Venezuela’da Batının ‘Sivil Eylem’ Dediği ‘Darbe Girişimi’ Bastırıldı

Venezuela‘da Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı muhalefetin sürdürdüğü protestolar devam ederken ülkede ilginç gelişmeler yaşanıyor.

Silahlı bir grup askeri üniformalı kişinin Carabobo eyaletinde kalkışma başlattıklarını açıklayan bir video yayınlamalarının ardından ordu harekete geçti. Videoda, kendini Yüzbaşı Juan Caguaripano olarak tanıtan bir kişi, başkaldırı çağrısına uymayan birimlerin askeri hedef olarak belirleneceğini kaydetti. Daha önce Başkan Maduro’nun yanında olduklarını açıklayan Venezuela ordusu ve istibarata bağlı güçler derhal harekete geçti ve girişim ‘tam olarak başlamadan’ püskürtüldü.

Bazı uluslararası medya organları olayı “anayasal düzenin yeniden tesis edilmesi için başlatılan sivil ve askeri bir eylem” olarak görürken, sosyal medyada kullanıcılar yaşanan olayı ‘ABD destekli bir darbe girişimi’ olarak yorumladı.

Öte yandan iki gün önce öğle saatlerinde Başsavcılığın etrafı askerlerce sarılmış ve ardından Cuma günü kurulan Kurucu Meclis tarafından Başsavcı Luisa Ortega görevinden alınmıştı. Başsavcı Ortega Başkan Maduro’ya karşı oluşan muhalefet cephesinin en önde gelen isimlerindendi.

Yaklaşık bir hafta önce de ev hapsinde tutulan Venezuela muhalefet liderleri Leopoldo López ve Antonio Ledezma gözaltına alınmıştı.

Yazarlarımızın “Venezuela’da Neler Oluyor?” ve “Venezuela: Petrol Demokrasisinin Son Kurbanı” başlıklı yazılarına da göz atabilirsiniz.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Rakka Operasyonu Son Durum Haritası (Ekim 2017)

IŞİD’in Suriye’deki başkenti konumundaki Rakka’nın kuzeybatı ve kuzey kırsalında ilerleyen ABD destekli YPG güçlerinin “Fırat’ın Gazabı Operasyonu” sürüyor. Şehrin batı ve güneyinde ilerleme kaydeden örgüte destek veren savaş uçaklarının, IŞİD’in savunma hattını kırmaya yaklaştığı belirtiliyor. Son haftalarda YPG’nin ilerleyişinde yavaşlama olduğu gözlemlense de; ABD’nin, 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu örgütü bir ordu haline getirdiği yorumlarında bulunuluyor. Rakka’da güncel son durum haritaları…

Rakka’da Son Durum [TIMELINE]

17 Ekim 2017: Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, 2014’te IŞİD’in eline geçen Rakka kentinin ABD destekli YPG unsurları tarafından tamamen kontrol altına alındığını duyurdu. Ancak yerel kaynaklar küçük bir bölgede de olsa IŞİD varlığının tamamen silinmediğini söylüyor.

Rakka son durum haritası (17 Ekim 2017) – Siyah: IŞİD

8 Ekim 2017: Rakka’nın yüzde 80’inin ABD destekli YPG tarafından ele geçirildiği bildirildi. (Kırmızı alan: IŞİD tarafından kontrol edilen bölgeler)

Rakka haritası – 8 Ekim 2017

4 Eylül 2017:

Rakka savaş haritası (4 Eylül 2017)

4 Ağustos 2017:

Rakka Son Durum Haritası (4 Ağustos 2017) – Kaynak: SuriyeGundemi.com

26 Temmuz 2017:

8 Temmuz 2017: 

18 Haziran 2017: Tabka’da ilerleyen rejim güçlerinin güneye inmeye çalışan YPG’yi vurmasının ardından ABD öncülüğündeki koalisyon rejime bağlı savaş uçağını düşürdü. Rejime bağlı birliklerin bölgede YPG’yi kuşatarak Deyri Zor’a ulaşmayı hedeflediği bildiriliyor. (harita: 17Haz)

13 Haziran 2017:

Suriye’de ABD hava kuvvetlerinin desteğiyle Rakka’da DEAŞ’la çatışan terör örgütü PYD/PKK, merkezin 1,7 kilometre yakınına sokuldu. PYD/PKK, ABD’nin hava şemsiyesiyle ilerlediği bölgede, kent merkezini kuzey, kuzeybatı ve kuzeydoğudan çevrelemiş durumda.

12 Haziran 2017: 

SDG-YPG-ABD, Rakka’ya güneydoğu ve kuzey batıdan ilerliyor.

8 Haziran 2017:

6 Haziran 2017:

YPG şehrin doğusundan ilerleyerek bazı bölgeleri ele geçirdi.

Operasyon başlamadan hemen önce (6 Haziran): 

Tabka’nın alınmasıyla birlikte Rakka’nın kırsal bölgelerini ele geçiren çoğunluğu YPG’den oluşan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), büyük Rakka operasyonunun bugün itibariyle başladığını duyurdu. Başbakan Binali Yıldırım, operasyonun 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece başlatıldığını ifade etmişti.

Rejim güçleri Rakka’ya ilerlerken, bölgede son durum haritası şöyle;

25 Mayıs 2017: Tabka’nın alınmasının ardından Rakka’nın kuzeyinde ilerleyişini sürdüren ABD öncülüğündeki PKK’nın Suriye kolu YPG, şehir merkezine çok yaklaştı.

10 Mayıs 2017: 50 günün ardından kırsal dahil Tabka’nın tamamen alındığı belirtildi.

Rakka ve Tabka’da son durum haritası – 10 Mayıs 2017

2 Mayıs 2017: Tabka’nın yüzde 95’inin IŞİD’den alındığı bildirildi.

25 Nisan 2017: ABD öncülüğündeki SDG çatısındaki YPG’nin IŞİD’e karşı ilerlediği Rakka’nın güneybatısındaki Tabka ve Rakka’da son durum…

23 Nisan 2017: Rakka ve Tabka hattının genel durum haritası…

 

22 Nisan 2017: ABD ve YPG, DEAŞ’ı Tabka’da çembere aldı.

17 Nisan 2017: 

Rakka son durum haritası – 17 Nisan 2017

27 Mart 2017: YPG, Rejim güçlerinin Rakka bağlantısını keserek Tabla askeri hava üssünü IŞİD’den ele geçirdi.

16 Mart 2017: PYD/SDG Rakka’ya doğudan ilerliyor.

22 Şubat 2017: 

19 Şubat 2017:

6-18 Kasım 2016 // 10 Aralık – 22 Ocak 2017 // 4 Şubat – 12 Şubat 2017

Rakka Operasyonu aşama aşama ilerleyiş haritası 2016-2017

13 Şubat 2017: SDG/PYD Rakka’ya kuzeydoğu yönünden bir koridor şeklinde ilerlerken, IŞİD batıda PYD’ye karşı saldırı başlattı.

10 Şubat 2017: 

6 Şubat 2017: ABD destekli YPG güçleri, Rakka’nın kuzeydoğusunda ilerleyişini sürdürüyor.

Rakka’nı kuzeydoğusu – YPG ilerleyişi

Rakka’nın kuzeybatısı ve Tabka:

6 Şubat 2017 Rakka Operasyonu (Fırat’ın Gazabı) – Harita: SuriyeGundemi

22 Ocak 2017:

Fırat’ın Gazabı Operasyonu: Rakka son durum haritası | 22 Ocak 2017

15 Ocak 2017:

15 Ocak 2017 Rakka Haritası

10 Aralık 2016’dan 13 Ocak 2017’ye kadar ABD öncülüğündeki YPG’nin Rakka’da ele geçirilen bölgeler:

12 Ocak 2017:

12 Ocak 2017 Rakka Haritası

10 Ocak 2017: 

Rakka Operasyonu | 10 Ocak 2017

4 Ocak 2017:

4 Ocak 2017 Rakka “Fırat’ın Gazabı” Operasyonu haritası

28 Aralık 2016: Rakka‘yı ele geçirmek için başlatılan Fıratın Gazabı Operasyonu’nda YPG-SDG güçleri IŞİD kontrolündeki Tabka’ya 8 Km yaklaştı ve Cabir köyünü ele geçirdi. 28 Aralık’ta YPG militanları, Hırvat köyüne Hirvat el-Sharafat-Widyan yolu boyunca girdi ve IŞİD  ile seri çatışmalarsonrasında kontrolü ele geçirdi. Kürt yanlısı kaynaklara göre, çatışmalarda yaklaşık 38 IŞİD üyesi öldürüldü.

28 ARALIK FIRATIN GAZABI OPERASYONU

18 Aralık 2016: ABD desteğiyle PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Rakka operasyonunda Fırat’ın doğusunda YPG birçok köyü ele geçirdi.

Rakka Operasyonu'nun haritası
Rakka Operasyonu’nun haritası (18 Aralık 2016)

[Yakın zamanda güncellenecek]

Terörizm ve Uluslararası Terör

Terörizm 

Terör, büyük çaplı korku veren ve bireylerde yılgınlık yaratan bir eylem durumunu ifade etmektedir. Terörizm ise siyasi amaçlar için mevcut durumu yasa dışı yollardan değiştirmek amacıyla örgütlü, sistemli ve stirekli terör eylemlerini kullanmayı bir yöntem olarak benimseme durumudur. Günümüzde uluslararası çıkar mücadelelerinde terörfaaliyetleri ön plana çıkmıştır.

Terörizmin, hız kazandığı dönemlerle uluslararası sorunlar arasında yakın bir ilişki olduğu
görülmektedir. Terörizm, siyasi bir mücadele aracı olarak bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatması ve istikrarını bozması için de kullanılmaktadır. Son 25 yıl içinde Türk toplumunu en fazla etkileyen olay kuşkusuz ki terördür. Türkiye’deki terör faaliyetlerinin ortak amacı devletin üniter yapısını bozarak milli birlik ve beraberliği ortadan kaldırmaktır.

