Bağdat-Berlin Demiryolu Projesi ve Tarafların Beklentileri

BERLİN-BAĞDAT DEMİRYOLU PROJESİ ÜZERİNDEN UYGULANAN ALMAN VE İNGİLİZ NÜFUZ POLİTİKALARININ OSMANLI TOPRAKLARIN ÜZERİNDE ETKİSİ

Uluslararası İlişkilere yeni eklenen kavramlar dönem içerisinde devletlerin politikalarının belirleyen araçlar haline gelmiştir. 19.yüzyılda sömürgecilik kavramıyla birlikte Avrupalı devletler artık Osmanlı topraklarında gözü olduğunu açıkça belli etmekteydi. Osmanlı’nın ekonomik ve siyasi olarak zayıf olduğu bu dönemde İngiltere, Fransa ve Rusya çeşitli politikalarla zayıflamış ve dağılma sürecine girmiş olan Osmanlı İmparatorlu üzerinde yıkım propagandası savaşına başlamışlardı. Rusya’nın boğazlara hakim olma ve sıcak denizlere inme politikası, dönem içerisindeki en etkin politikalar arasında sayılmaktadır. Rusya’nın amacını bu bağlamda değerlendirdiğimizde denizaşırı yollar ile ticaretini güçlendirmek olduğunu görmekteyiz. Fransa günümüzle bağlantılı olarak gerçekleşen Suriye üzerinden Orta Doğu politikasını gerçekleştirmek için Osmanlı topraklarını bir köprü olarak kullanmaktaydı. İngiltere ise, o dönemde Osmanlı toprağı olan Mısır’ı işgal etmiş ve böylece Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi’ndeki deniz ticaretini kontrol altına almıştı. Bu emperyalist yayılmacılığın karşısında Almanya kendi birliğini tamamlamak için uğraşmaktaydı, bu sebeple sömürge yarışına geç katılan devletler arasında olacaktır.

Alman birliğinin 1870 yılından kurulmasının ardından başlayan Bismarck dönemi ile bir çok şeyin değiştiği görülmektedir. Bismarck Avrupa dengesinde kendi çıkarlarına göre hareket etmek istiyordu. Bu süreçteki politikalarından birisi ise, Fransa’yı bu dengede yalnız bırakmaktı. İlk dönemlerde bu sebeple Avusturya ve Rusya’yı yanına alarak ilerlemeye çalışmıştır. Ardından gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı ve İngiltere’nin Mısır ve Süveyş’i işgal etmesi Bismarck’ın Osmanlı toprakları üzerindeki politikalarının dönüşmesini sağlayacaktır.

Otto von Bismarck

Tüm bu kargaşanın içerisinde Osmanlı kendisine yakın ve güvenebileceği bir müttefik aramaktaydı. 19. asrın sonları ile 20 inci asrın başlarına isabet eden bu 25-30 senelik devre de, hem iç politik kargaşalar yaşamakta olan hem de dışarıdan edilen müdahaleler ile artık süratle göçen büyük Osmanlı imparatorluğunun Avusturya, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi büyük ve Balkan milletleri gibi küçük mirasçıları arasına yeni ve çok iddialı bir mirasçı kakışıyor: Almanya.

Birliğini tamamlamış Almanya , şarka ulaşmak ve Osmanlı topraklarını şarka giden yolda bir köprü olarak kullanmak istiyordu. Ayrıca o dönemde Osmanlı topraklarının Pazar rekabeti açısından çok uygun olduğunu hatırlatmak gerekir. Dönem içerisinde Almanya İle Osmanlı devleti arasındaki ilişki olumlu bir yolda ilerlerken, İngilizler Osmanlı topraklarındaki pazarında bir rakibin oluşmasından rahatsızlık duyacaktır. Wilhelm II’nin politikaları ise Osmanlı içerisinde memnuniyetle karşılanmaktadır. Almanlar hem Osmanlı’da hem Şarkta hiç olmadıkları kadar kazanmadıkları şerefi kazanmışlardır.

Bu çalışmada, Almanya ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkinin meyvesi olarak görülen Bağdat-Berlin Demiryolu Projesi, tarafların politikaları dâhilinde, tarihsel çerçeve boyutunda incelenecektir. Osmanlı topraklarının diğer büyük devletler bakımından hangi amaçla kullanılmak istenildiği, devletlerin bu kapsamda aldıkları reel politik kararlar, projenin oluşturduğu kaygı ve oluşan ittifaklar açıklanmaya çalışılacaktır.

Bağdat Demiryolu Projesinin Tarihi Gelişim Süreci

Endüstri Devrimi ile önemli bir teknolojik gelişme ivmesi yakalayan İngiltere, bunun doğal sonucu olarak dönem içerisinde demiryolu ağları geliştirecek altyapıya kavuşmuştur. Endüstrileşmenin, vazgeçilmez etkenlerinden birisi olan demiryolu, hammaddenin fabrikaya taşınması, üretilen bir ürünün ise pazarlara dağıtılabilmesi ve demiryolunun belirlendiği yol güzergâhlarında kültürlerin kaynaşması anlamını taşımaktadır.

Endüstrileşmenin ana kaynağı olan demiryolu, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin somut bir simgesi haline dönüşecektir. Demiryolları sömürge kavramından uzak bir tanımla bakıldığında, birbirinden mesafe olarak uzak, çok kalabalık olmayan yerleşim alanlarının kontrolünü kolaylaştırarak bunları politik bir bütün haline getirebilme özelliğine sahiptir. Ancak demiryolu yapımının devletler bazında yayılması ve hızlanması koloni sahibi devletlerin kolonilerinin de altyapılarını güçlendirerek orada politik açıdan daha da kökleşmelerini sağladığını hatırlatmakta fayda vardır.

İngiltere altyapısını genişlettiği demiryolları ile sömürge bölgelerine daha yakın ve orada çok daha aktif olmak istiyordu. Orta Doğu bölgesiyle çok daha yakından ilgilenmeye başlayan İngiltere, bölgeye yolladığı özel görevlileriyle birlikte Orta Doğu’nun hammadde zenginlikleri hakkında raporlar hazırlatıyor ve araştırmalar yapıyordu. Genç İngiliz subay Chesney, Akdeniz’den Basra’ya bir demiryolu döşenmesini fikrinin çekimine kendisini kaptırmıştı. Böylelikle ilk demiryolu fikrinin oluşumu ve çalışmaları 1857 yılında başlayacaktır. Lord Palmerston ve İngiltere’nin büyükelçisi tarafından sultana sunulan bu proje Fırat Vadisi Kumpanyası’na Akdeniz’de, İskenderun’dan Basra Körfezi’nde, Basra Limanı’na kadar bir demiryolu döşeme imtiyaz veriliyor. Ancak İngiltere’nin Süveyş Kanalı’nın tüm hisselerini satın almasıyla bu proje rafa kaldırılıyor.

Ardından 1860 yılında Abdümecid’in bakanları Fuat ve Ali Paşaların da büyük bir demiryolu programı hazırladıklarını anlamaktayız. Balkan bağlantılı bu projenin İstanbul ve Tuna arasında ulaşım sağlayarak, İstanbul’u Viyana ve Paris’e bağlaması hedefleniyordu. Boğaz üzerindeki herhangi bir nokta üzerinden Edine-Dedeağaç şube hattı ayrıldıktan sonra başka bir hat ile Selanik’ten başlayarak Avusturya’ya ulaşacaktı. Ancak bu proje gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti gerekli sermayeye hâkim değildi. Osmanlı Hükümeti demiryolları projelerine söz konusu durumdan ötürü ilgisini azaltmayacaktır. Şöyle ki: 1868-1872 yılları arasında Bağdat Valiliği yapan Mithat Paşa’nın padişaha yollamış olduğu raporda Bağdat’a kadar uzanacak bir demiryolunun faydalarından bahsettikten sonra bu imtiyazın İngilizlere verilmesinin ne kadar elzem bir durum olacağından bahsettiğini yaptığımız okumalardan görmekteyiz.

Osmanlı-Rus savaşının ardından büyük bir yıkımı uğrayan Osmanlı ekonomik buhrandan kurtulabilmek için devletlerden borç alma yolunu seçmektedir. Bu süreçte İngiltere’ye yönelen Osmanlı Hükümeti’ne İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Salisbury İstanbul’dan Bağdat’a kadar uzanacak bir demiryolu inşasının yapılması teklifinde bulunsa da, zamanla unutulup giden projeler arasında yer alacaktır. Gerek dönemin getirdiği yeni sömürge yollarının bulunması durumu gerekse Osmanlı Hükümeti’nin kendi içerisinde yaşadığı içsel ve dışsal hem siyasi hem mali buhran dönemi bahsi geçen projelerin uygulanmaya konulmasını engelleyen sebepler arasındadır.

Almanya’da 1890 yılında Bismarck’ın istifası ile birlikte Osmanlı-Almanya arasındaki siyaset değiştiği görülmektedir. General von Caprivi’yi iktidara getiren II. Wilhelm, eski başbakanın yürüttüğü denge ve bölge siyaseti telakkisinden vazgeçerek Weltpolitik adını verdiği dünya siyasetine yönelmiştir. Bu süreçte Osmanlı Devleti ile ilişkilerini geliştirme yoluna gidildiğini görmekteyiz. Alman sanayisi için vazgeçilmez olan hammadde ve mamuller için pazar olan Osmanlı topraklarını Almanya, hem  petrol, bakır, kurşun hem de krom bakımından zengin olan bu topraklarını kullanabilecekti. Ayrıca, inşa edilecek olan Berlin – Bağdat demiryolu hattı ile Basra Körfezi’nde etkinliğini arttırmış olacaktı. Ancak Almanların, sadece kendi kaynaklarıyla söz konusu hattı yapacak güçleri bulunmamaktaydı. Bu nedenle Bağdat Demiryolu Şirketi kurulmuştur. Hint deniz yolunun ve bölgedeki petrol sahalarının, Alman tehdidine maruz kalmasını istemeyen İngilizlerin karşı olduğu şirkete; Osmanlı Devleti ile birlikte Avusturya, İtalya, İsviçre %20, Alman grubu %40, Anadolu Demiryolu Şirketi %10 ve Fransız Osmanlı Bankası %30 oranında katılmışlardır.

Avrupa haritası (1900)

Sonuç kapsamında, Bağdar Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmeden evvel söz konusu rekabet ortamının oluşmadığı ve projenin başlangıcının olmadığını görmekteyiz. Ancak Almanya projeye başladığı andan itibaren Fransa, İngiltere ve Rusya’nın demiryolu hisselerinden imtiyaz elde edebilmek için verdikleri mücadeleye tanık olmaktayız.

Osmanlı Devleti ile Yapılan Demiryolu Projeleri

Birinci Dünya savaşından evvel Osmanlı Devleti’nin toprakları, Mısır’dan Basra Körfezine ve Kafkasya’dan Mekke ve Medine’ye kadar uzayan bir hâkimiyetteydi. Ekonomisi tarıma dayalı bu çok uluslu imparatorluk, 20. yüzyılda birçok sebeple anlatılabilecek bir dağılma sürecine girmiştir. Demiryolu ağlarının yapımı ise, imparatorluğun parçalanmasını durdurabileceği en azından bu süre için zaman kazandırabileceği düşünülmüştür.

1853’te başlayan ve Cumhuriyet’in ilânına kadar devam eden, daha çok güçlü devletlerin çıkarlarına hizmet eden imtiyazlı demiryolu yapımını dört başlıkta inceleyebiliriz. Bunlar:

  • Balkanlarda (Rumeli’de) inşa edilen 2886 km’lik hat;
  • 2424 km uzunluğundaki Anadolu ve Bağdat demiryolu hattı;
  • Anadolu’nun batısını kapsayan 609 km. uzunluğunda İzmir-Aydın hattı ile 703 km. uzunluğunda olan İzmir Kasaba (Turgutlu) hattı yer almaktadır.
  • Bağlantılarıyla birlikte 1592 km uzunluğundaki Hicaz demiryolu hattı

Demiryollarının inşası Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde yapılmıştır. 5800 kilometre demiryolunun yapıldığını bilinmektedir. Sonraki dönemlerde özellikle II.Meşrutiyet Dönemi’de inşa çalışmalarının devam ettiğini görüyoruz, burada gerçekleştirilmek istenilen amaç isyanları bastırmaya daha hızlı bir şekilde ulaşmaktı. Buradan askeri amaçla yapılmış demiryollarının olduğunu anlamaktayız. Bu arada da Bağdat demiryolunun kalan bölümleri tamamlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı Devleti’nde baştan itibaren yapılan demiryollarının toplam uzunluğu yaklaşık 8400 kilometredir. Bunlardan 4138 kilometresi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin toprakları içinde kalmıştır. Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi modern bir ulaşım sistemi, Osmanlı devletinin de çok çabuk kalkınmasını sağlayabilirdi. Ancak Osmanlı’nın dağılma döneminde yaşanan ayaklanmalar, Balkan Bölgesindeki karışıklıklar, Orta Doğu bölgesindeki karışıklıklar ve kendi içerisindeki siyasi çekişmeler, Osmanlı’nın asıl meseleye odaklanmasının önüne geçmiştir. Sultan II. Abdülhamit, modern bir demiryolu ağıyla payitahttan çok uzak olan eyaletlerde, ümmetçilik anlayışıyla birlikte devlet otoritesini yeniden tesis etmek amacındaydı.

