İsrail Seçimleri ve Yeni Dönemde Türkiye-İsrail İlişkileri

İsrail’de 120 üyeli parlamento (Knesset) için seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Aslında İsrail Knesset seçiminin 2019’un Kasım ayında yapılması gerekiyordu ama Likud Partisi liderliğindeki 6 partiden oluşan İsrail Hükümeti içinde çatlaklar oluşmasından ötürü, Başbakan Netanyahu İsrail’i erken seçime götürdü ve 9 Nisan 2019’da parlamento seçimleri yapıldı. 9 Nisan’da gerçekleşen seçimlerden sonra oluşan İsrail Parlamentosu’ndan bir hükümet çıkmadığı için İsrail bu sene içinde tekrar seçime gitmek zorunda kaldı ve İsrail 17 Eylül’de ikinci kez parlamento seçimleri için sandık başına gitti. Bu İsrail’de 5 ay içinde gerçekleşen ikinci seçimdi.

…İsrail Hükümeti içindeki sorun Likud ile birlikte koalisyon içinde yer alan 4 dinci parti ile Avigtor Liberman’ın İsrail Evimiz Partisinin anlaşmazlık yaşaması idi. Liberman askerlik kanununun tüm Yahudi İsraillileri kapsamasını isterken, hükümetteki 4 din ağırlıklı parti aşırı dinci Yahudilere tanınan askerden muaf olma ayrıcalığının devamı savunuyordu. Bu anlaşmazlıkta Başbakan Netanyahu dinci partilerin yanında yer alınca İsrail Evimiz Partisi koalisyon hükümetinden ayrıldı.Knesset’teki çoğunluğunun 61 milletvekiline düşmesi üzerine Başbakan Netanyahu erken seçim kararı aldı. 9 Nisan seçimlerinden Netanyahu’nun beklentisi yeni parlamentoda kendi partisi Likud’un dinci partilerle birlikte daha rahat bir çoğunluğu sağlaması ve yeni İsrail Hükümetini kurabilmekti. Ancak 9 Nisan seçimleri Netanyahu’nun istediği şekilde sonuçlanmadı.Her ne kadar seçimlerden Likud (35 milletvekili ile) birinci parti olarak çıktıysa da Likud’un Knesset’e girebilen diğer 4 dinci parti ile sandalye sayısı hükümet kurmak için gerekli olan 61 milletvekili sayısına ulaşamadı. Netanyahu’nun hükümeti oluşturabilmek için İsrail Evimiz Partisine ihtiyacı vardı ve askerlik kanunu yine ana sorun olarak ortaya çıkıyordu.İsrail Cumhurbaşkanı Revlin, 9 Nisan seçimlerinden sonra yeni hükümeti kurma görevini Likud Partisi lideri olarak Netanyahu’ya vermişti. Netanyahu’nun yeni hükümeti kurma görevini yerine getiremeyeceğinin ortaya çıkmasından sonra bu görevin bu kez Mavi ve Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a verilmesi gerekiyordu. Başbakan Netanyahu bunu engelleyebilmek için yeni parlamentoya kendisini feshetme kararı aldırdı ve ülkenin tekrar seçime gitmesini sağladı…

(Çelikkol,Oğuz. “İsrail seçimleri ve Netanyahu.”)

Bu sene içindeki ikinci seçim 17 Eylül tarihinde yapıldı. Bu seçim Başbakan Netanyahu için daha da büyük bir hayal kırıklığı oluşmasına sebebiyet verdi. Bu seçimle beraber Likud, Knesset’te birinci parti olmaktan çıkarak % 25.10 oy oranıyla mecliste 32 koltuğa sahip olurken; buna karşılık Mavi ve Beyaz Partisi % 25.395 oy oranıyla meclisteki 33 koltuğun sahibi olarak meclisteki en büyük parti haline geldi.

Geçtiğimiz bir yılda iki seçim geçiren, 17 Eylül seçimlerinden sonra oluşan Knesset’te bir koalisyon hükümeti kurulamayan İsrail’de, 2 Mart 2020’de üçüncü kez parlamento seçimleri yapılacak. Son iki seçimdir Netanyahu’nun Likud Partisi git gide kan kaybetmekte ve politikalarında kayda değer bir değişim olmaması durumunda yapılacak üçüncü seçimde de güç kaybetmesi muhtemel gözükmektedir. Netanyahu’nun hükümeti kuramadığı bir olasılıkta Netanyahu yolsuzluk soruşturmalarıyla yüzleşmek durumunda kalacak ve siyasetteki etkisini git gide yitirecektir. Son iki seçimdir yaklaşık 10 yıldır süren Netanyahu iktidarının bitmesi konusundaki umutların doğması İsrailli Arapların seçimlere katılımının artmasını sağlamıştır ve bu artış üçüncü seçimde de büyük ihtimal kendisini gösterecektir. 2 Mart’ta yapılması planlanan parlamento seçiminin kazananlarının Mavi ve Beyaz Partisi, İsrail Evimiz Partisi ve Ortak Arap Listesi Bloku’nun olması muhtemeldir. Böyle bir tabloda bu üç partinin bir koalisyon hükümeti kurması ülkenin siyasi istikrara kavuşmasını ve çeşitli gruplar arasındaki buzların erimesini sağlayacaktır. Ülkenin en güçlü siyasi figürü ve muhtemel başbakanı ise Benny Gantz olacaktır. Oğuz Çelikkol, “Benny Gantz’ın ise Filistin Barış Süreci dahil birçok konudaki görüşleri de henüz bilinmemektedir. Bununla beraber, İsrail Başbakanlığına Netanyahu haricinde birinin gelmesi halinde, Türk dış politikasının bu değişimden yararlanma imkanı vardır.” yorumunda bulunarak yeni Başbakanın Türk dış politikasına olumlu etkisi olabileceğini vurgulamaktadır.

Benny Gantz ve Binyamin Netanyahu

Her türlü olasılıkta iç ve dış politikalarında aşırılıkların azalacağı bir döneme giren İsrail ile bu dönem ilişkilerin düzelebilmesi bir fırsat gibi durmaktadır. Gerek normalleşme emareleri gösteren Türkiye-İsrail ilişkileri bağlamında gerekse iktidar değişikliği arefesinde ilişkilere yeni bir sayfa açmamızın mümkün olduğu İsrail ile Türkiye’nin diplomatik ilişkilerini normalleştirmesi ve büyükelçilerin tekrar karşılıklı olarak görevlerine başlaması iki ülkenin de menfaati için gereklidir.

Gündemin çok hızlı geliştiği ve ülkelerin bir an evvel sonuca varmak istediği Doğu Akdeniz’de elimizin güçlenmesi için hızlı ve aktif bir politika izlenmesi lazımdır. Bunun için de ilişkilerin normalleşmeye başlaması beklenmeden süratle çeşitli aracılar vasıtası ile doğal gaz dağıtımı hakkında anlaşma yapmak için diyalog sürecine girilmeli, çıkartılacak doğal gazın Avrupa’ya en kolay şekilde Türk topraklarından taşınacağından bahisle anlaşma zemini aranmalıdır. Bu konudaki görüşmelerden çıkacak sonuç olumlu olduğu takdirde ise GKRY ile yaptığı anlaşmalar sayesinde deniz yetki alanı kaybeden İsrail ile Türkiye MEB anlaşmasının yapılması için çaba sarf etmeli ve olası yapılacak bir anlaşmayla bu konudaki iş birliğinin Libya örneğinde olduğu gibi hukuki bir zemine oturması sağlanmalıdır.

Cumhuriyetin ilanından itibaren çeşitli aralıklarda İsrail’e Türk Yahudilerinin göç hareketleri olmuştur. Bunların en sonuncusu ise 2000’lerden sonra gerçekleşen göç hareketidir. Son göç hareketleriyle beraber sayıları 80 bine yakın bir nüfusa ulaşan ve ilk göç hareketleriyle İsrail’e göç eden vatandaşlarımızın, halen anadil olarak Türkçe konuştuğu bilinmektedir. Türk Yahudilerinin ve Karay kökenli Türkçe konuşan Yahudi ırkdaşlarımızla beraber 100 bine yakın bir nüfusu barındıran İsrail ile olan ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturmasını sağlamak için Türkiye kökenli vatandaşlarımız ve Karay Türkleriyle güçlü bağlantılar kurulmalıdır. Arkadaş Derneği gibi derneklerle teşkilatlanmaya çalışan bu topluluklarla ülkemizin çeşitli kamu diplomasisi kurumları iş birliğine gitmelidir.

Azerbaycan ile güçlü ilişkilere sahip olan İsrail ile ilişkilerimiz arasında arabuluculuk yapması için Bakü aracılığıyla ilişkiler normalleşmeye başlayabilir. Ayrıca Türkiye-Azerbaycan-İsrail üçlü iş birliği mekanizmalarını tesis etmek ilişkilerimizin sağlam bir zemine oturmasına önemli bir katkı yapacaktır. Azerbaycan’da halihazırda 20.000-50.000 arasında bir nüfuslarının olduğu ve İsrail’de de 100.00-150.000 arasında bir nüfusa sahip olan Dağ Yahudileri sayesinde İsrail ile iyi ilişkiler geliştiren Azerbaycan örneği, Türkiye’de geçmişte uygulandığı gibi şimdi de uygulanabilir.

Geçmişte ülkemizin ABD ve İsrail gibi ülkelerde yaşayan Yahudi kökenli vatandaşlarımız sayesinde elde ettiği Yahudi lobisi desteğinin tekrardan elde edilmesi için gayret gösterilmeli ve ülkemiz menfaatleri için bunun gerekli olduğu tüm çevrelerce kabul edilerek bir olgu haline gelmesi sağlanmalıdır.

Kerem Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

Çelikkol, Oğuz. “İsrail Seçimleri Ve Netanyahu.” 24 Eylül 2019, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/oguz-celikkol/israil-secimleri-ve-netanyahu-41336436.

Kanada ve Quebec Sorunu

Bu sorunu incelemeye başlamadan önce Kanada tarihi hakkında ufak bir bilgi vermek gerekir diye düşünüyorum. Bildiğiniz gibi Kanada kolonyel dönemden geçmiş bir coğrafyada kurulmuştur. Güney Amerika’da İspanya-Portekiz çekişmesi yaşanırken Kuzey Amerika’da Büyük Britanya-Fransa çekişmesi yaşanmaktaydı. Kuzey’deki bu çekişme 7 Yıl Savaşları (1756-63) sonrasında Fransa’nın Kanada coğrafyasını Büyük Britanya’ya bırakması ile İngiliz lehine şekillendi.

1867 yılında Birleşik Krallık Kanada’da sömürgelere kendilerini yönetme hakkı tanıdı. Ortaya çıkan ilk iki eyalaet “Quebec ve Ontario” idi.

Freedom House adında bir oluşum ülkelerin demokratik derecelerini puanlar.

Freedom House, Kanada’nın 2018 ve 2019 değerlendirmesinde 3 ayrı başlığın (özgürlük, siyasi ve medeni haklar) tamamında en yüksek not olan yedi üzerinden bir almıştır. Ayrıca genel değerlendirmede yüz üzerinden doksan dokuz almıştır. Yani Kanada Freedom House değerlendirmelerine göre mükemmel derecede demokratik bir ülkedir.

Peki bu kadar mükemmel bir demokrasiye sahip bir ülkede neden ayrılıkçı düşünceler çıkar? Çünkü bu sorun eşitlik, adalet veya ekonomik olmaktan çok bir milliyetçilik sorunudur.

Quebecliler kendilerini “Kanada Konfederasyonu’nun” iki kurucu halkından biri olarak görürler (Quebecliler aynı zamanda Kanada’nın bir “konfederasyon” olarak kurulduğunu iddia ederler). Kanada halkı ise Quebec’in diğer 9 eyaletten bir farkı olmadığını ve olmaması gerektiğini savunurlar.

Quebec milliyetçi hareketinin itici gücü farklı ulusal kimlik anlayışıdır. Daha önce yapılan iki referandumda %60 ve %50.6 hayır oylarıyla reddedilmişti. Quebec’te bağımsızlığa karşı çıkan bireyler bile eyaletten devlet olarak bahsederler.  Yani buraya kadar özetlemek gerekirse Quebec sorunu bir “statü” sorunudur:

“Bu devletin kurucularından biri benim, hak ettiğim ayrıcalığı ver!”

Neden ayrıcalık kelimesini kullandığımı açıklayayım. Çünkü Quebeclilerin talepleri şunlar; anayasada Quebec “kurucu ulus” olarak tanınsın, özel bir hukuki statü verilsin ve asimetrik federalizm rejimi anayasallaştırılsın. Peki bu ne demek? Olası bir referandum durumunda, sadece nüfusun dörtte birini oluşturan Quebec “hayır” dese bile referandumun geçmeyeceği anlamına geliyor. Bu varsayım “kurucu olan” – “kurucu olmayan” gibi bir ayrım yaratacağı ve Kanada’nın “eşit eyalet” anlayışına ters düşecektir.

Bu krizin kendisini gösterdiği -belki de en büyük- problem “dil” meselesidir. Kanada’da Fransızca konuşanların %85’i Quebec’te yaşamaktadır. Kanada iki dilliliği resmi bir politika olarak benimsese de birçok noktada asimilasyon üst düzeydedir. Quebecliler bu politikayı “Fransızca konuşanları korumak” yerine “Quebec’teki İngilizce konuşanları” korumayı amaçladığını savunmaktadır. Bu sebeple 1974 ve 1976’da yürürlüğe sokulan Bill 22 ve Bill 101 Quebec’te Fransızca resmi dil yapıldı, resmi kurumlar ve devlet okullarında zorunlu Fransızca kullanımı getirildi. Nitekim Quebecliler kuşkularında haklı çıktılar. Kanada’nın ikidillilik politikasına rağmen 1951’de %29 olan Fransızca konuşanların oranı günümüzde %23.5’e düşmüştür.

