İlk Uçuşunu Gerçekleştiren Akıncı T-İHA’nın Özellikleri
Baykar Makina tarafından üretilen İnsansız Hava Araçları’na bir yenisi daha eklendi. Takıma yeni katılan bu İHA, Taarruzi İHA olarak adlandırılıyor. Akıncı T-İHA ile Türkiye, bu özelliklerde İHA yapabilen 3 ülkeden biri oldu.
Akıncı T-İHA’nın ilk uçuşu bugün gerçekleştirildi ve tam 24 saat havada kaldı. 40.000 Feet’e çıkarak orta menzilli hava savunma sistemlerini etkisiz bıraktı. Havadan bombardıman icra edebileceği ifade edilen, savaş uçaklarının yükünü azaltacağı söylenen Akıncı TİHA, hava-hava füzeleriyle donatılacak. Uluslararası medya tarafından da dikkatle takip edilen Akıncı T-İHA’nın özellikleri şu şekilde;
- 40.000 feet uçus irtifası,
- 24 saat havada kalış süresi,
- 1350 kg faydalı yük kapasitesi,
- Çift yedekli SatCom + Çift yedekli Los 250 km haberleşme menzili

Donatılacak silah opsiyonları ise şöyle;
- MAM-L
- MAM-C
- Cirit
- L-UMTAS
- Bozok
- Mk-81,Mk-82, Mk-83
- Kanatlı Güdüm Kiti-Mk-82
- Gökdoğan ve Bozdoğan (Göktuğ)
- SOM-A gibi füze ve mühimmatlar
[irp posts=”22778″ name=”Yerli Üretim Hava Savunma Sistemleri: Hisar Ailesi”]

Bayraktar AKINCI TİHA ilk kez gökyüzüyle buluştu. Ülkemize hayırlı olsun. ??? pic.twitter.com/NbeTKXIeG6
— Stratejik Ortak (@stratejik_ortak) December 6, 2019


“Ortadoğu’nun Küba’sı” Yemen DHC’nin İktisadî Politikaları
1967–79 Yılları Arasında Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin İktisadî Politikaları
Soğuk Savaş sürecinin kutuplaştırdığı ülkelerden birisidir Yemen. Kuzeybatıda Baasçı-milliyetçi Yemen Arab Cumhuriyeti, güney sahillerinde ve doğuda ise yönetimi elinde bulunduran sosyalist Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti. 1960’lardan 1990’a kadar Yemen’in durumu buydu. İşte bu bahsettiğim Yemen DHC farklı bir ülkeydi. ”Ortadoğu’nun Küba’sı” olarak anılıyordu. İşte size bu ilginç devletin kuruluş yılı olan 1967’den 1979’a kadar nasıl yepyeni bir ekonomi inşa etmeye çalıştığını, nasıl politikalar izlediğini anlatmak istiyorum.

İngilizler henüz 1839 yılında Yemen’in güney ucundaki Aden şehrini işgal ettiler ancak kuzeydeki dağlık topraklarda ilerlemeye muvaffak olamadılar. Bu yüzden bugünkü Yemen topraklarının kuzeybatı bölgelerinde (hassaten Sanaa ve Saade) İngilizler kontrolü hiç sağlayamamışlardı. I. Dünya Savaşı’nın bitişiyle Yemen’de Osmanlı hakimiyetinin tamamen sona ermesiyle birlikte Yemenliler kendi topraklarını yönetme imkanı bulmuşlardı. Bu sayede Zeydî-Şiî nüfusun yoğun yaşadığı dağlık kuzeybatı coğrafyasında İmam Yahya bağımsızlığını ilan ederek Yemen İmamlığı devletini kurdu. Monarşiyle yönetilen bu devlette Eylül 1962 yılında radikal bir değişim yaşandı. Cumhuriyetçi subayların yaptığı darbe sonrasında imamlık yıkıldı ve İngiliz sömürgesi elinde olmayan topraklarda Yemen Arab Cumhuriyeti kuruldu (1).
DİRENİŞ VE YEPYENİ BİR DEVLETİN KURULUŞU
1945’ten itibaren limanı ekonomik olarak önem kazanan Aden şehri ise halen İngiliz işgali altındaydı. Mısır’ın popüler lideri Cemal Abdunnasır’ın etkisiyle Arap dünyasında ivme kazanan anti-emperyalizm ve Arab milliyetçiliği, haliyle toprakları halen daha işgal altında olan Güney Yemenlileri de harekete geçirdi. Milliyetçi ve cumhuriyetçi subayların darbesi sonucunda Eylül 1962’de Yemen Arab Cumhuriyeti’nin Sanaa’da kurulması da Güney Yemenliler için bir fırsat olmuştu. Çünkü Abdunnasır ve Abdunnasır ile müttefik olan Sanaa Hükûmeti Güney Yemenlilere işgale karşı direnmeleri için destek vermeye başlamıştı. Bu iki tarafın desteğiyle 1963’te Güney Yemen Milli Kurtuluş Cephesi kuruldu. Bu gerilla örgütü aldığı yoğun destek sayesinde İngilizlere karşı etkili silahlı bir mücadele yürütecek ve bu katı direnişin bir sonucu olarak da İngilizler kısa zaman içerisinde Güney Yemen’den çekilme kararı alacaktı.

1967’de Abdunnasır’ın İsrail’e karşı büyük bir hezimet alması üzerine Kuzey Yemen’den (o sıradaki iç savaşta cumhuriyetçileri desteklemek için gönderdiği) birliklerini çekmesi de bu süreci hızlandırdı çünkü Mısır birliklerinin Kuzey Yemen’deki mevcudiyeti İngilizleri ve Suudları Mısır’ın Güney Yemen’e bir müdahalesi olasılığı nedeniyle endişelendiriyordu fakat Abdunnasır birliklerini çekince haliyle İngilizler de rahatlamış bulundu. Aynı zamanda 1967’deki Arab-İsrail Savaşı’nın çıkması sonucu Abdunnasır’ın Süveyş Kanalı’nı kapatması nedeniyle de Aden Limanı’nın ekonomik önemi azalmıştı, bu da İngilizleri çekilmeye iten sebeblerden birisiydi. 19 Haziran’da Hariciye ve Koloni Sekreteri George Brown’un Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamada İngilizlerin Güney Yemen’den çekileceği kesin olarak belirtildi. İngiliz kuvvetlerinin çekilişi ise 2 Kasım itibariyle başladı. 21–29 Kasım arasında İsviçre’nin Cenevre kentinde Millî Kurtuluş Cephesi delegeleriyle görüşmelerde bulunan İngilizler delegelerle anlaşmaya vardı ve 30 Kasım 1967 tarihinde tam bağımsız Güney Yemen Devleti’nin kuruluşu ilân edildi (2).
YENİ BİR EKONOMİ İNŞA ETMEK
Millî Kurtuluş Cephesi (MKC) iktidara geldiği an ekonomik bir krizle baş başa kalmıştı. Britanya’nın önceden Güney Yemen bütçesine yaptıkları yıllık bütçe katkısı 1966–67 yılları itibariyle 14 milyon Yemen Dinarı idi (ki YDHC’nin 1979 itibariyle yıllık geliri 9 milyon Yemen Dinarı’ydı) ve bu katkı kesilmişti. İngilizlerle maddî yardım üzerine yapılan görüşmelerin de sonuç vermemesi cabasıydı. Bu yüzden ekonomide bir çıkış yolu bulunmalıydı. Bu amaçla cephe, malî politikada radikal değişikliklere gitti. Bu reformların ilk ayağı olarak ülkedeki -Aden Limanı’na yakıt ikmali yapan şirketler haricinde-yabancı şirketler ve mülkler müsadere edilerek devletleştirildi. Aslında bu olay YDHC’nin en erken dönemden beri devlet yapısının, malî yapısının, toplum yapısının SSCB ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerden etkilenerek şekillendiğinin bir emâresi niteliğinde. 1972 yılına geldiğimizde ise bölge bir radikal değişime daha sahne oluyordu: Toprak Reformu. Hükûmet, tarıma elverişli arazileri devletleştirerek toprak sahiblerinin elinden aldı ve kooperatiflere verdi. Hind Okyanusu’ndaki balıkçılık faaliyetleri de hakeza, bir kooperatifin kontrolü altında yapılmaktaydı. Devlet ekonomik yapısını da sosyalistleştiriyordu.
ZİRAAT POLİTİKALARI
Güney Yemen topraklarının tarımsal potansiyeli ise sınırlıydı. Engebeli arazinin fazlalığı, tarıma elverişli toprak tiplerinin az olması ve sulama imkânlarının dar olması bunun nedenlerinden sayılabilir. Ülke topraklarının sadece 80 bin hektar kadarı tarıma elverişliydi ve bunun ancak %60’ında tarım yapılabiliyordu. Nüfusun yaklaşık %70’inin taşrada yaşayıp yine toplam nüfusun %40 kadarının tarım sektörüyle uğraşmasına rağmen mahsul üretimi, -1978 yılı verilerine göre- gayrısafi yurt içi hasılanın yalnızca %7’sini teşkil ediyordu ve ülke nüfusunun ihtiyaçlarını giderecek miktardan çok uzaktaydı. Bu yüzden de YDHC çay, şeker ve pirinç ihtiyacının tümünü, mısır ihtiyacının yarısını, buğday ihtiyacının %75’ini, et ve meyve-sebze ihtiyacının ise %45 kadarını ithal etmek zorunda kalıyordu. Bu ithalat ise yıllık 25 milyon Yemen Dinarı’na mal oluyordu (ki 1977 yılında 1 Yemen Dinarı 2.92 Amerikan Doları’na eşitti). Ülkedeki tarımın gelişmesi için de hükûmetin duruma el atması gerekiyordu. Bu amaçla 1971 ile 1977 yılları arasında devlet, tarım sektörüne 34 milyon Yemen Dinarı -bu miktar devletin gelişmek için yaptığı yatırımların tek başına %22’sini oluşturuyordu- yatırım yaptı ancak beklediği karşılığı alamadı. Ziraat alanında atılım yapabilmek için Sovyetler Birliği’nden getirilen uzmanlarla çalışıldı, bu uzmanlarla yapılan işbirliği sonucunda 9 tane baraj ve 100 km uzunluğa varan su kanalları şebekesi inşa edildi ve 70 bin hektar arazi ıslah edildi.