Demiryollarının İstanbul’u Medine’ye bağlayacağını ve böylelikle birçok İslam memleketlerinin birbirlerine bağlanacağını düşünen Abdülhamit’in bu teorisinin yaptığımız okumalardan gerçekleşmediğini görmekteyiz.

Osmanlı Nafia Nezareti yukarıda bahsettiğimiz projelerin gerçekleştirilmesi için Almanya’ya birçok imtiyaz vermiştir. Öyle ki yapılan anlaşmalara göre; ayrıcalığın süresi 99 yıl olacak ve kurulmuş olan şirket demiryolunun geçtiği arazilerde istimlâk kanununa göre geçtiği arazileri satın alabilecek, parasız verilecek. Demiryolu yapımı için kullanılan araç-gereç tüm malzemelerden gümrük vergisi alınmayacak, şirkete ait hisse senetleri ve tahvillerden vergi talep edilmeyecektir. Demiryolu yapımı esnasında ruhsat almadan eski eser kazıları yapılabilecekti. Osmanlı devletinin kilometre başına 1 yıl içerisinde 15,000 Frank karı garanti edeceği ve kar eğer düşerse ortaya çıkan açığı devletin tamamlaması gibi kurallar belirlenmiştir.

Bağdat-Berlin Demiryolu Projesi

Ayrıcalığın şartları ivedilikle incelendiğinde Almanların sağladığı karın ne denli yüksek olduğu görülecektir. Proje sürecinde Alman Şirketi 1889’da anlaşmayı imzalamıştır. Fakat elinde yeterli sermaye olmadığı için kesin anlaşmayı geciktirmek zorunda kalmıştır.

Anlaşmanın kesin bir şekilde imzalanmasının ardından Osmanlı Anadolu Demiryolları Kumpanyası( La Societe du Chemin de Fer Ottomane d’Anatolie) kurulmuştur. Osmanlı devleti, mali açısında sıkıntılı bir durumda olduğundan rasyonel bir idare teknik bulunmaması yüzünden, demiryollarını bizzat inşa ve işletmek için gerekli vasfı kendisinde göremiyordu. Bununla beraber daha 1870 de devlet, bilâhare Anadolu demiryolu şirketine “Societe Ottomane des Chemins de fer d’Anatolie” havale ettiği için Haydarpaşa – İzmit hattını bizzat inşaya teşebbüs etmiştir. İkinci bir devlet teşebbüsü 1900 tarihinde Hicaz demiryolu için yapılmıştır. Osmanlı idaresinde bütün hatların inşa ve işletilmesi imtiyazlarla birlikte yabancı şirketlere verilmiştir.

Almanların Demiryolu Üzerindeki Beklentilerinin Değerlendirilmesi ve Devletlerin Karşı Çıkışlarının Sebepleri

Siyasi birliği tamamlama arzusu içerisinde olan Almanya’nın bu projeden siyasi, ekonomik ve askeri beklentileri bulunmaktaydı.

Yeni ham madde ve pazara ihtiyaç duyan Almanya bu amaca ilerlemek için sömürge yarışına katılmak zorundaydı Ancak bu yarışa geç giren bir devlet olan Almanya hammadde bakımından zengin fakat sanayisi gelişmemiş ülkelerin kaynaklarını kullanmalıydı. Bu süreçte Doğu’ya yönelmek için en iyi yol Osmanlık toprakları olacaktı. Almanya tarafından şarkın sömürge haline gelmesi demek Alman halkının sınıf ve tabakalara faydalı bir hükümet olması demekti. Demiryolu yapımının siyasi sebepleri arasında kendi politikasını başka devletlere yaymak ve o devletleri peşinden sürükleme gayesi yatmaktaydı.

Wilhelm II döneminde, dünya siyasetini takip etmeye başlayan Almanya, kendisini askeri olarak güçlü bir devlet olarak göstermek istiyordu. Özellikle İngiltere’nin Şarktaki politikalarını dikkatle takip eden Almanlar, Süveyş ve Orta Doğu’da İngilizleri vurmak istiyorlardı. Bu gayelerini gerçekleştirmek için Osmanlı topraklarını bir köprü olarak kullanmak uygun gözüküyordu.

Gerçekleşmesi muhtemel bir savaş halinde Osmanlı topraklarını parçalamak isteyen devletlere karşı Almanya, bu toprakları bir pazarlık payı olarak kullanabilirdi. Almanya’nın, Osmanlı Hükümeti üzerindeki politikalarının, tamamiyle güçlü devletlerin ilişkileri çerçevesinde değiştiğini görmekteyiz. Almanya dönem itibariyle dost gibi gözükse de, çok samimi olmadığı ve reel politika kapsamında işlerliğini sürdürdüğünü yaptığımız okumalardan anlamaktayız.

Demiryolu imtiyazının Almanlara geçmesiyle birlikte İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bu imtiyaza karşı verdikleri tepkiler, demiryolu projesi üzerinde kendilerinin de hak sahibi olmalarını sağlamıştır. Özellikle İngiltere bu işten en karlı çıkan devlet olarak gösterilebilir. Orta Doğu’da ilk demiryolunu işletmeye açan İngilizler, Almanları bir rakip olarak gördüklerinden en büyük tepkiyi göstereceklerdir. Osmanlı toprakları üzerinden ciddi bir kar marjı elde eden İngiltere, sanayi ürünlerini sattığı bu pazarda karının düşmesini istemiyordu. Ayrıca bu proje sayesinde Süveyş Kanalı’nın taşımacılık gelirlerinin azalacağından büyük endişe duyan İngiltere, Almanların aldığı bu imtiyaza şiddetle karşı çıkmıştır. Kendi medyasında bu konuyu sürekli tartışmaya açarak, gazetelerde bu konuyu gündeme getirmeye çalışmıştır. Aynı zamanda İngiltere dünya siyasetinde Almanya’nın bir rakip olarak sivrilmesinden korkuyordu.

Fransa ise; Avrupa’da kendisini çok zor durumda bırakan Almanya’nın güçlenmesini istemiyordu. Bu demiryolu imtiyazı ile Alman nüfusunun Osmanlı topraklarında artacağına inanan Fransa, Suriye ipeğinin Fransa’ya ulaşmasını engellemesinden büyük endişe duyuyordu.

Rusya ise geleneksel politikalarının suya düşeceğini düşündüğünden bu demiryolun yapımına karşı çıkmıştır. Ayrıca, Osmanlı’nın ulaşım olanaklarının yetersiz olması Rusya’ya fayda sağlıyordu. Dönem içerisinde Rusya’nın tehditkâr söylemlerle savaş borcunun tek seferde Osmanlı tarafından ödenmesi gerektiğini vurgulaması, demiryolunun yapımında endişe duyduğunun göstergesi olarak sayılabilir.

Berlin Demiryolu Hattının Osmanlı Devleti’ne Sağladığı Faydaların Değerlendirilmesi

Wilhelm II döneminde Osmanlı’ya gerçekleştirilen ziyaretler oldukça mühimdir. Bu ziyaretler özellikle Alman yatırımcılar ve silah fabrikaları için önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu dönemde Alman yatırımcılara oldukça cazip teklifler sunulmuştur.  Başta Deutsche Bank olmak üzere önemli Alman bankaları Osmanlı topraklarında yayılmaya başlamış ve bu bankalar Osmanlı İmparatorluğu’na kredi tahsis etmiştir. Wilhelm II, 1898 yılındaki  ziyareti ise Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki Alman nüfuzunu artırmış ve Almanlar, Osmanlı coğrafyasını lebensrauma dönüştürme girişimlerine başlamıştır.

2. Wilhelm ve 2. Abdülhamid

Akdeniz’deki pamuk üretimine Almanların ilgisi artmış ve  elde ettikleri sulama imtiyazları ile Anadolu’daki tarım faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı.  Bu bağlamda değerlendirildiğinde Osmanlı Hükümeti’ne bu süreçte olumlu katkı yaptıklarını söylemekte fayda vardır.

Wilhelm II,  1898 yılında yapmış olduğu ziyaretinde ise, bir önceki başlıklarda da bahsettiğimiz üzere Berlin-Bağdat demiryolu yapımı aşamasının kabul sürecinin başlamasını sağlayan adımları atmıştır. Böylelikle işletim hakkını Alman Deutche Bank’ın aldığı proje,  Anadolu Demiryolları Kumpanyası’na verilmiştir. Berlin-Bağdat demiryolu projesinin hayata geçirilmesinin Osmanlı İmparatorluğu açısından oldukça önemli nedenleri vardır:

  1. Berlin-Bağdat demiryolunun yapılması ile birlikte Osmanlı askeri kuvvetleri hızlı bir şekilde isyanların yaşandığı bölgeye sevk edilebilecek ve bu isyanları kaosa dönüşmeden bastırabilecekti. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi otoritesi kuvvet kazanmış olacaktı.
  2. Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmayan Osmanlı Devleti, yaşanılacak olan ani bir müdahalede, hasımı olan Rusya’ya karşı savunması daha güçlü bir şekilde yaklaşabilecekti.
  3. Yapılan demiryolu zirai üretimin ve ticaretin artmasını sağlamıştır. Taşımacılık sorununun ortadan kalkması ile birlikte üretici çiftçi, artık daha büyük pazarlara daha rahat bir şekilde ulaşacak böylelikler daha fazla ürün de üretebilecektir. Ürettiği fazla ürünü ise ihraç ederek, hem kendisinin hem de devletin refah seviyesinin artmasını sağlayacaktır.

Yukarıda bahsedilen gerekçelerle birlikte, yapımı gerçekleştirilen demiryolları ile kısa süreli de olsa Osmanlı’nın belli bir refaha ulaştığını gözlemleyebilmekteyiz. Dönemin sorunlu bölgelerinden olan Balkanlarda vuku bulan savaş esnasında, Osmanlı’nın demiryolu sayesinde askerlerini daha kısa bir sürede bölgeye ulaştırdığını yapılan okumalarda görmekteyiz. Başka bir ifade ile Bağdat-Berlin demiryolunun Osmanlı Devleti topraklarında siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmeler üzerinde olumlu etkisi olduğunu söylemek mümkündür.

Üç emperyalist devletin Bağdat Demiryolunun yapımı aşamasında, İmparatorluk üzerindeki çıkar çatışmalarını gerçekleştirmek için, türlü güç yarışına girdiklerini ve bu yarışı kazanmak için her türlü politikayı denediklerini görmekteyiz. Bunun en nihai sonucu olarak Almanya’nın Osmanlı toprakları üzerindeki emperyalist yayılmacılığını ve bu toprakları şarka açılan bir kapı olarak gördüğünü, çalışmanın sonunda anlamış oluyoruz. Osmanlı, Almanya’ya vermiş olduğu imtiyazla birlikte birçok sorunla karşı karşıya gelmiştir. Büyük güçlerin Osmanlı topraklarını paylaşamaması durumu, Almanya’nın çıkarları dâhilinde taraf değiştirmesi gibi sebepler, en nihayetinde Osmanlı İmparatorluğunun güvenebileceği bir ittifakının olmayacağının kanıtıdır.

Sonuç olarak, Osmanlı yöneticilerinin uzun yıllar boyunca gerçekleştirilmesini istedikleri Bağdat Demiryolu hattında, 1898-1914 yılları arasında, Deutsche Bank’ın finansmanını sağladığı 1037 km. demiryolu yapılmıştır. Bu yolun hizmete sunulan bölümlerinden, Birinci Dünya Savaşı yaşanırken yararlanıldığını görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu yenik düştüğü bu savaştan sonra yaptığı Mondros Ateşkesine ve Sevr Antlaşmasına göre; İtilaf Devletleri’nden İngiltere ve Fransa tarafından bir bölümü işgal edilen Bağdat Demiryolu hattı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, 1928 yılında devletleştirilmiş ve eksik kalan bölümleri de 1940 yılına kadar tamamlanmıştır.

Özgür Dalçık

Stratejik Ortak Misafir Yazar

KAYNAKÇA

Altan ALPEREN, Bağdat Demiryolu: Siyasi Sonuçları Olan Bir Türk-Alman Demiryolu Projesi, 21.Yüzyılda Eğitim ve Toplum, Araştırma Makalesi, cilt 7, sayı 19, 2018. S.3

Bekir Sıtkı Baykal, “Bismarck’ın Osmanlı İmparatorluğu’nu Taksim Fikri”, DTCF Dergisi, Cilt: I, Sayı: 5, Temmuz-Ağustos, 1943.

