Musul’un yaklaşık 70 KM batısında yer alan Türkmen kenti Telafer‘e operasyon başladı. Irak Hava Kuvvetleri ile birlikte koalisyon güçlerinin başlattığı hava bombardımanda ilk olarak IŞİD’e ait 13 hedefin vurulduğu bildirildi. Bombardımanın ağır bir şekilde devam edeceği belirtilirken, Iraklı yetkililer örgütün savunma hattının vurulmasının ardından kara harekatının başlayacağını söyledi. Haberlerin ajanslara düşmesinin ardından Türkiye’nin de yakından takip ettiği Telafer’de son durum merak konusu oldu.
Telafer operasyonu resmi veriler: Operasyona Irak askerleri, polis güçleri ve Şii milis gücü Haşdi Şabi yer alıyor. Irak güvenlik güçlerinin toplam sayısının 40 bin olduğu belirtildi. Telafer’in eski valisi Tümgeneral Necim el Cuburi, kentteki IŞİD’li sayısının da 1500 ila 2000 arasında olduğu söyledi.
Telafer’de Son Durum [TIMELINE]
31 Ağustos 2017: Irak ordusu resmi açıklamayla, 16 Haziran 2014’te IŞİD tarafından ele geçirilen Türkmen kenti Telafer’in tamamen temizlendiğini duyurdu.
26 Ağustos 2017: Irak ordusu, Telafer kentinin tamamen temizlendiğini duyurdu. Tıpkı Musul’da olduğu gibi önceden duyuru sahadan gelen haberler ile uyuşmadı. Şehir merkezinde stratejik bölgeleri ele geçiren Irak ordusu ile IŞİD arasında çatışmalar devam ediyor. Yerekl kaynaklar tarafından hazırlanan Telafer’de son durum haritası şöyle:
Telafer şehir merkezi ve son durum haritası – 26 Ağustos 2017
Şehir merkezinde son durum:
Telafer şehir merkezi – 26 Ağustos 2017
25 Ağustos 2017:
25 Ağustos 2017 – Telafer son durum haritası.
20 Ağustos 2017:
Telafer operasyonu son durum haritası – Harita: stratejikortak.com [20.08.2017]İbadi, devlet televizyonundan yaptığı açıklamada, “Telafer kenti özgürleştirilecek ve diğer özgürleştirilen kentlerin arasına katılacak. IŞİD’e bir mesajım var: Seçeneğiniz yok. Ya teslim olun ya da ölün” dedi.
Irak Başbakanı İbadi
15 Ağustos 2017: Irak Savunma Bakanı Sözcüsü Hadiri “Telafer Operasyonu başladı” duyurusunda bulundu. Ardından yapılan açıklamada Bakanlık Sözcüsü Hadiri’nin görevinden alındığı bildirildi. O açıklama sırasında son durum şöyleydi:
Telafer’de son durum haritası [15 Ağustos 2017]
Telafer ve operasyon hakkında bilgi
Musul‘un IŞİD tarafından ele geçirilmesinden sonra örgütün ilk hedefi Telafer olmuştu. 16 Ağustos 2014’te örgütün kontrolüne geçen kentte, Sünni Arap ve Türkmenler yoğunluklu olarak yaşıyor. Şu anda Irak’ta örgütün en güçlü olduğu bölge olan kent, Irak güvenlik güçleri, Haşdi Şabi milisleri ve Peşmerge tarafından kuşatma altında tutuluyor.
Musul’un tamamen Bağdat yönetiminin kontrolüne geçmesiyle birlikte stratejik konumu itibariyle önemli bir noktada bulunan Telafer, PKK’nın yapılandığı ‘İkinci Kandil’ olarak nitelendirilen Sincar ile bağlantılı bir yola sahip. Bu ana yol Suriye’ye bağlanıyor.
Telafer’in haritadaki konumu (Telafer neresi)
Türkmenlerin ağırlıklı olarak yaşadığı kent, eski mezhepçi Başbakan Maliki ile birlikte Şii ve Sünni şeklinde mezhep çatışması yaşadı. IŞİD’in işgaliyle demografik yapının değiştiği Telafer’de örgütün ideolojisinin halk nazarında çok güçlendiği ifade ediliyor. Yerel kaynaklar Irak Ordusu’nun geciken operasyonunun ve Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin Sünni halkta yarattığı ‘katliam korkusunun’ halkı örgüt ile aynı safta tuttuğunu söylüyor.
IŞİD kontrolünde bulunan Telafer şehir merkezi
Telafer operasyonu ile ilgili bir diğer merak konusu ise harekata Şii Haşdi Şabi milis gücü ve ABD’ni katılıp katılmayacağı. Bu konuya ilişkin açıklama yapan Irak Türkmen Cephesi yöneticisi ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) milletvekilli Aydın Maruf, operasyona ABD askerlerinin de katılacağını söyledi. Türkmen yönetici ABD’nin şehrin doğusuna bir üs kurduğu ve burada askeri danışmanlarıyla birlikte topçu birliklerini konuşlandırdığını dile getirdi. Maruf’un açıklamasında, “ABD askerleri kesin olarak operasyona katılacak. Belki bu durum Haşdi Şabi’nin katılımını azaltabilir ancak ABD var ise PKK’da burada olabilir.” şeklinde ilginç bir ifade yer aldı.
Son olarak Irak’ta ilginç bir gelişme yaşandı. “Telafer Operasyonu başladı” şeklinde açıklama yapan Irak Savunma Bakanı Sözcüsü Hadiri görevinden alındı.
Önümüzdeki günlerde operasyonun gidişatına göre güncellenecek olan bu başlıkta Telafer’de son durum haritasını ve gelişmeleri paylaşacağız.
Lübnan ordusu, IŞİD’e karşı beklenen operasyonunu başlattığını duyurdu. Tıpkı Türkiye’nin sınırını teröristlerden temizleme planı gibi Lübnan’ın da Suriye sınırında bulunan ve ülke için büyük tehdit oluşturan IŞİD’i bölgeden çıkarmak istiyor.
Sabah saatlerinde Lübnan Genelkurmay Başkanı General Joseph Avn, Lübnan toprakları içerisindeki Ra’s Baalkbek, El-Fakiha ve El-Kaa kasabalarında yapılanan ve dağlık bölgeleri kontrolü altında tutan IŞİD’e karşı “Dağların Şafağı” adlı operasyon başlattıklarını söyledi. Lübnan ordu yetkilileri operasyonu Esad rejimi ve Hizbullah ile koordinasyon halinde yapılmadığını söylese de rejim güçlerinin Lübnan ordusu ile eş zamanlı olarak Batı Kalamun’da (aşağıdaki haritadaki siyah bölgeye yönelik) operasyona başlaması bu söylemlerini doğru olmadığı şeklinde yorumlandı.
Sarı: Lübnan ordusunun operasyon başlattığı yer – Mavi: Geçtiğimiz günlerde Hizbullah’ın HTŞ’ye karşı saldırıya geçtiği yer. – Siyah: Suriye ve Lübnan sınırında IŞİD’in kontrolündeki bölge (Harita: StratejikOrtak.com)
Aslında Lübnan’da Hariri hükümeti, 10 Ağustos’ta orduya IŞİD’e karşı oeprasyon için emir vermişti. O günden itibaren IŞİD mevzilerini vuran Lübnan ordusu 19 Ağustos itibariyle resmi olarak operasyona başladı.
Lübnan Başbakanı ABD’ye gitmişti
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, geçtiğimiz ay Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmüştü. Trump’ın burada söylediği ““Lübnan IŞİD, El Kaide ve Hizbullah terörüne karşı cephe hattıdır.” çarpıcı ifadeler uzmanların dikkatinden kaçmamış, Lübnan hükümetinin ülkenin her alanında kendini gösteren Hizbullah’a karşı cephe alıp almayacağı merak konusu olmuştu.
Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile ABD Başkanı Donal Trump Beyaz Saray’da ortak basın açıklaması yaptı.
Hizbullah’ın Arsel Operasyonu
Lübnan’ın Arsel bölgesinde Hey’et Tahrir’eş Şam’a (HTŞ) karşı operasyona başlamıştı. Hizbullah ile HTŞ ile arasında yapılan anlaşma sonrası buradaki HTŞ militanları Suriye’nin İdlib vilayetine gönderildi.
17 ağustos 2017 günü yıllık 11 milyon turistin ziyaret ettiği ve tam da turizm sezonun en canlı döneminde olan, İspanya’nın Katalonya Özerk Bölgesindeki Barselona şehrinde menfur bir terör saldırısı meydana geldi. Saldırı, kiralık bir kamyonetin kaldırıma çıkarak yayları ezmesi sonucu gerçekleşti. Şehrin en gözde caddesi Las Ramblas’da meydana gelen terör saldırısında 13 kişi hayatını yitirirken arlarında çok sayıda ağır yaralı bulunan 80 kişi de hastanede tedavi altına alındı. Barselona’da başka bir cadde de iki polis memuruna çarpan bir aracın sürücüsünün ise öldürüldüğü duyuruldu.
Saldırıdan sonra iki kişinin tutuklandığı açıklanırken saldırı ile ilgisi olan bir kişinin Fas doğumlu bir kişi olduğu bildirildi. Saldırıdan sonra İspanya’da güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkartıldı. Saldırı IŞİD tarafından üstlenilirken ‘Amak’ta yapılan açıklamada saldırıyı yapanların IŞİD askeri olduğu ve saldırının IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyon üyelerine karşı bir cevap olduğu açıklandı. İspanya’da 2004 yılında da El Kaide tarafından gerçekleştirilen ve 200 kişiye yakın insanın öldüğü bir saldırı yaşamıştı.
Saldırının şekline bakıldığında saldırının tipik bir IŞİD yalnız kurt eylemi olduğu aşikardır. 2016 yılında IŞİD tarafından yayınlanan ve yalnız kurt saldırılarının başarılı bir şeklide nasıl gerçekleştirileceği anlatılan yazıda saldırganların araçları bir silah olarak kullanmaları ve yanlarında ikinci bir silah taşımaları gerektiği anlatılmaktaydı. Hatta örgüt daha birkaç hafta önce Avrupa’da kamyon saldırılarının arttırılması çağrısında bulunmuştu.
Örgütün saldırı için Katalonya’yı seçmesi elbette içinde terörizmin evrildiği vekalet savaşları yöntemine gayet uygun görünmektedir. İstihbarat’ta ‘False Flag’ olarak da adlandırılan bu tür eylemlerde saldırıyı gerçekleştiren kişiler çok kısa sürede yakalansa da hücre tipi çalışan yalnız kurt saldırganlarının arkasındaki bağlar hiçbir zaman ortaya çıkarılmaz. Barcelona saldırısında da durum bundan farklı olamayacaktır.
Eylem için Barselona’nın seçilmesi hem İspanya genelinde hem de Katalonya özelinde karışıklık oluşturmayı amaçlamaktadır. Saldırının İspanya’dan ayrılmak için sürekli bir çaba içerisinde olan Katalonya bölgesinde olması eylemin daha çok ses getirmesini sağlamıştır. Bu durum ülke içinde ayrılıkçı seslerin yükselmesine zemin oluşturulacaktır. Daha önce İspanya’dan ayrılmak için yapılan referandum yaklaşık yüzde 37’lik bir katılımla gerçekleşmiş ve katılımcıların yüzde 80’ninden fazlası ayrılık yönünde oy kullanmıştır. Katalonya Meclisi, İspanya Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve İspanya Meclisi tarafından onaylanmamış da olsa 1 Ekim’de tekrar referandum yapacaklarını açıklamıştır. Seçime kısa bir süre kalmış olması referanduma katılımın artmasını etkileyecektir.
Saldırının zamanlaması ise Katalonya’da bir grubun turist karşıtı eylemlerine denk geldi. Bir süredir devam eden eylemler nedeni ile Barselona zaten Avrupa ve Dünya gündemindeydi. Eylemciler bazı duvarlara ‘Turistler defolun, mülteciler hoş geldiniz’ şeklinde yazılar yazmakta ve zaman zaman sahillerde el ele tutuşarak turistlerin denize girmesine engel olmaktaydı. Tam da turizm sezonun en canlı dönemine rastlayan bu protestolar ve meydana gelen saldırı ile – Turizm’in ülkedeki tüm iş gücünün yüzde 13’ünü oluşturduğu göz önüne alındığında- İspanya’da ekonomik bir gerileme yaşanması muhtemeldir. Saldırılardan sonra daha önce mülteciler konusunda ılımlı davranan İspanya’da göçmenlere karşı tutumda bir değişme olacaktır.
Saldırıları üstlenen IŞİD için bu saldırılar psikolojik bir avantaj anlamına gelmektedir. Bu durum her ne kadar Suriye ve Irak’ta yaşadığı gerilemeye bir katkı sağlamayacak olsa da son zamanlarda eleman bulmada sorun yaşayan örgütün Avrupa içinde eleman devşirmesini sağlayacak ve yandaşlarının gözündeki durumunu güçlendirecektir. Yapılan saldırıyı propaganda aracı haline getirecek örgüt başka ülkelerdeki benzer saldırıları tetikleyecektir.
Saldırılarda ülkemizi ilgilendiren bir konu ise terör saldırısından sonra saldırganların bir Türk restoranında saklandıkları ve içerdekileri rehin aldıkları yönünde çıkan ve daha sonra İspanya hükümeti tarafından yalanlanan haberdir. Böyle bir terör saldırısında ülkemizin isminin hiçbir bağlantısı olmadığı halde terör ile beraber anılması Türkiye’yi teröre destekle bağdaştırmayı amaçlayan algı yönetiminin bir parçasıdır. Daha önce Burkina Faso’da meydana gelen terör saldırısında da bir Türk restoranı saldırganların hedefi olmuş ve ülkemizin ismi hiç bir bağlantısı olmamasına rağmen kasıtlı olarak terör saldırılarında sıklıkla anılmıştı.
