Ateşkes Sorunu Çözüyor Mu, Yoksa Çözümü Erteliyor Mu?

Mevcut savaş pozisyonlarında kimi taraflar, bazen kendi iradeleri bazen de uluslararası baskı sonucu savaş anında ateşkese gidiyorlar. Bu durum insani yardım veya tarafların nefes alması için iyi bir seçenekmiş gibi geliyor ama bence değil. Ateşkes aslında mevcut sorunun ertelenmesine vesile oluyor. Bakın barış antlaşması demiyorum ateşkes antlaşmasından bahsediyorum.

Zaten savaş zamanlarında çoğunlukla taraflar, kendi kontrollerindeki bölgelerde yaşanan insani krizlerin yabancı yardımlar yoluyla çözülmesinin bir zayıflık veya beceriksizlik algısı ortaya çıkarmasından endişe ettikleri için çoğu zaman girişe izin vermiyorlar.Yani bu argüman kesinlikle çok zayıf kalıyor. Zaten ateşkes zamanında izin verenler genelde çatışma döneminde de buna izin veriyorlar. Bunu günümüz Suriye ve Somali örneklerinden de kolaylıkla anlamak mümkün.

Tarafların nefes alması ise aslında savaşın daha geç bitmesine neden olabiliyor. Çünkü bu evrede herhangi bir güç kendi kontrol alanında, kendi üretim fonksiyonlarını ve kendi kamusal yapılanmasını oluşturarak yeni bir düzen inşa edebiliyor ve ateşkes bittiği zaman artık yeni bir düzeni yıkmak zorunda kalıyorsunuz. Buda boşa zaman kaybı’nın yanı sıra emek ve maddi israfa sebep oluyor.

Uzakdoğu’da soğuk savaşın en kanlı iki savaşı olan Kore ve Vietnam savaşları üzerinden örnek verecek olursak; bu iki savaşta oldukça benzer nitelikler taşıyor. Aynı bölge, aynı kutuplar ve aynı parçalanmışlık ama tek bir fark var. O da birinde savaş ateşkesle son bulurken diğerinde savaş bir tarafın kesin yenilgisi sonucu yok olmasıyla neticelendi.

Vietnam savaşında kuzey ve güney olarak bölünmüş günümüz Vietnam’ının ideolojik merkezde birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesi vardı ve ABD’nin bütün engelleme çabalarına rağmen kuzey, güneyi 1975’te alacak ve bu uzun savaş 4 milyon insanın ölümünden sonra bitecekti. Günümüz Vietnam’ı eskiden yaşanan bu derin bunalımdan sonra nihayet istikrarlı, beraber, gelişmekte ve gururlu. Fakat Kore öyle değil. Kore savaşında da kuzey ve güney diye ayrı olan iki ülke vardı. Ya güney kuzeyi alacak yada kuzey güneyi. Sonra ne oldu? 3 milyon insan öldü ve taraflar hiçbir sınır değişikliği olmaksızın ateşkese gittiler. Böylece 64 yıldır bitmek bilmeyen bir gerilim dönemine girildi. Bu gerilim döneminin her iki ülkeye ve onların müttefiklerine getirdiği sosyal yardım, silahlanma, propaganda ve zaman kaybı üzerinden oluşan maliyetlerini hesaba katınca, savaş döneminden çok daha büyük bir yüke sebep olduğu aşikar. 64 yıl geçti ama halen kaçınılamaz bir savaş ihtimalinden söz ediyoruz. Bu durumu düşününce “keşke Vietnamlılar gibi kararlı ve pes etmez davransalarmış” dememek elde değil. Ben bile bazen “kim kimi işgal edecekse etsin artık, yeter ki bitsin bu parçalanmışlık” diyorum.

Vietnam ve Kore örneğinden de anlaşılacağı üzere ateşkes, insanın en büyük psikolojik hastalıklarından olan ‘günü kurtarma’ hissiyatının oluşturduğu bir ertelemeden başka bir şey değil. Boşuna dememiş atalarımız “Bugünün işini yarına bırakma” diye. Bu durum aslında şuan ki neslin, sorunları gelecek nesillerin halletmesini beklemesi gibi geliyor bana. Yani bir nevi dedeler kendi aralarında kavga ediyor ve sonra “ Hoh! Çok yorulduk mola verelim, daha sonra torunlar bizim kavgamızı devam ettirsin” diyorlar. Yada bana öyle geliyor. Bu durumda sonra ki neslin önce ki nesle, bırakılan bu kötü miras yüzünden küfür etmemesi kaçınılmaz tabi ki!

2012’den bu yana devam eden Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki iç savaşı ve bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkan de facto devlet olan Dar El Kuti Cumhuriyeti’ni düşünün mesela. Şimdilerde bölgede ateşkes var ama bu ateşkes esnasında Dar El Kuti, kendi vergi sistemini ve teşkilat yapısını oluşturuyor. Topladığı vergilerle silah alıyor ve güçleniyor. Bu durum, eğer olursa bir sonraki savaşın daha kanlı olmasına vesile olmayacak mı? Eğer bu parçalanmışlık daha uzun sürerse taraflar daha fazla kutuplaşacak ve böylece karşılıklı silahlanma veya oyalanma yüzünden kendi halklarının sosyal problemlerine çözüm getirmek için vakit bulamayacak veya bunu erteleyeceklerdir. Zaten Orta Afrika Cumhuriyeti’nde şuan olanda tam olarak bu. Savaşın getirdiği sorumluluk böylece sonraki kuşaklara da aktarılarak daha fazla yıpranma ve daha fazla kayıp nesil meydana getiriyor. Bakın bu kayıp nesil meselesi çok önemli. Öyle birkaç bölgenin birkaç grubundan değil koca bir nesil oyalanıyor ve gereksinimlerinden mahrum kalarak toplumun çağ atlamasının önüne geçip, medeniyetlerinin gerilemesine yol açıyorlar. Savaş ne kadar uzun süre gündemde kalırsa o kadar kayıp nesil ortaya çıkıyor.

Bu durum benim “ateşkesle tarafların nefes alması aslında savaşın boyutunu arttırıyor” şeklinde bir düşünceye sahip olmama sebep oldu.

Şuan ki yakın coğrafyamızda cereyan eden savaşlar üzerinden de bazı hususları belirtmek gerekirse; Suriye, Irak, Libya, Ukrayna, Trandinyester, Afganistan, Karabağ ve Yemen’deki sorunları çözme yöntemi bence tam bir skandal. BM’nin istediği ateşkes aslında çözüm değil, sadece savaşın bitişini erteliyor. Halbuki savaş ne kadar daha erken biterse o kadar iyi. Çünkü yöneticilerin gündemi, savaştan çıkıp ülkeyi ayağa kaldırmaya gelmeli.

Mesela Ukrayna. Ateşkes her ne kadar zaman zaman ihlal edilse de devam ediyor. Bu durumun Ukrayna’ya ve Rusya’ya daha uzun süre ekonomik yük olması ve zaman geçtikçe daha fazla kutuplaşma yaratması bir yana, asıl sıkıntı savaşın uzamasıyla ölümlerin normalden fazla olması ve bunalımın daha geniş bir zamana yayılmasıdır. Halbuki her kim kazanacaksa savaşı bir an önce kazansa ve artık insanların gündemi savaş olmaktan çıkıp “ülkeyi tekrar nasıl ayağa kaldırabiliriz?” sorusu olsa. Zaten bir savaşın bitmesinin getirdiği en önemli avantajda bu, artık yöneticilerin gündeminin savaştan ziyade ülkeyi tekrar ayağa kaldırmak olması. Görünen o ki; Ukrayna İç Savaşının sonucu da Moldova İç Savaşı(1992) gibi olacak. Çünkü Almanya ve Fransa yüzünden Ukrayna’da uzun vadeli bir çözümsüzlük meydana geliyor. Bunu Dağlık Karabağ meselesine de kolaylıkla uyarlayabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. başkanı Franklin Delano Roosevelt’in İkinci Dünya Savaşı için takındığı koşulsuz teslimiyet politikası da çok güzel bir örnek. Bu strateji, ABD’nin Gizli Tarihi Kitabının yazarı ve aynı isimdeki belgesel dizisinin yapımcısı ve yönetmeni Oliver Stone tarafından, savaşın uzaması ve daha kanlı olması babında eleştirilmişti. Ancak mihver kuvvetlerin, lider ülkelerinin hepsinin Şovenist olduğunu düşünürsek gayet mantıklı bir adımdı.

Çünkü koşulsuz teslim arzusu sayesinde mihver güçlerin mevcut rejimleri devrilene kadar savaş sürecek ve böylece tek savaş sonrası kesin çözüme kavuşulabilecektir. Fakat ateşkes olsaydı bu, şovenistlerin toparlanmak için zaman kazanması ve daha fazla savaşa girilmesi anlamına geliyordu.

Şovenist ülkelerle zaten anlaşmak imkansızdır. Faşizmin her türlüsü elbette felaket ama şovenisti kesinlikle yaşatılmamalı. Franco’nun İspanya’sı ve Salazar’ın Portekiz’i de faşistti ama en azından şovenist değillerdi. Çünkü kendi hakimiyetleri dışında kalan hiçbir toprağa küçük bir istisna haricinde(O da baskıdan dolayı) saldırıda bulunmamışlardı ama kendi yönetimi altındaki topraklarda terör estiriyorlardı tabi ki.

Savaşların kesintili olduğu büyük Avrupa savaşları ise daha uzun süreli bunalımlar meydana getirdi. Zaten Fransız Devrim Savaşları(1792-1802) ve Napolyon savaşları sırasında olanda tam olarak buydu. 20. yüzyılın Napolyon’u olan Hitler’de, askeri ve tarihi anlamda benzeştiği Napolyon gibi şovenistti. Napolyon savaşlarında(1803-1815) olduğu gibi parçalı savaşlar dizisi Avrupa’nın nefes almasını da geciktirmişti. 1792’den 1815’e kadar Fransa parça parça savaştı ve sonuç olarak 1789 öncesine geri dönüldü.

Eğer İkinci Dünya Savaşında müttefik güçlerin, koşulsuz teslim stratejisi olmasa ve gerekli görüldüğü yerde Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon savaşlarında olduğu gibi ateşkese veya anlaşmaya gidilse, bu durum şovenist rejimlerin daha uzun süre iktidarda kalacağı gibi tekrar savaş yaşanmasını kaçınılmaz hale getirecekti. Bu durumu bilen insanların ateşkesle nefes almaya çalışması ne kadar büyük bir öngörüsüzlük olurdu değil mi? Ama ne oldu? O nesiller büyük bir fedakarlık örneği sergileyerek, bu kanlı ve acımasız savaşın ardından 72 yıldır sürmekte olan ve bitmek bilmez bir huzur(görece) ve refah döneminin kapısını açtılar.

Böylece Avrupa, şovenizm tehdidinden halen sürmekte olan bir şekilde kurtuldu. Son 72 yıldır Avrupa’da artan refahta bunun sayesindedir. Bundan önce böylesine bir ivme Avrupa’da hiç görülmemiştir. Her ne kadar kimi çevreler kendi geri kalmışlığının üstünü örtmek için, Avrupa’nın gelişmişliğinin kaynağını yağmacılık olarak sunsa da aslında bu doğru değil. Sömürgeler çoğunlukla Avrupa ülkeleri için getiri değil götürü oldu(bu konuyu başka bir yazımda işleyeceğim). Avrupa’daki refahın en önemli kaynağı şovenizmin son bulması ve 72 yıldır süren barış atmosferidir. Çünkü eskisi gibi yılların emeğini tek seferde silip süpüren savaşlar artık yaşanmıyor. Ve Avrupa toplumu bu durumu, Franklin Delano Roosevelt’in koşulsuz teslimiyet stratejisine borçludur.

Bu 72 yıllık süreçte Aynı şeyi Ortadoğu’daysa göremedik. Sebeplerden en önemlisi savaşların genelde asimetrik olması. İran-Irak savaşı(1980-1988) sırasında her iki tarafta ilk çatışmalardaki sonuçsuzluk yüzünden 8 yıl boyunca asimetrik savaşı benimsediler ve bu yüzden her iki tarafta birbirini yok edemeden savaşı sonlandırdı. Eğer her hangi bir taraf biraz cesur olup diğer tarafı koşulsuz teslim almak için savaşsaydı, bugünün politik atmosferi çok daha huzurlu olurdu. Mesela İran, Irak’taki şovenist Baas rejimini yok etseydi, körfez savaşları(1990-1991, 2003-2011) olmayacaktı ve körfez savaşları olmayacağı için günümüzde Irak’ta malum istikrarsızlıklar yaşanmayacaktı. Çünkü körfez savaşlarının politik kökeninde de yine İran işgalinde olduğu gibi Saddam’ın şovenizmi geliyordu. Bu savaş için Tersten düşünürsek yine benzer bir sonuca ulaşmak mümkün.

Şuan Libya’da ateşkes var, Yemen ve Suriye’de ise aynı süreç yaşatılmaya çalışılıyor ama bölge ülkelerinin gündemlerinin ‘ayağa kalkma’ olması ertelenmiş oluyor ve mevcut çatışmaları derinleştiriyorlar. Bu ülkelerdeki savaşlarında sonradan asimetrik savaşa evrildiğini unutmayalım.

Ortadoğu’daki savaşlara bakınca ben, koşulsuz teslimiyeti esas alan savaşların asimetrik olan savaşlardan daha iyi olduğu kanaatine vardım. Tabiî ki savaşın her türlüsü kötü ama burada kötünün iyisini belirtmeye çalışıyorum. Ayrıca bana göre koşulsuz teslimiyeti esas alan savaşlar çok daha fedakar ve cesurca geliyor ama asimetrik savaşlar çok daha cahilce ve korkakça geliyor.

Şuan var olan ve çok canlı bir örnek olarak Güney Asya’yı ele alalım. Eğer Hindistan ve Pakistan geçmişteki Keşmir kaynaklı savaşlarda kesin bir çözüm için savaşsalardı, bugün halen bu kriz devam ediyor olabilir miydi? Kriz hala devam ettiği için zaten bu ülkeler nükleer silahlanma yarışına, karşıt inanç propagandalarına ve karşılıklı yaptırım hesaplaşmalarına girmediler mi? Bunun zararı geçmişteki savaşların kısa ve küçük olması yüzünden halen devam etmiyor mu? Belki o dönem çok daha fazla insan ölecekti, daha büyük bir yıkım olacaktı ve savaş daha uzun sürecekti ama uzun vadeli düşününce, aslında o zaman yaşanacak fazla kayıplar, bugün için kesin bir çözüm sağlayacaktı. Böyle bir durumda insanları radikalize olmayacak olan Hindistan ve Pakistan aynı zamanda, huzur sayesinde daha çok yatırımcı çeker, silahlanmak yerine daha çok kamu harcaması yapar ve en önemlisi daha özgür olacağı için çalışma hayatı daha aktif olurdu. Yani kısacası daha refah içinde olurlardı. Avrupa örneği de bu yüzden önemli zaten.

Neyse! Bu kadar örnek yeter heralde?

İşte ben bu yüzden savaş durumlarında BM’nin takındığı “ateşkese davet” tutumundan çok rahatsızım ve buna şiddetle karşıyım. İnsanları diyalog veya barışa teşvik ettiklerini sanıyorlar ama bence sorunu ertelemekten başka bir işe yaramıyorlar.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye ve İran Arasında Su Savaşı İhtimali

İran Çevre Koruma Örgütü yetkilisi Derviş, İran’la Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki barajların inşaatlarını durdurmaya çağırdığı Türkiye’nin su krizi sebebiyle savaşa sürüklenebileceğini söyledi. Ancak Ortadoğu uzmanı Kılıç’a göre sorun barajlardan değil, ‘akıl dışı’ taleplerinden kaynaklı. Çözümse savaşa değil su politikası değişikliğine bağlı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, Türkiye’yi ‘yıkıcı etkileri olduğunu’ söylediği Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde barajların inşaatını durdurmaya çağırmasının ardından İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Çevre Kurulu Başkanı Masume Ebtekar’ın Türkiye’yi Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki baraj inşaatlarından vazgeçmeye ikna etmek için İran Dışişleri Bakanlığı’na harekete geçme çağrısı yapması İran, Irak ve Suriye merkezli su tartışmalarını gündeme getirdi.