Musa Gümüş, ‘’1893’ten 1923 Chester Projesi’ne Türk Topraklarında Demiryolu İmtiyaz Mücadeleleri ve Büyük Güçler”, Tarih Okulu, Mayıs-Ağustos 2011, sayı: X, s. 151.

Mustafa Albayrak, Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu’nun Yapımı, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, sayı 6, 1995, s.8-12, 21,28

İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alma Nüfuzu, Akım Yayınevi, 9.baskı,  İstanbul, 2006, s. 94-95

Paul Imbert, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, Çev: Adnan Cemgil, İstanbul, 1981

Yalçın Akarabulut, Türkiye’de Demiryolu Ulaşımı, Ankara Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, sayı 6, 1997 s.167.

Altan ALPEREN, Bağdat Demiryolu Siyasi Sonuçları Olan Bir Türk-Alman Demiryolu Projesi, 21.yy Eğitim ve Toplum Bilimleri, Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 7, sayı 19, 2018, s.5

Ahmet Taşdemir, Osmanlı-Alman İlişkilerini Yeniden Okumak Sultan II. Abdülhamit Dönemi (1876-1909) s.10,11

Emre Kurt, II. Abdulhamit Dönemi Türk Alman İlişkileri, s.18,19

Avni Zarakolu, Memleketimizde Demiryolu Politikası, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, cilt 7, sayı 3-4, 1950, s.575

‘Sır’ İsrail Ordusu: Personel Sayısı ve Hava Kuvvetleri

Türk toplumunda senelerdir merak edilen, her olayın arkasında olduğuna dair teoriler üretilen, binlerce yıl önce yeryüzüne dağılıp, 14 Mayıs 1948’de tekrar bir devlet haline gelen İsrail’in ordusundan bahsedeceğim. Neden “Sır” İsrail Ordusu başlığını tercih ettiğimi anlamışsınızdır, bu bir medya başarısı mıdır, paranoya mıdır bilinmez lakin, İsrail için gerçekleştirilen her sohbette, yenilmez ve yıkılmaz bir orduya sahip anlayışı vardır. Bugün bu ordunun önemli askeri envanterlerini ve personel sayısını içeren makalenin ilk bölümüne başlıyorum.

Bölüm 1: İsrail Ordusu Personel Sayısı ve Hava Kuvvetleri

Personel Sayısı:

İsrail Ordusu’na kayıtlı 615.000 asker bulunmaktadır. Aktif asker sayısı 170.000 iken, 445.000 göreve hazır yedek personel bulunmaktadır. Çok acil durumlarda ise silah altına alınabilecek yaklaşık 3.000.000 nüfus bulunmaktadır.

İsrail Hava Kuvvetleri:

İsrail Hava Kuvvetleri, 252 saldırı uçağı, 252 savaş uçağı, 152 eğitim uçağı, 48 atak helikopteri, 95 kargo uçağı ve diğer amaçlarla kullanılan sayısı net olarak tespit edilememiş helikopter ve İHA/SİHA içerir.

Önemli olanlara bakalım:

F 35 tipi savaş uçağı, ordunun en yeni savaş uçaklarından…

IAI Super Heron, 2014 üretimi SİHA/İHA. (Paylaşılmış ancak telif hakkına takılan, IAI Green Dragon [2018] IAI ROTEM L [2017] tipi SİHA/İHA’ların yalnızca ismini vermekle yetinebiliyoruz.)

2012 üretimi Elbit Hermes 900 envanterin önemli araçlarından birisi… Yaptığım araştırmalara göre, İsrail Hava Kuvvetleri, 1990’ların sonundan itibaren İHA/SİHA üzerine çalışmalarını yoğunlaştırarak, düşük maliyetle ve yüksek verimle operasyonlar gerçekleştirmeyi amaçlayan bir proje izliyor.

Günümüzde, birçok devlet, hatta bazı örgütler bile bu konunun farkında ve planlarını bu duruma yönelttiler. Benzer bir envanter daha paylaşıp devam edeceğim. Zira ordunun önemli araçlarını paylaşıyorum, tamamı biraz ilginizi dağıtabilir.

IAI Harop/Harpy tipi araç. Bu araç aynı zamanda Hindistan Ordusu’nun da önemli envanterlerinden birisi olarak sayılır.

Bell Boeing V22 Osprey tipi askeri kargo uçağı, 2007 ABD üretimi bir uçaktır. İsteğe bağlı ağır makineli tüfek ile silahlandırılabilir.

1986 ABD üretimi, AH-64 Apache tipi saldırı helikopteri, ordu için oldukça önemlidir. Zira hava kuvvetleri içinde pek fazla savaş helikopteri bulunmamaktadır. Eurocopter tipinin yeterliliği ise tartışılmaktadır.

IAI Kfir 1976 yılında Ekvator, Kolombiya, Sri Lanka, İsrail ve ABD ortak üretimi savaş uçağıdır. 

Ordunun ehemmiyetli hava envanterlerinden birisi de, F 15 tipi savaş uçaklarıdır. Bu uçaklar bilindiği üzere ABD kaynaklıdır. Ve 1988 yapımıdır.

Pek fazla askeriye ile ilgilenmeyenlerin, ancak aksiyon filmi sevenlerin belki de tesadüfen izlediği “Kara Şahin Düştü” filminin Kara Şahin’i.. UH-60 Black Hawk tipi nakliye helikopteri. Sikorsky ismini de eklediğimizde, Türk toplumunda meşhurluğu iki katına çıkar. Bu araç, 1979 yılında ABD tarafından üretilmiştir.

F15’i vermişken ünlü F 16 tipi savaş uçağını paylaşmadan olmaz. 1978 üretimi uçak, İsrail Ordusu’nda popülerliğini korumaktadır.

IAI Nesher 1972, İsrail üretimi savaş uçağıdır. Üretim esnasında Arjantin ve Güney Afrika ile bazı ortak çalışmalar da yürütülmüştür.

F-4 Phantom II tipi savaş uçakları, 1960 yılında ABD tarafından üretilerek, orduda yerini almıştır. Bu uçakların görseliyle makalemin hava kuvvetleri bölümünü sonlandırırken, burada paylaşılmayan bazı diğer araçları da ekleyelim, meraklı dostlarımıza da araştırma payı bırakmış olalım.

2016 İtalya üretimi M-346 tipi eğitim/hafif tipte savaş uçağı, UVision Hero serileri yerel üretim olması açısından önemli İHA/SİHA’lar, 2002 Fransa üretimi Eurocopter tipi hafif/orta çok amaçlı helikopterler, 1999 ABD üretimi C-130J Super Hercules tipi orta seviye askeri kargo uçağı, 1984 ABD üretimi Sikorsky SH-60 Seahawk tipi çok amaçlı helikopterler, 1970 SSCB üretimi MiG-23 tipi savaş uçağı…

Genel hatlarıyla, İsrail Ordusu’nu inceleyeceğim makalenin ilk bölümü olan, personel ve hava kuvvetleri bölümünü bitirmiş bulunmaktayım. Bir sonraki yazıda, kara kuvvetleri ile devam etmeyi amaçlıyorum.

KGB Ajanlığından Devlet Başkanlığına: Vladimir Putin

Bu yazı gündemin yoğunluğundan sıkılanlar için… İstihbarat dünyasının en heyecanlı ve aktif dönemi olan soğuk savaş yıllarında Putin nasıl bir KGB ajanıydı? Ne gibi bir eğitimden geçti, hangi görevleri aldı? Putin KGB adına Türkiye’de hangi gizli görevdeydi? Sizler için Putin’in ilginç anı ve özelliklerini bir araya getirdim. İyi okumalar.

Dünya’nın En Güçlü Adamı: Putin

Forbes dergisi her yıl belli kriterler çerçevesinde dünyanın en güçlü insanlarının listesi yapmaktadır. Vladimir Putin, 2013 ve 2016 yılları arasında ard arda 4 kere dünyanın en güçlü ismi seçilmiştir. Peki, Putin’i aynı bizler gibi sıradan bir hayat yaşarken dünya’nın en güçlü insanı olmaya götüren şey neydi?

1952 yılında St. Petersburg’da doğan fakir bir ailenin çocuğuydu Putin. Babası bir fabrika işçisiydi. Soğuk savaşın en bunalımlı günlerinde geçmişti çocukluğu ve gençliği. Gençken izlediği Sovyet casusluk filmleri Putin üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. Yaşadığı zor koşullar ve etkilendiği casusluk filmleri neticesinde Putin kararını vermişti. KGB ajanı olacaktı…

Putin, 1970’lerde bir KGB eğitiminde saha görevi yaparken

Ajan Olmak İsterken Neden Hukuk Okudu?

Daha orta okul yıllarında kafasına koymuştu ajan olmayı. Zaten kendisi de ajanlık kariyerinden bahsederken “rüyamın peşinden gittim” diyerek istihbarata ne derece gönül verdiğini birinci ağızdan belirtiyor. KGB ajanı olmak isteyen Putin, Sovyetler Birliği döneminde adı Leningrad olarak adlandırılan şehirdeki KGB bürosuna giderek istihbarat servisine katılmak istediğini söyler. Ancak oradaki KGB yetkilileri bunun için öncelikle hukuk fakültesi okuması gerektiğini söyler.

Putin çok asi bir ergendi. Dersleri iyi değildi ve okulda diğer öğrenciler ve öğretmenleri ile sürekli tartışmalar yaşayan bir tipti. Ama çok büyük bir potansiyele sahip olduğu da dikkatli gözlerden kaçmıyordu. Okulda en sevdiği ders Almanca ve tarih dersiydi. Ortaokulda bir öğretmeni, asi ergen Putin’deki potansiyeli keşfetti ve ona bir burs ayarlamayı başardı. Bu noktadan sonra Putin’in derslerinde gözle görülür bir iyileşme olmuştu. Bir taraftan eğitim hayatına devam ediyor, diğer taraftan okumuş olduğu casusluk hikayelerinin büyüsüne kapılmış şekilde havalı bir KGB ajanı olduğu günün hayalini kuruyordu. İşte bu Putin, KGB ofisindeki istihbaratçıların dediğini yaptı ve 1975 yılında hukuk diploması aldı.

Bu azmi ve ajanlığa olan ileri derecedeki ilgisi KGB ofisinin takdirini kazanmıştı. Putin KGB tarafından gizli servise kabul edildiğine dair bir mektup aldı. Asi ergen Putin, artık bir Sovyet ajanıydı…

Putin KGB Stajı İçin Türkiye’de

Kremlin tarafından yayınlanan resmi özgeçmişine göre Putin, 1975 yılından hukuk fakültesini bitirdikten sonra KGB bünyesinde ajanlık eğitimi almış ve 1985 yılında çok gizli bir görev için Doğu Almanya’ya gitmişti. Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım üzere Putin’i dünyanın en güçlü adamı yapan sürecin başlangıcı da aslında bu görevde yaşadığı bir olayla başlamıştır.

Resmi olmayan iddialara göre ise Putin, hukuk diplomasını almadan önce de aslında KGB tarafından gizli servise kabul edilmiş ve ajanlık stajı için Türkiye’ye yollanmıştır. İzmir Aliağa’da Tüpraş fabrikasında çalışan bir kişinin iddiasına göre 1971 yılında Putin bu fabrikada işçi olarak çalışmıştır. O dönem Putin ile birlikte fabrikada işçi olduğunu iddia eden Türk arkadaşları “Biz ona Potin derdik” demektedirler.

Bu konu bir iddiadan öteye gitmemektedir ancak o dönemin şartları ve istihbarat servislerinin çalışma prensipleri göz önüne alındığında gayet akla yatan ve gerçek olma ihtimali yüksek bir hikayedir bu.

Putin’in Hayatını Değiştiren Gizli Görev

Resmi kayıtlara göre Putin 1985 yılında çok gizli bir görev için Doğu Almanya’ya yollandı. Resmi olmayan kayıtlar ise bize Putin’in “Sovyet James Bond’u” olduğunu gösteriyor. KGB içinde o dönem bir çok gözü kara ve ajanlıkta başarılı isimler mevcuttu. Peki, Putin’i ön plana çıkaran ve Moskova’nın dikkatini çekmesini sağlayan şey neydi? Berlin Duvarı yıkıldığında orada gizli görevde olan Putin’in göstermiş olduğu kahramanlık…

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünya tarihi kitapları biraz daha kalınlaştı. Bir devir son buluyordu. Yakın siyasi tarihin en önemli olaylarından biri yaşanırken bıçkın delikanlı Putin, KGB adına Sovyet ajanı olarak orada gizli görevdeydi. O gece Almanlar bu büyük olayı kutluyor ve tarihe tanıklık ediyorlardı. Ancak Putin sadece tarihe tanıklık etmiyor, ülkesi ve görev yaptığı KGB adına tarihin seyrini de etkiliyordu.

