Türkiye-İsrail İlişkileri: Ticaret Hacmi ve Askeri Karşılaştırma

Türkiye-İsrail ilişkileri, Türkiye ile İsrail’in, Türkiye’nin İsrail’i tanımasından Mart 1949 tarihinden sonra kurdukları ikili ilişkilerdir. İki ülke arasındaki askeri, stratejik ve diplomatik iş birliği, iki ülkede de önceliğe sahip oldu. New York Times’ın 1999’daki bir raporuna göre, iki ülke arasındaki stratejik ortaklık, Ortadoğu politikalarını değiştirecek potansiyele sahipti. Türkiye ve İsrail ilişkileri, Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık dönemiyle birlikte darboğaza girdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2005 yılında İsrail’i ziyaret etmesi, her zamanki Türkiye-İsrail iş birliğini yürüteceğini göstermişti. Fakat, 2008-2009 Gazze Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin aldığı tavır değişmeye başladı. 2010 Mavi Marmara olayından sonra ilişkiler iyice kopma noktasına geldi. Mart 2013’te, İsrail tarafından, filo müdahalesine yönelik gelen özür, ilişkilerin normalleşmesi için yolu açtı ama İsrail’in iddiasına göre Ekim 2013’te İsrailli ajanların, İran’da ifşa edilmesinde Türkiye’nin rolünün olması Türkiye-İsrail ilişkilerinin stabil bir durumda kötü halde kalmasına sebep oldu.

Türkiye-İsrail Ticaret Hacmi

Türkiye ile İsrail arasında imzalanan ve 1 Mayıs 1997 tarihinde yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması’nı takiben, İsrail ile 2000 yılında 1 milyar dolar olan ticaret hacmimiz 2014 yılı itibarıyla 5,8 milyar ABD doları ile maksimum düzeyine çıkmıştır. 2017 yılı itibariyle de ihracatımız 3,4 milyar dolar, ithalatımız ise 1,5 milyar dolar olarak gerçekleşmiş, dış ticaret hacmimiz ise 4,9 milyar dolar olmuştur. [1]

  • İsrail’e ihracatımızda en önemli ürünler binek otomobilleri, demir çelik ürünleri, izole edilmiş kablo ve teller, mücevherci eşyası ve aksamı, plastik eşyalar, konfeksiyon ürünleri, beyaz eşya, seramik ürünleri ve çimentodur.
  • İthalatımızda en önemli ürünler ise petrol yağları, propilen polimerler, siklik hidrokarbonlar, elektrik enerjisi üretim grupları ve etilen polimerlerdir.

Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret ilişkisi iki ülke arasında yaşanan bazı siyasi krizlere rağmen her zaman devam etmiştir. Türkiye ile İsrail arasındaki siyasal krizlerden geçmişten günümüze ticareti hedef alarak yapılan tek hamle 15 Mayıs 2018 Tarihinde İsrail Tarım Bakanı Uri Ariel tarafından yapılmıştır. Ariel, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Tarım Bakanı olarak, bugün Türkiye’den tarım ürünlerinin ithalatını dondurma talimatı verdim. İki yüzlü bir şekilde İsrail’e ahlak dersi vermeye çalışan bir ülkeye destek olmayacağız” demişti. Attığı tweet’in devamında ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas’a destek verdiğini belirtmişti.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye, 2017 yılında İsrail’e 38 milyon dolar değerinde tarım ihracatı gerçekleştirdi. İsrail’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği tarım ithalatı da benzer bir hacimde meydana geldi: 37 milyon dolar.

Türkiye ve İsrail Askeri Karşılaştırması 

Ortadoğu’nun en güçlü devletleri arasında bulunan Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler, İsrail Askeri İstihbaratı (AMAN) 2020 tahminleri raporu tehdit değerlendirmesinde tekrar gündeme geldi.

İsrail, yayınladığı askeri istihbarat raporu ile bölgedeki hedefleri için en büyük engel olarak Türkiye’yi gördüğünü ortaya koydu. İsrail Askeri İstihbaratının 2020 raporu tehdit değerlendirmesinde Türkiye’yi ‘çatışmacı’ olarak gösterdi. [2]

Jerusalem Post gazetesinde yer alan habere göre İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, İsrail’in Basra Körfezi’nde yer alan ülkelerle iş birliğini artırmasının nedenlerine yönelik bir soruya, “Ne biz (Erdoğan’ı) seviyoruz, ne de o bizi. (Körfez’deki) ülkeler de Türkiye ve Katar’da en radikal haliyle görülen Müslüman Kardeşlerin en az İran kadar tehdit yaratmasından dolayı onu sevmiyor” yanıtını verdi. [3]

Uluslararası askeri güç verilerini toplayan Global Fire Power listesine göre Türkiye dünya askeri güç sıralamasında 9. sırada yer almaktadır. İsrail ise 17.sıra bulunmaktadır. Global Fire Power askeri gücü en yüksek listesinin belirlenmesinde 50’den fazla faktör hesaba alındı.

Türkiye ve İsrail’in Askeri Kapasitesi

Türkiye

1. ASKERİ PERSONEL GÜCÜ

  • Toplam Askeri Personel: 735.000
  • Aktif Personel: 355.000
  • Yedek Personel: 380.000

2. HAVA GÜCÜ

  • Toplam Uçak Gücü: 1.067
  • Savaş Uçağı: 207
  • Nakliye Uçağı: 87
  • Eğitim Uçağı: 287
  • Toplam Helikopter Gücü: 492
  • Saldırı Helikopterleri: 94

3. KARA GÜCÜ

  • Savaş Tankları: 3.200
  • Zırhlı Savaş Araçları: 9.500
  • Kundağı Motorlu Topçu: 1.120
  • Çekili Topçu: 1.272
  • Roket Projektörleri: 350

4. DENİZ GÜCÜ

  • Toplam Deniz Gemisi: 194
  • Fırkateyn: 16
  • Korvet: 10
  • Denizaltılar: 12
  • Devriye Gemileri: 34
  • Mayın Savaş Gemisi: 11

İsrail

1. ASKERİ PERSONEL GÜCÜ

  • Toplam Askeri Personel: 615.000
  • Aktif Personel: 170.000
  • Yedek Personel: 445.000

2. HAVA GÜCÜ

  • Toplam Uçak Gücü: 595
  • Savaş Uçağı: 253
  • Nakliye Uçağı: 18
  • Eğitim Uçağı: 153
  • Toplam Helikopter Gücü: 146
  • Saldırı Helikopterleri: 48

3. KARA GÜCÜ

  • Savaş Tankları: 2.760
  • Zırhlı Savaş Araçları: 6.541
  • Kundağı Motorlu Topçu: 650
  • Çekili Topçu: 300
  • Roket Projektörleri: 150

4. DENİZ GÜCÜ

  • Toplam Deniz Gemisi: 65
  • Korvet: 4
  • Denizaltılar: 6
  • Devriye Gemileri: 37

Mehmet Uçar

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

[1] https://ticaret.gov.tr/yurtdisi-teskilati/orta-dogu-ve-korfez/israil/ulke-profili/turkiye-ile-ticaret

[2] https://www.aydinlik.com.tr/israil-istihbarat-raporunda-en-buyuk-tehdit-turkiye-turkiye-ocak-2020

[3] https://www.jpost.com/Middle-East/Katz-to-UAE-official-Erdogan-hates-Israel-relatives-benefit-from-trade-597857

https://www.globalfirepower.com/”>https://www.globalfirepower.com/

[/vc_toggle]

2015’ten 2020’ye İngiltere’nin AB’den Ayrılış Süreci (BREXIT)

Birleşik Krallık, 4 devletten oluşuyor: İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda. Bu devletlerin yanı sıra birçok ada da Birleşik Krallık’ın sınırları içerisinde yer almaktadır.

İngiltere’nin AB’ye Katılışı

1973 yılından bu yana Avrupa Birliği’nin en önemli üyelerinden biri olan Birleşik Krallık’ın, Avrupa Birliği’nden ayrılma isteği günümüzden çok daha eskiye dayanıyor.  AB’den ayrılma referandumu ilk kez 1975 tarihinde yapılmıştı. Referandumda halkın %67’si Avrupa Birliği’nde kalma yönünde oy kullandı. Son yapılan referandum 2016 tarihinde gerçekleşti. Halk, bu defa son noktayı koydu. AB’den ayrılmak isteyen seçmenlerin oranı %52’yi buldu ve bu sonuçla Brexit süreci resmiyete döküldü.

İskoçya ve Kuzey İrlanda AB’den ayrılmak istemezken, İngiltere ve Galler’de çoğunluk AB’den ayrılmaktan yana oy kullandı.

Birleşik Krallık’ta Avrupa Birliği Neden İstenmiyor?

Göç Politikaları

İngiltere’de 1 yılda yapılan göçün sayısı 300 bini aşmakta, hükümet ise bu sayıyı 100 bin civarına çekmek istiyor. 300 bin göçün 184 bin civarı AB üyesi ülkelerden gelmekte. Öte yandan AB üyesi ülkelerin vatandaşları, İngiltere’de çalışma hakkına sahip. Halk ise bu göçlerin kontrol edilemez olduğu düşüncesinde. Göçmenlerin azalmasıyla birlikte kamu hizmetlerinden daha rahat yararlanma imkânı da halkı, AB’den ayrılma düşüncesine itiyor.

Ticaret

Halk; kendi ticaret anlaşmalarını yürütme özgürlüğünden faydalanıp, diğer ülkelerle özellikle de ekonomik potansiyeli çok büyük olan Çin ve Hindistan’la ticarette daha aktif rol almayı hedefliyor. Krallık’ın AB’den ayrılması, AB ile olan ticaretin biteceği anlamına gelmiyor. AB yasalarına bağlı olmadan, serbest ticaret anlaşması yapılabileceği vurgulanıyor.

Üyelik Bedeli

İngiltere’nin; diğer AB ülkelerine sürekli para akışı sağlaması, halkta büyük serzenişe yol açıyor. Zira her hafta Brüksel’e gönderilen 350 bin sterlin ve ağır AB düzenlemeleri, İngiltere’ye her ay 2 milyar 400 milyon sterline mâl oluyor. Halk, bu kaybedilen paranın daha işlevli yerlerde kullanılabileceğini düşünmekte.

Ekonomi

AB ekonomisinin çöküşe doğru ilerlediğini düşünen seçmenler, AB düzenlemelerinin ülke ekonomisine faydadan ziyade zararı olduğunu benimsiyor. İngiliz şirketlerinin AB düzenlemelerinden kurtulması, istihdamın artacağı görüşüne yol açıyor. İngiltere’nin tek başına daha rahat kalkınabileceği öngörüsü, halk tarafından Avrupa Birliği’ne olan olumsuz düşüncelerin artmasına neden oluyor.

Dış Politika

NATO ve BM Güvenlik Konseyi üyeliği, İngiltere’nin güvenliği açısından AB’den daha önemli olarak görülüyor. Dış politikada belirleyici kurumun AB olması, İngiltere’nin dış politikada çeşitliliğini kısıtlıyor.

Yazar Görüşü

Britanya İmparatorluğu döneminde “Üzerinde güneş batmayan ülke” unvanını alan İngilizler, her zaman kendilerini diğer dünya vatandaşlarından üstün görmüştür. Halk deyişiyle “Masa başı oyunları”, İngilizler ’in en maharetli olduğu alanların başında gelir. Sömürgeleriyle dünyanın dört bir yanına kendi kültürünü ve dilini aktaran ülke, AB’nin ülkeye katacağı her şeyin kendilerinde halihazırda var olduğunu, hatta faydadan çok zararı olduğunu düşünmekte. Güçlü bir krallık, vasat bir Avrupa Birliği’ne muhtaç olmadı ve olmayacaktır.

TIMELINE: Brexit Süreci Nasıl İşledi?

25 Haziran 2015

Yapılan Avrupa Konseyi Toplantısı’nda ana başlıklardan biri İngiltere’de yapılacak referandumdu. Dönemin Başbakanı David Cameron, referandum planlarını hazırladı. Avrupa Konseyi aralık ayında konuya dönme sözü verdi.

17 Aralık 2015

Avrupa Konseyi, endişe duyulan 4 alanda (ekonomik yönetişim, rekabet gücü, egemenlik, sosyal yardımlar ve kişilerin serbest dolaşımı) çözüm bulmayı kabul etti. Şubat ayında yapılacak Avrupa Konseyi toplantısında bir teklif taslağı hazırlanacağı bildirildi.

17 Şubat 2016

Yoğun müzakerelerin ardından, AB liderleri İngiltere’nin Avrupa Birliği’ndeki özel statüsünü güçlendiren bir anlaşma gerçekleştirdiler. Bu anlaşma geri dönüşü olmayan bir anlaşmaydı. Dönemin Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk yaptığı açıklamada, “İngiltere’nin Avrupa’ya ve Avrupa’nın İngiltere’ye ihtiyacı olduğuna derinden inanıyorum. Şimdi ilişkileri koparmak, karşılıklı çıkarlarımıza aykırı olacaktır. Bunu engellemek için elimizden gelen her şeyi yaptık.” İfadelerini kullandı.