Konuyu Sputnik’e değerlendiren İran Çevre Koruma Örgütü Halkla İlişkiler Müdürü Muhammed Derviş, mevcut durumun endişe verici olduğunu kaydederek baraj inşa sürecinin diplomasi yoluyla durdurulamaması halinde ülkelerin savaşın eşiğine gelebileceğini söyledi.

Derviş “Türkiye, bu projeyi 1980 yılında Kenan Evren darbe yaptığı sırada başlattı. Bu projenin amacı, Fırat ve Dicle sularının Suriye ve Irak’a akışını engellemekti. Dönemin güçlü ve iktidarlı liderleri olan Saddam Hüseyin ve Hafız Esad, Türkiye’yi tehdit ederek bunun gerçekleşmesine izin vermeyeceklerini vurgulamıştı” dedi.

‘SURİYE VE IRAK TAMAMEN SUSUZ KALABİLİR’

Türkiye’nin Fırat ve Dicle üzerinde 22 barajın inşasına başlamasını ‘Irak ve Suriye’deki siyasi krizlerden yararlanmak’ diye nitelendiren Derviş “Fırat Nehri üzerindeki dünyanın en büyük barajlarından biri olan Atatürk Barajı, 48 milyar metreküplük hacimle İran’daki 100 baraja eş değer. Fırat üzerindeki tüm barajların hacmi 100 milyar metreküp olup, Dicle üzerinde inşa edilenler de 24 milyar metreküp hacme sahip. Eğer Türkiye, Hasankeyf’te 10.4 milyar metreküp hacmi olan Ilısu Barajı’nı inşa etmeyi de başarırsa, ciddi bir su krizi yaşanır.”

Derviş “Fırat Nehri’ndeki suların yüzde 100’ü, Dicle’deki suların da yüzde 60’ı kesilecek ve Irak ile Suriye’ye hiçbir şey gitmeyecek. Ilısu Barajı açılınca, bu oran da yüzde 100’e çıkacak ve su krizi baş gösterecek” diye ekledi.

‘SUYU KESEN TÜRKİYE DEĞİL, İRAN’

Ankara ve Tahran arasındaki ‘su gerginliğinin’ arka planını ve olası gidişatını Sputnik muhabiri Elif Sudagezer’e değerlendiren Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) uzmanı Seyfi Kılıç’a göreyse su sorununun temeli, Saddam Hüseyin’in 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra o bölgede ‘Amerikan işgal güçlerine destek verdiğine’ inandığı Şiilerin yaşam alanını tahrip etmek için Basra bataklıklarını kurutmasıyla atıldı.

Tahran yönetiminin Irak’ın Türkiye’yi suçlayan söylemlerini tekrar etmesinin işe yaramayacağına işaret eden Kılıç’a göre, su krizinin çözüm anahtarı çatışma veya kriz yerine Tahran’ın su politikalarında yeniliğe gitmesi:

“İran o konuda biraz Irak Merkezi Hükümeti’nin görüşlerini tekrar ediyor gibi görünüyor. Halbuki 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra o bölgedeki Şiilerin Amerikan işgal güçlerine destek verdiği düşüncesiyle Saddam Hüseyin onların yaşam alanın tahrip etmek amacıyla kanallar açarak o Basra bataklıklarını kuruttu. Tabiri caizse nehirleri daralttı. Bunun sonucu olarak da tabi ki orada bir çölleşme ve yüksek miktarda toz aşınımı. Yani, oraları çölleştiren bizzat döneminin Irak yönetimi olduğu içi İran’ı Türkiye’yi suçlamaması doğru olacaktır.”

Türkiye’nin hiç bir zaman su kesme gibi hamlede bulunmamasına rağmen İran’ın Karun Nehri’ndeki barajla zaman zaman suları kestiğine vurgu yapan Kılıç “İran, son olarak Kuzey Irak bölgesinin denetimine doğru akan Zap Nehri üzerinde barajların kapaklarını kapatarak tamamıyla suyu kesti. Yani İran’ın bu açıklamaları yapmaktaki tek amacının sorumluluğu Irak yönetiminden atmak olduğu kanaatindeyim, ciddiye alınacak açıklamalar değil” diye konuştu.

‘SAVAŞ ÇOK MALİYETLİ, ONUN YERİNE SU POLİTİKALARINI REVİZE ETSİNLER’

Fırat ve Dicle nehirlerinin su potansiyellerinde yetersizlik olmadığını ancak Suriye ve Irak’ın taleplerinin ‘akıl dışı’ olduğunu savunan Kılıç “Bu iki nehrin su potansiyeli Türkiye, Irak ve Suriye’ye makul ölçülerde yeterlidir. Fakat özellikle Suriye ve Irak’ın akıl dışı bir takım isteklerini karşılamaya yetmez. Su sorununun savaş sebebi olarak gündeme gelmesi dahi çok doğru değil. Savaş çıkarmak istedikten sonra her sebep yeterli gibi görülecek olsa da; su sorunundan bir çatışma çıkacağı kanaatinde değilim” diye ekledi. Çünkü gerçekten çok daha düşük maliyetlerle etkin su kullanımıyla birçok sorunun çözülebileceği dünyada pek çok örneklerle ortadadır. Çünkü savaş çok maliyeli bir iştir” ifadelerini kullandı.

Su sorununun talebin kısılarak çözülebileceğine işaret eden Kılıç “Su genellikle arz yönlü yönetilmeye çalışılmakta fakat esasında talep yönüyle yönetilmesi lazım. Talebin kısılması lazım. Bunun temel yolu da tarımsal sulamanın, ki dünya ortalaması yüzde 70 civarındadır, tarımsal sulamanın etkin bir hale getirilmesinden geçer. Açık, betonla kaplanmamış, birincil ve ikincil kanalların mevcudiyeti suyun kaynaktan tarlaya ulaşımına engelleyen şeylerdir yani. Yüz birim kaynaktan su aldığınızda; Irak’ta bunun ancak yüzde 10’u 20’si kadarı tarlaya ulaşabiliyor, suyun gerisi kaybediliyor. Bu durumda su tabii ki yetersiz kalır” dedi.

Su sorunun çözümünün imkanlı ancak bu konuda Türkiye’nin suçlanmasının son derece ‘yersiz’ olduğunu savunan ‘Kılıç “Türkiye, 1987 protokolüyle Türkiye Fırat Nehri’nden oldukça yüksek miktarda suyu Suriye ve Irak’a bırakmakta. Türkiye’nin su sorununu çıkmaza sürüklemek gibi bir amacı olsaydı zaten bu protokolü imzalamazdı. Türkiye’ye yönelik bu eleştirileri ciddiye dahi almamak lazım” diye konuştu.

Kaynak: Sputnik

Ortadoğu’ya Komşuluğun Bedeli: Afrika’da Enerji Savaşları

 

Batılı ülkelerde sömürgeciliğin 15.yüzyılda başlaması ile birlikte Afrika’nın kaynaklarına yönelik olan iştahları kıtada savaşı alevlendiren en önemli etmen olmuştur. Afrika Kıtası zengin yeraltı kaynaklarına sahip olması dolayısıyla halkın yüksek refah seviyesinde yaşayabileceği bir potansiyeline sahip olması gerekirken, Dünya Gıda Örgütü’nün açıklamasına göre şu an Afrika’da 38 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Uzun yıllardan beri sömürüldüğü için kıtanın sahip olduğu doğal kaynaklar, bölge halkı tarafından kullanılamamakta ve  Afrika ülkelerinin sanayileşmesi mümkün olmamaktadır. Bu durum beraberinde açlık, sağlıksız bir yaşam ve bu etkenlerle birlikte terörü de getirmiştir. Açlığın ve sömürünün yanı sıra Afrika, su kaynakları açısından da sorunlar yaşamaktadır. Aslında Afrika su kaynağı açısından da fakir değildir. Sahra Çölü’nün derinliklerinde dünyanın en geniş ve kullanıma uygun su yataklarından biri bulunmaktadır. Fakat onca yer altı bolluğunun üzerinde yaşayan milletin ekonomik yetersizliği suyun yüzeye çıkarılmasına engel olmaktadır.

İlgili resim

Günümüzde Afrika’da jeopolitik açıdan iki sıcak nokta bulunuyor: Sahil Kuşağı ve Afrika Boynuzu da denilen Somali Yarımadası. Sahil Kuşağı, Akdeniz’den Batıya doğru uzanan göç yollarını kontrol ediyor. Bu Kuşak ayrıca DEAŞ, El Kaide ve Boko Haram’ın faal olduğu istikrarsızlık bölgesi olarak da biliniyor. Temel hizmetler dahil devlet aygıtının hiçbir şekilde işlemediği bir bölge burası. Bölgedeki askeri üsler marifetiyle ABD insansız hava araçları ve Fransız askerleri,  terör örgütlerinin militanlarını arka bölgelere atmak üzere Afrika ordusuna katılıyorlar. Uzmanlar buradaki asıl sorunun son yıllarda güvenlik güçlerinin yapısında ciddi değişimler olmasına rağmen, bu güçlerin sahadaki siyasi dinamikleri değiştirmek için çaba harcamaması olduğunu belirtiyor.[1]

afrikada terörizm ile ilgili görsel sonucu

Afrika’nın Ortadoğu’ya komşu olan bölgelerine baktığımız zaman enerji ve terör bağlamında meydana gelen olayların iç çatışmalar ile daha karışık hale getirildiğini ve Ortadoğu ile olan benzerlik ilişkisini daha net şekilde görebiliyoruz.

SUDAN

Sudan nüfusunun yarısı Araplar ve onların izlediği Araplaştırma politikası ile kendisini Arap olarak kabul eden yerli halklar, diğer yarısını da siyahi Afrika yerlileri oluşturmaktadır. Halkın %70’i Müslüman, %25’i animistlerden ve %5’i Hıristiyanlardan oluşmaktadır.[2] Sudan özellikle etnik çatışmaları ve dini farklılıkların hissedilir biçimde yaşanıldığı bir ülke olması nedeniyle dış faktörlerden kolaylıkla etkilenen, bu sayede sömürü haline gelen ülke konumundadır. İngiltere, Sudan ve Mısır’ı içeren geniş toprak parçasını daha kolay yönetebilmek adına böl parçala ve yönet tekniğini burada da kullanmıştır.

sudan jeopolitik yapısı ile ilgili görsel sonucu

Bu politikası çerçevesinde İngiltere Arap tüccarların güneye girişini yasaklamış, Hıristiyan misyonerlerin bölgedeki faaliyetlerini teşvik etmiş ve bölgede kuzeyden bağımsız yerel bir ordu oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşından güçsüz ayrılan İngiltere Sudan’ı elinde tutmak adına yeniden strateji değiştirerek yaptığı çalışmaların tersine ülkenin kuzeyinin Mısır’a katılmasını engellemek için bu bölgeyi Mısır’la değil yeniden Güney Sudan’la suni bir birleştirme kararı alarak çıkarları doğrultusunda bugünkü halini aldırmıştır.[3] daha yakın tarihe gelindiğinde ise Sudan’da Ocak 2011’de yapılan referandumu takiben 9 Temmuz 2011’de Güney Sudan bağımsızlığını ilan etmiş ve Afrika’nın en genç ülkesi olmuştur. Sudan’da yapılan referandum, 2005 yılında güney ve kuzey arasındaki iç savaşı sona erdirmek için imzalanan barış anlaşmasının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.[4] Su konusu burada da önemli etken olarak karşımıza gelmektedir. Dünya’nın en uzun Nehri olan Nil nehrinin Sudan için büyük önemi bulunmaktadır. Güneyden Kuzeye doğru akan ve üç kolu olan nehrin Beyaz Nil ve Mavi Nil kolları Sudan’dan geçmekte ve Hartum’da birleşmektedir. Diğer bir enerji kaynağı olan petrol konusunda da önemli rezervlere sahip olan Sudan, yaklaşık 5 milyar varil petrol rezervlerine sahiptir ve günlük olarak 500 varil petrol üretimi yapmaktadır. Fakat Güney’in ayrılmasıyla birlikte bu kaynağının % 75’ini kaybetmiştir.

ERİTRE

Eritre jeopolitik konumu açısından Ortadoğu coğrafyasında çatışma halinde olan ülkeler nezdinde son derece kritik bir öneme sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan’ın Yemen’e başlattığı operasyonda  sekiz Arap ülkesinden oluşan koalisyon bu bölgeyi savaş stratejisi açısından önemli bir aktör olarak görmekteydi. Yemen sahillerine komşu olan Eritre olası bir çıkartma için stratejik öneme sahiptir.

Assab limanı (Etiyopya) Yemen sahilinin sadece 60 kilometre uzağında yer alırken, Massava ise Yemen’in Es-Salif ile  El-Hudeyde limanlarına yaklaşık 350 kilometre mesafede. Eritre’nin Kızıldeniz’de Suudi Arabistan ile Yemen sınırlarının yaklaştığı kuzey bölgesinde bulunan irili ufaklı adalarının da denizden yürütülecek bir operasyonda kritik bir önem taşıyabileceği ifade ediliyor.[5]

CİBUTİ

Doğu Afrika Boynuzu olarak adlandırılan Eritre, Etiyopya, Cibuti ve Somali’nin bulunduğu coğrafi bölge, Avrupalı devletlerin sömürgeleştirmek adına fazlaca çaba sarf ettiği stratejik bir alandır. Cibuti bu noktada Kızıldeniz ve Hint Okyanusunu kontrol etme noktasında ülkeler açısından stratejik bir öneme sahiptir. Özellikle Ortadoğu üzerinde yaşanan gelişmeler ve enerji noktalarında kritik hamle yapmak isteyen ülkeler için bu bölge küreselleşme yarışının önemli basamaklarından bir tanesidir.

çin cibutiye askeri üs kurdu ile ilgili görsel sonucu

Genel olarak Cibuti coğrafyasına baktığımızda halkın %95’inin Müslüman olduğunu görmekteyiz. Arazi olarak tarıma elverişsiz bir coğrafyası olan bu ülkede toprakların sadece %1’i tarıma elverişli görülmektedir. Ekonomik açıdan duruma bakıldığında ise ülke hasılasının yarıdan fazlası, diğer ülkelerin bölgede kurduğu askeri üslerden elde edilen gelirle sağlanmaktadır.

İlgili resim

Askeri üs konumu olarak ABD, Cibuti’de en büyük askeri varlığa sahip ülke konumunda. 2001’de kurulan askeri üste 4.000 Amerikan askeri yer alıyor. ABD burayı hem Afrikalı askerlerin eğitimi için hem de Yemen ve Somali’de düzenlediği operasyonlar için kullanıyor. 2014 yılında yenilenen anlaşma gereği yıllık 63 milyon dolar kira bedeli karşılığında ABD, bu üssü 2024 yılına kadar kiraladı.[6] Diğer bir ülke olarak Japonya’ya baktığımızda 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ülke dışındaki ilk üssünü Cibuti’ye kurmuş, 2011 yılında  yıllık 30 milyon dolar kira ödeyerek üste 600 asker bulundurmuştur. Ülkeye yeni girmekte olan Çin uzun bir hazırlık sürecinden sonra Küresel olarak karşı karşıya geldiği ABD ile burada da üs yarışı içerisine girmiş bulunmaktadır. Jeostratejik bir hamle yaparak burada ki üs çalışmalarına uzun zaman önce başlayan Çin Yönetimi geçtiğimiz hafta resmi olarak üssü kullanıma açmıştır. Burada ABD’ye karşı büyük bir hamle yapan Çin şu an bölgede 10 bin askeri konuşlandırmayı hedefleyerek ilk askeri sevkiyatı güneydeki Guangdong eyaletinde bulunan Canciang kentindeki limandan yapmaya başladı. Pekin yönetimi, 10 yıllığına yılda 20 milyon dolara kiraladı. Ayrıca, Afrika genelinde kalkınma planları dahilinde Pekin yönetimi, 2015 yılında 60 milyar dolarlık yatırım yapma sözü vermişti. Ayrıca Cibuti’de İtalya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinin de sömürü geçmişlerinden dolayı burada üsleri bulunmaktadır.

