Türkiye-Almanya “Yüksek Gerilim Hattında” Neler Oluyor?

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan, Birinci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar devam eden müttefiklik ilişkisinde neler oluyor?

Türkiye-Almanya arasındaki ilişkiler salt ekonomik altyapıdan gelmemektedir, Almanya’da yaşayan 3 milyondan fazla Türk vatandaşı, iki ülke arasında kültürel bir yakınlık da sağlamakta. Fakat özellikle 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışılan darbe teşebbüsünden sonra ilişkilerde tansiyon gözle görülür şekilde yükselmeye başladı. Son olarak Büyük Ada’da tutuklanan 6 kişiden birinin olan Alman vatandaşı aktivist Peter Steudtner olması gerginliğin tavan yapmasına neden olmuş, diplomatik ilişkiler zor bir döneme girmiştir.

 

Ankara – Berlin arasında son dönemde yaşanan önemli gelişmeler:

 

1) Sözde Ermeni Soykırımı’nın Kabulü

2 Haziran 2016’da Alman Federal Meclisi tarafından 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak kabul edilmesi Türkiye- Almanya arasındaki diplomatik ilişkilerde yeni bir döneme girildiğinin habercisi niteliğindeydi. Türk hükümeti Berlin Büyükelçisini Ankara’ya çağırarak bu konuda taviz vermeyeceğini gösterirken, Alman hükümeti tarafından alınan kararın hukuki bir bağlayıcılığının bulunmadığının belirtilmesi olayın büyümesini engelledi.

alman federal meclisi ile ilgili görsel sonucu

2) Suçluların İadesi Sorunu

İki ülke arasındaki krizin fitilini daha da ateşleyen olaylar, Alman hükümetinin Türkiye’nin hakkında yakalama kararı çıkardığı terör örgütü üyelerini iltica etmesiyle başlıyor. Tutuklama emri çıkarılmış olan PKK terör örgütü mensuplarının, HDP’li vekillerin iade edilmemesi ve 15 Temmuz’un ardından FETÖ soruşturmasında darbeci subayların iltica taleplerinin kabul edilmesi Ankara tarafından tepki ile karşılanıyor. Berlin yönetimi ise kanıtların yetersiz olduğu görüşünde.

İlgili resim

3) Almanya’da Yaşayan Türk Vatandaşlarına “Casusluk” Suçlaması

Berlin hükümeti, Almanya’da görev yapmakta olan Diyanet İşlerine bağlı Diyanet İşbirliği Türk İslam Birliği mensubu Türk imamları, Almanya’da yaşayan FETÖ mensupları hakkında istihbarat çalışmaları gerçekleştirdiği gerekçesi ile tutukladı. MİT’in Almanya’ya gönderdiği listedeki isimleri, bu faaliyetler sonrasında belirledikleri yönünde suçlamalar mevcut.

ditib imamlarının almanyada tutuklanması ile ilgili görsel sonucu

4) Askeri Üslerde Yaşanan Gerginlikler

Alman yetkililerin İncirlik’te bulunan NATO üssüne yapmayı planladıkları ziyaretin Türk hükümetince veto edilmesi yeni bir krizi gündeme getirdi, haber ise Almanya kanadında geniş yankı uyandırdı. Alman Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği görüşmeler sonuçsuz kalınca, Konya’da bulunan üsse ziyaret gerçekleştirebileceklerini belirtip, İncirlik Üssü’nden Alman askerini çekme kararı alındı. Fakat hükümet, Alman yetkililerin Konya Üssünü ziyaret etme taleplerini de geri çevirmiş durumda. Almanya- Türkiye arasındaki üs sorunu gelecekte de devam edeceği sinyallerini veriyor.

türkiye almanya incirlik krizi ile ilgili görsel sonucu

5) Referandum Süresinde Yaşananlar ve “Nazi Kalıntısı” Benzetmesi

İki ülke arasındaki gerginliği tırmandıran bir diğer husus ise 16 Nisan 2017’de Türkiye’de yapılan referandum öncesi Türk bakan ve siyasetçilerin Almanya’da planladığı etkinliklerin iptal edilmesi ve yeni etkinliklere izin verilmemesi oldu. Başbakan Binali Yıldırım’ın katıldığı miting sonrası bakanlara izin verilmemesi Ankara tarafından çok sert tepki gördü. Alman yetkililer izin yetkisinin yerel yönetimlerde olduğunu savunurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etkinlik iptallerini “Nazi uygulamalarına benzetmesi ve Nazi kalıntılarının devam ettiğini söylemesi” Alman cephesinde soğuk duş etkisi yarattı.

erdoğandan nazi benzetmesi ile ilgili görsel sonucu

6) Türkiye’de Tutuklanan Alman Vatandaşları

Şubat 2017’de hem Alman hem Türk vatandaşı olan Die Welt Gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in Türkiye’de gözaltına alınması, Berlin hükümeti tarafından “Basın Özgürlüğü’nün” kısıtlandığı şeklinde lanse edilirken, Deniz Yücel “örgüt propagandası ve halkı kin ve tahrik” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz haftada Büyük Ada’da gözaltına alınan 6 kişiden birinin Alman vatandaşı aktivist Peter Steudtner olması bu tartışmayı yeniden gün yüzüne çıkardı. Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi, Alman Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. Ankara hükümeti ise “yargı bağımsızlığı ilkesini” savunarak, hükümetin suçluları serbest bırakma yetkisi olmadığını dile getiriyor. Alman Dışişleri Bakanı Gabriel, vatandaşlarını ve yatırımcıları Türkiye’nin güvenli olmadığı konusunda uyarıyor.

türkiyede tutuklanan alman vatandaşları ile ilgili görsel sonucu

Ankara-Berlin hattında esen soğuk rüzgarların altında yatan nedenlerin iyi incelenmesinde fayda var. Almanya, AB ve NATO’da güçlü bir ele sahip, Türkiye ile yaşanılan gerginliklerin ardından ise bu gücünü kullanmaktan çekinmiyor. Berlin hükümetinin, Fırat Kalkanı Operasyonu sırasında, Alman firmalara “Türkiye’ye yedek parça ve mühimmat satılmaması” yönünde bir yaptırım uygulamış olması akıllara Almanya-Türkiye arasında Ortadoğu’da bir çıkar çatışması olduğu fikrini getiriyor. Aynı zamanda, AB’den Türkiye’ye ekonomik yaptırım tehditleri yağmakta. Brüksel’den yapılan son açıklamada, Türkiye hukuk devleti olma yolundan saparsa, Gümrük Birliği Anlaşmasının geleceği hakkında endişe duyulduğu belirtildi. Tarih boyunca süregelmiş olan “Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulama tehdidi ve istediğini alma” tezinin başarısız olacağı kanaatindeyim. Almanya’da yaklaşmakta olan seçimlerin heyecanı günümüz ilişkilerini etkilerken; sonuçları, Ankara-Berlin hattının yeni voltajını belirleyecektir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın En Güçlü 10 Savaş Uçağı

10) Chengdu J-10-Çin

2002’den bu yana hava sahalarında olan jet, bugüne kadar 270’e yakın sayıda üretildi. Tanesi 27.84 Milyon Dolar’a mal olan, 15.5 metre uzunluğundaki jeti dünyada yalnızca iki ülke kullanıyor: Çin ve Pakistanİran‘ın da bu yıl için bu jetlerden sipariş ettiğine dair söylentiler mevcut. 550 kilometre uzaklıktaki hedefleri rahatça vurabiliyor.


9) F-16 Fighting Falcon-ABD

1976’dan beri piyasada olan, General Dynamics şirketinin ürettiği F-16‘lar tüm dünyadaki en yaygın savaş jeti… 25 ülke tarafından kullanılan F-16’lardan, hava sahalarında 4500’ten fazla var. Tasarımcıları Lockheed Martin ve Robert Widmer.

Türkiye‘de tanesi 10 Milyon Dolar civarındaki C ve D serilerinden 240 adet bulunan F-16’lar 15 metre uzunluğunda, saatte 2175 kilometre hız yapabiliyor.

Türk Hava Kuvvetleri, Rusya’nın SU-24’ünü bunlardan ikisiyle düşürdü.


8) Mikoyan MiG-35-Rusya

2000 kilometre menzili olan, saatte 2600 kilometre hıza çıkabilen Mikoyan MiG-35 bir Rusya ürünü.

2007 yılından beri yapımı aşırı pahalı olması sebebiyle -neyse ki- yalnızca 3 tane üretilmişolan MiG-35’ler, Rusya’nın daha sık başvurduğu MiG-29M’nin geliştirilmişi. Radara yakalanmama özelliği yok, sahip olduğu ağır silahlara bakılırsa bu özelliğine gerek de yok.


7) Dassault Rafale-Fransa

Fransızların olmaz olası savaş teknolojilerine büyük katkılarından; Dassault Rafale.

1986’dan beri Avrupa göklerinde olan savaş jetinin kullanıcı orduları Fransa, Mısır, Güney Kore, Kuveyt, Libya, İsviçre, Singapur, Brezilya, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya, Finlandiya, Kanada, Hindistan ve Katar.

Tanesi 62.7 Milyon Dolar’a mal edilen, şu anda az evvel sıraladığımız üç orduda toplamda 141 adet bulunan Dassault Rafale, saatte 2130 kilometre hıza çıkabiliyor; hedefini 3700 kilometreden vurabiliyor! 


6) F-15 Eagle-ABD

McDonnell Douglas F-15 1960’ların ortalarında tasarlanmaya başlandı, 1972’de Amerikan göklerindeki yerini aldı. Geçen 43 yıla rağmen hala en gelişmiş savaş jetlerinden biri.

20 metre uzunluğunda olan F-15’ler şu anda yalnızca ABD, İsrail, Japonya ve Suudi Arabistan ordularında mevcut. 3500 kilometre uzaklıktaki hedefleri vurabilen savaş jetinin sahip olduğu silahları meraklılarına sıralayalım: AAM, AIM-7, AIM-9, AIM-120, AGM, CBU-52, CBU-59, CBU-71, CBU-87, CBU-89, MK-20 ve AGM-88 HARM.


5) Boeing F/A-18E/F Super Hornet-ABD

Bu çift motorlu savaş jetleri, 1995 yılından beri göklerde ve yine Mc Donnell Douglas firmasından geliyor…

Tanesi 61 Milyon Dolar’a malolan F-18‘ler, şu ana kadar 500’ün üzerinde üretilmiş durumda. 3330 kilometre menzile ve 2000 km/saat hıza sahip olan savaş jetlerinden herkeste var, ama Türkiye’de yok.

Kimlerde mi var?

İsviçre, Yunanistan, ABD, Hindistan, Brezilya, Birleşik Arap Emirlikleri, Polonya, Malezya, Kuveyt, Finlandiya, Danimarka, Kanada, Avustralya…


4) Sukhoi SU-35-Rusya

Hava sahamızı ihlal eden, düşürerek tüm dünyayı da dehşete düşürdüğümüz SU-24’ün üç üst modeli olan savaş jeti3600 kilometrelik bir menzile sahip ve tanesi 35 Milyon Dolar’a mal oluyor. Tek bir pilotun kullanabileceği jetin uzunluğu 23 metre, hızını da 2450 km/saat’e çıkarabiliyor. Dünyada sadece Rusya’da var.


3) Eurofighter Typhoon-Avrupa Birliği 

Listemizde üst sıralara çıktıkça menzilimiz artıyor: 3800 kilometre!

Saatte 2500 kilometre hıza çıkabilen Eurofighter Typhoon‘un üreticisi Avrupa Birliğiolarak geçiyor. Tasarımında listemizde de bulunan Fransız Dassault Rafale, İsveçli Saab Gripen ve Rus MiG 1.44 örnek alınmış. 1994’ten bu yana Avrupa göklerinde olan Eurofighter’lardan en çok Almanya, İspanya, İngiltere ve İtalya’da bulunuyor.


2)  F-22 Raptor-ABD

En yeni savaş jetlerinden biri, Lockheed Martin firmasından ABD bütçesine önemli katkılar sunacağa benzeyen: F22 Raptor.

Yakında F-15 ve F-117’lerin yerine geçeceği ön görülen F22’lerin menzili diğer jetlere göre nisbeten düşük: 2960 kilometre. Ammavelakin ses hızını çok daha az yakıtla geçebilmesi, sahip olduğu kompozit malzemeler sayesinde radarlara yakalanmaması, manevra kabiliyeti, hafifliği ve üzerindeki silahları ile listemizin ikinci sırasında.


1) F-35 Lightning II-ABD

Savaş jetlerinin en yenisi, 2006’dan beri dünya barışının korkulu rüyası: Lockheed Martin F-35 Lightning II.