Terörizmin amacına ulaşmada seçtiği yöntemlerden bazıları ; halkı veya hedef bir topluluğu
korkutarak dehşete düşürmek , düzene karşı olan güçleri harekete geçirmek, kamuoyunu yönlendirmek, hedef ülkenin ekonomisine zarar vermektir. Terörle mücadelenin oldukça yüklü bir maliyeti bulunmaktadır. Ülkelerin gelişimi ve ekonomisine yönelik harcaması gereken paraları terörle mücadele alanına kaydırma zorunluluğu, ekonomik açıdan ülkenin kaynaklarının verimli alanlarda kullanılmasının engellenmesi terörizmin amaçlarındandır.

Terör örgütlerinin başlıca finans kaynakları: Silah, insan ve uyuşturucu madde kaçakçılığı, gasp, hırsızlık, fidye, haraç, çeşitli yayınlardan elde edilen gelirler ve dış desteklerdir.

Terörün Maliyeti

İç İşleri Bakanlığının 20.07.2008 tarihinde yaptığı açıklamaya göre Türkiye, terörle mücadele için 300 milyar dolar harcamış . Bu parayla, 24 derslikli 480.000 okul veya 48.000 tam teşekküllü hastane yapılabilirdi. 3.800.000 kişiye iş imkanı sunacak sayıda fabrika veya dünyanın en büyük kalkınma projelerinden olan GAP’tan yedi tanesi hayata geçirilebilirdi. Türkiye’nin bu güne kadar yaptığının iki katından fazla otoyol yapılabilir, Türkiye dünyanın 7. büyük ekonomisi haline gelir, dış borcu kalmazdı. Herkese çok daha kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti sunulabilirdi.

1970-2015 Teör Saldırıları Yoğunluğu

Uluslararası Terör

Son yıllarda dünyada uluslararası güvenlikle ilgili en önemli sorun terördür. Buna rağmen, terör olarak kabul edilen eylemler konusunda devletler arasında ortak bir fikre varılamamıştır. Uluslararası politik dengeler ve ülkelerin çıkarları fikir birliğine varılamamasında önemli bir etken olmuştur. Özellikle terörist örgütler listesi oluşturmak devletler arasında pazarlık konusu edilmiştir. Bunun temel nedeni ise uluslararası bir terör tanımının bulunmamasıdır. Uluslararası bir terör tanımının yapılamaması terörü yasaklayan genel bir uluslararası anlaşmanın hazırlanmasını da engellemektedir.

20. yüzyılın sonlarına kadar terörist eylemlerin karakteristik özeliği genellikle devlet adamlarını hedef almasıdır. Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin ve Hindistan Başbakanı İndira Gandhi’nin öldürülmesi bunlara örnektir.

Yeni dönemde terörizm de küreselleşmiştir. Bu örgütler, internet ve uydu telefonu gibi modern iletişim araçlarıyla haberleşerek kitlesel tahribata yol açacak silahlarla dünyanın her tarafında eylem yapabilen terör ağlarına dönüşmüştür. 1990’lı yıllarda terörist faaliyetler çok fazla insanı hedef alan bir yapıya bürünmüştür. 11 Eylül saldırıları sonrasında, uluslararası terör, eylemlerini kişiler yerine sembol hedeflere yöneltmiştir. Örneğin 1992’de Asya kıtasında meydana gelen 17 terör eyleminde can kaybı 25 iken, 1995 yılında meydana gelen 16 eylemde can kaybı 5639 kişidir. 11 Eylül 2001 ‘de Dünya Ticaret Merkezine uçaklarla yapılan saldırılarda 2,974 kişi hayatını kaybetmiştir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Pakistan: Navaz Şerif ve Sonrası

1947’de Hindistan yarımadası Müslümanlarını birleştirmek için Muhammed Ali Cinnah önderliğinde kurulan Pakistan, yaşanan darbeler, suikastlar ve seçilmiş başbakanların görevden alınmaları ile oldukça çalkantılı bir siyasi tarihe sahiptir. Çalışmamızda son günlerde yaşanan yargı müdahalesini ve sonucunda Başbakan Navaz Şerif’in istifaya zorlanmasına giden süreci ele almaya çalışacağız.

Navaz Şerif

1947 yılında bağımsızlığını kazanan Pakistan’ın 70 yıllık tarihinin 34 yılı askeri darbe yönetimleri altında, 11 yılı ise sivil bürokrat-teknokrat bir hükümet ile geçmiştir. Seçimle gelen hükümetler toplamda ancak 25 yıl görev almışlardır. Ülkede seçimle gelen hiçbir Başbakan 5 yıllık görev süresini darbeler, müdahaleler veya suikastlar nedeniyle tam olarak tamamlayamamıştır.

Ülkede süresi dolmaya en yakın isim olan Navaz Şerif de, Panama merkezli hukuk firması Mossack Foncesa’nın basına sızdırılan milyonlarca sayfalık belgelerin de çocuklarının adı geçmesi yüzünden Pakistan Yüksek Mahkemesi tarafından 28 Temmuz’da görev alması ile görevine erken veda etmiş oldu. Panama belgeleri olarak bilinen belgelerde Navaz Şerif’in adı geçmemesine rağmen belgelerde iki oğlu ve bir kızının adı geçiyordu. Belgeler Şerif’in kızının ‘vergi cenneti’ İngiliz Virgin Adalarında 2, oğlu ise 1 şirketinin olduğu ve bu şirketler üzerinden Londra’da 4 lüks apartman dairesine sahip olduklarını gösteriyordu. Davanın özünü ise Navaz Şerif’in ve ailesinin bu gayrimenkullere sahip olurken kamu kaynaklarını kullanıp kullanmadığı oluşturuyor. 273 gün süren davada Pakistan Yüksek Mahkemesi yolsuzluğa ilişkin bağlantıya kanaat getiremeyince Nisan ayında 6 kişiden oluşan bir Birleşik Araştırma Ekibi kurdu. Ekipte ülkenin iki istihbarat biriminden de temsilci bulunuyordu. Ekibin 10 Temmuz’da Mahkemeye elindeki inceleme dosyasını teslim etti. Ekip araştırmalarında Navaz Şerif’in bir Birleşik Arap Emirliklerinde gizli bir rezidansı olduğunu tespit ederken raporunda “Davalıların deklare ettiği mal varlığı ile bilinen gelir kaynaklarından elde edilen arasında kayda değer fark bulunmaktadır” demekteydi. Dosyanın ardından Yüksek Mahkeme, Şerif’in artık parlamentonun dürüst bir üyesi olmadığı için bu göreve layık olmadığına karar vererek Şerif’i ömür boyu siyasetten men etti. Mahkeme ayrıca ‘Yolsuzluk Mahkemesi’nde de dava açılmasına karar verdi.

Navaz Şerif daha önce 1990-93, 1997-1999 yılları arasında da başbakanlık görevinde bulunmuş, ilkinde yine yolsuzluk suçlamaları ile Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınmış ikincisinde ise darbe ile devrilmiştir. Üçüncü döneminde de görevini tamamlayamayan Şerif’in ardından partisinin mecliste üstünlüğe sahip olması açısından partisinin Şerif’in siyasetini devam ettirmede zorluk yaşamayacağı açıktır. Kaldı ki, Pakistan’daki siyasi partilerde yönetim aile içinde el değiştiren bir özellik sergilemektedir. ‘Pencap Aslanı’ olarak da adlandırılan Navaz Şerif’in Pakistan Müslüman Birliği- Navaz Partisinin, Pakistan nüfusunun yarısını barındırırken ülke endüstrisinin de yüzde 60’dan fazlasına ev sahipliği yapan Pencap eyaletinde çok büyük bir destekçisi bulunmaktadır.

Kurulduğundan beri girdiği her seçimden başarı ile çıkan parti, en kötü ana muhalefet konumunda bulunmuştur. Şu anki durumda parti meclisteki 329 sandalyeden 209’una sahiptir. 2018 yılında yapılacak genel seçimlere partiyi kardeşi Şahbaz Şerif taşıyacaktır. Her ne kadar yolsuzluk iddiaları ile ülkenin en büyük ikinci şirketine sahip olan Şerif’in itibarı sarsılmış olsa da Yüksek Mahkemenin ortaya somut deliller koyamaması, kararının şüpheler üzerinden alınmış olması ve soruşturma komisyonunda 2 istihbarat biriminden temsilcinin olması destekçilerinin gözünde kararın bir müdahale olduğu izlenimi oluşturmaktadır. Daha önce de yolsuzluk iddiası ile görevden alınan Şerif, sonradan daha büyük bir destekle göreve gelmiştir.

Ancak Yüksek Mahkeme’nin kararının ardından İmran Han’ın başını çektiği Adalet Hareketi ve diğer muhalefet söylemlerini katılaştıracak ve eylemlerini arttıracaktır. İmran Han’ın 2014’teki protestolarda aktif rol oynamış ve orduya darbe ortamı hazırlamaya çalışmıştır. Bu protestolar sırasında İmran Han orduyu bir hakeme benzetmiş ve hakemin elini indirdiğinde oyunun biteceğini söylemişti. Bu bağlamda, 2018 seçimlerine giden sürecin, hatta seçimleri Şerif’in partisinin kazanması halinde, partinin ve iktidarının geleceğinin siyasi olarak belirsizliklere açık olduğu aşikardır.

Ülkede güçler arasında ‘kontrol ve denge’ mekanizmasının olmaması, Pakistan için en büyük problemdir.  Yüksek Mahkeme, ülkenin başbakanını meclis oylaması ve çoğunluk oyu olmadan yargılayabilmekte ve hakkında hüküm verebilmektedir. Bunun karşılığında ise, siyasi otoritenin Mahkeme karşısında yapabileceği çok büyük bir hamle bulunmamaktadır. Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin ordu ile pararlel hareket ettiği bilinmektedir. Mahkeme ülke tarihinde başarılı olan üç darbeyi de ‘gerekli’ olduğu için onaylamıştır. Ordu’nun, Şerif’in görevine devam etmesini isteyip istemediği ise meçhuldür. Şerif ile zaten anlaşmazlık yaşayan ordu yıl içinde de Şerif ile ülke içindeki terörist gruplarla mücadele konusunda karşı karşıya gelmişti.  Ancak Şerif, daha önceki dönemlerinde siyaset üzerindeki ordunun ve diğer kurumların vesayetini kırmayı amaçlayan politikalar izlemiş, hatta ikinci döneminde Cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayan ve Butto Anayasası olarak da bilinen 1970’lerde yazılmış anayasayı tekrar getirmeyi de denemiştir. Ordu’nun Şerif’in ekonomik başarıları ile güçlenerek ikinci seçimini de zaferle sonlandırmasından korkmuş olması muhtemeldir. Zira, böyle bir siyasi desteği elde eden Şerif’in ilk işi siyaset üzerindeki vesayeti ortadan kaldıracak bir anayasa yapmak olacaktı. Şerif’in orduyu Çin’le oluşturulacak olan ‘Çin-Pakistan Koridoru’ndan uzak tutmaya çalışmış olması da başka bir sorun kaynağıdır. Ordu’nun Şerif’i Hindistan ile barıştan yana olmasından dolayı sevmediği de ortadır.

