2018’in ortalarında Anadolu Grubu(%19), BMC(%19), Kök Grubu(%19), Turkcell(%19), TOBB(%5), Zorlu Grubu(%19) ortaklıklarıyla hayata geçen Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu(TOGG) merakla beklenilen otomobil ön tanıtımını, açılışlarını paylaşan, Bilişim Vadisinde gerçekleştirdi. Bu yazımda tanıtılan arabaların genel özelliklerinin dışında kalmış bazı detaylara değinmeye çalışacağım.
Arabanın Markası Ne Olacak?
Arabaların markasının ne olacağın beklenirken TOGG ismiyle çıkarılan arabaların gerçek marka isminin ne olacağını açıklanmadı. Marka isminin özgünlüğü, fonetik özellikleri ve pek çok dilde(özellikle yüksek pazar payı hedeflenen ülkelerin dilinde) kötü bir çağrışım yapıp yapmadığı göze alınarak 2020’nin ortalarına doğru yine profesyonel bir şekilde lansmanı yapılacak. Marka ismi, herhangi bir anket veya yarışma ile belirlenmeyecek.
Arabalar Ne Zaman Satışa Çıkacak?
2021’de Bursa’da ilk fabrikasını kuracak olan TOGG 2022’de SUV modeliyle trafiğe çıkacak. Sedan modeli ise şu an konsept araba aşamasında ve SUV modelden 18 ay sonra(2024) üretilmiş olacak. Arabaların fiyatları hakkında bilgi vermek için erken olduğu söylense de fiyatların hedeflenen pazardaki arabalarla rekabet edecek şekilde belirleneceği söylendi.
Teknoloji Çözümleri
Farklı sektörden ortakların bulunduğu bu firmada ortaklar yine kendi alanlarındaki geliştirmeleri üstlenecek. Aynı şekilde doğuştan elektrikli olarak üretilecek bu otomobillerin yedek parçalarının üretimi de Türk start-up şirketlerine verildi. Aracın batarya teknolojilerini ve altyapı hizmetlerini Zorlu Energy Solutions(ZES) üstlendi. ). ZES, halihazırda elektrikli araç şarj istasyonları ile hizmet vermektedir. Petrol Ofisi’de yerli otomobilin üretilmesi ile birlikte benzin istasyonlarında şarj istasyonu desteği vereceğini söyledi. Bataryanı sıfırdan kendilerinin tasarlandığı söylendi (Geçtiğimiz yıl Toyota ve Panasonic elektrikli araç bataryalarını yine Bursa’da üretme kararı almıştı). Ayrıca üretilen bataryalara 8 yıl boyunca kullanım garantisi verilecek.
Türkiye’deki elektrik şarj istaasyonlarının haritası (2019).
Yerli arabaların 30 dakikanın altında %80 dolum oranına sahip olması hedefleniyor. Ancak elektrikli arabalardaki dolum süresi benzin depolarındaki gibi lineer değildir. Şu anda ZES firması şarj dolum istasyonlarında saatlik ücret tarifesi uygulamaktadır. Fakat araç bataryalarının güvenliği için bataryayı tamamen doldurmak da pil sağlığı ve ömrü açısından iyi değildir.
Temsili elektrikli araç bataryası şarj dolum grafiği
Güvenlik
Mehmet Gürcan Karakaş (CEO) tanıtımda gösterilen modellerden çarpışma ve farklı senaryolarda kullanım testleri için 100-150 prototip daha üretileceğini söyledi. Kullanılacak güvenlik önemleri ile birlikte SUV model 2000kg altında olacak. Aynı zamanda araçların alt tarafında sıvı soğutmalı batarya termal kontrol ünitesi sınıfındaki arabalara göre güvenlik noktasında bir artı sağlıyor. Araçlar 2022 Euro NCAP standartlarından 5 yıldız almayı hedeflemekte.
Euro NCAP tarafından yapılan bazı testler
Kullanım Teknolojileri
Yerli arabalarda 2020’de kullanıma hazır olması beklenen e-Sim teknolojisi kullanılacak. Yani arabalarda operatör hatlar bağlı olacak ancak şu an telefonlarımızda kullandığımız gibi herhangi bir Sim kart ile çalışmayacak. Bununla birlikte “Nesnelerin İnterneti(IoT)” teknolojisi de arabaların içinde aktif olacak. Bu özellikle beraber sahip olduğunuz diğer akıllı cihazları da yönetme şansına sahip olacağız. Ayrıca araçlarda 2. seviye otonom sürüş desteği olacak ancak otonom 3. seviye sürüşüne geliştirilmeye müsait bir altyapıda olacak.
Otonom Araç Seviyeleri (Society of Automotive Engineering, SAE)
Tasarım
Tasarım Pininfarina şirketi ve Murat Günak gibi isimlerin ortak çalışmaları sonucunda ortaya çıktı. Tasarım konseptinin doğu ve batı sentezi olduğu söylendi. Aracın kapılarındaki Selçuklu motifleri ve ön kısmındaki lale figürü gibi pek çok yerde Türk kültürünün anımsatan detaylar görünmekte.
Salim Top
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”23830″ name=”İlk Kez Tanıtılan Yerli ‘Türkiye’nin Otomobili’ İlgili Merak Edilenler”]
1951 Mülteci Sözleşmesi ve 1967 Protokolüne Göre Mültecilerin Türkiye ve Avrupa’daki Hukuki Durumu
“Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.”
Bu tanım 1969’da Afrika Birliği Örgütü’nün kabul ettiği Mülteci Sözleşmesi’ndeki Mülteci tanımı. Günümüz Türk medyası da bu tanımı kullanmaktadır. Peki ya gerçekten de yukarıda bahsedilen mülteci tanımı çeşitli ülkelerden ülkemize sığınan kişiler için de geçerli midir? Bu sorunun cevabına birazdan geleceğiz ancak daha önce 1951 Sözleşmesi’nde açıklanması gereken bir mülteci kavramı var:
Sözleşmenin ilk maddesinde mülteci kavramı “1 Ocak 1951´den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıs” olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca bu sözleşmeye göre mülteci kavramı sadece Avrupa ülkelerinden gelen kişileri kapsamaktaydı. Daha sonradan sözleşmenin kapsamını genişleten 1967 New York Protokolüyle ‘1951 öncesi’ olarak sınırlandırılan zaman ve ‘coğrafi sınırlama’ ile mekân kaldırılmış, kavram günümüzdeki halini almıştır. Ancak Türkiye 1967 yılındaki protokoldeki ‘coğrafi sınırlama’ konusunda çekingen kalmış ve mülteci kavramını sadece Avrupa Konseyi ülkelerinden gelenlerle sınırlandırmıştır. Peki ya ülkemize sığınanlar? Burada da iki ayrım bulunmaktadır:
İran, Irak, Afganistan ve Afrika ülkeleri gibi Avrupa Konseyi üyesi olmayan devletlerden gelen yaklaşık 400 bin sığınmacıya coğrafi sınırlama nedeni ile Türkiye’ye özgü, ‘şartlı mülteci’ olarak tanımlanan bir uluslararası koruma statüsü düzenlenmiştir.
Suriye’den gelen sığınmacılara da geçici koruma statüsü verilerek hem ‘şartlı mülteci’ hem de ‘mülteci’ statüsüne başvuru yolları kapatılmıştır.
Bu tanımlara göre ülkemize gelen toplam mülteci sayısı sadece ikidir. Ayrıca bu tanımlar yüzünden ‘mülteci hakları’ denilen haklardan yararlanmalarının önüne geçilmektedir. Tamamen kendi kanımca birtakım insani haklardan mahrum kalmaları günümüz insan hakları gelişimi açısından hoş bir durum değildir ancak sayının fazlalığı da hakların sınırlandırılmasını mecbur kılmaktadır. Ayrıca ‘mülteci’ statüsü vermiş Avrupa ülkelerinin ikiyüzlü mülteci politikalarına kıyasla ülkemize bir ‘uluslararası insan hakları merkezi’ dememiz pek yanlış olmaz.
Türkiye’deki resmi mülteci bilgisi – İnfografik: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
Peki Ya Avrupa’da Durum Nedir?
Avrupa’da ise teoride coğrafi ve tarihi kısıtlılık kaldırılmış, 1951 sözleşmesindeki birinci maddeye ek olarak ‘insani’ sebepler de sığınma için haklı bir sebep olarak gösterilmiştir. Ancak yaşanan gelişmeler göstermektedir ki bazı Avrupa ülkeleri sözleşmeye aykırı davranmakta ve ağır bir yaptırımla karşılaşmamaktadır. Örneğin:
Yunanistan illegal bir şekilde mültecileri zorla Türkiye’ye yollamaktadır.
Polonya, Macaristan ve Çekya mültecileri ülkelerine almamak için sınırlarında polis gücü kullanmaktadır.
Bu acı durumlar olduğu sürece dünyanın düze çıkması biraz zor gibi duruyor. Herkese insan olduğu için tanınan birtakım haklardan mahrum bırakılan mülteciler, kendi ülkelerinde acı çekmemişler gibi bu bölgelerde çeşitli insan hakları ihlallerine uğramaktalar, üstüne şiddet görmektedirler.
Bunun dışında mülteci kabul eden birçok Avrupa ülkesi de vardır. Ancak onlar da sayı bakımından kısıtlama getirmişlerdir. Umarım ki bir gün insana, insan olduğu için insanca muamele edilir.
Mehmet Emin Çekiç
Stratejik Ortak Misafir Yazar
Kaynakça:
Mülteci Hukuku, Doç. Dr. İkbal Sibel SAFİ http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/tekmakale/2014-1/12.pdf https://www.amnesty.org.tr/icerik/turkiye-65-yil-once-imzalanan-cenevre-multeci-sozlesmesine-koydugu-sinirlamayi-kaldirmalidir
Devletlerin jeopolitik yönelişlerinde en önemli rolü denizler oynar. Ham madde kaynaklarına ve dünya pazarlarına en ekonomik erişim ortamı keşiflerin gerçekleşmeye başladığı 15.yüzyılda olduğu gibi, 21.yüzyılda da denizlerdir. Bu kapsamda denizlere hakimiyet, dünya ticaretini kontrol yeteneğini sağlayarak, küresel hegemonyanın yolunu açmıştır. Sanayi Devrimi sonrası kapitalizm ve emperyalist sistemin gelişmesiyle, mücadele minderi denizlere taşınmıştır. Denizde güçlü olan devletler, rüzgarı da arkasına almaya başlamıştır.
Bugünkü küresel güç mücadelesi de başta hidrokarbon kaynakları olmak üzere enerji havzaları ile dünya deniz ticaretine yön veren düğüm noktalarının kontrolüne yönelik olarak sürdürülmektedir. Deniz ve enerji şüphesiz bugüne kadar ortaya çıkmış, medeniyetlerin refahına önemli katkıda bulunan ayrılmaz iki unsur olmuşlardır. Kısacası deniz ve enerji iç içe geçmiş konumdadır.
Üretim için enerjinin önemi, ticaret için denizlerin önemiyle aynı seviyededir. Deniz ulaştırma rotaları, limanlar ve ticaret filolarının güvenliğinin olmadığı bir ortamda dünya ekonomisinin can damarı ticaretten bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla, deniz donanmasının güvenliği ile üretim birbirine sıkı sıkıya bağlı iki düğüm noktasıdır. Deniz Ticaret Odasının 2009 raporuna göre, enerji piyasasının ihtiyaç duyduğu ham petrolün yaklaşık %98’i, diğer ticari yüklerin %85’i1 deniz yoluyla taşınmakta, deniz ulaştırması dünya ekonomisine yaklaşık 300 milyar dolar katkıda bulunmakta, bunun da %30’unu Akdeniz havzasından sağlamaktadır. Günümüzde denizlerin dipleri artık deniz ticaret yolları ve onlardan bile daha elzem bir hale gelmiştir. Yeryüzünde her gün çıkarılan 85 milyon varil ham petrolünün %30’undan fazlası,yıllık üç trilyon metreküplük doğalgazın yaklaşık yarı kısmı deniz diplerinden temin edilmektedir. Örneğin, sadece ABD’nin deniz diplerindeki kaynakların çıkarılmasına yönelik yatırım miktarı bir trilyon doları geçmektedir.
Kısacası deniz gücü; bölgesel, kıtasal ya da küresel güç olmanın da anahtarıdır.
Jeostratejik Kale: Kıbrıs
Türkiye’ye 40 deniz mili, Yunan anakarasına 500 deniz mili uzaklıkta bulunan Kıbrıs,1571 ve 1878 yılları arasında kayıtsız şartsız Türk egemenliğinde kalmış bir ada olarak Anadolu’nun güvenlik denkleminde son derece stratejik bir rol oynamıştır.
Kıbrıs, bugün de Anadolu’nun güney cephesinde olmazsa olmaz önemde, jeostratejik bir kaledir. Anadolu’nun bağrına güneyden birincil giriş noktası olan Kıbrıs, Türkiye için ayrı bir önem arz etmektedir. Günümüzde, Batı Asya’ya ve Anadolu’ya sıçrama sağlayacak, Akdeniz’de Anadolu’nun bağrında demirlenmiş bir uçak gemisidir. İşte Atatürk bu noktaya çok önemli bir parmak basmış ve şu ünlü sözlerini söylemişti; “Kıbrıs’a dikkat ediniz, Bu ada bizim için çok önemlidir.”
“Hudutların mühim ve büyük aksanı deniz olan Türk Devleti’nin donanması da mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve kadir bir Türk Donanması’na malik olmak gayedir.”
Mustafa Kemal Atatürk – 20 Eylül 1924, TCG Hamidiye
Kıbrıs adasının stratejik önemini vurguluyoruz, ancak yapılacak en önemli adım, tarihimizde de sadece İkinci Dünya Savaşında Deniz Lisesi ve Harp Okulu Mersin’e taşınmıştı. Ancak Mersin’e bir deniz üssü yapma gibi bir girişim maalesef olmamıştı. Bugünün en elzem görevi, Mersin’e Deniz Üssü açmaktır. Jeostratejik Kalemiz Kıbrıs’ı korumanın birincil yolu buradan geçmektedir.
Türkiye’ye Tuzak Girişimi
Antik çağlardan günümüze kadar tarihsel süreç içerisinde bir değerlendirme yapıldığı zaman Doğu Akdeniz’in jeopolitik analiz açısından çok zengin malzemeler sunan bir bölge olduğunu söylemek mümkündür. Doğu Akdeniz, halihazırda küresel düzeyde yaşanan jeopolitik rekabetin en önemli sahnesidir.Zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip olması itibarıyla da dünyanın ilgi odaklarından biridir. Yunanistan-GKRY-İsrail-ABD Siyonist-Haçlı üçgeni bölgede Türkiye’yi yalnız bırakmak ve saf dışı bırakmak için şeytanın dahi aklına gelemeyecek türlü oyunlar tercih etmektedir. Sayılacak çok örnek var ancak en can alıcı örnek, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’dur. Doğu Akdeniz Gaz Forumu, 7 ülkenin katılımı ile Mısır’ın başkenti Kahire’de kuruldu. Bu kuruluş, İsrail’in EAST-MED Projesine ve Amerika’nın Gutters ilkelerine göre hareket etmektedir.Doğu Akdeniz, her zaman hareketli bir bölge olmuştur. Bugün ise; Doğu Akdeniz üzerinde küresel jeopolitik mücadelede sahne değişmemiş, ancak aktörler değişmiştir. Bizans, Roma, Venedik, Osmanlı gibi aktörlerin yerini bugün; ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, İsrail, Çin gibi devletler hatta Avrupa Birliği gibi uluslar üstü olma yolunda ilerleyen kurumlar almıştır.