Proje yalnızca ABD’nin değil; 7 ortağı bulunan bir uluslararası proje. 2017’de Türk Hava Kuvvetleri’nde de 100 adet bulunacak olan F-35’ler için, Türkiye ABD’ye şu ana kadar 25 Milyar Dolar ödeme yaptı.

Kaynak: Mynet

Kral Faysal’ın Türkiye ile Yakınlaşması ve Şüpheli Ölümü

Bir önceki yazımızda Faysal’ın manda yönetiminin sonlandırılması ve bağımsız bir Irak’ın kurulması için nasıl bir yol izlediğini anlatmıştık.

Takvimler 1932 yılını gösterdiğinde her ne kadar savunma ve dış politikada İngiltere’ye bağlı olsa da bağımsızlığını sağlayabilmiş bir Irak devleti tarih sahnesine çıktı.

Faysal hem 1.Cihan harbi döneminde hem de daha sonraki geçici Suriye krallığı döneminde batılı devletleri yakından  tanıma fırsatı bulmuş ve onların ne kadar güvenilmez bir müttefik olduklarına kanaat getirmişti. Mevcudiyetini korumak için milli kaynaklarına sahip çıkmak ve kendi ifadesi ile ”bir evin ayrı ayrı odalarında yaşan sakin gardaşı olan Türkiye ile köklü stratejik ilişkiler kurmak zorunda olduğunun farkındadır.

Lawrence ve Kral Faysal

Bu doğrultuda Faysal dış politikasını şu esaslar üzerine kurar;

  • Petrol kaynaklarından aldığı payı artırmak için sömürgeci devletler nezdinde girişimlerde bulunmak.
  • Ortadoğu ülkeleri ile iyi komşuluk ilişkileri kurup geliştirmek.
  • Suriye ile Irak arasında federal bir birlik kurmak.
  • Irak ve Filistin’in tam bağımsızlığını sağlamak.

Bu dış politika esasları İngiltere için ciddi sorunlar teşkil ediyordu. Öncelikle petrol konusu çok mühimdi. 1912’den beri kraliyet donanması İngiltere’nin Galler bölgesinden çıkan kömür yerine petrol kullanmaya başlamıştı. İçten patlamalı motorların icadı ile İngiltere sokaklarında petrole dayalı taşımacılık gün geçtikçe artıyordu. Mekanize birliklerin savaşta sağladığı avantajlar bu birliklerin daha da yaygınlaşmasına neden olmuş ve bu durum haliyle petrolün önemini artırmıştı. Ayrıca İngiltere ve Amerika arasında Henry Deterding ‘in Shell grubu ile Rockfeller’in standart Oil’i üzerinden bir enerji savaşı verilmekteydi. Bu savaşta İngiltere her geçen gün mevzi kaybetmekteydi.

Bu hususlar göz önüne alındığında İngiltere’nin bir damla petrol için neler yapabileceğini tahmin etmek zor değildi.

Faysal hem tedavi olmak hem de petrol konusunu konuşmak üzere Türkiye üzerinden İngiltere’ye bir seyahat yapmayı planlar.

1931 yılı Mayıs ayında Kral Faysal Türkiye’yi ziyaret etmek ve Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliğine bildirir. Büyükelçi Kral Faysal’ın istek ve görüşlerini bildiren şifre telgrafında şu hususlara yer verir:

No:28000

Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Elçiliği’nden

 

 Hariciye Vekâleti 26 Mayıs 1931

Şifre Müdürlüğü 27 Mayıs 1931

Hariciye Vekâletine, Mahrem ve zata mahsustur.

 

Kral Faysal dün beni refikam ile beraber Bağdat civarındaki çiftliğine hususi olarak davet etmişti. Musahabe esnasında bana şu beyanatta bulundu:

Barzan Şeyhi üzerine hemen bir hareketi askeriye icrasını Nuri Sait Paşa geçen sene Türkiye Hükûmetine verdiği söze istinaden iltizam ediyor. İngilizler de bunu terviç ediyor. Ben ise bu işe hemen şimdiden teşebbüsü muvafık bulmuyorum, zira Hoybun Cemiyeti orada Asurîlere karşı bir kuvvettir ve İngiliz tesirine tâbi değildir. İhtimal ki İngilizler bu sebepten dolayı o kuvveti mahvetmek üzere bu hareketi muvafık buluyorlar. Ben cumartesi günü Musul’a gideceğim, belki Barzan Şeyhi ile de görüşeceğim ve onu hükûmete müzahir olmağa ve Türkiye Hükûmetince hoş görünmeyen birtakım kimselere ilticagâh olmamağa ve Türkiye’ye daima dost ve hayırhah olmağa ikna için çalışacağım. Bu suretle hem Asurîlere karşı Barzan Şeyhi kuvvetinin idaresine hem de kuvvetin daima Türkiye’nin emnü itimadına layık bir hâle gelmesine gayret edeceğim muvaffak olamadığım takdirde harekât-ı askeriye için Nuri Paşa’nın fikrini terviç edeceğim.

İngiliz entrikalarından çok muzdaribiz. Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin bu husustaki siyaset ve muvaffakiyetinin hayranıyız o büyük adam benim için ve bütün Şark için bir mukaddes vücuttur. Zaten siyasetimiz Türkiye siyasetinden mülhemdir. Biz bir evin ayrı ayrı odalarında sakin iki gardaşız. Menafiimiz müşterek ve siyasetimiz birdir. Türkiye bizim rehberimizdir. Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin elini öpmek ve ona karşı bîpayan hürmetlerimi ve takdirlerimi takdim eylemek üzere bu sene Türkiye’ye gitmek istiyorum.

Hükûmetiniz muvafakat ettiği takdirde bu yaz tedavi için gideceğim İsviçre’den avdetimde, Teşrinievvelde orada bulunacağım. Kralın bu beyanatı üzerine talimatı Devletlerine muntazır olduğum maruzdur Efendim.

Tahir Lütfü

Türkiye tarafından verilen müsbet cevap üzerine Faysal 6-8 Temmuz 1931 tarihinde  Ankara’ya resmi ziyarette bulunur. Mustafa Kemal paşa Ankara Palas’ta yaptığı konuşmada Irak’la olan ilişkileri şöyle tarif eder:

“Kral Hazretleri,

Zatı Haşmetanelerini burada Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezinde selamlamakla bahtiyarım.

Dostumuz ve komşumuz muhterem Iraklılara ve onun sevilen hükümdarına karşı çok samimi dostluk duyguları ile mütehassıs bulunmaktayız. Bu hislerin Türkiye’de ne kadar kuvvetli makes bulduğunu,bizzat, müşahede buyuracaksınız. Ziyareti Haşmetaneleri, mevcut dostluk hislerini ve bağlarını şüphesiz çok kuvvetlendirecektir.

Bütün gayretlerini sulh içinde inkişafa hasreden ve komşular ile ve dünyanın bütün milletler ile karşılıklı samimiyet ve müsavat esasları dâhilinde iyi geçinmeği şiar edinen Cumhuriyet Hükûmeti, Irak’ın gittikçe artan bir terakki ile huzur içinde mesut ve müreffeh olmasını alaka ile takip ve temenni etmektedir.

Milletler arasındaki bağların ve alakaların inkişafında pek mühim olan ve tarihin seyrinde daima tesirini gösteren coğrafi, iktisadi amillerden başka bugünkü karşılıklı menfaatleri ve dâhilî, harici sulh ve sükûn siyasetleri ve münasebetleri de Irak ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmakta ve daha çok dost yapmaktadır. Bu görüş ve anlayışta müşterek olduğumuz kanaatini ifade etmeme müsaadelerini rica ederim.

Bu samimi kanaat ve hisler içinde sözlerimi bitirirken, huzurlar ile hepimize sevinçler veren muhterem misafirimiz Haşmetli Kral Hazretleri’nin şahsi saadetlerini ve dost Iraklıların refah ve ikbalini temenni ederim.

Reisicumhur, Gazi M. Kemal

8 Temmuz 1931 tarihli Türkiye-Irak ortak bildirisinde takip edecekleri dış politika hakkında şu hususlara yer verilmiştir:

Ankara, 8 Temmuz 1931 Bildiri

Irak Kralı Hazretlerinin Ankara’yı şereflendiren ziyaretleri esnasında Türkiye Reisi Cumhuru Hazretler ile aralarında müteaddid ve çok samimi mülakatlar olmuştur. Irak Reisi vüzerası Nuri Sait Paşa Hazretleriyle maliye veziri Rüstem Haydar Beyefendi de Ankara’yı teşrif etmişlerdir.

Bu iki Irak devleti recülü ile başvekil İsmet Paşa Hazretleri ve hariciye vekili Tevfik Rüştü Dâhiliye vekili Şükrü Kaya ve iktisat vekili Mustafa Şeref Beyefendiler arasında vuku bulan temas ve mülakatlarda iki memleketin iktisadi münasebetleri ve tarafeyn tebeasının diğerinin ülkesinde ikameti şeraiti hakkında fikir teatisi yapılmış, Türkiye ile Irak arasında ikamet ve ticaret mukavelenamesi akti için hemen müzakerelere girişilmesi hususunda ittifak hâsıl olmuştur.

Türkiye ile Irak arasında dostluk ve iyi komşuluk rabıtalarının iki memleketin karşılıklı menfaatlerine ve sulhu sükûn siyasetlerine uygun olduğu hususunda mutabık kalınmıştır.

Hududun emniyet ve asayişini temin hususunda alınan tedbirlerin samimiyetle tatbik edildiği ve iyi neticeler verdiği iki tarafça memnuniyetle müşahede edilmiştir. Hududun iki tarafında yekdiğeri aleyhine harekete ve teşebbüse müsaade etmemek esasının dikkatle ve sebatla takibi teyit edilmiştir.

Faysal 15 Temmuz 1931’de Türkiye’den ayrıldı. İngiltere’nin Victoria garına ulaştığında Faysal’ı Kral V.George başta olmak üzere başbakan Mc. Donald hariciye nazırı Sircon Simon’ın bulunduğu kalabalık bir heyet karşıladı. Törenler çok samimi bir hava içerisinde geçmekteydi. Misafiri etkilemek için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Ayrıca kraliyet ailesi Faysal’a çok yakın davranıyorlardı. Aslında yakın zamana kadar sömürgesi olan bir devletin başkanına bu kadar ilgi ve alaka gösterilmesi normal değildi.

Günler süren ziyafetlerden sonra konu nihayet petrole gelebilmişti. Faysal petrol gelirlerini artırmak için Henry Deterding ile görüşmelere başladı. Neticede yazılı olmasa da sözlü olarak petrol hisselerinin %40’a çıkarılacağı teminatı verildi. Bu durumdan memnun olan Faysal hem tatil yapmak hem de tedavi olmak için İsviçre’nin Bern şehrine geçti. Burada otomobile olan merakı bilindiği için kendisine Henry Deterding tarafından bir araba hediye edildi. Faysal bu arabayla her gün gezintilere çıkıyor şehrin doğal ve mimari güzelliklerini temaşa ediyordu.

7 Eylül 1933 akşamına kadar her şey çok güzeldi. O gün de adeti olduğu üzerine gezintisini yapmış, otel odasında dinlenmeye çekilmişti. Otel müdürü Eggyman akşam yemeği servisi için Faysal’ın odasının kapısını çaldı.Kapıyı birçok defa çalmasına rağmen cevap alamaması üzerine endişelenerek görevlilere kapıyı kırmalarını söyledi. Odaya girdiklerinde açık bir pencerenin hemen yanında Faysal’ın cesedi ile karşılaştılar.

Olay yerine çağrılan polis ve doktorların çalışmaları doğrultusunda bunun bir cinayet olmadığı kralın hızlı araba sürmekten kaynaklı bir kalp krizi neticesinde öldüğü rapor edildi.

Bu noktaya kadar hızlı araba sürmenin kalp krizine neden olacağı çok gerçekçi gelmese de bunun bir suikast olmadığı kabul edilebilirdi. Ancak kralın ölümünden 3 gün sonra otel müdürü Eggyman’ın da ölmesi suikast şüphelerini güçlendirdi.

Bir yazı dizisi boyunca elimizden geldiğince Irak’ın yakın tarihinin bir kısmını ve Faysal’ın hayatını inceldik. Faysal bizim tarihimiz açısından da tartışmalı bir figür. Her ne kadar İngilizlere güvenmekle hata yaptığının farkına varıp genç Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış ise de velinimetleri olan, uzun yıllar Arap coğrafyasını dış müdahalelerden korumuş Osmanlı devletine en zor zamanında isyan eden bir hain olduğu gerçeğini değiştirmez.

Faysal’ın hayatına baktığımızda Barbaros Hayrettin Paşa’nın şu dizeleri akla geliyor;

Sakın sanma ki hain berhudar olur

Akıbet ya boynu vurulur ya berdar olur


Önemli bir not:

Faysal’ın ölümünü hakkıyla yazmak için Raif Karadağ hocamızın “Petrol Fırtınası” eserinden çok değerleri bilgiler edindik.