Kanada Quebec hareketini bastırmak için bir çok yola başvurmuş ve Quebec kimliğini düzenlemek için 6 farklı yol denemiştir. Bunlar; ikidillilik ve iki kültürlülük, asimilasyon, entegrasyon, kültürlerarasıcılık, hukuki bireyselcilik ve çok kültürcülüktür.

Sonuç olarak şu söylenebilir; Quebec bir milliyetçilik sorunudur ve milliyetçilik sorunları imtiyaz/taviz vererek çözülmez. Milliyetçi taleplerin dilsel ve kültürel hakların tanınmasıyla bertaraf edilmesinin kolay olmadığını göstermesi bakımından Quebec örneği çok değerli bir örnektir. Aktarmak istenilen şey bu hakların baskılanmasının çözüm olacağı değil, bu hakların verilmesinin her örnekte sorunu çözmeyeceğinin gösterilmesidir.

Furkan Açoğlu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Tunus’un Yakın Tarihi ve Türkiye-Tunus İlişkileri

Libya’da yıllardır süren iç savaş içerisinde Türkiye, tavrını Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru hükümetten yana koyarak sürece etkisini artırdı. Aralık ayında ise Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında hem iki ülkenin Akdeniz’deki meşru haklarını korumak ve hem de Türkiye’nin desteğinin askeri manada somutlaştırılması adına iki antlaşma imzalanarak yürürlüğe girdi. Libya’ya Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının intikalini mümkün kılacak tezkere 3 Ocak’ta TBMM’den geçti.

İşte bu sıcak gündem arasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Aralık 2019 tarihinde Libya’nın sınır komşusu Tunus’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirerek, Tunus’ta seçimle göreve gelmiş olan Cumhurbaşkanı Kays Said ile Libya’da ve bölgede yaşanan meseleleri görüştü. Bu ani ziyaret, dikkatleri Tunus’a çevirdi. Bu yazıda ise, bölgenin önemli aktörlerinden Tunus’un yakın tarihi özetlenecek, ardından Yasemin Devrimi ve sonrasında Tunus’ta ortaya çıkan siyasi durum kısaca değerlendirilecek, son olarak Tunus’ta gerçekleştirilen anayasa çalışmalarına ve Türkiye-Tunus ilişkilerine değinilecektir.

1.) Tunus’un Yakın Tarihi

Osmanlı Dönemi

Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki hakimiyetinin artmasıyla beraber, Tunus üzerine de seferler düzenlenmiş ve 1574 yılında Uluç Ali Reis ve Sinan Paşa tarafından Tunus’taki Hafsi Hanedanlığı yönetimine son verilmiştir. Zaman içinde İstanbul ile iletişimin azalmasıyla beraber Tunus, nispeten özerk bir yönetime geçmiş ve Tunus Beyleri dış devletlerle anlaşmalar yapabilir hale gelmiştir. Aynı şekilde Tunus’ta ıslahat hareketleri Osmanlı Devleti’nden bağımsız ilerlemekteydi. 307 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin idaresinde kalan bu eyalet üzerinde Fransa, 1800’lü yıllardan itibaren emperyalist emeller gütmeye başlamıştır.

Fransa Dönemi

Nitekim, Cezayir’in Fransa tarafından işgalinden yıllar sonra, birkaç sınır olayı bahane edilerek Tunus yine Fransa tarafından işgal edilmiştir. 1881 yılında Tunus Beyi tarafından imzalanan Bardo Anlaşması ile ülke Fransa’nın himayesine giren Tunus, 1956 yılına kadar Fransa sömürgesi altında kalmıştır. Bardo Anlaşması, asayişin Tunus hükümetince sağlandığının iki ülke tarafından tasdik edildiği gün işgalin sona ereceğini hükme bağlamış ise de, bu geçici işgal 75 yıl sürmüştür.

Otoriter Dönem (Burgiba Dönemi)

Habib Burgiba

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan bağımsızlık hareketleri ile bağımsızlığını elde eden Tunus’ta, Habib Burgiba Tunus Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bu dönemde pek çok Arap ülkesinde olduğu gibi otoriter bir rejim hüküm sürmeye başlamıştır. Habib Burgiba döneminde yapılan anayasa ile yasama ve yürütme yetkilerinin pek çoğu Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Nasırcı Arap sosyalizminden yana olan Burgiba, 1974 yılında yapılan anayasa değişikliği ile ömür boyu cumhurbaşkanı ilan edilmiştir. 1980’lerde ülkede muhalefet güçlenmiş, ancak yapılan seçimlerde hiçbir partinin yüzde 5’lik barajı aşmasına izin verilmemiş ve tüm sandalyeler Burgiba’nın partisinde kalmıştır. Bu sırada, daha sonra ‘Nahda’ ismini alan İslami Uyanış Hareketi’nin lideri Raşid El Gannuşi tutuklanarak parti yasa dışı ilan edilmiştir.

Otoriter Dönem (Bin Ali Dönemi)

Artan muhalefetin yarattığı baskı ortamında başbakanlığa kadar yükselen Zeynel Abidin Bin Ali, Burgiba’nın yaşı nedeniyle ülkeyi yönetemez hale geldiği iddiasıyla, doktorların verdiği “devleti yönetemez” raporuna dayanarak  1987 yılında Habib Burgiba’yı görevden alarak başa gelmiştir. Demokratikleşme adımlarını atacağı vaadiyle göreve başlayan Bin Ali, ilk yıllarda siyasi tutukluların salınmasını sağlamış ve ülkeyi seçimlere götürmüş ve tek aday olarak girdiği seçimleri kazanmıştır. Ancak bu iyimser tablo uzun sürmemiş, İslamcı Nahda hareketini ve sol görüşlü partileri kendisine tehdit olarak gören Bin Ali, partilerin kapanmasını ve siyasilerin tutuklanması sağlamıştır. Bu süreçte, Nahda Hareketi’nin lideri Gannuşi sürgün edilmiştir.

Yapılan seçimler demokratik bir ortamda gerçekleştirilmemiş, Bin Ali girdiği seçimlerden %90 civarı oylarla seçilerek çıkmıştır. 2000’li yıllardan itibaren yönetimde yozlaşma artmış; rüşvet, adam kayırma, yolsuzluk, işsizlik ve gelir eşitsizliği artmış. Bu süreçte ekonomik büyüme bir grup siyasi elitin elinde kalmış, refah topluma yayılmamıştır. Bu yıllarda, Bin Ali ve ailesinin serveti 12 milyar dolara ulaşmıştır. Tüm bu durumlar, Bin Ali’nin toplumsal meşruiyetinin yok olmasına neden olmuştur.

Rejim karşıtı halk hareketinin ortaya çıktığı 2010 yılında ise işsizlik oranı yüzde 13’e, yükseköğrenim görmüş işsiz oranı ise %61,7’ye yükselmiştir.

2.) Yasemin Devrimi ve Yeni Anayasaya Giden Süreç

Yasemin Devrimi ve Arap Baharının Başlaması

Tunus’ta ekonomik durumun giderek kötüleşmesi ve işsizliğin artması, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma gibi olumsuzluklar 2000’li yıllarda halkın yer yer tepkisine yol açsa da, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın hemen hemen tamamına yayılan Arap Baharı’nın kıvılcımı Tunus’ta 2010’larda parlamıştır.

Tunus’un güney şehirlerinden birinde seyyar satıcılık yapan bir üniversite mezunu olan Muhammed Buazizi’nin aracına lisansı olmadığı gerekçesiyle el konulmuş ve yetkililerce dövülüp hakarete uğramıştır. 17 Aralık 2010’da bu olay nedeniyle kendisini ateşe vererek intihar girişiminde bulunan Buazizi, 4 Ocak 2011’de hastanede hayatını kaybetmiştir. Vahim olayın sosyal medya aracılığıyla yayılmasının ardından rejim aleyhine protestolar şiddetlenmiş ve ülke geneline yayılarak bir ulusal isyan hareketine dönüşmüştür. Bir dizi meslek grubunun da protestolara katılmasıyla beraber Bin Ali’nin eli oldukça zayıflamış, polisin şiddet içerikli orantısız müdahaleleri neticesinde göstericilerin 239’u ölürken, 1400’ü ise yaralanmıştır. Nihayetinde ordunun gösterilere müdahale etmeyi reddederek tarafsız kalması üzerine Zeynel Abidin Bin Ali, 14 Ocak 2011 tarihinde ülkeden Suudi Arabistan’a kaçmıştır. Böylelikle, 23 yıllık Bin Ali dönemi 1 aydan daha kısa süren protestoların ardından sona ermiştir.

Tunus’taki gelişmelerin ardından, protesto hareket sırasıyla diğer Arap ülkelerinde görülmeye başlamış; bu eşi görülmemiş süreç Arap Baharı olarak adlandırılmıştır. Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeden kaçmasının üzerine Mısır, Libya, Cezayir, Suriye, Ürdün, Fas, Yemen başta olmak üzere diğer Arap ülkelerinde de küçük veya büyük çapta halk hareketleri görülmüştür. Bazı ülkelerde hükümet değişiklikleri ve reformlarla geçen süreç, Mısır’da darbeyle başa gelen Sisi’nin yeniden bir otoriter rejim kurması ile sonuçlanmıştır. Libya’da iç savaş sonucunda Kaddafi devrilmiş, ancak iç savaş sona ermemiştir. Yemen’de devlet başkanı Salih ülkeyi terk etmiş ancak burada da iç savaş devam etmiştir. Suriye ise, protesto gösterileri sonucunda Esad’ın silaha başvurması neticesinde ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenmiş ve rejim kendi vatandaşlarını öldürür hale gelmiştir.

Arap Baharı’ndan etkilenen ülkeler

Devrim Sonrası Anayasa Çalışmaları ve Nahda Hareketi

a.) Seçimlere Giden Süreç

Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle başbakanlığa gelen Muhammed Gannuşi’nin kurduğu yeni kabinede eski rejimle bağlantılı isimlere yer vermesi protestoların devam etmesine neden olmuş ve Gannuşi hükümeti dağıtmıştır. Yeniden kurduğu hükümette eski rejimle bağlantılı bir isme yer vermemiş ancak bu durum da halk tarafından kabul görmemiştir. Bu durum, halkın eski rejimle bağlantılı bir değişimi asla kabul etmeyeceğinin anlaşılmasına vesile olmuş ve başbakanlık görevi El-Beci Kaid es-Sibsi’ye verilerek seçimlere gidilmiştir.

b.) Nahda Hareketi ve İlk Seçimler

İslami Yöneliş Hareketi adıyla 1981 yılında Raşid Gannuşi ve Abdulfettah Muru tarafından kurulan parti; ekonomik gelirlerin daha adil dağılımı, günlük yaşama dindarlığın daha fazla girmesi ve çok partili demokrasinin sağlanması amacıyla kurulmuştur. Otoriter rejimler süresince çoğunlukla yasadışı kabul edilen parti, 1989 yılında bağımsız adaylarla katıldığı seçimde %14’e yakın bir oy oranı yakalamıştır. Bu seçimlerden sonra üyelerinin hapse atılması ve yayın organının yasaklanmasıyla karşılaşan parti, devrime kadar ülke çapında faaliyet gösterememiştir.

Kurucu Raşid Gannuşi’nin de ülkeye dönmesiyle akabininde faaliyetleri yasallaşan parti, devrimde ve devrim sonrası önemli bir rol oynamıştır. İslamla demokrasinin uyuştuğunu ifade eden parti programı, amaçlara ulaşmada tüm siyasi aktörlerle uzlaşmanın önemi üzerinde durmuş ve şiddet içeren yolları kesin bir dille reddetmiştir. Bu bağlamda Batılı kaynaklar, Nahda Hareketi’nin Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den daha ılımlı bir hareket olduğu değerlendirmesinde bulunmuşlardır.

Nitekim, yeni anayasanın yazılması amacıyla düzenlenen 2011 yılında yapılan seçimlerde, ki devrimden bu yana yapılan ilk bağımsız seçimlerdir ve bu seçimler tam bir serbesti içerisinde gerçekleştirilmiştir, Nahda Hareketi oyların %37.4’ünü almayı başarmıştır. Bu oy oranı, eski rejimden kalan medyanın Nahda Hareketi aleyhine yayınlarına ve laik kesimin Nahda Hareketi’ne olan mesafesi birlikte düşünüldüğünde oldukça başarılı bir oran olarak dikkat çekmiştir.

Nahda Hareketi, seçim zaferinin ardından iki laik merkez sol partiyle ‘Troyka’ hükümetini kurmuştur. Bu süreçte Cumhurbaşkanlığına ise liberal demokrat bir isim olan ve Nahda Hareketi içerisinde yer almayan Munsif Marzuki önerilmiş ve bu öneri laik kesimle uzlaşma çabasının bir göstergesi olarak dikkat çekmiştir.

Nahda tarafından kurulan hükümetlerin siyasi çalkantılar, muhalif liderlere yapılan suikastler ve diğer olumsuz olgular nedeniyle tehdit altında kaldığında ise Nahda Hareketi hükümetten çekilmiş, ardından teknokrat bir hükümetin kurulmasını ve seçimlere gidilmesini kabul etmiştir.

