Pasifik’te Yeni Satranç Tahtası: Guam Adası

Pasifik Okyanusu açıklarındaki “Guam Adası”nın adı bu günlerde tatil cenneti olmasıyla değil, savaş cehennemi olabileceği ihtimali ile duyuluyor. Kim Jong ve Trump’un yeni satranç tahtası Guam Adası mı olacak?

Kuzey Kore’de uzun zamandır devam etmekte olan nükleer füze programı nedeni ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ülkeye yeni yaptırımlar uygulamaya başladı. Diğer taraftan programlarına devam eden ve ABD’yi tehdit eden Kuzey Kore’ye, ABD Başkanı Donald Trump da sert çıkışlarda bulunmaktadır ve hatta nükleer denemelere son verilmemesi durumunda Kuzey Kore’ye “dünyanın daha önce hiç görmediği büyüklükte bir ateş ve öfkeyle karşılık vereceğini” duyurmuştur.

Bu açık tehdit ise Kuzey Kore tarafından ABD kontrolünde bulunan Guam Adası açıklarına orta-uzun menzilli “Hwasong-12” füzelerinin fırlatılması için yeni bir programın hazırlandığı açıklandı.

Guam Adası’nın stratejik önemi nedir ve nerede bulunmaktadır?

Kuzey Kore – Guam Adası
  • Pasifik Okyanusunun güneyinde yer Guam Adası ABD’nin en batısındaki toprak parçası olmakla birlikte , eyalet veya devlet statüsüne sahip değil.
  • Ada nüfusunun yüzde 40 civarı Kamorro etnik grubundan  gelen yerlilerden oluşuyor ve günümüze kadar İspanya, Japonya ve ABD yönetimleri tarafından işgal edildi.
  • Guam Adası ile Kuzey Kore arasındaki mesafe ise uçuş süresi ile yaklaşık 4 saat sürüyor.
  • 545 kilometrekare alana sahip adanın yüzde 30’dan fazla alanını askeri üsler oluşturuyor.  ABD’nin Andersen Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri‘ne ait olan üssün temelleri 2010 yılında atıldı. 12 miyar dolara mal olan üste, uçak gemileri için bir liman, füze savunma sistemleri, tatbikat sahaları, büyük bir uçak pisti, 100 bin bomba ve füze, 250 milyon litre yakıt bulunduruluyor.
  • ABD ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batı Pasifik’teki en büyük askeri yatırımı kabul edilen üs konumunda. 25.000 ABD askerinin bulunduğu kuzeydeki Japonya/Okinawa’ya kıyasla, Guam’ın askeri personeli şarta bağlı olarak 6000’in biraz altındadır fakat Okinawa’da bulunan askeri mürettebatın 19,000 kadarının Guam’a taşınması yönünde bir tasarı mevcut.
    Trump vs Kim Jong

    Kuzey Kore cephesinden yapılan “Guam adası açıklarında nükleer füze deneme yapılacağı” açıklamasının ardından, ABD’nin adada kırmızı alarm verdiği ve güvenlik önlemlerini artırdığı belirtiliyor.

    Gülay Kulaklı

    StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Hedefteki İsim: Hakan Fidan

Yazılarımı takip edenler güncel siyasi meselelerden her zaman uzak durduğumu ve tek referans noktamın hamiyyet olduğunu iyi bilirler. Diğer arkadaşlarım gibi her konuda bilgi sahibi olup analiz yapabilecek, güncel her mesele hakkında yüksek düzeyde akademik çalışmalar yapacak kapasitede biri olmadığımdan da sadece gönül vermiş olduğum istihbarat alanında amatör düzeyde yazılar yazdım. Analizi hiçbir zaman ben yapmadım, sadece sizlerin analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefledim. Son zamanlarda, daha doğrusu son yıllarda planlı bir şekilde yıpratılmaya çalışılan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en hayati ve onurlu kurumlarından biri olan MİT ve özelde Hakan FİDAN meselesi hakkında olacak bu yazım. Her zaman olduğu gibi; aktarması benden, analizi sizden…

Yazıma Hakan Fidan ile alakalı bir anımla başlamak istiyorum. Üniversite yıllarımda Ankara’da bir istihbarat seminerine katıldım. Seminerde emekli bir MİT mensubundan HUMİNT dersi aldım. Emekli bir MİT ajanının Kosova anısı adlı yazımda bahsettiğim, hatırasıyla bizi güldüren kişiydi bu… Ders bittikten sonra hoş bir sohbet ortamı oldu. Ben de fırsattan istifade “Sayın Müsteşarımız Hakan Fidan’ın teşkilatı çalıştırma tarzı hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sordum. Dudaklarını büktü ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle. Sonra ağzından şu kelimeler döküldü;

“Hakan Bey teşkilatı mahvetti. Teşkilat içinde huzurlu bir çalışma ortamı kalmadı. Her yeri, herkesi darmadağın(!) etti.”

O güne kadar Sayın müsteşarımızı ve teşkilatımızı sıradan bir vatandaş olarak eldeki imkânlar ölçüsünde takip eden biri olarak bu cevabı beni şaşırtmıştı. Hiçbir karşılık veremedim, cevabınız için teşekkür ederim anlamında gözlerimi hafifçe kısarak kafamı önüme eğdim.

Aramızdaki bu konuşma yıllarca hafızamdaki yerini korudu. Aslında mesele çok basitti. Teşkilatımızın tarihini biraz göz önüne alınca Sayın Hakan Fidan’ın aslında ne yaptığı ortaya çıkıyordu. Bugüne kadar onlarca farklı kliğin kurum içindeki savaşları, birbirlerinden istihbarat saklamaları, devletin farklı istihbarat birimlerinin birbirlerine karşı espiyonaj ve kontrespiyonaj faaliyetleri yürütmeleri, birbirlerine servis ettikleri bilginin istihbarat terminolojisindeki ifadesiyle “gürültüden” ibaret olması vs…

İşte Hakan Fidan bu kliklere prim vermemişti. O yüzden Hakan Fidan’dan umduğunu bulamayanlar sayın müsteşarımızı MİT’i “darmadağın etmek” ile suçluyorlardı. Hatırlarsanız, FETÖ’nün MİT tırlarına düzenlediği alçakça operasyonda teşkilat içindeki klikler suçu birbirine atmıştı. Kimi operasyonu teşkilat içindeki “Aydınlıkçı” kesim yaptı diyor, kimi “Kemalist” kliği suçluyor, kimi doğrudan devletimizi terör destekçisi olmakla suçluyordu. Uyumanın işkence olduğu zamanlardı…

Tırlara operasyon haberini alınca evde duramadım. Sinirimden dışarı fırlayarak sokakta yürümeye başladım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi! Kafamda Ankara’da emekli MİT mensubundan duyduğum sözler yankılanıyordu. İşte o zaman resim kafamda netleşti.

Hakan Fidan Döneminde İstihbarat Sistemimiz

Sayın Hakan Fidan döneminde 7 Şubat MİT krizi, MİT tırları operasyonu, 17-25 Aralık operasyonu, 15 Temmuz darbesi ve diğer birçok hadise yaşandı. Ancak bana Hakan Fidan dönemi ile alakalı olarak en önem verdiğin hadiseler nelerdir diye soracak olursanız şu şekilde sıralayabilirim;

Resmi Gazete’nin 04.03.2010 tarihli nüshasında 5952 sayılı kanun yayınlanmıştır. Bu kanunla KDGM kurulmuştur. Hemen akabinde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Mayıs 2010’da Brezilya’ya giderken şu beyanatı vermişti; “MİT’in birinci derece ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.”

Daha önceki yazılarımdan birinde de bahsettiğim üzere Hakan Fidan göreve gelmeden önce, ama özellikle de Sayın Fidan döneminde istihbarat sistemimizde önemli değişiklikler göze çarpmaktadır. Bizler ne yazık ki istihbaratın sadece magazinsel boyutuyla ilgilendiğimiz için bunlar gözden kaçmaktadır. Şöyle ki, 2006 yılında Başbakanlı Güvenlik İşleri Başkanlığı genel müdürlük statüsüne dönüştürülmüştür. 2010 yılında 5952 sayılı kanun ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kurulmuştur. Nisan 2014’de 6532 sayılı kanun ile MİT bazı alanlarda daha güçlü bir hale getirilmiştir.

2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 4. maddesine 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen “h” bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Madde metni şu şekildedir:

  • h) (Ek: 17/4/2014-6532/1 md.) Dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek.

