Suriye Son Durum Haritası (Eylül 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Her ay olduğu gibi Eylül 2017 itibariyle Suriye’de son durum ve güncel haritaya ilişkin materyalleri sizler için hazırladık. ABD destekli YPG unsurlarının Rakka‘da ilerleyişi sürerken, Suriye’nin petrol bölgesi olarak bilinen Deyri Zor‘da rejim güçleri 3 yıldır süren IŞİD kuşatmasını kırdı. Bu harekat sonrası kentin kuzeyinde yer alan YPG unsurları Deyri Zor’a 10 bin kişinin yer aldığı geniş çaplı bir operasyon başlattıklarını açıkladı.

Muhaliflerin kontrolündeki İdlip’te ise HTŞ(El Nusra) kontrolündeki bölgelerdeki yönetimleri sivil iradeye devretmeye başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ise aylar sonra ilk kez Fırat Kalkanı Harekatı’nın devam ettiğini ifade eden bir açıklama yayınladı. (bkz. TSK duyurusu)

22 Eylül 2017:

Suriye son durum haritası (22 Eylül 2017)

8 Eylül 2017:

Suriye savaş haritası – 8 Eylül 2017 (@arabthomness)

3 Eylül 2017:

Suriye son durum haritası – 3 Eylül 2017 (Harita: SuriyeGundemi.com – Rakka, Deyri Zor, El Bab, Halep, İdlip, Şam ve Haseke)

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

– Rusya’nın Suriye’deki komutanlarından Aleksey Kim, Halep’in kuzeybatısındaki Afrin’de bir ulusal uzlaşı komitesi kurulduğunu açıkladı.

– IŞİD, Suriye’nin Hama vilayetindeki çatışmalarda iki Rus subayını öldürdüğünü açıkladı.

– 29 Ağustos’taki Türkiye destekli ÖSO güçleri ile YPG arasında Menbiç’ye çıkan çatışmaya, bölgede YPG karargahında olan ABD askerleri de dahil oldu.

– Fransa Cumhurbaşkanı Macron dış politika önceliklerini açıkladı: “Afrika geleceğin kıtasıdır, Irak ve Suriye’de barış hayati bir önceliktir”

– ABD Özel Kuvvetler’de üst rütbeli eski bir asker olan Taylor, Rakka’da YPG saflarında savaşırken öldürülmesinin ardından toprağa verildi.

– Rusya, Suriye’de 25 bin militanın Heyetül Tahriri Şam (HTŞ) çatısı altında toplandığını açıkladı.

– İsrail Savunma Bakanı Liberman, İran’ın Suriye’de askeri üs inşa etmesine ve Lübnan’da güçlenmesine izin vermeyeceklerini söyledi.

İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman

– Putin’le bir araya gelen İsrail Başbakanı Netanyahu, İran Suriye’den çekilmezse Suriye’ye müdahale etmeye hazır olduklarını söyledi.

– Al Jazeera yıllar sonra ilk kez Esad’ın konuşmasını canlı yayınlarken, 6 yıldan sonra ilk kez Esad’a ‘Devlet Başkanı’ şeklinde hitap etti.

– İngiltere’deki ‘The Henry Jackson Society’ kuruluşu raporunda, “PKK, PYD ve PJAK aynı örgütün parçaları, hepsi de Kandil’e bağlı” dendi.

– IŞİD karşıtı koalisyona bağlı İngiliz General Rupert Jones, “Suriye Ordusu’nun Fırat Nehri’nin doğusuna geçmesine izin vermeyeceğiz.” dedi.

– Suriye’deki ateşkesin garantörü olan İran, Rusya ve Türkiye’nin temsilcileri 8-9 Ağustos’ta Tahran’da bir araya geldi.

– PYD lideri Salih Müslim, “IŞİD sonrası için ABD ile anlaşmamız yok. Trump yönetimi Türkiye ile Rakka operasyonu sonrası anlaşabilir” dedi.

– PYD’nin düzenleyeceği yerel seçimlere ilişkin Şam yönetiminden açıklama: “Ülkenin bölünmesini isteyenler ödeyecekleri bedeli biliyorlar.”

Kaynak: StratejikOrtak.com

 

Cenevre ve Astana Görüşmeleri’nde Kaç Toplantı Yapıldı?

0

Suriye’de 7. yıına giren iç savaşta, terör örgütü IŞİD birçok bölgeden temizlenirken, muhalifler ile rejim güçleri arasında diplomasi trafiği de sürüyor. ABD, Türkiye ve Rusya gibi ülkelerin öncülüğünde Cenevre’de ekim ayında 8. turu gerçekleşmesi planlanan Suriye görüşmelerinde hala çözüm bulunamadı.

Eylül 2017 itibariyle Suriye başlıklı Cenevre görüşmelerinde 7 tur, Astana sürecinde de 5 tur düzenlendi.

BM Suriye Temsilcisi Mistura

Cenevre görüşmeleri ve Astana süreci tarihler ile şöyle:

30 Haziran 2012

Cenevre müzakerelerinin zeminin, ilk toplantıda kabul edilen Cenevre 1 Bildirisi oluşturuyor.

22 Ocak 2014

Cenevre 2 görüşmeleri.

29 Ocak 2016

Cenevre 3 görüşmeleri düzenlendi. Görüşmeler rejim güçlerinin Halep’i kuşatma altına almasıyla son buldu.

https://stratejikortak.com/2016/01/cenevre-gorusmeleri-2012-2014-ve-2016.html

23 Şubat- 4 Mart 2017

Cenevre 4 toplantısı, 1 yılı aşkın aradan sonra düzenlendi. Müzakerelere, BMGK 2254 sayılı kararının dışında, “terörle mücadele” başlığı eklendi. Bu toplantı Astan’da Aralık 2016’da Türkiye ile Rusya öncülüğünde yürürlüğe giren ateşkes sonrasında yapıldı.

22 Mart-1 Nisan

5. tur görüşmelerinde rejim, diplomatik süreci oyalamak için kendi eklettiği ‘terörle mücadele konusuna odaklandı.

16-20 Mayıs

Cenevre 6 görüşmeleri gerçekleşti.

10-14 Temmuz

Cenevre 7 görüşmeleri.

ASTANA GÖRÜŞMELERİ

23-24 Ocak

Aralık 2016’da Rusya ve Türkiye öncülüğünde başlayan ateşkesin ardından İran’ın da dahil edildiği üçlü mekanizma kuruldu.

https://stratejikortak.com/2017/01/astana-gorusmeleri-sonuc-bildirgesi.html

3-4 Mayıs

4. turda, Suriye’de çatışmaların en yoğun olduğu alanda “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturulmasına karar verildi.

https://stratejikortak.com/2017/05/suriye-catismasizlik-bolgeleri-haritasi.html

4-5 Temmuz

5. turda, “çatışmasızlık bölgeleri”nin sınırları, güvenliği ve idaresi konuları görüşüldü. İdlip, Humus ve Şam’daki “çatışmasızlık bölgeleri”nin uygulanmasına dair Ortak Çalışma Grubu oluşturma kararı alındı.

Kaynak: StratejikOrtak.com – AA

Kuzey Irak ve Birleşik Kantonlar: IKBY’nin Geleceği

Ortadoğu’da uzun soluklu yeni nesil savaş stratejisi etkin halde devam ederken bölgede gelişen olaylar ve kaos ortamı etkinliğini sürdürmektedir. Son dönemlerde yoğun bir dünya gündemi ile karşı karşıya olan Türkiye’nin özellikle Suriye konusunda yeni jeo-stratejik hamleleri gelirken Kuzey Irak ’tan bağımsızlık seslerinin bu yoğun gündemde etkin hale getirilmesi oldukça manidardır. Hali hazırda DEAŞ ve YPG/PYD ile sürdürülen mücadele yanı sıra AB üyesi bazı ülkeler ile devam eden gerginlikler, ABD ve Kuzey Kore’nin daha üst perdeden nükleer tehditlerine devam etmesi, Katar ve Suudi bloğunun karşılıklı yaptırım hadisesi, Barzani öncülüğünde başlatılan bu hamlenin zamanlamasının stratejik olduğunu açıkça göstermektedir.

Bu çalışmamızda İleri dönemlerde karşımıza çıkacak olan “Nasıl bir Ortadoğu haritası ortaya çıkacak?” “Bu harita’nın Türkiye’ye stratejik etkisi nasıl olacak?”, “Irak’ın enerji açısından ileri dönemlerde politikası nasıl etkilenecek”, “olası ayrılıkta ne gibi durumlar bizi beklemekte”, “yeni dönemde,bir Arap- Kürt merkezli etnik savaş ortaya çıkabilir mi?” gibi bazı sorulara akademik çerçevede cevap vermeye ve ileriye yönelik öngörülerde bulunmaya çalışacağız.