IŞİD, modern dönemin en büyük ve en kanlı terör örgütü… Bugüne kadar rakiplerine ve devletlere karşı en büyük başarıları kazanmış terör örgütü… Devlet olma yolunda en büyük adımları atmış terör örgütü… IŞİD nedir, ne yapar, amacı ne? Çoğumuz bir şeyler biliriz ama ne kadar? Bu yazımızda örgütün; tarihini, gelişimini, dini görüşünü, yapısını, yöntemlerini, askeri ve ekonomik gücünü, devletleşme çabalarını, amaçlarını inceleyeceğiz ve kuruluşuyla ilgili bazı çarpıcı iddialara göz atacağız. Bu yazıyı okuduktan sonra IŞİD hakkında birçok konuda bilgi ve fikir sahibi olacaksınız. Sizlerle A’dan Y’ye IŞİD’i 5 bölümde inceleyeceğiz.
Örgütün Adı Sorunu
Örgütün adı konusunda alternatif basının hatta ana akım medyamızın her birinin her seferinde farklı adlar kullanması insanların kafasını karıştırıyor. Siyasiler de bu karışıklıktan nasibini almış olacak ki hepsi farklı adlar kullanıyor. Aynı haber veya aynı konuşma içerisinde bile farklı kullanımlar olabiliyor. Bu yüzden ilk önce bu konuyu halledeceğiz.
Örgüt, bugüne gelene kadar birkaç kez isim değiştirdi ancak Türkiye’de, adı, sondan bir önceki adıyla yani 2013 yılında Suriye Savaşı’na müdahil olmasıyla tanındı. Adı, Arapça “الدولة الاسلامية في العراق والشام – Ed-Devlet’ül İslamiyyetü fi’l Iraki ve’ş Şam”dır. Yani Türkçe karşılığı ile Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD).
Daha sonra Türkiye’de, Arapça kısaltması da kullanılmaya başlandı: “داعش – Da’iş”. Bu kısaltmanın Latin harfleriyle yazımı Daeş veya Deaş şeklindedir. Bu ikisini genelde Batı medyası kullanıyor. Ancak Şam’ın Arapça yazımının Latin harfleriyle “Sham” şeklinde olması nedeniyle “DAESH” şeklinde kullanılıyor. Biz nasıl çeviri ile kendi kısaltmamız olan IŞİD’i kullanıyorsak yine Batı, Arapçasının direkt çevirisi olan ISIS (The Islamic State of Iraq and Sham veya The Islamic State of Iraq and Syria) adını da kullanıyor. Bir de Batı medyasının özgün adlandırması var: ISIL (The Islamic State of Iraq and The Levant). “Levant” kelimesi, “Doğu Akdeniz ülkeleri” anlamına geliyor. ISIS ve ISIL adlandırmaları yani IŞİD adlandırmaları “İslam” ve “terör örgütü” kelimelerinin yan yana kullanılmaması hassasiyeti nedeniyle ülkemizde ve Avrupa’da yerini “Deaş” ve “Deash” kullanımına bırakmış durumda.
Örgüt son olarak Haziran 2014’te hilafet ilan ederek adını “İslam Devleti” olarak değiştirdi ancak bu devlet hiç kimse tarafından tanınmadı. Bu İslam düşmanlarını, “İslam Devleti” olarak nitelemek de ne Müslümanlar ne de Batı ülkeleri tarafından kabul görmedi.
Örgütün adıyla ilgili sorunu hallettiğimize göre Türkçe karşılığının kısaltması olan IŞİD’i kullanmaya devam edeceğim. Ancak içindeki “İslam Devleti” ibaresini kesinlikle kabul etmediğimi, diğer kısaltmaların yabancı oluşuna nazaran bunu seçtiğimi belirtmek isterim.
Kuruluş ve Bağdadi’ye Giden Süreç
IŞİD’in kuruluşunu kimileri Ebu Musab ez-Zerkavi’ye kimileri de Ebu Bekir el Bağdadi’ye dayandırıyor. Ancak bu süreçler birbirinden farklı iki hikâye değil aslında. İç içe durumdalar. Zerkavi’ye dayanan hikâye yeşerme dönemini, Bağdadi’ye dayanan hikâye kuruluş dönemini anlatıyor diyebiliriz. Bu yüzden kuruluş dönemini bu iki hikâyenin harmanı şeklinde ele alacağım.
Zerkavi, Ürdünlü eski askerdir. Sovyetlerin, Afganistan’ı işgaline karşı direnmek amacıyla Afganistan’a gitti. Savaşın ardından 1992 yılında Ürdün’e geri döndü. Ürdün Kraliyet Ailesi’ni ve Ürdün yönetimini Müslüman olmamakla suçlayarak bu ikisine karşı eylemler düzenledi. Bir süre hapis yattı. İçeriden çıkınca Usame Bin Ladin (UBL) ile tanışmak istedi. Ancak UBL’den istediği desteği göremedi. 1999 (bazı kaynaklarda 2000) yılında, Cemaat el-Tevhid vel-Cihad örgütünü yani Tevhit ve Cihat Cemaati’ni kurdu. Bu örgüt IŞİD’in ortaya çıkış sürecindeki ilk oluşumdur. Örgüt, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgal etmesiyle Irak’a geçti.
Dünya, Zerkavi’yi ABD’nin Irak’ı işgali sırasında tanıdı. ABD’nin Irak topraklarını işgaline karşı çıktı. Örgüt, başka bir örgüte bağlılığı olmadan 2003 yılında ABD’ye karşı Irak’ta silahlı mücadeleye başladı. Nisan 2004’te direnişçilerin elinde bulunan Felluce kentinde ABD askerleri ve Iraklı direnişçiler arasında yaşanan çatışmalarda direnişçilere liderlik yapan Zerkavi’nin önemi hat safhaya çıktı. Ebu Bekir el-Bağdadi de Şubat 2004’te Felluce’de tutuklanmıştı. Örgüt, 17 Ekim 2004’te yayınladığı bir video (izleti) ile El-Kaide’ye ve UBL’ye bağlılık yemini etti ve Tanzim Kaide el-Cihad fi Bilad er-Rafideyn (İki Nehir Arası El-Kaide veya Mezopotamya El-Kaidesi) veya bilinen adıyla Irak El-Kaidesi adını aldı. Irak’ta güvenlik güçlerine, Şii gruplara ve sivillere karşı birçok saldırı gerçekleştirdi.
IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi
Yine 2004’te Irak’tayız. Irak’ta birçok kentte insanlar ABD askerlerince gözaltına alınarak Irak’ın Kuveyt sınırına yakın noktasındaki hapishaneye, Bukka Kampı’na götürülüyordu. Ebu Bekir el Bağdadi de bunlardan birisiydi. Irak nüfus kayıtlarına göre gerçek adı İbrahim Avvad İbrahim Ali El Bedri Samarayi’dir. Bağdadi’nin o yıllarını IŞİD’in üst düzey komutanlarından olan, Bukka’dan beri Bağdadi’nin yanında olan, The Guardian’la takma adla 10 aydan uzun sürede 100 saatten fazla görüşme yapan Ebu Ahmed anlattı.
Bukka Kampı’ndan bir görüntü
Ebu Ahmed, Bağdadi’nin çok konuşmayan biri olduğunu ancak karizmatik bir tarafının olduğunu söylüyor. Ahmed’e göre Bağdadi diğer hükümlülerin sorunlarını halleden bir kişi olarak kısa sürede öne çıkmış ve etrafına bir grup toplamıştı.
Bağdadi’nin bu başarısında eğitimi ve dini bilgisi de oldukça etkili olmalı çünkü Bağdadi Bağdat Üniversitesi’nde İslam Çalışmaları üzerine yüksek lisans yapmış birisidir.
Irak Hükümeti’ne IŞİD konusunda danışmanlık yapan Hisam Haşimi, IŞİD içinde bugün 17-25 kadar lider olduğunu ve bunların çoğunun Bukka Kampı’nda ABD’nin elinde olan kişiler olduğunu söyledi.
Zerkavi tarafına dönelim. Tevhit ve Cihat Cemaati 2006 yılında bir şemsiye organizasyon oluşturdu. Adı, Mücahitler Şura Konseyi idi. Başına ise Ebu Abdullah el-Reşit el-Bağdadi gelmiştir. Ancak organizasyon başarılı olamadı.
7 Haziran 2006’da Irak’ın Hibhib köyünde örgüt toplantısı sırasında ABD Hava Kuvvetleri’nin düzenlediği saldırıda Zerkavi öldürüldü. Örgütün 12 Haziran’da yayınladığı bir video ile yeni lideri Ebu Hamza el-Muhacir takma adını kullanan Ebu Eyub el-Mısri oldu.
Mısri, o yılldarda Eymen ez-Zevahiri ile iyi ilişkiler içerisindeydi. El- Kaide’nin ikinci adamı olan Zevahiri, 2011’de UBL’nin ölümüyle El-Kaide’nin yeni lideri olacaktı.
Örgüt, Ekim ayında bir kez daha isim değiştirerek Irak İslam Devleti (IİD) adını aldı. Tüm örgütlerin ana amacı olan İslam Devleti kurma hayali artık gerçekleşme aşamasındaydı. Liderliğe ise Ebu Ömer el-Bağdadi getirildi.
2007 yılında ABD, Irak ve Sünni aşiretler birleşerek IİD’ye karşı harekete geçti ve örgüt zayıflama aşamasına geçti.
Tekrar Ebu Bekir el-Bağdadi cephesine dönelim. Bukka’da 2007-2008 yıllarında gardiyan olarak çalışan Mitchell Gray Sputnik’e o yılları anlattı.
Mitchell Gray
Haşimi gibi Gray de birçok IŞİD yöneticisinin Bukka’da olduğunu söyledi. Gray’e göre oradakiler Bağdadi’yi tehdit olarak görmüyordu. Ilımlılaştırıcı ve arabulucu bir etkisi olduğuna inanılıyordu. Bu yüzden Bağdadi 2009 yılında Bukka Kampı kapatılırken serbest bırakıldı. Hapishaneden çıkarken Albay Kenneth King’e “New York’ta görüşürüz” demişti. Kenneth’in bunun ne anlama geldiğini anlaması için 29 Haziran 2014’te Bağdadi’nin kendisini halife ilan etmesini beklemesi gerekiyordu.
IİD’ye dönelim. Mısri ve Ebu Ömer el-Bağdadi 18 Nisan 2010 yılında Irak’ın ABD destekli operasyonuyla Selahattin şehrinde öldürüldü. IİD’nin lider kadrosunda önemli değişiklikler oldu ve Bukka’dan sonra IİD’e gelen ve hızla yükselen Ebu Bekir el-Bağdadi, Mayıs 2010’da Irak İslam Devleti’nin yeni lideri oldu.
Irak İslam Devleti’nden Irak ve Şam İslam Devleti’ne
2008 yılında Irak ile ABD arasında SOFA (Status of Forces Agreement – Kuvvetler Statüsü Anlaşması) tasarlandı. Anlaşma 31 Aralık 2008’de bitecek ABD askeri varlığının, hukuki olarak uzatılması demekti. Irak’ın, ABD askeri personelini ve ABD ordusuna iş yapan şirketlerin çalışanlarını yargılayamaması, Savunma ve İç İşleri Bakanlıkları ve istihbarat gibi stratejik yerlerin 10 yıllığına ABD gözetiminde olması gibi maddeleri içerdiği iddia edilen anlaşma Irak Kabinesi tarafından onaylanarak parlamentoya gönderildi ve burada da kabul edildi. Buna göre 30 Haziran 2009’da ABD, Irak şehir merkezlerindeki askeri güçlerini çekti. Aralık 2011’de de son askeri birlik Kuveyt’e geçerek ülkeden ayrıldı. ABD’nin çekilme sürecinde ardında bıraktığı IİD, Bağdadi faktörüyle giderek güçlendi. 2012 yılında Irak, dünyada en çok terör eyleminin olduğu ülke olacaktı.
Bağdadi’nin Mayıs 2010’da liderliğe geçmesiyle örgütün eylemleri de yeniden hız kazandı. Örgüt, 17 Haziran 2010’da Irak Merkez Bankası’na saldırı düzenlemiş ve arkasında 18 ölü 55 yaralı bırakmıştı. 31 Ekim 2010’daki Bağdat Kilise saldırısı olarak bilinen olayı da örgüt üstlendi.