Yine 6532 sayılı Kanunu’nun 12. Maddesi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na eklenen madde ile Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu oluşturulmuştur. MİT’in konuya bakışı da şu şekildedir; “MİT hâlihazırda, ülkemizin hukuk sisteminde kamu idarelerinin tabi olduğu tüm denetim mekanizmalarına tabidir. 6532 sayılı düzenlemeyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde ilk defa MİT’in millet iradesinin doğrudan temsil edildiği TBMM tarafından denetlenmesinin önü açılmaktadır. TBMM bünyesinde kurulacak olan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ile demokratik ülkelerde mevcut olan önemli bir mekanizma ülkemize de kazandırılmaktadır. MİT Müsteşarı’nın oluşturacağı bir Komisyon tarafından Teşkilat uhdesindeki bilgi ve belgelerin kullanıma ve paylaşılma açılmasının ve bunların akademik çalışmalar ile her türlü yayın ve edebi eserde kullanılmasının da önü açılarak tarihe tanıklık edilmesi açısından önemli bir gelişmeye imza atılmıştır.”[1]

Ayrıca yine kanun koyucu, 6532 sayılı kanun ile 2937 sayılı kanuna şu maddeyi eklemiştir:

MADDE 3) 2937 sayılı Kanunun 6’ncı maddesinin………….onuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

1-d) Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.[1]

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu yasa değişikliğine bakış açısı şu şekildedir: “Dünyanın hemen her bölgesinde istihbari faaliyetler gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ile yürütülmektedir. Bu gizliliğin sağlanmasında istihbari faaliyetlerde görevlendirilenlerin güvenlikleri önem taşımaktadır. Bu kapsamda 6532 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemeyle istihbari faaliyetlerde görevlendirilen şahısların, kimliklerinin değiştirilmesi gibi deşifre olmalarını önleyici tedbirlerin alınabilmesine imkân sağlanmıştır. MİT’in önleyici istihbarat kapasitesinin yapılan kanuni düzenlemeler ile artırılması, toplumun huzur ve güvenliğine yönelebilecek tehditlerin büyümeden engellenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.”[2]

Bütün dünyada değişen istihbarat konsepti ile istihbarat teşkilatları akademileşme yoluna gitmişlerdir. 2008 yılında MİT bünyesindeki reorganizasyon çerçevesinde tüm dünyada olduğu gibi bizde de bu konsept benimsenmiş ve çalışmalar başlamıştır. Ayrıca yine 2008 reorganizasyonunda, istihbarat biliminde benim de en çok önem verdiğim “Açık Kaynak İstihbaratı” alanına ilişkin olarak, Açık Kaynak İstihbaratı Dairesi kurulmuştur.

 İstihbaratla alakalı olarak özel üniversitelerde yüksek lisans programları açılmaya başlanmıştır. Ayrıca malumunuz üzere Milli Güvenlik Üniversitesi kurulmuştur.

 Bu dönemde istihbarat teşkilatımız üniversiteler ve diğer sivil oluşumlarla daha çok işbirliği içine girmiştir. Maalesef halkımızın zihninde yanlış olarak şekillenen “ajanlık” faaliyetlerinin yanında akademik çalışmalara daha da ağırlık verilmiştir. Tüm dünyada sistem böyle işlemektedir zaten. Mesela ben olsam TRT World gibi kurumlarla ve çalışanları ile çok çok sıkı işbirliği yaparım. Bu gibi alanlar çok daha verimli şekilde değerlendirilmeye başlanmıştır Sayın Fidan döneminde.

Ne anlatmaya mı çalışıyorum? İstihbarat sistemimizde önemli bir gelişme sürecindeyiz. Bir nevi “sessiz bir devrim”… Bu süreç 2006 yılı sonrası başladı ve halen daha hız kesmeden devam etmektedir. Tüm anlattıklarım çerçevesinde sizce asıl hedef Hakan Fidan’ın şahsı mı, yoksa istihbarat sistemimizdeki gelişme ve millileşme süreci mi? Takdir siz değerli okuyucunundur…

Aziz Türk milletinin sizler gibi feraset sahibi vatandaşlarına her şeyi açık açık yazmaya gerek yok aslında. Tarihe not düşmek olsun bizimki…

Dışişlerindeki dinleme hadisesi olsun, MİT tırları hadisesi olsun, 15 Temmuz darbesinde teşkilatımızın eksiklikleri olsun, bunlar elbette ki eleştirilebilir. Ama teşkilatımızı eleştirirken benliğimizi de unutmamamız gerekir. TSK ve EGM bu aziz milletin yumruğudur, asla mazlumun başını ezmeyen, dosta güven veren düşmana korku salan yumruğu. Mensubu olduğum yargı sistemi ise halkın ortak vicdanıdır. MİT de bu aziz milletin ortak aklı ve zekâsıdır.

Sayın Müsteşarımız ve Milli İstihbarat Teşkilatımız hakkında herkes her şeyi söylüyor bu ülkede. CIA veya MOSSAD bir operasyon yapınca “Vay be adamlara bak ne operasyon yapmış” diyenler, aynı operasyonel kabiliyete MİT erişince akıl almaz bir biçimde kendi teşkilatını terör destekçisi olmakla suçlayabiliyor. Bu yetkiler çok fazla değil mi, teşkilat gereğinden fazla güçlü hale getirilmedi mi diyebiliyorlar…

FETÖ’cü vatan hainleri bu ülkenin müsteşarı hakkında “Humeyni’nin özel yetişmiş ajanıdır” iftirasını atarken, ABD’nin YPG’ye açık açık silah ve destek vermesini görmezden gelip MİT’i terör destekçisi olmakla suçlarken bir vatan evladı da çıkıp demiyor ki; “Behey densizler, haddinizi bilin, bahsettiğiniz kişi ve kurum Aziz Türk Milletinin bürokratı ve kurumudur!”…

Bu yazı sitede yazdığım son yazıdır. Galiba bu yüzden bu kadar şahsi bir yazıyı siz değerli okuyucuya sunma cesaretini buldum kendimde. Yine de bunun için affınıza sığınıyorum. Bugüne kadar yazılarımı takip eden, bana mesajlar yollayan tüm okuyucularımıza gönülden teşekkür ediyorum. Amacım hiçbir zaman bir yere kazık çakmak, sitemizi atlama tahtası olarak kullanarak reklam yapmak ya da kişisel düşüncelerimle sizlere yön vermek değildi. Herkes sevgilisinin verdiği gülü kurutup saklarken, MİT kampının bahçesinden kopardığı karanfili 10 yıldır cüzdanında taşıyan bir genç olarak amacım, bu alanı biraz olsun konuşulabilir hale getirmek ve bu alanda bilimsel çalışmalar yapmak isteyen gençlere referans noktası verebilmekti.

Yazılarımda siyaset yapmadım, kimseye laf atmadım yahut yaranmaya çalışmadım, yalnızca milli çizgide durmaya gayret ettim. Çünkü siyasi görüşümüz ne olursa olsun en büyük ortak paydamız her daim vatandır. Önceliğim hiçbir zaman akademik camia olmadı, hep halkı önemsedim, halk için yazdım, halkın ağzıyla yazdım. Çünkü bu devleti ayakta tutan şeyin yüksek düzeyde akademik çalışmalardan ziyade, Aziz Türk Milletinin iman ve feraseti olduğuna inandım. Yine de akademisyen unvanı taşıyan insanlardan dahi yemediğim laf kalmadı. Benim hepsine hakkım helaldir, sizler de hakkınızı helal edin. Son sözüm de şu olsun; “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” Saygılarımla…

https://stratejikortak.com/2020/02/mit-fidan-basdumenci-operasyonu.html


[1] 6532 Sayılı “Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, madde.3

[2] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

[1] http://www.mit.gov.tr/2937.html, (25.03.2015 Tarihinde Erişilmiştir)

Türkiye S-400 Füzelerini Almalı Mı?

Yıl 2030’un ikinci çeyreği ve ilk 100 yılını tamamlamış olan Türkiye Cumhuriyeti başına gelebilecek en kötü senaryo olan iç savaşa girmiş durumda. ABD ise her zaman olduğu gibi dünyanın jandarmalığına  devam etmekte ve Türkiye’deki iç savaşa müdahale etmek üzeredir. Demokrasi ve İnsan hakları üzerine konuşma yapmakta olan ABD başkanı David David, BM güvenlik konseyinden çok hızlı bir şekilde Türkiye’ye önce ekonomik yaptırım ardından askeri müdahale kararını Rusya ve Çin’in çekimser oylarına rağmen çıkarmıştır.

Bir yandan Türkiye’deki iç savaşı bitirmek isteyen ABD, envanterinde bulunan savaş gemilerinden ikisini Ege ve Akdeniz’e yollamış durumda, NATO’dan çıkmış veya çıkarılmış olan Türkiye ise eski müttefikinin bu kararına karşılık olarak imkanı dahilinde askeri önlemler almakta. Ve Türkiye hiçbir devletin kendi içişlerine müdahale hakkı olmadığını belirtmektedir. ABD ise Türkiye’nin bu cevabını dikkate bile almamış, Ege ve Akdeniz’e konuşlandırdığı savaş gemilerinden Türkiye’deki askeri hedeflere 232 adet Tomahawk Kruz füzesi fırlatmış ve bu saldırı sonucunda 2000 den fazla kahraman Türk askeri şehit olmuş ve 70 in üzerinde savaş uçağı kullanılamaz hale gelmiştir.

