Avrupa bütünleşmesinin hikayesi, geçirdiği savaşlar ve yaşadığı buhranlar ile başlamış ardından birbirini takip eden bir dizi olayların yaşanması ile bu gününe gelmiştir. Bu bütünleşmenin derinleşmesi neticesinde ortak para birimi, tarım ve göç politikaları gibi pek çok alanda ortak politikalar uygulayan ülkeler bu gelişmelerin ardından karşımıza 28 üyeli bir birlik olarak çıkmıştır. Bu süreçte “genişleme politikası”, AB’nin en önemli dış politika aracı olmuştur. AB yeni üye devletleri bünyesine katarak ekonomik, siyasi ve jeopolitik açıdan çok daha güçlü bir Birlik haline geldi ve uluslararası sistemdeki etkinliğini artırmıştır. Peki bu sürecin derin analizi ve kritiği sonucunda değişik evrelerden geçen bu birlikteliğin yeniden dağılması söz konusu olabilir miydi?
Kurulduğu günden bu yana 6 genişleme ve derinleşme dönemi yaşayan AB’ye katılımlar: 1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere, 1981 yılında Yunanistan, 1986 yılında Portekiz ve İspanya, 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya, 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında Hırvatistan, Avrupa Birliği’ne üye olmuşken mevcut durumda Türkiye ile birlikte AB üyeliğine aday olan 4 ülke bulunmaktadır. (Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Arnavutluk). AB, Türkiye, Karadağ ve Sırbistan ile katılım müzakerelerini sürdürmektedir. İzlanda ise, 12 Mart 2015 tarihinde AB’ye adaylık başvurusunu geri çekmiştir. Bosna Hersek ve Kosova ise potansiyel aday ülkelerdir.

1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren ve Maastricht Antlaşması olarak da bilinen “Avrupa Birliği Antlaşması” ile ekonomik bir birlik olan Avrupa Topluluğu askeri ve siyasi roller üstlenerek Avrupa Birliği adını almıştır. İşte bu yeni “siyasi birliğin askeri kanadını” oluşturan yeni ortak politika AB Ortak Dış Ve Güvenlik Politikası (ODGP) olarak adlandırılmaktadır. Bu gelişmenin en önemli yapı taşları ise Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılması, Soğuk Savaş döneminde oluşan çift kutuplu dünya düzenindeki güvenlik ve tehdit algılarının değişmeye başlaması ve Avrupa Topluluğu’nun, Doğu Avrupa ülkelerini de bünyesine alarak Avrupa Birleşik Devletleri veya Avrupa Federasyonu olarak adlandırılabilecek yeni bir oluşuma geçme düşüncesidir denilebilir.

ABD’de gerçekleşen 11 Eylül saldırısının ardından küresel bir güvenlik algısı ortaya çıkmıştır. Çok kutuplu dünya düzeninde, AB ekonomik entegrasyonunu geliştirirken, bir yandan da küresel siyasi aktör olma hedefindedir. Fakat küresel terör kavramı, Arap Baharı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar, Afrika Kıtasında hali hazırda devam etmekte olan iç çatışmalar ve kıtlık, beraberinde yeni sorunlar getirmekte ve AB Güvenlik Politikaları terör, göç, sınır güvenliği, insan hakları, demokrasi konularında sınıfta kalmaya başlamaktadır. AB içindeki başat güçlerden Almanya – Fransa ve İngiltere arasındaki güç çatışmaları da politika yapmada ve uygulamada sistemi yavaşlatıcı bir etki göstermektedir.
AB’DEN YÜKSELEN SESLER – İLK ADIM BREXIT
Soğuk Savaş döneminde en güçlü dış politikası genişleme olan AB, yeni bir sürece girmiştir. Birlik, Avrupa Federasyonu olma yolunda, ortak para birimi olarak Euro’yu kullanmaya geçmiş, sınırları ortadan kaldıran ve AB vatandaşlarının vizesiz geçiş hakkını sağlayan, Schengen Bölgesi’ni devreye sokmuştur. Fakat arka arkaya patlak vermeye başlayan euro krizleri , Almanya gibi ekonomik lokomotifleri ve AB fonlarını zorlamaya başlamış, İngiltere gibi AB’ye her daim daha mesafeli durmuş olan üye ülkelerde huzursuzluk yaratmaya başlamıştır.