Örgüt sempatizanlarına göre Bağdadi çok çekici birisi. Bağdadi’nin çekiciliği; karizmatik bir örgüt lideri, iyi eğitimli ve etkili bir hatip olmasından geliyordu. Ayrıca örgütün diğer İslamcı örgütlere nazaran daha fazla şiddet uygulaması kısa zamanda bütün radikal İslamcıların ve cihatçıların dikkatini çekti. Irak Başbakanı Maliki’nin Sünnilere karşı uyguladığı baskı da Sünni aşiretlerin örgüte destek vermesiyle sonuçlandı. Bu süreçte en büyük etkenlerden biri ABD’nin 2011’de Irak’tan çekilirken Maliki’ye bir öğüt olarak bıraktığı Sahva (Uyanış) askerleriydi. Sahva askerleri, önceleri ABD işgaline karşı savaşmış sonra Bush’un ikinci doktriniyle Sünni aşiretlerle görüşülerek bir kısmı ikna edilmiş ve maaşa bağlanarak direnişçilere karşı ABD ile birlikte hareket etmeye başlamıştır. ABD, Maliki’ye Sahva askerlerini Irak ordusuna katmasını ve ordu maaşı vermesini söylemişti. Ancak sayısı 100 bini bulan Sünni askeri bir tehdit olarak gören Maliki, yönetimden Sünni liderleri uzaklaştırmanın yanında Sahva askerlerinden sadece 20 bin tane alabileceğini söylemiş ve Iraklı Sünnilerin endişeleri giderek artmıştır. İşsiz kalan bu askerlerden bazıları tekrar El-Kaide saflarına katılmışlardır. Böylece IİD militan yönünden güçlenmiştir.
Irak’ın Ramadi bölgesinde IŞİD’den önce görüntülenen Sahva askerleri.
Çok sayıda militan kazanan örgütün lideri Bağdadi, 21 Temmuz 2012’de internetten yayınladığı bir video ile militanlarına “Duvarları Yıkın” dedi. Bu konuşmanın bir şifre taşıdığı sonradan anlaşılacaktı. 23 Temmuz’da Irak’ın birçok kentinde 19 noktada organize şekilde terör eylemi gerçekleştirildi. Geriye 110’dan fazla ölü ve 270 kadar yaralı kaldı.
Duvarları Yıkma harekatının iki önemli ayağı vardı. Birincisi bomba yüklü araçlarla intihar saldırılarıdır. Örgüt militanları bunu fazlasıyla yerine getirdi. Harekatın ikinci ayağı ise cezaevi baskınlarıdır. Cezaevi baskınlarından sonra tekrar buraya döneceğim.
28 Eylül 2012’de Tikrit Tesfirat Cezaevi’ne baskın yapıldı. 350 kadar El-Kaide militanının olduğu cezaevinden 100’e yakın kişi kaçtı.
Baskın sonrası Tesfirat Hapishanesi
21 Temmuz 2013’te Irak’ta Ebu Garip ve Taci cezaevlerine saldırı düzenlendi. İç İşleri Bakanı Fireyci, sadece Ebu Garip Cezaevi’nde 9 bomba yüklü aracın patlatıldığını söyledi. 100’den fazla roketatarlı saldırı düzenlenen cezaevinden 500 civarında hükümlü firar etti. İçlerinde Irak El-Kaidesi üyeleri de vardı. Kaçanlardan çoğu da örgüte katıldı. Taci Cezaevi’ne ise sadece 2 bombalı araçla saldırı düzenlendi ve kimse kaçamadı.
Haziran 2014’te Hem Musul’da Baduş Cezaevi’ne hem de Telafer’de bir cezaevine saldırı düzenlendi. Baduş Cezaevi’nden 3 bine yakın hükümlü firar etti. Cezaevinde örgütün militanları da vardı. Telafer’de ise 2 gün süren saldırılar sonunda cezaevi basıldı. Irak Türkmen Cephesi Telafer Sorumlusu Hazım Devlet açıklama yaptı. Cezaevindeki 51 Irak Türk’ünden 49’u yaşamını yitirdi. Dışarıda ise Telaferli Türkler yüzlerce kayıp verdi. Bölgedeki 200 bin Türk göçe zorlandı.
21 Mayıs 2015’te Suriye’nin Tedmur antik kentini ele geçiren örgüt, Suriye’nin en büyük askeri cezaevini bombalayarak büyük çoğunluğu Müslüman olan 10 bine yakın hükümlüyü serbest bıraktı. Tedmur Cezaevi dünyanın en güvenlikli onuncu cezaeviydi.
21 Ekim 2016’da Kerkük’te çıkan büyük sokak çatışmaları Kerkük Cezaevi’nin örgüt tarafından ele geçirilmesiyle iyice büyüdü. Örgüt cezaevindeki cihatçıların tamamını serbest bıraktı.
Örgütün militan kazanma taktiklerinden biri de bu cezaevi baskınlarıydı.
Tekrar Temmuz 2012’ye dönelim. Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayıp Nisan’da tüm ülkeye yayılan gösteriler, 2011’in ikinci yarısından itibaren muhaliflerin Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurmalarıyla silahlı direnişe dönüştü. 2012’den itibaren ülkede değişik İslami gruplar da kurularak silahlandı ve mücadeleye başladı. 23 Ocak 2012’de El Nusra örgütü yayınlanan bir video ile kurulduğunu duyurdu. Örgüt, El-Kaide’nin Suriye koluydu ancak içlerinde IİD’nin Suriye’ye gönderdiği birçok militan vardı. El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed El Culani de bunlardan biriydi.
El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed El Culani (sağdan ikinci)
El Nusra’nın 5 bine yakın militanı bulunuyordu ve bunların 2-3 bin kadarı iyi eğitimli militanlardan oluşmaktaydı.
Bağdadi, Suriye’ye büyük ilgi duyuyor ve buradaki belirsizlikten yararlanmak istiyordu. Nisan 2013’te örgüt bir hamle yaptı ve internet sitesine yükledikleri videoda Bağdadi, Irak İslam Devleti ve El Nusra’nın birleşerek Irak ve Şam İslam Devleti olduğunu ileri sürdü. Ancak Culani, 9 Nisan’da El-Kaide sitesinden yayınladığı bir ses kaydında Bağdadi’yi bir nevi övmekle birlikte El-Kaide’ye bağlılık yemini etti ve nazikçe böyle bir birleşmenin olmadığını söyledi. Ardından El-Kaide lideri Zevahiri bir açıklama yaptı ve böyle bir birleşme olmadığını söyleyerek Suriye’deki temsilcilerinin El Nusra, Irak’taki temsilcilerinin ise Irak İslam Devleti olduğunu söyleyerek IİD’nin Irak’ta kalmasını emretti.
Ancak Bağdadi, Zevahiri’yi dinlemedi ve kendisine biat etmeyen silahlı muhalif unsurlara Suriye’de operasyonlar düzenlemeye başladı. Bunun üzerine Zevahiri bir açıklama yaparak IŞİD’in lağvedildiğini ve Suriye’de El-Kaide’nin tek temsilcisinin El Nusra olduğunu söyledi. 8 ay süren bu güç mücadelesinden sonra Bağdadi de IŞİD’in hedeflerinden vazgeçmeyeceğini duyurarak El-Kaide’ye isyan etti. Şubat 2014’te El-Kaide Merkez Komutanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla IŞİD’in El-Kaide ile bir bağlantısının kalmadığı hiçbir eyleminin El-Kaide’yi bağlamadığı söylenmiştir.
Irak ve Şam İslam Devleti’nden İslam Devleti’ne
IŞİD’in Suriye operasyonları sırasında Temmuz 2013’te ÖSO komutanlarından Ebu Basir el-Ceblav, Lazkiye’de konvoyu durdurularak IŞİD tarafından infaz edildi. Eylül 2013’te Ahrar el Şam komutanlarından Ebu Übeyde el-Binnişi, Malezyalı İslami bir derneğe üye elemanlarla ilgili bir olay nedeniyle IŞİD militanları Malezya ve ABD bayraklarını karıştırdığı için örgüt tarafından kaçırılarak öldürüldü.
Zevahiri, sorunun giderilmesi için bir elçi tayin etti. Bu isim Halid Suri idi. Ocak ayı başından beri aralıklarla Nusra ve IŞİD militanları çatışıyordu ve IŞİD 24 Şubat 2014’te Suri’yi öldürdü. Suri’nin öldürülmesi üzerine Culani, Bağdadi’yi tehdit ederek ilk operasyonunu Deyrizor’a gerçekleştirdi. El Nusra ile IŞİD arasında sürekli olarak çatışma başladı.
11 Haziran 2014’te örgüt üyelerinden birinin Twitter’da paylaştığı bir fotoğraf. IŞİD’in Musul’a girişine dair en net fotoğraflardan birisi.
10 Haziran 2014’te Musul’un başkenti olduğu Ninova Vilayeti’ni IŞİD ele geçirdi.
11 Haziran 2014’te IŞİD, Irak’ta Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’na 900 militanla saldırdı ve 49 çalışanı esir aldı. Bu konuyu “IŞİD’in Türkiye’ye Yönelik Eylemleri” bölümünde ele alacağım.
Yukarıda bahsettiğimiz Musul ve Telafer’deki cezaevi baskınları işte bu gelişmelerle aynı zamanlarda olmuştur. Bağdadi’nin emriyle Musul’a yıldırım taarruzu gerçekleştiren örgüt dünya kamuoyunun beklentisinin aksine Musul’u çok kolay ele geçirmiştir. Bunun nedeni bölgeyi savunmak için oraya gelen yaklaşık 30 bin Irak askerinin IŞİD’in içinde bol intihar bombacısı olan saldırılarına maruz kalacağından korkarak kısa sürede yerlerini terk edip kaçmasıdır. Böylece örgüt Irak’ta geniş bir alana hükmetmeye başlamıştır. IŞİD’in sadece Musul’da ele geçirdiği silah ve paraların değeri 1,5 milyar dolar olmuştur. IŞİD, bir İslam devleti kurmak için yeterli güce sahip olmuştur. Bunun üzerine 29 Haziran 2014’te Bağdadi, kendini halife ilan ederek Irak ve Şam İslam Devleti’ni bir devlet olarak ilan etmiştir. Örgütün adı bu sefer İslam Devleti olmuştur. Bağdadi tüm cihatçı grupların ve tüm Müslümanların kendisine biat etmesini istemiştir. Dünya kamuoyunda İslam Devleti ile ilgili haberler çıkmaya başlamıştır. Popülaritesi artan Bağdadi halife olarak kabul görmek ve kendisine biat edenlerin sayısını artırmak amacıyla ses kayıtları yayınlamaya başlamıştır. 5 Temmuz 2014 Cuma günü, Musul’da Cuma hutbesi okuyarak bu videonun yayınlanmasını sağlamıştır. Bukka Kampı’nda hükümlü olarak çekilmiş fotoğrafından sonra Bağdadi kendini ilk kez göstermiştir. Cuma hutbesinde ise cihadın öneminden bahsetmiş, bir nevi tüm Müslümanların İslam Devleti altında birleşmesini istemiştir.
Bir çatışma bölgesinde ve terör örgütü tarafından ilan edilen bu devleti hiç kimse tanımamış ve hiçbir çevre de İslam Devleti tabirini kullanmamıştır. Ben de bu İslam düşmanlarını İslam Devleti olarak anmayacağım ve Irak ve Şam İslam Devleti adlı ancak İslam düşmanı bir terör örgütü olarak nitelemeye devam edeceğim.
2015 yılında ise El Nusra ve IŞİD hala Halep’in kuzeyinde çatışıyordu. IŞİD, El Nusra’nın elinde bulunan birçok kenti ele geçirdi ve mühimmatlarına el koydu. IŞİD, Culani hakkında da başarılı bir kara propaganda yaptı ve birçok Nusra üyesi IŞİD’e katıldı.
Kilis’e sınır olan Azez kasabasının kontrolü ise muhalif Fetih Ordusu’ndaydı. Fetih Ordusu’nu oluşturan gruplar arasında Ahrar el Şam, El Nusra Cephesi, Liva el-Hak, Şam Lejyonu, Cundul Aksa, Ceyşul Sünnet ve Ecned el-Şam vardı. IŞİD ve Fetih Ordusu arasında uzun süren çatışmalar oldu.
Fetih Ordusu üyeleri (2015)
IŞİD, hilafet naralarıyla Suriye’de kendine biat etmeyen bütün cihatçı gruplarla mücadele etti. Öte yandan Irak’taki topraklarıyla Suriye’de bir bütünlük oluşturma açısından Suriye’de Irak sınırı boyunca ÖSO ile çatıştı. Rejime karşı büyük girişimleri olmayan bu örgüte karşı Esad da büyük bir saldırı girişiminde bulunmamıştır.
Örgüt kan dökmeye devam etmekle birlikte Batı’nın koalisyon saldırıları ve özellikle Rusya’nın 30 Eylül 2015’te hava saldırılarına dahil olmasıyla Suriye’de toprak kaybına başladı. Irak içinde de Batı destekli Irak hükümeti operasyonlarıyla toprak kaybı yaşadı ve Irak’ta kabiliyet alanı kısıtlandı. Irak Ordusu 2017’de adım adım Musul’dan örgütü temizlemeye başladı. 9 Temmuz 2017’de ise Musul’un tamamen kurtarıldığı Irak devlet televizyonundan duyuruldu. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’yla Türkiye sınırından da uzaklaştırıldı. ABD ve Ürdün destekli ÖSO birlikleri de Suriye’nin güney sınırının büyük bölümünü örgütten temizledi. IŞİD, hala bir örgüt için çok büyük bir toprağa hükmetmekle birlikte örgütün çok güç kaybettiği görülmektedir.
IŞİD’in Türkiye’ye Yönelik Eylemleri
IŞİD, Türkiye’ye yönelik birçok kez saldırı düzenledi. İlk saldırı ise 2013 yılında gerçekleşti.
11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde çifte bombalı saldırı düzenlendi ve ilk belirlemelere göre 52 vatandaşımız vefat etti. 25’i ağır 46 kişi yaralandı.