Hiçbir şekilde başımıza gelmesini bile hayal etmek istemediğimiz bu senaryoya karşı hazırlıklı mıyız? ABD veya herhangi başka bir devletin olası Türkiye saldırısına karşı bizi koruyacak bir hava savunma sistemimiz var mı? Ya da Türkiye böyle bir savaşa gerçekten hazırlıklı mı? Olamaz demeyin. Böyle bir senaryonun gerçek olma ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundayız.

S400 Hava savunma füzeleri

Daha bir hafta önce ABD’nin küresel gücünü ve düzenini koruyabilmek için yukarıdakine benzer bir senaryo hazırlamıştır. Ve olası sonuçları üzerinde analiz yapılmıştır. Ne yazık ki Türkiye’nin şu anda böyle bir saldırıyı engelleyebilecek bir hava savunma sistemi bulunmamaktadır. Türkiye’nin S-400 alımı ister istemez ABD’yi veya başka herhangi bir ülkeyi caydıracaktır. Önceki yazım “S-400 Hava Savunma Füzeleri İşe Yarıyor Mu?” da ABD’nin Suriye hava saldırısını gerçekleştirmesinden hemen sonra kaleme alınmış ve S-400 ün teknik kapasitesini detaylıca anlatmıştım.

Bağımsız bir askeri teknolojiye sahip olmak bir ülkenin ulusal egemenliğini ve çıkarlarını korumaya yönelik çok önemli bir hedeftir. Nitekim NATO’nun Rus sistemleriyle entegrasyon olmayan askeri teknolojisine rağmen Yunanistan, Rusya’dan S-300 hava savunma sistemini almıştır. Bu açıdan Türkiye’nin S-400 sistemlerini alması NATO açısından bir sakınca oluşturmamalıdır. Çünkü Yunanistan örneği mevcuttur.

Tüm bu olasılıklar düşünüldüğünde Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kendisinin korumasının nedenli önemli olduğunu görmekteyiz. Ve şu anda müttefikimiz olduğunu düşündüğümüz devletlerin ileride düşman olabilme ihtimalini de düşünerek ona göre hareket etmeliyiz. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın almasını kesinlikle destekliyorum.

Mehmet Fehmi Karadağ

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Chavez’den Maduro’ya: Venezuela’da Neler Oldu?

Hugo Chavez’in 2013’te hayatını kaybetmesinden sonra herkesin sorduğu tek soru şu oldu: Venezuela’da neler oluyor?

Maduro’nun iktidara gelmesinin ardından devam eden süreçte muhalifet güç kazandı, ekonomi dibi gördü.

ABD’nin ambargo kararı, Kurucu Meclis, darbe girişimi… İşte Chavez’ten 6 Ağustos 2017 darbe girişimine kadar olan süreç…

Hugo Chavez 1999’da iktidara geldi

Hugo Chavez, 1998’deki devlet başkanı seçimini yüzde 56 oy oranıyla kazandı ve Şubat 1999’da hükümete geldi. Bolivarcıların da desteğiyle kötü bir ekonomiyi devrelan Chavez halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle yönetime geldi. İlk işi yeni anayasa hazırlamak oldu. Chavez bunu yaparken Maduro gibi kendi kararıyla değil, halkın büyük desteğini alarak gerçekleştirdi. Ekonomik sıkıntıların üstünden gelen Chavez, radikal politikalar ile ABD’ye karşı politika izledi.

Kanser hastası olan Chavez hayatını kaybetti

Ücretsiz sağlık hizmetleri ile birlikte konut ve eğitim imkanı sağladığı yoksul halk tarafından sevilen Hugo Chavez, yoksulları görmezden geldikleri gerekçesiyle kilise liderleriyle de çatıştı. 2011’de kanser olduğu açıklanan ve Küba’da gördüğü tedavi sonrasında iyileşen Chavez, 2012’de girdiği son seçimi de kazanarak dördüncü kez Devlet Başkanı seçildi.

Kendisine bir şey olması halinde yerine o zamanın Devlet Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Nicolas Maduro’nun geçmesini isteyen Chavez, 5 Mart 2013’te başkent Caracas’ta hayata gözlerini yumdu.

‘Chavez’in mirasçısı’ Maduro Venezuela Devlet Başkanı oldu

Liseden sonra eğitimine devam etmeyen Maduro, Caracas Metro Sistemi çalışanlarını temsil eden sendika için çalıştı. Bazı çevreler tarafından “üniversite eğitimi olmayan bir kamyon şoförü olduğu için” eleştirilen Maduro, Chavez’in en güvendiği adamların başında geliyordu. Chavez Maduro’yu “devrimci, gençliğine rağmen muazzam tecrübeleri olan, büyük bir fedakarlık ve çalışma kapasitesiyle en zor durumların dahi üstesinden gelebilecek bir adam” olarak nitelemişti.

50 yaşındaki Maduro, Chavez’in ölümünün ardından düzenlenen seçimlerde oyların 50,8‘ini alarak yeni devlet başkanı oldu. Maduro’nun rakibi, muhalefet partisi lideri Henrique Capriles ise oyların yüzde 49,1’ini aldı.

Muhalefet 16 yıl sonra ilk kez seçim kazandı

6 Aralık 2015’te seçimlerde 167 sandalyenin olduğu parlamentonun 112’sini kazanan muhalifet, Chavez’in iktidara geldiği 1999 yılından beri ilk defa bir seçim kazandı. Başkan Maduro’nun ikinci seçimini kaybetmesi, halkın Maduro’ya olan desteğinin azaldığının göstergesi olarak kabul edildi.

112 sandalye kazanan merkez ve muhafazakâr partilerin ittifakı Demokratik Birlik Masası (MUD) sürpriz zaferinin en önemli nedeni olarak ülkedeki yüksek enflasyon ve temel tüketim ürünlerindeki kıtlık gösterildi. Hatta Maduro seçim sonrasında “Ekonomik savaş şimdilik kazandı, ülkemizdeki modeli zayıflatma stratejisi kazandı” dedi. Seçim sonuçlarını tanıyacağını açıklayan Maduro mücadelenin muhalefete karşı değil, “Anti Bolivarcılığa” karşı olduğunu ilan etti.

Dünyanın en büyük petrol üreticileri arasında yer alan ancak petrol fiyatlarındaki düşüşten sonra ekomomisi büyük yara alan Venezuela’da durum git gide kötü bir hal aldı.

Protesto gösterileri başladı, onlarca kişi öldü

Aylardır devam eden gıda sıkıntısı ve hiperenflasyon beraberinde şiddet ve yağmalama olaylarını getirdi. ABD ile Avrupa ülkelerinin desteğinin alan muhalefetin seçim kazanmasının ardından Maduro daha sıkı politikalar izlemeye başladı. Hükümet, bazı muhalefet liderlerini ABD ile birlikte rejim değişikliği yapmak için ülkeyi karıştırmakla suçlarken, protesto gösterileri artarak devam etti.

Protestoların birinci ayında 1 Mayıs’ta Başkan Maduro “barışın yeniden tahsisinin tek yolu” olduğunu söyleyerek, yeni anayasanın yazılmasına karar verdiğini açıkladı. Bu muhalefetin düzenlediği protestoları daha da alevlendirdi.

Bu zamana kadar süren protestolarda 100’den fazla kişinin yaşamını yitirdiği bildirildi.

CIA, Venezuela’da hükümeti devirmeye çalıştığını itiraf etti

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Michael Pompeo, Venezuela hükümetini devirmeye çalıştıklarını ‘üstü kapalı’ bir şekilde itiraf etti. Bir düşünce kuruluşunda düzenlenen konferansta konuşan Pompeo, Venezuela’da bir geçiş olabileceği konusunda umut dolu olduklarını ve CIA’nın bölgedeki dinamikleri ‘anlamak’ için elinden gelenin en iyisini yaptığını söyledi. Ülkedeki durumu Meksika ve Kolombiya hükümetleriyle de görüştüğünü ifade etti.

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Michael Pompeo

Gündeme bomba gibi düşen olay sonrası çarpıcı bir açıklamada bulunan Maduro, “Umutsuz olduklarını biliyorum, çünkü Meksika sadece beş yıllık petrole sahip, petrolü tükendi. Kolombiya’nın 6 yıllık petrolü kaldı ve Venezüella’nın petrolünün müttefikleri oligarşiler ile emperyalizme ait olduğuna inanmak istiyorlar” diyerek ülkesine yapılan müdahalelerin petrol için olduğunu işaret etti.

