Yeni Birlik İnşaası ve Avrupa Birliği’nin Sonu Tezi

 

Avrupa bütünleşmesinin hikayesi, geçirdiği savaşlar ve yaşadığı buhranlar ile başlamış ardından birbirini takip eden bir dizi olayların yaşanması ile bu gününe gelmiştir. Bu bütünleşmenin derinleşmesi neticesinde ortak para birimi, tarım ve göç politikaları gibi pek çok alanda ortak politikalar uygulayan ülkeler bu gelişmelerin ardından karşımıza 28 üyeli bir birlik olarak çıkmıştır. Bu süreçte “genişleme politikası”, AB’nin en önemli dış politika aracı olmuştur. AB yeni üye devletleri bünyesine katarak ekonomik, siyasi ve jeopolitik açıdan çok daha güçlü bir Birlik haline geldi ve uluslararası sistemdeki etkinliğini artırmıştır. Peki bu sürecin derin analizi ve kritiği sonucunda değişik evrelerden geçen bu birlikteliğin yeniden dağılması söz konusu olabilir miydi?

Kurulduğu günden bu yana 6 genişleme ve derinleşme dönemi yaşayan AB’ye katılımlar: 1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere, 1981 yılında Yunanistan, 1986 yılında Portekiz ve İspanya, 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya, 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında Hırvatistan, Avrupa Birliği’ne üye olmuşken mevcut durumda Türkiye ile birlikte AB üyeliğine aday olan 4 ülke bulunmaktadır. (Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Arnavutluk). AB, Türkiye, Karadağ ve Sırbistan ile katılım müzakerelerini sürdürmektedir. İzlanda ise, 12 Mart 2015 tarihinde AB’ye adaylık başvurusunu geri çekmiştir. Bosna Hersek ve Kosova ise potansiyel aday ülkelerdir.

1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren ve Maastricht Antlaşması olarak da bilinen “Avrupa Birliği Antlaşması” ile ekonomik bir birlik olan Avrupa Topluluğu askeri ve siyasi roller üstlenerek Avrupa Birliği adını almıştır. İşte bu yeni “siyasi birliğin askeri kanadını” oluşturan yeni ortak politika AB Ortak Dış Ve Güvenlik Politikası (ODGP) olarak adlandırılmaktadır. Bu gelişmenin en önemli yapı taşları ise Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılması, Soğuk Savaş döneminde oluşan çift kutuplu dünya düzenindeki güvenlik ve tehdit algılarının değişmeye başlaması ve Avrupa Topluluğu’nun, Doğu Avrupa ülkelerini de bünyesine alarak Avrupa Birleşik Devletleri veya Avrupa Federasyonu olarak adlandırılabilecek yeni bir oluşuma geçme düşüncesidir denilebilir.

avrupa birliği karikatür ile ilgili görsel sonucu

ABD’de gerçekleşen 11 Eylül saldırısının ardından küresel bir güvenlik algısı ortaya çıkmıştır. Çok kutuplu dünya düzeninde, AB ekonomik entegrasyonunu geliştirirken, bir yandan da küresel siyasi aktör olma hedefindedir. Fakat küresel terör kavramı, Arap Baharı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar, Afrika Kıtasında hali hazırda devam etmekte olan iç çatışmalar ve kıtlık, beraberinde yeni sorunlar getirmekte ve AB Güvenlik Politikaları terör, göç, sınır güvenliği, insan hakları, demokrasi konularında sınıfta kalmaya başlamaktadır. AB içindeki başat güçlerden Almanya – Fransa ve İngiltere arasındaki güç çatışmaları da politika yapmada ve uygulamada sistemi yavaşlatıcı bir etki göstermektedir.

AB’DEN YÜKSELEN SESLER – İLK ADIM BREXIT 

Soğuk Savaş döneminde en güçlü dış politikası genişleme olan AB, yeni bir sürece girmiştir. Birlik, Avrupa Federasyonu olma yolunda, ortak para birimi olarak Euro’yu kullanmaya geçmiş, sınırları ortadan kaldıran ve AB vatandaşlarının vizesiz geçiş hakkını sağlayan, Schengen Bölgesi’ni devreye sokmuştur. Fakat arka arkaya patlak vermeye başlayan euro krizleri , Almanya gibi ekonomik lokomotifleri ve AB fonlarını zorlamaya başlamış, İngiltere gibi AB’ye her daim daha mesafeli durmuş olan üye ülkelerde huzursuzluk yaratmaya başlamıştır.

İlgili resim

İngiltere, kurucu ülke olarak da katılmadığı AB’de kendisini Avrupa devletlerinden ayrı, imtiyazlı kabul etmiş, Euro para birimi kullanmayı reddetmiş, ekonomisi daha küçük Avrupa ülkelerinden gelen göçler konusunda da olumsuz tutumunu her fırsatta dile getirmiştir. Rahatsızlıklarını “Polonya’lı muslukçular geldi işlerimizi elimizden aldı” nitelemesi ile yeni AB üyesi ülkelerden gelen işçileri aşağılayarak göstermişlerdir. Haziran 2017 de ise yapılan halk oylaması sonucu %52 oy ile İngiltere, AB ile yollarını ayırmıştır.

AVRUPA BİRLİĞİNİN SONU TEZİ

Günümüz küresel dünyasında iki paradoksal gelişme aynı anda kendini göstermektedir. İlki, mikro milliyetçilik temelinde parçalanma hareketleri; ikincisi de özellikle bölgesel düzeyde bütünleşme hareketleri. Değişen parametreler göz önüne alındığında AB’nin geleceği ile ilgili üç farklı tez ortaya konulabilir:

İLK TEZ; AB’nin kurulmasında yapı taşlarını oluşturan devletlerin, Avrupa Federasyonu veya Avrupa Birleşik Devletleri olarak daha entegre şekilde karşımıza çıkması. Bu teze göre Avrupa devletleri, ortak anayasaya, ortak ekonomik politikalara, tek bir Avrupa ordusuna, ortak para birimine ve ortak bir Avrupa bayrağına sahip olan, iç işlerinde özerk, dış politikada ise Federasyona bağlı bir birleşik devletler statüsü kazanmasıdır. İlk olarak, sınırların kaldırılmasının ve ortak para birimi uygulamasının başarılı bir şekilde gerçekleştirilememiş olması, mikro milliyetçilik kavramının yükselişi, özellikle Fransa’da sağ ve aşırı sağın yükselmeye başlaması, Avrupa’da değişen güvenlik algısının da sonuçlarıyla birlikte Brexit süreci bu tezi çürütüyor gibi gözükebilir fakat bazı devletlerin hali hazırda ki birlikten çıkması ve sonrasında yeni bir yapılanma sonucu yeni entegrasyon ile kurulacak federe bir sistemle karşımıza bambaşka bir Avrupa çıkartabilir.

İKİNCİ TEZ; Avrupa Birliği’nin dağılacağını öngören tezdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından güçlenen Avrupa Birliği ve Avrupalı Devletler kimliği göz önüne alındığında, “birlikte daha güçlü” olan devletlerin tamamen bir ayrışma yaşaması tarafımızca öngörülmemektedir.

Avrupa’da yükselen milliyetçilik olgusunun, “üye devletlerin self determinasyon hakkına tehdit oluşturmadığı sürece” birlikten kopuş sürecini hızlandıracağını düşünmemekteyiz. Her ne kadar AB , Brexit ile kan kaybı da yaşamış olsa, hala en güçlü siyasi ve ekonomik birlik olma özelliğini taşımaktadır.

ÜÇÜNCÜ TEZ; Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinin kültürel, ekonomik ve tarihsel yakınlıkları göz önüne alındığında, daha küçük bölgesel yönetimlere dönüşebileceği veya kuruluş hedeflerine geri dönüp ekonomik entegrasyonlar konusunda devam etmesi tezidir. Avrupa Birliği’nden ayrışmalar devam edebilir, fakat siyasi birlikteliğin sona ermesi ekonomik işbirliğini etkilemeyecektir. Bu tezin makul görünmesinin en önemli örneği Türkiye-AB ilişkileri olarak görülüyor. Türkiye henüz AB’ye üye olmamasına rağmen, Gümrük Birliği Anlaşması gibi anlaşmalar ile işbirliğine devam etmektedir ve AB fonlarından yararlanmaktadır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


 KAYNAKÇA

Barış ÖZDAL, “Avrupa Birliği Siyasi Bir Cüce, Askeri Bir Solucan mı?”

Ersal YAVİ, Necla YAZICIOĞLU.,”Ab Ve Türkiye : Dağılan Birlik”

T.R. REID, (Çev.: Nur Küçük), “Avrupa Birleşik Devletleri”

http://www.avrupa.info.tr/

http://www.ab.gov.tr/

 

Bağımsız Kürdistan’a İran Ne Diyor?

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Irak’tan ayrılmayı öngören bağımsızlık referandumuna gitme kararı aldı. Bu referandumun 25 Eylül de yapılması kararlaştırıldı.  Bu süreç içerisinde IKYB başkanı Mesut Barzani gerek Kuzey Irak’taki aktörlerle gerekse küresel ve bölgesel aktörlerle bir takım temaslar içine girerek bağımsız Kürdistan için ikna çabalarına girişti. Fakat Kuzey Irak Kürt Bölgesinde partiler içerisinde herhangi bir anlaşma sağlanabilmiş değil. Bugün Kuzey Irak’taki Kürt partilerinin bağımsızlığa karşı olmadıklar fakat referandumun ne zaman yapılacağına dair görüş ayrılıklarına düştüğü görülmektedir. Bu bağlamda Barzani bu partilerin her birinin kapılarını teker teker çalarak ikna çabasına girişmiştir.

Bu süreçte içerisinde gözden kaçmayacak en önemli mesele istikrarın olmadığı Ortadoğu coğrafyasında bağımsız Kürdistan’a Türkiye ve İran’ın nasıl bir tepki vereceğidir. Bu bağlamda IKYB Dışişleri Bakanı Hoşyer Zebari’nin bu referanduma İran dışında hiçbir ülkenin karşı çıkmadığını söylemektedir[1]. Zebari’nin bu açıklamaları ışığında incelediğinde 21 Haziran da Irak Başbakanı Haydar İbadi ile İran dini lideri Ali Hamaney bir araya gelmiş ve Hamaney Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını bu suretle IKYB’nin bağımsızlığına karşı olduklarını söylemiştir[2]. Tarihsel süreç incelendiğinde İran, Irak Kürtleri ile her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştur. Hatta Saddam’a karşı Kürtlere tam destek vermiştir. Fakat Irak’ın İran’a karşı bir tehdit oluşturmayacağı göz önünde tutulduğunda bu süreçten sonra Kürtleri desteklemesinin anlamı kalmamıştır.

Ayrıca bağımsız Kürdistan’ın kurulması İran’dan ziyade daha çok ABD ve İsrail’in işine yarayacaktır. Bu süreçte yeni kurulan Kürdistan üzerinden İsrail gerekli enerji akışını sağlayacak ticari ilişkilerini geliştirecektir. Ayrıca ABD’nin İran’ı çevrelemesi konusunda yeni hat bağımsız Kürdistan’dan açılacaktır. Bununla birlikte İsrail’e karşı koz olarak kullanılan Hizbullah’ın neredeyse anlamı kalmayacaktır. Çünkü İran’ın Hizbullah üzerinden yapacağı tehdidi bu sefer İsrail bağımsız Kürdistan üzerinden gerçekleştirecektir. Bununla birlikte yeni kurulacak olan Kürdistan’da İsrail ve ABD yeni askeri üsler kurarak İran’ı tehdit edecektir. Aynı zamanda İran’da pasif durumda bulunan PJAK aktifleştirerek İran içine salınabilir. Bu suretle Tahran olaylarından sonra prestiji sarsılan ve ABD tarafından çevrelenen İran, bu sefer de terör olayları ile iç güvenliği ve sınır güvenliği tehlikeye girebilir. Böylece çevrelenen İran, istikarsızlaştırılabilir. Bu yüzden mevcut bağımsızlık olayının bölgede domino etkisi yaratacağını düşünen İran bu duruma karşı çıkar.

