Hollanda Tarihi: Özgürlükçü ve Halkçı Devlet Anlayışına Bakış

Yunan tarihçi Piteas, M.Ö. 395 yılında, bugün Hollanda ve Belçika’nın bulunduğu yerleşim yerlerinin sahil şeritlerini şöyle değerlendirmiştir:

“Buralarda suya karşı mücadelede, insana karşı mücadeleden daha fazla insan öldü.”

M.Ö. 55 yıllarında gerçekleşen Galya Savaşları sonrasında Roma İmparatorluğu’nun sınırları Ren Nehri’nin Kuzey Denizi’ne döküldüğü delta kısımlarına kadar genişlemişti. Ren Nehri’nin güneyinde, Roma hakimiyetinde bulunan Menopiler ve Eburonlar mevcuttu. Bu kabilelere ilk defa Jül Sezar, “Commentarii de Bello Gallico” adlı eserinde değinmiştir. Söz konusu Cermen kabilelerin bulunduğu bu bölge daha sonra Germania Inferior eyaletinin bir parçası haline gelmiştir.

Ren Nehri’nin kuzeyinde ise Cermen kabilelerden Batavlılar ve Kananefatlar yaşıyordu. Batavlılar Ren Nehri’nin kuzeyinde baskın güç iken, onlara benzeyen Kananefatlar azınlık haldeydi. Kuzey Denizi’nin sahil şeridinde, yani Batavlılar ve Kananefatların kuzeyinde ise Frizler yaşamaktaydı. Milattan sonra 28 yılında Frizler, Romalılara karşı isyan ettiler ve Baduhena Ormanı Savaşı’nda Romalıları ormanlık ya da bataklık bir alanda pusuya düşürerek yenilgiye uğratmışlardır. Özgürlüklerine aşırı derecede düşkün olan Frizler, Romalıların yeni vergi politikalarını kabul etmemişler ve bu politikaları bir egemenlik ihlali saymışlardır. Tarihi kaynaklara göre Romalıların hegemonyasına tam anlamıyla asla girmeyen Frizler, günümüz Hollanda Krallığı’nda hala yaşamlarını özgürce sürdürmekteler.

Milattan sonra 69-70 yılında ise Batavlılar meşhur Batav İsyanı’nı başlatmışlardır. Roma boyunduruğu altında daha fazla yaşamayı reddeden Batavlıların başını çektiği bu isyana Kananefatlar ve Frizler de katılmıştır. Fakat bir sene sürecek olan bu isyan 70 yılının Eylül ayında Romalı ordularca bastırılmıştır ve Batavlıların önderliğindeki birleşik Cermen isyancı grupları Castra Vetera, yani günümüzün Almanya’sında bulunan Xanten şehrinde hezimete uğratılmıştır.

Roma Dönemi – M.S. 70

Roma İmparatorluğu’nun kuzey doğu komşusu olan Saksonların bölgesinde yaşayan Salyan Frankları, Saksonlar tarafından batıya doğru göçe itilmişler ve Salyan Frankları günümüz Kuzey Belçika ve Güney Hollanda bölgelerinde yer alan Toksandri (Toxandria) bölgesine milattan sonra 358 yılında yerleşmişlerdir. Roma İmparatorluğu, askeri hizmet karşılığında Toksandri bölgesini Salyan Franklarına yurtluk olarak vermiştir. Böylece bölgede yaşayan Batavlılar ve Kananefatlar, Salyan Frankları ile birlikte bölgeyi paylaşmışlardır.

Roma İmparatorluğu Cermen kabilelerin baskınları sonucunda 476 yılında yıkılınca Clovis adında bir Frank kabile lideri, milattan sonra 490 yılında boşta kalan diğer tüm Frank ve Cermen kabileleri kendi hegemonyası altında birleştirerek Frankların ilk kralı olmuştur. Hollanda’nın güney bölgelerini ilhak eden 1. Clovis Galya’ya (günümüz Fransa) doğru ilerlemiş ve Romalıların bıraktığı bölgeleri ele geçirerek Vulgar Latin dilini, yani Halk Latincesini benimsemiştir.

Özellikle Frank Krallığı‘nın kuzeyinde bulunan fakat Frank Krallığı’nın dışında kalan diğer azınlıktaki Franklar ve Saksonlar, bu bölgeyi yaklaşık 200 sene önce yurt etmiş olan Salyan Frankların ve Batav-Kananefatların torunlarıydı. Halk Latincesini benimsemek yerine kültürlerini koruyarak Eski Frankça’yı konuşmaya devam ettiler ve bu dil sonradan Eski Felemenkçe olarak evrim geçirerek ilk özgürlükçü ve halkçı Felemenk/Hollanda kültürünü oluşturacaktı.

Hollanda topraklarında bulunan Frizler ise bu söz konusu Franklardan uzak durarak Kuzey Deniz sahillerinde yaşamlarını devam ettirdiler ve Frizya’dan (Friesland) Zelanda’ya (Zeeland) kadar olan sahil bölgelerini ele geçirerek 650 yılında Magna Frisia, yani Frisya Krallığı’nı kuracaklardır. Utrecht Frizya Krallığı’nın başkenti olurken Dorestad bir ticaret merkezi haline gelmiştir. 600 ile 719 yılları arasında bu şehirler Frizya/Frank hakimiyeti arasında sıkça el değiştirmiştir.

Frizlerin meşhur hükümdarı Kral Redbad (Radboud) 719 yılında ölünce Franklar güçsüz kalan Frizlerin üzerine yürümüştür ve en nihayetinde 734 yılındaki Boorn Savaşı’nda Frizya Kralı Popo’yu öldürerek Frizya Krallığı’nı sona erdirmişlerdir.

Kral Redbad

Charles Martel (Şarl Martel) önderliğindeki Franklar, Hollanda topraklarını ele geçirerek Hıristiyanlığı yaymışlardır fakat kuzeydeki özgürlükçü Frizler, Hıristiyanlığı reddederek Frankların Piskoposu olan Boniface’yi 754 yılında öldürmüşlerdir.

800 yılında Frank asıllı Karolenj Kralı Şarlman, Roma ve Frankların İmparatoru (Emperor of Romans and Franks) olarak taç giydiğinde Avrupa’yı tek bir imparatorluk ve din altında birleştirmek istiyordu. Şarlman’ın agresif ve yayılmacı dış politikası Hollanda’ya da sirayet etmişti ve bölgeye Hıristiyanlık kesin olarak yayılmıştı. Şarlman’ın Karolenj İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun ilk hali olarak kabul edilmektedir.

Şarlman’ın ölümünden sonra imparatorluğu evlatları arasında üçe bölünmüş ve Hollanda toprakları en güçsüz krallık olan Orta Frank Krallığı sınırları içerisinde kalmıştır. Hollanda toprakları 9’ncu yüzyılda Vikinglerin akımlarına maruz kalmıştır. Bu bölgedeki hükümdarları zayıflatmıştır. 879 yılında Frizya bölgesini ele geçiren Viking Godfrid, kendisini Frizya Dükü olarak ilan etmiştir.

Frank Krallığı – M.S. 716

Bu Viking saldırılarının politik bir bölgesel etkisi mevcuttur. Hollanda topraklarındaki Orta Frank Krallığı’nın ardılı olan Lotharingia Krallığı’na bağlı yerel yöneticilerin Krallık ile olan bağlantıları zayıflamıştı. Bu gelişme zamanla Hollanda topraklarında yarı bağımsız ve otonom prenslikler doğurmuştur. Bu yerel yöneticilerden biri de Holland hanedanının kurucusu Gerolf van Holland idi. Gerolf, yabancı bir hükümranlığı kabul etmeyerek Viking lideri Frizya Dükü Godfrid’i suikast ile öldürerek Frizya Kontu olmuştur.

11’nci yüzyıla gelindiğinde bugünkü Hollanda toprakları Doğu Frank Krallığı ve Lotharingia Krallığı’nın ardılı olan Kutsal Roma İmparatorluğu hakimiyetindeydi fakat siyasal birlik bu topraklarda bir türlü sağlanamamıştır. Flandra ve Brabant bölgeleri yani Hollanda’nın güney ve Belçika’nın kuzey bölgelerinde Eski Felemenk kültürü hakim iken (Old Dutch) Hollanda bölgesinde Friz kültürü hakimdi. Frizya’ya bağlı Hollanda dışındaki diger kuzeydeki bölgelerde ise (bugünkü Groningen ve Friesland) Feodal sistemi reddeden “Frizya Özgürlüğü” mevcuttu. Buralardaki Frizler belirli bir kont (graaf) ya da dük (hertog) tarafından yönetilmiyorlar, bilakis halkın kendisi yönetimi oluşturuyordu.

Lotharingia Krallığı – 10. yüzyıl

İşte böylelikle Utrecht Piskoposluğu, Hollanda Kontluğu Zelanda Kontluğu, Flandra Kontluğu, Zutphen Kontluğu, Drenthe Kontluğu, Gelre Dukalığı, Brabant Dukalığı, Overijssel Lordluğu ve Friesland Lordluğu gibi güçlü ve yarı bağımsız prenslikler güç kazanmıştır.

1384 yılında veraset yoluyla Hollanda topraklarının büyük kısmı Burgundiya Dukalığına geçmiştir. Burgundiya boyunduruğu altında Amsterdam Avrupa’nın  en büyük ticaret kentlerimden biri haline gelmiştir. Hollanda Bölgeleri/Eyaletleri (Nederlandse Gewesten) 1540’lerde ise Habsburg hanedanından olan İspanya Kralı Şarlken’e veraset yoluyla geçmiştir.

Güçlü merkezi monarşilerin egemen olduğu 16’ncı asrın Avrupa’sında Hollandalılar, Habsburg’lara karşı bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ticarete dayalı bir cumhuriyet olarak varlıklarını idame ettirmişlerdir. Habsburgların tekelinde olan İspanya Krallığı’na karşı verilen bu bağımsızlık mücadelesinde, birer bağımsız devletçikler halinde yayılmış olan Hollanda Eyaletleri (Nederlandse Gewesten), ilk defa 1579 yılında imzalanan Utrecht Birliği bünyesinde İspanyol tiranlığına karşı birleşme kararı almıştır. Utrecht Birliği, yeni kurulması planlanan konfederatif devletin anayasası veyahut bu devletin anayasasının ön çalışması olarak nitelendirilmiştir. Utrecht Birliği’nin ilk katılımcıları Gelre Dukalığı, Brabant Dukalığı, Flandra Kontluğu, Zutphen Kontluğu, Drenthe Kontluğu, Hollanda Kontluğu, Zelanda Kontluğu, Groningen Lordluğu, Overijssel Lordluğu, Friesland Lordluğu ve Utrecht Lordluğu olmasıyla birlikte, Birliğe daha sonra yeni üyeler de katılmıştır. Birlik üyelerinin mutabık kaldıkları önemli bir antlaşma maddesine göre birlik üyeleri iç işlerinde bağımsız, dış ilişkilerde ise egemenliklerini birliğin bizatihi kendisine devredecekti. İspanya Krallığına karşı birleşen bu Hollanda Eyaletleri 1579 yılında ulus üstü bir siyasal yapı çerçevesinde birleşerek Hollandalılara ait özgür ve bağımsız bir siyasal yapılanmayı hedef almıştır.

Utrecht Birliği

Utrecht Birliği’ne üye olan Sessiz Willem önderliğindeki Hollanda Eyaletleri (Overijssel Lordluğu hariç), 1581 yılında Feragat Yasası’nı (Plakkaat van Verlatinge) imzalayarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Hollanda Eyaletleri, 1597 yılında Utrecht Birliği çerçevesindeki teorik planlarını 2 sene sonra söz konusu Feragat Yasası’nı imzalayarak pratiğe dönüştürmek üzereydiler. Hollandalıların bu isyan kalkışmaları elbette İspanya Kralı II. Filip tarafından tanınmadı ve Hollanda Eyaletleri tarafından cumhurbaşkanı (Stadhouder) olarak seçilen Sessiz Willem, İspanya Kralı II. Filip tarafından hain ilan edildi. Kanun dışı ilan edilen Sessiz Willem, Feragat Yasası’nın ilanından sadece 3 sene sonra Kral II. Filip’in adamı olan Protestan görünümlü Katolik Balthasar Gerards’ın düzenlediği bir suikast ile öldürüldü.

Sessiz Willem’in ölümünden sonra sarsılan Hollanda İsyancıları güç kaybettiler. 1585’te Utrecht Birliği’nin başkenti Anvers (Antwerpen) İspanyolların eline geçince, Hollanda Eyaletleri yeni meşru bir lider aramaya kalkıştılar. Fransa Krallığı’nın vasalı Anjou Dükü Fransuva (François), Hollanda Eyaletleri tarafından yeni yasal hamileri olarak davet edilince Hollandalılar ikiye bölündüler. Cumhuriyet yanlısı Kalvenist ve Protestan Hollandalılar tarafından istenilmeyen Anjou Dükü Fransuva, kendisinin de bir Katolik olması hasebiyle güneydeki bazı Eyaletlerde bulunan fakat azınlıkta olan Katolik Hollandalılar tarafından hoş karşılandı. Fakat İspanya Kralı II. Filip tarafından Hollanda İsyanını bastırmakla görevlendirilen İspanya’nın Hollanda valisi olarak atanan Parma Dükü Alexander Farnese, Anjou Dükü Fransuva’dan daha hızlı davranarak 60.000 askerle Utrecht Birliği topraklarına giriş yaptı. Zaten Hollanda halkının büyük bir kısmı tarafından istenmeyen Anjou Dükü Fransuva, 10.000 askeriyle ülkesine geri döndü. Bu sefer rotayı İngiltere Krallığı’na çeviren Hollanda Eyaletleri, İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’i hamilik konusunda ikna etti. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth, Leicester Dükü Robert Dudley’i Hollanda’ya göndererek Hollanda İsyanına yardımda bulundu. Fakat Leicester Dükü’nün akıbeti de Anjou Dükü’nünki gibiydi. Hollanda halkı tarafından başka bir ülkenin koruyuculuğu kabul edilmeyen bir ortamda, 1587 senesine kadar dayanan Leicester Dükü Robert Dudley, istifa ederek ülkesine geri döndü. Halkın yoğun tepkileri üzerine çareyi dışarıda aramayı bırakan Hollanda Eyaletleri, 1588 yılında yeni bir anayasa oluşturarak, ulus üstü bir birlik olan Utrecht Birliği ile birlikte tasarlamaya başladıkları konfederatif devletin ilk iskeletini çizmiş oldular. Hollanda Eyaletlerinin temsilcileri, Birleşik Eyaletler Genel Meclisi’nde bir araya gelerek Utrecht Birliği’ni konfederatif bir cumhuriyete dönüştürmeye karar verdiler. Sessiz Willem’in oğlu Prens Maurits ise Hollanda Eyaletleri tarafından reis-i cumhur/cumhurbaşkanı (ststadhouder) sıfatıyla Birleşik Hollanda Cumhuriyet’in yeni lideri olarak seçildi. Akabinde uzun süren savaşlar silsilesinde Birleşik Yedi Hollanda Eyaletleri 1648 Westphalia Antlaşması ile birlikte resmilik kazanmıştır ve ilginçtir ki Osmanlı İmparatorluğu; bu cumhuriyeti tanıyan ilk devlet olmuştur.

