Kırım İlhakı Sonrası Rusya ve Ukrayna’nın Değişen Deniz Alanları

0

Yabancı savaş gemilerinin girişinde sınırlandırmaların olduğu Karadeniz’i 6 ülke paylaşıyor. Rusya’nın, 2014’te tek taraflı illegal referandumu sonrası ilhak ederek kendisine bağladığı Kırım ile birlikte Karadeniz’de büyük bir deniz alanında hak iddia eder oldu. Kırım işgali öncesi ve sonrasında Karadeniz’deki değişen deniz alanları şu şekilde:

Karadeniz’de Rusya ve Ukrayna’nın deniz alanları

Kaynak: reddit

[irp posts=”24357″ name=”Karadeniz’deki MEB Sınırlarının Haritası”]

2009 Ekonomik Buhranı Türkiye’yi Nasıl “Teğet” Geçti?

Yazımızın Türkiye kısmına başlamadan önce, 2009’da gerçekleşen ve “Büyük Resesyon” adı verilen dünya çapında yaşanan iktisadi duraklamayı kısa ve öz bir şekilde sizlere anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bu resesyon, ilk başta ABD merkezli olarak başlamıştır. Nedenlerine de değineceğim. Olayın ciddiyetini kavramanız için bu resesyonun 1930’daki krizden sonra en büyük ekonomik kriz olduğunu da belirtelim.

“Resesyon” terimi ekonomi’de sıkça kullanılan bir terimdir. O yüzden ilk önce anlamını incelemekte fayda var. Aslında resesyon, ekonomik büyümenin durması veya duraklamaya başlaması demek. Ancak günümüzde bu daha çok duraklamadan sonra oluşan aşırı düşüşle de bağdaştırılıyor.

Peki ya Avrupa ve ABD’yi derinden etkileyen bu kriz neden oluştu ve etkileri ne oldu? Gelin 2003 yılına, bu krizin asıl başlangıcına gidelim.

Büyük Resesyon

Yıllar 2003’ü gösterirken ABD’de bir “emlak balonu” krizi başlamıştı. Bu “emlak balonu” dediğimiz olay önce talebin,spekülasyonun ve verimli harcamaların yükselmesiyle başlar. Ardından haliyle herkese ev yetiştirmek için daha fazla konut inşa ediliyor. Bu süreç bazen 5 yıl bile sürebiliyor. Konutlar inşa edildikten sonra ise spekülatörler pazara büyük miktarda para akıtıyor. Nihayetinde ise evlerin fiyatları mecburen düşüyor. Talep yükselirken akıtılan para yüzünden diğer taraftan da azalıyor çünkü herkes ucuza ev alıyor. Balon patlıyor.

Fiyatların ucuzlanmasından önce ise yüksek krediler veriliyordu. Finansal anlamda zor durumda olan vatandaşlara verilen özel ev kredileri, finans kuruluşları tarafından bir yatırım olarak görülüyordy. Bu yatırımın tabii ki de emlak balonundan sonra yıkıcı şekilde sonlandığını anlamışsınızdır. 2007’de bu özel krediyi veren bir çok finans kuruluşu iflas etti. Ardından Amerikan Federal Ev Kredileri İpotek Kurumu artık bu özel kredileri vermeyeceğini açıklayınca pazar çöküşe uğradı. Amerikan Ev İpoteği Yatırımları Kurumu da iflas edince işler daha da kötüye gitti.

Kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Standard&Poor’s alarma geçmişlerdi. Ev kredisi konusundaki 100’den fazla tahvilin derecelendirmelerini azaltacaklarını açıklayan Moody’s kurumunun ardından S&P’de 600’den fazla tahvile “kredi güvenliği” koydu, yani göz altına aldı diyebiliriz. İlgi çekicidir ki, 2007’nin Ekim ayında Dow Jones borsası rekor kırıyordu, bu son pozitif olaydı. Ardından %50’ye yakın bir oranda değer kaybeden borsa, yatırımcılara çok zarar verdi.

Yıl 2009’du ve Obama başkan olmuştu, ondan önceki başkan Bush’un yaptığı gibi Obama yatırımcılara güven verme adına faizleri düşürdü.

FED, faiz hedefini %0’a koymuştu ve bu tarihte bir ilkti. Obama doğru yerlere yatırım yaparak ekonomiyi, Bush’un ondan önceki gayretleriyle de beraber tekrar kalkındırdı. Gelelim Avrupa’ya. Avrupa’daki büyük ekonomiler (Fransa, Almanya, Hollanda gibi) ABD’den gelen ticari akışın aksamasından derin etkilendi. Öte yandan bir yıl sonrasından itibaren 2014’e kadar, İrlanda, Yunanistan, GKRY ve Portekiz dış borçlarını ödeyememe noktasına gelmişti. Vergileri yükselterek ve AB’ye yardım konusunda baskı uygulayarak bu sorunu aşmaya çalıştılar.

Türkiye Nasıl 2007-2014 Yılları Arasında Büyüme Rekorları Kırarak Bu Krizden Etkilenmedi?

2009 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Kriz Türkiye’yi teğet geçti” sözlerini Londra’da bir kez daha tekrarladı. Erdoğan, “Bu kriz bizi teğet geçecek dedim, rahatsız olanlar oldu. Aynı ifadede ısrar ediyorum. Kriz bizi etkilemedi demiyorum ama en az bizi etkileyecek diyorum” dedi.

Değindiği önemli noktalar şunlardı;

  • Krizin olumsuz etkilerinin en fazla hissedildiği alanlardan biri olan ticaretin finansmanının desteklenmesi amacıyla önümüzdeki 2 yıllık dönemde en az 250 milyar ABD doları tutarındaki kaynağın harekete geçirilmesi yönünde görüş birliğine varıldı.
  • Kamu yapısında özellikle geçmişte yaşanmış olan bazı sıkıntılı deneyimler veyahut geçmişte yaşadığımız krizler – ki 90’lı yıllarda, 2001-2002 bu yıllarda- bizler için çok ciddi bir deneyim oldu, tecrübe oldu. Tabii bu tecrübe, 2007’de aslında başlayan kriz 2008’de devam ederken bizim buna daha hazırlıklı yakalanmamızı sağladı. Bu bizim için çok ciddi bir dersti. Küresel finans krizi bizi bu noktada ilk başladığı andan itibaren rahatsız etmedi. Örneğin bizim şu anda henüz batan bir bankamız yok. Veyahut fona devredilen bir bankamız yok. Bankaların hepsi şu anda kendi ayakları üzerinde durabiliyor.
  • Reformlar ve sıkı denetim sayesinde Türkiye’de kriz sürecinde hiçbir banka iflas veya devir gibi sıkıntılara maruz kalmadı. Tabii burada bankalarla ilgili şunu özellikle söylemek durumundayım: İktidarımızdan önceki dönemde ne yazık ki önüne gelen -yani burada tabii bakkal mı diyorlar bilemiyorum ama- bakkal dükkanı açar gibi herkes banka açıyordu ama bizde şimdi artık o, geride kaldı. Herkes, önüne gelen banka açmak için müracaat ettiğinde banka açamıyor.
  • İşsizlik, işsizlik, işsizlik bu sürekli söyleniyor. 6.5 yıl önce biz hükümeti devraldığımızda Türkiye’de işsizlik oranı 10.3 idi, şu anda 13.6 kriz döneminde. Fakat İspanya’ya bakıyoruz, İspanya’da işsizlik yüzde 15’e ulaştı, ABD’de 8.1, bunlar işsizlik sorununu pek yaşayan ülkeler değil. Avrupa Birliği ülkelerine bakıyorsunuz şu anda yüzde 5’in üzerinde, böyle bir durum var. İşsizliğin vurmadığı ülke henüz kalmış değil.
  • Biz bütün bunlara rağmen, özellikle işini kaybedenlere yönelik olarak bir mücadelenin içindeyiz. İşverenlere şunu söylüyoruz, ‘Bak sen işçini çıkarma, biz 6 ay süreyle günlük yevmiyesinin yüzde 50’sini ödeyeceğiz’. Bir mücadele yöntemi olarak bunu şu anda sürdürüyoruz. Belki tekrar değerlendirme yapacağız, atmamız gereken farklı adımlar varsa bu adımları atmak suretiyle özellikle toplumumuzu, halkımızı daha rahatlatacak adımları, şüphesiz ki atmaya devam edeceğiz.

Tüm bu önlemler Türkiye’yi dünyaya kıyasla çok iyi korumuştu. Bu noktalar yanı sıra Erdoğan da Obama’nın aldığı önlemlerden aldı. Vergileri bir çok alanda azalttı ve rekabeti hareketlendirecek kararlar aldı. İstihdamı korumaya yönelik teşvikler verildi. Nihayetinde sıkıntılı bir dönem oldu tabii ama ben de bu konuda Erdoğan’ın “Ben tabii bunu ‘Bu kriz bizi teğet geçecek’ diye ifade ettim. Bundan rahatsız olanlar oldu. Yine ben aynı ifademde ısrar ediyorum. Bu kriz en az bizi etkileyecek ama ‘etkilemeyecek’ demedim. ‘Teğet geçti’ demek, ‘etkilemiyor’ veya ‘etkilemeyecek’ anlamına gelmez. Bir sürtünme yapacak. Bir aşındırma olacak ama en az bizi etkileyecek. Bunu söyledim, bunu söylüyorum.” sözlerine katılıyorum.

Bu dönemde, gelişmekte olan ülkeler ise krizden nispeten daha az etkilendi. Kriz öncesi dolar kuru, 1.20 düzeylerinde seyrediyor ve “1 dolar 1 TL olur mu” tartışmaları yapılıyordu. Kriz sırasında kur, 1.7 seviyesinin üzerine çıkarak rekor kırdı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ekim 2008’de yaptığı açıklamada, “Kriz bizi teğet geçecek” dedi. Kurdaki yükselişin reel sektöre etkisi ise sınırlı kaldı, bu nokta çok önemli.

Türkiye o dönemde AB ile kıyasla çok ama çok az etkilendi. Öyle ki diğer ekonomiler daralırken Türkiye ekonomisi, her ne kadar birkaç yıl önce daha büyük bir oran varken, 1,9% ile büyüyordu. Küçülme yoktu ancak büyüme azalmıştı, ama vardı. İşsizlik %9 idi, bu yüksek bir rakam ancak krizden etkilenen ülkelerde (örn. Portekiz) bu %14’lere çıkıyordu. Üretim kapasite kullanım oranı azalmasına rağmen %74 gibi ciddi bir oranda kalmayı başarmıştı. Zaten 2001 krizinden sonra devam edilen özelleştirme politikaları kamu borçlarının %30-40 arası azalmasını sağlamıştı. Bu süreç 2010’dan itibaren de devam ettiği için henüz 2007-08 krizi yeni bitmişken Türkiye ekonomisi 2011’de %9 büyüme oranı yakaladı. Faizler de biraz da olsa arttırılınca Türk Lirası da rahatlamıştı.

Bu önemli dönüm noktalarında alınan kararların günümüzde de alınmasına az kaldı gibi görünüyor. Günümüze gelirsek gördüğümüz Lira’nın 6 Dolar’da kaldığı, işsizliğin ve enflasyonun arttığı. Mevcut hükümet 2001 krizini ve 2007 krizini atlattı. Bu krizi de bir sonraki seçimlerin 2023’te olduğunu hatırlarsak, atlatacağını halkımız için umuyorum. Zira 2023’ten önce atlatırsak, 2010’larda olduğu gibi çok büyük rakamlara ve rahatlığa ulaşabiliriz. Ki zaten bakanlar 2021 yılı için %3,4’lük gayet iyi bir büyüme rakamı öngörüyor. Bunlar da 2023-2071 arası ulusal hedeflere , bakınız hükümet değil ancak devletin yararına olan hedeflere, daha emin adımlarla ilerlememizi sağlar.

Amerikan Modeli Üzerinden Başkanlık Sistemi Nedir?

Başkanlık sistemi, temsili rejim çeşitlerinden olup kuvvetler ayrılığına dayanır. Parlementer sistemden farklı olarak kuvvetler sert biçimde ayrılmaktadır. Başkanlık rejimindeki  kuvvetlerin ayrılığı temelde kuvvetlerin eşitliğine bağlı olsa da bu eşitlik hukuki eşitliktir. Siyasi açıdan ise başkanlık rejimi yürütmenin yasamaya üstünlüğüne yol açmaktadır.

Başkanlık sistemindeki kuvvetlerin ayrılığı 3 noktada toplanır:

a.) Organların yapısında bağımsızlık:  Seçim mekanizması organların her biri için ayrı ayrı kullanılmaktadır. Yasama organı genel oyla halk tarafından seçildiği gibi yürütme yetkisini kullanan “başkan”’ da yine halk tarafından ayrı bir seçimle göreve gelir. Yürütme, yasama organındaki çoğunluk içerisinden çıkmaz.

b.) Organların fonksiyonlarında bağımsızlık:   Her organ ayrı faaliyetle sınırlıdır. Parlemento kanun koyar ancak uygulamasına karışmaz. Hükümet kanunları uygular ama onun yapılmasına karışmaz. Yine mahkemeler yargılar ama kanun yapılmasına ve uygulamasına karışmaz.     

c.) Organların ilişkilerinde bağımsızlık: Organların diğerini etkilemesi söz konusu değildir. Yürütme yasamayı feshedemez, yasama da yürütmenin siyasi sorumluluğuna gidip onu düşüremez. Peki organlar arası bir anlaşmazlık olursa ne olur? Anayasal olarak bir çözüm öngörülmemiş. Bunun iki kötü sonucu olabilir; ya devlet faaliyetleri durur yahut da ‘hükümet darbesi’ olur.

Uygulamada başkanlık sistemi sadece ABD’de sorunsuz işler. Siyasi partilerin yapısal özelliği ve parlamentodaki komiteler  aracılığı ile yasama-yürütme arası işbirliği bunu sağlar.

Parlamenter sistemle temel farkını ise Fransız kamu hukukçusu Vedel şöyle ifade eder:

Parlementer rejim başarılı olduğu takdirde anayasayı gereksiz kılar, başkanlık sistemi ise tamamen anayasanın ürünüdür.

Başkanlık rejiminin işleyişi bazen güç olsa da parlamenter sistemden daha basittir. Zira yasama ve yürütme erkleri arasındaki denge bunların her birinin bağımsız ve seçildikleri süre zarfında görevde kalmalarından emin olmaları sonucunu doğurur.

Başkanlık sisteminde yürütmenin yapısı parlamenter sistemden farklı olarak tek başlıdır. Başkan, yürütme yetkisini ya doğrudan yada sekreterleri aracılığıyla dolaylı olarak kullanır. Başkan hem devlet başkanının hem de başbakanın görevini üstlenmiştir.

Başkanlık rejiminde, sekreterler bakan niteliğinde olmayıp başkan tarafından belirlenen politikayı yürütürler. Atanmaları ve görevden uzaklaştırılmaları senatonun da uygun bulması ile Başkan tarafından yapılır. Sekreterler parlamento üyesi olmadıkları gibi meclis görüşmelerine de katılamazlar. Parlamentoya karşı siyasi sorumlulukları yoktur, sadece başkana karşı sorumludurlar.

Başkanın sekreterleri toplayarak ortak karar almaları mümkün ise de bu tür toplantılar sadece danışma niteliğindedir. ABD Başkanlarından Lincoln bir keresinde sekreterleri ile yaptığı toplantıda kendi görüşüne karşı yedi sekretere “yedi hayıra karşılık tek evet kazanmıştır” diyerek kendi görüşünü uygulaması bu toplantıların danışma niteliğinde oluşuna örnektir.

Başkanla birlikte aynı süre için seçilen başkan yardımcısı aynı zamanda senatonun da başkanıdır. Anayasal bir görevi olmasa da başkanın istediği ölçüde siyasi rol oynayabilir.

Başkanlık sisteminin ayırıcı özelliği, gerek yürütmenin gerek yasamanın görev süreleri boyunca yetkilerine bütünü ile sahip olmalarıdır. Bunun ise iki sonucu vardır; ilki organlardan hiç biri ötekinin yetki alanına karışamaması diğeri baskı yapamamasıdır. Başkan yasama meclisini feshedemez buna karşılık yasama da başkanın siyasi sorumluluğuna giderek onu düşüremez. Parlamento sadece başkanın cezai sorumluluğuna giderek görevden uzaklaştırılmasını sağlayabilir. ABD başkanlık rejiminde parlamentonun cezai sorumluluk (impeachment) mekanizmasını işletebilmesi “yüksek ihanet”, “zimmete para geçirme” ya da ağır suçlar ile itham edilme nedenli olur. Bunun haricinde parlamentonun başkana güvensizliği onu siyaseten desteklememesi çekilmesine yol açamaz.

Başkanlık sisteminin işleyişindeki güçlükler: Bunu kurumsal güçlükler ve siyasi güçlükler olarak iki ayrı başlık altında değerlendirebiliriz.

1-) Kurumsal güçlükler:  Başkanın kanun teklifine katılamaması belli bir programı uygulamak için seçilmiş olan başkanı farklı yollara iter. “Mesajlar” bunlardan biridir. Parlamentoya mesajlar göndererek dolaylı yollardan kanun teklifi aşamasına katılım sağlar. Basın toplantıları ile de kanunla düzenlenmesini istediği konuları dolaylı dile getirebilir. Bir diğer olanak da parlamentoda etkili olabileceğine inandığı üyeler (congressman) ya da parlamenter dostları aracılığıyla kanun teklifi yaptırabilir. ABD’de parlamenterlerin yürütme üyelerini ve giderek yürütme politikalarını komiteler vasıtası ile denetleyip etkileyebilmelerine “kongre yönetimi” (gouvernement congressionnel) denilir.

Başkanın, kongreye karşı kurumsal açıdan en etkin ancak sınırlı araçlarından biri, yasama faaliyetine engel olma “veto” yetkisidir. Parlamentonun kabul ettiği bir kanunun yürürlüğe girebilmesi için başkanın bunu 10 gün içerisinde imzalaması gerekir. Eğer geri çevirirse yeniden yasalaşması için temsilciler meclisinin ve senatonun mevcut üyelerinin üçte ikisince kabul edilmesi gerekiyor.

2-) Siyasi güçlükler: Daha ciddidir. Rejimin işleyişini tamamen durdurabilir. Başkan ile parlamento çoğunluğu aynı siyasi partiye ait değilse organlar arası kriz çıkabilir. Başkanlık sistemi ise bu krizleri giderebilecek mekanizmalara sahip değildir. ABD siyasi partileri yapıları gereği serbest partilerdir. Yani parlamenterler grup kararları ile bağlı değildirler. ABD’de uzlaşma zemini bulmak kolay olabilmektedir. İki egemen siyasi parti (Cumhuriyetçiler/Demokratlar) arasında keskin ayrılıklar olmadığından dolayı çok büyük krizler çıkmaz. Kıta Avrupası’ndaki iktidar-muhalefet çatışması ABD’de görülmez.

Başkanlık sisteminde kuvvetler arasındaki kopukluğu gidermek için bir “denetim(fren) ve denge sistemi (balance)” geliştirilmiştir. Yürütmenin bazı işlemleri örnek olarak üst düzey yöneticilerin atanması senato onayı gerektirir. Buna mukabil başkanın da yasamadan geçen yasaları veto yetkisi vardır. (checks and balances )  

Başkanlık sisteminin en belirgin örneği ABD’de görülür. Diğer ülkelerde çoğu kez baskıcı rejime yol açmıştır. ABD’de sorun çıkmadan uygulanması  ekonomisinin gelişmişliğiyle de ilgilidir.

Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkeler:

Venezuela, Arjantin, Yeni Zelanda, Bolivya, Azerbaycan, Brezilya, Ekvator, Türkmenistan, Endonezya, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Filipinler, Nijerya, Peru, Meksika, Uruguay

Av. Levent Sert

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Uçak Gemisi ve LHD’si Olan 13 Ülke

Uçak gemileri, yüzeyi tamamen pistten oluşan, deniz üzerinde giden bir havalimanı pistini anımsatan görünüşe sahip bir deniz unsurudur. Üzerine ise uçaklar, helikopter iniyor olmasının yanı sıra bu ve bunlar gibi araçların taşınması konusunda da herhangi bir ülkenin donanması açısından büyük önem arz ediyor. Özeliklerine göre farklılık gösterebilen bu deniz unsurlarının bazıları, uçak ve helikopter’in yanı sıra zırhlı araç ve hücum bot da taşıyabiliyor.

