercii, Ulusal Konseye danıştıktan sonra, İçişleri Bakanlığı’dır. Yunanistan İçişleri Bakanlığı, 19. madde çerçevesinde Yunan vatandaşlığını kaybedenlerin sayısını 46.638 olarak açıklarken, ECRI (Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu), 24 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan Yunanistan hakkındaki raporunda, söz konusu rakamın 60.000 olduğunu kaydetmiştir. Yunan vatandaşlığını kaybeden soydaşlarımızın bir kısmı Türk vatandaşlığına, bazıları ise yaşamakta oldukları Batı Avrupa ülkelerinin vatandaşlığına geçmişlerdir. Halen 19. madde mağdurları arasında “vatansız” statüsünde soydaşlarımız dahi bulunmaktadır. Yunanistan vatandaşlığından çıkarılan BTTA mensupları, aynı zamanda AB vatandaşı olarak sahip olmaları gereken haklardan da mahrum kalmışlardır. Söz konusu madde, 1998 yılında yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 19. madde mağdurlarının tekrar Yunan vatandaşlığına alınmalarını sağlayacak ve soydaşlarımızın mağduriyetlerini “geriye dönük” olarak giderecek özel bir düzenleme öngörülmemiştir.[26]
5-) Siyasi Temsilde Yaşanan Sorunlar
Yunanistan milletvekili seçimlerinde bağımsız olarak seçime katılacaklar için %3 barajı getirerek Müslüman Türk azınlığın seçilmesinin önüne geçmiştir.[27] Dr. Sadık Ahmet’in 1991 yılında kurduğu, azınlığın Dostluk Eşitlik Barış (DEB) Partisi, 25 Mayıs 2014 tarihinde düzenlenen ve ilk defa katıldığı Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, Rodop ve İskeçe illerinde sırasıyla % 42 ve % 26 oy oranlarıyla birinci parti; Rodop, İskeçe, Meriç, Kavala ve Drama’yı içine alan Doğu Makedonya Trakya bölgesinde ise % 12.23’lük oy oranıyla üçüncü parti olmuştur. Ancak, AP’ye temsilci gönderememiştir.% 3’lük ülke barajı uygulamasının bağımsız adaylar için de geçerli olmasından ötürü BTTA mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Son olarak, 20 Eylül 2015 tarihinde yapılan genel seçimlerde, 3’ü Rodop, 1’i İskeçe’den olmak üzere, toplam 4 azınlık mensubu parlamentoya girmiştir.[28]
Batı Trakya’da bulunan Müslüman Türk azınlığı yukarıda sıraladığımız bu sorunların dışında da başka pek çok sorun yaşamaktır. Bunlara bakacak olursak; etnik kimlik sorunu, ifade özgürlüğü sorunu, sosyal örgütlenme sorunu, demografik yapı sorunu, taşınır ve taşınmaz mallar sorunu, yasak bölge sorunu, ekonomik baskılar ve kamu görevlerinde yaşanan problemleri sayabilmekteyiz. Bunların birçoğu hala çözüme kavuşamamıştır ve Müslüman Türk azınlığının yaşadığı problemler gün geçtikçe çözümsüz hale gelmeye başlamıştır.
SONUÇ
Batı Trakya 1364 tarihinde Osmanlının bölgeye girmesinin ardından Türkleşmeye başlamıştır. 1878’e kadar Osmanlı toprakları içinde bulunan bölge bu tarihten itibaren kaybedilmeye başlamıştır. Batı Trakya Türkleri Bulgar ve Yunan işgaline karşı direnmiş ve kendi devletlerini bile kurmuşlardır. 1. Dünya Savaşı’nın ardından Yunan işgaline karşı Milli Mücadele dönemi başlamış ve yeni Türk devleti Yunan işgali altında bulunan Trakya bölgesinden sadece Doğu Trakya’yı geri alabilmişti.
Batı Trakya Türklerinin azınlık statüsünü koruyan ikili ve çok taraflı antlaşmalar belli zamanlarda imzalanmıştır(1830 Londra Protokolü, 1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi, 1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol, 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr’i, Lozan Sistemi(30 Ocak 1923 Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol- 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması),1926 Atina, 1930 Ankara ve 1933 Ankara Antlaşmaları). Yunanistan bu antlaşmalara rağmen hak ihlalleri yapmış ve yapmaya devam etmektedir.
Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı eğitim, din, siyasal ve sosyal hayat, etnik kimlikler gibi konularında sorunlar yaşamaktır. Oysaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasının siyasal hükümler adını taşıyan 1.bölümünün 3. Kısmı ‘azınlıkların korunması’ adı altında Müslüman olmayan azınlıklara bir takım hükümler getirmektedir.(37-44. Maddeler) 45. Maddeye göre ‘ Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklara tanınmış haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlıklara tanınmıştır. Ayrıca yine antlaşmanın 44.maddesi gereğince anlaşmazlık olması durumunda bu durumun Milletlerarası Adalet Divanı’na götürülmesi kabul edilmiştir.[29] Yunanistan’ın hak ihlali yaptığı apaçık ortadadır bu yüzden Divan’a götürülmesi gerekmektedir. Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk azınlığı her ne kadar sorunlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)ve AB gibi yerlere taşıdılarsa da hak ihlalleri ve yaşanan sorunlar günümüzde de devam etmektedir. Bunun için yapılması gereken orada bulanan soydaşlarımızın sorunlarını kendi sorunumuz olarak benimseyerek sahip çıkmaktır. Ve bu konunun daha çok ele alınması sağlanmalıdır.
[1] Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu(1988) – Coğrafi Konumu
[2] Türk Tarih Kurumu – Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyyesi 6.madde – Tam Metni
[3] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986, s.9
[4] Cemal Kutay, 1913’te Garbi Trakya’da İlk Türk Cumhuriyeti- 1962, s.523-534
[5] Ayrıca bkz. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly antlaşmasının 48. Maddesi gereğince Batı Trakya’da bir plebisit yapılmasına karar verilmişti ancak plebisitin sonucu Türklerin aleyhine olmuştu. Batı Trakya Türkleri bunu kabul etmedi ve 25 Mayıs 1920’de batı Trakya ulusal hükümetini kurdular. Bu hükümet Anadolu’daki Milli Mücadeleyi VE Ankara Hükümetini desteklemiştir.
[6] Seha Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler, 1970, s.54
[7] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986,s.33
[8] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986, s.34
[9] Türk Tarih Kurumu, Yunanistan’la Barış Antlaşması(1-14 Kasım 1913) , Tam Metin, s.478
[10] Türk Tarih Kurumu, Yunanistan’la Barış Antlaşması(1-14 Kasım 1913) , Tam Metin, s.486, 7.-8.-9. maddeler
[11] Yunan Sevr’inin metni: British Foreign and State Papers, s.471
[12] Fransızca kökenli sözcük. Yerleşik anlamında kullanılmaktadır.
