Beşiktaş’ta lüks bir otelde iki ceset bulundu. Silahla vurularak öldürülen kişilerden birinin ünlü sunucu ve oyuncu Vatan Şaşmaz olduğu öğrenildi. Vatan Şaşmaz’ın vurduktan sonra intihar eden kişinin eski manken Filiz Aker olduğu ortaya çıktı.
Habertürk Haber Merkezi’nden Müslim Sarıyar ve Mustafa Şekeroğlu’nun haberine göre; Conrad Otel’de oteldeki olay iddiaya göre şöyle gelişti: Sunucu Vatan Şaşmaz ve sevgilisi Filiz Aker önceki akşam Conrad Otel’de bir arkadaşlarının doğum gününe katıldı. Doğum günü kutlaması sonrasında Filiz Aker, otelde sevgilisi ve kendisi için yer ayırttı.
Günü birlikte geçiren Vatan Şaşmaz ve Filiz Aker arasında dün akşam saatlerinde kaldıkları odada henüz bilinmeyen nedenle tartışma yaşandı. Tartışma sırasında Vatan Şaşmaz odadan çıkmak istedi. Bu sırada Filiz Aker bulundurma ruhsatlı tabancasıyla Vatan Şaşmaz’a arkasından ateş etti. Şaşmaz olay yerinde hayatını kaybederken, Filiz Aker de aynı tabancayı başına ateşleyip intihar etti.
Vatan Şaşmaz kimdir?
Vatan Şaşmaz, 8 Ocak 1974 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Aslen Çanakkale Biga’lıdır. Vatan Caddesi üzerinde bulunan bir hastanede doğduğu için annesi ona Vatansever ismini vermiş. Zamanla sadece Vatan denilmeye başlamış. Babasının adı Süleyman Şaşmaz, annesinin adı Safiye’dir. Anne babası 1984 yılında boşanmış olan Vatan Şaşmaz anne ve dedesi ile oturmaktadır. Çapa Ortaokulundan mezun oldu. Liseye Pertevniyal Lisesinde başladı, Şehremini Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinde işletme okudu. 1996 yılında okuldan ayrıldı ve 1-1.5 sene aracı bir kurumda borsacı, yatırım danışmanı, dealer olarak çalıştı.
Üniversite yıllarında 1993 yılında Deniz Tüney Mankenlik ve Fotomodellik Ajansı’na bağlı olarak fotomodellik yaptı. Bazı katalog çekimlerinde, reklam filmlerinde ve video kliplerde rol aldı Askerliğini Şırnak’da yaptı.
Erkeklere özel kültür, sanat, yaşam, magazin üzerine “Erkekler Kulübü” adlı bir programı yazdı. Kanal 6’ya sundu. 1998 yılında başladığı programın 13. bölümünü çekerken 17 Ağustos depremi oldu. Depremden hemen bir gün sonra canlı yayına çıkmak zorunda kaldı. 75 programdan sonra 2000 yılında ATV’ye geçti. Sabah Keyfi’ni sunmak için atv’den teklif geldi.
Irak kuvvetleri, altı gündür devam eden yoğun bir çatışmanın ardından Tel Afer şehrinin sözde İslam Devleti’nden büyük ölçüde temizlendiğini ve tamamının geri alınması için son hazırlıkların devam ettiğini açıkladı.
Binbaşı Abdul Amir Yarallah bugün öğleden sonra yaptığı açıklamada, şehir merkezindeki binaların ve Deaş militanlarının temizlendiğini dile getirdi. Şehrin kuzey kırsalında ise çatışmaların devam ettiği bildirildi.
Telafer şehir merkezi ve son durum haritası – 26 Ağusots 2017
Suriye sınırına yakın Tal Afer,”cihatçıların” Irak’taki kalan en son kalelerinden biri olması açısından oldukça önemli. Geçtiğimiz ay, uzun süredir devam eden Musul operasyonu nihayete ermiş ve Musul kenti Deaş ögelerinden tamamen temizlenmiş, operasyonun bitmesinin ardından ise gözler Tel Afer’e çevrilmişti.
Binbaşı Yarallah, Irak Ordusu güçlerinin Tal Afar’deki cihad direnişinin son cephesi ile temasa geçtiklerini iddia ediyor. Şehirden gelen görüntülerde Irak kuvvetlerinin sokaklarda tanklarla dolaştığını ve hedefteki bina ve yapılardan dumanların yükseldiği görülüyor.
Musul ve Tel Afer haritası
Askeri bir sözcü Reuters haber ajansına verdiği demeçte, “Tal Afer şehri güçlerimizin eline geçmek üzere, yalnızca% 5’lik kısmı sözde İslam Devleti’nin kontrolünde” şeklinde açıklamalarda bulundu.
Haşdi Şabi unsurları ise, Deaş militanlarının keskin nişancılar, araçlara yerleştirilmiş bubi tuzakları ve bomba yüklü araçlar ile direniş gösterdiklerini belirtiyor.
Irak Ordusu ve koalisyon güçleri Nida, Taliaa, Uruba, Nasr ve Saad’ın kuzey mahallelerini de Deaş’tan temizlediklerini duyurdu.
Tel Afer operasyonu başlamadan önce şehirde 2.000 Deaş militanı, 10.000 ila 40.000 sivil arasında olduğu tahmin ediliyordu.
“Tel Afer” Neden Önemli?
Irak’ın Ninova Vilayeti’nin merkezi olan Musul’un 60 km. batısında bulunan Tel Afer, Irak’ın nüfus ve coğrafi büyüklük açısından en büyük yerleşim birimlerinden biri ve Tel Afer pek çok açıdan kritik öneme sahip. İlk olarak Irak’ta merkezi açıdan Türkmenlerin olduğu tek ve en kalabalık yerleşim birimi. 500 bini aşkın bir nüfusu bulunan Tel Afer’in , merkezi ve Iyaziye nahiyesinin tamamı Türkmenlerden oluşmakta.
Türkiye açısından Tel Afer’in güvenliği, yalnızca Türkiye-Irak sınırında konumlanmasından değil aynı zamanda demografik yapısı nedeni ile de önem arz etmektedir. Musul’da Türkmen nüfusun ve siyasi varlığının en belirgin olduğu bölge olma özelliğine sahiptir.
Türkiye açısından bir önemi de Ovaköy üzerinden açılacak bir sınır kapısı ile Tel Afer’in Türkiye Musul hattında bir köprü olacağı düşünülüyordu.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) açısından Tel Afer, Sincar ile Erbil arasındaki en önemli noktada yer almaktadır. Sincar Rabia-Tel Afer üçgeni, hem Haseke-Musul hattının hem de Musul’un kuzeybatısındaki geçiş noktalarının kontrolü için stratejik bir noktadır.
Ayrıca Tel Afer, Musul’da, IKBY dışında kalan, yoğun Şii nüfusun bulunduğu tek yerleşim birimidir. Bu nedenle Iraklı Şiiler arasında da “psikolojik” bir öneme sahiptir.
Irak Ordusuna ait helikopterler, saldırıya havadan destek veriyor
Birleşmiş Milletler, Nisan ayından bu yana yaklaşık Tel Afer’den 30 binden fazla sivilin sıcak hava koşullarında ve yaklaşık 10 ila 20 saat arası yaya olarak kaçıp Irak hükümetine ya da Türk hükümetine sığınmaya çalıştığını duyurdu.
IŞİD – Irak ve Şam İslam “Düşmanları” adlı çalışmanın ilk bölümünden sonra şimdi de 2. bölümünü yayınlıyoruz.
IŞİD’in Dini Görüşü, Yapısı ve Yenilikçi Yöntemleri
IŞİD’i anlamak için ilk önce savunduğu görüşe bakmak gerekir. IŞİD, Selefi bir örgüttür. Ancak böyle deyip geçmeyeceğim çünkü örgütü anlamak için IŞİD’in dini temeli olan Selefilik nedir ona bakmak gerekiyor.
Selefilik/Selefiye 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kurucusu İbn-i Teymiye’dir. Bazı kaynaklarda Selefiliğin önceki aşamasının Selefi Sâlihîn olduğunu görebilirsiniz. Ancak ikisinin hiçbir bağlantısı ve alakası yoktur. Selefi Salihin, Eshab-ı Kiram ve Tabiin’e denir. Eshab-ı Kiram, Peygamberimiz zamanında yaşamış ve Peygamberimizi görmüş kişilerdir. Tabiin, Peygamberimizden sonra yaşamış ve Eshab-ı Kiram ile aynı dönemde yaşamış kişilerdir. Bu iki neslin itikadı da Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat’tir.
Selefilik ise bu iki nesilden hatta Tebe’i Tabiin’den sonra yani Tabiin’e tabi olanlardan sonra ortaya çıkmıştır. Selefiyenin yedi ilkesi vardır: Takdis, tasdik, acz, sükût, imsak, kef ve marifet. Bu ilkeleri uzunca açıklamayacağım. Selefîlerin en belirgin özellikleri Kur’an’ı sünnetle tefsire karşı olmalarıdır. Salt çeviri taraftarıdırlar ve anlaşılmayan yerleri düşünmekten kaçınırlar. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın eli, onların eli üstündedir.” (Fetih Suresi, Ayet 10) buyrulmaktadır. Burada “Allah’ın kudreti onların kudretlerinden üstündür” kastedilmiştir. Selefiyeler ise “Allah’ın bir eli vardır ancak nasıl olduğunu bilemeyiz” demektedirler. Kurucuları İbn-i Teymiye’ye göre ise cehennem sonsuz değildir. Herkes günahlarını çektikten sonra cehennemden çıkacaktır, der. Selefiler de marifet ilkesi gereği büyüklerinin bu sözüne tam bağlılık içindedirler. Ancak bu düşünce birçok ayetle çelişmektedir. Bunlardan ikisi şöyledir:
“Orada devamlı kalırlar, azapları hafifletilmez, kurtuluş ümitleri de yoktur.” (Zuhruf Suresi, Ayet 75).
Selefiler, Selefilik’ten önceki alimleri kabul etmezler ve kendilerini İslam’ın yegâne temsilcileri ve uygulayıcıları olarak görürler. Birçok Ehl-i Sünnet mezhebi ise kâfir ilan etmişlerdir. İşte IŞİD’in dini temeli budur. IŞİD gibi El-Kaide ve Taliban da bu görüşten beslenmektedir.
Selefiliği, ağır bir terminolojiye girmeden kısaca anlatmaya çalıştım. Devamını ise anlatacaklarımın içinde ara ara göreceksiniz.
Şimdi IŞİD’in yapısına geçelim ancak öncelikle şunu belirteyim. IŞİD gibi dini temelli örgütler; dini, ibadetten çok bir politika oluşturmak ve militanları üzerinde askeri bir davranışa dönüştürmek için kullanırlar. Örneğin, bu tür örgütlerin politikası, “İslam devleti kurarak şeriat hükümlerini uygulamak”tır. Askeri davranış ise “savaşmak, intihar bombacılığı yapmak, kafirlerle cihat etmek”tir. Bu temellerle militan toplamaktadırlar. Bu militanlara ise emre karşı çıkmamak ve kendini feda etmek öğretilir ve uygulatılır. IŞİD’in kendini dini bir temele dayandırması sadece bunlar için değildir. Bu temel, dinin farklı görüşünü savunanların bile örgüt aleyhine bir davranış ve oluşum içine girmelerini engellemektedir.
IŞİD’in militan yapısına bakarsak örgütün Irak içinde daha çok yerlilerden ve Sünni aşiretlerden militan sağladığını görürüz. Ancak örgütün Suriye’deki militan profili çoğunlukla yabancılara dayalıdır. IŞİD, IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü bölümünde inceleyeceğimiz 40’tan fazla ülkenin vatandaşından oluşan bir militan yapısına sahip.
Örgütün bu kadar farklı coğrafya ve ülkelerden militan çekmesinin altında cihat, İslam devleti kurmak, şehit olmak gibi dini temelli terimlerin yanı sıra macera, aksiyon, sadizm gibi ilginç karşılanabilecek duygular da etkili olmaktadır. Peki nasıl? İşte burada IŞİD’in kullandığı yöntemler devreye giriyor. IŞİD, diğer örgütler tarafından da kullanılan cihat, şehitlik ve kolay yoldan cennete gitmek, İslam devleti kurma propagandası, hapishane baskınları, elindeki bölgede (kendilerince) şeriat kanunlarını uygulama, kitap basma gibi yöntemlerin dışında yenilikçi yöntemler de kullanmaktadır.
IŞİD’in en önemli yenilikçi yöntemi sosyal medyadır. IŞİD militanları, sosyal medyadan birçok kişiyle iletişime geçip onlarla konuşarak onları yönlendirmekte ve ikna etmektedir. Örgütün bu yöntemle çok fazla militan kazanması, bu işi yapan militanlarının sosyoloji ve psikoloji bilgisinin bir hayli iyi olduğunu göstermektedir.
Bir diğer yenilikçi yöntem ise “chat” yöntemidir. IŞİD militanları, chat programları yardımıyla birçok kişiyi örgüte katılmaya ikna etmiştir.
Ayrıca IŞİD, diğer örgütlerin aksine örgüte katılmak için dini bilgi koşulu da koymuyor. Zaten örgüt, dini bilgisi zayıf olan veya hiç olmayanları, dini bir terminoloji kullanarak rahatça ikna edebildiği için bunu uyguluyor.