LHD’ler ise, yüzeyi pistten oluşuyor fakat bu pist uçak kaldırmak için değil, uçakları ve diğer unsurları bir yerden diğer noktaya taşıyabilmek için kullanılıyor. Son yıllarda gelişen teknoloji ile birlikte, F35-B uçakları dikey iniş kalkış yapabildiği için, LHD’lerden de uçak kalkması mümkün. Öte yandan LHD, daha çok asker, mühimmat ve zırhlı araç taşımak için kullanılıyor. Bu iki aracın farkları ve ortak yanları bu şekilde. Her ülkede bulunmayan bu askeri deniz unsuru, bulunduğu ülkelerin ordusuna küresel anlamda büyük bir güç katıyor. Bu stratejik güce sahip olan ülkeleri sıralayalım.

Uçak gemisi olan ülkeler:

  • ABD: 11
  • Çin: 2
  • Ingiltere: 2
  • Hindistan: 1
  • Rusya: 1
  • İtalya: 1
  • Fransa: 1

LHD’si olan ülkeler:

  • ABD: 9
  • Japonya: 4
  • Fransa: 3
  • Mısır: 2
  • Avustralya: 2
  • İspanya: 1
  • Brezilya: 1
  • Güney Kore: 1
Uçak ve LHD gemisine sahip ülkelerin öne çıkan gemileri. (2013)

Uçak gemisi ve hava unsuru taşıyabilen helikopter gemileri envanterinde bulunan ülkeler ve unsur sayısı bu şekilde. Bu ülkelerden ABD, Fransa, Japonya, Çin ve Rusya donanmalarındaki unsurları yakından inceleyeceğiz.

ABD

Amerikan donanmasında uçak gemisi ve helikopter gemisi olmak üzere toplam 20 adet deniz unsuru bulunmakta. En uzun piste sahip olan uçak gemisi 1106 ft ile Gerald R. Ford. 2017 yılının 22 Temmuz gününde Amerikan donanmasına katılan bu uçak gemisi, nükleer silah taşıyabilme ve ateşleyebilme kabiliyetine sahip. Bununla birlikte Amerikan donanmasında 11 adet daha deniz unsuru nükleer silah taşıyabilmekte. Gerald R. Ford uçak gemisi 30 Knot hızla gidebilmekte ve yüksekliği 256 fit. Amerikan donanmasının en ağır uçak gemisi ise 106.300 ton ile Teodore Roosevelt. 25 Ocak 1986’da donanmaya katılan bu devasa yapı toplamda 1093 fit uzunluğa ve 252 fit yüksekliğe sahip. Nükleer silah taşıyabilen 11 deniz unsurundan biri olan Teodore Roosevelt, tam bir stratejik caydırıcılık silahı olarak denizlerde boy gösteriyor.

Teodore Rooseveltsavaş uçağı

Fransa

Sırada Fransız donanması var. Fransız donanmasında bulunan uçak gemileri toplamda 4 adet. Bunlardan en ağır ve en uzun özelliklere sahip olan uçak gemisi Charles de Gaulle. Bu uçak gemisi 860 ft. uzunluğunda ve 42.000 ton ağırlığında. Fransız donanmasındaki tek nükleer silah taşıyabilme ve ateşleme kabiliyetine sahip uçak gemisi olan Charles de Gaulle, 18 Mayıs 2001 tarihinde Fransız donanmasına hizmet vermeye başladı. Fransız donanmasının gözdesi konumunda olan bu uçak gemisi donanmaya katılmasının ardından, 2006 yılında 2 adet Mistral sınıfı LHD ve 2012 yılında Mistral sınıfı 1 LHD daha donanmaya katıldı.

Charles de Gaulle uçak gemisi

Japonya

Japonya donanmasının uçak gemisinden ziyade LHD yani helikopter ve diğer hava unsurlarını taşıyabilecek deniz unsuru mevcut. 2’si İzumo sınıfı, 2’si Hyūga sınıfı olmak üzere toplamda 4 adet LHD’ye sahip Japon donanması, bu LHD’ler sayesinde denizlerde helikopter getirebiliyor ve küresel bazda stratejik caydırıcılık teşkil yaratabiliyor. Izumo sınıfı LHD’ler 814 fit uzunluğunda ve 27.000 ton ağırlığındayken, Hyūga sınıfı LHD’ler 646 fit uzunluğunda ve 19.000 ton ağırlığında. Hyūga sınıfı LDH’ler 2009 ve 2011 yıllarında donanmaya katıldı.

İzumo sınıfı LHD’ler ise 2015 ve 2017 yıllarında Japon donanmasında boy göstermeye başladı. Japonlar hali hazırda yeni LHD projeleri geliştirmeye devam ediyor. Önümüzdeki senelerde donanmaya katmayı düşündükleri 3 LHD daha mevcut durumda.

Çin

Çin ordusu ise kuşkusuz son zamanlarda donanmaya en fazla önem veren ülkeler arasında zirvede bulunuyor. Geçtiğimiz Aralık ayının 17’sinde 2. uçak gemisini donanmaya katan Çin ordusu ara vermeden yeni deniz unsurları üretmeye devam ediyor. Çin’in ikinci uçak gemisi konumunda olan Shandong, 1033 fit uzunluğunda ve 70.000 ton ağırlığında. Çin donanması gerek uçak gemisi üretimi gerekse destroyer, fırkateyn ve hücumbot olmak üzere çok sayıda üretim yapıyor. Ülke çapında kurduğu tersanelerde binlerce işçiyi gece gündüz demeden çalıştırması donanmaya verdiği önemi gösteriyor.

Rusya

Rusların son bir aya kadar envanterinde 1991 yılından kalma Admiral Kuznetsov isimli uçak gemisi bulunuyordu. Fakat bu uçak gemisinde çıkan büyük çaplı yangın sonucu medyaya sızan bilgiler neticesinde uçak gemisini tamir etmenin oluşturacağı maliyet yerine, yeniden bir uçak gemisi yapmanın hem daha az maliyetli hem daha teknolojik olacağı düşünülüyor. Rus yetkililer tarafından henüz resmi bir açıklama söz konusu değil. Biz yine de sizlere ömrü olduğu düşünülen Admiral Kuznetsov uçak gemisinin teknik özelliklerinden bahsedelim. 1001 fit uzunluğunda, 236 fit yüksekliğinde ve 55.200 ton ağırlığında olan bu uçak gemisi, nükleer silah ateşleme kabiliyetine sahip değil. 29 knot hızla gidebilme kabiliyetine sahip bu uçak gemisi bir çok operasyonda görev aldı. Rus donanması için büyük önem arz eden bu uçak gemisinin yanması üzerine gözler Rusya’nın üstünde. Yeniden bir uçak gemisi mi yapacak yoksa Admiral Kuznetsov’u tamir mi edecek merak konusu. Önümüzdeki aylarda belli olacak olan gelişmenin neticesini duymak hepimizin büyük bir sabırsızlıkla beklediği bir konu.

Konu uçak gemileri ve LHD’ler olunca ülkemizden bahsetmeden geçersek olmaz. TCG Anadolu LHD sınıfı bir deniz unsuru. 2020 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Deniz Kuvvetleri Komutanlığına teslim edilmesi bekleniyor. Uzunluk olarak açıklanan veriler neticesinde elde ettiğimiz bilgilere göre 761 fit uzunluğunda ve 101 fit yükseklikte olacak. Ağırlık konusunda ise herhangi bir açıklama yok. 21 knot hızında gidecek olan bu LHD teslim edilir edilmez Deniz Kuvvetleri’nin gözdesi konumuna gelecek.

TCG Anadolu

Genel bir gözlem yapacak olursak, Sayısal üstünlük tabi ki Amerika Birleşik devletlerinde. Toplamda 20 uçak gemisi ve LHD’ye sahip olan ABD, sayısal üstünlüğün yanı sıra teknolojik bakımdan da en gelişmiş deniz unsurlarına sahip. Öte yandan Çin ise donanmaya verdiği önem ile asla gözardı edilemeyecek bir şekilde yükseliş gösteriyor. Son 10 yılda donanmasına toplamda 100’den fazla çoğu destroyer ve fırkateyn olmak üzere deniz unsuru teslim etti. 3 adet daha uçak gemisi ve sayısız projeleriyle geleceğin 1 numarası olacağı tahmin ediliyor. Fransa ise yakın gelecekte hem kendisi için hem ihraç etmek için Mistral sınıfı LHD üretmeye devam edecek. Geçtiğimiz senelerde 2 adet Mistral sınıfı LHD’yi Mısır’a sattı. Mısır bu sayede donanmasına LHD katmış oldu. 2013’te yaşanan askeri darbe sonrasında Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, donanmaya da büyük önem vererek birçok dış alımla donanmasını genişletiyor. Dünyada sadece 13 ülkede bulunan bu stratejik güç, birçok ülkeyi caydırıcılık açısından önemli bir konuma taşıyor. Dünya denizlere yöneliyor. Kendi karasularını korumak için de donanmaya ihtiyaç duyuyor. Ülkemizde bu donanma yarışında boy göstermek istiyor. Milgem projeleri ve daha bir çok proje ile deniz unsuru geliştirmeye ve üretmeye devam ediyor. Donanma yarışına geç kalanlardan değil, yarışa yetişenlerdeniz ve her an diğer ülkelerin gerisine düşebiliriz. Umalım ki bu projeler durmadan devam eder ve Türk donanması gücüne güç katmaya devam eder.

Düşünceden Ayrılığa; Osmanlı’da Arap Milliyetçiliği

Milliyetçilik kavramının tarihini on sekizinci yüzyıl sonlarına, Herder ve Fichte’ye, hatta kimi yazarlara göre Kant ve Rousseau’ya kadar götürmek mümkündür.[1] Milliyetçilik kavramının kullanımı eski zamanlara dayansa da Fransız İhtilali’nden sonra, ortak kültür, dil, din ve toprak parçası kavramlarına dayalı bir anlam kazanmıştır. Bu bağlamda Avrupa’daki güç dengelerini değiştirirken, Asya’daki çok uluslu, çok kültürlü imparatorlukları tasfiye eden bir siyasal kavram haline gelmiştir.[2]

Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasal sistem, toplumsal alanı dini bir kimlik tanımlaması olan ‘millet’ sistemi düzeninde belirlemişti. Millet sistemi, etnik (kavmi) ve dil birliğine değil din ve mezhep esasına dayandırılmıştı. Millet sistemi, Osmanlı’nın İmparatorluğuna katmış olduğu, farklı dini, etnik ve sosyal yapıların, kültürel çeşitliliklerini dikkate alma gayretlerinin bir sonucu olarak zaman içinde ortaya çıkmıştı. Bu sistem, bir yandan toplumun fertlerine belirli ölçüler dâhilinde dini, kültürel ve etnik sürekliliklerini sağlama imkânı verirken diğer yandan onların Osmanlı idari, ekonomik ve siyasal sistemi ile de uyum içinde olmalarını sağlamıştır.[3] Yavuz Sultan Selim’in, Kahire’de bulunan son Abbasi Halifesi’nden Halifelik makamını kendi üzerine almasıyla, Osmanlı, İslam dünyasında kapsayan ve koruyan bir konuma ulaşmış oldu. Türk-Arap ilişkileri açısından da farklı bir saygı sistemi geliştiren dönemin başlangıcıyla Arap dünyasının büyük kısmı Osmanlı yönetimine girse de Bağdat ve Basra yönünde hakimiyet sağlanması, Mısır dışında Kuzey Afrika’da yönetimin oturması XVII. yüzyılın ortalarında ancak gerçekleşebildi.[4]

Osmanlı Devleti (1590)

Osmanlı yönetimine yönelen ilk örgütlü muhalif hareket olarak kabul edilebilecek olan Vahabi hareketi tasavvufu eleştirirerek, Osmanlı’nın artık İslam’ın temsilcisi ve koruyucusu olamayacağı iddiasıyla ortaya çıksa da Osmanlı İdaresi tarafından bu hareket ve etkileri bastırılmıştır. Ancak bu hareketin ileriki süreçte İslam’ın koruyuculuğunu yerine getirememe ve Müslümanların yozlaşmasına izin verme gibi iddialarla doğacak olan muhalif ayaklanmalara fikri öncülük ettiği söylenebilir.[5] 19. Yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı’nın birçok dinden ve ırktan insanı kendi yönetim sistemi içinde barındıran imparatorluk yapısı, ulus-devlet anlayışının yükselen destekçileriyle çözülme sürecine girmiştir. Milliyetçilik akımının etkisi gayrimüslim halkın çoğunlukta olduğu Balkanlar’da çok net bir ayrımla ortaya çıkarak bölgenin Osmanlı Yönetiminden kopuşuna sebebiyet verirken, Arap Vilayetlerinden Osmanlı etkisinin kırılması kesin bir ayrılık şeklinde olmamıştır.[6]

Hicaz’da, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini sürdüren Vahabi Hareketi’ni bastırmasıyla İslam Alemi nezdinde büyük itibar kazanan Mehmet Ali Paşa Suriye Valiliği içinse Osmanlı ile ters düşmüştür.

Hicaz bölgesi

Bununla birlikte din ve mezhep eşitliği sağlayacağı yönünde gerçekleştirdiği reformla Müslüman ve Hristiyan halkın sempatisini kazanmıştır.[7] Farklı bir açıdan bakıldığında ise Hristiyan Arapların ve Avrupalı Devletlerin sempatisini kazanmak için misyoner okulları ve Batı Ülkelerinin Konsolosluklarının serbestçe hareket etmesine imkan tanınırken bölge de Batı Kültürünün etkisine açık hale gelmiştir. Mısır ve Suriye’de Arap Milliyetçiliğini savunan eserlerin basılması, teşvik edilen misyoner okulların etkinlikleri, Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin ülkelerine dönerken edindikleri kültürü de taşımalarıyla Arap Milliyetçiliğinin fikirsel temeli atılmış oldu. Mısır Yönetiminin Suriye’deki valisi olarak görülen İbrahim Paşa’nın evrilen siyasi durumu, ‘Arap Kimliğinin Türkler’in baskıcı tavrına savaşı’ olarak tanımlaması ve Osmanlı yönetiminde toplumun başlıca unsuru olarak görmeyip tebaa statüsü verilen Hristiyan Arapları asli unsur yapacağı bir Arap Devleti’nin sözünü vermesi bir Arap Devleti fikrinin temelini attı diyebiliriz.[8] Avrupalı devletlerin bölgeye önem vermesinin iki önemli nedeni ise Arap Milliyetçiliğinin yükselişe geçmesini sağlayarak Osmanlı’nın bölünmesine zemin hazırlamak ve Arap toplumunu kendi yanına çekerek zengin yeraltı kaynaklarını ele geçirmektir.[9] Avrupalı Devletler tarafından kurulan okullarda belirli bir amaca hizmet etmek için yetiştirilen Arap Öğrenciler ayrılıkçı ve milliyetçi düşüncelerle Arap Milliyetçiliğinin yayılmasına öncülük ettiler. Bu öğrencilerden Fransız Okulunda eğitim almış olan ve Arap Bağımsızlık Hareketinin Milli Marşı’nın güftesini hazırlayan Şair Refik Sellum, idamla yargılandığı mahkemesinde Arap İstiklalini desteklemesi dışında Türkleri lanetlemesi ve suçlamasıyla Mahkeme Başkanının dikkatini çekmiştir.[10]

Arap Milliyetçiliğini, bir etnik kalkışmaya çevirmeye yönelik iç ve dış faktörlere rağmen, Arapların aklına Osmanlı Yönetiminden bağımsız bir devlet kurma düşüncesini getiren ve bu konuda konferanslar yapıp kararlar aldıkları olay 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda maruz kalınan büyük yenilgidir. Arap Müslümanların ileri gelenleri, Osmanlı Devleti’nin dağılması durumunda Arapların tavrının ne olacağını tartışmak için Suriye’de gizlice toplanmışlardı. Toplantı sonucunda herhangi bir Avrupa ülkesi işgale kalkışırsa Osmanlı Yönetiminden bağımsız yeni bir devlet kurma ve kurulacak devletin başına Emir Abdulkadir el-Cezairî’yi getirme kararına varmışlardır.[11]

Trablusgarp’ı ele geçirmek isteyen İtalya, Banco Di Roma isminde bir banka kurarak, toprak ve emlak satın almış; hastane, okul ve postane açmıştır. Osmanlı Yönetiminin izni ile fosfat ve altın madenlerini arama ve çıkarma yetkisine sahip olurken bazı yöneticiler İtalya’nın bölgeye uyum sağlamasını kolaylaştıracak bu adımlara sert bir şekilde karşı çıkmışlardır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki taraftarı olan Trablusgarp valisi Recep Paşa’nın yerine vekil olan valinin halkın büyük tepkisine sebep olması üzerine gelişen olayları incelemek için Erkan-ı Harp Kolağası Mustafa Kemal görevlendirildi. Tepkili halk ve bölgenin ileri gelenleri ile görüşen M. Kemal din kardeşliği teması üzerinde durarak, birlik ve beraberliğin gücünün devletin varlığını korumakta kullanılacağına dair söz vererek halkı iş birliğine davet etmiştir. Sonrasında halk ayaklanmayı sona erdirip yeni hükümetin otoritesini kabul etmişse de gelişen süreçte Osmanlı Yönetimi Trablusgarp’ta varlığını yeterince hissettirememiştir.[12]

Sonuç itibariyle Arapların yüzyıllar boyunca barış içinde yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmaları ile biten süreci açıklamak, çok çeşitli faktörlerin varlığı sebebiyle oldukça zor olsa da Şerif Hüseyin’in 1916’da kendi adına çıkardığı bir fetva ile başlayan Arap İsyanı, Türkler’in tarih bilincinde bir Arap İhaneti olarak tanımlanmış ve seçilmiş travma[13] olarak yerini almıştır.[14]

Ezgi Koçaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[vc_toggle title=”KAYNAKLAR”]

[1] Artum Dinç, ‘’Millet ve Milliyetçiliğin Doğuşu Üzerine Kuramsal Yaklaşımlar’’, 2002, http://www.sorgulamazamani.com/tr/makale/toplum-ve-kultur/276/millet-ve-milliyetciligin-dogusu-uzerine-kuramsal-yaklasimlar/#.XflA2WQzZPY

[2] Bilal Tunç, ‘’Osmanlı Devleti’nin Egemenliği Altındaki Arap Ayaklanmaları (1908–1918)’’, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2012), s. 1.

[3] Adem Urfa, ‘’Osmanlı İmparatorluğu’nda Arnavut ve Arap Milliyetçilikleri (1908–1918)’’, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2010), s. 8.

[4] Gülşen Özbek, ‘’Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu: İttihat Ve Terakki Döneminde Türk-Arap İlişkileri (1908-1916)’’, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Üniversitesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Kahramanmaraş 2010), s. 5.

[5] Hüseyin Düşükbıyık, ‘’Arap/Filistin Milliyetçiliği Çerçevesinde Ürdün’de Ulus İnşa Süreçleri’’, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Lefkoşa 2013), s. 14.

[6] Şeyma Öztürk, ‘’Suriye’de Arap Milliyetçiliği’nin Doğuşu ve İkinci Abdülhamit’in Suriye Politikası’’, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (İstanbul 2015), s. 45.

[7] Meltem Doğan, ‘’II. Abdülhamid Dönemi Arap Milliyetçiliği’’, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2006), s. 17.

[8] Şeyma Öztürk, a.g.m., s. 49.

[9] Mustafa Akyul, ‘’Osmanlı Devleti’nin Yıkılmasında Misyonerlik Faaliyetlerinin Etkileri (1839-1923)’’, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, (Ankara 2006), s. 39.

[10] Şeyma Öztürk, a.g.m., s. 54.

[11] Muhammer Sarıkaya, ‘’20. Yüzyılın İlk Yarısında Lübnan’da Arap Milliyetçiliğinin Edebiyatçı ve Çevirmen Önderlerinden Birisi: Flîks Fâris’’, Bilimname , 2019, S: 38 , ss. 125-169.

[12] Hasan Tevfik Güzel, “Hasta Adam” Osmanlı Devleti Karşısında Başarılı Bir İtalyan Diplomasi Örneği: Trablusgarp Savaşı’’, Vakanüvis- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, 2017, C: 2, S: 1, s. 91.

[13] ‘Seçilmiş Travma’ kavramı, büyük bir grubun (örneğin bir etnik grubun) başka bir grup tarafından maruz kaldığı büyük kayıplar, utançlar; küçük düşürülme ve çaresizliğe sebebiyet veren olaya işaret eder. Bkz. Meşdi İsmayılov, ‘’Bir Tahayyül Olarak Kültürel Travma ve ‘’Soykırım’’ Retoriği’’, Tesam, 2015, C: 2, S: 1, s. 113.