SOMALİ

Farklı bölgelere ayrılarak, farklı otoriteler tarafından bağımsız bir şekilde yönetilen Somali’de 2012 de yürürlüğe giren yeni anayasa ile ülke federal bir devlet statüsüne getirilmiştir. Afrika Boynuzunun enerji güvenliği bağlamında Jeo-stratejik konumu nedeniyle Doğu Afrika’nın en önemli ülkelerinden biri haline getirmektedir. 1960 yılında İngilizlerden ve İtalyanlardan bağımsızlığını kazanmış olan ülke şuan 9 milyonun üstünde nüfusa sahiptir. 1960 dan 1991 e kadar ülkeyi diktatörlükle yöneten Said Berra’dan sonra Somali iç savaştan kurtulamamıştır.[7]

İlgili resim

Somali’nin bugün ve yakın geçmişteki sorunları başlıca üç kısımda incelenebilir: iç çatışmalar, sınır problemleri, ve deniz haydutluğu meselesi. Bu bölgedeki sömürgeci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda çizdikleri sınırlar bir yandan bölgedeki diğer ülkelere nazaran daha homojen yapıda olmakla birlikte yinede belli kimliklere dayalı toplum yapısında bölünmelerin yaşanmasına, dolayısıyla iç sorunlara neden olurken diğer yandan da sınır problemlerine yol açmıştır. Ayrıca iç sorunların oluşturduğu ve şekillendirdiği istikrar boşluğu da Aden Körfezi açıklarında deniz haydutluğu sorunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bölgede istikrarsızlığın başlıca nedenlerinden olan enerji burada da ön plandadır. Uluslararası ilişkiler bağlamında ülke çıkarlarını etkileyen enerji yolları güzergahının burada yoğunlaşması Somali açısından ayrı bir önem arz etmektedir.

İlgili resim

Türkiye dış politikası açısından Somali incelendiğinde bölgeye yapılan askeri üs dikkatimizi çekmektedir. Bölgede stratejik açıdan bende varım diyen Türkiye buraya yapmış olduğu askeri hamlesi ile Doğu Afrika’da etkinliğini göstermiş durumdadır. “Askerî üste Somali Ulusal Ordusu’na mensup askerlerle Afrika’nın birçok ülkesinden gelecek askerler Türk ordusu tarafından eğitilecek. İnşaatı Mart 2015’te başlanan üs, 50 milyon dolara mal oldu. 400 dönüm arazi üzerinde yer alan üste 32 bin metrekare kapalı alan bulunuyor. 3 askerî okulun da yer alacağı tesiste 1.000 asker eğitim görüp barınacak. Askerî üs Mogadişu Havalimanı’na 1, Mogadişu Limanı ve Recep Tayyip Erdoğan Hastanesi’ne de 3 kilometre uzaklıkta. Stratejik önemdeki üs hava, kara ve denizden ulaşıma da çok elverişli.”

SONUÇ

Enerji, yüzyıllardan beri bölgede uluslararası ilişkilere yön veren bir unsur olarak görülmektedir. Özellikle Doğu Afrika bölgesinden Ortadoğu’ya ulaşmak isteyen ülkeler ile aynı zamanda geniş enerji rezervlerine sahip olmak isteyen ülkeler, bölgede bulunan enerji nakil yollarının üzerindeki ülkeleri ayrıca takip etmekte ve bölgede ona göre politika belirlemektedir.

Özellikle geleneksel sömürgeci bir devlet olan İngiltere tekrar gözünü bu coğrafyaya çevirerek devasa fırsatlar barındıran Doğu Afrika petrol ve gaz endüstrisinin gelişimi için bilgi ve deneyimin arttırılması çalışmaları yürütmektedir. İngiliz Yüksek Komiseri Nic Hailey, 4. Doğu Afrika Petrol ve Gaz Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, Doğu Afrika petrol ve gaz sektörünün büyümesine yardımcı olacak bilgi, birikim ve yatırım sağlamak amacıyla İngiliz organizasyonlarının çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Doğu Afrika’nın hidrokarbon üretiminde dünya standartlarında büyük bir oyuncu olarak pozisyonunu sağlamlaştırdığını kaydeden Hailey, İngiltere’nin Kuzey Denizi petrol ve gaz alanında 50 yıldan fazla deneyime sahip olduğunu ve bu konuda oldukça önemli şirketlere sahip olduğunu ve bu anlamda bu bölgeye yardım konusunda oldukça avantajlı konumda olduğunu söyledi.[8]

İlgili resim

Bölge halkı, ayrılıkçı nüfus yoğunluklarının ayrıştırıcı özelliklerini kullanarak, yüzyıllardır iç çatışma halini sürdüren, enerji kaynakları sömüren ülkelerle birlikte yaşamaktadır. Bölgede aleyhe kullanılan bir diğer unsur olarak da din merkezli yapılanmalar kullanılmaktadır. Kentlerde oluşturulan istikrarsızlıklar ve sonucunda gelen darbelerle ortamın ateşi sürekli yüksek tutulmaya çalışılmaktadır.

Görüldüğü üzere Ortadoğu ile komşu olan bu kıtada da işler pek iç açıcı değil. Uzun yıllardan beri sömürülen halklar, savaş hali, kıtlık ve sonuç olarak yerinden edilen insanların kaderi nerede olursa olsun enerji ile birlikte aksi yönde yani geriye gitmektedir.

Son söz olarak söylemek gerekirse, Afrika ve Ortadoğu’da “Enerjinin hayat bulduğu yerde insan hayatı son bulmaktadır.”

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar

[1] http://www.yeniakit.com.tr/haber/afrikada-us-savaslari-basladi-281643.html E.T: 10.07.2017

[2] Roger, Dean,(1999). Civil Wars, Fischer Taschenbuch Verlag, s.762, Frankfurt.

[3] Hanspeter Mattes,(1994). Politisches Lexion Nahost Nordafrika, s.244, München.

[4] http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-guney-sudan E.T: 12.07.2017.

[5] https://www.haberler.com/analiz-yemen-e-kara-harekati-olasiligi-gozleri-7296728-haberi/ E.T: 12.07.2017.

[6] http://www.xn--genanaliz-s3a.com/2016/12/afrikadaki-stratejik-us-cenneti-cibuti.html E.T: 14.07.2017.

[7] http://karasam.giresun.edu.tr/index.php?id=303&tx_ttnews[tt_news]=608&tx_ttnews[backPid]=190&cHash=fc1c74eb7b E.T.: 14.07.2017

[8]http://karasam.giresun.edu.tr/index.php?id=303&tx_ttnews[tt_news]=608&tx_ttnews[backPid]=190&cHash=fc1c74eb7b E.T: 16.07.2017.

Suriye’de Petrol Yatakları ve Güncel Kontrol Dağılımı Haritası

Ortadoğu’da coğrafi konumu itibariyle tarih boyunca hep stratejik bir öneme sahip olan Suriye, aynı zamanda 193 km’lik bir kıyı uzunluğuyla bir Doğu Akdeniz ülkesidir. 185 bin km²’lik topraklarının; Türkiye, doğusunda zengin petrol yataklarına sahip Irak, güneyinde Ürdün, güneybatısında Lübnan ve İsrail yer alır. Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası’nın, Anadolu ve Avrupa’ya açılan kapısı olan Suriye, aynı zamanda Irak ve Suudi Arabistan gibi büyük petrol ihracatcısı olan ülkelerin Akdeniz üzerinden petrollerini dünya piyasalarına sürmeleri için önemli bir duraktır. Suriye ayrıca kanıtlanmış 2.5 milyar varil petrol ve 240 milyar m³ doğalgaz rezervine sahiptir. İç savaştan önce ülke yılda 3 milyar dolarlık petrol ihriç etmekteydi.

 

Irak’ta Krallığın Yıkılması ve Cumhuriyetin İlanı

Herkesin bildiği gibi 1.Dünya Savaşı’nın sonunda Irak bölgesi İngiliz egemenliğine girdi ve Osmanlı’nın 3 vilayeti Basra, Bağdat ve Musul birleştirilerek Irak Krallığı oluşturuldu. Başına da Şerif Hüseyin’in üçüncü oğlu Faysal geçti.

1932’de artan maliyetler, isyanlar ve hala bölgede olan Lawrence’nin katkıları ile İngilizler Manda yönetimini kaldırarak Irak’ın bağımsızlığını kabul ettiler. Ancak petrol işletmeleri ve Başbakan Nuri Said Paşa ile olan ilişkileri sebebiyle bu sadece kağıt üstünde kalan bir bağımsızlıktı. Bağdat’ta doğan Nuri Said, Irak yönetiminde bir dizi etkili görev üstlendi. 1930’da da başbakan oldu. Görevi sırasında Kral Faysal’ın Haşimi Hanedanlığına ve bu hanedanlığın güvencesi olan İngiliz yanlısı politikaya sadık kaldı. İngiltere ile, ülkedeki İngiliz nüfuzunun güvence altına almakla birlikte Irak’ın bağımsızlığını da öngören 20 yıllık bir antlaşma imzaladı.

1933 yılında Kral I. Faysal’ın ölmesi ile tahta milliyetçi eğilimleri halktan destek gören oğlu Gazi bin Faysal geçti. İktidarı süresince İngilizlerle çekişen Kral Gazi 1939’da ne tesadüf ki bir trafik kazasında ölünce bu kez onun yerine dört yaşındaki oğlu İngiliz yanlısı akrabası Prens Abdülillah naibliğinde II.Faysal adı ile kral ilan edildi.

Irak’ın son kralı II.Faysal ve naibi Emir Abdülillah, Britanya kraliçesi II.Elizabeth ile.

Irak’ta fiili bir İngiliz işgali başladı. Bütün siyasal faaliyetler durdurularak Irak İngilizlerin kutsal amacı Hindistan ile Mısır’ı bağlamaya ve petrolü ile İngiliz savaş sanayisini desteklemeye devam etti.

Başbakan Nuri Said için sıkıntılı dönemler Mısır’dan yükselen Nasır’ın milliyetçi söylemleri ile 1950’lilerde tekrardan başladı. Nasır’ın bütün Arapları birleştirici politikası Nuri Said için bir anlam ifade etmiyordu. O Irak’ın yöneticisiydi; kişisel konumu ve coğrafi gerçekler, Irak devletini öne koyan bir anlayışını benimsemesi zorunlu kılıyordu.

Nasır’ın politikalarını uygulamak, aynı zamanda Nasır’ın liderliğini kabul etmek anlamına geliyordu. Bununla beraber, Irak, Mısır gibi olamazdı. Nuri Said’e göre Türkiye ve İran ile komşu olması Irak’ın güvenliği için önemli bir tehdit unsuruydu. Uzaktaki görece yalnız Mısır’ın böyle bir tehlike ile ilişkisi yoktu. Sovyetler, Mısır için ilişki kurulabielcek bir dost iken, Irak için başlı başına bir tehditti. Böylece Türkiye ve İran ile ilişkilerini geliştirerek, ABD dışişleri bakanı Dulles’ın yaptığı Ortadoğu ziyaretleri sonucu oluşum süreci başlayan Bağdat Paktı’nı yaptığı bir Ankara ziyareti sonrası ilan etti. Hemen ardına Sovyetler ile tüm ilişkilerini kesti.

1930’lardan beri kaynayan, sık sık tasfiyelere uğramış ordunun, içerisinde yükselen seslere göre ise bu yapılanlar sadece bir ihanetti. Mısır’daki Hür Subaylar Hareketi’nin bir kopyası olarak oluşmuş grup diğer seslerden en kuvvetli çıkanıydı. Çünkü grubun üyeleri önemli birliklere komuta etmekteydi. Liderliğe de tanınmış ve kıdemli bir subay olan Abdülkerim Kasım’ı davet etmişlerdi. Kasım da gelirken yanında arkadaşlarını getirmesiyle grup gittikçe büyüdü.

1958’de Mısır ve Suriye’nin, birleşmesi Irak’ta bu kesimler arasında bir heyecana neden oldu. Irak’ın başındaki Nuri Said ise bu girişimi bir meydan okuma olarak algıladı ve diğer bir Haşimi Krallığı olan Ürdün ile Irak arasında, daha sonra Kuveyt’in de katılacağı rakip bir birlik oluşturmaya karar verdi. Ancak bu hamle kendi sonunu getirdi. Destek amacıyla Ürdün sınırına gönderilen birliklerin, başkent Bağdat’ın yanından geçmesi gerekiyordu. Abdülkerim Kasım’ın başını çektiği komutanların ise beklediği fırsat buydu.

13 Temmuz’u 14 Temmuz’a bağlayan gece Bağdat’taki hakim noktaları -ki Irak için bunlar Kraliyet Sarayı ve Radyoevi idi- tutarak radyoevinden Monarşi’nin sona erdiği duyuruldu. Kral ve Naibi daha saraylarında tutuklandıkları anda kurşuna dizildiler.

14 Temmuz Devrimi’nin arkasındaki isimler. (General Abdülkerim Kasım ayakta soldan üçüncü)

Nuri Said ise darbeden bir gün sonra kadın kılığında kaçmaya çalışırken yakalandı, aynı gün vurularak öldürüldü ve defnedildi. Ancak daha sonra kızgın bir kalabalık tarafından cesedi gömüldüğü yerden çıkarıldı, sokaklarda sürüklendikten sonra bir direğe asılarak yakıldı. Yeni yönetim tüm dış antlaşmalara sadık kalmayarak önce Ürdün ile oluşturulan birlikten, daha sonra ev sahipliğini yaptıkları Bağdat Paktı’ndan çekildi. Sovyetler ile temas kuruldu. Milliyetçiliğin yanı sıra yıllar sonra Irak’ta komünizm tekrardan ortaya çıktı.

Ancak Birleşik Arap ulusu ülküsüyle iktidara gelenler, iktidar koltuğuna bir kere oturunca selefleri Nuri Said’in politikasını uygulamaya devam ettiler. Ülkenin yönetimini elinde bulunduranlar, anahtarı Cemal Abdül Nasır gibi güçlü politik bir lidere vermek istemediler. Böylece ilerleyen yıllarda ülkede, Irak için gelenekselleşen bir olgu olarak darbeler sık sık görüldü.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Halk Toplumunun Doğuşu: Almanya’da Nazizim ve Nazi İktidarı

Almanya’da Nazizm

Almanya I. Dünya Savaşı sonlarına doğru cephe gerisinde iç sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kasım 1918’de askeri bir ayaklanma sonucu imparatorluk yıkılarak cumhuriyet ilan edildi.

Ateşkes anlaşmasının imzalanması, iç karışıklıkları daha da arttırmış, Almanya iç politika ve ekonomik yönden çöküntüye uğramıştı. Versay Antlaşması‘nın imzalanması ise bu bunalımı daha da arttırdı. Bu anlaşma toplumun her kesimi tarafından tepkiyle karşılandı. Bunlar yaşanırken Ağustos 1919’da ”Weimar Anayasası” ilan edilerek demokratik düzene geçildi. Fakat bu anayasa da sorunları çözmekte yetersiz kaldı. Kurulduğu günden bu yana Versay Antlaşması’nın ağır şartlarını yok etmeyi planlayan Nazi Partisi 1924 yılında ilk kez parlementoya girdi.

1930 seçimlerinde en güçlü ikinci parti olan Nazi Partisi, 1932 seçimlerinden en güçlü parti olarak çıktı. 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler başbakan oldu ve bir fırsatını bularak komünistlere karşı sert tedbirler aldı. İlk iş olarak seçimleri yeniledi. Ancak Mart 1933 seçimlerinde çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine Hitler, tevkif edilen komünist ve sosyal demokrat milletvekillerinin bulunmadığı sırada meclisten 4 yıl süre ile olağanüstü yetkiler alarak diktatörlüğünü ilan etti. Nazi Partisi, Alman milletinin ekonomik, kültürel ve sosyal hayatını her yönüyle kontrol altına aldı.

nazi army ile ilgili görsel sonucu

Nazi İktidarı ve Halk Toplumu

Nazi Partisi, düşüncelerini herkese kabul ettirebilmek için Almanların isteklerine hitap etmeye çalıştı. Endüstri, savaş sanayisine kaydıkça büyük şirketlerin de kasalarına milyarlarca mark girecekti. Alman generallerin rütbe, yeni görev, yüksek maaş ve madalyalara kavuşarak toplum içinde saygınlığı artacaktı. Toprak sahiplerine Avrupa’da yeni topraklar vaat ediliyordu. Bu yeni toprakların işsizliği de ortadan kaldıracağına inanılıyordu. Şimdiye kadar önemsenmemiş dükkan sahipleri, ufak bürokratlar, öğretmenler ve çeşitli meslek erbabı itibar kazanacaktı.