Navaz Şerif’in son döneminde ekonomik açıdan büyük bir ivme yakalayan ülkede terörle ile mücadelede de önemli kazanımlar elde edilmiştir. Ancak Çin ile olan işbirliğinin ABD ve Hindistan tarafından hoş karşılanmadığı da açıktır. Hâlihazırda Şerif, ABD’yi insansız hava araçları saldırıları ile çok sert eleştirmiş buna karşılık ABD’de Şerif’i Taliban’ı korumakla suçlamıştır. Ancak ADD’nin Çin’i çevreleme politikaları sonucu Hindistan’la yakınlaşması sonucu Şerif Çin ile işbirliğini arttırmış ve bu ülke ile Çin-Pakistan koridoru adı altında bir dizi ekonomik anlaşmalara imza atmıştır. Bu projeye göre Çin’in Sincan-Uygur bölgesi Fars Körfezi çıkışına bağlanmış, denize çıkışı olmayan Çin’in geri kalmış bölgelerinin ve diğer Orta Asya devletlerinin ticari kanallarını geliştirilmesi amaçlanmıştır. Şerif olmadan da bu projenin işleyeceğini tahmin etmek zor değildir çünkü hem projenin getirisi çok büyük olup hem de ABD-Hindistan yakınlaşmasına net bir cevap içermektedir.

Çin-Pakistan KoridoruAncak bu seferki görevden alınmasında Navaz Şerif’in düşünmesi gereken bir diğer konu Suudi Arabistan-Katar anlaşmazlığı olacaktır. İkinci defa görevden alındığında devreye giren Suudi Arabistan sayesinde bu ülke de sürgün hayatı yaşayan Şerif’i bu sefer Suudilerin kurtarıp kurtarmayacağı bilinmemektedir. Ülkesinde büyük bit Şii nüfus barındıran Pakistan’da Navaz Şerif, Suudi Arabistan’ın İran’ı çevreleme politikalarına dengeleri gözeten bir yaklaşım sergilemiştir. Körfez krizi ilk başladığında açıkça hiçbir devletten yana tavır almayan Şerif’in Panama belgelerinde geçen gayrimenkulleri Katarlı Sani ailesinin şirketinden devraldığını iddia etmesi ve eski Katar Emir’inin bu bağlamda ifade vermesinin Suudilerle olan bağını zayıflatıp zayıflatmadığını zaman gösterecektir.

Sonuç olarak, Navaz Şerif’in görevden alınması sonrasında partisinin iktidarını koruyacağı ve 2018 seçimlerini de önde tamamlaması muhtemel görünmektedir. Ülkeyi ekonomik olarak ileri götüren Şerif’in her seferinde tekrar gelmesinin altında ekonomik başarısı yatmaktadır. Yerine getirdiği kardeşi Pakistan’da ‘Zeki Şerif’ olarak tanınmakta olup başarılı idareciliği ve ordu ile arasının abisinden daha iyi olması ile bilinmektedir. Her ne kadar Pakistan’da seçilmiş hiçbir hükümetin ordu ile arasının iyi olması kesin olmasa da, Şerif ailesinin Pakistan’daki iktidarının emin ellerde olduğunu söylemek zor değildir. Bunula beraber, Pakistan için yönetimde ‘kontrol ve denge’ mekanizmasının olmaması ve mevcut muhalefetin sokak eylemlerine yatkınlığı ülkenin bu görevden alınma sonrasında bir belirsizliğe düşmesine yol açmasını sağlayacak etmenlerdir. Diğer taraftan, Navaz Şerif’in partisinin halen iktidarı elinde bulunduruyor olması taraftarlarının bu olaya daha soğukkanlı yaklaşmalarını sağlayacaktır. Çin ile gerçekleştirilen ekonomik kazanımların devam ettirilmesinin, Çin-Pakistan Koridorunun güvenliğini sağlayacak kurum olan ordunun tekeline girmesi olasıdır. Hindistan ile barış yanlısı bir tutum sergileyen Şerif’ten sonra Keşmir üzerinden Hindistan’la yaşanan gerginliğinin iyice tırmanması beklenebilir.

____________________________________________

Yararlanılan Kaynaklar

Anadolu Ajansı. (28 Temmuz, 2017). Pakistan’da Başbakan Şerif’in görevden uzaklaştırılması kararı. http://aa.com.tr/tr/dunya/pakistanda-basbakan-serifin-gorevden-uzaklastirilmasi-karari/871257 (Erişim Tarihi: 30.07.2017).

Aqil Shah. (28 Temmuz, 2017). Pakistan’s Court Sets a Dangerous Precedent. The New York Times. https://www.nytimes.com/2017/07/28/opinion/why-ousting-nawaz-sharif-sets-a-dangerous-precedent-for-pakistan.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

BBC. (13 Mayıs, 2013). Pakistan seçmeni neden Navaz Şerif dedi? http://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130513_navaz_serif_analiz (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

CNN. (28 Temmuz, 2017). Panama Papers leak sparked probe that led to Pakistan leader’s resignation. http://edition.cnn.com/2017/07/28/asia/nawaz-sharif-disqualified-from-office/index.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Ömer Aslan. (29 Kasım 2016). Pakistan ordusunda nöbet değişimi ve ordu-siyaset ilişkileri. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/pakistan-ordusunda-nobet-degisimi-ve-ordu-siyaset-iliskileri/695516 (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Salim Çevik. 2013. Pakistan Sİyasetini Anlama Klavuzu. SETAYayınları. Ankara.

Stratejik Ortak. (29 Ağustos, 2016). Kaşgar’dan Gvadar’a: Pakistan-Çin Ekonomik Koridoru. https://stratejikortak.com/2016/08/cin-pakistan-ekonomik-koridoru.html (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

The New York Times. (29 nisan, 2017). Facing Military Pressure, Pakistan’s Prime Minister Ousts 2 Top Aides. https://www.nytimes.com/2017/04/29/world/asia/pakistan-prime-minister-nawaz-sharif-top-aides.html?rref=collection%2Ftimestopic%2FSharif%2C%20Nawaz (Erişim Tarihi: 31.07.2017).

Küba’nın Efsanevi Lideri: Fidel Castro’nun Hayatı

Küba’nın efsanevi lideri, Ernesto ‘Che’ Guevera ile birlikte Latin halkının ‘Comandante’ ünvanını verdiği Fidel Castro, geçtiğimiz yıl 90 yaşında hayata veda etmişti.

Komünist bir devlet kurarak 50 yıldan uzun süredir kapitalizme kafa tutan ve direnen Küba’nın liderinin arkasından milyonlar göz yaşı dökerken, sevinen bazı kesimler de oldu.

Kuzey Kore’nin Füzeleri Nereye Kadar Ulaşabilir?

Kore Merkez Haber Ajansı’nın verdiği bilgiye göre, Kim Jong-un, ülke için çok tehlikeli olan mevcut durum bağlamında caydırıcı saldırılara hazır olmak için askeri doktrinlerini gözden geçireceklerini açıkladı. Kuzey Kore’nin askeri gücü ve nükleer füze menzillerinin gösterildiği infografikte, ülkenin nükleer programı hakkında da bilgi veriliyor.

Öte yandan Kuzey Kore’nin ABD’ye bağlı Guam Adası’nı vuracağını açıklaması ve daha sonra bu plandan vazgeçmesi uluslararası arenada gündeme oturmuştu. Kuzey Kore’nin blöf yaptığı iddia edilse de ülkenin ‘çılgın’ lideri Kim Jong-un’un olası bir nükleer savaşı başlatmasından korkuluyor. (ABD’nin Pasifik’teki ‘kalesi’ Guam Adası hakkında bilgi de edinebilirsiniz.)

Kuzey Kore’nin askeri gücü ve füze menzilleri

https://stratejikortak.com/2017/04/abd-ve-kuzey-kore.html

Putin ve Oliver Stone’un Meşhur Röportajı Hakkında Kısa Değerlendirme

2015-2017 yılları arasında gerçekleşen Oliver Stone ve Putin arasındaki röportaj, Rusya’nın Putin dönemi siyasetini anlamak için büyük önem teşkil etmektedir. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir, elbette Putin, devrin en realist ve pragmatist politika adamlarından birisidir. Bu sebeple, Oliver Stone ne kadar cesur sorular sorarsa sorsun, Putin, ülkesinin ve kendisinin aleyhinde pek de bir şey söylemiyor, söylemesi de beklenemez. Zannediyorum ki, doğal olan da budur.

2015-2017 yıllarında gerçekleşen buluşmaların en güzel bölümleri, Kremlin ve Kızıl Meydan’da gezilerle yapılan konuşmalardır. Özellikle, Kremlin’in muazzam sanat kokan salonlarında gezerken, siz bu röportajı izleyenler olarak kendinizi Çarlık Rusya’sında dolaşır gibi hissedeceksiniz. Oliver Stone’un meraklı tavrı ve cesur bir şekilde sorular yöneltişi de, bu konuşmaların keyfini bir hayli artırmıştır diyebiliriz.

Mevzu bahis röportajların içeriğine gelecek olursak; iki yıllık süre zarfında belirli zamanlarda buluşmalar ile gerçekleştirilen bu röportaj silsilesi, denk geldiği olaylar sebebiyle ilginç bir döneme rast gelmiştir. Gerek ABD başkanlık seçimleri, gerek Suriye’de Rus müdahalesi, gerek Türk-Rus uçak krizi ve DAEŞ saldırıları, gerek Ukrayna müdahalesi ile Kırım’ın ilhakı gibi kesitler…

Burada, birebir Putin’in sözleriyle beraber, mealen kendisinin anlatmak istedikleri ve dünya siyasetine yaklaşım tarzını da değerlendireceğim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Putin oldukça cesur ve ne yaptığını bilen bir lider. Röportajın bir bölümünde, “Büyük adamlarız ve her şeyin farkındayız” şeklinde bir cümlesi mevcuttur. Kendi ülkesinin geçmişine ve bugününe hakim, Çarlık devrinde veya bin yıllık Rus tarihinde en tepelere çıkan devletini bildiği kadar, bu devletlerin hatalarının da farkında olan bir lider kendisi.