[25] Lozan Barış Antlaşması madde.40: Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni işlemlerden ve ayni güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.
[29] Lozan Barış Antlaşması madde.44:“Türkiye, bu Kesimin bundan önceki Maddelerdeki hükümlerin, Türkiye’nin Müslüman-olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi [garantisi] altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça, değiştirilemeyecektir. İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmemeği, İşbu Antlaşma uyarınca kabul ederler. Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmağa yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacağı yolda davranabileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri [talimatı] verebileceğini kabul eder. Türkiye, bundan başka, bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümetiyle imzacı öteki Devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir başka Devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Misakının 14’ncü Maddesi uyarınca uluslararası nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti, böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, Milletlerarası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanin kararı kesin ve Milletler Cemiyeti Misakının 13’ncü maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır.”
Türkiye-İsrail ilişkileri, Türkiye ile İsrail’in, Türkiye’nin İsrail’i tanımasından Mart 1949 tarihinden sonra kurdukları ikili ilişkilerdir. İki ülke arasındaki askeri, stratejik ve diplomatik iş birliği, iki ülkede de önceliğe sahip oldu. New York Times’ın 1999’daki bir raporuna göre, iki ülke arasındaki stratejik ortaklık, Ortadoğu politikalarını değiştirecek potansiyele sahipti. Türkiye ve İsrail ilişkileri, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık dönemiyle birlikte darboğaza girdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2005 yılında İsrail’i ziyaret etmesi, her zamanki Türkiye-İsrail iş birliğini yürüteceğini göstermişti. Fakat, 2008-2009 Gazze Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin aldığı tavır değişmeye başladı. 2010 Mavi Marmara olayından sonra ilişkiler iyice kopma noktasına geldi. Mart 2013’te, İsrail tarafından, filo müdahalesine yönelik gelen özür, ilişkilerin normalleşmesi için yolu açtı ama İsrail’in iddiasına göre Ekim 2013’te İsrailli ajanların, İran’da ifşa edilmesinde Türkiye’nin rolünün olması Türkiye-İsrail ilişkilerinin stabil bir durumda kötü halde kalmasına sebep oldu.
Türkiye-İsrail Ticaret Hacmi
Türkiye ile İsrail arasında imzalanan ve 1 Mayıs 1997 tarihinde yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması’nı takiben, İsrail ile 2000 yılında 1 milyar dolar olan ticaret hacmimiz 2014 yılı itibarıyla 5,8 milyar ABD doları ile maksimum düzeyine çıkmıştır. 2017 yılı itibariyle de ihracatımız 3,4 milyar dolar, ithalatımız ise 1,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş, dış ticaret hacmimiz ise 4,9 milyar dolar olmuştur. [1]
İsrail’e ihracatımızda en önemli ürünler binek otomobilleri, demir çelik ürünleri, izole edilmiş kablo ve teller, mücevherci eşyası ve aksamı, plastik eşyalar, konfeksiyon ürünleri, beyaz eşya, seramik ürünleri ve çimentodur.
İthalatımızda en önemli ürünler ise petrol yağları, propilen polimerler, siklik hidrokarbonlar, elektrik enerjisi üretim grupları ve etilen polimerlerdir.
Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret ilişkisi iki ülke arasında yaşanan bazı siyasi krizlere rağmen her zaman devam etmiştir. Türkiye ile İsrail arasındaki siyasal krizlerden geçmişten günümüze ticareti hedef alarak yapılan tek hamle 15 Mayıs 2018 Tarihinde İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel tarafından yapılmıştır. Ariel, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Tarım Bakanı olarak, bugün Türkiye’den tarım ürünlerinin ithalatını dondurma talimatı verdim. İki yüzlü bir şekilde İsrail’e ahlak dersi vermeye çalışan bir ülkeye destek olmayacağız”demişti. Attığı tweet’in devamında ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas’a destek verdiğini belirtmişti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye, 2017 yılında İsrail’e 38 milyon dolar değerinde tarım ihracatı gerçekleştirdi. İsrail’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği tarım ithalatı da benzer bir hacimde meydana geldi: 37 milyon dolar.
Türkiye ve İsrail Askeri Karşılaştırması
Ortadoğu’nun en güçlü devletleri arasında bulunan Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler, İsrail Askeri İstihbaratı (AMAN) 2020 tahminleri raporu tehdit değerlendirmesinde tekrar gündeme geldi.
İsrail, yayınladığı askeri istihbarat raporu ile bölgedeki hedefleri için en büyük engel olarak Türkiye’yi gördüğünü ortaya koydu. İsrail Askeri İstihbaratının 2020 raporu tehdit değerlendirmesinde Türkiye’yi ‘çatışmacı’ olarak gösterdi. [2]
Jerusalem Post gazetesinde yer alan habere göre İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, İsrail’in Basra Körfezi’nde yer alan ülkelerle iş birliğini artırmasının nedenlerine yönelik bir soruya, “Ne biz (Erdoğan’ı) seviyoruz, ne de o bizi. (Körfez’deki) ülkeler de Türkiye ve Katar’da en radikal haliyle görülen Müslüman Kardeşlerin en az İran kadar tehdit yaratmasından dolayı onu sevmiyor” yanıtını verdi. [3]
Uluslararası askeri güç verilerini toplayan Global Fire Power listesine göre Türkiye dünya askeri güç sıralamasında 9. sırada yer almaktadır. İsrail ise 17.sıra bulunmaktadır. Global Fire Power askeri gücü en yüksek listesinin belirlenmesinde 50’den fazla faktör hesaba alındı.
Birleşik Krallık, 4 devletten oluşuyor: İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda. Bu devletlerin yanı sıra birçok ada da Birleşik Krallık’ın sınırları içerisinde yer almaktadır.
İngiltere’nin AB’ye Katılışı
1973 yılından bu yana Avrupa Birliği’nin en önemli üyelerinden biri olan Birleşik Krallık’ın, Avrupa Birliği’nden ayrılma isteği günümüzden çok daha eskiye dayanıyor. AB’den ayrılma referandumu ilk kez 1975 tarihinde yapılmıştı. Referandumda halkın %67’si Avrupa Birliği’nde kalma yönünde oy kullandı. Son yapılan referandum 2016 tarihinde gerçekleşti. Halk, bu defa son noktayı koydu. AB’den ayrılmak isteyen seçmenlerin oranı %52’yi buldu ve bu sonuçla Brexit süreci resmiyete döküldü.