Sonuç

Hollanda İsyanı olarak adlandırılan Seksen Yıl Savaşları gibi kritik bir dönemde bile Hollanda Eyaletleri, halktan kopmayarak daima onların istekleri doğrultusunda hareket ettiler. Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nin bu şartlar adı altında kurulması, devleti halktan koparmamış, bilakis iki unsuru birbirilerine daha da yakınlaştırmıştır. Çağdaş devletlere baktığımızda son derece otoriter, patrimonyal ve tek adamlığa temellendirilmiş monarşilerin Avrupa’nın politik atmosferine egemen olduklarını kolaylıkla görebiliriz. Aydınlanma çerçevesinde üretilen yeni politik değerler, dönemin insanının teorik yetisini evrime uğratmıştır. İnsanlar kalıplaşmış değerlerden sıyrılıp insan merkezli düşünmeye başlayınca, bu teorik evrimleşme siyaset teorilerine de sıçramıştır. Bu teorik evrim esasında dünyaya yabancı değildi zira unutulmuş değerlerin tekrardan hatırlanması durumundan başka bir durum yoktu. Rönesans ile birlikte evrensel ve hümanist dokulara sahip olan bazı Antik Yunan eserlerinin tekrar ilim insanları tarafından gündeme getirilmesi, Batı Avrupalıların yeniden dirilişlerini veyahut kendi öz kodlarına dönüşünü simgelemiştir. Rönesans ile birlikte dünyevi meselelerini, ‘eski değerlerin bugüne kazandırılması’ düsturunu esas alarak ilerletmeye çalışan Avrupalı kanaat önderleri, Protestanların öncülüğünde bu sefer Reform hareketleri ile birlikte Hıristiyanlık inancını yeni değerler ile şekillendirmek istiyordu. Avrupa’nın umumi cihetteki bu durumu aydınlanma dönemi ile birlikte tamamen hız kazanmış ve Fransız Devrimi ile birlikte doruk noktaya ulaşmıştır. Fransız Devrimi’nden sonra düşünsel bir olgunluğa erişen Fransa merkezli Batı Avrupa politik sahnesi, diğer Avrupalı devletleri de yoğun bir şekilde etkilemiştir. Söz konusu bu düşünsel olgunluğun Fransa merkezli olması, tabanla tavan arasındaki uçurumdan kaynaklıdır. Tabanla tavan arasındaki uçurumun farkına varan hümanist aydınlar, bu makro boyuttaki etkileşime karşı kendi teorik çerçevelerinde tepki vermişlerdir.

Sonuç itibariyle, Hollandalıların özgürlükçü ve halkçı yönlerini; Hollandalıların kurucu kodlarına inip, Hollanda tarihini kronolojik bir şekilde inceleyerek kısaca değerlendirmeye çalıştık. Gerek Roma boyunduruğu, gerek Frank boyunduruğu gerekse İspanyol/Habsburg boyunduruğu genel anlamda Hollandalılar tarafından egemenlik ihlalleri olarak telakki edilmiştir. Farklı düşünseler dahi dönemin dış güçlerine karşı daima birleşmeyi bilen Hollandalilar/Felemenkler günümüzde hala çok güçlü bir demokratik sisteme sahipler.

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Doğu Akdeniz: Afrodit, Calypso, Zohr ve Leviathan Sahaları

Uluslararası basına yansıyan ve mevcut hidrokarbon kaynakların ne anlama geldiğini, bu zamana kadar Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarında yapılan aramaların maliyet ve potansiyel değerlendirmelerini ve Doğu Akdeniz’de gaz keşfedilen bölgeleri kavramsal detaylar ile izah etmeye çalışacağım.

Kıbrıs Rum Kesiminin keşfedilmiş tek kaynağı Afrodit rezervuardır. Afrodit, 2011 yılında keşfedilmiş bir derin deniz (ortalama 1800 metre su derinliği) gaz sahasıdır. Yaklaşık 100 milyar m3’lük üretilebilir rezerve sahip olabileceği düşünülmektedir.

Afrodit, Calypso, Glafcos, Zohr ve Leviathan sahalarının haritası

Bu sahanın geliştirilmesi ve üretime alınması konusunda ise ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. Şöyle ki; öncelikle sahanın geliştirilmesi için bir bölümü İsrail Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)‘de kalan yapının ortak kullanımı ile ilgili anlaşmanın karara bağlanması gereklidir. Bundan sonraki adımlarda, yeni açılacak kapasite belirleme kuyuları ile rezervin daha da netleştirilmesi gereklidir. Sonrasında gazın ekonomik olarak hangi yollarla hangi pazarlara ulaştırılacağı konusunda planlama yapılacaktır. Daha sonraki adım olarak da detaylı mühendislik çalışmaları yapılacak, ilgili nakil ve satış anlaşmaları hazırlanacak ve son yatırım kararı sürecine geçilecektir.

Afrodit’in güney doğusunda, İsrail’i bir ihracatçı ülke konumuna getirebilecek olan ve yaklaşık 500 milyar metreküplük rezerve sahip olduğu tahmin edilen Leviathan gaz sahası bulunmaktadır. Afrodit’in güney batısında ise, Mısır’da 2015 sonunda keşfedilen ve yaklaşık 850 milyar metreküp civarında gaz rezervine sahip olduğu düşünülen Zohr sahası bulunmaktadır.

Kıbrıs Rum Kesimi’nin özellikle Mısır’daki Zohr sahasının keşfi akabinde, ABD’li EXXON, İtalyan ENI, Fransız TOTAL şirketlerine verilen arama ruhsatları Türkiye’nin deniz alanlarının ve arama ruhsatlarının işgali söz konusudur. Güney Kıbrıs’ın varsayılan Münhasir Ekonomik Bölge içerisinde Afrodit sahasının iddia edilen rezervi olduğu varsayılarak nasıl üretilebileceği, geliştirilebileceği ve mevcut kaynaklarının ne anlama geldiği incelenir ise; bu konuda kurgu yapılırken, öncelikle Türkiye’nin duruma negatif bir siyasi müdahalesi olmayacağını varsayarsak, bu varsayımın akabinde; finansal, teknik ve ekonomik problemlerin çözülmesinin yanı sıra uygun pazar ile de anlaşma sağlanması durumunda Kıbrıs konusunda anlaşmaya varılırsa; üretilecek gaz, İsrail’in geriye kalan ortalama 2,5 milyar metreküplük/yıllık kapasitesi de eklenerek (10 milyar m3/yıl kapasiteli bir deniz boru hattı ile) Türkiye’ye ya da Türkiye üzerinden AB’ye nakil edilmek istenebilir.

Bu opsiyonun özellikle Türkiye pazarına sevkiyat düşünüldüğünde ekonomik olacağı tahmin edilmektedir. İsrail gazının da Leviathan’dan yakın olan Afrodit sahasına ulaştırılması ve o bölgeden birlikte sevk edilmesi kolay olacaktır. Kıbrıs konusunda bir anlaşma olmazsa, üretilecek gaz, Mısır’da bir LNG tesisine nakil edilebilecektir.

Zohr sahasının operatörleri ile anlaşarak, kapasite artırımı sağlanabilecek ve Zohr sahasının yapılacak olan tesislerinden de faydalanılarak, Mısır’dan LNG olarak dünya piyasalarına arz edilebilecektir. Bu seçenekler dikkate alınarak saha özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, yapılabilecek olası bir üretim projeksiyonu incelenirse:

Sahanın ilgili süreçler, ekonomik kısıtlamalar vb. teknik durumları dikkate alındığında, en erken 2025 yılında üretime alınabileceği (en iyi ihtimalle), yaklaşık 3 yılda maksimum üretim seviyesi olan 7 milyar metreküp/yıl’a ulaşacağı ve bu seviyeyi 7 yıl boyunca koruyabileceği varsayılmıştır.

Bir boru hattının inşası için uzun vadeli satış planları dikkate alınırsa, yıllık 5 milyar metreküplük düzenli bir sevkiyat en fazla 10 yıl boyunca devam edebilecektir. (2026-2036 yılları arasında) Bu miktar Türkiye’nin en azından 60 milyar metreküp/yıl olacak 2026 yılındaki talebi ile kıyaslandığında, talebin %8’i olduğu anlaşılacaktır. Yüzde 8’lik bir katkı çok da büyük bir anlam ifade etmemektedir. Her ne kadar yaklaşım çok tutarlı olmasa da, rezerv olduğu iddia edilen bütün hacmin üretilerek satılmasından, 1000 metreküp başına, bugünün koşullarında en iyi ihtimalle 100 $ kar edildiği varsayılırsa, toplam kar 10 milyar dolar edecektir.

Doğu Akdeniz’deki gaz sahaları

Zaten derin su koşulları, sıfırdan inşa edilmesi gereken yüzey tesisleri, vergiler vb. koşullar da dikkate alındığında,1000 metreküp başına elde edilebilecek karın oldukça yüksek seviyede varsayıldığı görülecektir. Yani elde edilecek miktar, bir ülkenin güvenlik stratejileri dikkate alındığında çok da büyük bir anlam taşımamaktadır.

DOĞU AKDENİZ GAZI BOLCA VAR AMA OYUN DEĞİŞTİRİCİ ROLÜ OLMAZ..

Doğu Akdeniz’de doğal gaz kaynakları bolca var ama para kazanmalarının önündeki zorluklar da fazlaca gözardı ediliyor.

Doğu Akdeniz’den çok büyük, oyun değiştirici bir rol beklemek doğru olmaz, gaz bolluğunun ortasındayız şu an.

Bölgenin gaz keşfinin tarihi, 2009-2011’de, İsrail kıyılarındaki Tamar ve Leviathan sahalarının ve Kıbrıs kıyılarındaki Afrodit sahasının keşfedilmesiyle başladı. Boru hatlarından (Türkiye veya Yunanistan’a) LNG tesislerine (Kıbrıs, İsrail ve Mısır) kadar çeşitli ihracat seçenekleri masaya kondu. Beklentiler yüksekti ve keşifler bölgedeki yeni bir ekonomik ve siyasi istikrar dönemini desteklemenin bir aracı olarak desteklendi. Ancak, başlangıçtaki beklentiler o zamandan bu yana gerçekleşmedi.

İsrail ve Mısır’ın aksine diğer ülkelerde henüz büyük bir gaz keşfi söz konusu değil. Ancak, İtalyan enerji şirketi Eni, Akdeniz’de bugüne kadar yapılmış en büyük gaz keşfi olan Mısır kıyılarındaki Zohr gaz alanını keşfettiğinde umutlar 2015’te yeniden canlandı. Eşi benzeri görülmemiş bir hızlı gelişmede, Zohr’deki üretim Aralık 2017’de başladı ve Mısır’ın ülkenin net bir ihracatçıda net bir ithalatçıya dönüştüğü çalkantılı yılların ardından doğal gazdaki kendi kendine yeterliliğini kazanmasına yardımcı oldu.

Bir yandan bölgedeki gaz aramaları, Eni’nin Mısır’da açık denizde Zohru keşfetmesinden bu yana, ExxonMobil’in Kıbrıs sularında Glafcost’ta bulduğu gaz keşfi ile yeni katılımcılara daha fazla önemli keşiflere öncülük etmesi ve Doğu Akdeniz’i uluslararası odak noktası haline getirdi. Bir başka tartışma konusu ise eğer ihraç edilebilirse bu gazın hangi yol veya yollarla Avrupa ya da Türkiye’ye taşınacağı.

İlk akla gelen seçenek ise boru hattı. Yüksek basınçlı boru hatları aslında oldukça maliyetli projeler ve bahsedilen miktar düşünülünce projenin karlılığı tartışma konusu. Boru hattı yanında gazın LNG şeklinde pazarlanması da gündemde ancak İsrail buna pek sıcak bakmıyor. İsrail gazının Kıbrıs üzerinden boru hattıyla Türkiye’ye gönderilmesi ya da daha uzun ve doğal olarak masraflı bir yol olarak Girit üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasına yönelik projeler konuşuluyor.

EastMed – Doğu Akdeniz Boru Hattı: Ütopya mı Gerçek mi?

İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya’nın Doğu Akdeniz doğal gazının Avrupa’ya Akdeniz altından yapılacak boru hattıyla gönderilmesi için iş birliği anlaşması imzaladığı bildirildi. East-Med adlı boru hattı projesinin finansmanı için 1 yıla ihtiyaç duyulduğu kaydedilen haberde, boru döşeme işleminin ise 5 yıl süreceği ifade edildi ancak teknik olarak 3000 metre derinliğe inmesi ve 2100 kilometrelik uzunluğa erişmesi gereken boru hattının, yalnızca İsrail’de keşfi yapılmış gaz rezervlerinden elde edilecek doğal gaz ile doldurulabilmesi mümkün görünmüyor. İsrail gazına ek olarak Mısır’ın da projeye gaz göndermesi durumunda bile projenin sürdürülebilir olması için bölgede yeni keşiflerin yapılması gerekiyor.

[irp posts=”24035″ name=”Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?”]

Afrodit Masalı

Afrodit sahasında keşfi açıklanan kaynakların, açıklamalar tutarlı kabul edilse dahi ehemmiyeti abartılmamalıdır çünkü henüz daha ne fiziki ne iktisadi bir değeri yoktur.
Gerçek şu ki; Güney Kıbrıs, Afrodit alanından doğalgaz satamıyor. Peki neden satamıyor?

Çünkü yıllarca İsrail’le yapılan görüşmeler sonrasında ticari amaçlı bir ön şart olan “birleştirme anlaşması- unitisation agreement” hala imzalanamadı. Peki neden imzalanmadı? Çünkü Afrodit rezervuarına İsrail de ortak ve  yüzde 15’ten fazla kısmını İsrail sularında yer almakta. GKRY yüzdelik (%) oranlarla anlaşmamakta ısrar ediyor. Afrodit Rezervuarı’nın büyük bölümü Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde yer alırken, bir bölümü de İsrail Münhasır Ekonomik Bölgesi’ndeki Ishai Ruhsat Alanı’nda.

Afrodit’in bir kısmı İsrail’in: Bugüne kadar Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde olduğuna inanılan Afrodit haznesinin bir kısmının İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde olduğu ortaya çıktı.

Bu da olası kaynaklara İsrail’in de ortak olduğu anlamına geliyor. Bu durumda, Kıbrıs ile İsrail arasında, Afrodit haznesinden çıkarılacak muhtemel doğal gazın paylaşımına dair bir “birleşme anlaşması” anlaşma yapılması gerekiyor.

Fransız Total ve İtalyan ENI’nin Tartışmalı Sondaj Çalışmalarından Sonuç Alınamadı

Rumlar adına Akdeniz’de sondaj yapan Fransız Total ve İtalyan ENI’nin kuyusu boş çıktı. Türkiye’nin sismik araştırma gemisi Barbaros’u göndererek tepki gösterdiği sondajda doğal gaz bulundu ancak, “Çok az, ticari olarak değersiz” sonucuna ulaşıldı. Rumlar’dan parsel kiralayan Total ve ENI, Kıbrıs adasının 180 kilometre batısında 3 aydır Onisiforos hedefinde sondaj çalışması yürütüyordu. West Capella adlı sondaj gemisiyle deniz tabanının 4 bin metre altına kadar kazan şirketler, elde edilen doğal gaz miktarının yatırım yapmak için yeterli olmadığı sonucuna vardı.

West Capella sondaj gemisi

12 Eylül 2017 tarihinde de 11 numaralı blokta Total’in operatörlüğünde, Onosiphoros hedefi üzerinde kazılan kuyunun sonuçlarına yönelik yapılan açıklamada; Zohr sahasındaki petrol sistemi ve yapısal uzantıların tespit edildiği fakat tahmini rezervin 0,5 tcf’ten az olduğu ifade edilmişti. Bu da sürece daha fazla şüphe ile yaklaşılması gerektiği anlamına geliyor. Ayrıca bölgede potansiyelin doğu ve sonrasında kuzey yönünde artış gösterdiği biliniyor. Yani potansiyel İsrail’e oradan da Lübnan’a doğru büyüyor.

11. Parsel’de açılan kuyuya önemli Rum Azizleri’nden biri olan Aziz Onisiforos’un adı verilmiştir. Rumların bu kuyuya Onisiforos adını vermesinin ardında yatan gerçek ise Aziz’lerden (ilahi güçlerden) yardım istemek ve onlardan bu kuyunun dolu çıkmasına vesile olmalarını beklemekten başka bir şey değildi. Elbette ki petrolü olmayan bir ülkenin bu tür umutlara kapılması ve ilahi güçlerden medet ummaya çalışması normal görülebilir ancak kendine ait olmayan sularda petrol arayarak böyle bir beklenti içine girmesi hiç de normal değildir.
Onisiforos ve bölgedeki diğer gaz sahaları
8 Şubat 2018 tarihinde ENI, Total ile ortak olduğu sözde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne ait olan 6 numaralı parsel/blok içerisinde yer alan Calpyso 1 isimli yapıyı araştırmak ve test etmek amaçlı kazdıkları arama kuyusu neticesinde:
Saipem 12000 isimli sondaj gemisi, 2074 metre su derinliğindeki ve 3827 metre toplam derinlikteki sondajı 35 günde başarı ile tamamladı.
Sondaj neticesinde elde ettikleri bulgulara dayanarak:
  • Mısır’daki Zohr sahasının jeolojik karbonat uzanımının bu alana kadar yayılım gösterdiği,
  • Bu kapsamda Kratese ve Miosen karbonatlarında gaz keşfi yaptıkları,
  • Özellikle Kratese zamanlı formasyonun rezervuar parametrelerinin umutlandırıcı olduğu,
  • Yerinde gaz miktarı tahminlerinin tespit kuyularının da açıldıktan sonra net bir kanıya varılabileceği,
  • Elde ettikleri gazın %99 oranında metan ve etandan müteşekkil “kuru gaz” kategorisinde olduğu açıklaması yapıldı.