Yeltsin hakkında kendisinin fikirleri sorulduğunda, “kendisi eski devlet adamımızdır. Hakkında ve arkasından konuşmam doğru olmaz. Hataları mutlaka vardır” deyip, kişilerin geçici olduğunu, bâki olanın Rus devleti olduğunu ön plana çıkarıyor.

Yeltsin’in istifa konuşmasında Putin’i işaret ederek gelecek yüzyıla atıf yapması ise Putin’in bu tavrı ile adeta örtüşür cinsten:
Bırakıyorum çünkü, Rusya yeni politikacılarla ve yeni yüzlerle milenyuma girmek zorunda. Akıllı ve enerjik insanlarla.

Putin’in, Rusya’da din algısına dair şu sözleri ise çok önemlidir: SSCB döneminde bir ideolojiye sahiptik. Bu ideoloji, kabul edelin yada etmeyelim Komünizm idi. Devletin çöküşüyle bir ideolojik boşluk çıktı ortaya ve bizler de bunu din ile doldurduk.

Putin: “SSCB’nin dağılmasıyla bir gecede 25milyon kişi vatansız kalmıştır. 20. Yüzyılın en büyük felaketidir bu. “

Oliver Stone’un, özelleştirmeler ve meşhur Oligarklar sorusuna Putin’in cevabı şu şekildedir:

Özelleştirmeyi bitirmedim. Daha adil olmasını ve devlet malının bedavaya gitmemesini sağladım. Oligarklar çok farklıydı. Kimse onların mallarına dokunamaz. Devlet bile. Hatta devlet onların mallarını korurdu. Oligarşi nedir? Oligarşi, para ve gücün birleşerek karar alma sürecini etkilemesidir. Benim görevim para ve gücü ayırmaktı. Oligarkları artık sorun olarak görmüyorum. Zenginlik baş ağrısıdır, çünkü tabuta girince cep olmuyor”

Putin, şimdiye kadar bilinen 5 suikast girişimi atlatmıştır, kendisine güvenliğini nasıl sağladığına dair bir soru yöneltilir ve cevap:

“Castro 50 suikast atlatmıştır. Bu durumu kendisine sordum, hala hayattayım dedi. Neden diye sorduğumda, güvenliğimle bizzat ilgileniyorum dedi. Ayrıca, Rus halkının bir sözü vardır; kaderi asılmak olanlar, boğularak ölmezler.”

Rusya neden ABD’nin Afganistan işgaline üslerini açarak izin verdi?

“Tamamen çıkarımıza idi. Sovyetler 89-99 arasında Afganistan’da savaşırken, ABD orada bize karşı radikallere destek verdi. Sonunda da El-Kaide kontrolden çıktı. Aslında kendileri yarattılar bu terörü.”

Putin’in en tepki verdiği konu NATO’dur. NATO kelimesi geçince, bir anda tüm sevimliliği kayboluyor ve tepkilerini çekinmeden ortaya döküyor. Esasında tepkileri, egemen bir ülke için gayet mantıklı tepkiler. Kendisi, NATO’nun olmaması gerektiğini söylüyor, izahı ise gayet makul:

“NATO, Varşova Paktı’na karşı kuruldu. SSCB artık yok, NATO neden var? Gorbaçov, zamanında NATO ile ‘sözlü’ bir anlaşma yapıyor. NATO, Doğu Avrupa sınırlarına girmeyecek şeklinde bir anlaşma bu. Sonuç? NATO anlaşmaya uymuyor, demek ki, politikada her şey kağıt üstünde yapılmalıdır. NATO ile ilgili fikirlerime gelince; NATO’nun hiç müttefiki yok. Sadece mandaları var. Bir ülke, NATO ülkesi olduktan sonra, ABD’ye direnemez. Aniden bu ülkeye silahlar yerleştirebilirler.

“NATO’nun kuruluşuna sebep, SSCB olmuştur. İlkelce davrandık ve Soğuk Savaş’a sebep olduk yani NATO’ya.”

NATO ekseninde, ABD’nin Rusya’yı çevreleme aracı olarak Rusya çevresine yerleştirdiği anti-balistik füzeler için Putin çok sert bir tavır içindedir.

“Rusya için iki tehdit vardır. İlki; Anti-balistik füzelerin Doğu Avrupa sınırımıza ulaşmış olmasıdır. İkincisi ise, bu atış rampalarının, 1-2 saat içinde saldırı füzesi rampalarına dönüşebilmesidir. ABD, bunların İran için olduğunu söylüyor. İnanması elbette güç. Şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum, ABD-Rusya Sıcak savaşından kimse sağ çıkamaz. ABD’nin bu “şemsiye” politikası, daha çok silahlanma yarışına sebep olmaktadır. Hata yapıyorlar.”

“Dostlarımızın bazı hamlelerini anlamıyorum. Tabi Avro-Atlantik üzerinde planları gerçekleştirmek için dışarıdan bir düşmana ihtiyaç var. ABD, ABD yanlısı bir Avrupa için düşman Rusya’ya ihtiyaç duyuyor. Olay bundan ibarettir.”

“Örneğin ben size Küba Krizini anlatmak istiyorum. Kruschev’in Küba’ya füze yerleştirmesinin nedeni, ABD’nin Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerdir.”

Putin’in kıvrak zekasını anlayabileceğimiz bir başka olay da, Stone’un ABD başkanlık seçimlerine dair adaylar hakkındaki sorusuydu. Bu soruları tamamen yanıtsız bırakan Putin, ABD iç politikası bizi bağlamaz, her gelen kişiyle anlaşabiliriz, imajını vermeye çalışmaktadır. Özellikle, dört ABD başkanı eskittiğinin hatırlatılması üzerine, hiçbir şeyin değişmediğini vurgulaması, Amerikan politikasının sabitliğine bir eleştiri olarak ele alınabilir.

ABD’deki başkan adaylarının veya başkanların, Rusya’ya karşı tavırlarını yadırgamadığını söyleyen Putin, aslında ikili ilişkilerimizi sırf iç politikada kazanmak için heba ettiklerini düşünüyorum. Biz onlara alıştık ve sadece gülüyoruz, diyor.

Röportaj anında, Stone’un önerdiği bir filmden kesit izlendikten sonra Stone tarafından mevzu bahis film, Putin’e hediye edilir. Film kutusu takdim edildikten sonra Putin odadan ayrılmak üzere iken, CD kutusu açık bir şekilde geri döner ve “TİPİK AMERİKAN HEDİYESİ” diyerek, boş CD kutusunu gösterir. Dış politikası kadar esprilerinin de oldukça zeka ürünü olduğunu kanıtlar adeta.

KIRIM KONUSU

Stone’un, ilhak ettiğiniz için pişman mısınız sorusuna sert çıkarak;

“Biz Kırım’ı ilhak etmedik. Kırım parlamentosu hür bir şekilde referandum kararı aldı ve Kırım halkı, Rusya devletine katılmak istedi. Doğu Avrupa’da bilhassa Ukrayna’da NATO’yu tehdit olarak görüyorum. Buralarda NATO’nun etkililiğinin arttığını görüyoruz. Bu, Doğu Avrupa ülkelerinin, hala Sovyet tehdidinden korkmasıyla ilgilidir ama yanılıyorlar. Bir gün Sovyet tehdidinin geride kaldığını anlayacaklar.”

Yakın zamanda İstanbul boğazından geçerek Kırım kıyılarına yaklaşan Amerikan Donald Cook gemisi, Kırım’daki füzelerin gemiyi kilitlemesi ve Rus uçaklarının alçak uçuş yapması sonucu, bölgeden adeta kaçmıştı. Bu konuya dair Putin şunları aktarıyor.

Kırım, bizim toprağımızdır. Bizler Kırım’ı her ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Kıyılarımız ağır tahribat oluşturacak füzelerle korunuyor. Öyle zannediyorum ki, o geminin kaptanı, kendi füzelerinden daha güçlü füzelere karşı gelemeyeceğini anladığı için akıllılık yaptı ve geri dönmeyi tercih etti.”

SURİYE KONUSU

“Şu anda halihazırda Suriye’nin bir devlet başkanı mevcut. Bizler, gerek İran gerek Türkiye ile bölgede biz çözümü amaçlıyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak niyetindeyiz. Bölgede en büyük problem DAEŞ’tir. Ben Ortadoğu’nun er yada geç, huzura ulaşacağını düşünüyorum. İslam dini, Sünni ve Şii akımları olan bir dindir. Bir çok Müslüman vatandaşımız var. Bu din ile örtüşemez bu kötülükler.”

Ortadoğu’ya huzurun geleceğinden bahseden Putin tam konuşmasını sürdürürken Stone araya girer ve “yoksa Moskova’da halifelik olacak” der.

Bunun üzerine Putin, “Buna müsaade etmeyiz ama dikkat edin Washington’da olmasın” diyerek konuyu kapatır.

Ortadoğu bahsinden devam ederken, Ariel Şaron’un kendisine İsrail’de “Sayın Başkan, şuan her ne olursa olsun, kimseye güvenilmeyecek bölgedesiniz.” Sözlerini anımsatarak, bölgenin zor ve karmaşık olduğunu ancak ümidin her zaman olduğunu dile getirir.

TRUMP KONUSU

“Kendisinin bir çok konuşmasını dinledim. Açıkçası bazı kısımlarını garipsedim ama sonradan anladığım çok önemli açıklamaları oldu. Trump için çalıştığımız saçma. Onu sevdik çünkü ilişkileri iyileştirmekten söz ediyor. ABD seçimlerine etki ettiğimiz tamamen uydurmadır. Bunların iki sebebi var:

1) Trump’ın meşruiyetini sorgulatmak

2) İlişkileri kötüleştirmek ve savaş çıkartmak.”

