Latin Amerika’da Egemenliğin Sınırları: Küba, Meksika ve Brezilya

Devletin en önemli özelliklerinden birisi toprakları üzerinde egemenlik kurmalarıdır. TDK sözlüğünde devlet şu şekilde açıklanmaktadır:

Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.”

Fakat devletler zaman zaman toprakları üzerinde mutlak egemenlikleri bazı olaylar nedeniyle kaybedilmekte veya kısıtlanabilmektedir. Bu yazıda bazı Latin Amerika devletlerinin kendi toprakları üzerinde egemenliklerini yitirmeleri veya kısıtlanması değerlendirilecektir.

Küba

İlginç bir şekilde Latin Amerika’nın en bağımsız ülkesi olduğu düşünülen Küba aslında topraklarının bir kısmı üzerinde egemenliğini ilk kaybeden devletlerden birisidir. Küba’nın bağımsızlığını kazanması diğer Latin Amerika devletlerine göre oldukça geç bir tarihte olmuştur. Uzun süren çatışmalar sonucunda Kübalıların bağımsızlığı tek başlarına kavuşamayacağını gören ABD, 1898 tarihinde Küba bağımsızlık mücadelesine İspanya ile savaşa girerek dahil olmuştur. Kısa sürede ABD savaşı kazanmasıyla Küba bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak ABD adayı Karayiplerin kontrol altında tutulması, Panama kanalı gibi stratejik konumundan dolayı terk etmek istememiştir. Sonuçta ABD Platt yasasını Kübalılara zorla kabul ettirmiştir. Yasa’ya göre ABD, Küba’nın toprağı olan Guatanamo’yu Yıllık 4.085 dolara Guatanamo’yu ebediyyen kiralamıştır. Burada büyük bir askeri üs kurmuş ve yine meşhur Guatanamo cezaevinide burada inşa etmiştir. Hatta yine bu yasaya göre ABD ihtiyaç duyması halinde Kübaya müdahale hakkı bulunuyordu. Yasa ancak 1934 yılında anayasadan çıkarılabilmiştir.  Sonuç olarak Küba’nın toprağı olarak kabul edilen Guantanamo üzerinde Küba devleti egemenliğini kaybetmiştir.  

Küba Cumhuriyeti, ABD Özgür Bölgesi – Guantanamo

Meksika

Meksika 19.yüzyılın başında Teksas, Arizona gibi bazı topraklarını ABD’ye kaptırmasından günümüze kadar birçok iç ve dış sorunla boğuşmuştur. 1990’lı yıllarda güçlü uyuşturucu kartelleri oluşmaya başlamıştır. 2006 yılında ise devletin uyuşturucu kartellerine savaş açması ülkeyi tam manasıyla savaş alanına dönüştürmüştür. Bugüne kadar çıkan çatışmalarda 288.000’den fazla insanın hayatını kaybetmiştir.

Ekim ayında Meksika için önemli bir hadise yaşanmıştır. El Chapo lakaplı ünlü uyuşturucu baronu Joaquin Guzman’ın oğlu Ovidio Guzman Lopez 18 Ekimde Meksika polisi tarafından yakalanmıştır. Tam bu sırada Lopez’in salıverilmesi için kartel Culican şehrinin birçok bölgesinde eylemde bulunarak kenti savaş alanına çevirdi. Durumun daha da kötüleşmesini istemeyen Meksika hükümeti günümüzde Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartelini yönettiği bilinen Lopez’i serbest bırakmak zorunda kaldı. Devlet başkanı Manuel Lopez Obrador “Tek bir suçlunun yakalanması insanların hayatına mal olmamalı. Güvenlik kabinesinin kararını destekliyorum. Ölüm istemiyoruz, savaş istemiyoruz.” İfadeleriyle bu kararı desteklemiştir. Bu durum aslında Meksika devletinin kendi topraklardaki egemenliğinin kısıtlandığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Lopez’i gözaltına alan polis kısa süre sonra çete üyelerinin kurşunlarıyla infaz edilmiştir.

Guzman Lopez’ın yakalanmasının ardından şehir savaş alanına döndü.

Brezilya

Devletlerin egemenliklerini sınırlayan bir diğer etken ise sahip oldukları topraklarda adalet mekanizmalarını işletememesi ve asayişin bozulmasıdır. Brezilya’nın eski başkenti Rio de Jenario bu durumun bir özeti gibidir. Şehir plaj, futbol, İsa heykeli ve doğal güzelliklerinin yanında favelyalarıyla ünlüdür. Rio Favelyalarını diğer gecekondu bölgelerinden ayırmak gerekir. Burada yaşanan olay kendi içerisinde bir ekosisteme dönüşmüştür. Kaynaklarda farklı rakamlar olmakla birlikte 1990’lı yıllardan bu yana on binlerce kişinin öldürüldüğü bilinmektedir. Ayda 800 çatışma olmaktadır ve bunların %80’i rakip çeteler arasında gerçekleşmektedir.

Rio’daki 200 çete 3.000 mahalleyi kontrol etmektedir. Polisin müdahalesi genelde geçici oluyor ve geceleri mahalleler polisler için dahi tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Ayrıca polis öldürme lisansından dolayı ölüm oranını oldukça arttırmaktadır. Örneğin 2018’in ilk 7 ayında polis 1,249 kişiyi öldürmüştür. Çeteler yüksek uyuşturucu gelirlerinden dolayı mücadele edilmesi zor bir hal almaktadır.

İsmail Vardı

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”23711″ name=”Değişim ve Tehditler: Arjantin’de Son Durum”]

İklim Değişikliği Değil ‘İklim Krizi’

İklim krizi küresel ısınmayı açıklayan bir terim olarak öne çıkıyor. Geldiğimiz noktada yaşananlara iklim değişikliği diyemeyecek kadar fazla ilerledik. Durum bir değişiklikten çıktı ve tam anlamıyla bir krize döndü. İklim değişikliği dendiğinde kulağa önlem alınması gereken bir şey gibi gelmediği için durumun aciliyetini bildirmek adına küresel ısınma kaynaklı değişikliklere ve felaketlerin sebebine iklim krizi demek daha uygun olacaktır.

 “Karbon dioksit yoğunluğuna ilişkin bu rakamı incelediğimizde dünyanın kıyamet saatine en yakın zaman diliminde olduğumuzu söyleyebiliriz. Gece yarısı 12’ye doğru hızla ilerliyoruz.”

John Sauven (Greenpeace İngiltere Yöneticisi)

İklim krizinin temel nedeni küresel ısınma ve etkileridir. Küresel ısınma ise dünyadaki karbondioksit oranının sera gazları ile artmasının yerin ve suların ısısını arttırmasıdır. Küresel ısınmanın asıl sebebi ise fosil yakıt tüketiminden kaynaklanan CO2 emisyonu ve diğer sera gazlarından salınan CO2’dir. Sonuç olarak yeryüzündeki sıcaklık artışı iklim krizini tetiklemektedir.

Dünya sıcaklık ortalaması şimdiye kadar geri dönülemeyecek şekilde 1ºC artış göstermiş durumda. Yalnızca bu 1 derecelik artış dünyadaki çoğu kasırgaların, orman yangınlarının, aşırı yağışların, sel felaketlerinin ve sıcak hava dalgalarının sebebini oluşturuyor.

Bugün karbon emisyonunu durdursak bile halihazırda atmosferde bulunan karbon emisyonu sebebiyle 2030’a kadar sıcaklık kötümser tahminlere göre 1,5 derece artacak. Bu da 10 yıl içerisinde dünyadaki afetlerin artması anlamına geliyor.

2015 yılında kabul edilen 2016 yılında devreye giren Paris İklim Anlaşması‘nda ülkeler karbon salınımlarını azaltacakları yolunda sözler vermiş ve bununla ilgili anlaşmalar imzalamıştır. Paris Anlaşması’ndan sonra bir yıl içerisinde yürürlüğe giren ilk küresel anlaşmadır. Ve bu dahi durumun aciliyetini kavramamız adına önemli bir durum. Paris anlaşmasına göre gelişmiş ülkeler mutlak emisyon azaltma hedeflerini sürdürecek, gelişmekte olan ülkeler ise emisyon azaltım hedeflerini yükseltecektir.

Paris İklim Anlaşması nedir? (BBC Türkçe)

Paris İklim anlaşmasına tam bir uyum olması halinde iklim kriziyle gerçek bir mücadeleden bahsedilebilir belki. Fakat Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkeler anlaşmayı imzalamalarına rağmen daha anlaşmayı meclislerinden geçirmediler bile.

Küresel karbon salınımının 1/3‘ünden fazlası 20 adet petrol şirketinin elinde. Karbon salınımı derhal azaltılmalı. Fakat küçük bir grup zengin insanın maddi beklentileri nedeniyle yakın gelecekte bir çok insan zarar görecek.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 26 Kasım 2019’da yayınladığı Emisyon Açığı raporuna göre fosil yakıt endüstrisi derhal durdurulmalı. Dünya 3.2 derecelik bir sıcaklık artışına gidiyor ve bu sıcaklık artışının gerçekleşmesi şu andaki doğal düzenin büyük bir seviyede bozulması anlamına geliyor.

Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 25 Kasım 2019’da yayınladığı rapora göre Paris Anlaşması’ndan beri iklimi ısıtan sera gazları yavaşlama dahi olmadan artıyor, sera gazı seviyesi rekor üstüne rekor kırıyor.

Birleşmiş Milletler Çevre programının 20 Kasım 2019 tarihinde yayınladığı Üretim Açığı Raporuna göre 2030 yılında dünyada şimdiye göre %50 daha fazla fosil yakıt üretilecek. Yani insanoğlu daha fazla kazanmak için kendi kuyusunu kazacak. Paris Anlaşması’ndaki sıcaklık artış hedefi 1,5 derece. Fakat eğer bu gerçekleşirse bu hedefe ulaşılması imkansız.

İklim krizini ele alan uluslararası bir çevre kuruluşu olan 350.org’un yöneticisi May Boeve:

“Bu artık bir uyarı değil, şu anda iklim yıkımının gündelik hayatımıza etkilerini görüyoruz. Kongo’da, Kaliforniya’da ve Avustralya’da muazzam yangınlar devam etmekte. Avrupa’da seller olmakta.”

Bu 3 rapor defalarca kontrol edilmiş durumda. Durum çok ciddi. Yenilenebilir enerjide ucuzlama varken toplu bir geçiş yapılmalı.

Unutmayın bugün ülkenize iklim krizinin görünürde zarar vermemiş olması yarın zarar vermeyeceği anlamına gelmez.

Bahri Hikmet Yahya Başdaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça

https://www.unenvironment.org/resources/report/production-gap-report-2019

https://www.science.org.au/learning/general-audience/science-climate-change/1-what-is-climate-change

http://ekolojist.net/iklim-krizi-nedir/

http://www.mfa.gov.tr/paris-anlasmasi.tr.mfa

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40128876

http://bianet.org/bianet/iklim-krizi/216315-bm-den-iklim-krizi-raporu-hemen-simdi-harekete-gecmeliyiz

https://en.wikipedia.org/wiki/Climate_crisis

AB’nin Türkiye’ye Yönelik Akdeniz’deki Değişken Dış Politikası

Avrupa Birliği; Etki-Tepki Yasası bağlamında özellikle Akdeniz Havzası’nda Türkiye ile birçok konuda karşı karşıya gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları ve son olarak Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı antlaşma, Avrupa Birliği’ni Türkiye ile karşı karşıya getirmektedir.

Etnik bir vurgu yapılmaksızın özellikle Yunan lobisinin gerek AB’nin gerekse ABD’nin dış politika yapımında etkili bir rolü bulunmaktadır. Yunan lobisinin yanı sıra Türkiye’yi doğrudan hedef almış ve hali hazırda Türkiye ile asimetrik bir mücadele içerisinde bulunan FETÖ ve PKK terör örgütlerinin lobi faaliyetlerine benzer çalışmalarıyla Avrupa’da Türkiye’ye karşı yoğun bir kara propaganda faaliyetler silsilesinin içerisinde bulundukları da aşikârdır. AB’nin yukarıda zikrettiğimiz söz konusu bu olaylara karşı tepkisi ne olmuştur? Bunun incelenmesinde yarar olduğu kanısındayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’de başlatmış olduğu Barış Pınar Harekâtına karşı PKK terör örgütünün genelde Avrupa Birliği’nde, özelde ise bazı Avrupalı ülkelerinde gerçekleştirmiş olduğu kara propaganda.

Türkiye son sınır dışı operasyonu ile birlikte AB tarafından kınanmış ve bölgeyi daha büyük bir kaos ortamına sürüklemeden askerlerini Fırat’ın doğusundan çekmesini istedi. Fırat Kalkanı Harekâtı ya da Zeytin Dalı Harekâtına ses çıkarmayan ve ‘Türkiye self-determinasyon hakkını kullanmaktadır’ tezini savunan AB, ne oldu da Barış Pınarı Harekâtı sonrası birden farklı bir politika seyrederek harekâtı bir ‘işgal’ olarak tanıdı?