Calypso 1 NFW Nasıl Okunmalı?

Şirket, ne kadar gazın olabileceğine dair tahminler yayınlamadı, ancak kaynağı açıklamak ve seçeneklerini değerlendirmek için “ek çalışmalar” vaat etti.
Calypso 1
Doğrulanırsa bu, Aralık 2011’de yapılan ilki Afrodit olan Kıbrıs’taki ikinci keşif olacaktır. Ayrıca, bazı kötü haberlerden sonra Kıbrıs’ın hidrokarbon servetleri için bir geri dönüş gerçekleştireceği düşünülürken; daha önce değerleme ve doğrulama sondajı, şirketlerin Afrodit’in ne kadar tutabileceğini azaltmalarını sağladı ve daha önceki keşif kuyuları ya kuru ya da sadece “küçük bir gaz keşfine” yol açmıştı.

Glafkos’ra Bulunan Gazın Analizi

Noble Enerji, ENI, Total ve ExxonMobil gibi Avrupa ve Amerika kökenli büyük petrol şirketleri Güney Kıbrıs’ın sözde MEB’inde sismik araştırmalar yapmışlar ve Rumların hatırı sayılır miktarda doğal gaz rezervlerine sahip olduğu iddiasıyla kamuoyunu aldatıcı kampanyalar yürütmüşlerdir.
Aslı astarı olmayan bu sözde rezervleri, Kıbrıs Müzakereleri’nde Rumların eline bir koz olarak yerleştiren Batı Bloğu, Türk tarafına baskı uygulayarak Rumların adada egemen olması için elinden geleni yapmıştır. Batı’nın temelsiz rüzgarına kapılan ve kanan Rumlar ise, “Bizim petrolümüz var, biz sizden, Türklerden daha güçlüyüz” diyerek şov yapmaya ve Kıbrıs’ta egemenlik sağlamaya çalışarak ne kadar deneyimsiz olduklarını ortaya koymuşlardır.
Doğu Akdeniz’in güneyindeki hidrokarbon yatakları çok derinde bulunduğundan ancak gelişmiş teknolojik imkânların kullanılmasıyla üretimleri mümkündür. Bu durum ise maliyetleri artırıp kar marjını düşürmekte, dolayısıyla gelişmiş ve pahalı teknolojik imkânlara sahip büyük enerji şirketlerinin yatırım yapmamasına neden olmaktadır.

Doğal Gazın Oluşumu, Kompozisyonu ve Maliyeti Önemlidir

Güney Kıbrıs’ın Afrodit sahası bir “kuru gaz” sahasıdır. Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için ilgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz olması önemlidir. Bu kapsamda sahadan elde edilecek üretimi LNG’ye dönüştürmek hayli maliyetlidir. Bu maliyetlerin kazanca dönüşeceğini varsayamıyoruz çünkü sahanın ekonomik olarak üretilebilir olduğu söz konusu olsaydı bu tarz girişimler çoktan başlayacaktı.
Afrodit Rezervuarı’nda jeolojik/lojistik ve teknik zorlukları var ve bugünkü petrole endeksli gaz fiyatları bağlamında ekonomik/ticari ve etkin maliyetler metedolojisi bazında fizibl değildir. Çünkü ultra derin sularda gazın yer yüzüne çıkarılması çok yüksek maliyetlidir ve özellikle de Afrodit gibi çoklu jeolojik bölümlere ayrılan sahanın tek başına gelir getirici bir yatırım olmasını garanti etmemektedir.
Kıbrıs gaz ticari açıdan uygun değil. Ancak, bu projenin “hayal etme” ötesine geçememesi için çeşitli nedenler var.
Mısır, Kıbrıs’tan doğal gaz almak istiyor ve böyle bir adımın kısa vadede atılması çok da mümkün görünmüyor. Çünkü 12’nci blokta, fizibilite dışında fiili hiçbir bir adım atılmadı. Miktarı da alıcı potansiyeli de yeterli değil. Bu, Kıbrıs adası için uzun yıllar yetecek bir rezerv. Ama ihraç etmeye kalktığınızda, hele hele boru hattıyla Türkiye’yi baypas edip Avrupa’ya gideceğini düşünürsek, Avrupa’daki fiyatla rekabet etmeniz mümkün değil.
Afrodit rezervuardaki gaz sanayi kavramlarıyla hem ekonomik açıdan hem de fiziksel açıdan “mahsur” durumda. Yani denizin dibinde, toprak altında kalmaya mahkum, ta ki global gaz fiyatları değer bulana kadar. Bu da önümüzdeki 10-15 yıl içinde mümkün gibi görünmüyor.
Bilindiği üzere İtalyan ENI şirketi, uzun bir süredir Rumların sözde MEB’inde büyük bir itina ile çalışarak bir takım jeolojik yapılar tespit etti. Kamuoyunda, Güney Kıbrıs’a ait büyük oranda doğal gaz rezervlerinin olduğu yönünde yapılan açıklamalar büyük yankı getirmişti.
Onisiforos yapısında gerçekleştirilen sondaj sonrası yapılan açıklamalar, kuyuda gaz keşfi olduğu fakat beklenilenden çok daha düşük miktarda rezerv bulunduğu ve ticari olmadığı yönünde. Ayrıca, Mısır’daki Zohr yapısını teyit ettiği (yani Zohr yapısına denk bir petrol sistemi içerisinde olduğu) şeklinde de ifadeler kullanıldı.
Güney Kıbrıs’ta “Kalipso 1” yatağında gerçekleştirilen sondajın sonuçlarının “umut vadeden bir gaz keşfi” ve “Zohr benzeri” jeolojik model ve yapının uzantısının doğal gazın varlığını doğruladığı Eni tarafından bildirildi. Eni, doğal gazın miktarı için kesin bir açıklama yapmadı.
Kuyudan yoğun ve detaylı bir veri toplandığı (akışkanlar ve kaya örnekleri), bunun için yerinde bulunan gaz hacmi aralığını değerlendirmek ve daha ileri keşif ve değerlendirme operasyonlarını tanımlamak için ek çalışmalar yapılması gerektiği açıklandı.
Zohr yapısı ile “Onisiforos” ve “Kalipso 1” yapısını denkleştirme çabalarının asılsız olduğunu tekrar hatırlatmamda fayda vardır çünkü her iki yapı jeolojik olarak farklılıklar içermektedir. Zaten bu iki kuyuda gaz keşfi yapıldığı da iddiadan öte değildir.

EXXON Balonu: Doğalgaz Havucu

ExxonMobil, kuyu verilerinin ilk ön yorumuna dayanarak, “yerinde ilk gaz” yaklaşık 5 trilyon ila 8 trilyon ayakküp (142 milyar ila 227 milyar metreküp) arasında bir doğal gaz kaynağı bulduklarını açıkladı.

5 Trilyon ila 8 Trilyon Ayakküp Ne Demek?

Keşfedilen rezervuarda potansiyel kaynağın “doğrulama” kazıları yapılmadan ilk tahmini hesaplamalara göre; jeolojik ve fiziki olarak kanıtlanmamış, teknik olarak kurtarılabilir olmayan belirsizliği ifade etmek için; “5 trilyon ayakküp gazın düşük uçta olma ihtimali % 75, 8 trilyon ayakküp ile yüksek uçta olma ihtimali %25” anlamına geldiği söylenebilir.
Bu açıklamaya göre EXXON, sahanın ticari olarak uygulanabilir olup olmadığından henüz emin olmadığı, kaynağın “potansiyelinin” daha iyi belirlenmesi için önümüzdeki aylarda daha fazla araştırma, analiz ve doğrulama kazıları yapılması gerekeceğini söylüyor.
Kıbrıs doğal gazı, Doğu Akdeniz jeopolitik kurgusunda güzel havuç ama ya gerçekler?
Rumlar, Kıbrıs’ı Akdeniz’in yeni finans merkezi yapmayı planlayan para baronlarının ‘gazına’ gelmiş görünüyorlar.

Gazın Bulunması Çıkarılacağı Anlamına Gelmez

Arama sondajlarını keşif sondajları yapılmadan yorumlamak zor. Ancak sondajla somut olarak, petrol ya da gaz var mı sorusunun cevabını almış olursunuz Uzun süreli test yaparsınız, onun üretmeye değer olduğunu görürsünüz ancak ne kadar büyüklükte olup olmadığını doğrulama sondajlar yaparak görürsünüz.
Doğu Akdeniz’in güneyindeki hidrokarbon yatakları çok derinde bulunduğundan ancak gelişmiş teknolojik imkânların kullanılmasıyla üretimleri mümkündür. Bu durum ise maliyetleri artırıp kar marjını düşürmekte, dolayısıyla gelişmiş ve pahalı teknolojik imkânlara sahip büyük enerji şirketlerinin yatırım yapmamasına neden olmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Arama ve Sondaj Faliyetleri

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarına ilişkin faaliyetleri uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru haklarına dayanıyor. KKTC ve Türkiye Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz bölgesinde hem doğal kaynaklar hem de güvenlik ve askeri denge bağlamında bir oldubittiye izin vermeyecektir. Fatih ve Yavuz gemisinin Doğu Akdeniz’de Finike 1’de sondaj yaptığı bölge Türk kıta sahanlığıdır. Karpaz 1 ve  Barbaros’un sismik arama yaptığı bölge ise KKTC kıta sahanlığıdır. Dolayısıyla sondaj çalışmaları ve sismik çalışmalar devam edecek.
Kıbrıs adasının güneyinde GKRY’nin Blok 8 bölgesi
Fatih sondaj gemimiz 16 Ocak itibarıyla Karpaz’da bulunan Magusa-1 hedefindeki sondajı tamamladı. Fatih, diğer bir lokasyona hazırlık için Taşucu Limanı’na gelecek ve buradaki hazırlıklardan sonra yeni lokasyonuna gidecek.
Yavuz sondaj gemimiz kazı yapacağı KKTC kıta sahanlığı içindeki Limasol açıklarındaki Rumlara göre blok 8 yani Lefkoşa-1’de 21 Ocak itibariyle sondaja başladı. Denizlerdeki bu işler kolay işler değil, zaman ister.
İlk kuyulardan istediğimiz verimi elde edemedik ancak aramalarımız devam edecek.
Dipnot:
Barbaros sismik gemisi “G” bölgesinde veya “blok 8″de 2014 Ekim’de, 2017 Temmuzda ve Haziran 2019’da çok genis çaplı 3Boyutlu sismik/jeofizik aramalar yapmıştı. Muhtemel kaynakların herhangi bir bölümünü yeryüzüne çıkarmanın ticari açıdan uygun olacağına dair bir kesinlik yoktur.

 

Cemal Aslan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

2000’den Bugüne Putin’in Rusyasında Yaşanan 20 Önemli Olay

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in göreve geldiği 2000’den bu yana yaşanan önemli 20 olayı sizler için derledim.

1.) İkinci Çeçen Savaşı’nın Sonu

İkinci Çeçen Savaşı, 29 Eylül 1999 tarihinde Rus ordusunun Çeçenistan’a girmesiyle başlamıştır fakat Putin yönetime gelince bu savaş daha da kızışmıştır, Putin sert bir mücadeleye girişmiştir. Resmi olarak Rusya’nın Çeçenistan’a girmesinin sebebi, Mashadov hükümetinin Dağıstan’ı ele geçirmek isteyen Uluslararası İslami Barış Tugayı adlı örgütü engelleyememesi olarak gözükmektedir. Bu savaş, 15 Nisan 2009 tarihine kadar devam etmiştir.

2.) ‘Kursk’ Faciası

12 Ağustos 2000 tarihinde Rus denizaltısı Kursk, Norveç ile Rusya arasındaki Barents denizindeki iki patlamanın ardından batmıştır. Patlamaların torpido yakıtının sızması nedeniyle olduğu öne sürülmüştür. 118 kişilik mürettebatın çoğu olay yerinde hayatını yitirmiştir, 23 kişi ise denizaltının arka tarafına geçerek yardım beklemeye başlamıştır fakat 1 haftanın sonunda havasızlıktan ötürü boğularak hayatını kaybetmiştir.

3.) Mir Uzay İstasyonunun Düşürülmesi

Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin uzay programının gururu olan Rus uzay istasyonu Mir, planlanan bir manevrayla 23 Mart 2001’de Pasifik Okyanusu’na düşürüldü. Rus hükümeti bu istasyonu mali sebeplerden dolayı düşürmüştür.

4.) Dubrovka Saldırısı

23-26 Ekim 2002 tarihleri arasında, Nord-Ost olarak da bilinen Dubrovka Tiyatro Merkezi’nde düzenlenen saldırı 3 gün sürdü. Çeçenya’daki düşmanlıkların sona ermesini isteyen silahlı bir grup, 916 kişiyi rehin aldı. İki rehinenin öldürülmesinden sonra Rusya Federal Güvenlik Servisi’ne bağlı Alfa ve Vega timleriyle birlikte Rusya İçişleri Bakanlığı’na bağlı OMON timi, binanın havalandırma sistemine açıklanmayan bir kimyasal pompalayarak bir operasyon başlattı. Bu operasyon sonucunda tüm saldırganlar öldürüldü fakat kimyasaldan dolayı 700 rehine yaralanırken 130 rehine hayatını kaybetti.

5.) Beslan Katliamı

1 Eylül 2004 tarihinde Kuzey Osetya’nın Beslan kasabasında gerçekleşen bu olayda çoğusu çocuk olan 1100’den fazla kişi rehin alınmıştır. Rehineleri alan grup, İkinci Çeçen Savaşı’nı sonlandırmak istediğini duyurmak için bu eylemi gerçekleştirmiştir. Eylemin üçüncü gününde; Rus güvenlik güçleri tanklar, yüksek tahrikli basınç bombalar ve diğer ağır silahları kullanarak binaya girmişlerdir. Patlamaların ardından, etrafı çevrilen binada Rus güvenlikleri ve eylemciler arasında silahlı çatışma meydana gelmiştir. Çatışmaların sonunda, aralarında 186 çocuk bulunan en az 334 rehinenin öldürüldüğü ve yüzlerce rehinenin yaralandığı bildirilmiştir. Bu saldırı, Rus tarihindeki en ölümcül saldırıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kanla sona eren bu rehine krizi nedeniyle Rusya’yı suçlu bulup, Rusya’nın 3 milyon Euro tazminat ödemesine hükmetmiştir.

6.) Anna Politkovskaya Cinayeti

Putin’in Çeçenlere karşı yürüttüğü savaşa karşı olmasıyla ve bu savaşı kirli bir savaş olarak görmesiyle bilinen gazeteci Anna Politkovskaya, 7 Ekim 2006’da kendi evinin asansöründe vurularak öldürüldü. Cinayet bir suikast olarak kabul edildi ve failler müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu cinayetin gizemi ise emri veren kişinin asla bulunamaması.

7.) Güney Osetya Savaşı

8 Ağustos 2008 tarihinde Gürcü birlikleri bağımsızlık ilan edilen Güney Osetya’ya operasyon düzenlemiştir ve binlerce sivil ölmüş, 2 Rus savaş uçağı da düşürülmüştür. Bu olayın üzerine Rusya güçlü bir birlikle Osetya’ya girmiştir ve Gürcistan ile savaş başlamıştır. 5 gün süren savaşın sonucunda Rusya ile Gürcistan arasında ateşkes imzalanmıştır. Ateşkesten on gün sonra da Rusya 26 Ağustos’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanıyan ilk devlet olmuştur.

8.) Devlet Duması Protestoları

4 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşen Devlet Duması seçimlerinde muhalefe göre ciddi bir ihlal vardı ve bu ihlal yüzünden Rusya’da çok büyük protestolar başladı. 6 Mayıs 2012’de Bolotnaya Meydanı’nda on binlerce insan toplandı ve büyük bir miting gerçekleşti. Bu mitingin sonu polisle çatışmaya kadar gitti. Mitinge katılanların bazılarına dava açıldı.

