Öfkeli protestocuların ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğinin etrafını sarması, ABD Başkanı Trump için Ortadoğu bölgesindeki yıkıcı ve başarısız yılının kapanışı oldu. Geçtiğimiz günlerdeki Amerikan bombardımanından ötürü hiddetlenen protestocular Bağdat’taki Büyükelçiliği çembere aldıktan sonra baskın düzenledi. Dillerde “Amerika’ya ölüm!” sloganı vardı. Çok geçmeden Irak güvenlik güçleri protestocuları tesislerin dışına çıkardı.
2019 yılının son gününde gerçekleşen bu kaotik olay, ABD Başkanı Trump’ın yıkıcı yılını simgeler nitelikte. Kerkük’te ABD’li bir paralı askerin öldürülmesine nispeten yapılan bombardıman, onlarca İran destekli Ketaib-Hizbullah örgütü (bazı analistlere göre Lübnan Hizbullahının Irak kolu) milisinin ölmesine sebep olmuştu.
Amerika Birleşik Devletleri, ABD’li paralı askerlerine yapılan saldırıdan Ketaib-Hizbullah’ı sorumlu tuttu. Ketaib-Hizbullah, yani aslında İran destekçileri, ABD’nin bu cevabından ötürü Irak’ta artık ABD’yi istemiyor. Şu an Irak’ta DEAŞ ile mücadele kapsamında kabaca 5000 Amerikan askeri bulunuyor.
ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nin Şii milis gücü Haşdi Şabi taraftarları tarafından işgal edildiği, dün geceden büyükelçi ve görevlilerin tahliyesinin gerçekleştiği bildirildi. pic.twitter.com/9Z1gFZFalX
Washington Post’a göre Trump, korunaklı bir odada barınan diplomatların olduğu elçiliğe gerçekleştirilen sızma hamlesinden özellikle İran’ı sorumlu tuttu.
Trump olaya ilişkin attığı bir tweette “İran Amerikalı bir paralı askeri öldürdü, bir çoğunu da yaraladı. Güçlü şekilde cevap verdik, her daim de vereceğiz. Şu anda ise İran, büyükelçiliğimize karşı bir saldırı düzenliyor. Tamamen sorumlu olacaklar. Ayrıca, Irak’tan beklentimiz; elçiliğimizi güvenlik güçleri aracılığıyla koruması. Kayıtlara böyle geçsin!” diyerek duruma dair sıcak bir değerlendirme ve açıklama yapmış oldu.
Trump daha sonra bir tweet daha attı:
“Özgürlük isteyen ve İran tarafından domine ve kontrol edilmek istemeyen Iraklı milyonlara sesleniyorum; sizin için işte tam zamanı!”
Trump, bu mestur tweetiyle ne demek istediğini açıklamadı. ABD Savunma Bakanı Esper saldırıdan birkaç gün sonra ABD’nin ilave olarak bölgeye ek güç göndereceklerini açıkladı. Şiddetli protestolar sürerken, ABD bölgeye 100 deniz piyadesi göndermiş oldu.
Politico’ya göre Trump yönetimi, Obama yönetimi altında yaşanan Bingazi faciasını tekrar yaşamak konusunda kaygılı. 2012 yılında Libya’nın Bingazi kentinde Amerikan elçiliği cihatçı bir grup tarafından silahlı saldırıya uğramıştı. Buna bağlı olarak, Trump ek asker gönderildiği gün “Anti-Bengazi” tweeti ile son durumu gayet iyi açıklamış oldu. Sonrasında bir dizi tweet ile elçiliğin güvenli hale getirildiğini de belirtti.
“Irak’taki büyükelçiliğimiz GÜVENLİ ve saatlerdir öyle. Savaşçılarımızın çoğu, dünyanın en ölümcül askeri ekipmanlarıyla beraber, derhal tesislere intikal etti.”
“İran can veya mal kaybı ve zararından tamamıyla sorumlu tutulacaktır. Onlar BÜYÜK BİR BEDEL ödeyecekler. Bu bir uyarı değil, tehdittir. Mutlu yıllar!”
Geçtiğimiz aylarda Irak vatandaşları İran’ın sahip olduğu Irak devletinin iç işlerindeki büyük nüfuzdan rahatsızlandığı için sokaklara dökülmüştü. Ancak son bombardıman, bu protestoların “anti-Amerika” protestolarına dönüşmesine neden oldu. Irak yetkilileri ABD’yi bağımsızlıklarına müdahele etmekle suçladı. Korkular o ki; Irak, ABD ve İran arasındaki bir ön-savaşın yaşanacağı saha olabilir.
Senato’nun Dışişleri Komitesinde yer alan, demokratlardan senatör Chris Murphy, Büyükelçilikte yaşananlara ilişkin bir tweet attı:
“Trump, Orta Doğu politikalarını artık abartılamayacak seviyede yüzüne gözüne bulaştırdı. Yolunda giden çok az şeylerden biri olan İran karşıtı protestolar bile Trump’ın başarısız İran siyâseti sayesinde artık ABD karşıtı protestolara dönüştü.”
Demokrat Senatör Chris Murphy
Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, olaya farklı açıdan bakıyor. “Büyükelçiliğe yapılan saldırı direkt olarak İran’ın 1979’den kalma senaryolarından.” Bolton burada 1979 yılında yaşanan esir krizine atıfta bulunuyor. Bahsi geçen krizde Devrim yanlısı öğrenciler 52 Amerikalı diplomatı esir almıştı. Bolton devam etti; “Bu İran’ın Şia örgütleri üzerindeki kontrolünü gösteriyor, Irak tarafından gelen bir anti-amerikancılığı değil. Vatandaşlarımızı İran’ın savaş yanlısı politikasından korumamız gerek.”
John Bolton
Elçilik saldırısından önceye gittiğimizde, Trump için 2019 yılının bol felaketli geçtiğini görüyoruz. Bunların çoğunu Trump’ın Mayıs 2018’de aldığı İran ile üzerinde 2015’te anlaşılan nükleer anlaşmasından çekilme kararına bağlayabiliriz. İpler, Trump’ın bu tarihi anlaşmayı tek taraflı bozmasıyla iyice gerildi. Tek taraflı dememin sebebi ise bunun ABD’nin müttefikleri tarafından bile kınanan bir hareket olması.
Husumet yaz aylarında İngiliz dilinde denildiği gibi resmen “kaynama noktasına” ulaştı. Zira İran Hürmüz Boğazı’nda ABD’li petrol tankerlerine bir dizi saldırı düzenlemişti. İran ve ABD arasında olası savaş korkuları oluşmuştu.
İran, parçalanmakta olan nükleer anlaşmasından bir kaç adım daha uzaklaşıyordu ve bu özellikle Avrupa bloğunu kaygılandırdı. Nihayetinde bu anlaşma İran’ın nükleer silahlar elde etmesini önlüyordu. Trump geri çekildikten sonra İran kabaca bir yıl anlaşmaya uyum sağladı.
Trump yönetimi İran’ı köşeye sıkıştırıp masaya oturmak istiyor. Masada ise 2015’teki anlaşmanın daha ezici bir versiyonu sunulacak, amaç o. Trump bunu aşırı yıkıcı yaptırımlar uygulama yoluyla başarmak istedi ve istiyor da. İran’a uygulanan yaptırımlar İran ekonomisini bir hayli sarstı. Bu maximum baskı stratejisi bir kaç başarıyı da beraberinde getirdi. Senato’nun Dışişleri Komitesinde yer alan senatör Bob Menendez, elçilik olaylarından sonra Trump’ın İran politikasını sert bir dille eleştirdi:
“Trump yönetimi, İran’a karşı maximum baskı çığırtkanlığı yaparak uluslararası ticarete tehditler oluşturdu. Orta Doğu’da daha şiddetli proxy saldırılar olmasına yol açtı. Şimdi de Irak’ta bir Amerikan vatandaşının öldürülmesine.”
Bob Menendez
İran ile yaşanan soğukluğun en yüksek noktasında Trump, iki tarafın (Demokratlar ve Cumhuriyetçiler) da siyasetçileri tarafından Suriye’de “Kürtleri yalnız bıraktığından” dolayı eleştirilmişti. Trump’ın askerlerini çekmesiyle böylelikle bize, yani Türkiye’ye operasyon yolu gözükmüştü. Trump’ı eleştirenler, bu çekilme yüzünden Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı ile insani bir kriz yarattığını savunuyorlar.
Kısaca Trump, seçim yılı olan 2020’ye Ortadoğu cephelerinde ABD bağlantılı karmaşıklıklarla ve bölgede karmakarışık bir dizi potansiyel problemlere çözümsüz şekilde dahil oldu.
Lâkin seçimlerde kozları da muhakkak olacaktır. Öyle ki Trump, ABD’de son 50 yılın en düşük işsizlik seviyesine ulaştı. Çiftçilerini Çin’e karşı korudu ve söz verdiği gibi imâlat sektörüne de özel ilgi gösterdi.
[irp posts=”24001″ name=”15 Maddede İran’ın Öldürülen Kilit İsmi Kasım Süleymani”]
Devletler arası etki ve nüfuz mücadelesi meselesinde diplomasinin hantallığı ve uzun süreci, devletleri alternatifi çözümlere teşvik etmiştir. Düzenli ordunun ekonomik külfeti, hedef ülkeye resmi bir müdahalede birçok aktörden alınacak olumsuz reaksiyonlar ve olası bir ordu personeli kaybının özellikle içişlerinde yarattığı infial gibi sebeplerden dolayı devletleri vekalet savaşı stratejisine itmiştir/itmektedir.
Vekalet savaşı, bir veya birden fazla zıt gücün birbirlerine doğrudan müdahalesi yerine, icra edilmek istenen faaliyeti üçüncü bir aktörün taşeronluğunda gerçekleştirmesi olarak tanımlanabilir. Vekalet savaşı stratejisine göre, özel askeri şirketler, terör grupları, milisler ve daha birçok üçüncü aktör, devletler adına silahlı/silahsız faaliyetler düzenlemektedir.
(Soğuk Savaş’ta ABD ve SSCB tarafından vekaleten kullanılan aktörler)
Özel Askeri Şirketler
2. Dünya Savaşı’ndan gazi olarak ayrılmış Birleşik Devletler askerlerinin kurduğu DynCorp adlı şirket, aynı zamanda modern anlamda kurulmuş ilk özel askeri şirketlerden biridir. Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Grenada’nın işgali gibi faaliyetlerde ABD ordusunda teknolojik ve lojistik destek sağlamıştır.
Dekolonizasyon sürecinde ise özel askeri şirketlerin aktiviteleri daha da yoğunlaştı. 1967 yılında eski bir İngiliz SAS(Special Air Service) personeli, Orta Doğu ve Afrika’da faaliyet icra etmek adına Watchguard International’ı kurdu.
Watchguard International
Şiddetin yükseldiği 1990’larda ise özel askeri şirketler 40’tan fazla ülkenin askeri eğitimini üstlendi, 700’den fazla çatışmaya katıldı. Sierra Leone iç savaşı(1991-2002) sırasında Birleşmiş Milletler’in başarısızlığına karşın, Executive Outcomes adlı özel askeri şirket görece başarılı bir şekilde müdahalede bulundu. Yine 90’lı yıllarda, İngiliz özel askeri şirketi olan Sandline International, finansal sözleşmelerini ve müşterilerin % 90’ını Afrika’dan temin ediyordu. Birkaç yıl sonra ise Birleşmiş Milletler’in hizmet sağlayıcısı rolünü üstlendi.
Özel askeri ve güvenlik şirketlerinin birçoğu ABD ve İngiltere merkezlidir. G4S Secure, Aegis Defence Services, GardaWorld, Sandline, Halliburton bünyesindeki Kellogg Brown & Root, DynCorp ve en bilinen şirketlerden olan, eski adıyla Blackwater yeni adıyla Academi.
(2003-2004 yılları arasında Geçici Koalisyon Yönetimi’nin bünyesinde, Irak Devlet Başkanı L. Paul Bremer’ı koruyan Blackwater güvenlik uzmanı Frank Gallagher ve ekibi)
Şirketlerin temel prensibi kar maksimizasyonudur. Bu nedenle kimi zaman devletlerin ulusal çıkarlarıyla ters düşebilir. Maliyetleri düşürdükçe kar oranı artan şirketler, ulusal orduyla karşılaştırıldığında kısmen daha az maliyetli yapıdadır ve daha efektif bir kullanım alanı sunmaktadır. Birçok özel askeri şirket personelinin eskiden elit düzeyde birliklerde çalışması, daha öncesinde taktik ve saha deneyimine sahip olması, özel askeri şirketlerin bünyesinde barındıracağı personele daha az ekonomik yatırım yapması ve daha fazla kar etmesi anlamına gelmektedir. Bu gibi verimlilikleri nedeniyle, özel askeri şirketler, devlet politikalarına ek bir araç olarak entegre olmuştur.
Savaşın özelleştirilmesi ve küreselleşmesi, güçlü devletlerde daha gelişmiş bir boyuttadır. Dış politika enstrümanı olarak özel askeri şirketler, devletlerin istikrar ve güç sağlamak adına örtülü şiddet uygulaması olarak yorumlamak da mümkündür. Özel askeri şirketlerin tarafsızlığı ve devletin ulusal ordusu kadar hesap verme zorunluluğu olmaması nedeniyle, onları dış politik gücün kullanımında farklı bir noktaya koymaktadır. Bu kritik nokta, özel askeri şirketler tarafından, barışı korumak, çatışmak ve daha birçok faaliyet için kullanılabilir. Siyasi doğurganlığı ve istikrarsızlığı bulunan ülkeler, özel askeri şirketler için büyük bir fırsat ve güç sahasıdır. Aynı zamanda bu güç, özel askeri şirketlere, lobicilik yapmak ve kamuoyu oluşturmak gibi fırsatlar da tanımaktadır. Bu durum özel askeri şirketlere kendi hizmetleri ve ürünleri için, politika ve talep yaratma imkanı vermektedir.
Yemen’de Örnek Bir Saha Faaliyeti: Spear Operations Group
29 Aralık 2015 gecesi hedefte Islah partisinin yerel liderlerinden Anssaf Ali Mayo vardı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne göre, Islah partisi, terörist olarak kabul ettikleri Müslüman Kardeşler’in Yemen şubesi. Bu konunun birçok uzmanına göre partinin terörle bir alakası bulunmamakta. Yine uzmanlara göre, Islah partisinin Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı çıkan sözleri olması, onları hedef haline getirmekte.
Ekip bölgeye saat 21.57’de geldiğinde her yer sakin görünüyordu. Faaliyeti gerçekleştirecek tim silahları hazır bir şekilde araçtan indi. Personellerden birisi patlayıcıyı taşıyordu. Kapıya yaklaştıkları zaman bir tim üyesi ışığın biraz aydınlattığı sokağa doğru ateş açınca hazırladıkları plan, çözülmesi zor bir duruma döndü.
Paralı askerlerin suikast planı, Yemen’in liman kenti Aden’in merkezindeki bir futbol stadyum yakınlarında bulunan Islah partisinin yönetim merkezinin kapısına şarapnellerle doldurulmuş bir bomba yerleştirmekti. Tim liderlerinden birinin açıklamasına göre patlamanın amacı “binada bulunan herkesi öldürmekti.” Askeri personelleri işe alan ve saldırıyı gerçekleştiren Spear Operations Group’un kurucusu Abraham Golan, Anssaf Ali Mayo’ya saldırı esnasında timin başında kendisi de bulunmuştur.
Spear Operations Group şirketinin hususi suikast operasyonları, günümüzde savaşın yürütülme şekillerini değiştiren üç ayrı gelişmeyi içinde barındırmakta:
– Modern anti terörizm mücadelesi, geleneksel askeri hedeflerin imhası gibi şeyler yerine, belirli bireylerin öldürülmesi üzerine yürütülmeye başladığı için savaşın kendisi büyük ölçüde organize suikastlere dönüştü.