Bu sırada devam eden anayasa çalışmalarında Meclis’te bulunan siyasi partiler arasında uzlaşma sağlanmış ve yeni anayasa kabul edilmiştir. Devrimden sonra yeni bir anayasanın kabul edilmesi, Arap Baharı ülkelerindeki önemli ilerlemelerden bir tanesidir. Yeni anayasada “Tunus’un bir demokratik devlet olduğu ve dininin İslam olduğu, kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu”nun belirtildiğini ve insan haklarına ilişkin hükümler konulduğunu görmek mümkündür. Ülkede meydana getirilen diyalog ortamında doğan uzlaşıyla meydana gelen bu anayasa, bugün Arap Dünyası’nın en ilerici ve demokrat anayasası olarak kabul edilmektedir.

c.) Yeni Anayasa Sonrası Süreç

Yeni anayasanın kabulünün ardından teknokrat hükümet ülkeyi seçimlere götürdü. Bu seçimlerden 2012 yılında Nahda Hareketinin karşısında yer alan oluşumların birleşmesiyle kurulan laik Nida Tunus Partisi birinci parti olarak çıktı ve partinin kurucusu El-Beci Kaid es-Sibsi cumhurbaşkanı oldu. Nahda Hareketi’nin oyu ise %28’lere geriledi ve sandıktan ikinci parti olarak çıktı.

Seçimden sonraki süreçte Bin Ali rejiminin işlediği suçların araştırılması için bir komisyon kuruldu, 2015 yılında sivil toplum örgütlerinden oluşan Ulusal Diyalog Dörtlüsü’ne anayasa çalışmalarındaki yapıcı tavırdan ötürü Nobel Barış Ödülü verildi. IŞİD ve diğer terörist gruplar terör saldırıları ile ülkedeki askeri teşkilatları ve polisi hedef aldı. Ayrıca Nida Partisi’nin içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle kopuşların yaşanması, Nahda Hareketi’ni Meclis’te çoğunluk partisi haline getirdi.

d.) Tunus’ta ‘Gannuşi’ Faktörü

Tunus’ta devrim sonrasında yaşanan olumsuzlukların diğer Arap ülkelerindeki gibi bir iç karışıklığa yahut darbeye dönüşmemesinde Nahda Hareketi Lideri Gannuşi’nin payını yadsımak mümkün değildir.

Nahda Hareketi Kurucusu Raşid Gannuşi

Raşid Gannuşi, 1990’lı yıllarda yazdığı ‘İslam Devleti’nde Kamusal Özgürlükler’ isimli kitabında İslam ve Demokrasi uyumunu savunmuş, demokrasinin ‘şirk’ veya ‘küfür’ olduğunun savunulduğu yıllarda bu görüşü savunan ilk teorisyen olmuştur. Bu tavrı, Arap dünyasındaki bazı Selefilerin kendisini tekfir etmesine neden olmuştur.

Kurucu Meclis seçimlerinden birinci çıkan partinin lideri olarak cumhurbaşkanı veya başbakan olabilecekken, Gannuşi Nahda Hareketi’nin başında kalmayı ve partisini yönetmeyi tercih etmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamına liberal demokrat Munsif Marzuki, Meclis Başkanlığı makamına ise  sosyal demokrat Mustafa bin Cafer önerilmiştir. Elindeki tek başına iktidar fırsatını muhalefetle paylaşması, Tunus’un Arap Baharı’nın yegane başarı hikayesi olmasının ana sebeplerinden birisidir.

Gannuşi, 2016 yılında yaptığı bir açıklama ile Nahda Hareketi’nin siyasal İslam’ı geride bırakarak demokratik İslam’a geçtiğini ifade ederek kendilerini Müslüman Demokratlar olarak tanımladıklarını ifade etmiştir.

Gannuşi ayrıca, pek çok açıklamasında Türkiye’nin İslam ülkeleri açısından örnek alınması gereken bir ülke olduğunu ifade etmesiyle bilinmektedir. Demokrasi ve İslam uyumunun yakalamasında Türkiye’nin önemli bir örnek olduğunu savunan Gannuşi, devrimden hemen sonra 2012 yılında verdiği bir röportajında da “Türkiye’yi bir model olarak görüyoruz. Ekonomideki başarılarından da insan haklarında ve demokraside edindikleri kazanımlardan da faydalanabiliriz.” ifadeleriyle Türkiye’nin Tunus’un dönüşümünde önemli bir ülke olacağını ifade etmiştir.

e.) 2019 Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento Seçimleri

Tunus’ta devrimin ardından gerçekleştirilen üçüncü seçimler ise 2019 yılının eylül ve ekim aylarında gerçekleştirilmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kaldığı ülkede, parlamento seçimleri ile birlikte üç ayrı sandık kurulmuştur.

Parlamento seçimlerinden Nahda Hareketi zaferle çıkmıştır. Oyların yüzde %17.5’ini alarak parlamento da çoğunluğu elde eden Nahda Hareketi’ni %15.6’lık oy oranı ile Tunus’un Kalbi Partisi takip etmiştir. Önlerindeki dönemde kendilerini ekonomik ve sosyal büyük sıkıntıların beklediğini ifade eden Gannuşi, karşılaşılacak zorluklarla tek bir partinin mücadele etmesinin mümkün olmadığını ve bu nedenle bir ortaklık hükümeti kurulacağını ifade etmiştir.

Devrimden sonra demokratik geçiş sürecinde attığı adımlar, uzlaşma yolunda verdiği tavizler ve partisindeki farklı görüşleri bir arada tutmasıyla teşkilat içinde ‘şeyh’ lakabıyla anılmaya başlayan Gannuşi, 13 Kasım tarihinde de Meclis Başkanı seçilmiştir.

26 adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde ise ikinci tura bağımsız aday Kays Said ile tutuklu medya patronu Nebil El-Karvi kalmıştır. Yapılan seçimleri %72.5’lik bir oranla kazanan Kays Said ülkenin yeni cumhurbaşkanı olmuştur.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said

61 yaşındaki Kays Said, 2014’te yürürlüğe giren ve ‘Arap dünyasının en demokratik anayasası’ olarak kabul edilen anayasanın hukukçu mimarlarından birisidir. Herhangi bir siyasi oluşumla ittifak yapmayan Said, “siyasette ahlak, yolsuzlukla mücadele, kanun devleti” gibi kavramları öne çıkarmış ve “Halk İstiyor” sloganıyla kampanyasını yürütmüştür. İlk turda aldığı başarının ardından Nahda Hareketi başta olmak üzere birçok siyasetçi tarafından desteklenen Kays Said, bağımsız profilinden taviz vermeyerek seçimleri kazanmıştır.

Mevcut problemlerinin çoğunun “bir kısım anayasa maddelerine uymama” nedeniyle ortaya çıktığını savunan Kays Said, seçim sürecinde eşcinselliğin yabancı ülkeler tarafından teşvik edildiğini ifade etmiş, miras hukukunda cinsiyet eşitliğini redderek kadın hakları konusunda muhafazakar pozisyon almıştır. Seçimden sonra ise Tunus’un haklı Filistin davasında Filistin halkının yanında durmaya devam edeceğini ifade eden Kays Said’in cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye- Tunus ilişkilerinin güçlenerek devam edeceği yorumu yapılmaktadır.

3.) Türkiye-Tunus İlişkileri

Mevcut Durum

Devrim sırasında Tunus halkının yanında yer alan Türkiye, devrimden sonra Tunus’la ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmiştir. Son zamanlarda Türkiye’nin yatırım hedeflerinden biri haline gelen Tunus’ta birçok alanda faaliyet gösteren 50’ye yakın Türk şirketi bulunmaktadır. İki ülke arasında ticaret hacmi ise 2018 yılı itibariyle 1.1 milyar dolara yükselmiş durumdadır.

Tunus’un Libya İç Savaşı’ndaki Konumu

Libya’nın batı komşusu olan Tunus, Arap baharındaki başarı hikayesi ile siyasi istikrar kazanmak yolunda çaba gösteren Tunus, Libya meselesinde uzunca bir süre tarafsız kalmıştır. Kendi iç istikrarının sağlanması adına terör saldırıları ile mücadele eden Tunus, son seçimlerden itibaren Libya meselesindeki tarafını da belirlemeye başlamıştır.

Arap Baharı’nın Sisi’nin darbesiyle kışa döndüğü Mısır’la siyasi ve sosyal ilişkileri sınırlı olan Tunus, Mısır tarafından desteklenen Hafter’i destekleyen bir açıklama veya aksiyona girişmemiştir.

25 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Tunus’a yapılan ziyaretle de Libya meselesinde Tunus’un tavrı ve desteği hakkında görüşmeler yapılmıştır. Türkiye’nin görüşme esnasında hava sahasının kullanımını talep ettiği veya bir askeri üssün Türk Ordusu’nun kullanımına açılmasını talep ettiği iddia edilse dahi henüz bu konuda somut bir gelişme yaşanmamıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşme sonrasında yaptığı açıklamada iki ülke arasında işbirliğinin ve Libya’da ateşkesin sağlanarak siyasi çözüm sürecine dönülmesinin üzerinde durduklarını ifade ederken, Tunus Cumhurbaşkanı Said ise Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmanın iki ülke arasında bir mesele olduğunu belirtmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Tunus Cumhurbaşkanı Said

Görüşme sonrası Tunus Cumhurbaşkanı’nın Libyalı aşiretlerle görüşmeler yapması ve ateşkes sürecine giden yolda çalışmalar yapması beklenmektedir. Ziyarete oldukça yakın bir tarihte açıklama yapan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise “Türkiye, Tunus ve Cezayir’le iş birliği içinde halkımıza, güvenliğimize ve istikrarımıza hizmet eden bir ittifak içinde olacağız.” diyerek bölgenin istikrarı için bir Türkiye-Tunus-Libya-Cezayir arasında bir ittifakın mevcut olduğunu ifade etmiştir.

Tunus’un coğrafi konumu Libya’nın batı sınırının güvenliğinin sağlanması noktasında Türkiye için önem arz etmektedir. Zira Tunus’un hava sahasının ve limanlarının Türkiye’nin kullanımına açılması, Libya sınırları içerisinde meydana gelmiş veya gelmesi muhtemel kesintileri asgari seviyeye indirecektir. Aynı şekilde Libya sınırları dışındaki bir üs, Türk Ordusu’nun envanter güvenliğini temin edecektir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Arap Baharı’nın başladığı ülke olan Tunus, bu baharın gerçek bir devrimle de taçlandırıldığı yegane ülkedir. Diğer olumsuz tecrübelerde olduğu Tunus’ta da Arap Baharı’nın halk aleyhine gelişim göstermemesinin başlıca birkaç sebebi vardır.

Bu sebeplerden ilki, Tunus’ta ordunun otoriter rejimler döneminde bir tehdit olarak görülmesi ve bu nedenle ordunun zayıf bırakılmasıdır. Gerçekten de Tunus Ordusu, protestolar başladığı sırada tarafsız kalarak halkın üzerine yürümemiş, sonrasında yaşanan süreçlerde de siyasete müdahil olmamıştır.

İkincisi, devrim sonrasında toplumun tüm kesimlerince müzakerelerin dikkatlice yürütülmesi ve iktidar sahiplerinin iktidarı paylaşma cömertliğini göstermesidir. Devrim sonrası yapılan seçimlerden birinci parti olarak çıkan Nahda Hareketi, tek başına hükümet kurabilecekken Mısır’da Müslüman Kardeşler’in başvurduğu yola başvurmamış ve laik kesimlerle bir üçlü koalisyon hükümeti kurmuştur. Bu durum, anayasa çalışmalarının toplumun farklı kesimlerine yayılmasını sağlamış ve bir uzlaşma metni olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Nahda Hareketi, bu süreçte İslamcı kimliğiyle demokrasi kavramını ayrı tutmamış, demokrasiyle barışık bir tutum izlemiştir. Aynı şekilde kurucu meclis döneminde Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Munsif Marzuki’de çalışmaların ve hükümetin meclis bünyesinde kalması  için yoğun çalışmalar yürütmüştür.

Son olarak, uluslarası aktörlerin Avrupa’ya oldukça yakın bir konumda bulunan Tunus’ta başlayacak bir karışıklığın Avrupa’nın huzurunu daha fazla kaçıracağı endişesi ve Tunus’un zengin doğal kaynaklara sahip olmayışı, bu aktörlerin Tunus’ta çözüme katkı sunmasını sağlamıştır. Nitekim devrimin öncülerinden Gannuşi, Türkiye’de katıldığı bir programda bu hususu “Tunus zengin petrol yataklarına sahip değil. Yani Libya gibi büyük devletlerin iştahını kabartan bir ülke değil. Tunus’ta paylaşılacak bir pasta yok. Diğer bir neden ise Tunus’un Avrupa’ya yakın bir bölgede olması ve Tunus’ta baş gösterecek huzursuzluğun Avrupa’ya sıçraması. Bu nedenle Tunus demokratik dönüşüm sürecinde uluslararası destek de aldı.” demek suretiyle ifade etmiştir.

Tüm bu nedenlerle beraber Tunus halkının bölge ülkelerine göre daha eğitimli olması ve siyasi yapının dönüşüme açık olması da sürecin halk aleyhine sürmesini engellemiş, Tunus Arap Baharı’nda ‘yasemin’lerin açtığı tek ülke konumuna gelmiştir.

2019 yılında yapılan seçimlerden sonra, ülkeye siyasi istikrar kazandırma çabaları hız kazanmıştır. İşte bu süreçte, Türkiye’de Tunus ile ilişkilerini geliştirme ve uluslar arası meselelerde işbirliğini artırma yönünde çaba göstermektedir. Tunus’un yeni demokrasi tecrübesinde Türkiye, yol gösterici olarak Tunus Devrimi’nin yanında yer almaya devam etmektedir.