İskoçya ve Kuzey İrlanda AB’den ayrılmak istemezken, İngiltere ve Galler’de çoğunluk AB’den ayrılmaktan yana oy kullandı.
Birleşik Krallık’ta Avrupa Birliği Neden İstenmiyor?
Göç Politikaları
İngiltere’de 1 yılda yapılan göçün sayısı 300 bini aşmakta, hükümet ise bu sayıyı 100 bin civarına çekmek istiyor. 300 bin göçün 184 bin civarı AB üyesi ülkelerden gelmekte. Öte yandan AB üyesi ülkelerin vatandaşları, İngiltere’de çalışma hakkına sahip. Halk ise bu göçlerin kontrol edilemez olduğu düşüncesinde. Göçmenlerin azalmasıyla birlikte kamu hizmetlerinden daha rahat yararlanma imkânı da halkı, AB’den ayrılma düşüncesine itiyor.
Ticaret
Halk; kendi ticaret anlaşmalarını yürütme özgürlüğünden faydalanıp, diğer ülkelerle özellikle de ekonomik potansiyeli çok büyük olan Çin ve Hindistan’la ticarette daha aktif rol almayı hedefliyor. Krallık’ın AB’den ayrılması, AB ile olan ticaretin biteceği anlamına gelmiyor. AB yasalarına bağlı olmadan, serbest ticaret anlaşması yapılabileceği vurgulanıyor.
Üyelik Bedeli
İngiltere’nin; diğer AB ülkelerine sürekli para akışı sağlaması, halkta büyük serzenişe yol açıyor. Zira her hafta Brüksel’e gönderilen 350 bin sterlin ve ağır AB düzenlemeleri, İngiltere’ye her ay 2 milyar 400 milyon sterline mâl oluyor. Halk, bu kaybedilen paranın daha işlevli yerlerde kullanılabileceğini düşünmekte.
Ekonomi
AB ekonomisinin çöküşe doğru ilerlediğini düşünen seçmenler, AB düzenlemelerinin ülke ekonomisine faydadan ziyade zararı olduğunu benimsiyor. İngiliz şirketlerinin AB düzenlemelerinden kurtulması, istihdamın artacağı görüşüne yol açıyor. İngiltere’nin tek başına daha rahat kalkınabileceği öngörüsü, halk tarafından Avrupa Birliği’ne olan olumsuz düşüncelerin artmasına neden oluyor.
Dış Politika
NATO ve BM Güvenlik Konseyi üyeliği, İngiltere’nin güvenliği açısından AB’den daha önemli olarak görülüyor. Dış politikada belirleyici kurumun AB olması, İngiltere’nin dış politikada çeşitliliğini kısıtlıyor.
Yazar Görüşü
Britanya İmparatorluğu döneminde “Üzerinde güneş batmayan ülke” unvanını alan İngilizler, her zaman kendilerini diğer dünya vatandaşlarından üstün görmüştür. Halk deyişiyle “Masa başı oyunları”, İngilizler ’in en maharetli olduğu alanların başında gelir. Sömürgeleriyle dünyanın dört bir yanına kendi kültürünü ve dilini aktaran ülke, AB’nin ülkeye katacağı her şeyin kendilerinde halihazırda var olduğunu, hatta faydadan çok zararı olduğunu düşünmekte. Güçlü bir krallık, vasat bir Avrupa Birliği’ne muhtaç olmadı ve olmayacaktır.
TIMELINE: Brexit Süreci Nasıl İşledi?
25 Haziran 2015
Yapılan Avrupa Konseyi Toplantısı’nda ana başlıklardan biri İngiltere’de yapılacak referandumdu. Dönemin Başbakanı David Cameron, referandum planlarını hazırladı. Avrupa Konseyi aralık ayında konuya dönme sözü verdi.
17 Aralık 2015
Avrupa Konseyi, endişe duyulan 4 alanda (ekonomik yönetişim, rekabet gücü, egemenlik, sosyal yardımlar ve kişilerin serbest dolaşımı) çözüm bulmayı kabul etti. Şubat ayında yapılacak Avrupa Konseyi toplantısında bir teklif taslağı hazırlanacağı bildirildi.
17 Şubat 2016
Yoğun müzakerelerin ardından, AB liderleri İngiltere’nin Avrupa Birliği’ndeki özel statüsünü güçlendiren bir anlaşma gerçekleştirdiler. Bu anlaşma geri dönüşü olmayan bir anlaşmaydı. Dönemin Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk yaptığı açıklamada, “İngiltere’nin Avrupa’ya ve Avrupa’nın İngiltere’ye ihtiyacı olduğuna derinden inanıyorum. Şimdi ilişkileri koparmak, karşılıklı çıkarlarımıza aykırı olacaktır. Bunu engellemek için elimizden gelen her şeyi yaptık.” İfadelerini kullandı.
23 Haziran 2016
Yeni anlaşma, İngiltere’de referanduma tabi tutuldu. Referandumda halk, AB’den ayrılmak istediğini kanıtlamış oldu.
24 Haziran 2016
Başkan Tusk, yaptığı basın açıklamasında “Bu olumsuz senaryoya hazırız, yasal boşluk olmayacak” ifadelerine yer verdi.
8 Eylül 2016
Başkan Tusk, temmuz ayında göreve gelen İngiltere Başbakanı Theresa May ile fikir alışverişinde bulunmak için Londra’ya gitti. Toplantıdan sonra Tusk, “Başbakan May’a, müzakerelere yakında başlamamız, belirsizliğin azaltılması ve sonuca varılmasının herkesin yararına olacağına ikna olduğumu söyledim” dedi.
15 Aralık 2016
Avrupa Konseyi ve 27 AB üyesi ülke liderleri, İngiltere’den 50. maddeye* göre bildirim alır almaz müzakerelere başlamaya hazır olduklarını bildirdiler. Brexit görüşmeleri için aşağıdaki prosedür üzerine anlaştılar.
İngiltere, Avrupa Konseyi’ne ayrılma niyetini bildirerek 50.maddeyi tetikler.
AB liderleri, “kılavuz ilkeler” benimsemiştir. Gerektiğinde müzakereler sırasında bu yönergeleri güncelleyeceklerdir.
3.Komisyonu’un önerisi üzerine, Genel İşler Konseyi müzakerelerin başlatılmasına izin verir.
Konsey, madde ve ayrıntılı kurumsal düzenlemeler hakkında müzakere direktiflerini kabul eder. Bunlar müzakereler boyunca değiştirilebilir ve tamamlanabilir.
Konsey, Komisyon’u liderler adına müzakere edecek Birlik müzakerecisi olarak atayacaktır. Komisyon, Michel Barnier’i baş müzakereci olarak aday gösterdi. Müzakere boyunca liderlere ve Konsey’e rapor verecek ve ayrıca Avrupa Parlamentosunu “yakından ve düzenli olarak bilgilendirecek”.