Bu arada ABD tarafının ve İsrail tarafının referandum sürecini desteklemesi İran cephesine rahatsızlık vermektedir. ABD başkanı Trump’ın eski danışmanlarından birisinin referandumdan çıkacak kararı destekleyeceğini söylemesi[3], İsrail Savunma Bakanı Lieberman’ın bağımsız Kürdistan’ı ilk tanıyacak ülkenin İsrail olacağını ifade etmesi, Tahran yönetimini düşündürmektedir[4].

Bu süreçte Tahran’ın bu duruma karşı bir dizi önlemler alması gerekmektedir. Bu suretle Tahran’ın ilk yapması gereken mesele Kuzey Irak’taki Kürt partileri arasında yaşanan ihtilafları kaşıması gerekmektedir. Bu sayede Kürt partileri arasındaki birliği bozarak referandum öncesi ilk atak faaliyetini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Kuzey Irak’ta bağlantılı bulunduğu Goran Partisi üzerinden referandumu boykot ederek olumsuz propaganda yapması gerekmektedir. Bunun yanında KYB, Goran Partisi ile tehdit edilmelidir. Bu bağlamada incelendiğinde Goran Partisi’nin referandumun ertelenmesi gerektiğini söylerken, KYB yetkilileri Goran’ın ne istediğini bilmediğini söyleyerek tepki göstermektedir[5]. Ayrıca Tahran yönetimi Goran üzerinden IKBY’nin siyasi erkine etki edebilir. Bununla birlikte bu siyasi müdahaleyi şansı Irak merkezi yönetimine verilecek destekle artırılmalıdır.

Tahran IKBY’ye siyasi baskının ardından askeri baskı da uygulamalıdır. Bu suretle devreye Haşdi Şabi birliklerini sokarak bölgede bir takım olumsuz propagandalar yapılmalıdır. Bu bağlamda Peşmerge’ye karşı Haşdi Şabi birlikleri modernize edilmeli eğitim desteği verilmelidir. Zira ABD eski Bağdat Büyükelçisi Peşmerge’nin Haşdi Şabi’den daha donanımlı ve modernize edilmiş halde olduğunu dile getirmiştir[6].  Kürt kaynaklarından edinilen bilgilere göre Haşdi Şabi’nin Kürt bölgesinde birçok saldırı gerçekleştirdiğini ve olumsuz propagandalar yaptığı haberleri gelmektedir.

Bununla birlikte Tahran yönetimi halk üzerinde bir takım baskılar ve propagandalar yaparak referandumda halka hayır oyu kullandırmalıdır.

Ayrıca bölgedeki Şiileri devreye sokarak halk arasında bir takım olumsuz propagandalar yürütmelidir. Bu arada bölgedeki Şiilerinde bu durumdan memnun olmadığı gözlemlenmektedir. Irak Şii Ulusal Koalisyonu Başkanı Ammar Hekim,  bu referandumun Irak’ta tsunami etkisi yaratacağını, IKBY’ nin bu referandum kararının gerek Irak gerekse IKBY anayasasına aykırı olduğunu söyleyerek, Iraklı Kürtleri tarihte iki sefer bu durumu oyladığını ve Irak Devleti çatısı altına yaşamaya karar verdiğini söylemiştir. Ayrıca 2003’ten beri Iraklı Kürtlerin topraklarını iki kat büyüttüğünü sözlerine eklemiştir[7].  Mevcut açıklamalardan görüldüğü gibi durumdan Iraklı Şiilerin de rahatsız olmuştur. Bu suretle İran’ın mevcut kitleye destek vermesi şarttır.

Öte yandan bölgedeki Kürt Devleti diğer bölgesel bir güç olan ve bünyesinde çok sayıda Kürdü barındıran Türkiye içinde büyük bir tehdit unsurudur. Bölgede kurulacak olan Kürdistan’ın PKK açısından bir üs, sığınacak bir liman olması aşikardır. Bu bağlamda Türkiye yıllarca PKK ile askeri açıdan mücadele vermiş ve birçok tecrübe kazanmıştır. Bu suretle İran’ın Türkiye ile masaya oturarak ortak eylem planları hazırlaması ve ortak hareket etmesi şarttır. Bu sayede Türkiye’nin tecrübesinden faydalanarak mevcut durumun önüne geçilebilir.

İran’ın son olarak yapması gereken şey diplomatik faaliyetler yürüterek bu durumun önüne geçmektedir. Ayrıca BM gibi örgütlerin kapıları çalınabilir. Fakat bu durumun pek olumlu neticeler vermeyebilir. Zira Avrupa Parlamentosu (AP) Kürdistan Dostları Grubu Başkanı ve Dışilişkiler Komisyonu Sözcüsü Charles Tannock, Kürtlerin bağımsız devlete layık olduğunu söylemesi bu durumun açıkça göstergesidir[8].


 Kaynaklar

[1] http://www.kurdistan24.net/tr/news/a2faa71c-e0ac-4f51-86ff-3aa628e492ec

[2] https://www.haberler.com/hamaney-den-ibadi-ye-irak-ta-bagimsizlik-9752683-haberi

[3] http://www.rudaw.net/turkish/world/030720174?keyword=abd%20referandum

[4] http://www.ensonhaber.com/lieberman-bagimsiz-kurdistan-kacinilmaz-2014-06-27.html

[5] http://www.krdnews.net/news/kurdistan/kybden-gorana-tepki

[6] http://www.rudaw.net/turkish/interview/17072017

[7] http://www.rudaw.net/mobile/turkish/middleeast/iraq/16072017

[8] http://www.rudaw.net/turkish/world/120720171

Cengiz Han’ın Altın Dolu Mezarı Nerede?

Cengiz Han’ın mezarının Moğol İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen hazineler içerdiğine inanılıyor. Peki, Moğollar neden bu mezarın bulunmasını istemiyor?

Uçsuz bucaksız topraklarda ne yol var, ne de bina. Sadece sonsuz bir gökyüzü, yerde kurumuş otlar ve bir esinti. Göçerlerin ‘ger’ adını verdikleri yuvarlak göçebe çadırında tuzlu sütlü çay içerken özgürce otlayan atların ve keçilerin fotoğraflarını çekiyoruz.

Burası Moğolistan, Cengiz Han’ın at sırtında dünyayı ele geçirdiği yer. Onun hikayesi kan dökülmesini, adam kaçırmayı, aşk ve intikamı içeriyor. Ama esas hikaye ölümüyle başlıyor.

Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han bir zamanlar Büyük Okyanus ile Hazar Denizi arasındaki topraklara hükmetmişti. Öldüğünde cenazesinin gizli tutulmasını istemişti.

Yas tutan ordusu, cenazeyi taşırken önlerine çıkan herkesi öldürmüş, Cengiz Han gömüldükten sonra mezarın izini kaybettirmek için üzerinde bin at dolaştırılmıştı.

Ölümünden sonraki 800 yılda kimse mezarına ulaşamadı.

Mezarı bulunsun istemiyordu

Yabancı keşif ekipleri mezarı bulmak için tarihi belgelere başvurdu, hatta National Geographic‘in Hanlar Vadisi Projesi uydu fotoğraflarını bile incelemişti.

Ancak Moğollar 1227’de ölen liderlerini sevse de mezarının bulunmasını istemiyordu. Dışarıdan bakan birinin ise bunu anlaması biraz zordu.

Bunun, mezar bulunursa dünyanın sonu gelecek inancıyla ilgisi yoktu. Rusya’daki bir üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan Moğol tercümanım Uelun’a göre, Cengiz Han mezarının bulunmasını istemiyordu, ona saygı gereği, aranmamalıydı bu mezar.

Cengiz Han’ın isteğini dikkate alan Moğolların kültürel baskısının yanı sıra mezar aramayı zorlaştıran başka etkenler de var.

Moğolistan devasa bir ülke, üstelik düzenli yol ağları çok zayıf. Nüfus yoğunluğu çok düşük; sadece Grönland ve birkaç ada bu konuda onu geride bırakabilir. Böyle bir ortam, sırlarına sahip çıkar.

Moğol İmparatorluğu bir zamanlar Büyük Okyanus’tan Hazar Denizi’ne kadar uzanan topraklarda hüküm sürüyordu.

Ulanbatur Devlet Üniversitesi’nin arkeoloji bölümünden Dr. Diimaajav Erdenebaatar bu mezarı bulmaya uğraşan Japon-Moğol ekibi ile çalışıp Cengiz Han’ın doğum yeri olan Hentiy bölgesinde yoğunlaşmış.

Ancak 1990’da yapılan bu çalışmalar aynı yıl gerçekleşen demokratik devrim nedeniyle yarım kalmış. Zira halk bu çalışmalara da tepki göstermiş.

Ataları Hunlar mı?

Dr Erdenebaatar 2001’den bu yana Moğolistan’ın orta kesimindeki Arkhangai bölgesinde, Hun krallarının iki bin yıllık mezarlığında kazı çalışmaları yapıyor. Cengiz Han, Hunların Moğolların atası olduğuna inanıyordu. Bu nedenle mezarı onlarınkine benzeyebilirdi.

Hun kralları 20 metre derinlikte ahşap bölmeler içine gömülür, yerin üzerine kare şeklinde taşlar dizilirdi. Dr Erdenebaatar’ın ilk mezarı kazması 10 yaz sürmüş, burası daha önce soyulmuş olmasına rağmen Hunların uzak diyarlarla diplomatik ilişkilerini gösteren Çin at arabası, Roma cam eşyası ve çok sayıda değerli metal bulunmuştu.

Cengiz Han’ın mezarının izi kalmasın diye üzerinde bin at dolaştırıldığına inanılıyor.

Üniversitenin arkeoloji müzesinde altın ve gümüş heykelcikleri, bunlar üzerinde leopar ve tek boynuzlu at desenlerini görmek mümkündü. Bu imgeler Cengiz Han ve sonrası dönemde de kullanılmıştı.

Cengiz Han’ın mezarının da Moğol İmparatorluğu topraklarından gelen benzer hazinelerle dolu olduğu sanılıyor. Yabancıların bu mezara bu kadar ilgi göstermesinin bir nedeni de bu.

Mezarı biliniyor mu?

Ancak Hun tarzı bir gömütün bulunması biraz zor. Mezar üstündeki taşlar kaldırılmış olabilir. Moğolistan’ın genişliği düşünüldüğünde 20 metre derinlikte bir mezarın bulunması neredeyse imkânsız görünüyor.

Cengiz Han’ın mezarının, imparatorluğun dört bir yanından gelmiş çok sayıda hazine içerdiği sanılıyor.

Bölgedeki inanca göre Cengiz Han’ın mezarı, başkent Ulanbatur’un 160 km kuzey doğusundaki Hentiy sıradağlarının Burhan Haldun tepesinde. Ancak mezarın kesin yeri belli olmadığı gibi bu iddiaya karşı çıkanlar da var.

Mezarın yerini kaybetmek için üzerinde bin at gezdirildiği söylencesi mezarın bir vadide olduğuna işaret ediyor ve buna göre Hun mezarlığı uygun aday olabilir. Ama Cengiz Han’ın bir dağa gömülmeyi vasiyet ettiği de biliniyor. Bu nedenle Burhan Haldun dağı da makul bir aday.

UNESCO Dünya Mirası Listesi

Ancak UNESCO’nun Hentiy Han bölgesini Dünya Mirası Listesi’ne alıp koruma altına alması araştırmacıların bu bölgedeki çalışmalarının da sınırlanması ve Cengiz Han’ın mezarı sorununun havada asılı kalması anlamına geliyor.