30 Temmuz’da Kurucu Meclis seçimi yapıldı

Genel olarak anayasa yapmak ya da uyarlamak gibi amaçları olan Kurucu Meclis’in kurulması için 30 Temmuz’da seçim düzenlendi. Anayasanın yazılması için oluşturulacak Meclis seçimlerinin galibi Maduro oldu. Meclis’in 364 üyesi, kayıtlı seçmenlerin kullanacakları oylara göre belirlendi. Kalan 181 üyesi ise emekliler, yerliler, iş dünyası, köylüler ve öğrenciler gibi grupların oluşturduğu yedi sosyal kesimin üyeleri tarafından seçildi.

ABD Venezuela’ya ambargo kararı aldı

ABD Hazine Bakanlığı, 30 Temmuz Kurucu Meclis seçiminden sonra Venezüela Devlet Başkanı Nicolas Maduro hakkında yaptırım kararı aldı. ABD vatandaşlarının ve ABD’li şirketlerin Maduro’yla ticari ilişki kurmasını yasakladı.

6 Ağustos 2017 – Ülkede ‘darbe girişimi’ yaşandı

Silahlı bir grup askeri üniformalı kişinin Carabobo eyaletinde kalkışma başlattıklarını açıklayan bir video yayınlamalarının ardından ordu harekete geçti. Videoda, kendini Yüzbaşı Juan Caguaripano olarak tanıtan bir kişi, başkaldırı çağrısına uymayan birimlerin askeri hedef olarak belirleneceğini kaydetti. Daha önce Başkan Maduro’nun yanında olduklarını açıklayan Venezuela ordusu ve istibarata bağlı güçler derhal harekete geçti ve girişim ‘tam olarak başlamadan’ püskürtüldü.

Venezuela Savunma Bakanı Vladimir Padrino Lopez, askeri üsse saldıran küçük grubun, aralarında ordudan uzaklaştırılmış bir teğmenin dışında, asker üniforması giymiş sivillerden oluştuğunu açıkladı.

Venezuela’da 2002’de de bir darbe girişimi yaşanmış; halkın müdahalesi sonucu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

CIA’in daha önce dünyanın dört bir yanında ve bazı Güney Amerika ülkelerinde de yönetimleri devirmek için ekonomik veya askeri darbelere destek verdiği biliniyor.

Küresel Petrol Pazarı ve Güç Dengesi

Küresel petrol rezervleari son 20 yılda yaklaşık 600 milyar varil arttı.

 

Venezuela’da Batının ‘Sivil Eylem’ Dediği ‘Darbe Girişimi’ Bastırıldı

Venezuela‘da Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı muhalefetin sürdürdüğü protestolar devam ederken ülkede ilginç gelişmeler yaşanıyor.

Silahlı bir grup askeri üniformalı kişinin Carabobo eyaletinde kalkışma başlattıklarını açıklayan bir video yayınlamalarının ardından ordu harekete geçti. Videoda, kendini Yüzbaşı Juan Caguaripano olarak tanıtan bir kişi, başkaldırı çağrısına uymayan birimlerin askeri hedef olarak belirleneceğini kaydetti. Daha önce Başkan Maduro’nun yanında olduklarını açıklayan Venezuela ordusu ve istibarata bağlı güçler derhal harekete geçti ve girişim ‘tam olarak başlamadan’ püskürtüldü.

Bazı uluslararası medya organları olayı “anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi için başlatılan sivil ve askeri bir eylem” olarak görürken, sosyal medyada kullanıcılar yaşanan olayı ‘ABD destekli bir darbe girişimi’ olarak yorumladı.

Öte yandan iki gün önce öğle saatlerinde Başsavcılığın etrafı askerlerce sarılmış ve ardından Cuma günü kurulan Kurucu Meclis tarafından Başsavcı Luisa Ortega görevinden alınmıştı. Başsavcı Ortega Başkan Maduro’ya karşı oluşan muhalefet cephesinin en önde gelen isimlerindendi.

Yaklaşık bir hafta önce de ev hapsinde tutulan Venezuela muhalefet liderleri Leopoldo López ve Antonio Ledezma gözaltına alınmıştı.

Yazarlarımızın “Venezuela’da Neler Oluyor?” ve “Venezuela: Petrol Demokrasisinin Son Kurbanı” başlıklı yazılarına da göz atabilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Rakka Operasyonu Son Durum Haritası (Ekim 2017)

IŞİD’in Suriye’deki başkenti konumundaki Rakka’nın kuzeybatı ve kuzey kırsalında ilerleyen ABD destekli YPG güçlerinin “Fırat’ın Gazabı Operasyonu” sürüyor. Şehrin batı ve güneyinde ilerleme kaydeden örgüte destek veren savaş uçaklarının, IŞİD’in savunma hattını kırmaya yaklaştığı belirtiliyor. Son haftalarda YPG’nin ilerleyişinde yavaşlama olduğu gözlemlense de; ABD’nin, 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu örgütü bir ordu haline getirdiği yorumlarında bulunuluyor. Rakka’da güncel son durum haritaları…

Rakka’da Son Durum [TIMELINE]

17 Ekim 2017: Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, 2014’te IŞİD’in eline geçen Rakka kentinin ABD destekli YPG unsurları tarafından tamamen kontrol altına alındığını duyurdu. Ancak yerel kaynaklar küçük bir bölgede de olsa IŞİD varlığının tamamen silinmediğini söylüyor.

Rakka son durum haritası (17 Ekim 2017) – Siyah: IŞİD

8 Ekim 2017: Rakka’nın yüzde 80’inin ABD destekli YPG tarafından ele geçirildiği bildirildi. (Kırmızı alan: IŞİD tarafından kontrol edilen bölgeler)

Rakka haritası – 8 Ekim 2017

4 Eylül 2017:

Rakka savaş haritası (4 Eylül 2017)

4 Ağustos 2017:

Rakka Son Durum Haritası (4 Ağustos 2017) – Kaynak: SuriyeGundemi.com

26 Temmuz 2017:

8 Temmuz 2017: 

18 Haziran 2017: Tabka’da ilerleyen rejim güçlerinin güneye inmeye çalışan YPG’yi vurmasının ardından ABD öncülüğündeki koalisyon rejime bağlı savaş uçağını düşürdü. Rejime bağlı birliklerin bölgede YPG’yi kuşatarak Deyri Zor’a ulaşmayı hedeflediği bildiriliyor. (harita: 17Haz)

13 Haziran 2017:

Suriye’de ABD hava kuvvetlerinin desteğiyle Rakka’da DEAŞ’la çatışan terör örgütü PYD/PKK, merkezin 1,7 kilometre yakınına sokuldu. PYD/PKK, ABD’nin hava şemsiyesiyle ilerlediği bölgede, kent merkezini kuzey, kuzeybatı ve kuzeydoğudan çevrelemiş durumda.

12 Haziran 2017: 

SDG-YPG-ABD, Rakka’ya güneydoğu ve kuzey batıdan ilerliyor.

8 Haziran 2017:

6 Haziran 2017:

YPG şehrin doğusundan ilerleyerek bazı bölgeleri ele geçirdi.

Operasyon başlamadan hemen önce (6 Haziran): 

Tabka’nın alınmasıyla birlikte Rakka’nın kırsal bölgelerini ele geçiren çoğunluğu YPG’den oluşan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), büyük Rakka operasyonunun bugün itibariyle başladığını duyurdu. Başbakan Binali Yıldırım, operasyonun 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece başlatıldığını ifade etmişti.

Rejim güçleri Rakka’ya ilerlerken, bölgede son durum haritası şöyle;

25 Mayıs 2017: Tabka’nın alınmasının ardından Rakka’nın kuzeyinde ilerleyişini sürdüren ABD öncülüğündeki PKK’nın Suriye kolu YPG, şehir merkezine çok yaklaştı.

10 Mayıs 2017: 50 günün ardından kırsal dahil Tabka’nın tamamen alındığı belirtildi.

Rakka ve Tabka’da son durum haritası – 10 Mayıs 2017

2 Mayıs 2017: Tabka’nın yüzde 95’inin IŞİD’den alındığı bildirildi.

25 Nisan 2017: ABD öncülüğündeki SDG çatısındaki YPG’nin IŞİD’e karşı ilerlediği Rakka’nın güneybatısındaki Tabka ve Rakka’da son durum…

23 Nisan 2017: Rakka ve Tabka hattının genel durum haritası…

 

22 Nisan 2017: ABD ve YPG, DEAŞ’ı Tabka’da çembere aldı.

17 Nisan 2017: 

Rakka son durum haritası – 17 Nisan 2017

27 Mart 2017: YPG, Rejim güçlerinin Rakka bağlantısını keserek Tabla askeri hava üssünü IŞİD’den ele geçirdi.

16 Mart 2017: PYD/SDG Rakka’ya doğudan ilerliyor.

22 Şubat 2017: 

19 Şubat 2017:

6-18 Kasım 2016 // 10 Aralık – 22 Ocak 2017 // 4 Şubat – 12 Şubat 2017

Rakka Operasyonu aşama aşama ilerleyiş haritası 2016-2017

13 Şubat 2017: SDG/PYD Rakka’ya kuzeydoğu yönünden bir koridor şeklinde ilerlerken, IŞİD batıda PYD’ye karşı saldırı başlattı.