IŞİD, yine diğer örgütlerin aksine, yayınladığı videolarda sadece Arapça kullanmıyor. Hitap ettiği kitleye göre Arapçanın yanında İngilizce, Fransızca, Türkçe (Türkiye’yi tehdit ettikleri videolarda kullandılar) de kullanmaktadırlar. Konuşma, sadece bağırmaktan oluşmamakta bunun yerine sakin bir şekilde ve düzgün bir dilbilgisi eşliğinde olmaktadır. Konuşmacıların elbiseleri her daim temiz ve düzenlidir. Konuşmacıların yüzleri görünür durumdadır. Yüzleri temiz ve sakalları düzgün tıraş edilmiş şekildedir. Konuşmacının bir militana kıyasla karizmatik olması artı değer olmaktadır. Aynı militanın Arapça ve diğer bir dil ile yaptığı bu propaganda izleyenlerde karşısındakinin eğitimli, bilgili olduğu algısı yaratmaktadır. Diğer örgüt videolarının aksine konuşmacının yüzünü göstermesi güven vermekte, yüzün ve elbiselerin bakımlı olması etkili olmaktadır. Konuşma aralarında okunan ayetler ise Kur’an’da başka konuları anlatmak üzere sarf edilmiş olsa da konuya uygun olduğu için iknaya yardımcı olmaktadır.
IŞİD sempatizanı New York’ta paylaştığı bir fotoğraf ile “her yerdeyiz” propagandası yapıyor.
Bu videoları, hitabet yeteneği (retorik) açısından incelediğimizde ise konuşmacı (ethos) öğesinin ön planda olduğunu görebiliriz. İkna edici iletişim öğelerinden “ikna edici (kaynak)” yukarıda anlatılan özellikler sayesinde etkin şekilde kullanılmaktadır. (https://www.armstone.com.au) Ayrıca iknada kullanılan yaygın taktiklerden “seçenekleri sınırlama tekniği” yoğun olarak kullanılmaktadır. Buna bir örnek verelim: “Ya IŞİD ile birliktesiniz, Allah yolundasınız veya IŞİD’e karşısınız, kafirsiniz ve şeytanın ortağısınız.”
Rank’in yoğunlaştırma/azaltma tekniği bir video içinde bile çok fazla kullanılmaktadır. Sessiz iletişim (beden dili) ve nesnel iletişim öğeleri de kullanılmaktadır.
IŞİD’in yayınladığı videoların yüksek çözünürlükteki kaliteleri, ses ve görsel efektleri de bir profesyonel yapımcılık örneği sergiliyor.
IŞİD’in Fransa’yı tehdit eden propaganda görseli.
Bu söylediklerimden de anlaşılacağı gibi IŞİD’in diğer örgütler gibi kuru kuruya bir propaganda yapmadığı anlaşılmaktadır. Örgüte katılan birçok mühendis, doktor, öğretmen, polis, hemşire olduğunu düşünürsek eğitimsiz ve bilinçsiz insanların katılım süreci çok kolay olmaktadır.
Örgütün militanı olmak için gelip örgüte katılıp silah eğitimi alıp savaşmanıza da gerek yok. Örgüt sosyal medya ve chat programları aracılığıyla militanlarını eğitmekte ve saldırıları sanal ortamdan yönetebilmektedir. Irak’ta ve Suriye’de hem karadan hem havadan örgütle yapılan yoğun mücadeleye rağmen örgüt; Fransa, Lübnan, ABD, Endonezya, Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Libya, Mali, Sudan’da bombalı saldırılar gerçekleştirerek gövde gösterisinde bulundu. IŞİD’in internet yöntemine karşı Almanya’nın Bavyera Eyalet Asayiş Şubesi’nde ‘Juli’ (Temmuz) adlı özel bir komisyon kuruldu.
IŞİD gençlere ulaşabilmek için propagandasını Twitter ve Facebook gibi alanlarda da yapıyor. Geniş bir kitleye hitap edebilmek için ise İngilizce yayın yapmayı yeğliyor. Örgüt, propaganda için 10 farklı dil kullanarak dünya üzerindeki bütün insanların yarısından fazlasının kendilerini anlamalarını sağlamaktadır. Bir IŞİD propagandasıyla karşılaşırsanız bunu anlama olasılığınız yüksek. Haliyle bu yüksek anlaşılma oranı örgüte katılımların artmasına da yardım ediyor.
IŞID’in Rakka’daki savaştan Facebook ve Twitter’da yayınladığı görüntü.
IŞİD’in çok fazla kadın militanı olmasında da yenilikçi yöntemi yatıyor. Örgüt, ergen sayılabilecek yaştaki kızları kandırıp Avrupa’dan, Asya’dan, Amerika’dan Suriye’ye gelmeye ikna edebiliyor. Bunu da yine internetle yapıyor. Aile ilişkileri çok güçlü olmayan ailelerde çocuk vaktinin çoğunu aileden uzak bir şekilde odasında, telefon ve bilgisayar ile geçiriyor. IŞİD de bundan faydalanıyor. Ailenin kötü maddi durumu da bir etken. Hele bir de ailede huzur yoksa bu IŞİD’in ekmeğine yağ sürüyor. Bu küçük kızlarla iletişime geçenler genelde erkek olmuyor çünkü militanın hem erkek olması hem de muhtemelen yaşının büyük olması bir kızda savunma duygusunu harekete geçirecektir. Kızlarla iletişime geçenler yine akran sayılabilecek yaştaki kadın militanlar oluyor. Böylece savunma mekanizması devre dışı bırakılarak direkt olarak iknaya geçiliyor. Kızlara evlenme, çocuk doğurarak kadın statüsüne yükselme, yüksek yaşam kalitesi vaat ediliyor. Örgüt, diğer cihatçı örgütlerden farklı olarak kadın militan konusuna çok önem veriyor. IŞİD’in kadınlardan oluşan birlikleri bile bulunuyor.
Para, mevki, makam ve evlenme vaatleri erkeklerde de kullanılıyor.
IŞİD 2017 yılında yenilikçi yöntemlerine bir yenisini daha ekledi. Çizgi filmler… IŞİD’in ve diğer örgütlerin hatta kişisel kullanıcıların sosyal platformlara yükledikleri şiddet içeren görüntüler kısa bir sürede kaldırılıyor. Ancak BBC’nin iddiasına göre Telegram adlı sosyal medya platformunda bu video kanalları hala aktif. IŞİD, “Hâkim ve Cesur” adlı propaganda çizgi filmini Youtube’a da yükleyerek çocukları hedef kitlesi haline getirdi. Çizgi filmde bir tiranın kendisine baş kaldıran “cesur adamlar” hakkında yalan söylemesi, bu cesur adamların da IŞİD militanları olduğu görülüyor. Çizgi film BBC’nin Youtube’u uyarmasıyla kaldırıldı. Bir başka çizgi film de “Soon InshaAllah (Yakında İnşallah)” adlı çizgi filmdi.
“Soon InshaAllah” İsimli Çizgi Filmde IŞİD Militanı Beyaz Saray’ı Boyarken
Tüm bu olgulardan anlaşılacağı üzere IŞİD, sosyal medya ve bilgisayar programcılığı da dahil olmak üzere kullandığı tüm alanlarda profesyonellerle çalışmaktadır.
Körfez krizi devam ederken Katar, İran’la daha önce bozulmuş olan diplomatik ilişkilerini geri kazanıyor. Yapılan açıklamaya göre Katar, Tahran Büyükelçisini yeniden İran’a göndermeye hazırlanıyor.
Katar, İran İslam Cumhuriyeti ile bağlarını koparmasını talep eden diğer dört Arap ülkesine ve yaptırımlarına karşı, İran’la olan tüm diplomatik ilişkileri onarmış durumda.
Emirlik, 2016 yılında önde gelen Şii Müslüman din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in Suudi Arabistan’da idam edilmesininden sonra , İran’da bulunan Suudi diplomatik misyonlarına saldırılar düzenlenmesinin ardından İran Büyükelçisini geri çağırmıştı. Fakat Katar şimdi ikili ilişkileri “her alanda” güçlendirmek isteyen bir politika yürütüyor.
İran ise, Katar’ın Haziran’dan bu yana güçlü komşuları tarafından dayatılan ticaret ve seyahat kısıtlamaları ile baş etmesine yardım etti ve bu tutumunu sergilemeye devam ediyor.
Bilindiği üzere, ABD Başkanı Trump’ın Arap Yarımadasını ziyaretinden kısa bir süre sonra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn, Katar’ı bölgedeki terörist grupları desteklemek ve dünyanın en büyük doğal gaz alanını paylaştığı İran’a “çok yakın” olmakla suçlamıştı. Katar Emiri Tamim bin Hamad Al Thani ise bu iddiaları şiddetle reddetmişti.
Katar, büyükelçisinin Tahran’a geri dönüşü için kesin bir tarih belirtmedi ancak, Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdul Rahman, Al Thani’nin İranlı mevkidaşı Muhammed Cavad Zarif ile telefonla görüştüğünü ve diplomatik ilişkilerin yeniden “en üst düzeyde” sürdürülmesi kararı alındığını belirtti. Ayrıca devlet başkanlarının “ikili ilişkileri ve onları geliştirme ve geliştirme araçlarını ve bir takım ortak çıkarları tartıştıklarını” belirtti.
Yapılan görüşmede Katar’ın komşularıyla olan anlaşmazlığından bahsedilmezken İran, hava taşımacılığını yapacak olan Katar Havayolları’na İran hava sahasını kullanmasına izin verdiğini açıklarken, 2.7 milyon insanın temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere uçakla ve gemi ile taze gıda transfer edeceği vaadinde bulundu.
Suudi Arabistan ve müttefikleri ise bu gelişme karşısında henüz bir açıklamada bulunmadı.
Suudi Arabistan Kralı Selman
Katar’ın İran’la diplomatik ilişkileri geri getirme kararı, Suudi Arabistan Kralı Salman ve Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın 1972’de bir saray darbesinde devrilen eski Katar kralıyla sürpriz toplantılar düzenlendikten bir hafta sonra gelmiş olması ise dikkatlerden kaçmıyor.
Riyad hükümeti yaptığı görüşmede, Katar yönetiminde rol oynamayan devrik kral Şeyh Abdullah bin Ali Al Thani ile Katar hacılarının hac takvimine bu ay katılmak için izin vereceği yönünde bir anlaşma imzalamıştı.
Suudi yetkililer, Kral Salman’ın sadece Suudi Arabistan Havayolları’nın Katar’lı hacı adaylarının Mekke’ye ulaştırmasına izin verdiğini ve diğer havayolu şirketlerinin çöl sınırını geçip ulaşabileceğini ya da adayların kara yoluyla seyahat edebileceğini söyledi.
Ancak Suudi Arabistan uçaklarının Katar tarafından Doha’ya inmesinin engellendiğini iddia etmekte; Katar yetkilileri ise , “evrakların yanlış bakanlığa gönderildiğini” söyleyerek bu iddiayı reddetmekte.
Suudi Arabistan’ın sadece Suudi uçaklarının ve hacı adaylarının Mekke’ye uçmasına izin verme kararı Katar hükümeti tarafından “mantıksız” olarak nitelendirildi. Ayrıca “Hac ibadetini mali olarak sömürme girişimi ve siyasi manipülasyon aracı “olarak kullanıldığını belirten Katarlı yetkililer bu konuda Suudi Arabistan’ı uyardı.
Tüm bu gelişmeler ise İran ve Katar arasındaki buzların erimesine ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir döneme girmesinde etken oldu. Katar’a körfezde uygulanan ambargonun başlıca nedenlerinden biri olan İran ile ilişkileriydi, üstelik ambargonun ve kısıtlamaların kaldırılması için de Katar’ın İran’la olan tüm ilişkilerinin kesilmesinin talep edildiği bir dönemde, Katar’ın bu teklifi reddedip İran ile daha da yakınlaşıyor olması ise körfez krizini uzun bir zaman gündemde tutacak gibi görünüyor.
Esad Rejimi – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler
Suriye’de son durum: İç savaşta bu ay Rakka, İdlib ve Suriye’nin çöl bölgelerinde savaş yoğun bir şekilde devam etti. İdlib‘te HTŞ çatısı altında savaşan Nusret Cephesi ile ÖSO ile ittifak halinde olan ‘ılımlı muhalif’ Ahrar-uş Şam arasında çatışmalar yaşandı. HTŞ’nin sürpriz saldırılarına çok fazla karşılık veremeyen Ahrar militanları, sınırdaki birçok bölgeyi HTŞ’ye kaptırdı. İdlib-Türkiye sınırının çoğunluğunu kontrol eden HTŞ ile Ahrar bazı şartlar altında anlaşma sağladı. (İdlib’deki HTŞ-Ahrar savaşı)
Suriye son durum haritası (1 Ağustos 201) – Kaynak: SuriyeGundemi.com
Rakka‘da ABD öncülüğündeki koalisyonun desteğiyle ilerleyişini sürdüren YPG ile IŞİD arasında şehir savaşı sürüyor. Şehrin batı ve güneyinde ilerleme kaydeden örgüte destek veren savaş uçaklarının, IŞİD’in savunma hattını kırmaya yaklaştığı belirtiliyor. Son haftalarda YPG’nin ilerleyişinde yavaşlama olduğu gözlemlense de; ABD’nin, 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu örgütü bir ordu haline getirdiği yorumlarında bulunuluyor.
ABD ile Rusya’nın vekalet savaşına en yakın tanık olduğumuz yer olan Suriye’nin güneyinde ateşkes anlaşması yapıldı. İç savaşın güney cephesinde ABD ile Rusya’nın ateşkes anlaşması sonrası rejim güçleriyle ABD destekli muhaliflerin savaşının durduğu gözlemlendi. Suriye’nin bir diğer stratejik ve petrol bölgesi Deyri Zor’da, rejim güçlerinin bölgeye giden çöl bölgesinde IŞİD ile çatışmaları arttırdığı ve karşılık ilerleme sağladığı belirtiliyor.
Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):
– Fırat Kalkanı Harekatı ile kontrol sağlanan topraklarda asayişi sağlayan Suriye Polis Gücü Özel Ekip…
– ABD’nin Suriye’de YPG unsurlarına toplam 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu açıklandı.
– Hizbullah ile El Nusra’nın yaptığı anlaşma gereği Suriye’nin Arsel bölgesindeki militanlar ve aileleri otobüsler ile İdlib’e gönderildi.