O gece Putin bir KGB ajanı olarak Dresden’deki Sovyet KGB merkezinde görevliydi. Binlerce Alman, kutlamalar sırasında sarhoş olmuş ve kontrol edilemez bir hale gelmişti. O zamanlar Doğu Almanya’nın istihbarat servisi olan “Stasi”ye ait bina Alman göstericiler tarafından yağmalanmıştı. Doğu Almanya istihbaratına ait bir çok gizli belge ve ajanların isimleri  dahi artık bu kontrolsüz kalabalığın eline geçmişti. Ve olayların yaşandığı o bölgede bir KGB ofisi de bulunmaktaydı.

KGB ofisinin amiri olan albay, yaşananlar sebebiyle KGB ofisini terk ederek oradan kaçmıştı. Ancak her şeye rağmen görev yerini terk etmeyen biri vardı; KGB Ofisi 2. Kıdemli yetkilisi Yarbay Vladimir Putin…

“Moskova Sessiz, Orada Yalnızsınız Yarbay Putin!”

Almanlar büyük bir hiddet ve heyecanla KGB Ofisine doğru ilerliyorlardı. Doğu Almanya istihbaratı Stasi’nin binasına yapıldığı gibi KGB ofisi de yağmalanacak ve gizli belgeler ele geçirilecekti. Komutanının görev yerini terk etmesiyle emir komuta yetkisi Yarbay Putin’e geçmişti. Dresden yakınlarında bir Sovyet askeri birliği bulunuyordu ve Putin bu birlikten yardım göndermelerini talep etmişti. Böylesine büyük ve hiddetli bir kalabalıkla mücedele etmeleri imkansızdı.

Ancak Sovyet askeri birliğinde Putin’in çağrısına cevap veren komutan şunları söyledi; “Yarbay, Moskova’dan emir gelmediği sürece askerlerimi sizi koruması için gönderemem. Ve şuan Moskova sessiz!” Peki, Moskova’da o saatlerde neler mi oluyordu? Berlin duvarının yıkılışı şerefine güzel bir akşam yemeği tertip edilmişti. Bir tarafta Moskova’da yemek yiyip eğlenen bürokrat ve generaller, diğer tarafta olayların tam ortasında ülkesi için çırpınıp duran KGB ajanı Yarbay Vladimir Putin…

Artık destek gelmesi için çok geçti. 5000’den fazla sarhoş Alman KGB Ofisinin bahçe kapısını kırarak içeri girdiler. Putin ise tereddüt etmeden binadan dışarı çıktı ve kalabalığa kendisinin binada görevli bir “çevirmen” olduğunu belirterek sakin olmalarını söyledi. O koca kalabalığın karşısında Yarbay Putin tek başınaydı. Yapacak hiçbir şeyi yoktu. Putin kalabalığa seslenerek şunları söyledi; “Bildiğiniz gibi Berlin Duvarının çöküşü ülkemiz için iyi bir olay. Bizler bu binayı koruyoruz. Bu bina Sovyetler Birliğinin malıdır.”

Aşağıda bunlar yaşanırken binanın üst katlarında ise 8 KGB subayı ellerinde silahlarla Putin’i korumaya hazır vaziyette bekliyordu. Putin de eline silahını almıştı ve en ufak bir harekette saldırı için hazır pozisyondaydı. Karşısında 5000 kişi vardı. Sovyet Ajanı Putin’in silahında ise sadece 12 kurşun vardı.

“Ben Bir Subayım ve Silahımda 12 Mermim Var!”

Putin içinde sadece 12 mermisi olan silahıyla merdivenlerden aşağıya indi. Kalabalıkla karşı karşıyaydı, ve şunları söyledi; “Ben bir subayım ve silahımda 12 mermim var! Son mermiyi kendime saklayacağım. Fakat gerekirse bu binayı korumak için geri kalan 11 mermiyi gözümü kırpmadan kullanmaya hazırım!”

Putin, kalabalığa bunları söyledikten sonra arkasını döndü ve merdivenlerden yukarıya doğru tereddütsüz adımlarla yürümeye başladı. Acaba o merdivenleri tırmanırken neler geçiyordu aklından? Bence çocukken okuduğu casus romanları ve Sovyet casusluk filmlerini bir anlığına da olsa hatırlamıştır. Rüyasına kavuşmuş bir KGB ajanı olarak, ülkesine ait binayı savunmanın verdiği gurur ve hazzı iliklerine kadar hissetmiştir. Merdivenlerin başına ulaştığında arkasını döndü ve kalabalığa tekrar baktı. Kimseden ses çıkmıyordu. Yarbay Putin’in kararlılığına teslim olmuştu hepsi. Ve o gece Putin, KGB Ofisini yağmalanmaktan kurtardı.

Putin Hakkındaki İddialar ve İstihbarat Eğitiminin Yansımaları

Nasıl eğitim alırsan öyle yaşarsın. Eğitim her şeydir. Hayattaki konumun ne olursa olsun; ister sıradan bir vatandaş ol, istersen devlet başkanı. Seni terk etmeyecek bir şey varsa o da almış olduğun eğitimdir. Putin bu konuda beni en çok etkileyen örneklerden biridir. Baştan belirtmeliyim ki, aşağıda anlatacağım hususlar şahsi yorumumdan ileriye gitmemektedir. Zaten konu istihbarat olunca bir çok hususu belgelendirmek ve açıkça kanıtlamak imkansızdır. Şimdi Putin’in almış olduğu ajanlık eğitiminin onda ne gibi izler bıraktığını ve tüm dünyada ses getiren sansasyonel tavırlarına bir göz atalım.

 Putin’in İstihbaratçı Refleksi

Yukarıdaki fotoğraf, eğitimin önemini anlatması için ders olarak okutulmalı. Putin’in bu fotoğrafı 2014 yılında çekildi. Fotoğraf çekildiğinde kendisi bir KGB ajanı değil, dünyanın en güçlü devlet başkanlarından biriydi. Ama konumu ve yaşı ne olursa olsun ajanlık eğitimi Putin’i hala terk etmemişti.

Bu fotoğrafta ne mi var? Bir Rus vatandaşı telefonundan Putin’e bir şeyler gösteriyor. Ancak Putin’in telefonu tutma şekline dikkat edin. Akıllı telefonun ekranına dokunmuyor Putin. Sebebi ise almış olduğu ajanlık eğitimi… Telefonda parmak izi bırakmamak için telefonun ekranına dokunmuyor Putin.

Bunun bir çok sebebi olabilir. O parmakların ucunda nükleer atış kodlarının aktivasyonunu sağlayacak izler olması da sebep olabilir, herhangi bir biyografik istihbarat operasyonuna kurban gitmemek istememesi de. Aslında kendisi koskoca bir devlet başkanı. Belki de böyle bir tedbire hiç gerek yok. Ama almış olduğunuz eğitimin önüne geçemezsiniz. Hele ki bu, dünyadaki en istisnai eğitimlerden olan ajanlık eğitimi ise. Bu fotoğraftan çıkarmamız gereken ders Putin’in neden parmak izi bırakmak istemediğinden ziyade, eğitimin ne kadar güçlü bir silah olduğu gerçeğidir.

Putin’in KGB Ajanı Yürüyüşü

Yukarıdaki kısa videoyu sizler için hazırladım. Yazıyı okumaya devam etmeden önce videoyu izleyin. Aslında neredeyse herkes tarafından bilinen biri durumdur bu. Putin’in ilginç, asimetrik yürüyüşü…

Putin yürürken sağ kolunu neredeyse hiç hareket ettirmemekte, vücut dengesini sol kolunu sallayarak sağlamaktadır. Peki, Putin’in bu olağan dışı yürüyüşünün sebebi nedir? Tabiki KGB yıllarında almış olduğu eğitim. Putin’in bu yürüyüşü televizyon haberlerine de konu olmuştu. Hatta Putin için “her an silah çekmeye hazır bir kovboy” yakıştırması yapılmıştı. Putin, gerçekten de sağ elini neredeyse hiç sallamayarak her an silahına uzanmaya hazır vaziyette yürümektedir. Şuan üzerinde silah taşıyor mu? Hayır… Zaten onu koruyan onlarca koruması yok mu? Evet var… Ama dediğim gibi, almış olduğunuz eğitim sizi asla terk etmez!

Okuduğum kaynağı hatırlamamakla beraber Putin’in bu yürüyüşü hakkında hafızamda şöyle bir bilgi kalmış; Eskiden KGB ajanları silahlarını “sol koltuk altlarında” askıda taşırlarmış. Putin de almış olduğu ajanlık eğitimi sebebiyle her an sol koltuk altına uzanıp silahını çekmeye hazır bir halde yürümektedir. Bu asimetrik yürüyüşün sebebi budur.

Ancak ilginç bir nokta daha var. Dmitri Medvedev de aynı Putin gibi sadece sol kolunu sallayarak yürümektedir. Ancak Medvedev herhangi bir askeri eğitim ya da istihbarat eğitim almamıştır. Siyasi hayatından önce kendisi yalnızca bir iş adamıdır…

Generalin Verdiği Evrakı Yırtması

İlginç bir video daha. Eminim bir çoğunuz bu olayı hatırlıyorsunuzdur. Putin’e bir general tarafından toplantı esnasında bir evrak veriliyor. Putin ise kağıda kısa bir göz attıktan sonra tereddütsüz şekilde ortadan ikiye yırtıp atıyor kağıdı. Peki neden?

Taraflar arasındaki diyaloğu bilmiyorum. Putin canlı yayınlarda toplantılar yapmayı ve bu toplantılarda bürokratları terslemeyi çok seven, karizmasından zerre ödün vermeyen bir lider. Bu hareketi de tarafların arasındaki konuya ilişkin gösterdiği bir tavır olabilir. Ancak gözden kaçan bir nokta daha var.

Her ne kadar aksi düşünülse de bir istihbaratçı, almış olduğu eğitim ve sahip olduğu manevi duygular ve dinamikler gereği devlet terbiyesini en iyi özümsemiş devlet görevlileridir. Ya da en azından bunun böyle olması beklenmelidir. Generalin Putin’e uzatmış olduğu kağıttaki bir ayrıntı dikkatinizi çekti mi? Videoyu daha dikkatli izleyin. General tarafından devlet başkanı Putin’e uzatılan kağıt “daha önce ortadan ikiye katlanmış” şekilde verilmektedir. Bir devlet başkanına ortadan katlanmış bir kağıdı rapor ya da belge olarak vermek devlet terbiyesine kesinlikle uymayan bir harekettir. Bu durum aslında zımnen o belgenin Putin’den önce başkaca mercilerin elinden geçtiğini göstermektedir ve büyük nezaketsizliktir. Ajan Putin ise sahip olduğu devlet terbiyesi gereği böyle bir durum karşısında tepkisini hiç çekinmeden göstermiş ve bir yandan da “sert KGB ajanı” imajını televizyonlar karşısında tazelemiştir.

Fox News’te Sunucunun Uzattığı Kağıtları Almaması

Putin’in en çok ilgi çeken bir başka görüntüsü ise Fox News kanalına verdiği bu röportaj sırasında kayda geçmiştir. ABD yayın kuruluşu olan Fox News’te bir programa katılan Putin’e ABD seçimlerine müdahil olduğu iddiası yöneltilmiş ve sunucu tarafından bu olayın delili olduğu iddia edilen evraklar verilmek istenmiştir. Ama tabiki Putin’in “KGB ajanı refleksi” yine devreye girdi ve ortaya ilginç görüntüler çıktı.

Sunucu evrakları Putin’e uzatarak almasını isterken Putin, bir anlığına duraksıyor ve istihbaratçı dürtüleri o kağıtları almaması gerektiğini söylüyor. Putin masayı işaret ederek sunucudan kağıtları masaya koymasını istiyor. Peki Putin neden bunu yapıyor? Birçok sebebi olabilir; (düşük de olsa) parmak izi bırakmak istememesi, kimyasal saldırı tehlikesi, kontrolü altında olmayan bir cisim üzerinde biyolojik iz bırakmak istememiş olması gibi. Ancak her şeyden ziyade Putin’in o evrakları ABD’li bir sunucudan alması, eğitimine ve sahip olduğu devlet gelenek ve terbiyesine aykırı bir durumdu.

2018 yılında hala cep telefonu kullanmayan, KGB ajanı gibi yaşayan bir devlet başkanı Putin. Hem siyasi tarihe hem de istihbarat tarihine adını yazdırmayı başarmış bir devlet başkanı… Putin hakkında anlatacak daha o kadar çok şey var ki. Ancak yazının başında da dediğim gibi, bu yazıyı yalnızca gündemin yoğunluğundan sıkılan, belki de yorulan siz değerli Stratejik Ortak okuyucuları için kaleme aldım. Umarım okurken keyif almışsınızdır. Saygılarımla…

 

https://stratejikortak.com/2018/05/emekli-bir-mit-ajani.html

 

21. Yüzyılın Hiroşiması: Felluce

Amerika Birleşik Devletleri 2004 yılının Nisan ayında Irak Direnişinin merkezinde bulunan Felluce kentini ele geçirmek üzere harekete geçti. Başarısızlıkla sonuçlanan ilk girişimin ardından aynı yılın Kasım ayında kent ABD’nin hakimiyeti altına girdi.