Sözde Kürdistan haritası

IKBY’nin Bağımsızlık Taleplerinin Tarihçesi ve Kerkük’ün Irak  açısından Stratejik Önemi

IKBY nüfus etniği bakımından Kürtlerden oluşmaktadır. Tarihi terminolojiye bakıldığında Bağdat ile Kürtler arasındaki özerklik anlaşmasının 1970’te yapıldığı görülmektedir. “Kürtler 1991’de, ABD’den de destek alarak Saddam Hüseyin’in ordularıyla şiddetli çatışmalar sonrasında kendi denetimlerinde bir alan elde etmiş oldu. Kürtler, 1991’den beri fiili olarak kullandıkları alana 2005’te Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) adı altında yasal bir statü kazandırdılar.”[3]

2005’ten beri Iraklı Kürtlerin denetiminde olan Kerkük’te kritik virajlar ve eylemler ardı ardına gelmeye devam ederken  Vilayet Meclisi’nden referanduma katılma kararı alınması Türkmenlerin ve Arapların yanı sıra Bağdat yönetimi tarafından tepkiyle karşılandı. Kerkük’te daha öncede alınan bazı kritik kararları hatırlatmak gerekirse ilk karar Kürtçe’nin Kerkük’te resmi zorunlu dil olmasıydı. İkincil bir karar olarak karşımıza çıkan ise  Kerkük’e IKBY’nin bayrağının çekilmesi konusuydu.

kürt devleti sınırları çizildi
IKBY referandum bölgesi

Siyasal ve Etnik Gelişmeler Açısından Kerkük

1930’lu yıllardan itibaren Irak hükümetleri tarafından bölgeye yönelik olarak sistematik bir şekilde “Araplaştırma” politikası başladı. Bu politika Saddam Hüseyin’in iktidarı döneminde büyük yoğunluk kazandı. Saddam Hüseyin, Irak’taki Türklerin merkezi durumunda olan Kerkük’te, “Araplaştırma politikasını büyük bir hızla uygulamaya koydu. Bir tarafta güneyde yaşayan Arapları Kerkük’e yerleştirirken, Kerkük’te yaşayan Türkmenleri de göçe zorladı. Kerkük’ün adı Al-Tamim olarak değiştirildi.

Saddam Hüseyin, kentin Türk kimliğini ortadan kaldırmak istedi.1960’lı yılların başlarına kadar Kerkük nüfusunun %95’i Türk iken, bu rakam sistemli göç hareketleri ile ve Kerkük ilinin sınırlarının daraltılması nedenleriyle 1980’li yıllarda %75’e düştü. Başlangıçta, Araplaştırma politikası ile Türk kimliğini eritme çabaları, günümüzde, yani ABD’nin Irak’ı işgali ile “Kürtleştirme” politikasına dönüştü. 2003 Nisan ayında ABD işgalinin hemen ardından Kürt peşmergelerin (10 NİSAN 2003 ) Kerkük’e girmeleri, Irak’taki bu Türk şehri için sonun başlangıcı oldu.[4]

IKBY’nin iç siyasi dinamikleriyle ilişkili siyasi meselelere bakıldığında referandum bölge siyasi yapısının temelden değişmesine neden olacaktır.  Irak toprak bütünlüğünün ve siyasal düzeninin bozulmanın kısa vadede gerçekleşeceği öngörüsü ile hareket edersek olayların partiler bazında göz önüne alınmasıyla IKBY’de yapılan bütün seçimlerde (Kürdistan Demokratik Partisi) KDP’nin sayısal üstünlüğünü ortaya koyması ileri zamanlarda (Kürdistan Yurtseverler Birliği) KYB’nin tekelinde bir siyasi yapı üretmeye devam eder. Bu nedenle, Kerkük’ün referanduma eklenmesi KYB için hayati önem taşımakta çünkü Kerkük büyük ölçüde KYB’nin denetimindedir.

Kuzey Irak’ın Türkiye İçin Stratejik Önemi ve Kantonlaşma

Türkiye Irak’a komşu olan diğer ülkelerden farklı olarak Irak’taki tüm gruplarla diplomatik ilişki kurabilen tek ülkedir. Türkiye’nin Irak’taki tüm gruplara eşit mesafede olduğunu net bir biçimde belirtemeyiz. Ancak bazı gruplarla görüşebilmekte ve fikir alışverişinde bulunabilmektedir. Sadece hükümetler arası bir ilişkiyi tercih etmeyen Türkiye, özellikle 2008’den sonra Kuzey Irak’ta oluşan Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile de ilişkilerini geliştirerek, Irakta çok boyutlu diplomasi uygulamaya devam etmektedir.[5]

Fakat günümüze gelindiğinde Kuzey ırakta kurulacak olan olası bir Kürt devleti ülke jeopolitiği düşünülerek herkes tarafından karşı çıkılan bir konu olarak gündeme gelmektedir. Referanduma çeşitli kesimlerden de karşı duranlar oldukça fazla olmakla birlikte Bağdat’taki Şii, Sünni, Kürt ve Türkmen siyasi gruplar, IKBY’nin referandum planlarına karşı çıkmaktadır.

Türkiye’nin sınır komşusu olan Suriye’nin de bu referandum sonrasında örgütsel bağlamda etkileneceği öngörüsünde bulunarak şunu ortaya koymamız gerekmektedir. Suriye’nin şu an içerisinde olduğu mezhepsel ve etnik çatışma ortamı baz alındığında, Kuzey Irak referandumunun Suriye’nin kuzey bölgesi açısından ciddi sonuçlara yol açabileceğini söyleyebiliriz.

Suriye’nin Kuzeyindeki YPG/PYD terör örgütlerinin varlıkları Kuzey Irak’ta ki referandumdan olumlu açıdan etkilenecek ve Suriye’nin Kuzeyinde, birleşik bağımsız kantonların ileri dönem projesi olarak gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden Kuzey Irak referandumu Türkiye’nin sadece belli bir sınırını değil ileri dönemlerde bütün Güney sınırını etkileyen bir sorun haline dönüşebilecek potansiyelde tehlike arz etmektedir. Şu an DEAŞ ile mücadele adı altında YPG/PYD’nin ABD tarafından desteklenmesi referandum sonrası karşımıza gelecek sorunların büyük çapta olacağının bir habercisi olarak görebiliriz. Bu açıdan Rusya’nın ve ABD’nin tutumu son derece önemlidir.

Fakat DEAŞ’ın bölgede güç kaybetmesine rağmen ABD’nin askeri sevkiyatlarına devam ediyor olması tehlike çanlarının artarak şiddetle çalması anlamı taşımaktadır. Uzun vadede taşınan bu mühimmatların kantonların birleşmesi ve devletleşme projesi açısından kullanılması bu referandum ve YPG/PYD’nin devletleşmesi ile ilgili projelerin bir habercisi kabul edilebilir niteliktedir.

Türkiye, Suriye(rejim) ve İran tarafından çevrelenmiş olan bir bağımsız Kürt devletinin bölge devletlerini karşısına alarak var olabilmesinin mümkün görülmediği bir zeminde referanduma gidilse de Türkiye’nin bölge politikasında kendi güvenlik ve siyasi stratejisini oluşturması gelecekte daha sağlam adımlar atması açısından hayati önem taşımaktadır.

Şöyle ki İran her ne kadar kurulacak olan Kürt devletine karşı duruş sergiler gibi görünse de İran tarafından ülkemize yapılan ve ortak kararlar alınan resmi görüşmeler sonrası Devrim Muhafızlarının ortak bir tutum içerisinde olmayacaklarını basında duyurması temkinli yaklaşmamız için bir işaret kabul edilebilir niteliktedir. netice itibariyle Türkiye stratejisini ortaya koyarken ABD ve Rusya başta olmak üzere İran, İsrail ve Suriye rejiminin tutumunu dikkatlice irdelemeli ve ona göre adımlar atmalıdır. Türkiye’nin Milli birlik ve bütünlüğünü en üst mertebede tutarak geliştireceğimiz stratejiler uzun süreçte ülkemizin bütünlüğü açısından son derece önemlidir.

Suriye Kantonlar Haritası

Enerji Açısından Kerkük’ün Stratejik Önemi

Erbil ile Bağdat arasında en büyük tartışma konularından bir tanesi büyük petrol kaynaklarına sahip olan Kerkük’tür. Kürt birlikleri 2014’te Kerkük’e yapılan DEAŞ saldırısını püskürtmüş, Irak ordusu ise geri çekilmişti fakat günümüzde Kerkük’ün stratejik ilçelerinden birisi olan Havice DEAŞ’ın kontrolü altında ve bu bölgede yoğun olarak Araplar yaşamaktadır. İleri dönemlerde kontrol altına alınacak bölgede enerji rezervlerinin yoğun olması ve iki grubunda etkin şekilde yer alması Arap-Kürt çatışmasına dönüşme riskini taşımaktadır.