– Savaşlar gün geçtikçe özel şirketlerin faaliyet alanına bırakıldı. Birçok devlet, askeri destek hizmetlerini(lojistik, yakın koruma vb.) ihale üzerinden özel şirketlere devretti. ABD ve diğer büyük orduların ihale yoluyla özel şirketlere devretmediği tek şey cephe sınırları.
– Afganistan ve Irak’taki uzun savaşlarda en büyük pay özel kuvvet mensuplarınındı. Nitelikli eleman üretme amacı çerçevesinde oluşturulan eğitim programlarını bitiren on binlerce üst düzey eğitim almış Amerikan komandosu, ya ihaleler çerçevesinde sunulan yüksek maaşlı işlere ya da direkt olarak en fazla ücret vadedene çalışan paralı askerlere dönüştü.
Alman sosyolog Max Weber’e göre, modern devlet, “belli bir coğrafi alan içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu”nu ifade eder. Bu fikri revize edip bağlam çerçevesinde yeniden yorumlamak gerekirse eğer, “özel askeri şirketler, belli bir coğrafya üzerinde, çıkarları doğrultusunda, şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğunu tanımlar.” demek pek de yanlış olmayacaktır.
Kaynakça:
Avant, Deborah, ve Renee de Nevers. «Military Contractors & the American Way of War.» Daedalus, 2011: 88-99.
BuzzFeedNews. 16 Ekim 2018. https://www.buzzfeednews.com/article/aramroston/mercenaries-assassination-us-yemen-uae-spear-golan-dahlan (Aralık 24, 2019 tarihinde erişilmiştir).
Kinsey, Christopher. «Corporate soldiers and international security: The rise of private military companies.» 2006.
Thomson, Janice E. Mercenaries, Pirates, and Sovereigns. New Jersey: Princeton University Press, 1996.
[irp posts=”16305″ name=”Rusların Black Water’ı WAGNER” Güvenlik Şirketi”]
East-Med adı verilen Doğu Akdeniz boru hattı projesi; 2 Ocak 2020 günü Atina’da İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından imzalandı. Bu gelişme öncelikle Türkiye’yi hem ekonomik, hem siyasi hem de güvenlik yönüyle yakından ilgilendirmektedir.
Projenin açık ve gizli amacı: Projenin açık amacı İsrail gazının pazarlanması gibi gözükmesine rağmen, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması, ABD yönetiminde kurulacak Kürt devletinin Akdeniz’e açılması, Irak’ın İran etkisinden kurtulması, Lübnan’daki Hizbullah’ın saf dışı bırakılması, Gazze’nin İsrail’in kontrolüne verilmesi gibi birbirinden bağımsız görünen ancak birbirine bir şekilde bağlı gelişmeler söz konusudur.
Bu bağlamda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye ve KKTC arasında BM Deniz Hukuku Sözleşmesine uygun olarak deniz alanlarının sınırlandırılması için bir anlaşma yapılmadan 2000 km. uzunluğundaki enerji projelerine kalkışmak sadece kışkırtıcı bir politikadır. Bu bir ön proje anlaşmasıdır. Finansmanı yüksektir. Yaklaşık $20 milyar dolar gerekmektedir.
Kıbrıs sorunu çözülmeden bu hattın Türkiye’nin MEB’i içinde yapılması hukuken mümkün değildir. Türkiye derhal itiraz etmeli ve projenin KKTC’nin onayı alınmadan gerçekleşmesi halinde bunun uluslararası hukuka aykırı olacağı ilan edilmelidir.
Hayfa, Güney Kıbrıs, Girit, Mora ve Adriyatik üzerinden Avrupa’ya ulaşması amaçlanan boru hattı ön projesi anlaşması, halen içinde bulunulan durum itibariyle ütopik yani hayal mahsulü bir anlaşmadır. Türkiye açısından amacı ise Kıbrıs sorununun çözülmesi için petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaktır.
East-Med Boru Hattı haritası
Boru hattı ile İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.
Buradan mavi ile gösterilen Poseidon ile İtalya’ya ya da gri ve kırmızı hatlar üzerinden de Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkanına kavuşacaktır.
Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.
Bu kapsamda:
Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,
Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,
Girit’ten Yunanistan’a 400 km,
Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.
Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu boru hattı için de Edison şirketi, ortalama $8/10 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplamıştır. Edison’un böyle bir maliyeti hesaplarken, hangi kriterleri dikkate aldığı ya da nasıl böyle tutarsız ve eleştiriye açık bir hesaplama yaptığı bilinmemekle birlikte, konunun algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali de düşünülmektedir. Çünkü, ilgili kısımların maliyetleri aynı bölgelerdeki boru hatları (deniz kısmı için son dönemde inşasına başlanan TAP, kara kısmı için ise TANAP gibi) ile kıyaslandığında, rakamın çok farklı çıkacağı görülmektedir. Bunun yanında böyle bir boru hattına karar verildiğinde dahi en erken 5 yıl içinde tamamlanabileceği düşünülürse, hat 2025 yılında hayata geçecektir. Bu durumda İsrail’in de o tarihe kadar yapacağı gaz satış anlaşmaları neticesinde elinde kalan arz miktarının ne olacağı belirli değildir. Ayrıca, 5 yıl sonraki demir, petrol ve inşaat giderlerinin de yeniden hesaplanması gerekmektedir.
Not: Boru hattının kara kısımları için çap; 42”, deniz kısımları için ise 24″-32” alınmıştır.
Yine de, bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa;
Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km’lik kısım için yaklaşık 3 milyar $,
Kıbrıs’tan Girit’e 700 km’lik kısım için yaklaşık $10 milyar
Girit’ten Yunanistan’a 400 km’lik kısım için yaklaşık $6 milyar
Yunanistan içinde de 600 km’lik (kara) kısım için yaklaşık $6 milyar dolar’lık bir maliyet öngörülmektedir.
Yani toplamda Doğu Akdeniz projesinin, henüz İtalya piyasasına ulaşmadan 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır.
East-Med Boru Hattı Haritası ve Leviathan, Tamar, Afrodit ve Zohr sahaları
Bu maliyetin de, proje karlılık kriterleri dikkate alındığında, ortalama 260 $/1000 m3’lük bir taşıma (tarife) yükü getireceği beklenmektedir. Taşıma maliyetine bir de örneğin İtalya piyasasına ulaşma maliyeti eklendiğinde, AB iç piyasalarındaki gaz fiyatlarından yüksek olacağı düşünülürse, böyle bir projenin hayata geçme şansı kesinlikle bulunmamaktadır. Zaten taşıma maliyetlerine, vergi, sigorta ve üretim maliyetleri de eklenirse, projenin imkansız oluşu daha da iyi anlaşılacaktır.
Tüm bu maliyetlerin yanı sıra İsrail’in geriye kalan gaz ihraç potansiyeli ile Kıbrıs Afrodit sahasının üretim potansiyeli toplamının da, düzenli olarak 16 milyar m3/yıl civarında olacağı hususunda şüpheler bulunmaktadır. Zaten maliyetleri biraz düşürmek için boru hattının deniz kısmı için çapın 24”-32” arasında seçilmiş olması, sevkiyatın 16 milyar metreküp/yıldan daha düşük olacağı ve yaklaşık 10 milyar metreküp/yıl beklentisi olduğunu da göstermektedir. (Su derinlikleri ~3000metreye inildikce borular için çapın 24” olması taşıma kapasitesini düşürecektir)
Sonuç olarak bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’daki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice arttırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.
İran’ın dış operasyonlarından sorumlu, doğrudan dini lider Ali Hamaney’e bağlı, yüz binlerce Şii milisin kontrolünü sağlayan, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani, ABD’nin Uluslararası Bağdat Havalimanı’ndaki konvoya düzenlediği saldırı hayatını kaybetti. Süleymani ile birlikte Haşdi Şabi’nin Komutan Yardımcısı Mehdi el-Mühendis, örgütün havalimanı protokol görevlisi Muhammed Rıza olmak üzere 7 kişi öldü.
Peki yakın tarihin en beklenmedik ve şaşkınlık yaratan saldırısında öldürülen Kasım Süleymani kimdir?
1.) 11 Mart 1957’de Afganistan sınırına yakın Kirman’da dünyaya geldi. Fakir bir çiftçi ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren inşaatlarda çalıştı. İlkokulu bitirmeden okuldan ayrıldı ve henüz 19 yaşındayken ilk devrim sohbetlerine gitti.
2.) İslam Devrimi sonrası birçok rejim karşıtı gösteriyi bastırmak için faaliyet gösterdi. Diğer Devrim Muhafızı komutanları gibi İran-Irak Savaşı‘nda kendini göstererek öne çıktı.
3.) 40 yaşında doğrudan dini lider Hamaney tarafından Kudüs Gücü’nün Komutanı olarak atandıktan sonra komutanlığı İran dışındaki operasyon, suikast ve istihbarat birimi haline getirdi.
Kudüs Gücü’nün merkez binası, İslam Devrimi sırasında İranlı öğrencilerin 444 gün işgal ettiği ABD Büyükelçiliği. Amerikan istihbarat bilgileri bile Kudüs Gücü’nün kaç kişiden oluştuğu konusunda tahmin yürütmekten öteye gidemiyor.
4.) ABD’nin 2001’deki Afganistan işgali öncesinde ülkeyi en iyi bilen İranlı komutanlardan olduğu için ülkedeki Taliban ve diğer milis gruplarının üs ve diğer bilgilerini Amerikan yetkilere sundu.
5.) 2003’deki Irak işgali ile Saddam’ı devirmek için yurt dışındaki Şii liderlerin ülkeye dönerek organize olmasını sağladı. ABD ile ortak çalışmalar yürüttü.
6.) Öte yandan 2006’da “33 Günlük Temmuz Savaşı”nda İsrail’e karşı Hizbullah’ı silahlandırdı.
7.) Lübnan’da Hizbullah üzerinde büyük etki kuran ve Tahran’ın silah desteğini devam ettiren, Yemen’de iç savaş başlamadan öncesi ve sonrasında Husiler’in desteklenmesini sürdüren, Irak ve Afganistan’da Amerikan işgallerinde Washington yönetimi ile dolaylı diplomatik ilişkileri sürdüren isimdi. Öyle ki Türkiye dahil bölge ülkelerinin de olduğu masada Irak’ta Maliki’nin başbakan olması için baskı yaptı ve dediği de oldu. Hatta konuyla ilgili Amerikalı komutan David Petraeus 2010’daki bir konuşmasında Süleymani ile ilgili şunları söylemişti:.
“Herhangi bir ülkeyle ilişkileri diplomasinin geleneksel muhatabı olan Dışişleri Bakanlığı ile yürütmüyorsanız, işiniz zor demektir. Bizim Irak’ta yaşadığımız sorun, muhatabımızın geleneksel bir muhatap olmamasıydı. Muhatabımız bir güvenlik aparatıydı”
David Petraeus
8.)ABD’nin eski Irak elçisi Zalmay Halilzad, Amerikan basınına Bush hükümetinin 2006 yılının bahar aylarında Kasım Süleymani ile işbirliği yaparak o dönemki Irak Başbakanı İbrahim el-Caferi’nin koltuğundan indirilmesini sağladığını söyledi.
Eski ABD Irak Büyükelçisi, şu an ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad
9.) Irak’ta IŞİD’in Musul’u işgal edip Irak topraklarının üçte birini kontrol etmesinin ardından örgüte yönelik başlayan operasyonları koordine etmek için Irak’a geldi ve birçok kez sahadaki görüntüleri basına yansıdı.
ABD Başkanı Trump’ın, 2016 seçimlerinden önce söylediği ‘Obama Irak’ı İran’a teslim etti’ açıklamasına paralel bir şekilde Obama döneminde Ortadoğu’nun özellikle Irak’ın kapılarının Süleymani’ye açıldığını ifade ediliyor.
10.) Ortadoğu’da İran’ın en önemli müttefiklerinden Suriye’de iç savaş çıktı. Esad rejimine destek olmak amacıyla Suriye’ye gitti, çünkü ona göre Tahran’ın güvenliği Şam’dan geçiyordu. Mart 2011’de başlayan Suriye İç Savaşı’nda Ocak 2012 itibariyle İran’ın Esad’a ilave askeri sağlayacağını duyurdu.
11.) İç savaşta muhalif unsurların ilerleyişini durduramayınca Süleymani ilk olarak 24-26 Haziran 2015 Moskova’ya giderek Rusya Savunma Bakanı Sergei Şoygu ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi.
12.) Rusya’nın 30 Eylül 2015’te Suriye’deki hava saldırılarına başlamadan 2 ay önce de Süleymani’nin Rusya’ya gittiği ve Rusya Devlet Başkanı Putin’i müdahale için ikna ettiği iddia edildi. Yine iddialara göre İranlılar tarafından Putin’e, “Esad’ın kurtulması için bir şans var” açıklaması yapıldı ve Putin’in “O halde bana Kasım Süleymani’yi yollayın” dediği belirtildi.
Rusya Dişleri Bakanı Lavrov, “Rusya Suriye’ye müdahil olduğunda, Şam 2 ya da 3 haftada düşecek durumdaydı” dedi.
13.) Rus saldırılarından 2 ay sonra resmi olarak BM’nin seyahat yasaklıları listesindeki Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Süleymani’nin Putin’le Moskova’da bir araya geldiği duyuruldu. Günler önce de Kasım Süleymani’nin yardımcısı Hüseyin Hemedani, Halep’te IŞİD tarafından öldürüldü.
Hüseyin Hemedani, Kasım Süleymani ve Ali Hamaney
14.) Ortadoğu’dan Afrika’ya İran’ın tüm dış askeri operasyonlarını yürüten Süleymani o kadar büyük bir Şii milis gücünü kontrol ediyor ki sayılarının 150 bini geçtiği öne sürülüyor.
İnfografik: Mepa News
15.) Süleymani’nin ABD Başkanı Trump ile İran arasında yaşanan gerginlik ile ilgili ilk ve tek konuşması şu şekilde olmuştu: ‘Savaşı başlatan taraf sen olursun ama ne zaman biteceğine biz karar veririz. Ruhani’yi değil beni tehdit et’
Son Bir Hafta:
28 Aralık: Irak’ta da Şii milislerden oluşan çatı örgüt Haşdi Şabi’nin Kerkük’teki Amerikan üssüne yaptığı roketli saldırıda 1 sözleşmeli sivil personel öldü, birçok Amerikalı ve Iraklı asker yaralandı. Bunun öncesinde de saldırılar oldu ancak ölen kimse olmamıştı.
24 saat geçmişti ki Irak’ın batısındaki Enbar vilayetinde konuşlanan Haşdi Şabi üssüne yapılan Amerikan hava saldırısında 25 milis öldü, 51 milis yaralandı.
2019’un son günü ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği, Haşdi Şabi taraftarları tarafından basıldı. Binanın girişi ateşe verilirken, Irak ordusu teyakkuza geçti. Washington yönetimi takviye birlik gönderildiğini duyurdu.
Binanın duvarına yazılan yazı olacakların habercisiydi: “Liderimiz Süleymani”
Ve tarih 3 Ocak’a geldiğinde gece saatlerinde ABD, Uluslararası Bağdat Havalimanı’ndaki Haşdi Şabi konvoyuna üç füzeyle saldırı düzenlendi. İran’ın 22 yıldır dış operasyonlarını yöneten Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Örgütü Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El ile birlikte (aralarında üst düzey Haşdi Şabi lideri dahil) 7 kişinin öldüğü duyuruldu.