Harekâtın sonucunda binaların %65’i tamamen yıkıldı, geriye kalanı ise kullanılamaz hale geldi. Şehirdeki 120 camiinin yarısı büyük oranda hasar aldı.

Kenti ele geçirmek için yoğun hava saldırılarında bulunan ABD, “Shake and Bake” (Salla ve Pişir) şeklinde tanımladıkları bir taktik uyguladı. Amerikan ordusu, saldırılarda kullanılması yasak olan beyaz fosfor ve seyreltilmiş uranyum gibi kimyasal silahları kullandı ve bu silahlar sivilleri de etkiledi. (1,2,3)

Öyle ki kullanılan kimyasal silahların etkileri Felluce ve bombalanan diğer kentlerde hala devam ediyor. Felluce Kadın ve Çocuk Eğitim Hastanesi’nde görev yapan çocuk doktoru Sameera Alani’nin araştırmasına göre Felluce’de yeni doğan her 100 bebekten 15’i doğumsal bir kusurla dünyaya gelmektedir.(4) Bu oran olması gerekenin yaklaşık 5 katı.

Doğumsal kusurlarla dünyaya gelen bu bebekler ABD’nin kimyasal silah kullandığının canlı kanıtlarını oluşturuyor.

Her ne kadar DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) bunun aksi yönde bir rapor(5) yayınlamış olsa da çok sayıda araştırmacı tarafından; bu rapor uygun görülmemiş ve raporun, ABD’nin DSÖ’ye konu hakkında yaptığı baskının siyasi bir yansıması sonucu yayınlandığı kanısı öne çıkmıştır.(6,7)

Alani ve İngiliz Doktor Christopher Busby tarafından hazırlanan 2011 tarihli bir araştırmanın sonucunda; zenginleştirilmiş uranyum maruziyetinin, Felluce’deki artmış doğumsal kusurların ya birincil sebebi olduğu ya da kusurların sebebiyle doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir.(8)

Felluceli 24 yaşındaki bir kadın ile 27 yaşındaki bir adamın bebeği. – Görüntü: @fdefects

1997’den beri aynı hastanede çalıştığını belirten Doktor Alani, o dönemde kusurlu bebeklere ayda 1-2 vakada rastladıklarını fakat 2003 sonrası dönemde bu sayının ayda 30-35’lere kadar çıktığını belirtmiştir.(9)

Felluce’de bebekler; gastroşizis (barsakların dışarıda olması), spina bfida (omuriliğin bir bölümünün açıkta olması), kalp defektleri, yüz anomalileri gibi çeşitli kusurlarla doğmaktadırlar.

Konuyla ilgili araştırmalar yapan Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’nda görevli üreme toksikoloğu Mozhgan Savabieasfahani de 2010 ve 2012 yıllarında yaptığı araştırmalarla bu defektlerin kimyasal silahlarla olan ilişkisini ortaya koymuştur.

Savabieasfahani, durumun vahametini Felluce Hastanesi’nde yaptığı araştırmalar sırasında yeterli sayıda normal bebek bulmakta zorlandığını belirterek dile getirmiştir.(10) Savabieasfahani ve arkadaşları, yaptığı çalışmalarda çocuğu kusurlu olan ailelerin doku örneklerinde daha fazla kurşun, cıva (cıva ve kurşun toksik metallerdir ve savaş mühimmatının ayrılmaz parçasıdırlar) ve uranyum bulunduğu sonucuna varmıştır.(11) Savabieasfahani, toksinlerin Irak Savaşı sırasında salınan havadaki kirletici maddelerden geldiğini öne sürmüştür.(12)Aynı şekilde Manchester Üniversitesi’nde görevli Alison Alborz, 2013 yılında yaptığı çalışmasında çevresel kirliliğin, doğal atıkların ve savaş artıklarının savaş sonrası Iraklı çocuklarda kusur yaratabileceğini belirtmiştir.(13)

Bütün bu bilimsel araştırmalara ek olarak, günümüzde aktif ve güncel olarak Felluce’de dünyaya gelen anomalili çocuklar Twitter’daki @fdefects adlı kullanıcı tarafından paylaşılmaktadır.

Felluce’de bedensel ve zihinsel engelli olarak doğan bebeklerden bazıları. – Görüntü: @FDefects

Felluce’nin yanı sıra Basra’da da benzer vahim tabloyla karşı karşıyayız. Al-Sabbak’a göre Ekim 1994 ile Ekim 1995 arasında, Basra Doğum Hastanesi’nde her 1000 canlı doğumda doğum kusuru sayısı 1.37 idi. 2003 yılında doğum kusurlarının sayısı 1.000 canlı doğumda 23 oldu. On yıldan kısa bir süre içinde doğum kusurlarının oluşması aynı hastanede şaşırtıcı bir şekilde 17 kat artmıştır.(14)

Tüm bunlar ABD’nin işlediği savaş suçlarına kanıt teşkil etmektedir. ABD emelleri uğruna yalnızca o süreci yaşayan insanları değil, gelecek nesilleri ve suçsuz çocukları da kurban etmiştir/ediyor.

Kaynakça:

Avrupa’nın En Uzun Boru Hattı TANAP’ın Amacı ve Maliyeti

Türkiye ile Azerbaycan’ın 2011’de mutabakat zaptı imzaladığı Güney Gaz Koridoru TANAP’ın Avrupa bağlantısını oluşturan Trans-Adriyatik Boru Hattı, Edirne’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve birçok devlet başkanı ve projeye dahil olan ülke temsilcilerinin katılımıyla açıldı. Biz de Azerbaycan gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması hedeflenen TANAP’ın amacı, maliyeti, uzunluğu ve diğer birçok detayı sizler için hazırladık.

Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP)

1.) Projenin Gürcistan’dan geçen hattını Güney Kafkasya Botu Hattı (SCP), Türkiye’den geçen botu hattını TANAP ve 1 Aralık’ta açılışı gerçekleştirilen hattın Avrupa’ya uzanacak botu hattını ise Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) oluşturuyor. Üç boru hattından oluşan proje Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk ve İtalya’dan geçiyor.

Güney Kafkasya Botu Hattı (SCP), TANAP ve Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) haritası.

2.) Azerbaycan’ın Hazar Denizi’nde yer alan Şah Deniz 2 sahası ve ihraç edilmek istenen denizin güneyindeki sahalardaki doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması amaçlanıyor.

3.) Türkiye üzerinde 20 şehir, 67 ilçe ve 600 köyden geçen boru hattı, Ardahan’daki Posof ilçesinden başlayıp Edirne İpsala’da sona eriyor.

TANAP’ın geçtiği şehirler

Ardahan, Kars, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Gümüşhane, Giresun, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Kütahya, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Tekirdağ ve Edirne

4.) Toplam uzunluğu 3.500 kilometre. Güney Gaz Koridoru’nun en büyük bölümümü oluşturan 1850 kilometre uzunluğu ve 56” çapı ile TANAP, Ortadoğu ve Avrupa’nın en uzun ve en büyük çağlı doğal gaz boru hattı olarak öne çıkıyor.

5.) Projenin ana hat borularının yüzde 65’i Türkiye’de, yüzde 35’i ise Çin’de imal edildi.

6.) Projenin tasarımı, inşaatı ve işletilmesini, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) tarafından kurulan TANAP Doğalgaz İletim AŞ üstlendi.

7.) Türkiye içerisinde boru hattının bir çıkış noktası Eskişehir’de, diğeri ise Edirne’de. Yatırım kararı alındığında proje maliyeti 11.7 milyar dolar iken, projenin inşaat sürecinde sağlanan maksimum verimlilik sayesinde yüzde 45 tasarruf sağlanarak 6.5 milyara düşürüldü.

8.) İlk olarak 6 milyarı Türkiye içerisinde, 10 milyarı Avrupa’da kullanılmak üzere 16 milyar metreküp doğal gaz taşınacak. Bu rakamlar Tiflis, Ankara, Atina, Tiran ve Roma’nın bir yıllık ihtiyacına denk geliyor.

9.) 16 milyar metreküp ile başlayacak olan projenin, yapılan yatırımlarla 31 milyar metreküp doğal gaz kapasitesine çıkarılması hedefleniyor.

10.) 18 Kasım 2019 itibariyle TANAP hattı üzerinden Türkiye’ye 3.23 milyar metreküp doğal gaz taşındı. Türkiye’ye gelen gaz miktarının 2021’de 6 milyar metreküpe ulaşması, TAP’ın tamamlanmasıyla birlikte en geç 2023 yılında hattın tam kapasiteye ulaşarak 16 milyar metreküp doğal gaz taşıması bekleniyor.

11.) Böylece Azerbaycan gazının 2020’den itibaren Avrupa pazarına ulaşması ve kardeş ülkeyi Avrupa ülkelerinin gaz tedarik ettiği ülkeler listesine girmesi sağlandı.

12.) Türkiye’nin yıllık yaklaşık 50 milyar metreküp civarındaki doğal gaz ihtiyacının 6,6 milyarı daha önce Azerbaycan ile imzalanan anlaşma ile sağlanıyordu. TANAP ile birlikte 6 milyar daha eklenerek bu rakam 12,6 milyar metreküpe ulaşacak.

Türkiye’nin yıllara göre doğal gaz tüketimi

Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Kronolojisi:

24 Aralık 2011: Türkiye ile Azerbaycan arasında boru hattına ilişkin mutabakat zaptı imzalandı.

26 Haziran 2012: Projenin hukuki altyapısı oluşturularak, iki ülke arasında hükümetler arası anlaşma imzalandı.

10 Eylül 2014: Anlaşma, TBMM tarafından onaylandı.

17 Mart 2015: TANAP’ın temel atma töreni, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ve dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Margvelaşvili’nin katılımıyla Kars’ta gerçekleşti.

23 Ocak 2018: Boru hattına ilk test gazı basıldı.

12 Haziran 2018: Türkiye’ye ilk gaz akışı başladı. 12 Haziran’da TANAP’ın açılışı, Eskişehir’in Seyitgazi ilçesindeki TANAP tesislerinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan lideri Aliyev, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexandar Vuçiç ve dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun katılımıyla gerçekleşti.

1 Aralık 2019: Trans-Adriyatik Boru Hattı’nın (TAP) Avrupa ayağı Edirne’de yapılan tören ile açıldı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Türkiye-Libya ‘Deniz Sınırları Anlaşmasının’ Hukuki Boyutu

Rumların, Türkiye ile Libya arasında hakça paylaşım ilkesi üzerine kurulu olan anlaşmaya karşı çıkmasının uluslararası hukukta karşılığı bulunmuyor. Uluslararası hukukta veya Uluslararası Adalet Divanı’nda Libya ile yapılan anlaşmada Türkiye ve Libya ana karalarının Akdeniz’e bakan cephelerinin uzunluğu esas alındı. Bu nedenle; Yunanistan’ın Girit ve Rodos adalarını bahane ederek anlaşmaya karşı çıkmasının uluslararası hukukta karşılığı bulunmuyor. Şöyle ki;

(1) “Adalar tarafından oluşturulan deniz bölgeleri”ne atıfta bulunulursa yasal bağlam dışındadır;

AB’nin Türkiye-Libya Deniz Sınırlarının Sınırlandırılması Hakkında Belgelendirilmemesi Belgesi’ni gecikmeden beklemek için emanet etme işlevi yoktur. Avrupa Dış Eylem Servisi, buna karar vermek üzere Uluslararası Adalet Divanı değildir.

(2) Adalar; Türkiye’nin ve Libyanın kıyısal projeksiyonunu ve Türkiye’nin kıta sahanlığını kesen ana karalar arasındaki ortay hattın TERS tarafında kalan kıyı uzunluğu Türk ana karası ile kıyaslanmayacak ölçüde küçük olan Yunan ADALARI kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik alan oluşturamaz. Öncelikle söz konusu Adalar Yunan ana karası ile Anadolu kıyıları arasında çizilen ortay hatta bakarak “Ters Tarafta” yer alan adalar olduklarından, sınırlandırma konusunda kıyı oluşturamaz ve karasuları dışında kıta sahanlığına sahip olamaz. Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis Adalarının bir hatla birleştirilerek Yunanistan için Türkiye’nin sınırlandırma bölgesine cepheli ilgili kıyı şeridini ortadan kaldıran yeni bir kıyı oluşturması mümkün değildir. 1792 km ile Doğu Akdeniz’in en uzun ana kara kıyısına sahip, teknik/siyasi olarak kıyı projeksiyonu adalarla kesilemez.