Peki mezarın bulunması sorununa Moğolistan’da neden sıcak bakılmıyor? Cengiz Han ülkenin en büyük milli kahramanı. Batı onu ele geçirdiği topraklarla hatırlarken Moğollar onu sağladığı olanaklarla hatırlıyor.

Bir efsaneye göre Cengiz Han Hentiy Dağları’nda gömülmüş.

Moğol İmparatorluğu doğu ile batıyı birbirine bağladı, İpek Yolu’nu canlandırdı. Diplomatik dokunulmazlık ve din özgürlüğü kavramları onun döneminde yerleşti. Güvenilir bir posta hizmeti ve kâğıt para kullanımı sağlandı. Yani Cengiz Han sadece dünyayı ele geçirmekle kalmadı, ona medeniyet de getirdi.

Bütün bunlardan dolayı büyük bir saygınlık uyandırıyor ve Moğollar mezarına dokunulsun istemiyor. Tercümanım Uelun konuyu şöyle özetliyor:

“Mezarını bulmamızı isteselerdi bir işaret bırakırlardı.”

Kaynak: BBC

İdlip: Suriye’de Savaş içinde Savaş

Suriye’nin kuzeyinde Esed Rejimine karşı savaşan muhalif gruplar 2017 yılının Ocak ayında iki büyük grup etrafında birleşerek yeniden örgütlendiler.  Bu gruplardan Sukur-el Şam, Fastakim Kema Umirt, Ceyşül İslam, Suvvar el Şam, Mücahidi İbni Tevmiyye, Şam Cephesi ve Ceyş El Mücahid ve El Mikdat Tugayı Ahraru’ş Şam Hareketine (AŞH) katılıdı. Bunun yanı sıra eski adıyla Nusra Cephesi yeni adıyla Fetih El Şam, Nurettin Zengi, Ceyşü’l Sünne, Ensaruddin ve Liva el-Hak grupları, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) adı altında birleştiler. Birleşmelerin ardından iki grup arasında çatışmalar yaşanmaya başladı.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Çatışmaların başlamasında Astana sürecine dahil edilmeyen Suriye El Kaidesi olarak bilinen, ABD’nin ve Birleşmiş Milletlerin terör örgütleri listesinde bulunan El Nusra’nın, sürece dahil olan grupları tehdit etmesi ve akabinde fiilen bu gruplara saldırması etkili oldu. Erkmen’e göre çatışmaların sebebi; İdlib’in kontrolü, Astana süreci sonrası oluşan gruplar arası tehdit algısı ve kıt kaynakların kontrolünün yaşamsal hale gelmesidir. Ancak çatışan grupları son günlerde gündeme asıl oturtan gelişme ise; iki grup arasındaki çatışmanın Türkiye sınırındaki Bab’ül Hawa sınır kapısına dayanması oldu. 22 Temmuz’da yapılan bir açıklama ile gruplar arasında anlaşmaya varıldığı, sınır kapısının yönetiminin yerel yönetime bırakılacağı ve tutukluların karşılıklı olarak bırakılacağı açıklandı.

Suriye'de Son Durum

Çatışmayı HTŞ açısından değerlendirmek gerekirse, HTŞ’nin amacı Astana süreci ile kendisine komplo kurduğunu düşündüğü gruplar ve İdlib’e güvenliğini fiilen sağlayacağı konuşulan Türkiye karşısında erken davranarak ‘ön almak’, AHŞ ve ÖSO’nun kendisine karşı birleşeceğinden korkmasından dolayı bu olası birlikteliği yıpratmak, ekonomik olarak gümrük getirisi olan sınır kapısını ele geçirmek, AŞH’yi bölgeden çıkararak kıt olan kaynakları tek başına kontrol etmek ve gelecek yardımlara tek başına sahip olmaktır. HTŞ’nin doğrudan stratejik hedeflere saldırması bu çatışmayı planlı olarak gerçekleştirdiğini göstermektedir. Kazandığı bölgelere bakıldığında çatışmaların kazanan tarafı da Heyet Tahrir Şam’dır. Ancak daha önce bölgede yabancı oldukları için yalnız kalan Nusra Cephe’sinin diğer gruplarla birleşmesinin altında yatan en önemli sebeplerinden biri olan Suriye tabanına yayılma düşüncesi bu çatışmalarla yara almıştır. Zira, HTŞ’nin, Suriye halkını silahlı mücadelesinin kendi hesaplarına değil de AŞH de olduğu gibi Suriye halkı için olduğuna inandırması gerekmektedir. Bunula beraber, birleşme bildirisinde yer alan diğer gruplara saldırılmayacak maddesinin ihlali yüzünden Suriye’nin en önemli yerli gruplarından Nurettin Zengi Grubu HTŞ’den ayrıldığını açıklamıştır.  Bu ayrılık askeri açıdan olmasa da, HTŞ’nin ulaşmaya çalıştığı Suriye’yi kucaklayan örgüt söylemine oldukça büyük darbe vurmuştur. Çatışmalardan sivillerin zarar görmüş olması da HTŞ için bir diğer olumsuz durumdur. Serakib bölgesinde gerçekleştirilen gösterilerden sonra HTŞ bu bölgeden çekilmiştir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Suriye’de tabanı en geniş grup olan Ahraru’ş Şam Hareketi tarafı ise bu çatışmalar ile psikolojik olarak yıpranmıştır. Bab’ül Hawa sınır kapısının yönetimini bırakmak zorunda kalması da AŞH’yi ekonomik olarak olumsuz etkileyecektir. Her halinden planlı olduğu belli olan bu saldırıya hazırlıksız yakalanan AŞH’nin, Türkiye sınırında sahip olduğu toprakların büyük kısmını kaybettiği için lojistik açıdan da sıkıntı yaşaması muhtemeldir. AŞH’nin yaşayabileceği en büyük sorun gruptan yeni ayrılmalar olacaktır. Ancak şimdiye kadar herhangi bir ayrılma kararı açıklanmamıştır. En büyük avantajı ülkedeki tabanı olan AŞH’nin, HTŞ gibi terör gruplardan değil de ılımlı muhalif gruplardan olması ve ÖSO’ya destek olması askeri, ekonomik ve toplumsal açıdan destek bulmakta sıkıntıya düşmemesini sağlayacaktır.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Suriye’deki gruplar arasında yaşanan bu çatışmalar Türkiye’nin iç ve dış politikasını doğrudan etkilemektedir. İç politika da yaşanacak sorunlar dört ana başlıkta ele alınabilir. Çatışmalar öncelikle Türkiye’nin iç güvenliği için tehlike oluşturmaktadır. Her ne kadar El Kaide ve DAEŞ sivillere yönelik eylemler konusunda farklı tutumlara sahip olsalar da sınır hattının HTŞ’de olması uzun zamandır duyulmayan bombalı eylemler konusunda Türkiye’nin daha temkinli olmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin Suriye’de destek verdiği Türkmenlere ulaştırılan yardımların sekteye uğraması da diğer bir sorundur. Türkmenlere yardımın zayıflaması ya da durması bu grupların direnişini olumsuz etkileyecektir. Suriye’deki Türkmenlerin desteksiz kalarak olumsuz bir senaryo yaşamaları, toplum hafızasında hala canlı olan Bosna, Kosova, Halep ve Musul’da örnekleri sebebi ile, siyasi ve toplumsal tepkileri beraberinde getirecektir. Türkmenlere yardım için illegal sınır geçişlerinin yaşanabilecek olması da ayrı bir sorun olacaktır. Afrin’e yapılacak olan operasyonun muhtemel geçiş noktalarından Cilvegözü’nün karşısında yer alan Bab’ül Hawa sınır kapısının yönetiminin Türkiye ile hareket etmeyen bir grubun eline geçmesinin operasyonun lojistiğini etkileyebilme ihtimali bulunmaktadır.  Toplumda bir süredir beklenen Afrin operasyonun uzaması ve bu süre zarfındaki muhtemel can kayıpları operasyonun sorgulanmasına ve politik olarak yıpratılmasına zemin hazırlayacağından iç güvenlik açısından sorun oluşturabilecektir. Son olarak,  İdlib üzerinde yaşanacak yeni bir çatışma yeni bir göç dalgasını tetikleyecektir. Yeni bir göç dalgası şu an 3 milyon 100 bin mülteci barındıran Türkiye’nin 4 milyona yakın bir sığınmacıya ev sahipliği yapması anlamına gelecektir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Yaşanan çatışmalar Türkiye’nin Suriye politikasını doğrudan etkilemektedir. Afrin operasyonu ile Fırat’ın batısındaki sınırını büyük ölçüde güven altına almayı planlayan Türkiye’nin operasyon hazırlıklarının bu çatışmalar ile yavaşlaması ve gecikmesi de muhtemeldir. Hâlihazırda operasyon kapsamında Suriye Rejimi ve YPG ile de çatışması gereken Türkiye destekli ÖSO için, İdlib sınırında göz önünde bulundurulacak yeni bir tehlike oluşmuştur. Bunun yanı sıra, uzun zamandan beri operasyona hazırlanan gruplardan olası kopuşlar askeri anlamda yeni bir strateji ve planlama gerektirecektir. Dış politika açısından yaşanacak sorunların başında uluslararası toplum desteğinin azalması gelmektedir. Zira her iki grup da, Esed karşıtı grup adı altında bir tutularak Türkiye üzerinde karalama kampanyası başlatılmasına yol açabilir. Diğer bir olasılıkta Afrin’den askerlerini çektiği iddia edilen Rusya’nın, güvenlik gerekçesi ile bölgeye tekrar asker sevk etmesidir. Rusya, HTŞ’yi öne sürerek ve iki grup araındaki çatışmanın grupları yıpratmasın da yararlanarak Suriye Rejiminin bu bölgeye saldırmasını da sağlayabilecektir. Bu durumda tüm Afrin operasyonu hazırlığının tehlikeye girmesi mümkündür. Bunların yanı sıra, El-Kaide bağlantılı HTŞ bahane edilip İdlib’e yapılacak olası Amerikan operasyonlarına zemin hazırlanması da olası görünmektedir. Amerikanın bu operasyonlarda kara gücü olarak YPG/SDG’yi kullanmak isteyeceği aşikardır. Böyle bir seneryoda Türkiye’nin saldırmazlık bölgeleri ile elde ettiği üstünlük yitirilebilecektir.Türkiye için en büyük tehlike, Fırat Kalkanı Harekatı ile bölgede oluşturulmaya çalışılan de facto devlet oluşturma çabalarının İdlib üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması olacaktır. YPG/SDG halihazırda bölgede Türkiye sınırına ulaşmak ve zikredilen amacını gerçekleştirmek için ÖSO ile çatışmaya girmektedir. YPG’nin sözde kantonlarını Membiç-Halep-İdlip-Afrin hattı üzerinden birleştirmeyi denemesi ve ABD’nin bu duruma İdlib’teki El Kaide varlığını gerekçe göstererek destek vermesi bölgede dengelerin değişmesine yol açacaktır. Bu ihtimali ortadan kaldırmak için Türkiye’nin İdlib’in El Kaide’den temizlenmesi için ÖSO’yu etkin bir şeklide kullanması gerekecektir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Yaşanan çatışmaların olumsuz sonuçlar doğurabileceği gibi ülkemize bazı fırsatlar da sunmaktadır. Yaşanan çatışmalar ile Fırat Kalkanına sınırlı bir katılım ile destek veren AŞH’nin Afrin Operasyonun daha güçlü destekleyerek ÖSO’nun yanında yer alması mümkündür. Benzer bir şekilde HTŞ’den ayrılan veya HTŞ baskısından kaçan gruplar da ÖSO ile ortak hareket etme yoluna girebileceklerdir. Azalan yardımların ve ekonomik kaynakların bu yakınlaşmayı desteklemesi olasıdır. Bu durum en çok İdlib’in El Kaide’den temizlenmesi konusunda Türkiye’nin elini güçlendirecektir çünkü hava desteğinin tek başına terörist grupları caydıramamakta hava saldırılarının karadan desteklenmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra, bölgenin Arap ağırlıklı bir nüfusa sahip olması, olası bir yabancı unsur müdahalesinde halkın tepkisi ile karşılanmasına yol açacaktır. Bu bağlamda, Türkiye halk desteği konusunda sıkıntı yaşamayacaktır.