10 Şubat 2017: 

6 Şubat 2017: ABD destekli YPG güçleri, Rakka’nın kuzeydoğusunda ilerleyişini sürdürüyor.

Rakka’nı kuzeydoğusu – YPG ilerleyişi

Rakka’nın kuzeybatısı ve Tabka:

6 Şubat 2017 Rakka Operasyonu (Fırat’ın Gazabı) – Harita: SuriyeGundemi

22 Ocak 2017:

Fırat’ın Gazabı Operasyonu: Rakka son durum haritası | 22 Ocak 2017

15 Ocak 2017:

15 Ocak 2017 Rakka Haritası

10 Aralık 2016’dan 13 Ocak 2017’ye kadar ABD öncülüğündeki YPG’nin Rakka’da ele geçirilen bölgeler:

12 Ocak 2017:

12 Ocak 2017 Rakka Haritası

10 Ocak 2017: 

Rakka Operasyonu | 10 Ocak 2017

4 Ocak 2017:

4 Ocak 2017 Rakka “Fırat’ın Gazabı” Operasyonu haritası

28 Aralık 2016: Rakka‘yı ele geçirmek için başlatılan Fıratın Gazabı Operasyonu’nda YPG-SDG güçleri IŞİD kontrolündeki Tabka’ya 8 Km yaklaştı ve Cabir köyünü ele geçirdi. 28 Aralık’ta YPG militanları, Hırvat köyüne Hirvat el-Sharafat-Widyan yolu boyunca girdi ve IŞİD  ile seri çatışmalarsonrasında kontrolü ele geçirdi. Kürt yanlısı kaynaklara göre, çatışmalarda yaklaşık 38 IŞİD üyesi öldürüldü.

28 ARALIK FIRATIN GAZABI OPERASYONU

18 Aralık 2016: ABD desteğiyle PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Rakka operasyonunda Fırat’ın doğusunda YPG birçok köyü ele geçirdi.

Rakka Operasyonu'nun haritası
Rakka Operasyonu’nun haritası (18 Aralık 2016)

[Yakın zamanda güncellenecek]

Terörizm ve Uluslararası Terör

Terörizm 

Terör, büyük çaplı korku veren ve bireylerde yılgınlık yaratan bir eylem durumunu ifade etmektedir. Terörizm ise siyasi amaçlar için mevcut durumu yasa dışı yollardan değiştirmek amacıyla örgütlü, sistemli ve stirekli terör eylemlerini kullanmayı bir yöntem olarak benimseme durumudur. Günümüzde uluslararası çıkar mücadelelerinde terörfaaliyetleri ön plana çıkmıştır.

Terörizmin, hız kazandığı dönemlerle uluslararası sorunlar arasında yakın bir ilişki olduğu
görülmektedir. Terörizm, siyasi bir mücadele aracı olarak bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatması ve istikrarını bozması için de kullanılmaktadır. Son 25 yıl içinde Türk toplumunu en fazla etkileyen olay kuşkusuz ki terördür. Türkiye’deki terör faaliyetlerinin ortak amacı devletin üniter yapısını bozarak milli birlik ve beraberliği ortadan kaldırmaktır.

Terörizmin amacına ulaşmada seçtiği yöntemlerden bazıları ; halkı veya hedef bir topluluğu
korkutarak dehşete düşürmek , düzene karşı olan güçleri harekete geçirmek, kamuoyunu yönlendirmek, hedef ülkenin ekonomisine zarar vermektir. Terörle mücadelenin oldukça yüklü bir maliyeti bulunmaktadır. Ülkelerin gelişimi ve ekonomisine yönelik harcaması gereken paraları terörle mücadele alanına kaydırma zorunluluğu, ekonomik açıdan ülkenin kaynaklarının verimli alanlarda kullanılmasının engellenmesi terörizmin amaçlarındandır.

Terör örgütlerinin başlıca finans kaynakları: Silah, insan ve uyuşturucu madde kaçakçılığı, gasp, hırsızlık, fidye, haraç, çeşitli yayınlardan elde edilen gelirler ve dış desteklerdir.

Terörün Maliyeti

İç İşleri Bakanlığının 20.07.2008 tarihinde yaptığı açıklamaya göre Türkiye, terörle mücadele için 300 milyar dolar harcamış . Bu parayla, 24 derslikli 480.000 okul veya 48.000 tam teşekküllü hastane yapılabilirdi. 3.800.000 kişiye iş imkanı sunacak sayıda fabrika veya dünyanın en büyük kalkınma projelerinden olan GAP’tan yedi tanesi hayata geçirilebilirdi. Türkiye’nin bu güne kadar yaptığının iki katından fazla otoyol yapılabilir, Türkiye dünyanın 7. büyük ekonomisi haline gelir, dış borcu kalmazdı. Herkese çok daha kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti sunulabilirdi.

1970-2015 Teör Saldırıları Yoğunluğu

Uluslararası Terör

Son yıllarda dünyada uluslararası güvenlikle ilgili en önemli sorun terördür. Buna rağmen, terör olarak kabul edilen eylemler konusunda devletler arasında ortak bir fikre varılamamıştır. Uluslararası politik dengeler ve ülkelerin çıkarları fikir birliğine varılamamasında önemli bir etken olmuştur. Özellikle terörist örgütler listesi oluşturmak devletler arasında pazarlık konusu edilmiştir. Bunun temel nedeni ise uluslararası bir terör tanımının bulunmamasıdır. Uluslararası bir terör tanımının yapılamaması terörü yasaklayan genel bir uluslararası anlaşmanın hazırlanmasını da engellemektedir.

20. yüzyılın sonlarına kadar terörist eylemlerin karakteristik özeliği genellikle devlet adamlarını hedef almasıdır. Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin ve Hindistan Başbakanı İndira Gandhi’nin öldürülmesi bunlara örnektir.

Yeni dönemde terörizm de küreselleşmiştir. Bu örgütler, internet ve uydu telefonu gibi modern iletişim araçlarıyla haberleşerek kitlesel tahribata yol açacak silahlarla dünyanın her tarafında eylem yapabilen terör ağlarına dönüşmüştür. 1990’lı yıllarda terörist faaliyetler çok fazla insanı hedef alan bir yapıya bürünmüştür. 11 Eylül saldırıları sonrasında, uluslararası terör, eylemlerini kişiler yerine sembol hedeflere yöneltmiştir. Örneğin 1992’de Asya kıtasında meydana gelen 17 terör eyleminde can kaybı 25 iken, 1995 yılında meydana gelen 16 eylemde can kaybı 5639 kişidir. 11 Eylül 2001 ‘de Dünya Ticaret Merkezine uçaklarla yapılan saldırılarda 2,974 kişi hayatını kaybetmiştir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Pakistan: Navaz Şerif ve Sonrası

1947’de Hindistan yarımadası Müslümanlarını birleştirmek için Muhammed Ali Cinnah önderliğinde kurulan Pakistan, yaşanan darbeler, suikastlar ve seçilmiş başbakanların görevden alınmaları ile oldukça çalkantılı bir siyasi tarihe sahiptir. Çalışmamızda son günlerde yaşanan yargı müdahalesini ve sonucunda Başbakan Navaz Şerif’in istifaya zorlanmasına giden süreci ele almaya çalışacağız.

Navaz Şerif

1947 yılında bağımsızlığını kazanan Pakistan’ın 70 yıllık tarihinin 34 yılı askeri darbe yönetimleri altında, 11 yılı ise sivil bürokrat-teknokrat bir hükümet ile geçmiştir. Seçimle gelen hükümetler toplamda ancak 25 yıl görev almışlardır. Ülkede seçimle gelen hiçbir Başbakan 5 yıllık görev süresini darbeler, müdahaleler veya suikastlar nedeniyle tam olarak tamamlayamamıştır.

Ülkede süresi dolmaya en yakın isim olan Navaz Şerif de, Panama merkezli hukuk firması Mossack Foncesa’nın basına sızdırılan milyonlarca sayfalık belgelerin de çocuklarının adı geçmesi yüzünden Pakistan Yüksek Mahkemesi tarafından 28 Temmuz’da görev alması ile görevine erken veda etmiş oldu. Panama belgeleri olarak bilinen belgelerde Navaz Şerif’in adı geçmemesine rağmen belgelerde iki oğlu ve bir kızının adı geçiyordu. Belgeler Şerif’in kızının ‘vergi cenneti’ İngiliz Virgin Adalarında 2, oğlu ise 1 şirketinin olduğu ve bu şirketler üzerinden Londra’da 4 lüks apartman dairesine sahip olduklarını gösteriyordu. Davanın özünü ise Navaz Şerif’in ve ailesinin bu gayrimenkullere sahip olurken kamu kaynaklarını kullanıp kullanmadığı oluşturuyor. 273 gün süren davada Pakistan Yüksek Mahkemesi yolsuzluğa ilişkin bağlantıya kanaat getiremeyince Nisan ayında 6 kişiden oluşan bir Birleşik Araştırma Ekibi kurdu. Ekipte ülkenin iki istihbarat biriminden de temsilci bulunuyordu. Ekibin 10 Temmuz’da Mahkemeye elindeki inceleme dosyasını teslim etti. Ekip araştırmalarında Navaz Şerif’in bir Birleşik Arap Emirliklerinde gizli bir rezidansı olduğunu tespit ederken raporunda “Davalıların deklare ettiği mal varlığı ile bilinen gelir kaynaklarından elde edilen arasında kayda değer fark bulunmaktadır” demekteydi. Dosyanın ardından Yüksek Mahkeme, Şerif’in artık parlamentonun dürüst bir üyesi olmadığı için bu göreve layık olmadığına karar vererek Şerif’i ömür boyu siyasetten men etti. Mahkeme ayrıca ‘Yolsuzluk Mahkemesi’nde de dava açılmasına karar verdi.