Raif Karadağ, dünya petrollerinin şifrelerin otuz yıl süren titiz araştırmalarıyla ortaya koymuş hatta petrol için insafsızca kan akıtan emperyalist bazı ülkelerin gizli planlarını Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanına ülke menfaatleri açısından sunmak istemişti. Hazırladığı bu raporda Türkiye’nin elindeki milli servet petrolleri hakkında da oldukça gizli bir takım bulgulara ulaştığı biliniyordu. Ancak; hazırladığı raporu, dönemin cumhurbaşkanına sunmak için Ankara’ya gittiğinde bir gece öncesinde, son derece sıhhatli bir şekilde kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde ölü olarak bulundu.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

 

S-400 Alımı: Türkiye’nin ABD ve Batı’dan Bağımsızlığı

Natsionalnaya Oborona (Ulusal Savunma) dergisinin baş editörü İgor Korotçenko, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alma kararının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ve NATO’dan bağımsız hareket ettiğini gösterdiğini ifade etti.

Korotçenko, Sputnik’e verdiği demeçte Erdoğan’ın “Her ülke kendi güvenliği için belli tedbirleri almak zorundadır. Bu güvenlik önlemlerini nereden alırsa oradan almak zorundadır. Amerika’yla da belli görüşmeleri de yaptık. S-400’lerle ilgili de görüşmeleri yaptık. Farklı silahlar kullanıldığında endişe vermiyor, S-400 kullanılınca endişe veriyor. Patriot kullanılınca endişe vermiyor. Biz kiminle ortak üretime girebilirsek bunu tercih ederiz. Türkiye artık güvenlik noktasındaki bütün simülasyonlarını buna göre yapıyor. Zaten görüşmeler büyük ölçüde tamamlandı” şeklindeki ifadelerini değerlendirdi.
S400 Hava savunma füzeleri

‘TÜRKİYE, EN İYİ SİSTEMİ ALMAYI HEDEFLİYOR’

Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili önemli konularda karar alırken ABD ve diğer NATO ülkelerinden bağımsız hareket ettiğinin görüldüğünü kaydeden Korotçenko, Ankara’nın şu anda piyasada sunulan en iyi sistemi satın almayı hedeflediğinin altını çizdi.

‘TÜRKİYE, YAKLAŞIK 40 YIL BOYUNCA HAVA-UZAY GÜVENLİĞİNİ TEMİN EDECEK’

Rus uzman, S-400’ler gibi füze savunma sistemlerinin kullanım ömrünün 25-30 yıl olduğuna, modernizasyonla bu sürenin 40 yılı bulduğuna ve Türkiye’nin böylelikle uzun yıllar boyunca hava-uzay savunma alanında güvenliğini temin edeceğine de dikkat çekti.

‘ERDOĞAN VE RUSYA’NIN İMAJI GÜÇLENECEK’

S-400’lerin muadillerinin Patriot PAC-3 sistemi olduğunu ve Washington’un yoğun tepkisinin de bundan kaynaklandığını belirten Korotçenko, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu tepkiler, Rusya ile rekabette kaybeden taraf olan ABD’li füze savunma sistemleri üreticilerinin yaşadığı hayal kırıklığının yansıması. Türkiye’nin kararı, hem Erdoğan’ın bağımsız ve sorumlu siyasetçi imajını hem de Rusya’nın güvenilir silah tedarikçisi imajını güçlendirecek.”

Kaynak: Sputnik

Venezuela: Petrol Demokrasisinin Son Kurbanı

Son aylarda sadece sokak eylemleri ile adını duyuran Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti (Venezuela), yeni bin yılın başında dünya ekonomileri içinde elle gösterilen bir performansa sahipti. Ülke Chavez sonrasında petrol fiyatlarındaki hızlı düşüşün kötü yönetim ile birleşmesi ile hızla ekonomik ve sosyal çöküşün eşiğine geldi. Çalışmamızda Maduro dönemi, özellikle son seçimler ve sonrası yaşananlar, ele alınarak Amerikan yaptırımları arifesinde Venezuela’nın son durumu ele alınacaktır.

Kaynak: worldatlasÜlkenin petrol zenginliği birçok kişi tarafından, eski Devlet Başkanı Chavez’in devlet rafinerilerindeki işçilerin grevi sonucu görevden ayrılması, bu ayrılıştan birkaç gün sonra halk tarafından tekrar göreve getirilmesi ve sonrasında ülkenin petrol üretiminin millileşmesi için verdiği mücadele sebebi ile bilinir.   Kanıtlanmış petrol rezervi bakımından dünya sırlamasının zirvesinde bulunan Venezuela, günlük petrol üretiminde ise 11. sıradadır. 300 milyar varil petrol rezervinin yanı sıra 5.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervine de sahiptir. Yaklaşık 31 milyon nüfusa sahip ülkede kişi başı düşen gelir 8 bin dolar civarındadır. Ekonomisi tamamen petrole bağımlı olan ülkenin ihracat gelirlerinin neredeyse tamamı, devlet gelirlerinin ise yüzde 50’si Petrol’den gelmektedir. Petrol fiyatlarındaki düşüşünde etkisi ile ülkenin ekonomisi çökme noktasına gelmiştir. Bütçe açığı ise 2012 yılından sonra hızla artarak 2016 yılında GSYİH’ye oranla yüzde eksi 18’e ulaşmıştır. IMF verilerine göre, ülkenin yıllık gelirleri 2017 yılında yüzde -7.4 azalırken gelecek yılda da yüzde -4.1 azalması beklenmektedir. 2016 yılında ülke ekonomisi yüzde 10 daralmıştır. 2017 yılında enflasyon yıllık yüzde 720 seviyesine ulaşırken 2018 yılı için IMF tahmini yüzde 2068’dir.  Ülkede işsizlik oranı yüzde 18’in üzerindedir. Ekonomik krizin yanında ülkede en büyük sorun temel gıda maddeleri ve ilaç yetersizliğidir.  Ülkede anne-çocuk ölüm oranları her zamankinden daha yüksek seviyelere ulaşmıştır. Üç üniversite tarafından yapılan bir araştırma, katılımcıların yüzde 93’ünün yiyecek almaya paralarının yetmediğini yüzde 73’ününde geçen seneden beri kilo kaybettiğini ortaya koymuştur.

Kaynak: Anadolu AjansıHer ne kadar siyasi tansiyon Maduro’nun göreve geldiği ilk günden beri yüksek olsa da devam eden siyasi gerilimi 2015 seçimlerinden sonra yaşanan temel olaylar ışığında özetlemek yararlı olacaktır. 2015 Aralık ayında yapılan seçimlerde muhalefete karşı ağır bir yenilgi alan Başkan Maduro’nun partisi meclis üstünlüğünü muhalefete kaptırdı. Mecliste çoğunluk için yeter sayısı olan 99 sandalyenin üstüne çıkan muhalefet Maduro’yu başkanlıktan edecek bir referandum düzenleyebilme şansı da dahil ülkede daha önce alınan kararları geri çevirme ve siyasi tutukluları salıverme hakkına da sahip oldu. Seçimlerin ardından Devlet Başkanı Maduro ise seçimi muhalefetin değil karşı devrimin kazandığını söyledi. Mecliste üstünlüğü sağlayan muhalefet referandum kozunu kullanmak için Devlet Başkanı Maduro’nun görev süresinin iki yılını doldurmasının ardından imza toplamaya başladı. Yeterli imza sayısının çok üzerinde bir sayıya ulaşmasına rağmen toplanan oyların çoğunluğu Ulusal Seçim Konseyi tarafından eksik ve hatalı bulunarak geçersiz sayıldı. Muhalefet iki turlu referandum sürecinde ilk tur için topladığı 1.8 milyon oyun 400 binden fazlasını onaylattırıp ikinci tur için gerekli 3.9 milyon oyu toplamaya başlamışken Ulusal Seçim Konseyi 4 farklı eyalette imzalara hile karıştığı gerekçesi ile referandum sürecini 21 Ekim 2016’da durdurdu. 2017 Mart ayında Venezuela Yüksek Mahkemesi, milletvekillerinin 2015 semimlerinde yaşanan usulsüzlüklerde bağlantıları olduğu gerekçesi ile meclisin yasama yetkilerini kendi üzerine aldığını ve milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdığını ilan etti. Muhalefet tarafından bir darbe olarak yorumlanan bu karar, Maduro’nun da isteği ile geri alındı. Devlet Başkanı Maduro Nisan ayında, Bolivarcı milislerin sayısının 100 binden 500 bine çıkarılması planını onayladığını açıkladı. Ülkede devam eden siyasi çekişmeler ve protestolar arasında Devlet Başkanı Maduro, ülkeye barış getireceğini iddia ettiği yeni bir anayasanın yazılması için bir halk meclisi seçilmesini öngören başkanlık kararnamesini imzaladı. Ulusal Seçim Konseyi seçimin Temmuz ayı sonunda gerçekleştirilebileceğini açıkladı. Muhalefet bu sürece Devlet Başkanı Maduro’nun yetkilerini genişletmek ve tüm yetkiyi kendi elinde toplamak amacında olduğunu iddia ederek karşı çıkıyor. Bir adım daha öteye giden muhalefet ise Temmuz ayının başında 7 milyondan fazla kişinin katıldığı gayri resmi bir referandum düzenledi. Referanduma katılan kişilerden yüzde 95’i Devlet Başkanı Maduro’nun yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturma fikrine karşı çıktı.

Kaynak: Anadolu AjansıSiyasi gerilimin yüksek olduğu ülkede toplumsal tepkiler de had safhaya ulaşmış durumda. Venezuela’da neredeyse Maduro’nun seçildiği ilk günden beri devam eden, 2015 seçimlerinden sonra artan ve son üç aydan beri yoğun bir şekilde devam eden sokak eylemlerinde son üç ayda 90’dan fazla kişi hayatını kaybederken 3 binden fazla insan tutuklandı. Haziran ayının sonunda bir polis helikopterini ele geçiren göstericiler Yüksek Mahkemeye ateş açtı. İç karışıklar, gıda ve ilaç yetersizlikler sonucu yaşadığı olumsuzlukların yanına Maduro’nun son kurucu meclis adımından sonra ABD tarafından gelen konulan yaptırımlar da eklendi. ABD yönetimi Venezuela Yüksek Mahkemesinin başkanı ve yedi üyesine ABD’ye giriş yasağı ve bu kişilerin ABD’de bulunan mal varlıklarını dondurulmasını içeren yaptırım kararı aldı. Devlet başkanı yardımcısı ve bazı diğer üst düzey yetkililer için de yaptırım hazırlığında olan ABD’de Devlet Başkanı Donald Trump, Maduro’nun anayasa yazımı için yapılacak seçim için ısrarcı olması halinde “güçlü ve seri ekonomik” yaptırımlar alınacağını söyledi. Beyaz Saraydan yapılan 17 Temmuz’da yazılı açıklamada “ Dün Venezuela halkı demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü tarafında durduğunu güçlü bir şekilde gösterdi. Ancak onların güçlü ve cesur eylemleri diktatör olma hayalleri kuran kötü bir lider tarafından göz ardı edilmeye devam edildi” denildi. ABD yönetimi Venezuela’nın resmi petrol şirketine de bir takım yaptırımlar uygulamayı amaçlıyor.

Kaynak: Anadolu AjansıEkonomisi tamamen petrole bağımlı olan Venezuela’da, Devlet Başkanı Maduro’nun elini güçlendiren etkenler hala bir kısmının desteğini aldığı Venezuela halkı, Yüksek Mahkeme, Venezuela Ordusu ve Bolivarcı milislerdir. Yüksek mahkemenin desteği iktidarını bugüne korumasını sağlamışken ordunun hala yanında olması olası darbe girişimlerinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır. Ancak elindeki döviz biten ülkede temel gıda maddelerinin, ilaç ve sağlık malzemelerinin eksikliği toplumsal tahammülün çok ötesine geçilmiş olduğunu göstermektedir. Kısa zamanda ülkeye ekonomik anlamda bir getiri kazandırılması da, petrolden başka geliri bulunmayan ülke için mümkün değildir. ABD’nin Venezulea devlet petrol şirketine yaptırım uygulaması zaten çökmek üzere olan ekonominin ipini çekmek için yeterli olacaktır. Ülkenin bu yaptırımların altından kalkması azalan petrol fiyatları sebebi ile nerdeyse biten döviz rezervleri yüzünden mümkün görünmemektedir. Ancak Kanada ve Suudi Arabistan’dan sonra petrol ihtiyacının çoğunu Venezuela’dan sağlayan ABD’nin, bu yaptırımların içeriğini sadece bu şirketin yöneticilerine mi yoksa petrol satışına mı uygulayacağı açık değildir. Zira, ABD Körfez rafinerileri bu üç ülkeden aldığı ağır ham petrolü işlemektedir. Bu kararla Venezuela’dan aldığı petrolü, üretimini azaltma kararı alan Suudi Arabistan, boru hattı kısıtlamalarının bulunduğu Kanada, ve üretimin yetersiz ve düşüşte olduğu Meksika ile Kolombiya’dan karşılaması da mümkün görünmemektedir.