Batı, Yunanistan’ı bir proje olarak 1821-1829 jeopolitik bir proje kapsamında kurdu. Yunanistan’ı Avrupa’nın güneydoğu sınırı olarak kabul ediyor. En önemlisi de bu sınırı Kıbrıs’a kadar uzatmak istiyor. Toplam olarak bu durumlara verilecek en güzel cevap,Avrasya güçleri ile ortak çıkarlar ve dayanışma zemininde birleşmektir. Bu bağlamda Türkiye’ye tertiplenen tuzak girişimine de engel olunacaktır.
Yeni Enerji Jeopolitiği
ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun araştırmalarına göre, Doğu Akdeniz yaklaşık olarak 1,7 milyar varil petrol ve 122 trilyon fit küp gaz potansiyeline sahip. Bu potansiyel, bölge ülkelerinin yanı sıra dünyanın önde gelen enerji şirketlerinin ve enerji ihtiyacı yüksek devletlerin de dikkatini çekmeye başladı. Bu durum da bölgeyi yeni bir mücadele ve kriz alanı haline getirdi. Başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası enerji şirketleri ve yeni bir enerji jeopolitik merkezi olma yolunda ilerleyen bölgede söz sahibi olmak isteyen tüm aktörler çeşitli politikalar ve ittifaklar oluşturuyor. Bu çerçevede konu, bölge ülkeleri açısından üç boyutta ele alınabilir: Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği.
Doğu Akdeniz’deki jeopolitik denge ve İsrail’in kaderini tümü ile değiştiren esas gelişme ise; Amerikan Noble Enerji ve İsrail ortaklarının İsrail’in kuzey sahili açıklarında keşiflerini gerçekleştirdiği Dalit(2009), Tamar(2009) ve Laviathan(2010) doğal gaz sahaları ile yaşama geçmiştir. Bu keşif sonunda Levant Baseninde keşfi gerçekleşen toplam ortalama doğal gaz rezervi 25 trilyon feet küp (700 milyar m3 ) değerine ulaşmış bulunmaktadı USGS’in Levant Baseni Provensi için yaptığı çalışma sonunda; keşvedilmemiş olarak ortalama 1.7 milyon varil kurtarılabilir petrol ve 122 trilyon feet küp kurtarılabilir gaz rezervinin varlığı tahmin edilmektedir.
Kısaca; bu bölgede kurulan petrol ve doğal gaz boru hatları, Doğu Akdeniz Bölgesinin tarihten gelen Jeopolitik ve Jeostratejik önemini daha da artırmıştır. Güney Kıbrıs’ın Akdeniz’de deniz sınırları belirleme girişimi ve devamında gündeme gelen doğal gaz arama çalışmaları:
GKRY, Mısır’la (2003), Lübnan’la (2007), İsrail’le (17 Aralık 2010) “münhasır alan anlaşması” yapmıştır. GKRY’nin Noble Enerji ve Ortaklarıyla yapılan sözleşme de buna örnektir.
(Tahmin edilen sahalar)
Türkiye bu tek taraflı eylemlere karşı çıkarak, yapılacak herhangi bir doğalgaz sondaj çalışmasının Türkiye’nin onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. GKRY’nin gerçekleştirdiği bu tek taraflı eylemlere ek olarak, belirlenen sözde parsellerde arama yapılması için Noble şirketine sondaj yetkisi verilmiştir. Türkiye de buna karşılık olarak, 2011 yılında KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır. Buna ek olarak, Türkiye GKRY’nin tek taraflı belirlediği sözde parsellerden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı olanların Türkiye’nin kıta sahanlığı ya da deniz yetki alanıyla çakıştığını ve bu bölgelerde Türkiye’den izinsiz hiçbir şekilde petrol ya da doğalgaz araması yapılamayacağını duyurmuştur. GKRY üç defa ihaleye çıkarak bu çakışma alanlarında arama yapılması için şirketlere yetki verse de, her defasında Türk donanması tarafından çakışma alanlarında gerçekleştirilmek istenen aramalara müdahale edilmiştir.
Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı
20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan ve denizler üzerinde kıyı devletine egemen haklar sağlayan diğer bir kavram ise MEB kavramıdır. MEB, uluslararası hukuka 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile dahil olmuştur. Karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili genişlikteki deniz alanlarının yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve canlı olmayan kaynaklar üzerinde kıyı devletlerine bazı ekonomik hakların tanınmasını öngören bir kavramdır.
KKTC ile Türkiye arasında kıta sahanlığını belirleyen ve Türkiye’ye Kıbrıs adasının tümünde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerinin yolunu açan anlaşma 21 Eylül 2011 tarihinde T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile İngiliz enerji şirketi Shell arasında Antalya Açık Deniz/Güney Doğu Anadolu Bölgesi alanlarını kapsayan, arama, üretim paylaşım anlaşmaları imzalandı.
Türkiye ile KKTC arasında ‘Kara Sularını Sınırlandırma Anlaşması’, ABD’nin New York kentinde imzalandı.
Bu anlaşmalar Türkiye’nin eline ciddi fırsatlar geçirmiştir. Ancak karşı taraf da yerinde saymıyor. Tek taraflı olarak MEB ilan eden GKRY, 2003 yılında Mısır, 2007 yılında Lübnan, 2010 yılında ise İsrail ile MEB sınırlandırma anlaşmaları yaptı. Yunanistan, Libya’yı Girit’i de referans alarak MEB sınırlandırmasına zorlarken hiç beklemediği bir hamle ile karşılaşmıştır. Libya, Türkiye’den yana taraf olarak Türkiye ile Mutabakat imzalamıştır. (Mutabakata yazımızın ilerleyen kısımlarında gireceğiz) Akdeniz’e en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’nin MEB ilan etmesi en doğal hakkıdr. Türkiye, MEB’i düzenleyen, MEB kavramı kısmında açıkladığımız 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre taraf değildir. Türkiye’nin yapacağı birincil asli görev bölgede MEB ilan etmektir. Elbette ki MEB ilanı tek başına çözüm değildir. ŞAH-MAT hamlesi için zemin hazırlanmalıdır. Bölge ülkeler ile işbiliğinin sağlamlığı ve sıkılığı çok elzemdir.
Doğu Akdeniz’deki parselleri gösteren harita (Harita: Sözcü)
Tüm bu gelişmelerin ışığında Türkiye, ilk olarak Fatih sondaj gemisini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Ardından da ikinci sondaj gemisi Yavuz’u ve sismik araştırma gemisi Barbaros Hayrretin Paşa’yı Doğu Akdeniz’e gönderdi. Türkiye, bölgede 2 sondaj gemisi bir tane de sismik araştırma gemisiyle varlığını sürdürmektedir. Son gelişmeler ışığında Fatih Gemimiz en derin sondajını 1.710 metre derinliğinde yapmıştır.
[irp posts=”22868″ name=”Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Sondaj ve Sismik Gemileri”]
Günümüzün “Yavuz” Gemisi Türkiye
“Yavuz Gemisine ilk defa geliyorum.Şimdiye kadar Yavuz, Türk Bayraklı bir Alman gemisi idi. Yaralı olsa da bugünkü şekli o zamandan daha, pek çok değerlidir. Bu gemiyi Türk milletinin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret,silah bakımından sizlere,dış politika bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır.” Mustafa Kemal bu sözleri yalnızca Yavuz gemisine söylemiyordu. Birinci Dünya Savaşından sonra zincirlerinden kurtulan ve devrime doğru demir alan Türk Milletine de söylüyordu.
Yavuz sondaj gemisi (Fotoğraf: AP)
Türk Deniz Kuvvetleri, Doğu Akdeniz’de giderek etkinliğini arttırıyor.Ülkemizin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne tecavüz eden Kıbrıs’ın güneybatısında yer alan 7. Parsel ve KKTC’nin hak ve hukukunu yok sayan 10. parselde yer alan Fransız TOTAL, İtalyan ENI şirketleri faaliyetlerini fiilen durdurarak bölgeden çekilmiştir. SAIPEN 12000 isimli sondaj gemisi faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin gönderdiği İHA’lar, Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetleri yürüten bu gemilere ve onları koruyan savaş gemilerine eşlik edip onları korumaktadır. Türk Donanması, Doğu Akdeniz enerji sahalarında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek taraflı ihalelerle işgal hamlelerine izin vermemiştir. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Yunanistan GKRY tarafından işgal planlarına sahne olan Doğu Akdeniz havzasında, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hak ve menfaatlerinin korunması kapsamında, İsrail Enerji Bakanlığına bağlı enstitünün BAT GALIM isimli araştırma gemisini bölgeden uzaklaştırmıştır. Şanlı Türk Donanması bölgede üstünlüğü büyük ölçüde ele almış bulunmaktadır. Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarif ettiği “Yavuz” gemisi ile aynı konumdadır. Günümüzün amiral gemisi Türkiye’nin bölgede izlediği stratejik ve jeopolitik adımlarıdır.
Türk fırkateyni, Doğu Akdeniz’de, İsrail’e ait bir araştırma gemisini telsizle uyararak bölgeden çıkardı.
Emparyalizme Şah ve Mat: Libya Mutabakatı
Türkiye ile Libya’daki UMH arasında 27 Kasım’da “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ile iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalanmıştır. Türkiye, ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı imzalayarak Libya ile arasında 18.6 millik (29.9 km) bir sınır oluşturdu, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırını belirlemiş bulunmaktadır. Belirlenen sınırlar Türkiye ile Libya’nın zengin hidrokarbon (petrol ve türevleri) kaynaklarına sahip bölgede ortak arama çalışmaları yapmasına imkan tanımıştır.
Bilindiği üzere, Yunanistan, Libya’yı Girit’i referans alarak MEB sınırlamasına 2010 yılından beri zorlamaktaydı. Libya direnmek ve mücadele etmek yerine bu dayatmayı kabul etseydi MEB’inin önemli bölümünü büyük ölçüde kaybedecekti. Ancak Libya, tarafını Türkiye lehine kullanarak mutabakatı imzalamıştır. Mutabakat,Yunanistan medyası tarafından “Şah-Mat” hamlesi olarak gösterilmiştir. Türkiye,Emperyalizmi bölgede Şah-Mat ederek bölgede büyük bir üstünlük yakalamıştır. Deniz yetki alanları mutabakatıyla aynı gün imzalanan “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanarak geçmiştir. Bununla birlikte darbe üzerine darbe alan emperyalist kuvvetler, ağabeyleri BM’ye başvuruda bulunmuş, Mısır’da Türkiye’ye nota vermiştir. Emperyalizm bölgede sıkışıp kalmış, hamlelerini tüketmiştir.
LİBYA MUTABAKATININ İÇERİĞİ
Libya’da Ani Müdahale Kuvveti kurulmasına Türkiye eğitim, danışmanlık, malzeme ve planlama desteği verilecek
Türkiye’de ve Libya’da ortak ‘Savunma ve Güvenlik İşbirliği Ofisi’ kurulabilecek
Kara, deniz ve hava araçları, silahları, eğitim üsleri tahsis edilebilecek. Bu durumda mülkiyet, tahsis edilen ülkeye ait olacak
Ortak askeri planlama, eğitim, silahların kullanılmasına yönelik danışmanlık verilebilecek
Ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, “barışı koruma” operasyonları yapılabilecek
Libya’ya “Misafir Personel” olarak adlandırılan ‘savunma ve güvenlik kuruluşu mensubu siviller’ ve birlikler gönderilebilecek.
Askeri gereçler hibe edilebilecek, satılabilecek ya da kiralanabilecek. Anlaşma, teknoloji transferi için Libya’ya lisans verilmesinin de önünü açıyor.
Bundan sonraki adımlar ekonomik bölgenin ilanı ile olacaktır. Bu anlaşmanın BM’ye duyurulması en can alıcı noktadır. AB’nin aldığı kararlar Türkiye’yi bağlamaz. Türkiye AB’nin parçası değil, AB kendi üyeleri için karar alır. Eğer BM Türkiye’ye yaptırım kararı alırsa ki bu konuda açıklanmış Dışişleri Bakanlığı politikası var, gayet yerindedir. Hangi ülke ve grup olursa olsun durum değişmez bir süreçtir.
EAST-MED’İN BORULARI YARIDA KALDI
EDISON şirketinin hazırladığı, Doğu Akdeniz boru hattı projesi, kendilerinin kurduğu resmi internet sitesinden incelendiğinde: İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacaktır.
Buradan mavi ile gösterilen Poseidon ile İtalya’ya yada gri ve kırmızı hatlar üzerinden de Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkanına kavuşacaktır.
Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.
East-Med Boru Hattı haritası
Bu kapsamda:
Leviathan ve Afrodit sahalarından Kıbrıs’a 200 km,
Kıbrıs’tan Girit’e 700 km,
Girit’ten Yunanistan’a 400 km, Yunanistan içinde de 600 km’lik bir boru hattı inşası öngörülmüştür.
Boru hattı kara kısmı 42”, deniz kısımları ise 24” – 32” arasında olacak şekilde dizayn edilmiştir.
Bu boru hattı için de, ortalama 6 milyar dolar civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmıştır.
Sonuç olarak, EDISON’a hazırlatılan bu proje; ilgili yetkililerin açıkladığı gibi ticari ve ekonomik olarak uygulanabilir değildir. Kıbrıs’daki Afrodit sahasının geliştirilmesi ve İsrail’in kalan gaz ihraç potansiyelinin değerlendirilmesi için en uygun opsiyon Türkiye’dir. İlgili sahalardaki gazın %99’dan fazla metan ihtiva edecek kadar kuru gaz oluşu da, LNG opsiyonunun maliyetlerini iyice arttırmakta ve Türkiye’ye bağımlılığın boyutlarını bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Kısacası East-Med projesi, Doğu Akdeniz’de çıkan petrol, doğalgaz ve hidrokarbon kaynaklarını direkt olarak Avrupa’ya ulaştırma emelidir. GKRY, Yunanistan ve İsrail, 2 Ocak 2020’de Eastmed (Doğu Akdeniz Doğal Gaz Boru Hattı) projesinin inşası için bir anlaşma imzalayacak. GKRY Sözcüsü Kyriacos Koushos, yaptığı açıklamada, Atina’da düzenlenecek imza törenine Rum Lider Nikos Anastasiadis’in katılacağını bildirdi. Bu karşı hareketler,Libya Mutabakatı karşıtı eylemlerdir. Ancak emperyalizm şunu atlamaktadır; East-Med projesinin boruları yarıda kalmıştır. Türkiye, bu oyunu bozmuştur.