Toplumun tüm kesimine hitap etmeye çalışan Hitler’e başlangıçta en büyük destek büyük iş
çevrelerinden geliyordu. İktidarı Nazi Partisi’ne verme kararı da 16 Ocak 1933’te Hitler’in büyük iş adamları ile yaptığı ortak toplantıda alındı. Sahte bir birlik havası ve saldırı ile genişleme ideali oluşturuldu. Buna karşı sessiz ve kör bir disiplin istendi. Ekonomi denetim altına alındı. Nazi ileri gelenleri şirketlerde söz sahibi oldu. Hiçbir özgürlük gösterisi hoşgörü ile karşılanmadı. Gestapo (Alman gizli servisi), kişi ve gruplar üzerinde sınırsız bir yetki kurmuştu. Herhangi birini mahkeme kararı olmadan tutuklayıp alıkoyabiliyordu. Gestapo, en tipik Nazi örgütüydü.

Nazizm, disiplin, emirlere bağlılık, görevanlayışı, düzen, cesaret vb. özelliklerin sadece Alman ırkında olduğunu iddia ediyordu. Bu nedenle başka ırklarla karışarak bu özelliklerin kaybedilmemesi gerektiğini savunuyordu.

adolf hitler ile ilgili görsel sonucu

1934’te kurulan “Adolf Hitler Okulları” parti için propagandacı yetiştirmekle görevlendirilmişti. Bu okullarda gençlere eksik bilgi verilmekle kalınmıyor, kütüphaneler taranıyor bazı kitaplar meydanlarda yakılıyor. Bir grup bilim insanı, yazar ve sanatçıya yasaklamalar konuyordu. Naziler okunur veya okunmaz diye yazarlar listesi ilan etmekteydiler. Nazi ideolojisiyle uyuşmayan her şey zamanla okul kitaplıklarından çıkarıldı. Tarih, ırkçı ve şöven şekli ile yeniden yazıldı. Naziler bu rejime ”Halk Toplumu” dediler.

Bu dönemde Alman dış politikasının hedeflerini Hitler şu sözlerle ifade etmiştir: “Nasyonal Sosyalist akım, onu bu günkü dar yurdundan çıkarıp yeni topraklara doğru yürütmek cesaretini göstermek zorundadır. Nasyonal Sosyalist akım, bu günkü nüfusumuza toprak düzeyimiz arasındaki dengesizliği ortadan kaldıracak tarihsel geçmişimizle bu günkü güçsüzlüğümüz arasındaki dengesizliği yok etmeye çalışacaktır. Dünya üzerinde insanlığın bekçileri olarak en yüksek ödevlerin bize düştüğünü bilecektir.”

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynak: Prof. Dr. T. ATAÖV, II.Dünya Savaşı ve Prof. Dr. B. DAVER, Çağdaş Siyasi Doktrinler.

 

İran’ın 15 Temmuz’daki Tavri ve Türkiye İle Yakınlaşma Süreci

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı iktidardan düşürmeyi amaçlayan 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinin üzerinden bugün tam bir yıl geçti. Türkiye için tarihi bir dönüm noktası olan bu süreçte, İran’ın Erdoğan’ı neden destekledi?

Türkiye için tarihi bir önem taşıyan 1. yıl dönümü öncesinde, Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Rıza Hakan Tekin, 15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla geniş bir basın toplantısı düzenledi. Darbe girişimi gecesinde Türkiye’ye desteğini açıklayan İran’a teşekkür eden Büyükelçi Tekin, dostlukların zor dönemlerde ortaya çıktığını belirtti. Tekin, Türkiye’nin de zor zamanlarında İran’ın yanında olduğunu hatırlatarak, “Bu nedenle İranlı dostlarımızın desteği bizi şaşırtmadı” dedi.

İRAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ 15 TEMMUZ’DA DEĞİŞTİ

Ankara ile Tahran arasındaki ilişkilerde, 15 Temmuz gecesine kadar özellikler Suriye krizi konusundaki pozisyonların farklı olması nedeniyle ciddi bir gerginlik söz konusuydu. Ancak o gece her şey değişti.

Sputnik’e konuşan bağımsız Ortadoğu uzmanı Farzad Ramazani Bonesh, “İran Türkiye’yi desteklemeseydi, ülkede büyük bir kriz patlayacaktı ve bu kriz tüm bölgeyi tehlikeye sokmuş olacaktı ve Tahran bunun önüne geçti” ifadelerini kullandı. İranlı uzman şöyle konuştu: “Türkiye ile İran’ın son 2 yılki ilişkilerini ele alacak olursak, ilişkilerde olumlu gelişmelerin gözlendiğini söyleyebiliriz. Daha önce, Suriye krizinin çözümü başta olmak üzere bazı dış konularda ilişkiler gerilmişti. Şimdi gerçek bir entegrasyon ve temas edilecek noktaların çoğaldığı görülüyor.”

‘TAHRAN, GELECEĞE DÖNÜK BÜYÜK BİR ADIM ATTI’

İran’ın güvenlik bakımından Türkiye’de geçen yılki darbe girişiminin başarılı olması durumunda bölgenin karşı karşıya kalacağı riskleri ve ciddi sonuçları hesapladığını ifade eden Bonesh, “Türkiye ile dış siyaset alanında yaşadığı birçok ciddi ihtilafa rağmen İran, Türkiye’nin seçilmiş hükümetine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a desteğini ifade eden ilk ülkelerden biriydi. Tahran böylelikle geleceğe dönük büyük bir adım atmış oldu. Elbette ki Türkler bu tutuma değer verdi, bu durumu hatırlıyor ve bugün teşekkür ediyor” şeklinde konuştu.

‘BAZI KONULARDA İHTİLAFLAR DEVAM ETSE DE, KATAR KRİZİ’NDE AYNI TARAFTA YER ALDILAR’

İran ile Türkiye arasındaki ilişkilerin başarısız darbe girişiminin ardından düzeldiğini kaydeden Bonesh, “İran, bu yönde ilk adımı atmış oldu. (Baraj kurma ve nehirleri kurutma gibi) Diğer bazı konularda ihtilaflar ve tartışmalar devam etse de İran’ın desteği, iki ülkeyi birçok jeopolitik bölgesel konuda yakınlaştırdı. Bir zamanlar İran ile Türkiye’nin farklı pozisyonlarının bulunduğu konularda şimdi aynı tarafta olduklarını görüyoruz. Katar krizi buna örnek olarak verilebilir” ifadelerini kullandı.

‘ERDOĞAN, KOMŞULARIYLA ZITLAŞMAMASI GEREKTİĞİNİ ANLADI’

Bonesh, Erdoğan’ın taraftarlarının verdiği desteğin, Türkiye’yi birçok konudaki tutumunu gözden geçirmesini sağladığını, çıkmaz bir duruma giren Erdoğan’ın bazı siyasi taktiklerden vazgeçip, komşularıyla zıtlaşmaması gerektiğini anlamış olduğunu aktardı. İranlı uzman, “Erdoğan, birçok ülkenin (özellikle de Arap ülkelerinin) bu darbeye destek verebileceklerinin ve Türkiye’yi sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullandıklarının, oysa daha önce Türk liderinin zıtlaştığı İran ve Rusya’nın şaşırtıcı bir şekilde darbe girişimini kınadıklarının ve kendisine destek verdiklerinin farkına vardı. Rusya ve İran’ın gösterdiği çabalar, Suriye krizi ve Irak’ın iç işlerine müdahale etme konusunda Türkiye’nin geri adım atmasına ve agresif dış politikalarını gözden geçirmesine neden oldu.”

‘TÜRKİYE, ASTANA’DA ARTIK ESKİ SALDIRGANLIĞINI GÖSTERMİYOR’

İranlı uzman, sözlerini şöyle tamamladı: “Sonuçta bu durum, Tahran, Ankara ve Moskova’nın ileride bölgede işbirliği yapmalarını sağladı. Bu işbirliğinin olumlu sonuçlarından bir tanesini Astana sürecinde gördük. Astana’da artık Türkiye, eskiden gösterdiği saldırganlığı artık göstermiyor.”

Kaynak: Sputnik

Bölgesel Güvenlik Analizi: Türkiye’nin Yeni Güvenlik Mimarisi

DÜNYA’NIN DEĞİŞEN GÜVENLİK ALGISI

21. yüzyıl içerisine gelindiğinde dünya da yaşanan olaylar en çok güvenlik unsurları çerçevesinde ortaya çıkmış bu etkileşim unsurları da yine güvensizlik ortamının oluşmasında başkarakter olan insanlığı etkilemiştir. Güvenliğe kavramsal olarak yaklaştığımızda, geçmişten günümüze farklı  anlamlar kazanmış olsa da son yıllarda terör faaliyetlerinin ve akabinde göç unsurlarının küresel bir hal alması ile ortak bir parantez içerisinde korunma, barınma ve insani varlığı sürdürme gibi manalarla somut ve ortak bir tanım almaya başlamıştır.  Güvenlik kavramı tarihsel süreç içerisinde farklı gelişmeler ile birlikte tıpkı değişen terör unsurları ve yapılanmaları gibi nitelik değiştirmiş, bireysel,  toplumsal ve ülkeler arası sistemsel bir ağ üzerinden farklı yapısal olgulara dönüşmüştür.

“Akademik Literatür içerisinde” güvenliğin tarihsel süreci incelendiğinde “Akademik çatı” altında hemfikir olunan ve herkesçe “aynı şekilde” yorumlanan sonuç, küreselleşme olaylarının artış göstermiş olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan güvenlik yapılanmasının değişkenlik gösterdiğidir. Soğuk Savaş ile birlikte başlayan kutuplaşma döneminde ülkelerin daha geniş perspektifte güvenlik politikalarına ihtiyaç duyduğu akademik ve tarihsel biçimde gözlemlenmiştir. İçerisinde bulunduğumuz zaman diliminde “Tarih Kronolojisi” açısından incelendiğinde Orta Doğu coğrafyası, El-Kaide’nin 2001’de ABD’ye olan saldırıları ile bambaşka bir yere evrilmiş “Terörizme Karşı Küresel Savaş” adı altında yapılan askeri müdahaleler ile güvenliğin önemi bölgesel ve küresel bazda daha da artmıştır. Arap Baharının başlaması ile dünya devletlerinin sonuçlarını tahmin edemeyeceği gelişmeler ortaya çıkmış, dünya siyaseti karmaşık ve düzeni bozulmuş bir olumsuz değişimin içerisinde kendini bulmuştur. Keşmekeş ve karışık mücadeleler ile sürekli safları değişen düşmanlıklar arasında yaşanan kanlı olayların gittikçe çoğalması, süreci daha fazla karmaşık hale getirmiş ve süregelen olaylar Orta Doğu’da liderlik yarışına dönüşmüştür.

Görsel sonucu

Ulusal ve uluslararası güvenlik yapılanması bağlamında özellikle Türkiye’nin jeopolitik konumu incelendiğinde ve göz önüne alındığında daha detaylı yapılanmaya ihtiyaç olduğunu söylememiz gerekmektedir. Özellikle, Orta Doğu boylamında yaşanan gelişmeler, küresel bağlamda etkilere sebep olmakla birlikte makro seviyede bölgesel tehlike arz etmektedir. Bununla birlikte, hali hazırda yaşanan “düşük yoğunluklu savaş”, “Asimetrik Tehdit”, “Hibrid Savaş”,” Ağ Merkezli Savaş” gibi gelişen ve değişen terör faaliyetlerinin bir savaş unsuru olarak sınırımızda hayat bulması hasebiyle yaşanan  gelişmelerin birinci dereceden bizi etkilemesi daha üst düzey güvenlik mekanizmalarımızı geliştirmemiz gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Ulusal güvenlik mimarisine genel anlamda  baktığımızda devletlerin kendi sınır güvenliklerini uzun vadede sağlamaya yönelik planlamaların ortaya koyduğunu görmekteyiz. Yapılacak olan strateji devletin tehdit olarak gördüğü hususları belirlemesi ve bu tehditlere karşı alacağı önlemlerin neler gerektiğine dair cevapları içermektedir. Sınırımızda gelişen olaylar farklı ana temalarda güvenliğimizi etkilemekte, ortaya çıkan yeni terör kavramları ile alınan önlemlerin yapısallığı da bu doğrultuda kendisini yenileme gereksinimi duymaktadır.

TÜRKİYE’NİN DIŞ TEHDİT ALGILAMALARI VE  BÖLGESEL GÜVENLİK YAPILANMASI

Akademik literatür genelliği açısından ülkeler saat yönüne doğru incelenmiştir.

Yunanistan

İki ülke arasında sıkça yaşanan sorunlar özellikle Türkiye’nin çevre ülkelerle yaşadığı politik ve askeri sorunların aynı döneme denk getirilmesi ile dünya gündeminin en yoğun olduğu zamanlarda Türkiye’nin geçici olarak gündem dışı tutulmasına çalışılsa da, ulusal çıkarlar göz önüne alındığında sürekli bir karşıtlık ortamının olması mümkün görülmemektedir. İki ülkenin de NATO üyesi olması ve özellikle Yunanistan’ın bunu kullanarak adaları silahlandırması, Türkiye’nin ileri zamanlarda güvenlik açısından etkileneceği bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Yunanistan Türkiye’nin jeopolitik olarak zor duruma düştüğü zamanlarda Türkiye’yi zayıf duruma düşürebilmek için kritik hamlelerde bulunması hasebiyle bu sınır güvenlik açısından dikkatle takip edilmelidir.

Ukrayna

Ülke gücü ve tutumları itibariyle tehdit olarak görülmemektedir. Ancak gerek bölgelerde ki çatışma ortamını gerekse Rusya – AB – NATO  arasında güç çatışmalarından dolayı  sürekli takip ederek, güç odaklarının etki sağlama çabalarında ulusal menfaatlerimiz istikametinde pozisyon almamız gerekmektedir.

Bağımsızlığını kazanma sürecinden kriz anına kadar geçen süreçte Ukrayna her zaman AB ve Rusya’nın mücadele alanı olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Gerek coğrafi, gerek siyasi olarak Ukrayna her iki tarafın güçlü olabilmek adına hakim olmak istediği bir ülkedir.[1]

Rusya

Dünya savaşları ve sonrası Soğuk Savaş döneminde ilk sıralarda tehdit unsuru olarak gördüğümüz ve güvenlik politikamızın önemli bir kısmının kendisine karşı tedbir olarak şekillenmesine sebep olan bu ülke, değişen bölgesel şartlar nedeniyle şimdilik tehdit olarak görülmemektedir. Şu an itibari ile Bölgesel ve küresel menfaatlerimiz açısından iş birliği yaptığımız bir konumda bulunan Rusya’ya yaklaşımlarımız, geçmişten ders almış emin şekilde adım atan bir Türkiye niteliğinde olmalıdır.

 Ermenistan

Ülke olarak askeri açıdan herhangi bir yaptırımları söz konusu olamaz. Fakat bölgesel bağlamda güvenliğimiz açısından özellikle Avrupa birliği üyesi ülkeler üzerinde yapmış oldukları lobi çalışmaları, güvenliğimizi dolaylı olarak etkileyebilir derecededir.

1980’li yılların sonları itibarıyla çoğunluğunu Ermeni asıllı yazarların hazırlayıp yayımladığı ve yayımlattığı, özellikle Avrupa ülkelerinde ve ABD’de yapılan bütün yayınlarda Ermeni diasporası kavramının kullanıldığı görülmektedir. ABD’de yaşayan Ermenilerin sayısı, Ermeni diasporasının yaklaşık %40’ına karşılık gelir ki bu da oldukça büyük bir orandır. Bir diğer yoğun nüfus ise Fransa’da yaşamaktadır. Bunların büyük bir kısmı sermaye kesimini temsil eden, ticaretle uğraşan ve büyük ticari bağlantıları dolayısıyla nüfuz sahibi kişilerdir. Ermeni lobisi olarak tanımlanan ve ABD’de oldukça etkili olan grubun yöneticileri de bu Ermenilerdir.  Bu Ermeniler yaptıkları büyük oranda maddi yardımlarla hem bu faaliyet için gerekli olan finansmanı sağlamakta hem Ermenistan’ı ayakta tutmakta hem de oy ve dolar adlı iki kavram üzerine kurulmuş olan ABD hükümet politikalarını etkileyebilmektedirler. [2]

İran

Türkiye ve İran’ın, tarih boyunca birbirlerine karşı fazla düşmanca duygular beslemeyen, ancak bölgede etkinlik sağlayabilmek için birbirleri ile daima rekabet içinde olan, devlet geleneğine sahip köklü iki ülke olduğu görülmektedir. Bu nedenle zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır. İran’ın birkaç yıl öncesine kadar, Türkiye’yi zayıflatarak kendisini bölge etkinliği konusunda üstün duruma getirmek için PKK/Kongra-Gel örgütüne verdiği desteği, Türkiye’de eylem kapasitesini artırsın diye ve bunun yanı sıra PYD’nin Suriye’deki operasyonlarına enerjisini etkili kullanması için PJAK ile girdiği ateşkes sürecini ve rejim ihracı politikalarını unutmamak gerekir. İran son zamanlar Türkiye ile yakınlaşma politikası uygulamakta, siyasi, askeri ve ekonomik alanda ilişkileri geliştirmek istemektedir. Özellikle Suriye ve Irak bölgelerinde stratejik açıdan yaptıkları planlarda Rusya-İran-Rejim ve zaman zaman PYD ile aynı çizgide durarak Türkiye ile de menfi yaklaşımlarda bulunmaktadır. Ortadoğu’da söz sahibi olmak için her türlü tutum ve davranışı sergileyen İran Suriye’de önemli bir güç unsuru olmak ve stratejik açıdan bölgede söz sahibi olmak için her yolu deneyecektir. Bu noktada İran’a tutum ve yaklaşımlarımızı güvenlik açısından dikkatle irdelemeliyiz.