Bu çok faktörlü problemde, Türkiye’nin her ayrıntıyı hesaplayarak adım atması, uluslararası toplum desteğini kaybetmeden yerel halkın sevgisini kazanarak, oluşabilecek de facto bir devlet oluşumuna izin vermeyecek şekilde iç dinamiklerini de gözetmesi gerekecektir. Suriye’de 7 yıldır süren karışıklıkta tek başarılı operasyonu gerçekleştiren ülke olarak Türkiye’nin askeri gücünü ön planda tutarak diplomatik yönden de atılan adımları desteklemesi gerekmektedir.


Yararlanılan Kaynaklar

Anadolu Ajansı. (28 Ocak, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasında yeni oluşum. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriye-de-rejim-karsiti-gruplar-arasinda-yeni-olusum/736935 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (19 Haziran, 2017).  PKK/PYD, Suriye-Türkiye sınırında ilerlemeye çalışıyor. http://aa.com.tr/tr/dunya/pkk-pyd-suriye-turkiye-sinirinda-ilerlemeye-calisiyor/844835 (Erişim Tarihi: 24.07.2017).

Anadolu Ajansı. (19 Temmuz, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasındaki çatışma Babül Hava sınır kapısına yaklaştı. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-rejim-karsiti-gruplar-arasindaki-catisma-babul-hava-sinir-kapisina-yaklasti/865038 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (20 Temmuz, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasındaki çatışmalar protesto edildi. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-rejim-karsiti-gruplar-arasindaki-catismalar-protesto-edildi/866134 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (21 Temmuz, 2017).  Suriye’de çatışan rejim karşıtı gruplar anlaştı. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-catisan-rejim-karsiti-gruplar-anlasti/866726 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Deutsche Welle (DW). (26 Ocak, 2017). Altı örgüt Ahrar-uş Şam’a katıldı. http://www.dw.com/tr/alt%C4%B1-%C3%B6rg%C3%BCt-ahrar-u%C5%9F-%C5%9Fama-kat%C4%B1ld%C4%B1/a-37289264 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Hilmi Hacaloğlu. (20 Temmuz, 2017). İdlib’te El Kaide-Ahrar Savaşı Büyüyor.  Amerika’nın Sesi [Voice of America (VoA)]. https://www.amerikaninsesi.com/a/idlib-de-el-kaide-ahrar-savasi-buyuyor/3952279.html (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Serhat EKMEN. (21 Temmuz, 2017). İdlib’de ‘kaçınılmaz’ çatışma. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/idlibde-kacinilmaz-catisma/866394 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Stratejik Ortak. (29 Ocak, 2017). Suriye’de Muhalifler İkiye Bölündü: Tahrir el-Şam ve Ahrar uş-Şam. https://stratejikortak.com/2017/01/tahririr-sam.html (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Suleiman Al-Khalidi. (20 Temmuz, 2017). Buildup in rival Syrian rebel factions threatens spread of fighting. Reuters. http://www.reuters.com/article/us-mideast-crisis-syria-rebels-idlib-idUSKBN1A52BX (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Geçmişten Günümüze Tüm Yönleriyle Kıbrıs Sorunu

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası desteğiyle adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yapılan darbeye yanıt olarak Türkiye, 21 Temmuz 1974 gecesi adaya asker çıkardı. Bu olaylar sonucu ada ikiye bölünürken o günden bu yana Kıbrıs’ı birleştirmek için müzakeler yapılıyor.

Türkiye-Almanya “Yüksek Gerilim Hattında” Neler Oluyor?

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan, Birinci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar devam eden müttefiklik ilişkisinde neler oluyor?

Türkiye-Almanya arasındaki ilişkiler salt ekonomik altyapıdan gelmemektedir, Almanya’da yaşayan 3 milyondan fazla Türk vatandaşı, iki ülke arasında kültürel bir yakınlık da sağlamakta. Fakat özellikle 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışılan darbe teşebbüsünden sonra ilişkilerde tansiyon gözle görülür şekilde yükselmeye başladı. Son olarak Büyük Ada’da tutuklanan 6 kişiden birinin olan Alman vatandaşı aktivist Peter Steudtner olması gerginliğin tavan yapmasına neden olmuş, diplomatik ilişkiler zor bir döneme girmiştir.

 

Ankara – Berlin arasında son dönemde yaşanan önemli gelişmeler:

 

1) Sözde Ermeni Soykırımı’nın Kabulü

2 Haziran 2016’da Alman Federal Meclisi tarafından 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak kabul edilmesi Türkiye- Almanya arasındaki diplomatik ilişkilerde yeni bir döneme girildiğinin habercisi niteliğindeydi. Türk hükümeti Berlin Büyükelçisini Ankara’ya çağırarak bu konuda taviz vermeyeceğini gösterirken, Alman hükümeti tarafından alınan kararın hukuki bir bağlayıcılığının bulunmadığının belirtilmesi olayın büyümesini engelledi.

alman federal meclisi ile ilgili görsel sonucu

2) Suçluların İadesi Sorunu

İki ülke arasındaki krizin fitilini daha da ateşleyen olaylar, Alman hükümetinin Türkiye’nin hakkında yakalama kararı çıkardığı terör örgütü üyelerini iltica etmesiyle başlıyor. Tutuklama emri çıkarılmış olan PKK terör örgütü mensuplarının, HDP’li vekillerin iade edilmemesi ve 15 Temmuz’un ardından FETÖ soruşturmasında darbeci subayların iltica taleplerinin kabul edilmesi Ankara tarafından tepki ile karşılanıyor. Berlin yönetimi ise kanıtların yetersiz olduğu görüşünde.

İlgili resim

3) Almanya’da Yaşayan Türk Vatandaşlarına “Casusluk” Suçlaması

Berlin hükümeti, Almanya’da görev yapmakta olan Diyanet İşlerine bağlı Diyanet İşbirliği Türk İslam Birliği mensubu Türk imamları, Almanya’da yaşayan FETÖ mensupları hakkında istihbarat çalışmaları gerçekleştirdiği gerekçesi ile tutukladı. MİT’in Almanya’ya gönderdiği listedeki isimleri, bu faaliyetler sonrasında belirledikleri yönünde suçlamalar mevcut.

ditib imamlarının almanyada tutuklanması ile ilgili görsel sonucu

4) Askeri Üslerde Yaşanan Gerginlikler

Alman yetkililerin İncirlik’te bulunan NATO üssüne yapmayı planladıkları ziyaretin Türk hükümetince veto edilmesi yeni bir krizi gündeme getirdi, haber ise Almanya kanadında geniş yankı uyandırdı. Alman Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’de gerçekleştirdiği görüşmeler sonuçsuz kalınca, Konya’da bulunan üsse ziyaret gerçekleştirebileceklerini belirtip, İncirlik Üssü’nden Alman askerini çekme kararı alındı. Fakat hükümet, Alman yetkililerin Konya Üssünü ziyaret etme taleplerini de geri çevirmiş durumda. Almanya- Türkiye arasındaki üs sorunu gelecekte de devam edeceği sinyallerini veriyor.

türkiye almanya incirlik krizi ile ilgili görsel sonucu

5) Referandum Süresinde Yaşananlar ve “Nazi Kalıntısı” Benzetmesi

İki ülke arasındaki gerginliği tırmandıran bir diğer husus ise 16 Nisan 2017’de Türkiye’de yapılan referandum öncesi Türk bakan ve siyasetçilerin Almanya’da planladığı etkinliklerin iptal edilmesi ve yeni etkinliklere izin verilmemesi oldu. Başbakan Binali Yıldırım’ın katıldığı miting sonrası bakanlara izin verilmemesi Ankara tarafından çok sert tepki gördü. Alman yetkililer izin yetkisinin yerel yönetimlerde olduğunu savunurken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın etkinlik iptallerini “Nazi uygulamalarına benzetmesi ve Nazi kalıntılarının devam ettiğini söylemesi” Alman cephesinde soğuk duş etkisi yarattı.

erdoğandan nazi benzetmesi ile ilgili görsel sonucu

6) Türkiye’de Tutuklanan Alman Vatandaşları

Şubat 2017’de hem Alman hem Türk vatandaşı olan Die Welt Gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in Türkiye’de gözaltına alınması, Berlin hükümeti tarafından “Basın Özgürlüğü’nün” kısıtlandığı şeklinde lanse edilirken, Deniz Yücel “örgüt propagandası ve halkı kin ve tahrik” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz haftada Büyük Ada’da gözaltına alınan 6 kişiden birinin Alman vatandaşı aktivist Peter Steudtner olması bu tartışmayı yeniden gün yüzüne çıkardı. Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi, Alman Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. Ankara hükümeti ise “yargı bağımsızlığı ilkesini” savunarak, hükümetin suçluları serbest bırakma yetkisi olmadığını dile getiriyor. Alman Dışişleri Bakanı Gabriel, vatandaşlarını ve yatırımcıları Türkiye’nin güvenli olmadığı konusunda uyarıyor.

türkiyede tutuklanan alman vatandaşları ile ilgili görsel sonucu

Ankara-Berlin hattında esen soğuk rüzgarların altında yatan nedenlerin iyi incelenmesinde fayda var. Almanya, AB ve NATO’da güçlü bir ele sahip, Türkiye ile yaşanılan gerginliklerin ardından ise bu gücünü kullanmaktan çekinmiyor. Berlin hükümetinin, Fırat Kalkanı Operasyonu sırasında, Alman firmalara “Türkiye’ye yedek parça ve mühimmat satılmaması” yönünde bir yaptırım uygulamış olması akıllara Almanya-Türkiye arasında Ortadoğu’da bir çıkar çatışması olduğu fikrini getiriyor. Aynı zamanda, AB’den Türkiye’ye ekonomik yaptırım tehditleri yağmakta. Brüksel’den yapılan son açıklamada, Türkiye hukuk devleti olma yolundan saparsa, Gümrük Birliği Anlaşmasının geleceği hakkında endişe duyulduğu belirtildi. Tarih boyunca süregelmiş olan “Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulama tehdidi ve istediğini alma” tezinin başarısız olacağı kanaatindeyim. Almanya’da yaklaşmakta olan seçimlerin heyecanı günümüz ilişkilerini etkilerken; sonuçları, Ankara-Berlin hattının yeni voltajını belirleyecektir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Dünyanın En Güçlü 10 Savaş Uçağı

10) Chengdu J-10-Çin

2002’den bu yana hava sahalarında olan jet, bugüne kadar 270’e yakın sayıda üretildi. Tanesi 27.84 Milyon Dolar’a mal olan, 15.5 metre uzunluğundaki jeti dünyada yalnızca iki ülke kullanıyor: Çin ve Pakistan. İran‘ın da bu yıl için bu jetlerden sipariş ettiğine dair söylentiler mevcut. 550 kilometre uzaklıktaki hedefleri rahatça vurabiliyor.


9) F-16 Fighting Falcon-ABD

1976’dan beri piyasada olan, General Dynamics şirketinin ürettiği F-16‘lar tüm dünyadaki en yaygın savaş jeti… 25 ülke tarafından kullanılan F-16’lardan, hava sahalarında 4500’ten fazla var. Tasarımcıları Lockheed Martin ve Robert Widmer.

Türkiye‘de tanesi 10 Milyon Dolar civarındaki C ve D serilerinden 240 adet bulunan F-16’lar 15 metre uzunluğunda, saatte 2175 kilometre hız yapabiliyor.

