Ortadoğu’nun En Büyük Etki Ajanı: Muhammed Dahlan

Muhammed Dahlan, 29 Eylül 1961’de Han Yunus adındaki bir mülteci kampında dünyaya gözlerini açtı. Gençlik yıllarında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’ne katılıp, içindeki İsrail nefretiyle hareket etti. Daha sonra Fetih Şahinleri isimli, El-Fetih’e bağlı bir gençlik örgütlenmesinin liderliğini yaptı. İsrail hapishaneleriyle tanışması da buradan sonra başlamıştır. Dahlan, bu örgütün kurucu liderliğinden dolayı 11 kez tutuklanmıştır. Hapisteyken İbranice öğrenmiş ve İsrailli üst düzey yetkililerle yakın ilişkiler kurmuştur. Bu ilişkiler, hapisten çıktıktan sonra da devam etmiştir. Tutuklanmalar sebebiyle Dahlan, Filistin siyasetinde önemli mevkilere çıkmıştır. 1981-1986 yılları bu İsrail hapishanelerinde geçmiştir. 1980’li yıllarda İran Devrimi sonrası Filistin’deki İslâmî gruplar (İslâmî Cihat, Hamas) yükselişe geçmiştir. Bu sırada Dahlan hem Fetih lideri hem de Yaser Arafat’ın yakın adamı olmuştur. Bu İslâmî gruplarla da mücadele etmiştir.

Hapisten çıktıktan bir sene sonra 1987’de, Birinci İntifada olayında Arafat’ın talimatıyla aktif rol almış ve İsrail’in hedefine tekrardan girmiştir. Hedef olduktan sonra çareyi kaçmakta arayan Dahlan, sırasıyla Ürdün, Kahire, Bağdat ve Tunus’a kaçmıştır. Tunus’ta iken 1993’te Oslo’daki Barış Görüşmeleri’nde İsrail ile anlaşmaktan yana olmuş ve Arafat’ın kararlarını da destelemiştir. Görüşmelerden sonra Dahlan, Arafat ile arayı sıcak tutmuş ve onun yakın ekibine girmeyi başarmıştır. Yakın ekibine girdikten sonra 20 bin kişilik gücüyle Gazze’nin kontrolünü sağlayan Gazze Önleyici Kuvvetleri’nin başına getirilmiştir. FKÖ döneminde hapse girmesi sayesinde İbranice öğrenmesi, İsrailli yetkililerle ilişkiler kurması ve İngilizce bilmesi en son da böyle bir gücü eline almasıyla CIA, MOSSAD, Suudi, Ürdün ve Batılı ülkelerin istihbarat birimleriyle ilişkiler kurmuştur. Filistinlilere yaptığı işkence niteliğindeki tutumları sanki İsrail ile yarış halinde olduğunu gösteriyordu. Hamas güçlerine karşı yürüttüğü operasyonlar sebebiyle insan haklarını ihlal ettiği yönünde suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. Hamas grubunun manevi lideri Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinde parmağı olduğu iddia edilmiştir.

Adeta kaleyi içten fetheden Dahlan, 2001’deki İkinci İntifada olayından sonra Arafat’a rakip olmak için kendini siyaset alanında parlatma çabalarına girmiştir. Arafat rejimini yolsuzlukla suçlamış ve istifaya çağırmıştır. Dahlan ile MOSSAD arasında yakın ilişkilerin olduğu iddialar yayılmaya başlanmıştır. El-Fetih içinde her zaman taraftar bulan Dahlan, Arafat ile ters düşünce Mahmud Abbas ile yakınlaşmaya başlamıştır. Bu yakınlık sonucu Abbas, Dahlan için devlet ve güvenlik ile ilgili bakanlığı ayırıp, devlet güvenliğini ona emanet etmiştir.

Sunum Yapmadan Bush’u Etkilemişti

2003’te İsrail ile Filistin arasında barış görüşmeleri gerçekleşirken ilginç bir olay yaşanmıştı. İsrail’i temsilen Ariel Şaron’un, Filistin’i temsilen ise Mahmud Abbas’ın, ABD Başkanı Bush’un da arabulucu sıfatıyla bulunduğu toplantıda Dahlan, İsrail işgalindeki Filistin topraklarında bulunan yerleşim yerlerinin güvenliği hakkında sunum yapacaktı. Tam sunumuna başlamıştı ki Bush onu susturdu ve şunları söyledi: “Tek ihtiyacım gözlerine bakmaktı. Bay Şaron’a güvendiğim gibi sana da güveniyorum”.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Muhammed Dahlan

2004’te Yaser Arafat şüpheli bir şekilde zehirlenerek vefat etmişti. Arafat’ın vefatından sonra, sağlığında Arafat müsaade etmediği için yapamadığı birçok projeyi İsrail hayata geçirmişti. Arafat’ın sır ölümünün müsebbibi Dahlan olduğu öne sürülmüştü. Arafat’ın eşi Süha Arafat’ın yıllarca uğraşması, katili bulma girişimleri dosyanın kapatılmasıyla boşa gitmişti. Dahlan, Abbas tarafından İsrail ile ilişkilerden sorumlu bakan olarak atandı.

Dahlan İçin Güzel Günler Bitmeye Başlamıştı

2006’daki seçimi Hamas kazanmıştı. Bu zaferle Orta Doğu’daki İsrail merkezli planlar bozulmuştu. Artık Dahlan ve Hamas yeni bir döneme girmişti. 2007 yılında Hamas ile El-Fetih arasında çatışmalar ve anlaşmalar devam etti. Dahlan bu süreçte Hamas ile mücadelenin baş aktörüydü. Mahmud Abbas’ın Batı Şeria ve Gazze’de olağanüstü hâl ilan etmesiyle kurulan hükûmet son buldu. Böylece Gazze artık tamamen Hamas güçlerinin kontrolüne girmişti. Bu kontrolden sonra istihbarat karargâhı ele geçirildi ve Dahlan ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Bu belgeler, Dahlan tarafından gelen tüm tehditlere rağmen El Cezire’de yayımlandı. Ses kayıtları, mailler, gizli toplantı notları, büyük ölçekli para transferlerinin belgeleri, haritalar, strateji belgeleri gibi 1999 yılından beri gelen süreci kapsayan 1600’den fazla belge mevcuttu. Bu belgeler arasında Dahlan tarafından İsrail Dışişleri Bakanı Mofaz için gönderilen bir mektup dikkat çekiciydi. Mektupta İsrail ile birlikte yaşamayı kabul etmeyenlerin kökünün kazınacağını, Bush’a verdiği sözleri yerine getirmek için canını vermeye hazır olduğunu ve Filistin meclisindeki çoğu bakanı teşvik ve şantajla yanına çektiğini yazmıştı.

2007’nin yaz aylarında Dahlan için Gazze macerası son bulmuştu. Hamas onu Gazze’den sınır dışı etmişti. İlk önce Batı Şeria’ya giden Dahlan, burada Abbas tarafından da dışlandı. Üstelik 2011 yılında Abbas yönetimine darbe yapmakla suçlanmıştı. Yine 2011 yılı içinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’ne iltica etmek zorunda kalmıştı. BAE’ne ilticasından sonra siyaset arenasında geniş hareket alanı kazanan Dahlan, sadece Filistin ile yetinmiyordu artık. Türkiye, Katar, Mısır ve Libya içinde de operasyonlar gerçekleştirmeye başlamıştı. Türkiye ve Katar hakkında medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, siyasi hareketleri ve sosyal kuruluşları finanse ederek algı çalışmalarını yönetiyordu. Sadece Türkiye ve Katar değil, Mısır’daki darbede de doğrudan parmağı olduğu aşikâr bir durum. Sol örgütler ve Nur Partisi ile medya yöneticileri darbeden önce fonlanarak İhvan aleyhinde ve Sisi lehinde propagandalar yapılmasını sağlamıştı. Mursi devrildikten sonra hem Mısır’ı yanına almış oldu hem de Türkiye ile Mısır arasındaki dostluğu bitirmiş oldu. Dahlan, aynı şekilde Katar’daki ablukanın da baş mimarıydı.

Türkiye Dahil 13 Ülkede Aktif

Filistin’den başka Türkiye dahil 13 ülkede aktif rol alıyor. Faaliyetlerini dernekler ve vakıflar üzerinden yürütüyor. BAE tarafından yıllık 600 Milyon Dolar destekle 3 bin kişilik istihbarat ağını yönettiği belirtilen Dahlan, 40 kişilik özel bir Sırp timi tarafından her gittiği ülkede korunduğu iddia ediliyor.

Türkiye dosyası da bir hayli kabarık. 2013’teki Gezi olaylarının finansörü olduğu iddiası çok konuşulmuştu ve 15 Temmuz’un baş aktörlerinden olduğu iddia edilmişti.

Ardından Cemal Kaşıkçı cinayetinde bilgi toplama amaçlı Türkiye’ye gelen iki BAE ajanı Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) tarafından yakalanmıştı. Yapılan sorgularda her şeyi itiraf eden iki casusun Dahlan için çalıştıkları ortaya çıktı.

Kendi kurduğu televizyon kanalına darbeden bir ay sonra FETÖ elebaşını çıkarıp Türkiye aleyhine konuşturması da bu terör örgütüne verdiği desteği kanıtlıyor.

Geçtiğimiz günlerde de Türkiye, Dahlan’ı terörden arananlar listesinde 10 milyon TL ödüllü kırmızı kategoriye ekledi.

Muhammed Dahlan’ı özetleme gerekirse;

“Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde İsrail nefretiyle yetişip, sonunda İsrail çıkarları için çalışmaya hayatını adayan eli kanlı bir casus.”

Uğurcan Şiyhan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Kaynak:

https://www.middleeasteye.net/fr/news/exclusive-uae-funnelled-money-turkish-coup-plotters-21441671

Kanal İstanbul Projesi ve Montrö: Boğaz Kapatılabilir mi?

İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının durumu geçmişten günümüze uluslararası güçler tarafından her zaman masaya yatırılmak istenen, ülkelerin imtiyaz talep ettiği bir konu olarak öne çıkmıştır. Son olarak İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşılıklı açıklamalarıyla gündeme gelen Kanal istanbul projesi ile birlikte boğazların durumu ve projenin hayata geçmesiyle birlikte karşılaşılabilecek olumlu veya olumsuz birçok başlık tartışılmaya başlandı. Bu yazıda Kanal İstanbul’un amacı, ticaret ve savaş gemilerinin geçiş hakları, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin detayları, ve Kanal’ın ABD projesi olduğu iddialarının temelleri ele alınacaktır.

Kanal İstanbul, İstanbul’a ‘ikinci boğaz’ oluşturma, ticaret gemilerinin geçişiyle birlikte gelir elde etme, boğazlardaki gemi trafiğini hafifletme ve kanal çevresinde yaklaşık 1 milyon nüfuslu bir şehir oluşturma planı kapsamında 2011 yılında o zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Çılgın Proje” olarak duyurduğu bir projedir.

Tübitak’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nde 1990 yılında “İstanbul Kanalını Düşünüyorum” isimli yazısıyla dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem, İstanbul Boğazı’na alternatif bir su yolu yapılma projesinin Roma İmparatorluğu döneminde bu yana konuşulduğunu, 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde tekrar gündeme geldiğini dile getirmişti.

Avcılar, Arnavutköy ve Başakşehir ilçelerindeki Küçükçekmece-Sazlıdere-Durusu hattından geçeceği duyurulan projenin, yaklaşık 45 km uzunluğunda, yüzeyde 145-150 m, tabanda ise yaklaşık 125 m olmak üzere 20.75 metre derinlikte olacağı belirtiliyor.

7 köprünün yapılacak olan projenin demir yolları ve 3. havalimanı ile de bağlantısı sağlanacak. Kanalın hayata geçirilmesiyle İstanbul’da iki yeni yarımada ve yeni bir de yeni bir ada (İstanbul Avrupa Yakası’nın yaklaşık yarısı) oluşacak. Son açıklanan bilgilere göre 75 milyar TL bütçesiyle göz dolduran projenin 7 yılda tamamlanması bekleniyor.

Ulaştırma Bakanlığı tarafından projelendirilen ve ÇED süreci Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülen Kanal İstanbul’un çevresinde kurulması planlanan şehir ile ilgili İBB ve İSKİ’nin bölgedeki arazileri TOKİ’ye devredecek ve buradaki tüm gelir kanal finansmanı olarak kullanılacak.

Proje ile ilgili yaşanan son gelişmeler:

  • Projeyi ‘cinayet olarak nitelendiren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, önceki yönetimin imzaladığı protokolden çekildiklerini söyledi.
  • ÇED sürecini yöneten Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kanal İstanbul projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunu uygun bularak kabul etti. İmamoğlu’nun protokolden çekilme açıklamasına ilişkin konuşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, “Kanal İstanbul Projesi’yle İstanbul’a trafik, sosyal donatı ve yeşil alanlarıyla nefes aldıracak iki örnek akıllı şehri de yapacağız. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tek taraflı protokolden çekilme hakkı yoktur” ifadesini kullandı.
  • Anayasa Mahkemesi, Kanal İstanbul’un Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli kapsamına alınmasına ilişkin düzenlemenin iptal istemini reddetti.
  • Konuyla ilgili konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bunun çalışması, 1 haftalık, 1 aylık, 1 yıllık değil, ta belediye başkanlığımın sonlarına doğru atılmış bir adımdır. Biz bu adımı hayata geçireceğiz. Dünyada nasıl Süveyş varsa, Cebelitarık varsa, bizde de Kanal İstanbul olacak. Biz inşallah şurada önümüzdeki haftalarda ihaleyi yapıyoruz ve Kanal İstanbul’a başlıyoruz” diyerek ihalenin yakın bir zamanda yapılacağını duyurdu.

Türkiye’yi ikiye bölen Kanal İstanbul ile ilgili ortaya atılan en önemli iki iddia; çevreye zarar vererek ekolojik dengeyi bozacağı ve gemi geçişlerinde bahsedildiği gibi boğazın bypass edileceği. Yazının devamında “Kanal yapılırsa İstanbul Boğazı kapatılıp gemi geçişleri doğrudan Kanal İstanbul üzerinden sağlanabilir mi? Bu durumun hukuksal boyutu nedir? Montrö tekrar tartışmaya mı açılacak?” sorularının cevaplarını arayacağız. Bunu da boğazlar ile ilgili geçmişten bugüne imzalanan anlaşmalar, Montrö sözleşmesinin detayları ve ‘İstanbul Boğazı gemi trafiğine kapatılacak’ iddiasıyla ilgili yapılan açıklamalar ile ele alacağız.

Boğazlar ile ilgili tarihte yapılan bazı anlaşmalar şu şekilde;

Kale-i Sultaniye Antlaşması: Rusların Kırım’ı kontrol etmesinden sonra Karadeniz’de boy göstermesinin ardından 1809’da yapılan anlaşma ile “boğazların bütün devletlerin savaş gemilerine kapalılığı ilkesi” hayata geçti.

Edirne Antlaşması: 1829’da imzalanan anlaşma ile Rus ticaret gemilerine boğazlardan geçiş hakkı tanındı.

Hünkar İskelesi Antlaşması: Aradan geçen 4 yılın ardından Rus İmparatorluğu ile yapılan anlaşmada “Rusya bir saldırıya uğrarsa Osmanlı’nın boğazları kapatacağı” maddesi yer almış ve iddialara göre Rus savaş gemilerine boğazlar açılmıştır. Hünkar İskelesi Antlaşması, boğazlar sorununun başladığı anlaşma olarak bilinmektedir.

Londra Konferansı: İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Prusya ve Osmanlı Devleti’nin katıldığı konferansta boğazların Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olduğunun altı çizildi ancak Osmanlı’nın barış halindeyken boğazların bütün savaş gemilerine kapatılacağı belirtildi. Bu anlaşma ile Ruslar boğazlar üzerindeki imtiyazlarını kaybetti ve boğazlar uluslararası bir statü kazanmış oldu.

Daha sonra 1856 Paris ve 1871 Londra Antlaşmaları ile boğazlar anlaşması hukuki olarak son şeklini aldı, ta ki 1. Dünya Savaşı’na kadar.

İstanbul ve Çanakkale Boğazı

Herkesin bildiği gibi Birinci Dünya Savaşı sırasında iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau’nun Akdeniz’de İngiliz gemilerinin takibinden kaçarak Çanakkale Boğazı’ndan girmesi ve daha sonra Karadeniz’e ulaşmasıyla başlayan kriz, Montrö’ye kadar devam etti. Osmanlı, bu iki geminin satın alındığını ve adlarının Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiğini duyursa da İngiltere buna inanmadı.

Goeben (Yavuz)

İlk olarak 1923 yılında Lozan’da imzalanan boğazlar sözleşmesine göre İstanbul ve Çanakkale Boğazı ‘askersizleştirildi’. Anlaşmaya göre Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyısı ile Marmara Denizi’ndeki adalar askerden arındırılarak bu bölgeler askeri çalışmalara kapatıldı. Bölgeye yönelik bir saldırı olduğunda Milletler Cemiyeti güvenliği sağlayacaktı. Aslında Türkiye açısından feci sonuçlara sahip hükümün Ankara açısından avantajı, ‘saldırıları Milletler Cemiyeti’nin bertaraf edeceği’ maddesi olmuştu.

Şimdi ise Kanal İstanbul projesinin gündeme gelmesiyle sorgulanan 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne gelelim.

Montrö ile Türkiye ne elde etmişti?

  1. 1923’te imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde yer alan ‘askersizleştirme’ maddesi ortadan kaldırılarak boğazların askeri savunması ve idaresi tamamen Türkiye’ye bırakıldı.
  2. Boğazlardan geçmek isteyen gemilerin uygunluğunu denetleyen yabancı bir komisyondan oluşan “Milletlerarası Boğazlar Komisyonu” ortadan kaldırıldı.
  3. Gemilerin savaş ve barış zamanında boğazlardan geçişi ile ilgili kurallar belirlendi.

Kanal İstanbul projesi ile gündeme gelen Montrö maddesi, bu madde (iii.) ve maddenin alt başlıklarını oluşturan hükümlerde yer almaktadır.

Barış zamanında;

  • Tüm ticaret gemileri boğazlardan geçebilir.
  • 10.000 tonu geçen savaş gemileri boğazlardan geçemez, bu (10.000 ton) sınırın altındaki savaş gemileri de 21 günden uzun bir süre Karadeniz’e demir atamaz.
  • Karadeniz’e kıyısı bulunmayan ülkelere ait savaş gemilerinin tonajının 30.000 ton, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler için ise 45.000 tona kadar sınırlama getirilmektedir.

Savaş zamanında;

  • Türkiye tarafsız olduğu sürece tüm ticaret gemilerine geçiş hakkı verilmiştir.
  • Türkiye savaş halindeyse; dilerse geminin savaş veya ticaret gemisi farkı olmaksızın tümüyle boğazı tüm ülkelere kapatabilir.

Kanalın kurulma amaçlarından biri olarak belirtilen İstanbul Boğazı’nın gemi trafiğinin azaltılması ise 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni gündeme getiriyor. 1936’da yıllık 3 bin gemim geçtiği boğazda şu an yaklaşık 50 bin gemi geçişi var. Bu rakamın 2050’de 100 bine yaklaşması bekleniyor.

Yrd. Doç. Dr Dolunay Özbek: Gemi geçişi yasaklanamaz

Kanal İstanbul’un Montrö’yü deleceğini söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk Anabilim Dalı Üyesi ve Deniz Hukuk Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr Dolunay Özbek, Montrö’nün projeyi engellemediğini ancak boğazların hiçbir şekilde gemi geçişine yasaklanamayacağını söyledi. Özbek, “Montrö Sözleşmesi feshedilse de Türkiye ticari gemi geçişlerini yasaklama yetkisine sahip değil. Öte yandan Boğaz’daki riski ve trafiği azaltmak için yapılacak projede Kanal ücretini vermek isteyen ve aslında riskli olan firmalar yine Boğaz’ı seçecek. O zaman risk azalmayacak. Ücret alınmazsa da bu projenin finansmanı nasıl sağlanacak” ifadesini kullandı. Sözleşmeye tek taraflı müdahale etmenin Türkiye’nin 1936 yılında kazandığı hakların sorgulanmasına yol açabileceğini vurgulayan Özbek şunları kaydetti:

“Türkiye Montrö uyarınca geçen gemilerden vergi ve harçlar alıyor. Bunlar Boğazlar’dan bir gidiş-dönüşe uygulanıyor. Kanal İstanbul’u kullanan gemiler için harçlar, hem Kanal ücreti, hem de Montrö ücreti olarak mı belirlenecek? Ya da Montrö Sözleşmesi’nin Ek I’de açıkça belirttiği usulden ayrılarak bir tür “yarı-ücret” mi alınacak? Tüm bunlar Türkiye tarafından belirlenmek zorunda. Bu da çok taraflı bir sözleşme düzenlemesi getirilmiş bir alana Türkiye’nin tek taraflı olarak müdahale etmesinin hukuka aykırı olduğu ithamları ile tekrar yüz yüze kalmasına yol açacak.”

Cumhurbaşkanı Sözcüsü Kalın: Montrö’yü tartışmaya açmayız

Kanal İstanbul bir belediye projesi değil, devlet projesidir. Türkiye için bu yapılabilir bir projedir. İlgili kurumlar çalışmalarını sürdürüyor. Montrö’yü tartışmaya açmayız. Montrö Boğazlar Anlaşması, Türkiye’ye boğazlar konusunda tam yetki veren bir anlaşmadır. Kanal İstanbul bu anlaşma kapsamında yapılacak bir projedir. Montrö anlaşmasını ortadan kaldıracak bir proje değildir.

AK Parti Sözcüsü Çelik: ‘Kanal İstanbul, ticari gemiler için alternatif bir su Yolu’

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Kanal İstanbul’un Montrö Anlaşması ile çelişir hiçbir tarafı bulunmadığını vurguladığı konuşmasında, “Montrö ile ortaya konulan boğazlardan geçiş serbestisi aynen korunacak. Askeri gemilerin boğazdan geçişi sağlanacaktır. Kanal İstanbul, ticari gemiler için alternatif bir su yolu olarak son derece pratik, önemli bir alan oluşturacaktır. Zaman içerisinde Kanal İstanbul’un siyasi ve ekonomik getirilerini daha çok paylaşacağız.” şeklinde konuştu.

İstanbul Boğazı’ndan geçiş yapan gemilerden ücret alınıyor mu?

T.C. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın yabancı gemilerden net ton başına yaklaşık 0,90 Amerikan doları ücret aldığı biliniyor. 2017 yılında 42 bin 978’i İstanbul Boğazı, 44 bin 615’i Çanakkale Boğazı’ndan olmak üzere toplam 87 bin 593 gemi geçtiği belirtiliyor.

2017 yılında, gemilerden alınan fener, tahlisiye ücretleri ve kılavuzluk hizmetlerinden toplam 312 milyon 11 bin 630 lira gelir elde edildi. Konuyla ilgili eski Tuğamiral Ergun Mengi, 27 Ocak 2019 tarihli yazısında bu ücretlerin ciddi boyutta artırılması imkanı varken herhangi bir şekilde arayış içerisine girilmediğini iddia etti. Mengi, 2017 yılında toplam 87 bin 593 gemi geçmiş olmasına rağmen 2006 yılından itibaren geçen gemi sayılarında tedricen azalma görüldüğünü de ekledi.

Şu anda yaklaşık 0,90 dolar olan geçiş ücretinin Kanal İstanbul ile birlikte bu ücretin 5,5 dolar olacağı öngörülüyor. 100 bin tonluk ticaret gemisinin İstanbul boğazından geçisi 90 bin dolar olurken, Kanal İstanbul’dan geçisi 550 bin Amerikan dolarına tekabül ediyor.

‘Kanal İstanbul ABD projesi’

Kanal İstanbul ile ilgili bir diğer iddia ise Montrö’nün gündeme getirilmesini ABD’nin istediği, NATO’nun gemilerini Karadeniz’e sınırlı geçirebildiği için Kanal İstanbul projesine destek verdiği öne sürülüyor.