Görsel sonucu

Irak

Kuzeydeki yönetimin, davranışları ve etki alanı ile alakalı özellikle son zamanlarda ki referandum çıkışı ile ilgili durum ve tutumlar dikkatle takip edilmesi gereken bir konudur. Kuzeydeki yönetimin teröre olan desteği, tutum ve davranışlarının, Türkiye aleyhine bir tehdide dönüşmesi ülke güvenliği açısından son derece önemlidir. Şu an Güney bölgemizde terör destekli bir ülke kurma yaklaşımı içerisine giren güç unsurları, bu bölge ile birleşerek önemli derecede toprak elde etmeleri ve ülke statüsü kazanmaları Türkiye açısından ileri zamanlarda terör ile mücadele vermenin daha ötesine geçerek bir ülke ile girilen savaşın başlangıç noktasını oluşturacaktır. Bu noktada Irak konusunda ihtiyatlı olunması gerekmektedir. Ayrıca ABD’nin askeri gücünü Irak’tan çekmesini neticesinde, ABD’nin kuzeydeki yönetimin hamiliğini yapma gibi bir isteği söz konusu olması durumunda hem bölgenin hem Türkiye’nin güvenliği açısından son derece tehlikeli bir hale gelmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki  Irak’taki nihai amaç, kuşkusuz tüm gücü Irak’ın kuzeyinde toplamak , bölge denetimini sağlamak ve bu parçayı Suriye’deki YPG alanlarıyla birlikte iki ülkeyi içine alan bölgesel hatta toplamak. Bu alanlara İran ve Türkiye’den “koparılması hedeflenen toprakların dahil edilmesi” ise planın uzun vadeli ayağını oluşturuyor. Bu noktada ülkemiz Milli Müdafaa şuuru ile hareket ederek bölgede etkisini net şekilde göstermesi güvenlik politikalarımızı son derece yakından ilgilendirmektedir.

Görsel sonucu

Suriye

Suriye konusunda rejimin düşmesine ve Suriye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelik uygulanan politikalarımız zaman zaman bölgede yalnız kalmamıza neden olsa da şu an vermiş olduğumuz mücadele Suriye’den öte kendi güvenliğimiz açısından son derece önemlidir. Bu noktada Suriye’nin bize karşı uyguladığı geçmiş politikalarını hatırlatmakta  fayda var. 1999 yılında Abdullah Öcalan yakalanana kadar PKK terör örgütüne destek veren ve himayesine alan bir tutum sergileyen Suriye, zaman zaman PKK’yı yönlendiren taraf konumunda olmuştur.

Günümüze geldiğimizde sınırda yapmış olduğumuz operasyonlar milli bütünlüğümüz açısından son derece önemlidir. Bölgede yaşananlar kimi taraflarca Suriye’nin iç işleri olarak kabul görse de Suriye’nin sınırında yer alan bütün noktalar Türkiye’nin bekası açısından son derece önemlidir. En son El Bab’ın DEAŞ’tan temizlenmesi ülke güvenliğinin ve dokunulmazlığının seyri açısından oldukça önemliydi. Bu noktada  El Bab’ın Afrin ile Ayn El Arap arasındaki Münbiç ile birlikte en büyük iki yerleşim yerinden birisi olması güvenlik açısından kritikti ve bu noktada El Bab ele geçirildiği takdirde YPG çok rahat bir biçimde Afrin’le coğrafi bağlantıyı sağlayabilecekti.  DEAŞ açısından olaya bakıldığında, Rakka’dan sonra Suriye’de en güçlü olduğu yerleşimlerden biri olması dolayısıyla burası önem taşımaktaydı. Dolayısıyla El Bab, coğrafi konumu, nüfus yapısı itibariyle hem DEAŞ ile mücadelede hem de YPG/PYD ile mücadelede önemli bir işlev üstlenmiş pozisyonda. Buranın ele geçirilmesiyle YPG/PYD’nin  Kuzey Suriye’de bütüncül bir bölge kurmasını engellemiş olmakla birlikte güvenliğimiz açısından da önemli stratejik bir atak yapmış olduk.

Suriye’nin Kuzey bölgesinde YPG/PYD tarafından izole edilmiş bir bölge söz konusu olmakla birlikte yine sınır güvenliğimiz açısından önemli bir yere sahip olan Afrin konusu ileride güvenliğimizi etkileyecek bir başka bölgelerden sadece bir tanesi. Fırat Kalkanı ile bu izole edilen bölgelerin arasına girilmiş olmakla birlikte Afrin’in Türkiye’ye sınırı olması münasebetiyle güvenlik açısından yeri oldukça  önemlidir.

fırat kalkanı son durum harita ile ilgili görsel sonucu

Afrin

Afrin, Halep kent merkezi dışında kalan ve Halep vilayetinde en fazla Kürdün yaşadığı bir bölgedir. En son yapılan sayımda 250.000 olduğu ve çoğunluğu Kürt nüfusun oluşturduğu bilinmektedir. Bölgede Barzani çizgisinde bulunan Kürt nüfusunun ve Kürt milliyetçiliğinin fazla olması ve alan olarak geniş bir ölçeğe sahip olması burada verilecek olan mücadelenin biraz daha çetin olacağını göstermektedir.

Afrin Kürt dağı bölgesinde nüfus yoğun olarak Kürt olsa da Türkiye’ye komşu kuzey bölgesinde Türkmen köyleri de olduğu göz ardı edilmemelidir. Afrin bölgesinde Türkmen köylerinin hakimiyeti için ÖSO ve YPG/PYD arasında sıkça çatışmalar yaşanmaktadır. Kürt kaynaklara göre Azzaz bölgesinde Türk, Kürt ve Arapların bulunduğu ancak Kürtlerin burada azınlıkta olduğu bilinmektedir.

Görsel sonucu
İç Savaş Sonrası Etnik Yapıda Değişim

Sonuç Olarak

‘Yeni Güvenlik Mimarisine’ bölgede gelişen olaylar ekseninde yeni bir bakış açısı ortaya koymamız gerekmektedir. Geliştireceğimiz güvenlik unsurları Misak-ı Milli hudutları doğrultusunda ve sınır güvenliğimizin korunması bağlamında bölgesinde daha güçlü  ve oyun kuran Türkiye ile mümkün olmaktadır. Tüm bunların oluşması için Türkiye’nin, kendi sınırları içinde savunmada kalmaması ve teröre karşı önleyici tedbirler alması böylelikle bölgesinde önemli bir güç unsuru olması gerekmektedir. Tam bu noktada Güvenlik için yapılan stratejiler özellikle sınır ötesi operasyonlarla birlikte Türkiye’nin güvenlik konusunda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Özellikle Fırat Kalkanı güvenlik bağlamında sınır korumasının ne kadar önemli  olduğuna dikkat çekmiştir. El-Bab ile birlikte Kilis-Gaziantep sınırında DEAŞ’e karşı alınan güvenlik hattı sağlanmış olup bu bağlamda terör ile mücadele kapsamında yeni bir strateji uygulayarak Re-aktif durumdan Pro-aktif hale geçilmiş  ve terör odakları sınır dışında imha edilmeye başlanmıştır.

Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisi, ülke içerisinde ve bölgesinde yer alan terör gruplarına karşı Anti-Terörizm yaklaşımı ile yani  teröre karşı her konuda caydırıcı önlemi, eylemi ve stratejik taktiği  kapsaması ile oluşturulacaktır.  Terörü önleme ve güvenliği sağlama kapsamında: terörizmin önlenmesini ve onunla savaşılmasını sağlayan önlemler alınmalı, sınır ötesinde güvenli bölge oluşturmalı, insani kaynaklar; uzmanlaşmış kişiler ve kurumlar; gerekli yasama faaliyet ve süreçleri; silahlı kuvvetlerin askeri gücü ve yetenek gerekli unsurlarını daha aktif ve etkin kullanılarak stratejik konum itibari ile güvenliğine yönelik politikalar üretmelidir. Anti-terörizm kapsamında terörizme karşı alınan önlemler, terörist saldırılar meydana gelmeden önce yürürlüğe sokulmalıdır. Bu kapsamlar içerisinde devletimiz risk değerlendirmeleri yapmalı, yüksek güvenlik önlemleri almaya gayret göstermelidir. Batı ve Doğu ülkeleri arasında transit geçit özelliğini lehine çevirerek iki blok arasında ki iş birliğini sağlama amacı güderek dünya ülkelerine yakınlaşmayı ve güvenliğini esas alan kazanımlar elde etmelidir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


[1] UTKU, Akın,(2014). http://www.evsam.org/utku/99-ukrayna-rusya-sorunu-ve-bolgesel-etkileri.html Erişim Tarihi: 12.07.2017.

[2] İYİAT, Bora,(2015). http://devlet.com.tr/makaleler/y80-BIR_KARA_LOBICILIK_ORNEGI_OLARAK_ERMENI_DIASPORASI.html Erişim Tarihi: 12.07.2017.

Türkiyeli Şiilerin Mezhep Gerilimine Yönelik Endişeleri

Türkiye’de TBMM’nin 2010 raporuna göre yaklaşık 3 milyon kadar yani ülkemizin %4’ü gibi ufak bir diliminde yer alan bir Şii nüfus yer alıyor. Bu Şii nüfusunun hemen hemen hepside Şiiliğin Caferi kolunu takip ediyorlar ve çoğunlukla Kars, Ardahan, Iğdır, Erzurum, Ankara, İzmir ve İstanbul’da yaşıyorlar. Büyük şehirlerdeki birkaç Fars ve Kürt dışında ezici çoğunluğu Azeri halkına mensuplar.

Genel olarak mezhepsel sıkıntılara bağlı gelişen toplumsal entegrasyon sorunu gereği olsa gerek, Caferi toplumu siyasi yaşamda milliyetçi partilere daha yakınlar. Çünkü milliyetçiler onların mezhebine değil konuştukları dile bakıyor ve Caferiler genelde Azeri oldukları için en azından bu bağ üzerinden topluma entegre olabiliyor ve böylece temsil edilebilecek bir nokta elde ediyorlar. Kendi sorunlarını mecliste dile getirmek için ayrı bir parti kursalar zaten nüfuslarının az olması sebebiyle barajı geçemez dışarıda kalırlardı. Bu yüzden ideolojik görünümlerinin kaynağında tam olarak neyin yattığını anlamak zor. Belki gerçekten milliyetçiler belki de kendilerini gösterebildikleri tek yer burası olduğu için bu yolda ilerlemeye çalışıyorlar, bilemiyoruz.

Kendi yaşadıkları bölgeler olan kuzeydoğu Anadolu bölgesi Türkiye’nin en sıkıntılı bölgelerinden. Sert iklimi, yoksulluğu, değişen demografisi, işsizliği, göç vermesi, ıssızlığı, dağlık yapısı ve yaşlanan nüfusu gibi problemleriyle kendilerini terk edilmiş hissediyor olmaları normal. Bu sorunlar sebebiyle yaptıkları taleplerine, sorunların hala devam etmesinden dolayı olsa gerek cevap verilmediğini hissediyorlar yani dikkate alınmadıklarını hissediyorlar. Zaten bu yüzden bu bölgelerin insanı memleketinden ziyade Ankara ve İstanbul’da yaşıyor. Ayrıca Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa ülkesine de çeşitli sebepler yüzünden farklı zamanlarda yoğun biçimde göç etmişler.

Örneğin bölgedeki vatandaşlarımızın en büyük talepleri Avrupa’da sık rastlanan kış maaşı uygulaması. Çünkü kışın bölge gerçekten iş hayatını sekteye uğratacak şekilde zor olduğundan büyük zararlara yol açıyor. Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu yüzden kışları, sert bölgelerin insanlarına mağdur olmasınlar ve iklim yüzünden iflas edip aç kalmasınlar diye maaş veriliyor. Bir nevi işsizlik maaşı işte. Eğer bu talep yerine getirilse, kesinlikle bölgedeki nüfus azalışı daha yavaş olacaktır.

Taleplerinden dolayı kış maaşı arzusunu tekrar dile getirdiğime göre artık konuya girebilirim.

23 ocak 2017 tarihinde Ehli Beyt Alimleri Derneği bir açıklama yaparak Caferilerin TV kanalları olan On4 Tv ve Kanal 12’nin kapatılmasıyla ilgili olarak endişe içinde olduklarını ve 15 temmuz FETÖ darbesiyle bu kanalların alakası olmadığını söylemeye çalıştılar ama kamuoyu bu kanalların kapandığından bihaber olduğu gibi bu açıklamayı da kimse duymadı. Böylece bu vatandaşlarımızda iletişim alanında bu tür bir mağduriyet yaşadılar. Aslında gerçekten bu kanalların hiçbir siyasi yönü olmadığı gibi sadece itikadi konular işleniyordu.

Türkiye’de son zamanlarda Suriye, Irak ve birazda Yemen’deki mezhep bazlı iç savaşlarla bağlantılı olarak belirgin bir şekilde artan mezhepçilik tehlikesi mevcut. Bu durum haliyle ülkemiz içindeki farklı azınlık toplumlarını rahatsız ediyor. Bu konuda Alevi yurttaşlarımız daha çok konuşuluyor, çünkü onların kayda değer bir nüfusu var ama aynı hassasiyetin Caferiler için gösterilmediği görülüyor. Oransal olarak nüfuslarının fazla olmamasından olsa gerek, onların tedirginlikleri “nasıl olsa bir şey yapamazlar” veya “fazla bir oy getirileri yok”düşüncesiyle önemsenmiyor olsa gerek, medyamızda devamlı bir Şii karşıtlığı pompalanıyor.

Şahsen ben “Acaba Alevi toplumunun nüfusu da Şiiler gibi az olsaydı onlarda mı aynı muameleye yani karşıt propagandaya maruz kalırdı?” diye düşünmeden edemiyorum. Aslında Azerbaycan ve İran’dan göç alan bir ülke olduğumuzu hesaba katarsak Caferi nüfusunun yükseliyor olabileceğini hesaba katmakta yarar var.

Al-Monitor bu konu hakkında yaptığı bir araştırma için uzman görüşü almaya çalışırken uzmanların hiçbiri isminin yayınlanmasını istemiyor. Sebebini sorduklarında ise birisi cevap olarak “Türkiye’de böyle bir yazı yazdığında İran ajanı olmakla suçlanırsın” demiş. Başka biriyse “Türkiye’de Sünni’likten Şii’liğe geçiş yapan insanlarımız var ve bunlar ‘sapık ve anormal’ muamelesi görüyor” diyor. Bir başkası ise Türkiye’deki durumla ilgili “Kendi camimizde bile dilediğimiz gibi hareket edemiyoruz, sürekli gözetim altında tutulduğumuzu hissediyoruz ve olabilecek saldırılardan çekiniyoruz” şeklinde açıklamada bulunuyor.

