Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi

Uluslararası ilişkilere giren yeni kavramların devletlerin kendi aralarındaki ilişkileri etkilediği bilinmektedir. Günümüzde uluslararası ilişkiler enerji, güç ve para kaynağı olarak yorumlanmakta ve bu işlevini sürdürmektedir. Enerji kaynaklarının seyrekleşmesi korkusu, çoğalan nüfusun etkisi ile birlikte enerji, devletlerin dış politika taleplerini belirleyen jeostratejik bir koz haline gelmiştir.[1] Enerjiyi üreten ülkelerin sahip oldukları enerji alanları, enerjiyi tüketen ülkeleri daha fazla ilgilendirmektedir. Özellikle Ortadoğu, Hazar ve Kafkasya bölgesinde bulunan enerjinin devletler bazında denetlenmesi, paylaştırılması ve üretilmesi durumu daima güncelliğini koruyan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.[2]

Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından Kafkasya ve Orta Asya’da Rusya’nın korumacı himayesinin kalkmasıyla birlikte yeni jeopolitik boşluklar oluşmuştur. Bu güç boşluğu içeriğini artık ideolojik çatışma ile değil enerji çatışması ile doldurmaya başlamıştır. Stratejik konumu açısından önemli konumda bulunan Ortadoğu ve Kafkasya bölgelerine büyük güçler göz dikmeye başlamışlardır. Enerji hatlarının geçiş hatları, enerji üretimi, enerji nakil hattı projeleri bölgesel ve uluslararası düzeyde devletlerarası bir rekabet ortamının oluşmasının sebepleri arasında sayılmaktadır.[3]

Uluslararası konjonktürde olduğu gibi Avrupa Birliği açısından da enerji konusu hayati bir öneme sahiptir. Enerjinin önemi hemen hemen hayatın her alanında kullanılan bir çok girdiye hitap etmektedir. Enerji faktörü ekonomik refahın yanı sıra bireylerin hayatını kolaylaştırmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Hayatın her alanında karşımıza çıkan enerji kavramı Avrupa Birliği’nin de dikkatini çekmektedir. Birliğe üye devletlere yetebilecek enerjinin yeterli olup/olmaması durumu halen tartışılan argümanlar arasındadır.[4]

İlk olarak, Batı Avrupalı devletler, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community – ECSC)’nu kurmuşlardır. Oldukça mühim bir  enerji kaynağı olan kömür madeni üretimi üzerindeki egemenlik yetkilerini, uluslar üstü yüksek bir otoriteye devretmeyi uygun görerek, kabul etmişlerdir. Ardından, enerji konusunda sadece kömürle sınırlı kalmayıp, nükleer enerji konusunda Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (European Atomic Energy Community – EAEC)’nu kurmuşlardır. Kuruluş amacı vasıtasıyla Avrupa Topluluğu enerji politikalarına yoğunluk vermiştir. Ardından dünyadaki gelişmelerde birlikte “malların, kişilerin ve sermayenin” serbest dolaşımının sağlanması amacıyla tek pazarın oluşturulması, enerji konusunun arka planda kalmasına yol açtığı görülmektedir. [5]

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

Avrupa Toplulukları uluslararası alanda yaşanılan gelişmelere bağlı oluşan krizlerle enerji konusuna daha fazla yoğunluk vermiştir. Topluluk kurumu içerisinde enerji konusunda ortaya çıkan tartışmalar ve oluşturulan raporlar daha sonra Topluluk İkincil Hukuku (Sekunder Topluluk Hukuku) düzenlemelerine dönüşmüştür. En nihayetinde de kurucu anlaşma değişiklikleri ile enerji konusu kurucu anlaşma metinlerine girerek, Topluluk Birincil (Primer Topluluk) Hukukunda kendine yer edinmiştir. Bu hususta enerjiyle ilgili her geçen gün değişen ve gelişen Avrupa Birliği (AB) mevzuatı ortaya çıkmıştır.

Hukuksal alanda değişime giden Avrupa Topluluğu kaynaklarının yetersiz olması, AB’yi dışa bağımlı hale getirmektedir. Enerji ihtiyacını gidermek için bölgeler bazında enerji üreten ülkelerle uluslararası anlaşmalar yoluyla ilişkilerini ilerletmiştir.

Bu süreçte, stratejik öneme sahip olan Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin, irdelenme boyutu büyük önem arz etmektedir. Türkiye, AB enerji politikalarının gerçekleşmesi sürecinde büyük rol oynamaktadır. Türkiye’nin Enerji güvenliği, enerji arzı, enerji yollarına yakınlığı, enerji merkezi olma potansiyeli ve enerji kaynaklarının geçiş güzergahı olması ve bu güzergahta oluşan pazara olan yakınlığı gibi sebeplerle AB’nin politikasında kritik bir görev üstlenmektedir. Enerjiyi taşıyan bir koridor olması ve Hazar Bölgesine olan yakınlığı Türkiye’yi jeopolitik ve stratejik oldukça aktif bir konumda tutmaktadır.

Bu çalışmada, AB’nin enerji konusundaki dışa bağımlılığı vurgulanmak maksadıyla, çalışma çerçevesinde Türkiye’nin Orta Doğu, Hazar Bölgesi yakınlığı ve kurulan enerji boru hatları projeleri incelenmeye çalışılacaktır.

Birinci bölümde geçmişten günümüze AB’nin kuruluş yıllarından itibaren enerji politikalarının değişim süreci, özellikleri ve bağlı olduğu amaç tarihsel sürece bağlı kalınarak açıklanmıştır. Birliğin enerji tüketimi, üretimi, enerji ithalatı ve ihracatı gibi konularda aldığı kararlar ve yapmış olduğu projeler ise bölgesel bazda değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.

İkinci bölümde gelişen sürece dayalı olarak bölgeler arasındaki oluşan işbirlikleri ve yapılan projeler ayrı bir inceleme alanı olarak tartışılmıştır.

Sonuç bölümünde ise Türkiye’nin enerji projelerindeki yeri ve jeostratejik konumu itibariyle AB politikalarına etkisinin faydasal oranda büyüklüğü tartışılmıştır. Bu projelerde Türkiye’nin öneminin ne denli büyük olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Türkiye enerji yollarının olan yakınlığı ile yakın gelecekte enerji merkezi olması konumu  ve sürekli olarak enerjiyi Avrupa pazarına aktarması görevini yüklenmesi ile birlikte, AB’nin enerji politikalarının karar mekanizması doğrultusunda çok farklı bir konuma yükselmiştir. Türkiye’nin bulunduğu bu stratejik konum, AB’nin Türkiye üzerinden yapacağı enerji politikaları üzerinde önemli bir yere sahiptir. Birliğin enerji politikasındaki gelecekle ilgili proje ve kararlarını etkileyen bu süreç, Türkiye’yi kritik bölge konumuna sürüklenmesi sağlamıştır.

 1.) AB’nin Enerji Politikalarının Tarihsel Gelişim Süreci (Genel)

Tanım olarak enerji, bir tüketici tarafından alınan ürün, yaşamın devamı için bireyde bulunması gereken bir ihtiyaç aynı zamanda tüm bunlarla birlikte stratejik bir ürün ve araçtır.[6] Günümüz dünyasında birçok enerji çeşidi bulunmaktadır. Dünyadaki ekonomik nüfusun sürekli olarak artış göstermesi enerjinin toplumların hayatlarına sunduğu refah artışı ile birlikte daha çok talep edilen bir ürün haline gelmesine yol açmıştır. Enerji kavramı günümüzde “stratejik bir ürün”, “güncel silah”, “müdahale yollarının en etkilisi” gibi kavramlara da hitap etmektedir.[7]

Avrupa Birliğinin enerji politikası tartışmalarında, enerji politikasıyla ilgili iki farklı kavram ortaya çıkmaktadır. Bu kavramlar, tarihsel süreçte ele alındığında 2000 yılı başından itibaren kullanılan “Avrupa Birliği Dış Enerji Politikası” (European Union External Energy Policy) ve “Avrupa Birliği İç Enerji Politikası” (European Union Domestic Energy Policy) kavramları olarak bilinmektedir.

Avrupa Birliği Dış Enerji Politikası, birliğin daha çok üye olmayan devletler arasında yaptığı bazı protokolleri, anlaşmaları ve uluslararası ortaklıları içermektedir. Enerji Şartı Anlaşması, Kyoto Protokolü gibi çok taraflı uluslararası anlaşmalar, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar ve Rusya ile yürütülen “AB – Rusya Enerji Diyaloğu” (EU-Russia Energy Dialogue), Avrupa Akdeniz Ortaklığı, AB’nin enerji konusunda transatlantik ilişkileri gibi hususlar, AB dış enerji politikasının konuları arasında yer almaktadır.

Rusya-Doğu Avrupa doğalgaz boru hattı haritası

Avrupa Birliği İç Enerji Politikası ise, birlik düzeyinde AB kurumları tarafından oluşturulan birliğin uygulamakta yükümlü olduğu kuralları ve birlik düzeyinde gerçekleştirilmesi gereken hedefleri içermekte olan birlik politikası olarak tanımlanmaktadır. Topluluğun kurumları için düzenlenen tüzük ve kararlara dayalı olarak tasarlanan bağlayıcı düzenlemeler, tavsiyeler ve görüşlerin için enerji sektörüne dayalı uzmanlarında katılımıyla enerji kavramına dair faaliyetlerin güdüldüğü görülmektedir. Piyasadaki rekabet gücü, çevrenin korunması, enerji arz ve talebinin güvenliği gibi alanlarda bir denge unsuru sağlamak ve bunların yanı sıra toplam enerji tüketiminde kömürün payını muhafaza etmek, doğal gazın payını ise arttırmak, nükleer enerji santralleri için en dengede olacak güvenlik şartlarını sağlamak, yenilenebilir enerji politikasının piyasadaki payını arttırmak Avrupa Birliğinin enerji politikasının amaçları arasındadır.[8]

Avrupa Birliğinin [9]enerji konusunda dışa bağımlılığı ve bu kaynaklara olan gereksinimi birliği dışarıya karşı çok etkin bir politikaya izlemeye yöneltmiştir. Birlik kendi içerisinde de çok iyi bütünleşme sağlamış ve bir iç enerji pazarı oluşturma gayesi gütmüştür.

Avrupa Birliği enerji yeterliliği bakımından sınavlarından birisi 1992 Körfez savaşı ve devamında süregelen gibi bazı küresel bazda olayların yaşanması, Topluluk’un enerji sisteminin sağlam olduğunu ve ufak çapta krizlerle ve dış etkenlere bağlı sorunlarla ile başa çıkabildiğini göstermiştir. Tüketilen enerjinin yarısı üçüncü ülkelerden ithal edilmesi ve bu ülkelerde yaşanan iç karışıklıkların dış siyasete yansıması gibi sorunlar birliğin enerji konusunda daha keskin kararlar almasına yol açmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde ise  AB enerji politikasının hedeflerinden birisinin, arzın kesintiye uğramasını önlemek olduğunu görmekteyiz. Birlikte en fazla ithal edilen enerji kaynağının petrol olması,  AB’de tüketilen petrolün %78’i ise ithalat yoluyla karşılanması ve bunu, %36 ile doğal gaz ve %32 ile diğer yakıtlar takip etmesi, Avrupa’nın enerji tüketimi arttıkça bu ülkelerle olan ilişki bağlamında karşılıklı olarak bağımlılığı da artacağının göstergeleri arasında sayılmaktadır.

Avrupa Birliği bu bağımlılık sürecini en aza indirgemek için bazı yeni enerji kaynaklarını çeşitlendirme yoluna girmiştir. Kullanılan enerji kaynak çeşitliliği ile birlik bazında bağımlılığın azalacağı düşünülmektedir. Birlik hidroelektrik enerji, güneş ve rüzgar enerjileri gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını teşvik etmektedir. Topluluk Avrupa Enerji Şartı gibi bazı anlaşmalar yaparak üçüncü ülkeler ile uluslararası enerji işbirliğini güçlendirme yoluna girmektedir.

Avrupa Birliği’nin enerji politikası, kömür politikası ile ilgili olarak Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kuran Paris Antlaşması ile başlamaktadır.[10] Daha sonra nükleer enerji konusunda da ilerleme kat etmek isteyen topluluk EURATOM Antlaşması’nı imzalamıştır. AET’yi kuran Roma Antlaşması’nda da düzenlemelere gidilmiş olmasına rağmen, diğer alanlara ait herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu sebeple, 1974 Nisan tarihli Konsey kararına kadar, Topluluğun enerji politikası tam anlamıyla oluşturulamamıştır. 1973 tarihinde yaşanan  OPEC krizi nedeniyle Topluluk, petrole olan bağımlılığını azaltmak için, enerji konusunda yeni kaynaklara yönelme kararı alarak, nükleer santrallerin yapımına başlamıştır. Üye ülkelerin enerji sektöründe kendilerine yeterli hale gelmelerini hedefleyen Eylül 1986 tarihli Konsey kararı ve 1988 tarihinde Komisyon’un hazırlamış olduğu Enerji İç Pazarı oluşturulmasına dair rapor ise enerji alanında daha liberal bir politika izlenmesine yol açmıştır. Tek Pazar’ın kurulması sonrasında, bazı üye ülkelerin ucuz enerji kullanmalarından ortaya çıkan sorunların giderilmesi amacıyla enerji sektörünün de Tek Pazar’a dâhil edilmesine karar verilerek, bu konudaki çalışmalara hız verilmiştir. Tek Pazar’ın kurulmasının ardından, bazı üye ülkelerin ucuz enerji tüketimlerinde ortaya çıkan aksaklıkların giderilmesi amacıyla enerji sektörünün de Tek Pazar’a dahil edilmesine karar verilerek, bu konudaki çalışmalara hız verildiği görülmektedir. Daha sonra 1995 yılında  “Avrupa Birliği için Bir Enerji Politikası”  başlıklı Beyaz Kitabın yayınlanmasıyla birlikte AB iç pazarının enerji ile ilgili konularda edindiği amaç ve ilkelerin belirlendiğini, genel rekabet gücü ve güvenlik gibi konuların işlenmeye başladığını ve bu amaç doğrultusunda ilerleme kat edildiğini bilmekteyiz.  [11]Ayrıca birlik Maastricht Antlaşması çerçevesinde kurulan Trans-Avrupa Enerji Ağları (TEN-E), Birlik içindeki Tek Pazar’ın oluşturulması amacını gütmüştür. TEN-E ile, enerji projeleri, enerji iç pazarının gelişmesine katkı sağlanılması, arz güvencesinin iyileştirilmesi ve AB’nin ekonomik ve sosyal uyumuna yarar sağlanması hedeflenmekte, elektrik ve doğal gaz ağlarının daha fazla geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

Trans-Avrupa Enerji Ağları (TEN-E)

Avrupa Birliği Enerji Politikasının, çeşitli programlarla desteklendiği görülmektedir. “Avrupa için Akıllı Enerji (2003-2006)” programı gibi, Yeşil Kitap’ta [12]yer verilen hedefler çerçevesinde uygulanmaya başlanılmıştır. Bu programla birlikte temelde, arzın güvenliğinin güçlendirilmesi, iklim değişikliği ile mücadele ve Avrupa endüstrisinin rekabete teşvik edilmesi gibi politikaların gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. ALTENER II, SAVE, COOPENER, STEER, SYNERGY, CARNOT, SURE, AB enerji politikasını destekleyen diğer programlardır. Yeşil kitap çerçevesinden enerji ile ilgili birçok karar alınmıştır.

 Birliğin enerji konusunda aldığı politikaların ardından devletlerarası ilişkilerde yaşanan olaylar ve gelişmeler birliğin aldığı kararları güncellemesine sebep olmuştur. 2006 yılında yaşanan Ukrayna-Rusya doğalgaz krizi AB’nin yeniden ve yeni bir politika belirlemesini gerekli kılmıştır. Avrupa Komisyonu  krizin ardından  yayınladığı raporlarda enerji politikasını yeniden tanımlamaya yoluna gitmiştir.  Birliğin enerji arz güvenliğinin ciddi bir şekilde risk altında olduğunu anlaşılması üzerine, söz konusu durumdan çıkılması için çözüm önerileri geliştirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda üye devletlerin sahip olduğu parçalı enerji politikalarında yavaş yavaş Birlikle hareket edebilme yönünde bir ilerleme gözlenmektedir. Başka bir ifadeyle bu kriz ortak bir enerji politikasının gelişmesinde zemin özelliği taşıyan bir adım niteliğinde olmuştur.  [13]

2.) Avrupa Birliği Politikalarında Türkiye’nin Yeri

Türkiye coğrafi konumundan dolayı, enerji konusunda anahtar bir rol oynamaktadır. Önemli bir hidroelektrik enerji olmasının yanı sıra,  Orta Doğu’ya, Karadeniz’e, Kafkaslar’a, Orta Asya’ya ve Körfez ülkelerine de kapı açmaktadır. Öyle ki Türkiye’nin sahip olduğu bu benzersiz konumu tarif etmek amacıyla “beş deniz havzasında Türkiye[14]” kavramı kullanılmaktadır.  Avrupa ile Asya’nın birleştiği yeri tanımlamak amacıyla kullanılan “Avrasya”, “Doğu ile Batı Arasında Enerji Koridoru”, “Enerji Köprüsü”, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Uzanan Coğrafya” gibi tanımlamalar Türkiye’nin sahip olduğu jeostatejik önemi vurgulamaktadır. Türkiye’nin bu eşsiz konumu, ülkeyi, Avrupa’ya petrol ve doğalgazın güvenli bir şekilde taşınması için bir transit ülke, köprü ülke haline getirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin AB giriş sürecinin oldukça mühim parametrelerinden olan Katılım Ortaklığı Belgesinde hem enerji, hem de çevre konularının ayrı ayrı başlıklarda ele alındığını görmekteyiz. [15] Bu süreçte Türkiye’ye verilen enerji politikalarıyla ilgili görevleri yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmakta fayda olacaktır. TR aynı zamanda Orta Doğu, Hazar Bölgesi ve Orta Asya gibi dünyanın petrol ve doğalgaz ihtiyacının yarısından fazlasını karşılayan bölgelere coğrafi olarak yakın bir konumdadır. Petrolü üreten ve tüketen ülkeler arasında bir hem köprü hem terminal görevi görmektedir. TR’nin bu konumu AB’nin yapmış olduğu anlaşmalarda TR’yi vazgeçemeyeceği bir ittifak modeli haline getirmiştir. Türkiye aynı zamanda önemli bir hidroelektrik enerji üreticisidir. Bu durum AB’nin yakın gelecekte bağımlılığını azaltmak için girişeceği yeni enerji politikaları üzerinde etkili olacağı unutulmamalıdır. Yenilenebilir enerji kaynakları arasından jeotermal enerjinin gündeme gelmesi farklı teorileri ortaya koymaktadır. Ancak bu yeni enerji kaynaklarının farklı bir başlık altında çalışılması gerekir. Bu başlık altında Türkiye’nin konumu üzerinde oldukça bağlantılı olan petrol ve doğalgaz enerjisi ve bu süreçte yapılan projelerin TR ve AB ilişkilerine yansıması incelenmeye çalışılacaktır.

1999 yılında gerçekleştirilen AB Helsinki Zirvesi

Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi’nin arından AB enerji müktesebatına uyum süreci başlamıştır. AB enerji iç pazarı müktesebatına uyum süreci çerçevesinde enerji sektörümüzün yeniden oluşturulması için 2001 yılında başlatılan reform süreci ise hala devam etmektedir. Bu doğrultuda yasal çalışmalarda oldukça yol alan ülkemiz pratik aşamasında henüz istenilen noktaya gelememiştir. Enerji politikaları bağlamında istenilen noktaya gelinememesinin birçok sebepleri vardır. Her ne kadar Türkiye stratejik olarak önemli bir konumda olsa bile, Dünya piyasasında rakipsiz değildir. İç ve dış siyasette alınan kararlar, gelecek vaat eden politikaların çok kötüye gitmesine sebep olabilmektedir. Reel politik[16] çerçevesinde alınmış olan bu kararlar yalnızca ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleşmektedir. TR’nin bu kapsam çerçevesinde Ortadoğu ve Hazar Bölgesi ülkeleriyle enerji alanındaki ortak çıkarlarını ön planda tutması, bu ülkelerin ulusal çıkarları ile kendi ulusal çıkarları arasında bir denge mekanizması kurması, enerji alanında iyi ilişkiler kurulmasını önemli ölçüde etkileyeceği unutulmamalıdır.

Stratejik konumu olarak Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Avrupa, Karadeniz ile Akdeniz arasında boğazlarıyla bir köprü vazifesi gören kuran Türkiye’nin önemli enerji yolları, boru hatları projeleri üzerinde bulunduğu ve enerji politikaları söz konusu olduğu vakit bu konumun Türkiye’ye son derece önemli bir nitelik verdiği yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, konunun önemini daha iyi kavramak için Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin jeopolitik konumunu nasıl projelerle değerlendiğini incelemekte fayda vardır.

Hazar Bölgesi Petrol Boru Hatları

Bölgede doğalgaz ve petrol enerji kaynaklarının üretilmesi ve çıkartılması ne kadar önemli ise, bu enerji kaynaklarının güvenli bir şekilde iç ve dış pazara sunulması da o kadar mühimdir. Birlik açısından Hazar bölgesindeki enerjinin dağıtımı bu amaç doğrultusunda boru hatlara ve projelerle geliştirilmektedir.

