Avrupa’nın Enerji Arz Güvenliği: Doğu Akdeniz’deki Keşifler

AB’nin enerjide Rusya’ya önemli derecede bağımlı olması, birliği yeni ve alternatif enerji kaynakları ile birlikte farklı güzergâhlar aramaya zorlamaktadır. AB’nin Rusya ile kurduğu ekonomik ilişkilerin, son dönemde başta doğal gaz kesintileri ve Doğu Avrupa ülkeleriyle yaşanan sorunlar nedeniyle gerginleşmesi üzerine bu durumun siyasi ilişkilerine de yansıması sonucu birliğin enerji güvenliğini tehlikeye atmakla birlikte yeni enerji güzergâhları arayışı içinde olmasına neden olmaktadır.

Bu kapsamda, Doğu Akdeniz’de son yıllarda yapılan doğal gaz keşiflerinin, Avrupa Birliği’nin ihtiyacını karşılamakla birlikte Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede dengeleri değiştirebilecek bir potansiyele sahip olabileceği düşünülmektedir. Özellikle bölgede menfaatleri olan bölgesel/küresel güçlerin bu keşiflerden pay alma çabaları sebebiyle bölge ülkelerinin ulusal çıkarlarını destekleyen siyasi, askeri ve ekonomik politikaları farklılık gösterebilmektedir.

Bu sebeple yeni enerji alanı ilan edilmesi üzerine Türkiye açısından Doğu Akdeniz’in, devam eden AB üyelik sürecini ve önemli ekonomik ilişkileri olan Rusya ile olan ilişkilerini ne şekilde etkileyebileceği ile birlikte yakın vadedeki olası tehditler ve fırsatların tekrar analiz edilmesi büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan, enerjide işbirliği yapan Doğu Akdeniz’e komşu olan ülkelerden Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında gelişen Doğu Akdeniz’de enerji alanındaki ilişkilerin Türkiye’nin millî menfaatlerine ne kadar uygun düştüğünün incelenmesi de önem arz etmektedir.

AB; ekonomik olarak büyümeye ve coğrafi olarak genişlemeye devam ettikçe Rusya’ya olan enerji bağımlılığı daha da artacak ve enerji kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde bu pazara ulaşması büyük önem arz edecektir. Bu sebeple AB, yalnızca Rusya ile değil, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika gibi enerji üreticisi konumundaki diğer bölgelerdeki ülkelerle de işbirliği yapmak zorunda kalmaktadır. Birlik bununla birlikte bir taraftan enerji kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla yenilenebilir enerji yatırımları yaparken, diğer taraftan enerji bağımlılığını azaltmak için yakın bölgesinde alternatif enerji alan ve tedarikçileri aramaktadır.

Doğu Akdeniz’de son yıllarda yüksek miktarda enerji kaynağı keşfedilmiştir. Bu kaynaklardan özellikle doğal gazın keşfedilmesi bölge için çok önemli bir gelişmedir. Arama çalışmaları farklı parsellerde devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda daha fazla miktarda kaynak keşfi mümkün görünmektedir. Doğu Akdeniz, bölge ülkelerinin bu önemli gelişme karşısındaki tutumları farklı olmasından dolayı ortaya çıkan ve gelecekte çıkması muhtemel görünen sorunlar sebebiyle büyük güçlerin de ilgi odağı olmuştur.

Özellikle Avrupa Birliği kendisine bu kaynaklardan boru hatlarıyla doğal gaz ulaştırılması için İsrail ile temaslarını Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vasıtasıyla sürdürmektedir. Doğu Akdeniz’deki büyük doğal gaz keşifleri, bölgenin enerji çeşitliliği, güvenlik ve dayanıklılık hedeflerini yerine getirmesine yardımcı olarak bölgenin AB enerji ihtiyacına cevap verebileceğini umuyor. Ancak bu yolda ticari ve politik engeller var. Kıbrıs’ın rezervleri ticari olarak uygulanabilir olması için çok küçüktür ve İsrail’in tam ölçekli üretime başlamak için kritik bir alıcı kitlesine ihtiyacı vardır. İki taraflı veya Mısır ile bölgesel işbirliği, iki ülkenin ihracat yapabileceği tek yoldur.

Mısır, bölgede rezervlerinin büyüklüğü ve mevcut ihracat altyapısı nedeniyle bağımsız olarak Avrupa’ya gaz ihraç edebilecek tek ülkedir. Ancak, yatırımcının bu seçenekte güven duymasını sağlamak için enerji sektörü reformları gerekecektir. Bölgesel ihracat için iki seçenek var: İsrail ve Kıbrıs’ı Güney Avrupa’ya bağlayan bir boru hattı inşa etmek veya gazın sıvılaştırılıp ihraç edilebileceği Mısır’a bir boru hattı ağı oluşturmak.

Doğu Akdeniz’de yeni keşfedilen gaz rezervleri etrafında son birkaç yıl boyunca büyük bir heyecan oluştu. Levantine derin deniz havzasına gelince, Avrupa Birliği’ne iki önemli değer sunma potansiyeline sahiptir; enerji güvenliği ve Ortadoğu ülkeleri arasındaki bölgesel işbirliğinde dair bir gelişme.

Avrupa’nın doğal gaz arzının çeşitlenmesi uzun zamandır Avrupa Birliği için bir öncelik olmuştur. 2006 ve 2009 yıllarında Rusya ve AB üye ülkeleri arasında gerçekleşen gaz savaşları ve Rusya’nın 2014’te Kırım’ın ilhakını ilhak etmesinin ardından büyük bir diplomatik gerilim artışı yaşanmasıyla birlikte, son yıllarda bu konuyu ele alma çabaları hızlandı.

Bölgenin gaz destanı, 2009-2011’de, İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfedilmesiyle başladı. Boru hatlarından (Türkiye veya Yunanistan’a) LNG tesislerine (Kıbrıs, İsrail ve Mısır) kadar çeşitli ihracat seçenekleri masaya kondu. Beklentiler yüksekti ve keşifler bölgedeki yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini desteklemenin bir aracı olarak desteklendi. Ancak, başlangıçtaki beklentiler o zamandan beri gerçekleşmedi.

İsrail ve Mısır’ın aksine diğer ülkelerde henüz büyük bir gaz keşfi söz konusu değil. Ancak, İtalyan enerji şirketi Eni, Akdeniz’de bugüne kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Mısır kıyılarındaki Zohr gaz alanını keşfettiğinde umutlar 2015’te yeniden canlandı. Eşi benzeri görülmemiş bir hızlı gelişmede, Zohr’daki üretim Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın ülkenin net bir ihracatçıda net bir ithalatçıya dönüştüğü çalkantılı yılların ardından doğal gazdaki kendi kendine yeterliliğini kazanmasına yardımcı oldu. Zohr jeolojik modeli ayrıca Mısır’ın açık denizindeki sularda yeni bir keşif aşamasına işaret ederek daha fazla keşiflere yol açtı.

Mısır, Idku ve Damietta’da yılda 19 milyar metreküp kapasiteli LNG ihracat altyapısına sahip – ancak şu anda boşta oturuyor. Bu, Mısır, İsrail ve Kıbrıs’taki sahalardan hızlı bir şekilde gaz ihracatı yapılmasını sağlayabilir. Gerekirse her iki terminal de genişletilebilir.

İsrail ve Kıbrıs için Mısır ile işbirliği çok önemlidir. İhracat altyapısını inşa etmek ve gelişmekte olan alanlar döngüsel bir sorundur. Üretim başladığında hiçbir ihracat altyapısının bulunmaması politik veya ticari riskler varsa, çok para kaybedilecek. Alan beklentilere göre düşük performans gösteriyorsa, pahalı altyapı boşta kalacaktır. (Örneğin, önerilen Kıbrısta LNG Vasilikos projesinin tahmini maliyeti 10 milyar Euro’dur; benzer şekilde İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya’yı birbirine bağlayan EastMed boru hattı projesinin 8 milyar Euro’dan fazlaya mal olabileceği tahmin edilmektedir) Kullanılmayan ve ölçeklenebilir ihracat altyapısını, gelecek vaat eden alanlarla bir araya getirmek, kullanılmayan bölgesel potansiyelin kilitlenmesinin anahtarı olabilir.

[irp posts=”24035″ name=”Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?”]

Bir yandan bölgedeki gaz aramaları, Eni’nin Mısır’da açık denizde Zohr’u keşfetmesinden bu yana, ExxonMobil’in Kıbrıs sularında Glafcosta bulduğu gaz keşifi ile yeni katılımcılara daha fazla önemli keşiflere öncülük etmesi Doğu Akdeniz’i uluslararası odak noktası haline getirdi.

AB’nin enerji politikası değişiyor ve en büyük değişiklik Avrupa’da elektrik sektöründe. AB’nin planları var ve bu; 2050 yılına kadar sıfır karbonlu bir plan. Fosil yakıtların 2050 yılına kadar elimine edilmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarında çarpıcı bir artışa ihtiyaç var.

Yine de, daha sürdürülebilir ve daha az karbon yoğunlu bir enerji sektörüne geçiş ihtiyacı tartışılabilir. Düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş dönemindeyiz ve enerji endüstrisi bu hedefimize teknolojimiz ve inovasyon ve finansal kaynaklara duyduğumuz tutkuyla olumlu katkıda bulunabilir. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının fosiller ile entegrasyonu olmadan kolay bir geçiş sağlanmayacaktır.

AB bunda başarılı olursa, gaz talebinin ortadan kalkabileceği tehlikesi vardır (gaz kaynağına sahip ülkelerin kaynaklara girmeyi ve para kazanmayı düşünmesi gerekir) Talepte azalma olmasa bile, gaz ihracatını umut eden ülkeler zorluklarla karşı karşıya kalabilir; ABD sıvılaştırılmış doğal gaz pazarı da dahil olmak üzere, gaz tedarik etmek isteyen başka ülkeler de var.

Doğu Akdeniz dünya standartlarında keşiflere sahip ancak bir piyasayı ticarileştirmek ve güvence altına almak için çok büyük zorluklar var; Piyasalara ve jeopolitiklere teslimatta çok yüksek maliyeti var.

Enerji: Çatışma veya İşbirliğinin Kaynağı mı?

Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını Rus gaz ithalatına alternatif olarak görüyor, ancak bölgenin bir enerji merkezi haline gelmesi için uzun bir yol var. AB ve Türkiye için gaz kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından ideal bir senaryoda bile, sadece ölçek nedeniyle Rusya’ya kayda değer bir bağımlılık kalacaktır. Yeni enerji forumunun oluşturulması ve kaynaklar için artan keşif iyi işaretler olsa da, gazın çıkarılması, pazarlara taşınması, altyapı ve yozlaşabilecek siyasi çatışmalar ile ilgili hala birçok engel var. AB ve Türkiye arasındaki enerji alanında işbirliği ilişkilerinin önemli bir dayanağı olarak kabul edilmiştir.

Ancak siyasi ve jeopolitik faktörlerin, bunun yanı sıra Türkiye’nin bir enerji merkezi olarak üstlenmek istediği rolü de kısıtlayacağı görülüyor. Sonuçta, Doğu Akdeniz’deki doğal kaynakların bölgesel jeopolitik ve ekonomik denge üzerinde derin etkileri olacaktır. Zaten birkaç çatışma tarafından yıkılmış bir bölgede, kaynaklar üzerindeki yeni gerilimler sadece oradaki ülkeler için değil, aynı zamanda genel olarak enerji güvenliği ve güvenliği açısından da tüm Avrupa için kötü bir haberdir. AB ve ilgili taraflar tarafından kapsamlı ve koordineli bir yaklaşım olmadan, çatışmalar barış ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek için tüm çabaları baltalamaya devam edecektir.

Diğer birçok konuda olduğu gibi, ABD ve AB ortak bir konum bulmayı başarırlarsa, bölgedeki hedeflerine ulaşma şansları çok daha yüksektir. Bu nedenle, bölgedeki enerji kaynakları üzerindeki yeni gerginlik potansiyelini azaltmak için önümüzdeki aylarda daha aktif bir rol oynamalıdırlar. Yeni keşfedilen kaynakların Kıbrıs’tan istifade edilmesi için rekabet, mevcut olanları çözmeyi kolaylaştırmak yerine yeni çatışmalar yaratabilir.

Avrupa’nın coğrafi çevresinden tedarik sağlayarak AB’nin Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma ihtimali, AB’nin enerji birliği stratejisinin belirtilen bir hedefi olarak enerji esnekliği kazanmasına yardımcı olabilir.

[irp posts=”24178″ name=”Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi”]

10 Yıl Süren Sovyetler’in Afganistan İşgali

Orta Asya ülkesi olan Afganistan, konumu itibari ile stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bunun neticesinde, geçmişten günümüze emperyalistlerin mihrak noktası olmakla birlikte dönem dönem karışıklıkların yaşandığı bir ülke konumunda yer almıştır.[1] Afganistan’ın sahip olduğu bu pek de avantajlı olmayan stratejik konumdan dolayı dönemin en büyük iki gücünden biri olan Sovyetler, Afganistan’a müdahale etmiştir.

1933 yılında Nadir Şah öldürülünce, oğlu Zahir Şah Afganistan’ın kralı olmuştur. 40 sene boyunca Afganistan’ı yöneten Kral Zahir Şah, problemlerle mücadele etmemekle beraber, devleti daha da karışık bir hâle getirmiştir.[2] 1973 yılının ortalarına gelinmesiyle Davud Han, Kral Zahir Şah’ın yurt dışına çıkmasını fırsat olarak görmüş, Halkiler ve Paçamilerle beraber darbe girişiminde bulunmuştur. Bu girişimin neticesinde Kabil’deki Kraliyet köşkünü (ARG) ve radyo istasyonu gibi önemli noktaları ele geçirmiş, kraliyeti sonlandırdıklarını resmen duyurmuştur.[3] Böylelikle Afganistan’da Cumhuriyet yönetimine geçilmiştir.

Cumhuriyet yönetimine geçilmesiyle, Davud hükümeti ilk zamanlarda Sovyetler Birliği ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir. Fakat son dönemlerde Afganistan’ı herhangi bir ülke güdümünde tutmak istemeyen Davud, yavaş yavaş Sovyet yanlısı tutumlardan uzaklaşmıştır. Askeri sistem ve teçhizatları Sovyet ürünü olan Afgan birlikleri, Albay Abdülkadir’in kumandanlığı ile yönetiminin beşinci senesini doldurmak üzere olan Davud Han’ı devirmiş, kendisiyle beraber ailesinden 30 kişiyi öldürmüştür.[4] Bu askeri darbeden sonra, Sovyet etkisindeki Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin iktidarda olduğu Demokratik Afgan Cumhuriyetini kurmuşlardır. Partinin başkanı Nur Muhammed Taraki devlet başkanlığına getirilmiştir.[5] Afganistan içindeki Müslüman grupların silahlı direnişi ile başa çıkmakta zorlanan Taraki istifa ettirilip yerine Hafızullah Amin’in geldiği açıklanmıştır. Ancak bu yönetim değişikliği de Müslüman direnişini etkilememiş, 1979’da eski Başbakan Yardımcılarından Babrak Karmal sürgünden Kabil’e gelmiş ve Sovyet yardımıyla Hafızullah’ın yerine başkan olmuştur. Bu arada, 1980 yılının başlarında Babrak Karmal ile birlikte yaklaşık 85.000 Sovyet askeri de ülkeye girmiştir. Başkent Kabil başta olmak üzere birçok stratejik noktaya yerleşen birlikler işgal girişimini böylelikle başlatmıştır.[6]

Sovyet topraklarındaki farklı milletlerden binlerce askerler Afganistan’da.

Dönemin iki büyük kuvveti ABD ve SSCB arasındaki güç mücadelesinin kurbanı olan Afganistan’da Sovyet işgali yaklaşık 10 yıl sürmüştür. Sovyetler’in Afganistan’a müdahale etmesinin temelinde komünist ideolojisini yayma ve sıcak denizlere inme arzusu vardır. Her ne kadar o dönemin yönetiminin daveti ile gelse de, Afganistan’ı havadan ve karadan kuşatmış, stratejik noktaları ele geçirmiş ve Afganistan’ın Sovyetleştirilmesine karşı artan Müslüman isyanına karşı mücadele dönemini başlatmıştır.

Afgan mücahitler

Bu olumsuz gelişmelere rağmen, Sovyet işgalinin Afganistan toplumu üzerinde pozitif etkisi de olmuştur. Afgan toplumu içindeki farklı gruplar kendi aralarında savaşıp güç kaybetmeyi bir kenara bırakıp, ortak düşman olan Sovyetlere karşı bir araya gelmişlerdir.[7]

İki kutuplu dönemin diğer büyük gücü ABD, SSCB’nin işgaline karşı direnişe geçen mücahitlere tam destek vermeye başlamıştır. ABD, Pakistan üzerinden Afganistan’daki Müslüman gruplara askeri teçhizat desteğinde bulunmanın yanı sıra mücahitlere karşı savaşmakta olan Orta Asya ve Azerbaycan’ın Müslüman askerlerine radyo aracılığıyla ulaşarak Sovyet yönetimine karşı direnişe davet etmiştir.[8]

ABD Başkanı Ronald Reagan, Afganistan’da Ruslara karşı savaşan Afgan direnişleri Beyaz Saray’da ağırladı. (1983)

ABD’nin Orta Asya ülkelerinde yaptırmış olduğu radyo yayınlarının yanı sıra, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün gibi diğer Ortadoğu ülkelerinde de İslami argümanlı yayınlar yapılmış, bölgedeki Müslümanların zihnine cihat fikri yerleştirilmeye çalışılmıştır.[9] Yapılan bu yayınların etkisi ile binlerce radikal görüşlü Müslüman, savaşmak üzere Afganistan’a gelmiştir.

Afgan halkı ve dünyanın çeşitli yerlerinden cihat etmek üzere göç eden halk ve militarist gruplar Sovyetlere karşı kitle halinde direnmiştir. Tüm bunlarla beraber, işgalin en başından beri, Afganistan ordusundaki binlerce asker orduyu bırakmış, birçoğu mücahitler safına katılmıştır.[10] Sayıları hızla artan mücahitler, gerilla taktiği ile yürütmüş olduğu savaş neticesinde Sovyetler’e karşı maksimum düzeyde hasar vermiş, düşünülenin aksine basit bir rakip olmadıklarını göstermişlerdir.