9.) 2014 Kış Olimpiyatları

Soçi, 22. Kış Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaptı. Rusya bu oyunlarda 11’i altın olmak üzere 29 madalya kazandı.

10.) Doğu Ukrayna’daki Çatışma

2014 yılında AB ile stratejik bir ortaklık imzalanması ve Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in devrilmesi üzerine yapılan kitlesel protestoların ardından Doğu Ukrayna’da silahlı çatışmalar başladı. Kiev politikalarına katılmayan Donetsk ve Lugansk’daki Rus yanlısı ayrılıkçılar, Ukrayna makamlarından özerklik talep ettiler. Bu durumun üzerine Kiev ve Batı, Rusya’yı çatışmaya katılmakla suçladılar fakat Rusya bu iddiayı reddetti.

11.) Kırım’ın İlhakı

16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da Rusya tarafından yarımadanın statüsü hakkında bir oylama düzenlendi. Resmi rakamlara göre, katılımcıların % 97’si Rusya Federasyonu’nun bir parçası olmak istediğini verdiği oylarla belli etti. Ukrayna ve çoğu BM üyesi ülke referandumu tanımadı ve Rusya’yı ilhakla suçladı.

12.) Suriye’deki Askeri Operasyonlar

Rusya, Eylül 2015 tarihinde Esad rejiminin yanında olduğunu verdiği demeçlerle ve izlediği politikalarla belirtmiştir. Esad rejimini korumak ve karşısındaki grupları zayıflatmak Rusya’nın temel politikalarından birisi olmuştur. Batı, Rusya’yı Esad rejimini korumak ve sivil halka zarar vermekle suçlamıştır fakat Putin’in Rusya’sı bu iddialara kulak asmamış ve her daim Esad rejiminin yanında olmuştur.

13.) Avrasya Ekonomik Birliği’nin Kurulması

Rusya, Belarus ve Kazakistan, 29 Mayıs 2014 tarihinde Avrasya Ekonomik Birliği’ni kurmak için bir antlaşma imzaladılar fakat bu birlik resmi olarak 1 Ocak 2015 tarihinde kurulmuştur. Yapılan antlaşmayla birliğe katılan ülkeler, siyasi ve ekonomik alanlarda birbirlerine yardımcı olacağının taahhütünü vermiştir. Daha sonra bu birliğe Ermenistan ve Kırgızistan katılmıştır.

14.) Boris Nemtsov Cinayeti

Boris Yeltsin yönetiminde Enerji Bakanı ve Başbakan Yardımcısı görevlerinde bulunan Boris Nemtsov, 27 Şubat 2015 tarihinde Kızıl Meydan’da öldürüldü. Nemtsov sırtından yediği kurşunlarla hayatını kaybetti. Rus mahkemesi, Nemtsov cinayetinden suçlu bulduğu Çeçenistan vatandaşı Zaur Dadayev’i 20 yıl hapse mahkum etti fakat cinayetin emrini verenler hiçbir zaman bulunamadı.

15.) Dünya Kupası Ev Sahipliği

Rusya, tarihinde ilk defa 2018 yılında Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı ve bu maçlar 11 Rus şehrinde oynandı. Rusya bu turnuvada çeyrek finale kadar yükseldi fakat turnuvayı finalde Hırvatistan’ı eleyerek Fransa kazanmıştır.

16.) Kerç Boğazı Köprüsü’nün İnşası

Kerç Boğazı üzerinde Kırım’daki Kerç Yarımadası ile Krasnodar Krayı’ndaki Taman Yarımadası arasında Rusya tarafından inşa edilen karayolu ve demiryolu köprüsüdür, otoyol bölümü 15 Mayıs 2018 tarihinde kullanıma açılmıştır. Kiev ve Batı ülkeleri bu köprünün yapımını kınamışlardır

17.) Doping Skandalı

2015 yılında, Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA), Rus sporcuları Soçi Olimpiyatları sırasında doping yapmakla suçladı. Sonuç olarak, Rusya Atletizm Federasyonu tamamen diskalifiye edildi. Pyeongchang’daki 2018 Olimpiyatları’nda, doping almadığı tespit edilen Rus sporcular tarafsız bir bayrak altında performans göstermiştir.

18.) Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Bağımsızlığı

Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılma talebi Fener Rum Patrikhanesi tarafından kabul edilmiştir ve bu karar Moskova’da “felaket” olarak yorumlanmıştır.

19.) Emeklilik Reformu

Haziran 2018’de hükümet emeklilik yaşını yükselten bir yasa tasarısı getirmiştir ve bu yasa tasarısı büyük protestolara yol açmıştır. 26 Eylül tarihinde Devlet Duması, Cumhurbaşkanlığı’nın tasarısını kabul ederek emeklilik yaşını kadınlarda 60’a, erkeklerde ise 65’e çıkarmıştır.

20.) INF Antlaşması’nın Yürürlükten Kaldırılması

Rusya ve ABD, Mikhail Gorbachev ve Ronald Reagan tarafından 8 Aralık 1987’de imzalanan Orta Menzilli ve Kısa Menzilli Füzeleri Ortadan Kaldırma Antlaşması’nı yürürlükten kaldırdılar. Donald Trump, bu antlaşmanın yürürlükten kaldırılması konusunda Rusya’yı suçlu bulmuştur fakat antlaşmayı askıya alan ilk olarak ABD’dir.

Atalay Aydın

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

https://www.euronews.com/2019/12/31/vladimir-putin-20-major-events-in-the-russian-leader-s-first-20-years

https://apnews.com/fe63b05ec89841b095547b3142daf3d8

https://en.wikipedia.org/wiki/Russia_under_Vladimir_Putin

https://www.history.com/topics/russia/russia-timeline

[/vc_toggle]

 

Tarihsel Bir Bakış Açısıyla Batı ve Doğu Rekabeti

Günümüzde batının doğu üzerindeki üstünlüğü uzun yıllar boyunca tartışılan bir meseledir. Bu tartışma konusuna yeni bir perspektif eklemek için batı ile doğu arasındaki bu rekabeti daha iyi analiz etmek amacıyla geçmişe dönüp bu rekabetin köklerini incelemeliyiz. Her doğuşun bir yükselişi, her yükselişin ise bir düşüşü vardır. Batının bugünlerdeki doğu üzerindeki söz konusu üstünlüğü, doğu üstünlüğünün sona ermesiyle birlikte başlamıştır ya da doğu üstünlüğünün sona ermesi; batı üstünlüğünün başlangıcını tetiklemiştir. Bu çalışmamızda tarihsel bir bakış açısıyla batı ile doğu rekabetini objektif ve kronolojik bir yöntemle inceleyeceğiz.

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki batı ve doğunun temsilcileri dönemlere göre değişiklik göstermiştir. Yunan-Pers dönemlerine kadar indiğimizde net olan bir üstünlükten söz etmek mümkün değildir. Daha çok tarafların ideolojik farklılıkları söz konusuydu. Persler son derece otoriter ve yayılmacı devlet yönetimleriyle batı kültürlerini tehdit etmişler ve batılılar ise kendi kültür ve egemenliklerini korumak amacıyla büyük bir savunma dönemine girmişlerdir. Burada batılılar diye bahsettiğimiz elbette dönemin batı temsilcisi Yunanlılardır. Kendi içlerinde birlik olamamış ve şehir devletlerince siyasi anlamda bölünmüş olan Yunanlılar; Pers tehditlerine karşı kendi birikimlerini korumak amacıyla kısa vadeli de olsa kendi aralarında çeşitli ittifaklar kurmuşlardır.

Büyük İskender ile birlikte büyük bir siyasi ivme yakalayan batılılar, önce kendi içlerinde güçlü bir siyasi yapı haline gelmiştir sonrasında ise doğunun üzerine yürümüştür. Büyük İskender; Anadolu, Pers ve Hint seferleri aracılığıyla büyük fetihlerinin neticesinde güçlü bir imparatorluk kurmayı başarmıştır. Basit bir Makedon Kralı olarak siyaset sahnesine atlayan Büyük İskender, evvela yerel bir güç olduktan sonra bölgesel bir güç olmayı başarmıştır. Ardından batının yegâne temsilcisi olarak doğunun ihtişamlı Pers İmparatorluğu’nun üzerine yürüyerek bu görkemli imparatorluğu kendi sınırlarına katmıştır. İskender’in ölümünden sonra imparatorluğu parçalanmış ve İskender’in henüz hayatta iken hükmettiği topraklar; Büyük İskender’in ölümünden sonra ‘savaş öncesi duruma’ dönmüştür.

Büyük iskender

Roma İmparatorluğu’nun bir küresel güç olarak tarih sahnesine çıkmasına kadar geçen sürede doğu ile batı arasında küçük çaplı çatışmalar devam etmiştir. Fakat Romalılar; neredeyse tüm Avrupa’yı ilhak ettikten sonra sınırlarını Büyük İskender dönemindeki gibi doğuya yönelmemişler, Perslerle komşu olduktan sonra hüküm sürdükleri üç kıtada bulunan topraklarında bir ‘barış sağlayıcısı’ olarak devam etmişlerdir. ‘‘Pax Romana’’ (Roma Barışı) diye adlandırabileceğimiz bu dönemde batı, yanı Roma; askeri, siyasi, ekonomik, sanatsal ve teknolojik üstünlüğü ile bilinmektedir.

Asya’dan Rus bozkırları üzerinden Avrupa’ya göç eden Hun güruhlarının Avrupa kıtasında yaratmış olduğu kargaşa batı için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Kavimler Göçü‘nü tetikleyen Hunların bu devasa göçleri Avrupa kıtasında yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Roma İmparatorluğu; Hunların baskılarından kaçıp Roma topraklarına giren barbar Cermen kavimleri tarafından talan edilmiş ve İmparatorluk milattan sonra 476 yılında yıkılmıştır. Roma’nın yıkılması ile birlikte Avrupa/batının üstünlüğü sona ermiş ve İslamiyet’in doğuşu ile birlikte doğunun üstünlüğü yavaş yavaş başlamıştır.

Kavimler Göçü haritası

İslam dininin ekonomi, bilim, sanat ve benzeri alanlarla olan iyi münasebeti; Müslümanların büyük devletler ve medeniyetler kurmalarına yol açmıştır. Abbasiler ve Emeviler gerek Doğu Roma İmparatorluğu gerekse diğer batılı aktörler üzerinde bir hâkimiyet kurmuştur ve Bağdat adeta bir bilim merkezi haline gelmiştir. İslam âlimlerinin İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan eski Yunanca eserlerinin Arap diline kazandırmaları doğu kültürü için büyük bir kazanım olarak kabul edilmektedir. Özellikle İslam dininin eski Yunan felsefi doktrinlerce oluşturulmuş sentezi, doğunun temsilcisi olan Müslümanları batı üzerinde mutlak bir üstünlüğüne götürmüştür. Yani eski öğretileri kendi dinlerine uygun bir şekilde ilave eden Müslüman düşünürler; İslam dinini teorik anlamda reform etmiş ve çağa uygun olarak güncellemiştir. Bilim, felsefe, sanat, ekonomi ve teknoloji alanlarında mutlak bir üstünlük kuran doğulular; Türklerin kitlesel bir şekilde İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra daha da üstün bir duruma geçmiştir.

Türklerin özellikle askeri üstünlükleri, Müslüman Arapların bilim, felsefe, sanat, ekonomi ve teknolojik üstünlükleriyle birleştiğinde tarih sahnesinde yeni güçlü Türk-İslam imparatorlukların kurulduğunu görmekteyiz. Selçuklular ve ondan sonra özellikle Osmanlıların tarih sahnesindeki yerleri doğuluların zirve noktası olarak kabul edilebilir. Fatih sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu Roma’nın devamı olarak ilan etmesi ve özellikle Kanuni sultan Süleyman’ın artık ordusuyla birlikte Alman topraklarına kadar gelip Avusturya’yı talan etmesi batılıları ciddi anlamda sarsmıştır. Dönemin Kutsal Roma İmparatoru Şarlken; 1532 yılında Regensburg Diyeti aracılığıyla batılıları ilk defa bir araya getirmeye çalışmış ve Osmanlılara karşı yapıcı önlemler alınması öngörülmüştür. Esasında İstanbul’un 1453 yılında alınması ile birlikte Bizanslı düşünür ve bilim insanlarının İtalya’ya kaçmaları; İtalya’da bulunan Latin düşünürlerin bu Grek mültecilerden epey faydalanmaları gözlemlen ilmiştir. Avrupalılar uzun yıllar sonra bu Bizanslı mülteciler sayesinde eski Yunanca eserlerden haberdar olmuşlar ve bu eserler Avrupa kıtasındaki batılıların Rönesans’ını tetiklemiştir.

Rönesans kelime itibariyle ‘öze dönmek’ anlamını taşımaktadır. Batılılar; Roma’nın yıkılışından Rönesans’a kadar neredeyse bin yıldır büyük bir kimlik bunalımı içerisindeydi. Özellikle feodal düzen içerisindeki kilisenin Hristiyanlığı kendi çıkarlarına göre değiştirmesi ve bilimsel gerçeklerden uzak kalmaları skolastik düşünceyi arttırmış ve kilisenin bu söz konusu oluşturmuş olduğu düşünce modelinin dışına çıkanlar da yine kilise tarafından cezalandırılmıştır. İşte bu noktadan sonra batılıların yavaş yavaş kendi özlerine dönmeleri ve doğuluların ise uzun ve keskin üstünlüğün getirmiş olduğu rehavetle birlikte kendi özlerinden kopmaları yeni bir dengeler bütününün oluşmasına zemin hazırlamıştır. Baharat ve İpek yollarını kontrol eden Osmanlılar büyük zenginlikler elde ediyordu. Bu zenginlikleri elde etmek isteyen batılılar ise alternatif ticaret yollarını aramakla başladılar ve coğrafi keşifleri başlatmışlardı.

Reform ile birlikte Katolik Kilisesi ilk defa bir değişimi kabul etmiş ve Protestanlığın dışında da bazı diğer mezhepleri resmi mezhepler olarak kabul etmiştir. Protestanların Avrupa’nın kuzeyinde hâkimiyet kurmaları özellikle bu bölgelerde özgür düşüncenin hâkim olmasını sağlamıştır. Akabinde hümanizm ve aydınlanma döneminin başlanması, batılıları doğulular karşısında teorik anlamda bir eşitlemeye götürmüştür. Zihinsel arka planda aydınlanma çağı ile birlikte tekrar güç kazanan batılılar, yeni teknolojik buluşlar ve felsefi düşünceler ile birlikte devletlerini güçlendirmişler ve özellikle 1648 Westphalia Antlaşması ile birlikte ulus devletlerin önemi artarak Avrupa’daki devletlerde modernizasyonların da başladığını görmekteyiz.

Aydınlanma dönemi ile sanayi devrimi arasındaki dönemde batılılar; özellikle Arap (İslam) ve eski Yunanca eserlerden faydalanarak bu iki medeniyetin üzerine ilavelerle yepyeni keşifler yapmışlardır. Bu keşifler batılıların özellikle iktisadi yaşam standartlarını büyük ölçüde yükseltmiştir.

Artık teknolojik gelişmeler ve sanayi devrimi ile birlikte ekonomik, askeri ve politik anlamda doğu üzerine mutlak bir hâkimiyet kuran batılılar; coğrafi keşifler döneminde buldukları toprakları sömürerek kendi ihtiyaçlarını gidermeye çalışmışlardır ve bu noktada kendi ihtiyaçlarını tamamen bir baskı ve sömürgeci yöntem ile neredeyse maddi anlamda bir şey harcamayarak karşılamışlardır.

Söz konusu bu sömürgecilik dönemi o kadar tavan yapmıştır ki neredeyse tüm güçlü Avrupalı devletler, bir sömürgecilik yarışına girişmişlerdir. Deniz aşırı memleketleri sömürerek güçlerine güç katan bu batılı güçler, doğunun üzerinde belki de dönüşü olmayan bir üstünlük sağlamaya başlamışlardır ve bugün dahi neredeyse çözülemeyen bir eşitsizlik ortamını oluşturmuşlardır. Batılı güçler arasındaki ham madde dağılımının yaratmış olduğu kargaşa birinci ve ikinci dünya savaşını başlatmıştır ve bu savaşta batılılar kendileri aralarında savaşmışlardır. İkinci dünya savaşının sona ermesiyle başlayan soğuk savaş ve bunu takip eden SSCB’nin dağılması ve komünizmin çöküşüyle birlikte kapitalizm ve liberalizmin doğuşu batılı ülkelerin gücüne güç katmıştır. Kapitalizm ve özellikle liberalizmin tüm dünya pazarlarına yayılmasıyla birlikte dünya büyük bir köy haline gelmiştir ve güç dağılımları tarihte hiç görülmemiş bir boyuta ulaşmıştır. Batılılar doğululara tarihte görülmemiş bir üstünlük sağlamıştır. Bu üstünlüğü şu bilgi ile özetlemekte fayda var:

“Dünyanın yüzde 1’i, küresel servetin yüzde 82’sine sahip.”