Hazar bölgesindeki petrol kaynaklarını taşıyan hattın, günde yarım milyondan fazla varil taşıma kapasitesi olan üç tane petrol boru hattı bulunmaktaydı. Bu boru hatlarının 22 Kasım 2000 tarihinde ülke değişikliği sebebiyle güncellendiğini görmekteyiz. Atrayu Samara adlı boru hattı Sovyet döneminde kurulmuş olan ilk hat olmakla birlikte enerjiyi Kazakistan’da Atrayu’da ki ana depodan Rusya’nın Urallar’da ki Samara rafinerisine kadar yol alan, oradan da Druzhba’ya bağlanan boru hattı projesidir.[17]

İkincisi tekrar SSCB[18] döneminde kurulan Bakü-Novorossisk boru hattıdır. Bakü-Çeçenya-Novorossisk temelinde ilerlemektedir. Daha 1998’de kurulmuş olan Bakü-Supsa boru hattını görmekteyiz. Bu hatlarla birlikte 2000 tarihinde günde 560.000 varil taşıma kapasiteli, CPC[19] olarak adlandırılan petrol boru hattı eklenmiştir.

Son dönem içerisinde kurulan en önemli hatlardan birisi ise, BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN boru hattı projesidir. Azerbaycan petrolünün Batıya taşınması amacıyla 2006 yılında bitirilmiş olan bu hat Gürcistan’dan başlayarak Tiflis’e uzanan bu yolda TR’nin Akdeniz’deki Ceyhan limanına ulaştırılması hedeflenen hat olması dolayısıyla önemli bir konumdadır. Bu projelerin dışında petrolün taşınması amacıyla gerçekleştirilen kanal taşımacılılığı [20]projelerini eklemek gerekmektedir.

Hazar doğal gazının hedeflenen ülkelere güvenli bir şekilde taşınması ve aktarılması bölgedeki rekabet unsurunu arttırmaktadır. Bu bağlamda bölge devletlerin komşularıyla birlikte işbirliği halinde olması beklenmektedir.

Türkiye’nin Köprü Vazifesi Kurduğu Diğer Petrol ve Doğalgaz Hattı Projeleri

Avrupa Birliği günümüzde doğalgazın büyük bir kısmını Rusya’dan temin etmektedir. Bu süreçte Rusya’nın projelerini incelemekte fayda vardır. Rus devlet şirketi Gazpromun enerji pazarındaki rolü çok büyüktür. Türkmen, Özbek, Kazak doğalgazını Rusya’ya bağlayan bu hat Kafkasları geçerek enerjinin AB’ye ulaşmasını sağlamaktadır. İkinci hat olan Balkan Hattı ise Romanya ve Bulgaristan’ı geçerek Türkiye’ye bağlanmaktadır. Üçüncü hat ise, Mavi Akım (Blue Stream) hattır. Rus doğalgazının Karadeniz’den geçerek TR’ye ulaşmasını sağlamak için kurulmuş olan bu hat, dünyadaki en derin boru hatları arasında sayılmaktadır. Hattın 2140 metre derinliği bulunmaktadır.

İran ile TR arasında bulunan bir diğer hat ise Tebriz-Erzurum doğalgaz boru hattıdır. Hattın amacı İran doğalgazını Tebriz şehrinden Erzurum’a taşımaktır.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın paylaştığı Türkiye boru hattı haritası

Türkiye yukarıda verilen örneklerle ispat edildiği gibi komşu ülkeler birçok enerji anlaşmasına taraf olmuştur. Yunanistan-İtalya ve Türkiye geçiş odaklı bir başka proje ise Avrupa Gaz Ringi projesidir. Bu proje INOGATE (Interstate Oil and Gas Transport to Europe) programı kapsamında oluşturulmuştur. Projenin amacı Güney Akdeniz Ülkeleri, Hazar Bölgesi, Rusya, Orta Doğu bölgelerinden sağlanılacak olan gazın TR ve Yunanistan üzerinde Avrupa pazarına güvenli bir şekilde geçişini sağlamaktır. TR boğazlarından 2016 yılında tahmini 2,4 milyon b/d ham petrol ve petrol ürünü akışı sağlanmıştır. Bu hacmin %80’den fazlası ham petrol olmuştur[21]. Karadeniz limanları, Rusya, Azerbaycan ve Kazakistan’da dahil olmakla birlikte diğer Avrasya ülkeleri için Tr başlıca petrol ihracat rotaları arasında sayılmaktadır.

Bakü-Tiflis-Erzurum (BTE) diğer bir ifadeyle Güney Kafkasya Boru Hattı (SCP) projesinin yapımına ise 2003 yılında karar verilmiştir. Proje TR ile Azerbaycan arasında hayata geçirilmiştir. Öncesinde ise Şah Deniz projesi Azerbaycan ile resmi olarak inşa edilmiştir. Türkiye ile gaz akışı ilk olarak Temmuz 2007 tarihinde başlamıştır.

Türkiye’den AB ülkelerine doğalgaz enerjisinin taşınması amacıyla inşası istenilen bir başka proje Nabucco Boru Hattı projesidir. Uzun mesafeli bir boru hattı projesi olmasından kaynaklı beklenilen fakat askıda kalmış olan bir projedir. Avrupa’nın en büyük gaz ihraç eden ülkesi Rusya’ya alternatif bir kapı olma niteliğinde olan bu proje ABD tarafından desteklenmektedir.

Tüm örneklerle birlikte Türkiye’nin stratejik konumu neticesinde yapılan projeler incelendiği vakit siyasi sorunların ve enerji pazarındaki rekabetin ülke ilişkilerini etkilediğini, yeni işbirliği dahilinde doğan projelerin hayata geçirildiğini hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye şuan konumundan kaynaklı olarak çıkarları dahilinde işbirliklerine sıcak bakmaktadır. Fakat yeni bulunan alternatif enerjinin ulaşım yolunu an azamiye indirgeyen bir proje, konum gözetmeksizin TR’in enerji pazarındaki yerini zedeleyebileceği gerçeği unutulmamalıdır.

[irp posts=”23059″ name=”Avrupa’nın En Uzun Boru Hattı TANAP’ın Amacı ve Maliyeti”]

3.) Sonuç Yerine Türkiye’nin Stratejik Konumunun Değerlendirilmesi

Avrupa Birliği kuruluş yıllarından itibaren enerjinin dâhil olduğu pazara oldukça önem vermiştir. Doğalgaz ve petrol enerjisinin bulunduğu bölgelerle özellikle yakın ilişkiler içerisinde girmekle birlikte, üretimde etkin rolde kalmak koşuluyla birçok stratejik hamle geliştirdiği ve uyguladığı görülmektedir. Özellikle Orta Doğu bölgesine yönelik izlediği politikaları birliğin kendi içerisindeki politikalara ters düşse bile uygulamaktan çekinmemiştir. Günümüzde petrol ve doğalgaz enerjisini üretmek kadar önemli olan bir kavram varsa da bu tüketmek kavramı olmalıdır. Maliyeti azaltan bu enerji kaynağını artık kullanmayan ülke kalmamıştır. Ülkelerin ekonomik seviyede belli bir refah düzeyine çıkmasını sağlayan bu enerji, pazara dahil olamayan ülkelere de aynı kapsamda ekonomik olarak bir bağımlılığa sürüklemektedir.

Türkiye bu bağlamda değerlendirildiği vakit bağımlı olan ülke konumunda görülebilir. Petrol üretici olmaması ve bu enerjiyi pazarlayan ülkelerle girdiği anlaşmalarla bu yorum yapılabilir. Ancak Türkiye’nin stratejik konumu bağımlılıktan ziyade ülkelerin enerji geçiş yollarındaki güzergahlarında devletleri Türkiye’ye bağımlı hale getirmiştir. Enerjinin güvenli ve en kestirme yoldan hızlı bir şekilde ulaştırılması konusunda Türkiye’nin konumu oldukça yerindedir. Fakat çoğu siyasi, ticari ve ekonomik gelişmeler enerji piyasasının pazarını da etkilemektedir. Özellikle kapitalizm getirmiş olduğu rekabet anlayışı bu süreçte oldukça elzem bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkelerin en uygun fiyata bu enerjiyi sağlamak adına yapmış olduğu projelerde Türkiye çift taraflı bir köprü vazifesi görmektedir. Bu konumu Türkiye’yi her açıdan bir taraf seçmeye sürüklemektedir. Bu süreçte ülkeler yalnızca çıkarlarına göre adımlar atarken Türkiye gibi tam gelişimini sağlayamamış ülkeler işbirlikleri dahilinde hareket etmektedirler.

Yeni enerji yollarının bulunması ve birliğin petrol ve doğalgaz enerjisindeki dışa bağımlılığı birçok yeni projenin oluşmasına sağlayacaktır. Türkiye Orta Doğu ve Kafkaslar gibi petrol bulunan ülkelere yakınlığı vasıtasıyla geçiş ağı görevini sürdürmeye devam edecektir. Bu kapsamda TR’nin komşu ülkelerle olan ilişkilerinin diri tutulması konusu oldukça önemlidir. Türkiye’nin AB enerji politikasının amaçlarını gerçekleştirilmesi yolundaki katkısını hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik açıdan konumu günümüzde kaynakların Avrupa’ya güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlamaktadır. Türkiye’nin ilerleyen dönemlerde birliğe üye olması ise uluslararası enerji pazarında kilit bir aktör olmasını sağlayacak etkenler arasındadır. Ayrıca üyeliğin, birliğin enerji politikasına önemli katkı sağlayacağı unutulmamalıdır.

Özgür Dalçık

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

Gökhan ÖZKAN,” Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki Bölgesel Politikasından Enerji Güvenliği, (Gazi Akademik Bakış Yayınevi, 2010),s.18

Dr.Suat DURSUN, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Araştırma Toplulukları ve Uygulama Merkezi, 2011,s. 25

Baskın ORAN, “Türk Dış Politikası,1919-1980,( İletişim Yayınları,2015), s.808.

Jacques, Lesourne, “Views on Europe’s Domestic and Foreign Energy Policy”, The External Energy Policy of the European Union, Edited By: Jacques Lesourne, The Insitut Francais des Relations Internationales- IFRI , 2008, s. 130-135

Mutlu YILMAZ, “Türkiye’nin Enerji Potansiyeli ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Açısından Önemi” ( Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri Dergisi, 2012),s.34

Selda KIRAÇ, Buket İLHAN, Avrupa Birliği Oluşum Süreci ve Ortak Politikalar,cilt 40, sayı 188, 2010, s.192,196

Arzu YORKAN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikalarının Türkiye’ye Etkileri, Bilge Strateji, cilt 1, sayı 1, 2009, s.26

Mustafa, Aydın, Çağrı Erhan, “Önsöz”, Beş Deniz Havzasında Türkiye, Derleyenler: Mustafa Aydın Çağrı Erhan, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2006, s.3

 A.Çağatay DİKMEN, AB’de  Enerji ve Çevre, TMMOB Modern Mühendisler Odası, s.576,578

Suat DURSUN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye, Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Araştırma Dizisi No:36, 2011, s.207,212

http://www.reopen911.info/News/2008/05/07/michael-t-klare-geostrategie-de-l%E2%80%99energie-iii/ Erişim tarihi: 23.05.2019

Gökhan BAYRAKTAR,”Hazardaki Jeopolitik Mücadelenin Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Etkileri” Erişim Tarihi 13.05.2019 http://www.tasam.org/tr-TR/Yazar/317

Avrupa Birliği Enerji Politikası Fasıl-15 https://www.ab.gov.tr/fasil-15-enerji_80.html Erişim Tarihi: 21.05.2019

https://eur-lex.europa.eu/summary/glossary/white_paper.html?locale=en Avrupa Mevzuatının Özeti, erişim tarihi 21.05.2019.

https://www.eia.gov/beta/international/analysis.php?iso=TUR, Turkey – International – Analysis – U.S. Energy Information Administration (EIA)

https://www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=12911,  Today in Energy- Energy Information Administration  

[1] http://www.reopen911.info/News/2008/05/07/michael-t-klare-geostrategie-de-l%E2%80%99energie-iii/ Erişim tarihi: 23.05.2019

[2] Gökhan BAYRAKTAR,”Hazardaki Jeopolitik Mücadelenin Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Etkileri” Erişim Tarihi 13.05.2019 http://www.tasam.org/tr-TR/Yazar/317

[3]  Gökhan ÖZKAN,” Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki Bölgesel Politikasından Enerji Güvenliği, (Gazi Akademik Bakış Yayınevi, 2010),s.18

[4] Dr.Suat DURSUN, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Araştırma Toplulukları ve Uygulama Merkezi, 2011,s. 25

[5] Baskın ORAN, “Türk Dış Politikası,1919-1980,( İletişim Yayınları,2015), s.808.

[6] Jacques, Lesourne, “Views on Europe’s Domestic and Foreign Energy Policy”, The External Energy Policy of the European Union, Edited By: Jacques Lesourne, The Insitut Francais des Relations Internationales- IFRI , 2008, s. 130-135

[7] Mutlu YILMAZ, “Türkiye’nin Enerji Potansiyeli ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Açısından Önemi” ( Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri Dergisi, 2012),34

[8] Avrupa Birliği Enerji Politikası Fasıl-15 https://www.ab.gov.tr/fasil-15-enerji_80.html

[9] Avrupa Birliği kavramı özellikle 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve 1 Kasım 1993 tarihinde de yürürlüğe giren Maastricht Anlaşmasıyla birlikte kullanılmaya başlanan bir kavram olmuştur. Birbiriyle karıştırıldığı için “Avrupa Toplulukları”, “Avrupa Topluluğu” ve “Avrupa Birliği” kavramlarını açıklamak gereklidir. Avrupa Toplulukları kavramı her üç Topluluğu da yani Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET)’nu kapsayacak şekilde kullanılan bir kavramdır. Ancak, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Anlaşması 1952 yılında 50 yıl süreyle geçerli olmak üzere imzalanmış, 2002 yılında süresi dolmuş ve bu Anlaşma ile kurulan AKÇT varlığını sona erdirmiştir. Dolayısıyla bu tarihten sonra Avrupa Topluluklarından anlaşılması gereken Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğudur. Öte yandan, Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran 1957 tarihli Roma Anlaşması da 1992 tarihli Maastricht Anlaşmasıyla Avrupa Topluluğunu Kuran Anlaşma olarak değiştirilmiştir. Avrupa Birliği kavramı ise, üç sütunlu bir yapıyı içermektedir. Birinci sütun Avrupa Topluluklarını, ikinci sütun Ortak Dış ve Güvenlik Politikasını, üçüncü sütun Adalet ve İçişlerinde İşbirliği Politikasını içine alan bir yapı için kullanılmaktadır. Avrupa Birliği kavramı, Avrupa Topluluğu kavramından daha geniş anlamlı bir kavramdır. 1 Ocak 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Anlaşmasıyla, “Avrupa Topluluğu”, “Topluluk” kavramları “Birlik” ile değiştirilmiştir. Ancak, çalışmada yukarıda yapılan açıklamalar ışığında tarihsel sürece de bağlı olarak zaman zaman “Avrupa Toplulukları”, bazen “Avrupa Topluluğu,” bazen de “Avrupa Birliği” kavramlarını kullanılacaktır.

[10] Selda KIRAÇ, Buket İLHAN, Avrupa Birliği Oluşum Süreci ve Ortak Politikalar, 2010.

[11] https://eur-lex.europa.eu/summary/glossary/white_paper.html?locale=en Avrupa Mevzuatının Özeti, erişim tarihi 21.05.2019.

[12]  Belirli bir alanda bir öneri sunarak Avrupa düzeyinde bir tartışma ve danışma sürecini başlatmak amacıyla Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan belgelerdir. Yeşil Kitabın kapsadığı tartışma ve danışmaların sonuçları, bir Beyaz Kitabın konusunu oluşturabilir. 10 Kasım 2010 tarihinde yayımlanmış olan COM(2010) 629 final sayılı, “Kapsayıcı Büyüme ve Sürdürülebilir Kalkınma İçin AB’nin Kalkınma Politikası, Avrupa Birliği’nin Kalkınma Politikasının Etkisinin Artırılması” başlıklı Yeşil Kitap örnek olarak verilebilir.

[13] Arzu YORKAN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikalarının Türkiye’ye Etkileri,2009

[14] Mustafa, Aydın, Çağrı Erhan, “Önsöz”, Beş Deniz Havzasında Türkiye, Derleyenler: Mustafa Aydın Çağrı Erhan, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2006, s. v-3.

[15] A.Çağatay DİKMEN, AB’de  Enerji ve Çevre,

[16] Real politik, herhangi bir ideale veya kurama bağlanmaksızın tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlayarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca terimdir. Reel politik kelimesi bir dış politika kavramı olarak İngilizce ve Türkçe de dâhil olmak üzere tüm dillere geçmiştir.

[17] Suat DURSUN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye, 2011

[18] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

[19] Caspian Pipeline Consortium-CPC

[20] Volga ve Don Nehirleri’nden yapılan demiryolu, petrol ve kanal taşımacılığı.

[21] https://www.eia.gov Word Oil Transit Chokepoints,2017, erişim tarihi:23.05.2019

AGM-183A: ‘HSS’lerin Karşı Koyamadığı’ Hipersonik Füze

Gelişen teknoloji ile birlikte ülkelerin savunma sanayi harcamaları da doğru oranda artmaktadır. Her geçen gün yeni bir silah sistemi ile karşı karşıya kalmaktayız. Her ne kadar iyi bir şekilde çalışmalarda bulunsak da hala çağın lider ülkelerinden bir iki adım gerideyiz. Bu açığı kapatmak için çalışmalarımız tüm hızıyla devam ediyor; TİHA ile İHA alanında çok güzel bir adım daha atmış olduk.

Önce hipersonik füzenin neden önemli olduğunu gözden geçirelim. Hipersonik füzeler işlevsel olduğunda onları yakalayabilecek bir savunma sistemi şu an için mevcut değil. Bu da pek çok ülkenin bu alana yatırımlar yapmasının nedenini açıklıyor.

Hipersonik kelimesi 5 mach ya da daha yüksek hızlar için kullanılır. (1 mach 15 santigrat derecede yere yakın yerlerde yaklaşık 1225 km/saat.) Ayrıca 5 mach ve üzeri hızlarda uçmak için tasarlanmış uçaklara hipersonik uçaklar denir.

AGM-183A ABD hava kuvvetleri tarafından en yeni silahlarla mücadele etmek için geliştirilen bir hipersonik saldırı silahıdır. Füze şuan proje aşamasında olup azami hızı 20 mach (yaklaşık 24500 km/saat) olarak belirlenmiştir (F-35 1932 km/saat hıza sahiptir). ABD Hava Kuvvetleri, AGM-183A Air-Launched Rapid Response Weapon veya ARRW’nin bir protipini taşıyan B-52 bombardıman uçağının test görüntülerini geçtiğimiz Haziran ayında yayınlamıştı. Testte silahın kendisi ve uçağın dış taşıma ekipmanı üzerindeki sürtünme ve titreşim etkileri üzerine veriler toplandı. Prototipte patlayıcı yoktu ve uçuş testi sırasında B-52’den serbest bırakılmadı. Bu veri toplama için yapılmış bir test idi ancak geliştirilmekte olan tüm Hava Kuvvetleri silah sistemleri için de gereklidir.

Aynı zamanda bu hipersonik füzenin B-1 ve B-2 gibi bombardıman uçakları ve yapılması planlanan B-21 tarafından kullanılması bekleniyor.

Pentagon’dan edinilen bilgiye göre Lockheed Martin Missile and Fire Control şirketi ABD Hava Kuvvetleri için geliştirilen AGM-183A Hipersonik Füzesi ile ilgili olarak 988.8 milyon dolar değerinde bir sözleşme bedeli kazandı. Projenin Kasım 2021’de tamamlanması bekleniyorken bazı kaynaklar bu tarihi Aralık 2022 olarak belirtiyor.

Füze çalışmaları sürerken bir yandan da ona karşı savunma ihtiyacı duyuluyor tabi ki. Pentagon 5 mach ve üstü hızlara çıkan kısa veya uzun menzilli hipersonik silahlar için şu an karşı koyabilecek bir savunma sistemlerinin olmadığını iddia ediyor. Onu da bir başka yazımızda kaleme alacağız.

Mehmet Batuğhan Güler

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Türkiye ve Mısır’ın Askeri Güç Karşılaştırılması

Enerji kaynakları bakımından oldukça yüksek rezervlere sahip bir bölge olan Ortadoğu”nun, askeri açıdan en önemli güçleri olan Türkiye ve Mısır, en az enerji kaynaklarına sahip ülkeleri. Son zamanlarda Libya’da yaşanan iç savaşın tarafları haline gelen bölgenin en güçlü iki Müslüman ülkesi Mısır ve Türkiye, 3 Temmuz 2013’e kadar tarihinde hiç olmadığı derecede iyi ilişkilere sahipti. 3 Temmuz 2013’te Mısır’ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye, Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah El-Sisi tarafından askeri darbe yaparak yönetimi ele geçirmesiyle ilişkiler gerildi hatta kopma noktasına geldi. İlişkilerin bozulması sonrası ardı ardına gelen karşılıklı tehditler sonucu ilişkiler şu an minimalize olmuş durumda olsa da, askeri bakımdan birçok ortaklıklar mevcut. Basit bir örnek verecek olursak, Mısır’ın sahip olduğu F-16 savaş uçaklarının yedek parça üretimini ve uçakların çeşitli lojistik desteği, Türk firması TUSAŞ tarafından yapılıyor. İlişkiler durma noktasında olsa da, askeri anlamda işbirlikleri devam ediyor. Bu yazımızda, ilişkileri son senelerde gerilmiş Mısır ve Türkiye’nin askeri gücünü (birim ve envanterdeki araçlar nezdinde) çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgiler çerçevesinde değerlendireceğiz.