Montrö anlaşmasıyla kıyıdaş olmayan ülke gemilerinin Karadeniz’e girişi konusunda kısıtlamalar var. Bu gerekçeyle de NATO gemileri uzun süre Karadeniz’de ikamet edemiyor. Rusya’nın 2008’de Gürcistan’ı işgal etmesinin (Osetya Savaşı) ardından iki adet hastane gemisi göndermek isteyen ABD’ye Türkiye tarafından izin verilmemişti. Çünkü gemilerin tonajı Montrö’de yer alan sınırları aşıyordu ve her bir geminin 70 bin ton ağırlığı vardı.

Bu iddiayı savunanların en çok gündeme getirdiği iki olay ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2016 yılındaki Karadeniz ile ilgili açıklaması ve araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın bir televizyon programındaki açıklamaları.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya ile yaşanan uçak krizinin sona ermesinden yaklaşık bir ay önce, Türkiye’yi ziyaret eden NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e Karadeniz ile ilgili şu şekilde bir açıklama yaptığını aktardı:

“Bakın dedim, Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Burada kıyıdaş ülkeler olarak hepimiz üzerimize düşen görevi yapmak durumundayız. Olayın gerek hava gerek deniz gerek kara bütün alanlarda atılması gereken adımları NATO üyeleri olarak hep birlikte atmak zorundayız. Eğer atmazsak tarih bizi affetmez ve mevcut işbirliğimizi bölgesel anlayışına uygun olarak derinleştirmeliyiz.”

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, 2006’da katıldığı bir televizyon programında Condoleezza Rice’ın Türkiye ziyaretine ilişkin, “Türk basınında ne hikmetse yer verilmeyen fakat muhtemelen yarın veya en geç öbür gün Condoleezza Rice’ın açıklayacağı başka bir olay var. Bu geliş gidişler için de bundan hiç söz edilmiyor. Nedir o? Amerikan Deniz Kuvvetleri Donanması’nın Karadeniz’e çıkma isteği var. Ve bu bizim Montrö anlaşmamızın 11 ve 12. Maddeleri ihlal edildiği takdirde çıkabilir. Demek ki, Montrö gündemde…” açıklamasında bulunurken, Rice’ın dönemin Başbakanı Erdoğan’a Akdeniz’deki Amerikan gemilerini Karadeniz’e çıkarmak için Ankara’dan izin istediğini ifade etti.

Kanal İstanbul projesi ile Montrö’nün bypass edilemeyeceği ancak kanal ile birlikte Amerikan ve NATO savaş gemilerinin rahatlıkla Karadeniz’e ulaşabileceği iddia ediliyor.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Barış Pınarı Harekâtı: ‘Askeri Operasyondan Mutabakata’

2010’da Tunus’ta başlayan protestolar, benzer problemleri yaşayan coğrafyadaki diğer Arap ülkelerine sıçramış, 15 Mart 2011’de ise Suriye’ye sirayet etmiştir. Bölgede iç savaşın başlamasının ardından Suriye topraklarındaki siyasal ve yönetimsel açıdan beliren devlet denetimsizliği bölgeyi anarşik bir hâle dönüştürmüş, farklı aktörlerin güç mücadelesi için kullandığı bir arena haline getirmiştir. Bu çatışmalı ortamda ayakta kalmak için her türlü fırsatı kullanmaya gayret eden aktörler, çözülmesi zor olan bu düğümlere gün geçtikçe yenilerini eklemektedir. Ulusal çıkarlarının tehdit altına girmesiyle Türkiye, bölgede aktif bir şekilde bulunmak, var olan gücünü kendisine tehdit olabilecek tüm unsurları engellemek için kullanmaya devam etmektedir.

Milli Savunma Bakanlığı, 9 Ekim 2019 tarihinde, Türkiye’nin hudutlarının güvenliğini sağlamak, sınırlarının güneyinde bir terör koridoru oluşturulmasını engellemek, DEAŞ ve PKK/KCK/PYD-YPG başta olmak üzere milli güvenliğe tehdit oluşturan terör örgütleri ve teröristleri etkisiz hale getirmek, yerinden edilmiş Suriyelilerin evlerine ve topraklarına dönüşleri için uygun şartları sağlamak maksadıyla Barış Pınarı Harekâtına başladığını resmen duyurmuştur. Fırat Kalkanı Harekâtı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nda olduğu gibi Barış Pınarı Harekâtı’nı da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun terörle mücadele doğrultusundaki 1373 (2001), 1624 (2005), 2170 (2014), 2178 (2014), 2249 (2015), 2254 (2015) sayılı kararları ve BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde yürütme kararı almıştır.

Türkiye, Barış Pınarı Harekâtı’na başlamadan önce bölgedeki etkinliğini askeri güç kullanmadan gerçekleştirmek istemiştir. Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda güvenli bölge oluşturmak amacıyla NATO ortağı ABD ile  ortak kara devriyeleri yapmış, bu durumdan istediği ölçüde verim elde edemeyince askeri operasyon için yeşil ışık yakmıştır. 9 Ekim, Saat 16:10’da fiilen başlayan operasyonda Türkiye, Suriye sınırlarından 32 kilometre (20 mil) derinliğe girmeyi hedeflemiştir. Bu doğrultuda sınır hattı boyunca tehdit unsuru oluşturan YPG ile arasında tampon bölge oluşturmak istemiş, bu tampon bölgeye Türkiye’de yaşayan sığınmacıları yerleştirmeyi amaçlamıştır. Bölgedeki en stratejik noktalardan biri olan YPG terör örgütünün tüm lojistik ihtiyaçları için kullandığı M4 karayolunun kontrolünü ele geçirerek,  hem örgütün mühimmat sevkiyatı ve ticaret rotasını engellemek hem de bu rota ile sınır güvenliğini büyük ölçüde sağlamayı planlanmıştır.

Resulayn’ın alınması ve M4 otoyolunun kontrol edilmesiyle oluşan 12 Ekim tarihli Resulayn son durum haritası – Harita: Suriye Gündemi

Harekâtın başladığı ilk andan itibaren istihbarat kaynaklarından alınan haberlere göre terör örgütü YPG, Türk ordusu ve Türk destekli SMO unsurlarına karşı mücadelede meşru olmayan bir çok yol izlemiş, askeri güç olarak kendisinden üstün olan Türkiye’ye karşı illegal yollar ile gücünü mümkün olduğunca  artırmaya çalışmıştır. Türk kuvvetleri ve SMO’nun baskın gücü ile harekâtın ilk birkaç gününde büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Barış koridorunu kurmakta kararlı olan Türkiye, tek yol olan silahlı mücadeleyi sürdürürken başta Avrupa devletleri olmak üzere, birçok devlet ile iletişim halinde olmuş, sürdürdüğü mücadelenin meşru müdafaa kapsamında olduğunu her fırsatta vurgulamıştır.

Sahada operasyon devam ederken, YPG terör örgütü küreselleşmiş dünyanın etkili silahlarından olan sosyal medyada propagandalarına devam etmiş, Türkiye’nin sivilleri vurduğu algısını oluşturmaya çalışmıştır. SETA’nın araştırmalarına göre özellikle Batı medyasında bu propagandanın YPG terör örgütü lehine kamuoyunda yayıldığı gözlenmiştir. Asparagas haberler ile mücadelesini gerçekleştirmekte olan örgüt masum olduğu algısını hâlâ sürdürmektedir.

Türkiye’nin kararlı tutumu ile operasyon bölgesinde hızla ilerlemesi NATO müttefiki ABD tarafından defalarca kınanmış, ekonomik yaptırım tehditleri ile desteklenmiştir. ABD’nin Suriye’deki önceliği olan DAEŞ’i yok etme planında YPG’yi en etkili ortak olarak görmesi Türkiye ile olan ikili ilişkileri zaman zaman sekteye uğratmış, Türk yetkililerce eleştirilmiştir. 2014’te John Biden’in danışmanlığını yapan Colin Kahl, Foreign Policy dergisine yazmış olduğu makalesinde ABD’nin DAEŞ’e karşı mücadelesinde Türkiye ile operasyon yapma teklifinin reddedildiğini, bu durumun da kendilerini YPG terör örgütüne yönlendirdiğini vurgulamıştır. ABD gibi diğer NATO üyesi müttefik devletler de Türkiye’nin YPG terör örgütüne karşı mücadelesine yönelik bir takım ekonomik yaptırım söylemlerinde bulunmuştur. Tüm bu söylemlere rağmen Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için mücadelesine devam etmiştir.

Türkiye güvenli bölge için mücadelesine devam ederken sonuca daha hızlı ulaşabilmek maksadıyla, ABD’li yetkililerin talebiyle 17 Ekim 2019’da Ankara Mutabakatı imzalanmıştır. Mutabakat metnine göre ABD Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını anladığını, özellikle kuzey Suriye’de ortak çıkarların temel alınması gerektiğini vurgulamıştır. Her iki devlet de NATO üyeliğinden hareketle birbirlerini herhangi bir tehdide karşı koruyacaklarını taahhüt etmişlerdir. Sivil hassasiyeti üzerinde durulmuş, yalnızca terör örgütlerine karşı mücadele edileceğinden bahsedilmiştir. Ayrıca Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğüne bağlılıklarını tekrarlamışlardır. Barış Pınarı Harekâtı kapsamında ise YPG terör örgütünün ağır silahlarının toplanacağı ve örgütün 120 saat içinde Güvenli Bölgeden çekileceği kararlarına varılmıştır. Çekilmenin ardından Güvenli Bölgenin TSK tarafından kontrol edileceği vurgulanmıştır. Mutabakat metninden Türkiye lehine kararlar çıkmış, güvenli bölge oluşturma konusundaki net tavrı diplomasiye de yansımıştır.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile Cumhurbşakanı Erdoğan’ın Ankara’daki görüşmesinden.

Bölgenin önemli aktörlerinden biri olan Rusya ile de 22 Ekim 2019’da görüşülmüş ve görüşme sonunda Soçi Mutabakatı imzalanmıştır. Mutabakat metnine göre Ankara Mutabakatında olduğu gibi Suriye’nin toprak bütünlüğüne bağlılıkları yinelenmiştir. NATO üyesi Türkiye’nin milli güvenliğinin korunması hususu ilk defa Rusya ile imzalanan bir mutabakatla kayıt altına alınmış, YPG terör örgütü ile olan mücadelede milli güvenlik olgusu Rusya’nın garantörlüğü altına alınmıştır. Tel Abyad ve Ras Al Ayn bölgelerinde 32 kilometre derinlikteki statükonun korunmasına ilişkin maddeyle ise Rusya Türkiye’nin yürütmüş olduğu harekâtın meşruluğunu kabul etmektedir. Rus askerlerinin girişimi ile terör unsurlarının güvenli bölge dışına çıkarılması temin edilmiş, Barış Pınarı Harekâtı kapsamında bulunan alanlarda, 10 kilometrelik derinlikte Türk-Rus ortak devriyelerinin gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca tarafların Astana Mekanizması çerçevesinde Suriye ihtilafına kalıcı siyasi çözüm bulmak amacıyla çalışmalarına devam edecekleri belirtilmiştir.

Ankara ve Soçi mutabakatlarında, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı kapsamında yürütmüş olduğu Güvenli Bölge oluşturma çabası desteklenmiş, büyük ölçüde ilerleme kaydedilmiştir. Fakat uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletler arası ikili ilişkilerde varılan sonuçlara tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Türkiye’nin güvenlik öncelikli endişelerini gidermek üzere başlatmış olduğu Barış Pınarı Harekâtı, küresel dünyanın iki büyük gücü tarafından mutabakatlarla desteklenmiş fakat bölgedeki çatışma ortamının devam etmesi bu antlaşmaların yürürlüğe tam anlamıyla girmesini engellemektedir. John Baylis’in de belirttiği gibi uzun soluklu ve sürdürülebilir barış ortamının sağlanamayacağını, bunun sebebinin ise güvenlik meselelerine kurulan iş birliklerinden daha fazla anlam yüklenmesinden kaynaklanmaktadır.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaklaşık 6 saatlik Soçi Zirvesi öncesi basına servis edilen fotoğraf.