İngiltere, kurucu ülke olarak da katılmadığı AB’de kendisini Avrupa devletlerinden ayrı, imtiyazlı kabul etmiş, Euro para birimi kullanmayı reddetmiş, ekonomisi daha küçük Avrupa ülkelerinden gelen göçler konusunda da olumsuz tutumunu her fırsatta dile getirmiştir. Rahatsızlıklarını “Polonya’lı muslukçular geldi işlerimizi elimizden aldı” nitelemesi ile yeni AB üyesi ülkelerden gelen işçileri aşağılayarak göstermişlerdir. Haziran 2017 de ise yapılan halk oylaması sonucu %52 oy ile İngiltere, AB ile yollarını ayırmıştır.
AVRUPA BİRLİĞİNİN SONU TEZİ
Günümüz küresel dünyasında iki paradoksal gelişme aynı anda kendini göstermektedir. İlki, mikro milliyetçilik temelinde parçalanma hareketleri; ikincisi de özellikle bölgesel düzeyde bütünleşme hareketleri. Değişen parametreler göz önüne alındığında AB’nin geleceği ile ilgili üç farklı tez ortaya konulabilir:
İLK TEZ; AB’nin kurulmasında yapı taşlarını oluşturan devletlerin, Avrupa Federasyonu veya Avrupa Birleşik Devletleri olarak daha entegre şekilde karşımıza çıkması. Bu teze göre Avrupa devletleri, ortak anayasaya, ortak ekonomik politikalara, tek bir Avrupa ordusuna, ortak para birimine ve ortak bir Avrupa bayrağına sahip olan, iç işlerinde özerk, dış politikada ise Federasyona bağlı bir birleşik devletler statüsü kazanmasıdır. İlk olarak, sınırların kaldırılmasının ve ortak para birimi uygulamasının başarılı bir şekilde gerçekleştirilememiş olması, mikro milliyetçilik kavramının yükselişi, özellikle Fransa’da sağ ve aşırı sağın yükselmeye başlaması, Avrupa’da değişen güvenlik algısının da sonuçlarıyla birlikte Brexit süreci bu tezi çürütüyor gibi gözükebilir fakat bazı devletlerin hali hazırda ki birlikten çıkması ve sonrasında yeni bir yapılanma sonucu yeni entegrasyon ile kurulacak federe bir sistemle karşımıza bambaşka bir Avrupa çıkartabilir.
İKİNCİ TEZ; Avrupa Birliği’nin dağılacağını öngören tezdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından güçlenen Avrupa Birliği ve Avrupalı Devletler kimliği göz önüne alındığında, “birlikte daha güçlü” olan devletlerin tamamen bir ayrışma yaşaması tarafımızca öngörülmemektedir.
Avrupa’da yükselen milliyetçilik olgusunun, “üye devletlerin self determinasyon hakkına tehdit oluşturmadığı sürece” birlikten kopuş sürecini hızlandıracağını düşünmemekteyiz. Her ne kadar AB , Brexit ile kan kaybı da yaşamış olsa, hala en güçlü siyasi ve ekonomik birlik olma özelliğini taşımaktadır.
ÜÇÜNCÜ TEZ; Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinin kültürel, ekonomik ve tarihsel yakınlıkları göz önüne alındığında, daha küçük bölgesel yönetimlere dönüşebileceği veya kuruluş hedeflerine geri dönüp ekonomik entegrasyonlar konusunda devam etmesi tezidir. Avrupa Birliği’nden ayrışmalar devam edebilir, fakat siyasi birlikteliğin sona ermesi ekonomik işbirliğini etkilemeyecektir. Bu tezin makul görünmesinin en önemli örneği Türkiye-AB ilişkileri olarak görülüyor. Türkiye henüz AB’ye üye olmamasına rağmen, Gümrük Birliği Anlaşması gibi anlaşmalar ile işbirliğine devam etmektedir ve AB fonlarından yararlanmaktadır.
Ferdi Güçyetmez
StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR
KAYNAKÇA
Barış ÖZDAL, “Avrupa Birliği Siyasi Bir Cüce, Askeri Bir Solucan mı?”
Ersal YAVİ, Necla YAZICIOĞLU.,”Ab Ve Türkiye : Dağılan Birlik”
T.R. REID, (Çev.: Nur Küçük), “Avrupa Birleşik Devletleri”
http://www.avrupa.info.tr/
http://www.ab.gov.tr/
































Ülkenin petrol zenginliği birçok kişi tarafından, eski Devlet Başkanı Chavez’in devlet rafinerilerindeki işçilerin grevi sonucu görevden ayrılması, bu ayrılıştan birkaç gün sonra halk tarafından tekrar göreve getirilmesi ve sonrasında ülkenin petrol üretiminin millileşmesi için verdiği mücadele sebebi ile bilinir. Kanıtlanmış petrol rezervi bakımından dünya sırlamasının zirvesinde bulunan Venezuela, günlük petrol üretiminde ise 11. sıradadır. 300 milyar varil petrol rezervinin yanı sıra 5.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervine de sahiptir. Yaklaşık 31 milyon nüfusa sahip ülkede kişi başı düşen gelir 8 bin dolar civarındadır. Ekonomisi tamamen petrole bağımlı olan ülkenin ihracat gelirlerinin neredeyse tamamı, devlet gelirlerinin ise yüzde 50’si Petrol’den gelmektedir. Petrol fiyatlarındaki düşüşünde etkisi ile ülkenin ekonomisi çökme noktasına gelmiştir. Bütçe açığı ise 2012 yılından sonra hızla artarak 2016 yılında GSYİH’ye oranla yüzde eksi 18’e ulaşmıştır. IMF verilerine göre, ülkenin yıllık gelirleri 2017 yılında yüzde -7.4 azalırken gelecek yılda da yüzde -4.1 azalması beklenmektedir. 2016 yılında ülke ekonomisi yüzde 10 daralmıştır. 2017 yılında enflasyon yıllık yüzde 720 seviyesine ulaşırken 2018 yılı için IMF tahmini yüzde 2068’dir. Ülkede işsizlik oranı yüzde 18’in üzerindedir. Ekonomik krizin yanında ülkede en büyük sorun temel gıda maddeleri ve ilaç yetersizliğidir. Ülkede anne-çocuk ölüm oranları her zamankinden daha yüksek seviyelere ulaşmıştır. Üç üniversite tarafından yapılan bir araştırma, katılımcıların yüzde 93’ünün yiyecek almaya paralarının yetmediğini yüzde 73’ününde geçen seneden beri kilo kaybettiğini ortaya koymuştur.







