Bugün, 11 Eylül saldırıları denildiğinde ekseriyetin Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en büyük saldırısı olan eylemleri, henüz dün yaşanmış gibi hatırladığını görürüz. Usame Bin Ladin’in verdiği emirle Batı’da yüzlerce kişinin ölümünün gerçekleştiği müteakip saldırılara da yakın zamanlarda şahitlik etmişizdir.
Dünyada cihadizm, cihatçı selefilik, vehhabilik, hilafetçilik gibi kavramlar zikredildiğinde de akla ilk dönemlerde, Ladin’in liderliğinde, kökleri Afganistan’a dayanan, ilk etapta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne direniş amaçlı ortaya çıkan El Kaide örgütü gelirdi.
Bin Ladin
Bu yazıda El Kaide’nin tarihçesinden ziyade, neden cihatçı selefiliğin IŞİD’e doğru yöneldiğine ve El Kaide’nin neden artık Batı toplumları için ciddi tehdit olmaktan uzak olduğuna yönelik değerlendirmeler yer alacak.
Öncelikli olarak miladın Usame Bin Ladin’in etkisiz hale getirilmesi olduğunu söylemek gerekir. Ladin yaşıyorken İslami köktendinci grupların selefilik mezhebine müntesip olanlarının neredeyse tamamı tek bir bayrak altındaydı. Bu dönemde örgüt güçlüydü ve Batı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Öyle ki, örgüt ve bağlantıları dönemin süper güçlerinden SSCB’yi Afganistan’dan püskürtmeyi bile başarmıştı.
Zevahiri’nin, Usame Bin Ladin’in ardından başa geçmesiyle birlikte Irak İslam Devleti (bugünkü meşhur ismiyle IŞİD) arasında problemler ortaya çıktı. Zevahiri, Ladin’in yol arkadaşı olmasına rağmen İslami terminolojide “akide” ismi verilen anlayışa göre, birçok noktada IŞİD ile ters düşmeye başladı. Bu meselelerin çoğu teolojiktir. Halkların tekfiri, demokratik seçimlerin ele alınışı, “kafirlerle” ortak hareket edilip edilemeyeceği gibi konulardan iki örgütün arası tamamen açılmış hatta bugün Afganistan, Yemen, Suriye, Somali gibi alanlarda sıcak çatışmalar meydana gelmektedir.
El Kaide’nin Zevahiri dönemindeki politikalarının coğrafyaya göre farklı oluşu, radikal İslamcı olarak tabir edilen kişilerin kafasında örgüte yönelik antipati oluşturmuştur. Esasında El Kaide’nin bugün dünya üzerinde yeni bir güç toplayamamasının temel sebebi budur.
Savaş esnasında sivillerin hedef alınmasına karşı olduklarını açıklamalarına rağmen, Taliban’ın yıllarca sivil hedeflere gerçekleştirdiği eylemlerin yastık ardı edilmesi, Somali’de Eş Şebab’ın sivil hedefleri vurmasına rağmen El Kaide ile bağlantısının kopartılmaması, Yemen’de “tağut” olarak kabul ettikleri Suudi Arabistan hükümetinin müttefiki Hadi hükümetiyle Arap Yarımadası El Kaidesi (AQAP) doğrudan işbirliği yaptığının Al Jazeera tarafından görüntülenmesi gibi sebepler örgüte olan yaklaşımı aleyhlerine çevirmiştir. Öte yandan El Kaide’nin 11 Eylül Saldırıları da dahil birçok kez sivil hedefleri doğrudan hedef alan terör saldırıları olmuştur.
Özellikle Suriye’de de Colani’nin başını çektiği hemen her ay ismini değiştiren HTŞ’nin El Kaide ile birlikte olup ardından biatını bozması, iki halde de kabul görmesi, ÖSO ile ilk etapta müttefik olmaya çalışıp Esad rejiminden önce “hariciler” olarak tanımlanan silahlı militanlara yönelik operasyonları ağırlaştırması gibi durumlardan ötürü, El Kaide’nin ideolojik olarak en sıkıntılı döneminde olduğunu söylemek mümkün.
Öte yandan, batıya yönelik terör saldırılarında El Kaide’den sonra “bayrağı teslim alan” örgüt olan IŞİD’in de Irak ve Suriye’de yıllar süren savaştan sonra büyük oranda etkisiz hale getirilmesi, psikolojik olarak da bazı radikal İslamcıları etkileyerek ümitsizliğe yöneltmiş olabilir.
Bir başka konu da, El Kaide’nin Zevahiri ile beraber gelen ideoloji karmaşasının yanında, global bir projesinin olmayışıdır. Taliban hareketi denildiğinde akla nasıl Afganistan ve daha az oranda Pakistan geliyorsa, El Kaide denildiğinde amacı sadece “cihad etmek” olarak kabul ettikleri, düzenlediği saldırılar gelmekte. Ancak bu saldırıların hedefi “intikam” amacının dışında bir gayeyi barındırmamakta. Örgütün bir devlet gibi organizasyonlaşması yok, kaldı ki bahsedildiği şekilde hilafet ilan edebilsinler.
Toplayacak olursak bugün El Kaide’nin tesirini yitirmesinin başlıca sebepleri ideolojisindeki çatlaklar, beyanlarla eylemlerin büyük oranda çelişmesi, ortaya gerçekçi bir proje koyamamaları olarak kabul edilebilir.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok alanda hezimete uğrayan Avrupa bu durumdan kurtulabilmek için çıkış Yolları aramaktaydı. Amacı Avrupa genelinde barışın sağlanması daha sonra ise Kültürel Ekonomik ve Siyasal alanlarda işbirliğinin sağlanması hedefleniyordu. Bu doğrultuda 1951 yılında Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Almanya, Fransa Ve İtalya tarafından ilk adımlar atılmıştır.
İlk olarak Kömür ve Çelik sektörünü geliştirmek amacıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur. Bu topluluk 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu 1992’den günümüze kadar da Avrupa Birliği ismini almıştır. Kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede birçok alanda işbirliklerini güçlendirmişlerdir.
İlk kuruluşunda kurucu üyeden oluşan AB’nin günümüzde 28 üyesi bulunmaktadır. Bu üyeler; Almanya, Belçika, Avusturya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti , Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan’dır. Ülkemizin de içinde bulunduğu 4 tane AB üyeliğine aday olan ülke bulunmaktadır.
Birleşik Krallık
Avrupa kıtasının Kuzey batısının açıklarında yer alan ada ülkesi Birleşik Krallık batısında İrlanda Adası’nın kuzeyini içeriyor. Birleşik Krallık 4 ülkeden oluşmaktadır. Bunlar; İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’dır.
Kendi içlerinde ayrı parlamentolara sahip olsalar da dışa karşı Birleşik Krallık olarak birleşmektedirler.
Birleşik Krallık Haritası: Kuzey İrlanda, Galler İngiltere ve İskoçya
BREXIT Süreci Nasıl Gelişti?
1973 yılında AB’ye katılan Birleşik Krallık İlk defa AB’den ayrılma tartışmasını 1975’te yani AB’ye katıldıktan sonra 3 seneyi doldurmadan referanduma götürmüştür. Bu referandum sonucu Birleşik Krallık seçmenleri %67’lik oy oranıyla AB üyeliği içinde kalmaya karar verdiler
Suriye’deki iç savaş sonucu ülkelerini terk eden mülteciler Türkiye Ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya göç etmeye başladılar.
Hem savaş yüzünden göç eden mülteciler üzerinden hem de işçi olarak çalışmak için Avrupa’ya giden işçiler üzerinden yapılan siyasi kampanyalar sonucunda Birleşik Krallık Başbakan David Cameron önderliğinde 23 Haziran 2016 yılında AB’den ayrılmak için referandum yapmaya karar verdi. Referandumdan çıkan sonuç neticesinden sonra Avrupa Birliği Anlaşmasının 50. maddesi olan “Ayrılma Hakkı” süreci başlatıldı. Referandum sonucu AB’den ayrılık kararı çıkınca AB’den yana olan Başbakan David Cameron istifa etmeyi tercih etti.
David Cameron’un istifasından sonra 13 Temmuz 2016 yılında İçişleri Bakanı Theresa May Başbakan olarak göreve geldi. Theresa May’in AB ile 2 yıl boyunca yürüttüğü müzakereler sonucunda vardığı Brexit anlaşması Kuzey İrlanda ile ilgili “tedbir maddesi” nedeniyle ilki tarihi farkla olmak üzere tam 3 kez reddedildi. Brexit Anlaşmasının Avam kamarasından geçememesi, ülke genelinde meydana gelen terör saldırıları ve parlamento hükümet çoğunluğunu kaybettiği genel seçimler sonucunda 3 yılı biraz aşan görev suresine istifa ederek son vermiştir.
Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasıyla Avrupa Birliği’ne bağlı binalardan bayraklar kaldırıldı.
Theresa May’den sonra Başbakanlık görevine Boris Johnson getirildi. Daha sonra İngiliz parlamentosunun alt kanadı avam kamarası erken genel seçimlere gitme kararı aldı. Johnson kaybetme riskini de göze alarak seçimlere gitti. Çünkü işin sonunda Brexit vardı. Parlamentodaki koltuk sayısının artması demek Brexit’ın parlamentodan geçmesi için kalkacak ellerin artması anlamına geliyordu. Nitekim seçimlerin sonucu Johnson’un bu riski göze almasına dediğini gösteriyor. Johnson’un partisi oyların %43’ünü işçi partisi ise %32’sini aldı. Bu sonuçlar neticesinde Johnson hem başbakan seçildi hem de parlamentodaki milletvekili sayısını arttırdı. Bu sonuca göre Johnson Avrupa Birliği ile vardığı Brexit Anlaşmasını başka bir partinin desteğine gerek kalmadan 650 üyeli avam kamarasından geçirebilecek ve İngiltere 31 Ocak 2020’de ayrılmış olacak.
İngiltere’nin 4 yıl önce aldığı Avrupa Birliğinden ayrılma kararı (Brexit) tamamlandı. Bu süreci ülkenin fiilen AB üyesi kalacağı ama Birliğin karar süreçlerinde yer alamayacağı 11 ay olarak öngörülen bir geçiş dönemi izleyecek.
1960’lı yıllarda işgalden kurtulan Arap devletlerinde sosyalizm birçok farklı zeminde oluşmaya başlamıştır. Avrupa’da eğitim alan Arap fikir önderleri sosyalizmi, neredeyse yüzyılı bulan ve ülkelerini adeta kurutmuş olan emperyalizmin elinden kurtaracak tek çare yol olarak görmüşlerdir. Her ne kadar coğrafyada sözü geçen İslam alimleri sosyalizmi ve komünizmi dini açıdan bağdaşlaşmayacı hakkında fetvalar verse de özellikle yoksul işçi ve köylü sınıfında sosyalist söylemler karşılık bulmuştur.
Suriye’de 1940’lı yılların başlarında, Fransız işgali altındayken, Mişel Eflak ve Selahaddin el-Bitar tarafından temelleri atılan Baas partisi; ideolojik açıdan farklı dinlere ve etnik kimlikleri tek bir çatı altında toplayan Arap sosyalizmini benimsedi. Ebedi misyonu olan tek bir Arap devleti kurmayı hedefleyen Baas hareketi, emperyalizm ve siyonizmin prangalarından kurtulmayı hedefliyordu. Parti, Osmanlı Devleti’nin bölgeyi yüzyıllar boyunca süren egemenliğini ve ardından Fransa ve ABD’nin bölgeyi ekonomik ve siyasi olarak etkisi altına almasını büyük bir sömürgecilik faaliyeti olarak tanımladı. 1953 yılında Arap Sosyalist Partisi ile birleşen Baas Partisi günümüzde de devam eden iktidarına 1963 yılında askeri bir darbeyle başladı.
Irak’ta ise 1951 yılından itibaren etkisini arttıran Baas hareketi 1963 yılında iktidara geldi. Kısa bir süre sonra görevden uzaklaştırılan Irak Baas Partisi 1968 yılında tekrardan göreve geldi. Bu yıldan itibaren 35 yıl boyunca ortadoğu coğrafyasında birçok problematik ve büyük bir Irak-İran savaşını çıkaracak olan Irak Baas Partisi, 2003 yılında Amerikan müdahalesiyle Saddam Hüseyin’in devlet başkanlığından devrilmesiyle resmi varlığına son verdi.
Mısır’da Hür Subaylar Grubu’nun Krallık yönetiminin devrilmesiyle oluşan siyasi boşluğu, içinde Arap milliyetçiliğinin ağır bastığı bir sosyalizm dolduruldu. Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, özellikle 1960 ların ilk yarısında yaptığı reform ve kamulaştırmalar ile Arap sosyalizminin en büyük devrimlerini gerçekleştirdi. Öyle ki, komünizmin din karşıtlığını görmezden geldiği yeni bir tür sosyalizmi geliştirdi. Nasırcılık denilen bu akım özellikle özellikle Kuzey Afrika coğrafyasında hızla karşılık buldu ancak, Mısır’da Enver Sedat’ın iktidara başlamasıyla sosyalist devrimler bir anda kesilmiş ardından batı yanlısı dış politikaları benimseyen ve serbest piyasa ile kapitalist bir mısır devleti kurulma aşaması başlatıldı.
Cemal Abdülnasır
Libya’da ise 1969’da darbeyle devlet başkanlığına geçen Albay el-Kaddafi, önce fikri babası gördüğü Abdülnasır ideolojisini uygulamaya başladı. 1975’te yayınladığı ‘Yeşil Kitap’, kapitalist ve komünist bloğun dünyayı daha kötü bir geleceğe sürüklediği ve tüm milletlerin, başta Araplar olmak üzere, her iki bloğa karşı birleşmesi çağrısında bulundu. Libya’nın gerek jeopolitik gerekse de Sahra Altı Afrika’ya olan etkisi nedeniyle yıllarca bölgeyi domine etmesi özellikle batı devletleri arasında çok büyük bir hoşnutsuzluğa neden oldu. Enerji kaynaklarının devletleştirilmesi ve yabancı sermayenin kısıtlanması Libya’yı ekonomik olarak bağımsızlaştırdı. Arap Baharı etkisiyle başlayan protestolar kısa bir süre içinde büyük çatışmalara ardından da birçok kıyıma neden olan bir iç savaşa evrildi. 2011 yılında başını ABD ve Fransa’nın çektiği BM gücü Libya’ya askeri bir müdahaleye başladı. Ekim ortasında ise bir hava saldırısı sonrasında kendi halkı tarafından linç edilen Kaddafi ile birlikte neredeyse 42 yıllık İslamcı Arap sosyalizmi de Libya’da son buldu.
Tunus ise 1956’da Fransız işgalinden kurtularak bağımsızlığını ilan etti. 1960’lı yılların başında ise görece kademeli olarak sosyalist sisteme geçildi. Sosyalist bir politikacı olan Habib Burgiba islam karşıtı politikalar benimseyen az sayıda ki Arap sosyalistlerinden birisi oldu. Diyalogcu siyasetten vazgeçerek sosyalist düzenlemeler yapan Burgiba, dini kurumların birçoğunu kapatarak kendine muhalif olan onlarca siyasetçiyi ve binlerce vatandaşını hapse attı.
