Tarih, derinliğine ulaşılamaz bir kuyu gibidir. Ancak merakı ve gerçeği yoldaş edinenler için derinlik önemli değildir. Özgün belgelere birincil kaynaklara ve yardımcı bilimlere dayanan tarihçi de derinliklere ulaşır, bu hazla tarihi yazar. Bu girişten hareketle Ermeni Meselesi‘ne değinmek istiyorum.
13 Aralık 2019’da ABD Senatosu oy birliği ile aldığı kararla sözde Ermeni soykırımı tasarısını onayladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu dahil olmak üzere heyetiyle birlikte 2019 Kasım ayında ABD ziyaretini gerçekleştirdi. Bu ziyaretin öncesinde ABD’nin söz konusu tasarısını Temsilciler Meclisi onaylamış, sıra senatonun onayındaydı. Erdoğan, burada konuyla ilgili yaptığı açıklamada konunun siyasetçiler tarafından değil tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. “Temsilciler Meclisi’nin düştüğü hataya , Senato’nun düşmeyeceğine inanıyorum.” demiştir. Ardından ABD’li senatör Lindsey Graham tasarının senatoda oylanmasına karşı görüş bildirdi ve oylamayı bloke etti. Tasarının bloke olmasında bir kişinin karşıt oyu yeterli olmaktadır. Yaptığı açıklamada Graham “Senatörler tarihi yeniden yazmamalı ve onu olduğundan farklı göstermemeli.” demiştir. Tüm bunların üzerine geçen tasarıyı da düşündüğümüzde doğan tek soru; peki neden tasarı kabul edildi?
Bitmeyen şantaj demiştim. Ermeni sorununun üretilmesinden bu yana malûm egemen devletler, Türkiye, çıkarlarına her ters düştüğünde bu mevzuyu gündeme getirmiştir. Nitekim bu noktada Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı ve S-400 savunma sistemlerini alması günümüzdeki güncel etkenlerdir. ABD’nin Türkiye’nin güneyinde terör koridoru oluşturmasına engel olan bu harekât ve Rusya’dan alınan savunma sistemi, yaptırımları gündeme getirdi. İşte bu yaptırımlardan biri de sözde Ermeni soykırımı tasarısı olmuştur. Ertelenmiş ancak sonuç olarak ABD senatosundan da geçmiştir. Türkiye’nin bu siyasi ve tarihî gerçekliği olmayan karara tepkisi muhakkak sert olacaktır. Nitekim konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan tepki olarak İncirlik ve Kürecik üslerinin kapatılmasını gündeme getirmiştir. ABD’ye yaptırım olur mu, bunu tabi ki süreç gösterecektir.
Adana’daki İncirlik Üssü
Peki tarihî gerçeklik nedir? Konuyla ilgili kaynak ve belgelerin derinliğine inecek olursak sonu gelmeyecektir. Onun için meselenin can alıcı noktaları hakkında bilgi paylaşımında bulunacağım. Osmanlı’nın parçalanmaya başlaması ve ulus devletlerin ortaya çıkması Ermeni sorununun başlangıcını teşkil etmektedir. Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması (1832) kıvılcımı ateşlemiş ve 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı’nın yenilgisi ana etken olmuştur. Nitekim savaş sonrasında Ermenilerin kışkırtılmasında başrolü Rusya oynamıştır. Osmanlı’nın parçalanması için bir fırsat olarak görülen Ermeniler yine İngiltere tarfından da haklarının verilmesi bahanesiyle kışkırtılmıştır. Bu süreçte Ermeniler Hınçak ve Taşnak gibi ayrılıkçı komiteleri aldıkları destekle kurmuş ve adımlar atılmıştır. Komiteler Ermenileri örgütlemiş ve isyanlar başlatmıştır. İlk isyan 1890’daki Erzurum İsyanı‘dır.
İsyanlar sırasında esas hedef olan Türkleri azınlık durumuna düşürmek ve Ermenilerin yaşadıkları yerlerin kendi toprakları olduğunu ispatlama iddiasıydı. Nitekim bu amaçla masum Türk ailelerine soykırım yapmaktan kaçınmamışlardır. Bu noktada hem Batı basınını arkasına almış, hem katliam yapmış hem de bugün olduğu gibi o gün de Türkleri soykırım yapmakla suçlamışlardır. Ermeni komiteciler işi daha ileri götürerek 21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Camisi’nde namaz çıkışında Sultan II. Abdülhamid’e suikast düzenlemişlerdir. Sultan kurtulmuş ancak bombanın etkisiyle 26 kişi şehit olmuş, 56 kişi yaralanmıştır. Dış destekle birlikte Anadolu’da Türk katliamlarının şiddetini arttıran Ermenilere karşı ilk önlemini aldı. Van’da başlatılan isyan sonrası 24 Nisan 1915’te Dahiliye Nezareti’nin genelgesiyle zararlı faaliyette bulunan komitelerin kapatılması, komitecilerin tutuklanması kararı alınmıştır. Ermeniler günümüzde de bu tarihte alınan bu önleme dayanarak yani rahatsız olarak 24 nisanı sözde katliam yıldönümü olarak anmaktadırlar. Bu tedbir sonrasında devlet 27 Mayıs 1915’te Tehcir Kanunu‘nu çıkarmıştır. Osmanlı’nın parçalanmasında Ruslar başta olmak üzere birçok dış devlete hizmet eden Ermenilerin göç ettirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu süreçte Ermeniler belgelere dayanmadan farklı rakamlar zikretmekte katliama uğradıklarını söylemektedirler. Hiçbir şartta arşivlerin açılmasına, konunun belgelerle açıklanmasına ve gerçekliğin ortaya konmasına Ermeniler yanaşmamaktadır. Türkiye bunu her seferinde her mecrada dile getirmktedir. Nitekim Ermeni önderlerden Bogos Nubar dahi Doğu Anadolu’da katledilen Müslüman Türk sayısını 1 400 000 olarak belirtmektedir.
Ermenilerin hazırladığı fotomontaj afişte Atatürk, önünde katledilmiş sözde bir Ermeni çocuğu gösteriliyor. Gerçek fotoğraf Prof. Türkkaya Atatöv tarafından ortaya çıkarılıyor, Atatürk yavru köpeklerle. (iha.com.tr)
Son olarak Ermeni birlikleri 1920’de saldırıya geçmişler ancak Ankara hükümetinin kendilerini Gümrü’ye kadar sürmeleriyle sonuçlanmıştır. Böylece Ermenilerin hak iddia ettikleri Türk vatanı olan; Van, Erzurum, Sivas, Bitlis, Diyarbakır ve Elazığ vilayetlerindeki toprak elde etme hayali sona erdirilmiştir. 3 Aralık 1920 Gümrü Antlaşması ile sınırlar netleşmiştir.
Sözde Ermeni soykırımı tasarıları hangi ülke ne karar alırsa alsın veya oylasın, tarihi gerçekler kaynaklarda, belgelerde mevcuttur. Türkiye de bunu alnı ak ve yüksek sesle dile getirmektedir. Dün Türk halkının katliamında maşa olarak kullanılan Ermeniler, bugün hâlâ senatolarda sanki bir koz gibi Türkiye’ye karşı önüne konulmaktadır. Ancak ne olursa olsun; tarihî gerçekliği, siyasi kararlar yenemez.
Yusuf Ay
Stratejik Ortak Misafir Yazar
KAYNAKÇA
aa.com.tr, Senatör Graham ABD Senatosu’ndaki Ermeni tasarısını bloke etti, 14.11.2019 amerikaninsesi.com, Erdoğan’la Görüşen Senatör Ermeni Tasarısını Engelledi, 14 Kasım 2019. Aydın BEDEN, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Alp Yay., 2007, sf. 261, 276 Recep KARAKAYA, Kaynakçalı Ermeni Meselesi Kronolojisi (1878 – 1923), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, sf.117,119. Vahdettin ENGİN, II. Abdülhamid’e Düzenlenen Yıldız Suikasti ve Belçika ile Yaşanan Diplomatik Kriz, armenians.marmara.edu.tr
ABD’de başkanlık seçimine bir yıldan daha az bir zaman kaldı. Kasım 2020’de gerçekleşecek olan başkanlık yarışı hem cumhuriyetçiler hem de demokratlar açısından açısından büyük bir sancılı süreçten geçiyor. Başkan Trump’ı koltuğundan etmese de azil davasının gölgesinde gelişen süreç, cumhuriyetçi parti tarafından kolay çözülebilecek bir problematik gibi gözükmüyor. Demokratlar ise halihazırda Trump’ın karşısına çıkarabilecekleri güçlü bir profil bulma konusunda zorlanmışlarsa da Amerikan sosyalizminin 2016 mağlubu Vermont senatörü Bernie Sanders’tan daha prestijli bir aday bulmuş gibi gözüküyorlar.
Dünyanın sekizinci zengini ve başarılı bir politikacı olarak bilinen Michael Bloomberg, demokrat partinin 2020’de başkan adayı olmak için yola koyuldu bile. 58 milyar dolarlık serveti, sahibi olduğu medya şirketleri ve 12 yıllık New York belediye başkanlığı deneyimi ile başkan adayı bulma konusunda sıkıntı çeken demokratlar için en ideal başkan adayı olarak görülüyor.
Yahudi bir aileden gelen Boston doğumlu Bloomberg, Johns Hopkins ve Harvard’ta aldığı eğitimin ardından finans alanında çalışmalarına başladı. Bankacılık, yazılım ve medya alanında faaliyet gösteren Bloomberg Terminal olarak da bilinen dev holdingin kurucu CEO’su olarak şirketlerini halen yöneten Michael Bloomberg, özellikle son yıllarda yaptığı bağışlarla sıklıkla Amerikan kamuoyunu etkilemeyi başardı. Johns Hopkins Üniversitesi’ne yaptığı 1.8 milyar dolarlık bağış ile şu ana kadar bir yükseköğretim kurumuna yapılan en yüksek bağış rekorunu elinde bulunduran Bloomberg, çevre koruma, cinsiyet eşitsizliği ve silahlanma karşıtı onlarca vakıf ve organizasyona yaptığı yüksek bağışlar ile kendine saygın ve etkili bir destekçi kitlesi sağladı.
Michael Bloomberg gazetecilerle konuşurken.
Belediye başkanlığı döneminde küresel ısınma ve çevre kirliliğine karşı bir dizi önemli çalıştay ve etkinlik düzenledi. Bu yaklaşımı ile yeşil hareket üyelerinin sempatisini kazanan bir kaç milyarder arasına Michael Bloomberg’i de yerleştirdi. Donald Trump’ın aksine gerek göçmen sorununa gerekse de uluslararası krizlerde Amerikanın daha ılımlı ve yapıcı bir rol oynamasını savunan Michael Bloomberg, ülkenin yaşadığı problemler için daha gerçekçi çözüm yolları aramanın zamanı geldiğini belirtti.
Elinde neredeyse Birleşik Amerika’daki bütün evlere erişim sağlayabilecek bir medya ağı ve kampanyasını fazlasıyla finanse edebilecek ekonomik gücü bulunan Bloomberg, şu ana kadar demokratların sahaya sürebileceği en iyi aday olarak gözüküyor. 2020 yılı ABD için milyarderlerin seçim yarışına ev sahibi olacağı son derece öngörülebilir bir durum. Liberal çevrelerin Yahudi bir devlet başkanıyla sıkıntı yaşamayacağı aşikar, fakat muhafazakar cumhuriyetçilere kendini kabul ettiremediği takdirde Hillary Clinton’dan sonra ikinci bir mağlubiyetin sorumluluğu ve yüklü bir kampanya faturası da Michael Bloomberg’in omuzlarına yıkılabilir.
Carmor, 1947’de İsrail’in Kurtuluş Deklarasyonu’ndan önce, 1947-48 Filistin İç Savaşı sırasında tüfek ateşine karşı korumak için, zırhların yerleştirilmesi adına bir atölye olarak Hayfa’da teknik ofis olarak kuruldu. 1954’te Carmor, yakıt tankerleri ve uçak yakıt ikmali imalatları yapmaya başladı ve İsrail sivil ve askeri pazarlarının ana tedarikçisi haline geldi.
Carmor şirketinin Türkiye ile ilk ticari işi ise 2001 yılında Türk Ordusu’na uçak ve helikopter yakıt ikmali tedarik etmek üzerineydi. Carmor ve ülkemiz arasında imzalanan sözleşme 28 milyon şekel değerinde idi. [1]
İsrailli Hatehof Endüstrisi (Carmor) şirketinin kendi tasarımı ve üretimi olan %100 İsrail malı olan bazı araçlar:
Navigator
Xtream
Sandcat
Hurricane
Bir de bizim BMC şirketinin %100 Türk malı olarak lanse ettiği bazı araçlar:
Kirpi
Amazon
Vuran
BMC 250-10 Z (IDEF 2009’da tanıtıldı ama üretime geçilmedi)
BMC ve CARMOR zırhlılarının karşılaştırılması.