Fransa’nın İç İşleri Bakanlığı’nın YPG terör örgütünün PKK ile bağlarının var olduğunu kabul ettiğine dair kararname belgesi

PKK; 2004 yılından beri Avrupa Birliği tarafından bir terör örgütü olarak kabul edilmektedir. Hatta PKK’nın PYD ile olan bağlarını Fransa’nın İçişleri Bakanlığı 2015 yılındaki kararnamesi ile beyan etmişti. Peki, ne oldu da Fransa kendi hukuksal normları ile çelişir hale geldi? Suriye’ye bağımsızlığını veren Fransa’ydı. Fransa kendini kendince Suriye’nin geleceği üzerinde hak sahibi ilan etmektedir ve ‘Kürtlerin hamisi’ olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Fransa’yı bu davranışa doğru iten sebep elbette Suriye’de kendi güdümünde bir Kürt devletini kurmak istemesi ve PKK’nın lobi faaliyetlerince Fransız dış politika yapımcılarını ikna etmesidir. Böylece siyasi çıkarların hukuku nasıl yok saydığını rahatlıkla görmekteyiz. Fransa bu noktada AB’deki nüfuzunu da kullanarak kendi politikalarını AB’ye yansıtmaya çalışmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Enerji Politikaları ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Yönelik Tepki Politikası

Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için şu açıdan önemlidir; AB enerji bakımından yıllarca Rusya’ya bağımlı bir haldedir. Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için kaçınılmaz bir fırsat olarak telakki edilmektedir. AB’nin 2010’da enerji potansiyelinin bir kısmının GKRY’nin kıta sahanlığının içerisinde olduğunu fark etmesinden sonra; Yunanistan ve hukuki olarak tanımış olduğu ve bir AB üyesi olan GKRY ile iş birliği ederek bu enerji potansiyelinin Avrupa’ya taşınması istemiştir. Fakat AB’nin bu politikasında çok büyük bir sorun vardı.

AB; KKTC ve Türkiye’yi hesaba katmadan tek taraflı bir plan yapmıştı ve bu Türkiye tarafından bir egemenlik ihlali olarak tasavvur edildi. KKTC’nin AB tarafından kabul tanınmaması, KKTC’nin Türkiye ile yapmış olduğu antlaşmaları da yok saymaktadır. AB’ye göre AB üyesi olan GKRY; tüm Kıbrıs adasının temsilcisi durumundadır ve GKRY’yi ‘de jure’, yani hukuki olarak tanımaktadır. Fakat ada ‘de facto’, yani fiili olarak ikiye bölündüğü ve ayrıca KKTC Türkiye tarafından tanındığı için uluslararası hukuka göre bu antlaşmalar hukuki olarak kabul edilmektedir. AB’nin bu noktada sırf siyasi çıkarlar nedeniyle uluslararası hukuku yok saydığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. AB’nin Doğu Akdeniz politikası daha çok bir ekonomik bir çıkar meselesi iken, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası bir beka meselesi ve egemenlik hakkı olarak kabul edilmektedir.

Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile İmzaladığı Antlaşma Sonrası AB’nin Tutumu

Türkiye ile Libya, 27 Kasım 2019 tarihinde, iki ülkenin deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair bir antlaşma imzaladılar. Türkiye bu antlaşma ile Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin batı sınırını belirlemiş oldu. Bu antlaşma ile birlikte Avrupa’ya yönelik GKRY, İsrail, Mısır ve Yunanistan dörtlü ittifakın tasarlamış olduğu enerji hattı projesi hükümsüz kalmıştır. Bu noktada AB büyük bir kayıp içerisindedir. Zira bu enerji hattı Türk engeline takılmadan Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gelecekti. Esasında hukuki bağlamda Ulusal Mutabakat Hükümetini tanıyan AB, yine siyasi ve ekonomik çıkarlar neticesinde Türkiye’nin Libya ile olan antlaşmasının ‘hukuki bir hükmü’ olmadığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin BM tarafından meşru hükümet olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı bu antlaşma elbette uluslararası hukuk bağlamında kabul görülmesi gereken meşru bir hareket olarak sayılmalı iken, ne hikmetse ekonomik ve siyasi çıkarlar yüzünden hükümsüz ilan edilmiştir.

AB’nin 12 Aralık 2019’da yayımladığı bildiride söz konusu antlaşmanın “üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği, deniz hukukuna aykırı olduğu ve bu nedenle üçüncü taraflar açısından hukuki sonuçlarının bulunmadığı” kaydedildi. (*Deutsche Welle Türkçe)

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”23793″ name=”Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı”]

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

Fransa’nın Geçmişten Bugüne Libya Üzerindeki Güç Mücadelesi

Tunus’ta başlayan Arap Baharının, 17 Şubat 2011 yılında Libya’ya sıçramasından sonra ülke çapında büyük protestoların başlamasına neden olmuştur. Bu protestoların şiddetinin artmasından sonra birçok uluslararası aktörün müdahalesine sahne olmuş, diplomatik ve askeri anlamda en etkin rolü Fransa oynamıştır.

20. yüzyıl başlarında Fransa’nın bölgeye dair emperyal girişimleri olmuş fakat İtalya bölgeyi işgal etmesinden sonra bölgeden çekilmiştir. Libya’nın bağımsızlığından sonra özellikle Kaddafi yönetimdeki Libya ile inişli çıkışlı ilişkiler yaşamış, buna 1989 yılında Fransa uçağının Çad üzerinde seyrederken bombalanması ve Fransa hükümetinin Kaddafi’nin yaptığını iddia etmesi üzerine iki ülke arasında krize neden olmuştur.  2003 yılına gelindiğinde ise Kaddafi’nin kitle imha silahlarını kullanmama kararı üzerine iki ülke arasındaki ilişkiler tekrardan düzelme ve canlanma yoluna girmiştir. 2007 yılında iki ülke arasında on milyar dolar silah satış anlaşmasının yapılması ticari ilişkileri önemli bir seviyeye çıkartmıştır.  Genellikle iki ülke arasındaki ticaret petrol temelli ilerlemekteydi çünkü Fransa, petrol ihtiyacının önemli kısmını Kuzey Afrika’nın en zengin petrol rezervine sahip olan Libya’dan sağlamaktaydı.

Nicolas Sarkozy ve Libya lideri Muammer Kaddafi

Libya’da kriz çıkmasından sonra Fransa, Libya ile bütün bağlarını kesmemiş, eski Libya Büyükelçisini, Fransa Özel Temsilcisi olarak Bingazi’ye göndermiştir. Fransa krizin ilk aylarında Libya hava sahasının yasaklanmasını ve 10 Mart 2011 yılında kurulan Ulusal Geçiş Konseyini Libya’nın resmi temsilci olarak tanıyan ilk ülke olmuştur. Fransa’nın bu kararı birçok Avrupalı devletler tarafından eleştirilmesine neden olmuş, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt “İsveç rejimleri değil devletleri tanır” diyerek konudaki netliğini ortaya koymuştur.

Fransa ve diğer Batılı devletler tarafından Libya’ya 1973 sayılı BMGK kararı ile uçuş yasağı, yurt dışındaki malları dondurması ve silah ambargosu koyma kararı almıştır.   Bu karardan sonra Libya’da başlatılacak hava harekatı için İngiltere, Fransa ve ABD öncülüğünde bir koalisyon gücü kurulmuş fakat ABD, koalisyonun liderliğini yapmayacağını açıklamasından sonra Fransa aceleci tavırla kendisinin öncülük ettiği Avrupa Birliği bünyesinde harekatın yapılması gerektiğini savunmuştur. Fakat Avrupalı ülkelerin buna sıcak bakmamasından dolayı hareketi NATO devralmıştır.  Fransa, NATO’ya devredilen harekata öncü rol oynamaya devam etmiştir. ABD ve Fransa devlet başkanlarının bir araya gelmesiyle 19 Mart 2011 NATO, Libya’ya hava bombardıman harekatını başlatmış ve 6 ay sonra protestocuların devrik lideri Kaddafi’nin öldürülmesi ile sona ermiştir.

2011’de Libya müdahalesine katılan ülkeler ve ilan uçuşa yasak bölge

Libya’da protestocularının Kaddafi’yi devirmesinden sonra bölge bu seferde iktidar temelli iç savaşa sahne olmuştur. Fransa bölge üzerinde etkisini kaybetmemek ve petrol sahalarını korumak adına bu iktidar mücadelesine uluslararası aktör olarak müdahil olmuştur. Fransa, Arap Baharının ilk başladığında Ulusal Mutabakat Konseyini tanısa da 2015 yılında Paris’te gerçekleşen terör saldırısı sonucu Hafter güçlerini desteklemeye başlamıştır.   Fransa’nın, bu kararı birçok devlet tarafından tepkiyle karşılanmış,  Fransız Le Monde Gazetesinin yayınladığı  “ Fransa’nın Libya’daki gizemli rolüne uluslararası eleştiri” başlıklı makalesinde açıkça uluslararası tepkinin olduğunu belirtmiştir.   Fransa’nın, Hafteri desteklemesindeki temel dayanağı terörle mücadele etmesi görülse de aslında Berka bölgesindeki doğal kaynakları ele geçirmek ve Afrika’da hakimiyet alanını genişletmeyi hedeflemektedir. Bölgede en büyük rakibi olan İtalya ile petrol sahasına sahip olma mücadelesine girmiştir.

Fransa, Mayıs 2018 yılında Paris’te Libya sorunun çözümü için yapılan konferansta taraflar arasında ara buluculuk rolü oynamak istediğini belirtse de sahada Hafter’e verdiği destekten dolayı Libya sorunun çözümünde etkisiz kalmaktadır. Nisan 2019 yılında Ulusal Mutabakat Hükümeti “Fransa demokraside ilkeli duruşu olan bir ülke. Hafter ve ona bağlı güçlere destek vermesi bizi şaşırttı. Özgürlük ve demokrasi konusunda köklü bir tarihe sahip olan bir devletin, her gün sivilleri öldüren ve savaş suçlusu olan Hafter’i desteklemesini akıl almıyor.” ifadelerini kullanarak aleni bir şekilde Fransa’nın Halfer’e destek verdiğini açıklamıştır. Bu açıklamadan sonra Ulusal Mutabakat Hükümeti, Fransa ile olan güvenlik ve eğitim başta olmak üzere birtakım anlaşmaları askıya almıştır.

Yasin Dur

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

15 Maddede Yaşananlar: Libya’da Neler Oluyor?

Kuzey Afrika ülkesi Libya’da 2011 yılında Muammer Kaffafi’nin öldürülmesinin ardından başlayan iç savaş ve siyasi kriz dokuzuncu yılına girdi. İki ayrı hükümetin olduğu, çatışmaların git gide arttığı ülkeye, Libya tezkeresinin ardından Türk askeri gidecek. Gözlerin çevrildiği Libya’da yaşananlarla ilgili bilgi eksikliği nedeniyle birçok kişi de “Libya’da Neler Oluyor?” sorusunun cevabını bulamıyor. Biz de Libya’daki siyasi ve askeri krizin taraflarını, bu tarafları destekleyen ülkeleri ve Türkiye’nin Libya ile iş birliği yapma nedenlerini kaleme aldık.

Libya: İç Savaş, Siyasi Kriz, Türkiye İçin Önemi ve Doğu Akdeniz’e Etkisi

1.) Libya’da Birleşmiş Milletler’in meşru olarak tanıdığı Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve General Hafter’in kontrolündeki Tobruk Meclisi adında iki ayrı hükümet var.

  • Ulusal Mutabakat Hükümeti: İlk olarak 17 Aralık 2015’te “Libya Siyasi Anlaşması” uyarınca UMH Başkanlık Konseyi kuruldu. BM Güvenlik Konseyi, UMH Başkanlık Konseyi’nin Libya’nın tek meşru temsilcisi olarak tanıdı ancak konseyin sunduğu hükümet listeleri General Hafter’in baskıları nedeniyle Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmadı ve süreç tıkandı. Bir yıl sonra Şubat 2016’da 18 bakandan oluşan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kurulduğu duyuruldu.
  • Tobruk Temsilciler Meclisi: ‘Fas anlaşması’ gereği ülkenin yasama meclisi olarak kabul edildi. Hali hazırda gayrimeşru hükümet olarak kendini tanımlıyor ve Ulusal Mutabakat hükümetini tanımıyor. Tamamen General Hafter’in kontrolünde.
General Halife Hafter ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac

2.) İç savaşta tarafları destekleyen ülkeler:

  • General Hafter’i destekleyen ülkeler; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, ABD, Fransa ve Rusya. (Moskova yönetimi özellikle paralı asker grubu Wagner ve İHA desteğiyle sahada Hafter’e ciddi destek veriyor.)
  • Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekleyen ülkeler; Türkiye, Katar. (AB ve BM’nin siyasi desteği söz konusu.)