Konsey ve hazırlık organları, müzakerelerin AB liderleri tarafından öngörülen kurallara uygun olarak yürütülmesini sağlayacaktır. Komisyona rehberlik edecektir.
29 Mart 2017
İngiltere, AB’yi terk etmek için 50. maddeyi resmen tetikledi. Bildirim mektubu, Avrupa Konseyi’ne teslim edildi.
19 Haziran 2017
AB ve İngiltere arasındaki müzakereler Brüksel’de resmen başladı. 4 ana konuya odaklanıldı.
1.Vatandaş haklarıyla ilgili konular
2.Finansal uzlaşma
3.Kuzey İrlanda sınırı
4.Diğer ayrılma sorunları
20 Temmuz 2017
AB ve İngiltere arasındaki ikinci müzakere turu resmen başladı. AB Baş Müzakerecisi Michel Barnier ve Avrupa Birliği’nden Dışişleri Bakanı David Davis, Brexit müzakerelerinin ikinci turunu tamamladı. Brüksel’de gerçekleşen bu dört günlük turun amacı ilgili pozisyonları sunmaktı. Müzakere turunun ardından, vatandaşların hakları konusundaki anlaşma ve anlaşmazlık noktalarını belirleyen bir not yayınlandı.
31 Ağustos 2017
Brexit müzakerelerinin üçüncü turu 28 Ağustos 2017’de Brüksel’de başladı. AB Baş Müzakerecisi Michel Barnier ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmak için Dışişleri Bakanı olan David Davis müzakereleri başlattı.
28 Eylül 2017
AB ve İngiltere arasındaki müzakerelerin dördüncü turu başladı. İrlanda konusunda yapıcı bir tartışma yapıldı ve ortak ilkeler tasarlanmaya başlandı.
12 Ekim 2017
Beşinci müzakereler başladı. Vatandaş hakları konusunda ortak hedef paylaşıldı; ayrılma anlaşmasının, tüm vatandaşların haklarını etkin bir şekilde güvence altına almak için gerekli olan doğrudan etkisi vardır.
10 Kasım 2017
Altıncı tut müzakereleri başladı. Özellikle, müzakerelerin birinci aşamasının 3 konusunda daha fazla ilerleme kaydedilmesi gerektiğinin üzerinde duruldu: Vatandaş hakları, İrlanda, mali yükümlülükler.
6-9 Şubat 2018
AB ve İngiltere arasındaki yedinci tur müzakereleri başladı. Bu, artık müzakerelerin ikinci aşamasıydı. Üç konu başlığı üzerinde duruldu: Geçiş dönemi, anlaşma yönetimi, İrlanda.
15 Ocak 2019
İngiltere Parlamentosu’nda yapılan Brexit oylaması 202’ye karşı 432 gibi rekor bir oyla reddedildi.
11 Mart 2019
Avrupa Komisyonu ve İngiltere arasında “Strazburg Anlaşması” imzalandı.
12 Mart 2019
İngiltere Parlamentosu’nda ikinci kez yapılan oylama yeniden reddedildi.
20 Mart 2019
İngiltere Başbakanı Theresa May, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’a 50. Maddenin 30 Haziran 2019 tarihine kadar uzatılmasını isteyen bir mektup gönderdi.
22 Mart 2019
Avrupa Konseyi, 50. madde kapsamındaki sürenin uzatılmasıyla ilgili olarak imzalanan siyasi anlaşmayı resmileştiren kararı kabul etti.
29 Mart 2019
Başkan Tusk, 10 Nisan’da Avrupa Konseyi’ni özel bir zirveye çağırdı.
10 Nisan 2019
AB liderleri, Brexit’i 31 Ekime’e kadar ertelemeyi kabul ettiler.
24 Mayıs 2019
İngiltere Başbakanı Theresa May, gözyaşlarıyla istifa ettiğini açıkladı.
19 Ekim 2019
İngiltere, Brexit’in 31 Ocak 2020’ye uzatılmasını talep etti.
29 Ekim 2019
Avrupa Konseyi, İngiltere’nin talebini kabul etti.
9 Ocak 2020
İngiltere Parlamentosu’ndan bu defa veto gelmedi, Brexit kabul edildi.
29 Ocak 2020
Avrupa Konseyi Brexit’i onayladı. İngiltere, iç prosedürlerin tamamlandığını bildirdi.
31 Ocak 2020
Birleşik Krallık, resmen Avrupa Birliği’nden ayrıldı.
Doğu Akdeniz’de ABD’nin yönlendirdiği ‘şeytan üçgeni’, Türkiye ve KKTC’nin bütün hayati çıkarlarına saldıran bir şer ittifakı olarak öne çıkan İsrail, Yunanistan, GKRY arasında görüşmeler ve pazarlıklar, askeri tatbikatlar devam ediyor.
Soruyorum: Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin katılımıyla gerçekleştirilen Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz işbirliği stratejik bir hamle mi yoksa hedef Türkiye ve KKTC’ye karşı taktiksel bir manevra mı?
Geçtiğimiz Nisan ayında önerilen, 10 milyar dolarlık kumar olan, Doğu Akdeniz yani East-Med boru hattının ilerlemesi ABD için jeostratejik bir önceliktir. İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ittifakta bir araya geldi. ABD ise yeterli ilgi görmeyen ve istenilen mesajı veremeyen EastMed projesine “gaz” vermeye geldi.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki enerji bağımsızlığını ve güvenliğini desteklemek ve dış etkilere karşı savunmak için artan işbirliğinin önemine dikkat çekerek; Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki üçlü mekanizmaya verdiği desteği ve üçlü iş birliğini onayladığını vurguladı.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Kudüs’te Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs’ın üçlü zirvesinde son derece stratejik ve sembolik bir hareketle, Doğu Akdeniz’e “geri döndükleri” mesajını gönderdi.
ABD, Doğu Akdeniz’deki Stratejisinde Köklü Değişikliklere Gidiyor
“Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji İşbirliği 2019” isimli yasa tasarısının Amerikan Temsilciler Meclisi’ne sunulduğu ve kabul edildiği de bilinmekte.
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, “Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji Ortaklığı Yasası’nın uluslararası güvenlik yönleri, Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail ile işbirliği yaparak ele alınmalıdır.” açıklamasında bulundu.
Bu, Amerika ve AB’nin öngördüğü Akdeniz’deki doğalgaz paylaşımı planında Türkiye’ye yer yok anlamına geliyor.
Doğal gaz İsrail – G.Kıbrıs – Yunanistan aracılığıyla Avrupa pazarına açılacak ve Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji kozu da bitirilecek.