IŞİD, 2014’te Türkiye’nin yurtdışındaki tek toprağı olan ve Halep’te bulunan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu bölgeyi ele geçirmesinin ardından 20 Mart 2014’te Youtube üzerinden bir video yayınlayarak Türkiye’ye, Türk bayrağının indirilmesi ve Türk askerinin türbeyi terk etmesi için 3 gün süre tanıdı. Daha sonra videonun 15 Mart 2014’te çekildiği anlaşılmış ve sürenin 18 Mart’ta sona erdiği bilinmiştir. Tarihin özenle seçildiğini söyleyebilirim. Bu sürenin sonunda eğer Türkiye türbeyi boşaltmış olsaydı 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde bir terör örgütüne boyun eğmiş olacaktı. Türkiye, türbe etrafında ek önlemler aldı.
Suriye’nin Halep kenti sınırları içerisindeki Karakozak köyünde bulunan Süleyman Şah Türbesi’ndeki askerlerin tahliyesi için askeri operasyon düzenlendi. Süleyman Şah’ın naaşının nakledileceği Suriye Eşmesinde bir bölge kontrol altına alınarak Türk Bayrağı göndere çekildi. (2015)
20 Mart 2014’te Niğde’nin Ulukışla ilçesinde yol çevirmesi yapan Jandarma ekiplerine bir araçtan ateş açıldı. Araçta; İsviçre, Almanya ve Makedonya vatandaşı 3 IŞİD’li vardı. Jandarma Astsubay Adil Kozanoğlu ve Polis Memuru Âdem Çoban şehit olurken bir sivil vefat etti.
Musul’u işgal eden IŞİD, Türkiye’ye yönelik bir eylem düzenlemeyeceğini belirttiyse de 11 Haziran 2014’te Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’na 900 militanla saldıran IŞİD, 49 çalışanı esir aldı. Başkonsolos Öztürk Yılmaz da aralarındaydı. Konsolosluktaki Türk Bayrağı, İslam düşmanı örgüt militanlarınca indirildi. 101 günün sonunda kurtarılan çalışanlar, Türkiye’ye girmeden önce bölge şartları nedeniyle 7-8 yer değiştirdi ve Türkiye’ye, Suriye üzerinden 20 Eylül sabahı 05.00’te eksiksiz şekilde giriş yaptı.
Eylül 2014’te Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu bir kez daha IŞİD tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. IŞİD binden fazla militanıyla türbenin etrafını sardı. Küstahça, 36 Mehmetçiği rehin alma tehdidinde bulundu. Ancak saldırı olmadı. 5 ay sonra, 21-22 Şubat 2015’te yapılan Şah Fırat Operasyonu ile türbe ve içindeki mukaddes emanetler, Türkiye’ye sınır komşusu olan Suriye Eşmesi köyündeki aynı büyüklükte bir araziye geçici olarak nakledilmiştir. Operasyonun yapılış şekliyle ve süreciyle ilgili iddialara bu yazıda değinmeyeceğim.
1 Ocak 2015’te Kilis’te sınır nöbeti tutan Astsubay Özgür Örs, Türkiye’ye girmeye çalışan kaçakçıları püskürtürken Suriye tarafına geçmiş ve 4 IŞİD militanı tarafından pusuya düşürülerek kaçırılmıştır. 5 Ocak günü Örs, Akçakale yakınlarında Suriye içindeki MİT karakoluna teslim edilmiş daha sonra Türkiye’ye getirilmiştir.
6 Ocak 2015’te İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı olan Sultanahmet’teki Turizm Şube Müdürlüğü’ne bombalı saldırı düzenlendi. Canlı bombanın DHKP-C’li bir kadın olduğu açıklandı. Fotoğrafı yayınlandı. DHKP-C de olayı kabullendi. Ancak saldırganın o kadın olmadığı ve IŞİD bağlantılı Çeçen Diana Ramazova olduğu ortaya çıktı. Saldırıda ağır yaralanan Polis Memuru Kenan Kumaş, hastanede şehit oldu.
18 Mayıs 2015’te HDP Adana ve Mersin il binalarına eş zamanlı bombalı saldırı düzenlendi.
5 Haziran 2015’te HDP Diyarbakır mitingine bombalı saldırı düzenlendi.
20 Temmuz 2015’te Suruç’ta HDP’lilere yönelik bombalı saldırı düzenlendi.
1 Eylül 2015’te Kilis’te görev yapan Er Yusuf Beylem, Suriye tarafından IŞİD kontrolündeki bölgeden gelen kurşunla şehit oldu.
10 Ekim 2015’te Ankara’da, DİSK, KESK TMMOB, HDP ve bazı sivil toplum örgütlerinin de katıldığı miting düzenlenecekti. Toplu halde alana gidenlerin yanında Tren Garı kavşağında 2 bomba patlatıldı. 104 kişi öldü. Saldırı, Türkiye’nin en kanlı saldırısı oldu.
Ankara’da teröristlerin bombalı saldırısı sonrası 104 kişi hayatını kaybetti.
26 Ekim 2015’te Diyarbakır’da IŞİD’e yönelik düzenlenen operasyonda evin kapısına tuzaklanan bombanın patlamasıyla Polis Memuru Gökhan Çakıcı ve Sadık Özkan şehit oldu. 5 polis yaralandı. Çıkan çatışmada 7 terörist öldürüldü. 12’si sağ yakalandı.
12 Ocak 2016’da Sultanahmet Meydanı’ndaki canlı bombalı saldırıda 10 Alman turist öldü.
19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yine turistlere yönelik canlı bomba saldırısı düzenlendi. 3’ü Amerikan-İsrail, 1’i İranlı 4 turist ölürken 36 kişi yaralandı.
1 Mayıs 2016’da Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik canlı bombalı saldırıda 3 polis şehit olurken 19’u polis 24 kişi yaralandı.
28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı’nda 3 IŞİD’li önce uzun namlulu silahlarla etrafa ateş açtı sonra üzerlerindeki bombaları patlattı. 45 kişi hayatını kaybederken 236 kişi yaralandı. 29 Haziran’da Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir günlük yas ilan edildi.
16 Ekim 2016’da Gaziantep’te IŞİD’in hücre evine yönelik baskında iki canlı bombanın evde kendini patlatması sonucu 3 Özel Harekât Polisi şehit olurken 9 polis de yaralandı.
31 Aralık 2016’da Ankara’da, yılbaşı için eylem hazırlığında olduğu düşünülen 8 IŞİD’li yakalandı.
1 Ocak 2017’de İstanbul’da bir gece kulübüne giren IŞİD’li uzun namlulu silahla etrafa rastgele ateş açtı. Saldırıda, 12’si Türk vatandaşı 39 kişi ölürken 70 kişi yaralandı.
1 Mart 2017’de Gaziantep ve Adıyaman’da, canlı bomba olduğu değerlendirilen 3 IŞİD’li yakalandı.
6 Nisan 2017’de yayınlanan, IŞİD’in aylık dergisi olan Rumiyah’ın 8. sayısında IŞİD, Türkiye’deki militanlarından, 16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumu’nda tüm ülkede sandık noktalarının hedef alınmasını istedi. Referanduma hem “Evet” hem de “Hayır” diyenlerin kâfir olacağını söyledi. IŞİD, yine aynı gün yayınlanan haftalık Arapça gazete olan El-Naba’da Türkiye’deki sandıklara saldırılması isteğini yeniledi.
11 Nisan 2017’de İzmir’de, Türkiye’de 16 Nisan’da yapılan Anayasa Referandumuna yönelik eylem hazırlığında olan 19 IŞİD’li sabah operasyonu ile yakalandı.
22 Haziran 2017’de Adana İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri bir hücre evine baskın düzenledi. Yakalanan IŞİD’liler hakkındaki dava kabul edilince sanıkların İncirlik Üssü’nü havaya uçurmayı planladıkları anlaşıldı.
Öncelik olarak ulusal güvenlik mekanizmasından söz etmek gerekirse, Ortadoğu ’da mevcut statükonun sarsıldığı, devlet otoritelerinin aşındığı kaotik bir geçiş sürecinin içerisinde Irak ve Suriye’de vekalet savaşlarını bitirecek siyasal bir düzen üretilmesi ve ayrıca Türkiye, devlet aygıtlarını bölgesel kaos ve vekalet savaşlarının oluşturduğu güvenlik risklerinin farkındalığı içerisinde olarak güvenlik stratejilerini yeniden dizayn etmeye öncelik vermelidir. ”Yeni güvenlik stratejileri” adı altında güvenlik bağlamında bürokrasinin sil baştan kurgulandığı ciddi bir reform yapılmalı, yeni oluşan ihtiyaçlara yönelik kapasite inşasına odaklanılmalı, sadece savunmada değil tehditleri doğrudan kaynağında bertaraf etmeye yönelik stratejiler üretmeli. son olarak söylemek isterim ki “coğrafya kaderdir” anlayışıyla güvenlik parametrelerini içinde bulunduğumuz bölgenin gerçeklerine göre yeniden tesis etmeliyiz[1]
Uluslararası arenada ortaya çıkan güvenlik sorunları, ulusal güvenlik stratejilerinin yeniden ele alınmasını ve yapılandırılması, ayrıca ülkelerin spesifik olarak karşılaştığı tehdit olgusuna cevap verir nitelikte olmasının gerekliliğini artırmaktadır. Özellikle 11 Eylül olayları ile başlayan ve “Arap Baharı” sürecinde devam eden terör ve göç unsurları başta olmak üzere bu olayların getirmiş olduğu insani göç dalgalanmalarının sonucu homojenize şehir yapılarını ortaya çıkarmış bu homojenize karışım sonucu etnik ve dinsel kimlik çatışmaları artmıştır. Heterojen kalmaya çalışan ülkelerde ise rejimlerin otoriter tutumu ve göç ile gelen insanlara baskıcı davranması, ayaklanmaları artırmış, bu davranışlar sonuç itibariyle ulusal güvenlik tehdidi olarak ortaya çıkmıştır.
Uluslararası güvenlik açısından bakıldığında küresel güçlerin sürekli ortamı sıcak tutması ve her an savaş başlatacaklarmış gibi söylemlerde bulunması askeri güvenliğin önemini artırsa da bölgesel çatışmalar, sınır aşan teknoloji ile amorf yapıdaki örgütlerin kullanılması, etnik ve din kökenli kaos planlarının devreye sokulması gibi daha çok ulus odaklı tehditler, olası çıkacak dünya savaşının uzun vadede aynı ölçekte yıkıcılığa sahip birer minimize, minyatür halidir. Günümüz itibari ile bakıldığında güvenlik algılarının değişmesi göç ve sığınmacı sorununun sürümünü yükselterek dünyaya sunuyor. Zaten halihazırda sığınmacı sorunu ile karşı karşıya kalan ülkeler özellikle, “Arap Baharı” sırasında yaşanan iç çatışmalardan, Suriye’de yaşanan iç savaştan, Afrika’da açlıktan ve terör örgütlerinin baskısından dolayı kitlesel hareketlenmelere evrildi.
Avrupa Devletleri, Cenevre Sözleşmesi’nde kabul ettikleri şartlara rağmen, tarihten bu güne yabancılara ve özellikle sığınmacılara karşı çok sıcak politikalar izlemedi ve hatta günümüzde daha da sert tutumlar sergilemekte. Avrupa göçmen krizinde sınıfta kalmış görüntüsü çiziyor. Schengen Protokolü ile “sınırsız dünya” ideallerine sahip olan Avrupa bu günlerde haritada kırmızı çizgiler ile belirtilmiş ülke sınırlarının üzerinden dikenli teller ve yüksek duvarlar ile geçiyor. Kara sınırları dikenli teller, yüksek teknoloji takip sistemleri ve askeri sınır polisi tarafından tutulurken, deniz trafiği ise sahil güvenliğin sürekli devriye gezen askeri botları tarafından kontrol ediliyor.
AVRUPA’DA “KAPI DUVAR” GÜVENLİK YAPILANMASI
Avrupa’yagitmeye çalışan sığınmacıların ilk geçiş yollarından biri olan Slovenya, kaçak sığınmacıların ülkeye girişlerini engellemek üzere sınırlarını kapattı. Slovenya Hükümeti, sadece iltica başvurusu yapan, vize ve pasaportu bulunan sığınmacıların geçişine izin verileceğini söyledi. Sırbistan ve Hırvatistan da kendi sınırlarındaki geçiş yollarını kapattı. Çok geçmeden Makedonya da sığınmacılara karşı bir karar aldı ve “komşularının sınır kontrollerini sıklaştırma uygulaması üzerine” sınırlarını kapattığını duyurdu. Ardından Avusturya ve Almanya, İtalya, Finlandiya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Danimarka sınır kontrollerini artırdı. Şuan bu ülkelerde kimlik ve pasaport ibraz etmeyen ve gidecekleri ülkeleri belirtmeyen sığınmacı sınırdan geçişine vize verilmemektedir.
Sığınmacıların 2015 ilkbaharından itibaren Avrupa’ya yönelmesi üzerine AB üyesi Macaristan, sert önlemler alan ilk ülke oldu. Sınır kontrollerini artıran Macaristan, Temmuz 2015’te Sırbistan sınırına 173 kilometre uzunluğunda ve 4 metre yüksekliğinde jiletli tel çekti. Sığınmacıların farklı güzergahlara yönelmesi üzerine is Hırvatistan sınırını da jiletli teller ile kapatan Macaristan hükümeti, sığınmacıları tel örgülere zarar vermesini engellemek amacıyla orduya plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanma yetkisi veren bir yasa çıkardı.