Camilerine yönelik olası saldırılardan korkmaları normal çünkü geçen yıl Ankara’da IŞİD’e yönelik düzenlenen ev baskınlarında bir Şii camisine saldırı planı ortaya çıkmıştı. Ayrıca bazı gözaltına alınan IŞİD mensubu Suriyeli mültecilerin WhatsApp mesajlarından İstanbul’daki Şii camilerin araştırılması ve buna yönelik eylem yapılmasıyla ilgili görüşmeler ortaya çıkmıştı. Demek ki Türkiye’de 300’den fazla bulunan Şii camisi için böyle bir tehlike mevcut ama bu camilerde hiçbir güvenlik önlemi yok. En azından üst araması yapmak için iki polis konulabilir veya cami’nin etrafı olası bombalı araç saldırısı için beton bloklarla çevrilebilir bence(ben güvenlik uzmanı olmadığım için aklıma sadece bunlar geliyor). En azından bunu yaparsak belki Caferi vatandaşlarımız, en azından onları düşündüğümüzü hissedebilir ve unutulmadıklarını düşünmeye başlarlar. Böylece Türkiye hakkındaki hem içteki hemde dıştaki mezhepsel algıyı tersine çevirebilir ve Ortadoğu için örnek teşkil edebiliriz.

İran’da okumuş ama Şii olmayan önemli bir gazetecinin al-Monitor’a verdiği demeçte; Türkiye vatandaşı olan her Şii potansiyel bir İran ajanı olarak görüldüğünü söylüyor. Onların siyasi ve ekonomik alanda dışlanmış olmasını ve kamuda yer bulamamalarını da buna bağlıyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir araştırma, Türkiye’deki İran karşıtlığının ABD karşıtlığından daha yaygın olduğunu göstermişti. Çünkü hem seküler hemde dindar insanlar İran karşıtlığında birleşiyorlar, bu da Türkiye’deki Şiilerin Türkiye’ye sadakati konusunda soru işaretleri doğuruyormuş. Bu bağlamda baktığımız zaman FETÖ’nün MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı İran ajanı olmakla suçlaması garipsenecek bir durum değil aslında.

Özellikle Suriye iç savaşının başlamasıyla, sadece Alevi veya Şii karşıtlığı yapan ve onları hedef gösteren bir yığın site ortaya çıktı. Hatırlarsanız devletin televizyonundan bile “Bir insanın Şii olması İsevi olmasından daha kötü” şeklinde açıklama yapılabilmişti. Üstelik bu açıklamayı yapan Türkiye’nin saygın üniversitelerinden birinin rektörüydü. Dediğine göre Şiiler münafıkmış ve münafıklık kafirlikten daha kötü bir durummuş. Haklı mı değil mi orasını ben bilemem ama emin olduğum bir şey var ki; Doğru olsun veya olmasın bu, devletin televizyonundan insanların gözü önünde söylenir mi?

Daha geçen ay Trump yönetiminin İran ile yaşadığı problemlere bağlı olarak olası bir savaşla ilgili internette çıkan bir haberin altına “Allah kafirlerle münafıkları birbirine düşürecek” gibi bir yorum okumuştum. Yine Azerilerin Türkiye’ye göçüyle ilgili bir mevzu için “Azerilerin Şii toplum yapısı Türkiye’nin muhafazakar yapısına uygun değil” yorumları da yapılıyordu. Bu aramızda kimlerin olduğunu gösterir gibi ve bu nefret birikimi Türkiye’nin İran ile akılda kalır bir didişmesi olmamasına rağmen oluştu. Yani tamamen başka ülkelerin problemleri üzerinden. Acaba İran’da da insanların düşüncesi bize karşı böyle midir diye merak ediyorum.

Benim çevremde üniversitem sayesinde tanıdığım Azeriler çok. Oturduğum bölgede ise birkaç Şii Kürt var. Örneğin bir Şii Kürt arkadaşım Hakkari’den Mersin’e gelmiş. Hakkari’ye ise zamanında İran’dan göç etmişler. Çünkü o dönem Türkiye’de işsizlik İran’ın altındaymış ve Hakkari’de akrabaları varmış. Hem Azeri hemde Kürt olan Şii tanıdıklarım, bu mezhep gerilimi konusunu milliyetçi duygularının daha ön planda olmasından dolayı pek önemsemeseler de Türkiye genelinde önemseyenler de çok.

Ben bir Şii değilim, hatta İran’daki rejimden zerre haz etmediğim gibi kendi sol tabanlı halkı tarafından devrilmesini bile istediğim oluyor ama kendi halkı tarafından. Yani başka ülkelerin liberal müdahalesiyle değil.

Ben Şii değilim ama Şii karşıtlığının hem Türkiye hemde Türk dünyası için büyük bir facia olacağı kanaatindeyim. Zamanında iki Türk hanedanlığının yani Osmanlı ve Safevi hanedanlıklarının birbiriyle savaşları her ikisini de 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük sefaletlere ve bunalımlara sürüklemişti ve işin dahada kötüsü o zaman yaşananlar, bugün bizlere büyük bir meziyetmiş gibi anlatılıyor. Halbuki bu anlatım tarzı Safevileri bağrına basmış Azeri halkını da üzüyor.

Türkiye’de pek bunu hissetmesek bile dünya genelinde her 5 Türk’ten biri itikadi olarak Şii mezhepten(Azeriler, Kaşgay Türkleri ve Türkmenlerin çoğu). Türkiye’de pek oranları olmasa bile bu karşıtlık insanları bizden soğutur. Hatta ülkemizdeki Azerilerin çoğunun Şii olduğunu düşünürsek onlara karşı yapılacak olası eylemler, bizim en değerli dostumuz olarak gördüğümüz Azerbaycan’la bile aramızı bozabilecek nitelikte. Azerbaycan vatandaşlarında “Anadolu Türkleri mezhep yüzünden bizi sattı” düşüncesi oluşmasını istemeyiz herhalde. Böyle tehlikeli bir düşünceyi, dinleri ve onun kaçınılmaz şekilde ortaya çıkardığı mezhepleri bir kenara atmadan nasıl engelleyebiliriz ki? Bu sorun belki şimdi pek gündemde olmadığı için önemsiz gelebilir ama gelecek için büyük bir risk potansiyelinde.

Arap dünyasında Şiilerin oranı belli bölgeler dışında(Lübnan, Yemen, Irak, Basra körfezi) genele baktığımız zaman 300 milyonluk nüfusun içinde 30 milyonla pek bir yer kaplamıyor ama bizde durum böyle değil. Araplarda %10, bizde ise %20. Bundan dolayı eğer biz bu tür söylem ve faaliyetleri devam ettirdiğimiz takdirde Arap dünyasından bile daha feci şekilde bölünebiliriz. Bu yüzden ben Şii karşıtlığının körüklenmesini veya körükletilmesini Türk dünyasının bütünlüğüne bir ihanet olarak yorumluyorum.

O yüzden aman dikkat!

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Strateji Dahisi: Tiryaki Hasan Paşa

Tiryaki Hasan Paşa 1521 yılında Budin’de doğan Osmanlı İmparatorluğu Beylerbeyi. Enderunda yetişmiş, saraydan çıktıktan sonra Zigetvar beyi sonrasında Zigetvar beylerbeyliği görevinde bulunmuştur. 1594 de Bosna valiliği sonrasında Kanije valiliği verilmiş ve 1597 yılında Macarları iyi tanımasından ötürü Macaristan genel valiliği yapmış ve bu görevinde iken emekliye ayrılmıştır. Zigetvar beylerbeyliği sırasında Eflak’ta yapılan bir çarpışmada etrafındakiler geri çekildikleri zaman bunu kabullenemeyen Hasan Paşa’nın tek başına atını düşmanın üzerine sürdüğü ve ancak kethudası atın dizginlerine yapışarak buna engel olduğu bu beyin ne kadar cesur olduğunu gösterdiği için yayılan rivayetlerdendir. Aynı zamanda kendisine kahveye olan düşkünlüğü sebebi ile Tiryaki lakabı takılmıştır.

Kanije Müdafaası

1600 yılında ele geçirilen Kanije Kalesine Tiryaki Hasan Paşa atanmış, kaleye asker, cephane ve erzak bırakıldıktan sonra Osmanlı ordusu geri çekilmişti. Bunu fırsat bilen Nemçe’liler Papalık, İspanya ve Malta askerlerini de alarak Kanije ihatası için sayısı 80.000’e varan asker, 47 büyük muharebe topundan oluşan  bir ordu ile yola çıktılar. Tiryaki Hasan Paşa bölgeyi çok iyi tanıması ile kurduğu istihbarat ağı sayesinde bu hareketi önceden haber almış ve tedbir için  cephane ve  erzak stoklanmış, beylerbeyliği görevinde de bulunduğu bölgeden asker toplanarak emrindeki garnizon kuvvetlerinin sayısı 9.000’e ulaşmıştı. Düşman öncüleri vardığında çok çok ilerlemiş yaşına rağmen hala kurnaz ve cesur bir adam olan Tiryaki Hasan Paşa, garnizonda ki 100 küçük savaş topunun ilk evrede kullanılmamasını emretti. Düşman, saldırısına yalnız tüfek ile cevap veren rakibinde top olmadığı kanaatine varmış ve vakit kaybetmeden kaleye bir genel hücum düzenleyerek Hasan Paşanın tuzağına düştü. Bütün topların aniden ateşlenmesi ile ağır kayıp veren Haçlı Ordusu saldırılarını daha da sertleştirdi. Bu sırada Hasan Paşa en güvendiği elçisi ile Sadrazam Ekrem Yemişçi Hasan Paşa’ya mektup gönderip yardım istedi.

Sadrazam ilk önce yardıma geleceğini söylemesine rağmen daha sonra Arşidük Matyas’ın İstoni-i Belgrad kalesini zapt eylemesi nedeni ile oraya gidileceğini bildirdi. Bunun üzerine Tiryaki Hasan Paşa, düzmece bir mektup oyunu tasarladı. Sadrazam ile yaptığı ve yazısında ‘’ Kalemizde 30.000 asker ve 1 yıllık erzak ile mühimmatımız vardır. Son kelam devletlim bize yardıma gelmenize gerek yoktur.’ diyor, Serdar-ı Ekrem Yemişçi Hasan Paşa’nın ağzından ise Sultanın ordusunun yakında olduğunu ve yakında yardıma yetişeceğini söylüyordu. Bu sözde yazışmaları düşman eline geçmesi sağlayarak mektupları eline geçirdiğini sanan Arşidük Ferdinand’ın paniğe kapılmasına ve Osmanlı Ordusu yetişmeden kaleyi almak için taaruz etmesine sebep oldu. Bu taaruzun ardından istediğini alamayan Arşidük ihataya devam etti. Bu sırada İstoni-i Belgrad kalesinin düşmesi ardından Arşidük Matyas da yardım için kuvvetleri ile birlikte Haçlı Ordusu’na katılmış, Sadrazam’ın ordusu ise ricat halindeydi. Bu hadise üzerine Tiryaki Hasan Paşa askerlerine “Gâzilerim!.. Evlâdlarım! Bugün yiğitlik günüdür. Mertlik demidir. Düşman çok fakat îmânı yok. Hamdolsun hepimizin göğsü îmân nuru ile doludur, ölürsek şehîd olur Cennet’e gideriz. Kalanlarımız Gâzilik rütbesiyle şereflenir. Dînimiz uğruna Hak yoluna cihâd ediyoruz. Düşman kırıldı, artık kaçmaya yüz tuttu… Pâdişâhımızın ekmeği hepinize helâl olsun! Vurun yiğitlerim! Koman gâzilerim! Zafer sizindir!..” sözlerini söylemiştir.

Düşman ordusunun gücü önemli ölçüde artmış olmasına rağmen kaleyi alamamış, Kanije’nin etrafı bataklık olmasından dolayı kaleye yaklaşmak bir yana şiddetli müdafaa nedeni ile siperlerinden bile çıkamamışlardı. Uzayan muhasara nedeni ile kalede yiyecek ve cephane azalıyor olmasına rağmen Kalede eğlence varmış gibi sürekli Mehter marşları çalınıyor ve düşman en amansız ve çetin rakip olan kış mevsiminin de bastırması üzerine iyice moral kaybediyordu. Bu moralsizlikten yararlanmak adına  Tiryaki Hasan Paşa yeniden bir mektup yazarak Sadrazam’dan yardım istedi. Sadrazam maiyetindekilerin muhalefetine rağmen Zigetvar’a kadar geldi.

Burada askerin huzursuzlu yaratması ile Kanijeye kadar ileryemese de, Sadrazamın ordusunun Zigetvar’a kadar gelmesi düşman üzerinde olumsuz bir tesir yaptı.  Tiryaki Hasan Paşa harp meclisini topladı ve kalenin daha da uzayacak bir muhasaraya dayanamayacağı kanısına varıldı. Şiddetli soğuk ve yağmurdan yararlanılarak, sabaha karşı bir huruç harekatı planlandı. 18 Kasım 1601’de Şafak söker iken Tiryaki Hasan Paşa ve 800 serdengeçti tekbirler getirerek düşman saflarına daldılar. Sahte mektuplar sebebi ile Sultanın ordusunun yetiştiğini sanan Arşidük Ferdinand, kendisinin altın tahtı 47 büyük topu, 14.000 tüfeği, 60.000 çadırı, 15.000 kazma kürek, binlerce erzak ile birlikte şan, şeref ve onuru da arkasında müdafilere bırakarak askerleri ile birlikte Beç’e kaçtı. Kazanılanlar hem madden hem manen çok değerli idi. Zaferden sonra bile “Bu nusrat-ı mücerred Hak Teâlâ’nın inayeti ve Hazret-i Resulü Ekrem’in mucizat-ı eseridir” diyerek tevazu gösteren Tiryaki Hasan Paşa’ya Sultan tarafından değerli taşlarla süslenmiş üç hilalli bir sancak ve Hattı Hümayun göndermişti. Padişah mektubunda söyle diyordu. ‘”Yerin ve göğün sahibi olan yüce Allah’a hamdolsun ki, Osmanlı Devleti’ne senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde, nice zaferler nâsib eyledi…Sevgili Peygamberimize salât ve selâm olsun ki, seni ve Devlet-i âliyye askerlerini, kendi yolunda cihâd eylerken görürüz…Şanlı Kanije serencâmınızı (serüvenlerinizi) bütün tafsilatıyla öğrendim…Berhudar olasınız, iki cihânda yüzleriniz ak ola…Sana, vezirlik (meraşallık rütbesi) verdik. Helâl olsun.Seninle bile bulunan askerlerim dahi, manevî oğullarımdır. Cümlesinden yüce Mevlâ razı olsun.Ettiğiniz bilcümle tedâbir (tedbirli işleriniz) makbûl-i hümâyûnumdur.Her birinizi, Hak teâlâ hazretlerine ısmarlıyorum…Kendisine Hattı Hümayun ve Vezaret Payesi gelmesinden sonra Tiryaki Hasan Paşa, yinetevazu göstererek “Kanije Müdafaası gibi pek küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler, devletin vezirliği bizim gibi kocamış ihtiyarlara mı kaldı”  demiştir.

Yetenekleri sayesinde girdiği hiç bir savaşta yenilgi yüzü görmeyen Tiryaki Hasan Paşa, Kanije Zaferi’nden 10 yıl sonra Budin’de vefat etti. Ruhu şad, Mekanı cennet olsun.

İhsan Akbel*


*Stratejik Ortak misafir yazarı.

Kaynakça

-Danişmend, İsmail Hami, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.III, s. 284-289, İstanbul, 2011.

-Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Büyük Osmanlı Tarihi, c. III, s.83-90, Ankara.

-Ersever, H.Ziya, Kanije Savunması Ve Tiryaki Hasan Paşa, Ankara, 1986.
-Osman Nuri Topbaş, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, III.Bölüm, Kısım Tiryaki Hasan Paşa

-Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi,Türkiye Gazetesi,1.Baskı,İhlâs Matbaacılık,Alfabetik Sıra –

-Mehmed Süreyya (haz. Nuri Akbayar) (1996), Sicill-i Osmani, İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları

                                                                                                                                                                            

Suudi Arabistan’da Din ve Devlet İlişkileri

Suudi Arabistan’da ulema, ne kadar itibarlı bir mevkide olursa olsun, adımlarını reel politiği gözeterek atmak, kararlarını buna uydurmak, yani dengeyi tutturmak mecburiyetindedir.

21 Haziran günü babası Kral Selman’ın veliahtı ilan edilen Prens Muhammed, düzenlenen merasimde Suudi Arabistan’ın dini hiyerarşisinde en tepedeki iki alimin arasında fotoğraf vererek devlet erkanının biatlarını kabul etti.