Türkiye’nin güvenliğini sağlama konusundaki ısrarlı tutumunun bir diğer sebebi ise bölgedeki aktörlere şüpheyle yaklaşmasıdır. Uluslararası sistemdeki anarşik yapıdan kaynaklanan düzensiz ve karmaşık ortamda hegemon bir gücün yokluğunda her aktör kendi gücünü ve kendi güvenliğini maksimize etmek ister. Eğer bu aktör bir terör örgütü ise bu doğrultuda meşru olmayan hareketler sergilemesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin YPG terör örgütüne şüphe ile yaklaşması ve harekât düzenlemesi doğal bir sonuçtur.

Sonuç olarak Türkiye sürdürmekte olduğu Barış Pınarı Harekâtı ile hudutlarının güvenliğini sağlamak, güneyinde terör devleti oluşmasını engellemek, sığınmacı konumundaki Suriyelileri güvenlik koridoruna yerleştirerek hem tampon bölge ile terörist unsurlarla arasına set çekmek hem de ekonomik açıdan güvenliğini artırmak istemiştir. Sahada ve masada yürütmüş olduğu mücadele ile bu konuda net adımlar atmış, güvenlikten ödün verilemeyeceğini göstermiştir.

Yavuz Selim Özdemir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[irp posts=”20714″ name=”Barış Pınarı Harekatı Son Durum Haritası”]

Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge: Farkları Neler?

Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır yaşanan “Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve kıta sahanlığı” sorunu ve son olarak Türkiye ile Libya arasında yapılan MEB anlaşması sonrası denizlerdeki sınırlar ile ilgili kavramlar tekrar gündem oldu. “Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu” yazımda bazı detayları paylaşmıştım ancak MEB ve kıta sahanlığı arasındaki farklar ile kara sularının karşılığı başlıklarını tam anlamıyla şimdi ele almak istedim.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Ne Demek?

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 5. kısmında düzenleniyor.

“Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar…”

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) nedir?

Münhasır Ekonomik Bölge; kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren kıyı devlete, 200 deniz miline kadar deniz yatağı üzerindeki sular, deniz yatakları ve bunların toprak altındaki alanlarında bazı hak ve yetkiler tanıyan deniz alanına deniyor.

MEB’in belirlenmesi için “ilan” ve “antlaşma” şeklinde iki ayrı ya da bütünler yöntem bulunmaktadır. Bu yöntemlerden MEB ilan etmek için 1982 BMDHS’nin 75’inci maddesi gereğince sahildar devletin ilan ettiği MEB’i gösteren harita yayımlayarak veya coğrafi koordinatlara ilişkin listeleri gerektiği şekilde yayımlayarak bunların bir nüshasını BM Genel Sekreteri’ne göndermesi gereklidir.

Neden önemli?

Ekonomik değeri yüksek türlerin bu bölgelerde yaşamaları, kıta sahanlığında Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden ülkelerin ekonomisine avlanma ve yetiştirme faaliyetleri sonucu katkı getirebiliyor. Ayrıca deniz dibinde kıymetli fosil kaynakların varlığı ya da olma ihtimali de bu alanların önemini artırıyor.

Hukuki olarak, sahildar devlet kıta sahanlığında araştırmada bulunmadığı veya buranın doğal kaynaklarını işletmediği takdirde, hiç kimse sahildar devletin açık rızası olmadan bu tür faaliyetlere girişemiyor.

Kıta Sahanlığı Nedir?

Jeolojik anlamda, ülkeyi oluşturan kara parçasının deniz altındaki uzantısı ve kıtanın bitip okyanusun başladığı kıtasal çizgiye kadarki alan.

Kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili (yaklaşık 370 km) mesafeye kadar olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarını, deniz yatağı ve toprak altını içeriyor.

Kıta sahanlığı nedir?

Kıyı devletinin kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren su altı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen haklara sahip olduğu deniz alanı burası.

Kıta sahanlığı ilan gerektirmiyor.

Bu bağlamda Türkiye bir kara devletidir ve kıta sahanlığı vardır. 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansı’nda kabul edilen Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 4. maddesine göre, “sahil devleti, kıta sahanlığı üzerinde araştırma yapmak ve doğal kaynakları işletmek bakımından egemen haklarını kullanır” denilmektedir.

Kıta sahanlığının uluslararası olarak belirtildiği ilk belge, İngiltere ile Venezuela arasında imzalanan 26 Şubat 1942 tarihli “Paria Körfezi” anlaşması. Uluslararası hukuka 1958’de girdi. Daha sonra 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenleme yapıldı.

“Sahildar bir devletin kıta sahanlığı, kara sularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha az bir mesafede ise, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içerir.”

Türkiye ile Libya kıta sahanlığı sınırlarını gösteren harita. (AA)

Kıta Sahanlığı ile Münhasır Ekonomik Bölge Arasındaki Farklar

Kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge, deniz yetki alanları olarak, petrol/doğal gaz arama ve çıkarma bakımından kıyı devletine aynı egemen hakları veriyor. Ancak Münhasır Ekonomik Bölge, su kütlesindeki canlı kaynakları da (balıkçılık) içerdiğinden daha kapsayıcı.
Münhasır Ekonomik Bölge, kıyı devletine canlı ve cansız kaynaklar üzerinde ekonomik haklar veriyor, diğer devletlerle sahil devleti arasında denge sağlıyor. Bu bölge kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren en fazla 200 mil alana kadar uzanıyor. Sahildar devletler kıta sahanlığına herhangi bir bildirim yapmadan, kendiliğinden sahip.

MEB ise ilan etme yoluyla kazanılıyor. Devlet kendiliğinden bu alana sahip değil, MEB kararını ilan etmek zorunda.

Münhasır Ekonomik Bölge 200 deniz miline kadar olan bölgede kıta sahanlığı haklarını da kapsıyor.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ile kıta sahanlığı arasındaki farklar

Kıta sahanlığı, kıyı devletinin coğrafi yapısı gereği saptanıyor. Münhasır Ekonomik Bölge, belirli uzaklıktaki bir alanda kıyı devletine bu bölgede bulunan doğal canlı ve cansız kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve idaresi gibi egemen haklarla ilgili hukuki bir kavram. Münhasır Ekonomik Bölge ise kıta sahanlığına ek olarak canlı ve cansız kaynaklar üzerinde haklar da söz konusu.

İki kavram arasındaki bir diğer fark ise, Münhasır Ekonomik Bölge’nin genişliği 200 deniz miliyken, 1982 tarihli BMDHS’ye göre kıta sahanlığının dış sınırı belirli hallerde 200 milin ötesine de (350 mile kadar) geçebiliyor.

Çevre denizlerde bu mesafelerin tatbiki mümkün değil. İkisinin de dış sınırı, dar coğrafyalarda ya ikili anlaşma ya da mahkeme yoluyla belirleniyor.

Hakça ve adaletli sınırlandırma temel kural. Ortay hat kural değil. Ayrıca ikili anlaşmanın da 3. tarafların haklarını, muhtemel kıta sahanlığı / Münhasır Ekonomik Bölgelerini ihlal etmemesi gerekiyor.

Karasuları Ne Demek?

Kara sularının belirlenmesi

Egemen bir devletin kara topraklarına bitişik, genişliğini uluslararası hukuka göre kendisinin belirlediği, hakimiyeti kıyı devletine ait olan deniz alanını belirler. Başka bir tanımla; karasuları, iç sular veya kıyı ile açık deniz arasında bulunan, genişliğini her ülkenin iç hukukuna göre kendisinin belirlediği deniz sularıdır. Karasuları iç sularla beraber ilgili devletin deniz ülkesini meydana getirir.

Karasuları ile ilgili iki farklı bakış vardır. Birinci görüş; karasularını devletin ayrılmaz bir parçası, ülkenin su altında kalmış toprakları olarak ifade eder. İkinci görüşte karasuların açık denizin devamı olduğunu, devletlerin ancak sahil kenarında faaliyet yapabileceğini kabul eder. Günümüzde devletler birinci görüşü kabul etmektedir.

Devletler kara topraklarında sahip olduğu haklara; karasularında, karasuların üzerindeki hava sahasında, deniz tabanında, tabanın altında da sahiptir. Karasularının bitiminden sonra uluslararası sular başlar.

Cemal Aslan

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Değişim ve Tehditler: Arjantin’de Son Durum

Arjantin Latin Amerika’nın en büyük üçüncü, dünyanın ise 29.ekonomisidir. 44 milyonluk nüfusu, dünya’nın en büyük 8.coğrafyasına sahip olması, sinema, futbol ve diğer yumuşak güç unsurlarıyla birlikte Arjantin, bölgesel ve küresel çapta önem taşımaktadır. Bu yazıda son dönemde yaşadığı siyasi ve ekonomik değişimler üzerine bir değerlendirme yapılmıştır.

20.Yüzyıl Arjantin için zor bir dönem olmuştur. Bu dönemde göç dalgaları, askeri darbeler, Falkand savaşının kaybedilmesi, ekonomik krizler, iç savaş ve siyasi kargaşalar yaşanmıştır. Fakat Juan Domingo Peron ve Peronizm ideolojisi Arjantin tarihine yine bu dönemde kalıcı etkiler bırakmıştır. Bugün ve yarınki Arjantin’in değerlendirilebilmesi için en azından II.Dünya Savaşından sonra yaşananlara kısaca bakmakta fayda vardır.

II.Dünya Savaşı Sırasında (1943) Arjantin’de askeri darbe yaşanmıştır. Yeni iktidara gelen askeri cunta’nın çalışma bakanı olarak görev yapan Peron, söylem ve icraatlarıyla kısa sürede dikkat çekmiş ve bunun sonucunda görevinden uzaklaştırılmıştır. Peron üç kez hükümet kurmuş, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında üçüncü bir yol olduğunu savunmuştur. Peronizm hareketi, bugün hala Arjantin’in siyasi atmosferinde güçlü destek bulmaktadır. Fakat Arjantin’de Peron’u sevmeyen kitlelerde bulunmakta ve Peron hakkında olumsuz yorumlar paylaşıldığını söylemekte yarar vardır. Juan Domingo Peron’un eşi Eva Peron da benzer bir şöhrete sahiptir. İşçiler için “Anne” olarak kabul edilmiştir. Genç yaşta ölmesi tüm Arjantin’i yasa boğmuştur.[1] Peron ile Adnan Menderes arasında benzerlik kurmaktayım. İki siyasetçinin söylemleri de halk arasında karşılık bulmuş, çalışmalarıyla demokratik ortamı yeninden çeşitlenmiş ve ikisi de 1960’lı yıllara varamadan askeri darbe ile görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Fotoğraf 1: Juan Domingo Peron (1895-1975) – Fotoğraf 2 : Adnan Menderes (1899-1961)

1962, 1966 ve 1970 yılları arasında Arjantin üç darbe daha yaşamıştır. Bu dönemde Arjantin’de büyük bir terör yaşanmış (Guerra Sucia) yaklaşık 30.000 Arjantinli hayatını kaybetmiştir. Yine 1982 yılında Falkand Savaşı da mağlubiyetle sonuçlanmıştır.  Peronist Carlos Menem’in (El Turco) Turgut Özal’la benzer şekilde geliştirdiği Neo-Liberal politikalar yine Türkiye ile benzer tarihte (2001) Arjantin ekonomisinin infilak etmesiyle sonuçlanmıştır.

2001 Ekonomik Krizi, Arjantin – 2001 Ekonomik Krizi, Türkiye

Bu dönemden sonra Arjantin’de ilk kez beliren önemli bir kırılma yaşanmıştır. Peronist ideolojiden farklı bir tutuma sahip merkez sağ cephesi Mauricio Macri önderliğinde oluşturulmuş ve 2005’ten  günümüze kadar etkisini göstermiştir. Macri, zengin bir iş adamıdır ve ABD ile ilişkileri kuvvetlidir. Sol çizgide olduğu düşünülen Arjantin ABD’nin en önemli müttefiki olmuştur. Macri öncülüğündeki Cambiemos hareketinin güvenlik ve ekonomi politikaları kesmen karşılık bulmuştur. Uluslararası alanda prestijli birtakım çalışmalara imza atılmıştır (G-20 zirvesi, Gençlik Olimpiyatları)

Fakat Arjantin Peso’su geçen sene yine ilginç bir benzerlik olarak Türk Lirasıyla aynı dönemde ciddi değer kaybı yaşamıştır.[2] Bu durum Arjantin ekonomisinin daha fazla dayanamamasına neden olmuş ve IMF ile 57 milyar dolarlık rekor kredi anlaşması yapmıştır.  Ekonomik sorunlar 2019 seçimlerinin kaderini belirlemiştir. Peronist blok birleşmiş,  Hepimizin Cephesi (Frente de Todos) Aberto Fernandez‘ i %48.1 oy oranıyla ikinci tura kalmadan iktidara taşımıştır.  Bu olayın mimarlarından eski Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner başkan yardımcısı olarak görev almıştır.