1982 senesi cihatçılar açısından önemli bir dönem olmakla beraber SSCB işgali açısından sonun başlangıcıdır. Çünkü harekât kararını veren Brejnev hayatını kaybetmiş ve bu gelişme neticesinde Sovyetlerin stratejisi de ilerleyemez hale gelmiştir.[11]

Kara savaşında 100 bini aşkın mücahit ile başa çıkılamayacağını anlayan SSCB, hava taarruzu ile istediğini elde etmeye çalışmıştır. Fakat 1986 yılı itibariyle, hava taarruzu da ABD’nin mücahitlere vermiş olduğu Stinger füzeleri sayesinde savuşturulmuştur.

SSCB almış olduğu yenilgilerden sonra Afganistan’ı işgal etme girişiminin Karmal ile mümkün olmayacağını anlamış, 1986’da Karmal’ın yerine Afganistan İstihbarat Servisi başkanı Necibullah’ı getirmiştir.[12] Fakat Necibullah da Afgan halkını kazanmakta başarısız olmuştur. Rusların Afganistan’dan çekilmesinden sonra Necibullah rejimi, siyasi ve askeri gruplar arasında güç dengesini sağlayabildiği için üç yıl daha ayakta kalabilmiştir. Üç yılın ardından SSCB dağılınca, Necibullah hükümetine maddi kaynak akışının durması ve mücahit grupların gücünü artırmasıyla rejim yıkılmıştır.[13]

Afganistan’da yaklaşık 10 sene devam eden savaşta SSCB yaklaşık 15.000 kayıp vermiş ve rejime karşı savaşan mücahitleri yenilgiye uğratamamıştır. Beklediğinden daha sert bir direniş ile karşılaşan Sovyetler, 1989 yılının başlarında ülkeden çekilmiştir.[14]

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Rauf Beg, Adı Afganistan’dı Taliban’ın Eline Nasıl Düştü (İstanbul: Turan Kültür Vakfı, 2001), 17.

[2] İbrahim Çağrı Erkul, “Soğuk Savaş’ın Üç Büyük Kırılma Noktası: Kore, Vietnam ve Afganistan Savaşları, Savaşların Sonuçları, Günümüze ve Uluslararası İlişkilere Etkileri” (Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010), 119.

[3] Esedullah Oğuz, Hedef Ülke Afganistan, (İstanbul: Doğan Kitapçılık Yayınları, 2001), 86.

[4] Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, 23. bs. (Ankara: İmge Kitabevi, 2013), 282.

[5] Sander, a.g.e., 282.

[6] a.g.e., 282.

[7] Afganistan, Taliban ve Ladin, (İstanbul: Birey Yayıncılık, 2001), 85.

[8] Dilip Hiro, Between Marx and Muhammad The Changing Face of Central Asia (Glasgow: Harper Collins, 1994), 305-306’ dan aktaran Hüseyin Şeyhanlıoğlu, “18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi” (İstanbul:  Avrasya Etüdleri, 2008), 71.

[9] Hüseyin Şeyhanlıoğlu, “18. Yüzyıldan Günümüze Kadar Afganistan’ın Jeostratejik Önemi” (İstanbul:  Avrasya Etüdleri, 2008), 71.

[10] Erkul, a.g.t., 130.

[11] a.g.t., 131.

[12] a.g.t., 135.

[13] Najibullah Karimi, “Afganistan’da Gençlerin Siyasal Katılımı” (Yüksek Lisans Tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017), 40.

[14] Sander, a.g.e., 284.

[/vc_toggle]

İdlib: Masada Kazanmanın Ön Koşulu Sahada Güçlü Olmak

2020’de Esed hükümetinin Türk askerlerine yönelik iki adet planlı saldırısı sonucu toplam 13 Türk askeri şehit olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, 2016 yılından beri, Fırat Kalkanı Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı ve Barış Pınarı Harekâtı ile terör örgütlerine yönelik başarılı ve büyük çaplı 3 operasyon gerçekleştirmiştir. Fakat Suriye hükümeti İdlib’i geri almak için Astana antlaşması ve Soçi mutabakatını yok saymaktadır. Peki, diplomasinin artık pek işe yaramadığı bir ortamda, yani masada artık daha fazla ilerleme kat edilmediğine göre, sahadaki varlığın daha da güçlendirilmesi mantıklı bir atılım olmaz mı?

Sahada Nasıl Güçlenilir?

Türkiye’nin karşısında uluslararası hukuku yok sayan bir Suriye hükümeti bulunmaktadır. Uluslararası hukuku yok sayan bir taraf elbette savaş hukukunu ve gerek Soçi gerekse Astana’nın garantör ülkelerine rağmen kendi başına hareket etmeye de devam edecektir. Türkiye bu durumda evvela siyasi anlamda, daha sonra da askeri anlamda büyük bir kararlılık göstermelidir. Suriye İç Savaşı’nın başlangıcından beri gerçekleştirdiği suçlardan yargılanması gereken Beşşar Esad, elbette güven vermeyen ve güvenilmemesi gereken bir aktördür. Bu bağlamda Suriye hükümeti ile uzlaşmak gibi irrasyonel bir tutumda bulunmak asla yapılmaması gereken bir davranıştır. Peki siyasi anlamda Türkiye nasıl bir kararlılık göstergesinde bulunabilir?

Olası Siyasi Kararlılık Göstergesi

Suriye hükümetinin zaman zaman Hatay üzerinden hak iddiasında bulunduğu aşikar bir durumdur. Hatta Ermenistan’ın bile Türkiye’nin doğu topraklarını tanımadığını ve Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesine göre Türkiye’nin doğu topraklarını “Batı Ermenistan Cumhuriyeti” olarak tanıdığını da biliyoruz. Gerek Suriye gerekse Ermenistan’ın bu hak iddialarının içi boş olduğunu vurgulamakta fayda var. Zira her iki ülkenin de hak iddiaları, tek taraflı ‘de jure’, yani hukuki hak iddialarından ibaret olup, ‘de facto’, yani fiilî anlamda geçersiz bir durumdadır. İşte Türkiye Cumhuriyeti, bu noktada kendi yasama organı TBMM aracılığıyla, söz konusu bir yasa ile Misak-ı Milli’nin güney sınırlarını esas alan, yeni bir ‘de jure’ durum yaratabilir ve akabinde bu hukuki durumu ‘de facto’, yani fiili duruma dönüştürebilir. Yani TBMM’nin Türkiye-Suriye sınırını Misak-ı Milli sınırlarına göre esas aldığını, dolaysıyla İdlib’teki Esed rejimi unsurlarını asla kabul etmeyeceğini deklare etmesi gerekmektedir. Fakat Türkiye’nin bu siyasi gelişme esnasında ve sonrasında, Suriye İç Savaşı ve İdlib sorunu çerçevesinde geliştirilen mevcut siyasi saiklerin korunmasına dair bir devamlılık da göstermesi gerekmektedir. Zira uluslararası hukuk çerçevesinde işgalci duruma düşmemek için; Türkiye’nin güvenli bölge oluşturma gayretinden ve bu güvenli bölgelerde Suriyeli mültecilerin yerleştirilmeleri gerektiğinden vazgeçmediğini tekrar ederek bu amaçlarından bir cayma göstermediğini deklare etmelidir. Misak-ı Milli meselesi Türkiye’nin her döneminde mevcut olagelmiş ve Türk dış politika yapımcılarının zihinsel altyapılarında daima göz önünde bulunmuş bir meseledir. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti asla geri adım atmamalı, Esed hükümeti ile görüşmeyi düşünmemeli ve böylece siyasi kararlılığını en kısa zamanda oluşturması gerekmektedir.

Olası Askeri Kararlılık Göstergesi

Türkiye Cumhuriyeti’nin, Suriye hükümetine yönelik politik argümanlarının kesin surette oluşturmasının ardından işbu kararlılığını sahaya dökmelidir. Zira masada kazanç sağlamak ve oluşturulan ‘de jure’, yani hukuki durumların sürdürülmesi icin, sahada güçlenmek ve yeni ‘de facto’, yani diili durumlar yaratmak gerekir. Rusya’ya masada dayattığımız fakat kabul edilmeyen muhtemel güvenli bölge sınırlarını, ki İdlib’in konumu dahil, sahada da Esed’e dayatmamız gerekiyor. İsrail’in bile Şam’ı bombaladığı bir ortamda, Türkiye hemen Hatay’ın yanındaki İdlib’in doğusundaki Rejim unsurlarını hızlı bir hava harekatı ile imha edebilir, akabinde 9-10 şubat tarihlerinde Hatay’dan İdlib’e naklettiği birliklerini söz konusu bölgeye kaydırıp Rejim unsurlarını geri püskürtebilir. Türkiye bu harekatı sadece söz konusu dayattığı sınırları hayata geçirip Rejim birliklerini bu hattın dışında kalması için hayata geçirmelidir. Akabinde sadece gözetleme kuleleriyle değil, fakat daha üstün vaziyetteki imkanlarla İdlib ve çevre köylerini koruması gerekir.

Uluslararası toplumun desteğini almak mühim!

Türk dış politika yapımcıları bu doğrultuda dünyadan kopmamalı, bilâkis daha aktif bir şekilde uluslararası toplumun desteğini almalıdır. Türkiye bu noktada amacının yeni topraklar ilhak etmek olmadığını, fakat ne pahasına olursa olsun söz konusu güvenli bölge ve Barış Koridoru’nu hayata geçirmek istediğini açıklamalıdır.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

NATO’nun 4. maddesine göre:

“Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.”

Türkiye Nato’nun bu maddesini gündeme almalı ve NATO üyelerinin desteğini talep etmelidir. Bunu gerek özel olarak NATO ve üyelerine bildirmesi gerekir, daha sonra hususî olarak ABD’ye de bildirmesi gerekmektedir.

NATO’nun 5. maddesine göre:

“Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”

NATO’nun 6. maddesine göre;

“Madde 5 açısından, Taraflardan bir ya da daha çoğuna karşı silahlı saldırı, aşağıdakileri de kapsar: – Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına, Fransa’nın Cezayir Bölgesine (**), Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; – Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan, ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslenmiş bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldın.”

Türkiye bu bağlamda NATO’nun 5. maddesinde yer alan BM’nin 51. maddesini esas almalıdır. Türkiye aynı zamanda 6. maddede yer alan “Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı” kısmını esas almalı ve kendisine yönelik saldırıların Türkiye’nin egemenliği altında olan topraklarda vuku bulduğunu deklare etmelidir.

Bu doğrultuda hedefinin barış olduğunu ve nefs-i müdafaa hakkı doğrultusunda hareket ettiğini açıklamalıdır. Aynı zamanda ABD ile özel görüşmeler sürdürüp Esed’in tasfiyesini tekrar gündeme getirmelidir.

[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: ‘3 Günde 2 Helikopter Düşürüldü'”]

Gaspıralı İsmail ve Gösterdiği Hedef: Dilde, Fikirde, İşte Birlik

İsmail Gaspıralı’nın o meşhur sözünü hafızasına kazımayan Türk sayısı dünyada çok azdır. Dilde, fikirde, işte birlik. Büyük Türk düşünürü, eğitimci ve yazar olan Gaspıralı’nın bu sözü sadece bir cümleden ibaret değildir. Tüm Türk halklarının izlemesi gereken rotayı çizmekte ve aynı zamanda bir hedef ortaya koymaktadır.

Gaspıralı, 21 Mart 1851’de Kırım’a bağlı Bahçesaray yakınındaki Avcıköy’de doğmuştur. Doğduğu ve yaşadığı tarihten de anlaşılacağı üzere eğitim hayatı ve hatta tüm hayatı Rus baskılarına karşı mücadele etmekle geçmiştir. Bu mücadelesindeki gayesi ise daima Türk milletinin ve Kırım’ın haklarını savunmak, birlik ruhunu inşa etmek olmuştur. Rusların Kırım’daki hakimiyetine karşı Gaspıralı mücadelesini daima fikirle, sanatla, hukuki yollarla sürdürmüştür. O dönem eğitim hayatı sırasında Rusların panislavist tutumları Gaspıralı’nın fikirlerini ve düşünce yapısını daha da netleştirmiştir. Moskova’da askeri lisede eğitim aldığı sırada orada başka ülkelerden gelen birçok Türk ile tanışmıştır. Gelecekteki idealleri için her bir Türk Gaspıralı için büyük bir kazanımdır.

İsmail Gaspıralı edebi alanda birçok eser vermiştir. Ayrıca siyasi alanda da aktif olan Gaspıralı Kırım’da Bahçesaray belediye başkanı olarak bir dönem görev yapmıştır (1878 – 1884). Yine bu süreçte esas gayesi olan ilmî mücadelesini gayretle sürdürmüştür. Peki, nedir Gaspıralı’nın verdiği bu mücadele? Amacı; tüm Türk dünyası için, İstanbul Türkçesini esas alan ortak bir Türkçe oluşturmak ve Türkler arasındaki birlik şuurunu uyandırmaktı. Gaspıralı, özellikle bir milletin birliğinin korunması ve sağlanması için ana unsurun dil olduğunu düşünmekte ve bu yönde hareket etmekteydi. Türkçe onun için her şeydi. Bu noktada verdiği edebi eserlerin yanısıra esas girişimini gazete çıkarmakla yaptı.

Türklerin varlığından dahi rahatsız olan Ruslar, Gaspıralı’nın tüm dünya Türklerine yönelik olan gazete çıkarma girişimini ilk seferde kabul etmedi, engelledi. Ancak o, ısrarlı çalışmasının karşılığını aldı. Şartlı olarak, yani çıkarılacak olan gazetenin bir nüsha da Rusça çıkarılması kaydıyla izni aldı. Tercüman adlı Türkçe gazeteyi çıkardı. Tüm Türkler arasında dil birliğini amaçlayan Gaspıralı gazeteyi İstanbul Türkçesi ile yayınlamıştır. Tabi ki gazetenin aboneye ihtiyacı vardır, bunu da başta eğitim hayatı sırasında, tanıştığı her bir Türk’ün onun idealleri için bir kazanım olduğunu belirtmiştik. İşte bu kazanımlar, Tercüman gazetesini tanıtmak ve yaymak noktasında büyük katkı sağlamıştır. Gaspıralı, Türk lehçelerinin, yabancı diller yerine birbirlerinden kelimeler alarak zenginleşmesini ve ortak bir yazı diline ulaşmayı amaçlamıştır. Çıkardığı Tercüman gazetesi yoluyla da bu yolda hareket etmiştir. Rusların engellerinden biri de sansür olmuştur. Çünkü Rusların nüfuzlu kişileri, Gaspıralı’nın Pantürkist ve Panislamist fikirlerini yayma girişimlerinin ülkeleri için bir tehdit olduğunu savunmaktadır. Ancak bu noktada küçük de olsa bir kolaylık sağlayan durum, sansür denetimini yapan görevlinin Kazan Türk’ü olmasıdır. Böylece Rusların kabul etmeyeceği bazı yazılar onaydan geçmiştir ve gazete birçok ülkeye ulaşmıştır. Tercüman, Gaspıralı’nın; Türkçe’ye, Türk dünyasına ve Türk milletine en büyük hizmetlerinden biri olmuştur. Gaspıralı bir açıklamasında şöyle der:

“Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan tâ Kaşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı, lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir”.

Dil birliğine ulaşma yolunda eğitimin önemini çok iyi biliyordu Gaspıralı. Bu yolda mevcut mekteplerin yetersiz olduğunun da farkına varmıştır. Bunun üzerine eğitimde Usul-i Cedit (Yeni Yöntem) adıyla devrim niteliğinde yenilikler yapmıştır. Bu konuyla bizzat kendisi ilgilenmiş, kurduğu ekip ve gönüllü öğretmenlerle Türk diline ve Türk dünyasına büyük bir hizmette bulunmuştur. Rusya Müslümanları ve Türklerin daha modern bir eğitim alması sağlanmıştır. Bu elbette kolay olmamıştır. Bu okullarda duyulan yetişmiş öğretmen ihtiyacını karşılamak için konuyla ilgilenen öğretmenleri Bahçesaray’a çağırmış ve ücretsiz eğitim hizmetlerini vermiştir. Yetişen öğretmenlerden gittikleri okullarda en az üç öğretmen yetiştirme sözünü almıştır. Bununla birlikte bu okullarda eğitim daha hızlı ve o dönemin şartlarına göre çağdaş hale getirilmiştir. Usul-ı Cedit, özellikle Türkçe’nin öğretilmesi ve dil birliğinin sağlanması yolunda büyük bir adım olmuştur. Vatanına ve milletine hayatını adayan Gaspıralı’nın, yoğun çalışmaları arasında sağlığı giderek bozuldu ve 24 Eylül 1914’te Bahçesaray’da vefat etti.

İsmail Gaspıralı, Türk dünyasının en önemli değerlerindendir. Cengiz Aytmatov, Ziya Gökalp ve nice Türk aydını gibi yeri ayrı ve özeldir. Türk dünyasının geleceği için bize bıraktığı güzide bir hedef olmuştur: Dilde, fikirde, işte birlik. Günümüzde dahi; Türkçe konusunda, her türlü kültürel faaliyetler konusunda ve ekonomik alanda Türk dünyasının ortak hareket etmesi kaçınılmaz olmuştur. Nitekim dünyadaki tüm gelişmeler ve bu gelişmeler sırasında dünya devletlerinin takındığı tutumlar göz önüne alındığında, Türkiye ve tüm Türk devletlerinin işbirliğinde bulunması bir ihtiyaç olduğu gibi tarihin de çağrısıdır. Bu yazı vesilesi ile de Merhum İsmail Gaspıralı’yı minnetle anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Hakan Kırımlı, İsmail Bey GASPIRALI, www.islamansiklopedisi.org.tr.

Zuhal Yüksel, İsmail Bey Gaspıralı, www.vatankirim.net.

TRT AVAZ, Türk Dünyasında İzler Belgeseli, İsmail Gaspıralı, 14.02.2017.

2019’da Gündeme Gelmeyen Trump Hükümetinin Kararları

Amerika Birleşik Devletleri Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerine odaklanırken, Trump hükümetinin 2019’da aldığı ve medyada çok yer almayan kararlarını sizler için derledim.

1.) Suudi Arabistan’a Nükleer Teknoloji Satışı

İran ve Kuzey Kore’nin nükleer program geliştirme çabalarından endişe duyan Trump yönetimi, Suudi Arabistan’a en az iki nükleer santral inşa edilmesi için Suudlara nükleer teknoloji satışını onayladı. Mart ayındaki raporlara göre ABD, şirketlerin Suudi Arabistan’a nükleer teknoloji satması için gizlice 6 izni onayladı. Ancak Suudi Arabistan ve bölgesel rakibi İran arasındaki gerginliğin azalmasıyla birlikte, nükleer teknolojinin Riyad ile paylaşılmasının Orta Doğu’da nükleer silahlanma yarışına yol açabileceğine dair yaygın endişeler var. Veliah Prens Selman’ın 2018’de verdiği bir röportajda “Eğer İran geliştiriyorsa biz de geliştiririz” demesi bu endişeleri daha da arttırıyor.