Türkiye, yılların demokrasi tecrübesi, güçlü ekonomisi ve yetişmiş insan kaynağıyla bölge ülkelerine rol model olmayı sürdürmelidir. Türkiye’nin sahip olduğu bu tecrübeyi evrensel hukuk normlarına bağlılıkla ileri taşıması, hem bölge ülkeleriyle ilişkilerimizi sağlamlaştıracak hem de bölge halkıyla kurulmuş olan sıcak bağlarımızın sürmesini sağlayacaktır.

Nitekim, Doğu Akdeniz’deki kaynakların paylaşımı ile yakından ilgili olan Libya İç Savaşı’nda, Türkiye’nin öncülüğünde bölgede kurulacak ittifaklar hem Türkiye’nin elini rahatlatacak, hem de bölgenin istikrarına katkı sağlayacaktır.

Harun Sakınan 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA:

AÇIL, Murat, “Tunus’un Demokratik Dönüşümü Ve Anayasa Yapım Süreci”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.25, S.1, 2017, s.165-203.
AYHAN, Veysel, “Tunus İsyanı: Arapların Devrim Ateşini Yakması”, Ortadoğu Etütleri, C. 3, S. 2, Ocak 2012, s. 59- 93.
EL GANNUŞİ, Raşid, “İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler”, Tunç, Osman (Çeviren), İstanbul, Tarihsiz.
HİTTİ, Philip Khuri, “Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi”, Tuğ, Salih (Çeviren), İstanbul, 2011.
KOÇAK, Konur Alp, “Yasemin Devrimi’nden Arap Baharına Tunus”, Yasama Dergisi, S. 22, Y. 2012 (Eylül, Ekim, Kasım, Aralık), s. 22-61.
OKUMUŞ, Fatih, “İslami Hareketin İktidar Deneyimi: Tunus ve Mısır”, İstanbul, 2015.
foreignpolicy.com/2016/08/07/five-years-of-the-new-tunisia/
middleeasteye.net/news/four-things-know-about-tunisias-parliamentary-election
aa.com.tr/tr/dunya/tunus-taki-siyasi-gerginligin-yonetiminde-gannusi-faktoru/220772
wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTmFoZGFfSGFyZWtldGk
middleeasteye.net/news/ennahda-leader-ghannouchi-we-are-muslim-democrats-not-islamists
setav.org/tunus-nahda-hareketi-lideri-gannusi-islam-ile-demokrasinin-ikiz-olduguna-inaniyoruz/
setav.org/arap-baharinin-yeni-momenti-tunus-anayasasi/
aa.com.tr/tr/dunya/libya-icisleri-bakani-basaga-hafter-guclerine-karsi-koymak-icin-turkiyeden-askeri-destek-isteyecegiz/1684583
mfa.gov.tr/turkiye-tunus-siyasi-iliskileri.tr.mfa

Türk Akımı Boru Hattı’nın Künyesi

Türkiye ile Rusya arasında inşa edilen yaklaşık 700 kilometresi Türk karasularında olan 930 kilometrelik Türk Akımı doğal gaz boru hattı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından bugün açıldı.

Karadaki iki yeraltı boru hattından biri Lüleburgaz’da Türkiye’nin mevcut doğal gaz şebekesine bağlanıyor ve diğer boru hattı ise Avrupa sınırına ulaşıyor.

Yunanistan ve Bulgaristan’ın kendi topraklarındaki boru hatlarını inşa ettiği proje ile Bulgaristan’daki gaz fiyatlarında ortalama yüzde 5’lik bir düşüş yaşanacağı düşünülüyor. Proje ile Türkiye’nin de 546 milyon gelir edeceği öngörülüyor.

Rus uzman Aleksey Grivaç, Rus devlet gaz şirketi Gazprom’un projeden yılda yaklaşık 500 milyon dolar kazanç elde edeceğini söyledi.

Yüzde 60 Rus gazına bağımlıLIğı 2018 yılında yüzde 48’lere düşen Türkiye, Azerbaycan ile yaptığı TANAP vasıtasıyla bu oranı yüzde 40’a düşürmeyi hedefliyor.

  • İnşa tarihi: Mayıs 2017
  • Uzunluk: 930 km (Anapa-Kıyıköy)
  • İlk gaz pompalaması: 8 Ocak 2020
  • Maliyet: 11,4 milyar euro
  • Anlaşmanın tarafları: Gazprom ve BOTAŞ
  • Kapasite: 31,5 milyar metreküp (İki ayrı hat da yıllık 15,75 milyar metreküp kapasiteye sahip)
  • Amaç: Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Macaristan’a enerji sağlamak. İlk hat ile doğrudan Türkiye gaz alımı gerçekleştirecekken, ikinci hat ile Rus gazı Avrupa’ya ulaşacak.

Türkiye yıllık ortalama 50 milyar metreküp doğal gaz tüketmekte ve bu miktarın da yüzde 99’unu yurtdışından temin etmektedir.

 

Sputnik ve AA’da yer alan iki ayrı infografikte Türk Akımı ile ilgili özellikler ve proje süreci ile ilgili önemli bilgiler yer alıyor.

İlk olarak 2014’te iptal edilen Güney Akımı projesiyle gündeme gelen Türk Akımı, Türk-Rus ilişkilerinin askıya alındığı “uçak krizi” ile rafa kaldırılmış, ilişkilerin eski haline dönmesinin ardından hayata geçirilmişti.

Türk Akımı görüşmeleri (AA)

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”23059″ name=”Avrupa’nın En Uzun Boru Hattı TANAP’ın Amacı ve Maliyeti”]

İran’ın 2 Amerikan Üssünü Vurmasının Ardından Yaşananlar

İran Devrim Muhafızları, ‘öldürülen Kasım Süleymani’nin intikamı’ kapsamında Süleymani’nin öldüğü ve aynı zamanda defnedildiği saatlerde, ABD’ye ait Irak’ta bulunan Ayn el-Esed ve Erbil üslerini balistik füzelerle vurduğunu duyurdu. İran devlet televizyonuna göre saldırıda 80 Amerikan askeri öldü.

Devrim Muhafızları, “Ayn Esad üssünde 4000 asker var. Saldırıda Amerikan helikopterleri, dronelar ve askeri araçlar hasar görürken 80 Amerikan askeri öldü ve 200 asker yaralandı. Askerlerin Bağdat’a taşındığını gözlemledik.” açıklamasında bulundu. Irak güvenlik kaynaklarının saldırıya ilişkin yaptığı açıklamada, “Irak’a düşen 22 füzenin 5’inin Erbil’deki askeri üsse, 17’sinin de Ayn Esad’a düştüğü, bunlardan 3 tanesinin patlamadığı bildirildi.

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik ekibini acil olarak toplantıya çağırdı. Öte yandan Pentagon’dan yapılan ilk açıklamada, “Şu an durumu ve vereceğimiz karşılığı değerlendiriyoruz” ifadesi kullanılırken, ‘Gelen ilk bilgilere göre İran’ın başlattığı saldırı sonrasında sadece Iraklı güvenlik güçlerinin kayıplar verdiği görülüyor’ dendi.

Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkeleri de tehdit eden Devrim Muhafızları:

“ABD güçlerine ev sahipliği yapan ülkelerden İran’a bir saldırı olursa yanıt vereceğiz. Askerlerinizin hayatını korumak istiyorsanız geri çağırın.”

[irp posts=”24042″ name=”Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü”]

Trump, saldırıların yoğunlaştığı Ayn el-Esed hava üssüne 26 Aralık 2018’de sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmişti.

Saldırının ardından BM Gübenlik Konseyi’ne ve BM Genel Sekreteri Guterres’e mektup gönderen İran:

“Savaş peşinde değiliz. Bize karşı yapılacak her türlü askeri maceracılığa karşı uyarıda bulunuyoruz.”

 

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, “BM Anlaşmasının 51’inci maddesine göre, orantılı bir şekilde karşılık verildi ve tamamlandı. Gerginliğin artmasını ya da savaş istemiyoruz ama karşıdan saldırı gelirse kendimizi savunacağız” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif

“Gece bunlara bir tokat atıldı ama bu yeterli değildir. ABD’nin bu bölgedeki varlığı son bulmalıdır.” diyen İran lideri Ali Hamaney, şu ifadeleri kullandı:

“Halkın görevi düşmanı doğru tanımaktır. ABD, Siyonistler ve dünya emperyalizmi İran’ın düşmanlarıdırlar. Irak Meclisi’nin ABD’yi ülkeden çıkartma kararını memnuniyetle karşılıyoruz.”

İran’ın resmi haber ajansı Fars, Kasım Süleymani’nin öldürüldüğü saatte Irak’taki Amerikan üslerine başlayan İran’ın balistik füze saldırısını bu görüntülerle duyurdu.


İran’ın vurduğu üslerin harita üzerindeki konumu şu şekilde:

İran’un vurduğu Amerikan üsleri

Ayn El-Esed’de yer alan Amerikan üssü, IŞİD karşıtı oluşturulan koalisyon güçlerinin de kullandığı bir üs.

Ayn El-Esed üssünün havadan görüntüsü

ABD-İran Gerginliği Nasıl Başlamıştı?

İlk olarak 27 Aralık‘ta ABD’nin Kerkük’teki K-1 üssüne Şii milislerin düzenlediği roketli saldırıda 1 Amerikan vatandaşı sivil ölürken, birkaç Amerikan askeri yaralandı.

Daha sonra Amerikan ordusu, 29 Aralık‘ta Haşdi Şabi’nin El-Kadim’deki karargahına düzenlediği saldırıda 25 milis öldüğü, 50’den fazla milisin yaralandığı bildirildi.

31 Aralık‘ta ABD’nin Bağdat’taki Büyükelçiliği Haşdi Şabi taraftarları tarafından basılırken, 3 Ocak‘ta Kasım Süleymani Bağdat Uluslararası Havaalanı’nda drone saldırısında öldürüldü.

[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]

[irp posts=”8700″ name=”’14. Yıldönümünde’ ABD’nin Irak’ı İşgali ve Sonuçları”]

Latin Amerika’da Egemenliğin Sınırları: Küba, Meksika ve Brezilya

Devletin en önemli özelliklerinden birisi toprakları üzerinde egemenlik kurmalarıdır. TDK sözlüğünde devlet şu şekilde açıklanmaktadır:

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.”

Fakat devletler zaman zaman toprakları üzerinde mutlak egemenlikleri bazı olaylar nedeniyle kaybedilmekte veya kısıtlanabilmektedir. Bu yazıda bazı Latin Amerika devletlerinin kendi toprakları üzerinde egemenliklerini yitirmeleri veya kısıtlanması değerlendirilecektir.

Küba

İlginç bir şekilde Latin Amerika’nın en bağımsız ülkesi olduğu düşünülen Küba aslında topraklarının bir kısmı üzerinde egemenliğini ilk kaybeden devletlerden birisidir. Küba’nın bağımsızlığını kazanması diğer Latin Amerika devletlerine göre oldukça geç bir tarihte olmuştur. Uzun süren çatışmalar sonucunda Kübalıların bağımsızlığı tek başlarına kavuşamayacağını gören ABD, 1898 tarihinde Küba bağımsızlık mücadelesine İspanya ile savaşa girerek dahil olmuştur. Kısa sürede ABD savaşı kazanmasıyla Küba bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak ABD adayı Karayiplerin kontrol altında tutulması, Panama kanalı gibi stratejik konumundan dolayı terk etmek istememiştir. Sonuçta ABD Platt yasasını Kübalılara zorla kabul ettirmiştir. Yasa’ya göre ABD, Küba’nın toprağı olan Guatanamo’yu Yıllık 4.085 dolara Guatanamo’yu ebediyyen kiralamıştır. Burada büyük bir askeri üs kurmuş ve yine meşhur Guatanamo cezaevinide burada inşa etmiştir. Hatta yine bu yasaya göre ABD ihtiyaç duyması halinde Kübaya müdahale hakkı bulunuyordu. Yasa ancak 1934 yılında anayasadan çıkarılabilmiştir.  Sonuç olarak Küba’nın toprağı olarak kabul edilen Guantanamo üzerinde Küba devleti egemenliğini kaybetmiştir.  

Küba Cumhuriyeti, ABD Özgür Bölgesi – Guantanamo

Meksika

Meksika 19.yüzyılın başında Teksas, Arizona gibi bazı topraklarını ABD’ye kaptırmasından günümüze kadar birçok iç ve dış sorunla boğuşmuştur. 1990’lı yıllarda güçlü uyuşturucu kartelleri oluşmaya başlamıştır. 2006 yılında ise devletin uyuşturucu kartellerine savaş açması ülkeyi tam manasıyla savaş alanına dönüştürmüştür. Bugüne kadar çıkan çatışmalarda 288.000’den fazla insanın hayatını kaybetmiştir.

Ekim ayında Meksika için önemli bir hadise yaşanmıştır. El Chapo lakaplı ünlü uyuşturucu baronu Joaquin Guzman’ın oğlu Ovidio Guzman Lopez 18 Ekimde Meksika polisi tarafından yakalanmıştır. Tam bu sırada Lopez’in salıverilmesi için kartel Culican şehrinin birçok bölgesinde eylemde bulunarak kenti savaş alanına çevirdi. Durumun daha da kötüleşmesini istemeyen Meksika hükümeti günümüzde Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartelini yönettiği bilinen Lopez’i serbest bırakmak zorunda kaldı. Devlet başkanı Manuel Lopez Obrador “Tek bir suçlunun yakalanması insanların hayatına mal olmamalı. Güvenlik kabinesinin kararını destekliyorum. Ölüm istemiyoruz, savaş istemiyoruz.” İfadeleriyle bu kararı desteklemiştir. Bu durum aslında Meksika devletinin kendi topraklardaki egemenliğinin kısıtlandığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Nitekim Lopez’i gözaltına alan polis kısa süre sonra çete üyelerinin kurşunlarıyla infaz edilmiştir.