Amerikan Enerji Bakanlığı verilerine göre, Kerkük’ün petrol rezervleri 8,7 milyar varil. Türkiye’nin bir günlük ham petrol ihtiyacı ise, günlük 700 bin varil. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, Irak petrolünün mevcut üretiminin yüzde 40’ı Kerkük’te gerçekleşiyor. Ülkenin kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 6’sı da Kerkük’te.[6]

DEAŞ saldırıları ardından çekilen Irak ordusunun bölgeden çekilirken bir diğer bıraktığı şey enerji kontrol mekanizması olmuştu. Kürdistan Demokratik Partisi (KDP)’nin denetimindeki IKBY, Kerkük petrollerini Bağdat’tan bağımsız bir şekilde Türkiye üzerinden ihraç etmeye başlamıştı. Bağdat yönetimi ise, bunun anayasaya aykırı olduğunu öne sürüp, petrolü satın alan taraflara dava açmakla tehdit etmişti.

Bu kriz müzakereler sonucunda bir çözüme kavuşturulmuştu. Anlaşmaya göre, Bağdat, petrol satışı gelirlerinin bölüştürülmesi karşılığında, IKYB’nin payına bütçeden düşen kısmı ödemeyi kabul etmişti. Kürdistan Demokratik Partisi (KDP)’nin rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise, Kerkük petrolünün Türkiye üzerinden değil İran üzerinden ihraç edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Kuzey Irak Enerji Kontrolü

Enerji kaynakları bakımından stratejik bir konuma sahip olan Türkiye’nin sahip olduğu en eski boru hattı Kuzey Irak’ta yer alan Kerkük petrollerini batıya ulaştıran, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’dır. Hattın taşıdığı ham petrol miktarı 1999 yılında 305 milyon varile ulaşmış, yapılan sabotajlar ve Kerkük’te yaşanan sorunlar nedeniyle hattın taşıdığı ham petrol miktarı 2006 yılında 10,9 milyon varile düşmüştür. 2015 yılında bu hattan 192,4 milyon varil ham petrol taşınmıştır.[7]

Petrollerinin yüzde 17’sinin Irak Kürt Bölgesinde olduğu ve bu oranın 4 milyar varil petrole denk geldiği tahmin edilmektedir. Irak’ın doğalgaz rezervlerine bakıldığında ise 3.6 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervleri dünya sıralamasında 12. sırada yer almaktadır ve bunun yüzde 60’ı Irak Kürt Bölgesinde yer almaktadır.

Türkiye ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKYB), bölgedeki doğal gaz ve petrol kaynaklarına yönelik çok kritik bazı konularda çalışma yapıyor. Kulislerden sızan bilgilere göre, Kuzey Irak Yönetimi’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne 1 milyar doların üstünde, BOTAŞ’a 500 milyon dolar ve özellikle inşaat sektöründe faaliyet gösteren bazı müteahhitlere de 1.5 milyar dolar borcu bulunuyor. Kuzey Irak Yönetimi, bu borçlara karşılık Türkiye ile enerjide işbirliğini geliştirmek ve yeni bir düzeye taşımak istiyor. Kuzey Irak Yönetimi, söz konusu borçların kapatılması ve üzerine birkaç milyar dolar daha verilmesi koşuluyla bölgede bulunan sahalardaki haklarından bir bölümünü Türkiye’ye devretmeyi tartışıyor.

Kuzey Irak Yönetimi’nin, bu konudaki niyetini Türkiye’ye de açtığı belirtiliyor Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, petrol fiyatlarının 50 dolar düzeyine kadar gerilemesi sonrasında ekonomik darboğazda girdi. Yönetim, içerde tasarruf önlemleri uygularken, dışarıda da enerji konusunda yeni işbirliği fırsatları yaratmak için girişimlerini sürdürüyor. IKYB, kısa süre önce gelir-gider dengesini sağlamak için kamu çalışanlarının maaşlarında kısıntı yaptı. Elektrik ve su paralı hale getirildi. Bölgeyi yakından takip eden kaynaklar, “Petrol fiyatları ciddi biçimde düştü. Bu durum tek gelir kaynağı petrol olan Kuzey Irak Yönetimi’ni ekonomik olarak zora soktu. Petrol gelirleriyle, giderlerin karşılanması olanaksız. Her ay milyonlarca dolarlık açık söz konusu” değerlendirmesini yapıyor.

Kuzey Irak’ta hükümet, gelir-gider dengesini sağlamak için ciddi önlemler aldı. Kamu çalışanlarının maaşlarında bazı kesintiler yapıldı. Yüksek maaşlarda ciddi oranlarda kesinti söz konusu oldu. Bölgede, elektrik ve su parasızdı, artık paralı hale geldi. Düşük de olsa vatandaş elektriğe ve suya para ödemeye başladı. Yönetimin, bu önlemlerle aylık 150 milyon dolarlık tasarruf yaptığı hesaplanıyor. IKYB, finansal sorunlarını çözmek için dışarıda da bazı hamlelere hazırlanıyor. Enerji kulislerine göre Kuzey Irak Yönetimi, Türkiye ile enerjide daha yakından çalışmak istiyor. Enerji Panorama’nın edindiği bilgilere göre görüşmelerde şu başlıklar ön plana çıkıyor:

1- Kuzey Irak Yönetimi’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne 1 milyar doları aşkın, BOTAŞ’a da 500 milyon dolar (taşınan petrolden doğan bedel) ve özellikle inşaat sektöründe faaliyet gösteren bazı müteahhitlere de 1.5 milyar dolar borcu bulunuyor.

2-Kuzey Irak Yönetimi, bu borçlara karşılık Türkiye ile enerjide işbirliğini geliştirmek ve yeni bir düzeye taşımak istiyor.

3- Kuzey Irak Yönetimi, bu borçların kapatılması ve üzerine birkaç milyar dolar daha verilmesi koşuluyla bölgedeki sahalardaki haklarından bir bölümünü Türkiye’ye devretmeyi tartışıyor.[8]

SONUÇ

Türkiye ilk adımını bu referandum sürecinin ileri dönemlerde ortaya çıkaracağı sorunları öngörerek atmalıdır. Şu an dünya devletlerinin referanduma karşı olan tutumlarına rağmen kararlılıkla sürdürülen bu propagandanın önlenmesi mümkün değilse ülkesel olarak olayların daha farklı boyutlara taşınmadan öncesinde önlemlerimizi ve stratejimizi geliştirmemizin gerekliliğinden bahsetmeliyiz.

Referandumun uzun vadede önümüze getireceği bir konu olan kantonlaşma sürecini hızlandırılacak mahiyette olması, Güney bölgemizde ileri dönemlerde yaşayacağımız güvenlik ve milli birliğimize yapılacak olan saldırılara karşı önlem almamızı gerektirecek düzeydedir. ,

Ülke içinde ya da bölgesel bağlamda ortaya çıkabilecek etnik ve mezhepsel çatışmaların yaşanmaması ve ileri boyuta taşınmaması açısından ülke birliği için üstün çabalar şimdiden sarf edilmeye başlanmalıdır. Atılacak olan adımların özellikle bölge denkleminde ve dünya genelinde istikrarımızı bozacak tehlikelere karşı daha sağlam olması güvenlik zafiyetlerinin önlenmesi ve güvenliğin daha etkin şekilde sağlanması ile gerek ekonomik gerek askeri gerekse psikolojik her türlü açıdan hazır olmamız gerekmektedir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

[1] Çay, A., Her Yönüyle Kürt Dosyası, Ankara, 1996, s.36

[2] https://serxwebun0473.wordpress.com/bilim/tarihte-yasamis-kurt-devletleri/ E.T.:01.09.2017

[3] https://tr.sputniknews.com/analiz/201706101028833208-kuzey-irak-referandum-ortadogu-haritasini-ne-sekilde-degistirebilir/

[4] http://www.21yyte.org

[5] http://www.bilgesam.org/incele/1200/-irak%E2%80%99in-gelecegi-ve-turkiye%E2%80%99nin-jeopolitik-onemi/#.WatCf50gVdg E.T: 01.09.2017.

[6] http://www.aljazeera.com.tr

[7] http://www.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Petrol E.T.: 02.09.2017

[8] http://www.tenva.org/wp-content/uploads/2017/04/Enerji-Panorama-Nisan-2017-Kapak-Small.pdf E.T.02.09.2017.

BM’nin Çarpıcı ‘Suriye’deki Yabancı Terörist Savaşçı’ Raporu

Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Ofisi (BMTMO) geçen hafta yayınladığı “Suriye’deki Yabancı Terörist Savaşçı Olgusunu Anlamayı Genişletmek” başlıklı raporu, katılımcı sayısı az olsa da Yabancı Terörist Savaşçı (YTS) konusunda oldukça önemli bir çalışmayı kamuoyu ile paylaşmıştır. Çalışma kısıtlı katılımcı sayısına rağmen terör örgütlerine katılım ve örgütten ayrılma konularında önemli bilgiler içermektedir. Çalışmamızda ilgili rapor ile alakalı önemli noktalar ele alınacaktır.