Kaynak: Anadolu AjansıDevlet Başkanı Maduro’nun yapmayı hedeflediği seçim, kendisi için yeni bir anayasa yazmaktan daha fazlasını ifade etmektedir. Bu seçim Maduro için iç politika açısından,mevcut siyası ve toplumsal krizde bir zafer kazanarak iktidarını güçlendirmek ve 2019 seçimleri için halk desteğini kontrol etmeyi amaçlarken dış politika açısından kazanılacak zaferle uluslararası toplumdan gelen tepkileri azaltmak ve dış müdahalelere ön almak amacı taşımaktadır. Ancak Amerika’nın kendi rafinerilerini de tehlikeye atarak Venezuela’nın devlet petrol şirketi üzerinde, petrol satışları ile ilgili bir yaptırım kararı alması Maduro hükümeti için geri dönülmez sonuçlar doğuracaktır. Maduro hükümetinin düşmesi ile yerine gelecek hükümetin yapacağı ilk işin ülkenin ihtiyaçları karşılığında sahip olunan petrolü ve ülkenin geleceğini petrol şirketlerine ipoteklemek olacaktır. Ancak Amerika’nın özgürleştirdiği halkları düşündüğümüzde uygulanacak yaptırımlar Venezuela halkının çektiği sıkıntılara ilaç olmaktan çok yenilerinin eklenmesi anlamına gelecektir.

https://stratejikortak.com/2019/01/maduroya-postmodern-darbe-venezuelada-neler-oluyor.html

Arnavutluk’un Demokratikleşme Süreci ve Çin’in Stratejik Yardımı

15. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine giren Arnavutluk, 1912’de bağımsız oldu. II. Dünya Savaşı’nda İtalyanlar tarafından işgal edilen Arnavutluk, Enver Hoca liderliğinde İtalyan ve Almanlara karşı mücadele verdi. Bu savaş sonunda Komünist Partisi’nin yönetimine girdi. Başlangıçta SSCB ile iyi ilişkiler kuran Enver Hoca liderliğindeki Arnavutluk, 1961’de SSCB’den uzaklaştı ve Avrupa’da yalnız kaldı.

Çin, Adriyatik Denizi kıyısında kendisine bir üs verilmesi karşılığında Arnavutluk’a önemli iktisadi yardımlarda bulundu. Bu gelişmeler Arnavutluk’u Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaklaştırdı. Ancak 1976’da Çin Halk Cumhuriyeti’nde başlayan reformlar bu ilişkileri olumsuz etkiledi. Bunun sonucunda Arnavutluk Çin’den uzaklaştı.

İlgili resim
Enver Hoca

Nisan 1985’te Enver Hoca’nın ölümünden sonra Ramiz Alia, Arnavutluk Komünist Partisi liderliğine ve devlet başkanlığına getirildi. Enver Hoca döneminde dışa kapalı bir politika takip eden Arnavutluk, Alia döneminin ilk döneminde aynı politikayı takip etti. Bu yüzden Arnavutluk SSCB’de başlayan değişim rüzgarlarından en son etkilenen devlet oldu.

Balkanlarda ve Avrupa’da meydana gelen gelişmeler üzerine Alia, sosyalist rejimi yumuşatmaya yönelik tedbirler almak zorunda kaldı. 1990 başlarından itibaren Arnavutluk büyük bir değişim içine girerek bir dizi reform yaptı. Ramiz Alia, dış ülkelerle ilişkileri geliştirerek uzun yıllar dış politikaya kapalı olan Arnavutluk’un dış politikasını tamamen değiştirdi. Hükümet, ekonomide liberalleşmeyi kabul ederken dış sermayenin sınırlı bir şekilde ülkeye girmesini kabul etti. Ülkede ilk kez 1992’de iktidar partisinin denetiminde olmakla birlikte çok partili seçimler yapılarak demokrasiye geçiş sağlandı.

çin arnavutluk ile ilgili görsel sonucu

Son olarak 28 Kasım 1998’de referandumla yeni anayasa kabul edildi. 22 Mart 1992’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti birinci parti oldu. Böylece Sosyalist Parti iktidarına da son verilerek Demokrat Parti liderliğinde hükümet kuruldu. Bunun üzerine Ramiz Alia istifa etmek zorunda kaldı ve cumhurbaşkanlığa Demokrat Parti lideri Sali Berişa seçildi. Arnavutluk’un AB ve NATO’ya üyelik görüşmeleri sürmektedir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

DEAŞ’ın Yeni Versiyonu ve Saddam Hüseyin

Irak‘taki en yüksek rütbeli Amerikalı General Stephen Townsend geçtiğimiz günlerde Bağdat‘a bir tüyo verdi. BBC’ye verdiği demeçte Townsend “Şayet DEAŞ 2.0’ın ortaya çıkmasına engel olmak istiyorsak, Irak hükümetinin bazı şeyleri epey farklı şekilde yapmaya başlaması gerekecek” dedi. Townsend’e göre Irak hükümeti “Sünni nüfusa el uzatıp onlarla uzlaşmalı ve onlara Bağdat’taki hükümetin kendilerini temsil ettiğini hissettirmeli”.

Bağdat’a verilen bir ABD tavsiyesi olarak görünen şey, aslında ülkedeki Sünnilere yönelik eski hükumet politikalarının açıktan itham edilmesi anlamını taşıyor. Terörün yeniden baş vermesinin önlenmesi için gereken şey şayet Sünnilere kulak vermek ve uzlaşmaksa, o halde DEAŞ 1.0’ın yaratılmasıyla sonuçlanan şeyin bizzat Şii hükümetin Sünni karşıtı politikaları olduğunu tespit etmeden geçemeyiz.

ABD Şiilerle Sünnilerin arasını açtığını göremedi

Washington’da uzun süredir yerleşik olan görüş, Iraklı Şiilerin Sünni hemşehrilerine karşı tutumunun, terörün yükselişinin bizzat merkezinde yer aldığı yönünde. Fakat ABD’nin savaşın erken safhalarında akılsızlık yaparak Irak’taki dengeyi Şiilerin lehine bozmuş olduğunu idrak etmesi çok zaman aldı.

İç savaşların açtığı yaralar çok yavaş iyileşir. Ancak iyileşme sürecinin başlaması, yeni bir sayfanın açılması ve savaşan hiziplerin arasındaki ilişkilerin yeniden başlatılmasını zorunlu kılıyor. ABD dini ve etnik açıdan çeşitlilik arz eden Irak’ta, benzer çeşitliliğe sahip Lübnan’daki siyasi sistemi kopyalayıp yapıştırdı. Saddam sonrası Irak’ta ABD’nin Lübnan’dan kopyalamadığı yegane şey, ‘genel af’tı. Lübnan hükümeti 1991 yılında, ülkenin 15 yıllık iç savaşının sonlarına doğru ‘genel af’ ilan etmişti. Aflar geçmişin geçmişte kalmasını, kan davalarının ve intikam arayışlarının sona ermesini sağlar.

Yanlış strateji ölmüş el-Kaide’yi canlandırdı

Fakat ABD Irak’ta yeni bir sayfa açmak yerine, İran’dan ilham alan Şiilerin saldırılarıyla karşı karşıya kalan Iraklı Sünnileri arka plana iterek Şii-Sünni çatışmasını körükledi. Şiilerin yönetimi Baasçı yapıdan temizlemesiyle başlayıp bizzat ABD’nin kurduğu ‘Sahva’ isimli Sünni aşiret milislerini tasfiyesiyle biten süreçte Washington’ın yaptığı şey resmen, Şiilerin Sünnileri hedef tahtasına oturtmasına izin vermek oldu. Her bir eylem bir tepki doğurduğu ve Sünnilerin de kaçıp gidecek bir yeri olmadığı için, birçok Sünni el-Kaide gibi gruplara katılmaya başladı. Bu süreç ise ABD’nin Irak’tan çekildiği 2011’in sonları itibariyle yok edilmiş olan bu terör örgütünün yeniden canlanmasıyla sonuçlandı.

Irak savaşının tarihi henüz yazılmadı. Güncel en yaygın anlatıya göre ‘ABD 2003’te ülkeyi işgal ederek bugüne kadar uzanan kanlı bir çatışmanın düğmesine basmış oldu’. Gerçekte olan biten ise bundan biraz farklı.

ABD’nin ‘Birlikleri Artırma’ (Surge of Troops) stratejisi Sünni aşiret savaşçılarının silahlandırılmasıyla birleşince, 2007’de 13 bin 613 olan Iraklı sivil kayıp sayısını 2011’de 3 bin 36’ya indirmeyi başardı. Washington’daki düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) verilerine göre, 2013’te ise bu sayı ani bir yükselişle 9 bin 851’e çıktı.

Irak’ın bozulmasındaki belirleyici faktör

Yaygın inanışın aksine, ABD’nin Aralık 2011’de Irak’tan çekilmesi, Irak’ın güvenliğinin kötüleşmesindeki belirleyici faktör değildi. Belirleyici faktör, daha ziyade Obama yönetiminin Şii Irak hükümetinin Başbakanı Nuri Maliki’ye egemen bir mevkidaş olarak muamele etmesiydi ve bunun anlamı da ABD’nin Sünni müttefiklerinden vazgeçmiş olduğuydu.

Irak’ın petrol gelirlerini ülkede Şii bir hareket kurmak için kullanan Maliki, İran yanlısı Iraklı Şiilerin ‘sağ yanından’ dolanıp arkasına geçmesinden korkuyordu. Yüzlerce Iraklıyı öldürecek ve böylece Maliki’nin ‘istikrarı sağlamış adam’ imajını paramparça edecek intihar bombacılarını komşusu Irak’a göndermesi için, Suriyeli müttefiki Beşşar Esed’e İran onay verdi.

Yaşadığı siyasi kayıpları telafi etmek ve güçlü bir Şii lider olarak sahip olduğu itibarı parlatmak için Maliki, hükümette ya da ABD’nin geride bıraktığı aşiret güçlerinde görevli olan Iraklı Sünnilere büyük bir baskı uygulamaya başladı. ABD güçleri çekilir çekilmez Maliki, terörizm suçlamasıyla, bir Sünni olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin konutunun etrafının sarılması için tanklar gönderdi. Maliki diğer yandan, Sünni bir güç olan Sahva’yı tasfiye etti; liderlerinin peşine düşüp çoğunlukla mesnetsiz terörizm suçlamalarıyla onları yakalattı.

Eski Baasçılar ‘radikal İslamcı’ oldu

Maliki’nin kontrol edilemez iktidarına karşı koyabilecek tek güç olan el-Kaide ülkeden atılmış olduğu için, Iraklı Sünniler kendilerini, saklanacak bir yerleri olmaksızın kaçarken buldular. Saddam rejiminin kadrolarının birçoğu yeniden organize olarak şiddet üreten gruplara dönüştüler. Fakat Baaşçı seküler dünya görüşlerini, yabancı savaşçılar ve bağışçılar için bugün daha pazarlanabilir bir imge olan ‘radikal İslamcılıkla’ değiştirdiler.

Eski Baasçıların Irak el-Kaide’sini ele geçirmesiyle DEAŞ, uluslararası el-Kaide’den ayrıldı. Suriye’de DEAŞ, el-Kaide’nin Nusra Cephesi’ne karşı kanlı savaşlar verdi. Yine Suriye’de, artık DEAŞ liderleri olan Iraklı Baasçılar, Esed’in istihbarat ağıyla ilişkilerini iyi tuttular. Bu gerçek, Esed’le DEAŞ arasındaki ilişkinin düşmanca olmayışını ve DEAŞ bölgesinde üretilen petrol ve gazın Esed rejimine satılmasındaki karşılıklı çıkarı açıklayabilir.

DEAŞ’ın gizlediği Baasçı kimliği

Dünyanın büyük bir kısmı DEAŞ’ı el-Kaide’nin bir uzantısı olarak görse de, ‘radikal İslamcılığın’ esasen, dünyanın ‘DEAŞ’ adıyla tanıdığı örgütün Baasçılığını örten bir ‘süsleme’ olduğunun farkında olanlar sadece Iraklı Şiilerdi. Iraklı yetkililerin yaptığı neredeyse bütün açıklamalarda ve konuşmalarda olduğu gibi, sıradan Iraklıların konuşmalarında da DEAŞ mensuplarına (‘Daeş’in Arapça çoğulu olarak) ‘Baasçı Devâiş’ deniliyordu. DEAŞ’ın kontrol ettiği toprakları idare usulü de, örgütün el-Kaide’den çok Saddam’dan esinlendiği gerçeğini tasdik ediyor.