Libya ile Türkiye anlaşması sonrası East-Med boru hattı projesinin engellendiğini gösteren karikatür.
Çıkış Yolu: Bölgesel İşbirliği
Türkiye sonuç olarak bölgede üstünlüğü eline almıştır. Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin Libya ile imzaladığı tarihi muhtıra, bölge ülkeleriyle de yeni anlaşmaların önünü açtı. Önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ardından da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, komşularla yeni anlaşmalar yapmaya hazır olduklarını açıkladı. Bölgedeki siyasi gerginliklerin de buna engel olmadığını bildiren Erdoğan, “Güney Kıbrıs hariç, bütün kıyıdaş devletler derken, farklı konularda sorun yaşadığımız devletler de dahil, bütün devletleri kastediyoruz. Bunları otururuz, konuşuruz, değerlendiririz, yani bizim derdimiz düşman kazanmak değil, dost kazanmak. Düşman olanlar varsa onları da dost olmaya davet etmek” değerlendirmesinde bulundu. Anlaşma yapabilecek ülkeler arasında ise Mısır, Suriye, Lübnan ve İsrail bulunuyor. Her şeyden önce bu ülkeler, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaptıkları anlaşmalardan büyük kayıpları olduğunu görüyor. Bunun ilk emaresi de İsrail’den geldi. 125 milyar metreküplük doğalgazın bulunduğu Afrodit yatağının bir kısmının İsrail’in Münhasır Ekonomik Bölgesi içinde yer alan ‘Yishai’ yatağıyla kesiştiğini belirten Tel Aviv yönetimi, çıkarılacak gazdan hak talep etti. Bir sınır düzeltmesi yapılana kadar da Afrodit’e yönelik yatırımlarını durdurduğunu açıkladı. Afrodit doğalgaz sahasını bloke ederek GKRY ve ABD’ye bir tepki işareti vermiştir. İşte bu gelişme, Doğu Akdeniz’de kartların yeniden karılacağını bir kez daha teyit etmiştir.
Aynı durum Mısır için de geçerlidir. El-Cezîre’nin Mısır gizli servisinden sızdırıldığını ifade ettiği belgede, şu bilgiler yer aldı: “Dışişleri Bakanı Samih Şükrî, Sisi’ye deniz sınırlarını belirleme konulu Mısır-Yunan görüşmelerinin sonuçları hakkında bilgi veriyor. Bu görüşmelerde Yunanistan, Mısır’a ait olan deniz sahasından yedi bin kilometre kare kadarını, altı ve üstü ile kendi yetki alanına katmak istiyor. Bakan bu tasarrufa karşı olduklarını, Savunma, İstihbârât ve Petrol Bakanlıklarının da bu teklifi reddetmekten yana olduklarını ifade ediyor.”
Türkiye, Libya Mutabakatı’nın ardından,Suriye,Irak ve İran ile aynı doğrultuda ilerleyerek emperyalizmin belini kırmalıdır. Mısır’ı da kendisine çekip kazanıcı adımlar atmak Türkiye ve bölge Ülkelerinin yararına olacaktır. Savunmanın özü denizden başlamaktadır. 21.yüzyıl deniz yılı ve emperyalizmi def etme yılı olacaktır.
Büşra Ezgi
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”23751″ name=”Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge: Farkları Neler?”]
Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) adı altında geliştirilen ve halk tarafından büyük bir merakla beklenen yerli otomobil tanıtıldı. Gebze’deki Bilişim Vadisi’nde düzenlenen “Yeniliğe Yolculuk Buluşması” töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerli otomobilin ön satışı olursa ilk siparişi kendisinin vereceğini duyurdu.
Erdoğan’ın tanıttığı Türkiye’nin ilk yerli otomobili hem SUV hem de sedan modellerinde…
C-SUV model ile ilgili basına yansıyan fotoğraflar:
Sedan model ile ilgili basına yansıyan fotoğraflar:
Ev ve iş yerlerinden sonra üçüncü bir yaşam alanı olacak kadar akıllı teknolojiler ile donatılan otomobil, yüzde 100 elektrikli.
Sıfır emisyon ile çevreye zarar vermeyecek.
30 dakikanın altında hızlı şarj ile yüzde 80 doluluğa ulaşıyor.
Tek şarjla 500 kilometrelik menzile sahip olan otomobilin 30 dakikanın altında şarj imkanı var.
Doğuştan elektrikli modüler platform ile 300+ ve 500+ kilometre menzil opsiyonlarına sahip olacak otomobil, merkeze sürekli bağlı olacak ve güncellemeleri uzaktan 4G/5G bağlantısıyla alabilecek.
Gelişmiş batarya yönetim ve aktif termal yönetim sistemlerinin sağladığı uzun ömürlü sıfırdan üretilen batarya paketine sahip olan otomobil, 200 beygir güç ile 7,6 saniye, 400 beygir güç ile de 4,8 saniye altında 0-100 km/s hızlanabilecek.
Euro NCAP 5 yıldız seviyesine uyumlu, platforma entegre edilmiş batarya ile yüksek çarpışma dayanımı ve yüzde 30 daha fazla burulma direncine sahip olacak.
Araç menziline yüzde 20’ye kadar katkı sağlayan geri kazanımlı frenleme de otomobilin önemli özelliklerinden biri.
2023’ten itibaren dünyada ilk kez Türkiye’nin otomobilinde “Holografik Asistan” teknolojinin kullanılması planlanıyor.
Holografik Asistan ile şu an 2 boyutlu olarak kullanılan ekran teknolojileri ilk kez üç boyutlu görüntüleme ve artırılmış gerçekliğe ulaşacak.
TOGG, holografik asistanı otomotiv sektöründe kullanan ilk uygulayıcı olarak bu sürüş deneyimini kullanıcılara sunan ilk mobilite şirketi olmayı hedefliyor.
Yerli Otomobil: Fabrikanın Kurulacağı yer, İstihdam, Yatırım Miktarı ve Diğer Detaylar
1.) TOGG resmi twitter adresinde her gün bir görüntünün paylaşıldığı otomobilin tasarımını dünyaca ünlü tasarım firması Pininfarina üstlendi. Aracın prototipi İtalya’dan getirildi.
Yerli otomobilin paylaşılan ilk fotoğrafları
2.) Otomobilin seri üretime başlanacağı fabrika Bursa‘nin Gemlik ilçesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin arazine kurulacak.
3.) Toplam sabit yatırım tutarının 22 milyar TL olarak duyurulduğu yerli otomobilin yatırım başlangıç tarihinin 30 Ekim 2019 olduğu, 13 yıl boyunca yatırımın devam edeceği belirtildi.
4.) Otomobil tek model olmayacak. 5 farklı model ile piyasaya sürülecek olan otomobilden yılda 175 bin adet üretilecek. Seri üretim 2022’de başlayacak.
TOGG CEO’SU Mehmet Gürcan Karakaş, “Türkiye’nin teknoloji konusunda sinerji yaratacak şirketleri bünyemizde. Büyüyen segmente yatırım yapacağız. 2022 yılında C segmentte elektrikli SUV araçla pazara giriyoruz. 2-3 yıldan sonra AB merkezli ihracat pazarlarına yönlendirmek istiyoruz.” açıklamasında bulundu.
TOGG CEO’su Mehmet Gürcan Karakaş
5.) Üretim tesisinde 300’ü nitelikli personel olmak üzere doğrudan 4 bin 323 kişi, dolaylı olarak da yan sanayilerle birlikte 20 bin kişi istihdam edilecek.
6.) Planlar, 3 fazdan oluşan yaklaşık 15 yıllık bir yatırım hamlesine yönelik hazırlandı. Otomobilin fikri ve sınai mülkiyet hakları tamamen Türkiye’ye ait olacak. Proje ile birlikte 15 yıl içinde Türk ekonomisine 50 milyar avro, cari açığa 7 milyar avro katkı sağlaması bekleniyor.
7.) Üretim tesisinde 300’ü nitelikli toplam 4 bin 323 kişi istihdam edilecek. Vergi indirimi uygulanacak.
8.) Fiyat konusunda henüz kesinlik sağlanamadı ancak Türkiye içerisinde alım imkanını artırmak için vergi indirimi uygulanacak.
TOGG’u Ulaştıran Şirketler ve Hisse Payları
Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG), 2 Kasım 2017’de Türkiye’nin Otomobili Projesi kapsamında Anadolu Grubu, BMC, KÖK Grubu, Turkcell Grubu, Zorlu Holding ve TOBB’la Ortak Girişim Grubu İşbirliği Protokolü imzalanmasının ardından kuruldu. Projedede 5 büyük grubun yüzde 19’luk hisselerinin olduğu girişim grubuna, TOBB yüzde 5 hisseyle dahil oldu.
TOGG şirket yöneticileri ve Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank yerli otomobil önündeki fotoğraflarını paylaştı.
TOGG CEO’su Almanya’nın en iyi 100 yöneticisinden biri olarak seçilen Mehmet Gürcan Karakaş oldu.
1965 yılında Antalya’da dünyaya gelen ve 1988 yılında Ortadoğu Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden mezun olan Karakaş, aynı yıl Aselsan’da çalışmaya başladı.
Alman Handelsblatt gazetesinin 2011 yılında ülkenin en iyi 100 yöneticisinden biri olan Mehmet Gürcan Karakaş, 2004 Bosch’un Türkiye Genel Müdürü olarak atandı. 2007’de merkeze Almanya’ya dönen Karakaş, o tarihten itibaren grubun yenileme pazarlarından sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın politik anlamda tansiyonunu yükselten birçok olay yaşanmış ve kutuplaşmalar oluşmuştur. Özellikle 1.Dünya Savaşı’ndan kalan Tamirat Borçları’nın da etkisiyle 1929 yılında ABD’de başlayan “Büyük Buhran” tüm dünyayı, bilhassa Avrupa’yı derinden etkilemiş, kıtlıkların yaşanmasına ve ülke ekonomilerinin çökmesine neden olmuştur. Büyük Buhran’ın da etkisiyle iktidarlarda ideolojik değişimler yaşanmaya başlamış, Faşist ideoloji Almanya ve İtalya’da iktidarı ele alırken birçok ülkede de taraftar bulmuştur. Uluslararası konjoktürde yaşanan bu gelişmeler neticesinde, İspanya’da da gerilim 1930’lu yılların başından itibaren yükselmeye başlamış ve 17 Temmuz 1936- 1 Nisan 1939 tarihleri arasında seçimle yönetime gelen Cumhuriyetçiler ile General Franco liderliğindeki Falanjist Milliyetçi güçler arasında bir iç savaş yaşanmıştır.
İspanya İç Savaşı’nda çatışmalar ve iç savaşın haritası.
Uluslararası Aktörlerin İspanya İç Savaşı’na Etkileri
12 Nisan 1931 yılında yapılan belediye seçimlerini kazanan Cumhuriyetçiler, İspanya Kralı XIII. Alfonso’nun tahtan çekilmesi ve ülkeyi terk etmesi sonrası yönetimi ele geçirdiler. Bu yönetimin özellikle Bask ve Katalan bölgesine özerklik tanıma yönündeki çabaları mevcut siyasi ortamın gerginliğini arttırdı. Cumhuriyetçi yönetimin bu davranışının aksine 1933 yılında yapılan seçimleri kazanan “Sağcı Cephe” Bask ve Katalunya bölgesinde devrimci hareketleri bastırmaya yönelik eylemlerde bulunmuş ve sonucunda İç Savaş için gerekli olan kutuplaşma ortamı oluşmuştur.[1] Sağcı Cephe’nin ardından, 1936 yılında yapılan seçimleri, yönetimi ele alan Cumhuriyetçiler’in kazanması özellikle İspanyol ordusunda bir takım faşist hareketlerin yükselmesine neden olmuş, Cumhuriyetçiler’in bu hareketleri bastırmaya yönelik teşebbüsleri doğrultusunda 17 Temmuz’da Fas, 18 Temmuz’da İspanya garnizonları ayaklanmış ve İç Savaş’ın fitili artık ateşlenmiştir.
İspanyol siyasal hayatında yaşanan bu kutuplaşma, uluslararası aktörlerin ilgisini, II.Dünya Savaş’ı öncesi yaşanan diğer sıcak çatışma alanlarına göre daha çok çektiği bu aktörlerin savaşa verdikleri destek ve propagandalardan anlaşılmaktadır. Ne Japonya’nın Mançurya ve Çin’i işgali ne de İtalya’nın Habeşistan(günümüz Etiyopyası)’ı işgali İkinci Dünya Savaşı’nın saflarının belirginleşmesin de İspanya İç Savaşı kadar etkili olmamıştı.Bunun en önemli etkisi İspanya’nın Avrupa kıtasında yer alması ve yükselen faşist ideolojilerin kıtada endişe yaratması olarak görmek mümkün çünkü bahsettiğimiz diğer sıcak çatışmalar Avrupa kıtasını İspanya İç Savaşı kadar etkilemiyor ve tedirgin etmiyordu. Bu bağlamda, İspanya İç Savaşı’nda Franco komutasındaki Falanjist Milliyetçi güçleri, ideolojik eksen olarak kendilerine yakın gören Almanya ve İtalya desteklerken, Cumhuriyetçi güçleri ise yine ideolojik eksen bakımından Sovyetler Birliği ve faşist ideolojiye sahip üçüncü bir komşu istemeyen Fransa desteklemekteydi. Özellikle Nazi Almanyası ve İtalya, Falanjistler’e verdikleri destekle savaşın seyrine etki etmiştir.
Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası’nın İç Savaş’a ilk etkisi , milliyetçi güçleri destekleme kararı aldıktan sonra 26 Temmuz’da “Magic-Fire” operasyonu ile İspanya’nın Afrika ordusunu resmen Sevilla şehrine taşımasıyla olmuştur. Daha sonrasında Milliyetçi güçlere yardım amacıyla kurulan Condor Lejyonu, Hugo Sperrte ve Alexander Holle komutasında İspanya’ya gönderilmiş , özellikle Madrid Muharebesi ve Guernica bombardımanında hava kuvvetlerinin gücünün de etkisiyle önemli kazanımlar elde etmiştir. Almanya’nın katkıları sadece kara ve hava kuvvetleri ile kalmamış, donanması “Kriegsmarine”’e ait başta Deutschland ve Amiral Scheer gemileri olmak üzere gönderdiği destekle birlikte İspanya kıyılarını Cumhuriyetçi güçlere karşı korumuş ve Cumhuriyetçi deniz gücüne ait gemileri batırmıştır. [2]
Benito Mussolini liderliğindeki İtalya da tıpkı Nazi Almanyası gibi ideolojik eksen olarak gördüğü Franco güçlerini askeri ve siyasi anlamda destekleyerek kendi kuvvetlerini test etmek imkanı bulmuştur. Bu bağlamda İtalya, İspanya İç Savaşı’nda görev almak üzere bir sefer kuvveti oluşturmuştur. “Corpo Truppe Volontaire” ismi verilen bu kuvvet Aralık 1936-Mayıs 1939 arasında milliyetçi güçleri destekleyerek kazanımlar edinilmesine destek olmuştur. Mussolini’nin damadı ve İtalya Dışişleri Bakanı Kont Galeazzo Ciano da, 3 Ocak 1939’da günlüğüne yazdığı notta:” İspanya’da Corpo Truppe Volontaire, yeniden taarruza geçti. Görünüşe bakılırsa bazı başarılar sağladık.” [3]diyerek bu kazanımları dile getirmektedir. Nazi Almanyası ve İtalya’nın İspanya İç Savaşı’na gösterdikleri önem yalnızca ideolojik eksenden kaynaklanmıyordu, güçlü ordu ve bu ordunun daha hızlı hareket edebilmesi yani geniş anlamda askeri gücü arttırabilmek için İspanyol madenlerine ihtiyaç duymuştur.