Çalışmanın literatür taramasında YTS’ler ile ilgili şu genellemelere varılmıştır:

  • YTS’lerin çoğu 18-29 yaş arası erkeklerdir.
  • YTS’lerin çoğu yüksek eğitim almamış dini bilgileri zayıf kişilerdir.
  • YTS’lerin ekonomik durumları bir tutarlılık göstermemekle beraber ülkeden ülkeye değişmektedir.
  • YTS’lerin büyük bir çoğunluğunun uyuşturucu satıcılığı ve şiddet gibi bir suç geçmişi vardır.
  • YTS’ler evil, bekar, çocuklu veya çocuksuz olabilir.
  • YTS’lerin büyük bir çoğunluğu ya işsizdir ya da düşük ücretli işlere sahiptir.
  • İdeolojinin rolü üzerinde bir anlaşma bulunmamakla beraber literatur’de dünyevi olanlar dini motivasyona göre ağır basmaktadır.
  • Son olarak, örgütten ayrılmanın en yaygın sebepleri stratejiler, yöntemler, yaşam şartları, terör örgütlerinin ve liderlerinin yozlaşması konusunda yaşanan hayal kırıklıklarıdır.

Çalışmanın özünü, Suriye’de savaşmaktan vazgeçen kişilerin kim oldukları, neden gittikleri ve niçin döndükleri oluşturmaktadır. Çalışmada toplamda 12 farklı milliyetten 43 kişi ile görüşülmüştür. Bu kişilerden 33’ü Suriye’ye ulaşmış ancak geri dönmüşlerdir.  Geriye kalan 10 kişi ise gidiş yolunda resmi makamlar tarafından durdurulan kişilerdir. Çalışmaya katılan kişiler kendi iradeleri ile BM yetkililerine cevap vermek isteyen kişilerden oluşmaktadır.

YTS’lerin kişisel bilgilerine bakacak olursak 1’i bayandır. Kişilerin Suriye’de kaldıkları süre 1 hafta ile 2 yıl arasında değişmektedir. Çalışma yapıldığı zaman diliminde katılımcılardan 21’i 16-29 yaş arasında, 12’si 30-34 yaş arasında olup diğerleri 35 yaş ve üzeridir.  Ancak katılımcıların Suriye gitmek için yola çıktıklarındaki yaşları göz önünde alındığında katılımcıların Suriye’ye giderken yüzde 70’inin 16-29 yaş arasında olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da; Suriye’deki savaşın daha önceki savaşlardan daha fazla şekilde gençleri etkilediği gerçeğini doğrulamaktadır. Çalışmaya katılan 43 kişiden 27’si bekar 15’i evli 1’i boşanmıştır. Bu kişilerden 14’ünün çocuğu vardır. Çalışmanın dikkat çeken bir sonucu da kişilerin kardeş sayıları ile ilgili rakamlardır. Katılımcılardan 15’inin 7 veya daha fazla, 9’unun 5-6 kardeşi vardır. Buda başka çalışmalarda da ortaya çıkarılan aile ne kadar büyükse kişilerin radikalleşmesinin o denli yüksek olduğu sonucunu desteklemektedir. Bu kişilerden sadece 7’sinin üniversite diploması varken 2’si hiç eğitim almamıştır. Çalışmaya katılan kişilerden yüzde 33’ü işsizdir. Bu kişilerden 22’sinin (işsizler dahil) geliri 500 doların, 10’unun geliri 1000 doların altındadır. Sadece 4’ünün 2000 dolar ve üzerinde geliri vardır.

Katılma Sebepleri

Katılımcıların bir grubu, Suriye’ye gitme kararlarında kişisel motivasyonun ve sosyal ağların etkili olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların 14’ü Suriye’ye gitme sebeplerinin doğru olanı yaptıklarını düşünmeleri olduğunu söylemişlerdir. Arkadaş ve etkisi ve sosyal ağlar terör örgütlerine katılımda önemli bir etkendir. Katılımcıların 14’ü Suriye’ye gitme kararlarında bir arkadaş veya bir akrabanın etkili olduğunu söylemiştir. İkinci bir grup ideolojik amaçlı olarak örgüte katılmaktadır. Katılımcılara terör örgütüne katılımda ‘cihat’ etkisi sorulduğunda 15’i ‘oldukça çok etkili’ olduğunu söylemiştir. Doğrudan ideolojinin önemi sorulduğunda 10 katılımcı ideolojinin ‘oldukça çok önemli’ olduğunu söylemiştir. Katılımcılardan sadece 7’si Halifeliğin kurulmasına yardım etmek için Suriye’ye gitmeye karar verdiklerini söylemiştir. Katılımcıların yüzde 40’ı Suriye’ye gitme motivasyonunun Sünni kardeşlerini Suriye rejimi ve müttefiklerinden koruma zorunluluğundan kaynaklandığını ifade etmişlerdir. Diğer bir grubun ise insan hakları ihlalleri ve demokratik ortamların eksikliği gibi politik nedenlerden dolayı örgüte katıldıkları ortaya konulmuştur.

Ayrılma Nedenleri

Katılımcıların sadece 2’si örgütten ayrılmalarında arkadaşlarının etkili olduğunu söylemişlerdir. Aileler örgüte katılım konusunda doğrudan bir etken olmasa da örgütten ayrılmalarda önemli bir etkendir. Örgütten ayrılmada ailenin rolü sorusuna cevap veren 30 katılımcıdan 14’i geri dönmesinde ailesinin önemli (10’u ‘oldukça çok önemli’, 4’i ‘çok/oldukça önemli’) olduğunu söylemiştir. YTS’leri geri dönmeye motive eden asıl etkenler Suriye’de yaşadıkları ve gördükleridir. Katılımcılardan 32’si daha önce hiçbir askeri deneyimi olmadığını ve askeri eğitimi Suriye’de aldıklarını belirtmişlerdir. Bu eğitimler ise mermi olmadan ve atış yapmadan yapılan eğitimler şeklinde olduğu için katılımcılar tarafından hiçbir işe yaramadığı düşünülmüştür. Katılımcıların yaşadıkları hayal kırıklığı ya da gözlerinin açılmasının sebebi olarak yüzde 44’ü yönetimin hataları, yüzde 67’si strateji konusunda farklı düşünme, yüzde 50’si ayrımcılık ve adil olmayan davranışlar ve yüzde 58’i yozlaşma belirtileri olduğunu ifade etmiştir. Katılımcılardan çok azı Suriye’ye gelmeleri halinde alacaklarına söz verilen şeyleri aldıklarını söylemiştir. Katılımcılardan 6’sı bu yüzden ayrılmıştır. Katılımcılardan sırasıyla yüzde 42 ve yüzde 38’i psikolojik ve fiziksel zorluklar yüzünden ayrıldıklarını söylemişlerdir. Katılımcıların çoğu eğer bir ‘sponsor’ları ya da tanıdıkları yoksa dışlandıklarını ve istenmediklerini hissettiklerini söylemişlerdir.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2178 sayılı kararında da söylendiği gibi “terörizm sadece askeri güç, yasal düzenlemeler ya da istihbarat operasyonları ile üstesinden gelinemez.” Terörizmi oluşturan, besleyen ve büyüten sebepler ortaya çıkarılması terörle mücadelede oldukça önemlidir. Terör örgütlerine katılımın altında yatan sosyal, ekonomik veya politik nedenlerin neler olduğunun ortaya konularak bunlara karşı politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. BMTMO’nun bu çalışması YTS’ler ile ilgili yapılan çalışmalarda politika boyutu ile gerçeklik boyutu arasındaki boşluğu doldurması açısından için önemlidir.

__________________________________________

Kaynak

Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Ofisi (United Nations, Office of Counter-Terrorism). 2017. Suriye’de ki Yabancı Terörist Savaşçı Olgusunu Anlamayı Genişletmek (Enhancing the Understanding of the Foreign Terrorist Fighters Phenomenon in Syria). http://www.un.org/en/counterterrorism/assets/img/Report_Final_20170727.pdf (Erişim Tarihi: 17.08.2017).

IKBY’deki Bağımsızlık Referandumu ve Destek Veren Tek Ülke

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) 25 Eylül’de bağımsızlık referandumuna gidiyor ancak bölgesel ve küresel güçler referanduma tepki gösteriyor. IKBY lideri Barzani ise hiçbir şekilde referandum kararından dönülmeyeceğinin altını çiziyor. Erbil yönetimine komşu ülkeler İran, Türkiye ve Suriye’den sert tepkiler gelirken, çoğu ülke sessizliğini koruyor.

Bağımsızlık referandumuna karşı ülkelerin tutumları şöyle; referandumun yapılmasına karşı çıkanlar, referandum tarihinin ertelenmesini isteyenler ve destekleyenler.

İngiltere: Bağdat’ın desteği olmayan referanduma karşıyız

İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Richard Moore, katıldığı bir televizyon programında, “Irak bölgesi hükümeti var, Kuzey Irak’ta. Sayın Barzani dedi ki, gelecek aylarda referandum yapacağını söyledi. Biz buna karşıyız. Bu şu aşamada olamaz. Kesinlikle biz bu konuda eğer Bağdat ile Erbil bir uzlaşma olursa o farklı. Fakat bu tip bağımsız referandumu uygulamak, Bağdat’ın desteğini almazsanız bu tehlikeli. Ve buna karşıyız” ifalerini kullandı.