İlham kaynağı Saddam, el-Kaide değil

Saddam gibi DEAŞ da kontrolü altındaki bölgelerde yaşayanlara seyahat yasağı koydu, uydu antenlerini yasakladı ve devletin ‘İslam Dinarı’nın yerine yabancı para birimi kullananların ellerini kesti. Yine Saddam gibi herkesi ve her şeyi hedef tahtasına koyduğu için, bütün dünyayı milleti aleyhinde komplolar kurmakla suçladığı için, acımasız DEAŞ’ın hiç dostu olmadı.

Son olarak, yine Saddam gibi, DEAŞ da uluslararası bir koalisyonun gazabını celp etti ve bu koalisyon DEAŞ bölgelerine yönelik çok yıkıcı bir hava harekatı başlattı. Bununla birlikte DEAŞ savaşçıları, Saddam’ın savaşçılarının aksine, Irak hükümetinin ve milislerinin ilerleyen güçleriyle çok daha cesurca savaştılar. Saddam’ın savaşçılarının çoğu henüz ilk savaş rüzgarları eserken tabanları yağlamıştı.

DEAŞ’ı zayıflatmanın yolu

Irak ordusunun düştüğü hezimetle DEAŞ’ın Musul’u 2014 haziranında ele geçirmesiyle birlikte, 2010 ve 2011 yıllarında Irak’ı istikrara kavuşturmayı hedefleyen Amerikan planının mimarları yeniden göreve çağrıldılar. Bağdat’ın DEAŞ’ın eline geçme ihtimalini bertaraf etmeye yönelik ABD müdahalesinin önemine Obama’yı ikna etmek için limuzinine gizlice giren ABD eski Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, Kongre’ye hesap verdiği bir oturumda , DEAŞ’ı zayıflatma planının temel taşının Iraklı Sünni aşiretlerle yeniden temas kurulması olduğunu söylemişti. Bu konuda başarısız olunursa, ABD’nin sil baştan yapmak zorunda kalacağını da eklemişti.

İran’ın baskısı altındaki Irak hükümeti, ABD’nin Sünni aşiretlerle yeniden temasa geçmesine veya onları silahlandırmasına asla izin vermedi. Tahran’a selefinden daha yakın olan Başbakan Haydar İbadi, Washington’dan Iraklı Sünnilere yönelen her türlü desteğin Irak hükümeti üzerinden verilmesinde ısrarcı oldu. Obama nükleer anlaşma için İran’la flört ederken, Washington Iraklı Sünnileri yüz üstü bıraktı. Bu arada İran yanlısı Şii milisler Sünni kasabaları ve köyleri harap etti, sivillere zulmetti ve hatta Saddam’ın Tikrit’teki türbesinin yıkıntılarına dahi ateş ettiler. Bütün bunlar Irak’ın DEAŞ’a karşı yürüttüğü savaşın, terörle mücadeleden çok, Şiilerin Sünnilerle eski hesaplarını görmesi olduğu izlenimini veriyor.

Saddam’ın devrilmesinin ardından İran ve Iraklı Şiiler intikam hisleriyle Irak’ın Sünnilerini hedef almaya başladı. Böylece eski ve kısır şiddet döngüsünü sürdürmüş oldular. Irak’taki bu Şii-Sünni kan davasının son raundu, Şiilerin DEAŞ topraklarını yeniden ele geçirmesi oldu. Eğer tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da intikamın eski yaraları asla iyileştirmediği, onları yalnızca derinleştirdiği ve gelecekte artarak yaşanacak şiddete zemin hazırladığıdır. Bu yüzden Townsend Iraklı Şiileri Sünnilere daha farklı davranmaya davet etti. Şiilerin Townsend’in tavsiyesine kulak asıp asmayacağı ise cevabı henüz alınmamış bir soru.

Kaynak: AA

Ateşkes Sorunu Çözüyor Mu, Yoksa Çözümü Erteliyor Mu?

Mevcut savaş pozisyonlarında kimi taraflar, bazen kendi iradeleri bazen de uluslararası baskı sonucu savaş anında ateşkese gidiyorlar. Bu durum insani yardım veya tarafların nefes alması için iyi bir seçenekmiş gibi geliyor ama bence değil. Ateşkes aslında mevcut sorunun ertelenmesine vesile oluyor. Bakın barış antlaşması demiyorum ateşkes antlaşmasından bahsediyorum.

Zaten savaş zamanlarında çoğunlukla taraflar, kendi kontrollerindeki bölgelerde yaşanan insani krizlerin yabancı yardımlar yoluyla çözülmesinin bir zayıflık veya beceriksizlik algısı ortaya çıkarmasından endişe ettikleri için çoğu zaman girişe izin vermiyorlar.Yani bu argüman kesinlikle çok zayıf kalıyor. Zaten ateşkes zamanında izin verenler genelde çatışma döneminde de buna izin veriyorlar. Bunu günümüz Suriye ve Somali örneklerinden de kolaylıkla anlamak mümkün.

Tarafların nefes alması ise aslında savaşın daha geç bitmesine neden olabiliyor. Çünkü bu evrede herhangi bir güç kendi kontrol alanında, kendi üretim fonksiyonlarını ve kendi kamusal yapılanmasını oluşturarak yeni bir düzen inşa edebiliyor ve ateşkes bittiği zaman artık yeni bir düzeni yıkmak zorunda kalıyorsunuz. Buda boşa zaman kaybı’nın yanı sıra emek ve maddi israfa sebep oluyor.

Uzakdoğu’da soğuk savaşın en kanlı iki savaşı olan Kore ve Vietnam savaşları üzerinden örnek verecek olursak; bu iki savaşta oldukça benzer nitelikler taşıyor. Aynı bölge, aynı kutuplar ve aynı parçalanmışlık ama tek bir fark var. O da birinde savaş ateşkesle son bulurken diğerinde savaş bir tarafın kesin yenilgisi sonucu yok olmasıyla neticelendi.

Vietnam savaşında kuzey ve güney olarak bölünmüş günümüz Vietnam’ının ideolojik merkezde birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesi vardı ve ABD’nin bütün engelleme çabalarına rağmen kuzey, güneyi 1975’te alacak ve bu uzun savaş 4 milyon insanın ölümünden sonra bitecekti. Günümüz Vietnam’ı eskiden yaşanan bu derin bunalımdan sonra nihayet istikrarlı, beraber, gelişmekte ve gururlu. Fakat Kore öyle değil. Kore savaşında da kuzey ve güney diye ayrı olan iki ülke vardı. Ya güney kuzeyi alacak yada kuzey güneyi. Sonra ne oldu? 3 milyon insan öldü ve taraflar hiçbir sınır değişikliği olmaksızın ateşkese gittiler. Böylece 64 yıldır bitmek bilmeyen bir gerilim dönemine girildi. Bu gerilim döneminin her iki ülkeye ve onların müttefiklerine getirdiği sosyal yardım, silahlanma, propaganda ve zaman kaybı üzerinden oluşan maliyetlerini hesaba katınca, savaş döneminden çok daha büyük bir yüke sebep olduğu aşikar. 64 yıl geçti ama halen kaçınılamaz bir savaş ihtimalinden söz ediyoruz. Bu durumu düşününce “keşke Vietnamlılar gibi kararlı ve pes etmez davransalarmış” dememek elde değil. Ben bile bazen “kim kimi işgal edecekse etsin artık, yeter ki bitsin bu parçalanmışlık” diyorum.

Vietnam ve Kore örneğinden de anlaşılacağı üzere ateşkes, insanın en büyük psikolojik hastalıklarından olan ‘günü kurtarma’ hissiyatının oluşturduğu bir ertelemeden başka bir şey değil. Boşuna dememiş atalarımız “Bugünün işini yarına bırakma” diye. Bu durum aslında şuan ki neslin, sorunları gelecek nesillerin halletmesini beklemesi gibi geliyor bana. Yani bir nevi dedeler kendi aralarında kavga ediyor ve sonra “ Hoh! Çok yorulduk mola verelim, daha sonra torunlar bizim kavgamızı devam ettirsin” diyorlar. Yada bana öyle geliyor. Bu durumda sonra ki neslin önce ki nesle, bırakılan bu kötü miras yüzünden küfür etmemesi kaçınılmaz tabi ki!

2012’den bu yana devam eden Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki iç savaşı ve bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkan de facto devlet olan Dar El Kuti Cumhuriyeti’ni düşünün mesela. Şimdilerde bölgede ateşkes var ama bu ateşkes esnasında Dar El Kuti, kendi vergi sistemini ve teşkilat yapısını oluşturuyor. Topladığı vergilerle silah alıyor ve güçleniyor. Bu durum, eğer olursa bir sonraki savaşın daha kanlı olmasına vesile olmayacak mı? Eğer bu parçalanmışlık daha uzun sürerse taraflar daha fazla kutuplaşacak ve böylece karşılıklı silahlanma veya oyalanma yüzünden kendi halklarının sosyal problemlerine çözüm getirmek için vakit bulamayacak veya bunu erteleyeceklerdir. Zaten Orta Afrika Cumhuriyeti’nde şuan olanda tam olarak bu. Savaşın getirdiği sorumluluk böylece sonraki kuşaklara da aktarılarak daha fazla yıpranma ve daha fazla kayıp nesil meydana getiriyor. Bakın bu kayıp nesil meselesi çok önemli. Öyle birkaç bölgenin birkaç grubundan değil koca bir nesil oyalanıyor ve gereksinimlerinden mahrum kalarak toplumun çağ atlamasının önüne geçip, medeniyetlerinin gerilemesine yol açıyorlar. Savaş ne kadar uzun süre gündemde kalırsa o kadar kayıp nesil ortaya çıkıyor.

Bu durum benim “ateşkesle tarafların nefes alması aslında savaşın boyutunu arttırıyor” şeklinde bir düşünceye sahip olmama sebep oldu.

Şuan ki yakın coğrafyamızda cereyan eden savaşlar üzerinden de bazı hususları belirtmek gerekirse; Suriye, Irak, Libya, Ukrayna, Trandinyester, Afganistan, Karabağ ve Yemen’deki sorunları çözme yöntemi bence tam bir skandal. BM’nin istediği ateşkes aslında çözüm değil, sadece savaşın bitişini erteliyor. Halbuki savaş ne kadar daha erken biterse o kadar iyi. Çünkü yöneticilerin gündemi, savaştan çıkıp ülkeyi ayağa kaldırmaya gelmeli.

Mesela Ukrayna. Ateşkes her ne kadar zaman zaman ihlal edilse de devam ediyor. Bu durumun Ukrayna’ya ve Rusya’ya daha uzun süre ekonomik yük olması ve zaman geçtikçe daha fazla kutuplaşma yaratması bir yana, asıl sıkıntı savaşın uzamasıyla ölümlerin normalden fazla olması ve bunalımın daha geniş bir zamana yayılmasıdır. Halbuki her kim kazanacaksa savaşı bir an önce kazansa ve artık insanların gündemi savaş olmaktan çıkıp “ülkeyi tekrar nasıl ayağa kaldırabiliriz?” sorusu olsa. Zaten bir savaşın bitmesinin getirdiği en önemli avantajda bu, artık yöneticilerin gündeminin savaştan ziyade ülkeyi tekrar ayağa kaldırmak olması. Görünen o ki; Ukrayna İç Savaşının sonucu da Moldova İç Savaşı(1992) gibi olacak. Çünkü Almanya ve Fransa yüzünden Ukrayna’da uzun vadeli bir çözümsüzlük meydana geliyor. Bunu Dağlık Karabağ meselesine de kolaylıkla uyarlayabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. başkanı Franklin Delano Roosevelt’in İkinci Dünya Savaşı için takındığı koşulsuz teslimiyet politikası da çok güzel bir örnek. Bu strateji, ABD’nin Gizli Tarihi Kitabının yazarı ve aynı isimdeki belgesel dizisinin yapımcısı ve yönetmeni Oliver Stone tarafından, savaşın uzaması ve daha kanlı olması babında eleştirilmişti. Ancak mihver kuvvetlerin, lider ülkelerinin hepsinin Şovenist olduğunu düşünürsek gayet mantıklı bir adımdı.

Çünkü koşulsuz teslim arzusu sayesinde mihver güçlerin mevcut rejimleri devrilene kadar savaş sürecek ve böylece tek savaş sonrası kesin çözüme kavuşulabilecektir. Fakat ateşkes olsaydı bu, şovenistlerin toparlanmak için zaman kazanması ve daha fazla savaşa girilmesi anlamına geliyordu.