Türk Hava Kuvvetleri, Rusya’nın SU-24’ünü bunlardan ikisiyle düşürdü.


8) Mikoyan MiG-35-Rusya

2000 kilometre menzili olan, saatte 2600 kilometre hıza çıkabilen Mikoyan MiG-35 bir Rusya ürünü.

2007 yılından beri yapımı aşırı pahalı olması sebebiyle -neyse ki- yalnızca 3 tane üretilmişolan MiG-35’ler, Rusya’nın daha sık başvurduğu MiG-29M’nin geliştirilmişi. Radara yakalanmama özelliği yok, sahip olduğu ağır silahlara bakılırsa bu özelliğine gerek de yok.


7) Dassault Rafale-Fransa

Fransızların olmaz olası savaş teknolojilerine büyük katkılarından; Dassault Rafale.

1986’dan beri Avrupa göklerinde olan savaş jetinin kullanıcı orduları Fransa, Mısır, Güney Kore, Kuveyt, Libya, İsviçre, Singapur, Brezilya, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya, Finlandiya, Kanada, Hindistan ve Katar.

Tanesi 62.7 Milyon Dolar’a mal edilen, şu anda az evvel sıraladığımız üç orduda toplamda 141 adet bulunan Dassault Rafale, saatte 2130 kilometre hıza çıkabiliyor; hedefini 3700 kilometreden vurabiliyor! 


6) F-15 Eagle-ABD

McDonnell Douglas F-15 1960’ların ortalarında tasarlanmaya başlandı, 1972’de Amerikan göklerindeki yerini aldı. Geçen 43 yıla rağmen hala en gelişmiş savaş jetlerinden biri.

20 metre uzunluğunda olan F-15’ler şu anda yalnızca ABD, İsrail, Japonya ve Suudi Arabistan ordularında mevcut. 3500 kilometre uzaklıktaki hedefleri vurabilen savaş jetinin sahip olduğu silahları meraklılarına sıralayalım: AAM, AIM-7, AIM-9, AIM-120, AGM, CBU-52, CBU-59, CBU-71, CBU-87, CBU-89, MK-20 ve AGM-88 HARM.


5) Boeing F/A-18E/F Super Hornet-ABD

Bu çift motorlu savaş jetleri, 1995 yılından beri göklerde ve yine Mc Donnell Douglas firmasından geliyor…

Tanesi 61 Milyon Dolar’a malolan F-18‘ler, şu ana kadar 500’ün üzerinde üretilmiş durumda. 3330 kilometre menzile ve 2000 km/saat hıza sahip olan savaş jetlerinden herkeste var, ama Türkiye’de yok.

Kimlerde mi var?

İsviçre, Yunanistan, ABD, Hindistan, Brezilya, Birleşik Arap Emirlikleri, Polonya, Malezya, Kuveyt, Finlandiya, Danimarka, Kanada, Avustralya…


4) Sukhoi SU-35-Rusya

Hava sahamızı ihlal eden, düşürerek tüm dünyayı da dehşete düşürdüğümüz SU-24’ün üç üst modeli olan savaş jeti, 3600 kilometrelik bir menzile sahip ve tanesi 35 Milyon Dolar’a mal oluyor. Tek bir pilotun kullanabileceği jetin uzunluğu 23 metre, hızını da 2450 km/saat’e çıkarabiliyor. Dünyada sadece Rusya’da var.


3) Eurofighter Typhoon-Avrupa Birliği 

Listemizde üst sıralara çıktıkça menzilimiz artıyor: 3800 kilometre!

Saatte 2500 kilometre hıza çıkabilen Eurofighter Typhoon‘un üreticisi Avrupa Birliğiolarak geçiyor. Tasarımında listemizde de bulunan Fransız Dassault Rafale, İsveçli Saab Gripen ve Rus MiG 1.44 örnek alınmış. 1994’ten bu yana Avrupa göklerinde olan Eurofighter’lardan en çok Almanya, İspanya, İngiltere ve İtalya’da bulunuyor.


2)  F-22 Raptor-ABD

En yeni savaş jetlerinden biri, Lockheed Martin firmasından ABD bütçesine önemli katkılar sunacağa benzeyen: F22 Raptor.

Yakında F-15 ve F-117’lerin yerine geçeceği ön görülen F22’lerin menzili diğer jetlere göre nisbeten düşük: 2960 kilometre. Ammavelakin ses hızını çok daha az yakıtla geçebilmesi, sahip olduğu kompozit malzemeler sayesinde radarlara yakalanmaması, manevra kabiliyeti, hafifliği ve üzerindeki silahları ile listemizin ikinci sırasında.


1) F-35 Lightning II-ABD

Savaş jetlerinin en yenisi, 2006’dan beri dünya barışının korkulu rüyası: Lockheed Martin F-35 Lightning II.

Proje yalnızca ABD’nin değil; 7 ortağı bulunan bir uluslararası proje. 2017’de Türk Hava Kuvvetleri’nde de 100 adet bulunacak olan F-35’ler için, Türkiye ABD’ye şu ana kadar 25 Milyar Dolar ödeme yaptı.

Kaynak: Mynet

Kral Faysal’ın Türkiye ile Yakınlaşması ve Şüpheli Ölümü

Bir önceki yazımızda Faysal’ın manda yönetiminin sonlandırılması ve bağımsız bir Irak’ın kurulması için nasıl bir yol izlediğini anlatmıştık.

Takvimler 1932 yılını gösterdiğinde her ne kadar savunma ve dış politikada İngiltere’ye bağlı olsa da bağımsızlığını sağlayabilmiş bir Irak devleti tarih sahnesine çıktı.

Faysal hem 1.Cihan harbi döneminde hem de daha sonraki geçici Suriye krallığı döneminde batılı devletleri yakından  tanıma fırsatı bulmuş ve onların ne kadar güvenilmez bir müttefik olduklarına kanaat getirmişti. Mevcudiyetini korumak için milli kaynaklarına sahip çıkmak ve kendi ifadesi ile ”bir evin ayrı ayrı odalarında yaşan sakin gardaşı” olan Türkiye ile köklü stratejik ilişkiler kurmak zorunda olduğunun farkındadır.

Lawrence ve Kral Faysal

Bu doğrultuda Faysal dış politikasını şu esaslar üzerine kurar;

  • Petrol kaynaklarından aldığı payı artırmak için sömürgeci devletler nezdinde girişimlerde bulunmak.
  • Ortadoğu ülkeleri ile iyi komşuluk ilişkileri kurup geliştirmek.
  • Suriye ile Irak arasında federal bir birlik kurmak.
  • Irak ve Filistin’in tam bağımsızlığını sağlamak.

Bu dış politika esasları İngiltere için ciddi sorunlar teşkil ediyordu. Öncelikle petrol konusu çok mühimdi. 1912’den beri kraliyet donanması İngiltere’nin Galler bölgesinden çıkan kömür yerine petrol kullanmaya başlamıştı. İçten patlamalı motorların icadı ile İngiltere sokaklarında petrole dayalı taşımacılık gün geçtikçe artıyordu. Mekanize birliklerin savaşta sağladığı avantajlar bu birliklerin daha da yaygınlaşmasına neden olmuş ve bu durum haliyle petrolün önemini artırmıştı. Ayrıca İngiltere ve Amerika arasında Henry Deterding ‘in Shell grubu ile Rockfeller’in standart Oil’i üzerinden bir enerji savaşı verilmekteydi. Bu savaşta İngiltere her geçen gün mevzi kaybetmekteydi.

Bu hususlar göz önüne alındığında İngiltere’nin bir damla petrol için neler yapabileceğini tahmin etmek zor değildi.

Faysal hem tedavi olmak hem de petrol konusunu konuşmak üzere Türkiye üzerinden İngiltere’ye bir seyahat yapmayı planlar.

1931 yılı Mayıs ayında Kral Faysal Türkiye’yi ziyaret etmek ve Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliğine bildirir. Büyükelçi Kral Faysal’ın istek ve görüşlerini bildiren şifre telgrafında şu hususlara yer verir:

No:28000

Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Elçiliği’nden

 

 Hariciye Vekâleti 26 Mayıs 1931

Şifre Müdürlüğü 27 Mayıs 1931

Hariciye Vekâletine, Mahrem ve zata mahsustur.

 

Kral Faysal dün beni refikam ile beraber Bağdat civarındaki çiftliğine hususi olarak davet etmişti. Musahabe esnasında bana şu beyanatta bulundu:

Barzan Şeyhi üzerine hemen bir hareketi askeriye icrasını Nuri Sait Paşa geçen sene Türkiye Hükûmetine verdiği söze istinaden iltizam ediyor. İngilizler de bunu terviç ediyor. Ben ise bu işe hemen şimdiden teşebbüsü muvafık bulmuyorum, zira Hoybun Cemiyeti orada Asurîlere karşı bir kuvvettir ve İngiliz tesirine tâbi değildir. İhtimal ki İngilizler bu sebepten dolayı o kuvveti mahvetmek üzere bu hareketi muvafık buluyorlar. Ben cumartesi günü Musul’a gideceğim, belki Barzan Şeyhi ile de görüşeceğim ve onu hükûmete müzahir olmağa ve Türkiye Hükûmetince hoş görünmeyen birtakım kimselere ilticagâh olmamağa ve Türkiye’ye daima dost ve hayırhah olmağa ikna için çalışacağım. Bu suretle hem Asurîlere karşı Barzan Şeyhi kuvvetinin idaresine hem de kuvvetin daima Türkiye’nin emnü itimadına layık bir hâle gelmesine gayret edeceğim muvaffak olamadığım takdirde harekât-ı askeriye için Nuri Paşa’nın fikrini terviç edeceğim.

İngiliz entrikalarından çok muzdaribiz. Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin bu husustaki siyaset ve muvaffakiyetinin hayranıyız o büyük adam benim için ve bütün Şark için bir mukaddes vücuttur. Zaten siyasetimiz Türkiye siyasetinden mülhemdir. Biz bir evin ayrı ayrı odalarında sakin iki gardaşız. Menafiimiz müşterek ve siyasetimiz birdir. Türkiye bizim rehberimizdir. Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin elini öpmek ve ona karşı bîpayan hürmetlerimi ve takdirlerimi takdim eylemek üzere bu sene Türkiye’ye gitmek istiyorum.

Hükûmetiniz muvafakat ettiği takdirde bu yaz tedavi için gideceğim İsviçre’den avdetimde, Teşrinievvelde orada bulunacağım. Kralın bu beyanatı üzerine talimatı Devletlerine muntazır olduğum maruzdur Efendim.

Tahir Lütfü

Türkiye tarafından verilen müsbet cevap üzerine Faysal 6-8 Temmuz 1931 tarihinde  Ankara’ya resmi ziyarette bulunur. Mustafa Kemal paşa Ankara Palas’ta yaptığı konuşmada Irak’la olan ilişkileri şöyle tarif eder:

“Kral Hazretleri,

Zatı Haşmetanelerini burada Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezinde selamlamakla bahtiyarım.

Dostumuz ve komşumuz muhterem Iraklılara ve onun sevilen hükümdarına karşı çok samimi dostluk duyguları ile mütehassıs bulunmaktayız. Bu hislerin Türkiye’de ne kadar kuvvetli makes bulduğunu,bizzat, müşahede buyuracaksınız. Ziyareti Haşmetaneleri, mevcut dostluk hislerini ve bağlarını şüphesiz çok kuvvetlendirecektir.

Bütün gayretlerini sulh içinde inkişafa hasreden ve komşular ile ve dünyanın bütün milletler ile karşılıklı samimiyet ve müsavat esasları dâhilinde iyi geçinmeği şiar edinen Cumhuriyet Hükûmeti, Irak’ın gittikçe artan bir terakki ile huzur içinde mesut ve müreffeh olmasını alaka ile takip ve temenni etmektedir.