İlk olarak, donanma kuvvetlerinden bahsedelim. Donanma birim sayısı olarak Mısır Deniz Kuvvetleri 319 birim ile Türk Deniz Kuvvetlerinin önüne geçmiş durumda. Mısır Deniz Kuvvetlerinin sahip olduğu birimler;

  • 2 Helikopter gemisi
  • 9 Fırkateyn
  • 4 Denizaltı
  • 7 Korvet
  • 50 Devriye gemisi
  • 32 Mayın ve diğer savaş gemisi
  • 18 Çıkarma gemisi

* Açıklanmayan diğer birimler ile Mısır, toplamda 319 birimlik bir donanma gücüne sahip.

Türk Deniz Kuvvetleri’nin sahip olduğu birimler;

  • 16 Fırkateyn
  • 10 Korvet
  • 12 Denizaltı
  • 34 Devriye gemisi
  • 11 Mayın gemisi
  • 19 Hücumbot
  • 33 Amfibi savaş gemisi

* Okul, eğitim ve diğer maksatlı sayısı açıklanmayan birimler ile toplamda 194 birimlik bir donanma gücüne sahip.

Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, kendini şuanda yoğun bir yenilenme sürecine tabii tutmuş olan Türk Deniz Kuvvetleri, önümüzdeki senelerde MİLGEM projesi ile bir çok projeyi hayata geçirecek. Helikopter gemisi, tank çıkarma gemisi, denizaltılar ve fırkateynler bu proje içerisinde üretilmesi planlanan gemi türleri. Mısır Deniz Kuvvetleri de kendisini yeniliyor fakat Türkiye’nin aksine bunu kendisi öz kaynağından gidermek yerine dış alım yaparak gerçekleştiriyor. Şu anda Kahire’nin gündeminde denizaltı ve fırkateyn satın almak bulunuyor.

Gelelim hava kuvvetlerine. Hava Kuvvetleri bakımından dünyanın en renkli ordusuna sahip ülkelerinden biri olan Mısır, birçok ülkenin ürettiği savaş uçağını envanterinde bulunduruyor. Bunların başında, ABD Yapımı F-16 ve Alpha Jetler, Rus yapımı Su-35 ve Mig-2g, Fransız yapımı Mirage-2000, Mirage V ve Rafale(teslimat aşamasında) savaş uçakları bulunuyor.

Toplam hava birimi sayısı ise ;

  • 211 Savaş uçağı
  • 341 Saldır uçağı
  • 59 Askeri kargo uçağı
  • 388 Eğitim uçağı
  • 149 Helikopter
  • 44 Saldırı helikopteri

* Mısır, toplamda 1092 adet hava aracına sahip.

Türk Hava Kuvvetleri ise Mısır Hava Kuvvetleri kadar renkli bir envantere sahip değil. Envanterindeki sadece 3 çeşit savaş/saldırı uçağı bulunuyor. Bunlar F-16C, F-16D ve F-4 Phantom. Bu uçakların hepsi Amerika yapımı olsa da, parça üretim lisansı türk firması TUSAŞ’a verildiği için ikmal ve lojistik konusunda herhangi bir problem yaratmıyor.

Türk Hava Kuvvetlerinin Toplam sahip olduğu uçak/helikopter sayısı ;

  • 207 Savaş uçağı
  • 207 Saldırı uçağı
  • 87 Taşıma helikopteri
  • 289 Eğitim uçağı
  • 192 Helikopter
  • 94 Saldırı helikopteri,

Türk Hava Kuvvetleri, toplamda 1067 hava aracına sahip.

Türkiye yakın zamanda başlattığı TF-X Milli Muharip Uçak Projesi‘ni hayata geçirdikten sonra hava kuvvetlerinde bulunan F-16’ları sistemli bir şekilde envanter dışına çıkaracak. Türk ordusu her alanda olduğu gibi bu alanda da yerli ve milli teknolojiye önem veriyor. Eğitim uçakları açısından ise, HÜRKUŞ eğitim uçağı üretiliyor ve TSK’ya teslim edilmiş durumda. Siparişler neticesinde teslimatlar ve üretim halâ devam ediyor. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde Bulunan F-16C’ler Mısır’ın elinde bulunan F-16’lara göre daha teknolojik durumda. Öte yandan F-16’larda kullanılan roket sistemi olan Abraam füzeleri ise Amerika Birleşik Devletleri tarafından Mısır’a satılmamakla birlikte, Türkiye’ye satışı halâ devam ediyor. Bu füzeler ise hava kuvvetleri bakımından TSK’yı öne geçiriyor.

Kuşkusuz bu iki Ortadoğu gücünün, karşılaştırılması ve kıyaslanması en zor alanlardan birisi kara kuvvetleri. İki ordu da kara kuvvetleri açısından çok gelişmiş durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri tanklarına yaptığı modernizasyonlarla, yerli üretim ana muharebe tank projeleri ve zırhlı araç üretimiyle göze çarparken, Mısır ordusu, kara kuvvetleri için yaptığı askeri harcamalar, sayısal olarak birim artırma ve dış alımla göze çarpıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne oranla askere alınacak nüfus açısından daha fazla olan Mısır, askerlerini yeterli eğitime tabii tutamaması sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerisinde kalmış durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri, uzun ve zor bir eğitime tabii tutulan özel birliklere sahip. Bu özel birlikler, sahada Türk Silahlı Kuvvetleri’ni birer adım öne çıkarıyor.

Zırhlı araç ve ana muharebe tankı olarak konuya bakacak olursak ise Mısır Kara Kuvvetleri’nde sayısal durum şu şekilde;

  • 2160 Tank (M1A1 – M60 – T80 U – RAMSES II – T54/55)
  • 5735 Zırhlı araç (BAE Chairman-RG33-MaxPro-M113-BTR50)
  • 1000 top
  • 2189 Çekili top
  • 1100 Çoklu Roket Ateşleyici

Mısır Kara Kuvvetleri, toplamda 12184 kara aracına sahip. Sayısal olarak dünyada 12. sırada bulunan bir kara kuvvetlerine sahip olan Mısır, tıpkı hava kuvvetleri gibi kara kuvvetlerinde de çok sayıda farklı ülkenin ürettiği, tank, zırhlı araç ve ZPT’ye sahip.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kara Araçlarında model olarak farklı ve renkli bir yapıya sahip olsa da, sadece 2 ülkenin ürettiği tanklara sahip; ABD ve Almanya. Zırhlı araç, çekili top ve çoklu roketatar konusunda ise kendi ürettiği kara araçları daha çok kullanımda. Sayısal durum ise şu şekilde;

  • 3200 Tank (Leopard – M60T – M60A3T – M60A3 – M60A1)
  • 9500 Zırhlı araç (FNSS ACV – BMC Kirpi – Ejder Yalçın)
  • 1120 Top
  • 1272 Çekili top (Fırtına I – Fırtına II)
  • 350 Çoklu Roket Ateşleyici (ÇNRA)

* Kara Kuvvetleri, toplamda 15140 kara aracına sahip.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) Ekim 2019’da yayınladığı rapora göre Mısır ordusunun toplam asker sayısı 438,500 iken Türk ordusunun asker sayısı 512.000.

Genel olarak bütün kuvvetleri değerlendirecek olursak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Mısır Silahlı Kuvvetleri’ne karşı nitelik bakımından havada, sayısal üstünlük ve yerli üretim tesisleri bakımından karada üstünlük kurduğu açık bir şekilde göze çarpıyor. Denizde ise Mısır Deniz Kuvvetleri’nin sayısal birimler açısından şu anda daha üstün durumda olduğu söylenebilir. Fakat bu üstünlük önümüzdeki süreçlerde alaşağı edilebilir. Sebebi ise MİLGEM Projesi ile yapılan deniz araçlarının önümüzdeki yıllarda TSK envanterine girecek ve gücüne güç katacak olması.

Son günlerde Mısırla karşı karşıya geldiğimiz konulardan biri de Libya İç Savaşı. Türkiye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış Resmi Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) kendi ürettiği insansız hava araçları ve zırhlı araçlar satarak destek verirken, Mısır UMH’ye karşı ayaklanan Halife Hafter’ın yönettiği Libya Ulusal Ordusu’na, Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri kapsamında bizzat destek veriyor.

Türkiye Cumhuriyeti UMH’ye bu zamana kadar sadece askeri araçları satarak destek veriyordu. Fakat geçtiğimiz günlerde hem TBMM hem de Trablus Meclisi tarafından onaylanan askeri işbirliği anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sahada kendi birlikleri ve araçları ile boy göstermesi bekleniyor. Bu anlaşmanın ardından Mısırlı yetkililer ise Libya’ya asker ve araç göndermemesi konusunda Türkiye’ye yönelik endişelerinden bahseden açıklamalarda bulundu. Türkiye, Kahire’yi dikkate almadan bölgede Libya’nın meşru hükümeti UMH ile beraber işbirliği yapmaya devam edecek gibi görünüyor. İlişkiler daha da gerilmiş durumda ve gerilmeye de devam edecek. Önümüzdeki günlerdeki gelişmeler bizlere yaptığım bu analizin gerekliliğini gösterecektir diye tahmin ediyorum.

Kaynak:
https://www.iiss.org/
https://www.globalfirepower.com
https://www.businessinsider.com/most-powerful-militaries-in-the-world-ranked-2019-9
https://www.egypttoday.com/Article/1/71120/Egypt-ranks-12th-in-military-strength-among-137-states
http://forum.defenceturk.net/index.php?topic=94.0%20

Hatıralarla Enver Paşa’nın Çocukluğu ve Harp Okulu Yılları

Enver Paşa yani İsmail Enver 1881 yılının 23 Kasım’ında İstanbul Divanyolu’nda Ahmet Bey ve Ayşe hanımın ilk çocukları olarak dünyaya geldi.

İsmail Enver’in aile şeceresine göre 7 kuşak öncesi dedesine kadar ulaşabilmekteyiz. Bu şecereye göre 7 kuşak önceki dedesi Kırım’da bulanan ve Gagavuz Türklerinden olan Abdullah’tır. Abdullah, Kırımın Rus işgaline uğramasıyla birlikte Ukrayna’da bulunan Kili kasabasına göç etmiş ve Abdullah’ın soyundan gelenler yıllarca burada yaşamışlardır.[1]Daha sonraları Kili Kasabası’da Rus işgaline uğrayınca Abdullah’ın Kili’de doğan torunlarından biri olan Kahraman Ağa Kili’den ayrılarak Karadeniz’in kuzeyine indi ve şimdi Kastamonu’nun bir ilçesi olan Abana’ya yerleşti.[2]Bu aile burada daha önceki memleketleri olan olan Kili nedeniyle “ Killi” diye anılmaya başlandılar.

İsmail Enver’in babası Ahmet Bey, bir Osmanlı memuru idi. Bayındırlık Teşkilatı’nda kondüktör, yani şimdiki tabirle fen memuru olarak çalışıyordu.[3]İsmail Enver doğduğunda Ahmet Bey 21 yaşındaydı ve Ayşe Hanım’dan 5 çocuğu daha oldu. Bunlar; Hasene, Nuri, Mediha, Kamil ve Ertuğrul’dur. İsmail Enver’in kız kardeşlerinden Hasene daha sonra General Kazım Orbay’ın diğer kız kardeşi Mediha ise daha sonra Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey’in eşi olacaklardır.

İsmail Enver’in babası Ahmet Bey, bir Osmanlı memuru idi. Bayındırlık Teşkilatı’nda kondüktör, yani şimdiki tabirle fen memuru olarak çalışıyordu.[4]İsmail Enver doğduğunda Ahmet Bey 21 yaşındaydı ve Ayşe Hanım’dan 5 çocuğu daha oldu. Bunlar; Hasene, Nuri, Mediha, Kamil ve Ertuğrul’dur. İsmail Enver’in kız kardeşlerinden Hasene daha sonra General Kazım Orbay’ın diğer kız kardeşi Mediha ise daha sonra Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey’in eşi olacaklardır.

Okul Yılları

İsmail Enver’in ailesi maddi durum iyi bir aile olmamasına rağmen oğullarının eğitim ve öğretimine kuvvetleri yettiği kadar gayret göstermişlerdi. Ancak İsmail Enver, eğitim hayatında çok başarılı bir öğrenci olamamıştı. İsmail Enver, henüz 3-4 yaşlarında iken okula başladı. Önce Divanyolu’ndaki evlerinin hemen yanındaki bir ibtidaî mektebine, yani ilkokula gitti, mektebin hocası Kara Hafız’ın önünde “Bismillah”deyip besmele çekti ve altı yaşına kadar birkaç ibtidaî değiştirdi.[5] Enver, Fatih’teki ibtidaînin ikinci sınıfında iken babası Ahmet Bey’in Manastır’a tayini çıktı ve buraya taşındılar. İsmail Enver ilkokulunu da burada Manastır’da bitirdi.

Enver, 1889 yılında henüz 8 yaşında iken Manastır Askeri Ortaokulu’na girmek istemiştir. Ancak yaşı bu okula girebilmesi için küçüktü. Yaşı küçük olmasına rağmen ailesinin ısrarları üzerine okula alındı. İsmail Enver, askeri ortaokulu ve askeri idadi(lise) öğrenimini Manastır’da tamamlar. Bu okullarda pek de başarı vaat etmeyen orta dereceli bir öğrencidir İsmail Enver. Mesela Manastır Askeri Rüşdiyesi’nde şahadetname derecesinde yani pekiyi ya da iyi değildir. Bu şahadetnemede onun, mektebi bitirdiği zaman durumu “Karib-i Ala” yani “iyiye yakın” olarak yazılır.[6]Enver, bu mektepten 55 mevcudu olan sınıftan 19. Olarak mezun oldu. Enver, 1893’da Manastır Askeri İdadisi’ne girdi. İdadi tahsili normal geçmişti. Askeri liseye on beşinci olarak girdi, lisenin ikinci yılında on ikinci, üçüncü yılında dokuzuncu oldu. Liseyi bitirip harbiyeye giderken sınıfının altıncısı idi ama Manastır’da ki notlarının genel ortalamaya göre düşük olması yüzünden Harpokulu’na elli altıncı olarak girebilmişti.[7] Bu dönemine kadar derslerinde pek başarılı sayılmamasına rağmen sessizliği ve terbiyesi ile hocaları tarafından sevilen bir öğrenci olmuştu.

Enver, Harpokulu’na gitmek için tekrar doğduğu şehir olan İstanbul’a döndü. Harp Okulu onun karakterinin oturma bir şahsiyet edinme dönemi oluyor. Ancak yine de bir bakışta göze çarpan bir kişi olmuyor. Mesela onu harp okulundan tanıyanlardan Fahrettin Altay, Enver’den şöyle bahseder: “Sakin, çalışkan, fakat vasat zekâlı bir öğrenci…”[8].Yine General Ali Fuat Cebesoy’un ise görüşleri biraz daha etraflıdır: “Enver’i Harbiye’ den tanırım. Harbiye’ de üçüncü sınıftayken görüşürdük. Zaten amcası Halil benim sınıf arkadaşımdı. Atatürk’le de sınıf arkadaşıydık. Enver’in sınıfında bizden Fahrettin Altay vardı. Benim hatırımda kaldığına göre Enver çalışkan, mazbut, ciddi, sözünde durur bir öğrenciydi. Fakat büyük bir zekâ değildi. O sınıfın birincisi Hafız Hakkı’ydı ve bu, büyük zekâydı. Ama Enver için şunları da ilave edebilirim: Vekarlı ve müteşebbis…”[9].

Harp Okulu

Enver artık Rüştiyede’ki o sessiz ve hareketsiz çocuk değildir. O Harp Okulu’nda kendine bir şahsiyet oluşturmuştur. Öyle ki Harp Okulu’ndayken amcası Halil ile birlikte padişahın sarayında bir mahkemeden de geçmişlerdir. Bu mahkeme olayını Enver Paşa’nın kendisinden 2 yaş küçük olan olan amcası Halil Paşa şu şekilde anlatmaktadır:

Ben, hayatımın hikâyesine, daha Erkan-ı Harp(Kurmay)mektebi sınıflarındayken ve yeğenim Enver ile beraber başımızdan geçen bir siyasi tevkif olayı ile başlayacağım. Gerçi bizim siyasi heveslerimiz, bizim neslimizin bütün hürriyet aşığı talebeleri gibi, daha Harp Okulu sınıflarında başlar. Mektebe gizli sokulan siyasi edebiyat, Namık Kemal’in Vatan şiirleri, Avrupa’dan kaçarak gelebilen Genç Türkler yayınlarının elden ele dolaşışı, zalim hükümdara karşı gizli intikam yeminleri, vesaire, hep o mektebin duvarları arkasından geçer.

Ama ilk ve heyecanlı maceramız, yeğenim Enver ile beraber bir gece, Erkan-ı Harp mektebinde tevkifimizdir. Bu tevkifi, bizim muhafaza altında, Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’na sevkimiz, orada sorgularımız takip etti.

Sınıfta bir gece müzakeresindeydik. Birkaç gün evvel bir arkadaşımdan elime geçen “Les Occasions Perdues”(Kaybedilmiş Fırsatlar)isimli eseri okumuş, bitirmiştim. Bu kitap, Keçecizade İzzet Fuat Paşa tarafından yazılmış, Fransızca yayınlanmıştı.

İşte sınıfta tam bu kitabı bitirdiğim sıradaydı ki, “yat!” borusu çaldı. Fakat gene tam boru sesleri arasındaydı ki:

-Halil Efendi Yenimahalle! Enver Efendi Deraliye!.. diye bağıran baykuş gibi ses duydum.Bu vakit, bu saatte, böyle bir çağrının hayra alamet olmadığını anlamamak elbette kabil değildi.Ben de bunu derhal düşündüm.Ama ürkmedim.İçimden de: “Ne olursa olsun,ben şu kitabı bitirdim ya!..” diyerek koridora çıktım. Bağıran dahiliye zabiti idi. Yeğenim de o sırada ve bitişik dershaneden koridora çıkmıştı. İki dahiliye zabiti, Sadri ve Halil Beyler, bizi aldılar, müdüriyet dairesine götürdüler. Orada bir odaya beni bir odaya Enver’i kapattılar. Bu hallerin iyiye çıkmayacağı yolundaki tahminim bei aldatmadı. Az sonra Yüzbaşı Sadri Bey bizi aldı. Nizamiye kapısına indirdi. Orada bir fayton bekliyordu. Kendisine yol vermek için kenara çekildik. Fakat yüzbaşı:

-Hayır, dedi, siz geçin.  Yanyana oturacaksınız ve ben karşınızda oturacağım.. Askerce itaat ettik.Fakat ben bu arada ve arabaya binerken Enver’e: “Sen bir şey bilme her suale be muhatap olacağım… diye fısıldayabildim ama,yüzbaşı duydu.Çok kızdı bağırdı: “Susun, bir kelime bile konuşmanız yasaktır!.. Arabamız Zincirlikuyu üzerinden, Zuhaf alayları kışlaları arasında Yıldız Sarayı’na vardı. Büyük mabeynin kapısından yaya olarak saraya yürüdük. Bu arada beş altı tüfekçi kafileye katıldı. İkinci katta gene beni başka bir odaya, Enver’i başka bir odaya aldılar. Nihayet ben çağrıldım. Uzun koridorlar geçtik ve bir odaya alındım. Büyük bir masanın etrafını bir heyet almıştı. Daha sonra öğrendiğime göre, masanın başkanlık yerinde oturan Serhafiye(baş istihbaratçı) Kadri Bey’di. Etrafındaki yarım dairede 10-12 kişi yer almışlardı. Mahkeme heyetinden biri ittihamname olarak tam bir saçmalık ve hezeyan yazısı okudu. Bize atfedilen suç şuydu:

-Siz, geçen bayram selamlığında, padişahımız efendimize suikast için evinize iki anarşist kabul etmişsiniz!

Bayram selamlığında evimizde, hakikaten iki yabancı vardı. Ama iki anarşist değil.İşin aslını uzun uzun anlattım:

-Ben bir zabitim. Padişahıma sadakat yemini ettim. Bayram selamlığında evimizde iki misafir vardı. Ama biri, Şehzade Abdülmecit Efendi(Son halife) hazretlerinin Almanca muallimi olan genç bir Avusturyalı. Diğeri de onun getirdiği ve tanıttığı yabancı bir gazeteci. Viyana’da çıkan “Neue Freio Presse” gazetesinin yaşlı bir muharriri… Evim selamlık yolu üzerinde. Gelmek istediler. Kabul ettim. Geceden geliniz ki, sabah erkenden belki geçemezsiniz dedim…

O sırada hem savcı hem reis sordular:

– Enver beraber miydi?