Şovenist ülkelerle zaten anlaşmak imkansızdır. Faşizmin her türlüsü elbette felaket ama şovenisti kesinlikle yaşatılmamalı. Franco’nun İspanya’sı ve Salazar’ın Portekiz’i de faşistti ama en azından şovenist değillerdi. Çünkü kendi hakimiyetleri dışında kalan hiçbir toprağa küçük bir istisna haricinde(O da baskıdan dolayı) saldırıda bulunmamışlardı ama kendi yönetimi altındaki topraklarda terör estiriyorlardı tabi ki.

Savaşların kesintili olduğu büyük Avrupa savaşları ise daha uzun süreli bunalımlar meydana getirdi. Zaten Fransız Devrim Savaşları(1792-1802) ve Napolyon savaşları sırasında olanda tam olarak buydu. 20. yüzyılın Napolyon’u olan Hitler’de, askeri ve tarihi anlamda benzeştiği Napolyon gibi şovenistti. Napolyon savaşlarında(1803-1815) olduğu gibi parçalı savaşlar dizisi Avrupa’nın nefes almasını da geciktirmişti. 1792’den 1815’e kadar Fransa parça parça savaştı ve sonuç olarak 1789 öncesine geri dönüldü.

Eğer İkinci Dünya Savaşında müttefik güçlerin, koşulsuz teslim stratejisi olmasa ve gerekli görüldüğü yerde Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon savaşlarında olduğu gibi ateşkese veya anlaşmaya gidilse, bu durum şovenist rejimlerin daha uzun süre iktidarda kalacağı gibi tekrar savaş yaşanmasını kaçınılmaz hale getirecekti. Bu durumu bilen insanların ateşkesle nefes almaya çalışması ne kadar büyük bir öngörüsüzlük olurdu değil mi? Ama ne oldu? O nesiller büyük bir fedakarlık örneği sergileyerek, bu kanlı ve acımasız savaşın ardından 72 yıldır sürmekte olan ve bitmek bilmez bir huzur(görece) ve refah döneminin kapısını açtılar.

Böylece Avrupa, şovenizm tehdidinden halen sürmekte olan bir şekilde kurtuldu. Son 72 yıldır Avrupa’da artan refahta bunun sayesindedir. Bundan önce böylesine bir ivme Avrupa’da hiç görülmemiştir. Her ne kadar kimi çevreler kendi geri kalmışlığının üstünü örtmek için, Avrupa’nın gelişmişliğinin kaynağını yağmacılık olarak sunsa da aslında bu doğru değil. Sömürgeler çoğunlukla Avrupa ülkeleri için getiri değil götürü oldu(bu konuyu başka bir yazımda işleyeceğim). Avrupa’daki refahın en önemli kaynağı şovenizmin son bulması ve 72 yıldır süren barış atmosferidir. Çünkü eskisi gibi yılların emeğini tek seferde silip süpüren savaşlar artık yaşanmıyor. Ve Avrupa toplumu bu durumu, Franklin Delano Roosevelt’in koşulsuz teslimiyet stratejisine borçludur.

Bu 72 yıllık süreçte Aynı şeyi Ortadoğu’daysa göremedik. Sebeplerden en önemlisi savaşların genelde asimetrik olması. İran-Irak savaşı(1980-1988) sırasında her iki tarafta ilk çatışmalardaki sonuçsuzluk yüzünden 8 yıl boyunca asimetrik savaşı benimsediler ve bu yüzden her iki tarafta birbirini yok edemeden savaşı sonlandırdı. Eğer her hangi bir taraf biraz cesur olup diğer tarafı koşulsuz teslim almak için savaşsaydı, bugünün politik atmosferi çok daha huzurlu olurdu. Mesela İran, Irak’taki şovenist Baas rejimini yok etseydi, körfez savaşları(1990-1991, 2003-2011) olmayacaktı ve körfez savaşları olmayacağı için günümüzde Irak’ta malum istikrarsızlıklar yaşanmayacaktı. Çünkü körfez savaşlarının politik kökeninde de yine İran işgalinde olduğu gibi Saddam’ın şovenizmi geliyordu. Bu savaş için Tersten düşünürsek yine benzer bir sonuca ulaşmak mümkün.

Şuan Libya’da ateşkes var, Yemen ve Suriye’de ise aynı süreç yaşatılmaya çalışılıyor ama bölge ülkelerinin gündemlerinin ‘ayağa kalkma’ olması ertelenmiş oluyor ve mevcut çatışmaları derinleştiriyorlar. Bu ülkelerdeki savaşlarında sonradan asimetrik savaşa evrildiğini unutmayalım.

Ortadoğu’daki savaşlara bakınca ben, koşulsuz teslimiyeti esas alan savaşların asimetrik olan savaşlardan daha iyi olduğu kanaatine vardım. Tabiî ki savaşın her türlüsü kötü ama burada kötünün iyisini belirtmeye çalışıyorum. Ayrıca bana göre koşulsuz teslimiyeti esas alan savaşlar çok daha fedakar ve cesurca geliyor ama asimetrik savaşlar çok daha cahilce ve korkakça geliyor.

Şuan var olan ve çok canlı bir örnek olarak Güney Asya’yı ele alalım. Eğer Hindistan ve Pakistan geçmişteki Keşmir kaynaklı savaşlarda kesin bir çözüm için savaşsalardı, bugün halen bu kriz devam ediyor olabilir miydi? Kriz hala devam ettiği için zaten bu ülkeler nükleer silahlanma yarışına, karşıt inanç propagandalarına ve karşılıklı yaptırım hesaplaşmalarına girmediler mi? Bunun zararı geçmişteki savaşların kısa ve küçük olması yüzünden halen devam etmiyor mu? Belki o dönem çok daha fazla insan ölecekti, daha büyük bir yıkım olacaktı ve savaş daha uzun sürecekti ama uzun vadeli düşününce, aslında o zaman yaşanacak fazla kayıplar, bugün için kesin bir çözüm sağlayacaktı. Böyle bir durumda insanları radikalize olmayacak olan Hindistan ve Pakistan aynı zamanda, huzur sayesinde daha çok yatırımcı çeker, silahlanmak yerine daha çok kamu harcaması yapar ve en önemlisi daha özgür olacağı için çalışma hayatı daha aktif olurdu. Yani kısacası daha refah içinde olurlardı. Avrupa örneği de bu yüzden önemli zaten.

Neyse! Bu kadar örnek yeter heralde?

İşte ben bu yüzden savaş durumlarında BM’nin takındığı “ateşkese davet” tutumundan çok rahatsızım ve buna şiddetle karşıyım. İnsanları diyalog veya barışa teşvik ettiklerini sanıyorlar ama bence sorunu ertelemekten başka bir işe yaramıyorlar.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Türkiye ve İran Arasında Su Savaşı İhtimali

İran Çevre Koruma Örgütü yetkilisi Derviş, İran’la Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki barajların inşaatlarını durdurmaya çağırdığı Türkiye’nin su krizi sebebiyle savaşa sürüklenebileceğini söyledi. Ancak Ortadoğu uzmanı Kılıç’a göre sorun barajlardan değil, ‘akıl dışı’ taleplerinden kaynaklı. Çözümse savaşa değil su politikası değişikliğine bağlı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, Türkiye’yi ‘yıkıcı etkileri olduğunu’ söylediği Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde barajların inşaatını durdurmaya çağırmasının ardından İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Çevre Kurulu Başkanı Masume Ebtekar’ın Türkiye’yi Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki baraj inşaatlarından vazgeçmeye ikna etmek için İran Dışişleri Bakanlığı’na harekete geçme çağrısı yapması İran, Irak ve Suriye merkezli su tartışmalarını gündeme getirdi.

Konuyu Sputnik’e değerlendiren İran Çevre Koruma Örgütü Halkla İlişkiler Müdürü Muhammed Derviş, mevcut durumun endişe verici olduğunu kaydederek baraj inşa sürecinin diplomasi yoluyla durdurulamaması halinde ülkelerin savaşın eşiğine gelebileceğini söyledi.

Derviş “Türkiye, bu projeyi 1980 yılında Kenan Evren darbe yaptığı sırada başlattı. Bu projenin amacı, Fırat ve Dicle sularının Suriye ve Irak’a akışını engellemekti. Dönemin güçlü ve iktidarlı liderleri olan Saddam Hüseyin ve Hafız Esad, Türkiye’yi tehdit ederek bunun gerçekleşmesine izin vermeyeceklerini vurgulamıştı” dedi.

‘SURİYE VE IRAK TAMAMEN SUSUZ KALABİLİR’

Türkiye’nin Fırat ve Dicle üzerinde 22 barajın inşasına başlamasını ‘Irak ve Suriye’deki siyasi krizlerden yararlanmak’ diye nitelendiren Derviş “Fırat Nehri üzerindeki dünyanın en büyük barajlarından biri olan Atatürk Barajı, 48 milyar metreküplük hacimle İran’daki 100 baraja eş değer. Fırat üzerindeki tüm barajların hacmi 100 milyar metreküp olup, Dicle üzerinde inşa edilenler de 24 milyar metreküp hacme sahip. Eğer Türkiye, Hasankeyf’te 10.4 milyar metreküp hacmi olan Ilısu Barajı’nı inşa etmeyi de başarırsa, ciddi bir su krizi yaşanır.”

Derviş “Fırat Nehri’ndeki suların yüzde 100’ü, Dicle’deki suların da yüzde 60’ı kesilecek ve Irak ile Suriye’ye hiçbir şey gitmeyecek. Ilısu Barajı açılınca, bu oran da yüzde 100’e çıkacak ve su krizi baş gösterecek” diye ekledi.

‘SUYU KESEN TÜRKİYE DEĞİL, İRAN’

Ankara ve Tahran arasındaki ‘su gerginliğinin’ arka planını ve olası gidişatını Sputnik muhabiri Elif Sudagezer’e değerlendiren Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) uzmanı Seyfi Kılıç’a göreyse su sorununun temeli, Saddam Hüseyin’in 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra o bölgede ‘Amerikan işgal güçlerine destek verdiğine’ inandığı Şiilerin yaşam alanını tahrip etmek için Basra bataklıklarını kurutmasıyla atıldı.

Tahran yönetiminin Irak’ın Türkiye’yi suçlayan söylemlerini tekrar etmesinin işe yaramayacağına işaret eden Kılıç’a göre, su krizinin çözüm anahtarı çatışma veya kriz yerine Tahran’ın su politikalarında yeniliğe gitmesi:

“İran o konuda biraz Irak Merkezi Hükümeti’nin görüşlerini tekrar ediyor gibi görünüyor. Halbuki 1991’deki Körfez Savaşı’ndan sonra o bölgedeki Şiilerin Amerikan işgal güçlerine destek verdiği düşüncesiyle Saddam Hüseyin onların yaşam alanın tahrip etmek amacıyla kanallar açarak o Basra bataklıklarını kuruttu. Tabiri caizse nehirleri daralttı. Bunun sonucu olarak da tabi ki orada bir çölleşme ve yüksek miktarda toz aşınımı. Yani, oraları çölleştiren bizzat döneminin Irak yönetimi olduğu içi İran’ı Türkiye’yi suçlamaması doğru olacaktır.”

Türkiye’nin hiç bir zaman su kesme gibi hamlede bulunmamasına rağmen İran’ın Karun Nehri’ndeki barajla zaman zaman suları kestiğine vurgu yapan Kılıç “İran, son olarak Kuzey Irak bölgesinin denetimine doğru akan Zap Nehri üzerinde barajların kapaklarını kapatarak tamamıyla suyu kesti. Yani İran’ın bu açıklamaları yapmaktaki tek amacının sorumluluğu Irak yönetiminden atmak olduğu kanaatindeyim, ciddiye alınacak açıklamalar değil” diye konuştu.

‘SAVAŞ ÇOK MALİYETLİ, ONUN YERİNE SU POLİTİKALARINI REVİZE ETSİNLER’

Fırat ve Dicle nehirlerinin su potansiyellerinde yetersizlik olmadığını ancak Suriye ve Irak’ın taleplerinin ‘akıl dışı’ olduğunu savunan Kılıç “Bu iki nehrin su potansiyeli Türkiye, Irak ve Suriye’ye makul ölçülerde yeterlidir. Fakat özellikle Suriye ve Irak’ın akıl dışı bir takım isteklerini karşılamaya yetmez. Su sorununun savaş sebebi olarak gündeme gelmesi dahi çok doğru değil. Savaş çıkarmak istedikten sonra her sebep yeterli gibi görülecek olsa da; su sorunundan bir çatışma çıkacağı kanaatinde değilim” diye ekledi. Çünkü gerçekten çok daha düşük maliyetlerle etkin su kullanımıyla birçok sorunun çözülebileceği dünyada pek çok örneklerle ortadadır. Çünkü savaş çok maliyeli bir iştir” ifadelerini kullandı.