Akdeniz Haritası

(3) Esasen, tüm taraflar Doğu Akdeniz’de en uzun anakara kıyısına sahip ülke olan Türkiye’nin kıyı projeksiyonunun adalarla kesilmeyeceğinin, iki anakara arasındaki ortay hattın ters tarafında kalan adaların karasuları dışında deniz yetki alanı yaratamayacağının ve deniz yetki alanları hesaplaması yapılırken kıyıların uzunluklarının ve yönlerinin hesaba katıldığının farkındadır.

(4) Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge’nin sınırlandırılmasında uluslararası hukukun koyduğu kural, sınırlandırmanın hakça olması. Bu anlaşma da hakkaniyet ilkesi çerçevesinde yapılan bir anlaşma çünkü uluslararası hukukta, Rum ve Yunanlıların iddialarının hilafına, adaların otomatik olarak kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge yaratma hakları yok.

(5) “Sınırlandırmada adaların özel konumlarına bakılıyor, kıyı uzunluklarına bakılıyor, bulundukları coğrafyaya bakılıyor ve uluslararası mahkeme kararlarında da ikili anlaşmalarda da adalara hiçbir şekilde deniz yetki alanı verilmiyor. Türkiye de bu hakçalık prensibiyle hareket ederek bu anlaşmayı Libya’yla yaptı

(6) Üçüncü ülkelerin meşru haklarını ihlal eden AB üyelerinin denizcilik iddiaları ve GKRY tarafindan yayınlanan ve Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği sözde AB’nin deniz suları dış sınırları AB’nin dış sınırları olarak gösterilemez ve talep edilemez. Yunanistan ve GKRY istedi diye herhangi bir üye ülkenin sınırları AB tarafından belirlenemez. AB’nin ne Akdeniz ne Karadeniz veya başka yerlerde üyelerinin üçüncü ülkelerle TOPRAK, HAVA ve deniz sınırlarını belirleme yetkisi yoktur. “Üyelik dayanışması” uluslararası hukukun önüne geçemez ve Kıbrıslı Rumların tek taraflı iddialarını haklı çıkaramaz.

(7) Rumların iddia ettiği “Ortay hat” metodu Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) icin geçerli değil. Uluslararasi hukukta “ortay hat” metodu SADECE KARASULARI içindir. UA hukukta “ortay hat” metodu sadece karasuları için geçerlidir. Hatta “tarihi haklar” ve “özel koşullar” bunun istisnasıdır. KS ve MEB sınırlandırmasında “ortay hat” bir metod olarak zikredilmez. Bunlar için kural “hakça/adaletli” sınırlandırmadır. (BMDHS Madde 15, 74 ve 83)

(8) Kıbrıs, uluslararası hukuk uyarınca eşit sınırlamaları bozduğu için adanın batısındaki basit eşitlik sınırlandırma yöntemlerine dayanan MEB oluşturamaz. BMDHS, KS/MEB sınırlandırması konusundaki amir hükmünün VE temel prensibinin hakkaniyetli sınırlandırma olduğunu belirtiyor

(9) Uluslararası deniz hukukuna göre adaların Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge hakkına sahip olmalarıyla, sınırlandırmanın iki ayrı konu olduğunu ve özellikle ana karalarla adaların karşılaştığı ve özel koşulların olduğu durumlarda, adalar sınırlandırmada anakaralar kadar geniş deniz yetki alanları alamaz, deniz sınırında sınırlı veya eşit şekilde sınırlandırılmasını engellemesi durumunda konumlarının sınırlandırmada hiç etkisi yoktur.

(10) Kıbrıs, uluslararası hukuk uyarınca eşit sınırlamaları bozduğu için adanın batısındaki basit eşitlik sınırlandırma yöntemlerine dayanan MEB oluşturamaz. BMDHS, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırması konusundaki amir hükmünün VE temel prensibinin hakkaniyetli sınırlandırma olduğunu belirtiyor.

(11) Türkiye, BMDHS’ni imzalamamakla birlikte birçok maddesini teamül hukuku niteliği taşıdığı için uyguluyor. Ancak Sözleşme özellikle Ege gibi yarı kapalı ve özel koşullar taşıyan denizler için yeterli güvenceleri sağlamıyor; Md. 3,33, 121. Çekinceye de izin vermiyor.

(12) Münhasır Ekonomik Bölge olmayan bir deniz alanında Kıta Sahanlığı olabilir ama Kıta Sahanlığı olmayan bir deniz alanında Münhasır Ekonomik Bölge olamaz. GKRY’nin tek taraflı Kıbrıs adına ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge uluslararası hukuka aykırıdır.

Sonuç olarak; Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma hakça paylaşım ilkesi üzerine kurulu. Yunanistan, Mısır ve Rum yönetimlerinin iddialarının aksine uluslararası anlaşma ve ilgili mahkeme içtihatlarına da uygun. O kararlara göre sınırlar çizilirken ana karalar esas alınıyor. Adaların etkisi ise çok az oluyor. Adaların bağlı bulunduğu ana karaya uzaklığı ise sınırlara etkisini daha da azaltıyor.

Libya ile yapılan anlaşmada Türkiye ve Libya ana karalarının Akdeniz’e bakan cephelerinin uzunluğu esas alındı. Bu nedenle; Yunanistan’ın Girit ve Rodos adalarını bahane ederek anlaşmaya karşı çıkmasının bir karşılığı bulunmuyor.
Türkiye, bölgede yeni anlaşmalara olumlu bakıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hariç olmak üzere bölge ülkeleri ile görüşmeye hazır olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Türkiye’yi dışlayan anlaşmalara hayat şansı verilmeyecek.

Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarıyla ilgili anlaşmazlıkları çözmek için Lahey Adalet Divanı’na gidilmez, Hamburg’taki Denizcilik Mahkemesine gidilir. Ayrıca taraflar birbirlerini rızası olmadan otomatik olarak Adalet Divanı’na götüremiyor. Uluslararası hukukta, tek taraflı başvuru ancak bir anlaşmada olduğu gibi böyle bir yetki tanınmışsa söz konusu olabilir. Aksi takdirde tek taraflı başvuru mümkün değil, tarafların rızası alınmalı/olmalı.

Öte yanda hem Kıta Sahanlığı hem de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırması “kıyıları karşıt ya da bitişik” olan devletler arasında Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırmasına esas olan Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. Maddesinde belirtildiği şekli ile uluslararası hukuk kurallarına dayanan bir antlaşma ile yapılır. Türkiye ile Libya arasındaki Deniz Sınırlama Anlaşması, Türkiye’nin 13 Kasım 2019 tarihli ve Birleşmiş Milletler’e yazdığı mektubunda belirtilen hukuki görüş ve pozisyonlar doğrultusunda BMDHS maddeleri de dahil, uluslararası hukuka uygun olarak imzalanmış bir anlaşmadır. Libya’yla imzalanan anlaşma, başta uluslararası hukuk içtihatlarını oluşturan mahkeme kararları olmak üzere, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dahil, uluslararası hukuka uygun olarak imzalanmış bir anlaşmadır.

Cemal Aslan

StratejikOrtak.com Misafir Yazar

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]

[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

Libya Nüfus Dağılımı Haritası

0

Afrika’nın kuzeyinde yer alan Libya, 2011’de devrik lider Kaddafi’nin öldürülmesinden bu yana siyasi kriz ve iç savaş ile karşı karşıya. Başkenti Trablus olan ülkede Birleşmiş Milletler tarafından meşru olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile General Hafter kontrolündeki Tobruk Meclisi ülkenin belli bölgelerini kontrol ediyor.

En çok merak edilen konuların başında ise UMH ve Tobruk Meclisi kontrolündeki bölgelerdeki nüfus. 2011’den bu yana resmi nüfus sayımı yapılmayan, Dünya Bankası verilerine göre yaklaşık 6.5 milyon nüfusa sahip olan ülkede; sahil şehirlerinde nüfus yoğunluk gösterirken, orta ve güney kesiminin neredeyse tamamı çöllerden oluşuyor ve nüfus çok az.

Öyle ki 1.760.000 km²’lik Libya yüzölçümünün yaklaşık 1.650.000 km²’lik alanını çöl bölgeleri oluşturuyor. Her ne kadar Libya son durum haritasında büyük bir toprak parçasını Hafter güçleri kontrol etse de Kuzey şehirleri dışındaki alanların hakimiyeti askeri dengeyi büyük bir oranda etkilemiyor.

Libya Nüfus Yoğunluğu Haritası

Libya’nın 2012 verilerine göre nüfus açısından en büyük üç şehri:

  • Trablus: 1.1 milyon
  • Bingazi: 0.7 milyon
  • Misurata: 0.6 milyon
Libya nüfus yoğunluğu haritası – Kaynak: Dünya Bankası Verileri – Harita: fanack

Şu anda Libya’da önemli şehirleri kontrol eden taraflar:

UMH kontrolündeki büyük şehirler: Trablus, Misrata, Sirte, Zawiya

Tobruk Meclisi kontrolündeki büyük şehirler: Bingazi, Derna ve Tobruk

Libya son durum haritası üzerine üllkenin nüfus yoğunluğu haritası eklendi.

Kaynak: StratejikOrtak.com

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]

İlk Uçuşunu Gerçekleştiren Akıncı T-İHA’nın Özellikleri

Baykar Makina tarafından üretilen İnsansız Hava Araçları’na bir yenisi daha eklendi. Takıma yeni katılan bu İHA, Taarruzi İHA olarak adlandırılıyor. Akıncı T-İHA ile Türkiye, bu özelliklerde İHA yapabilen 3 ülkeden biri oldu.

Akıncı T-İHA’nın ilk uçuşu bugün gerçekleştirildi ve tam 24 saat havada kaldı. 40.000 Feet’e çıkarak orta menzilli hava savunma sistemlerini etkisiz bıraktı. Havadan bombardıman icra edebileceği ifade edilen, savaş uçaklarının yükünü azaltacağı söylenen Akıncı TİHA, hava-hava füzeleriyle donatılacak. Uluslararası medya tarafından da dikkatle takip edilen Akıncı T-İHA’nın özellikleri şu şekilde;

  • 40.000 feet uçus irtifası,
  • 24 saat havada kalış süresi,
  • 1350 kg faydalı yük kapasitesi,
  • Çift yedekli SatCom + Çift yedekli Los 250 km haberleşme menzili
Akıncı Taarruzi İnsansız Hava Aracı (TİHA)

Donatılacak silah opsiyonları ise şöyle;

  • MAM-L
  • MAM-C
  • Cirit
  • L-UMTAS
  • Bozok
  • Mk-81,Mk-82, Mk-83
  • Kanatlı Güdüm Kiti-Mk-82
  • Gökdoğan ve Bozdoğan (Göktuğ)
  • SOM-A gibi füze ve mühimmatlar

[irp posts=”22778″ name=”Yerli Üretim Hava Savunma Sistemleri: Hisar Ailesi”]

AKINCI TİHA özellikleri [AA]

“Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC’nin İktisadî Politikaları

1967–79 Yılları Arasında Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin İktisadî Politikaları

Soğuk Savaş sürecinin kutuplaştırdığı ülkelerden birisidir Yemen. Kuzeybatıda Baasçı-milliyetçi Yemen Arab Cumhuriyeti, güney sahillerinde ve doğuda ise yönetimi elinde bulunduran sosyalist Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti. 1960’lardan 1990’a kadar Yemen’in durumu buydu. İşte bu bahsettiğim Yemen DHC farklı bir ülkeydi. ”Ortadoğu’nun Küba’sı” olarak anılıyordu. İşte size bu ilginç devletin kuruluş yılı olan 1967’den 1979’a kadar nasıl yepyeni bir ekonomi inşa etmeye çalıştığını, nasıl politikalar izlediğini anlatmak istiyorum.

Kuzey ve Güney Yemen’in Haritası

İngilizler henüz 1839 yılında Yemen’in güney ucundaki Aden şehrini işgal ettiler ancak kuzeydeki dağlık topraklarda ilerlemeye muvaffak olamadılar. Bu yüzden bugünkü Yemen topraklarının kuzeybatı bölgelerinde (hassaten Sanaa ve Saade) İngilizler kontrolü hiç sağlayamamışlardı. I. Dünya Savaşı’nın bitişiyle Yemen’de Osmanlı hakimiyetinin tamamen sona ermesiyle birlikte Yemenliler kendi topraklarını yönetme imkanı bulmuşlardı. Bu sayede Zeydî-Şiî nüfusun yoğun yaşadığı dağlık kuzeybatı coğrafyasında İmam Yahya bağımsızlığını ilan ederek Yemen İmamlığı devletini kurdu. Monarşiyle yönetilen bu devlette Eylül 1962 yılında radikal bir değişim yaşandı. Cumhuriyetçi subayların yaptığı darbe sonrasında imamlık yıkıldı ve İngiliz sömürgesi elinde olmayan topraklarda Yemen Arab Cumhuriyeti kuruldu (1).

