II. Abdülhamid Dönemi Hafiye Teşkilatı

Öncelikle istihbaratın tarihine bakılacak olursa, insanoğlunun  “devlet kurumuyla” tanıştığı tarih kadar eski olduğu görülmektedir. Tüm coğrafyalarda bütün devlet adamları ve kurulan bütün devletler istihbarata önem vermişlerdir.

Avrupa’da Fransız İhtilali ve Endüstri Devrimi’nin ortaya çıkardığı yeni koşullar, istihbaratın modernleşmesi açısından önemli gelişmeler olarak kabul edilmektedir (Gör,2015:24). Çünkü modern dünyanın farklılaşması ve şekillenmesi sırasında modern istihbarat da oluşmaya başlamıştır. Bu dönemle birlikte “bilgi” ihtiyacı, ya da “önceden bir şeyleri haber almak” endişesi tarihte hiç olmadığı kadar önem kazanmaya başlamıştır.

Son yüzyıllarda ise savaşın anlamının genişlemesiyle birlikte istihbaratın anlamı da genişlemiş ve istihbarata ihtiyaç duyulan alanlar çoğalmıştır. Devletlerin siyasî, askerî, ekonomik, teknolojik, stratejik, iç ve dış güvenliğe yönelik istihbarata ihtiyaçları olduğu kabul edilmiştir. Bu durumda istihbarat teşkilâtına sahip olmanın kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kuvvetli bir istihbarat teşkilâtı bir ülkenin, bir milletin gözü, kulağı, doğru ve lüzumlu bilgiye kavuşma yöntemi olduğu için önem kazanmıştır.

Tarih boyunca büyük önem taşıyan istihbarat unsuruna, tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı İmparatorluğu’ da kayıtsız kalmamıştır. Osmanlı tarihinin hemen her devresinde, her padişah döneminde haber alma ihtiyacı var olmuş ve bu ihtiyaç, çeşitli usullerle karşılanmıştır. Hafiye Teşkilatı’nın kurulması ise, istihbarat ağının yaygınlaşması ve kuvvetlenmesi anlamında Osmanlı istihbaratının “doruğu”nu teşkil etmektedir.

II. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür. Bu teşkilât XIX. Yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve görevini yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte kendisinden sonra kurulan istihbarat örgütlerinin atası olması sebebiyle, Türk istihbarat tarihinde ayrı ve özel bir yere sahiptir.

II. Abdülhamid’in kurduğu ve onun için önemli olan Hafiye teşkilatından bahsetmeden önce kısaca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı zamanlara ve kurulmasındaki nedene değinilecektir.

2. Abdülhamid cuma namazı sonrası halkı selamlarken.

II. Abdülhamid’in tahta çıkma süreci ve saltanat yılları Osmanlı tarihinin en karışık ve buhranlı dönemi olarak bilinmektedir. Ayrıca Abdülhamid’in ilk tahta çıktığı yıllarda siyasi tecrübesi de yoktur. Fakat daha sonra arka arkaya gelecek olaylar devleti 33 yıl beceriyle idare etmek için gereken tecrübeyi kendisine kazandırmıştır.

Genç Osmanlıların 1876’da gerçekleştirdikleri darbe sonrası Sultan Abdülaziz tahtan indirilmiş yerine V. Murat getirilmiştir. Kısa bir süre sonra Abdülaziz’in sarayda ölü bulunması üzerine V. Murat’ın psikolojik dengesi bozulmuş ve yerine II. Abdülhamid tahta çıkmak zorunda kalmıştır.

Bu olaylardan sonra Osmanlı sultanı olarak II. Abdülhamid (1842-1918) 1876 yılında tahta geçmiş ve 1909 yılına kadar saltanat sürmüştür. Sultan Abdülhamid 34 yaşında ve 34. Padişah olarak tahta çıkmıştır (Aksun,2010: 13).

Birçok olaydan dolayı II. Abdülhamid’in döneminin de olduğu on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihinden  “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” olarak bahsedilmiş ve adlandırılmıştır.

Bu dönemde Abdülhamid’in farklı politikalar izlediği görülmektedir. Bunların başında tahta çıkarken yaşadığı olaylardan ve devlet adamlarına olan güvensizliğinden dolayı kurduğu Hafiye teşkilatı gelmektedir.

Hafiye, kelime olarak gizli soruşturma memuru anlamında kullanılmıştır. İşleri gizlice soruşturan kişiye hafiye memuru veya kısaca hafiye denilmiştir (Gör,2015:19). Bu kelimeyle ilintili olarak, geniş bir anlam zenginliğine sahip bulunan jurnal sözcüğü, diğer anlamları yanında, “polis tarafından düzenlenen rapor” anlamını da ifade etmektedir. Bu anlamıyla jurnal, yakın tarihimizde, II. Abdülhamid dönemi için bir “tarih terimi” olmuş ve hafiye memurlarının, görevleri icabı düzenledikleri raporlar anlamında kullanılmıştır.

Hafiye teşkilatının Zabtiye Nezareti’ne bağlı olduğu bilinmekte ve teşkilatın üç temel hedefi bulunmaktadır (Beyhan, 1999: 68-69):

  1. Hükümdarın, hükümranlığı elinde tutan kişinin, şahsi hukukunun korunması hususudur.
  2. Hükümdarlığın hukukunun muhafazasıdır.
  3. Devletin ve ulusun emniyetinin devamı ve korunmasıdır.

Böylece, hafiye teşkilatının amacı ve görevi belirtilmiştir ki bu, modern bir istihbarat örgütünün de görev ve amaçlarını özetlemektedir.

II. Abdülhamid, bu teşkilatı, hukuken Zabtiye Nezareti’ne bağlı olarak görülse de, fiilen kendisine bağlamış ve bunu da kendince haklı bazı kanıtlara dayandırmıştır. Bir defa devletin üst makamlarında bulunanlara güvenmemektedir. Çünkü amcası Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenler bu kişilerdi. Bununla beraber, bazı devletin üst makamlarında bulunan kişilerin, taşıdıkları rütbeyi, üniformayı ve hatta sorumluluğu unutarak, bir devlet adamına yakışmayacak davranışlar sergilemesi, II. Abdülhamid’in güven duygusunu sarsmıştır.

Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, hemen ardından şüpheli ölümü; V. Murad’ın tahta çıkarılması ve tekrar indirilmesi, hep Bab-ı ali’nin öncülüğü ile gerçekleştirilmiş olduğundan, Il. Abdülhamid’in tahta çıktığında hazır bulunan devletin üst makamındaki kişilere, genel bir ifade ile Bab-ı ali’ye güven duymamaktadır. Bu itimatsızlık ortamında,  güvenmediği insanları kontrol altında tutmanın yolunun böyle bir teşkilattan geçtiğini düşünmüştür. İkincisi, kendi soyunun İstihbarata önem verdiğini bilmektedir. Görünürde Zaptiye Nezaretine bağlı olsa da hafiye teşkilatını fiilen kendisine bağlamıştır.

Hafiyeliğin uygulanma şeklinden yola çıkılınca biri “resmî” ötekisi “gayri resmî (serbest)” hafiye olmak üzere, teşkilat bünyesinde faaliyet gösteren iki tip memurla karşılaşılmaktadır.

Resmî hafiyelik adından da anlaşılacağı üzere doğrudan devletçe atanıp maaş bağlanan ve sadece hafiyelikle meşgul olan profesyonel istihbarat memurları tarafından uygulanmıştır. Zaptiye Nezareti’ne bağlı olup Zaptiye Nazırı tarafından idare edilen bunlardır.

İkinci grup ise resmî işleri hafiyelik olmadığı halde şahit oldukları olayları yahut duydukları haberleri “jurnal” adıyla Saray’a ileten kişilerden oluşmuştur. Bu kişiler arasında vali, müşir, ferik, ordu komutanı, mutasarrıf, hâkim, bürokrat ve ilmiye mensupları gibi her meslek grubundan memurlarla sade vatandaş, yazar veya gazeteci gibi serbest insanlar da bulunmuştur.

Bunların çoğu için hafiyelik, diğer bir deyişle Saray’a jurnal vermek bir kazanç kapısı olarak görülmüştür. Bu kazanç sadece bir miktar para koparmaktan ibaret değildi; jurnal vermek bazen padişahın teveccühünü ve itimadını kazanıp mevki-mansıp sahibi olmanın ya da terfi etmenin bir vasıtası gibi algılanmıştır. Daha kötüsü ise bazı karakter ve ahlaktan yoksun insanların rakip olarak gördükleri veya hoşlanmadıkları kimselerin mevkilerinden edilmesini ya da cezalandırılmasını sağlamak gibi tarihin her döneminde kullanılmış bir silah olarak görülmüştür (Beyhan, 1999: 74-75).

Kısacası resmî görevi olsun veya olmasın herkes hafiyelik yapmakta serbest bırakılmış, Saray’ın kapısı her tür jurnal için açık tutulmuştur. Bazı kaynaklarda sadece İstanbul’da 4 bin kişilik bir hafiye ordusunun ve sayıları binleri bulan bir jurnalciler furyasının mevcudiyetinden söz edilmektedir (Parlar,2005:28).

2. Abdülhamid dönemi İstanbul

Jurnallerin nasıl değerlendirildiğine bakılınca karşımıza Yıldız Sarayı’nda bir “Ser hafiyelik (Baş hafiyelik) makamı çıkmaktadır. Jurnaller Padişah’a takdim edilmeden evvel bu birimde toplanmıştır. Burası, Birinci Ferik (orgeneral) rütbesini taşıyan ve kendisine “Serhafiye-i Şehriyârî” denilen bir kişinin idaresinde bulunmuştur (Tahsin Paşa, 1999: 152). Hafiyelik teşkilatı, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine kadar varlığını sürdürmüştür.

II. Abdülhamid’in kurduğu Hafiye Teşkilâtı, Türk istihbaratının ilk organize örgütüdür (Gör, 2015: 26). Bu teşkilât XIX. yüzyılın son çeyreğinde oluşturulmuş bir yapı olarak, günün koşullarında istihbarat ihtiyacını karşılamak için doğmuş ve bu görevini de nispeten başarıyla yürütmüştür. Hafiye Teşkilâtı bu yönüyle Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası diyebileceğimiz bir yapıdır.

Hatice Nur Sarıtunalı

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

Aksun, Ziya Nur, II. Abdülhamid Han, Ötüken yayınevi, İstanbul, 2010.

Beyhan, Mehmet Ali, “II. Abdülhamid Döneminde Hafiye Teşkilâtı ve Jurnaller.” İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, Sayı: 8, ss. 65-83,1999.

Gör, Emre, II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilatı ve Teşkilat Hakkında Bir Risale Örneği: “Hafiyelerin Listesi”, Ötüken yayınevi, İstanbul, 2015.

Parlar, Suat, Osmanlı’dan Günümüze Gizli Devlet, Mephist yayınları, İstanbul, 2005.

Tahsin Paşa, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları Sultan Abdülhamid, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1999.

4 Başlıkta Petrol ve Doğalgazı’ın Bulunması ve Kullanım Alanları

Dört bölümde petrol ve doğal gaz yakıtlarının tanımı, bu madenlerin bulunması, kullanım alanları ve ihtiyacın temellerini ele aldım.

Fosil Yakıtlarda Petrol ve Doğalgaz

İlk olarak; Fosil yakıtlar nedir?

Yanıcı organik birleşen içeren ve yakacak olarak kullanılma özelliğine sahip kalorisi yüksek kayaçlara ve ya kayaç ürünleri fosil yakıtlar denir.

Burada bizi ilgilendiren konu ise petrol ve doğalgaz oluyor. Petrol kayaç içerisinde sıvı halde bulunan hidrokarbonlar olarak söylenebilir. Doğalgaz ise Petrolun zaman içerisinde çevresel koşullara maruz kalması ve ya petrol dışı etkenler sonucunda oluşan ve doğada gaz halde bulunan hidrokarbonlardır.

Petrolün oluşabilmesi için gerekli olan bazı koşullar bulunur. Bunları basit bir dille anlatırsak oksijensiz bir su ortamı (örnek olarak şu anda Karadeniz’in derinlikleri gösterilebilir), yağ oranı fazla olan canlılar (bunlara örnek olarak planktonları gösterilebilir. Yanlış bilinen bir doğru ise dinozor ve türevi olan hayvanların petrol oluşturma olanağı yok denecek kadar azdır.) ve bunlar dışında birkaç koşul daha bulunabilir (sıcaklık, ortam, derinlik, zaman, tok miktarı, R0 gibi.).

Bu koşulların hepsinin uyduğunu varsayarsak o bölgede çıkarmaya elverişlik olgunlaşmış petrol olduğu söylenebilir.

Doğalgaz ise petrolun bir türevidir. Petrol hidrokarbon kaynaklı bir üründür ve karbon bağı olarak 5-17 karbon arasında bir değere sahiptir (C5h12 – C17H36 arasında). Doğalgaz ise karbon bağı olarak 1-4 arasında değerler alır. Bunlar herkesin bildiği ismiyle metan, etan, propan ve bütandır. Doğalgaz sadece Petrolun parçalanması ile oluşmaz. Doğalgaz doğru koşulların sağlanmadığı havzalarda oluşabilir. Bu durumlarda petrol oluşmasına uygun koşullarda sağlanamamış olabilir. Bunun dışında volkanik kökenli metan ve etan gazları da oluşabilir, bu durum tamamen organik madde dışında yeraltında ki magmanın etkisi ile oluşur.

Petrol ve Doğalgazı Bulma

Hidrokarbonlar milyonlarca yıl önce plankton ve yağ oranı fazla olan organik canlıların genellikle denizin derin ve oksijensiz yerlerinde kumtaşı, kireçtaşı gibi geçirimliliği yüksek kayaçlar içerisinde bulunurlar. Bu katmanların üzerine sıvı geçirimliliği olmayan ya da çok düşük olan, elastik kayaçlar ile örtülür. Daha sonra oluşum sürecine maruz kalan organik ürünlerin olgunlaşması milyonlarca yıl sürebilir.

Bu aşamada çevresel faktörlere maruz kalır ve çeşitli yapılar içerisinde gözlemlenebilir.

Görselde görüldüğü gibi Antiklinal kapan yapılarında yerin derinliklerinde bulunabilir. Tabi farklı yapılarda da gözlemlenir ama hidrokarbonların %95 antiklinal yapılarından çıkarılmaktadır.

Bilim insanların bir numaralı önceliği yeraltında bu ve buna benzer olabilecek yapıları bulmak ve yerlerini tespit etmektir. Tabi hidrokarbonlar yerin 3-5 km gibi derinliklerinde bulunabileceğinden arama ve bulma aşamalarına harcanan paralar çok fazla olabiliyor.

Shell, Arktik Okyanusunda petrol aramaları için 7 milyar dolardan fazla harcama yaptıktan sonra, geçen yıllarda Arktik bölgesinde araştırmaya devam etmeyeceklerini açıklamıştı. Tabi bu yapıları yerin altında bulmak zor olduğu kadar, bulunduğu zamanda çıkan petrollerin uygun olup olmaması da önemli bir neden diyebiliriz.

Türkiye’nin İç Anadolu civarlarında yapılan petrol sondajı aramaları sonucunda petrol emarelerine pek rastlanamamıştır. İç Anadolu Bölgesinde petrolden fazla bitümlü şeyl adı verilen oluşmamış petrol yatakları bulunmaktadır.

Maliyet bakımından petrol aramak ve bulmak için harcanan paralar dudak uçuklatabiliyor.

Basit bir video ile petrol çıkarılması gösterimi;

https://youtu.be/b7ZONMnK8mk

Petrol Ve Doğalgazın Kullanım Alanları

Çıkarılan ham petrol 150 °C’a kadar ham benzin, 150-250 °C’a kadar kerosen, jet yakıtı, 250-350 °C’a kadar dizel yakıtı, 350 °C’dan sonra da ağır yağlar elde edilir. Bunlar dışında asfalt, gaz yağı, lpg, parafin ve katran gibi ürünlerde elde edilebilir.

Damıtma makinesinin temel işleyişi.

Yukarıda damıtma makinesinin temel işleyişi hakkında bir görsel görülmekte.

Petrol ve doğalgaz Dünya’daki enerji ihtiyacının %50’sinden fazlasını oluşturmaktadır. Petrol başta yakıt olmak üzere, yağ, plastik, çelik-seramik üretimi gibi bir çok alanda kullanılır.  Doğalgaz ise ısıtma sistemleri, araç yakıtları, enerji gibi alanlarda kullanılmaktadır.

Petrol ve Doğalgaz İhtiyacı

Enerji ihtiyacının durmadan arttığı Dünya’da en çok aranan kaynaklar olarak ön sırada petrol ve doğalgaz geliyor. Karasal alanlarda bulunan yer altı kaynakların artık yetersiz gelmeye başladığı bu dönemlerde, denizin derinliklerinde gizlenmiş olan petrol ve doğalgazı bulmak için büyük yatırımlar yapmaya zorluyor.

Bazı durumlarda, yer altı kaynağı bakımından zengin olmayan ülkeler ise iç çatışmalardan faydalanarak petrollere el koyma uğraşına girip Irak, Suriye, Libya gibi petrol ve doğalgaz bakımından zengin olan ülkelerin yer altı kaynaklarına el koyuyor.

Türkiye ise dışa bağımlı olunan enerji ihtiyacını azaltmak için Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile birlikte son zamanlarda Güneydoğu Anadolu başta olmak üzere, Fatih ve Yavuz Sondaj Gemileri ile denizde büyük petrol ve doğalgaz aramalarını hızlandırdı.