Muammer Kaddafi
Günümüzde ise Baas, Neo-Baas ve Arap sosyalizminin yok olduğu söylenemez. Birçok isim değişikliğine rağmen bu politik iklimde ve yoğun propaganda döneminde yetişmiş kişiler fikri ve siyasi zeminini bu ideoloji üzerine kurmuşlardır. Özellikle Arap Baharı’nın yıkıcı sonuçları sonrası Liberal devletlerin özgürlük ve demokrasi vaatlerinin yerine gelmemesi ardından devam eden iç karışıklar hem ABD eksenli politikaların içini boşaltmış hemde Rusya’nın bölgede yıllardır aradığı desteğe sonunda karşılık vermiştir. İsim olarak ayakta kalan tek sosyalist parti olan Beşar Esad yönetimindeki Suriye Baas Partisi ise yıllar süren iç savaşı neredeyse 60 yıllık köklü mazileri olan Rusya sayesinde atlatmaktadır. Irak’ta ise Saddam Hüseyin bakış açısıyla Arap sosyalist hareketini benimseyen ve ABD işgaliyle bir anda ortadan yok olan Irak ordusu bölgedeki farklı fraksiyonlar ile hem siyasi hemde silahlı birçok oluşum kurmuştur. Halihazırda Ortadoğu’da yaşanan çoğu problemi daha anlaşılabilir kılan Arap sosyalizm ve Baas tarihi ileride kurulacak yeni yapılar içinde öngörüler yapmamızı da kolaylaştıracaktır.
Türkiye tarihin her anında coğrafi konumundan dolayı stratejik bir ülke olarak algılanmıştır. Ekonomisi ve altyapısı ile gelişmekte olan bir güç olarak adlandırılabilecek özellikle Arap Baharı öncesinde ve ilk dönemlerinde bölgesinin yükselen yıldızı konumundaki Türkiye bu noktada Doğuyla olan kültürel, tarihi ve coğrafi bağları yanı sıra Batı ile kurmuş olduğu NATO ve AB üyelik süreci gibi organik bağlar sebebiyle de bir çekim noktası haline gelmiştir (Çevik, Şahin, 2015: 12).
Türk Dış politikası genç Cumhuriyetin kuruluşundan beri olabildiğince aktif bir çizgi izlemeye ve bölgesel işbirliklerine önem vermeye çalışmıştır. 1980’lerde uluslararası ekonomik sisteme daha yerleşik bir biçimde uyum sağlamasının ardından Turgut Özal dönemi ile gerçekleşen ekonomik atılımlar, daha sonra AK Parti dönemi ile hareketlilik kazanmıştır (Eren, 2017: 41).
Türkiye kamu diplomasisinin önemini çok geç anlamış ve kullanmaya başlamıştır. Başbakanlık bünyesinde “Türkiye’nin söyleyecek bir sözü, paylaşacak bir hikâyesi var” sözünü benimseyen “Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü” 30 Ocak 2010 tarihli 27478 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 2010/3 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile oluşturulmuş ve Türkiye’deki kamu diplomasisi faaliyetleri kurumsallaştırılmıştır (Turan, Karafil, 2017: 29). Günümüzde Kamu Diplomasisi faaliyetleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yürütülmektedir.
Kamu diplomasisi uygulamalarının yürütülmesi amacıyla Türk dış politikasını kurumsal anlamda temsil eden KDK, hem ulusal hem de uluslararası alanda tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerinde bulunmaktadır. Ayrıca sorunlar karşısında kamu diplomasisi yöntem ve araçları kullanılarak çözümler üretilmeye çalışılmaktadır. Genelgede de ifade edildiği gibi kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum örgütleri arasında koordinasyonun sağlanması KDK’nın temel görevi olarak kabul edilmektedir. Sekretarya hizmetlerinin Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen KDK’ya tüm kamu kurum ve kuruluşları yardımcı olmaktadır (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).
KDK’nın misyonun da, Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda doğru tanınması için uzun vadeli, profesyonelce hazırlanmış stratejik planlamalara ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Türkiye’nin tanıtımında, diplomasi, dış yardımlar, bilim ve teknoloji, ekonomi, yükseköğretim, turizm, kültür, sanat ve medya gibi uluslararası alanda farklı kesimlerin dikkatini çekebilecek kamu diplomasisi faaliyetlerinin etkili olabileceği ifade edilmektedir (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).
KDK’nın vizyonunda ise, Türkiye’nin izlediği politikaların meşruiyetinin ve etkinliğinin önemli olduğu vurgulanmaktadır. Türkiye’nin kamu diplomasisi alanlarında etkili bir şekilde yükselişe geçmesi, ulusal çıkarlarının, bölgesel etkinliğinin ve küresel görevlerinin göz ardı edilemez unsuru olarak görülmektedir. Koordinatörlük, Türkiye’nin uluslararası alanda artan etkisinden hareketle, Türkiye’nin yeni hikâyesini, başkalarına etkili bir şekilde anlatmayı amaçlamaktadır (Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, 2016).
Sivil toplum çatısı altında ise “Kamu Diplomasisi Enstitüsü” faaliyetlerini yürütmekte, bilimsel toplantılar yapmakta, kitap ve rapor yayınlamakta, kamu diplomasisinin önemini topluma anlatmaya çalışmaktadır. Bu iki kurum dışında ne yazık ki Türkiye’de henüz bilimsel anlamda kurumsal bir yapı bulunmamaktadır (Şahin, Çevik, 2015: 7). Bu durum, Türkiye’nin sahip olduğu kamu diplomasisi imkân ve potansiyelinden yeterli düzeyde yararlanmasını engellemektedir. Çünkü toplumda henüz kamu diplomasisinin önemi ile ilgili bir algı oluşturulamamış, yeni yüzyılın bu stratejik aracının yapabilecekleri konusunda toplum yeterli düzeyde bilgilendirilmemiştir. Türkiye’de ülkeler arasında, devlet ve hükümet başkanları arasında yürütülen ilişkilerin diplomasi bağlamında yeterli olduğu düşünülmektedir. Ancak değişen diplomasi anlayışı ve yumuşak gücün uluslararası ilişkilerde öne çıkması, direkt kamuoylarına yönelik faaliyetleri zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle Türkiye bölgesel yakınlaşma politikaları ile izlenen etkin bir dış politika ile yeni iletişim kurduğu bölgelere kendisini anlatmak istemektedir.
Başbakanlık kamu diplomasisi önceki koordinatörü İbrahim Kalın kurumun internet sitesinde, Türkiye’nin kamu diplomasisini şöyle tanımlamaktadır;
“Türk kamu diplomasisi, Türkiye’nin yeni ‘Hikâyesinin etkin ve kapsamlı bir şekilde dünya kamuoyuna anlatılması faaliyetidir. Bu faaliyetlerin içeriğini belirleyen, Türkiye’nin tarihinden ve coğrafyasından miras kalan birikimdir. Türk dış politikasının derinlik kazanması, bu birikimi stratejik bir değer haline getirmesiyle doğrudan orantılıdır. Adalet, paylaşım, meşruiyet, temsilde eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik, farklılıklara saygı, erdemli toplum, din ve vicdan hürriyeti, insan onurunun korunması ve temel hak ve hürriyetlerin anayasal güvence altına alınması, Türkiye’nin yeni toplumsal hayal gücünün kurucu unsurlarıdır. Bu unsurlar Türkiye’yi hem doğuda hem batıda bir cazibe merkezi haline getirmektedir.”
Bu bağlamda geleneksel dış politika aktörü olan Dışişleri Bakanlığının yanı sıra Türkiye yeni aktörlere yer açmaya başlamış, bu araçları daha etkin kullanma yoluna gitmiştir. 1992 yılında Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, AFAD, THY, Anadolu Ajansı, TRT, Kültür Bakanlığı, Yunus Emre Enstitüsü ve Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü devletin yürüttüğü kamu diplomasisi faaliyetlerini oluşturmaktadır. Diğer taraftan iktisadi kuruluşlar ve Kızılay başta olmak üzere STK’lar da Türkiye’nin kamu diplomasisi faaliyetlerinde önemli rol oynamaktadır.
Türkiye’nin algısını yeniden oluştururken, kendisini başka kamuoylarına tanıtırken, ülke markasını inşa ederken öncelikli olarak işe başlayacağı yer, kamu diplomasisi olgusuyla ilgili toplumsal bilinçlenmeyi ve desteği artırmak olmalıdır. Kamu diplomasisi konusunda oluşturulacak toplumsal bilinç, yanlış algıların düzeltilmesinde, ülke markasının sağlıklı ve uzun vadeli inşa edilmesinde çok ciddi katkılar sağlayacaktır. Ayrıca Türkiye’nin sayısı 200’e yaklaşan üniversiteleri de kamu diplomasisi konusunda stratejik bir potansiyel taşımaktadır. Bu akademik kurumlar harekete geçirilerek konunun bilimsel yönüyle incelenmesi ve Türkiye’nin izleyeceği yol haritasının oluşturulması noktasında onlardan yararlanılmalıdır (Özkan, 2012: 17).
Kitle iletişim araçlarının en çok geliştiği ve yaygınlaştığı günümüzde medya da kamu diplomasisi araçlarının başında gelmektedir. Medyanın toplumu etkileme, yönlendirme ve kanaat oluşturma gücü vardır. Bu güç nedeniyle medya, politikaların yaygınlaştırılması, başka toplumlara ulaştırılması, mesajların iletilmesi konularında önemli bir yere sahiptir. Kamu diplomasisi politikalarının hem ülke içine hem de ülke dışına ulaştırılmasında Türkiye’nin yeterli ve yetkin bir medya potansiyeline sahip olduğun söylememiz güçtür. Bu anlamda Türkiye’nin elindeki en önemli güç, Türkiye TRT (Radyo ve Televizyon Kurumu)’dir. Kamusal yayıncılık anlayışına sahip olan TRT; son yıllarda TRT Avaz, TRT Arapça, TRT Türk gibi yurt dışına yönelik kurduğu kanallarla ülkemizin tanıtılmasında, politikalarımızın anlaşılmasında rol oynamaktadır. TRT’nin Balkanlara yönelik bir kanal kurması, İngilizce yayın yapan uluslararası çapta, yaygınlığı ve etkinliği olan bir haber kanalını hayata geçirmesi, ülkemizin tanıtımına, kamu diplomasisi politikalarının başka toplumlara aktarılmasında yararlı olacaktır (Özkan, 2012: 20).
Sivil toplum kuruluşları Türkiye’nin bir başka önemli kamu diplomasisi imkânını oluşturmaktadır. Özellikle son yıllarda demokratikleşme konusunda atılan adımlar, ülkemizde sivil toplum anlayışının gelişmesine yol açmış, toplumda sivil toplum örgütlenmesine olan ilgiyi artırmıştır. Kamu diplomasisi politikalarının uygulanmasında en etkili araçlardan birini sivil toplum örgütleri oluşturmaktadır (Eyigün, 2017: 10). Bu nedenle Türkiye’nin sahip olduğu sivil toplum birikimini ve potansiyelini en üst düzeyde kamu diplomasisi vizyonu için harekete geçirmesi büyük önem taşımaktadır. Sivil toplum örgütlerinin başka ülkelerin sivil toplum kuruluşları ile diyalog kurması, çeşitli alanlarda işbirliği geliştirmesi ve karşılıklı anlama/dinleme/anlaşma sürecini yürütmesi beraberinde tanımayı ve kaynaşmayı da getirmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının verdiği mesajlar, seslendirdiği fikirler kamu otoritesinden, devlet ya da hükümetten bağımsız olduğu için daha kolay kabul edilebilme, daha çok dinlenebilme kapasitesine sahiptir. Daha inandırıcı bulunmakta, daha tarafsız olduğu kabul edilmektedir (Özkan, 2012: 19). Bu nedenlerle Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde sahip olduğu sivil toplum birikimini etkin şekilde kamu diplomasisi politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması konusuna yönlendirmesi önem taşımaktadır.
Türkiye’nin kültürel değerleri ve kültürün önemli bir öğesi olan dili, kamu diplomasisi aracı olarak kullanma hedefine güzel bir örnek 2007 yılında kurulan Yunus Emre Vakfı’dır. Vakıf, 2007 yılında Türk dilini, tarihini, sanatını, kültürünü dünya çapında tanıtmak ve Türkiye’nin diğer ülkelerle kültürel alışverişin geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Yunus Emre Vakfı’na bağlı olarak kurulan “Yunus Emre Enstitüsü” ise Türk kültürünün, tarihinin, dilinin ve edebiyatının daha iyi tanıtılması ve öğretilmesi amacıyla araştırmalar yapmayı, farklı kurumlarla işbirliği yaparak bilimsel çalışmaları desteklemeyi ve ortaya çıkan sonuçları çeşitli yayınlar vasıtasıyla kamuoyuna duyurmayı hedeflemektedir (Özkan, 2012: 21).
Yunus Emre Enstitüsü yurt dışında çeşitli ülkelerde açtığı Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri ile Türkiye’nin, Türk dilinin, kültürünün, sanatının ve tarihinin tanıtılmasına yardımcı olacak çalışmalar yapmaktadır. Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinde bilimsel projeler, kültürel etkinlikler ve kurslar aracılığıyla hem Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlanması hem de Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki dostluk ilişkilerinin pekiştirilmesi hedeflenmektedir. Yunus Emre Enstitüsü bünyesinde kurulan Yunus Emre Türkçe Eğitim ve Öğretim Merkezi (YETEM), öncelikle Türkçenin bir dünya dili olarak yurt dışında öğretilmesi konusunda faaliyetlerde bulunmakta, Türkçe üzerinden Türkiye’nin tanıtım faaliyetlerine katkı sunmaktadır. Yunus Emre Enstitüsü’nün yürüttüğü “Türkoloji Projesi” de kamu diplomasisi vizyonu açısından kayda değer bir çalışmadır.
Yunus Emre Enstitüsü’nün bulunduğu ülkeler. (Haritada ABD’deki iki merkez yer almıyor)
Yunus Emre Vakfı ve vakfa bağlı olarak kurulan Yunus Emre Enstitüsü, Türkiye’nin kültürel değerlerinin, dilinin stratejik bir iletişim aracı olarak kullanılması yönünde atılan çok stratejik bir adımdır. Yapılan çalışmaların mutlaka artırılması, yaygınlaştırılması ve kalıcı değerler oluşturabilecek şekilde planlanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin kültürel değerlerini tanıyan, Türkçe konuşan toplumların Türkiye’nin kamu diplomasisi politikalarını benimsemesi, desteklemesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Böyle bir kitleye kendimizi, değerlerimizi ve politikalarımızı anlatmak her zaman daha kolay ve ikna edici, inandırıcı olacaktır.
Eğitim, bilim, sanat ve spor gibi toplumun ufkunu açan, kalıcı değerler oluşturan unsurlar da kamu diplomasisi politikalarında etkili bir yer tutmaktadır. Yeni uluslararası sistemde ülkelerin yumuşak güçleri etkili olmaya başladıktan sonra bu alanlarda ortaya konulan başarıların önemi de artmıştır. Çünkü ulusal ve uluslararası alanda bilim, sanat, spor vb. alanlarda gösterilen başarılar, o ülkeye karşı ilgiyi artırmakta, medyanın etkisiyle başarılar kısa sürede tüm dünya geneline yayılmakta, sonuçta ortaya ülkenin kendisini anlatabileceği bir ortam çıkmaktadır. Kamu diplomasisi açısından böyle bir ortam, ikna ediciliği, cazibe merkezi oluşturma gücü ve kalıcılığı açısından çok değerlidir. Elde edilen başarılar üzerinden başka ülkelerin kamuoylarına verilecek mesajların etkisi çok daha fazla olacaktır. Bu noktada insan kaynağının gücü, niteliği, başarı oranı, çalışkanlığı da gündeme gelmektedir. Türkiye sahip olduğu insan kaynağını ne kadar bilimle, sanatla, sporla, eğitimle buluşturup geliştirirse, o oranda üstün başarılar elde edecektir. Elde edeceği bu başarılar da kamu diplomasisi vizyonu için stratejik değer taşımaktadır.