BMC’nin geçmişine bakarak aslında boşlukları doldurabiliriz. BMC daha önce Çukurova Holding’in bünyesi altında bulunan bir şirketti. BMC, Çukurova Holding’in borçlarından dolayı 751 Milyon dolar bedel ile Ethem Sancak tarafından satın alındı. Öte yandan Sancak, sadece İzmir’deki arsasının 1.5 milyar dolar değerinde olduğu tahmin edilen şirketi satın alması dikkat çekmişti.
TMSF, Kirpi’lerin üretim ortağı olan Hatehof Industries (Carmor) ile belirli görüşmeler yapmak üzere masaya oturdu. Zırhlının tasarım, AR-GE çalışamaları ile zırhlı kapsüllerinin ana malzemelerini tedarik eden carmor satılan her zırhlı için yüzde 20 komisyon alıyordu.
Savunma Sanayii Başkanlığı 2009 yılında 468 zırhlı aracın üretimi için BMC ile masaya oturdu ve el sıkıştı. Piyasa değeri aşağı yukarı 375 milyon TL olan anlaşmaya göre İsrailli şirket Carmor 75 milyon TL alacaktı. BMC anlaşma gereği teslim etmesi gereken 468 zırhlı araçtan sadece 278 tanesinin üretimini gerçekleştirip teslimini yaptı ve üretimini durdu. Carmor alacaklarını tahsil edemediği için BMC’nin iflası için İzmir’de dava açtı.
TMSF, 17 Mayıs’ta Çukurova Grubu şirketlerine el koyunca BMC önce kalan 190 aracın yeniden teslimi için savunma bürokrasisi ile yeniden temasa geçti. Hemen ardından üretim maliyetlerini aşağıya çekmek için de İsrailli partner ile masaya oturdu. Yapılan görüşmelerin ardından İsrailli şirket 14 milyon dolar karşılığında davalardan ve alacaklarının tamamından vazgeçti. Böylece Kirpi’lerin üretimi tamamen yerli hale gelmiş oldu. [2]
Peki Ya Motorlar?
BMC şirketi BMC Power adı altında kurduğu birim de ürettiği motorları ilk etapta askeri araçlarda kullanacak. Yapılacak motor 900 beygir gücünde olacağı söyleniliyor. Söz konusu diğer araçlar için geliştirme aşamasında olsa bile şuan bildiğimiz kadarıyla 2007 yılından beridir Dünya’nın en büyük motor üreticilerinden Amerikalı Cummins motorlarıyla araçlarını çalıştırmakta. [3] BMC yeni olarak BMC Neocity otobüslerinde Alman MAN motorunu Neocity’nin doğal gazlı versiyonunda (CNG) kullanacak.
Her şeye rağmen şu ana kadar bu adını saydığımı zırhlı araçlar üretilip kullanıldığından beridir sayısız Mehmetçiğimize çoğu kez can olmuş. Ayrıca;
1) İstediğimiz zaman istediğimiz kadar üretebiliyoruz.
2) İstediğimize satabiliyoruz.
3) İstediğimiz değişiklikleri yapabiliyoruz.
Nice kendi üretim ve tasarımlarımızı yaptığımız savunma sanayii ürünlerinin sayısının artması dileğiyle…
3 Kasım 2020 tarihinde gerçekleşecek Amerika Birleşik Devleti Başkanlık Seçimi için geri sayım devam ediyor. 2020 Seçimlerine katılacak adaylar belirleniyor, belirlenen adaylar tartışma programlarında kozlarını paylaşıyor; bazıları ise seçim yarışından çekilmeye başlıyor. Peki Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları sandık başına gittiğinde neler oluyor, neyi seçiyorlar? Tüm dünyayı ilgilendiren Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimlerinde neler oluyor? Başkanlık Seçimleri için kimler aday olabilir ve adaylık süreci nasıl işler?
ABD Anayasası’na göre, başkan olacak kişi 35 yaşından büyük, “doğuştan ABD vatandaşı” ve ülkede en az 14 yıl ikamet etmiş olmak zorunda.
Adaylar genellikle daha önceden devletin üst kademelerinde görev almış devlet adamları, asker kökenliler ve iş dünyasının önde gelenleri (örn. Donald Trump) arasından seçiliyor.
Seçimler genel olarak Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti arasında geçiyor. Yeşil Parti, Anayasa Partisi, Liberteryen Parti, Sosyalist Parti gibi bazı partiler de bazen seçim yarışına aday çıkarabiliyor.
Demokrat Parti: Demokratlar sosyal liberal ve ilerici siyaseti destekler; ilericiler, liberaller ve merkezcilerden oluşmaktadır.
Cumhuriyetçi Parti: Cumhuriyetçilerin genelde izlediği siyaset muhafazakâr sağ olarak tanımlanabilir. Demokrat ve Cumhuriyetçi parti birbirlerinin en büyük muhalifidir.
Liberteryen Parti: Sivil özgürlükleri, müdahalesizliği ve laissez-faire ekonomiyi destekleyen, refah devletinin kaldırılmasını savunan ABD’deki liberteryen politik partidir. Parti, 11 Aralık 1971 tarihinde kuruldu.
Anayasa Parti: Anayasa Partisi ABD’deki tutucu siyasi partilerden biridir. 1992 yılında Vergi Mükellefleri Partisi adı altında kurulmuş, 1999 yılında adını değiştirerek Anayasa Partisi adını almıştır.
Sosyalist Parti: Demokratik Sosyalist çizgideki parti 1972-1973 yıllarında Amerika Sosyalist Partisi’nin parçalanması sonucu ortaya çıkmıştır. Sosyalist Parti işçilere daha büyük haklar verilmesi ve sınıf farklarının ortadan kalkmasını amaçlamaktadır.
Yeşil Parti: Yeşil Parti, ABD’deki siyasi partilerden biri olup dünyadaki diğer yeşil partilere benzeyen bir siyaset izlemektedir.Merkez sol görüşü izlemekle beraber Çevrecidirler, sosyal adaletin sağlanmasını desteklemekle birlikte ırkçılık ve savaş karşıtıdırlar.
ABD’deki siyasi partiler ve logoları
Şu an seçim yarışını sürdüren Demokrat Parti adayları:
ABD’de 2020 Başkanlık Seçimleri için yarışan Demokrat Adaylar
Şu an seçim yarışını sürdüren Cumhuriyetçi Parti adayları:
ABD’de 2020 Başkanlık Seçimleri için yarışan Cumhuriyetçi Adaylar
Seçim yarışından çekilen Demokrat adaylar:
ABD’de seçim yarışından çekilen Demokrat adaylar
Seçim yarışından çekilen Cumhuriyetçi adaylar:
Seçim yarışından çekilen Cumhuriyetçi aday
Seçim Süreci
Seçim süreci, seçimden bir yıl önceki bahar ayında her partinin kendi adaylarını açıklamasıyla başlıyor. Çeşitli programlarda tartışan adaylar, halka kendilerini anlatarak hem parti kitlesinin hem de halkın desteğini almaya çalışıyorlar. Seçim yılının ilk yarısı süresince seçim günü yarışacak adayı belirlemek için eyaletler ve partiler ön seçimler yapıyorlar (Caucus ve Primary). Temmuz-Eylül ayları arasında partiler seçimde yarışacak adayına karar veriyorlar. Partilerin belirlediği başkan adayları kendilerine yardımcı olacak başkan yardımcısı seçiyorlar (2016 seçimleri Donald Trump ve Joe Biden). Ekim ayına kadar kampanya süreci yürüterek adaylar, seçmenden desteklerini istiyorlar. Televizyon programlarında tartışmalara katılarak vaatlerini anlatıyorlar.
Caucus ve Primary
Siyasi partiler başkanlık adaylarını belirlemek için eyaletlerde iki farklı ön seçim aşaması yürütüyorlar. (Caucus ve Primary)
Primary; 34 eyalette işleyen ve seçmenlerin sandık başına giderek seçimde yarışacak başkan adayını belirliyorlar. “Kapalı”, “Açık”, “Yarı-Kapalı”, “Yarı-Açık” olarak kendi içerisinde dörde ayrılan bir ön seçim sistemi.
Caucus ise Primary’e kıyasla daha karmaşık bir süreç içeren ön seçim sistemi. 16 eyaletle uygulanmakla birlikte, seçmenler bağlı oldukları mahallelerde bulunan kamusal alanlara örneğin kilise, okul gibi mekanlara giderek genellikle Cumhuriyetçi Parti adaylarının tartışmalarını ve adayların vaatlerini dinleyerek, fikirlerine en uygun adayı seçmek için aynı seçimlerde olduğu gibi sandık başına giderler ve destekledikleri adayın ismini sandığa atarlar.
Demokrat Parti’de ise Caucus süreci biraz daha farklı işler. Farklı adayları destekleyen seçmenler bir salonun farklı taraflarından toplanırlar. Örneğin; A adayını destekleyenler salonun sağ tarafında B adayını destekleyenler ise salonun sol tarafında toplanırlar, tarafsız seçmenler ise salonun ortasında toplanırlar. Adayların amaçları salonun ortasında toplanan tarafsız seçmenlerin desteklerini kazanmak. Odadaki toplam seçmen sayısının yüzde 15’ine ulaşamayan adayın, adaylığı düşer. Adayların amacı, hem kendini destekleyen aracılığıyla hem de kendi hitabetiyle tarafsız ve karşıt görüşte ki seçmenleri kendi tarafına seçip salonda bulunan kişi sayısının en az yüzde 15’inin oyunu almaktır.
Seçim Kampanyası Süreci
Seçim kampanyası süreci başkan adayları için epey maliyetli bir süreç. Opensecrets.org isimli gözlem kuruluşunun verilerine bakarak 2016 seçimlerinin adaylara 2,4 milyar dolara mal olduğunu görebiliyoruz. Adaylar bu maliyeti karşılamak için halktan desteklerini bekliyorlar. Halktan toplanan güncel bağışlar:
ABD’de seçim kampanyasında yapılan bağışlar. (16.12.2019) – Kaynak: Federal Seçim Komisyonu
Seçim Günü
ABD Başkanlık seçimlerinin bir özelliği de başkanın doğrudan seçimle belirlenmemesi. Seçmenler seçim günü sandık başına giderek 538 delegeden oluşan Seçiciler Kurulu’nun (Electoral College) üyelerini seçiyorlar. Eyaletlerin nüfuslarına göre Seçiciler Kurulu’na yolladıkları üye sayısı değişiyor. Halk oylaması başkanı belirlemiyor sadece başkanı belirleyecek olan Seçiciler Kurulu’nun üyelerini seçiyorlar. Eyaletlerdeki seçimi kazanan parti adayları o eyaletin Seçici Kurulu’nu oluşturuyor. Beyaz Saray’a yerleşmenin yolu Seçiciler Kurulu’ndaki 538 oyun 270’ini almaktan geçiyor. Siyasal partiler, halk oylamasını kazandığı halde adayları Seçiciler Kurulu tarafından seçilmeyebilir bu durum eyaletlerin nüfusları ile doğru orantılı olarak Kurul’a üye yollamasından kaynaklanıyor. Örneğin 2016 seçimlerinde Demokrat Parti adayı Hillary Clinton’un seçilememesi.
Eyaletlerin Kurul’a yolladığı delege sayısı:
ABD’deki 2016 Başkanlık Seçimlerinde eyaletlerin delege sayıları
Kaliforniya, New York ve Illinois eyaletleri Demokrat Parti’nin kalesi olarak görülürken, Cumhuriyetçi Parti de Teksas’ın seçmen kitlesini elinde bulunduruyor. Seçimin sonucunu belirleyen eyaletler ise en fazla çekişmeye sahip olan Ohio ve Florida eyaletleridir. Yaklaşan 2020 seçimleri için çekişme Ohio ve Florida’dan kayacak gibi gözüküyor. Anketlere göre Arizona, Pensilvanya ve Wiscoin 2020 seçimlerinin kazananı belirleyecek eyaletlerden. Eyaletlerde sandıkların kapandığı günün akşamında sonuçlar açıklanıyor. Ocak ayında seçilen yeni başkan ‘Yemin Töreni’ adı verilen özel bir törenle görevine başlıyor. Özel yemin töreninin ardından dev bir geçitle yeni başkan Beyaz Saray’a doğru yürüyüp görevinin başına geçiyor.
Orta Asya’nın askeri açıdan en güçlü ülkesi konumunda bulunan Kazakistan, 16 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etti. 28. yılını kutlayan ülke; “Türk tarihinin atası” olarak bilinen topraklarda kurulan, askeri ekonomik ve diplomasi açısından bölgenin en gelişmiş ülkesi olarak öne çıkıyor. Kazakistan’ın nüfusu, asker sayısı, siyasi ve ekonomik durumu gibi birçok başlığı 18 maddede ele aldık.
Kazakistan Hakkında Merak Edilenler
1.) 1997’de Kazakistan’ın başkentinin Astana olduğu duyuruldu. Aradan geçen 22 yıl sonra 2019’da kurucu lider Nur sultan Nazarbayev’in adı başkente verilerek ‘Nursultan’ oldu.