Avrupa Birliği’nin lokomotifi Almanya, göçmenlere kapılarını açtıktan ve “göçmen dostu” bir görünüm elde ettikten sonra bu konudaki tavrını net bir şekilde değiştirmiştir. Artan göçmen akını ve aşırı sağcı tepkiler üzerine sınırlarda güvenlik kontrollerini artıran Almanya, Schengen Anlaşması’nı askıya aldığını açıkladı. Buna göre Alman yetkililer, üzerinde kimlik veya pasaport bulunmayan sığınmacıları geri çeviriyor. Almanya’nın Bavyera eyaleti de göçmenlere para ve değerli eşyalarına el konulması kararı aldı. Buna göre 450 avronun üzerindeki nakit para ve değerli eşyalara el konuluyor.[2]
Almanya’nın hemen ardından Avusturya da sınır kontrollerine başladı. Macaristan’dan sonra tel örgü çeken ikinci ülke Avusturya, Slovenya ve İtalya sınırına tel örgüler ördü. Sınır ve liman kontrollerini artıran Hollanda, ülkedeki göçmenlere barınma imkanı sağlamak için yeterli politikalar oluşturamıyor. Göçmenler, terk edilmiş binalarda kalıyor. Danimarka ise göçmenlerin bin 450 doların üzerindeki paralarına ve değerli eşyalarına el konulması konusunda bir yasa çıkardı. Göçmenler için revaçta sayılmayan Slovakya ve Çek Cumhuriyeti muhtemel göçmen akınını önceden engellemek için sınır kontrollerine başladı. İslam karşıtlığının yüksek olduğu iki ülkede, özellikle Müslüman göçmen istenmiyor. Her iki ülke de sadece Hıristiyan göçmeni kabul edeceklerini açıklamıştı.
Tüm bu gelişmeler devam ederken AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi, Amsterdam’da düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Gayri resmi Toplantısı sonrasında Türkiye’nin “uluslararası sözleşmeler çerçevesinde göçmenlere yönelik yükümlülüklerini yerine getirerek” Halep’ten kaçanlara sınırlarını açması gerektiğini söylemişti. Bugünlerde ise AB, Türkiye’ye sınır güvenliğini artırma konusunda ciddi çağrılar yapıyor.
TARİHTE İLK DUVAR SURİYE’DE
Tarihte ilk güvenlik duvarının Suriye’de örüldüğü görülmektedir. 2011’de Fransız-Suriyeli bir ekip, Mezopotamya’nın ilk uygarlıklarına dayanan bir duvar keşfetti. Suriye’nin kuzeyinden güneyine kadar bir alanı kaplayan bu duvarın 220 kilometreyi aşkın bir uzunluğu var. Antik duvar, bir kalenin yıkıntılarını Anti-Lübnan Dağları (Doğu Lübnan Sıradağları) sırtlarından birine bağlıyor. Bulunan bazı seramikler ve duvarın bazı noktalarından anlaşıldığı kadarıyla, M.Ö 2400 ile 2000 arasında bu duvar kullanıldı. [3]
Bu tarihten 4 bin yıl sonra Türkiye- Suriye sınırına çekilen duvar ile Türkiye’de geçiş güvenliğini sağlamak adına aynı yöntemi kullanmaya başlıyor. Duvar tamamlandığında, Çin Seddi ve ABD-Meksika sınırının ardından dünyanın en uzun 3. duvarı olacak.
GÜVENLİK PARADOKSU
Uluslararası alanda güvenliğin ne ifade ettiği, güvensizlik ortamının ortaya çıkmasıyla daha ileri seviyede hissedilmeye başlanmıştır. Güvenliğin artırıldığı bölgelerde özgürleşmenin daraldığı ve insani yaşam şartlarının azaldığı hissedilir derecede artarken terör olaylarının tamamen engellenmesi mümkün olmamaktadır. Dünya’nın yeni güvenlik mimarisi devlet bağlamında sınırlı kalmayarak dış tehditler odaklı sınır ötesi operasyonlarla olay daha gerçekleşmeden sınırın dışında önlem almaya yönelik hareketlere evrilmiştir. Özellikle ulusların çatışma süreci ve savaş söylemleri ile sözde güvenlik önlemleri alması burada bir güvenlik paradoksu ortaya çıkarmaktadır. Güvenlik söylemleri olan ülkelerin yine güvenlik adına uygulanan silahlanma tutumu içerisine girmeleri ülkelerin bu konuda ikilem içerisine girdiğini göstermektedir. Bir devletin nükleer silahlanma içerisine girmesi diğer ülkelerin güvenliği açısından nükleer silaha sahip olma ihtiyacını doğuracak ve bu da güvenlik paradoksunu ortaya çıkaracaktır. Sonuç itibariyle ilerleyen teknoloji ve gelişen silah sanayi ile dünya hiçbir zaman güvenlikli bir yer halini alamayacak dünya devletleri güvenlik paradoksu ile ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir.
Dünyamız, topyekûn savaş standartlarına uyan iki büyük savaşı geride bıraktı. Habil ile Kabil hadisesinden bu yana, öldürmeyi üstünlük aracı ve nihayete erişmenin basamağı gören devletler, bu iki büyük savaşta milyonlarca insanı “çıkar” uğruna feda ettiler. İki büyük savaşın da Avrupa’nın göbeğinde patlak vermesi, elbette rastlantı eseri olamaz. İki savaşın da ana nedeni, çıkar yani ekonomi idi. Bu ekonomik çıkarı bölüşemeyen iki ana blok mevcuttu. Alman nüfuzunu kırarak kendi bloğunun işlerliğini devam ettirmeye çalışan bir İngiliz bloğu ve dünya kâr pastasından pay almaya çalışan –hatta Hitler ile tüm pastaya sahip olmaya çalışan- Alman bloğu. Bu blokların birbirlerine “topyekûn harp” ilanı, yukarıda bahsedilen vahşetin tarihi adlandırmasıdır.
Topyekûn savaşların bitmesiyle dünyamız yeni ve çeşitli kavramları, ilginç teorileri ve varsayımları duymaya başladı:
Çevreleme
Soğuk Savaş
Demir Perde
Marshall Yardımı
Berlin Duvarı
Yüzdeler Antlaşması
İki Kutuplu Dünya
Komünist – Kapitalist Dünya
Silahlanma Yarışı
Uzay Yarışları
İzolasyonizm
De-Stalinizasyon
Topyekûn Savaş
Yukarıda sayılan olaylar, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden günümüze değin “Soğuk Savaş”tan bahsederken söylenmeden geçilmeyen bazı kavramlardır. Bu kavramlara yakın zamanda yenileri de eklenmişse de, “Soğuk Savaş” konumuzdan şimdilik sapmamak için bunlarla yetinilecektir.
Soğuk Savaş Nedir?
En kısa tabiriyle; İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ile SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılışı süreçleri içinde ABD-SSCB arası yaşanan ve sıcak çatışmaya dönüşmeyen –Kore Savaşı Hariç- askerî, siyâsî, ekonomik restleşmelerdir.
Savaşın bitmesiyle beraber patlak veren Almanya sorunu ve Stalin’e yakın ülkelerin sosyalist politikalar izlemesi, İngiltere ve ABD’nin, gelecek dünyayı şekillendirmesi için büyük bir sebep olarak görüldü. Soğuk Savaş’ın ilk restleşmesi, İkinci Büyük Savaş sonrası dörde bölünen Almanya’nın, -üç bölge Batı, bir bölge SSCB- Batı bölgesinin, Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı adı altında desteklenmesiyle başlamıştır. Her ne kadar galip devletler arasında yer alsa da SSCB, ekonomik ve askerî açıdan son derece zor günler geçiriyordu. Bu sebepten, Batının Marshall Yardımı’na karşılık çareyi, özgürlükleri kısmakta buluyordu. Böylece, Soğuk Savaş’ın temelleri atılmış, dünya adeta ortadan ikiye kesilme sürecine giriyordu. Hatta bu olaylara karşı tepkisini gizleyemeyen İngiliz Başbakanı Churchill, kendilerine karşı SSCB kanatları altına giren bölgeye “Demir Perde” yakıştırmasını yapıyordu. Aslında yine kendisi, 1944 yılında meşhur “Yüzdeler Antlaşması” ile Sovyet nüfuz alanlarını kendi alanlarından ayırmak istemişti.
Churchill
Churchill’ın “Demir Perde” olarak adlandırdığı perdenin içindeki ticaretin ve ekonominin tek elde toplanması için Sovyetler, COMECON adlı örgüt kurdu. Buna ek olarak, aslında soğuk savaşın ana nedeni olan güvenlik kaygısına karşı da, KOMİNFORM adlı bir ortak istihbarat bürosu kuruldu. Bu büroda, tüm Sovyet ülkelerinin istihbarat şefleri mevcuttu. Yugoslavya’nın da başlarda dahil olduğu bu örgüt, Tito’nun bağımsız hareketleri sebebiyle Yugoslavya’yı ihraç etmiştir.
Tüm bu gelişmelere karşılık ABD’nin genel bakışı, kapitalizmi güçlendirmek, Sovyet yayılmacılığını önlemek ve komünizme geçit vermemek olarak değerlendirilebilir. Ancak, ABD iç siyasetinde oluşan “kurulum ayarlarına dönme” yani Monroe Doktrini olarak bilinen ABD’nin Avrupa kıtasından izolasyonu diyebileceğimiz bir ses yükselmekte idi. İçeride bunlar yaşanırken, dış politikaya dair dönemin Sovyet uzmanlarından olan George Kennan’ın ortaya attığı “Çevreleme Politikası”, ABD’nin Sovyetlere karşı yeni taktiği olacaktı.
Kennan’ın bu politikasına göre; Sovyetler, güvensizlik hastalığına yakalanmıştı. Kendilerine yazıkları reçetede ise yapılması gereken, komşularının gücünü en aza indirip, ABD varlığına kastetmekti.
Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesinde ilk kez “çevreleme politikası”ndan bahseden Kennan, Sovyetlerin etrafının örülmesi gerektiğini, böylede genişlemek imkanı verilmemesi gerektiğini söylüyordu. Bu politikanın ilk hamlesi ise, Sovyetlerin, Türkiye Devletinden mütemadiyen boğazlar üzerinde hak istemesi sonucu, ABD donanmasının Doğu Akdeniz’e gelişidir. Donanmanın yaklaşması sonucu, Türk sınırında bulunan yirmi beş tabur Rus askerinin geri çekilmesi, çevreleme politikasının getirilerinden görülebilir.
Bu hamlelere ek olarak, Yunanistan ve Türkiye’ye Truman Doktrini ile ulaşan yardımlar, Sovyet çevrelemesine bu iki ülkeyi duvar gibi eklemek demek oluyordu. Peşinden gelen Marshall yardımları ile bir çok ülke, bu satranca dahil edilmişti.
Marshall Planı
Ülke
Milyon Dolar
Birleşik Krallık
3,189
Fransa
2,713
İtalya
1,508
Batı Almanya
1,390
Hollanda
1,083
Yunanistan
706
Avusturya
677
Belçika
559
Danimarka
273
Norveç
255
Türkiye
225
İrlanda
147
İsveç
107
İzlanda
29,3
Yukarıda ülkeler ve miktarları verilen bu planın hedefi için, savaş sonrası kalkınmak isteyen ülkelere yardım gibi kulağa gayet komik gelen söylemler türemiştir. Ancak doğrusu;
Yardım sağlanan ülkelerin ekonomileri kalkındırılarak, içlerindeki Komünist söylemlerin savuşturulması
Mevzu bahis ülkelere aktarılan paralar yine ABD piyasasında harcanacak, böylelikle yeni pazarlar açılmış olacak
Sovyetlere yanaşma ihtimalleri ortadan kalkacak
Bu plana Sovyetlerin tehdidi sayesinde Doğu Avrupa ülkeleri katılamadı. Böylelikle, Avrupa’nın bir nevi ekonomik bölünmesi tam manada gerçekleşmiş oldu.
Marshall Planı sonrası bir başka hamle ise, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO ( Kuzey Atlantik Paktı Örgütü) olmuştur. Başlarda siyasi mantık ile kurulan bu örgüt, Sovyet yayılmacılığına karşı öne sürülen en sert hamle olarak dikkat çekmiştir.
Takvimler Ağustos 1949’u gösterdiğinde, karşılıklı hamlelerin daha da serleşmesi kaçınılmaz hâl almıştı. Zira, her ne kadar “İki Kutuplu Dünya” söylemi yaratılmış olsa da, Japonya örneğinden hatırlayacağımız gibi bir Atom güç farkı mevzu bahisti. İşte tam bu sırada Sovyetler, ilk atom bombası denemesini başarıyla test ettiler ve böylece Amerikan tekelini yerlebir ettiler. ABD’nin bu hamleye karşı hamlesi ise; atom bombalarını daha da güçlendirmekle (termodinamik atom) kaldı. Bir yıl geçmeden Sovyetlerin de aynı bombayı kullanmaya başlaması, silahlanma yarışının boyutlarını gözler önüne sermekteydi.
Soğuk Savaş İçinde Sıcak Savaş
Kuzey Kore’nin 1950 yılında, Güney Kore’ye saldırmasıyla patlak veren bu savaş, Soğuk Savaş’ın ilk ve tek sıcak savaşı olarak bilinir. Bu savaş, Soğuk Savaş’ın daha keskin ve silahlı bir hale evrileceğinin adeta habercisidir. Bundan sonraki süreçte hamleler daha etkili olmuştur. Batı bloğunda bir örgütlenme telaşı boy göstermekteydi. Özellikle ABD’nin, Japonya dahil bir çok ülke ile ikili ilişkilerini geliştirmesi ve buralarda askeri üsler kurması, SEATO’nun kurulması ve Bağdat Paktı’nın CENTO’ya çevrilmesi gibi hamleler, örgütleşme yolundaki adımları kanıtlamaktadır.