– Ahrar’uş Şam’ın yeni lideri Ebu’l Bera oldu. El Nusra ile Hizbullah’ın esir takası anlaşmasının 2. aşaması tamamlandı.
– PKK saflarında Suriye’de savaşan İngiliz grup komutanı Joe Robinson, Türkiye’de tatil yaparken yakalandı.
– Koalisyon Sözcüsü, ABD’nin ilk kez Suriye’nin güneyindeki bir muhalif gruba (IŞİD ile savaşmayı reddettiği için) desteği kestiğini açıkladı.
– Rusya Devlet Başkanı Putin, Rus askerlerinin 50 yıl süreyle Suriye’de kalmasını öngören anlaşmayı onayladı.
– PYD üst düzey yöneticilerinden İlham Amed, “Suriye’de kuracağımız politik yapının meşrulaşması için ABD’nin desteğine ihtiyacımız var” dedi ve ekledi: “Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesinden sonra ABD’nin Suriye’de kalması gerekiyor.”
– ABD Başkanı Donald Trump, Obama ile ilgili olarak, “O yapması gerekeni yapsaydı, şu anda Suriye’de ne İran ne de Rusya olurdu.” dedi.
– Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi GBY Cevizci, Türkiye’nin İdlib’e askerlerini sokarak El Nusra’ya müdahale edebileceğini iddia etti.
– ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’de muhalif gruplara yapılan ödemelerin, silah ve mühimmat yardımının durdurulduğu haberlerini doğruladı.
– HTŞ’nin (El Nusra), İdlib merkezi(birçok bölge) Ahrar-uş Şam ve ÖSO’dan ele geçirdi.
– Stratejikortak.com editör ve yazarları olarak Gaziantep-Karkamış-Cerablus sınır hattında saha çalışması yaptı.
StratejikOrtak.com Editör ve yazaları saha çalışması için Suriye sınırında.
Suriye’de muhalifler anlaştı: Türkiye sınırında HTŞ’nin (El Nusra) ele geçirdiği Babil Hava Kapısı, sivil iradenin kontrolüne bırakılacak.
– Koalisyon, ABD’nin Suriye’de YPG’ye destek verdiği nokta ve üsleri detaylı bir şekilde haber yaptığı için Anadolu Ajansı‘na tepki gösterdi.
– BM Suriye Temsilcisi Mistura, yakın bir gelecekte ilk kez Suriyeli muhaliflerin ve rejim heyetinin doğrudan görüşme yapabileceğini söyledi.
– AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Mogherini, AB’nin Suriye’deki askeri eylemlerde yer almamaktan gurur duyduğunu söyledi.
Federica Mogherini
– Cenevre kentinde düzenlenen Suriye konulu görüşmelerin 7. turu gerçekleşti.
– ABD öncülüğündeki koalisyona ait savaş uçaklarının yanlışlıkla Rakka’da YPG kampını vurduğu ve 50’ye yakın militanın öldüğü bildirildi.
– Türkiye’nin ilk kez Suriye sınırına 5 katlı ve 25 metre yüksekliğinde gözetleme kuleleri inşa edeceği bildirildi.
– Suriye’nin güneybatısında Rusya ile ABD’nin sağladığı ateşkes yürürlüğe girdi. Denetim ABD&Ürdün ile Rus askeri polisi tarafından yapılacak.
– Hamburg’da G20’ye karşı düzenlenen uluslararası yürüyüşe ana konuşmacı olarak beklenilen PYD lideri Salih Müslim’e vize verilmedi.
– Halep’in kuzeyinde (Afrin’in güneyi) PKK’lı bir komutan ve yanındaki iki koruması, ÖSO’nun tuzakladığı mayının patlaması sonucu öldürüldü.
Musul’un yaklaşık 70 KM batısında yer alan Türkmen kenti Telafer‘e operasyon başladı. Irak Hava Kuvvetleri ile birlikte koalisyon güçlerinin başlattığı hava bombardımanda ilk olarak IŞİD’e ait 13 hedefin vurulduğu bildirildi. Bombardımanın ağır bir şekilde devam edeceği belirtilirken, Iraklı yetkililer örgütün savunma hattının vurulmasının ardından kara harekatının başlayacağını söyledi. Haberlerin ajanslara düşmesinin ardından Türkiye’nin de yakından takip ettiği Telafer’de son durum merak konusu oldu.
Telafer operasyonu resmi veriler: Operasyona Irak askerleri, polis güçleri ve Şii milis gücü Haşdi Şabi yer alıyor. Irak güvenlik güçlerinin toplam sayısının 40 bin olduğu belirtildi. Telafer’in eski valisi Tümgeneral Necim el Cuburi, kentteki IŞİD’li sayısının da 1500 ila 2000 arasında olduğu söyledi.
Telafer’de Son Durum [TIMELINE]
31 Ağustos 2017: Irak ordusu resmi açıklamayla, 16 Haziran 2014’te IŞİD tarafından ele geçirilen Türkmen kenti Telafer’in tamamen temizlendiğini duyurdu.
26 Ağustos 2017: Irak ordusu, Telafer kentinin tamamen temizlendiğini duyurdu. Tıpkı Musul’da olduğu gibi önceden duyuru sahadan gelen haberler ile uyuşmadı. Şehir merkezinde stratejik bölgeleri ele geçiren Irak ordusu ile IŞİD arasında çatışmalar devam ediyor. Yerekl kaynaklar tarafından hazırlanan Telafer’de son durum haritası şöyle:
Telafer şehir merkezi ve son durum haritası – 26 Ağustos 2017
Şehir merkezinde son durum:
Telafer şehir merkezi – 26 Ağustos 2017
25 Ağustos 2017:
25 Ağustos 2017 – Telafer son durum haritası.
20 Ağustos 2017:
Telafer operasyonu son durum haritası – Harita: stratejikortak.com [20.08.2017]İbadi, devlet televizyonundan yaptığı açıklamada, “Telafer kenti özgürleştirilecek ve diğer özgürleştirilen kentlerin arasına katılacak. IŞİD’e bir mesajım var: Seçeneğiniz yok. Ya teslim olun ya da ölün” dedi.
Irak Başbakanı İbadi
15 Ağustos 2017: Irak Savunma Bakanı Sözcüsü Hadiri “Telafer Operasyonu başladı” duyurusunda bulundu. Ardından yapılan açıklamada Bakanlık Sözcüsü Hadiri’nin görevinden alındığı bildirildi. O açıklama sırasında son durum şöyleydi:
Telafer’de son durum haritası [15 Ağustos 2017]
Telafer ve operasyon hakkında bilgi
Musul‘un IŞİD tarafından ele geçirilmesinden sonra örgütün ilk hedefi Telafer olmuştu. 16 Ağustos 2014’te örgütün kontrolüne geçen kentte, Sünni Arap ve Türkmenler yoğunluklu olarak yaşıyor. Şu anda Irak’ta örgütün en güçlü olduğu bölge olan kent, Irak güvenlik güçleri, Haşdi Şabi milisleri ve Peşmerge tarafından kuşatma altında tutuluyor.
Musul’un tamamen Bağdat yönetiminin kontrolüne geçmesiyle birlikte stratejik konumu itibariyle önemli bir noktada bulunan Telafer, PKK’nın yapılandığı ‘İkinci Kandil’ olarak nitelendirilen Sincar ile bağlantılı bir yola sahip. Bu ana yol Suriye’ye bağlanıyor.
Telafer’in haritadaki konumu (Telafer neresi)
Türkmenlerin ağırlıklı olarak yaşadığı kent, eski mezhepçi Başbakan Maliki ile birlikte Şii ve Sünni şeklinde mezhep çatışması yaşadı. IŞİD’in işgaliyle demografik yapının değiştiği Telafer’de örgütün ideolojisinin halk nazarında çok güçlendiği ifade ediliyor. Yerel kaynaklar Irak Ordusu’nun geciken operasyonunun ve Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin Sünni halkta yarattığı ‘katliam korkusunun’ halkı örgüt ile aynı safta tuttuğunu söylüyor.
IŞİD kontrolünde bulunan Telafer şehir merkezi
Telafer operasyonu ile ilgili bir diğer merak konusu ise harekata Şii Haşdi Şabi milis gücü ve ABD’ni katılıp katılmayacağı. Bu konuya ilişkin açıklama yapan Irak Türkmen Cephesi yöneticisi ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) milletvekilli Aydın Maruf, operasyona ABD askerlerinin de katılacağını söyledi. Türkmen yönetici ABD’nin şehrin doğusuna bir üs kurduğu ve burada askeri danışmanlarıyla birlikte topçu birliklerini konuşlandırdığını dile getirdi. Maruf’un açıklamasında, “ABD askerleri kesin olarak operasyona katılacak. Belki bu durum Haşdi Şabi’nin katılımını azaltabilir ancak ABD var ise PKK’da burada olabilir.” şeklinde ilginç bir ifade yer aldı.
Son olarak Irak’ta ilginç bir gelişme yaşandı. “Telafer Operasyonu başladı” şeklinde açıklama yapan Irak Savunma Bakanı Sözcüsü Hadiri görevinden alındı.
Önümüzdeki günlerde operasyonun gidişatına göre güncellenecek olan bu başlıkta Telafer’de son durum haritasını ve gelişmeleri paylaşacağız.
Lübnan ordusu, IŞİD’e karşı beklenen operasyonunu başlattığını duyurdu. Tıpkı Türkiye’nin sınırını teröristlerden temizleme planı gibi Lübnan’ın da Suriye sınırında bulunan ve ülke için büyük tehdit oluşturan IŞİD’i bölgeden çıkarmak istiyor.
Sabah saatlerinde Lübnan Genelkurmay Başkanı General Joseph Avn, Lübnan toprakları içerisindeki Ra’s Baalkbek, El-Fakiha ve El-Kaa kasabalarında yapılanan ve dağlık bölgeleri kontrolü altında tutan IŞİD’e karşı “Dağların Şafağı” adlı operasyon başlattıklarını söyledi. Lübnan ordu yetkilileri operasyonu Esad rejimi ve Hizbullah ile koordinasyon halinde yapılmadığını söylese de rejim güçlerinin Lübnan ordusu ile eş zamanlı olarak Batı Kalamun’da (aşağıdaki haritadaki siyah bölgeye yönelik) operasyona başlaması bu söylemlerini doğru olmadığı şeklinde yorumlandı.
Sarı: Lübnan ordusunun operasyon başlattığı yer – Mavi: Geçtiğimiz günlerde Hizbullah’ın HTŞ’ye karşı saldırıya geçtiği yer. – Siyah: Suriye ve Lübnan sınırında IŞİD’in kontrolündeki bölge (Harita: StratejikOrtak.com)
Aslında Lübnan’da Hariri hükümeti, 10 Ağustos’ta orduya IŞİD’e karşı oeprasyon için emir vermişti. O günden itibaren IŞİD mevzilerini vuran Lübnan ordusu 19 Ağustos itibariyle resmi olarak operasyona başladı.
Lübnan Başbakanı ABD’ye gitmişti
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, geçtiğimiz ay Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmüştü. Trump’ın burada söylediği ““Lübnan IŞİD, El Kaide ve Hizbullah terörüne karşı cephe hattıdır.” çarpıcı ifadeler uzmanların dikkatinden kaçmamış, Lübnan hükümetinin ülkenin her alanında kendini gösteren Hizbullah’a karşı cephe alıp almayacağı merak konusu olmuştu.
Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile ABD Başkanı Donal Trump Beyaz Saray’da ortak basın açıklaması yaptı.
Hizbullah’ın Arsel Operasyonu
Lübnan’ın Arsel bölgesinde Hey’et Tahrir’eş Şam’a (HTŞ) karşı operasyona başlamıştı. Hizbullah ile HTŞ ile arasında yapılan anlaşma sonrası buradaki HTŞ militanları Suriye’nin İdlib vilayetine gönderildi.
17 ağustos 2017 günü yıllık 11 milyon turistin ziyaret ettiği ve tam da turizm sezonun en canlı döneminde olan, İspanya’nın Katalonya Özerk Bölgesindeki Barselona şehrinde menfur bir terör saldırısı meydana geldi. Saldırı, kiralık bir kamyonetin kaldırıma çıkarak yayları ezmesi sonucu gerçekleşti. Şehrin en gözde caddesi Las Ramblas’da meydana gelen terör saldırısında 13 kişi hayatını yitirirken arlarında çok sayıda ağır yaralı bulunan 80 kişi de hastanede tedavi altına alındı. Barselona’da başka bir cadde de iki polis memuruna çarpan bir aracın sürücüsünün ise öldürüldüğü duyuruldu.
Saldırıdan sonra iki kişinin tutuklandığı açıklanırken saldırı ile ilgisi olan bir kişinin Fas doğumlu bir kişi olduğu bildirildi. Saldırıdan sonra İspanya’da güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkartıldı. Saldırı IŞİD tarafından üstlenilirken ‘Amak’ta yapılan açıklamada saldırıyı yapanların IŞİD askeri olduğu ve saldırının IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyon üyelerine karşı bir cevap olduğu açıklandı. İspanya’da 2004 yılında da El Kaide tarafından gerçekleştirilen ve 200 kişiye yakın insanın öldüğü bir saldırı yaşamıştı.
Saldırının şekline bakıldığında saldırının tipik bir IŞİD yalnız kurt eylemi olduğu aşikardır. 2016 yılında IŞİD tarafından yayınlanan ve yalnız kurt saldırılarının başarılı bir şeklide nasıl gerçekleştirileceği anlatılan yazıda saldırganların araçları bir silah olarak kullanmaları ve yanlarında ikinci bir silah taşımaları gerektiği anlatılmaktaydı. Hatta örgüt daha birkaç hafta önce Avrupa’da kamyon saldırılarının arttırılması çağrısında bulunmuştu.