Sonuç

Günümüzde batının doğu üzerindeki üstünlüğü belki dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştır. Soğuk savaş döneminde hâkim olan çift kutuplu dünya sistemi, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte tek kutuplu dünya sistemi olarak değişmiştir. ABD; sadece batının değil aynı zamanda dünyanın en güçlü devleti olarak SSCB’yi devirdikten sonra tarih sahnesine çıkacaktır ve kapitalizm, liberalizm ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği sinema ve (sosyal) medya ile birlikte kendi hâkimiyetini tüm dünyaya yayacaktır. Bahsettiğimiz bu üstünlük günümüzde hala geçerlidir. Teknolojinin daha da gelişmesiyle birlikte robotik çağa yavaşça adım atmaktayız. Batının doğu üzerindeki üstünlüğünü tarihi bir perspektif ile izah etmeye çalıştık. Bu serüvenin geleceği ise mantıksal olarak bilinemez. Fakat tahminleri göz önünde bulundurursak sorularımıza gerçekten elverişli cevaplar bulabiliriz.

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

Krallar ve Başkanlarla 50 yıl ………Lütfü Akdoğan cilt 2

Mensur Akgün: Camp David Düzeni Sarsılırken Türkiye/TESEV

Doç. Dr. Murat GÜL ve Bekir Ali YÜKSEL:İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINI ANLAMAK: TEVRAT, “ON EMİR”, “VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR” VE ÜSTÜNLÜK

Orhan Savaş: Mısır ve Tescilli İhaneti: Camp David Antlaşması-http://akademikperspektif.com/2014/06/04/misir-ve-tescilli-ihaneti-camp-david-antlasmasi/

[/vc_toggle]

13 Maddede Umman: Ortadoğu’nun Bilinmeyen ‘Tarafsız Ülkesi’

Arap Yarımadası’nın güneyinde yer alan, ‘tarafsızlık’ politikasıyla bilinen Umman’da 50 yıldır ülkeyi yöneten Sultan Kabus bin Said 79 yaşında hayatını kaybetti. Basra Körfezi’ndeki stratejik konumu ve istikrarı ile bölgenin pek bilinmeyen ülkesi Umman’ı 13 madde ile tanıyın.

Umman Hakkında Merak Edilenler

1.) 309 bin 500 kilometrekarelik yüzölçüme sahip, başkenti Maskat olan Umman’ın nüfusu 4 milyon 600 bin civarında. Yüzde 85’i Müslüman, yüzde 6,5’i Hristiyan olan nüfus içerisinde Uzak doğulu önemli bir kesim de var. Müslümanların %75’i ise İslam’da Hâriciliğe bağlı İbadi mezhebinden.

2.) Arap yarımadasının güneydoğusunda, Basra Körfezi’nin girişinde yer alan konumuyla dikkat çekiyor.

3.) İngilizlerlerin petrol güzergahını güvence altına almak adına Umman’a tahsis ettiği, Birleşik Arap Emirlikleri toprakları içerisinde yer alan Madha ve BAE’nin en uç noktasında bulunan topraklar Umman’ın kara sınırı olmamasına rağmen Maskat yönetimine ait.

Umman’ın BAE içerisinde yer alan toprakları

(Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açıldığı noktada yer alan Musandam Yarımadası, İngilizler tarafından Umman’a verildi.)

4.) 15. yüzyılda Portekiz kolonilerinin kontrolü sağladığı topraklar 16. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine geçti. 18. yüzyıldan bu yana tek hanedan tarafından yönetiliyor.

Türkiye ve Arap Yarımadasının gösterildiği eski harita – Kaynak: World Digital Library

5.) GSYİH’si yaklaşık 75 milyar dolar olan ülkenin başlıca gelirini, diğer Arap ülkelerde olduğu gibi petrol ve doğal gaz oluşturuyor.

Uman’ın gaz ve petrol üretimi – Kaynak: Crystol Energy

6.) Kişi başına düşen gelir 18 bin dolar civarında. Bu rakam, en fakir Arap ülkesi (komşusu) Yemen’in 9 katı.

7.) Arap coğrafyasının en farklı hatta en tarafsız ülkesi olarak görülen Umman, Arap baharını o kadar sorunsuz atlattı ki; birçok kişi komşusundaki iç savaş ve çevresindeki krizlere karşı istikrarı nasıl sağladığı konusunda merak içerisinde.

Ara Baharı’nın etkilediği ülkeler

8.) Arap Baharı’nı kabinedeki revizyonla atlatan Umman’ın asker sayısı ise 42 bin civarında. Savunmaya ayrılan bütçe 9 milyar dolar ve birçok ülkeye göre bu rakam yüksek sayılabilir.

9.) Diğer Arap ülkelerine göre az sayıda da olsa ülkede yabancı askeri unsur olarak sadece Amerikan askerleri var.

10.) 1970’de babasına darbe gerçekleştirerek iktidarı ele alan Sultan Kabus bin Said tek ve son karar mercii. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde öldü. Ölümünün ardından Mısır, Katar, Ürdün, BAE, Bahreyn ve Kuveyt 3 günlük yas ilan etti.

11 Ocak’ta hayatını kaybeden Sultan Kabus bin Said

11.) 1996’de Sultan’ın ilan ettiği Temel Yasa anayasa olarak kabul edilir. Devlet Konseyi ve Şura Meclisi’nden oluşan iki kanatlı Meclis yapısıyla meşruti monarşiye sahip ülkede tüm yetkiler Sultan’a ait.

Polonya heyetini ağırlayan Şura Meclisi üyeleri

12.) 50 yıl ile Arap dünyasının en uzun süre görevde kalan lideri olan Kabus bin Said’in yerine gelen isim 9. Sultan Heysem bin Tarık bin Teymur el Said. Arap medyasına göre yeni sultanın babası 1920 yılında İstanbul’da doğdu ve sultanın annesi bir Türk.

Umman’ın yeni Sultanı Heysem bin Tarık bin Teymur el Said

Heysem bin Tarık bin Teymur el Said, ölen Kabus’un amcasının oğlu. 2002’den bu yana Kültür ve Miras Bakanı olarak görev yapan el Said, Dışişleri ve Futbol Federasyonu’nda bazı görevleri üstlendi.

13.) Ortadoğu’daki krizlerde ara bulucu rolüyle öne çıkan Umman, 26 Ekim 2018’de İsrail Başbakanı Netanyahu’yu ağırlamasıyla dikkat çekti.

Filistin meselesinde ara bulucu rolünü üstlenen ülke, Yemen konusunda da hem Husilerle hem de Hadi hükümetiyle görüştü. Suudi Arabistan’ın İran’a karşı politikasına karşı İran ile doğrudan görüşen Maskat hükümeti, ABD-İran krizinde de ara bulucu olabileceğini belirtti. 2017’de Katar’a yönelik 6 Arap ülkesinin ambargosunda ara bulucu olmayan ülke, Riyad politikasını da desteklemeyerek tarafsız kaldı. Dış siyasetine ‘tarafsızlık’ politikasını yerleştiren Ortadoğu’nun ‘tek’ ülkesi Umman’ın yeni sultan ile birlikte nasıl bir yol izleyeceği merak konusu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Yom Kippur Savaşı ve 32 Türk Subayının Bilinmeyen Hikayesi

Asya İle Afrika kıtaları arasında son derece stratejik bir konumda bulunan Sina Yarımadası tarih boyunca sayısız saldırılara maruz kalmıştır.  Petrol, bakır, demir, kömür, fosfat, firuze taşı, manganez ve uranyum gibi maden kaynaklarına sahip olan Sina, tarım ve hayvancılık bakımından da ülke ekonomisinde önemli bir yer teşkil ediyor.  Asya-Afrika arasında bağlantı noktasında ve İsrail’le sınır komşusu olması nedeniyle Sina, siyasi, iktisadi ve stratejik açıdan Mısır’ın önemli bir bölgesi olma özelliği taşıyor. Yüzölçümü olarak Mısır’ın yüzde 6’ lık bir kısmına tekabül eden Sina, idari olarak Kuzey Sina ve Güney Sina olmak üzere  2 vilayetten oluşur.

Bu önemli coğrafyadaki topraklar, 1948’de kurulan İsrail Devleti sonrası Arap-İsrail savaşlarına da (1956-1967-1973) tanıklık etti. Sina, 1956 yılında İngiltere, Fransa ve İsrail saldırısına maruz kaldı. Mısır ordusunun 1967’de Altı Gün Savaşları’nda İsrail’e yenilmesiyle Sina işgal edildi. Bu işgal, Mısır ordusunun moralini alt-üst etti. Yeni bir ordu kurulmalı idi ancak para yoktu. İsrail savaş uçakları dalga geçercesine dönemin Mısır lideri Nasır‘ın evinin üzerinde akrobasi hareketleri yapıyor idi. İsrail, Mısır ordusunun işgale karşılık vermesini önlemek adına Süveyş Kanalı’nın doğu yakasına Fransızların ünlü MAGİNOT HATTI  benzeri savunma hatları inşa etti. İsrail, adını General Haim Barlev’den alan bu hatta o kadar güvenir ki Fransızların hattından çok daha güçlü olduğunu iddia eder. Öyle ki ABD ve Rusya’nın bile bu hattı geçebilmek için ancak birlikte plan yapıp hareket ederlerse  başarılı olabileceklerini söylerler. Kanalın özelliklerine bakıldığında; kanal boyunca yükseltilmiş kum tepeleri, tepeler arasına yapılan beton istihkamlar ile bu istihkamlar arasına siper ve demiryolu hatları inşa edilmiştir. Hat boyunca dizili tank ve toplar namlularını batıya Mısır’a çevirmiştir. Hattın gerisinde menzil dışında ise İsrail kışlaları yer alır. Hattın altına da olası bir Mısır saldırısında kanalın altına petrol verilerek geçilmesini imkansız kılacak şekilde Süveyş’e giden bir kanal inşa edilmiştir.

Bar Lev hattının resmedilişi

Mısır bu hattı geçebilme planları yapar. Çöle benzeri yapılar inşa ederek tatbikatlar yapar. Ancak İsraillilerin iddiaları doğru olabilir. Bu hat oldukça güçlü bir hattır ve geçilmesi imkansız gibidir.  Ekonomi yeni bir ordu kurulmasına imkan vermediği gibi İsrail savaş uçaklarının taciz amaçlı gösteri uçuşları da devam etmekte idi. Moraller son derece bozuktur.

İşte bu ortamda, 1970’li yılların başında, Türk Yüksek Askeri Akademisi‘nden mezun olmuş Çerkez asıllı Ürdünlü bir komutan veliaht 2. Hasan ile görüşmek ister. Türk ordusundan yardım istenmesinin gerekliliğinden bahseder.  Ancak veliaht, Kral Hüseyin ile görüşüp Arap zirvesi toplantısı tertip edeceğini, sonra gerekirse Türklerden yardım istenebileceğini söyler. Türklerin savaş için gerekçelerinin olmadığını İsrail ile bir savaşa ABD’nin onayını almadan girmelerinin pek imkan dahilinde bulunmadığından bahseder. Ancak yine de tecrübeli ve disiplinli Türk ordusundan belli sayıda uzman gelse dahi çok faydalı olacağı görüşünde birleşilir.

İsrail’in bölgede mevzi alan tankları

Bu günlerde beklenmeyen bir gelişme olur. Arapların umudu Nasır, Kuveyt şeyhini havaalanında uğurlarken kalp krizi geçirir ve ölür. Yerine gelen Enver Sedat bir yandan barış görüşmeleri yaparken bir yandan da üniversite mezunlarından müteşekkil yeni bir ordu kurma faaliyetlerine başlar. Enver Sedat‘ın kardeşi de bir hava subayıdır ve bir vesile ile Mısır Hava Yollarında çalışan ve Türk Subay kökeni olan tanıdıkları vardır. Enver Sedat, Türk askerinin yetenek ve disiplinini çok iyi bilmektedir ve yardımcısını o günlerde Mısır’da hava yollarında pilot olarak çalışan emekli Türk Subayı ile görüşmesini kabul eder. İstihbarat sorumlusuna da olayın gizli kalmasını tembihler. Görüşme gerçekleşir ve Türk Subay Eskişehir’e  gelerek 50 ye yakın isimle görüşür. Bunlar emekli  subay ve genellikle THY’de çalışan kişilerdir. Kendisine koşulsuz itimat eden 32 emekli subay belirler ve çalışmalara başlar.

Bu 32 subay partiler halinde Mısır’a geçerler. Sözde gönüllülük esastır ve Ankara durumu sessizce uzaktan izlemektedir, müdahalede bulunmaz.

Mısır üniversitelerinde eğitim gören 30.000 gence askeri eğitim verilir. Türk disiplini ve askeri uzmanlarınca verilen eğitimler oldukça zordur. Ancak Mısırlı vatansever üniversite gençleri buna katlanırlar. Nihayet beklenen gün gelir ve Enver Sedat’a biz hazırız mesajı iletilir. Tüm plan ve keşifler Türk subayları tarafından yapılmıştır.

Genç bir subay olan Baki Zeki Yusuf, ‘Barlev Savunma Hattı’nın’ en önemli unsuru olan kum tepeciklerinin su ile yıkılabileceğini üslerine bildirir. Kanaldan tedarik edilecek su ile büyük ölçekli su motorları vasıtası ile su püskürtülerek kum tepeciklerinde bulunan hatlar yok edilebilirdi. Derhal İngiltere ve Almanya’dan büyük ölçekli su motorları alındı. Kanal altındaki petrol kuyuları beton dökülerek bir gece önceden dalgıçlarca kapatıldı.

Baki Zeki Yusuf, 87 yaşında 2018 yılında yaşamını yitirdi.

 

Tarihler 6 Ekim 1973’ü gösterdiğinde müthiş bir saldırı başlatılır. Ramazan ayında sahur vaktinde İsrail herhangi bir saldırıya ihtimal vermemektedir. Zaten Mısır ordusunda bazı askerlere Rmazan izni verilmiştir ki İsrail böyle bir saldırıyı aklına dahi getirmesin. Yine Mısır ordusundan ön safta olanlara umre izni verilerek bilinçli olarak disiplin sorunu olduğu imajı verildi. Türk subaylarca tüm planlar buna göre yapılmıştır. Asıl sürpriz ise İsraillilerin öve öve bitiremediği ünlü Barlev savunma hattına yapılmıştır.

Kanalı hızla geçen askerler  bir yandan su motorları ile kum tepeciklerine su püskürtüp gedikler açtılar. Seyyar köprüler kurularak zırhlıların geçişi sağlandı. Günün akşamında 60 adet gedik açılmıştı. Saldırıdan 6 saat sonra 30.000 Mısır askeri karşı taraftaydı. 18 saat sonra sayı 100.000’i bulmuştu. Türk subaylarınca yönetilen Mısır ordusu destan yazıyordu. Geçilemez denilen  Barlev savunma hattı rekor sürede geçilmişti. Mısır ordusunun nereye kadar gidebileceğini kimse kestiremiyordu. İsrail tarihinin en büyük darbesini yemişti. 32 Türk subayından bir tanesi  hastalıktan diğeri de kaza sonucu Nil nehrine düşmesinden dolayı hayatını kaybetti. Bu arada Enver Sedat’ın kardeşinin uçağı savaşta düşürülür ve şehit olur. Bu olay üzüntüyle karşılanır.

İlerleyen günlerde Türklerin Mısır ordusuna yardım ettiği İsrail tarafından dillendirilir ve bir kriz çıkmaması adına Türk subaylar usulca geri çekilir. Sonrasında Mısır yönetimi aldığı yanlış kararlar neticesinde kazanılan bir savaşı kaybeder. 1978 yılında  ABD gözetiminde Camp David antlaşması yapılır. Camp David Antlaşmasına göre;

1.) İsrail Sina yarımadasından çekilecek.