23 Haziran 2016

Yeni anlaşma, İngiltere’de referanduma tabi tutuldu. Referandumda halk, AB’den ayrılmak istediğini kanıtlamış oldu.

24 Haziran 2016

Başkan Tusk, yaptığı basın açıklamasında “Bu olumsuz senaryoya hazırız, yasal boşluk olmayacak” ifadelerine yer verdi.

8 Eylül 2016

Başkan Tusk, temmuz ayında göreve gelen İngiltere Başbakanı Theresa May ile fikir alışverişinde bulunmak için Londra’ya gitti. Toplantıdan sonra Tusk, “Başbakan May’a, müzakerelere yakında başlamamız, belirsizliğin azaltılması ve sonuca varılmasının herkesin yararına olacağına ikna olduğumu söyledim” dedi.

15 Aralık 2016

Avrupa Konseyi ve 27 AB üyesi ülke liderleri, İngiltere’den 50. maddeye* göre bildirim alır almaz müzakerelere başlamaya hazır olduklarını bildirdiler. Brexit görüşmeleri için aşağıdaki prosedür üzerine anlaştılar.

  1. İngiltere, Avrupa Konseyi’ne ayrılma niyetini bildirerek 50.maddeyi tetikler.
  2. AB liderleri, “kılavuz ilkeler” benimsemiştir. Gerektiğinde müzakereler sırasında bu yönergeleri güncelleyeceklerdir.

3.Komisyonu’un önerisi üzerine, Genel İşler Konseyi müzakerelerin başlatılmasına izin verir.

  1. Konsey, madde ve ayrıntılı kurumsal düzenlemeler hakkında müzakere direktiflerini kabul eder. Bunlar müzakereler boyunca değiştirilebilir ve tamamlanabilir.
  2. Konsey, Komisyon’u liderler adına müzakere edecek Birlik müzakerecisi olarak atayacaktır. Komisyon, Michel Barnier’i baş müzakereci olarak aday gösterdi. Müzakere boyunca liderlere ve Konsey’e rapor verecek ve ayrıca Avrupa Parlamentosunu “yakından ve düzenli olarak bilgilendirecek”.
  3. Konsey ve hazırlık organları, müzakerelerin AB liderleri tarafından öngörülen kurallara uygun olarak yürütülmesini sağlayacaktır. Komisyona rehberlik edecektir.

29 Mart 2017

İngiltere, AB’yi terk etmek için 50. maddeyi resmen tetikledi. Bildirim mektubu, Avrupa Konseyi’ne teslim edildi.

19 Haziran 2017

AB ve İngiltere arasındaki müzakereler Brüksel’de resmen başladı. 4 ana konuya odaklanıldı.

1.Vatandaş haklarıyla ilgili konular

2.Finansal uzlaşma

3.Kuzey İrlanda sınırı

4.Diğer ayrılma sorunları

20 Temmuz 2017

AB ve İngiltere arasındaki ikinci müzakere turu resmen başladı. AB Baş Müzakerecisi Michel Barnier ve Avrupa Birliği’nden Dışişleri Bakanı David Davis, Brexit müzakerelerinin ikinci turunu tamamladı. Brüksel’de gerçekleşen bu dört günlük turun amacı ilgili pozisyonları sunmaktı. Müzakere turunun ardından, vatandaşların hakları konusundaki anlaşma ve anlaşmazlık noktalarını belirleyen bir not yayınlandı.

31 Ağustos 2017

Brexit müzakerelerinin üçüncü turu 28 Ağustos 2017’de Brüksel’de başladı. AB Baş Müzakerecisi Michel Barnier ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmak için Dışişleri Bakanı olan David Davis müzakereleri başlattı.

28 Eylül 2017

AB ve İngiltere arasındaki müzakerelerin dördüncü turu başladı. İrlanda konusunda yapıcı bir tartışma yapıldı ve ortak ilkeler tasarlanmaya başlandı.

12 Ekim 2017

Beşinci müzakereler başladı. Vatandaş hakları konusunda ortak hedef paylaşıldı; ayrılma anlaşmasının, tüm vatandaşların haklarını etkin bir şekilde güvence altına almak için gerekli olan doğrudan etkisi vardır.

10 Kasım 2017

Altıncı tut müzakereleri başladı. Özellikle, müzakerelerin birinci aşamasının 3 konusunda daha fazla ilerleme kaydedilmesi gerektiğinin üzerinde duruldu: Vatandaş hakları, İrlanda, mali yükümlülükler.

6-9 Şubat 2018

AB ve İngiltere arasındaki yedinci tur müzakereleri başladı. Bu, artık müzakerelerin ikinci aşamasıydı. Üç konu başlığı üzerinde duruldu: Geçiş dönemi, anlaşma yönetimi, İrlanda.

15 Ocak 2019

İngiltere Parlamentosu’nda yapılan Brexit oylaması 202’ye karşı 432 gibi rekor bir oyla reddedildi.

11 Mart 2019

Avrupa Komisyonu ve İngiltere arasında “Strazburg Anlaşması” imzalandı.

12 Mart 2019

İngiltere Parlamentosu’nda ikinci kez yapılan oylama yeniden reddedildi.

20 Mart 2019

İngiltere Başbakanı Theresa May, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’a 50. Maddenin 30 Haziran 2019 tarihine kadar uzatılmasını isteyen bir mektup gönderdi.

22 Mart 2019

Avrupa Konseyi, 50. madde kapsamındaki sürenin uzatılmasıyla ilgili olarak imzalanan siyasi anlaşmayı resmileştiren kararı kabul etti.

29 Mart 2019

Başkan Tusk, 10 Nisan’da Avrupa Konseyi’ni özel bir zirveye çağırdı.

10 Nisan 2019

AB liderleri, Brexit’i 31 Ekime’e kadar ertelemeyi kabul ettiler.

24 Mayıs 2019

İngiltere Başbakanı Theresa May, gözyaşlarıyla istifa ettiğini açıkladı.

19 Ekim 2019

İngiltere, Brexit’in 31 Ocak 2020’ye uzatılmasını talep etti.

29 Ekim 2019

Avrupa Konseyi, İngiltere’nin talebini kabul etti.

9 Ocak 2020

İngiltere Parlamentosu’ndan bu defa veto gelmedi, Brexit kabul edildi.

29 Ocak 2020

Avrupa Konseyi Brexit’i onayladı. İngiltere, iç prosedürlerin tamamlandığını bildirdi.

31 Ocak 2020

Birleşik Krallık, resmen Avrupa Birliği’nden ayrıldı.

Taha Yazıcı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

ABD Destekli ‘Doğu Akdeniz Planı’

Doğu Akdeniz’de ABD’nin yönlendirdiği ‘şeytan üçgeni’, Türkiye ve KKTC’nin bütün hayati çıkarlarına saldıran bir şer ittifakı olarak öne çıkan İsrail, Yunanistan, GKRY arasında görüşmeler ve pazarlıklar, askeri tatbikatlar devam ediyor.

Soruyorum: Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin katılımıyla gerçekleştirilen Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz işbirliği stratejik bir hamle mi yoksa hedef Türkiye ve KKTC’ye karşı taktiksel bir manevra mı?

Geçtiğimiz Nisan ayında önerilen, 10 milyar dolarlık kumar olan, Doğu Akdeniz yani East-Med boru hattının ilerlemesi ABD için jeostratejik bir önceliktir. İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı ittifakta bir araya geldi. ABD ise yeterli ilgi görmeyen ve istenilen mesajı veremeyen EastMed projesine “gaz” vermeye geldi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki enerji bağımsızlığını ve güvenliğini desteklemek ve dış etkilere karşı savunmak için artan işbirliğinin önemine dikkat çekerek; Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasındaki üçlü mekanizmaya verdiği desteği ve üçlü iş birliğini onayladığını vurguladı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Kudüs’te Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs’ın üçlü zirvesinde son derece stratejik ve sembolik bir hareketle, Doğu Akdeniz’e “geri döndükleri” mesajını gönderdi.

ABD, Doğu Akdeniz’deki Stratejisinde Köklü Değişikliklere Gidiyor

“Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji İşbirliği 2019” isimli yasa tasarısının Amerikan Temsilciler Meclisi’ne sunulduğu ve kabul edildiği de bilinmekte.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, “Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji Ortaklığı Yasası’nın uluslararası güvenlik yönleri, Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail ile işbirliği yaparak ele alınmalıdır.” açıklamasında bulundu.

Bu, Amerika ve AB’nin öngördüğü Akdeniz’deki doğalgaz paylaşımı planında Türkiye’ye yer yok anlamına geliyor.

Doğal gaz İsrail – G.Kıbrıs – Yunanistan aracılığıyla Avrupa pazarına açılacak ve Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji kozu da bitirilecek.

Türkiye istediği kadar ABD ile ilişkileri sıcak tutmaya çalışsın Doğu Akdeniz İsrail-ABD ortak çıkarları için güvenli hale gelene kadar ABD’nin Türkiye’ye karşı tutumu değişmeyecektir. 2019 Haziran ayının içerisinde gerçekleşen ikinci zirvenin konusu “enerji ve deniz güvenliği” idi ve Amerikan Dışişleri Bakanının varlığı kesinlikle Çipras, Anastasiadis ve Netanyahu’nun buluşmasına kesin bir çekim sağlamış, üçlü modelin sadece Avrupa için alternatif enerji kaynakları ile ilgili değil, aynı zamanda bu kritik süre zarfında bölgede istikrar ve güvenliği sağlama konusunda olduğu gibi bölge için yeni bir stratejik “resim” olacak diye ifade edildi.

Türk-Amerikan ilişkilerinde gerilmenin S400 sorunu nedeniyle arttığı bir anda, Pompeo’nun bu üçlü zirveye katılımı, belki de diğer tehditlerden ayrı olarak Limassol Limanı’nın güneyindeki askeri tatbikatlar için yasa dışı yer olduğunu iddia eden Türkiye’ye en somut cevabıydı.

Amerikan Doğu Akdeniz Desteği

Pompeo’nun varlığı çok önem arz ediyor. ABD’nin İsrail’le geleneksel olarak sıcak ilişkilerinin yanı sıra, Amerikan elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ile sembolik bir süre zarfında, Trump yönetiminin İsrail yanlısı politikası da var.

Dahası, Trump’ın Netanyahu ile dostane ilişkisi ve Amerikan başkanının İsrail Başbakanı’nın yeniden seçilmesine yardım etmek istediği yapılan açıklamalardan anlaşılabilir. Bu anlamda Pompeo’nun varlığının, Netanyahu’nun seçimlerden önce “küresel lider” imajını destekleme çabasının bir parçası olduğu açık.

Öte yandan ABD dış politikasının bu aşamasında, Suriye’den çekilme konusu açıkken, Rusya ile yeni “soğuk savaş” yaşandı ve antagonize edildi fakat aynı zamanda diğer müttefiklerini İran’a karşı saldırgan bir politika için ikna etmekte zorlandı. Washington’un, kendi hedeflerine uygun savunma ittifakları oluşturma çabalarını olumlu olarak gördüğü açıktır.
ABD’nin, Amerikan şirketlerinin bu açığı kapatmak için zemin kazanması şartıyla, Avrupa’nın Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma çabalarını desteklediği de açık.

Doğu Akdeniz – East Med Boru Hattı Projesi

Son yıllardaki keşifler nedeniyle petrol & gaz sanayii gelişmelerinin merkez üssü olan Doğu Akdeniz gazının en önemli ihracat projelerinden biri olan Doğu Akdeniz boru hattının; İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ın ekonomik bölgesinden Yunanistan’a geçmesi Ve oradan bir deniz altı boru hattı üzerinden İtalya’ya bağlanması planlanıyor. Bu noktadan itibaren, Avrupa’ya tedarik sağlanabilecek.

East-Med Boru Hattı haritası

2200 km uzunluğa sahip, bu da derinliği ve zor deniz altı arazisi nedeniyle önemli teknik zorluklarla karşı karşıya kalan 10 milyar dolarlık önemli bir proje. ABD, Mısır’ın LNG tesisleri veya Kıbrıs’taki yeni bir LNG tesisi aracılığıyla doğal gaz ihraç etmenin alternatif yollarını hariç tutmadan, jeostratejik nedenlerle Doğu Akdeniz – East Med boru hattı projesini destekliyor. ABD için boru hattı, İsrail’in Avrupa ile olan bağlantısına kalıcı bir karakter verecek ve aynı zamanda Avrupa pazarına “Rus olmayan” gaz ile istikrarlı bir tedarik sağlayacaktır. Bununla birlikte, miktarları yalnızca Güney ve Güneydoğu Avrupa’nın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olacak, böylece daha önce başlamış olan Amerikan LNG ihracatı için geniş bir alan bırakacak.