Trump, Amerikan yaptırımların hafifletilmesi karşılığında nükleer program geliştirmeyi kısıtlayan antlaşmadan İran çekildiği için İran’a karşı büyük bir baskı uyguluyor.

2.) Obama Dönemi İklim Planının Değişimi

Trump, Barack Obama’nın uygulamaya koyduğu büyük endüstriler üzerindeki çevresel kısıtlamaları ortadan kaldırmak için bir kampanya sözü verdi. İklim değişikliğiyle mücadele konusunda birçok çevreci için bir numaralı düşman olan kömür endüstrisini koruyacağını belirtti.

Haziran ayında, Trump yönetimi Temiz Güç Planını (CPP) resmen sona erdirdi. Obama yönetimi tarafından 2015 yılında hayata geçirilen CPP, kömürün yerine daha temiz yakıtlar olan güneş, rüzgar ve doğalgaz enerjisini kullanarak 2030 yılına kadar nükleer enerji karbon emisyonunu neredeyse yarı yarıya azaltmayı hedefliyordu.

Trump yönetimi bunun aşırı düzenlemeye bir örnek olduğunu ve Amerikan şirketlerinin küresel olarak rekabet etme yeteneğini kısıtladığını savundu. CPP’nin yerini, enerji santrallerinden kaynaklanan artan karbon emisyonlarını engellemeyen ve kömür santrallerinin işletimini uzatan Uygun Temiz Enerji kuralı ile değiştirdi.

Şu anda yirmi iki devlet, ABD’nin kömür gücüne olan bağımlılığını uzattığını ve daha temiz elektrik üretimi yapan devletleri engellediğini iddia ederek federal hükümete dava açıyor.

Davaya liderlik eden devlet yetkililerinden Massachusetts Başsavcısı Maura Healey, “Trump yönetimini yürüten kömür lobicileri ve iklim inkarcıları bu yasadışı ve tehlikeli kuralın her kelimesini yazdı.” diyerek tepkisini belli etti.

Kasım ayında, Çevre Koruma Ajansı, ABD çevresindeki küçük toplulukların sağlık üzerindeki olumsuz etkilere karşı daha savunmasız olacağı korkusunu uyandırarak, kömür santrallerinden kaynaklanan atıklarla ilgili düzenlemeleri geri almak istediğini açıklayarak Trump’ın planını bir adım daha ileri götürdü.

3.) Etnik Kimliklerin Hedef Alınması

Dışişleri Bakanlığı genel müfettişi, Kasım ayında, bir departman çalışanının, etnik geçmişi, algılanan siyasi görüşleri ve Obama yönetimindeki rolü nedeniyle görevliler tarafından görevinden uygunsuz bir şekilde çıkarıldığını tespit eden bir rapor yayınladı.

Sahar Nowrouzzadeh, Connecticut’ta doğan ancak ebeveynleri İran’dan göç eden bir Dışişleri Bakanlığı güvenlik uzmanıdır. Raporda, yönetimdeki çalışanların muhafazakar haber makalelerinde Sahar’ın İran’da doğduğunu ve bir “Müslüman casus” olduğunu iddia ederek yaydığı tespit edildi. Sahar’ın rütbesi ABD’nin İran özel temsilcisi Brian Hook’un yönetimindeki departman tarafından elinden alındı fakat Brian Hook, bunun Sahar’ın geçmişine bakılarak yapıldığı iddiasını reddetti.

Ağustos ayından önceki bir raporda, Trump tarafından atanan iki yetkilinin, siyasi görüşleri ve önceki yönetim için yaptıkları çalışmalar nedeniyle çalışanları rutin olarak aşağıladıkları tespit edildi.

4.) Göçmen Politikası

Trump’ın başkanlık ve yeniden seçim kampanyasının kilit noktası göçmen politikasıydı. ABD’ye kabul edilen mülteci sayısı Trump göreve başladığından beri tarihin en düşük sayılarına ulaştı. 2019 mali yılında, ülkede 30.000 mülteci kaydedildi ve 2020 için ise Dışişleri Bakanlığı ülkede 18.000 mülteciye izin vereceklerini açıkladı.

Trump yönetimi ayrıca eyaletlere ve ilçelere kendi yetki alanlarındaki mülteci yerleşimlerini engelleme hakkı verdi.

5.) Bahreyn’de Orta Doğu Barış Zirvesi

Trump’ın Filistinliler ile İsrailliler arasında bir barış anlaşması müzakere etme planı, göreve başladığından beri üzerinde durduğu bir konu oldu. Şubat 2017’de Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile Beyaz Saray’da birlikte açıklamalar yaparak “Çok, çok özenle çalışacağız” sözünü verdi.

Damadı ve üst düzey danışmanı Jared Kushner’a bu konuyla ilgili görev verdi. O zamandan beri Kushner bölgeye birçok kez seyahat etti.

Trump yönetimi, İsrailliler ile Filistinliler arasındaki on yıllardır süren çatışmayı sona erdirmek için 50 milyar dolarlık bir ekonomik plan açıkladı. Haziran ayında Kushner, Bahreyn’de verdiği iki günlük konferansda bağışçı ulusların ve yatırımcıların, işgal altındaki Filistin topraklarının yanı sıra Ürdün, Mısır ve Lübnan’daki projelere fon sağlamalarını beklediğini ve bu plana destek vermelerini istediğini belirtti.

*Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile birlikte “Yüzyılın Planı” adını verdiği Ortadoğu ‘barış planı’nı açıkladı fakat Filistin yönetimi bu planı tanımadığını belirtti. Türkiye başta olmak üzere birçok ülke bu plana tepki koydu.

6.) Güney Kore’nin Çin’e İtilmesi

ABD, 1953’te Kuzey ve Güney Kore arasındaki ateşkesten bu yana Güney Kore’de asker tutuyor. 1991’de Washington ve Seul, iki ülkenin Kore Yarımadası’nın korunmasına ilişkin maliyetlerin nasıl karşılanacağını belirten Özel Tedbirler Anlaşması’nı (SMA) imzaladı.

SMA’nın 2019’un sonunda sona ermesi planlandı ve Trump’ın fiyatı arttırma fırsatına sahip olduğu bildirildi. Ağustos 2019’da Trump, Güney Kore’nin adil payını ödemediğini tweetledi. Kasım ayında, ABD’nin Seul’den Amerikan birliklerini orada tutmasını sağlamak için beş kat fazla ücret talep etmesinin ardından iki ülke arasındaki görüşmeler bozuldu. Aynı hafta, Güney Kore ile Çin daha fazla askeri işbirliği için bir anlaşma imzaladı ve ABD yakın bir müttefikini ABD düşmanına doğru itti.

7.) Tüccar Başkan

Eski bir işadamı olan Trump, genellikle devlet yönetmeyi şirket yönetmekle kıyaslamaktadır. Başkanlık sıfatını kullanarak da kendi işlerinin tanıtımını yapmaktadır ve bu onu birçok kez zor duruma sokmuştur.

Eylül ayında, ABD Hava Kuvvetleri, ekiplerin molalar sırasında Trump’ın Turnberry’deki İskoç tatil beldesinde kaldıkları ve daha ucuz seçenekleri görmezden geldiklerinin ardından incelemeye alındı. Pentagon soruşturması, kalışların kurallar dahilinde olduğu sonucuna vardı.

Ekim ayında, başka bir rapor ortaya çıktı ve raporda Trump’ın G7 zirvesini Florida Doral’daki kendi golf tesisinde yapmaya çalıştığı belirtildi. Trump bu planı iptal etti fakat tepkiler karşısında şaşkına döndüğünü belirtti. Gazetecilere verdiği demeçte “Bunu ücretsiz olarak yapmak istiyordum’’ dedi.

8.) Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası

ABD Başkanı Donald Trump ABD Kongresi’nin her iki kanadı tarafından da onanan iki yasa tasarısını imzaladı. Bu tasarılarla ABD, Hong Kong’daki protestoculara destek verdiğini resmi olarak belirtmiş oldu. “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası” adlı yasa Washington’un Hong Kong’da insan hakları ihlallerinden sorumlu olan Çinli yetkililere yaptırım uygulamasına imkan sağlıyor. Ancak bu mevzuat Trump’ı da siyasi bir çıkmaza sürükledi. ABD ve Çin olası bir ticaret anlaşmasıyla ilgili görüşmeler yaparken bu mevzuat gündeme geldi. Pekin, Hong Kong ve Çin’in iç işlerine müdahale edildiğini ve hiçbir şekilde bunun uluslararası hukuka uymadığını belirtti. Trump bu tepkiye karşılık olarak demokrasi yanlılarını desteklediğini fakat Çin’in de bir arkadaş olduğunu söyledi.

9.) Borç Batağı

2016 yılında Beyaz Saray’a bir iş adamı olarak aday olan Trump, seçildiği takdirde 8 yıl içerisinde tüm ulusal borçtan kurtulma sözünü verdi fakat başkanlığı döneminde bu borç daha da arttı. Ocak 2017’de Trump göreve geldiğinde yaklaşık 19 trilyon dolar kadar bir borç vardı. Aralık 2019’un sonunda ise bu sayı 23 trilyon doları geçti. Büyük bir kısmını ABD ordusuna yapılan harcamaların oluşturduğu bu federal açık gittikçe daha da artıyor.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

https://www.dw.com/tr/trump-hong-kong-yasa-tasar%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1-imzalad%C4%B1/a-51446355

https://www.cbsnews.com/news/us-south-korea-funding-sma-american-military-presence-kim-jong-uns-deadline-looms-2019-11-19/

https://www.cnbc.com/2019/06/25/us-to-launch-first-part-of-middle-east-peace-plan-in-bahrain.html

https://www.aljazeera.com/blogs/americas/2019/12/10-trump-administration-2019-missed-191219162344473.html

[/vc_toggle]

BRICS Ülkeleri ve Eleştirel Bir Bakış

Danial Garcia, danielgarciaart.com

Bric 2001 yılında Jim O’Neil tarafından ortaya atılan bir kavramdır. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin’in baş harflerinin bir araya getirilmesiyle “BRİC” ifade edilmiştir. Bu ülkelerin temel özellikleri gelişmekte olan ülkeler olması, bugünkü güçlü konumlarının yanında geleceğin dünyasında önemli bir pozisyona erişeceği, nüfus ve coğrafya açısından avantajlara sahip olmalarıdır.[1] Nitekim günümüzde BRİC ülkelerinin  toplamda 2 milyar 794 milyonluk nüfusu 2020 yılına gelindiğinde 3 milyar 148 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. 2008 küresel krizinde özellikle Çin ve Hindistan’ın büyümelerini devam ettirmeleri, Breziya’nın krizin etkisinden hızlı bir şekilde çıkması, Çin’in 2011 yılında Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olması ve Rusya’nın uluslararası alanda gözle görülür tırmanışı BRİC ülkelerine karşı bakış açılarını değiştirmektedir.

BRICS ülkeleri haritası

2011 yılında Güney Afrika’nın da katılımıyla topluluk adı BRİCS’e evrildi. 2008 yılından beri BRİCS ülkeleri her yaz çeşitli gündemlerle liderler zirvesi yapılmaktadır. Başkanların görüşmelerinden önce bazı bakanlıklar toplantılar gerçekleştirmektedir. Birçok makale, kitap, tez ve araştırma raporunda adından sıkça söz ettiren BRİCS ülkeleriyle ilgili Toronto Üniversitesi bünyesinde “BRİCS Bilgi Merkezi” kurulmuştur.[2]

2018 BRİCS toplantısı Güney Afrika Cumhuriyetinde yapılmıştır ve bu toplantıya Türkiye Cumhuriyeti adına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BRİCS topluluğuna Türkiye’nin dahil olması talebini iletmiştir.[3]

2018’de Johannesburg’da yapılan 10’uncu Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin-Güney Afrika (BRICS) Zirvesi’ne İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı olarak davet edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan aile fotoğrafında yer aldı.

Eleştirel Bir Bakış

BRİCS ülkeleri Türkiye de dahil edilerek GSYH’larının toplamı hesaplandığında 20.993 trilyon dolara ulaşmaktadır.[4] BRİCS ülkeleri içerisinde yer alan Güney Afrika Cumhuriyeti GSYH’sı ve nüfus kriterleri açısından listeye eklendiğinde dünya ticaretinin %24.7’lik bir kısmını oluşturmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti dahil edilmeden hesaplandığında ise %24.3 oranı karşımıza çıkmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti yeni alternatif güç unsuru içerisinde Meksika, Endonezya, Türkiye ve Arjantin’in gerisinde kalmaktadır.

BRİCS ve Alternatif Ülkelerin Dünya Ticaretindeki Payı

BRİC ve Alternatif Ülke Dünya Ticaretinde ki Payı
BRİC % 22.1
BRİC +Güney Afrika % 24.7
BRİC +Arjantin % 25.1
BRİC +Türkiye % 25.4
BRİC +Endonezya % 25.6
BRİC +Meksika % 25.8
BRİC +Güney Kore % 26.3

Kaynak: Dünya Bankası, “GDP: Brazil, Turkey, Indonesia, Mexico, China, Republic of Korea, Russian Federation, İndia, South Africa, Argentina”, Erişim: 26.07.2018.

Bric ve Alternatif Ülkeler Dünya Nüfusundaki Payı

BRİC ve Alternatif Ülke Dünya Nüfusuna Oranı
BRİC % 40.8
BRİC +Güney Kore % 41.5
BRİC +Güney Afrika % 41.6
BRİC +Türkiye % 41.9
BRİC +Meksika % 42.5
BRİC +Endonezya % 44.3

Kaynak: Dünya Bankası, “Population: Brazil, Turkey, South Africa,  İndonesia, Mexico, China, Korea Republic, Russia Fedaration, İndia, Argentina”, Erişim: 26.07.2018.

Yukarıdaki tablolar yorumlandığında ise BRİCS’in oluşmasında sadece ekonomik veya nüfus avantajları değerlendirilmediği ortaya çıkmaktadır. BRİCS için önemli olan aynı zamanda coğrafi dağılımdır. Birbirinden uzak coğrafyalarda kendi medeniyeti içerisinde liderlik yapabilecek az sayıda ülke seçilmiştir. Birçok ülke başvuru yapmasına karşın Çin’in direnci nedeniyle organizasyon genişlememektedir.

BRICS ülkelerine bakıldığında Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması eserinde belirttiği medeniyetlerin -batı haricinde- önemli potansiyel merkez ülkeleri görülmektedir. Fakat tablonun parçalarında eksiklikler mevcuttur.

BRICS ülkeleri arasında özellikle Çin, Rusya ve Hindistan birbirlerine yakın davranışlar sergileseler bile aralarında var olan tarihi çatışmalar en ufak kıvılcımda alevlenebilir. Çin Hindistan’a karşı Pakistan kartını oynarken Hindistan Çin’e karşı ABD kartını muhafaza etmektedir. Ayrıca Rusya ve Hindistan özellikle son dönemde önemli anlaşmalara imza atmışlardır. Bu ülkelerin hiçbiri bir diğerinin çok fazla güçlenmesini ve sorunlarını tam anlamıyla çözmelerini istemez.

BRİCS’in ideolojik bakış açısı her ne kadar ABD dışında bir alternatif güç odağı oluşturmak gibi dursa da bu ülkelerin tamamı aynı fikirde midir? Örneğin Brezilya’da Bolsonaro hükümeti hiçbir BRİCS ülkesine olmadığı kadar yakındır ABD’ye. Bu yakınlık muhtemelen hepsinin toplamından bile daha fazladır. Veya Güney Afrika Cumhuriyeti ve Hindistan’ın Batı dünyası ile bir kavgaları yoktur. Hatta ilişkileri oldukça iyi olduğu söylenebilinir.

Sonuç olarak sorunları gündeme taşımadan BRİCS ülkeleri 11 toplantı gerçekleştirebilmiştir. G20’nin aksine bu toplantılardan “Kalkınma Bankası” gibi somut adımlarda çıkmaktadır. Sahip oldukları kaynaklar ve halihazırdaki durumları ciddi bir potansiyel taşıdıklarını göstermektedir. Fakat BRİCS Batı kapitalizminde oyuk açmış büyük kaçış olacak mı bunu zaman gösterecek.

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

[1] Taner Güney, “Türkiye Ve Brıcs Ülkelerinde Ekonomik Özgürlüğün Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi”, İnternational Reviev of Economics and Managemend Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 2, 2017, s.31, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/347365, Erişim: 08.02.2020.

[2] Toronto Universty, “BRİCS İnformation Centre”, http://www.brics.utoronto.ca/about.html, Erişim: 06.02.2020.

[3]Aydınlık, “Erdoğan’dan BRICS’e “T” eklensin teklifi”, 29.07.2018, https://www.aydinlik.com.tr/erdogan-dan-brics-e-t-eklensin-teklifi-politika-temmuz-2018, Erişim: 08.02.2020.

[4] Dünya Bankası,”GDP: İndia, Russia Fedaration, Brazil, Argentina, Turkey”, https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD?end=2018&locations=IN-RU-TR-ZA-BR-CN&start=2018&view=bar, Erişim: 08.02.2020.

[/vc_toggle]

Che Guevara: Bir Doktorun Devrime Dönüşen Hayatı

14 Haziran 1928 tarihinde Ernesto, Arjantin’in Rosario kentinde dünyaya geldi. Aristokrat bir yapıya sahip orta sınıf bir ailesi vardı. Ernesto’nun gençliğinde ailesi sabit bir yerde kalmayıp birçok farklı yere taşındı. Ernesto astım hastalığına yakalandı ve çok sert bir şekilde astım krizleri geçiriyordu. Bazen bu krizler o kadar şiddetli oluyordu ki yakınındakiler öleceğinden korkuyorlardı. Guevara bu hastalığı yenme konusunda oldukça kararlıydı. Akademik olarak başarılı bir eğitimin yanı sıra ragbi ve yüzme gibi fiziksel hareket içeren diğer birçok aktivitede aktif bir rol aldı.

1947’de Ernesto, yaşlı büyükannesine bakmak için Buenos Aires’e taşındı. Kısa bir süre sonra büyükannesi vefat etti ve bu vefattan sonra Guevara, tıp öğrenimi için 1948’de Buenos Aires Üniversitesi’ne girdi. Bazıları bunun bir tesadüf olmadığını, Ernesto’nun büyükannesinin vefatından çok etkilenip tıp okumaya karar verdiğini iddia ediyor. Bir doktor adayı olarak Ernesto, hastanın zihin durumunun kendisine verilen ilaç kadar önemli olduğu fikrine inanıyordu. Ernesto’nun hastalığı hala devam ediyordu fakat egzersizlerle bir bakıma bu hastalığın üstesinden gelmeyi başarıyordu. Ruhsal olarak biraz rahatlamak için çalışmalarını bir kenara bırakıp tatile çıkmaya karar verdi.