Türkiye istediği kadar ABD ile ilişkileri sıcak tutmaya çalışsın Doğu Akdeniz İsrail-ABD ortak çıkarları için güvenli hale gelene kadar ABD’nin Türkiye’ye karşı tutumu değişmeyecektir. 2019 Haziran ayının içerisinde gerçekleşen ikinci zirvenin konusu “enerji ve deniz güvenliği” idi ve Amerikan Dışişleri Bakanının varlığı kesinlikle Çipras, Anastasiadis ve Netanyahu’nun buluşmasına kesin bir çekim sağlamış, üçlü modelin sadece Avrupa için alternatif enerji kaynakları ile ilgili değil, aynı zamanda bu kritik süre zarfında bölgede istikrar ve güvenliği sağlama konusunda olduğu gibi bölge için yeni bir stratejik “resim” olacak diye ifade edildi.
Türk-Amerikan ilişkilerinde gerilmenin S400 sorunu nedeniyle arttığı bir anda, Pompeo’nun bu üçlü zirveye katılımı, belki de diğer tehditlerden ayrı olarak Limassol Limanı’nın güneyindeki askeri tatbikatlar için yasa dışı yer olduğunu iddia eden Türkiye’ye en somut cevabıydı.
Amerikan Doğu Akdeniz Desteği
Pompeo’nun varlığı çok önem arz ediyor. ABD’nin İsrail’le geleneksel olarak sıcak ilişkilerinin yanı sıra, Amerikan elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ile sembolik bir süre zarfında, Trump yönetiminin İsrail yanlısı politikası da var.
Dahası, Trump’ın Netanyahu ile dostane ilişkisi ve Amerikan başkanının İsrail Başbakanı’nın yeniden seçilmesine yardım etmek istediği yapılan açıklamalardan anlaşılabilir. Bu anlamda Pompeo’nun varlığının, Netanyahu’nun seçimlerden önce “küresel lider” imajını destekleme çabasının bir parçası olduğu açık.
Öte yandan ABD dış politikasının bu aşamasında, Suriye’den çekilme konusu açıkken, Rusya ile yeni “soğuk savaş” yaşandı ve antagonize edildi fakat aynı zamanda diğer müttefiklerini İran’a karşı saldırgan bir politika için ikna etmekte zorlandı. Washington’un, kendi hedeflerine uygun savunma ittifakları oluşturma çabalarını olumlu olarak gördüğü açıktır.
ABD’nin, Amerikan şirketlerinin bu açığı kapatmak için zemin kazanması şartıyla, Avrupa’nın Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma çabalarını desteklediği de açık.
Doğu Akdeniz – East Med Boru Hattı Projesi
Son yıllardaki keşifler nedeniyle petrol & gaz sanayii gelişmelerinin merkez üssü olan Doğu Akdeniz gazının en önemli ihracat projelerinden biri olan Doğu Akdeniz boru hattının; İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ın ekonomik bölgesinden Yunanistan’a geçmesi Ve oradan bir deniz altı boru hattı üzerinden İtalya’ya bağlanması planlanıyor. Bu noktadan itibaren, Avrupa’ya tedarik sağlanabilecek.
East-Med Boru Hattı haritası
2200 km uzunluğa sahip, bu da derinliği ve zor deniz altı arazisi nedeniyle önemli teknik zorluklarla karşı karşıya kalan 10 milyar dolarlık önemli bir proje. ABD, Mısır’ın LNG tesisleri veya Kıbrıs’taki yeni bir LNG tesisi aracılığıyla doğal gaz ihraç etmenin alternatif yollarını hariç tutmadan, jeostratejik nedenlerle Doğu Akdeniz – East Med boru hattı projesini destekliyor. ABD için boru hattı, İsrail’in Avrupa ile olan bağlantısına kalıcı bir karakter verecek ve aynı zamanda Avrupa pazarına “Rus olmayan” gaz ile istikrarlı bir tedarik sağlayacaktır. Bununla birlikte, miktarları yalnızca Güney ve Güneydoğu Avrupa’nın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olacak, böylece daha önce başlamış olan Amerikan LNG ihracatı için geniş bir alan bırakacak.
Amerikan dış politikasının stratejik planı, Pompeo’nun Houston’daki bir üst düzey enerji konferansında yaptığı konuşmada ve açıklamada ortaya çıktı denebilir. Pompeo, birçok ülkeden büyük petrol şirketlerinin ve enerji bakanlarının katılımıyla (aralarında Yunanistan, İsrail, Kıbrıs), enerjinin Amerikan dış politikasının belirlediği siyasi hedefleri destekleme aracı olarak kullanılmasını öncelikli hedef olarak belirledi.
Doğu Akdeniz’de Rusya ve Türkiye Faktörü
Rusya, projeden memnun değil çünkü daha ucuz olan Rus gazına Avrupa enerji bağımlılığını azaltacak alternatif bir rotaya karşı çıkıyor. Rusya, Türk Akımının Avrupa’ya genişlemesine stratejik olarak yatırım yapmakla birlikte Ukrayna’yı bir merkez olarak atlayarak Rusya’yı Almanya’ya bağlayan ve Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını genişleten Nord Stream yani Kuzey Akım 2’nin inşaatının nominal sürekliliğine de yatırım yapıyor.
Kuzey Akım haritası – Harita: Gazprom
Türkiye, aynı zamanda Güneydoğu Akdeniz gazının kendi topraklarında bir boru hattıyla ihracını da desteklediğinden boru hattına karşı çıkıyor. Türkiye, East-Med’in onu atladığını ve böylece bir enerji merkezi olarak stratejik rolünü azalttığını düşünüyor. Tabii ki Türkiye’nin Kıbrıs, İsrail ve Mısır ile olan ilişkileri, bölgede hidrokarbon yönetimi söz konusu olduğunda tekrar gündeme geldi. Bununla birlikte AB, Türkiye’nin güzergahları tekelleştirerek Hazar bölgesinden (TANAP), Rusya’dan (Türk Akımı’ndan), Kuzey Irak’tan ve Doğu Akdeniz’den doğal gaz enerji bağımlılığı elde etmesini istemez.
Mısır kamuoyu bu projeyi, Idku ve Damietta’daki mevcut LNG tesislerini kullanarak Doğu Akdeniz’de bir ihracat merkezi olma yönündeki hayallerine göre rakip olarak görüyor. Öyle ki İsrail’in zorlu siyasi kararını Arap ülkesine hatta dostane birine bile bağımlı hale getiriyor.
Avrupa’nın Yunan İlgisi
AB’nin projenin fizibilite ve yaşayabilirlik çalışması için 100 milyon Avro destek sağlarken, yatırımcı bulma sürecine başlatmak için bu sonbaharda fizibilite çalışmaları için adım atacağı belirtildi.