Amerikan dış politikasının stratejik planı, Pompeo’nun Houston’daki bir üst düzey enerji konferansında yaptığı konuşmada ve açıklamada ortaya çıktı denebilir. Pompeo, birçok ülkeden büyük petrol şirketlerinin ve enerji bakanlarının katılımıyla (aralarında Yunanistan, İsrail, Kıbrıs), enerjinin Amerikan dış politikasının belirlediği siyasi hedefleri destekleme aracı olarak kullanılmasını öncelikli hedef olarak belirledi.

Doğu Akdeniz’de Rusya ve Türkiye Faktörü

Rusya, projeden memnun değil çünkü daha ucuz olan Rus gazına Avrupa enerji bağımlılığını azaltacak alternatif bir rotaya karşı çıkıyor. Rusya, Türk Akımının Avrupa’ya genişlemesine stratejik olarak yatırım yapmakla birlikte Ukrayna’yı bir merkez olarak atlayarak Rusya’yı Almanya’ya bağlayan ve Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını genişleten Nord Stream yani Kuzey Akım 2’nin inşaatının nominal sürekliliğine de yatırım yapıyor.

Kuzey Akım haritası – Harita: Gazprom

Türkiye, aynı zamanda Güneydoğu Akdeniz gazının kendi topraklarında bir boru hattıyla ihracını da desteklediğinden boru hattına karşı çıkıyor. Türkiye, East-Med’in onu atladığını ve böylece bir enerji merkezi olarak stratejik rolünü azalttığını düşünüyor. Tabii ki Türkiye’nin Kıbrıs, İsrail ve Mısır ile olan ilişkileri, bölgede hidrokarbon yönetimi söz konusu olduğunda tekrar gündeme geldi. Bununla birlikte AB, Türkiye’nin güzergahları tekelleştirerek Hazar bölgesinden (TANAP), Rusya’dan (Türk Akımı’ndan), Kuzey Irak’tan ve Doğu Akdeniz’den doğal gaz enerji bağımlılığı elde etmesini istemez.

Mısır kamuoyu bu projeyi, Idku ve Damietta’daki mevcut LNG tesislerini kullanarak Doğu Akdeniz’de bir ihracat merkezi olma yönündeki hayallerine göre rakip olarak görüyor. Öyle ki İsrail’in zorlu siyasi kararını Arap ülkesine hatta dostane birine bile bağımlı hale getiriyor.

Avrupa’nın Yunan İlgisi

AB’nin projenin fizibilite ve yaşayabilirlik çalışması için 100 milyon Avro destek sağlarken, yatırımcı bulma sürecine başlatmak için bu sonbaharda fizibilite çalışmaları için adım atacağı belirtildi.

Proje ilk kez Yunanistan’ı, Doğu’daki bir enerji, ekonomik ve güvenlik ağında yer alan İsrail, Mısır ve Kıbrıs gibi diğer ülkelerle Akdeniz’de birleştiren gerçek bir enerji merkezi haline getirebilir.

İsrail için boru hattı, ülkeyi Avrupa’ya bağlayacağı ve büyük maliyetine rağmen İsrail gazını ihraç etmek için “bağımsız” bir seçim olduğu için büyük ölçüde politik öneme sahip.

Kıbrıs açısından ise, sözde münhasır ekonomik bölgesindeki yeni keşifler bunu uygulanabilir bir projeye dönüştürürse, çoğunlukla kendi topraklarında kurulacak LNG tesisi tarafından büyük fayda sağlayacak.

Sanayideki uzmanlar, şu ana kadar atılan adımlara göre yerel talebi ve ihracatı Mısır’ın LNG’si ve muhtemelen Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki bir LNG terminali yoluyla karşılamak için yeterli gaz bulunduğunu iddia ediyor.

Her halükarda Pompeo’nun üçlü zirveye katılımı, Doğu Akdeniz’de oluşturulan yeni güvenlik mimarisine Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır’ın yeni, yükseltilmiş varlığı ve katılımı için çok önemli bir nokta teşkil ediyor.

Türk-İslam Aleminin Önde Gelen 5 Bilim İnsanı

Türk-İslam aleminin önde gelen birçok bilim insanı arasından İbn-i Sina, Biruni, Farabi, Piri Reis ve Ali Kuşçu’nun hayatı ve çalışmaları hakkında bazı bilgileri derledim.

İbn-i Sina

Fars kökenli tıp adamı, filozof, astronom ve yazar. 980 yılında bugünkü Özbekistan sınırları içinde kalan Buhara kentinin Efşene köyünde doğdu. Batı’da Avicenna adıyla bilinen İbn-i Sina, “El-Kanun” kitabıyla tıbba yapmış olduğu katkılarından dolayı “Tıbbın Babası” olarak tanınır. Hayatının her anını öğrenmeye ve öğretmeye adadı. On yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Hintli bir manavdan Hint matematiği ve hastalar için yapılan kürler öğrendi ve bu kürleri satarak yaşamını idame ettirdi.

21 yaşından itibaren kendi bilgi ve birikimlerini kitaba almak istedi. Bunun üzerine mantık, etik, metafizik vb. konularda eserlerini yazdı ve çoğunluğu Farsça ve Arapça idi. 1025’te İsfahan’a gelerek Kakuyilerin hükümdarı Alaüddevle’nin koruması altına girdi. Buradayken bilim adam olarak çalışmaya başladı ve aynı zamanda yarım kalan matematik, geometri, takvim ve astronomi alanlarındaki çalışmalarına burada devam etti.

Birçok alanda çalışmaları oldu. Önde gelen tıp çalışmalarına örnek verecek olursak:

  • Mikrobu bulan ilk kişidir.
  • Narkozu kullanan ilk doktordur.
  • Ruh ve sinir hastalıklarına yakalanan kişiler için müzik ile tedavi yolunu önermiştir.
  • İdrardaki şeker oranının ölçülmesiyle şeker hastalığı tanısı konabildiğini bulan kişidir.
  • Sarılık ve şarbon hastalıklarının nedenlerine yönelik araştırmaları oldu.

İbn-i Sina tıp ve felsefe alanları ağırlıklı olmak üzere çeşitli alanlarda toplam 200’ün üzerinde kitap yazdı. 1037 yılında İran’ın Hamedan kentinde vefat etti.

El-Biruni

Bugünkü Özbekistan sayılan Harezm’de 973 senesinde doğdu. Ebu Nasr Mansur’dan Öklid geometrisi ve Batlamyus astronomisi öğrendi. Meşhur kitabı Kitab’üt-Tahkik Ma li’l-Hind’i 1017-1030 yılları arasında Hindistan’da yaşadığı zaman yazdı. Aristo, Arşimet ve Demokritus’un çalışmalarından etkilendi ve güneşin yüksekliğini ve şehrin boylamını hesapladı. Yaptığı çalışmalarla güneş hareketlerinden mevsimlerin ne zaman başladığını belirledi ve Dünya’nın çapını bugünkü değerlere çok yakın bir olarak buldu.

Jeodezi biliminin ise kurucusudur. Astronomi ile trigonometrinin ayrı bilimler olarak görülmesini savundu. Kendisi astronomi ve coğrafya ölçümleri için birçok alet de geliştirmiştir ve bunlardan günümüze ulaşan bazıları ise piknometre, mekanik usturlap ve bazı harita projeksiyonlarıdır. El-Asar’il-Bakiye an’il-Kuruni’l Haliye isimli kitabında Orta ve Yakın Doğu’daki takvim sistemlerini gösterdi. El-Kanunü’l-Mesudi kitabı matematiksel coğrafya konusunun önde gelen eseridir. İstihrâc el-Evtâr fî Dâire adlı kitabını Orta Asya topografyasını anlatmak için yazdı. Kitabü’l Cemahir fi Ma’rifeti Cevahir kitabında bugün insanlığın olmazsa olmazı mineral, maden, metal, alaşım ve porselen gibi 50’nin üzerinde madde hakkında bilgi verdi. Kitâbü’s-Saydele kitabında ise hayatı boyunca araştırdığı bitkileri ve bu bitkilerin hangi hastalıklara iyi geldiğini belirtti.

Newton’dan 700 yıl önce “yer çekimi kuramı” ile ilgili ilk fikirlerini sundu. Galileo’dan 600 yıl önce ise “dünyanın döndüğü” fikrini ilk savunan oldu. The UNESCO Courier dergisi, 1974 yılı sayısında El-Biruni’ye yer verdi. “Bin yıl önce, Orta Asya’da yaşamış evrensel deha” olarak tanıttı. El-Biruni 75 yaşında vefat etti.

El-Farabi

870 yılında Türkistan’ın Fârâb (Otrar) şehrine yakın Vesiç kasabasında doğdu. Tam adı Ebû Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzluk el-Fârâbî el-Turkî’dir. Fârâbî Batı’da Alpharabius ya da Avennasar adıyla bilinir. Dönemin önemli eğitim ve kültür merkezlerinden biri olan Fârâb’da tahsil görmüş ve din eğitimini de burada aldı ve Arapça ve Farsça öğrendi.

Bilinmeyen bir tarihte doğduğu şehirden ayrılarak hayatı boyu devam edecek bir seyahate çıktı ve Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi önemli bilim merkezlerini ziyaret etti. 40 yaşını geçtikten sonra Bağdat’a vardı. Burada felsefe, mantık ve siyaset gibi alanlarda ileri seviyede eğitim aldı. Bir ara Bağdat’tan ayrılıp yeni konuları öğrenip araştırmak için Şam, Harran ve Halep’e gittiği biliniyor. Eserlerinin çoğunluk kısmını yazdığı Bağdat’ta yirmi yıla yakın süre kaldı. 941 yılında şehirdeki karışıklıklardan dolayı buradan ayrılmayı uygun gördü ve önce Şam’a oradan da Halep’e geçerek burada Hamdânî Emiri Seyfüddevle’nin hizmetine girdi. Son seyahatini 948 yılında Mısır’a yaptı ve ardından tekrar Şam’a dönen Fârâbî 950 yılında, 80 yaşında burada vefat etti ve Babü’s-Sagir mezarlığına defnedildi.

  • Bilim tarihinin en büyük filozoflarındandır.
  • Fârâbî’ye göre akıl en yüce değer, o aklı veren ise en kutlu olandır.
  • Siyaset felsefesinde Platon’un görüşlerini Doğu toplumları ve İslam’a göre uyarlamıştır.
  • Kaleme aldığı 160 eser vardır. Hem Doğu hem de Batı bilim dünyasında uzun yıllar temel eser olarak görülmüşlerdir.
  • Filozof-kral kuramı yerine peygamber veya veliler olarak uyarlamıştır.
  • İhsâu’l-Ulûm, El-Medinetü’l Fâzıla, El-Medinetü’l Câhile, Kitâbü’l-Mûsika’l-Kebîr önemli eserlerindir.

Piri Reis

Doğum tarihi hakkında net bir bilgi olmamakla beraber 1465-1470 yılları arasında küçük sahil kasabası Gelibolu’da doğdu. Gerçek adı Muhiddin Pîrî’dir. Amcası da önemli Osmanlı amirallerinden Kemal Reis’tir. Denizcilikteki 14 yılını amcasının yanında her türlü meslekî bilgi ve beceriyi öğrendi ve o dönemde devlet görevinde de bulundu.

Pîrî Reis “Kitab-ı Bahriye” adlı kitabında amcası Kemal Reis ile dolaştığı yerleri ve tarihî olayları detaylı bir şekilde anlatmaktadır. O dönemdeki geleneklerden ötürü ilk yıllar korsanlıkla geçer. 1486’da Gırnata’daki Müslüman halk Tunus, Osmanlı ve Mısır’dan yardım istediler ve o sırada korsan olan Kemal Reis, Müslüman halkı gemileriyle Afrika’ya geçirdi. Batı Akdeniz ve çeşitli adalarda korsanlık yaparak diğer korsanların gemilerine el koydular, kış aylarında bu bölgeyi liman olarak kullandılar.

Pîrî Reis’in yine aynı kitabından Kristof Kolomb’un Amerika kıtası haritasını 1494-1496 yılları arasında ele geçirdiğini anlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in denizlerdeki gücü artırmak amacıyla korsanları devlet çatısı altında toplamasıyla Kemal Reis’in leventleriyle (deniz askerleriyle) birlikte devlet hizmetine girmiş oldu. Pîrî Reis, amcası Kemal Reis’in sebebi bilinmeyen bir deniz kazasında hayatını kaybetmesiyle bir müddet denizlere ara vererek Gelibolu’ya geri döndü ve işte ilk eseri “Dünya Haritası”nı buradayken hazırlamaya başladı. İlkini 1513 yılında ikincisini ise 1528 yılında deri üzerine ve renkli olarak çizdi.
Vefatı ise içler acısı bir şekilde oldu. 1552’de ikinci kez çıktığı Mısır seferinde iken Basra’ya gelir. Gemilerinin onarım ve bakımı, ihtiyaçlarının giderilmesi ve askerlerin dinlenmesi için donanmayı Basra’da bırakır ve kendisi ganimet kelimeleriyle Mısır’a döner. Basra Beylerbeyi Kubat Paşa ve Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa bu durumu hoş karşılamazlar ve Pîrî Reis’i hapsederek Kanuni Sultan Süleyman’a şikâyet ederler. Neticede hizmette kusur ettiği sabit görülerek 80 yaşını aşmasına rağmen 1554 yılında idam edilir.