Türk kamu diplomasisi faaliyetlerine ilişkin bahsedilmesi gereken en önemli kurumlardan biri Türkiye İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA)’dır. Başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle; ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel, eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığı ile geliştirmek amacıyla 1992 yılında kurulmuştur (Akçadağ, 19). TİKA’nın Afrika, Avrupa ve Asya kıtasındaki 37 ülkede 21 koordinasyon ofisi bulunmaktadır. Birçok göreve sahip olan TİKA Tür Kamu Diplomasisi açısından büyük öneme sahiptir.
Bahsedildiği gibi tüm bu vakıf, kurum, kuruluş ve ajanslar bir bütün halinde aktif olarak kullanıldığında Kamu Diplomasisinin etkin bir hal almasına yol açacaktır. Günümüzde Türkiye Kamu diplomasisini aktif olarak kullanmaya başlamıştır. Çağımızda yumuşak güç unsuru olarak önem kazanan diplomasi vazgeçilemez bir önemdedir.
Hatice Nur Sarıtunalı
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
Eren, Erdem, “Sivil Toplumun Dış Politika İnşasındaki Rolü: Kamu Diplomasisi Örneği”, Ekonomi, Politika & Finans Araştırmaları Dergisi, 2017.
Eyigün, Canan, Kamu Diplomasisi Aktörü Olarak Düşünce ve Strateji Kuruluşlarının Medya ile İlişkisi: SETA Örneği, yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2017.
Özkan, Abdullah, “21. Yüzyılın Stratejik Vizyonu Kamu Diplomasisi ve Türkiye’nin Kamu Diplomasisi İmkânları”, TASAM, Stratejik Rapor No:70.
Şahin Mehmet, B. Senem Çevik, Türk Dış Politikası ve Kamu Diplomasisi, Nobel yayıncılık, Ankara, 2015.
Turan, Yıldırım, Ahmet Karafil, “Türk Dış Politikasında Yumuşak Güç Unsuru ve T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü Örneği”, Uluslararası Politik Araştırmalar Dergisi, Cilt:3, Sayı:1, 2017.
Tarihe bakıp, zihnimizde bugün ve geçmiş arasında hayali bir köprü çizdiğimizde bu düşüncemizin sınırlarını belirleyen en büyük etken kültürdür. Bu sınırlara, bir milletin tarihi açısından bakıyorsak; o milletin dünden bugüne ne taşıdığı, diliyle, inançlarıyla, kendine has özellikleri ile medeniyete ne gibi katkıları olduğu dikkate alınmalıdır. Bu noktada konuya, mensubu olduğumuz Türk milleti açısından baktığımızda, tarih sahnesine çıktığımız günden beri yayından bir ok gibi fırlamış ve acuna yayılmışız. Türkler bağımsızlığına düşkünlüğü hasebiyle düşmanlarının her türlü girişimlerine rağmen her coğrafyada dün olduğu gibi bugün de ayaktadır. İşte bugün Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden birisi de Afganistan sınırları içerisinde bulunan Güney Türkistan’dır. Güney Türkistan, Türklerin, gerek nüfusu, gerek Afganistan’ın üçte birini oluşturan yaşadıkları alanın genişliği itibariyle ve bahsedeceğimiz birçok etkenle birlikte adeta potansiyel bir bağımsız Türk devleti gibi görünmektedir. Nitekim Afganistan’ın sınırlarına ve komşularına bakarsak adı konulmamış bir Türk coğrafyası gözümüzün önüne gelmektedir.
Güney Türkistan haritası
Afganistan; doğu ve güneyde Pakistan, batıda İran, kuzeyde Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan, doğuda da küçük bir sınırla Doğu Türkistan (Çin) ile komşudur. Afganistan’ın kuzeyinde yani Güney Türkistan’da boy açısından baktığımızda Özbek ve Türkmen ağırlıklı olmak üzere az oranda da Kırgızlar gibi farklı Türk toplulukları yaşamaktadır. Bölge asırlarca Türk hakimiyetinde bulunmuş, birçok yerli ve yabancı kaynakta ülkenin kuzeyi; Güney Türkistan, Afgan Türkistan’ı, South Turkestan, Afghan Turkestan adlarıyla anılmaktadır. Son nüfus sayımına (2013) göre ülke nüfusu yaklaşık 40 milyon iken Türk nüfus bunun içinde %12’lik oranı kapsamaktadır. Ancak yine Doğu Türkistan’da, Sekelistan’da ve birçok Türk yurdunda olduğu gibi Güney Türkistan’da da Türkler arka plana itilmekte, dolaylı yoldan dışlanmaktadır. Nitekim nüfus konusunda devlet bürokrasisi tarafından negatif ayrımcılığa tabi tutuldukları için çoğu aile fertleri nüfus cüzdanı alamamaktadır. 7 kişilik bir aileden ortalama 2 kişinin kaydı bulunmaktadır. Dolayısıyla %12 olarak belirtilen nüfus oranının gerçekliği, üstü örtülen gerçeklerin altında kalmaktadır. Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde özellikle kırsal kesimde güvenlik güçleri az sayıda bulunmakta ve bu durumda halk Taliban ile karşı karşıya kalmaktadır. Sivil halk ya katliamlara uğramakta ya da göç etmek zorunda kalmaktadır. Bu da Güney Türkistan’da hayatı ve ayrıca nüfusu olumsuz etkilemektedir.
Güney Türkistan Türkleri
Afganistan, dolayısıyla Güney Türkistan, yıllardır iç savaşla ve Taliban gibi terör örgütlerinin saldırılarıyla uğraşmaktadır. Ancak bu durumu daha da ağır hale getiren Taliban ile mücadelede ön planda olan Türk komutanların yönetenlerce baskı altına alınmasıdır. Nitekim Türklerin yoğun olarak yaşadığı Feryap şehrinde Taliban’a karşı savaşan Nizamüddin Kaysari hiçbir sebep gösterilmeksizin Afganistan güvenlik güçlerince tutuklanmıştır. Güney Türkistan halkı bu duruma sert tepki göstermiştir. Bu noktada Afganistan’ın en kalabalık etnik unsuru olan Fars menşeili Peştunlar, mevcut Cumhurbaşkanı Peştun milliyetçisi Eşref Gani ve yönetimin Taliban’a yakın izlenen politikaları düşünüldüğünde uygulamalar şaşırtmamaktadır. Yöneticilerin bu yaklaşımları sadece Türkleri değil bölgenin en kalabalık unsurların olan Tacikleri de rahatsız etmektedir. Taliban’ın baskısından dolayı boşalan yerlerde Peştun nüfusunun artması tesadüf olarak görünmemektedir.
Güney Türkistan bayrağı
Güney Türkistan’da yaşanan terör olayları, eğitim, altyapı ve hizmet konusunda yönetimin bölgeyi dışlaması bölge halkını zor duruma düşürmüştür. Özellikle eğitim konusunda okulların her açıdan yetersizliği Türk halkını ne yazık ki olumsuz etkilemiştir. Bu şartlara rağmen Güney Türkistan’da Türkler varlığını korumuş, kültürüne ve özellikle de diline sahip çıkmış ve zor şartlarda bağrından devlet adamı, şair, yazarlar çıkarmayı başarmıştır. Onlar da, nice Türk devletine yurt olmuş olan bugünkü Güney Türkistan sınırları içindeki Herat’ta doğmuş Ali Şir Nevai gibi bayrağı devralmış Türkçe’yi yaşatmaktadırlar. Nitekim hatırlamak gerekirse ünlü Türk şair ve devlet adamı Nevai, en ünlü eseri Muhakemetül Lügateyn’de Türkçe’nin Farsça’dan zengin bir dil olduğunu anlatmıştır. Güney Türkistan’ın yakın dönem şair ve yazarlarından merhum Abdülmecit Turan şiirlerinde Türkçesi ve düşüncesiyle bu çağa da ışık olmuştur. Turan 1999’da yayınlanan Milletim şiirinde şöyle der:
Allah bu ne bela millet gülmedi. (Allah’ım bu ne bela, millet gülmedi.)
Başka xalklar yalı dinc bolmadı, (Başka halklar gibi dinç olmadı,)
Aglap ötär boldı iylim milletim. (Ağlayıp biter oldu elim, milletim.)
Güney Türkistan’da siyasette de Türkler zorlu mücadeleler vermektedir. Bu mücadeleleri verenlerden birisi de Afganistan Türklerinin lideri ve eski milletvekili merhum Abdulkerim Mahdum’dur. Mahdum, ömrünü Güney Türkistan’ın ve Türk halkının sıkıntılarını çözmeye adamıştır. Okullarda Türk dilinde eğitim verilmesini sağlamıştır. Afgan Milli Radyosu’nda Türkmen ve Özbek Türkçesi ile iki saat yayın yapılmasını sağlamıştır. Güney Türkistan halkını tek çatı altında toplamak için Erkin Türkistan Partisi’ni kurmuştur. Yaşadığı baskılar, hapis ve işkenceler sonrası ortaya çıkan ölüm tehdidi sonrası dedesinin de vasiyeti üzerine 1978’de Türkiye’ye yerleşmiştir. Vefatından önce memleketi Cüzcan’a dönen Mahdum geçtiğimiz yıl 2019 Eylül ayında vefat etmiş ve orada defnedilmiştir.
Güney Türkistan’da duvarlarda Türk lideleri
Türk Dünyası, sadece nüfus varlığı ile değil Türk milleti olarak bulunduğu her yerde dilini ve kültürünü koruduğu ve nesillere aktardığı sürece, varlığı ebedi ve daha büyük olacaktır. Bugün Güney Türkistan’da; Herat’ta, Kandehar’da, Mezarışerif’te atan yürek, Kaşgar’da, Kerkük’te, Ankara’da ve dahi nice Türk’ün yaşadığı topraklarda attığı sürece Türk Dünyası daha ileriye gidecektir. M. Âkif Ersoy’un da dediği gibi “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” Güney Türkistan, Türk Dünyası’nın bir incisidir. Nitekim devletimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemâl Atatürk “Efendiler! Türk devleti Afganistan’a yardım edecektir. Bu yardımların karşılığında göreceksiniz, bir gün orada müstakil bir Türk devletinin kuruluşuna şahit olacağız.” demiştir. İdealleriyle yürüyen bir Türk Dünyası hayallerin ötesine geçecektir.
Yusuf Ay
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”1367″ name=”Kronolojik Doğu Türkistan Tarihi”]
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
Hamid Cangeldi, Tarihi ve Güncel Yönleriyle Güney Türkistan’da Türk Varlığı Söyleşisi, sahipkiran.org, 02.05.2019.
Mevlüt Uyanık, Güney Türkistan Dünyanın Neresine Düşer?, www.yaylahaber.com.tr, 03.01.2020.
qha.com.tr, Afganistan’da Peştun milliyetçiliği Türk halklarını endişelendiriyor, 08.02.2018.
Selahittin Tolkun, Güney Türkistan’da (Afganistan) Özbek Türkçesiyle Yeni Yayımlar – II, s.405.
www.sabah.com.tr, Afganistan Türklerinin lideri Mahdum hayatını kaybetti, 30.09.2019.
www.yenidenhaber.com, Güney Türkistan’da neler oluyor?, 11.07.2018.
Kazakistan Eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in isteğiyle filmi çekilen Tomris Hatun kimdir? Gelin birlikte Tomris Hatun’un kim olduğunu öğrenelim.
Tomris Hatun, milattan önce 600 yılında yaşadığı varsayılan, tarihe adını altın harflerle yazdıran dünyanın ilk kadın hükümdarıdır. Tomris, günümüz Türkçesinde “Demir” anlamına gelmektedir. Sakalar’ın büyük hükümdarı Alp Er Tunga’nın torunu olan Tomris Hatun, eşinin vefatı üzerine Sakalar’ın idaresini eline almıştır.
Tomris Hatun barışçıl bir politika izler fakat barışçıl yapısı onu savunmaya önem vermekten geri bırakmaz. Sakalar’ın idaresine bir kadının geldiğini öğrenen Pers İmparatoru Büyük Kiros, Saka topraklarına düzenli olarak akınlar düzenler fakat bu akınlarda yakılmış tarlalardan başka bir şey bulamaz çünkü Sakalar sadece uygun bir mevzi bulduklarında savaşa giriyor, aksi takdirde geri çekiliyorlardı. Sakalar’ı kovalayarak bir sonuca varamayan Kiros, her defasında eli boş bir şekilde İran’a geri döner. Kiros bu işi öyle ya da böyle bir şekilde bitirmek ister ve Tomris Hatun’a evlilik teklifi yapar. Eğer bu teklifi kabul ederse akınları sonlandıracağını söyler. Fakat Tomris Hatun bu teklifi kesin bir dille reddeder.
Teklifinin reddedilmesine çok sinirlenen Büyük Kiros büyük bir ordu toplayarak tekrar Saka topraklarına girer. Tomris Hatun artık kaçmanın yarar sağlamayacağını anlayıp uygun bir alan seçip Büyük Kiros’un ordusunu beklemeye başlar. İki ordu aralarında birkaç kilometre kalacak bir biçimde mevzilenir. Güneş battığı için savaşa başlamazlar fakat Kiros gece yarısı iki ordunun arasına bir eğlence çadırı kurdurur. Tomris Hatun’un oğlu ve oğlunun yanındaki askerler bu çadıra bir baskın düzenler ve orada bulunan birkaç Pers askerini öldürüp eğlencenin ortasına dalarlar. Birkaç saat sonra Kiros’un birlikleri çadıra gelip Tomris’in oğlu dahil çadırdaki tüm Sakalar’ı öldürürler. Tomris, oğlunun ölüm haberini aldığında adeta yıkılır ve şöyle yemin eder:
“Kana susamış Kirus! Sen oğlumu mertlikle değil o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!’”
Ertesi gün iki ordu büyük bir muharebeye girişir ve Persler sahip oldukları Ölümsüzler Birliği ve eğitimli savaş köpeklerine rağmen intikam duygularıyla hareket eden Sakalar tarafından bozguna uğratılır. Sakalar bu savaşta okçuluk alanında büyük bir ustalık gösterir ve bazı kaynaklara göre de Hilal Taktiği, Turan Taktiği ve Kurt Oyunu savaş stratejilerini kullanmışlardır.
Ölenler arasında Pers İmparatoru Büyük Kiros da vardır ve Tomris Hatun intikamını almıştır. Kiros’un kesik kafasını; “Kan içmeye doymazdın. Şimdi ben seni kan ile doyuruyorum” diyerek içi kan dolu bir fıçıya atar.
Tayvan, 11 Ocak Cumartesi 2020’de hem Tayvan’ın hem de Tayvan ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ile olan ilişkilerinin geleceği açısından önemli olan bir seçimi geride bıraktı. Seçime Bağımsızlık eğilimli Demokratik İlerleme Partisi’nin (DPP) lideri ve mevcut Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen, anakara dostu Kuomintang (KMT) partisi adayı ve Kaohsiung belediye başkanı Han Kuo-yu ve Halkın İlk Partisi lideri James Soong Chu-yu katıldı. Seçim kampanyaları, Çin anakarasının seçimlere etkisi olabileceği tartışmaları üzerinden ilerlemişti. 11 Ocak 2020 gecesinde ise seçim sonuçları Tayvan bağımsızlığını destekleyenler açısından zaferle sonuçlanmışken Çin anakara destekçileri tarafından ise adeta bir yenilgiyle karşılanmıştır.
Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen, 8 milyondan fazla oyla Tayvan’ın lideri seçildi. Bu oy oranına daha önce aday olmuş hiçbir aday ulaşamamıştı. DPP aynı zamanda adanın yasama organı için gerçekleştirilen seçimlerinde KMT’ nin 38 sandalyesine kıyasla 61 sandalye kazanarak kapsamlı bir zafer de elde etti. Bu ise iktidar partisinin Yasama Organın’daki çoğunluğunu koruyacağı anlamına geliyor.[1] Seçim sonuçları aynı zamanda seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun Tek-Çin Prensibini daha fazla onaylamadığını da göstermektedir. Tek-Çin Prensibi ÇHC’ nin Tayvan’ı temsil ettiğine dayanan ve kendi kendini yöneten Tayvan’ı egemen topraklarının bir parçası olarak gördüğü ÇHC’ nin resmi ifadesi ve politikasıdır.
Tsai Ing-wen ve Han Kuo-yu
Seçim kampanyaları, Taipei ve Pekin arasındaki egemenlik, demokrasi ve boğazlar arası tartışmaları içeren meselelerle geçerken aynı zamanda Hong Kong’un Çin anakara etkisine direnen hükümet karşıtı protestolarıyla birlikte daha da alevlendi.[2] Seçim sonucunda Çin anakara karşıtı ve Tayvan bağımsızlığının destekçisi adayın kazanması ÇHC tarafından çok hoş karşılanmasa da ÇHC’ nin açıklaması “Dünya’da sadece tek bir Çin vardır” şeklinde oldu. Çin’in Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Ma Xiaoguang Cumartesi gecesi geç saatlerde, anakaraya tek bir Çin prensibi ve bir ülke, iki sistem modeli altında barışçı birleşme durumunu belirten bir açıklama yaptı ve “Ulusal egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü kararlılıkla destekliyoruz ve ülkeyi bölme çabalarına ve biçimlerine sıkıca karşıyız” ifadelerini kullandı. Tsai Ing-wen 2016’da yapılan seçimi kazandıktan sonra da ÇHC’den bağımsız bir dış ve iç politika izleyeceklerini belirtmişti. Bu durum Güney Çin Denizi’nde ÇHC’ nin egemenlik alanına küçük de olsa bir tehdit oluşturmakta ve diğer devletlerin ekonomik ilişkilerini Tayvan’la daha çok geliştirmesine neden olmaktadır. Tayvan dünyada yazılım teknolojisi bakımından ilerleyen ülkeler arasında yer almakta ve bu yönüyle de ÇHC ile rekabet halinde bulunmaktadır.[3]
Çin’in Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Ma Xiaoguang
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise bir tweet’le Tsai’ yi tekrar seçildiği için tebrik etti.[4] ABD, Çin ile yaşadığı ticaret savaşları sonrasında Tayvan ile olan ekonomik ve siyasi ilişkilerini daha artırmıştı. Bunun sonucunda Çin tarafından Tayvan meselesi için iç meselelere karışılmaması yönünde her zaman açıklama gelmektedir. Tayvan ise gerek Avrupa gerekse Güney Amerika ülkeleri ile ticari ve politik ilişkilerini ilerletmeye odaklı politikalar sürdürmektedir.[5] Birçok Latin Amerika ve Avrupa ülkeleriyle Tayvan arasında vizesiz ziyaretler konusunda anlaşma yapılmakta ve bunun sonucunda birçok yatırımcı karşılıklı olarak ekonomik gelişmeyi canlandırmaktadır.[6] Sadece ekonomik olarak değil aynı zamanda birçok öğrenci transferi ile üniversiteler arasında bilgi alışverişi yapılmaktadır. Tayvan ile Japonya arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkinin yakın olması da Tayvan’ ın politik ekonomik bağımsızlığında önemli bir rol oynamakta ve Çin’ in bu bölgedeki tek başına hâkim olma mücadelesini kırma girişimindedir. Japonya seçim sonucunda, Tayvan’ın demokratik sisteminin olgunluğunu ve değerlerini gösterdiğine ve Tayvan’ın Tayvan Boğazı’ndaki barış ve istikrara katkıda bulunurken demokrasisini, özgürlüğünü ve egemenliğini korumaya devam edeceğine dair açıklarda da bulundu.[7]
Önümüzdeki günlerde de bölgedeki tansiyonun hem Tayvan hem de Hong Kong temelinde artacağı ve Çin’ in bu konuda askeri güçten bile kaçınmayacağını tahmin edebiliriz. Çin’ in bu konular temelinde müzakereye kapalı olduğunu ve kendi iç işleri olarak gördüğünü hatırlarsak Tayvan’ın bağımsızlık iddiası uzun yıllar tartışmalı olacak gibi görünmektedir.
Ali Demir
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
[1] https://www.scmp.com/news/china/politics/article/3045693/taiwan-elections-tsai-ing-wen-re-elected-president-victory-over ( Erişim Tarihi: 12.01.20 Çeviriler bana aittir. )
[2] https://www.scmp.com/video/scmp-originals/3045709/tsai-ing-wen-wins-her-second-term-taiwans-president-most-ever-votes (Erişim Tarihi: 12.01.2020 Çeviriler bana aittir. )
Yunan tarihçi Piteas, M.Ö. 395 yılında, bugün Hollanda ve Belçika’nın bulunduğu yerleşim yerlerinin sahil şeritlerini şöyle değerlendirmiştir:
“Buralarda suya karşı mücadelede, insana karşı mücadeleden daha fazla insan öldü.”
M.Ö. 55 yıllarında gerçekleşen Galya Savaşları sonrasında Roma İmparatorluğu’nun sınırları Ren Nehri’nin Kuzey Denizi’ne döküldüğü delta kısımlarına kadar genişlemişti. Ren Nehri’nin güneyinde, Roma hakimiyetinde bulunan Menopiler ve Eburonlar mevcuttu. Bu kabilelere ilk defa Jül Sezar, “Commentarii de Bello Gallico” adlı eserinde değinmiştir. Söz konusu Cermen kabilelerin bulunduğu bu bölge daha sonra Germania Inferior eyaletinin bir parçası haline gelmiştir.
Ren Nehri’nin kuzeyinde ise Cermen kabilelerden Batavlılar ve Kananefatlar yaşıyordu. Batavlılar Ren Nehri’nin kuzeyinde baskın güç iken, onlara benzeyen Kananefatlar azınlık haldeydi. Kuzey Denizi’nin sahil şeridinde, yani Batavlılar ve Kananefatların kuzeyinde ise Frizler yaşamaktaydı. Milattan sonra 28 yılında Frizler, Romalılara karşı isyan ettiler ve Baduhena Ormanı Savaşı’nda Romalıları ormanlık ya da bataklık bir alanda pusuya düşürerek yenilgiye uğratmışlardır. Özgürlüklerine aşırı derecede düşkün olan Frizler, Romalıların yeni vergi politikalarını kabul etmemişler ve bu politikaları bir egemenlik ihlali saymışlardır. Tarihi kaynaklara göre Romalıların hegemonyasına tam anlamıyla asla girmeyen Frizler, günümüz Hollanda Krallığı’nda hala yaşamlarını özgürce sürdürmekteler.
Milattan sonra 69-70 yılında ise Batavlılar meşhur Batav İsyanı’nı başlatmışlardır. Roma boyunduruğu altında daha fazla yaşamayı reddeden Batavlıların başını çektiği bu isyana Kananefatlar ve Frizler de katılmıştır. Fakat bir sene sürecek olan bu isyan 70 yılının Eylül ayında Romalı ordularca bastırılmıştır ve Batavlıların önderliğindeki birleşik Cermen isyancı grupları Castra Vetera, yani günümüzün Almanya’sında bulunan Xanten şehrinde hezimete uğratılmıştır.
Roma Dönemi – M.S. 70
Roma İmparatorluğu’nun kuzey doğu komşusu olan Saksonların bölgesinde yaşayan Salyan Frankları, Saksonlar tarafından batıya doğru göçe itilmişler ve Salyan Frankları günümüz Kuzey Belçika ve Güney Hollanda bölgelerinde yer alan Toksandri (Toxandria) bölgesine milattan sonra 358 yılında yerleşmişlerdir. Roma İmparatorluğu, askeri hizmet karşılığında Toksandri bölgesini Salyan Franklarına yurtluk olarak vermiştir. Böylece bölgede yaşayan Batavlılar ve Kananefatlar, Salyan Frankları ile birlikte bölgeyi paylaşmışlardır.
Roma İmparatorluğu Cermen kabilelerin baskınları sonucunda 476 yılında yıkılınca Clovis adında bir Frank kabile lideri, milattan sonra 490 yılında boşta kalan diğer tüm Frank ve Cermen kabileleri kendi hegemonyası altında birleştirerek Frankların ilk kralı olmuştur. Hollanda’nın güney bölgelerini ilhak eden 1. Clovis Galya’ya (günümüz Fransa) doğru ilerlemiş ve Romalıların bıraktığı bölgeleri ele geçirerek Vulgar Latin dilini, yani Halk Latincesini benimsemiştir.
Özellikle Frank Krallığı‘nın kuzeyinde bulunan fakat Frank Krallığı’nın dışında kalan diğer azınlıktaki Franklar ve Saksonlar, bu bölgeyi yaklaşık 200 sene önce yurt etmiş olan Salyan Frankların ve Batav-Kananefatların torunlarıydı. Halk Latincesini benimsemek yerine kültürlerini koruyarak Eski Frankça’yı konuşmaya devam ettiler ve bu dil sonradan Eski Felemenkçe olarak evrim geçirerek ilk özgürlükçü ve halkçı Felemenk/Hollanda kültürünü oluşturacaktı.
Hollanda topraklarında bulunan Frizler ise bu söz konusu Franklardan uzak durarak Kuzey Deniz sahillerinde yaşamlarını devam ettirdiler ve Frizya’dan (Friesland) Zelanda’ya (Zeeland) kadar olan sahil bölgelerini ele geçirerek 650 yılında Magna Frisia, yani Frisya Krallığı’nı kuracaklardır. Utrecht Frizya Krallığı’nın başkenti olurken Dorestad bir ticaret merkezi haline gelmiştir. 600 ile 719 yılları arasında bu şehirler Frizya/Frank hakimiyeti arasında sıkça el değiştirmiştir.
Frizlerin meşhur hükümdarı Kral Redbad (Radboud) 719 yılında ölünce Franklar güçsüz kalan Frizlerin üzerine yürümüştür ve en nihayetinde 734 yılındaki Boorn Savaşı’nda Frizya Kralı Popo’yu öldürerek Frizya Krallığı’nı sona erdirmişlerdir.
Kral Redbad
Charles Martel (Şarl Martel) önderliğindeki Franklar, Hollanda topraklarını ele geçirerek Hıristiyanlığı yaymışlardır fakat kuzeydeki özgürlükçü Frizler, Hıristiyanlığı reddederek Frankların Piskoposu olan Boniface’yi 754 yılında öldürmüşlerdir.
800 yılında Frank asıllı Karolenj Kralı Şarlman, Roma ve Frankların İmparatoru (Emperor of Romans and Franks) olarak taç giydiğinde Avrupa’yı tek bir imparatorluk ve din altında birleştirmek istiyordu. Şarlman’ın agresif ve yayılmacı dış politikası Hollanda’ya da sirayet etmişti ve bölgeye Hıristiyanlık kesin olarak yayılmıştı. Şarlman’ın Karolenj İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ilk hali olarak kabul edilmektedir.
Şarlman’ın ölümünden sonra imparatorluğu evlatları arasında üçe bölünmüş ve Hollanda toprakları en güçsüz krallık olan Orta Frank Krallığı sınırları içerisinde kalmıştır. Hollanda toprakları 9’ncu yüzyılda Vikinglerin akımlarına maruz kalmıştır. Bu bölgedeki hükümdarları zayıflatmıştır. 879 yılında Frizya bölgesini ele geçiren Viking Godfrid, kendisini Frizya Dükü olarak ilan etmiştir.
Frank Krallığı – M.S. 716
Bu Viking saldırılarının politik bir bölgesel etkisi mevcuttur. Hollanda topraklarındaki Orta Frank Krallığı’nın ardılı olan Lotharingia Krallığı’na bağlı yerel yöneticilerin Krallık ile olan bağlantıları zayıflamıştı. Bu gelişme zamanla Hollanda topraklarında yarı bağımsız ve otonom prenslikler doğurmuştur. Bu yerel yöneticilerden biri de Holland hanedanının kurucusu Gerolf van Holland idi. Gerolf, yabancı bir hükümranlığı kabul etmeyerek Viking lideri Frizya Dükü Godfrid’i suikast ile öldürerek Frizya Kontu olmuştur.
11’nci yüzyıla gelindiğinde bugünkü Hollanda toprakları Doğu Frank Krallığı ve Lotharingia Krallığı’nın ardılı olan Kutsal Roma İmparatorluğu hakimiyetindeydi fakat siyasal birlik bu topraklarda bir türlü sağlanamamıştır. Flandra ve Brabant bölgeleri yani Hollanda’nın güney ve Belçika’nın kuzey bölgelerinde Eski Felemenk kültürü hakim iken (Old Dutch) Hollanda bölgesinde Friz kültürü hakimdi. Frizya’ya bağlı Hollanda dışındaki diger kuzeydeki bölgelerde ise (bugünkü Groningen ve Friesland) Feodal sistemi reddeden “Frizya Özgürlüğü” mevcuttu. Buralardaki Frizler belirli bir kont (graaf) ya da dük (hertog) tarafından yönetilmiyorlar, bilakis halkın kendisi yönetimi oluşturuyordu.
Lotharingia Krallığı – 10. yüzyıl
İşte böylelikle Utrecht Piskoposluğu, Hollanda Kontluğu Zelanda Kontluğu, Flandra Kontluğu, Zutphen Kontluğu, Drenthe Kontluğu, Gelre Dukalığı, Brabant Dukalığı, Overijssel Lordluğu ve Friesland Lordluğu gibi güçlü ve yarı bağımsız prenslikler güç kazanmıştır.
1384 yılında veraset yoluyla Hollanda topraklarının büyük kısmı Burgundiya Dukalığına geçmiştir. Burgundiya boyunduruğu altında Amsterdam Avrupa’nın en büyük ticaret kentlerimden biri haline gelmiştir. Hollanda Bölgeleri/Eyaletleri (Nederlandse Gewesten) 1540’lerde ise Habsburg hanedanından olan İspanya Kralı Şarlken’e veraset yoluyla geçmiştir.