2.) İsrail ve Mısır arasında normal ve dostça ilişkiler kurulacak. İki ülke de birbirinin toprak bütünlüğünü ve barış içinde yaşama hakkını kabul edecek.

3.) Sina’daki tampon bölgeye BM Barış gücü yerleştirilecek.

4.) İsrail gemilerine Süveyş Kanalından serbestçe geçiş hakkı tanınacak.

5.) Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilere tam özerklik verilmesi için görüşmeler yapılacak.

6.) Batı Şeria ve Gazze’deki kendi kendini yöneten bir idarenin oluşturulması için seçimler yapılacak.

Arap ülkeleri bu antlaşmayı kabul etmediler ve Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ı ihanet ile suçladılar. İsrail, antlaşmanın kendi çıkarlarına uyan maddelerini uyguladı. Böylece Mısır, İsrail’i ilk tanıyan Arap devleti olmuş ve Arap birliğini dağıtmıştır. Diplomatik ilişkiler neticesinde 1980 yılında İsrail ile ticari ilişkiler başlamıştır. Camp David Anlaşmalarının en önemli siyasi işlevi Arap dünyasının Filistin sorunu karşısında bölünmesine yol açmak olmuştur. Bölgede görece istikrarlı bir dönem geçirir ve en azından bir daha Arap-İsrail Savaşı yaşanmaz. Üstelik bu anlaşmalarla İsrail’in devlet olarak varlığının Araplar tarafından resmen tanınma süreci başlar. Ürdün-İsrail yakınlaşmasını da büyük ölçüde bu anlaşmalar mümkün kılar.

Av. Levent Sert

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

Krallar ve Başkanlarla 50 yıl ………Lütfü Akdoğan cilt 2

Mensur Akgün: Camp David Düzeni Sarsılırken Türkiye/TESEV

Doç. Dr. Murat GÜL ve Bekir Ali YÜKSEL:İSRAİL’İN DIŞ POLİTİKASINI ANLAMAK: TEVRAT, “ON EMİR”, “VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR” VE ÜSTÜNLÜK

Orhan Savaş: Mısır ve Tescilli İhaneti: Camp David Antlaşması-http://akademikperspektif.com/2014/06/04/misir-ve-tescilli-ihaneti-camp-david-antlasmasi/

[/vc_toggle]

Birleşmiş Milletler’in Yakın Tarihteki İklim Zirveleri

Son zamanların en çok gündeme gelen, dünyanın en büyük potansiyel global sorunu olduğu ve olacağı düşünülen problem iklim değişikliği ve doğaya olan etkileridir. Bu iklim değişikliği ve küresel ısınma problemi ile ilgili, çocukluğumuzdan itibaren en az bir kere bile yaşananlar hakkında bir şeyler duymuşuzdur.  Bu problemi önlemek için bireysel olarak neler yapabileceğimiz konusunda birtakım şeyler duymuş olsak da konunun asıl gündeme getirilip konuşulmaya başlanması; 16 yaşındaki İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletler’ de yaptığı, birçok dünya liderlerini ve direkt olarak ülkeleri iğnelediği (suçladığı), bir o kadar ciddi ve bir o kadar da alışık olmadığımız tuhaf konuşması ile oldu. Yaptığı konuşma toplumun dikkatini kendisine ve iklim değişikliği problemine çevirdi. Bu, işin tabii ki magazinsel boyutu olarak görülebilir. Birçoğumuzun haberi olmasa da Birleşmiş Milletler bu konu hakkında pek çok çalışmalar yapmakta ve ülkeleri bu çalışmalara katılımları için teşvik etmektedir. BM’nin iklim ile ilgili yaptığı çalışma ve zirvelerden bazıları şunlar:

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)

1988 yılında, İsviçre’nin Cenevre şehrinde, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) tarafından Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) kuruldu. Bu panelin amacı iklim değişikliğiyle alakalı var olan en son bilimsel, sosyo-ekonomik ve teknik bilgi ve çalışmaların değerlendirilmesi ve gözden geçirmektir. Birçok ülkeden binlerce bilim adamı bu panele katkı sağlamaktadır. IPCC raporları konuyla alakalı çalışma ve müzakerelerde referans noktası olarak kabul edilmektedir. Çözümden ziyade olayların değerlendirilmesi bu panelin esas özelliğidir. Birleşmiş Milletler ve Dünya Meteoroloji Örgütü’ne üye olan toplamda 195 ülke aynı zamanda bu panelin de üyesidir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 1992 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanmış olup iklim değişikliğine karşı uluslararası işbirliği için bir çerçeve oluşturmuştur. Global ortalama sıcaklık artışını sınırlamak ve iklim değişikliği problemiyle mücadele en büyük amaçtır. Sözleşme aynı zamanda insan kaynaklı çevresel kirliliklerin iklim üzerinde tehlikeli etkileri olduğunu kabul ederek atmosferdeki sera gazı oranlarını düşürmeyi ve bu gazların olumsuz etkilerini en aza indirerek belli bir seviyede tutmayı amaçlamaktadır. Bu sözleşme Türkiye’de 24 Mayıs 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyle bağlantılı olarak 1997 yılında Kyoto Protokolü imzalanmıştır. Bu protokolle birlikte gelişmiş ülkelerin mevcut durumda var olan sera gazı salınımından büyük ölçüde sorumlu olduğu belirtilmiştir. Protokolde bulunan ilkelere uymak zorunludur ve uymayan ülkeler bir sonraki yıl için sera gazı azaltma hedefleri artırılarak cezalandırılır. Protokol 1997’de imzalanmasına rağmen 2005’te yürürlüğe girmiştir. Türkiye ise protokole 2009 yılında taraf olmuştur.

Paris Anlaşması

12 Aralık 2015’te UNFCCC’ye dahil olan ülkeler iklim değişikliği ile mücadele ve sürdürülebilir düşük karbonlu bir gelecek için gereken eylemleri ve yatırımları hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için önemli bir anlaşma imzaladılar. Anlaşma 4 Aralık 2016’da yürürlüğe girdi. Paris Anlaşması’nın temel amacı, bu yüzyılda küresel ortalama sıcaklık artışını, sanayi devrimi öncesine göre 2°C’nin oldukça altında tutan ve hatta 1.5°C ile sınırlamayı amaçlayan uzun vadeli bir hedef ortaya koymaktır. Ayrıca anlaşma, ülkelerin iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkma yeteneğini artırmayı ve finansal harcamalarını düşük sera gazı emisyonları ve iklim değişikliğine karşı dirençli olacak yolla tutarlı hale getirmeye çalışmaktadır. Türkiye bu anlaşmayı imzalamayan tek G-20 ülkesidir.

Madrid İklim Zirvesi

En son olarak 2 Aralık- 13 Aralık 2019 tarihlerinde, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı Madrid’de toplandı. Konferansta beklenenin aksine ulusal hedeflerin yenilenmesi konusunda bir karar alınamadı. Bunun yanı sıra ulusal hedeflerin uygulanmasını kolaylaştırmak üzere yürürlüğe konulacak piyasa mekanizmalarının kurulması ve yönetilmesi ile ilgili kurallar da kararlaştırılmadı. Bu kararların alınması da gelecek seneye bırakıldı. ABD, Brezilya, Suudi Arabistan, Avustralya gibi ülkelerin kararlar konusunda uzlaşmaz tavırları nedeniyle kararların alınması sekteye uğramıştır. Dolayısıyla Madrid’de düzenlenen taraflar toplantısı maalesef zayıf sonuçları olan bir konferans oldu.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, sonuç karşısında hayal kırıklığına uğradığını söyledi:

“Uluslararası toplum, iklim krizinin çözümünü finanse etmeye, yükünü hafifletmeye yönelik artan bir istek duyduğunu gösterme fırsatını kaçırdı.”

Paris Anlaşması’nın mimarlarından Laurence Tubiana ise “Madrid’deki büyük oyuncular beklentileri karşılamadı, ancak küçük ada ülkeleri, Avrupa, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin artan işbirliği sayesinde, havayı kirleten tüm büyüklere karşı elde edebileceğimiz mümkün olan en iyi sonucu aldık.” ifadesi kullandı. Birçok konu 2020 Glasgow şehrinde yapılacak toplantıya bırakıldı.

İlyas Akça

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

http://www.abmerkezi-arastirma.itu.edu.tr/haberler/2017/08/10/metropolis-camapolihttps://www.avrupa.info.tr/sites/default/files/2016-08/brochure_4_v2.pdf

https://foreignpolicy.com/2019/12/15/decisions-delayed-un-climate-talks-madrid-cop25-carbon-market-emissions-reductions/

https://www.tarimorman.gov.tr/ABDGM/Belgeler/Uluslararas%C4%B1%20Kurulu%C5%9Flar/IPCC%20TR.pdf

https://unfccc.int/cop25

[/vc_toggle]

Napolyon’un Bükümediği Bilek: Cezzar Ahmed Paşa

Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart, Mısır’ı işgal ettikten sonra Akka önlerine geldi. Akka, Napolyon için çok büyük stratejik öneme sahipti çünkü burayı doğunun anahtarı olarak görüyordu. Akka’nın fethi konusunda oldukça kararlıydı ve dönemine göre oldukça modern silahlara sahipti. Akka’nın komutanının 91 yaşında bir ihtiyar olduğunu öğrendiğinde adeta onu küçümsermiş gibi bu mektubu ona yolladı fakat karşısında Allah aşkıyla yaşayıp Allah için cenk eden bir paşa olduğundan bihaberdi.

“Nihayet geldim ve şu an kalenin duvarları önündeyim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almak bana bir şey kazandırmaz. Seninle savaşmak istemiyorum. Benimle dost ol ve kaleyi teslim et!.”

Napolyon Bonapart

“Allah’a hamd olsun gücümüz yetiyor, elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de cenklerde geçiririz!”

Cezzar Ahmed Paşa

Cezzar Ahmed Paşa ve Napolyon Bonapart

Cezzar Ahmet Paşa, yazdığı bu mektupla Napolyon’a cevap verdi. Napolyon, bu mektubun üzerine harekete geçerek kuşatmaya başladı ve saldırılarının yanında propaganda da yapıyordu. Halkı kendi yanına çekip, kesin bir zafer elde etmek istiyordu. Fransız saldırıları gittikçe sertleşiyordu, kuşatmanın başlamasından 1.5 ay sonra sonra bu saldırılar sonuç vermişti. Kalenin Ali Burcu’nu ele geçirdiler ve Fransız askerleri şehre sızmaya başladı. Ama aynı günün sonunda, Cezzar Ahmed Paşa’nın o bölgedeki cephaneliği patlatmasıyla, Fransız saldırıları yarıda kaldı ve Ali Burcu’ndan çekilmek zorunda kaldılar.

Akka şehrinin konumu

Kuşatmanın 52. gününde, kaleye Rodos Adası’ndan 3000 kadar Nizam-ı Cedid askeri geldi. Fransız ordusu yıpranıyordu ve bu haber onları iyice demoralize etti. Karşılarında artık daha büyük bir ordu vardı. Napolyon yapacak hiçbir şey bulamıyor aklına geri çekilmekten başka bir şey gelmiyordu. Kuşatmanın 64. gününde, Napolyon geri çekilme kararı aldı çünkü bu kaleyi ele geçiremeyeceğini anlamıştı. Karşısındaki ordu’nun gücü büyüklüğünden değil Allah’a olan inancından geliyordu. Evet, bizler Allah için yaşar ve Allah için ölürüz.

Napolyon, “Eğer Türkler beni Akka önünde durdurmasaydı, bütün doğuyu ele geçirmek işten bile olmayacaktı.” sözüyle geri çekildi ve Uzakdoğu’yu sömürgeleştirme umutlarının o kalenin surlarına gömdü. Cezzar Ahmed Paşa için ise “Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı.” cümlesini kurdu. Napolyon, bu hezimetle tarihteki ilk yenilgisini almış oldu. Hem de 91 yaşındaki bir Osmanlı Paşa’sından…

Cezzar Ahmed Paşa Kimdir?

Cezzar Ahmed Paşa, 1708 yılında Bosna’da doğmuştur.Osmanlı Devleti’nde çeşitli kademelerde görev almış, Sidon ve Şam gibi yerlerde valilik yapmıştır. Cezzar (Kasap) lakabını, Buhayre kaşifi Abdullah Bey’i öldüren bedevilerden misilleme olarak 70 kişiyi öldürmesinden dolayı almıştır. 7 Mayıs 1804 tarihinde Akka’da ölmüştür.

Atalay Aydın

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
https://www.yeniasya.com.tr/m-latif-salihoglu/napolyon-bonapart-haritayi-degistiremedi_462453
http://www.tariharsivi.org/icerik/2391/bir-ihtiyarin-oyuncagi-oldum.html
https://tr.wikipedia.org/wiki/Cezz%C3%A2r_Ahmed_Pa%C5%9Fa
https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/napolyona-yenilgiyi-tattiran-turk-komutan-cezzar-ahmet-pasa/4
[/vc_toggle]

Çin Ekonomisi: Kominist Çin’den Kapitalist Çin’e

1949 yılında Mao Zedong, milliyetçilere karşı iktidar savaşını kazanarak Çin’de sosyalist bir yönetim kurmuştur. Böylece uluslararası alanda sosyalist blok büyük bir güç kazanmıştır. Mao ülkeyi hızlıca komünizme geçirmek istiyordu ve bu amaçla devrimden 9 yıl sonra, 1958 yılında komün sistemine (İleri Doğru Büyük Atılım-Great Leap Forward) geçiş yapmayı planlamıştır. Kırsal kooperatifler komünlere dönüştürülmeye başlandı, her hane halkı tahıllarını komün kantinlerine teslim ettiler ve karşılık olarak komün kantinlerinden istedikleri kadar ürün yeme hakları vardı. Tahıl üretimi ve çelik üretimi konusunda halk teşvik edildi. Ancak dört yılın sonunda çarpıtılan raporlar, yerel yönetimlerin kendilerini ispat gayretleri ve çelik üretimi için tüm imkanların seferber edilmesi gibi unsurlar milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olmuştur. Mao, İleri Doğru Büyük Adım’ın başarısızlığa uğramasını ise %70 oranında doğal felakete, % 30 oranında ise insan hatasına bağlamıştır.[1]

İleriye Doğru Büyük Atılım Posteri

Bu kominizim için atılan büyük bir hamleydi ve başarısızlıkla neticelenmiştir. Ancak programın hemen arından ihtilalci ruhu yeniden, özellikle genç kuşaklarda canlandırmak gayesiyle 1966 yılında plansız bir şekilde “kültür ihtilali” uygulanmaya başlanmıştır. Hareketin ifadesi ihtilalci bir gençlik yetiştirme ülküsünü barındırmaktaydı. Fakat esasta Mao’nun hedefi feodal düzenden komünizme geçerken aradaki sosyalist düzeni oldukça kısaltmak, mümkünse direkt komünal sisteme geçmekti. Pekin Üniversitesi ve Komünist Partisi’nde başlatılan temizlik hareketi Mao’nun kontrolünden çıkmaya başlayıp sokak terörizmine neden olmuştur. Olayların önemli aktörü olan kızıl muhafızların kontrol edilmesi 1968 yılında ancak gerçekleşebilmiştir. Bu süreçte Kızıl Muhafızlar ve ihtilalci asiler şehir ve kırsal kesimde halkın direnişiyle karşılaşmışlardır. Bu durum ölümlere hatta kimi eyaletlerde iç savaşlara neden olmuştur.[2] Tüm bu yaşananlar sonraki dönemde Çin’in kapitalist sisteme doğru yönelmesinde önemli kırılma eşiğini temsil etmiştir.