Süleymani’nin olay yerindeki cansız bedenindeki yüzük dikkat çekti.
İran, olaya çok büyük karşılık verileceğini açıklarken ABD Başkanı Trump saldırı ile ilgili sadece ‘Amerikan bayrağı’ paylaşarak cevap verdi.
Pentagon’dan yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“ABD ordusu, Başkan’ın talimatı ile, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak tanınan İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürerek (bölgedeki) ABD personelini korumak için kararlı ve savunma amaçlı bir adım atmıştır. Süleymani, Irak ve Amerikan vatandaşlarının ölmesine ve yaralanmasına yol açan 27 Aralık’taki saldırı dahil son birkaç ay boyunca Irak’taki koalisyon üslerine düzenlenen saldırıları azmettirmişti. General Süleymani, bu hafta ABD’nin Bağdat’taki Büyükelçiliğine yönelik saldırıları da onaylamıştı. Bu saldırı İran’ın gelecekteki saldırılarını caydırma amacıyla düzenlendi. ABD, dünyadaki vatandaşlarımızı ve menfaatlerimizi korumak için gerekli tüm adımları atacaktır.”
Kaynak: StratejikOrtak.com
[irp posts=”22694″ name=”Pentagon İlk Kez Yayınladı: 7 Maddede ‘İran’ın Askeri Gücü'”]
Hollanda Başbakanı Mark Rutte ve hükümetinin çeşitli iç politik saikler öne sürmeleri sonucu Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun 2017’deki Hollanda’ya yönelik ziyareti kabul edilmemişti. Bunun üzerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya eşliğinde Rotterdam’daki konsolosluk binasına gelen Türk diplomatlarının tutuklanmaları, 406 yıllık ikili ilişkilerin zedelenmesine yol açmıştı. Bu çalışmada, uluslararası hukuk bağlamında, Hollanda ile Türkiye arasındaki bu diplomatik krizin, her iki ülkenin politik ve diplomatik etkileri dikkate alınarak üzerinde durulmuştur.
Krize Giden Yol
Diplomatik Dokunulmazlık kuralı doğrultusunda devletler misafir diplomatlar dışında kendilerine ziyarete gelen Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanlarını ülkelerine almak mecburiyetinde değildir. Zira ‘Diplomatik Dokunulmazlık’ ilkesi çerçevesinde ortaya birçok doktrin atılmaktadır. Bunlardan biri de şüphesiz ‘Diplomatik Dokunulmazlık’ kuralının resmi ziyaret kapsamı ile sınırlı tutulması lazım geldiğini vurgulayan doktrinlerdir. Nitekim ‘Kabul Eden Devletin’ rızası olmadığı müddetçe, ‘Gönderen Devlet’ elbette bu ziyareti zorla gerçekleştiremeyecektir. En nihayetinde Hollanda’nın bu tutumu, Türkiye tarafından kınanmıştır.
Akabinde Almanya’da bulunan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya kara yoluyla Almanya’dan Hollanda’ya giriş yapmak sureti ile Hollanda’nın Rotterdam adlı şehrinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Rotterdam Başkonsolosluğuna doğru yol alır iken, Hollanda Hükümet yetkilileri; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Hollanda’daki mevcudiyetini hoş karşılamadıklarını yüksek bir resmi düzeyde Türkiye’ye bildirmiştir. Bunun yanında 16 Nisan’a kadar hiçbir bakanın Hollanda’da referandum dolaysıyla gelmesine müsaade edilmeyeceğini Hollanda yetkilileri ayriyeten beyan etmişlerdir. Fakat buna rağmen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Rotterdam şehrine ulaşmıştır.
Bununla birlikte Hollanda Hükümeti, Bakan Kaya’nın Hollanda’da uluslararası hukuk bağlamında hiçbir özel hüviyete sahip olmadığını, uluslararası hukuk çerçevesinde Dokunulmazlık Kuralı’nın sadece 1) Devlet Başkanlarına, Hükümet Başkanlarına ve Dışişleri Bakanlarına, 2) Hollanda’da kayıtlı diplomatik ve konsolosluk personeli ve 3) Yurtdışında resmi görevde bulunan yetkililer için haiz olduğunu ve bu şartlar altında Hollanda’dan resmi bir davetiye ya da resmi bir kabul olmadığı takdirde Bakan Kaya’nın yukarıda zikredilenlerin dışında kaldığı için Hollanda’daki mevcudiyetini hoş karşılamadıklarını beyan etmişlerdir.
Bu doğrultuda Bakan Kaya’nın mevcudiyeti, kamu düzenini tehlikeye attığından dolayı Rotterdam Başkonsolosluğu; Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Ebu Talip’in emriyle polis kordonu eşliğinde çevrelenmiş ve giriş/çıkışlar kontrol altına alınmıştır. Bu polis kordonu yüzünden Bakan Kaya Rotterdam Başkonsolosluğa giriş yapamamış ve alenen Rotterdam polisi tarafından engellenmiştir.
Bakan Kaya’nın korumaları ile Rotterdam polisi arasında tartışmaların tansiyonu artarken, Rotterdam polisi Bakan Kaya’nın korumalarının beraberinde taşıdıkları ruhsatlı silahları hesaba katarak, Silahlar ve Mühimmatlar Yasası gereği, mevcut durumun bir çatışma tehlikesi ortamına doğru sürükleyebilir olduğuna kanaat getirmişlerdir. Rotterdam Savcılığı’nın emriyle gözaltına alınan korumaların yanı sıra konsolosluk görevlileri üstleri aranmak sureti ile gözaltına alınarak karakola kadar götürülmüşlerdir.
Konsolosluk görevlilerinin üstlerinin aranıp gözaltına alınmaları ve sonrasında karakola götürülmeleri Türkiye tarafından bir hakaret olarak telakki edilmiştir. Üstelik tutuklamalarla ilgili Türk makamlarına herhangi bir bilgi akışı da sağlanmamıştır. Hollanda’da misyon görevinde bulunan diplomatik ajanların ve konsolosluk görevlilerinin savcının emriyle tutuklanmaları, seyahat serbestliklerinin sağlanmaması ve tutukluluk kararının Türk makamlarıyla paylaşılmaması açıkça 1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 29 üncü Maddesinin ve 1963 Konsolosluk İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 34, 41, 42, 43 üncü maddelerin ihlallerini teşkil etmektedir.
Viyana Sözleşmeleri’nin Maddeleri
1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinin 29 üncü Maddesi gereği; Diplomatik ajanın şahsi dokunulmazlığı vardır. Hiçbir şekilde tutuklanamaz veya gözaltına alınamaz. Kabul eden Devlet diplomatik ajana gereken saygıyı gösterecek ve şahsına özgürlüğüne ve onuruna yönelik herhangi bir saldırıyı önlemek için uygun tüm önlemleri alacaktır.
1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 34 üncü maddesi gereği; Seyahat serbestliği Ulusal güvenlik nedenleriyle girmesi yasaklanmış veya nizama bağlanmış bölgelerle ilgili kanun ve düzenlemeler saklı kalmak üzere, kabul eden Devlet, ülkesi üzerinde konsolosluğun bütün mensuplarına yer değiştirme ve seyahat etme serbestliğini sağlar.
1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 41 inci maddesi gereği; Konsolosluk memurlarının tutuklanmaları veya gözaltına alınmaları, ağır suç halinde ve yetkili adli makamın kararı ile olur.
1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 42 inci maddesi gereği; Konsolosluk personeli mensubunun tutuklanması, gözaltına alınması veya cezaî bir kovuşturmaya tabi tutulması halinde, kabul eden Devlet durumunda konsolosluk şefini en kısa zamanda haberdar etmekle yükümlüdür. Eğer konsolosluk şefinin kendisi bu tedbirlerden birine muhatap tutulmuş ise, kabul eden Devlet bundan gönderen Devlet’i diplomatik yoldan haberdar eder.
1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesinin 43 üncü maddesi gereği; Konsolosluk memurları ve konsolosluk hizmetlileri, resmi görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri fiillerden dolayı kabul eden Devlet’in adli ve idari makamlarının yargısına tabi değildirler.
Türkiye’nin Diplomatik Tepkisi
Bilahare Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Betül Sayan Kaya’nın maruz kaldığı diplomatik teamüllere uymayan muamelenin protesto edilmesinin yanı sıra Bakan Kaya’ya eşlik eden Lahey Büyükelçiliği Maslahatgüzarı, Deventer ve Rotterdam Başkonsoloslarının maruz bırakıldıkları uygulamalarını Türkiye kınamıştır. Kınamadan sonra Türkiye bir nota vermiştir.
Türk vatandaşlarıyla bir araya gelmek üzere 11 Mart 2017 tarihinde Hollanda’yı ziyaret eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sayın Fatma Betül Sayan Kaya ile Hollanda’daki diplomatik ve konsüler misyonlarımıza ve mensuplarına yönelik muamelenin, 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin açık ihlalini teşkil ettiği vurgulanmıştır. Tarih boyunca Devlet Ricaline gösterilen diplomatik nezaket ve diplomatik konsüle misyonlar ile mensuplarının dokunulmazlıkları, diplomasinin en temel ilkelerinden biri olagelmiştir. Başta Sayın Bakan olmak üzere söz konusu kişilere gereken saygının gösterilmesi, şahsi özgürlük ve onurlarına yönelik herhangi bir saldırının önlenmesi, Kabul Eden Devletin yükümlülüğüdür.
Nota’dan sonra Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş Türkiye’nin Hollanda’ya uygulayacağı yaptırımları açıkladı. Yaptırımlara göre, Türkiye’nin talepleri yerine getirilene dek şu anda izinli olarak yurt dışında bulunan Hollanda Büyükelçisi’nin Türkiye’ye dönmesi yasaklandı, TBMM ile Hollanda Parlamentosu arasındaki Dostluk Grubu’nun Türkiye kısmı lağvedilmesi, iptal edilmesi için de TBMM’ye tavsiyede bulunma kararı alındı ve diplomatik uçuş izinleri iptal edildi.
Hollanda’nın Diplomatik Tepkisi
5 Ocak 2018’de Hollanda Dışişleri Bakanı Halbe Zijlstra, “Yakın zamanda yapılan görüşmeler Hollanda ve Türkiye’nin birbirine yaklaşmak için bir fırsat idi, fakat normalleşme sürecinin nasıl yürütülmesi gerektiği konusunda bir mutabakata varamadık” dedi. Açıklamada, “Bu nedenle, Hollanda Bakanlar Kurulu, Mart 2017’den beri Türkiye’ye girişi mümkün olmayan Ankara’daki Hollanda Büyükelçisi’ni resmi olarak geri çekme kararını almıştır. Hollanda’nın Türkiye’de Büyükelçisi olmadığı müddetçe Hollanda, yeni bir Türk Büyükelçisi’nin işe başlamasına da izin vermeyecektir” denildi. Hollandalı kaynaklar, müzakerelerde “karşılıklı taviz dengesini bulamadık” ifadesini kullandı.
Kriz Sonrası Normalleşme Süreci
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, NATO Zirvesi kapsamında, yeni Dışişleri Bakanı olarak atanan Hollandalı mevkidaşı Stef Blok ile bir görüşme gerçekleştirdiğini ve bu çerçevede, geçen yıl 11 Mart 2017’de Rotterdam’da meydana gelen olayları ele aldıklarını söyledi. Stratejik ortaklığa dayanan çok boyutlu ilişkilere zarar veren mevcut tıkanıklığın geride bırakılmasının her iki tarafın da ortak beklentisi ve arzusu olduğunu müşahede ettiklerini dile getiren Çavuşoğlu şu ifadelerde bulundu:
“Bu görüşmemizde ortaya çıkan, ilişkileri normalleştirmek için adımlar atma iradesi ışığında inisiyatif alan Hollandalı mevkidaşım, tarafıma bir mektup iletti ve ilişkilerimizin normalleştirilmesi arzusunu teyit etti. Bu mektup üzerine kendisiyle ayrıca telefonda görüştük ve ilişkilerimizin önünü açmak için atılacak adımlar konusunda mutabık kaldık.”
Çavuşoğlu’nun 20 Temmuz 2018’deki bu açıklamasına paralel bir zamanlama ile Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok da “Türkiye ve Hollanda bu kötü sayfayı birlikte kapatıp, ilişkilerini canlandırıyorlar. Bizi karşılıklı olarak bağlayan ve ayrı düşündüğümüz konuları rahatça görüşmek için bu gerekli bir adımdı” mealinde, nüanslara da vurgu yapan bir açıklama yaptı.
Hollanda’nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Eric Weststrate de Twitter’dan yaptığı açıklamada, “İlişkiler düzeldi. Hollanda-Türkiye ilişkilerinin en yüksek seviyede düzelmesi iyi olmuştur. İyi ilişkiler, ülkelerimizi bağlayan konuları ve hemfikir olmadığımız konuları konuşabilmek için gereklidir. Bu, perde arkası diplomasinin iyi bir örneği” ifadelerine yer verdi.
Türkiye ve Hollanda, ilişkilerin normalleştirilmesi kararı aldı ve bu, büyükelçilerin karşılıklı atandığı 2018 7 Eylül’de duyuruldu. Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi olarak Şaban Dişli atanırken, Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi olarak Marjanne de Kwaasteniet görevlendirildi.
Stratejik Ortak Misafir Yazar
KAYNAKÇA
C. Dışişleri Bakanlığı, No: 73, 11 Mart 2017, Hollanda’yla ilişkilerimiz hk.
C. Dışişleri Bakanlığı, Hollanda ile son gelişmeler hakkında basına bilgi notu, 13 Mart 2017
18 Nisan 1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi, 34, 41, 42, 43 sayılı maddeler, Resmi Gazete ile yayımı 12.09.1984, Sayı: 18513, TBMM Kanun No. 3042
24 Nisan 1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi, 29 üncü sayılı maddesi, Resmi Gazete ile yayımı 25.5.1975, Sayı: 15249, TBMM Kanun No. 1901
Kamerbrief over campagnebezoeken Turkse ministers, Ministerie van Buitenlandse Zaken, aan de Voorzitter van de Tweede Kamer der Staten Generaal, Den Haag
Nederlands Genootschap van Burgemeesters, Bevoegdheden openbare orde en veiligheid (OOV), Het noodbevel van Artikel 175 Gemeentewet
Öncelikle istihbaratın tarihine bakılacak olursa, insanoğlunun “devlet kurumuyla” tanıştığı tarih kadar eski olduğu görülmektedir. Tüm coğrafyalarda bütün devlet adamları ve kurulan bütün devletler istihbarata önem vermişlerdir.
Avrupa’da Fransız İhtilali ve Endüstri Devrimi’nin ortaya çıkardığı yeni koşullar, istihbaratın modernleşmesi açısından önemli gelişmeler olarak kabul edilmektedir (Gör,2015:24). Çünkü modern dünyanın farklılaşması ve şekillenmesi sırasında modern istihbarat da oluşmaya başlamıştır. Bu dönemle birlikte “bilgi” ihtiyacı, ya da “önceden bir şeyleri haber almak” endişesi tarihte hiç olmadığı kadar önem kazanmaya başlamıştır.
Son yüzyıllarda ise savaşın anlamının genişlemesiyle birlikte istihbaratın anlamı da genişlemiş ve istihbarata ihtiyaç duyulan alanlar çoğalmıştır. Devletlerin siyasî, askerî, ekonomik, teknolojik, stratejik, iç ve dış güvenliğe yönelik istihbarata ihtiyaçları olduğu kabul edilmiştir. Bu durumda istihbarat teşkilâtına sahip olmanın kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kuvvetli bir istihbarat teşkilâtı bir ülkenin, bir milletin gözü, kulağı, doğru ve lüzumlu bilgiye kavuşma yöntemi olduğu için önem kazanmıştır.