Guzman Lopez’ın yakalanmasının ardından şehir savaş alanına döndü.

Brezilya

Devletlerin egemenliklerini sınırlayan bir diğer etken ise sahip oldukları topraklarda adalet mekanizmalarını işletememesi ve asayişin bozulmasıdır. Brezilya’nın eski başkenti Rio de Jenario bu durumun bir özeti gibidir. Şehir plaj, futbol, İsa heykeli ve doğal güzelliklerinin yanında favelyalarıyla ünlüdür. Rio Favelyalarını diğer gecekondu bölgelerinden ayırmak gerekir. Burada yaşanan olay kendi içerisinde bir ekosisteme dönüşmüştür. Kaynaklarda farklı rakamlar olmakla birlikte 1990’lı yıllardan bu yana on binlerce kişinin öldürüldüğü bilinmektedir. Ayda 800 çatışma olmaktadır ve bunların %80’i rakip çeteler arasında gerçekleşmektedir.

Rio’daki 200 çete 3.000 mahalleyi kontrol etmektedir. Polisin müdahalesi genelde geçici oluyor ve geceleri mahalleler polisler için dahi tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Ayrıca polis öldürme lisansından dolayı ölüm oranını oldukça arttırmaktadır. Örneğin 2018’in ilk 7 ayında polis 1,249 kişiyi öldürmüştür. Çeteler yüksek uyuşturucu gelirlerinden dolayı mücadele edilmesi zor bir hal almaktadır.

İsmail Vardı

Stratejik Ortak Misafir Yazarı

[irp posts=”23711″ name=”Değişim ve Tehditler: Arjantin’de Son Durum”]

İklim Değişikliği Değil ‘İklim Krizi’

İklim krizi küresel ısınmayı açıklayan bir terim olarak öne çıkıyor. Geldiğimiz noktada yaşananlara iklim değişikliği diyemeyecek kadar fazla ilerledik. Durum bir değişiklikten çıktı ve tam anlamıyla bir krize döndü. İklim değişikliği dendiğinde kulağa önlem alınması gereken bir şey gibi gelmediği için durumun aciliyetini bildirmek adına küresel ısınma kaynaklı değişikliklere ve felaketlerin sebebine iklim krizi demek daha uygun olacaktır.

 “Karbon dioksit yoğunluğuna ilişkin bu rakamı incelediğimizde dünyanın kıyamet saatine en yakın zaman diliminde olduğumuzu söyleyebiliriz. Gece yarısı 12’ye doğru hızla ilerliyoruz.”

John Sauven (Greenpeace İngiltere Yöneticisi)

İklim krizinin temel nedeni küresel ısınma ve etkileridir. Küresel ısınma ise dünyadaki karbondioksit oranının sera gazları ile artmasının yerin ve suların ısısını arttırmasıdır. Küresel ısınmanın asıl sebebi ise fosil yakıt tüketiminden kaynaklanan CO2 emisyonu ve diğer sera gazlarından salınan CO2’dir. Sonuç olarak yeryüzündeki sıcaklık artışı iklim krizini tetiklemektedir.

Dünya sıcaklık ortalaması şimdiye kadar geri dönülemeyecek şekilde 1ºC artış göstermiş durumda. Yalnızca bu 1 derecelik artış dünyadaki çoğu kasırgaların, orman yangınlarının, aşırı yağışların, sel felaketlerinin ve sıcak hava dalgalarının sebebini oluşturuyor.

Bugün karbon emisyonunu durdursak bile halihazırda atmosferde bulunan karbon emisyonu sebebiyle 2030’a kadar sıcaklık kötümser tahminlere göre 1,5 derece artacak. Bu da 10 yıl içerisinde dünyadaki afetlerin artması anlamına geliyor.

2015 yılında kabul edilen 2016 yılında devreye giren Paris İklim Anlaşması‘nda ülkeler karbon salınımlarını azaltacakları yolunda sözler vermiş ve bununla ilgili anlaşmalar imzalamıştır. Paris Anlaşması’ndan sonra bir yıl içerisinde yürürlüğe giren ilk küresel anlaşmadır. Ve bu dahi durumun aciliyetini kavramamız adına önemli bir durum. Paris anlaşmasına göre gelişmiş ülkeler mutlak emisyon azaltma hedeflerini sürdürecek, gelişmekte olan ülkeler ise emisyon azaltım hedeflerini yükseltecektir.

Paris İklim Anlaşması nedir? (BBC Türkçe)

Paris İklim anlaşmasına tam bir uyum olması halinde iklim kriziyle gerçek bir mücadeleden bahsedilebilir belki. Fakat Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkeler anlaşmayı imzalamalarına rağmen daha anlaşmayı meclislerinden geçirmediler bile.

Küresel karbon salınımının 1/3‘ünden fazlası 20 adet petrol şirketinin elinde. Karbon salınımı derhal azaltılmalı. Fakat küçük bir grup zengin insanın maddi beklentileri nedeniyle yakın gelecekte bir çok insan zarar görecek.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 26 Kasım 2019’da yayınladığı Emisyon Açığı raporuna göre fosil yakıt endüstrisi derhal durdurulmalı. Dünya 3.2 derecelik bir sıcaklık artışına gidiyor ve bu sıcaklık artışının gerçekleşmesi şu andaki doğal düzenin büyük bir seviyede bozulması anlamına geliyor.

Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 25 Kasım 2019’da yayınladığı rapora göre Paris Anlaşması’ndan beri iklimi ısıtan sera gazları yavaşlama dahi olmadan artıyor, sera gazı seviyesi rekor üstüne rekor kırıyor.

Birleşmiş Milletler Çevre programının 20 Kasım 2019 tarihinde yayınladığı Üretim Açığı Raporuna göre 2030 yılında dünyada şimdiye göre %50 daha fazla fosil yakıt üretilecek. Yani insanoğlu daha fazla kazanmak için kendi kuyusunu kazacak. Paris Anlaşması’ndaki sıcaklık artış hedefi 1,5 derece. Fakat eğer bu gerçekleşirse bu hedefe ulaşılması imkansız.

İklim krizini ele alan uluslararası bir çevre kuruluşu olan 350.org’un yöneticisi May Boeve:

“Bu artık bir uyarı değil, şu anda iklim yıkımının gündelik hayatımıza etkilerini görüyoruz. Kongo’da, Kaliforniya’da ve Avustralya’da muazzam yangınlar devam etmekte. Avrupa’da seller olmakta.”

Bu 3 rapor defalarca kontrol edilmiş durumda. Durum çok ciddi. Yenilenebilir enerjide ucuzlama varken toplu bir geçiş yapılmalı.

Unutmayın bugün ülkenize iklim krizinin görünürde zarar vermemiş olması yarın zarar vermeyeceği anlamına gelmez.

Bahri Hikmet Yahya Başdaş

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça

https://www.unenvironment.org/resources/report/production-gap-report-2019

https://www.science.org.au/learning/general-audience/science-climate-change/1-what-is-climate-change

http://ekolojist.net/iklim-krizi-nedir/

http://www.mfa.gov.tr/paris-anlasmasi.tr.mfa

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40128876

http://bianet.org/bianet/iklim-krizi/216315-bm-den-iklim-krizi-raporu-hemen-simdi-harekete-gecmeliyiz

https://en.wikipedia.org/wiki/Climate_crisis

AB’nin Türkiye’ye Yönelik Akdeniz’deki Değişken Dış Politikası

Avrupa Birliği; Etki-Tepki Yasası bağlamında özellikle Akdeniz Havzası’nda Türkiye ile birçok konuda karşı karşıya gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji politikaları ve son olarak Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı antlaşma, Avrupa Birliği’ni Türkiye ile karşı karşıya getirmektedir.

Etnik bir vurgu yapılmaksızın özellikle Yunan lobisinin gerek AB’nin gerekse ABD’nin dış politika yapımında etkili bir rolü bulunmaktadır. Yunan lobisinin yanı sıra Türkiye’yi doğrudan hedef almış ve hali hazırda Türkiye ile asimetrik bir mücadele içerisinde bulunan FETÖ ve PKK terör örgütlerinin lobi faaliyetlerine benzer çalışmalarıyla Avrupa’da Türkiye’ye karşı yoğun bir kara propaganda faaliyetler silsilesinin içerisinde bulundukları da aşikârdır. AB’nin yukarıda zikrettiğimiz söz konusu bu olaylara karşı tepkisi ne olmuştur? Bunun incelenmesinde yarar olduğu kanısındayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’de başlatmış olduğu Barış Pınar Harekâtına karşı PKK terör örgütünün genelde Avrupa Birliği’nde, özelde ise bazı Avrupalı ülkelerinde gerçekleştirmiş olduğu kara propaganda.

Türkiye son sınır dışı operasyonu ile birlikte AB tarafından kınanmış ve bölgeyi daha büyük bir kaos ortamına sürüklemeden askerlerini Fırat’ın doğusundan çekmesini istedi. Fırat Kalkanı Harekâtı ya da Zeytin Dalı Harekâtına ses çıkarmayan ve ‘Türkiye self-determinasyon hakkını kullanmaktadır’ tezini savunan AB, ne oldu da Barış Pınarı Harekâtı sonrası birden farklı bir politika seyrederek harekâtı bir ‘işgal’ olarak tanıdı?

Fransa’nın İç İşleri Bakanlığı’nın YPG terör örgütünün PKK ile bağlarının var olduğunu kabul ettiğine dair kararname belgesi

PKK; 2004 yılından beri Avrupa Birliği tarafından bir terör örgütü olarak kabul edilmektedir. Hatta PKK’nın PYD ile olan bağlarını Fransa’nın İçişleri Bakanlığı 2015 yılındaki kararnamesi ile beyan etmişti. Peki, ne oldu da Fransa kendi hukuksal normları ile çelişir hale geldi? Suriye’ye bağımsızlığını veren Fransa’ydı. Fransa kendini kendince Suriye’nin geleceği üzerinde hak sahibi ilan etmektedir ve ‘Kürtlerin hamisi’ olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada Fransa’yı bu davranışa doğru iten sebep elbette Suriye’de kendi güdümünde bir Kürt devletini kurmak istemesi ve PKK’nın lobi faaliyetlerince Fransız dış politika yapımcılarını ikna etmesidir. Böylece siyasi çıkarların hukuku nasıl yok saydığını rahatlıkla görmekteyiz. Fransa bu noktada AB’deki nüfuzunu da kullanarak kendi politikalarını AB’ye yansıtmaya çalışmaktadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Enerji Politikaları ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Yönelik Tepki Politikası

Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için şu açıdan önemlidir; AB enerji bakımından yıllarca Rusya’ya bağımlı bir haldedir. Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyeli AB için kaçınılmaz bir fırsat olarak telakki edilmektedir. AB’nin 2010’da enerji potansiyelinin bir kısmının GKRY’nin kıta sahanlığının içerisinde olduğunu fark etmesinden sonra; Yunanistan ve hukuki olarak tanımış olduğu ve bir AB üyesi olan GKRY ile iş birliği ederek bu enerji potansiyelinin Avrupa’ya taşınması istemiştir. Fakat AB’nin bu politikasında çok büyük bir sorun vardı.

AB; KKTC ve Türkiye’yi hesaba katmadan tek taraflı bir plan yapmıştı ve bu Türkiye tarafından bir egemenlik ihlali olarak tasavvur edildi. KKTC’nin AB tarafından kabul tanınmaması, KKTC’nin Türkiye ile yapmış olduğu antlaşmaları da yok saymaktadır. AB’ye göre AB üyesi olan GKRY; tüm Kıbrıs adasının temsilcisi durumundadır ve GKRY’yi ‘de jure’, yani hukuki olarak tanımaktadır. Fakat ada ‘de facto’, yani fiili olarak ikiye bölündüğü ve ayrıca KKTC Türkiye tarafından tanındığı için uluslararası hukuka göre bu antlaşmalar hukuki olarak kabul edilmektedir. AB’nin bu noktada sırf siyasi çıkarlar nedeniyle uluslararası hukuku yok saydığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. AB’nin Doğu Akdeniz politikası daha çok bir ekonomik bir çıkar meselesi iken, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası bir beka meselesi ve egemenlik hakkı olarak kabul edilmektedir.

Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile İmzaladığı Antlaşma Sonrası AB’nin Tutumu

Türkiye ile Libya, 27 Kasım 2019 tarihinde, iki ülkenin deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına dair bir antlaşma imzaladılar. Türkiye bu antlaşma ile Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin batı sınırını belirlemiş oldu. Bu antlaşma ile birlikte Avrupa’ya yönelik GKRY, İsrail, Mısır ve Yunanistan dörtlü ittifakın tasarlamış olduğu enerji hattı projesi hükümsüz kalmıştır. Bu noktada AB büyük bir kayıp içerisindedir. Zira bu enerji hattı Türk engeline takılmadan Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gelecekti. Esasında hukuki bağlamda Ulusal Mutabakat Hükümetini tanıyan AB, yine siyasi ve ekonomik çıkarlar neticesinde Türkiye’nin Libya ile olan antlaşmasının ‘hukuki bir hükmü’ olmadığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin BM tarafından meşru hükümet olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti ile yaptığı bu antlaşma elbette uluslararası hukuk bağlamında kabul görülmesi gereken meşru bir hareket olarak sayılmalı iken, ne hikmetse ekonomik ve siyasi çıkarlar yüzünden hükümsüz ilan edilmiştir.