3.) Ülkenin başkenti Trablus’u ve önemli nüfus yoğunluğuna sahip sahil şehirlerini UMH kontrol ediyorken, Hafter, kuzeydoğuda yer alan Bingazi, Tobruk ve Derne şehirleriyle birlikte ülkenin büyük bir kısmını kaplayan güneydeki çöl bölgelerinde hakimiyet gösteriyor.

Libya’nın kuzeyinde son durum – Harita: ISWNews

4.) 1.760.000 km2’lik yüz ölçümüyle Libya’da kontrol alanı açısından üstünlük General Hafter güçlerine bağlı Tobruk Temsilciler Meclisi’nde.

5.) Toprak hakimiyeti açısından UMH’nin 10 katından fazla alana hakim olan Hafter güçleri, nüfus açısından bu üstünlüğü koruyamıyor. Resmi nüfus sayımı olmadığı için kesin verilerle konuşmak zor ancak yaklaşık 6.5 milyon nüfusa sahip Libya’nın yarısı/yarısına yakınının UMH kontrolündeki bölgelerde yaşadığı düşünülüyor.

Libya nüfus yoğunluğu haritası – Kaynak: Dünya Bankası Verileri – Harita: fanack

[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]

6.) Öyle ki 6 milyonluk iç savaş öncesi Libya nüfusunun 2.5 milyonunun Misrata, Trablus ve Sirte’de ikamet ettiği biliniyor.

7.) Libya’nın en önemli özelliği diğer Arap ülkelerindeki gibi kabile ve aşiretlerin söz sahibi olması. Libya’da durum bunun biraz daha ötesinde. Ülkede en bilinen ve büyük bir nüfus yoğunluğuna sahip aşiretler Tuaregler, Amazingler, Verşufanna ve Tebular. Özellikle General Hafter aşiret liderleriyle iyi ilişkiler kurarak toprak hakimiyeti konusunda üstünlüğünü korumaya çalışıyor.

Libya’daki aşiretler – Harita: geopolitical atlas

Şimdi gelelim asıl konuya; Libya’da Hafter’in saldırıları ne zaman başladı?

8.) General Hafter kontrolündeki silahlı güçlerin ‘çatı örgütü’ Libya Ulusal Ordusu, Libya Diyalog sürecinden iki hafta önce 2 Nisan’da aşiretlerle yaptığı görüşmeler sonrasında birçok bölgeyi savaşmadan kontrol altına aldı. 4 Nisan’da da başkent Trablus’u ele geçirmek için operasyon başlattıklarını duyurdu.

9.) En az 7 cephede UMH’ye bağlı güçler ile savaşan General Hafter, Kaddafi döneminden kalma savaş uçaklarıyla özellikle havalimanlarını bombalıyor.

10.) General Hafter, 12 Aralık’ta dördüncü kez Trablus’a yönelik operasyon başlattıklarını ve bu sefer ‘nihai zafere ulaşacaklarını’ söyledi. UMH’ye bağlı Dışişleri Bakanı Muhammed Syala da General Hafer’in başkenti ele geçirebileceği uyarısında bulunarak “Rusların insansız hava araçları ve paralı askerler aracılığıyla General’e destek vermesi neticesinde başkentin düşme riski bulunuyor” açıklaması yaptı.

General Halife Hafter

11.) Libya’nın diğer çatışma bölgelerine göre en büyük eksikliği, teyitli bilgi servis eden yerel haber ajansları ve muhabirlerin yetersiz olması. Suriye’deki gibi teknolojiye hakim yabancı savaşçıların olmaması ve ülkedeki teknolojik alt yapı eksikliği sahada da kendisini gösteriyor. Bu nedenle hala bazı şehir ve kasabaların kontrolünün kimde olduğu bilinmiyor. Ülkede yaklaşık son durum haritası ise şöyle:

Libya son durum haritası (10 Aralık 2019) – Harita: MepaNews

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]

12.) Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek veren, Kaddafi’nin devrilmesine öncü rol oynayan, IŞİD’i Kaffafi’nin memleketi Sirte’den temizleyen ve 2014’te UMH ile birlikte Hafter’i püskürten Misrata Tugayları, Misrata’da seferberlik ilan ederek, yüzlerce askeri araç ve binlerce milis gücünü Trablus cephesine gönderdi.

Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) yürüttüğü “Burkan el-Gadab” operasyonu çatısı altında mücadele eden güçlerden yapılan yazılı açıklamalarda, Misrata, Kabav, Zliten, Hums, Msallata, Zaviye, Cadu ve Zintan kentlerinde seferberlik ilan edildiği belirtildi.

Libya’da seferberlik ilan edilen şehirler.

13.) BM’ye göre Libya’ya silah sevkiyatı yapmak ülkeye uygulanan ‘silah ambargosunu’ ihlal anlamına geliyor. BM raporunda Hafter’e doğrudan Fransa, Rusya, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin silah yardımında bulunduğuna, UMH’ye ise tek silah desteği veren ülkenin Türkiye olduğa yer verildi.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres

14.) Yaşanan sonra gelişmelerin ardından bazı ülkelerin Libya’ya askeri müdahale için başvurduğunu ancak Mısır’ın bu teklifi reddediğini belirten Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’ya müdahale etme gücüne sahip olduklarını söyledi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya ile kara sınırı olan Mısır’ın askerlerini sahaya sürmek için diplomasi trafiği yürüttüğü iddia edildi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi

15.) ABD’nin Libya’da Hafter’e verdiği paralı asker ve İHA desteği nedeniyle Rusya’ya tepki göstermesi ve iki büyük gücün Hafter üzerinden güç paylaşımına girmesi de gözden kaçmamalı. 26 Kasım’da General Hafter ile görüşen Amerikan heyetinin “Rusya’nın Libya halkının canını hiçe sayarak ülkedeki çatışmaları kötüye kullandığına dair endişelerini” dile getirmesi bunun en yakın işareti kabul edilebilir.

Libya’da UMH güçleri tarafından ele geçirilen Rus paralı askerlere ait teçhizatlar.

[irp posts=”16305″ name=”Rusların Black Water’ı WAGNER” Güvenlik Şirketi”]

General Halife Hafter kimdir?

General Halife Hafter, Libya’nın 1986’da Fransa tarafından desteklenen Çad ordusu ile çatışmalarda 300’e yakın askeriyle birlikte esir düştü. Hapishanede kalmasının ardından CIA ile yapılan anlaşmayla ABD’ye yerleşmesi nedeniyle de devrik lider Kaddafi tarafından “CIA ajanı” olmakla suçlandı. Virginia’da CIA’in merkezinin bulunduğu bölgeye yakın bir evde ikamet etti.

Uzun yıllar ABD’de yaşayan Hafter, Libya’da 1993’deki CIA destekli olduğu öne sürülen darbe girişimini desteklediği iddiasıyla idam ile yargılandı. 2011’de Kaddafi’ye yönelik halk isyanı ve NATO ülkelerinin müdahalesi sonrası Libya’daki yeni yönetimde görev almak üzere ülkeye döndü ve geçici hükümette Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev aldı. Desteklediği hükümetin lideri Abdülfettah Yunus’un suikast sonucu öldürülmesinin ardından ülkeden ayrıldı. Daha sonra 150 üst düzey Libyalı askerin Hafter kontrolünde yeni bir Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulması talebi üzerine ülkeye tekrar döndü. Ülkedeki siyasi krizi fırsata çevirmek adına 2014 yılında Trablus hükümetini tanımadığını ve Tobruk’taki ‘Temsilciler Meclisi’ni ‘resmi hükümet’ olarak tanımladı. Konuşmasında ülkedeki krize karşı bir yol haritası yayınladı. Bu tarihten itibaren yaklaşık 3 yıl süren Bingazi savaşıyla birlikte ülke genelinde hızlı bir yükselişe geçen Hafter güçleri, birçok ülkenin desteğiyle illegal hükümetini Trablus’a alternatif olarak sunmaya başladı.

Türkiye, Libya’daki Krizin Neresinde?

Türkiye’nin Libya’daki faaliyetleri, 2015 yılının sonunda, 2016 yılında Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kurulması ve buna karşı Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan bloku tarafından desteklenen General Hafter’in saldırılarıyla aleni olarak gün yüzüne çıktı. Türkiye, BM tarafından resmi olarak tanınan UMH ile birçok anlaşma yapmasıyla birlikte yardım faaliyetlerinde de bulundu. “Üçlü Arap blok” tarafından desteklenerek ülkede tam hakimiyet kurmayı hedefleyen General Hafter’in karmaşık geçmişi, birçok ülkenin planlarının bir parçasını taşıdığı izlemini verdi. Öyle ki ABD tarafından yıllarca ‘korunan’ ve sahada Rusya gibi ülkelerin de desteğini almasıyla dikkat çekti.

UMH Başkanı Serraç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Türkiye neden UMH’yi destekliyor?

  • Kaddafi döneminden bu yana özellikle inşaat sektöründe büyük yatırımlarını korumak istiyor.
  • Türkiye, Doğu Akdeniz’de deniz sınırı olan Libya ile bölgesel iş birliği hedefliyor.
  • Yunanistan’ın 2014’te Girit adasını baz alarak işgal ettiği Libya deniz alanını tanımıyor. Bu kapsamda UMH ile 27 Kasım’da iki muhtıra imzaladı; “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ve “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”.
  • Doğu Akdeniz’de ortak gaz arama ve boru hattı projesi gerçekleştiren İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Türkiye’yi pasifize etmesine karşı Libya ile ittifak gerçekleştiriyor. Deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşmasıyla belirlenen Türkiye ile Libya’nın Doğu Akdeniz’deki sınırları BM tarafından kabul edilmesi halinde, İsrail’in gaz sahasından Avrupa’ya doğal gaz taşınmasını amaçlayan “East Med Boru Hattı” projesi için Libya’dan ve Türkiye’den izin alınması gerekecek.
East Med Boru Hattı güzergahı
  • Türkiye ile Libya arasında imzalanan “güvenlik ve askeri işbirliği” mutabakatına göre de Libya, Türk ordusuna topraklarında 3 yıl konuşlanabilme hakkı tanınıyor. Türk askerinin Libya’ya gönderilmesiyle hem psikolojik üstünlük hem de sahada askeri strateji açısından başarı elde edilmesi planlanıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]

Uygur Türklerinin Uğradığı Zulüm ve Dünyanın Pozisyonu

Hepiniz Çin’in Uygur Sincan Özerk bölgesinde, Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin durumundan haberdarsınızdır. Bu yazımızda bu konuya dair gözlemlediğimiz üç noktaya değineceğiz. Şu an neler oluyor? Tarihle ilişkilendirirsek ortaya neler çıkıyor? Müslüman ve Batı dünyasının insanları ne düşünüyor? Bu üç soruya bir cevap bulmak için gayret edeceğiz.

Doğu Türkistan’da Tam Olarak Ne oluyor?

Çin’in 1949 yılından bu yana hakimiyeti altında tuttuğu Doğu Türkistan’ın kırsal kesimlerinde etrafı yüksek duvarlarla çevrili inşaatlar devam ediyor. Uydu görüntüleri, Doğu Türkistan çöllerinde inşa edilen ve içinde yüz binlerce Uygur Türkü’nün tutulduğu toplama kamplarının son bir yılda tam 3 katı büyüdüğünü ortaya koyuyor. Hatta BM’ye göre baskı ve zulüm altında yaşayan Uygurların sayısı 1 milyonu aşıyor.

Çin, bu toplama kamplarını uluslararası medyaya “eğitim merkezi” veya “rehabilitasyon merkezi” olarak lanse etse de, oraya kimsenin girmesine izin vermiyor. Biz yine de içeride neler olduğunu biliyoruz. Referans olarak medya ve Uygur kardeşlerimizi alacağım. Bir kaç medya organına bu izni verdiler, bunlar büyük ve uluslararası kuruluşlar. Kayıtlarda gördüğümüz şüphesiz çok feci. Uygur Türkleri sınıflarda eğleniyor, Çin Halk dansları öğreniyor. Xi Jinping’i yücelten marşlar ezberliyor. Kadınların hepsi açık, başörtüsü (artık) yok. Bilgisayar başında oturan erkekler ise birer robot gibi bilgisayara bakıyor, çıt çıkmıyor. Kameraman Çinli yetkililere rağmen duvarda “kurtarın beni” yazısını çekebiliyor.

Bunlar Çinlilerin bize gösterdikleri. Peki Çin’den kaçmayı başaran Türkler ne diyor? Daha önce toplama kamplarından birinde tutulan Kayrat Samarkan’ın yaşadıklarını sizlere iletelim:

“Sorgulama sırasında ağır işkence gördük, ufacık hücrelerde çok sayıda insan bir arada tutulduk ve kimilerini intihara sürükleyen Komünist Parti rejiminin acımasız uygulamalarına maruz kaldık.”