[14] Gülşen Özbek, a.g.m., s. III.

[/vc_toggle]

[irp posts=”2297″ name=”Şeriflerin Osmanlı’ya İsyanı ve Sonrası Durum”]

Avrupa Birliği Enerji Politikalarında Türkiye’nin Yeri ve Önemi

Uluslararası ilişkilere giren yeni kavramların devletlerin kendi aralarındaki ilişkileri etkilediği bilinmektedir. Günümüzde uluslararası ilişkiler enerji, güç ve para kaynağı olarak yorumlanmakta ve bu işlevini sürdürmektedir. Enerji kaynaklarının seyrekleşmesi korkusu, çoğalan nüfusun etkisi ile birlikte enerji, devletlerin dış politika taleplerini belirleyen jeostratejik bir koz haline gelmiştir.[1] Enerjiyi üreten ülkelerin sahip oldukları enerji alanları, enerjiyi tüketen ülkeleri daha fazla ilgilendirmektedir. Özellikle Ortadoğu, Hazar ve Kafkasya bölgesinde bulunan enerjinin devletler bazında denetlenmesi, paylaştırılması ve üretilmesi durumu daima güncelliğini koruyan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.[2]

Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından Kafkasya ve Orta Asya’da Rusya’nın korumacı himayesinin kalkmasıyla birlikte yeni jeopolitik boşluklar oluşmuştur. Bu güç boşluğu içeriğini artık ideolojik çatışma ile değil enerji çatışması ile doldurmaya başlamıştır. Stratejik konumu açısından önemli konumda bulunan Ortadoğu ve Kafkasya bölgelerine büyük güçler göz dikmeye başlamışlardır. Enerji hatlarının geçiş hatları, enerji üretimi, enerji nakil hattı projeleri bölgesel ve uluslararası düzeyde devletlerarası bir rekabet ortamının oluşmasının sebepleri arasında sayılmaktadır.[3]

Uluslararası konjonktürde olduğu gibi Avrupa Birliği açısından da enerji konusu hayati bir öneme sahiptir. Enerjinin önemi hemen hemen hayatın her alanında kullanılan bir çok girdiye hitap etmektedir. Enerji faktörü ekonomik refahın yanı sıra bireylerin hayatını kolaylaştırmak gibi bir özelliğe de sahiptir. Hayatın her alanında karşımıza çıkan enerji kavramı Avrupa Birliği’nin de dikkatini çekmektedir. Birliğe üye devletlere yetebilecek enerjinin yeterli olup/olmaması durumu halen tartışılan argümanlar arasındadır.[4]

İlk olarak, Batı Avrupalı devletler, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community – ECSC)’nu kurmuşlardır. Oldukça mühim bir  enerji kaynağı olan kömür madeni üretimi üzerindeki egemenlik yetkilerini, uluslar üstü yüksek bir otoriteye devretmeyi uygun görerek, kabul etmişlerdir. Ardından, enerji konusunda sadece kömürle sınırlı kalmayıp, nükleer enerji konusunda Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (European Atomic Energy Community – EAEC)’nu kurmuşlardır. Kuruluş amacı vasıtasıyla Avrupa Topluluğu enerji politikalarına yoğunluk vermiştir. Ardından dünyadaki gelişmelerde birlikte “malların, kişilerin ve sermayenin” serbest dolaşımının sağlanması amacıyla tek pazarın oluşturulması, enerji konusunun arka planda kalmasına yol açtığı görülmektedir. [5]

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu

Avrupa Toplulukları uluslararası alanda yaşanılan gelişmelere bağlı oluşan krizlerle enerji konusuna daha fazla yoğunluk vermiştir. Topluluk kurumu içerisinde enerji konusunda ortaya çıkan tartışmalar ve oluşturulan raporlar daha sonra Topluluk İkincil Hukuku (Sekunder Topluluk Hukuku) düzenlemelerine dönüşmüştür. En nihayetinde de kurucu anlaşma değişiklikleri ile enerji konusu kurucu anlaşma metinlerine girerek, Topluluk Birincil (Primer Topluluk) Hukukunda kendine yer edinmiştir. Bu hususta enerjiyle ilgili her geçen gün değişen ve gelişen Avrupa Birliği (AB) mevzuatı ortaya çıkmıştır.

Hukuksal alanda değişime giden Avrupa Topluluğu kaynaklarının yetersiz olması, AB’yi dışa bağımlı hale getirmektedir. Enerji ihtiyacını gidermek için bölgeler bazında enerji üreten ülkelerle uluslararası anlaşmalar yoluyla ilişkilerini ilerletmiştir.

Bu süreçte, stratejik öneme sahip olan Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin, irdelenme boyutu büyük önem arz etmektedir. Türkiye, AB enerji politikalarının gerçekleşmesi sürecinde büyük rol oynamaktadır. Türkiye’nin Enerji güvenliği, enerji arzı, enerji yollarına yakınlığı, enerji merkezi olma potansiyeli ve enerji kaynaklarının geçiş güzergahı olması ve bu güzergahta oluşan pazara olan yakınlığı gibi sebeplerle AB’nin politikasında kritik bir görev üstlenmektedir. Enerjiyi taşıyan bir koridor olması ve Hazar Bölgesine olan yakınlığı Türkiye’yi jeopolitik ve stratejik oldukça aktif bir konumda tutmaktadır.

Bu çalışmada, AB’nin enerji konusundaki dışa bağımlılığı vurgulanmak maksadıyla, çalışma çerçevesinde Türkiye’nin Orta Doğu, Hazar Bölgesi yakınlığı ve kurulan enerji boru hatları projeleri incelenmeye çalışılacaktır.

Birinci bölümde geçmişten günümüze AB’nin kuruluş yıllarından itibaren enerji politikalarının değişim süreci, özellikleri ve bağlı olduğu amaç tarihsel sürece bağlı kalınarak açıklanmıştır. Birliğin enerji tüketimi, üretimi, enerji ithalatı ve ihracatı gibi konularda aldığı kararlar ve yapmış olduğu projeler ise bölgesel bazda değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.

İkinci bölümde gelişen sürece dayalı olarak bölgeler arasındaki oluşan işbirlikleri ve yapılan projeler ayrı bir inceleme alanı olarak tartışılmıştır.

Sonuç bölümünde ise Türkiye’nin enerji projelerindeki yeri ve jeostratejik konumu itibariyle AB politikalarına etkisinin faydasal oranda büyüklüğü tartışılmıştır. Bu projelerde Türkiye’nin öneminin ne denli büyük olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Türkiye enerji yollarının olan yakınlığı ile yakın gelecekte enerji merkezi olması konumu  ve sürekli olarak enerjiyi Avrupa pazarına aktarması görevini yüklenmesi ile birlikte, AB’nin enerji politikalarının karar mekanizması doğrultusunda çok farklı bir konuma yükselmiştir. Türkiye’nin bulunduğu bu stratejik konum, AB’nin Türkiye üzerinden yapacağı enerji politikaları üzerinde önemli bir yere sahiptir. Birliğin enerji politikasındaki gelecekle ilgili proje ve kararlarını etkileyen bu süreç, Türkiye’yi kritik bölge konumuna sürüklenmesi sağlamıştır.

 1.) AB’nin Enerji Politikalarının Tarihsel Gelişim Süreci (Genel)

Tanım olarak enerji, bir tüketici tarafından alınan ürün, yaşamın devamı için bireyde bulunması gereken bir ihtiyaç aynı zamanda tüm bunlarla birlikte stratejik bir ürün ve araçtır.[6] Günümüz dünyasında birçok enerji çeşidi bulunmaktadır. Dünyadaki ekonomik nüfusun sürekli olarak artış göstermesi enerjinin toplumların hayatlarına sunduğu refah artışı ile birlikte daha çok talep edilen bir ürün haline gelmesine yol açmıştır. Enerji kavramı günümüzde “stratejik bir ürün”, “güncel silah”, “müdahale yollarının en etkilisi” gibi kavramlara da hitap etmektedir.[7]

Avrupa Birliğinin enerji politikası tartışmalarında, enerji politikasıyla ilgili iki farklı kavram ortaya çıkmaktadır. Bu kavramlar, tarihsel süreçte ele alındığında 2000 yılı başından itibaren kullanılan “Avrupa Birliği Dış Enerji Politikası” (European Union External Energy Policy) ve “Avrupa Birliği İç Enerji Politikası” (European Union Domestic Energy Policy) kavramları olarak bilinmektedir.

Avrupa Birliği Dış Enerji Politikası, birliğin daha çok üye olmayan devletler arasında yaptığı bazı protokolleri, anlaşmaları ve uluslararası ortaklıları içermektedir. Enerji Şartı Anlaşması, Kyoto Protokolü gibi çok taraflı uluslararası anlaşmalar, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar ve Rusya ile yürütülen “AB – Rusya Enerji Diyaloğu” (EU-Russia Energy Dialogue), Avrupa Akdeniz Ortaklığı, AB’nin enerji konusunda transatlantik ilişkileri gibi hususlar, AB dış enerji politikasının konuları arasında yer almaktadır.

Rusya-Doğu Avrupa doğalgaz boru hattı haritası

Avrupa Birliği İç Enerji Politikası ise, birlik düzeyinde AB kurumları tarafından oluşturulan birliğin uygulamakta yükümlü olduğu kuralları ve birlik düzeyinde gerçekleştirilmesi gereken hedefleri içermekte olan birlik politikası olarak tanımlanmaktadır. Topluluğun kurumları için düzenlenen tüzük ve kararlara dayalı olarak tasarlanan bağlayıcı düzenlemeler, tavsiyeler ve görüşlerin için enerji sektörüne dayalı uzmanlarında katılımıyla enerji kavramına dair faaliyetlerin güdüldüğü görülmektedir. Piyasadaki rekabet gücü, çevrenin korunması, enerji arz ve talebinin güvenliği gibi alanlarda bir denge unsuru sağlamak ve bunların yanı sıra toplam enerji tüketiminde kömürün payını muhafaza etmek, doğal gazın payını ise arttırmak, nükleer enerji santralleri için en dengede olacak güvenlik şartlarını sağlamak, yenilenebilir enerji politikasının piyasadaki payını arttırmak Avrupa Birliğinin enerji politikasının amaçları arasındadır.[8]

Avrupa Birliğinin [9]enerji konusunda dışa bağımlılığı ve bu kaynaklara olan gereksinimi birliği dışarıya karşı çok etkin bir politikaya izlemeye yöneltmiştir. Birlik kendi içerisinde de çok iyi bütünleşme sağlamış ve bir iç enerji pazarı oluşturma gayesi gütmüştür.

Avrupa Birliği enerji yeterliliği bakımından sınavlarından birisi 1992 Körfez savaşı ve devamında süregelen gibi bazı küresel bazda olayların yaşanması, Topluluk’un enerji sisteminin sağlam olduğunu ve ufak çapta krizlerle ve dış etkenlere bağlı sorunlarla ile başa çıkabildiğini göstermiştir. Tüketilen enerjinin yarısı üçüncü ülkelerden ithal edilmesi ve bu ülkelerde yaşanan iç karışıklıkların dış siyasete yansıması gibi sorunlar birliğin enerji konusunda daha keskin kararlar almasına yol açmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde ise  AB enerji politikasının hedeflerinden birisinin, arzın kesintiye uğramasını önlemek olduğunu görmekteyiz. Birlikte en fazla ithal edilen enerji kaynağının petrol olması,  AB’de tüketilen petrolün %78’i ise ithalat yoluyla karşılanması ve bunu, %36 ile doğal gaz ve %32 ile diğer yakıtlar takip etmesi, Avrupa’nın enerji tüketimi arttıkça bu ülkelerle olan ilişki bağlamında karşılıklı olarak bağımlılığı da artacağının göstergeleri arasında sayılmaktadır.

Avrupa Birliği bu bağımlılık sürecini en aza indirgemek için bazı yeni enerji kaynaklarını çeşitlendirme yoluna girmiştir. Kullanılan enerji kaynak çeşitliliği ile birlik bazında bağımlılığın azalacağı düşünülmektedir. Birlik hidroelektrik enerji, güneş ve rüzgar enerjileri gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını teşvik etmektedir. Topluluk Avrupa Enerji Şartı gibi bazı anlaşmalar yaparak üçüncü ülkeler ile uluslararası enerji işbirliğini güçlendirme yoluna girmektedir.

Avrupa Birliği’nin enerji politikası, kömür politikası ile ilgili olarak Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kuran Paris Antlaşması ile başlamaktadır.[10] Daha sonra nükleer enerji konusunda da ilerleme kat etmek isteyen topluluk EURATOM Antlaşması’nı imzalamıştır. AET’yi kuran Roma Antlaşması’nda da düzenlemelere gidilmiş olmasına rağmen, diğer alanlara ait herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu sebeple, 1974 Nisan tarihli Konsey kararına kadar, Topluluğun enerji politikası tam anlamıyla oluşturulamamıştır. 1973 tarihinde yaşanan  OPEC krizi nedeniyle Topluluk, petrole olan bağımlılığını azaltmak için, enerji konusunda yeni kaynaklara yönelme kararı alarak, nükleer santrallerin yapımına başlamıştır. Üye ülkelerin enerji sektöründe kendilerine yeterli hale gelmelerini hedefleyen Eylül 1986 tarihli Konsey kararı ve 1988 tarihinde Komisyon’un hazırlamış olduğu Enerji İç Pazarı oluşturulmasına dair rapor ise enerji alanında daha liberal bir politika izlenmesine yol açmıştır. Tek Pazar’ın kurulması sonrasında, bazı üye ülkelerin ucuz enerji kullanmalarından ortaya çıkan sorunların giderilmesi amacıyla enerji sektörünün de Tek Pazar’a dâhil edilmesine karar verilerek, bu konudaki çalışmalara hız verilmiştir. Tek Pazar’ın kurulmasının ardından, bazı üye ülkelerin ucuz enerji tüketimlerinde ortaya çıkan aksaklıkların giderilmesi amacıyla enerji sektörünün de Tek Pazar’a dahil edilmesine karar verilerek, bu konudaki çalışmalara hız verildiği görülmektedir. Daha sonra 1995 yılında  “Avrupa Birliği için Bir Enerji Politikası”  başlıklı Beyaz Kitabın yayınlanmasıyla birlikte AB iç pazarının enerji ile ilgili konularda edindiği amaç ve ilkelerin belirlendiğini, genel rekabet gücü ve güvenlik gibi konuların işlenmeye başladığını ve bu amaç doğrultusunda ilerleme kat edildiğini bilmekteyiz.  [11]Ayrıca birlik Maastricht Antlaşması çerçevesinde kurulan Trans-Avrupa Enerji Ağları (TEN-E), Birlik içindeki Tek Pazar’ın oluşturulması amacını gütmüştür. TEN-E ile, enerji projeleri, enerji iç pazarının gelişmesine katkı sağlanılması, arz güvencesinin iyileştirilmesi ve AB’nin ekonomik ve sosyal uyumuna yarar sağlanması hedeflenmekte, elektrik ve doğal gaz ağlarının daha fazla geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

Trans-Avrupa Enerji Ağları (TEN-E)

Avrupa Birliği Enerji Politikasının, çeşitli programlarla desteklendiği görülmektedir. “Avrupa için Akıllı Enerji (2003-2006)” programı gibi, Yeşil Kitap’ta [12]yer verilen hedefler çerçevesinde uygulanmaya başlanılmıştır. Bu programla birlikte temelde, arzın güvenliğinin güçlendirilmesi, iklim değişikliği ile mücadele ve Avrupa endüstrisinin rekabete teşvik edilmesi gibi politikaların gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. ALTENER II, SAVE, COOPENER, STEER, SYNERGY, CARNOT, SURE, AB enerji politikasını destekleyen diğer programlardır. Yeşil kitap çerçevesinden enerji ile ilgili birçok karar alınmıştır.

 Birliğin enerji konusunda aldığı politikaların ardından devletlerarası ilişkilerde yaşanan olaylar ve gelişmeler birliğin aldığı kararları güncellemesine sebep olmuştur. 2006 yılında yaşanan Ukrayna-Rusya doğalgaz krizi AB’nin yeniden ve yeni bir politika belirlemesini gerekli kılmıştır. Avrupa Komisyonu  krizin ardından  yayınladığı raporlarda enerji politikasını yeniden tanımlamaya yoluna gitmiştir.  Birliğin enerji arz güvenliğinin ciddi bir şekilde risk altında olduğunu anlaşılması üzerine, söz konusu durumdan çıkılması için çözüm önerileri geliştirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda üye devletlerin sahip olduğu parçalı enerji politikalarında yavaş yavaş Birlikle hareket edebilme yönünde bir ilerleme gözlenmektedir. Başka bir ifadeyle bu kriz ortak bir enerji politikasının gelişmesinde zemin özelliği taşıyan bir adım niteliğinde olmuştur.  [13]

2.) Avrupa Birliği Politikalarında Türkiye’nin Yeri

Türkiye coğrafi konumundan dolayı, enerji konusunda anahtar bir rol oynamaktadır. Önemli bir hidroelektrik enerji olmasının yanı sıra,  Orta Doğu’ya, Karadeniz’e, Kafkaslar’a, Orta Asya’ya ve Körfez ülkelerine de kapı açmaktadır. Öyle ki Türkiye’nin sahip olduğu bu benzersiz konumu tarif etmek amacıyla “beş deniz havzasında Türkiye[14]” kavramı kullanılmaktadır.  Avrupa ile Asya’nın birleştiği yeri tanımlamak amacıyla kullanılan “Avrasya”, “Doğu ile Batı Arasında Enerji Koridoru”, “Enerji Köprüsü”, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Uzanan Coğrafya” gibi tanımlamalar Türkiye’nin sahip olduğu jeostatejik önemi vurgulamaktadır. Türkiye’nin bu eşsiz konumu, ülkeyi, Avrupa’ya petrol ve doğalgazın güvenli bir şekilde taşınması için bir transit ülke, köprü ülke haline getirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin AB giriş sürecinin oldukça mühim parametrelerinden olan Katılım Ortaklığı Belgesinde hem enerji, hem de çevre konularının ayrı ayrı başlıklarda ele alındığını görmekteyiz. [15] Bu süreçte Türkiye’ye verilen enerji politikalarıyla ilgili görevleri yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmakta fayda olacaktır. TR aynı zamanda Orta Doğu, Hazar Bölgesi ve Orta Asya gibi dünyanın petrol ve doğalgaz ihtiyacının yarısından fazlasını karşılayan bölgelere coğrafi olarak yakın bir konumdadır. Petrolü üreten ve tüketen ülkeler arasında bir hem köprü hem terminal görevi görmektedir. TR’nin bu konumu AB’nin yapmış olduğu anlaşmalarda TR’yi vazgeçemeyeceği bir ittifak modeli haline getirmiştir. Türkiye aynı zamanda önemli bir hidroelektrik enerji üreticisidir. Bu durum AB’nin yakın gelecekte bağımlılığını azaltmak için girişeceği yeni enerji politikaları üzerinde etkili olacağı unutulmamalıdır. Yenilenebilir enerji kaynakları arasından jeotermal enerjinin gündeme gelmesi farklı teorileri ortaya koymaktadır. Ancak bu yeni enerji kaynaklarının farklı bir başlık altında çalışılması gerekir. Bu başlık altında Türkiye’nin konumu üzerinde oldukça bağlantılı olan petrol ve doğalgaz enerjisi ve bu süreçte yapılan projelerin TR ve AB ilişkilerine yansıması incelenmeye çalışılacaktır.

1999 yılında gerçekleştirilen AB Helsinki Zirvesi

Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi’nin arından AB enerji müktesebatına uyum süreci başlamıştır. AB enerji iç pazarı müktesebatına uyum süreci çerçevesinde enerji sektörümüzün yeniden oluşturulması için 2001 yılında başlatılan reform süreci ise hala devam etmektedir. Bu doğrultuda yasal çalışmalarda oldukça yol alan ülkemiz pratik aşamasında henüz istenilen noktaya gelememiştir. Enerji politikaları bağlamında istenilen noktaya gelinememesinin birçok sebepleri vardır. Her ne kadar Türkiye stratejik olarak önemli bir konumda olsa bile, Dünya piyasasında rakipsiz değildir. İç ve dış siyasette alınan kararlar, gelecek vaat eden politikaların çok kötüye gitmesine sebep olabilmektedir. Reel politik[16] çerçevesinde alınmış olan bu kararlar yalnızca ülkelerin çıkarları doğrultusunda gerçekleşmektedir. TR’nin bu kapsam çerçevesinde Ortadoğu ve Hazar Bölgesi ülkeleriyle enerji alanındaki ortak çıkarlarını ön planda tutması, bu ülkelerin ulusal çıkarları ile kendi ulusal çıkarları arasında bir denge mekanizması kurması, enerji alanında iyi ilişkiler kurulmasını önemli ölçüde etkileyeceği unutulmamalıdır.