1951’in sonunda Ernesto, en iyi arkadaşlarından birisi olan Alberto Granado ile Güney Amerika’nın kuzeyinde bir geziye çıktı. Gezinin ilk başlarında Norton bir motosikleti vardı fakat motor bakımsız ve yıpranmış bir durumda olduğu için Santiago’da bırakmak zorunda kaldı. Alberto ve Ernesto birlikte Şili, Peru, Kolombiya ve Venezüella’yı dolaştılar fakat Venezuella’da yolları ayrıldı. Ernesto Miami’ye devam etti ve oradan Arjantin’e döndü. Ernesto bu gezide Latin Amerika’nın ne kadar kötü bir durumda olduğunu ve halkın yaşadığı sefaleti gördü. Ne yapacağını bilmese de bu konuyla ilgili olarak birşeyler yapmak istediği kesindi. Guevara’nın bu yolculuğu anlattığı seyahat notları “Notas de viaje’’ 2004 yılında “Diarios de motocicleta” (Motosiklet Günlükleri) adıyla sinemaya uyarlandı.

Ernesto 1953’te Arjantin’e döndü ve tıp fakültesini bitirdi. Ancak kısa bir süre sonra tekrar ayrıldı ve Batı Andes’e doğru yola çıktı. Orta Amerika’ya ulaşmadan önce Şili, Bolivya, Peru, Ekvador ve Kolombiya’yı dolaştı. Bir süreliğine Guatemala’ya yerleşti ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı. Popülist bir hükümetin başındaki Başkan Jacobo Arbenz Guzmán özellikle toprak reformu ve diğer değişikliklerle bir toplumsal devrim yapmaya çalışıyordu. Ernesto, Che lakabını burada aldı. CIA Arbenz’i devirdiğinde, Che bir tugaya katılmaya ve savaşmaya çalıştı fakat bu çok çabuk sona erdi. Che, Meksika’ya güvenli geçiş yapmadan önce Arjantin Büyükelçiliği’ne sığındı.

Meksika’da Che, 1953’te Küba’daki Moncada Kışlası’na yapılan saldırının liderlerinden birisi olan Raúl Castro ile tanıştı ve onunla arkadaş oldu. Raúl kısa bir süre sonra yeni arkadaşını Küba diktatörü Fulgencio Batista’yı devirmeye çalışan 26 Temmuz hareketinin lideri olan kardeşi Fidel ile tanıştırdı. Che, Amerika Birleşik Devletleri’nin Guatemala’da ve Latin Amerika’nın başka yerlerinde yaptığı emperyalizme karşı bir darbe vurmanın yolunu arıyordu ve bu yüzden devrim harekatına hevesle katıldı. Fidel, ekibine bir doktorun katılmasından oldukça memnun oldu. Bu ekipte Che, devrimci Camilo Cienfuegos ile yakın arkadaş oldu.

Kasım 1956’da 12 kişilik olan Granma yatına tam tamına 82 devrimci bindi. Che, yattakiler arasında yerini almıştı. Malzemeler ve silahlarla dolu olan Granma yatı güçlükle 2 Aralık’ta Küba’ya ulaştı. Karaya çıkar çıkmaz Batista’nın askerlerinin saldırısına uğrayan ekibin yarısı hemen orada veya yakalandıktan sonra öldürüldü. Guevara, bu çatışmada kaçan bir yoldaşın düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbî malzeme çantasını bıraktığını ve o ânı, doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak hatırladığını yazar. Che, Camilio ve Castro’ların dahil olduğu yaklaşık 20 devrimci Sierra Maestra dağlarına saklanıp burada Batista’ya karşı uzun sürecek bir gerilla savaşı başlattılar.

1958 yazında Batista dağlara büyük askeri birlikler göndererek isyancıları yok etmeye çalıştı. Bu strateji büyük bir hataydı ve çok kötü bir şekilde geri tepti. İsyancılar dağları iyi tanıyordu ve ordunun etrafında daireler çiziyordu. Askerlerin çoğu moralsizdi ve hatta taraf değiştirenler bile oldu. 1958’in sonunda Castro nakavt zamanının geldiğine karar verdi. Biri Che’nin olmak üzere üç birliği ülkenin kalbine gönderdi.

Che’nin görevi stratejik olarak büyük bir öneme sahip olan Santa Clara şehrini ele geçirmekti. Bu görev kağıt üzerinde intihar gibi görünüyordu. Orada tank ve tahkimatı olan yaklaşık 2.500 federal birlik vardı. Che’nin yanında ise neredeyse silahlanamamış ve karnı aç olan 300 kişilik bir grup vardı. Küba askerleri arasında moral düşüktü ve Santa Clara halkı çoğunlukla isyancıları destekledi. 28 Aralık’ta başlayan savaş 31 Aralık’a gelindiğinde devrimcilerin polis merkezini ve şehri ele geçirmesiyle sonuçlanıyordu fakat kışlaları ele geçirememişlerdi. Askerler ne savaşmayı ne de kışladan çıkmayı kabul ediyorlardı. Batista, Che’nin zaferini duyduğunda kaçmaktan başka yapacak bir şey bulamadı. Santa Clara, Batista’nın sonu oldu.

Che ve diğer isyancılar zaferle Havana’ya girdiler ve yeni bir hükümet kurmaya başladılar. Dağlardaki günlerinde birçok hainin idam emrini veren Che, (Raúl ile birlikte) eski Batista yetkililerini yargılamak ve idam etmekle görevlendirildi. Che, çoğu ordu ya da polis kuvvetlerinde görev alan yüzlerce Batista yanlısını yargıladı. Bu davaların çoğu infazla sonuçlandı. Uluslararası toplum bu duruma öfkelense de Che, zalimlerin ödemesi gereken bir bedel olduğuna inanıyordu.

Che Guevara ve Fidel Castro

Fidel Castro’nun gerçekten güvendiği az sayıdaki adamdan biri olan Che, Devrim Sonrası Küba’da çok fazla görevde bulundu. Sanayi Bakanlığı’nın başkanı ve Küba Bankası’nın başkanı oldu. Ancak Che yine de huzursuzdu ve Küba’nın uluslararası duruşunu iyileştirmek için bir tür devrim büyükelçisi olarak yurtdışına seyahatler yaptı. Che devlet dairesinde geçirdiği süre boyunca, Küba ekonomisinin komünizme dönüşmesini denetledi. Sovyetler Birliği ve Küba arasındaki ilişkiyi geliştirmede etkili oldu ve Sovyet füzelerini Küba’ya getirmeye çalıştı. Bu, elbette, Küba Füze Krizinde önemli bir faktördü.

1965’te Che, yüksek bir görevde bile bir devlet memuru olmamaya karar verdi. Çağrısı devrimdi ve gidip dünyaya yaymak istiyordu. Kamu hayatından kayboldu (Fidel ile araları gergin gibi yanlış söylentilere yol açtı) ve diğer uluslara devrim getirme planları başlattı. Komünistler, Afrika’nın dünyadaki batı kapitalist / emperyalist boğuşma noktasında zayıf bir halka olduğuna inanıyordu, bu yüzden Che, Laurent Désiré Kabila’nın önderliğindeki bir devrimi desteklemek için Kongo’ya gitmeye karar verdi.

Che ayrıldığında Fidel, tüm Küba’ya Che’nin devrimi yayma niyetini ilan ettiği ve gördüğü her yerde emperyalizmle savaşacağını söylediği bir mektubu okudu. Che’nin devrimci kimliğine ve idealizmine rağmen, Kongo girişimi tam bir fiyaskoydu. Kabila güvenilmez olduğunu kanıtladı, Che ve diğer Kübalılar Küba Devrimi’ndeki ortamı hazırlayamadılar ve Güney Afrikalı “Deli” Mike Hoare tarafından yönetilen devasa bir paralı asker gücü onları kökten yok etmek için oraya gönderildi. Che kalıp savaşarak ölmek istedi, ancak Kübalı arkadaşları onu kaçmaya ikna etti. Sonuçta, Che yaklaşık dokuz ay Kongo’da kaldı ve hiçbir şey başaramadı. Bunu en büyük başarısızlıklarından biri olarak gördü.

Küba’ya dönünce Che, bu kez Arjantin’de başka bir komünist devrim denemek istedi. Fidel ve diğerleri onu Bolivya’da daha başarılı olacağı konusunda ikna ettiler. Che 1966’da Bolivya’ya gitti. Bu çabası da boşunaydı ve ölümüyle sonuçlanacaktı. Che ve ona eşlik eden 50 kadar Kübalı’nın Bolivya’daki gizli komünistlerden destek alması gerekiyordu, ancak güvenilmez olduklarını gösterdiler ve muhtemelen ona ihanet ettiler. Ayrıca Bolivya’da Bolivya subaylarına karşı direniş teknikleri konusunda eğitim veren CIA de karşı taraftaydı. CIA, Che’nin ülkede olduğunu biliyordu.

Che ve dağınık grubu 1967’nin ortalarında Bolivya ordusuna karşı zaferler kazansa da Ağustos ayında adamları yakalandı ve gücünün üçte biri yok edildi; Ekim ayına gelindiğinde, sadece yaklaşık 20 devrimci kalmıştı ve yiyecek konusunda sıkıntı yaşanıyordu. Bolivya hükümeti Che ile ilgili bilgiler için 4.000 dolarlık bir ödül verileceğini yayınlamıştı. Ekim ayının ilk haftasında Bolivya güvenlik güçleri Che ve isyancılarına yaklaşıyordu.

7 Ekim’de Che ve adamları Yuro vadisinde dinlenmek için durdular. Köylüler orduyu bilgilendirdiler. Ordu operasyonu başlattı ve bazı isyancılar öldürüldü. Che bacağından yaralandı. 8 Ekim’de, canlı olarak ele geçirildi. Ordu ve CIA memurları, o gece onu sorguya çekti, ancak bir bilgi vermedi. Yakalanmasıyla, başını çektiği isyancı hareket esasen sona erdi. 9 Ekim’de emir verildi ve Che, Bolivya Ordusu Çavuş Mario Terán tarafından vuruldu. Che’nin, öldürülmeden kısa süre önce, kendisini öldürmek için görevlendirilen Mario Teran’a söylediği “Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın” ifadeleri, onun son sözleri oldu.

Che’nin hayranları, onun kendi menfaatlerinden vazgeçip yoksul halk için savaşan bir kahraman olduğunu söylüyor ve onu çok seviyor, Che’den nefret edenler ise onun eli kanlı merhametsiz bir zalim olduğunu söylüyor. Ancak şu kesin ki her iki durumda da Che unutulmayacak bir isim olarak tarihe adını yazdırdı. Peki siz ne düşünüyorsunuz ?

[vc_toggle title=”KAYNAK”]

Biography of Ernesto Che Guevara, Revolutionary Leader by Christopher Minster

Castañeda, Jorge C. Compañero: the Life and Death of Che Guevara. New York: Vintage Books, 1997.

Coltman, Leycester. The Real Fidel Castro. New Haven and London: the Yale University Press, 2003.

Sabsay, Fernando. Protagonistas de América Latina, Vol. 2. Buenos Aires: Editorial El Ateneo, 2006.

https://en.wikipedia.org/wiki/Che_Guevara

[/vc_toggle]

BAE’nin Karanlık Dış Politikasının Altında Yatan Nedenler

Tunus’tan başlayarak Arap dünyasının tamamına yayılan ve ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan süreç, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ekonomik, sosyal ve siyasi birçok gündemin baştan aşağı değişmesine neden olmuştur. Değişen gündemlerin arasında, Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgede agresifleşen dış politikası ve bölgesel bir aktöre dönüşme çabası ise özellikle dikkat çekmektedir.

İşte bu noktada, 2004 yılından bu yana ülkenin veliaht prensi olan Muhammed bin Zayed’in (Kısaca MbZ) politikalarının incelenmesi önem arz etmektedir. Zira uzunca bir süredir ülkenin de facto yöneticisi olan MbZ, yönettiği küçük körfez ülkesinin belirleyici ve güçlü bir Orta Doğu aktörüne dönüşmesi için yoğun çaba sarf etmektedir. Nitekim bu yazıda da, BAE’nin agresif dış politikasının ana eksenleri ve Muhammed bin Zayed’in politikaları ele alınacaktır.

Muhammed bin Zayed’in BAE ve Dünya Siyasetindeki Rolü

1961 doğumlu olan MbZ, 2004 yılında BAE’nin veliaht prensi olmuştur. BAE Devlet Başkanı Halife bin Zayed’in 2014 yılındaki hastalığından sonra ülkenin yönetiminde ipleri iyice eline alan MbZ, 2019 yılında New York Times tarafından ‘En Güçlü Arap Lider’ olarak belirlenmiştir. 2020 yılının başlarında ise aynı gazete MbZ’yi ‘Dünya’daki En Güçlü Liderlerden Biri’ olarak nitelendirmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan, BAE Veliaht Prensi

Bu zamana kadar MbZ’nin çocukluğuna ve özel yaşamına ilişkin çok bilgi yansıtılmasa da, İngiltere ordusunda eğitim alındığı bilinmekteydi. 9 Ocak 2020’de yine New York Times gazetesinde yayınlanan ‘Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of The Middle East’s Future – MbZ’nin Orta Doğu’nun Geleceğine İlişkin Karanlık Vizyonu’ başlıklı  yazıyla birlikte MbZ’nin geçmişine dair daha fazla bilgi sahibi olmak mümkün hale gelmektedir.  Buna göre, MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu yıllarda kendisine kraliyet ailesi mensubu gibi davranılması istemeyen babası, pasaportunun başka bir soyadıyla düzenlenmesini sağladığı iddia edilmektedir. Hatta MbZ’nin Rabat’ta bulunduğu zamanlarda yerel bir lokantada garson olarak çalıştığı da ifade edilmektedir.

Foto 2: MbZ BAE Ordusu’nda görev yaparken ABD Savunma Bakanı’nı karşılıyor. (Kaynak: Vikipedi 1997)

MbZ’nin gençliğine ilişkin bir başka ilgi çekici nokta ise, babası tarafından MbZ’nin eğitiminden sorumlu olarak görevlendirilen İzzettin İbrahim isimli kişinin bir Müslüman Kardeşler üyesi olmasıdır. Bin Zayed’in, İzzettin İbrahim tarafından verilen öğretinin geri tepmesi ve Müslüman Kardeşler’in kendilerine ait bir ajandası olduğuna inanması nedeniyle 1970’ler ve 1980’lerde üyesi olduğu bu gruptan sonraları uzaklaştığı yine yazı kapsamında ifade edilmektedir.

BAE’yi meydana getiren yedi emirlik arasında Dubai ile birlikte en çok öne çıkan iki emirlikten biri olan Abu Dabi’nin şeyhi olan bin Zayed, 2008 ekonomik krizinden sonra ekonomik gücü kırılan Dubai Emirliği’nin ülkenin iç siyasetindeki dengeleyici rolünü kaybetmesinden sonra iyiden iyiye etkisini artırmış ve yapmak istediklerini rahatlıkla yapar hale gelmiştir.

Forbes Dergisi ise geçtiğimiz günlerde yayımladığı makalede MbZ hakkında oldukça ilgi çekici ifadeler kullanmıştır. “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatördür.” ifadelerinin kullanıldığı makalede, MbZ’nin bölgedeki istikrarsızlığın çözümüne katkı sunmadığı hatta sorunun kendisi olduğu belirtilmiştir. MbZ’nin Mısır’daki darbede rol aldığı ve Libya’da BM destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin karşısında yer alan Hafter’i desteklediğine ilişkin bilgiler de makalede yer almıştır. MbZ’nin Obama yönetimi tarafından ‘tehlikeli ve dürüst olmayan biri’ olarak tanımlanmasına karşın, Trump yönetiminin MbZ’ye müsamaha gösterdiği de makalede yer alan önemli detaylardandır.

New York Times gazetesinde yayımlanan bir başka yazıda ise MbZ’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğini izleyerek BAE’nin gücünü genişlettiği, ancak artık kendi ajandasını uygulamaya geçtiği ve ABD Başkanı Trump’ın ise artık MbZ’yi takip ettiği belirtildikten sonra MbZ’nin bölgede Suudi Veliaht Prensi bin Salman’dan (MbS) daha etkili olduğu belirtilmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve Trump. (2017)

Bin Zayed’in BAE’si, ABD’nin yanı sıra Rusya’yla da yakın işbirliği içerisinde çalışmaktadır. Nitekim BAE, Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk Arap astronotları yollarken Rusya’dan yardım almıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin 2019 başlarındaki BAE ziyaretinde ise MbZ’den ‘kadim dost’ olarak bahsetmiş ve MbZ’nin ‘Rusya’nın büyük dostu’ olduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak, bin Zayed BAE’nin doğal kaynaklardan elde ettiği ekonomik gücü kullanarak bölgedeki etkisini günden güne artırmakta ve karanlık vizyonunu devam ettirmektedir.

Arap Baharı Sonrası BAE’nin Dış Politika’daki Ekseni

Arap Baharı’yla beraber otoriter rejimlerin yıkılma eğilimine girmesi ve halkın talepleri doğrultusunda yeni yönetimlerin kurulması ve seçimlerin gerçekleştirilmesi, BAE ve Suudi Arabistan gibi monarşileri oldukça rahatsız etmiştir. Zira özellikle Mısır’da halkın talepleri doğrultusunda alternatif bir yönetim modelinin ortaya çıkmasının doğuracağı dalganın Basra körfezinin Arap yarımadası tarafında kalan kıyılarına tsunami olarak vurması kaçınılmazdı. Nitekim BAE, barındırdığı yedi farklı emirliğin refah seviyesinin birbirinden farklı olması ve ülke yönetiminde Abu Dabi ve Dubai yönetimlerinin öne çıkması nedeniyle, zaten kırılgan hale gelmiş bir toplum yapısını barındırmaktaydı.

Birleşik Arap Emirlikleri siyasi haritası

Ayrıca Arap Baharı’ndan sonra Müslüman Kardeşler hareketinin ve bağlantılı hareketlerin coğrafyada iktidara gelmesi BAE’nin asla kabul edemeyeceği bir olguydu. Zira Körfez’deki rakibi Katar’ın da desteklediği bu hareketler, bölgede Türkiye’yi örnek alarak demokratik yönetimler kurma eğilimine girmişlerdi. Bu durum, hem Türkiye’nin nüfuz alanını genişletmekte hem de Katar’ın bölgedeki etkisini artırmaktaydı.

Bunlarla beraber BAE’nin okumuş ve dindar kesiminin Müslüman Kardeşler’e duyduğu sempati, Müslüman Kardeşler hareketiyle bağlantılı olan Islah Hareketi’nin BAE devlet yönetiminden 1990’lı yıllardan itibaren uzaklaştırılması ve Dubai, Re’su’l Hayme ve Fuceyre emirliklerinin Müslüman Kardeşler’e halen devam eden desteği MbZ’nin tedirginliğini artıran diğer önemli faktörlerdi.

Tüm bu olguların yarattığı tedirginliği aşmak için iç siyasette daha düşük refah seviyesinde yaşayan halka milyonlarca dolar aktaran ve Müslüman Kardeşler’le bağlantılı gördüğü muhalif isimlere baskı kuran BAE, dış siyasette ise tarafsız devlet olma idealini iyice terk etmiş ve saldırgan bir dış politika izlemeye başlamıştır.

BAE’nin izlediği dış politikanın temelinde İslami hareketleri terör örgütü ilan ederek bölgede yalnızlaştırmak yatmaktadır. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır’daki etkisinin kırılması için Darbeci Sisi’ye milyonlarca dolar kaynak akıtan ve darbeyi destekleyen BAE, otoriter istikrar modeli üzerinde durmaktadır. Demokratik seçimlerin İslamcı hareketlerin başa gelmesine neden olduğunu ve bu nedenle Arap dünyasında seçim olmaması gerektiğini savunan BAE, Tunus’tan Filistin’e Mısır’dan Yemen’e otoriter rejimleri desteklemeye devam etmektedir.

Arap Baharı’ndan sonra karşı-devrim hareketlerinin merkez üssü haline gelen BAE, ekonomik gücüyle bu ülkelerdeki halk hareketlerinin aleyhine propagandalarını sürdürürken, Libya gibi bazı ülkelerde ise seçilmiş rejimlere karşı hareket eden illegal gruplara aktif askeri destek vermekten de çekinmemektedir. Ülkenin konumunu seküler Arap milliyetçiliğine kaydıran BAE, Türkiye’yi de İslamcı örgütlere destek vermekle itham etmektedir. Bu süreçte, Suudi Arabistan’ın resmi dini anlayışı olan Vehhabilikten uzaklaşması ve ılımlı İslam’a yönelik reformları gerçekleştirmesinin arkasında da BAE yer almaktadır.

Kendisini ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak gösteren ve İslamcı anlayışın alternatifinin kendisi olduğunu savunan BAE, bu bağlamda Hristiyan Dünyası’nın Manevi lideri Papa’yı da BAE’de ağırlamıştır. Bu ziyarette Ezher Üniversitesi Başkanı’nın Papa’yı havalimanında kucaklayarak karşılaması, ziyaret boyunca yanından ayrılmaması, Papa’nın 120 bin Hristiyana ayin yaptırması ve tüm bu organizasyonlara yeni kurulmuş ‘Müslüman Hükema Konseyi’ isimli BAE merkezli yapının ev sahipliği yapması ziyaretin ardından çokça tartışılan detaylar olmuştur. Ziyaret sırasında Ezher Üniversitesi Başkanı ve Papa tarafından verilen mesajlarda ise ‘dinler arası diyalog’ önemli bir yer edinmiştir.

BAE, siyasi ve dini açıdan olarak üstlenmeye çalıştığı bu rolün yanı sıra askeri ve ekonomik amaçlarıyla da bölgede ‘büyük’ oynamaya çalışmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin yüzde %10’una sahip olan ve yedinci en büyük petrol ihracatçısı olan BAE, sahip olduğu doğal kaynakların dışarıya arzını garanti altına almak için enerji yollarını kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Basra Körfezinden Kızıldeniz’e uzanan deniz yolunda pek çok askeri üsse ve limana sahiptir. Kızıldeniz’den Akdeniz’e açılan bu lojistik hattın Akdeniz tarafında ise Kıbrıs’ın Limassol limanı ve Libya’nın Bingazi limanları yer almaktadır.

Dış politikadaki amaçlarını yerine getirmek için sinsi bir şekilde hareket eden BAE, Suudi Arabistan’ı önde tutup arka planda ajandasını yürütmekle övünmekten de çekinmemektedir. Amaçlarına ulaşmak için önemli devletlerle işbirliği ve ittifaklar kuran BAE, kendi lehine lobi yapılması için Amerikan lobi şirketlerine yüksek miktarlarda ödemeler yapmaktadır. Batıdaki emekli generallerden ordunun modernizasyonu çalışmalarında destek alan BAE, silah ithalatında ise Dünya’da üçüncü sırada yer almaktadır. Uluslar arası ilişkilerde ‘Bin Dahlan’ gibi sicili kabarık teröristlerin danışmanlığından faydalanan BAE yönetimi, Suriye’de Türkiye’ye karşı PKK/YPG terör örgütüne maddi destek sağlamaktan da çekinmemektedir.

Amaçları doğrultusunda İsrail’le de ittifak kurmaktan kaçınmayan BAE, ABD’nin Ortadoğu barış planına da en önden destek vermektedir. Gerek Afrika’da gerek Orta Doğu’da gelişmekte olan ülkeleri yatırım ve anlaşmalar gibi ekonomik gündemlerle elinde tutmaya çalışan BAE, bu ülkelerin dış politikalarını kendi yörüngesine getirmek için zaman zaman ekonomik baskı kurmaktadır. Ülkenin servetini önemli medya kuruluşlarına, üniversitelere, düşünce kuruluşlarına sponsor olmak için de kullanan BAE, Batı ülkelerinde futbol kulüpleri gibi gözde alanlara yatırım yaparak Batılıların gözüne sempatik gözükmeye çalışmaktadır.

Türkiye’ye Karşı Girdiği Vekalet Savaşı ve BAE’nin Türkiye ile İlişkileri

BAE, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeden çekilmeye yönelik stratejisiyle beraber bölgede ortaya çıkacak olan boşluğu doldurmak ve ABD’nin ileri karakolluğunu yapabilmek adına Türkiye ile vekalet savaşına girişmiştir.

Özellikle Arap Baharı’nın ilk başlardaki seyri, Körfez ülkelerinin çoğunu telaşlandırmış, bunun sonucu olarak Müslüman Kardeşler Hareketini destekleyen ve darbeye karşı duran Türkiye’nin konumu bu ülkeleri rahatsız etmiştir. 2017 yılında patlak veren Körfez Krizi’nde ise Türkiye; BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen ve Mısır’ın Katar’ı kara, deniz ve havadan abluka altına alma gayretlerine karşı durmuştur. Söz konusu kriz, bölgede tarafları iyice netleştirmiştir.

Körfez Krizi’ndeki Taraflar

Körfez Krizi sırasında Katar’a yönelik ablukayı delmekle kalmayan Türkiye, Katar’da bir de askeri üs açarak kararlı bir duruş sergilemiştir. Katar’a yönelik ablukayı kaldırmanın şartları arasında yer alan ‘adadaki Türk askeri varlığına son verilmesi’ talebi ise Katar tarafından kabul görmemiştir.

BAE’nin 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni finanse ettiği iddiası da Türkiye ile BAE’nin arasını açan bir başka faktör olmuştur. Bu süreçte darbeye çanak tutmakla suçlanan ve BAE tarafından fonlanan Sky News Arabiya ve Al Arabiya kanallarına Türkiye tarafından tepki gösterilmiştir.

Türkiye’nin nüfuz alanına karşı ‘Arap milliyetçiliği’ çizgisine geçen BAE, ‘Arap dünyasının sorunlarının Arap camiasında çözülmesi gerektiği’ tezini savunmaktadır. Ancak ABD ve İsrail’in  Arap dünyası üzerindeki tezlerine ilk elden destek veren BAE, diriltmeye çalıştığı Arap milliyetçiliğini yalnızca kendi yayılmacı emellerini temellendirmek üzere kullanmaktadır. Nitekim  BAE Dış İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, bir mesajında ”Arap dünyası Ankara ve Tahran tarafından yönetilmeyecek. Ankara ile Tahran’ın hırslarıyla mücadele etmek için Arap alemi birleşmeli” ifadelerini kullanmıştır.

İki ülke arasındaki soğuk gerilimin diplomaside bir başka yansıması ise 2017 yılında yaşanmıştır. BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid “1916’da Fahri Paşa’nın Medine halkının mallarını ve el yazması eserlerini çaldığını biliyor muydunuz?” şeklinde bir yorumda bulunarak Türkiye’nin bölgedeki manevi varlığını hedef almıştır. Bu açıklamaya Cumhurbaşkanı Erdoğan “Petrol şımarığı” ve “Terbiyesiz adam” ifadeleriyle yanıt verirken Ankara’da BAE Büyükelçiliği’nin bulunduğu sokağın adı “Fahreddin Paşa” olarak değiştirilmiştir.

Bu süreçte Türkiye ve BAE arasındaki ekonomik ilişkiler de bir hayli gerilemiş, iki ülke arasında 2013 yılında 2,2 milyar ABD doları olan ihracat gelirleri 2015’te 647 milyon ABD dolarına inmiştir.

Türkiye’yi Suriye’deki Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan sonra “işgalci ve sömürgeci” olarak resmeden BAE, bir aşamadan sonra Suriye Demokratik Güçleri’ne (YPG/PKK) de destek vermiştir. BAE, aynı şekilde Irak ve Tunus’ta da Türkiye’nin karşısında yer alan odaklara destek sağlamıştır. Sudan’da Devlet Başkanı Ömer el-Beşir’i devirip yetkiyi ele alan Askeri Geçiş Konseyi’ne BAE ve Suudi Arabistan’ın açık desteğinde de bu rekabet belirleyici olmuştur. Türkiye’nin etkisini artırdığı Somali’de Türk vatandaşları aleyhine yapılan terör saldırılarının arkasında da BAE’nin olduğu iddia edilmiştir.

Libya’da ise Mısır’la birlikte hareket eden BAE, ülkenin doğusunda kendi kendine devlet kurmaya çalışan Hafter’i açıktan desteklemektedir. Birçok yabancı devletten destek alan Hafter’in uzunca bir süredir Trablus’u ele geçiremeyişinde ise Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek belirleyici olmuştur. Taraflar arasında başlayan ve Türkiye ile Rusya’nın himayesinde devam ettirilen ateşkes görüşmelerinde ise Hafter’i masadan uzaklaştıran devletin BAE olduğu iddia edilmiştir.

Muhammed Bin Zayed El Nahyan ve General Halife Hafter

Tüm bunlarla beraber, Forbes dergisindeki makalede de ifade edildiği gibi “İslami radikallik ile mücadele adı altında ülkesinin askeri ve finansal kaynaklarını bölgedeki demokratik eğilimli yapıları yıkmak için kullanan bir diktatör” tarafından yönetilen BAE, bölgedeki terörün ve insani sorunların kaynağı haline gelmiştir.

Değerlendirme ve Sonuç

Suudi Arabistan’ı ön plana çıkararak Arap dünyasını yönlendirmekle övünen BAE, pek çok noktada başarısızlığa doğru sürüklenmektedir. Zira boyunu oldukça aşan işlere girişen BAE’nin insan kaynağı ve devlet tecrübesinin bu oyunu oynaması orta ve uzun vadede oldukça zordur.

BAE’nin en büyük eksikliklerinden bir tanesi 10 milyona yaklaşan nüfusunun yalnızca yüzde 12’si yerel halktan oluşmasıdır. BAE’nin ekonomisi ise Asya’dan gelen işçiler tarafından ayakta tutulmaktadır. Kendine ait askeri bir vizyonu olmayan ve Batı’dan getirilen sistemler ve silahlarla ayakta durmaya çalışan BAE, geniş bir coğrafyaya yaydığı askeri üslerinin kontrolünü de tek başına sağlayamamaktadır.

BAE ile Suudi Arabistan arasında Yemen’de başlayan fikir ayrılıkları da Cemal Kaşıkçı suikastı ile artmış, Suudi Veliaht Prensi’ne karşı uluslar arası camiada ortaya çıkan tepki BAE’yi rahatsız etmiştir. Mısır’ın ise Hafter’in başarısız operasyonları nedeniyle sürecin uzadığını düşündüğü ve Hafter’i uzaklaştırmak istediği de iddia edilmektedir.

BAE’nin yeni din anlayışını yaymak için gerekli olan meşru bir zemine ve köklü bir geçmişe sahip olmadığı da aşikardır. Zira BAE, ne bir kutsal mekana ev sahipliği yapmakta ne de köklü bir ilmi kuruma sahiptir. Mali destek verilen bazı ulemaların BAE merkezli dini kurumlar kurmasının ise Müslüman coğrafyada bir karşılığı bulunmamaktadır. BAE’nin din üzerinden çıkarmaya çalıştığı bu kargaşanın sonucu olarak Arap gençlerin bir kısmı radikalleşirken, bir kısmı ise dinden soğumaktadır.

BAE, Arap dünyasındaki siyasi krizleri çözebilecek bir alternatif sunacak bir kapasiteye ise sahip değildir. Arap Baharı’na yol açan nedenlerden olan otoriterleşmeyi yeniden ısıtmaya çalışan BAE, Tunus örneğindeki demokratik sürecin diğer ülkelere sıçramaması için çaba göstermektedir. Bununla beraber bu olumlu örneğin Arap dünyasındaki yansımalarından kaçınmak uzun vadede oldukça zordur.

Kendi federatif yapısını ideal bir model olarak gören BAE, Yemen gibi bölgelerde devletleri bir yandan federasyon yapısına itmeye çalışmaktadır. Nitekim Ortadoğu’da kendisi gibi küçük devletçiklerin ortaya çıkması, BAE’nin bölgesel aktör olma oyununun devamının ana şartlarından bir tanesidir.

ABD ve İsrail’in taşeronluğunu yaparken bölgedeki diğer ülkelerin tepkisini çeken BAE’ye karşı öfke ise günden güne artmaktadır. Kızıldeniz ve Arap yarımadası üzerinde yayılmacı politika izleyen BAE, küresel güçlerin rekabet ettiği bu bölgede ev sahibi ülkelerin rahatsızlık duymasına neden olmaktadır. Nitekim BAE’nin Yemen’deki yayılmacı politikasından rahatsız olan komşusu Umman’ı kendisine karşı yeni önlemler almaya itmektedir. Aynı şekilde Somali’nin iç işlerine müdahale etme arzusu, iki ülke arasında belli alanlardaki işbirliğinin sonlanmasına neden olmuştur.

Umman’ın Yeni Kralı Heysem Bin Tarık MbZ’nin elini sıkmıyor. Umman geleneklerinde kapıya kadar ağırlanan kişilerin elinin içeride sıkılmadığı belirtilse de iki ülke arasında ilişkilerin gergin olduğu düşünülüyor. (2020)

BAE’nin izlediği politikaların sonucu olan ve BAE’nin kontrolünden çıkan insani sorunların da BAE üzerindeki uluslar arası baskıyı artırdığı açıktır. Bu noktada elindeki servetle bu baskıya dayanan BAE’nin servetinin nereye kadar dayanacağı ise belirsizdir. Boyundan büyük işlere kalkışan BAE’nin, eylemlerinin sonuçlarını tek başına kontrol edemeyecek olması, bu eylemlerin sonunu getiren ana belirleyici olacaktır.

Sonuçta, BAE’nin izlediği kirli ajandanın uzun vadede başarıya ulaşması mümkün görünmemektedir. Türkiye’nin ise BAE’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücüyle desteklediği bu ajandaya bölgeyle olan dini/kültürel bağları ve köklü tarihi ile yanıt vermesi mümkündür. Bu noktada önemli olan, demokrasi tecrübesiyle öne çıkan Türkiye’nin bu tecrübesini evrensel hukuk normlarına bağlılıkla daha da ileriye taşımasıdır.

Harun Sakınan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

KIRKPATRICK, David, “The Most Powerful Arab Ruler Isn’t M.B.S It’s M. B. Z.”, The New York Times (02.06.2019)

WORTH, Robert, “Mohammed Bin Zayed’s Dark Vision of the Middle East’s Future”, .”, The New York Times (09.01.2020)

KIRKPATRICK, David, “What To Know About Prince Mohammed Bin Zayed, the Arab Ruler Swaying Trump”, The New York Times (02.06.2019)

LAW, Bill, “Mohammed Bin Zayed: Dark Abu Dhabi’s Crown Prince Plays A Long Game”, Middle East Eye (17.09.2019)

HARTUNG, William, “Is Mohammed Bin Zayed a Bad Influence on U.S. Foreign Policy?”, Forbes (16.01.2020)

KOR, Zahide Tuğba, “BAE: Körfezin İthal Akılla Güçlenen Ülkesi”, Anadolu Ajansı (31.05.2018)

KOR, Zahide Tuğba, “BAE’nin ‘Seküler’ Dış Politikası ve Gizli Gündemi”, Anadolu Ajansı (30.07.2018)

HIDIR, Özcan, “Papa’nın BAE Ziyaretinin Dini ve Siyasi Boyutları”, Anadolu Ajansı (07.02.2019)

TAŞTEKİN, Fehim, “Türkiye ve BAE’nin ‘Eksen Savaşı’nın Arka Planında Ne Var?”, BBC Türkçe (05.05.2019)

RANTİSİ, Mahmut KEKİLLİ, Emrah, “Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dış Politikası”, SETA Analiz, Ağustos 2017, Sayı 208

https://en.wikipedia.org/wiki/Mohammed_bin_Zayed_Al_Nahyan

https://tr.sputniknews.com/dunya/201906031039228582–nyt-en-etkili-arap-yonetici-muhammed-bin-selman-degil-muhammed-bin-zayid/

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/forbestan-bae-veliaht-prensi-bin-zayede-iliskin-dikkat-cekici-makale/1705340

https://www.thenational.ae/uae/government/vladimir-putin-looking-forward-to-seeing-old-friend-sheikh-mohamed-bin-zayed-1.922780#4

[/vc_toggle]

Türk Keneşi ve Geleceği

1992 yılında SSCB’nin dağılmasıyla beraber bağımsızlığını ilan eden beş Türk Cumhuriyetindeki ve Türkiye’deki yöneticilerin harekete geçmesiyle birlikte Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi olarak başlatılan bu girişim, bazı tarihlerdeki kesintilerle beraber 17 yıl kadar sürmüş ve 3 Ekim 2009’da yapılan Nahçıvan Anlaşmasıyla beraber bu girişim yerini pek çok alt kuruluşa sahip olan Türk Konseyi’ne bırakmıştır.

…Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi”, “Türk Konseyi” ya da “Türk Keneşi” olarak adlandırılan devletlerarası yapı, devlet başkanları konseyi, dışişleri bakanları konseyi, her ülkeden gelen akil insanlardan oluşan aksakallar konseyi, kıdemli memurlar komitesi ve merkezi İstanbul’da bulunan sekretaryadan oluşuyor. Türk Konseyinin kurulmasından bu yana devlet başkanlarının katılımıyla 6 zirve düzenlendi. Türk Keneşi aynı zamanda Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi (TÜRKPA), Türk İş Konseyi, Türk Akademisi ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Türk Dünyası Ortak Odalar ve Borsalar Birliği gibi mevcut iş birliği mekanizmaları için de bir şemsiye kuruluş vazifesi görüyor… (Yüzbaşıoğlu, Nazlı. “Türk Dünyasının Stratejik Çatı Kuruluşu: Türk Keneşi.”)

2009’dan beri etkisini düşük seviyede de olsa artıran Türk Konseyi’nin alt kuruluşu olan TÜRKSOY’dan 2015’te yaşanan uçak kriziyle beraber gözlemci üye olarak bulunan Rusyadaki Türk kökenli Muhtar Cumhuriyetlerden olan Altay Özerk Cumhuriyeti, Hakasya Özerk Cumhuriyeti, Tuva Özerk Cumhuriyeti, Yakut Özerk Cumhuriyeti ve Başkurtistan Özerk Cumhuriyeti ayrılma kararı almışlardır. Muhtar cumhuriyetlerden yalnızca Tataristan gözlemci üyelik statüsünü muhafaza etmiştir. Yaşanan uçak krizinden bu yana Rusya ile olan ilişkilerin krizden önceki zamana göre daha iyi bir duruma geldiği günümüzde, yaşanan krizden sonra TÜRKSOY’dan ayrılan muhtar cumhuriyetlerin öncelikle TÜRKSOY’a tekrardan dahil edilmesi için gerekli girişimlerde bulunulması sağlanmalı ve Türk dili konuşan diğer muhtar cumhuriyetlerden olan Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti, Dağıstan Özerk Cumhuriyeti Karaçay-Çerkesya Özerk Cumhuriyeti ve Kabardino-Balkar Özerk Cumhuriyeti’nin de dahil edilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmalar yapıldığı takdirde bağımsız ve özerk tüm Türk devletleri TÜRKSOY çatısı altında toplanmış olacaktır.

Türk Keneşi bayrağı

Aynı şekilde bu özerk devletlerin bağlı olduğu Rusya ve Gagavuzya’nın da bağlı olduğu Moldova ile bu özerk devletlerin konseye katılımını sağlayan bir anlaşma yapıldığı takdirde Türk Konseyi de gücüne güç katabilecek ve etkinlik alanını artırabilecektir.

…Türk Keneşi’nin genişlemesini bağımsız Türk Cumhuriyetleriyle sınırlandırmakla kalmayıp dünyada Türk azınlıkların ve diasporalarının yaşadığı devletlerle işbirliği geliştirmeye, onları örgüte gözlemci üye yapmaya ve bu şekilde örgütün uluslararası alandaki ağırlığını arttırmaya çalışması önemli bir adım olacaktır. Nitekim, Afganistan, İran, Rusya, Çin ve Almanya gibi pek çok ülkede azımsanmayacak sayıda Türk yaşamaktadır. Türk Keneşi, dünyadaki bütün Türk halklarının hamisi olma hedefleri doğrultusunda bünyesinde Diaspora Daire Başkanlığı kurarak bu yöndeki çalışmalarına hız verebilir. Türk Keneşi’nin gelecek yıllardaki zirvelerinde bu konuya ağırlık vermesi ve gerekirse zirvelerden birini “Dünyada Türk Diasporası” başlığında gerçekleştirmesi de söz konusu olabilir… (Isakov, Abdrasul. “Türk Keneşi Güçleniyor.”)

2016 yılında Özbekistan’ın Kurucu Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un ölümüyle beraber uzun yıllar boyu iyi ilişkiler geliştirilemeyen Özbekistan ile de yeni bir döneme girilmiştir. Halefi Şevket Mirziyoyev ile ilişkilerin düzelmeye başlamasıyla beraber Türkiye ve diğer devletlerin de teşvikiyle Özbekistan Türk Keneşi’ne 14 Ekim 2019 tarihinde katılmıştır.

Bölgesel siyaset açısından sıkışmışlıklar yaşayan ve ekonomik krizin derinleştiği Türkmenistan’ın da yıllardır BM nezdinde imzalanan Tarafsızlık Anlaşmasını öne sürerek Türk Keneşi’ne katılmadığı bir süreçten 14 Ekim 2019 tarihinde gözlemci üye olarak Türk Konseyinde yer aldığı bir sürece gelinmesi birliğe katılmayan Türkmenistan’ın da gelecekte birliğin üyesi olma ihtimalinin güçlendiğini göstermektedir.

…Daimi tarafsızlık statütüsünden dolayı uluslararası anlaşmalara imzacı olmaktan çekinen Türkmenistan, yine de Türk Konseyi’ne yakın bir gelecekte katılım kararı alabilir. Hem Çavuşoğlu hem de Amreyev konu ile ilgili Türkmenistan’dan olumlu dönüş aldıklarına dair açıklamalarda bulundular. Son dönemde özellikle doğalgaz satışı/dağıtımı konusunda oldukça ciddi problemler yaşayan Türkmenistan, yeni işbirliği olanakları aramaktadır. Bu konuda Türk Konseyi, Aşkabat yönetimi için önemli bir ortak haline gelebilir… (Çalışkan, Burak. “Bir Gelecek Tasavvuru Olarak Türk Konseyi”, İNSAMER, 26.09.2019.)

…Kırgızistan’ın Çolpon-Ata kentinde geçen yıl düzenlenen Türk Keneşi 6. Zirvesi sırasında Macaristan, Türk Keneşine gözlemci ülke olarak katıldı. Macaristan’ın Türk Keneşine üyelik sürecinde Türk cumhuriyetleriyle özellikle ekonomik ilişkileri güçlendirme hedefinin yanı sıra Macar halkının Türk tarihi, kültürü ve dili ile kurduğu bağ da etkili oldu. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Türk Keneşinin 6. Zirvesi’ndeki konuşmasında, Macarların kendilerini Hun İmparatorluğu Hükümdarı Atilla’nın soyundan gördüğünü ve Hun-Türk kökenlere dayandığını belirtti. Macarcanın Türk dili ile akrabalığı olduğunu vurgulayan Orban, “Biz Macarca konuşuyoruz. Bu Türk diliyle bağlantısı olan eşsiz bir dil. Hristiyan dinini aldık fakat Kıpçak-Türk ilkeleri üzerinde duruyoruz.” ifadelerini kullandı. Macaristan’ın gözlemci üyelik statüsü almasının ardından, Budapeşte’de Türk Keneşi Avrupa Temsiliciliğinin açılması da kararlaştırıldı. Temsilciliğin, Türk Keneşi 7. Devlet Başkanları Zirvesi’nden önce açılması ve Macaristan’ın yanı sıra AB ile AGİT, OECD, Vişegrad Grubu gibi diğer Avrupa kurumlarıyla da ilişkilerin güçlendirilmesi ile Keneş’in Avrupa’daki görünürlüğünün artmasına yardımcı olması hedefleniyor… (Yüzbaşıoğlu, Nazlı. “Türk Dünyasının Stratejik Çatı Kuruluşu: Türk Keneşi.”)

Geçtiğimiz yıl Türk Keneşi’ne gözlemci üye olan Macaristan’ı daimi üye olarak bu birliğe almak dolayısıyla Avrupa kıtasından bir ülkeyi bu birliğe dahil etmek dünyada Türk Keneşi adına olumlu bir intiba bırakacak ve çeşitli ülkelerin bu birliği Pantürkizm temelli emperyalist bir oluşum olarak görmesini engelleyecektir. Böylelikle Konseyin doğu-batı arasındaki köprü olma rolü ve etkinliği kendisini daha güçlü şekilde hissettirecektir. Bu durum dış ticaretinin büyük bölümünü Avrupa ülkeleriyle gerçekleştiren Türkiye açısından da AB kurumsal sistemine verilecek önemli bir mesaj olacaktır.

Türk Konseyi Dışişleri Bakanları

Dış politikamızda daha serbest ve daha güçlü hareket edebilmemiz için ise ticari bir yönden çok kültürel ve siyasi yönü ağır basan Türk Keneşi’nin daha etkili bir hale getirilmesi lazımdır, bunun için de üye ülkeler arasındaki ticaret hacmini artırmak şarttır. Bu hedefi  gerçekleştirebilmek için üye ülkeler arasında serbest ticaret bölgesi anlaşmasının yapılması sağlanmalı ve gelecekte olası bir ortak pazarın oluşması için gerekli çalışmalara başlanılmalıdır.

1992’deki zirvede ortaya konulan hedeflerden biri olan tüm doğal kaynakların Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilmesi konusu da birliğin ekonomik yönünü güçlendirilmesinde oldukça önemli bir yere sahip bir konudur. Bu alanda yıllardır yürütülen başarılı projelere rağmen Türkmenistan’ın doğal kaynaklarının Avrupa’ya sevk edilmesi konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Uzun yıllardır bir sonuca varılamayan Hazar Denizi hakkındaki sorunların 12 Ağustos 2018 tarihinde yapılan bir anlaşmayla çözülmesi Türkmen doğalgazının Trans-Hazar Boru Hattı projesiyle Azerbaycan üzerinden Avrupa’ya aktarılmasını kolaylaştıracaktır. Bu konuda Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkmenistan arasında geliştirilmesi muhtemel iş birliği sayesinde Azerbaycan’a aktarılacak olan Türkmen doğalgazı kolaylıkla pazarlanabilir hale gelecek ve bu durum ekonomik krizlerle boğuşan Rusya, İran ve Çin arasında hassas bir denge yürütmek zorunda kalan Türkmenistan’ın elini önemli ölçüde güçlendirecektir.

Ülkeler arası ilişkileri pekiştirmek için üye ülkelerin kendi aralarında üçlü işbirliği mekanizmaları oluşturması da birliğin geleceği için önem teşkil edecektir. Bu kapsamda Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan arasında yıllardır başarıyla yürütülen üçlü iş birliği modelinin Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan, Türkiye-Kazakistan-Kırgızistan ve diğer üye ülkeler arasında da yürütülebilecek üçlü iş birliği mekanizmalarının oluşturulması önem arz etmektedir.

Üye ülkeler arası kültürel iş birliğini artırmak için de öncelikle üye ülke halklarını ortak paydada birleştirecek ortak bir konuşma dilinin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Bu paydada birleşen devletler bundan sonra ortak bir eğitim politikası geliştirebilecek ve genç kuşaklar arasındaki etkileşimin artmasını sağlayacaktır.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turk-dunyasinin-stratejik-cati-kurulusu-turk-kenesi/1544776

https://ankasam.org/turk-kenesi-gucleniyor/?fbclid=IwAR1o42viuuw79ODUWfJFMtGfsGJuLoJSlbg-xbDwcTc8e3g52HmdYPvrKa4

https://insamer.com/tr/bir-gelecek-tasavvuru-olarak-turk-konseyi_2378.html

[/vc_toggle]

MİT Başkanı Hakan Fidan ve Başdümenci Operasyonu

Hakan Fidan konusundan bahsetmeden önce şu iki hususu idrak etmek gerekir. Romalı Polybius der ki, “Bir gemiyi baş dümencisinden mahrum ederseniz, bu gemi bütün mürettebatıyla düşmanın eline geçer. Bunun gibi savaşta da bir ordunun komutanını zeka veya manevra alanında alt ederseniz, çok kere bütün düşman ordusunu elinize geçirmiş olursunuz.”

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşan askerlerin hatıralarında ve savaş notlarında ise mealen şöyle bir husus aktarılır, “Alman askerleri çok iyi savaşçılardı. Çoğu zaman onlara gücümüz yetmiyordu. Sonrasında farkına vardık ki onlar aslında iyi savaşçılar değiller. Sadece çok iyi yönetiliyorlardı. Alman askerlerine emir verecek biri olmadığında  biz onlarda çok üstün savaşçılar oluyorduk.”

Aktardığım ilk husus biyografik istihbaratın önemi ortaya koyması bakımından önemli. İkinci hikayeden çıkarılacak ders ise şudur; bazı kişilerin, kurumların, savaşçıların kıymeti kendinden menkul olur. Bazen ise bazı kurumlarda yapıları itibariyle “baş dümenci”, güç denkleminde çarpan etkisi yaratır.

Daha önceki yazılarımda istihbaratın ülkelerin güç denkleminde “çarpan etkisi” yaratan istisnai bir güç olduğunu aktarmıştım. Bu gücün başındaki baş dümenci de muhakkak ulusal güç denklemine çarpan olarak etki edecektir.

mit hakan fidan mit başkanı

Baş Dümenci Hakan Fidan

Milli İstihbarat Teşkilatımızın baş dümencisi Hakan Fidan… Bu yazıda Hakan Fidan kimdir, geçmişi, hayatı nasıldır vs. meselelere girmeyeceğim. Sadece bir başdümenci olarak Hakan Fidan’ı ve onun döneminde MİT içindeki bazı olayları ve yaşanan dönüşümleri yüzeysel olarak anlatacağım. Şunu belirtmekte fayda var, mesele Hakan Fidan meselesi değil, mesele baş dümenci meselesi!

Öncelikle size daha önce de aktarmış olduğum bir hatıramı anlatmak istiyorum. 2014 yılında üniversite öğrencisiyken bir haftalığına Ankara’ya gittim. Orada emekli bir MİT mensubundan insan istihbaratı dersi alma imkanım olmuştu. Dersin sonunda emekli MİT mensubuna Hakan Fidan hakkındaki görüşlerini sordum. Dudaklarını büktü, birkaç saniye gözlerime baktı ve şunu dedi, “Hakan Bey teşkilatı mahvetti. Teşkilat içinde huzurlu bir çalışma ortamı kalmadı. Her yeri, herkesi darmadağın(!) etti.” Hiçbir şey diyemedim. Ama aklıma şu geldi… Tevatüre göre Hakan Fidan, etrafındakilere şunu sıklıkla söylermiş, “Çok dostumuz küsecek ama devlet için feda olsun!” 

Hakan Fidan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde göreve gelmiş en genç MİT Başkanı(Eski Müsteşarı). Şunu sorayım size, bundan önceki MİT Müsteşarının adını biliyor musunuz, peki ondan da önceki müsteşarın adını? Hakan Fidan dönemi gerçekten istisnai bir dönem. Kendisi de istisnai bir Başkan.

Hakan Fidan Kimdir

İstihbarat, Kralların Büyücülerine Benzer

Yukarıda anlattığım hatıramın hem değişen istihbarat yapımızı, hem de Hakan Fidan’ın neden hedef olduğunu anlamamız bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan tam 12 yıl önce, henüz bir ortaokul öğrencisiyken okuduğum bir kitapta istihbarat ile alakalı ilginç bir tanımlama vardı. Kitabın yazarı Orkun Uçar şöyle diyordu; “İstihbarat kralların büyücülerine benzer. Kral büyüden anlamaz, o yüzden büyücüler aralarında mücadele ederken kim galip gelirse onu dinler. Oldu bittiye getirip diğer tarafı saha dışına süren dinlenir. ” Saha dışına sürülen ise küser…

Hakan Fidan Eliyle MİT’in Değişen Etki Alanı

Hakan Fidan döneminin bence en önemli özelliği şudur, 2010 yılında göreve gelmesinden itibaren Milli İstihbarat Teşkilatı, Dışişleri Bakanlığı’nın gölge gücü olarak hareket ediyor ve ona göre yapılanıyor. Sizleri bilmem ama ben bu noktadan sonra MİT’in aktif şekilde dahil olmadığı bir Türk Dış Politikası öngöremiyorum. Hiç unutmam… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2010 yılında Brezilya’ya gitmeden önce basın mensuplarına şöyle bir açıklama yapmıştı, “MİT’in birinci derece ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.” Buna benzer bir açıklamayı geçtiğimiz haftalarda da yaptı.

Aslında biraz daha eskiye gitmeliyiz. Geçmişte MİT içinde çok önemli görevler icra etmiş olan Hiram Abas’ın, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yazdığı mektup, MİT’in durumunu ortaya koymaktadır. Kısım kısım aktaracağım. Hiram Abas mektubunda şöyle der, “Çok sık baş değişmesi istihbarat teşkilatlarını öldürür. Bazı kanatlar sivilleşme olarak  tutup bir Orgeneralin emekli olduktan sonra teşkilata gelmesini görüyorlar. Bana göre bu sivilleşme değildir… Müsteşar serviste çok kuvvetli bir makamdır. Onun tesvibinden geçirmeden işlem yapabilmek imkansızdır. Teşkilatı istediğim kadar aktiviteye sokamadım… Bugünkü çalışma yöntemleriyle MİT, devletimizin aktif politikasında vazgeçilmeyecek unsur olan milli istihbarat ve enformasyonu oluşturamaz.”

Şahsi olarak görüşüm şudur ki, özellikle Emre Taner dönemiyle birlikte devletimiz, Hiram Abas’ın mektubunda bahsettiği aksaklıkları ortadan kaldırmak için MİT politikasında önemli değişikliklere gitti. Bakıyorum da, Hiram Abas’ın yakındığı ne kadar husus varsa hepsinin düzeltilmesi için çalışmalar yapılmış ve bir çoğu başarılmış da. MİT çok güçlü bir şekilde dış operasyon yapabiliyor, mecliste bir istihbarat denetleme komisyonu artık mevcut, teşkilatın ihtiyaç duyduğu ekipman ve yetkiler elinde, çalışma yöntemlerinde köklü değişiklikler gerçekleşmiş.

Tüm bunları Hakan Fidan mı yaptı? Hayır. Devletimiz istihbarat politikasında önemli değişiklik kararları aldı. Hakan Fidan’ın önemi ise bu yeni politikaları çok etkin bir şekilde ve başarıyla hayata geçirebilmesi, teşkilatı bu doğrultuda çalıştırabilmesidir.

MİT başkanı Hakan Fidan

İlk Operasyon İsrail ve FETÖ Eliyle Oldu

Hakan Fidan göreve ilk geldiğinde bir ülke açık açık Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmek istedi. İsrail, Hakan Fidan’ın İran taraftarı olduğunu iddia ederek yeni MİT Müsteşarından rahatsızlığını dile getirdi. İlk kez bir MİT Müsteşarı, başka bir devlet tarafında bu kadar açıktan hedef alınmıştı.

Aynı iddia ilerleyen yıllarda FETÖ tarafından da dillendirildi. FETÖ tarafından Hakan Fidan’ın Humeyni’nin yanında çocukluğundan itibaren özel olarak yetiştirilmiş bir İran ajanı olduğu yalanı ortaya atıldı.

Geçtiğimiz haftalarda MİT Başkanı yeniden İsrail’in hedefindeydi. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra dikkat edilmesi gereken kişinin Hakan Fidan olduğu İsrail tarafından söylendi. Tüm bu iddia ve karalamalar hedefine ulaşamadı. Hakan Fidan halen MİT’i, devletin değişen ve gelişen yeni istihbarat politikası doğrultusunda başarıyla yönetmeye devam ediyor.

Hakan Fidan’a karşı yıllardır bir “Başdümenci Operasyonu” yapılıyor. Yazının başında da dediğim gibi mesele Hakan Fidan’ın şahsı, kim olduğu, geçmişi değil. Doğrudan Milli İstihbarat Teşkilatı’mız hedef alınmaktadır.

Türk dış politikası artık MİT’ten bağımsız düşünülemez. Walter Lipmann’ın da dediği gibi, “Eğer dış politika devlet için bir kalkan ise stratejik istihbarat o kalkanı tam zamanında doğru yere koyabilen şeydir.”

MİT Şehitleri, Şehit mitçiler

Bu yazı burada bitti. Yazının bir sonucu yok, ilginç havalı istihbarat hikayeleri yok, Hakan Fidan hakkında bilinmeyen şeyler, gizli bilgiler yok. Sadece düşünün. MİT nereden nereye geldi? Üşenmeden oturup okuyun 2937 sayılı MİT kanununu, MİT yapısındaki değişiklikleri araştırın, tarihteki başdümenci operasyonlarını araştırın. Özellikle de NATO tarihini… Her şeyden evvel MİT’e ve istihbarata bakış açınızı revize edin. İç politik meseleler gerçeği görmenizi engellemesin. İstihbaratın ve MİT Başkanının önemini hakkıyla idrak edebilirseniz, MİT’in önemini ve MİT’te gerçekleşen devrimi idrak edebilirseniz kimse algınızla oynayamaz.

Biraz paslanmışım açıkçası. Bu yazıyı ısınma hareketleri olarak değerlendirin. Neredeyse bir senedir hiçbir şey yazmıyorum. Bundan sonra istihbaratın bir çok farklı alanıyla ilgili yazılar yazmaya devam edeceğim. Ayrıca sizler için hediyeli istihbarat testleri de hazırlayacağım. Her zaman dediğim gibi,“Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” Saygılarımla…

[irp posts=”8872″ name=”Türk Halkının “Mit” ve “İstihbarat” Algısı”]

[irp posts=”9568″ name=”MİT’in Efsane Operasyonları”]

Diplomaside Bir Ekol: Ahmet Vefik Paşa

Tezatların adamıdır Ahmet Vefik Paşa. Moderleşmeyi savunan bir muhafazakar, Osmanlıyı ayakta tutmak isteyen bir Türkçü, Eski ve Yeni Yunancayı çok iyi bilen bir Helen düşmanı. Tezatların adamı olduğu kadar ilklerin de adamıdır Ahmet Vefik Paşa. İlk başbakan, ilk edebiyatçı siyasi, ilk tiyatrocu, Osmanlının ilk Türkçüsü.

Hariciye’de memur olan Rûhuddin Mehmed Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimlerini İstanbul’da gördükten sonra babası ile Paris’e gitti. Orada Saint Lou Lisesinde eğitimine devam etti. Lisede iken Alexandre Dumas-Fils ile tanıştı, arkadaşlıklar kurdu. Fransa’da iken Fransızca, Grekçe ve Latince öğrendi.

Memlekete döndüğünde ilk görev yeri dedesinin ve babasının uzun yıllar hizmet ettiği Hariciye’ye bağlı Tercüme Odaları idi. Sonralarında kademe kademe yükselerek Tahran Büyükelçiliği, Paris Büyükelçiliği, Bakanlık, Müsteşarlık, Valilik, Sadrazamlık,Mebusan Meclisine Başkanlık, Başbakanlık ve daha nice görevleri yerine getirdi. Londra görevinde iken İngilizce öğrendi. Kariyerinin son safhasına doğru sivri dili sebebiyle ordan oraya sürgün edildi. Sürgün edildiği bölgelerde görevini layığıyla yerine getirmiştir. Paris tahsili sırasında Fransızların dile olan şefkatini görmüş, Türkçe içinde bir model ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Halkı eğitmek amacıyla Bursa Valiliği sırasında tiyatro kurdurtmuş, çeviri ve adapte oyunlar yazmıştır.

Paris Büyükelçiliği süresince çok mühim başarılara imza attı. Bunların hiç şüphesiz en önemlilerinden biri Şam Meselesidir:

Paris Büyükelçisi olan Ahmet Vefik Paşa, görevinin getirdiği sıradan işleri yaparken İstihbarat kaynaklarından biri geldi. Fransızların Şam’a asker göndermek üzere olduğunu bildirdi. Ahmet Vefik atik davranarak önce İstanbul’a haber gönderdi. Sonrasında Osmanlı ordusuna vakit kazandırmak amacıyla kayıplara karıştı. Osmanlı ordusu çoktan Şam’a varmış gerekli vazifeyi yerine getirmişti. Bölgede ki askeri varlığı işiten III. Napolyon Ahmet Vefik Paşa’dan randevu istemeye kalkmıştır ancak ortada Paşa yoktur ve Napolyon çileden çıkmıştır. Paris’in sert ortamı biraz yumuşadıktan sonra Napolyon’un huzuruna çıkan Ahmet Vefik Paşa, önce  Hükümdarı selamlamış ancak selamlaması henüz bitmişken ‘Kendini Yavuz’un Sefiri mi sanıyorsun?’ sözlerine muhatap olmuştur. Ahmet Vefik Paşa’da soğuk kanlılığı koruyarak ‘’Eğer Yavuz’un sefiri olsaydım saygı değer şahsınız o tahtta oturamazdı’’ diyerek karşılık vermiştir.

Bir diğer önemli olay ise Fayton-Kayık hadisesidir:

Fransızların İstanbul Büyükelçisi kayığındaki kürek sayısını 10’dan 14’e çıkartmıştır. Türk geleneklerine göre 14 kürek ancak Saltanat Kayığında bulunabilirdi. Bunu gören Osmanlı halkı Saltanat Kayığı zannediyor ve selamlıyordu ancak kayığın içindeki Fransız Büyükelçiydi. Kural ihlal edilmesine rağmen Fransız Büyükelçisine Osmanlı tarafından bir uyarı dahi yapılmıyordu çünkü o dönemde Fransa’ya yüklü borçları vardı. Çaresizce beklerken Osmanlı, bu konu Ahmet Vefik Paşa’nın kulağına gitti. Bunu duyan Paşa derhal İmparator III. Napolyon’nun tıpkısı bir fayton yapılmasını emretti. Yapıldıktan sonra Paris’in sokaklarında mekik dokudu. Bunu gören Fransız tebaası faytonu III. Napolyon’nun ki sanıp selamlıyordu. Bu hadise derhal İmparator III. Napolyon’a iletildi. İmparator süratle Paşa’nın mevkidaşlarını gönderip bu arabanın halini düzeltmesini istedi. Ahmet Vefik Paşa’nın cevabı ise kısa ve özdü:  ‘‘Önce siz kayığınızın küreklerini  7 çiftten 5 çifte indirin sonrasında ben arabayı eski haline getiririm.’’ O cevabın sabahında İstanbul’da sadece bir tane 7 çifter kürek olan kayık vardı o da Saltanat Kayığıydı.

‘’O çatırdama Osmanlı’dan değil sizin imparatorluğunuzdan gelmektedir’’

İmparator III. Napolyon bir kabul düzenler ve çeşitli devletlerin bir çok üst düzey yöneticileri kabule iştirak eder. Osmanlı’yı temsilen Paris Büyükelçisi Ahmet Vefik Paşa katılır. Hırsını alamayan İmparator, çeşitli ülke temsilcilerinin olduğu bir kabulde Ahmet Vefik Paşa’yı ezmek ister. Paşa’nın yanına gider ve ‘’İmparatorluğunuzdan çatırdama sesleri geliyor’’ der. Paşa ise her zaman ki soğukkanlı duruşu ile ‘’Çatırdama seslerini ben de işitmekteyim ancak benim imparatorluğum buraya çok uzaktır. Bu çatırdama sesleri ancak sizin imparatorluğunuzdan gelmektedir.’’ Dedi. Sinir küpüne dönen Napolyon o taraftan uzaklaştı. Söylediği sözleri duyanlardan biri İngiliz Büyükelçiydi. Hemen gelip Ahmet Vefik Paşa’nın elini sıkıp tebrik etti. Ancak Paşa mutlu değil gibiydi. Başladı konuşmaya ‘’ Bu sözleri sizler etseydiniz kralınız ve sadrazamınız sizi tebrik eder ve arkanızda dururdu. Ancak ben bu sözleri ettiğim İstanbul’da duyulursa üç gün içinde beni görevden alırlar’’ dedi ve gerçekten de olaydan sonraki üçüncü günden görevden alındı.

   III. Napolyon ve Ahmet Vefik Paşa sürekli bir ağız dalaşı içerisinde olmalarına rağmen III.Napolyon Ahmet Vefik Paşa’nın alanındaki bilgi dağarcığına ve diplomatik tavırlarına çok büyük saygı duyuyordu:

Paşa artık Paris’teki görevinin sonuna gelmiş ve III. Napolyon’a bildirmek amacıyla huzuruna çıkmıştı. Her şey olması gerektiği gibi yapıldı ve Ahmet Vefik Paşa müsaade istedi. Müsaade buyurmadan önce Napolyon, ‘’Kabinem de sizin özelliklerinize sahip birinin olmasını çok arzulardım’’ dedi. Sonrasında Paşa İstanbul’a geçti.

Ömer Can Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

Mehmed Selahaddin, Bir Türk Diplomatının Evrâk-ı Siyâsiyyesi, İstanbul 1306

Mükrimin Halil Yınanç, “Tanzimattan Meşrûtiyete Kadar Bizde Tarihçilik”, Tanzimat I, İstanbul 1940

Dutemple, “Ahmed-Vefyk Pacha”, La Grande Encyclopédie, Paris

Osmanlı Târih ve Müverrihleri (Cemâleddin’in Âyîne-i Zurefâ’sına zeyillerden, Vefik Paşa’nın torunu Hayrünnisâ Hanım’ın “Müverrih Ahmed Vefik Paşa” adlı makalesi), İstanbul 1314

Gövsa, Türk Meşhurları [1945], s. 26-27.

Murat Uraz, Ahmet Vefik Paşa, İstanbul 1944.

TRT AHMED VEFİK PAŞA BELGESELİ,2009

[/vc_toggle]

Batı Trakya Türkleri: Tarihsel Gelişim, Hukuki Statü ve Problemler

Yunanistan’ın dokuz coğrafi bölgesinden biri olan Batı Trakya; Doğudan Meriç Nehri ile Türkiye’den, Batıdan da Karasu Nehri ile Makedonya bölgesinden ayrılmıştır. Kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristan’dan ayrılarak, Güneyden Ege Denizi ile çevrilmiştir.[1]

Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesi

Batı Trakya; 8.578 kilometre kare olup, İskeçe (Ksanthi), Gümülcine (Komotini), Dedeağaç (Aleksandropolis) olmak üzere üç ayrı vilayetten oluşmaktadır. Batı Trakya’da nüfus 350.000 civarında olup, burada yaşayan Batı Trakya Türk Azınlığının sayısı ise 150.000 civarındadır.

Bugün bu bölgedeki Türk varlığının geçmişine baktığımızda, bölgenin tarihi Türkler açısından 1364 Osmanlı’nın burayı fethetmesiyle başlamıştır. O tarihten günümüze kadar bölgedeki Türkler özellikle Osmanlı’nın bölgedeki hâkimiyetini kaybetmesinin ardından pek çok sorun yaşamış ve bunlarla mücadele etmiştir. Günümüzde de bu sorunlar belli konularda devam etmektedir.

Tarihsel Gelişim

Bölgedeki Türk varlığı Osmanlı’nın 1364 yılında Batı Trakya’yı fethetmesinin ardından başlamış oldu. Osmanlı Devleti İskân Politikası gereği Anadolu’dan kökeni Oğuzlara dayanan Türkmenleri bölgeye yerleştirdi. Ve 1878 yılına kadar Osmanlı yönetimi altında kaldı. 1878 Ayestefanos Antlaşması, kurduğu Bulgaristan Prensliğine İstanbul, Edirne ve Selanik dışında kuzeyde Tuna, doğuda Karadeniz güneyde Ege ve batıda Ohrid Gölü arasındaki bütün bölgeyi bırakmış oldu.[2] Ancak bu antlaşma İngiltere’nin çıkarlarına aykırı olduğu için yeni bir antlaşma yapıldı ve 1878 Berlin antlaşması ile Ayastefanos Antlaşmasında Bulgar prensliğine verilen topraklar üçte bire indirildi. Berlin antlaşmasının 13. Maddesi ile Trakya’nın kuzey bölümü Doğu Rumeli adı altında özel bir statüye alındı.[3] Böylece Osmanlı Batı Trakya’yı kaybetmeye başladı. Osmanlı devleti Batı Trakya’yı 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması ile tümüyle Bulgaristan’a bıraktı. Batı Trakya 1913-1918 yılları arasında hukuken ve fiilen Bulgaristan yönetimi altında kaldı.

Birinci Dünya Savaşının ardından yapılan 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile Batı Trakya’nın dağlık kuzey kısımları Bulgaristan’a bırakıldı güney kısımları da itilaf devletlerince işgal edildi.

Batı Trakya Türkleri Bulgar ve Yunan işgaline karşı 1878 yılından itibaren mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Hatta bu mücadele sırasında kendi devletlerini de kurmuşlardır. Bunlara 4 aşamada bakacak olursak;

  • 4 Mart 1878 – 5 Nisan 1886: Rodop Türk Devleti
  • 31 ağustos 1913 – 25 Ekim 1913: Garbi(Batı) Trakya Türk Cumhuriyeti[4]
  • 30 Temmuz 1915 -27 Eylül 1917: Batı Trakya Cunta Hükümeti
  • 17 Ekim 1919 -23 Mayıs 1920: Müttefikler arası Batı Trakya Hükümeti [5]
Batı Trakya Bağımsız Hükümeti bayrağı (1913)

Yunanistan İzmir işgalinin ardından 4 Ekim 1919 – 29 Eylül 1922 tarihleri arasında Trakya işgalini sürdürmüştür. 3-18 Ekim 1922 tarihleri arasında Doğu Trakya’dan çekilerek yerini müttefik kuvvetlere bıraktı. Müttefik kuvvetler 1923 Lozan Barış Antlaşması gereği olarak Doğu Trakya’yı Türklere bıraktı. Ancak Batı Trakya Yunanistan’da kaldı.

1923 Lozan Konferansında Türk Heyeti, Batı Trakya’da en az 129.120 türkün yaşadığını açıkladı.[6] Aynı zamanda Türkler Batı Trakya topraklarının %84’üne sahipti. Günümüzde Batı Trakya’da 150.000 civarında Müslüman Türk yaşamaktadır.

Antlaşmalar Bağlamında Batı Türklerinin Azınlık Statüsü

Batı Trakya Türklerinin azınlık statüsünü belirleyen antlaşmalara bakacak olursak;

  • 1830 Londra Protokolü
  • 1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi
  • 1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol
  • 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr’i
  • Lozan Sistemi(30 Ocak 1923 Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol- 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması)
  • 1926 Atina, 1930 Ankara ve 1933 Ankara Antlaşmaları

1821 yılında başlayan Yunan ayaklanmasının ardından Osmanlı Devleti 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Bunun ardından İngiltere, Fransa ve Rusya 1830’da Yunanistan’ı bağımsız bir devlet olarak ilan eden Londra protokolünü imzaladılar. İşte bu protokol ile yeni Yunanistan devletinin sınırları içinde kalan Müslüman azınlıkların hakları bir takım güvenceler altına alındı.[7]

1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi; bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya- Macaristan, İngiltere, İtalya ve Rusya diğer tarafta Osmanlı devleti tarafından imzalandı. Yunanistan ve Osmanlı arasındaki yeni sınırlar saptandı ve Yunanistan’ın toprakları üzerindeki Müslümanların hakları güvence altına alındı. Sözleşmenin 3. Maddesi ile Müslümanların mal onur din ve geleneklerinin saygı göreceği ve yunan kökenli vatandaşlarla aynı medeni ve siyasi haklara sahip olacağı belirtilmiştir.[8]

1913 tarihli Atina Antlaşması azınlık hakları açısından Yunanistan’a en fazla yükümlülük getiren antlaşmadır. Buna göre, 2. Madde 1830 ve 1881 anlaşmalarını bir kez daha kabul etmektedir. [9]Antlaşmaya ekli 3 numaralı protokol bütün Yunanistan topraklarında geçerli kılınmış ve Müslümanlara birtakım azınlık hakları getirmiştir. Buna göre Baş müftü ve müftüler Yunan memurlarının hak ve görevlerine sahip olmuş ve aynı zamanda Baş müftü, müftüleri mali ve dinsel açıdan denetleme yetkisine haiz olmuştur. Ayrıca bu müftüler Yunan anayasanın 88.maddesi gereğince görevden alınabilecekti.[10]

Azınlık statüsü hakkındaki bir diğer antlaşma 10 Ağustos 19120 yılında imzalanan Yunan Sevr’idir(Yunanistan’daki Azınlıkların Korunmasına İlişkin Antlaşma). Yunan Sevr’i ülkesinde yaşayanlara ayrım gözetmeden hak eşitliği sağlamayı ve bu hakların krallığa eklenecek topraklarda da geçerli olacağına vurgu yapmaktadır. Antlaşmanın 1. Bölümü azınlıkların korunmasıyla ilgilidir ve milletler cemiyeti güvencesi altına alınmıştır. [11]

30 Ocak 1923 yılında imzalanan Türk ve Yunan halklarının mübadelesine ilişkin sözleşme ile Türkiye’deki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslümanların zorunlu olarak değişimlerini öngören sözleşmenin 2.maddesine göre İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler etabli[12] sayılacak ve değişim dışında tutulacaktır. Aynı zamanda mübadele edenlerin taşınır ve taşınmaz malları ile ilgili bir Karma Komisyon kurulacaktır.[13]

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasının siyasal hükümler adını taşıyan 1.bölümünün 3. Kısmı ‘azınlıkların korunması’ adı altında Müslüman olmayan azınlıklara bir takım hükümler getirmektedir.(37-44. Maddeler) 45. Maddeye göre ‘ Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklara tanınmış haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlıklara tanınmıştır’.[14]

Lozan Barış Anlaşması (1924)

1 Aralık 1926’da Atina Antlaşması(İtilafnamesi) imzandı.[15]Bu antlaşmanın imzalanmasının sebebi Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine Rum yerleştirerek Helenleştirme çabalarıdır. Bu durum önceki antlaşmalardaki mülkiyetlerle ilgili hükümleri etkisiz kılmıştır. Çünkü yerleşen Rumlar Türklerin ev ve arazilerini işgal etmişlerdir.[16]

1926 antlaşmasının ardından da sular durulmamıştır. İki ülke sorunların kesin çözüme kavuşması için 10 Haziran 1930 Ankara[17] ve 9 Aralık 1933 Ankara [18]antlaşmalarını imzalamıştır.