DİRENİŞ VE YEPYENİ BİR DEVLETİN KURULUŞU

1945’ten itibaren limanı ekonomik olarak önem kazanan Aden şehri ise halen İngiliz işgali altındaydı. Mısır’ın popüler lideri Cemal Abdunnasır’ın etkisiyle Arap dünyasında ivme kazanan anti-emperyalizm ve Arab milliyetçiliği, haliyle toprakları halen daha işgal altında olan Güney Yemenlileri de harekete geçirdi. Milliyetçi ve cumhuriyetçi subayların darbesi sonucunda Eylül 1962’de Yemen Arab Cumhuriyeti’nin Sanaa’da kurulması da Güney Yemenliler için bir fırsat olmuştu. Çünkü Abdunnasır ve Abdunnasır ile müttefik olan Sanaa Hükûmeti Güney Yemenlilere işgale karşı direnmeleri için destek vermeye başlamıştı. Bu iki tarafın desteğiyle 1963’te Güney Yemen Milli Kurtuluş Cephesi kuruldu. Bu gerilla örgütü aldığı yoğun destek sayesinde İngilizlere karşı etkili silahlı bir mücadele yürütecek ve bu katı direnişin bir sonucu olarak da İngilizler kısa zaman içerisinde Güney Yemen’den çekilme kararı alacaktı.

Güney Yemen haritası (Kaynak: Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982, s. 65)

1967’de Abdunnasır’ın İsrail’e karşı büyük bir hezimet alması üzerine Kuzey Yemen’den (o sıradaki iç savaşta cumhuriyetçileri desteklemek için gönderdiği) birliklerini çekmesi de bu süreci hızlandırdı çünkü Mısır birliklerinin Kuzey Yemen’deki mevcudiyeti İngilizleri ve Suudları Mısır’ın Güney Yemen’e bir müdahalesi olasılığı nedeniyle endişelendiriyordu fakat Abdunnasır birliklerini çekince haliyle İngilizler de rahatlamış bulundu. Aynı zamanda 1967’deki Arab-İsrail Savaşı’nın çıkması sonucu Abdunnasır’ın Süveyş Kanalı’nı kapatması nedeniyle de Aden Limanı’nın ekonomik önemi azalmıştı, bu da İngilizleri çekilmeye iten sebeblerden birisiydi. 19 Haziran’da Hariciye ve Koloni Sekreteri George Brown’un Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamada İngilizlerin Güney Yemen’den çekileceği kesin olarak belirtildi. İngiliz kuvvetlerinin çekilişi ise 2 Kasım itibariyle başladı. 21–29 Kasım arasında İsviçre’nin Cenevre kentinde Millî Kurtuluş Cephesi delegeleriyle görüşmelerde bulunan İngilizler delegelerle anlaşmaya vardı ve 30 Kasım 1967 tarihinde tam bağımsız Güney Yemen Devleti’nin kuruluşu ilân edildi (2).

YENİ BİR EKONOMİ İNŞA ETMEK

Millî Kurtuluş Cephesi (MKC) iktidara geldiği an ekonomik bir krizle baş başa kalmıştı. Britanya’nın önceden Güney Yemen bütçesine yaptıkları yıllık bütçe katkısı 1966–67 yılları itibariyle 14 milyon Yemen Dinarı idi (ki YDHC’nin 1979 itibariyle yıllık geliri 9 milyon Yemen Dinarı’ydı) ve bu katkı kesilmişti. İngilizlerle maddî yardım üzerine yapılan görüşmelerin de sonuç vermemesi cabasıydı. Bu yüzden ekonomide bir çıkış yolu bulunmalıydı. Bu amaçla cephe, malî politikada radikal değişikliklere gitti. Bu reformların ilk ayağı olarak ülkedeki -Aden Limanı’na yakıt ikmali yapan şirketler haricinde-yabancı şirketler ve mülkler müsadere edilerek devletleştirildi. Aslında bu olay YDHC’nin en erken dönemden beri devlet yapısının, malî yapısının, toplum yapısının SSCB ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerden etkilenerek şekillendiğinin bir emâresi niteliğinde. 1972 yılına geldiğimizde ise bölge bir radikal değişime daha sahne oluyordu: Toprak Reformu. Hükûmet, tarıma elverişli arazileri devletleştirerek toprak sahiblerinin elinden aldı ve kooperatiflere verdi. Hind Okyanusu’ndaki balıkçılık faaliyetleri de hakeza, bir kooperatifin kontrolü altında yapılmaktaydı. Devlet ekonomik yapısını da sosyalistleştiriyordu.

ZİRAAT POLİTİKALARI

Güney Yemen topraklarının tarımsal potansiyeli ise sınırlıydı. Engebeli arazinin fazlalığı, tarıma elverişli toprak tiplerinin az olması ve sulama imkânlarının dar olması bunun nedenlerinden sayılabilir. Ülke topraklarının sadece 80 bin hektar kadarı tarıma elverişliydi ve bunun ancak %60’ında tarım yapılabiliyordu. Nüfusun yaklaşık %70’inin taşrada yaşayıp yine toplam nüfusun %40 kadarının tarım sektörüyle uğraşmasına rağmen mahsul üretimi, -1978 yılı verilerine göre- gayrısafi yurt içi hasılanın yalnızca %7’sini teşkil ediyordu ve ülke nüfusunun ihtiyaçlarını giderecek miktardan çok uzaktaydı. Bu yüzden de YDHC çay, şeker ve pirinç ihtiyacının tümünü, mısır ihtiyacının yarısını, buğday ihtiyacının %75’ini, et ve meyve-sebze ihtiyacının ise %45 kadarını ithal etmek zorunda kalıyordu. Bu ithalat ise yıllık 25 milyon Yemen Dinarı’na mal oluyordu (ki 1977 yılında 1 Yemen Dinarı 2.92 Amerikan Doları’na eşitti). Ülkedeki tarımın gelişmesi için de hükûmetin duruma el atması gerekiyordu. Bu amaçla 1971 ile 1977 yılları arasında devlet, tarım sektörüne 34 milyon Yemen Dinarı -bu miktar devletin gelişmek için yaptığı yatırımların tek başına %22’sini oluşturuyordu- yatırım yaptı ancak beklediği karşılığı alamadı. Ziraat alanında atılım yapabilmek için Sovyetler Birliği’nden getirilen uzmanlarla çalışıldı, bu uzmanlarla yapılan işbirliği sonucunda 9 tane baraj ve 100 km uzunluğa varan su kanalları şebekesi inşa edildi ve 70 bin hektar arazi ıslah edildi.

Yukarıdan aşağıya: Pamuk, susam, kahve, tütün ve buğday

Soldaki tabloda Dünya Bankası’nın 1979 yılında yayınlamış olduğu bir çalışmada hazırlanan, 1969–77 yılları arasında YDHC’deki tarımsal üretim istatistiklerini görüyorsunuz. Hükûmet yatırımı pamuk üretiminden hububat, sebze ve meyve üretimine kaydırdığı için pamuk hasılatı 1969–70 yıllarında 12,8 bin ton iken 1976–77’de 4,9 bin tona kadar düşüyor fakat bu çabalar istatistiklere göre 1977 yılına kadar buğday üretimine fayda sağlayamamış. Zira 1969–70’de 12 bin ton olan buğday hasılatı 1976–77’de 9,1 bin tona kadar gerilemiş (3).

YDHC EKONOMİSİNİN YAPITAŞLARINDAN: BALIKÇILIK

Güney Yemen sahilleri omurgalı balık ve kabuklu deniz canlıları çeşitliliği bakımından zengindir. Bu da bölgede balıkçılığın gelişmesinin ve balıkçılığının bölge ekonomisinin, iş gücünün mühim bir kısmını teşkil etmesinin temel sebeblerinden. 1969’taki Devletleştirme Kanunu pek tabiî balıkçılık sektörünü de tanzim edecekti. Balıkçılık faaliyetleri ve bu işi yapan tekneler, hükûmete bağlı Balık Varlığı Bakanlığı’na aid 14 ayrı kollektife bağlandı. Ayrıca hükûmet ülkede balıkçılığın önemini gözardı etmedi ve 1971–77 yılları arasında balıkçılığa 22,8 milyon Yemen Dinarı (YDHC’nin gelişmek için yaptığı harcamalarının %14’ü) yatırım yapıldı. SSCB ile ortak girişimlerin sonucunda balıkçılık için kullanılan tekneler yenilendi ve modernleştirildi. Bu yatırımların sonucunu ise istatistiklerde görebiliyoruz. Örneğin 1976’da balıkçılık endüstrisinde 15,6 milyon Yemen Dinarı’na tekabul eden bir üretim yapılmış ve 1977’de bu sektörün ihracatı, toplam ihracatın %59’luk oranına erişmiş ve devlete 5,9 milyon Yemen Dinarı kazandırmış. Bunun yanısıra Nichiro adlı Japon firmasına -özellikle mürekkep balığı avında- bir kâr payı karşılığında kapitülasyon verilmiş, hatta YDHC’nin 1976 yılında bu firmadan 2,6 milyon Yemen Dinarı kâr payı aldığı belirtiliyor.

EĞİTİMLİ BİR HALK YETİŞTİRME ÇABALARI

Aden’de bir okulda hastabakıcılık eğitimi gören kursiyerler (Fotoğrafın kaynağı: Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982)

Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulduğunda yöneticilerin karşılaştığı bir diğer sorun ise avam kesiminin eğitimsizliğiydi. Halkın sadece %18’lik kısmı okur-yazardı. Taşrada yaşayan insanların eğitime ulaşma imkânı epey düşüktü. Hükûmet, eğitim alanında şahlanmak amacıyla Küba modelini taşrada uygulamaya koymaya karar verdi ve büyük çabalar harcadı. Bu çabalar sonucunda eğitim ülkenin dört bir tarafına ulaştırıldı. Sağlık hizmetleri gibi eğitim de tamamen ücretsiz hâle getirildi. 1979’daki verilere göre ülke genelinde 250 binden fazla Yemenli okula gidiyordu, 1976–77 yılları verilerine göre YDHC’deki okuma yazma oranı %32’ye ulaşmıştı (4). 1970 senesinde ise Aden’de beş fakülteden müteşekkil bir üniversite açıldı ve büyüyen bu üniversitede 1977 yılında 1700 kadar Yemenli öğrenci eğitim görüyordu. Devletin eğitime yaptığı bu yatırımlar ise 1970’lerin ortalarında gayrısafi yurt içi hasılaya %7,4 katkı olarak geri dönecekti.

OLUŞTURULAN GENEL İKTİSADÎ YAPI

İngiliz sömürgesi altında Güney Yemen’de tek bir ekonomiden söz etmek mümkün değildi, federal bir hükûmet şeklinde şekillenmiş olan Aden Koloni’sinde 15 farklı ekonominin varlığından söz ediliyor. Yukarıda zikrettiğimiz gibi 1967’de kurulan yeni devlet, kuruluşundan kısa süre sonra merkezîleşmiş ve yerel üretime dayanan bir ekonomi te’sis etme girişimlerine start verdi. Bu sayede de 1970’li yılların ortalarında ve sonlarında iktisadî sahada %7’lik bir büyüme kaydedildi. Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin iktisadî durumundan bahsederken 60’lı ve 70’li yıllarda yurt dışına çalışmak için giden kalabalık bir Yemenli kitlenin ülkelerindeki ailelerine gönderdikleri paraların etkisinden bahsetmeyi asla unutmamak gerekir. Bu paralar tek başına 1977 yılında brüt millî üretimin %30’luk kısmını oluşturuyordu ve gayrısafi yurt içi hasılanın %40’ına muadildi. Hükûmet, bu büyük iktisadî gelir kaynağını desteklemek için işçilerin dışarıya daha fazla gidebilmesini sağlamak amacıyla teşviklerde bulundu, bu işçilerin kanunî olarak önünü açtı. Tüm bunlara rağmen YDHC iktisadında sürekli bir bütçe açığı bulunduğunu görmekteyiz. Devlet, iktisadî yapıyı dıştan gelen yardımlar -bu yardımlar bazı Arab ülkeleri, SSCB, Çin, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Birleşmiş Milletler’den geliyordu- ve bankalardan borç alarak ayakta tutuyor ve bu paraları iktisadî yatırımlara harcıyordu. 1969’da bu harcamalar %40,47 iken 1977’de %56,2’ye yükselmişti. Ancak Yemenliler, ticaretin Hind Okyanusu’ndan döndüğü zamanlarda sahip oldukları iktisadî refah düzeyine çok uzak kalmışlardı ve ülkeleri, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olarak addediliyordu, devlet şehirdeki nüfus ve kırsaldaki nüfus arasındaki büyük gelir eşitsizliği sorununu 1970’li yıllar boyunca çözememişti. Hatta Birleşmiş Milletler bu ülkeyi en fakir 20 ülkeden biri olarak tanımıştı (5).