Su sorununun talebin kısılarak çözülebileceğine işaret eden Kılıç “Su genellikle arz yönlü yönetilmeye çalışılmakta fakat esasında talep yönüyle yönetilmesi lazım. Talebin kısılması lazım. Bunun temel yolu da tarımsal sulamanın, ki dünya ortalaması yüzde 70 civarındadır, tarımsal sulamanın etkin bir hale getirilmesinden geçer. Açık, betonla kaplanmamış, birincil ve ikincil kanalların mevcudiyeti suyun kaynaktan tarlaya ulaşımına engelleyen şeylerdir yani. Yüz birim kaynaktan su aldığınızda; Irak’ta bunun ancak yüzde 10’u 20’si kadarı tarlaya ulaşabiliyor, suyun gerisi kaybediliyor. Bu durumda su tabii ki yetersiz kalır” dedi.

Su sorunun çözümünün imkanlı ancak bu konuda Türkiye’nin suçlanmasının son derece ‘yersiz’ olduğunu savunan ‘Kılıç “Türkiye, 1987 protokolüyle Türkiye Fırat Nehri’nden oldukça yüksek miktarda suyu Suriye ve Irak’a bırakmakta. Türkiye’nin su sorununu çıkmaza sürüklemek gibi bir amacı olsaydı zaten bu protokolü imzalamazdı. Türkiye’ye yönelik bu eleştirileri ciddiye dahi almamak lazım” diye konuştu.

Kaynak: Sputnik

Ortadoğu’ya Komşuluğun Bedeli: Afrika’da Enerji Savaşları

 

Batılı ülkelerde sömürgeciliğin 15.yüzyılda başlaması ile birlikte Afrika’nın kaynaklarına yönelik olan iştahları kıtada savaşı alevlendiren en önemli etmen olmuştur. Afrika Kıtası zengin yeraltı kaynaklarına sahip olması dolayısıyla halkın yüksek refah seviyesinde yaşayabileceği bir potansiyeline sahip olması gerekirken, Dünya Gıda Örgütü’nün açıklamasına göre şu an Afrika’da 38 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Uzun yıllardan beri sömürüldüğü için kıtanın sahip olduğu doğal kaynaklar, bölge halkı tarafından kullanılamamakta ve  Afrika ülkelerinin sanayileşmesi mümkün olmamaktadır. Bu durum beraberinde açlık, sağlıksız bir yaşam ve bu etkenlerle birlikte terörü de getirmiştir. Açlığın ve sömürünün yanı sıra Afrika, su kaynakları açısından da sorunlar yaşamaktadır. Aslında Afrika su kaynağı açısından da fakir değildir. Sahra Çölü’nün derinliklerinde dünyanın en geniş ve kullanıma uygun su yataklarından biri bulunmaktadır. Fakat onca yer altı bolluğunun üzerinde yaşayan milletin ekonomik yetersizliği suyun yüzeye çıkarılmasına engel olmaktadır.

İlgili resim

Günümüzde Afrika’da jeopolitik açıdan iki sıcak nokta bulunuyor: Sahil Kuşağı ve Afrika Boynuzu da denilen Somali Yarımadası. Sahil Kuşağı, Akdeniz’den Batıya doğru uzanan göç yollarını kontrol ediyor. Bu Kuşak ayrıca DEAŞ, El Kaide ve Boko Haram’ın faal olduğu istikrarsızlık bölgesi olarak da biliniyor. Temel hizmetler dahil devlet aygıtının hiçbir şekilde işlemediği bir bölge burası. Bölgedeki askeri üsler marifetiyle ABD insansız hava araçları ve Fransız askerleri,  terör örgütlerinin militanlarını arka bölgelere atmak üzere Afrika ordusuna katılıyorlar. Uzmanlar buradaki asıl sorunun son yıllarda güvenlik güçlerinin yapısında ciddi değişimler olmasına rağmen, bu güçlerin sahadaki siyasi dinamikleri değiştirmek için çaba harcamaması olduğunu belirtiyor.[1]

afrikada terörizm ile ilgili görsel sonucu

Afrika’nın Ortadoğu’ya komşu olan bölgelerine baktığımız zaman enerji ve terör bağlamında meydana gelen olayların iç çatışmalar ile daha karışık hale getirildiğini ve Ortadoğu ile olan benzerlik ilişkisini daha net şekilde görebiliyoruz.

SUDAN

Sudan nüfusunun yarısı Araplar ve onların izlediği Araplaştırma politikası ile kendisini Arap olarak kabul eden yerli halklar, diğer yarısını da siyahi Afrika yerlileri oluşturmaktadır. Halkın %70’i Müslüman, %25’i animistlerden ve %5’i Hıristiyanlardan oluşmaktadır.[2] Sudan özellikle etnik çatışmaları ve dini farklılıkların hissedilir biçimde yaşanıldığı bir ülke olması nedeniyle dış faktörlerden kolaylıkla etkilenen, bu sayede sömürü haline gelen ülke konumundadır. İngiltere, Sudan ve Mısır’ı içeren geniş toprak parçasını daha kolay yönetebilmek adına böl parçala ve yönet tekniğini burada da kullanmıştır.

sudan jeopolitik yapısı ile ilgili görsel sonucu

Bu politikası çerçevesinde İngiltere Arap tüccarların güneye girişini yasaklamış, Hıristiyan misyonerlerin bölgedeki faaliyetlerini teşvik etmiş ve bölgede kuzeyden bağımsız yerel bir ordu oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşından güçsüz ayrılan İngiltere Sudan’ı elinde tutmak adına yeniden strateji değiştirerek yaptığı çalışmaların tersine ülkenin kuzeyinin Mısır’a katılmasını engellemek için bu bölgeyi Mısır’la değil yeniden Güney Sudan’la suni bir birleştirme kararı alarak çıkarları doğrultusunda bugünkü halini aldırmıştır.[3] daha yakın tarihe gelindiğinde ise Sudan’da Ocak 2011’de yapılan referandumu takiben 9 Temmuz 2011’de Güney Sudan bağımsızlığını ilan etmiş ve Afrika’nın en genç ülkesi olmuştur. Sudan’da yapılan referandum, 2005 yılında güney ve kuzey arasındaki iç savaşı sona erdirmek için imzalanan barış anlaşmasının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.[4] Su konusu burada da önemli etken olarak karşımıza gelmektedir. Dünya’nın en uzun Nehri olan Nil nehrinin Sudan için büyük önemi bulunmaktadır. Güneyden Kuzeye doğru akan ve üç kolu olan nehrin Beyaz Nil ve Mavi Nil kolları Sudan’dan geçmekte ve Hartum’da birleşmektedir. Diğer bir enerji kaynağı olan petrol konusunda da önemli rezervlere sahip olan Sudan, yaklaşık 5 milyar varil petrol rezervlerine sahiptir ve günlük olarak 500 varil petrol üretimi yapmaktadır. Fakat Güney’in ayrılmasıyla birlikte bu kaynağının % 75’ini kaybetmiştir.

ERİTRE

Eritre jeopolitik konumu açısından Ortadoğu coğrafyasında çatışma halinde olan ülkeler nezdinde son derece kritik bir öneme sahiptir. Geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan’ın Yemen’e başlattığı operasyonda  sekiz Arap ülkesinden oluşan koalisyon bu bölgeyi savaş stratejisi açısından önemli bir aktör olarak görmekteydi. Yemen sahillerine komşu olan Eritre olası bir çıkartma için stratejik öneme sahiptir.

Assab limanı (Etiyopya) Yemen sahilinin sadece 60 kilometre uzağında yer alırken, Massava ise Yemen’in Es-Salif ile  El-Hudeyde limanlarına yaklaşık 350 kilometre mesafede. Eritre’nin Kızıldeniz’de Suudi Arabistan ile Yemen sınırlarının yaklaştığı kuzey bölgesinde bulunan irili ufaklı adalarının da denizden yürütülecek bir operasyonda kritik bir önem taşıyabileceği ifade ediliyor.[5]

CİBUTİ

Doğu Afrika Boynuzu olarak adlandırılan Eritre, Etiyopya, Cibuti ve Somali’nin bulunduğu coğrafi bölge, Avrupalı devletlerin sömürgeleştirmek adına fazlaca çaba sarf ettiği stratejik bir alandır. Cibuti bu noktada Kızıldeniz ve Hint Okyanusunu kontrol etme noktasında ülkeler açısından stratejik bir öneme sahiptir. Özellikle Ortadoğu üzerinde yaşanan gelişmeler ve enerji noktalarında kritik hamle yapmak isteyen ülkeler için bu bölge küreselleşme yarışının önemli basamaklarından bir tanesidir.

çin cibutiye askeri üs kurdu ile ilgili görsel sonucu

Genel olarak Cibuti coğrafyasına baktığımızda halkın %95’inin Müslüman olduğunu görmekteyiz. Arazi olarak tarıma elverişsiz bir coğrafyası olan bu ülkede toprakların sadece %1’i tarıma elverişli görülmektedir. Ekonomik açıdan duruma bakıldığında ise ülke hasılasının yarıdan fazlası, diğer ülkelerin bölgede kurduğu askeri üslerden elde edilen gelirle sağlanmaktadır.

İlgili resim

Askeri üs konumu olarak ABD, Cibuti’de en büyük askeri varlığa sahip ülke konumunda. 2001’de kurulan askeri üste 4.000 Amerikan askeri yer alıyor. ABD burayı hem Afrikalı askerlerin eğitimi için hem de Yemen ve Somali’de düzenlediği operasyonlar için kullanıyor. 2014 yılında yenilenen anlaşma gereği yıllık 63 milyon dolar kira bedeli karşılığında ABD, bu üssü 2024 yılına kadar kiraladı.[6] Diğer bir ülke olarak Japonya’ya baktığımızda 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ülke dışındaki ilk üssünü Cibuti’ye kurmuş, 2011 yılında  yıllık 30 milyon dolar kira ödeyerek üste 600 asker bulundurmuştur. Ülkeye yeni girmekte olan Çin uzun bir hazırlık sürecinden sonra Küresel olarak karşı karşıya geldiği ABD ile burada da üs yarışı içerisine girmiş bulunmaktadır. Jeostratejik bir hamle yaparak burada ki üs çalışmalarına uzun zaman önce başlayan Çin Yönetimi geçtiğimiz hafta resmi olarak üssü kullanıma açmıştır. Burada ABD’ye karşı büyük bir hamle yapan Çin şu an bölgede 10 bin askeri konuşlandırmayı hedefleyerek ilk askeri sevkiyatı güneydeki Guangdong eyaletinde bulunan Canciang kentindeki limandan yapmaya başladı. Pekin yönetimi, 10 yıllığına yılda 20 milyon dolara kiraladı. Ayrıca, Afrika genelinde kalkınma planları dahilinde Pekin yönetimi, 2015 yılında 60 milyar dolarlık yatırım yapma sözü vermişti. Ayrıca Cibuti’de İtalya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinin de sömürü geçmişlerinden dolayı burada üsleri bulunmaktadır.

SOMALİ

Farklı bölgelere ayrılarak, farklı otoriteler tarafından bağımsız bir şekilde yönetilen Somali’de 2012 de yürürlüğe giren yeni anayasa ile ülke federal bir devlet statüsüne getirilmiştir. Afrika Boynuzunun enerji güvenliği bağlamında Jeo-stratejik konumu nedeniyle Doğu Afrika’nın en önemli ülkelerinden biri haline getirmektedir. 1960 yılında İngilizlerden ve İtalyanlardan bağımsızlığını kazanmış olan ülke şuan 9 milyonun üstünde nüfusa sahiptir. 1960 dan 1991 e kadar ülkeyi diktatörlükle yöneten Said Berra’dan sonra Somali iç savaştan kurtulamamıştır.[7]

İlgili resim

Somali’nin bugün ve yakın geçmişteki sorunları başlıca üç kısımda incelenebilir: iç çatışmalar, sınır problemleri, ve deniz haydutluğu meselesi. Bu bölgedeki sömürgeci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda çizdikleri sınırlar bir yandan bölgedeki diğer ülkelere nazaran daha homojen yapıda olmakla birlikte yinede belli kimliklere dayalı toplum yapısında bölünmelerin yaşanmasına, dolayısıyla iç sorunlara neden olurken diğer yandan da sınır problemlerine yol açmıştır. Ayrıca iç sorunların oluşturduğu ve şekillendirdiği istikrar boşluğu da Aden Körfezi açıklarında deniz haydutluğu sorunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bölgede istikrarsızlığın başlıca nedenlerinden olan enerji burada da ön plandadır. Uluslararası ilişkiler bağlamında ülke çıkarlarını etkileyen enerji yolları güzergahının burada yoğunlaşması Somali açısından ayrı bir önem arz etmektedir.