Ali Kuşçu

Doğum tarihi belli olmayan Kuşçu, Semerkant’ta dünyaya geldi. İlk eğitimini burada Bursalı Kadızade Rumi ve Uluğ Bey’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Kirman’da öğrenimini tamamlayan Kuşçu, 1421’de Uluğ Bey’in kurduğu rasathaneye müdür oldu ve onun Zîc (yıldızların yerlerini gösteren cetvel) isimli eserine yardımda bulundu. Hacca gitmek üzere Tebriz’e geldiği sırada Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından çok itibar gördü. Uzun Hasan, Kuşçu’yu Osmanlı Devleti ile barış görüşmeleri için elçi olarak gönderdi. O sırada padişah olan Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu’dan çok etkilendi ve onun İstanbul’da kalmasını istedi. Elçilik görevi bittikten sonra Kuşçu, tüm ailesiyle birlikte İstanbul’a döndü ve Ayasofya medresesine müderris oldu.

Ali Kuşçu kendisini dil bilgisi, kelam, astronomi ve matematik yönünde geliştirdi. Adudüddin’in Risale-i Adüdiye’sine yaptığı yorumlar ve Unkud-üz-Zevahir fi Nazm-ül-Cevahir isimli eseri önemli sayılacak eserleri arasındadır. Astronomi konusunda kaleme aldığı en önemli eseri Farsça yazdığı Riselet-ül fi’l hey’et’tir. Bu eser Arapça diline çevrilerek, Ali Kuşçu tarafından Risalet-ül-Fethiye adıyla Fatih Sultan Mehmet’e sundu. Uluğ Bey’in Zîc’ine yaptığı yorumlar da önemli yazıları arasında gösterilir. Bunların haricinde ansiklopedik olarak Mahbub-ül-Hamail fi keşif-il-mesail adında bir eseri de bulunmaktadır.

Ali Kuşçu 1474 yılında İstanbul’da vefat etti ve Eyüp Sultan türbesi civarında defnedildi. Ölümünden sonra onun Ali Kuşçu adına Edirne’de bir mahalle, medrese ve mescit kuruldu.

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

İbn-i Sina: https://www.tarihiolaylar.com/biyografiler/ibni-sina-cv-154#

Biruni: https://m.timeturk.com/el-biruni/biyografi-777748

Farabi: https://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/el-farabi

Piri Reis: https://www.pirireis.edu.tr/denizci-bilgin-piri-reis

Ali Kuşçu: https://m.timeturk.com/ali-kuscu/biyografi-778950

[/vc_toggle]

‘Ekonomik Güç’ Çin Afrika’da Ne Yapıyor?

Çin geçtiğimiz aylardan itibaren Afrika’daki yoğunluğunu git gide artırdı. Afrika, Çin ve Hindistan’ı urbanizasyon yani şehirleşme konusunda geride bıraktı ve IMF tarafından dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi olarak belirlendi. Çinliler Afrika’da demiryolları, köprüler ve geçitler inşa ediyorlar. Aslında Avrupalı koloniyalistlerin çok daha önce yapması gereken şeyleri şu an Çin yapmakta.

Çin 2018’de Çin-Afrika kooperasyon forumunda Afrika’ya tam 100 milyar finansal yardım yapacağını söyledi. Peki ya bütün bunlar neden?

Buz dağının görünen kısmında bulduğumuz cevap şu şekilde; Çin, Afrikalı ülkelerin küresel sahneye çıkmaları ve sağlam altyapılara sahip olmaları için onlara yardımcı olup yatırım yapıyor. Bunlar Afrika ülkelerinin ekonomik büyüme yakalaması ve küresel ekonomik sahneye çıkması için elzem olan konular.

Buz dağının görünmeyen kısmında ise cevap bambaşka. Çin, Güneydoğu Asya’da yaptığı gibi burada da siyasi ve diplomatik güç elde etmek için bu ülkelere yatırım yapıyor. Çin’den gelen krediler, işçiler ve müteahhitlerle bu projeler yapılsa da asıl amaç; Afrika ülkeleri ile uzun vadede siyasal ve diplomatik anlamda ilişkiler kurmak, para kazanmak değil.

Çin bu diplomatik ilişkileri mesela Birleşmiş Milletler oturumlarında “Tayvan ve Güney Çin Denizi” gibi hassas konularda bu ülkelerin oylarını almak için de kullanabilir.

Ancak bu yatırımlar ekonomik anlamda uygulanabilir mi?

Bu projeler ekonomik anlamda Afrika ülkeleri için uygulanabilir ancak asıl soru burada, “arka plandaki varsayımlar doğru çıkacak mı?” olması gerekir. Örnek verecek olursak; Çin, Kenya’da Nairobi ve Mombasa arasında 3.6 milyar dolarlık demir yolu inşa ediyor ve yeri geldiğinde yeniliyor. Performans beklentileri de hem yolcu hem yük birimleri anlamında göz dolduruyor. Bu olay, Kenya’nın Doğu Afrika’nın en büyük ekonomisi olarak meydana girmesine de şüphesiz büyük katkı sağlar bu olay.

Yine de bu kuraldan ziyade bir istisna olabilir. Çin’in yatırımlarının merkezi olan ülkeler Nijerya ve Angola, gaz ve petrol endüstrileriyle dikkat çekiyor. Bu alanlarda da bir takım Çinli iktisadi yatırımlar görüyoruz. Bu ülkelerdeki enerji sektörlerinde Çinli proje yatırımları, hükümetin tüm yatırımlarının %30’unu oluşturuyor. Çinli şirketlerin bu bölgelerdeki yatırımları ise tüm Çinli şirketlerin yatırımlarının %60’ını oluşturuyor.

Bu vaziyet Afrikalı enerji şirketlerinin geleceği hakkında ne diyor bize?

Pekin yönetiminin bu bölgede devlet tarafından fonlanan altyapı projelerini, Çinli şirketlerin olası Afrika enerji dominasyonu için kapıların açılması amacıyla kullandığı aşikar. Böylesine bir durum Afrikalı şirketler için fazlasıyla dezavantaj doğurabilir, bilhassa Çin hükümeti Afrika petrolünün Çin’e daha ucuza satılması için bu hamleleri yapıyorsa bu Afrikalı şirketler için zor günler getirecektir.

Tabii bu durum Pekin’i ve bölgede enerji sektörüne hâkim olan yerel elit kesimi pozitif anlamda etkileyecektir. Nijerya ve Angola gibi Afrikalı petrol tedarikçisi ülkelerde her zaman satış işlemlerine el koyan elit bir kesim var. Genellikle ticaret onlarla yürütülür. Bu tam olarak Çin yüzünden değil, Batı’nın buraya yaptığı yatırımlardan dolayı. Amma ve lâkin dediğim gibi, istisnalar da her zaman mevcuttur. Misal Kenya’daki demir yolu projesi gibi. Bu proje bölgeye daha geniş açık bir pazar sunuyor.

Öte yandan Afrikalı ülkelerin Pekin’in projelerinin yapılıp yapılmaması ve bu projelerin kime ve hangi amaçlara hizmet edeceği konusunda söz sahibi olması gerekir.

Afrika tam anlamıyla ekonomik anlamda yeni bir savaş alanı. Önemi çok büyük olan bu bölgede Rusya da bir yandan gücünü artırmaya çalışıyor. Türkiye ise her ne kadar Kuzey Afrika ülkelerine ve diğer Müslüman ülkelere projeler hibe etse de bu da bir nevi bir yatırım olarak görülmelidir. Zira Afrika ekonomisi genel anlamda çok hızlı büyüyor. Bölge dünyadaki platin ve kobalt rezervlerinin %90’ınını içinde bulunduruyor. Dünyadaki altın rezervlerinin yarısını, magnezyum rezervlerinin dörtte üçünü, uranyum rezervlerinin %35’ini de barındırıyor bu bölge. En önemli rezervlerden biri olan koltan rezervinin %75’i de bu bölgede. Koltan elektronik cihazlarda kullanılan bir madde ve en büyük örnek telefonumuz.

Çin, dünyanın en önemli pazarı ve en büyük ikinci ekonomisi. Böylesine bir ekonominin sağlığı tüm küresel piyasayı ilgilendirir. Dünya büyüğü Çin’in ekonomik genişlemesi sürerken Çinli liderler ülkenin gıda, ürün ve doğal kaynak pazarlarındaki tehlikeyi görüyor. Çin’in maden yatırımları, ülkenin tüm dışa yönelik yatırımlarının %30’unu oluşturuyor ki bu çok ciddi bir rakam.

Afrikalı insanlara gelirsek, tarihten gelen bir antipati var Batı’ya karşı. Bu çok normal zira Batı yüzyıllardır bu toprakları sömürüyordu, zulümle boğuyordu. Bu yüzdendir ki insanlar Çin’i tercih ediyor. Tabii Çin’i tanımıyorlar, tanısalar yukarıda anlattığım gibi çıkarları için Afrika’da olduklarını anlayacaklar. Buna karşın Türkiye’nin kara kıtada insani bakımdan bulunması ve birçok projeyi hibe etmesi bu anlamsız sempatiye karşı bir hamle gibi görünüyor. Ülkemizin tarihsel açıdan Mağrib coğrafyasındaki, yani Kuzey Afrika, Akdeniz kıyılarındaki ülkelerle bir bağı var. Bu bağ bizi bir adım öne geçiren faktörlerden. Öyle ki bölgede 11 ülkenin ordusu birinci yabancı dil olarak Türkçe’yi seçti. Türkiye’nin Somali’de, Cibuti’de, Kenya’da, Cezayir’de ne işi var, anlamışsınızdır umarım.

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

https://www.heritage.org/asia/report/chinas-influence-africa-implications-the-united-states

https://www.forbes.com/sites/panosmourdoukoutas/2019/09/21/why-is-china-building-africa/#2f1b9b07502c

[/vc_toggle]

[irp posts=”5000″ name=”ABD, Rusya ve Çin Hangi Ülkelere Silah Satıyor?”]

[irp posts=”22808″ name=”Hong Kong Hakkında Bilinmesi Gereken 16 Madde”]

[irp posts=”3978″ name=”Çin-Pakistan Koridoru ve Gözden Kaçan ‘Gwadar'”]

El Kaide Neden Artık Ciddi Tehdit Olmaktan Uzak?

Bugün, 11 Eylül saldırıları denildiğinde ekseriyetin Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük saldırısı olan eylemleri, henüz dün yaşanmış gibi hatırladığını görürüz. Usame Bin Ladin’in verdiği emirle Batı’da yüzlerce kişinin ölümünün gerçekleştiği müteakip saldırılara da yakın zamanlarda şahitlik etmişizdir.

Dünyada cihadizm, cihatçı selefilik, vehhabilik, hilafetçilik gibi kavramlar zikredildiğinde de akla ilk dönemlerde, Ladin’in liderliğinde, kökleri Afganistan’a dayanan, ilk etapta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne direniş amaçlı ortaya çıkan El Kaide örgütü gelirdi.

Bin Ladin

Bu yazıda El Kaide’nin tarihçesinden ziyade, neden cihatçı selefiliğin IŞİD’e doğru yöneldiğine ve El Kaide’nin neden artık Batı toplumları için ciddi tehdit olmaktan uzak olduğuna yönelik değerlendirmeler yer alacak.

Öncelikli olarak miladın Usame Bin Ladin’in etkisiz hale getirilmesi olduğunu söylemek gerekir. Ladin yaşıyorken İslami köktendinci grupların selefilik mezhebine müntesip olanlarının neredeyse tamamı tek bir bayrak altındaydı. Bu dönemde örgüt güçlüydü ve Batı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Öyle ki, örgüt ve bağlantıları dönemin süper güçlerinden SSCB’yi Afganistan’dan püskürtmeyi bile başarmıştı.

Zevahiri’nin, Usame Bin Ladin’in ardından başa geçmesiyle birlikte Irak İslam Devleti (bugünkü meşhur ismiyle IŞİD) arasında problemler ortaya çıktı. Zevahiri, Ladin’in yol arkadaşı olmasına rağmen İslami terminolojide “akide” ismi verilen anlayışa göre, birçok noktada IŞİD ile ters düşmeye başladı. Bu meselelerin çoğu teolojiktir. Halkların tekfiri, demokratik seçimlerin ele alınışı, “kafirlerle” ortak hareket edilip edilemeyeceği gibi konulardan iki örgütün arası tamamen açılmış hatta bugün Afganistan, Yemen, Suriye, Somali gibi alanlarda sıcak çatışmalar meydana gelmektedir.

El Kaide’nin Zevahiri dönemindeki politikalarının coğrafyaya göre farklı oluşu, radikal İslamcı olarak tabir edilen kişilerin kafasında örgüte yönelik antipati oluşturmuştur. Esasında El Kaide’nin bugün dünya üzerinde yeni bir güç toplayamamasının temel sebebi budur.