Peki, “Neden Doğu Akdeniz?” diyebilirsiniz. Bunun nedeni tahmin edildiği gibi Denizin altında gizli olan Petrol ve doğalgaz kaynakları. ABD menşeli bir şirket tarafından yapılan araştırmalara göre Doğu Akdeniz’de 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon metre küp doğal gaz olduğu düşünülüyor. Rakamlar fazla bilgi vermiyorsa, Avrupa’nın yıllık doğalgaz ihtiyacı 500 milyar metreküp, Türkiye’nin yıllık tüketimi ise 55 milyar metreküp.

Bu rakamlar tabi görünen kısım, birde bunun görünmeyen kısımları var.

Doğu Akdeniz’de volkanik gaz olduğu düşünülüyor. Volkanik gaz tanım olarak yeraltında volkanik etkilerle oluşan gaz olarak nitelendirebiliriz. Volkanik gaz ana maddesi olarak etan ve metan içeriğinin fazla olduğu düşünülüyor. Bu durumda sadece organik madde kökenli doğalgazın dışında volkanik gaz da çıkarılabilme ihtimalini ortaya çıkarıyor.

Doğu Akdeniz’de bu döneme kadar birden çok sondaj kuyusu açılmış olup Doğu Akdeniz’de ilk petrol kaynağını 1985-1986 yıllarında İskenderun civarında açılan Gülcihan-1 kuyusunda bulunmuştur. Dönemin koşullarına göre çıkarmak kar getirmeyeceği düşüncesiyle kuyu kapatılmıştı.

Yakın tarihte Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Shell ile TPAO ortak anlaşma yapmış ve Sismik araştırma ve sondaj araştırmaları yapıldı ve TPAO araştırmalarına devam ediyor.

Buğra Kalyoncu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

İspanya’da Hükümet Sorunu: ‘4 yılda 4 Erken Seçim’

20 Kasım’daki erken genel seçimleri kazanarak İspanya’nın yeni Başbakanı olan Halk Partisi (PP) lideri Mariano Rajoy, güvenoyunun ardından Kral Juan Carlos’un huzurunda yemin ederek görevine resmen başladı. Rajoy, İspanya’nın demokratik tarihindeki altıncı başbakanı. 2011’de Rajoy tarafından ekonomi bakanlığına ekonomist Luis de Guindos getirilirken, Dışişleri Bakanı ise 1999’dan beri AB Ortak Para Birimi ve Ekonomik İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcılığı yapan Jose Manuel Garcia Margallo oldu. Rajoy hükûmetinin bu dönemdeki planları arasında harcama kesintileri, istihdam yaratılması ve şirketlere vergi muafiyeti gibi konular yer aldı. Avrupa Birliği’ndeki (AB) krizin İspanya’ya etkileri olarak yorumlanan bu ana başlıklara bağlı olarak hükûmet içinde ekonomi kökenli isimlerin ağırlıkta olması göze çarptı.

Rajoy Hükûmeti Döneminde İspanya

AB’den İspanya’ya da sıçrayan ekonomik kriz Rajoy hükûmetine zor kararlar aldırmıştı. Krize karşı uygulanan kemer sıkma politikaları beraberinde grevleri de getirmişti ki bu grevlere rağmen hükûmet, planladıkları yoldan vazgeçmeyeceklerini açıkladı. Rajoy “Ancak belli ki anlamayanlar da var ve ben onlara saygı duyuyorum. Ama İspanya’da 46 milyon insan yaşıyor ve yaptıklarımız birçok kişinin hoşuna gitmese de birçoğu tarafından takdir ediliyor” ifadelerini kullandı. Kararlar içinde en çok tepki çeken KDV’nin yükseltilmesi kararına ilişkin ise ekonomi iyileşince tekrar düşürüleceğini beyan etti. Ekonomi Bakanı Luis de Guindos, Avrupa Komisyonu’nun Ekonomik ve Parasal İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Olli Rehn de desteğini aldı ve bu yol haritasının devam edeceğini belirtti.

Eski İspanya Başbakanı Mariano Rajoy

2016’ya geldiğimizde ise 29 Ekim’de Rajoy hükûmeti meclisten güvenoyu aldı ve yeni kabinesini açıkladı. 2011’den bu yana ülkeyi yöneten Halk Partisi (PP), yeni kabinesinde 6 yeni isme yer verirken, 7 bakan ise yerinde kalmaya devam etti. İçişleri, Sağlık, Dışişleri, Enerji ve Turizm, Savunma ile Bayındırlık bakanlıklarında değişiklikler yapıldı.

Halk Partisi’nin Savunma Bakanı, İspanya’nın ilk kadın Savunma Bakanı Carme Chacon’un ardından ikinci kez bu unvanı alan partinin Genel Sekreteri Maria Dolores de Cospedal Garcia oldu. Dışişleri Bakanlığı’na ise 2011’den beri AB Büyükelçiliği yapan Alfonso Dastis Quecedo getirildi. Bu durum hükûmetin dış politikada AB ile ilişkilere öncelik vereceği şeklinde yorumlandı. Ekonomik krizde kemer sıkma politikasının mimari Luis de Guindos Ekonomi, Endüstri ve Rekabet Bakanı olması da ayrıca dikkat çekti. Rajoy yardımcılarının sayısını ikiden bire düşürürken, Soraya Saenz de Santamaria Başbakan Yardımcısı olarak kaldı.

İspanya’nın ekonomik krizden başka bir diğer sorunu ise Katalonya. 2017’ye geldiğimizde İspanya Başbakanı Rajoy, Katalonya liderinden bağımsızlık ilan edip etmediğine açıklık getirmesini istedi ve beş gün süre verdi. Katalonya lideri Carles Puigdemont ilanı doğruladığı takdirde çekmesi için üç gün daha süre verecekti. Eğer ilanı geri çekmezse Madrid hükûmeti anayasasının 155. maddesine göre Katalonya özerkliği askıya alınacaktı. Katalan liderler bağımsızlık ilanına imza atmışlardı fakat Madrid ile görüşmelerde şans tanımak için yürürlüğe koymadılar. Tartışmalı bağımsızlık referandumunda oylamaya katılan %42’lik kesimin %90’ı bağımsızlıktan yana oy kullandı. Rajoy bu durumun 40 yıllık demokrasi tarihlerinin en ciddi tehdidi olduğunu belirtti.

Rajoy Hükûmeti Neden Düştü?

Bir yandan ekonomik kriz bir yandan Katalonya sorunu derken 2018’de yeni bir sorun daha Rajoy hükûmetinin başını bir hayli ağrıtacak gibiydi: Gensoru krizi.

Sosyalist Parti’nin verdiği gensoru 2011’den beri hükûmet görevini yürüten Halk Partisi’ni iktidardan indirmeye yetti. Sosyalist Parti lideri Sanchez, Rajoy hakkında partisinin yolsuzluk skandallarına karışması konusunda hiçbir sorumluluk almadığından gensoru vermişti. Halk Partisi’nin eski saymanlarından birisi 33 yıl hapis cezası alırken, yine eski sayman Luis Barcenas, Yüksek Mahkeme tarafından rüşvet alma, para aklama ve vergi kaçakçılığından mahkûm edildi. Halk Partisi skandallarından bazıları bunlardı.

Pedro Sanchez ve Sonrası

Sanchez, küçük çaplı birçok partinin desteğini alarak oylamayı 169’a karşı 180 oy ile kazandı ve Rajoy hükûmetini düşürdü. Peki 7 yıllık Rajoy hükûmetini başarılı bir gensoru ile düşüren Pedro Sanchez kimdir?

Pedro Sanchez

Sanchez, 2014 yılında Sosyalist Parti liderliğine seçildi. Çok az bilinen biriydi. Bir anda yıldızı parladı. Genç, basketbolcu ve iktisatçı olması ayrıca sosyalistleri yeniden ayağa kaldırma vaatleri üyeleri heyecanlandırmıştı. Bu hızlı girişinin ardından 2015 ve 2016’da iki seçim üst üste kaybetti. En son 2018’de başarılı bir gensoru girişimiyle 46 yaşında ülke tarihinde ilk defa gensoru ile iktidara gelen biri olarak tarihe geçti.

10 Kasım 2019’da erken genel seçime giden İspanya, son 4 yılda 4. kez erken genel seçimini yaşadı. Bu son seçimde birinci çıkan Sosyalist Parti, iktidara gelmek için yeterli çoğunluğu elde edemeyince diğer partilerden azınlık hükûmeti için destek istedi. Sosyalist Parti’nin azınlık hükûmetini kurabilmesi için en büyük rakibi Halk Partisi’nin güven oylamasında çekimser oy vermesi gerekiyor. Halk Partisi lideri Pablo Casado, Sanchez yönetimini sert şekilde eleştirirken bir yandan da çekimser oy vermek için “üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getireceklerini” söyledi.

Bu seçimde sağ blok da sol blok da yeterli çoğunluğu elde edemedi. 10 Kasım 2019’dan bu yana İspanya’da hükûmet kurulamıyor ve ülkedeki istikrarsızlık 4 yılda 4 seçimin yapılmasına neden oldu. Bu istikrarsızlığın en büyük nedeni olarak gösterilen ekonomik çöküntüye ne Halk Partisi ne de Sosyalist Parti çözüm bulabildi. Öyle sanıyorum ki bir süre daha ülkede iktidar ve istikrar olmayacak.

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Türkiye’nin Balkanlar Dış Politikası

Bu makalede Türkiye’nin 2000 li yıllar Balkanlar dış politikası ve yumuşak güç unsuru ele alınmıştır 2000’li yıllarda Türkiye’nin Balkanlar politikası Osmanlı mirasının getirdiği tarihsel derinlikte değerlendirilip politikaları bu çerçevede oluşturulmuştur. Balkanlarda Türkiye’nin ana 2 hedefi vardır. Bosna-Hersek ve Arnavutluk’un istikrarlı bir yapı içerisinde güçlendirilmesi ve bölgedeki etnik azınlıklara güvenlik şemsiyesi altında uluslararası hukuk zemini oluşturulması ve bu hukuk zemini içerisinde Türkiye Balkanlarda Müslüman azınlıklarla ilgili oluşabilecek bir problemlerde müdahale hakkı elde etmesidir.

Balkan ülkeleri, Türk dış politikasında 2000’li yıllar öncesinde olduğu gibi 2000’li yıllar sonrasında da dört unsurdan dolayı Türkiye’nin dış politikasın da önemli bir yer tutmaktadır. Aşağıdaki unsurlar Balkan ülkelerini Türkiye’nin dış politikası için önemli kılmakta,  Türkiye’nin bölge devletleri ve halkları ile olan ilişkilerini her dönem yakından etkilemektedir. Söz konusu faktörler şunlardır:

1) Bölge ile olan tarihsel bağlar

2) Türkiye’de yaşayan Balkan kökenli nüfus

3) Balkanlar’da yaşayan Müslüman ve Türk kökenli topluluklar

4) Bölgenin jeopolitik konumu[1]

Ayrıca “Bölgesel sahiplenme” ve “kapsayıcılık” ilkeleri gözetilerek şekillendirilen Türkiye’nin Balkan politikası dört ana ekseni; üst düzeyli siyasi diyalog, herkes için güvenlik, azami ekonomik bütünleşme ve bölgedeki çok etnik kimlikli, çok kültürlü, çok dinli toplumsal yapıların muhafazası şeklinde oluşmuştur. Bölge ülkeleri arasında “ortak çıkar alanları” yaratılarak mevcut işbirliğinin hızlandırılması ve kapsamlı bir bölgesel entegrasyon sağlanması Türkiye’nin hedeflerinin başında gelmektedir.[2]

Türkiye’nin dış politikasının bölgeye yönelik faktör ve eksen dışında temel amaçları ise aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

  1. Türkiye’nin bölgedeki ekonomik, politik, askeri ve kültürel varlığını muhafaza etmek ve geliştirmek,
  2. Bölgedeki Türk ve Müslüman toplulukların varlığını ve haklarını korumak,
  3. Bölgede barış ve istikrarı desteklemek ve geliştirmek,
  4. Bölge ülkeleri ile işbirliği ilişkileri kurup geliştirmek,
  5. Bölge ülkeleri ile Türkiye arasında mevcut sorunları çözmektir.[3]

Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uygun olan Türkiye’nin yumuşak güç varlığı bölgede aktif bir şekilde gelişmektedir. Son dönemde Türkiye’nin Balkanlar’da gerçek bir barışın tesisi için pozitif anlamda rol oynayan bir ülke konumuna yükselmiştir.

Türkiye’nin bölgedeki ekonomik, politik, askeri ve kültürel varlığını muhafaza etmek ve geliştirmek, Türk ve Müslüman toplulukların varlığını ve haklarını korumak, bölgede barış ve istikrarı desteklemek ve geliştirmek, bölge ülkeleri ile işbirliği ilişkileri kurup geliştirmek, bölge ülkeleri ile Türkiye arasında mevcut sorunları çözmek için yoğun çalışma içerisinde olduğu yumuşak güç çerçevesinde yeni politikalar üreterek bu politikaların kalıca olmasını sağlamaya çalışmaktadır.

2000’li yıllarda Türkiye’nin  Balkan politikasının altında yeni Osmanlıcılık yatmaktadır. Her ne kadar bu kavram Türkiye tarafından red edilse bile Ekim 2009’da Saraybosna İlerici Çalışma Merkezi’ndeki konuşma, Balkanlar için “Pax Ottomana” vizyonu sunmaktadır. [4]Davutoğlu, Balkanların büyük imparatorlukların periferisi olmaktan kurtuldukları zamanının 16.yy Osmanlı İmparatorluğu zamanında olduğunu, bu merkezi konumun yeni bir Osmanlı referansı ile tekrar sağlanabileceğini savunmuştur.[5]

2000’li yıllar sonrası Türkiye tarafından  yürütülen politika bu asıl düşünce çerçevesinde şekillenmiş araçları buna göre dizayn edilmiştir.

Bu dizayn çerçevesinde Türkiye’nin yumuşak gücü ile bölgeye yönelik politikalarının ilgili kısımlarını tesis etmeye bölgede iyi niyet ve bölge insanının güvenini kazanma amaçlı aktif dış politika izlemektedir. Bu politikalar çerçevesinde bu amaca yönelik kurulmuş olan TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) ve Yunus Emre Kültür Merkezi bu faaliyetleri yürütmektedir.

TİKA, bu bölgede kültürel, sağlık, eğitim, tarım ve altyapı projeleri yürütmektedir. TİKA faaliyetlerinden en çok Kosova, Bosna Hersek, Makedonya yararlanmış ve yararlanmayı sürdürmektedir. Yunus Emre Kültür Merkezleri ise Türk dili ve Kültürünün Yaygınlaştırılması faaliyetlerini konserler, dil kursları, film gösterimleri sergi ve konferanslar aracılığı ile yürütmektedir. [6]Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı da Balkanlarda faaliyetlerini sürdürmektedir. Diyanet işleri başkalığının Balkanlardaki faaliyetleri ise Müslüman toplulukların ibadet yerleri olan camilerin restore edilmesi yeni camilerin yapılması, eğitim bursları verilmesi, din adamlarının eğitimi gibi sıralayabiliriz. Diyanetin İran ve Suudi destekli selefi gruplar karşısında yaptığı bu çalışmalar çok önem arz etmektedir.

Balkanlarda özellikle Türkiye’nin yumuşak güç aktörlerinden en etkili olanı popüler kültür çalışmalarıdır. Bunların arasında en önemli olan TV dizileri ve sinema filmleridir. Türkiye bu konuda Balkanlarda aktif rol oynamaktadır. Ayrıca bu dizlerin ekonomik kazancı da ayrı bir konudur. Türkiye’nin girişimci ve TRT tarafından gerçekleştirilen bu yapımları daha çok desteklemesi, ekonomik ihracatının yanı sıra zor bir iş olan kültür ihracını da kolaylaştıracaktır.

Balkanlardaki Türk okul ve eğitim yapısı da Türkiye’nin yumuşak gücünün aktörlerinden olmuştur.                                                                                                       

Bu eğitim kurumlarındaki istiklal marşı ve Türkiye merkezli kültürel çalışmalar Türkiye’nin varlığı sürekli gündemde tutmaktadır.

Türkiye Balkanlar politikasını bölgesel sahiplenme, kapsayıcılık katılımcılık, AB entegrasyon sürecinin devamı ilkeleri üzerine oturtmuştur.

Arnavutluk’ta yaşanan deprem sonrası Kızılay ve AFAD ekipleri bölgeye giderek arama kurtarma ekiplerine destek oldu. Fotoğrafta Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ve Kızılay görevlisi yer alıyor.

Türkiye bölgeye yönelik metodolojik prensiplerini, kriz odaklı yerine vizyon odaklı, geriye dönük değil(tarihsel mağduriyet ve haksızlık )ileri görüşlü bir yaklaşım, bölgesel sorunlara yaklaşımda ise ideoloji tabanlı değil değer tabanlı yaklaşımı önermiş ve benimsemiştir. Değer tabanlı yaklaşım ise Balkanlarda ulusların ve toplulukların etnik, dini ve mezhepsel farklılıklarını değil belirlenen ortak değerler de anlaşmayı belirtmektedir. Bu görüş kısa geçmişte bölgeyi yakıp yıkan etnik, dinsel, mikro milliyetçilik ideolojilerini üreten ideolojik yapı ile ters orantılıdır.