Yukarıda değerlendirmeler ve direkt alıntılarla aktarmaya çalıştığım bu röportaj, Putin’in hal ve hareketlerini gözlemlemek, çalışma ortamlarını görmek, en karmaşık sorulara karşı tepkisini ölçmek bağlamında, bir nebze merak uyandırarak bu belgeseli izletmeye sevk etmek amacı ile yazılmıştır.

Sevin ya da sevmeyin, karşımızda Rusya’ya çağ atlatan, Gürcistan, Kırım ve Suriye işgalleri ile dünyaya yeniden gözdağı veren. Dış politikada etkili olduğu kadar iç politikada da halkının refahını arttıran, karizmasıyla otoritesini birleştirip, Yeltsin dönemi sonrası Rusların sevgili lideri olan Putin realitesi var.

Oturduğu yere ister taht deyin, ister sandalye, kendisi ülkesi için çalışan vatansever. Bu şahsiyeti değerlendirirken, Rus Ayısı kalıplarından sıyrılarak her iki pencereden de bakmak gereklidir. Babası, Sivastopol önlerinde denizci olan bir vatanseverdir. Mesela, Kırım meselesini ele alırken bunları da düşünmekte fayda görüyorum. Bu güzel belgeseli, başta ilgililer olmak üzere, devlet kademelerimizde görev alan diplomatlarımızın da mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Belgesel kıvamındaki bu röportaj serisine video üzerinden ulaşabilirsiniz.

Yeni Birlik İnşaası ve Avrupa Birliği’nin Sonu Tezi

 

Avrupa bütünleşmesinin hikayesi, geçirdiği savaşlar ve yaşadığı buhranlar ile başlamış ardından birbirini takip eden bir dizi olayların yaşanması ile bu gününe gelmiştir. Bu bütünleşmenin derinleşmesi neticesinde ortak para birimi, tarım ve göç politikaları gibi pek çok alanda ortak politikalar uygulayan ülkeler bu gelişmelerin ardından karşımıza 28 üyeli bir birlik olarak çıkmıştır. Bu süreçte “genişleme politikası”, AB’nin en önemli dış politika aracı olmuştur. AB yeni üye devletleri bünyesine katarak ekonomik, siyasi ve jeopolitik açıdan çok daha güçlü bir Birlik haline geldi ve uluslararası sistemdeki etkinliğini artırmıştır. Peki bu sürecin derin analizi ve kritiği sonucunda değişik evrelerden geçen bu birlikteliğin yeniden dağılması söz konusu olabilir miydi?

Kurulduğu günden bu yana 6 genişleme ve derinleşme dönemi yaşayan AB’ye katılımlar: 1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere, 1981 yılında Yunanistan, 1986 yılında Portekiz ve İspanya, 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya, 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında Hırvatistan, Avrupa Birliği’ne üye olmuşken mevcut durumda Türkiye ile birlikte AB üyeliğine aday olan 4 ülke bulunmaktadır. (Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Arnavutluk). AB, Türkiye, Karadağ ve Sırbistan ile katılım müzakerelerini sürdürmektedir. İzlanda ise, 12 Mart 2015 tarihinde AB’ye adaylık başvurusunu geri çekmiştir. Bosna Hersek ve Kosova ise potansiyel aday ülkelerdir.

1 Kasım 1993’te yürürlüğe giren ve Maastricht Antlaşması olarak da bilinen “Avrupa Birliği Antlaşması” ile ekonomik bir birlik olan Avrupa Topluluğu askeri ve siyasi roller üstlenerek Avrupa Birliği adını almıştır. İşte bu yeni “siyasi birliğin askeri kanadını” oluşturan yeni ortak politika AB Ortak Dış Ve Güvenlik Politikası (ODGP) olarak adlandırılmaktadır. Bu gelişmenin en önemli yapı taşları ise Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılması, Soğuk Savaş döneminde oluşan çift kutuplu dünya düzenindeki güvenlik ve tehdit algılarının değişmeye başlaması ve Avrupa Topluluğu’nun, Doğu Avrupa ülkelerini de bünyesine alarak Avrupa Birleşik Devletleri veya Avrupa Federasyonu olarak adlandırılabilecek yeni bir oluşuma geçme düşüncesidir denilebilir.

avrupa birliği karikatür ile ilgili görsel sonucu

ABD’de gerçekleşen 11 Eylül saldırısının ardından küresel bir güvenlik algısı ortaya çıkmıştır. Çok kutuplu dünya düzeninde, AB ekonomik entegrasyonunu geliştirirken, bir yandan da küresel siyasi aktör olma hedefindedir. Fakat küresel terör kavramı, Arap Baharı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’da yaşanan iç savaşlar, Afrika Kıtasında hali hazırda devam etmekte olan iç çatışmalar ve kıtlık, beraberinde yeni sorunlar getirmekte ve AB Güvenlik Politikaları terör, göç, sınır güvenliği, insan hakları, demokrasi konularında sınıfta kalmaya başlamaktadır. AB içindeki başat güçlerden Almanya – Fransa ve İngiltere arasındaki güç çatışmaları da politika yapmada ve uygulamada sistemi yavaşlatıcı bir etki göstermektedir.

AB’DEN YÜKSELEN SESLER – İLK ADIM BREXIT 

Soğuk Savaş döneminde en güçlü dış politikası genişleme olan AB, yeni bir sürece girmiştir. Birlik, Avrupa Federasyonu olma yolunda, ortak para birimi olarak Euro’yu kullanmaya geçmiş, sınırları ortadan kaldıran ve AB vatandaşlarının vizesiz geçiş hakkını sağlayan, Schengen Bölgesi’ni devreye sokmuştur. Fakat arka arkaya patlak vermeye başlayan euro krizleri , Almanya gibi ekonomik lokomotifleri ve AB fonlarını zorlamaya başlamış, İngiltere gibi AB’ye her daim daha mesafeli durmuş olan üye ülkelerde huzursuzluk yaratmaya başlamıştır.

İlgili resim

İngiltere, kurucu ülke olarak da katılmadığı AB’de kendisini Avrupa devletlerinden ayrı, imtiyazlı kabul etmiş, Euro para birimi kullanmayı reddetmiş, ekonomisi daha küçük Avrupa ülkelerinden gelen göçler konusunda da olumsuz tutumunu her fırsatta dile getirmiştir. Rahatsızlıklarını “Polonya’lı muslukçular geldi işlerimizi elimizden aldı” nitelemesi ile yeni AB üyesi ülkelerden gelen işçileri aşağılayarak göstermişlerdir. Haziran 2017 de ise yapılan halk oylaması sonucu %52 oy ile İngiltere, AB ile yollarını ayırmıştır.

AVRUPA BİRLİĞİNİN SONU TEZİ

Günümüz küresel dünyasında iki paradoksal gelişme aynı anda kendini göstermektedir. İlki, mikro milliyetçilik temelinde parçalanma hareketleri; ikincisi de özellikle bölgesel düzeyde bütünleşme hareketleri. Değişen parametreler göz önüne alındığında AB’nin geleceği ile ilgili üç farklı tez ortaya konulabilir:

İLK TEZ; AB’nin kurulmasında yapı taşlarını oluşturan devletlerin, Avrupa Federasyonu veya Avrupa Birleşik Devletleri olarak daha entegre şekilde karşımıza çıkması. Bu teze göre Avrupa devletleri, ortak anayasaya, ortak ekonomik politikalara, tek bir Avrupa ordusuna, ortak para birimine ve ortak bir Avrupa bayrağına sahip olan, iç işlerinde özerk, dış politikada ise Federasyona bağlı bir birleşik devletler statüsü kazanmasıdır. İlk olarak, sınırların kaldırılmasının ve ortak para birimi uygulamasının başarılı bir şekilde gerçekleştirilememiş olması, mikro milliyetçilik kavramının yükselişi, özellikle Fransa’da sağ ve aşırı sağın yükselmeye başlaması, Avrupa’da değişen güvenlik algısının da sonuçlarıyla birlikte Brexit süreci bu tezi çürütüyor gibi gözükebilir fakat bazı devletlerin hali hazırda ki birlikten çıkması ve sonrasında yeni bir yapılanma sonucu yeni entegrasyon ile kurulacak federe bir sistemle karşımıza bambaşka bir Avrupa çıkartabilir.

İKİNCİ TEZ; Avrupa Birliği’nin dağılacağını öngören tezdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından güçlenen Avrupa Birliği ve Avrupalı Devletler kimliği göz önüne alındığında, “birlikte daha güçlü” olan devletlerin tamamen bir ayrışma yaşaması tarafımızca öngörülmemektedir.

Avrupa’da yükselen milliyetçilik olgusunun, “üye devletlerin self determinasyon hakkına tehdit oluşturmadığı sürece” birlikten kopuş sürecini hızlandıracağını düşünmemekteyiz. Her ne kadar AB , Brexit ile kan kaybı da yaşamış olsa, hala en güçlü siyasi ve ekonomik birlik olma özelliğini taşımaktadır.

ÜÇÜNCÜ TEZ; Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinin kültürel, ekonomik ve tarihsel yakınlıkları göz önüne alındığında, daha küçük bölgesel yönetimlere dönüşebileceği veya kuruluş hedeflerine geri dönüp ekonomik entegrasyonlar konusunda devam etmesi tezidir. Avrupa Birliği’nden ayrışmalar devam edebilir, fakat siyasi birlikteliğin sona ermesi ekonomik işbirliğini etkilemeyecektir. Bu tezin makul görünmesinin en önemli örneği Türkiye-AB ilişkileri olarak görülüyor. Türkiye henüz AB’ye üye olmamasına rağmen, Gümrük Birliği Anlaşması gibi anlaşmalar ile işbirliğine devam etmektedir ve AB fonlarından yararlanmaktadır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


 KAYNAKÇA

Barış ÖZDAL, “Avrupa Birliği Siyasi Bir Cüce, Askeri Bir Solucan mı?”

Ersal YAVİ, Necla YAZICIOĞLU.,”Ab Ve Türkiye : Dağılan Birlik”

T.R. REID, (Çev.: Nur Küçük), “Avrupa Birleşik Devletleri”

http://www.avrupa.info.tr/

http://www.ab.gov.tr/

 

Bağımsız Kürdistan’a İran Ne Diyor?