İdeolojik eksen olarak sosyalist düşünceyi benimseyen Cumhuriyetçiler de ise durum daha farklıdır. Cumhuriyetçileri destekçileri genel olarak Avrupa’da faşist düşüncenin engellemesini isteyen Britanya ve Fransa olurken, cumhuriyetçileri eksen olarak kendine yakın gören Sovyetler Birliği olmuştu.Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda tekrar “Monroe Doktrini”ne dönen ABD ise dolaylı olarak dünya genelinde ve Avrupa kıtasında olan gelişmeleri takip etmeye başlamıştı. ABD, 1935 tarihli Tarafsızlık Yasası’nı İspanya İç Savaşı’na uygulamış ve Cumhuriyetçiler’e silah satmayı kabul etmemişti. Britanya, iç savaşın başlamasından itibaren iki taraf özelinde de tarafsızlığı savunmuş, Almanya ve İtalya’yı doğrudan karşısına almak istememişti. Britanya’nın bu tavrı, İspanyol hükümetiyle 1935 yılında bir ticaret antlaşması yapan ve ihtiyaç halinde İspanyol hükümetine silah desteği sağlayacak tek ülkenin Fransa olduğunu öne süren bu antlaşma kararından Fransa’nın vazgeçmesine neden oldu. Bunun en önemli sebebi Britanya, Fransa’nın bu antlaşmaya uyması halinde, olası bir tehlike karşısında Fransa’nın bağımsızlığı ve sınır dokunulmazlığı konusunda verdiği güvencenin geçersiz hale gelebileceğini ifade etmiş olmasaydı.[4] Yaşanan bu gelişmelere rağmen, Fransa’nın üçüncü bir faşist komşuya sahip olmak istememesinin de etkisiyle savaşın sonuna doğru Cumhuriyetçiler’i desteklemekten vazgeçmediğini, en azından Almanya ve İtalya’yı etkilemek adına bu düşüncesini politik açıdan kullandığını ve İtalyanların bu düşünceye tepkisini yine Kont Galeazzo Ciano’nun 5 Ocak 1939 tarihli şu notunda görüyoruz: “İspanya’dan iyi haberler var. Ufuktaki tek olası tehlike, Fransızların Pireneler’den yapacağı bir kitlesel müdahele. Bu hususta halihazırda söylentiler var. Bu olasılığa mahâl vermemek adına, Fransızların harekete geçmesi durumunda bunun müdahâle-etmezlik politikasının sonu olacağına dair Londra ve Berlin’i bilgilendirdim. Hâl böyle olursa İspanya’ya biz de düzenli birliklerimizi göndereceğiz ki, bu Fransa’yla İspanyol topraklarında savaşağız anlamına gelir.”[5]
Sovyetlerin, İspanya İç Savaşı’na dair politikalarında ise bir ikilik görmek mümkün. İç savaşın patlak vermesinden itibaren Sovyetler Birliği’nden Cumhuriyetçilere yaklaşık 60 milyon ruble insanî yardımın [6]yapıldığı ifade edilmekte ancak askerî yardımın insanî yardımla birlikte başlamadığı da kaynaklarda aktarılmaktadır. Fransa ve Britanya’nın savaşın başladığı yıl olan 1936’dan itibaren, İç savaşa karışmazlık konusunda görüş birliğine varması olası Alman ve faşizm tehlikesine karşı Batılı devletlerle arasını iyi tutmak isteyen SSCB’nin politikalarını da bu doğrultuda etkilemiş, Sovyet hükümeti bu “Karışmazlık Antlaşması”na uyacağını bildirmiştir. Bu çerçevede, Stalin İç Savaş’ta devrimci cepheye destek sunmak için epey bekledi. Almanya savaşa dâhil olmayacaksa, uluslararası maraza çıkarmanın lüzumu yoktu.[7] Ancak savaşın başlamasının ardından üç ay geçmesine rağmen, Karışmazlık Antlaşması’na uyacağını bildiren Almanya ve İtalya’nın Franco komutasındaki Milliyetçi güçlere hem lojistik anlamda hem de askeri güç bağlamında destek olması bazı sosyalist çevrelerce Sovyetler Birliği’nin bu politikasının eleştirilmesine neden olmuştu. Nitekim demokratik çevrelerce yapılan bu eleştiriler SSCB’nin Ekim 1936’da insanî yardımın ötesinde askerî yardım yapma kararı almasına sebep olmuştur. Savaş boyunca askeri yardım gönderilmesini açıkça üstlenmeyen Sovyet hükümeti, “askeri uçak, tank, tüfek ve uzmanlardan oluşan gönüllüler” olmak üzere önemli bir destekte bulunmuş oluyordu.[8] Sovyetlerden alınan bu destek Madrid muharebesinde Cumhuriyetçilerin, Milliyetçi güçleri savuşturmasında önemli rol oynamıştır.
İspanya İç Savaşı’nın Uluslararası Sisteme Etkileri
Sovyetler Birliği’nin desteği ve gönüllülerden oluşan Uluslararası Tugayların da etkisiyle İç savaş Nisan 1939’a kadar sürmüştür. Ancak Mart 1939’a gelindiğinde Alman ve İtalyan kuvvetlerin etkisiyle Milliyetçiler, Cumhuriyetçilerin savunduğu Madrid’e girerek savaşı bitirme noktasına getirmişlerdi. Savaşın sonunda görünen tablo, içler acısıydı yaklaşık 600 bin sivil kayıp yaşanmış ve ülkenin birçok noktasında ağır tahribatlar bırakmıştır.
Franco, Madrid’de kontrolü sağladıktan sonra askeri selamlarken. (1939)
İspanya İç Savaşı’nın sonunda yüksek teknolojiyle beslenmiş askeri güç, gönüllülerden oluşan Uluslararası Tugaylar ve Cumhuriyetçi güçlere karşı galip gelmiştir. Avrupa kıtasında yaşanan bu iç savaş, uluslararası sisteme ve dünyanın artan tansiyonuna çok önemli etkilerde bulunmuştur:
Almanya ve İtalya, 2.Dünya Savaşı’nda kullanacağı teknolojik silahlar ve taktikleri, İspanya İç Savaşı’nda uygulama şansına sahip olmuş, hava kuvvetleri ve tankların nasıl daha etkili kullanılabileceği konusunda ilerleme kaydetmiştir. (Kondor Lejyonu, Lutwaffe hava saldırıları)
İspanya İç Savaşı’nın Milliyetçi güçlerin kazanması İspanya’yı Berlin-Roma Anti-Komintern Paktı’na yakınlaştırmıştır.
Fransa, Almanya ve İtalya’nın ardından İspanya’nın da Faşist bir ideolojiye sahip olmasıyla üçüncü bir faşist komşuya sahip olmuş, bu anlamda güvenlik kaygıları daha da artmaya başlamıştır.
İspanya İç Savaşı’nda kullanılan silahlar ve taktikler yaklaşık 600 bin insanın yaşamını yitirmesine sebep olmuş, kitlesel silahların kullanımı ve hava kuvvetlerinin etkin kullanımı yaklaşan II.Dünya Savaşı öncesi savaşın yalnızca cephede kalmayacağı, sivillere de sıçrayacağının da sinyallerini vermiştir.
İspanya’nın faşist bir ideolijye sahip olmasıyla birlikte Almanya, Avrupa’da daha rahat bir konuma erişmiş, Orta Avrupa’da hedeflerinden biri olan “Lebensraum(Hayat sahası)” politikasını Avusturya ve Çekoslavakya üzerinde uygulama imkanı bulmuştur.
İspanya İç Savaşı’nda alınan yenilgi Nazi tehlikesinden çekinen Sovyetler Birliği’ni farklı arayışlara itmiştir. Bu doğrultuda Sovyetlerin Batılı devletlere karşı “Karışmazlık Politikası nedeniyle eleştiriler de bulunması, “hayat sahası politikası” nı gerçekleştirmek için harekete geçen Almanya ile 23 Ağustos 1939’da Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı[9]’nın imzalamasına yol açmıştır.
1936 yılında imzalanan “Karışmazlık Antlaşması”na Alman ve İtalyanların uymaması üzerine Sovyetler Birliği’de bu antlaşmanın boş bir kağıttan ibaret olduğunu söylemesi [10]ve askeri destek göndermesi yaklaşan büyük tehlikeye karşı artık “uluslararası antlaşma ve diyalog” yönteminin de engel olamayacağını ispatlamıştır.
İbrahim Gülsuvar
Stratejik Ortak Misafir Yazar
KAYNAKÇA:
Aydar Ferit Burak, “Seksen Yıl Sonra İspanya İç Savaşı”, Toplumsal Tarih, Mayıs 2016 Bekcan Umut, Sovyetler Birliği’nin Savaş Öncesi Döneme Bakışı (1933-1939): Nazilerin Avrupa’yı İşgalinin Sorumlusu Kim? Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 50, 2016, s.101-118 Bland Bill, “Sovyetler Birliği ve İspanya İç Savaşı” COMPASS, Nisan 1996, Sayı: 123 çev.Garbis Altınoğlu Bolat Sevde, “İspanya İç Savaşı’nda Almanya’nın rolü”, Mart 2013 Joseph S.Nye, Jr. , David A. Welch “Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak” güncellenmiş 5.basım, İş Bankası Kültür Yayınları, çev.Renan AKMAN Ciano Kont Galeazzo, “Savaş Günlükleri(1939-1943)”, Kronik Kitap, çev.Selçuk Uygur Sander Oral, Siyasi Tarih, 15.Baskı, İmge Kitabevi Özdal Barış, Karaca Ragıp Kutay, Diplomasi Tarihi 2, 1. Baskı, Dora Yayınları [1] Sevde BOLAT, “İspanya İç Savaşı’nda Almanya’nın rolü” [2]Sevde BOLAT, agm. [3] Kont Galeazzo Ciano, “Savaş Günlükleri(1939-1943)”, Kronik Kitap, s.51, [4] Bill Bland, “Sovyetler Birliği ve İspanya İç Savaşı” COMPASS, Nisan 1996, Sayı: 123 [5] Kont Galeazzo Ciano, age. s. 52 [6] Bill Bland, agm. [7] Ferit Burak Aydar, “Seksen Yıl Sonra İspanya İç Savaşı”, Toplumsal Tarih, Mayıs 2016 [8] Bill Bland, agm. [9] Barış ÖZDAL, Ragıp Kutay KARACA, age. s.165, [10] Umut BEKCAN, Sovyetler Birliği’nin Savaş Öncesi Döneme Bakışı (1933-1939): Nazilerin Avrupa’yı İşgalinin Sorumlusu Kim? Uluslararası İlişkiler, Cilt 13, Sayı 50, 2016, s.107
Muhammed Dahlan, 29 Eylül 1961’de Han Yunus adındaki bir mülteci kampında dünyaya gözlerini açtı. Gençlik yıllarında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’ne katılıp, içindeki İsrail nefretiyle hareket etti. Daha sonra Fetih Şahinleri isimli, El-Fetih’e bağlı bir gençlik örgütlenmesinin liderliğini yaptı. İsrail hapishaneleriyle tanışması da buradan sonra başlamıştır. Dahlan, bu örgütün kurucu liderliğinden dolayı 11 kez tutuklanmıştır. Hapisteyken İbranice öğrenmiş ve İsrailli üst düzey yetkililerle yakın ilişkiler kurmuştur. Bu ilişkiler, hapisten çıktıktan sonra da devam etmiştir. Tutuklanmalar sebebiyle Dahlan, Filistin siyasetinde önemli mevkilere çıkmıştır. 1981-1986 yılları bu İsrail hapishanelerinde geçmiştir. 1980’li yıllarda İran Devrimi sonrası Filistin’deki İslâmî gruplar (İslâmî Cihat, Hamas) yükselişe geçmiştir. Bu sırada Dahlan hem Fetih lideri hem de Yaser Arafat’ın yakın adamı olmuştur. Bu İslâmî gruplarla da mücadele etmiştir.
Hapisten çıktıktan bir sene sonra 1987’de, Birinci İntifada olayında Arafat’ın talimatıyla aktif rol almış ve İsrail’in hedefine tekrardan girmiştir. Hedef olduktan sonra çareyi kaçmakta arayan Dahlan, sırasıyla Ürdün, Kahire, Bağdat ve Tunus’a kaçmıştır. Tunus’ta iken 1993’te Oslo’daki Barış Görüşmeleri’nde İsrail ile anlaşmaktan yana olmuş ve Arafat’ın kararlarını da destelemiştir. Görüşmelerden sonra Dahlan, Arafat ile arayı sıcak tutmuş ve onun yakın ekibine girmeyi başarmıştır. Yakın ekibine girdikten sonra 20 bin kişilik gücüyle Gazze’nin kontrolünü sağlayan Gazze Önleyici Kuvvetleri’nin başına getirilmiştir. FKÖ döneminde hapse girmesi sayesinde İbranice öğrenmesi, İsrailli yetkililerle ilişkiler kurması ve İngilizce bilmesi en son da böyle bir gücü eline almasıyla CIA, MOSSAD, Suudi, Ürdün ve Batılı ülkelerin istihbarat birimleriyle ilişkiler kurmuştur. Filistinlilere yaptığı işkence niteliğindeki tutumları sanki İsrail ile yarış halinde olduğunu gösteriyordu. Hamas güçlerine karşı yürüttüğü operasyonlar sebebiyle insan haklarını ihlal ettiği yönünde suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. Hamas grubunun manevi lideri Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinde parmağı olduğu iddia edilmiştir.
Adeta kaleyi içten fetheden Dahlan, 2001’deki İkinci İntifada olayından sonra Arafat’a rakip olmak için kendini siyaset alanında parlatma çabalarına girmiştir. Arafat rejimini yolsuzlukla suçlamış ve istifaya çağırmıştır. Dahlan ile MOSSAD arasında yakın ilişkilerin olduğu iddialar yayılmaya başlanmıştır. El-Fetih içinde her zaman taraftar bulan Dahlan, Arafat ile ters düşünce Mahmud Abbas ile yakınlaşmaya başlamıştır. Bu yakınlık sonucu Abbas, Dahlan için devlet ve güvenlik ile ilgili bakanlığı ayırıp, devlet güvenliğini ona emanet etmiştir.