Stalin’in Ölümü
Stalin’in 1953 yılında ölümüyle, ikili ilişkiler biraz olsun ılımlı hale gelmiştir. Özellikle yeni başkan Eisenhower’ın “Barış için bir şans” olarak gördüğü bu durum, iki süper gücü birbirine yaklaştırdı. Ancak, Stalin’in ölümüyle yeşeren ümitler, Almanya sorunuyla tekrar alevleniyordu. Batı Almanya’nın NATO’ya davet edilmesi üzerine SSCB, 1956 yılında Varşova Paktı’nı kurarak bu hamleye karşı hamlesini öne sürdü. Stalin’in ölümü sonrası ülkenin başına geçen Kruşçev, Stalin’in korku imparatorluğuna karşı de-Stalinizasyonu uygulamaya koymuştur. Stalin’e dair etkileri ortadan kaldırmak demek olan bu politika, ABD’nin Komünizm ile savaşında işine yaramıştır.
Stalin
Nükleer ve Uzay Yarışı
Yukarıda da bahsedildiği üzere, 1949 yılında kırılan ABD’nin atom tekeli, sonraki süreçte devamlı olarak ABD’nin bir üst seviyeye çıkma ve Sovyetlerin onu kovalama süreci şeklinde devam emiştir. Ancak takvimler, 1957 sonlarına geldiğinde Sovyetler, ilk kıtalararası balistik füzelerini test edip, ilk insan yapımı uydu olan Sputnik’i uzaya gönderince, yarış bambaşka bir hal aldı. Bu yenilgiye çok fazla dayanamayan ABD, 1958 yılında uzaya ilk uydusunu göndermeyi başardı. Aslında İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Sovyetleri düşündüğümüz zaman, 1958 yılında ABD’den önce uzaya çıkmış olması, ABD’yi düşündüren bir konu olmuştur.
Sovyetlerin, kıtalararası balistik füzeye sahip olması, ABD’nin “Doğu Avrupa’ya yaklaşırsan vururum” tehdidini güncelleyerek, “vurursam vurulabilirim de” haline çevirmiştir.
Küba Krizi
1962 yılında ABD’nin Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerin hemen ardından Sovyetler de, ABD’nin yanı başında bulunan Castro’nun ülkesi Küba’ya füzelerini yerleştirir. İki taraftan birisinin yapacağı mantık dışı hamle, o günlerde dünyamızı kasıp kavuracak şiddetli fırtınalara sebep olabilirdi. Kruşçev ve Kennedy’nin karşılıklı mektuplaşmaları sonrası geri hamleler atılmış ve tehlike böylelikle geçiştirilmiştir.
Soğuk Savaşın Sonu
1980’lerin sonuna gelindiğinde, Sovyet Bloğundaki ülkelerin ekonomileri gittikçe zayıflamaya başladı. 1985 yılında iktidara gelen M. Gorbaçov, göreve gelir gelmez baskıcı rejimin yavaşlayacağı işaretini verdi. Karşı Blokta Thatcher ve Reagan’ın temsil ettiği neo-liberalizmin yükselişi, ABD ticaretinin muazzam artışı, Doğu Avrupa Komünist partilerin çöküşüne sebep oldu ve yavaş yavaş Soğuk Savaş’ta sona gelindiği anlaşıldı. Buna ek olarak 1991’de SSCB’nin çökmesi, artık dünyada yalnızca tek süper güç olduğunun sembolü olmuştur.
“Geçtiğimiz yıl içinde çok uzun sürmüş bir çatışmalar ve soğuk savaş dönemini noktalayarak, büyük ilerlemeler sağladık. Şimdi önümüzdeki hedef, kendimiz ve gelecek kuşaklar için yeni bir dünya düzeni kurma hedefidir.”
Şu an dünya toprak ve nüfusuna baktığımız zaman Doğu Yarım Küresi saha itibariyle Batı Yarım Küresinin üç katı, nüfus itibariyle on katıdır. Elde edilen verilerin gerçekçiliği şunu ortaya koymaktadır ki Doğu Yarım Kürede bulunan ‘Enerji’ verileri bakımından da üstün olduğu için dünya çapında meydana gelecek bir mücadelede, Batı’nın Doğu karşısında uzun süre dayanması şüphelidir.
Böyle bir durumla karşı karşıya olan Batı, Orta Doğu bölgesinin ya da Doğu Yarım Küre’sinin yalnızca bir devletin hakimiyetinde birleşmesine engel olacak bir dış politika takip etmeye ihtiyacı vardır ve bu bölgelerde tek bir kuvvetin hakim olmasının uygun olmadığı için Amerika Birleşik Devletlerinin dış politika esasını böyle bir kuvvetin ortaya çıkmasını engellemekle oluşturması gerekliliğinin farkında olarak politikalar belirlemektedir.
5 bin yıl geriye uzanan yazılı tarihe sahip olan Çin İmparatorluğu, bu zamana kadar dışa kapalı politika izleyen tavırlarda bulunmuştu. “Birkaç bin yıllık uygarlığı boyunca Çin, kendisi kadar fiziki büyüklüğe sahip ve kendisi kadar yüksek bir kültüre ulaşmış diğer ülkeler ya da uygarlıklarla hiçbir zaman uğraşmak zorunda kalmadı. Kendisine coğrafi olarak en yakınında bulunan Hindistan ile ipek yolu vasıtasıyla ticaret yapmış, buna rağmen neredeyse geçit vermeyen Himalayalar ve Tibet Platosu yüzünden başka şekillerde gündelik temas kurabilme imkanından uzak kalmıştır. Orta Asya’nın geniş ve geçit vermez çölleri Çin’i İran ve Babil’in Orta Doğu kültürlerinden ve bundan öte Roma imparatorluğundan uzak tutmuştu. Ticaret kervanları aralıklı olarak yolculuklar yapmaktaydı ama Çin kendisine yakın büyüklükte ve aynı başarıları yakalamış diğer hiçbir toplumla muhatap olmamıştı. Çin ve Japonya birçok kültürel ve siyasal temel kurumu paylaşıyor olsa da ikisi de bir diğerinin üstünlüğü kabullenmeye razı olmamış bu nedenle de çözümü yüzyıllar boyunca ilişkilerini sınırlı tutmakta bulmuşlardı.”[1]
1793 yılında Çin imparatorunun bir Britanya elçisine söylediği gibi, Avrupa Çinlilerin Batı Okyanusları olarak tarif ettikleri denizler yüzünden Çin kültürüne ulaşamaz haldeydi ve bu sebepten acınacak acizliğiyle onu fethetmekten uzak bulunuyordu. Nitekim, Çin İmparatorluğunun toprak talepleri suyun kıyısında son bulmaktaydı. Çin daha Song Hanedanlığı dönemindeyken (M.S. 960-1279) bile denizcilik teknolojisi konusunda dünya lideriydi; sahip olduğu filolar, imparatorluğu bir fetihler ve keşifler dönemine taşıyabilirdi. Ne var ki Çin deniz aşırı ülkeler edinmemiş ve kendi kıyılarının ötesinde ki ülkelere pek fazla ilgi göstermemiştir. Ayrıca hiçbir Çin’li lider Çin’in Japon takım adalarını kontrol altına almak istemesi ile ilgili bir gerekçeyi bile dile getirmemiştir. Günümüze geldiğimizde Amerika’nın Asya’ya olan ilgisinin artması ve içerisinde bulunduğu kuşatma stratejisi, Çin’in onca yıllık geleneğini yıkmasına neden olmuş ve yeni stratejiler geliştirmesini gerekli kılmıştır.
Geçmiş tarihinde suyun başladığı yerde egemenliği son bulan Çin, günümüze gelindiğinde topraklarının ötesine geçmeye gayret gösteren bir politika yürütmeye başlamıştır. Bu politikanın amacı, yapay adalar ile egemenlik alanlarını genişletmeye çalışmak ve Güney Çin denizi oluşturmaya başlayarak Pasifik Okyanusu üzerinde egemenlik alanını arttırmak, özellikle hidrokarbon rezervleri ve ticaret yollarının kontrolünü sağlamak, Batı’ya karşı genişleme politikası yürütmek olarak görülmektedir. Fakat bu genişleme sadece Batı hegemonyasına karşı atılan bir adım olarak görülemez zira bu yapay adalar komşu ülkeler olan Malezya, Filipinler, Vietnam, Tayvan ve Brunei egemenliğini güvenlik açısından etkilemektedir.
Tüm bunların yanında Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS), Spratly Adaları’ndaki Gaven Kayalıkları’nda Çin’in askeri birlik bulundurduğunu ve bölgede 18 dönümden daha büyük yapay ada inşa ettiğini ayrıca ada üzerinde inşa edilen yapılarda uçaksavar kulesi olduğunu resmi kaynaklarından duyurmuştur. [2]
Amerika Asya bölgesine, özellikle de Çin’e coğrafi olarak yakında bulunan ülkeler ile yakınlaşmaya ve bu ülkelerde askeri üsler kurmaya başladı; bu yaklaşık 10 yıldır düzenli uygulanan bir Amerikan dış politikadır. ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında ki mesafe göz önüne alındığında 11661 km olduğu bilinmektedir. ABD bu mesafe dahilinde yasal olarak daha fazla fiziki çevreleme yapamayacağında ise ilk olarak Çin’in World Trade Organisation (Dünya Ticaret Örgütü)’ne üye olmasını sağlamış, doğrudan görünmeyen fakat dolaylı yoldan ticari ilişkilerini geliştirmiştir. İkinci olarak Çin’i bölgedeki ülkelerde meşgul etme stratejisine de başlayan ABD, stratejik açıdan etkin rol alabilmek için Hindistan ve Japonya gibi devletleri bu etkileşimde ileri sürerek bölgede etkin rol sürme açısından kendisine rota belirlemiştir.
Askeri yöntemlerle, ticari ilişkiler ve stratejik hamleler yoluyla Çin’e yaklaşma ve çevreleme politikası, Çin’i kesinlikle Amerika’nın müttefiki konumuna getirmemektedir. Hatta tam aksine Çin’in bu konuda karşı hamleleri, Amerika’da endişe yaratmaktadır. Çevreleme politikalarının tek başına işe yaramadığından ötürü Amerika, Asya-Pasifik bölgesindeki stratejisini değişirdi ve plana gereğince deniz gücünün yaklaşık %60’nı bu bölgeye konuşlandırmaya ve üslerini artırmaya başladı.
Asya’ya giriş bileti olarak görülen bir diğer ülke olan Kuzey Kore ile yakın zamanda ‘Guam adası’ ile başlayan gerginlik dünya açısından tehlikeli olarak görülse de Amerika için askeri fırsatlar yaratıyor. Bölgenin ABD toprağı olması uluslararası hukuk bağlamında stratejik ve hukuki önem taşımaktadır. Bu noktada ABD, hiçbir izine gerek duymadan bölgedeki askeri birliğini artırma yetkisine sahiptir. Amerika açısından stratejik öneme sahip olan bu noktada bir deniz üssü, sahil güvenlik karakolu ve Vietnam Savaşı yıllarından kalan bir hava üssü bulunuyor. Ayrıca daha öncede Güney Kore’nin de ülkesine yerleştirmiş olduğu gelişmiş hava savunma sistemi THAAD ile de bölge koruma altına alınmış durumda.
Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma (Thaad) sistemi nedir?
Kısa ve orta menzilli balistik füzeleri nihai aşamalarında iken düşürme kapasitesi bulunuyor.
200 km’lik bir menzilde 150 kilometrelik bir irtifaya ulaşabilir
Vur ve öldür teknolojisini kullanıyor. Savaş başlıklarını kinetik enerji ile yok ediyor.
Savunma sistemi, olası bir Kuzey Kore saldırısına karşı ABD’nin bir eyaleti olan Hawai ve Filipinler’in doğusunda bulunan Guam Adası’na da yerleştirildi.[3]
[1] Kıssenger, H.(2012), On China, s.29, Penguen Press, New York, 2001.
Pasifik Okyanusu açıklarındaki “Guam Adası”nın adı bu günlerde tatil cenneti olmasıyla değil, savaş cehennemi olabileceği ihtimali ile duyuluyor. Kim Jong ve Trump’un yeni satranç tahtası Guam Adası mı olacak?
Kuzey Kore’de uzun zamandır devam etmekte olan nükleer füze programı nedeni ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ülkeye yeni yaptırımlar uygulamaya başladı. Diğer taraftan programlarına devam eden ve ABD’yi tehdit eden Kuzey Kore’ye, ABD Başkanı Donald Trump da sert çıkışlarda bulunmaktadır ve hatta nükleer denemelere son verilmemesi durumunda Kuzey Kore’ye “dünyanın daha önce hiç görmediği büyüklükte bir ateş ve öfkeyle karşılık vereceğini” duyurmuştur.
Bu açık tehdit ise Kuzey Kore tarafından ABD kontrolünde bulunan Guam Adası açıklarına orta-uzun menzilli “Hwasong-12” füzelerinin fırlatılması için yeni bir programın hazırlandığı açıklandı.
Guam Adası’nın stratejik önemi nedir ve nerede bulunmaktadır?
Kuzey Kore – Guam Adası
Pasifik Okyanusunun güneyinde yer Guam Adası ABD’nin en batısındaki toprak parçası olmakla birlikte , eyalet veya devlet statüsüne sahip değil.
Ada nüfusunun yüzde 40 civarı Kamorro etnik grubundan gelen yerlilerden oluşuyor ve günümüze kadar İspanya, Japonya ve ABD yönetimleri tarafından işgal edildi.
Guam Adası ile Kuzey Kore arasındaki mesafe ise uçuş süresi ile yaklaşık 4 saat sürüyor.
545 kilometrekare alana sahip adanın yüzde 30’dan fazla alanını askeri üsler oluşturuyor. ABD’nin Andersen Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri‘ne ait olan üssün temelleri 2010 yılında atıldı. 12 miyar dolara mal olan üste, uçak gemileri için bir liman, füze savunma sistemleri, tatbikat sahaları, büyük bir uçak pisti, 100 bin bomba ve füze, 250 milyon litre yakıt bulunduruluyor.
ABD ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batı Pasifik’teki en büyük askeri yatırımı kabul edilen üs konumunda. 25.000 ABD askerinin bulunduğu kuzeydeki Japonya/Okinawa’ya kıyasla, Guam’ın askeri personeli şarta bağlı olarak 6000’in biraz altındadır fakat Okinawa’da bulunan askeri mürettebatın 19,000 kadarının Guam’a taşınması yönünde bir tasarı mevcut.
Trump vs Kim Jong
Kuzey Kore cephesinden yapılan “Guam adası açıklarında nükleer füze deneme yapılacağı” açıklamasının ardından, ABD’nin adada kırmızı alarm verdiği ve güvenlik önlemlerini artırdığı belirtiliyor.
Yazılarımı takip edenler güncel siyasi meselelerden her zaman uzak durduğumu ve tek referans noktamın hamiyyet olduğunu iyi bilirler. Diğer arkadaşlarım gibi her konuda bilgi sahibi olup analiz yapabilecek, güncel her mesele hakkında yüksek düzeyde akademik çalışmalar yapacak kapasitede biri olmadığımdan da sadece gönül vermiş olduğum istihbarat alanında amatör düzeyde yazılar yazdım. Analizi hiçbir zaman ben yapmadım, sadece sizlerin analiz sürecinize katkıda bulunmayı hedefledim. Son zamanlarda, daha doğrusu son yıllarda planlı bir şekilde yıpratılmaya çalışılan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en hayati ve onurlu kurumlarından biri olan MİT ve özelde Hakan FİDAN meselesi hakkında olacak bu yazım. Her zaman olduğu gibi; aktarması benden, analizi sizden…
Yazıma Hakan Fidan ile alakalı bir anımla başlamak istiyorum. Üniversite yıllarımda Ankara’da bir istihbarat seminerine katıldım. Seminerde emekli bir MİT mensubundan HUMİNT dersi aldım. Emekli bir MİT ajanının Kosova anısı adlı yazımda bahsettiğim, hatırasıyla bizi güldüren kişiydi bu… Ders bittikten sonra hoş bir sohbet ortamı oldu. Ben de fırsattan istifade “Sayın Müsteşarımız Hakan Fidan’ın teşkilatı çalıştırma tarzı hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sordum. Dudaklarını büktü ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle. Sonra ağzından şu kelimeler döküldü;
“Hakan Bey teşkilatı mahvetti. Teşkilat içinde huzurlu bir çalışma ortamı kalmadı. Her yeri, herkesi darmadağın(!) etti.”
O güne kadar Sayın müsteşarımızı ve teşkilatımızı sıradan bir vatandaş olarak eldeki imkânlar ölçüsünde takip eden biri olarak bu cevabı beni şaşırtmıştı. Hiçbir karşılık veremedim, cevabınız için teşekkür ederim anlamında gözlerimi hafifçe kısarak kafamı önüme eğdim.
Aramızdaki bu konuşma yıllarca hafızamdaki yerini korudu. Aslında mesele çok basitti. Teşkilatımızın tarihini biraz göz önüne alınca Sayın Hakan Fidan’ın aslında ne yaptığı ortaya çıkıyordu. Bugüne kadar onlarca farklı kliğin kurum içindeki savaşları, birbirlerinden istihbarat saklamaları, devletin farklı istihbarat birimlerinin birbirlerine karşı espiyonaj ve kontrespiyonaj faaliyetleri yürütmeleri, birbirlerine servis ettikleri bilginin istihbarat terminolojisindeki ifadesiyle “gürültüden” ibaret olması vs…
İşte Hakan Fidan bu kliklere prim vermemişti. O yüzden Hakan Fidan’dan umduğunu bulamayanlar sayın müsteşarımızı MİT’i “darmadağın etmek” ile suçluyorlardı. Hatırlarsanız, FETÖ’nün MİT tırlarına düzenlediği alçakça operasyonda teşkilat içindeki klikler suçu birbirine atmıştı. Kimi operasyonu teşkilat içindeki “Aydınlıkçı” kesim yaptı diyor, kimi “Kemalist” kliği suçluyor, kimi doğrudan devletimizi terör destekçisi olmakla suçluyordu. Uyumanın işkence olduğu zamanlardı…
Tırlara operasyon haberini alınca evde duramadım. Sinirimden dışarı fırlayarak sokakta yürümeye başladım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi! Kafamda Ankara’da emekli MİT mensubundan duyduğum sözler yankılanıyordu. İşte o zaman resim kafamda netleşti.
Hakan Fidan Döneminde İstihbarat Sistemimiz
Sayın Hakan Fidan döneminde 7 Şubat MİT krizi, MİT tırları operasyonu, 17-25 Aralık operasyonu, 15 Temmuz darbesi ve diğer birçok hadise yaşandı. Ancak bana Hakan Fidan dönemi ile alakalı olarak en önem verdiğin hadiseler nelerdir diye soracak olursanız şu şekilde sıralayabilirim;
Resmi Gazete’nin 04.03.2010 tarihli nüshasında 5952 sayılı kanun yayınlanmıştır. Bu kanunla KDGM kurulmuştur. Hemen akabinde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Mayıs 2010’da Brezilya’ya giderken şu beyanatı vermişti; “MİT’in birinci derece ağırlıklı görevi yurt dışı istihbaratı olmalıdır.”
Daha önceki yazılarımdan birinde de bahsettiğim üzere Hakan Fidan göreve gelmeden önce, ama özellikle de Sayın Fidan döneminde istihbarat sistemimizde önemli değişiklikler göze çarpmaktadır. Bizler ne yazık ki istihbaratın sadece magazinsel boyutuyla ilgilendiğimiz için bunlar gözden kaçmaktadır. Şöyle ki, 2006 yılında Başbakanlı Güvenlik İşleri Başkanlığı genel müdürlük statüsüne dönüştürülmüştür. 2010 yılında 5952 sayılı kanun ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” kurulmuştur. Nisan 2014’de 6532 sayılı kanun ile MİT bazı alanlarda daha güçlü bir hale getirilmiştir.
2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 4. maddesine 17/4/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6532 sayılı kanunun birinci maddesi ile eklenen “h” bendi yurt içi ve dışında operasyonel yetki anlamında açık kapı bırakmıştır. Madde metni şu şekildedir:
h) (Ek: 17/4/2014-6532/1 md.) Dış güvenlik, terörle mücadele ve millî güvenliğe ilişkin konularda Bakanlar Kurulunca verilen görevleri yerine getirmek.
Yine 6532 sayılı Kanunu’nun 12. Maddesi ile 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na eklenen madde ile Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu oluşturulmuştur. MİT’in konuya bakışı da şu şekildedir; “MİT hâlihazırda, ülkemizin hukuk sisteminde kamu idarelerinin tabi olduğu tüm denetim mekanizmalarına tabidir. 6532 sayılı düzenlemeyle birlikte, Cumhuriyet tarihinde ilk defa MİT’in millet iradesinin doğrudan temsil edildiği TBMM tarafından denetlenmesinin önü açılmaktadır. TBMM bünyesinde kurulacak olan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ile demokratik ülkelerde mevcut olan önemli bir mekanizma ülkemize de kazandırılmaktadır. MİT Müsteşarı’nın oluşturacağı bir Komisyon tarafından Teşkilat uhdesindeki bilgi ve belgelerin kullanıma ve paylaşılma açılmasının ve bunların akademik çalışmalar ile her türlü yayın ve edebi eserde kullanılmasının da önü açılarak tarihe tanıklık edilmesi açısından önemli bir gelişmeye imza atılmıştır.”[1]
Ayrıca yine kanun koyucu, 6532 sayılı kanun ile 2937 sayılı kanuna şu maddeyi eklemiştir:
MADDE 3) 2937 sayılı Kanunun 6’ncı maddesinin………….onuncu fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
1-d) Görevlerini yerine getirirken gizli çalışma usul, prensip ve tekniklerini kullanabilir.[1]
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu yasa değişikliğine bakış açısı şu şekildedir: “Dünyanın hemen her bölgesinde istihbari faaliyetler gizli çalışma usul, prensip ve teknikleri ile yürütülmektedir. Bu gizliliğin sağlanmasında istihbari faaliyetlerde görevlendirilenlerin güvenlikleri önem taşımaktadır. Bu kapsamda 6532 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemeyle istihbari faaliyetlerde görevlendirilen şahısların, kimliklerinin değiştirilmesi gibi deşifre olmalarını önleyici tedbirlerin alınabilmesine imkân sağlanmıştır. MİT’in önleyici istihbarat kapasitesinin yapılan kanuni düzenlemeler ile artırılması, toplumun huzur ve güvenliğine yönelebilecek tehditlerin büyümeden engellenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.”[2]
Bütün dünyada değişen istihbarat konsepti ile istihbarat teşkilatları akademileşme yoluna gitmişlerdir. 2008 yılında MİT bünyesindeki reorganizasyon çerçevesinde tüm dünyada olduğu gibi bizde de bu konsept benimsenmiş ve çalışmalar başlamıştır. Ayrıca yine 2008 reorganizasyonunda, istihbarat biliminde benim de en çok önem verdiğim “Açık Kaynak İstihbaratı” alanına ilişkin olarak, Açık Kaynak İstihbaratı Dairesi kurulmuştur.
İstihbaratla alakalı olarak özel üniversitelerde yüksek lisans programları açılmaya başlanmıştır. Ayrıca malumunuz üzere Milli Güvenlik Üniversitesi kurulmuştur.
Bu dönemde istihbarat teşkilatımız üniversiteler ve diğer sivil oluşumlarla daha çok işbirliği içine girmiştir. Maalesef halkımızın zihninde yanlış olarak şekillenen “ajanlık” faaliyetlerinin yanında akademik çalışmalara daha da ağırlık verilmiştir. Tüm dünyada sistem böyle işlemektedir zaten. Mesela ben olsam TRT World gibi kurumlarla ve çalışanları ile çok çok sıkı işbirliği yaparım. Bu gibi alanlar çok daha verimli şekilde değerlendirilmeye başlanmıştır Sayın Fidan döneminde.
Ne anlatmaya mı çalışıyorum? İstihbarat sistemimizde önemli bir gelişme sürecindeyiz. Bir nevi “sessiz bir devrim”… Bu süreç 2006 yılı sonrası başladı ve halen daha hız kesmeden devam etmektedir. Tüm anlattıklarım çerçevesindesizce asıl hedef Hakan Fidan’ın şahsı mı, yoksa istihbarat sistemimizdeki gelişme ve millileşme süreci mi? Takdir siz değerli okuyucunundur…
Aziz Türk milletinin sizler gibi feraset sahibi vatandaşlarına her şeyi açık açık yazmaya gerek yok aslında. Tarihe not düşmek olsun bizimki…
Dışişlerindeki dinleme hadisesi olsun, MİT tırları hadisesi olsun, 15 Temmuz darbesinde teşkilatımızın eksiklikleri olsun, bunlar elbette ki eleştirilebilir. Ama teşkilatımızı eleştirirken benliğimizi de unutmamamız gerekir. TSK ve EGM bu aziz milletin yumruğudur, asla mazlumun başını ezmeyen, dosta güven veren düşmana korku salan yumruğu. Mensubu olduğum yargı sistemi ise halkın ortak vicdanıdır. MİT de bu aziz milletin ortak aklı ve zekâsıdır.
Sayın Müsteşarımız ve Milli İstihbarat Teşkilatımız hakkında herkes her şeyi söylüyor bu ülkede. CIA veya MOSSAD bir operasyon yapınca “Vay be adamlara bak ne operasyon yapmış” diyenler, aynı operasyonel kabiliyete MİT erişince akıl almaz bir biçimde kendi teşkilatını terör destekçisi olmakla suçlayabiliyor. Bu yetkiler çok fazla değil mi, teşkilat gereğinden fazla güçlü hale getirilmedi mi diyebiliyorlar…
FETÖ’cü vatan hainleri bu ülkenin müsteşarı hakkında “Humeyni’nin özel yetişmiş ajanıdır” iftirasını atarken, ABD’nin YPG’ye açık açık silah ve destek vermesini görmezden gelip MİT’i terör destekçisi olmakla suçlarken bir vatan evladı da çıkıp demiyor ki; “Behey densizler, haddinizi bilin, bahsettiğiniz kişi ve kurum Aziz Türk Milletinin bürokratı ve kurumudur!”…
Bu yazı sitede yazdığım son yazıdır. Galiba bu yüzden bu kadar şahsi bir yazıyı siz değerli okuyucuya sunma cesaretini buldum kendimde. Yine de bunun için affınıza sığınıyorum. Bugüne kadar yazılarımı takip eden, bana mesajlar yollayan tüm okuyucularımıza gönülden teşekkür ediyorum. Amacım hiçbir zaman bir yere kazık çakmak, sitemizi atlama tahtası olarak kullanarak reklam yapmak ya da kişisel düşüncelerimle sizlere yön vermek değildi. Herkes sevgilisinin verdiği gülü kurutup saklarken, MİT kampının bahçesinden kopardığı karanfili 10 yıldır cüzdanında taşıyan bir genç olarak amacım, bu alanı biraz olsun konuşulabilir hale getirmek ve bu alanda bilimsel çalışmalar yapmak isteyen gençlere referans noktası verebilmekti.