Tarih boyunca büyük önem taşıyan istihbarat unsuruna, tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu’ da kayıtsız kalmamıştır. Osmanlı tarihinin hemen her devresinde, her padişah döneminde haber alma ihtiyacı var olmuş ve bu ihtiyaç, çeşitli usullerle karşılanmıştır. Hafiye Teşkilatı’nın kurulması ise, istihbarat ağının yaygınlaşması ve kuvvetlenmesi anlamında Osmanlı istihbaratının “doruğu”nu teşkil etmektedir.
II. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür. Bu teşkilât XIX. Yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve görevini yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte kendisinden sonra kurulan istihbarat örgütlerinin atası olması sebebiyle, Türk istihbarat tarihinde ayrı ve özel bir yere sahiptir.
II. Abdülhamid’in kurduğu ve onun için önemli olan Hafiye teşkilatından bahsetmeden önce kısaca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı zamanlara ve kurulmasındaki nedene değinilecektir.
2. Abdülhamid cuma namazı sonrası halkı selamlarken.
II. Abdülhamid’in tahta çıkma süreci ve saltanat yılları Osmanlı tarihinin en karışık ve buhranlı dönemi olarak bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı yıllarda siyasi tecrübesi de yoktur. Fakat daha sonra arka arkaya gelecek olaylar devleti 33 yıl beceriyle idare etmek için gereken tecrübeyi kendisine kazandırmıştır.
Genç Osmanlıların 1876’da gerçekleştirdikleri darbe sonrası Sultan Abdülaziz tahtan indirilmiş yerine V. Murat getirilmiştir. Kısa bir süre sonra Abdülaziz’in sarayda ölü bulunması üzerine V. Murat’ın psikolojik dengesi bozulmuş ve yerine II. Abdülhamid tahta çıkmak zorunda kalmıştır.
Bu olaylardan sonra Osmanlı sultanı olarak II. Abdülhamid (1842-1918) 1876 yılında tahta geçmiş ve 1909 yılına kadar saltanat sürmüştür. Sultan Abdülhamid 34 yaşında ve 34. Padişah olarak tahta çıkmıştır (Aksun,2010: 13).
Birçok olaydan dolayı II. Abdülhamid’in döneminin de olduğu on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihinden “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” olarak bahsedilmiş ve adlandırılmıştır.
Bu dönemde Abdülhamid’in farklı politikalar izlediği görülmektedir. Bunların başında tahta çıkarken yaşadığı olaylardan ve devlet adamlarına olan güvensizliğinden dolayı kurduğu Hafiye teşkilatı gelmektedir.
Hafiye, kelime olarak gizli soruşturma memuru anlamında kullanılmıştır. İşleri gizlice soruşturan kişiye hafiye memuru veya kısaca hafiye denilmiştir (Gör,2015:19). Bu kelimeyle ilintili olarak, geniş bir anlam zenginliğine sahip bulunan jurnal sözcüğü, diğer anlamları yanında, “polis tarafından düzenlenen rapor” anlamını da ifade etmektedir. Bu anlamıyla jurnal, yakın tarihimizde, II. Abdülhamid dönemi için bir “tarih terimi” olmuş ve hafiye memurlarının, görevleri icabı düzenledikleri raporlar anlamında kullanılmıştır.
Hafiye teşkilatının Zabtiye Nezareti’ne bağlı olduğu bilinmekte ve teşkilatın üç temel hedefi bulunmaktadır (Beyhan, 1999: 68-69):
Hükümdarın, hükümranlığı elinde tutan kişinin, şahsi hukukunun korunması hususudur.
Hükümdarlığın hukukunun muhafazasıdır.
Devletin ve ulusun emniyetinin devamı ve korunmasıdır.
Böylece, hafiye teşkilatının amacı ve görevi belirtilmiştir ki bu, modern bir istihbarat örgütünün de görev ve amaçlarını özetlemektedir.
II. Abdülhamid, bu teşkilatı, hukuken Zabtiye Nezareti’ne bağlı olarak görülse de, fiilen kendisine bağlamış ve bunu da kendince haklı bazı kanıtlara dayandırmıştır. Bir defa devletin üst makamlarında bulunanlara güvenmemektedir. Çünkü amcası Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenler bu kişilerdi. Bununla beraber, bazı devletin üst makamlarında bulunan kişilerin, taşıdıkları rütbeyi, üniformayı ve hatta sorumluluğu unutarak, bir devlet adamına yakışmayacak davranışlar sergilemesi, II. Abdülhamid’in güven duygusunu sarsmıştır.
Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, hemen ardından şüpheli ölümü; V. Murad’ın tahta çıkarılması ve tekrar indirilmesi, hep Bab-ı ali’nin öncülüğü ile gerçekleştirilmiş olduğundan, Il. Abdülhamid’in tahta çıktığında hazır bulunan devletin üst makamındaki kişilere, genel bir ifade ile Bab-ı ali’ye güven duymamaktadır. Bu itimatsızlık ortamında, güvenmediği insanları kontrol altında tutmanın yolunun böyle bir teşkilattan geçtiğini düşünmüştür. İkincisi, kendi soyunun İstihbarata önem verdiğini bilmektedir. Görünürde Zaptiye Nezaretine bağlı olsa da hafiye teşkilatını fiilen kendisine bağlamıştır.
Hafiyeliğin uygulanma şeklinden yola çıkılınca biri “resmî” ötekisi “gayri resmî (serbest)” hafiye olmak üzere, teşkilat bünyesinde faaliyet gösteren iki tip memurla karşılaşılmaktadır.
Resmî hafiyelik adından da anlaşılacağı üzere doğrudan devletçe atanıp maaş bağlanan ve sadece hafiyelikle meşgul olan profesyonel istihbarat memurları tarafından uygulanmıştır. Zaptiye Nezareti’ne bağlı olup Zaptiye Nazırı tarafından idare edilen bunlardır.
İkinci grup ise resmî işleri hafiyelik olmadığı halde şahit oldukları olayları yahut duydukları haberleri “jurnal” adıyla Saray’a ileten kişilerden oluşmuştur. Bu kişiler arasında vali, müşir, ferik, ordu komutanı, mutasarrıf, hâkim, bürokrat ve ilmiye mensupları gibi her meslek grubundan memurlarla sade vatandaş, yazar veya gazeteci gibi serbest insanlar da bulunmuştur.
Bunların çoğu için hafiyelik, diğer bir deyişle Saray’a jurnal vermek bir kazanç kapısı olarak görülmüştür. Bu kazanç sadece bir miktar para koparmaktan ibaret değildi; jurnal vermek bazen padişahın teveccühünü ve itimadını kazanıp mevki-mansıp sahibi olmanın ya da terfi etmenin bir vasıtası gibi algılanmıştır. Daha kötüsü ise bazı karakter ve ahlaktan yoksun insanların rakip olarak gördükleri veya hoşlanmadıkları kimselerin mevkilerinden edilmesini ya da cezalandırılmasını sağlamak gibi tarihin her döneminde kullanılmış bir silah olarak görülmüştür (Beyhan, 1999: 74-75).
Kısacası resmî görevi olsun veya olmasın herkes hafiyelik yapmakta serbest bırakılmış, Saray’ın kapısı her tür jurnal için açık tutulmuştur. Bazı kaynaklarda sadece İstanbul’da 4 bin kişilik bir hafiye ordusunun ve sayıları binleri bulan bir jurnalciler furyasının mevcudiyetinden söz edilmektedir (Parlar,2005:28).
2. Abdülhamid dönemi İstanbul
Jurnallerin nasıl değerlendirildiğine bakılınca karşımıza Yıldız Sarayı’nda bir “Ser hafiyelik (Baş hafiyelik) makamı çıkmaktadır. Jurnaller Padişah’a takdim edilmeden evvel bu birimde toplanmıştır. Burası, Birinci Ferik (orgeneral) rütbesini taşıyan ve kendisine “Serhafiye-i Şehriyârî” denilen bir kişinin idaresinde bulunmuştur (Tahsin Paşa, 1999: 152). Hafiyelik teşkilatı, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine kadar varlığını sürdürmüştür.
II. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür (Gör, 2015: 26). Bu teşkilât XIX. yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve bu görevini de nispeten başarıyla yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıdır.
Hatice Nur Sarıtunalı
Stratejik Ortak Misafir Yazar
KAYNAKÇA
Aksun, Ziya Nur, II. Abdülhamid Han, Ötüken yayınevi, İstanbul, 2010.
Beyhan, Mehmet Ali, “II. Abdülhamid Döneminde Hafiye Teşkilâtı ve Jurnaller.” İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, Sayı: 8, ss. 65-83,1999.
Gör, Emre, II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilatı ve Teşkilat Hakkında Bir Risale Örneği: “Hafiyelerin Listesi”, Ötüken yayınevi, İstanbul, 2015.
Parlar, Suat, Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet, Mephist yayınları, İstanbul, 2005.
Tahsin Paşa, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları Sultan Abdülhamid, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1999.
Dört bölümde petrol ve doğal gaz yakıtlarının tanımı, bu madenlerin bulunması, kullanım alanları ve ihtiyacın temellerini ele aldım.
Fosil Yakıtlarda Petrol ve Doğalgaz
İlk olarak; Fosil yakıtlar nedir?
Yanıcı organik birleşen içeren ve yakacak olarak kullanılma özelliğine sahip kalorisi yüksek kayaçlara ve ya kayaç ürünleri fosil yakıtlar denir.
Burada bizi ilgilendiren konu ise petrol ve doğalgaz oluyor. Petrol kayaç içerisinde sıvı halde bulunan hidrokarbonlar olarak söylenebilir. Doğalgaz ise Petrolun zaman içerisinde çevresel koşullara maruz kalması ve ya petrol dışı etkenler sonucunda oluşan ve doğada gaz halde bulunan hidrokarbonlardır.
Petrolün oluşabilmesi için gerekli olan bazı koşullar bulunur. Bunları basit bir dille anlatırsak oksijensiz bir su ortamı (örnek olarak şu anda Karadeniz’in derinlikleri gösterilebilir), yağ oranı fazla olan canlılar (bunlara örnek olarak planktonları gösterilebilir. Yanlış bilinen bir doğru ise dinozor ve türevi olan hayvanların petrol oluşturma olanağı yok denecek kadar azdır.) ve bunlar dışında birkaç koşul daha bulunabilir (sıcaklık, ortam, derinlik, zaman, tok miktarı, R0 gibi.).
Bu koşulların hepsinin uyduğunu varsayarsak o bölgede çıkarmaya elverişlik olgunlaşmış petrol olduğu söylenebilir.
Doğalgaz ise petrolun bir türevidir. Petrol hidrokarbon kaynaklı bir üründür ve karbon bağı olarak 5-17 karbon arasında bir değere sahiptir (C5h12 – C17H36 arasında). Doğalgaz ise karbon bağı olarak 1-4 arasında değerler alır. Bunlar herkesin bildiği ismiyle metan, etan, propan ve bütandır. Doğalgaz sadece Petrolun parçalanması ile oluşmaz. Doğalgaz doğru koşulların sağlanmadığı havzalarda oluşabilir. Bu durumlarda petrol oluşmasına uygun koşullarda sağlanamamış olabilir. Bunun dışında volkanik kökenli metan ve etan gazları da oluşabilir, bu durum tamamen organik madde dışında yeraltında ki magmanın etkisi ile oluşur.
Petrol ve Doğalgazı Bulma
Hidrokarbonlar milyonlarca yıl önce plankton ve yağ oranı fazla olan organik canlıların genellikle denizin derin ve oksijensiz yerlerinde kumtaşı, kireçtaşı gibi geçirimliliği yüksek kayaçlar içerisinde bulunurlar. Bu katmanların üzerine sıvı geçirimliliği olmayan ya da çok düşük olan, elastik kayaçlar ile örtülür. Daha sonra oluşum sürecine maruz kalan organik ürünlerin olgunlaşması milyonlarca yıl sürebilir.
Bu aşamada çevresel faktörlere maruz kalır ve çeşitli yapılar içerisinde gözlemlenebilir.
Görselde görüldüğü gibi Antiklinal kapan yapılarında yerin derinliklerinde bulunabilir. Tabi farklı yapılarda da gözlemlenir ama hidrokarbonların %95 antiklinal yapılarından çıkarılmaktadır.
Bilim insanların bir numaralı önceliği yeraltında bu ve buna benzer olabilecek yapıları bulmak ve yerlerini tespit etmektir. Tabi hidrokarbonlar yerin 3-5 km gibi derinliklerinde bulunabileceğinden arama ve bulma aşamalarına harcanan paralar çok fazla olabiliyor.
Shell, Arktik Okyanusunda petrol aramaları için 7 milyar dolardan fazla harcama yaptıktan sonra, geçen yıllarda Arktik bölgesinde araştırmaya devam etmeyeceklerini açıklamıştı. Tabi bu yapıları yerin altında bulmak zor olduğu kadar, bulunduğu zamanda çıkan petrollerin uygun olup olmaması da önemli bir neden diyebiliriz.
Türkiye’nin İç Anadolu civarlarında yapılan petrol sondajı aramaları sonucunda petrol emarelerine pek rastlanamamıştır. İç Anadolu Bölgesinde petrolden fazla bitümlü şeyl adı verilen oluşmamış petrol yatakları bulunmaktadır.
Maliyet bakımından petrol aramak ve bulmak için harcanan paralar dudak uçuklatabiliyor.
Çıkarılan ham petrol 150 °C’a kadar ham benzin, 150-250 °C’a kadar kerosen, jet yakıtı, 250-350 °C’a kadar dizel yakıtı, 350 °C’dan sonra da ağır yağlar elde edilir. Bunlar dışında asfalt, gaz yağı, lpg, parafin ve katran gibi ürünlerde elde edilebilir.
Damıtma makinesinin temel işleyişi.
Yukarıda damıtma makinesinin temel işleyişi hakkında bir görsel görülmekte.
Petrol ve doğalgaz Dünya’daki enerji ihtiyacının %50’sinden fazlasını oluşturmaktadır. Petrol başta yakıt olmak üzere, yağ, plastik, çelik-seramik üretimi gibi bir çok alanda kullanılır. Doğalgaz ise ısıtma sistemleri, araç yakıtları, enerji gibi alanlarda kullanılmaktadır.
Petrol ve Doğalgaz İhtiyacı
Enerji ihtiyacının durmadan arttığı Dünya’da en çok aranan kaynaklar olarak ön sırada petrol ve doğalgaz geliyor. Karasal alanlarda bulunan yer altı kaynakların artık yetersiz gelmeye başladığı bu dönemlerde, denizin derinliklerinde gizlenmiş olan petrol ve doğalgazı bulmak için büyük yatırımlar yapmaya zorluyor.
Bazı durumlarda, yer altı kaynağı bakımından zengin olmayan ülkeler ise iç çatışmalardan faydalanarak petrollere el koyma uğraşına girip Irak, Suriye, Libya gibi petrol ve doğalgaz bakımından zengin olan ülkelerin yer altı kaynaklarına el koyuyor.
Türkiye ise dışa bağımlı olunan enerji ihtiyacını azaltmak için Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile birlikte son zamanlarda Güneydoğu Anadolu başta olmak üzere, Fatih ve Yavuz Sondaj Gemileri ile denizde büyük petrol ve doğalgaz aramalarını hızlandırdı.
Peki, “Neden Doğu Akdeniz?” diyebilirsiniz. Bunun nedeni tahmin edildiği gibi Denizin altında gizli olan Petrol ve doğalgaz kaynakları. ABD menşeli bir şirket tarafından yapılan araştırmalara göre Doğu Akdeniz’de 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon metre küp doğal gaz olduğu düşünülüyor. Rakamlar fazla bilgi vermiyorsa, Avrupa’nın yıllık doğalgaz ihtiyacı 500 milyar metreküp, Türkiye’nin yıllık tüketimi ise 55 milyar metreküp.