Navaz Şerif daha önce 1990-93, 1997-1999 yılları arasında da başbakanlık görevinde bulunmuş, ilkinde yine yolsuzluk suçlamaları ile Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınmış ikincisinde ise darbe ile devrilmiştir. Üçüncü döneminde de görevini tamamlayamayan Şerif’in ardından partisinin mecliste üstünlüğe sahip olması açısından partisinin Şerif’in siyasetini devam ettirmede zorluk yaşamayacağı açıktır. Kaldı ki, Pakistan’daki siyasi partilerde yönetim aile içinde el değiştiren bir özellik sergilemektedir. ‘Pencap Aslanı’ olarak da adlandırılan Navaz Şerif’in Pakistan Müslüman Birliği- Navaz Partisinin, Pakistan nüfusunun yarısını barındırırken ülke endüstrisinin de yüzde 60’dan fazlasına ev sahipliği yapan Pencap eyaletinde çok büyük bir destekçisi bulunmaktadır.

Kurulduğundan beri girdiği her seçimden başarı ile çıkan parti, en kötü ana muhalefet konumunda bulunmuştur. Şu anki durumda parti meclisteki 329 sandalyeden 209’una sahiptir. 2018 yılında yapılacak genel seçimlere partiyi kardeşi Şahbaz Şerif taşıyacaktır. Her ne kadar yolsuzluk iddiaları ile ülkenin en büyük ikinci şirketine sahip olan Şerif’in itibarı sarsılmış olsa da Yüksek Mahkemenin ortaya somut deliller koyamaması, kararının şüpheler üzerinden alınmış olması ve soruşturma komisyonunda 2 istihbarat biriminden temsilcinin olması destekçilerinin gözünde kararın bir müdahale olduğu izlenimi oluşturmaktadır. Daha önce de yolsuzluk iddiası ile görevden alınan Şerif, sonradan daha büyük bir destekle göreve gelmiştir.

Ancak Yüksek Mahkeme’nin kararının ardından İmran Han’ın başını çektiği Adalet Hareketi ve diğer muhalefet söylemlerini katılaştıracak ve eylemlerini arttıracaktır. İmran Han’ın 2014’teki protestolarda aktif rol oynamış ve orduya darbe ortamı hazırlamaya çalışmıştır. Bu protestolar sırasında İmran Han orduyu bir hakeme benzetmiş ve hakemin elini indirdiğinde oyunun biteceğini söylemişti. Bu bağlamda, 2018 seçimlerine giden sürecin, hatta seçimleri Şerif’in partisinin kazanması halinde, partinin ve iktidarının geleceğinin siyasi olarak belirsizliklere açık olduğu aşikardır.

Ülkede güçler arasında ‘kontrol ve denge’ mekanizmasının olmaması, Pakistan için en büyük problemdir.  Yüksek Mahkeme, ülkenin başbakanını meclis oylaması ve çoğunluk oyu olmadan yargılayabilmekte ve hakkında hüküm verebilmektedir. Bunun karşılığında ise, siyasi otoritenin Mahkeme karşısında yapabileceği çok büyük bir hamle bulunmamaktadır. Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin ordu ile pararlel hareket ettiği bilinmektedir. Mahkeme ülke tarihinde başarılı olan üç darbeyi de ‘gerekli’ olduğu için onaylamıştır. Ordu’nun, Şerif’in görevine devam etmesini isteyip istemediği ise meçhuldür. Şerif ile zaten anlaşmazlık yaşayan ordu yıl içinde de Şerif ile ülke içindeki terörist gruplarla mücadele konusunda karşı karşıya gelmişti.  Ancak Şerif, daha önceki dönemlerinde siyaset üzerindeki ordunun ve diğer kurumların vesayetini kırmayı amaçlayan politikalar izlemiş, hatta ikinci döneminde Cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayan ve Butto Anayasası olarak da bilinen 1970’lerde yazılmış anayasayı tekrar getirmeyi de denemiştir. Ordu’nun Şerif’in ekonomik başarıları ile güçlenerek ikinci seçimini de zaferle sonlandırmasından korkmuş olması muhtemeldir. Zira, böyle bir siyasi desteği elde eden Şerif’in ilk işi siyaset üzerindeki vesayeti ortadan kaldıracak bir anayasa yapmak olacaktı. Şerif’in orduyu Çin’le oluşturulacak olan ‘Çin-Pakistan Koridoru’ndan uzak tutmaya çalışmış olması da başka bir sorun kaynağıdır. Ordu’nun Şerif’i Hindistan ile barıştan yana olmasından dolayı sevmediği de ortadır.

Navaz Şerif’in son döneminde ekonomik açıdan büyük bir ivme yakalayan ülkede terörle ile mücadelede de önemli kazanımlar elde edilmiştir. Ancak Çin ile olan işbirliğinin ABD ve Hindistan tarafından hoş karşılanmadığı da açıktır. Hâlihazırda Şerif, ABD’yi insansız hava araçları saldırıları ile çok sert eleştirmiş buna karşılık ABD’de Şerif’i Taliban’ı korumakla suçlamıştır. Ancak ADD’nin Çin’i çevreleme politikaları sonucu Hindistan’la yakınlaşması sonucu Şerif Çin ile işbirliğini arttırmış ve bu ülke ile Çin-Pakistan koridoru adı altında bir dizi ekonomik anlaşmalara imza atmıştır. Bu projeye göre Çin’in Sincan-Uygur bölgesi Fars Körfezi çıkışına bağlanmış, denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirilmesi amaçlanmıştır. Şerif olmadan da bu projenin işleyeceğini tahmin etmek zor değildir çünkü hem projenin getirisi çok büyük olup hem de ABD-Hindistan yakınlaşmasına net bir cevap içermektedir.

Çin-Pakistan KoridoruAncak bu seferki görevden alınmasında Navaz Şerif’in düşünmesi gereken bir diğer konu Suudi Arabistan-Katar anlaşmazlığı olacaktır. İkinci defa görevden alındığında devreye giren Suudi Arabistan sayesinde bu ülke de sürgün hayatı yaşayan Şerif’i bu sefer Suudilerin kurtarıp kurtarmayacağı bilinmemektedir. Ülkesinde büyük bit Şii nüfus barındıran Pakistan’da Navaz Şerif, Suudi Arabistan’ın İran’ı çevreleme politikalarına dengeleri gözeten bir yaklaşım sergilemiştir. Körfez krizi ilk başladığında açıkça hiçbir devletten yana tavır almayan Şerif’in Panama belgelerinde geçen gayrimenkulleri Katarlı Sani ailesinin şirketinden devraldığını iddia etmesi ve eski Katar Emir’inin bu bağlamda ifade vermesinin Suudilerle olan bağını zayıflatıp zayıflatmadığını zaman gösterecektir.

Sonuç olarak, Navaz Şerif’in görevden alınması sonrasında partisinin iktidarını koruyacağı ve 2018 seçimlerini de önde tamamlaması muhtemel görünmektedir. Ülkeyi ekonomik olarak ileri götüren Şerif’in her seferinde tekrar gelmesinin altında ekonomik başarısı yatmaktadır. Yerine getirdiği kardeşi Pakistan’da ‘Zeki Şerif’ olarak tanınmakta olup başarılı idareciliği ve ordu ile arasının abisinden daha iyi olması ile bilinmektedir. Her ne kadar Pakistan’da seçilmiş hiçbir hükümetin ordu ile arasının iyi olması kesin olmasa da, Şerif ailesinin Pakistan’daki iktidarının emin ellerde olduğunu söylemek zor değildir. Bunula beraber, Pakistan için yönetimde ‘kontrol ve denge’ mekanizmasının olmaması ve mevcut muhalefetin sokak eylemlerine yatkınlığı ülkenin bu görevden alınma sonrasında bir belirsizliğe düşmesine yol açmasını sağlayacak etmenlerdir. Diğer taraftan, Navaz Şerif’in partisinin halen iktidarı elinde bulunduruyor olması taraftarlarının bu olaya daha soğukkanlı yaklaşmalarını sağlayacaktır. Çin ile gerçekleştirilen ekonomik kazanımların devam ettirilmesinin, Çin-Pakistan Koridorunun güvenliğini sağlayacak kurum olan ordunun tekeline girmesi olasıdır. Hindistan ile barış yanlısı bir tutum sergileyen Şerif’ten sonra Keşmir üzerinden Hindistan’la yaşanan gerginliğinin iyice tırmanması beklenebilir.