Milletler arasındaki bağların ve alakaların inkişafında pek mühim olan ve tarihin seyrinde daima tesirini gösteren coğrafi, iktisadi amillerden başka bugünkü karşılıklı menfaatleri ve dâhilî, harici sulh ve sükûn siyasetleri ve münasebetleri de Irak ile Türkiye’yi birbirine yaklaştırmakta ve daha çok dost yapmaktadır. Bu görüş ve anlayışta müşterek olduğumuz kanaatini ifade etmeme müsaadelerini rica ederim.

Bu samimi kanaat ve hisler içinde sözlerimi bitirirken, huzurlar ile hepimize sevinçler veren muhterem misafirimiz Haşmetli Kral Hazretleri’nin şahsi saadetlerini ve dost Iraklıların refah ve ikbalini temenni ederim.

Reisicumhur, Gazi M. Kemal

8 Temmuz 1931 tarihli Türkiye-Irak ortak bildirisinde takip edecekleri dış politika hakkında şu hususlara yer verilmiştir:

Ankara, 8 Temmuz 1931 Bildiri

Irak Kralı Hazretlerinin Ankara’yı şereflendiren ziyaretleri esnasında Türkiye Reisi Cumhuru Hazretler ile aralarında müteaddid ve çok samimi mülakatlar olmuştur. Irak Reisi vüzerası Nuri Sait Paşa Hazretleriyle maliye veziri Rüstem Haydar Beyefendi de Ankara’yı teşrif etmişlerdir.

Bu iki Irak devleti recülü ile başvekil İsmet Paşa Hazretleri ve hariciye vekili Tevfik Rüştü Dâhiliye vekili Şükrü Kaya ve iktisat vekili Mustafa Şeref Beyefendiler arasında vuku bulan temas ve mülakatlarda iki memleketin iktisadi münasebetleri ve tarafeyn tebeasının diğerinin ülkesinde ikameti şeraiti hakkında fikir teatisi yapılmış, Türkiye ile Irak arasında ikamet ve ticaret mukavelenamesi akti için hemen müzakerelere girişilmesi hususunda ittifak hâsıl olmuştur.

Türkiye ile Irak arasında dostluk ve iyi komşuluk rabıtalarının iki memleketin karşılıklı menfaatlerine ve sulhu sükûn siyasetlerine uygun olduğu hususunda mutabık kalınmıştır.

Hududun emniyet ve asayişini temin hususunda alınan tedbirlerin samimiyetle tatbik edildiği ve iyi neticeler verdiği iki tarafça memnuniyetle müşahede edilmiştir. Hududun iki tarafında yekdiğeri aleyhine harekete ve teşebbüse müsaade etmemek esasının dikkatle ve sebatla takibi teyit edilmiştir.

Faysal 15 Temmuz 1931’de Türkiye’den ayrıldı. İngiltere’nin Victoria garına ulaştığında Faysal’ı Kral V.George başta olmak üzere başbakan Mc. Donald hariciye nazırı Sircon Simon’ın bulunduğu kalabalık bir heyet karşıladı. Törenler çok samimi bir hava içerisinde geçmekteydi. Misafiri etkilemek için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Ayrıca kraliyet ailesi Faysal’a çok yakın davranıyorlardı. Aslında yakın zamana kadar sömürgesi olan bir devletin başkanına bu kadar ilgi ve alaka gösterilmesi normal değildi.

Günler süren ziyafetlerden sonra konu nihayet petrole gelebilmişti. Faysal petrol gelirlerini artırmak için Henry Deterding ile görüşmelere başladı. Neticede yazılı olmasa da sözlü olarak petrol hisselerinin %40’a çıkarılacağı teminatı verildi. Bu durumdan memnun olan Faysal hem tatil yapmak hem de tedavi olmak için İsviçre’nin Bern şehrine geçti. Burada otomobile olan merakı bilindiği için kendisine Henry Deterding tarafından bir araba hediye edildi. Faysal bu arabayla her gün gezintilere çıkıyor şehrin doğal ve mimari güzelliklerini temaşa ediyordu.

7 Eylül 1933 akşamına kadar her şey çok güzeldi. O gün de adeti olduğu üzerine gezintisini yapmış, otel odasında dinlenmeye çekilmişti. Otel müdürü Eggyman akşam yemeği servisi için Faysal’ın odasının kapısını çaldı.Kapıyı birçok defa çalmasına rağmen cevap alamaması üzerine endişelenerek görevlilere kapıyı kırmalarını söyledi. Odaya girdiklerinde açık bir pencerenin hemen yanında Faysal’ın cesedi ile karşılaştılar.

Olay yerine çağrılan polis ve doktorların çalışmaları doğrultusunda bunun bir cinayet olmadığı kralın hızlı araba sürmekten kaynaklı bir kalp krizi neticesinde öldüğü rapor edildi.

Bu noktaya kadar hızlı araba sürmenin kalp krizine neden olacağı çok gerçekçi gelmese de bunun bir suikast olmadığı kabul edilebilirdi. Ancak kralın ölümünden 3 gün sonra otel müdürü Eggyman’ın da ölmesi suikast şüphelerini güçlendirdi.

Bir yazı dizisi boyunca elimizden geldiğince Irak’ın yakın tarihinin bir kısmını ve Faysal’ın hayatını inceldik. Faysal bizim tarihimiz açısından da tartışmalı bir figür. Her ne kadar İngilizlere güvenmekle hata yaptığının farkına varıp genç Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış ise de velinimetleri olan, uzun yıllar Arap coğrafyasını dış müdahalelerden korumuş Osmanlı devletine en zor zamanında isyan eden bir hain olduğu gerçeğini değiştirmez.

Faysal’ın hayatına baktığımızda Barbaros Hayrettin Paşa’nın şu dizeleri akla geliyor;

Sakın sanma ki hain berhudar olur

Akıbet ya boynu vurulur ya berdar olur


Önemli bir not:

Faysal’ın ölümünü hakkıyla yazmak için Raif Karadağ hocamızın “Petrol Fırtınası” eserinden çok değerleri bilgiler edindik.

Raif Karadağ, dünya petrollerinin şifrelerin otuz yıl süren titiz araştırmalarıyla ortaya koymuş hatta petrol için insafsızca kan akıtan emperyalist bazı ülkelerin gizli planlarını Türkiye’de dönemin cumhurbaşkanına ülke menfaatleri açısından sunmak istemişti. Hazırladığı bu raporda Türkiye’nin elindeki milli servet petrolleri hakkında da oldukça gizli bir takım bulgulara ulaştığı biliniyordu. Ancak; hazırladığı raporu, dönemin cumhurbaşkanına sunmak için Ankara’ya gittiğinde bir gece öncesinde, son derece sıhhatli bir şekilde kaldığı otel odasında esrarengiz bir şekilde ölü olarak bulundu.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

 

S-400 Alımı: Türkiye’nin ABD ve Batı’dan Bağımsızlığı

Natsionalnaya Oborona (Ulusal Savunma) dergisinin baş editörü İgor Korotçenko, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın alma kararının, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ve NATO’dan bağımsız hareket ettiğini gösterdiğini ifade etti.

Korotçenko, Sputnik’e verdiği demeçte Erdoğan’ın “Her ülke kendi güvenliği için belli tedbirleri almak zorundadır. Bu güvenlik önlemlerini nereden alırsa oradan almak zorundadır. Amerika’yla da belli görüşmeleri de yaptık. S-400’lerle ilgili de görüşmeleri yaptık. Farklı silahlar kullanıldığında endişe vermiyor, S-400 kullanılınca endişe veriyor. Patriot kullanılınca endişe vermiyor. Biz kiminle ortak üretime girebilirsek bunu tercih ederiz. Türkiye artık güvenlik noktasındaki bütün simülasyonlarını buna göre yapıyor. Zaten görüşmeler büyük ölçüde tamamlandı” şeklindeki ifadelerini değerlendirdi.
S400 Hava savunma füzeleri

‘TÜRKİYE, EN İYİ SİSTEMİ ALMAYI HEDEFLİYOR’

Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili önemli konularda karar alırken ABD ve diğer NATO ülkelerinden bağımsız hareket ettiğinin görüldüğünü kaydeden Korotçenko, Ankara’nın şu anda piyasada sunulan en iyi sistemi satın almayı hedeflediğinin altını çizdi.

‘TÜRKİYE, YAKLAŞIK 40 YIL BOYUNCA HAVA-UZAY GÜVENLİĞİNİ TEMİN EDECEK’

Rus uzman, S-400’ler gibi füze savunma sistemlerinin kullanım ömrünün 25-30 yıl olduğuna, modernizasyonla bu sürenin 40 yılı bulduğuna ve Türkiye’nin böylelikle uzun yıllar boyunca hava-uzay savunma alanında güvenliğini temin edeceğine de dikkat çekti.

‘ERDOĞAN VE RUSYA’NIN İMAJI GÜÇLENECEK’

S-400’lerin muadillerinin Patriot PAC-3 sistemi olduğunu ve Washington’un yoğun tepkisinin de bundan kaynaklandığını belirten Korotçenko, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu tepkiler, Rusya ile rekabette kaybeden taraf olan ABD’li füze savunma sistemleri üreticilerinin yaşadığı hayal kırıklığının yansıması. Türkiye’nin kararı, hem Erdoğan’ın bağımsız ve sorumlu siyasetçi imajını hem de Rusya’nın güvenilir silah tedarikçisi imajını güçlendirecek.”

Kaynak: Sputnik

Venezuela: Petrol Demokrasisinin Son Kurbanı

Son aylarda sadece sokak eylemleri ile adını duyuran Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti (Venezuela), yeni bin yılın başında dünya ekonomileri içinde elle gösterilen bir performansa sahipti. Ülke Chavez sonrasında petrol fiyatlarındaki hızlı düşüşün kötü yönetim ile birleşmesi ile hızla ekonomik ve sosyal çöküşün eşiğine geldi. Çalışmamızda Maduro dönemi, özellikle son seçimler ve sonrası yaşananlar, ele alınarak Amerikan yaptırımları arifesinde Venezuela’nın son durumu ele alınacaktır.

Kaynak: worldatlasÜlkenin petrol zenginliği birçok kişi tarafından, eski Devlet Başkanı Chavez’in devlet rafinerilerindeki işçilerin grevi sonucu görevden ayrılması, bu ayrılıştan birkaç gün sonra halk tarafından tekrar göreve getirilmesi ve sonrasında ülkenin petrol üretiminin millileşmesi için verdiği mücadele sebebi ile bilinir.   Kanıtlanmış petrol rezervi bakımından dünya sırlamasının zirvesinde bulunan Venezuela, günlük petrol üretiminde ise 11. sıradadır. 300 milyar varil petrol rezervinin yanı sıra 5.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervine de sahiptir. Yaklaşık 31 milyon nüfusa sahip ülkede kişi başı düşen gelir 8 bin dolar civarındadır. Ekonomisi tamamen petrole bağımlı olan ülkenin ihracat gelirlerinin neredeyse tamamı, devlet gelirlerinin ise yüzde 50’si Petrol’den gelmektedir. Petrol fiyatlarındaki düşüşünde etkisi ile ülkenin ekonomisi çökme noktasına gelmiştir. Bütçe açığı ise 2012 yılından sonra hızla artarak 2016 yılında GSYİH’ye oranla yüzde eksi 18’e ulaşmıştır. IMF verilerine göre, ülkenin yıllık gelirleri 2017 yılında yüzde -7.4 azalırken gelecek yılda da yüzde -4.1 azalması beklenmektedir. 2016 yılında ülke ekonomisi yüzde 10 daralmıştır. 2017 yılında enflasyon yıllık yüzde 720 seviyesine ulaşırken 2018 yılı için IMF tahmini yüzde 2068’dir.  Ülkede işsizlik oranı yüzde 18’in üzerindedir. Ekonomik krizin yanında ülkede en büyük sorun temel gıda maddeleri ve ilaç yetersizliğidir.  Ülkede anne-çocuk ölüm oranları her zamankinden daha yüksek seviyelere ulaşmıştır. Üç üniversite tarafından yapılan bir araştırma, katılımcıların yüzde 93’ünün yiyecek almaya paralarının yetmediğini yüzde 73’ününde geçen seneden beri kilo kaybettiğini ortaya koymuştur.