Bu rakamlar tabi görünen kısım, birde bunun görünmeyen kısımları var.
Doğu Akdeniz’de volkanik gaz olduğu düşünülüyor. Volkanik gaz tanım olarak yeraltında volkanik etkilerle oluşan gaz olarak nitelendirebiliriz. Volkanik gaz ana maddesi olarak etan ve metan içeriğinin fazla olduğu düşünülüyor. Bu durumda sadece organik madde kökenli doğalgazın dışında volkanik gaz da çıkarılabilme ihtimalini ortaya çıkarıyor.
Doğu Akdeniz’de bu döneme kadar birden çok sondaj kuyusu açılmış olup Doğu Akdeniz’de ilk petrol kaynağını 1985-1986 yıllarında İskenderun civarında açılan Gülcihan-1 kuyusunda bulunmuştur. Dönemin koşullarına göre çıkarmak kar getirmeyeceği düşüncesiyle kuyu kapatılmıştı.
Yakın tarihte Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Shell ile TPAO ortak anlaşma yapmış ve Sismik araştırma ve sondaj araştırmaları yapıldı ve TPAO araştırmalarına devam ediyor.
20 Kasım’daki erken genel seçimleri kazanarak İspanya’nın yeni Başbakanı olan Halk Partisi (PP) lideri Mariano Rajoy, güvenoyunun ardından Kral Juan Carlos’un huzurunda yemin ederek görevine resmen başladı. Rajoy, İspanya’nın demokratik tarihindeki altıncı başbakanı. 2011’de Rajoy tarafından ekonomi bakanlığına ekonomist Luis de Guindos getirilirken, Dışişleri Bakanı ise 1999’dan beri AB Ortak Para Birimi ve Ekonomik İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcılığı yapan Jose Manuel Garcia Margallo oldu. Rajoy hükûmetinin bu dönemdeki planları arasında harcama kesintileri, istihdam yaratılması ve şirketlere vergi muafiyeti gibi konular yer aldı. Avrupa Birliği’ndeki (AB) krizin İspanya’ya etkileri olarak yorumlanan bu ana başlıklara bağlı olarak hükûmet içinde ekonomi kökenli isimlerin ağırlıkta olması göze çarptı.
Rajoy Hükûmeti Döneminde İspanya
AB’den İspanya’ya da sıçrayan ekonomik kriz Rajoy hükûmetine zor kararlar aldırmıştı. Krize karşı uygulanan kemer sıkma politikaları beraberinde grevleri de getirmişti ki bu grevlere rağmen hükûmet, planladıkları yoldan vazgeçmeyeceklerini açıkladı. Rajoy “Ancak belli ki anlamayanlar da var ve ben onlara saygı duyuyorum. Ama İspanya’da 46 milyon insan yaşıyor ve yaptıklarımız birçok kişinin hoşuna gitmese de birçoğu tarafından takdir ediliyor” ifadelerini kullandı. Kararlar içinde en çok tepki çeken KDV’nin yükseltilmesi kararına ilişkin ise ekonomi iyileşince tekrar düşürüleceğini beyan etti. Ekonomi Bakanı Luis de Guindos, Avrupa Komisyonu’nun Ekonomik ve Parasal İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Olli Rehn de desteğini aldı ve bu yol haritasının devam edeceğini belirtti.
Eski İspanya Başbakanı Mariano Rajoy
2016’ya geldiğimizde ise 29 Ekim’de Rajoy hükûmeti meclisten güvenoyu aldı ve yeni kabinesini açıkladı. 2011’den bu yana ülkeyi yöneten Halk Partisi (PP), yeni kabinesinde 6 yeni isme yer verirken, 7 bakan ise yerinde kalmaya devam etti. İçişleri, Sağlık, Dışişleri, Enerji ve Turizm, Savunma ile Bayındırlık bakanlıklarında değişiklikler yapıldı.
Halk Partisi’nin Savunma Bakanı, İspanya’nın ilk kadın Savunma Bakanı Carme Chacon’un ardından ikinci kez bu unvanı alan partinin Genel Sekreteri Maria Dolores de Cospedal Garcia oldu. Dışişleri Bakanlığı’na ise 2011’den beri AB Büyükelçiliği yapan Alfonso Dastis Quecedo getirildi. Bu durum hükûmetin dış politikada AB ile ilişkilere öncelik vereceği şeklinde yorumlandı. Ekonomik krizde kemer sıkma politikasının mimari Luis de Guindos Ekonomi, Endüstri ve Rekabet Bakanı olması da ayrıca dikkat çekti. Rajoy yardımcılarının sayısını ikiden bire düşürürken, Soraya Saenz de Santamaria Başbakan Yardımcısı olarak kaldı.
İspanya’nın ekonomik krizden başka bir diğer sorunu ise Katalonya. 2017’ye geldiğimizde İspanya Başbakanı Rajoy, Katalonya liderinden bağımsızlık ilan edip etmediğine açıklık getirmesini istedi ve beş gün süre verdi. Katalonya lideri Carles Puigdemont ilanı doğruladığı takdirde çekmesi için üç gün daha süre verecekti. Eğer ilanı geri çekmezse Madrid hükûmeti anayasasının 155. maddesine göre Katalonya özerkliği askıya alınacaktı. Katalan liderler bağımsızlık ilanına imza atmışlardı fakat Madrid ile görüşmelerde şans tanımak için yürürlüğe koymadılar. Tartışmalı bağımsızlık referandumunda oylamaya katılan %42’lik kesimin %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Rajoy bu durumun 40 yıllık demokrasi tarihlerinin en ciddi tehdidi olduğunu belirtti.
Rajoy Hükûmeti Neden Düştü?
Bir yandan ekonomik kriz bir yandan Katalonya sorunu derken 2018’de yeni bir sorun daha Rajoy hükûmetinin başını bir hayli ağrıtacak gibiydi: Gensoru krizi.
Sosyalist Parti’nin verdiği gensoru 2011’den beri hükûmet görevini yürüten Halk Partisi’ni iktidardan indirmeye yetti. Sosyalist Parti lideri Sanchez, Rajoy hakkında partisinin yolsuzluk skandallarına karışması konusunda hiçbir sorumluluk almadığından gensoru vermişti. Halk Partisi’nin eski saymanlarından birisi 33 yıl hapis cezası alırken, yine eski sayman Luis Barcenas, Yüksek Mahkeme tarafından rüşvet alma, para aklama ve vergi kaçakçılığından mahkûm edildi. Halk Partisi skandallarından bazıları bunlardı.
Pedro Sanchez ve Sonrası
Sanchez, küçük çaplı birçok partinin desteğini alarak oylamayı 169’a karşı 180 oy ile kazandı ve Rajoy hükûmetini düşürdü. Peki 7 yıllık Rajoy hükûmetini başarılı bir gensoru ile düşüren Pedro Sanchez kimdir?
Pedro Sanchez
Sanchez, 2014 yılında Sosyalist Parti liderliğine seçildi. Çok az bilinen biriydi. Bir anda yıldızı parladı. Genç, basketbolcu ve iktisatçı olması ayrıca sosyalistleri yeniden ayağa kaldırma vaatleri üyeleri heyecanlandırmıştı. Bu hızlı girişinin ardından 2015 ve 2016’da iki seçim üst üste kaybetti. En son 2018’de başarılı bir gensoru girişimiyle 46 yaşında ülke tarihinde ilk defa gensoru ile iktidara gelen biri olarak tarihe geçti.
10 Kasım 2019’da erken genel seçime giden İspanya, son 4 yılda 4. kez erken genel seçimini yaşadı. Bu son seçimde birinci çıkan Sosyalist Parti, iktidara gelmek için yeterli çoğunluğu elde edemeyince diğer partilerden azınlık hükûmeti için destek istedi. Sosyalist Parti’nin azınlık hükûmetini kurabilmesi için en büyük rakibi Halk Partisi’nin güven oylamasında çekimser oy vermesi gerekiyor. Halk Partisi lideri Pablo Casado, Sanchez yönetimini sert şekilde eleştirirken bir yandan da çekimser oy vermek için “üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getireceklerini” söyledi.
Bu seçimde sağ blok da sol blok da yeterli çoğunluğu elde edemedi. 10 Kasım 2019’dan bu yana İspanya’da hükûmet kurulamıyor ve ülkedeki istikrarsızlık 4 yılda 4 seçimin yapılmasına neden oldu. Bu istikrarsızlığın en büyük nedeni olarak gösterilen ekonomik çöküntüye ne Halk Partisi ne de Sosyalist Parti çözüm bulabildi. Öyle sanıyorum ki bir süre daha ülkede iktidar ve istikrar olmayacak.
Bu makalede Türkiye’nin 2000 li yıllar Balkanlar dış politikası ve yumuşak güç unsuru ele alınmıştır 2000’li yıllarda Türkiye’nin Balkanlar politikası Osmanlı mirasının getirdiği tarihsel derinlikte değerlendirilip politikaları bu çerçevede oluşturulmuştur. Balkanlarda Türkiye’nin ana 2 hedefi vardır. Bosna-Hersek ve Arnavutluk’un istikrarlı bir yapı içerisinde güçlendirilmesi ve bölgedeki etnik azınlıklara güvenlik şemsiyesi altında uluslararası hukuk zemini oluşturulması ve bu hukuk zemini içerisinde Türkiye Balkanlarda Müslüman azınlıklarla ilgili oluşabilecek bir problemlerde müdahale hakkı elde etmesidir.
Balkan ülkeleri, Türk dış politikasında 2000’li yıllar öncesinde olduğu gibi 2000’li yıllar sonrasında da dört unsurdan dolayı Türkiye’nin dış politikasın da önemli bir yer tutmaktadır. Aşağıdaki unsurlar Balkan ülkelerini Türkiye’nin dış politikası için önemli kılmakta, Türkiye’nin bölge devletleri ve halkları ile olan ilişkilerini her dönem yakından etkilemektedir. Söz konusu faktörler şunlardır:
1) Bölge ile olan tarihsel bağlar
2) Türkiye’de yaşayan Balkan kökenli nüfus
3) Balkanlar’da yaşayan Müslüman ve Türk kökenli topluluklar
Ayrıca “Bölgesel sahiplenme” ve “kapsayıcılık” ilkeleri gözetilerek şekillendirilen Türkiye’nin Balkan politikası dört ana ekseni; üst düzeyli siyasi diyalog, herkes için güvenlik, azami ekonomik bütünleşme ve bölgedeki çok etnik kimlikli, çok kültürlü, çok dinli toplumsal yapıların muhafazası şeklinde oluşmuştur. Bölge ülkeleri arasında “ortak çıkar alanları” yaratılarak mevcut işbirliğinin hızlandırılması ve kapsamlı bir bölgesel entegrasyon sağlanması Türkiye’nin hedeflerinin başında gelmektedir.[2]
Türkiye’nin dış politikasının bölgeye yönelik faktör ve eksen dışında temel amaçları ise aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.
Türkiye’nin bölgedeki ekonomik, politik, askeri ve kültürel varlığını muhafaza etmek ve geliştirmek,
Bölgedeki Türk ve Müslüman toplulukların varlığını ve haklarını korumak,
Bölgede barış ve istikrarı desteklemek ve geliştirmek,
Bölge ülkeleri ile işbirliği ilişkileri kurup geliştirmek,
Bölge ülkeleri ile Türkiye arasında mevcut sorunları çözmektir.[3]
Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uygun olan Türkiye’nin yumuşak güç varlığı bölgede aktif bir şekilde gelişmektedir. Son dönemde Türkiye’nin Balkanlar’da gerçek bir barışın tesisi için pozitif anlamda rol oynayan bir ülke konumuna yükselmiştir.
Türkiye’nin bölgedeki ekonomik, politik, askeri ve kültürel varlığını muhafaza etmek ve geliştirmek, Türk ve Müslüman toplulukların varlığını ve haklarını korumak, bölgede barış ve istikrarı desteklemek ve geliştirmek, bölge ülkeleri ile işbirliği ilişkileri kurup geliştirmek, bölge ülkeleri ile Türkiye arasında mevcut sorunları çözmek için yoğun çalışma içerisinde olduğu yumuşak güç çerçevesinde yeni politikalar üreterek bu politikaların kalıca olmasını sağlamaya çalışmaktadır.
2000’li yıllarda Türkiye’nin Balkan politikasının altında yeni Osmanlıcılık yatmaktadır. Her ne kadar bu kavram Türkiye tarafından red edilse bile Ekim 2009’da Saraybosna İlerici Çalışma Merkezi’ndeki konuşma, Balkanlar için “Pax Ottomana” vizyonu sunmaktadır. [4]Davutoğlu, Balkanların büyük imparatorlukların periferisi olmaktan kurtuldukları zamanının 16.yy Osmanlı İmparatorluğu zamanında olduğunu, bu merkezi konumun yeni bir Osmanlı referansı ile tekrar sağlanabileceğini savunmuştur.[5]
2000’li yıllar sonrası Türkiye tarafından yürütülen politika bu asıl düşünce çerçevesinde şekillenmiş araçları buna göre dizayn edilmiştir.
Bu dizayn çerçevesinde Türkiye’nin yumuşak gücü ile bölgeye yönelik politikalarının ilgili kısımlarını tesis etmeye bölgede iyi niyet ve bölge insanının güvenini kazanma amaçlı aktif dış politika izlemektedir. Bu politikalar çerçevesinde bu amaca yönelik kurulmuş olan TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) ve Yunus Emre Kültür Merkezi bu faaliyetleri yürütmektedir.
TİKA, bu bölgede kültürel, sağlık, eğitim, tarım ve altyapı projeleri yürütmektedir. TİKA faaliyetlerinden en çok Kosova, Bosna Hersek, Makedonya yararlanmış ve yararlanmayı sürdürmektedir. Yunus Emre Kültür Merkezleri ise Türk dili ve Kültürünün Yaygınlaştırılması faaliyetlerini konserler, dil kursları, film gösterimleri sergi ve konferanslar aracılığı ile yürütmektedir. [6]Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı da Balkanlarda faaliyetlerini sürdürmektedir. Diyanet işleri başkalığının Balkanlardaki faaliyetleri ise Müslüman toplulukların ibadet yerleri olan camilerin restore edilmesi yeni camilerin yapılması, eğitim bursları verilmesi, din adamlarının eğitimi gibi sıralayabiliriz. Diyanetin İran ve Suudi destekli selefi gruplar karşısında yaptığı bu çalışmalar çok önem arz etmektedir.
Balkanlarda özellikle Türkiye’nin yumuşak güç aktörlerinden en etkili olanı popüler kültür çalışmalarıdır. Bunların arasında en önemli olan TV dizileri ve sinema filmleridir. Türkiye bu konuda Balkanlarda aktif rol oynamaktadır. Ayrıca bu dizlerin ekonomik kazancı da ayrı bir konudur. Türkiye’nin girişimci ve TRT tarafından gerçekleştirilen bu yapımları daha çok desteklemesi, ekonomik ihracatının yanı sıra zor bir iş olan kültür ihracını da kolaylaştıracaktır.
Balkanlardaki Türk okul ve eğitim yapısı da Türkiye’nin yumuşak gücünün aktörlerinden olmuştur.
Bu eğitim kurumlarındaki istiklal marşı ve Türkiye merkezli kültürel çalışmalar Türkiye’nin varlığı sürekli gündemde tutmaktadır.
Türkiye Balkanlar politikasını bölgesel sahiplenme, kapsayıcılık katılımcılık, AB entegrasyon sürecinin devamı ilkeleri üzerine oturtmuştur.