AB’nin 12 Aralık 2019’da yayımladığı bildiride söz konusu antlaşmanın “üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği, deniz hukukuna aykırı olduğu ve bu nedenle üçüncü taraflar açısından hukuki sonuçlarının bulunmadığı” kaydedildi. (*Deutsche Welle Türkçe)

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”23793″ name=”Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı”]

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

Fransa’nın Geçmişten Bugüne Libya Üzerindeki Güç Mücadelesi

Tunus’ta başlayan Arap Baharının, 17 Şubat 2011 yılında Libya’ya sıçramasından sonra ülke çapında büyük protestoların başlamasına neden olmuştur. Bu protestoların şiddetinin artmasından sonra birçok uluslararası aktörün müdahalesine sahne olmuş, diplomatik ve askeri anlamda en etkin rolü Fransa oynamıştır.

20. yüzyıl başlarında Fransa’nın bölgeye dair emperyal girişimleri olmuş fakat İtalya bölgeyi işgal etmesinden sonra bölgeden çekilmiştir. Libya’nın bağımsızlığından sonra özellikle Kaddafi yönetimdeki Libya ile inişli çıkışlı ilişkiler yaşamış, buna 1989 yılında Fransa uçağının Çad üzerinde seyrederken bombalanması ve Fransa hükümetinin Kaddafi’nin yaptığını iddia etmesi üzerine iki ülke arasında krize neden olmuştur.  2003 yılına gelindiğinde ise Kaddafi’nin kitle imha silahlarını kullanmama kararı üzerine iki ülke arasındaki ilişkiler tekrardan düzelme ve canlanma yoluna girmiştir. 2007 yılında iki ülke arasında on milyar dolar silah satış anlaşmasının yapılması ticari ilişkileri önemli bir seviyeye çıkartmıştır.  Genellikle iki ülke arasındaki ticaret petrol temelli ilerlemekteydi çünkü Fransa, petrol ihtiyacının önemli kısmını Kuzey Afrika’nın en zengin petrol rezervine sahip olan Libya’dan sağlamaktaydı.

Nicolas Sarkozy ve Libya lideri Muammer Kaddafi

Libya’da kriz çıkmasından sonra Fransa, Libya ile bütün bağlarını kesmemiş, eski Libya Büyükelçisini, Fransa Özel Temsilcisi olarak Bingazi’ye göndermiştir. Fransa krizin ilk aylarında Libya hava sahasının yasaklanmasını ve 10 Mart 2011 yılında kurulan Ulusal Geçiş Konseyini Libya’nın resmi temsilci olarak tanıyan ilk ülke olmuştur. Fransa’nın bu kararı birçok Avrupalı devletler tarafından eleştirilmesine neden olmuş, İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt “İsveç rejimleri değil devletleri tanır” diyerek konudaki netliğini ortaya koymuştur.

Fransa ve diğer Batılı devletler tarafından Libya’ya 1973 sayılı BMGK kararı ile uçuş yasağı, yurt dışındaki malları dondurması ve silah ambargosu koyma kararı almıştır.   Bu karardan sonra Libya’da başlatılacak hava harekatı için İngiltere, Fransa ve ABD öncülüğünde bir koalisyon gücü kurulmuş fakat ABD, koalisyonun liderliğini yapmayacağını açıklamasından sonra Fransa aceleci tavırla kendisinin öncülük ettiği Avrupa Birliği bünyesinde harekatın yapılması gerektiğini savunmuştur. Fakat Avrupalı ülkelerin buna sıcak bakmamasından dolayı hareketi NATO devralmıştır.  Fransa, NATO’ya devredilen harekata öncü rol oynamaya devam etmiştir. ABD ve Fransa devlet başkanlarının bir araya gelmesiyle 19 Mart 2011 NATO, Libya’ya hava bombardıman harekatını başlatmış ve 6 ay sonra protestocuların devrik lideri Kaddafi’nin öldürülmesi ile sona ermiştir.

2011’de Libya müdahalesine katılan ülkeler ve ilan uçuşa yasak bölge

Libya’da protestocularının Kaddafi’yi devirmesinden sonra bölge bu seferde iktidar temelli iç savaşa sahne olmuştur. Fransa bölge üzerinde etkisini kaybetmemek ve petrol sahalarını korumak adına bu iktidar mücadelesine uluslararası aktör olarak müdahil olmuştur. Fransa, Arap Baharının ilk başladığında Ulusal Mutabakat Konseyini tanısa da 2015 yılında Paris’te gerçekleşen terör saldırısı sonucu Hafter güçlerini desteklemeye başlamıştır.   Fransa’nın, bu kararı birçok devlet tarafından tepkiyle karşılanmış,  Fransız Le Monde Gazetesinin yayınladığı  “ Fransa’nın Libya’daki gizemli rolüne uluslararası eleştiri” başlıklı makalesinde açıkça uluslararası tepkinin olduğunu belirtmiştir.   Fransa’nın, Hafteri desteklemesindeki temel dayanağı terörle mücadele etmesi görülse de aslında Berka bölgesindeki doğal kaynakları ele geçirmek ve Afrika’da hakimiyet alanını genişletmeyi hedeflemektedir. Bölgede en büyük rakibi olan İtalya ile petrol sahasına sahip olma mücadelesine girmiştir.

Fransa, Mayıs 2018 yılında Paris’te Libya sorunun çözümü için yapılan konferansta taraflar arasında ara buluculuk rolü oynamak istediğini belirtse de sahada Hafter’e verdiği destekten dolayı Libya sorunun çözümünde etkisiz kalmaktadır. Nisan 2019 yılında Ulusal Mutabakat Hükümeti “Fransa demokraside ilkeli duruşu olan bir ülke. Hafter ve ona bağlı güçlere destek vermesi bizi şaşırttı. Özgürlük ve demokrasi konusunda köklü bir tarihe sahip olan bir devletin, her gün sivilleri öldüren ve savaş suçlusu olan Hafter’i desteklemesini akıl almıyor.” ifadelerini kullanarak aleni bir şekilde Fransa’nın Halfer’e destek verdiğini açıklamıştır. Bu açıklamadan sonra Ulusal Mutabakat Hükümeti, Fransa ile olan güvenlik ve eğitim başta olmak üzere birtakım anlaşmaları askıya almıştır.

Yasin Dur

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2020)”]

15 Maddede Yaşananlar: Libya’da Neler Oluyor?

Kuzey Afrika ülkesi Libya’da 2011 yılında Muammer Kaffafi’nin öldürülmesinin ardından başlayan iç savaş ve siyasi kriz dokuzuncu yılına girdi. İki ayrı hükümetin olduğu, çatışmaların git gide arttığı ülkeye, Libya tezkeresinin ardından Türk askeri gidecek. Gözlerin çevrildiği Libya’da yaşananlarla ilgili bilgi eksikliği nedeniyle birçok kişi de “Libya’da Neler Oluyor?” sorusunun cevabını bulamıyor. Biz de Libya’daki siyasi ve askeri krizin taraflarını, bu tarafları destekleyen ülkeleri ve Türkiye’nin Libya ile iş birliği yapma nedenlerini kaleme aldık.

Libya: İç Savaş, Siyasi Kriz, Türkiye İçin Önemi ve Doğu Akdeniz’e Etkisi

1.) Libya’da Birleşmiş Milletler’in meşru olarak tanıdığı Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve General Hafter’in kontrolündeki Tobruk Meclisi adında iki ayrı hükümet var.

  • Ulusal Mutabakat Hükümeti: İlk olarak 17 Aralık 2015’te “Libya Siyasi Anlaşması” uyarınca UMH Başkanlık Konseyi kuruldu. BM Güvenlik Konseyi, UMH Başkanlık Konseyi’nin Libya’nın tek meşru temsilcisi olarak tanıdı ancak konseyin sunduğu hükümet listeleri General Hafter’in baskıları nedeniyle Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmadı ve süreç tıkandı. Bir yıl sonra Şubat 2016’da 18 bakandan oluşan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kurulduğu duyuruldu.
  • Tobruk Temsilciler Meclisi: ‘Fas anlaşması’ gereği ülkenin yasama meclisi olarak kabul edildi. Hali hazırda gayrimeşru hükümet olarak kendini tanımlıyor ve Ulusal Mutabakat hükümetini tanımıyor. Tamamen General Hafter’in kontrolünde.
General Halife Hafter ve UMH Başkanı Fayiz es-Serrac

2.) İç savaşta tarafları destekleyen ülkeler:

  • General Hafter’i destekleyen ülkeler; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, ABD, Fransa ve Rusya. (Moskova yönetimi özellikle paralı asker grubu Wagner ve İHA desteğiyle sahada Hafter’e ciddi destek veriyor.)
  • Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekleyen ülkeler; Türkiye, Katar. (AB ve BM’nin siyasi desteği söz konusu.)

3.) Ülkenin başkenti Trablus’u ve önemli nüfus yoğunluğuna sahip sahil şehirlerini UMH kontrol ediyorken, Hafter, kuzeydoğuda yer alan Bingazi, Tobruk ve Derne şehirleriyle birlikte ülkenin büyük bir kısmını kaplayan güneydeki çöl bölgelerinde hakimiyet gösteriyor.

Libya’nın kuzeyinde son durum – Harita: ISWNews

4.) 1.760.000 km2’lik yüz ölçümüyle Libya’da kontrol alanı açısından üstünlük General Hafter güçlerine bağlı Tobruk Temsilciler Meclisi’nde.

5.) Toprak hakimiyeti açısından UMH’nin 10 katından fazla alana hakim olan Hafter güçleri, nüfus açısından bu üstünlüğü koruyamıyor. Resmi nüfus sayımı olmadığı için kesin verilerle konuşmak zor ancak yaklaşık 6.5 milyon nüfusa sahip Libya’nın yarısı/yarısına yakınının UMH kontrolündeki bölgelerde yaşadığı düşünülüyor.

Libya nüfus yoğunluğu haritası – Kaynak: Dünya Bankası Verileri – Harita: fanack

[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]

6.) Öyle ki 6 milyonluk iç savaş öncesi Libya nüfusunun 2.5 milyonunun Misrata, Trablus ve Sirte’de ikamet ettiği biliniyor.

7.) Libya’nın en önemli özelliği diğer Arap ülkelerindeki gibi kabile ve aşiretlerin söz sahibi olması. Libya’da durum bunun biraz daha ötesinde. Ülkede en bilinen ve büyük bir nüfus yoğunluğuna sahip aşiretler Tuaregler, Amazingler, Verşufanna ve Tebular. Özellikle General Hafter aşiret liderleriyle iyi ilişkiler kurarak toprak hakimiyeti konusunda üstünlüğünü korumaya çalışıyor.

Libya’daki aşiretler – Harita: geopolitical atlas

Şimdi gelelim asıl konuya; Libya’da Hafter’in saldırıları ne zaman başladı?

8.) General Hafter kontrolündeki silahlı güçlerin ‘çatı örgütü’ Libya Ulusal Ordusu, Libya Diyalog sürecinden iki hafta önce 2 Nisan’da aşiretlerle yaptığı görüşmeler sonrasında birçok bölgeyi savaşmadan kontrol altına aldı. 4 Nisan’da da başkent Trablus’u ele geçirmek için operasyon başlattıklarını duyurdu.

9.) En az 7 cephede UMH’ye bağlı güçler ile savaşan General Hafter, Kaddafi döneminden kalma savaş uçaklarıyla özellikle havalimanlarını bombalıyor.

10.) General Hafter, 12 Aralık’ta dördüncü kez Trablus’a yönelik operasyon başlattıklarını ve bu sefer ‘nihai zafere ulaşacaklarını’ söyledi. UMH’ye bağlı Dışişleri Bakanı Muhammed Syala da General Hafer’in başkenti ele geçirebileceği uyarısında bulunarak “Rusların insansız hava araçları ve paralı askerler aracılığıyla General’e destek vermesi neticesinde başkentin düşme riski bulunuyor” açıklaması yaptı.

General Halife Hafter

11.) Libya’nın diğer çatışma bölgelerine göre en büyük eksikliği, teyitli bilgi servis eden yerel haber ajansları ve muhabirlerin yetersiz olması. Suriye’deki gibi teknolojiye hakim yabancı savaşçıların olmaması ve ülkedeki teknolojik alt yapı eksikliği sahada da kendisini gösteriyor. Bu nedenle hala bazı şehir ve kasabaların kontrolünün kimde olduğu bilinmiyor. Ülkede yaklaşık son durum haritası ise şöyle:

Libya son durum haritası (10 Aralık 2019) – Harita: MepaNews

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]

12.) Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek veren, Kaddafi’nin devrilmesine öncü rol oynayan, IŞİD’i Kaffafi’nin memleketi Sirte’den temizleyen ve 2014’te UMH ile birlikte Hafter’i püskürten Misrata Tugayları, Misrata’da seferberlik ilan ederek, yüzlerce askeri araç ve binlerce milis gücünü Trablus cephesine gönderdi.

Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) yürüttüğü “Burkan el-Gadab” operasyonu çatısı altında mücadele eden güçlerden yapılan yazılı açıklamalarda, Misrata, Kabav, Zliten, Hums, Msallata, Zaviye, Cadu ve Zintan kentlerinde seferberlik ilan edildiği belirtildi.

Libya’da seferberlik ilan edilen şehirler.