____________________________________________

Yararlanılan Kaynaklar

Anadolu Ajansı. (28 Temmuz, 2017). Pakistan’da Başbakan Şerif’in görevden uzaklaştırılması kararı. http://aa.com.tr/tr/dunya/pakistanda-basbakan-serifin-gorevden-uzaklastirilmasi-karari/871257 (Erişim Tarihi: 30.07.2017).

Aqil Shah. (28 Temmuz, 2017). Pakistan’s Court Sets a Dangerous Precedent. The New York Times. https://www.nytimes.com/2017/07/28/opinion/why-ousting-nawaz-sharif-sets-a-dangerous-precedent-for-pakistan.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

BBC. (13 Mayıs, 2013). Pakistan seçmeni neden Navaz Şerif dedi? http://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130513_navaz_serif_analiz (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

CNN. (28 Temmuz, 2017). Panama Papers leak sparked probe that led to Pakistan leader’s resignation. http://edition.cnn.com/2017/07/28/asia/nawaz-sharif-disqualified-from-office/index.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Ömer Aslan. (29 Kasım 2016). Pakistan ordusunda nöbet değişimi ve ordu-siyaset ilişkileri. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/pakistan-ordusunda-nobet-degisimi-ve-ordu-siyaset-iliskileri/695516 (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Salim Çevik. 2013. Pakistan Sİyasetini Anlama Klavuzu. SETAYayınları. Ankara.

Stratejik Ortak. (29 Ağustos, 2016). Kaşgar’dan Gvadar’a: Pakistan-Çin Ekonomik Koridoru. https://stratejikortak.com/2016/08/cin-pakistan-ekonomik-koridoru.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

The New York Times. (29 nisan, 2017). Facing Military Pressure, Pakistan’s Prime Minister Ousts 2 Top Aides. https://www.nytimes.com/2017/04/29/world/asia/pakistan-prime-minister-nawaz-sharif-top-aides.html?rref=collection%2Ftimestopic%2FSharif%2C%20Nawaz (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Küba’nın Efsanevi Lideri: Fidel Castro’nun Hayatı

Küba’nın efsanevi lideri, Ernesto ‘Che’ Guevera ile birlikte Latin halkının ‘Comandante’ ünvanını verdiği Fidel Castro, geçtiğimiz yıl 90 yaşında hayata veda etmişti.

Komünist bir devlet kurarak 50 yıldan uzun süredir kapitalizme kafa tutan ve direnen Küba’nın liderinin arkasından milyonlar göz yaşı dökerken, sevinen bazı kesimler de oldu.

Kuzey Kore’nin Füzeleri Nereye Kadar Ulaşabilir?

Kore Merkez Haber Ajansı’nın verdiği bilgiye göre, Kim Jong-un, ülke için çok tehlikeli olan mevcut durum bağlamında caydırıcı saldırılara hazır olmak için askeri doktrinlerini gözden geçireceklerini açıkladı. Kuzey Kore’nin askeri gücü ve nükleer füze menzillerinin gösterildiği infografikte, ülkenin nükleer programı hakkında da bilgi veriliyor.

Öte yandan Kuzey Kore’nin ABD’ye bağlı Guam Adası’nı vuracağını açıklaması ve daha sonra bu plandan vazgeçmesi uluslararası arenada gündeme oturmuştu. Kuzey Kore’nin blöf yaptığı iddia edilse de ülkenin ‘çılgın’ lideri Kim Jong-un’un olası bir nükleer savaşı başlatmasından korkuluyor. (ABD’nin Pasifik’teki ‘kalesi’ Guam Adası hakkında bilgi de edinebilirsiniz.)

Kuzey Kore’nin askeri gücü ve füze menzilleri

https://stratejikortak.com/2017/04/abd-ve-kuzey-kore.html

Putin ve Oliver Stone’un Meşhur Röportajı Hakkında Kısa Değerlendirme

2015-2017 yılları arasında gerçekleşen Oliver Stone ve Putin arasındaki röportaj, Rusya’nın Putin dönemi siyasetini anlamak için büyük önem teşkil etmektedir. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir, elbette Putin, devrin en realist ve pragmatist politika adamlarından birisidir. Bu sebeple, Oliver Stone ne kadar cesur sorular sorarsa sorsun, Putin, ülkesinin ve kendisinin aleyhinde pek de bir şey söylemiyor, söylemesi de beklenemez. Zannediyorum ki, doğal olan da budur.

2015-2017 yıllarında gerçekleşen buluşmaların en güzel bölümleri, Kremlin ve Kızıl Meydan’da gezilerle yapılan konuşmalardır. Özellikle, Kremlin’in muazzam sanat kokan salonlarında gezerken, siz bu röportajı izleyenler olarak kendinizi Çarlık Rusya’sında dolaşır gibi hissedeceksiniz. Oliver Stone’un meraklı tavrı ve cesur bir şekilde sorular yöneltişi de, bu konuşmaların keyfini bir hayli artırmıştır diyebiliriz.

Mevzu bahis röportajların içeriğine gelecek olursak; iki yıllık süre zarfında belirli zamanlarda buluşmalar ile gerçekleştirilen bu röportaj silsilesi, denk geldiği olaylar sebebiyle ilginç bir döneme rast gelmiştir. Gerek ABD başkanlık seçimleri, gerek Suriye’de Rus müdahalesi, gerek Türk-Rus uçak krizi ve DAEŞ saldırıları, gerek Ukrayna müdahalesi ile Kırım’ın ilhakı gibi kesitler…

Burada, birebir Putin’in sözleriyle beraber, mealen kendisinin anlatmak istedikleri ve dünya siyasetine yaklaşım tarzını da değerlendireceğim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Putin oldukça cesur ve ne yaptığını bilen bir lider. Röportajın bir bölümünde, “Büyük adamlarız ve her şeyin farkındayız” şeklinde bir cümlesi mevcuttur. Kendi ülkesinin geçmişine ve bugününe hakim, Çarlık devrinde veya bin yıllık Rus tarihinde en tepelere çıkan devletini bildiği kadar, bu devletlerin hatalarının da farkında olan bir lider kendisi.

Yeltsin hakkında kendisinin fikirleri sorulduğunda, “kendisi eski devlet adamımızdır. Hakkında ve arkasından konuşmam doğru olmaz. Hataları mutlaka vardır” deyip, kişilerin geçici olduğunu, bâki olanın Rus devleti olduğunu ön plana çıkarıyor.

Yeltsin’in istifa konuşmasında Putin’i işaret ederek gelecek yüzyıla atıf yapması ise Putin’in bu tavrı ile adeta örtüşür cinsten:
“Bırakıyorum çünkü, Rusya yeni politikacılarla ve yeni yüzlerle milenyuma girmek zorunda. Akıllı ve enerjik insanlarla.

Putin’in, Rusya’da din algısına dair şu sözleri ise çok önemlidir: SSCB döneminde bir ideolojiye sahiptik. Bu ideoloji, kabul edelin yada etmeyelim Komünizm idi. Devletin çöküşüyle bir ideolojik boşluk çıktı ortaya ve bizler de bunu din ile doldurduk.

Putin: “SSCB’nin dağılmasıyla bir gecede 25milyon kişi vatansız kalmıştır. 20. Yüzyılın en büyük felaketidir bu. “

Oliver Stone’un, özelleştirmeler ve meşhur Oligarklar sorusuna Putin’in cevabı şu şekildedir:

“Özelleştirmeyi bitirmedim. Daha adil olmasını ve devlet malının bedavaya gitmemesini sağladım. Oligarklar çok farklıydı. Kimse onların mallarına dokunamaz. Devlet bile. Hatta devlet onların mallarını korurdu. Oligarşi nedir? Oligarşi, para ve gücün birleşerek karar alma sürecini etkilemesidir. Benim görevim para ve gücü ayırmaktı. Oligarkları artık sorun olarak görmüyorum. Zenginlik baş ağrısıdır, çünkü tabuta girince cep olmuyor”

Putin, şimdiye kadar bilinen 5 suikast girişimi atlatmıştır, kendisine güvenliğini nasıl sağladığına dair bir soru yöneltilir ve cevap:

“Castro 50 suikast atlatmıştır. Bu durumu kendisine sordum, hala hayattayım dedi. Neden diye sorduğumda, güvenliğimle bizzat ilgileniyorum dedi. Ayrıca, Rus halkının bir sözü vardır; kaderi asılmak olanlar, boğularak ölmezler.”