Güçlü merkezi monarşilerin egemen olduğu 16’ncı asrın Avrupa’sında Hollandalılar, Habsburg’lara karşı bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ticarete dayalı bir cumhuriyet olarak varlıklarını idame ettirmişlerdir. Habsburgların tekelinde olan İspanya Krallığı’na karşı verilen bu bağımsızlık mücadelesinde, birer bağımsız devletçikler halinde yayılmış olan Hollanda Eyaletleri (Nederlandse Gewesten), ilk defa 1579 yılında imzalanan Utrecht Birliği bünyesinde İspanyol tiranlığına karşı birleşme kararı almıştır. Utrecht Birliği, yeni kurulması planlanan konfederatif devletin anayasası veyahut bu devletin anayasasının ön çalışması olarak nitelendirilmiştir. Utrecht Birliği’nin ilk katılımcıları Gelre Dukalığı, Brabant Dukalığı, Flandra Kontluğu, Zutphen Kontluğu, Drenthe Kontluğu, Hollanda Kontluğu, Zelanda Kontluğu, Groningen Lordluğu, Overijssel Lordluğu, Friesland Lordluğu ve Utrecht Lordluğu olmasıyla birlikte, Birliğe daha sonra yeni üyeler de katılmıştır. Birlik üyelerinin mutabık kaldıkları önemli bir antlaşma maddesine göre birlik üyeleri iç işlerinde bağımsız, dış ilişkilerde ise egemenliklerini birliğin bizatihi kendisine devredecekti. İspanya Krallığına karşı birleşen bu Hollanda Eyaletleri 1579 yılında ulus üstü bir siyasal yapı çerçevesinde birleşerek Hollandalılara ait özgür ve bağımsız bir siyasal yapılanmayı hedef almıştır.
Utrecht Birliği
Utrecht Birliği’ne üye olan Sessiz Willem önderliğindeki Hollanda Eyaletleri (Overijssel Lordluğu hariç), 1581 yılında Feragat Yasası’nı (Plakkaat van Verlatinge) imzalayarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Hollanda Eyaletleri, 1597 yılında Utrecht Birliği çerçevesindeki teorik planlarını 2 sene sonra söz konusu Feragat Yasası’nı imzalayarak pratiğe dönüştürmek üzereydiler. Hollandalıların bu isyan kalkışmaları elbette İspanya Kralı II. Filip tarafından tanınmadı ve Hollanda Eyaletleri tarafından cumhurbaşkanı (Stadhouder) olarak seçilen Sessiz Willem, İspanya Kralı II. Filip tarafından hain ilan edildi. Kanun dışı ilan edilen Sessiz Willem, Feragat Yasası’nın ilanından sadece 3 sene sonra Kral II. Filip’in adamı olan Protestan görünümlü Katolik Balthasar Gerards’ın düzenlediği bir suikast ile öldürüldü.
Sessiz Willem’in ölümünden sonra sarsılan Hollanda İsyancıları güç kaybettiler. 1585’te Utrecht Birliği’nin başkenti Anvers (Antwerpen) İspanyolların eline geçince, Hollanda Eyaletleri yeni meşru bir lider aramaya kalkıştılar. Fransa Krallığı’nın vasalı Anjou Dükü Fransuva (François), Hollanda Eyaletleri tarafından yeni yasal hamileri olarak davet edilince Hollandalılar ikiye bölündüler. Cumhuriyet yanlısı Kalvenist ve Protestan Hollandalılar tarafından istenilmeyen Anjou Dükü Fransuva, kendisinin de bir Katolik olması hasebiyle güneydeki bazı Eyaletlerde bulunan fakat azınlıkta olan Katolik Hollandalılar tarafından hoş karşılandı. Fakat İspanya Kralı II. Filip tarafından Hollanda İsyanını bastırmakla görevlendirilen İspanya’nın Hollanda valisi olarak atanan Parma Dükü Alexander Farnese, Anjou Dükü Fransuva’dan daha hızlı davranarak 60.000 askerle Utrecht Birliği topraklarına giriş yaptı. Zaten Hollanda halkının büyük bir kısmı tarafından istenmeyen Anjou Dükü Fransuva, 10.000 askeriyle ülkesine geri döndü. Bu sefer rotayı İngiltere Krallığı’na çeviren Hollanda Eyaletleri, İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’i hamilik konusunda ikna etti. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, Leicester Dükü Robert Dudley’i Hollanda’ya göndererek Hollanda İsyanına yardımda bulundu. Fakat Leicester Dükü’nün akıbeti de Anjou Dükü’nünki gibiydi. Hollanda halkı tarafından başka bir ülkenin koruyuculuğu kabul edilmeyen bir ortamda, 1587 senesine kadar dayanan Leicester Dükü Robert Dudley, istifa ederek ülkesine geri döndü. Halkın yoğun tepkileri üzerine çareyi dışarıda aramayı bırakan Hollanda Eyaletleri, 1588 yılında yeni bir anayasa oluşturarak, ulus üstü bir birlik olan Utrecht Birliği ile birlikte tasarlamaya başladıkları konfederatif devletin ilk iskeletini çizmiş oldular. Hollanda Eyaletlerinin temsilcileri, Birleşik Eyaletler Genel Meclisi’nde bir araya gelerek Utrecht Birliği’ni konfederatif bir cumhuriyete dönüştürmeye karar verdiler. Sessiz Willem’in oğlu Prens Maurits ise Hollanda Eyaletleri tarafından reis-i cumhur/cumhurbaşkanı (ststadhouder) sıfatıyla Birleşik Hollanda Cumhuriyet’in yeni lideri olarak seçildi. Akabinde uzun süren savaşlar silsilesinde Birleşik Yedi Hollanda Eyaletleri 1648 Westphalia Antlaşması ile birlikte resmilik kazanmıştır ve ilginçtir ki Osmanlı İmparatorluğu; bu cumhuriyeti tanıyan ilk devlet olmuştur.
Sonuç
Hollanda İsyanı olarak adlandırılan Seksen Yıl Savaşları gibi kritik bir dönemde bile Hollanda Eyaletleri, halktan kopmayarak daima onların istekleri doğrultusunda hareket ettiler. Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin bu şartlar adı altında kurulması, devleti halktan koparmamış, bilakis iki unsuru birbirilerine daha da yakınlaştırmıştır. Çağdaş devletlere baktığımızda son derece otoriter, patrimonyal ve tek adamlığa temellendirilmiş monarşilerin Avrupa’nın politik atmosferine egemen olduklarını kolaylıkla görebiliriz. Aydınlanma çerçevesinde üretilen yeni politik değerler, dönemin insanının teorik yetisini evrime uğratmıştır. İnsanlar kalıplaşmış değerlerden sıyrılıp insan merkezli düşünmeye başlayınca, bu teorik evrimleşme siyaset teorilerine de sıçramıştır. Bu teorik evrim esasında dünyaya yabancı değildi zira unutulmuş değerlerin tekrardan hatırlanması durumundan başka bir durum yoktu. Rönesans ile birlikte evrensel ve hümanist dokulara sahip olan bazı Antik Yunan eserlerinin tekrar ilim insanları tarafından gündeme getirilmesi, Batı Avrupalıların yeniden dirilişlerini veyahut kendi öz kodlarına dönüşünü simgelemiştir. Rönesans ile birlikte dünyevi meselelerini, ‘eski değerlerin bugüne kazandırılması’ düsturunu esas alarak ilerletmeye çalışan Avrupalı kanaat önderleri, Protestanların öncülüğünde bu sefer Reform hareketleri ile birlikte Hıristiyanlık inancını yeni değerler ile şekillendirmek istiyordu. Avrupa’nın umumi cihetteki bu durumu aydınlanma dönemi ile birlikte tamamen hız kazanmış ve Fransız Devrimi ile birlikte doruk noktaya ulaşmıştır. Fransız Devrimi’nden sonra düşünsel bir olgunluğa erişen Fransa merkezli Batı Avrupa politik sahnesi, diğer Avrupalı devletleri de yoğun bir şekilde etkilemiştir. Söz konusu bu düşünsel olgunluğun Fransa merkezli olması, tabanla tavan arasındaki uçurumdan kaynaklıdır. Tabanla tavan arasındaki uçurumun farkına varan hümanist aydınlar, bu makro boyuttaki etkileşime karşı kendi teorik çerçevelerinde tepki vermişlerdir.
Sonuç itibariyle, Hollandalıların özgürlükçü ve halkçı yönlerini; Hollandalıların kurucu kodlarına inip, Hollanda tarihini kronolojik bir şekilde inceleyerek kısaca değerlendirmeye çalıştık. Gerek Roma boyunduruğu, gerek Frank boyunduruğu gerekse İspanyol/Habsburg boyunduruğu genel anlamda Hollandalılar tarafından egemenlik ihlalleri olarak telakki edilmiştir. Farklı düşünseler dahi dönemin dış güçlerine karşı daima birleşmeyi bilen Hollandalilar/Felemenkler günümüzde hala çok güçlü bir demokratik sisteme sahipler.
Uluslararası basına yansıyan ve mevcut hidrokarbon kaynakların ne anlama geldiğini, bu zamana kadar Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarında yapılan aramaların maliyet ve potansiyel değerlendirmelerini ve Doğu Akdeniz’de gaz keşfedilen bölgeleri kavramsal detaylar ile izah etmeye çalışacağım.
Kıbrıs Rum Kesiminin keşfedilmiş tek kaynağı Afrodit rezervuardır. Afrodit, 2011 yılında keşfedilmiş bir derin deniz (ortalama 1800 metre su derinliği) gaz sahasıdır. Yaklaşık 100 milyar m3’lük üretilebilir rezerve sahip olabileceği düşünülmektedir.
Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarının haritası
Bu sahanın geliştirilmesi ve üretime alınması konusunda ise ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. Şöyle ki; öncelikle sahanın geliştirilmesi için bir bölümü İsrail Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)‘de kalan yapının ortak kullanımı ile ilgili anlaşmanın karara bağlanması gereklidir. Bundan sonraki adımlarda, yeni açılacak kapasite belirleme kuyuları ile rezervin daha da netleştirilmesi gereklidir. Sonrasında gazın ekonomik olarak hangi yollarla hangi pazarlara ulaştırılacağı konusunda planlama yapılacaktır. Daha sonraki adım olarak da detaylı mühendislik çalışmaları yapılacak, ilgili nakil ve satış anlaşmaları hazırlanacak ve son yatırım kararı sürecine geçilecektir.
Afrodit’in güney doğusunda, İsrail’i bir ihracatçı ülke konumuna getirebilecek olan ve yaklaşık 500 milyar metreküplük rezerve sahip olduğu tahmin edilen Leviathan gaz sahası bulunmaktadır. Afrodit’in güney batısında ise, Mısır’da 2015 sonunda keşfedilen ve yaklaşık 850 milyar metreküp civarında gaz rezervine sahip olduğu düşünülen Zohr sahası bulunmaktadır.
Kıbrıs Rum Kesimi’nin özellikle Mısır’daki Zohr sahasının keşfi akabinde, ABD’li EXXON, İtalyan ENI, Fransız TOTAL şirketlerine verilen arama ruhsatları Türkiye’nin deniz alanlarının ve arama ruhsatlarının işgali söz konusudur. Güney Kıbrıs’ın varsayılan Münhasir Ekonomik Bölge içerisinde Afrodit sahasının iddia edilen rezervi olduğu varsayılarak nasıl üretilebileceği, geliştirilebileceği ve mevcut kaynaklarının ne anlama geldiği incelenir ise; bu konuda kurgu yapılırken, öncelikle Türkiye’nin duruma negatif bir siyasi müdahalesi olmayacağını varsayarsak, bu varsayımın akabinde; finansal, teknik ve ekonomik problemlerin çözülmesinin yanı sıra uygun pazar ile de anlaşma sağlanması durumunda Kıbrıs konusunda anlaşmaya varılırsa; üretilecek gaz, İsrail’in geriye kalan ortalama 2,5 milyar metreküplük/yıllık kapasitesi de eklenerek (10 milyar m3/yıl kapasiteli bir deniz boru hattı ile) Türkiye’ye ya da Türkiye üzerinden AB’ye nakil edilmek istenebilir.
Bu opsiyonun özellikle Türkiye pazarına sevkiyat düşünüldüğünde ekonomik olacağı tahmin edilmektedir. İsrail gazının da Leviathan’dan yakın olan Afrodit sahasına ulaştırılması ve o bölgeden birlikte sevk edilmesi kolay olacaktır. Kıbrıs konusunda bir anlaşma olmazsa, üretilecek gaz, Mısır’da bir LNG tesisine nakil edilebilecektir.
Zohr sahasının operatörleri ile anlaşarak, kapasite artırımı sağlanabilecek ve Zohr sahasının yapılacak olan tesislerinden de faydalanılarak, Mısır’dan LNG olarak dünya piyasalarına arz edilebilecektir. Bu seçenekler dikkate alınarak saha özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, yapılabilecek olası bir üretim projeksiyonu incelenirse:
Sahanın ilgili süreçler, ekonomik kısıtlamalar vb. teknik durumları dikkate alındığında, en erken 2025 yılında üretime alınabileceği (en iyi ihtimalle), yaklaşık 3 yılda maksimum üretim seviyesi olan 7 milyar metreküp/yıl’a ulaşacağı ve bu seviyeyi 7 yıl boyunca koruyabileceği varsayılmıştır.
Bir boru hattının inşası için uzun vadeli satış planları dikkate alınırsa, yıllık 5 milyar metreküplük düzenli bir sevkiyat en fazla 10 yıl boyunca devam edebilecektir. (2026-2036 yılları arasında) Bu miktar Türkiye’nin en azından 60 milyar metreküp/yıl olacak 2026 yılındaki talebi ile kıyaslandığında, talebin %8’i olduğu anlaşılacaktır. Yüzde 8’lik bir katkı çok da büyük bir anlam ifade etmemektedir. Her ne kadar yaklaşım çok tutarlı olmasa da, rezerv olduğu iddia edilen bütün hacmin üretilerek satılmasından, 1000 metreküp başına, bugünün koşullarında en iyi ihtimalle 100 $ kar edildiği varsayılırsa, toplam kar 10 milyar dolar edecektir.
Doğu Akdeniz’deki gaz sahaları
Zaten derin su koşulları, sıfırdan inşa edilmesi gereken yüzey tesisleri, vergiler vb. koşullar da dikkate alındığında,1000 metreküp başına elde edilebilecek karın oldukça yüksek seviyede varsayıldığı görülecektir. Yani elde edilecek miktar, bir ülkenin güvenlik stratejileri dikkate alındığında çok da büyük bir anlam taşımamaktadır.
DOĞU AKDENİZ GAZI BOLCA VAR AMA OYUN DEĞİŞTİRİCİ ROLÜ OLMAZ..
Doğu Akdeniz’de doğal gaz kaynakları bolca var ama para kazanmalarının önündeki zorluklar da fazlaca gözardı ediliyor.
Doğu Akdeniz’den çok büyük, oyun değiştirici bir rol beklemek doğru olmaz, gaz bolluğunun ortasındayız şu an.
Bölgenin gaz keşfinin tarihi, 2009-2011’de, İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfedilmesiyle başladı. Boru hatlarından (Türkiye veya Yunanistan’a) LNG tesislerine (Kıbrıs, İsrail ve Mısır) kadar çeşitli ihracat seçenekleri masaya kondu. Beklentiler yüksekti ve keşifler bölgedeki yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini desteklemenin bir aracı olarak desteklendi. Ancak, başlangıçtaki beklentiler o zamandan bu yana gerçekleşmedi.
İsrail ve Mısır’ın aksine diğer ülkelerde henüz büyük bir gaz keşfi söz konusu değil. Ancak, İtalyan enerji şirketi Eni, Akdeniz’de bugüne kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Mısır kıyılarındaki Zohr gaz alanını keşfettiğinde umutlar 2015’te yeniden canlandı. Eşi benzeri görülmemiş bir hızlı gelişmede, Zohr’deki üretim Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın ülkenin net bir ihracatçıda net bir ithalatçıya dönüştüğü çalkantılı yılların ardından doğal gazdaki kendi kendine yeterliliğini kazanmasına yardımcı oldu.