Cristina Fernandez de Kirchner ve Aberto Fernandez

Bundan Sonra Neler Olur?

Kriz: 57 Milyar dolar borç almakla birlikte Arjantin ekonomisi henüz düzelmeye dair bir emare gösterememiştir. Seçim sonrasında peso yine rekor bir düşüş yaşamıştır. Yatırımcılar korkmuştur. Borçların geri ödeme tarihi ise yaklaşmaktadır. Yeni devlet başkanı borçları ödemeyeceğini beyan etse de bu kolay birşey değildir. IMF’ye rest çekmek küresel okların hedefi haline getirebilir ülkeyi. Arjantin ekonomisi Doç. Dr. Burak Hamza Eryiğit’in tabiriyle neşterin acısını yakın zamanda hissedecektir.

İç Hesaplaşma: Kirchner, devlet başkanlığını bıraktığı dönemde birçok soruşturmayla karşı karşıya kalmıştır. Tekrardan iktidarda güç sahibi olması bu soruşturmalara misilleme verme imkanı sağlamıştır.

Ekonomik Krizin Etkileri: Arjantin’de güvenlik sorunu büyüktür. 2001 yılında ekonomik krizin patlamasıyla gördüğümüz asayişin bozulması Piquetero gibi çok güçlü örgütlenmeleri beraberinde getirebilir. Latin Amerika’da suçun önemli bir yeri vardır. Bireyler sırf çetelere girmek için suç işleyebilmektedir. Böyle bir atmosferde ekonomik krizler ortaya çıktığında durum çok daha kötüleşebiliyor. Nitekim 2001 krizinde eylemciler sokakları bloke etmiş, şehir ulaşımını felce uğratmış, hatta başkanlık sarayına kadar yaklaşarak (Casa Rosada) başkan Rua’nın helikopterle saraydan kaçıp istifa etmesine neden olmuşlardır. Geçen hafta bir organize suç şebekesinin Arjantin’in en güvenli lokasyonlarından kabul edilen Puerto Madero’da milyoner İngiliz iş adamı Matthew Charles Gibbard’ın öldürülmesi bu doğrultuda birtakım ön sezileri bize sunmaktadır.

Siyasi Atmosfer: Latin Amerika’da güçlü olmanın anahtarı Brezilya ve Arjantin’in sizinle aynı safta olmasını gerektirir. Brezilya’da Bolsonaro ve Arjantin’de Macri ABD’nin yakın müttefikleriydi. Macri ekonomik dalgalanmayı Trump ile yakın ilişkileriyle belki aşabilirdi, ancak Trump maddi olarak yakın arkadaşını desteklemedi. Sonucunda Latin Amerika’nın önemli kalelerinden birinde ABD’ye çok sıcak bakmayan bir iktidar 10 Aralık 2019’da görevi devraldı. Aynı zamanda Brezilya’da Lula da Silva’nın serbest kalması ve Bolsonaro’nun prestijini kaybetmesi Latin Amerika’da yeni bir değişim ihtimalini güçlendirmektedir.

İsmail Vardi

Stratejik Ortak Misafir Yazar

[1] Madonna “Don’t cry for me Argentina” adlı ünlü eserini Eva Peron’a atfetmiştir.

[2] BBC, “Economist: Arjantin Pesosu ve Türk Lirası için yine zor bir hafta”, 31.08.2019, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45351795, Erişim: 21.12.2019

F-35 Savaş Uçağının Alternatifleri

ABD ile yaşanan S-400 krizinin ardından bu uçakların Türkiye’ye teslimatının durdurulması ile birlikte alternatifler konuşulmaya başlandı. Öncelikle, S-400 için F-35 teslimatının tehlikeye atılmasına değer mi derseniz başka bir ifade ile hangisi ülkemiz için daha öncelikli derseniz askerlik vazifesini hava savunma asteğmen olarak yapmış bir vatansever olarak S 400’lerin çok daha öncelikli olduğunu rahatlıkla söylemeliyim. Çok kısa ifade etmek gerekirse; S-400’ler hem Ortadoğu ve Akdeniz’in şu ortamında daha önceliklidir hem de F-35 alternatiflerini bulmak S-400’e oranla daha kolaydır.

Peki F-35 uçaklarının alternatifleri nelerdir? Öncelikle ifade edelim ki bu uçakları biz F-16 çok amaçlı avcı uçağı  yerine değil, bombardıman uçağı olan ve miadını dolduran F-4 Phantom uçağının yerine alıyoruz. Ayrıca yakın zamanda donanmamıza katacağımız TCG Anadolu ve TCG Trakya Amfibi Hücum gemimize dikey iniş kalkış yapabilecek modelini de almayı düşünmekte idik. Şu an için aslında F-35 savaş uçağının tam alternatifi yok. Belki dikey iniş kalkış yapabilen  İngiliz Harrier uçakları akla gelebilir ancak bu uçaklar artık gelişen teknoloji karşısında çok yetersiz kaldı. Yapılması gereken iş elbette kendi uçağımız TF-X projesini bir an önce bitirip kendi göbeğimizi kendimiz kesmek. Ancak bunun için en iyimser tahminle 8-10 senelik bir zaman dilimi olduğundan bu süre zarfında mevcut alternatifleri düşünmek icap ediyor.

TF-X’in mock-up’ı Tekno Fest’e sergilendi.

Şimdi F-35 alternatiflerini tek tek ele alalım. Kamuoyunda adı geçen birkaç uçak var. Bunların tamamının avcı yahut ta çok amaçlı savaş uçakları olduğunu tekrar belirtmekte fayda var. Yani tam olarak bombardıman uçağı vazifesini yerine getiremeyecek ancak TF-X uçağımızın envantere girene kadar geçici bir çözümü olabilecek, bu göreve yakın bir görev yapabilecek bir alternatif olmalı. Kamu oyunda adı geçen  Rus SU-35 , SU-57 ; Çin J-20 , J-31 ; AB üretimi Eurofighter Typhoon; Fransız Rafale ve İsveç SAAB JAS-39 Gripen uçaklarının hangilerinin F-35 alternatifi olabileceğine bakalım.

Çin J-20 ile Rus SU-57’leri henüz kendilerini ispatlayamadıkları yani henüz seri üretim bandına girmedikleri için başlangıçta eleyebiliriz. Ayrıca Çin bu uçağı kimseye satmıyor. Rus SU-57 de yine Hindistan ile ortak üretecekleri bir uçak olup bir çok teknik problem nedeniyle Hindistan bu projeden çekildi ve Rusya bir türlü bu uçağı problemsiz bir şekilde uçuramadı. Zaten bize teklif ettikleri uçak bu yüzden Su-35 oldu. Bu uçak ise en çok konuşulan alternatif olmakla birlikte bazı zorluklar var. Zira Rus savaş uçağı almakla iş bitmiyor tüm teknik altyapı ,bakım protokolleri ,mevcut askeri hava üslerimizde buna uygun değişiklikler, eğitim, bakım, onarım standartları da NATO standartlarına uymadığı için ciddi değişiklikler ve masraflar gerektiriyor. Zorda kalırsak olabilir elbet ancak altta değineceğim bir başka alternatif SAAB Gripen bu alandaki zorlukları daha kolay atlatabileceğimiz daha akla yatkın çözüm olabilir.

AB menşeili Eurofighter Typhoon ile Fransız Rafale uçakları NATO standartlarına uygun uçaklar olmasına rağmen hem birim fiyatı çok pahalı hem de saatlik uçuş bakım masrafları ve süreleri çok fazla. Ekonomisi çok güçlü olmayan bir ülke için bunlar ayrıntılı düşünülmesi gereken hususlar. Fransızların ve Almanların sürekli sorun çıkarma olasılıklarını da hesap etmek zorundayız. Rafale uçağının uçak gemilerine de inebilen versiyonu olsa da TCG Anadolu için çok ciddi revizyon gerektirmesi de ayrı konu. Rafele birim fiyatı 70 Milyon dolar, Eurofighter Typhoon birim fiyatı 100 milyon dolar, F-35 birim fiyatı 100 milyon dolar civarıdır. SAAB Gripen birim fiyatı 40-60 milyon dolar.

Rafele savaş uçağı

Gelelim son ve en makul alternatif olan İsveç SAAB JAS-39 Gripen savaş uçağına. Bir çok uzmanın da takip ettiğim kadarıyla en makul çözüm olarak gördüğü bu uçak askerlik vazifesini hava savunma subay olarak yapmış ve savaş uçakları konusunda dolayısıyla ayrıntılı bir eğitim almış bir insan olarak naçizane benim de fikrim bu yönde. Peki neden bu uçak milli TF-X  savaş uçağı üretim süreci tamamlanma aşamasına dek en makul alternatif olabilir? İlkin bu uçağın üretim doktrinini bilmek icap eder. 2. Dünya Harbi sonrası İsveçliler çok ciddi Rus tehdidi altında olup ani Rus savaş uçakları baskınından korktukları için daha önceki savaş uçaklarında da pratikliği esas almışlardır. Yani ani bir hava saldırısında uçaklarının bir an önce havalanması, kolay kamufle olması, bakım hazırlık sürecinin çok kısa olması, az maliyetli olması onlar için bir savaş uçağı için en önemli hususları olmuştur. En önemli şey pratikliktir.

Bu uçağın avantajları çok fazladır. Bir kere birim fiyatı 40-60 milyon dolar olup diğer alternatiflerden çok daha ucuzdur. Ucuz olması uçağın kabiliyetlerinin düşük olması anlamına gelmemektedir. Bir savaş uçağının fiyat kriterlerinin belirlenmesinde ihraç miktarı vs. bir çok etken olup bunlar siyaseten ABD ve diğer güçlü üreticilerle  rekabet edememelerinden kaynaklıdır. Esasen teknik özellikleri ile muhteşem bir uçaktır. Pratiklik esas alınarak üretildiğine yukarıda değinmiştim. Öyle ki; 5 kişilik bir personel bu uçağı 10 dakika gibi kısa bir sürede uçuşa hazır hale getirebilir. Sadece 500 metre kalkış, 600 metre iniş mesafesine ihtiyaç duyması bu uçağın normal otoyola dahi inebilmesine ve kalkabilmesine yol açar ki bu başka hiçbir uçakta olmayan muhteşem bir özelliktir. Harbe hazırlık oranı tartışmasız dünyadaki en iyi uçaktır .Nemli , dondurucu , buzlu havaya karşı güvenlikli tasarıma sahiptir. Bir saatlik uçuş bakım masrafları ve süresi diğer alternatiflerine oranla çok daha avantajlıdır. Maximum 5 saattir ki bu oran F-22 için 18 saattir. Bu güne değin 235 adet üretilmiş olup sorunsuzca Çekya ,Brezilya ,Tayland ,Macaristan , Güney Afrika Cumhuriyeti ve doğal olarak İsveç hava kuvvetlerinde görev yapmaktadır. Hindistan Rusya ile ortak projesi olan SU 57 den teknik sorunlar nedeniyle vazgeçmesinin ardından bu uçaktan edineceğini açıkladı. SAAB Gripen, 1988 yılında ilk uçuşunu gerçekleştirmiş olup 1997 yılında envantere girmiştir. Kendini ispatlamış bir uçaktır.