13.) BM’ye göre Libya’ya silah sevkiyatı yapmak ülkeye uygulanan ‘silah ambargosunu’ ihlal anlamına geliyor. BM raporunda Hafter’e doğrudan Fransa, Rusya, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin silah yardımında bulunduğuna, UMH’ye ise tek silah desteği veren ülkenin Türkiye olduğa yer verildi.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres

14.) Yaşanan sonra gelişmelerin ardından bazı ülkelerin Libya’ya askeri müdahale için başvurduğunu ancak Mısır’ın bu teklifi reddediğini belirten Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’ya müdahale etme gücüne sahip olduklarını söyledi. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya ile kara sınırı olan Mısır’ın askerlerini sahaya sürmek için diplomasi trafiği yürüttüğü iddia edildi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi

15.) ABD’nin Libya’da Hafter’e verdiği paralı asker ve İHA desteği nedeniyle Rusya’ya tepki göstermesi ve iki büyük gücün Hafter üzerinden güç paylaşımına girmesi de gözden kaçmamalı. 26 Kasım’da General Hafter ile görüşen Amerikan heyetinin “Rusya’nın Libya halkının canını hiçe sayarak ülkedeki çatışmaları kötüye kullandığına dair endişelerini” dile getirmesi bunun en yakın işareti kabul edilebilir.

Libya’da UMH güçleri tarafından ele geçirilen Rus paralı askerlere ait teçhizatlar.

[irp posts=”16305″ name=”Rusların Black Water’ı WAGNER” Güvenlik Şirketi”]

General Halife Hafter kimdir?

General Halife Hafter, Libya’nın 1986’da Fransa tarafından desteklenen Çad ordusu ile çatışmalarda 300’e yakın askeriyle birlikte esir düştü. Hapishanede kalmasının ardından CIA ile yapılan anlaşmayla ABD’ye yerleşmesi nedeniyle de devrik lider Kaddafi tarafından “CIA ajanı” olmakla suçlandı. Virginia’da CIA’in merkezinin bulunduğu bölgeye yakın bir evde ikamet etti.

Uzun yıllar ABD’de yaşayan Hafter, Libya’da 1993’deki CIA destekli olduğu öne sürülen darbe girişimini desteklediği iddiasıyla idam ile yargılandı. 2011’de Kaddafi’ye yönelik halk isyanı ve NATO ülkelerinin müdahalesi sonrası Libya’daki yeni yönetimde görev almak üzere ülkeye döndü ve geçici hükümette Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev aldı. Desteklediği hükümetin lideri Abdülfettah Yunus’un suikast sonucu öldürülmesinin ardından ülkeden ayrıldı. Daha sonra 150 üst düzey Libyalı askerin Hafter kontrolünde yeni bir Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulması talebi üzerine ülkeye tekrar döndü. Ülkedeki siyasi krizi fırsata çevirmek adına 2014 yılında Trablus hükümetini tanımadığını ve Tobruk’taki ‘Temsilciler Meclisi’ni ‘resmi hükümet’ olarak tanımladı. Konuşmasında ülkedeki krize karşı bir yol haritası yayınladı. Bu tarihten itibaren yaklaşık 3 yıl süren Bingazi savaşıyla birlikte ülke genelinde hızlı bir yükselişe geçen Hafter güçleri, birçok ülkenin desteğiyle illegal hükümetini Trablus’a alternatif olarak sunmaya başladı.

Türkiye, Libya’daki Krizin Neresinde?

Türkiye’nin Libya’daki faaliyetleri, 2015 yılının sonunda, 2016 yılında Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kurulması ve buna karşı Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan bloku tarafından desteklenen General Hafter’in saldırılarıyla aleni olarak gün yüzüne çıktı. Türkiye, BM tarafından resmi olarak tanınan UMH ile birçok anlaşma yapmasıyla birlikte yardım faaliyetlerinde de bulundu. “Üçlü Arap blok” tarafından desteklenerek ülkede tam hakimiyet kurmayı hedefleyen General Hafter’in karmaşık geçmişi, birçok ülkenin planlarının bir parçasını taşıdığı izlemini verdi. Öyle ki ABD tarafından yıllarca ‘korunan’ ve sahada Rusya gibi ülkelerin de desteğini almasıyla dikkat çekti.

UMH Başkanı Serraç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Türkiye neden UMH’yi destekliyor?

  • Kaddafi döneminden bu yana özellikle inşaat sektöründe büyük yatırımlarını korumak istiyor.
  • Türkiye, Doğu Akdeniz’de deniz sınırı olan Libya ile bölgesel iş birliği hedefliyor.
  • Yunanistan’ın 2014’te Girit adasını baz alarak işgal ettiği Libya deniz alanını tanımıyor. Bu kapsamda UMH ile 27 Kasım’da iki muhtıra imzaladı; “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ve “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”.
  • Doğu Akdeniz’de ortak gaz arama ve boru hattı projesi gerçekleştiren İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Türkiye’yi pasifize etmesine karşı Libya ile ittifak gerçekleştiriyor. Deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşmasıyla belirlenen Türkiye ile Libya’nın Doğu Akdeniz’deki sınırları BM tarafından kabul edilmesi halinde, İsrail’in gaz sahasından Avrupa’ya doğal gaz taşınmasını amaçlayan “East Med Boru Hattı” projesi için Libya’dan ve Türkiye’den izin alınması gerekecek.
East Med Boru Hattı güzergahı
  • Türkiye ile Libya arasında imzalanan “güvenlik ve askeri işbirliği” mutabakatına göre de Libya, Türk ordusuna topraklarında 3 yıl konuşlanabilme hakkı tanınıyor. Türk askerinin Libya’ya gönderilmesiyle hem psikolojik üstünlük hem de sahada askeri strateji açısından başarı elde edilmesi planlanıyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

[irp posts=”23520″ name=”Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu”]

[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]

Uygur Türklerinin Uğradığı Zulüm ve Dünyanın Pozisyonu

Hepiniz Çin’in Uygur Sincan Özerk bölgesinde, Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin durumundan haberdarsınızdır. Bu yazımızda bu konuya dair gözlemlediğimiz üç noktaya değineceğiz. Şu an neler oluyor? Tarihle ilişkilendirirsek ortaya neler çıkıyor? Müslüman ve Batı dünyasının insanları ne düşünüyor? Bu üç soruya bir cevap bulmak için gayret edeceğiz.

Doğu Türkistan’da Tam Olarak Ne oluyor?

Çin’in 1949 yılından bu yana hakimiyeti altında tuttuğu Doğu Türkistan’ın kırsal kesimlerinde etrafı yüksek duvarlarla çevrili inşaatlar devam ediyor. Uydu görüntüleri, Doğu Türkistan çöllerinde inşa edilen ve içinde yüz binlerce Uygur Türkü’nün tutulduğu toplama kamplarının son bir yılda tam 3 katı büyüdüğünü ortaya koyuyor. Hatta BM’ye göre baskı ve zulüm altında yaşayan Uygurların sayısı 1 milyonu aşıyor.

Çin, bu toplama kamplarını uluslararası medyaya “eğitim merkezi” veya “rehabilitasyon merkezi” olarak lanse etse de, oraya kimsenin girmesine izin vermiyor. Biz yine de içeride neler olduğunu biliyoruz. Referans olarak medya ve Uygur kardeşlerimizi alacağım. Bir kaç medya organına bu izni verdiler, bunlar büyük ve uluslararası kuruluşlar. Kayıtlarda gördüğümüz şüphesiz çok feci. Uygur Türkleri sınıflarda eğleniyor, Çin Halk dansları öğreniyor. Xi Jinping’i yücelten marşlar ezberliyor. Kadınların hepsi açık, başörtüsü (artık) yok. Bilgisayar başında oturan erkekler ise birer robot gibi bilgisayara bakıyor, çıt çıkmıyor. Kameraman Çinli yetkililere rağmen duvarda “kurtarın beni” yazısını çekebiliyor.

Bunlar Çinlilerin bize gösterdikleri. Peki Çin’den kaçmayı başaran Türkler ne diyor? Daha önce toplama kamplarından birinde tutulan Kayrat Samarkan’ın yaşadıklarını sizlere iletelim:

“Sorgulama sırasında ağır işkence gördük, ufacık hücrelerde çok sayıda insan bir arada tutulduk ve kimilerini intihara sürükleyen Komünist Parti rejiminin acımasız uygulamalarına maruz kaldık.”

Şu anda Kazakistan’da yaşayan Kayrat, 2017 yılının ekim ayında ziyaret amaçlı Doğu Türkistan’a döndüğünde hemen bir yerel polis karakoluna çağrılmış. Metal bir sandalyeye zincirlenerek 3 gün boyunca uykusuz bir şekilde sorgulandığını dile getiren Kayrat, sorgu sırasında sık sık, Çin’den neden ayrıldığı, Kazakistan’da ne iş yaptığı ve hangi sıklıkla camiye gittiğinin defalarca sorulduğunu belirtiyor.

Sorgusu tamamlanınca da kendisine Kazakistan’a yakınlığı nedeniyle 3 ile 9 ay arasında Altay bölgesindeki bir “yeniden eğitim merkezine” gönderileceği tebliğ edilmiş.

Toplama kampında 15 kişinin kaldığı bir hücreye konulmuş. O andan itibaren de günlük rutin Çince şarkılar ezberleyip söylemiş, Çince yazılar yazmış, Komünist doktrinler okumuş ve her gün Çin Komünist Partisi hakkında saatler süren konuşmaları dinlemek zorunda kalmış.

Şu anda 30 yaşında olan Kayrat:

“Beni alıp bir odaya götürdüler, metal, sandalyeye benzer bir cihaza bağladılar. Bu cihaza zincirlendiğinizde ayakta kalıp hareket edemiyorsunuz. Göğsünüz açıkta kalacak şekilde kollarınızdan metal cihaza bağlanıyorsunuz. Cihaza bağlı kaldığım 6 saat sonra tüm vücudum perişan haldeydi. Sadece 10 dakika bu cihaza bağlı kaldıktan sonra bedeniniz dayanamaz hale geliyor. Hareket ettikçe demirler vücudunuza temas ediyor. 6 saat sonra ise acı dayanılmaz hale geliyor.”

Kısaca olan olayları özetlersek:

  • İnsanlar, ağır işkence altında dinini değiştirmek, kimliğini reddetmek ve boyun eğmek zorunda kalıyor.
  • İnsanlar, dinine ve rabbine inanmadığına dair belgeler imzalamak zorunda kalıyor.
  • Camiler cuma günleri bile boş. Girişteki kameralar kimin girip çıktığını kayda alıyor, polis bu kişileri fişliyor. Girişten bahsetmişken, “partiyi sev, ülkeyi sev” sloganlı afişler de asılı halde.
  • Ortadan kaybolan Uygurların sayısı gittikçe artıyor, kamplar iki sene içerisinde uydu görüntülerinden yola çıkarsak 5 kat büyüdüğü gözlemleniyor.
  • BM ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, Çin’in uyguladığı sözde “anti-terörizm” politikasının kanun dışı olduğunu ve insan haklarını ihlal ettiğini söylüyor.

Tarihsel Açıdan Doğru Türkistan

Tarihten yola çıkacak olursak, bir çoğunuzun bildiği gibi Çinli rejimlerin ve hanedanlıkların her daim Türklerle bir düşmanlığı olmuştur. Köklerimizin dayandığı Orta ve Kuzey Doğu Asya’da Çinliler bir çok kez komşumuz olmuş hatta bizden korunmak için Çin Seddini örmüş. Bu düşmanlığın günümüzde, 2019/20’de hâla bitmediğini görüyoruz. Hatta Binali Yıldırım Çin’e en son ziyaretinde gittiğinde, Çinliler heyetimizi geleneksel Tang hanedanı kostümleriyle karşılamış ve gösteri yapmışlardı. Tang hanedanı ise Göktürklerin azılı düşmanıydı ve Türkleri bozguna uğrattıkları da olmuştu.

Biraz daha günümüze doğru yaklaşalım. Yakın tarihe dönelim. Çin’deki devrimci komünistler 1949 yılında milliyetçi kesimi devirerek başa geçmişti. 1933 ve 1944 yıllarında bağımsızlığa ulaşıp kendi devletlerini kuran Uygur Türkleri, 1949 yılında işgalci Çin güçlerini topraklarında gördü. Savaş başlamıştı. Çok çetin geçecekti. Üstelik Ocak ayıydı, kış şartlarının verdiği zorluklar doruğundaydı. Çinliler sayıca fazlaydı ve diğer taraftan da Sovyetlerin siyasi baskıları vardı. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar tam 6 sene dayandı. 6 sene sonrasında Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistanı ihlak etti. Doğu Türkistan’ın adını “yeni bölge” mânasına gelen “Xingjiang” olarak değiştirdiler. Sözde özerklik de verildi ancak acı gerçek önemli siyasi, yönetim ve ekonomik makamların yüzde doksanının Çinlilerin elinde olmasıydı, bugün bölgedeki lider parti; komünist ve Çin’e bağlı Uygur kökenli insanlar. Kısacası, hainler.

1949 senesi, çok uzun süre sürecek olan isyan ve direnişlerin başlangıcıydı. O yıldan günümüze kadar Uygurlar boyun eğmedi. 1980’e kadar silahlı baskınlar, protestolar ve bağımsızlık girişimleri oldu. Ne yazık ki hepsi hüsrana uğradı. Bu süre içerisinde büyük kahramanlar nam saldı. Komutan Osman Batur gibi, yazar Abdulhamid Mahsud gibi, aktivistler Abdülkadir ve Hatice gibi, alim ve mollalar Molla Baki, Molla Samed ve Şeyh Said gibi. Hepsi Çinli güçler tarafından katledildi, üstelik çoğu ihanete uğradı. Tarih tekerrür etti ve Çin yine entrikalar ve hainlerle Türkleri sindirdi.