Stratejik konumu olarak Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Avrupa, Karadeniz ile Akdeniz arasında boğazlarıyla bir köprü vazifesi gören kuran Türkiye’nin önemli enerji yolları, boru hatları projeleri üzerinde bulunduğu ve enerji politikaları söz konusu olduğu vakit bu konumun Türkiye’ye son derece önemli bir nitelik verdiği yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, konunun önemini daha iyi kavramak için Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin jeopolitik konumunu nasıl projelerle değerlendiğini incelemekte fayda vardır.

Hazar Bölgesi Petrol Boru Hatları

Bölgede doğalgaz ve petrol enerji kaynaklarının üretilmesi ve çıkartılması ne kadar önemli ise, bu enerji kaynaklarının güvenli bir şekilde iç ve dış pazara sunulması da o kadar mühimdir. Birlik açısından Hazar bölgesindeki enerjinin dağıtımı bu amaç doğrultusunda boru hatlara ve projelerle geliştirilmektedir.

Hazar bölgesindeki petrol kaynaklarını taşıyan hattın, günde yarım milyondan fazla varil taşıma kapasitesi olan üç tane petrol boru hattı bulunmaktaydı. Bu boru hatlarının 22 Kasım 2000 tarihinde ülke değişikliği sebebiyle güncellendiğini görmekteyiz. Atrayu Samara adlı boru hattı Sovyet döneminde kurulmuş olan ilk hat olmakla birlikte enerjiyi Kazakistan’da Atrayu’da ki ana depodan Rusya’nın Urallar’da ki Samara rafinerisine kadar yol alan, oradan da Druzhba’ya bağlanan boru hattı projesidir.[17]

İkincisi tekrar SSCB[18] döneminde kurulan Bakü-Novorossisk boru hattıdır. Bakü-Çeçenya-Novorossisk temelinde ilerlemektedir. Daha 1998’de kurulmuş olan Bakü-Supsa boru hattını görmekteyiz. Bu hatlarla birlikte 2000 tarihinde günde 560.000 varil taşıma kapasiteli, CPC[19] olarak adlandırılan petrol boru hattı eklenmiştir.

Son dönem içerisinde kurulan en önemli hatlardan birisi ise, BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN boru hattı projesidir. Azerbaycan petrolünün Batıya taşınması amacıyla 2006 yılında bitirilmiş olan bu hat Gürcistan’dan başlayarak Tiflis’e uzanan bu yolda TR’nin Akdeniz’deki Ceyhan limanına ulaştırılması hedeflenen hat olması dolayısıyla önemli bir konumdadır. Bu projelerin dışında petrolün taşınması amacıyla gerçekleştirilen kanal taşımacılılığı [20]projelerini eklemek gerekmektedir.

Hazar doğal gazının hedeflenen ülkelere güvenli bir şekilde taşınması ve aktarılması bölgedeki rekabet unsurunu arttırmaktadır. Bu bağlamda bölge devletlerin komşularıyla birlikte işbirliği halinde olması beklenmektedir.

Türkiye’nin Köprü Vazifesi Kurduğu Diğer Petrol ve Doğalgaz Hattı Projeleri

Avrupa Birliği günümüzde doğalgazın büyük bir kısmını Rusya’dan temin etmektedir. Bu süreçte Rusya’nın projelerini incelemekte fayda vardır. Rus devlet şirketi Gazpromun enerji pazarındaki rolü çok büyüktür. Türkmen, Özbek, Kazak doğalgazını Rusya’ya bağlayan bu hat Kafkasları geçerek enerjinin AB’ye ulaşmasını sağlamaktadır. İkinci hat olan Balkan Hattı ise Romanya ve Bulgaristan’ı geçerek Türkiye’ye bağlanmaktadır. Üçüncü hat ise, Mavi Akım (Blue Stream) hattır. Rus doğalgazının Karadeniz’den geçerek TR’ye ulaşmasını sağlamak için kurulmuş olan bu hat, dünyadaki en derin boru hatları arasında sayılmaktadır. Hattın 2140 metre derinliği bulunmaktadır.

İran ile TR arasında bulunan bir diğer hat ise Tebriz-Erzurum doğalgaz boru hattıdır. Hattın amacı İran doğalgazını Tebriz şehrinden Erzurum’a taşımaktır.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın paylaştığı Türkiye boru hattı haritası

Türkiye yukarıda verilen örneklerle ispat edildiği gibi komşu ülkeler birçok enerji anlaşmasına taraf olmuştur. Yunanistan-İtalya ve Türkiye geçiş odaklı bir başka proje ise Avrupa Gaz Ringi projesidir. Bu proje INOGATE (Interstate Oil and Gas Transport to Europe) programı kapsamında oluşturulmuştur. Projenin amacı Güney Akdeniz Ülkeleri, Hazar Bölgesi, Rusya, Orta Doğu bölgelerinden sağlanılacak olan gazın TR ve Yunanistan üzerinde Avrupa pazarına güvenli bir şekilde geçişini sağlamaktır. TR boğazlarından 2016 yılında tahmini 2,4 milyon b/d ham petrol ve petrol ürünü akışı sağlanmıştır. Bu hacmin %80’den fazlası ham petrol olmuştur[21]. Karadeniz limanları, Rusya, Azerbaycan ve Kazakistan’da dahil olmakla birlikte diğer Avrasya ülkeleri için Tr başlıca petrol ihracat rotaları arasında sayılmaktadır.

Bakü-Tiflis-Erzurum (BTE) diğer bir ifadeyle Güney Kafkasya Boru Hattı (SCP) projesinin yapımına ise 2003 yılında karar verilmiştir. Proje TR ile Azerbaycan arasında hayata geçirilmiştir. Öncesinde ise Şah Deniz projesi Azerbaycan ile resmi olarak inşa edilmiştir. Türkiye ile gaz akışı ilk olarak Temmuz 2007 tarihinde başlamıştır.

Türkiye’den AB ülkelerine doğalgaz enerjisinin taşınması amacıyla inşası istenilen bir başka proje Nabucco Boru Hattı projesidir. Uzun mesafeli bir boru hattı projesi olmasından kaynaklı beklenilen fakat askıda kalmış olan bir projedir. Avrupa’nın en büyük gaz ihraç eden ülkesi Rusya’ya alternatif bir kapı olma niteliğinde olan bu proje ABD tarafından desteklenmektedir.

Tüm örneklerle birlikte Türkiye’nin stratejik konumu neticesinde yapılan projeler incelendiği vakit siyasi sorunların ve enerji pazarındaki rekabetin ülke ilişkilerini etkilediğini, yeni işbirliği dahilinde doğan projelerin hayata geçirildiğini hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye şuan konumundan kaynaklı olarak çıkarları dahilinde işbirliklerine sıcak bakmaktadır. Fakat yeni bulunan alternatif enerjinin ulaşım yolunu an azamiye indirgeyen bir proje, konum gözetmeksizin TR’in enerji pazarındaki yerini zedeleyebileceği gerçeği unutulmamalıdır.

[irp posts=”23059″ name=”Avrupa’nın En Uzun Boru Hattı TANAP’ın Amacı ve Maliyeti”]

3.) Sonuç Yerine Türkiye’nin Stratejik Konumunun Değerlendirilmesi

Avrupa Birliği kuruluş yıllarından itibaren enerjinin dâhil olduğu pazara oldukça önem vermiştir. Doğalgaz ve petrol enerjisinin bulunduğu bölgelerle özellikle yakın ilişkiler içerisinde girmekle birlikte, üretimde etkin rolde kalmak koşuluyla birçok stratejik hamle geliştirdiği ve uyguladığı görülmektedir. Özellikle Orta Doğu bölgesine yönelik izlediği politikaları birliğin kendi içerisindeki politikalara ters düşse bile uygulamaktan çekinmemiştir. Günümüzde petrol ve doğalgaz enerjisini üretmek kadar önemli olan bir kavram varsa da bu tüketmek kavramı olmalıdır. Maliyeti azaltan bu enerji kaynağını artık kullanmayan ülke kalmamıştır. Ülkelerin ekonomik seviyede belli bir refah düzeyine çıkmasını sağlayan bu enerji, pazara dahil olamayan ülkelere de aynı kapsamda ekonomik olarak bir bağımlılığa sürüklemektedir.

Türkiye bu bağlamda değerlendirildiği vakit bağımlı olan ülke konumunda görülebilir. Petrol üretici olmaması ve bu enerjiyi pazarlayan ülkelerle girdiği anlaşmalarla bu yorum yapılabilir. Ancak Türkiye’nin stratejik konumu bağımlılıktan ziyade ülkelerin enerji geçiş yollarındaki güzergahlarında devletleri Türkiye’ye bağımlı hale getirmiştir. Enerjinin güvenli ve en kestirme yoldan hızlı bir şekilde ulaştırılması konusunda Türkiye’nin konumu oldukça yerindedir. Fakat çoğu siyasi, ticari ve ekonomik gelişmeler enerji piyasasının pazarını da etkilemektedir. Özellikle kapitalizm getirmiş olduğu rekabet anlayışı bu süreçte oldukça elzem bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkelerin en uygun fiyata bu enerjiyi sağlamak adına yapmış olduğu projelerde Türkiye çift taraflı bir köprü vazifesi görmektedir. Bu konumu Türkiye’yi her açıdan bir taraf seçmeye sürüklemektedir. Bu süreçte ülkeler yalnızca çıkarlarına göre adımlar atarken Türkiye gibi tam gelişimini sağlayamamış ülkeler işbirlikleri dahilinde hareket etmektedirler.

Yeni enerji yollarının bulunması ve birliğin petrol ve doğalgaz enerjisindeki dışa bağımlılığı birçok yeni projenin oluşmasına sağlayacaktır. Türkiye Orta Doğu ve Kafkaslar gibi petrol bulunan ülkelere yakınlığı vasıtasıyla geçiş ağı görevini sürdürmeye devam edecektir. Bu kapsamda TR’nin komşu ülkelerle olan ilişkilerinin diri tutulması konusu oldukça önemlidir. Türkiye’nin AB enerji politikasının amaçlarını gerçekleştirilmesi yolundaki katkısını hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik açıdan konumu günümüzde kaynakların Avrupa’ya güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlamaktadır. Türkiye’nin ilerleyen dönemlerde birliğe üye olması ise uluslararası enerji pazarında kilit bir aktör olmasını sağlayacak etkenler arasındadır. Ayrıca üyeliğin, birliğin enerji politikasına önemli katkı sağlayacağı unutulmamalıdır.

Özgür Dalçık

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

Gökhan ÖZKAN,” Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki Bölgesel Politikasından Enerji Güvenliği, (Gazi Akademik Bakış Yayınevi, 2010),s.18

Dr.Suat DURSUN, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Araştırma Toplulukları ve Uygulama Merkezi, 2011,s. 25

Baskın ORAN, “Türk Dış Politikası,1919-1980,( İletişim Yayınları,2015), s.808.

Jacques, Lesourne, “Views on Europe’s Domestic and Foreign Energy Policy”, The External Energy Policy of the European Union, Edited By: Jacques Lesourne, The Insitut Francais des Relations Internationales- IFRI , 2008, s. 130-135

Mutlu YILMAZ, “Türkiye’nin Enerji Potansiyeli ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Açısından Önemi” ( Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri Dergisi, 2012),s.34

Selda KIRAÇ, Buket İLHAN, Avrupa Birliği Oluşum Süreci ve Ortak Politikalar,cilt 40, sayı 188, 2010, s.192,196

Arzu YORKAN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikalarının Türkiye’ye Etkileri, Bilge Strateji, cilt 1, sayı 1, 2009, s.26

Mustafa, Aydın, Çağrı Erhan, “Önsöz”, Beş Deniz Havzasında Türkiye, Derleyenler: Mustafa Aydın Çağrı Erhan, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2006, s.3

 A.Çağatay DİKMEN, AB’de  Enerji ve Çevre, TMMOB Modern Mühendisler Odası, s.576,578

Suat DURSUN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye, Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Araştırma Dizisi No:36, 2011, s.207,212

http://www.reopen911.info/News/2008/05/07/michael-t-klare-geostrategie-de-l%E2%80%99energie-iii/ Erişim tarihi: 23.05.2019

Gökhan BAYRAKTAR,”Hazardaki Jeopolitik Mücadelenin Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Etkileri” Erişim Tarihi 13.05.2019 http://www.tasam.org/tr-TR/Yazar/317

Avrupa Birliği Enerji Politikası Fasıl-15 https://www.ab.gov.tr/fasil-15-enerji_80.html Erişim Tarihi: 21.05.2019

https://eur-lex.europa.eu/summary/glossary/white_paper.html?locale=en Avrupa Mevzuatının Özeti, erişim tarihi 21.05.2019.

https://www.eia.gov/beta/international/analysis.php?iso=TUR, Turkey – International – Analysis – U.S. Energy Information Administration (EIA)

https://www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=12911,  Today in Energy- Energy Information Administration  

[1] http://www.reopen911.info/News/2008/05/07/michael-t-klare-geostrategie-de-l%E2%80%99energie-iii/ Erişim tarihi: 23.05.2019

[2] Gökhan BAYRAKTAR,”Hazardaki Jeopolitik Mücadelenin Türkiye’nin Enerji Güvenliğine Etkileri” Erişim Tarihi 13.05.2019 http://www.tasam.org/tr-TR/Yazar/317

[3]  Gökhan ÖZKAN,” Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki Bölgesel Politikasından Enerji Güvenliği, (Gazi Akademik Bakış Yayınevi, 2010),s.18

[4] Dr.Suat DURSUN, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Araştırma Toplulukları ve Uygulama Merkezi, 2011,s. 25

[5] Baskın ORAN, “Türk Dış Politikası,1919-1980,( İletişim Yayınları,2015), s.808.

[6] Jacques, Lesourne, “Views on Europe’s Domestic and Foreign Energy Policy”, The External Energy Policy of the European Union, Edited By: Jacques Lesourne, The Insitut Francais des Relations Internationales- IFRI , 2008, s. 130-135

[7] Mutlu YILMAZ, “Türkiye’nin Enerji Potansiyeli ve Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Açısından Önemi” ( Ankara Üniversitesi Çevre Bilimleri Dergisi, 2012),34

[8] Avrupa Birliği Enerji Politikası Fasıl-15 https://www.ab.gov.tr/fasil-15-enerji_80.html

[9] Avrupa Birliği kavramı özellikle 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve 1 Kasım 1993 tarihinde de yürürlüğe giren Maastricht Anlaşmasıyla birlikte kullanılmaya başlanan bir kavram olmuştur. Birbiriyle karıştırıldığı için “Avrupa Toplulukları”, “Avrupa Topluluğu” ve “Avrupa Birliği” kavramlarını açıklamak gereklidir. Avrupa Toplulukları kavramı her üç Topluluğu da yani Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET)’nu kapsayacak şekilde kullanılan bir kavramdır. Ancak, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Anlaşması 1952 yılında 50 yıl süreyle geçerli olmak üzere imzalanmış, 2002 yılında süresi dolmuş ve bu Anlaşma ile kurulan AKÇT varlığını sona erdirmiştir. Dolayısıyla bu tarihten sonra Avrupa Topluluklarından anlaşılması gereken Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğudur. Öte yandan, Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran 1957 tarihli Roma Anlaşması da 1992 tarihli Maastricht Anlaşmasıyla Avrupa Topluluğunu Kuran Anlaşma olarak değiştirilmiştir. Avrupa Birliği kavramı ise, üç sütunlu bir yapıyı içermektedir. Birinci sütun Avrupa Topluluklarını, ikinci sütun Ortak Dış ve Güvenlik Politikasını, üçüncü sütun Adalet ve İçişlerinde İşbirliği Politikasını içine alan bir yapı için kullanılmaktadır. Avrupa Birliği kavramı, Avrupa Topluluğu kavramından daha geniş anlamlı bir kavramdır. 1 Ocak 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Anlaşmasıyla, “Avrupa Topluluğu”, “Topluluk” kavramları “Birlik” ile değiştirilmiştir. Ancak, çalışmada yukarıda yapılan açıklamalar ışığında tarihsel sürece de bağlı olarak zaman zaman “Avrupa Toplulukları”, bazen “Avrupa Topluluğu,” bazen de “Avrupa Birliği” kavramlarını kullanılacaktır.

[10] Selda KIRAÇ, Buket İLHAN, Avrupa Birliği Oluşum Süreci ve Ortak Politikalar, 2010.

[11] https://eur-lex.europa.eu/summary/glossary/white_paper.html?locale=en Avrupa Mevzuatının Özeti, erişim tarihi 21.05.2019.

[12]  Belirli bir alanda bir öneri sunarak Avrupa düzeyinde bir tartışma ve danışma sürecini başlatmak amacıyla Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan belgelerdir. Yeşil Kitabın kapsadığı tartışma ve danışmaların sonuçları, bir Beyaz Kitabın konusunu oluşturabilir. 10 Kasım 2010 tarihinde yayımlanmış olan COM(2010) 629 final sayılı, “Kapsayıcı Büyüme ve Sürdürülebilir Kalkınma İçin AB’nin Kalkınma Politikası, Avrupa Birliği’nin Kalkınma Politikasının Etkisinin Artırılması” başlıklı Yeşil Kitap örnek olarak verilebilir.

[13] Arzu YORKAN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikalarının Türkiye’ye Etkileri,2009

[14] Mustafa, Aydın, Çağrı Erhan, “Önsöz”, Beş Deniz Havzasında Türkiye, Derleyenler: Mustafa Aydın Çağrı Erhan, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2006, s. v-3.

[15] A.Çağatay DİKMEN, AB’de  Enerji ve Çevre,

[16] Real politik, herhangi bir ideale veya kurama bağlanmaksızın tamamıyla mevcut gerçeklere uyum sağlayarak amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca terimdir. Reel politik kelimesi bir dış politika kavramı olarak İngilizce ve Türkçe de dâhil olmak üzere tüm dillere geçmiştir.

[17] Suat DURSUN, Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye, 2011

[18] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

[19] Caspian Pipeline Consortium-CPC

[20] Volga ve Don Nehirleri’nden yapılan demiryolu, petrol ve kanal taşımacılığı.

[21] https://www.eia.gov Word Oil Transit Chokepoints,2017, erişim tarihi:23.05.2019

AGM-183A: ‘HSS’lerin Karşı Koyamadığı’ Hipersonik Füze

Gelişen teknoloji ile birlikte ülkelerin savunma sanayi harcamaları da doğru oranda artmaktadır. Her geçen gün yeni bir silah sistemi ile karşı karşıya kalmaktayız. Her ne kadar iyi bir şekilde çalışmalarda bulunsak da hala çağın lider ülkelerinden bir iki adım gerideyiz. Bu açığı kapatmak için çalışmalarımız tüm hızıyla devam ediyor; TİHA ile İHA alanında çok güzel bir adım daha atmış olduk.

Önce hipersonik füzenin neden önemli olduğunu gözden geçirelim. Hipersonik füzeler işlevsel olduğunda onları yakalayabilecek bir savunma sistemi şu an için mevcut değil. Bu da pek çok ülkenin bu alana yatırımlar yapmasının nedenini açıklıyor.

Hipersonik kelimesi 5 mach ya da daha yüksek hızlar için kullanılır. (1 mach 15 santigrat derecede yere yakın yerlerde yaklaşık 1225 km/saat.) Ayrıca 5 mach ve üzeri hızlarda uçmak için tasarlanmış uçaklara hipersonik uçaklar denir.

AGM-183A ABD hava kuvvetleri tarafından en yeni silahlarla mücadele etmek için geliştirilen bir hipersonik saldırı silahıdır. Füze şuan proje aşamasında olup azami hızı 20 mach (yaklaşık 24500 km/saat) olarak belirlenmiştir (F-35 1932 km/saat hıza sahiptir). ABD Hava Kuvvetleri, AGM-183A Air-Launched Rapid Response Weapon veya ARRW’nin bir protipini taşıyan B-52 bombardıman uçağının test görüntülerini geçtiğimiz Haziran ayında yayınlamıştı. Testte silahın kendisi ve uçağın dış taşıma ekipmanı üzerindeki sürtünme ve titreşim etkileri üzerine veriler toplandı. Prototipte patlayıcı yoktu ve uçuş testi sırasında B-52’den serbest bırakılmadı. Bu veri toplama için yapılmış bir test idi ancak geliştirilmekte olan tüm Hava Kuvvetleri silah sistemleri için de gereklidir.

Aynı zamanda bu hipersonik füzenin B-1 ve B-2 gibi bombardıman uçakları ve yapılması planlanan B-21 tarafından kullanılması bekleniyor.

Pentagon’dan edinilen bilgiye göre Lockheed Martin Missile and Fire Control şirketi ABD Hava Kuvvetleri için geliştirilen AGM-183A Hipersonik Füzesi ile ilgili olarak 988.8 milyon dolar değerinde bir sözleşme bedeli kazandı. Projenin Kasım 2021’de tamamlanması bekleniyorken bazı kaynaklar bu tarihi Aralık 2022 olarak belirtiyor.

Füze çalışmaları sürerken bir yandan da ona karşı savunma ihtiyacı duyuluyor tabi ki. Pentagon 5 mach ve üstü hızlara çıkan kısa veya uzun menzilli hipersonik silahlar için şu an karşı koyabilecek bir savunma sistemlerinin olmadığını iddia ediyor. Onu da bir başka yazımızda kaleme alacağız.

Mehmet Batuğhan Güler

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Türkiye ve Mısır’ın Askeri Güç Karşılaştırılması

Enerji kaynakları bakımından oldukça yüksek rezervlere sahip bir bölge olan Ortadoğu”nun, askeri açıdan en önemli güçleri olan Türkiye ve Mısır, en az enerji kaynaklarına sahip ülkeleri. Son zamanlarda Libya’da yaşanan iç savaşın tarafları haline gelen bölgenin en güçlü iki Müslüman ülkesi Mısır ve Türkiye, 3 Temmuz 2013’e kadar tarihinde hiç olmadığı derecede iyi ilişkilere sahipti. 3 Temmuz 2013’te Mısır’ın seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye, Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah El-Sisi tarafından askeri darbe yaparak yönetimi ele geçirmesiyle ilişkiler gerildi hatta kopma noktasına geldi. İlişkilerin bozulması sonrası ardı ardına gelen karşılıklı tehditler sonucu ilişkiler şu an minimalize olmuş durumda olsa da, askeri bakımdan birçok ortaklıklar mevcut. Basit bir örnek verecek olursak, Mısır’ın sahip olduğu F-16 savaş uçaklarının yedek parça üretimini ve uçakların çeşitli lojistik desteği, Türk firması TUSAŞ tarafından yapılıyor. İlişkiler durma noktasında olsa da, askeri anlamda işbirlikleri devam ediyor. Bu yazımızda, ilişkileri son senelerde gerilmiş Mısır ve Türkiye’nin askeri gücünü (birim ve envanterdeki araçlar nezdinde) çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgiler çerçevesinde değerlendireceğiz.

İlk olarak, donanma kuvvetlerinden bahsedelim. Donanma birim sayısı olarak Mısır Deniz Kuvvetleri 319 birim ile Türk Deniz Kuvvetlerinin önüne geçmiş durumda. Mısır Deniz Kuvvetlerinin sahip olduğu birimler;

  • 2 Helikopter gemisi
  • 9 Fırkateyn
  • 4 Denizaltı
  • 7 Korvet
  • 50 Devriye gemisi
  • 32 Mayın ve diğer savaş gemisi
  • 18 Çıkarma gemisi

* Açıklanmayan diğer birimler ile Mısır, toplamda 319 birimlik bir donanma gücüne sahip.

Türk Deniz Kuvvetleri’nin sahip olduğu birimler;

  • 16 Fırkateyn
  • 10 Korvet
  • 12 Denizaltı
  • 34 Devriye gemisi
  • 11 Mayın gemisi
  • 19 Hücumbot
  • 33 Amfibi savaş gemisi

* Okul, eğitim ve diğer maksatlı sayısı açıklanmayan birimler ile toplamda 194 birimlik bir donanma gücüne sahip.

Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, kendini şuanda yoğun bir yenilenme sürecine tabii tutmuş olan Türk Deniz Kuvvetleri, önümüzdeki senelerde MİLGEM projesi ile bir çok projeyi hayata geçirecek. Helikopter gemisi, tank çıkarma gemisi, denizaltılar ve fırkateynler bu proje içerisinde üretilmesi planlanan gemi türleri. Mısır Deniz Kuvvetleri de kendisini yeniliyor fakat Türkiye’nin aksine bunu kendisi öz kaynağından gidermek yerine dış alım yaparak gerçekleştiriyor. Şu anda Kahire’nin gündeminde denizaltı ve fırkateyn satın almak bulunuyor.

Gelelim hava kuvvetlerine. Hava Kuvvetleri bakımından dünyanın en renkli ordusuna sahip ülkelerinden biri olan Mısır, birçok ülkenin ürettiği savaş uçağını envanterinde bulunduruyor. Bunların başında, ABD Yapımı F-16 ve Alpha Jetler, Rus yapımı Su-35 ve Mig-2g, Fransız yapımı Mirage-2000, Mirage V ve Rafale(teslimat aşamasında) savaş uçakları bulunuyor.

Toplam hava birimi sayısı ise ;

  • 211 Savaş uçağı
  • 341 Saldır uçağı
  • 59 Askeri kargo uçağı
  • 388 Eğitim uçağı
  • 149 Helikopter
  • 44 Saldırı helikopteri

* Mısır, toplamda 1092 adet hava aracına sahip.

Türk Hava Kuvvetleri ise Mısır Hava Kuvvetleri kadar renkli bir envantere sahip değil. Envanterindeki sadece 3 çeşit savaş/saldırı uçağı bulunuyor. Bunlar F-16C, F-16D ve F-4 Phantom. Bu uçakların hepsi Amerika yapımı olsa da, parça üretim lisansı türk firması TUSAŞ’a verildiği için ikmal ve lojistik konusunda herhangi bir problem yaratmıyor.

Türk Hava Kuvvetlerinin Toplam sahip olduğu uçak/helikopter sayısı ;

  • 207 Savaş uçağı
  • 207 Saldırı uçağı
  • 87 Taşıma helikopteri
  • 289 Eğitim uçağı
  • 192 Helikopter
  • 94 Saldırı helikopteri,

Türk Hava Kuvvetleri, toplamda 1067 hava aracına sahip.

Türkiye yakın zamanda başlattığı TF-X Milli Muharip Uçak Projesi‘ni hayata geçirdikten sonra hava kuvvetlerinde bulunan F-16’ları sistemli bir şekilde envanter dışına çıkaracak. Türk ordusu her alanda olduğu gibi bu alanda da yerli ve milli teknolojiye önem veriyor. Eğitim uçakları açısından ise, HÜRKUŞ eğitim uçağı üretiliyor ve TSK’ya teslim edilmiş durumda. Siparişler neticesinde teslimatlar ve üretim halâ devam ediyor. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde Bulunan F-16C’ler Mısır’ın elinde bulunan F-16’lara göre daha teknolojik durumda. Öte yandan F-16’larda kullanılan roket sistemi olan Abraam füzeleri ise Amerika Birleşik Devletleri tarafından Mısır’a satılmamakla birlikte, Türkiye’ye satışı halâ devam ediyor. Bu füzeler ise hava kuvvetleri bakımından TSK’yı öne geçiriyor.

Kuşkusuz bu iki Ortadoğu gücünün, karşılaştırılması ve kıyaslanması en zor alanlardan birisi kara kuvvetleri. İki ordu da kara kuvvetleri açısından çok gelişmiş durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri tanklarına yaptığı modernizasyonlarla, yerli üretim ana muharebe tank projeleri ve zırhlı araç üretimiyle göze çarparken, Mısır ordusu, kara kuvvetleri için yaptığı askeri harcamalar, sayısal olarak birim artırma ve dış alımla göze çarpıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne oranla askere alınacak nüfus açısından daha fazla olan Mısır, askerlerini yeterli eğitime tabii tutamaması sebebiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerisinde kalmış durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri, uzun ve zor bir eğitime tabii tutulan özel birliklere sahip. Bu özel birlikler, sahada Türk Silahlı Kuvvetleri’ni birer adım öne çıkarıyor.

Zırhlı araç ve ana muharebe tankı olarak konuya bakacak olursak ise Mısır Kara Kuvvetleri’nde sayısal durum şu şekilde;

  • 2160 Tank (M1A1 – M60 – T80 U – RAMSES II – T54/55)
  • 5735 Zırhlı araç (BAE Chairman-RG33-MaxPro-M113-BTR50)
  • 1000 top
  • 2189 Çekili top
  • 1100 Çoklu Roket Ateşleyici

Mısır Kara Kuvvetleri, toplamda 12184 kara aracına sahip. Sayısal olarak dünyada 12. sırada bulunan bir kara kuvvetlerine sahip olan Mısır, tıpkı hava kuvvetleri gibi kara kuvvetlerinde de çok sayıda farklı ülkenin ürettiği, tank, zırhlı araç ve ZPT’ye sahip.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kara Araçlarında model olarak farklı ve renkli bir yapıya sahip olsa da, sadece 2 ülkenin ürettiği tanklara sahip; ABD ve Almanya. Zırhlı araç, çekili top ve çoklu roketatar konusunda ise kendi ürettiği kara araçları daha çok kullanımda. Sayısal durum ise şu şekilde;

  • 3200 Tank (Leopard – M60T – M60A3T – M60A3 – M60A1)
  • 9500 Zırhlı araç (FNSS ACV – BMC Kirpi – Ejder Yalçın)
  • 1120 Top
  • 1272 Çekili top (Fırtına I – Fırtına II)
  • 350 Çoklu Roket Ateşleyici (ÇNRA)

* Kara Kuvvetleri, toplamda 15140 kara aracına sahip.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) Ekim 2019’da yayınladığı rapora göre Mısır ordusunun toplam asker sayısı 438,500 iken Türk ordusunun asker sayısı 512.000.

Genel olarak bütün kuvvetleri değerlendirecek olursak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Mısır Silahlı Kuvvetleri’ne karşı nitelik bakımından havada, sayısal üstünlük ve yerli üretim tesisleri bakımından karada üstünlük kurduğu açık bir şekilde göze çarpıyor. Denizde ise Mısır Deniz Kuvvetleri’nin sayısal birimler açısından şu anda daha üstün durumda olduğu söylenebilir. Fakat bu üstünlük önümüzdeki süreçlerde alaşağı edilebilir. Sebebi ise MİLGEM Projesi ile yapılan deniz araçlarının önümüzdeki yıllarda TSK envanterine girecek ve gücüne güç katacak olması.

Son günlerde Mısırla karşı karşıya geldiğimiz konulardan biri de Libya İç Savaşı. Türkiye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış Resmi Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) kendi ürettiği insansız hava araçları ve zırhlı araçlar satarak destek verirken, Mısır UMH’ye karşı ayaklanan Halife Hafter’ın yönettiği Libya Ulusal Ordusu’na, Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri kapsamında bizzat destek veriyor.

Türkiye Cumhuriyeti UMH’ye bu zamana kadar sadece askeri araçları satarak destek veriyordu. Fakat geçtiğimiz günlerde hem TBMM hem de Trablus Meclisi tarafından onaylanan askeri işbirliği anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sahada kendi birlikleri ve araçları ile boy göstermesi bekleniyor. Bu anlaşmanın ardından Mısırlı yetkililer ise Libya’ya asker ve araç göndermemesi konusunda Türkiye’ye yönelik endişelerinden bahseden açıklamalarda bulundu. Türkiye, Kahire’yi dikkate almadan bölgede Libya’nın meşru hükümeti UMH ile beraber işbirliği yapmaya devam edecek gibi görünüyor. İlişkiler daha da gerilmiş durumda ve gerilmeye de devam edecek. Önümüzdeki günlerdeki gelişmeler bizlere yaptığım bu analizin gerekliliğini gösterecektir diye tahmin ediyorum.

Kaynak:
https://www.iiss.org/
https://www.globalfirepower.com
https://www.businessinsider.com/most-powerful-militaries-in-the-world-ranked-2019-9
https://www.egypttoday.com/Article/1/71120/Egypt-ranks-12th-in-military-strength-among-137-states
http://forum.defenceturk.net/index.php?topic=94.0%20

Hatıralarla Enver Paşa’nın Çocukluğu ve Harp Okulu Yılları

Enver Paşa yani İsmail Enver 1881 yılının 23 Kasım’ında İstanbul Divanyolu’nda Ahmet Bey ve Ayşe hanımın ilk çocukları olarak dünyaya geldi.

İsmail Enver’in aile şeceresine göre 7 kuşak öncesi dedesine kadar ulaşabilmekteyiz. Bu şecereye göre 7 kuşak önceki dedesi Kırım’da bulanan ve Gagavuz Türklerinden olan Abdullah’tır. Abdullah, Kırımın Rus işgaline uğramasıyla birlikte Ukrayna’da bulunan Kili kasabasına göç etmiş ve Abdullah’ın soyundan gelenler yıllarca burada yaşamışlardır.[1]Daha sonraları Kili Kasabası’da Rus işgaline uğrayınca Abdullah’ın Kili’de doğan torunlarından biri olan Kahraman Ağa Kili’den ayrılarak Karadeniz’in kuzeyine indi ve şimdi Kastamonu’nun bir ilçesi olan Abana’ya yerleşti.[2]Bu aile burada daha önceki memleketleri olan olan Kili nedeniyle “ Killi” diye anılmaya başlandılar.

İsmail Enver’in babası Ahmet Bey, bir Osmanlı memuru idi. Bayındırlık Teşkilatı’nda kondüktör, yani şimdiki tabirle fen memuru olarak çalışıyordu.[3]İsmail Enver doğduğunda Ahmet Bey 21 yaşındaydı ve Ayşe Hanım’dan 5 çocuğu daha oldu. Bunlar; Hasene, Nuri, Mediha, Kamil ve Ertuğrul’dur. İsmail Enver’in kız kardeşlerinden Hasene daha sonra General Kazım Orbay’ın diğer kız kardeşi Mediha ise daha sonra Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey’in eşi olacaklardır.

İsmail Enver’in babası Ahmet Bey, bir Osmanlı memuru idi. Bayındırlık Teşkilatı’nda kondüktör, yani şimdiki tabirle fen memuru olarak çalışıyordu.[4]İsmail Enver doğduğunda Ahmet Bey 21 yaşındaydı ve Ayşe Hanım’dan 5 çocuğu daha oldu. Bunlar; Hasene, Nuri, Mediha, Kamil ve Ertuğrul’dur. İsmail Enver’in kız kardeşlerinden Hasene daha sonra General Kazım Orbay’ın diğer kız kardeşi Mediha ise daha sonra Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey’in eşi olacaklardır.

Okul Yılları

İsmail Enver’in ailesi maddi durum iyi bir aile olmamasına rağmen oğullarının eğitim ve öğretimine kuvvetleri yettiği kadar gayret göstermişlerdi. Ancak İsmail Enver, eğitim hayatında çok başarılı bir öğrenci olamamıştı. İsmail Enver, henüz 3-4 yaşlarında iken okula başladı. Önce Divanyolu’ndaki evlerinin hemen yanındaki bir ibtidaî mektebine, yani ilkokula gitti, mektebin hocası Kara Hafız’ın önünde “Bismillah”deyip besmele çekti ve altı yaşına kadar birkaç ibtidaî değiştirdi.[5] Enver, Fatih’teki ibtidaînin ikinci sınıfında iken babası Ahmet Bey’in Manastır’a tayini çıktı ve buraya taşındılar. İsmail Enver ilkokulunu da burada Manastır’da bitirdi.

Enver, 1889 yılında henüz 8 yaşında iken Manastır Askeri Ortaokulu’na girmek istemiştir. Ancak yaşı bu okula girebilmesi için küçüktü. Yaşı küçük olmasına rağmen ailesinin ısrarları üzerine okula alındı. İsmail Enver, askeri ortaokulu ve askeri idadi(lise) öğrenimini Manastır’da tamamlar. Bu okullarda pek de başarı vaat etmeyen orta dereceli bir öğrencidir İsmail Enver. Mesela Manastır Askeri Rüşdiyesi’nde şahadetname derecesinde yani pekiyi ya da iyi değildir. Bu şahadetnemede onun, mektebi bitirdiği zaman durumu “Karib-i Ala” yani “iyiye yakın” olarak yazılır.[6]Enver, bu mektepten 55 mevcudu olan sınıftan 19. Olarak mezun oldu. Enver, 1893’da Manastır Askeri İdadisi’ne girdi. İdadi tahsili normal geçmişti. Askeri liseye on beşinci olarak girdi, lisenin ikinci yılında on ikinci, üçüncü yılında dokuzuncu oldu. Liseyi bitirip harbiyeye giderken sınıfının altıncısı idi ama Manastır’da ki notlarının genel ortalamaya göre düşük olması yüzünden Harpokulu’na elli altıncı olarak girebilmişti.[7] Bu dönemine kadar derslerinde pek başarılı sayılmamasına rağmen sessizliği ve terbiyesi ile hocaları tarafından sevilen bir öğrenci olmuştu.

Enver, Harpokulu’na gitmek için tekrar doğduğu şehir olan İstanbul’a döndü. Harp Okulu onun karakterinin oturma bir şahsiyet edinme dönemi oluyor. Ancak yine de bir bakışta göze çarpan bir kişi olmuyor. Mesela onu harp okulundan tanıyanlardan Fahrettin Altay, Enver’den şöyle bahseder: “Sakin, çalışkan, fakat vasat zekâlı bir öğrenci…”[8].Yine General Ali Fuat Cebesoy’un ise görüşleri biraz daha etraflıdır: “Enver’i Harbiye’ den tanırım. Harbiye’ de üçüncü sınıftayken görüşürdük. Zaten amcası Halil benim sınıf arkadaşımdı. Atatürk’le de sınıf arkadaşıydık. Enver’in sınıfında bizden Fahrettin Altay vardı. Benim hatırımda kaldığına göre Enver çalışkan, mazbut, ciddi, sözünde durur bir öğrenciydi. Fakat büyük bir zekâ değildi. O sınıfın birincisi Hafız Hakkı’ydı ve bu, büyük zekâydı. Ama Enver için şunları da ilave edebilirim: Vekarlı ve müteşebbis…”[9].

Harp Okulu

Enver artık Rüştiyede’ki o sessiz ve hareketsiz çocuk değildir. O Harp Okulu’nda kendine bir şahsiyet oluşturmuştur. Öyle ki Harp Okulu’ndayken amcası Halil ile birlikte padişahın sarayında bir mahkemeden de geçmişlerdir. Bu mahkeme olayını Enver Paşa’nın kendisinden 2 yaş küçük olan olan amcası Halil Paşa şu şekilde anlatmaktadır:

“Ben, hayatımın hikâyesine, daha Erkan-ı Harp(Kurmay)mektebi sınıflarındayken ve yeğenim Enver ile beraber başımızdan geçen bir siyasi tevkif olayı ile başlayacağım. Gerçi bizim siyasi heveslerimiz, bizim neslimizin bütün hürriyet aşığı talebeleri gibi, daha Harp Okulu sınıflarında başlar. Mektebe gizli sokulan siyasi edebiyat, Namık Kemal’in Vatan şiirleri, Avrupa’dan kaçarak gelebilen Genç Türkler yayınlarının elden ele dolaşışı, zalim hükümdara karşı gizli intikam yeminleri, vesaire, hep o mektebin duvarları arkasından geçer.

Ama ilk ve heyecanlı maceramız, yeğenim Enver ile beraber bir gece, Erkan-ı Harp mektebinde tevkifimizdir. Bu tevkifi, bizim muhafaza altında, Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’na sevkimiz, orada sorgularımız takip etti.

Sınıfta bir gece müzakeresindeydik. Birkaç gün evvel bir arkadaşımdan elime geçen “Les Occasions Perdues”(Kaybedilmiş Fırsatlar)isimli eseri okumuş, bitirmiştim. Bu kitap, Keçecizade İzzet Fuat Paşa tarafından yazılmış, Fransızca yayınlanmıştı.