Proje ilk kez Yunanistan’ı, Doğu’daki bir enerji, ekonomik ve güvenlik ağında yer alan İsrail, Mısır ve Kıbrıs gibi diğer ülkelerle Akdeniz’de birleştiren gerçek bir enerji merkezi haline getirebilir.
İsrail için boru hattı, ülkeyi Avrupa’ya bağlayacağı ve büyük maliyetine rağmen İsrail gazını ihraç etmek için “bağımsız” bir seçim olduğu için büyük ölçüde politik öneme sahip.
Kıbrıs açısından ise, sözde münhasır ekonomik bölgesindeki yeni keşifler bunu uygulanabilir bir projeye dönüştürürse, çoğunlukla kendi topraklarında kurulacak LNG tesisi tarafından büyük fayda sağlayacak.
Sanayideki uzmanlar, şu ana kadar atılan adımlara göre yerel talebi ve ihracatı Mısır’ın LNG’si ve muhtemelen Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki bir LNG terminali yoluyla karşılamak için yeterli gaz bulunduğunu iddia ediyor.
Her halükarda Pompeo’nun üçlü zirveye katılımı, Doğu Akdeniz’de oluşturulan yeni güvenlik mimarisine Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır’ın yeni, yükseltilmiş varlığı ve katılımı için çok önemli bir nokta teşkil ediyor.
Türk-İslam aleminin önde gelen birçok bilim insanı arasından İbn-i Sina, Biruni, Farabi, Piri Reis ve Ali Kuşçu’nun hayatı ve çalışmaları hakkında bazı bilgileri derledim.
İbn-i Sina
Fars kökenli tıp adamı, filozof, astronom ve yazar. 980 yılında bugünkü Özbekistan sınırları içinde kalan Buhara kentinin Efşene köyünde doğdu. Batı’da Avicenna adıyla bilinen İbn-i Sina, “El-Kanun” kitabıyla tıbba yapmış olduğu katkılarından dolayı “Tıbbın Babası” olarak tanınır. Hayatının her anını öğrenmeye ve öğretmeye adadı. On yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Hintli bir manavdan Hint matematiği ve hastalar için yapılan kürler öğrendi ve bu kürleri satarak yaşamını idame ettirdi.
21 yaşından itibaren kendi bilgi ve birikimlerini kitaba almak istedi. Bunun üzerine mantık, etik, metafizik vb. konularda eserlerini yazdı ve çoğunluğu Farsça ve Arapça idi. 1025’te İsfahan’a gelerek Kakuyilerin hükümdarı Alaüddevle’nin koruması altına girdi. Buradayken bilim adam olarak çalışmaya başladı ve aynı zamanda yarım kalan matematik, geometri, takvim ve astronomi alanlarındaki çalışmalarına burada devam etti.
Birçok alanda çalışmaları oldu. Önde gelen tıp çalışmalarına örnek verecek olursak:
Mikrobu bulan ilk kişidir.
Narkozu kullanan ilk doktordur.
Ruh ve sinir hastalıklarına yakalanan kişiler için müzik ile tedavi yolunu önermiştir.
İdrardaki şeker oranının ölçülmesiyle şeker hastalığı tanısı konabildiğini bulan kişidir.
Sarılık ve şarbon hastalıklarının nedenlerine yönelik araştırmaları oldu.
İbn-i Sina tıp ve felsefe alanları ağırlıklı olmak üzere çeşitli alanlarda toplam 200’ün üzerinde kitap yazdı. 1037 yılında İran’ın Hamedan kentinde vefat etti.
El-Biruni
Bugünkü Özbekistan sayılan Harezm’de 973 senesinde doğdu. Ebu Nasr Mansur’dan Öklid geometrisi ve Batlamyus astronomisi öğrendi. Meşhur kitabı Kitab’üt-Tahkik Ma li’l-Hind’i 1017-1030 yılları arasında Hindistan’da yaşadığı zaman yazdı. Aristo, Arşimet ve Demokritus’un çalışmalarından etkilendi ve güneşin yüksekliğini ve şehrin boylamını hesapladı. Yaptığı çalışmalarla güneş hareketlerinden mevsimlerin ne zaman başladığını belirledi ve Dünya’nın çapını bugünkü değerlere çok yakın bir olarak buldu.
Jeodezi biliminin ise kurucusudur. Astronomi ile trigonometrinin ayrı bilimler olarak görülmesini savundu. Kendisi astronomi ve coğrafya ölçümleri için birçok alet de geliştirmiştir ve bunlardan günümüze ulaşan bazıları ise piknometre, mekanik usturlap ve bazı harita projeksiyonlarıdır. El-Asar’il-Bakiye an’il-Kuruni’l Haliye isimli kitabında Orta ve Yakın Doğu’daki takvim sistemlerini gösterdi. El-Kanunü’l-Mesudi kitabı matematiksel coğrafya konusunun önde gelen eseridir. İstihrâc el-Evtâr fî Dâire adlı kitabını Orta Asya topografyasını anlatmak için yazdı. Kitabü’l Cemahir fi Ma’rifeti Cevahir kitabında bugün insanlığın olmazsa olmazı mineral, maden, metal, alaşım ve porselen gibi 50’nin üzerinde madde hakkında bilgi verdi. Kitâbü’s-Saydele kitabında ise hayatı boyunca araştırdığı bitkileri ve bu bitkilerin hangi hastalıklara iyi geldiğini belirtti.
Newton’dan 700 yıl önce “yer çekimi kuramı” ile ilgili ilk fikirlerini sundu. Galileo’dan 600 yıl önce ise “dünyanın döndüğü” fikrini ilk savunan oldu. The UNESCO Courier dergisi, 1974 yılı sayısında El-Biruni’ye yer verdi. “Bin yıl önce, Orta Asya’da yaşamış evrensel deha” olarak tanıttı. El-Biruni 75 yaşında vefat etti.
El-Farabi
870 yılında Türkistan’ın Fârâb (Otrar) şehrine yakın Vesiç kasabasında doğdu. Tam adı Ebû Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzluk el-Fârâbî el-Turkî’dir. Fârâbî Batı’da Alpharabius ya da Avennasar adıyla bilinir. Dönemin önemli eğitim ve kültür merkezlerinden biri olan Fârâb’da tahsil görmüş ve din eğitimini de burada aldı ve Arapça ve Farsça öğrendi.