2.) Ülke nüfusu 28 yılda 2 milyon artarak 18 milyon 550 bine ulaştı. Bunun nedeninin ülkeden ayrılan Ruslar ile birlikte başka ülkelere giden Kazakların olduğu biliniyor.
3.) Dünyada 2 milyon 717 bin kilometre kare ile toprak büyüklüğü açısından dokuzuncu sırada olan ülke, Türkiye’nin yaklaşık 4 katı büyüklüğünde.
4.) Kazakistan’ın etnik yapısı; yüzde 64’ü Kazak, yüzde 24’ü Rus ve geriye kalanı Özbek, Ukraynalı, Uygur, Tatar ve Alman şeklinde dağılım gösteriyor.
5.)14 eyaletten oluşan ülke toprakları; en eski köklü Türk devletlerinden Saka, Hun, Göktürk, Kıpçak, Karahanlı ve Altın Ordu’nun merkez üssünde olduğu için ‘Türk tarihinin atası’ olarak nitelendiriliyor.
6.) Yaklaşık 110 bin asker sayısı ve 2.4 milyar dolarlık savunma bütçesi açısından Orta Asya’daki en güçlü Türk devleti.
7.)Kazakistan’da siyasi durum: Başkanlık sistemi ile yönetilen ülkede parlamento 107 koltuktan oluşan Meclis ve her bölgeden 2’şer, 15’i de Cumhurbaşkanı tarafından atanan Senato’dan oluşuyor.
8.) 28 yıl boyunca ülkeyi yönettikten sonra istifa eden Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, yerini daha önce BM Genel Sekreter yardımcılığı da yapan deneyimli diplomat Kasım Cömert Tokayev‘e bıraktı. Daha sonra yapılan seçimlerde yüzde 70,76 oy alan Tokayev ülkenin 2. cumhurbaşkanı oldu. 2015’teki seçimlerde Nazarbayev oyların yüzde 97.7’sini alarak 5. kez cumhurbaşkanı seçilmişti.
9.) SSCB’nin uzun yıllardır nükleer deneme sahası olarak kullandığı Kazakistan, bağımsızlığını kazandıktan sonra ilk adım olarak Semey Nükleer Deneme Sahası‘nı kapattı.
10.) Sovyetler Birliği’nin totaliter rejimini terk eden, nükleer faaliyetlerden vazgeçen Kazakistan, SSCB’nin nükleer tesislerini kapatmadan önce dünyanın en büyük nükleer cephaneliğinin de mirasçısı konumundaydı.
11.) Sovyetler Birliği ülkenin Semipalatinsk şehrinde 40 yıl boyunca 500’e yakın nükleer deneme yaptı. Bunun sonucunda 1 buçuk milyon Kazak kanser hastalığına yakalandı.
NATGEO tarafından Kazakistan’da nükleer denemelerin insanlar üzerindeki etkisini gösteren bir fotoğraf.
12.) Sovyetler Birliği’nden ayrılan Orta Asya ülkeleri arasında 330 milyar dolar yatırım ile “Orta Asya’nn en çok yatırım yapılan ülkesi” oldu.
13.)Barış girişimleriyle öne çıkan ülke, Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak krizinde ara bulucu olmayı teklif etmiş, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelere ev sahipliği yapmıştı. Son olarak da geçtiğimiz yıl İran, Rusya ve Türkiye tarafından başlatılan Suriye konulu Astana Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor.
14.) 1991’de Kazakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke Türkiye ile 2009’da stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. Geçtiğimiz haftalarda da Türkiye ile askeri iş birliği anlaşmasını onayladı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından devlet başkanlığı düzeyinde Türkiye’yi ilk ziyaret eden lider Nazarbayev’di.
15.) Gayri safi yurt içi hasılası (GSYİH) 131 milyar dolar olan ülkede kişi başına düşen GSYİH ise 7.300 dolar. Orta Asya’nın en büyük ekonomisi Kazakistan, 1.225 mineral tipte toplam 493 rezerve sahip, Orta Asya ülkeleri arasında en çeşitli yeraltı kaynaklarına sahip ülke konumunda.
[irp posts=”19953″ name=”Orta Asya’daki 5 Türk Devleti’nin Yeraltı Kaynakları”]
16.) Çin ve Rusya’nın ardından Asya kıtasında bor madenine sahip üç ülkeden biri olan Kazakistan, uranyum yataklarının zenginliği itibarıyla dünya ikincisi.
17.) Kazakistan ülkelerin dünya petrol rezervi sıralamasında 12’inci, doğal gaz rezervinde ise 22’inci sırada yer alıyor.
[irp posts=”1797″ name=”Orta Asya’nın Yükselen Gücü: Türkmenistan”]
18.) Dünyanın en eski ve en büyük uzay fırlatma üssü olan Baykonur Uzay Üssü ülke sınırları içerisinde yer alıyor. İlk insan yapımı uydu ve ilk insanlı yörünge uçuşunu gerçekleştiren Yuri Gagarin’in aracı ve uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova’yı taşıyan araç bu üsten fırlatıldı.
BERLİN-BAĞDAT DEMİRYOLU PROJESİ ÜZERİNDEN UYGULANAN ALMAN VE İNGİLİZ NÜFUZ POLİTİKALARININ OSMANLI TOPRAKLARIN ÜZERİNDE ETKİSİ
Uluslararası İlişkilere yeni eklenen kavramlar dönem içerisinde devletlerin politikalarının belirleyen araçlar haline gelmiştir. 19.yüzyılda sömürgecilik kavramıyla birlikte Avrupalı devletler artık Osmanlı topraklarında gözü olduğunu açıkça belli etmekteydi. Osmanlı’nın ekonomik ve siyasi olarak zayıf olduğu bu dönemde İngiltere, Fransa ve Rusya çeşitli politikalarla zayıflamış ve dağılma sürecine girmiş olan Osmanlı İmparatorlu üzerinde yıkım propagandası savaşına başlamışlardı. Rusya’nın boğazlara hakim olma ve sıcak denizlere inme politikası, dönem içerisindeki en etkin politikalar arasında sayılmaktadır. Rusya’nın amacını bu bağlamda değerlendirdiğimizde denizaşırı yollar ile ticaretini güçlendirmek olduğunu görmekteyiz. Fransa günümüzle bağlantılı olarak gerçekleşen Suriye üzerinden Orta Doğu politikasını gerçekleştirmek için Osmanlı topraklarını bir köprü olarak kullanmaktaydı. İngiltere ise, o dönemde Osmanlı toprağı olan Mısır’ı işgal etmiş ve böylece Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi’ndeki deniz ticaretini kontrol altına almıştı. Bu emperyalist yayılmacılığın karşısında Almanya kendi birliğini tamamlamak için uğraşmaktaydı, bu sebeple sömürge yarışına geç katılan devletler arasında olacaktır.
Alman birliğinin 1870 yılından kurulmasının ardından başlayan Bismarck dönemi ile bir çok şeyin değiştiği görülmektedir. Bismarck Avrupa dengesinde kendi çıkarlarına göre hareket etmek istiyordu. Bu süreçteki politikalarından birisi ise, Fransa’yı bu dengede yalnız bırakmaktı. İlk dönemlerde bu sebeple Avusturya ve Rusya’yı yanına alarak ilerlemeye çalışmıştır. Ardından gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı ve İngiltere’nin Mısır ve Süveyş’i işgal etmesi Bismarck’ın Osmanlı toprakları üzerindeki politikalarının dönüşmesini sağlayacaktır.
Otto von Bismarck
Tüm bu kargaşanın içerisinde Osmanlı kendisine yakın ve güvenebileceği bir müttefik aramaktaydı. 19. asrın sonları ile 20 inci asrın başlarına isabet eden bu 25-30 senelik devre de, hem iç politik kargaşalar yaşamakta olan hem de dışarıdan edilen müdahaleler ile artık süratle göçen büyük Osmanlı imparatorluğunun Avusturya, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi büyük ve Balkan milletleri gibi küçük mirasçıları arasına yeni ve çok iddialı bir mirasçı kakışıyor: Almanya.
Birliğini tamamlamış Almanya , şarka ulaşmak ve Osmanlı topraklarını şarka giden yolda bir köprü olarak kullanmak istiyordu. Ayrıca o dönemde Osmanlı topraklarının Pazar rekabeti açısından çok uygun olduğunu hatırlatmak gerekir. Dönem içerisinde Almanya İle Osmanlı devleti arasındaki ilişki olumlu bir yolda ilerlerken, İngilizler Osmanlı topraklarındaki pazarında bir rakibin oluşmasından rahatsızlık duyacaktır. Wilhelm II’nin politikaları ise Osmanlı içerisinde memnuniyetle karşılanmaktadır. Almanlar hem Osmanlı’da hem Şarkta hiç olmadıkları kadar kazanmadıkları şerefi kazanmışlardır.
Bu çalışmada, Almanya ve Osmanlı Devleti arasındaki ilişkinin meyvesi olarak görülen Bağdat-Berlin Demiryolu Projesi, tarafların politikaları dâhilinde, tarihsel çerçeve boyutunda incelenecektir. Osmanlı topraklarının diğer büyük devletler bakımından hangi amaçla kullanılmak istenildiği, devletlerin bu kapsamda aldıkları reel politik kararlar, projenin oluşturduğu kaygı ve oluşan ittifaklar açıklanmaya çalışılacaktır.
Bağdat Demiryolu Projesinin Tarihi Gelişim Süreci
Endüstri Devrimi ile önemli bir teknolojik gelişme ivmesi yakalayan İngiltere, bunun doğal sonucu olarak dönem içerisinde demiryolu ağları geliştirecek altyapıya kavuşmuştur. Endüstrileşmenin, vazgeçilmez etkenlerinden birisi olan demiryolu, hammaddenin fabrikaya taşınması, üretilen bir ürünün ise pazarlara dağıtılabilmesi ve demiryolunun belirlendiği yol güzergâhlarında kültürlerin kaynaşması anlamını taşımaktadır.
Endüstrileşmenin ana kaynağı olan demiryolu, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyalizmin somut bir simgesi haline dönüşecektir. Demiryolları sömürge kavramından uzak bir tanımla bakıldığında, birbirinden mesafe olarak uzak, çok kalabalık olmayan yerleşim alanlarının kontrolünü kolaylaştırarak bunları politik bir bütün haline getirebilme özelliğine sahiptir. Ancak demiryolu yapımının devletler bazında yayılması ve hızlanması koloni sahibi devletlerin kolonilerinin de altyapılarını güçlendirerek orada politik açıdan daha da kökleşmelerini sağladığını hatırlatmakta fayda vardır.
İngiltere altyapısını genişlettiği demiryolları ile sömürge bölgelerine daha yakın ve orada çok daha aktif olmak istiyordu. Orta Doğu bölgesiyle çok daha yakından ilgilenmeye başlayan İngiltere, bölgeye yolladığı özel görevlileriyle birlikte Orta Doğu’nun hammadde zenginlikleri hakkında raporlar hazırlatıyor ve araştırmalar yapıyordu. Genç İngiliz subay Chesney, Akdeniz’den Basra’ya bir demiryolu döşenmesini fikrinin çekimine kendisini kaptırmıştı. Böylelikle ilk demiryolu fikrinin oluşumu ve çalışmaları 1857 yılında başlayacaktır. Lord Palmerston ve İngiltere’nin büyükelçisi tarafından sultana sunulan bu proje Fırat Vadisi Kumpanyası’na Akdeniz’de, İskenderun’dan Basra Körfezi’nde, Basra Limanı’na kadar bir demiryolu döşeme imtiyaz veriliyor. Ancak İngiltere’nin Süveyş Kanalı’nın tüm hisselerini satın almasıyla bu proje rafa kaldırılıyor.
Ardından 1860 yılında Abdümecid’in bakanları Fuat ve Ali Paşaların da büyük bir demiryolu programı hazırladıklarını anlamaktayız. Balkan bağlantılı bu projenin İstanbul ve Tuna arasında ulaşım sağlayarak, İstanbul’u Viyana ve Paris’e bağlaması hedefleniyordu. Boğaz üzerindeki herhangi bir nokta üzerinden Edine-Dedeağaç şube hattı ayrıldıktan sonra başka bir hat ile Selanik’ten başlayarak Avusturya’ya ulaşacaktı. Ancak bu proje gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti gerekli sermayeye hâkim değildi. Osmanlı Hükümeti demiryolları projelerine söz konusu durumdan ötürü ilgisini azaltmayacaktır. Şöyle ki: 1868-1872 yılları arasında Bağdat Valiliği yapan Mithat Paşa’nın padişaha yollamış olduğu raporda Bağdat’a kadar uzanacak bir demiryolunun faydalarından bahsettikten sonra bu imtiyazın İngilizlere verilmesinin ne kadar elzem bir durum olacağından bahsettiğini yaptığımız okumalardan görmekteyiz.