– Evdeydi. Ama Enver erken yatar. Odası da ayrıdır. Bu misafirleri o gece tanıdı.Onlarla biraz Almanca konuştu ve odasına çekildi…

Beni çıkardılar. Tabii Enver’i çağırmış olacaklardı. Gece uyku yok. Sabah oldu. Yiyecek içecek yok. İşte o sırada bir de telkinci peyda oldu. Eniştemin uzak akrabasından ve vaktiyle Mecit Efendinin sarayında çalışırken sonradan Efendinin uzaklaştırdığı Cemil Bey isminde bir Gürcü. Mavallarını okumaya başladı:

– “Oğlum Halil, sen mert, dürüst bir çocuksun. Mühim bir istikbalin var. Bulunduğun padişah mahkemesi şaka götürmez. Seni tekrar çağıracaklar. İfadende mahkemeye, bir gece Şehzade Mecit Efendi’nin gönderdiğini ve bu yabancıları sana Şehzade tarafından onun getirdiğini söyle. Hemen serbest bırakılacaksın…” Anladım. Biz bir vasıta olarak kurban edilecektik. Asıl suçlandırılmak istenen Şehzade Mecit Efendi idi. Hulasa karışık bir düğüm içine düşmüştük. Ama bundan çıkmalıydık… Mahkemeye tekrar çağırıldığımda Cemil Bey’ in bana geldiğini söylediklerini anlattım ve eski ifademi tekrarladım. Mahkeme buz kesmişti… Ama reis kızdı. Ağzına geleni haykırmaya başladı ve hatta benim Enver’in saflığı, erken yatışı, kendini derslerine verişi üzerinde cümleler sıralarken büsbütün köpürdü. Enver için:

– Bu efendi kaz mıdır? Diye haykırdı. Ben de cevabını esirgemedim:

– Af buyurunuz reis efendi, Erkânı Harp mektebinin her sınıfında birincisi olan Enver Efendi, bir kaz değildir. Tıpkı benim gibi vatanına ve padişahına sadakat yemini etmiş çok zeki bir zabittir… 

 Böylece iş uzadı, gitti. Salondan çıkarıldık.Gene aykırı odalara götürüldük.Ama gece gene çağırıldık.Reis bu sefer Şehzade Abdülmecit için atıp tutmaya başladı.:

– Abdülmecit Efendi de kim oluyor? Şevketmeap efendimiz Abdülmecit Efendiye para vermese, o ne yapabilirmiş? Siz Abdülmecid’in sarayına gitmeyeceksiniz, vb…

Hulasa Yıldız Sarayı’nda mahkeme edilişimiz, çeşitli safhalar geçirdi. Çeşitli tertipler karşısında kaldık. Ama sonunda ne olduysa oldu ve mahkemen huzurunda reis bize sert birtakım ihtarlardan sonra, “Serbestsiniz!” diye hüküm bildirdi. Aynı şekillerde aynı yollardan mektebe getirildik.

Enver ile benim hayatımızın ilk siyasi macerası böyle geçti. Ama artık Mecit Efendi ile temaslarımız ve saraya ziyaretlerimiz de kesildi.”[10]

İsmail Enver yani Enver Paşa artık Harp Okulunu ve bütün mektepleri sarmaya başlayan siyasi çalkantının içindedir. Balkan coğrafyasında okuyup gelişmesi ve bu bölgede görevlendirilecek olması bölgenin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak Enver Paşa’nın karakterini ve hayatını etkileyecektir.

Enver Paşa ve eşi Emine Naciye Sultan

Enver, Harp Okulunu 18 Kasım 1902’de bitirmiştir. Şevket Süreyya Aydemir, Enver’in okulu ikinci olarak bitirdiğini söylese de Enver’in babası Ahmet Bey’in Rumi 5 Teşrînsanî 318 yılında ailesine yazdığı mektupta “Enver’in hamdolsun birincilikle geçtiğini benim de terfi ettiğimi tebşir ederim. Pederiniz Ahmet.[11]cümlesiyle ailesine yolladığı mektupta oğlunun birinci bitirdiğini açıkça dile getirmiştir. O artık Yüzbaşı Enver’dir. Enver Paşa hayatının sonuna kadar sürecek olan macerasına artık başlamıştır.

İlk olarak 3.Ordu’ya, Makedonya’ya tayin edilmiştir. İlk birliği Manastır’da 13.Topçu alayıdır. Ancak usulen sekiz ay müddetle Sunuf-ı Selase’de yani ordunun 3 sınıfını teşkil eden piyade, süvari, topçu sınıflarında staj görmüştür.[12]29 Eylül 1903’te de Üsküp’teki 19.Nizamiye Alayı’nın 1.Taburu’na,21 Ağustos 1906’da da Rumeli’de eşkiyalığın kökünden kazınması için faaliyet gösteren takip heyetine tayin edildi.

Enver Paşa’nın mücadelesinin daha iyi irdelenebilmesi için o dönemin Makedonya’sının da bilinmesi gerekmektedir.

O dönemin Makedonyası bünyesinde bugünün Yunanistan, Sırbistan, Kosova, Makedonya Cumhuriyeti ve Arnavutluk’un bazı bölgelerini içine kapsayan tarihi bir coğrafyadır. İmparatorluğun son dönemlerin Makedonya üç vilayete ayrılmıştır: Manastır, Selanik ve Kosova.

19.yüzyılın sonundan itibaren devletin başını fazlasıyla ağrıtan ve zamanla uluslararası bir mesele haline dönüşmüş olan Makedonya’da milliyetçi hareketler giderek artıyordu. Makedonya’daki mücadele iki yönlüydü: Biri bölge halklarının yani Bulgar, Arnavut, Rum, Sırp ve Ulah’ların Osmanlı hâkimiyetine karşı yürüttükleri ortak başkaldırı diğeri de bu unsurların kendi aralarındaki kavgalarıydı. Üstelik aynı milletten olan cemiyetler de birbirleri ile kavgalıydı ve devamlı olarak kan dökmekteydiler.[13]Makedonya adeta kaynıyordu. Makedonya ve ülkenin birçok yerinde durum aynıydı ve Türk gencinin kafasında; Devlet nereye gidiyor? Ne yapmalı? Gibi sorular dolaşıyordu. İste Enver Paşa’da bu çalkantıların ve soruların tam ortasında kalmıştı. Enver kendine verilen vazifeyi yapıyor ve adına eşkıya denen milliyetçi çetelerle savaşıyordu. Hatta vazifesini yapma konusunda Enver Paşa hatıralarında şunları da söylüyordu: “Herkes hamiyyeten(vatana hizmeti duyguyla)vazifesini yapmalıdır. Bu suretle her şey düzelir… diyordum. Ve bir mülazımın kendi vazifesini yapmazken, Seraskeri tenkit etmesini ayıplıyordum. Ben de böylece vazifemi yapayım diyordum ve bu yolda fevkalade gayret gösteriyordum.”diyor. Ancak yıllar geçtikçe Enver çalkantıların içine iyice çekildikçe durumun sadece vazifesini iyi yapmakla düzelemeyeceğini anlayacaktır. Harekete geçmesi gerektiğinin farkına varacaktır. Biz yine Makedonya’ya geçelim.

Makedonya’da sık sık düzenlenen sabotajlar 28 Nisan 1903 yılında zirveye ulaştı. Amaç Avrupa’nın dikkatini Makedonya’ya çekmekti. Ciddi isyanlar oldu ve Selanik’te sıkıyönetim ilan edildi. O günleri o zaman Batarya Kumandanı yüzbaşı Enver Bey şu şekilde anlatıyor:

1319 senesi nisanın ikinci Hızırilyas günü kışlaya döndüm.40 atlı ile Karazan taraflarına gözcülüğe gönderildim. Bulgarların oralarda da o gün isyan ettikleri haberi alınmıştı. Diğer bir müfrezeyle de erkan-ı harp yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey Resne caddesi üzerine gönderildi. Benim müfrezem bir şeye rastlamadı.Ama İsmail Hakkı Bey’in, Sapari köyünde eşkıya ile müsademeye tutuştuğu bildirildi.Şehirde heyecan başlamıştı.Birtakım silah sesleri duyuldu.Dükkanlar kapandı.Ufak çapta çarpışmalar,öldürülmeler oldu.Manastır’da yüz kadar İslam ve Bulgar öldü ya da yaralandı.Ben, derhal bir müfreze ile belediye civarını tutmaya memur edildim.Vakalar bastırıldı ama etrafta Bulgar çetecilerin çoğaldığı anlaşılıyordu.Mayıs ayında 18 kişilik bir Bulgar çetesi ile girişilen çarpışmaya ben de iki topla iştirak ettim.İlk tüfek ve top atışını orada gördüm…”[14] Enver Paşa’da artık Osmanlı Devleti’nin kendi tebaası ile yaptığı savaşın tam ortasındaydı. Artık isyanlar peş peşe birbirini izleyecekti.

Pazar gecesi nöbetçi bulunuyordum. Kışlanın karşısındaki ot yığınları birden yanmaya başladı. Yangını bildirmek için ve usule göre üç top atıldı. Ama yangın genişledi. Manastır etrafındaki ovada, İslamlara ait bütün kulübe, ekin ve ot yığınlarının ateşe verildiği görüldü. Demek, Manastır’da yangın işareti olmak üzere atılan üç top, meğer Bulgarlar arasında ihtilal işareti olmak üzere kararlaştırılmış. İhtilalin işaretini o gün biz kendimiz vermiş oluyorduk. Böylece Manastır etrafındaki bütün Bukgar köyleri isyan etmişlerdi. Halk, dağlara çekilmişti. Her tarafta telgraf telleri ve yollar kesilmişti. Manastır şehri, yani ordu merkezi, bu isyan ve ateş çemberi içinde her tarafla irtibatı kesilmiş olarak kaldı. Olayları bastırmak isteyen ufak jandarma müfrezelerine her taraftan Bulgar köylüleri ve çeteleri saldırıyordu. Çeşitli yerlerdeki askerler de birden saldırıya uğradılar.

Vaziyet buydu. Bu sırada bizim topçu birliklerine de Manastır şehri içinde asilere karşı sokak muharebeleri yapmak için martin tüfekleri dağıtıldı. Topçularımız bu tüfeklerle atlı olarak devriye geziyorlardı. Ama o sıralarda Bulgarlar, Kırçova, Klisora gibi bölük merkezlerini zaptettiler. Hükümet, her taraftan uğradığı saldırılar karşısında şaşırmış kalmıştı.”

Ardı arkası kesilmeyen isyanlar ve sıkıyönetim sonunda ciddi bir asker sevkiyatı oldu bölgeye. İsyancılar tek tek yakalanıp Fizan’a sürgüne gönderilmeye başlandı ve isyan ateşi sönmeye başlıyordu. Ancak isyan hedefine ulaşmış ve Avrupa’nın gözü Makedonya’ya dönmüştü.

Makedonya konusunda Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, Alman İmparatoru Wilhelm ile 1903 Ekiminde bir araya geldi ve Mürzsteg Mütabakatını yani reform projesini hazırladılar. Proje, Makedonya’ya hem Avrupalı bir Hıristiyan, hem de bir Osmanlı valisi tayin edilmesini ve bölgede Avrupalı müşavirlerin görev yapmasını öngörüyordu ama faaliyetlere İngiltere’nin de müdahalesi ile projede değişiklik yapıldı. Sultan Abdülhamid kendisine sunulan bu projeyi imzalamak zorunda kaldı. Makedonya’daki üç vilayete müfettiş olarak Hüseyin Hilmi Paşa tayin edildi, Paşa’nın yanına iki Avrupalı müşavir verildi, bölgedeki jandarmalar da yabancı subayların kumandası altına girdi.[15]Bir artık Makedonya yabancıların kontrolüne girmişti.

Enver Paşa 1903 Ocak ayında Kurmay Yüzbaşı olarak 3.Ordu’ya tayin edildi. 5 sene boyunca burada çeteler ile ciddi çatışmalara girdi. Enver, burada giriştiği mücadeleler sayesinde ismini hem askeriyede hem de siviller arasında duyurmuştu. O yıllarda Manastır’da meydana gelen acı ve bir o kadar da utanç veri bir olay Enver’in hayatına büyük bir etki etmiş ve görüşlerini de etkilemiştir. Olay bir Rus konsolosun öldürülme hadisesidir. İşte Enver bu olayı şu şekilde anlatıyor:

“…Bu sırada zuhur eden bir vak’a büsbütün işi karıştırdı. Rusya Hükümeti’nin Manastır General Konsolosu Mösyö Rostkovski askerlere taarruza, rast geldiği yerde yerde selam vermediğinden dolayı tekdire ve hatta bir topçu neferini darba kadar varmıştı.

Nüzhetiye Karakolu önünden geçerken orada bulunan jandarma neferi Halim, tanımadığından arz-ı ihtiram etmez. Konsolos bunun üzerine kırbaçla yürür. Nefer de namus-ı askerisini muhafaza için ateş eder. Konsolos iki kolunu, vücudunu delen bir kurşunla yere serilir.

Silah sesi üzerine, kışladan mahal-i vak’aya koşmuştum. Nefer temkinini bozmayarak “Ben vurdum” dedi ve silahını bana teslim etti. Derhal teşekkül eden divan-ı harb-i askeride bulundum. Orada Rusya Sefareti Baştercümanı Mandelstam’ın hükümete yaptığı hakaret bütün asabımı tahrik ediyor. “Ah, ne vakit iyi bir idare teşekkül edecek, ne vakit bizi bu tahriklerden kurtaracak bir hükümet teessüs edecek?”diyordum. Divan-ı harp, Halim ile bir refikinin idamına karar verdi. Divan-ı harp kâtibi bulunduğumdan verilen bu hüküm hiçbir kanuna temas etmediğini söylemeden geçemem. Fiil-i katlin tehevvüren jandarma tarafından icra edildiğini konsoloshanenin divan-ı harpte bulunan vekilleride tasdik ettiler. Bununla beraber hükm-i idam söyle idi: Nefer Halim, tehevvüren başladığı fiil-i katli taammüden ikmal eylediğinden ve refikide esna-yı katilde arkadaşını meneylemediğinden idamlarına karar verilmiştir.”[16]

İmparatorluğun güçlü devletlerin elinde nasıl oyuncak edildiğini gösteren bu hadise Enver’i de derinden etkilemiştir. Enver için asıl utanç verici olan şey ise öldürülen konsolosun cenaze alayının geçişi sırasında toplarla selam atışı yapılması emri kendisine verilmesidir.

Enver kendisinin de dil getirdiği gibi padişah ve hükümetin devleti küçük duruma düşürdüklerini ve devleti yönetemediklerini düşünmektedir. Yani her ikisine de karşıdır. Yine hükümet ve padişaha karşı olduğunu hatıralarındaki şu sözlerden de anlıyoruz: “Harita başlarında, soba başında toplandığımız zaman, hükümetin aczinden, idare-i mutlakanın ve bilhassa Sultan Abdülhamid’in fenalıklarından bahsederdik. Gerçi bunlar sözde kalırdı. Ama fikirlerde, ufacık da olsa, intibah olurdu…”.[17]

Enver Paşa yine hatıratlarında şu sözleriyle de o günün atmosferini anlatır:

“Burada fikrimi yavaş yavaş değiştirmeye mecbur oldum. Yalnız hamiyet fikri ile hizmet beklemek doğru değildir. Böyle olsaydı kanun, kanundaki cezalara hiç hacet kalmazdı. Bu sebeple, her şeyden önce hükümetin vazifesini iyi yapabilmesi için kanunların tam olarak tatbiki lazımdır… Nitekim burada üst rütbedekilerde de, bunlara itaat edecek hal kalmamıştı. Bu halin devamı, memleketin mahvı demektir…

Bu halin devamı memleketin mahvı demektir diyor, Enver Paşa. Artık bir şeyler yapılması gerektiğinin memleketi sadece görevini yaparak kurtulmasını beklemenin sonuçsuz kalacağının farkına varmıştır. Artık harekete geçmenin vaktidir.

Memleketin kurtulması için bir şeyler yapma fikri artık memleketi, özellikle de Rumeli’yi sarmıştı. Hem Abdülhamid’in mutlak ve baskıcı iktidarı hem de Balkanlar’da yaşanan olaylar bu durumu körüklüyordu ve sonucunda bu maksatla cemiyetler kurulmaya başlandı.

Avrupa’da yıllardır faaliyette olan Jöntürkler Paris’te 4 Şubat 1902’de ilk kongrelerini yaptılar. Ancak kongre bölünme ile neticelendi. İki gruba ayrılmışlardı. Birinci grup Âdem-i Müdahaleciler adı altında Ahmet Rıza Bey’in yanında, diğer grup ise Müdahaleciler ismiyle Prens Sabahattin’in yanında idi.

Âdem-i Müdahaleciler daha sonra İttihad ve Terakki ismini alacak olan Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurarlar. Müdahaleciler ise Teşebbüs-i Şahsi ve Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti’ kuracaklar.

Avrupa’da ki kongrenin bölünmesinden sonra Abdülhamid karşıtları Osmanlı’da yeni cemiyetler kurdular. Bunlardan birisi 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti idi. Genç subaylar hızlı bir şekilde yeni kurulan bu cemiyete üye oluyorlardı. Cemiyet 1907’de İttihad ve Terakki Cemiyeti ile birleşecekti.

Enver Paşa ise Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne 1906 Eylül ayında katılacaktı. Cemiyetin 12. Üyesi olacak ve bu cemiyet onu tarih sayfalarına hızlı bir şekilde sokacaktı. Cemiyete katılışını Enver Paşa şu şekilde anlatmaktadır:

“Nihayet 1332 Eylül’ünde Selanik’e gelmiştim. Orada, amcam Mümtaz Yüzbaşı Halil ile konuşuyorduk. Evvelce onunla Anadolu’da, Bulgar çetelerine müşabih çeteler teşkiliyle halkı uyandırmayı, hiç olmazsa böylece Anadolu’yu Rumeli’nin uğraması muhtemel olduğu inkısamdan kurtarınayı düşünmüştük. Bana eski fikrimde sabit olup olmadığımı sordu ve nihayet, Selanik’de bütün memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere bir cemiyet mevcut olduğunu söyledi kendisinin de dahil olduğunu ve, alelusul kimseye söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra söyledi. Tramvayda, o vakit hasta olan şimdiki Viyana Ataşemiliteri, sınıf arkadaşım Kolağası Hafız Hakkı Bey’i ziyarete gidiyorduk. Orada zımnen Hakkı Bey’e açtık. O da biraz mütereddit idi. Avdette düşünüyordum. Şeraiti sordum: “Memlekette idare-i meşrutanın, tesisine çalışmak 1293 Kanun-ı Esasisi’nin tatbikini temin etmekten ibarettir” dedi. Zaten defaatle eşkıya müsademesinde ölüme maruz kalmış olduğumu ve orada ölsem vatanıma büyük bir hizmet etmeden dünyayı terk edeceğimi tahattur ettim ve bu yolda ölürsem hiç olmazsa vicdanen müsterih ölürüm diyerek muvafakat ettim. Fakat usul veçhiyle hey’et-i idareye arz-ı malumat edilecek, cevap alınacak, sonra cemiyete merasim-i mahsusası dahilinde girecektim Evde amcamdan ayrıldım.

Ertesi gün Manastır’a avdet edecektim. Kendisine hürmet ettiğim ve namusuna emin olduğum Rüşdiye muallimi, Selanik Rüşdiyesi Müdürü Binbaşı Tahir Bey’e ziyarete gittimdi.

Kendisine, bu yolda bir teklifte bulunulduğunu söyledim.  …”Beni anlamaya mı geldin? Mamafih söyleyeceğim. Böyle bir cemiyet var. Ben de dâhilim. Sen de gir. İyi olur” dedi ve ertesi gün hareket edeceğimi söyleyince: “O halde haydi, çıkalım” dedi. Ben bir ufak kütüphanede bekledim. O gitti. Biraz sonra gelerek: Müfettiş-i Umumilik refakatinde bulunan Priştineli Erkan-ı Harp Binbaşısı Hakkı Bey’in gelip evden gece saat ikide beni alacağını ve onun götüreceği yere gidip merasim-i mahsusası dahilinde yemin ile cemiyete gireceğimi, söyledi. Ben de, “Pekiyi” diyerek ayrıldım. Artık geceyi bekliyordum.

…Saat ikide kapı çalındı. Kapıyı açtım: Hakkı Bey idi. Nazım Bey’ e Manastır’dan gelmiş bir arkadaşımı görmeye gideceğimi söyleyerek sivil muşambamı giydim. Revolverimi cebime koydum, Allah’a mütevekkil olarak çıktım. Kafe Kristal’e gittik. Orada birkaç kişi oturmuştu. Selam vererek oturduk. Biraz sonra yalnız bir sivil ve ikimiz kaldık. Oradan, kapıda duran, bir beyaz beygirli arabaya bindik. . Yalılar Caddesi’ni takiben Deppoy’a doğru inmeye başladık. Yolda bu sivili Hakkı Bey takdim etti:

“Posta ve Telgraf Başkâtibi Talat Bey” dedi. Kalbimde kendisine karşı büyük bir muhabbet hissediyordum.

Alatini Tuğla Fabrikası’nın sokağından biraz evvel arabadan indik. Ben Talat Bey ile beraber sokağa girdim. Meydanlığa çıkan köşede durduk. Talat Bey, cebinden çıkardığı siyah bir gözlüğü gözlerine yerleştirdi. Altında siyah bir bez olmakla beraber, cüz’i etraf seçiliyordu. Mamafih Selanik’in yabancısı olmak dolayısıyla buraları bilmiyordum. Bir bahçeden içeri girdik. Bahçe kapısında “Kimdir o ?” dendi: “Hilal” parolası verildi. O bekleyen beni aldı. Talat Bey dışarıda kaldı. Bir taş merdivenden çıktık. Sağda bir odaya girdim. Orada yalnız kaldım. Hafif bir lamba ziyası odayı tenvir ediyordu. Perdeler kapalıydı. Biraz sonra kısa boylu, siyah peçeli biri içeri girdi. Bana, cemiyet girmekte sabitkadem olup olmadığımı tekrar sordu: Evet, dedim. Gözlerimi tekrar siyah bir bezle sıkıca bağladı. Etrafı hiç göremiyordum. Geldiğimiz kapıdan çıktık. Karşıda bir odaya girdik. Bir kaç adım sonra ayakta durduruldum. Birisi, karşıdan doğru, bir nutuk okudu. Bunda vatanın hali buna sebep olan idare-i zalimenin seyyiatı mezkûr idi. Nihayette bu seyy’atı deff için teşekkül eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne kabul ettikleri münderiç idi.