Kaynak: Anadolu AjansıHer ne kadar siyasi tansiyon Maduro’nun göreve geldiği ilk günden beri yüksek olsa da devam eden siyasi gerilimi 2015 seçimlerinden sonra yaşanan temel olaylar ışığında özetlemek yararlı olacaktır. 2015 Aralık ayında yapılan seçimlerde muhalefete karşı ağır bir yenilgi alan Başkan Maduro’nun partisi meclis üstünlüğünü muhalefete kaptırdı. Mecliste çoğunluk için yeter sayısı olan 99 sandalyenin üstüne çıkan muhalefet Maduro’yu başkanlıktan edecek bir referandum düzenleyebilme şansı da dahil ülkede daha önce alınan kararları geri çevirme ve siyasi tutukluları salıverme hakkına da sahip oldu. Seçimlerin ardından Devlet Başkanı Maduro ise seçimi muhalefetin değil karşı devrimin kazandığını söyledi. Mecliste üstünlüğü sağlayan muhalefet referandum kozunu kullanmak için Devlet Başkanı Maduro’nun görev süresinin iki yılını doldurmasının ardından imza toplamaya başladı. Yeterli imza sayısının çok üzerinde bir sayıya ulaşmasına rağmen toplanan oyların çoğunluğu Ulusal Seçim Konseyi tarafından eksik ve hatalı bulunarak geçersiz sayıldı. Muhalefet iki turlu referandum sürecinde ilk tur için topladığı 1.8 milyon oyun 400 binden fazlasını onaylattırıp ikinci tur için gerekli 3.9 milyon oyu toplamaya başlamışken Ulusal Seçim Konseyi 4 farklı eyalette imzalara hile karıştığı gerekçesi ile referandum sürecini 21 Ekim 2016’da durdurdu. 2017 Mart ayında Venezuela Yüksek Mahkemesi, milletvekillerinin 2015 semimlerinde yaşanan usulsüzlüklerde bağlantıları olduğu gerekçesi ile meclisin yasama yetkilerini kendi üzerine aldığını ve milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdığını ilan etti. Muhalefet tarafından bir darbe olarak yorumlanan bu karar, Maduro’nun da isteği ile geri alındı. Devlet Başkanı Maduro Nisan ayında, Bolivarcı milislerin sayısının 100 binden 500 bine çıkarılması planını onayladığını açıkladı. Ülkede devam eden siyasi çekişmeler ve protestolar arasında Devlet Başkanı Maduro, ülkeye barış getireceğini iddia ettiği yeni bir anayasanın yazılması için bir halk meclisi seçilmesini öngören başkanlık kararnamesini imzaladı. Ulusal Seçim Konseyi seçimin Temmuz ayı sonunda gerçekleştirilebileceğini açıkladı. Muhalefet bu sürece Devlet Başkanı Maduro’nun yetkilerini genişletmek ve tüm yetkiyi kendi elinde toplamak amacında olduğunu iddia ederek karşı çıkıyor. Bir adım daha öteye giden muhalefet ise Temmuz ayının başında 7 milyondan fazla kişinin katıldığı gayri resmi bir referandum düzenledi. Referanduma katılan kişilerden yüzde 95’i Devlet Başkanı Maduro’nun yeni bir anayasa için kurucu meclis oluşturma fikrine karşı çıktı.

Kaynak: Anadolu AjansıSiyasi gerilimin yüksek olduğu ülkede toplumsal tepkiler de had safhaya ulaşmış durumda. Venezuela’da neredeyse Maduro’nun seçildiği ilk günden beri devam eden, 2015 seçimlerinden sonra artan ve son üç aydan beri yoğun bir şekilde devam eden sokak eylemlerinde son üç ayda 90’dan fazla kişi hayatını kaybederken 3 binden fazla insan tutuklandı. Haziran ayının sonunda bir polis helikopterini ele geçiren göstericiler Yüksek Mahkemeye ateş açtı. İç karışıklar, gıda ve ilaç yetersizlikler sonucu yaşadığı olumsuzlukların yanına Maduro’nun son kurucu meclis adımından sonra ABD tarafından gelen konulan yaptırımlar da eklendi. ABD yönetimi Venezuela Yüksek Mahkemesinin başkanı ve yedi üyesine ABD’ye giriş yasağı ve bu kişilerin ABD’de bulunan mal varlıklarını dondurulmasını içeren yaptırım kararı aldı. Devlet başkanı yardımcısı ve bazı diğer üst düzey yetkililer için de yaptırım hazırlığında olan ABD’de Devlet Başkanı Donald Trump, Maduro’nun anayasa yazımı için yapılacak seçim için ısrarcı olması halinde “güçlü ve seri ekonomik” yaptırımlar alınacağını söyledi. Beyaz Saraydan yapılan 17 Temmuz’da yazılı açıklamada “ Dün Venezuela halkı demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü tarafında durduğunu güçlü bir şekilde gösterdi. Ancak onların güçlü ve cesur eylemleri diktatör olma hayalleri kuran kötü bir lider tarafından göz ardı edilmeye devam edildi” denildi. ABD yönetimi Venezuela’nın resmi petrol şirketine de bir takım yaptırımlar uygulamayı amaçlıyor.

Kaynak: Anadolu AjansıEkonomisi tamamen petrole bağımlı olan Venezuela’da, Devlet Başkanı Maduro’nun elini güçlendiren etkenler hala bir kısmının desteğini aldığı Venezuela halkı, Yüksek Mahkeme, Venezuela Ordusu ve Bolivarcı milislerdir. Yüksek mahkemenin desteği iktidarını bugüne korumasını sağlamışken ordunun hala yanında olması olası darbe girişimlerinin önündeki en büyük engel olarak durmaktadır. Ancak elindeki döviz biten ülkede temel gıda maddelerinin, ilaç ve sağlık malzemelerinin eksikliği toplumsal tahammülün çok ötesine geçilmiş olduğunu göstermektedir. Kısa zamanda ülkeye ekonomik anlamda bir getiri kazandırılması da, petrolden başka geliri bulunmayan ülke için mümkün değildir. ABD’nin Venezulea devlet petrol şirketine yaptırım uygulaması zaten çökmek üzere olan ekonominin ipini çekmek için yeterli olacaktır. Ülkenin bu yaptırımların altından kalkması azalan petrol fiyatları sebebi ile nerdeyse biten döviz rezervleri yüzünden mümkün görünmemektedir. Ancak Kanada ve Suudi Arabistan’dan sonra petrol ihtiyacının çoğunu Venezuela’dan sağlayan ABD’nin, bu yaptırımların içeriğini sadece bu şirketin yöneticilerine mi yoksa petrol satışına mı uygulayacağı açık değildir. Zira, ABD Körfez rafinerileri bu üç ülkeden aldığı ağır ham petrolü işlemektedir. Bu kararla Venezuela’dan aldığı petrolü, üretimini azaltma kararı alan Suudi Arabistan, boru hattı kısıtlamalarının bulunduğu Kanada, ve üretimin yetersiz ve düşüşte olduğu Meksika ile Kolombiya’dan karşılaması da mümkün görünmemektedir.

Kaynak: Anadolu AjansıDevlet Başkanı Maduro’nun yapmayı hedeflediği seçim, kendisi için yeni bir anayasa yazmaktan daha fazlasını ifade etmektedir. Bu seçim Maduro için iç politika açısından,mevcut siyası ve toplumsal krizde bir zafer kazanarak iktidarını güçlendirmek ve 2019 seçimleri için halk desteğini kontrol etmeyi amaçlarken dış politika açısından kazanılacak zaferle uluslararası toplumdan gelen tepkileri azaltmak ve dış müdahalelere ön almak amacı taşımaktadır. Ancak Amerika’nın kendi rafinerilerini de tehlikeye atarak Venezuela’nın devlet petrol şirketi üzerinde, petrol satışları ile ilgili bir yaptırım kararı alması Maduro hükümeti için geri dönülmez sonuçlar doğuracaktır. Maduro hükümetinin düşmesi ile yerine gelecek hükümetin yapacağı ilk işin ülkenin ihtiyaçları karşılığında sahip olunan petrolü ve ülkenin geleceğini petrol şirketlerine ipoteklemek olacaktır. Ancak Amerika’nın özgürleştirdiği halkları düşündüğümüzde uygulanacak yaptırımlar Venezuela halkının çektiği sıkıntılara ilaç olmaktan çok yenilerinin eklenmesi anlamına gelecektir.

https://stratejikortak.com/2019/01/maduroya-postmodern-darbe-venezuelada-neler-oluyor.html

Arnavutluk’un Demokratikleşme Süreci ve Çin’in Stratejik Yardımı

15. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine giren Arnavutluk, 1912’de bağımsız oldu. II. Dünya Savaşı’nda İtalyanlar tarafından işgal edilen Arnavutluk, Enver Hoca liderliğinde İtalyan ve Almanlara karşı mücadele verdi. Bu savaş sonunda Komünist Partisi’nin yönetimine girdi. Başlangıçta SSCB ile iyi ilişkiler kuran Enver Hoca liderliğindeki Arnavutluk, 1961’de SSCB’den uzaklaştı ve Avrupa’da yalnız kaldı.

Çin, Adriyatik Denizi kıyısında kendisine bir üs verilmesi karşılığında Arnavutluk’a önemli iktisadi yardımlarda bulundu. Bu gelişmeler Arnavutluk’u Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaklaştırdı. Ancak 1976’da Çin Halk Cumhuriyeti’nde başlayan reformlar bu ilişkileri olumsuz etkiledi. Bunun sonucunda Arnavutluk Çin’den uzaklaştı.

İlgili resim
Enver Hoca

Nisan 1985’te Enver Hoca’nın ölümünden sonra Ramiz Alia, Arnavutluk Komünist Partisi liderliğine ve devlet başkanlığına getirildi. Enver Hoca döneminde dışa kapalı bir politika takip eden Arnavutluk, Alia döneminin ilk döneminde aynı politikayı takip etti. Bu yüzden Arnavutluk SSCB’de başlayan değişim rüzgarlarından en son etkilenen devlet oldu.

Balkanlarda ve Avrupa’da meydana gelen gelişmeler üzerine Alia, sosyalist rejimi yumuşatmaya yönelik tedbirler almak zorunda kaldı. 1990 başlarından itibaren Arnavutluk büyük bir değişim içine girerek bir dizi reform yaptı. Ramiz Alia, dış ülkelerle ilişkileri geliştirerek uzun yıllar dış politikaya kapalı olan Arnavutluk’un dış politikasını tamamen değiştirdi. Hükümet, ekonomide liberalleşmeyi kabul ederken dış sermayenin sınırlı bir şekilde ülkeye girmesini kabul etti. Ülkede ilk kez 1992’de iktidar partisinin denetiminde olmakla birlikte çok partili seçimler yapılarak demokrasiye geçiş sağlandı.

çin arnavutluk ile ilgili görsel sonucu

Son olarak 28 Kasım 1998’de referandumla yeni anayasa kabul edildi. 22 Mart 1992’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti birinci parti oldu. Böylece Sosyalist Parti iktidarına da son verilerek Demokrat Parti liderliğinde hükümet kuruldu. Bunun üzerine Ramiz Alia istifa etmek zorunda kaldı ve cumhurbaşkanlığa Demokrat Parti lideri Sali Berişa seçildi. Arnavutluk’un AB ve NATO’ya üyelik görüşmeleri sürmektedir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

DEAŞ’ın Yeni Versiyonu ve Saddam Hüseyin

Irak‘taki en yüksek rütbeli Amerikalı General Stephen Townsend geçtiğimiz günlerde Bağdat‘a bir tüyo verdi. BBC’ye verdiği demeçte Townsend “Şayet DEAŞ 2.0’ın ortaya çıkmasına engel olmak istiyorsak, Irak hükümetinin bazı şeyleri epey farklı şekilde yapmaya başlaması gerekecek” dedi. Townsend’e göre Irak hükümeti “Sünni nüfusa el uzatıp onlarla uzlaşmalı ve onlara Bağdat’taki hükümetin kendilerini temsil ettiğini hissettirmeli”.