Osmanlı-Rus savaşının ardından büyük bir yıkımı uğrayan Osmanlı ekonomik buhrandan kurtulabilmek için devletlerden borç alma yolunu seçmektedir. Bu süreçte İngiltere’ye yönelen Osmanlı Hükümeti’ne İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Salisbury İstanbul’dan Bağdat’a kadar uzanacak bir demiryolu inşasının yapılması teklifinde bulunsa da, zamanla unutulup giden projeler arasında yer alacaktır. Gerek dönemin getirdiği yeni sömürge yollarının bulunması durumu gerekse Osmanlı Hükümeti’nin kendi içerisinde yaşadığı içsel ve dışsal hem siyasi hem mali buhran dönemi bahsi geçen projelerin uygulanmaya konulmasını engelleyen sebepler arasındadır.
Almanya’da 1890 yılında Bismarck’ın istifası ile birlikte Osmanlı-Almanya arasındaki siyaset değiştiği görülmektedir. General von Caprivi’yi iktidara getiren II. Wilhelm, eski başbakanın yürüttüğü denge ve bölge siyaseti telakkisinden vazgeçerek Weltpolitik adını verdiği dünya siyasetine yönelmiştir. Bu süreçte Osmanlı Devleti ile ilişkilerini geliştirme yoluna gidildiğini görmekteyiz. Alman sanayisi için vazgeçilmez olan hammadde ve mamuller için pazar olan Osmanlı topraklarını Almanya, hem petrol, bakır, kurşun hem de krom bakımından zengin olan bu topraklarını kullanabilecekti. Ayrıca, inşa edilecek olan Berlin – Bağdat demiryolu hattı ile Basra Körfezi’nde etkinliğini arttırmış olacaktı. Ancak Almanların, sadece kendi kaynaklarıyla söz konusu hattı yapacak güçleri bulunmamaktaydı. Bu nedenle Bağdat Demiryolu Şirketi kurulmuştur. Hint deniz yolunun ve bölgedeki petrol sahalarının, Alman tehdidine maruz kalmasını istemeyen İngilizlerin karşı olduğu şirkete; Osmanlı Devleti ile birlikte Avusturya, İtalya, İsviçre %20, Alman grubu %40, Anadolu Demiryolu Şirketi %10 ve Fransız Osmanlı Bankası %30 oranında katılmışlardır.
Avrupa haritası (1900)
Sonuç kapsamında, Bağdar Demiryolu imtiyazının Almanlara verilmeden evvel söz konusu rekabet ortamının oluşmadığı ve projenin başlangıcının olmadığını görmekteyiz. Ancak Almanya projeye başladığı andan itibaren Fransa, İngiltere ve Rusya’nın demiryolu hisselerinden imtiyaz elde edebilmek için verdikleri mücadeleye tanık olmaktayız.
Osmanlı Devleti ile Yapılan Demiryolu Projeleri
Birinci Dünya savaşından evvel Osmanlı Devleti’nin toprakları, Mısır’dan Basra Körfezine ve Kafkasya’dan Mekke ve Medine’ye kadar uzayan bir hâkimiyetteydi. Ekonomisi tarıma dayalı bu çok uluslu imparatorluk, 20. yüzyılda birçok sebeple anlatılabilecek bir dağılma sürecine girmiştir. Demiryolu ağlarının yapımı ise, imparatorluğun parçalanmasını durdurabileceği en azından bu süre için zaman kazandırabileceği düşünülmüştür.
1853’te başlayan ve Cumhuriyet’in ilânına kadar devam eden, daha çok güçlü devletlerin çıkarlarına hizmet eden imtiyazlı demiryolu yapımını dört başlıkta inceleyebiliriz. Bunlar:
Balkanlarda (Rumeli’de) inşa edilen 2886 km’lik hat;
2424 km uzunluğundaki Anadolu ve Bağdat demiryolu hattı;
Anadolu’nun batısını kapsayan 609 km. uzunluğunda İzmir-Aydın hattı ile 703 km. uzunluğunda olan İzmir Kasaba (Turgutlu) hattı yer almaktadır.
Bağlantılarıyla birlikte 1592 km uzunluğundaki Hicaz demiryolu hattı
Demiryollarının inşası Sultan II. Abdülhamid Dönemi’nde yapılmıştır. 5800 kilometre demiryolunun yapıldığını bilinmektedir. Sonraki dönemlerde özellikle II.Meşrutiyet Dönemi’de inşa çalışmalarının devam ettiğini görüyoruz, burada gerçekleştirilmek istenilen amaç isyanları bastırmaya daha hızlı bir şekilde ulaşmaktı. Buradan askeri amaçla yapılmış demiryollarının olduğunu anlamaktayız. Bu arada da Bağdat demiryolunun kalan bölümleri tamamlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı Devleti’nde baştan itibaren yapılan demiryollarının toplam uzunluğu yaklaşık 8400 kilometredir. Bunlardan 4138 kilometresi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin toprakları içinde kalmıştır. Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi modern bir ulaşım sistemi, Osmanlı devletinin de çok çabuk kalkınmasını sağlayabilirdi. Ancak Osmanlı’nın dağılma döneminde yaşanan ayaklanmalar, Balkan Bölgesindeki karışıklıklar, Orta Doğu bölgesindeki karışıklıklar ve kendi içerisindeki siyasi çekişmeler, Osmanlı’nın asıl meseleye odaklanmasının önüne geçmiştir. Sultan II. Abdülhamit, modern bir demiryolu ağıyla payitahttan çok uzak olan eyaletlerde, ümmetçilik anlayışıyla birlikte devlet otoritesini yeniden tesis etmek amacındaydı.
Demiryollarının İstanbul’u Medine’ye bağlayacağını ve böylelikle birçok İslam memleketlerinin birbirlerine bağlanacağını düşünen Abdülhamit’in bu teorisinin yaptığımız okumalardan gerçekleşmediğini görmekteyiz.
Osmanlı Nafia Nezareti yukarıda bahsettiğimiz projelerin gerçekleştirilmesi için Almanya’ya birçok imtiyaz vermiştir. Öyle ki yapılan anlaşmalara göre; ayrıcalığın süresi 99 yıl olacak ve kurulmuş olan şirket demiryolunun geçtiği arazilerde istimlâk kanununa göre geçtiği arazileri satın alabilecek, parasız verilecek. Demiryolu yapımı için kullanılan araç-gereç tüm malzemelerden gümrük vergisi alınmayacak, şirkete ait hisse senetleri ve tahvillerden vergi talep edilmeyecektir. Demiryolu yapımı esnasında ruhsat almadan eski eser kazıları yapılabilecekti. Osmanlı devletinin kilometre başına 1 yıl içerisinde 15,000 Frank karı garanti edeceği ve kar eğer düşerse ortaya çıkan açığı devletin tamamlaması gibi kurallar belirlenmiştir.
Bağdat-Berlin Demiryolu Projesi
Ayrıcalığın şartları ivedilikle incelendiğinde Almanların sağladığı karın ne denli yüksek olduğu görülecektir. Proje sürecinde Alman Şirketi 1889’da anlaşmayı imzalamıştır. Fakat elinde yeterli sermaye olmadığı için kesin anlaşmayı geciktirmek zorunda kalmıştır.
Anlaşmanın kesin bir şekilde imzalanmasının ardından Osmanlı Anadolu Demiryolları Kumpanyası( La Societe du Chemin de Fer Ottomane d’Anatolie) kurulmuştur. Osmanlı devleti, mali açısında sıkıntılı bir durumda olduğundan rasyonel bir idare teknik bulunmaması yüzünden, demiryollarını bizzat inşa ve işletmek için gerekli vasfı kendisinde göremiyordu. Bununla beraber daha 1870 de devlet, bilâhare Anadolu demiryolu şirketine “Societe Ottomane des Chemins de fer d’Anatolie” havale ettiği için Haydarpaşa – İzmit hattını bizzat inşaya teşebbüs etmiştir. İkinci bir devlet teşebbüsü 1900 tarihinde Hicaz demiryolu için yapılmıştır. Osmanlı idaresinde bütün hatların inşa ve işletilmesi imtiyazlarla birlikte yabancı şirketlere verilmiştir.
Almanların Demiryolu Üzerindeki Beklentilerinin Değerlendirilmesi ve Devletlerin Karşı Çıkışlarının Sebepleri
Siyasi birliği tamamlama arzusu içerisinde olan Almanya’nın bu projeden siyasi, ekonomik ve askeri beklentileri bulunmaktaydı.
Yeni ham madde ve pazara ihtiyaç duyan Almanya bu amaca ilerlemek için sömürge yarışına katılmak zorundaydı Ancak bu yarışa geç giren bir devlet olan Almanya hammadde bakımından zengin fakat sanayisi gelişmemiş ülkelerin kaynaklarını kullanmalıydı. Bu süreçte Doğu’ya yönelmek için en iyi yol Osmanlık toprakları olacaktı. Almanya tarafından şarkın sömürge haline gelmesi demek Alman halkının sınıf ve tabakalara faydalı bir hükümet olması demekti. Demiryolu yapımının siyasi sebepleri arasında kendi politikasını başka devletlere yaymak ve o devletleri peşinden sürükleme gayesi yatmaktaydı.
Wilhelm II döneminde, dünya siyasetini takip etmeye başlayan Almanya, kendisini askeri olarak güçlü bir devlet olarak göstermek istiyordu. Özellikle İngiltere’nin Şarktaki politikalarını dikkatle takip eden Almanlar, Süveyş ve Orta Doğu’da İngilizleri vurmak istiyorlardı. Bu gayelerini gerçekleştirmek için Osmanlı topraklarını bir köprü olarak kullanmak uygun gözüküyordu.
Gerçekleşmesi muhtemel bir savaş halinde Osmanlı topraklarını parçalamak isteyen devletlere karşı Almanya, bu toprakları bir pazarlık payı olarak kullanabilirdi. Almanya’nın, Osmanlı Hükümeti üzerindeki politikalarının, tamamiyle güçlü devletlerin ilişkileri çerçevesinde değiştiğini görmekteyiz. Almanya dönem itibariyle dost gibi gözükse de, çok samimi olmadığı ve reel politika kapsamında işlerliğini sürdürdüğünü yaptığımız okumalardan anlamaktayız.
Demiryolu imtiyazının Almanlara geçmesiyle birlikte İngiltere, Fransa ve Rusya’nın bu imtiyaza karşı verdikleri tepkiler, demiryolu projesi üzerinde kendilerinin de hak sahibi olmalarını sağlamıştır. Özellikle İngiltere bu işten en karlı çıkan devlet olarak gösterilebilir. Orta Doğu’da ilk demiryolunu işletmeye açan İngilizler, Almanları bir rakip olarak gördüklerinden en büyük tepkiyi göstereceklerdir. Osmanlı toprakları üzerinden ciddi bir kar marjı elde eden İngiltere, sanayi ürünlerini sattığı bu pazarda karının düşmesini istemiyordu. Ayrıca bu proje sayesinde Süveyş Kanalı’nın taşımacılık gelirlerinin azalacağından büyük endişe duyan İngiltere, Almanların aldığı bu imtiyaza şiddetle karşı çıkmıştır. Kendi medyasında bu konuyu sürekli tartışmaya açarak, gazetelerde bu konuyu gündeme getirmeye çalışmıştır. Aynı zamanda İngiltere dünya siyasetinde Almanya’nın bir rakip olarak sivrilmesinden korkuyordu.
Fransa ise; Avrupa’da kendisini çok zor durumda bırakan Almanya’nın güçlenmesini istemiyordu. Bu demiryolu imtiyazı ile Alman nüfusunun Osmanlı topraklarında artacağına inanan Fransa, Suriye ipeğinin Fransa’ya ulaşmasını engellemesinden büyük endişe duyuyordu.
Rusya ise geleneksel politikalarının suya düşeceğini düşündüğünden bu demiryolun yapımına karşı çıkmıştır. Ayrıca, Osmanlı’nın ulaşım olanaklarının yetersiz olması Rusya’ya fayda sağlıyordu. Dönem içerisinde Rusya’nın tehditkâr söylemlerle savaş borcunun tek seferde Osmanlı tarafından ödenmesi gerektiğini vurgulaması, demiryolunun yapımında endişe duyduğunun göstergesi olarak sayılabilir.
Berlin Demiryolu Hattının Osmanlı Devleti’ne Sağladığı Faydaların Değerlendirilmesi
Wilhelm II döneminde Osmanlı’ya gerçekleştirilen ziyaretler oldukça mühimdir. Bu ziyaretler özellikle Alman yatırımcılar ve silah fabrikaları için önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu dönemde Alman yatırımcılara oldukça cazip teklifler sunulmuştur. Başta Deutsche Bank olmak üzere önemli Alman bankaları Osmanlı topraklarında yayılmaya başlamış ve bu bankalar Osmanlı İmparatorluğu’na kredi tahsis etmiştir. Wilhelm II, 1898 yılındaki ziyareti ise Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki Alman nüfuzunu artırmış ve Almanlar, Osmanlı coğrafyasını lebensrauma dönüştürme girişimlerine başlamıştır.
2. Wilhelm ve 2. Abdülhamid
Akdeniz’deki pamuk üretimine Almanların ilgisi artmış ve elde ettikleri sulama imtiyazları ile Anadolu’daki tarım faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı. Bu bağlamda değerlendirildiğinde Osmanlı Hükümeti’ne bu süreçte olumlu katkı yaptıklarını söylemekte fayda vardır.
Wilhelm II, 1898 yılında yapmış olduğu ziyaretinde ise, bir önceki başlıklarda da bahsettiğimiz üzere Berlin-Bağdat demiryolu yapımı aşamasının kabul sürecinin başlamasını sağlayan adımları atmıştır. Böylelikle işletim hakkını Alman Deutche Bank’ın aldığı proje, Anadolu Demiryolları Kumpanyası’na verilmiştir. Berlin-Bağdat demiryolu projesinin hayata geçirilmesinin Osmanlı İmparatorluğu açısından oldukça önemli nedenleri vardır:
Berlin-Bağdat demiryolunun yapılması ile birlikte Osmanlı askeri kuvvetleri hızlı bir şekilde isyanların yaşandığı bölgeye sevk edilebilecek ve bu isyanları kaosa dönüşmeden bastırabilecekti. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi otoritesi kuvvet kazanmış olacaktı.
Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmayan Osmanlı Devleti, yaşanılacak olan ani bir müdahalede, hasımı olan Rusya’ya karşı savunması daha güçlü bir şekilde yaklaşabilecekti.
Yapılan demiryolu zirai üretimin ve ticaretin artmasını sağlamıştır. Taşımacılık sorununun ortadan kalkması ile birlikte üretici çiftçi, artık daha büyük pazarlara daha rahat bir şekilde ulaşacak böylelikler daha fazla ürün de üretebilecektir. Ürettiği fazla ürünü ise ihraç ederek, hem kendisinin hem de devletin refah seviyesinin artmasını sağlayacaktır.
Yukarıda bahsedilen gerekçelerle birlikte, yapımı gerçekleştirilen demiryolları ile kısa süreli de olsa Osmanlı’nın belli bir refaha ulaştığını gözlemleyebilmekteyiz. Dönemin sorunlu bölgelerinden olan Balkanlarda vuku bulan savaş esnasında, Osmanlı’nın demiryolu sayesinde askerlerini daha kısa bir sürede bölgeye ulaştırdığını yapılan okumalarda görmekteyiz. Başka bir ifade ile Bağdat-Berlin demiryolunun Osmanlı Devleti topraklarında siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmeler üzerinde olumlu etkisi olduğunu söylemek mümkündür.
Üç emperyalist devletin Bağdat Demiryolunun yapımı aşamasında, İmparatorluk üzerindeki çıkar çatışmalarını gerçekleştirmek için, türlü güç yarışına girdiklerini ve bu yarışı kazanmak için her türlü politikayı denediklerini görmekteyiz. Bunun en nihai sonucu olarak Almanya’nın Osmanlı toprakları üzerindeki emperyalist yayılmacılığını ve bu toprakları şarka açılan bir kapı olarak gördüğünü, çalışmanın sonunda anlamış oluyoruz. Osmanlı, Almanya’ya vermiş olduğu imtiyazla birlikte birçok sorunla karşı karşıya gelmiştir. Büyük güçlerin Osmanlı topraklarını paylaşamaması durumu, Almanya’nın çıkarları dâhilinde taraf değiştirmesi gibi sebepler, en nihayetinde Osmanlı İmparatorluğunun güvenebileceği bir ittifakının olmayacağının kanıtıdır.
Sonuç olarak, Osmanlı yöneticilerinin uzun yıllar boyunca gerçekleştirilmesini istedikleri Bağdat Demiryolu hattında, 1898-1914 yılları arasında, Deutsche Bank’ın finansmanını sağladığı 1037 km. demiryolu yapılmıştır. Bu yolun hizmete sunulan bölümlerinden, Birinci Dünya Savaşı yaşanırken yararlanıldığını görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu yenik düştüğü bu savaştan sonra yaptığı Mondros Ateşkesine ve Sevr Antlaşmasına göre; İtilaf Devletleri’nden İngiltere ve Fransa tarafından bir bölümü işgal edilen Bağdat Demiryolu hattı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, 1928 yılında devletleştirilmiş ve eksik kalan bölümleri de 1940 yılına kadar tamamlanmıştır.
Özgür Dalçık
Stratejik Ortak Misafir Yazar
KAYNAKÇA
Altan ALPEREN, Bağdat Demiryolu: Siyasi Sonuçları Olan Bir Türk-Alman Demiryolu Projesi, 21.Yüzyılda Eğitim ve Toplum, Araştırma Makalesi, cilt 7, sayı 19, 2018. S.3
Bekir Sıtkı Baykal, “Bismarck’ın Osmanlı İmparatorluğu’nu Taksim Fikri”, DTCF Dergisi, Cilt: I, Sayı: 5, Temmuz-Ağustos, 1943.
Musa Gümüş, ‘’1893’ten 1923 Chester Projesi’ne Türk Topraklarında Demiryolu İmtiyaz Mücadeleleri ve Büyük Güçler”, Tarih Okulu, Mayıs-Ağustos 2011, sayı: X, s. 151.
Mustafa Albayrak, Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişimi ve Bağdat Demiryolu’nun Yapımı, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, sayı 6, 1995, s.8-12, 21,28
İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alma Nüfuzu, Akım Yayınevi, 9.baskı, İstanbul, 2006, s. 94-95
Paul Imbert, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, Çev: Adnan Cemgil, İstanbul, 1981
Yalçın Akarabulut, Türkiye’de Demiryolu Ulaşımı, Ankara Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, sayı 6, 1997 s.167.
Altan ALPEREN, Bağdat Demiryolu Siyasi Sonuçları Olan Bir Türk-Alman Demiryolu Projesi, 21.yy Eğitim ve Toplum Bilimleri, Eğitim Bilimleri ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt 7, sayı 19, 2018, s.5
Ahmet Taşdemir, Osmanlı-Alman İlişkilerini Yeniden Okumak Sultan II. Abdülhamit Dönemi (1876-1909) s.10,11
Emre Kurt, II. Abdulhamit Dönemi Türk Alman İlişkileri, s.18,19
Avni Zarakolu, Memleketimizde Demiryolu Politikası, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, cilt 7, sayı 3-4, 1950, s.575
Türk toplumunda senelerdir merak edilen, her olayın arkasında olduğuna dair teoriler üretilen, binlerce yıl önce yeryüzüne dağılıp, 14 Mayıs 1948’de tekrar bir devlet haline gelen İsrail’in ordusundan bahsedeceğim. Neden “Sır” İsrail Ordusu başlığını tercih ettiğimi anlamışsınızdır, bu bir medya başarısı mıdır, paranoya mıdır bilinmez lakin, İsrail için gerçekleştirilen her sohbette, yenilmez ve yıkılmaz bir orduya sahip anlayışı vardır. Bugün bu ordunun önemli askeri envanterlerini ve personel sayısını içeren makalenin ilk bölümüne başlıyorum.
Bölüm 1: İsrail Ordusu Personel Sayısı ve Hava Kuvvetleri
Personel Sayısı:
İsrail Ordusu’na kayıtlı 615.000 asker bulunmaktadır. Aktif asker sayısı 170.000 iken, 445.000 göreve hazır yedek personel bulunmaktadır. Çok acil durumlarda ise silah altına alınabilecek yaklaşık 3.000.000 nüfus bulunmaktadır.
İsrail Hava Kuvvetleri:
İsrail Hava Kuvvetleri, 252 saldırı uçağı, 252 savaş uçağı, 152 eğitim uçağı, 48 atak helikopteri, 95 kargo uçağı ve diğer amaçlarla kullanılan sayısı net olarak tespit edilememiş helikopter ve İHA/SİHA içerir.
Önemli olanlara bakalım:
F 35 tipi savaş uçağı, ordunun en yeni savaş uçaklarından…
IAI Super Heron, 2014 üretimi SİHA/İHA. (Paylaşılmış ancak telif hakkına takılan, IAI Green Dragon [2018] IAI ROTEM L [2017] tipi SİHA/İHA’ların yalnızca ismini vermekle yetinebiliyoruz.)
2012 üretimi Elbit Hermes 900 envanterin önemli araçlarından birisi… Yaptığım araştırmalara göre, İsrail Hava Kuvvetleri, 1990’ların sonundan itibaren İHA/SİHA üzerine çalışmalarını yoğunlaştırarak, düşük maliyetle ve yüksek verimle operasyonlar gerçekleştirmeyi amaçlayan bir proje izliyor.
Günümüzde, birçok devlet, hatta bazı örgütler bile bu konunun farkında ve planlarını bu duruma yönelttiler. Benzer bir envanter daha paylaşıp devam edeceğim. Zira ordunun önemli araçlarını paylaşıyorum, tamamı biraz ilginizi dağıtabilir.
IAI Harop/Harpy tipi araç. Bu araç aynı zamanda Hindistan Ordusu’nun da önemli envanterlerinden birisi olarak sayılır.
Bell Boeing V22 Osprey tipi askeri kargo uçağı, 2007 ABD üretimi bir uçaktır. İsteğe bağlı ağır makineli tüfek ile silahlandırılabilir.
1986 ABD üretimi, AH-64 Apache tipi saldırı helikopteri, ordu için oldukça önemlidir. Zira hava kuvvetleri içinde pek fazla savaş helikopteri bulunmamaktadır. Eurocopter tipinin yeterliliği ise tartışılmaktadır.
IAI Kfir 1976 yılında Ekvator, Kolombiya, Sri Lanka, İsrail ve ABD ortak üretimi savaş uçağıdır.
Ordunun ehemmiyetli hava envanterlerinden birisi de, F 15 tipi savaş uçaklarıdır. Bu uçaklar bilindiği üzere ABD kaynaklıdır. Ve 1988 yapımıdır.
Pek fazla askeriye ile ilgilenmeyenlerin, ancak aksiyon filmi sevenlerin belki de tesadüfen izlediği “Kara Şahin Düştü” filminin Kara Şahin’i.. UH-60 Black Hawk tipi nakliye helikopteri. Sikorsky ismini de eklediğimizde, Türk toplumunda meşhurluğu iki katına çıkar. Bu araç, 1979 yılında ABD tarafından üretilmiştir.
F15’i vermişken ünlü F 16 tipi savaş uçağını paylaşmadan olmaz. 1978 üretimi uçak, İsrail Ordusu’nda popülerliğini korumaktadır.
IAI Nesher 1972, İsrail üretimi savaş uçağıdır. Üretim esnasında Arjantin ve Güney Afrika ile bazı ortak çalışmalar da yürütülmüştür.
F-4 Phantom II tipi savaş uçakları, 1960 yılında ABD tarafından üretilerek, orduda yerini almıştır. Bu uçakların görseliyle makalemin hava kuvvetleri bölümünü sonlandırırken, burada paylaşılmayan bazı diğer araçları da ekleyelim, meraklı dostlarımıza da araştırma payı bırakmış olalım.
2016 İtalya üretimi M-346 tipi eğitim/hafif tipte savaş uçağı, UVision Hero serileri yerel üretim olması açısından önemli İHA/SİHA’lar, 2002 Fransa üretimi Eurocopter tipi hafif/orta çok amaçlı helikopterler, 1999 ABD üretimi C-130J Super Hercules tipi orta seviye askeri kargo uçağı, 1984 ABD üretimi Sikorsky SH-60 Seahawk tipi çok amaçlı helikopterler, 1970 SSCB üretimi MiG-23 tipi savaş uçağı…
Genel hatlarıyla, İsrail Ordusu’nu inceleyeceğim makalenin ilk bölümü olan, personel ve hava kuvvetleri bölümünü bitirmiş bulunmaktayım. Bir sonraki yazıda, kara kuvvetleri ile devam etmeyi amaçlıyorum.
Bu yazı gündemin yoğunluğundan sıkılanlar için… İstihbarat dünyasının en heyecanlı ve aktif dönemi olan soğuk savaş yıllarında Putin nasıl bir KGB ajanıydı? Ne gibi bir eğitimden geçti, hangi görevleri aldı? Putin KGB adına Türkiye’de hangi gizli görevdeydi? Sizler için Putin’in ilginç anı ve özelliklerini bir araya getirdim. İyi okumalar.
Dünya’nın En Güçlü Adamı: Putin
Forbes dergisi her yıl belli kriterler çerçevesinde dünyanın en güçlü insanlarının listesi yapmaktadır. Vladimir Putin, 2013 ve 2016 yılları arasında ard arda 4 kere dünyanın en güçlü ismi seçilmiştir. Peki, Putin’i aynı bizler gibi sıradan bir hayat yaşarken dünya’nın en güçlü insanı olmaya götüren şey neydi?
1952 yılında St. Petersburg’da doğan fakir bir ailenin çocuğuydu Putin. Babası bir fabrika işçisiydi. Soğuk savaşın en bunalımlı günlerinde geçmişti çocukluğu ve gençliği. Gençken izlediği Sovyet casusluk filmleri Putin üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. Yaşadığı zor koşullar ve etkilendiği casusluk filmleri neticesinde Putin kararını vermişti. KGB ajanı olacaktı…
Putin, 1970’lerde bir KGB eğitiminde saha görevi yaparken
Ajan Olmak İsterken Neden Hukuk Okudu?
