Halk Toplumunun Doğuşu: Almanya’da Nazizim ve Nazi İktidarı

Almanya’da Nazizm

Almanya I. Dünya Savaşı sonlarına doğru cephe gerisinde iç sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kasım 1918’de askeri bir ayaklanma sonucu imparatorluk yıkılarak cumhuriyet ilan edildi.

Ateşkes anlaşmasının imzalanması, iç karışıklıkları daha da arttırmış, Almanya iç politika ve ekonomik yönden çöküntüye uğramıştı. Versay Antlaşması‘nın imzalanması ise bu bunalımı daha da arttırdı. Bu anlaşma toplumun her kesimi tarafından tepkiyle karşılandı. Bunlar yaşanırken Ağustos 1919’da ”Weimar Anayasası” ilan edilerek demokratik düzene geçildi. Fakat bu anayasa da sorunları çözmekte yetersiz kaldı. Kurulduğu günden bu yana Versay Antlaşması’nın ağır şartlarını yok etmeyi planlayan Nazi Partisi 1924 yılında ilk kez parlementoya girdi.

1930 seçimlerinde en güçlü ikinci parti olan Nazi Partisi, 1932 seçimlerinden en güçlü parti olarak çıktı. 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler başbakan oldu ve bir fırsatını bularak komünistlere karşı sert tedbirler aldı. İlk iş olarak seçimleri yeniledi. Ancak Mart 1933 seçimlerinde çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine Hitler, tevkif edilen komünist ve sosyal demokrat milletvekillerinin bulunmadığı sırada meclisten 4 yıl süre ile olağanüstü yetkiler alarak diktatörlüğünü ilan etti. Nazi Partisi, Alman milletinin ekonomik, kültürel ve sosyal hayatını her yönüyle kontrol altına aldı.

nazi army ile ilgili görsel sonucu

Nazi İktidarı ve Halk Toplumu

Nazi Partisi, düşüncelerini herkese kabul ettirebilmek için Almanların isteklerine hitap etmeye çalıştı. Endüstri, savaş sanayisine kaydıkça büyük şirketlerin de kasalarına milyarlarca mark girecekti. Alman generallerin rütbe, yeni görev, yüksek maaş ve madalyalara kavuşarak toplum içinde saygınlığı artacaktı. Toprak sahiplerine Avrupa’da yeni topraklar vaat ediliyordu. Bu yeni toprakların işsizliği de ortadan kaldıracağına inanılıyordu. Şimdiye kadar önemsenmemiş dükkan sahipleri, ufak bürokratlar, öğretmenler ve çeşitli meslek erbabı itibar kazanacaktı.

Toplumun tüm kesimine hitap etmeye çalışan Hitler’e başlangıçta en büyük destek büyük iş
çevrelerinden geliyordu. İktidarı Nazi Partisi’ne verme kararı da 16 Ocak 1933’te Hitler’in büyük iş adamları ile yaptığı ortak toplantıda alındı. Sahte bir birlik havası ve saldırı ile genişleme ideali oluşturuldu. Buna karşı sessiz ve kör bir disiplin istendi. Ekonomi denetim altına alındı. Nazi ileri gelenleri şirketlerde söz sahibi oldu. Hiçbir özgürlük gösterisi hoşgörü ile karşılanmadı. Gestapo (Alman gizli servisi), kişi ve gruplar üzerinde sınırsız bir yetki kurmuştu. Herhangi birini mahkeme kararı olmadan tutuklayıp alıkoyabiliyordu. Gestapo, en tipik Nazi örgütüydü.

Nazizm, disiplin, emirlere bağlılık, görevanlayışı, düzen, cesaret vb. özelliklerin sadece Alman ırkında olduğunu iddia ediyordu. Bu nedenle başka ırklarla karışarak bu özelliklerin kaybedilmemesi gerektiğini savunuyordu.

adolf hitler ile ilgili görsel sonucu

1934’te kurulan “Adolf Hitler Okulları” parti için propagandacı yetiştirmekle görevlendirilmişti. Bu okullarda gençlere eksik bilgi verilmekle kalınmıyor, kütüphaneler taranıyor bazı kitaplar meydanlarda yakılıyor. Bir grup bilim insanı, yazar ve sanatçıya yasaklamalar konuyordu. Naziler okunur veya okunmaz diye yazarlar listesi ilan etmekteydiler. Nazi ideolojisiyle uyuşmayan her şey zamanla okul kitaplıklarından çıkarıldı. Tarih, ırkçı ve şöven şekli ile yeniden yazıldı. Naziler bu rejime ”Halk Toplumu” dediler.

Bu dönemde Alman dış politikasının hedeflerini Hitler şu sözlerle ifade etmiştir: “Nasyonal Sosyalist akım, onu bu günkü dar yurdundan çıkarıp yeni topraklara doğru yürütmek cesaretini göstermek zorundadır. Nasyonal Sosyalist akım, bu günkü nüfusumuza toprak düzeyimiz arasındaki dengesizliği ortadan kaldıracak tarihsel geçmişimizle bu günkü güçsüzlüğümüz arasındaki dengesizliği yok etmeye çalışacaktır. Dünya üzerinde insanlığın bekçileri olarak en yüksek ödevlerin bize düştüğünü bilecektir.”

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynak: Prof. Dr. T. ATAÖV, II.Dünya Savaşı ve Prof. Dr. B. DAVER, Çağdaş Siyasi Doktrinler.

 

İran’ın 15 Temmuz’daki Tavri ve Türkiye İle Yakınlaşma Süreci

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan düşürmeyi amaçlayan 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinin üzerinden bugün tam bir yıl geçti. Türkiye için tarihi bir dönüm noktası olan bu süreçte, İran’ın Erdoğan’ı neden destekledi?

Türkiye için tarihi bir önem taşıyan 1. yıl dönümü öncesinde, Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Rıza Hakan Tekin, 15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla geniş bir basın toplantısı düzenledi. Darbe girişimi gecesinde Türkiye’ye desteğini açıklayan İran’a teşekkür eden Büyükelçi Tekin, dostlukların zor dönemlerde ortaya çıktığını belirtti. Tekin, Türkiye’nin de zor zamanlarında İran’ın yanında olduğunu hatırlatarak, “Bu nedenle İranlı dostlarımızın desteği bizi şaşırtmadı” dedi.

İRAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ 15 TEMMUZ’DA DEĞİŞTİ

Ankara ile Tahran arasındaki ilişkilerde, 15 Temmuz gecesine kadar özellikler Suriye krizi konusundaki pozisyonların farklı olması nedeniyle ciddi bir gerginlik söz konusuydu. Ancak o gece her şey değişti.

Sputnik’e konuşan bağımsız Ortadoğu uzmanı Farzad Ramazani Bonesh, “İran Türkiye’yi desteklemeseydi, ülkede büyük bir kriz patlayacaktı ve bu kriz tüm bölgeyi tehlikeye sokmuş olacaktı ve Tahran bunun önüne geçti” ifadelerini kullandı. İranlı uzman şöyle konuştu: “Türkiye ile İran’ın son 2 yılki ilişkilerini ele alacak olursak, ilişkilerde olumlu gelişmelerin gözlendiğini söyleyebiliriz. Daha önce, Suriye krizinin çözümü başta olmak üzere bazı dış konularda ilişkiler gerilmişti. Şimdi gerçek bir entegrasyon ve temas edilecek noktaların çoğaldığı görülüyor.”

‘TAHRAN, GELECEĞE DÖNÜK BÜYÜK BİR ADIM ATTI’

İran’ın güvenlik bakımından Türkiye’de geçen yılki darbe girişiminin başarılı olması durumunda bölgenin karşı karşıya kalacağı riskleri ve ciddi sonuçları hesapladığını ifade eden Bonesh, “Türkiye ile dış siyaset alanında yaşadığı birçok ciddi ihtilafa rağmen İran, Türkiye’nin seçilmiş hükümetine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a desteğini ifade eden ilk ülkelerden biriydi. Tahran böylelikle geleceğe dönük büyük bir adım atmış oldu. Elbette ki Türkler bu tutuma değer verdi, bu durumu hatırlıyor ve bugün teşekkür ediyor” şeklinde konuştu.

‘BAZI KONULARDA İHTİLAFLAR DEVAM ETSE DE, KATAR KRİZİ’NDE AYNI TARAFTA YER ALDILAR’

İran ile Türkiye arasındaki ilişkilerin başarısız darbe girişiminin ardından düzeldiğini kaydeden Bonesh, “İran, bu yönde ilk adımı atmış oldu. (Baraj kurma ve nehirleri kurutma gibi) Diğer bazı konularda ihtilaflar ve tartışmalar devam etse de İran’ın desteği, iki ülkeyi birçok jeopolitik bölgesel konuda yakınlaştırdı. Bir zamanlar İran ile Türkiye’nin farklı pozisyonlarının bulunduğu konularda şimdi aynı tarafta olduklarını görüyoruz. Katar krizi buna örnek olarak verilebilir” ifadelerini kullandı.

‘ERDOĞAN, KOMŞULARIYLA ZITLAŞMAMASI GEREKTİĞİNİ ANLADI’

Bonesh, Erdoğan’ın taraftarlarının verdiği desteğin, Türkiye’yi birçok konudaki tutumunu gözden geçirmesini sağladığını, çıkmaz bir duruma giren Erdoğan’ın bazı siyasi taktiklerden vazgeçip, komşularıyla zıtlaşmaması gerektiğini anlamış olduğunu aktardı. İranlı uzman, “Erdoğan, birçok ülkenin (özellikle de Arap ülkelerinin) bu darbeye destek verebileceklerinin ve Türkiye’yi sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarının, oysa daha önce Türk liderinin zıtlaştığı İran ve Rusya’nın şaşırtıcı bir şekilde darbe girişimini kınadıklarının ve kendisine destek verdiklerinin farkına vardı. Rusya ve İran’ın gösterdiği çabalar, Suriye krizi ve Irak’ın iç işlerine müdahale etme konusunda Türkiye’nin geri adım atmasına ve agresif dış politikalarını gözden geçirmesine neden oldu.”

‘TÜRKİYE, ASTANA’DA ARTIK ESKİ SALDIRGANLIĞINI GÖSTERMİYOR’

İranlı uzman, sözlerini şöyle tamamladı: “Sonuçta bu durum, Tahran, Ankara ve Moskova’nın ileride bölgede işbirliği yapmalarını sağladı. Bu işbirliğinin olumlu sonuçlarından bir tanesini Astana sürecinde gördük. Astana’da artık Türkiye, eskiden gösterdiği saldırganlığı artık göstermiyor.”

Kaynak: Sputnik

Bölgesel Güvenlik Analizi: Türkiye’nin Yeni Güvenlik Mimarisi

DÜNYA’NIN DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGISI

21. yüzyıl içerisine gelindiğinde dünya da yaşanan olaylar en çok güvenlik unsurları çerçevesinde ortaya çıkmış bu etkileşim unsurları da yine güvensizlik ortamının oluşmasında başkarakter olan insanlığı etkilemiştir. Güvenliğe kavramsal olarak yaklaştığımızda, geçmişten günümüze farklı  anlamlar kazanmış olsa da son yıllarda terör faaliyetlerinin ve akabinde göç unsurlarının küresel bir hal alması ile ortak bir parantez içerisinde korunma, barınma ve insani varlığı sürdürme gibi manalarla somut ve ortak bir tanım almaya başlamıştır.  Güvenlik kavramı tarihsel süreç içerisinde farklı gelişmeler ile birlikte tıpkı değişen terör unsurları ve yapılanmaları gibi nitelik değiştirmiş, bireysel,  toplumsal ve ülkeler arası sistemsel bir ağ üzerinden farklı yapısal olgulara dönüşmüştür.

“Akademik Literatür içerisinde” güvenliğin tarihsel süreci incelendiğinde “Akademik çatı” altında hemfikir olunan ve herkesçe “aynı şekilde” yorumlanan sonuç, küreselleşme olaylarının artış göstermiş olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan güvenlik yapılanmasının değişkenlik gösterdiğidir. Soğuk Savaş ile birlikte başlayan kutuplaşma döneminde ülkelerin daha geniş perspektifte güvenlik politikalarına ihtiyaç duyduğu akademik ve tarihsel biçimde gözlemlenmiştir. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminde “Tarih Kronolojisi” açısından incelendiğinde Orta Doğu coğrafyası, El-Kaide’nin 2001’de ABD’ye olan saldırıları ile bambaşka bir yere evrilmiş “Terörizme Karşı Küresel Savaş” adı altında yapılan askeri müdahaleler ile güvenliğin önemi bölgesel ve küresel bazda daha da artmıştır. Arap Baharının başlaması ile dünya devletlerinin sonuçlarını tahmin edemeyeceği gelişmeler ortaya çıkmış, dünya siyaseti karmaşık ve düzeni bozulmuş bir olumsuz değişimin içerisinde kendini bulmuştur. Keşmekeş ve karışık mücadeleler ile sürekli safları değişen düşmanlıklar arasında yaşanan kanlı olayların gittikçe çoğalması, süreci daha fazla karmaşık hale getirmiş ve süregelen olaylar Orta Doğu’da liderlik yarışına dönüşmüştür.

Görsel sonucu

Ulusal ve uluslararası güvenlik yapılanması bağlamında özellikle Türkiye’nin jeopolitik konumu incelendiğinde ve göz önüne alındığında daha detaylı yapılanmaya ihtiyaç olduğunu söylememiz gerekmektedir. Özellikle, Orta Doğu boylamında yaşanan gelişmeler, küresel bağlamda etkilere sebep olmakla birlikte makro seviyede bölgesel tehlike arz etmektedir. Bununla birlikte, hali hazırda yaşanan “düşük yoğunluklu savaş”, “Asimetrik Tehdit”, “Hibrid Savaş”,” Ağ Merkezli Savaş” gibi gelişen ve değişen terör faaliyetlerinin bir savaş unsuru olarak sınırımızda hayat bulması hasebiyle yaşanan  gelişmelerin birinci dereceden bizi etkilemesi daha üst düzey güvenlik mekanizmalarımızı geliştirmemiz gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Ulusal güvenlik mimarisine genel anlamda  baktığımızda devletlerin kendi sınır güvenliklerini uzun vadede sağlamaya yönelik planlamaların ortaya koyduğunu görmekteyiz. Yapılacak olan strateji devletin tehdit olarak gördüğü hususları belirlemesi ve bu tehditlere karşı alacağı önlemlerin neler gerektiğine dair cevapları içermektedir. Sınırımızda gelişen olaylar farklı ana temalarda güvenliğimizi etkilemekte, ortaya çıkan yeni terör kavramları ile alınan önlemlerin yapısallığı da bu doğrultuda kendisini yenileme gereksinimi duymaktadır.

TÜRKİYE’NİN DIŞ TEHDİT ALGILAMALARI VE  BÖLGESEL GÜVENLİK YAPILANMASI

Akademik literatür genelliği açısından ülkeler saat yönüne doğru incelenmiştir.