Ayrıca İngiltere Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Birleşik, istikrarlı ve demokratik bir Irak’ı destekliyoruz.” diyerek İngiltere’nin IKBY’deki referanduma karşı olduğunu bir kez daha dile getirdi.

Avrupa Birliği: Irak’ın bütünlüğünden yanayız

“Iraklı tarafların, tek taraflı adımlardan kaçınarak sorunları anayasa esasına göre ve diyalog yoluyla çözmeleri gerektiği”ni belirten Avrupa Birliği, Irak’ın bütünlüğünden yana olduğunu belirtti.

https://stratejikortak.com/2017/06/ikby-bagimsizlik-referandumu.html

Rusya temkinli ancak referanduma karşı değil

Rusya, bağımsızlık referandumu ile ilgili yapılan açıklamalarda en ortada yorumda bulunan ülke. Konuya ilişkin Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, referandumu “Kürt halkının isteklerinin ifadesi” olarak niteleyip, Kürt meselesinin Irak’ın dışına taştığını ve Irak’ın komşu ülkerinin de durumdan etkileneceğini belirtti. Bu nedenle bu ülkelerinde düşüncelerinin göz ardı edilmemesi gerektiği söyledi.

ABD referandumun ertelenmesini istiyor

ABD, IKBY lideri Barzani’nin referandum tarihinin açıklamasının ardından Erbil yönetiminden referandumun ertelenmesini istedi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert ise “bağımsızlık referandumu” hakkında “Birleşik, istikrarlı ve demokratik bir Irak’ı destekliyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

IKBY’nin resmi haber ajansı Rudaw’a göre, referandumun ertelenmesi için öne sürülen bazı şartlar şöyle:

-Kürt bölgesi’nin kesilen bütçesinin gönderilmesi.

-Kürtlerin Kuzey Irak’taki ihtilaflı bölgelere yerleşmesine imkan tanıyan Irak anayasasının 140. maddesinin uygulanması.

-Irak ordusunda Kürt oranının belli düzeye yükseltilmesi.

Almanya: Referandum endişe verici

Avrupa Birliği denilince akla gelen ilk ülke olan Almanya da referandum karşı. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, “bağımsızlık referandumu” kararını endişe verici olarak karşılarken, “Irak’ın birliğini tehlikeye düşürmek, hatta devlet sınırlarını yeniden çizmek istemek doğru yol değildir. Bu, Erbil ve aynı zamanda Bağdat’taki zaten zor ve istikrarsız durumu daha da arttırır.” dedi.

Irak: Tanımayacağız

Konunun birinci muhatabı Irak ise referanduma tepkili. Başbakanı Haydar el-İbadi’nin konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Anayasamızda tek taraflı referandum yapma ve ayrılma yetkisi yok. Kürdistan Bölgesi’ndeki referandum yasal değil ve bunu tanımayacağız” ifadelerini kullandı. Bazı Iraklı yetkililerin şayet bağımsızlık olursa gerekirse Erbil yönetimiyle savaşırız söylemleri de bulunuyor.

Fransa açıklama yapmadı

Fransa’da yeni Cumhurbaşkanı Manuel Macron’dan destek isteyen Barzani, Fransa’daki seçimlerden önce yeni Fransa cumhurbaşkanına “Kürdistan’ın bağımsızlığını tanıma” çağrısında bulunmuştu. Fransa’da Macron’un cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra da Barzani, yeni yönetimi ilk tebrik edenlerden olmuştu. Fransa’nın bağımsızlık referandumu konusunda pek açıklamaları bulunmuyor. Bu konuda net tavır koymayan Fransa, bağımsızlığa onay verebileceği iddia ediliyor.

İran: Referanduma karşıyız

Türkiye gibi İran’da referanduma karşı. İran Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Açık tavrımız Irak’ın toprak bütünlüğüyle ulusal birliğinin korunmasını desteklemektir” dendi. İranlı hükümet yetkilileri her fırsatta IKBY’deki bağımsızlık referandumuna karşı olduğunu söylüyor.

https://stratejikortak.com/2017/07/bagimsiz-kurdistana-iran-ne-diyor.html

Türkiye her platformda referanduma karşı olduğunu söylüyor

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’ndan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kadar her daim referandumun karşısında olduğunu söyleyen Türkiye, referandumu yanlış olarak görerek bu yanlıştan dönülmesi gerektiğini ifade ediyor. Konuya ilişkin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Türkiye için gerekirse de savaş sebebi sayılmalıdır” ifadelerini kullandı. Başbakan Binali Yıldırım’ın da Bahçeli’nin bu sözlerine üzerine “Savaş devletler arasında olur, biz bunları devlet olarak tanımıyoruz. Bir devlet bize kafa tutar, egemenlik haklarımıza karşı hareket içinde olursa bizim için savaş sebebidir. Ama burada Irak’ın parçası olan bir bölgesel yönetim var. Bu savaş nedeni olmaz. Ama Kuzey Irak yönetiminin bu yanlışta ısrar etmesinin anlamı yok” dedi.

Bağımsızlığa tek destek veren ülke İsrail

IKBY’nin özerk yapıya kavuşmasından günümüze en yakın müttefiki olarak bilinen İsrail, bağımsızlık konusunda da Erbil yönetimine destek veriyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Irak’ın parçası durumundaki IKBY’nin bağımsızlığından yana olduğunu dile getirmesinin ardından “Kürtler cesur, Batı taraftarı ve bizim değerlerimizi paylaşan bir millet.” ifadesini kullandı.

İsrail’in Vatikan Büyükelçisi Sahyoun Afrudi ise referandumun tarihinin belli olmadığı Nisan ayında yaptığı açıklamada, Erbil yönetiminin bağımsızlığını desteklediğini belirterek, “İsrail hükümeti, parlamento, siyasi partiller ve halk bağımsız bir Kürdistan’ın Kürtlerin doğal hakkı olduğunu düşünüyor” dedi.

IKBY’nin kendi içinde de bağımsızlığa karşı

Referanduma Bağdat yönetimi kadar, IKBY içerisindeki gruplardan da tepki geliyor. Şii Ulusal Koalisyonu’ndan Hasan Falih Hazeli, referandumu “şantaj” olararak görürken, bölgenin en büyük muhalefet partilerinden Goran’daki Kürt Milletvekili Mehmet Emin Bekir ise “Kürt halkının referanduma desteği söz konusu değil” ifadelerini kullandı.

“Bağımsızlık referandumunun ertelenmesi yönünde 6 maddelik bir bildiri” açıklayan bölgedeki en güçlü muhalefet partilerinden Goran Hareketi ve Komela İslam, IKBY’yi bağımsızlığa götürmeyi amaçlayan referanduma yönelik desteklerini resmi olarak açıklamadı.

IŞİD’in Ekonomik ve Askeri Gücü (3. BÖLÜM)

IŞİD – Irak ve Şam İslam “Düşmanları” adlı çalışmanın “IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü”, “IŞİD’in Ekonomisi”, “IŞİD’in Devletleşme Çabaları ve “IŞİD’e Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler” şeklindeki başlıklarının yer aldığı üçüncü bölümünü yayınlıyoruz. (Birinci ve ikinci bölüm)

IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü

IŞİD, bugüne kadar dünyanın hiçbir örgütünde bulunmayan militan sayısına ve askeri araç gerece sahip.

Militan sayısıyla başlayalım. Örgütün Irak içindeki militanları yerlilerden, Suriye’deki militanları ise genellikle yabancılardan oluşmaktadır. Örgütün sadece kadın militanlardan oluşan birlikleri bile bulunuyor. Suriye’ye yabancıları nasıl çektiğini IŞİD’in Dini Görüşü, Yapısı ve Yenilikçi Yöntemleri bölümünde inceledik.

Örgüt içinde 40’tan fazla ülkenin vatandaşı bulunuyor. En çok katılım Tunus’tan. 3000’den fazla Tunuslu örgüte katılmış. Sayı azalarak şöyle devam ediyor: Suudi Arabistan, Fas, Rusya, Ürdün, Lübnan, Fransa, Libya, Türkiye, Almanya, Mısır, Pakistan, Belçika, Avustralya, Cezayir, Hollanda, Kazakistan, Arnavutluk, Filistin, Kosova, Yemen, ABD, Danimarka, İspanya, Çin, Sudan, İsveç, Somali, Kuveyt, Bosna Hersek, Avusturya, Endonezya, Ukrayna, İtalya, Norveç, İrlanda, Finlandiya, Kanada, Afganistan ve diğerleri.

Afganistan’ın listenin sonunda olması ilginç gelebilir. Ancak Afganistan içinde El-Kaide ve Taliban gibi iki büyük örgütün faal olduğunu düşünürsek ve IŞİD’in El-Kaide ile de problemli olduğunu düşünürsek bu iki örgütün etkinlik alanından militan çekmesinin zor olduğunu görebiliriz. IŞİD’in, El-Kaide ve Taliban örgütleriyle sorunlarını ve farklılıklarını da IŞİD’e Katılan, Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler bölümünde inceleyeceğim.