Türkiye’nin bölgeye yönelik politika öncelikleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1-Balkanların kalıcı istikrarı için Türkiye bölgeye yönelik ticaret, yatırım, ulaşım projelerine özel önem vermektedir.

2-Balkanlardaki Türk ve akraba topluluklarının siyasal ve sosyal konumlarının güçlendirilmesi ve bulundukları ülkelerin toplumsal hayatına tam anlamı ile entegre olmaları ülkelerin refahına, esenliğine katkıda bulunmaları ve bundan hakça pay almaları ve aktif siyasi katılımını desteklemektedir.

3-Bölge ülkeleri ile ortak çıkar alanları yaratılarak mevcut işbirliklerinin hızlandırılması kapsamlı bir entegrasyon sağlanması hedeflenmektedir.

4-Türkiye’nin Balkanlar politikası bölge ülkelerinin tümünün 10-15 yıl içerisinde Türkiye ile birlikte AB üyesi olacağına dayandırmaktadır. Türkiye’nin Balkanlılık yönünün öne çıkırılmaya ayrıca Türkiye’nin siyasi ağırlık ve görünürlüğün arttırılmasına çalışmaktadır.

5-Türkiye Bosna Hersek’te ve Kosova’da uluslararası yönlendirme gruplarındaki etkin üyelikleri ve buna paralel olarak KFOR ve EUFOR yapılanmalarındaki askeri ve diğer kurumlardaki sivil uzman, polis, asker katkılarım ile Balkanlardaki fiili mevcudiyetinin etkiliğini arttırmayı hedeflemektedir.

6-Türkiye’nin tüm balkan ülkelerindeki ikili ilişkileri sürekli bir dikkat gerektirmektedir. STK ‘lar, iş çevreleri devlet kurumları, siyasi partiler, kamu ve özel kurumlar, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet işleri başkanlığı ve diğer kuruluşların arasındaki ciddi koordinasyonu önemsemektedir.[7]

30-31 Mayıs 2018 tarihlerinde Ankara’da gerçekleşen II. Balkan Buluşmasından.

Türkiye Balkanlar’da daima geniş katılımlı uluslararası yaklaşımları desteklemiştir. Türkiye’nin koptuğu coğrafyalarla bütünleşmesi vizyonu çerçevesinde Balkanlar ile de bunu sağlayıp bütünleşmesi ana hedefi ortaya koymaktadır.

Bölgedeki devletlerin Kosova ve Bosna Hersek’te olduğu gibi devlet yapılarını güçlendirmeyi hedefleyen Türkiye, etnik milliyetçilikle de mücadeleyi teşvik etmektedir. Bölgenin AB ile uyumlu hale gelmesi içinde çaba harcamaktadır.

Türkiye uluslararası kuruluşlardaki aktif rolü ve köprü konumu nedeniyle bölgeye tarihi rolüne uygun olarak bölge gelişmesine katkı sunacak konumunu aktif bir şekilde kullanmaktadır.

Balkanlar’daki uluslar çerçevesinde Türkiye’nin izlediği politikalara baktığımızda bölgesel işbirliğine yönelik yeni bir yaklaşım kriz merkezli olmaktan çok vizyon merkezli, geçmişe

Dönük olmaktan yerine geleceğe dönük, bakış ise ideoloji temelli olmak yerine değer temelleri üzerine kuruludur.

2000’li yıllarda Türkiye’nin dış politikasında Balkanlar stratejik öneminin dışında bir Osmanlı mirası olarak önemli yer tutmuştur. Balkanlar coğrafyası stratejik açıdan olduğu kadar, tarihi, kültürel olarak da Türkiye için her dönemde önceliği oluşturmaktadır.  Türkiye’nin Avrupa kıtasına uzantısını teşkil eden Balkanlar, Türk ulusunu şekillendiren tarihi süreçteki özel konumu, tüm bölge ülkeleriyle paylaştığımız ortak Avrupa Birliği üyelik hedefi geleceğe dönük potansiyeli ile de Türkiye için büyük öneme sahiptir.

Türkiye’nin dış politikasında bölgesel sahiplenme ve kapsayıcılık ilkeleri gözetilerek şekillendirilen Balkan politikası dört ana eksenini, üst düzey siyasi diyalog, tüm bölge için güvenlik, azami ekonomik entegrasyon ve bölgedeki çok etnik gruplu, çok kültürlü, çok dinli toplumsal politik yapıların korunmasından oluşmaktadır. Bölge ülkeleri arasında ortak çıkar alanları yaratılarak mevcut işbirliklerinin hızlandırılması ve kapsamlı ve derinliği olan bir bölgesel entegrasyon Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politik hedeflerinin başında geldiği gözlemektedir.

Balkan ülkelerinin etnik yapısı ile Türkiye arasında tarihten gelen güçlü bağlar mevcuttur.  Balkan ülkelerinde tarihten gelen güçlü bağlar olan etnik azınlıklar, Türk’ler ve akrabalar, Türkiye’de ise Balkanlar kökenli Türk vatandaşları yaşamaktadır. Bu nedenle, Balkanlar’da ortaya çıkan sorunlar Türkiye’yi yakından etkilemektedir. Bölgede barış ve istikrarın korunması Türkiye için bu açıdan önem arz etmektedir.

Türkiye, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması için tüm bölge ülkelerinin Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarına entegrasyonunun önemli bir ihtiyaç olduğunu değerlendirmektedir.  Balkanlardaki ülkeleri bu hedef doğrultusunda bu platformlarda desteklemektedir.

Türkiye Balkan ülkelerine her zaman, siyasi ilişkilerin dışındaki alanlarda da destek ve yardım sağlamaya devam etmektedir. Bu yardımlar ekonomik, kültürel, eğitim, askeri ve güvenlik gibi pek çok alanı ve konuyu içermektedir.

Balkanlar her dönemde olduğu gibi Türkiye’nin istikrarı için hayati önem arz etmektedir. Türkiye’deki gelişmeler Balkanları, Balkanlardaki gelişmeler ise Türkiye’yi yakından etkilemektedir ve etkilemeye devam edecektir. Bölgedeki gelişmeler ne kadar pozitif olursa bölge istikrarı ve gelişmesi açısından o derece önem arz edecektir.

 

Ali Sami Sağlam

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[1]http://www.bulentsener.com/FileUpload/op399503/File/balkanlari_turk_dis_politikasi_acisindan_onemli_kilan_temel_faktorler_dr._bulent_sener.pdf

[2] http://www.mfa.gov.tr/balkanlar_ile-iliskiler.tr.mfa

[3]http://www.tasam.org/tr TR/Icerik/1300/turkiyenin_balkanlar_politikasi_uzerine_genel_bir_degerlendirme_amaclar_ve_yapilmasi_gerekenler

[4]Zeynep Oktav,Özden, Helin,Sarı,Ertem, 2000’li Yıllarda Türk Dış Politikası,Nobel Akademik

Yayıncılık,(2015),s.55

[5]Özden,Ertem,s.56

[6] Özden,Ertem ,s.59

[7]Mustafa,İsen,Tuncay,Babalı,Balkanlar’da Siyaset,Anadolu Üniversitesi Yayını No:2730,Eskişehir 2012,s.274

 

60 Önemli Gelişme: 2019’da Neler Oldu?

0

Yeni yıla girerken geriye dönüp baktığınızda neler yaşandığını hatırlamak isteyenler için 2019’da gerçekleşen bazı önemli askeri, diplomatik ve ekonomik gelişmeleri 60 maddeye sığdırdık. Hazırsanız başlayalım.

1.) Rusya ile yapılan anlaşma kapsamında S-400’lerin ilk parti sevkiyatı 12 Temmuz’da Ankara’ya gerçekleşti.

2.) Orta Afrika’nın en istikrarlı devletlerinden biri olan Gabon’da 1964’den bu yana ilk defa darbe girişimi yaşandı. Fas’ta tedavi gören Gabon Devlet Başkanı Ali Bongo’ya karşı yapılan darbe kısa sürede kontrol altına alınarak, darbeci askerler tutuklandı.

3.) Bu yıl da Avrupa Birliği’nden ayrılamayan İngiltere, BREXIT sürecini mecliste onaylatamadı. Başbakan Therase May’in istifası sonrası yerine gelen ve ardından yapılan erken seçimleri kazanan Boris Johnson, BREXIT anlaşmasını parlamentodan geçirerek 2020 sonrasında tamamen AB’den ayrılmış olacaklarını açıkladı.

4.) İlk motor testi 1 Eylül’de yapılan AKINCI Taarruzi İnsansız Hava Aracı (TİHA), ilk kez gökyüzü ile buluştu. Bu uçuşla birlikte Türkiye, bu sınıfta insansız hava aracına sahip dünyadaki 4 ülkeden biri oldu.

5.) Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato da 1915 Olayları’nın ‘soykırım’ olarak tanınmasını sağlayan tasarıyı onayladı. Öte yandan Fransa, 24 Nisan’ın “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak anılması kararını verdi.

6.) Venezuela’da 2019 yılının başında Ulusal Meclis Başkanı olan Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD ile birlikte birçok ülkenin yeni devalet başkanı olarak Guaido’ya karşı Savunma Bakanı ve diğer bakanların Maduro’nun yanında olduğunu açıkladı.

Juan Guaido

7.) PKK yanlıları tarafından Kuzey Irak’taki Duhok kentinde yer alan Türk askerine yönelik saldırıda bulunuldu. Terör sempatizanlarının saldırılarında birçok Türk askeri aracı ateşe verilirken, IKBY protestonun başını çekenlerin yakalandığını duyurdu.

Kuzey Irak’ın Duhok kentinde ateşe verilen Türk askeri üssü.

8.) 4 Nisan’da General Hafter, Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) kontrolündeki başkent Trablus’u ele geçirmek için  saldırı başlattığını duyurdu. 30 Haziran’da 6 Türk vatandaşını alıkoyan Hafter güçleri, Aralık ayında da bir yük gemisi ve 2 Türk mürettebatı alıkoymasının ardından serbest bıraktı.

9.) 2019’da dünyanın birçok yerinde gösteriler damgasını vurdu. En dikkat çeken protestolar Lübnan, Bolivya, Venezuela, Şili, Fransa, İspanya, Irak ve  İran’da gerçekleşti.

Irak’taki gösterilerde İran Devrim Muhafızları Kudüs Komutanı Kasım Süleymani posteri yakıldı.
  • Hong Kong‘da Nisan ayından bu yana ‘suçluların Çin’e iadesi’ni öngören tartışmalı yasa tasarısı nedeniyle sokaklar savaş alanına dönerken, yaklaşık 6 ay sonra tasarı geri çekildi. Kasım ayında bölgede yapılan tek demokratik seçimi Çin Karşıtları % 76,1 gibi yüksek oranla kazandı.
  • İran‘da petrol fiyatlarına yapılan zam nedeniyle başlayan gösterilerde resmi olmayan rakamlara göre 500’den fazla gösterici yaşamını yitirdi.
  • Bolivya‘da ‘seçimlerde usulsüzlük’ iddiasıyla başlayan gösteriler, ordunun baskıyla birleşince Devlet Başkanı Evo Morales’in istifasıyla son buldu.
  • Lübnan‘daki WhatsApp gibi mesajlaşma uygulamalarına getirilen vergiler nedeniyle başlayan gösteriler ekonomik sıkıntılara evrildi ve sonrasında Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri istifa etti.
  • Irak‘ta da tıpkı Lübnan’da olduğu gibi gösteriler Başbakan’ın istifasına sahne oldu. 350’den fazla kişinin öldüğü protesto gösteriler, yer yer devam ediyor.
  • Kuzey Afrika ülkesi Cezayir‘de 5. dönem için adaylığını açıklayan Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’ya karşı başlayan protestolar Buteflika’nın istifasıyla sonuçlanırken, atadığı Başbakan Nureddin Bedevi de Aralık ayında istifa etti. Cezayir’de eski Başbakan Abdulmecid Tebbun oyların yüzde 58,13’ünü alarak ülkenin resmi cumhurbaşkanı oldu.
  • Şili‘de metro zammı, Fransa‘da Macron hükümetine karşı farklı sebeplerle devam eden Sarı Yelekliler, İspanya‘da Katalanların bağımsızlık yanlısı gösterileri…

10.) Hindistan, Keşmir’in özel statüsünün kaldıran 370. maddeyi anayasadan çıkararak bölgeyi Cammu Keşmir ve Ladakh Birlik Toprağı olarak ikiye böldü.

keşmir son durum haritası
Yeni Keşmir haritası: 370. maddenin ortadan kaldırılmasının ardından ortaya çıkan 2 yeni eyalet: Cammu Keşmir ve Ladakh

[irp posts=”20463″ name=”Keşmir Sorunu: 370. Maddenin Kaldırılmasının Anlamı ve Yeni Harita”]

11.) Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birliği (UEMOA) üyesi 8 ülke, Fransızların sömürge parası’ olarak bilinen CFA frangını terk ederek eko para birimine geçme kararı aldı.

  • 8 ülke: Benin, Burkina Faso, Gine Bissau, Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Senegal ve Togo.

12.) Mısır ve Etiyopya’yı karşı karşıya getiren Afrika’nın en büyük barajı Hedasi, ABD’nin araya girip iki ülke arasında ara bulucu olmasıyla uluslararası boyut kazandı.

[irp posts=”22740″ name=”Afrika’nın En Büyük Barajı Hedasi Hakkında 12 Madde”]

13.) Mart ayında Cumhuriyet tarihinde ilk defa ana vatanı çevreleyen üç denizde 103 gemiyle eş zamanlı “Mavi Vatan 2019 Tatbikatı”,  Mayıs ayında ise 131 gemi, 57 uçak ve 33 helikopterle Cumhuriyet tarihinin en büyük planlı tatbikatı “Denizkurdu-2019” gerçekleşti.

14.) Kuzey Kore’de Temmuz ayında seçmenlerin yüzde 99.97’sinin oy kullandığı yerel seçimlerde, sandığa giden seçmenlerin yüzde 100’ü Kim Jong-Un’un aday gösterdiği isimlere oy verdi.

15.) Kazakistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 28 yıllık iktidarının ardından istifa etti. Daha sonra yerine gelen Tokayev hükümeti, ülkenin başkenti olan Astana’nın adını Nursultan olarak değiştirdi.

[irp posts=”23602″ name=”Orta Asya’nın En Güçlü Türk Devleti: Kazakistan”]

16.) Güney Kıbrıs’ın ruhsat verdiği ExxonMobil’in Doğu Akdeniz’de 141 ile 226 milyar metreküp arasında bulduğu gaz rezervinin, son iki yılda dünyanın en büyük üçüncü gaz rezervi olduğu bildirildi.

17.) Hindistan’da 900 milyon kişinin 7 aşamada oy kullandığı dünyanın en uzun parlamento seçimlerinin galibi 542 sandalyenin 299’unu kazanan Başbakan Narendra Modi’nin Hindistan Halk Partisi oldu.

18.) Yakıt, tüp ve elektriğe gelen zamlar sonrası 19 Aralık’ta başlayan gösteriler sonucu ordunun yönetime el koymasıyla 30 yıllık Ömer el-Beşir iktidarı sona erdi.

19.) Makedonya’nın adı resmen Kuzey Makedonya Cumhuriyeti olarak değiştirildi.

20.) KKTC’de Ersin Tatar, Tufan Erhürman’dan başbakanlık görevini devralarak yeni Başbakan oldu.

21.) Yeni Zelanda’da iki ayrı camiye düzenlenen saldırıda 49 kişi yaşamını yitirdi.

22.) Fatih ve Yavuz sandaj gemileri, ilk kez KKTC’nin 2011’de verdiği ruhsat alanlarında sondaj çalışmalarına başladı.

Yavuz Sondaj Gemisi

23.) Mısır’ın demokratik seçimlerle seçilen ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hapishanede hayatını kaybetti.

24.) Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un ile sınırda görülen ABD Başkanı Trump, sınırın diğer tarafına geçerek Kuzey Kore’ye ayak basan ilk Amerikan başkanı oldu.

25.) Putin, ABD’nin tek taraflı çekildiği Soğuk Savaş’ın sonunun başlangıcı olarak nitelendirilen Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’nı (INF) askıya aldı.

26.) ABD’de Rıza Sarraf davasında yargılandıktan sonra “32 ay hapis cezasına” çarptırılan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla tahliye edildi.

27.) Kırım Tatarlarının Milli lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, ve 2 Türk daha Ukrayna milletvekili oldu.

28.) ABD ile Çin arasında uzun bir süredir karşılıklı vergi yaptırımlarıyla devam eden ve Çinli dev teknoloji şirketi Huawei’ye uygulanan Amerikan yaptırımları ile tekrar gündeme gelen ‘ticaret savaşı’, iki ülke liderinin düzenleyeceği törende yapılacak ticaret anlaşmasıyla son bulabilir. Henüz bir netlik söz konusu değil.

29.) Dünyanın en büyük petrol şirketi olan ve bu yıl halka arz edilen Suudi Arabistan Milli Petrol Şirketi Saudi Aramco’ya ait iki tesise 10 SİHA ile saldırı düzenlendi.

30.) BM’ye göre en az 1 milyon Uygur Türkü’nün kendi rızası dışında tutulduğu Çin’in ‘asimilasyon kampları’ dünya gündemine otururken; ABD, Uygur politikası nedeniyle Çinli yetkililere yaptırım uygulama tasarısı Temsilciler Meclisi’nden geçti.

31.) ABD Başkanı Trump’a yönelik “görevi kötüye kullanma” ve “Kongre’nin çalışmasını engelleme suçlamaları” ile ilgili azil süreci başladı ve Temsilciler Meclisi tarafından onaylandı.

[irp posts=”22885″ name=”İfadeye Çağrılan Trump’ın “Azil Soruşturması” Nedir?”]

32.) Almanya, Fransa ve İngiltere, İran’a karşı ABD yaptırımlarını hafifletmek ve İran ile ticaret yapmak amacıyla ortaklaşa “Instex” adlı bir ödeme mekanizması kurdu. 3 ülke tarafından kurulan sisteme Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç ve İsveç de katıldı.

33.) Rusya’da 5. Nesil SU-57 seri üretimine başlandığı duyuruldu.

34.) Almanya’nın Dresden kentinde Avrupa’nın en büyük hazine koleksiyonunun bulunduğu Grünes Gewölbe Müzesine yapılan soygunda 1 milyar avroluk değerli eşya çalındı. Bu hırsızlık İkinci Dünya Savaşı sonrası en büyük soygun olarak tarihe geçti.

Almanya Başbakanı Merkel de müzeyi ziyaret etmişti.

[irp posts=”22797″ name=”Almanya’daki ‘Avrupa’nın En Büyük Hazinesi’ Çalındı”]

35.) Peru’da Devlet Başkanı Martin Vizcarra’nın çoğunluğu muhaliflerin elindeki Kongre’yi feshetmesi, buna karşın Kongre’nin de Vizcarra’yı görevden alarak yerine Devlet Başkanı Yardımcısı Mercedes Araoz’u başkan seçmesi sonrası başlayan siyasi krizde ordu Vizcarra’yı destekledi. Ülkede Vizcarra tekrar devlet başkanı olurken, 26 Ocak’ta halk sandık başına gidecek.

36.) Suudi Arabistan’da kadınların tek başına araç kullanma ve yurt dışına çıkma serbestliğinin ardından orduya katılmalarına da izin çıktı.

37.) Solomon Adaları, Tayvan ile resmi ilişkilerini keserek Çin’i diplomatik olarak tanıma kararı aldı. Solomon Adaları’nın ilişkileri kesmesi sonucu Tayvan’ı tanıyan ülke sayısı 16’ya düştü.

38.) Taliban ile ABD’nin Katar’ın başkenti Doha’da ‘Afganistan görüşmeleri’ başladı.

39.) Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, Cava Adası’ndaki başkent Cakarta’nın 30 yıl sonra sular altında kalacağı öngörüldüğü için Borneo Adası’ndaki Doğu Kalimantan eyaletine taşınacağını açıkladı.

40.) İtalya’da yaşanan hükümet krizinde, ‘teknokrat’ Başbakan Giuseppe Conte’un istifa kararından yaklaşık 10 gün sonra koalisyon hükümetinin tekrar başbakanı oldu.

41.) Fırat’ın doğusundaki PKK’ya yönelik “Barış Pınarı Harekatı” başladı.

  • Türkiye, 17 Ekim’de ABD ile 13 maddelik, 22 Ekim’de Rusya ile 10 maddelik mutabakat imzalayarak Barış Pınarı Harekatı’nı sonlandırdı.
  • Barış Pınarı Harekatı ‘Türkiye’nin kurduğu’ Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş cephesi Barış Pınarı Harekatı öncesi birleşme kararı alarak ‘tek çatı’ altına girdi.

42.) Tunus seçimlerinde yüzde 72 gibi ezici bir üstünlük elde eden anayasa hukukçusu Kays Said, Tunus’un yeni cumhurbaşkanı oldu.

43.) 2019 Nobel Barış Ödülü, Eritre ile olan sınır anlaşmazlığını çözdüğü için Etiyopya Başbakanı Ahmed Ali‘ye verildi. 1998’de başlayan ve 2 yıl süren savaşta on binlerce insan ölmüştü. 18 yıldır devam eden çatışmaların ardından iki ülke lideri 20 yıl sonra ilk kez buluşmuştu.

44.) Soçi’deki Rusya-Afrika Zirvesi’nde Moskova ile Afrika ülkeleri arasında 12 milyar dolarlık 500 anlaşma yapıldı.

45.) Bangladeş yönetimi, 100 bin Arakanlı Müslümanı Myanmar sınırındaki kamplardan Bengal Körfezi’ndeki bir adaya taşıyacağını açıkladı.

46.) ABD’de hükümet borcu 23 trilyon doları aşarak yeni bir rekor kırdı. Trump yönetiminde borç 3.2 trilyon dolar yükselmiş oldu.

47.) Pentagon ile üretici firma Lockheed Martin arasında varılan anlaşmayla F-35’lerin fiyatı yüzde 12.7 oranında düşürüldü.

48.) Türkiye ile Libya arasında Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kapsamında deniz sınırlarının belirlenmesi ve askeri iş birliği anlaşması yaptı.

UMH Başkanı Serraç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

[irp posts=”23639″ name=”15 Maddede Yaşananlar: Libya’da Neler Oluyor?”]

49.) BM’nin 70. yıl dönümü zirvesinin ana gündem maddesi Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü” yaşadığına yönelik yaptığı açıklama oldu.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde oturuşuyla dikkat çekti.

[irp posts=”23180″ name=”NATO’nun 70. Yıl Dönümü: Ortak Deklarasyon ve Öne Çıkanlar”]

50.) 16 bin sivil ve askeri personel ile 6’ncı askeri hizmet kuvveti olarak ABD Uzay Kuvvetleri resmen kurulurken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Uzayın, hava, kara, deniz ve siberin yanı sıra yeni harekat alanı olmasına karar verdik.” açıklamasında bulundu.

51.) İspanya’nın Bask bölgesinin özerk parlamentosu, Katalonya’daki ayrılıkçı girişimlerden esinlenerek bağımsızlık yanlısı bir karar aldı.

[irp posts=”23000″ name=”İspanya’da Basklar da Katalanlar Gibi Bağımsızlık Kararı Aldı”]

52.) Finlandiya’da 34 yaşındaki Sanna Marin başbakan seçilerek ‘dünyanın en genç başbakanı’ unvanına sahip oldu.

53.) Almanya, Fransa, Rusya ve Ukrayna liderlerinin Normandiya Formatı adı altında 3 yılın ardından yaptığı müzakerelerde Ukrayna’nın doğusunda ‘tam ateşkes’ konusunda anlaşmaya varıldı.

54.) Hindistan’da 64 yıllık vatandaşlık yasası değişti. Budist, Sih, Jain, Parsi, Hindu ve Hristiyanlar, kimliklerini ve Hindistan’da en az 6 yıl yaşadıklarını kanıtlamaları halinde vatandaşlık elde edebilecek ancak Müslümanlar aynı pozisyonda olsalar dahi vatandaş olamayacaklar.

55.) KKTC, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler nedeniyle Geçitkale Havalimanı’nı Türk İHA ile SİHA’larına tahsis etti.

56.) Pakistan mahkemesi, eski başbakan ve cumhurbaşkanı Pervez Müşerref’i ‘vatana ihanet’ suçlamasıyla idama mahkum etti.

57.) İdlib’in güneyinde yer alan Türk gözlem noktalarından Suman ve Morek üsleri rejim güçlerinin kuşatması altında kaldı.

[irp posts=”18114″ name=”İdlib’de Son Durum Haritası: 2 Türk Üssü ‘Kuşatma Altında'”]

58.) Türkiye’nin ilk yerli otomobili hem SUV hem de sedan model olarak duyuruldu.

[irp posts=”23830″ name=”İlk Kez Tanıtılan Yerli ‘Türkiye’nin Otomobili’ İlgili Merak Edilenler”]

59.) Suriye’de Şam yönetimi, Rus şirketlerle birlikte ilk kez Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarında sondaj çalışmalarına başladıklarını açıkladı.

60.) 1,3 milyar insanın yaşadığı ve 3,4 trilyon dolar gayri safi yurt içi hasılaya sahip 54 ülkenin imzasıyla dünyanın en büyük serbest ticaret pazarı “Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Bölgesi” kuruldu.

Gözden kaçırdığımızı düşündüğünüz gelişmeleri yorum olarak yazabilirsiniz. Haberi paylaşarak başkalarının da 2019’da yaşananları görmesini sağlayabilirsiniz.

Normandiya Dörtlüsü: Ukrayna ile Rusya’nın Anlaştığı 3 Başlık

Rusya ve Ukrayna barışa doğru küçük adımlar atıyor ancak henüz somut ve önemli bir ilerleme görülemedi. Rusya ve Ukrayna, Paris’te buluşarak 2019 bitmeden Ukrayna’nın Dombass bölgesinde “tam ve kapsamlı” bir ateşkes üzerinde anlaştı fakat verilen sözlerin uygulanıp uygulanmayacağı meçhul.

Rusya Devlet Başkanı Putin ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky ilk defa yüz yüze görüştüler. Ana gündem maddesi ise 5 yıldır süren Rus yanlısı ayrılıkçılar ve Ukraynalı güçler arasındaki çatışmalar.

Putin’e göre gelişmelerin olumlu yönde ilerliyor olmasına rağmen halen bazı fikir ayrılıkları mevcut. En önemlisi ise Rusya-Ukrayna sınırının kontrolü konusu.

Bu çatışmaya modern Avrupa’nın gördüğü en büyük çatışma diyebiliriz. Buna rağmen bu çatışma aslında günümüz kamuoyunda unutulmuş bir savaş. Birleşmiş Milletler raporlarına göre bu anlaşmazlık baş gösterdikten beri bölgede en az 13.000 insan hayatını kaybetti. Verilen zarar ise bölgede yaşayan 3.9 milyon sivilin hayatını doğrudan etkiledi.

Putin ve Zelensky ikili görüşmeler yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Almanya Şansölyesi Merkel ile de görüştü. Fransa ve Almanya ara bulucu rolünü en başından beri AB bloğunda öne çıkan lider ülkelerden oldukları için zaten hemen kapmıştı. Bu dörtlü kendilerine “Normandiya Dörtlüsü” diyor, son görüşmeleri 2016 yılının Ekim ayında gerçekleşmişti.

Rusya ve Ukrayna’nın ilişkileri, Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi ve Ukrayna’nın doğusunda iki özerk Rus yanlısı cumhuriyet kurmak isteyen gruplara destek vermesiyle, 2014 yılında kopma noktasına gelmişti. Batı bloğu Rusya’ya “işgalci girişimlerinden” dolayı kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulamıştı, bazıları Rusya’nın barış için adım atması sonucunda kaldırıldı.

İşte tarafların üzerinde anlaştığı üç madde:

1.) 2019 Bitmeden Yürürlüğe Girecek Ateşkes

Anlaşmaya göre ateşkesin sağlanması için ve Dombass bölgesindeki durumu stabilize etmek (istikrar sağlamak) için elzem olan ne kadar destek ve önlem fırsatı varsa hepsi değerlendirilecek.

Taraflar üç cephe hattından askerlerini çekmişti, üç hattan daha askerler çekilecek. Çatışmayla bağlantılı tüm esirler ya bırakılacak ya da takas edilecek.

Bu madde uzmanlara göre siyasi istikrarı sağlayamayacak türden. Daha önce 20 kez ateşkes çağrısı yapıldığını da es geçmemek gerekir. Bu adımların, iki tarafın barış konusunda ilerleme kaydetmesi yolunda “minimum” adımlar olduğu aşikar.

Ukrayna ve Rusya destekli tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Lugansk ve Donetsk bölgeleri arasında 2017’den beri ilk kez mahkum takası başladı.

2.) Minsk Antlaşması

Minsk görüşmeleri Almanya ve Fransa’nın girişimleri sonucu oluşmuş, 2014 ve 2015 yıllarında vuku bulmuş müzakerelerdir. O müzakerelerin amacı “barışa giden yolun temellerini atmak” olarak açıklanmıştı. Sonu hüsran ile biten müzakereler barışa giden yolun aslında çıkmaz bir yol olduğunu gösteriyordu. Öyle ki iki taraf birbirini “üzerinde anlaşılan noktalara uymamakla” suçluyordu.

Sorunları aşma amacıyla Almanya’nın o zamanki Dışişleri Bakanı Steinmeier, “Steinmeier formülü” adı verilen, kendi planını masaya sürmüştü. Plana göre barışa giden yolda her iki taraf her defasında bir adım atacaktı. Birer birer olmalıydı bu. Tıpkı bir yapboz gibi. Nihayetinde ise barışa ulaşılacaktı. Ekim ayında Zelensky bu plana imzasını atmıştı, ülkesindeki düşünürler ve vatandaşlar Zelensky’nin Rusya’ya böylelikle boyun eğdiğini düşünmüştü. Hatta birkaç protesto bile tertiplenmişti.

Anlaşma, Dombass bölgesinde referandum veya seçimler öngörüyordu. Seçimler Ukrayna yasalarına göre olacaktı ama denetim Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda olacaktı. Ukrayna hükümeti adına burada oluşabilecek sorunu siz de görüyorsunuz değil mi? Böylelikle ayrılıkçılar oy çoğunluyla özerklik kazanabilecekti. Ukrayna’nın sunduğu şartlar ise tüm askeri girişimlerin ve aynı zamanda Rus askeri varlığının son bulması gerektiği, onun dışında ise esirlerin ya bırakılması ya da takas edilmesi gerektiğiydi.

Geçtiğimiz pazartesi günü taraflar Dombass bölgesinin özel statüsü konusunda yasal bir çözüm için “Minsk Antlaşması” üzerinde kalınacağı, antlaşmanın siyasi öngörüleri için gereken tedbirlerin alınacağı ve “Steinmeier förmülü” planının Ukrayna yasalarına göre gerçekleşeceği üzerinde anlaştı.

Bu noktada kilit konu ise gelişecek olan olayların sıralaması, özellikle yerel seçimlerin Rus askerlerinin çekilmesinden sonra mı önce mi yapılacağı sorusudur.

Rusya bu “sıralama” konusunda ilerleme kaydetmeye sıcak bakmıyor, hatta kaydetmeyi reddediyor. Bölgede vekaleten bulunan askerlerini, “yerel seçimlerden önce sınırda kontrolü sağlama” amacıyla çekmekte istemiyor. Ukrayna ise herhangi bir siyasi anlaşma için ön koşul olarak mutlaka Rus güçlerinin çekilmesini sunuyor.

Olası bir Rusya Ukrayna Savaşı sonrası ‘bölünecek’ Ukrayna’nın haritası

3.) Diyalog Kurmaya Devam Etmek

İki taraflar dört ay içinde tekrar “Normandiya” formatında bir görüşme için el sıkıştı. Özellikle masada yerel seçimler geniş yer bulacak.

Timothy Ash gibi önemli analistlerin analizlerini derlersek önümüze şöyle bir tablo çıkıyor:

Görüşmelere optimist bir bakış açısıyla bakmakta fayda olsa da atılan küçük ama pozitif adımlar somut bir siyasi çözümü sağlayamayacak nitelikte. Görüşmelerde büyük bir dönüm noktasına dair bir umut sezilemedi. Ash, Zelensky’nin neredeyse hiç deneyimi olmamasına rağmen gayet iyi bir diplomatik sınav verdiğini belirtiyor. Bence de burada Zelensky’nin kaybettiği bir şey yok. Ülkesini savaştan kurtarıp demokratik yollara başvuruyor. Rusya’nın askerlerini çekmesini istememesine rağmen ön şart koşup evine geri döndü sonuçta.

Her neyse, devam edelim. Avrupa’nın bu konuda ara buluculuk yapmak istemesi gayet doğal. Rusya nihayetinde Avrupa’nın en büyük gaz tedarikçisi. Dörtlü görüşmede gaz konusu da masaya yatırıldı. Ukrayna’nın ise hem AB hem NATO için stratejik önemi var.

Macron’a göre “o büyüleyici çözüm” henüz bulunamadı ama çözüme doğru büyük adımlar atıldı.

Ash’e göre somut bir çözüm olmaması durumunda Dombass bölgesi gerginlik anlamında düşük düzeyli bir çatışma bölgesi olarak kalacaktır. Tabii Rusya’ya uygulanan yaptırımlar da kaldırılmayacaktır.

Kuruluş Osman Dizisi ile Gündeme Gelen Ahilik Nedir? Ahi Evran Kimdir?

Anadolu Selçukluları, Malazgirt Zaferinden sonra (26 Ağustos 1071) Anadolu’ya göç etmeye başlamışlar ve bu toprakları vatan yapmanın mücadelesini verdiler. Kazanılan askeri ve siyasi başarılardan sonra, Türk/İslâm medeniyetini Anadolu’da hakim kılmayı kendilerine en büyük amaç olarak gördüler.

Türklerin Anadolu’yu vatan yaparken, yerleşik  aşiret hayatından millet hayatına geçmelerinde;  iş ve aş sahibi, üretici, meslek edinmelerinde, Anadolu‘yu  Türk/İslam yurdu yapmalarında; edebi, mimari, iktisadi, zirai, sosyal güvenlik ve eğitim sistemlerini oluşturmalarında  şüphesiz  ahiliğin çok büyük etkisi olmuştur.

Ahi Evran Kimdir?

Kurmuş olduğu Ahilik Teşkilâtı ile sosyal, iktisadî ve siyasî tüm hayatımızı etkileyen; Anadolu’nun Türkleşmesinde  ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan, bu sebeple Türk-İslâm tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olan Ahi Evran, 1171 (H.566) yılında İran’ın Batı Azerbaycan tarafında bulunan Hoy kasabasında doğmuştur. Asıl adı Mahmut’tur. Babasının adına ve doğum yerine nispetle Mahmut bin Ahmet el-Hoyi denmiştir.  Ahi Evran’ın çocukluğu ve ilk eğitimi memleketi Azerbaycan’da geçmiş olup gençliğinde ise Horasan ve Maveraünnehre giderek o yörede büyük  alimlerden dersler almıştır.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tıp alanında çok büyük bir âlim olmuştur. O dönem Bağdat’ın İslâm dünyasının  sanat ve ilim merkezi olması, Ahi Evran’ın çok yönlü yetişmesinde etkili olmuştur. Bu dönemlerde İbn-i Sina, Sühreverdi el-Maktul ve Fahrettin Razi’nin eserlerinden istifade etmiştir. XIII. Yüzyıl başlarında Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Muhyiddin Arabî ve hocası Evhadüddin Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelen Ahi Evran, bu tarihlerde hocası Evhadüddin Kirmani’nin kızı Fatma Bacı ile evlenmiştir. Anadolu’da özellikle esnafa İslâmiyeti anlatarak dünya ve ahiret işlerini düzenli hâle getirmelerini tavsiye etmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı halkı uyarmıştır. Şeyh Edebalı ile birlikte halkı örgütleyerek hem Moğol tehlikesi ile uğraşmış hem de Osmanlı devletinin kuruluşu için manevi ortamı hazırlamışlardır.

Ahi Evran Anadolu’ya geldikten sonra Kayseri’de ve Kırşehir!de debbağ (deri işleme) atölyesi kurmuş, Moğollara karşı Kayseri’yi savunan Ahileri teşkilatlandırmıştır.

1237 yılında başkent Konya’da I. Alâeddin Keykubat’ın öldürülmesi üzerine sultanla gönül bağı bulunan Ahiler, II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve Vezir Sadettin Köpek’e karşı direnmişlerdir. Hatta bu dönemde Ahi Evran ve bazı ileri gelen Ahiler Konya’da tutuklanmışlardır ve 5 yıl boyunca tutuklu kalmıştır.

1. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatından sonra saltanat naibliğine getirilen Celaleddin Karatay zamanında Ahiler ve Türkmenler üzerindeki baskı kalkmıştır. Bundan sonra bir dönem Denizli’ye giden Ahi Evran tekrar Konya’ya dönmüş; daha sonra da Kırşehir’e gelerek ömrünün sonuna kadar Kırşehir’de yaşamıştır.

Ahi Evran, kaynağını Yesevi‘den alan kutlu bir davânın gönül erleri ile birlikte bu toprakları vatan yapmanın, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasının öncüsü olmuştur. Özellikle yeni kurulan Ahilik sistemi ile Anadolu’ya göç eden Türkmenlere hem iş –aş vermiş; onları iyi bir Müslüman ve vasıflı bir birey hâline getirmiştir.  Böylece Anadolu’nun iktisadi kalkınmasına ve imâr edilmesinde öncülük etmiştir.

Ahi Evran, 30 civarı esnafı teşkilatlandırmış; Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında sanatını icra eden bütün esnaflar İslâm medeniyetinin öncü kuruluşu Ahilik Teşkilatının merkezi  Kırşehir ili olduğu için buradan “İcâzetnâme” almışlardır. Selçuklu başkenti Konya o dönem  Moğol baskısı altında olduğu için başkente yakın ancak gözaltında olmayan nispeten daha sakin bölgede olması hasebiyle Kırşehir merkez seçilmiştir. Şems’in ölümünden sonra  Kırşehir’de kalıcı olan Ahi Evran’ın bir kısmı çeviri 20 civarında eseri mevcuttur.

Kardeşliğin, cömertliğin, fedakârlığın, doğruluğun, dürüstlüğün, üretimin, ahlâkın, sanatın, aklın ve bilimin esas alındığı Ahilik Teşkilatının kurucusu Ahi Evran, 1261 (H.653) de Kırşehir ilinde vefat etmiştir.

Ahilik Nedir?    

Ahilik, kelime anlamı olarak Arapça “kardeşim” veya Türkçe “akı” (Divan’ül Lügat’it Türk’te) “cömert”, “eli açık” anlamında kullanılmaktadır.

Terim olarak, XVIII. yüzyıldan sonra bir esnaf-sanatkâr birliği hâline dönüşmüş olsa da, XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da görülmeye başlayan, Anadolu’nun vatanlaşmasında ve Osmanlı Devleti’nin kurulmasında büyük rol oynayan dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî boyutları olan bir sistemdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda manevi bir güç olarak nitelendirilir.

Ahiliğin başlangıçta bir esnaf teşkilatı olarak ortaya çıkmadığı, içlerinde kadıların, müderrislerin, devlet adamlarının, askeri görevlilerin de olduğu; ahilerin toplumun bütün kesimlerini kucakladığı bilinmektedir.

Ahiler, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında bütün şehir ve kasabalarda yiğit, ahi ve şeyh sistemi içerisinde teşkilatlanmıştır.  Anadolu, Balkanlar, Kırım, Kazan ve kültür coğrafyamızın çok yerinde ahiliğin teşkilatlandığı görülmektedir.

Ahiliğin temel kaynağı fütüvvetnâmelerdir. Fütüvvet-nâmeler dini-tasavvufi eserlerdir. Fütüvvet-nâmelerin özünde peygamber sünneti ve Kur’an-ı Kerim vardır.

Ahiliğin Oluşumuna Etki Eden Unsurlar Nelerdir?

  1. Siyasi Durum: Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’ya gelen göçebe Türkmenler Anadolu’yu vatan yapmak istemişler, bunun için hem Bizansla, hem de Moğollarla mücadele etmişlerdir. Türkler’in yeni yurt edindikleri topraklarda sürekli olarak kalabilmeleri, ancak daha güçlü bir medeniyet kurmaları ile mümkündü. Bizanslılara karşı kazanılan Miryakefolon (1176) zaferinden sonra İslam medeniyetini hâkim kılmaya başladılar. Yeni medeniyet inşasında ahiliğin etkili olduğu görülmektedir.
  2. Sosyo-Ekonomik Sebepler: Anadolu’da hem Bizanslılara hem de Moğollara karşı teşkilatlanmak zorunda olan Türkmenler yerleşik hayata geçip medeniyetlerini kalıcı hale getirmek durumunda idiler. Asya’dan Anadolu’ya gelen çok sayıda esnaf ve sanatkâra kolayca iş bulmak, yerli Bizans sanatkârı ile rekabet edebilmek, tutunabilmek için yaptıkları malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlarda sanat ahlâkını yerleştirmek; Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hâle getirmek; ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek; ülkeye yapılacak yabancı saldırılarda devletin yanında savaşma, sanatta, dilde, edebiyatta, gelenek ve göreneklerde milli heyecanı  ayakta tutmak gerekiyordu.
  1. Dini Etkenler: Türkler islâm dinini kabul ettikten sonra medeniyetlerinini bu inanca göre şekillendirdiler. Fütüvvetnameler, esas itibariyle dini-tasavvufi eserler olduğu için ahilik teşkilatının esasını bu kurallar oluşturmuştur. Ahiliğin özünde “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış” Hadis-i Şerifi esas alınmıştır. Ahiliğin esaslarında Kur’an-ı Kerim’de sıkça söz edilen isar (kendileri ihtiyaç duysalar bile başkalarını tercih etmek), uhuvvet (kardeşlik), infak (Allah yolunda harcama) kavramlarının etkisi vardır.
  2. Türkler’in Kültürel Değerleri: Her milletin kendine has bazı kültürel özellikler vardır. Türklerin de yaratılışlarında var olan, yardımlaşma, dayanışma, cesaret, mertlik, teşkilatçılık ve misafirperverlik gibi kültürel özellikleri ahiliğin bir medeniyet hareketi olarak Türkler arasında yaygınlaşmasında etkili olmuştur.

Fütüvetnamelerde ahiliğin kurallarından bahsedilir. Bunlar sofra adabından, konuşmaya, giyinmeye, alışveriş yapmaya, misafirliğe, oturmaya, büyükleri ziyaret etmeye, hasta ziyaretine, mezarlık ziyaretine,  yatmaya, uyumaya  vb. kurallardır. Ahi; eline, beline, diline sahip olacaktır. Kapısını, gönlünü, sofrasını açık tutacaktır. Fütüvvet iyi huy, nefisle mücadele, Allah’ın emirlerini yerine getirme, kendisini halka vakfedip herkese iyilikte bulunma,  cömert olma, konuk severlik herkesin yardımına koşmadır.

Sistem Olarak Ahilik

Ahilik özüne “Eşref –i Mahlûkat” olan insanı yerleştirerek, “Hakka hizmet, halka hizmet” anlayışıyla hem dünyevi, hem de uhrevi bir sistem oluşturmuştur. Ahiler, “dünyayı bir imtihan yeri” olarak kabul etmişler, bu sebeple hayatın bütün alanları ile ilgili ihtiyaca göre yeni sistemler oluşturmuşlardır.

Ahilik ve Eğitim: Ahiler kendilerine has bir eğitim sistemi oluşturmuşlardır. Akşamları tekke ve zaviyelerde fütüvvet esaslarını teorik olarak öğretmişlerdir. “Kim ki iyi insan iyi müslümandır; kim ki iyi müslüman iyi insandır” düsturu gereğince insan yetiştiriyorlardı. Ayrıca gündüzleri iş başında yamak, çırak, kalfa, usta sistemi içerisinde uygulamalı olarak eğitim veriyorlardı. Bu eğitim anlayışının özünde islami kuralları hayat tarzı haline getiriyorlardı. Tekke ve zaviyelerde okuma yazma, görgü kuralları, okçuluk, binicilik, kılıç eğitimi, tarım işleri… gibi alanlarda eğitim de verilmekteydi.

Ahiler, kadınları da eğitmişlerdir. Ahi Evran Veli’nin hanımı Fatma Bacı’nın kurduğu “Bacıyan-ı Rum” (Anadolu Kadınlar Teşkilatı) ile kadınları da eğitmişler, onları aşına, işine, eşine bağlı yetiştirmişlerdir. Onları meslek sahibi yaparak üretici konuma getirmişlerdir. Denilebilir ki Bacıyan-ı Rum dünyada ilk kadın sivil toplum örgütlenmesidir.Rum burda Anadolu anlamındadır.

Ahilik ve İktisadi Sistem: Ahilik Selçuklu ve Osmanlı iktisadi sisteminin özünü oluşturmuştur. Bu iktisadi anlayışın temelinde çalışmak, üretmek, kalite, emeğe saygı, dayanışma, helâl kazanç, helâl lokma, yardımlaşma, israftan kaçınma… gibi islâmi kurallar vardır. Ahiler bu alanda da inançlarını hayata geçirmişlerdir. Ahiler ihtiyaçlarından fazlasını ihtiyacı olana dağıtmışlardır.

Ahilik ve Sosyal Güvenlik: Ahiler toplumda denge unsuru olmuşlardır. Kurdukları vakıflarla hayatı ilgilendiren bütün alanlarda faaliyette bulunmuşlardır. Fakirleri, garipleri, kimsesizleri, savaşa gidenlerin ailelerini, işinde zarar edenleri, misafirleri, yolcuları korumuşlar, onlara yardım etmişlerdir.

Ahilik Teşkilatı, medeniyetimizi şu alanlarda etkilemiştir:

Ehliyet ve liyakat esas alınarak Milletimizin teşkilatçılık kabiliyeti uygulama alanına konulmuştur. Kendi içerisinde ehil olanların seçildiği bir sistem, yeni bir yönetim modeli uygulanmıştır.

Ahiler kendilerine has bir eğitim modeli geliştirmişler; Ahi zaviyelerinde dini – tasavvufi eğitim vererek onların iyi bir Müslüman olmalarını sağlamışlardır. Ayrıca işbaşında eğitimle kaliteli üretimi sağlarken, gerektiğinde askeri eğitim de vermişlerdir.

Dünyada ilk defa kadın teşkilatı (Bâcıyan-ı Rum) kurarak, kadınları ahlâki ve mesleki alanda eğitmişlerdir.

Anadolu’nun Türk ve Müslüman yurdu olmasında çok etkili olan Ahiler, göçebe Türkmenlerin yerleşik hayata geçmelerinde, şehir hayatına intibaklarında öncü olmuşlardır.

Oluşturdukları ekonomik sistem ile helal kazancı, alın terini, dayanışmayı, kul hakkını, ahlâkı, kanaatkârlığı, çalışmayı – üretmeyi ve böylelikle Allah’ın rızasını kazanarak ahiret yurdunu kazanmayı esas almışlardır.

Ahilik adabı yüzyıllar boyunca Anadolu Türk halkının milli karakterini belirlemiştir. Bugün Anadolu’daki misafirperverlik, komşuluk ilişkileri, birçok görgü kuralı, doğruluk, dürüstlük ve yardımlaşma Ahiliğin günümüzdeki yansımalarıdır.

Ahiler Anadolu’nun vatanlaşmasında, İslâmlaşmasında ve Türkleşmesinde kurdukları vakıflarla, yapmış oldukları şifahane, hamam, çeşme, han, medrese ve hayır kurumları ile etkili olmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Kırşehir’den uç bölgesine giden Şeyh Edebali bir ahi şeyhi idi. Osmanlı’nın manevi mimarı olan Şeyh Edebali ve diğer ahiler sayesinde ahilik Osmanlı’nın kuruluşunda ve bir ‘cihan devleti’ olmasında temel unsur olmuştur. Ahilik kısaca Anadolu İslamı’nda bir Rönesans kabul edilebilir.

Av. Levent Sert

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Yerli Otomobil Hakkında Küçük Detaylar: Güvenlik, Teknoloji Çözümleri ve Kullanım

2018’in ortalarında Anadolu Grubu(%19), BMC(%19), Kök Grubu(%19), Turkcell(%19), TOBB(%5), Zorlu Grubu(%19) ortaklıklarıyla hayata geçen Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu(TOGG) merakla beklenilen otomobil ön tanıtımını, açılışlarını paylaşan, Bilişim Vadisinde gerçekleştirdi. Bu yazımda tanıtılan arabaların genel özelliklerinin dışında kalmış bazı detaylara değinmeye çalışacağım.

Arabanın Markası Ne Olacak?

Arabaların markasının ne olacağın beklenirken TOGG ismiyle çıkarılan arabaların gerçek marka isminin ne olacağını açıklanmadı. Marka isminin özgünlüğü, fonetik özellikleri ve pek çok dilde(özellikle yüksek pazar payı hedeflenen ülkelerin dilinde) kötü bir çağrışım yapıp yapmadığı göze alınarak 2020’nin ortalarına doğru yine profesyonel bir şekilde lansmanı yapılacak. Marka ismi, herhangi bir anket veya yarışma ile belirlenmeyecek.

Arabalar Ne Zaman Satışa Çıkacak?

2021’de Bursa’da ilk fabrikasını kuracak olan TOGG 2022’de SUV modeliyle trafiğe çıkacak. Sedan modeli ise şu an konsept araba aşamasında ve SUV modelden 18 ay sonra(2024) üretilmiş olacak. Arabaların fiyatları hakkında bilgi vermek için erken olduğu söylense de fiyatların hedeflenen pazardaki arabalarla rekabet edecek şekilde belirleneceği söylendi.

Teknoloji Çözümleri

Farklı sektörden ortakların bulunduğu bu firmada ortaklar yine kendi alanlarındaki geliştirmeleri üstlenecek. Aynı şekilde doğuştan elektrikli olarak üretilecek bu otomobillerin yedek parçalarının üretimi de Türk start-up şirketlerine verildi. Aracın batarya teknolojilerini ve altyapı hizmetlerini Zorlu Energy Solutions(ZES) üstlendi. ). ZES, halihazırda elektrikli araç şarj istasyonları ile hizmet vermektedir. Petrol Ofisi’de yerli otomobilin üretilmesi ile birlikte benzin istasyonlarında şarj istasyonu desteği vereceğini söyledi. Bataryanı sıfırdan kendilerinin tasarlandığı söylendi (Geçtiğimiz yıl Toyota ve Panasonic elektrikli araç bataryalarını yine Bursa’da üretme kararı almıştı). Ayrıca üretilen bataryalara 8 yıl boyunca kullanım garantisi verilecek.

Türkiye’deki elektrik şarj istaasyonlarının haritası (2019).

Yerli arabaların 30 dakikanın altında %80 dolum oranına sahip olması hedefleniyor. Ancak elektrikli arabalardaki dolum süresi benzin depolarındaki gibi lineer değildir. Şu anda ZES firması şarj dolum istasyonlarında saatlik ücret tarifesi uygulamaktadır. Fakat araç bataryalarının güvenliği için bataryayı tamamen doldurmak da pil sağlığı ve ömrü açısından iyi değildir.

Temsili elektrikli araç bataryası şarj dolum grafiği

Güvenlik

Mehmet Gürcan Karakaş (CEO) tanıtımda gösterilen modellerden çarpışma ve farklı senaryolarda kullanım testleri için 100-150 prototip daha üretileceğini söyledi. Kullanılacak güvenlik önemleri ile birlikte SUV model 2000kg altında olacak. Aynı zamanda araçların alt tarafında sıvı soğutmalı batarya termal kontrol ünitesi sınıfındaki arabalara göre güvenlik noktasında bir artı sağlıyor. Araçlar 2022 Euro NCAP standartlarından 5 yıldız almayı hedeflemekte.

Euro NCAP tarafından yapılan bazı testler

Kullanım Teknolojileri

Yerli arabalarda 2020’de kullanıma hazır olması beklenen e-Sim teknolojisi kullanılacak. Yani arabalarda operatör hatlar bağlı olacak ancak şu an telefonlarımızda kullandığımız gibi herhangi bir Sim kart ile çalışmayacak. Bununla birlikte “Nesnelerin İnterneti(IoT)” teknolojisi de arabaların içinde aktif olacak. Bu özellikle beraber sahip olduğunuz diğer akıllı cihazları da yönetme şansına sahip olacağız. Ayrıca araçlarda 2. seviye otonom sürüş desteği olacak ancak otonom 3. seviye sürüşüne geliştirilmeye müsait bir altyapıda olacak.

Otonom Araç Seviyeleri (Society of Automotive Engineering, SAE)

Tasarım

Tasarım Pininfarina şirketi ve Murat Günak gibi isimlerin ortak çalışmaları sonucunda ortaya çıktı. Tasarım konseptinin doğu ve batı sentezi olduğu söylendi. Aracın kapılarındaki Selçuklu motifleri ve ön kısmındaki lale figürü gibi pek çok yerde Türk kültürünün anımsatan detaylar görünmekte.

Salim Top 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”23830″ name=”İlk Kez Tanıtılan Yerli ‘Türkiye’nin Otomobili’ İlgili Merak Edilenler”]

Mültecilerin Türkiye ve Avrupa’daki Hukuki Durumu

1951 Mülteci Sözleşmesi ve 1967 Protokolüne Göre Mültecilerin Türkiye ve Avrupa’daki Hukuki Durumu

“Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.”

Bu tanım 1969’da Afrika Birliği Örgütü’nün kabul ettiği Mülteci Sözleşmesi’ndeki Mülteci tanımı. Günümüz Türk medyası da bu tanımı kullanmaktadır. Peki ya gerçekten de yukarıda bahsedilen mülteci tanımı çeşitli ülkelerden ülkemize sığınan kişiler için de geçerli midir? Bu sorunun cevabına birazdan geleceğiz ancak daha önce 1951 Sözleşmesi’nde açıklanması gereken bir mülteci kavramı var:

Sözleşmenin ilk maddesinde mülteci kavramı “1 Ocak 1951´den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıs” olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca bu sözleşmeye göre mülteci kavramı sadece Avrupa ülkelerinden gelen kişileri kapsamaktaydı. Daha sonradan sözleşmenin kapsamını genişleten 1967 New York Protokolüyle ‘1951 öncesi’ olarak sınırlandırılan zaman ve ‘coğrafi sınırlama’ ile mekân kaldırılmış, kavram günümüzdeki halini almıştır. Ancak Türkiye 1967 yılındaki protokoldeki ‘coğrafi sınırlama’ konusunda çekingen kalmış ve mülteci kavramını sadece Avrupa Konseyi ülkelerinden gelenlerle sınırlandırmıştır. Peki ya ülkemize sığınanlar? Burada da iki ayrım bulunmaktadır:

  • İran, Irak, Afganistan ve Afrika ülkeleri gibi Avrupa Konseyi üyesi olmayan devletlerden gelen yaklaşık 400 bin sığınmacıya coğrafi sınırlama nedeni ile Türkiye’ye özgü, ‘şartlı mülteci’ olarak tanımlanan bir uluslararası koruma statüsü düzenlenmiştir.
  • Suriye’den gelen sığınmacılara da geçici koruma statüsü verilerek hem ‘şartlı mülteci’ hem de ‘mülteci’ statüsüne başvuru yolları kapatılmıştır.

Bu tanımlara göre ülkemize gelen toplam mülteci sayısı sadece ikidir. Ayrıca bu tanımlar yüzünden ‘mülteci hakları’ denilen haklardan yararlanmalarının önüne geçilmektedir. Tamamen kendi kanımca birtakım insani haklardan mahrum kalmaları günümüz insan hakları gelişimi açısından hoş bir durum değildir ancak sayının fazlalığı da hakların sınırlandırılmasını mecbur kılmaktadır. Ayrıca ‘mülteci’ statüsü vermiş Avrupa ülkelerinin ikiyüzlü mülteci politikalarına kıyasla ülkemize bir ‘uluslararası insan hakları merkezi’ dememiz pek yanlış olmaz.

Türkiye’deki resmi mülteci bilgisi – İnfografik: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)

Peki Ya Avrupa’da Durum Nedir?

Avrupa’da ise teoride coğrafi ve tarihi kısıtlılık kaldırılmış, 1951 sözleşmesindeki birinci maddeye ek olarak ‘insani’ sebepler de sığınma için haklı bir sebep olarak gösterilmiştir. Ancak yaşanan gelişmeler göstermektedir ki bazı Avrupa ülkeleri sözleşmeye aykırı davranmakta ve ağır bir yaptırımla karşılaşmamaktadır. Örneğin:

  • Yunanistan illegal bir şekilde mültecileri zorla Türkiye’ye yollamaktadır.
  • Polonya, Macaristan ve Çekya mültecileri ülkelerine almamak için sınırlarında polis gücü kullanmaktadır.

Bu acı durumlar olduğu sürece dünyanın düze çıkması biraz zor gibi duruyor. Herkese insan olduğu için tanınan birtakım haklardan mahrum bırakılan mülteciler, kendi ülkelerinde acı çekmemişler gibi bu bölgelerde çeşitli insan hakları ihlallerine uğramaktalar, üstüne şiddet görmektedirler.

Bunun dışında mülteci kabul eden birçok Avrupa ülkesi de vardır. Ancak onlar da sayı bakımından kısıtlama getirmişlerdir. Umarım ki bir gün insana, insan olduğu için insanca muamele edilir.

Mehmet Emin Çekiç

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynakça:

Mülteci Hukuku, Doç. Dr. İkbal Sibel SAFİ
http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2014-1/12.pdf
https://www.amnesty.org.tr/icerik/turkiye-65-yil-once-imzalanan-cenevre-multeci-sozlesmesine-koydugu-sinirlamayi-kaldirmalidir

Doğu Akdeniz: Kıbrıs, Yeni Enerji Jeopolitiği ve Libya Mutabakatı

Devletlerin jeopolitik yönelişlerinde en önemli rolü denizler oynar. Ham madde kaynaklarına ve dünya pazarlarına en ekonomik erişim ortamı keşiflerin gerçekleşmeye başladığı 15.yüzyılda olduğu gibi, 21.yüzyılda da denizlerdir. Bu kapsamda denizlere hakimiyet, dünya ticaretini kontrol yeteneğini sağlayarak, küresel hegemonyanın yolunu açmıştır. Sanayi Devrimi sonrası kapitalizm ve emperyalist sistemin gelişmesiyle, mücadele minderi denizlere taşınmıştır. Denizde güçlü olan devletler, rüzgarı da arkasına almaya başlamıştır.

Bugünkü küresel güç mücadelesi de başta hidrokarbon kaynakları olmak üzere enerji havzaları ile dünya deniz ticaretine yön veren düğüm noktalarının kontrolüne yönelik olarak sürdürülmektedir. Deniz ve enerji şüphesiz bugüne kadar ortaya çıkmış, medeniyetlerin refahına önemli katkıda bulunan ayrılmaz iki unsur olmuşlardır. Kısacası deniz ve enerji iç içe geçmiş konumdadır.

Üretim için enerjinin önemi, ticaret için denizlerin önemiyle aynı seviyededir. Deniz ulaştırma rotaları, limanlar ve ticaret filolarının güvenliğinin olmadığı bir ortamda dünya ekonomisinin can damarı ticaretten bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla, deniz donanmasının güvenliği ile üretim birbirine sıkı sıkıya bağlı iki düğüm noktasıdır. Deniz Ticaret Odasının 2009 raporuna göre, enerji piyasasının ihtiyaç duyduğu ham petrolün yaklaşık %98’i, diğer ticari yüklerin %85’i1 deniz yoluyla taşınmakta, deniz ulaştırması dünya ekonomisine yaklaşık 300 milyar dolar katkıda bulunmakta, bunun da %30’unu Akdeniz havzasından sağlamaktadır. Günümüzde denizlerin dipleri artık deniz ticaret yolları ve onlardan bile daha elzem bir hale gelmiştir. Yeryüzünde her gün çıkarılan 85 milyon varil ham petrolünün %30’undan fazlası,yıllık üç trilyon metreküplük doğalgazın yaklaşık yarı kısmı deniz diplerinden temin edilmektedir. Örneğin, sadece ABD’nin deniz diplerindeki kaynakların çıkarılmasına yönelik yatırım miktarı bir trilyon doları geçmektedir.

Kısacası deniz gücü; bölgesel, kıtasal ya da küresel güç olmanın da anahtarıdır.

Jeostratejik Kale: Kıbrıs

Türkiye’ye 40 deniz mili, Yunan anakarasına 500 deniz mili uzaklıkta bulunan Kıbrıs,1571 ve 1878 yılları arasında kayıtsız şartsız Türk egemenliğinde kalmış bir ada olarak Anadolu’nun güvenlik denkleminde son derece stratejik bir rol oynamıştır.

Kıbrıs, bugün de Anadolu’nun güney cephesinde olmazsa olmaz önemde, jeostratejik bir kaledir. Anadolu’nun bağrına güneyden birincil giriş noktası olan Kıbrıs, Türkiye için ayrı bir önem arz etmektedir. Günümüzde, Batı Asya’ya ve Anadolu’ya sıçrama sağlayacak, Akdeniz’de Anadolu’nun bağrında demirlenmiş bir uçak gemisidir. İşte Atatürk bu noktaya çok önemli bir parmak basmış ve şu ünlü sözlerini söylemişti; “Kıbrıs’a dikkat ediniz, Bu ada bizim için çok önemlidir.”

“Hudutların mühim ve büyük aksanı deniz olan Türk Devleti’nin donanması da mühim ve  büyük olmak gerektir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve kadir bir Türk Donanması’na malik olmak gayedir.”

Mustafa Kemal Atatürk – 20 Eylül 1924, TCG Hamidiye

Kıbrıs adasının stratejik önemini vurguluyoruz, ancak yapılacak en önemli adım, tarihimizde de sadece İkinci Dünya Savaşında Deniz Lisesi ve Harp Okulu Mersin’e taşınmıştı. Ancak Mersin’e bir deniz üssü yapma gibi bir girişim maalesef olmamıştı. Bugünün en elzem görevi, Mersin’e Deniz Üssü açmaktır. Jeostratejik Kalemiz Kıbrıs’ı korumanın birincil yolu buradan geçmektedir.

Türkiye’ye Tuzak Girişimi

Antik çağlardan günümüze kadar tarihsel süreç içerisinde bir değerlendirme yapıldığı zaman Doğu Akdeniz’in jeopolitik analiz açısından çok zengin malzemeler sunan bir bölge olduğunu söylemek mümkündür. Doğu Akdeniz, halihazırda küresel düzeyde yaşanan jeopolitik rekabetin en önemli sahnesidir.Zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip olması itibarıyla da dünyanın ilgi odaklarından biridir. Yunanistan-GKRY-İsrail-ABD Siyonist-Haçlı üçgeni bölgede Türkiye’yi yalnız bırakmak ve saf dışı bırakmak için şeytanın dahi aklına gelemeyecek türlü oyunlar tercih etmektedir. Sayılacak çok örnek var ancak en can alıcı örnek, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’dur. Doğu Akdeniz Gaz Forumu, 7 ülkenin katılımı ile Mısır’ın başkenti Kahire’de kuruldu. Bu kuruluş, İsrail’in EAST-MED Projesine ve Amerika’nın Gutters ilkelerine göre hareket etmektedir.Doğu Akdeniz, her zaman hareketli bir bölge olmuştur. Bugün ise; Doğu Akdeniz  üzerinde küresel jeopolitik mücadelede sahne değişmemiş, ancak aktörler değişmiştir. Bizans, Roma, Venedik, Osmanlı gibi aktörlerin yerini bugün; ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, İsrail, Çin gibi devletler hatta Avrupa Birliği gibi uluslar üstü olma yolunda ilerleyen kurumlar almıştır.

Batı, Yunanistan’ı bir proje olarak 1821-1829 jeopolitik bir proje kapsamında kurdu. Yunanistan’ı Avrupa’nın güneydoğu sınırı olarak kabul ediyor. En önemlisi de bu sınırı Kıbrıs’a kadar uzatmak istiyor. Toplam olarak bu durumlara verilecek en güzel cevap,Avrasya güçleri ile ortak çıkarlar ve dayanışma zemininde birleşmektir. Bu bağlamda Türkiye’ye tertiplenen tuzak girişimine de engel olunacaktır.

Yeni Enerji Jeopolitiği

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun araştırmalarına göre, Doğu Akdeniz yaklaşık olarak 1,7 milyar varil petrol ve 122 trilyon fit küp gaz potansiyeline sahip. Bu potansiyel, bölge ülkelerinin yanı sıra dünyanın önde gelen enerji şirketlerinin ve enerji ihtiyacı yüksek devletlerin de dikkatini çekmeye başladı. Bu durum da bölgeyi yeni bir mücadele ve kriz alanı haline getirdi. Başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası enerji şirketleri ve yeni bir enerji jeopolitik merkezi olma yolunda ilerleyen bölgede söz sahibi olmak isteyen tüm aktörler çeşitli politikalar ve ittifaklar oluşturuyor. Bu çerçevede konu, bölge ülkeleri açısından üç boyutta ele alınabilir: Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği.

Doğu Akdeniz’deki jeopolitik denge ve İsrail’in kaderini tümü ile değiştiren esas gelişme ise; Amerikan Noble Enerji ve İsrail ortaklarının İsrail’in kuzey sahili açıklarında keşiflerini gerçekleştirdiği Dalit(2009), Tamar(2009) ve Laviathan(2010) doğal gaz sahaları ile yaşama geçmiştir.   Bu keşif sonunda Levant Baseninde keşfi gerçekleşen toplam ortalama doğal gaz  rezervi 25 trilyon feet küp (700 milyar m3 ) değerine ulaşmış bulunmaktadı USGS’in Levant Baseni Provensi için yaptığı çalışma sonunda; keşvedilmemiş olarak ortalama 1.7 milyon varil kurtarılabilir petrol ve 122 trilyon feet küp kurtarılabilir gaz rezervinin varlığı tahmin edilmektedir.

Kısaca; bu bölgede kurulan petrol ve doğal gaz boru hatları, Doğu Akdeniz Bölgesinin tarihten gelen Jeopolitik  ve Jeostratejik önemini daha da artırmıştır. Güney Kıbrıs’ın Akdeniz’de deniz sınırları belirleme girişimi ve devamında gündeme gelen doğal gaz arama çalışmaları:

GKRY, Mısır’la (2003), Lübnan’la (2007), İsrail’le (17 Aralık 2010) “münhasır alan anlaşması” yapmıştır. GKRY’nin Noble Enerji ve Ortaklarıyla yapılan sözleşme de buna örnektir.

(Tahmin edilen sahalar)

Türkiye bu tek taraflı eylemlere karşı çıkarak, yapılacak herhangi bir doğalgaz sondaj çalışmasının Türkiye’nin onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. GKRY’nin gerçekleştirdiği bu tek taraflı eylemlere ek olarak, belirlenen sözde parsellerde arama yapılması için Noble şirketine sondaj yetkisi verilmiştir. Türkiye de buna karşılık olarak, 2011 yılında KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır. Buna ek olarak, Türkiye GKRY’nin tek taraflı belirlediği sözde parsellerden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı olanların Türkiye’nin kıta sahanlığı ya da deniz yetki alanıyla çakıştığını ve bu bölgelerde Türkiye’den izinsiz hiçbir şekilde petrol ya da doğalgaz araması yapılamayacağını duyurmuştur. GKRY üç defa ihaleye çıkarak bu çakışma alanlarında arama yapılması için şirketlere yetki verse de, her defasında Türk donanması tarafından çakışma alanlarında gerçekleştirilmek istenen aramalara müdahale edilmiştir.

Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı

20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan ve denizler üzerinde kıyı devletine egemen haklar sağlayan diğer bir kavram ise MEB kavramıdır. MEB, uluslararası hukuka 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile dahil olmuştur. Karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili genişlikteki deniz alanlarının yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve canlı olmayan kaynaklar üzerinde kıyı devletlerine bazı ekonomik hakların tanınmasını öngören bir kavramdır.

KKTC ile Türkiye arasında kıta sahanlığını belirleyen ve Türkiye’ye Kıbrıs adasının tümünde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerinin yolunu açan anlaşma 21 Eylül 2011 tarihinde T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile İngiliz enerji şirketi Shell arasında Antalya Açık Deniz/Güney Doğu Anadolu Bölgesi alanlarını kapsayan, arama, üretim paylaşım anlaşmaları imzalandı.

Türkiye ile KKTC arasında ‘Kara Sularını Sınırlandırma Anlaşması’, ABD’nin New York kentinde imzalandı.

Bu anlaşmalar Türkiye’nin eline ciddi fırsatlar geçirmiştir. Ancak karşı taraf da yerinde saymıyor. Tek taraflı olarak MEB ilan eden GKRY, 2003 yılında Mısır, 2007 yılında Lübnan, 2010 yılında ise İsrail ile MEB sınırlandırma anlaşmaları yaptı.  Yunanistan, Libya’yı Girit’i de referans alarak MEB sınırlandırmasına zorlarken hiç beklemediği bir hamle ile karşılaşmıştır. Libya, Türkiye’den yana taraf olarak Türkiye ile Mutabakat imzalamıştır. (Mutabakata yazımızın ilerleyen kısımlarında gireceğiz) Akdeniz’e en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’nin MEB ilan etmesi en doğal hakkıdr. Türkiye, MEB’i düzenleyen, MEB kavramı kısmında açıkladığımız 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre taraf değildir. Türkiye’nin yapacağı birincil asli görev bölgede MEB ilan etmektir. Elbette ki MEB ilanı tek başına çözüm değildir. ŞAH-MAT hamlesi için zemin hazırlanmalıdır. Bölge ülkeler ile işbiliğinin sağlamlığı ve sıkılığı çok elzemdir.

Doğu Akdeniz’deki parselleri gösteren harita (Harita: Sözcü)

Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye, ilk olarak Fatih sondaj gemisini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Ardından da ikinci sondaj gemisi Yavuz’u ve sismik araştırma gemisi Barbaros Hayrretin Paşa’yı Doğu Akdeniz’e gönderdi. Türkiye, bölgede 2 sondaj gemisi bir tane de sismik araştırma gemisiyle varlığını sürdürmektedir. Son gelişmeler ışığında Fatih Gemimiz en derin sondajını 1.710 metre derinliğinde yapmıştır.

[irp posts=”22868″ name=”Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Sondaj ve Sismik Gemileri”]

Günümüzün “Yavuz” Gemisi Türkiye

“Yavuz Gemisine ilk defa geliyorum.Şimdiye kadar Yavuz, Türk Bayraklı bir Alman gemisi idi. Yaralı olsa da bugünkü şekli o zamandan daha, pek çok değerlidir. Bu gemiyi Türk milletinin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret,silah bakımından sizlere,dış politika bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır.” Mustafa Kemal bu sözleri yalnızca Yavuz gemisine söylemiyordu. Birinci Dünya Savaşından sonra zincirlerinden kurtulan ve devrime doğru demir alan Türk Milletine de söylüyordu.

Yavuz sondaj gemisi (Fotoğraf: AP)

Türk Deniz Kuvvetleri, Doğu Akdeniz’de giderek etkinliğini arttırıyor.Ülkemizin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne tecavüz eden Kıbrıs’ın güneybatısında yer alan 7. Parsel ve KKTC’nin hak ve hukukunu yok sayan 10. parselde yer alan Fransız TOTAL, İtalyan ENI şirketleri faaliyetlerini fiilen durdurarak bölgeden çekilmiştir. SAIPEN 12000 isimli sondaj gemisi faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin gönderdiği İHA’lar, Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetleri yürüten bu gemilere ve onları koruyan savaş gemilerine eşlik edip onları korumaktadır. Türk Donanması, Doğu Akdeniz enerji sahalarında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek taraflı ihalelerle işgal hamlelerine izin vermemiştir. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Yunanistan GKRY tarafından işgal planlarına sahne olan Doğu Akdeniz havzasında, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hak ve menfaatlerinin korunması kapsamında, İsrail Enerji Bakanlığına bağlı enstitünün BAT GALIM isimli araştırma gemisini bölgeden uzaklaştırmıştır. Şanlı Türk Donanması bölgede üstünlüğü büyük ölçüde ele almış bulunmaktadır. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarif ettiği “Yavuz” gemisi ile aynı konumdadır. Günümüzün amiral gemisi Türkiye’nin bölgede izlediği stratejik ve jeopolitik adımlarıdır.

Türk fırkateyni, Doğu Akdeniz’de, İsrail’e ait bir araştırma gemisini telsizle uyararak bölgeden çıkardı.

Emparyalizme Şah ve Mat: Libya Mutabakatı

Türkiye ile Libya’daki UMH arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalanmıştır. Türkiye, ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı imzalayarak Libya ile arasında 18.6 millik (29.9 km) bir sınır oluşturdu, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırını belirlemiş bulunmaktadır. Belirlenen sınırlar Türkiye ile Libya’nın zengin hidrokarbon (petrol ve türevleri) kaynaklarına sahip bölgede ortak arama çalışmaları yapmasına imkan tanımıştır.

Bilindiği üzere, Yunanistan, Libya’yı Girit’i referans alarak MEB sınırlamasına 2010 yılından beri zorlamaktaydı. Libya direnmek ve mücadele etmek yerine bu dayatmayı kabul etseydi MEB’inin önemli bölümünü büyük ölçüde kaybedecekti. Ancak Libya, tarafını Türkiye lehine kullanarak mutabakatı imzalamıştır. Mutabakat,Yunanistan medyası tarafından “Şah-Mat” hamlesi olarak gösterilmiştir. Türkiye,Emperyalizmi bölgede Şah-Mat ederek bölgede büyük bir üstünlük yakalamıştır. Deniz yetki alanları mutabakatıyla aynı gün imzalanan “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanarak geçmiştir. Bununla birlikte darbe üzerine darbe alan emperyalist kuvvetler, ağabeyleri BM’ye başvuruda bulunmuş, Mısır’da Türkiye’ye nota vermiştir. Emperyalizm bölgede sıkışıp kalmış, hamlelerini tüketmiştir.

LİBYA MUTABAKATININ İÇERİĞİ

  • Libya’da Ani Müdahale Kuvveti kurulmasına Türkiye eğitim, danışmanlık, malzeme ve planlama desteği verilecek
  • Türkiye’de ve Libya’da ortak ‘Savunma ve Güvenlik İşbirliği Ofisi’ kurulabilecek
  • Kara, deniz ve hava araçları, silahları, eğitim üsleri tahsis edilebilecek. Bu durumda mülkiyet, tahsis edilen ülkeye ait olacak
  • Ortak askeri planlama, eğitim, silahların kullanılmasına yönelik danışmanlık verilebilecek
  • Ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, “barışı koruma” operasyonları yapılabilecek
  • Libya’ya “Misafir Personel” olarak adlandırılan ‘savunma ve güvenlik kuruluşu mensubu siviller’ ve birlikler gönderilebilecek.
  • Askeri gereçler hibe edilebilecek, satılabilecek ya da kiralanabilecek. Anlaşma, teknoloji transferi için Libya’ya lisans verilmesinin de önünü açıyor.

Bundan sonraki adımlar ekonomik bölgenin ilanı ile olacaktır. Bu anlaşmanın BM’ye duyurulması en can alıcı noktadır.    AB’nin aldığı kararlar Türkiye’yi bağlamaz. Türkiye AB’nin parçası değil, AB kendi üyeleri için karar alır. Eğer BM Türkiye’ye yaptırım kararı alırsa ki bu konuda açıklanmış Dışişleri Bakanlığı politikası var, gayet yerindedir. Hangi ülke ve grup olursa olsun durum değişmez bir süreçtir.

EAST-MED’İN BORULARI YARIDA KALDI

EDISON şirketinin hazırladığı, Doğu Akdeniz boru hattı projesi, kendilerinin kurduğu resmi internet sitesinden incelendiğinde: İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.

Buradan mavi ile gösterilen Poseidon ile İtalya’ya yada gri ve kırmızı hatlar üzerinden de Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkanına kavuşacaktır.

Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.

East-Med Boru Hattı haritası

Bu kapsamda:

Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,

Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,

Girit’ten Yunanistan’a 400 km, Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.

Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir.

Bu boru hattı için de, ortalama 6 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmıştır.

Sonuç olarak, EDISON’a hazırlatılan bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’daki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice arttırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Kısacası East-Med projesi, Doğu Akdeniz’de çıkan petrol, doğalgaz ve hidrokarbon kaynaklarını direkt olarak Avrupa’ya ulaştırma emelidir. GKRY, Yunanistan ve İsrail, 2 Ocak 2020’de Eastmed (Doğu Akdeniz Doğal Gaz Boru Hattı) projesinin inşası için bir anlaşma imzalayacak. GKRY Sözcüsü Kyriacos Koushos, yaptığı açıklamada, Atina’da düzenlenecek imza törenine Rum Lider Nikos Anastasiadis’in katılacağını bildirdi. Bu karşı hareketler,Libya Mutabakatı karşıtı eylemlerdir. Ancak emperyalizm şunu atlamaktadır; East-Med projesinin boruları yarıda kalmıştır. Türkiye, bu oyunu bozmuştur.

Libya ile Türkiye anlaşması sonrası East-Med boru hattı projesinin engellendiğini gösteren karikatür.

Çıkış Yolu: Bölgesel İşbirliği

Türkiye sonuç olarak bölgede üstünlüğü eline almıştır. Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin Libya ile imzaladığı tarihi muhtıra, bölge ülkeleriyle de yeni anlaşmaların önünü açtı. Önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ardından da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, komşularla yeni anlaşmalar yapmaya hazır olduklarını açıkladı. Bölgedeki siyasi gerginliklerin de buna engel olmadığını bildiren Erdoğan, “Güney Kıbrıs hariç, bütün kıyıdaş devletler derken, farklı konularda sorun yaşadığımız devletler de dahil, bütün devletleri kastediyoruz. Bunları otururuz, konuşuruz, değerlendiririz, yani bizim derdimiz düşman kazanmak değil, dost kazanmak. Düşman olanlar varsa onları da dost olmaya davet etmek” değerlendirmesinde bulundu. Anlaşma yapabilecek ülkeler arasında ise Mısır, Suriye, Lübnan ve İsrail bulunuyor. Her şeyden önce bu ülkeler, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaptıkları anlaşmalardan büyük kayıpları olduğunu görüyor. Bunun ilk emaresi de İsrail’den geldi. 125 milyar metreküplük doğalgazın bulunduğu Afrodit yatağının bir kısmının İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alan ‘Yishai’ yatağıyla kesiştiğini belirten Tel Aviv yönetimi, çıkarılacak gazdan hak talep etti. Bir sınır düzeltmesi yapılana kadar da Afrodit’e yönelik yatırımlarını durdurduğunu açıkladı. Afrodit doğalgaz sahasını bloke ederek GKRY ve ABD’ye bir tepki işareti vermiştir.  İşte bu gelişme, Doğu Akdeniz’de kartların yeniden karılacağını bir kez daha teyit etmiştir.

Aynı durum Mısır için de geçerlidir. El-Cezîre’nin Mısır gizli servisinden sızdırıldığını ifade ettiği belgede, şu bilgiler yer aldı: “Dışişleri Bakanı Samih Şükrî, Sisi’ye deniz sınırlarını belirleme konulu Mısır-Yunan görüşmelerinin sonuçları hakkında bilgi veriyor. Bu görüşmelerde Yunanistan, Mısır’a ait olan deniz sahasından yedi bin kilometre kare kadarını, altı ve üstü ile kendi yetki alanına katmak istiyor. Bakan bu tasarrufa karşı olduklarını, Savunma, İstihbârât ve Petrol Bakanlıklarının da bu teklifi reddetmekten yana olduklarını ifade ediyor.”

Türkiye, Libya Mutabakatı’nın ardından,Suriye,Irak ve İran ile aynı doğrultuda ilerleyerek emperyalizmin belini kırmalıdır. Mısır’ı da kendisine çekip kazanıcı adımlar atmak Türkiye ve bölge Ülkelerinin yararına olacaktır. Savunmanın özü denizden başlamaktadır. 21.yüzyıl deniz yılı ve emperyalizmi def etme yılı olacaktır.

Büşra Ezgi

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”23751″ name=”Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge: Farkları Neler?”]

İlk Kez Tanıtılan Yerli ‘Türkiye’nin Otomobili’ İlgili Merak Edilenler

Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) adı altında geliştirilen ve halk tarafından büyük bir merakla beklenen yerli otomobil tanıtıldı. Gebze’deki Bilişim Vadisi’nde düzenlenen “Yeniliğe Yolculuk Buluşması” töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerli otomobilin ön satışı olursa ilk siparişi kendisinin vereceğini duyurdu.

Erdoğan’ın tanıttığı Türkiye’nin ilk yerli otomobili hem SUV hem de sedan modellerinde…

C-SUV model ile ilgili basına yansıyan fotoğraflar:

Sedan model ile ilgili basına yansıyan fotoğraflar:

Yerli otomobilin servis edilen videosu:

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Stratejik Ortak (@stratejikortak)’in paylaştığı bir gönderi ()

Yerli Otomobilin Özellikleri:

  • Ev ve iş yerlerinden sonra üçüncü bir yaşam alanı olacak kadar akıllı teknolojiler ile donatılan otomobil, yüzde 100 elektrikli.
  • Sıfır emisyon ile çevreye zarar vermeyecek.
  • 30 dakikanın altında hızlı şarj ile yüzde 80 doluluğa ulaşıyor.
  • Tek şarjla 500 kilometrelik menzile sahip olan otomobilin 30 dakikanın altında şarj imkanı var.
  • Doğuştan elektrikli modüler platform ile 300+ ve 500+ kilometre menzil opsiyonlarına sahip olacak otomobil, merkeze sürekli bağlı olacak ve güncellemeleri uzaktan 4G/5G bağlantısıyla alabilecek.
  • Gelişmiş batarya yönetim ve aktif termal yönetim sistemlerinin sağladığı uzun ömürlü sıfırdan üretilen batarya paketine sahip olan otomobil, 200 beygir güç ile 7,6 saniye, 400 beygir güç ile de 4,8 saniye altında 0-100 km/s hızlanabilecek.
  • Euro NCAP 5 yıldız seviyesine uyumlu, platforma entegre edilmiş batarya ile yüksek çarpışma dayanımı ve yüzde 30 daha fazla burulma direncine sahip olacak.
  • Araç menziline yüzde 20’ye kadar katkı sağlayan geri kazanımlı frenleme de otomobilin önemli özelliklerinden biri.
  • 2023’ten itibaren dünyada ilk kez Türkiye’nin otomobilinde “Holografik Asistan” teknolojinin kullanılması planlanıyor.
  • Holografik Asistan ile şu an 2 boyutlu olarak kullanılan ekran teknolojileri ilk kez üç boyutlu görüntüleme ve artırılmış gerçekliğe ulaşacak.
  • TOGG, holografik asistanı otomotiv sektöründe kullanan ilk uygulayıcı olarak bu sürüş deneyimini kullanıcılara sunan ilk mobilite şirketi olmayı hedefliyor.

Yerli Otomobil: Fabrikanın Kurulacağı yer, İstihdam, Yatırım Miktarı ve Diğer Detaylar

1.) TOGG resmi twitter adresinde her gün bir görüntünün paylaşıldığı otomobilin tasarımını dünyaca ünlü tasarım firması Pininfarina üstlendi. Aracın prototipi İtalya’dan getirildi.

Yerli otomobilin paylaşılan ilk fotoğrafları

2.) Otomobilin seri üretime başlanacağı fabrika Bursa‘nin Gemlik ilçesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arazine kurulacak.

3.) Toplam sabit yatırım tutarının 22 milyar TL olarak duyurulduğu yerli otomobilin yatırım başlangıç tarihinin 30 Ekim 2019 olduğu, 13 yıl boyunca yatırımın devam edeceği belirtildi.

4.) Otomobil tek model olmayacak. 5 farklı model ile piyasaya sürülecek olan otomobilden yılda 175 bin adet üretilecek. Seri üretim 2022’de başlayacak.

TOGG CEO’SU Mehmet Gürcan Karakaş, “Türkiye’nin teknoloji konusunda sinerji yaratacak şirketleri bünyemizde. Büyüyen segmente yatırım yapacağız. 2022 yılında C segmentte elektrikli SUV araçla pazara giriyoruz. 2-3 yıldan sonra AB merkezli ihracat pazarlarına yönlendirmek istiyoruz.” açıklamasında bulundu.

TOGG CEO’su Mehmet Gürcan Karakaş

5.) Üretim tesisinde 300’ü nitelikli personel olmak üzere doğrudan 4 bin 323 kişi, dolaylı olarak da yan sanayilerle birlikte 20 bin kişi istihdam edilecek.

6.) Planlar, 3 fazdan oluşan yaklaşık 15 yıllık bir yatırım hamlesine yönelik hazırlandı. Otomobilin fikri ve sınai mülkiyet hakları tamamen Türkiye’ye ait olacak. Proje ile birlikte 15 yıl içinde Türk ekonomisine 50 milyar avro, cari açığa 7 milyar avro katkı sağlaması bekleniyor.

7.) Üretim tesisinde 300’ü nitelikli toplam 4 bin 323 kişi istihdam edilecek. Vergi indirimi uygulanacak.

8.) Fiyat konusunda henüz kesinlik sağlanamadı ancak Türkiye içerisinde alım imkanını artırmak için vergi indirimi uygulanacak.

TOGG’u Ulaştıran Şirketler ve Hisse Payları

Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG), 2 Kasım 2017’de Türkiye’nin Otomobili Projesi kapsamında Anadolu Grubu, BMC, KÖK Grubu, Turkcell Grubu, Zorlu Holding ve TOBB’la Ortak Girişim Grubu İşbirliği Protokolü imzalanmasının ardından kuruldu. Projedede 5 büyük grubun yüzde 19’luk hisselerinin olduğu girişim grubuna, TOBB yüzde 5 hisseyle dahil oldu.

TOGG şirket yöneticileri ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank yerli otomobil önündeki fotoğraflarını paylaştı.

TOGG CEO’su Almanya’nın en iyi 100 yöneticisinden biri olarak seçilen Mehmet Gürcan Karakaş oldu.

1965 yılında Antalya’da dünyaya gelen ve 1988 yılında Ortadoğu Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun olan Karakaş, aynı yıl Aselsan’da çalışmaya başladı.

Alman Handelsblatt gazetesinin 2011 yılında ülkenin en iyi 100 yöneticisinden biri olan Mehmet Gürcan Karakaş, 2004 Bosch’un Türkiye Genel Müdürü olarak atandı. 2007’de merkeze Almanya’ya dönen Karakaş, o tarihten itibaren grubun yenileme pazarlarından sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Güncellenecek…

Kaynak: StratejikOrtak.com

İspanya İç Savaşı: İkinci Dünya Savaşı’nın Provası

İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın politik anlamda tansiyonunu yükselten birçok olay yaşanmış ve kutuplaşmalar oluşmuştur. Özellikle 1.Dünya Savaşı’ndan kalan Tamirat Borçları’nın da etkisiyle 1929 yılında ABD’de başlayan “Büyük Buhran” tüm dünyayı, bilhassa Avrupa’yı derinden etkilemiş, kıtlıkların yaşanmasına ve ülke ekonomilerinin çökmesine neden olmuştur. Büyük Buhran’ın da etkisiyle iktidarlarda ideolojik değişimler yaşanmaya başlamış, Faşist ideoloji Almanya ve İtalya’da iktidarı ele alırken birçok ülkede de taraftar bulmuştur.  Uluslararası konjoktürde yaşanan bu gelişmeler neticesinde, İspanya’da da gerilim 1930’lu yılların başından itibaren yükselmeye başlamış ve 17 Temmuz 1936- 1 Nisan 1939 tarihleri arasında seçimle yönetime gelen Cumhuriyetçiler ile General Franco liderliğindeki Falanjist Milliyetçi güçler arasında bir iç savaş yaşanmıştır.

İspanya İç Savaşı’nda çatışmalar ve iç savaşın haritası.

Uluslararası Aktörlerin İspanya İç Savaşı’na Etkileri

12 Nisan 1931 yılında yapılan belediye seçimlerini kazanan Cumhuriyetçiler, İspanya Kralı XIII. Alfonso’nun tahtan çekilmesi ve ülkeyi terk etmesi sonrası yönetimi ele geçirdiler. Bu yönetimin özellikle Bask ve Katalan bölgesine özerklik tanıma yönündeki çabaları mevcut siyasi ortamın gerginliğini arttırdı. Cumhuriyetçi yönetimin bu davranışının aksine 1933 yılında yapılan seçimleri kazanan “Sağcı Cephe” Bask ve Katalunya bölgesinde devrimci hareketleri bastırmaya yönelik eylemlerde bulunmuş ve sonucunda İç Savaş için gerekli olan kutuplaşma ortamı oluşmuştur.[1] Sağcı Cephe’nin ardından, 1936 yılında yapılan seçimleri, yönetimi ele alan Cumhuriyetçiler’in kazanması özellikle İspanyol ordusunda bir takım faşist hareketlerin yükselmesine neden olmuş, Cumhuriyetçiler’in bu hareketleri bastırmaya yönelik teşebbüsleri doğrultusunda 17 Temmuz’da Fas, 18 Temmuz’da İspanya garnizonları ayaklanmış ve İç Savaş’ın fitili artık ateşlenmiştir.

İspanyol siyasal hayatında yaşanan bu kutuplaşma, uluslararası aktörlerin ilgisini, II.Dünya Savaş’ı öncesi yaşanan diğer sıcak çatışma alanlarına göre daha çok çektiği bu aktörlerin savaşa verdikleri destek ve propagandalardan anlaşılmaktadır. Ne Japonya’nın Mançurya ve Çin’i işgali ne de İtalya’nın Habeşistan(günümüz Etiyopyası)’ı işgali İkinci Dünya Savaşı’nın saflarının belirginleşmesin de İspanya İç Savaşı kadar etkili olmamıştı.Bunun en önemli etkisi İspanya’nın Avrupa kıtasında yer alması ve yükselen faşist ideolojilerin kıtada endişe yaratması olarak görmek mümkün çünkü bahsettiğimiz diğer sıcak çatışmalar Avrupa kıtasını İspanya İç Savaşı kadar etkilemiyor ve tedirgin etmiyordu. Bu bağlamda, İspanya İç Savaşı’nda Franco komutasındaki Falanjist Milliyetçi güçleri, ideolojik eksen olarak kendilerine yakın gören Almanya ve İtalya desteklerken, Cumhuriyetçi güçleri ise yine ideolojik eksen bakımından Sovyetler Birliği ve faşist ideolojiye sahip üçüncü bir komşu istemeyen Fransa desteklemekteydi. Özellikle Nazi Almanyası ve İtalya, Falanjistler’e verdikleri destekle savaşın seyrine etki etmiştir.

Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası’nın İç Savaş’a ilk etkisi , milliyetçi güçleri destekleme kararı aldıktan sonra 26 Temmuz’da “Magic-Fire” operasyonu ile İspanya’nın Afrika ordusunu resmen Sevilla şehrine taşımasıyla olmuştur. Daha sonrasında Milliyetçi güçlere yardım amacıyla kurulan Condor Lejyonu, Hugo Sperrte ve Alexander Holle komutasında İspanya’ya gönderilmiş , özellikle Madrid Muharebesi ve Guernica bombardımanında hava kuvvetlerinin gücünün de etkisiyle önemli kazanımlar elde etmiştir. Almanya’nın katkıları sadece kara ve hava kuvvetleri ile kalmamış, donanması “Kriegsmarine”’e ait başta Deutschland ve Amiral Scheer gemileri olmak üzere gönderdiği destekle birlikte İspanya kıyılarını Cumhuriyetçi güçlere karşı korumuş ve Cumhuriyetçi deniz gücüne ait gemileri batırmıştır. [2]

Benito Mussolini liderliğindeki İtalya da tıpkı Nazi Almanyası gibi ideolojik eksen olarak gördüğü Franco güçlerini askeri ve siyasi anlamda destekleyerek kendi kuvvetlerini test etmek imkanı bulmuştur. Bu bağlamda İtalya, İspanya İç Savaşı’nda görev almak üzere bir sefer kuvveti oluşturmuştur. “Corpo Truppe Volontaire” ismi verilen bu kuvvet Aralık 1936-Mayıs 1939 arasında milliyetçi güçleri destekleyerek kazanımlar edinilmesine destek olmuştur. Mussolini’nin damadı ve İtalya Dışişleri Bakanı Kont Galeazzo Ciano da, 3 Ocak 1939’da günlüğüne yazdığı notta:” İspanya’da Corpo Truppe Volontaire, yeniden taarruza geçti. Görünüşe bakılırsa bazı başarılar sağladık.” [3]diyerek bu kazanımları dile getirmektedir. Nazi Almanyası ve İtalya’nın İspanya İç Savaşı’na gösterdikleri önem yalnızca ideolojik eksenden kaynaklanmıyordu, güçlü ordu ve bu ordunun daha hızlı hareket edebilmesi yani geniş anlamda askeri gücü arttırabilmek için İspanyol madenlerine ihtiyaç duymuştur.

İdeolojik eksen olarak sosyalist düşünceyi benimseyen Cumhuriyetçiler de ise durum daha farklıdır. Cumhuriyetçileri destekçileri genel olarak Avrupa’da faşist düşüncenin engellemesini isteyen Britanya ve Fransa olurken, cumhuriyetçileri eksen olarak kendine yakın gören Sovyetler Birliği olmuştu.Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda tekrar “Monroe Doktrini”ne dönen ABD ise dolaylı olarak dünya genelinde ve Avrupa kıtasında olan gelişmeleri takip etmeye başlamıştı. ABD, 1935 tarihli Tarafsızlık Yasası’nı İspanya İç Savaşı’na uygulamış ve Cumhuriyetçiler’e silah satmayı kabul etmemişti. Britanya, iç savaşın başlamasından itibaren iki taraf özelinde de tarafsızlığı savunmuş, Almanya ve İtalya’yı doğrudan karşısına almak istememişti. Britanya’nın bu tavrı, İspanyol hükümetiyle 1935 yılında bir ticaret antlaşması yapan ve ihtiyaç halinde İspanyol hükümetine silah desteği sağlayacak tek ülkenin Fransa olduğunu öne süren bu antlaşma kararından Fransa’nın vazgeçmesine neden oldu. Bunun en önemli sebebi Britanya, Fransa’nın bu antlaşmaya uyması halinde, olası bir tehlike karşısında Fransa’nın bağımsızlığı ve sınır dokunulmazlığı konusunda verdiği güvencenin geçersiz hale gelebileceğini ifade etmiş olmasaydı.[4] Yaşanan bu gelişmelere rağmen, Fransa’nın üçüncü bir faşist komşuya sahip olmak istememesinin de etkisiyle savaşın sonuna doğru Cumhuriyetçiler’i desteklemekten vazgeçmediğini, en azından Almanya ve İtalya’yı etkilemek adına bu düşüncesini politik açıdan kullandığını ve İtalyanların bu düşünceye tepkisini yine Kont Galeazzo Ciano’nun 5 Ocak 1939 tarihli şu notunda görüyoruz: “İspanya’dan iyi haberler var. Ufuktaki tek olası tehlike, Fransızların Pireneler’den yapacağı bir kitlesel müdahele. Bu hususta halihazırda söylentiler var. Bu olasılığa mahâl vermemek adına, Fransızların harekete geçmesi durumunda bunun müdahâle-etmezlik politikasının sonu olacağına dair Londra ve Berlin’i bilgilendirdim. Hâl böyle olursa İspanya’ya biz de düzenli birliklerimizi göndereceğiz ki, bu Fransa’yla İspanyol topraklarında savaşağız anlamına gelir.”[5]

Sovyetlerin, İspanya İç Savaşı’na dair politikalarında ise bir ikilik görmek mümkün. İç savaşın patlak vermesinden itibaren Sovyetler Birliği’nden Cumhuriyetçilere yaklaşık 60 milyon ruble insanî yardımın [6]yapıldığı ifade edilmekte ancak askerî yardımın insanî yardımla birlikte başlamadığı da kaynaklarda aktarılmaktadır. Fransa ve Britanya’nın savaşın başladığı yıl olan 1936’dan itibaren, İç savaşa karışmazlık konusunda görüş birliğine varması olası Alman ve faşizm tehlikesine karşı Batılı devletlerle arasını iyi tutmak isteyen SSCB’nin politikalarını da bu doğrultuda etkilemiş, Sovyet hükümeti bu “Karışmazlık Antlaşması”na uyacağını bildirmiştir. Bu çerçevede, Stalin İç Savaş’ta devrimci cepheye destek sunmak için epey bekledi. Almanya savaşa dâhil olmayacaksa, uluslararası maraza çıkarmanın lüzumu yoktu.[7] Ancak savaşın başlamasının ardından üç ay geçmesine rağmen, Karışmazlık Antlaşması’na uyacağını bildiren Almanya ve İtalya’nın Franco komutasındaki Milliyetçi güçlere hem lojistik anlamda hem de askeri güç bağlamında destek olması bazı sosyalist çevrelerce Sovyetler Birliği’nin bu politikasının eleştirilmesine neden olmuştu. Nitekim demokratik çevrelerce yapılan bu eleştiriler  SSCB’nin Ekim 1936’da  insanî yardımın ötesinde askerî yardım yapma kararı almasına sebep olmuştur. Savaş boyunca askeri yardım gönderilmesini açıkça üstlenmeyen Sovyet hükümeti, “askeri uçak, tank, tüfek ve uzmanlardan oluşan gönüllüler” olmak üzere önemli bir destekte bulunmuş oluyordu.[8] Sovyetlerden alınan bu destek Madrid muharebesinde Cumhuriyetçilerin, Milliyetçi güçleri savuşturmasında önemli rol oynamıştır.

İspanya İç Savaşı’nın Uluslararası Sisteme Etkileri

Sovyetler Birliği’nin desteği ve gönüllülerden oluşan Uluslararası Tugayların da etkisiyle İç savaş Nisan 1939’a kadar sürmüştür. Ancak Mart 1939’a gelindiğinde Alman ve İtalyan kuvvetlerin etkisiyle Milliyetçiler, Cumhuriyetçilerin savunduğu Madrid’e girerek savaşı bitirme noktasına getirmişlerdi. Savaşın sonunda görünen tablo, içler acısıydı yaklaşık 600 bin sivil kayıp yaşanmış ve ülkenin birçok noktasında ağır tahribatlar bırakmıştır.

Franco, Madrid’de kontrolü sağladıktan sonra askeri selamlarken. (1939)

İspanya İç Savaşı’nın sonunda yüksek teknolojiyle beslenmiş askeri güç, gönüllülerden oluşan Uluslararası Tugaylar ve Cumhuriyetçi güçlere karşı galip gelmiştir. Avrupa kıtasında yaşanan bu iç savaş, uluslararası sisteme ve dünyanın artan tansiyonuna çok önemli etkilerde bulunmuştur:

  • Almanya ve İtalya, 2.Dünya Savaşı’nda kullanacağı teknolojik silahlar ve taktikleri, İspanya İç Savaşı’nda uygulama şansına sahip olmuş, hava kuvvetleri ve tankların nasıl daha etkili kullanılabileceği konusunda ilerleme kaydetmiştir. (Kondor Lejyonu, Lutwaffe hava saldırıları)
  • İspanya İç Savaşı’nın Milliyetçi güçlerin kazanması İspanya’yı Berlin-Roma Anti-Komintern Paktı’na yakınlaştırmıştır.
  • Fransa, Almanya ve İtalya’nın ardından İspanya’nın da Faşist bir ideolojiye sahip olmasıyla üçüncü bir faşist komşuya sahip olmuş, bu anlamda güvenlik kaygıları daha da artmaya başlamıştır.
  • İspanya İç Savaşı’nda kullanılan silahlar ve taktikler yaklaşık 600 bin insanın yaşamını yitirmesine sebep olmuş, kitlesel silahların kullanımı ve hava kuvvetlerinin etkin kullanımı yaklaşan II.Dünya Savaşı öncesi savaşın yalnızca cephede kalmayacağı, sivillere de sıçrayacağının da sinyallerini vermiştir.
  • İspanya’nın faşist bir ideolijye sahip olmasıyla birlikte Almanya, Avrupa’da daha rahat bir konuma erişmiş, Orta Avrupa’da hedeflerinden biri olan “Lebensraum(Hayat sahası)” politikasını Avusturya ve Çekoslavakya üzerinde uygulama imkanı bulmuştur.
  • İspanya İç Savaşı’nda alınan yenilgi Nazi tehlikesinden çekinen Sovyetler Birliği’ni farklı arayışlara itmiştir. Bu doğrultuda Sovyetlerin Batılı devletlere karşı “Karışmazlık Politikası nedeniyle eleştiriler de bulunması, “hayat sahası politikası” nı gerçekleştirmek için harekete geçen Almanya ile 23 Ağustos 1939’da Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı[9]’nın imzalamasına yol açmıştır.
  • 1936 yılında imzalanan “Karışmazlık Antlaşması”na Alman ve İtalyanların uymaması üzerine Sovyetler Birliği’de bu antlaşmanın boş bir kağıttan ibaret olduğunu söylemesi [10]ve askeri destek göndermesi yaklaşan büyük tehlikeye karşı artık “uluslararası antlaşma ve diyalog” yönteminin de engel olamayacağını ispatlamıştır.

İbrahim Gülsuvar

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA:

Aydar Ferit Burak, “Seksen Yıl Sonra İspanya İç Savaşı”, Toplumsal Tarih, Mayıs 2016
Bekcan Umut, Sovyetler Birliği’nin Savaş Öncesi Döneme Bakışı (1933-1939): Nazilerin Avrupa’yı İşgalinin Sorumlusu Kim? Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 50, 2016, s.101-118
Bland Bill, “Sovyetler Birliği ve İspanya İç Savaşı” COMPASS, Nisan 1996, Sayı: 123 çev.Garbis Altınoğlu
Bolat Sevde, “İspanya İç Savaşı’nda Almanya’nın rolü”, Mart 2013
Joseph S.Nye, Jr. , David A. Welch “Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak” güncellenmiş 5.basım, İş  Bankası Kültür Yayınları, çev.Renan AKMAN
Ciano Kont Galeazzo, “Savaş Günlükleri(1939-1943)”, Kronik Kitap, çev.Selçuk Uygur
Sander  Oral, Siyasi Tarih, 15.Baskı, İmge Kitabevi
Özdal Barış, Karaca Ragıp Kutay, Diplomasi Tarihi 2, 1. Baskı, Dora Yayınları
[1] Sevde BOLAT, “İspanya İç Savaşı’nda Almanya’nın rolü”
[2]Sevde BOLAT, agm.
[3] Kont Galeazzo Ciano, “Savaş Günlükleri(1939-1943)”, Kronik Kitap, s.51,
[4] Bill Bland, “Sovyetler Birliği ve İspanya İç Savaşı” COMPASS, Nisan 1996, Sayı: 123
[5] Kont Galeazzo Ciano, age. s. 52
[6] Bill Bland, agm.
[7] Ferit Burak Aydar, “Seksen Yıl Sonra İspanya İç Savaşı”, Toplumsal Tarih, Mayıs 2016
[8] Bill Bland, agm.
[9] Barış ÖZDAL, Ragıp Kutay KARACA, age. s.165,
[10] Umut BEKCAN, Sovyetler Birliği’nin Savaş Öncesi Döneme Bakışı (1933-1939): Nazilerin Avrupa’yı İşgalinin Sorumlusu Kim? Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 50, 2016, s.107