Arnavutluk’ta yaşanan deprem sonrası Kızılay ve AFAD ekipleri bölgeye giderek arama kurtarma ekiplerine destek oldu. Fotoğrafta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ve Kızılay görevlisi yer alıyor.
Türkiye bölgeye yönelik metodolojik prensiplerini, kriz odaklı yerine vizyon odaklı, geriye dönük değil(tarihsel mağduriyet ve haksızlık )ileri görüşlü bir yaklaşım, bölgesel sorunlara yaklaşımda ise ideoloji tabanlı değil değer tabanlı yaklaşımı önermiş ve benimsemiştir. Değer tabanlı yaklaşım ise Balkanlarda ulusların ve toplulukların etnik, dini ve mezhepsel farklılıklarını değil belirlenen ortak değerler de anlaşmayı belirtmektedir. Bu görüş kısa geçmişte bölgeyi yakıp yıkan etnik, dinsel, mikro milliyetçilik ideolojilerini üreten ideolojik yapı ile ters orantılıdır.
Türkiye’nin bölgeye yönelik politika öncelikleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir.
1-Balkanların kalıcı istikrarı için Türkiye bölgeye yönelik ticaret, yatırım, ulaşım projelerine özel önem vermektedir.
2-Balkanlardaki Türk ve akraba topluluklarının siyasal ve sosyal konumlarının güçlendirilmesi ve bulundukları ülkelerin toplumsal hayatına tam anlamı ile entegre olmaları ülkelerin refahına, esenliğine katkıda bulunmaları ve bundan hakça pay almaları ve aktif siyasi katılımını desteklemektedir.
3-Bölge ülkeleri ile ortak çıkar alanları yaratılarak mevcut işbirliklerinin hızlandırılması kapsamlı bir entegrasyon sağlanması hedeflenmektedir.
4-Türkiye’nin Balkanlar politikası bölge ülkelerinin tümünün 10-15 yıl içerisinde Türkiye ile birlikte AB üyesi olacağına dayandırmaktadır. Türkiye’nin Balkanlılık yönünün öne çıkırılmaya ayrıca Türkiye’nin siyasi ağırlık ve görünürlüğün arttırılmasına çalışmaktadır.
5-Türkiye Bosna Hersek’te ve Kosova’da uluslararası yönlendirme gruplarındaki etkin üyelikleri ve buna paralel olarak KFOR ve EUFOR yapılanmalarındaki askeri ve diğer kurumlardaki sivil uzman, polis, asker katkılarım ile Balkanlardaki fiili mevcudiyetinin etkiliğini arttırmayı hedeflemektedir.
6-Türkiye’nin tüm balkan ülkelerindeki ikili ilişkileri sürekli bir dikkat gerektirmektedir. STK ‘lar, iş çevreleri devlet kurumları, siyasi partiler, kamu ve özel kurumlar, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet işleri başkanlığı ve diğer kuruluşların arasındaki ciddi koordinasyonu önemsemektedir.[7]
30-31 Mayıs 2018 tarihlerinde Ankara’da gerçekleşen II. Balkan Buluşmasından.
Türkiye Balkanlar’da daima geniş katılımlı uluslararası yaklaşımları desteklemiştir. Türkiye’nin koptuğu coğrafyalarla bütünleşmesi vizyonu çerçevesinde Balkanlar ile de bunu sağlayıp bütünleşmesi ana hedefi ortaya koymaktadır.
Bölgedeki devletlerin Kosova ve Bosna Hersek’te olduğu gibi devlet yapılarını güçlendirmeyi hedefleyen Türkiye, etnik milliyetçilikle de mücadeleyi teşvik etmektedir. Bölgenin AB ile uyumlu hale gelmesi içinde çaba harcamaktadır.
Türkiye uluslararası kuruluşlardaki aktif rolü ve köprü konumu nedeniyle bölgeye tarihi rolüne uygun olarak bölge gelişmesine katkı sunacak konumunu aktif bir şekilde kullanmaktadır.
Balkanlar’daki uluslar çerçevesinde Türkiye’nin izlediği politikalara baktığımızda bölgesel işbirliğine yönelik yeni bir yaklaşım kriz merkezli olmaktan çok vizyon merkezli, geçmişe
Dönük olmaktan yerine geleceğe dönük, bakış ise ideoloji temelli olmak yerine değer temelleri üzerine kuruludur.
2000’li yıllarda Türkiye’nin dış politikasında Balkanlar stratejik öneminin dışında bir Osmanlı mirası olarak önemli yer tutmuştur. Balkanlar coğrafyası stratejik açıdan olduğu kadar, tarihi, kültürel olarak da Türkiye için her dönemde önceliği oluşturmaktadır. Türkiye’nin Avrupa kıtasına uzantısını teşkil eden Balkanlar, Türk ulusunu şekillendiren tarihi süreçteki özel konumu, tüm bölge ülkeleriyle paylaştığımız ortak Avrupa Birliği üyelik hedefi geleceğe dönük potansiyeli ile de Türkiye için büyük öneme sahiptir.
Türkiye’nin dış politikasında bölgesel sahiplenme ve kapsayıcılık ilkeleri gözetilerek şekillendirilen Balkan politikası dört ana eksenini, üst düzey siyasi diyalog, tüm bölge için güvenlik, azami ekonomik entegrasyon ve bölgedeki çok etnik gruplu, çok kültürlü, çok dinli toplumsal politik yapıların korunmasından oluşmaktadır. Bölge ülkeleri arasında ortak çıkar alanları yaratılarak mevcut işbirliklerinin hızlandırılması ve kapsamlı ve derinliği olan bir bölgesel entegrasyon Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politik hedeflerinin başında geldiği gözlemektedir.
Balkan ülkelerinin etnik yapısı ile Türkiye arasında tarihten gelen güçlü bağlar mevcuttur. Balkan ülkelerinde tarihten gelen güçlü bağlar olan etnik azınlıklar, Türk’ler ve akrabalar, Türkiye’de ise Balkanlar kökenli Türk vatandaşları yaşamaktadır. Bu nedenle, Balkanlar’da ortaya çıkan sorunlar Türkiye’yi yakından etkilemektedir. Bölgede barış ve istikrarın korunması Türkiye için bu açıdan önem arz etmektedir.
Türkiye, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması için tüm bölge ülkelerinin Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarına entegrasyonunun önemli bir ihtiyaç olduğunu değerlendirmektedir. Balkanlardaki ülkeleri bu hedef doğrultusunda bu platformlarda desteklemektedir.
Türkiye Balkan ülkelerine her zaman, siyasi ilişkilerin dışındaki alanlarda da destek ve yardım sağlamaya devam etmektedir. Bu yardımlar ekonomik, kültürel, eğitim, askeri ve güvenlik gibi pek çok alanı ve konuyu içermektedir.
Balkanlar her dönemde olduğu gibi Türkiye’nin istikrarı için hayati önem arz etmektedir. Türkiye’deki gelişmeler Balkanları, Balkanlardaki gelişmeler ise Türkiye’yi yakından etkilemektedir ve etkilemeye devam edecektir. Bölgedeki gelişmeler ne kadar pozitif olursa bölge istikrarı ve gelişmesi açısından o derece önem arz edecektir.
Yeni yıla girerken geriye dönüp baktığınızda neler yaşandığını hatırlamak isteyenler için 2019’da gerçekleşen bazı önemli askeri, diplomatik ve ekonomik gelişmeleri 60 maddeye sığdırdık. Hazırsanız başlayalım.
1.) Rusya ile yapılan anlaşma kapsamında S-400’lerin ilk parti sevkiyatı 12 Temmuz’da Ankara’ya gerçekleşti.
2.) Orta Afrika’nın en istikrarlı devletlerinden biri olan Gabon’da 1964’den bu yana ilk defa darbe girişimi yaşandı. Fas’ta tedavi gören Gabon Devlet Başkanı Ali Bongo’ya karşı yapılan darbe kısa sürede kontrol altına alınarak, darbeci askerler tutuklandı.
3.) Bu yıl da Avrupa Birliği’nden ayrılamayan İngiltere, BREXIT sürecini mecliste onaylatamadı. Başbakan Therase May’in istifası sonrası yerine gelen ve ardından yapılan erken seçimleri kazanan Boris Johnson, BREXIT anlaşmasını parlamentodan geçirerek 2020 sonrasında tamamen AB’den ayrılmış olacaklarını açıkladı.
4.) İlk motor testi 1 Eylül’de yapılan AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı (TİHA), ilk kez gökyüzü ile buluştu. Bu uçuşla birlikte Türkiye, bu sınıfta insansız hava aracına sahip dünyadaki 4 ülkeden biri oldu.
5.) Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato da 1915 Olayları’nın ‘soykırım’ olarak tanınmasını sağlayan tasarıyı onayladı. Öte yandan Fransa, 24 Nisan’ın “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak anılması kararını verdi.
6.) Venezuela’da 2019 yılının başında Ulusal Meclis Başkanı olan Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD ile birlikte birçok ülkenin yeni devalet başkanı olarak Guaido’ya karşı Savunma Bakanı ve diğer bakanların Maduro’nun yanında olduğunu açıkladı.
Juan Guaido
7.) PKK yanlıları tarafından Kuzey Irak’taki Duhok kentinde yer alan Türk askerine yönelik saldırıda bulunuldu. Terör sempatizanlarının saldırılarında birçok Türk askeri aracı ateşe verilirken, IKBY protestonun başını çekenlerin yakalandığını duyurdu.
Kuzey Irak’ın Duhok kentinde ateşe verilen Türk askeri üssü.
8.) 4 Nisan’da General Hafter, Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) kontrolündeki başkent Trablus’u ele geçirmek için saldırı başlattığını duyurdu. 30 Haziran’da 6 Türk vatandaşını alıkoyan Hafter güçleri, Aralık ayında da bir yük gemisi ve 2 Türk mürettebatı alıkoymasının ardından serbest bıraktı.
9.) 2019’da dünyanın birçok yerinde gösteriler damgasını vurdu. En dikkat çeken protestolar Lübnan, Bolivya, Venezuela, Şili, Fransa, İspanya, Irak ve İran’da gerçekleşti.
Irak’taki gösterilerde İran Devrim Muhafızları Kudüs Komutanı Kasım Süleymani posteri yakıldı.
Hong Kong‘da Nisan ayından bu yana ‘suçluların Çin’e iadesi’ni öngören tartışmalı yasa tasarısı nedeniyle sokaklar savaş alanına dönerken, yaklaşık 6 ay sonra tasarı geri çekildi. Kasım ayında bölgede yapılan tek demokratik seçimi Çin Karşıtları % 76,1 gibi yüksek oranla kazandı.
İran‘da petrol fiyatlarına yapılan zam nedeniyle başlayan gösterilerde resmi olmayan rakamlara göre 500’den fazla gösterici yaşamını yitirdi.
Bolivya‘da ‘seçimlerde usulsüzlük’ iddiasıyla başlayan gösteriler, ordunun baskıyla birleşince Devlet Başkanı Evo Morales’in istifasıyla son buldu.
Lübnan‘daki WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarına getirilen vergiler nedeniyle başlayan gösteriler ekonomik sıkıntılara evrildi ve sonrasında Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri istifa etti.
Irak‘ta da tıpkı Lübnan’da olduğu gibi gösteriler Başbakan’ın istifasına sahne oldu. 350’den fazla kişinin öldüğü protesto gösteriler, yer yer devam ediyor.
Kuzey Afrika ülkesi Cezayir‘de 5. dönem için adaylığını açıklayan Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’ya karşı başlayan protestolar Buteflika’nın istifasıyla sonuçlanırken, atadığı Başbakan Nureddin Bedevi de Aralık ayında istifa etti. Cezayir’de eski Başbakan Abdulmecid Tebbun oyların yüzde 58,13’ünü alarak ülkenin resmi cumhurbaşkanı oldu.
Şili‘de metro zammı, Fransa‘da Macron hükümetine karşı farklı sebeplerle devam eden Sarı Yelekliler, İspanya‘da Katalanların bağımsızlık yanlısı gösterileri…
10.) Hindistan, Keşmir’in özel statüsünün kaldıran 370. maddeyi anayasadan çıkararak bölgeyi Cammu Keşmir ve Ladakh Birlik Toprağı olarak ikiye böldü.
Yeni Keşmir haritası: 370. maddenin ortadan kaldırılmasının ardından ortaya çıkan 2 yeni eyalet: Cammu Keşmir ve Ladakh
[irp posts=”20463″ name=”Keşmir Sorunu: 370. Maddenin Kaldırılmasının Anlamı ve Yeni Harita”]
11.) Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birliği (UEMOA) üyesi 8 ülke, Fransızların sömürge parası’ olarak bilinen CFA frangını terk ederek eko para birimine geçme kararı aldı.
12.) Mısır ve Etiyopya’yı karşı karşıya getiren Afrika’nın en büyük barajı Hedasi, ABD’nin araya girip iki ülke arasında ara bulucu olmasıyla uluslararası boyut kazandı.
[irp posts=”22740″ name=”Afrika’nın En Büyük Barajı Hedasi Hakkında 12 Madde”]
13.) Mart ayında Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 gemiyle eş zamanlı “Mavi Vatan 2019 Tatbikatı”, Mayıs ayında ise 131 gemi, 57 uçak ve 33 helikopterle Cumhuriyet tarihinin en büyük planlı tatbikatı “Denizkurdu-2019” gerçekleşti.
14.) Kuzey Kore’de Temmuz ayında seçmenlerin yüzde 99.97’sinin oy kullandığı yerel seçimlerde, sandığa giden seçmenlerin yüzde 100’ü Kim Jong-Un’un aday gösterdiği isimlere oy verdi.
15.) Kazakistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 28 yıllık iktidarının ardından istifa etti. Daha sonra yerine gelen Tokayev hükümeti, ülkenin başkenti olan Astana’nın adını Nursultan olarak değiştirdi.
[irp posts=”23602″ name=”Orta Asya’nın En Güçlü Türk Devleti: Kazakistan”]
16.) Güney Kıbrıs’ın ruhsat verdiği ExxonMobil’in Doğu Akdeniz’de 141 ile 226 milyar metreküp arasında bulduğu gaz rezervinin, son iki yılda dünyanın en büyük üçüncü gaz rezervi olduğu bildirildi.
17.) Hindistan’da 900 milyon kişinin 7 aşamada oy kullandığı dünyanın en uzun parlamento seçimlerinin galibi 542 sandalyenin 299’unu kazanan Başbakan Narendra Modi’nin Hindistan Halk Partisi oldu.
18.) Yakıt, tüp ve elektriğe gelen zamlar sonrası 19 Aralık’ta başlayan gösteriler sonucu ordunun yönetime el koymasıyla 30 yıllık Ömer el-Beşir iktidarı sona erdi.
19.) Makedonya’nın adı resmen Kuzey Makedonya Cumhuriyeti olarak değiştirildi.
20.) KKTC’de Ersin Tatar, Tufan Erhürman’dan başbakanlık görevini devralarak yeni Başbakan oldu.
21.) Yeni Zelanda’da iki ayrı camiye düzenlenen saldırıda 49 kişi yaşamını yitirdi.
22.) Fatih ve Yavuz sandaj gemileri, ilk kez KKTC’nin 2011’de verdiği ruhsat alanlarında sondaj çalışmalarına başladı.
Yavuz Sondaj Gemisi
23.) Mısır’ın demokratik seçimlerle seçilen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hapishanede hayatını kaybetti.
24.) Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile sınırda görülen ABD Başkanı Trump, sınırın diğer tarafına geçerek Kuzey Kore’ye ayak basan ilk Amerikan başkanı oldu.
25.) Putin, ABD’nin tek taraflı çekildiği Soğuk Savaş’ın sonunun başlangıcı olarak nitelendirilen Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’nı (INF) askıya aldı.