Örgütün saldırı için Katalonya’yı seçmesi elbette içinde terörizmin evrildiği vekalet savaşları yöntemine gayet uygun görünmektedir. İstihbarat’ta ‘False Flag’ olarak da adlandırılan bu tür eylemlerde saldırıyı gerçekleştiren kişiler çok kısa sürede yakalansa da hücre tipi çalışan yalnız kurt saldırganlarının arkasındaki bağlar hiçbir zaman ortaya çıkarılmaz. Barcelona saldırısında da durum bundan farklı olamayacaktır.
Eylem için Barselona’nın seçilmesi hem İspanya genelinde hem de Katalonya özelinde karışıklık oluşturmayı amaçlamaktadır. Saldırının İspanya’dan ayrılmak için sürekli bir çaba içerisinde olan Katalonya bölgesinde olması eylemin daha çok ses getirmesini sağlamıştır. Bu durum ülke içinde ayrılıkçı seslerin yükselmesine zemin oluşturulacaktır. Daha önce İspanya’dan ayrılmak için yapılan referandum yaklaşık yüzde 37’lik bir katılımla gerçekleşmiş ve katılımcıların yüzde 80’ninden fazlası ayrılık yönünde oy kullanmıştır. Katalonya Meclisi, İspanya Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve İspanya Meclisi tarafından onaylanmamış da olsa 1 Ekim’de tekrar referandum yapacaklarını açıklamıştır. Seçime kısa bir süre kalmış olması referanduma katılımın artmasını etkileyecektir.
Saldırının zamanlaması ise Katalonya’da bir grubun turist karşıtı eylemlerine denk geldi. Bir süredir devam eden eylemler nedeni ile Barselona zaten Avrupa ve Dünya gündemindeydi. Eylemciler bazı duvarlara ‘Turistler defolun, mülteciler hoş geldiniz’ şeklinde yazılar yazmakta ve zaman zaman sahillerde el ele tutuşarak turistlerin denize girmesine engel olmaktaydı. Tam da turizm sezonun en canlı dönemine rastlayan bu protestolar ve meydana gelen saldırı ile – Turizm’in ülkedeki tüm iş gücünün yüzde 13’ünü oluşturduğu göz önüne alındığında- İspanya’da ekonomik bir gerileme yaşanması muhtemeldir. Saldırılardan sonra daha önce mülteciler konusunda ılımlı davranan İspanya’da göçmenlere karşı tutumda bir değişme olacaktır.
Saldırıları üstlenen IŞİD için bu saldırılar psikolojik bir avantaj anlamına gelmektedir. Bu durum her ne kadar Suriye ve Irak’ta yaşadığı gerilemeye bir katkı sağlamayacak olsa da son zamanlarda eleman bulmada sorun yaşayan örgütün Avrupa içinde eleman devşirmesini sağlayacak ve yandaşlarının gözündeki durumunu güçlendirecektir. Yapılan saldırıyı propaganda aracı haline getirecek örgüt başka ülkelerdeki benzer saldırıları tetikleyecektir.
Saldırılarda ülkemizi ilgilendiren bir konu ise terör saldırısından sonra saldırganların bir Türk restoranında saklandıkları ve içerdekileri rehin aldıkları yönünde çıkan ve daha sonra İspanya hükümeti tarafından yalanlanan haberdir. Böyle bir terör saldırısında ülkemizin isminin hiçbir bağlantısı olmadığı halde terör ile beraber anılması Türkiye’yi teröre destekle bağdaştırmayı amaçlayan algı yönetiminin bir parçasıdır. Daha önce Burkina Faso’da meydana gelen terör saldırısında da bir Türk restoranı saldırganların hedefi olmuş ve ülkemizin ismi hiç bir bağlantısı olmamasına rağmen kasıtlı olarak terör saldırılarında sıklıkla anılmıştı.
IŞİD, modern dönemin en büyük ve en kanlı terör örgütü… Bugüne kadar rakiplerine ve devletlere karşı en büyük başarıları kazanmış terör örgütü… Devlet olma yolunda en büyük adımları atmış terör örgütü… IŞİD nedir, ne yapar, amacı ne? Çoğumuz bir şeyler biliriz ama ne kadar? Bu yazımızda örgütün; tarihini, gelişimini, dini görüşünü, yapısını, yöntemlerini, askeri ve ekonomik gücünü, devletleşme çabalarını, amaçlarını inceleyeceğiz ve kuruluşuyla ilgili bazı çarpıcı iddialara göz atacağız. Bu yazıyı okuduktan sonra IŞİD hakkında birçok konuda bilgi ve fikir sahibi olacaksınız. Sizlerle A’dan Y’ye IŞİD’i 5 bölümde inceleyeceğiz.
Örgütün Adı Sorunu
Örgütün adı konusunda alternatif basının hatta ana akım medyamızın her birinin her seferinde farklı adlar kullanması insanların kafasını karıştırıyor. Siyasiler de bu karışıklıktan nasibini almış olacak ki hepsi farklı adlar kullanıyor. Aynı haber veya aynı konuşma içerisinde bile farklı kullanımlar olabiliyor. Bu yüzden ilk önce bu konuyu halledeceğiz.
Örgüt, bugüne gelene kadar birkaç kez isim değiştirdi ancak Türkiye’de, adı, sondan bir önceki adıyla yani 2013 yılında Suriye Savaşı’na müdahil olmasıyla tanındı. Adı, Arapça “الدولة الاسلامية في العراق والشام – Ed-Devlet’ül İslamiyyetü fi’l Iraki ve’ş Şam”dır. Yani Türkçe karşılığı ile Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD).
Daha sonra Türkiye’de, Arapça kısaltması da kullanılmaya başlandı: “داعش – Da’iş”. Bu kısaltmanın Latin harfleriyle yazımı Daeş veya Deaş şeklindedir. Bu ikisini genelde Batı medyası kullanıyor. Ancak Şam’ın Arapça yazımının Latin harfleriyle “Sham” şeklinde olması nedeniyle “DAESH” şeklinde kullanılıyor. Biz nasıl çeviri ile kendi kısaltmamız olan IŞİD’i kullanıyorsak yine Batı, Arapçasının direkt çevirisi olan ISIS (The Islamic State of Iraq and Sham veya The Islamic State of Iraq and Syria) adını da kullanıyor. Bir de Batı medyasının özgün adlandırması var: ISIL (The Islamic State of Iraq and The Levant). “Levant” kelimesi, “Doğu Akdeniz ülkeleri” anlamına geliyor. ISIS ve ISIL adlandırmaları yani IŞİD adlandırmaları “İslam” ve “terör örgütü” kelimelerinin yan yana kullanılmaması hassasiyeti nedeniyle ülkemizde ve Avrupa’da yerini “Deaş” ve “Deash” kullanımına bırakmış durumda.
Örgüt son olarak Haziran 2014’te hilafet ilan ederek adını “İslam Devleti” olarak değiştirdi ancak bu devlet hiç kimse tarafından tanınmadı. Bu İslam düşmanlarını, “İslam Devleti” olarak nitelemek de ne Müslümanlar ne de Batı ülkeleri tarafından kabul görmedi.
Örgütün adıyla ilgili sorunu hallettiğimize göre Türkçe karşılığının kısaltması olan IŞİD’i kullanmaya devam edeceğim. Ancak içindeki “İslam Devleti” ibaresini kesinlikle kabul etmediğimi, diğer kısaltmaların yabancı oluşuna nazaran bunu seçtiğimi belirtmek isterim.
Kuruluş ve Bağdadi’ye Giden Süreç
IŞİD’in kuruluşunu kimileri Ebu Musab ez-Zerkavi’ye kimileri de Ebu Bekir el Bağdadi’ye dayandırıyor. Ancak bu süreçler birbirinden farklı iki hikâye değil aslında. İç içe durumdalar. Zerkavi’ye dayanan hikâye yeşerme dönemini, Bağdadi’ye dayanan hikâye kuruluş dönemini anlatıyor diyebiliriz. Bu yüzden kuruluş dönemini bu iki hikâyenin harmanı şeklinde ele alacağım.
Zerkavi, Ürdünlü eski askerdir. Sovyetlerin, Afganistan’ı işgaline karşı direnmek amacıyla Afganistan’a gitti. Savaşın ardından 1992 yılında Ürdün’e geri döndü. Ürdün Kraliyet Ailesi’ni ve Ürdün yönetimini Müslüman olmamakla suçlayarak bu ikisine karşı eylemler düzenledi. Bir süre hapis yattı. İçeriden çıkınca Usame Bin Ladin (UBL) ile tanışmak istedi. Ancak UBL’den istediği desteği göremedi. 1999 (bazı kaynaklarda 2000) yılında, Cemaat el-Tevhid vel-Cihad örgütünü yani Tevhit ve Cihat Cemaati’ni kurdu. Bu örgüt IŞİD’in ortaya çıkış sürecindeki ilk oluşumdur. Örgüt, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgal etmesiyle Irak’a geçti.
Dünya, Zerkavi’yi ABD’nin Irak’ı işgali sırasında tanıdı. ABD’nin Irak topraklarını işgaline karşı çıktı. Örgüt, başka bir örgüte bağlılığı olmadan 2003 yılında ABD’ye karşı Irak’ta silahlı mücadeleye başladı. Nisan 2004’te direnişçilerin elinde bulunan Felluce kentinde ABD askerleri ve Iraklı direnişçiler arasında yaşanan çatışmalarda direnişçilere liderlik yapan Zerkavi’nin önemi hat safhaya çıktı. Ebu Bekir el-Bağdadi de Şubat 2004’te Felluce’de tutuklanmıştı. Örgüt, 17 Ekim 2004’te yayınladığı bir video (izleti) ile El-Kaide’ye ve UBL’ye bağlılık yemini etti ve Tanzim Kaide el-Cihad fi Bilad er-Rafideyn (İki Nehir Arası El-Kaide veya Mezopotamya El-Kaidesi) veya bilinen adıyla Irak El-Kaidesi adını aldı. Irak’ta güvenlik güçlerine, Şii gruplara ve sivillere karşı birçok saldırı gerçekleştirdi.
IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi
Yine 2004’te Irak’tayız. Irak’ta birçok kentte insanlar ABD askerlerince gözaltına alınarak Irak’ın Kuveyt sınırına yakın noktasındaki hapishaneye, Bukka Kampı’na götürülüyordu. Ebu Bekir el Bağdadi de bunlardan birisiydi. Irak nüfus kayıtlarına göre gerçek adı İbrahim Avvad İbrahim Ali El Bedri Samarayi’dir. Bağdadi’nin o yıllarını IŞİD’in üst düzey komutanlarından olan, Bukka’dan beri Bağdadi’nin yanında olan, The Guardian’la takma adla 10 aydan uzun sürede 100 saatten fazla görüşme yapan Ebu Ahmed anlattı.
Bukka Kampı’ndan bir görüntü
Ebu Ahmed, Bağdadi’nin çok konuşmayan biri olduğunu ancak karizmatik bir tarafının olduğunu söylüyor. Ahmed’e göre Bağdadi diğer hükümlülerin sorunlarını halleden bir kişi olarak kısa sürede öne çıkmış ve etrafına bir grup toplamıştı.
Bağdadi’nin bu başarısında eğitimi ve dini bilgisi de oldukça etkili olmalı çünkü Bağdadi Bağdat Üniversitesi’nde İslam Çalışmaları üzerine yüksek lisans yapmış birisidir.
Irak Hükümeti’ne IŞİD konusunda danışmanlık yapan Hisam Haşimi, IŞİD içinde bugün 17-25 kadar lider olduğunu ve bunların çoğunun Bukka Kampı’nda ABD’nin elinde olan kişiler olduğunu söyledi.
Zerkavi tarafına dönelim. Tevhit ve Cihat Cemaati 2006 yılında bir şemsiye organizasyon oluşturdu. Adı, Mücahitler Şura Konseyi idi. Başına ise Ebu Abdullah el-Reşit el-Bağdadi gelmiştir. Ancak organizasyon başarılı olamadı.
7 Haziran 2006’da Irak’ın Hibhib köyünde örgüt toplantısı sırasında ABD Hava Kuvvetleri’nin düzenlediği saldırıda Zerkavi öldürüldü. Örgütün 12 Haziran’da yayınladığı bir video ile yeni lideri Ebu Hamza el-Muhacir takma adını kullanan Ebu Eyub el-Mısri oldu.
Mısri, o yılldarda Eymen ez-Zevahiri ile iyi ilişkiler içerisindeydi. El- Kaide’nin ikinci adamı olan Zevahiri, 2011’de UBL’nin ölümüyle El-Kaide’nin yeni lideri olacaktı.
Örgüt, Ekim ayında bir kez daha isim değiştirerek Irak İslam Devleti (IİD) adını aldı. Tüm örgütlerin ana amacı olan İslam Devleti kurma hayali artık gerçekleşme aşamasındaydı. Liderliğe ise Ebu Ömer el-Bağdadi getirildi.
2007 yılında ABD, Irak ve Sünni aşiretler birleşerek IİD’ye karşı harekete geçti ve örgüt zayıflama aşamasına geçti.
Tekrar Ebu Bekir el-Bağdadi cephesine dönelim. Bukka’da 2007-2008 yıllarında gardiyan olarak çalışan Mitchell Gray Sputnik’e o yılları anlattı.
Mitchell Gray
Haşimi gibi Gray de birçok IŞİD yöneticisinin Bukka’da olduğunu söyledi. Gray’e göre oradakiler Bağdadi’yi tehdit olarak görmüyordu. Ilımlılaştırıcı ve arabulucu bir etkisi olduğuna inanılıyordu. Bu yüzden Bağdadi 2009 yılında Bukka Kampı kapatılırken serbest bırakıldı. Hapishaneden çıkarken Albay Kenneth King’e “New York’ta görüşürüz” demişti. Kenneth’in bunun ne anlama geldiğini anlaması için 29 Haziran 2014’te Bağdadi’nin kendisini halife ilan etmesini beklemesi gerekiyordu.