Bu isimlerden ilki olan Başmüftü makamındaki Abdülaziz Alü’ş-Şeyh, musafaha etmek suretiyle “Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünneti üzere” Muhammed bin Selman’a biatını arzetti. İkinci alim Büyük Alimler Heyeti’nin duayen ismi Salih el-Fevzan’dı. Suudi Selefiliğinin son elli yılında önce gelen birkaç alimden biri olan Şeyh Fevzan’ın biatına Prens Muhammed onu alnından öperek mukabele etti. Diğer alimler de Suudi ailesi ve devlet erkanıyla beraber sırasıyla biatlarını sundular.

Suudi Arabistan’ın konumu

Halen Suudi dini hiyerarşisindeki en üst isim olan Abdülaziz Alü’ş-Şeyh’in büyük dedesi Muhammed bin Abdülvehhab ile Prens Muhammed’in büyük dedesi Muhammed bin Suud 18. yüzyılın ortalarında Suudi Arabistan’ın temelini atmışlardı. Devlet 1744 tarihli Dir’iyye ittifakı zemininde yükseldi ve bugüne taşındı. Bir Selefi alim ile bir bedevi aşiret reisinin anılan işbirliği, Suudi devletinin resmi sembolü olan iki çapraz kılıcın üzerindeki hurma ağacıyla temsil edilir. Emirler ve alimlerin kılıçları işbirliği halinde ağacın simgelediği vatanı ve rejimi korumaktadır. Bu ittifak aynı zamanda Vehhabilik dediğimiz Selefi kökenli akımın da doğuşudur. Vehhabilik ile beraber Selefilik siyasallaşır ve Suudi rejiminin mezhebi haline gelir. Tekfirin aşırı kullanımı ve akabinde tekfir yoluyla dışlanan kesimlere yönelik tedhiş, Vehhabiliğin karakteri olarak tarihe geçer. Bu özgün karakterin doğurduğu militer fanatizm, iki defa yıkılan Suudi devletinin 20. yüzyılın başında üçüncü defa varolmasına imkan vermiş ve ülkenin bugünkü sınırlarının oluşmasını sağlamıştır.

Suudi tarihinde din-devlet ilişkileri

Söz konusu din-devlet ilişkisi sorunsuz şekilde işlemiş midir? İlişkilerin yer yer sıkıntılar üretse bile genel olarak sorunsuz yürüdüğünü söyleyebiliriz. Örneğin üçüncü Suud devletinin kuruluşundaki en etkili askeri güç olan Necd İhvanı’nın bir kesim ulema tarafından da desteklenen “dini içerikli” siyasi talepleri Kral Abdülaziz tarafından kabul görmemiş, bu durum 1920’lerin sonunda Vehhabi İhvan’ı isyana sevketmiş, fakat isyan yine Vehhabi ulemanın verdiği onayla kanlı bir şekilde bastırılmış ve İhvan tasfiye edilmiştir. Başka bir deyişle “Suud devrimi kendi çocuklarını yemekten çekinmemiştir.”

Petrolün çıkması 1950’lerden başlayarak Suudi toplumunun sosyal yapısını dramatik biçimde değiştirmiş, buna paralel olarak devletin işleyişindeki zorunlu sekülerleştirme müdahaleleri Vehhabi ulemanın muhalefetine rağmen gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte Hanbeli fıkhının “maslahat” prensibi kullanıma girer. Kur’an ve hadis metinlerine sıkı ve literal bağlılığıyla bilinen Selefi ulema, dini metinlerin hakkında birşey söylemediği konularda oldukça esnek bir usul takip etmiş, böyle meselelere şer’i yasak getirmeyi istememiştir. Bu görüş, dini metinlerin hükmettiği konular dışında yöneticilerin birçok alanda kendi tasarruflarına meşruiyet kılıfı geçirmektedir. Yine İbn Teymiyye’nin meşhur “şer’i siyaset” doktrini, alimler ve emirleri meşru iktidarın en üst düzey iki erki kabul eder. Buna göre devlet yöneticiliği, dinin selameti ve müminlerin menfaati için yerine getirilmesi vacip olan dünyevi bir vazifedir. Şeriatın ve ümmetin yararına çalışan bir siyasi otorite, iktidarı elde etme biçimi nasıl olursa olsun, kendisine itaatin vacip olduğu bir devlet hüviyetindedir. Bu minvalde alimler, devlet amirlerine itaat etmekle mükelleftirler. Hayatın şeriata göre tanzimi için onlara rehberlik ederler, yardımda bulunurlar.

Ulema dengeleri gözetmek mecburiyetinde

Dışarıdan bir isyan ve tedhiş hareketi imajına sahip olan Vehhabilik söz konusu karakteriyle içeride aslında bir istikrar unsuru olarak işlev görmektedir. Suudi rejiminin din ile olan bu şekildeki ilişkisi onu siyaseten avantajlı hale getirir. Üstelik Suudi kraliyet ailesi ile Alü’ş-Şeyh (Şeyh Ailesi) denilen İbn Abdülvehhab soyu arasındaki hala sürdürülen akrabalıklar din (Vehhabilik) – devlet münasebetini sağlam bir zemine oturtur. Üçüncü bir unsur olarak kabileler gerçeği bu ittifaka eklenerek rejim güçlendirilir. Üç unsurdan sadece birisi olan ulema, ne kadar itibarlı bir mevkide olursa olsun, adımlarını reel politiği gözeterek atmak, kararlarını buna uydurmak, yani dengeyi tutturmak mecburiyetindedir.

Kral Abdülaziz’in en büyük oğlu olarak 1953-1964 yılları arasında ülkeyi yöneten Kral Suud’un azledilmesi konumuza uygun bir örnek oluşturur. Suud’un usulüne uygun veya usulsüz icraatları daima ulemanın fetvalarıyla meşrulaştırılmıştı. Fakat Suud’un tahttan azline hükmeden fetvayı verenler yine aynı ulemaydı. Suud’un aşırı müsrif davranışları ve tahammülleri aşan kötü yönetimi nedeniyle artık durdurulması gerektiği hususunda kraliyet ailesinde genel kanaatin oluşmasında bu alimler bir rol oynamadılar. Onlar sadece iş son raddeye gelince aile meclislerine davet edildiler. Yapılması gereken şey ve gerekçesi kendilerine izah edildi. Yani kazanacak taraf belli olduktan sonra alimler devreye girdiler ve verdikleri fetvayla fiili durumu meşru hale getirdiler. Kral Suud apar topar çıktığı Avrupa gezisinden bir daha ülkesine dönmedi, Atina’da sürgünde hayatını kaybetti.

Aykırı seslere müsamaha yok

1979 yılı sonundaki menfur Ka’be baskınının lideri Cüheymân el-Uteybî, aslında İbn Baz ve Elbânî gibi Suudi Selefi alimler çevresinin en merkezindeki isimlerin teşvikleriyle ve muhtemelen devlet kademesinin de onayıyla Tebliğ Cemaati’nin bir nevi Selefi versiyonu olsun diye kurulmuş bir davet grubunun üyesiydi. Fakat baskın hadisesi sırasında ve sonrasında bu grubu lanetleyenler aynı alimlerdi. Gayrimüslim Fransız askerlerin de rol aldığı Ka’be’ye dönük kanlı kurtarma operasyonunun fetvası aynı ulema çevresinden alındı. Sağ ele geçirilenler aynı kişilerin imzalarıyla idam edildiler. 1990 sonrasında ise devletin 1. Körfez Savaşı’ndaki ABD yanlısı tutumu Vehhabi ulemanın bir kesimi tarafından tenkit edildi. Selman el-Avde, Sefer el-Havali gibi tanınmış isimler bu tavırlarından dolayı şiddetle cezalandırıldı. Görevlerinden alınmakla kalmadılar, yıllarca hapis yattılar. Vehhabi müesses nizam kendi içlerinden çıkan aykırı seslere hiç müsamaha göstermedi. Bizzat İbn Baz gibi, Şeyh Fevzan gibi üst düzey alimler bu çıkışları ağır fitne ve bid’at olarak değerlendirdiler, din diliyle bu Selefi şeyhleri mahkum ettiler.

Vehhabiliğin veya başka deyişle Suudi Selefiliğinin çok kullanılan meşruiyyet argümanları ustalıkla ve seçmeci biçimde tarihten devşirilir ve kamuoyuna arzedilir. Selefiyye köklerinin dayandığı Hadis Ehli’nin büyük imamı Ahmed bin Hanbel (ö. 855) bu argümantasyonda “bid’atçı” Abbasi yöneticilerine karşı çıkıp yıllarca hapis yatmayı göze alan bir alim olmanın yanısıra, kendisine ve inancına yapılan tüm saldırılara rağmen gidip bu yöneticilerin arkasında Cuma namazlarını kılan ve hiçbir şekilde devlete biatını bozmayan bir alim kişilik olarak tanınır.

Diğer önemli isim İbn Teymiyye (ö. 1328) de Suudilerin gözünde artık el-Kaideci Selefilerin görmek istediği şekilde kılıcı elinde Moğollara karşı cihat eden bir kahraman olmaktan ziyade, istikrarın bekçisi bir alim olarak tarihte belirir. O, Şam’ı kuşatmış Moğol hükümdarı Mahmud Gazan Han’ın huzuruna çıkıp eman dilemiş ve bu uzlaşmasıyla şehir halkını muhtemel katliamdan kurtarmıştır. İbn Abdülvehhab (ö. 1792) gibi birisinin ve onun izinden gelen alimlerin Suud yöneticileriyle sürekli ittifak halinde olmaları zaten en güçlü argümandır. Bu bakışa göre dünya üzerinde “sahih akide”nin temsili ancak bu yolla mümkün hale gelmiştir ve bu büyük avantaj Suudiler himayesinde bundan sonra da devam etmelidir.

Dini otoritenin onayı sembolik

Yeni veliaht Muhammed bin Selman’ın verdiği ilk fotoğraf bu bakımdan hayli önemlidir. Aslında bir saray darbesiyle makamı yükseltilen ve işler yolunda giderse uzun sürmeyecek bir zamanda kral olması kuvvetle muhtemel Prens Muhammed, Vehhabi nizamın meşruiyet onayını da almış olmaktadır. Anlaşıldığı gibi gösterilen muvafakat aslında semboliktir ve alınmış olan kararın tasdikinden ibarettir. Aile içinden karşı bir darbe olmadığı müddetçe Vehhabi nizamın desteği bakidir. Eğer doğruysa bugünlerde haberlere yansıdığı şekilde devrik veliaht Muhammed bin Nayif’in ev hapsine alınması aynı sürecin bir parçasıdır. Rejim, yeni statükonun devamı için gereken ne ise yapacaktır.

Muhammed bin Selman’ın liberal bir politika izleyeceği varsayımından hareketle ülkedeki müesses Vehhabiliğin gücünü tedricen zayıflatacağı iddiasının ne derece gerçekleşeceğini önümüzdeki günler gösterecektir. Böyle bir değişime ulemanın tepkisinin nasıl olacağı ayrı bir sorudur. İslamcı kimliğiyle tanınan Kral Faysal bin Abdülaziz’in, yaklaşık on yıl süren (1964-1975) iktidarı süresince Vehhabi nizamın devletin işleyişindeki etkisini kendisinden önceki ve sonraki hiçbir kralın yapamadığı şekilde azalttığı bilinen bir gerçektir. Alimlerin iknası hiç de zor olmamış, çeşitli İslami argümanlarla ve yukarıda sıralanan mezhebin usulüne mebni gerekçeler üretilmek suretiyle bu kesimin kabulü alınmıştır.

Muhammed bin Selman’ın da benzer adımları atmasının önünde Vehhabi nizam açısından bir mani bulunmamaktadır. Mesela dini olmaktan çok örfi temellere dayanmakla birlikte, dönemin ulemasının talebi üzerine Kral Suud bin Abdülaziz zamanında çıkarılan kadınlara araba kullanma yasağının kaldırılması beklenebilir. Zaten sürekli spekülasyonlara konu olan bu anlamsız yasak, yine “maslahat” kuralına binaen alimlerce verilecek bir fetvayla yürürlükten pekala kaldırılabilir. Hayli sembolik olan bu kararla Suudiler liberal dünyaya onlarla birlikte olduklarına dair anlamlı bir mesaj iletmiş olurlar.

Katar krizi ve riskler

Sonuçta şunu söyleyebiliriz. Müesses Vehhabi nizam ancak Suud ailesinin sözünü dinler. Dinlememesi durumunda alternatif bir yaptırım gücü zaten bulunmamaktadır. Dinlemeyenler nizamın dışına itilirler.

1990’lı yıllarda ortaya çıkan İslamcı eğilimli Sahve (uyanış) ulema çevresi Vehhabi nizam içerisinde bu türden bir ayrılığın ürünüdür. Bu kesim klasik hadis usulündeki cerh (ravi tenkidi) teknikleriyle itham edilip dışlanmışlardır. Eğer hala cezaevinde değiller ise resmi görevlerden uzakta kendilerini davet ve tebliğ çalışmalarına adayarak itibarlarını yüksekte tutmaya çalışmaktadırlar. Diğer taraftan “saray uleması” olgusu Suudi rejimini bütünüyle reddeden cihadi Selefiliğe de ister istemez bir meşruiyet temeli sağlamaktadır. Sahve bu noktada toplumsal dindarlığın kızgınlıklarını absorbe eden bir işlev görmekte, devlet ricalinin haksızlık ve yolsuzlukları karşısında oluşacak umumi rahatsızlıkları “cihadi” bir hüviyete bürünmeden bünyesinde eritmektedir. Suudi rejiminin zorluğu da buradadır. Katar krizi ile başgösteren İslamcılık karşıtı atmosferin Sahve Selefiliğini de içine alan boyutu, yönetilmesi hiç de kolay olmayan bir süreç ile Suudi rejimini karşı karşıya bırakmıştır.

Kafkas Direnişinin Terörize Edilmesi ve Rusya

Altın Orda devletinin çöküşü sonrası bügünkü Rusya Federasyonu Topraklarında Moskova ve çevresinde, Rus Knezliği özgürlüğüne kavuşmuş,  bölgede etkin bir güç ve başat aktör olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında Korkunç İvan’ın Çar ünvanı alması ile birlikte Rus Knezliği, Rusya Çarlığı olarak anılmaya başlanmış ve gücünü giderek artırarak bölgede  saldırgan ve işgalci bir politika izlemiştir. Bu politikanın bir yansıması olarak 1552 yılında Kazan şehrini ve 1556 yılında Astrahan Hanlığını işgal ederek, bu coğrafyada uzun yıllar sürecek olan Rus hakimiyetini sağlamış ve bu işgale karşı direnişe geçen halklarla çatışma sürecine girilmiştir.

Yaklaşık olarak beş asırlık bir mazisi olan Rusya ve Kafkasya çatışması tarihsel olarak önemli süreçlerden geçmiştir. 1552 yılında başlayan işgal süreci, Güney Kafkasya’da 18. Yüzyılın sonunda tamamlanırken Kuzey Kafkasya’da bu süreç oldukça çetin ve zorlu şartlar altında vuku bulmuştur. Kuzey Kafkasya’nın hakimiyet altına alınması 1859 yılında direnişin lideri konumunda bulunan Şeyh Şamil’in ele geçirilmesi ile sağlanabilmiştir. Lakin hemen akabinde 1917 yılında meydana gelen Bolşevik İhtilali neticesinde Kuzey ve Güney Kafkasya’daki Halklar siyasi ve askeri boşluktan faydalanarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir, ancak bu süreç oldukça kısa sürmüştür, iç savaştan  başarıyla çıkan Kızıl Ordu Kafkasya topraklarına girmiş ve bölgeyi yeniden egemenliği altına almıştır.

Kafkasya Haritası – *Tsjetsjeni: Çeçenistan

Tarihler 1991 yılını gösterdiğinde dünyadaki en önemli Askeri ve politik güçlerden birini oluşturan Sovyetler Birliği dağılmıştır, bunun neticesinde birliğin parçalanması sonucu 15 tane bağımsız devlet ortaya çıkmıştır. Bu devletlerden Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan güney Kafkasya’da bulunmaktadır. Yine bu dönemde Kuzey Kafkasya’da ayrılıkçı hareketler hız kazanmış Çeçenler ve İnguşlar, Rusya’dan ayrılarak tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bu bağımsızlık süreci ile birlikte bölgede çatışmanınn ve kaosun fitili yeniden ateşlenmiştir. Geçmişten günümüze bölgede varolan sorunların temelinde Rusların işgali ve bu işgal sürecinde uyguladıkları politikalar yatmaktadır.