Yunanistan

İki ülke arasında sıkça yaşanan sorunlar özellikle Türkiye’nin çevre ülkelerle yaşadığı politik ve askeri sorunların aynı döneme denk getirilmesi ile dünya gündeminin en yoğun olduğu zamanlarda Türkiye’nin geçici olarak gündem dışı tutulmasına çalışılsa da, ulusal çıkarlar göz önüne alındığında sürekli bir karşıtlık ortamının olması mümkün görülmemektedir. İki ülkenin de NATO üyesi olması ve özellikle Yunanistan’ın bunu kullanarak adaları silahlandırması, Türkiye’nin ileri zamanlarda güvenlik açısından etkileneceği bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Yunanistan Türkiye’nin jeopolitik olarak zor duruma düştüğü zamanlarda Türkiye’yi zayıf duruma düşürebilmek için kritik hamlelerde bulunması hasebiyle bu sınır güvenlik açısından dikkatle takip edilmelidir.

Ukrayna

Ülke gücü ve tutumları itibariyle tehdit olarak görülmemektedir. Ancak gerek bölgelerde ki çatışma ortamını gerekse Rusya – AB – NATO  arasında güç çatışmalarından dolayı  sürekli takip ederek, güç odaklarının etki sağlama çabalarında ulusal menfaatlerimiz istikametinde pozisyon almamız gerekmektedir.

Bağımsızlığını kazanma sürecinden kriz anına kadar geçen süreçte Ukrayna her zaman AB ve Rusya’nın mücadele alanı olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Gerek coğrafi, gerek siyasi olarak Ukrayna her iki tarafın güçlü olabilmek adına hakim olmak istediği bir ülkedir.[1]

Rusya

Dünya savaşları ve sonrası Soğuk Savaş döneminde ilk sıralarda tehdit unsuru olarak gördüğümüz ve güvenlik politikamızın önemli bir kısmının kendisine karşı tedbir olarak şekillenmesine sebep olan bu ülke, değişen bölgesel şartlar nedeniyle şimdilik tehdit olarak görülmemektedir. Şu an itibari ile Bölgesel ve küresel menfaatlerimiz açısından iş birliği yaptığımız bir konumda bulunan Rusya’ya yaklaşımlarımız, geçmişten ders almış emin şekilde adım atan bir Türkiye niteliğinde olmalıdır.

 Ermenistan

Ülke olarak askeri açıdan herhangi bir yaptırımları söz konusu olamaz. Fakat bölgesel bağlamda güvenliğimiz açısından özellikle Avrupa birliği üyesi ülkeler üzerinde yapmış oldukları lobi çalışmaları, güvenliğimizi dolaylı olarak etkileyebilir derecededir.

1980’li yılların sonları itibarıyla çoğunluğunu Ermeni asıllı yazarların hazırlayıp yayımladığı ve yayımlattığı, özellikle Avrupa ülkelerinde ve ABD’de yapılan bütün yayınlarda Ermeni diasporası kavramının kullanıldığı görülmektedir. ABD’de yaşayan Ermenilerin sayısı, Ermeni diasporasının yaklaşık %40’ına karşılık gelir ki bu da oldukça büyük bir orandır. Bir diğer yoğun nüfus ise Fransa’da yaşamaktadır. Bunların büyük bir kısmı sermaye kesimini temsil eden, ticaretle uğraşan ve büyük ticari bağlantıları dolayısıyla nüfuz sahibi kişilerdir. Ermeni lobisi olarak tanımlanan ve ABD’de oldukça etkili olan grubun yöneticileri de bu Ermenilerdir.  Bu Ermeniler yaptıkları büyük oranda maddi yardımlarla hem bu faaliyet için gerekli olan finansmanı sağlamakta hem Ermenistan’ı ayakta tutmakta hem de oy ve dolar adlı iki kavram üzerine kurulmuş olan ABD hükümet politikalarını etkileyebilmektedirler. [2]

İran

Türkiye ve İran’ın, tarih boyunca birbirlerine karşı fazla düşmanca duygular beslemeyen, ancak bölgede etkinlik sağlayabilmek için birbirleri ile daima rekabet içinde olan, devlet geleneğine sahip köklü iki ülke olduğu görülmektedir. Bu nedenle zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır. İran’ın birkaç yıl öncesine kadar, Türkiye’yi zayıflatarak kendisini bölge etkinliği konusunda üstün duruma getirmek için PKK/Kongra-Gel örgütüne verdiği desteği, Türkiye’de eylem kapasitesini artırsın diye ve bunun yanı sıra PYD’nin Suriye’deki operasyonlarına enerjisini etkili kullanması için PJAK ile girdiği ateşkes sürecini ve rejim ihracı politikalarını unutmamak gerekir. İran son zamanlar Türkiye ile yakınlaşma politikası uygulamakta, siyasi, askeri ve ekonomik alanda ilişkileri geliştirmek istemektedir. Özellikle Suriye ve Irak bölgelerinde stratejik açıdan yaptıkları planlarda Rusya-İran-Rejim ve zaman zaman PYD ile aynı çizgide durarak Türkiye ile de menfi yaklaşımlarda bulunmaktadır. Ortadoğu’da söz sahibi olmak için her türlü tutum ve davranışı sergileyen İran Suriye’de önemli bir güç unsuru olmak ve stratejik açıdan bölgede söz sahibi olmak için her yolu deneyecektir. Bu noktada İran’a tutum ve yaklaşımlarımızı güvenlik açısından dikkatle irdelemeliyiz.

Görsel sonucu

Irak

Kuzeydeki yönetimin, davranışları ve etki alanı ile alakalı özellikle son zamanlarda ki referandum çıkışı ile ilgili durum ve tutumlar dikkatle takip edilmesi gereken bir konudur. Kuzeydeki yönetimin teröre olan desteği, tutum ve davranışlarının, Türkiye aleyhine bir tehdide dönüşmesi ülke güvenliği açısından son derece önemlidir. Şu an Güney bölgemizde terör destekli bir ülke kurma yaklaşımı içerisine giren güç unsurları, bu bölge ile birleşerek önemli derecede toprak elde etmeleri ve ülke statüsü kazanmaları Türkiye açısından ileri zamanlarda terör ile mücadele vermenin daha ötesine geçerek bir ülke ile girilen savaşın başlangıç noktasını oluşturacaktır. Bu noktada Irak konusunda ihtiyatlı olunması gerekmektedir. Ayrıca ABD’nin askeri gücünü Irak’tan çekmesini neticesinde, ABD’nin kuzeydeki yönetimin hamiliğini yapma gibi bir isteği söz konusu olması durumunda hem bölgenin hem Türkiye’nin güvenliği açısından son derece tehlikeli bir hale gelmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki  Irak’taki nihai amaç, kuşkusuz tüm gücü Irak’ın kuzeyinde toplamak , bölge denetimini sağlamak ve bu parçayı Suriye’deki YPG alanlarıyla birlikte iki ülkeyi içine alan bölgesel hatta toplamak. Bu alanlara İran ve Türkiye’den “koparılması hedeflenen toprakların dahil edilmesi” ise planın uzun vadeli ayağını oluşturuyor. Bu noktada ülkemiz Milli Müdafaa şuuru ile hareket ederek bölgede etkisini net şekilde göstermesi güvenlik politikalarımızı son derece yakından ilgilendirmektedir.

Görsel sonucu

Suriye

Suriye konusunda rejimin düşmesine ve Suriye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelik uygulanan politikalarımız zaman zaman bölgede yalnız kalmamıza neden olsa da şu an vermiş olduğumuz mücadele Suriye’den öte kendi güvenliğimiz açısından son derece önemlidir. Bu noktada Suriye’nin bize karşı uyguladığı geçmiş politikalarını hatırlatmakta  fayda var. 1999 yılında Abdullah Öcalan yakalanana kadar PKK terör örgütüne destek veren ve himayesine alan bir tutum sergileyen Suriye, zaman zaman PKK’yı yönlendiren taraf konumunda olmuştur.

Günümüze geldiğimizde sınırda yapmış olduğumuz operasyonlar milli bütünlüğümüz açısından son derece önemlidir. Bölgede yaşananlar kimi taraflarca Suriye’nin iç işleri olarak kabul görse de Suriye’nin sınırında yer alan bütün noktalar Türkiye’nin bekası açısından son derece önemlidir. En son El Bab’ın DEAŞ’tan temizlenmesi ülke güvenliğinin ve dokunulmazlığının seyri açısından oldukça önemliydi. Bu noktada  El Bab’ın Afrin ile Ayn El Arap arasındaki Münbiç ile birlikte en büyük iki yerleşim yerinden birisi olması güvenlik açısından kritikti ve bu noktada El Bab ele geçirildiği takdirde YPG çok rahat bir biçimde Afrin’le coğrafi bağlantıyı sağlayabilecekti.  DEAŞ açısından olaya bakıldığında, Rakka’dan sonra Suriye’de en güçlü olduğu yerleşimlerden biri olması dolayısıyla burası önem taşımaktaydı. Dolayısıyla El Bab, coğrafi konumu, nüfus yapısı itibariyle hem DEAŞ ile mücadelede hem de YPG/PYD ile mücadelede önemli bir işlev üstlenmiş pozisyonda. Buranın ele geçirilmesiyle YPG/PYD’nin  Kuzey Suriye’de bütüncül bir bölge kurmasını engellemiş olmakla birlikte güvenliğimiz açısından da önemli stratejik bir atak yapmış olduk.

Suriye’nin Kuzey bölgesinde YPG/PYD tarafından izole edilmiş bir bölge söz konusu olmakla birlikte yine sınır güvenliğimiz açısından önemli bir yere sahip olan Afrin konusu ileride güvenliğimizi etkileyecek bir başka bölgelerden sadece bir tanesi. Fırat Kalkanı ile bu izole edilen bölgelerin arasına girilmiş olmakla birlikte Afrin’in Türkiye’ye sınırı olması münasebetiyle güvenlik açısından yeri oldukça  önemlidir.

fırat kalkanı son durum harita ile ilgili görsel sonucu

Afrin

Afrin, Halep kent merkezi dışında kalan ve Halep vilayetinde en fazla Kürdün yaşadığı bir bölgedir. En son yapılan sayımda 250.000 olduğu ve çoğunluğu Kürt nüfusun oluşturduğu bilinmektedir. Bölgede Barzani çizgisinde bulunan Kürt nüfusunun ve Kürt milliyetçiliğinin fazla olması ve alan olarak geniş bir ölçeğe sahip olması burada verilecek olan mücadelenin biraz daha çetin olacağını göstermektedir.

Afrin Kürt dağı bölgesinde nüfus yoğun olarak Kürt olsa da Türkiye’ye komşu kuzey bölgesinde Türkmen köyleri de olduğu göz ardı edilmemelidir. Afrin bölgesinde Türkmen köylerinin hakimiyeti için ÖSO ve YPG/PYD arasında sıkça çatışmalar yaşanmaktadır. Kürt kaynaklara göre Azzaz bölgesinde Türk, Kürt ve Arapların bulunduğu ancak Kürtlerin burada azınlıkta olduğu bilinmektedir.

Görsel sonucu
İç Savaş Sonrası Etnik Yapıda Değişim

Sonuç Olarak

‘Yeni Güvenlik Mimarisine’ bölgede gelişen olaylar ekseninde yeni bir bakış açısı ortaya koymamız gerekmektedir. Geliştireceğimiz güvenlik unsurları Misak-ı Milli hudutları doğrultusunda ve sınır güvenliğimizin korunması bağlamında bölgesinde daha güçlü  ve oyun kuran Türkiye ile mümkün olmaktadır. Tüm bunların oluşması için Türkiye’nin, kendi sınırları içinde savunmada kalmaması ve teröre karşı önleyici tedbirler alması böylelikle bölgesinde önemli bir güç unsuru olması gerekmektedir. Tam bu noktada Güvenlik için yapılan stratejiler özellikle sınır ötesi operasyonlarla birlikte Türkiye’nin güvenlik konusunda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Özellikle Fırat Kalkanı güvenlik bağlamında sınır korumasının ne kadar önemli  olduğuna dikkat çekmiştir. El-Bab ile birlikte Kilis-Gaziantep sınırında DEAŞ’e karşı alınan güvenlik hattı sağlanmış olup bu bağlamda terör ile mücadele kapsamında yeni bir strateji uygulayarak Re-aktif durumdan Pro-aktif hale geçilmiş  ve terör odakları sınır dışında imha edilmeye başlanmıştır.

Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisi, ülke içerisinde ve bölgesinde yer alan terör gruplarına karşı Anti-Terörizm yaklaşımı ile yani  teröre karşı her konuda caydırıcı önlemi, eylemi ve stratejik taktiği  kapsaması ile oluşturulacaktır.  Terörü önleme ve güvenliği sağlama kapsamında: terörizmin önlenmesini ve onunla savaşılmasını sağlayan önlemler alınmalı, sınır ötesinde güvenli bölge oluşturmalı, insani kaynaklar; uzmanlaşmış kişiler ve kurumlar; gerekli yasama faaliyet ve süreçleri; silahlı kuvvetlerin askeri gücü ve yetenek gerekli unsurlarını daha aktif ve etkin kullanılarak stratejik konum itibari ile güvenliğine yönelik politikalar üretmelidir. Anti-terörizm kapsamında terörizme karşı alınan önlemler, terörist saldırılar meydana gelmeden önce yürürlüğe sokulmalıdır. Bu kapsamlar içerisinde devletimiz risk değerlendirmeleri yapmalı, yüksek güvenlik önlemleri almaya gayret göstermelidir. Batı ve Doğu ülkeleri arasında transit geçit özelliğini lehine çevirerek iki blok arasında ki iş birliğini sağlama amacı güderek dünya ülkelerine yakınlaşmayı ve güvenliğini esas alan kazanımlar elde etmelidir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


[1] UTKU, Akın,(2014). http://www.evsam.org/utku/99-ukrayna-rusya-sorunu-ve-bolgesel-etkileri.html Erişim Tarihi: 12.07.2017.

[2] İYİAT, Bora,(2015). http://devlet.com.tr/makaleler/y80-BIR_KARA_LOBICILIK_ORNEGI_OLARAK_ERMENI_DIASPORASI.html Erişim Tarihi: 12.07.2017.

Türkiyeli Şiilerin Mezhep Gerilimine Yönelik Endişeleri

Türkiye’de TBMM’nin 2010 raporuna göre yaklaşık 3 milyon kadar yani ülkemizin %4’ü gibi ufak bir diliminde yer alan bir Şii nüfus yer alıyor. Bu Şii nüfusunun hemen hemen hepside Şiiliğin Caferi kolunu takip ediyorlar ve çoğunlukla Kars, Ardahan, Iğdır, Erzurum, Ankara, İzmir ve İstanbul’da yaşıyorlar. Büyük şehirlerdeki birkaç Fars ve Kürt dışında ezici çoğunluğu Azeri halkına mensuplar.