Kültür Devrimi Sırasında Stadyumda İnfaz Edilen Çinliler

Mao’nun 9 Eylül 1976 yılında ölmesiyle Çin politikaları değişmeye başlamıştır ve 3 milyon kişiye itibarları iade edilmiştir. Deng Xiaoping’in 1977 yılında başlattığı “dışa doğru atılım” ulusal üretimi yüzde 7,6 oranında arttırmıştır. Dışa doğru atılım kapitalizme dönüşüm için birinci basamağı oluşturmuştur. Bu aynı zamanda ileriki dönemler için sürekli tekrarlanacak olan “yeni donanım ve teknoloji için Batı’dan borç alınması” uygulamasını başlatmıştır. Yine 1976 yılında satış amaçlı üretim yasal hale getirilmesi, özel ticarete izin verilmesi, iş yönetiminde fiyat sistemine geçilmesi yürürlüğe konulmuştur. Diplomatik ilişkiler hız kazanarak birçok ülke ziyaret edilmiştir. Ziyaretler, Çinli yöneticilerin gerçeğin farkına varmalarını sağlamıştır. Medya üzerindeki sıkı kontrol Çin’i, Çin dışındaki dünyayı sefillik içerisinde olduğu tasavvuruna sürüklemişti. Çok az Çinli dış dünyadaki hayatı bilmekteydi; dolayısıyla Japonya, Singapur, Kanada ve Avrupa ziyaretleri Çinli yöneticilerin fikirlerini değiştirmiştir. Örneğin Deng’in Singapur seyahatinde sadece yabancı yatırımcılara ülkeyi açarak nasıl kalkınabileceğini görmesi kalkınma yolunda kendisine örnek teşkil etmiştir.[3]

1978 yılından itibaren dış ticaretini % 50 artıran Çin, kapitalist ekonomiye (dönem dönem ideolojik sancılar yaşamakla birlikte) girmeye başlamıştır. Rakamsal olarak büyümeyi ifade etmek gerekirse Çin’in dönüşümünde motor etkiye sahip olan kasaba ve köy girişimleri 1978 yılında 28 milyon kişinin çalıştığı bir durumda iken 1996 yılında 135 milyon kişinin çalıştığı dev bir sektör halini almıştı. GSYH’deki payları % 6’dan % 26’ya yükselmiştir, bu durum devlete ait olmayan bir sektörün iyi durumda olmayan koşullarına karşın güçlü bir başarı göstermesi yönüyle dikkat çekicidir.[4]

1980’li yıllarda canlı bir devlet-dışı sektör oluşmaya başlanmıştır. Önceleri istihdam edilmeyi bekleyenler artık kendi işlerini kurmuşlardır. Nitekim bir berber devlet hastanesinde çalışan bir cerrahtan daha fazla kazanırken, bir işportacı, nükleer bilimle uğraşan bir bilim adamından daha fazla para kazanmaya başlamıştır. Mao döneminde en önemli sorunlardan biri olan tarımda da ciddi ilerlemeler gerçekleşmişti, 1979-84 yılları arasında tarımsal üretim % 6,7 oranında artarak 305 milyon tondan 407 milyon tona ulaşmıştır.[5]

Çin’in kapitalist modelleri benimsemeye başlamasıyla birlikte bazı bölgeleri gelişti, bu bölgeler özel ekonomik bölgeler olarak tasarlandı ve ‘’kapitalizmi sosyalizmin yararı amacıyla kullanılması’’ olarak düşünüldü. Örneğin; önceleri Shenzhen 30 binden az nüfusa sahip küçük bir yer iken özel ekonomik bölge olmasından sonra 14 milyonluk nüfusuyla Çin’in en büyük üçüncü şehri haline gelmiştir ve bugün Shenzhen küresel şehirler liginde önemli bir yer tutmaktadır.[6]

1986 yılına gelindiğinde Çin 6.000’den fazla şirkete sahip olmuştur. Siyasal olarak ABD ile yakınlaşan Çin ülkedeki en elit öğrencilerini, artık Moskova’ya değil ABD’ye göndermeye başlamıştır.[7]

1960-2017 ABD, Çin, Japonya ve Almanya GSYH grafiği (Kaynak: Dünya Bankası)

*ABD: 19.391, Çin 12.238, Japonya 4.872, Almanya 3.677 Trilyon $

Çin, Batı’da üniversite eğitimini alıp tekrar ülkeye dönen gençlerin katkılarının yanında, ABD ve Avrupalı gençler için dahi Şangay, Hong Kong, Pekin birer fırsatlar diyarı haline gelmiş durumdadır. Dünyanın birçok bölgesinde Çin, ticari ilişkiler kurmakta ve ilişkilerini geliştirmektedir. Aynı zamanda Çin şirketleri giderek güçlenmektedir. 2000-2017 yıllarındaki Fortune 500 listesi incelendiğinde 2000 yılında ilk on sıralamasında hiçbir Çin şirketi yer almaz iken 2018 listesinde ilk on şirketten 2, 3 ve 4. sırada Çin şirketleri yer almıştır. İlk 500 listesinde 111 Çin menşeili şirket listeye girmeyi başarmıştır.[8]

2011 yılında Çin, Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük  ikinci ekonomisi olmuştur ve yakın gelecekte ABD’yi geçeceği tahmin edilmektedir. Tüm bu koşullar Çin’in güçlü bir özel sektör kurduğunu, dünya çapında etkin küresel şirketler aracılığıyla kapitalizmle entegre olduğunu göstermektedir. Ancak Çin tarafında bu durum “Çin karakterinde bir sosyalizm” olarak ifade edilmektedir.[9]

İsmail Vardı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

[1] Ronald Coase, Ning Wang, Çin Nasıl Kapitalist Oldu?,  İlkay Yılmaz (çev.), 1.Baskı, İstanbul: Big Bang Yayınları (2013 Nobel İktisat Ödülü), 2015, s.42-49.

[2] Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, s.517-522.

[3] Coase,Wang, s.72-79.

[4] Coase,Wang,  s. 112-114.

[5] Coase,Wang, s.139.

[6] Coase,Wang,  s.129.

[7] Coase,Wang, s.177.

[8] Fortune, “Fortune 500”, http://fortune.com/global500/list/filtered?non-us-cos-y-n=true&hqcountry=China,  Erişim: 06.12.2018.

[9] BBC, “Çin lideri ‘yeni çağ’ doktrinini açıkladı: Modern sosyalizm”, 19.10.2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41682521, Erişim: 09.04.2018.

[/vc_toggle]

Çin’den Yayılan “Gizemli Virüs” Hakkında Merak Edilenler

Geçtiğimiz hafta sonu Çin’de ortaya çıkan yeni “gizemli virüsün” Wohan şehrinden diğer büyük şehirlere dağılmasıyla birlikte etkilenenlerin sayısı üç katına çıktı. Şu ana kadar (çoğu Wohan’da olmak üzere) vaka sayısının 440’a çıktığı belirtilirken, uzmanlar sayının 1700 kişi civarında olabileceğini söylüyor.

Koronavirüsler (corona virus) Çin’in diğer şehirleri Pekin, Şangay ve Şenzen’de görüldü. 9 kişinin yaşamını yitirdiği virüsün Japonya, Tayland ve Güney Kore’nin ardından şimdi de ABD’de görülmesi milyonlarca insanda korku yarattı.

Çin, bir çeşit zatürreyi tetikleyen ve sürekli gelişen koronavirüsün insandan insana bulaşabildiğini açıkladı.

Bu virüs üzerinde araştırma yapan ekibin başındaki solunum uzmanı Zhong Nanşan, hastaları tedavi ederken virüse kapılan 14 sağlık elemanının olduğunu belirtti. Virüsün Çinlilerin yılbaşı hazırlığı sırasında ortaya çıktığı, ana kaynağının bir marketten yayıldığı ancak devlet yetkilileri ve bilim adamlarının virüsün nasıl yayıldığını kesinleştirmek için araştırmayı sürdürdüğünü söylendi.

Kaygılı Olmalı mıyız?

Bu koronavirüs tipi hastalığın sonuçları, hafif bir zatürreden ölüme giden aralıkta olabiliyor. Virüsün etkisinin bu aralığın ortalarında olduğu tespit edildi.

Edinburgh Üniversitesinden Prof. Woolhouse:

“Yeni bir koronavirüs ortaya çıktığında, bilmek istediğimiz şey belirtilerin ne kadar ağır olduğudur. Bu virüsün belirtileri bir zatüredeki belirtilerden daha ciddi, bu kaygıya yol açar. Ancak 2000’lerde aynı bölgede ortaya çıkan “Sars” virüsü (Sars virüsü, Güneydoğu Asya’da yaklaşık 1500 kişinin ölümüne yol açmıştı) kadar etkili değil, olması da beklenmiyor.”

Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization, WHO), Ebola virüsünde yaptığı gibi bu virüs içinde uluslararası bir acil sağlık planı çıkarmayı düşünüyor.

Virüsün Kaynağı Ne?

Professör Jonathan Ball’a göre, “bir koronavirüsten bahsettiğimizde her zaman mutlaka virüsün bir hayvandan yayılmış olması gerekir.”

Öyle ki yayılmanın başladığı markette de deniz hayvanları satılıyordu. Özellikle virüs taşıyabilen Beluga balinalarından şüpheleniliyor.

Virüs Nasıl Bulaşıyor?

Bu konuda kesin bir yorum yapmak henüz güç. Çinli yetkililerin hastalara bakan sağlık elemanlarının da etkilenmesi konusundaki açıklamalarına bakarsak, henüz sadece konu hakkında kafamızda bir ön yargı oluşturabiliriz. Zatürre belirtisini de göz önünde bulundurarak, öksürük veya hapşırmadan da yayılabileceği kuvvetle muhtemel. Yakında kaç insanın etkilenebileceği konusunda resmi tahminler kamuoyuna sunulacak.

Virüs Şu Ana Kadar Hangi Ülkelerde Görüldü?

Salgının kısıtlı olduğu zannedilirken Aralık ayından itibaren yeni şikayetler ortaya çıktı. Salgının Wohan merkezli olmasına rağmen Tayland, ABD, Japonya ve Güney Kore’de de tespit edildiği belirtiliyor. Bu ülkelerdeki insanlar yakın zamanda Wohan üzerinden seyahat yapmışlar. Uzmanlar henüz tespit edilmeyen vakaların da olabileceğini söylüyor. Londra merkezli önemli üniversite sağlık kuruluşları da bu varsayımı doğrular nitelikte açıklamalar yaptı.

Prof. Woolhouse, virüsün Çin’den yayılmasının nedeninin nüfus büyüklüğü ve yoğunluk olduğunu söylüyor. Özellikle yerli Çinlilerin virüs taşıyabilen hayvanlarla yakın teması önemli bir faktör: “Doğrusu hiç kimse yeni virüs salgınının Çin’de veya o (Uzak Doğu) bölgede baş göstermesine şaşırmadı.”

Kaygılar, Çin’deki yeni yıl kutlamalarına katılmaya giden yolcuların bu virüsü taşıması ve bulaştırması yönünde. Bu yüzden Çin, Singapor, Hong Kong ve ABD yönetimleri, havalimanlarında Wohan’dan gelen yolculara özel beden ısısına yönelik tarama uygulamaları başlattı.

Koronavirüsün görüldüğü Çin şehirleri ve ülkeler

Önemli olan bir başka detay ise şudur ki, koronavirüsler her zaman bir çeşit ve bir bölgeye özel hayvanda başlar. Beluga balinalarının Türkiye etrafında gezmediği mâlum. Burada tek bir kaygı kalıyor, o da insanlar aracılığıyla yayılması. Çin’e yeni yıl kutlamaları için gideniniz yoktur umarım. Gitmeyi planlayan varsa da bu planlarını ertelese iyi olur zira orada virüse kapılma riski çok büyük olacaktır. Birinin bu virüsü Türkiye’ye getirmesi demek, virüsün ülke geneline yayılması anlamına geliyor. Ayrıca Wohan veya Wuhan şehri, önemli bir aktarma yeridir. Uzak Doğu’ya uçuşlarınızı mümkünse Wuhan üzerinden planlamayın.

Türkiye-Afrika İlişkilerinin Tarihsel Süreci

1500’lü yıllardan itibaren Afrika Kıtası’nda var olmaya başlayan Osmanlı Devleti, hem birçok sömürgeci gücün bölgede amaçlarına ulaşmasını geciktirmiş hem de bölge halkının kültürel ve dini değerlerini devam ettirmesini sağlamıştır. 19. yüzyıldan itibaren ekonomik, siyasi ve sosyal olarak zayıflamaya başlayan Osmanlı Devleti’nin Afrika kıtasındaki topraklarını ve üstünlüğünü kaybetmesiyle bölge ile olan ilişkiler en düşük seviyelere inmiştir.

Osmanlı İmpatorluğu’nun mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Atatürk, Avrupa Kıtası’nda toprak parçası olan Asya ülkesinin emperyalist güçlerden temizlenmesinin Önderliğini yapmış bir devlet adamı olarak, hem Avrupalı Devletler ile yakın ilişkiler kurma ve Asya köklerine sahip çıkma hem de emperyalizme karşı savaşan toplumları destekleme şeklinde bir dış politika benimsemiştir. Bu amaçla Türkiye Cumhuriyeti, Afrika Kıtasındaki ilk diplomatik temsilciliğini 1926 yılında bölgede bağımsızlığını kazanmış tek ülke olan Etiyopya’nın başkentinde işleyişe geçirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok partili döneme geçiş aşamasında yaşadığı içsel çalkantılar, sonrasında yaşanan askeri darbe dönemi koşulları dış politika yapım sürecini olumsuz etkilemiş ve iç dinamikleri uzlaştırmaya yoğunlaşmak durumunda bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte ise Türkiye’nin Sovyet tehdidi karşısında, dış politika anlayışına ABD ve İngiltere perspektifinden bakması ve İsrail konusunda tavrını bu yönde belirlemesi, Doğu Toplumlarıyla olan ilişkilerini iyice gerginleştirmiştir. Aynı tehdidin süregelen kaygılarından ötürü NATO üyesi de olan Türkiye, İngiltere ile olan çıkar ilişkisi nedeniyle Bandung Konferansı’nda bağımsızlıklarını kazanan veya kazanma çabasında olan Asya ve Afrika ülkeleri için kendi tarihine uygun düşmeyen bir tavırla, ülkelerin barış içinde yaşayabilmelerinin mümkün olamayacağını savunmuş, NATO gibi örgütlere üye olmaları gerektiği konusunda ikna etme yoluna gitmiştir. Bunun sonucunda küresel örgütlere karşı olarak bağlantısızlık politikaları güden ülkelerle Türkiye’nin ilişkileri tam olarak başlamadan bozulmuştur.

Mısır Hükümeti, Süveyş Kanalı üzerindeki uluslararası egemenliği tanımadığını ileri sürerek kanalın millileştirilmesi kararını alınca, Türkiye bu karara karşı bir duruş göstermiş ve Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdulnasır tarafından “Batı emperyalizminin kolluk kuvveti” olmakla suçlanmıştır.

Cemal Abdulnasır

Aralarındaki tarihi bağa ve genel olarak Afrika Halkının bağımsızlık mücadelesine duyulan saygıya rağmen Fas, Tunus ve Cezayir’in mücadele süreçlerinde ve 1956’da Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi meselesinde talihsiz bir şekilde Batı ile ortak bir duruş sergileyen Türkiye, yine Moritanya’nın bağımsızlığı, Ruanda ve Urundi’de yapılması istenen bağımsız seçimler konusunda da bu tavrını sürdürmüştür. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin uyguladığı ırkçı politika sebebiyle Uluslararası Çalışma Örgütü’nden çıkarılmasının istendiği konuda da Afrika’yla çelişen bir tavırla davranması ilerleyen dönemlerde ilişkilerin kurulmasında olumsuz etki yaratmıştır.

Türkiye’nin uyguladığı dış politika anlayışını gözden geçirmesi ile Üçüncü Dünya Ülkeleri ve özellikle Afrika Ülkelerine yakınlaşmasında, 1960’lı yıllarda Kıbrıs Harekatı’nda Batı’dan beklediği desteği alamaması ve uygulanan silah ambargosunun ABD’ye olan güvenini sarsması gibi faktörler önemlidir. Ancak asıl sebep olarak bağımsızlıklarına kavuşan Afrika ülkelerinin BM gibi uluslararası örgütlere katılarak görüşmelerde sahip oldukları oy potansiyeliyle Kıbrıs Sorununa çözüm bulma arayışı olmuştur. Bağlantısızlar Hareketi’ne dahil olan Afrika Ülkelerinin BM’de Kıbrıs konusunun görüşmelerinde Makarios’un arkasında durması ve Türkiye’ye karşı bir tutum sergilemesi Türkiye’yi harekete geçirmiştir. Nitekim Türkler açısından olayların gelişimini açıklamak üzere siyaset adamları, diplomat, gazeteci ve öğretim üyelerinden oluşan heyetler Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerine gönderilmiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı tarafından kurulacak ilişkilerin Kıbrıs konusuyla sınırlı olmadığı ve bu bölgelerle daimî ilişkiler kurulması amaçlandığı dile getirilse de uzun vadeli bir açılım oluşturacak alt yapıdan uzak olduğu görülmüştür. Bu çıkarımı, 1965’te BM’de Kıbrıs konusunda yapılan oylamada Afrika Ülkeleri’nin Makarios’tan desteğini çekmemesi ve Türkiye’nin de Afrika ülkeleri ile yakın ilişkiler geliştirmeye istekli görünmemesine bakarak yapabiliriz.