İşte sınıfta tam bu kitabı bitirdiğim sıradaydı ki, “yat!” borusu çaldı. Fakat gene tam boru sesleri arasındaydı ki:

-Halil Efendi Yenimahalle! Enver Efendi Deraliye!.. diye bağıran baykuş gibi ses duydum.Bu vakit, bu saatte, böyle bir çağrının hayra alamet olmadığını anlamamak elbette kabil değildi.Ben de bunu derhal düşündüm.Ama ürkmedim.İçimden de: “Ne olursa olsun,ben şu kitabı bitirdim ya!..” diyerek koridora çıktım. Bağıran dahiliye zabiti idi. Yeğenim de o sırada ve bitişik dershaneden koridora çıkmıştı. İki dahiliye zabiti, Sadri ve Halil Beyler, bizi aldılar, müdüriyet dairesine götürdüler. Orada bir odaya beni bir odaya Enver’i kapattılar. Bu hallerin iyiye çıkmayacağı yolundaki tahminim bei aldatmadı. Az sonra Yüzbaşı Sadri Bey bizi aldı. Nizamiye kapısına indirdi. Orada bir fayton bekliyordu. Kendisine yol vermek için kenara çekildik. Fakat yüzbaşı:

-Hayır, dedi, siz geçin.  Yanyana oturacaksınız ve ben karşınızda oturacağım.. Askerce itaat ettik.Fakat ben bu arada ve arabaya binerken Enver’e: “Sen bir şey bilme her suale be muhatap olacağım… diye fısıldayabildim ama,yüzbaşı duydu.Çok kızdı bağırdı: “Susun, bir kelime bile konuşmanız yasaktır!.. Arabamız Zincirlikuyu üzerinden, Zuhaf alayları kışlaları arasında Yıldız Sarayı’na vardı. Büyük mabeynin kapısından yaya olarak saraya yürüdük. Bu arada beş altı tüfekçi kafileye katıldı. İkinci katta gene beni başka bir odaya, Enver’i başka bir odaya aldılar. Nihayet ben çağrıldım. Uzun koridorlar geçtik ve bir odaya alındım. Büyük bir masanın etrafını bir heyet almıştı. Daha sonra öğrendiğime göre, masanın başkanlık yerinde oturan Serhafiye(baş istihbaratçı) Kadri Bey’di. Etrafındaki yarım dairede 10-12 kişi yer almışlardı. Mahkeme heyetinden biri ittihamname olarak tam bir saçmalık ve hezeyan yazısı okudu. Bize atfedilen suç şuydu:

-Siz, geçen bayram selamlığında, padişahımız efendimize suikast için evinize iki anarşist kabul etmişsiniz!

Bayram selamlığında evimizde, hakikaten iki yabancı vardı. Ama iki anarşist değil.İşin aslını uzun uzun anlattım:

-Ben bir zabitim. Padişahıma sadakat yemini ettim. Bayram selamlığında evimizde iki misafir vardı. Ama biri, Şehzade Abdülmecit Efendi(Son halife) hazretlerinin Almanca muallimi olan genç bir Avusturyalı. Diğeri de onun getirdiği ve tanıttığı yabancı bir gazeteci. Viyana’da çıkan “Neue Freio Presse” gazetesinin yaşlı bir muharriri… Evim selamlık yolu üzerinde. Gelmek istediler. Kabul ettim. Geceden geliniz ki, sabah erkenden belki geçemezsiniz dedim…

O sırada hem savcı hem reis sordular:

– Enver beraber miydi?

– Evdeydi. Ama Enver erken yatar. Odası da ayrıdır. Bu misafirleri o gece tanıdı.Onlarla biraz Almanca konuştu ve odasına çekildi…

Beni çıkardılar. Tabii Enver’i çağırmış olacaklardı. Gece uyku yok. Sabah oldu. Yiyecek içecek yok. İşte o sırada bir de telkinci peyda oldu. Eniştemin uzak akrabasından ve vaktiyle Mecit Efendinin sarayında çalışırken sonradan Efendinin uzaklaştırdığı Cemil Bey isminde bir Gürcü. Mavallarını okumaya başladı:

– “Oğlum Halil, sen mert, dürüst bir çocuksun. Mühim bir istikbalin var. Bulunduğun padişah mahkemesi şaka götürmez. Seni tekrar çağıracaklar. İfadende mahkemeye, bir gece Şehzade Mecit Efendi’nin gönderdiğini ve bu yabancıları sana Şehzade tarafından onun getirdiğini söyle. Hemen serbest bırakılacaksın…” Anladım. Biz bir vasıta olarak kurban edilecektik. Asıl suçlandırılmak istenen Şehzade Mecit Efendi idi. Hulasa karışık bir düğüm içine düşmüştük. Ama bundan çıkmalıydık… Mahkemeye tekrar çağırıldığımda Cemil Bey’ in bana geldiğini söylediklerini anlattım ve eski ifademi tekrarladım. Mahkeme buz kesmişti… Ama reis kızdı. Ağzına geleni haykırmaya başladı ve hatta benim Enver’in saflığı, erken yatışı, kendini derslerine verişi üzerinde cümleler sıralarken büsbütün köpürdü. Enver için:

– Bu efendi kaz mıdır? Diye haykırdı. Ben de cevabını esirgemedim:

– Af buyurunuz reis efendi, Erkânı Harp mektebinin her sınıfında birincisi olan Enver Efendi, bir kaz değildir. Tıpkı benim gibi vatanına ve padişahına sadakat yemini etmiş çok zeki bir zabittir… 

 Böylece iş uzadı, gitti. Salondan çıkarıldık.Gene aykırı odalara götürüldük.Ama gece gene çağırıldık.Reis bu sefer Şehzade Abdülmecit için atıp tutmaya başladı.:

– Abdülmecit Efendi de kim oluyor? Şevketmeap efendimiz Abdülmecit Efendiye para vermese, o ne yapabilirmiş? Siz Abdülmecid’in sarayına gitmeyeceksiniz, vb…

Hulasa Yıldız Sarayı’nda mahkeme edilişimiz, çeşitli safhalar geçirdi. Çeşitli tertipler karşısında kaldık. Ama sonunda ne olduysa oldu ve mahkemen huzurunda reis bize sert birtakım ihtarlardan sonra, “Serbestsiniz!” diye hüküm bildirdi. Aynı şekillerde aynı yollardan mektebe getirildik.

Enver ile benim hayatımızın ilk siyasi macerası böyle geçti. Ama artık Mecit Efendi ile temaslarımız ve saraya ziyaretlerimiz de kesildi.”[10]

İsmail Enver yani Enver Paşa artık Harp Okulunu ve bütün mektepleri sarmaya başlayan siyasi çalkantının içindedir. Balkan coğrafyasında okuyup gelişmesi ve bu bölgede görevlendirilecek olması bölgenin içinde bulunduğu durumla ilgili olarak Enver Paşa’nın karakterini ve hayatını etkileyecektir.

Enver Paşa ve eşi Emine Naciye Sultan

Enver, Harp Okulunu 18 Kasım 1902’de bitirmiştir. Şevket Süreyya Aydemir, Enver’in okulu ikinci olarak bitirdiğini söylese de Enver’in babası Ahmet Bey’in Rumi 5 Teşrînsanî 318 yılında ailesine yazdığı mektupta “Enver’in hamdolsun birincilikle geçtiğini benim de terfi ettiğimi tebşir ederim. Pederiniz Ahmet.”[11]cümlesiyle ailesine yolladığı mektupta oğlunun birinci bitirdiğini açıkça dile getirmiştir. O artık Yüzbaşı Enver’dir. Enver Paşa hayatının sonuna kadar sürecek olan macerasına artık başlamıştır.

İlk olarak 3.Ordu’ya, Makedonya’ya tayin edilmiştir. İlk birliği Manastır’da 13.Topçu alayıdır. Ancak usulen sekiz ay müddetle Sunuf-ı Selase’de yani ordunun 3 sınıfını teşkil eden piyade, süvari, topçu sınıflarında staj görmüştür.[12]29 Eylül 1903’te de Üsküp’teki 19.Nizamiye Alayı’nın 1.Taburu’na,21 Ağustos 1906’da da Rumeli’de eşkiyalığın kökünden kazınması için faaliyet gösteren takip heyetine tayin edildi.

Enver Paşa’nın mücadelesinin daha iyi irdelenebilmesi için o dönemin Makedonya’sının da bilinmesi gerekmektedir.

O dönemin Makedonyası bünyesinde bugünün Yunanistan, Sırbistan, Kosova, Makedonya Cumhuriyeti ve Arnavutluk’un bazı bölgelerini içine kapsayan tarihi bir coğrafyadır. İmparatorluğun son dönemlerin Makedonya üç vilayete ayrılmıştır: Manastır, Selanik ve Kosova.

19.yüzyılın sonundan itibaren devletin başını fazlasıyla ağrıtan ve zamanla uluslararası bir mesele haline dönüşmüş olan Makedonya’da milliyetçi hareketler giderek artıyordu. Makedonya’daki mücadele iki yönlüydü: Biri bölge halklarının yani Bulgar, Arnavut, Rum, Sırp ve Ulah’ların Osmanlı hâkimiyetine karşı yürüttükleri ortak başkaldırı diğeri de bu unsurların kendi aralarındaki kavgalarıydı. Üstelik aynı milletten olan cemiyetler de birbirleri ile kavgalıydı ve devamlı olarak kan dökmekteydiler.[13]Makedonya adeta kaynıyordu. Makedonya ve ülkenin birçok yerinde durum aynıydı ve Türk gencinin kafasında; Devlet nereye gidiyor? Ne yapmalı? Gibi sorular dolaşıyordu. İste Enver Paşa’da bu çalkantıların ve soruların tam ortasında kalmıştı. Enver kendine verilen vazifeyi yapıyor ve adına eşkıya denen milliyetçi çetelerle savaşıyordu. Hatta vazifesini yapma konusunda Enver Paşa hatıralarında şunları da söylüyordu: “Herkes hamiyyeten(vatana hizmeti duyguyla)vazifesini yapmalıdır. Bu suretle her şey düzelir… diyordum. Ve bir mülazımın kendi vazifesini yapmazken, Seraskeri tenkit etmesini ayıplıyordum. Ben de böylece vazifemi yapayım diyordum ve bu yolda fevkalade gayret gösteriyordum.”diyor. Ancak yıllar geçtikçe Enver çalkantıların içine iyice çekildikçe durumun sadece vazifesini iyi yapmakla düzelemeyeceğini anlayacaktır. Harekete geçmesi gerektiğinin farkına varacaktır. Biz yine Makedonya’ya geçelim.

Makedonya’da sık sık düzenlenen sabotajlar 28 Nisan 1903 yılında zirveye ulaştı. Amaç Avrupa’nın dikkatini Makedonya’ya çekmekti. Ciddi isyanlar oldu ve Selanik’te sıkıyönetim ilan edildi. O günleri o zaman Batarya Kumandanı yüzbaşı Enver Bey şu şekilde anlatıyor:

“1319 senesi nisanın ikinci Hızırilyas günü kışlaya döndüm.40 atlı ile Karazan taraflarına gözcülüğe gönderildim. Bulgarların oralarda da o gün isyan ettikleri haberi alınmıştı. Diğer bir müfrezeyle de erkan-ı harp yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey Resne caddesi üzerine gönderildi. Benim müfrezem bir şeye rastlamadı.Ama İsmail Hakkı Bey’in, Sapari köyünde eşkıya ile müsademeye tutuştuğu bildirildi.Şehirde heyecan başlamıştı.Birtakım silah sesleri duyuldu.Dükkanlar kapandı.Ufak çapta çarpışmalar,öldürülmeler oldu.Manastır’da yüz kadar İslam ve Bulgar öldü ya da yaralandı.Ben, derhal bir müfreze ile belediye civarını tutmaya memur edildim.Vakalar bastırıldı ama etrafta Bulgar çetecilerin çoğaldığı anlaşılıyordu.Mayıs ayında 18 kişilik bir Bulgar çetesi ile girişilen çarpışmaya ben de iki topla iştirak ettim.İlk tüfek ve top atışını orada gördüm…”[14] Enver Paşa’da artık Osmanlı Devleti’nin kendi tebaası ile yaptığı savaşın tam ortasındaydı. Artık isyanlar peş peşe birbirini izleyecekti.

“Pazar gecesi nöbetçi bulunuyordum. Kışlanın karşısındaki ot yığınları birden yanmaya başladı. Yangını bildirmek için ve usule göre üç top atıldı. Ama yangın genişledi. Manastır etrafındaki ovada, İslamlara ait bütün kulübe, ekin ve ot yığınlarının ateşe verildiği görüldü. Demek, Manastır’da yangın işareti olmak üzere atılan üç top, meğer Bulgarlar arasında ihtilal işareti olmak üzere kararlaştırılmış. İhtilalin işaretini o gün biz kendimiz vermiş oluyorduk. Böylece Manastır etrafındaki bütün Bukgar köyleri isyan etmişlerdi. Halk, dağlara çekilmişti. Her tarafta telgraf telleri ve yollar kesilmişti. Manastır şehri, yani ordu merkezi, bu isyan ve ateş çemberi içinde her tarafla irtibatı kesilmiş olarak kaldı. Olayları bastırmak isteyen ufak jandarma müfrezelerine her taraftan Bulgar köylüleri ve çeteleri saldırıyordu. Çeşitli yerlerdeki askerler de birden saldırıya uğradılar.

Vaziyet buydu. Bu sırada bizim topçu birliklerine de Manastır şehri içinde asilere karşı sokak muharebeleri yapmak için martin tüfekleri dağıtıldı. Topçularımız bu tüfeklerle atlı olarak devriye geziyorlardı. Ama o sıralarda Bulgarlar, Kırçova, Klisora gibi bölük merkezlerini zaptettiler. Hükümet, her taraftan uğradığı saldırılar karşısında şaşırmış kalmıştı.”

Ardı arkası kesilmeyen isyanlar ve sıkıyönetim sonunda ciddi bir asker sevkiyatı oldu bölgeye. İsyancılar tek tek yakalanıp Fizan’a sürgüne gönderilmeye başlandı ve isyan ateşi sönmeye başlıyordu. Ancak isyan hedefine ulaşmış ve Avrupa’nın gözü Makedonya’ya dönmüştü.

Makedonya konusunda Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph, Alman İmparatoru Wilhelm ile 1903 Ekiminde bir araya geldi ve Mürzsteg Mütabakatını yani reform projesini hazırladılar. Proje, Makedonya’ya hem Avrupalı bir Hıristiyan, hem de bir Osmanlı valisi tayin edilmesini ve bölgede Avrupalı müşavirlerin görev yapmasını öngörüyordu ama faaliyetlere İngiltere’nin de müdahalesi ile projede değişiklik yapıldı. Sultan Abdülhamid kendisine sunulan bu projeyi imzalamak zorunda kaldı. Makedonya’daki üç vilayete müfettiş olarak Hüseyin Hilmi Paşa tayin edildi, Paşa’nın yanına iki Avrupalı müşavir verildi, bölgedeki jandarmalar da yabancı subayların kumandası altına girdi.[15]Bir artık Makedonya yabancıların kontrolüne girmişti.

Enver Paşa 1903 Ocak ayında Kurmay Yüzbaşı olarak 3.Ordu’ya tayin edildi. 5 sene boyunca burada çeteler ile ciddi çatışmalara girdi. Enver, burada giriştiği mücadeleler sayesinde ismini hem askeriyede hem de siviller arasında duyurmuştu. O yıllarda Manastır’da meydana gelen acı ve bir o kadar da utanç veri bir olay Enver’in hayatına büyük bir etki etmiş ve görüşlerini de etkilemiştir. Olay bir Rus konsolosun öldürülme hadisesidir. İşte Enver bu olayı şu şekilde anlatıyor:

“…Bu sırada zuhur eden bir vak’a büsbütün işi karıştırdı. Rusya Hükümeti’nin Manastır General Konsolosu Mösyö Rostkovski askerlere taarruza, rast geldiği yerde yerde selam vermediğinden dolayı tekdire ve hatta bir topçu neferini darba kadar varmıştı.

Nüzhetiye Karakolu önünden geçerken orada bulunan jandarma neferi Halim, tanımadığından arz-ı ihtiram etmez. Konsolos bunun üzerine kırbaçla yürür. Nefer de namus-ı askerisini muhafaza için ateş eder. Konsolos iki kolunu, vücudunu delen bir kurşunla yere serilir.

Silah sesi üzerine, kışladan mahal-i vak’aya koşmuştum. Nefer temkinini bozmayarak “Ben vurdum” dedi ve silahını bana teslim etti. Derhal teşekkül eden divan-ı harb-i askeride bulundum. Orada Rusya Sefareti Baştercümanı Mandelstam’ın hükümete yaptığı hakaret bütün asabımı tahrik ediyor. “Ah, ne vakit iyi bir idare teşekkül edecek, ne vakit bizi bu tahriklerden kurtaracak bir hükümet teessüs edecek?”diyordum. Divan-ı harp, Halim ile bir refikinin idamına karar verdi. Divan-ı harp kâtibi bulunduğumdan verilen bu hüküm hiçbir kanuna temas etmediğini söylemeden geçemem. Fiil-i katlin tehevvüren jandarma tarafından icra edildiğini konsoloshanenin divan-ı harpte bulunan vekilleride tasdik ettiler. Bununla beraber hükm-i idam söyle idi: Nefer Halim, tehevvüren başladığı fiil-i katli taammüden ikmal eylediğinden ve refikide esna-yı katilde arkadaşını meneylemediğinden idamlarına karar verilmiştir.”[16]

İmparatorluğun güçlü devletlerin elinde nasıl oyuncak edildiğini gösteren bu hadise Enver’i de derinden etkilemiştir. Enver için asıl utanç verici olan şey ise öldürülen konsolosun cenaze alayının geçişi sırasında toplarla selam atışı yapılması emri kendisine verilmesidir.

Enver kendisinin de dil getirdiği gibi padişah ve hükümetin devleti küçük duruma düşürdüklerini ve devleti yönetemediklerini düşünmektedir. Yani her ikisine de karşıdır. Yine hükümet ve padişaha karşı olduğunu hatıralarındaki şu sözlerden de anlıyoruz: “Harita başlarında, soba başında toplandığımız zaman, hükümetin aczinden, idare-i mutlakanın ve bilhassa Sultan Abdülhamid’in fenalıklarından bahsederdik. Gerçi bunlar sözde kalırdı. Ama fikirlerde, ufacık da olsa, intibah olurdu…”.[17]

Enver Paşa yine hatıratlarında şu sözleriyle de o günün atmosferini anlatır:

“Burada fikrimi yavaş yavaş değiştirmeye mecbur oldum. Yalnız hamiyet fikri ile hizmet beklemek doğru değildir. Böyle olsaydı kanun, kanundaki cezalara hiç hacet kalmazdı. Bu sebeple, her şeyden önce hükümetin vazifesini iyi yapabilmesi için kanunların tam olarak tatbiki lazımdır… Nitekim burada üst rütbedekilerde de, bunlara itaat edecek hal kalmamıştı. Bu halin devamı, memleketin mahvı demektir…

Bu halin devamı memleketin mahvı demektir diyor, Enver Paşa. Artık bir şeyler yapılması gerektiğinin memleketi sadece görevini yaparak kurtulmasını beklemenin sonuçsuz kalacağının farkına varmıştır. Artık harekete geçmenin vaktidir.

Memleketin kurtulması için bir şeyler yapma fikri artık memleketi, özellikle de Rumeli’yi sarmıştı. Hem Abdülhamid’in mutlak ve baskıcı iktidarı hem de Balkanlar’da yaşanan olaylar bu durumu körüklüyordu ve sonucunda bu maksatla cemiyetler kurulmaya başlandı.

Avrupa’da yıllardır faaliyette olan Jöntürkler Paris’te 4 Şubat 1902’de ilk kongrelerini yaptılar. Ancak kongre bölünme ile neticelendi. İki gruba ayrılmışlardı. Birinci grup Âdem-i Müdahaleciler adı altında Ahmet Rıza Bey’in yanında, diğer grup ise Müdahaleciler ismiyle Prens Sabahattin’in yanında idi.

Âdem-i Müdahaleciler daha sonra İttihad ve Terakki ismini alacak olan Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni kurarlar. Müdahaleciler ise Teşebbüs-i Şahsi ve Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti’ kuracaklar.

Avrupa’da ki kongrenin bölünmesinden sonra Abdülhamid karşıtları Osmanlı’da yeni cemiyetler kurdular. Bunlardan birisi 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti idi. Genç subaylar hızlı bir şekilde yeni kurulan bu cemiyete üye oluyorlardı. Cemiyet 1907’de İttihad ve Terakki Cemiyeti ile birleşecekti.