1980 senesinden günümüze kadar Uygurlar silahsız şekilde protestolarına devam ettiler. Birçok kez öğrenci ayaklanmaları yanı sıra kadınların protestoları, çiftçi ayaklanmaları da büyük çapta gerçekleşti. Çin, protestoları güç ve silah kullanarak bastırsa da yetinmedi. Her protesto sonrası Türk köylerini bastı ve masum insanları katletti. Bu olayların her yerde fotoğrafları ve dokümanları mevcuttur.

Kimi zaman Çin’in aile planlama programı altında her Türk evine bir Çinli erkeği sokması, kimi zaman tarihi yapıtların ve camiilerin “şehirleşme ve modernleşme” kisvesi altında yıkılması ve kimi zaman Türklerin yoğunlaştığı bölgelere Han Çinlilerinin yerleştirilip demografik yapının değiştirilmesi protesto edildi. Çin durmadı, tüm politikalarını devam ettirdi. Bugün de devam etmekte.

Dünya Doğu Türkistan Hakkında Ne Yapıyor veya Ne Düşünüyor?

Müslüman dünyasına baktığımız zaman göze çarpan şey şu ki; Çin ile ekonomik veya diplomatik bağları olan ülkeler Doğu Türkistan hakkında pek konuşmuyor. Bunu tamamen objektif ve diplomatik açıdan değerlendirirsek aklımıza, “kendi vatanın ayakta duramazken başka bir bölgeye el atamazsın, senden güçlü birine kafa tutamazsın” kuralı geliyor. Duygusallığı bir kenara bırakıp diplomatik açıdan düşünürsek bahsi geçen devletlerin Çin’i protesto etmemek konusunda haklılık payları var. O pay ne kadar, tartışılır. Kimisi vicdanen konuşur, kimisi önce çıkarlarını gözetir ve daha önce belirttiğim kurala göre hareket eder. Ancak bu ülkelerdeki halkın Doğu Türkistan için elinden geleni ardına koymadığı da bir gerçek. Müslümanlar her yerde sesini duyuruyor, protestolar düzenliyor ve sosyal medyada akımlar başlatıyor.

Tabii ki Müslüman devletlerin hepsi Çin’e yakın değil. Öyle ki, Malezya’nın Cumhurbaşkanı Çin’in uyarısına rağmen “İltica talebinde bulunan tüm Müslüman Uygur kardeşlerimize kapılarımız açıktır.” çağrısı yaptı. Müslüman bir ülke olmayan ancak Müslümanların büyük bir azınlık olduğu Japonya ise Asya gündemine “Rabia” adlı Doğu Türkistanlı’yı Çin’in teslim talebine rağmen ülkesine almasıyla gündeme gelmişti. Katar yönetimi de, ilk başta BM’nin hazırladığı “Çin’i kınama” tasarısına imzasını atmasına rağmen o imzayı sonradan geri çekti. Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in “endişelerimiz sürüyor” açıklaması da mevcut. Şu an o koltukta oturan Tokayev ise bu zülmü inkar edenler arasında.

[irp posts=”23602″ name=”Orta Asya’nın En Güçlü Türk Devleti: Kazakistan”]

Batı dünyasına gelirsek; hemen hemen bütün Avrupalı ve Amerikalı ülkeler BM tasarısına imzasını attı. ABD dışında etkin politika yapan hiçbir batılı ülke olmadı. ABD’nin yaptığını daha çok Çin’e karşı bir koz olarak yorumlamakta fayda var bence. Ticaret savaşlarını hepimiz biliyoruz. ABD yıllardır komünist Çin’e karşı düşman bir tutum sergiliyor. Bu zulüm ise işlerine geliyor diyebiliriz. Yoksa ABD’nin insancıl ve barışçıl açıdan bu konuya baktığını sanmıyorum. Sonuçta ABD bu, tam bir savaş makinesi.

Batı’daki halk, insanlar ne düşünüyor? Haberleri var mı? Bu soruların cevabını rahatlıkla ben cevaplayabilirim. 28 Aralık tarihinde Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da bir protestoya katıldım. Organizasyon Uygur Türkleri ve orada yaşayan “gurbetçi” olarak adlandırdığımız Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapılmıştı. Buna rağmen katılımcılar arasında Arap ve Berberi kökenli Faslılar, Somalililer ve Filistinliler de vardı. Müslümanlar birlik ve beraberlik içerisindeydi. Oradan geçen ve meraktan izleyen Hollandalılar da vardı. Özellikle onlara dikkat etmek istedim, negatif anlamda değil de daha çok olaya nasıl baktıklarını merak ediyordum. Çoğu 1 dakika bile geçmeden yanımdan “bu ne böyle, ne kadar boş” diyerek ayrıldı.

Filistin konusunda da çok hassas olan Müslümanları kışkırtmak için aynı meydanda birden birkaç kişi İsrail bayrağıyla toplanmıştı. Çok büyük ve şiddetli bir kavga çıkmadan neyse ki polis olaya müdahale etti. Aynı günde Almanya’nın Frankfurt kentinde de protestolar vardı. Oradan aldığım bilgilere göre aynı ortam orada da hakimdi. Önümüzdeki günlerde Lahey’deki Çin Konsolosluğunun önünde de bir gösteri planlandı. Oraya da gidip gözlemlemek istiyorum, gözlemlemek yanı sıra protesto hakkımızı kullanmamız önemli. Sosyal medyaya göz attığımda ise batılı insanların burada da “aman banane onlardan, ben rahatıma bakarım” dercesine sergiledikleri tutumu gördüm. Anlayacağınız insanımız da çokça hakim olan “Batı bile sesini çıkarıyor, bir de bizim şu halimize bak” algısının yanlış olduğu açık ve net.

Doğu Türkistan, kalbimizde 1949 senesinde açılan bir yara ve hâla kanıyor. Bizim yapabileceklerimiz sınırlı, ama unutmayın ki “protesto hakkı” çok önemli bir insan hakkıdır. Günümüzde sosyal medyayla da çok büyük kitlelere ulaşılabiliyor. Siyasi anlamda uluslararası arenada işler olumsuz görünse de bu içler acısı durum elbet son bulacaktır. Zira kahraman komutan Osman Batur’un dediği gibi;

“Ben can verebilirim. Milletim dünya durdukça mücadeleye devam edecektir!”

Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü

Hedefteki Ülke İran’ın Askeri Gücü

Ortadoğu var olan karışıklık, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’in ABD tarafından Bağdat’ta öldürülmesi ile katlanarak arttı. Bir tarafta 1979 devrimi sonrası sıkı bir  askeri ve ekonomik ambargoya maruz kalan İran, diğer tarafta İran’ı İsrail’in ve bölgenin güvenliğine tehdit olarak gören Amerika Birleşik Devletleri. İki ülke Orta doğu’da bazen gizli ittifaklar yapsa da, sürekli bir çıkar çatışması içerisindeler. ABD Orta doğu’da hemen hemen tüm ülkelerde askeri üsse sahipken, İran ise Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de Şii milis güçleri üzerinde çok etkili bir nüfuza sahiptir. Bu noktada merak edilen soru ise şu şekilde; İran’ın askeri gücü nedir?

Her ne kadar iki ülke şuan savaşın eşiğinde olsalar da 1979 devrimi öncesi ABD’nin bölgedeki en büyük müttefiki Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimindeki İran’dı (her ne kadar 1953 CIA darbesi ile Şah’ı başa getirmiş olsalar da). O dönemde Şah Rıza sıkı bir ABD dostuydu. Öyle ki ABD’nin ürettiği her silah sistemini ülkesinde görmek istiyordu. Mesela ABD’nin donanma için ürettiği F-14 uçakları ordusunda görmek isteyen Şah, ABD’den bu uçakları aldı. ABD’nin Şah ile olan sıkı işbirliğinin neticesinde ABD kendi donanması için ürettiği F-14’leri birkaç değişiklik ile İran’a verdi.

İşin siyasi kısmına girmeden İran’ın askeri gücü hakkında bilgi vermemiz gerekirse, İran ordusu yoğun ambargolar neticesinde (balistik füze teknolojisi hariç) eski sistemleri modernize ederek ordusunu geliştirme yolunu (mecburen) seçti. Lakin balistik füze teknolojisini bu işten ayrı tutmamız gereklidir. Bu konuda gerçekten ileri teknolojiye sahip ülkeler içerisinde yer almayı başarmıştır.

İran’ın askeri gücü analiz edecek olursak;

Toplam asker sayısı: 873.000 (523.000 aktif, 350.000 yedek)

Savunma bütçesi: 6.3 milyar $

GFP sıralaması: 14

İran Silahlı Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Hava Savunma Kuvvetleri, Devrim Muhafızları Ordusu ve  İran Kolluk Kuvvetleri olarak şekillendirilmiştir.

İran’ın Askeri Gücü

 İran Kara Kuvvetleri

Daha önce de belirttiğimiz üzere İran’ın askeri kapasitesi yoğun ambargo ve baskılar neticesinde yeterli düzeyde gelişme gösterememiştir. İran kara kuvvetleri dış alımlarda sıkıntı yaşadığından dolayı elinde bulunan Sovyet ve Amerikan silahlarını modernize ederek ve kendi öz kaynaklarını kullanmak suretiyle ordusunu geliştirmeye çalışmıştır. İran Kara Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Tank Sayısı: 1634 (ana muharebe tankı Sovyet T-72 S ve İran’ın geliştirdiği Zülfikar’dır.)

Zırhı araçlar: 2.345

Kundağa Motorlu Silahlar:570

Çekili Toplar: 2.128

Çoklu Roketatarlar: 1.900

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın geliştirdiği Karrar Tankı / İran’ın Askeri Gücü

İran Hava Kuvvetleri  

İran’ın hava kuvvetlerinin  asıl gücü devrim öncesi ABD’den aldığı savaş uçaklarından  oluşmaktadır. Devrim öncesi ABD ile sıkı bir müttefik olan İran’ın elinde ABD yapımı  F-14, F-4 ve F-5 uçakları bulunmaktadır. Ayrıca Rus yapımı MİG- 29’un yanı sıra Fransız Mirage F-1 ve Çin yapımı F-7M uçaklarda bulunmaktadır. Bunun yanı sıra İran,  yerli üretim olarak lanse ettiği fakat F-5’in modernize hali olan Kevser uçaklarını da üretme kararı almıştır. İran’ın 5. nesil olarak tanıttığı ve otoriteler tarafından uçması imkansıza yakın görülen Kahrir-313 projeside mevcuttur. İran Hava Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Avcı Uçağı: 142

Saldırı Uçağı: 165

Nakliye Uçağı:89

Eğitim   Uçağı: 104

Helikopter: 126 (12 adedi saldırı)

İHA: 55 (Ebabil, Muhacir, Hamaset vs)

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın ürettiği 5. Nesil Kahrir-313 savaş uçağı / İran’ın Askeri Gücü

İran Deniz Kuvvetleri

İran Deniz Kuvvetlerinin ana görevi denizden (özellikle de Hürmüz Boğazından) gelebilecek saldırılara karşı koymaktır. Ayrıca yerli üretim olarak Sahand fırkateynini 2012 de suya indirmiştir. İran donanma konusunda ciddi bir güce sahip ülkelerden birisidir. Deniz gücü bakımından ABD’den sonra en çok donanma türevlerine (gemi, denizaltı vs.) sahip 4. ülkedir.(Globalfirepower). İran Deniz Kuvvetlerinin askeri kapasitesi şu şekildedir;

Fırkateyn: 6

Korvet:3

Denizaltı:34

Sahil Güvenlik Botu: 230

Mayın Gemisi: 10

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran milli savaş gemisi Sehend / İran’ın Askeri Gücü

İran Hava Savunma Kuvvetleri

İran hava savunma sistemleri olarak Amerikan, İngiliz, Çin ve Sovyet/Rus yapımı olmak üzere çok çeşitli sistemler kullanmaktadır. Ayrıca Rus yapımı S-300 den esinlenilerek Bavar-373 HSS geliştirmiştir.  İran Hava savunmasını  S-300, HAWK, Khordad 15, HQ-7, Sayyad 1-2  gibi farklı sistemler ile sağlamaktadır.

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
Bavar-373 Hava Savunma Sistemi / İran’ın Askeri Gücü

Tüm buraya kadar verdiğimiz bilgiler dışında İran’ın ciddi bir balistik füze yeteneği vardır. İran’ın olası bir savaş durumunda bu silahları kullanması beklenmektedir. Özellikle de son yapılan saldırlar ve taraflardan gelen açıklamalara bakacak olursak ilk hedefin İsrail olacağı belirtilmektedir. İran’ın balistik füze programı başlı başına bir makale konusu olduğu için burada sadece infografik üzerinden bilgilendireceğim.

Hedefteki Ülke İran'ın Askeri Gücü
İran’ın balistik füze kapasitesi / İran’ın Askeri Gücü

İran’ın Askeri Gücü

Kaynaklar: Globalfirepower, Globalsecurty

[irp posts=”22694″ name=”Pentagon İlk Kez Yayınladı: 7 Maddede ‘İran’ın Askeri Gücü'”]

[irp posts=”23734″ name=”Türkiye ve Mısır’ın Askeri Güç Karşılaştırılması”]

https://stratejikortak.com/2020/01/irak-abd-buyukelcilik-baskini.html