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Irak’tan ayrılmayı öngören bağımsızlık referandumuna gitme kararı aldı. Bu referandumun 25 Eylül de yapılması kararlaştırıldı.  Bu süreç içerisinde IKYB başkanı Mesut Barzani gerek Kuzey Irak’taki aktörlerle gerekse küresel ve bölgesel aktörlerle bir takım temaslar içine girerek bağımsız Kürdistan için ikna çabalarına girişti. Fakat Kuzey Irak Kürt Bölgesinde partiler içerisinde herhangi bir anlaşma sağlanabilmiş değil. Bugün Kuzey Irak’taki Kürt partilerinin bağımsızlığa karşı olmadıklar fakat referandumun ne zaman yapılacağına dair görüş ayrılıklarına düştüğü görülmektedir. Bu bağlamda Barzani bu partilerin her birinin kapılarını teker teker çalarak ikna çabasına girişmiştir.

Bu süreçte içerisinde gözden kaçmayacak en önemli mesele istikrarın olmadığı Ortadoğu coğrafyasında bağımsız Kürdistan’a Türkiye ve İran’ın nasıl bir tepki vereceğidir. Bu bağlamda IKYB Dışişleri Bakanı Hoşyer Zebari’nin bu referanduma İran dışında hiçbir ülkenin karşı çıkmadığını söylemektedir[1]. Zebari’nin bu açıklamaları ışığında incelediğinde 21 Haziran da Irak Başbakanı Haydar İbadi ile İran dini lideri Ali Hamaney bir araya gelmiş ve Hamaney Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını bu suretle IKYB’nin bağımsızlığına karşı olduklarını söylemiştir[2]. Tarihsel süreç incelendiğinde İran, Irak Kürtleri ile her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştur. Hatta Saddam’a karşı Kürtlere tam destek vermiştir. Fakat Irak’ın İran’a karşı bir tehdit oluşturmayacağı göz önünde tutulduğunda bu süreçten sonra Kürtleri desteklemesinin anlamı kalmamıştır.

Ayrıca bağımsız Kürdistan’ın kurulması İran’dan ziyade daha çok ABD ve İsrail’in işine yarayacaktır. Bu süreçte yeni kurulan Kürdistan üzerinden İsrail gerekli enerji akışını sağlayacak ticari ilişkilerini geliştirecektir. Ayrıca ABD’nin İran’ı çevrelemesi konusunda yeni hat bağımsız Kürdistan’dan açılacaktır. Bununla birlikte İsrail’e karşı koz olarak kullanılan Hizbullah’ın neredeyse anlamı kalmayacaktır. Çünkü İran’ın Hizbullah üzerinden yapacağı tehdidi bu sefer İsrail bağımsız Kürdistan üzerinden gerçekleştirecektir. Bununla birlikte yeni kurulacak olan Kürdistan’da İsrail ve ABD yeni askeri üsler kurarak İran’ı tehdit edecektir. Aynı zamanda İran’da pasif durumda bulunan PJAK aktifleştirerek İran içine salınabilir. Bu suretle Tahran olaylarından sonra prestiji sarsılan ve ABD tarafından çevrelenen İran, bu sefer de terör olayları ile iç güvenliği ve sınır güvenliği tehlikeye girebilir. Böylece çevrelenen İran, istikarsızlaştırılabilir. Bu yüzden mevcut bağımsızlık olayının bölgede domino etkisi yaratacağını düşünen İran bu duruma karşı çıkar.

Bu arada ABD tarafının ve İsrail tarafının referandum sürecini desteklemesi İran cephesine rahatsızlık vermektedir. ABD başkanı Trump’ın eski danışmanlarından birisinin referandumdan çıkacak kararı destekleyeceğini söylemesi[3], İsrail Savunma Bakanı Lieberman’ın bağımsız Kürdistan’ı ilk tanıyacak ülkenin İsrail olacağını ifade etmesi, Tahran yönetimini düşündürmektedir[4].

Bu süreçte Tahran’ın bu duruma karşı bir dizi önlemler alması gerekmektedir. Bu suretle Tahran’ın ilk yapması gereken mesele Kuzey Irak’taki Kürt partileri arasında yaşanan ihtilafları kaşıması gerekmektedir. Bu sayede Kürt partileri arasındaki birliği bozarak referandum öncesi ilk atak faaliyetini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Kuzey Irak’ta bağlantılı bulunduğu Goran Partisi üzerinden referandumu boykot ederek olumsuz propaganda yapması gerekmektedir. Bunun yanında KYB, Goran Partisi ile tehdit edilmelidir. Bu bağlamada incelendiğinde Goran Partisi’nin referandumun ertelenmesi gerektiğini söylerken, KYB yetkilileri Goran’ın ne istediğini bilmediğini söyleyerek tepki göstermektedir[5]. Ayrıca Tahran yönetimi Goran üzerinden IKBY’nin siyasi erkine etki edebilir. Bununla birlikte bu siyasi müdahaleyi şansı Irak merkezi yönetimine verilecek destekle artırılmalıdır.

Tahran IKBY’ye siyasi baskının ardından askeri baskı da uygulamalıdır. Bu suretle devreye Haşdi Şabi birliklerini sokarak bölgede bir takım olumsuz propagandalar yapılmalıdır. Bu bağlamda Peşmerge’ye karşı Haşdi Şabi birlikleri modernize edilmeli eğitim desteği verilmelidir. Zira ABD eski Bağdat Büyükelçisi Peşmerge’nin Haşdi Şabi’den daha donanımlı ve modernize edilmiş halde olduğunu dile getirmiştir[6].  Kürt kaynaklarından edinilen bilgilere göre Haşdi Şabi’nin Kürt bölgesinde birçok saldırı gerçekleştirdiğini ve olumsuz propagandalar yaptığı haberleri gelmektedir.

Bununla birlikte Tahran yönetimi halk üzerinde bir takım baskılar ve propagandalar yaparak referandumda halka hayır oyu kullandırmalıdır.

Ayrıca bölgedeki Şiileri devreye sokarak halk arasında bir takım olumsuz propagandalar yürütmelidir. Bu arada bölgedeki Şiilerinde bu durumdan memnun olmadığı gözlemlenmektedir. Irak Şii Ulusal Koalisyonu Başkanı Ammar Hekim,  bu referandumun Irak’ta tsunami etkisi yaratacağını, IKBY’ nin bu referandum kararının gerek Irak gerekse IKBY anayasasına aykırı olduğunu söyleyerek, Iraklı Kürtleri tarihte iki sefer bu durumu oyladığını ve Irak Devleti çatısı altına yaşamaya karar verdiğini söylemiştir. Ayrıca 2003’ten beri Iraklı Kürtlerin topraklarını iki kat büyüttüğünü sözlerine eklemiştir[7].  Mevcut açıklamalardan görüldüğü gibi durumdan Iraklı Şiilerin de rahatsız olmuştur. Bu suretle İran’ın mevcut kitleye destek vermesi şarttır.

Öte yandan bölgedeki Kürt Devleti diğer bölgesel bir güç olan ve bünyesinde çok sayıda Kürdü barındıran Türkiye içinde büyük bir tehdit unsurudur. Bölgede kurulacak olan Kürdistan’ın PKK açısından bir üs, sığınacak bir liman olması aşikardır. Bu bağlamda Türkiye yıllarca PKK ile askeri açıdan mücadele vermiş ve birçok tecrübe kazanmıştır. Bu suretle İran’ın Türkiye ile masaya oturarak ortak eylem planları hazırlaması ve ortak hareket etmesi şarttır. Bu sayede Türkiye’nin tecrübesinden faydalanarak mevcut durumun önüne geçilebilir.

İran’ın son olarak yapması gereken şey diplomatik faaliyetler yürüterek bu durumun önüne geçmektedir. Ayrıca BM gibi örgütlerin kapıları çalınabilir. Fakat bu durumun pek olumlu neticeler vermeyebilir. Zira Avrupa Parlamentosu (AP) Kürdistan Dostları Grubu Başkanı ve Dışilişkiler Komisyonu Sözcüsü Charles Tannock, Kürtlerin bağımsız devlete layık olduğunu söylemesi bu durumun açıkça göstergesidir[8].


 Kaynaklar

[1] http://www.kurdistan24.net/tr/news/a2faa71c-e0ac-4f51-86ff-3aa628e492ec

[2] https://www.haberler.com/hamaney-den-ibadi-ye-irak-ta-bagimsizlik-9752683-haberi

[3] http://www.rudaw.net/turkish/world/030720174?keyword=abd%20referandum

[4] http://www.ensonhaber.com/lieberman-bagimsiz-kurdistan-kacinilmaz-2014-06-27.html

[5] http://www.krdnews.net/news/kurdistan/kybden-gorana-tepki

[6] http://www.rudaw.net/turkish/interview/17072017

[7] http://www.rudaw.net/mobile/turkish/middleeast/iraq/16072017

[8] http://www.rudaw.net/turkish/world/120720171

Cengiz Han’ın Altın Dolu Mezarı Nerede?

Cengiz Han’ın mezarının Moğol İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen hazineler içerdiğine inanılıyor. Peki, Moğollar neden bu mezarın bulunmasını istemiyor?

Uçsuz bucaksız topraklarda ne yol var, ne de bina. Sadece sonsuz bir gökyüzü, yerde kurumuş otlar ve bir esinti. Göçerlerin ‘ger’ adını verdikleri yuvarlak göçebe çadırında tuzlu sütlü çay içerken özgürce otlayan atların ve keçilerin fotoğraflarını çekiyoruz.

Burası Moğolistan, Cengiz Han’ın at sırtında dünyayı ele geçirdiği yer. Onun hikayesi kan dökülmesini, adam kaçırmayı, aşk ve intikamı içeriyor. Ama esas hikaye ölümüyle başlıyor.

Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han bir zamanlar Büyük Okyanus ile Hazar Denizi arasındaki topraklara hükmetmişti. Öldüğünde cenazesinin gizli tutulmasını istemişti.

Yas tutan ordusu, cenazeyi taşırken önlerine çıkan herkesi öldürmüş, Cengiz Han gömüldükten sonra mezarın izini kaybettirmek için üzerinde bin at dolaştırılmıştı.

Ölümünden sonraki 800 yılda kimse mezarına ulaşamadı.