  • Uçak uzunluk: 14 m.
  • Yüklü ağırlık: 15.000 kg.
  • Menzil: 3200 km.
  • İrtifa: 19.000 m.
  • Silah istasyonu: Kanat altı 8 adet
  • Motor: Volvo

SAAB Gripen tam stealth (hayalet) bir savaş uçağı değildir. Bu yönüyle F-35 ile rekabet edemez denilebilir. Ancak bu hem avantaj hem de dezavantajdır. Bir uçağın stealth olması mühimmat kapasitesini çok ciddi düşürür. Bana sorarsanız yarı görünmez olması yani radar izinin çok küçük olması  tam stealth olup ta mühimmat kapasitesini çok ciddi kısıtlamasından iyidir. SAAB Gripen radar izi çok küçüktür. Tespiti çok zordur buna karşın mühimmat kapasitesinden taviz vermemiştir. Yine çok gelişmiş düşmanı yanıltmaya yönelik A sınıfı muharebe sistemlerine sahiptir. Havadan havaya ve havadan karaya NATO standartlarında gelişmiş füze silah sistemlerine sahiptir. Manevra yeteneği çok gelişmiştir. Bu özellik bir savaş uçağı için hayati önemde olup F-35 için en zayıf noktasıdır. NATO standartlarında olması Rus alternatifinde olduğu gibi uyum problemlerini de yansıtmaz. Şu an için bu uçağın tek dezavantajı İsveç ile yaşanacak bir ABD baskısı ile siyasi problemin yedek parça , mühimmat tedarikinde sorunlar çıkması görülüyor ki bu sorun tüm diğer alternatifler için de cari. Yine bu problemden başkaca uyum sorunları gibi sorunlar fazlasıyla diğer alternatifler de mevcut yukarıda bunlara değindim.

Saab JAS-39

Özetlemek gerekirse milli projelerin hız kazandığı şu günlerde kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi gerektiği tüm strateji uzmanları ve askeri uzmanların ortak fikri. Ancak savaş uçağı projemiz TF-X’in 8-10 yıllık bir sürece daha ihtiyaç duyması nedeniyle bu süre zarfında en iyi alternatif olabilecek savaş uçağını analiz etmeye çalıştık. Kaçınılmaz olarak bunu henüz esasen bombardıman uçağı alternatifi bulunmaması nedeniyle mevcut çok amaçlı uçaklar arasından yapmak gerekti. Bunun için de ülkemiz adına en öncelikli kıstas maliyet ve NATO standart uyum sorunu oldu. Sonraki kıstas bombardıman uçağı olarak kullanılacak olması hasebiyle mühimmat kapasitesi oldu. Bombardıman uçağının stealth özelliği mühimmat kapasitesini çok ciddi düşürmesi anlamına geldiğinden bir orta yol bulunmalı yarı stealth özellikli ancak mühimmat kapasitesinden taviz vermeyen bir uçak olmalı idi. Fiyat/performans değerlerini de göz önüne aldığımızda bir hava savunmacı olarak naçizane ben de İsveç SAAB  JAS-39 savaş uçağının geçici süreçte bombardıman uçağı yerine kullanabileceğimiz en iyi çok amaçlı savaş uçağı olacağı görüşündeyim.

Av. Levent Sert 

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Libra Beklenenleri Verebilecek mi?

2 milyar kullanıcısı olan devasa sosyal medya platformu Facebook’un 2020’de çıkarmaya
hazırlandığı kripto para birimi olan Libra, referansı olan kurumların da desteğiyle BitCoin’i
tahtından indirebilecek mi?

Libra’nın uzmanlar tarafından 200-400 dolar aralığından kapıyı açması bekleniyor. Beklenen ivmeyi yakalayabilirse ardıllarıyla birlikte çoğu ülkede madeni ve kağıt paraları rafa kaldıracağı da söylentiler arasında.

Librayı Nerelerde Kullanabiliriz?

Libra sadece maddi paraya çevrilmek için kullanılacak bir nevi döviz görevini görecek bir para birimi değil de insanların harcamalarını da yapabilecekleri gündelik yaşamlarında da
kullanabilecekleri bir para birimi olarak çıkacak. Bu alışverişleri yaparken iki tarafın da Libra
sahibi olması gerekiyor. Libra cüzdanları yani Calibralar bu işlemleri kolaylaştırıyor.

Libra Güvenli mi?

Hepimizin malumu olduğu üzere Facebook’ un güvenlik zaafiyeti ortada. Ama Libra sadece
Facebook’ un tasarrufunda değil. Bu nedenle güvenlikten de sadece Facebook mesul
olmadığından güvenlikten çok endişe duyulmayabilir. Calibralarla kesintisiz canlı destekten
iletişim kurulabilir olması güvenliğin üst düzeyde olacağını gösteriyor.

Libra Türkiye’ye Ne Zaman Gelir?

Bu konuda kesin bir bilgi vermek oldukça güç. Türkiye, elektronik bankacılığın oldukça sık
tercih edildiği bir ülke bu yüzden Libra’nın Türkiye pazarında tutulması biraz zaman alacağı
gösteriyor.

Bitmeyen Şantaj: Ermeni Meselesi

Tarih, derinliğine ulaşılamaz bir kuyu gibidir. Ancak merakı ve gerçeği yoldaş edinenler için derinlik önemli değildir. Özgün belgelere birincil kaynaklara ve yardımcı bilimlere dayanan tarihçi de derinliklere ulaşır, bu hazla tarihi yazar. Bu girişten hareketle Ermeni Meselesi‘ne değinmek istiyorum.

13 Aralık 2019’da ABD Senatosu oy birliği ile aldığı kararla sözde Ermeni soykırımı tasarısını onayladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu dahil olmak üzere heyetiyle birlikte 2019 Kasım ayında ABD ziyaretini gerçekleştirdi. Bu ziyaretin öncesinde ABD’nin söz konusu tasarısını Temsilciler Meclisi onaylamış, sıra senatonun onayındaydı. Erdoğan, burada konuyla ilgili yaptığı açıklamada konunun siyasetçiler tarafından değil tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. “Temsilciler Meclisi’nin düştüğü hataya , Senato’nun düşmeyeceğine inanıyorum.” demiştir. Ardından ABD’li senatör Lindsey Graham tasarının senatoda oylanmasına karşı görüş bildirdi ve oylamayı bloke etti. Tasarının bloke olmasında bir kişinin karşıt oyu yeterli olmaktadır. Yaptığı açıklamada Graham “Senatörler tarihi yeniden yazmamalı ve onu olduğundan farklı göstermemeli.” demiştir. Tüm bunların üzerine geçen tasarıyı da düşündüğümüzde doğan tek soru; peki neden tasarı kabul edildi?

Bitmeyen şantaj demiştim. Ermeni sorununun üretilmesinden bu yana malûm egemen devletler, Türkiye, çıkarlarına her ters düştüğünde bu mevzuyu gündeme getirmiştir. Nitekim bu noktada Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ve S-400 savunma sistemlerini alması günümüzdeki güncel etkenlerdir. ABD’nin Türkiye’nin güneyinde terör koridoru oluşturmasına engel olan bu harekât ve Rusya’dan alınan savunma sistemi, yaptırımları gündeme getirdi. İşte bu yaptırımlardan biri de sözde Ermeni soykırımı tasarısı olmuştur. Ertelenmiş ancak sonuç olarak ABD senatosundan da geçmiştir. Türkiye’nin bu siyasi ve tarihî gerçekliği olmayan karara tepkisi muhakkak sert olacaktır. Nitekim konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan tepki olarak İncirlik ve Kürecik üslerinin kapatılmasını gündeme getirmiştir. ABD’ye yaptırım olur mu, bunu tabi ki süreç gösterecektir.

Adana’daki İncirlik Üssü

Peki tarihî gerçeklik nedir? Konuyla ilgili kaynak ve belgelerin derinliğine inecek olursak sonu gelmeyecektir. Onun için meselenin can alıcı noktaları hakkında bilgi paylaşımında bulunacağım. Osmanlı’nın parçalanmaya başlaması ve ulus devletlerin ortaya çıkması Ermeni sorununun başlangıcını teşkil etmektedir. Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması (1832) kıvılcımı ateşlemiş ve 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı’nın yenilgisi ana etken olmuştur. Nitekim savaş sonrasında Ermenilerin kışkırtılmasında başrolü Rusya oynamıştır. Osmanlı’nın parçalanması için bir fırsat olarak görülen Ermeniler yine İngiltere tarfından da haklarının verilmesi bahanesiyle kışkırtılmıştır. Bu süreçte Ermeniler Hınçak ve Taşnak gibi ayrılıkçı komiteleri aldıkları destekle kurmuş ve adımlar atılmıştır. Komiteler Ermenileri örgütlemiş ve isyanlar başlatmıştır. İlk isyan 1890’daki Erzurum İsyanı‘dır.

İsyanlar sırasında esas hedef olan Türkleri azınlık durumuna düşürmek ve Ermenilerin yaşadıkları yerlerin kendi toprakları olduğunu ispatlama iddiasıydı. Nitekim bu amaçla masum Türk ailelerine soykırım yapmaktan kaçınmamışlardır. Bu noktada hem Batı basınını arkasına almış, hem katliam yapmış hem de bugün olduğu gibi o gün de Türkleri soykırım yapmakla suçlamışlardır. Ermeni komiteciler işi daha ileri götürerek 21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Camisi’nde namaz çıkışında Sultan II. Abdülhamid’e suikast düzenlemişlerdir. Sultan kurtulmuş ancak bombanın etkisiyle 26 kişi şehit olmuş, 56 kişi yaralanmıştır. Dış destekle birlikte Anadolu’da Türk katliamlarının şiddetini arttıran Ermenilere karşı ilk önlemini aldı. Van’da başlatılan isyan sonrası 24 Nisan 1915’te Dahiliye Nezareti’nin genelgesiyle zararlı faaliyette bulunan komitelerin kapatılması, komitecilerin tutuklanması kararı alınmıştır. Ermeniler günümüzde de bu tarihte alınan bu önleme dayanarak yani rahatsız olarak 24 nisanı sözde katliam yıldönümü olarak anmaktadırlar. Bu tedbir sonrasında devlet 27 Mayıs 1915’te Tehcir Kanunu‘nu çıkarmıştır. Osmanlı’nın parçalanmasında Ruslar başta olmak üzere birçok dış devlete hizmet eden Ermenilerin göç ettirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu süreçte Ermeniler belgelere dayanmadan farklı rakamlar zikretmekte katliama uğradıklarını söylemektedirler. Hiçbir şartta arşivlerin açılmasına, konunun belgelerle açıklanmasına ve gerçekliğin ortaya konmasına Ermeniler yanaşmamaktadır. Türkiye bunu her seferinde her mecrada dile getirmktedir. Nitekim Ermeni önderlerden Bogos Nubar dahi Doğu Anadolu’da katledilen Müslüman Türk sayısını 1 400 000 olarak belirtmektedir.

Ermenilerin hazırladığı fotomontaj afişte Atatürk, önünde katledilmiş sözde bir Ermeni çocuğu gösteriliyor. Gerçek fotoğraf Prof. Türkkaya Atatöv tarafından ortaya çıkarılıyor, Atatürk yavru köpeklerle. (iha.com.tr)

Son olarak Ermeni birlikleri 1920’de saldırıya geçmişler ancak Ankara hükümetinin kendilerini Gümrü’ye kadar sürmeleriyle sonuçlanmıştır. Böylece Ermenilerin hak iddia ettikleri Türk vatanı olan; Van, Erzurum, Sivas, Bitlis, Diyarbakır ve Elazığ vilayetlerindeki toprak elde etme hayali sona erdirilmiştir. 3 Aralık 1920 Gümrü Antlaşması ile sınırlar netleşmiştir.

Sözde Ermeni soykırımı tasarıları hangi ülke ne karar alırsa alsın veya oylasın, tarihi gerçekler kaynaklarda, belgelerde mevcuttur. Türkiye de bunu alnı ak ve yüksek sesle dile getirmektedir. Dün Türk halkının katliamında maşa olarak kullanılan Ermeniler, bugün hâlâ senatolarda sanki bir koz gibi Türkiye’ye karşı önüne konulmaktadır. Ancak ne olursa olsun; tarihî gerçekliği, siyasi kararlar yenemez.