Soldaki tabloda Dünya Bankası’nın 1979 yılında yayınlamış olduğu bir çalışmada hazırlanan, 1969–77 yılları arasında YDHC’deki tarımsal üretim istatistiklerini görüyorsunuz. Hükûmet yatırımı pamuk üretiminden hububat, sebze ve meyve üretimine kaydırdığı için pamuk hasılatı 1969–70 yıllarında 12,8 bin ton iken 1976–77’de 4,9 bin tona kadar düşüyor fakat bu çabalar istatistiklere göre 1977 yılına kadar buğday üretimine fayda sağlayamamış. Zira 1969–70’de 12 bin ton olan buğday hasılatı 1976–77’de 9,1 bin tona kadar gerilemiş (3).
YDHC EKONOMİSİNİN YAPITAŞLARINDAN: BALIKÇILIK
Güney Yemen sahilleri omurgalı balık ve kabuklu deniz canlıları çeşitliliği bakımından zengindir. Bu da bölgede balıkçılığın gelişmesinin ve balıkçılığının bölge ekonomisinin, iş gücünün mühim bir kısmını teşkil etmesinin temel sebeblerinden. 1969’taki Devletleştirme Kanunu pek tabiî balıkçılık sektörünü de tanzim edecekti. Balıkçılık faaliyetleri ve bu işi yapan tekneler, hükûmete bağlı Balık Varlığı Bakanlığı’na aid 14 ayrı kollektife bağlandı. Ayrıca hükûmet ülkede balıkçılığın önemini gözardı etmedi ve 1971–77 yılları arasında balıkçılığa 22,8 milyon Yemen Dinarı (YDHC’nin gelişmek için yaptığı harcamalarının %14’ü) yatırım yapıldı. SSCB ile ortak girişimlerin sonucunda balıkçılık için kullanılan tekneler yenilendi ve modernleştirildi. Bu yatırımların sonucunu ise istatistiklerde görebiliyoruz. Örneğin 1976’da balıkçılık endüstrisinde 15,6 milyon Yemen Dinarı’na tekabul eden bir üretim yapılmış ve 1977’de bu sektörün ihracatı, toplam ihracatın %59’luk oranına erişmiş ve devlete 5,9 milyon Yemen Dinarı kazandırmış. Bunun yanısıra Nichiro adlı Japon firmasına -özellikle mürekkep balığı avında- bir kâr payı karşılığında kapitülasyon verilmiş, hatta YDHC’nin 1976 yılında bu firmadan 2,6 milyon Yemen Dinarı kâr payı aldığı belirtiliyor.
EĞİTİMLİ BİR HALK YETİŞTİRME ÇABALARI

Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulduğunda yöneticilerin karşılaştığı bir diğer sorun ise avam kesiminin eğitimsizliğiydi. Halkın sadece %18’lik kısmı okur-yazardı. Taşrada yaşayan insanların eğitime ulaşma imkânı epey düşüktü. Hükûmet, eğitim alanında şahlanmak amacıyla Küba modelini taşrada uygulamaya koymaya karar verdi ve büyük çabalar harcadı. Bu çabalar sonucunda eğitim ülkenin dört bir tarafına ulaştırıldı. Sağlık hizmetleri gibi eğitim de tamamen ücretsiz hâle getirildi. 1979’daki verilere göre ülke genelinde 250 binden fazla Yemenli okula gidiyordu, 1976–77 yılları verilerine göre YDHC’deki okuma yazma oranı %32’ye ulaşmıştı (4). 1970 senesinde ise Aden’de beş fakülteden müteşekkil bir üniversite açıldı ve büyüyen bu üniversitede 1977 yılında 1700 kadar Yemenli öğrenci eğitim görüyordu. Devletin eğitime yaptığı bu yatırımlar ise 1970’lerin ortalarında gayrısafi yurt içi hasılaya %7,4 katkı olarak geri dönecekti.
OLUŞTURULAN GENEL İKTİSADÎ YAPI
İngiliz sömürgesi altında Güney Yemen’de tek bir ekonomiden söz etmek mümkün değildi, federal bir hükûmet şeklinde şekillenmiş olan Aden Koloni’sinde 15 farklı ekonominin varlığından söz ediliyor. Yukarıda zikrettiğimiz gibi 1967’de kurulan yeni devlet, kuruluşundan kısa süre sonra merkezîleşmiş ve yerel üretime dayanan bir ekonomi te’sis etme girişimlerine start verdi. Bu sayede de 1970’li yılların ortalarında ve sonlarında iktisadî sahada %7’lik bir büyüme kaydedildi. Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin iktisadî durumundan bahsederken 60’lı ve 70’li yıllarda yurt dışına çalışmak için giden kalabalık bir Yemenli kitlenin ülkelerindeki ailelerine gönderdikleri paraların etkisinden bahsetmeyi asla unutmamak gerekir. Bu paralar tek başına 1977 yılında brüt millî üretimin %30’luk kısmını oluşturuyordu ve gayrısafi yurt içi hasılanın %40’ına muadildi. Hükûmet, bu büyük iktisadî gelir kaynağını desteklemek için işçilerin dışarıya daha fazla gidebilmesini sağlamak amacıyla teşviklerde bulundu, bu işçilerin kanunî olarak önünü açtı. Tüm bunlara rağmen YDHC iktisadında sürekli bir bütçe açığı bulunduğunu görmekteyiz. Devlet, iktisadî yapıyı dıştan gelen yardımlar -bu yardımlar bazı Arab ülkeleri, SSCB, Çin, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Birleşmiş Milletler’den geliyordu- ve bankalardan borç alarak ayakta tutuyor ve bu paraları iktisadî yatırımlara harcıyordu. 1969’da bu harcamalar %40,47 iken 1977’de %56,2’ye yükselmişti. Ancak Yemenliler, ticaretin Hind Okyanusu’ndan döndüğü zamanlarda sahip oldukları iktisadî refah düzeyine çok uzak kalmışlardı ve ülkeleri, dünyanın en fakir ülkelerinden biri olarak addediliyordu, devlet şehirdeki nüfus ve kırsaldaki nüfus arasındaki büyük gelir eşitsizliği sorununu 1970’li yıllar boyunca çözememişti. Hatta Birleşmiş Milletler bu ülkeyi en fakir 20 ülkeden biri olarak tanımıştı (5).

Aşağıdaki tabloda da tiplerine göre çeşitli sektörlerde üretim dağılımını görmektesiniz. Yukarıdan aşağıya endüstri, tarım, hayvancılık, balıkçılık, ulaşım ve inşaat sektörlerinin (soldan sağa) şahsî, kooperatif, (devlet+şahsî) müşterek teşebbüs, devlet ve yabancı menşeili üretim tiplerinin dağılımına göre 1973 ve 1976 verileri tabloda zikredilmekte. Tablodaki verilerden de anlayabileceğimiz üzere endüstride şahsî üretim 1976’da bile büyük bir hacim kaplamış, 1973–76 arası sektöre devletin müdâhalesi artmıştır. 1979 itibariyle ülkede endüstri sektörünü küçük atölyeler haricinde sadece Aden Petrol Rafinerisi, bir tekstil fabrikası ve 30–40 fabrika teşkil ediyordu (6). Tarımda ise işler tamamiyle kooperatiflerin ve devletin kontrolü altında yürümektedir, tamamen millîleştirilmiş bir sektördür. Hayvancılıkta ise devletin etkisinin gayet az olduğunu ve hayvancılıkla uğraşan kimselerin yine çoğunlukla kendi başlarına işlerini yürüttüklerini söyleyebiliriz. Balıkçılık sektöründe ise 1973’te daha ziyade kooperatiflerin önemi fazlayken 3 yıl içerisinde kooperatiflerin payı takriben yarıya düşüyor, devletin direkt payı belirgin şekilde yükseliyor ve endüstri ile inşaat sektörlerine dâhil oldukları gibi balıkçılıkta da Rus ve Çin şirketleri (yukarıda bahsettiğimiz Nichiro adlı Japon firmasını haric tuttum) payını ciddi şekilde arttırıyor. Ulaşım sektöründe şahsî organizasyonlar 1976 itibariyle devlet organizasyonlarının %16 oranında üstüne çıkıyor ancak başka bir organizasyon tipinin sektörde payı yok. İnşaat sektöründe ise devlet, dominasyonunu 3 yılda ciddi biçimde hissettirmiş, şahsî organizasyon tipinin de yabancı menşeili organizasyon tipinin de iyice üstüne çıkmış. Bu verilerden çıkarabileceğimiz en basit sonuçlardan biri ise YDHC’nin kurulduktan sonra tarımda kooperatifleşmeye ve üretimde devlet desteğine önem vermesi ama bunu yaparken de şahsî mülkiyeti tamamen ortadan kaldırmaması ve çoğunluğu sosyalist olan ülkelerden gelen şirketlere ülkesinde yatırım imkânı sunması.

EKONOMİK KALKINMA HAMLELERİ
Gelelim devletin ekonomide atılım yapabilmek için yaptığı planlamalara… YDHC, iktisadî bir atılım yapabilmek amacıyla 1971’de 1971–74 yıllarını kapsayacak üç yıllık bir kalkınma planı hazırladı. Hükûmetin planlarına göre kalkınma projeleri için yapılacak yatırım 40 milyon Yemen Dinarı’nı buluyordu. Ancak ekonominin dış kaynaklara bağımlı olması haliyle yatırım miktarının daha önceden öngörülemeyen bir seviyeye düşmesine sebeb oldu. Bu kalkınma yatırımlarına harcanabilecek paranın miktarı önce 32,4 milyon Dinar’a, ardından 25 milyon Dinar’a düştü. Bu sermayenin temininde ise dış kaynakların YDHC’ye büyük katkısı olduğunu görüyoruz. Bir grup Sovyet şarkiyatçı akademisyenin kaleme aldığı ‘’Muasır Yemen Tarihi’’ adlı eserdeki verilere göre bu sermayenin %78’lik kısmı dış yardımlardan geliyordu. Bu dış yardımların %61’ı sosyalist ülkelerden, %21’i Arab ülkelerinden, %6’sı uluslararası fonlardan geliyordu. 1974 yılına gelindiğinde hükûmet kalkınma çalışmalarına hız verdi ve 1974–78 yıllarını kapsayan ikinci bir kalkınma planı devreye sokuldu. Bu sefer işler tam tersi bir istikamette seyretmeye başladı. 75 milyon Dinarlık yatırım miktarıyla plan uygulanmaya başlandı fakat dış etkilerin ekonomiye bir yansıması olarak bu miktar hızlı bir şekilde arttı ve 1978’de bu miktar 276 milyon Dinar’a kadar ulaştı. Bu yatırımların hangi alana ne kadar yapıldığına dair 1977 yılından bir veri mevcud. Bu veriye göre Aralık 1977’ye kadar ikinci kalkınma planı kapsamında harcanan 136 milyon Yemen Dinarı’nın %13’ü endüstriye, %21’i tarıma, %15’i balıkçılığa, %25’i iletişim ve tesislere, %7’si jeoloji ve mineral araştırma çalışmalarına (bu çalışmalarda Sovyet jeologların ve diğer uzmanların büyük emeği olmuştur [7] ), kalan %19’u ise sosyal sektörlere harcandı. Askerî alanda yapılan harcamalar ise 1969–70 yıllarında devletin toplam harcamalarının %48,8’ini teşkil ederken bu oran 1977’de %18,6’ya kadar düştü (8). Bu veriler ışığında da bu dönemde devletin çeşitli sektörlere dengeli şekilde yatırım yaptığını söylemek mümkün. 1979 yılında tekrar toplanan Yemen Sosyalist Partisi Merkez Komitesi diğer bir 5 yıllık kalkınma planı daha tasarlayacaktı. 425,6 milyon Dinarlık bir yatırım üzerinden tasarlanan bu planda %32 oranında endüstriye, %22 oranında ziraat ve balıkçılığa, %13 oranında inşaat sektörüne, %17 oranında ulaşım ve iletişime ve yine %17 oranında eğitim ve kültüre yatırım yapılacaktı (9).
İşte, kuruluşundan 1979’a kadar Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kendi ekonomisini böyle şekillendirmeye çalıştı. 1967’de sömürgeden yeni kurtulan bir ülkenin ve ciddî bir fakirlikle boğuşan bir halkın yönetimini ele alanlar, çözümü sosyalist bir ekonomi modelinde buldular. Yepyeni bir sistem inşa etmeye çalıştılar, diğer sosyalist ülkelerden büyük destek aldılar, ülkeyi fakirlikten kurtarmayı amaçladılar. Ben de sizlere bu yazımda bu insanların 1979’e kadar bunları ne kadar başarabildiğini ve neleri değiştirdiklerini bir özet olarak nakletmeye çalıştım. Okuduğunuz için teşekkürler.
Atakan Can
StratejikOrtak.com Misafir Yazar
DİPNOTLAR:
1- Paul Dresch, Tribes, Government, and History in Yemen, New York, Oxford University Press, 1989, s. 224, 243
2- Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990, s. 8–14
3- Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990, s. 17–20; Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982, s. 80–83; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 323
4- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 48
5- Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982, s. 83–91; World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 24, 41; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 314
6- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 34
7- Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 323
8- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C, s. 9-15; Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 313
9- Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990, s. 313
KAYNAKÇA:
- Fred Halliday, Revolution and Foreign Policy The Case of South Yemen 1967–1987, Cambridge University Press, 1990
- Robert W. Stookey, South Yemen: A Marxist Republic in Arabia, Colorado, Westview Press, 1982
- Mecmu’atun mine’l-Mu’ellifîne’s-Sufyât, Tarihu’l-Yemeni’l-Mu’asir, Kahire, Mektebetu Medbûlî, 1990
- World Bank, 1979, People’s Democratic Republic of Yemen — Current economic position and prospects (English), A World Bank country study, Washington, D.C
- Paul Dresch, Tribes, Government, and History in Yemen, New York, Oxford University Press, 1989
Libya Anlaşması 4 Partinin Oylarıyla TBMM’de Kabul Edildi
Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan, Akdeniz’de deniz komşusu olduğumuzu vurgulama esasına dayalı anlaşma, saat 13.00 sularında TBMM’ye sunulduktan sonra AKP, CHP, MHP ve İyi Parti’nin oylarıyla mecliste kabul edildi.
[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]
Teklifin görüşmelerinde söz alan İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin, Türkiye ile Libya arasında imzalanan mutabakat muhtırasına destek verdiğini belirtti. Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de çıkarlarını koruması gerektiğini dile getiren Sezgin, “İktidarın ulusal çıkarlardan uzak politikaları sonucunda bölgedeki birçok aktör ve ülke karşımıza geçti. Mısır ile ilişkilerimizin hali ortada. Mısır politikasında çok yanlış yapıldı. İsrail ile ilişkilerimiz aynı şekilde iyi değil. Diplomatik maharet noksanlığı ve vizyonsuzluk söz konusu.” dedi.

MHP Kayseri Milletvekili İsmail Özdemir, Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin Türkiye’nin egemenlik haklarını ihlal ettiğini, Libya ile imzalanan mutabakat muhtırasının tarihi öneme sahibi olduğunu, oldu bittilerin önünün kesildiğini vurguladı.

Rum yönetiminin daha önce Mısır ve Yunanistan gibi ülkelerle yetki sınırlamasına ilişkin anlaşmalar yaptığını anımsatan Özdemir, “Libya ile vardığımız bu mutabakat, hakça ve adilce yapılmış bir sınırlandırma çabasıdır. Mutabakatla Doğu Akdeniz’de bulunan mavi vatanımızın batı hudutları çizilmiştir.” dedi.
Anlaşma Ne Zaman Yürürlüğe Girecek?
İki ülke arasında yapılan mutabakat maddelerinde belirtiği gibi iki ülke bürokratlarının diplomatik kanallar ile meclislerindeki onay süreçlerini karşılıklı bildirdiği an, anlaşma yürürlüğe girecek.
[irp posts=”23193″ name=”MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı”]
MEB: Türkiye ile Libya Deniz Sınırı Haritası Yayınlandı
Türkiye ile Libya arasında Libya ile Türkiye’nin deniz komşusu olduğunu vurgulamak ve Yunanistan’ın işgal ettiği Libya deniz alanını saf dışı bırakmak adına yapılan 6 maddeden oluşan “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalandı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Dışişleri Bakanı Mohammed Taher Sihala arasında imzalanan anlaşmaya göre iki ülkenin Münhasır Ekonomik Bölgelerinin sınır noktaları belirlendi.
İki ülke arasında “Akdeniz’deki Kıta Sahanlığı ve Münhasır Bölge sınırları “A Noktası”nda başlayarak “B Noktası”nda son bulur.” ibaresi yer aldı.
- A NOKTASI: 34° 16′ 13.720” K – 026° 19′ 11.640” D
- B NOKTASI: 34° 09′ 07.9 K” – 026° 39′ 06.3” D

Coğrafi koordinatların “Dünya Jeodezik Sistemi” üzerinden belirlendiği vurgulandı.
6 Madde: Doğal Kaynakların Ortak İşletilmesi ve MEB Müzakerelerinde İş Birliği
Anlaşmada iki ülke arasında sınırlandırılan deniz alanları, doğal kaynak keşfedilmesi halinde iki ülkenin ortak çalışabileceği ve başka ülkelerle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapılması halinde karşı tarafı bilgilendirme gibi başlıklar yer alıyor.
Muhtıranın 3. maddesinde mutabakat muhtırasının Birleşmiş Milletler Şartı madde 102 uyarınca BM Sekreteryasına kayıt için bildirileceği ifade edildi.

Dördüncü maddede yer alan “Uyuşmazlıkların Çözümü” başlığında;
Libya ile Türkiye’nin, tarafların Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde doğal kaynak bulunması halinde kaynakların işletilmesi amacıyla “moadeliye anlaşmaları” konusunda iş birliği yapabileceği vurgulandı. Öte yandan aynı maddenin üçüncü fıkrasında Libya ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırılması konusunda başka ülkelerle yapacağı görüşmeleri önceden birbirlerine bilgilendirmesi ve hangi devlet bu görüşmeleri yürütüyorsa, diğeri ile de müzakere etmesi gerektiği ifade edildi.
Anlaşmanın, iki ülke iç yasal yollarının (meclis + CB onayı) tamamlanmasının ardından yürürlüğe gireceği kaydedildi.
[irp posts=”22686″ name=”Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Sahiplendiği Libya Deniz Alanı”]
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB Sınırları
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de KKTC, Mısır ve Libya’dan oluşan deniz alanlarının sınırlarının gösterildiği haritada; 2011 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile yapılan kıta sahanlığı ve MEB anlaşması kapsamında A-B noktası, BM Deniz Hukuku gereği Türkiye ile Mısır ana karalar arası ortay hattı C-D-E noktası ve 27 Kasım 2019’da Libya ile yapılan anlaşmada yer alan deniz alanlarının sınırlandırılması anlaşması ile E-F noktası sınır kabul edilmektedir.

[irp posts=”3433″ name=”Libya Son Durum Haritası (2019)”]
Kaynak: StratejikOrtak.com
NATO’nun 70. Yıl Dönümü: Ortak Deklarasyon ve Öne Çıkanlar
NATO üyesi ülkelerin Devlet ve Hükümet Başkanları, İttifakın kuruluşunun 70. yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen NATO Liderler Toplantısı’na katılmak üzere Londra’ya geldi. Birçok ülke lideri ikili görüşmelerde bulunurken, liderlerin katıldığı zirve sonrası bir deklarasyon yayınlandı.
Zirvede 70. yıl kutlamalarına istinaden, konuşulacak konuların başında NATO’nun Baltık Planı ve Türkiye’nin güney sınırı konusunda NATO “müttefiklerinden” destek talebi yer aldı. Kuşkusuz dün gecenin baş aktörlerinden birisi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’du. Kendisinin zirve öncesi dile getirdiği “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti.” sözleri NATO’ya üye Ülkelerin liderleri tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Bu söze bir büyük tepki de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Kendisi Macron’un sözlerine karşılık olarak, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti diyor. Sen önce kendi beyin ölümünü kontrol ettir. Senin beyin ölümün gerçekleşmiş.” şeklinde çok sert cevap verdi.

Öte yandan dün akşam saatlerinde ABD Başkanı Donald Trump basın toplantısı gerçekleştirdi. Trump, “Macron’un NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti sözlerine ne diyorsunuz ?” sorusuna, “Evet Türkiye’de Macron’un kendi beyin ölümü gerçekleşti dedi.” şeklinde bir cevap verdi. Ardından sorulan başka bir soruya ise “Fransa NATO’dan çıkmayı çoktan aklına koymuş” ifadesini kullandı.
Donald Trump’a sorulan bir başka soru ise, S-400 ve F-35 meselesiydi. Bu soruya ise ABD Başkanı Trump, “Türkiye Obama döneminde Patriot almak istedi fakat Obama onlara Patriot satmadı ve onlar da S-400 aldılar. Hikayenin iki tarafı var. Şimdi biz onlara F-35 satmazsak, onlar başkasına yönelecekler buna bir dur demek lazım. Çalışmalarımız devam ediyor.” dedi.

Liderlerin bire bir görüşmesinden sonra Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Boris Johanson ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye konusunda dörtlü zirve gerçekleştirdi ve zirve yaklaşık 1 saat sürdü. Zirveyle ilgili bir basın açıklaması yapılmadı fakat bütün liderler olumlu geçtiğini açıkladı.

Emmanuel Macron zirveden ayrıldığında gazetecilere verdiği röportajda, Türkiye ile sıkı ilişkilerinin olduğunu dile getirdi. Kendisinin zirve başlamadan önce Türkiye ile ilgili sert ifadelerde bulunmasının ardından bu şekilde bir açıklamada bulunması, kamuoyu tarafından çekimser karşılandı. Ayrıca kendisine sorulan F-35 ve S-400 sorusuna, “Türkiye hem NATO’da olup hem de S-400 kullanamaz.” demişti. Fakat zirveden sonra “O mesele ABD ve Türkiye arasında.” şeklinde açıklama yaparak bir kez daha önceki duruşunu değiştirmiş oldu.

Liderler günün sonunda 70. yıl kutlamaları çerçevesinde Kraliçe Elizabeth’in bulunduğu Buckingham Sarayı’ndaki resepsiyona katılıp sonrasında aile fotoğrafı çektirdiler.

Günün sonunda NATO Genel Sekreteri Jen Stoltenberg, “Suriye konusu hakkında Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli adımları attık ve gelişme katediyoruz. Çalışmalarımız devam ediyor.” dedi.
Trump ile Erdoğan Görüşmesi Gerçekleşti
Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO Liderler Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Trump ile yaklaşık yarım saatlik bir görüşme gerçekleştirdi. Trump, Türkiye için “NATO üyesi olarak oldukça iyi bir iş çıkarıyor” açıklamasında bulurken, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Cumhurbaşkanımız, ABD Başkanı ile NATO Zirvesi marjında son derece verimli bir görüşme gerçekleştirdi.” ifadesini kullandı.
Görüşme ile ilgili Beyaz Saray, “İki lider, Türkiye’nin ittifak taahhütlerini yerine getirmesi, ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılarak güçlendirilmesi, bölgesel güvenlik sınamaları ve enerji güvenliği konularını ele aldı.” ifadelerini kullandı.

Liderler Zirvesi Sonrası Yayınlanan Ortak Deklarasyon
Nato ülkeleri liderler zirvesi sonrası ortak deklarasyon yayınlandı. Birçok farklı görüş ayrılığının olduğunu ancak 29 ülkenin bunun üstesinden geldiğini belirten NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “Güvenlik ve savunmamızı borçlu olduğumuz NATO konuşup, karar alıp uygulayabildiğimiz tek platform olarak Avrupa ve Amerika kıtalarını birleştirmeye devam ediyor” dedi.