Bağdat’a verilen bir ABD tavsiyesi olarak görünen şey, aslında ülkedeki Sünnilere yönelik eski hükumet politikalarının açıktan itham edilmesi anlamını taşıyor. Terörün yeniden baş vermesinin önlenmesi için gereken şey şayet Sünnilere kulak vermek ve uzlaşmaksa, o halde DEAŞ 1.0’ın yaratılmasıyla sonuçlanan şeyin bizzat Şii hükümetin Sünni karşıtı politikaları olduğunu tespit etmeden geçemeyiz.

ABD Şiilerle Sünnilerin arasını açtığını göremedi

Washington’da uzun süredir yerleşik olan görüş, Iraklı Şiilerin Sünni hemşehrilerine karşı tutumunun, terörün yükselişinin bizzat merkezinde yer aldığı yönünde. Fakat ABD’nin savaşın erken safhalarında akılsızlık yaparak Irak’taki dengeyi Şiilerin lehine bozmuş olduğunu idrak etmesi çok zaman aldı.

İç savaşların açtığı yaralar çok yavaş iyileşir. Ancak iyileşme sürecinin başlaması, yeni bir sayfanın açılması ve savaşan hiziplerin arasındaki ilişkilerin yeniden başlatılmasını zorunlu kılıyor. ABD dini ve etnik açıdan çeşitlilik arz eden Irak’ta, benzer çeşitliliğe sahip Lübnan’daki siyasi sistemi kopyalayıp yapıştırdı. Saddam sonrası Irak’ta ABD’nin Lübnan’dan kopyalamadığı yegane şey, ‘genel af’tı. Lübnan hükümeti 1991 yılında, ülkenin 15 yıllık iç savaşının sonlarına doğru ‘genel af’ ilan etmişti. Aflar geçmişin geçmişte kalmasını, kan davalarının ve intikam arayışlarının sona ermesini sağlar.

Yanlış strateji ölmüş el-Kaide’yi canlandırdı

Fakat ABD Irak’ta yeni bir sayfa açmak yerine, İran’dan ilham alan Şiilerin saldırılarıyla karşı karşıya kalan Iraklı Sünnileri arka plana iterek Şii-Sünni çatışmasını körükledi. Şiilerin yönetimi Baasçı yapıdan temizlemesiyle başlayıp bizzat ABD’nin kurduğu ‘Sahva’ isimli Sünni aşiret milislerini tasfiyesiyle biten süreçte Washington’ın yaptığı şey resmen, Şiilerin Sünnileri hedef tahtasına oturtmasına izin vermek oldu. Her bir eylem bir tepki doğurduğu ve Sünnilerin de kaçıp gidecek bir yeri olmadığı için, birçok Sünni el-Kaide gibi gruplara katılmaya başladı. Bu süreç ise ABD’nin Irak’tan çekildiği 2011’in sonları itibariyle yok edilmiş olan bu terör örgütünün yeniden canlanmasıyla sonuçlandı.

Irak savaşının tarihi henüz yazılmadı. Güncel en yaygın anlatıya göre ‘ABD 2003’te ülkeyi işgal ederek bugüne kadar uzanan kanlı bir çatışmanın düğmesine basmış oldu’. Gerçekte olan biten ise bundan biraz farklı.

ABD’nin ‘Birlikleri Artırma’ (Surge of Troops) stratejisi Sünni aşiret savaşçılarının silahlandırılmasıyla birleşince, 2007’de 13 bin 613 olan Iraklı sivil kayıp sayısını 2011’de 3 bin 36’ya indirmeyi başardı. Washington’daki düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) verilerine göre, 2013’te ise bu sayı ani bir yükselişle 9 bin 851’e çıktı.

Irak’ın bozulmasındaki belirleyici faktör

Yaygın inanışın aksine, ABD’nin Aralık 2011’de Irak’tan çekilmesi, Irak’ın güvenliğinin kötüleşmesindeki belirleyici faktör değildi. Belirleyici faktör, daha ziyade Obama yönetiminin Şii Irak hükümetinin Başbakanı Nuri Maliki’ye egemen bir mevkidaş olarak muamele etmesiydi ve bunun anlamı da ABD’nin Sünni müttefiklerinden vazgeçmiş olduğuydu.

Irak’ın petrol gelirlerini ülkede Şii bir hareket kurmak için kullanan Maliki, İran yanlısı Iraklı Şiilerin ‘sağ yanından’ dolanıp arkasına geçmesinden korkuyordu. Yüzlerce Iraklıyı öldürecek ve böylece Maliki’nin ‘istikrarı sağlamış adam’ imajını paramparça edecek intihar bombacılarını komşusu Irak’a göndermesi için, Suriyeli müttefiki Beşşar Esed’e İran onay verdi.

Yaşadığı siyasi kayıpları telafi etmek ve güçlü bir Şii lider olarak sahip olduğu itibarı parlatmak için Maliki, hükümette ya da ABD’nin geride bıraktığı aşiret güçlerinde görevli olan Iraklı Sünnilere büyük bir baskı uygulamaya başladı. ABD güçleri çekilir çekilmez Maliki, terörizm suçlamasıyla, bir Sünni olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin konutunun etrafının sarılması için tanklar gönderdi. Maliki diğer yandan, Sünni bir güç olan Sahva’yı tasfiye etti; liderlerinin peşine düşüp çoğunlukla mesnetsiz terörizm suçlamalarıyla onları yakalattı.

Eski Baasçılar ‘radikal İslamcı’ oldu

Maliki’nin kontrol edilemez iktidarına karşı koyabilecek tek güç olan el-Kaide ülkeden atılmış olduğu için, Iraklı Sünniler kendilerini, saklanacak bir yerleri olmaksızın kaçarken buldular. Saddam rejiminin kadrolarının birçoğu yeniden organize olarak şiddet üreten gruplara dönüştüler. Fakat Baaşçı seküler dünya görüşlerini, yabancı savaşçılar ve bağışçılar için bugün daha pazarlanabilir bir imge olan ‘radikal İslamcılıkla’ değiştirdiler.

Eski Baasçıların Irak el-Kaide’sini ele geçirmesiyle DEAŞ, uluslararası el-Kaide’den ayrıldı. Suriye’de DEAŞ, el-Kaide’nin Nusra Cephesi’ne karşı kanlı savaşlar verdi. Yine Suriye’de, artık DEAŞ liderleri olan Iraklı Baasçılar, Esed’in istihbarat ağıyla ilişkilerini iyi tuttular. Bu gerçek, Esed’le DEAŞ arasındaki ilişkinin düşmanca olmayışını ve DEAŞ bölgesinde üretilen petrol ve gazın Esed rejimine satılmasındaki karşılıklı çıkarı açıklayabilir.

DEAŞ’ın gizlediği Baasçı kimliği

Dünyanın büyük bir kısmı DEAŞ’ı el-Kaide’nin bir uzantısı olarak görse de, ‘radikal İslamcılığın’ esasen, dünyanın ‘DEAŞ’ adıyla tanıdığı örgütün Baasçılığını örten bir ‘süsleme’ olduğunun farkında olanlar sadece Iraklı Şiilerdi. Iraklı yetkililerin yaptığı neredeyse bütün açıklamalarda ve konuşmalarda olduğu gibi, sıradan Iraklıların konuşmalarında da DEAŞ mensuplarına (‘Daeş’in Arapça çoğulu olarak) ‘Baasçı Devâiş’ deniliyordu. DEAŞ’ın kontrol ettiği toprakları idare usulü de, örgütün el-Kaide’den çok Saddam’dan esinlendiği gerçeğini tasdik ediyor.

İlham kaynağı Saddam, el-Kaide değil

Saddam gibi DEAŞ da kontrolü altındaki bölgelerde yaşayanlara seyahat yasağı koydu, uydu antenlerini yasakladı ve devletin ‘İslam Dinarı’nın yerine yabancı para birimi kullananların ellerini kesti. Yine Saddam gibi herkesi ve her şeyi hedef tahtasına koyduğu için, bütün dünyayı milleti aleyhinde komplolar kurmakla suçladığı için, acımasız DEAŞ’ın hiç dostu olmadı.

Son olarak, yine Saddam gibi, DEAŞ da uluslararası bir koalisyonun gazabını celp etti ve bu koalisyon DEAŞ bölgelerine yönelik çok yıkıcı bir hava harekatı başlattı. Bununla birlikte DEAŞ savaşçıları, Saddam’ın savaşçılarının aksine, Irak hükümetinin ve milislerinin ilerleyen güçleriyle çok daha cesurca savaştılar. Saddam’ın savaşçılarının çoğu henüz ilk savaş rüzgarları eserken tabanları yağlamıştı.

DEAŞ’ı zayıflatmanın yolu

Irak ordusunun düştüğü hezimetle DEAŞ’ın Musul’u 2014 haziranında ele geçirmesiyle birlikte, 2010 ve 2011 yıllarında Irak’ı istikrara kavuşturmayı hedefleyen Amerikan planının mimarları yeniden göreve çağrıldılar. Bağdat’ın DEAŞ’ın eline geçme ihtimalini bertaraf etmeye yönelik ABD müdahalesinin önemine Obama’yı ikna etmek için limuzinine gizlice giren ABD eski Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, Kongre’ye hesap verdiği bir oturumda , DEAŞ’ı zayıflatma planının temel taşının Iraklı Sünni aşiretlerle yeniden temas kurulması olduğunu söylemişti. Bu konuda başarısız olunursa, ABD’nin sil baştan yapmak zorunda kalacağını da eklemişti.

İran’ın baskısı altındaki Irak hükümeti, ABD’nin Sünni aşiretlerle yeniden temasa geçmesine veya onları silahlandırmasına asla izin vermedi. Tahran’a selefinden daha yakın olan Başbakan Haydar İbadi, Washington’dan Iraklı Sünnilere yönelen her türlü desteğin Irak hükümeti üzerinden verilmesinde ısrarcı oldu. Obama nükleer anlaşma için İran’la flört ederken, Washington Iraklı Sünnileri yüz üstü bıraktı. Bu arada İran yanlısı Şii milisler Sünni kasabaları ve köyleri harap etti, sivillere zulmetti ve hatta Saddam’ın Tikrit’teki türbesinin yıkıntılarına dahi ateş ettiler. Bütün bunlar Irak’ın DEAŞ’a karşı yürüttüğü savaşın, terörle mücadeleden çok, Şiilerin Sünnilerle eski hesaplarını görmesi olduğu izlenimini veriyor.

Saddam’ın devrilmesinin ardından İran ve Iraklı Şiiler intikam hisleriyle Irak’ın Sünnilerini hedef almaya başladı. Böylece eski ve kısır şiddet döngüsünü sürdürmüş oldular. Irak’taki bu Şii-Sünni kan davasının son raundu, Şiilerin DEAŞ topraklarını yeniden ele geçirmesi oldu. Eğer tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da intikamın eski yaraları asla iyileştirmediği, onları yalnızca derinleştirdiği ve gelecekte artarak yaşanacak şiddete zemin hazırladığıdır. Bu yüzden Townsend Iraklı Şiileri Sünnilere daha farklı davranmaya davet etti. Şiilerin Townsend’in tavsiyesine kulak asıp asmayacağı ise cevabı henüz alınmamış bir soru.

Kaynak: AA