Şu anda Kazakistan’da yaşayan Kayrat, 2017 yılının ekim ayında ziyaret amaçlı Doğu Türkistan’a döndüğünde hemen bir yerel polis karakoluna çağrılmış. Metal bir sandalyeye zincirlenerek 3 gün boyunca uykusuz bir şekilde sorgulandığını dile getiren Kayrat, sorgu sırasında sık sık, Çin’den neden ayrıldığı, Kazakistan’da ne iş yaptığı ve hangi sıklıkla camiye gittiğinin defalarca sorulduğunu belirtiyor.

Sorgusu tamamlanınca da kendisine Kazakistan’a yakınlığı nedeniyle 3 ile 9 ay arasında Altay bölgesindeki bir “yeniden eğitim merkezine” gönderileceği tebliğ edilmiş.

Toplama kampında 15 kişinin kaldığı bir hücreye konulmuş. O andan itibaren de günlük rutin Çince şarkılar ezberleyip söylemiş, Çince yazılar yazmış, Komünist doktrinler okumuş ve her gün Çin Komünist Partisi hakkında saatler süren konuşmaları dinlemek zorunda kalmış.

Şu anda 30 yaşında olan Kayrat:

“Beni alıp bir odaya götürdüler, metal, sandalyeye benzer bir cihaza bağladılar. Bu cihaza zincirlendiğinizde ayakta kalıp hareket edemiyorsunuz. Göğsünüz açıkta kalacak şekilde kollarınızdan metal cihaza bağlanıyorsunuz. Cihaza bağlı kaldığım 6 saat sonra tüm vücudum perişan haldeydi. Sadece 10 dakika bu cihaza bağlı kaldıktan sonra bedeniniz dayanamaz hale geliyor. Hareket ettikçe demirler vücudunuza temas ediyor. 6 saat sonra ise acı dayanılmaz hale geliyor.”

Kısaca olan olayları özetlersek:

  • İnsanlar, ağır işkence altında dinini değiştirmek, kimliğini reddetmek ve boyun eğmek zorunda kalıyor.
  • İnsanlar, dinine ve rabbine inanmadığına dair belgeler imzalamak zorunda kalıyor.
  • Camiler cuma günleri bile boş. Girişteki kameralar kimin girip çıktığını kayda alıyor, polis bu kişileri fişliyor. Girişten bahsetmişken, “partiyi sev, ülkeyi sev” sloganlı afişler de asılı halde.
  • Ortadan kaybolan Uygurların sayısı gittikçe artıyor, kamplar iki sene içerisinde uydu görüntülerinden yola çıkarsak 5 kat büyüdüğü gözlemleniyor.
  • BM ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Çin’in uyguladığı sözde “anti-terörizm” politikasının kanun dışı olduğunu ve insan haklarını ihlal ettiğini söylüyor.

Tarihsel Açıdan Doğru Türkistan

Tarihten yola çıkacak olursak, bir çoğunuzun bildiği gibi Çinli rejimlerin ve hanedanlıkların her daim Türklerle bir düşmanlığı olmuştur. Köklerimizin dayandığı Orta ve Kuzey Doğu Asya’da Çinliler bir çok kez komşumuz olmuş hatta bizden korunmak için Çin Seddini örmüş. Bu düşmanlığın günümüzde, 2019/20’de hâla bitmediğini görüyoruz. Hatta Binali Yıldırım Çin’e en son ziyaretinde gittiğinde, Çinliler heyetimizi geleneksel Tang hanedanı kostümleriyle karşılamış ve gösteri yapmışlardı. Tang hanedanı ise Göktürklerin azılı düşmanıydı ve Türkleri bozguna uğrattıkları da olmuştu.

Biraz daha günümüze doğru yaklaşalım. Yakın tarihe dönelim. Çin’deki devrimci komünistler 1949 yılında milliyetçi kesimi devirerek başa geçmişti. 1933 ve 1944 yıllarında bağımsızlığa ulaşıp kendi devletlerini kuran Uygur Türkleri, 1949 yılında işgalci Çin güçlerini topraklarında gördü. Savaş başlamıştı. Çok çetin geçecekti. Üstelik Ocak ayıydı, kış şartlarının verdiği zorluklar doruğundaydı. Çinliler sayıca fazlaydı ve diğer taraftan da Sovyetlerin siyasi baskıları vardı. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar tam 6 sene dayandı. 6 sene sonrasında Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistanı ihlak etti. Doğu Türkistan’ın adını “yeni bölge” mânasına gelen “Xingjiang” olarak değiştirdiler. Sözde özerklik de verildi ancak acı gerçek önemli siyasi, yönetim ve ekonomik makamların yüzde doksanının Çinlilerin elinde olmasıydı, bugün bölgedeki lider parti; komünist ve Çin’e bağlı Uygur kökenli insanlar. Kısacası, hainler.

1949 senesi, çok uzun süre sürecek olan isyan ve direnişlerin başlangıcıydı. O yıldan günümüze kadar Uygurlar boyun eğmedi. 1980’e kadar silahlı baskınlar, protestolar ve bağımsızlık girişimleri oldu. Ne yazık ki hepsi hüsrana uğradı. Bu süre içerisinde büyük kahramanlar nam saldı. Komutan Osman Batur gibi, yazar Abdulhamid Mahsud gibi, aktivistler Abdülkadir ve Hatice gibi, alim ve mollalar Molla Baki, Molla Samed ve Şeyh Said gibi. Hepsi Çinli güçler tarafından katledildi, üstelik çoğu ihanete uğradı. Tarih tekerrür etti ve Çin yine entrikalar ve hainlerle Türkleri sindirdi.

1980 senesinden günümüze kadar Uygurlar silahsız şekilde protestolarına devam ettiler. Birçok kez öğrenci ayaklanmaları yanı sıra kadınların protestoları, çiftçi ayaklanmaları da büyük çapta gerçekleşti. Çin, protestoları güç ve silah kullanarak bastırsa da yetinmedi. Her protesto sonrası Türk köylerini bastı ve masum insanları katletti. Bu olayların her yerde fotoğrafları ve dokümanları mevcuttur.

Kimi zaman Çin’in aile planlama programı altında her Türk evine bir Çinli erkeği sokması, kimi zaman tarihi yapıtların ve camiilerin “şehirleşme ve modernleşme” kisvesi altında yıkılması ve kimi zaman Türklerin yoğunlaştığı bölgelere Han Çinlilerinin yerleştirilip demografik yapının değiştirilmesi protesto edildi. Çin durmadı, tüm politikalarını devam ettirdi. Bugün de devam etmekte.

Dünya Doğu Türkistan Hakkında Ne Yapıyor veya Ne Düşünüyor?

Müslüman dünyasına baktığımız zaman göze çarpan şey şu ki; Çin ile ekonomik veya diplomatik bağları olan ülkeler Doğu Türkistan hakkında pek konuşmuyor. Bunu tamamen objektif ve diplomatik açıdan değerlendirirsek aklımıza, “kendi vatanın ayakta duramazken başka bir bölgeye el atamazsın, senden güçlü birine kafa tutamazsın” kuralı geliyor. Duygusallığı bir kenara bırakıp diplomatik açıdan düşünürsek bahsi geçen devletlerin Çin’i protesto etmemek konusunda haklılık payları var. O pay ne kadar, tartışılır. Kimisi vicdanen konuşur, kimisi önce çıkarlarını gözetir ve daha önce belirttiğim kurala göre hareket eder. Ancak bu ülkelerdeki halkın Doğu Türkistan için elinden geleni ardına koymadığı da bir gerçek. Müslümanlar her yerde sesini duyuruyor, protestolar düzenliyor ve sosyal medyada akımlar başlatıyor.

Tabii ki Müslüman devletlerin hepsi Çin’e yakın değil. Öyle ki, Malezya’nın Cumhurbaşkanı Çin’in uyarısına rağmen “İltica talebinde bulunan tüm Müslüman Uygur kardeşlerimize kapılarımız açıktır.” çağrısı yaptı. Müslüman bir ülke olmayan ancak Müslümanların büyük bir azınlık olduğu Japonya ise Asya gündemine “Rabia” adlı Doğu Türkistanlı’yı Çin’in teslim talebine rağmen ülkesine almasıyla gündeme gelmişti. Katar yönetimi de, ilk başta BM’nin hazırladığı “Çin’i kınama” tasarısına imzasını atmasına rağmen o imzayı sonradan geri çekti. Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “endişelerimiz sürüyor” açıklaması da mevcut. Şu an o koltukta oturan Tokayev ise bu zülmü inkar edenler arasında.

[irp posts=”23602″ name=”Orta Asya’nın En Güçlü Türk Devleti: Kazakistan”]

Batı dünyasına gelirsek; hemen hemen bütün Avrupalı ve Amerikalı ülkeler BM tasarısına imzasını attı. ABD dışında etkin politika yapan hiçbir batılı ülke olmadı. ABD’nin yaptığını daha çok Çin’e karşı bir koz olarak yorumlamakta fayda var bence. Ticaret savaşlarını hepimiz biliyoruz. ABD yıllardır komünist Çin’e karşı düşman bir tutum sergiliyor. Bu zulüm ise işlerine geliyor diyebiliriz. Yoksa ABD’nin insancıl ve barışçıl açıdan bu konuya baktığını sanmıyorum. Sonuçta ABD bu, tam bir savaş makinesi.

Batı’daki halk, insanlar ne düşünüyor? Haberleri var mı? Bu soruların cevabını rahatlıkla ben cevaplayabilirim. 28 Aralık tarihinde Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da bir protestoya katıldım. Organizasyon Uygur Türkleri ve orada yaşayan “gurbetçi” olarak adlandırdığımız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapılmıştı. Buna rağmen katılımcılar arasında Arap ve Berberi kökenli Faslılar, Somalililer ve Filistinliler de vardı. Müslümanlar birlik ve beraberlik içerisindeydi. Oradan geçen ve meraktan izleyen Hollandalılar da vardı. Özellikle onlara dikkat etmek istedim, negatif anlamda değil de daha çok olaya nasıl baktıklarını merak ediyordum. Çoğu 1 dakika bile geçmeden yanımdan “bu ne böyle, ne kadar boş” diyerek ayrıldı.

Filistin konusunda da çok hassas olan Müslümanları kışkırtmak için aynı meydanda birden birkaç kişi İsrail bayrağıyla toplanmıştı. Çok büyük ve şiddetli bir kavga çıkmadan neyse ki polis olaya müdahale etti. Aynı günde Almanya’nın Frankfurt kentinde de protestolar vardı. Oradan aldığım bilgilere göre aynı ortam orada da hakimdi. Önümüzdeki günlerde Lahey’deki Çin Konsolosluğunun önünde de bir gösteri planlandı. Oraya da gidip gözlemlemek istiyorum, gözlemlemek yanı sıra protesto hakkımızı kullanmamız önemli. Sosyal medyaya göz attığımda ise batılı insanların burada da “aman banane onlardan, ben rahatıma bakarım” dercesine sergiledikleri tutumu gördüm. Anlayacağınız insanımız da çokça hakim olan “Batı bile sesini çıkarıyor, bir de bizim şu halimize bak” algısının yanlış olduğu açık ve net.

Doğu Türkistan, kalbimizde 1949 senesinde açılan bir yara ve hâla kanıyor. Bizim yapabileceklerimiz sınırlı, ama unutmayın ki “protesto hakkı” çok önemli bir insan hakkıdır. Günümüzde sosyal medyayla da çok büyük kitlelere ulaşılabiliyor. Siyasi anlamda uluslararası arenada işler olumsuz görünse de bu içler acısı durum elbet son bulacaktır. Zira kahraman komutan Osman Batur’un dediği gibi;

“Ben can verebilirim. Milletim dünya durdukça mücadeleye devam edecektir!”

Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü

Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü

Ortadoğu var olan karışıklık, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’in ABD tarafından Bağdat’ta öldürülmesi ile katlanarak arttı. Bir tarafta 1979 devrimi sonrası sıkı bir  askeri ve ekonomik ambargoya maruz kalan İran, diğer tarafta İran’ı İsrail’in ve bölgenin güvenliğine tehdit olarak gören Amerika Birleşik Devletleri. İki ülke Orta doğu’da bazen gizli ittifaklar yapsa da, sürekli bir çıkar çatışması içerisindeler. ABD Orta doğu’da hemen hemen tüm ülkelerde askeri üsse sahipken, İran ise Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de Şii milis güçleri üzerinde çok etkili bir nüfuza sahiptir. Bu noktada merak edilen soru ise şu şekilde; İran’ın askeri gücü nedir?

Her ne kadar iki ülke şuan savaşın eşiğinde olsalar da 1979 devrimi öncesi ABD’nin bölgedeki en büyük müttefiki Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimindeki İran’dı (her ne kadar 1953 CIA darbesi ile Şah’ı başa getirmiş olsalar da). O dönemde Şah Rıza sıkı bir ABD dostuydu. Öyle ki ABD’nin ürettiği her silah sistemini ülkesinde görmek istiyordu. Mesela ABD’nin donanma için ürettiği F-14 uçakları ordusunda görmek isteyen Şah, ABD’den bu uçakları aldı. ABD’nin Şah ile olan sıkı işbirliğinin neticesinde ABD kendi donanması için ürettiği F-14’leri birkaç değişiklik ile İran’a verdi.

İşin siyasi kısmına girmeden İran’ın askeri gücü hakkında bilgi vermemiz gerekirse, İran ordusu yoğun ambargolar neticesinde (balistik füze teknolojisi hariç) eski sistemleri modernize ederek ordusunu geliştirme yolunu (mecburen) seçti. Lakin balistik füze teknolojisini bu işten ayrı tutmamız gereklidir. Bu konuda gerçekten ileri teknolojiye sahip ülkeler içerisinde yer almayı başarmıştır.

İran’ın askeri gücü analiz edecek olursak;

Toplam asker sayısı: 873.000 (523.000 aktif, 350.000 yedek)

Savunma bütçesi: 6.3 milyar $

GFP sıralaması: 14

İran Silahlı Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Savunma Kuvvetleri, Devrim Muhafızları Ordusu ve  İran Kolluk Kuvvetleri olarak şekillendirilmiştir.

İran’ın Askeri Gücü

 İran Kara Kuvvetleri

Daha önce de belirttiğimiz üzere İran’ın askeri kapasitesi yoğun ambargo ve baskılar neticesinde yeterli düzeyde gelişme gösterememiştir. İran kara kuvvetleri dış alımlarda sıkıntı yaşadığından dolayı elinde bulunan Sovyet ve Amerikan silahlarını modernize ederek ve kendi öz kaynaklarını kullanmak suretiyle ordusunu geliştirmeye çalışmıştır. İran Kara Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Tank Sayısı: 1634 (ana muharebe tankı Sovyet T-72 S ve İran’ın geliştirdiği Zülfikar’dır.)

Zırhı araçlar: 2.345

Kundağa Motorlu Silahlar:570

Çekili Toplar: 2.128

Çoklu Roketatarlar: 1.900

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın geliştirdiği Karrar Tankı / İran’ın Askeri Gücü

İran Hava Kuvvetleri  

İran’ın hava kuvvetlerinin  asıl gücü devrim öncesi ABD’den aldığı savaş uçaklarından  oluşmaktadır. Devrim öncesi ABD ile sıkı bir müttefik olan İran’ın elinde ABD yapımı  F-14, F-4 ve F-5 uçakları bulunmaktadır. Ayrıca Rus yapımı MİG- 29’un yanı sıra Fransız Mirage F-1 ve Çin yapımı F-7M uçaklarda bulunmaktadır. Bunun yanı sıra İran,  yerli üretim olarak lanse ettiği fakat F-5’in modernize hali olan Kevser uçaklarını da üretme kararı almıştır. İran’ın 5. nesil olarak tanıttığı ve otoriteler tarafından uçması imkansıza yakın görülen Kahrir-313 projeside mevcuttur. İran Hava Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Avcı Uçağı: 142

Saldırı Uçağı: 165

Nakliye Uçağı:89

Eğitim   Uçağı: 104

Helikopter: 126 (12 adedi saldırı)

İHA: 55 (Ebabil, Muhacir, Hamaset vs)

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın ürettiği 5. Nesil Kahrir-313 savaş uçağı / İran’ın Askeri Gücü

İran Deniz Kuvvetleri

İran Deniz Kuvvetlerinin ana görevi denizden (özellikle de Hürmüz Boğazından) gelebilecek saldırılara karşı koymaktır. Ayrıca yerli üretim olarak Sahand fırkateynini 2012 de suya indirmiştir. İran donanma konusunda ciddi bir güce sahip ülkelerden birisidir. Deniz gücü bakımından ABD’den sonra en çok donanma türevlerine (gemi, denizaltı vs.) sahip 4. ülkedir.(Globalfirepower). İran Deniz Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Fırkateyn: 6

Korvet:3

Denizaltı:34

Sahil Güvenlik Botu: 230

Mayın Gemisi: 10

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran milli savaş gemisi Sehend / İran’ın Askeri Gücü

İran Hava Savunma Kuvvetleri

İran hava savunma sistemleri olarak Amerikan, İngiliz, Çin ve Sovyet/Rus yapımı olmak üzere çok çeşitli sistemler kullanmaktadır. Ayrıca Rus yapımı S-300 den esinlenilerek Bavar-373 HSS geliştirmiştir.  İran Hava savunmasını  S-300, HAWK, Khordad 15, HQ-7, Sayyad 1-2  gibi farklı sistemler ile sağlamaktadır.

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
Bavar-373 Hava Savunma Sistemi / İran’ın Askeri Gücü

Tüm buraya kadar verdiğimiz bilgiler dışında İran’ın ciddi bir balistik füze yeteneği vardır. İran’ın olası bir savaş durumunda bu silahları kullanması beklenmektedir. Özellikle de son yapılan saldırlar ve taraflardan gelen açıklamalara bakacak olursak ilk hedefin İsrail olacağı belirtilmektedir. İran’ın balistik füze programı başlı başına bir makale konusu olduğu için burada sadece infografik üzerinden bilgilendireceğim.

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın balistik füze kapasitesi / İran’ın Askeri Gücü

İran’ın Askeri Gücü

Kaynaklar: Globalfirepower, Globalsecurty

[irp posts=”22694″ name=”Pentagon İlk Kez Yayınladı: 7 Maddede ‘İran’ın Askeri Gücü'”]

[irp posts=”23734″ name=”Türkiye ve Mısır’ın Askeri Güç Karşılaştırılması”]

https://stratejikortak.com/2020/01/irak-abd-buyukelcilik-baskini.html

Süleymani Suikasti Öncesi Irak’taki Büyükelçilik Baskınının Yansımaları

Öfkeli protestocuların ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğinin etrafını sarması, ABD Başkanı Trump için Ortadoğu bölgesindeki yıkıcı ve başarısız yılının kapanışı oldu. Geçtiğimiz günlerdeki Amerikan bombardımanından ötürü hiddetlenen protestocular Bağdat’taki Büyükelçiliği çembere aldıktan sonra baskın düzenledi. Dillerde “Amerika’ya ölüm!” sloganı vardı. Çok geçmeden Irak güvenlik güçleri protestocuları tesislerin dışına çıkardı.

2019 yılının son gününde gerçekleşen bu kaotik olay, ABD Başkanı Trump’ın yıkıcı yılını simgeler nitelikte. Kerkük’te ABD’li bir paralı askerin öldürülmesine nispeten yapılan bombardıman, onlarca İran destekli Ketaib-Hizbullah örgütü (bazı analistlere göre Lübnan Hizbullahının Irak kolu) milisinin ölmesine sebep olmuştu.

Amerika Birleşik Devletleri, ABD’li paralı askerlerine yapılan saldırıdan Ketaib-Hizbullah’ı sorumlu tuttu. Ketaib-Hizbullah, yani aslında İran destekçileri, ABD’nin bu cevabından ötürü Irak’ta artık ABD’yi istemiyor. Şu an Irak’ta DEAŞ ile mücadele kapsamında kabaca 5000 Amerikan askeri bulunuyor.

Washington Post’a göre Trump, korunaklı bir odada barınan diplomatların olduğu elçiliğe gerçekleştirilen sızma hamlesinden özellikle İran’ı sorumlu tuttu.

Trump olaya ilişkin attığı bir tweette “İran Amerikalı bir paralı askeri öldürdü, bir çoğunu da yaraladı. Güçlü şekilde cevap verdik, her daim de vereceğiz. Şu anda ise İran, büyükelçiliğimize karşı bir saldırı düzenliyor. Tamamen sorumlu olacaklar. Ayrıca, Irak’tan beklentimiz; elçiliğimizi güvenlik güçleri aracılığıyla koruması. Kayıtlara böyle geçsin!” diyerek duruma dair sıcak bir değerlendirme ve açıklama yapmış oldu.

Trump daha sonra bir tweet daha attı:

“Özgürlük isteyen ve İran tarafından domine ve kontrol edilmek istemeyen Iraklı milyonlara sesleniyorum; sizin için işte tam zamanı!”

Trump, bu mestur tweetiyle ne demek istediğini açıklamadı. ABD Savunma Bakanı Esper saldırıdan birkaç gün sonra ABD’nin ilave olarak bölgeye ek güç göndereceklerini açıkladı. Şiddetli protestolar sürerken, ABD bölgeye 100 deniz piyadesi göndermiş oldu.

Politico’ya göre Trump yönetimi, Obama yönetimi altında yaşanan Bingazi faciasını tekrar yaşamak konusunda kaygılı. 2012 yılında Libya’nın Bingazi kentinde Amerikan elçiliği cihatçı bir grup tarafından silahlı saldırıya uğramıştı. Buna bağlı olarak, Trump ek asker gönderildiği gün “Anti-Bengazi” tweeti ile son durumu gayet iyi açıklamış oldu. Sonrasında bir dizi tweet ile elçiliğin güvenli hale getirildiğini de belirtti.

“Irak’taki büyükelçiliğimiz GÜVENLİ ve saatlerdir öyle. Savaşçılarımızın çoğu, dünyanın en ölümcül askeri ekipmanlarıyla beraber, derhal tesislere intikal etti.”

“İran can veya mal kaybı ve zararından tamamıyla sorumlu tutulacaktır. Onlar BÜYÜK BİR BEDEL ödeyecekler. Bu bir uyarı değil, tehdittir. Mutlu yıllar!”

Geçtiğimiz aylarda Irak vatandaşları İran’ın sahip olduğu Irak devletinin iç işlerindeki büyük nüfuzdan rahatsızlandığı için sokaklara dökülmüştü. Ancak son bombardıman, bu protestoların “anti-Amerika” protestolarına dönüşmesine neden oldu. Irak yetkilileri ABD’yi bağımsızlıklarına müdahele etmekle suçladı. Korkular o ki; Irak, ABD ve İran arasındaki bir ön-savaşın yaşanacağı saha olabilir.

Senato’nun Dışişleri Komitesinde yer alan, demokratlardan senatör Chris Murphy, Büyükelçilikte yaşananlara ilişkin bir tweet attı:

“Trump, Orta Doğu politikalarını artık abartılamayacak seviyede yüzüne gözüne bulaştırdı. Yolunda giden çok az şeylerden biri olan İran karşıtı protestolar bile Trump’ın başarısız İran siyâseti sayesinde artık ABD karşıtı protestolara dönüştü.”

Demokrat Senatör Chris Murphy

Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, olaya farklı açıdan bakıyor. “Büyükelçiliğe yapılan saldırı direkt olarak İran’ın 1979’den kalma senaryolarından.” Bolton burada 1979 yılında yaşanan esir krizine atıfta bulunuyor. Bahsi geçen krizde Devrim yanlısı öğrenciler 52 Amerikalı diplomatı esir almıştı. Bolton devam etti; “Bu İran’ın Şia örgütleri üzerindeki kontrolünü gösteriyor, Irak tarafından gelen bir anti-amerikancılığı değil. Vatandaşlarımızı İran’ın savaş yanlısı politikasından korumamız gerek.”

John Bolton

Elçilik saldırısından önceye gittiğimizde, Trump için 2019 yılının bol felaketli geçtiğini görüyoruz. Bunların çoğunu Trump’ın Mayıs 2018’de aldığı İran ile üzerinde 2015’te anlaşılan nükleer anlaşmasından çekilme kararına bağlayabiliriz. İpler, Trump’ın bu tarihi anlaşmayı tek taraflı bozmasıyla iyice gerildi. Tek taraflı dememin sebebi ise bunun ABD’nin müttefikleri tarafından bile kınanan bir hareket olması.

Husumet yaz aylarında İngiliz dilinde denildiği gibi resmen “kaynama noktasına” ulaştı. Zira İran Hürmüz Boğazı’nda ABD’li petrol tankerlerine bir dizi saldırı düzenlemişti. İran ve ABD arasında olası savaş korkuları oluşmuştu.

İran, parçalanmakta olan nükleer anlaşmasından bir kaç adım daha uzaklaşıyordu ve bu özellikle Avrupa bloğunu kaygılandırdı. Nihayetinde bu anlaşma İran’ın nükleer silahlar elde etmesini önlüyordu. Trump geri çekildikten sonra İran kabaca bir yıl anlaşmaya uyum sağladı.