Genel olarak mezhepsel sıkıntılara bağlı gelişen toplumsal entegrasyon sorunu gereği olsa gerek, Caferi toplumu siyasi yaşamda milliyetçi partilere daha yakınlar. Çünkü milliyetçiler onların mezhebine değil konuştukları dile bakıyor ve Caferiler genelde Azeri oldukları için en azından bu bağ üzerinden topluma entegre olabiliyor ve böylece temsil edilebilecek bir nokta elde ediyorlar. Kendi sorunlarını mecliste dile getirmek için ayrı bir parti kursalar zaten nüfuslarının az olması sebebiyle barajı geçemez dışarıda kalırlardı. Bu yüzden ideolojik görünümlerinin kaynağında tam olarak neyin yattığını anlamak zor. Belki gerçekten milliyetçiler belki de kendilerini gösterebildikleri tek yer burası olduğu için bu yolda ilerlemeye çalışıyorlar, bilemiyoruz.

Kendi yaşadıkları bölgeler olan kuzeydoğu Anadolu bölgesi Türkiye’nin en sıkıntılı bölgelerinden. Sert iklimi, yoksulluğu, değişen demografisi, işsizliği, göç vermesi, ıssızlığı, dağlık yapısı ve yaşlanan nüfusu gibi problemleriyle kendilerini terk edilmiş hissediyor olmaları normal. Bu sorunlar sebebiyle yaptıkları taleplerine, sorunların hala devam etmesinden dolayı olsa gerek cevap verilmediğini hissediyorlar yani dikkate alınmadıklarını hissediyorlar. Zaten bu yüzden bu bölgelerin insanı memleketinden ziyade Ankara ve İstanbul’da yaşıyor. Ayrıca Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesine de çeşitli sebepler yüzünden farklı zamanlarda yoğun biçimde göç etmişler.

Örneğin bölgedeki vatandaşlarımızın en büyük talepleri Avrupa’da sık rastlanan kış maaşı uygulaması. Çünkü kışın bölge gerçekten iş hayatını sekteye uğratacak şekilde zor olduğundan büyük zararlara yol açıyor. Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu yüzden kışları, sert bölgelerin insanlarına mağdur olmasınlar ve iklim yüzünden iflas edip aç kalmasınlar diye maaş veriliyor. Bir nevi işsizlik maaşı işte. Eğer bu talep yerine getirilse, kesinlikle bölgedeki nüfus azalışı daha yavaş olacaktır.

Taleplerinden dolayı kış maaşı arzusunu tekrar dile getirdiğime göre artık konuya girebilirim.

23 ocak 2017 tarihinde Ehli Beyt Alimleri Derneği bir açıklama yaparak Caferilerin TV kanalları olan On4 Tv ve Kanal 12’nin kapatılmasıyla ilgili olarak endişe içinde olduklarını ve 15 temmuz FETÖ darbesiyle bu kanalların alakası olmadığını söylemeye çalıştılar ama kamuoyu bu kanalların kapandığından bihaber olduğu gibi bu açıklamayı da kimse duymadı. Böylece bu vatandaşlarımızda iletişim alanında bu tür bir mağduriyet yaşadılar. Aslında gerçekten bu kanalların hiçbir siyasi yönü olmadığı gibi sadece itikadi konular işleniyordu.

Türkiye’de son zamanlarda Suriye, Irak ve birazda Yemen’deki mezhep bazlı iç savaşlarla bağlantılı olarak belirgin bir şekilde artan mezhepçilik tehlikesi mevcut. Bu durum haliyle ülkemiz içindeki farklı azınlık toplumlarını rahatsız ediyor. Bu konuda Alevi yurttaşlarımız daha çok konuşuluyor, çünkü onların kayda değer bir nüfusu var ama aynı hassasiyetin Caferiler için gösterilmediği görülüyor. Oransal olarak nüfuslarının fazla olmamasından olsa gerek, onların tedirginlikleri “nasıl olsa bir şey yapamazlar” veya “fazla bir oy getirileri yok”düşüncesiyle önemsenmiyor olsa gerek, medyamızda devamlı bir Şii karşıtlığı pompalanıyor.

Şahsen ben “Acaba Alevi toplumunun nüfusu da Şiiler gibi az olsaydı onlarda mı aynı muameleye yani karşıt propagandaya maruz kalırdı?” diye düşünmeden edemiyorum. Aslında Azerbaycan ve İran’dan göç alan bir ülke olduğumuzu hesaba katarsak Caferi nüfusunun yükseliyor olabileceğini hesaba katmakta yarar var.

Al-Monitor bu konu hakkında yaptığı bir araştırma için uzman görüşü almaya çalışırken uzmanların hiçbiri isminin yayınlanmasını istemiyor. Sebebini sorduklarında ise birisi cevap olarak “Türkiye’de böyle bir yazı yazdığında İran ajanı olmakla suçlanırsın” demiş. Başka biriyse “Türkiye’de Sünni’likten Şii’liğe geçiş yapan insanlarımız var ve bunlar ‘sapık ve anormal’ muamelesi görüyor” diyor. Bir başkası ise Türkiye’deki durumla ilgili “Kendi camimizde bile dilediğimiz gibi hareket edemiyoruz, sürekli gözetim altında tutulduğumuzu hissediyoruz ve olabilecek saldırılardan çekiniyoruz” şeklinde açıklamada bulunuyor.

Camilerine yönelik olası saldırılardan korkmaları normal çünkü geçen yıl Ankara’da IŞİD’e yönelik düzenlenen ev baskınlarında bir Şii camisine saldırı planı ortaya çıkmıştı. Ayrıca bazı gözaltına alınan IŞİD mensubu Suriyeli mültecilerin WhatsApp mesajlarından İstanbul’daki Şii camilerin araştırılması ve buna yönelik eylem yapılmasıyla ilgili görüşmeler ortaya çıkmıştı. Demek ki Türkiye’de 300’den fazla bulunan Şii camisi için böyle bir tehlike mevcut ama bu camilerde hiçbir güvenlik önlemi yok. En azından üst araması yapmak için iki polis konulabilir veya cami’nin etrafı olası bombalı araç saldırısı için beton bloklarla çevrilebilir bence(ben güvenlik uzmanı olmadığım için aklıma sadece bunlar geliyor). En azından bunu yaparsak belki Caferi vatandaşlarımız, en azından onları düşündüğümüzü hissedebilir ve unutulmadıklarını düşünmeye başlarlar. Böylece Türkiye hakkındaki hem içteki hemde dıştaki mezhepsel algıyı tersine çevirebilir ve Ortadoğu için örnek teşkil edebiliriz.

İran’da okumuş ama Şii olmayan önemli bir gazetecinin al-Monitor’a verdiği demeçte; Türkiye vatandaşı olan her Şii potansiyel bir İran ajanı olarak görüldüğünü söylüyor. Onların siyasi ve ekonomik alanda dışlanmış olmasını ve kamuda yer bulamamalarını da buna bağlıyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir araştırma, Türkiye’deki İran karşıtlığının ABD karşıtlığından daha yaygın olduğunu göstermişti. Çünkü hem seküler hemde dindar insanlar İran karşıtlığında birleşiyorlar, bu da Türkiye’deki Şiilerin Türkiye’ye sadakati konusunda soru işaretleri doğuruyormuş. Bu bağlamda baktığımız zaman FETÖ’nün MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı İran ajanı olmakla suçlaması garipsenecek bir durum değil aslında.

Özellikle Suriye iç savaşının başlamasıyla, sadece Alevi veya Şii karşıtlığı yapan ve onları hedef gösteren bir yığın site ortaya çıktı. Hatırlarsanız devletin televizyonundan bile “Bir insanın Şii olması İsevi olmasından daha kötü” şeklinde açıklama yapılabilmişti. Üstelik bu açıklamayı yapan Türkiye’nin saygın üniversitelerinden birinin rektörüydü. Dediğine göre Şiiler münafıkmış ve münafıklık kafirlikten daha kötü bir durummuş. Haklı mı değil mi orasını ben bilemem ama emin olduğum bir şey var ki; Doğru olsun veya olmasın bu, devletin televizyonundan insanların gözü önünde söylenir mi?

Daha geçen ay Trump yönetiminin İran ile yaşadığı problemlere bağlı olarak olası bir savaşla ilgili internette çıkan bir haberin altına “Allah kafirlerle münafıkları birbirine düşürecek” gibi bir yorum okumuştum. Yine Azerilerin Türkiye’ye göçüyle ilgili bir mevzu için “Azerilerin Şii toplum yapısı Türkiye’nin muhafazakar yapısına uygun değil” yorumları da yapılıyordu. Bu aramızda kimlerin olduğunu gösterir gibi ve bu nefret birikimi Türkiye’nin İran ile akılda kalır bir didişmesi olmamasına rağmen oluştu. Yani tamamen başka ülkelerin problemleri üzerinden. Acaba İran’da da insanların düşüncesi bize karşı böyle midir diye merak ediyorum.

Benim çevremde üniversitem sayesinde tanıdığım Azeriler çok. Oturduğum bölgede ise birkaç Şii Kürt var. Örneğin bir Şii Kürt arkadaşım Hakkari’den Mersin’e gelmiş. Hakkari’ye ise zamanında İran’dan göç etmişler. Çünkü o dönem Türkiye’de işsizlik İran’ın altındaymış ve Hakkari’de akrabaları varmış. Hem Azeri hemde Kürt olan Şii tanıdıklarım, bu mezhep gerilimi konusunu milliyetçi duygularının daha ön planda olmasından dolayı pek önemsemeseler de Türkiye genelinde önemseyenler de çok.

Ben bir Şii değilim, hatta İran’daki rejimden zerre haz etmediğim gibi kendi sol tabanlı halkı tarafından devrilmesini bile istediğim oluyor ama kendi halkı tarafından. Yani başka ülkelerin liberal müdahalesiyle değil.

Ben Şii değilim ama Şii karşıtlığının hem Türkiye hemde Türk dünyası için büyük bir facia olacağı kanaatindeyim. Zamanında iki Türk hanedanlığının yani Osmanlı ve Safevi hanedanlıklarının birbiriyle savaşları her ikisini de 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük sefaletlere ve bunalımlara sürüklemişti ve işin dahada kötüsü o zaman yaşananlar, bugün bizlere büyük bir meziyetmiş gibi anlatılıyor. Halbuki bu anlatım tarzı Safevileri bağrına basmış Azeri halkını da üzüyor.

Türkiye’de pek bunu hissetmesek bile dünya genelinde her 5 Türk’ten biri itikadi olarak Şii mezhepten(Azeriler, Kaşgay Türkleri ve Türkmenlerin çoğu). Türkiye’de pek oranları olmasa bile bu karşıtlık insanları bizden soğutur. Hatta ülkemizdeki Azerilerin çoğunun Şii olduğunu düşünürsek onlara karşı yapılacak olası eylemler, bizim en değerli dostumuz olarak gördüğümüz Azerbaycan’la bile aramızı bozabilecek nitelikte. Azerbaycan vatandaşlarında “Anadolu Türkleri mezhep yüzünden bizi sattı” düşüncesi oluşmasını istemeyiz herhalde. Böyle tehlikeli bir düşünceyi, dinleri ve onun kaçınılmaz şekilde ortaya çıkardığı mezhepleri bir kenara atmadan nasıl engelleyebiliriz ki? Bu sorun belki şimdi pek gündemde olmadığı için önemsiz gelebilir ama gelecek için büyük bir risk potansiyelinde.

Arap dünyasında Şiilerin oranı belli bölgeler dışında(Lübnan, Yemen, Irak, Basra körfezi) genele baktığımız zaman 300 milyonluk nüfusun içinde 30 milyonla pek bir yer kaplamıyor ama bizde durum böyle değil. Araplarda %10, bizde ise %20. Bundan dolayı eğer biz bu tür söylem ve faaliyetleri devam ettirdiğimiz takdirde Arap dünyasından bile daha feci şekilde bölünebiliriz. Bu yüzden ben Şii karşıtlığının körüklenmesini veya körükletilmesini Türk dünyasının bütünlüğüne bir ihanet olarak yorumluyorum.

O yüzden aman dikkat!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Strateji Dahisi: Tiryaki Hasan Paşa

Tiryaki Hasan Paşa 1521 yılında Budin’de doğan Osmanlı İmparatorluğu Beylerbeyi. Enderunda yetişmiş, saraydan çıktıktan sonra Zigetvar beyi sonrasında Zigetvar beylerbeyliği görevinde bulunmuştur. 1594 de Bosna valiliği sonrasında Kanije valiliği verilmiş ve 1597 yılında Macarları iyi tanımasından ötürü Macaristan genel valiliği yapmış ve bu görevinde iken emekliye ayrılmıştır. Zigetvar beylerbeyliği sırasında Eflak’ta yapılan bir çarpışmada etrafındakiler geri çekildikleri zaman bunu kabullenemeyen Hasan Paşa’nın tek başına atını düşmanın üzerine sürdüğü ve ancak kethudası atın dizginlerine yapışarak buna engel olduğu bu beyin ne kadar cesur olduğunu gösterdiği için yayılan rivayetlerdendir. Aynı zamanda kendisine kahveye olan düşkünlüğü sebebi ile Tiryaki lakabı takılmıştır.

Kanije Müdafaası

1600 yılında ele geçirilen Kanije Kalesine Tiryaki Hasan Paşa atanmış, kaleye asker, cephane ve erzak bırakıldıktan sonra Osmanlı ordusu geri çekilmişti. Bunu fırsat bilen Nemçe’liler Papalık, İspanya ve Malta askerlerini de alarak Kanije ihatası için sayısı 80.000’e varan asker, 47 büyük muharebe topundan oluşan  bir ordu ile yola çıktılar. Tiryaki Hasan Paşa bölgeyi çok iyi tanıması ile kurduğu istihbarat ağı sayesinde bu hareketi önceden haber almış ve tedbir için  cephane ve  erzak stoklanmış, beylerbeyliği görevinde de bulunduğu bölgeden asker toplanarak emrindeki garnizon kuvvetlerinin sayısı 9.000’e ulaşmıştı. Düşman öncüleri vardığında çok çok ilerlemiş yaşına rağmen hala kurnaz ve cesur bir adam olan Tiryaki Hasan Paşa, garnizonda ki 100 küçük savaş topunun ilk evrede kullanılmamasını emretti. Düşman, saldırısına yalnız tüfek ile cevap veren rakibinde top olmadığı kanaatine varmış ve vakit kaybetmeden kaleye bir genel hücum düzenleyerek Hasan Paşanın tuzağına düştü. Bütün topların aniden ateşlenmesi ile ağır kayıp veren Haçlı Ordusu saldırılarını daha da sertleştirdi. Bu sırada Hasan Paşa en güvendiği elçisi ile Sadrazam Ekrem Yemişçi Hasan Paşa’ya mektup gönderip yardım istedi.

Sadrazam ilk önce yardıma geleceğini söylemesine rağmen daha sonra Arşidük Matyas’ın İstoni-i Belgrad kalesini zapt eylemesi nedeni ile oraya gidileceğini bildirdi. Bunun üzerine Tiryaki Hasan Paşa, düzmece bir mektup oyunu tasarladı. Sadrazam ile yaptığı ve yazısında ‘’ Kalemizde 30.000 asker ve 1 yıllık erzak ile mühimmatımız vardır. Son kelam devletlim bize yardıma gelmenize gerek yoktur.’ diyor, Serdar-ı Ekrem Yemişçi Hasan Paşa’nın ağzından ise Sultanın ordusunun yakında olduğunu ve yakında yardıma yetişeceğini söylüyordu. Bu sözde yazışmaları düşman eline geçmesi sağlayarak mektupları eline geçirdiğini sanan Arşidük Ferdinand’ın paniğe kapılmasına ve Osmanlı Ordusu yetişmeden kaleyi almak için taaruz etmesine sebep oldu. Bu taaruzun ardından istediğini alamayan Arşidük ihataya devam etti. Bu sırada İstoni-i Belgrad kalesinin düşmesi ardından Arşidük Matyas da yardım için kuvvetleri ile birlikte Haçlı Ordusu’na katılmış, Sadrazam’ın ordusu ise ricat halindeydi. Bu hadise üzerine Tiryaki Hasan Paşa askerlerine “Gâzilerim!.. Evlâdlarım! Bugün yiğitlik günüdür. Mertlik demidir. Düşman çok fakat îmânı yok. Hamdolsun hepimizin göğsü îmân nuru ile doludur, ölürsek şehîd olur Cennet’e gideriz. Kalanlarımız Gâzilik rütbesiyle şereflenir. Dînimiz uğruna Hak yoluna cihâd ediyoruz. Düşman kırıldı, artık kaçmaya yüz tuttu… Pâdişâhımızın ekmeği hepinize helâl olsun! Vurun yiğitlerim! Koman gâzilerim! Zafer sizindir!..” sözlerini söylemiştir.

Düşman ordusunun gücü önemli ölçüde artmış olmasına rağmen kaleyi alamamış, Kanije’nin etrafı bataklık olmasından dolayı kaleye yaklaşmak bir yana şiddetli müdafaa nedeni ile siperlerinden bile çıkamamışlardı. Uzayan muhasara nedeni ile kalede yiyecek ve cephane azalıyor olmasına rağmen Kalede eğlence varmış gibi sürekli Mehter marşları çalınıyor ve düşman en amansız ve çetin rakip olan kış mevsiminin de bastırması üzerine iyice moral kaybediyordu. Bu moralsizlikten yararlanmak adına  Tiryaki Hasan Paşa yeniden bir mektup yazarak Sadrazam’dan yardım istedi. Sadrazam maiyetindekilerin muhalefetine rağmen Zigetvar’a kadar geldi.

Burada askerin huzursuzlu yaratması ile Kanijeye kadar ileryemese de, Sadrazamın ordusunun Zigetvar’a kadar gelmesi düşman üzerinde olumsuz bir tesir yaptı.  Tiryaki Hasan Paşa harp meclisini topladı ve kalenin daha da uzayacak bir muhasaraya dayanamayacağı kanısına varıldı. Şiddetli soğuk ve yağmurdan yararlanılarak, sabaha karşı bir huruç harekatı planlandı. 18 Kasım 1601’de Şafak söker iken Tiryaki Hasan Paşa ve 800 serdengeçti tekbirler getirerek düşman saflarına daldılar. Sahte mektuplar sebebi ile Sultanın ordusunun yetiştiğini sanan Arşidük Ferdinand, kendisinin altın tahtı 47 büyük topu, 14.000 tüfeği, 60.000 çadırı, 15.000 kazma kürek, binlerce erzak ile birlikte şan, şeref ve onuru da arkasında müdafilere bırakarak askerleri ile birlikte Beç’e kaçtı. Kazanılanlar hem madden hem manen çok değerli idi. Zaferden sonra bile “Bu nusrat-ı mücerred Hak Teâlâ’nın inayeti ve Hazret-i Resulü Ekrem’in mucizat-ı eseridir” diyerek tevazu gösteren Tiryaki Hasan Paşa’ya Sultan tarafından değerli taşlarla süslenmiş üç hilalli bir sancak ve Hattı Hümayun göndermişti. Padişah mektubunda söyle diyordu. ‘”Yerin ve göğün sahibi olan yüce Allah’a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti’ne senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde, nice zaferler nâsib eyledi…Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i âliyye askerlerini, kendi yolunda cihâd eylerken görürüz…Şanlı Kanije serencâmınızı (serüvenlerinizi) bütün tafsilatıyla öğrendim…Berhudar olasınız, iki cihânda yüzleriniz ak ola…Sana, vezirlik (meraşallık rütbesi) verdik. Helâl olsun.Seninle bile bulunan askerlerim dahi, manevî oğullarımdır. Cümlesinden yüce Mevlâ razı olsun.Ettiğiniz bilcümle tedâbir (tedbirli işleriniz) makbûl-i hümâyûnumdur.Her birinizi, Hak teâlâ hazretlerine ısmarlıyorum…Kendisine Hattı Hümayun ve Vezaret Payesi gelmesinden sonra Tiryaki Hasan Paşa, yinetevazu göstererek “Kanije Müdafaası gibi pek küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler, devletin vezirliği bizim gibi kocamış ihtiyarlara mı kaldı”  demiştir.

Yetenekleri sayesinde girdiği hiç bir savaşta yenilgi yüzü görmeyen Tiryaki Hasan Paşa, Kanije Zaferi’nden 10 yıl sonra Budin’de vefat etti. Ruhu şad, Mekanı cennet olsun.

İhsan Akbel*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

Kaynakça

-Danişmend, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.III, s. 284-289, İstanbul, 2011.

-Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Büyük Osmanlı Tarihi, c. III, s.83-90, Ankara.

-Ersever, H.Ziya, Kanije Savunması Ve Tiryaki Hasan Paşa, Ankara, 1986.
-Osman Nuri Topbaş, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, III.Bölüm, Kısım Tiryaki Hasan Paşa

-Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi,Türkiye Gazetesi,1.Baskı,İhlâs Matbaacılık,Alfabetik Sıra –

-Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları

                                                                                                                                                                            

Suudi Arabistan’da Din ve Devlet İlişkileri

Suudi Arabistan’da ulema, ne kadar itibarlı bir mevkide olursa olsun, adımlarını reel politiği gözeterek atmak, kararlarını buna uydurmak, yani dengeyi tutturmak mecburiyetindedir.

21 Haziran günü babası Kral Selman’ın veliahtı ilan edilen Prens Muhammed, düzenlenen merasimde Suudi Arabistan’ın dini hiyerarşisinde en tepedeki iki alimin arasında fotoğraf vererek devlet erkanının biatlarını kabul etti.

Bu isimlerden ilki olan Başmüftü makamındaki Abdülaziz Alü’ş-Şeyh, musafaha etmek suretiyle “Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünneti üzere” Muhammed bin Selman’a biatını arzetti. İkinci alim Büyük Alimler Heyeti’nin duayen ismi Salih el-Fevzan’dı. Suudi Selefiliğinin son elli yılında önce gelen birkaç alimden biri olan Şeyh Fevzan’ın biatına Prens Muhammed onu alnından öperek mukabele etti. Diğer alimler de Suudi ailesi ve devlet erkanıyla beraber sırasıyla biatlarını sundular.

Suudi Arabistan’ın konumu

Halen Suudi dini hiyerarşisindeki en üst isim olan Abdülaziz Alü’ş-Şeyh’in büyük dedesi Muhammed bin Abdülvehhab ile Prens Muhammed’in büyük dedesi Muhammed bin Suud 18. yüzyılın ortalarında Suudi Arabistan’ın temelini atmışlardı. Devlet 1744 tarihli Dir’iyye ittifakı zemininde yükseldi ve bugüne taşındı. Bir Selefi alim ile bir bedevi aşiret reisinin anılan işbirliği, Suudi devletinin resmi sembolü olan iki çapraz kılıcın üzerindeki hurma ağacıyla temsil edilir. Emirler ve alimlerin kılıçları işbirliği halinde ağacın simgelediği vatanı ve rejimi korumaktadır. Bu ittifak aynı zamanda Vehhabilik dediğimiz Selefi kökenli akımın da doğuşudur. Vehhabilik ile beraber Selefilik siyasallaşır ve Suudi rejiminin mezhebi haline gelir. Tekfirin aşırı kullanımı ve akabinde tekfir yoluyla dışlanan kesimlere yönelik tedhiş, Vehhabiliğin karakteri olarak tarihe geçer. Bu özgün karakterin doğurduğu militer fanatizm, iki defa yıkılan Suudi devletinin 20. yüzyılın başında üçüncü defa varolmasına imkan vermiş ve ülkenin bugünkü sınırlarının oluşmasını sağlamıştır.

Suudi tarihinde din-devlet ilişkileri

Söz konusu din-devlet ilişkisi sorunsuz şekilde işlemiş midir? İlişkilerin yer yer sıkıntılar üretse bile genel olarak sorunsuz yürüdüğünü söyleyebiliriz. Örneğin üçüncü Suud devletinin kuruluşundaki en etkili askeri güç olan Necd İhvanı’nın bir kesim ulema tarafından da desteklenen “dini içerikli” siyasi talepleri Kral Abdülaziz tarafından kabul görmemiş, bu durum 1920’lerin sonunda Vehhabi İhvan’ı isyana sevketmiş, fakat isyan yine Vehhabi ulemanın verdiği onayla kanlı bir şekilde bastırılmış ve İhvan tasfiye edilmiştir. Başka bir deyişle “Suud devrimi kendi çocuklarını yemekten çekinmemiştir.”

Petrolün çıkması 1950’lerden başlayarak Suudi toplumunun sosyal yapısını dramatik biçimde değiştirmiş, buna paralel olarak devletin işleyişindeki zorunlu sekülerleştirme müdahaleleri Vehhabi ulemanın muhalefetine rağmen gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte Hanbeli fıkhının “maslahat” prensibi kullanıma girer. Kur’an ve hadis metinlerine sıkı ve literal bağlılığıyla bilinen Selefi ulema, dini metinlerin hakkında birşey söylemediği konularda oldukça esnek bir usul takip etmiş, böyle meselelere şer’i yasak getirmeyi istememiştir. Bu görüş, dini metinlerin hükmettiği konular dışında yöneticilerin birçok alanda kendi tasarruflarına meşruiyet kılıfı geçirmektedir. Yine İbn Teymiyye’nin meşhur “şer’i siyaset” doktrini, alimler ve emirleri meşru iktidarın en üst düzey iki erki kabul eder. Buna göre devlet yöneticiliği, dinin selameti ve müminlerin menfaati için yerine getirilmesi vacip olan dünyevi bir vazifedir. Şeriatın ve ümmetin yararına çalışan bir siyasi otorite, iktidarı elde etme biçimi nasıl olursa olsun, kendisine itaatin vacip olduğu bir devlet hüviyetindedir. Bu minvalde alimler, devlet amirlerine itaat etmekle mükelleftirler. Hayatın şeriata göre tanzimi için onlara rehberlik ederler, yardımda bulunurlar.

Ulema dengeleri gözetmek mecburiyetinde

Dışarıdan bir isyan ve tedhiş hareketi imajına sahip olan Vehhabilik söz konusu karakteriyle içeride aslında bir istikrar unsuru olarak işlev görmektedir. Suudi rejiminin din ile olan bu şekildeki ilişkisi onu siyaseten avantajlı hale getirir. Üstelik Suudi kraliyet ailesi ile Alü’ş-Şeyh (Şeyh Ailesi) denilen İbn Abdülvehhab soyu arasındaki hala sürdürülen akrabalıklar din (Vehhabilik) – devlet münasebetini sağlam bir zemine oturtur. Üçüncü bir unsur olarak kabileler gerçeği bu ittifaka eklenerek rejim güçlendirilir. Üç unsurdan sadece birisi olan ulema, ne kadar itibarlı bir mevkide olursa olsun, adımlarını reel politiği gözeterek atmak, kararlarını buna uydurmak, yani dengeyi tutturmak mecburiyetindedir.

Kral Abdülaziz’in en büyük oğlu olarak 1953-1964 yılları arasında ülkeyi yöneten Kral Suud’un azledilmesi konumuza uygun bir örnek oluşturur. Suud’un usulüne uygun veya usulsüz icraatları daima ulemanın fetvalarıyla meşrulaştırılmıştı. Fakat Suud’un tahttan azline hükmeden fetvayı verenler yine aynı ulemaydı. Suud’un aşırı müsrif davranışları ve tahammülleri aşan kötü yönetimi nedeniyle artık durdurulması gerektiği hususunda kraliyet ailesinde genel kanaatin oluşmasında bu alimler bir rol oynamadılar. Onlar sadece iş son raddeye gelince aile meclislerine davet edildiler. Yapılması gereken şey ve gerekçesi kendilerine izah edildi. Yani kazanacak taraf belli olduktan sonra alimler devreye girdiler ve verdikleri fetvayla fiili durumu meşru hale getirdiler. Kral Suud apar topar çıktığı Avrupa gezisinden bir daha ülkesine dönmedi, Atina’da sürgünde hayatını kaybetti.

Aykırı seslere müsamaha yok

1979 yılı sonundaki menfur Ka’be baskınının lideri Cüheymân el-Uteybî, aslında İbn Baz ve Elbânî gibi Suudi Selefi alimler çevresinin en merkezindeki isimlerin teşvikleriyle ve muhtemelen devlet kademesinin de onayıyla Tebliğ Cemaati’nin bir nevi Selefi versiyonu olsun diye kurulmuş bir davet grubunun üyesiydi. Fakat baskın hadisesi sırasında ve sonrasında bu grubu lanetleyenler aynı alimlerdi. Gayrimüslim Fransız askerlerin de rol aldığı Ka’be’ye dönük kanlı kurtarma operasyonunun fetvası aynı ulema çevresinden alındı. Sağ ele geçirilenler aynı kişilerin imzalarıyla idam edildiler. 1990 sonrasında ise devletin 1. Körfez Savaşı’ndaki ABD yanlısı tutumu Vehhabi ulemanın bir kesimi tarafından tenkit edildi. Selman el-Avde, Sefer el-Havali gibi tanınmış isimler bu tavırlarından dolayı şiddetle cezalandırıldı. Görevlerinden alınmakla kalmadılar, yıllarca hapis yattılar. Vehhabi müesses nizam kendi içlerinden çıkan aykırı seslere hiç müsamaha göstermedi. Bizzat İbn Baz gibi, Şeyh Fevzan gibi üst düzey alimler bu çıkışları ağır fitne ve bid’at olarak değerlendirdiler, din diliyle bu Selefi şeyhleri mahkum ettiler.

Vehhabiliğin veya başka deyişle Suudi Selefiliğinin çok kullanılan meşruiyyet argümanları ustalıkla ve seçmeci biçimde tarihten devşirilir ve kamuoyuna arzedilir. Selefiyye köklerinin dayandığı Hadis Ehli’nin büyük imamı Ahmed bin Hanbel (ö. 855) bu argümantasyonda “bid’atçı” Abbasi yöneticilerine karşı çıkıp yıllarca hapis yatmayı göze alan bir alim olmanın yanısıra, kendisine ve inancına yapılan tüm saldırılara rağmen gidip bu yöneticilerin arkasında Cuma namazlarını kılan ve hiçbir şekilde devlete biatını bozmayan bir alim kişilik olarak tanınır.

Diğer önemli isim İbn Teymiyye (ö. 1328) de Suudilerin gözünde artık el-Kaideci Selefilerin görmek istediği şekilde kılıcı elinde Moğollara karşı cihat eden bir kahraman olmaktan ziyade, istikrarın bekçisi bir alim olarak tarihte belirir. O, Şam’ı kuşatmış Moğol hükümdarı Mahmud Gazan Han’ın huzuruna çıkıp eman dilemiş ve bu uzlaşmasıyla şehir halkını muhtemel katliamdan kurtarmıştır. İbn Abdülvehhab (ö. 1792) gibi birisinin ve onun izinden gelen alimlerin Suud yöneticileriyle sürekli ittifak halinde olmaları zaten en güçlü argümandır. Bu bakışa göre dünya üzerinde “sahih akide”nin temsili ancak bu yolla mümkün hale gelmiştir ve bu büyük avantaj Suudiler himayesinde bundan sonra da devam etmelidir.

Dini otoritenin onayı sembolik

Yeni veliaht Muhammed bin Selman’ın verdiği ilk fotoğraf bu bakımdan hayli önemlidir. Aslında bir saray darbesiyle makamı yükseltilen ve işler yolunda giderse uzun sürmeyecek bir zamanda kral olması kuvvetle muhtemel Prens Muhammed, Vehhabi nizamın meşruiyet onayını da almış olmaktadır. Anlaşıldığı gibi gösterilen muvafakat aslında semboliktir ve alınmış olan kararın tasdikinden ibarettir. Aile içinden karşı bir darbe olmadığı müddetçe Vehhabi nizamın desteği bakidir. Eğer doğruysa bugünlerde haberlere yansıdığı şekilde devrik veliaht Muhammed bin Nayif’in ev hapsine alınması aynı sürecin bir parçasıdır. Rejim, yeni statükonun devamı için gereken ne ise yapacaktır.

Muhammed bin Selman’ın liberal bir politika izleyeceği varsayımından hareketle ülkedeki müesses Vehhabiliğin gücünü tedricen zayıflatacağı iddiasının ne derece gerçekleşeceğini önümüzdeki günler gösterecektir. Böyle bir değişime ulemanın tepkisinin nasıl olacağı ayrı bir sorudur. İslamcı kimliğiyle tanınan Kral Faysal bin Abdülaziz’in, yaklaşık on yıl süren (1964-1975) iktidarı süresince Vehhabi nizamın devletin işleyişindeki etkisini kendisinden önceki ve sonraki hiçbir kralın yapamadığı şekilde azalttığı bilinen bir gerçektir. Alimlerin iknası hiç de zor olmamış, çeşitli İslami argümanlarla ve yukarıda sıralanan mezhebin usulüne mebni gerekçeler üretilmek suretiyle bu kesimin kabulü alınmıştır.

Muhammed bin Selman’ın da benzer adımları atmasının önünde Vehhabi nizam açısından bir mani bulunmamaktadır. Mesela dini olmaktan çok örfi temellere dayanmakla birlikte, dönemin ulemasının talebi üzerine Kral Suud bin Abdülaziz zamanında çıkarılan kadınlara araba kullanma yasağının kaldırılması beklenebilir. Zaten sürekli spekülasyonlara konu olan bu anlamsız yasak, yine “maslahat” kuralına binaen alimlerce verilecek bir fetvayla yürürlükten pekala kaldırılabilir. Hayli sembolik olan bu kararla Suudiler liberal dünyaya onlarla birlikte olduklarına dair anlamlı bir mesaj iletmiş olurlar.

Katar krizi ve riskler

Sonuçta şunu söyleyebiliriz. Müesses Vehhabi nizam ancak Suud ailesinin sözünü dinler. Dinlememesi durumunda alternatif bir yaptırım gücü zaten bulunmamaktadır. Dinlemeyenler nizamın dışına itilirler.

1990’lı yıllarda ortaya çıkan İslamcı eğilimli Sahve (uyanış) ulema çevresi Vehhabi nizam içerisinde bu türden bir ayrılığın ürünüdür. Bu kesim klasik hadis usulündeki cerh (ravi tenkidi) teknikleriyle itham edilip dışlanmışlardır. Eğer hala cezaevinde değiller ise resmi görevlerden uzakta kendilerini davet ve tebliğ çalışmalarına adayarak itibarlarını yüksekte tutmaya çalışmaktadırlar. Diğer taraftan “saray uleması” olgusu Suudi rejimini bütünüyle reddeden cihadi Selefiliğe de ister istemez bir meşruiyet temeli sağlamaktadır. Sahve bu noktada toplumsal dindarlığın kızgınlıklarını absorbe eden bir işlev görmekte, devlet ricalinin haksızlık ve yolsuzlukları karşısında oluşacak umumi rahatsızlıkları “cihadi” bir hüviyete bürünmeden bünyesinde eritmektedir. Suudi rejiminin zorluğu da buradadır. Katar krizi ile başgösteren İslamcılık karşıtı atmosferin Sahve Selefiliğini de içine alan boyutu, yönetilmesi hiç de kolay olmayan bir süreç ile Suudi rejimini karşı karşıya bırakmıştır.

Kafkas Direnişinin Terörize Edilmesi ve Rusya

Altın Orda devletinin çöküşü sonrası bügünkü Rusya Federasyonu Topraklarında Moskova ve çevresinde, Rus Knezliği özgürlüğüne kavuşmuş,  bölgede etkin bir güç ve başat aktör olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında Korkunç İvan’ın Çar ünvanı alması ile birlikte Rus Knezliği, Rusya Çarlığı olarak anılmaya başlanmış ve gücünü giderek artırarak bölgede  saldırgan ve işgalci bir politika izlemiştir. Bu politikanın bir yansıması olarak 1552 yılında Kazan şehrini ve 1556 yılında Astrahan Hanlığını işgal ederek, bu coğrafyada uzun yıllar sürecek olan Rus hakimiyetini sağlamış ve bu işgale karşı direnişe geçen halklarla çatışma sürecine girilmiştir.

Yaklaşık olarak beş asırlık bir mazisi olan Rusya ve Kafkasya çatışması tarihsel olarak önemli süreçlerden geçmiştir. 1552 yılında başlayan işgal süreci, Güney Kafkasya’da 18. Yüzyılın sonunda tamamlanırken Kuzey Kafkasya’da bu süreç oldukça çetin ve zorlu şartlar altında vuku bulmuştur. Kuzey Kafkasya’nın hakimiyet altına alınması 1859 yılında direnişin lideri konumunda bulunan Şeyh Şamil’in ele geçirilmesi ile sağlanabilmiştir. Lakin hemen akabinde 1917 yılında meydana gelen Bolşevik İhtilali neticesinde Kuzey ve Güney Kafkasya’daki Halklar siyasi ve askeri boşluktan faydalanarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir, ancak bu süreç oldukça kısa sürmüştür, iç savaştan  başarıyla çıkan Kızıl Ordu Kafkasya topraklarına girmiş ve bölgeyi yeniden egemenliği altına almıştır.

Kafkasya Haritası – *Tsjetsjeni: Çeçenistan

Tarihler 1991 yılını gösterdiğinde dünyadaki en önemli Askeri ve politik güçlerden birini oluşturan Sovyetler Birliği dağılmıştır, bunun neticesinde birliğin parçalanması sonucu 15 tane bağımsız devlet ortaya çıkmıştır. Bu devletlerden Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan güney Kafkasya’da bulunmaktadır. Yine bu dönemde Kuzey Kafkasya’da ayrılıkçı hareketler hız kazanmış Çeçenler ve İnguşlar, Rusya’dan ayrılarak tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bu bağımsızlık süreci ile birlikte bölgede çatışmanınn ve kaosun fitili yeniden ateşlenmiştir. Geçmişten günümüze bölgede varolan sorunların temelinde Rusların işgali ve bu işgal sürecinde uyguladıkları politikalar yatmaktadır.

Ruslar, 16’ncı yüzyılın ortalarından günümüze kadar Kuzey Kafkasya halklarına yönelik olarak; Kazakların kullanılması, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma, kültürleşme ile işbirlikçiler yaratma, böl ve yönet, sürgün ve göç ettirme, Rus kökenlileri yerleştirme, baskı ve şiddet politikalarını yaygınlıkla uygulamışlardır. Rusya’nın tarihsel süreçte uyguladığı bu politikalar bölge halklarının bölünmesi ve Rusya’ya karşı güçlü bir ulusal egemenlik mücadelesinin engellenmesi açından kısmi ve dönemsel bir başarılı sağlamasına rağmen, bölgenin tam olarak kontrol altında tutulması hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Günümüzde yaygın istikrarsızlık, radikalleşme  ve terörle anılan Kuzey Kafkasya’daki sorunların önemli bir bölümü Rusya’nın bölgeyi kontrol stratejilerinden kaynaklanmaktadır.[1]

Rusların bölgeyi işgali ile birlikte, Kafkas halklarına karşı uygulamış oldukları baskı, sindirme ve soykırım gibi eylemler çatışmayı daha da şiddetlendirmiş ve bölgeyi işgal sürecinden günümüze kadar sürecek olan istikrarsızlık kaos ve terör ile baş başa bırakmıştır. Özellikle Çarlık Rusyası ve Sovyetler birliğinde Stalin ölünceye kadar sürdürülen katı ve baskıcı politika neticesinde bölgede Müslüman halkın özgürlükleri kısıtlanmış, Ruslar bu coğrafya’ya iskan edilmiş ve yerli halk 1864 ve 1944 yılında olmak üzere bölgeden sürgün edilmiş bu ise Kafkas halkları üzerinde telafisi mümkün olmayan yaralara sebebiyet vermiştir.

Kuzey Kafkasya günümüzde dünyadaki en istikrarsız bölgelerin başında gelmektedir. İstikrarsızlık; etnik ulusalcı mücadeleler, özerk cumhuriyetler içindeki güç çatışmaları ve çeşitli anlaşmazlıklar ile sınır sorunları ve karşılıklı toprak iddiaları, radikal İslami hareketlerin yükselişi ve artan terör eylemleri olarak kendini göstermektedir. Ayrıca, bölgenin tamamında Rus hükümetinin ve yerel yönetimlerin başarısızlığından dolayı halkın temel gereksinimleri yeterince karşılanamamakta, işsizlik artmakta ve ekonomi gittikçe kötüleşmektedir. Son dönemlerde Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri yaygın suç oranları, artan yolsuzluk ve terör ile nitelendirilen başarısız siyasi birimler olarak algılanmaktadır.[2]

Çarlık Rusyası döneminde bölgedeki kontrolü sağlamayı amaçlayan Ruslar, Kafkasların sömürgeleştirilmesi  yada Rus İmparatorluğu içerisinde bütünleştirilmesi amacı arasında kalmış ve farklı tutarsız politikalar uygulamıştır, haliyle bu uygulamalar bölgedeki hassas olan dengeleri bozmuş ve çatışma ortamlarını şiddetlendirmiştir. Bolşevik İhtilali sonrasında ise ilk yıllarda daha ılımlı politikalar oluşturan Bolşevikler 1920’ler sonrası iktidarlarını güçlendirince bölgeyi yeniden şekillendirmiş yerel mahkemeleri kaldırmış müftülük kurumunu , cami ve vakıfları kapatmış sonrasında latin ve kiril afabesine geçilerek bölge halkının dini ve Arapça eğitim almasını  önlenmeye çalışılmıştır. Bu durum ise bölge halkı tarafından şiddetli bir direnişle karşılanmış özellikle 1930’lu yıllarda Stalin’in temizlik ve tasfiye hareketleri doğrultusunda tüm Rusya’da olduğu gibi bölgede de tutuklamalar başlamıştır. Bu sürecin hemen akabinde Sovyet yöneticileri etnik ve siyasal olarak bölmüş suni olarak oluşturulan bu sınırların neticesinde Kuzey Kafkasya’da altı otonom bölge oluşturularak bölge halkı yönetilmeye çalışılmıştır. O dönem oluşturulan bu suni sınırlar bölge halkının günümüze kadar ulaşmış ve halihazırda devam eden sınır çatışmalarına sebebiyet vermiştir.

Çeçen birliklerinin bir zırhlı araca gerçekleştirdiği pusu eylemi, Mart 2000

Çarlık Rusyası’ndan günümüze Rusya’da ki bütün iktidarların uygulamış oldukları yukarıda zikredilen uygulamalar, bölge halkının Rusya’ya entegrasyonunu sağlamak bir tarafa, Kuzey Kafkasya halklarının Rusya’ya daha da yabancılaşmasına yol açmıştır ki bu durum da beraberinde ayrılıkçı hareketleri  tetiklemiş ve çatışmaları  şiddetlendirmiştir.

Kuzey Kafkasya’nın Rusya’ya yabancılaşması, bölgedeki demografik dengelerdeki değişim üzerinden de fark edilmektedir. SSCB’nin son yıllarından itibaren bölgede Rus düşmanlığı büyümeye başlamış ve Rus nüfus bölgeden hızlı bir şekilde başta Moskova ve çevresine olmak üzere göç etmeye başlamıştır. Aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi 1989’dan 2010 yılına kadar geçen süre zarfında Kuzey Kafkasya’daki Rus nüfusu azalmış, bölgedeki özerk cumhuriyetlerde yer alan Rusların oranı belirgin biçimde düşmüştür. Bu gidişat Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerini doğal olarak yabancılaşmaya ve neticede tam bağımsızlığa götürebilecek potansiyel güce sahiptir. Durumun ciddiyetinin farkında olan Moskova, bölgede Kadirov gibi kendisine bağlı yerel yöneticileri desteklemekte ve bu yöneticilerin bütün yasadışı uygulamalarına mevcut konjonktürden dolayı göz yummaktadır.[3]

Kuzey Kafkasya’da Sovyetlerin dağılışı ile birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi  ve bölgede yaşanan çatışmalar bölgedeki özerk cumhuriyetlerde yaşayan Rus nüfusun önemli bir bölümünün bu bölgeden göç etmesine yol açmıştır. Kuzey Kafkasya’da Rus Nüfusun azalması, Rusya’nın günü kurtarmak amaçlı uyguladıkları kısa vadeli yanlış politikalar, bölgedeki işbirlikçi güçlerin ve bu idarecilerin hukuk dışı uygulamalarının gözardı edilmesi, bölgenin yapısına uygun hukuk ve yönetim modellerinin oluşturulamaması ve bunun neticesinde yerel halkın kendi adalet anlayışlarını uygulaması, bölgede yerel halk tarafından sevilen ve saygı duyulan kanaat önderlerinin ve muhaliflerin baskı altında tutulması ve adam kaçırmaların artması bölgedeki ayrılıkçı grupların eylemlerini şiddetlendirmesine ve yerel halktan bazı gençlerin bu oluşumların içerisinde bulunmasına zemin hazırlamaktadır.

Terör eylemlerinin tarihine bakacak olursak ilk örneklerinin Hasan Sabbah ve fedailerinin  Büyük Selçuklu devleti yüneticilerine karşı işlemiş oldukları suikastler olduğu söylenebilir. Sonrasında 1789 yılında dünya tarihini derinden etkileyen Fransız ihtilali gerçekleşmiş Robespierre ve beraberindeki Jakobenler Kral 16. Lui ‘de dahil ihtilal döneminde işlemiş oldukları terör eylemlerinde yaklaşık olarak 17 bin kişiyi gyotinlerle ölüme mahkum etmiştir. 20. Ve 21 yüzyıl’da dünyayı meşgul eden en önnemli meselelerden biriside terördür. Çeşitli sebeplerin ve güçlerin etkisi altında şekillenen terör olayların insanoğlunun acil çözüm bulması gereken sotunların başında gelmektedir.

Dudayev

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Cevher Dudayev önderliğinde bağımsızlığını ilan eden Çeçenistanı önceleri görmezden gelen Rusya bu ayrılıkçı hareketin bütün Kuzey Kafkasya’yı saracağı endişesi ile 1994 yılında başkent Grozni’yi(Caharkala) işgal etmiştir. Sivil halk üzerinde büyük yıkımlara yolaçan savaş 1996 yılında Çeçenistan’ın zaferi ile sonuçlanmıştır. Savaş sürecinde Çeçenistana Körfez ülkelerinden, Afganistan’dan ve çevre ülkelerden olmak üzere yabancı savaşçılar gelmiştir. Ulusal bağımsızlık mücadelesi ile başlayan bu süreç Cevher Dudayev, Zelimhan Yandarbiev, Aslan Mashadov, Şamil Basayev ve Dokko Umarov gibi yerel liderlerin etkisi ile tüm Kuzey Kafkasya’nın kurtuluşu şiar edinilmiş ve mücadele islami bir kimlik kazanmıştır. Yine bu dönemde Çeçenistan’da gerçekleşen olayları dünya kamuoyuna duyurmak maksadıyla  Şamil Basayev ve komutasındaki bir grup militanın uçak kaçırma eylemi ve daha sonrasındaki Avrasya Feribotu’nun kaçırılması vakası ve de Rusya’da hastane baskını gibi hadiseler gerçekleştirilmiştir. Her nekadar bu eylemlerde asıl amaç Rusların bölgede işledikleri suçların dünya kamuoyuna anlatılmasıysa da  Rusya bu eylemleri çok iyi değerlendirmiş ve Çeçen milis güçlerinin terör unsurları olduklarını  ileri sürmüştür buda Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya mücadelesine verilen desteğin azalmasına yol açmıştır.

Şamil Basayev

Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev’in 1996 yılında şehid düşmesi ile birlikte Aslan Mashadov ve Şamil Basayev arasında liderlik mücadelesi olmuş ve seçimleri sağduyulu aday Aslan Mashadov kazanmıştır. Lakin bu dahi Şamil Basayev ve militanlarının eylemlerinin önüne geçememiştir.  Nitekim her yönüyle yeterince aydınlatılamayan ve KGB’nin işin içerisinde olduğu düşünülen Moskova bombalamaları ve sonrasında yine Şamil Basayev ve komutasındaki bir grup militan’ın Dağıstan’a geçerek buradaki bazı köyleri işgal etmeleri, Rusya için dayanılmaz bir fırsat olmuştur ve 1999 yılında Çeçenistan tekrar işgal edilmiştir.

İkinci Çeçen-Rus Savaşında Ruslar, işbirlikçi unsurların yardımı ile Çeçen milislerini yenmiş dağlara çekilen ve gerilla tarzı mücadeleye girişen Çeçen grupları giderek zayıflamıştır. Bu süreçte Rusya destekli Çeçenistan Cumhuriyeti kurulmuş ve başına Ahmet Kadirov getirilmiştir. Ahmet Kadirov ise Mayıs 2004 yılında Çeçen milis güçleri tarafından öldürülmüştür, sonrasında göreve Alu Alhanov ve daha sonra Ramzan Kadirov getirilmiştir. Bu dönemde Şamil Basayev ve Birinci Çeçen Rus savaşından kalan komutanlar ile idare edilen bağımsızlık yanlısı ayrılıkçı gruplar eylemlerini sürdürmüştür Eylül 2004 yılında gerçekleştirilen Beslan baskını ve burada çok sayıda çocuğun yaşamını yitirmesi bölgede mücadelenin giderek zayıflaması ve halk desteğinin azalmasına yol açmış ve Ruslar Çeçen milisleri dünya medyasına terörist olarak servis etmiştir.          Dokko Umarov’un 2007 yılında Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti’ni lağvettiğini açıklaması ve defacto bir oluşum olan Kafkasya Emirliğinin kurulduğunu ilan etmesi bölgedeki dengeleri yeniden değiştirmiştir. Özellikle birinci ve ikinci Çeçen Rus savaşı sonrası bölgeye yoğun olarak gelen selefi ve cihatçı gruplar Kafkasya’daki savaşa farklı bir boyut kazandırmış  bölgedeki gruplar radikalleşme ve terörize olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

Sonuç olarak Kuzey Kafkasya’daki yoksulluk, istikrarsızlık, yolsuzluk, baskı, zulüm, işsizlik, yaşam standartlarının düşük olması gibi birçok sorunun temelinde, bölgenin Rusya tarafından işgal edilmesi bulunmaktadır. 1500’lü yıllara kadar dayanan bu işgal sürecinde bölge halkı işgale direnmiş özellikle İmamlar döneminde Devlet teşkilatlanması oluşturularak Ruslara ağır bir mağlubiyet tattırılmıştır. Sonraki süreçte bolşevik ihtilali ve Sovyetler Birliği döneminde bölge halkı büyük zorluklar çekmiştir baskı, katliam, zulüm, asilimasyon, Ruslaştırma, sürgün gibi birçok kötü muameleye maruz kalan Kafkas Dağlı halkları dünya kamuoyundan yeterince destek görmemiştir.

Grozni, Çeçenistan’ın başkenti

Gelinen son aşamada bölgede ayrılıkçı grupların etkinliği giderek zayıflamıştır, son olarak 2014 yılında Grozni baskını ve yakın dönemdeki bombalı eylemlerin dışında yerel düzeyde küçük çatışmalar devam etmektedir. Bölgede Kafkasya Emirliği adlı oluşum ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın tamamında Ruslara karşı bazı gruplar çatışmaları sürdürmektedir lakin bunların bir kısmının yabancı savaşçılar olması ve bölge halkından yeteri düzeyde destek alamamaları, bu coğrafya’da ki etkinliklerini azaltmaktadır. Bu Grup içerisindekilerin Selefi ve Vahabi unsurların teşkil etmesi, öteden beri tasavvuf kültürü ile bütünleşmiş olan yöre halkından destek görmemektedir.  Herşeyden önce bu gruplar Kafkasya’da işbirlikçi güvenlik güçlerine karşı eylemler ve Rusya genelinde de sivillerin ölümüne yolaçan eylemler yapmaları  bölgede yürütülen mücadelenin giderek halktan kopmasına ve El Kaide tipi bir yapılanma ve eylem modelinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bölgede halkın bu gruplara  yeterli düzeyde destek vermemesindeki en önemli sebep ise yüzyıllardır süren savaşın verdiği yorgunluk ve artık bu coğrafyadaki sorunların düzeltilmesi ve güvenlik problemlerinin ortadan kalmasının istenmesidir.

Günümüzde Grozni

Bölgedeki son durumu aktarmaya çalıştığım bu yazımda tamamen objektif bir dil kullanarak bu coğrafyayı analiz etmeye çalıştım bölgede son dönemde Suriye’ye giden unsurların geri dönmesi ile birlikte Kafkasya’da çatışmalar şiddetlenebilir ve terör (yada adına siz ne derseniz) olayları yaşanabilir, bölgede mücadelenin kabuk değiştirdiği ve faklılaşarak Kafkas halkına yabancılaştığı bir gerçek,mücadelenin terörize olma tehlikesi fazla lakin yinede ben bu yazıları sizlere yazarken temkinli davranmak zorundayım bir coğrafyacı ve siyaset bilimci olarak ileride bizzat bu bölgeye giderek buradan yaşananları birinci ağızdan bu coğrafyanın mazlum ve mağdur halkından dinleyerek onların bu şavaşın ve çatışmanın neresinde durduğunu ve Rusya ile Kuzey Kafkasya Halklarının entegrasyonuna nasıl yaklaştıklarını ve emperyalist medya organlarının kısgacından kurtulmuş hür gazetecilerin desteği ile bölgede yaşananları sizlere aktarmak ve bu durum hakkında Türkiye Cumhuriyetinin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım. Tüm Dünyaya bilimin aydınlığın, hürriyet ve adaletin hakim olması temennisi ile…

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar

[1] Bingöl, O., 2013 Tarihsel Süreçte Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı Kontrol Stratejilerinde Gelinen Aşama: Başarısızlık Ve Terör, Karadeniz Araştırmaları, syf. 137.

[2] Bingöl, O., 2013 Tarihsel Süreçte Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı Kontrol Stratejilerinde Gelinen Aşama: Başarısızlık Ve Terör, Karadeniz Araştırmaları, syf. 138.

[3] Karabağ, M., 2013, Kuzey Kafkasya’nın Rusya’ya Yabancılaşması, Bilgesam.

Afrin’in Taraflar İçin Önemi ve Operasyon Hazırlığı

Suriye’nin kuzeybatısında bulunan Afrin, Hatay ve Kilise komşu 7 kasaba ve 365 köyden oluşuyor. 
İç savaştan önce 200 bin olan bölge nüfusu DEAŞ’ın eline geçen bölgelerden kaçanların gelmesiyle 400 bine çıktı.
Sarı-YPG, Kırmızı-Rejim, Yeşil-Muhalifler ve TSK

Afrin’in PKK/PYD İçin Önemi

Terör örgütü PKK, 1980’lerden beri Afrin’de faaliyet yürütüyor.
İç savaş ile birlikte bölge tamamen terör örgütü PKK/PYD’nin kontrolüne geçti.
Afrin, PKK/PYD’nin oluşturmayı planladığı “Terör Koridoru”nun uç noktası durumunda.
Bu koridorun daha sonra Akdeniz’e uzatılması hedefleniyor.
Afrin ayırca PKK/PYD’nin yığınak yaptığı bir bölge.
PKK/PYD burada yaptığı yığınaklarla; Türkiye’ye karşı saldırı girişiminde bulunuyor, Teröristlere silahlı eğitim veriyor.
Terör örgütü PKK/PYD bölgeden topladığı haraç ile ciddi finans elde ediyor.
Son dönemde PKK’ya aktif katılım en fazla Afrin’den gerçekleşiyor.

Türkiye-ABD-Rusya Üçgeninde Afrin

Türkiye, PYD/YPG’yi, PKK’nın Suriye kolu ve “terör örgütü” olarak gördüğünü uzun süredir belirtiyor.
PYD’li Salih Müslim

Ancak ABD;

  • Yıllardır stratejik ortağı olduğu Türkiye’nin ulusal güvenlik çekincelerini umursamıyor.
  • DEAŞ’la mücadele iddiasıyla başka bir terör örgütü PKK/PYD’ye ağır silahlar veriyor.
  • Türkiye’ye verdiği “Fırat’ın batısında PYD/SDG varlığı olmayacak” sözüne rağmen, terör örgütünü Menbiç’te koruyor.

Rusya ise;

  • ABD ve PYD/YPG’nin Fırat’ın batısındaki ortak bazı faaliyetlerini kabul etmiyor.
  • Geniş kapsamlı ABD-PYD/YPG yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyor.
  • Türkiye’nin düzenleyeceği olası operasyon öncesinde Afrin’deki askeri birliklerini dışarı taşıyor.

Türkiye ve Rusya, gelişmeler ve olası operasyon hakkında sürekli iletişim halinde.
İdlib‘de de Türkiye ve Rusya birliklerinin konuşlanması gündemde.

Türkiye’nin Tavrı ve Afrin’in Türkiye İçin Önemi

Türkiye Afrin’e terör örgütünün yerleşmesini;

  • Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve,
  • Kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak görüyor.
PKK/PYD’nin Taciz Ateşleri

    • PKK/PYD Afri’den Türkiye’ye ağır silahlarla taciz ateşi açıyor.
    • Ayrıca; Halep’ten kaçan masum insanlara,
    • Afrin’den Türkiye’ye geçmek isteyen sivillere taciz ateşinde bulunuyor.
    • Türkiye kendisine açılan her ateşe ise fırtına öbüsleri ve çok namlulu roketatarlarla misliyle karşılık veriyor.

Türkiye’nin Olası Afrin Operasyonu’nun Amacı

  • Afrin’den kendisine yönelen terör tehdidini bertaraf etmek.
  • Terör örgütü PKK/PYD’nin bölgedeki varlığına son vermek.
  • Fırat Kalkanı Harekatı’yla El-Bab’a kadar temizlenen bölgeyle Afrin ve İdlip Bölgelerini birleştirmek.
  • Türkiye’nin güneyinde 10 bin km²’lik bir güvenli bölge oluşturmak.
Afrin’de son durum

Olası Afrin Operasyonu Hazırlığı

Türkiye operasyon için uzun süredir bölgeye askeri sevkiyat yapıyor.
Operasyona katılacak birlikler arasında bordo berliler, komandolar, obüs, tank ve zırhlı araçlar bulunuyor.
Yaklaşık 20 bin kişilik ÖSO kuvvetinin yanında TSK desteği ile operasyonun başlatılması bekleniyor.
Operasyon kamsamında ilk aşama;

  • Tel Rıfat ve Minniğ askeri havaaalanı,
  • PYD/PKK’ya ait 41 nokta imha edilecek.
Operasyon süreci ve sonrasında Türkiye;

  • Terör örgütü PKK/PYD dışında kalan Kürt gruplara yönelik kamu diplomasisi ve insani diplomasi yürütecek,
  • Kentteki siviller için insani yardım konvoyları gönderecek.

Operasyon sonrası Afrin İstikrarlı Hale Gelecek

  • Operasyon ile Afrin terör örgütü PYD’den arındırılacak,
  • Bölge daha istikrarlı hale gelcek,
  • Bölgede daha önce Türkiye, Rusya ve İran‘ın üzerinde anlaştığı çatışmasızlık bölgelerine benzer bir düzenleme yapılacak.
  • Böylece Suriye mültecilerin de yerleşebileceği güvenli bölge tesis edilecek.
Afrin ve yakın çevresinin uydu görüntüsü

Afrin Güncel Son Durum Haritası

Afrin Türkiye İçin Neden Önemli?

ABD, Ortadoğu’da yılların stratejik ortağı Türkiye’nin bütün çekincelerini elinin tersiyle umarsızca iterek, DEAŞ’a karşı yürütülen mücadelede PYD/YPG ile yoluna devam etmeye karar verdi.

ABD Suriye’nin güneyinde, bir yandan el-Tanf bölgesinden doğu ve batıya doğru nüfuzunu yayarken, kuzeyden de PYD/YPG vasıtasıyla güneye doğru inmekte. Rusya ise Suriye’nin batısında kendisine bir nüfuz bölgesi oluşturmuş durumda. İran’a gelince, rejim güçleriyle birlikte, Suriye’nin doğusunda Irak sınırına ulaşacak bir hat açmaya çalışıyor ve böylelikle Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut karayolu hattını garanti altına almayı amaçlıyor. Böylece ABD ile Rusya arasındaki, Fırat’ın doğusu ile batısı şeklindeki zımni ittifakı deliyor. Buna karşın ABD hem Suriye rejimi ve İran aleyhine hem de müttefikleri İsrail ve Ürdün’ü korumak maksadıyla Güney Suriye’de nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor.

Afrin haritası

Türkiye’nin ise ya Münbiç’e ya da Afrin’e yönelmek gibi iki seçeneği var. Münbiç’te ABD koruması olduğundan, Rusya’nın nüfuz alanındaki Afrin’e yönelmek her açıdan Türkiye’nin lehine görünüyor. Zira uzun zamandır hem ABD hem de Rusya ile flört eden PYD/YPG’nin, bundan sonra yoluna ABD ile devam edeceğinin netleşmesi, Rusya’nın Afrin hususunda Türkiye’nin harekatına göz yumabileceğini ihsas ediyor. Nitekim son günlerde Afrin’de konuşlanan Rus askerlerinin güneye çekildiği haberleri de bunu doğrular nitelikte.

Türkiye’nin Tel Rıfat’ı toplarla dövmesi de ön hazırlık olarak PYD/YPG mevzilerini yıpratma amacını taşıyor olabilir. Afrin’in de içinde bulunduğu 200 km2’lik bir alanda Rusya’nın tatbikat bahanesiyle ABD’den bölgedeki hedeflere yaklaşmamasını istemesi, Türkiye’nin harekâtı esnasında ABD uçaklarına karşı koruma sağlamak amacına yönelik olmalı.

Operasyonun keyfiyeti konusunda da bazı bilgiler gelmekte: Azez, Mari ve İdlib üzerinden harekat yapılacağı söyleniyor ve ilk planda Tel Rıfat ile Minniğ askeri havaalanının PYD/YPG’den kurtarılması önem taşıyor. Bir kısım yorumcular bu iki noktanın alınmasının yeterli olacağını, böylece kantonların güneyden birleşmesinin engelleneceğini düşünüyor. Tabi Halep’ten Münbiç’e uzanan M4 otoyolunun kontrolü de önemli.

Suriye son durum haritası – 1 Temmuz 2017 – Harita: SuriyeGundemi.com

Halbuki, şayet yapılırsa, Kürt, Türkmen ve Araplardan oluşan yaklaşık 200 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Afrin’in tamamına yönelik geniş kapsamlı bir operasyon Türkiye’nin güvenliği açısından daha büyük önem taşıyor. Afrin’in hemen güneyindeki Şeyh Berakat tepesinde bir üs oluşturduğu yönündeki haberler, Türkiye’nin ÖSO ile birlikte Afrin merkezine de harekat yapabileceğinin bir göstergesi olabilir.

Sayıları 10 bini bulan radikal unsurların da İdlib’den çıkarılmasından sonra, Fırat kalkanı harekatıyla temizlenmiş el-Bâb’a kadar olan bölgeyle Afrin ve İdlib’in birleşmesinden oluşacak Türkiye nüfuzundaki alan, hükûmetin el-Bâb operasyonunun başlangıcında hedeflediği 5 bin kilometrekarelik güvenlikli bölgenin neredeyse iki katı olacak. Böylece Türkiye’nin güneyinde önemli sayılabilecek bir alan güvenlikli bölge olacağından, hem Türkiye’ye yönelen tehditler azalacak hem de Suriyeli mültecilerin yerleşebileceği, Türkiye’nin kontrol ve koruması altında bir nüfuz bölgesi olacak. İleride siyasi çözüm için masaya oturulduğunda da Türkiye’nin eli ABD, Rusya ve İran kadar güçlü olacak.

Şüphesiz Suriye’de atılacak her adımın riskleri de mevcut. Böyle bir durumdan ABD’nin büyük rahatsızlık duyacağı çok açık. Ayrıca bu operasyon, el-Bâb’da olduğu gibi, terörist olduğu hususunda herkesin mutabık olduğu DEAŞ’a karşı değil, Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PYD/YPG üzerine yapılacağından, dünya kamuoyuna “Kürtlere karşı yapılan bir operasyon” şeklinde yansıtılabilir.

Kaynak: Prof. Dr. Cengiz Tomar, AA

Tiran ve Sanafir Adaları: Yeni Bir Enerji Yolunun Doğuşu

Akabe Körfezinin giriş noktasında bulunan Tiran ve Sanafir adaları dünya gündeminde gerektiği ilgiyi görmeden Mısır Halkının büyük tepkisine ve protestolarına rağmen ‘Kızıldeniz Sınır Anlaşması’ ile Suudi Arabistan’a devredildi. Kendileri küçük olsa da adaların devri öncelikle Ortadoğu olmak üzere Dünya üzerinde çok büyük bir stratejik değişime yol açacak. Yazımızda adaların devrini Mısır, Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye açısından incelemeye çalıştık.

Adalar üzerindeki hakimiyet uzun zamandır tartışma konusuydu. Esasen 1906’da Mısır hala Osmanlı İmparatorluğuna bağlı iken Osmanlı Devleti tarafından adaların Mısır’ın bir parçası olduğuna hükmedilmiştir. Hatta 1910 yılında adaların kendisine ait olduğunu iddia eden bir devlet görevlisinin adayı Alman bir şirkete satmak istemesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu adaya asker dahi çıkartmıştır. Adalar 1. Dünya savaşı sonunda Sina Yarımadasına kadar ele geçiren Suudiler tarafından sahiplenilmiştir. Adalar 1950’de Mısır’ın himayesine bırakılmış Mısır Kralı Faruk 1951’de İsrail’e giden deniz yolunu kapatmıştır.

Kral Selman ve Sisi

 

Mısır’a 1956’da yapılan İsrail, İngiltere ve Fransız ortak saldırısında adalar İsrail tarafından işgal edilmiş ise de ABD ve Rusya’nın baskıları sonucu adalar Mısır’a geri verilmiştir. Ancak bu işgalden sonra adalara ABD öncülüğünde bir barış gücü konuşlandırılmıştır. Adalar ‘6 gün Savaşı’nın ardından ikinci kez İsrail tarafından işgal edilmiştir. 1978’de imzalanan Camp David anlaşması ile İsrail’in deniz yolu garanti altına alınarak adalar tekrar Mısır’a devredilmiştir. Anlaşma kapsamında adaya ABD askerleri yerleştirilmiştir. Suudi Arabistan, adaların hâkimiyetinin zaten kendilerine ait olduğunu ancak adaların 1950’de Mısır’ın, donanmasını adalara yollayarak İsrail’e karşı daha etkin mücadele etmesi için bu ülkenin himayesine bırakıldığını iddia ederek hâkimiyet iddiasını sürdürürken Mısır Halkı tarafından adaları satmakla suçlanan Mısır Devlet Başkanı Sisi ise daha önceki devlet başkanları Sedat ve Mübarek tarafından da adaların Suudi Arabistan’a ait olduğu yönündeki açıklamalarını öne sürerek anlaşmayı meşru göstermeye çalışmaktadır. Adaların Suudi Arabistan’a devri gündeme geldiği ilk günden beri protestolarla adaların elden çıkarılmasına karşı çıkan Mısır’da önce iki avukat tarafından karar, Kahire İdare Mahkemesine götürülmüştür. Mahkeme adalarının devrini anayasaya aykırı bularak reddetmiştir. Karar daha sonra Yüksek İdare Mahkemesine taşınmış ve bu mahkemede devri anayasaya aykırı bulmuştur. Yüksek İdare Mahkemesinde dava devam ederken anlaşma acele ile Meclisten geçirilip Sisi tarafından onaylanarak yürürlüğe sokulmuştur. Anlaşma, Mısır Yüksek Mahkemesine de taşınmışsa da, Yüksek Mahkeme kararı onamıştır. Anlaşmadan İsrail haberdar edilmiş ve deniz yolu konusunda güvence verilmiştir.

Mısır’ın adaları Suudi Arabistan’a devretmesi, ‘egemenlik’ haklarına sıkı sıkıya bağlı devletler açısından tezat bir durum oluşturmaktadır. Mısır geçmişte adaları iki kere İsrail’e kaptırmıştır. Her iki işgalde de ülkesinin bir kısmı işgale uğramış ve ABD’nin girişimleri ile adaları tekrar kazanmıştır. Bu anlamda, Mısır için hayat meselesi olan adaların devrinin Mısır Halkı için neden bu kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, adaların devri ile Mısır, Akabe körfezindeki egemenlik haklarından vazgeçmektedir. Adaların Mısır’ın elinde kalması halinde kıta sahanlığından dolayı tüm Akabe Körfezi Mısırın kara sularına girmektedir. Bu durumdan elde ettiği mali kazanç bir yana, bu kadar stratejik bir suyolundan vazgeçilmesi bir devlet için açıklanacak bir durum değildir. Adalar’ın karşılığında Suudi Arabistan’ın vereceği 24 milyar dolarlık petrol ve 4 milyar dolarlık altyapı yatırımı adaların gerçek değeri bile değildir. Mısır’ın bu anlaşmadan beklediği getirilerin ana ekseni Devlet Başkanı Sisi’nin iktidarını güçlendirme amacıdır. Suudi Arabistan’dan alacağı yatırımlar ile iyiden iyiye kötüye giden ekonomiyi ayakta tutarak oluşacak halk tepkisinden kurtulmak amaçlanmaktadır. İsrail’e uluslararası suların kapısını açan bu anlaşmanın ABD’nin bilgisi ve onayı dışında yapıldığı düşünülemez. Bu anlaşma ile ABD, İsrail’e uluslararası sulara ulaşım hakkı kazandırırken, Sisi yönetimi de ABD’den siyasi, askeri ve ekonomik destek alacaktır. Hâlihazırda Trump yönetimi Sisi iktidarını takdir ettiğini beyan etmiştir ancak bu konuda Sisi yönetiminin asıl büyük kazancı adalara ABD üssü kurulması iddialarının gerçeklemesi halinde olacaktır. Sisi yönetimi, oluşacak yeni enerji üssünün merkezi olma peşindedir. Suudi Arabistan’dan, Körfez ülkelerinden ve İsrail’den gelecek olan petrol ve özellikle doğal gaz, ister boru hattı ister tankerle taşınsın, Mısır üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Mısır’ın her ne kadar bu hayali gerçekleştirmek için gerekli altyapısı ve uygun limanı olmasa da bu iddianın gerçekleşmesi halinde kazancının büyük olacağı yadsınamaz bir gerçektir.

Suudi Arabistan’ın bu devirden kazancı harcayacağı 28 milyar dolardan kat ve kat fazladır. Adaların devri, yeni kral ve veliaht prens ile bölgede saldırgan bir dış politika izleyen Suudilerin statükocu politikalarının bir sonucudur. Dünya enerji piyasalarındaki lider konumunu sürdürmek isteyen Suudi Arabistan, adaların devri ile yeni açılacak enerji hattı üzerinden Avrupa enerji pazarında daha fazla pay sahibi olma hedefindedir. Adalara kara yolu bağlantısı yapacak olan Riyad yönetimi bölgeye petrol işleme tesislerine yatırımları da yapacaktır. Bir taraftan Akabe Körfezinden gelebilecek tehlikeleri ABD üsleri ile bertaraf etme amacındadır. Ancak Sedat yönetimini Camp David anlaşması yüzünden Arapları satmakla suçlayan, Mısır’ı Arap Birliğinden atan Suudilerin, adaları devralırken Mısır’ın yaptığı tüm anlaşmaları tanıyacağını açıklaması çok sert tavır aldığı Camp David anlaşmasını tanıdığı ve İsrail’le dolaylı yollardan anlaştığı anlamına gelmektedir. Bu anlamda anlaşmanın ülke adına olumsuz bir boyutu da mevcuttur. Ancak adaların devri ile İsrail’in güvenliği güvence altına alındığından ABD’den destek görecektir. Akabe körfezini adalar ile tutan Riyad Yönetimim, Cibuti’de açacağı askeri üs ile de Kızıldeniz’in güvenliğini de sağlamış olacaktır. Adaların devri yeni veliaht prensin imajına da önemli bir katkı sunacaktır. Kral Selman’ın attığı her adımın arkasında olduğu bilinen Veliaht Prens Muhammed bin Selman, ülkesine toprak kazandırmış olacaktır. Suudilerin Katar ablukasının temel amacı adaların devri ile de anlam kazanmış olmaktadır. Her ne kadar uluslararası suları Katar’ın da kullanma hakkı olsa da enerji dağıtımında Süveyş kanalının kullanımına ve yeni enerji rotasını kullanamayacak olması Katar’ın enerji piyasasındaki konumunu zayıflatacaktır. Bu anlaşma ile Suudi Arabistan bölgedeki baş düşmanı İran’ı çevreleme yolunda da önemli bir adım atmıştır. Yemen’de yaşanan müdahale ile bu alanda önemli adım atmış olan Suudi yönetimi, Cibuti’deki askeri üs ve adalar ile Kızıldeniz’de güçlü bir konuma gelmektedir.

Anlaşmadan en karlı çıkan ülke İsrail’dir. Adaların devri ile uluslararası sulara ulaşım imkânı kazanan İsrail, Eylat ve Aşhod limanlarını uluslararası liman statüsüne sokabilecektir. Doğu Akdeniz’de sahip olduğu doğalgaz kaynaklarını açılacak yeni rota ile Avrupa’ya ulaştırabilme imkanı sağlayan Tel-Aviv yönetiminin en büyük kazancı Akabe körfezinden gelebilecek saldırılara karşı kendini koruma altına almış olmasıdır.

Adaların devri anlaşması uluslararası sulara donanmasını da çıkarabilecek olması bakımından İsrail’in kendi askeri güvenliği açısından da önemlidir. Bu anlaşma vesilesi ile hem doğalgazda körfezin en büyük ihracatçısı Katar’ı ekarte etmeyi başaracak olması hem de Suudi Arabistan ile sıcak temas sağlayacak olması İsrail’in diğer kazançları arasındadır. İsrail bu anlaşma ile elde ettiği uluslararası sulara erişim ile ikinci bir Süveyş kanalına sahip olacak konuma gelmiştir. Anlaşma ile İsrail, Suudi Arabistan ile ortak düşmanları İran’ın çevrelenmesi konusunda önemli bir stratejik hamleye de onay vermiştir.

Anlaşmanın doğrudan bir tarafı olmasa da enerji taşınması konusunda sahip olduğu uluslararası limanlar, geçmişten getirdiği deneyimler, güvenli olması ve Avrupa’ya ulaşacak en kısa rotaya sahip olması ile bu alandaki iddiasını koruyacak olsa da Türkiye durumdan en çok etkilenecek ülke olacaktır. Bölge de enerji üssü olma yolunda önemli adımlar atan Türkiye, yeni açılacak enerji yolunun dışında kalacak olması halinde bu hedefinde yara alacaktır. Daha önce Suriye’nin Kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan de facto duruma müdahale ederek buradan oluşturulacak bir enerji yolunun önünü kapatan Türkiye, müttefiklik yolunda derin yara aldığı ABD’nin bu yeni enerji yolunu desteklemesi ile enerji politikaları açısından zarar görebilme ihtimaline sahiptir. Ancak, Akabe körfezinin uluslararası karasuları statüsüne girmesi ile İsrail tarafından oluşacak bir rotanın Avrupa’ya ulaşacak en kısa yolu Türkiye olacaktır. Mavi Marmara faciasından sonra İsrail’in özür dilemesi ve mağdurların ailelerine tazminat ödemesinin arkasında da doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma isteği bulunmaktadır. Yeni enerji yolu ihtimali, Türkiye’nin halihazırda ortağı olduğu TANAP ve Türk Akımı projelerinin hızlanarak hayata geçmesini sağlayacaktır.

Çıkar Çelişkileri İçinde Türkiye-Rusya İlişkileri

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezi mükemmel bir metafor…

Türkiye- Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda büyük bir hız ve gerilimle seyrediyor. 24 Kasım 2015’de Suriye sınırında SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı, Türk F-16’ları tarafından düşürülmüş, bu olay iki ülke arasında ciddi krize neden olmuştu. Rusya’nın ambargosu sonrası kapanan ekonomik işbirliği kanalları Türkiye’yi yalnızca milyarlarca dolarlık bir zarara uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin kendisi için dış politika önceliklerinden biri olan Suriye üzerindeki (hem doğrudan hem dolaylı) denetimini de fiilen kaybetmesine yol açtı.

İlişkileri kopma ve hatta sıcak çatışma noktasına getiren tavır, 2016’nın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yerini alan Binali Yıldırım komşuların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz diyordu. Bu noktadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri uçak düşürülme eylemini tarihsel olarak birbiriyle iletişimi güçlü iki devletin ilişkilerinin eritilmesi operasyonu olarak adlandıracaklardı.

Hızlı normalleşme

Nitekim uçak düşürülme olayının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden, 27 Haziran 2016’da, Rus yetkililer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir mektupla, “düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesinden özür dilediğini ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi için elinden geleni yapacağını söylediğini” açıkladı. Moscow Times bu durumu “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı” olarak tanımlıyordu.

Düzelmeye başlayan ilişkiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kayda değer bir hız kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra yaptığı ilk yurtdışı gezi Rusya’ya oldu.  9 Ağustos 2016’da Erdoğan ve Putin St. Petersburg’da görüştü. Batı basını bu görüşmeyi Batı tarafından izole edilen iki liderin birbirilerinden destek alma girişimi olarak yorumlayacaktı.

 

9 Ağustos Zirvesinin en önemli sonucu, iki ülkenin Suriye siyasetinde göreli bir işbirliği tesis etmesi olacaktı. Türkiye, Suriye’de muhalif gruplara sağladığı desteği keserek Rusya’nın Halep müdahalesinin önünü açtı. Bu durum Rusya’nın aktif desteği ile Suriye Ordusunun 15 Aralık’ta Halep’in bütününü denetimi almasıyla sonuçlanacaktı. Bunun karşılığında Rusya Fırat Kalkanı operasyonuna yeşil ışık yaktı. TSK 24 Ağustos 2016’da 7 ay sürecek Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatacaktı.

İran dahil olursa

İki ülke arasında 2016’nın son aylarındaki en önemli gelişme ise bu ikili ilişkiye bir üçüncü tarafın davet edilmesidir. 20 Aralık 2016’da hem genel olarak Ortadoğu siyasetinde hem de Suriye’de radikal olarak farklı çıkarlara sahip ve farklı pozisyonlarda  yer almış Türkiye ve İran, Rusya aracılığıyla Moskova’da üçlü zirve için bir araya geldi. Bu gelişme hiç de tesadüf olamayacak bir biçimde başka bir inanılmaz olayın akabinde gerçekleşiyordu. Zirveden bir gün önce 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir polis memuru tarafından Ankara’da öldürülecekti.

Karlov

Bu suikastın gölgesinde (ve ona rağmen) üç ülke Moskova’da bir araya gelerek Moskova Bildirgesi olarak adlandırılan belgeyi imzaladı. Bu belge ile taraflar “çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarını kayıt altına alıyordu. Rusya gazeteleri Moskova görüşmelerini Ortadoğu’da radikal bir paradigma değişikliği olarak haber yapacaktı. Rusya’ya göre nihayet Rusya-Türkiye-İran üçgeni  Ortadoğu’da vazgeçilmez sayılan ABD gücünün yerini almıştı. Nitekim Moskova’nın bu görüşmelerle temel hedefi tam da buydu.

Moskova Bildirgesi’ni 24 Ocak 2017’de yapılan Astana görüşmeleri takip etti. Rusya-Türkiye ve İran bu görüşmeler ile Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına taahhüt ettiklerini ve üçlü bir denetim mekanizması kurmaya karar verdiklerini açıklayıp; IŞİD ve El Nusra ile ortak mücadele çağrısı yaptılar. Bu süreçlerin en büyük önemi, bu üç ülkeye birlikte muhalefeti ve Suriye savaşını dizayn edebilme ve savaşın gidişatını değiştirme fırsatı vermiş olmasıydı. Takip eden dönemde ülkeler arasındaki ulusal çıkar farklılıkları, özellikle de Türkiye’nin PYD karşısındaki tutumu, bu fırsatın hızla erimesine yol açacaktı.

Görüşme trafiği

Astana görüşmeleri sonrasında liderler arası temaslar bütün hızıyla devam etti. 10 Mart 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir kez daha yüz yüze görüştüler. İki lider toplantı sonrası yaptıkları basın toplantısında iki ülkenin yaptıkları ticarette milli para birimlerini kullanılması konusunu görüştüklerini ve Türk-Rus Ortak Yatırım Fonu’nu kurduklarını belirtiler. Doların ticaretteki egemenliğini hedef alan benzer bir karara İran ve Rusya arasında da imza atıldığını burada hemen belirtmeliyim.

10 Mart görüşmesi, iki ülke arasında halının altına ittikleri sorunları gündeme getirdikleri ve iki ülke arasındaki kimi anlaşmazlık alanlarının da tekrar su yüzüne çıkmaya başladığı bir görüşme oldu. Erdoğan ve Putin’in basın toplantısında farklı gündemlere öncelik vermesi; Rusya’nın PYD’nin hem Moskova’daki hem Suriye’deki faaliyetlerine verdiği desteğin devam ediyor olması; çalışma vizesi ve vize muafiyetinin hâlâ sağlanamamış olması ve Türkiye’den gelen gıda ürünlerine uygulanan yaptırımların kaldırılmaması görüşmede gündeme gelen ve hâlâ iki ülke arasında gerilim yaratmaya devam eden sorunlardan bazılarıydı.

Suriye’de yeni dönem

10 Mart görüşmesinden sonra iki ülke ilişkilerini etkileyen siyasal/askeri gelişmeler hız kesmeden devam etti. Han Şeyhun kasabasında Esad’a bağlı güçlerin yaptığı iddia edilen kimyasal saldırıya karşılık olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle Amerikan silahlı kuvvetleri Suriye rejimine ait bir hava üssüne füze saldırısı düzenledi. Bu saldırı ile Trump hem iç politikada Rusya’nın kuklası olduğu iddialarını çürütmek hem de Obama döneminde ABD’nin zayıflayan askeri kaslarının gerekirse yeniden kullanacağını ve kendisinden bağımsız şekilde Suriye’de hiçbir aktörün bir güç projeksiyonu yapamayacağını dünya aleme göstermek istiyordu.

Üstelik aynı dönemde ABD ve Rusya IŞİD’e yönelik ortak mücadele önceliklerini vurguluyor ve bu mücadelede PYD’nin öneminin altını çiziyorlardı. Rusya’nın son dönemde PYD ile ilişkilerini geliştirmesinin birden çok amacı olduğu söylenebilir.  Rusya böylelikle hem bölgede Kürtlere işbirliği içinde olan ABD’nin gücünü dengelemeye ve denetlemeye çalışıyor hem de kendisine Suriye’de birlikte çalışabilecek yerel, güvenilir ve seküler bir partner bulmuş oluyordu. ABD’nin Rakka operasyonunu PYD ile yürüteceğine dair güçlü sinyaller vermesi ve Rusya’nın bu duruma karşı çıkmıyor olması ise Türkiye’nin bölge politikasının temelinde yatan Sinjar’dan Afrin’e kadar uzanan PYD kuşağının engellenmesi hedefi ile de açıkça çelişiyordu.

Tam da böylesi bir durumda kimi yorumcular tarafından Türkiye’nin 25 Nisan 2017’de Suriye’de Rojova, Irak’ta da Şengal Dağı’ndaki YPG hedeflerine operasyon düzenlemesinin Türkiye’nin Rakka operasyonunu baltalama çabası olduğu iddia edildi. Hem ABD hem İran hem de Rusya’nın tepkisini çeken bu operasyonlardan sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Kürtlere, bu ülkenin meşru yönetimlerini es geçerek” düzenlediği hava saldırılarının kabul edilemez olduğunu açıklayacaktı. Nitekim Türkiye’nin PYD’ye yönelik tutumu Türkiye’nin Suriye’de hem ABD ve hem de Rusya  ile yaşadığı gerilimin en önemli nedeni.

Gerilimli ilişki

Rusya ile Türkiye’nin bölgesel hedefleri kimi zaman masada uzlaştırılsa da sahada çoğu zaman birbiriyle çelişiyor. Suriye’deki sorunlara Kırım’ın işgalini, Karadeniz ve Akdeniz’e Rus donanmasının dönüşünü, Rusya’nın niceliksel ve niteliksel olarak güçlü hava kuvvetleri ve füze sistemi ile Türkiye’yi çevrelemesini, konvansiyonel düzeyde baş gösterebilecek sorunlarda Rusya’nın nükleer silahları kullanabilme gücünü ve pek çok başka şeyin yanında Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını da eklemek gerekir. Üstelik henüz ne çalışma vizesi sorunu ne de vize muafiyeti sorunu çözülebilmiş durumda. Rusya’nın gıda maddelerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar da devam ediyor.

Bütün bu sorunların gölgesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Mart uçak krizinden sonraki üçüncü ziyaretini bugün (3 Mayıs 2017) Rusya’ya yapıyor. Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada, bu görüşmenin Putin’in daveti üzerine gerçekleştiği ve görüşmede güncel bölgesel ve uluslararası sorunları konuşacakları açıklandı. Bu görüşmenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16-17 Mayıs 2017 tarihlerinde ABD Başkanı Trump ile yapacağı görüşmenin arifesinde olması ise hiç kuşkusuz bir tesadüf değil.

Kirpi ikilemi

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezinin mükemmel bir metafor sağladığını düşünüyorum.

Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve uzaklaşmanın sadece bugün değil ama tarih boyunca da iki ülkenin Batı ile olan ilişkileri ile at başı gitmesi tam da böyle bir ikilemin sonucu.

İki ülkenin aynı dönemde Batı ile ilişkilerinin gerilmesi yakınlaşma ve işbirliğinin gerekliliğini artırırken; aynı bölgede, benzer ihtiraslara ve çatışan ulusal çıkarlara sahip olmaları da sorunları çoğaltıyor. Ama hiç kuşkusuz bu iki ülkenin ne kapasiteleri ne de Batı ittifakı ile ilişkileri birbirine denk değil. Üstelik ne siyaset ne dış politika sadece ulusal çıkarlardan ve makro siyasi hedeflerden ibaret değil. Rusya ve Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri elitleri arasında kurulan iktisadi bağlar belki de her tür ulusal çıkar çatışmasına rağmen iki ülkenin bu bol dikenli ilişkiyi sürdürmesini sağlayan en önemli motivasyon…


Kaynak: Evren Balta, AJ.

Musul DEAŞ’ten Tamamen Temizlendi

Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un, terör örgütü DEAŞ’tan tamamen kurtarıldığı bildirildi.

Irak‘ın ikinci büyük kenti Musul‘un, terör örgütü DEAŞ‘tan tamamen kurtarıldığı bildirildi.

Irak devlet televizyonunun haberinde, “Musul’un tamamı DEAŞ’tan kurtarıldı.” denildi.

Irak Başbakanı Haydar el-İbadi de Musul’da DEAŞ’a karşı kazanılan zaferden dolayı güvenlik güçleri ve Irak halkını kutlamıştı.

Musul’da bulunan İbadi’nin basın toplantısı düzenleyerek, “zafer” açıklaması yapması bekleniyor.

Musul kenti, Haziran 2014’te DEAŞ’ın kontrolüne geçmişti.

Irak ordusu, Peşmerge ve ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleriyle 17 Ekim 2016’da Musul’un DEAŞ’tan kurtarılması kapsamında doğu yakasına operasyon başlatmıştı. Doğu yakasının yaklaşık 100 gün süren operasyonların neticesinde 24 Ocak’ta tamamen DEAŞ’tan geri alınmasının ardından 19 Şubat’ta da Musul’un batı yakasının kurtarılması için üç cepheden operasyon başlatılmıştı.

Irak son durum haritası – 1 Temmuz 2017

Musul Operasyonu Son Durum Haritası

Kaynak: AA