Sunum Yapmadan Bush’u Etkilemişti
2003’te İsrail ile Filistin arasında barış görüşmeleri gerçekleşirken ilginç bir olay yaşanmıştı. İsrail’i temsilen Ariel Şaron’un, Filistin’i temsilen ise Mahmud Abbas’ın, ABD Başkanı Bush’un da arabulucu sıfatıyla bulunduğu toplantıda Dahlan, İsrail işgalindeki Filistin topraklarında bulunan yerleşim yerlerinin güvenliği hakkında sunum yapacaktı. Tam sunumuna başlamıştı ki Bush onu susturdu ve şunları söyledi: “Tek ihtiyacım gözlerine bakmaktı. Bay Şaron’a güvendiğim gibi sana da güveniyorum”.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Muhammed Dahlan
2004’te Yaser Arafat şüpheli bir şekilde zehirlenerek vefat etmişti. Arafat’ın vefatından sonra, sağlığında Arafat müsaade etmediği için yapamadığı birçok projeyi İsrail hayata geçirmişti. Arafat’ın sır ölümünün müsebbibi Dahlan olduğu öne sürülmüştü. Arafat’ın eşi Süha Arafat’ın yıllarca uğraşması, katili bulma girişimleri dosyanın kapatılmasıyla boşa gitmişti. Dahlan, Abbas tarafından İsrail ile ilişkilerden sorumlu bakan olarak atandı.
Dahlan İçin Güzel Günler Bitmeye Başlamıştı
2006’daki seçimi Hamas kazanmıştı. Bu zaferle Orta Doğu’daki İsrail merkezli planlar bozulmuştu. Artık Dahlan ve Hamas yeni bir döneme girmişti. 2007 yılında Hamas ile El-Fetih arasında çatışmalar ve anlaşmalar devam etti. Dahlan bu süreçte Hamas ile mücadelenin baş aktörüydü. Mahmud Abbas’ın Batı Şeria ve Gazze’de olağanüstü hâl ilan etmesiyle kurulan hükûmet son buldu. Böylece Gazze artık tamamen Hamas güçlerinin kontrolüne girmişti. Bu kontrolden sonra istihbarat karargâhı ele geçirildi ve Dahlan ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Bu belgeler, Dahlan tarafından gelen tüm tehditlere rağmen El Cezire’de yayımlandı. Ses kayıtları, mailler, gizli toplantı notları, büyük ölçekli para transferlerinin belgeleri, haritalar, strateji belgeleri gibi 1999 yılından beri gelen süreci kapsayan 1600’den fazla belge mevcuttu. Bu belgeler arasında Dahlan tarafından İsrail Dışişleri Bakanı Mofaz için gönderilen bir mektup dikkat çekiciydi. Mektupta İsrail ile birlikte yaşamayı kabul etmeyenlerin kökünün kazınacağını, Bush’a verdiği sözleri yerine getirmek için canını vermeye hazır olduğunu ve Filistin meclisindeki çoğu bakanı teşvik ve şantajla yanına çektiğini yazmıştı.
2007’nin yaz aylarında Dahlan için Gazze macerası son bulmuştu. Hamas onu Gazze’den sınır dışı etmişti. İlk önce Batı Şeria’ya giden Dahlan, burada Abbas tarafından da dışlandı. Üstelik 2011 yılında Abbas yönetimine darbe yapmakla suçlanmıştı. Yine 2011 yılı içinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’ne iltica etmek zorunda kalmıştı. BAE’ne ilticasından sonra siyaset arenasında geniş hareket alanı kazanan Dahlan, sadece Filistin ile yetinmiyordu artık. Türkiye, Katar, Mısır ve Libya içinde de operasyonlar gerçekleştirmeye başlamıştı. Türkiye ve Katar hakkında medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, siyasi hareketleri ve sosyal kuruluşları finanse ederek algı çalışmalarını yönetiyordu. Sadece Türkiye ve Katar değil, Mısır’daki darbede de doğrudan parmağı olduğu aşikâr bir durum. Sol örgütler ve Nur Partisi ile medya yöneticileri darbeden önce fonlanarak İhvan aleyhinde ve Sisi lehinde propagandalar yapılmasını sağlamıştı. Mursi devrildikten sonra hem Mısır’ı yanına almış oldu hem de Türkiye ile Mısır arasındaki dostluğu bitirmiş oldu. Dahlan, aynı şekilde Katar’daki ablukanın da baş mimarıydı.
Türkiye Dahil 13 Ülkede Aktif
Filistin’den başka Türkiye dahil 13 ülkede aktif rol alıyor. Faaliyetlerini dernekler ve vakıflar üzerinden yürütüyor. BAE tarafından yıllık 600 Milyon Dolar destekle 3 bin kişilik istihbarat ağını yönettiği belirtilen Dahlan, 40 kişilik özel bir Sırp timi tarafından her gittiği ülkede korunduğu iddia ediliyor.
Türkiye dosyası da bir hayli kabarık. 2013’teki Gezi olaylarının finansörü olduğu iddiası çok konuşulmuştu ve 15 Temmuz’un baş aktörlerinden olduğu iddia edilmişti.
Ardından Cemal Kaşıkçı cinayetinde bilgi toplama amaçlı Türkiye’ye gelen iki BAE ajanı Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) tarafından yakalanmıştı. Yapılan sorgularda her şeyi itiraf eden iki casusun Dahlan için çalıştıkları ortaya çıktı.
Kendi kurduğu televizyon kanalına darbeden bir ay sonra FETÖ elebaşını çıkarıp Türkiye aleyhine konuşturması da bu terör örgütüne verdiği desteği kanıtlıyor.
Geçtiğimiz günlerde de Türkiye, Dahlan’ı terörden arananlar listesinde 10 milyon TL ödüllü kırmızı kategoriye ekledi.
Muhammed Dahlan’ı özetleme gerekirse;
“Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde İsrail nefretiyle yetişip, sonunda İsrail çıkarları için çalışmaya hayatını adayan eli kanlı bir casus.”
İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının durumu geçmişten günümüze uluslararası güçler tarafından her zaman masaya yatırılmak istenen, ülkelerin imtiyaz talep ettiği bir konu olarak öne çıkmıştır. Son olarak İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşılıklı açıklamalarıyla gündeme gelen Kanal istanbul projesi ile birlikte boğazların durumu ve projenin hayata geçmesiyle birlikte karşılaşılabilecek olumlu veya olumsuz birçok başlık tartışılmaya başlandı. Bu yazıda Kanal İstanbul’un amacı, ticaret ve savaş gemilerinin geçiş hakları, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin detayları, ve Kanal’ın ABD projesi olduğu iddialarının temelleri ele alınacaktır.
Kanal İstanbul, İstanbul’a ‘ikinci boğaz’ oluşturma, ticaret gemilerinin geçişiyle birlikte gelir elde etme, boğazlardaki gemi trafiğini hafifletme ve kanal çevresinde yaklaşık 1 milyon nüfuslu bir şehir oluşturma planı kapsamında 2011 yılında o zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Çılgın Proje” olarak duyurduğu bir projedir.
Tübitak’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nde 1990 yılında “İstanbul Kanalını Düşünüyorum” isimli yazısıyla dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem, İstanbul Boğazı’na alternatif bir su yolu yapılma projesinin Roma İmparatorluğu döneminde bu yana konuşulduğunu, 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde tekrar gündeme geldiğini dile getirmişti.
Avcılar, Arnavutköy ve Başakşehir ilçelerindeki Küçükçekmece-Sazlıdere-Durusu hattından geçeceği duyurulan projenin, yaklaşık 45 km uzunluğunda, yüzeyde 145-150 m, tabanda ise yaklaşık 125 m olmak üzere 20.75 metre derinlikte olacağı belirtiliyor.
7 köprünün yapılacak olan projenin demir yolları ve 3. havalimanı ile de bağlantısı sağlanacak. Kanalın hayata geçirilmesiyle İstanbul’da iki yeni yarımada ve yeni bir de yeni bir ada (İstanbul Avrupa Yakası’nın yaklaşık yarısı) oluşacak. Son açıklanan bilgilere göre 75 milyar TL bütçesiyle göz dolduran projenin 7 yılda tamamlanması bekleniyor.
Ulaştırma Bakanlığı tarafından projelendirilen ve ÇED süreci Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülen Kanal İstanbul’un çevresinde kurulması planlanan şehir ile ilgili İBB ve İSKİ’nin bölgedeki arazileri TOKİ’ye devredecek ve buradaki tüm gelir kanal finansmanı olarak kullanılacak.
Proje ile ilgili yaşanan son gelişmeler:
Projeyi ‘cinayet olarak nitelendiren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, önceki yönetimin imzaladığı protokolden çekildiklerini söyledi.
ÇED sürecini yöneten Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kanal İstanbul projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu uygun bularak kabul etti. İmamoğlu’nun protokolden çekilme açıklamasına ilişkin konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, “Kanal İstanbul Projesi’yle İstanbul’a trafik, sosyal donatı ve yeşil alanlarıyla nefes aldıracak iki örnek akıllı şehri de yapacağız. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tek taraflı protokolden çekilme hakkı yoktur” ifadesini kullandı.
Anayasa Mahkemesi, Kanal İstanbul’un Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli kapsamına alınmasına ilişkin düzenlemenin iptal istemini reddetti.
Konuyla ilgili konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunun çalışması, 1 haftalık, 1 aylık, 1 yıllık değil, ta belediye başkanlığımın sonlarına doğru atılmış bir adımdır. Biz bu adımı hayata geçireceğiz. Dünyada nasıl Süveyş varsa, Cebelitarık varsa, bizde de Kanal İstanbul olacak. Biz inşallah şurada önümüzdeki haftalarda ihaleyi yapıyoruz ve Kanal İstanbul’a başlıyoruz” diyerek ihalenin yakın bir zamanda yapılacağını duyurdu.
Türkiye’yi ikiye bölen Kanal İstanbul ile ilgili ortaya atılan en önemli iki iddia; çevreye zarar vererek ekolojik dengeyi bozacağı ve gemi geçişlerinde bahsedildiği gibi boğazın bypass edileceği. Yazının devamında “Kanal yapılırsa İstanbul Boğazı kapatılıp gemi geçişleri doğrudan Kanal İstanbul üzerinden sağlanabilir mi? Bu durumun hukuksal boyutu nedir? Montrö tekrar tartışmaya mı açılacak?” sorularının cevaplarını arayacağız. Bunu da boğazlar ile ilgili geçmişten bugüne imzalanan anlaşmalar, Montrö sözleşmesinin detayları ve ‘İstanbul Boğazı gemi trafiğine kapatılacak’ iddiasıyla ilgili yapılan açıklamalar ile ele alacağız.
Boğazlar ile ilgili tarihte yapılan bazı anlaşmalar şu şekilde;
Kale-i Sultaniye Antlaşması: Rusların Kırım’ı kontrol etmesinden sonra Karadeniz’de boy göstermesinin ardından 1809’da yapılan anlaşma ile “boğazların bütün devletlerin savaş gemilerine kapalılığı ilkesi” hayata geçti.
Edirne Antlaşması: 1829’da imzalanan anlaşma ile Rus ticaret gemilerine boğazlardan geçiş hakkı tanındı.
Hünkar İskelesi Antlaşması: Aradan geçen 4 yılın ardından Rus İmparatorluğu ile yapılan anlaşmada “Rusya bir saldırıya uğrarsa Osmanlı’nın boğazları kapatacağı” maddesi yer almış ve iddialara göre Rus savaş gemilerine boğazlar açılmıştır. Hünkar İskelesi Antlaşması, boğazlar sorununun başladığı anlaşma olarak bilinmektedir.
Londra Konferansı: İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin katıldığı konferansta boğazların Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olduğunun altı çizildi ancak Osmanlı’nın barış halindeyken boğazların bütün savaş gemilerine kapatılacağı belirtildi. Bu anlaşma ile Ruslar boğazlar üzerindeki imtiyazlarını kaybetti ve boğazlar uluslararası bir statü kazanmış oldu.
Daha sonra 1856 Paris ve 1871 Londra Antlaşmaları ile boğazlar anlaşması hukuki olarak son şeklini aldı, ta ki 1. Dünya Savaşı’na kadar.
İstanbul ve Çanakkale Boğazı
Herkesin bildiği gibi Birinci Dünya Savaşı sırasında iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau’nun Akdeniz’de İngiliz gemilerinin takibinden kaçarak Çanakkale Boğazı’ndan girmesi ve daha sonra Karadeniz’e ulaşmasıyla başlayan kriz, Montrö’ye kadar devam etti. Osmanlı, bu iki geminin satın alındığını ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiğini duyursa da İngiltere buna inanmadı.
Goeben (Yavuz)
İlk olarak 1923 yılında Lozan’da imzalanan boğazlar sözleşmesine göre İstanbul ve Çanakkale Boğazı ‘askersizleştirildi’. Anlaşmaya göre Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyısı ile Marmara Denizi’ndeki adalar askerden arındırılarak bu bölgeler askeri çalışmalara kapatıldı. Bölgeye yönelik bir saldırı olduğunda Milletler Cemiyeti güvenliği sağlayacaktı. Aslında Türkiye açısından feci sonuçlara sahip hükümün Ankara açısından avantajı, ‘saldırıları Milletler Cemiyeti’nin bertaraf edeceği’ maddesi olmuştu.
Şimdi ise Kanal İstanbul projesinin gündeme gelmesiyle sorgulanan 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne gelelim.
Montrö ile Türkiye ne elde etmişti?
1923’te imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde yer alan ‘askersizleştirme’ maddesi ortadan kaldırılarak boğazların askeri savunması ve idaresi tamamen Türkiye’ye bırakıldı.
Boğazlardan geçmek isteyen gemilerin uygunluğunu denetleyen yabancı bir komisyondan oluşan “Milletlerarası Boğazlar Komisyonu” ortadan kaldırıldı.
Gemilerin savaş ve barış zamanında boğazlardan geçişi ile ilgili kurallar belirlendi.
Kanal İstanbul projesi ile gündeme gelen Montrö maddesi, bu madde (iii.) ve maddenin alt başlıklarını oluşturan hükümlerde yer almaktadır.
Barış zamanında;
Tüm ticaret gemileri boğazlardan geçebilir.
10.000 tonu geçen savaş gemileri boğazlardan geçemez, bu (10.000 ton) sınırın altındaki savaş gemileri de 21 günden uzun bir süre Karadeniz’e demir atamaz.
Karadeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelere ait savaş gemilerinin tonajının 30.000 ton, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler için ise 45.000 tona kadar sınırlama getirilmektedir.
Savaş zamanında;
Türkiye tarafsız olduğu sürece tüm ticaret gemilerine geçiş hakkı verilmiştir.
Türkiye savaş halindeyse; dilerse geminin savaş veya ticaret gemisi farkı olmaksızın tümüyle boğazı tüm ülkelere kapatabilir.