26.) ABD’de Rıza Sarraf davasında yargılandıktan sonra “32 ay hapis cezasına” çarptırılan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla tahliye edildi.
27.) Kırım Tatarlarının Milli lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, ve 2 Türk daha Ukrayna milletvekili oldu.
28.) ABD ile Çin arasında uzun bir süredir karşılıklı vergi yaptırımlarıyla devam eden ve Çinli dev teknoloji şirketi Huawei’ye uygulanan Amerikan yaptırımları ile tekrar gündeme gelen ‘ticaret savaşı’, iki ülke liderinin düzenleyeceği törende yapılacak ticaret anlaşmasıyla son bulabilir. Henüz bir netlik söz konusu değil.
29.) Dünyanın en büyük petrol şirketi olan ve bu yıl halka arz edilen Suudi Arabistan Milli Petrol Şirketi Saudi Aramco’ya ait iki tesise 10 SİHA ile saldırı düzenlendi.
30.) BM’ye göre en az 1 milyon Uygur Türkü’nün kendi rızası dışında tutulduğu Çin’in ‘asimilasyon kampları’ dünya gündemine otururken; ABD, Uygur politikası nedeniyle Çinli yetkililere yaptırım uygulama tasarısı Temsilciler Meclisi’nden geçti.
31.) ABD Başkanı Trump’a yönelik “görevi kötüye kullanma” ve “Kongre’nin çalışmasını engelleme suçlamaları” ile ilgili azil süreci başladı ve Temsilciler Meclisi tarafından onaylandı.
32.) Almanya, Fransa ve İngiltere, İran’a karşı ABD yaptırımlarını hafifletmek ve İran ile ticaret yapmak amacıyla ortaklaşa “Instex” adlı bir ödeme mekanizması kurdu. 3 ülke tarafından kurulan sisteme Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç ve İsveç de katıldı.
33.) Rusya’da 5. Nesil SU-57 seri üretimine başlandığı duyuruldu.
34.) Almanya’nın Dresden kentinde Avrupa’nın en büyük hazine koleksiyonunun bulunduğu Grünes Gewölbe Müzesine yapılan soygunda 1 milyar avroluk değerli eşya çalındı. Bu hırsızlık İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük soygun olarak tarihe geçti.
Almanya Başbakanı Merkel de müzeyi ziyaret etmişti.
[irp posts=”22797″ name=”Almanya’daki ‘Avrupa’nın En Büyük Hazinesi’ Çalındı”]
35.) Peru’da Devlet Başkanı Martin Vizcarra’nın çoğunluğu muhaliflerin elindeki Kongre’yi feshetmesi, buna karşın Kongre’nin de Vizcarra’yı görevden alarak yerine Devlet Başkanı Yardımcısı Mercedes Araoz’u başkan seçmesi sonrası başlayan siyasi krizde ordu Vizcarra’yı destekledi. Ülkede Vizcarra tekrar devlet başkanı olurken, 26 Ocak’ta halk sandık başına gidecek.
36.) Suudi Arabistan’da kadınların tek başına araç kullanma ve yurt dışına çıkma serbestliğinin ardından orduya katılmalarına da izin çıktı.
37.) Solomon Adaları, Tayvan ile resmi ilişkilerini keserek Çin’i diplomatik olarak tanıma kararı aldı. Solomon Adaları’nın ilişkileri kesmesi sonucu Tayvan’ı tanıyan ülke sayısı 16’ya düştü.
38.) Taliban ile ABD’nin Katar’ın başkenti Doha’da ‘Afganistan görüşmeleri’ başladı.
39.) Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, Cava Adası’ndaki başkent Cakarta’nın 30 yıl sonra sular altında kalacağı öngörüldüğü için Borneo Adası’ndaki Doğu Kalimantan eyaletine taşınacağını açıkladı.
40.) İtalya’da yaşanan hükümet krizinde, ‘teknokrat’ Başbakan Giuseppe Conte’un istifa kararından yaklaşık 10 gün sonra koalisyon hükümetinin tekrar başbakanı oldu.
41.) Fırat’ın doğusundaki PKK’ya yönelik “Barış Pınarı Harekatı” başladı.
Türkiye, 17 Ekim’de ABD ile 13 maddelik, 22 Ekim’de Rusya ile 10 maddelik mutabakat imzalayarak Barış Pınarı Harekatı’nı sonlandırdı.
Barış Pınarı Harekatı ‘Türkiye’nin kurduğu’ Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş cephesi Barış Pınarı Harekatı öncesi birleşme kararı alarak ‘tek çatı’ altına girdi.
42.) Tunus seçimlerinde yüzde 72 gibi ezici bir üstünlük elde eden anayasa hukukçusu Kays Said, Tunus’un yeni cumhurbaşkanı oldu.
43.) 2019 Nobel Barış Ödülü, Eritre ile olan sınır anlaşmazlığını çözdüğü için Etiyopya Başbakanı Ahmed Ali‘ye verildi. 1998’de başlayan ve 2 yıl süren savaşta on binlerce insan ölmüştü. 18 yıldır devam eden çatışmaların ardından iki ülke lideri 20 yıl sonra ilk kez buluşmuştu.
44.) Soçi’deki Rusya-Afrika Zirvesi’nde Moskova ile Afrika ülkeleri arasında 12 milyar dolarlık 500 anlaşma yapıldı.
45.) Bangladeş yönetimi, 100 bin Arakanlı Müslümanı Myanmar sınırındaki kamplardan Bengal Körfezi’ndeki bir adaya taşıyacağını açıkladı.
46.) ABD’de hükümet borcu 23 trilyon doları aşarak yeni bir rekor kırdı. Trump yönetiminde borç 3.2 trilyon dolar yükselmiş oldu.
47.) Pentagon ile üretici firma Lockheed Martin arasında varılan anlaşmayla F-35’lerin fiyatı yüzde 12.7 oranında düşürüldü.
48.) Türkiye ile Libya arasında Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kapsamında deniz sınırlarının belirlenmesi ve askeri iş birliği anlaşması yaptı.
49.) BM’nin 70. yıl dönümü zirvesinin ana gündem maddesi Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü” yaşadığına yönelik yaptığı açıklama oldu.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde oturuşuyla dikkat çekti.
[irp posts=”23180″ name=”NATO’nun 70. Yıl Dönümü: Ortak Deklarasyon ve Öne Çıkanlar”]
50.) 16 bin sivil ve askeri personel ile 6’ncı askeri hizmet kuvveti olarak ABD Uzay Kuvvetleri resmen kurulurken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Uzayın, hava, kara, deniz ve siberin yanı sıra yeni harekat alanı olmasına karar verdik.” açıklamasında bulundu.
51.) İspanya’nın Bask bölgesinin özerk parlamentosu, Katalonya’daki ayrılıkçı girişimlerden esinlenerek bağımsızlık yanlısı bir karar aldı.
[irp posts=”23000″ name=”İspanya’da Basklar da Katalanlar Gibi Bağımsızlık Kararı Aldı”]
52.) Finlandiya’da 34 yaşındaki Sanna Marin başbakan seçilerek ‘dünyanın en genç başbakanı’ unvanına sahip oldu.
53.) Almanya, Fransa, Rusya ve Ukrayna liderlerinin Normandiya Formatı adı altında 3 yılın ardından yaptığı müzakerelerde Ukrayna’nın doğusunda ‘tam ateşkes’ konusunda anlaşmaya varıldı.
54.) Hindistan’da 64 yıllık vatandaşlık yasası değişti. Budist, Sih, Jain, Parsi, Hindu ve Hristiyanlar, kimliklerini ve Hindistan’da en az 6 yıl yaşadıklarını kanıtlamaları halinde vatandaşlık elde edebilecek ancak Müslümanlar aynı pozisyonda olsalar dahi vatandaş olamayacaklar.
55.) KKTC, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle Geçitkale Havalimanı’nı Türk İHA ile SİHA’larına tahsis etti.
56.) Pakistan mahkemesi, eski başbakan ve cumhurbaşkanı Pervez Müşerref’i ‘vatana ihanet’ suçlamasıyla idama mahkum etti.
57.) İdlib’in güneyinde yer alan Türk gözlem noktalarından Suman ve Morek üsleri rejim güçlerinin kuşatması altında kaldı.
[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 2 Türk Üssü ‘Kuşatma Altında'”]
58.) Türkiye’nin ilk yerli otomobili hem SUV hem de sedan model olarak duyuruldu.
[irp posts=”23830″ name=”İlk Kez Tanıtılan Yerli ‘Türkiye’nin Otomobili’ İlgili Merak Edilenler”]
59.) Suriye’de Şam yönetimi, Rus şirketlerle birlikte ilk kez Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarında sondaj çalışmalarına başladıklarını açıkladı.
60.) 1,3 milyar insanın yaşadığı ve 3,4 trilyon dolar gayri safi yurt içi hasılaya sahip 54 ülkenin imzasıyla dünyanın en büyük serbest ticaret pazarı “Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi” kuruldu.
Gözden kaçırdığımızı düşündüğünüz gelişmeleri yorum olarak yazabilirsiniz. Haberi paylaşarak başkalarının da 2019’da yaşananları görmesini sağlayabilirsiniz.
Rusya ve Ukrayna barışa doğru küçük adımlar atıyor ancak henüz somut ve önemli bir ilerleme görülemedi. Rusya ve Ukrayna, Paris’te buluşarak 2019 bitmeden Ukrayna’nın Dombass bölgesinde “tam ve kapsamlı” bir ateşkes üzerinde anlaştı fakat verilen sözlerin uygulanıp uygulanmayacağı meçhul.
Rusya Devlet Başkanı Putin ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky ilk defa yüz yüze görüştüler. Ana gündem maddesi ise 5 yıldır süren Rus yanlısı ayrılıkçılar ve Ukraynalı güçler arasındaki çatışmalar.
Putin’e göre gelişmelerin olumlu yönde ilerliyor olmasına rağmen halen bazı fikir ayrılıkları mevcut. En önemlisi ise Rusya-Ukrayna sınırının kontrolü konusu.
Bu çatışmaya modern Avrupa’nın gördüğü en büyük çatışma diyebiliriz. Buna rağmen bu çatışma aslında günümüz kamuoyunda unutulmuş bir savaş. Birleşmiş Milletler raporlarına göre bu anlaşmazlık baş gösterdikten beri bölgede en az 13.000 insan hayatını kaybetti. Verilen zarar ise bölgede yaşayan 3.9 milyon sivilin hayatını doğrudan etkiledi.
Putin ve Zelensky ikili görüşmeler yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Almanya Şansölyesi Merkel ile de görüştü. Fransa ve Almanya ara bulucu rolünü en başından beri AB bloğunda öne çıkan lider ülkelerden oldukları için zaten hemen kapmıştı. Bu dörtlü kendilerine “Normandiya Dörtlüsü” diyor, son görüşmeleri 2016 yılının Ekim ayında gerçekleşmişti.
Rusya ve Ukrayna’nın ilişkileri, Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi ve Ukrayna’nın doğusunda iki özerk Rus yanlısı cumhuriyet kurmak isteyen gruplara destek vermesiyle, 2014 yılında kopma noktasına gelmişti. Batı bloğu Rusya’ya “işgalci girişimlerinden” dolayı kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulamıştı, bazıları Rusya’nın barış için adım atması sonucunda kaldırıldı.
İşte tarafların üzerinde anlaştığı üç madde:
1.) 2019 Bitmeden Yürürlüğe Girecek Ateşkes
Anlaşmaya göre ateşkesin sağlanması için ve Dombass bölgesindeki durumu stabilize etmek (istikrar sağlamak) için elzem olan ne kadar destek ve önlem fırsatı varsa hepsi değerlendirilecek.
Taraflar üç cephe hattından askerlerini çekmişti, üç hattan daha askerler çekilecek. Çatışmayla bağlantılı tüm esirler ya bırakılacak ya da takas edilecek.
Bu madde uzmanlara göre siyasi istikrarı sağlayamayacak türden. Daha önce 20 kez ateşkes çağrısı yapıldığını da es geçmemek gerekir. Bu adımların, iki tarafın barış konusunda ilerleme kaydetmesi yolunda “minimum” adımlar olduğu aşikar.
Ukrayna ve Rusya destekli tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Lugansk ve Donetsk bölgeleri arasında 2017’den beri ilk kez mahkum takası başladı.
2.) Minsk Antlaşması
Minsk görüşmeleri Almanya ve Fransa’nın girişimleri sonucu oluşmuş, 2014 ve 2015 yıllarında vuku bulmuş müzakerelerdir. O müzakerelerin amacı “barışa giden yolun temellerini atmak” olarak açıklanmıştı. Sonu hüsran ile biten müzakereler barışa giden yolun aslında çıkmaz bir yol olduğunu gösteriyordu. Öyle ki iki taraf birbirini “üzerinde anlaşılan noktalara uymamakla” suçluyordu.
Sorunları aşma amacıyla Almanya’nın o zamanki Dışişleri Bakanı Steinmeier, “Steinmeier formülü” adı verilen, kendi planını masaya sürmüştü. Plana göre barışa giden yolda her iki taraf her defasında bir adım atacaktı. Birer birer olmalıydı bu. Tıpkı bir yapboz gibi. Nihayetinde ise barışa ulaşılacaktı. Ekim ayında Zelensky bu plana imzasını atmıştı, ülkesindeki düşünürler ve vatandaşlar Zelensky’nin Rusya’ya böylelikle boyun eğdiğini düşünmüştü. Hatta birkaç protesto bile tertiplenmişti.
Anlaşma, Dombass bölgesinde referandum veya seçimler öngörüyordu. Seçimler Ukrayna yasalarına göre olacaktı ama denetim Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda olacaktı. Ukrayna hükümeti adına burada oluşabilecek sorunu siz de görüyorsunuz değil mi? Böylelikle ayrılıkçılar oy çoğunluyla özerklik kazanabilecekti. Ukrayna’nın sunduğu şartlar ise tüm askeri girişimlerin ve aynı zamanda Rus askeri varlığının son bulması gerektiği, onun dışında ise esirlerin ya bırakılması ya da takas edilmesi gerektiğiydi.
Geçtiğimiz pazartesi günü taraflar Dombass bölgesinin özel statüsü konusunda yasal bir çözüm için “Minsk Antlaşması” üzerinde kalınacağı, antlaşmanın siyasi öngörüleri için gereken tedbirlerin alınacağı ve “Steinmeier förmülü” planının Ukrayna yasalarına göre gerçekleşeceği üzerinde anlaştı.
Bu noktada kilit konu ise gelişecek olan olayların sıralaması, özellikle yerel seçimlerin Rus askerlerinin çekilmesinden sonra mı önce mi yapılacağı sorusudur.
Rusya bu “sıralama” konusunda ilerleme kaydetmeye sıcak bakmıyor, hatta kaydetmeyi reddediyor. Bölgede vekaleten bulunan askerlerini, “yerel seçimlerden önce sınırda kontrolü sağlama” amacıyla çekmekte istemiyor. Ukrayna ise herhangi bir siyasi anlaşma için ön koşul olarak mutlaka Rus güçlerinin çekilmesini sunuyor.
Olası bir Rusya Ukrayna Savaşı sonrası ‘bölünecek’ Ukrayna’nın haritası
3.) Diyalog Kurmaya Devam Etmek
İki taraflar dört ay içinde tekrar “Normandiya” formatında bir görüşme için el sıkıştı. Özellikle masada yerel seçimler geniş yer bulacak.