Nihayet sıra yemine geldi. Sağ elim Kur’an-ı Azimü’şşan, sol elim de bir kama ve bıçak üzerinde olduğu halde, 1293 Kanun-i Esasi’nin istirdadına ve bu uğurda hiçbir şey esirgemeyeceğime ve ihanet etmeyeceğime yemin ettim. Sonra gözüm açıldı. Karşımda siyah peçeli, kırmızı örtülü üç şahıs bulunuyordu. Ben, nutuk ve bu manzara karşısında pek müteessir olmuştum. Kalbimde yalnız başıma bu idare-i zalimeyi kökünden devirecek bir kuvvet ve bu kuvvetle mütenasip bir hahiş hissediyordum. Böyle vatana çalışmayı azmeden bir cemiyete intisabım dolayısıyla bir de fahr hissediyordum. Ortada bulunan şahıs, cemiyet efradı arasında tanışmak icab ederse sağ elinin baş ve şehadet parmağıyla bir hilal işareti yaparak, evvela bu işaretin etrafındakiler anlamayacak surette söyleyecek olan tarafından verilmesini sonra da “muın” parolasının evvelâ işareti alan tarafından ilk “mim” harfinin, sonrada “ayn” harfinin işareti verem tarafından söylenmesi ve böylece münavebe ile kelimenin ikmalini ve kelime bitince bu iki şahsın cemiyete intisabından şüpheleri olmamasını söyledi. Ve bu hey’etin bir hey’eti tahlîfîye olduğunu ve eğer başka diyeceğim var ise makam-ı lâzimîne bildirmek üzere rehberime söylememi ihtar etti ve gözümü bağlamamı söyledi. Bağladım ve çıktım. Geldiğim veçhile evden çıktık.

…Bu tahlifle numara verilmek lazım gelirken bana hiçbir şey vermemişlerdi. Ben de istemeyi unutmuştum. Maamafih on ikinci olarak cemiyete dahil olmuştum.Artık kalbim vatanın kurtulacağına fevkalade mutmain olduğu halde ertesi gün Manastır’a hareket ettim”.[18]

Enver Paşa, hayatını ve hatta Osmanlı Devleti ve Türk milletinin kaderini değiştirecek olan cemiyete böyle katılmıştı. Ancak hükümet kısa sürede cemiyetten haberdar olmuştu. Hükümet hemen harekete geçerek cemiyetin bazı üyelerini tutuklamış ve cemiyet hakkında bir tahkikat başlatmıştı. Başlatılan bu tahkikatın başına ise Enver Paşa’nın kız kardeşi Hasene Hanım’ın kocası olan yani Enver’in eniştesi Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey vardı.

Cemiyet, tahkikatın başında olan Nazım Bey’in 1908 Haziran ayında ortadan kaldırılmasına karar verdi. Yani Enver eniştesinin vatanın ve milletin selahiyeti adına çıktığı bu yolda öldürülmesine karar vermişti. Bu girişim için Mustafa Necip Efendi görevlendirildi ise de girişim başarısız oldu ve Nazım Bey bu suikast girişimini bacağından yaralanarak atlattı.

Yine bu sıralarda Avrupa’da ciddi bir gelişme yaşandı. Reval Mülakatı. Reval’de İngiltere Kralı yedinci Edward ile Rus Çarı İkinci Nikola bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu görüşme başta Almanya ve Osmanlı’yı rahatsız etmişti. Bu görüşme İttihadçıları da ciddi heyecana sevk etmişti. Heyecanlanmakta ve endişelenmekte haklı idiler. Çünkü Reval’den gelen söylentilere göre İngiltere ve Rusya Osmanlı’nın taksimi konusunda anlaşmaya varmışlardı. Hâlbuki İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın karşı karşıya geldiği dönemlerde her zaman Osmanlı’yı desteklemişti. Sebebi ise bölgede daha büyük ve güçlü bir Rusya istememesi idi. Ancak bu görüme işleri bozmuştu. Anlaşılan İngiltere artık Ruslara karşı Osmanlı konusunda daha esnek davranacaktı.

Abdülhamid endişe ile hemen Alman İmparatoru ile iletişeme geçip bilgi istemişti. Reval’de Makedonya’nın da elden çıkacağı hakkındaki söylentiler de yayılmaya başlıyordu. Bu söylentiler Balkanlar’da bulunan genç subayları heyecan ve tedirginliğe sevkediyordu.

Onlar için durum iyice kötüye gidiyordu. Nazım Bey’e yapılan başarısız suikastın ardından tahkikat genişletilmişti ve bir de bu Reval çıkmıştı. Bu endişe öncelikle iki ismi Resneli Niyazi Bey ve Enver Paşa’yı harekete geçirmişti. Selanik’te her yerde İttihadçılar aranmaktaydı. Enver tetikte bekliyordu. Ardından Kosova vilayetlerinin umumi müfettişi olan Hüseyin Hilmi Paşa tarafından çağırıldığını öğrenince hemen Selanik’i terk etme kararı aldı.25 Haziran’da şehirden ayrıldı. Onun ayrılışından 3 gün sonra ise Niyazi Bey beraberinde 160 asker ile Resne’de halkı uyandırıp padişahı 1878’de askıya aldığı anayasayı tekrar yürürlüğe koyması için dağa çıktı. Enver ise Selanik’i terk edip dağa çıkmasını hatıratında şöyle anlatacaktı:

…Validem, Müfettiş Paşa’nın yaveri ve emir neferi üç defa gelip beni aradığını, behemahal Paşa’yı görmem lazım geldiğini söyledi. Sofra hazırdı. Sükûnetle birkaç lokma aldım. Fakat acaba Müfettiş Paşa benden şüplendi mi diye düşünmeye başladım. Vakit kaybı lazım değildi. Hemen odama çıktım. Sırtımdaki beyaz ceketi çıkardım. Siyah pelerinimi aldım. Ortada bulunan birkaç kâğıdı parçaladım. Burada her şey bana meyüsane bakıyordu. Hava kararmaya başlamıştı. Müteessir olmaya başladım. Fakat vazifemin ulviyetini düşünerek bu teessüre teessüf ettim. Odanın içine son bir nazar fırlatarak çıktım. . .Kapı yanında asılı kılıcıma baktım. Annem, kapının yanına gelmişti. Elini öpmek istedim, fakat hiçbir şey anlamamasını istiyordum. Kendimi zaptettim. Evden çıktım. Babam bu gece vazifesi iktizası yolda olduğundan kendisiyle görüşememiştim.

Maamafih, evden çıkınca, eski beşaşetim avdet etti. Artık gözümde hiçbir şey yoktu. Evet! Bir vakitler vatana hiçbir fayda temin etmeden bir şaki kurşununa hedef olacak yerde, vatanın selameti için ölecektim. Bu halde, hiç olmazsa, rahmet okuyacak birkaç kişi bulunacaktı. . . . Manastır Hey’ et-i Merkeziyesi’nde, Süvari Kaymakamı Sadık Bey’in dediği gibi, Süavi merhumun istibdat duvarına çaktığı çivi, benim tırmanmama yardım edecekti. Merhumun cesaretine hayran olduğumdan, ben de, aynı ismi nam-ı müstessir olarak almıştım. Merkez-i Umumi evrakına Süavi diye, muhaberatta ilk evvel kullanılmasına sebep olan dört köşe kufi yazıyla imza ederdim.

…Tüfeğim ile tabancam yanlışlıkla Hıfzı Bey’in yazıhanesinde kaldığından, Yenice’ye kadar, yalnız ufak revolverim ile gitmeye karar verdim. Bu sırada Talat Bey, cemiyet sandığından masairif-i melhuzeye karşılık olmak üzere on lira verdi. Biraz sonra arkadaşlarla veda ederek ayrıldık.

 …Haziran’ın on iki ve on üçüncü perşembe ve cuma günleri arasındaki gecede artık Selanik’i, ailemi, istikbal-i maddimi terkederek sadece ahaliden bir ferd gibi, hükümetin bütün kuvvetine karşı alenen, müsellahan ilan-ı isyan ediyordum. Fakat evvela Allah’a ve Peygamber’e, sonra da cemiyetimizin teşkilatına, hükümetin zulmünden bizar olan millete itimad-ı tammım olduğundan istikbal-i vatanı gayet parlak görüyor, bunun için benim maddeten kararan istikbalimin zulınetine ehemmiyet vermiyordum.

…Şehir kapısında[n] , kolcuların gözüne ilişmeden çıktık. Vardar Kapısı’nda henüz açılmış olan kahvelerin önünden geçerken artık Selanik’e veda ediyordum. Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak bir teessür büsbütün zail olunuştu. Vakıa, artık eski tahayyülatım gibi memlekete hadim iyi bir asker olamayacaktım. Çünkü bu andan itibaren hiç idim. Dağda ise kim bilir hangi kurşunla vurularak ası diye cesedim bir köşeye atılacaktı. Fakat, memnun idim. Çünkü, şimdiye kadar meınlekete esaslı bir fayda temin edemeden on defa âdeme mahkum olup kurtulan hayatımı bu kerre hakikaten vatan selameti yolunda sarfedecektim. Binaenaleyh, ‘Elbet bir gün gelecek beni rahmetle yadeden bulunacaktır’ diyordum…”[19]

Enver Paşa, tam 41 gün boyunca dağlarda köyleri dolaşarak insanlara konuşmalar yapıyor anayasayı ilan konusunda desteklerini istiyordu. Enver ve Niyazi Beyler köy köy dolaşıp halkın desteğini alırlarken şehirde silah sesleri yükseliyordu. Cemiyet Abdülhamid taraftarlarını ortadan kaldırmaktaydı. Ancak çok ve asıl ses getiren olay ise Abdülhamid’in cemiyet üyelerini ortadan kaldırmak ve ortalığı yatıştırmak için bölgeye yolladığı Şemsi Paşa’nın 7 Temmuz’da öldürülmesi oldu. Bununla da kalınmayarak bu cinayeti soruşturan komisyonun üyesi olan Fevzi Paşa’nın da dağa kaldırılması halkı galeyana getirecek ve üç binden fazla sivil o gece çetelere katılarak dağa çıkacaktı.[20] Fevzi Paşa’yı kaçıran kişi Tatar Osman adında ki bir cemiyet üyesi idi. Tatar Osman kaçırılma olayı sırasında Hıfzı Paşa’nın konağını da kuşatmış ancak Hıfzı Paşa’ya dokulmamış ve kuşatma kaldırılmıştı. Bunun üzerine Hıfzı Paşa, padişaha gönderdiği telgrafta bir cümlesiyle Manastır’da ki olayları özetler nitelikteydi:

Manastır’da ben kulunuzdan başka herkes İttihadçıdır”

Saraya artık üst üste telgraflar gelmekteydi. Telgraflar anayasanın tekrar yürürlüğe konmasını istiyordu. Hatta bazı telgraflarda ordu ile İstanbul’a yürünmesi tehdidinde bile bulunuluyordu. Olayların artık durdurulamaz olduğunu anlayan Abdülhamid: “Kanun-i Esasi’yi ben tesis etmiştim… Madem ki milletim yine bu kanunun mer’iyetini istiyor ben dahi verdim”sözleri ile 23 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe koydu.

Bu gelişme artık Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve İttihad Terakki’nin yönetimi ele geçirmesinin önünü açacaktı. Artık İsmail Enver  “Hürriyet Kahramanı Enver Bey” idi.

Enver Paşa’nın hayatının önemli noktalarını kısaca şu şekilde anlatabiliriz:

Meşrutiyetin ilanından tam beş buçuk ay sonra hayatının dönüm noktalarından birisi olan Berlin ateşemiliterliğine tayin edildi.Hatta bu konuda o zaman şehzade olan ileride Hailfe olacak olan Abdülmecid Efendi 1919 yılında Fransız bir gazeteye verdiği demeçte şu sözleri diyecekti:

Bütün felaketler, Enver’in Berlin’e askeri ateşe olarak tayini üzerine,İstanbul’dan Avrupa’ya gitmek için trene binmesiyle başladı” [21]

Yine 1909’da 31 Mart ayaklanması üzerine Berlin’den Selanik’e gelecek oradan da İstanbul’a geçecek ayaklanmayı bastırmak için Hareket Ordusu’na katılmış ve ordunun kurmay başkanı olarak İstanbul’a girmiştir. Ardından ortalık durulunca tekrar Berlin’e döndü.  1909’da Sultan Abdülmecid’in torunu olan Naciye Sultan ile nişanlandı, 1914’te de evlendi.

İtalya’nın 1911 Ekim ayında Trablusgarp’a saldırması sonrası hükümetin fiilen savaşa girmekten çekinmesi üzerine bölgeye giden gruba katılarak Trablusgarp’a gitti.Bingazi-Derne Cephesi kumandanı oldu.

Balkan Devletleri’nin 1912 yılında Osmanlı’ya saldırmaları üzerine Balkan Savaşı çıkınca tekrar İstanbul’a döndü. Ancak döndüğünde savaş kaybedilmiş durumda idi.Rumeli,Edirne’ye kadar elden çıkmıştı.O dönem Yarbay Enver 10. Kolordu’nun başına atandı.Ancak Bulgarların İstanbul’a yürüme tehditleri üzerine hükümet mütakere istemek zorunda kaldı.

Londra’da yapılan 16 Aralık 1912’de ki barış konferansında Edirne’nin Bulgarlara verilme ihtimali doğunca Enver, arkadaşları ile beraber Babıâli’yi bastı. Baskında Harbiye Nazırı Nazım Paşa vuruldu. Kamil Paşa hükümeti zorla istifa ettirildi. Sadarete Mahmut Şevket Paşa getirildi.

Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü sukasti sonucu İttihad Terakki idareye tamamen hakim oldu. Enver ise Balkan ülkelerinin arasında çıkan anlaşmazlıklardan istifade ederek 1913 Temmuz ayında Edirne’yi Bulgarlar’dan geri aldı.Artık sadece Hürriyet Kahramanı değil aynı zamanda Edirne Fatihi idi. 15 Aralık’ta da albaylığa yükseldi.

Enver kısa süre içerisinde rütbelere atlayacaktı. 3 Ocak 1914’te mirliva  beş gün sonra zamanının genelkurmay başkanlığı olan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği’ne tayin edildi. 3 gün sonra ise Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekil oldu.Bu sırada 33 yaşında idi. 1917 Ocak ayında da orgeneral olacaktı.

2 Ağustos 1914 günü ise Almanya ile ittifak anlaşması imzalandı. Alman savaş gemileri olan Goeben ve Breslau, 11 Ağustos günü Enver Paşa’nın verdiği izinle Karadeniz’e geçerek Rus limanlarını bombaladı ve Osmanlı fiilen savaşa girmiş oldu. Girişten 4 sene sonra yenik olarak 30 Ekim 1918’de Mondros Mütakeresini imzalamaya mecbur kaldık.

Enver için Osmanlı’da ki son perde ise İttihad Terakki liderlerinin 1 Kasım 1918 gecesi Alman torpidosu ile memleketi terk etmeleri oldu.

Mustafa Doğancı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

BARDAKÇI, Murat, Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2015

AYDEMİR, Şevket Süreyya, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, c.1,c.2,c.3,Remzi Kitabevi, Ankara,1972

KARA, İlyas, Enver Paşa ve Basmacılar İsyanı, Yediveren Yayınları, İstanbul,2011

BADEMCİ, Ali,1917-1934 Türkistan Milli İstiklal Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa, Ötüken Yayınları, Ankara,1975

MAYATEPEK, Osman-BAYHAN, Fatih, Dedem, Enver Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul,2015

CENGİZ,Halil Erdoğan, Enver Paşa’nın Anıları, İletişim Yayınları, İstanbul,1991

[1] Murat Bardakçı, Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2015,s.51

[2] Bardakçı, a.g.e., s.51

[3]Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul,1972.c.1,s.180

[4]Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul,1972.c.1,s.180

[5] Bardakçı, a.g.e., s.52

[6] Aydemir, a.g.e., c.1, s.186

[7] Bardakçı, a.g.e., s.79

[8] Aydemir, a.g.e., c.1, s. 190

[9] Aydemir, a.g.e., c.1, s.190

[10] Aydemir, a.g.e. , c.1 s.195

[11] Bardakçı, a.g.e.

[12] Osman Mayatepek, Fatih Bayhan, Dedem Enver Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul,2015,s.45

[13] Bardakçı, a.g.e. , s.80

[14] Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın Anıları, İletişim Yayınları, İstanbul,1991,s.46

[15] Bardakçı, a.g.e. , s.81

[16] Bardakçı, a.g.e. , s.84

[17] Aydemir, a.g.e. , c.1 s.453

[18] Bardakçı, a.g.e. , s.90

[19] Cengiz, a.g.e. , s.92

[20]  Bardakçı, a.g.e. , s.96

[21] Bardakçı, a.g.e. , s.109

Süleymani Öldü, O Kurtuldu: Abdul Rıza Şahlali

Pentagon’un İran’ın Ortadoğu politikası açısından mühim isimlerinden olan Kasım Süleymani’ye Irak’ta suikast düzenlediği gece, Devrim Muhafızları’ndan önemli bir ismi daha hedef aldığı açıklandı. Washington Post‘a konuşan yetkililer, Şahlali’nin de öldürülmesinin planlandığını ancak operasyonun başarısız olduğunu bildirdi.

Hedefteki ismin Abdul Rıza Şahlali (Abdul Reza Shahlali) olduğu ortaya çıktıktan sonra, Kasım Süleymani kadar ünlü olmayan ancak ABD’nin başına 15 milyon dolar ödül koyacak denli önemli bir isim olarak gördüğü Şahlali’nin kim olduğu sorusu akıllara geldi.

Abdul Rıza Şahlali Kimdir?

1957 doğumlu Abdul Rıza Şahlali namı değer Hacı Yusuf, İran’ın Yemen’deki en kritik komutanlarından birisidir. Kudüs Gücü kuvvetlerine bağlı olarak görev yapmaktadır. Sanaa’da Husilerin kontrol ettiği bölgede yaşamını sürdürdüğü iddia edilmektedir.

Şahlali, İran’nın Yemen İç Savaşı‘nda Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu’na ve Hadi yönetimine karşı Şii isyancılar olan Husileri destekleme politikasının kilit figürlerindendir. Açlık, susuzluk ve sefaletin hüküm sürdüğü, hastalıkların toplu bir şekilde insanları öldürdüğü Yemen’de, Husilere yeni militan sağlamak amacıyla nakit akışı sağladığı bilinmektedir.

Şahlali’nin aynı zamanda Irak, Kerbela’da ABD askerlerine saldırı emri verdiği, bu saldırı sırasında 3 askerin yaşamını yitirdiği değerlendiriliyor. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde büyükelçilik görevi yapan, Adil el Cubeyr’e 2011 yılında suikast emri verdiği rapor edilmekte.

Şahlali, Kasım Süleymani’den sonra, ABD’nin sıradaki hedefleri listesinde.

[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]

Romanya’da Bir Türk Topluluğu: Sekeller

Türk Dünyası denince her ne kadar aklımıza bağımsızlığını kazanmış Türk devletleri gelse de bunun dışında Gagavuzya, Doğu Türkistan, Başkurtistan gibi birçok özerk Türk devleti de bu dünyanın içine dahildir. Bununla birlikte bağımsızlık veya özerklik elde edememiş dünyanın dört bir yanında Türk toplulukları bulunmaktadır. Irak – Suriye Türkleri (Türkmenler), İran Türkleri (Güney Azerbaycan) özellikle de nüfuslarının yoğunluğuyla dikkat çeken bu bahsettiğimiz Türk topluluklarından bazılarıdır.

Gönül coğrafyası, son zamanlarda ülkemizde çok kullanılan kavramlar arasındadır. Bu coğrafyanın sınırlarını harita değil Türk Tarihi belirlemektedir. Nitekim günümüzde ekonomik, siyasi ve kültürel girişimlerde bu durum kendini belli etmektedir. Türk halklarının, sahip olduğu devletlerin adının farklı olması kültür bağına hiçbir zaman engel teşkil etmemiştir. Bu yıl Bakü’de düzenlenen Türk Konseyi zirvesinde Türk Dili konuşan ülkelerin kapsamlı işbirliğine yine vurgu yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Her fırsatta ‘Biz iki devlet, tek milletiz.’ dedik, diyoruz. Şimdi tabii yapılacak Türk Konseyi’nde bunu biraz daha geliştiriyoruz, diyoruz ki ‘6 devlet, tek milletiz’.” demiştir. Ve Erdoğan “Kısa süre önce Özbekistan’ın tam üyeliğiyle konsey daha da güçlenmiştir. Son olarak Macaristan’ın gözlemci üye olarak Türk Keneşi’ne katılması ise örgütün geleceği bakımından çok önemli bir kazanımdır. Bu sene 10’uncu yaşını kutlayan Türk Konseyi’nin Türkmenistan’ın da tam üyeliği ile merkezi konumunu pekiştireceğine inanıyorum.” diyerek eklemiştir. Yapılan bu vb. girişim ve organizasyonlar, çalışmaların, Türk devletlerine ve topluluklarına katkılarını süreç içerisinde ortaya çıkaracaktır. Sorunların çözümü için daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlayacaktır.