Ruslar, 16’ncı yüzyılın ortalarından günümüze kadar Kuzey Kafkasya halklarına yönelik olarak; Kazakların kullanılması, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma, kültürleşme ile işbirlikçiler yaratma, böl ve yönet, sürgün ve göç ettirme, Rus kökenlileri yerleştirme, baskı ve şiddet politikalarını yaygınlıkla uygulamışlardır. Rusya’nın tarihsel süreçte uyguladığı bu politikalar bölge halklarının bölünmesi ve Rusya’ya karşı güçlü bir ulusal egemenlik mücadelesinin engellenmesi açından kısmi ve dönemsel bir başarılı sağlamasına rağmen, bölgenin tam olarak kontrol altında tutulması hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Günümüzde yaygın istikrarsızlık, radikalleşme  ve terörle anılan Kuzey Kafkasya’daki sorunların önemli bir bölümü Rusya’nın bölgeyi kontrol stratejilerinden kaynaklanmaktadır.[1]

Rusların bölgeyi işgali ile birlikte, Kafkas halklarına karşı uygulamış oldukları baskı, sindirme ve soykırım gibi eylemler çatışmayı daha da şiddetlendirmiş ve bölgeyi işgal sürecinden günümüze kadar sürecek olan istikrarsızlık kaos ve terör ile baş başa bırakmıştır. Özellikle Çarlık Rusyası ve Sovyetler birliğinde Stalin ölünceye kadar sürdürülen katı ve baskıcı politika neticesinde bölgede Müslüman halkın özgürlükleri kısıtlanmış, Ruslar bu coğrafya’ya iskan edilmiş ve yerli halk 1864 ve 1944 yılında olmak üzere bölgeden sürgün edilmiş bu ise Kafkas halkları üzerinde telafisi mümkün olmayan yaralara sebebiyet vermiştir.

Kuzey Kafkasya günümüzde dünyadaki en istikrarsız bölgelerin başında gelmektedir. İstikrarsızlık; etnik ulusalcı mücadeleler, özerk cumhuriyetler içindeki güç çatışmaları ve çeşitli anlaşmazlıklar ile sınır sorunları ve karşılıklı toprak iddiaları, radikal İslami hareketlerin yükselişi ve artan terör eylemleri olarak kendini göstermektedir. Ayrıca, bölgenin tamamında Rus hükümetinin ve yerel yönetimlerin başarısızlığından dolayı halkın temel gereksinimleri yeterince karşılanamamakta, işsizlik artmakta ve ekonomi gittikçe kötüleşmektedir. Son dönemlerde Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri yaygın suç oranları, artan yolsuzluk ve terör ile nitelendirilen başarısız siyasi birimler olarak algılanmaktadır.[2]

Çarlık Rusyası döneminde bölgedeki kontrolü sağlamayı amaçlayan Ruslar, Kafkasların sömürgeleştirilmesi  yada Rus İmparatorluğu içerisinde bütünleştirilmesi amacı arasında kalmış ve farklı tutarsız politikalar uygulamıştır, haliyle bu uygulamalar bölgedeki hassas olan dengeleri bozmuş ve çatışma ortamlarını şiddetlendirmiştir. Bolşevik İhtilali sonrasında ise ilk yıllarda daha ılımlı politikalar oluşturan Bolşevikler 1920’ler sonrası iktidarlarını güçlendirince bölgeyi yeniden şekillendirmiş yerel mahkemeleri kaldırmış müftülük kurumunu , cami ve vakıfları kapatmış sonrasında latin ve kiril afabesine geçilerek bölge halkının dini ve Arapça eğitim almasını  önlenmeye çalışılmıştır. Bu durum ise bölge halkı tarafından şiddetli bir direnişle karşılanmış özellikle 1930’lu yıllarda Stalin’in temizlik ve tasfiye hareketleri doğrultusunda tüm Rusya’da olduğu gibi bölgede de tutuklamalar başlamıştır. Bu sürecin hemen akabinde Sovyet yöneticileri etnik ve siyasal olarak bölmüş suni olarak oluşturulan bu sınırların neticesinde Kuzey Kafkasya’da altı otonom bölge oluşturularak bölge halkı yönetilmeye çalışılmıştır. O dönem oluşturulan bu suni sınırlar bölge halkının günümüze kadar ulaşmış ve halihazırda devam eden sınır çatışmalarına sebebiyet vermiştir.

Çeçen birliklerinin bir zırhlı araca gerçekleştirdiği pusu eylemi, Mart 2000

Çarlık Rusyası’ndan günümüze Rusya’da ki bütün iktidarların uygulamış oldukları yukarıda zikredilen uygulamalar, bölge halkının Rusya’ya entegrasyonunu sağlamak bir tarafa, Kuzey Kafkasya halklarının Rusya’ya daha da yabancılaşmasına yol açmıştır ki bu durum da beraberinde ayrılıkçı hareketleri  tetiklemiş ve çatışmaları  şiddetlendirmiştir.

Kuzey Kafkasya’nın Rusya’ya yabancılaşması, bölgedeki demografik dengelerdeki değişim üzerinden de fark edilmektedir. SSCB’nin son yıllarından itibaren bölgede Rus düşmanlığı büyümeye başlamış ve Rus nüfus bölgeden hızlı bir şekilde başta Moskova ve çevresine olmak üzere göç etmeye başlamıştır. Aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi 1989’dan 2010 yılına kadar geçen süre zarfında Kuzey Kafkasya’daki Rus nüfusu azalmış, bölgedeki özerk cumhuriyetlerde yer alan Rusların oranı belirgin biçimde düşmüştür. Bu gidişat Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerini doğal olarak yabancılaşmaya ve neticede tam bağımsızlığa götürebilecek potansiyel güce sahiptir. Durumun ciddiyetinin farkında olan Moskova, bölgede Kadirov gibi kendisine bağlı yerel yöneticileri desteklemekte ve bu yöneticilerin bütün yasadışı uygulamalarına mevcut konjonktürden dolayı göz yummaktadır.[3]

Kuzey Kafkasya’da Sovyetlerin dağılışı ile birlikte Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi  ve bölgede yaşanan çatışmalar bölgedeki özerk cumhuriyetlerde yaşayan Rus nüfusun önemli bir bölümünün bu bölgeden göç etmesine yol açmıştır. Kuzey Kafkasya’da Rus Nüfusun azalması, Rusya’nın günü kurtarmak amaçlı uyguladıkları kısa vadeli yanlış politikalar, bölgedeki işbirlikçi güçlerin ve bu idarecilerin hukuk dışı uygulamalarının gözardı edilmesi, bölgenin yapısına uygun hukuk ve yönetim modellerinin oluşturulamaması ve bunun neticesinde yerel halkın kendi adalet anlayışlarını uygulaması, bölgede yerel halk tarafından sevilen ve saygı duyulan kanaat önderlerinin ve muhaliflerin baskı altında tutulması ve adam kaçırmaların artması bölgedeki ayrılıkçı grupların eylemlerini şiddetlendirmesine ve yerel halktan bazı gençlerin bu oluşumların içerisinde bulunmasına zemin hazırlamaktadır.

Terör eylemlerinin tarihine bakacak olursak ilk örneklerinin Hasan Sabbah ve fedailerinin  Büyük Selçuklu devleti yüneticilerine karşı işlemiş oldukları suikastler olduğu söylenebilir. Sonrasında 1789 yılında dünya tarihini derinden etkileyen Fransız ihtilali gerçekleşmiş Robespierre ve beraberindeki Jakobenler Kral 16. Lui ‘de dahil ihtilal döneminde işlemiş oldukları terör eylemlerinde yaklaşık olarak 17 bin kişiyi gyotinlerle ölüme mahkum etmiştir. 20. Ve 21 yüzyıl’da dünyayı meşgul eden en önnemli meselelerden biriside terördür. Çeşitli sebeplerin ve güçlerin etkisi altında şekillenen terör olayların insanoğlunun acil çözüm bulması gereken sotunların başında gelmektedir.

Dudayev

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Cevher Dudayev önderliğinde bağımsızlığını ilan eden Çeçenistanı önceleri görmezden gelen Rusya bu ayrılıkçı hareketin bütün Kuzey Kafkasya’yı saracağı endişesi ile 1994 yılında başkent Grozni’yi(Caharkala) işgal etmiştir. Sivil halk üzerinde büyük yıkımlara yolaçan savaş 1996 yılında Çeçenistan’ın zaferi ile sonuçlanmıştır. Savaş sürecinde Çeçenistana Körfez ülkelerinden, Afganistan’dan ve çevre ülkelerden olmak üzere yabancı savaşçılar gelmiştir. Ulusal bağımsızlık mücadelesi ile başlayan bu süreç Cevher Dudayev, Zelimhan Yandarbiev, Aslan Mashadov, Şamil Basayev ve Dokko Umarov gibi yerel liderlerin etkisi ile tüm Kuzey Kafkasya’nın kurtuluşu şiar edinilmiş ve mücadele islami bir kimlik kazanmıştır. Yine bu dönemde Çeçenistan’da gerçekleşen olayları dünya kamuoyuna duyurmak maksadıyla  Şamil Basayev ve komutasındaki bir grup militanın uçak kaçırma eylemi ve daha sonrasındaki Avrasya Feribotu’nun kaçırılması vakası ve de Rusya’da hastane baskını gibi hadiseler gerçekleştirilmiştir. Her nekadar bu eylemlerde asıl amaç Rusların bölgede işledikleri suçların dünya kamuoyuna anlatılmasıysa da  Rusya bu eylemleri çok iyi değerlendirmiş ve Çeçen milis güçlerinin terör unsurları olduklarını  ileri sürmüştür buda Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya mücadelesine verilen desteğin azalmasına yol açmıştır.

Şamil Basayev

Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Cevher Dudayev’in 1996 yılında şehid düşmesi ile birlikte Aslan Mashadov ve Şamil Basayev arasında liderlik mücadelesi olmuş ve seçimleri sağduyulu aday Aslan Mashadov kazanmıştır. Lakin bu dahi Şamil Basayev ve militanlarının eylemlerinin önüne geçememiştir.  Nitekim her yönüyle yeterince aydınlatılamayan ve KGB’nin işin içerisinde olduğu düşünülen Moskova bombalamaları ve sonrasında yine Şamil Basayev ve komutasındaki bir grup militan’ın Dağıstan’a geçerek buradaki bazı köyleri işgal etmeleri, Rusya için dayanılmaz bir fırsat olmuştur ve 1999 yılında Çeçenistan tekrar işgal edilmiştir.

İkinci Çeçen-Rus Savaşında Ruslar, işbirlikçi unsurların yardımı ile Çeçen milislerini yenmiş dağlara çekilen ve gerilla tarzı mücadeleye girişen Çeçen grupları giderek zayıflamıştır. Bu süreçte Rusya destekli Çeçenistan Cumhuriyeti kurulmuş ve başına Ahmet Kadirov getirilmiştir. Ahmet Kadirov ise Mayıs 2004 yılında Çeçen milis güçleri tarafından öldürülmüştür, sonrasında göreve Alu Alhanov ve daha sonra Ramzan Kadirov getirilmiştir. Bu dönemde Şamil Basayev ve Birinci Çeçen Rus savaşından kalan komutanlar ile idare edilen bağımsızlık yanlısı ayrılıkçı gruplar eylemlerini sürdürmüştür Eylül 2004 yılında gerçekleştirilen Beslan baskını ve burada çok sayıda çocuğun yaşamını yitirmesi bölgede mücadelenin giderek zayıflaması ve halk desteğinin azalmasına yol açmış ve Ruslar Çeçen milisleri dünya medyasına terörist olarak servis etmiştir.          Dokko Umarov’un 2007 yılında Çeçenistan İçkerya Cumhuriyeti’ni lağvettiğini açıklaması ve defacto bir oluşum olan Kafkasya Emirliğinin kurulduğunu ilan etmesi bölgedeki dengeleri yeniden değiştirmiştir. Özellikle birinci ve ikinci Çeçen Rus savaşı sonrası bölgeye yoğun olarak gelen selefi ve cihatçı gruplar Kafkasya’daki savaşa farklı bir boyut kazandırmış  bölgedeki gruplar radikalleşme ve terörize olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

Sonuç olarak Kuzey Kafkasya’daki yoksulluk, istikrarsızlık, yolsuzluk, baskı, zulüm, işsizlik, yaşam standartlarının düşük olması gibi birçok sorunun temelinde, bölgenin Rusya tarafından işgal edilmesi bulunmaktadır. 1500’lü yıllara kadar dayanan bu işgal sürecinde bölge halkı işgale direnmiş özellikle İmamlar döneminde Devlet teşkilatlanması oluşturularak Ruslara ağır bir mağlubiyet tattırılmıştır. Sonraki süreçte bolşevik ihtilali ve Sovyetler Birliği döneminde bölge halkı büyük zorluklar çekmiştir baskı, katliam, zulüm, asilimasyon, Ruslaştırma, sürgün gibi birçok kötü muameleye maruz kalan Kafkas Dağlı halkları dünya kamuoyundan yeterince destek görmemiştir.

Grozni, Çeçenistan’ın başkenti

Gelinen son aşamada bölgede ayrılıkçı grupların etkinliği giderek zayıflamıştır, son olarak 2014 yılında Grozni baskını ve yakın dönemdeki bombalı eylemlerin dışında yerel düzeyde küçük çatışmalar devam etmektedir. Bölgede Kafkasya Emirliği adlı oluşum ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın tamamında Ruslara karşı bazı gruplar çatışmaları sürdürmektedir lakin bunların bir kısmının yabancı savaşçılar olması ve bölge halkından yeteri düzeyde destek alamamaları, bu coğrafya’da ki etkinliklerini azaltmaktadır. Bu Grup içerisindekilerin Selefi ve Vahabi unsurların teşkil etmesi, öteden beri tasavvuf kültürü ile bütünleşmiş olan yöre halkından destek görmemektedir.  Herşeyden önce bu gruplar Kafkasya’da işbirlikçi güvenlik güçlerine karşı eylemler ve Rusya genelinde de sivillerin ölümüne yolaçan eylemler yapmaları  bölgede yürütülen mücadelenin giderek halktan kopmasına ve El Kaide tipi bir yapılanma ve eylem modelinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bölgede halkın bu gruplara  yeterli düzeyde destek vermemesindeki en önemli sebep ise yüzyıllardır süren savaşın verdiği yorgunluk ve artık bu coğrafyadaki sorunların düzeltilmesi ve güvenlik problemlerinin ortadan kalmasının istenmesidir.

Günümüzde Grozni

Bölgedeki son durumu aktarmaya çalıştığım bu yazımda tamamen objektif bir dil kullanarak bu coğrafyayı analiz etmeye çalıştım bölgede son dönemde Suriye’ye giden unsurların geri dönmesi ile birlikte Kafkasya’da çatışmalar şiddetlenebilir ve terör (yada adına siz ne derseniz) olayları yaşanabilir, bölgede mücadelenin kabuk değiştirdiği ve faklılaşarak Kafkas halkına yabancılaştığı bir gerçek,mücadelenin terörize olma tehlikesi fazla lakin yinede ben bu yazıları sizlere yazarken temkinli davranmak zorundayım bir coğrafyacı ve siyaset bilimci olarak ileride bizzat bu bölgeye giderek buradan yaşananları birinci ağızdan bu coğrafyanın mazlum ve mağdur halkından dinleyerek onların bu şavaşın ve çatışmanın neresinde durduğunu ve Rusya ile Kuzey Kafkasya Halklarının entegrasyonuna nasıl yaklaştıklarını ve emperyalist medya organlarının kısgacından kurtulmuş hür gazetecilerin desteği ile bölgede yaşananları sizlere aktarmak ve bu durum hakkında Türkiye Cumhuriyetinin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım. Tüm Dünyaya bilimin aydınlığın, hürriyet ve adaletin hakim olması temennisi ile…

Sefa Sole

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar

[1] Bingöl, O., 2013 Tarihsel Süreçte Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı Kontrol Stratejilerinde Gelinen Aşama: Başarısızlık Ve Terör, Karadeniz Araştırmaları, syf. 137.

[2] Bingöl, O., 2013 Tarihsel Süreçte Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı Kontrol Stratejilerinde Gelinen Aşama: Başarısızlık Ve Terör, Karadeniz Araştırmaları, syf. 138.

[3] Karabağ, M., 2013, Kuzey Kafkasya’nın Rusya’ya Yabancılaşması, Bilgesam.