Savaş esnasında sivillerin hedef alınmasına karşı olduklarını açıklamalarına rağmen, Taliban’ın yıllarca sivil hedeflere gerçekleştirdiği eylemlerin yastık ardı edilmesi, Somali’de Eş Şebab’ın sivil hedefleri vurmasına rağmen El Kaide ile bağlantısının kopartılmaması, Yemen’de “tağut” olarak kabul ettikleri Suudi Arabistan hükümetinin müttefiki Hadi hükümetiyle Arap Yarımadası El Kaidesi (AQAP) doğrudan işbirliği yaptığının Al Jazeera tarafından görüntülenmesi gibi sebepler örgüte olan yaklaşımı aleyhlerine çevirmiştir. Öte yandan El Kaide’nin 11 Eylül Saldırıları da dahil birçok kez sivil hedefleri doğrudan hedef alan terör saldırıları olmuştur.

Özellikle Suriye’de de Colani’nin başını çektiği hemen her ay ismini değiştiren HTŞ’nin El Kaide ile birlikte olup ardından biatını bozması, iki halde de kabul görmesi, ÖSO ile ilk etapta müttefik olmaya çalışıp Esad rejiminden önce “hariciler” olarak tanımlanan silahlı militanlara yönelik operasyonları ağırlaştırması gibi durumlardan ötürü, El Kaide’nin ideolojik olarak en sıkıntılı döneminde olduğunu söylemek mümkün.

Öte yandan, batıya yönelik terör saldırılarında El Kaide’den sonra “bayrağı teslim alan” örgüt olan IŞİD’in de Irak ve Suriye’de yıllar süren savaştan sonra büyük oranda etkisiz hale getirilmesi, psikolojik olarak da bazı radikal İslamcıları etkileyerek ümitsizliğe yöneltmiş olabilir.

Bir başka konu da, El Kaide’nin Zevahiri ile beraber gelen ideoloji karmaşasının yanında, global bir projesinin olmayışıdır. Taliban hareketi denildiğinde akla nasıl Afganistan ve daha az oranda Pakistan geliyorsa, El Kaide denildiğinde amacı sadece “cihad etmek” olarak kabul ettikleri, düzenlediği saldırılar gelmekte. Ancak bu saldırıların hedefi “intikam” amacının dışında bir gayeyi barındırmamakta. Örgütün bir devlet gibi organizasyonlaşması yok, kaldı ki bahsedildiği şekilde hilafet ilan edebilsinler.

Toplayacak olursak bugün El Kaide’nin tesirini yitirmesinin başlıca sebepleri ideolojisindeki çatlaklar, beyanlarla eylemlerin büyük oranda çelişmesi, ortaya gerçekçi bir proje koyamamaları olarak kabul edilebilir.

Birleşik Krallık AB’den Ayrıldı: BREXIT Süreci Nasıl Gelişti?

II. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok alanda hezimete uğrayan Avrupa bu durumdan kurtulabilmek için çıkış Yolları aramaktaydı. Amacı Avrupa genelinde barışın sağlanması daha sonra ise Kültürel Ekonomik ve Siyasal alanlarda işbirliğinin  sağlanması hedefleniyordu. Bu doğrultuda 1951 yılında Belçika,  Hollanda, Lüksemburg, Almanya,  Fransa Ve İtalya tarafından ilk  adımlar atılmıştır.

İlk olarak Kömür ve Çelik sektörünü geliştirmek amacıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur. Bu topluluk 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu 1992’den günümüze kadar da Avrupa Birliği ismini almıştır. Kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede birçok alanda işbirliklerini güçlendirmişlerdir.

İlk kuruluşunda kurucu üyeden oluşan AB’nin günümüzde 28 üyesi bulunmaktadır. Bu üyeler; Almanya, Belçika,  Avusturya, Bulgaristan,  Çek Cumhuriyeti , Danimarka, Estonya,  Finlandiya, Fransa,  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Hırvatistan, Hollanda,  İngiltere,  İrlanda,  İspanya,  İsveç,  İtalya,  Letonya,  Litvanya, Lüksemburg, Macaristan,  Malta,  Polonya,  Portekiz,  Slovakya, Slovenya ve Yunanistan’dır. Ülkemizin de içinde bulunduğu 4 tane AB üyeliğine aday olan ülke bulunmaktadır.

Birleşik Krallık

Avrupa kıtasının Kuzey batısının açıklarında yer alan ada ülkesi Birleşik Krallık batısında İrlanda Adası’nın kuzeyini içeriyor. Birleşik Krallık 4 ülkeden oluşmaktadır. Bunlar; İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’dır.

Kendi içlerinde ayrı parlamentolara sahip olsalar da  dışa karşı Birleşik Krallık olarak birleşmektedirler.

Birleşik Krallık Haritası: Kuzey İrlanda, Galler İngiltere ve İskoçya

BREXIT Süreci Nasıl Gelişti?

1973 yılında AB’ye katılan Birleşik Krallık İlk defa AB’den ayrılma tartışmasını 1975’te yani AB’ye katıldıktan sonra 3 seneyi doldurmadan referanduma götürmüştür. Bu referandum sonucu Birleşik Krallık seçmenleri %67’lik oy oranıyla AB üyeliği içinde kalmaya karar verdiler

Suriye’deki iç savaş sonucu ülkelerini terk eden mülteciler Türkiye Ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya göç etmeye başladılar.

Hem savaş yüzünden göç eden mülteciler üzerinden hem de işçi olarak çalışmak için Avrupa’ya giden işçiler üzerinden yapılan siyasi kampanyalar sonucunda Birleşik Krallık Başbakan David Cameron önderliğinde 23 Haziran 2016 yılında AB’den ayrılmak için referandum yapmaya karar verdi. Referandumdan çıkan sonuç neticesinden sonra Avrupa Birliği Anlaşmasının 50. maddesi olan “Ayrılma Hakkı” süreci başlatıldı. Referandum sonucu AB’den ayrılık kararı çıkınca AB’den yana olan Başbakan David Cameron istifa etmeyi tercih etti.

David Cameron’un istifasından sonra 13 Temmuz 2016 yılında İçişleri Bakanı Theresa May Başbakan olarak göreve geldi. Theresa May’in AB ile 2 yıl boyunca yürüttüğü müzakereler sonucunda vardığı Brexit anlaşması Kuzey İrlanda ile ilgili “tedbir maddesi” nedeniyle ilki tarihi farkla olmak üzere tam 3 kez reddedildi. Brexit Anlaşmasının Avam kamarasından geçememesi, ülke genelinde meydana gelen terör saldırıları ve parlamento hükümet çoğunluğunu kaybettiği genel seçimler sonucunda 3 yılı biraz aşan görev suresine istifa ederek son vermiştir.

Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasıyla Avrupa Birliği’ne bağlı binalardan bayraklar kaldırıldı.

Theresa May’den sonra Başbakanlık görevine Boris Johnson getirildi. Daha sonra İngiliz parlamentosunun alt kanadı avam kamarası erken genel seçimlere gitme kararı aldı. Johnson kaybetme riskini de göze alarak seçimlere gitti. Çünkü işin sonunda Brexit vardı. Parlamentodaki koltuk sayısının artması demek Brexit’ın parlamentodan geçmesi için kalkacak ellerin artması anlamına geliyordu. Nitekim seçimlerin sonucu Johnson’un bu riski göze almasına dediğini gösteriyor. Johnson’un partisi oyların %43’ünü işçi partisi ise %32’sini aldı. Bu sonuçlar neticesinde Johnson hem başbakan seçildi hem de parlamentodaki milletvekili sayısını arttırdı. Bu sonuca göre Johnson Avrupa Birliği ile vardığı Brexit Anlaşmasını başka bir partinin desteğine gerek kalmadan 650 üyeli avam kamarasından geçirebilecek ve İngiltere 31 Ocak 2020’de ayrılmış olacak.

İngiltere’nin 4 yıl önce aldığı Avrupa Birliğinden ayrılma kararı (Brexit) tamamlandı. Bu süreci ülkenin fiilen AB üyesi kalacağı ama Birliğin karar süreçlerinde yer alamayacağı 11 ay olarak öngörülen bir geçiş dönemi izleyecek.

Hadice Çelik

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

https://tr.euronews.com/2016/07/13/riskli-bahislerle-dolu-david-cameron-donemi

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/boris-johnson-brexit-anlasmasini-imzaladi/1712925

https://www.avrupa.info.tr/abnin-tarihçesi-82

[/vc_toggle]

Öncü Arap-Sosyalist Hareketler ve Baas

1960’lı yıllarda işgalden kurtulan Arap devletlerinde sosyalizm birçok farklı zeminde oluşmaya başlamıştır. Avrupa’da eğitim alan Arap fikir önderleri sosyalizmi, neredeyse yüzyılı bulan ve ülkelerini adeta kurutmuş olan emperyalizmin elinden kurtaracak tek çare yol olarak görmüşlerdir. Her ne kadar coğrafyada sözü geçen İslam alimleri sosyalizmi ve komünizmi dini açıdan bağdaşlaşmayacı hakkında fetvalar verse de özellikle yoksul işçi ve köylü sınıfında sosyalist söylemler karşılık bulmuştur.

Suriye’de 1940’lı yılların başlarında, Fransız işgali altındayken, Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar tarafından temelleri atılan Baas partisi; ideolojik açıdan farklı dinlere ve etnik kimlikleri tek bir çatı altında toplayan Arap sosyalizmini benimsedi. Ebedi misyonu olan tek bir Arap devleti kurmayı hedefleyen Baas hareketi, emperyalizm ve siyonizmin prangalarından kurtulmayı hedefliyordu. Parti, Osmanlı Devleti’nin bölgeyi yüzyıllar boyunca süren egemenliğini ve ardından Fransa ve ABD’nin bölgeyi ekonomik ve siyasi olarak etkisi altına almasını büyük bir sömürgecilik faaliyeti olarak tanımladı. 1953 yılında Arap Sosyalist Partisi ile birleşen Baas Partisi günümüzde de devam eden iktidarına 1963 yılında askeri bir darbeyle başladı.

Irak’ta ise 1951 yılından itibaren etkisini arttıran Baas hareketi 1963 yılında iktidara geldi. Kısa bir süre sonra görevden uzaklaştırılan Irak Baas Partisi 1968 yılında tekrardan göreve geldi. Bu yıldan itibaren 35 yıl boyunca ortadoğu coğrafyasında birçok problematik ve büyük bir Irak-İran savaşını çıkaracak olan Irak Baas Partisi, 2003 yılında Amerikan müdahalesiyle Saddam Hüseyin’in devlet başkanlığından devrilmesiyle  resmi varlığına son verdi.

Mısır’da Hür Subaylar Grubu’nun Krallık yönetiminin devrilmesiyle oluşan siyasi boşluğu, içinde Arap milliyetçiliğinin ağır bastığı bir sosyalizm  dolduruldu. Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, özellikle 1960 ların ilk yarısında yaptığı reform ve kamulaştırmalar ile Arap sosyalizminin en büyük devrimlerini gerçekleştirdi. Öyle ki, komünizmin din karşıtlığını görmezden geldiği yeni bir tür sosyalizmi geliştirdi. Nasırcılık denilen bu akım özellikle özellikle Kuzey Afrika coğrafyasında hızla karşılık buldu ancak, Mısır’da Enver Sedat’ın iktidara başlamasıyla sosyalist devrimler bir anda kesilmiş ardından batı yanlısı dış politikaları benimseyen ve serbest piyasa ile kapitalist bir mısır devleti kurulma aşaması başlatıldı.

Cemal Abdülnasır

Libya’da ise 1969’da darbeyle devlet başkanlığına geçen Albay el-Kaddafi, önce fikri babası gördüğü Abdülnasır ideolojisini uygulamaya başladı. 1975’te yayınladığı ‘Yeşil Kitap’, kapitalist ve komünist bloğun dünyayı daha kötü bir geleceğe sürüklediği ve tüm milletlerin, başta Araplar olmak üzere, her iki bloğa karşı birleşmesi çağrısında bulundu. Libya’nın gerek jeopolitik gerekse de Sahra Altı Afrika’ya olan etkisi nedeniyle yıllarca bölgeyi domine etmesi özellikle batı devletleri arasında çok büyük bir hoşnutsuzluğa neden oldu. Enerji kaynaklarının devletleştirilmesi ve yabancı sermayenin kısıtlanması Libya’yı ekonomik olarak bağımsızlaştırdı. Arap Baharı etkisiyle başlayan  protestolar kısa bir süre içinde büyük çatışmalara ardından da birçok kıyıma neden olan bir iç savaşa evrildi. 2011 yılında başını ABD ve Fransa’nın çektiği BM gücü Libya’ya askeri bir müdahaleye başladı. Ekim ortasında ise bir hava saldırısı sonrasında kendi halkı tarafından linç edilen Kaddafi ile birlikte neredeyse 42 yıllık İslamcı Arap sosyalizmi de Libya’da son buldu.