Mezkur yıllara göre YDHC’nin (milyon $ üzerinden) gelirleri ve harcamaları(yukarıdan aşağıya): İhracat, İthalat, Ticaret Açığı, Hesaplarda Gözükmeyenler (İşçilerin Ailelerine Gönderdikleri Paralar ve Diğerleri), Mallar ve Hizmetler Arasındaki Denge, Resmî Döviz Transferleri, Resmî Borç Sermaye (Brüt Masraf ve Harcamalar), Muhtelif Sermaye, Ortalama Denge

Aşağıdaki tabloda da tiplerine göre çeşitli sektörlerde üretim dağılımını görmektesiniz. Yukarıdan aşağıya endüstri, tarım, hayvancılık, balıkçılık, ulaşım ve inşaat sektörlerinin (soldan sağa) şahsî, kooperatif, (devlet+şahsî) müşterek teşebbüs, devlet ve yabancı menşeili üretim tiplerinin dağılımına göre 1973 ve 1976 verileri tabloda zikredilmekte. Tablodaki verilerden de anlayabileceğimiz üzere endüstride şahsî üretim 1976’da bile büyük bir hacim kaplamış, 1973–76 arası sektöre devletin müdâhalesi artmıştır. 1979 itibariyle ülkede endüstri sektörünü küçük atölyeler haricinde sadece Aden Petrol Rafinerisi, bir tekstil fabrikası ve 30–40 fabrika teşkil ediyordu (6). Tarımda ise işler tamamiyle kooperatiflerin ve devletin kontrolü altında yürümektedir, tamamen millîleştirilmiş bir sektördür. Hayvancılıkta ise devletin etkisinin gayet az olduğunu ve hayvancılıkla uğraşan kimselerin yine çoğunlukla kendi başlarına işlerini yürüttüklerini söyleyebiliriz. Balıkçılık sektöründe ise 1973’te daha ziyade kooperatiflerin önemi fazlayken 3 yıl içerisinde kooperatiflerin payı takriben yarıya düşüyor, devletin direkt payı belirgin şekilde yükseliyor ve endüstri ile inşaat sektörlerine dâhil oldukları gibi balıkçılıkta da Rus ve Çin şirketleri (yukarıda bahsettiğimiz Nichiro adlı Japon firmasını haric tuttum) payını ciddi şekilde arttırıyor. Ulaşım sektöründe şahsî organizasyonlar 1976 itibariyle devlet organizasyonlarının %16 oranında üstüne çıkıyor ancak başka bir organizasyon tipinin sektörde payı yok. İnşaat sektöründe ise devlet, dominasyonunu 3 yılda ciddi biçimde hissettirmiş, şahsî organizasyon tipinin de yabancı menşeili organizasyon tipinin de iyice üstüne çıkmış. Bu verilerden çıkarabileceğimiz en basit sonuçlardan biri ise YDHC’nin kurulduktan sonra tarımda kooperatifleşmeye ve üretimde devlet desteğine önem vermesi ama bunu yaparken de şahsî mülkiyeti tamamen ortadan kaldırmaması ve çoğunluğu sosyalist olan ülkelerden gelen şirketlere ülkesinde yatırım imkânı sunması.

Kaynak: World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s.9

EKONOMİK KALKINMA HAMLELERİ

Gelelim devletin ekonomide atılım yapabilmek için yaptığı planlamalara… YDHC, iktisadî bir atılım yapabilmek amacıyla 1971’de 1971–74 yıllarını kapsayacak üç yıllık bir kalkınma planı hazırladı. Hükûmetin planlarına göre kalkınma projeleri için yapılacak yatırım 40 milyon Yemen Dinarı’nı buluyordu. Ancak ekonominin dış kaynaklara bağımlı olması haliyle yatırım miktarının daha önceden öngörülemeyen bir seviyeye düşmesine sebeb oldu. Bu kalkınma yatırımlarına harcanabilecek paranın miktarı önce 32,4 milyon Dinar’a, ardından 25 milyon Dinar’a düştü. Bu sermayenin temininde ise dış kaynakların YDHC’ye büyük katkısı olduğunu görüyoruz. Bir grup Sovyet şarkiyatçı akademisyenin kaleme aldığı ‘’Muasır Yemen Tarihi’’ adlı eserdeki verilere göre bu sermayenin %78’lik kısmı dış yardımlardan geliyordu. Bu dış yardımların %61’ı sosyalist ülkelerden, %21’i Arab ülkelerinden, %6’sı uluslararası fonlardan geliyordu. 1974 yılına gelindiğinde hükûmet kalkınma çalışmalarına hız verdi ve 1974–78 yıllarını kapsayan ikinci bir kalkınma planı devreye sokuldu. Bu sefer işler tam tersi bir istikamette seyretmeye başladı. 75 milyon Dinarlık yatırım miktarıyla plan uygulanmaya başlandı fakat dış etkilerin ekonomiye bir yansıması olarak bu miktar hızlı bir şekilde arttı ve 1978’de bu miktar 276 milyon Dinar’a kadar ulaştı. Bu yatırımların hangi alana ne kadar yapıldığına dair 1977 yılından bir veri mevcud. Bu veriye göre Aralık 1977’ye kadar ikinci kalkınma planı kapsamında harcanan 136 milyon Yemen Dinarı’nın %13’ü endüstriye, %21’i tarıma, %15’i balıkçılığa, %25’i iletişim ve tesislere, %7’si jeoloji ve mineral araştırma çalışmalarına (bu çalışmalarda Sovyet jeologların ve diğer uzmanların büyük emeği olmuştur [7] ), kalan %19’u ise sosyal sektörlere harcandı. Askerî alanda yapılan harcamalar ise 1969–70 yıllarında devletin toplam harcamalarının %48,8’ini teşkil ederken bu oran 1977’de %18,6’ya kadar düştü (8). Bu veriler ışığında da bu dönemde devletin çeşitli sektörlere dengeli şekilde yatırım yaptığını söylemek mümkün. 1979 yılında tekrar toplanan Yemen Sosyalist Partisi Merkez Komitesi diğer bir 5 yıllık kalkınma planı daha tasarlayacaktı. 425,6 milyon Dinarlık bir yatırım üzerinden tasarlanan bu planda %32 oranında endüstriye, %22 oranında ziraat ve balıkçılığa, %13 oranında inşaat sektörüne, %17 oranında ulaşım ve iletişime ve yine %17 oranında eğitim ve kültüre yatırım yapılacaktı (9).

İşte, kuruluşundan 1979’a kadar Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kendi ekonomisini böyle şekillendirmeye çalıştı. 1967’de sömürgeden yeni kurtulan bir ülkenin ve ciddî bir fakirlikle boğuşan bir halkın yönetimini ele alanlar, çözümü sosyalist bir ekonomi modelinde buldular. Yepyeni bir sistem inşa etmeye çalıştılar, diğer sosyalist ülkelerden büyük destek aldılar, ülkeyi fakirlikten kurtarmayı amaçladılar. Ben de sizlere bu yazımda bu insanların 1979’e kadar bunları ne kadar başarabildiğini ve neleri değiştirdiklerini bir özet olarak nakletmeye çalıştım. Okuduğunuz için teşekkürler.

Atakan Can

StratejikOrtak.com Misafir Yazar

DİPNOTLAR:

1- Paul Dresch, Tribes, Government, and History in Yemen, New York, Oxford University Press, 1989, s. 224, 243

2- Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990, s. 8–14

3- Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990, s. 17–20; Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982, s. 80–83; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 323

4- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 48

5- Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982, s. 83–91; World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 24, 41; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 314

6- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 34

7- Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 323

8- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 9-15; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 313

9- Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 313

KAYNAKÇA:

  • Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990
  • Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982
  • Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990
  • World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C
  • Paul Dresch, Tribes, Government, and History in Yemen, New York, Oxford University Press, 1989

Libya Anlaşması 4 Partinin Oylarıyla TBMM’de Kabul Edildi

Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan, Akdeniz’de deniz komşusu olduğumuzu vurgulama esasına dayalı anlaşma, saat 13.00 sularında TBMM’ye sunulduktan sonra AKP, CHP, MHP ve İyi Parti’nin oylarıyla mecliste kabul edildi.

[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]

Teklifin görüşmelerinde söz alan İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin, Türkiye ile Libya arasında imzalanan mutabakat muhtırasına destek verdiğini belirtti. Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de çıkarlarını koruması gerektiğini dile getiren Sezgin, “İktidarın ulusal çıkarlardan uzak politikaları sonucunda bölgedeki birçok aktör ve ülke karşımıza geçti. Mısır ile ilişkilerimizin hali ortada. Mısır politikasında çok yanlış yapıldı. İsrail ile ilişkilerimiz aynı şekilde iyi değil. Diplomatik maharet noksanlığı ve vizyonsuzluk söz konusu.” dedi.

İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin

MHP Kayseri Milletvekili İsmail Özdemir, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal ettiğini, Libya ile imzalanan mutabakat muhtırasının tarihi öneme sahibi olduğunu, oldu bittilerin önünün kesildiğini vurguladı.

MHP Kayseri Milletvekili İsmail Özdemir

Rum yönetiminin daha önce Mısır ve Yunanistan gibi ülkelerle yetki sınırlamasına ilişkin anlaşmalar yaptığını anımsatan Özdemir, “Libya ile vardığımız bu mutabakat, hakça ve adilce yapılmış bir sınırlandırma çabasıdır. Mutabakatla Doğu Akdeniz’de bulunan mavi vatanımızın batı hudutları çizilmiştir.” dedi.

Anlaşma Ne Zaman Yürürlüğe Girecek?

İki ülke arasında yapılan mutabakat maddelerinde belirtiği gibi iki ülke bürokratlarının diplomatik kanallar ile meclislerindeki onay süreçlerini karşılıklı bildirdiği an, anlaşma yürürlüğe girecek.

[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]

MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı

0

Türkiye ile Libya arasında Libya ile Türkiye’nin deniz komşusu olduğunu vurgulamak ve Yunanistan’ın işgal ettiği Libya deniz alanını saf dışı bırakmak adına yapılan 6 maddeden oluşan “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalandı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Dışişleri Bakanı Mohammed Taher Sihala arasında imzalanan anlaşmaya göre iki ülkenin Münhasır Ekonomik Bölgelerinin sınır noktaları belirlendi.

İki ülke arasında “Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı ve Münhasır Bölge sınırları “A Noktası”nda  başlayarak “B Noktası”nda son bulur.” ibaresi yer aldı.

  • A NOKTASI: 34° 16′ 13.720” K – 026° 19′ 11.640” D
  • B NOKTASI: 34° 09′ 07.9 K” – 026° 39′ 06.3” D
Türkiye ile Libya Arasında imzalanan mutabakat muhtarısında yer alan harita.

Coğrafi koordinatların “Dünya Jeodezik Sistemi” üzerinden belirlendiği vurgulandı.

6 Madde: Doğal Kaynakların Ortak İşletilmesi ve MEB Müzakerelerinde İş Birliği

Anlaşmada iki ülke arasında sınırlandırılan deniz alanları, doğal kaynak keşfedilmesi halinde iki ülkenin ortak çalışabileceği ve başka ülkelerle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapılması halinde karşı tarafı bilgilendirme gibi başlıklar yer alıyor.

Muhtıranın 3. maddesinde mutabakat muhtırasının Birleşmiş Milletler Şartı madde 102 uyarınca BM Sekreteryasına kayıt için bildirileceği ifade edildi.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası

Dördüncü maddede yer alan “Uyuşmazlıkların Çözümü” başlığında;

Libya ile Türkiye’nin, tarafların Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde doğal kaynak bulunması halinde kaynakların işletilmesi amacıyla “moadeliye anlaşmaları” konusunda iş birliği yapabileceği vurgulandı. Öte yandan aynı maddenin üçüncü fıkrasında Libya ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırılması konusunda başka ülkelerle yapacağı görüşmeleri önceden birbirlerine bilgilendirmesi ve hangi devlet bu görüşmeleri yürütüyorsa, diğeri ile de müzakere etmesi gerektiği ifade edildi.

Anlaşmanın, iki ülke iç yasal yollarının (meclis + CB onayı) tamamlanmasının ardından yürürlüğe gireceği kaydedildi.

[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB Sınırları

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de KKTC, Mısır ve Libya’dan oluşan deniz alanlarının sınırlarının gösterildiği haritada; 2011 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile yapılan kıta sahanlığı ve MEB anlaşması kapsamında A-B noktası, BM Deniz Hukuku gereği Türkiye ile Mısır ana karalar arası ortay hattı C-D-E noktası ve 27 Kasım 2019’da Libya ile yapılan anlaşmada yer alan deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşması ile E-F noktası sınır kabul edilmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB ve Kıta Sahalığı sınırları: KKTC, Mısır ve Libya. – Harita: AA

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]

Kaynak: StratejikOrtak.com