Yazılarımda siyaset yapmadım, kimseye laf atmadım yahut yaranmaya çalışmadım, yalnızca milli çizgide durmaya gayret ettim. Çünkü siyasi görüşümüz ne olursa olsun en büyük ortak paydamız her daim vatandır. Önceliğim hiçbir zaman akademik camia olmadı, hep halkı önemsedim, halk için yazdım, halkın ağzıyla yazdım. Çünkü bu devleti ayakta tutan şeyin yüksek düzeyde akademik çalışmalardan ziyade, Aziz Türk Milletinin iman ve feraseti olduğuna inandım. Yine de akademisyen unvanı taşıyan insanlardan dahi yemediğim laf kalmadı. Benim hepsine hakkım helaldir, sizler de hakkınızı helal edin. Son sözüm de şu olsun; “Her Türk asker ve istihbaratçı doğar!” Saygılarımla…
Yıl 2030’un ikinci çeyreği ve ilk 100 yılını tamamlamış olan Türkiye Cumhuriyeti başına gelebilecek en kötü senaryo olan iç savaşa girmiş durumda. ABD ise her zaman olduğu gibi dünyanın jandarmalığına devam etmekte ve Türkiye’deki iç savaşa müdahale etmek üzeredir. Demokrasi ve İnsan hakları üzerine konuşma yapmakta olan ABD başkanı David David, BM güvenlik konseyinden çok hızlı bir şekilde Türkiye’ye önce ekonomik yaptırım ardından askeri müdahale kararını Rusya ve Çin’in çekimser oylarına rağmen çıkarmıştır.
Bir yandan Türkiye’deki iç savaşı bitirmek isteyen ABD, envanterinde bulunan savaş gemilerinden ikisini Ege ve Akdeniz’e yollamış durumda, NATO’dan çıkmış veya çıkarılmış olan Türkiye ise eski müttefikinin bu kararına karşılık olarak imkanı dahilinde askeri önlemler almakta. Ve Türkiye hiçbir devletin kendi içişlerine müdahale hakkı olmadığını belirtmektedir. ABD ise Türkiye’nin bu cevabını dikkate bile almamış, Ege ve Akdeniz’e konuşlandırdığı savaş gemilerinden Türkiye’deki askeri hedeflere 232 adet Tomahawk Kruz füzesi fırlatmış ve bu saldırı sonucunda 2000 den fazla kahraman Türk askeri şehit olmuş ve 70 in üzerinde savaş uçağı kullanılamaz hale gelmiştir.
Hiçbir şekilde başımıza gelmesini bile hayal etmek istemediğimiz bu senaryoya karşı hazırlıklı mıyız? ABD veya herhangi başka bir devletin olası Türkiye saldırısına karşı bizi koruyacak bir hava savunma sistemimiz var mı? Ya da Türkiye böyle bir savaşa gerçekten hazırlıklı mı? Olamaz demeyin. Böyle bir senaryonun gerçek olma ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundayız.
S400 Hava savunma füzeleri
Daha bir hafta önce ABD’nin küresel gücünü ve düzenini koruyabilmek için yukarıdakine benzer bir senaryo hazırlamıştır. Ve olası sonuçları üzerinde analiz yapılmıştır. Ne yazık ki Türkiye’nin şu anda böyle bir saldırıyı engelleyebilecek bir hava savunma sistemi bulunmamaktadır. Türkiye’nin S-400 alımı ister istemez ABD’yi veya başka herhangi bir ülkeyi caydıracaktır. Önceki yazım “S-400 Hava Savunma Füzeleri İşe Yarıyor Mu?” da ABD’nin Suriye hava saldırısını gerçekleştirmesinden hemen sonra kaleme alınmış ve S-400 ün teknik kapasitesini detaylıca anlatmıştım.
Bağımsız bir askeri teknolojiye sahip olmak bir ülkenin ulusal egemenliğini ve çıkarlarını korumaya yönelik çok önemli bir hedeftir. Nitekim NATO’nun Rus sistemleriyle entegrasyon olmayan askeri teknolojisine rağmen Yunanistan, Rusya’dan S-300 hava savunma sistemini almıştır. Bu açıdan Türkiye’nin S-400 sistemlerini alması NATO açısından bir sakınca oluşturmamalıdır. Çünkü Yunanistan örneği mevcuttur.
Tüm bu olasılıklar düşünüldüğünde Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kendisinin korumasının nedenli önemli olduğunu görmekteyiz. Ve şu anda müttefikimiz olduğunu düşündüğümüz devletlerin ileride düşman olabilme ihtimalini de düşünerek ona göre hareket etmeliyiz. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın almasını kesinlikle destekliyorum.
Hugo Chavez’in 2013’te hayatını kaybetmesinden sonra herkesin sorduğu tek soru şu oldu: Venezuela’da neler oluyor?
Maduro’nun iktidara gelmesinin ardından devam eden süreçte muhalifet güç kazandı, ekonomi dibi gördü.
ABD’nin ambargo kararı, Kurucu Meclis, darbe girişimi… İşte Chavez’ten 6 Ağustos 2017 darbe girişimine kadar olan süreç…
Hugo Chavez 1999’da iktidara geldi
Hugo Chavez, 1998’deki devlet başkanı seçimini yüzde 56 oy oranıyla kazandı ve Şubat 1999’da hükümete geldi. Bolivarcıların da desteğiyle kötü bir ekonomiyi devrelan Chavez halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle yönetime geldi. İlk işi yeni anayasa hazırlamak oldu. Chavez bunu yaparken Maduro gibi kendi kararıyla değil, halkın büyük desteğini alarak gerçekleştirdi. Ekonomik sıkıntıların üstünden gelen Chavez, radikal politikalar ile ABD’ye karşı politika izledi.
Kanser hastası olan Chavez hayatını kaybetti
Ücretsiz sağlık hizmetleri ile birlikte konut ve eğitim imkanı sağladığı yoksul halk tarafından sevilen Hugo Chavez, yoksulları görmezden geldikleri gerekçesiyle kilise liderleriyle de çatıştı. 2011’de kanser olduğu açıklanan ve Küba’da gördüğü tedavi sonrasında iyileşen Chavez, 2012’de girdiği son seçimi de kazanarak dördüncü kez Devlet Başkanı seçildi.
Kendisine bir şey olması halinde yerine o zamanın Devlet Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Nicolas Maduro’nun geçmesini isteyen Chavez, 5 Mart 2013’te başkent Caracas’ta hayata gözlerini yumdu.
‘Chavez’in mirasçısı’ Maduro Venezuela Devlet Başkanı oldu
Liseden sonra eğitimine devam etmeyen Maduro, Caracas Metro Sistemi çalışanlarını temsil eden sendika için çalıştı. Bazı çevreler tarafından “üniversite eğitimi olmayan bir kamyon şoförü olduğu için” eleştirilen Maduro, Chavez’in en güvendiği adamların başında geliyordu. Chavez Maduro’yu “devrimci, gençliğine rağmen muazzam tecrübeleri olan, büyük bir fedakarlık ve çalışma kapasitesiyle en zor durumların dahi üstesinden gelebilecek bir adam”olarak nitelemişti.
50 yaşındaki Maduro, Chavez’in ölümünün ardından düzenlenen seçimlerde oyların 50,8‘ini alarak yeni devlet başkanı oldu. Maduro’nun rakibi, muhalefet partisi lideri Henrique Capriles ise oyların yüzde 49,1’ini aldı.
Muhalefet 16 yıl sonra ilk kez seçim kazandı
6 Aralık 2015’te seçimlerde 167 sandalyenin olduğu parlamentonun 112’sini kazanan muhalifet, Chavez’in iktidara geldiği 1999 yılından beri ilk defa bir seçim kazandı. Başkan Maduro’nun ikinci seçimini kaybetmesi, halkın Maduro’ya olan desteğinin azaldığının göstergesi olarak kabul edildi.
112 sandalye kazanan merkez ve muhafazakâr partilerin ittifakı Demokratik Birlik Masası (MUD) sürpriz zaferinin en önemli nedeni olarak ülkedeki yüksek enflasyon ve temel tüketim ürünlerindeki kıtlık gösterildi. Hatta Maduro seçim sonrasında “Ekonomik savaş şimdilik kazandı, ülkemizdeki modeli zayıflatma stratejisi kazandı” dedi. Seçim sonuçlarını tanıyacağını açıklayan Maduro mücadelenin muhalefete karşı değil, “Anti Bolivarcılığa” karşı olduğunu ilan etti.
Dünyanın en büyük petrol üreticileri arasında yer alan ancak petrol fiyatlarındaki düşüşten sonra ekomomisi büyük yara alan Venezuela’da durum git gide kötü bir hal aldı.
Protesto gösterileri başladı, onlarca kişi öldü
Aylardır devam eden gıda sıkıntısı ve hiperenflasyon beraberinde şiddet ve yağmalama olaylarını getirdi. ABD ile Avrupa ülkelerinin desteğinin alan muhalefetin seçim kazanmasının ardından Maduro daha sıkı politikalar izlemeye başladı. Hükümet, bazı muhalefet liderlerini ABD ile birlikte rejim değişikliği yapmak için ülkeyi karıştırmakla suçlarken, protesto gösterileri artarak devam etti.
Protestoların birinci ayında 1 Mayıs’ta Başkan Maduro “barışın yeniden tahsisinin tek yolu” olduğunu söyleyerek, yeni anayasanın yazılmasına karar verdiğini açıkladı. Bu muhalefetin düzenlediği protestoları daha da alevlendirdi.
Bu zamana kadar süren protestolarda 100’den fazla kişinin yaşamını yitirdiği bildirildi.
CIA, Venezuela’da hükümeti devirmeye çalıştığını itiraf etti
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Michael Pompeo, Venezuela hükümetini devirmeye çalıştıklarını ‘üstü kapalı’ bir şekilde itiraf etti. Bir düşünce kuruluşunda düzenlenen konferansta konuşan Pompeo, Venezuela’da bir geçiş olabileceği konusunda umut dolu olduklarını ve CIA’nın bölgedeki dinamikleri ‘anlamak’ için elinden gelenin en iyisini yaptığını söyledi. Ülkedeki durumu Meksika ve Kolombiya hükümetleriyle de görüştüğünü ifade etti.
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Michael Pompeo
Gündeme bomba gibi düşen olay sonrası çarpıcı bir açıklamada bulunan Maduro, “Umutsuz olduklarını biliyorum, çünkü Meksika sadece beş yıllık petrole sahip, petrolü tükendi. Kolombiya’nın 6 yıllık petrolü kaldı ve Venezüella’nın petrolünün müttefikleri oligarşiler ile emperyalizme ait olduğuna inanmak istiyorlar” diyerek ülkesine yapılan müdahalelerin petrol için olduğunu işaret etti.
30 Temmuz’da Kurucu Meclis seçimi yapıldı
Genel olarak anayasa yapmak ya da uyarlamak gibi amaçları olan Kurucu Meclis’in kurulması için 30 Temmuz’da seçim düzenlendi. Anayasanın yazılması için oluşturulacak Meclis seçimlerinin galibi Maduro oldu. Meclis’in 364 üyesi, kayıtlı seçmenlerin kullanacakları oylara göre belirlendi. Kalan 181 üyesi ise emekliler, yerliler, iş dünyası, köylüler ve öğrenciler gibi grupların oluşturduğu yedi sosyal kesimin üyeleri tarafından seçildi.
ABD Venezuela’ya ambargo kararı aldı
ABD Hazine Bakanlığı, 30 Temmuz Kurucu Meclis seçiminden sonra Venezüela Devlet Başkanı Nicolas Maduro hakkında yaptırım kararı aldı. ABD vatandaşlarının ve ABD’li şirketlerin Maduro’yla ticari ilişki kurmasını yasakladı.
6 Ağustos 2017 – Ülkede ‘darbe girişimi’ yaşandı
Silahlı bir grup askeri üniformalı kişinin Carabobo eyaletinde kalkışma başlattıklarını açıklayan bir video yayınlamalarının ardından ordu harekete geçti. Videoda, kendini Yüzbaşı Juan Caguaripano olarak tanıtan bir kişi, başkaldırı çağrısına uymayan birimlerin askeri hedef olarak belirleneceğini kaydetti. Daha önce Başkan Maduro’nun yanında olduklarını açıklayan Venezuela ordusu ve istibarata bağlı güçler derhal harekete geçti ve girişim ‘tam olarak başlamadan’ püskürtüldü.
Venezuela Savunma Bakanı Vladimir Padrino Lopez, askeri üsse saldıran küçük grubun, aralarında ordudan uzaklaştırılmış bir teğmenin dışında, asker üniforması giymiş sivillerden oluştuğunu açıkladı.
Venezuela’da 2002’de de bir darbe girişimi yaşanmış; halkın müdahalesi sonucu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
CIA’in daha önce dünyanın dört bir yanında ve bazı Güney Amerika ülkelerinde de yönetimleri devirmek için ekonomik veya askeri darbelere destek verdiği biliniyor.