Burada en çok dikkat çekilmesi gereken ülke Suudi Arabistan’dır. IŞİD’e parasal desteğin yanında militan temin ettiği de söylenmektedir. Ali Poyraz Gürson’a göre, Suudi Arabistan hapishanelerindeki mahkumlar IŞİD’e katılmaları karşılığında affedilmekteydi. Bu durum 2014 başlarına kadar devam etti (2016:285).

Örgütün militan sayısı hakkında hiçbir zaman net bİr bilgi olmadı. Farklı kişiler ve kurumlar tahminler açıkladı ancak tahminlerdeki bariz farklar bile örgütün militan sayısı hakkında çok sağlıklı bilgiler olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak sayılar için “güvenilmez” diyemeyiz çünkü bu farklılıkların bir nedeninin de özellikle Irak’ta olmak üzere örgüte destek veren yerel aşiretlerin sayıya dahil edilip edilmemesinden kaynaklandığını belirtelim. Kafanızda bir profil oluşturmak amacıyla bu tahminleri sizlerle paylaşacağım.

IŞİD uzmanı olarak bilinen Dr. Hişam el Hâşimî, Ağustos 2014’te örgütün militan sayısının 30 bin ile 50 bin kadar olduğunu söyledi.

IŞİD’in militan sayısına yönelik ilk resmî açıklama CIA’den geldi. CIA Eylül 2014’te koalisyon saldırılarının başlamasıyla açıklama yaparak örgütün 20 bin ile 31 bin 500 kadar militanının olduğunu söyledi. Ancak Kasım 2014’te İngiliz Independent’e açıklama yapan Iraklı bir yetkili IŞİD’in 200 bin kadar militanı olduğunu söyledi. Bu bilgiyi kimse doğrulamadı.

İran lideri Hamaney’in askeri danışmanı Yahya Rahim Safevi, IŞİD’in, 5 bini Çeçen asıllı 100 bin savaşçısı olduğunu söyledi.

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Direktör Yardımcısı Yevgeniy Sisoyev’e göre 2015’in ilk yarısında 30 bini Irak’ta 50 bini Suriye’de olmak üzere 80 bin IŞİD militanı mevcut.

Aralık 2015’te Sputnik’e röportaj veren Suriyeli askeri analist Sabit Muhammed, IŞİD’in 150 ile 200 bin kadar savaşçısının olduğunu söyledi.

Ocak 2016’da ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Albay Steve Warren, koalisyonun hava saldırılarında binlerce IŞİD militanının öldürüldüğünü söyledi. Halen örgüt bünyesinde bulunan militan sayısını ise 20 bin ile 30 bin olduğunu söyledi. Koalisyonun sürekli saldırılarına karşı örgütün militan katılımlarıyla sayısal bir azalma yaşamadığı görülüyor.

ABD liderliğindeki koalisyonun özel elçisi Brett McGurk, Aralık 2016’da Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada örgütün 60 binden fazla militanının 12-15 bin kadarının öldürüldüğünü söyledi. Böylece koalisyon saldırılarına rağmen 2 yıl önceki CIA raporuyla karşılaştırıldığında IŞİD’in militan sayısının çok fazla arttığını görmekteyiz. McGurk, 2 yıllık süre boyunca 17 bin kadar hava saldırısında Paris ve Brüksel saldırılarını da planladığı düşünülen IŞİD’li liderlerin de içinde bulunduğu 50 bin kadar IŞİD militanının öldürüldüğünü söyledi.

Brett McGurk

Bu andan itibaren IŞİD’e katılımları önlemek için geçiş yolları üzerinde sıkı önlemler alınmış ve örgüte katılımda büyük bir azalma yaşandığı görülmüştür.

IŞİD’in, Irak ve Suriye’de militan sayısı ve kendine biat eden örgütlerle birlikte dünyada ne kadar militanı olduğu ise bilinmiyor.

IŞİD’in askeri araç gereç kapasitesine de bir göz atalım.

IŞİD, Irak ve Suriye ordusundan ve Suriye’deki diğer muhalif gruplardan ele geçirdiği askeri araç gereçleri ve finansal gücünün de yardımıyla el altından ABD’den elde ettiği silahları kullanmaktadır. IŞİD’in elindeki Sovyet yapımı silahlar, Sovyetler zamanında Irak’a ve Suriye’ye yapılan silah yardımlarını kapsıyor. Örgüt, Irak ve Suriye ordusunun birçok askeri araç gereç ve teçhizatını ele geçirdi. Rusya’nın Suriye’ye sattığı birtakım silahlar da örgütün eline geçmiş durumda. Suriye ordusuna ait silahların bir kısmı da muhalif grupların Suriye ordusundan ele geçirdiği silahların, IŞİD tarafından ele geçirilmesiyle elde edilmiştir. Özellikle Suriyeli muhalif gruplara ulaştırılan silahlar önemlidir. Farklı ülkelerden el altından gönderilen ve tarihteki çeşitli savaş veya çatışmalardan kalan silahlar Suriye’de çok hızlı bir şekilde el değiştirmekte genellikle bu yolculuk IŞİD’in elinde son bulmaktadır. Bu durum IŞİD’in Suriye ve Irak’ta güçlenmeye devam ettiği yıllar boyunca sürmüştür. Örgütün çok geniş bir askeri araç gereç kapasitesi bulunmaktadır.

IŞİD’in elinde 45 binden fazla arazi aracı ve Toyota olduğu farklı raporlarda ortaya kondu. Toyota vurgusu önemlidir. ABD Hazine Bakanlığı da bu Toyotaların peşine düşerek Toyota şirketine örgütün bu kadar Toyota’yı nereden bulduğunu sormuştu. Toyota Halkla İlişkiler Müdürü Ed Lewis de “Terör örgütlerinin araçlarımıza nasıl sahip olduğu konusunda en ufak bir bilgiye sahip değiliz” demişti. Bu konuyu çarpıcı iddialar eşliğinde “IŞİD Proje Mi?” başlığında inceleyeceğim.

IŞİD’in Toyota Konvoyu

IŞİD, sayısını tahmin edemeyeceğimiz kadar Rus yapımı otomatik silah türü AK-47 (Kalaşnikof) ve ABD yapımı M-16 (Colt) silaha sahiptir. M-16’nın eski adı AR-15’tir. Ayrıca AK-47 ve M-16’nın birçok türevi de örgütün elinde bulunmaktadır. Polonya yapımı olan ama AK-47 türevi diyebileceğimiz Kbk wz. 1988 Tantal da örgütün elinde bulunmaktadır.

IŞİD, Sovyet yapımı PK Makineli Tüfek ve türevlerine ayrıca bu silahın NATO’daki dengi olan M240 D’ye sahiptir. Ağır makineli tüfek türlerinden ise Mark 48’e sahiptir. Yine araçlara monte edilebilen Sovyet yapımı KPV ağır makineli tüfeklere sahiptir.

Örgütün elinde yine Sovyet yapımı olan Dragunov SVD (Dragunov Keskin Nişancı Tüfeği) ve türevleri bulunmaktadır. Sovyet yapımı PSL ve türevi keskin nişancı tüfekleri ve Rus yapımı bir başka keskin nişancı tüfeği olan ve keskin nişancı tüfekleri içinde en yeni ve iyilerinden olan ORSİS T-5000 de örgütte bulunmaktadır. Avusturya menşeili Steyr HS .50 de örgütün elinde bulunmaktadır.

Örgütün elinde tek kişi tarafından taşınabilen ve omuzdan ateşlenebilen, alçak irtifadaki uçak ve helikopterlere karşı kullanılan, pasif güdümlü ateşle unut tipi hava füze savunma sistemi FIM-92 Stinger bulunmaktadır.

IŞİD, ilk defa Körfez Savaşı’nda kullanılan, ABD menşeili, 155 mm top atışı yapan M198 Havan Topu’na da sahiptir. Örgütün Sovyet yapımı çok namlulu roketatar BM-21 bulunmaktadır.

IŞİD, farklı namlu çaplarında havan toplarına, Cehennem Topu’na ve hava savunma roketleri olan SA-3 ve SA-7’lere sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir Cehennem Topu

Örgüt önemli bir başka silah daha kullanmaktadır. Rus yapımı “Degtyaryova-Şpagina Krupnokalibernıy (DŞK)” yani bilinen adıyla Doçka. 12,77 mm’lik ağır makineli tüfektir. Doçka adı, kısaltmasına atfen verilen bir isimdir ve “Tatlım”, “Kızım” anlamına gelmektedir. “Bilinen adıyla” diye boşuna demedim çünkü terör örgütü PKK’nın demirbaş silahlarından birisidir. Araçlara da monte edilebilmektedir.

IŞİD’in Elindeki Bir Doçka

IŞİD, tanksavar silahları da elinde bulundurmaktadır. Bunların içinde Sovyet yapımı, geri tepmesiz, omuzdan ateşlenebilen RPG-7 ve RPG-9 bulunmaktadır. Ayrıca yine Sovyet yapımı 9K129 Kornet ve 9M113 Konkurs adlı, tanklara ve hava araçlarına karşı kullanılan silahlara sahiptir. Örgütün elinde Çin yapımı tanksavar olan Hongjian-8 kısaltmasıyla HJ-8 de bulunmaktadır.