Kanalın kurulma amaçlarından biri olarak belirtilen İstanbul Boğazı’nın gemi trafiğinin azaltılması ise 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni gündeme getiriyor. 1936’da yıllık 3 bin gemim geçtiği boğazda şu an yaklaşık 50 bin gemi geçişi var. Bu rakamın 2050’de 100 bine yaklaşması bekleniyor.
Yrd. Doç. Dr Dolunay Özbek: Gemi geçişi yasaklanamaz
Kanal İstanbul’un Montrö’yü deleceğini söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk Anabilim Dalı Üyesi ve Deniz Hukuk Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr Dolunay Özbek, Montrö’nün projeyi engellemediğini ancak boğazların hiçbir şekilde gemi geçişine yasaklanamayacağını söyledi. Özbek, “Montrö Sözleşmesi feshedilse de Türkiye ticari gemi geçişlerini yasaklama yetkisine sahip değil. Öte yandan Boğaz’daki riski ve trafiği azaltmak için yapılacak projede Kanal ücretini vermek isteyen ve aslında riskli olan firmalar yine Boğaz’ı seçecek. O zaman risk azalmayacak. Ücret alınmazsa da bu projenin finansmanı nasıl sağlanacak” ifadesini kullandı. Sözleşmeye tek taraflı müdahale etmenin Türkiye’nin 1936 yılında kazandığı hakların sorgulanmasına yol açabileceğini vurgulayan Özbek şunları kaydetti:
“Türkiye Montrö uyarınca geçen gemilerden vergi ve harçlar alıyor. Bunlar Boğazlar’dan bir gidiş-dönüşe uygulanıyor. Kanal İstanbul’u kullanan gemiler için harçlar, hem Kanal ücreti, hem de Montrö ücreti olarak mı belirlenecek? Ya da Montrö Sözleşmesi’nin Ek I’de açıkça belirttiği usulden ayrılarak bir tür “yarı-ücret” mi alınacak? Tüm bunlar Türkiye tarafından belirlenmek zorunda. Bu da çok taraflı bir sözleşme düzenlemesi getirilmiş bir alana Türkiye’nin tek taraflı olarak müdahale etmesinin hukuka aykırı olduğu ithamları ile tekrar yüz yüze kalmasına yol açacak.”
Cumhurbaşkanı Sözcüsü Kalın: Montrö’yü tartışmaya açmayız
Kanal İstanbul bir belediye projesi değil, devlet projesidir. Türkiye için bu yapılabilir bir projedir. İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor. Montrö’yü tartışmaya açmayız. Montrö Boğazlar Anlaşması, Türkiye’ye boğazlar konusunda tam yetki veren bir anlaşmadır. Kanal İstanbul bu anlaşma kapsamında yapılacak bir projedir. Montrö anlaşmasını ortadan kaldıracak bir proje değildir.
AK Parti Sözcüsü Çelik: ‘Kanal İstanbul, ticari gemiler için alternatif bir su Yolu’
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Kanal İstanbul’un Montrö Anlaşması ile çelişir hiçbir tarafı bulunmadığını vurguladığı konuşmasında, “Montrö ile ortaya konulan boğazlardan geçiş serbestisi aynen korunacak. Askeri gemilerin boğazdan geçişi sağlanacaktır. Kanal İstanbul, ticari gemiler için alternatif bir su yolu olarak son derece pratik, önemli bir alan oluşturacaktır. Zaman içerisinde Kanal İstanbul’un siyasi ve ekonomik getirilerini daha çok paylaşacağız.” şeklinde konuştu.
İstanbul Boğazı’ndan geçiş yapan gemilerden ücret alınıyor mu?
T.C. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın yabancı gemilerden net ton başına yaklaşık 0,90 Amerikan doları ücret aldığı biliniyor. 2017 yılında 42 bin 978’i İstanbul Boğazı, 44 bin 615’i Çanakkale Boğazı’ndan olmak üzere toplam 87 bin 593 gemi geçtiği belirtiliyor.
2017 yılında, gemilerden alınan fener, tahlisiye ücretleri ve kılavuzluk hizmetlerinden toplam 312 milyon 11 bin 630 lira gelir elde edildi. Konuyla ilgili eski Tuğamiral Ergun Mengi, 27 Ocak 2019 tarihli yazısında bu ücretlerin ciddi boyutta artırılması imkanı varken herhangi bir şekilde arayış içerisine girilmediğini iddia etti. Mengi, 2017 yılında toplam 87 bin 593 gemi geçmiş olmasına rağmen 2006 yılından itibaren geçen gemi sayılarında tedricen azalma görüldüğünü de ekledi.
Şu anda yaklaşık 0,90 dolar olan geçiş ücretinin Kanal İstanbul ile birlikte bu ücretin 5,5 dolar olacağı öngörülüyor. 100 bin tonluk ticaret gemisinin İstanbul boğazından geçisi 90 bin dolar olurken, Kanal İstanbul’dan geçisi 550 bin Amerikan dolarına tekabül ediyor.
‘Kanal İstanbul ABD projesi’
Kanal İstanbul ile ilgili bir diğer iddia ise Montrö’nün gündeme getirilmesini ABD’nin istediği, NATO’nun gemilerini Karadeniz’e sınırlı geçirebildiği için Kanal İstanbul projesine destek verdiği öne sürülüyor.
Montrö anlaşmasıyla kıyıdaş olmayan ülke gemilerinin Karadeniz’e girişi konusunda kısıtlamalar var. Bu gerekçeyle de NATO gemileri uzun süre Karadeniz’de ikamet edemiyor. Rusya’nın 2008’de Gürcistan’ı işgal etmesinin (Osetya Savaşı) ardından iki adet hastane gemisi göndermek isteyen ABD’ye Türkiye tarafından izin verilmemişti. Çünkü gemilerin tonajı Montrö’de yer alan sınırları aşıyordu ve her bir geminin 70 bin ton ağırlığı vardı.
Bu iddiayı savunanların en çok gündeme getirdiği iki olay ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2016 yılındaki Karadeniz ile ilgili açıklaması ve araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın bir televizyon programındaki açıklamaları.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya ile yaşanan uçak krizinin sona ermesinden yaklaşık bir ay önce, Türkiye’yi ziyaret eden NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e Karadeniz ile ilgili şu şekilde bir açıklama yaptığını aktardı:
“Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Burada kıyıdaş ülkeler olarak hepimiz üzerimize düşen görevi yapmak durumundayız. Olayın gerek hava gerek deniz gerek kara bütün alanlarda atılması gereken adımları NATO üyeleri olarak hep birlikte atmak zorundayız. Eğer atmazsak tarih bizi affetmez ve mevcut işbirliğimizi bölgesel anlayışına uygun olarak derinleştirmeliyiz.”
Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, 2006’da katıldığı bir televizyon programında Condoleezza Rice’ın Türkiye ziyaretine ilişkin, “Türk basınında ne hikmetse yer verilmeyen fakat muhtemelen yarın veya en geç öbür gün Condoleezza Rice’ın açıklayacağı başka bir olay var. Bu geliş gidişler için de bundan hiç söz edilmiyor. Nedir o? Amerikan Deniz Kuvvetleri Donanması’nın Karadeniz’e çıkma isteği var. Ve bu bizim Montrö anlaşmamızın 11 ve 12. Maddeleri ihlal edildiği takdirde çıkabilir. Demek ki, Montrö gündemde…” açıklamasında bulunurken, Rice’ın dönemin Başbakanı Erdoğan’a Akdeniz’deki Amerikan gemilerini Karadeniz’e çıkarmak için Ankara’dan izin istediğini ifade etti.
Kanal İstanbul projesi ile Montrö’nün bypass edilemeyeceği ancak kanal ile birlikte Amerikan ve NATO savaş gemilerinin rahatlıkla Karadeniz’e ulaşabileceği iddia ediliyor.
2010’da Tunus’ta başlayan protestolar, benzer problemleri yaşayan coğrafyadaki diğer Arap ülkelerine sıçramış, 15 Mart 2011’de ise Suriye’ye sirayet etmiştir. Bölgede iç savaşın başlamasının ardından Suriye topraklarındaki siyasal ve yönetimsel açıdan beliren devlet denetimsizliği bölgeyi anarşik bir hâle dönüştürmüş, farklı aktörlerin güç mücadelesi için kullandığı bir arena haline getirmiştir. Bu çatışmalı ortamda ayakta kalmak için her türlü fırsatı kullanmaya gayret eden aktörler, çözülmesi zor olan bu düğümlere gün geçtikçe yenilerini eklemektedir. Ulusal çıkarlarının tehdit altına girmesiyle Türkiye, bölgede aktif bir şekilde bulunmak, var olan gücünü kendisine tehdit olabilecek tüm unsurları engellemek için kullanmaya devam etmektedir.
Milli Savunma Bakanlığı, 9 Ekim 2019 tarihinde, Türkiye’nin hudutlarının güvenliğini sağlamak, sınırlarının güneyinde bir terör koridoru oluşturulmasını engellemek, DEAŞ ve PKK/KCK/PYD-YPG başta olmak üzere milli güvenliğe tehdit oluşturan terör örgütleri ve teröristleri etkisiz hale getirmek, yerinden edilmiş Suriyelilerin evlerine ve topraklarına dönüşleri için uygun şartları sağlamak maksadıyla Barış Pınarı Harekâtına başladığını resmen duyurmuştur. Fırat Kalkanı Harekâtı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nda olduğu gibi Barış Pınarı Harekâtı’nı da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun terörle mücadele doğrultusundaki 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde yürütme kararı almıştır.
Türkiye, Barış Pınarı Harekâtı’na başlamadan önce bölgedeki etkinliğini askeri güç kullanmadan gerçekleştirmek istemiştir. Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda güvenli bölge oluşturmak amacıyla NATO ortağı ABD ile ortak kara devriyeleri yapmış, bu durumdan istediği ölçüde verim elde edemeyince askeri operasyon için yeşil ışık yakmıştır. 9 Ekim, Saat 16:10’da fiilen başlayan operasyonda Türkiye, Suriye sınırlarından 32 kilometre (20 mil) derinliğe girmeyi hedeflemiştir. Bu doğrultuda sınır hattı boyunca tehdit unsuru oluşturan YPG ile arasında tampon bölge oluşturmak istemiş, bu tampon bölgeye Türkiye’de yaşayan sığınmacıları yerleştirmeyi amaçlamıştır. Bölgedeki en stratejik noktalardan biri olan YPG terör örgütünün tüm lojistik ihtiyaçları için kullandığı M4 karayolunun kontrolünü ele geçirerek, hem örgütün mühimmat sevkiyatı ve ticaret rotasını engellemek hem de bu rota ile sınır güvenliğini büyük ölçüde sağlamayı planlanmıştır.
Resulayn’ın alınması ve M4 otoyolunun kontrol edilmesiyle oluşan 12 Ekim tarihli Resulayn son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi
Harekâtın başladığı ilk andan itibaren istihbarat kaynaklarından alınan haberlere göre terör örgütü YPG, Türk ordusu ve Türk destekli SMO unsurlarına karşı mücadelede meşru olmayan bir çok yol izlemiş, askeri güç olarak kendisinden üstün olan Türkiye’ye karşı illegal yollar ile gücünü mümkün olduğunca artırmaya çalışmıştır. Türk kuvvetleri ve SMO’nun baskın gücü ile harekâtın ilk birkaç gününde büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Barış koridorunu kurmakta kararlı olan Türkiye, tek yol olan silahlı mücadeleyi sürdürürken başta Avrupa devletleri olmak üzere, birçok devlet ile iletişim halinde olmuş, sürdürdüğü mücadelenin meşru müdafaa kapsamında olduğunu her fırsatta vurgulamıştır.
Sahada operasyon devam ederken, YPG terör örgütü küreselleşmiş dünyanın etkili silahlarından olan sosyal medyada propagandalarına devam etmiş, Türkiye’nin sivilleri vurduğu algısını oluşturmaya çalışmıştır. SETA’nın araştırmalarına göre özellikle Batı medyasında bu propagandanın YPG terör örgütü lehine kamuoyunda yayıldığı gözlenmiştir. Asparagas haberler ile mücadelesini gerçekleştirmekte olan örgüt masum olduğu algısını hâlâ sürdürmektedir.
Türkiye’nin kararlı tutumu ile operasyon bölgesinde hızla ilerlemesi NATO müttefiki ABD tarafından defalarca kınanmış, ekonomik yaptırım tehditleri ile desteklenmiştir. ABD’nin Suriye’deki önceliği olan DAEŞ’i yok etme planında YPG’yi en etkili ortak olarak görmesi Türkiye ile olan ikili ilişkileri zaman zaman sekteye uğratmış, Türk yetkililerce eleştirilmiştir. 2014’te John Biden’in danışmanlığını yapan Colin Kahl, Foreign Policy dergisine yazmış olduğu makalesinde ABD’nin DAEŞ’e karşı mücadelesinde Türkiye ile operasyon yapma teklifinin reddedildiğini, bu durumun da kendilerini YPG terör örgütüne yönlendirdiğini vurgulamıştır. ABD gibi diğer NATO üyesi müttefik devletler de Türkiye’nin YPG terör örgütüne karşı mücadelesine yönelik bir takım ekonomik yaptırım söylemlerinde bulunmuştur. Tüm bu söylemlere rağmen Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için mücadelesine devam etmiştir.
Türkiye güvenli bölge için mücadelesine devam ederken sonuca daha hızlı ulaşabilmek maksadıyla, ABD’li yetkililerin talebiyle 17 Ekim 2019’da Ankara Mutabakatı imzalanmıştır. Mutabakat metnine göre ABD Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını anladığını, özellikle kuzey Suriye’de ortak çıkarların temel alınması gerektiğini vurgulamıştır. Her iki devlet de NATO üyeliğinden hareketle birbirlerini herhangi bir tehdide karşı koruyacaklarını taahhüt etmişlerdir. Sivil hassasiyeti üzerinde durulmuş, yalnızca terör örgütlerine karşı mücadele edileceğinden bahsedilmiştir. Ayrıca Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğüne bağlılıklarını tekrarlamışlardır. Barış Pınarı Harekâtı kapsamında ise YPG terör örgütünün ağır silahlarının toplanacağı ve örgütün 120 saat içinde Güvenli Bölgeden çekileceği kararlarına varılmıştır. Çekilmenin ardından Güvenli Bölgenin TSK tarafından kontrol edileceği vurgulanmıştır. Mutabakat metninden Türkiye lehine kararlar çıkmış, güvenli bölge oluşturma konusundaki net tavrı diplomasiye de yansımıştır.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile Cumhurbşakanı Erdoğan’ın Ankara’daki görüşmesinden.