Rusya neden ABD’nin Afganistan işgaline üslerini açarak izin verdi?

“Tamamen çıkarımıza idi. Sovyetler 89-99 arasında Afganistan’da savaşırken, ABD orada bize karşı radikallere destek verdi. Sonunda da El-Kaide kontrolden çıktı. Aslında kendileri yarattılar bu terörü.”

Putin’in en tepki verdiği konu NATO’dur. NATO kelimesi geçince, bir anda tüm sevimliliği kayboluyor ve tepkilerini çekinmeden ortaya döküyor. Esasında tepkileri, egemen bir ülke için gayet mantıklı tepkiler. Kendisi, NATO’nun olmaması gerektiğini söylüyor, izahı ise gayet makul:

“NATO, Varşova Paktı’na karşı kuruldu. SSCB artık yok, NATO neden var? Gorbaçov, zamanında NATO ile ‘sözlü’ bir anlaşma yapıyor. NATO, Doğu Avrupa sınırlarına girmeyecek şeklinde bir anlaşma bu. Sonuç? NATO anlaşmaya uymuyor, demek ki, politikada her şey kağıt üstünde yapılmalıdır. NATO ile ilgili fikirlerime gelince; NATO’nun hiç müttefiki yok. Sadece mandaları var. Bir ülke, NATO ülkesi olduktan sonra, ABD’ye direnemez. Aniden bu ülkeye silahlar yerleştirebilirler.

“NATO’nun kuruluşuna sebep, SSCB olmuştur. İlkelce davrandık ve Soğuk Savaş’a sebep olduk yani NATO’ya.”

NATO ekseninde, ABD’nin Rusya’yı çevreleme aracı olarak Rusya çevresine yerleştirdiği anti-balistik füzeler için Putin çok sert bir tavır içindedir.

“Rusya için iki tehdit vardır. İlki; Anti-balistik füzelerin Doğu Avrupa sınırımıza ulaşmış olmasıdır. İkincisi ise, bu atış rampalarının, 1-2 saat içinde saldırı füzesi rampalarına dönüşebilmesidir. ABD, bunların İran için olduğunu söylüyor. İnanması elbette güç. Şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum, ABD-Rusya Sıcak savaşından kimse sağ çıkamaz. ABD’nin bu “şemsiye” politikası, daha çok silahlanma yarışına sebep olmaktadır. Hata yapıyorlar.”

“Dostlarımızın bazı hamlelerini anlamıyorum. Tabi Avro-Atlantik üzerinde planları gerçekleştirmek için dışarıdan bir düşmana ihtiyaç var. ABD, ABD yanlısı bir Avrupa için düşman Rusya’ya ihtiyaç duyuyor. Olay bundan ibarettir.”

“Örneğin ben size Küba Krizini anlatmak istiyorum. Kruschev’in Küba’ya füze yerleştirmesinin nedeni, ABD’nin Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerdir.”

Putin’in kıvrak zekasını anlayabileceğimiz bir başka olay da, Stone’un ABD başkanlık seçimlerine dair adaylar hakkındaki sorusuydu. Bu soruları tamamen yanıtsız bırakan Putin, ABD iç politikası bizi bağlamaz, her gelen kişiyle anlaşabiliriz, imajını vermeye çalışmaktadır. Özellikle, dört ABD başkanı eskittiğinin hatırlatılması üzerine, hiçbir şeyin değişmediğini vurgulaması, Amerikan politikasının sabitliğine bir eleştiri olarak ele alınabilir.

ABD’deki başkan adaylarının veya başkanların, Rusya’ya karşı tavırlarını yadırgamadığını söyleyen Putin, aslında ikili ilişkilerimizi sırf iç politikada kazanmak için heba ettiklerini düşünüyorum. Biz onlara alıştık ve sadece gülüyoruz, diyor.

Röportaj anında, Stone’un önerdiği bir filmden kesit izlendikten sonra Stone tarafından mevzu bahis film, Putin’e hediye edilir. Film kutusu takdim edildikten sonra Putin odadan ayrılmak üzere iken, CD kutusu açık bir şekilde geri döner ve “TİPİK AMERİKAN HEDİYESİ” diyerek, boş CD kutusunu gösterir. Dış politikası kadar esprilerinin de oldukça zeka ürünü olduğunu kanıtlar adeta.

KIRIM KONUSU

Stone’un, ilhak ettiğiniz için pişman mısınız sorusuna sert çıkarak;

“Biz Kırım’ı ilhak etmedik. Kırım parlamentosu hür bir şekilde referandum kararı aldı ve Kırım halkı, Rusya devletine katılmak istedi. Doğu Avrupa’da bilhassa Ukrayna’da NATO’yu tehdit olarak görüyorum. Buralarda NATO’nun etkililiğinin arttığını görüyoruz. Bu, Doğu Avrupa ülkelerinin, hala Sovyet tehdidinden korkmasıyla ilgilidir ama yanılıyorlar. Bir gün Sovyet tehdidinin geride kaldığını anlayacaklar.”

Yakın zamanda İstanbul boğazından geçerek Kırım kıyılarına yaklaşan Amerikan Donald Cook gemisi, Kırım’daki füzelerin gemiyi kilitlemesi ve Rus uçaklarının alçak uçuş yapması sonucu, bölgeden adeta kaçmıştı. Bu konuya dair Putin şunları aktarıyor.

“Kırım, bizim toprağımızdır. Bizler Kırım’ı her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Kıyılarımız ağır tahribat oluşturacak füzelerle korunuyor. Öyle zannediyorum ki, o geminin kaptanı, kendi füzelerinden daha güçlü füzelere karşı gelemeyeceğini anladığı için akıllılık yaptı ve geri dönmeyi tercih etti.”

SURİYE KONUSU

“Şu anda halihazırda Suriye’nin bir devlet başkanı mevcut. Bizler, gerek İran gerek Türkiye ile bölgede biz çözümü amaçlıyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak niyetindeyiz. Bölgede en büyük problem DAEŞ’tir. Ben Ortadoğu’nun er yada geç, huzura ulaşacağını düşünüyorum. İslam dini, Sünni ve Şii akımları olan bir dindir. Bir çok Müslüman vatandaşımız var. Bu din ile örtüşemez bu kötülükler.”

Ortadoğu’ya huzurun geleceğinden bahseden Putin tam konuşmasını sürdürürken Stone araya girer ve “yoksa Moskova’da halifelik olacak” der.

Bunun üzerine Putin, “Buna müsaade etmeyiz ama dikkat edin Washington’da olmasın” diyerek konuyu kapatır.

Ortadoğu bahsinden devam ederken, Ariel Şaron’un kendisine İsrail’de “Sayın Başkan, şuan her ne olursa olsun, kimseye güvenilmeyecek bölgedesiniz.” Sözlerini anımsatarak, bölgenin zor ve karmaşık olduğunu ancak ümidin her zaman olduğunu dile getirir.

TRUMP KONUSU

“Kendisinin bir çok konuşmasını dinledim. Açıkçası bazı kısımlarını garipsedim ama sonradan anladığım çok önemli açıklamaları oldu. Trump için çalıştığımız saçma. Onu sevdik çünkü ilişkileri iyileştirmekten söz ediyor. ABD seçimlerine etki ettiğimiz tamamen uydurmadır. Bunların iki sebebi var:

1) Trump’ın meşruiyetini sorgulatmak

2) İlişkileri kötüleştirmek ve savaş çıkartmak.”

Yukarıda değerlendirmeler ve direkt alıntılarla aktarmaya çalıştığım bu röportaj, Putin’in hal ve hareketlerini gözlemlemek, çalışma ortamlarını görmek, en karmaşık sorulara karşı tepkisini ölçmek bağlamında, bir nebze merak uyandırarak bu belgeseli izletmeye sevk etmek amacı ile yazılmıştır.

Sevin ya da sevmeyin, karşımızda Rusya’ya çağ atlatan, Gürcistan, Kırım ve Suriye işgalleri ile dünyaya yeniden gözdağı veren. Dış politikada etkili olduğu kadar iç politikada da halkının refahını arttıran, karizmasıyla otoritesini birleştirip, Yeltsin dönemi sonrası Rusların sevgili lideri olan Putin realitesi var.

Oturduğu yere ister taht deyin, ister sandalye, kendisi ülkesi için çalışan vatansever. Bu şahsiyeti değerlendirirken, Rus Ayısı kalıplarından sıyrılarak her iki pencereden de bakmak gereklidir. Babası, Sivastopol önlerinde denizci olan bir vatanseverdir. Mesela, Kırım meselesini ele alırken bunları da düşünmekte fayda görüyorum. Bu güzel belgeseli, başta ilgililer olmak üzere, devlet kademelerimizde görev alan diplomatlarımızın da mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Belgesel kıvamındaki bu röportaj serisine video üzerinden ulaşabilirsiniz.