Yusuf Ay

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

aa.com.tr, Senatör Graham ABD Senatosu’ndaki Ermeni tasarısını bloke etti, 14.11.2019
amerikaninsesi.com, Erdoğan’la Görüşen Senatör Ermeni Tasarısını Engelledi, 14 Kasım 2019.
Aydın BEDEN, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Alp Yay., 2007, sf. 261, 276
Recep KARAKAYA, Kaynakçalı Ermeni Meselesi Kronolojisi (1878 – 1923), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, sf.117,119.
Vahdettin ENGİN, II. Abdülhamid’e Düzenlenen Yıldız Suikasti ve Belçika ile Yaşanan Diplomatik Kriz, armenians.marmara.edu.tr

Dünyanın Sekizinci Zengini ABD Başkan Aday Adayı: Michael Bloomberg

ABD’de başkanlık seçimine bir yıldan daha az bir zaman kaldı. Kasım 2020’de gerçekleşecek olan başkanlık yarışı hem cumhuriyetçiler hem de demokratlar açısından açısından büyük bir sancılı süreçten geçiyor. Başkan Trump’ı koltuğundan etmese de azil davasının gölgesinde gelişen süreç, cumhuriyetçi parti tarafından kolay çözülebilecek bir problematik gibi gözükmüyor. Demokratlar ise halihazırda Trump’ın karşısına çıkarabilecekleri güçlü bir profil bulma konusunda zorlanmışlarsa da Amerikan sosyalizminin 2016 mağlubu Vermont senatörü Bernie Sanders’tan daha prestijli bir aday bulmuş gibi gözüküyorlar.

Dünyanın sekizinci zengini ve başarılı bir politikacı olarak bilinen Michael Bloomberg, demokrat partinin 2020’de başkan adayı olmak için yola koyuldu bile. 58 milyar dolarlık serveti, sahibi olduğu medya şirketleri ve 12 yıllık New York belediye başkanlığı deneyimi ile başkan adayı bulma konusunda sıkıntı çeken demokratlar için en ideal başkan adayı olarak görülüyor.

Yahudi bir aileden gelen Boston doğumlu Bloomberg, Johns Hopkins ve Harvard’ta aldığı eğitimin ardından finans alanında çalışmalarına başladı. Bankacılık, yazılım ve medya alanında faaliyet gösteren Bloomberg Terminal olarak da bilinen dev holdingin kurucu CEO’su olarak şirketlerini halen yöneten Michael Bloomberg, özellikle son yıllarda yaptığı bağışlarla sıklıkla Amerikan kamuoyunu etkilemeyi başardı. Johns Hopkins Üniversitesi’ne yaptığı 1.8 milyar dolarlık bağış ile şu ana kadar bir yükseköğretim kurumuna yapılan en yüksek bağış rekorunu elinde bulunduran Bloomberg, çevre koruma, cinsiyet eşitsizliği ve silahlanma karşıtı onlarca vakıf ve organizasyona yaptığı yüksek bağışlar ile kendine saygın ve etkili bir destekçi kitlesi sağladı.

Michael Bloomberg gazetecilerle konuşurken.

Belediye başkanlığı döneminde küresel ısınma ve çevre kirliliğine karşı bir dizi önemli çalıştay ve etkinlik düzenledi. Bu yaklaşımı ile yeşil hareket üyelerinin sempatisini kazanan bir kaç milyarder arasına Michael Bloomberg’i de yerleştirdi. Donald Trump’ın aksine gerek göçmen sorununa gerekse de uluslararası krizlerde Amerikanın daha ılımlı ve yapıcı bir rol oynamasını savunan Michael Bloomberg, ülkenin yaşadığı problemler için daha gerçekçi çözüm yolları aramanın zamanı geldiğini belirtti.

Elinde neredeyse Birleşik Amerika’daki bütün evlere erişim sağlayabilecek bir medya ağı ve kampanyasını fazlasıyla finanse edebilecek ekonomik gücü bulunan Bloomberg, şu ana kadar demokratların sahaya sürebileceği en iyi aday olarak gözüküyor. 2020 yılı ABD için milyarderlerin seçim yarışına ev sahibi olacağı son derece öngörülebilir bir durum. Liberal çevrelerin Yahudi bir devlet başkanıyla sıkıntı yaşamayacağı aşikar, fakat muhafazakar cumhuriyetçilere kendini kabul ettiremediği takdirde Hillary Clinton’dan sonra ikinci bir mağlubiyetin sorumluluğu ve yüklü bir kampanya faturası da Michael Bloomberg’in omuzlarına yıkılabilir.

Emre Topçu

Stratejik Ortak Misafir Yazar

BMC – Carmor İşbirliği ve Yerli Zırhlı Araçlar

Carmor, 1947’de İsrail’in Kurtuluş Deklarasyonu’ndan önce, 1947-48 Filistin İç Savaşı sırasında tüfek ateşine karşı korumak için, zırhların yerleştirilmesi adına bir atölye olarak Hayfa’da teknik ofis olarak kuruldu. 1954’te Carmor, yakıt tankerleri ve uçak yakıt ikmali imalatları yapmaya başladı ve İsrail sivil ve askeri pazarlarının ana tedarikçisi haline geldi.

Carmor şirketinin Türkiye ile ilk ticari işi ise 2001 yılında Türk Ordusu’na uçak ve helikopter yakıt ikmali tedarik etmek üzerineydi. Carmor ve ülkemiz arasında imzalanan sözleşme 28 milyon şekel değerinde idi. [1]

İsrailli Hatehof Endüstrisi (Carmor) şirketinin kendi tasarımı ve üretimi olan %100 İsrail malı olan bazı araçlar:

  1. Navigator
  2. Xtream
  3. Sandcat
  4. Hurricane

Bir de bizim BMC şirketinin %100 Türk malı olarak lanse ettiği bazı araçlar:

  1. Kirpi
  2. Amazon
  3. Vuran
  4. BMC 250-10 Z (IDEF 2009’da tanıtıldı ama üretime geçilmedi)
BMC ve CARMOR zırhlılarının karşılaştırılması.

BMC’nin geçmişine bakarak aslında boşlukları doldurabiliriz. BMC daha önce Çukurova Holding’in bünyesi altında bulunan bir şirketti. BMC, Çukurova Holding’in borçlarından dolayı 751 Milyon dolar bedel ile Ethem Sancak tarafından satın alındı. Öte yandan Sancak, sadece İzmir’deki arsasının 1.5 milyar dolar değerinde olduğu tahmin edilen şirketi satın alması dikkat çekmişti.

TMSF, Kirpi’lerin üretim ortağı olan Hatehof Industries (Carmor) ile belirli görüşmeler yapmak üzere masaya oturdu. Zırhlının tasarım, AR-GE çalışamaları ile zırhlı kapsüllerinin ana malzemelerini tedarik eden carmor satılan her zırhlı için yüzde 20 komisyon alıyordu.

Savunma Sanayii Başkanlığı 2009 yılında 468 zırhlı aracın üretimi için BMC ile masaya oturdu ve el sıkıştı. Piyasa değeri aşağı yukarı 375 milyon TL olan anlaşmaya göre İsrailli şirket Carmor 75 milyon TL alacaktı. BMC anlaşma gereği teslim etmesi gereken 468 zırhlı araçtan sadece 278 tanesinin üretimini gerçekleştirip teslimini yaptı ve üretimini durdu. Carmor alacaklarını tahsil edemediği için BMC’nin iflası için İzmir’de dava açtı.

TMSF, 17 Mayıs’ta Çukurova Grubu şirketlerine el koyunca BMC önce kalan 190 aracın yeniden teslimi için savunma bürokrasisi ile yeniden temasa geçti. Hemen ardından üretim maliyetlerini aşağıya çekmek için de İsrailli partner ile masaya oturdu. Yapılan görüşmelerin ardından İsrailli şirket 14 milyon dolar karşılığında davalardan ve alacaklarının tamamından vazgeçti. Böylece Kirpi’lerin üretimi tamamen yerli hale gelmiş oldu. [2]

Peki Ya Motorlar?

BMC şirketi BMC Power adı altında kurduğu birim de ürettiği motorları ilk etapta askeri araçlarda kullanacak. Yapılacak motor 900 beygir gücünde olacağı söyleniliyor. Söz konusu diğer araçlar için geliştirme aşamasında olsa bile şuan bildiğimiz kadarıyla 2007 yılından beridir Dünya’nın en büyük motor üreticilerinden Amerikalı Cummins motorlarıyla araçlarını çalıştırmakta. [3] BMC yeni olarak BMC Neocity otobüslerinde Alman MAN motorunu Neocity’nin doğal gazlı versiyonunda (CNG) kullanacak.

Her şeye rağmen şu ana kadar bu adını saydığımı zırhlı araçlar üretilip kullanıldığından beridir sayısız Mehmetçiğimize çoğu kez can olmuş. Ayrıca;

1) İstediğimiz zaman istediğimiz kadar üretebiliyoruz.

2) İstediğimize satabiliyoruz.

3) İstediğimiz değişiklikleri yapabiliyoruz.

Nice kendi üretim ve tasarımlarımızı yaptığımız savunma sanayii ürünlerinin sayısının artması dileğiyle…

                                                                                                                                    MEHMET UÇAR

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKLAR:


[1] https://www.haaretz.com/1.5362666

[2] http://www.gazetevatan.com/kirpi-de-yerli-zirh-devrimi–570850-ekonomi/

[3] http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/248789-bmc-cummins-ile-ortaklik-icin-el-sikisti

Amerikan Seçimlerine Giderken: Adaylar ve Seçim Süreci

3 Kasım 2020 tarihinde gerçekleşecek Amerika Birleşik Devleti Başkanlık Seçimi için geri sayım devam ediyor. 2020 Seçimlerine katılacak adaylar belirleniyor, belirlenen adaylar tartışma programlarında kozlarını paylaşıyor; bazıları ise seçim yarışından çekilmeye başlıyor. Peki Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları sandık başına gittiğinde neler oluyor, neyi seçiyorlar? Tüm dünyayı ilgilendiren Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimlerinde neler oluyor? Başkanlık Seçimleri için kimler aday olabilir ve adaylık süreci nasıl işler?

  • ABD Anayasası’na göre, başkan olacak kişi 35 yaşından büyük, “doğuştan ABD vatandaşı” ve ülkede en az 14 yıl ikamet etmiş olmak zorunda.
  • Adaylar genellikle daha önceden devletin üst kademelerinde görev almış devlet adamları, asker kökenliler ve iş dünyasının önde gelenleri (örn. Donald Trump) arasından seçiliyor.
  • Seçimler genel olarak Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti arasında geçiyor. Yeşil Parti, Anayasa Partisi, Liberteryen Parti, Sosyalist Parti gibi bazı partiler de bazen seçim yarışına aday çıkarabiliyor.

Demokrat Parti: Demokratlar sosyal liberal ve ilerici siyaseti destekler; ilericiler, liberaller ve merkezcilerden oluşmaktadır.

Cumhuriyetçi Parti: Cumhuriyetçilerin genelde izlediği siyaset muhafazakâr sağ olarak tanımlanabilir. Demokrat ve Cumhuriyetçi parti birbirlerinin en büyük muhalifidir.

Liberteryen Parti: Sivil özgürlükleri, müdahalesizliği ve laissez-faire ekonomiyi destekleyen, refah devletinin kaldırılmasını savunan ABD’deki liberteryen politik partidir. Parti, 11 Aralık 1971 tarihinde kuruldu.

Anayasa Parti: Anayasa Partisi ABD’deki tutucu siyasi partilerden biridir. 1992 yılında Vergi Mükellefleri Partisi adı altında kurulmuş, 1999 yılında adını değiştirerek Anayasa Partisi adını almıştır.

Sosyalist Parti: Demokratik Sosyalist çizgideki parti 1972-1973 yıllarında Amerika Sosyalist Partisi’nin parçalanması sonucu ortaya çıkmıştır. Sosyalist Parti işçilere daha büyük haklar verilmesi ve sınıf farklarının ortadan kalkmasını amaçlamaktadır.

Yeşil Parti: Yeşil Parti, ABD’deki siyasi partilerden biri olup dünyadaki diğer yeşil partilere benzeyen bir siyaset izlemektedir.Merkez sol görüşü izlemekle beraber Çevrecidirler, sosyal adaletin sağlanmasını desteklemekle birlikte ırkçılık ve savaş karşıtıdırlar.