Bölgenin önemli aktörlerinden biri olan Rusya ile de 22 Ekim 2019’da görüşülmüş ve görüşme sonunda Soçi Mutabakatı imzalanmıştır. Mutabakat metnine göre Ankara Mutabakatında olduğu gibi Suriye’nin toprak bütünlüğüne bağlılıkları yinelenmiştir. NATO üyesi Türkiye’nin milli güvenliğinin korunması hususu ilk defa Rusya ile imzalanan bir mutabakatla kayıt altına alınmış, YPG terör örgütü ile olan mücadelede milli güvenlik olgusu Rusya’nın garantörlüğü altına alınmıştır. Tel Abyad ve Ras Al Ayn bölgelerinde 32 kilometre derinlikteki statükonun korunmasına ilişkin maddeyle ise Rusya Türkiye’nin yürütmüş olduğu harekâtın meşruluğunu kabul etmektedir. Rus askerlerinin girişimi ile terör unsurlarının güvenli bölge dışına çıkarılması temin edilmiş, Barış Pınarı Harekâtı kapsamında bulunan alanlarda, 10 kilometrelik derinlikte Türk-Rus ortak devriyelerinin gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca tarafların Astana Mekanizması çerçevesinde Suriye ihtilafına kalıcı siyasi çözüm bulmak amacıyla çalışmalarına devam edecekleri belirtilmiştir.
Ankara ve Soçi mutabakatlarında, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı kapsamında yürütmüş olduğu Güvenli Bölge oluşturma çabası desteklenmiş, büyük ölçüde ilerleme kaydedilmiştir. Fakat uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletler arası ikili ilişkilerde varılan sonuçlara tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Türkiye’nin güvenlik öncelikli endişelerini gidermek üzere başlatmış olduğu Barış Pınarı Harekâtı, küresel dünyanın iki büyük gücü tarafından mutabakatlarla desteklenmiş fakat bölgedeki çatışma ortamının devam etmesi bu antlaşmaların yürürlüğe tam anlamıyla girmesini engellemektedir. John Baylis’in de belirttiği gibi uzun soluklu ve sürdürülebilir barış ortamının sağlanamayacağını, bunun sebebinin ise güvenlik meselelerine kurulan iş birliklerinden daha fazla anlam yüklenmesinden kaynaklanmaktadır.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaklaşık 6 saatlik Soçi Zirvesi öncesi basına servis edilen fotoğraf.
Türkiye’nin güvenliğini sağlama konusundaki ısrarlı tutumunun bir diğer sebebi ise bölgedeki aktörlere şüpheyle yaklaşmasıdır. Uluslararası sistemdeki anarşik yapıdan kaynaklanan düzensiz ve karmaşık ortamda hegemon bir gücün yokluğunda her aktör kendi gücünü ve kendi güvenliğini maksimize etmek ister. Eğer bu aktör bir terör örgütü ise bu doğrultuda meşru olmayan hareketler sergilemesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin YPG terör örgütüne şüphe ile yaklaşması ve harekât düzenlemesi doğal bir sonuçtur.
Sonuç olarak Türkiye sürdürmekte olduğu Barış Pınarı Harekâtı ile hudutlarının güvenliğini sağlamak, güneyinde terör devleti oluşmasını engellemek, sığınmacı konumundaki Suriyelileri güvenlik koridoruna yerleştirerek hem tampon bölge ile terörist unsurlarla arasına set çekmek hem de ekonomik açıdan güvenliğini artırmak istemiştir. Sahada ve masada yürütmüş olduğu mücadele ile bu konuda net adımlar atmış, güvenlikten ödün verilemeyeceğini göstermiştir.
Yavuz Selim Özdemir
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[irp posts=”20714″ name=”Barış Pınarı Harekatı Son Durum Haritası”]
Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır yaşanan “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve kıta sahanlığı” sorunu ve son olarak Türkiye ile Libya arasında yapılan MEB anlaşması sonrası denizlerdeki sınırlar ile ilgili kavramlar tekrar gündem oldu. “Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu” yazımda bazı detayları paylaşmıştım ancak MEB ve kıta sahanlığı arasındaki farklar ile kara sularının karşılığı başlıklarını tam anlamıyla şimdi ele almak istedim.
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Ne Demek?
1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 5. kısmında düzenleniyor.
“Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar…”
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) nedir?
Münhasır Ekonomik Bölge; kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren kıyı devlete, 200 deniz miline kadar deniz yatağı üzerindeki sular, deniz yatakları ve bunların toprak altındaki alanlarında bazı hak ve yetkiler tanıyan deniz alanına deniyor.
MEB’in belirlenmesi için “ilan” ve “antlaşma” şeklinde iki ayrı ya da bütünler yöntem bulunmaktadır. Bu yöntemlerden MEB ilan etmek için 1982 BMDHS’nin 75’inci maddesi gereğince sahildar devletin ilan ettiği MEB’i gösteren harita yayımlayarak veya coğrafi koordinatlara ilişkin listeleri gerektiği şekilde yayımlayarak bunların bir nüshasını BM Genel Sekreteri’ne göndermesi gereklidir.
Neden önemli?
Ekonomik değeri yüksek türlerin bu bölgelerde yaşamaları, kıta sahanlığında Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden ülkelerin ekonomisine avlanma ve yetiştirme faaliyetleri sonucu katkı getirebiliyor. Ayrıca deniz dibinde kıymetli fosil kaynakların varlığı ya da olma ihtimali de bu alanların önemini artırıyor.
Hukuki olarak, sahildar devlet kıta sahanlığında araştırmada bulunmadığı veya buranın doğal kaynaklarını işletmediği takdirde, hiç kimse sahildar devletin açık rızası olmadan bu tür faaliyetlere girişemiyor.
Kıta Sahanlığı Nedir?
Jeolojik anlamda, ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısı ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadarki alan.
Kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili (yaklaşık 370 km) mesafeye kadar olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarını, deniz yatağı ve toprak altını içeriyor.
Kıta sahanlığı nedir?
Kıyı devletinin kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren su altı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen haklara sahip olduğu deniz alanı burası.
Kıta sahanlığı ilan gerektirmiyor.
Bu bağlamda Türkiye bir kara devletidir ve kıta sahanlığı vardır. 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansı’nda kabul edilen Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 4. maddesine göre, “sahil devleti, kıta sahanlığı üzerinde araştırma yapmak ve doğal kaynakları işletmek bakımından egemen haklarını kullanır” denilmektedir.
Kıta sahanlığının uluslararası olarak belirtildiği ilk belge, İngiltere ile Venezuela arasında imzalanan 26 Şubat 1942 tarihli “Paria Körfezi” anlaşması. Uluslararası hukuka 1958’de girdi. Daha sonra 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenleme yapıldı.
“Sahildar bir devletin kıta sahanlığı, kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içerir.”
Türkiye ile Libya kıta sahanlığı sınırlarını gösteren harita. (AA)
Kıta Sahanlığı ile Münhasır Ekonomik Bölge Arasındaki Farklar
Kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge, deniz yetki alanları olarak, petrol/doğal gaz arama ve çıkarma bakımından kıyı devletine aynı egemen hakları veriyor. Ancak Münhasır Ekonomik Bölge, su kütlesindeki canlı kaynakları da (balıkçılık) içerdiğinden daha kapsayıcı.
Münhasır Ekonomik Bölge, kıyı devletine canlı ve cansız kaynaklar üzerinde ekonomik haklar veriyor, diğer devletlerle sahil devleti arasında denge sağlıyor. Bu bölge kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 mil alana kadar uzanıyor. Sahildar devletler kıta sahanlığına herhangi bir bildirim yapmadan, kendiliğinden sahip.
MEB ise ilan etme yoluyla kazanılıyor. Devlet kendiliğinden bu alana sahip değil, MEB kararını ilan etmek zorunda.
Münhasır Ekonomik Bölge 200 deniz miline kadar olan bölgede kıta sahanlığı haklarını da kapsıyor.
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ile kıta sahanlığı arasındaki farklar
Kıta sahanlığı, kıyı devletinin coğrafi yapısı gereği saptanıyor. Münhasır Ekonomik Bölge, belirli uzaklıktaki bir alanda kıyı devletine bu bölgede bulunan doğal canlı ve cansız kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve idaresi gibi egemen haklarla ilgili hukuki bir kavram. Münhasır Ekonomik Bölge ise kıta sahanlığına ek olarak canlı ve cansız kaynaklar üzerinde haklar da söz konusu.
İki kavram arasındaki bir diğer fark ise, Münhasır Ekonomik Bölge’nin genişliği 200 deniz miliyken, 1982 tarihli BMDHS’ye göre kıta sahanlığının dış sınırı belirli hallerde 200 milin ötesine de (350 mile kadar) geçebiliyor.
Çevre denizlerde bu mesafelerin tatbiki mümkün değil. İkisinin de dış sınırı, dar coğrafyalarda ya ikili anlaşma ya da mahkeme yoluyla belirleniyor.
Hakça ve adaletli sınırlandırma temel kural. Ortay hat kural değil. Ayrıca ikili anlaşmanın da 3. tarafların haklarını, muhtemel kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölgelerini ihlal etmemesi gerekiyor.
Karasuları Ne Demek?
Kara sularının belirlenmesi
Egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hakimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirler. Başka bir tanımla; karasuları, iç sular veya kıyı ile açık deniz arasında bulunan, genişliğini her ülkenin iç hukukuna göre kendisinin belirlediği deniz sularıdır. Karasuları iç sularla beraber ilgili devletin deniz ülkesini meydana getirir.
Karasuları ile ilgili iki farklı bakış vardır. Birinci görüş; karasularını devletin ayrılmaz bir parçası, ülkenin su altında kalmış toprakları olarak ifade eder. İkinci görüşte karasuların açık denizin devamı olduğunu, devletlerin ancak sahil kenarında faaliyet yapabileceğini kabul eder. Günümüzde devletler birinci görüşü kabul etmektedir.
Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.
Arjantin Latin Amerika’nın en büyük üçüncü, dünyanın ise 29.ekonomisidir. 44 milyonluk nüfusu, dünya’nın en büyük 8.coğrafyasına sahip olması, sinema, futbol ve diğer yumuşak güç unsurlarıyla birlikte Arjantin, bölgesel ve küresel çapta önem taşımaktadır. Bu yazıda son dönemde yaşadığı siyasi ve ekonomik değişimler üzerine bir değerlendirme yapılmıştır.
20.Yüzyıl Arjantin için zor bir dönem olmuştur. Bu dönemde göç dalgaları, askeri darbeler, Falkand savaşının kaybedilmesi, ekonomik krizler, iç savaş ve siyasi kargaşalar yaşanmıştır. Fakat Juan Domingo Peron ve Peronizm ideolojisi Arjantin tarihine yine bu dönemde kalıcı etkiler bırakmıştır. Bugün ve yarınki Arjantin’in değerlendirilebilmesi için en azından II.Dünya Savaşından sonra yaşananlara kısaca bakmakta fayda vardır.
II.Dünya Savaşı Sırasında (1943) Arjantin’de askeri darbe yaşanmıştır. Yeni iktidara gelen askeri cunta’nın çalışma bakanı olarak görev yapan Peron, söylem ve icraatlarıyla kısa sürede dikkat çekmiş ve bunun sonucunda görevinden uzaklaştırılmıştır. Peron üç kez hükümet kurmuş, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında üçüncü bir yol olduğunu savunmuştur. Peronizm hareketi, bugün hala Arjantin’in siyasi atmosferinde güçlü destek bulmaktadır. Fakat Arjantin’de Peron’u sevmeyen kitlelerde bulunmakta ve Peron hakkında olumsuz yorumlar paylaşıldığını söylemekte yarar vardır. Juan Domingo Peron’un eşi Eva Peron da benzer bir şöhrete sahiptir. İşçiler için “Anne” olarak kabul edilmiştir. Genç yaşta ölmesi tüm Arjantin’i yasa boğmuştur.[1] Peron ile Adnan Menderes arasında benzerlik kurmaktayım. İki siyasetçinin söylemleri de halk arasında karşılık bulmuş, çalışmalarıyla demokratik ortamı yeninden çeşitlenmiş ve ikisi de 1960’lı yıllara varamadan askeri darbe ile görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
Fotoğraf 1: Juan Domingo Peron (1895-1975) – Fotoğraf 2 : Adnan Menderes (1899-1961)
1962, 1966 ve 1970 yılları arasında Arjantin üç darbe daha yaşamıştır. Bu dönemde Arjantin’de büyük bir terör yaşanmış (Guerra Sucia) yaklaşık 30.000 Arjantinli hayatını kaybetmiştir. Yine 1982 yılında Falkand Savaşı da mağlubiyetle sonuçlanmıştır. Peronist Carlos Menem’in (El Turco) Turgut Özal’la benzer şekilde geliştirdiği Neo-Liberal politikalar yine Türkiye ile benzer tarihte (2001) Arjantin ekonomisinin infilak etmesiyle sonuçlanmıştır.
2001 Ekonomik Krizi, Arjantin – 2001 Ekonomik Krizi, Türkiye
Bu dönemden sonra Arjantin’de ilk kez beliren önemli bir kırılma yaşanmıştır. Peronist ideolojiden farklı bir tutuma sahip merkez sağ cephesi Mauricio Macri önderliğinde oluşturulmuş ve 2005’ten günümüze kadar etkisini göstermiştir. Macri, zengin bir iş adamıdır ve ABD ile ilişkileri kuvvetlidir. Sol çizgide olduğu düşünülen Arjantin ABD’nin en önemli müttefiki olmuştur. Macri öncülüğündeki Cambiemos hareketinin güvenlik ve ekonomi politikaları kesmen karşılık bulmuştur. Uluslararası alanda prestijli birtakım çalışmalara imza atılmıştır (G-20 zirvesi, Gençlik Olimpiyatları)
Fakat Arjantin Peso’su geçen sene yine ilginç bir benzerlik olarak Türk Lirasıyla aynı dönemde ciddi değer kaybı yaşamıştır.[2] Bu durum Arjantin ekonomisinin daha fazla dayanamamasına neden olmuş ve IMF ile 57 milyar dolarlık rekor kredi anlaşması yapmıştır. Ekonomik sorunlar 2019 seçimlerinin kaderini belirlemiştir. Peronist blok birleşmiş, Hepimizin Cephesi (Frente de Todos) Aberto Fernandez‘ i %48.1 oy oranıyla ikinci tura kalmadan iktidara taşımıştır. Bu olayın mimarlarından eski Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner başkan yardımcısı olarak görev almıştır.
Cristina Fernandez de Kirchner ve Aberto Fernandez
Bundan Sonra Neler Olur?
Kriz: 57 Milyar dolar borç almakla birlikte Arjantin ekonomisi henüz düzelmeye dair bir emare gösterememiştir. Seçim sonrasında peso yine rekor bir düşüş yaşamıştır. Yatırımcılar korkmuştur. Borçların geri ödeme tarihi ise yaklaşmaktadır. Yeni devlet başkanı borçları ödemeyeceğini beyan etse de bu kolay birşey değildir. IMF’ye rest çekmek küresel okların hedefi haline getirebilir ülkeyi. Arjantin ekonomisi Doç. Dr. Burak Hamza Eryiğit’in tabiriyle neşterin acısını yakın zamanda hissedecektir.
İç Hesaplaşma: Kirchner, devlet başkanlığını bıraktığı dönemde birçok soruşturmayla karşı karşıya kalmıştır. Tekrardan iktidarda güç sahibi olması bu soruşturmalara misilleme verme imkanı sağlamıştır.