Bir yandan bölgedeki gaz aramaları, Eni’nin Mısır’da açık denizde Zohru keşfetmesinden bu yana, ExxonMobil’in Kıbrıs sularında Glafcost’ta bulduğu gaz keşfi ile yeni katılımcılara daha fazla önemli keşiflere öncülük etmesi ve Doğu Akdeniz’i uluslararası odak noktası haline getirdi. Bir başka tartışma konusu ise eğer ihraç edilebilirse bu gazın hangi yol veya yollarla Avrupa ya da Türkiye’ye taşınacağı.
İlk akla gelen seçenek ise boru hattı. Yüksek basınçlı boru hatları aslında oldukça maliyetli projeler ve bahsedilen miktar düşünülünce projenin karlılığı tartışma konusu. Boru hattı yanında gazın LNG şeklinde pazarlanması da gündemde ancak İsrail buna pek sıcak bakmıyor. İsrail gazının Kıbrıs üzerinden boru hattıyla Türkiye’ye gönderilmesi ya da daha uzun ve doğal olarak masraflı bir yol olarak Girit üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasına yönelik projeler konuşuluyor.
EastMed – Doğu Akdeniz Boru Hattı: Ütopya mı Gerçek mi?
İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya’nın Doğu Akdeniz doğal gazının Avrupa’ya Akdeniz altından yapılacak boru hattıyla gönderilmesi için iş birliği anlaşması imzaladığı bildirildi. East-Med adlı boru hattı projesinin finansmanı için 1 yıla ihtiyaç duyulduğu kaydedilen haberde, boru döşeme işleminin ise 5 yıl süreceği ifade edildi ancak teknik olarak 3000 metre derinliğe inmesi ve 2100 kilometrelik uzunluğa erişmesi gereken boru hattının, yalnızca İsrail’de keşfi yapılmış gaz rezervlerinden elde edilecek doğal gaz ile doldurulabilmesi mümkün görünmüyor. İsrail gazına ek olarak Mısır’ın da projeye gaz göndermesi durumunda bile projenin sürdürülebilir olması için bölgede yeni keşiflerin yapılması gerekiyor.
[irp posts=”24035″ name=”Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?”]
Afrodit Masalı
Afrodit sahasında keşfi açıklanan kaynakların, açıklamalar tutarlı kabul edilse dahi ehemmiyeti abartılmamalıdır çünkü henüz daha ne fiziki ne iktisadi bir değeri yoktur.
Gerçek şu ki; Güney Kıbrıs, Afrodit alanından doğalgaz satamıyor. Peki neden satamıyor?
Çünkü yıllarca İsrail’le yapılan görüşmeler sonrasında ticari amaçlı bir ön şart olan “birleştirme anlaşması- unitisation agreement” hala imzalanamadı. Peki neden imzalanmadı? Çünkü Afrodit rezervuarına İsrail de ortak ve yüzde 15’ten fazla kısmını İsrail sularında yer almakta. GKRY yüzdelik (%) oranlarla anlaşmamakta ısrar ediyor. Afrodit Rezervuarı’nın büyük bölümü Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde yer alırken, bir bölümü de İsrail Münhasır Ekonomik Bölgesi’ndeki Ishai Ruhsat Alanı’nda.
Afrodit’in bir kısmı İsrail’in: Bugüne kadar Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde olduğuna inanılan Afrodit haznesinin bir kısmının İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde olduğu ortaya çıktı.
Bu da olası kaynaklara İsrail’in de ortak olduğu anlamına geliyor. Bu durumda, Kıbrıs ile İsrail arasında, Afrodit haznesinden çıkarılacak muhtemel doğal gazın paylaşımına dair bir “birleşme anlaşması” anlaşma yapılması gerekiyor.
Fransız Total ve İtalyan ENI’nin Tartışmalı Sondaj Çalışmalarından Sonuç Alınamadı
Rumlar adına Akdeniz’de sondaj yapan Fransız Total ve İtalyan ENI’nin kuyusu boş çıktı. Türkiye’nin sismik araştırma gemisi Barbaros’u göndererek tepki gösterdiği sondajda doğal gaz bulundu ancak, “Çok az, ticari olarak değersiz” sonucuna ulaşıldı. Rumlar’dan parsel kiralayan Total ve ENI, Kıbrıs adasının 180 kilometre batısında 3 aydır Onisiforos hedefinde sondaj çalışması yürütüyordu. West Capella adlı sondaj gemisiyle deniz tabanının 4 bin metre altına kadar kazan şirketler, elde edilen doğal gaz miktarının yatırım yapmak için yeterli olmadığı sonucuna vardı.
West Capella sondaj gemisi
12 Eylül 2017 tarihinde de 11 numaralı blokta Total’in operatörlüğünde, Onosiphoros hedefi üzerinde kazılan kuyunun sonuçlarına yönelik yapılan açıklamada; Zohr sahasındaki petrol sistemi ve yapısal uzantıların tespit edildiği fakat tahmini rezervin 0,5 tcf’ten az olduğu ifade edilmişti. Bu da sürece daha fazla şüphe ile yaklaşılması gerektiği anlamına geliyor. Ayrıca bölgede potansiyelin doğu ve sonrasında kuzey yönünde artış gösterdiği biliniyor. Yani potansiyel İsrail’e oradan da Lübnan’a doğru büyüyor.
11. Parsel’de açılan kuyuya önemli Rum Azizleri’nden biri olan Aziz Onisiforos’un adı verilmiştir. Rumların bu kuyuya Onisiforos adını vermesinin ardında yatan gerçek ise Aziz’lerden (ilahi güçlerden) yardım istemek ve onlardan bu kuyunun dolu çıkmasına vesile olmalarını beklemekten başka bir şey değildi. Elbette ki petrolü olmayan bir ülkenin bu tür umutlara kapılması ve ilahi güçlerden medet ummaya çalışması normal görülebilir ancak kendine ait olmayan sularda petrol arayarak böyle bir beklenti içine girmesi hiç de normal değildir.
Onisiforos ve bölgedeki diğer gaz sahaları
8 Şubat 2018 tarihinde ENI, Total ile ortak olduğu sözde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne ait olan 6 numaralı parsel/blok içerisinde yer alan Calpyso 1 isimli yapıyı araştırmak ve test etmek amaçlı kazdıkları arama kuyusu neticesinde:
Saipem 12000 isimli sondaj gemisi, 2074 metre su derinliğindeki ve 3827 metre toplam derinlikteki sondajı 35 günde başarı ile tamamladı.
Sondaj neticesinde elde ettikleri bulgulara dayanarak:
Mısır’daki Zohr sahasının jeolojik karbonat uzanımının bu alana kadar yayılım gösterdiği,
Bu kapsamda Kratese ve Miosen karbonatlarında gaz keşfi yaptıkları,
Özellikle Kratese zamanlı formasyonun rezervuar parametrelerinin umutlandırıcı olduğu,
Yerinde gaz miktarı tahminlerinin tespit kuyularının da açıldıktan sonra net bir kanıya varılabileceği,
Elde ettikleri gazın %99 oranında metan ve etandan müteşekkil “kuru gaz” kategorisinde olduğu açıklaması yapıldı.
Calypso 1 NFW Nasıl Okunmalı?
Şirket, ne kadar gazın olabileceğine dair tahminler yayınlamadı, ancak kaynağı açıklamak ve seçeneklerini değerlendirmek için “ek çalışmalar” vaat etti.
Calypso 1
Doğrulanırsa bu, Aralık 2011’de yapılan ilki Afrodit olan Kıbrıs’taki ikinci keşif olacaktır. Ayrıca, bazı kötü haberlerden sonra Kıbrıs’ın hidrokarbon servetleri için bir geri dönüş gerçekleştireceği düşünülürken; daha önce değerleme ve doğrulama sondajı, şirketlerin Afrodit’in ne kadar tutabileceğini azaltmalarını sağladı ve daha önceki keşif kuyuları ya kuru ya da sadece “küçük bir gaz keşfine” yol açmıştı.
Glafkos’ra Bulunan Gazın Analizi
Noble Enerji, ENI, Total ve ExxonMobil gibi Avrupa ve Amerika kökenli büyük petrol şirketleri Güney Kıbrıs’ın sözde MEB’inde sismik araştırmalar yapmışlar ve Rumların hatırı sayılır miktarda doğal gaz rezervlerine sahip olduğu iddiasıyla kamuoyunu aldatıcı kampanyalar yürütmüşlerdir.
Aslı astarı olmayan bu sözde rezervleri, Kıbrıs Müzakereleri’nde Rumların eline bir koz olarak yerleştiren Batı Bloğu, Türk tarafına baskı uygulayarak Rumların adada egemen olması için elinden geleni yapmıştır. Batı’nın temelsiz rüzgarına kapılan ve kanan Rumlar ise, “Bizim petrolümüz var, biz sizden, Türklerden daha güçlüyüz” diyerek şov yapmaya ve Kıbrıs’ta egemenlik sağlamaya çalışarak ne kadar deneyimsiz olduklarını ortaya koymuşlardır.
Doğu Akdeniz’in güneyindeki hidrokarbon yatakları çok derinde bulunduğundan ancak gelişmiş teknolojik imkânların kullanılmasıyla üretimleri mümkündür. Bu durum ise maliyetleri artırıp kar marjını düşürmekte, dolayısıyla gelişmiş ve pahalı teknolojik imkânlara sahip büyük enerji şirketlerinin yatırım yapmamasına neden olmaktadır.
Doğal Gazın Oluşumu, Kompozisyonu ve Maliyeti Önemlidir
Güney Kıbrıs’ın Afrodit sahası bir “kuru gaz” sahasıdır. Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için ilgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz olması önemlidir. Bu kapsamda sahadan elde edilecek üretimi LNG’ye dönüştürmek hayli maliyetlidir. Bu maliyetlerin kazanca dönüşeceğini varsayamıyoruz çünkü sahanın ekonomik olarak üretilebilir olduğu söz konusu olsaydı bu tarz girişimler çoktan başlayacaktı.
Afrodit Rezervuarı’nda jeolojik/lojistik ve teknik zorlukları var ve bugünkü petrole endeksli gaz fiyatları bağlamında ekonomik/ticari ve etkin maliyetler metedolojisi bazında fizibl değildir. Çünkü ultra derin sularda gazın yer yüzüne çıkarılması çok yüksek maliyetlidir ve özellikle de Afrodit gibi çoklu jeolojik bölümlere ayrılan sahanın tek başına gelir getirici bir yatırım olmasını garanti etmemektedir.
Kıbrıs gaz ticari açıdan uygun değil. Ancak, bu projenin “hayal etme” ötesine geçememesi için çeşitli nedenler var.
Mısır, Kıbrıs’tan doğal gaz almak istiyor ve böyle bir adımın kısa vadede atılması çok da mümkün görünmüyor. Çünkü 12’nci blokta, fizibilite dışında fiili hiçbir bir adım atılmadı. Miktarı da alıcı potansiyeli de yeterli değil. Bu, Kıbrıs adası için uzun yıllar yetecek bir rezerv. Ama ihraç etmeye kalktığınızda, hele hele boru hattıyla Türkiye’yi baypas edip Avrupa’ya gideceğini düşünürsek, Avrupa’daki fiyatla rekabet etmeniz mümkün değil.
Afrodit rezervuardaki gaz sanayi kavramlarıyla hem ekonomik açıdan hem de fiziksel açıdan “mahsur” durumda. Yani denizin dibinde, toprak altında kalmaya mahkum, ta ki global gaz fiyatları değer bulana kadar. Bu da önümüzdeki 10-15 yıl içinde mümkün gibi görünmüyor.
Bilindiği üzere İtalyan ENI şirketi, uzun bir süredir Rumların sözde MEB’inde büyük bir itina ile çalışarak bir takım jeolojik yapılar tespit etti. Kamuoyunda, Güney Kıbrıs’a ait büyük oranda doğal gaz rezervlerinin olduğu yönünde yapılan açıklamalar büyük yankı getirmişti.
Onisiforos yapısında gerçekleştirilen sondaj sonrası yapılan açıklamalar, kuyuda gaz keşfi olduğu fakat beklenilenden çok daha düşük miktarda rezerv bulunduğu ve ticari olmadığı yönünde. Ayrıca, Mısır’daki Zohr yapısını teyit ettiği (yani Zohr yapısına denk bir petrol sistemi içerisinde olduğu) şeklinde de ifadeler kullanıldı.
Güney Kıbrıs’ta “Kalipso 1” yatağında gerçekleştirilen sondajın sonuçlarının “umut vadeden bir gaz keşfi” ve “Zohr benzeri” jeolojik model ve yapının uzantısının doğal gazın varlığını doğruladığı Eni tarafından bildirildi. Eni, doğal gazın miktarı için kesin bir açıklama yapmadı.
Kuyudan yoğun ve detaylı bir veri toplandığı (akışkanlar ve kaya örnekleri), bunun için yerinde bulunan gaz hacmi aralığını değerlendirmek ve daha ileri keşif ve değerlendirme operasyonlarını tanımlamak için ek çalışmalar yapılması gerektiği açıklandı.
Zohr yapısı ile “Onisiforos” ve “Kalipso 1” yapısını denkleştirme çabalarının asılsız olduğunu tekrar hatırlatmamda fayda vardır çünkü her iki yapı jeolojik olarak farklılıklar içermektedir. Zaten bu iki kuyuda gaz keşfi yapıldığı da iddiadan öte değildir.
EXXON Balonu: Doğalgaz Havucu
ExxonMobil, kuyu verilerinin ilk ön yorumuna dayanarak, “yerinde ilk gaz” yaklaşık 5 trilyon ila 8 trilyon ayakküp (142 milyar ila 227 milyar metreküp) arasında bir doğal gaz kaynağı bulduklarını açıkladı.
5 Trilyon ila 8 Trilyon Ayakküp Ne Demek?
Keşfedilen rezervuarda potansiyel kaynağın “doğrulama” kazıları yapılmadan ilk tahmini hesaplamalara göre; jeolojik ve fiziki olarak kanıtlanmamış, teknik olarak kurtarılabilir olmayan belirsizliği ifade etmek için; “5 trilyon ayakküp gazın düşük uçta olma ihtimali % 75, 8 trilyon ayakküp ile yüksek uçta olma ihtimali %25” anlamına geldiği söylenebilir.
Bu açıklamaya göre EXXON, sahanın ticari olarak uygulanabilir olup olmadığından henüz emin olmadığı, kaynağın “potansiyelinin” daha iyi belirlenmesi için önümüzdeki aylarda daha fazla araştırma, analiz ve doğrulama kazıları yapılması gerekeceğini söylüyor.
Kıbrıs doğal gazı, Doğu Akdeniz jeopolitik kurgusunda güzel havuç ama ya gerçekler?
Rumlar, Kıbrıs’ı Akdeniz’in yeni finans merkezi yapmayı planlayan para baronlarının ‘gazına’ gelmiş görünüyorlar.
Gazın Bulunması Çıkarılacağı Anlamına Gelmez
Arama sondajlarını keşif sondajları yapılmadan yorumlamak zor. Ancak sondajla somut olarak, petrol ya da gaz var mı sorusunun cevabını almış olursunuz Uzun süreli test yaparsınız, onun üretmeye değer olduğunu görürsünüz ancak ne kadar büyüklükte olup olmadığını doğrulama sondajlar yaparak görürsünüz.
Doğu Akdeniz’in güneyindeki hidrokarbon yatakları çok derinde bulunduğundan ancak gelişmiş teknolojik imkânların kullanılmasıyla üretimleri mümkündür. Bu durum ise maliyetleri artırıp kar marjını düşürmekte, dolayısıyla gelişmiş ve pahalı teknolojik imkânlara sahip büyük enerji şirketlerinin yatırım yapmamasına neden olmaktadır.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Arama ve Sondaj Faliyetleri
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarına ilişkin faaliyetleri uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru haklarına dayanıyor. KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz bölgesinde hem doğal kaynaklar hem de güvenlik ve askeri denge bağlamında bir oldubittiye izin vermeyecektir. Fatih ve Yavuz gemisinin Doğu Akdeniz’de Finike 1’de sondaj yaptığı bölge Türk kıta sahanlığıdır. Karpaz 1 ve Barbaros’un sismik arama yaptığı bölge ise KKTC kıta sahanlığıdır. Dolayısıyla sondaj çalışmaları ve sismik çalışmalar devam edecek.
Kıbrıs adasının güneyinde GKRY’nin Blok 8 bölgesi
Fatih sondaj gemimiz 16 Ocak itibarıyla Karpaz’da bulunan Magusa-1 hedefindeki sondajı tamamladı. Fatih, diğer bir lokasyona hazırlık için Taşucu Limanı’na gelecek ve buradaki hazırlıklardan sonra yeni lokasyonuna gidecek.
Yavuz sondaj gemimiz kazı yapacağı KKTC kıta sahanlığı içindeki Limasol açıklarındaki Rumlara göre blok 8 yani Lefkoşa-1’de 21 Ocak itibariyle sondaja başladı. Denizlerdeki bu işler kolay işler değil, zaman ister.
İlk kuyulardan istediğimiz verimi elde edemedik ancak aramalarımız devam edecek.
Dipnot:
Barbaros sismik gemisi “G” bölgesinde veya “blok 8″de 2014 Ekim’de, 2017 Temmuzda ve Haziran 2019’da çok genis çaplı 3Boyutlu sismik/jeofizik aramalar yapmıştı. Muhtemel kaynakların herhangi bir bölümünü yeryüzüne çıkarmanın ticari açıdan uygun olacağına dair bir kesinlik yoktur.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in göreve geldiği 2000’den bu yana yaşanan önemli 20 olayı sizler için derledim.
1.) İkinci Çeçen Savaşı’nın Sonu
İkinci Çeçen Savaşı, 29 Eylül 1999 tarihinde Rus ordusunun Çeçenistan’a girmesiyle başlamıştır fakat Putin yönetime gelince bu savaş daha da kızışmıştır, Putin sert bir mücadeleye girişmiştir. Resmi olarak Rusya’nın Çeçenistan’a girmesinin sebebi, Mashadov hükümetinin Dağıstan’ı ele geçirmek isteyen Uluslararası İslami Barış Tugayı adlı örgütü engelleyememesi olarak gözükmektedir. Bu savaş, 15 Nisan 2009 tarihine kadar devam etmiştir.
2.) ‘Kursk’ Faciası
12 Ağustos 2000 tarihinde Rus denizaltısı Kursk, Norveç ile Rusya arasındaki Barents denizindeki iki patlamanın ardından batmıştır. Patlamaların torpido yakıtının sızması nedeniyle olduğu öne sürülmüştür. 118 kişilik mürettebatın çoğu olay yerinde hayatını yitirmiştir, 23 kişi ise denizaltının arka tarafına geçerek yardım beklemeye başlamıştır fakat 1 haftanın sonunda havasızlıktan ötürü boğularak hayatını kaybetmiştir.
3.) Mir Uzay İstasyonunun Düşürülmesi
Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin uzay programının gururu olan Rus uzay istasyonu Mir, planlanan bir manevrayla 23 Mart 2001’de Pasifik Okyanusu’na düşürüldü. Rus hükümeti bu istasyonu mali sebeplerden dolayı düşürmüştür.
4.) Dubrovka Saldırısı
23-26 Ekim 2002 tarihleri arasında, Nord-Ost olarak da bilinen Dubrovka Tiyatro Merkezi’nde düzenlenen saldırı 3 gün sürdü. Çeçenya’daki düşmanlıkların sona ermesini isteyen silahlı bir grup, 916 kişiyi rehin aldı. İki rehinenin öldürülmesinden sonra Rusya Federal Güvenlik Servisi’ne bağlı Alfa ve Vega timleriyle birlikte Rusya İçişleri Bakanlığı’na bağlı OMON timi, binanın havalandırma sistemine açıklanmayan bir kimyasal pompalayarak bir operasyon başlattı. Bu operasyon sonucunda tüm saldırganlar öldürüldü fakat kimyasaldan dolayı 700 rehine yaralanırken 130 rehine hayatını kaybetti.
5.) Beslan Katliamı
1 Eylül 2004 tarihinde Kuzey Osetya’nın Beslan kasabasında gerçekleşen bu olayda çoğusu çocuk olan 1100’den fazla kişi rehin alınmıştır. Rehineleri alan grup, İkinci Çeçen Savaşı’nı sonlandırmak istediğini duyurmak için bu eylemi gerçekleştirmiştir. Eylemin üçüncü gününde; Rus güvenlik güçleri tanklar, yüksek tahrikli basınç bombalar ve diğer ağır silahları kullanarak binaya girmişlerdir. Patlamaların ardından, etrafı çevrilen binada Rus güvenlikleri ve eylemciler arasında silahlı çatışma meydana gelmiştir. Çatışmaların sonunda, aralarında 186 çocuk bulunan en az 334 rehinenin öldürüldüğü ve yüzlerce rehinenin yaralandığı bildirilmiştir. Bu saldırı, Rus tarihindeki en ölümcül saldırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kanla sona eren bu rehine krizi nedeniyle Rusya’yı suçlu bulup, Rusya’nın 3 milyon Euro tazminat ödemesine hükmetmiştir.
6.) Anna Politkovskaya Cinayeti
Putin’in Çeçenlere karşı yürüttüğü savaşa karşı olmasıyla ve bu savaşı kirli bir savaş olarak görmesiyle bilinen gazeteci Anna Politkovskaya, 7 Ekim 2006’da kendi evinin asansöründe vurularak öldürüldü. Cinayet bir suikast olarak kabul edildi ve failler müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu cinayetin gizemi ise emri veren kişinin asla bulunamaması.
7.) Güney Osetya Savaşı
8 Ağustos 2008 tarihinde Gürcü birlikleri bağımsızlık ilan edilen Güney Osetya’ya operasyon düzenlemiştir ve binlerce sivil ölmüş, 2 Rus savaş uçağı da düşürülmüştür. Bu olayın üzerine Rusya güçlü bir birlikle Osetya’ya girmiştir ve Gürcistan ile savaş başlamıştır. 5 gün süren savaşın sonucunda Rusya ile Gürcistan arasında ateşkes imzalanmıştır. Ateşkesten on gün sonra da Rusya 26 Ağustos’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyan ilk devlet olmuştur.
8.) Devlet Duması Protestoları
4 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşen Devlet Duması seçimlerinde muhalefe göre ciddi bir ihlal vardı ve bu ihlal yüzünden Rusya’da çok büyük protestolar başladı. 6 Mayıs 2012’de Bolotnaya Meydanı’nda on binlerce insan toplandı ve büyük bir miting gerçekleşti. Bu mitingin sonu polisle çatışmaya kadar gitti. Mitinge katılanların bazılarına dava açıldı.
9.) 2014 Kış Olimpiyatları
Soçi, 22. Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaptı. Rusya bu oyunlarda 11’i altın olmak üzere 29 madalya kazandı.
10.) Doğu Ukrayna’daki Çatışma
2014 yılında AB ile stratejik bir ortaklık imzalanması ve Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesi üzerine yapılan kitlesel protestoların ardından Doğu Ukrayna’da silahlı çatışmalar başladı. Kiev politikalarına katılmayan Donetsk ve Lugansk’daki Rus yanlısı ayrılıkçılar, Ukrayna makamlarından özerklik talep ettiler. Bu durumun üzerine Kiev ve Batı, Rusya’yı çatışmaya katılmakla suçladılar fakat Rusya bu iddiayı reddetti.
11.) Kırım’ın İlhakı
16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da Rusya tarafından yarımadanın statüsü hakkında bir oylama düzenlendi. Resmi rakamlara göre, katılımcıların % 97’si Rusya Federasyonu’nun bir parçası olmak istediğini verdiği oylarla belli etti. Ukrayna ve çoğu BM üyesi ülke referandumu tanımadı ve Rusya’yı ilhakla suçladı.
12.) Suriye’deki Askeri Operasyonlar
Rusya, Eylül 2015 tarihinde Esad rejiminin yanında olduğunu verdiği demeçlerle ve izlediği politikalarla belirtmiştir. Esad rejimini korumak ve karşısındaki grupları zayıflatmak Rusya’nın temel politikalarından birisi olmuştur. Batı, Rusya’yı Esad rejimini korumak ve sivil halka zarar vermekle suçlamıştır fakat Putin’in Rusya’sı bu iddialara kulak asmamış ve her daim Esad rejiminin yanında olmuştur.
13.) Avrasya Ekonomik Birliği’nin Kurulması
Rusya, Belarus ve Kazakistan, 29 Mayıs 2014 tarihinde Avrasya Ekonomik Birliği’ni kurmak için bir antlaşma imzaladılar fakat bu birlik resmi olarak 1 Ocak 2015 tarihinde kurulmuştur. Yapılan antlaşmayla birliğe katılan ülkeler, siyasi ve ekonomik alanlarda birbirlerine yardımcı olacağının taahhütünü vermiştir. Daha sonra bu birliğe Ermenistan ve Kırgızistan katılmıştır.
14.) Boris Nemtsov Cinayeti
Boris Yeltsin yönetiminde Enerji Bakanı ve Başbakan Yardımcısı görevlerinde bulunan Boris Nemtsov, 27 Şubat 2015 tarihinde Kızıl Meydan’da öldürüldü. Nemtsov sırtından yediği kurşunlarla hayatını kaybetti. Rus mahkemesi, Nemtsov cinayetinden suçlu bulduğu Çeçenistan vatandaşı Zaur Dadayev’i 20 yıl hapse mahkum etti fakat cinayetin emrini verenler hiçbir zaman bulunamadı.
15.) Dünya Kupası Ev Sahipliği
Rusya, tarihinde ilk defa 2018 yılında Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı ve bu maçlar 11 Rus şehrinde oynandı. Rusya bu turnuvada çeyrek finale kadar yükseldi fakat turnuvayı finalde Hırvatistan’ı eleyerek Fransa kazanmıştır.
16.) Kerç Boğazı Köprüsü’nün İnşası
Kerç Boğazı üzerinde Kırım’daki Kerç Yarımadası ile Krasnodar Krayı’ndaki Taman Yarımadası arasında Rusya tarafından inşa edilen karayolu ve demiryolu köprüsüdür, otoyol bölümü 15 Mayıs 2018 tarihinde kullanıma açılmıştır. Kiev ve Batı ülkeleri bu köprünün yapımını kınamışlardır
17.) Doping Skandalı
2015 yılında, Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA), Rus sporcuları Soçi Olimpiyatları sırasında doping yapmakla suçladı. Sonuç olarak, Rusya Atletizm Federasyonu tamamen diskalifiye edildi. Pyeongchang’daki 2018 Olimpiyatları’nda, doping almadığı tespit edilen Rus sporcular tarafsız bir bayrak altında performans göstermiştir.
18.) Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Bağımsızlığı
Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılma talebi Fener Rum Patrikhanesi tarafından kabul edilmiştir ve bu karar Moskova’da “felaket” olarak yorumlanmıştır.
19.) Emeklilik Reformu
Haziran 2018’de hükümet emeklilik yaşını yükselten bir yasa tasarısı getirmiştir ve bu yasa tasarısı büyük protestolara yol açmıştır. 26 Eylül tarihinde Devlet Duması, Cumhurbaşkanlığı’nın tasarısını kabul ederek emeklilik yaşını kadınlarda 60’a, erkeklerde ise 65’e çıkarmıştır.
20.) INF Antlaşması’nın Yürürlükten Kaldırılması
Rusya ve ABD, Mikhail Gorbachev ve Ronald Reagan tarafından 8 Aralık 1987’de imzalanan Orta Menzilli ve Kısa Menzilli Füzeleri Ortadan Kaldırma Antlaşması’nı yürürlükten kaldırdılar. Donald Trump, bu antlaşmanın yürürlükten kaldırılması konusunda Rusya’yı suçlu bulmuştur fakat antlaşmayı askıya alan ilk olarak ABD’dir.
Günümüzde batının doğu üzerindeki üstünlüğü uzun yıllar boyunca tartışılan bir meseledir. Bu tartışma konusuna yeni bir perspektif eklemek için batı ile doğu arasındaki bu rekabeti daha iyi analiz etmek amacıyla geçmişe dönüp bu rekabetin köklerini incelemeliyiz. Her doğuşun bir yükselişi, her yükselişin ise bir düşüşü vardır. Batının bugünlerdeki doğu üzerindeki söz konusu üstünlüğü, doğu üstünlüğünün sona ermesiyle birlikte başlamıştır ya da doğu üstünlüğünün sona ermesi; batı üstünlüğünün başlangıcını tetiklemiştir. Bu çalışmamızda tarihsel bir bakış açısıyla batı ile doğu rekabetini objektif ve kronolojik bir yöntemle inceleyeceğiz.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki batı ve doğunun temsilcileri dönemlere göre değişiklik göstermiştir. Yunan-Pers dönemlerine kadar indiğimizde net olan bir üstünlükten söz etmek mümkün değildir. Daha çok tarafların ideolojik farklılıkları söz konusuydu. Persler son derece otoriter ve yayılmacı devlet yönetimleriyle batı kültürlerini tehdit etmişler ve batılılar ise kendi kültür ve egemenliklerini korumak amacıyla büyük bir savunma dönemine girmişlerdir. Burada batılılar diye bahsettiğimiz elbette dönemin batı temsilcisi Yunanlılardır. Kendi içlerinde birlik olamamış ve şehir devletlerince siyasi anlamda bölünmüş olan Yunanlılar; Pers tehditlerine karşı kendi birikimlerini korumak amacıyla kısa vadeli de olsa kendi aralarında çeşitli ittifaklar kurmuşlardır.
Büyük İskender ile birlikte büyük bir siyasi ivme yakalayan batılılar, önce kendi içlerinde güçlü bir siyasi yapı haline gelmiştir sonrasında ise doğunun üzerine yürümüştür. Büyük İskender; Anadolu, Pers ve Hint seferleri aracılığıyla büyük fetihlerinin neticesinde güçlü bir imparatorluk kurmayı başarmıştır. Basit bir Makedon Kralı olarak siyaset sahnesine atlayan Büyük İskender, evvela yerel bir güç olduktan sonra bölgesel bir güç olmayı başarmıştır. Ardından batının yegâne temsilcisi olarak doğunun ihtişamlı Pers İmparatorluğu’nun üzerine yürüyerek bu görkemli imparatorluğu kendi sınırlarına katmıştır. İskender’in ölümünden sonra imparatorluğu parçalanmış ve İskender’in henüz hayatta iken hükmettiği topraklar; Büyük İskender’in ölümünden sonra ‘savaş öncesi duruma’ dönmüştür.