Enver Paşa ise Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne 1906 Eylül ayında katılacaktı. Cemiyetin 12. Üyesi olacak ve bu cemiyet onu tarih sayfalarına hızlı bir şekilde sokacaktı. Cemiyete katılışını Enver Paşa şu şekilde anlatmaktadır:

“Nihayet 1332 Eylül’ünde Selanik’e gelmiştim. Orada, amcam Mümtaz Yüzbaşı Halil ile konuşuyorduk. Evvelce onunla Anadolu’da, Bulgar çetelerine müşabih çeteler teşkiliyle halkı uyandırmayı, hiç olmazsa böylece Anadolu’yu Rumeli’nin uğraması muhtemel olduğu inkısamdan kurtarınayı düşünmüştük. Bana eski fikrimde sabit olup olmadığımı sordu ve nihayet, Selanik’de bütün memleket için düşündüğümüz gibi çalışmak üzere bir cemiyet mevcut olduğunu söyledi kendisinin de dahil olduğunu ve, alelusul kimseye söylemeyeceğime yemin ettirdikten sonra söyledi. Tramvayda, o vakit hasta olan şimdiki Viyana Ataşemiliteri, sınıf arkadaşım Kolağası Hafız Hakkı Bey’i ziyarete gidiyorduk. Orada zımnen Hakkı Bey’e açtık. O da biraz mütereddit idi. Avdette düşünüyordum. Şeraiti sordum: “Memlekette idare-i meşrutanın, tesisine çalışmak 1293 Kanun-ı Esasisi’nin tatbikini temin etmekten ibarettir” dedi. Zaten defaatle eşkıya müsademesinde ölüme maruz kalmış olduğumu ve orada ölsem vatanıma büyük bir hizmet etmeden dünyayı terk edeceğimi tahattur ettim ve bu yolda ölürsem hiç olmazsa vicdanen müsterih ölürüm diyerek muvafakat ettim. Fakat usul veçhiyle hey’et-i idareye arz-ı malumat edilecek, cevap alınacak, sonra cemiyete merasim-i mahsusası dahilinde girecektim Evde amcamdan ayrıldım.

Ertesi gün Manastır’a avdet edecektim. Kendisine hürmet ettiğim ve namusuna emin olduğum Rüşdiye muallimi, Selanik Rüşdiyesi Müdürü Binbaşı Tahir Bey’e ziyarete gittimdi.

Kendisine, bu yolda bir teklifte bulunulduğunu söyledim.  …”Beni anlamaya mı geldin? Mamafih söyleyeceğim. Böyle bir cemiyet var. Ben de dâhilim. Sen de gir. İyi olur” dedi ve ertesi gün hareket edeceğimi söyleyince: “O halde haydi, çıkalım” dedi. Ben bir ufak kütüphanede bekledim. O gitti. Biraz sonra gelerek: Müfettiş-i Umumilik refakatinde bulunan Priştineli Erkan-ı Harp Binbaşısı Hakkı Bey’in gelip evden gece saat ikide beni alacağını ve onun götüreceği yere gidip merasim-i mahsusası dahilinde yemin ile cemiyete gireceğimi, söyledi. Ben de, “Pekiyi” diyerek ayrıldım. Artık geceyi bekliyordum.

…Saat ikide kapı çalındı. Kapıyı açtım: Hakkı Bey idi. Nazım Bey’ e Manastır’dan gelmiş bir arkadaşımı görmeye gideceğimi söyleyerek sivil muşambamı giydim. Revolverimi cebime koydum, Allah’a mütevekkil olarak çıktım. Kafe Kristal’e gittik. Orada birkaç kişi oturmuştu. Selam vererek oturduk. Biraz sonra yalnız bir sivil ve ikimiz kaldık. Oradan, kapıda duran, bir beyaz beygirli arabaya bindik. . Yalılar Caddesi’ni takiben Deppoy’a doğru inmeye başladık. Yolda bu sivili Hakkı Bey takdim etti:

“Posta ve Telgraf Başkâtibi Talat Bey” dedi. Kalbimde kendisine karşı büyük bir muhabbet hissediyordum.

…Alatini Tuğla Fabrikası’nın sokağından biraz evvel arabadan indik. Ben Talat Bey ile beraber sokağa girdim. Meydanlığa çıkan köşede durduk. Talat Bey, cebinden çıkardığı siyah bir gözlüğü gözlerine yerleştirdi. Altında siyah bir bez olmakla beraber, cüz’i etraf seçiliyordu. Mamafih Selanik’in yabancısı olmak dolayısıyla buraları bilmiyordum. Bir bahçeden içeri girdik. Bahçe kapısında “Kimdir o ?” dendi: “Hilal” parolası verildi. O bekleyen beni aldı. Talat Bey dışarıda kaldı. Bir taş merdivenden çıktık. Sağda bir odaya girdim. Orada yalnız kaldım. Hafif bir lamba ziyası odayı tenvir ediyordu. Perdeler kapalıydı. Biraz sonra kısa boylu, siyah peçeli biri içeri girdi. Bana, cemiyet girmekte sabitkadem olup olmadığımı tekrar sordu: Evet, dedim. Gözlerimi tekrar siyah bir bezle sıkıca bağladı. Etrafı hiç göremiyordum. Geldiğimiz kapıdan çıktık. Karşıda bir odaya girdik. Bir kaç adım sonra ayakta durduruldum. Birisi, karşıdan doğru, bir nutuk okudu. Bunda vatanın hali buna sebep olan idare-i zalimenin seyyiatı mezkûr idi. Nihayette bu seyy’atı deff için teşekkül eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne kabul ettikleri münderiç idi.

Nihayet sıra yemine geldi. Sağ elim Kur’an-ı Azimü’şşan, sol elim de bir kama ve bıçak üzerinde olduğu halde, 1293 Kanun-i Esasi’nin istirdadına ve bu uğurda hiçbir şey esirgemeyeceğime ve ihanet etmeyeceğime yemin ettim. Sonra gözüm açıldı. Karşımda siyah peçeli, kırmızı örtülü üç şahıs bulunuyordu. Ben, nutuk ve bu manzara karşısında pek müteessir olmuştum. Kalbimde yalnız başıma bu idare-i zalimeyi kökünden devirecek bir kuvvet ve bu kuvvetle mütenasip bir hahiş hissediyordum. Böyle vatana çalışmayı azmeden bir cemiyete intisabım dolayısıyla bir de fahr hissediyordum. Ortada bulunan şahıs, cemiyet efradı arasında tanışmak icab ederse sağ elinin baş ve şehadet parmağıyla bir hilal işareti yaparak, evvela bu işaretin etrafındakiler anlamayacak surette söyleyecek olan tarafından verilmesini sonra da “muın” parolasının evvelâ işareti alan tarafından ilk “mim” harfinin, sonrada “ayn” harfinin işareti verem tarafından söylenmesi ve böylece münavebe ile kelimenin ikmalini ve kelime bitince bu iki şahsın cemiyete intisabından şüpheleri olmamasını söyledi. Ve bu hey’etin bir hey’eti tahlîfîye olduğunu ve eğer başka diyeceğim var ise makam-ı lâzimîne bildirmek üzere rehberime söylememi ihtar etti ve gözümü bağlamamı söyledi. Bağladım ve çıktım. Geldiğim veçhile evden çıktık.

…Bu tahlifle numara verilmek lazım gelirken bana hiçbir şey vermemişlerdi. Ben de istemeyi unutmuştum. Maamafih on ikinci olarak cemiyete dahil olmuştum.Artık kalbim vatanın kurtulacağına fevkalade mutmain olduğu halde ertesi gün Manastır’a hareket ettim”.[18]

Enver Paşa, hayatını ve hatta Osmanlı Devleti ve Türk milletinin kaderini değiştirecek olan cemiyete böyle katılmıştı. Ancak hükümet kısa sürede cemiyetten haberdar olmuştu. Hükümet hemen harekete geçerek cemiyetin bazı üyelerini tutuklamış ve cemiyet hakkında bir tahkikat başlatmıştı. Başlatılan bu tahkikatın başına ise Enver Paşa’nın kız kardeşi Hasene Hanım’ın kocası olan yani Enver’in eniştesi Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey vardı.

Cemiyet, tahkikatın başında olan Nazım Bey’in 1908 Haziran ayında ortadan kaldırılmasına karar verdi. Yani Enver eniştesinin vatanın ve milletin selahiyeti adına çıktığı bu yolda öldürülmesine karar vermişti. Bu girişim için Mustafa Necip Efendi görevlendirildi ise de girişim başarısız oldu ve Nazım Bey bu suikast girişimini bacağından yaralanarak atlattı.

Yine bu sıralarda Avrupa’da ciddi bir gelişme yaşandı. Reval Mülakatı. Reval’de İngiltere Kralı yedinci Edward ile Rus Çarı İkinci Nikola bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu görüşme başta Almanya ve Osmanlı’yı rahatsız etmişti. Bu görüşme İttihadçıları da ciddi heyecana sevk etmişti. Heyecanlanmakta ve endişelenmekte haklı idiler. Çünkü Reval’den gelen söylentilere göre İngiltere ve Rusya Osmanlı’nın taksimi konusunda anlaşmaya varmışlardı. Hâlbuki İngiltere, Rusya ve Osmanlı’nın karşı karşıya geldiği dönemlerde her zaman Osmanlı’yı desteklemişti. Sebebi ise bölgede daha büyük ve güçlü bir Rusya istememesi idi. Ancak bu görüme işleri bozmuştu. Anlaşılan İngiltere artık Ruslara karşı Osmanlı konusunda daha esnek davranacaktı.

Abdülhamid endişe ile hemen Alman İmparatoru ile iletişeme geçip bilgi istemişti. Reval’de Makedonya’nın da elden çıkacağı hakkındaki söylentiler de yayılmaya başlıyordu. Bu söylentiler Balkanlar’da bulunan genç subayları heyecan ve tedirginliğe sevkediyordu.

Onlar için durum iyice kötüye gidiyordu. Nazım Bey’e yapılan başarısız suikastın ardından tahkikat genişletilmişti ve bir de bu Reval çıkmıştı. Bu endişe öncelikle iki ismi Resneli Niyazi Bey ve Enver Paşa’yı harekete geçirmişti. Selanik’te her yerde İttihadçılar aranmaktaydı. Enver tetikte bekliyordu. Ardından Kosova vilayetlerinin umumi müfettişi olan Hüseyin Hilmi Paşa tarafından çağırıldığını öğrenince hemen Selanik’i terk etme kararı aldı.25 Haziran’da şehirden ayrıldı. Onun ayrılışından 3 gün sonra ise Niyazi Bey beraberinde 160 asker ile Resne’de halkı uyandırıp padişahı 1878’de askıya aldığı anayasayı tekrar yürürlüğe koyması için dağa çıktı. Enver ise Selanik’i terk edip dağa çıkmasını hatıratında şöyle anlatacaktı:

“…Validem, Müfettiş Paşa’nın yaveri ve emir neferi üç defa gelip beni aradığını, behemahal Paşa’yı görmem lazım geldiğini söyledi. Sofra hazırdı. Sükûnetle birkaç lokma aldım. Fakat acaba Müfettiş Paşa benden şüplendi mi diye düşünmeye başladım. Vakit kaybı lazım değildi. Hemen odama çıktım. Sırtımdaki beyaz ceketi çıkardım. Siyah pelerinimi aldım. Ortada bulunan birkaç kâğıdı parçaladım. Burada her şey bana meyüsane bakıyordu. Hava kararmaya başlamıştı. Müteessir olmaya başladım. Fakat vazifemin ulviyetini düşünerek bu teessüre teessüf ettim. Odanın içine son bir nazar fırlatarak çıktım. . .Kapı yanında asılı kılıcıma baktım. Annem, kapının yanına gelmişti. Elini öpmek istedim, fakat hiçbir şey anlamamasını istiyordum. Kendimi zaptettim. Evden çıktım. Babam bu gece vazifesi iktizası yolda olduğundan kendisiyle görüşememiştim.

Maamafih, evden çıkınca, eski beşaşetim avdet etti. Artık gözümde hiçbir şey yoktu. Evet! Bir vakitler vatana hiçbir fayda temin etmeden bir şaki kurşununa hedef olacak yerde, vatanın selameti için ölecektim. Bu halde, hiç olmazsa, rahmet okuyacak birkaç kişi bulunacaktı. . . . Manastır Hey’ et-i Merkeziyesi’nde, Süvari Kaymakamı Sadık Bey’in dediği gibi, Süavi merhumun istibdat duvarına çaktığı çivi, benim tırmanmama yardım edecekti. Merhumun cesaretine hayran olduğumdan, ben de, aynı ismi nam-ı müstessir olarak almıştım. Merkez-i Umumi evrakına Süavi diye, muhaberatta ilk evvel kullanılmasına sebep olan dört köşe kufi yazıyla imza ederdim.

…Tüfeğim ile tabancam yanlışlıkla Hıfzı Bey’in yazıhanesinde kaldığından, Yenice’ye kadar, yalnız ufak revolverim ile gitmeye karar verdim. Bu sırada Talat Bey, cemiyet sandığından masairif-i melhuzeye karşılık olmak üzere on lira verdi. Biraz sonra arkadaşlarla veda ederek ayrıldık.

 …Haziran’ın on iki ve on üçüncü perşembe ve cuma günleri arasındaki gecede artık Selanik’i, ailemi, istikbal-i maddimi terkederek sadece ahaliden bir ferd gibi, hükümetin bütün kuvvetine karşı alenen, müsellahan ilan-ı isyan ediyordum. Fakat evvela Allah’a ve Peygamber’e, sonra da cemiyetimizin teşkilatına, hükümetin zulmünden bizar olan millete itimad-ı tammım olduğundan istikbal-i vatanı gayet parlak görüyor, bunun için benim maddeten kararan istikbalimin zulınetine ehemmiyet vermiyordum.

…Şehir kapısında[n] , kolcuların gözüne ilişmeden çıktık. Vardar Kapısı’nda henüz açılmış olan kahvelerin önünden geçerken artık Selanik’e veda ediyordum. Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak bir teessür büsbütün zail olunuştu. Vakıa, artık eski tahayyülatım gibi memlekete hadim iyi bir asker olamayacaktım. Çünkü bu andan itibaren hiç idim. Dağda ise kim bilir hangi kurşunla vurularak ası diye cesedim bir köşeye atılacaktı. Fakat, memnun idim. Çünkü, şimdiye kadar meınlekete esaslı bir fayda temin edemeden on defa âdeme mahkum olup kurtulan hayatımı bu kerre hakikaten vatan selameti yolunda sarfedecektim. Binaenaleyh, ‘Elbet bir gün gelecek beni rahmetle yadeden bulunacaktır’ diyordum…”[19]

Enver Paşa, tam 41 gün boyunca dağlarda köyleri dolaşarak insanlara konuşmalar yapıyor anayasayı ilan konusunda desteklerini istiyordu. Enver ve Niyazi Beyler köy köy dolaşıp halkın desteğini alırlarken şehirde silah sesleri yükseliyordu. Cemiyet Abdülhamid taraftarlarını ortadan kaldırmaktaydı. Ancak çok ve asıl ses getiren olay ise Abdülhamid’in cemiyet üyelerini ortadan kaldırmak ve ortalığı yatıştırmak için bölgeye yolladığı Şemsi Paşa’nın 7 Temmuz’da öldürülmesi oldu. Bununla da kalınmayarak bu cinayeti soruşturan komisyonun üyesi olan Fevzi Paşa’nın da dağa kaldırılması halkı galeyana getirecek ve üç binden fazla sivil o gece çetelere katılarak dağa çıkacaktı.[20] Fevzi Paşa’yı kaçıran kişi Tatar Osman adında ki bir cemiyet üyesi idi. Tatar Osman kaçırılma olayı sırasında Hıfzı Paşa’nın konağını da kuşatmış ancak Hıfzı Paşa’ya dokulmamış ve kuşatma kaldırılmıştı. Bunun üzerine Hıfzı Paşa, padişaha gönderdiği telgrafta bir cümlesiyle Manastır’da ki olayları özetler nitelikteydi:

“Manastır’da ben kulunuzdan başka herkes İttihadçıdır”

Saraya artık üst üste telgraflar gelmekteydi. Telgraflar anayasanın tekrar yürürlüğe konmasını istiyordu. Hatta bazı telgraflarda ordu ile İstanbul’a yürünmesi tehdidinde bile bulunuluyordu. Olayların artık durdurulamaz olduğunu anlayan Abdülhamid: “Kanun-i Esasi’yi ben tesis etmiştim… Madem ki milletim yine bu kanunun mer’iyetini istiyor ben dahi verdim”sözleri ile 23 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe koydu.

Bu gelişme artık Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve İttihad Terakki’nin yönetimi ele geçirmesinin önünü açacaktı. Artık İsmail Enver  “Hürriyet Kahramanı Enver Bey” idi.

Enver Paşa’nın hayatının önemli noktalarını kısaca şu şekilde anlatabiliriz:

Meşrutiyetin ilanından tam beş buçuk ay sonra hayatının dönüm noktalarından birisi olan Berlin ateşemiliterliğine tayin edildi.Hatta bu konuda o zaman şehzade olan ileride Hailfe olacak olan Abdülmecid Efendi 1919 yılında Fransız bir gazeteye verdiği demeçte şu sözleri diyecekti:

“Bütün felaketler, Enver’in Berlin’e askeri ateşe olarak tayini üzerine,İstanbul’dan Avrupa’ya gitmek için trene binmesiyle başladı” [21]

Yine 1909’da 31 Mart ayaklanması üzerine Berlin’den Selanik’e gelecek oradan da İstanbul’a geçecek ayaklanmayı bastırmak için Hareket Ordusu’na katılmış ve ordunun kurmay başkanı olarak İstanbul’a girmiştir. Ardından ortalık durulunca tekrar Berlin’e döndü.  1909’da Sultan Abdülmecid’in torunu olan Naciye Sultan ile nişanlandı, 1914’te de evlendi.

İtalya’nın 1911 Ekim ayında Trablusgarp’a saldırması sonrası hükümetin fiilen savaşa girmekten çekinmesi üzerine bölgeye giden gruba katılarak Trablusgarp’a gitti.Bingazi-Derne Cephesi kumandanı oldu.

Balkan Devletleri’nin 1912 yılında Osmanlı’ya saldırmaları üzerine Balkan Savaşı çıkınca tekrar İstanbul’a döndü. Ancak döndüğünde savaş kaybedilmiş durumda idi.Rumeli,Edirne’ye kadar elden çıkmıştı.O dönem Yarbay Enver 10. Kolordu’nun başına atandı.Ancak Bulgarların İstanbul’a yürüme tehditleri üzerine hükümet mütakere istemek zorunda kaldı.

Londra’da yapılan 16 Aralık 1912’de ki barış konferansında Edirne’nin Bulgarlara verilme ihtimali doğunca Enver, arkadaşları ile beraber Babıâli’yi bastı. Baskında Harbiye Nazırı Nazım Paşa vuruldu. Kamil Paşa hükümeti zorla istifa ettirildi. Sadarete Mahmut Şevket Paşa getirildi.

Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913 günü sukasti sonucu İttihad Terakki idareye tamamen hakim oldu. Enver ise Balkan ülkelerinin arasında çıkan anlaşmazlıklardan istifade ederek 1913 Temmuz ayında Edirne’yi Bulgarlar’dan geri aldı.Artık sadece Hürriyet Kahramanı değil aynı zamanda Edirne Fatihi idi. 15 Aralık’ta da albaylığa yükseldi.

Enver kısa süre içerisinde rütbelere atlayacaktı. 3 Ocak 1914’te mirliva  beş gün sonra zamanının genelkurmay başkanlığı olan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği’ne tayin edildi. 3 gün sonra ise Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekil oldu.Bu sırada 33 yaşında idi. 1917 Ocak ayında da orgeneral olacaktı.

2 Ağustos 1914 günü ise Almanya ile ittifak anlaşması imzalandı. Alman savaş gemileri olan Goeben ve Breslau, 11 Ağustos günü Enver Paşa’nın verdiği izinle Karadeniz’e geçerek Rus limanlarını bombaladı ve Osmanlı fiilen savaşa girmiş oldu. Girişten 4 sene sonra yenik olarak 30 Ekim 1918’de Mondros Mütakeresini imzalamaya mecbur kaldık.

Enver için Osmanlı’da ki son perde ise İttihad Terakki liderlerinin 1 Kasım 1918 gecesi Alman torpidosu ile memleketi terk etmeleri oldu.