Daha orta okul yıllarında kafasına koymuştu ajan olmayı. Zaten kendisi de ajanlık kariyerinden bahsederken “rüyamın peşinden gittim” diyerek istihbarata ne derece gönül verdiğini birinci ağızdan belirtiyor. KGB ajanı olmak isteyen Putin, Sovyetler Birliği döneminde adı Leningrad olarak adlandırılan şehirdeki KGB bürosuna giderek istihbarat servisine katılmak istediğini söyler. Ancak oradaki KGB yetkilileri bunun için öncelikle hukuk fakültesi okuması gerektiğini söyler.
Putin çok asi bir ergendi. Dersleri iyi değildi ve okulda diğer öğrenciler ve öğretmenleri ile sürekli tartışmalar yaşayan bir tipti. Ama çok büyük bir potansiyele sahip olduğu da dikkatli gözlerden kaçmıyordu. Okulda en sevdiği ders Almanca ve tarih dersiydi. Ortaokulda bir öğretmeni, asi ergen Putin’deki potansiyeli keşfetti ve ona bir burs ayarlamayı başardı. Bu noktadan sonra Putin’in derslerinde gözle görülür bir iyileşme olmuştu. Bir taraftan eğitim hayatına devam ediyor, diğer taraftan okumuş olduğu casusluk hikayelerinin büyüsüne kapılmış şekilde havalı bir KGB ajanı olduğu günün hayalini kuruyordu. İşte bu Putin, KGB ofisindeki istihbaratçıların dediğini yaptı ve 1975 yılında hukuk diploması aldı.
Bu azmi ve ajanlığa olan ileri derecedeki ilgisi KGB ofisinin takdirini kazanmıştı. Putin KGB tarafından gizli servise kabul edildiğine dair bir mektup aldı. Asi ergen Putin, artık bir Sovyet ajanıydı…
Putin KGB Stajı İçin Türkiye’de
Kremlin tarafından yayınlanan resmi özgeçmişine göre Putin, 1975 yılından hukuk fakültesini bitirdikten sonra KGB bünyesinde ajanlık eğitimi almış ve 1985 yılında çok gizli bir görev için Doğu Almanya’ya gitmişti. Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım üzere Putin’i dünyanın en güçlü adamı yapan sürecin başlangıcı da aslında bu görevde yaşadığı bir olayla başlamıştır.
Resmi olmayan iddialara göre ise Putin, hukuk diplomasını almadan önce de aslında KGB tarafından gizli servise kabul edilmiş ve ajanlık stajı için Türkiye’ye yollanmıştır. İzmir Aliağa’da Tüpraş fabrikasında çalışan bir kişinin iddiasına göre 1971 yılında Putin bu fabrikada işçi olarak çalışmıştır. O dönem Putin ile birlikte fabrikada işçi olduğunu iddia eden Türk arkadaşları “Biz ona Potin derdik” demektedirler.
Bu konu bir iddiadan öteye gitmemektedir ancak o dönemin şartları ve istihbarat servislerinin çalışma prensipleri göz önüne alındığında gayet akla yatan ve gerçek olma ihtimali yüksek bir hikayedir bu.
Putin’in Hayatını Değiştiren Gizli Görev
Resmi kayıtlara göre Putin 1985 yılında çok gizli bir görev için Doğu Almanya’ya yollandı. Resmi olmayan kayıtlar ise bize Putin’in “Sovyet James Bond’u” olduğunu gösteriyor. KGB içinde o dönem bir çok gözü kara ve ajanlıkta başarılı isimler mevcuttu. Peki, Putin’i ön plana çıkaran ve Moskova’nın dikkatini çekmesini sağlayan şey neydi? Berlin Duvarı yıkıldığında orada gizli görevde olan Putin’in göstermiş olduğu kahramanlık…
Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünya tarihi kitapları biraz daha kalınlaştı. Bir devir son buluyordu. Yakın siyasi tarihin en önemli olaylarından biri yaşanırken bıçkın delikanlı Putin, KGB adına Sovyet ajanı olarak orada gizli görevdeydi. O gece Almanlar bu büyük olayı kutluyor ve tarihe tanıklık ediyorlardı. Ancak Putin sadece tarihe tanıklık etmiyor, ülkesi ve görev yaptığı KGB adına tarihin seyrini de etkiliyordu.
O gece Putin bir KGB ajanı olarak Dresden’deki Sovyet KGB merkezinde görevliydi. Binlerce Alman, kutlamalar sırasında sarhoş olmuş ve kontrol edilemez bir hale gelmişti. O zamanlar Doğu Almanya’nın istihbarat servisi olan “Stasi”ye ait bina Alman göstericiler tarafından yağmalanmıştı. Doğu Almanya istihbaratına ait bir çok gizli belge ve ajanların isimleri dahi artık bu kontrolsüz kalabalığın eline geçmişti. Ve olayların yaşandığı o bölgede bir KGB ofisi de bulunmaktaydı.
KGB ofisinin amiri olan albay, yaşananlar sebebiyle KGB ofisini terk ederek oradan kaçmıştı. Ancak her şeye rağmen görev yerini terk etmeyen biri vardı; KGB Ofisi 2. Kıdemli yetkilisi Yarbay Vladimir Putin…
“Moskova Sessiz, Orada Yalnızsınız Yarbay Putin!”
Almanlar büyük bir hiddet ve heyecanla KGB Ofisine doğru ilerliyorlardı. Doğu Almanya istihbaratı Stasi’nin binasına yapıldığı gibi KGB ofisi de yağmalanacak ve gizli belgeler ele geçirilecekti. Komutanının görev yerini terk etmesiyle emir komuta yetkisi Yarbay Putin’e geçmişti. Dresden yakınlarında bir Sovyet askeri birliği bulunuyordu ve Putin bu birlikten yardım göndermelerini talep etmişti. Böylesine büyük ve hiddetli bir kalabalıkla mücedele etmeleri imkansızdı.
Ancak Sovyet askeri birliğinde Putin’in çağrısına cevap veren komutan şunları söyledi; “Yarbay, Moskova’dan emir gelmediği sürece askerlerimi sizi koruması için gönderemem. Ve şuan Moskova sessiz!” Peki, Moskova’da o saatlerde neler mi oluyordu? Berlin duvarının yıkılışı şerefine güzel bir akşam yemeği tertip edilmişti. Bir tarafta Moskova’da yemek yiyip eğlenen bürokrat ve generaller, diğer tarafta olayların tam ortasında ülkesi için çırpınıp duran KGB ajanı Yarbay Vladimir Putin…
Artık destek gelmesi için çok geçti. 5000’den fazla sarhoş Alman KGB Ofisinin bahçe kapısını kırarak içeri girdiler. Putin ise tereddüt etmeden binadan dışarı çıktı ve kalabalığa kendisinin binada görevli bir “çevirmen” olduğunu belirterek sakin olmalarını söyledi. O koca kalabalığın karşısında Yarbay Putin tek başınaydı. Yapacak hiçbir şeyi yoktu. Putin kalabalığa seslenerek şunları söyledi; “Bildiğiniz gibi Berlin Duvarının çöküşü ülkemiz için iyi bir olay. Bizler bu binayı koruyoruz. Bu bina Sovyetler Birliğinin malıdır.”
Aşağıda bunlar yaşanırken binanın üst katlarında ise 8 KGB subayı ellerinde silahlarla Putin’i korumaya hazır vaziyette bekliyordu. Putin de eline silahını almıştı ve en ufak bir harekette saldırı için hazır pozisyondaydı. Karşısında 5000 kişi vardı. Sovyet Ajanı Putin’in silahında ise sadece 12 kurşun vardı.
“Ben Bir Subayım ve Silahımda 12 Mermim Var!”
Putin içinde sadece 12 mermisi olan silahıyla merdivenlerden aşağıya indi. Kalabalıkla karşı karşıyaydı, ve şunları söyledi; “Ben bir subayım ve silahımda 12 mermim var! Son mermiyi kendime saklayacağım. Fakat gerekirse bu binayı korumak için geri kalan 11 mermiyi gözümü kırpmadan kullanmaya hazırım!”
Putin, kalabalığa bunları söyledikten sonra arkasını döndü ve merdivenlerden yukarıya doğru tereddütsüz adımlarla yürümeye başladı. Acaba o merdivenleri tırmanırken neler geçiyordu aklından? Bence çocukken okuduğu casus romanları ve Sovyet casusluk filmlerini bir anlığına da olsa hatırlamıştır. Rüyasına kavuşmuş bir KGB ajanı olarak, ülkesine ait binayı savunmanın verdiği gurur ve hazzı iliklerine kadar hissetmiştir. Merdivenlerin başına ulaştığında arkasını döndü ve kalabalığa tekrar baktı. Kimseden ses çıkmıyordu. Yarbay Putin’in kararlılığına teslim olmuştu hepsi. Ve o gece Putin, KGB Ofisini yağmalanmaktan kurtardı.
Putin Hakkındaki İddialar ve İstihbarat Eğitiminin Yansımaları
Nasıl eğitim alırsan öyle yaşarsın. Eğitim her şeydir. Hayattaki konumun ne olursa olsun; ister sıradan bir vatandaş ol, istersen devlet başkanı. Seni terk etmeyecek bir şey varsa o da almış olduğun eğitimdir. Putin bu konuda beni en çok etkileyen örneklerden biridir. Baştan belirtmeliyim ki, aşağıda anlatacağım hususlar şahsi yorumumdan ileriye gitmemektedir. Zaten konu istihbarat olunca bir çok hususu belgelendirmek ve açıkça kanıtlamak imkansızdır. Şimdi Putin’in almış olduğu ajanlık eğitiminin onda ne gibi izler bıraktığını ve tüm dünyada ses getiren sansasyonel tavırlarına bir göz atalım.
Putin’in İstihbaratçı Refleksi
Yukarıdaki fotoğraf, eğitimin önemini anlatması için ders olarak okutulmalı. Putin’in bu fotoğrafı 2014 yılında çekildi. Fotoğraf çekildiğinde kendisi bir KGB ajanı değil, dünyanın en güçlü devlet başkanlarından biriydi. Ama konumu ve yaşı ne olursa olsun ajanlık eğitimi Putin’i hala terk etmemişti.
Bu fotoğrafta ne mi var? Bir Rus vatandaşı telefonundan Putin’e bir şeyler gösteriyor. Ancak Putin’in telefonu tutma şekline dikkat edin. Akıllı telefonun ekranına dokunmuyor Putin. Sebebi ise almış olduğu ajanlık eğitimi… Telefonda parmak izi bırakmamak için telefonun ekranına dokunmuyor Putin.
Bunun bir çok sebebi olabilir. O parmakların ucunda nükleer atış kodlarının aktivasyonunu sağlayacak izler olması da sebep olabilir, herhangi bir biyografik istihbarat operasyonuna kurban gitmemek istememesi de. Aslında kendisi koskoca bir devlet başkanı. Belki de böyle bir tedbire hiç gerek yok. Ama almış olduğunuz eğitimin önüne geçemezsiniz. Hele ki bu, dünyadaki en istisnai eğitimlerden olan ajanlık eğitimi ise. Bu fotoğraftan çıkarmamız gereken ders Putin’in neden parmak izi bırakmak istemediğinden ziyade, eğitimin ne kadar güçlü bir silah olduğu gerçeğidir.
Putin’in KGB Ajanı Yürüyüşü
Yukarıdaki kısa videoyu sizler için hazırladım. Yazıyı okumaya devam etmeden önce videoyu izleyin. Aslında neredeyse herkes tarafından bilinen biri durumdur bu. Putin’in ilginç, asimetrik yürüyüşü…
Putin yürürken sağ kolunu neredeyse hiç hareket ettirmemekte, vücut dengesini sol kolunu sallayarak sağlamaktadır. Peki, Putin’in bu olağan dışı yürüyüşünün sebebi nedir? Tabiki KGB yıllarında almış olduğu eğitim. Putin’in bu yürüyüşü televizyon haberlerine de konu olmuştu. Hatta Putin için “her an silah çekmeye hazır bir kovboy” yakıştırması yapılmıştı. Putin, gerçekten de sağ elini neredeyse hiç sallamayarak her an silahına uzanmaya hazır vaziyette yürümektedir. Şuan üzerinde silah taşıyor mu? Hayır… Zaten onu koruyan onlarca koruması yok mu? Evet var… Ama dediğim gibi, almış olduğunuz eğitim sizi asla terk etmez!
Okuduğum kaynağı hatırlamamakla beraber Putin’in bu yürüyüşü hakkında hafızamda şöyle bir bilgi kalmış; Eskiden KGB ajanları silahlarını “sol koltuk altlarında” askıda taşırlarmış. Putin de almış olduğu ajanlık eğitimi sebebiyle her an sol koltuk altına uzanıp silahını çekmeye hazır bir halde yürümektedir. Bu asimetrik yürüyüşün sebebi budur.