Tüm bunların dışında Birleşmiş Milletler çerçevesinde de sözleşmeler Yunanistan’daki Türk azınlığa koruma sağlamaktadır. BM Şartı, BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, CERD, CEDAW, 1984 tarihli İşkence ve Diğer Zalimce, İnsanlık Dışı Veya Küçültücü Davranış Veya Cezalara Karşı Sözleşme vb. Aynı zamanda Avrupa bağlamında Yunanistan’ın taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Batı Trakya Türkleri için önem atfetmektedir. AB açısından da azınlık hakları genel olarak Kopenhag Kriterleri[19] ve Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi[20] ile korunmaktadır.

Batı Trakya Türkleri’nin Yaşadığı Bazı Sorunlar

Bu iki taraflı ve çok taraflı antlaşmalara rağmen Batı Trakya Türklerine karşı Yunanistan hak ihlallerine ve baskılarına devam etmektedir.  Batı Trakya Türklerinin sorunlarını genel olarak ele alacak olursak;

  • Müftülük sorunu
  • Vakıflar sorunu
  • Eğitim ve öğrenim özgürlüğünde yaşanan sorunlar
  • Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. Maddesinin getirdiği sorun
  • Siyasi temsilde yaşanan sorunlar, şeklinde sıralayabiliriz.

1-) Müftülük Sorunu

Müftülük sorununa baktığımızda;1923 Lozan barış Antlaşması[21] ile azınlıklar, kendi din işlerini Yunan Yönetimi’nden bağımsız olarak organize etme ve yönetme hakkı kazanmışlardır. Ancak 1985 yılından bu yana Yunan Hükümeti, Lozan’ın ilgili maddelerini ihlal ederek müftüleri doğrudan kendisi atamaktadır. 1985 yılına kadar, 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı kanun gereği kendi müftülerini hür iradeleriyle seçebilmekteydiler. 2345/1920 sayılı kanunla müftülerin nasıl seçilecekleri, görev alanları ve sorumlulukları belirlenir. Buna göre müftüler; Din İşleri Bakanlığı ve Bölge Valisi tarafından onaylanan bir adaylar listesinden, Müslüman azınlık tarafından seçilir. Müftüler, görev bölgelerinde şeriat hükümlerini uygulamak, öğretim ve din görevlilerini denetlemek, Cemaat İdare Heyetlerinin evkaf gelirlerini kontrol etmek gibi geniş yönetsel-yargısal yetkilerle donatılırlar. Müftüler ayrıca, Müslümanlar arasında şahısların hukuku ve aile hukuku konusunda çıkan sorunları çözmekle yükümlüdürler ve ayrıca evlenme, boşanma, nafaka, vesayet, velayet, miras gibi konularda karar verme yetkileri vardır. Bununla beraber müftülere, kararlarının ilgili Yunan makamları tarafından tanınması ve yürürlüğe konabilmesi, Yunanistan’daki diğer din görevlileri gibi askerlikten muaf tutulmaları, Camilere ait vakıfları yöneten komisyona da başkanlık yapabilmeleri öngörülmüştür. Ayrıca Müslüman azınlıklar 3 ilde müftü seçimi yapacaktı; Gümülcine, İskeçe ve Dimotoka. Ancak Yunanistan özellikle Türkiye ile Kıbrıs sorununu yaşadıktan sonra buralardaki müftü seçimine karşı çıktı yalnızca Gümülcine de müftü bulunmasına izin verdi ve bu müftüyü de kendi atadı. Şu anda Gümülcine’de 2 müftü bulunmaktadır: bir tanesi Yunanistan tarafından atanmış müftü bir diğeri de halk tarafından seçilmiş müftü. Müslüman azınlığın %90’a yakın kısmı kendi seçtikleri müftüye gitmektedir ancak bu da Yunanistan resmi konularda seçilmiş müftünün yetkisini tanımıyor bu da bir sürü sorunu beraberinde getirmektedir.[22]

2-) Vakıflar Sorunu

Vakıflar sorunu da müftülük sorununa benzer şekilde ortaya çıkmaktadır. Yunanistan vakıflardaki liderleri ve heyetlerini Müslümanların seçmelerini engelleyerek Yunanistan’a yakın olan işbirliği içinde olan insanları atamaktadır. Ayrıca bu vakıfların mülk edinme haklarını engellemiş ve vergiden muafiyetlerini kaldırarak ağır vergilere tabii tutmaya başlamıştır. Bu vergileri ödeyemeyen vakıflar da bir süre sonra kapanmaya başlamıştır.[23]

3-) Eğitim ve Öğrenim Özgürlüğünde Yaşanan Sorunlar

Eğitim ve öğrenimde yaşanan sorunlar; Yunanistan’da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölge Batı Trakya bölgesidir. Batı Trakya’da azınlığın resmi olarak 230 azınlık ilkokulu, 2 ortaokul-lisesi (Gümülcine Celal Bayar Lisesi ve İskeçe Muzaffer Salihoğlu Özel Lisesi) ile 2 medresesi bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim dili Türkçe ve Yunanca olarak yapılmaktadır. Resmi dil olarak Yunanca, tarih, coğrafya, vatandaşlık ve çevre eğitimi dersleri Yunanca; matematik, Türkçe, fizik, kimya, din sanat ve beden eğitimi dersleri de Türkçe olarak işlenmektedir. 1995 yılında yeni bir düzenleme ile İskeçe’deki bazı Türk okullarında daha önce Türkçe okutulan beden eğitimi, resim, müzik gibi dersler Yunan öğretmenler tarafından Yunanca olarak verilmeye başlanır. Böylece, Türkçe okutulan ders sayıları iyice azaltılır.[24] Devam eden süreçte de Türkiye’den gelen Türk öğretmen ve Türkçe kitapların gelmesi engellenir. Böylece Türkçe eğitimin kalitesi düşürülmeye çalışılmıştır. Bu şekilde Yunanistan, Lozan Barış Antlaşmasının 40.maddesini ihlal etmektedir.[25]

4-) Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. Maddesinin Getirdiği Sorun

1955 tarihli Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19.maddesi Lozan Barış Antlaşmasının 40.maddesini ihlal etmektedir. 19. madde çerçevesinde, Yunanistan’ı geri dönme amacı olmadan terk ettiği Yunanlı makamlarca takdir edilen Yunan asıllı olmayan kişiler Yunan vatandaşlığından çıkarılmışlardır. Bu aynı şekilde etnik olarak Yunan olmayıp yurt dışında doğan ve orada yetişen kişilere de uygulanmıştır. Bu yasaya göre 18 yaşın altındaki bir çocuk da, eğer ebeveynleri tabiiyetlerini kaybettiyse, vatandaşlıktan çıkarılabilecektir. Bu durumlarda karar mercii, Ulusal Konseye danıştıktan sonra, İçişleri Bakanlığı’dır. Yunanistan İçişleri Bakanlığı, 19. madde çerçevesinde Yunan vatandaşlığını kaybedenlerin sayısını 46.638 olarak açıklarken, ECRI (Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu), 24 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan Yunanistan hakkındaki raporunda, söz konusu rakamın 60.000 olduğunu kaydetmiştir. Yunan vatandaşlığını kaybeden soydaşlarımızın bir kısmı Türk vatandaşlığına, bazıları ise yaşamakta oldukları Batı Avrupa ülkelerinin vatandaşlığına geçmişlerdir. Halen 19. madde mağdurları arasında “vatansız” statüsünde soydaşlarımız dahi bulunmaktadır. Yunanistan vatandaşlığından çıkarılan BTTA mensupları, aynı zamanda AB vatandaşı olarak sahip olmaları gereken haklardan da mahrum kalmışlardır. Söz konusu madde, 1998 yılında yürürlükten kaldırılmış olmakla birlikte, 19. madde mağdurlarının tekrar Yunan vatandaşlığına alınmalarını sağlayacak ve soydaşlarımızın mağduriyetlerini “geriye dönük” olarak giderecek özel bir düzenleme öngörülmemiştir.[26]

5-) Siyasi Temsilde Yaşanan Sorunlar

Yunanistan milletvekili seçimlerinde bağımsız olarak seçime katılacaklar için %3 barajı getirerek Müslüman Türk azınlığın seçilmesinin önüne geçmiştir.[27] Dr. Sadık Ahmet’in 1991 yılında kurduğu, azınlığın Dostluk Eşitlik Barış (DEB) Partisi, 25 Mayıs 2014 tarihinde düzenlenen ve ilk defa katıldığı Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, Rodop ve İskeçe illerinde sırasıyla % 42 ve % 26 oy oranlarıyla birinci parti; Rodop, İskeçe, Meriç, Kavala ve Drama’yı içine alan Doğu Makedonya Trakya bölgesinde ise % 12.23’lük oy oranıyla üçüncü parti olmuştur. Ancak, AP’ye temsilci gönderememiştir.% 3’lük ülke barajı uygulamasının bağımsız adaylar için de geçerli olmasından ötürü BTTA mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Son olarak, 20 Eylül 2015 tarihinde yapılan genel seçimlerde, 3’ü Rodop, 1’i İskeçe’den olmak üzere, toplam 4 azınlık mensubu parlamentoya girmiştir.[28]

Batı Trakya’da bulunan Müslüman Türk azınlığı yukarıda sıraladığımız bu sorunların dışında da başka pek çok sorun yaşamaktır. Bunlara bakacak olursak; etnik kimlik sorunu, ifade özgürlüğü sorunu, sosyal örgütlenme sorunu, demografik yapı sorunu, taşınır ve taşınmaz mallar sorunu, yasak bölge sorunu, ekonomik baskılar ve kamu görevlerinde yaşanan problemleri sayabilmekteyiz. Bunların birçoğu hala çözüme kavuşamamıştır ve Müslüman Türk azınlığının yaşadığı problemler gün geçtikçe çözümsüz hale gelmeye başlamıştır.

SONUÇ

Batı Trakya 1364 tarihinde Osmanlının bölgeye girmesinin ardından Türkleşmeye başlamıştır. 1878’e kadar Osmanlı toprakları içinde bulunan bölge bu tarihten itibaren kaybedilmeye başlamıştır. Batı Trakya Türkleri Bulgar ve Yunan işgaline karşı direnmiş ve kendi devletlerini bile kurmuşlardır. 1. Dünya Savaşı’nın ardından Yunan işgaline karşı Milli Mücadele dönemi başlamış ve yeni Türk devleti Yunan işgali altında bulunan Trakya bölgesinden sadece Doğu Trakya’yı geri alabilmişti.

Batı Trakya Türklerinin azınlık statüsünü koruyan ikili ve çok taraflı antlaşmalar belli zamanlarda imzalanmıştır(1830 Londra Protokolü, 1881 İstanbul Uluslararası Sözleşmesi, 1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol, 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr’i, Lozan Sistemi(30 Ocak 1923 Türk ve Yunan Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol- 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması),1926 Atina, 1930 Ankara ve 1933 Ankara Antlaşmaları). Yunanistan bu antlaşmalara rağmen hak ihlalleri yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı eğitim, din, siyasal ve sosyal hayat, etnik kimlikler gibi konularında sorunlar yaşamaktır. Oysaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasının siyasal hükümler adını taşıyan 1.bölümünün 3. Kısmı ‘azınlıkların korunması’ adı altında Müslüman olmayan azınlıklara bir takım hükümler getirmektedir.(37-44. Maddeler) 45. Maddeye göre ‘ Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklara tanınmış haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlıklara tanınmıştır. Ayrıca yine antlaşmanın 44.maddesi gereğince anlaşmazlık olması durumunda bu durumun Milletlerarası Adalet Divanı’na götürülmesi kabul edilmiştir.[29] Yunanistan’ın hak ihlali yaptığı apaçık ortadadır bu yüzden Divan’a götürülmesi gerekmektedir. Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk azınlığı her ne kadar sorunlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)ve AB gibi yerlere taşıdılarsa da hak ihlalleri ve yaşanan sorunlar günümüzde de devam etmektedir. Bunun için yapılması gereken orada bulanan soydaşlarımızın sorunlarını kendi sorunumuz olarak benimseyerek sahip çıkmaktır. Ve bu konunun daha çok ele alınması sağlanmalıdır.

Mesude Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

http://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/2-Turkiye_Yunanistan.pdf

http://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/3-Lozan13-357.pdf

http://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/8-Yunanistanla_baris_andlasmasi.pdf

http://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/12-Ayastafanos-Mukaddemat-i-Sulhiyyesi.pdf

Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu(1988) – Coğrafi Konumu

Cemal Kutay,1913’te Garbi Trakya’da İlk Türk Cumhuriyeti, İstanbul 1962

Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu, Ankara 1986

Seha Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler, Ankara 1970

https://heinonline.org/HOL/LandingPage?handle=hein.cow/bfsprs0113&div=1&src=home

Mübadele Sözleşmesi

https://www.ab.gov.tr/files/_files/Zirve_Bildirileri/co_en_1993.pdf

http://www.unmikonline.org/regulations/unmikgazette/06turkish/TConventionProtectionNationalMinority.pdf

http://www.bttdd.org.tr/sorunlarimiz/muftulukler-sorunu.html

Turgay Cin, Batı Trakya Türklerinin Hukuki Statüsü Sorunları ve Avrupa Birliği, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2009

http://www.mfa.gov.tr/bati-trakya-turk-azinligi.tr.mfa

[1] Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu(1988) – Coğrafi Konumu

[2] Türk Tarih Kurumu – Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyyesi 6.madde – Tam Metni

[3] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986, s.9

[4] Cemal Kutay, 1913’te Garbi Trakya’da İlk Türk Cumhuriyeti- 1962, s.523-534

[5] Ayrıca bkz. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly antlaşmasının 48. Maddesi gereğince Batı Trakya’da bir plebisit yapılmasına karar verilmişti ancak plebisitin sonucu Türklerin aleyhine olmuştu. Batı Trakya Türkleri bunu kabul etmedi ve 25 Mayıs 1920’de batı Trakya ulusal hükümetini kurdular. Bu hükümet Anadolu’daki Milli Mücadeleyi VE Ankara Hükümetini desteklemiştir.

[6] Seha Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler, 1970, s.54

[7] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986,s.33

[8] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986, s.34

[9] Türk Tarih Kurumu, Yunanistan’la Barış Antlaşması(1-14 Kasım 1913) , Tam Metin, s.478

[10] Türk Tarih Kurumu, Yunanistan’la Barış Antlaşması(1-14 Kasım 1913) , Tam Metin, s.486, 7.-8.-9. maddeler

[11] Yunan Sevr’inin metni: British Foreign and State Papers, s.471

[12] Fransızca kökenli sözcük. Yerleşik anlamında kullanılmaktadır.

[13] http://www.lozanmubadilleri.org.tr/mubadele-sozlesmesi/

[14] Lozan Barış Antlaşması, s.36-42

[15] Tam metin için bkz. Resmi Gazete 15 Mart 1927, no:576

[16] Baskın Oran, Türk- Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu – 1986,s.50

[17] Tam metin için bkz. Resmi Gazete 1 Temmuz 1930, no:1534

[18] Tam metin için bkz. Resmi Gazete 8 Ocak 1934, no:2599

[19] https://www.ab.gov.tr/files/_files/Zirve_Bildirileri/co_en_1993.pdf

[20]

http://www.unmikonline.org/regulations/unmikgazette/06turkish/TConventionProtectionNationalMinority.pdf

[21] Lozan Barış Antlaşması madde:42

[22] http://www.bttdd.org.tr/sorunlarimiz/muftulukler-sorunu.html

[23] Turgay Cin, Batı Trakya Türklerinin Hukuki Statüsü Sorunları ve Avrupa Birliği, 2009, s.159-161

[24] http://www.bttdd.org.tr/sorunlarimiz/egitim-sorunu.html

[25] Lozan Barış Antlaşması madde.40: Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla ayni işlemlerden ve ayni güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.

[26] http://www.mfa.gov.tr/bati-trakya-turk-azinligi.tr.mfa

[27] Turgay Cin, Batı Trakya Türklerinin Hukuki Statüsü Sorunları ve Avrupa Birliği, 2009, s.170

[28] http://www.mfa.gov.tr/bati-trakya-turk-azinligi.tr.mfa

[29] Lozan Barış Antlaşması madde.44:“Türkiye, bu Kesimin bundan önceki Maddelerdeki hükümlerin, Türkiye’nin Müslüman-olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi [garantisi] altına konulmalarını kabul eder. Bu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca uygun bulunmadıkça, değiştirilemeyecektir. İngiliz İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japon Hükümetleri, Milletler Cemiyeti Meclisinin çoğunluğunca razı olunacak herhangi bir değişikliği reddetmemeği, İşbu Antlaşma uyarınca kabul ederler. Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin, bu yükümlerden herhangi birine aykırı herhangi bir davranışı ya da böyle bir davranışta bulunma tehlikesini Meclise sunmağa yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkili sayacağı yolda davranabileceğini ve gerekli göreceği yönergeleri [talimatı] verebileceğini kabul eder. Türkiye, bundan başka, bu maddelere ilişkin olarak, hukuk bakımından ya da uygulamada, Türk Hükümetiyle imzacı öteki Devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisine üye herhangi bir başka Devlet arasında görüş ayrılığı çıkarsa, bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Misakının 14’ncü Maddesi uyarınca uluslararası nitelikte sayılmasını kabul eder. Türk Hükümeti, böyle bir anlaşmazlığın, öteki taraf isterse, Milletlerarası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Divanin kararı kesin ve Milletler Cemiyeti Misakının 13’ncü maddesi uyarınca verilmiş bir karar gücünde ve değerinde olacaktır.”

[/vc_toggle]