Tunus ise 1956’da Fransız işgalinden kurtularak bağımsızlığını ilan etti. 1960’lı yılların başında ise görece kademeli olarak sosyalist sisteme geçildi. Sosyalist bir politikacı olan Habib Burgiba islam karşıtı politikalar benimseyen az sayıda ki Arap sosyalistlerinden birisi oldu. Diyalogcu siyasetten vazgeçerek sosyalist düzenlemeler yapan Burgiba, dini kurumların birçoğunu kapatarak kendine muhalif olan onlarca siyasetçiyi ve binlerce vatandaşını hapse attı.

Muammer Kaddafi

Günümüzde ise Baas, Neo-Baas ve Arap sosyalizminin yok olduğu söylenemez. Birçok isim değişikliğine rağmen bu politik iklimde ve yoğun propaganda döneminde yetişmiş kişiler fikri ve siyasi zeminini bu ideoloji üzerine kurmuşlardır. Özellikle Arap Baharı’nın yıkıcı sonuçları sonrası Liberal devletlerin özgürlük ve demokrasi vaatlerinin yerine gelmemesi ardından devam eden iç karışıklar hem ABD eksenli politikaların içini boşaltmış hemde Rusya’nın bölgede yıllardır aradığı desteğe sonunda karşılık vermiştir. İsim olarak ayakta kalan tek sosyalist parti olan Beşar Esad yönetimindeki Suriye Baas Partisi ise yıllar süren iç savaşı neredeyse 60 yıllık köklü mazileri olan Rusya sayesinde atlatmaktadır. Irak’ta ise Saddam Hüseyin bakış açısıyla Arap sosyalist hareketini benimseyen ve ABD işgaliyle bir anda ortadan yok olan Irak ordusu bölgedeki farklı fraksiyonlar ile hem siyasi hemde silahlı birçok oluşum kurmuştur. Halihazırda Ortadoğu’da yaşanan çoğu problemi daha anlaşılabilir kılan Arap sosyalizm ve Baas tarihi ileride kurulacak yeni yapılar içinde öngörüler yapmamızı da kolaylaştıracaktır.

Emre Topcu

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

https://islamansiklopedisi.org.tr/sosyalizm
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/640225
http://file.setav.org/Files/Pdf/20121126132435_seta-suriye_de_iktidar_mucadelesi.pdf
https://tr.wikipedia.org/wiki/2011_Libya_askerî_müdahalesi

[/vc_toggle]

Türkiye’nin Kamu Diplomasisine Bakış

Türkiye tarihin her anında coğrafi konumundan dolayı stratejik bir ülke olarak algılanmıştır. Ekonomisi ve altyapısı ile gelişmekte olan bir güç olarak adlandırılabilecek özellikle Arap Baharı öncesinde ve ilk dönemlerinde bölgesinin yükselen yıldızı konumundaki Türkiye bu noktada Doğuyla olan kültürel, tarihi ve coğrafi bağları yanı sıra Batı ile kurmuş olduğu NATO ve AB üyelik süreci gibi organik bağlar sebebiyle de bir çekim noktası haline gelmiştir (Çevik, Şahin, 2015: 12).

Türk Dış politikası genç Cumhuriyetin kuruluşundan beri olabildiğince aktif bir çizgi izlemeye ve bölgesel işbirliklerine önem vermeye çalışmıştır. 1980’lerde uluslararası ekonomik sisteme daha yerleşik bir biçimde uyum sağlamasının ardından Turgut Özal dönemi ile gerçekleşen ekonomik atılımlar, daha sonra AK Parti dönemi ile hareketlilik kazanmıştır (Eren, 2017: 41).

Türkiye kamu diplomasisinin önemini çok geç anlamış ve kullanmaya başlamıştır. Başbakanlık bünyesinde  “Türkiye’nin söyleyecek bir sözü, paylaşacak bir hikâyesi var” sözünü benimseyen “Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü” 30 Ocak 2010 tarihli 27478 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 2010/3 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile oluşturulmuş ve Türkiye’deki kamu diplomasisi faaliyetleri kurumsallaştırılmıştır (Turan, Karafil, 2017: 29). Günümüzde Kamu Diplomasisi faaliyetleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yürütülmektedir.

Kamu diplomasisi uygulamalarının yürütülmesi amacıyla Türk dış politikasını kurumsal anlamda temsil eden KDK, hem ulusal hem de uluslararası alanda tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerinde bulunmaktadır. Ayrıca sorunlar karşısında kamu diplomasisi yöntem ve araçları kullanılarak çözümler üretilmeye çalışılmaktadır. Genelgede de ifade edildiği gibi kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütleri arasında koordinasyonun sağlanması KDK’nın temel görevi olarak kabul edilmektedir. Sekretarya hizmetlerinin Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen KDK’ya tüm kamu kurum ve kuruluşları yardımcı olmaktadır (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).

KDK’nın misyonun da, Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda doğru tanınması için uzun vadeli, profesyonelce hazırlanmış stratejik planlamalara ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Türkiye’nin tanıtımında, diplomasi, dış yardımlar, bilim ve teknoloji, ekonomi, yükseköğretim, turizm, kültür, sanat ve medya gibi uluslararası alanda farklı kesimlerin dikkatini çekebilecek kamu diplomasisi faaliyetlerinin etkili olabileceği ifade edilmektedir (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).

KDK’nın vizyonunda ise, Türkiye’nin izlediği politikaların meşruiyetinin ve etkinliğinin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Türkiye’nin kamu diplomasisi alanlarında etkili bir şekilde yükselişe geçmesi, ulusal çıkarlarının, bölgesel etkinliğinin ve küresel görevlerinin göz ardı edilemez unsuru olarak görülmektedir. Koordinatörlük, Türkiye’nin uluslararası alanda artan etkisinden hareketle, Türkiye’nin yeni hikâyesini, başkalarına etkili bir şekilde anlatmayı amaçlamaktadır (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).

Sivil toplum çatısı altında ise “Kamu Diplomasisi Enstitüsü” faaliyetlerini yürütmekte, bilimsel toplantılar yapmakta, kitap ve rapor yayınlamakta, kamu diplomasisinin önemini topluma anlatmaya çalışmaktadır. Bu iki kurum dışında ne yazık ki Türkiye’de henüz bilimsel anlamda kurumsal bir yapı bulunmamaktadır (Şahin, Çevik, 2015: 7). Bu durum, Türkiye’nin sahip olduğu kamu diplomasisi imkân ve potansiyelinden yeterli düzeyde yararlanmasını engellemektedir. Çünkü toplumda henüz kamu diplomasisinin önemi ile ilgili bir algı oluşturulamamış, yeni yüzyılın bu stratejik aracının yapabilecekleri konusunda toplum yeterli düzeyde bilgilendirilmemiştir. Türkiye’de ülkeler arasında, devlet ve hükümet başkanları arasında yürütülen ilişkilerin diplomasi bağlamında yeterli olduğu düşünülmektedir. Ancak değişen diplomasi anlayışı ve yumuşak gücün uluslararası ilişkilerde öne çıkması, direkt kamuoylarına yönelik faaliyetleri zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle Türkiye bölgesel yakınlaşma politikaları ile izlenen etkin bir dış politika ile yeni iletişim kurduğu bölgelere kendisini anlatmak istemektedir.

Başbakanlık kamu diplomasisi önceki koordinatörü İbrahim Kalın kurumun internet sitesinde, Türkiye’nin kamu diplomasisini şöyle tanımlamaktadır;

“Türk kamu diplomasisi, Türkiye’nin yeni ‘Hikâyesinin etkin ve kapsamlı bir şekilde dünya kamuoyuna anlatılması faaliyetidir. Bu faaliyetlerin içeriğini belirleyen, Türkiye’nin tarihinden ve coğrafyasından miras kalan birikimdir. Türk dış politikasının derinlik kazanması, bu birikimi stratejik bir değer haline getirmesiyle doğrudan orantılıdır. Adalet, paylaşım, meşruiyet, temsilde eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik, farklılıklara saygı, erdemli toplum, din ve vicdan hürriyeti, insan onurunun korunması ve temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvence altına alınması, Türkiye’nin yeni toplumsal hayal gücünün kurucu unsurlarıdır. Bu unsurlar Türkiye’yi hem doğuda hem batıda bir cazibe merkezi haline getirmektedir.”

Bu bağlamda geleneksel dış politika aktörü olan Dışişleri Bakanlığının yanı sıra Türkiye yeni aktörlere yer açmaya başlamış, bu araçları daha etkin kullanma yoluna gitmiştir. 1992 yılında Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, AFAD, THY, Anadolu Ajansı, TRT, Kültür Bakanlığı, Yunus Emre Enstitüsü ve Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü devletin yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetlerini oluşturmaktadır. Diğer taraftan iktisadi kuruluşlar ve Kızılay başta olmak üzere STK’lar da Türkiye’nin kamu diplomasisi faaliyetlerinde önemli rol oynamaktadır.

Türkiye’nin algısını yeniden oluştururken, kendisini başka kamuoylarına tanıtırken, ülke markasını inşa ederken öncelikli olarak işe başlayacağı yer, kamu diplomasisi olgusuyla ilgili toplumsal bilinçlenmeyi ve desteği artırmak olmalıdır. Kamu diplomasisi konusunda oluşturulacak toplumsal bilinç, yanlış algıların düzeltilmesinde, ülke markasının sağlıklı ve uzun vadeli inşa edilmesinde çok ciddi katkılar sağlayacaktır. Ayrıca Türkiye’nin sayısı 200’e yaklaşan üniversiteleri de kamu diplomasisi konusunda stratejik bir potansiyel taşımaktadır. Bu akademik kurumlar harekete geçirilerek konunun bilimsel yönüyle incelenmesi ve Türkiye’nin izleyeceği yol haritasının oluşturulması noktasında onlardan yararlanılmalıdır (Özkan, 2012: 17).

Kitle iletişim araçlarının en çok geliştiği ve yaygınlaştığı günümüzde medya da kamu diplomasisi araçlarının başında gelmektedir. Medyanın toplumu etkileme, yönlendirme ve kanaat oluşturma gücü vardır. Bu güç nedeniyle medya, politikaların yaygınlaştırılması, başka toplumlara ulaştırılması, mesajların iletilmesi konularında önemli bir yere sahiptir. Kamu diplomasisi politikalarının hem ülke içine hem de ülke dışına ulaştırılmasında Türkiye’nin yeterli ve yetkin bir medya potansiyeline sahip olduğun söylememiz güçtür. Bu anlamda Türkiye’nin elindeki en önemli güç, Türkiye TRT (Radyo ve Televizyon Kurumu)’dir. Kamusal yayıncılık anlayışına sahip olan TRT; son yıllarda TRT Avaz, TRT Arapça, TRT Türk gibi yurt dışına yönelik kurduğu kanallarla ülkemizin tanıtılmasında, politikalarımızın anlaşılmasında rol oynamaktadır. TRT’nin Balkanlara yönelik bir kanal kurması, İngilizce yayın yapan uluslararası çapta, yaygınlığı ve etkinliği olan bir haber kanalını hayata geçirmesi, ülkemizin tanıtımına, kamu diplomasisi politikalarının başka toplumlara aktarılmasında yararlı olacaktır (Özkan, 2012: 20).

Sivil toplum kuruluşları Türkiye’nin bir başka önemli kamu diplomasisi imkânını oluşturmaktadır. Özellikle son yıllarda demokratikleşme konusunda atılan adımlar, ülkemizde sivil toplum anlayışının gelişmesine yol açmış, toplumda sivil toplum örgütlenmesine olan ilgiyi artırmıştır. Kamu diplomasisi politikalarının uygulanmasında en etkili araçlardan birini sivil toplum örgütleri oluşturmaktadır (Eyigün, 2017: 10). Bu nedenle Türkiye’nin sahip olduğu sivil toplum birikimini ve potansiyelini en üst düzeyde kamu diplomasisi vizyonu için harekete geçirmesi büyük önem taşımaktadır. Sivil toplum örgütlerinin başka ülkelerin sivil toplum kuruluşları ile diyalog kurması, çeşitli alanlarda işbirliği geliştirmesi ve karşılıklı anlama/dinleme/anlaşma sürecini yürütmesi beraberinde tanımayı ve kaynaşmayı da getirmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının verdiği mesajlar, seslendirdiği fikirler kamu otoritesinden, devlet ya da hükümetten bağımsız olduğu için daha kolay kabul edilebilme, daha çok dinlenebilme kapasitesine sahiptir. Daha inandırıcı bulunmakta, daha tarafsız olduğu kabul edilmektedir (Özkan, 2012: 19). Bu nedenlerle Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde sahip olduğu sivil toplum birikimini etkin şekilde kamu diplomasisi politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması konusuna yönlendirmesi önem taşımaktadır.