Ancak ilginç bir nokta daha var. Dmitri Medvedev de aynı Putin gibi sadece sol kolunu sallayarak yürümektedir. Ancak Medvedev herhangi bir askeri eğitim ya da istihbarat eğitim almamıştır. Siyasi hayatından önce kendisi yalnızca bir iş adamıdır…
Generalin Verdiği Evrakı Yırtması
İlginç bir video daha. Eminim bir çoğunuz bu olayı hatırlıyorsunuzdur. Putin’e bir general tarafından toplantı esnasında bir evrak veriliyor. Putin ise kağıda kısa bir göz attıktan sonra tereddütsüz şekilde ortadan ikiye yırtıp atıyor kağıdı. Peki neden?
Taraflar arasındaki diyaloğu bilmiyorum. Putin canlı yayınlarda toplantılar yapmayı ve bu toplantılarda bürokratları terslemeyi çok seven, karizmasından zerre ödün vermeyen bir lider. Bu hareketi de tarafların arasındaki konuya ilişkin gösterdiği bir tavır olabilir. Ancak gözden kaçan bir nokta daha var.
Her ne kadar aksi düşünülse de bir istihbaratçı, almış olduğu eğitim ve sahip olduğu manevi duygular ve dinamikler gereği devlet terbiyesini en iyi özümsemiş devlet görevlileridir. Ya da en azından bunun böyle olması beklenmelidir. Generalin Putin’e uzatmış olduğu kağıttaki bir ayrıntı dikkatinizi çekti mi? Videoyu daha dikkatli izleyin. General tarafından devlet başkanı Putin’e uzatılan kağıt “daha önce ortadan ikiye katlanmış” şekilde verilmektedir. Bir devlet başkanına ortadan katlanmış bir kağıdı rapor ya da belge olarak vermek devlet terbiyesine kesinlikle uymayan bir harekettir. Bu durum aslında zımnen o belgenin Putin’den önce başkaca mercilerin elinden geçtiğini göstermektedir ve büyük nezaketsizliktir. Ajan Putin ise sahip olduğu devlet terbiyesi gereği böyle bir durum karşısında tepkisini hiç çekinmeden göstermiş ve bir yandan da “sert KGB ajanı” imajını televizyonlar karşısında tazelemiştir.
Fox News’te Sunucunun Uzattığı Kağıtları Almaması
Putin’in en çok ilgi çeken bir başka görüntüsü ise Fox News kanalına verdiği bu röportaj sırasında kayda geçmiştir. ABD yayın kuruluşu olan Fox News’te bir programa katılan Putin’e ABD seçimlerine müdahil olduğu iddiası yöneltilmiş ve sunucu tarafından bu olayın delili olduğu iddia edilen evraklar verilmek istenmiştir. Ama tabiki Putin’in “KGB ajanı refleksi” yine devreye girdi ve ortaya ilginç görüntüler çıktı.
Sunucu evrakları Putin’e uzatarak almasını isterken Putin, bir anlığına duraksıyor ve istihbaratçı dürtüleri o kağıtları almaması gerektiğini söylüyor. Putin masayı işaret ederek sunucudan kağıtları masaya koymasını istiyor. Peki Putin neden bunu yapıyor? Birçok sebebi olabilir; (düşük de olsa) parmak izi bırakmak istememesi, kimyasal saldırı tehlikesi, kontrolü altında olmayan bir cisim üzerinde biyolojik iz bırakmak istememiş olması gibi. Ancak her şeyden ziyade Putin’in o evrakları ABD’li bir sunucudan alması, eğitimine ve sahip olduğu devlet gelenek ve terbiyesine aykırı bir durumdu.
2018 yılında hala cep telefonu kullanmayan, KGB ajanı gibi yaşayan bir devlet başkanı Putin. Hem siyasi tarihe hem de istihbarat tarihine adını yazdırmayı başarmış bir devlet başkanı… Putin hakkında anlatacak daha o kadar çok şey var ki. Ancak yazının başında da dediğim gibi, bu yazıyı yalnızca gündemin yoğunluğundan sıkılan, belki de yorulan siz değerli Stratejik Ortak okuyucuları için kaleme aldım. Umarım okurken keyif almışsınızdır. Saygılarımla…
Amerika Birleşik Devletleri 2004 yılının Nisan ayında Irak Direnişinin merkezinde bulunan Felluce kentini ele geçirmek üzere harekete geçti. Başarısızlıkla sonuçlanan ilk girişimin ardından aynı yılın Kasım ayında kent ABD’nin hakimiyeti altına girdi.
Harekâtın sonucunda binaların %65’i tamamen yıkıldı, geriye kalanı ise kullanılamaz hale geldi. Şehirdeki 120 camiinin yarısı büyük oranda hasar aldı.
Kenti ele geçirmek için yoğun hava saldırılarında bulunan ABD, “Shake and Bake” (Salla ve Pişir) şeklinde tanımladıkları bir taktik uyguladı. Amerikan ordusu, saldırılarda kullanılması yasak olan beyaz fosfor ve seyreltilmiş uranyum gibi kimyasal silahları kullandı ve bu silahlar sivilleri de etkiledi. (1,2,3)
Öyle ki kullanılan kimyasal silahların etkileri Felluce ve bombalanan diğer kentlerde hala devam ediyor. Felluce Kadın ve Çocuk Eğitim Hastanesi’nde görev yapan çocuk doktoru Sameera Alani’nin araştırmasına göre Felluce’de yeni doğan her 100 bebekten 15’i doğumsal bir kusurla dünyaya gelmektedir.(4) Bu oran olması gerekenin yaklaşık 5 katı.
Doğumsal kusurlarla dünyaya gelen bu bebekler ABD’nin kimyasal silah kullandığının canlı kanıtlarını oluşturuyor.
Her ne kadar DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) bunun aksi yönde bir rapor(5) yayınlamış olsa da çok sayıda araştırmacı tarafından; bu rapor uygun görülmemiş ve raporun, ABD’nin DSÖ’ye konu hakkında yaptığı baskının siyasi bir yansıması sonucu yayınlandığı kanısı öne çıkmıştır.(6,7)
Alani ve İngiliz Doktor Christopher Busby tarafından hazırlanan 2011 tarihli bir araştırmanın sonucunda; zenginleştirilmiş uranyum maruziyetinin, Felluce’deki artmış doğumsal kusurların ya birincil sebebi olduğu ya da kusurların sebebiyle doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir.(8)
Felluceli 24 yaşındaki bir kadın ile 27 yaşındaki bir adamın bebeği. – Görüntü: @fdefects
1997’den beri aynı hastanede çalıştığını belirten Doktor Alani, o dönemde kusurlu bebeklere ayda 1-2 vakada rastladıklarını fakat 2003 sonrası dönemde bu sayının ayda 30-35’lere kadar çıktığını belirtmiştir.(9)
Felluce’de bebekler; gastroşizis (barsakların dışarıda olması), spina bfida (omuriliğin bir bölümünün açıkta olması), kalp defektleri, yüz anomalileri gibi çeşitli kusurlarla doğmaktadırlar.
Konuyla ilgili araştırmalar yapan Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu’nda görevli üreme toksikoloğu Mozhgan Savabieasfahani de 2010 ve 2012 yıllarında yaptığı araştırmalarla bu defektlerin kimyasal silahlarla olan ilişkisini ortaya koymuştur.
Savabieasfahani, durumun vahametini Felluce Hastanesi’nde yaptığı araştırmalar sırasında yeterli sayıda normal bebek bulmakta zorlandığını belirterek dile getirmiştir.(10) Savabieasfahani ve arkadaşları, yaptığı çalışmalarda çocuğu kusurlu olan ailelerin doku örneklerinde daha fazla kurşun, cıva (cıva ve kurşun toksik metallerdir ve savaş mühimmatının ayrılmaz parçasıdırlar) ve uranyum bulunduğu sonucuna varmıştır.(11) Savabieasfahani, toksinlerin Irak Savaşı sırasında salınan havadaki kirletici maddelerden geldiğini öne sürmüştür.(12)Aynı şekilde Manchester Üniversitesi’nde görevli Alison Alborz, 2013 yılında yaptığı çalışmasında çevresel kirliliğin, doğal atıkların ve savaş artıklarının savaş sonrası Iraklı çocuklarda kusur yaratabileceğini belirtmiştir.(13)
Bütün bu bilimsel araştırmalara ek olarak, günümüzde aktif ve güncel olarak Felluce’de dünyaya gelen anomalili çocuklar Twitter’daki @fdefects adlı kullanıcı tarafından paylaşılmaktadır.
Felluce’de bedensel ve zihinsel engelli olarak doğan bebeklerden bazıları. – Görüntü: @FDefects
Felluce’nin yanı sıra Basra’da da benzer vahim tabloyla karşı karşıyayız. Al-Sabbak’a göre Ekim 1994 ile Ekim 1995 arasında, Basra Doğum Hastanesi’nde her 1000 canlı doğumda doğum kusuru sayısı 1.37 idi. 2003 yılında doğum kusurlarının sayısı 1.000 canlı doğumda 23 oldu. On yıldan kısa bir süre içinde doğum kusurlarının oluşması aynı hastanede şaşırtıcı bir şekilde 17 kat artmıştır.(14)
Tüm bunlar ABD’nin işlediği savaş suçlarına kanıt teşkil etmektedir. ABD emelleri uğruna yalnızca o süreci yaşayan insanları değil, gelecek nesilleri ve suçsuz çocukları da kurban etmiştir/ediyor.
Türkiye ile Azerbaycan’ın 2011’de mutabakat zaptı imzaladığı Güney Gaz Koridoru TANAP’ın Avrupa bağlantısını oluşturan Trans-Adriyatik Boru Hattı, Edirne’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve birçok devlet başkanı ve projeye dahil olan ülke temsilcilerinin katılımıyla açıldı. Biz de Azerbaycan gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması hedeflenen TANAP’ın amacı, maliyeti, uzunluğu ve diğer birçok detayı sizler için hazırladık.
Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP)
1.) Projenin Gürcistan’dan geçen hattını Güney Kafkasya Botu Hattı (SCP), Türkiye’den geçen botu hattını TANAP ve 1 Aralık’ta açılışı gerçekleştirilen hattın Avrupa’ya uzanacak botu hattını ise Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) oluşturuyor. Üç boru hattından oluşan proje Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk ve İtalya’dan geçiyor.
Güney Kafkasya Botu Hattı (SCP), TANAP ve Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP) haritası.
2.) Azerbaycan’ın Hazar Denizi’nde yer alan Şah Deniz 2 sahası ve ihraç edilmek istenen denizin güneyindeki sahalardaki doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması amaçlanıyor.
3.) Türkiye üzerinde 20 şehir, 67 ilçe ve 600 köyden geçen boru hattı, Ardahan’daki Posof ilçesinden başlayıp Edirne İpsala’da sona eriyor.
TANAP’ın geçtiği şehirler
Ardahan, Kars, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Gümüşhane, Giresun, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Kütahya, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Tekirdağ ve Edirne
4.) Toplam uzunluğu 3.500 kilometre. Güney Gaz Koridoru’nun en büyük bölümümü oluşturan 1850 kilometre uzunluğu ve 56” çapı ile TANAP, Ortadoğu ve Avrupa’nın en uzun ve en büyük çağlı doğal gaz boru hattı olarak öne çıkıyor.
5.) Projenin ana hat borularının yüzde 65’i Türkiye’de, yüzde 35’i ise Çin’de imal edildi.
6.) Projenin tasarımı, inşaatı ve işletilmesini, Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) tarafından kurulan TANAP Doğalgaz İletim AŞ üstlendi.
7.) Türkiye içerisinde boru hattının bir çıkış noktası Eskişehir’de, diğeri ise Edirne’de. Yatırım kararı alındığında proje maliyeti 11.7 milyar dolar iken, projenin inşaat sürecinde sağlanan maksimum verimlilik sayesinde yüzde 45 tasarruf sağlanarak 6.5 milyara düşürüldü.
8.) İlk olarak 6 milyarı Türkiye içerisinde, 10 milyarı Avrupa’da kullanılmak üzere 16 milyar metreküp doğal gaz taşınacak. Bu rakamlar Tiflis, Ankara, Atina, Tiran ve Roma’nın bir yıllık ihtiyacına denk geliyor.
9.) 16 milyar metreküp ile başlayacak olan projenin, yapılan yatırımlarla 31 milyar metreküp doğal gaz kapasitesine çıkarılması hedefleniyor.
10.) 18 Kasım 2019 itibariyle TANAP hattı üzerinden Türkiye’ye 3.23 milyar metreküp doğal gaz taşındı. Türkiye’ye gelen gaz miktarının 2021’de 6 milyar metreküpe ulaşması, TAP’ın tamamlanmasıyla birlikte en geç 2023 yılında hattın tam kapasiteye ulaşarak 16 milyar metreküp doğal gaz taşıması bekleniyor.