En başta, bağımsız veya özerk olmayan Türk toplulukları demiştik. İşte bunlardan adı fazla duyulmayan bir topluluk da Sekel Türkleri’dir. Peki Sekeller kimdir, nerede yaşamaktadır, Sekelistan neresidir? Bu yazımızda Sekeller’e konuk olalım.

Romanya sınırları içerisinde Sekel Türkleri’nin yaşadığı yerleri gösteren Sekelistan haritası.

Sekeller, bugünkü Romanya devleti sınırları içerisinde, ağırlıklı olarak Erdel’de kendilerinin Sekelistan adını verdikleri bölgede yaşamaktadır. Moldova ve Macaristan’da da yaşayan az sayıda Sekel bulunmaktadır. Sekellerin bölgede teşkil ettiği nüfus yaklaşık 800 000’dir. Sekeller Romanya’da bir azınlık olarak kabul edilmemektedir. Romanya’daki Macar azınlığın içerisinde gösterilirler. Macarlar bu durumu kabul etmekte ancak Sekeller kendilerinin Macarlardan bağımsız bir halk olduklarını belirtmektedirler. (Macarlar’ın bir kısmının da Sekeller’in kendilerinden ayrı bir millet kabul ettiğini belirtmek gerekir). Nitekim Macarlar da Sekeller’i kendi milletinin bir kolu olarak görmekte, özerklik ve bağımsızlık mücadelesinde birlikte hareket etmek istemektedir. Sekeller kendi mücadelesini verdiği bu süreçte bu durumdan rahatsız olmaktadır. Tarihi açıdan baktığımızda da Sekeller, Macarlar geldiğinde biz buradaydık demektedirler. Soy ve köken olarak sorulduğunda kendilerini Avrupa Hun Hakanı Atilla’nın torunu olduklarını belirtmektedirler. Doğrusu Sekeller’in günümüze kadar taşımış olduğu kendi özgün kültürü özellikle de alfabesi haklı tavırlarını ortaya koymaktadır. Türk tarihçilerinden Bahaeddin Ögel Sekeller hakkında yaptığı detaylı incelemeleri sonucu Sekellerin kökenini Orhun Yazıtları’nda da geçen Esgil (İzgil) boyuna dayandırmakta ve kendilerine has yazılarının olduğunu ve bunun Göktürk Alfabesi’ne çok yakın olduğunu ifade etmektedir. Yine Ögel, Sekeller’in, Batı Göktürkler’in bir boyu olduğunu vurgulamakta 8. yüzyılda ağır saldırılara uğradıklarını ve Güney Avrupa’ya göç ettiklerini belirtmektedir.

Sekeller, kültürlerinin muhafazası konusunda sağlam bir duruş sergilemişlerdir. Göktürk Alfabesi’ne çok benzeyen alfabelerini, geleneklerini, giyimini kuşamını korumuşlardır. Kişilere verilen adlar arasında Atilla adı yaygındır. Sekeller hakkında Romanya; onların Romen kökenli, Macarlar; Macar kökenli olduğunu ve bazı tarihçiler Bulgar kökenli olduğunu iddia etse de köklerini Türkler’e dayandırmaktadırlar. Bu durumu öncelikle ortaya koyan kültürdür. Sekellerin halk müzikleri, masalları, atalarının diğer Türk halklarının şaman ritüellerine benzeyen şamanik sistemleri bunlardan bazılarıdır.

Sekellerin, gökyüzü mavisi zemin üzerinde, bir tarafında Güneş, bir tarafında Ay’ı temsil eden bir bayrakları vardır. Bunun da Türk şamanik adetlerinden biri olduğunu belirtmek gerekir.

Sekel Türkleri’nin kullandığı Sekelistan bayrağı.

Sekeller’in konuştukları dil Macarca’dır. Ancak bu konuda Sekel bağımsızlık hareketinin öncülerinden Levente Gergelyfi Borbély çok çarpıcı bir açıklamada bulunmuştur. Borbély “Sekeller, diğer tüm Türklerin elinde bulundurdukları Türkçe’yi kaybettiler ama diğer tüm Türklerin kaybettikleri Türk yazısını (Göktürk Alfabesi) korudular.” demiştir. Bu açıklama Sekeller’in Türklük’üne dair adeta nokta gibi bir açıklamadır. Macarlar’ın da Türk olduğu hususu zihnimizde canlanabilir ancak bu yazıda sadece Sekel Türkleri’ne yer ayırdığım için o konuya değinmeyeceğim. Sonuç itibariyle Sekel Türkleri ayrı Macarlar ayrıdır. Yine ayrıca çok dikkat çeken bir bilgi; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı’ya yardım için Sekel Türkleri, Sekel Lejyonu’nu kurmuştur.

Günümüzde Sekel Türkleri özerklik ve bağımsızlık mücadelelerini devam ettirmektedir. Uluslararası kuruluşlara, ülkelere, sivil toplum örgütlerine kendilerini tanıtmak için çaba göstermektedir. Gösterilerle, halk festivalleriyle, sanat yoluyla da çabalarını ortaya koymaktadırlar. Sekel aydınlar, biri Budapeşte’de diğeri İsviçre’de olmak üzere iki Sekel Enstitüsü kurmuşlardır.

Sekel Türkleri’nin sesini duyurmak için tek başına Romanya’dan Moğolistan’a yürüyüş başlatan Levente Gergelyfi Borbély

Budapeşte’de yapılan bir gösteride Sekel Türkleri ve onları destekleyen Macarlar, Romanya Büyükelçiliği’ne yürümüştür. Gösteriye katılan Macar-Türk Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Eşbaşkanı Macar Jobbik Partisi milletvekili Tamas Hegedüs birkaç gün önce Türk kardeşlerinin İstanbul’daki Romanya Başkonsolosluğu’nun önünde Sekel Türkleri’ne özerklik istediklerini, Türkler ve Macarlar’ın Orta Asya’dan kardeş olduklarını söylemiştir. Hegedüs, Romanya’nın Sekel bölgesinde yaşayan 1 milyon Sekel Türkü’nün özerkliklerini kazanması gerektiğini bunun içi gösteri düzenlediklerini kaydetmiştir.

Türk Dünyası, ayakları dünyanın her bir köşesine basan ve gelecek vaat eden bir güçtür. Türk Tarihi’nin sınırlarını çizmek Tarih’in sınırlarını çizmek kadar zordur. Çünkü Türk milleti; tarihiyle, kurduğu devletlerle, dün olan ve bugüne taşıdığı medeniyetiyle, eserleriyle, kültürüyle dünyanın her yerinde iz bırakmıştır. Sekel Türkleri gibi birçok Türk topluluğu her şeye rağmen kültürlerini muhafaza etmeye çalışmış ve bunu başarmıştır. Bu noktada Türk dünyasına büyük görev düşmektedir. Merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bir açıklamasında “Unutmayın! Başka hiçbir dil bilmeden sizi Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar götürecek tek dil vardır; Türkçe! Dilinize sahip çıkın.” diyerek gönül coğrafyamızın ne kadar büyük olduğuna işaret etmiştir. Son olarak belirtmek isterim ki; Türk’e sınır çizilmez.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

aa.com.tr, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez, 14.10.2019

Bahaeddin Ögel, Sekellerin Ataları Hakkında, Belleten, C.9, S.36, TTK, Ankara, 1945.

Gökçe Yükselen Peler, İşgal Altında Unutulmuş Bir Ülke Sekelistan, bilimdili.com, 16.11.2018

iha.com.tr, 2 Bin Macar Sekel Türkleri İçin Özerklik Gösterisi Yaptı, 10.03.2014

İsmail Doğan, Romanya’da Türk Azınlık: Sekeller, 26.03.2016, Ötüken Dergisi, Sayı-2.

Müslüman Kardeşler’in Kuruluşu ve Değişen Cihat Anlayışı

1906 senesinde Mısır’ın Mahmudiye kasabasında doğan Hasan el Benna, “İslami öğrenim ve dindarlığın merkezi değerler olduğu bir ortamda büyümüştür.” Mısır’ daki İngiliz emperyalizminin halkı tereddi ettiğini düşünerek, gençliğinden itibaren bu problemin çözümü için çabalamıştır.  “Ona göre ilim tahsil etmek de bir çeşit cihattır.” Bu doğrultuda da Kahire’deki Darul Ulum eğitimini tamamlayıp eğitimci olmuştur.

Okul zamanlarında tanıştığı arkadaşları ile Mısır’daki İslam’ın çözülmesini engellemek üzere harekete geçmişlerdir. Darul Ulum ve Ezher’deki talebe dostları ile beraber, kitlelere ulaşmanın en hızlı yolu olduğunu düşündükleri kahvehanelerde tebliğ çalışmaları yapmaya karar verip, Kahire vilayeti ve Kahire’nin ilçelerinden başlayarak çözülmeyi engellemek için ilk bu bölgelerde çalışmalar yürütmüşlerdir. Halkın aslına dönüş olarak nitelendirdiği ve yoğun bir ilgiyle karşıladığı çalışmalar hızla yayılmış, nihayetinde de Mısır’daki İslami çözülmelere çözüm bulmak isteyen Hasan el Benna, 1928 senesinde İslam dünyasının en büyük cemiyeti olan Müslüman Kardeşleri kurmuştur.

Müslüman Kardeşler Cemiyeti kurulduğu andan itibaren çalışmaları ile önce Mısır’da, daha sonra da Arap ülkeleri başta olmak üzere, Ortadoğu coğrafyasının genelinde yayılmıştır. Cemiyetin 1931 senesinde sadece 3 şubesi varken, bu sayı 5 sene sonra 100, 17 sene sonra ise 2000 olmuştur.

Benna, cemiyete 1928-1949 yılları arasında başkanlık yapmıştır. Başkanlığı süresince ılımlı ve yönetim ile uzlaşmacı bir dönem geçirmiştir. Gençliğinde Selefilik anlayışından etkilenip, fikirlerini geliştiren Benna, Müslüman Kardeşleri de bu anlayış çerçevesinde inşa etmiştir. Cemiyette de Selefi-Vahhabi anlayışının izleri belirli şekilde görünmektedir.

Hasan el Benna hiçbir yazısı ve konuşmasında hükümete karşı mücadeleye yönelik bir söylemde bulunmamasına rağmen 1940 senesinde Filistin’deki çatışmalar ve Mısır’daki İngiliz işgalcilere karşı kurmuş olduğu Cihaz-ı Sırri (Gizli Aygıt) zamanla kontrolden çıkmış, militarist cihatçılığın gelişim göstermesindeki en büyük sebeplerden birisi olmuştur. Hasan el Benna bu oluşumu kontrol etmeye çalışsa da tam anlamıyla başarılı olamamış, bu oluşumun yapmış olduklarının sonucunda, 1949 senesinde kurşunlanarak öldürülmüştür.

Benna’nın ölümünden sonra sırasıyla ılımlı cihatçılık anlayışını sürdüren Hudeybi ve Tilmisani cemiyetin liderliğini yürütmüştür. 1940 senesinde kurulan Cihaz- Sırri’den sonra Seyyid Kutub’un da cemiyete dâhil olması ile örgüt içindeki radikal kesim iyice artmıştır. Kutub’un “Yoldaki İşaretler” ve “Yahudi İle Savaşımız” eserlerinde radikal İslamcılığa teşvik ve ikna eden ifadelerin yer alması kitleleri bu yönde düşünmeye itmiştir. Cihadı, İslam’ın bir gerekliliği olarak gören Seyyid Kutub’un etkisiyle, dünya üzerindeki köktenci Müslüman kitleler, yoğun bir şekilde Afganistan, Irak ve Filistin gibi çatışma bölgelerinde cihad etmeyi kendileri için mecburi bir vazife olarak görmüşlerdir.

Seyyid Kutub

Müslüman Kardeşler Cemiyeti, ılımlı bir cihatçılık anlayışı yürütürken oluşturulan ve kendinden gelişen alt fraksiyonların ve cemiyet içindeki fikir babaları diye tasvir edilen kişilerin de etkisiyle şiddetleşmeye ve bu doğrultuda radikal militarist İslamcılığın gelişimine yol açmıştır. Radikal İslamcı fikirlerin önce Mısır, sonrasında ise diğer Müslüman topraklarında yayılması ile cihatçılık fikri hızla büyümüştür. Bu cihatçılık fikri her radikal Müslümanın aklına Müslümanların savaş içinde olduğu topraklara göç etme fikrini getirmiştir.

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

1940 yılıda gizli aygıt, “cihaz-ı sırri” ya da “Nizam ül Has” denilen silah ve patlayıcı madde eğitimi almış yarı askeri bir yapılanmaya gidilmiştir. Ali Kaçar, “Hasan el Benna Döneminde İhvan” C. 1, Hasan El Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyumu, 5-6 Mayıs 2012, (Ankara: 2000), 323.

Mehmet Emin Türkoğlu, “Avrupa Birliği İslam Ülkeleri İlişkileri Bağlamında Dini Radikalizm (El Kaide Örneği)”,( Doktora Tezi, Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü, 2014), 284.

Brynjar Lia, Müslüman Kardeşlerin Doğuşu: 1928-1942, çev. İhsan Toker (İstanbul: Ekin Yayınları, 2014), 45.

Hasan Benna, Hatıralarım (Müslüman Kardeşler), çev. Beşir Eryarsoy, 3. bs. (İstanbul: Beka Yayınları, 2007), 73.

Bayram Emre Ünal, “Mısır Müslüman Kardeşler Örgütünün 1970’li Yıllardan Sonra Şiddete Yaklaşımı”, (Yüksek Lisans Tezi, Kara Harp Okulu, Savunma Bilimleri Enstitüsü, 2013), 11.

Muhammet Burak Atalay, “Müslüman Kardeşlerde İdeolojik Yönelimler (1945-1970)”, (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  2018), 14.

İbrahim B. Ganim, “İhvan-ı Müslimin”, İslam Ansiklopedisi, C. 21 (İstanbul: TDV Yayınevi, 2000), 580.

Günümüzde dini temalı terör eylemleri ve şiddet içerikli radikal İslami hareketlerin dinsel dinamikleri, daha çok Selefi/Vehhabi temayüllü kimseler tarafından gerçekleştirilmektedir. Güvenlik Terimleri Sözlüğü, 2. bs. (Ankara: Uluslararası Piri Reis Kültür Ajansı, 2017), 603.

Bayram Yıldızgil, “El-Kaide Terör Örgütü ve Küresel Uzantıları”, (Yüksek Lisans Tezi, Yeniyüzyıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  2016), 77.

İsrail Seçimleri ve Yeni Dönemde Türkiye-İsrail İlişkileri

İsrail’de 120 üyeli parlamento (Knesset) için seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Aslında İsrail Knesset seçiminin 2019’un Kasım ayında yapılması gerekiyordu ama Likud Partisi liderliğindeki 6 partiden oluşan İsrail Hükümeti içinde çatlaklar oluşmasından ötürü, Başbakan Netanyahu İsrail’i erken seçime götürdü ve 9 Nisan 2019’da parlamento seçimleri yapıldı. 9 Nisan’da gerçekleşen seçimlerden sonra oluşan İsrail Parlamentosu’ndan bir hükümet çıkmadığı için İsrail bu sene içinde tekrar seçime gitmek zorunda kaldı ve İsrail 17 Eylül’de ikinci kez parlamento seçimleri için sandık başına gitti. Bu İsrail’de 5 ay içinde gerçekleşen ikinci seçimdi.

…İsrail Hükümeti içindeki sorun Likud ile birlikte koalisyon içinde yer alan 4 dinci parti ile Avigtor Liberman’ın İsrail Evimiz Partisinin anlaşmazlık yaşaması idi. Liberman askerlik kanununun tüm Yahudi İsraillileri kapsamasını isterken, hükümetteki 4 din ağırlıklı parti aşırı dinci Yahudilere tanınan askerden muaf olma ayrıcalığının devamı savunuyordu. Bu anlaşmazlıkta Başbakan Netanyahu dinci partilerin yanında yer alınca İsrail Evimiz Partisi koalisyon hükümetinden ayrıldı.Knesset’teki çoğunluğunun 61 milletvekiline düşmesi üzerine Başbakan Netanyahu erken seçim kararı aldı. 9 Nisan seçimlerinden Netanyahu’nun beklentisi yeni parlamentoda kendi partisi Likud’un dinci partilerle birlikte daha rahat bir çoğunluğu sağlaması ve yeni İsrail Hükümetini kurabilmekti. Ancak 9 Nisan seçimleri Netanyahu’nun istediği şekilde sonuçlanmadı.Her ne kadar seçimlerden Likud (35 milletvekili ile) birinci parti olarak çıktıysa da Likud’un Knesset’e girebilen diğer 4 dinci parti ile sandalye sayısı hükümet kurmak için gerekli olan 61 milletvekili sayısına ulaşamadı. Netanyahu’nun hükümeti oluşturabilmek için İsrail Evimiz Partisine ihtiyacı vardı ve askerlik kanunu yine ana sorun olarak ortaya çıkıyordu.İsrail Cumhurbaşkanı Revlin, 9 Nisan seçimlerinden sonra yeni hükümeti kurma görevini Likud Partisi lideri olarak Netanyahu’ya vermişti. Netanyahu’nun yeni hükümeti kurma görevini yerine getiremeyeceğinin ortaya çıkmasından sonra bu görevin bu kez Mavi ve Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a verilmesi gerekiyordu. Başbakan Netanyahu bunu engelleyebilmek için yeni parlamentoya kendisini feshetme kararı aldırdı ve ülkenin tekrar seçime gitmesini sağladı…

(Çelikkol,Oğuz. “İsrail seçimleri ve Netanyahu.”)

Bu sene içindeki ikinci seçim 17 Eylül tarihinde yapıldı. Bu seçim Başbakan Netanyahu için daha da büyük bir hayal kırıklığı oluşmasına sebebiyet verdi. Bu seçimle beraber Likud, Knesset’te birinci parti olmaktan çıkarak % 25.10 oy oranıyla mecliste 32 koltuğa sahip olurken; buna karşılık Mavi ve Beyaz Partisi % 25.395 oy oranıyla meclisteki 33 koltuğun sahibi olarak meclisteki en büyük parti haline geldi.

Geçtiğimiz bir yılda iki seçim geçiren, 17 Eylül seçimlerinden sonra oluşan Knesset’te bir koalisyon hükümeti kurulamayan İsrail’de, 2 Mart 2020’de üçüncü kez parlamento seçimleri yapılacak. Son iki seçimdir Netanyahu’nun Likud Partisi git gide kan kaybetmekte ve politikalarında kayda değer bir değişim olmaması durumunda yapılacak üçüncü seçimde de güç kaybetmesi muhtemel gözükmektedir. Netanyahu’nun hükümeti kuramadığı bir olasılıkta Netanyahu yolsuzluk soruşturmalarıyla yüzleşmek durumunda kalacak ve siyasetteki etkisini git gide yitirecektir. Son iki seçimdir yaklaşık 10 yıldır süren Netanyahu iktidarının bitmesi konusundaki umutların doğması İsrailli Arapların seçimlere katılımının artmasını sağlamıştır ve bu artış üçüncü seçimde de büyük ihtimal kendisini gösterecektir. 2 Mart’ta yapılması planlanan parlamento seçiminin kazananlarının Mavi ve Beyaz Partisi, İsrail Evimiz Partisi ve Ortak Arap Listesi Bloku’nun olması muhtemeldir. Böyle bir tabloda bu üç partinin bir koalisyon hükümeti kurması ülkenin siyasi istikrara kavuşmasını ve çeşitli gruplar arasındaki buzların erimesini sağlayacaktır. Ülkenin en güçlü siyasi figürü ve muhtemel başbakanı ise Benny Gantz olacaktır. Oğuz Çelikkol, “Benny Gantz’ın ise Filistin Barış Süreci dahil birçok konudaki görüşleri de henüz bilinmemektedir. Bununla beraber, İsrail Başbakanlığına Netanyahu haricinde birinin gelmesi halinde, Türk dış politikasının bu değişimden yararlanma imkanı vardır.” yorumunda bulunarak yeni Başbakanın Türk dış politikasına olumlu etkisi olabileceğini vurgulamaktadır.

Benny Gantz ve Binyamin Netanyahu

Her türlü olasılıkta iç ve dış politikalarında aşırılıkların azalacağı bir döneme giren İsrail ile bu dönem ilişkilerin düzelebilmesi bir fırsat gibi durmaktadır. Gerek normalleşme emareleri gösteren Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında gerekse iktidar değişikliği arefesinde ilişkilere yeni bir sayfa açmamızın mümkün olduğu İsrail ile Türkiye’nin diplomatik ilişkilerini normalleştirmesi ve büyükelçilerin tekrar karşılıklı olarak görevlerine başlaması iki ülkenin de menfaati için gereklidir.

Gündemin çok hızlı geliştiği ve ülkelerin bir an evvel sonuca varmak istediği Doğu Akdeniz’de elimizin güçlenmesi için hızlı ve aktif bir politika izlenmesi lazımdır. Bunun için de ilişkilerin normalleşmeye başlaması beklenmeden süratle çeşitli aracılar vasıtası ile doğal gaz dağıtımı hakkında anlaşma yapmak için diyalog sürecine girilmeli, çıkartılacak doğal gazın Avrupa’ya en kolay şekilde Türk topraklarından taşınacağından bahisle anlaşma zemini aranmalıdır. Bu konudaki görüşmelerden çıkacak sonuç olumlu olduğu takdirde ise GKRY ile yaptığı anlaşmalar sayesinde deniz yetki alanı kaybeden İsrail ile Türkiye MEB anlaşmasının yapılması için çaba sarf etmeli ve olası yapılacak bir anlaşmayla bu konudaki iş birliğinin Libya örneğinde olduğu gibi hukuki bir zemine oturması sağlanmalıdır.