Türkiye’nin kültürel değerleri ve kültürün önemli bir öğesi olan dili, kamu diplomasisi aracı olarak kullanma hedefine güzel bir örnek 2007 yılında kurulan Yunus Emre Vakfı’dır. Vakıf, 2007 yılında Türk dilini, tarihini, sanatını, kültürünü dünya çapında tanıtmak ve Türkiye’nin diğer ülkelerle kültürel alışverişin geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Yunus Emre Vakfı’na bağlı olarak kurulan “Yunus Emre Enstitüsü” ise Türk kültürünün, tarihinin, dilinin ve edebiyatının daha iyi tanıtılması ve öğretilmesi amacıyla araştırmalar yapmayı, farklı kurumlarla işbirliği yaparak bilimsel çalışmaları desteklemeyi ve ortaya çıkan sonuçları çeşitli yayınlar vasıtasıyla kamuoyuna duyurmayı hedeflemektedir (Özkan, 2012: 21).

Yunus Emre Enstitüsü yurt dışında çeşitli ülkelerde açtığı Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri ile Türkiye’nin, Türk dilinin, kültürünün, sanatının ve tarihinin tanıtılmasına yardımcı olacak çalışmalar yapmaktadır. Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinde bilimsel projeler, kültürel etkinlikler ve kurslar aracılığıyla hem Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlanması hem de Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki dostluk ilişkilerinin pekiştirilmesi hedeflenmektedir. Yunus Emre Enstitüsü bünyesinde kurulan Yunus Emre Türkçe Eğitim ve Öğretim Merkezi (YETEM), öncelikle Türkçenin bir dünya dili olarak yurt dışında öğretilmesi konusunda faaliyetlerde bulunmakta, Türkçe üzerinden Türkiye’nin tanıtım faaliyetlerine katkı sunmaktadır. Yunus Emre Enstitüsü’nün yürüttüğü “Türkoloji Projesi” de kamu diplomasisi vizyonu açısından kayda değer bir çalışmadır.

Yunus Emre Enstitüsü’nün bulunduğu ülkeler. (Haritada ABD’deki iki merkez yer almıyor)

Yunus Emre Vakfı ve vakfa bağlı olarak kurulan Yunus Emre Enstitüsü, Türkiye’nin kültürel değerlerinin, dilinin stratejik bir iletişim aracı olarak kullanılması yönünde atılan çok stratejik bir adımdır. Yapılan çalışmaların mutlaka artırılması, yaygınlaştırılması ve kalıcı değerler oluşturabilecek şekilde planlanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin kültürel değerlerini tanıyan, Türkçe konuşan toplumların Türkiye’nin kamu diplomasisi politikalarını benimsemesi, desteklemesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Böyle bir kitleye kendimizi, değerlerimizi ve politikalarımızı anlatmak her zaman daha kolay ve ikna edici, inandırıcı olacaktır.

Eğitim, bilim, sanat ve spor gibi toplumun ufkunu açan, kalıcı değerler oluşturan unsurlar da kamu diplomasisi politikalarında etkili bir yer tutmaktadır. Yeni uluslararası sistemde ülkelerin yumuşak güçleri etkili olmaya başladıktan sonra bu alanlarda ortaya konulan başarıların önemi de artmıştır. Çünkü ulusal ve uluslararası alanda bilim, sanat, spor vb. alanlarda gösterilen başarılar, o ülkeye karşı ilgiyi artırmakta, medyanın etkisiyle başarılar kısa sürede tüm dünya geneline yayılmakta, sonuçta ortaya ülkenin kendisini anlatabileceği bir ortam çıkmaktadır. Kamu diplomasisi açısından böyle bir ortam, ikna ediciliği, cazibe merkezi oluşturma gücü ve kalıcılığı açısından çok değerlidir. Elde edilen başarılar üzerinden başka ülkelerin kamuoylarına verilecek mesajların etkisi çok daha fazla olacaktır. Bu noktada insan kaynağının gücü, niteliği, başarı oranı, çalışkanlığı da gündeme gelmektedir. Türkiye sahip olduğu insan kaynağını ne kadar bilimle, sanatla, sporla, eğitimle buluşturup geliştirirse, o oranda üstün başarılar elde edecektir. Elde edeceği bu başarılar da kamu diplomasisi vizyonu için stratejik değer taşımaktadır.

Türk kamu diplomasisi faaliyetlerine ilişkin bahsedilmesi gereken en önemli kurumlardan biri Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA)’dır. Başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle; ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel, eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığı ile geliştirmek amacıyla 1992 yılında kurulmuştur (Akçadağ, 19). TİKA’nın Afrika, Avrupa ve Asya kıtasındaki 37 ülkede 21 koordinasyon ofisi bulunmaktadır. Birçok göreve sahip olan TİKA Tür Kamu Diplomasisi açısından büyük öneme sahiptir.

Bahsedildiği gibi tüm bu vakıf, kurum, kuruluş ve ajanslar bir bütün halinde aktif olarak kullanıldığında Kamu Diplomasisinin etkin bir hal almasına yol açacaktır. Günümüzde Türkiye Kamu diplomasisini aktif olarak kullanmaya başlamıştır. Çağımızda yumuşak güç unsuru olarak önem kazanan diplomasi vazgeçilemez bir önemdedir.

Hatice Nur Sarıtunalı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

Eren, Erdem, “Sivil Toplumun Dış Politika İnşasındaki Rolü: Kamu Diplomasisi Örneği”, Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, 2017.

Eyigün, Canan, Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Düşünce ve Strateji Kuruluşlarının Medya ile İlişkisi: SETA Örneği, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2017.

Özkan, Abdullah, “21. Yüzyılın Stratejik Vizyonu Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Kamu Diplomasisi İmkânları”, TASAM, Stratejik Rapor No:70.

Şahin Mehmet, B. Senem Çevik, Türk Dış Politikası ve Kamu Diplomasisi, Nobel yayıncılık, Ankara, 2015.

Turan, Yıldırım, Ahmet Karafil, “Türk Dış Politikasında Yumuşak Güç Unsuru ve T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü Örneği”, Uluslararası Politik Araştırmalar Dergisi, Cilt:3, Sayı:1, 2017.

Kamu Diplomasisi Kurumu http://kdk.gov.tr/

[/vc_toggle]

Afganistan ve Kadim Türk Yurdu: Güney Türkistan

Tarihe bakıp, zihnimizde bugün ve geçmiş arasında hayali bir köprü çizdiğimizde bu düşüncemizin sınırlarını belirleyen en büyük etken kültürdür. Bu sınırlara, bir milletin tarihi açısından bakıyorsak; o milletin dünden bugüne ne taşıdığı, diliyle, inançlarıyla, kendine has özellikleri ile medeniyete ne gibi katkıları olduğu dikkate alınmalıdır. Bu noktada konuya, mensubu olduğumuz Türk milleti açısından baktığımızda, tarih sahnesine çıktığımız günden beri yayından bir ok gibi fırlamış ve acuna yayılmışız. Türkler bağımsızlığına düşkünlüğü hasebiyle düşmanlarının her türlü girişimlerine rağmen her coğrafyada dün olduğu gibi bugün de ayaktadır. İşte bugün Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden birisi de Afganistan sınırları içerisinde bulunan Güney Türkistan’dır. Güney Türkistan, Türklerin, gerek nüfusu, gerek Afganistan’ın üçte birini oluşturan yaşadıkları alanın genişliği itibariyle ve bahsedeceğimiz birçok etkenle birlikte adeta potansiyel bir bağımsız Türk devleti gibi görünmektedir. Nitekim Afganistan’ın sınırlarına ve komşularına bakarsak adı konulmamış bir Türk coğrafyası gözümüzün önüne gelmektedir.

Güney Türkistan haritası

Afganistan; doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeyde Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan, doğuda da küçük bir sınırla Doğu Türkistan (Çin) ile komşudur. Afganistan’ın kuzeyinde yani Güney Türkistan’da boy açısından baktığımızda Özbek ve Türkmen ağırlıklı olmak üzere az oranda da Kırgızlar gibi farklı Türk toplulukları yaşamaktadır. Bölge asırlarca Türk hakimiyetinde bulunmuş, birçok yerli ve yabancı kaynakta ülkenin kuzeyi; Güney Türkistan, Afgan Türkistan’ı, South Turkestan, Afghan Turkestan adlarıyla anılmaktadır. Son nüfus sayımına (2013) göre ülke nüfusu yaklaşık 40 milyon iken Türk nüfus bunun içinde %12’lik oranı kapsamaktadır. Ancak yine Doğu Türkistan’da, Sekelistan’da ve birçok Türk yurdunda olduğu gibi Güney Türkistan’da da Türkler arka plana itilmekte, dolaylı yoldan dışlanmaktadır. Nitekim nüfus konusunda devlet bürokrasisi tarafından negatif ayrımcılığa tabi tutuldukları için çoğu aile fertleri nüfus cüzdanı alamamaktadır. 7 kişilik bir aileden ortalama 2 kişinin kaydı bulunmaktadır. Dolayısıyla %12 olarak belirtilen nüfus oranının gerçekliği, üstü örtülen gerçeklerin altında kalmaktadır. Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde özellikle kırsal kesimde güvenlik güçleri az sayıda bulunmakta ve bu durumda halk Taliban ile karşı karşıya kalmaktadır. Sivil halk ya katliamlara uğramakta ya da göç etmek zorunda kalmaktadır. Bu da Güney Türkistan’da hayatı ve ayrıca nüfusu olumsuz etkilemektedir.

Güney Türkistan Türkleri

Afganistan, dolayısıyla Güney Türkistan, yıllardır iç savaşla ve Taliban gibi terör örgütlerinin saldırılarıyla uğraşmaktadır. Ancak bu durumu daha da ağır hale getiren Taliban ile mücadelede ön planda olan Türk komutanların yönetenlerce baskı altına alınmasıdır. Nitekim Türklerin yoğun olarak yaşadığı Feryap şehrinde Taliban’a karşı savaşan Nizamüddin Kaysari hiçbir sebep gösterilmeksizin Afganistan güvenlik güçlerince tutuklanmıştır. Güney Türkistan halkı bu duruma sert tepki göstermiştir. Bu noktada Afganistan’ın en kalabalık etnik unsuru olan Fars menşeili Peştunlar, mevcut Cumhurbaşkanı Peştun milliyetçisi Eşref Gani ve yönetimin Taliban’a yakın izlenen politikaları düşünüldüğünde uygulamalar şaşırtmamaktadır. Yöneticilerin bu yaklaşımları sadece Türkleri değil bölgenin en kalabalık unsurların olan Tacikleri de rahatsız etmektedir. Taliban’ın baskısından dolayı boşalan yerlerde Peştun nüfusunun artması tesadüf olarak görünmemektedir.

Güney Türkistan bayrağı

Güney Türkistan’da yaşanan terör olayları, eğitim, altyapı ve hizmet konusunda yönetimin bölgeyi dışlaması bölge halkını zor duruma düşürmüştür. Özellikle eğitim konusunda okulların her açıdan yetersizliği Türk halkını ne yazık ki olumsuz etkilemiştir. Bu şartlara rağmen Güney Türkistan’da Türkler varlığını korumuş, kültürüne ve özellikle de diline sahip çıkmış ve zor şartlarda bağrından devlet adamı, şair, yazarlar çıkarmayı başarmıştır. Onlar da, nice Türk devletine yurt olmuş olan bugünkü Güney Türkistan sınırları içindeki Herat’ta doğmuş Ali Şir Nevai gibi bayrağı devralmış Türkçe’yi yaşatmaktadırlar. Nitekim hatırlamak gerekirse ünlü Türk şair ve devlet adamı Nevai, en ünlü eseri Muhakemetül Lügateyn’de Türkçe’nin Farsça’dan zengin bir dil olduğunu anlatmıştır. Güney Türkistan’ın yakın dönem şair ve yazarlarından merhum Abdülmecit Turan şiirlerinde Türkçesi ve düşüncesiyle bu çağa da ışık olmuştur. Turan 1999’da yayınlanan Milletim şiirinde şöyle der:

Turanıng başından bulıt gitmedi, (Turan’ın başından bulut gitmedi,)

Allah bu ne bela millet gülmedi. (Allah’ım bu ne bela, millet gülmedi.)

Başka xalklar yalı dinc bolmadı, (Başka halklar gibi dinç olmadı,)

Aglap ötär boldı iylim milletim. (Ağlayıp biter oldu elim, milletim.)

Güney Türkistan’da siyasette de Türkler zorlu mücadeleler vermektedir. Bu mücadeleleri verenlerden birisi de Afganistan Türklerinin lideri ve eski milletvekili merhum Abdulkerim Mahdum’dur. Mahdum, ömrünü Güney Türkistan’ın ve Türk halkının sıkıntılarını çözmeye adamıştır. Okullarda Türk dilinde eğitim verilmesini sağlamıştır. Afgan Milli Radyosu’nda Türkmen ve Özbek Türkçesi ile iki saat yayın yapılmasını sağlamıştır. Güney Türkistan halkını tek çatı altında toplamak için Erkin Türkistan Partisi’ni kurmuştur. Yaşadığı baskılar, hapis ve işkenceler sonrası ortaya çıkan ölüm tehdidi sonrası dedesinin de vasiyeti üzerine 1978’de Türkiye’ye yerleşmiştir. Vefatından önce memleketi Cüzcan’a dönen Mahdum geçtiğimiz yıl 2019 Eylül ayında vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.