Ekonomik Krizin Etkileri: Arjantin’de güvenlik sorunu büyüktür. 2001 yılında ekonomik krizin patlamasıyla gördüğümüz asayişin bozulması Piquetero gibi çok güçlü örgütlenmeleri beraberinde getirebilir. Latin Amerika’da suçun önemli bir yeri vardır. Bireyler sırf çetelere girmek için suç işleyebilmektedir. Böyle bir atmosferde ekonomik krizler ortaya çıktığında durum çok daha kötüleşebiliyor. Nitekim 2001 krizinde eylemciler sokakları bloke etmiş, şehir ulaşımını felce uğratmış, hatta başkanlık sarayına kadar yaklaşarak (Casa Rosada) başkan Rua’nın helikopterle saraydan kaçıp istifa etmesine neden olmuşlardır. Geçen hafta bir organize suç şebekesinin Arjantin’in en güvenli lokasyonlarından kabul edilen Puerto Madero’da milyoner İngiliz iş adamı Matthew Charles Gibbard’ın öldürülmesi bu doğrultuda birtakım ön sezileri bize sunmaktadır.
Siyasi Atmosfer: Latin Amerika’da güçlü olmanın anahtarı Brezilya ve Arjantin’in sizinle aynı safta olmasını gerektirir. Brezilya’da Bolsonaro ve Arjantin’de Macri ABD’nin yakın müttefikleriydi. Macri ekonomik dalgalanmayı Trump ile yakın ilişkileriyle belki aşabilirdi, ancak Trump maddi olarak yakın arkadaşını desteklemedi. Sonucunda Latin Amerika’nın önemli kalelerinden birinde ABD’ye çok sıcak bakmayan bir iktidar 10 Aralık 2019’da görevi devraldı. Aynı zamanda Brezilya’da Lula da Silva’nın serbest kalması ve Bolsonaro’nun prestijini kaybetmesi Latin Amerika’da yeni bir değişim ihtimalini güçlendirmektedir.
İsmail Vardi
Stratejik Ortak Misafir Yazar
[1] Madonna “Don’t cry for me Argentina” adlı ünlü eserini Eva Peron’a atfetmiştir.
[2] BBC, “Economist: Arjantin Pesosu ve Türk Lirası için yine zor bir hafta”, 31.08.2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45351795, Erişim: 21.12.2019
ABD ile yaşanan S-400 krizinin ardından bu uçakların Türkiye’ye teslimatının durdurulması ile birlikte alternatifler konuşulmaya başlandı. Öncelikle, S-400 için F-35 teslimatının tehlikeye atılmasına değer mi derseniz başka bir ifade ile hangisi ülkemiz için daha öncelikli derseniz askerlik vazifesini hava savunma asteğmen olarak yapmış bir vatansever olarak S 400’lerin çok daha öncelikli olduğunu rahatlıkla söylemeliyim. Çok kısa ifade etmek gerekirse; S-400’ler hem Ortadoğu ve Akdeniz’in şu ortamında daha önceliklidir hem de F-35 alternatiflerini bulmak S-400’e oranla daha kolaydır.
Peki F-35 uçaklarının alternatifleri nelerdir? Öncelikle ifade edelim ki bu uçakları biz F-16 çok amaçlı avcı uçağı yerine değil, bombardıman uçağı olan ve miadını dolduran F-4 Phantom uçağının yerine alıyoruz. Ayrıca yakın zamanda donanmamıza katacağımız TCG Anadolu ve TCG Trakya Amfibi Hücum gemimize dikey iniş kalkış yapabilecek modelini de almayı düşünmekte idik. Şu an için aslında F-35 savaş uçağının tam alternatifi yok. Belki dikey iniş kalkış yapabilen İngiliz Harrier uçakları akla gelebilir ancak bu uçaklar artık gelişen teknoloji karşısında çok yetersiz kaldı. Yapılması gereken iş elbette kendi uçağımız TF-X projesini bir an önce bitirip kendi göbeğimizi kendimiz kesmek. Ancak bunun için en iyimser tahminle 8-10 senelik bir zaman dilimi olduğundan bu süre zarfında mevcut alternatifleri düşünmek icap ediyor.
TF-X’in mock-up’ı Tekno Fest’e sergilendi.
Şimdi F-35 alternatiflerini tek tek ele alalım. Kamuoyunda adı geçen birkaç uçak var. Bunların tamamının avcı yahut ta çok amaçlı savaş uçakları olduğunu tekrar belirtmekte fayda var. Yani tam olarak bombardıman uçağı vazifesini yerine getiremeyecek ancak TF-X uçağımızın envantere girene kadar geçici bir çözümü olabilecek, bu göreve yakın bir görev yapabilecek bir alternatif olmalı. Kamu oyunda adı geçen Rus SU-35 , SU-57 ; Çin J-20 , J-31 ; AB üretimi Eurofighter Typhoon; Fransız Rafale ve İsveç SAAB JAS-39 Gripen uçaklarının hangilerinin F-35 alternatifi olabileceğine bakalım.
Çin J-20 ile Rus SU-57’leri henüz kendilerini ispatlayamadıkları yani henüz seri üretim bandına girmedikleri için başlangıçta eleyebiliriz. Ayrıca Çin bu uçağı kimseye satmıyor. Rus SU-57 de yine Hindistan ile ortak üretecekleri bir uçak olup bir çok teknik problem nedeniyle Hindistan bu projeden çekildi ve Rusya bir türlü bu uçağı problemsiz bir şekilde uçuramadı. Zaten bize teklif ettikleri uçak bu yüzden Su-35 oldu. Bu uçak ise en çok konuşulan alternatif olmakla birlikte bazı zorluklar var. Zira Rus savaş uçağı almakla iş bitmiyor tüm teknik altyapı ,bakım protokolleri ,mevcut askeri hava üslerimizde buna uygun değişiklikler, eğitim, bakım, onarım standartları da NATO standartlarına uymadığı için ciddi değişiklikler ve masraflar gerektiriyor. Zorda kalırsak olabilir elbet ancak altta değineceğim bir başka alternatif SAAB Gripen bu alandaki zorlukları daha kolay atlatabileceğimiz daha akla yatkın çözüm olabilir.
AB menşeili Eurofighter Typhoon ile Fransız Rafale uçakları NATO standartlarına uygun uçaklar olmasına rağmen hem birim fiyatı çok pahalı hem de saatlik uçuş bakım masrafları ve süreleri çok fazla. Ekonomisi çok güçlü olmayan bir ülke için bunlar ayrıntılı düşünülmesi gereken hususlar. Fransızların ve Almanların sürekli sorun çıkarma olasılıklarını da hesap etmek zorundayız. Rafale uçağının uçak gemilerine de inebilen versiyonu olsa da TCG Anadolu için çok ciddi revizyon gerektirmesi de ayrı konu. Rafele birim fiyatı 70 Milyon dolar, Eurofighter Typhoon birim fiyatı 100 milyon dolar, F-35 birim fiyatı 100 milyon dolar civarıdır. SAAB Gripen birim fiyatı 40-60 milyon dolar.
Rafele savaş uçağı
Gelelim son ve en makul alternatif olan İsveç SAAB JAS-39 Gripen savaş uçağına. Bir çok uzmanın da takip ettiğim kadarıyla en makul çözüm olarak gördüğü bu uçak askerlik vazifesini hava savunma subay olarak yapmış ve savaş uçakları konusunda dolayısıyla ayrıntılı bir eğitim almış bir insan olarak naçizane benim de fikrim bu yönde. Peki neden bu uçak milli TF-X savaş uçağı üretim süreci tamamlanma aşamasına dek en makul alternatif olabilir? İlkin bu uçağın üretim doktrinini bilmek icap eder. 2. Dünya Harbi sonrası İsveçliler çok ciddi Rus tehdidi altında olup ani Rus savaş uçakları baskınından korktukları için daha önceki savaş uçaklarında da pratikliği esas almışlardır. Yani ani bir hava saldırısında uçaklarının bir an önce havalanması, kolay kamufle olması, bakım hazırlık sürecinin çok kısa olması, az maliyetli olması onlar için bir savaş uçağı için en önemli hususları olmuştur. En önemli şey pratikliktir.
Bu uçağın avantajları çok fazladır. Bir kere birim fiyatı 40-60 milyon dolar olup diğer alternatiflerden çok daha ucuzdur. Ucuz olması uçağın kabiliyetlerinin düşük olması anlamına gelmemektedir. Bir savaş uçağının fiyat kriterlerinin belirlenmesinde ihraç miktarı vs. bir çok etken olup bunlar siyaseten ABD ve diğer güçlü üreticilerle rekabet edememelerinden kaynaklıdır. Esasen teknik özellikleri ile muhteşem bir uçaktır. Pratiklik esas alınarak üretildiğine yukarıda değinmiştim. Öyle ki; 5 kişilik bir personel bu uçağı 10 dakika gibi kısa bir sürede uçuşa hazır hale getirebilir. Sadece 500 metre kalkış, 600 metre iniş mesafesine ihtiyaç duyması bu uçağın normal otoyola dahi inebilmesine ve kalkabilmesine yol açar ki bu başka hiçbir uçakta olmayan muhteşem bir özelliktir. Harbe hazırlık oranı tartışmasız dünyadaki en iyi uçaktır .Nemli , dondurucu , buzlu havaya karşı güvenlikli tasarıma sahiptir. Bir saatlik uçuş bakım masrafları ve süresi diğer alternatiflerine oranla çok daha avantajlıdır. Maximum 5 saattir ki bu oran F-22 için 18 saattir. Bu güne değin 235 adet üretilmiş olup sorunsuzca Çekya ,Brezilya ,Tayland ,Macaristan , Güney Afrika Cumhuriyeti ve doğal olarak İsveç hava kuvvetlerinde görev yapmaktadır. Hindistan Rusya ile ortak projesi olan SU 57 den teknik sorunlar nedeniyle vazgeçmesinin ardından bu uçaktan edineceğini açıkladı. SAAB Gripen, 1988 yılında ilk uçuşunu gerçekleştirmiş olup 1997 yılında envantere girmiştir. Kendini ispatlamış bir uçaktır.
Uçak uzunluk: 14 m.
Yüklü ağırlık: 15.000 kg.
Menzil: 3200 km.
İrtifa: 19.000 m.
Silah istasyonu: Kanat altı 8 adet
Motor: Volvo
SAAB Gripen tam stealth (hayalet) bir savaş uçağı değildir. Bu yönüyle F-35 ile rekabet edemez denilebilir. Ancak bu hem avantaj hem de dezavantajdır. Bir uçağın stealth olması mühimmat kapasitesini çok ciddi düşürür. Bana sorarsanız yarı görünmez olması yani radar izinin çok küçük olması tam stealth olup ta mühimmat kapasitesini çok ciddi kısıtlamasından iyidir. SAAB Gripen radar izi çok küçüktür. Tespiti çok zordur buna karşın mühimmat kapasitesinden taviz vermemiştir. Yine çok gelişmiş düşmanı yanıltmaya yönelik A sınıfı muharebe sistemlerine sahiptir. Havadan havaya ve havadan karaya NATO standartlarında gelişmiş füze silah sistemlerine sahiptir. Manevra yeteneği çok gelişmiştir. Bu özellik bir savaş uçağı için hayati önemde olup F-35 için en zayıf noktasıdır. NATO standartlarında olması Rus alternatifinde olduğu gibi uyum problemlerini de yansıtmaz. Şu an için bu uçağın tek dezavantajı İsveç ile yaşanacak bir ABD baskısı ile siyasi problemin yedek parça , mühimmat tedarikinde sorunlar çıkması görülüyor ki bu sorun tüm diğer alternatifler için de cari. Yine bu problemden başkaca uyum sorunları gibi sorunlar fazlasıyla diğer alternatifler de mevcut yukarıda bunlara değindim.
Saab JAS-39
Özetlemek gerekirse milli projelerin hız kazandığı şu günlerde kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi gerektiği tüm strateji uzmanları ve askeri uzmanların ortak fikri. Ancak savaş uçağı projemiz TF-X’in 8-10 yıllık bir sürece daha ihtiyaç duyması nedeniyle bu süre zarfında en iyi alternatif olabilecek savaş uçağını analiz etmeye çalıştık. Kaçınılmaz olarak bunu henüz esasen bombardıman uçağı alternatifi bulunmaması nedeniyle mevcut çok amaçlı uçaklar arasından yapmak gerekti. Bunun için de ülkemiz adına en öncelikli kıstas maliyet ve NATO standart uyum sorunu oldu. Sonraki kıstas bombardıman uçağı olarak kullanılacak olması hasebiyle mühimmat kapasitesi oldu. Bombardıman uçağının stealth özelliği mühimmat kapasitesini çok ciddi düşürmesi anlamına geldiğinden bir orta yol bulunmalı yarı stealth özellikli ancak mühimmat kapasitesinden taviz vermeyen bir uçak olmalı idi. Fiyat/performans değerlerini de göz önüne aldığımızda bir hava savunmacı olarak naçizane ben de İsveç SAAB JAS-39 savaş uçağının geçici süreçte bombardıman uçağı yerine kullanabileceğimiz en iyi çok amaçlı savaş uçağı olacağı görüşündeyim.
2 milyar kullanıcısı olan devasa sosyal medya platformu Facebook’un 2020’de çıkarmaya
hazırlandığı kripto para birimi olan Libra, referansı olan kurumların da desteğiyle BitCoin’i
tahtından indirebilecek mi?
Libra’nın uzmanlar tarafından 200-400 dolar aralığından kapıyı açması bekleniyor. Beklenen ivmeyi yakalayabilirse ardıllarıyla birlikte çoğu ülkede madeni ve kağıt paraları rafa kaldıracağı da söylentiler arasında.
Librayı Nerelerde Kullanabiliriz?
Libra sadece maddi paraya çevrilmek için kullanılacak bir nevi döviz görevini görecek bir para birimi değil de insanların harcamalarını da yapabilecekleri gündelik yaşamlarında da
kullanabilecekleri bir para birimi olarak çıkacak. Bu alışverişleri yaparken iki tarafın da Libra
sahibi olması gerekiyor. Libra cüzdanları yani Calibralar bu işlemleri kolaylaştırıyor.
Libra Güvenli mi?
Hepimizin malumu olduğu üzere Facebook’ un güvenlik zaafiyeti ortada. Ama Libra sadece
Facebook’ un tasarrufunda değil. Bu nedenle güvenlikten de sadece Facebook mesul
olmadığından güvenlikten çok endişe duyulmayabilir. Calibralarla kesintisiz canlı destekten
iletişim kurulabilir olması güvenliğin üst düzeyde olacağını gösteriyor.
Libra Türkiye’ye Ne Zaman Gelir?
Bu konuda kesin bir bilgi vermek oldukça güç. Türkiye, elektronik bankacılığın oldukça sık
tercih edildiği bir ülke bu yüzden Libra’nın Türkiye pazarında tutulması biraz zaman alacağı
gösteriyor.