11.) Böylece Azerbaycan gazının 2020’den itibaren Avrupa pazarına ulaşması ve kardeş ülkeyi Avrupa ülkelerinin gaz tedarik ettiği ülkeler listesine girmesi sağlandı.
12.) Türkiye’nin yıllık yaklaşık 50 milyar metreküp civarındaki doğal gaz ihtiyacının 6,6 milyarı daha önce Azerbaycan ile imzalanan anlaşma ile sağlanıyordu. TANAP ile birlikte 6 milyar daha eklenerek bu rakam 12,6 milyar metreküpe ulaşacak.
Türkiye’nin yıllara göre doğal gaz tüketimi
Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Kronolojisi:
24 Aralık 2011: Türkiye ile Azerbaycan arasında boru hattına ilişkin mutabakat zaptı imzalandı.
26 Haziran 2012: Projenin hukuki altyapısı oluşturularak, iki ülke arasında hükümetler arası anlaşma imzalandı.
10 Eylül 2014: Anlaşma, TBMM tarafından onaylandı.
17 Mart 2015: TANAP’ın temel atma töreni, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ve dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Margvelaşvili’nin katılımıyla Kars’ta gerçekleşti.
23 Ocak 2018: Boru hattına ilk test gazı basıldı.
12 Haziran 2018: Türkiye’ye ilk gaz akışı başladı. 12 Haziran’da TANAP’ın açılışı, Eskişehir’in Seyitgazi ilçesindeki TANAP tesislerinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan lideri Aliyev, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexandar Vuçiç ve dönemin Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko’nun katılımıyla gerçekleşti.
1 Aralık 2019: Trans-Adriyatik Boru Hattı’nın (TAP) Avrupa ayağı Edirne’de yapılan tören ile açıldı.
Rumların, Türkiye ile Libya arasında hakça paylaşım ilkesi üzerine kurulu olan anlaşmaya karşı çıkmasının uluslararası hukukta karşılığı bulunmuyor. Uluslararası hukukta veya Uluslararası Adalet Divanı’nda Libya ile yapılan anlaşmada Türkiye ve Libya ana karalarının Akdeniz’e bakan cephelerinin uzunluğu esas alındı. Bu nedenle; Yunanistan’ın Girit ve Rodos adalarını bahane ederek anlaşmaya karşı çıkmasının uluslararası hukukta karşılığı bulunmuyor. Şöyle ki;
(1) “Adalar tarafından oluşturulan deniz bölgeleri”ne atıfta bulunulursa yasal bağlam dışındadır;
AB’nin Türkiye-Libya Deniz Sınırlarının Sınırlandırılması Hakkında Belgelendirilmemesi Belgesi’ni gecikmeden beklemek için emanet etme işlevi yoktur. Avrupa Dış Eylem Servisi, buna karar vermek üzere Uluslararası Adalet Divanı değildir.
(2) Adalar; Türkiye’nin ve Libyanın kıyısal projeksiyonunu ve Türkiye’nin kıta sahanlığını kesen ana karalar arasındaki ortay hattın TERS tarafında kalan kıyı uzunluğu Türk ana karası ile kıyaslanmayacak ölçüde küçük olan Yunan ADALARI kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik alan oluşturamaz. Öncelikle söz konusu Adalar Yunan ana karası ile Anadolu kıyıları arasında çizilen ortay hatta bakarak “Ters Tarafta” yer alan adalar olduklarından, sınırlandırma konusunda kıyı oluşturamaz ve karasuları dışında kıta sahanlığına sahip olamaz. Girit, Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis Adalarının bir hatla birleştirilerek Yunanistan için Türkiye’nin sınırlandırma bölgesine cepheli ilgili kıyı şeridini ortadan kaldıran yeni bir kıyı oluşturması mümkün değildir. 1792 km ile Doğu Akdeniz’in en uzun ana kara kıyısına sahip, teknik/siyasi olarak kıyı projeksiyonu adalarla kesilemez.
Akdeniz Haritası
(3) Esasen, tüm taraflar Doğu Akdeniz’de en uzun anakara kıyısına sahip ülke olan Türkiye’nin kıyı projeksiyonunun adalarla kesilmeyeceğinin, iki anakara arasındaki ortay hattın ters tarafında kalan adaların karasuları dışında deniz yetki alanı yaratamayacağının ve deniz yetki alanları hesaplaması yapılırken kıyıların uzunluklarının ve yönlerinin hesaba katıldığının farkındadır.
(4) Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge’nin sınırlandırılmasında uluslararası hukukun koyduğu kural, sınırlandırmanın hakça olması. Bu anlaşma da hakkaniyet ilkesi çerçevesinde yapılan bir anlaşma çünkü uluslararası hukukta, Rum ve Yunanlıların iddialarının hilafına, adaların otomatik olarak kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge yaratma hakları yok.
(5) “Sınırlandırmada adaların özel konumlarına bakılıyor, kıyı uzunluklarına bakılıyor, bulundukları coğrafyaya bakılıyor ve uluslararası mahkeme kararlarında da ikili anlaşmalarda da adalara hiçbir şekilde deniz yetki alanı verilmiyor. Türkiye de bu hakçalık prensibiyle hareket ederek bu anlaşmayı Libya’yla yaptı
(6) Üçüncü ülkelerin meşru haklarını ihlal eden AB üyelerinin denizcilik iddiaları ve GKRY tarafindan yayınlanan ve Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği sözde AB’nin deniz suları dış sınırları AB’nin dış sınırları olarak gösterilemez ve talep edilemez. Yunanistan ve GKRY istedi diye herhangi bir üye ülkenin sınırları AB tarafından belirlenemez. AB’nin ne Akdeniz ne Karadeniz veya başka yerlerde üyelerinin üçüncü ülkelerle TOPRAK, HAVA ve deniz sınırlarını belirleme yetkisi yoktur. “Üyelik dayanışması” uluslararası hukukun önüne geçemez ve Kıbrıslı Rumların tek taraflı iddialarını haklı çıkaramaz.
(7) Rumların iddia ettiği “Ortay hat” metodu Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge(MEB) icin geçerli değil. Uluslararasi hukukta “ortay hat” metodu SADECE KARASULARI içindir. UA hukukta “ortay hat” metodu sadece karasuları için geçerlidir. Hatta “tarihi haklar” ve “özel koşullar” bunun istisnasıdır. KS ve MEB sınırlandırmasında “ortay hat” bir metod olarak zikredilmez. Bunlar için kural “hakça/adaletli” sınırlandırmadır. (BMDHS Madde 15, 74 ve 83)
(8) Kıbrıs, uluslararası hukuk uyarınca eşit sınırlamaları bozduğu için adanın batısındaki basit eşitlik sınırlandırma yöntemlerine dayanan MEB oluşturamaz. BMDHS, KS/MEB sınırlandırması konusundaki amir hükmünün VE temel prensibinin hakkaniyetli sınırlandırma olduğunu belirtiyor
(9) Uluslararası deniz hukukuna göre adaların Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge hakkına sahip olmalarıyla, sınırlandırmanın iki ayrı konu olduğunu ve özellikle ana karalarla adaların karşılaştığı ve özel koşulların olduğu durumlarda, adalar sınırlandırmada anakaralar kadar geniş deniz yetki alanları alamaz, deniz sınırında sınırlı veya eşit şekilde sınırlandırılmasını engellemesi durumunda konumlarının sınırlandırmada hiç etkisi yoktur.
(10) Kıbrıs, uluslararası hukuk uyarınca eşit sınırlamaları bozduğu için adanın batısındaki basit eşitlik sınırlandırma yöntemlerine dayanan MEB oluşturamaz. BMDHS, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırması konusundaki amir hükmünün VE temel prensibinin hakkaniyetli sınırlandırma olduğunu belirtiyor.
(11) Türkiye, BMDHS’ni imzalamamakla birlikte birçok maddesini teamül hukuku niteliği taşıdığı için uyguluyor. Ancak Sözleşme özellikle Ege gibi yarı kapalı ve özel koşullar taşıyan denizler için yeterli güvenceleri sağlamıyor; Md. 3,33, 121. Çekinceye de izin vermiyor.
(12) Münhasır Ekonomik Bölge olmayan bir deniz alanında Kıta Sahanlığı olabilir ama Kıta Sahanlığı olmayan bir deniz alanında Münhasır Ekonomik Bölge olamaz. GKRY’nin tek taraflı Kıbrıs adına ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölge uluslararası hukuka aykırıdır.
Sonuç olarak; Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma hakça paylaşım ilkesi üzerine kurulu. Yunanistan, Mısır ve Rum yönetimlerinin iddialarının aksine uluslararası anlaşma ve ilgili mahkeme içtihatlarına da uygun. O kararlara göre sınırlar çizilirken ana karalar esas alınıyor. Adaların etkisi ise çok az oluyor. Adaların bağlı bulunduğu ana karaya uzaklığı ise sınırlara etkisini daha da azaltıyor.
Libya ile yapılan anlaşmada Türkiye ve Libya ana karalarının Akdeniz’e bakan cephelerinin uzunluğu esas alındı. Bu nedenle; Yunanistan’ın Girit ve Rodos adalarını bahane ederek anlaşmaya karşı çıkmasının bir karşılığı bulunmuyor.
Türkiye, bölgede yeni anlaşmalara olumlu bakıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hariç olmak üzere bölge ülkeleri ile görüşmeye hazır olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Türkiye’yi dışlayan anlaşmalara hayat şansı verilmeyecek.
Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarıyla ilgili anlaşmazlıkları çözmek için Lahey Adalet Divanı’na gidilmez, Hamburg’taki Denizcilik Mahkemesine gidilir. Ayrıca taraflar birbirlerini rızası olmadan otomatik olarak Adalet Divanı’na götüremiyor. Uluslararası hukukta, tek taraflı başvuru ancak bir anlaşmada olduğu gibi böyle bir yetki tanınmışsa söz konusu olabilir. Aksi takdirde tek taraflı başvuru mümkün değil, tarafların rızası alınmalı/olmalı.
Öte yanda hem Kıta Sahanlığı hem de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırması “kıyıları karşıt ya da bitişik” olan devletler arasında Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırmasına esas olan Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. Maddesinde belirtildiği şekli ile uluslararası hukuk kurallarına dayanan bir antlaşma ile yapılır. Türkiye ile Libya arasındaki Deniz Sınırlama Anlaşması, Türkiye’nin 13 Kasım 2019 tarihli ve Birleşmiş Milletler’e yazdığı mektubunda belirtilen hukuki görüş ve pozisyonlar doğrultusunda BMDHS maddeleri de dahil, uluslararası hukuka uygun olarak imzalanmış bir anlaşmadır. Libya’yla imzalanan anlaşma, başta uluslararası hukuk içtihatlarını oluşturan mahkeme kararları olmak üzere, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dahil, uluslararası hukuka uygun olarak imzalanmış bir anlaşmadır.
Cemal Aslan
StratejikOrtak.com Misafir Yazar
[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]
[irp posts=”23508″ name=”Libya Nüfus Dağılımı Haritası”]
[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]
Afrika’nın kuzeyinde yer alan Libya, 2011’de devrik lider Kaddafi’nin öldürülmesinden bu yana siyasi kriz ve iç savaş ile karşı karşıya. Başkenti Trablus olan ülkede Birleşmiş Milletler tarafından meşru olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile General Hafter kontrolündeki Tobruk Meclisi ülkenin belli bölgelerini kontrol ediyor.
En çok merak edilen konuların başında ise UMH ve Tobruk Meclisi kontrolündeki bölgelerdeki nüfus. 2011’den bu yana resmi nüfus sayımı yapılmayan, Dünya Bankası verilerine göre yaklaşık 6.5 milyon nüfusa sahip olan ülkede; sahil şehirlerinde nüfus yoğunluk gösterirken, orta ve güney kesiminin neredeyse tamamı çöllerden oluşuyor ve nüfus çok az.
Öyle ki 1.760.000 km²’lik Libya yüzölçümünün yaklaşık 1.650.000 km²’lik alanını çöl bölgeleri oluşturuyor. Her ne kadar Libya son durum haritasında büyük bir toprak parçasını Hafter güçleri kontrol etse de Kuzey şehirleri dışındaki alanların hakimiyeti askeri dengeyi büyük bir oranda etkilemiyor.
Libya Nüfus Yoğunluğu Haritası
Libya’nın 2012 verilerine göre nüfus açısından en büyük üç şehri:
Trablus: 1.1 milyon
Bingazi: 0.7 milyon
Misurata: 0.6 milyon
Libya nüfus yoğunluğu haritası – Kaynak: Dünya Bankası Verileri – Harita: fanack
Şu anda Libya’da önemli şehirleri kontrol eden taraflar:
UMH kontrolündeki büyük şehirler: Trablus, Misrata, Sirte, Zawiya
Tobruk Meclisi kontrolündeki büyük şehirler: Bingazi, Derna ve Tobruk
Libya son durum haritası üzerine üllkenin nüfus yoğunluğu haritası eklendi.
Kaynak: StratejikOrtak.com
[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]