Mezarı bulunsun istemiyordu

Yabancı keşif ekipleri mezarı bulmak için tarihi belgelere başvurdu, hatta National Geographic‘in Hanlar Vadisi Projesi uydu fotoğraflarını bile incelemişti.

Ancak Moğollar 1227’de ölen liderlerini sevse de mezarının bulunmasını istemiyordu. Dışarıdan bakan birinin ise bunu anlaması biraz zordu.

Bunun, mezar bulunursa dünyanın sonu gelecek inancıyla ilgisi yoktu. Rusya’daki bir üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan Moğol tercümanım Uelun’a göre, Cengiz Han mezarının bulunmasını istemiyordu, ona saygı gereği, aranmamalıydı bu mezar.

Cengiz Han’ın isteğini dikkate alan Moğolların kültürel baskısının yanı sıra mezar aramayı zorlaştıran başka etkenler de var.

Moğolistan devasa bir ülke, üstelik düzenli yol ağları çok zayıf. Nüfus yoğunluğu çok düşük; sadece Grönland ve birkaç ada bu konuda onu geride bırakabilir. Böyle bir ortam, sırlarına sahip çıkar.

Moğol İmparatorluğu bir zamanlar Büyük Okyanus’tan Hazar Denizi’ne kadar uzanan topraklarda hüküm sürüyordu.

Ulanbatur Devlet Üniversitesi’nin arkeoloji bölümünden Dr. Diimaajav Erdenebaatar bu mezarı bulmaya uğraşan Japon-Moğol ekibi ile çalışıp Cengiz Han’ın doğum yeri olan Hentiy bölgesinde yoğunlaşmış.

Ancak 1990’da yapılan bu çalışmalar aynı yıl gerçekleşen demokratik devrim nedeniyle yarım kalmış. Zira halk bu çalışmalara da tepki göstermiş.

Ataları Hunlar mı?

Dr Erdenebaatar 2001’den bu yana Moğolistan’ın orta kesimindeki Arkhangai bölgesinde, Hun krallarının iki bin yıllık mezarlığında kazı çalışmaları yapıyor. Cengiz Han, Hunların Moğolların atası olduğuna inanıyordu. Bu nedenle mezarı onlarınkine benzeyebilirdi.

Hun kralları 20 metre derinlikte ahşap bölmeler içine gömülür, yerin üzerine kare şeklinde taşlar dizilirdi. Dr Erdenebaatar’ın ilk mezarı kazması 10 yaz sürmüş, burası daha önce soyulmuş olmasına rağmen Hunların uzak diyarlarla diplomatik ilişkilerini gösteren Çin at arabası, Roma cam eşyası ve çok sayıda değerli metal bulunmuştu.

Cengiz Han’ın mezarının izi kalmasın diye üzerinde bin at dolaştırıldığına inanılıyor.

Üniversitenin arkeoloji müzesinde altın ve gümüş heykelcikleri, bunlar üzerinde leopar ve tek boynuzlu at desenlerini görmek mümkündü. Bu imgeler Cengiz Han ve sonrası dönemde de kullanılmıştı.

Cengiz Han’ın mezarının da Moğol İmparatorluğu topraklarından gelen benzer hazinelerle dolu olduğu sanılıyor. Yabancıların bu mezara bu kadar ilgi göstermesinin bir nedeni de bu.

Mezarı biliniyor mu?

Ancak Hun tarzı bir gömütün bulunması biraz zor. Mezar üstündeki taşlar kaldırılmış olabilir. Moğolistan’ın genişliği düşünüldüğünde 20 metre derinlikte bir mezarın bulunması neredeyse imkânsız görünüyor.

Cengiz Han’ın mezarının, imparatorluğun dört bir yanından gelmiş çok sayıda hazine içerdiği sanılıyor.

Bölgedeki inanca göre Cengiz Han’ın mezarı, başkent Ulanbatur’un 160 km kuzey doğusundaki Hentiy sıradağlarının Burhan Haldun tepesinde. Ancak mezarın kesin yeri belli olmadığı gibi bu iddiaya karşı çıkanlar da var.

Mezarın yerini kaybetmek için üzerinde bin at gezdirildiği söylencesi mezarın bir vadide olduğuna işaret ediyor ve buna göre Hun mezarlığı uygun aday olabilir. Ama Cengiz Han’ın bir dağa gömülmeyi vasiyet ettiği de biliniyor. Bu nedenle Burhan Haldun dağı da makul bir aday.

UNESCO Dünya Mirası Listesi

Ancak UNESCO’nun Hentiy Han bölgesini Dünya Mirası Listesi’ne alıp koruma altına alması araştırmacıların bu bölgedeki çalışmalarının da sınırlanması ve Cengiz Han’ın mezarı sorununun havada asılı kalması anlamına geliyor.

Peki mezarın bulunması sorununa Moğolistan’da neden sıcak bakılmıyor? Cengiz Han ülkenin en büyük milli kahramanı. Batı onu ele geçirdiği topraklarla hatırlarken Moğollar onu sağladığı olanaklarla hatırlıyor.

Bir efsaneye göre Cengiz Han Hentiy Dağları’nda gömülmüş.

Moğol İmparatorluğu doğu ile batıyı birbirine bağladı, İpek Yolu’nu canlandırdı. Diplomatik dokunulmazlık ve din özgürlüğü kavramları onun döneminde yerleşti. Güvenilir bir posta hizmeti ve kâğıt para kullanımı sağlandı. Yani Cengiz Han sadece dünyayı ele geçirmekle kalmadı, ona medeniyet de getirdi.

Bütün bunlardan dolayı büyük bir saygınlık uyandırıyor ve Moğollar mezarına dokunulsun istemiyor. Tercümanım Uelun konuyu şöyle özetliyor:

“Mezarını bulmamızı isteselerdi bir işaret bırakırlardı.”

Kaynak: BBC

İdlip: Suriye’de Savaş içinde Savaş

Suriye’nin kuzeyinde Esed Rejimine karşı savaşan muhalif gruplar 2017 yılının Ocak ayında iki büyük grup etrafında birleşerek yeniden örgütlendiler.  Bu gruplardan Sukur-el Şam, Fastakim Kema Umirt, Ceyşül İslam, Suvvar el Şam, Mücahidi İbni Tevmiyye, Şam Cephesi ve Ceyş El Mücahid ve El Mikdat Tugayı Ahraru’ş Şam Hareketine (AŞH) katılıdı. Bunun yanı sıra eski adıyla Nusra Cephesi yeni adıyla Fetih El Şam, Nurettin Zengi, Ceyşü’l Sünne, Ensaruddin ve Liva el-Hak grupları, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) adı altında birleştiler. Birleşmelerin ardından iki grup arasında çatışmalar yaşanmaya başladı.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Çatışmaların başlamasında Astana sürecine dahil edilmeyen Suriye El Kaidesi olarak bilinen, ABD’nin ve Birleşmiş Milletlerin terör örgütleri listesinde bulunan El Nusra’nın, sürece dahil olan grupları tehdit etmesi ve akabinde fiilen bu gruplara saldırması etkili oldu. Erkmen’e göre çatışmaların sebebi; İdlib’in kontrolü, Astana süreci sonrası oluşan gruplar arası tehdit algısı ve kıt kaynakların kontrolünün yaşamsal hale gelmesidir. Ancak çatışan grupları son günlerde gündeme asıl oturtan gelişme ise; iki grup arasındaki çatışmanın Türkiye sınırındaki Bab’ül Hawa sınır kapısına dayanması oldu. 22 Temmuz’da yapılan bir açıklama ile gruplar arasında anlaşmaya varıldığı, sınır kapısının yönetiminin yerel yönetime bırakılacağı ve tutukluların karşılıklı olarak bırakılacağı açıklandı.

Suriye'de Son Durum

Çatışmayı HTŞ açısından değerlendirmek gerekirse, HTŞ’nin amacı Astana süreci ile kendisine komplo kurduğunu düşündüğü gruplar ve İdlib’e güvenliğini fiilen sağlayacağı konuşulan Türkiye karşısında erken davranarak ‘ön almak’, AHŞ ve ÖSO’nun kendisine karşı birleşeceğinden korkmasından dolayı bu olası birlikteliği yıpratmak, ekonomik olarak gümrük getirisi olan sınır kapısını ele geçirmek, AŞH’yi bölgeden çıkararak kıt olan kaynakları tek başına kontrol etmek ve gelecek yardımlara tek başına sahip olmaktır. HTŞ’nin doğrudan stratejik hedeflere saldırması bu çatışmayı planlı olarak gerçekleştirdiğini göstermektedir. Kazandığı bölgelere bakıldığında çatışmaların kazanan tarafı da Heyet Tahrir Şam’dır. Ancak daha önce bölgede yabancı oldukları için yalnız kalan Nusra Cephe’sinin diğer gruplarla birleşmesinin altında yatan en önemli sebeplerinden biri olan Suriye tabanına yayılma düşüncesi bu çatışmalarla yara almıştır. Zira, HTŞ’nin, Suriye halkını silahlı mücadelesinin kendi hesaplarına değil de AŞH de olduğu gibi Suriye halkı için olduğuna inandırması gerekmektedir. Bunula beraber, birleşme bildirisinde yer alan diğer gruplara saldırılmayacak maddesinin ihlali yüzünden Suriye’nin en önemli yerli gruplarından Nurettin Zengi Grubu HTŞ’den ayrıldığını açıklamıştır.  Bu ayrılık askeri açıdan olmasa da, HTŞ’nin ulaşmaya çalıştığı Suriye’yi kucaklayan örgüt söylemine oldukça büyük darbe vurmuştur. Çatışmalardan sivillerin zarar görmüş olması da HTŞ için bir diğer olumsuz durumdur. Serakib bölgesinde gerçekleştirilen gösterilerden sonra HTŞ bu bölgeden çekilmiştir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Suriye’de tabanı en geniş grup olan Ahraru’ş Şam Hareketi tarafı ise bu çatışmalar ile psikolojik olarak yıpranmıştır. Bab’ül Hawa sınır kapısının yönetimini bırakmak zorunda kalması da AŞH’yi ekonomik olarak olumsuz etkileyecektir. Her halinden planlı olduğu belli olan bu saldırıya hazırlıksız yakalanan AŞH’nin, Türkiye sınırında sahip olduğu toprakların büyük kısmını kaybettiği için lojistik açıdan da sıkıntı yaşaması muhtemeldir. AŞH’nin yaşayabileceği en büyük sorun gruptan yeni ayrılmalar olacaktır. Ancak şimdiye kadar herhangi bir ayrılma kararı açıklanmamıştır. En büyük avantajı ülkedeki tabanı olan AŞH’nin, HTŞ gibi terör gruplardan değil de ılımlı muhalif gruplardan olması ve ÖSO’ya destek olması askeri, ekonomik ve toplumsal açıdan destek bulmakta sıkıntıya düşmemesini sağlayacaktır.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Suriye’deki gruplar arasında yaşanan bu çatışmalar Türkiye’nin iç ve dış politikasını doğrudan etkilemektedir. İç politika da yaşanacak sorunlar dört ana başlıkta ele alınabilir. Çatışmalar öncelikle Türkiye’nin iç güvenliği için tehlike oluşturmaktadır. Her ne kadar El Kaide ve DAEŞ sivillere yönelik eylemler konusunda farklı tutumlara sahip olsalar da sınır hattının HTŞ’de olması uzun zamandır duyulmayan bombalı eylemler konusunda Türkiye’nin daha temkinli olmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin Suriye’de destek verdiği Türkmenlere ulaştırılan yardımların sekteye uğraması da diğer bir sorundur. Türkmenlere yardımın zayıflaması ya da durması bu grupların direnişini olumsuz etkileyecektir. Suriye’deki Türkmenlerin desteksiz kalarak olumsuz bir senaryo yaşamaları, toplum hafızasında hala canlı olan Bosna, Kosova, Halep ve Musul’da örnekleri sebebi ile, siyasi ve toplumsal tepkileri beraberinde getirecektir. Türkmenlere yardım için illegal sınır geçişlerinin yaşanabilecek olması da ayrı bir sorun olacaktır. Afrin’e yapılacak olan operasyonun muhtemel geçiş noktalarından Cilvegözü’nün karşısında yer alan Bab’ül Hawa sınır kapısının yönetiminin Türkiye ile hareket etmeyen bir grubun eline geçmesinin operasyonun lojistiğini etkileyebilme ihtimali bulunmaktadır.  Toplumda bir süredir beklenen Afrin operasyonun uzaması ve bu süre zarfındaki muhtemel can kayıpları operasyonun sorgulanmasına ve politik olarak yıpratılmasına zemin hazırlayacağından iç güvenlik açısından sorun oluşturabilecektir. Son olarak,  İdlib üzerinde yaşanacak yeni bir çatışma yeni bir göç dalgasını tetikleyecektir. Yeni bir göç dalgası şu an 3 milyon 100 bin mülteci barındıran Türkiye’nin 4 milyona yakın bir sığınmacıya ev sahipliği yapması anlamına gelecektir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Yaşanan çatışmalar Türkiye’nin Suriye politikasını doğrudan etkilemektedir. Afrin operasyonu ile Fırat’ın batısındaki sınırını büyük ölçüde güven altına almayı planlayan Türkiye’nin operasyon hazırlıklarının bu çatışmalar ile yavaşlaması ve gecikmesi de muhtemeldir. Hâlihazırda operasyon kapsamında Suriye Rejimi ve YPG ile de çatışması gereken Türkiye destekli ÖSO için, İdlib sınırında göz önünde bulundurulacak yeni bir tehlike oluşmuştur. Bunun yanı sıra, uzun zamandan beri operasyona hazırlanan gruplardan olası kopuşlar askeri anlamda yeni bir strateji ve planlama gerektirecektir. Dış politika açısından yaşanacak sorunların başında uluslararası toplum desteğinin azalması gelmektedir. Zira her iki grup da, Esed karşıtı grup adı altında bir tutularak Türkiye üzerinde karalama kampanyası başlatılmasına yol açabilir. Diğer bir olasılıkta Afrin’den askerlerini çektiği iddia edilen Rusya’nın, güvenlik gerekçesi ile bölgeye tekrar asker sevk etmesidir. Rusya, HTŞ’yi öne sürerek ve iki grup araındaki çatışmanın grupları yıpratmasın da yararlanarak Suriye Rejiminin bu bölgeye saldırmasını da sağlayabilecektir. Bu durumda tüm Afrin operasyonu hazırlığının tehlikeye girmesi mümkündür. Bunların yanı sıra, El-Kaide bağlantılı HTŞ bahane edilip İdlib’e yapılacak olası Amerikan operasyonlarına zemin hazırlanması da olası görünmektedir. Amerikanın bu operasyonlarda kara gücü olarak YPG/SDG’yi kullanmak isteyeceği aşikardır. Böyle bir seneryoda Türkiye’nin saldırmazlık bölgeleri ile elde ettiği üstünlük yitirilebilecektir.Türkiye için en büyük tehlike, Fırat Kalkanı Harekatı ile bölgede oluşturulmaya çalışılan de facto devlet oluşturma çabalarının İdlib üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması olacaktır. YPG/SDG halihazırda bölgede Türkiye sınırına ulaşmak ve zikredilen amacını gerçekleştirmek için ÖSO ile çatışmaya girmektedir. YPG’nin sözde kantonlarını Membiç-Halep-İdlip-Afrin hattı üzerinden birleştirmeyi denemesi ve ABD’nin bu duruma İdlib’teki El Kaide varlığını gerekçe göstererek destek vermesi bölgede dengelerin değişmesine yol açacaktır. Bu ihtimali ortadan kaldırmak için Türkiye’nin İdlib’in El Kaide’den temizlenmesi için ÖSO’yu etkin bir şeklide kullanması gerekecektir.

Kaynak: Anadolu Ajansı

Yaşanan çatışmaların olumsuz sonuçlar doğurabileceği gibi ülkemize bazı fırsatlar da sunmaktadır. Yaşanan çatışmalar ile Fırat Kalkanına sınırlı bir katılım ile destek veren AŞH’nin Afrin Operasyonun daha güçlü destekleyerek ÖSO’nun yanında yer alması mümkündür. Benzer bir şekilde HTŞ’den ayrılan veya HTŞ baskısından kaçan gruplar da ÖSO ile ortak hareket etme yoluna girebileceklerdir. Azalan yardımların ve ekonomik kaynakların bu yakınlaşmayı desteklemesi olasıdır. Bu durum en çok İdlib’in El Kaide’den temizlenmesi konusunda Türkiye’nin elini güçlendirecektir çünkü hava desteğinin tek başına terörist grupları caydıramamakta hava saldırılarının karadan desteklenmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra, bölgenin Arap ağırlıklı bir nüfusa sahip olması, olası bir yabancı unsur müdahalesinde halkın tepkisi ile karşılanmasına yol açacaktır. Bu bağlamda, Türkiye halk desteği konusunda sıkıntı yaşamayacaktır.

Bu çok faktörlü problemde, Türkiye’nin her ayrıntıyı hesaplayarak adım atması, uluslararası toplum desteğini kaybetmeden yerel halkın sevgisini kazanarak, oluşabilecek de facto bir devlet oluşumuna izin vermeyecek şekilde iç dinamiklerini de gözetmesi gerekecektir. Suriye’de 7 yıldır süren karışıklıkta tek başarılı operasyonu gerçekleştiren ülke olarak Türkiye’nin askeri gücünü ön planda tutarak diplomatik yönden de atılan adımları desteklemesi gerekmektedir.


Yararlanılan Kaynaklar

Anadolu Ajansı. (28 Ocak, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasında yeni oluşum. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriye-de-rejim-karsiti-gruplar-arasinda-yeni-olusum/736935 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (19 Haziran, 2017).  PKK/PYD, Suriye-Türkiye sınırında ilerlemeye çalışıyor. http://aa.com.tr/tr/dunya/pkk-pyd-suriye-turkiye-sinirinda-ilerlemeye-calisiyor/844835 (Erişim Tarihi: 24.07.2017).

Anadolu Ajansı. (19 Temmuz, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasındaki çatışma Babül Hava sınır kapısına yaklaştı. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-rejim-karsiti-gruplar-arasindaki-catisma-babul-hava-sinir-kapisina-yaklasti/865038 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (20 Temmuz, 2017).  Suriye’de rejim karşıtı gruplar arasındaki çatışmalar protesto edildi. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-rejim-karsiti-gruplar-arasindaki-catismalar-protesto-edildi/866134 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Anadolu Ajansı. (21 Temmuz, 2017).  Suriye’de çatışan rejim karşıtı gruplar anlaştı. http://aa.com.tr/tr/dunya/suriyede-catisan-rejim-karsiti-gruplar-anlasti/866726 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Deutsche Welle (DW). (26 Ocak, 2017). Altı örgüt Ahrar-uş Şam’a katıldı. http://www.dw.com/tr/alt%C4%B1-%C3%B6rg%C3%BCt-ahrar-u%C5%9F-%C5%9Fama-kat%C4%B1ld%C4%B1/a-37289264 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Hilmi Hacaloğlu. (20 Temmuz, 2017). İdlib’te El Kaide-Ahrar Savaşı Büyüyor.  Amerika’nın Sesi [Voice of America (VoA)]. https://www.amerikaninsesi.com/a/idlib-de-el-kaide-ahrar-savasi-buyuyor/3952279.html (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Serhat EKMEN. (21 Temmuz, 2017). İdlib’de ‘kaçınılmaz’ çatışma. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/idlibde-kacinilmaz-catisma/866394 (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Stratejik Ortak. (29 Ocak, 2017). Suriye’de Muhalifler İkiye Bölündü: Tahrir el-Şam ve Ahrar uş-Şam. https://stratejikortak.com/2017/01/tahririr-sam.html (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Suleiman Al-Khalidi. (20 Temmuz, 2017). Buildup in rival Syrian rebel factions threatens spread of fighting. Reuters. http://www.reuters.com/article/us-mideast-crisis-syria-rebels-idlib-idUSKBN1A52BX (Erişim Tarihi: 23.07.2017).

Geçmişten Günümüze Tüm Yönleriyle Kıbrıs Sorunu

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası desteğiyle adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yapılan darbeye yanıt olarak Türkiye, 21 Temmuz 1974 gecesi adaya asker çıkardı. Bu olaylar sonucu ada ikiye bölünürken o günden bu yana Kıbrıs’ı birleştirmek için müzakeler yapılıyor.