İlgili resim

Türkiye dış politikası açısından Somali incelendiğinde bölgeye yapılan askeri üs dikkatimizi çekmektedir. Bölgede stratejik açıdan bende varım diyen Türkiye buraya yapmış olduğu askeri hamlesi ile Doğu Afrika’da etkinliğini göstermiş durumdadır. “Askerî üste Somali Ulusal Ordusu’na mensup askerlerle Afrika’nın birçok ülkesinden gelecek askerler Türk ordusu tarafından eğitilecek. İnşaatı Mart 2015’te başlanan üs, 50 milyon dolara mal oldu. 400 dönüm arazi üzerinde yer alan üste 32 bin metrekare kapalı alan bulunuyor. 3 askerî okulun da yer alacağı tesiste 1.000 asker eğitim görüp barınacak. Askerî üs Mogadişu Havalimanı’na 1, Mogadişu Limanı ve Recep Tayyip Erdoğan Hastanesi’ne de 3 kilometre uzaklıkta. Stratejik önemdeki üs hava, kara ve denizden ulaşıma da çok elverişli.”

SONUÇ

Enerji, yüzyıllardan beri bölgede uluslararası ilişkilere yön veren bir unsur olarak görülmektedir. Özellikle Doğu Afrika bölgesinden Ortadoğu’ya ulaşmak isteyen ülkeler ile aynı zamanda geniş enerji rezervlerine sahip olmak isteyen ülkeler, bölgede bulunan enerji nakil yollarının üzerindeki ülkeleri ayrıca takip etmekte ve bölgede ona göre politika belirlemektedir.

Özellikle geleneksel sömürgeci bir devlet olan İngiltere tekrar gözünü bu coğrafyaya çevirerek devasa fırsatlar barındıran Doğu Afrika petrol ve gaz endüstrisinin gelişimi için bilgi ve deneyimin arttırılması çalışmaları yürütmektedir. İngiliz Yüksek Komiseri Nic Hailey, 4. Doğu Afrika Petrol ve Gaz Zirvesi’nde yaptığı konuşmada, Doğu Afrika petrol ve gaz sektörünün büyümesine yardımcı olacak bilgi, birikim ve yatırım sağlamak amacıyla İngiliz organizasyonlarının çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Doğu Afrika’nın hidrokarbon üretiminde dünya standartlarında büyük bir oyuncu olarak pozisyonunu sağlamlaştırdığını kaydeden Hailey, İngiltere’nin Kuzey Denizi petrol ve gaz alanında 50 yıldan fazla deneyime sahip olduğunu ve bu konuda oldukça önemli şirketlere sahip olduğunu ve bu anlamda bu bölgeye yardım konusunda oldukça avantajlı konumda olduğunu söyledi.[8]

İlgili resim

Bölge halkı, ayrılıkçı nüfus yoğunluklarının ayrıştırıcı özelliklerini kullanarak, yüzyıllardır iç çatışma halini sürdüren, enerji kaynakları sömüren ülkelerle birlikte yaşamaktadır. Bölgede aleyhe kullanılan bir diğer unsur olarak da din merkezli yapılanmalar kullanılmaktadır. Kentlerde oluşturulan istikrarsızlıklar ve sonucunda gelen darbelerle ortamın ateşi sürekli yüksek tutulmaya çalışılmaktadır.

Görüldüğü üzere Ortadoğu ile komşu olan bu kıtada da işler pek iç açıcı değil. Uzun yıllardan beri sömürülen halklar, savaş hali, kıtlık ve sonuç olarak yerinden edilen insanların kaderi nerede olursa olsun enerji ile birlikte aksi yönde yani geriye gitmektedir.

Son söz olarak söylemek gerekirse, Afrika ve Ortadoğu’da “Enerjinin hayat bulduğu yerde insan hayatı son bulmaktadır.”

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar

[1] http://www.yeniakit.com.tr/haber/afrikada-us-savaslari-basladi-281643.html E.T: 10.07.2017

[2] Roger, Dean,(1999). Civil Wars, Fischer Taschenbuch Verlag, s.762, Frankfurt.

[3] Hanspeter Mattes,(1994). Politisches Lexion Nahost Nordafrika, s.244, München.

[4] http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-guney-sudan E.T: 12.07.2017.

[5] https://www.haberler.com/analiz-yemen-e-kara-harekati-olasiligi-gozleri-7296728-haberi/ E.T: 12.07.2017.

[6] http://www.xn--genanaliz-s3a.com/2016/12/afrikadaki-stratejik-us-cenneti-cibuti.html E.T: 14.07.2017.

[7] http://karasam.giresun.edu.tr/index.php?id=303&tx_ttnews[tt_news]=608&tx_ttnews[backPid]=190&cHash=fc1c74eb7b E.T.: 14.07.2017

[8]http://karasam.giresun.edu.tr/index.php?id=303&tx_ttnews[tt_news]=608&tx_ttnews[backPid]=190&cHash=fc1c74eb7b E.T: 16.07.2017.

Suriye’de Petrol Yatakları ve Güncel Kontrol Dağılımı Haritası

Ortadoğu’da coğrafi konumu itibariyle tarih boyunca hep stratejik bir öneme sahip olan Suriye, aynı zamanda 193 km’lik bir kıyı uzunluğuyla bir Doğu Akdeniz ülkesidir. 185 bin km²’lik topraklarının; Türkiye, doğusunda zengin petrol yataklarına sahip Irak, güneyinde Ürdün, güneybatısında Lübnan ve İsrail yer alır. Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası’nın, Anadolu ve Avrupa’ya açılan kapısı olan Suriye, aynı zamanda Irak ve Suudi Arabistan gibi büyük petrol ihracatcısı olan ülkelerin Akdeniz üzerinden petrollerini dünya piyasalarına sürmeleri için önemli bir duraktır. Suriye ayrıca kanıtlanmış 2.5 milyar varil petrol ve 240 milyar m³ doğalgaz rezervine sahiptir. İç savaştan önce ülke yılda 3 milyar dolarlık petrol ihriç etmekteydi.

 

Irak’ta Krallığın Yıkılması ve Cumhuriyetin İlanı

Herkesin bildiği gibi 1.Dünya Savaşı’nın sonunda Irak bölgesi İngiliz egemenliğine girdi ve Osmanlı’nın 3 vilayeti Basra, Bağdat ve Musul birleştirilerek Irak Krallığı oluşturuldu. Başına da Şerif Hüseyin’in üçüncü oğlu Faysal geçti.

1932’de artan maliyetler, isyanlar ve hala bölgede olan Lawrence’nin katkıları ile İngilizler Manda yönetimini kaldırarak Irak’ın bağımsızlığını kabul ettiler. Ancak petrol işletmeleri ve Başbakan Nuri Said Paşa ile olan ilişkileri sebebiyle bu sadece kağıt üstünde kalan bir bağımsızlıktı. Bağdat’ta doğan Nuri Said, Irak yönetiminde bir dizi etkili görev üstlendi. 1930’da da başbakan oldu. Görevi sırasında Kral Faysal’ın Haşimi Hanedanlığına ve bu hanedanlığın güvencesi olan İngiliz yanlısı politikaya sadık kaldı. İngiltere ile, ülkedeki İngiliz nüfuzunun güvence altına almakla birlikte Irak’ın bağımsızlığını da öngören 20 yıllık bir antlaşma imzaladı.

1933 yılında Kral I. Faysal’ın ölmesi ile tahta milliyetçi eğilimleri halktan destek gören oğlu Gazi bin Faysal geçti. İktidarı süresince İngilizlerle çekişen Kral Gazi 1939’da ne tesadüf ki bir trafik kazasında ölünce bu kez onun yerine dört yaşındaki oğlu İngiliz yanlısı akrabası Prens Abdülillah naibliğinde II.Faysal adı ile kral ilan edildi.

Irak’ın son kralı II.Faysal ve naibi Emir Abdülillah, Britanya kraliçesi II.Elizabeth ile.

Irak’ta fiili bir İngiliz işgali başladı. Bütün siyasal faaliyetler durdurularak Irak İngilizlerin kutsal amacı Hindistan ile Mısır’ı bağlamaya ve petrolü ile İngiliz savaş sanayisini desteklemeye devam etti.

Başbakan Nuri Said için sıkıntılı dönemler Mısır’dan yükselen Nasır’ın milliyetçi söylemleri ile 1950’lilerde tekrardan başladı. Nasır’ın bütün Arapları birleştirici politikası Nuri Said için bir anlam ifade etmiyordu. O Irak’ın yöneticisiydi; kişisel konumu ve coğrafi gerçekler, Irak devletini öne koyan bir anlayışını benimsemesi zorunlu kılıyordu.

Nasır’ın politikalarını uygulamak, aynı zamanda Nasır’ın liderliğini kabul etmek anlamına geliyordu. Bununla beraber, Irak, Mısır gibi olamazdı. Nuri Said’e göre Türkiye ve İran ile komşu olması Irak’ın güvenliği için önemli bir tehdit unsuruydu. Uzaktaki görece yalnız Mısır’ın böyle bir tehlike ile ilişkisi yoktu. Sovyetler, Mısır için ilişki kurulabielcek bir dost iken, Irak için başlı başına bir tehditti. Böylece Türkiye ve İran ile ilişkilerini geliştirerek, ABD dışişleri bakanı Dulles’ın yaptığı Ortadoğu ziyaretleri sonucu oluşum süreci başlayan Bağdat Paktı’nı yaptığı bir Ankara ziyareti sonrası ilan etti. Hemen ardına Sovyetler ile tüm ilişkilerini kesti.

1930’lardan beri kaynayan, sık sık tasfiyelere uğramış ordunun, içerisinde yükselen seslere göre ise bu yapılanlar sadece bir ihanetti. Mısır’daki Hür Subaylar Hareketi’nin bir kopyası olarak oluşmuş grup diğer seslerden en kuvvetli çıkanıydı. Çünkü grubun üyeleri önemli birliklere komuta etmekteydi. Liderliğe de tanınmış ve kıdemli bir subay olan Abdülkerim Kasım’ı davet etmişlerdi. Kasım da gelirken yanında arkadaşlarını getirmesiyle grup gittikçe büyüdü.

1958’de Mısır ve Suriye’nin, birleşmesi Irak’ta bu kesimler arasında bir heyecana neden oldu. Irak’ın başındaki Nuri Said ise bu girişimi bir meydan okuma olarak algıladı ve diğer bir Haşimi Krallığı olan Ürdün ile Irak arasında, daha sonra Kuveyt’in de katılacağı rakip bir birlik oluşturmaya karar verdi. Ancak bu hamle kendi sonunu getirdi. Destek amacıyla Ürdün sınırına gönderilen birliklerin, başkent Bağdat’ın yanından geçmesi gerekiyordu. Abdülkerim Kasım’ın başını çektiği komutanların ise beklediği fırsat buydu.

13 Temmuz’u 14 Temmuz’a bağlayan gece Bağdat’taki hakim noktaları -ki Irak için bunlar Kraliyet Sarayı ve Radyoevi idi- tutarak radyoevinden Monarşi’nin sona erdiği duyuruldu. Kral ve Naibi daha saraylarında tutuklandıkları anda kurşuna dizildiler.

14 Temmuz Devrimi’nin arkasındaki isimler. (General Abdülkerim Kasım ayakta soldan üçüncü)

Nuri Said ise darbeden bir gün sonra kadın kılığında kaçmaya çalışırken yakalandı, aynı gün vurularak öldürüldü ve defnedildi. Ancak daha sonra kızgın bir kalabalık tarafından cesedi gömüldüğü yerden çıkarıldı, sokaklarda sürüklendikten sonra bir direğe asılarak yakıldı. Yeni yönetim tüm dış antlaşmalara sadık kalmayarak önce Ürdün ile oluşturulan birlikten, daha sonra ev sahipliğini yaptıkları Bağdat Paktı’ndan çekildi. Sovyetler ile temas kuruldu. Milliyetçiliğin yanı sıra yıllar sonra Irak’ta komünizm tekrardan ortaya çıktı.

Ancak Birleşik Arap ulusu ülküsüyle iktidara gelenler, iktidar koltuğuna bir kere oturunca selefleri Nuri Said’in politikasını uygulamaya devam ettiler. Ülkenin yönetimini elinde bulunduranlar, anahtarı Cemal Abdül Nasır gibi güçlü politik bir lidere vermek istemediler. Böylece ilerleyen yıllarda ülkede, Irak için gelenekselleşen bir olgu olarak darbeler sık sık görüldü.

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR