Türkiye’nin İkili Libya Politikası

Türkiye’yi Libya’nın Trablus kentinde kurulu Ulusal Mutabakat Hükümetini (UMH) Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı koruma amacıyla askeri destek vermeye götüren süreç, 27 Kasım’da iki taraf arasında savunma ve güvenlik işbirliği ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması muhtıralarının imzalanması ile başladı.

Türkiye, Libya ile varılan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasıyla ABD desteğiyle Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail tarafından geliştirilen Doğu Akdeniz Doğal Gaz Forumu oluşumuna yanıt verirken, bölgedeki hidrokarbon paylaşım mücadelesinde önemli bir adım atmış oldu.

Ancak Türkiye açısından bu kazanımın korunması, Başbakan Mustafa Fayez al-Sarraj liderliğindeki UMH’nin varlığını sürdürmesine; yani, arkasına Rusya, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi önemli güçleri alan Hafter’e karşı Trablus’u savunmasına bağlı.

Hafter, son dönemde giderek artan askeri destek sayesinde Trablus hükümetine yeni ve kapsamlı bir operasyon daha başlattı.

Moskova’nın Ankara ile bir Libya barış anlaşması arayışındaki işbirliği, Rusya’nın Türkiye’nin tartışmalı Doğu Akdeniz deniz sınırı iddialarını kabul ettiği anlamına geliyor. Moskova’nın katılımı Putin’in Türkiye’nin Libya ile deniz anlaşmasını kabul ettiği açık bir işaret.

Türkiye’nin Libya’daki başarısı Rusya ile anlaşmasına bağlı.

Libya ihtilafında muhalif tarafların daha önceki destekçileri olan Rusya ve Türkiye, ülkede ortaklaşa barışı sağlayabilmeleri halinde her ikisinin de orada kalıcı bir hisse sağlanacağına açıkça karar verdiler. Bu, mücadeleyi kalıcı olarak denemeye çalışan ve sona erdiremeyen Libya, İtalya ve Fransa ile en yakın ilişkili Avrupa güçlerine bir darbe olacaktır.

Her iki ülke de genişlemek istedikleri Libya ile güçlü enerji bağlantılarına sahiptir. Şimdi Rus ve Türk firmalarının Libya’nın petrol ve doğal gaz rezervlerini göz önüne alma olasılığı var. Rusya geçmişte Türkiye ile enerji arama ve geliştirme konusunda birlikte çalışmakla ilgilendiğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göre, Libya’da barışı sürdürmek için Rusya ile olan bağlantının bir başka büyük temettüsü daha var. Moskova’nın girişimde yer alması, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz anlaşmasını kabul ettiği açık bir işaret. Bu, kuzeyde Türkiye kıyısından güneyde Libya’ya kadar Doğu Akdeniz’in iki bitişik bloğunu oluşturur ve ikisi arasında ortak bir deniz sınırı vardır. Türkiye’nin iddia ettiği kuzey kısım, bazı Yunan adalarını ve Kıbrıs’ın ekonomik bölgesinin (MEB) bazı kısımlarını kapsamaktadır.

Erdoğan-Putin’in Libya politikasıyla ilgili mevcut anlaşmasının geçerli olduğunu varsayarsak, Türkiye lideri Erdoğan mevcut ikili hedefleri hakkında tekrar düşünmek için baskı hissetmeyecek(Libya’da bir yer edinme ve Moskova’nın harekete destek vermesi için). Türkiye’nin hareketi Doğu Akdeniz gaz üreticileri ile potansiyel üreticiler arasında uyum sağlama çabalarını büyük ölçüde karmaşıklaştırmaktadır. Daha da önemlisi, bölgeden Avrupa’ya gaz ihraç etmek için planlı bir boru hattı (2025 yılında tamamlanması planlanan 8 milyar dolara mal olan) için zaten iddialı görünen planları daha da karmaşık hale getirebilir.

Ocak ayı başında Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail liderleri bu plana kendilerini adadılar. Her üç devlet de Mısır, Avrupa Birliği ve ABD ile birlikte Türkiye-Libya denizcilik anlaşmasını yasa dışı olarak reddetmiş olsa da Erdoğan, Rusya’yı kendi tarafında tutarak kendini güçlendirilmiş hissedecek. Erdoğan, Anlaşmanın Libya ile olan uluslararası eleştirilerini bir kenara bırakarak, “Kıbrıslı Rumlar, Mısır, Yunanistan ve İsrail Türkiye’nin rızası olmadan doğal gaz iletim hattı kuramaz” dedi. Bazı analistler, Erdoğan’ın Doğu Akdeniz deniz sınırı iddialarının özellikle boru hattı planını engellemeye çalışmak için tasarlandığına inanıyorlar. Ancak Türk hükümeti, ülkenin Trablus hükümeti ile yapılan deniz anlaşmasına ve Türk birliklerinin Libya’da kurulmasına izin veren anlaşmayı haklı göstermek için başka nedenler ortaya koydu.

‘Terörle Mücadele Gerekçesi’

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de attığı adımlar ve Libya’da yaşanan sorunlar, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının paylaşımı konusunda attığı adımlarla Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye’yi saf dışı bırakmayı amaçlayan yayılmacı siyasetini engelledi. Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşmalarla kendisini Ege ve Akdeniz’de köşeye sıkıştırmak isteyen aktörlere karşı bir hamle yaptı. Libya’daki meşru hükümeti yıkmaya çalışan Hafter’e uluslararası kamuoyunun bir tepki göstermediği, tam tersi bir tutum izlenerek bazı küresel aktörler tarafından Hafter’in desteklendiği, Trablusgarp’ın düşmesi durumunda Libya’da büyük bir insani krizin ortaya çıkabilecek. Türkiye Libya’da terör ortamını sonlandırıp istikrarı sağlamaya çalışıyor.

Libya’da Terhune, Misrata ve Trablus çevresinde son durum haritası (14 Ocak 2020)

Libya Türkiye’nin deniz komşularından biri, yani ülkede istikrarsızlık, terörizm, kitlesel göç ve insan kaçakçılığı Türkiye ile doğrudan bağlantılı. Ulusal güvenlik tanımını sadece kara sınırlarımızdaki teröristlerle sınırlamak, çağdaş ulusal güvenlik anlayışıyla senkronize değildir.

Kıbrıs bölünmüş ve Türkiye Doğu Akdeniz enerji kulübünün dışında kaldığı sürece Ankara, Kıbrıslıların ve diğerlerinin Avrupa’ya boru hattı ile gaz ihraç etmelerini durdurmak için ne gerekiyorsa yapacak. Erdoğan’ın bunu yapması gerekip gerekmediği, Doğu Akdeniz’in derin sularında gaz üretmenin yüksek maliyeti boru hattını halihazırda depresyonda olan Avrupa ve küresel gaz fiyat ortamında yine de bir başlangıç yapamayacağı başka bir hikaye.

Cemal Aslan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”24035″ name=”Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?”]

[irp posts=”23751″ name=”Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge: Farkları Neler?”]

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

İnfografiklerle Türkiye’nin Afrika Açılımı

Yeni dünya düzenine ve uluslararası sisteme entegre olabilmek için küresel sistemin perspektifine, dinamiklerine ve konjonktürüne uyumlu politikalar sergilemek gerekmektedir.

Günümüz dünyasında askeri ittifakların ve blokların uluslararası ilişkilerin belirleyici unsuru olma niteliği azalmıştır. Buna istinaden devletlerarası ekonomik işbirliği, karşılıklı çıkar ilişkileri, stratejik ortaklıklar, demokratik faaliyetler, teknik ve bilimsel ticaret unsurları uluslararası ilişkilerin, en önemli yapı taşını oluşturmuştur.

Türkiye, bu ilkeleri son zamanlarda dikkate alarak kendi parametrelerini oluşturmuş ve küresel politikalar paralelinde hareket ederek çok yönlü stratejik açılımlar gerçekleştirmiştir.(Asya, Afrika , Latin Amerika)

Bu açılımlardan en istikrarlı ve başarılı biçimde devam edeni Afrika açılımıdır. Afrika açılımının alt metnini bir çok kavram oluşturur. Bunlar; siyasi ilişkiler, ekonomik işbirliği, enerji yatırımları, ticaret köprüleri, askeri iş ittifaklar, kültürel projeler, dış yardım ve kalkınma projeleridir.

Bu açılım noktasında Türkiye ile Afrika arasında yüksek düzeyde ziyaretlerin gerçekleştirilmesi, uluslararası örgütler içinde yer alan ülkeler ile temasların olması, insani yardımların yapılması ve desteklenmesi, ekonomik, teknik-bilimsel ve ticari işbirliği anlaşmalarının imzalanması, karşılıklı iş adamları ziyareti ve iş konseylerinin tertiplenmesi ilkeleri kabul edilmiştir.*

Siyasi İlişkiler

Türkiye’nin Afrika ile siyasi ilişkileri günümüzden çok eskisine dayanmaktadır. Özellikle Osmanlı döneminde hem iktisadi hem de siyasi olarak ilişkiler artmıştır. Fakat 19. yüzyılda gerilemeye başlayan ve 2000’li yıllara dek durma noktasına gelen Afrika ilişkiler bu yıllardan sonra yeniden canlanma göstermektedir.

Afrika, günümüz itibariyle küresel siyasetin öbek taşlarından biridir.55 devleti ile BM toplantılarında diplomasi fili, kritik ve kayda değer ölçüde madenleri ile rekabet sahası, onca eksiğine rağmen gelişmeye başlamış ekonomileri ile yatırım alanı/Pazar ,1 milyarı aşkın nüfusu vb. özellikleri ile “kara kıta” olarak nitelendirilse bile 2000’li yıllardan itibaren dikkatleri üzerine çekmektedir.*

Türkiye ise son yıllarda bölgesinde ve küresel ölçekte dünya politikasında aktif rol alma isteği, yükselen güçler arasında olmasıyla yüzünü Afrika’ya dönebilmesine zemin hazırlamıştır. Çok taraflı dış politika çerçevesinde Türkiye sadece NATO,OECD ve AB gibi uluslararası örgütlerle değil; Artan bir şekilde İslam Konferansı Örgütü, Arap Ligi  ve Afrika’daki uluslararası örgütler ile de ilişkilerini geliştirme çabası içine girmiştir.*

Türkiye’nin uluslararası  platformlarda etkinliğini artırma çabası ,bu alanlarda önemli ve etkin olan Afrika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye öncelik sağlamıştır. Afrika kıtasına yönelik geliştirilen politikalar ve stratejiler, yükselen güç olan Türkiye’nin en önemli dış politika aracı olmuştur. Özellikle sömürgeci geçmişi olmayan, Müslüman devlet olan, insani ve arabuluculuk faaliyetleri ile ön plana çıkan Türkiye, Afrika kıtasında daha olumlu karşılanacak görüşünden hareketle, durumu fırsata çevirme anlayışıyla hareket etmiştir.*

Türkiye ve diğer ülkeler, Afrika ülkelerinin BM’de 55 sandalye ile çok önemli bir güç olduklarını yaşayarak görmüşlerdir. Bu çerçevede Türkiye’nin 2009-2010 dönemi BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesinde Afrikalı devletlerin tam desteğini alması verilecek en iyi örnektir.

Afrika ilişkilerinde işbirliğini  ve çevreyi yerinde görmek, analiz etmek uygulanacak stratejilere ve atılacak adımlara gösterge, yön verici olmuştur. Bu çerçevede Afrika’daki diplomatik temsilcilik sayılarında önemli artışlar vardır. 2000’lerde 12 büyükelçilik varken bu sayı 2013’te 35, günümüzde ise 42 ye yükselmiştir. Buna bağlı olarak Afrikalı ülkelerinde Türkiye’de diplomatik temsilcilik açması olağan olmuştur. Günümüzde Ankara ‘da dış temsilcilik sayısı 36’ya çıkmıştır.

 

Gelişen siyasi ilişkilerde önemli bir atılım olan vize muafiyeti anlaşmalarıdır. Türkiye özellikle ekonomik ve ticari alanda Afrika ülkelerine gidecek olan vatandaşlara bürokratik engelleri kaldırarak yardımcı olmaya  çalışmaktadır. Bugün itibari ile 16 Afrika ülkesi ile vize muafiyeti anlaşması uygulanmaktadır.

Ekonomik İlişkiler

Türkiye’nin Afrika açılımı ile ilgili en önemli ayağını ekonomik ilişkiler oluşturmaktadır. Türkiye gelişen sanayi, teknolojisine yeni pazarlar ve hammadde ihtiyaçlarını karşılamak için Afrika’ya ekonomi temelli fırsat  penceresinden bakmaktadır.

Buradaki en önemli husus, Afrika ile ekonomik ilişkilerin sağlıklı gelişmesi ve sürdürülebilir kılınması için karşılıklı win-win (kazan-kazan) stratejisinin ortaya koyulmasıdır.

Ayrıca Türkiye’nin doğrudan yabancı sermaye (Foreign Direct İnvestment -FDI) çekme konusunda daha doğru stratejiler ve ekonomik dönüşüm gerçekleştirerek cazibe merkezi haline gelmesidir.

Türkiye’nin Afrika’ya yönelik ekonomik işbirliği konusunda en  önemli gücü STK’lar ve şirketlerden oluşmaktadır. Bu noktada Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) ve Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK) önemli bir rol üstlenmektedir.

Ticari ilişkilerin özelinde Türkiye’nin Afrika’ya ihraç ettiği ürünler; demir-çelik, makine sanayi ürünleri , soğutucu ve dondurucu cihazlar, gıda ve tekstil ürünleridir. Afrika’dan ithal edilen ürünlerin içeriğinde ise petrol, doğalgaz, altın ve hammadde olarak enerji rezervleri göze çarpmaktadır.

Afrika ve Türkiye ikili ticarette pazarlanan malların farklılığı ortadadır. Türkiye’nin bu ticareti daha fazla çeşitlendirmesi lehine olacaktır. Çünkü Türkiye ile aynı kalemleri ihraç eden devletler kıtada sömürgeci faaliyetleri ile tanınmaktadır. Böyle bir algıya düşülmemesi için Türkiye’nin daha yapıcı, karşılıklı çıkara dayanan ilişkileri geliştirmesi önceliklidir.

İnsani ve Dış Yardımları

Türkiye’nin uluslararası alanda insani yardımlar çerçevesinde değişimi gözle görülür seviyede yaklaşık 30 kat artmıştır. Bu seviye dünya genelinde her ne kadar azalma gösterse de Türkiye için tam tersi durum ortaya çıkmıştır.

Bu çerçevede Türkiye’nin insani, vicdani ve değer odaklı yürüttüğü diplomasinin, dış yardımlarla birlikte gerçekçiliğini ve resmiyetini ortaya koymuştur. Ulusal çıkardan bağımsız, hiçbir etnik köken, ırk ve dini ayrımcılık gözetmeksizin yapılan yardımlar, Türkiye’nin nüfuz alanını küresel biçimde genişletmiş ve yumuşak gücünü artırmıştır.

Ülkemizin bu konuda en çok hasıl olduğu topraklar Afrika’dır. Afrika kıtasında yaşanan açlık, kıtlık, sefalet, salgın hastalık gibi evrensel sorunlarda sorumluluk üstlenen ve sadece devlet olarak değil, STK’lar ve insani yardım kuruluşları ile destek sağlayan birimlerin etkisi yadsınamaz ölçüdedir.

Bu yardım faaliyetlerinde en büyük sorumluluğu alan kuruluşlar Kızılay, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve İHH olmuştur.

TİKA Afrika’ya yönelik kalkınma yardımlarının yürütülmesi ve danışmanlığı noktasında 11 bölgesel ofisler ve bürolarla destek sağlamaktadır. Özellikle  uluslararası kalkınma işbirliği ve dış yardımlar çerçevesinde ekonomik ve sosyal altyapılar ile üretim ve diğer sektörlerde projeler gerçekleştirilmiştir. Bu projeler, Türkiye’nin uluslararası meselelerdeki girişimci ve insani dış politikasının bir yansıması olmuştur. Bölgede  sağlık hizmetleri, su projeleri , tarım projeleri ve kültürel mirasımız olan eserlerin restorasyonu konusunda çalışmaktadır.

İHH ise bölgede en aktif olarak çalışan kurumların başında gelmektedir. 43 Afrika ülkesinde proje geliştirip; sondaj çalışmalarıyla, katarakt ameliyatlarıyla, gıda yardımı ve Bayram süreçlerindeki kampanyalarıyla faaliyet yürütmektedir.

Yunus Emre Enstitüsü ise Afrika’da 8 ülkede 10 şubesi ile hizmet vermektedir. Afrika’da kültürel, toplumsal ve okul projeleri ile faaliyet süreçlerine katkı yapmaktadır.

Cihangir Gör

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

ERMAĞAN İsmail, Dünya Siyasetinde Afrika 2

ÖZTÜRK Hasan, Türk Dış Politikasında Afrika Açılımı

Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-afrika-iliskileri.tr.mfa

Grafikler : Anadolu Ajansı , https://www.aa.com.tr/tr/info/infographic/0

Avrupa’da Azınlık Hakları: Tarihsel Süreç ve Çalışmalar

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Avrupa’da ortaya çıkan etnik temelli çatışmalar, azınlık meselelerinin ve azınlık hakları konusunun Avrupa için önemini ortaya koymuştur. Yaşanan gelişmeler Avrupa’yı etkilemiş ve Avrupa devletleri 1990’larda Balkanlarda ortaya çıkan etnik çatışmalar ile durumun ciddiyetinin farkına varmışlardır. Avrupa’nın heterojen bir yapıda olması ve Avrupa ülkelerinin farklı etnik, dini ve dilsel azınlıklara sahip olması Avrupa’da azınlık hakları konusunda adım atılmasının yolunu açmıştır.

Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve AGİT gibi kurumlar azınlık hakları konusunda birçok çalışma yapmış ve üye olan ülkelerin yaptıkları anlaşmalarla azınlık hakları güvence altına alınmıştır.

Tarihsel Anlamda Azınlık Hakları

Avrupa 400’den fazla azınlık grubuna ev sahipliği yapmakta ve her yedi Avrupalıdan biri ya bir azınlık grubuna üye ya da bölgesel veya azınlık dillerinden birini konuşmaktadır.[1] Bu dinsel, dilsel ve etnik çeşitlilik zaman içinde dışarıdan alınan göçlerle artmıştır.

Tarihsel gelişim ele alındığında, Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa azınlık haklarında bir takım önemli gelişmelere sahne olmuştur. Savaş sonrası galip devletler etnik memnuniyetsizliklerin, ulusal ve uluslararası çatışmalara dönüşme potansiyeli karşısında Polonya, Çekoslovakya gibi Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin bağımsızlıklarını, bazı azınlıkların korunması koşuluyla kabul etmiş Arnavutluk, Litvanya, Irak gibi devletlerin Milletler Cemiyeti’ne üyeliklerinin kabulü, bir takım azınlık konulu yükümlülükleri üstlenmeleri koşuluna bağlanmış böylece Avusturya, Macaristan, Türkiye gibi savaştan yenik çıkan devletlere azınlıkların korunması barış için bir ön koşul olarak getirilmiştir.[2] Fakat bu dönemde uluslararası barış ve istikrara tehdit olarak görülen azınlık meseleleri, tüm Avrupa ülkelerinde eşitlik prensibi ile ele alınmamış, Fransa, İtalya ve hatta savaştan yenik çıkan Almanya gibi ülkelerde azınlıkların korunması konusu Milletler Cemiyeti’nde gündeme gelmemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasından Soğuk Savaşın bitimine kadar olan dönemde, Avrupalı devletlerin azınlıklar ve azınlık hakları konusundaki yaklaşımları insan hakları rejimi çerçevesinde şekillenmiştir.8 Bu dönemde Milletler Cemiyeti’nin azınlıklar konusundaki başarısızlığı azınlık hakları meselesinin gündemden düşmesine neden olmuş, İkinci Dünya Savaşı süresince Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki bazı azınlık liderlerinin Nazi suçlarına iştirakleri şüphesiyle azınlıklara kuşkuyla yaklaşılmaya başlanmış, sonuçta azınlık hakları uluslararası barış ve güvenliğe tehdit olarak algılanmıştır. [3] 1990’lara gelindiğinde bu yaklaşımın artık geçerli olamayacağı düşüncesi ortaya çıkmış ve azınlıklar ile azınlık hakları konusunda, Avrupalı devletlerarasında farkındalık artmıştır. Azınlıkların durumları Avrupa için potansiyel bir tehdit oluşturduğu görülmüş ve bu durum Yugoslavya’nın parçalanması sonucu Balkanlar’da ortaya çıkan çatışmalarla bir nevi doğrulanmıştır.[4] Sonuç olarak, Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan “azınlık tehdidi” ile başa çıkabilmek adına, 1990’ların başından itibaren hem Avrupa devletleri hem de Avrupalı örgütler arasındaki mutabakat ile eski Sovyet devletlerinin azınlık politikalarına etki etmede en güçlü yaklaşımın minimum seviyede norm ve standartlar oluşturmak ile bu norm ve standartlara uyumu denetlemek için uluslararası mekanizmaların kurulması olduğuna karar verilerek, bu yönde adımlar atılmıştır.

Azınlık Tanımı

1990’larda azınlıklar ve azınlık hakları konusunda hızlanan bu sürece rağmen, günümüzde dahi hala azınlık kavramının tanımı konusunda uluslararası bir mutabakat sağlanamamıştır. Yine de ‘BM İnsan Hakları Komisyonu Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu’ raportörü Francesco Capotorti’nin 1979 tarihinde hazırlamış olduğu Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına ilişkin BM raporundaki ‘azınlık’ tanımı uluslararası alanda ve dolayısıyla Avrupa’da görece kabul görmüş ve sonrasında yapılan ‘azınlık’ tanımlarına temel çerçeve oluşturmuştur.  Capotorti’nin ‘azınlık’ tanımına göre azınlıklar dört temel özellik – bunlardan ilk üçü nesnel özellikler olup son özellik ise özneldir – çerçevesinde tanımlanabilir ki bir grubun azınlık olarak tanımlanabilmesi için “Çoğunluktan ırk, din ve dil temelinde farklı olan vatandaşlar grubu olmaları; görece sayıca az küçük bir topluluk olmaları; (toplumda) egemen konumda olmamaları; çoğunluktan farklı olan kimliklerini korumaya kararlı olmaları” gerekmektedir.[5]

Bu tanım ve onun üzerine kurulan literatürdeki diğer tanımlar ‘vatandaş’ olma şartı koştuğu için, Avrupa ülkelerinde vatandaşlıktan yararlanamayan göçmen ve mültecileri azınlık tanımı kapsamı dışında bırakmaktadır. Bu durum Avrupa ülkelerinde bulunan mülteci ve göçmen grupların azınlıklara sağlanan haklardan yararlanamamasına neden olmaktadır.

Sonuç olarak, Avrupa’da azınlık hakları meselesi öncelikle azınlık tanımı konusunda nesnel kriterler belirlenmesi ile ilerleme sağlandıktan sonra ancak masaya yatırılabileceği ve bir azınlık hakları rejimi oluşturulabileceği düşünülmektedir. Verilecek haklara kimlerin sahip olacağını belirlemeden, azınlık hakları konusunda gelişme sağlanmasını beklemek veya sağlansa bile bu hakların adilane bir şekilde azınlık gruplarına uygulanmasını sağlamak oldukça yüzeysel bir yaklaşım olarak atfedilebilir ki Avrupa’da ve hatta uluslararası arenada durum halen bu şekildedir.

Azınlık Hakları Çalışmaları

Avrupa’nın üç örgütünün – AK, AGİT ve AB – yoğun çabaları sayesinde yavaş yavaş azınlık çalışmaları şekillenmeye başlamıştır. Azınlık hakları konusunda Avrupa standartlarının belirlenmesi için özellikle AK ve AGİT’in çalışmaları öne çıkmıştır.[6] Bu örgütler birbirleriyle de yakın işbirliği içerisinde bir takım ortak standartlar ortaya konmuş ve örgütler arası işbirliği ile birbirlerinin oluşturmuş oldukları belgelere ve dolayısıyla standartlara referans vererek azınlık hakları rejimine giden yola zemin hazırlamışlardır. Sonuçta, 1990’lar öncesi ve sonrasında AK, AGİT ve AB’nin azınlık hakları konusundaki çalışmaları Avrupa’da gelişmekte olan azınlık hakları rejimi için oldukça önemlidir.

AK, 1990’lar öncesinde insan hakları konusunda aktif bir yaklaşım gösterirken, daha sonrasında azınlık hakları ve standartları konusuna odaklanmış ve bu doğrultuda 1994 yılında kabul edilen ve 1998 yılında yürürlüğe giren Azınlıkların Korunmasına İlişkin Avrupa Çerçeve Sözleşmesi’ni tesis etmiştir.[7] Sözleşme ulusal azınlıkları koruma konusunda Avrupa’da temel standartları oluşturmuş, sıklıkla referans verilen ve Avrupa’nın çoğu devletinin taraf olduğu bir doküman olarak azınlık hakları konusunda belirleyici olmuştur. Fransa ve Türkiye gibi bazı üye ülkeler Sözleşme’yi imzalamayı reddetseler de, Sözleşme Avrupa’da azınlıkları koruma konusunda öne çıkan en önemli belgedir.

AK’nin 1992 yılında kabul ettiği ve 1998 yılında yürürlüğe giren Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı azınlık hakları konusunda sıklıkla başvurulan ve referans gösterilen bir diğer belgedir. Avrupa Şartı’na taraf devletler azınlık dilleri konusundaki yükümlülüklerini ne derecede gerçekleştirdiklerini detaylandıran raporlar sunmakla sorumlu tutulmuşlardır. Fakat önemle belirtilmelidir ki Avrupa Şartı spesifik olarak bölgesel ve azınlık dillerini teşvik etmek ve korumayı hedeflemiş, fakat bu dilleri konuşanlara bireysel veya kolektif haklar getirmemiştir.[8]

Avrupa’da azınlıklar konusunda önde gelen bir diğer örgüt olan AB, azınlık hakları standartları konusunda Avrupa’daki en zayıf halkadır. AB iç müktesebatında azınlık konusunda herhangi bir standart bulunmamakla beraber, AB üye ülkelerinin de uyacağı herhangi bir standart belirlenmemiştir. Azınlık standartları konusunda etkinliği kısıtlı olan AB, yine de genişleme politikası vasıtasıyla azınlıkların korunması ve azınlık hakları konusunda Avrupa’nın önde gelen aktif aktörlerinden biri olmuştur. Azınlık hakları, 1993 Kopenhag Zirvesi ile birlikte genişleme konusunda başat kriter kabul edilen Kopenhag Kriterleri arasında sayılmış ve azınlıkların korunması açık bir şekilde genişleme kriteri olarak belirtilmiştir.

Toparlayacak olursak; Avrupa’da azınlıklar konusunda özellikle AK, AGİT ve AB’nin başını çektiği örgütler sayesinde adım adım bir azınlık rejimi oluşturulmaya çalışılsa da, tüm Avrupa tarafından kabul gören ve uygulanan Avrupa azınlık hakları standartlarından bahsetmek halen mümkün değildir. Bu durum Avrupa ülkelerinde azınlıkların yaşadığı farklı sorunlar ile de kendini belli etmektedir. Özellikle AB, NATO gibi Avrupa örgütlerinin genişlemesiyle azınlık hakları konusunda Batı Avrupa ve Doğu Avrupa arasındaki farklılıklar gün geçtikçe belirginleşmiş ve çeşitli eleştirilere neden olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Preece tarafından dile getirilen, Milletler Cemiyeti tarafından uygulanan azınlık sisteminde eşitlik ilkesinin olmaması gibi – Batı Avrupa ülkelerinin azınlıkların korunması konusunda Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine uygulanan koşullara tabii olmaması – nedeniyle Avrupa azınlık hakları meselesi eşitlik ilkesinden uzak bir şekilde ele alınmaktadır. [9]

Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin değişmesi ile birlikte, Avrupa’da bir azınlık hakları rejimi temellendirilmeye çalışılmış ve bu doğrultuda AK, AGİT ve AB gibi örgütlerin çalışmaları ile Avrupa azınlık hakları standartlarının belirlenmesi yönünde adımlar atılmıştır. Sonuçta tüm bu çabalara rağmen, halen Avrupa’da tüm ülkeleri kapsayan ve eşitlik ilkesi ile tüm ülkelere uygulanan azınlık standartlarına ulaşılamamıştır. Aksine Batı Avrupa devletlerinin egemenlik sınırlarında bırakılan azınlık hakları konusu, Doğu ve Orta Avrupa devletlerine AB gibi örgütlere giriş aşamasında bir ön koşul olarak uygulanmış ve bu durum da azınlık hakları konusunda Avrupa’da bir çifte standart olduğu eleştirilerini beraberinde getirmiştir. Bunun yanı sıra ‘azınlık’ tanımının gerek uluslararası alanda, gerekse Avrupa özelinde belirli standartlara bağlanamaması azınlık haklarının uygulanması konusunu daha da problemli bir hale getirmiş ve hâlihazırda ülkelerin iç hukukuna kazandırılan azınlıkları koruma konusundaki hakların kimleri kapsadığı konusunu gündeme getirmiştir. Açıktır ki azınlık tanımı olmadan azınlık hakları konusu uluslararası alanda ve özelde Avrupa’da muğlak bir alan olarak kalmaya devam edecektir.

Sonuç olarak; Avrupa azınlık hakları konusu hala gelişmekte olan ve dönüşümünü tamamlayamamış ve eşit standartların sağlanamadığı bir alan olarak kalmıştır. Fransa gibi Batı Avrupa devletlerinde süre gelen azınlık problemleri, bu sorunun ancak tüm Avrupa devletlerini kapsayan bir işbirliği içerisinde çözülebileceğini ve azınlık haklarının Avrupa devletlerinin fikir birliği ile egemenlik haklarının azınlık haklarıyla bir dengeye oturtulduğu takdirde ortak standartlara kavuşturulabileceğini göstermiştir.

Mesude Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

Francesco Capotorti, Study on the Rights of Persons Belonging to Ethnic, Religious and Linguistic Minorities. United Nations, E/CN4/Sub2/384/Rev1, 1979.

Naz Çavuşoğlu “‘Azınlık’ Nedir?”, İnsan Hakları Yıllığı, Cilt 19-20, No. 1, 1998, 93-101.

Jennifer J. Preece “Minority Rights in Europe: from Westphalia to Helsinki”, Review of International Studies, Cilt 23, No 1, 1997, s. 75-92.

Hakan Taşdemir ve Murat Saraçlı “Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık Hakları Sorunu”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 2, No 8, 2007,s. 25-35

Carter Johnson, “The Use and Abuse of Minority Rights: Assessing Past and Future EU Policies towards Accession Countries of Central, Eastern and South-Eastern Europe”, International Journal on Minority and Group Rights, Cilt 13, 2006, s. 29.

Gözde Yilmaz, “Common, Double, or No Standards? How to Improve Minority Protection in Turkey through the Pressure of the EU”, Tanja A. Börzel ve Katrin Böttger (der.), Policy Change in the EU’s Immediate Neighbourhood: A Sectoral Approach, Baden-Baden, Nomos, 2012, s. 33- 55.

YAZI TAAHHÜTÜM: AYDA 2 YAZI

[1] https://www.fuen.org/tr/avrupa-azinliklari/genel-bilgiler/.

[2] Ibid., s. 82.

[3] Hakan Taşdemir ve Murat Saraçlı, “Avrupa Birliği ve Türkiye Perspektifinden Azınlık

Hakları Sorunu”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 2, No 8, 2007, s. 28.

[4] Taşdemir ve Saraçlı, op. cilt. s. 29

[5] Naz Çavuşoğlu, “‘Azınlık’ Nedir?”, İnsan Hakları Yıllığı, Cilt 19-20, No. 1, 1998, s. 93.

[6]  Preece, “National Minority Rights Enforcement in Europe”.

[7] Carter Johnson, “The Use and Abuse of Minority Rights: Assessing Past and Future EU

Policies towards Accession Countries of Central, Eastern and South-Eastern Europe”,

International Journal on Minority and Group Rights, Cilt 13, 2006, s. 29.

[8] <http://minorityrights.org/minorities/overview-of-europe/>

[9] Preece, “Minority Rights in Europe”, s. 82.

Libya’da Ateşkes için Toplanan Berlin Konferansı

2011’den bu yana iç savaşın yaşandığı Libya’da kalıcı ateşkes ve istikrarın sürdürülmesi amacıyla düzenlenen Berlin Konferansı 19 Ocak’ta gerçekleşecek. Fransa, İtalya ve Rusya öncülüğünde taraflarla yapılan diplomasi trafiğinden herhangi bir netice alınamadığı için gözler 11 ülke lideri ve çeşitli birliklerin davet edildiği Berlin Konferansı’na çevrildi.

Konferansa Katılanlar

Berlin Konferansı’na katılan ülkeler: Türkiye, Rusya, İtalya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, İngiltere, Fransa, Çin, Cezayir, ABD ve Kongo.

Diğer katılımlar: Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Arap Ligi.

Konferansa katılan Libya’daki taraflar Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz es-Serrac ve General Halife Hafter.

@stratejik_ortak

Konferans Öncesi

Konferans öncesi 5 ön hazırlık toplantısı düzenleyen Almanya’nın, Libya’daki krize yönelik somut adımlar atmayan ABD ve Avrupa Birliği nedeniyle konferansın toplanacağı konusunda şüpheleri vardı. Ancak Rusya ve Türkiye’nin Moskova’da taraflar arasında başlattığı diyalog süreci, liderler arasında da telefon trafiğine sahne oldu. Böylece 19 Ocak’ta Berlin Konferansı’nın yapılması konusunda taraflar bilgilendirildi.

[irp posts=”23639″ name=”15 Maddede Yaşananlar: Libya’da Neler Oluyor?”]

Konferansın Amacı

Almanya, konferans sonrasında ne olursa olsun koşulsuz ateşkes istiyor. 8 Ocak’ta Putin ile Erdoğan’ın da Libya’daki taraflara yaptığı ateşkes çağrısı 12 Ocak gece yarısı ile birlikte hayata geçmiş, ancak 15 Ocak’ın ilk saatlerinde Hafter’e bağlı Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, “ateşkesin sona erdiğini, savaşın devam edeceğini” duyurmuştu.

Berlin Konferansı Giden Süreçte Yaşanan Diplomasi Trafiği:

8 Ocak: Türkiye’ye gelen Rusya lideri Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan, 12 Ocak’ta Libya’da ateşkes sağlanması için çağrıda bulundu.

9 Ocak: Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri, Cezayir’e gitti.

11 Ocak: UMH’ye bağlı komutan Ammar, “(Erdoğan ve Putin görüşmesi sonrası) “Hafter saflarındaki bazı Wagner güçlerinin çekildiğini görüyoruz. Önemli bir kısmının cepheden ayrılarak Cufra askeri üssüne helikopterlerle gittiğini gözlemledik. Kalanlar sadece çekilme hattını tutuyor.” dedi.

  • Ammar’ın yaptığı açıklamadan saatler sonra Rusya lideri Putin, Libya’da bulunan Rus vatandaşı paralı Wagner personellerinin Moskova hükümetini temsil etmediğini ve paralarını hükümetten almadıklarını söyledi.
  • “Hafter’i yok saymamız mümkün değil, o da Libya’daki aktörlerden biri’ diyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Libya’daki kaosun sürmesinin nedeni olarak ise Fransa’yı gösterdi.
  • UMH Başbakanı Serraç, Roma’ya giderek İtalya Başbakanı Conte ile görüştü. Bir gün önce de General Hafter ile görüşen Conte, iki gün sonra Türkiye’ye gideceğini açıkladı.

12 Ocak: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’ı Dolmabahçe’de kabul etti.

  • Mısır’a giden Hafter’e bağlı Temsilciler Meclisi Başkanı Akila Salih, Türkiye Libya’ya müdahale ederse Mısır ordusundan Libya’ya müdahale etmesini istemek zorunda kalabileceklerini söyledi.

13 Ocak: İtalya Başbakanı Conte, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmek için İstanbul’a geldi. Aynı saatlerde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Hafter ve beraberindeki heyetin de bulunduğu Moskova’da UMH Başkanı Serrac ile bir araya geldi.

14 Ocak: Moskova’da ateşkesi imzalamadan ülkeden ayrılan ve Mısır’ın başkenti Kahire’ye giden General Halife Hafter, ‘ateşkesi imzalamak için’ iki gün süre talep etti.

  • Halife Hafter kontrolündeki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusya’daki ateşkesi Türkiye’nin katılımı nedeniyle imzalamadıklarını belirterek “ateşkesin sona erdiğini, savaşın devam edeceğini” duyurdu.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı Hakkında 12 Bilgi

Etiyopya ile Sudan sınırında 2011’de yapımına başlanan, Afrika’nın en büyük dünyanın 10. büyük barajı olacak olan Hedasi (Rönesans) Barajı, Nil Nehri havzasının aşağı-kıyı ülkeleri Mısır ve Sudan krize neden oldu. 100 milyonu aşkın nüfusa sahip Etiyopya’nın önem verdiği proje ile üretilen elektrik hem Etiyopyalılara verilecek hem de bölge ülkelerine ihraç edilecek. Uğruna savaş çağrıları yapılan Hedasi Barajı ve bölge ülkelerinin yaşadığı sorunu sizler için hazırladık.

1.) Yapımına 2011 yılında başlanan 1800 metre uzunlukta, 140 metre derinlikteki Hedasi Barajı, açılması halinde Afrika’nın en büyük barajı olacak. Etiyopya ile Sudan sınırında yer alan Benishangul-Gumuz bölgesi yapımına devam edilen baraj, Nil’in kollarından biri olan Mavi Nil’in üzerine yapıldı.

Hedasi Barajı’nın yapılacağı alan.

2.) 5 milyar dolar maliyetiyle Etiyopya’nın en önemli yatırımları arasında yer alan projede, tutulacak 74 milyar metre küp su ile 6 bin 450 megavat elektrik üretilecek. 2020’de ilk üretimin yapılması, 2023’te de barajın tamamen yapılacağı düşünülüyor.

3.) 70 milyon Etiyopyalının elektrik ihtiyacına destek olacak olan barajın yapımını İtalyan Salini şirketi üstleniyor.

4.) Sudan ve Mısır’ın tarım arazilerini sulayan Nil Nehri’ndeki sorun, Türkiye ile Suriye arasında geçmişten bu yana devam eden su tartışmalarına benziyor. Hatta Etiyopyalı yetkilerin Türkiye’yi örnek vererek, Türkiye’de yapılan barajların komşu ülkelere hiçbir zararı olmadığı söylüyor.

Mısır yönetimi, Etiyopya’nın barajda tutacağı su miktarını ve nehre verebileceği zararı tartışırken, Etiyopya hiçbir şekilde barajın yapımı ile ilgili konuları pazarlık masasına getirmiyor.

Mısırlı yetkililerin çekince olarak öne sürdüğü durumlardan bazıları:

  • Baraj sonrası seyahat oldukça zor olacak.
  • Çevre kirliliği oluşacak. Bu nedenle hem insanlarımız hem de tarım mahsüllerimiz zarar görecek.
  • Nil Nehri’nin Mısır’a ulaşan su miktarı azalacak.
  • Balık çiftlikleri zarar görecek.

 

5.) Nil Nehri’nde yaşanan suların kullanım sorunu 1929 ve 1959’da İngiltere ve İtalya arasında yapılan bir dizi anlaşmaya dayanıyor. 1929’da yapılan ve üzerine 1959’da tesis edilen “Nil Sularının Tam Kullanımı” anlaşmasıyla, yukarı-kıyı ülkeleri dışarda bırakılarak, nehir yüzde 75 ve yüzde 25 oranlarıyla Mısır ve Sudan arasında paylaşıldı.

 

6.) Afrika’nın en önemli askeri gücü olan Mısır, İngiltere tarafından kendisine verilen haklar nedeniyle nehirle ilgili yapılan tüm görüşmelerde baskın güç olarak politika yürüyor.

7.) Nil Nehri havzasında Mısır, Sudan, Etiyopya, Eritre, Kenya, Ruanda, Brundi, Tanzanya, Uganda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti yer alıyor. 2,9 milyon kilometrekarelik alanıyla Afrika kıtasının yüzde 10’unu oluşturan havza, susuzluk sorunu yaşayan bölge ülkelerinin en önemli kaynağı konumunda. Mısır dışındaki ülkeler de nehir üzerindeki paylaşım konusunda yeni anlaşmalar talep ediyor.

8.) 2013 verilere göre Nil nehrinin yıllık 84 milyar metreküp olan su kapasitesinin 55 milyar metreküplük yüzde 60′ını Mısır kullanıyor.

9.) Mısır’ın demokratik seçimle seçilen ilk Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi’nin 2013 yılında “Uğruna kanımızı dökeriz” açıklamasının üzerinden 6 yıl geçmişti ki Mısır medyası da baraj ile ilgili “savaş çağırısı” yaptı. Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, “Mısırlı kardeşlerimizden gelen askeri tehdide ve onların asılsız korkularına bakmaksızın barajın inşasına devam edeceğiz. Kendimizi savunacak yeterliliğe sahibiz ama savaş bir çözüm değil.” İfadelerini kullandı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed

10.) Baraj ile ilgili ilk olarak Mısır, Sudan ve Etiyopya barajın etkilerinin araştırılması üzerine çalışmaların yürütülmesi için 2015 yılında İlkeler Deklarasyonu’nu imzaladılar. Bu deklarasyonda nihai anlaşma sağlanamadı ancak barajın üretitiği elektrikte önceliğin Mısır ve Sudan’a verilmesi, barajın dolumu sırasında Sudan ve Mısır’ın haklarının gözetilmesi ve olası olumsuz sonuçların çözümü için ortak yapının kurulması gibi noktalar yer aldı.

Mısır, Sudan ve Etiyopya liderleri.

11.) ABD Başkanı Trump ile Dünya Bankası’ndan temsilcilerin de katılımıyla Mısır, Etiyopya ve Sudanlı yetkililerin 6 Kasım’da Washington’da yaptığı toplantıda, 15 Ocak 2020’ye kadar barajın doldurulması ve çalıştırılmasına ilişkin anlaşmaya varılmasına karar verildi.

12.) Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedu Andargachew, barajın açılışında ABD Başkanı Donald Trump’ın da kurdele kesmek istediğini söyledi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Büyük Hun Devleti’nin Bölünüşü

Mete Han’ın Büyük Hun Devleti tahtına oturmasıyla birlikte teşkilatlanmasını zirveye çıkaran Hunlar, hızla büyüyerek Asya’nın en büyük devleti haline gelmişlerdir. Bu süreçte Hunlar, 26 devleti kendilerine bağlamışlar ve yay çekebilen bütün kavimleri tek bir aile halinde birleştirmişlerdir. Mete Han, üstün meziyetleriyle Çin imparatorunu mağlup etmiş ve bir antlaşmayla da onu kendisine bağlamıştır.

Asya’da Hunların üstünlüğüne dayanan statüko, M.Ö. 140 yılında Çin’de tahta çıkan İmparator Wu-ti (M.Ö. 140-87) ile bozulmaya başlamıştır. Onun döneminde Çin, Batı memleketlerinin önemini kavramış, askerî teşkilatını Hunlara benzeterek geliştirmiş ve Hunlarla olan münasebetlerini yavaş yavaş bozmaya başlamıştır. M.Ö. 120’li yıllarda başlayan Hun-Çin savaşlarıyla hem Çinliler hem de Hunlar oldukça yıpranmışlardır. Hunlara karşı toprak kazanımları elde eden Çin, barış zamanlarında da Hunları tahrik ederek savaşa zorlamıştır.[2] Çin sınırındaki verimli topraklarını kaybeden Hunlar, bu süreçte hem kuraklıklarla hem de salgın hastalıklarla mücadele etmişlerdir.

Hun-Çin savaşları bütün hızıyla sürerken Çinlilerin kendilerine olan güvenleri artıyor, Hunlar ise gerilemeye başlıyordu. M.Ö. 100’lü yıllarda başlayan Hunların Batıya kaymaları, bundan sonraki süreçte de devam etmiştir.[3]

M.Ö. 70’li yıllara gelindiğinde kıtlık ve fakirlik Hunları daha fazla vurmaya başlamıştı. Bu dönemde Hunların akınları güneyden batıya doğru kaymış, Hunlar artık Çin’e akın yapmamaya başlamışlardır. İktisadî olarak çıkmazda bulunan Hunlar, kurtuluşlarını Türkistan’da görmeye başlamışlardır. Nitekim bir ara Kuça, Aksu ve Turfan bölgeleri Hunlarla birleşmiştir (M.Ö. 72).[4] Çin, buralarda da Hunları rahat bırakmamış, Hunları bu bölgeden atmak için büyük bir akın düzenlemiştir. Fakat Çin ile Hunların arasındaki savaşların çoğu Çinlilerin Hunları aramalarıyla geçmiştir. Bu da Hunların sürekli yer değiştirmesine, insanların kaybolmasına, dağılmasına ve ölümlerine yol açmıştır.

M.Ö. 71 yılında Tanrı Dağları etrafındaki Wusunlara yaptığı akından dönen Hun Hakanı, yolda büyük bir soğukla karşılaşmış ve insanları donarak ölmüşlerdir. Yurtlarına ulaşanların sayısı ise onda biri geçmemiştir. Bu talihsiz yolculuk Hunlar için vahim sonuçlara yol açmıştır. Nitekim bundan sonra eskiden Hunlara bağlı olan Tinglingler kuzeyden, Wuhuanlar doğudan ve Wusunlar da batıdan hücuma geçmişlerdir. Hun ülkesinde on binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan bu akınlarda, binlerce insan, at, sığır ve koyun da yağma ve esir edilmiştir.[5]

Bu dönemde Hunlardaki fakirlik ve açlık, ölümleri iki katına çıkarmıştır. Çin tarihlerinin ifadelerine göre insanların onda üçü ve hayvanların da yarısı yok olmuştur.[6] Görüldüğü üzere Hunlar, bölünmeye giden süreçte sadece savaşlarla yıpranmamışlar, aynı zamanda gerçekten de hayatta kalma mücadelesi vermişlerdir.

M.Ö. 68 yılında Hun tahtına Hsü-lu-kuan-chü Han çıkmıştır. Onun döneminde Hunlar, Türkistan’daki ziraat kolonilerine akınlar düzenlemişlerdir. Aynı zamanda Türkistan’da kendileri için tarım alanları oluşturmaya başlamışlardır. İktisadî durumları biraz düzelmiş olacak ki Hakan, emrindeki 100.000 atlıyla akın için güneye Çin sınırlarına inmiş fakat Çin’e sığınan Hun askerlerinin bunu haber vermeleriyle akın yarım kalmıştır.[7]

Wu-yen-chü-te Han

Hsü-lu-kuan-chü Han’ın M.Ö. 60 yılında ölümünden sonra eski Ulu Hatun[8] ve kardeşi birleşerek bir saray darbesi[9] ile Sağ Bilge Prensi’ni, Wu-yen-chü-te Han olarak tahta çıkarmışlardır. Wu-yen-chü-te Han, M.Ö. 105 yılında ölen Wu-wei Han’ın torunuydu.[10] Wu-wei Han’dan sonra gelen Hakanlarla yönetim kademelerinin, hanedanın bir kolunun elinde kemikleştiği düşünülebilir. Fakat bu taht değişikliğiyle birlikte hâkimiyet, hanedanın uzak bir koluna geçmiştir.

Wu-yen-chü-te Han, başa geçer geçmez sergilemeye başladığı acımasız ve zalim tavırlarla devlet içerisindeki kesimlerin tepkisini toplamaya başlamıştır. İlk iş olarak eski Hakana hizmet eden Prens Hsing-wei-ying[11] gibi soyluları öldürmüştür. Eski Ulu Hatun’un kardeşi Tu-ling-ch’i’yi devlet işlerini idare etmesi için görevlendirmiştir. Bundan sonra eski Hakanın ailesi ve yakın akrabaları devlet işlerinden uzaklaştırılarak yerlerine Wu-yen-chü-te’nin oğulları ve kardeşleri getirilmiştir.[12] Devletin üst kademelerinde gerçekleşen bu sert değişiklikler, Hunların yönetim mekanizmalarını kötü etkilemiş olmalıdır.

Tahta çıkması gereken Hsü-lu-kuan-chü Han’ın veliahdı olan Chi-hou-shan, devletin Sağ bölgesinde[13] oturan kayın babası Wu-shan-mo’ya sığınmıştır. Lakin bu bölgede veliahttan daha fazla saygı gören prensler de vardı. Bunlardan biri olan Jihchu Prensi Hsien-hsien-t’an, 12 bin kişi ve 12 küçük prens veya bey ile Çin’e sığınmış, bunun üzerine Wu-yen-chü-te Han Jihchu Prensliğine amcası oğlu Po-hsü-t’ang’ı tayin etmiştir. Ardından Hsien-hsien-t’an’ın kardeşleri ve yakınlarını öldürmüştür.[14] Hiç şüphesiz Çin, kendisine sığınan Hun prenslerini hem Hunları birbirine düşürmek hem de hakimiyetini genişletmek için kullanmaya çalışıyordu. Nitekim bu dönemde Türkistan’daki şehir devletleri, Çinlilerin yardımlarıyla Hunlardan bazı şehirleri almışlardır.

Wu-yen-chü-te Han’a karşı ilk isyan Ao-chien Prensi öldükten sonra çıkmıştır. Hakan bu prensliğe kendi oğlunu tayin etmiş fakat Prensliğin soyluları bunu kabul etmeyerek ölen prensin oğlunu başlarına geçirerek doğuya çekilmişlerdir. Bunun üzerine Wu-yen-chü-te, Sağ Başvekilini onları cezalandırmak için göndermiştir. Hakanın Başvekili bir başarı elde edememiş hatta birkaç bin kişisi ölmüştür (M.Ö. 58).[15] Bu noktadan sonra artık Wu-yen-chü-te’nin gelişmeleri kontrol edemediği ortadadır. Devletin Sol bölgesindeki bu hareketlilik, Hakanın kardeşi Sol Bilge Prensin, bu bölgenin soylularına iftiralar atmasıyla zirveye ulaşmıştır.

Büyük Hun Devleti’ndeki bu karışıklıklardan yararlanan sadece Çin değildi. Hunların doğusunda yaşayan Wuhuanlar, bu sıralarda saldırıya geçerek Hun topraklarında yağmalarda bulunmuşlardır.[16]

M.Ö. 58 yılında Wu-yen-chü-te Han’ın gücünü giderek artırdığı gerekçesiyle kızdığı Ku-shi Prensi, Sol bölgenin ileri gelenleri ve Wu-shan-mo birlik olarak eski Hakanın veliahdı Chi-hou-shan’ı, Huhanyeh Han unvanı ile tahta çıkarmışlardır.[17] Böylece birkaç yıl sürecek olan ve Hunların sürekli kardeş kanı akıtacakları taht kavgaları başlamıştır. Karışıklıkların bu seviyeye ulaşmasının sebebi Wu-yen-chü-te Han’ın sert ve acımasız politikalarıdır.

Bundan sonra Sol bölgenin soyluları 40 ya da 50 bin kişilik bir ordu ile Wu-yen-chü-te Han’ın üzerine yürümüşlerdir. İki ordu karşılaştığında Wu-yen-chü-te’nin askerleri dağılarak kaçmış ve Wu-yen-chü-te, kardeşi Sağ Bilge Prense haber göndererek yardım istemiştir. Sağ Bilge Prens ise ona “İnsanları sevmedin, kardeşlerini ve ileri gelenleri öldürdün. Neredeysen orada öl. Bana gelip adımı kirletme” diyerek ibretlik bir cevap yollamıştır.[18] Bu cevaba çok üzülen Wu-yen-chü-te Han kendisini öldürmüştür. Görüyoruz ki Hakanın politikaları, devletin üst kademelerine kendisinin getirdiği yakın akrabaları tarafından da tasvip edilmemiş ve sonucunda ordusu bile onu terk ederek yalnız bırakmıştır.

Wu-yen-chü-te Han döneminde Büyük Hun Devleti’nin geçirdiği evrim sonraki dönemde birçok Prensin kendisini Han ilan etmesine yol açmıştır. Bunun başlıca sebebi veraset hukukunun belirli bir kurala bağlanmamasıdır. Türk hâkimiyet anlayışı tahta çıkmada her hanedan üyesine aynı hakkı veriyordu. Bu da taht kavgalarına ve bu kavgalar da devletin zayıflamasına hatta bölünmesine yol açıyordu.[19] Bir başka sebep de Wu-yen-chü-te’nin başa geçmesiyle hâkimiyetin hanedanın uzak bir koluna geçmesidir. Çünkü bu, hanedanın diğer uzak kollarındaki Prenslerin Hanlık hırslarını uyandırmıştır.

Uygulanan sert ve acımasız politikalar sürekli baskı altında olan Prenslerin ya Çin’e sığınmalarına ya da merkezden uzaklaşarak Hakanın öfkesinden kurtulmaya çalışmalarına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak Büyük Hun Devleti otorite kaybı yaşamıştır.

5 Ayrı Hakan

M.Ö. 58 yılında Huhanyeh Han tek başına ve meşru olarak Hun tahtını ele geçirmiştir. Devletin Orhun’daki merkezine yerleşen Huhanyeh Han, bir süre sonra karışıklıkların sona ermesi sebebiyle ordusunu terhis etmiştir[20]. Aslında ilk zamanlarında herkes onu desteklemiştir. Fakat aldığı kararlar Büyük Hun Devleti’ni tekrar iç karışıklıklara sürüklemiştir.

Huhanyeh Han, herhangi bir soyluluk unvanı olmayan ve Çin tarihlerinin halktan bir kişi dedikleri büyük kardeşi Hu-t’u-wu-szu’yu Sol Kuli Prensliğine tayin etmiştir[21]. Hu-t’u-wu-szu’nun önceki hayatına dair bir kayıt yoktur. Wu-yen-chü-te Han döneminde uygulanan devlet kademelerindeki kadrolaşma hareketi sırasında, elinden soyluluk unvanlarının alındığı tahmin edilebilir. Fakat Çin tarihlerinde onun neden halk arasından olarak tanıtıldığı karanlık bir noktadır.

Devleti bölünmeye kadar götürecek olan ilk büyük hata; Huhanyeh Han’ın, Sağ Bilge Prensi[22] hakkında ölüm kararı almasıdır. Bu kararı haber alan Sağ Bilge Prens eski Ulu Hatunun kardeşi ile ve diğer bazı prenslerle anlaşarak Jih-chu Prensi Po-hsü-t’ang’ı, T’u-ch’i Han (Gerçek ve doğru Han) unvanı ile tahta çıkarmışlardır (M.Ö. 58)[23]. Ardından Huhanyeh Han’ın üzerine ordu göndererek onu mağlup etmişlerdir.

Bundan sonra devlet kademelerini kendi adamlarıyla doldurmaya girişen Gerçek Han, büyük oğlunu Sol Kuli Prensliğine küçük oğlunu da Sağ Kuli Prensliğine tayin etti. Huhanyeh mağlup olmasına rağmen Gerçek Han, devletin merkezi Orhun’a yerleşmemiş ve M.Ö. 60 yılında Çin’e sığınan Jih-chu Prensinin kardeşini ve Sağ Ao-chien Prensini, yirmişer bin askerle doğuya Huhanyeh’e karşı korunmak için göndermiştir[24]. Gerçek Han’ın bu faaliyetlerinden anlıyoruz ki o, Sağ bölgede hâkimiyetini sağlama almaya çalışırken eski Jih-chu Prensinin kardeşi gibi Wu-yen-chü-te döneminde ellerinden soyluluk unvanları alınan Prensleri ve yakınlarını etrafına toplamak için de uğraşmıştır.

Gerçek Han’ın ülkeye iyice hâkim olmaya başladığı sırada Hu-chieh (Uygur?) ve Wei-li (İli?)[25] Prensleri, Sağ Bilge Prensinin kendisini Han ilan edeceğini söyleyerek Hakanı kandırmışlardır. Bunun üzerine Sağ Bilge Prensi ve oğlu öldürülmüş fakat ardından bunun doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Gerçek Han onları boş yere öldürdüğünü öğrenince Wei-li Prensini öldürmüştür. Hakandan korkan Hu-chieh Prensi de kaçarak kendisini Hu-chieh Han ilan etmiştir (M.Ö. 57)[26].

Gerçek Han tarafından Huhanyeh Han’ın saldırılarına karşı tedbir amaçlı gönderilen prensler, Hu-chieh Prensinin kendisini Han ilan ettiğini duyunca kendilerini Han ilan etmişlerdir. Bunlardan Sağ Ao-chien Prensi, Chü-li Han unvanıyla; eski Jih-chu Prensinin kardeşi de Wu-chieh Han unvanıyla tahta çıkmışlardır. Böylece ülkede bir anda 5 ayrı Hakan ortaya çıkmıştır[27]. Bu haberleri alan Gerçek Han ordusunu alarak Chü-li Han’ın üzerine yürümüş ayrıca Wu-chieh Han’ın üzerine de ordu göndermiştir. Bu arada hem Chü-li hem de Wu-chieh Hanlar yenilerek Hu-chieh Han ile birleştiler. Gerçek Han’a karşı birlik olmak gerektiğini düşünen Hu-chieh ve Wu-chieh Hanlar, Hakanlık unvanlarını bırakarak muhtemelen kendilerinden daha soylu ya da güçlü bir durumda olan Chü-li Han’a itaat göstermişlerdir.

Büyük (Asya) Hun Devleti bayrağı

Geriye 3 Hakan kalmıştı ve bunlar da bir an önce birbirlerini bertaraf edip tek başlarına ülkeye hâkim olmak için fırsat kolluyorlardı. İlk davranan Gerçek Han, Huhanyeh Han’a karşı korunmak için doğuya ordu göndermiş ve ardından Chü-li Han’ın üzerine yürümüştür. Ordusu bozulan ve yenilen Chü-li Han kuzey-batıya kaçarak meydanı Huhanyeh Han ve Gerçek Han’a bırakmıştır.

Bu zorlu taht mücadelesinin ardından Gerçek Han’ın karşısında sadece bir kişi kalmıştı. Gerçek Han’ın üst üste giriştiği savaşlar onu ve ordusunu yıpratmıştı. Bu sırada Huhanyeh Han, Gerçek Han’ın sınır garnizonlarına hücum etmiş ve onun on binden fazla askerini öldürmüş ya da esir etmiştir. Haberleri alan Gerçek Han 60.000 atlı ile doğuya hareket etmiş yaklaşık 1000 mil yol kat etmiştir.[28] Huhanyeh Han, rakibinin uzaktan geldiğini bildiği için hem savaş yeri seçme ayrıcalığına hem de dinç bir orduya sahipti. O, bu avantajlarını kullanarak 40.000 atlısıyla bir anda Gerçek Han’ın karşısına çıkmıştır. Meydana gelen savaşta Huhanyeh Han’ın ordusu üstün gelmiş ve Gerçek Han, üzüntüden orada kendisini öldürmüştür (M.Ö. 56)[29]. Batıda daha önce isyan eden prensler de Huhanyeh Han’a itaat etmişler ve ardından Hakan, tekrar devletin merkezine hâkim olmuştur.

Vuku bulan bu kardeş kavgaları hiç şüphesiz binlerce Hun askerinin hayatını kaybetmesine ve bu da Büyük Hun Devleti’nin güç kaybetmesine yol açmıştır. Aynı zamanda kut anlayışı çerçevesinde Hunlar, hangi Hakana itaat edeceklerini şaşırmışlar ve muhtemelen halk arasında Hakana veya Hakanlara karşı güvensizlik doğmuştur. Bu da tahta çıkan Hakanların özellikle Huhanyeh Han’ın otoritesini kuramamasına yol açmış olabilir. Nitekim kardeş kavgaları tam bitmiş gibi gözükürken, kendini öldüren Gerçek Han’ın yeğeni Hsiu-hsün Prensi Batı bölgesine geçerek kendisini Jen-chen Han unvanıyla tahta çıkarmıştır[30]

Görülüyor ki bütün bu Hun Prensleri, Orhun bölgesinde oturuyorlardı. Hanlıklarını ilan ettikten sonra ise batıya geçiyorlardı. Ancak doğudaki Hakanın batı sınırlarından da pek o kadar uzaklaşmıyorlardı[31].

Çiçi Han

Huhanyeh Han’ın ağabeyi Hu-t’u-wu-szu M.Ö. 56 yılında Sol Bilge Prensi olarak görülüyor[32]. Huhanyeh’in ağabeyini veliahtlığa kadar getirmesinin sebebini tam olarak bilemiyoruz ancak taht kavgaları sırasında yararlılıklar gösterdiğini ya da onun da Hakan olarak ortaya çıkmasının, kendisine çok yüksek bir mevki verilerek önlenmek istendiğini düşünebiliriz. Hu-t’u-wu-szu’nun, kendisini Han ilan etmesinin önlenmeye çalışılması ihtimali bizce daha yüksektir.

Çi Çi

Jen-chen Han’dan sonra Sol Bilge Prensi Hu-t’u-wu-szu da ayaklanmış ve kendisini Cici Kutuhou Han[33] unvanıyla tahta çıkarmıştır (M.Ö. 56).[34] Böylelikle ülkedeki Hakanların sayısı 3 olmuş ve yine kardeş kavgaları başlamıştır. Hanlar birbirlerine saldırmak için fırsat kolluyorlar ve muhtemelen bu sırada Hun Prenslerini kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlardı. Çiçi Han ülkenin batı yanında oturuyordu bundan dolayı batıdaki öteki Hakanın komşusu olmalıydı.[35] Onun, kendini Hakan ilan ettikten sonra batı bölgesine geçtiği tahmin edilebilir.

M.Ö. 54 yılında, iyice güçlendiğini düşünen Jen-chen Han, ordusunu alıp Çiçi Han’ın üzerine yürümüş fakat hem mağlup olmuş hem de hayatını kaybetmiştir. Çiçi Han da onun askerlerini kendi ordusuna katmıştır. Askerleri birleştirme işi bu çağda birbirleri ile çarpışan Hun Prenslerinin savaşlarında sık sık görülüyor, Hun askerleri hangi prens üstün gelirse onun safına geçiyorlardı.[36] Hunların, bu savaşlarda üstün gelen prense bağlanmalarında kut anlayışının da etkili olduğu söylenebilir.

Artık ülkede tek Hakan kalması gerektiğini düşünen Çiçi Han, Huhanyeh’in üzerine yürüyerek onu da mağlup etmiş ardından devletin Orhun’daki merkezine yerleşmiştir.[37] Bu kardeş kavgası, belki de daha sonra bütün Türk milletini büyük bir kedere ve üzüntüye boğacak olan fırtınaların önünü açmıştır.[38]

Huhanyeh Han’ın Çin’e Bağlanması

Huhanyeh Han’ın mağlubiyeti, onun asker sayısının ve muhtemelen çevresindeki devlet adamlarının azalmasına yol açmış olmalıdır. Bundan sonra Sol I-chih-tzu Prensi, çözümün Çin’e bağlanmakta olduğunu, Huhanyeh’in Çin sarayını ziyaret etmesi gerektiğini öğütlemiş ve bu, devlet meclisinde sert tartışmalara yol açmıştır.[39] Hun soyluları bu teklife şiddetle karşı çıkmışlardır. Onların Türk tarihi, kültürü ve istiklal anlayışı çerçevesinde ibret verici uyarılarını Çin tarihlerine yansıdığı şekliyle aşağıda bir okuma parçası olarak sunuyoruz:

“-Bu olamaz! Hunların gelenekleri cesaret ve güçlülüğü, kök ve temel olarak bir üstünlük (ve bir onur meselesi olarak kabul eder)! Başkasına bağlanıp, ona hizmet etmek ise, aşağılıktır! (Hunlar), at üzerinde savaş verme yolu ile devleti derlemiş ve kurmuşlardır. (Hunlar, Çin’in dışında kalan) yüzlerce kavim arasında, ünlerini böyle yaparak kazanmışlardır, ölünceye kadar savaşmaya hazır yiğitler, bizde her zaman bulunur. Şimdi (devletimiz içinde) büyük ve küçük kardeşler, devleti ele geçirmek için uğraşıyorlar. (Devleti ele geçirmeyi), büyük kardeş yapamazsa, küçük kardeş başarabilir. (O) öldükten sonra ise bize, onun şerefi ve ünü kalır. Onun torunları ise, daima devletin başında kalarak, (devleti idare ederler).”

“-Çin, gerçi bugün bizden güçlüdür. Fakat Hunları kendisine bağlayıp, diz çöktüremez. Bize ta atalarımızdan gelen (devlet) idaresi ile yol ve yöntemlerini, niçin bozalım? Çin’e bağlanarak, Çin’e niçin hizmet edelim? Bazı eski Hun Hakanlarına kızdığımızdan dolayı, gülünç mü olalım? Biz, dirlik ve düzenimizi belki bu yolla (bir süre) kurabiliriz. Fakat yüzlerce kavim üzerindeki üstünlüğümüzü, yeniden nasıl kuracağız?”[40]

Bu konuşmalar üzerine fikrinde diretmek niyetinde olan Sol I-chih-tzu Prensi şöyle konuşur:

“Bu doğru değildir! (Bir devletin) güçlü veya güçsüz olması, zamanla değişir. Çin şimdi, en güçlü çağındadır. (Türkistan’daki) Wusunlar ile şehir devletlerinin hepsi, Çin’e bağlanmışlardır. Onlar âdeta, Çin’in bir cariyesi gibi oldular. Tsüti-hou Han (M.Ö. 101-96)’dan beri Hunlar, her gün bir yurt parçasını kaybediyorlar. Bunları, yeniden elde edemeyiz. Bu durumda, kuvvete boyun eğme zorundayız. Yoksa bir gün bile, rahat yüzü göremeyiz. Eğer biz şimdi, Çin’e bağlanıp, hizmet edersek, dirlik ve barış buluruz. Yoksa, tehlike içinde kalır ve yok oluruz. Bundan daha iyi bir şey yapabilir miyiz?” [41]

Huhanyeh Han bu tartışmalardan sonra birçok Hun soylusunun muhalefetine rağmen, daha önce hiçbir Hun Hakanının yapmadığı bir şey yapmış ve Çin’e sığınmaya karar vermiştir.[42] Hunların bölünmesine yol açan esas olay bu karardır.[43] Ayrıca bu karar, Çin’e bağlanmak istemeyen soyluların, Huhanyeh Han’dan ayrılmasına yol açmış olmalıdır. Bunlar arasında Çiçi Han’dan korkup Sağ bölgeye geçen soylular olduğu gibi onun tarafına geçenlerin olması da muhtemeldir.

Daha sonra halkıyla birlikte güneye inen Huhanyeh Han, daha önce görülmemiş bir şekilde oğlu Sağ Bilge Prensini Çin’e rehin göndermiştir.[44] Bunun üzerine Çiçi Han da oğlunu Çin’e göndermiş (M.Ö. 53)[45] ve bir denge kurmaya çalışmıştır. Böylelikle Büyük Hun Devleti, Çiçi’nin ölümüne kadar biri bağımsız diğeri de Çin’e bağımlı olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.

Ufukcan Yaşa

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

AHMETBEYOĞLU, Ali, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2015.

ANADOL, Cemal, Orta Asya Türk Devletleri Tarihi, Kamer Yay., İstanbul 1996.

DURMUŞ, İlhami, “Vusunlar”, Türkler, I, Ankara 2002, s.782-788.

EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, T.T.K. Yay., Ankara 1947.

ERCİLASUN, Konuralp, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/15, Ankara 2014, s.13-32.

GÖMEÇ, Saadettin, Türk-Hun Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2012.

GROUSSET, René, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, Ötüken Yay., İstanbul 1999.

GUMİLEV, L. Nikoloyeviç, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yay., İstanbul 2002.

İZGİ, Özkan, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, T.T.K. Yay., Ankara 2014.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yay., İstanbul 1984.

KOCA, Salim, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, Ankara 2006, s.687-708.

KOCA, Salim, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.651-663.

NÉMETH, Gyula, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Yay., Ankara 1982

ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri, T.T.K. Yay., Ankara 2012.

ONAT, Ayşe, “Hunların Doğuda Siyasal Üstünlük Dönemi (M.S. 25-46)”, Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Dergisi, XXXI/1-2, Ankara 1987, s.383-395.

ÖGEL, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, T.T.K. Yay., Ankara 2019.

ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun İmparatorluğu ve Daha Önceki Devletler”, Tarihte Türk Devletleri, I, Ankara 1987, s.7-21.

RÁSONYI, László, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1971.

TAŞAĞIL, Ahmet, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), Bilge Yay., İstanbul 2017.

TEZCAN, Mehmet, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, Ankara 2006, s.729-742.

UHLİG, Helmut, İpek Yolu – Çin ve Roma Arasındaki Eski Dünya Kültürü, çev. Alev Kırım, Okyanus Yay., İstanbul 2000.

[1] Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü 4. sınıf öğrencisi. ufuktarih0@gmail.com
[2] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, II, Ankara 2019, s.70; Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, İstanbul 2015, s.66
[3] Ögel, a.g.e., s.74.
[4] A.g.e., s.119
[5] Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları (MÖ III. – MS X. Asır), İstanbul 2017, s.36-37; Gyula Németh, Attila ve Hunları, çev. Şerif Baştav, Ankara 1982, s.46; Ögel, a.g.e., s.122; Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s.67.
[6] Ögel, a.g.e., s.122; Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s.68.
[7] A.g.e., s.123-125.
[8] Hsü-lu-kuan-chü Han’dan önceki Hun Hanı’ın Ulu Hatunu’dur. Hsü-lu-kuan-chü Han onu Ulu Hatun makamından aldığı için ona ve soyuna karşı kin tutmuş olmalıdır.
[9] Konuralp Ercilasun, “Hunların Birinci Bölünüş Devresi Üzerine Bir İnceleme”, Gazi Türkiyat, 2014/2015, s.15.
[10] Ögel, a.g.e., s.131.
[11] M.Ö. 60 yılında Hsü-lu-kuan-chü Han’ın hasta olduğu sırada, Lung-ch’eng’deki kurultayın ardından Ho-su Prensi Hsing-wei-ying, Hakanın hastalığı sebebiyle orada bulunan prenslerin ayrılmamaları için emir çıkarmıştır. Bu prens devlet bitikçisi gibidir. (gös.yer.)
[12] Gös. yer.; Ercilasun, a.g.m., s.14.
[13] Eski Türk devletlerinde ülke Sağ ve Sol olarak iki bölgeye ayrılırdı. Doğu, yani güneşin doğduğu taraf Sol; Batı ise Sağ bölgedir. Sol’un Sağ’a üstünlüğü söz konusudur. Nitekim Sol Bilge Prens olan kişi veliaht sayılır, Sağ Bilge Prens ise ondan sonra gelirdi.
[14] Ögel, a.g.e., s.133.
[15] Ögel, a.g.e., s.134; Ercilasun, a.g.m., s.16
[16] Ögel, a.g.e., s.134.
[17] Gös. yer.
[18] Ercilasun, a.g.m., s.18.
[19] Salim Koca, “Türklerin Göçleri ve Yayılmaları”, Türkler, I, Ankara 2006, s.654.
[20] Ögel, a.g.e., s.136; Saadettin Gömeç, Türk-Hun Tarihi, Ankara 2012, s.159.
[21] Ögel, a.g.e., s.136
[22] Bu prens Wu-yen-chü-te Han’ın yardım isteğini reddeden kardeşidir. Huhanyeh Han’ın devlete hâkim olmasında etkili olmuştur.
[23] Ögel, a.g.e., s.137; Gömeç, a.g.e., s.159.
[24] Ögel, a.g.e., s.137.
[25] Hu-chieh ve Wei-li kelimeleri hakkında daha fazla bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.137-138.
[26] Ögel, a.g.e., s.138; Gömeç, a.g.e., s.160.
[27] Németh, a.g.e., s.47; Ögel, a.g.e., s.138; Gömeç, a.g.e., s.160; Ercilasun, a.g.m., s.18.
[28] Ögel, a.g.e., s.139.
[29] L. Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Ankara 2002, s.177; Ögel, a.g.e., s.139; Gömeç, a.g.e., s.161; Ercilasun, a.g.m., s.18-19.
[30] Ögel, a.g.e., s. 140, Gömeç, a.g.e., s.161; Gumilev, a.g.e., s.177.
[31] Ögel, a.g.e., s.140.
[32] A.g.e., s.141; Németh, a.g.e., s.47.
[33] Bundan sonra Çiçi Han diye yazılacaktır. Ayrıca unvanın anlamlarıyla ilgili bilgi için bk. Ögel, a.g.e., s.141-142.
[34] László Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, s.67; Ögel, a.g.e., s.143; Németh, a.g.e., s.47; Gumilev, a.g.e., s.177; Gömeç, a.g.e., s.161; Ercilasun, a.g.m., s.19.
[35] Ögel, a.g.e., s.142
[36] A.g.e., s.143.
[37] Gös. yer.; Gumilev, a.g.e., s.177; Ercilasun, a.g.m., s.19.
[38] Gömeç, a.g.e., s.162.
[39] Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, Türkler, I, s.704; Ögel, a.g.e., s.144; Gumilev, a.g.e., s.178.
[40] Ögel, a.g.e., s.144
[41] A.g.e., s.144-145.
[42] Wolfram Eberhard, Çin Tarihi, Ankara 1995, s.98; René Grousset, Bozkır İmparatorluğu, çev. Reşat Uzmen, İstanbul 1999, s.56; Mehmet Tezcan, “I-İ Chih-İ/I-İ-Fa-İ ve “Beş Tuzak” (Çinlilerin Hunları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler)”, Türkler, I, s.739; Ögel, a.g.e., s.145; Ercilasun, a.g.m., s.19; Gömeç, a.g.e., s.163.
[43] Ercilasun, a.g.m., s.19.
[44] Ögel, a.g.e., s.145; Németh, a.g.e., s.47; Gömeç, a.g.e., s.163; Gumilev, a.g.e., s.179.
[45] Ögel, a.g.e., s.145.

[/vc_toggle]

Karadeniz’deki MEB Sınırlarının Haritası

1

Türkiye, Bulgaristan Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan’ın komşu olduğu Karadeniz’de münhasır ekonomik bölge (MEB) alanlarını gösteren harita. Kırım’ın işgali sonrası harita değişse de BM tarafından tanınan meşru deniz alanları haritası bu şekilde:

[irp posts=”24354″ name=”Kırım İlhakı Öncesi ve Sonrası Rusya ve Ukrayna’nın Değişen Deniz Alanları”]

Kırım İlhakı Sonrası Rusya ve Ukrayna’nın Değişen Deniz Alanları

0

Yabancı savaş gemilerinin girişinde sınırlandırmaların olduğu Karadeniz’i 6 ülke paylaşıyor. Rusya’nın, 2014’te tek taraflı illegal referandumu sonrası ilhak ederek kendisine bağladığı Kırım ile birlikte Karadeniz’de büyük bir deniz alanında hak iddia eder oldu. Kırım işgali öncesi ve sonrasında Karadeniz’deki değişen deniz alanları şu şekilde:

Karadeniz’de Rusya ve Ukrayna’nın deniz alanları

Kaynak: reddit

[irp posts=”24357″ name=”Karadeniz’deki MEB Sınırlarının Haritası”]

2009 Ekonomik Buhranı Türkiye’yi Nasıl “Teğet” Geçti?

Yazımızın Türkiye kısmına başlamadan önce, 2009’da gerçekleşen ve “Büyük Resesyon” adı verilen dünya çapında yaşanan iktisadi duraklamayı kısa ve öz bir şekilde sizlere anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bu resesyon, ilk başta ABD merkezli olarak başlamıştır. Nedenlerine de değineceğim. Olayın ciddiyetini kavramanız için bu resesyonun 1930’daki krizden sonra en büyük ekonomik kriz olduğunu da belirtelim.

“Resesyon” terimi ekonomi’de sıkça kullanılan bir terimdir. O yüzden ilk önce anlamını incelemekte fayda var. Aslında resesyon, ekonomik büyümenin durması veya duraklamaya başlaması demek. Ancak günümüzde bu daha çok duraklamadan sonra oluşan aşırı düşüşle de bağdaştırılıyor.

Peki ya Avrupa ve ABD’yi derinden etkileyen bu kriz neden oluştu ve etkileri ne oldu? Gelin 2003 yılına, bu krizin asıl başlangıcına gidelim.

Büyük Resesyon

Yıllar 2003’ü gösterirken ABD’de bir “emlak balonu” krizi başlamıştı. Bu “emlak balonu” dediğimiz olay önce talebin,spekülasyonun ve verimli harcamaların yükselmesiyle başlar. Ardından haliyle herkese ev yetiştirmek için daha fazla konut inşa ediliyor. Bu süreç bazen 5 yıl bile sürebiliyor. Konutlar inşa edildikten sonra ise spekülatörler pazara büyük miktarda para akıtıyor. Nihayetinde ise evlerin fiyatları mecburen düşüyor. Talep yükselirken akıtılan para yüzünden diğer taraftan da azalıyor çünkü herkes ucuza ev alıyor. Balon patlıyor.

Fiyatların ucuzlanmasından önce ise yüksek krediler veriliyordu. Finansal anlamda zor durumda olan vatandaşlara verilen özel ev kredileri, finans kuruluşları tarafından bir yatırım olarak görülüyordy. Bu yatırımın tabii ki de emlak balonundan sonra yıkıcı şekilde sonlandığını anlamışsınızdır. 2007’de bu özel krediyi veren bir çok finans kuruluşu iflas etti. Ardından Amerikan Federal Ev Kredileri İpotek Kurumu artık bu özel kredileri vermeyeceğini açıklayınca pazar çöküşe uğradı. Amerikan Ev İpoteği Yatırımları Kurumu da iflas edince işler daha da kötüye gitti.

Kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Standard&Poor’s alarma geçmişlerdi. Ev kredisi konusundaki 100’den fazla tahvilin derecelendirmelerini azaltacaklarını açıklayan Moody’s kurumunun ardından S&P’de 600’den fazla tahvile “kredi güvenliği” koydu, yani göz altına aldı diyebiliriz. İlgi çekicidir ki, 2007’nin Ekim ayında Dow Jones borsası rekor kırıyordu, bu son pozitif olaydı. Ardından %50’ye yakın bir oranda değer kaybeden borsa, yatırımcılara çok zarar verdi.

Yıl 2009’du ve Obama başkan olmuştu, ondan önceki başkan Bush’un yaptığı gibi Obama yatırımcılara güven verme adına faizleri düşürdü.

FED, faiz hedefini %0’a koymuştu ve bu tarihte bir ilkti. Obama doğru yerlere yatırım yaparak ekonomiyi, Bush’un ondan önceki gayretleriyle de beraber tekrar kalkındırdı. Gelelim Avrupa’ya. Avrupa’daki büyük ekonomiler (Fransa, Almanya, Hollanda gibi) ABD’den gelen ticari akışın aksamasından derin etkilendi. Öte yandan bir yıl sonrasından itibaren 2014’e kadar, İrlanda, Yunanistan, GKRY ve Portekiz dış borçlarını ödeyememe noktasına gelmişti. Vergileri yükselterek ve AB’ye yardım konusunda baskı uygulayarak bu sorunu aşmaya çalıştılar.

Türkiye Nasıl 2007-2014 Yılları Arasında Büyüme Rekorları Kırarak Bu Krizden Etkilenmedi?

2009 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Kriz Türkiye’yi teğet geçti” sözlerini Londra’da bir kez daha tekrarladı. Erdoğan, “Bu kriz bizi teğet geçecek dedim, rahatsız olanlar oldu. Aynı ifadede ısrar ediyorum. Kriz bizi etkilemedi demiyorum ama en az bizi etkileyecek diyorum” dedi.

Değindiği önemli noktalar şunlardı;

  • Krizin olumsuz etkilerinin en fazla hissedildiği alanlardan biri olan ticaretin finansmanının desteklenmesi amacıyla önümüzdeki 2 yıllık dönemde en az 250 milyar ABD doları tutarındaki kaynağın harekete geçirilmesi yönünde görüş birliğine varıldı.
  • Kamu yapısında özellikle geçmişte yaşanmış olan bazı sıkıntılı deneyimler veyahut geçmişte yaşadığımız krizler – ki 90’lı yıllarda, 2001-2002 bu yıllarda- bizler için çok ciddi bir deneyim oldu, tecrübe oldu. Tabii bu tecrübe, 2007’de aslında başlayan kriz 2008’de devam ederken bizim buna daha hazırlıklı yakalanmamızı sağladı. Bu bizim için çok ciddi bir dersti. Küresel finans krizi bizi bu noktada ilk başladığı andan itibaren rahatsız etmedi. Örneğin bizim şu anda henüz batan bir bankamız yok. Veyahut fona devredilen bir bankamız yok. Bankaların hepsi şu anda kendi ayakları üzerinde durabiliyor.
  • Reformlar ve sıkı denetim sayesinde Türkiye’de kriz sürecinde hiçbir banka iflas veya devir gibi sıkıntılara maruz kalmadı. Tabii burada bankalarla ilgili şunu özellikle söylemek durumundayım: İktidarımızdan önceki dönemde ne yazık ki önüne gelen -yani burada tabii bakkal mı diyorlar bilemiyorum ama- bakkal dükkanı açar gibi herkes banka açıyordu ama bizde şimdi artık o, geride kaldı. Herkes, önüne gelen banka açmak için müracaat ettiğinde banka açamıyor.
  • İşsizlik, işsizlik, işsizlik bu sürekli söyleniyor. 6.5 yıl önce biz hükümeti devraldığımızda Türkiye’de işsizlik oranı 10.3 idi, şu anda 13.6 kriz döneminde. Fakat İspanya’ya bakıyoruz, İspanya’da işsizlik yüzde 15’e ulaştı, ABD’de 8.1, bunlar işsizlik sorununu pek yaşayan ülkeler değil. Avrupa Birliği ülkelerine bakıyorsunuz şu anda yüzde 5’in üzerinde, böyle bir durum var. İşsizliğin vurmadığı ülke henüz kalmış değil.
  • Biz bütün bunlara rağmen, özellikle işini kaybedenlere yönelik olarak bir mücadelenin içindeyiz. İşverenlere şunu söylüyoruz, ‘Bak sen işçini çıkarma, biz 6 ay süreyle günlük yevmiyesinin yüzde 50’sini ödeyeceğiz’. Bir mücadele yöntemi olarak bunu şu anda sürdürüyoruz. Belki tekrar değerlendirme yapacağız, atmamız gereken farklı adımlar varsa bu adımları atmak suretiyle özellikle toplumumuzu, halkımızı daha rahatlatacak adımları, şüphesiz ki atmaya devam edeceğiz.

Tüm bu önlemler Türkiye’yi dünyaya kıyasla çok iyi korumuştu. Bu noktalar yanı sıra Erdoğan da Obama’nın aldığı önlemlerden aldı. Vergileri bir çok alanda azalttı ve rekabeti hareketlendirecek kararlar aldı. İstihdamı korumaya yönelik teşvikler verildi. Nihayetinde sıkıntılı bir dönem oldu tabii ama ben de bu konuda Erdoğan’ın “Ben tabii bunu ‘Bu kriz bizi teğet geçecek’ diye ifade ettim. Bundan rahatsız olanlar oldu. Yine ben aynı ifademde ısrar ediyorum. Bu kriz en az bizi etkileyecek ama ‘etkilemeyecek’ demedim. ‘Teğet geçti’ demek, ‘etkilemiyor’ veya ‘etkilemeyecek’ anlamına gelmez. Bir sürtünme yapacak. Bir aşındırma olacak ama en az bizi etkileyecek. Bunu söyledim, bunu söylüyorum.” sözlerine katılıyorum.

Bu dönemde, gelişmekte olan ülkeler ise krizden nispeten daha az etkilendi. Kriz öncesi dolar kuru, 1.20 düzeylerinde seyrediyor ve “1 dolar 1 TL olur mu” tartışmaları yapılıyordu. Kriz sırasında kur, 1.7 seviyesinin üzerine çıkarak rekor kırdı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekim 2008’de yaptığı açıklamada, “Kriz bizi teğet geçecek” dedi. Kurdaki yükselişin reel sektöre etkisi ise sınırlı kaldı, bu nokta çok önemli.

Türkiye o dönemde AB ile kıyasla çok ama çok az etkilendi. Öyle ki diğer ekonomiler daralırken Türkiye ekonomisi, her ne kadar birkaç yıl önce daha büyük bir oran varken, 1,9% ile büyüyordu. Küçülme yoktu ancak büyüme azalmıştı, ama vardı. İşsizlik %9 idi, bu yüksek bir rakam ancak krizden etkilenen ülkelerde (örn. Portekiz) bu %14’lere çıkıyordu. Üretim kapasite kullanım oranı azalmasına rağmen %74 gibi ciddi bir oranda kalmayı başarmıştı. Zaten 2001 krizinden sonra devam edilen özelleştirme politikaları kamu borçlarının %30-40 arası azalmasını sağlamıştı. Bu süreç 2010’dan itibaren de devam ettiği için henüz 2007-08 krizi yeni bitmişken Türkiye ekonomisi 2011’de %9 büyüme oranı yakaladı. Faizler de biraz da olsa arttırılınca Türk Lirası da rahatlamıştı.

Bu önemli dönüm noktalarında alınan kararların günümüzde de alınmasına az kaldı gibi görünüyor. Günümüze gelirsek gördüğümüz Lira’nın 6 Dolar’da kaldığı, işsizliğin ve enflasyonun arttığı. Mevcut hükümet 2001 krizini ve 2007 krizini atlattı. Bu krizi de bir sonraki seçimlerin 2023’te olduğunu hatırlarsak, atlatacağını halkımız için umuyorum. Zira 2023’ten önce atlatırsak, 2010’larda olduğu gibi çok büyük rakamlara ve rahatlığa ulaşabiliriz. Ki zaten bakanlar 2021 yılı için %3,4’lük gayet iyi bir büyüme rakamı öngörüyor. Bunlar da 2023-2071 arası ulusal hedeflere , bakınız hükümet değil ancak devletin yararına olan hedeflere, daha emin adımlarla ilerlememizi sağlar.

Amerikan Modeli Üzerinden Başkanlık Sistemi Nedir?

Başkanlık sistemi, temsili rejim çeşitlerinden olup kuvvetler ayrılığına dayanır. Parlementer sistemden farklı olarak kuvvetler sert biçimde ayrılmaktadır. Başkanlık rejimindeki  kuvvetlerin ayrılığı temelde kuvvetlerin eşitliğine bağlı olsa da bu eşitlik hukuki eşitliktir. Siyasi açıdan ise başkanlık rejimi yürütmenin yasamaya üstünlüğüne yol açmaktadır.

Başkanlık sistemindeki kuvvetlerin ayrılığı 3 noktada toplanır:

a.) Organların yapısında bağımsızlık:  Seçim mekanizması organların her biri için ayrı ayrı kullanılmaktadır. Yasama organı genel oyla halk tarafından seçildiği gibi yürütme yetkisini kullanan “başkan”’ da yine halk tarafından ayrı bir seçimle göreve gelir. Yürütme, yasama organındaki çoğunluk içerisinden çıkmaz.

b.) Organların fonksiyonlarında bağımsızlık:   Her organ ayrı faaliyetle sınırlıdır. Parlemento kanun koyar ancak uygulamasına karışmaz. Hükümet kanunları uygular ama onun yapılmasına karışmaz. Yine mahkemeler yargılar ama kanun yapılmasına ve uygulamasına karışmaz.     

c.) Organların ilişkilerinde bağımsızlık: Organların diğerini etkilemesi söz konusu değildir. Yürütme yasamayı feshedemez, yasama da yürütmenin siyasi sorumluluğuna gidip onu düşüremez. Peki organlar arası bir anlaşmazlık olursa ne olur? Anayasal olarak bir çözüm öngörülmemiş. Bunun iki kötü sonucu olabilir; ya devlet faaliyetleri durur yahut da ‘hükümet darbesi’ olur.

Uygulamada başkanlık sistemi sadece ABD’de sorunsuz işler. Siyasi partilerin yapısal özelliği ve parlamentodaki komiteler  aracılığı ile yasama-yürütme arası işbirliği bunu sağlar.

Parlamenter sistemle temel farkını ise Fransız kamu hukukçusu Vedel şöyle ifade eder:

Parlementer rejim başarılı olduğu takdirde anayasayı gereksiz kılar, başkanlık sistemi ise tamamen anayasanın ürünüdür.

Başkanlık rejiminin işleyişi bazen güç olsa da parlamenter sistemden daha basittir. Zira yasama ve yürütme erkleri arasındaki denge bunların her birinin bağımsız ve seçildikleri süre zarfında görevde kalmalarından emin olmaları sonucunu doğurur.

Başkanlık sisteminde yürütmenin yapısı parlamenter sistemden farklı olarak tek başlıdır. Başkan, yürütme yetkisini ya doğrudan yada sekreterleri aracılığıyla dolaylı olarak kullanır. Başkan hem devlet başkanının hem de başbakanın görevini üstlenmiştir.

Başkanlık rejiminde, sekreterler bakan niteliğinde olmayıp başkan tarafından belirlenen politikayı yürütürler. Atanmaları ve görevden uzaklaştırılmaları senatonun da uygun bulması ile Başkan tarafından yapılır. Sekreterler parlamento üyesi olmadıkları gibi meclis görüşmelerine de katılamazlar. Parlamentoya karşı siyasi sorumlulukları yoktur, sadece başkana karşı sorumludurlar.

Başkanın sekreterleri toplayarak ortak karar almaları mümkün ise de bu tür toplantılar sadece danışma niteliğindedir. ABD Başkanlarından Lincoln bir keresinde sekreterleri ile yaptığı toplantıda kendi görüşüne karşı yedi sekretere “yedi hayıra karşılık tek evet kazanmıştır” diyerek kendi görüşünü uygulaması bu toplantıların danışma niteliğinde oluşuna örnektir.

Başkanla birlikte aynı süre için seçilen başkan yardımcısı aynı zamanda senatonun da başkanıdır. Anayasal bir görevi olmasa da başkanın istediği ölçüde siyasi rol oynayabilir.

Başkanlık sisteminin ayırıcı özelliği, gerek yürütmenin gerek yasamanın görev süreleri boyunca yetkilerine bütünü ile sahip olmalarıdır. Bunun ise iki sonucu vardır; ilki organlardan hiç biri ötekinin yetki alanına karışamaması diğeri baskı yapamamasıdır. Başkan yasama meclisini feshedemez buna karşılık yasama da başkanın siyasi sorumluluğuna giderek onu düşüremez. Parlamento sadece başkanın cezai sorumluluğuna giderek görevden uzaklaştırılmasını sağlayabilir. ABD başkanlık rejiminde parlamentonun cezai sorumluluk (impeachment) mekanizmasını işletebilmesi “yüksek ihanet”, “zimmete para geçirme” ya da ağır suçlar ile itham edilme nedenli olur. Bunun haricinde parlamentonun başkana güvensizliği onu siyaseten desteklememesi çekilmesine yol açamaz.

Başkanlık sisteminin işleyişindeki güçlükler: Bunu kurumsal güçlükler ve siyasi güçlükler olarak iki ayrı başlık altında değerlendirebiliriz.

1-) Kurumsal güçlükler:  Başkanın kanun teklifine katılamaması belli bir programı uygulamak için seçilmiş olan başkanı farklı yollara iter. “Mesajlar” bunlardan biridir. Parlamentoya mesajlar göndererek dolaylı yollardan kanun teklifi aşamasına katılım sağlar. Basın toplantıları ile de kanunla düzenlenmesini istediği konuları dolaylı dile getirebilir. Bir diğer olanak da parlamentoda etkili olabileceğine inandığı üyeler (congressman) ya da parlamenter dostları aracılığıyla kanun teklifi yaptırabilir. ABD’de parlamenterlerin yürütme üyelerini ve giderek yürütme politikalarını komiteler vasıtası ile denetleyip etkileyebilmelerine “kongre yönetimi” (gouvernement congressionnel) denilir.

Başkanın, kongreye karşı kurumsal açıdan en etkin ancak sınırlı araçlarından biri, yasama faaliyetine engel olma “veto” yetkisidir. Parlamentonun kabul ettiği bir kanunun yürürlüğe girebilmesi için başkanın bunu 10 gün içerisinde imzalaması gerekir. Eğer geri çevirirse yeniden yasalaşması için temsilciler meclisinin ve senatonun mevcut üyelerinin üçte ikisince kabul edilmesi gerekiyor.

2-) Siyasi güçlükler: Daha ciddidir. Rejimin işleyişini tamamen durdurabilir. Başkan ile parlamento çoğunluğu aynı siyasi partiye ait değilse organlar arası kriz çıkabilir. Başkanlık sistemi ise bu krizleri giderebilecek mekanizmalara sahip değildir. ABD siyasi partileri yapıları gereği serbest partilerdir. Yani parlamenterler grup kararları ile bağlı değildirler. ABD’de uzlaşma zemini bulmak kolay olabilmektedir. İki egemen siyasi parti (Cumhuriyetçiler/Demokratlar) arasında keskin ayrılıklar olmadığından dolayı çok büyük krizler çıkmaz. Kıta Avrupası’ndaki iktidar-muhalefet çatışması ABD’de görülmez.

Başkanlık sisteminde kuvvetler arasındaki kopukluğu gidermek için bir “denetim(fren) ve denge sistemi (balance)” geliştirilmiştir. Yürütmenin bazı işlemleri örnek olarak üst düzey yöneticilerin atanması senato onayı gerektirir. Buna mukabil başkanın da yasamadan geçen yasaları veto yetkisi vardır. (checks and balances )  

Başkanlık sisteminin en belirgin örneği ABD’de görülür. Diğer ülkelerde çoğu kez baskıcı rejime yol açmıştır. ABD’de sorun çıkmadan uygulanması  ekonomisinin gelişmişliğiyle de ilgilidir.

Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkeler:

Venezuela, Arjantin, Yeni Zelanda, Bolivya, Azerbaycan, Brezilya, Ekvator, Türkmenistan, Endonezya, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Filipinler, Nijerya, Peru, Meksika, Uruguay

Av. Levent Sert

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Uçak Gemisi ve LHD’si Olan 13 Ülke

Uçak gemileri, yüzeyi tamamen pistten oluşan, deniz üzerinde giden bir havalimanı pistini anımsatan görünüşe sahip bir deniz unsurudur. Üzerine ise uçaklar, helikopter iniyor olmasının yanı sıra bu ve bunlar gibi araçların taşınması konusunda da herhangi bir ülkenin donanması açısından büyük önem arz ediyor. Özeliklerine göre farklılık gösterebilen bu deniz unsurlarının bazıları, uçak ve helikopter’in yanı sıra zırhlı araç ve hücum bot da taşıyabiliyor.

LHD’ler ise, yüzeyi pistten oluşuyor fakat bu pist uçak kaldırmak için değil, uçakları ve diğer unsurları bir yerden diğer noktaya taşıyabilmek için kullanılıyor. Son yıllarda gelişen teknoloji ile birlikte, F35-B uçakları dikey iniş kalkış yapabildiği için, LHD’lerden de uçak kalkması mümkün. Öte yandan LHD, daha çok asker, mühimmat ve zırhlı araç taşımak için kullanılıyor. Bu iki aracın farkları ve ortak yanları bu şekilde. Her ülkede bulunmayan bu askeri deniz unsuru, bulunduğu ülkelerin ordusuna küresel anlamda büyük bir güç katıyor. Bu stratejik güce sahip olan ülkeleri sıralayalım.

Uçak gemisi olan ülkeler:

  • ABD: 11
  • Çin: 2
  • Ingiltere: 2
  • Hindistan: 1
  • Rusya: 1
  • İtalya: 1
  • Fransa: 1

LHD’si olan ülkeler:

  • ABD: 9
  • Japonya: 4
  • Fransa: 3
  • Mısır: 2
  • Avustralya: 2
  • İspanya: 1
  • Brezilya: 1
  • Güney Kore: 1
Uçak ve LHD gemisine sahip ülkelerin öne çıkan gemileri. (2013)

Uçak gemisi ve hava unsuru taşıyabilen helikopter gemileri envanterinde bulunan ülkeler ve unsur sayısı bu şekilde. Bu ülkelerden ABD, Fransa, Japonya, Çin ve Rusya donanmalarındaki unsurları yakından inceleyeceğiz.

ABD

Amerikan donanmasında uçak gemisi ve helikopter gemisi olmak üzere toplam 20 adet deniz unsuru bulunmakta. En uzun piste sahip olan uçak gemisi 1106 ft ile Gerald R. Ford. 2017 yılının 22 Temmuz gününde Amerikan donanmasına katılan bu uçak gemisi, nükleer silah taşıyabilme ve ateşleyebilme kabiliyetine sahip. Bununla birlikte Amerikan donanmasında 11 adet daha deniz unsuru nükleer silah taşıyabilmekte. Gerald R. Ford uçak gemisi 30 Knot hızla gidebilmekte ve yüksekliği 256 fit. Amerikan donanmasının en ağır uçak gemisi ise 106.300 ton ile Teodore Roosevelt. 25 Ocak 1986’da donanmaya katılan bu devasa yapı toplamda 1093 fit uzunluğa ve 252 fit yüksekliğe sahip. Nükleer silah taşıyabilen 11 deniz unsurundan biri olan Teodore Roosevelt, tam bir stratejik caydırıcılık silahı olarak denizlerde boy gösteriyor.

Teodore Rooseveltsavaş uçağı

Fransa

Sırada Fransız donanması var. Fransız donanmasında bulunan uçak gemileri toplamda 4 adet. Bunlardan en ağır ve en uzun özelliklere sahip olan uçak gemisi Charles de Gaulle. Bu uçak gemisi 860 ft. uzunluğunda ve 42.000 ton ağırlığında. Fransız donanmasındaki tek nükleer silah taşıyabilme ve ateşleme kabiliyetine sahip uçak gemisi olan Charles de Gaulle, 18 Mayıs 2001 tarihinde Fransız donanmasına hizmet vermeye başladı. Fransız donanmasının gözdesi konumunda olan bu uçak gemisi donanmaya katılmasının ardından, 2006 yılında 2 adet Mistral sınıfı LHD ve 2012 yılında Mistral sınıfı 1 LHD daha donanmaya katıldı.

Charles de Gaulle uçak gemisi

Japonya

Japonya donanmasının uçak gemisinden ziyade LHD yani helikopter ve diğer hava unsurlarını taşıyabilecek deniz unsuru mevcut. 2’si İzumo sınıfı, 2’si Hyūga sınıfı olmak üzere toplamda 4 adet LHD’ye sahip Japon donanması, bu LHD’ler sayesinde denizlerde helikopter getirebiliyor ve küresel bazda stratejik caydırıcılık teşkil yaratabiliyor. Izumo sınıfı LHD’ler 814 fit uzunluğunda ve 27.000 ton ağırlığındayken, Hyūga sınıfı LHD’ler 646 fit uzunluğunda ve 19.000 ton ağırlığında. Hyūga sınıfı LDH’ler 2009 ve 2011 yıllarında donanmaya katıldı.

İzumo sınıfı LHD’ler ise 2015 ve 2017 yıllarında Japon donanmasında boy göstermeye başladı. Japonlar hali hazırda yeni LHD projeleri geliştirmeye devam ediyor. Önümüzdeki senelerde donanmaya katmayı düşündükleri 3 LHD daha mevcut durumda.

Çin

Çin ordusu ise kuşkusuz son zamanlarda donanmaya en fazla önem veren ülkeler arasında zirvede bulunuyor. Geçtiğimiz Aralık ayının 17’sinde 2. uçak gemisini donanmaya katan Çin ordusu ara vermeden yeni deniz unsurları üretmeye devam ediyor. Çin’in ikinci uçak gemisi konumunda olan Shandong, 1033 fit uzunluğunda ve 70.000 ton ağırlığında. Çin donanması gerek uçak gemisi üretimi gerekse destroyer, fırkateyn ve hücumbot olmak üzere çok sayıda üretim yapıyor. Ülke çapında kurduğu tersanelerde binlerce işçiyi gece gündüz demeden çalıştırması donanmaya verdiği önemi gösteriyor.

Rusya

Rusların son bir aya kadar envanterinde 1991 yılından kalma Admiral Kuznetsov isimli uçak gemisi bulunuyordu. Fakat bu uçak gemisinde çıkan büyük çaplı yangın sonucu medyaya sızan bilgiler neticesinde uçak gemisini tamir etmenin oluşturacağı maliyet yerine, yeniden bir uçak gemisi yapmanın hem daha az maliyetli hem daha teknolojik olacağı düşünülüyor. Rus yetkililer tarafından henüz resmi bir açıklama söz konusu değil. Biz yine de sizlere ömrü olduğu düşünülen Admiral Kuznetsov uçak gemisinin teknik özelliklerinden bahsedelim. 1001 fit uzunluğunda, 236 fit yüksekliğinde ve 55.200 ton ağırlığında olan bu uçak gemisi, nükleer silah ateşleme kabiliyetine sahip değil. 29 knot hızla gidebilme kabiliyetine sahip bu uçak gemisi bir çok operasyonda görev aldı. Rus donanması için büyük önem arz eden bu uçak gemisinin yanması üzerine gözler Rusya’nın üstünde. Yeniden bir uçak gemisi mi yapacak yoksa Admiral Kuznetsov’u tamir mi edecek merak konusu. Önümüzdeki aylarda belli olacak olan gelişmenin neticesini duymak hepimizin büyük bir sabırsızlıkla beklediği bir konu.

Konu uçak gemileri ve LHD’ler olunca ülkemizden bahsetmeden geçersek olmaz. TCG Anadolu LHD sınıfı bir deniz unsuru. 2020 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Deniz Kuvvetleri Komutanlığına teslim edilmesi bekleniyor. Uzunluk olarak açıklanan veriler neticesinde elde ettiğimiz bilgilere göre 761 fit uzunluğunda ve 101 fit yükseklikte olacak. Ağırlık konusunda ise herhangi bir açıklama yok. 21 knot hızında gidecek olan bu LHD teslim edilir edilmez Deniz Kuvvetleri’nin gözdesi konumuna gelecek.

TCG Anadolu

Genel bir gözlem yapacak olursak, Sayısal üstünlük tabi ki Amerika Birleşik devletlerinde. Toplamda 20 uçak gemisi ve LHD’ye sahip olan ABD, sayısal üstünlüğün yanı sıra teknolojik bakımdan da en gelişmiş deniz unsurlarına sahip. Öte yandan Çin ise donanmaya verdiği önem ile asla gözardı edilemeyecek bir şekilde yükseliş gösteriyor. Son 10 yılda donanmasına toplamda 100’den fazla çoğu destroyer ve fırkateyn olmak üzere deniz unsuru teslim etti. 3 adet daha uçak gemisi ve sayısız projeleriyle geleceğin 1 numarası olacağı tahmin ediliyor. Fransa ise yakın gelecekte hem kendisi için hem ihraç etmek için Mistral sınıfı LHD üretmeye devam edecek. Geçtiğimiz senelerde 2 adet Mistral sınıfı LHD’yi Mısır’a sattı. Mısır bu sayede donanmasına LHD katmış oldu. 2013’te yaşanan askeri darbe sonrasında Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, donanmaya da büyük önem vererek birçok dış alımla donanmasını genişletiyor. Dünyada sadece 13 ülkede bulunan bu stratejik güç, birçok ülkeyi caydırıcılık açısından önemli bir konuma taşıyor. Dünya denizlere yöneliyor. Kendi karasularını korumak için de donanmaya ihtiyaç duyuyor. Ülkemizde bu donanma yarışında boy göstermek istiyor. Milgem projeleri ve daha bir çok proje ile deniz unsuru geliştirmeye ve üretmeye devam ediyor. Donanma yarışına geç kalanlardan değil, yarışa yetişenlerdeniz ve her an diğer ülkelerin gerisine düşebiliriz. Umalım ki bu projeler durmadan devam eder ve Türk donanması gücüne güç katmaya devam eder.

Düşünceden Ayrılığa; Osmanlı’da Arap Milliyetçiliği

Milliyetçilik kavramının tarihini on sekizinci yüzyıl sonlarına, Herder ve Fichte’ye, hatta kimi yazarlara göre Kant ve Rousseau’ya kadar götürmek mümkündür.[1] Milliyetçilik kavramının kullanımı eski zamanlara dayansa da Fransız İhtilali’nden sonra, ortak kültür, dil, din ve toprak parçası kavramlarına dayalı bir anlam kazanmıştır. Bu bağlamda Avrupa’daki güç dengelerini değiştirirken, Asya’daki çok uluslu, çok kültürlü imparatorlukları tasfiye eden bir siyasal kavram haline gelmiştir.[2]

Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasal sistem, toplumsal alanı dini bir kimlik tanımlaması olan ‘millet’ sistemi düzeninde belirlemişti. Millet sistemi, etnik (kavmi) ve dil birliğine değil din ve mezhep esasına dayandırılmıştı. Millet sistemi, Osmanlı’nın İmparatorluğuna katmış olduğu, farklı dini, etnik ve sosyal yapıların, kültürel çeşitliliklerini dikkate alma gayretlerinin bir sonucu olarak zaman içinde ortaya çıkmıştı. Bu sistem, bir yandan toplumun fertlerine belirli ölçüler dâhilinde dini, kültürel ve etnik sürekliliklerini sağlama imkânı verirken diğer yandan onların Osmanlı idari, ekonomik ve siyasal sistemi ile de uyum içinde olmalarını sağlamıştır.[3] Yavuz Sultan Selim’in, Kahire’de bulunan son Abbasi Halifesi’nden Halifelik makamını kendi üzerine almasıyla, Osmanlı, İslam dünyasında kapsayan ve koruyan bir konuma ulaşmış oldu. Türk-Arap ilişkileri açısından da farklı bir saygı sistemi geliştiren dönemin başlangıcıyla Arap dünyasının büyük kısmı Osmanlı yönetimine girse de Bağdat ve Basra yönünde hakimiyet sağlanması, Mısır dışında Kuzey Afrika’da yönetimin oturması XVII. yüzyılın ortalarında ancak gerçekleşebildi.[4]

Osmanlı Devleti (1590)

Osmanlı yönetimine yönelen ilk örgütlü muhalif hareket olarak kabul edilebilecek olan Vahabi hareketi tasavvufu eleştirirerek, Osmanlı’nın artık İslam’ın temsilcisi ve koruyucusu olamayacağı iddiasıyla ortaya çıksa da Osmanlı İdaresi tarafından bu hareket ve etkileri bastırılmıştır. Ancak bu hareketin ileriki süreçte İslam’ın koruyuculuğunu yerine getirememe ve Müslümanların yozlaşmasına izin verme gibi iddialarla doğacak olan muhalif ayaklanmalara fikri öncülük ettiği söylenebilir.[5] 19. Yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı’nın birçok dinden ve ırktan insanı kendi yönetim sistemi içinde barındıran imparatorluk yapısı, ulus-devlet anlayışının yükselen destekçileriyle çözülme sürecine girmiştir. Milliyetçilik akımının etkisi gayrimüslim halkın çoğunlukta olduğu Balkanlar’da çok net bir ayrımla ortaya çıkarak bölgenin Osmanlı Yönetiminden kopuşuna sebebiyet verirken, Arap Vilayetlerinden Osmanlı etkisinin kırılması kesin bir ayrılık şeklinde olmamıştır.[6]

Hicaz’da, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini sürdüren Vahabi Hareketi’ni bastırmasıyla İslam Alemi nezdinde büyük itibar kazanan Mehmet Ali Paşa Suriye Valiliği içinse Osmanlı ile ters düşmüştür.

Hicaz bölgesi

Bununla birlikte din ve mezhep eşitliği sağlayacağı yönünde gerçekleştirdiği reformla Müslüman ve Hristiyan halkın sempatisini kazanmıştır.[7] Farklı bir açıdan bakıldığında ise Hristiyan Arapların ve Avrupalı Devletlerin sempatisini kazanmak için misyoner okulları ve Batı Ülkelerinin Konsolosluklarının serbestçe hareket etmesine imkan tanınırken bölge de Batı Kültürünün etkisine açık hale gelmiştir. Mısır ve Suriye’de Arap Milliyetçiliğini savunan eserlerin basılması, teşvik edilen misyoner okulların etkinlikleri, Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin ülkelerine dönerken edindikleri kültürü de taşımalarıyla Arap Milliyetçiliğinin fikirsel temeli atılmış oldu. Mısır Yönetiminin Suriye’deki valisi olarak görülen İbrahim Paşa’nın evrilen siyasi durumu, ‘Arap Kimliğinin Türkler’in baskıcı tavrına savaşı’ olarak tanımlaması ve Osmanlı yönetiminde toplumun başlıca unsuru olarak görmeyip tebaa statüsü verilen Hristiyan Arapları asli unsur yapacağı bir Arap Devleti’nin sözünü vermesi bir Arap Devleti fikrinin temelini attı diyebiliriz.[8] Avrupalı devletlerin bölgeye önem vermesinin iki önemli nedeni ise Arap Milliyetçiliğinin yükselişe geçmesini sağlayarak Osmanlı’nın bölünmesine zemin hazırlamak ve Arap toplumunu kendi yanına çekerek zengin yeraltı kaynaklarını ele geçirmektir.[9] Avrupalı Devletler tarafından kurulan okullarda belirli bir amaca hizmet etmek için yetiştirilen Arap Öğrenciler ayrılıkçı ve milliyetçi düşüncelerle Arap Milliyetçiliğinin yayılmasına öncülük ettiler. Bu öğrencilerden Fransız Okulunda eğitim almış olan ve Arap Bağımsızlık Hareketinin Milli Marşı’nın güftesini hazırlayan Şair Refik Sellum, idamla yargılandığı mahkemesinde Arap İstiklalini desteklemesi dışında Türkleri lanetlemesi ve suçlamasıyla Mahkeme Başkanının dikkatini çekmiştir.[10]

Arap Milliyetçiliğini, bir etnik kalkışmaya çevirmeye yönelik iç ve dış faktörlere rağmen, Arapların aklına Osmanlı Yönetiminden bağımsız bir devlet kurma düşüncesini getiren ve bu konuda konferanslar yapıp kararlar aldıkları olay 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda maruz kalınan büyük yenilgidir. Arap Müslümanların ileri gelenleri, Osmanlı Devleti’nin dağılması durumunda Arapların tavrının ne olacağını tartışmak için Suriye’de gizlice toplanmışlardı. Toplantı sonucunda herhangi bir Avrupa ülkesi işgale kalkışırsa Osmanlı Yönetiminden bağımsız yeni bir devlet kurma ve kurulacak devletin başına Emir Abdulkadir el-Cezairî’yi getirme kararına varmışlardır.[11]

Trablusgarp’ı ele geçirmek isteyen İtalya, Banco Di Roma isminde bir banka kurarak, toprak ve emlak satın almış; hastane, okul ve postane açmıştır. Osmanlı Yönetiminin izni ile fosfat ve altın madenlerini arama ve çıkarma yetkisine sahip olurken bazı yöneticiler İtalya’nın bölgeye uyum sağlamasını kolaylaştıracak bu adımlara sert bir şekilde karşı çıkmışlardır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki taraftarı olan Trablusgarp valisi Recep Paşa’nın yerine vekil olan valinin halkın büyük tepkisine sebep olması üzerine gelişen olayları incelemek için Erkan-ı Harp Kolağası Mustafa Kemal görevlendirildi. Tepkili halk ve bölgenin ileri gelenleri ile görüşen M. Kemal din kardeşliği teması üzerinde durarak, birlik ve beraberliğin gücünün devletin varlığını korumakta kullanılacağına dair söz vererek halkı iş birliğine davet etmiştir. Sonrasında halk ayaklanmayı sona erdirip yeni hükümetin otoritesini kabul etmişse de gelişen süreçte Osmanlı Yönetimi Trablusgarp’ta varlığını yeterince hissettirememiştir.[12]

Sonuç itibariyle Arapların yüzyıllar boyunca barış içinde yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmaları ile biten süreci açıklamak, çok çeşitli faktörlerin varlığı sebebiyle oldukça zor olsa da Şerif Hüseyin’in 1916’da kendi adına çıkardığı bir fetva ile başlayan Arap İsyanı, Türkler’in tarih bilincinde bir Arap İhaneti olarak tanımlanmış ve seçilmiş travma[13] olarak yerini almıştır.[14]

Ezgi Koçaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

[1] Artum Dinç, ‘’Millet ve Milliyetçiliğin Doğuşu Üzerine Kuramsal Yaklaşımlar’’, 2002, http://www.sorgulamazamani.com/tr/makale/toplum-ve-kultur/276/millet-ve-milliyetciligin-dogusu-uzerine-kuramsal-yaklasimlar/#.XflA2WQzZPY

[2] Bilal Tunç, ‘’Osmanlı Devleti’nin Egemenliği Altındaki Arap Ayaklanmaları (1908–1918)’’, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2012), s. 1.

[3] Adem Urfa, ‘’Osmanlı İmparatorluğu’nda Arnavut ve Arap Milliyetçilikleri (1908–1918)’’, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2010), s. 8.

[4] Gülşen Özbek, ‘’Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu: İttihat Ve Terakki Döneminde Türk-Arap İlişkileri (1908-1916)’’, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Üniversitesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Kahramanmaraş 2010), s. 5.

[5] Hüseyin Düşükbıyık, ‘’Arap/Filistin Milliyetçiliği Çerçevesinde Ürdün’de Ulus İnşa Süreçleri’’, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Lefkoşa 2013), s. 14.

[6] Şeyma Öztürk, ‘’Suriye’de Arap Milliyetçiliği’nin Doğuşu ve İkinci Abdülhamit’in Suriye Politikası’’, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2015), s. 45.

[7] Meltem Doğan, ‘’II. Abdülhamid Dönemi Arap Milliyetçiliği’’, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2006), s. 17.

[8] Şeyma Öztürk, a.g.m., s. 49.

[9] Mustafa Akyul, ‘’Osmanlı Devleti’nin Yıkılmasında Misyonerlik Faaliyetlerinin Etkileri (1839-1923)’’, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2006), s. 39.

[10] Şeyma Öztürk, a.g.m., s. 54.

[11] Muhammer Sarıkaya, ‘’20. Yüzyılın İlk Yarısında Lübnan’da Arap Milliyetçiliğinin Edebiyatçı ve Çevirmen Önderlerinden Birisi: Flîks Fâris’’, Bilimname , 2019, S: 38 , ss. 125-169.

[12] Hasan Tevfik Güzel, “Hasta Adam” Osmanlı Devleti Karşısında Başarılı Bir İtalyan Diplomasi Örneği: Trablusgarp Savaşı’’, Vakanüvis- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 2017, C: 2, S: 1, s. 91.

[13] ‘Seçilmiş Travma’ kavramı, büyük bir grubun (örneğin bir etnik grubun) başka bir grup tarafından maruz kaldığı büyük kayıplar, utançlar; küçük düşürülme ve çaresizliğe sebebiyet veren olaya işaret eder. Bkz. Meşdi İsmayılov, ‘’Bir Tahayyül Olarak Kültürel Travma ve ‘’Soykırım’’ Retoriği’’, Tesam, 2015, C: 2, S: 1, s. 113.

[14] Gülşen Özbek, a.g.m., s. III.

[/vc_toggle]

[irp posts=”2297″ name=”Şeriflerin Osmanlı’ya İsyanı ve Sonrası Durum”]