Timothy Ash gibi önemli analistlerin analizlerini derlersek önümüze şöyle bir tablo çıkıyor:
Görüşmelere optimist bir bakış açısıyla bakmakta fayda olsa da atılan küçük ama pozitif adımlar somut bir siyasi çözümü sağlayamayacak nitelikte. Görüşmelerde büyük bir dönüm noktasına dair bir umut sezilemedi. Ash, Zelensky’nin neredeyse hiç deneyimi olmamasına rağmen gayet iyi bir diplomatik sınav verdiğini belirtiyor. Bence de burada Zelensky’nin kaybettiği bir şey yok. Ülkesini savaştan kurtarıp demokratik yollara başvuruyor. Rusya’nın askerlerini çekmesini istememesine rağmen ön şart koşup evine geri döndü sonuçta.
Her neyse, devam edelim. Avrupa’nın bu konuda ara buluculuk yapmak istemesi gayet doğal. Rusya nihayetinde Avrupa’nın en büyük gaz tedarikçisi. Dörtlü görüşmede gaz konusu da masaya yatırıldı. Ukrayna’nın ise hem AB hem NATO için stratejik önemi var.
Macron’a göre “o büyüleyici çözüm” henüz bulunamadı ama çözüme doğru büyük adımlar atıldı.
Ash’e göre somut bir çözüm olmaması durumunda Dombass bölgesi gerginlik anlamında düşük düzeyli bir çatışma bölgesi olarak kalacaktır. Tabii Rusya’ya uygulanan yaptırımlar da kaldırılmayacaktır.
Anadolu Selçukluları, Malazgirt Zaferinden sonra (26 Ağustos 1071) Anadolu’ya göç etmeye başlamışlar ve bu toprakları vatan yapmanın mücadelesini verdiler. Kazanılan askeri ve siyasi başarılardan sonra, Türk/İslâm medeniyetini Anadolu’da hakim kılmayı kendilerine en büyük amaç olarak gördüler.
Türklerin Anadolu’yu vatan yaparken, yerleşik aşiret hayatından millet hayatına geçmelerinde; iş ve aş sahibi, üretici, meslek edinmelerinde, Anadolu‘yu Türk/İslam yurdu yapmalarında; edebi, mimari, iktisadi, zirai, sosyal güvenlik ve eğitim sistemlerini oluşturmalarında şüphesiz ahiliğin çok büyük etkisi olmuştur.
Ahi Evran Kimdir?
Kurmuş olduğu Ahilik Teşkilâtı ile sosyal, iktisadî ve siyasî tüm hayatımızı etkileyen; Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan, bu sebeple Türk-İslâm tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Ahi Evran, 1171 (H.566) yılında İran’ın Batı Azerbaycan tarafında bulunan Hoy kasabasında doğmuştur. Asıl adı Mahmut’tur. Babasının adına ve doğum yerine nispetle Mahmut bin Ahmet el-Hoyi denmiştir. Ahi Evran’ın çocukluğu ve ilk eğitimi memleketi Azerbaycan’da geçmiş olup gençliğinde ise Horasan ve Maveraünnehre giderek o yörede büyük alimlerden dersler almıştır.
Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tıp alanında çok büyük bir âlim olmuştur. O dönem Bağdat’ın İslâm dünyasının sanat ve ilim merkezi olması, Ahi Evran’ın çok yönlü yetişmesinde etkili olmuştur. Bu dönemlerde İbn-i Sina, Sühreverdi el-Maktul ve Fahrettin Razi’nin eserlerinden istifade etmiştir. XIII. Yüzyıl başlarında Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Muhyiddin Arabî ve hocası Evhadüddin Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelen Ahi Evran, bu tarihlerde hocası Evhadüddin Kirmani’nin kızı Fatma Bacı ile evlenmiştir. Anadolu’da özellikle esnafa İslâmiyeti anlatarak dünya ve ahiret işlerini düzenli hâle getirmelerini tavsiye etmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı halkı uyarmıştır. Şeyh Edebalı ile birlikte halkı örgütleyerek hem Moğol tehlikesi ile uğraşmış hem de Osmanlı devletinin kuruluşu için manevi ortamı hazırlamışlardır.
Ahi Evran Anadolu’ya geldikten sonra Kayseri’de ve Kırşehir!de debbağ (deri işleme) atölyesi kurmuş, Moğollara karşı Kayseri’yi savunan Ahileri teşkilatlandırmıştır.
1237 yılında başkent Konya’da I. Alâeddin Keykubat’ın öldürülmesi üzerine sultanla gönül bağı bulunan Ahiler, II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Vezir Sadettin Köpek’e karşı direnmişlerdir. Hatta bu dönemde Ahi Evran ve bazı ileri gelen Ahiler Konya’da tutuklanmışlardır ve 5 yıl boyunca tutuklu kalmıştır.
1. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatından sonra saltanat naibliğine getirilen Celaleddin Karatay zamanında Ahiler ve Türkmenler üzerindeki baskı kalkmıştır. Bundan sonra bir dönem Denizli’ye giden Ahi Evran tekrar Konya’ya dönmüş; daha sonra da Kırşehir’e gelerek ömrünün sonuna kadar Kırşehir’de yaşamıştır.
Ahi Evran, kaynağını Yesevi‘den alan kutlu bir davânın gönül erleri ile birlikte bu toprakları vatan yapmanın, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasının öncüsü olmuştur. Özellikle yeni kurulan Ahilik sistemi ile Anadolu’ya göç eden Türkmenlere hem iş –aş vermiş; onları iyi bir Müslüman ve vasıflı bir birey hâline getirmiştir. Böylece Anadolu’nun iktisadi kalkınmasına ve imâr edilmesinde öncülük etmiştir.
Ahi Evran, 30 civarı esnafı teşkilatlandırmış; Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında sanatını icra eden bütün esnaflar İslâm medeniyetinin öncü kuruluşu Ahilik Teşkilatının merkezi Kırşehir ili olduğu için buradan “İcâzetnâme” almışlardır. Selçuklu başkenti Konya o dönem Moğol baskısı altında olduğu için başkente yakın ancak gözaltında olmayan nispeten daha sakin bölgede olması hasebiyle Kırşehir merkez seçilmiştir. Şems’in ölümünden sonra Kırşehir’de kalıcı olan Ahi Evran’ın bir kısmı çeviri 20 civarında eseri mevcuttur.
Kardeşliğin, cömertliğin, fedakârlığın, doğruluğun, dürüstlüğün, üretimin, ahlâkın, sanatın, aklın ve bilimin esas alındığı Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahi Evran, 1261 (H.653) de Kırşehir ilinde vefat etmiştir.
Ahilik Nedir?
Ahilik, kelime anlamı olarak Arapça “kardeşim” veya Türkçe “akı” (Divan’ül Lügat’it Türk’te) “cömert”, “eli açık” anlamında kullanılmaktadır.
Terim olarak, XVIII. yüzyıldan sonra bir esnaf-sanatkâr birliği hâline dönüşmüş olsa da, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da görülmeye başlayan, Anadolu’nun vatanlaşmasında ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasında büyük rol oynayan dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî boyutları olan bir sistemdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda manevi bir güç olarak nitelendirilir.
Ahiliğin başlangıçta bir esnaf teşkilatı olarak ortaya çıkmadığı, içlerinde kadıların, müderrislerin, devlet adamlarının, askeri görevlilerin de olduğu; ahilerin toplumun bütün kesimlerini kucakladığı bilinmektedir.
Ahiler, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında bütün şehir ve kasabalarda yiğit, ahi ve şeyh sistemi içerisinde teşkilatlanmıştır. Anadolu, Balkanlar, Kırım, Kazan ve kültür coğrafyamızın çok yerinde ahiliğin teşkilatlandığı görülmektedir.
Ahiliğin temel kaynağı fütüvvetnâmelerdir. Fütüvvet-nâmeler dini-tasavvufi eserlerdir. Fütüvvet-nâmelerin özünde peygamber sünneti ve Kur’an-ı Kerim vardır.
Ahiliğin Oluşumuna Etki Eden Unsurlar Nelerdir?
Siyasi Durum: Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’ya gelen göçebe Türkmenler Anadolu’yu vatan yapmak istemişler, bunun için hem Bizansla, hem de Moğollarla mücadele etmişlerdir. Türkler’in yeni yurt edindikleri topraklarda sürekli olarak kalabilmeleri, ancak daha güçlü bir medeniyet kurmaları ile mümkündü. Bizanslılara karşı kazanılan Miryakefolon (1176) zaferinden sonra İslam medeniyetini hâkim kılmaya başladılar. Yeni medeniyet inşasında ahiliğin etkili olduğu görülmektedir.
Sosyo-Ekonomik Sebepler: Anadolu’da hem Bizanslılara hem de Moğollara karşı teşkilatlanmak zorunda olan Türkmenler yerleşik hayata geçip medeniyetlerini kalıcı hale getirmek durumunda idiler. Asya’dan Anadolu’ya gelen çok sayıda esnaf ve sanatkâra kolayca iş bulmak, yerli Bizans sanatkârı ile rekabet edebilmek, tutunabilmek için yaptıkları malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlarda sanat ahlâkını yerleştirmek; Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hâle getirmek; ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek; ülkeye yapılacak yabancı saldırılarda devletin yanında savaşma, sanatta, dilde, edebiyatta, gelenek ve göreneklerde milli heyecanı ayakta tutmak gerekiyordu.
Dini Etkenler: Türkler islâm dinini kabul ettikten sonra medeniyetlerinini bu inanca göre şekillendirdiler. Fütüvvetnameler, esas itibariyle dini-tasavvufi eserler olduğu için ahilik teşkilatının esasını bu kurallar oluşturmuştur. Ahiliğin özünde “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış” Hadis-i Şerifi esas alınmıştır. Ahiliğin esaslarında Kur’an-ı Kerim’de sıkça söz edilen isar (kendileri ihtiyaç duysalar bile başkalarını tercih etmek), uhuvvet (kardeşlik), infak (Allah yolunda harcama) kavramlarının etkisi vardır.
Türkler’in Kültürel Değerleri: Her milletin kendine has bazı kültürel özellikler vardır. Türklerin de yaratılışlarında var olan, yardımlaşma, dayanışma, cesaret, mertlik, teşkilatçılık ve misafirperverlik gibi kültürel özellikleri ahiliğin bir medeniyet hareketi olarak Türkler arasında yaygınlaşmasında etkili olmuştur.
Fütüvetnamelerde ahiliğin kurallarından bahsedilir. Bunlar sofra adabından, konuşmaya, giyinmeye, alışveriş yapmaya, misafirliğe, oturmaya, büyükleri ziyaret etmeye, hasta ziyaretine, mezarlık ziyaretine, yatmaya, uyumaya vb. kurallardır. Ahi; eline, beline, diline sahip olacaktır. Kapısını, gönlünü, sofrasını açık tutacaktır. Fütüvvet iyi huy, nefisle mücadele, Allah’ın emirlerini yerine getirme, kendisini halka vakfedip herkese iyilikte bulunma, cömert olma, konuk severlik herkesin yardımına koşmadır.
Sistem Olarak Ahilik
Ahilik özüne “Eşref –i Mahlûkat” olan insanı yerleştirerek, “Hakka hizmet, halka hizmet” anlayışıyla hem dünyevi, hem de uhrevi bir sistem oluşturmuştur. Ahiler, “dünyayı bir imtihan yeri” olarak kabul etmişler, bu sebeple hayatın bütün alanları ile ilgili ihtiyaca göre yeni sistemler oluşturmuşlardır.
Ahilik ve Eğitim: Ahiler kendilerine has bir eğitim sistemi oluşturmuşlardır. Akşamları tekke ve zaviyelerde fütüvvet esaslarını teorik olarak öğretmişlerdir. “Kim ki iyi insan iyi müslümandır; kim ki iyi müslüman iyi insandır” düsturu gereğince insan yetiştiriyorlardı. Ayrıca gündüzleri iş başında yamak, çırak, kalfa, usta sistemi içerisinde uygulamalı olarak eğitim veriyorlardı. Bu eğitim anlayışının özünde islami kuralları hayat tarzı haline getiriyorlardı. Tekke ve zaviyelerde okuma yazma, görgü kuralları, okçuluk, binicilik, kılıç eğitimi, tarım işleri… gibi alanlarda eğitim de verilmekteydi.
Ahiler, kadınları da eğitmişlerdir. Ahi Evran Veli’nin hanımı Fatma Bacı’nın kurduğu “Bacıyan-ı Rum” (Anadolu Kadınlar Teşkilatı) ile kadınları da eğitmişler, onları aşına, işine, eşine bağlı yetiştirmişlerdir. Onları meslek sahibi yaparak üretici konuma getirmişlerdir. Denilebilir ki Bacıyan-ı Rum dünyada ilk kadın sivil toplum örgütlenmesidir.Rum burda Anadolu anlamındadır.
Ahilik ve İktisadi Sistem: Ahilik Selçuklu ve Osmanlı iktisadi sisteminin özünü oluşturmuştur. Bu iktisadi anlayışın temelinde çalışmak, üretmek, kalite, emeğe saygı, dayanışma, helâl kazanç, helâl lokma, yardımlaşma, israftan kaçınma… gibi islâmi kurallar vardır. Ahiler bu alanda da inançlarını hayata geçirmişlerdir. Ahiler ihtiyaçlarından fazlasını ihtiyacı olana dağıtmışlardır.
Ahilik ve Sosyal Güvenlik: Ahiler toplumda denge unsuru olmuşlardır. Kurdukları vakıflarla hayatı ilgilendiren bütün alanlarda faaliyette bulunmuşlardır. Fakirleri, garipleri, kimsesizleri, savaşa gidenlerin ailelerini, işinde zarar edenleri, misafirleri, yolcuları korumuşlar, onlara yardım etmişlerdir.
Ahilik Teşkilatı, medeniyetimizi şu alanlarda etkilemiştir:
Ehliyet ve liyakat esas alınarak Milletimizin teşkilatçılık kabiliyeti uygulama alanına konulmuştur. Kendi içerisinde ehil olanların seçildiği bir sistem, yeni bir yönetim modeli uygulanmıştır.
Ahiler kendilerine has bir eğitim modeli geliştirmişler; Ahi zaviyelerinde dini – tasavvufi eğitim vererek onların iyi bir Müslüman olmalarını sağlamışlardır. Ayrıca işbaşında eğitimle kaliteli üretimi sağlarken, gerektiğinde askeri eğitim de vermişlerdir.
Dünyada ilk defa kadın teşkilatı (Bâcıyan-ı Rum) kurarak, kadınları ahlâki ve mesleki alanda eğitmişlerdir.
Anadolu’nun Türk ve Müslüman yurdu olmasında çok etkili olan Ahiler, göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata geçmelerinde, şehir hayatına intibaklarında öncü olmuşlardır.
Oluşturdukları ekonomik sistem ile helal kazancı, alın terini, dayanışmayı, kul hakkını, ahlâkı, kanaatkârlığı, çalışmayı – üretmeyi ve böylelikle Allah’ın rızasını kazanarak ahiret yurdunu kazanmayı esas almışlardır.
Ahilik adabı yüzyıllar boyunca Anadolu Türk halkının milli karakterini belirlemiştir. Bugün Anadolu’daki misafirperverlik, komşuluk ilişkileri, birçok görgü kuralı, doğruluk, dürüstlük ve yardımlaşma Ahiliğin günümüzdeki yansımalarıdır.
Ahiler Anadolu’nun vatanlaşmasında, İslâmlaşmasında ve Türkleşmesinde kurdukları vakıflarla, yapmış oldukları şifahane, hamam, çeşme, han, medrese ve hayır kurumları ile etkili olmuşlardır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Kırşehir’den uç bölgesine giden Şeyh Edebali bir ahi şeyhi idi. Osmanlı’nın manevi mimarı olan Şeyh Edebali ve diğer ahiler sayesinde ahilik Osmanlı’nın kuruluşunda ve bir ‘cihan devleti’ olmasında temel unsur olmuştur. Ahilik kısaca Anadolu İslamı’nda bir Rönesans kabul edilebilir.