IİD’ye dönelim. Mısri ve Ebu Ömer el-Bağdadi 18 Nisan 2010 yılında Irak’ın ABD destekli operasyonuyla Selahattin şehrinde öldürüldü. IİD’nin lider kadrosunda önemli değişiklikler oldu ve Bukka’dan sonra IİD’e gelen ve hızla yükselen Ebu Bekir el-Bağdadi, Mayıs 2010’da Irak İslam Devleti’nin yeni lideri oldu.
Irak İslam Devleti’nden Irak ve Şam İslam Devleti’ne
2008 yılında Irak ile ABD arasında SOFA (Status of Forces Agreement – Kuvvetler Statüsü Anlaşması) tasarlandı. Anlaşma 31 Aralık 2008’de bitecek ABD askeri varlığının, hukuki olarak uzatılması demekti. Irak’ın, ABD askeri personelini ve ABD ordusuna iş yapan şirketlerin çalışanlarını yargılayamaması, Savunma ve İç İşleri Bakanlıkları ve istihbarat gibi stratejik yerlerin 10 yıllığına ABD gözetiminde olması gibi maddeleri içerdiği iddia edilen anlaşma Irak Kabinesi tarafından onaylanarak parlamentoya gönderildi ve burada da kabul edildi. Buna göre 30 Haziran 2009’da ABD, Irak şehir merkezlerindeki askeri güçlerini çekti. Aralık 2011’de de son askeri birlik Kuveyt’e geçerek ülkeden ayrıldı. ABD’nin çekilme sürecinde ardında bıraktığı IİD, Bağdadi faktörüyle giderek güçlendi. 2012 yılında Irak, dünyada en çok terör eyleminin olduğu ülke olacaktı.
Bağdadi’nin Mayıs 2010’da liderliğe geçmesiyle örgütün eylemleri de yeniden hız kazandı. Örgüt, 17 Haziran 2010’da Irak Merkez Bankası’na saldırı düzenlemiş ve arkasında 18 ölü 55 yaralı bırakmıştı. 31 Ekim 2010’daki Bağdat Kilise saldırısı olarak bilinen olayı da örgüt üstlendi.
Örgüt sempatizanlarına göre Bağdadi çok çekici birisi. Bağdadi’nin çekiciliği; karizmatik bir örgüt lideri, iyi eğitimli ve etkili bir hatip olmasından geliyordu. Ayrıca örgütün diğer İslamcı örgütlere nazaran daha fazla şiddet uygulaması kısa zamanda bütün radikal İslamcıların ve cihatçıların dikkatini çekti. Irak Başbakanı Maliki’nin Sünnilere karşı uyguladığı baskı da Sünni aşiretlerin örgüte destek vermesiyle sonuçlandı. Bu süreçte en büyük etkenlerden biri ABD’nin 2011’de Irak’tan çekilirken Maliki’ye bir öğüt olarak bıraktığı Sahva (Uyanış) askerleriydi. Sahva askerleri, önceleri ABD işgaline karşı savaşmış sonra Bush’un ikinci doktriniyle Sünni aşiretlerle görüşülerek bir kısmı ikna edilmiş ve maaşa bağlanarak direnişçilere karşı ABD ile birlikte hareket etmeye başlamıştır. ABD, Maliki’ye Sahva askerlerini Irak ordusuna katmasını ve ordu maaşı vermesini söylemişti. Ancak sayısı 100 bini bulan Sünni askeri bir tehdit olarak gören Maliki, yönetimden Sünni liderleri uzaklaştırmanın yanında Sahva askerlerinden sadece 20 bin tane alabileceğini söylemiş ve Iraklı Sünnilerin endişeleri giderek artmıştır. İşsiz kalan bu askerlerden bazıları tekrar El-Kaide saflarına katılmışlardır. Böylece IİD militan yönünden güçlenmiştir.
Irak’ın Ramadi bölgesinde IŞİD’den önce görüntülenen Sahva askerleri.
Çok sayıda militan kazanan örgütün lideri Bağdadi, 21 Temmuz 2012’de internetten yayınladığı bir video ile militanlarına “Duvarları Yıkın” dedi. Bu konuşmanın bir şifre taşıdığı sonradan anlaşılacaktı. 23 Temmuz’da Irak’ın birçok kentinde 19 noktada organize şekilde terör eylemi gerçekleştirildi. Geriye 110’dan fazla ölü ve 270 kadar yaralı kaldı.
Duvarları Yıkma harekatının iki önemli ayağı vardı. Birincisi bomba yüklü araçlarla intihar saldırılarıdır. Örgüt militanları bunu fazlasıyla yerine getirdi. Harekatın ikinci ayağı ise cezaevi baskınlarıdır. Cezaevi baskınlarından sonra tekrar buraya döneceğim.
28 Eylül 2012’de Tikrit Tesfirat Cezaevi’ne baskın yapıldı. 350 kadar El-Kaide militanının olduğu cezaevinden 100’e yakın kişi kaçtı.
Baskın sonrası Tesfirat Hapishanesi
21 Temmuz 2013’te Irak’ta Ebu Garip ve Taci cezaevlerine saldırı düzenlendi. İç İşleri Bakanı Fireyci, sadece Ebu Garip Cezaevi’nde 9 bomba yüklü aracın patlatıldığını söyledi. 100’den fazla roketatarlı saldırı düzenlenen cezaevinden 500 civarında hükümlü firar etti. İçlerinde Irak El-Kaidesi üyeleri de vardı. Kaçanlardan çoğu da örgüte katıldı. Taci Cezaevi’ne ise sadece 2 bombalı araçla saldırı düzenlendi ve kimse kaçamadı.
Haziran 2014’te Hem Musul’da Baduş Cezaevi’ne hem de Telafer’de bir cezaevine saldırı düzenlendi. Baduş Cezaevi’nden 3 bine yakın hükümlü firar etti. Cezaevinde örgütün militanları da vardı. Telafer’de ise 2 gün süren saldırılar sonunda cezaevi basıldı. Irak Türkmen Cephesi Telafer Sorumlusu Hazım Devlet açıklama yaptı. Cezaevindeki 51 Irak Türk’ünden 49’u yaşamını yitirdi. Dışarıda ise Telaferli Türkler yüzlerce kayıp verdi. Bölgedeki 200 bin Türk göçe zorlandı.
21 Mayıs 2015’te Suriye’nin Tedmur antik kentini ele geçiren örgüt, Suriye’nin en büyük askeri cezaevini bombalayarak büyük çoğunluğu Müslüman olan 10 bine yakın hükümlüyü serbest bıraktı. Tedmur Cezaevi dünyanın en güvenlikli onuncu cezaeviydi.
21 Ekim 2016’da Kerkük’te çıkan büyük sokak çatışmaları Kerkük Cezaevi’nin örgüt tarafından ele geçirilmesiyle iyice büyüdü. Örgüt cezaevindeki cihatçıların tamamını serbest bıraktı.
Örgütün militan kazanma taktiklerinden biri de bu cezaevi baskınlarıydı.
Tekrar Temmuz 2012’ye dönelim. Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayıp Nisan’da tüm ülkeye yayılan gösteriler, 2011’in ikinci yarısından itibaren muhaliflerin Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurmalarıyla silahlı direnişe dönüştü. 2012’den itibaren ülkede değişik İslami gruplar da kurularak silahlandı ve mücadeleye başladı. 23 Ocak 2012’de El Nusra örgütü yayınlanan bir video ile kurulduğunu duyurdu. Örgüt, El-Kaide’nin Suriye koluydu ancak içlerinde IİD’nin Suriye’ye gönderdiği birçok militan vardı. El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed El Culani de bunlardan biriydi.
El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed El Culani (sağdan ikinci)
El Nusra’nın 5 bine yakın militanı bulunuyordu ve bunların 2-3 bin kadarı iyi eğitimli militanlardan oluşmaktaydı.
Bağdadi, Suriye’ye büyük ilgi duyuyor ve buradaki belirsizlikten yararlanmak istiyordu. Nisan 2013’te örgüt bir hamle yaptı ve internet sitesine yükledikleri videoda Bağdadi, Irak İslam Devleti ve El Nusra’nın birleşerek Irak ve Şam İslam Devleti olduğunu ileri sürdü. Ancak Culani, 9 Nisan’da El-Kaide sitesinden yayınladığı bir ses kaydında Bağdadi’yi bir nevi övmekle birlikte El-Kaide’ye bağlılık yemini etti ve nazikçe böyle bir birleşmenin olmadığını söyledi. Ardından El-Kaide lideri Zevahiri bir açıklama yaptı ve böyle bir birleşme olmadığını söyleyerek Suriye’deki temsilcilerinin El Nusra, Irak’taki temsilcilerinin ise Irak İslam Devleti olduğunu söyleyerek IİD’nin Irak’ta kalmasını emretti.
Ancak Bağdadi, Zevahiri’yi dinlemedi ve kendisine biat etmeyen silahlı muhalif unsurlara Suriye’de operasyonlar düzenlemeye başladı. Bunun üzerine Zevahiri bir açıklama yaparak IŞİD’in lağvedildiğini ve Suriye’de El-Kaide’nin tek temsilcisinin El Nusra olduğunu söyledi. 8 ay süren bu güç mücadelesinden sonra Bağdadi de IŞİD’in hedeflerinden vazgeçmeyeceğini duyurarak El-Kaide’ye isyan etti. Şubat 2014’te El-Kaide Merkez Komutanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla IŞİD’in El-Kaide ile bir bağlantısının kalmadığı hiçbir eyleminin El-Kaide’yi bağlamadığı söylenmiştir.
Irak ve Şam İslam Devleti’nden İslam Devleti’ne
IŞİD’in Suriye operasyonları sırasında Temmuz 2013’te ÖSO komutanlarından Ebu Basir el-Ceblav, Lazkiye’de konvoyu durdurularak IŞİD tarafından infaz edildi. Eylül 2013’te Ahrar el Şam komutanlarından Ebu Übeyde el-Binnişi, Malezyalı İslami bir derneğe üye elemanlarla ilgili bir olay nedeniyle IŞİD militanları Malezya ve ABD bayraklarını karıştırdığı için örgüt tarafından kaçırılarak öldürüldü.
Zevahiri, sorunun giderilmesi için bir elçi tayin etti. Bu isim Halid Suri idi. Ocak ayı başından beri aralıklarla Nusra ve IŞİD militanları çatışıyordu ve IŞİD 24 Şubat 2014’te Suri’yi öldürdü. Suri’nin öldürülmesi üzerine Culani, Bağdadi’yi tehdit ederek ilk operasyonunu Deyrizor’a gerçekleştirdi. El Nusra ile IŞİD arasında sürekli olarak çatışma başladı.
11 Haziran 2014’te örgüt üyelerinden birinin Twitter’da paylaştığı bir fotoğraf. IŞİD’in Musul’a girişine dair en net fotoğraflardan birisi.
10 Haziran 2014’te Musul’un başkenti olduğu Ninova Vilayeti’ni IŞİD ele geçirdi.
11 Haziran 2014’te IŞİD, Irak’ta Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’na 900 militanla saldırdı ve 49 çalışanı esir aldı. Bu konuyu “IŞİD’in Türkiye’ye Yönelik Eylemleri” bölümünde ele alacağım.
Yukarıda bahsettiğimiz Musul ve Telafer’deki cezaevi baskınları işte bu gelişmelerle aynı zamanlarda olmuştur. Bağdadi’nin emriyle Musul’a yıldırım taarruzu gerçekleştiren örgüt dünya kamuoyunun beklentisinin aksine Musul’u çok kolay ele geçirmiştir. Bunun nedeni bölgeyi savunmak için oraya gelen yaklaşık 30 bin Irak askerinin IŞİD’in içinde bol intihar bombacısı olan saldırılarına maruz kalacağından korkarak kısa sürede yerlerini terk edip kaçmasıdır. Böylece örgüt Irak’ta geniş bir alana hükmetmeye başlamıştır. IŞİD’in sadece Musul’da ele geçirdiği silah ve paraların değeri 1,5 milyar dolar olmuştur. IŞİD, bir İslam devleti kurmak için yeterli güce sahip olmuştur. Bunun üzerine 29 Haziran 2014’te Bağdadi, kendini halife ilan ederek Irak ve Şam İslam Devleti’ni bir devlet olarak ilan etmiştir. Örgütün adı bu sefer İslam Devleti olmuştur. Bağdadi tüm cihatçı grupların ve tüm Müslümanların kendisine biat etmesini istemiştir. Dünya kamuoyunda İslam Devleti ile ilgili haberler çıkmaya başlamıştır. Popülaritesi artan Bağdadi halife olarak kabul görmek ve kendisine biat edenlerin sayısını artırmak amacıyla ses kayıtları yayınlamaya başlamıştır. 5 Temmuz 2014 Cuma günü, Musul’da Cuma hutbesi okuyarak bu videonun yayınlanmasını sağlamıştır. Bukka Kampı’nda hükümlü olarak çekilmiş fotoğrafından sonra Bağdadi kendini ilk kez göstermiştir. Cuma hutbesinde ise cihadın öneminden bahsetmiş, bir nevi tüm Müslümanların İslam Devleti altında birleşmesini istemiştir.
Bir çatışma bölgesinde ve terör örgütü tarafından ilan edilen bu devleti hiç kimse tanımamış ve hiçbir çevre de İslam Devleti tabirini kullanmamıştır. Ben de bu İslam düşmanlarını İslam Devleti olarak anmayacağım ve Irak ve Şam İslam Devleti adlı ancak İslam düşmanı bir terör örgütü olarak nitelemeye devam edeceğim.
2015 yılında ise El Nusra ve IŞİD hala Halep’in kuzeyinde çatışıyordu. IŞİD, El Nusra’nın elinde bulunan birçok kenti ele geçirdi ve mühimmatlarına el koydu. IŞİD, Culani hakkında da başarılı bir kara propaganda yaptı ve birçok Nusra üyesi IŞİD’e katıldı.
Kilis’e sınır olan Azez kasabasının kontrolü ise muhalif Fetih Ordusu’ndaydı. Fetih Ordusu’nu oluşturan gruplar arasında Ahrar el Şam, El Nusra Cephesi, Liva el-Hak, Şam Lejyonu, Cundul Aksa, Ceyşul Sünnet ve Ecned el-Şam vardı. IŞİD ve Fetih Ordusu arasında uzun süren çatışmalar oldu.
Fetih Ordusu üyeleri (2015)
IŞİD, hilafet naralarıyla Suriye’de kendine biat etmeyen bütün cihatçı gruplarla mücadele etti. Öte yandan Irak’taki topraklarıyla Suriye’de bir bütünlük oluşturma açısından Suriye’de Irak sınırı boyunca ÖSO ile çatıştı. Rejime karşı büyük girişimleri olmayan bu örgüte karşı Esad da büyük bir saldırı girişiminde bulunmamıştır.
Örgüt kan dökmeye devam etmekle birlikte Batı’nın koalisyon saldırıları ve özellikle Rusya’nın 30 Eylül 2015’te hava saldırılarına dahil olmasıyla Suriye’de toprak kaybına başladı. Irak içinde de Batı destekli Irak hükümeti operasyonlarıyla toprak kaybı yaşadı ve Irak’ta kabiliyet alanı kısıtlandı. Irak Ordusu 2017’de adım adım Musul’dan örgütü temizlemeye başladı. 9 Temmuz 2017’de ise Musul’un tamamen kurtarıldığı Irak devlet televizyonundan duyuruldu. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’yla Türkiye sınırından da uzaklaştırıldı. ABD ve Ürdün destekli ÖSO birlikleri de Suriye’nin güney sınırının büyük bölümünü örgütten temizledi. IŞİD, hala bir örgüt için çok büyük bir toprağa hükmetmekle birlikte örgütün çok güç kaybettiği görülmektedir.
IŞİD’in Türkiye’ye Yönelik Eylemleri
IŞİD, Türkiye’ye yönelik birçok kez saldırı düzenledi. İlk saldırı ise 2013 yılında gerçekleşti.
11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde çifte bombalı saldırı düzenlendi ve ilk belirlemelere göre 52 vatandaşımız vefat etti. 25’i ağır 46 kişi yaralandı.
IŞİD, 2014’te Türkiye’nin yurtdışındaki tek toprağı olan ve Halep’te bulunan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu bölgeyi ele geçirmesinin ardından 20 Mart 2014’te Youtube üzerinden bir video yayınlayarak Türkiye’ye, Türk bayrağının indirilmesi ve Türk askerinin türbeyi terk etmesi için 3 gün süre tanıdı. Daha sonra videonun 15 Mart 2014’te çekildiği anlaşılmış ve sürenin 18 Mart’ta sona erdiği bilinmiştir. Tarihin özenle seçildiğini söyleyebilirim. Bu sürenin sonunda eğer Türkiye türbeyi boşaltmış olsaydı 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde bir terör örgütüne boyun eğmiş olacaktı. Türkiye, türbe etrafında ek önlemler aldı.
Suriye’nin Halep kenti sınırları içerisindeki Karakozak köyünde bulunan Süleyman Şah Türbesi’ndeki askerlerin tahliyesi için askeri operasyon düzenlendi. Süleyman Şah’ın naaşının nakledileceği Suriye Eşmesinde bir bölge kontrol altına alınarak Türk Bayrağı göndere çekildi. (2015)
20 Mart 2014’te Niğde’nin Ulukışla ilçesinde yol çevirmesi yapan Jandarma ekiplerine bir araçtan ateş açıldı. Araçta; İsviçre, Almanya ve Makedonya vatandaşı 3 IŞİD’li vardı. Jandarma Astsubay Adil Kozanoğlu ve Polis Memuru Âdem Çoban şehit olurken bir sivil vefat etti.
Musul’u işgal eden IŞİD, Türkiye’ye yönelik bir eylem düzenlemeyeceğini belirttiyse de 11 Haziran 2014’te Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’na 900 militanla saldıran IŞİD, 49 çalışanı esir aldı. Başkonsolos Öztürk Yılmaz da aralarındaydı. Konsolosluktaki Türk Bayrağı, İslam düşmanı örgüt militanlarınca indirildi. 101 günün sonunda kurtarılan çalışanlar, Türkiye’ye girmeden önce bölge şartları nedeniyle 7-8 yer değiştirdi ve Türkiye’ye, Suriye üzerinden 20 Eylül sabahı 05.00’te eksiksiz şekilde giriş yaptı.
Eylül 2014’te Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu bir kez daha IŞİD tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. IŞİD binden fazla militanıyla türbenin etrafını sardı. Küstahça, 36 Mehmetçiği rehin alma tehdidinde bulundu. Ancak saldırı olmadı. 5 ay sonra, 21-22 Şubat 2015’te yapılan Şah Fırat Operasyonu ile türbe ve içindeki mukaddes emanetler, Türkiye’ye sınır komşusu olan Suriye Eşmesi köyündeki aynı büyüklükte bir araziye geçici olarak nakledilmiştir. Operasyonun yapılış şekliyle ve süreciyle ilgili iddialara bu yazıda değinmeyeceğim.
1 Ocak 2015’te Kilis’te sınır nöbeti tutan Astsubay Özgür Örs, Türkiye’ye girmeye çalışan kaçakçıları püskürtürken Suriye tarafına geçmiş ve 4 IŞİD militanı tarafından pusuya düşürülerek kaçırılmıştır. 5 Ocak günü Örs, Akçakale yakınlarında Suriye içindeki MİT karakoluna teslim edilmiş daha sonra Türkiye’ye getirilmiştir.
6 Ocak 2015’te İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı olan Sultanahmet’teki Turizm Şube Müdürlüğü’ne bombalı saldırı düzenlendi. Canlı bombanın DHKP-C’li bir kadın olduğu açıklandı. Fotoğrafı yayınlandı. DHKP-C de olayı kabullendi. Ancak saldırganın o kadın olmadığı ve IŞİD bağlantılı Çeçen Diana Ramazova olduğu ortaya çıktı. Saldırıda ağır yaralanan Polis Memuru Kenan Kumaş, hastanede şehit oldu.
18 Mayıs 2015’te HDP Adana ve Mersin il binalarına eş zamanlı bombalı saldırı düzenlendi.
5 Haziran 2015’te HDP Diyarbakır mitingine bombalı saldırı düzenlendi.
20 Temmuz 2015’te Suruç’ta HDP’lilere yönelik bombalı saldırı düzenlendi.
1 Eylül 2015’te Kilis’te görev yapan Er Yusuf Beylem, Suriye tarafından IŞİD kontrolündeki bölgeden gelen kurşunla şehit oldu.
10 Ekim 2015’te Ankara’da, DİSK, KESK TMMOB, HDP ve bazı sivil toplum örgütlerinin de katıldığı miting düzenlenecekti. Toplu halde alana gidenlerin yanında Tren Garı kavşağında 2 bomba patlatıldı. 104 kişi öldü. Saldırı, Türkiye’nin en kanlı saldırısı oldu.
Ankara’da teröristlerin bombalı saldırısı sonrası 104 kişi hayatını kaybetti.
26 Ekim 2015’te Diyarbakır’da IŞİD’e yönelik düzenlenen operasyonda evin kapısına tuzaklanan bombanın patlamasıyla Polis Memuru Gökhan Çakıcı ve Sadık Özkan şehit oldu. 5 polis yaralandı. Çıkan çatışmada 7 terörist öldürüldü. 12’si sağ yakalandı.
12 Ocak 2016’da Sultanahmet Meydanı’ndaki canlı bombalı saldırıda 10 Alman turist öldü.
19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yine turistlere yönelik canlı bomba saldırısı düzenlendi. 3’ü Amerikan-İsrail, 1’i İranlı 4 turist ölürken 36 kişi yaralandı.
1 Mayıs 2016’da Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik canlı bombalı saldırıda 3 polis şehit olurken 19’u polis 24 kişi yaralandı.
28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı’nda 3 IŞİD’li önce uzun namlulu silahlarla etrafa ateş açtı sonra üzerlerindeki bombaları patlattı. 45 kişi hayatını kaybederken 236 kişi yaralandı. 29 Haziran’da Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir günlük yas ilan edildi.
16 Ekim 2016’da Gaziantep’te IŞİD’in hücre evine yönelik baskında iki canlı bombanın evde kendini patlatması sonucu 3 Özel Harekât Polisi şehit olurken 9 polis de yaralandı.
31 Aralık 2016’da Ankara’da, yılbaşı için eylem hazırlığında olduğu düşünülen 8 IŞİD’li yakalandı.
1 Ocak 2017’de İstanbul’da bir gece kulübüne giren IŞİD’li uzun namlulu silahla etrafa rastgele ateş açtı. Saldırıda, 12’si Türk vatandaşı 39 kişi ölürken 70 kişi yaralandı.
1 Mart 2017’de Gaziantep ve Adıyaman’da, canlı bomba olduğu değerlendirilen 3 IŞİD’li yakalandı.
6 Nisan 2017’de yayınlanan, IŞİD’in aylık dergisi olan Rumiyah’ın 8. sayısında IŞİD, Türkiye’deki militanlarından, 16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumu’nda tüm ülkede sandık noktalarının hedef alınmasını istedi. Referanduma hem “Evet” hem de “Hayır” diyenlerin kâfir olacağını söyledi. IŞİD, yine aynı gün yayınlanan haftalık Arapça gazete olan El-Naba’da Türkiye’deki sandıklara saldırılması isteğini yeniledi.
11 Nisan 2017’de İzmir’de, Türkiye’de 16 Nisan’da yapılan Anayasa Referandumuna yönelik eylem hazırlığında olan 19 IŞİD’li sabah operasyonu ile yakalandı.
22 Haziran 2017’de Adana İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri bir hücre evine baskın düzenledi. Yakalanan IŞİD’liler hakkındaki dava kabul edilince sanıkların İncirlik Üssü’nü havaya uçurmayı planladıkları anlaşıldı.
Öncelik olarak ulusal güvenlik mekanizmasından söz etmek gerekirse, Ortadoğu ’da mevcut statükonun sarsıldığı, devlet otoritelerinin aşındığı kaotik bir geçiş sürecinin içerisinde Irak ve Suriye’de vekalet savaşlarını bitirecek siyasal bir düzen üretilmesi ve ayrıca Türkiye, devlet aygıtlarını bölgesel kaos ve vekalet savaşlarının oluşturduğu güvenlik risklerinin farkındalığı içerisinde olarak güvenlik stratejilerini yeniden dizayn etmeye öncelik vermelidir. ”Yeni güvenlik stratejileri” adı altında güvenlik bağlamında bürokrasinin sil baştan kurgulandığı ciddi bir reform yapılmalı, yeni oluşan ihtiyaçlara yönelik kapasite inşasına odaklanılmalı, sadece savunmada değil tehditleri doğrudan kaynağında bertaraf etmeye yönelik stratejiler üretmeli. son olarak söylemek isterim ki “coğrafya kaderdir” anlayışıyla güvenlik parametrelerini içinde bulunduğumuz bölgenin gerçeklerine göre yeniden tesis etmeliyiz[1]
Uluslararası arenada ortaya çıkan güvenlik sorunları, ulusal güvenlik stratejilerinin yeniden ele alınmasını ve yapılandırılması, ayrıca ülkelerin spesifik olarak karşılaştığı tehdit olgusuna cevap verir nitelikte olmasının gerekliliğini artırmaktadır. Özellikle 11 Eylül olayları ile başlayan ve “Arap Baharı” sürecinde devam eden terör ve göç unsurları başta olmak üzere bu olayların getirmiş olduğu insani göç dalgalanmalarının sonucu homojenize şehir yapılarını ortaya çıkarmış bu homojenize karışım sonucu etnik ve dinsel kimlik çatışmaları artmıştır. Heterojen kalmaya çalışan ülkelerde ise rejimlerin otoriter tutumu ve göç ile gelen insanlara baskıcı davranması, ayaklanmaları artırmış, bu davranışlar sonuç itibariyle ulusal güvenlik tehdidi olarak ortaya çıkmıştır.
Uluslararası güvenlik açısından bakıldığında küresel güçlerin sürekli ortamı sıcak tutması ve her an savaş başlatacaklarmış gibi söylemlerde bulunması askeri güvenliğin önemini artırsa da bölgesel çatışmalar, sınır aşan teknoloji ile amorf yapıdaki örgütlerin kullanılması, etnik ve din kökenli kaos planlarının devreye sokulması gibi daha çok ulus odaklı tehditler, olası çıkacak dünya savaşının uzun vadede aynı ölçekte yıkıcılığa sahip birer minimize, minyatür halidir. Günümüz itibari ile bakıldığında güvenlik algılarının değişmesi göç ve sığınmacı sorununun sürümünü yükselterek dünyaya sunuyor. Zaten halihazırda sığınmacı sorunu ile karşı karşıya kalan ülkeler özellikle, “Arap Baharı” sırasında yaşanan iç çatışmalardan, Suriye’de yaşanan iç savaştan, Afrika’da açlıktan ve terör örgütlerinin baskısından dolayı kitlesel hareketlenmelere evrildi.
Avrupa Devletleri, Cenevre Sözleşmesi’nde kabul ettikleri şartlara rağmen, tarihten bu güne yabancılara ve özellikle sığınmacılara karşı çok sıcak politikalar izlemedi ve hatta günümüzde daha da sert tutumlar sergilemekte. Avrupa göçmen krizinde sınıfta kalmış görüntüsü çiziyor. Schengen Protokolü ile “sınırsız dünya” ideallerine sahip olan Avrupa bu günlerde haritada kırmızı çizgiler ile belirtilmiş ülke sınırlarının üzerinden dikenli teller ve yüksek duvarlar ile geçiyor. Kara sınırları dikenli teller, yüksek teknoloji takip sistemleri ve askeri sınır polisi tarafından tutulurken, deniz trafiği ise sahil güvenliğin sürekli devriye gezen askeri botları tarafından kontrol ediliyor.