Büyük iskender
Roma İmparatorluğu’nun bir küresel güç olarak tarih sahnesine çıkmasına kadar geçen sürede doğu ile batı arasında küçük çaplı çatışmalar devam etmiştir. Fakat Romalılar; neredeyse tüm Avrupa’yı ilhak ettikten sonra sınırlarını Büyük İskender dönemindeki gibi doğuya yönelmemişler, Perslerle komşu olduktan sonra hüküm sürdükleri üç kıtada bulunan topraklarında bir ‘barış sağlayıcısı’ olarak devam etmişlerdir. ‘‘Pax Romana’’ (Roma Barışı) diye adlandırabileceğimiz bu dönemde batı, yanı Roma; askeri, siyasi, ekonomik, sanatsal ve teknolojik üstünlüğü ile bilinmektedir.
Asya’dan Rus bozkırları üzerinden Avrupa’ya göç eden Hun güruhlarının Avrupa kıtasında yaratmış olduğu kargaşa batı için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Kavimler Göçü‘nü tetikleyen Hunların bu devasa göçleri Avrupa kıtasında yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Roma İmparatorluğu; Hunların baskılarından kaçıp Roma topraklarına giren barbar Cermen kavimleri tarafından talan edilmiş ve İmparatorluk milattan sonra 476 yılında yıkılmıştır. Roma’nın yıkılması ile birlikte Avrupa/batının üstünlüğü sona ermiş ve İslamiyet’in doğuşu ile birlikte doğunun üstünlüğü yavaş yavaş başlamıştır.
Kavimler Göçü haritası
İslam dininin ekonomi, bilim, sanat ve benzeri alanlarla olan iyi münasebeti; Müslümanların büyük devletler ve medeniyetler kurmalarına yol açmıştır. Abbasiler ve Emeviler gerek Doğu Roma İmparatorluğu gerekse diğer batılı aktörler üzerinde bir hâkimiyet kurmuştur ve Bağdat adeta bir bilim merkezi haline gelmiştir. İslam âlimlerinin İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan eski Yunanca eserlerinin Arap diline kazandırmaları doğu kültürü için büyük bir kazanım olarak kabul edilmektedir. Özellikle İslam dininin eski Yunan felsefi doktrinlerce oluşturulmuş sentezi, doğunun temsilcisi olan Müslümanları batı üzerinde mutlak bir üstünlüğüne götürmüştür. Yani eski öğretileri kendi dinlerine uygun bir şekilde ilave eden Müslüman düşünürler; İslam dinini teorik anlamda reform etmiş ve çağa uygun olarak güncellemiştir. Bilim, felsefe, sanat, ekonomi ve teknoloji alanlarında mutlak bir üstünlük kuran doğulular; Türklerin kitlesel bir şekilde İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra daha da üstün bir duruma geçmiştir.
Türklerin özellikle askeri üstünlükleri, Müslüman Arapların bilim, felsefe, sanat, ekonomi ve teknolojik üstünlükleriyle birleştiğinde tarih sahnesinde yeni güçlü Türk-İslam imparatorlukların kurulduğunu görmekteyiz. Selçuklular ve ondan sonra özellikle Osmanlıların tarih sahnesindeki yerleri doğuluların zirve noktası olarak kabul edilebilir. Fatih sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu Roma’nın devamı olarak ilan etmesi ve özellikle Kanuni sultan Süleyman’ın artık ordusuyla birlikte Alman topraklarına kadar gelip Avusturya’yı talan etmesi batılıları ciddi anlamda sarsmıştır. Dönemin Kutsal Roma İmparatoru Şarlken; 1532 yılında Regensburg Diyeti aracılığıyla batılıları ilk defa bir araya getirmeye çalışmış ve Osmanlılara karşı yapıcı önlemler alınması öngörülmüştür. Esasında İstanbul’un 1453 yılında alınması ile birlikte Bizanslı düşünür ve bilim insanlarının İtalya’ya kaçmaları; İtalya’da bulunan Latin düşünürlerin bu Grek mültecilerden epey faydalanmaları gözlemlen ilmiştir. Avrupalılar uzun yıllar sonra bu Bizanslı mülteciler sayesinde eski Yunanca eserlerden haberdar olmuşlar ve bu eserler Avrupa kıtasındaki batılıların Rönesans’ını tetiklemiştir.
Rönesans kelime itibariyle ‘öze dönmek’ anlamını taşımaktadır. Batılılar; Roma’nın yıkılışından Rönesans’a kadar neredeyse bin yıldır büyük bir kimlik bunalımı içerisindeydi. Özellikle feodal düzen içerisindeki kilisenin Hristiyanlığı kendi çıkarlarına göre değiştirmesi ve bilimsel gerçeklerden uzak kalmaları skolastik düşünceyi arttırmış ve kilisenin bu söz konusu oluşturmuş olduğu düşünce modelinin dışına çıkanlar da yine kilise tarafından cezalandırılmıştır. İşte bu noktadan sonra batılıların yavaş yavaş kendi özlerine dönmeleri ve doğuluların ise uzun ve keskin üstünlüğün getirmiş olduğu rehavetle birlikte kendi özlerinden kopmaları yeni bir dengeler bütününün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Baharat ve İpek yollarını kontrol eden Osmanlılar büyük zenginlikler elde ediyordu. Bu zenginlikleri elde etmek isteyen batılılar ise alternatif ticaret yollarını aramakla başladılar ve coğrafi keşifleri başlatmışlardı.
Reform ile birlikte Katolik Kilisesi ilk defa bir değişimi kabul etmiş ve Protestanlığın dışında da bazı diğer mezhepleri resmi mezhepler olarak kabul etmiştir. Protestanların Avrupa’nın kuzeyinde hâkimiyet kurmaları özellikle bu bölgelerde özgür düşüncenin hâkim olmasını sağlamıştır. Akabinde hümanizm ve aydınlanma döneminin başlanması, batılıları doğulular karşısında teorik anlamda bir eşitlemeye götürmüştür. Zihinsel arka planda aydınlanma çağı ile birlikte tekrar güç kazanan batılılar, yeni teknolojik buluşlar ve felsefi düşünceler ile birlikte devletlerini güçlendirmişler ve özellikle 1648 Westphalia Antlaşması ile birlikte ulus devletlerin önemi artarak Avrupa’daki devletlerde modernizasyonların da başladığını görmekteyiz.
Aydınlanma dönemi ile sanayi devrimi arasındaki dönemde batılılar; özellikle Arap (İslam) ve eski Yunanca eserlerden faydalanarak bu iki medeniyetin üzerine ilavelerle yepyeni keşifler yapmışlardır. Bu keşifler batılıların özellikle iktisadi yaşam standartlarını büyük ölçüde yükseltmiştir.
Artık teknolojik gelişmeler ve sanayi devrimi ile birlikte ekonomik, askeri ve politik anlamda doğu üzerine mutlak bir hâkimiyet kuran batılılar; coğrafi keşifler döneminde buldukları toprakları sömürerek kendi ihtiyaçlarını gidermeye çalışmışlardır ve bu noktada kendi ihtiyaçlarını tamamen bir baskı ve sömürgeci yöntem ile neredeyse maddi anlamda bir şey harcamayarak karşılamışlardır.
Söz konusu bu sömürgecilik dönemi o kadar tavan yapmıştır ki neredeyse tüm güçlü Avrupalı devletler, bir sömürgecilik yarışına girişmişlerdir. Deniz aşırı memleketleri sömürerek güçlerine güç katan bu batılı güçler, doğunun üzerinde belki de dönüşü olmayan bir üstünlük sağlamaya başlamışlardır ve bugün dahi neredeyse çözülemeyen bir eşitsizlik ortamını oluşturmuşlardır. Batılı güçler arasındaki ham madde dağılımının yaratmış olduğu kargaşa birinci ve ikinci dünya savaşını başlatmıştır ve bu savaşta batılılar kendileri aralarında savaşmışlardır. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle başlayan soğuk savaş ve bunu takip eden SSCB’nin dağılması ve komünizmin çöküşüyle birlikte kapitalizm ve liberalizmin doğuşu batılı ülkelerin gücüne güç katmıştır. Kapitalizm ve özellikle liberalizmin tüm dünya pazarlarına yayılmasıyla birlikte dünya büyük bir köy haline gelmiştir ve güç dağılımları tarihte hiç görülmemiş bir boyuta ulaşmıştır. Batılılar doğululara tarihte görülmemiş bir üstünlük sağlamıştır. Bu üstünlüğü şu bilgi ile özetlemekte fayda var:
“Dünyanın yüzde 1’i, küresel servetin yüzde 82’sine sahip.”
Sonuç
Günümüzde batının doğu üzerindeki üstünlüğü belki dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştır. Soğuk savaş döneminde hâkim olan çift kutuplu dünya sistemi, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte tek kutuplu dünya sistemi olarak değişmiştir. ABD; sadece batının değil aynı zamanda dünyanın en güçlü devleti olarak SSCB’yi devirdikten sonra tarih sahnesine çıkacaktır ve kapitalizm, liberalizm ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği sinema ve (sosyal) medya ile birlikte kendi hâkimiyetini tüm dünyaya yayacaktır. Bahsettiğimiz bu üstünlük günümüzde hala geçerlidir. Teknolojinin daha da gelişmesiyle birlikte robotik çağa yavaşça adım atmaktayız. Batının doğu üzerindeki üstünlüğünü tarihi bir perspektif ile izah etmeye çalıştık. Bu serüvenin geleceği ise mantıksal olarak bilinemez. Fakat tahminleri göz önünde bulundurursak sorularımıza gerçekten elverişli cevaplar bulabiliriz.
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
Krallar ve Başkanlarla 50 yıl ………Lütfü Akdoğan cilt 2
Mensur Akgün: Camp David Düzeni Sarsılırken Türkiye/TESEV
Doç. Dr. Murat GÜL ve Bekir Ali YÜKSEL:İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINI ANLAMAK: TEVRAT, “ON EMİR”, “VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR” VE ÜSTÜNLÜK
Orhan Savaş: Mısır ve Tescilli İhaneti: Camp David Antlaşması-http://akademikperspektif.com/2014/06/04/misir-ve-tescilli-ihaneti-camp-david-antlasmasi/
Arap Yarımadası’nın güneyinde yer alan, ‘tarafsızlık’ politikasıyla bilinen Umman’da 50 yıldır ülkeyi yöneten Sultan Kabus bin Said 79 yaşında hayatını kaybetti. Basra Körfezi’ndeki stratejik konumu ve istikrarı ile bölgenin pek bilinmeyen ülkesi Umman’ı 13 madde ile tanıyın.
Umman Hakkında Merak Edilenler
1.) 309 bin 500 kilometrekarelik yüzölçüme sahip, başkenti Maskat olan Umman’ın nüfusu 4 milyon 600 bin civarında. Yüzde 85’i Müslüman, yüzde 6,5’i Hristiyan olan nüfus içerisinde Uzak doğulu önemli bir kesim de var. Müslümanların %75’i ise İslam’da Hâriciliğe bağlı İbadi mezhebinden.
2.) Arap yarımadasının güneydoğusunda, Basra Körfezi’nin girişinde yer alan konumuyla dikkat çekiyor.
3.) İngilizlerlerin petrol güzergahını güvence altına almak adına Umman’a tahsis ettiği, Birleşik Arap Emirlikleri toprakları içerisinde yer alan Madha ve BAE’nin en uç noktasında bulunan topraklar Umman’ın kara sınırı olmamasına rağmen Maskat yönetimine ait.
Umman’ın BAE içerisinde yer alan toprakları
(Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açıldığı noktada yer alan Musandam Yarımadası, İngilizler tarafından Umman’a verildi.)
4.) 15. yüzyılda Portekiz kolonilerinin kontrolü sağladığı topraklar 16. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine geçti. 18. yüzyıldan bu yana tek hanedan tarafından yönetiliyor.
Türkiye ve Arap Yarımadasının gösterildiği eski harita – Kaynak: World Digital Library
5.) GSYİH’si yaklaşık 75 milyar dolar olan ülkenin başlıca gelirini, diğer Arap ülkelerde olduğu gibi petrol ve doğal gaz oluşturuyor.
Uman’ın gaz ve petrol üretimi – Kaynak: Crystol Energy
6.) Kişi başına düşen gelir 18 bin dolar civarında. Bu rakam, en fakir Arap ülkesi (komşusu) Yemen’in 9 katı.
7.) Arap coğrafyasının en farklı hatta en tarafsız ülkesi olarak görülen Umman, Arap baharını o kadar sorunsuz atlattı ki; birçok kişi komşusundaki iç savaş ve çevresindeki krizlere karşı istikrarı nasıl sağladığı konusunda merak içerisinde.
Ara Baharı’nın etkilediği ülkeler
8.) Arap Baharı’nı kabinedeki revizyonla atlatan Umman’ın asker sayısı ise 42 bin civarında. Savunmaya ayrılan bütçe 9 milyar dolar ve birçok ülkeye göre bu rakam yüksek sayılabilir.
9.) Diğer Arap ülkelerine göre az sayıda da olsa ülkede yabancı askeri unsur olarak sadece Amerikan askerleri var.
10.) 1970’de babasına darbe gerçekleştirerek iktidarı ele alan Sultan Kabus bin Said tek ve son karar mercii. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde öldü. Ölümünün ardından Mısır, Katar, Ürdün, BAE, Bahreyn ve Kuveyt 3 günlük yas ilan etti.
11 Ocak’ta hayatını kaybeden Sultan Kabus bin Said
11.) 1996’de Sultan’ın ilan ettiği Temel Yasa anayasa olarak kabul edilir. Devlet Konseyi ve Şura Meclisi’nden oluşan iki kanatlı Meclis yapısıyla meşruti monarşiye sahip ülkede tüm yetkiler Sultan’a ait.
Polonya heyetini ağırlayan Şura Meclisi üyeleri
12.) 50 yıl ile Arap dünyasının en uzun süre görevde kalan lideri olan Kabus bin Said’in yerine gelen isim 9. Sultan Heysem bin Tarık bin Teymur el Said. Arap medyasına göre yeni sultanın babası 1920 yılında İstanbul’da doğdu ve sultanın annesi bir Türk.
Umman’ın yeni Sultanı Heysem bin Tarık bin Teymur el Said
Heysem bin Tarık bin Teymur el Said, ölen Kabus’un amcasının oğlu. 2002’den bu yana Kültür ve Miras Bakanı olarak görev yapan el Said, Dışişleri ve Futbol Federasyonu’nda bazı görevleri üstlendi.
13.) Ortadoğu’daki krizlerde ara bulucu rolüyle öne çıkan Umman, 26 Ekim 2018’de İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ağırlamasıyla dikkat çekti.
Filistin meselesinde ara bulucu rolünü üstlenen ülke, Yemen konusunda da hem Husilerle hem de Hadi hükümetiyle görüştü. Suudi Arabistan’ın İran’a karşı politikasına karşı İran ile doğrudan görüşen Maskat hükümeti, ABD-İran krizinde de ara bulucu olabileceğini belirtti. 2017’de Katar’a yönelik 6 Arap ülkesinin ambargosunda ara bulucu olmayan ülke, Riyad politikasını da desteklemeyerek tarafsız kaldı. Dış siyasetine ‘tarafsızlık’ politikasını yerleştiren Ortadoğu’nun ‘tek’ ülkesi Umman’ın yeni sultan ile birlikte nasıl bir yol izleyeceği merak konusu.