ABD’deki siyasi partiler ve logoları

Şu an seçim yarışını sürdüren Demokrat Parti adayları:

ABD’de 2020 Başkanlık Seçimleri için yarışan Demokrat Adaylar

Şu an seçim yarışını sürdüren Cumhuriyetçi Parti adayları:

ABD’de 2020 Başkanlık Seçimleri için yarışan Cumhuriyetçi Adaylar

Seçim yarışından çekilen Demokrat adaylar:

ABD’de seçim yarışından çekilen Demokrat adaylar

Seçim yarışından çekilen Cumhuriyetçi adaylar:

Seçim yarışından çekilen Cumhuriyetçi aday

Seçim Süreci

Seçim süreci, seçimden bir yıl önceki bahar ayında her partinin kendi adaylarını açıklamasıyla başlıyor. Çeşitli programlarda tartışan adaylar, halka kendilerini anlatarak hem parti kitlesinin hem de halkın desteğini almaya çalışıyorlar. Seçim yılının ilk yarısı süresince seçim günü yarışacak adayı belirlemek için eyaletler ve partiler ön seçimler yapıyorlar (Caucus ve Primary). Temmuz-Eylül ayları arasında partiler seçimde yarışacak adayına karar veriyorlar. Partilerin belirlediği başkan adayları kendilerine yardımcı olacak başkan yardımcısı seçiyorlar (2016 seçimleri Donald Trump ve Joe Biden). Ekim ayına kadar kampanya süreci yürüterek adaylar, seçmenden desteklerini istiyorlar. Televizyon programlarında tartışmalara katılarak vaatlerini anlatıyorlar.

Caucus ve Primary

Siyasi partiler başkanlık adaylarını belirlemek için eyaletlerde iki farklı ön seçim aşaması yürütüyorlar. (Caucus ve Primary)

  • Primary; 34 eyalette işleyen ve seçmenlerin sandık başına giderek seçimde yarışacak başkan adayını belirliyorlar. “Kapalı”, “Açık”, “Yarı-Kapalı”, “Yarı-Açık” olarak kendi içerisinde dörde ayrılan bir ön seçim sistemi.
  • Caucus ise Primary’e kıyasla daha karmaşık bir süreç içeren ön seçim sistemi. 16 eyaletle uygulanmakla birlikte, seçmenler bağlı oldukları mahallelerde bulunan kamusal alanlara örneğin kilise, okul gibi mekanlara giderek genellikle Cumhuriyetçi Parti adaylarının tartışmalarını ve adayların vaatlerini dinleyerek, fikirlerine en uygun adayı seçmek için aynı seçimlerde olduğu gibi sandık başına giderler ve destekledikleri adayın ismini sandığa atarlar.

Demokrat Parti’de ise Caucus süreci biraz daha farklı işler. Farklı adayları destekleyen seçmenler bir salonun farklı taraflarından toplanırlar. Örneğin; A adayını destekleyenler salonun sağ tarafında B adayını destekleyenler ise salonun sol tarafında toplanırlar, tarafsız seçmenler ise salonun ortasında toplanırlar. Adayların amaçları salonun ortasında toplanan tarafsız seçmenlerin desteklerini kazanmak. Odadaki toplam seçmen sayısının yüzde 15’ine ulaşamayan adayın, adaylığı düşer. Adayların amacı, hem kendini destekleyen aracılığıyla hem de kendi hitabetiyle tarafsız ve karşıt görüşte ki seçmenleri kendi tarafına seçip salonda bulunan kişi sayısının en az yüzde 15’inin oyunu almaktır.

Seçim Kampanyası Süreci

Seçim kampanyası süreci başkan adayları için epey maliyetli bir süreç. Opensecrets.org isimli gözlem kuruluşunun verilerine bakarak 2016 seçimlerinin adaylara 2,4 milyar dolara mal olduğunu görebiliyoruz. Adaylar bu maliyeti karşılamak için halktan desteklerini bekliyorlar. Halktan toplanan güncel bağışlar:

ABD’de seçim kampanyasında yapılan bağışlar. (16.12.2019) – Kaynak: Federal Seçim Komisyonu

Seçim Günü

ABD  Başkanlık seçimlerinin bir özelliği de başkanın doğrudan seçimle belirlenmemesi. Seçmenler seçim günü sandık başına giderek 538 delegeden oluşan Seçiciler Kurulu’nun (Electoral College) üyelerini seçiyorlar. Eyaletlerin nüfuslarına göre Seçiciler Kurulu’na yolladıkları üye sayısı değişiyor. Halk oylaması başkanı belirlemiyor sadece başkanı belirleyecek olan Seçiciler Kurulu’nun üyelerini seçiyorlar. Eyaletlerdeki seçimi kazanan parti adayları o eyaletin Seçici Kurulu’nu oluşturuyor. Beyaz Saray’a yerleşmenin yolu Seçiciler Kurulu’ndaki 538 oyun 270’ini almaktan geçiyor. Siyasal partiler, halk oylamasını kazandığı halde adayları  Seçiciler Kurulu tarafından seçilmeyebilir bu durum eyaletlerin nüfusları ile doğru orantılı olarak Kurul’a üye yollamasından kaynaklanıyor. Örneğin 2016 seçimlerinde Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’un seçilememesi.

Eyaletlerin Kurul’a yolladığı delege sayısı:

ABD’deki 2016 Başkanlık Seçimlerinde eyaletlerin delege sayıları

Kaliforniya, New York ve Illinois eyaletleri Demokrat Parti’nin kalesi olarak görülürken, Cumhuriyetçi Parti de Teksas’ın seçmen kitlesini elinde bulunduruyor. Seçimin sonucunu belirleyen eyaletler ise en fazla çekişmeye sahip olan Ohio ve Florida eyaletleridir. Yaklaşan 2020 seçimleri için çekişme Ohio ve Florida’dan kayacak gibi gözüküyor. Anketlere göre Arizona, Pensilvanya ve Wiscoin 2020 seçimlerinin kazananı belirleyecek eyaletlerden. Eyaletlerde sandıkların kapandığı günün akşamında sonuçlar açıklanıyor. Ocak ayında seçilen yeni başkan ‘Yemin Töreni’ adı verilen özel bir törenle görevine başlıyor. Özel yemin töreninin ardından dev bir geçitle yeni başkan Beyaz Saray’a doğru yürüyüp görevinin başına geçiyor.

Ömer Salih Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

Orta Asya’nın En Güçlü Türk Devleti: Kazakistan

2

Orta Asya’nın askeri açıdan en güçlü ülkesi konumunda bulunan Kazakistan, 16 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etti. 28. yılını kutlayan ülke; “Türk tarihinin atası” olarak bilinen topraklarda kurulan, askeri ekonomik ve diplomasi açısından bölgenin en gelişmiş ülkesi olarak öne çıkıyor. Kazakistan’ın nüfusu, asker sayısı, siyasi ve ekonomik durumu gibi birçok başlığı 18 maddede ele aldık.

Kazakistan Hakkında Merak Edilenler

1.) 1997’de Kazakistan’ın başkentinin Astana olduğu duyuruldu. Aradan geçen 22 yıl sonra 2019’da kurucu lider Nur sultan Nazarbayev’in adı başkente verilerek ‘Nursultan’ oldu.

2.) Ülke nüfusu 28 yılda 2 milyon artarak 18 milyon 550 bine ulaştı. Bunun nedeninin ülkeden ayrılan Ruslar ile birlikte başka ülkelere giden Kazakların olduğu biliniyor.

3.) Dünyada 2 milyon 717 bin kilometre kare ile toprak büyüklüğü açısından dokuzuncu sırada olan ülke, Türkiye’nin yaklaşık 4 katı büyüklüğünde.

4.) Kazakistan’ın etnik yapısı; yüzde 64’ü Kazak, yüzde 24’ü Rus ve geriye kalanı Özbek, Ukraynalı, Uygur, Tatar ve Alman şeklinde dağılım gösteriyor.

5.) 14 eyaletten oluşan ülke toprakları; en eski köklü Türk devletlerinden Saka, Hun, Göktürk, Kıpçak, Karahanlı ve Altın Ordu’nun merkez üssünde olduğu için ‘Türk tarihinin atası’ olarak nitelendiriliyor.

6.) Yaklaşık 110 bin asker sayısı ve 2.4 milyar dolarlık savunma bütçesi açısından Orta Asya’daki en güçlü Türk devleti.

7.) Kazakistan’da siyasi durum: Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkede parlamento 107 koltuktan oluşan Meclis ve her bölgeden 2’şer, 15’i de Cumhurbaşkanı tarafından atanan Senato’dan oluşuyor.

8.) 28 yıl boyunca ülkeyi yönettikten sonra istifa eden Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, yerini daha önce BM Genel Sekreter yardımcılığı da yapan deneyimli diplomat Kasım Cömert Tokayev‘e bıraktı. Daha sonra yapılan seçimlerde yüzde 70,76 oy alan Tokayev ülkenin 2. cumhurbaşkanı oldu. 2015’teki seçimlerde Nazarbayev oyların yüzde 97.7’sini alarak 5. kez cumhurbaşkanı seçilmişti.

9.) SSCB’nin uzun yıllardır nükleer deneme sahası olarak kullandığı Kazakistan, bağımsızlığını kazandıktan sonra ilk adım olarak Semey Nükleer Deneme Sahası‘nı kapattı.

10.) Sovyetler Birliği’nin totaliter rejimini terk eden, nükleer faaliyetlerden vazgeçen Kazakistan, SSCB’nin nükleer tesislerini kapatmadan önce dünyanın en büyük nükleer cephaneliğinin de mirasçısı konumundaydı.

11.) Sovyetler Birliği ülkenin Semipalatinsk şehrinde 40 yıl boyunca 500’e yakın nükleer deneme yaptı. Bunun sonucunda 1 buçuk milyon Kazak kanser hastalığına yakalandı.

NATGEO tarafından Kazakistan’da nükleer denemelerin insanlar üzerindeki etkisini gösteren bir fotoğraf.

12.) Sovyetler Birliği’nden ayrılan Orta Asya ülkeleri arasında 330 milyar dolar yatırım ile “Orta Asya’nn en çok yatırım yapılan ülkesi” oldu.

13.) Barış girişimleriyle öne çıkan ülke, Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizinde ara bulucu olmayı teklif etmiş, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelere ev sahipliği yapmıştı. Son olarak da geçtiğimiz yıl İran, Rusya ve Türkiye tarafından başlatılan Suriye konulu Astana Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor.

14.) 1991’de Kazakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke Türkiye ile 2009’da stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. Geçtiğimiz haftalarda da Türkiye ile askeri iş birliği anlaşmasını onayladı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından devlet başkanlığı düzeyinde Türkiye’yi ilk ziyaret eden lider Nazarbayev’di.

15.) Gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH) 131 milyar dolar olan ülkede kişi başına düşen GSYİH ise 7.300 dolar. Orta Asya’nın en büyük ekonomisi Kazakistan, 1.225 mineral tipte toplam 493 rezerve sahip, Orta Asya ülkeleri arasında en çeşitli yeraltı kaynaklarına sahip ülke konumunda.

[irp posts=”19953″ name=”Orta Asya’daki 5 Türk Devleti’nin Yeraltı Kaynakları”]

16.) Çin ve Rusya’nın ardından Asya kıtasında bor madenine sahip üç ülkeden biri olan Kazakistan, uranyum yataklarının zenginliği itibarıyla dünya ikincisi.

17.) Kazakistan ülkelerin dünya petrol rezervi sıralamasında 12’inci, doğal gaz rezervinde ise 22’inci sırada yer alıyor.

[irp posts=”1797″ name=”Orta Asya’nın Yükselen Gücü: Türkmenistan”]

18.) Dünyanın en eski ve en büyük uzay fırlatma üssü olan Baykonur Uzay Üssü ülke sınırları içerisinde yer alıyor. İlk insan yapımı uydu ve ilk insanlı yörünge uçuşunu gerçekleştiren Yuri Gagarin’in aracı ve uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova’yı taşıyan araç bu üsten fırlatıldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com