AVRUPA’DA “KAPI DUVAR” GÜVENLİK YAPILANMASI
Avrupa’yagitmeye çalışan sığınmacıların ilk geçiş yollarından biri olan Slovenya, kaçak sığınmacıların ülkeye girişlerini engellemek üzere sınırlarını kapattı. Slovenya Hükümeti, sadece iltica başvurusu yapan, vize ve pasaportu bulunan sığınmacıların geçişine izin verileceğini söyledi. Sırbistan ve Hırvatistan da kendi sınırlarındaki geçiş yollarını kapattı. Çok geçmeden Makedonya da sığınmacılara karşı bir karar aldı ve “komşularının sınır kontrollerini sıklaştırma uygulaması üzerine” sınırlarını kapattığını duyurdu. Ardından Avusturya ve Almanya, İtalya, Finlandiya, Norveç, Hollanda, İsveç ve Danimarka sınır kontrollerini artırdı. Şuan bu ülkelerde kimlik ve pasaport ibraz etmeyen ve gidecekleri ülkeleri belirtmeyen sığınmacı sınırdan geçişine vize verilmemektedir.
Sığınmacıların 2015 ilkbaharından itibaren Avrupa’ya yönelmesi üzerine AB üyesi Macaristan, sert önlemler alan ilk ülke oldu. Sınır kontrollerini artıran Macaristan, Temmuz 2015’te Sırbistan sınırına 173 kilometre uzunluğunda ve 4 metre yüksekliğinde jiletli tel çekti. Sığınmacıların farklı güzergahlara yönelmesi üzerine is Hırvatistan sınırını da jiletli teller ile kapatan Macaristan hükümeti, sığınmacıları tel örgülere zarar vermesini engellemek amacıyla orduya plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanma yetkisi veren bir yasa çıkardı.
Avrupa Birliği’nin lokomotifi Almanya, göçmenlere kapılarını açtıktan ve “göçmen dostu” bir görünüm elde ettikten sonra bu konudaki tavrını net bir şekilde değiştirmiştir. Artan göçmen akını ve aşırı sağcı tepkiler üzerine sınırlarda güvenlik kontrollerini artıran Almanya, Schengen Anlaşması’nı askıya aldığını açıkladı. Buna göre Alman yetkililer, üzerinde kimlik veya pasaport bulunmayan sığınmacıları geri çeviriyor. Almanya’nın Bavyera eyaleti de göçmenlere para ve değerli eşyalarına el konulması kararı aldı. Buna göre 450 avronun üzerindeki nakit para ve değerli eşyalara el konuluyor.[2]
Almanya’nın hemen ardından Avusturya da sınır kontrollerine başladı. Macaristan’dan sonra tel örgü çeken ikinci ülke Avusturya, Slovenya ve İtalya sınırına tel örgüler ördü. Sınır ve liman kontrollerini artıran Hollanda, ülkedeki göçmenlere barınma imkanı sağlamak için yeterli politikalar oluşturamıyor. Göçmenler, terk edilmiş binalarda kalıyor. Danimarka ise göçmenlerin bin 450 doların üzerindeki paralarına ve değerli eşyalarına el konulması konusunda bir yasa çıkardı. Göçmenler için revaçta sayılmayan Slovakya ve Çek Cumhuriyeti muhtemel göçmen akınını önceden engellemek için sınır kontrollerine başladı. İslam karşıtlığının yüksek olduğu iki ülkede, özellikle Müslüman göçmen istenmiyor. Her iki ülke de sadece Hıristiyan göçmeni kabul edeceklerini açıklamıştı.
Tüm bu gelişmeler devam ederken AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi, Amsterdam’da düzenlenen AB Dışişleri Bakanları Gayri resmi Toplantısı sonrasında Türkiye’nin “uluslararası sözleşmeler çerçevesinde göçmenlere yönelik yükümlülüklerini yerine getirerek” Halep’ten kaçanlara sınırlarını açması gerektiğini söylemişti. Bugünlerde ise AB, Türkiye’ye sınır güvenliğini artırma konusunda ciddi çağrılar yapıyor.
TARİHTE İLK DUVAR SURİYE’DE
Tarihte ilk güvenlik duvarının Suriye’de örüldüğü görülmektedir. 2011’de Fransız-Suriyeli bir ekip, Mezopotamya’nın ilk uygarlıklarına dayanan bir duvar keşfetti. Suriye’nin kuzeyinden güneyine kadar bir alanı kaplayan bu duvarın 220 kilometreyi aşkın bir uzunluğu var. Antik duvar, bir kalenin yıkıntılarını Anti-Lübnan Dağları (Doğu Lübnan Sıradağları) sırtlarından birine bağlıyor. Bulunan bazı seramikler ve duvarın bazı noktalarından anlaşıldığı kadarıyla, M.Ö 2400 ile 2000 arasında bu duvar kullanıldı. [3]
Bu tarihten 4 bin yıl sonra Türkiye- Suriye sınırına çekilen duvar ile Türkiye’de geçiş güvenliğini sağlamak adına aynı yöntemi kullanmaya başlıyor. Duvar tamamlandığında, Çin Seddi ve ABD-Meksika sınırının ardından dünyanın en uzun 3. duvarı olacak.
GÜVENLİK PARADOKSU
Uluslararası alanda güvenliğin ne ifade ettiği, güvensizlik ortamının ortaya çıkmasıyla daha ileri seviyede hissedilmeye başlanmıştır. Güvenliğin artırıldığı bölgelerde özgürleşmenin daraldığı ve insani yaşam şartlarının azaldığı hissedilir derecede artarken terör olaylarının tamamen engellenmesi mümkün olmamaktadır. Dünya’nın yeni güvenlik mimarisi devlet bağlamında sınırlı kalmayarak dış tehditler odaklı sınır ötesi operasyonlarla olay daha gerçekleşmeden sınırın dışında önlem almaya yönelik hareketlere evrilmiştir. Özellikle ulusların çatışma süreci ve savaş söylemleri ile sözde güvenlik önlemleri alması burada bir güvenlik paradoksu ortaya çıkarmaktadır. Güvenlik söylemleri olan ülkelerin yine güvenlik adına uygulanan silahlanma tutumu içerisine girmeleri ülkelerin bu konuda ikilem içerisine girdiğini göstermektedir. Bir devletin nükleer silahlanma içerisine girmesi diğer ülkelerin güvenliği açısından nükleer silaha sahip olma ihtiyacını doğuracak ve bu da güvenlik paradoksunu ortaya çıkaracaktır. Sonuç itibariyle ilerleyen teknoloji ve gelişen silah sanayi ile dünya hiçbir zaman güvenlikli bir yer halini alamayacak dünya devletleri güvenlik paradoksu ile ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir.
Dünyamız, topyekûn savaş standartlarına uyan iki büyük savaşı geride bıraktı. Habil ile Kabil hadisesinden bu yana, öldürmeyi üstünlük aracı ve nihayete erişmenin basamağı gören devletler, bu iki büyük savaşta milyonlarca insanı “çıkar” uğruna feda ettiler. İki büyük savaşın da Avrupa’nın göbeğinde patlak vermesi, elbette rastlantı eseri olamaz. İki savaşın da ana nedeni, çıkar yani ekonomi idi. Bu ekonomik çıkarı bölüşemeyen iki ana blok mevcuttu. Alman nüfuzunu kırarak kendi bloğunun işlerliğini devam ettirmeye çalışan bir İngiliz bloğu ve dünya kâr pastasından pay almaya çalışan –hatta Hitler ile tüm pastaya sahip olmaya çalışan- Alman bloğu. Bu blokların birbirlerine “topyekûn harp” ilanı, yukarıda bahsedilen vahşetin tarihi adlandırmasıdır.
Topyekûn savaşların bitmesiyle dünyamız yeni ve çeşitli kavramları, ilginç teorileri ve varsayımları duymaya başladı:
Çevreleme
Soğuk Savaş
Demir Perde
Marshall Yardımı
Berlin Duvarı
Yüzdeler Antlaşması
İki Kutuplu Dünya
Komünist – Kapitalist Dünya
Silahlanma Yarışı
Uzay Yarışları
İzolasyonizm
De-Stalinizasyon
Topyekûn Savaş
Yukarıda sayılan olaylar, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden günümüze değin “Soğuk Savaş”tan bahsederken söylenmeden geçilmeyen bazı kavramlardır. Bu kavramlara yakın zamanda yenileri de eklenmişse de, “Soğuk Savaş” konumuzdan şimdilik sapmamak için bunlarla yetinilecektir.
Soğuk Savaş Nedir?
En kısa tabiriyle; İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ile SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılışı süreçleri içinde ABD-SSCB arası yaşanan ve sıcak çatışmaya dönüşmeyen –Kore Savaşı Hariç- askerî, siyâsî, ekonomik restleşmelerdir.
Savaşın bitmesiyle beraber patlak veren Almanya sorunu ve Stalin’e yakın ülkelerin sosyalist politikalar izlemesi, İngiltere ve ABD’nin, gelecek dünyayı şekillendirmesi için büyük bir sebep olarak görüldü. Soğuk Savaş’ın ilk restleşmesi, İkinci Büyük Savaş sonrası dörde bölünen Almanya’nın, -üç bölge Batı, bir bölge SSCB- Batı bölgesinin, Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı adı altında desteklenmesiyle başlamıştır. Her ne kadar galip devletler arasında yer alsa da SSCB, ekonomik ve askerî açıdan son derece zor günler geçiriyordu. Bu sebepten, Batının Marshall Yardımı’na karşılık çareyi, özgürlükleri kısmakta buluyordu. Böylece, Soğuk Savaş’ın temelleri atılmış, dünya adeta ortadan ikiye kesilme sürecine giriyordu. Hatta bu olaylara karşı tepkisini gizleyemeyen İngiliz Başbakanı Churchill, kendilerine karşı SSCB kanatları altına giren bölgeye “Demir Perde” yakıştırmasını yapıyordu. Aslında yine kendisi, 1944 yılında meşhur “Yüzdeler Antlaşması” ile Sovyet nüfuz alanlarını kendi alanlarından ayırmak istemişti.
Churchill
Churchill’ın “Demir Perde” olarak adlandırdığı perdenin içindeki ticaretin ve ekonominin tek elde toplanması için Sovyetler, COMECON adlı örgüt kurdu. Buna ek olarak, aslında soğuk savaşın ana nedeni olan güvenlik kaygısına karşı da, KOMİNFORM adlı bir ortak istihbarat bürosu kuruldu. Bu büroda, tüm Sovyet ülkelerinin istihbarat şefleri mevcuttu. Yugoslavya’nın da başlarda dahil olduğu bu örgüt, Tito’nun bağımsız hareketleri sebebiyle Yugoslavya’yı ihraç etmiştir.
Tüm bu gelişmelere karşılık ABD’nin genel bakışı, kapitalizmi güçlendirmek, Sovyet yayılmacılığını önlemek ve komünizme geçit vermemek olarak değerlendirilebilir. Ancak, ABD iç siyasetinde oluşan “kurulum ayarlarına dönme” yani Monroe Doktrini olarak bilinen ABD’nin Avrupa kıtasından izolasyonu diyebileceğimiz bir ses yükselmekte idi. İçeride bunlar yaşanırken, dış politikaya dair dönemin Sovyet uzmanlarından olan George Kennan’ın ortaya attığı “Çevreleme Politikası”, ABD’nin Sovyetlere karşı yeni taktiği olacaktı.
Kennan’ın bu politikasına göre; Sovyetler, güvensizlik hastalığına yakalanmıştı. Kendilerine yazıkları reçetede ise yapılması gereken, komşularının gücünü en aza indirip, ABD varlığına kastetmekti.
Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesinde ilk kez “çevreleme politikası”ndan bahseden Kennan, Sovyetlerin etrafının örülmesi gerektiğini, böylede genişlemek imkanı verilmemesi gerektiğini söylüyordu. Bu politikanın ilk hamlesi ise, Sovyetlerin, Türkiye Devletinden mütemadiyen boğazlar üzerinde hak istemesi sonucu, ABD donanmasının Doğu Akdeniz’e gelişidir. Donanmanın yaklaşması sonucu, Türk sınırında bulunan yirmi beş tabur Rus askerinin geri çekilmesi, çevreleme politikasının getirilerinden görülebilir.
Bu hamlelere ek olarak, Yunanistan ve Türkiye’ye Truman Doktrini ile ulaşan yardımlar, Sovyet çevrelemesine bu iki ülkeyi duvar gibi eklemek demek oluyordu. Peşinden gelen Marshall yardımları ile bir çok ülke, bu satranca dahil edilmişti.
Marshall Planı
Ülke
Milyon Dolar
Birleşik Krallık
3,189
Fransa
2,713
İtalya
1,508
Batı Almanya
1,390
Hollanda
1,083
Yunanistan
706
Avusturya
677
Belçika
559
Danimarka
273
Norveç
255
Türkiye
225
İrlanda
147
İsveç
107
İzlanda
29,3
Yukarıda ülkeler ve miktarları verilen bu planın hedefi için, savaş sonrası kalkınmak isteyen ülkelere yardım gibi kulağa gayet komik gelen söylemler türemiştir. Ancak doğrusu;
Yardım sağlanan ülkelerin ekonomileri kalkındırılarak, içlerindeki Komünist söylemlerin savuşturulması
Mevzu bahis ülkelere aktarılan paralar yine ABD piyasasında harcanacak, böylelikle yeni pazarlar açılmış olacak
Sovyetlere yanaşma ihtimalleri ortadan kalkacak
Bu plana Sovyetlerin tehdidi sayesinde Doğu Avrupa ülkeleri katılamadı. Böylelikle, Avrupa’nın bir nevi ekonomik bölünmesi tam manada gerçekleşmiş oldu.