IŞİD, Sovyet yapımı M-46 obüslerinin değişik namlu çapındaki türlerine ve AZP S-60 obüslere sahiptir. İngiltere yapımı M-198 Howitzer obüslere de sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir AZP S-60

IŞİD yine Sovyet yapımı BRDM-2 adlı zırhlı araçlara sahiptir. Ayrıca orijinal adı M998 High Mobility Multipurpose Wheeled Vehicle (HMMWV) veya kısaltmasının okunuşuyla Humwee adlı, Türkçesi M988 Yüksek Hareket Kabiliyetli Çok Amaçlı Taşıt olan zırhlı, ABD yapımı araçlar IŞİD’in elinde bulunmaktadır. Örgüt, Irak ordusu için Polonya tarafından geliştirilen Dzik-3 zırhlı araçlara da sahiptir.

IŞİD yine Sovyet yapımı, ZU-23 ve ZSU 23-4 adlı uçaksavarlara sahiptir.

IŞİD, Sovyet yapımı BMP 1 zırhlı ve paletli muharebe aracına yani tanka sahiptir. Ayrıca yine Sovyet yapımı 30 adet T-55 tankı olduğu uzmanlarca söylenmektedir. IŞİD’in elinde M1 Abrams olarak bilinen ABD menşeili 3.nesil ana muharebe tanklarından da bulunmaktadır. Yine Sovyet yapımı T-62 ve 10 adet T-72 tanka da sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir T-72

IŞİD’in elinde Scud füzesi de bulunmaktadır. Sovyet tasarımı ve yapımı olan sıvı yakıtlı balistik füzedir.

IŞİD’in Elindeki Bir Scud Füzesi

IŞİD inanması zor olsa da helikopterlere ve uçaklara da sahiptir. IŞİD, Irak ordusuna ait askeri helikopterlere ve kargo uçaklarına, 2014 yılında Musul Havalimanı’nı ele geçirdiğinde sahip olmuştu. Ancak örgütün bunları kullanabilme yetisi yok. Örgütün ele geçirdiği bir düzine askeri helikopter bulunmaktadır. Bunlar, ABD menşeili Sikorsky UH-60 Black Hawk’lardır (Kara Şahin). IŞİD’in Suriye’de de 3 uçak ele geçirdiği söylenmiş, daha sonra 2 tanesinin vurulduğu bildirilmişti.

IŞİD’in yayınladığı videolardan, elinde drone (uçangöz) olduğu da anlaşılmıştır.

IŞİD, 2014 yılında Suriye rejimine ait Tabka Askeri Üssü’nü yoğun çatışmalar sonucu 150’den fazla Esad askerini öldürerek ele geçirmiş, buradaki çok sayıda uçak, helikopter ve füzeye sahip olmuştur. Mayıs 2017 başında ise ABD destekli terör örgütü YPG burayı örgütten çatışmadan geri almıştır. Yani IŞİD diğer hiçbir örgüte ve devlete karşı yapmadığını yaparak ABD/YPG ikilisine bölgeyi bırakmıştır. Aynı olay Rakka için de tekrarlanmıştır.

IŞİD, Haziran 2014’te Bağdat’taki Mutanna kimyasal silah tesisini ele geçirdi. Aralarında sarin gazı ve hardal gazı yüklü 2500 füzenin de bulunduğu çok sayıda sinir gazı kalıntıları ele geçirdi. ABD ve BM depodaki mühimmatların bozuk olduğu için örgütün kullanmasının mümkün olmadığını söyledi.

IŞİD’in, Peşmergelerle girdiği çatışmalarda attığı 45 havan topunun başlığının hardal gazı taşıdığını Peşmerge komutanları ve ABD doğruladı.

IŞİD; otomatik silah mermisi, makineli tüfek mermisi, havan topu mermisi, roketatar mermisi, keskin nişancı tüfeği mermisi ihtiyacını ise silah tüccarları aracılığıyla karşılıyor. Silah tüccarlarını Musul damgalı bir kağıtla adeta yetkilendiriyor. Financial Times’a konuşan bir silah tüccarı, IŞİD için Irak ve Suriye ordularından silah ve cephane temin ettiklerini söylüyor. Tüccarın IŞİD için kullandığı şu ifade örgütün finansal ve askeri gücüne ışık tutuyor:

“Deliler gibi cephane alıyorlar. Sabah, öğlen, akşam.”

IŞİD’in Ekonomisi

IŞİD, o kadar silahı elde etmek, militanlarının yeme, içme, barınma, ulaşım için ve binlerce militanı daha iyi savaşsınlar diye motive etmek için çok büyük paralar harcıyor. IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü bölümünde örgütün cephane elde etmek için neredeyse günün her saati silah tüccarları aracılığıyla alım yaptığını söylemiştik. Militanların günlük giderleri ise çok büyük paralar demek. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ekonomisine sahip örgütü inceleyeceğiz.

Irak El-Kaidesi ve Irak İslam Devleti’ne ait 200’den fazla belge, harcama raporu ve doküman ele geçirildiğinde bunlar analiz edildi. 2005-2010 yılları arasında örgütün gelirlerinin sadece %5’ini bağışlar oluşturuyordu. Geriye kalan gelirler Irak içinde karşılanıyordu. Militanların; kaçırma, esir alma gibi faaliyetlerinden elde ettikleri gelirin %20’sini örgüt merkezine gönderme zorunluluğu bulunuyordu. Merkez bu paraları yeni saldırılar için tekrar birimlere aktarıyordu.

Birçok yerde geçen iddiaya göre kara para aklayıcılar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin zenginleri üzerinden örgüte Irak İslam Devleti dönemlerinden beri para akışı sağlanıyor.

Örgütün finansal merkezi ise 2014’te ele geçirdiği Musul. Musul’da ele geçirilen silah ve paraların değerinin 1,5 milyar dolar olduğunu daha önce söylemiştik. İşte bu paranın yaklaşık yarım milyar dolarını Irak Merkez Bankası’ndan çalınan nakit para oluşturuyor.
Örgütün en büyük gelirini ise petrol satışı sağlıyor denebilir. Örgüt varili 25-45 dolardan günlük 2 milyon dolar civarında bir gelir elde ediyor.

Daha sonra Suriye ve Irak’ta topladığı altyapı vergileri gelmektedir. Örgüt, Suriye’de elinde tuttuğu barajlardan hem Esad rejimine hem de halka elektrik satmaktadır. Hakimiyeti altındaki bölgelerde ithalat ve ihracattan gümrük vergisi almaktadır. Dini vergiler de bir gelir kaynağı olmuştur.

Irak ve Suriye arasında meyve, sebze, kumaş, satışı yapmaktadır.

İlginçtir ama örgüt Rakka’da 1,5 yıllık internet yokluğundan sonra mobil istasyonlar aracılığıyla internet hizmeti sağlamaya başladı ve sayısı 20 olan internet kafe sayısı 500’e yaklaştı. Örgüt buradan da ciddi gelir elde etmektedir.

İşgal ettiği şehirlerdeki özel mülkiyete el koyarak satmaktadır.

IŞİD, uyuşturucu ticareti de yapmaktadır. Meksika’nın uyuşturucu kartellerinden Sinaloa’nın lideri El Chapo lakaplı Guzman Lorea’nın, Orta Doğu’daki sevkiyatına el koyan IŞİD’in lideri Bağdadi’ye tehdit dolu mesajlar gönderdiği 2015 sonunda ortaya çıkmıştı.

Örgütün ele geçirdiği yerlerdeki müzelerden elde ettiği tarihi eserleri de karaborsada sattığı bilinmektedir.

IŞİD’in bugün milyarlarca dolarlık bir ekonomi olduğu biliniyor.

IŞİD’in Devletleşme Çabaları

Örgütün, Irak’ın batısıyla, Suriye’nin doğusunu kapsayan bir devlet kurma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Ancak IŞİD, Bağdadi’yi halife ilan ettikten sonra yayınladığı bir haritada bu devletin sınırlarını Hindistan’dan İspanya’ya kadar uzatmaktadır. Bu harita Chossudovsky’ye göre büyük önem taşımaktadır çünkü bu harita özenle oluşturulmuştur. Harita, geçmişte bir dönem İslamiyet hakimiyetine girmiş bütün toprakları kapsamaktadır.

Örgütün yönetim şeklini oluşturan ve lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin altında bulunan 4 meclis vardır: Şer’i Meclis, Şûra (Danışma) Meclisi, Askeri Meclis, Güvenlik Meclisi. Bu dörtlü ana meclis sistemi örgütün vilayetlerini(illerini) yöneten valilerine ve ilçelerini yöneten liderlerine bağlı olarak da oluşturulmuştur.