Bilinmeyen bir tarihte doğduğu şehirden ayrılarak hayatı boyu devam edecek bir seyahate çıktı ve Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi önemli bilim merkezlerini ziyaret etti. 40 yaşını geçtikten sonra Bağdat’a vardı. Burada felsefe, mantık ve siyaset gibi alanlarda ileri seviyede eğitim aldı. Bir ara Bağdat’tan ayrılıp yeni konuları öğrenip araştırmak için Şam, Harran ve Halep’e gittiği biliniyor. Eserlerinin çoğunluk kısmını yazdığı Bağdat’ta yirmi yıla yakın süre kaldı. 941 yılında şehirdeki karışıklıklardan dolayı buradan ayrılmayı uygun gördü ve önce Şam’a oradan da Halep’e geçerek burada Hamdânî Emiri Seyfüddevle’nin hizmetine girdi. Son seyahatini 948 yılında Mısır’a yaptı ve ardından tekrar Şam’a dönen Fârâbî 950 yılında, 80 yaşında burada vefat etti ve Babü’s-Sagir mezarlığına defnedildi.
Bilim tarihinin en büyük filozoflarındandır.
Fârâbî’ye göre akıl en yüce değer, o aklı veren ise en kutlu olandır.
Siyaset felsefesinde Platon’un görüşlerini Doğu toplumları ve İslam’a göre uyarlamıştır.
Kaleme aldığı 160 eser vardır. Hem Doğu hem de Batı bilim dünyasında uzun yıllar temel eser olarak görülmüşlerdir.
Filozof-kral kuramı yerine peygamber veya veliler olarak uyarlamıştır.
İhsâu’l-Ulûm, El-Medinetü’l Fâzıla, El-Medinetü’l Câhile, Kitâbü’l-Mûsika’l-Kebîr önemli eserlerindir.
Piri Reis
Doğum tarihi hakkında net bir bilgi olmamakla beraber 1465-1470 yılları arasında küçük sahil kasabası Gelibolu’da doğdu. Gerçek adı Muhiddin Pîrî’dir. Amcası da önemli Osmanlı amirallerinden Kemal Reis’tir. Denizcilikteki 14 yılını amcasının yanında her türlü meslekî bilgi ve beceriyi öğrendi ve o dönemde devlet görevinde de bulundu.
Pîrî Reis “Kitab-ı Bahriye” adlı kitabında amcası Kemal Reis ile dolaştığı yerleri ve tarihî olayları detaylı bir şekilde anlatmaktadır. O dönemdeki geleneklerden ötürü ilk yıllar korsanlıkla geçer. 1486’da Gırnata’daki Müslüman halk Tunus, Osmanlı ve Mısır’dan yardım istediler ve o sırada korsan olan Kemal Reis, Müslüman halkı gemileriyle Afrika’ya geçirdi. Batı Akdeniz ve çeşitli adalarda korsanlık yaparak diğer korsanların gemilerine el koydular, kış aylarında bu bölgeyi liman olarak kullandılar.
Pîrî Reis’in yine aynı kitabından Kristof Kolomb’un Amerika kıtası haritasını 1494-1496 yılları arasında ele geçirdiğini anlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in denizlerdeki gücü artırmak amacıyla korsanları devlet çatısı altında toplamasıyla Kemal Reis’in leventleriyle (deniz askerleriyle) birlikte devlet hizmetine girmiş oldu. Pîrî Reis, amcası Kemal Reis’in sebebi bilinmeyen bir deniz kazasında hayatını kaybetmesiyle bir müddet denizlere ara vererek Gelibolu’ya geri döndü ve işte ilk eseri “Dünya Haritası”nı buradayken hazırlamaya başladı. İlkini 1513 yılında ikincisini ise 1528 yılında deri üzerine ve renkli olarak çizdi.
Vefatı ise içler acısı bir şekilde oldu. 1552’de ikinci kez çıktığı Mısır seferinde iken Basra’ya gelir. Gemilerinin onarım ve bakımı, ihtiyaçlarının giderilmesi ve askerlerin dinlenmesi için donanmayı Basra’da bırakır ve kendisi ganimet kelimeleriyle Mısır’a döner. Basra Beylerbeyi Kubat Paşa ve Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa bu durumu hoş karşılamazlar ve Pîrî Reis’i hapsederek Kanuni Sultan Süleyman’a şikâyet ederler. Neticede hizmette kusur ettiği sabit görülerek 80 yaşını aşmasına rağmen 1554 yılında idam edilir.
Ali Kuşçu
Doğum tarihi belli olmayan Kuşçu, Semerkant’ta dünyaya geldi. İlk eğitimini burada Bursalı Kadızade Rumi ve Uluğ Bey’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Kirman’da öğrenimini tamamlayan Kuşçu, 1421’de Uluğ Bey’in kurduğu rasathaneye müdür oldu ve onun Zîc (yıldızların yerlerini gösteren cetvel) isimli eserine yardımda bulundu. Hacca gitmek üzere Tebriz’e geldiği sırada Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından çok itibar gördü. Uzun Hasan, Kuşçu’yu Osmanlı Devleti ile barış görüşmeleri için elçi olarak gönderdi. O sırada padişah olan Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu’dan çok etkilendi ve onun İstanbul’da kalmasını istedi. Elçilik görevi bittikten sonra Kuşçu, tüm ailesiyle birlikte İstanbul’a döndü ve Ayasofya medresesine müderris oldu.
Ali Kuşçu kendisini dil bilgisi, kelam, astronomi ve matematik yönünde geliştirdi. Adudüddin’in Risale-i Adüdiye’sine yaptığı yorumlar ve Unkud-üz-Zevahir fi Nazm-ül-Cevahir isimli eseri önemli sayılacak eserleri arasındadır. Astronomi konusunda kaleme aldığı en önemli eseri Farsça yazdığı Riselet-ül fi’l hey’et’tir. Bu eser Arapça diline çevrilerek, Ali Kuşçu tarafından Risalet-ül-Fethiye adıyla Fatih Sultan Mehmet’e sundu. Uluğ Bey’in Zîc’ine yaptığı yorumlar da önemli yazıları arasında gösterilir. Bunların haricinde ansiklopedik olarak Mahbub-ül-Hamail fi keşif-il-mesail adında bir eseri de bulunmaktadır.
Ali Kuşçu 1474 yılında İstanbul’da vefat etti ve Eyüp Sultan türbesi civarında defnedildi. Ölümünden sonra onun Ali Kuşçu adına Edirne’de bir mahalle, medrese ve mescit kuruldu.
Çin geçtiğimiz aylardan itibaren Afrika’daki yoğunluğunu git gide artırdı. Afrika, Çin ve Hindistan’ı urbanizasyon yani şehirleşme konusunda geride bıraktı ve IMF tarafından dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi olarak belirlendi. Çinliler Afrika’da demiryolları, köprüler ve geçitler inşa ediyorlar. Aslında Avrupalı koloniyalistlerin çok daha önce yapması gereken şeyleri şu an Çin yapmakta.