Trump yönetimi İran’ı köşeye sıkıştırıp masaya oturmak istiyor. Masada ise 2015’teki anlaşmanın daha ezici bir versiyonu sunulacak, amaç o. Trump bunu aşırı yıkıcı yaptırımlar uygulama yoluyla başarmak istedi ve istiyor da. İran’a uygulanan yaptırımlar İran ekonomisini bir hayli sarstı. Bu maximum baskı stratejisi bir kaç başarıyı da beraberinde getirdi. Senato’nun Dışişleri Komitesinde yer alan senatör Bob Menendez, elçilik olaylarından sonra Trump’ın İran politikasını sert bir dille eleştirdi:

“Trump yönetimi, İran’a karşı maximum baskı çığırtkanlığı yaparak uluslararası ticarete tehditler oluşturdu. Orta Doğu’da daha şiddetli proxy saldırılar olmasına yol açtı. Şimdi de Irak’ta bir Amerikan vatandaşının öldürülmesine.”

Bob Menendez

İran ile yaşanan soğukluğun en yüksek noktasında Trump, iki tarafın (Demokratlar ve Cumhuriyetçiler) da siyasetçileri tarafından Suriye’de “Kürtleri yalnız bıraktığından” dolayı eleştirilmişti. Trump’ın askerlerini çekmesiyle böylelikle bize, yani Türkiye’ye operasyon yolu gözükmüştü. Trump’ı eleştirenler, bu çekilme yüzünden Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı ile insani bir kriz yarattığını savunuyorlar.

Kısaca Trump, seçim yılı olan 2020’ye Ortadoğu cephelerinde ABD bağlantılı karmaşıklıklarla ve bölgede karmakarışık bir dizi potansiyel problemlere çözümsüz şekilde dahil oldu.

Lâkin seçimlerde kozları da muhakkak olacaktır. Öyle ki Trump, ABD’de son 50 yılın en düşük işsizlik seviyesine ulaştı. Çiftçilerini Çin’e karşı korudu ve söz verdiği gibi imâlat sektörüne de özel ilgi gösterdi.

[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]

Dış Politikada Bir Enstrüman: Vekalet Savaşı Uygulayıcısı Olarak Özel Askeri Şirketler

Devletler arası etki ve nüfuz mücadelesi meselesinde diplomasinin hantallığı ve uzun süreci, devletleri alternatifi çözümlere teşvik etmiştir. Düzenli ordunun ekonomik külfeti, hedef ülkeye resmi bir müdahalede birçok aktörden alınacak olumsuz reaksiyonlar ve olası bir ordu personeli kaybının özellikle içişlerinde yarattığı infial gibi sebeplerden dolayı devletleri vekalet savaşı stratejisine itmiştir/itmektedir.

Vekalet savaşı, bir veya birden fazla zıt gücün birbirlerine doğrudan müdahalesi yerine, icra edilmek istenen faaliyeti üçüncü bir aktörün taşeronluğunda gerçekleştirmesi olarak tanımlanabilir. Vekalet savaşı stratejisine göre, özel askeri şirketler, terör grupları, milisler ve daha birçok üçüncü aktör, devletler adına silahlı/silahsız faaliyetler düzenlemektedir.

(Soğuk Savaş’ta ABD ve SSCB tarafından vekaleten kullanılan aktörler)

Özel Askeri Şirketler

2. Dünya Savaşı’ndan gazi olarak ayrılmış Birleşik Devletler askerlerinin kurduğu DynCorp adlı  şirket, aynı zamanda modern anlamda kurulmuş ilk özel askeri şirketlerden biridir. Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Grenada’nın işgali gibi faaliyetlerde ABD ordusunda teknolojik ve lojistik destek sağlamıştır.

Dekolonizasyon sürecinde ise özel askeri şirketlerin aktiviteleri daha da yoğunlaştı. 1967 yılında eski bir İngiliz SAS(Special Air Service) personeli, Orta Doğu ve Afrika’da faaliyet icra etmek adına Watchguard International’ı kurdu.

Watchguard International

Şiddetin yükseldiği 1990’larda ise özel askeri şirketler 40’tan fazla ülkenin askeri eğitimini üstlendi, 700’den fazla çatışmaya katıldı. Sierra Leone iç savaşı(1991-2002) sırasında Birleşmiş Milletler’in başarısızlığına karşın, Executive Outcomes adlı özel askeri şirket görece başarılı bir şekilde müdahalede bulundu. Yine 90’lı yıllarda, İngiliz özel askeri şirketi olan Sandline International, finansal sözleşmelerini ve müşterilerin % 90’ını Afrika’dan temin ediyordu. Birkaç yıl sonra ise Birleşmiş Milletler’in hizmet sağlayıcısı rolünü üstlendi.

Özel askeri ve güvenlik şirketlerinin birçoğu ABD ve İngiltere merkezlidir. G4S Secure, Aegis Defence Services, GardaWorld, Sandline, Halliburton bünyesindeki Kellogg Brown & Root, DynCorp ve en bilinen şirketlerden olan, eski adıyla Blackwater yeni adıyla Academi.

(2003-2004 yılları arasında Geçici Koalisyon Yönetimi’nin bünyesinde, Irak Devlet Başkanı L. Paul Bremer’ı koruyan Blackwater güvenlik uzmanı Frank Gallagher ve ekibi)

Şirketlerin temel prensibi kar maksimizasyonudur.  Bu nedenle kimi zaman devletlerin ulusal çıkarlarıyla ters düşebilir. Maliyetleri düşürdükçe kar oranı artan şirketler, ulusal orduyla karşılaştırıldığında kısmen daha az maliyetli yapıdadır ve daha efektif bir kullanım alanı sunmaktadır. Birçok özel askeri şirket personelinin eskiden elit düzeyde birliklerde çalışması, daha öncesinde taktik ve saha deneyimine sahip olması, özel askeri şirketlerin bünyesinde barındıracağı personele daha az ekonomik yatırım yapması ve daha fazla kar etmesi anlamına gelmektedir. Bu gibi verimlilikleri nedeniyle, özel askeri şirketler, devlet politikalarına ek bir araç olarak entegre olmuştur.

Savaşın özelleştirilmesi ve küreselleşmesi, güçlü devletlerde daha gelişmiş bir boyuttadır. Dış politika enstrümanı olarak özel askeri şirketler, devletlerin istikrar ve güç sağlamak adına örtülü şiddet uygulaması olarak yorumlamak da mümkündür. Özel askeri şirketlerin tarafsızlığı ve devletin ulusal ordusu kadar hesap verme zorunluluğu olmaması nedeniyle, onları dış politik gücün kullanımında farklı bir noktaya koymaktadır. Bu kritik nokta, özel askeri şirketler tarafından, barışı korumak, çatışmak ve daha birçok faaliyet için kullanılabilir. Siyasi doğurganlığı ve istikrarsızlığı bulunan ülkeler, özel askeri şirketler için büyük bir fırsat ve güç sahasıdır. Aynı zamanda bu güç, özel askeri şirketlere, lobicilik yapmak ve kamuoyu oluşturmak gibi fırsatlar da tanımaktadır. Bu durum özel askeri şirketlere kendi hizmetleri ve ürünleri için, politika ve talep yaratma imkanı vermektedir.

Yemen’de Örnek Bir Saha Faaliyeti: Spear Operations Group

29 Aralık 2015 gecesi hedefte Islah partisinin yerel liderlerinden Anssaf Ali Mayo vardı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne göre, Islah partisi, terörist olarak kabul ettikleri Müslüman Kardeşler’in Yemen şubesi. Bu konunun birçok uzmanına göre partinin terörle bir alakası bulunmamakta. Yine uzmanlara göre, Islah partisinin Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı çıkan sözleri olması, onları hedef haline getirmekte.

Ekip bölgeye saat 21.57’de geldiğinde her yer sakin görünüyordu. Faaliyeti gerçekleştirecek tim silahları hazır bir şekilde araçtan indi. Personellerden birisi patlayıcıyı taşıyordu. Kapıya yaklaştıkları zaman bir tim üyesi ışığın biraz aydınlattığı sokağa doğru ateş açınca hazırladıkları plan, çözülmesi zor bir duruma döndü.

Paralı askerlerin suikast planı, Yemen’in liman kenti Aden’in merkezindeki bir futbol stadyum yakınlarında bulunan Islah partisinin yönetim merkezinin kapısına şarapnellerle doldurulmuş bir bomba yerleştirmekti. Tim liderlerinden birinin açıklamasına göre patlamanın amacı “binada bulunan herkesi öldürmekti.” Askeri personelleri işe alan ve saldırıyı gerçekleştiren Spear Operations Group’un kurucusu Abraham Golan, Anssaf Ali Mayo’ya saldırı esnasında timin başında kendisi de bulunmuştur.

Spear Operations Group şirketinin hususi suikast operasyonları, günümüzde savaşın yürütülme şekillerini değiştiren üç ayrı gelişmeyi içinde barındırmakta:

– Modern anti terörizm mücadelesi, geleneksel askeri hedeflerin imhası gibi şeyler yerine, belirli bireylerin öldürülmesi üzerine yürütülmeye başladığı için savaşın kendisi büyük ölçüde organize suikastlere dönüştü.

– Savaşlar gün geçtikçe özel şirketlerin faaliyet alanına bırakıldı. Birçok devlet, askeri destek hizmetlerini(lojistik, yakın koruma vb.) ihale üzerinden özel şirketlere devretti. ABD ve diğer büyük orduların ihale yoluyla özel şirketlere devretmediği tek şey cephe sınırları.

– Afganistan ve Irak’taki uzun savaşlarda en büyük pay özel kuvvet mensuplarınındı. Nitelikli eleman üretme amacı çerçevesinde oluşturulan eğitim programlarını bitiren on binlerce üst düzey eğitim almış Amerikan komandosu, ya ihaleler çerçevesinde sunulan yüksek maaşlı işlere ya da direkt olarak en fazla ücret vadedene çalışan paralı askerlere dönüştü.

Alman sosyolog Max Weber’e göre, modern devlet, “belli bir coğrafi alan içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu”nu ifade eder. Bu fikri revize edip bağlam çerçevesinde yeniden yorumlamak gerekirse eğer, “özel askeri şirketler, belli bir coğrafya üzerinde, çıkarları doğrultusunda, şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğunu tanımlar.” demek pek de yanlış olmayacaktır.

Kaynakça:

Avant, Deborah, ve Renee de Nevers. «Military Contractors & the American Way of War.» Daedalus, 2011: 88-99.

BuzzFeedNews. 16 Ekim 2018. https://www.buzzfeednews.com/article/aramroston/mercenaries-assassination-us-yemen-uae-spear-golan-dahlan (Aralık 24, 2019 tarihinde erişilmiştir).

Kinsey, Christopher. «Corporate soldiers and international security: The rise of private military companies.» 2006.

Thomson, Janice E. Mercenaries, Pirates, and Sovereigns. New Jersey: Princeton University Press, 1996.

[irp posts=”16305″ name=”Rusların Black Water’ı WAGNER” Güvenlik Şirketi”]

Doğu Akdeniz Boru Hattı (East-Med) Uygulanabilir mi?

East-Med adı verilen Doğu Akdeniz boru hattı projesi; 2 Ocak 2020 günü Atina’da İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından imzalandı. Bu gelişme öncelikle Türkiye’yi hem ekonomik, hem siyasi hem de güvenlik yönüyle yakından ilgilendirmektedir.

Projenin açık ve gizli amacı: Projenin açık amacı İsrail gazının pazarlanması gibi gözükmesine rağmen, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması, ABD yönetiminde kurulacak Kürt devletinin Akdeniz’e açılması, Irak’ın İran etkisinden kurtulması, Lübnan’daki Hizbullah’ın saf dışı bırakılması, Gazze’nin İsrail’in kontrolüne verilmesi gibi birbirinden bağımsız görünen ancak birbirine bir şekilde bağlı gelişmeler söz konusudur.

Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye ve KKTC arasında BM Deniz Hukuku Sözleşmesine uygun olarak deniz alanlarının sınırlandırılması için bir anlaşma yapılmadan 2000 km. uzunluğundaki enerji projelerine kalkışmak sadece kışkırtıcı bir politikadır. Bu bir ön proje anlaşmasıdır. Finansmanı yüksektir. Yaklaşık $20 milyar dolar gerekmektedir.

Kıbrıs sorunu çözülmeden bu hattın Türkiye’nin MEB’i içinde yapılması hukuken mümkün değildir. Türkiye derhal itiraz etmeli ve projenin KKTC’nin onayı alınmadan gerçekleşmesi halinde bunun uluslararası hukuka aykırı olacağı ilan edilmelidir.

Hayfa, Güney Kıbrıs, Girit, Mora ve Adriyatik üzerinden Avrupa’ya ulaşması amaçlanan boru hattı ön projesi anlaşması, halen içinde bulunulan durum itibariyle ütopik yani hayal mahsulü bir anlaşmadır. Türkiye açısından amacı ise Kıbrıs sorununun çözülmesi için petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaktır.

East-Med Boru Hattı haritası

Boru hattı ile İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.

Buradan mavi ile gösterilen Poseidon ile İtalya’ya ya da gri ve kırmızı hatlar üzerinden de Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkanına kavuşacaktır.

Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.

Bu kapsamda:

Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,

Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,

Girit’ten Yunanistan’a 400 km,

Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.

Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu boru hattı için de Edison şirketi, ortalama $8/10 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplamıştır. Edison’un böyle bir maliyeti hesaplarken, hangi kriterleri dikkate aldığı ya da nasıl böyle tutarsız ve eleştiriye açık bir hesaplama yaptığı bilinmemekle birlikte, konunun algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali de düşünülmektedir. Çünkü, ilgili kısımların maliyetleri aynı bölgelerdeki boru hatları (deniz kısmı için son dönemde inşasına başlanan TAP, kara kısmı için ise TANAP gibi) ile kıyaslandığında, rakamın çok farklı çıkacağı görülmektedir. Bunun yanında böyle bir boru hattına karar verildiğinde dahi en erken 5 yıl içinde tamamlanabileceği düşünülürse, hat 2025 yılında hayata geçecektir. Bu durumda İsrail’in de o tarihe kadar yapacağı gaz satış anlaşmaları neticesinde elinde kalan arz miktarının ne olacağı belirli değildir. Ayrıca, 5 yıl sonraki demir, petrol ve inşaat giderlerinin de yeniden hesaplanması gerekmektedir.

Not: Boru hattının kara kısımları için çap; 42”, deniz kısımları için ise 24″-32” alınmıştır.

Yine de, bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa;

Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km’lik kısım için yaklaşık 3 milyar $,

Kıbrıs’tan Girit’e 700 km’lik kısım için yaklaşık $10 milyar

Girit’ten Yunanistan’a 400 km’lik kısım için yaklaşık $6 milyar

Yunanistan içinde de 600 km’lik (kara) kısım için yaklaşık $6 milyar dolar’lık bir maliyet öngörülmektedir.

Yani toplamda Doğu Akdeniz projesinin, henüz İtalya piyasasına ulaşmadan 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır.

East-Med Boru Hattı Haritası ve Leviathan, Tamar, Afrodit ve Zohr sahaları

Bu maliyetin de, proje karlılık kriterleri dikkate alındığında, ortalama 260 $/1000 m3’lük bir taşıma (tarife) yükü getireceği beklenmektedir. Taşıma maliyetine bir de örneğin İtalya piyasasına ulaşma maliyeti eklendiğinde, AB iç piyasalarındaki gaz fiyatlarından yüksek olacağı düşünülürse, böyle bir projenin hayata geçme şansı kesinlikle bulunmamaktadır. Zaten taşıma maliyetlerine, vergi, sigorta ve üretim maliyetleri de eklenirse, projenin imkansız oluşu daha da iyi anlaşılacaktır.

Tüm bu maliyetlerin yanı sıra İsrail’in geriye kalan gaz ihraç potansiyeli ile Kıbrıs Afrodit sahasının üretim potansiyeli toplamının da, düzenli olarak 16 milyar m3/yıl civarında olacağı hususunda şüpheler bulunmaktadır. Zaten maliyetleri biraz düşürmek için boru hattının deniz kısmı için çapın 24”-32” arasında seçilmiş olması, sevkiyatın 16 milyar metreküp/yıldan daha düşük olacağı ve yaklaşık 10 milyar metreküp/yıl beklentisi olduğunu da göstermektedir. (Su derinlikleri ~3000metreye inildikce borular için çapın 24” olması taşıma kapasitesini düşürecektir)

Sonuç olarak bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’daki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice arttırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.

Cemal Aslan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani

İran’ın dış operasyonlarından sorumlu, doğrudan dini lider Ali Hamaney’e bağlı, yüz binlerce Şii milisin kontrolünü sağlayan, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani, ABD’nin Uluslararası Bağdat Havalimanı’ndaki konvoya düzenlediği saldırı hayatını kaybetti. Süleymani ile birlikte Haşdi Şabi’nin Komutan Yardımcısı Mehdi el-Mühendis, örgütün havalimanı protokol görevlisi Muhammed Rıza olmak üzere 7 kişi öldü.

Peki yakın tarihin en beklenmedik ve şaşkınlık yaratan saldırısında öldürülen Kasım Süleymani kimdir?

1.) 11 Mart 1957’de Afganistan sınırına yakın Kirman’da dünyaya geldi. Fakir bir çiftçi ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren inşaatlarda çalıştı. İlkokulu bitirmeden okuldan ayrıldı ve henüz 19 yaşındayken ilk devrim sohbetlerine gitti.

2.) İslam Devrimi sonrası birçok rejim karşıtı gösteriyi bastırmak için faaliyet gösterdi. Diğer Devrim Muhafızı komutanları gibi İran-Irak Savaşı‘nda kendini göstererek öne çıktı.

3.) 40 yaşında doğrudan dini lider Hamaney tarafından Kudüs Gücü’nün Komutanı olarak atandıktan sonra komutanlığı İran dışındaki operasyon, suikast ve istihbarat birimi haline getirdi.

Kudüs Gücü’nün merkez binası, İslam Devrimi sırasında İranlı öğrencilerin 444 gün işgal ettiği ABD Büyükelçiliği. Amerikan istihbarat bilgileri bile Kudüs Gücü’nün kaç kişiden oluştuğu konusunda tahmin yürütmekten öteye gidemiyor.

4.) ABD’nin 2001’deki Afganistan işgali öncesinde ülkeyi en iyi bilen İranlı komutanlardan olduğu için ülkedeki Taliban ve diğer milis gruplarının üs ve diğer bilgilerini Amerikan yetkilere sundu.

5.) 2003’deki Irak işgali ile Saddam’ı devirmek için yurt dışındaki Şii liderlerin ülkeye dönerek organize olmasını sağladı. ABD ile ortak çalışmalar yürüttü.

6.) Öte yandan 2006’da “33 Günlük Temmuz Savaşı”nda İsrail’e karşı Hizbullah’ı silahlandırdı.

7.) Lübnan’da Hizbullah üzerinde büyük etki kuran ve Tahran’ın silah desteğini devam ettiren, Yemen’de iç savaş başlamadan öncesi ve sonrasında Husiler’in desteklenmesini sürdüren, Irak ve Afganistan’da Amerikan işgallerinde Washington yönetimi ile dolaylı diplomatik ilişkileri sürdüren isimdi. Öyle ki Türkiye dahil bölge ülkelerinin de olduğu masada Irak’ta Maliki’nin başbakan olması için baskı yaptı ve dediği de oldu. Hatta konuyla ilgili Amerikalı komutan David Petraeus 2010’daki bir konuşmasında Süleymani ile ilgili şunları söylemişti:.

“Herhangi bir ülkeyle ilişkileri diplomasinin geleneksel muhatabı olan Dışişleri Bakanlığı ile yürütmüyorsanız, işiniz zor demektir. Bizim Irak’ta yaşadığımız sorun, muhatabımızın geleneksel bir muhatap olmamasıydı. Muhatabımız bir güvenlik aparatıydı”

David Petraeus

8.) ABD’nin eski Irak elçisi Zalmay Halilzad, Amerikan basınına Bush hükümetinin 2006 yılının bahar aylarında Kasım Süleymani ile işbirliği yaparak o dönemki Irak Başbakanı İbrahim el-Caferi’nin koltuğundan indirilmesini sağladığını söyledi.

Eski ABD Irak Büyükelçisi, şu an ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad

9.) Irak’ta IŞİD’in Musul’u işgal edip Irak topraklarının üçte birini kontrol etmesinin ardından örgüte yönelik başlayan operasyonları koordine etmek için Irak’a geldi ve birçok kez sahadaki görüntüleri basına yansıdı.

ABD Başkanı Trump’ın, 2016 seçimlerinden önce söylediği ‘Obama Irak’ı İran’a teslim etti’ açıklamasına paralel bir şekilde Obama döneminde Ortadoğu’nun özellikle Irak’ın kapılarının Süleymani’ye açıldığını ifade ediliyor.

10.) Ortadoğu’da İran’ın en önemli müttefiklerinden Suriye’de iç savaş çıktı. Esad rejimine destek olmak amacıyla Suriye’ye gitti, çünkü ona göre Tahran’ın güvenliği Şam’dan geçiyordu. Mart 2011’de başlayan Suriye İç Savaşı’nda Ocak 2012 itibariyle İran’ın Esad’a ilave askeri sağlayacağını duyurdu.

11.) İç savaşta muhalif unsurların ilerleyişini durduramayınca Süleymani ilk olarak 24-26 Haziran 2015 Moskova’ya giderek Rusya Savunma Bakanı Sergei Şoygu ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi.

12.) Rusya’nın 30 Eylül 2015’te Suriye’deki hava saldırılarına başlamadan 2 ay önce de Süleymani’nin Rusya’ya gittiği ve Rusya Devlet Başkanı Putin’i müdahale için ikna ettiği iddia edildi. Yine iddialara göre İranlılar tarafından Putin’e, “Esad’ın kurtulması için bir şans var” açıklaması yapıldı ve Putin’in “O halde bana Kasım Süleymani’yi yollayın” dediği belirtildi.

Rusya Dişleri Bakanı Lavrov, “Rusya Suriye’ye müdahil olduğunda, Şam 2 ya da 3 haftada düşecek durumdaydı” dedi.

13.) Rus saldırılarından 2 ay sonra resmi olarak BM’nin seyahat yasaklıları listesindeki Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin Putin’le Moskova’da bir araya geldiği duyuruldu. Günler önce de Kasım Süleymani’nin yardımcısı Hüseyin Hemedani, Halep’te IŞİD tarafından öldürüldü.

Hüseyin Hemedani, Kasım Süleymani ve Ali Hamaney

14.) Ortadoğu’dan Afrika’ya İran’ın tüm dış askeri operasyonlarını yürüten Süleymani o kadar büyük bir Şii milis gücünü kontrol ediyor ki sayılarının 150 bini geçtiği öne sürülüyor.

İnfografik: Mepa News

15.) Süleymani’nin ABD Başkanı Trump ile İran arasında yaşanan gerginlik ile ilgili ilk ve tek konuşması şu şekilde olmuştu: ‘Savaşı başlatan taraf sen olursun ama ne zaman biteceğine biz karar veririz. Ruhani’yi değil beni tehdit et’

Son Bir Hafta:

28 Aralık: Irak’ta da Şii milislerden oluşan çatı örgüt Haşdi Şabi’nin Kerkük’teki Amerikan üssüne yaptığı roketli saldırıda 1 sözleşmeli sivil personel öldü, birçok Amerikalı ve Iraklı asker yaralandı. Bunun öncesinde de saldırılar oldu ancak ölen kimse olmamıştı.

24 saat geçmişti ki Irak’ın batısındaki Enbar vilayetinde konuşlanan Haşdi Şabi üssüne yapılan Amerikan hava saldırısında 25 milis öldü, 51 milis yaralandı.

2019’un son günü ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği, Haşdi Şabi taraftarları tarafından basıldı. Binanın girişi ateşe verilirken, Irak ordusu teyakkuza geçti. Washington yönetimi takviye birlik gönderildiğini duyurdu.

Binanın duvarına yazılan yazı olacakların habercisiydi: “Liderimiz Süleymani”

Ve tarih 3 Ocak’a geldiğinde gece saatlerinde ABD, Uluslararası Bağdat Havalimanı’ndaki Haşdi Şabi konvoyuna üç füzeyle saldırı düzenlendi. İran’ın 22 yıldır dış operasyonlarını yöneten Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Örgütü Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El ile birlikte (aralarında üst düzey Haşdi Şabi lideri dahil) 7 kişinin öldüğü duyuruldu.

Süleymani’nin olay yerindeki cansız bedenindeki yüzük dikkat çekti.

İran, olaya çok büyük karşılık verileceğini açıklarken ABD Başkanı Trump saldırı ile ilgili sadece ‘Amerikan bayrağı’ paylaşarak cevap verdi.

Pentagon’dan yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“ABD ordusu, Başkan’ın talimatı ile, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak tanınan İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürerek (bölgedeki) ABD personelini korumak için kararlı ve savunma amaçlı bir adım atmıştır. Süleymani, Irak ve Amerikan vatandaşlarının ölmesine ve yaralanmasına yol açan 27 Aralık’taki saldırı dahil son birkaç ay boyunca Irak’taki koalisyon üslerine düzenlenen saldırıları azmettirmişti. General Süleymani, bu hafta ABD’nin Bağdat’taki Büyükelçiliğine yönelik saldırıları da onaylamıştı. Bu saldırı İran’ın gelecekteki saldırılarını caydırma amacıyla düzenlendi. ABD, dünyadaki vatandaşlarımızı ve menfaatlerimizi korumak için gerekli tüm adımları atacaktır.”

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”22694″ name=”Pentagon İlk Kez Yayınladı: 7 Maddede ‘İran’ın Askeri Gücü'”]

[irp posts=”22659″ name=”İran’daki Gösterilerin İnteraktif Haritası”]

Uluslararası Hukuk Bağlamında 2017’deki Hollanda-Türkiye Diplomatik Krizi

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ve hükümetinin çeşitli iç politik saikler öne sürmeleri sonucu Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun 2017’deki Hollanda’ya yönelik ziyareti kabul edilmemişti. Bunun üzerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya eşliğinde Rotterdam’daki konsolosluk binasına gelen Türk diplomatlarının tutuklanmaları, 406 yıllık ikili ilişkilerin zedelenmesine yol açmıştı. Bu çalışmada, uluslararası hukuk bağlamında, Hollanda ile Türkiye arasındaki bu diplomatik krizin, her iki ülkenin politik ve diplomatik etkileri dikkate alınarak üzerinde durulmuştur.

Krize Giden Yol

Diplomatik Dokunulmazlık kuralı doğrultusunda devletler misafir diplomatlar dışında kendilerine ziyarete gelen Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanlarını ülkelerine almak mecburiyetinde değildir. Zira ‘Diplomatik Dokunulmazlık’ ilkesi çerçevesinde ortaya birçok doktrin atılmaktadır. Bunlardan biri de şüphesiz ‘Diplomatik Dokunulmazlık’ kuralının resmi ziyaret kapsamı ile sınırlı tutulması lazım geldiğini vurgulayan doktrinlerdir. Nitekim ‘Kabul Eden Devletin’ rızası olmadığı müddetçe, ‘Gönderen Devlet’ elbette bu ziyareti zorla gerçekleştiremeyecektir. En nihayetinde Hollanda’nın bu tutumu, Türkiye tarafından kınanmıştır.

Akabinde Almanya’da bulunan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya kara yoluyla Almanya’dan Hollanda’ya giriş yapmak sureti ile Hollanda’nın Rotterdam adlı şehrinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Rotterdam Başkonsolosluğuna doğru yol alır iken, Hollanda Hükümet yetkilileri; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’daki mevcudiyetini hoş karşılamadıklarını yüksek bir resmi düzeyde Türkiye’ye bildirmiştir. Bunun yanında 16 Nisan’a kadar hiçbir bakanın Hollanda’da referandum dolaysıyla gelmesine müsaade edilmeyeceğini Hollanda yetkilileri ayriyeten beyan etmişlerdir. Fakat buna rağmen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Rotterdam şehrine ulaşmıştır.

Bununla birlikte Hollanda Hükümeti, Bakan Kaya’nın Hollanda’da uluslararası hukuk bağlamında hiçbir özel hüviyete sahip olmadığını, uluslararası hukuk çerçevesinde Dokunulmazlık Kuralı’nın sadece 1) Devlet Başkanlarına, Hükümet Başkanlarına ve Dışişleri Bakanlarına, 2) Hollanda’da kayıtlı diplomatik ve konsolosluk personeli ve 3) Yurtdışında resmi görevde bulunan yetkililer için haiz olduğunu ve bu şartlar altında Hollanda’dan resmi bir davetiye ya da resmi bir kabul olmadığı takdirde Bakan Kaya’nın yukarıda zikredilenlerin dışında kaldığı için Hollanda’daki mevcudiyetini hoş karşılamadıklarını beyan etmişlerdir.

Bu doğrultuda Bakan Kaya’nın mevcudiyeti, kamu düzenini tehlikeye attığından dolayı Rotterdam Başkonsolosluğu; Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebu Talip’in emriyle polis kordonu eşliğinde çevrelenmiş ve giriş/çıkışlar kontrol altına alınmıştır. Bu polis kordonu yüzünden Bakan Kaya Rotterdam Başkonsolosluğa giriş yapamamış ve alenen Rotterdam polisi tarafından engellenmiştir.

Bakan Kaya’nın korumaları ile Rotterdam polisi arasında tartışmaların tansiyonu artarken, Rotterdam polisi Bakan Kaya’nın korumalarının beraberinde taşıdıkları ruhsatlı silahları hesaba katarak, Silahlar ve Mühimmatlar Yasası gereği, mevcut durumun bir çatışma tehlikesi ortamına doğru sürükleyebilir olduğuna kanaat getirmişlerdir. Rotterdam Savcılığı’nın emriyle gözaltına alınan korumaların yanı sıra konsolosluk görevlileri üstleri aranmak sureti ile gözaltına alınarak karakola kadar götürülmüşlerdir.

Konsolosluk görevlilerinin üstlerinin aranıp gözaltına alınmaları ve sonrasında karakola götürülmeleri Türkiye tarafından bir hakaret olarak telakki edilmiştir. Üstelik tutuklamalarla ilgili Türk makamlarına herhangi bir bilgi akışı da sağlanmamıştır. Hollanda’da misyon görevinde bulunan diplomatik ajanların ve konsolosluk görevlilerinin savcının emriyle tutuklanmaları, seyahat serbestliklerinin sağlanmaması ve tutukluluk kararının Türk makamlarıyla paylaşılmaması açıkça 1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 29 üncü Maddesinin ve 1963 Konsolosluk İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 34, 41, 42, 43 üncü maddelerin ihlallerini teşkil etmektedir.

Viyana Sözleşmeleri’nin Maddeleri

1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 29 üncü Maddesi gereği; Diplomatik ajanın şahsi dokunulmazlığı vardır. Hiçbir şekilde tutuklanamaz veya gözaltına alınamaz. Kabul eden Devlet diplomatik ajana gereken saygıyı gösterecek ve şahsına özgürlüğüne ve onuruna yönelik herhangi bir saldırıyı önlemek için uygun tüm önlemleri alacaktır.

1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 34 üncü maddesi gereği; Seyahat serbestliği Ulusal güvenlik nedenleriyle girmesi yasaklanmış veya nizama bağlanmış bölgelerle ilgili kanun ve düzenlemeler saklı kalmak üzere, kabul eden Devlet, ülkesi üzerinde konsolosluğun bütün mensuplarına yer değiştirme ve seyahat etme serbestliğini sağlar.

1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 41 inci maddesi gereği; Konsolosluk memurlarının tutuklanmaları veya gözaltına alınmaları, ağır suç halinde ve yetkili adli makamın kararı ile olur.

1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 42 inci maddesi gereği; Konsolosluk personeli mensubunun tutuklanması, gözaltına alınması veya cezaî bir kovuşturmaya tabi tutulması halinde, kabul eden Devlet durumunda konsolosluk şefini en kısa zamanda haberdar etmekle yükümlüdür. Eğer konsolosluk şefinin kendisi bu tedbirlerden birine muhatap tutulmuş ise, kabul eden Devlet bundan gönderen Devlet’i diplomatik yoldan haberdar eder.

1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 43 üncü maddesi gereği; Konsolosluk memurları ve konsolosluk hizmetlileri, resmi görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri fiillerden dolayı kabul eden Devlet’in adli ve idari makamlarının yargısına tabi değildirler.

Türkiye’nin Diplomatik Tepkisi

Bilahare Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Betül Sayan Kaya’nın maruz kaldığı diplomatik teamüllere uymayan muamelenin protesto edilmesinin yanı sıra Bakan Kaya’ya eşlik eden Lahey Büyükelçiliği Maslahatgüzarı, Deventer ve Rotterdam Başkonsoloslarının maruz bırakıldıkları uygulamalarını Türkiye kınamıştır. Kınamadan sonra Türkiye bir nota vermiştir.

Türk vatandaşlarıyla bir araya gelmek üzere 11 Mart 2017 tarihinde Hollanda’yı ziyaret eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sayın Fatma Betül Sayan Kaya ile Hollanda’daki diplomatik ve konsüler misyonlarımıza ve mensuplarına yönelik muamelenin, 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin açık ihlalini teşkil ettiği vurgulanmıştır. Tarih boyunca Devlet Ricaline gösterilen diplomatik nezaket ve diplomatik konsüle misyonlar ile mensuplarının dokunulmazlıkları, diplomasinin en temel ilkelerinden biri olagelmiştir. Başta Sayın Bakan olmak üzere söz konusu kişilere gereken saygının gösterilmesi, şahsi özgürlük ve onurlarına yönelik herhangi bir saldırının önlenmesi, Kabul Eden Devletin yükümlülüğüdür.

Nota’dan sonra Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş Türkiye’nin Hollanda’ya uygulayacağı yaptırımları açıkladı. Yaptırımlara göre, Türkiye’nin talepleri yerine getirilene dek şu anda izinli olarak yurt dışında bulunan Hollanda Büyükelçisi’nin Türkiye’ye dönmesi yasaklandı, TBMM ile Hollanda Parlamentosu arasındaki Dostluk Grubu’nun Türkiye kısmı lağvedilmesi, iptal edilmesi için de TBMM’ye tavsiyede bulunma kararı alındı ve diplomatik uçuş izinleri iptal edildi.

Hollanda’nın Diplomatik Tepkisi

5 Ocak 2018’de Hollanda Dışişleri Bakanı Halbe Zijlstra, “Yakın zamanda yapılan görüşmeler Hollanda ve Türkiye’nin birbirine yaklaşmak için bir fırsat idi, fakat normalleşme sürecinin nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda bir mutabakata varamadık” dedi. Açıklamada, “Bu nedenle, Hollanda Bakanlar Kurulu, Mart 2017’den beri Türkiye’ye girişi mümkün olmayan Ankara’daki Hollanda Büyükelçisi’ni resmi olarak geri çekme kararını almıştır. Hollanda’nın Türkiye’de Büyükelçisi olmadığı müddetçe Hollanda, yeni bir Türk Büyükelçisi’nin işe başlamasına da izin vermeyecektir” denildi. Hollandalı kaynaklar, müzakerelerde “karşılıklı taviz dengesini bulamadık” ifadesini kullandı.

Kriz Sonrası Normalleşme Süreci

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, NATO Zirvesi kapsamında, yeni Dışişleri Bakanı olarak atanan Hollandalı mevkidaşı Stef Blok ile bir görüşme gerçekleştirdiğini ve bu çerçevede, geçen yıl 11 Mart 2017’de Rotterdam’da meydana gelen olayları ele aldıklarını söyledi. Stratejik ortaklığa dayanan çok boyutlu ilişkilere zarar veren mevcut tıkanıklığın geride bırakılmasının her iki tarafın da ortak beklentisi ve arzusu olduğunu müşahede ettiklerini dile getiren Çavuşoğlu şu ifadelerde bulundu:

“Bu görüşmemizde ortaya çıkan, ilişkileri normalleştirmek için adımlar atma iradesi ışığında inisiyatif alan Hollandalı mevkidaşım, tarafıma bir mektup iletti ve ilişkilerimizin normalleştirilmesi arzusunu teyit etti. Bu mektup üzerine kendisiyle ayrıca telefonda görüştük ve ilişkilerimizin önünü açmak için atılacak adımlar konusunda mutabık kaldık.”

Çavuşoğlu’nun 20 Temmuz 2018’deki bu açıklamasına paralel bir zamanlama ile Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok da “Türkiye ve Hollanda bu kötü sayfayı birlikte kapatıp, ilişkilerini canlandırıyorlar. Bizi karşılıklı olarak bağlayan ve ayrı düşündüğümüz konuları rahatça görüşmek için bu gerekli bir adımdı” mealinde, nüanslara da vurgu yapan bir açıklama yaptı.

Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Eric Weststrate de Twitter’dan yaptığı açıklamada, “İlişkiler düzeldi. Hollanda-Türkiye ilişkilerinin en yüksek seviyede düzelmesi iyi olmuştur. İyi ilişkiler, ülkelerimizi bağlayan konuları ve hemfikir olmadığımız konuları konuşabilmek için gereklidir. Bu, perde arkası diplomasinin iyi bir örneği” ifadelerine yer verdi.

Türkiye ve Hollanda,  ilişkilerin normalleştirilmesi kararı aldı ve bu, büyükelçilerin karşılıklı atandığı 2018 7 Eylül’de duyuruldu. Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi olarak Şaban Dişli atanırken, Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi olarak Marjanne de Kwaasteniet görevlendirildi.

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

  • C. Dışişleri Bakanlığı, No: 73, 11 Mart 2017, Hollanda’yla ilişkilerimiz hk.
  • C. Dışişleri Bakanlığı, Hollanda ile son gelişmeler hakkında basına bilgi notu, 13 Mart 2017
  • 18 Nisan 1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi, 34, 41, 42, 43 sayılı maddeler, Resmi Gazete ile yayımı 12.09.1984, Sayı: 18513, TBMM Kanun No. 3042
  • 24 Nisan 1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi, 29 üncü sayılı maddesi, Resmi Gazete ile yayımı 25.5.1975, Sayı: 15249, TBMM Kanun No. 1901
  • Kamerbrief over campagnebezoeken Turkse ministers, Ministerie van Buitenlandse Zaken, aan de Voorzitter van de Tweede Kamer der Staten Generaal, Den Haag
  • Nederlands Genootschap van Burgemeesters, Bevoegdheden openbare orde en veiligheid (OOV), Het noodbevel van Artikel 175 Gemeentewet