Güney Türkistan’da duvarlarda Türk lideleri

Türk Dünyası, sadece nüfus varlığı ile değil Türk milleti olarak bulunduğu her yerde dilini ve kültürünü koruduğu ve nesillere aktardığı sürece, varlığı ebedi ve daha büyük olacaktır. Bugün Güney Türkistan’da; Herat’ta, Kandehar’da, Mezarışerif’te atan yürek, Kaşgar’da, Kerkük’te, Ankara’da ve dahi nice Türk’ün yaşadığı topraklarda attığı sürece Türk Dünyası daha ileriye gidecektir. M. Âkif Ersoy’un da dediği gibi “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” Güney Türkistan, Türk Dünyası’nın bir incisidir. Nitekim devletimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemâl Atatürk “Efendiler! Türk devleti Afganistan’a yardım edecektir. Bu yardımların karşılığında göreceksiniz, bir gün orada müstakil bir Türk devletinin kuruluşuna şahit olacağız.” demiştir. İdealleriyle yürüyen bir Türk Dünyası hayallerin ötesine geçecektir.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”1367″ name=”Kronolojik Doğu Türkistan Tarihi”]

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

Hamid Cangeldi, Tarihi ve Güncel Yönleriyle Güney Türkistan’da Türk Varlığı Söyleşisi, sahipkiran.org, 02.05.2019.

Mevlüt Uyanık, Güney Türkistan Dünyanın Neresine Düşer?, www.yaylahaber.com.tr, 03.01.2020.

qha.com.tr, Afganistan’da Peştun milliyetçiliği Türk halklarını endişelendiriyor, 08.02.2018.

Selahittin Tolkun, Güney Türkistan’da (Afganistan) Özbek Türkçesiyle Yeni Yayımlar – II, s.405.

www.sabah.com.tr, Afganistan Türklerinin lideri Mahdum hayatını kaybetti, 30.09.2019.

www.yenidenhaber.com, Güney Türkistan’da neler oluyor?, 11.07.2018.

[/vc_toggle]

Dünyanın İlk Kadın Hükümdarı: Türklerin Anası Tomris Hatun

Kazakistan Eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in isteğiyle filmi çekilen Tomris Hatun kimdir? Gelin birlikte Tomris Hatun’un kim olduğunu öğrenelim.

Tomris Hatun, milattan önce 600 yılında yaşadığı varsayılan, tarihe adını altın harflerle yazdıran dünyanın ilk kadın hükümdarıdır. Tomris, günümüz Türkçesinde “Demir” anlamına gelmektedir. Sakalar’ın büyük hükümdarı Alp Er Tunga’nın torunu olan Tomris Hatun, eşinin vefatı üzerine Sakalar’ın idaresini eline almıştır.

Tomris Hatun barışçıl bir politika izler fakat barışçıl yapısı onu savunmaya önem vermekten geri bırakmaz. Sakalar’ın idaresine bir kadının geldiğini öğrenen Pers İmparatoru Büyük Kiros, Saka topraklarına düzenli olarak akınlar düzenler fakat bu akınlarda yakılmış tarlalardan başka bir şey bulamaz çünkü Sakalar sadece uygun bir mevzi bulduklarında savaşa giriyor, aksi takdirde geri çekiliyorlardı. Sakalar’ı kovalayarak bir sonuca varamayan Kiros, her defasında eli boş bir şekilde İran’a geri döner. Kiros bu işi öyle ya da böyle bir şekilde bitirmek ister ve Tomris Hatun’a evlilik teklifi yapar. Eğer bu teklifi kabul ederse akınları sonlandıracağını söyler. Fakat Tomris Hatun bu teklifi kesin bir dille reddeder.

Teklifinin reddedilmesine çok sinirlenen Büyük Kiros büyük bir ordu toplayarak tekrar Saka topraklarına girer. Tomris Hatun artık kaçmanın yarar sağlamayacağını anlayıp uygun bir alan seçip Büyük Kiros’un ordusunu beklemeye başlar. İki ordu aralarında birkaç kilometre kalacak bir biçimde mevzilenir. Güneş battığı için savaşa başlamazlar fakat Kiros gece yarısı iki ordunun arasına bir eğlence çadırı kurdurur. Tomris Hatun’un oğlu ve oğlunun yanındaki askerler bu çadıra bir baskın düzenler ve orada bulunan birkaç Pers askerini öldürüp eğlencenin ortasına dalarlar. Birkaç saat sonra Kiros’un birlikleri çadıra gelip Tomris’in oğlu dahil çadırdaki tüm Sakalar’ı öldürürler. Tomris, oğlunun ölüm haberini aldığında adeta yıkılır ve şöyle yemin eder:

“Kana susamış Kirus! Sen oğlumu mertlikle değil o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!’”

Ertesi gün iki ordu büyük bir muharebeye girişir ve Persler sahip oldukları Ölümsüzler Birliği ve eğitimli savaş köpeklerine rağmen intikam duygularıyla hareket eden Sakalar tarafından bozguna uğratılır. Sakalar bu savaşta okçuluk alanında büyük bir ustalık gösterir ve bazı kaynaklara göre de Hilal Taktiği, Turan Taktiği ve Kurt Oyunu savaş stratejilerini kullanmışlardır.

Ölenler arasında Pers İmparatoru Büyük Kiros da vardır ve Tomris Hatun intikamını almıştır. Kiros’un kesik kafasını; “Kan içmeye doymazdın. Şimdi ben seni kan ile doyuruyorum” diyerek içi kan dolu bir fıçıya atar.

Atalay Aydın

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

milliyet.com.tr/dunya-tarihine-damga-vuran–ilk-kahraman-kadin—turk—hukumdar–tomris-hatun/Blog/?BlogNo=348812

cnnturk.com/magazin/ilk-turk-kadin-hukumdar-tomris-hatun-geliyor

antiktarih.com/2018/11/11/tomris-hatun-ve-iskitler/

tr.wikipedia.org/wiki/Tomris

[/vc_toggle]

Tayvan Seçimleri ve Bölgeye Etkisi

Tayvan, 11 Ocak Cumartesi 2020’de hem Tayvan’ın hem de Tayvan ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ile olan ilişkilerinin geleceği açısından önemli olan bir seçimi geride bıraktı. Seçime Bağımsızlık eğilimli Demokratik İlerleme Partisi’nin (DPP) lideri ve mevcut Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen, anakara dostu Kuomintang (KMT) partisi adayı ve Kaohsiung belediye başkanı Han Kuo-yu ve Halkın İlk Partisi lideri James Soong Chu-yu katıldı. Seçim kampanyaları, Çin anakarasının seçimlere etkisi olabileceği tartışmaları üzerinden ilerlemişti. 11 Ocak 2020 gecesinde ise seçim sonuçları Tayvan bağımsızlığını destekleyenler açısından zaferle sonuçlanmışken Çin anakara destekçileri tarafından ise adeta bir yenilgiyle karşılanmıştır.

Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen, 8 milyondan fazla oyla Tayvan’ın lideri seçildi. Bu oy oranına daha önce aday olmuş hiçbir aday ulaşamamıştı. DPP aynı zamanda adanın yasama organı için gerçekleştirilen seçimlerinde KMT’ nin 38 sandalyesine kıyasla 61 sandalye kazanarak kapsamlı bir zafer de elde etti. Bu ise iktidar partisinin Yasama Organın’daki çoğunluğunu koruyacağı anlamına geliyor.[1] Seçim sonuçları aynı zamanda seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun Tek-Çin Prensibini daha fazla onaylamadığını da göstermektedir. Tek-Çin Prensibi ÇHC’ nin Tayvan’ı temsil ettiğine dayanan ve kendi kendini yöneten Tayvan’ı egemen topraklarının bir parçası olarak gördüğü ÇHC’ nin resmi ifadesi ve politikasıdır.

Tsai Ing-wen ve Han Kuo-yu

Seçim kampanyaları, Taipei ve Pekin arasındaki egemenlik, demokrasi ve boğazlar arası tartışmaları içeren meselelerle geçerken aynı zamanda Hong Kong’un Çin anakara etkisine direnen hükümet karşıtı protestolarıyla birlikte daha da alevlendi.[2] Seçim sonucunda Çin anakara karşıtı ve Tayvan bağımsızlığının destekçisi adayın kazanması ÇHC tarafından çok hoş karşılanmasa da ÇHC’ nin açıklaması “Dünya’da sadece tek bir Çin vardır” şeklinde oldu. Çin’in Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Ma Xiaoguang Cumartesi gecesi geç saatlerde, anakaraya tek bir Çin prensibi ve bir ülke, iki sistem modeli altında barışçı birleşme durumunu belirten bir açıklama yaptı ve “Ulusal egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü kararlılıkla destekliyoruz ve ülkeyi bölme çabalarına ve biçimlerine sıkıca karşıyız” ifadelerini kullandı. Tsai Ing-wen 2016’da yapılan seçimi kazandıktan sonra da ÇHC’den bağımsız bir dış ve iç politika izleyeceklerini belirtmişti. Bu durum Güney Çin Denizi’nde ÇHC’ nin egemenlik alanına küçük de olsa bir tehdit oluşturmakta ve diğer devletlerin ekonomik ilişkilerini Tayvan’la daha çok geliştirmesine neden olmaktadır. Tayvan dünyada yazılım teknolojisi bakımından ilerleyen ülkeler arasında yer almakta ve bu yönüyle de ÇHC ile rekabet halinde bulunmaktadır.[3]

Çin’in Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Ma Xiaoguang

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise bir tweet’le Tsai’ yi tekrar seçildiği için tebrik etti.[4] ABD, Çin ile yaşadığı ticaret savaşları sonrasında Tayvan ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerini daha artırmıştı. Bunun sonucunda Çin tarafından Tayvan meselesi için iç meselelere karışılmaması yönünde her zaman açıklama gelmektedir. Tayvan ise gerek Avrupa gerekse Güney Amerika ülkeleri ile ticari ve politik ilişkilerini ilerletmeye odaklı politikalar sürdürmektedir.[5] Birçok Latin Amerika ve Avrupa ülkeleriyle Tayvan arasında vizesiz ziyaretler konusunda anlaşma yapılmakta ve bunun sonucunda birçok yatırımcı karşılıklı olarak ekonomik gelişmeyi canlandırmaktadır.[6] Sadece ekonomik olarak değil aynı zamanda birçok öğrenci transferi ile üniversiteler arasında bilgi alışverişi yapılmaktadır. Tayvan ile Japonya arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkinin yakın olması da Tayvan’ ın politik ekonomik bağımsızlığında önemli bir rol oynamakta ve Çin’ in bu bölgedeki tek başına hâkim olma mücadelesini kırma girişimindedir. Japonya seçim sonucunda, Tayvan’ın demokratik sisteminin olgunluğunu ve değerlerini gösterdiğine ve Tayvan’ın Tayvan Boğazı’ndaki barış ve istikrara katkıda bulunurken demokrasisini, özgürlüğünü ve egemenliğini korumaya devam edeceğine dair açıklarda da bulundu.[7]

Önümüzdeki günlerde de bölgedeki tansiyonun hem Tayvan hem de Hong Kong temelinde artacağı ve Çin’ in bu konuda askeri güçten bile kaçınmayacağını tahmin edebiliriz. Çin’ in bu konular temelinde müzakereye kapalı olduğunu ve kendi iç işleri olarak gördüğünü hatırlarsak Tayvan’ın bağımsızlık iddiası uzun yıllar tartışmalı olacak gibi görünmektedir.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

[1] https://www.scmp.com/news/china/politics/article/3045693/taiwan-elections-tsai-ing-wen-re-elected-president-victory-over ( Erişim Tarihi: 12.01.20 Çeviriler bana aittir. )

[2] https://www.scmp.com/video/scmp-originals/3045709/tsai-ing-wen-wins-her-second-term-taiwans-president-most-ever-votes  (Erişim Tarihi: 12.01.2020 Çeviriler bana aittir. )

[3] https://www.webtekno.com/programcilikta-en-iyi-10-ulke-h21612.html  ( Erişim Tarihi: 12.01.2020 )

[4]https://twitter.com/SecPompeo/status/1216011149990400003?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E1216011149990400003&ref_url=https%3A%2F%2Fwww.scmp.com%2Fnews%2Fchina%2Fpolitics%2Farticle%2F3045693%2Ftaiwan-elections-tsai-ing-wen-re-elected-president-victory-over ( Erişim Tarihi: 12.01.20 )

[5] https://www.taiwannews.com.tw/en/news/3856786 ( Erişim Tarihi: 12.01.20 )

[6] https://www.taiwannews.com.tw/en/news/3856578 ( Erişim Tarihi: 12.01.20 )

[7] https://www.taiwannews.com.tw/en/news/3859500 ( Erişim Tarihi: 12.01.20 )

[/vc_toggle]