Çin 2018’de Çin-Afrika kooperasyon forumunda Afrika’ya tam 100 milyar finansal yardım yapacağını söyledi. Peki ya bütün bunlar neden?
Buz dağının görünen kısmında bulduğumuz cevap şu şekilde; Çin, Afrikalı ülkelerin küresel sahneye çıkmaları ve sağlam altyapılara sahip olmaları için onlara yardımcı olup yatırım yapıyor. Bunlar Afrika ülkelerinin ekonomik büyüme yakalaması ve küresel ekonomik sahneye çıkması için elzem olan konular.
Buz dağının görünmeyen kısmında ise cevap bambaşka. Çin, Güneydoğu Asya’da yaptığı gibi burada da siyasi ve diplomatik güç elde etmek için bu ülkelere yatırım yapıyor. Çin’den gelen krediler, işçiler ve müteahhitlerle bu projeler yapılsa da asıl amaç; Afrika ülkeleri ile uzun vadede siyasal ve diplomatik anlamda ilişkiler kurmak, para kazanmak değil.
Çin bu diplomatik ilişkileri mesela Birleşmiş Milletler oturumlarında “Tayvan ve Güney Çin Denizi” gibi hassas konularda bu ülkelerin oylarını almak için de kullanabilir.
Ancak bu yatırımlar ekonomik anlamda uygulanabilir mi?
Bu projeler ekonomik anlamda Afrika ülkeleri için uygulanabilir ancak asıl soru burada, “arka plandaki varsayımlar doğru çıkacak mı?” olması gerekir. Örnek verecek olursak; Çin, Kenya’da Nairobi ve Mombasa arasında 3.6 milyar dolarlık demir yolu inşa ediyor ve yeri geldiğinde yeniliyor. Performans beklentileri de hem yolcu hem yük birimleri anlamında göz dolduruyor. Bu olay, Kenya’nın Doğu Afrika’nın en büyük ekonomisi olarak meydana girmesine de şüphesiz büyük katkı sağlar bu olay.
Yine de bu kuraldan ziyade bir istisna olabilir. Çin’in yatırımlarının merkezi olan ülkeler Nijerya ve Angola, gaz ve petrol endüstrileriyle dikkat çekiyor. Bu alanlarda da bir takım Çinli iktisadi yatırımlar görüyoruz. Bu ülkelerdeki enerji sektörlerinde Çinli proje yatırımları, hükümetin tüm yatırımlarının %30’unu oluşturuyor. Çinli şirketlerin bu bölgelerdeki yatırımları ise tüm Çinli şirketlerin yatırımlarının %60’ını oluşturuyor.
Bu vaziyet Afrikalı enerji şirketlerinin geleceği hakkında ne diyor bize?
Pekin yönetiminin bu bölgede devlet tarafından fonlanan altyapı projelerini, Çinli şirketlerin olası Afrika enerji dominasyonu için kapıların açılması amacıyla kullandığı aşikar. Böylesine bir durum Afrikalı şirketler için fazlasıyla dezavantaj doğurabilir, bilhassa Çin hükümeti Afrika petrolünün Çin’e daha ucuza satılması için bu hamleleri yapıyorsa bu Afrikalı şirketler için zor günler getirecektir.
Tabii bu durum Pekin’i ve bölgede enerji sektörüne hâkim olan yerel elit kesimi pozitif anlamda etkileyecektir. Nijerya ve Angola gibi Afrikalı petrol tedarikçisi ülkelerde her zaman satış işlemlerine el koyan elit bir kesim var. Genellikle ticaret onlarla yürütülür. Bu tam olarak Çin yüzünden değil, Batı’nın buraya yaptığı yatırımlardan dolayı. Amma ve lâkin dediğim gibi, istisnalar da her zaman mevcuttur. Misal Kenya’daki demir yolu projesi gibi. Bu proje bölgeye daha geniş açık bir pazar sunuyor.
Öte yandan Afrikalı ülkelerin Pekin’in projelerinin yapılıp yapılmaması ve bu projelerin kime ve hangi amaçlara hizmet edeceği konusunda söz sahibi olması gerekir.
Afrika tam anlamıyla ekonomik anlamda yeni bir savaş alanı. Önemi çok büyük olan bu bölgede Rusya da bir yandan gücünü artırmaya çalışıyor. Türkiye ise her ne kadar Kuzey Afrika ülkelerine ve diğer Müslüman ülkelere projeler hibe etse de bu da bir nevi bir yatırım olarak görülmelidir. Zira Afrika ekonomisi genel anlamda çok hızlı büyüyor. Bölge dünyadaki platin ve kobalt rezervlerinin %90’ınını içinde bulunduruyor. Dünyadaki altın rezervlerinin yarısını, magnezyum rezervlerinin dörtte üçünü, uranyum rezervlerinin %35’ini de barındırıyor bu bölge. En önemli rezervlerden biri olan koltan rezervinin %75’i de bu bölgede. Koltan elektronik cihazlarda kullanılan bir madde ve en büyük örnek telefonumuz.
Çin, dünyanın en önemli pazarı ve en büyük ikinci ekonomisi. Böylesine bir ekonominin sağlığı tüm küresel piyasayı ilgilendirir. Dünya büyüğü Çin’in ekonomik genişlemesi sürerken Çinli liderler ülkenin gıda, ürün ve doğal kaynak pazarlarındaki tehlikeyi görüyor. Çin’in maden yatırımları, ülkenin tüm dışa yönelik yatırımlarının %30’unu oluşturuyor ki bu çok ciddi bir rakam.
Afrikalı insanlara gelirsek, tarihten gelen bir antipati var Batı’ya karşı. Bu çok normal zira Batı yüzyıllardır bu toprakları sömürüyordu, zulümle boğuyordu. Bu yüzdendir ki insanlar Çin’i tercih ediyor. Tabii Çin’i tanımıyorlar, tanısalar yukarıda anlattığım gibi çıkarları için Afrika’da olduklarını anlayacaklar. Buna karşın Türkiye’nin kara kıtada insani bakımdan bulunması ve birçok projeyi hibe etmesi bu anlamsız sempatiye karşı bir hamle gibi görünüyor. Ülkemizin tarihsel açıdan Mağrib coğrafyasındaki, yani Kuzey Afrika, Akdeniz kıyılarındaki ülkelerle bir bağı var. Bu bağ bizi bir adım öne geçiren faktörlerden. Öyle ki bölgede 11 ülkenin ordusu birinci yabancı dil olarak Türkçe’yi seçti. Türkiye’nin Somali’de, Cibuti’de, Kenya’da, Cezayir’de ne işi var, anlamışsınızdır umarım.