Deklarasyondan öne çıkan başlıklar şöyle:
- Washington Antlaşması’nda “bir müttefike yöneltilecek saldırı hepimize yönelmiş bir saldırıdır” taahhüdünde bulunulan 5’inci maddeye olan bağlılık yinelendi.
- NATO üşlkelerinin savunma harcamalarının arttığı belirtilirken, ABD dışındaki müttefiklerin savunmaya 130 milyar dolardan fazla yatırım yaptığını ve son 5 yıldır bu rakamın daha da arttığı vurgulandı.
- “Terörizm hepimiz için tehdit olmaya devam ediyor”
- Rusya’nın saldırgan faaliyetlerinin Avro-Atlantik‘in güvenliğini tehdit ettiği belirtildi.
- NATO’nun sadece savunma örgütü olduğu, hiçbir ülkeye yönelik saldırı amacı olmadığının altı çizildi.
- Hava, kara ve denizde NATO ülkelerinin bağımsızlıklarının korunması için çalışmaların arttırıldığı ve nükleer silahlar var olmaya devam ettikçe, NATO’nun nükleer ittifak olmayı sürdüreceği kaydedildi.
- Örgütün “açık kapı politikası” ile her ülkeye kapılarını açtığı, bunun örneği olarak da Kuzey Makedonya’nın yakında ittifakın 30’uncu üyesi olacağı anımsatıldı.
- 5G kapsamında müttefik ülkelerin güvenliklerine önem verdiği, siber ve hibrit tehditlere cevap verme yeteneklerinin geliştirildiği duyuruldu.
- NATO’nun uzayı yeni harekat alanı ilan ettiği, bu çerçevede uluslararası hukuka saygı duyulacağı ifade edildi.
- NATO deklarasyonlarında bir ilk gerçekleşerek, Çin’in yükselen gücüne değinildi. Pekin’in artan nüfuzu ve yükselişine yönelik gelişmeleri birlik olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekildi.
- “Çin’in artan nüfuzu ve uluslararası politikalarının ortaya çıkardığı fırsat ve sınamaları ittifak olarak birlikte ele almalıyız.” vurgusuna yer verildi.
- Son olarak da deklarasyonda, NATO liderlerinin 2021’de tekrar bir araya geleceği duyuruldu.
Kaynak: StratejikOrtak.com
[irp posts=”23180″ name=”NATO’nun 70. Yıl Dönümü: Ortak Deklarasyon ve Öne Çıkanlar”]
NATO Hakkında Merak Edilen 10 Soru ve Türkiye
70. yılını kutlayan NATO, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklamasıyla bir kez daha kendisini sorgularken, ABD Başkanı Trump’ın savunma harcamaları konusunda tüm yükü Washington’un yüklendiğini iddia etmesi, üye ülkeler içerisinde tartışmalara neden oldu.
3-4 Aralık’ta Londra’daki NATO Liderler Zirvesi öncesinde NATO hakkında bilinmeyenleri ve örgüt hakkında en çok merak edilen başlıkları hazırladık. Yazı içerisindeki soru başlıkları şu şekilde;
- NATO Nasıl Kuruldu?
- Türkiye Neden NATO’ya Üye Oldu?
- NATO’nun Kolektif Savunma Prensibi Nedir?
- Türkiye NATO’dan Çıkarılabilir mi?
- NATO’dan Ayrılmanın Yaptırımı Var mı?
- Yeni Üye Ülkelerin NATO’ya Katılması Kararı Nasıl Alınıyor?
- NATO’nun Baltık Planı’nı Türkiye Neden Veto Ediyor?
- NATO’nun Toplam Asker Sayısı Nedir?
- NATO’nun Toplam Savunma Bütçesi Ne Kadar?
- Türkiye’de Kaç NATO Üssü Var?
1.) NATO Nasıl Kuruldu?
İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan Sovyetler Birliği ve ABD liderliğindeki iki kutup, Soğuk Savaş’ın başlamasına neden oldu. Doğu Avrupa’da Sovyetlerin hakimiyet çabası, Çekoslavakya’da 1948 darbesine, aynı yıl Berlin’in SSCB tarafından abluka altına alınmasıyla sonuçlandı. Yaşanan gelişmeler Avrupa ülkelerinde ‘Sovyet İstilası’ korkusu yarattı. Bu tehditleri bertaraf etmek için Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve İngiltere, 1948 yılında Batı Avrupa Savunma Örgütü’nü kurarak aslında NATO’nun ilk adımını attı. Ortak bir savunma sistemi ve güvenlik kaygılarının giderilmesi için ortak bir savunma örgütünün kurulması amacıyla yola çıkılan Batı Avrupa Savunma Örgütü; ABD, Kanada, Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz’in de müzakerelere katılmasıyla NATO’yu kuran Kuzey Atlantik Antlaşması’na evrildi.

NATO’nun 12 kurucu üyesi:
- Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere, ABD, Kanada, Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç ve Portekiz.
1952: Türkiye ve Yunanistan
1955: Almanya
1982: İspanya
Soğuk Savaş sona erene kadar 16 üyeye sahip olan örgüt, Soğuk Savaş sonrasında ‘açık kapı’ politikasıyla üç genişleme yaşadı
Birinci genişleme (1999): Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya
İkinci genişleme (2004): Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya
Üçüncü genişleme (2009): Hırvatistan ve Arnavutluk
2017: Karadağ

29 NATO üyesi ülke:
Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere, ABD, Kanada, Danimarka, İzlanda, İtalya, Norveç, Portekiz, Türkiye, Yunanistan, Almanya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya, Hırvatistan, Arnavutluk ve Karadağ.
NOT: 2019 itibariyle Makedonya, 29 ülkenin örgüte katılım protokolünü imzalamasının ardından NATO’ya üye olması için ilk resmi adımı attı ancak (henüz) resmen üye olmadı.
2.) Türkiye’nin Neden NATO’ya Üye Oldu?
Milli Mücadele sonrası 1925’te Sovyetler Birliği ile yapılan Türk-Sovyet Saldırmazlık paktının 1945 yılında SSCB tarafından feshedilmesi sonrası güvenlik bunalımı yaşayan Türkiye, Moskova’nın Türk boğazları ve Kars-Ardahan’da hak talebi üzerine Batı ile iyi ilişkilerini sürdürmek istedi.
ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945’te Moskova’da düzenlenen Dışişleri Bakanları konferansında Stalin yönetimi, Türkiye’ye yönelik birinci hedeflerinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise “Kars ve Ardahan’ı Sovyet sınırları içerisine katmak istediklerini” ifade etmesi, resmi tutanaklara yansımıştı.

İkinci Dünya Savaşı boyunca dengeli bir siyaset izleyerek savaşa müdahil olmayan Türkiye, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) katılmak istedi.
Türkiye ilk olarak 11 Mayıs 1950’de, NATO’ya ilk başvurusunu yaptı ancak başvuru ABD tarafından reddedildi.
Üç gün sonra hükümeti kuran Demokrat Parti, 26 Haziran 1950’de Kore Savaşı’nın çıkması üzerine, seçim vaatleri arasında yer alan NATO üyeliği konusunda birçok adım attı. Öyle ki Kore Savaşı Uzak doğuda yaşanırken Türkiye, ABD’den sonra Kore’ye kara kuvveti göndereceğini bildiren ilk ülke olarak öne çıkıyordu.
Amerikalı Senatör Mc Cain’in Kore Savaşı’na destek vermek isteyen Türkiye’nin pakta girmesinin önünün açılacağını söylemesinden kısa bir süre sonra, 25 Temmuz 1950’de, Türk hükümeti Kore’ye asker göndermeye karar verdi.

Ağustos 1950’de NATO üyeliği talebi yenilenen Türkiye, Eylül 1951’de NATO’ya kabul edildi ancak 18 Şubat 1952’de TBMM’nin NATO anlaşmasını onaylamasının ardından Türkiye resmen NATO üyesi oldu.
Türkiye’de, “Türk ordusunun Kore’ye asker gönderdiği için NATO üyesi olduğu” yönündeki iddialara ilişkin Amerikan kaynaklarında birçok farklı bilgi yer alıyor. ABD’li bürokratlar, Türkiye’nin NATO üyeliğine ilişkin öne sürdüğü argümanlardan bazıları; “Türkiye’nin, Sovyetler ile mücadele etmek için ileri karakol görebileceği, SSCB ile sınırlarının varlığı nedeniyle paktın doğu kanadını güçlendirebileceği hatta Türkiye’nin nükleer bir üs olarak kullanılabileceği”
Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının üzerinden bir yıl geçmişti ki SSCB lideri Josef Stalin öldü. Yeni Sovyetler hükümeti 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, “Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz” açıklamasında bulunarak Stalin’in Türkiye üzerindeki hak talebini reddetti.
3.) NATO’nun Kolektif Savunma Prensibi Nedir?
NATO’nun en önemli prensiplerinden kolektif savunma; dış tehditlere karşı örgüt üye ülkelerinin, tehditleri bertaraf etmek için ortak savunma mekanizması oluşturmasıdır.
NATO’nun kurucu belgesi Kuzey Atlantik Antlaşmasının 5. maddesinde NATO, üye ülkelere yönelik bir saldırı veya saldırı tehdidine karşı topyekün mücadele edecek ve diğer tüm üye ülkeler savunmaya geçecektir.

5. madde:
Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldın olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldın ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.
4.) Türkiye NATO’dan Çıkarılabilir mi?
14 maddeden oluşan NATO Sözleşmesi, ülkelerin bağımsız iradeleriyle imzaladığı, uluslararası hukuk prensipleriyle taahhüt altına alınmış. Sözleşmede yer alan hiçbir maddede üye ülkelerin ortak kararı ile bir üyeyi (Türkiye’yi) örgütten çıkarma gibi bir hakkı bulunmuyor. Yani Türkiye’nin örgütten çıkarılması mümkün değil.

5.) NATO’dan Ayrılmanın Yaptırımı Var mı?
NATO’dan ülkelerin çıkarılmasıyla ilgili maddenin olmaması gibi kendi kararı ile ayrılan üye ülkelere de hiçbir şekilde bir yaptırımda bulunma hakkı yok. Örgütten ayrılmak isteyen ülkeleri örgüt içerisinde tutmak için ayrıca bir madde de yer almıyor. 1966 yılında Charles de Gaulle yönetimindeki Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi ve Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Türkiye’yi durdurmadığı gerekçesiyle Yunanistan’ın NATO’dan ayrılması bunlara örnek. Bu iki ülke daha sonra tekrar örgüte katıldı.
6.) Yeni Üye Ülkelerin NATO’ya Katılması Kararı Nasıl Alınıyor?
NATO üyesi olan ülkelerinin tamamının ortak kararı ile yeni ülkeler örgüte dahil ediliyor. Herhangi bir ülkenin vetosu, sürecin olumsuz sonuçlanmasına neden olabiliyor.
- Karar NATO Konseyi tarafından alınıyor.
- Üyelerin kararları veto etme hakkı bulunuyor.
- Danışma organı NATO Parlamenterler Asamblesi siyasi konularda tavsiyelerde bulunabiliyor.
- Her üye ülke, askeri ve siyasi veto hakkına sahip.

Yunanistan’ın 1974’ten NATO’dan ayrılması sonrası Türkiye’nin vetoları nedeniyle örgüte dönemeyen Atina, 1980 yılında Türkiye’nin NOTAM’ı kaldırdığını bildirmesi sonrasında tekrar örgütün askeri kanadına dahil olmuştu.
7.) NATO’nun Baltık Planı’nı Türkiye Neden Veto Ediyor?
Rusya’ya komşu Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya gibi Baltık ülkeleri’nin Moskova’dan gelebilecek her türlü tehdide karşı savunmalarının iyileştirilmesine yönelik hazırlanan NATO planının Türkiye tarafından reddedilme sebebi, Türkiye’nin diğer ülkelere yapılan ‘ortak savunma’ planlarının kendisine yapılmaması. Reuters’ta yer alan habere göre Türkiye, “YPG’nin terör örgütü kabul edilmesi” şartıyla bu plana olan vetosunu kaldıracak. Şu anda da konuyla ilgili görüşmelerin Londra’daki Liderler Zirvesi’nde masaya yatırılacağı belirtiliyor.

8.) NATO Ordusu Kaç Kişi?
NATO’nun askeri komitesini üye ülkelerin savunma bakanları oluşturuyor. Örgütün askeri açıdan en stratejik ayağı Belçika’nın Mons şehrinde bulunan Müttefik Harekat Komutanlığı ve ABD’de yer alan Müttefik Dönüşüm Komutanlığı. NATO’nun daimi olarak asker sayısı yok denecek kadar azdır. Örgüt, alınan karar sonrası yapılacak harekatlara üye ülkelerin asker göndermesiyle askeri gücünü oluşturur ve bu harekatlar sona erdiğinde askerler ülkelerine geri gönderilir.
NATO üyesi ülkelerin toplam asker sayısı 3.5 milyona yakındır. NATO’nun asker sayısı açısından en büyük ikinci ordusu Türkiye’dir.
Global Firepower’ın dünyanın en güçlü 15 ordusu listesinde yer alan NATO üyesi ülkeler sırayla; ABD, Fransa, İngiltere, Türkiye, Almanya, İtalya.

9.) NATO’nun Toplam Savunma Bütçesi Nedir?
NATO ülkeleri, 2014’teki Galler Zirvesi’nde Gayri Safi Yurt İçi Hasılaları’nın (GSYİH) en az yüzde 2’sini savunmaya harcama taahhütünde bulundu ancak çoğu ülke bu oranın altında harcama yapıyor.
Öyle ki 2018’de sadece 7 ülke (ABD, Yunanistan, İngiltere, Estonya, Polonya, Letonya ve Litvanya) GSYİH’nın yüzde 2 ve üstünü savunmaya ayırdı.
Türkiye bu dönemde GSYH’sinin yüzde 1,64’ünü savunmaya ayırdı.

NATO üyesi ülkeler, 2019 yılında toplam savunma harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 3,9 oranında artarak 984 milyar 234 milyon dolar oldu. NATO’nun toplam savunma harcamasının yaklaşık yüzde 70’ini tek başına yapan ABD, 685 milyar savunma bütçesiyle öne çıkıyor. (AA)
- ABD: 685 milyar dolar
- İngiltere: 65 milyar dolar
- Almanya: 49 milyar dolar
- Fransa: 47 milyar dolar
- İtalya: 23 milyar dolar
- Kanada: 21 milyar dolar
- Türkiye 19 milyar dolar
10.) Türkiye’de Kaç NATO Üssü Var?
NATO kapsamında Türkiye’nin birçok noktası askeri üs, lojistik merkez ve eğitim tesisi var.. Sputnik’in 2017 verilerine göre hazırladığı habere göre Türkiye’nin 10 şehrinde NATO adı altında askeri merkez bulunuyor. Bu şehirler;
İstanbul, Ankara, İzmir, Konya, Mersin, Adana, Kahramanmaraş, Malatya, Diyarbakır, Batman

1.) Kara Kuvvetleri Komutanlığı (İzmir)
- Amerikan uçaklarının Türk hava sahasındaki hareketlerini koordine eden birim
2.) NATO Hızlı Dağıtım Kolordusu (İstanbul)
- 2001 yılında NATO’ya tahsis edilen alan Amerikan askerleri de yer alıyor.
3.) Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi (Ankara)
- Resmi olarak tanınan ve akreditasyon verilen 6 NATO eğitim merkezi arasındaki ilk eğitim merkezi.
4.) Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi (Ankara)
- NATO ülkeleri için belirli alanlarda profesyonel ve uzman kadroların hazırlanması amacıyla kurulan merkez, TSK personellerinin yanı sıra, ABD, İngiltere, Almanya, Romanya, Lüksemburg ve Macaristan’dan askeri barındırıyor.
5.) ABD Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) (Ankara)
- “ABD karargahı” olarak biliniyor ve bütün askeri koordinasyon burada sağlanıyor.
6.) Konya 3. Ana Hava Jet Üssü (Konya)
- Irak Savaşı sırasında NATO’NUN Awacs uçaklarının üs olarak kullandığı nokta.
7.) Taşucu Limanı (Mersin)
- Hem İncirlik Hava Üssü’nü desteklemesi hem de denizden taşınabilecek unsurlar ve mühimmat sevkiyatları için kullanılması itibarıyla büyük önem arz ediyor.
8.) İncirlik Hava Üssü (Adana)
- Türkiye’deki en büyük Amerikan askeri varlığının bulunduğu nokta.
9.) SAMP/T Bataryası (Kahramanmaraş)
- İtalya’ya ait hava savunma sistemi SAMP/T bataryasının konuşlandırıldığı alan. Barış Pınarı Harekatı sonrası İtalya, bataryaları geri çekme kararı aldı.
10.) Kürecik Radar Üssü (Malatya)
- ‘İsrail’in güvenliği için’ kurulduğu iddiasıyla kuruluş aşamasında çokça gündemi meşgul eden üs, NATO üssü olarak ifade edilse de Amerikan askerlerinin kontrolünde.
11.) Erhaç Hava Üssü (Malatya)
- ABD öncülüğündeki koalisyon uçaklarının acil durumda inmeleri için tahsis edilmiş üste herhangi bir askeri varlık bulunmamaktadır. Üs, ‘yedek niteliği’ taşımaktadır.
12.) Diyarbakır Füze Savunma Radar Komuta Merkezi
- Füzelerin komutasını sağlayan merkez olarak faaliyet yürütüyor.
13.) Diyarbakır Hava Üssü
- Üste 500-1000 Amerikan askeri ile birlikte ağır silah taşıyabilen C-130 nakil uçağı gibi birçok askeri araç bulunuyor.
14.) Batman Hava Üssü
- Tıpkı Malatya’daki Erhaç hava üssü gibi yedek niteliği taşımaktadır ve herhangi bir Amerikan askeri varlığı bulunmamaktadır.
Kaynak: StratejikOrtak.com
Rusya ile Çin’in Açtığı ‘Sibirya’nın Gücü Boru Hattı’nın Haritası
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in telekonferans ile açılış törenine katıldığı, 50 milyar euro’luk maliyetli “dünyanın en büyük inşaat projesi” Sibirya’nın Gücü doğal gaz boru hattı, toplam 3 bin kilometreden oluşuyor. Rusya’nın İrkutsk ve Yakutsk şehirlerindeki gazı Çin’e ve uzak doğu ülkelerine ulaştıracak olan hattın 2 bin 200 kilometrelik bölümü devreye alındı.
Rusya devlet petrol şirketi Gazprom’un açıklamasına göre 2020 yılında bu hat üzerinden 5 milyar metreküp, 2021 yılında 10 milyar metreküp, 2022 yılında 15 metreküp gaz sevkiyatı gerçekleşecek. Projenin kuruluşundaki ana hedef olan 38 milyar metreküp doğal gaz taşıması hedefine 2025 yılında ulaşılması öngörülüyor.

İki ülkenin stratejik işbirliği açısından çok önemli bir proje olarak hayata geçirilen Sibirya’nın gücü, eksi 62 derece soğuğa dayanacak şekilde inşa edildi. Putin’e göre 400 milyar dolarlık anlaşma kapsamında iki ülke arasındaki ilk boru hattı olan proje “tarihi bir olay”.

İki ülke arasında yapılan anlaşmaya göre 30 yıl boyunca Rus gazı boru hattı üzerinden Çin’e sevk edilecek.

Gazprom’un yayınladığı haritaya göre 2014’te iki liderin imzaladığı anlaşma kapsamında çalışmalara başlanan projenin infografik üzerindeki konumlandırılması şöyle:
Kaynak: StratejikOrtak.com
Yerli Üretim Hava Savunma Sistemleri: Hisar Ailesi
Türkiye, son yıllarda bölgesinde artan tehditlere karşı ülke savunmasını arttırmak amacıyla birçok askeri projeyi başlattı. Bunun yanında dış alımlar ile de bazı sistemler TSK bünyesine entegre edildi-edilmeye devam ediliyor. Özellikle de ‘Yerli Üretim Hava Savunma Füze Sistemleri’ konusunda ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Daha önce yazmış olduğum makalemde belirttiğim üzere “Envanterde bulunan hava savunma sistemleri“ hem ömür olarak, hem de teknoloji olarak ihtiyaçları karşılamaktan uzaktır. Bunun neticesinde Rusya’dan S-400 Yüksek İrtifa HSS alımı yapıldığı gibi yerli üretim olarak Hisar-A, Hisar-O ve Siper HSS (Hisar-U) sistemleri geliştirilmektedir.
Ülkeler hava savunma sistemleri katman katman oluştururlar ve bu sistemler birbiri ile koordineli olarak çalışmaktadır. Bu sistemler Alçak, Orta ve Yüksek İrtifa olarak dizayn edilirler. Örneğin ülkenize yönelen bir balistik füze Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi tarafından engellenemez ise devreye Orta ve Alçak İrtifa sistemleri devreye girmektedir. Bir nevi son umut olarak bu sistemleri de kullanmak gerekmektedir.
Rusya’dan alınan S-400 HSS, yüksek irtifa sınıfına girmektedir. Yerli üretim Hisar-A alçak irtifa, Hisar-O orta irtifa ve Siper (Hisar-U) ise yüksek irtifa sınıfına girmektedir.

Türkiye’nin Alçak ve Orta İrtifa Hava Savunma ihtiyacını karşılamak için 20 Haziran 2011 tarihinde Savunma Sanayi Başkanlığı tarafından Aselsan ve Roketsan ile anlaşma imzalanarak, Hisar-A ve Hisar-O projesine başlanıldı. Bu projenin ilk basamağını oluşturan Hisar-A’nın ilk atış denemeleri ise 2013 yılında gerçekleştirildi. HİSAR-A Projesi’nde, radar, komuta kontrol ve atış kontrol sistemleri ASELSAN tarafından, füze sistemleri ise ROKETSAN tarafından geliştirilmektedir. Proje’de ayrıca çok sayıda yurt içi sanayi kuruluşu da görev almaktadır. Örneğin Hisar-A, FNSS savunma şirketi tarafından üretilen AKINCI ZPTP üzerine monte edilmiştir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere ülkeler hava savunma sistemlerini katman katman yani Alçak-Orta-Yüksek olarak olarak dizayn ederler. Hisar-A alçak irtifa hava savunma sistemi, belirli bir alanı (hareket halindeki askeri birlik, vs.) korumak için dizayn edilirken, Hisar-O ise daha geniş bir alanı korumak için (askeri üs, meclis vs.) üretilmektedir. Siper Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi ise ülke savunması için dizayn edilmektedir.
Üretilen-Üretilecek bu sistemlerin birçok bileşeni(Radar, Atış Kontrol Merkezi vs.) yerli imkanlar kullanılarak üretilecektir.
HİSAR- A ALÇAK İRTİFA HAVA SAVUNMA SİSTEMİ
HİSAR-A, sabit ve hareket halindeki birliklerin; Savaş Uçakları, Helikopterler, İnsansız Hava Araçları, Seyir Füzeleri, Havadan-Karaya Füzelere karşı korumak için dizayn edilmiştir.

HİSAR-A, Füze Fırlatma Sistemi (FFS), Alçak İrtifa Füzesi ve Füze Taşıma ve Yükleme Sisteminden oluşuyor. HİSAR-A , dost düşman tanıma sistemi (IFF), çoklu angajman ve ardışık ateşleme, takım halinde görev yapabilme ve komuta kontrol, üst komuta kontrol unsurları koordinasyonunda görev yapabilme, gece/gündüz ve kötü hava koşullarında görev yapabilme, konumlama ve yön bulma sistemi, zırhlı mekanize birlikler ile hareket kabiliyeti nükleer, biyolojik ve kimyasal koruma, balistik koruma özelliklerine de içerisinde barındırmaktadır. 2019 Mart ayında yapılan bir testte sistem hareket halindeki uçağı başarılı bir şekilde imha etmiştir. Ekim 2019’da yapılan testlerin nihayete ermesiyle sistem seri üretime girmiştir. Hisar projesiyle Türkiye’nin alçak irtifa hava savunması sağlanmış olacaktır.
Teknik Özellikler
• Savaş Uçağı Takip Menzili : > 25 km
• Hedef Önleme Menzili : 15 km
• Atışa Hazır Füze : 4
• Azami Hız : 65km/h
• Dik Meyil Tırmanma : %60
• Yan Meyilde Hareket : %30
HİSAR- O ORTA İRTİFA HAVA SAVUNMA SİSTEMİ
Türkiye’nin orta irtifa hava savunma ihtiyaçlarını karşılamak üzere dizayn edilen hava savunma sistemidir. Hisar-A sisteminden geliştirilmektedir.

HİSAR-O, 25 km bir menzil ve 15 kilometre irtifaya sahiptir. Aynı anda 60’a yakın hedefi takip ederken, savaş uçağı tespit/takip menzili ise 40-60 kilometre arasındadır.
HİSAR-O, Atış Kontrol Merkezi,FFS (Füze Fırlatma Sistemi), Orta İrtifa Füzesi, Orta İrtifa Hava Savunma Radarı (100 km menzilli Kalkan Radarı), Elektro-Optik Sistem(EOS), Erken İhbar Merkezleri Arayüzü Link-16 Sistemi(Emiray) ve Füze Taşıma ve Yükleme Sisteminden oluşmaktadır.

Hisar-O sistemi, ilk uçuşlu testini 23 Temmuz 2014 tarihinde, Aksaray’da başarıyla gerçekleştirerek hedefine kararlı bir şekilde ulaşmıştır. Sistemin ilk uluslararası satışı Bangladeş’e yapılacaktır.
Teknik Özellikler
• Sistem Önleme Menzili : 25 km
• Atışa Hazır Füze: :≥ 18 (Batarya Seviyesi) ≥ 54 (Tabur Seviyesi)
• Savaş Uçağı Tespit&Takip Menzili : 40-60 km
• Takip Edilebilen Hedef Sayısı : > 60 hedef
Genel Özellikler
• Batarya ve Tabur seviyesinde hava savunma görev planlaması
• Komuta Kontrol enformasyonunun yönetimi ve dağıtımı
• Entegre hava resmi üretimi
• Çoklu angajman ve ardışık ateşleme
• Veri bağı ile ara safha güdüm
• Gündüz, gece ve kötü hava koşullarında görev yapabilme
• Konumlama ve yön bulma
• Uzaktan komuta
• Telli/Telsiz haberleşme
• Link 1/Link 11B/Link 16 taktik data link ve JREAP üzerinden,
Türk Hava/Kara/Deniz Kuvvetleri komuta kontrol unsurları ile
koordinasyon içinde çalışma
• Elektro-Optik sensörler üzerinden otomatik hedef takip
• Dost Düşman Tanıma (IFF)
• Tehdit değerlendirme ve silah tahsis
• Çoklu-Hedef Çoklu-Radar füzyonu
• Gömülü simülasyon
• Cihaz İçi Test
• Etkin lojistik destek ve bakım
HİSAR- U (SİPER) YÜKSEK İRTİFA HAVA SAVUNMA SİSTEMİ
Hisar ailesinin son üyesi olacak sistemdir. Sistem hakkında resmi bir açıklama olmamakla birlikte Türkiye’nin Yüksek İrtifa Hava Savunma ihtiyacının giderilmesi için üretilecektir. Gayri resmi bilgilere göre 70-90 km etkili menzile sahip olması bekleniyor. Sistemin hava soluyan bütün hedeflere karşı etkili olacağı, ancak balistik füzelere karşı etkili olmayacağı dile getiriliyor.(Eski Milli Savunma Bakanı Nurettin Canik’nin açıklaması). Sistemin prototip çalışması 2022’de, envantere girmesi ise 2025-2026 yılında tamamlanması bekleniyor.

Siper HSS, Kara platformlarında radar olarak 600-700 km tespit menzile sahip Erken İhbar Radar sistemi (EİRS)‘yi , Deniz platformlarında ise 450 km menzile sahip Çok Amaçlı Faz Dizinli Radar (ÇAFRAD)‘ı kullanacaktır.

KAYNAKLAR:
Aselsan, Roketsan, FNSS Savunma, Savunma Sanayi Başkanlığı, TRT, Kokpit, Aero
[irp posts=”13304″ name=”Türkiye’deki Hava Savunma Sistemleri”]
İtalyan Polisi Yeni Nazi Partisini Ortaya Çıktı
İtalyan polisi, uzun süredir takip ettiği, Nazi partisi kurma hazırlığındaki bir gruba yönelik ülke çapında bir operasyon düzenledi. 16 şehirde 19 haneye eş zamanlı olarak düzenlenen baskında dev silah depolarıyla birlikte birçok silah ve faşizm yanlısı materyallere ulaşıldı. Polis ekipleri, Nazi taraftarlarının kendileri gibi antisemik ve homofobik kişilerle birlikte büyük bir grup oluşturmadan etkisiz hale getirdiklerini duyurdu.
Adı “Nasyonal Sosyalist İtalyan İşçi Partisi” olduğu öğrenilen, kuruluş aşamasında dağıtıldığı belirtilen grubun ne kadar üyesi olduğu veya gözaltına alınan kişi sayısı hakkında açıklama yapılmadı. Operasyonda çok sayıda Adolf Hitler portreleri, gamalı haçlar, Nazilere ait birçok eşya ve silaha el konuldu.

Oluşumun Fransa, İngiltere ve Portekiz’deki Nazi taraftarı gruplarla da bağlantı halinde olduğu ortaya çıktı.

Temmuz ayında İtalyan polisi aşırı sağcılara ait havadan havaya füzelerin de bulunduğu dev bir silah deposu bulmuştu.

İtalya’da Musolini döneminin ardından “faşizmin savunulması ve “faşist siyasi parti kurmak” ağır suç olarak kabul ediliyor.
Nasyonal Sosyalizm Nedir?
Milliyetçilik fikrinin temel prensiplerini benimseyen, sosyalizmin ‘ulusal sınırlar içerisinde’ olduğu sürece kabul edilebileceği Fransız teorisyen Maurice Barres’in ortaya attığı bir doktrin. Avrupa’da Adolf Hitler’in “kolektif çalışan bir milliyetçilik sistemi” şeklinde yorumladığı nasyonal sosyalizm, etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkçı ve anti-kapitalist bir dünya görüşü sunuyor. Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası etkilerinin kaldığı, çoğu ülkede yasaklanan bu ideoloji, son zamanlarda Avrupa’nın birçok ülkesinde tekrar revaçta.
İtalyan polisinin baskınında basına servis ettiği görüntüler:

İspanya’da Basklar da Katalanlar Gibi Bağımsızlık Kararı Aldı
İspanya’nın özerk bölgesi Bask’ta parlamento Katalonya’da olduğu gibi bağımsızlık yanlısı bir karar aldı. İktidardaki Bask Milliyetçi Partisi (PNV) ve bölgedeki ikinci en büyük parti olan Eh Bildu koalisyonunun oylarıyla bölgenin “kendi geleceğine karar verme hakkı” olduğu savunuldu.
Kararda yer alan detaylar:
- Merkezi Madrid hükümeti ile ilişkiler bundan sonra “eşitlik, iki taraflılık ve anlaşmaya” dayalı olacak.
- “Kendi geleceğine karar verme hakkı”nın altı çizilerek bu haktan vazgeçilmeyecek.
- Terör örgütü ETA mahkumları, Bask bölgesindeki cezaevlerine nakledilmeli.
- Ağır hasta olan mahkumlar serbest bırakılmalı.
İspanya’da Katalonya ve Bas bölgeleri, yıllardır bağımsız mücadelesi veriyor. Katalonya mücadelesini siyasi olarak sürdürürken, Bask bölgesinde mücadele ETA’nın silahlı mücadelesiyle devam ediyordu.

Katalonya’daki Bağımsızlık Girişimine Baskların Tepkisi Ne Olmuştu?
Katalonya’nın 27 Ekim 2017’de ilan ettiği tek taraflı bağımsızlık kararı, Bask parlamentosu tarafından tanınmamıştı. Yerel parlamentodaki EH Bildu partisinin milletvekilleri karara ‘evet’, Bask Milliyetçi Partisi (PNV) ‘çekimser’, muhalefetteki partiler ise ‘hayır’ oyu kullanmıştı. Ancak İspanya merkezi hükümetinin Katalonya’daki bağımsızlık girişimlerini engellemek için anayasanın 155. maddesini uygulaması eleştirildi.
155. Madde, özerk bölgelerin merkezi hükümet tarafından askıya alınmasını içeriyor.
Konuyla ilgili Bask parlamentosunun önerisinde “Katalonya’nın demokratik ve barışçıl şekilde kendi geleceğine karar verme hakkı sadece Katalan halkında ve onun meşru kurumlarındadır” ifadeleri yer aldı.
Bask bölgesi 2005’te Katalonya gibi başvuruda bulunmuş, fakat İspanyol Parlamentosu tarafından reddedilmişti.

2018’de küçük bir bağımsızlık referandumu yapıldı
2018’de Bask bölgesinin en büyük 3 kentinden biri olan San Sebastian ile 4 küçük yerleşim yerinde bağımsızlık yanlısı bir halk oylaması yapıldı. Herhangi bir meşruiyeti olmayan halk oylamasına katılım sadece yüzde 12,46 olurken, oldukça düşük katılım sonucunda yüzde 97’den fazla “evet” çıktı.
Bask bölgesi bağımsızlık istiyor mu?
2018 9-26 Mayıs tarihlerinde Bask Üniversitesi tarafından yapılan bir ankette, Bask bölgesinin bağımsızlığını isteyenlerin oranının yüzde 9’a kadar düştüğü, özerklik haklarının genişletilmesi isteyenlerin oranını da yüzde 28 olduğu sonucu çıkmıştı.
Kaynak: StratejikOrtak.com

























