Mustafa Doğancı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

BARDAKÇI, Murat, Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2015

AYDEMİR, Şevket Süreyya, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, c.1,c.2,c.3,Remzi Kitabevi, Ankara,1972

KARA, İlyas, Enver Paşa ve Basmacılar İsyanı, Yediveren Yayınları, İstanbul,2011

BADEMCİ, Ali,1917-1934 Türkistan Milli İstiklal Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa, Ötüken Yayınları, Ankara,1975

MAYATEPEK, Osman-BAYHAN, Fatih, Dedem, Enver Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul,2015

CENGİZ,Halil Erdoğan, Enver Paşa’nın Anıları, İletişim Yayınları, İstanbul,1991

[1] Murat Bardakçı, Enver, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2015,s.51

[2] Bardakçı, a.g.e., s.51

[3]Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul,1972.c.1,s.180

[4]Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul,1972.c.1,s.180

[5] Bardakçı, a.g.e., s.52

[6] Aydemir, a.g.e., c.1, s.186

[7] Bardakçı, a.g.e., s.79

[8] Aydemir, a.g.e., c.1, s. 190

[9] Aydemir, a.g.e., c.1, s.190

[10] Aydemir, a.g.e. , c.1 s.195

[11] Bardakçı, a.g.e.

[12] Osman Mayatepek, Fatih Bayhan, Dedem Enver Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul,2015,s.45

[13] Bardakçı, a.g.e. , s.80

[14] Halil Erdoğan Cengiz, Enver Paşa’nın Anıları, İletişim Yayınları, İstanbul,1991,s.46

[15] Bardakçı, a.g.e. , s.81

[16] Bardakçı, a.g.e. , s.84

[17] Aydemir, a.g.e. , c.1 s.453

[18] Bardakçı, a.g.e. , s.90

[19] Cengiz, a.g.e. , s.92

[20]  Bardakçı, a.g.e. , s.96

[21] Bardakçı, a.g.e. , s.109

Süleymani Öldü, O Kurtuldu: Abdul Rıza Şahlali

Pentagon’un İran’ın Ortadoğu politikası açısından mühim isimlerinden olan Kasım Süleymani’ye Irak’ta suikast düzenlediği gece, Devrim Muhafızları’ndan önemli bir ismi daha hedef aldığı açıklandı. Washington Post‘a konuşan yetkililer, Şahlali’nin de öldürülmesinin planlandığını ancak operasyonun başarısız olduğunu bildirdi.

Hedefteki ismin Abdul Rıza Şahlali (Abdul Reza Shahlali) olduğu ortaya çıktıktan sonra, Kasım Süleymani kadar ünlü olmayan ancak ABD’nin başına 15 milyon dolar ödül koyacak denli önemli bir isim olarak gördüğü Şahlali’nin kim olduğu sorusu akıllara geldi.

Abdul Rıza Şahlali Kimdir?

1957 doğumlu Abdul Rıza Şahlali namı değer Hacı Yusuf, İran’ın Yemen’deki en kritik komutanlarından birisidir. Kudüs Gücü kuvvetlerine bağlı olarak görev yapmaktadır. Sanaa’da Husilerin kontrol ettiği bölgede yaşamını sürdürdüğü iddia edilmektedir.

Şahlali, İran’nın Yemen İç Savaşı‘nda Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu’na ve Hadi yönetimine karşı Şii isyancılar olan Husileri destekleme politikasının kilit figürlerindendir. Açlık, susuzluk ve sefaletin hüküm sürdüğü, hastalıkların toplu bir şekilde insanları öldürdüğü Yemen’de, Husilere yeni militan sağlamak amacıyla nakit akışı sağladığı bilinmektedir.

Şahlali’nin aynı zamanda Irak, Kerbela’da ABD askerlerine saldırı emri verdiği, bu saldırı sırasında 3 askerin yaşamını yitirdiği değerlendiriliyor. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde büyükelçilik görevi yapan, Adil el Cubeyr’e 2011 yılında suikast emri verdiği rapor edilmekte.

Şahlali, Kasım Süleymani’den sonra, ABD’nin sıradaki hedefleri listesinde.

[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]

Romanya’da Bir Türk Topluluğu: Sekeller

Türk Dünyası denince her ne kadar aklımıza bağımsızlığını kazanmış Türk devletleri gelse de bunun dışında Gagavuzya, Doğu Türkistan, Başkurtistan gibi birçok özerk Türk devleti de bu dünyanın içine dahildir. Bununla birlikte bağımsızlık veya özerklik elde edememiş dünyanın dört bir yanında Türk toplulukları bulunmaktadır. Irak – Suriye Türkleri (Türkmenler), İran Türkleri (Güney Azerbaycan) özellikle de nüfuslarının yoğunluğuyla dikkat çeken bu bahsettiğimiz Türk topluluklarından bazılarıdır.

Gönül coğrafyası, son zamanlarda ülkemizde çok kullanılan kavramlar arasındadır. Bu coğrafyanın sınırlarını harita değil Türk Tarihi belirlemektedir. Nitekim günümüzde ekonomik, siyasi ve kültürel girişimlerde bu durum kendini belli etmektedir. Türk halklarının, sahip olduğu devletlerin adının farklı olması kültür bağına hiçbir zaman engel teşkil etmemiştir. Bu yıl Bakü’de düzenlenen Türk Konseyi zirvesinde Türk Dili konuşan ülkelerin kapsamlı işbirliğine yine vurgu yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Her fırsatta ‘Biz iki devlet, tek milletiz.’ dedik, diyoruz. Şimdi tabii yapılacak Türk Konseyi’nde bunu biraz daha geliştiriyoruz, diyoruz ki ‘6 devlet, tek milletiz’.” demiştir. Ve Erdoğan “Kısa süre önce Özbekistan’ın tam üyeliğiyle konsey daha da güçlenmiştir. Son olarak Macaristan’ın gözlemci üye olarak Türk Keneşi’ne katılması ise örgütün geleceği bakımından çok önemli bir kazanımdır. Bu sene 10’uncu yaşını kutlayan Türk Konseyi’nin Türkmenistan’ın da tam üyeliği ile merkezi konumunu pekiştireceğine inanıyorum.” diyerek eklemiştir. Yapılan bu vb. girişim ve organizasyonlar, çalışmaların, Türk devletlerine ve topluluklarına katkılarını süreç içerisinde ortaya çıkaracaktır. Sorunların çözümü için daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlayacaktır.

En başta, bağımsız veya özerk olmayan Türk toplulukları demiştik. İşte bunlardan adı fazla duyulmayan bir topluluk da Sekel Türkleri’dir. Peki Sekeller kimdir, nerede yaşamaktadır, Sekelistan neresidir? Bu yazımızda Sekeller’e konuk olalım.

Romanya sınırları içerisinde Sekel Türkleri’nin yaşadığı yerleri gösteren Sekelistan haritası.

Sekeller, bugünkü Romanya devleti sınırları içerisinde, ağırlıklı olarak Erdel’de kendilerinin Sekelistan adını verdikleri bölgede yaşamaktadır. Moldova ve Macaristan’da da yaşayan az sayıda Sekel bulunmaktadır. Sekellerin bölgede teşkil ettiği nüfus yaklaşık 800 000’dir. Sekeller Romanya’da bir azınlık olarak kabul edilmemektedir. Romanya’daki Macar azınlığın içerisinde gösterilirler. Macarlar bu durumu kabul etmekte ancak Sekeller kendilerinin Macarlardan bağımsız bir halk olduklarını belirtmektedirler. (Macarlar’ın bir kısmının da Sekeller’in kendilerinden ayrı bir millet kabul ettiğini belirtmek gerekir). Nitekim Macarlar da Sekeller’i kendi milletinin bir kolu olarak görmekte, özerklik ve bağımsızlık mücadelesinde birlikte hareket etmek istemektedir. Sekeller kendi mücadelesini verdiği bu süreçte bu durumdan rahatsız olmaktadır. Tarihi açıdan baktığımızda da Sekeller, Macarlar geldiğinde biz buradaydık demektedirler. Soy ve köken olarak sorulduğunda kendilerini Avrupa Hun Hakanı Atilla’nın torunu olduklarını belirtmektedirler. Doğrusu Sekeller’in günümüze kadar taşımış olduğu kendi özgün kültürü özellikle de alfabesi haklı tavırlarını ortaya koymaktadır. Türk tarihçilerinden Bahaeddin Ögel Sekeller hakkında yaptığı detaylı incelemeleri sonucu Sekellerin kökenini Orhun Yazıtları’nda da geçen Esgil (İzgil) boyuna dayandırmakta ve kendilerine has yazılarının olduğunu ve bunun Göktürk Alfabesi’ne çok yakın olduğunu ifade etmektedir. Yine Ögel, Sekeller’in, Batı Göktürkler’in bir boyu olduğunu vurgulamakta 8. yüzyılda ağır saldırılara uğradıklarını ve Güney Avrupa’ya göç ettiklerini belirtmektedir.

Sekeller, kültürlerinin muhafazası konusunda sağlam bir duruş sergilemişlerdir. Göktürk Alfabesi’ne çok benzeyen alfabelerini, geleneklerini, giyimini kuşamını korumuşlardır. Kişilere verilen adlar arasında Atilla adı yaygındır. Sekeller hakkında Romanya; onların Romen kökenli, Macarlar; Macar kökenli olduğunu ve bazı tarihçiler Bulgar kökenli olduğunu iddia etse de köklerini Türkler’e dayandırmaktadırlar. Bu durumu öncelikle ortaya koyan kültürdür. Sekellerin halk müzikleri, masalları, atalarının diğer Türk halklarının şaman ritüellerine benzeyen şamanik sistemleri bunlardan bazılarıdır.

Sekellerin, gökyüzü mavisi zemin üzerinde, bir tarafında Güneş, bir tarafında Ay’ı temsil eden bir bayrakları vardır. Bunun da Türk şamanik adetlerinden biri olduğunu belirtmek gerekir.

Sekel Türkleri’nin kullandığı Sekelistan bayrağı.

Sekeller’in konuştukları dil Macarca’dır. Ancak bu konuda Sekel bağımsızlık hareketinin öncülerinden Levente Gergelyfi Borbély çok çarpıcı bir açıklamada bulunmuştur. Borbély “Sekeller, diğer tüm Türklerin elinde bulundurdukları Türkçe’yi kaybettiler ama diğer tüm Türklerin kaybettikleri Türk yazısını (Göktürk Alfabesi) korudular.” demiştir. Bu açıklama Sekeller’in Türklük’üne dair adeta nokta gibi bir açıklamadır. Macarlar’ın da Türk olduğu hususu zihnimizde canlanabilir ancak bu yazıda sadece Sekel Türkleri’ne yer ayırdığım için o konuya değinmeyeceğim. Sonuç itibariyle Sekel Türkleri ayrı Macarlar ayrıdır. Yine ayrıca çok dikkat çeken bir bilgi; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı’ya yardım için Sekel Türkleri, Sekel Lejyonu’nu kurmuştur.

Günümüzde Sekel Türkleri özerklik ve bağımsızlık mücadelelerini devam ettirmektedir. Uluslararası kuruluşlara, ülkelere, sivil toplum örgütlerine kendilerini tanıtmak için çaba göstermektedir. Gösterilerle, halk festivalleriyle, sanat yoluyla da çabalarını ortaya koymaktadırlar. Sekel aydınlar, biri Budapeşte’de diğeri İsviçre’de olmak üzere iki Sekel Enstitüsü kurmuşlardır.

Sekel Türkleri’nin sesini duyurmak için tek başına Romanya’dan Moğolistan’a yürüyüş başlatan Levente Gergelyfi Borbély

Budapeşte’de yapılan bir gösteride Sekel Türkleri ve onları destekleyen Macarlar, Romanya Büyükelçiliği’ne yürümüştür. Gösteriye katılan Macar-Türk Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Eşbaşkanı Macar Jobbik Partisi milletvekili Tamas Hegedüs birkaç gün önce Türk kardeşlerinin İstanbul’daki Romanya Başkonsolosluğu’nun önünde Sekel Türkleri’ne özerklik istediklerini, Türkler ve Macarlar’ın Orta Asya’dan kardeş olduklarını söylemiştir. Hegedüs, Romanya’nın Sekel bölgesinde yaşayan 1 milyon Sekel Türkü’nün özerkliklerini kazanması gerektiğini bunun içi gösteri düzenlediklerini kaydetmiştir.

Türk Dünyası, ayakları dünyanın her bir köşesine basan ve gelecek vaat eden bir güçtür. Türk Tarihi’nin sınırlarını çizmek Tarih’in sınırlarını çizmek kadar zordur. Çünkü Türk milleti; tarihiyle, kurduğu devletlerle, dün olan ve bugüne taşıdığı medeniyetiyle, eserleriyle, kültürüyle dünyanın her yerinde iz bırakmıştır. Sekel Türkleri gibi birçok Türk topluluğu her şeye rağmen kültürlerini muhafaza etmeye çalışmış ve bunu başarmıştır. Bu noktada Türk dünyasına büyük görev düşmektedir. Merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu bir açıklamasında “Unutmayın! Başka hiçbir dil bilmeden sizi Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar götürecek tek dil vardır; Türkçe! Dilinize sahip çıkın.” diyerek gönül coğrafyamızın ne kadar büyük olduğuna işaret etmiştir. Son olarak belirtmek isterim ki; Türk’e sınır çizilmez.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

aa.com.tr, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez, 14.10.2019

Bahaeddin Ögel, Sekellerin Ataları Hakkında, Belleten, C.9, S.36, TTK, Ankara, 1945.

Gökçe Yükselen Peler, İşgal Altında Unutulmuş Bir Ülke Sekelistan, bilimdili.com, 16.11.2018

iha.com.tr, 2 Bin Macar Sekel Türkleri İçin Özerklik Gösterisi Yaptı, 10.03.2014

İsmail Doğan, Romanya’da Türk Azınlık: Sekeller, 26.03.2016, Ötüken Dergisi, Sayı-2.

Müslüman Kardeşler’in Kuruluşu ve Değişen Cihat Anlayışı

1906 senesinde Mısır’ın Mahmudiye kasabasında doğan Hasan el Benna, “İslami öğrenim ve dindarlığın merkezi değerler olduğu bir ortamda büyümüştür.” Mısır’ daki İngiliz emperyalizminin halkı tereddi ettiğini düşünerek, gençliğinden itibaren bu problemin çözümü için çabalamıştır.  “Ona göre ilim tahsil etmek de bir çeşit cihattır.” Bu doğrultuda da Kahire’deki Darul Ulum eğitimini tamamlayıp eğitimci olmuştur.

Okul zamanlarında tanıştığı arkadaşları ile Mısır’daki İslam’ın çözülmesini engellemek üzere harekete geçmişlerdir. Darul Ulum ve Ezher’deki talebe dostları ile beraber, kitlelere ulaşmanın en hızlı yolu olduğunu düşündükleri kahvehanelerde tebliğ çalışmaları yapmaya karar verip, Kahire vilayeti ve Kahire’nin ilçelerinden başlayarak çözülmeyi engellemek için ilk bu bölgelerde çalışmalar yürütmüşlerdir. Halkın aslına dönüş olarak nitelendirdiği ve yoğun bir ilgiyle karşıladığı çalışmalar hızla yayılmış, nihayetinde de Mısır’daki İslami çözülmelere çözüm bulmak isteyen Hasan el Benna, 1928 senesinde İslam dünyasının en büyük cemiyeti olan Müslüman Kardeşleri kurmuştur.

Müslüman Kardeşler Cemiyeti kurulduğu andan itibaren çalışmaları ile önce Mısır’da, daha sonra da Arap ülkeleri başta olmak üzere, Ortadoğu coğrafyasının genelinde yayılmıştır. Cemiyetin 1931 senesinde sadece 3 şubesi varken, bu sayı 5 sene sonra 100, 17 sene sonra ise 2000 olmuştur.

Benna, cemiyete 1928-1949 yılları arasında başkanlık yapmıştır. Başkanlığı süresince ılımlı ve yönetim ile uzlaşmacı bir dönem geçirmiştir. Gençliğinde Selefilik anlayışından etkilenip, fikirlerini geliştiren Benna, Müslüman Kardeşleri de bu anlayış çerçevesinde inşa etmiştir. Cemiyette de Selefi-Vahhabi anlayışının izleri belirli şekilde görünmektedir.

Hasan el Benna hiçbir yazısı ve konuşmasında hükümete karşı mücadeleye yönelik bir söylemde bulunmamasına rağmen 1940 senesinde Filistin’deki çatışmalar ve Mısır’daki İngiliz işgalcilere karşı kurmuş olduğu Cihaz-ı Sırri (Gizli Aygıt) zamanla kontrolden çıkmış, militarist cihatçılığın gelişim göstermesindeki en büyük sebeplerden birisi olmuştur. Hasan el Benna bu oluşumu kontrol etmeye çalışsa da tam anlamıyla başarılı olamamış, bu oluşumun yapmış olduklarının sonucunda, 1949 senesinde kurşunlanarak öldürülmüştür.

Benna’nın ölümünden sonra sırasıyla ılımlı cihatçılık anlayışını sürdüren Hudeybi ve Tilmisani cemiyetin liderliğini yürütmüştür. 1940 senesinde kurulan Cihaz- Sırri’den sonra Seyyid Kutub’un da cemiyete dâhil olması ile örgüt içindeki radikal kesim iyice artmıştır. Kutub’un “Yoldaki İşaretler” ve “Yahudi İle Savaşımız” eserlerinde radikal İslamcılığa teşvik ve ikna eden ifadelerin yer alması kitleleri bu yönde düşünmeye itmiştir. Cihadı, İslam’ın bir gerekliliği olarak gören Seyyid Kutub’un etkisiyle, dünya üzerindeki köktenci Müslüman kitleler, yoğun bir şekilde Afganistan, Irak ve Filistin gibi çatışma bölgelerinde cihad etmeyi kendileri için mecburi bir vazife olarak görmüşlerdir.

Seyyid Kutub

Müslüman Kardeşler Cemiyeti, ılımlı bir cihatçılık anlayışı yürütürken oluşturulan ve kendinden gelişen alt fraksiyonların ve cemiyet içindeki fikir babaları diye tasvir edilen kişilerin de etkisiyle şiddetleşmeye ve bu doğrultuda radikal militarist İslamcılığın gelişimine yol açmıştır. Radikal İslamcı fikirlerin önce Mısır, sonrasında ise diğer Müslüman topraklarında yayılması ile cihatçılık fikri hızla büyümüştür. Bu cihatçılık fikri her radikal Müslümanın aklına Müslümanların savaş içinde olduğu topraklara göç etme fikrini getirmiştir.

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

1940 yılıda gizli aygıt, “cihaz-ı sırri” ya da “Nizam ül Has” denilen silah ve patlayıcı madde eğitimi almış yarı askeri bir yapılanmaya gidilmiştir. Ali Kaçar, “Hasan el Benna Döneminde İhvan” C. 1, Hasan El Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyumu, 5-6 Mayıs 2012, (Ankara: 2000), 323.

Mehmet Emin Türkoğlu, “Avrupa Birliği İslam Ülkeleri İlişkileri Bağlamında Dini Radikalizm (El Kaide Örneği)”,( Doktora Tezi, Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü, 2014), 284.

Brynjar Lia, Müslüman Kardeşlerin Doğuşu: 1928-1942, çev. İhsan Toker (İstanbul: Ekin Yayınları, 2014), 45.

Hasan Benna, Hatıralarım (Müslüman Kardeşler), çev. Beşir Eryarsoy, 3. bs. (İstanbul: Beka Yayınları, 2007), 73.

Bayram Emre Ünal, “Mısır Müslüman Kardeşler Örgütünün 1970’li Yıllardan Sonra Şiddete Yaklaşımı”, (Yüksek Lisans Tezi, Kara Harp Okulu, Savunma Bilimleri Enstitüsü, 2013), 11.

Muhammet Burak Atalay, “Müslüman Kardeşlerde İdeolojik Yönelimler (1945-1970)”, (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  2018), 14.

İbrahim B. Ganim, “İhvan-ı Müslimin”, İslam Ansiklopedisi, C. 21 (İstanbul: TDV Yayınevi, 2000), 580.

Günümüzde dini temalı terör eylemleri ve şiddet içerikli radikal İslami hareketlerin dinsel dinamikleri, daha çok Selefi/Vehhabi temayüllü kimseler tarafından gerçekleştirilmektedir. Güvenlik Terimleri Sözlüğü, 2. bs. (Ankara: Uluslararası Piri Reis Kültür Ajansı, 2017), 603.

Bayram Yıldızgil, “El-Kaide Terör Örgütü ve Küresel Uzantıları”, (Yüksek Lisans Tezi, Yeniyüzyıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,  2016), 77.