Öte yandan Türkiye, diplomatik adımlarında her ne kadar çekimser bir tutum sergilemiş olsa da Afrika’da yaşanan bağımsızlık mücadelelerine arka planda destek verildiğini, 1955 sonrasındaki hükümet programlarında Afrika Ülkelerinin özgürlüklerine kavuşmaları ve Birleşmiş Milletler’de temsil hakkını kazanmalarının olumlu bir şekilde yorumlanmasından anlayabiliriz. Hatta Türkiye’nin Afrika’ya yönelik bu yöndeki gözle görünen girişimlerinden bahsetmek de mümkündür. Örneğin; Türkiye, Birleşmiş Milletler’in oluşturduğu BM Namibya Konseyi’nin başkanlığını yapmasının yanında, bu ülkenin bağımsızlığını kazanma sürecine destek olmuş, maddi anlamda da bu desteği sağlamıştır. Zimbabwe’ye hastalıklarla mücadele edilebilmesi kapsamında ilaç yardım gemisi gönderilmiştir. Ayrıca Cezayir’deki bağımsızlık mücadelesinde Tunus üzerinden gizlice silah yardımı yapılmıştır. Bu gelişmelerin etkisi kendini olumlu bir şekilde göstermiş 1969 yılında çalışmalarına başlanan İslam Konferansı Örgütü’nün toplantılarına başlangıçta çekimser bir tavırla yaklaşmış olan Türkiye, 70’li yılları yarıladığında örgütün bütün toplantılarında aktif bulunmaya özen göstermiştir. 1980’lere gelindiğinde Türkiye, dış politika oluşum şeklinde bir değişim yaşamış ve daha ekonomi odaklı bir anlayış çerçevesinde hem batı hem de doğu uygarlığıyla ekonomik ve siyasi ilişkiler inşa etmeye çalışmıştır. Bu değişimin yanı sıra Başbakan Turgut Özal’ın 1985’te Cezayir’i ziyaret ederek geçmişte Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı aleyhindeki duruşu için özür dilemesi karşılıklı ilişkilerin normalleşmesi için önemli bir adım olmuştur.

‘‘1997’deki Lüksemburg Zirvesi’nde AB, Türkiye’ye aday ülkelerden beklenmeyen bazı ek koşullar dayatınca 1964 yılında Amerika’ya duyulan güven sarsılmasının bir benzeri Avrupa’ya karşı yaşanmıştır. O döneme kadar dış politikadaki önceliğini Batı dünyasına veren Türkiye, bu olay üzerine diğer dünya ülkeleri ile olan ilişkilerine daha çok önem vermiştir.’’ Ayrıca 1997 yılında İsmail Cem’in Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte Türkiye ekonomik ve siyasi anlamda birçok devletle karşılıklı ilişkiler kurmaya başlamıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin 1998 yılında hayata geçirdiği “Afrika Eylem Planı” ile birlikte ilişkilerde yeni bir süreç başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan AK Parti dönemine kadar Afrika dış politikası, yapan-yapı (agent-structure) ilişkisi açısından bakıldığında hem aktörlerin Afrika’ya yönelik tutumları hem de ulusal ve uluslararası yapının seyrine göre şekillenmiştir. Bu bağlamda cumhuriyetin kuruluşundan ikinci dünya savaşına kadarki süreçte hem ulusal anlamda cumhuriyet yapılanması çerçevesinde hem de dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’ün tutumları açısından Türkiye bölgeye yönelik bazı girişimlerde bulunmuştur. Ancak uluslararası sistemde faşist ve nazist hareketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte İkinci Dünya Savaşı’na giden süreçte Türkiye’nin daha çok iç politikaya yönelmesiyle ilişkilerin gelişmesi yeterli olmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte oluşmaya başlayan iki kutuplu sistemin tehditlerine yönelik dış politikada karar verici aktörler Batı yanlısı bir tutum göstererek Afrika ile ilişkileri göz ardı etmiştir. 1980’lı yıllarla birlikte ekonomi odaklı bir dış politika arayışına giren Türkiye, hem Sovyetlerin gücünü kaybetmesiyle oluşmaya başlayan yeni dünya düzeni ekseninde hem de Özal’ın dış politikada yeni bir yön belirleme hedefiyle çok yönlü bir dış politika arayışına girmiştir. Böylece 1990’lı yıllarda gelişmeye başlayan Türkiye-Afrika ilişkileri 1998 yılında gerçekleştirilen Afrika Eylem Planı ile birlikte tarihi, dini ve kültürel bağları olan kıta ile yeniden karşılıklı ilişkiler açısından önemli bir adım atmıştır. Bu çerçevede günümüze uzanan ve ülke gündeminde yoğun yer tutan Türkiye’nin Afrika’ya yönelik dış politikasını anlayabilmek için ilişkilerin tarihsel arka planını analiz etmek önemlidir.

Ezgi Koçaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]
Mustafa Dinçer, ‘‘Türkiye-Afrika İlişkileri ve Afrika Açılımı’’, Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2019), s. 35.
A.g.m., s. 36.

Sezgin Akkanlı, ‘‘Türk Dış Politikasında Afrika Açılım Stratejisi: Ekonomik, Kültürel Dinamikler ile Türkiye’nin Magrip Bölgesi Politikası’’, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Çanakkale 2011), s. 54.

Bağlantısızlık hareketinin temellerinin atıldığı ‘’Asya-Afrika Ülkeleri Konferansı’’. Bkz. Faruk Sönmezoğlu (der.), Uluslararası ilişkiler sözlüğü, (İstanbul: Der Yayınları 2017), ss. 94-95.

Devletlerin dış politika stratejilerinden biri olan ’Bağlantısızlık’, belli başlı bloklar ile siyasal ya da ideolojik yakınlaşmalardan kaçınma politikası olarak tanımlanabilir. Bkz. A.g.e., s. 94.

Barış Şengül, ‘‘21. Yüzyılda Afrika ve Türkiye-Afrika İlişkileri (2005-2015)’’, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2015), s. 71.

Radouan Yousfi, ‘‘Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Afrika’ya Yönelik Yumuşak Güç Politikası’’, Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2016), s. 58.

Merve Karaoğlan, ‘’Türkiye’nin Afrika’daki Yumuşak Güç Politikaları: Somali Örneği ‘’, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2018), s. 47.

Gassim İbrahim, ‘’Türk Dış Politikasında Afrika; Türkiye-Kamerun İlişkileri Örneği‘’, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2016), s. 30.

Elif Sak, ‘’Yumuşak Güç ve Kamu Diplomasisi: Sahra Altı Afrika Ekseninde Türkiye ve Çin Faaliyetlerinin Karşılaştırılması ‘’, Yalova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Yalova 2014), ss. 84-85.

Mehmet Yılmaz Fırat, ‘’Türkiye’nin Afrika Açılımı Siyahi Afrika Ülkeleriyle İlişkileri‘’, Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2016), s. 71.

A.g.m., s. 74.

Sezgin Akkanlı, a.g.m., s. 80.

Mayada Kamal Eldeen, ‘’AK Parti Dönemi Türkiye Afrika İlişkileri: Sudan Örneği (2002-2015) ‘’, Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, (İstanbul 2019), s. 57.

Asena Boztaş, “Türkiye’nin Afrika ile İlişkilerinde Proaktif Politikalarının Teorik Analizi: Konstrüktivist Teori, Eleştirel Teori ve Uluslararası Toplum Teorisi”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 31, Aralık 2011, s. 145.

‘Afrika Eylem Planı’ için bkz. Numan Hazar, “Türkiye Afrika’da: Eylem Planının Uygulanması ve Değerlendirme Onbeş Yıl Sonra”, Ortadoğu Analiz, Cilt: 4, Sayı: 46, Ekim 2012.

[/vc_toggle]

[irp posts=”14899″ name=”Süveyş Krizi ve Dönemin Siyasi Havası”]

[irp posts=”5329″ name=”Afrika Ülkelerinde İş için Hangi Dil Konuşuluyor?”]

Somali: Son Durum Haritası ve 18 Başlık

Afrika’nın boynuzu Somali, 29 yıldır iç savaş ve istikrarsızlıklarla boğuşuyor. Binlerce kişinin öldüğü, her yıl onlarca terör saldırısının gerçekleştiği, yüz binlerce kişinin göçmen durumuna düştüğü ülkede Türkiye’nin askeri üssü bulunuyor.

Son zamanlarda Türklere yönelik artan terör saldırıları karşısında bir kez daha gündeme gelen Somali’de merak edilen son durum haritası, asker sayısı, ekonomisi ve ülkedeki terörist sayına ilişkin başlıkları 18 maddeye sığdırdık.

1.) Kenya ve Etiyopya ile kara sınırı olan Somali, Aden Körfezi ve Kızıldeniz’in girişindeki konumu ve kıtanın en uzun kıyı şeridine sahip ülkesi olmasıyla stratejik öneme sahip.

2.) 1960 yılında bağımsızlığını ilan eden Somali’de yaklaşık 15 milyon kişi yaşıyor. Başkenti Mogadişu olan ülke nüfusun yüzde 85’ini Somalililer oluştururken, geriye kalan kısım Bantu ve diğer etnik kimliklerden oluşuyor.

3.) Bağımsızlığını kazandıktan 1991’deki iç savaşa kadar Mogadişu, Kismayo, Bosaso ve Berbera limanlarıyla Afrika’nın en önemli ticari merkezlerini topraklarında barındırıyordu.

4.) Yıllık 7,052 milyar dolar GSYİH sahip ve kişi başına düşen milli gelir 478 dolar.

5.) Ortalama yaşam süresi 52. Ülke nüfusunun yüzde 90’ı 40 yaş altında ve ezici çoğunluğu işsiz.

6.) Puntland, Galmudug ve Somaliland ülkenin kuzey topraklarındaki özerk bölgeler. 1991 yılında kuzeyde yer alan Somaliland, tek taraflı bağımsızlığını ilan etti ancak hiçbir ülke tarafından tanınmıyor.

7.) İç savaş öncesi Afrika’nın en büyük ordularından birine sahip olan Somali’nin asker sayısı şu an tam olarak belli değil. Tahmini rakam olarak 25 bin verilse de Türkiye’nin Somali Silahlı Kuvvetleri’nin tekrar yapılandırma çalışmaları sürdürdüğü söylenebilir.

8.) 2007 yılından bu yana Somali’de Afrika Birliği Somali Misyonu (AMISOM) kapsamında Kenya, Uganda, Burundi, Cibuti ve Etiyopya askeri görev yapıyor. AMISOM dışında Amerikan ve Birleşik Arap Emirlikleri askerlerinin ülke topraklarında faaliyet yürüttüğü biliniyor.

Somali ve çevresinde üssü ve askerleri bulunan ülkeler.

9.) Türkiye, 2017’de yurt dışındaki ilk askeri üssünü Somali’de açtı. Ülkenin en büyük yabancı askeri eğitim merkezi olarak faaliyete geçen üs, 400 dönümlük arazi üzerine kurulu 32 bin m2’lik kapalı alana sahip.

[irp posts=”12351″ name=”Somali’deki Türk Askeri Üssünden Görüntüler”]

10.) Resmi olarak 22 Ağustos 2017‘de faaliyete geçen üs içerisinde Somali Ulusal Ordusu askerlerinin eğitimi sağlanıyor.

Hulus Akar Somali’de

2013 yılında IMF ile ilişkiler yeniden tesis edilirken, 2015 yılında IMF tarafından 25 yıl aradan sonra ilk kez İzleme Programı başlatılması kararlaştırıldı.

11.) 2017’de Londra’da Türkiye’nin de katıldığı toplantıda 2017-2020 dönemine yönelik taahhüt ve beklentileri içeren Yeni Ortaklık Antlaşması imzalandı. Öte yandan Türkiye, insani yardım ile birlikte birçok sektöre yaptığı yaptırımlarla faaliyet gösteriyor. Mesela Mogadişu limanı ve havaalanını Türk şirketleri işletiyor.

Mogadişu Limanı

12.) 2020 yılında parlamento seçimleri, 2021’de ise cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılması planlanıyor. Ancak Somali deyince akla gelen terör saldırıları durmaksızın devam ederek, hem ülkede hem de komşu ülkelerde istikrarsızlık sebebi olarak öne çıkıyor. Özellikle son aylarda yaşanan saldırıların hedefinde Türkler var.

13.) 2019 Aralık ayının sonlarından 18 Ocak’a kadar Türklere yönelik 4 bombalı saldırı düzenleyen Eş Şebab terör örgütü, 2’si Türk 81’in kişinin katledildiği bombalı saldırıyla tekrar gündeme gelmişti. Saldırı sonrası siviller öldüğü için üzgün olduğu açıklayan terör örgütü, hedeflerinde Türk işçiler olduğunu duyurmuştu.

14.) El Kaide’ye bağlı Eş Şebab Hareketi, “Türkler bizim düşmanımızdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, onlar ülkemizden çekilinceye kadar savaşmayı bırakmayacağız” açıklamasında bulunmuştu.

2004 yılında uluslararası açıdan desteklenen hükümete karşı İslami Mahkemeler Birliği (İMB) örgütünün gençlik kanadı olarak ortaya çıkan örgütün Arapça ismi olan Eş Şebab, ülke topraklarının büyük bir çoğunluğunu kontrol ediyor.

15.) Independent’a göre Eş-Şebab’ın üye sayısı 5 bin ila 10 bin arasında ve örgüt Somali’nin yaklaşık yüzde 20’sini kontrol ediyor. Farklı kaynaklar ise bu sayının 20 bine yaklaştığını ve teröristlerin ülke topraklarının yüzde 40’ında hakimet sağladığını iddia ediyor.

Mepa News”in özerk bölgeleri de konumlandırdığı Somali son durum haritası:

Somali son durum haritası (Kasım 2019) – Harita: Mepa News

Political Geography Now’a göre ise Somali’deki son durum haritası daha da karmaşık.

Somali son durum haritası (Ağustos 2019) – Harita: PolGeoNow

16.) Somali Ulusal Ordusu’nun eğitimini üstlenen Türkiye’nin ülkeye desteğinin süreceği ifade edilirken, 2021 yılında Barışı Koruma Misyonu’na mensup yaklaşık 20 bin askerin ülkeden ayrılmasının tehdit oluşturabileceği belirtiliyor.

17.) Son 15 yılda Kenya, Gana, Nijer, Uganda ve Etiyopya gibi ülkelerde yeni petrol rezervleri keşfedilmesiyle dikkatler tekrar Afrika’nın üzerinde. Etiyopya’nın Somali eyaletinde petrol rezervi keşfetmesinin ardından kıyı şeritlerinde de büyük bir petrol rezervi olduğu düşünülüyor.

Somali’nin simik verilerini gösteren Spektrum haritası. (Kaynak: geoexpro.com)

18.) Cumhurbaşkanı Erdoğan da geçtiğimiz günlerde “Somali’den ‘Bizim denizlerimizde petrol var. Libya’da bu çalışmayı yapıyorsunuz ama bizim buralarda da bu çalışmayı yapabilirsiniz’ diyorlar. Bunlar bizim için çok önemli” açıklamasında bulunarak Türkiye Petrolleri’nin Somali sahillerinde petrol arayabileceğinin sinyalini verdi. Ülkenin kuzeyindeki Puntland’da petrol aranmıştı ancak Mogadişu hükümeti doğrudan hiçbir şirkete yetki vermedi.

Analistler ve enerji şirketleri bağlı yetkililer, iç savaş sonrası istikrarın gelmediği Somali topraklarında ve denizlerde petrol rezervinin olabileceğini ancak herhangi bir faaliyete başlamanın büyük risk oluşturduğunu söylüyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”16889″ name=”Somali Dosyası: Somali’ye Dair Her Şey”]