Cumhuriyetin ilanından itibaren çeşitli aralıklarda İsrail’e Türk Yahudilerinin göç hareketleri olmuştur. Bunların en sonuncusu ise 2000’lerden sonra gerçekleşen göç hareketidir. Son göç hareketleriyle beraber sayıları 80 bine yakın bir nüfusa ulaşan ve ilk göç hareketleriyle İsrail’e göç eden vatandaşlarımızın, halen anadil olarak Türkçe konuştuğu bilinmektedir. Türk Yahudilerinin ve Karay kökenli Türkçe konuşan Yahudi ırkdaşlarımızla beraber 100 bine yakın bir nüfusu barındıran İsrail ile olan ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturmasını sağlamak için Türkiye kökenli vatandaşlarımız ve Karay Türkleriyle güçlü bağlantılar kurulmalıdır. Arkadaş Derneği gibi derneklerle teşkilatlanmaya çalışan bu topluluklarla ülkemizin çeşitli kamu diplomasisi kurumları iş birliğine gitmelidir.

Azerbaycan ile güçlü ilişkilere sahip olan İsrail ile ilişkilerimiz arasında arabuluculuk yapması için Bakü aracılığıyla ilişkiler normalleşmeye başlayabilir. Ayrıca Türkiye-Azerbaycan-İsrail üçlü iş birliği mekanizmalarını tesis etmek ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturmasına önemli bir katkı yapacaktır. Azerbaycan’da halihazırda 20.000-50.000 arasında bir nüfuslarının olduğu ve İsrail’de de 100.00-150.000 arasında bir nüfusa sahip olan Dağ Yahudileri sayesinde İsrail ile iyi ilişkiler geliştiren Azerbaycan örneği, Türkiye’de geçmişte uygulandığı gibi şimdi de uygulanabilir.

Geçmişte ülkemizin ABD ve İsrail gibi ülkelerde yaşayan Yahudi kökenli vatandaşlarımız sayesinde elde ettiği Yahudi lobisi desteğinin tekrardan elde edilmesi için gayret gösterilmeli ve ülkemiz menfaatleri için bunun gerekli olduğu tüm çevrelerce kabul edilerek bir olgu haline gelmesi sağlanmalıdır.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

Çelikkol, Oğuz. “İsrail Seçimleri Ve Netanyahu.” 24 Eylül 2019, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/oguz-celikkol/israil-secimleri-ve-netanyahu-41336436.

Kanada ve Quebec Sorunu

Bu sorunu incelemeye başlamadan önce Kanada tarihi hakkında ufak bir bilgi vermek gerekir diye düşünüyorum. Bildiğiniz gibi Kanada kolonyel dönemden geçmiş bir coğrafyada kurulmuştur. Güney Amerika’da İspanya-Portekiz çekişmesi yaşanırken Kuzey Amerika’da Büyük Britanya-Fransa çekişmesi yaşanmaktaydı. Kuzey’deki bu çekişme 7 Yıl Savaşları (1756-63) sonrasında Fransa’nın Kanada coğrafyasını Büyük Britanya’ya bırakması ile İngiliz lehine şekillendi.

1867 yılında Birleşik Krallık Kanada’da sömürgelere kendilerini yönetme hakkı tanıdı. Ortaya çıkan ilk iki eyalaet “Quebec ve Ontario” idi.

Freedom House adında bir oluşum ülkelerin demokratik derecelerini puanlar.

Freedom House, Kanada’nın 2018 ve 2019 değerlendirmesinde 3 ayrı başlığın (özgürlük, siyasi ve medeni haklar) tamamında en yüksek not olan yedi üzerinden bir almıştır. Ayrıca genel değerlendirmede yüz üzerinden doksan dokuz almıştır. Yani Kanada Freedom House değerlendirmelerine göre mükemmel derecede demokratik bir ülkedir.

Peki bu kadar mükemmel bir demokrasiye sahip bir ülkede neden ayrılıkçı düşünceler çıkar? Çünkü bu sorun eşitlik, adalet veya ekonomik olmaktan çok bir milliyetçilik sorunudur.

Quebecliler kendilerini “Kanada Konfederasyonu’nun” iki kurucu halkından biri olarak görürler (Quebecliler aynı zamanda Kanada’nın bir “konfederasyon” olarak kurulduğunu iddia ederler). Kanada halkı ise Quebec’in diğer 9 eyaletten bir farkı olmadığını ve olmaması gerektiğini savunurlar.

Quebec milliyetçi hareketinin itici gücü farklı ulusal kimlik anlayışıdır. Daha önce yapılan iki referandumda %60 ve %50.6 hayır oylarıyla reddedilmişti. Quebec’te bağımsızlığa karşı çıkan bireyler bile eyaletten devlet olarak bahsederler.  Yani buraya kadar özetlemek gerekirse Quebec sorunu bir “statü” sorunudur:

“Bu devletin kurucularından biri benim, hak ettiğim ayrıcalığı ver!”

Neden ayrıcalık kelimesini kullandığımı açıklayayım. Çünkü Quebeclilerin talepleri şunlar; anayasada Quebec “kurucu ulus” olarak tanınsın, özel bir hukuki statü verilsin ve asimetrik federalizm rejimi anayasallaştırılsın. Peki bu ne demek? Olası bir referandum durumunda, sadece nüfusun dörtte birini oluşturan Quebec “hayır” dese bile referandumun geçmeyeceği anlamına geliyor. Bu varsayım “kurucu olan” – “kurucu olmayan” gibi bir ayrım yaratacağı ve Kanada’nın “eşit eyalet” anlayışına ters düşecektir.

Bu krizin kendisini gösterdiği -belki de en büyük- problem “dil” meselesidir. Kanada’da Fransızca konuşanların %85’i Quebec’te yaşamaktadır. Kanada iki dilliliği resmi bir politika olarak benimsese de birçok noktada asimilasyon üst düzeydedir. Quebecliler bu politikayı “Fransızca konuşanları korumak” yerine “Quebec’teki İngilizce konuşanları” korumayı amaçladığını savunmaktadır. Bu sebeple 1974 ve 1976’da yürürlüğe sokulan Bill 22 ve Bill 101 Quebec’te Fransızca resmi dil yapıldı, resmi kurumlar ve devlet okullarında zorunlu Fransızca kullanımı getirildi. Nitekim Quebecliler kuşkularında haklı çıktılar. Kanada’nın ikidillilik politikasına rağmen 1951’de %29 olan Fransızca konuşanların oranı günümüzde %23.5’e düşmüştür.

Kanada Quebec hareketini bastırmak için bir çok yola başvurmuş ve Quebec kimliğini düzenlemek için 6 farklı yol denemiştir. Bunlar; ikidillilik ve iki kültürlülük, asimilasyon, entegrasyon, kültürlerarasıcılık, hukuki bireyselcilik ve çok kültürcülüktür.

Sonuç olarak şu söylenebilir; Quebec bir milliyetçilik sorunudur ve milliyetçilik sorunları imtiyaz/taviz vererek çözülmez. Milliyetçi taleplerin dilsel ve kültürel hakların tanınmasıyla bertaraf edilmesinin kolay olmadığını göstermesi bakımından Quebec örneği çok değerli bir örnektir. Aktarmak istenilen şey bu hakların baskılanmasının çözüm olacağı değil, bu hakların verilmesinin her örnekte sorunu çözmeyeceğinin gösterilmesidir.

Furkan Açoğlu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Tunus’un Yakın Tarihi ve Türkiye-Tunus İlişkileri

Libya’da yıllardır süren iç savaş içerisinde Türkiye, tavrını Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru hükümetten yana koyarak sürece etkisini artırdı. Aralık ayında ise Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında hem iki ülkenin Akdeniz’deki meşru haklarını korumak ve hem de Türkiye’nin desteğinin askeri manada somutlaştırılması adına iki antlaşma imzalanarak yürürlüğe girdi. Libya’ya Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının intikalini mümkün kılacak tezkere 3 Ocak’ta TBMM’den geçti.

İşte bu sıcak gündem arasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Aralık 2019 tarihinde Libya’nın sınır komşusu Tunus’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirerek, Tunus’ta seçimle göreve gelmiş olan Cumhurbaşkanı Kays Said ile Libya’da ve bölgede yaşanan meseleleri görüştü. Bu ani ziyaret, dikkatleri Tunus’a çevirdi. Bu yazıda ise, bölgenin önemli aktörlerinden Tunus’un yakın tarihi özetlenecek, ardından Yasemin Devrimi ve sonrasında Tunus’ta ortaya çıkan siyasi durum kısaca değerlendirilecek, son olarak Tunus’ta gerçekleştirilen anayasa çalışmalarına ve Türkiye-Tunus ilişkilerine değinilecektir.

1.) Tunus’un Yakın Tarihi

Osmanlı Dönemi

Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki hakimiyetinin artmasıyla beraber, Tunus üzerine de seferler düzenlenmiş ve 1574 yılında Uluç Ali Reis ve Sinan Paşa tarafından Tunus’taki Hafsi Hanedanlığı yönetimine son verilmiştir. Zaman içinde İstanbul ile iletişimin azalmasıyla beraber Tunus, nispeten özerk bir yönetime geçmiş ve Tunus Beyleri dış devletlerle anlaşmalar yapabilir hale gelmiştir. Aynı şekilde Tunus’ta ıslahat hareketleri Osmanlı Devleti’nden bağımsız ilerlemekteydi. 307 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin idaresinde kalan bu eyalet üzerinde Fransa, 1800’lü yıllardan itibaren emperyalist emeller gütmeye başlamıştır.

Fransa Dönemi

Nitekim, Cezayir’in Fransa tarafından işgalinden yıllar sonra, birkaç sınır olayı bahane edilerek Tunus yine Fransa tarafından işgal edilmiştir. 1881 yılında Tunus Beyi tarafından imzalanan Bardo Anlaşması ile ülke Fransa’nın himayesine giren Tunus, 1956 yılına kadar Fransa sömürgesi altında kalmıştır. Bardo Anlaşması, asayişin Tunus hükümetince sağlandığının iki ülke tarafından tasdik edildiği gün işgalin sona ereceğini hükme bağlamış ise de, bu geçici işgal 75 yıl sürmüştür.

Otoriter Dönem (Burgiba Dönemi)

Habib Burgiba

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan bağımsızlık hareketleri ile bağımsızlığını elde eden Tunus’ta, Habib Burgiba Tunus Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bu dönemde pek çok Arap ülkesinde olduğu gibi otoriter bir rejim hüküm sürmeye başlamıştır. Habib Burgiba döneminde yapılan anayasa ile yasama ve yürütme yetkilerinin pek çoğu Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Nasırcı Arap sosyalizminden yana olan Burgiba, 1974 yılında yapılan anayasa değişikliği ile ömür boyu cumhurbaşkanı ilan edilmiştir. 1980’lerde ülkede muhalefet güçlenmiş, ancak yapılan seçimlerde hiçbir partinin yüzde 5’lik barajı aşmasına izin verilmemiş ve tüm sandalyeler Burgiba’nın partisinde kalmıştır. Bu sırada, daha sonra ‘Nahda’ ismini alan İslami Uyanış Hareketi’nin lideri Raşid El Gannuşi tutuklanarak parti yasa dışı ilan edilmiştir.

Otoriter Dönem (Bin Ali Dönemi)

Artan muhalefetin yarattığı baskı ortamında başbakanlığa kadar yükselen Zeynel Abidin Bin Ali, Burgiba’nın yaşı nedeniyle ülkeyi yönetemez hale geldiği iddiasıyla, doktorların verdiği “devleti yönetemez” raporuna dayanarak  1987 yılında Habib Burgiba’yı görevden alarak başa gelmiştir. Demokratikleşme adımlarını atacağı vaadiyle göreve başlayan Bin Ali, ilk yıllarda siyasi tutukluların salınmasını sağlamış ve ülkeyi seçimlere götürmüş ve tek aday olarak girdiği seçimleri kazanmıştır. Ancak bu iyimser tablo uzun sürmemiş, İslamcı Nahda hareketini ve sol görüşlü partileri kendisine tehdit olarak gören Bin Ali, partilerin kapanmasını ve siyasilerin tutuklanması sağlamıştır. Bu süreçte, Nahda Hareketi’nin lideri Gannuşi sürgün edilmiştir.

Yapılan seçimler demokratik bir ortamda gerçekleştirilmemiş, Bin Ali girdiği seçimlerden %90 civarı oylarla seçilerek çıkmıştır. 2000’li yıllardan itibaren yönetimde yozlaşma artmış; rüşvet, adam kayırma, yolsuzluk, işsizlik ve gelir eşitsizliği artmış. Bu süreçte ekonomik büyüme bir grup siyasi elitin elinde kalmış, refah topluma yayılmamıştır. Bu yıllarda, Bin Ali ve ailesinin serveti 12 milyar dolara ulaşmıştır. Tüm bu durumlar, Bin Ali’nin toplumsal meşruiyetinin yok olmasına neden olmuştur.

Rejim karşıtı halk hareketinin ortaya çıktığı 2010 yılında ise işsizlik oranı yüzde 13’e, yükseköğrenim görmüş işsiz oranı ise %61,7’ye yükselmiştir.

2.) Yasemin Devrimi ve Yeni Anayasaya Giden Süreç

Yasemin Devrimi ve Arap Baharının Başlaması

Tunus’ta ekonomik durumun giderek kötüleşmesi ve işsizliğin artması, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma gibi olumsuzluklar 2000’li yıllarda halkın yer yer tepkisine yol açsa da, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın hemen hemen tamamına yayılan Arap Baharı’nın kıvılcımı Tunus’ta 2010’larda parlamıştır.

Tunus’un güney şehirlerinden birinde seyyar satıcılık yapan bir üniversite mezunu olan Muhammed Buazizi’nin aracına lisansı olmadığı gerekçesiyle el konulmuş ve yetkililerce dövülüp hakarete uğramıştır. 17 Aralık 2010’da bu olay nedeniyle kendisini ateşe vererek intihar girişiminde bulunan Buazizi, 4 Ocak 2011’de hastanede hayatını kaybetmiştir. Vahim olayın sosyal medya aracılığıyla yayılmasının ardından rejim aleyhine protestolar şiddetlenmiş ve ülke geneline yayılarak bir ulusal isyan hareketine dönüşmüştür. Bir dizi meslek grubunun da protestolara katılmasıyla beraber Bin Ali’nin eli oldukça zayıflamış, polisin şiddet içerikli orantısız müdahaleleri neticesinde göstericilerin 239’u ölürken, 1400’ü ise yaralanmıştır. Nihayetinde ordunun gösterilere müdahale etmeyi reddederek tarafsız kalması üzerine Zeynel Abidin Bin Ali, 14 Ocak 2011 tarihinde ülkeden Suudi Arabistan’a kaçmıştır. Böylelikle, 23 yıllık Bin Ali dönemi 1 aydan daha kısa süren protestoların ardından sona ermiştir.

Tunus’taki gelişmelerin ardından, protesto hareket sırasıyla diğer Arap ülkelerinde görülmeye başlamış; bu eşi görülmemiş süreç Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeden kaçmasının üzerine Mısır, Libya, Cezayir, Suriye, Ürdün, Fas, Yemen başta olmak üzere diğer Arap ülkelerinde de küçük veya büyük çapta halk hareketleri görülmüştür. Bazı ülkelerde hükümet değişiklikleri ve reformlarla geçen süreç, Mısır’da darbeyle başa gelen Sisi’nin yeniden bir otoriter rejim kurması ile sonuçlanmıştır. Libya’da iç savaş sonucunda Kaddafi devrilmiş, ancak iç savaş sona ermemiştir. Yemen’de devlet başkanı Salih ülkeyi terk etmiş ancak burada da iç savaş devam etmiştir. Suriye ise, protesto gösterileri sonucunda Esad’ın silaha başvurması neticesinde ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenmiş ve rejim kendi vatandaşlarını öldürür hale gelmiştir.

Arap Baharı’ndan etkilenen ülkeler

Devrim Sonrası Anayasa Çalışmaları ve Nahda Hareketi

a.) Seçimlere Giden Süreç

Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle başbakanlığa gelen Muhammed Gannuşi’nin kurduğu yeni kabinede eski rejimle bağlantılı isimlere yer vermesi protestoların devam etmesine neden olmuş ve Gannuşi hükümeti dağıtmıştır. Yeniden kurduğu hükümette eski rejimle bağlantılı bir isme yer vermemiş ancak bu durum da halk tarafından kabul görmemiştir. Bu durum, halkın eski rejimle bağlantılı bir değişimi asla kabul etmeyeceğinin anlaşılmasına vesile olmuş ve başbakanlık görevi El-Beci Kaid es-Sibsi’ye verilerek seçimlere gidilmiştir.

b.) Nahda Hareketi ve İlk Seçimler

İslami Yöneliş Hareketi adıyla 1981 yılında Raşid Gannuşi ve Abdulfettah Muru tarafından kurulan parti; ekonomik gelirlerin daha adil dağılımı, günlük yaşama dindarlığın daha fazla girmesi ve çok partili demokrasinin sağlanması amacıyla kurulmuştur. Otoriter rejimler süresince çoğunlukla yasadışı kabul edilen parti, 1989 yılında bağımsız adaylarla katıldığı seçimde %14’e yakın bir oy oranı yakalamıştır. Bu seçimlerden sonra üyelerinin hapse atılması ve yayın organının yasaklanmasıyla karşılaşan parti, devrime kadar ülke çapında faaliyet gösterememiştir.

Kurucu Raşid Gannuşi’nin de ülkeye dönmesiyle akabininde faaliyetleri yasallaşan parti, devrimde ve devrim sonrası önemli bir rol oynamıştır. İslamla demokrasinin uyuştuğunu ifade eden parti programı, amaçlara ulaşmada tüm siyasi aktörlerle uzlaşmanın önemi üzerinde durmuş ve şiddet içeren yolları kesin bir dille reddetmiştir. Bu bağlamda Batılı kaynaklar, Nahda Hareketi’nin Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den daha ılımlı bir hareket olduğu değerlendirmesinde bulunmuşlardır.

Nitekim, yeni anayasanın yazılması amacıyla düzenlenen 2011 yılında yapılan seçimlerde, ki devrimden bu yana yapılan ilk bağımsız seçimlerdir ve bu seçimler tam bir serbesti içerisinde gerçekleştirilmiştir, Nahda Hareketi oyların %37.4’ünü almayı başarmıştır. Bu oy oranı, eski rejimden kalan medyanın Nahda Hareketi aleyhine yayınlarına ve laik kesimin Nahda Hareketi’ne olan mesafesi birlikte düşünüldüğünde oldukça başarılı bir oran olarak dikkat çekmiştir.

Nahda Hareketi, seçim zaferinin ardından iki laik merkez sol partiyle ‘Troyka’ hükümetini kurmuştur. Bu süreçte Cumhurbaşkanlığına ise liberal demokrat bir isim olan ve Nahda Hareketi içerisinde yer almayan Munsif Marzuki önerilmiş ve bu öneri laik kesimle uzlaşma çabasının bir göstergesi olarak dikkat çekmiştir.

Nahda tarafından kurulan hükümetlerin siyasi çalkantılar, muhalif liderlere yapılan suikastler ve diğer olumsuz olgular nedeniyle tehdit altında kaldığında ise Nahda Hareketi hükümetten çekilmiş, ardından teknokrat bir hükümetin kurulmasını ve seçimlere gidilmesini kabul etmiştir.

Bu sırada devam eden anayasa çalışmalarında Meclis’te bulunan siyasi partiler arasında uzlaşma sağlanmış ve yeni anayasa kabul edilmiştir. Devrimden sonra yeni bir anayasanın kabul edilmesi, Arap Baharı ülkelerindeki önemli ilerlemelerden bir tanesidir. Yeni anayasada “Tunus’un bir demokratik devlet olduğu ve dininin İslam olduğu, kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu”nun belirtildiğini ve insan haklarına ilişkin hükümler konulduğunu görmek mümkündür. Ülkede meydana getirilen diyalog ortamında doğan uzlaşıyla meydana gelen bu anayasa, bugün Arap Dünyası’nın en ilerici ve demokrat anayasası olarak kabul edilmektedir.

c.) Yeni Anayasa Sonrası Süreç

Yeni anayasanın kabulünün ardından teknokrat hükümet ülkeyi seçimlere götürdü. Bu seçimlerden 2012 yılında Nahda Hareketinin karşısında yer alan oluşumların birleşmesiyle kurulan laik Nida Tunus Partisi birinci parti olarak çıktı ve partinin kurucusu El-Beci Kaid es-Sibsi cumhurbaşkanı oldu. Nahda Hareketi’nin oyu ise %28’lere geriledi ve sandıktan ikinci parti olarak çıktı.

Seçimden sonraki süreçte Bin Ali rejiminin işlediği suçların araştırılması için bir komisyon kuruldu, 2015 yılında sivil toplum örgütlerinden oluşan Ulusal Diyalog Dörtlüsü’ne anayasa çalışmalarındaki yapıcı tavırdan ötürü Nobel Barış Ödülü verildi. IŞİD ve diğer terörist gruplar terör saldırıları ile ülkedeki askeri teşkilatları ve polisi hedef aldı. Ayrıca Nida Partisi’nin içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle kopuşların yaşanması, Nahda Hareketi’ni Meclis’te çoğunluk partisi haline getirdi.

d.) Tunus’ta ‘Gannuşi’ Faktörü

Tunus’ta devrim sonrasında yaşanan olumsuzlukların diğer Arap ülkelerindeki gibi bir iç karışıklığa yahut darbeye dönüşmemesinde Nahda Hareketi Lideri Gannuşi’nin payını yadsımak mümkün değildir.