Marshall Planı sonrası bir başka hamle ise, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO ( Kuzey Atlantik Paktı Örgütü) olmuştur. Başlarda siyasi mantık ile kurulan bu örgüt, Sovyet yayılmacılığına karşı öne sürülen en sert hamle olarak dikkat çekmiştir.
Takvimler Ağustos 1949’u gösterdiğinde, karşılıklı hamlelerin daha da serleşmesi kaçınılmaz hâl almıştı. Zira, her ne kadar “İki Kutuplu Dünya” söylemi yaratılmış olsa da, Japonya örneğinden hatırlayacağımız gibi bir Atom güç farkı mevzu bahisti. İşte tam bu sırada Sovyetler, ilk atom bombası denemesini başarıyla test ettiler ve böylece Amerikan tekelini yerlebir ettiler. ABD’nin bu hamleye karşı hamlesi ise; atom bombalarını daha da güçlendirmekle (termodinamik atom) kaldı. Bir yıl geçmeden Sovyetlerin de aynı bombayı kullanmaya başlaması, silahlanma yarışının boyutlarını gözler önüne sermekteydi.
Soğuk Savaş İçinde Sıcak Savaş
Kuzey Kore’nin 1950 yılında, Güney Kore’ye saldırmasıyla patlak veren bu savaş, Soğuk Savaş’ın ilk ve tek sıcak savaşı olarak bilinir. Bu savaş, Soğuk Savaş’ın daha keskin ve silahlı bir hale evrileceğinin adeta habercisidir. Bundan sonraki süreçte hamleler daha etkili olmuştur. Batı bloğunda bir örgütlenme telaşı boy göstermekteydi. Özellikle ABD’nin, Japonya dahil bir çok ülke ile ikili ilişkilerini geliştirmesi ve buralarda askeri üsler kurması, SEATO’nun kurulması ve Bağdat Paktı’nın CENTO’ya çevrilmesi gibi hamleler, örgütleşme yolundaki adımları kanıtlamaktadır.
Stalin’in Ölümü
Stalin’in 1953 yılında ölümüyle, ikili ilişkiler biraz olsun ılımlı hale gelmiştir. Özellikle yeni başkan Eisenhower’ın “Barış için bir şans” olarak gördüğü bu durum, iki süper gücü birbirine yaklaştırdı. Ancak, Stalin’in ölümüyle yeşeren ümitler, Almanya sorunuyla tekrar alevleniyordu. Batı Almanya’nın NATO’ya davet edilmesi üzerine SSCB, 1956 yılında Varşova Paktı’nı kurarak bu hamleye karşı hamlesini öne sürdü. Stalin’in ölümü sonrası ülkenin başına geçen Kruşçev, Stalin’in korku imparatorluğuna karşı de-Stalinizasyonu uygulamaya koymuştur. Stalin’e dair etkileri ortadan kaldırmak demek olan bu politika, ABD’nin Komünizm ile savaşında işine yaramıştır.
Stalin
Nükleer ve Uzay Yarışı
Yukarıda da bahsedildiği üzere, 1949 yılında kırılan ABD’nin atom tekeli, sonraki süreçte devamlı olarak ABD’nin bir üst seviyeye çıkma ve Sovyetlerin onu kovalama süreci şeklinde devam emiştir. Ancak takvimler, 1957 sonlarına geldiğinde Sovyetler, ilk kıtalararası balistik füzelerini test edip, ilk insan yapımı uydu olan Sputnik’i uzaya gönderince, yarış bambaşka bir hal aldı. Bu yenilgiye çok fazla dayanamayan ABD, 1958 yılında uzaya ilk uydusunu göndermeyi başardı. Aslında İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Sovyetleri düşündüğümüz zaman, 1958 yılında ABD’den önce uzaya çıkmış olması, ABD’yi düşündüren bir konu olmuştur.
Sovyetlerin, kıtalararası balistik füzeye sahip olması, ABD’nin “Doğu Avrupa’ya yaklaşırsan vururum” tehdidini güncelleyerek, “vurursam vurulabilirim de” haline çevirmiştir.
Küba Krizi
1962 yılında ABD’nin Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerin hemen ardından Sovyetler de, ABD’nin yanı başında bulunan Castro’nun ülkesi Küba’ya füzelerini yerleştirir. İki taraftan birisinin yapacağı mantık dışı hamle, o günlerde dünyamızı kasıp kavuracak şiddetli fırtınalara sebep olabilirdi. Kruşçev ve Kennedy’nin karşılıklı mektuplaşmaları sonrası geri hamleler atılmış ve tehlike böylelikle geçiştirilmiştir.
Soğuk Savaşın Sonu
1980’lerin sonuna gelindiğinde, Sovyet Bloğundaki ülkelerin ekonomileri gittikçe zayıflamaya başladı. 1985 yılında iktidara gelen M. Gorbaçov, göreve gelir gelmez baskıcı rejimin yavaşlayacağı işaretini verdi. Karşı Blokta Thatcher ve Reagan’ın temsil ettiği neo-liberalizmin yükselişi, ABD ticaretinin muazzam artışı, Doğu Avrupa Komünist partilerin çöküşüne sebep oldu ve yavaş yavaş Soğuk Savaş’ta sona gelindiği anlaşıldı. Buna ek olarak 1991’de SSCB’nin çökmesi, artık dünyada yalnızca tek süper güç olduğunun sembolü olmuştur.
“Geçtiğimiz yıl içinde çok uzun sürmüş bir çatışmalar ve soğuk savaş dönemini noktalayarak, büyük ilerlemeler sağladık. Şimdi önümüzdeki hedef, kendimiz ve gelecek kuşaklar için yeni bir dünya düzeni kurma hedefidir.”
Şu an dünya toprak ve nüfusuna baktığımız zaman Doğu Yarım Küresi saha itibariyle Batı Yarım Küresinin üç katı, nüfus itibariyle on katıdır. Elde edilen verilerin gerçekçiliği şunu ortaya koymaktadır ki Doğu Yarım Kürede bulunan ‘Enerji’ verileri bakımından da üstün olduğu için dünya çapında meydana gelecek bir mücadelede, Batı’nın Doğu karşısında uzun süre dayanması şüphelidir.
Böyle bir durumla karşı karşıya olan Batı, Orta Doğu bölgesinin ya da Doğu Yarım Küre’sinin yalnızca bir devletin hakimiyetinde birleşmesine engel olacak bir dış politika takip etmeye ihtiyacı vardır ve bu bölgelerde tek bir kuvvetin hakim olmasının uygun olmadığı için Amerika Birleşik Devletlerinin dış politika esasını böyle bir kuvvetin ortaya çıkmasını engellemekle oluşturması gerekliliğinin farkında olarak politikalar belirlemektedir.
5 bin yıl geriye uzanan yazılı tarihe sahip olan Çin İmparatorluğu, bu zamana kadar dışa kapalı politika izleyen tavırlarda bulunmuştu. “Birkaç bin yıllık uygarlığı boyunca Çin, kendisi kadar fiziki büyüklüğe sahip ve kendisi kadar yüksek bir kültüre ulaşmış diğer ülkeler ya da uygarlıklarla hiçbir zaman uğraşmak zorunda kalmadı. Kendisine coğrafi olarak en yakınında bulunan Hindistan ile ipek yolu vasıtasıyla ticaret yapmış, buna rağmen neredeyse geçit vermeyen Himalayalar ve Tibet Platosu yüzünden başka şekillerde gündelik temas kurabilme imkanından uzak kalmıştır. Orta Asya’nın geniş ve geçit vermez çölleri Çin’i İran ve Babil’in Orta Doğu kültürlerinden ve bundan öte Roma imparatorluğundan uzak tutmuştu. Ticaret kervanları aralıklı olarak yolculuklar yapmaktaydı ama Çin kendisine yakın büyüklükte ve aynı başarıları yakalamış diğer hiçbir toplumla muhatap olmamıştı. Çin ve Japonya birçok kültürel ve siyasal temel kurumu paylaşıyor olsa da ikisi de bir diğerinin üstünlüğü kabullenmeye razı olmamış bu nedenle de çözümü yüzyıllar boyunca ilişkilerini sınırlı tutmakta bulmuşlardı.”[1]
1793 yılında Çin imparatorunun bir Britanya elçisine söylediği gibi, Avrupa Çinlilerin Batı Okyanusları olarak tarif ettikleri denizler yüzünden Çin kültürüne ulaşamaz haldeydi ve bu sebepten acınacak acizliğiyle onu fethetmekten uzak bulunuyordu. Nitekim, Çin İmparatorluğunun toprak talepleri suyun kıyısında son bulmaktaydı. Çin daha Song Hanedanlığı dönemindeyken (M.S. 960-1279) bile denizcilik teknolojisi konusunda dünya lideriydi; sahip olduğu filolar, imparatorluğu bir fetihler ve keşifler dönemine taşıyabilirdi. Ne var ki Çin deniz aşırı ülkeler edinmemiş ve kendi kıyılarının ötesinde ki ülkelere pek fazla ilgi göstermemiştir. Ayrıca hiçbir Çin’li lider Çin’in Japon takım adalarını kontrol altına almak istemesi ile ilgili bir gerekçeyi bile dile getirmemiştir. Günümüze geldiğimizde Amerika’nın Asya’ya olan ilgisinin artması ve içerisinde bulunduğu kuşatma stratejisi, Çin’in onca yıllık geleneğini yıkmasına neden olmuş ve yeni stratejiler geliştirmesini gerekli kılmıştır.
Geçmiş tarihinde suyun başladığı yerde egemenliği son bulan Çin, günümüze gelindiğinde topraklarının ötesine geçmeye gayret gösteren bir politika yürütmeye başlamıştır. Bu politikanın amacı, yapay adalar ile egemenlik alanlarını genişletmeye çalışmak ve Güney Çin denizi oluşturmaya başlayarak Pasifik Okyanusu üzerinde egemenlik alanını arttırmak, özellikle hidrokarbon rezervleri ve ticaret yollarının kontrolünü sağlamak, Batı’ya karşı genişleme politikası yürütmek olarak görülmektedir. Fakat bu genişleme sadece Batı hegemonyasına karşı atılan bir adım olarak görülemez zira bu yapay adalar komşu ülkeler olan Malezya, Filipinler, Vietnam, Tayvan ve Brunei egemenliğini güvenlik açısından etkilemektedir.
Tüm bunların yanında Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS), Spratly Adaları’ndaki Gaven Kayalıkları’nda Çin’in askeri birlik bulundurduğunu ve bölgede 18 dönümden daha büyük yapay ada inşa ettiğini ayrıca ada üzerinde inşa edilen yapılarda uçaksavar kulesi olduğunu resmi kaynaklarından duyurmuştur. [2]
Amerika Asya bölgesine, özellikle de Çin’e coğrafi olarak yakında bulunan ülkeler ile yakınlaşmaya ve bu ülkelerde askeri üsler kurmaya başladı; bu yaklaşık 10 yıldır düzenli uygulanan bir Amerikan dış politikadır. ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında ki mesafe göz önüne alındığında 11661 km olduğu bilinmektedir. ABD bu mesafe dahilinde yasal olarak daha fazla fiziki çevreleme yapamayacağında ise ilk olarak Çin’in World Trade Organisation (Dünya Ticaret Örgütü)’ne üye olmasını sağlamış, doğrudan görünmeyen fakat dolaylı yoldan ticari ilişkilerini geliştirmiştir. İkinci olarak Çin’i bölgedeki ülkelerde meşgul etme stratejisine de başlayan ABD, stratejik açıdan etkin rol alabilmek için Hindistan ve Japonya gibi devletleri bu etkileşimde ileri sürerek bölgede etkin rol sürme açısından kendisine rota belirlemiştir.
Askeri yöntemlerle, ticari ilişkiler ve stratejik hamleler yoluyla Çin’e yaklaşma ve çevreleme politikası, Çin’i kesinlikle Amerika’nın müttefiki konumuna getirmemektedir. Hatta tam aksine Çin’in bu konuda karşı hamleleri, Amerika’da endişe yaratmaktadır. Çevreleme politikalarının tek başına işe yaramadığından ötürü Amerika, Asya-Pasifik bölgesindeki stratejisini değişirdi ve plana gereğince deniz gücünün yaklaşık %60’nı bu bölgeye konuşlandırmaya ve üslerini artırmaya başladı.
Asya’ya giriş bileti olarak görülen bir diğer ülke olan Kuzey Kore ile yakın zamanda ‘Guam adası’ ile başlayan gerginlik dünya açısından tehlikeli olarak görülse de Amerika için askeri fırsatlar yaratıyor. Bölgenin ABD toprağı olması uluslararası hukuk bağlamında stratejik ve hukuki önem taşımaktadır. Bu noktada ABD, hiçbir izine gerek duymadan bölgedeki askeri birliğini artırma yetkisine sahiptir. Amerika açısından stratejik öneme sahip olan bu noktada bir deniz üssü, sahil güvenlik karakolu ve Vietnam Savaşı yıllarından kalan bir hava üssü bulunuyor. Ayrıca daha öncede Güney Kore’nin de ülkesine yerleştirmiş olduğu gelişmiş hava savunma sistemi THAAD ile de bölge koruma altına alınmış durumda.
Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma (Thaad) sistemi nedir?
Kısa ve orta menzilli balistik füzeleri nihai aşamalarında iken düşürme kapasitesi bulunuyor.
200 km’lik bir menzilde 150 kilometrelik bir irtifaya ulaşabilir
Vur ve öldür teknolojisini kullanıyor. Savaş başlıklarını kinetik enerji ile yok ediyor.
Savunma sistemi, olası bir Kuzey Kore saldırısına karşı ABD’nin bir eyaleti olan Hawai ve Filipinler’in doğusunda bulunan Guam Adası’na da yerleştirildi.[3]
[1] Kıssenger, H.(2012), On China, s.29, Penguen Press, New York, 2001.