Nahda Hareketi Kurucusu Raşid Gannuşi

Raşid Gannuşi, 1990’lı yıllarda yazdığı ‘İslam Devleti’nde Kamusal Özgürlükler’ isimli kitabında İslam ve Demokrasi uyumunu savunmuş, demokrasinin ‘şirk’ veya ‘küfür’ olduğunun savunulduğu yıllarda bu görüşü savunan ilk teorisyen olmuştur. Bu tavrı, Arap dünyasındaki bazı Selefilerin kendisini tekfir etmesine neden olmuştur.

Kurucu Meclis seçimlerinden birinci çıkan partinin lideri olarak cumhurbaşkanı veya başbakan olabilecekken, Gannuşi Nahda Hareketi’nin başında kalmayı ve partisini yönetmeyi tercih etmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamına liberal demokrat Munsif Marzuki, Meclis Başkanlığı makamına ise  sosyal demokrat Mustafa bin Cafer önerilmiştir. Elindeki tek başına iktidar fırsatını muhalefetle paylaşması, Tunus’un Arap Baharı’nın yegane başarı hikayesi olmasının ana sebeplerinden birisidir.

Gannuşi, 2016 yılında yaptığı bir açıklama ile Nahda Hareketi’nin siyasal İslam’ı geride bırakarak demokratik İslam’a geçtiğini ifade ederek kendilerini Müslüman Demokratlar olarak tanımladıklarını ifade etmiştir.

Gannuşi ayrıca, pek çok açıklamasında Türkiye’nin İslam ülkeleri açısından örnek alınması gereken bir ülke olduğunu ifade etmesiyle bilinmektedir. Demokrasi ve İslam uyumunun yakalamasında Türkiye’nin önemli bir örnek olduğunu savunan Gannuşi, devrimden hemen sonra 2012 yılında verdiği bir röportajında da “Türkiye’yi bir model olarak görüyoruz. Ekonomideki başarılarından da insan haklarında ve demokraside edindikleri kazanımlardan da faydalanabiliriz.” ifadeleriyle Türkiye’nin Tunus’un dönüşümünde önemli bir ülke olacağını ifade etmiştir.

e.) 2019 Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Seçimleri

Tunus’ta devrimin ardından gerçekleştirilen üçüncü seçimler ise 2019 yılının eylül ve ekim aylarında gerçekleştirilmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kaldığı ülkede, parlamento seçimleri ile birlikte üç ayrı sandık kurulmuştur.

Parlamento seçimlerinden Nahda Hareketi zaferle çıkmıştır. Oyların yüzde %17.5’ini alarak parlamento da çoğunluğu elde eden Nahda Hareketi’ni %15.6’lık oy oranı ile Tunus’un Kalbi Partisi takip etmiştir. Önlerindeki dönemde kendilerini ekonomik ve sosyal büyük sıkıntıların beklediğini ifade eden Gannuşi, karşılaşılacak zorluklarla tek bir partinin mücadele etmesinin mümkün olmadığını ve bu nedenle bir ortaklık hükümeti kurulacağını ifade etmiştir.

Devrimden sonra demokratik geçiş sürecinde attığı adımlar, uzlaşma yolunda verdiği tavizler ve partisindeki farklı görüşleri bir arada tutmasıyla teşkilat içinde ‘şeyh’ lakabıyla anılmaya başlayan Gannuşi, 13 Kasım tarihinde de Meclis Başkanı seçilmiştir.

26 adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde ise ikinci tura bağımsız aday Kays Said ile tutuklu medya patronu Nebil El-Karvi kalmıştır. Yapılan seçimleri %72.5’lik bir oranla kazanan Kays Said ülkenin yeni cumhurbaşkanı olmuştur.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said

61 yaşındaki Kays Said, 2014’te yürürlüğe giren ve ‘Arap dünyasının en demokratik anayasası’ olarak kabul edilen anayasanın hukukçu mimarlarından birisidir. Herhangi bir siyasi oluşumla ittifak yapmayan Said, “siyasette ahlak, yolsuzlukla mücadele, kanun devleti” gibi kavramları öne çıkarmış ve “Halk İstiyor” sloganıyla kampanyasını yürütmüştür. İlk turda aldığı başarının ardından Nahda Hareketi başta olmak üzere birçok siyasetçi tarafından desteklenen Kays Said, bağımsız profilinden taviz vermeyerek seçimleri kazanmıştır.

Mevcut problemlerinin çoğunun “bir kısım anayasa maddelerine uymama” nedeniyle ortaya çıktığını savunan Kays Said, seçim sürecinde eşcinselliğin yabancı ülkeler tarafından teşvik edildiğini ifade etmiş, miras hukukunda cinsiyet eşitliğini redderek kadın hakları konusunda muhafazakar pozisyon almıştır. Seçimden sonra ise Tunus’un haklı Filistin davasında Filistin halkının yanında durmaya devam edeceğini ifade eden Kays Said’in cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye- Tunus ilişkilerinin güçlenerek devam edeceği yorumu yapılmaktadır.

3.) Türkiye-Tunus İlişkileri

Mevcut Durum

Devrim sırasında Tunus halkının yanında yer alan Türkiye, devrimden sonra Tunus’la ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmiştir. Son zamanlarda Türkiye’nin yatırım hedeflerinden biri haline gelen Tunus’ta birçok alanda faaliyet gösteren 50’ye yakın Türk şirketi bulunmaktadır. İki ülke arasında ticaret hacmi ise 2018 yılı itibariyle 1.1 milyar dolara yükselmiş durumdadır.

Tunus’un Libya İç Savaşı’ndaki Konumu

Libya’nın batı komşusu olan Tunus, Arap baharındaki başarı hikayesi ile siyasi istikrar kazanmak yolunda çaba gösteren Tunus, Libya meselesinde uzunca bir süre tarafsız kalmıştır. Kendi iç istikrarının sağlanması adına terör saldırıları ile mücadele eden Tunus, son seçimlerden itibaren Libya meselesindeki tarafını da belirlemeye başlamıştır.

Arap Baharı’nın Sisi’nin darbesiyle kışa döndüğü Mısır’la siyasi ve sosyal ilişkileri sınırlı olan Tunus, Mısır tarafından desteklenen Hafter’i destekleyen bir açıklama veya aksiyona girişmemiştir.

25 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Tunus’a yapılan ziyaretle de Libya meselesinde Tunus’un tavrı ve desteği hakkında görüşmeler yapılmıştır. Türkiye’nin görüşme esnasında hava sahasının kullanımını talep ettiği veya bir askeri üssün Türk Ordusu’nun kullanımına açılmasını talep ettiği iddia edilse dahi henüz bu konuda somut bir gelişme yaşanmamıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşme sonrasında yaptığı açıklamada iki ülke arasında işbirliğinin ve Libya’da ateşkesin sağlanarak siyasi çözüm sürecine dönülmesinin üzerinde durduklarını ifade ederken, Tunus Cumhurbaşkanı Said ise Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmanın iki ülke arasında bir mesele olduğunu belirtmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Tunus Cumhurbaşkanı Said

Görüşme sonrası Tunus Cumhurbaşkanı’nın Libyalı aşiretlerle görüşmeler yapması ve ateşkes sürecine giden yolda çalışmalar yapması beklenmektedir. Ziyarete oldukça yakın bir tarihte açıklama yapan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise “Türkiye, Tunus ve Cezayir’le iş birliği içinde halkımıza, güvenliğimize ve istikrarımıza hizmet eden bir ittifak içinde olacağız.” diyerek bölgenin istikrarı için bir Türkiye-Tunus-Libya-Cezayir arasında bir ittifakın mevcut olduğunu ifade etmiştir.

Tunus’un coğrafi konumu Libya’nın batı sınırının güvenliğinin sağlanması noktasında Türkiye için önem arz etmektedir. Zira Tunus’un hava sahasının ve limanlarının Türkiye’nin kullanımına açılması, Libya sınırları içerisinde meydana gelmiş veya gelmesi muhtemel kesintileri asgari seviyeye indirecektir. Aynı şekilde Libya sınırları dışındaki bir üs, Türk Ordusu’nun envanter güvenliğini temin edecektir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Arap Baharı’nın başladığı ülke olan Tunus, bu baharın gerçek bir devrimle de taçlandırıldığı yegane ülkedir. Diğer olumsuz tecrübelerde olduğu Tunus’ta da Arap Baharı’nın halk aleyhine gelişim göstermemesinin başlıca birkaç sebebi vardır.

Bu sebeplerden ilki, Tunus’ta ordunun otoriter rejimler döneminde bir tehdit olarak görülmesi ve bu nedenle ordunun zayıf bırakılmasıdır. Gerçekten de Tunus Ordusu, protestolar başladığı sırada tarafsız kalarak halkın üzerine yürümemiş, sonrasında yaşanan süreçlerde de siyasete müdahil olmamıştır.

İkincisi, devrim sonrasında toplumun tüm kesimlerince müzakerelerin dikkatlice yürütülmesi ve iktidar sahiplerinin iktidarı paylaşma cömertliğini göstermesidir. Devrim sonrası yapılan seçimlerden birinci parti olarak çıkan Nahda Hareketi, tek başına hükümet kurabilecekken Mısır’da Müslüman Kardeşler’in başvurduğu yola başvurmamış ve laik kesimlerle bir üçlü koalisyon hükümeti kurmuştur. Bu durum, anayasa çalışmalarının toplumun farklı kesimlerine yayılmasını sağlamış ve bir uzlaşma metni olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Nahda Hareketi, bu süreçte İslamcı kimliğiyle demokrasi kavramını ayrı tutmamış, demokrasiyle barışık bir tutum izlemiştir. Aynı şekilde kurucu meclis döneminde Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Munsif Marzuki’de çalışmaların ve hükümetin meclis bünyesinde kalması  için yoğun çalışmalar yürütmüştür.

Son olarak, uluslarası aktörlerin Avrupa’ya oldukça yakın bir konumda bulunan Tunus’ta başlayacak bir karışıklığın Avrupa’nın huzurunu daha fazla kaçıracağı endişesi ve Tunus’un zengin doğal kaynaklara sahip olmayışı, bu aktörlerin Tunus’ta çözüme katkı sunmasını sağlamıştır. Nitekim devrimin öncülerinden Gannuşi, Türkiye’de katıldığı bir programda bu hususu “Tunus zengin petrol yataklarına sahip değil. Yani Libya gibi büyük devletlerin iştahını kabartan bir ülke değil. Tunus’ta paylaşılacak bir pasta yok. Diğer bir neden ise Tunus’un Avrupa’ya yakın bir bölgede olması ve Tunus’ta baş gösterecek huzursuzluğun Avrupa’ya sıçraması. Bu nedenle Tunus demokratik dönüşüm sürecinde uluslararası destek de aldı.” demek suretiyle ifade etmiştir.

Tüm bu nedenlerle beraber Tunus halkının bölge ülkelerine göre daha eğitimli olması ve siyasi yapının dönüşüme açık olması da sürecin halk aleyhine sürmesini engellemiş, Tunus Arap Baharı’nda ‘yasemin’lerin açtığı tek ülke konumuna gelmiştir.

2019 yılında yapılan seçimlerden sonra, ülkeye siyasi istikrar kazandırma çabaları hız kazanmıştır. İşte bu süreçte, Türkiye’de Tunus ile ilişkilerini geliştirme ve uluslar arası meselelerde işbirliğini artırma yönünde çaba göstermektedir. Tunus’un yeni demokrasi tecrübesinde Türkiye, yol gösterici olarak Tunus Devrimi’nin yanında yer almaya devam etmektedir.

Türkiye, yılların demokrasi tecrübesi, güçlü ekonomisi ve yetişmiş insan kaynağıyla bölge ülkelerine rol model olmayı sürdürmelidir. Türkiye’nin sahip olduğu bu tecrübeyi evrensel hukuk normlarına bağlılıkla ileri taşıması, hem bölge ülkeleriyle ilişkilerimizi sağlamlaştıracak hem de bölge halkıyla kurulmuş olan sıcak bağlarımızın sürmesini sağlayacaktır.

Nitekim, Doğu Akdeniz’deki kaynakların paylaşımı ile yakından ilgili olan Libya İç Savaşı’nda, Türkiye’nin öncülüğünde bölgede kurulacak ittifaklar hem Türkiye’nin elini rahatlatacak, hem de bölgenin istikrarına katkı sağlayacaktır.

Harun Sakınan 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA:

AÇIL, Murat, “Tunus’un Demokratik Dönüşümü Ve Anayasa Yapım Süreci”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.25, S.1, 2017, s.165-203.
AYHAN, Veysel, “Tunus İsyanı: Arapların Devrim Ateşini Yakması”, Ortadoğu Etütleri, C. 3, S. 2, Ocak 2012, s. 59- 93.
EL GANNUŞİ, Raşid, “İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler”, Tunç, Osman (Çeviren), İstanbul, Tarihsiz.
HİTTİ, Philip Khuri, “Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi”, Tuğ, Salih (Çeviren), İstanbul, 2011.
KOÇAK, Konur Alp, “Yasemin Devrimi’nden Arap Baharına Tunus”, Yasama Dergisi, S. 22, Y. 2012 (Eylül, Ekim, Kasım, Aralık), s. 22-61.
OKUMUŞ, Fatih, “İslami Hareketin İktidar Deneyimi: Tunus ve Mısır”, İstanbul, 2015.
foreignpolicy.com/2016/08/07/five-years-of-the-new-tunisia/
middleeasteye.net/news/four-things-know-about-tunisias-parliamentary-election
aa.com.tr/tr/dunya/tunus-taki-siyasi-gerginligin-yonetiminde-gannusi-faktoru/220772
wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTmFoZGFfSGFyZWtldGk
middleeasteye.net/news/ennahda-leader-ghannouchi-we-are-muslim-democrats-not-islamists
setav.org/tunus-nahda-hareketi-lideri-gannusi-islam-ile-demokrasinin-ikiz-olduguna-inaniyoruz/
setav.org/arap-baharinin-yeni-momenti-tunus-anayasasi/
aa.com.tr/tr/dunya/libya-icisleri-bakani-basaga-hafter-guclerine-karsi-koymak-icin-turkiyeden-askeri-destek-isteyecegiz/1684583
mfa.gov.tr/turkiye-tunus-siyasi-iliskileri.tr.mfa

Türk Akımı Boru Hattı’nın Künyesi

Türkiye ile Rusya arasında inşa edilen yaklaşık 700 kilometresi Türk karasularında olan 930 kilometrelik Türk Akımı doğal gaz boru hattı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından bugün açıldı.

Karadaki iki yeraltı boru hattından biri Lüleburgaz’da Türkiye’nin mevcut doğal gaz şebekesine bağlanıyor ve diğer boru hattı ise Avrupa sınırına ulaşıyor.

Yunanistan ve Bulgaristan’ın kendi topraklarındaki boru hatlarını inşa ettiği proje ile Bulgaristan’daki gaz fiyatlarında ortalama yüzde 5’lik bir düşüş yaşanacağı düşünülüyor. Proje ile Türkiye’nin de 546 milyon gelir edeceği öngörülüyor.

Rus uzman Aleksey Grivaç, Rus devlet gaz şirketi Gazprom’un projeden yılda yaklaşık 500 milyon dolar kazanç elde edeceğini söyledi.

Yüzde 60 Rus gazına bağımlıLIğı 2018 yılında yüzde 48’lere düşen Türkiye, Azerbaycan ile yaptığı TANAP vasıtasıyla bu oranı yüzde 40’a düşürmeyi hedefliyor.

  • İnşa tarihi: Mayıs 2017
  • Uzunluk: 930 km (Anapa-Kıyıköy)
  • İlk gaz pompalaması: 8 Ocak 2020
  • Maliyet: 11,4 milyar euro
  • Anlaşmanın tarafları: Gazprom ve BOTAŞ
  • Kapasite: 31,5 milyar metreküp (İki ayrı hat da yıllık 15,75 milyar metreküp kapasiteye sahip)
  • Amaç: Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan’a enerji sağlamak. İlk hat ile doğrudan Türkiye gaz alımı gerçekleştirecekken, ikinci hat ile Rus gazı Avrupa’ya ulaşacak.

Türkiye yıllık ortalama 50 milyar metreküp doğal gaz tüketmekte ve bu miktarın da yüzde 99’unu yurtdışından temin etmektedir.

 

Sputnik ve AA’da yer alan iki ayrı infografikte Türk Akımı ile ilgili özellikler ve proje süreci ile ilgili önemli bilgiler yer alıyor.

İlk olarak 2014’te iptal edilen Güney Akımı projesiyle gündeme gelen Türk Akımı, Türk-Rus ilişkilerinin askıya alındığı “uçak krizi” ile rafa kaldırılmış, ilişkilerin eski haline dönmesinin ardından hayata geçirilmişti.

Türk Akımı görüşmeleri (AA)

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”23059″ name=”Avrupa’nın En Uzun Boru Hattı TANAP’ın Amacı ve Maliyeti”]

İran’ın 2 Amerikan Üssünü Vurmasının Ardından Yaşananlar

İran Devrim Muhafızları, ‘öldürülen Kasım Süleymani’nin intikamı’ kapsamında Süleymani’nin öldüğü ve aynı zamanda defnedildiği saatlerde, ABD’ye ait Irak’ta bulunan Ayn el-Esed ve Erbil üslerini balistik füzelerle vurduğunu duyurdu. İran devlet televizyonuna göre saldırıda 80 Amerikan askeri öldü.

Devrim Muhafızları, “Ayn Esad üssünde 4000 asker var. Saldırıda Amerikan helikopterleri, dronelar ve askeri araçlar hasar görürken 80 Amerikan askeri öldü ve 200 asker yaralandı. Askerlerin Bağdat’a taşındığını gözlemledik.” açıklamasında bulundu. Irak güvenlik kaynaklarının saldırıya ilişkin yaptığı açıklamada, “Irak’a düşen 22 füzenin 5’inin Erbil’deki askeri üsse, 17’sinin de Ayn Esad’a düştüğü, bunlardan 3 tanesinin patlamadığı bildirildi.

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik ekibini acil olarak toplantıya çağırdı. Öte yandan Pentagon’dan yapılan ilk açıklamada, “Şu an durumu ve vereceğimiz karşılığı değerlendiriyoruz” ifadesi kullanılırken, ‘Gelen ilk bilgilere göre İran’ın başlattığı saldırı sonrasında sadece Iraklı güvenlik güçlerinin kayıplar verdiği görülüyor’ dendi.

Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkeleri de tehdit eden Devrim Muhafızları:

“ABD güçlerine ev sahipliği yapan ülkelerden İran’a bir saldırı olursa yanıt vereceğiz. Askerlerinizin hayatını korumak istiyorsanız geri çağırın.”

[irp posts=”24042″ name=”Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü”]

Trump, saldırıların yoğunlaştığı Ayn el-Esed hava üssüne 26 Aralık 2018’de sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmişti.

Saldırının ardından BM Gübenlik Konseyi’ne ve BM Genel Sekreteri Guterres’e mektup gönderen İran:

“Savaş peşinde değiliz. Bize karşı yapılacak her türlü askeri maceracılığa karşı uyarıda bulunuyoruz.”

 

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “BM Anlaşmasının 51’inci maddesine göre, orantılı bir şekilde karşılık verildi ve tamamlandı. Gerginliğin artmasını ya da savaş istemiyoruz ama karşıdan saldırı gelirse kendimizi savunacağız” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif

“Gece bunlara bir tokat atıldı ama bu yeterli değildir. ABD’nin bu bölgedeki varlığı son bulmalıdır.” diyen İran lideri Ali Hamaney, şu ifadeleri kullandı:

“Halkın görevi düşmanı doğru tanımaktır. ABD, Siyonistler ve dünya emperyalizmi İran’ın düşmanlarıdırlar. Irak Meclisi’nin ABD’yi ülkeden çıkartma kararını memnuniyetle karşılıyoruz.”

İran’ın resmi haber ajansı Fars, Kasım Süleymani’nin öldürüldüğü saatte Irak’taki Amerikan üslerine başlayan İran’ın balistik füze saldırısını bu görüntülerle duyurdu.


İran’ın vurduğu üslerin harita üzerindeki konumu şu şekilde:

İran’un vurduğu Amerikan üsleri

Ayn El-Esed’de yer alan Amerikan üssü, IŞİD karşıtı oluşturulan koalisyon güçlerinin de kullandığı bir üs.

Ayn El-Esed üssünün havadan görüntüsü

ABD-İran Gerginliği Nasıl Başlamıştı?

İlk olarak 27 Aralık‘ta ABD’nin Kerkük’teki K-1 üssüne Şii milislerin düzenlediği roketli saldırıda 1 Amerikan vatandaşı sivil ölürken, birkaç Amerikan askeri yaralandı.

Daha sonra Amerikan ordusu, 29 Aralık‘ta Haşdi Şabi’nin El-Kadim’deki karargahına düzenlediği saldırıda 25 milis öldüğü, 50’den fazla milisin yaralandığı bildirildi.

31 Aralık‘ta ABD’nin Bağdat’taki Büyükelçiliği Haşdi Şabi taraftarları tarafından basılırken, 3 Ocak‘ta Kasım Süleymani Bağdat Uluslararası Havaalanı’nda drone saldırısında öldürüldü.

[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]

[irp posts=”8700″ name=”’14. Yıldönümünde’ ABD’nin Irak’ı İşgali ve Sonuçları”]