Örgütün, Bağdadi’nin örgüt liderliği dışında; Genel İdare Bakanı, Savaş Bakanı, Enformasyon Bakanı, Sosyal Hizmetler Bakanı, Irak lideri, Suriye lideri, Libya lideri, Askeri lideri, Şehit yakınlarından sorumlu kişi, patlayıcılardan sorumlu kişi ve tutuklulardan sorumlu kişi olarak yönetim kadrosu bulunmaktadır.

IŞİD’in ele geçirdiği bölgelerde izlediği politikalar da diğer örgütlerden farklılaşmaktadır. Zira örgüt, kendini ilan ettiği gibi bir devlet edasıyla çalışmaktadır. IŞİD, ele geçirdiği bölgelerde elektrik, su ve kanalizasyon gibi altyapı hizmetlerine ciddi bir yatırım yapmakta ve bu hizmetlerde insan istihdam etmektedir. Ayrıca; toplu taşıma, sağlık, yargı ve belediyecilik alanında da hizmet vermektedir. Bu hizmetler için her eyalete bir emir atanmış ve bir bakanlıkla hizmetler yönetilmeye başlanmıştır. Oluşturulan polis gücüne şeriat eğitimi verilmekte ve fakirlere erzak dağıtımı yapılmaktadır.

Bölgede yıllardır süren çatışmalardan bıkmış sivil halk IŞİD’le gelen bu yalancı bahara sarılmakta, IŞİD’i kurtuluş olarak görmektedir Halkın bir kısmı, IŞİD’e bağlanıp uygulamalarını kabullenmektedir. IŞİD bu sayede elindeki bölgelerde uzun süre tutunabilmiştir. Ayrıca örgütün un, su, elektrik gibi hayati şeyleri kendi denetimine geçirmesi halkı mecburen itaate iten nedenlerdendir. Tabi her an infaz edilme korkusuyla yaşayan insanların ne kadarı kendi isteğiyle IŞİD’in hakimiyeti altında yaşamaktadır bilinmez. IŞİD’in işgal ettiği bazı bölgelerdeki halkı sürmekle birlikte bazı bölgelerde ise sivilleri kendi güvenliği için elzem görüp sivillerin bölgeyi terk etmesini engellemektedir.
IŞİD’in Ekonomisi bölümünde bahsettiğimiz gibi örgütün çeşitli alanlarda vergi sistemi de bulunmaktadır. Örgütün yapmış olduğu altyapı hizmetlerine karşılık topladığı verginin oranı ise Suriye hükümetinin vergilerinden daha düşüktür.

IŞİD’in toprak hakimiyeti ise son bir yılda oldukça küçüldü. En güçlü dönemi olan 2015’te 250 bin kilometrekareyi elinde bulunduran örgütün hakimiyetindeki yerlerde 10-15 milyon arası bir nüfus bulunmaktaydı. 250 bin kilometrekarelik alan Büyük Britanya büyüklüğündedir. Rusya’nın hava operasyonlarına ve fiili olarak müdahaleye dahil olmasının ardından ve ABD’nin bir nevi ÖSO’yu ikinci plana atarak Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü YPG’yi desteklemeye başlamasının ardından IŞİD toprak kaybetmeye başladı. ABD, ÖSO’yu da güneyde Ürdün üzerinden destekleyerek 2017’de Suriye’nin güney çizgisini IŞİD’ten temizledi. Örgütün 2017 başında elinde kalan toprak 60 bin kilometrekare olarak açıklandı.
Örgütün bildiğimiz üzere bir bayrağı da var. Ayrıca örgütün içinde “İslam Devleti kuruldu” cümlesi geçen bir marşı bulunmaktadır.

IŞİD, militanlarının 5 dinar ve 1 dinar değerindeki altın paralardan zekât topladığını gösteren bir video da yayınladı. Böylece kendi parasını bastığı da görüldü. Ancak paranın dolaşıma girdiğine dair bir bilgiye ulaşılamadı.

IŞİD’in bir hapishanesi bulunmakta ve mahkumlarını burada tutmaktadır.

IŞİD’e ait olduğu iddia edilen ve Deep Web’te (Derin Web) yayın yapan bir sitesi vardı. Site örgüt hakkında bilgiler veriyor ve bitcoin (Derin Web Para Birimi) bağışı istiyordu. Daha sonra site kapandı. Bitcoin demişken, bağışı istenen ve Derin Web’in para birimi olan bu para oldukça değerlidir. 1 bitcoin’in 4680 lira civarında olduğunu söyleyelim.

IŞİD’in yayın organı olan Dabiq ve Rumiyah adında iki dergi de bulunuyor. Ayrıca haftalık gazete olan El-Nada adında Arapça bir gazete de bulunuyor.

IŞİD’e Katılan, Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler

IŞİD’in detaylı ve programlı bir örgüt olması dünya genelinde faaliyet gösteren diğer cihatçı grupların da dikkatini çekti. Özellikle, IŞİD’in en yoğun saldırılara maruz kaldığı dönemde bile çok fazla güç kaybetmemesi diğer örgütlerin IŞİD’e saygı ve sempati duymasını sağladı. IŞİD’in hilafet ve devlet ilanı ise bunu körükledi. 2014’te yaşanan El-Kaide’den kopuştan sonra örgüt hızla yükselişe geçti ve etkinlik coğrafyasını da artırdı. Öyle ki Taliban ve El-Kaide gibi örgütlerin faaliyet alanlarına kadar genişleyen örgüt Afganistan’da Taliban’la çatışmaya bile girdi. Diğer cihatçı örgütler de bir bir ya IŞİD’e bağlandı veya katıldı.

Mısır’da faaliyet gösteren Ensar Beytü-l Makdis örgütü IŞİD’e katılarak IŞİD’in Mısır’daki vilayeti görevini üstlendi. Amblemini IŞİD’i andıran bir tarzda değiştiren örgüt, adını da Sina Vilayeti olarak değiştirdi. Sina Yarımadası’nda 2015’te, 1973’ten bu yana görülen en büyük çatışmaya neden olan örgüt, saldırılarında IŞİD gibi bombalı araçlar da kullandı. 17 Mısır askeri ölürken 100’den fazla örgüt üyesi öldü. Sina Vilayeti’nin, IŞİD’in Libya koluyla toprak bağlantısı kurma amacında olduğu biliniyor. Örgüt, Rusya’ya giderken 217 kişiyle birlikte Sina Yarımadası’na düşen yolcu uçağını düşürdüğünü duyurmuş, Rusya bir süre sonra bu bilgiyi doğrulamıştı.

IŞİD’in Libya kolu Ensar el Şeria IŞİD’e biat ettikten sonra IŞİD, Libya’da 3 vilayet ilan etti. Bunlar; doğuda Barka, batıda Trablus, güneyde Fizan vilayetleri. Örgüt, en önemli saldırısını Libya Ulusal Kurtuluş Hükümeti Başbakanı Ömer el Hasi’yi hedef alarak yaptı. Hasi kurtuldu. Örgüt, Haziran 2015’te Sirte’de kontrolü tamamen ele geçirdi. Derne ve Bingazi’de de ilerleme kaydetti.

Cezayir’de bulunan Cundul Hilafet (Hilafet Askerleri) örgütü 2014 yılında El-Kaide’nin Kuzey Afrika kolundan ayrıldı. Kasım 2014’te IŞİD, örgütü aralarına kabul etti. Örgüt, IŞİD’in Cezayir Vilayeti oldu.

IŞİD 2014 Kasım’ında Yemen ve Suudi Arabistan’da da vilayetler ilan etti. O günden beri de iki ülkede faal durumdalar. Bu vilayet ilanları El-Kaide’yi kızdırdı. Bu ülkelerde iki örgütün birbiriyle çatışma riski yüksek.

IŞİD, Afganistan ve Pakistan’ı kapsayan Horasan Vilayeti’ni ilan etti. Bunun ardından 2015 Ocak ayında Taliban ve IŞİD birbirine savaş ilan etti. Yine Ocak 2015’te, IŞİD’in Afganistan-Pakistan koluna Taliban’ın eski komutanlarından Hafız Said Han getirildi. Han, Afganistan ve Pakistan’da bulunan 10 komutanla birlikte IŞİD’e biat etti. Taliban örgütü, maddi kaynakları iyi olan ve aylık 500 dolara yaklaşan maaşlar veren IŞİD’e karşı toplu geçişler olmasından korkuyor. Bunu engellemek için IŞİD’le sert bir şekilde mücadele ediyor. Taliban binden fazla savaşçısıyla, Taliban’ın diğer güçlerinden daha eğitimli ve donanımlı olan özel bir birlik kurdu. Bu birlik IŞİD’in etkin olmaya çalıştığı Nangarhar, Farah, Helmand ve Zabul gibi eyaletlerde mücadele ediyor.

Afganistan eyalet haritası

Taliban, Ekim-Aralık 2015 arasında onlarca IŞİD militanı öldürdüğünü duyurdu. IŞİD de birçok Taliban militanı öldürdüğünü söyledi. Ayrıca IŞİD, 10 Taliban savaşçısının başını keserek infaz etti ve bunu yayınladı. Haziran 2015’te Taliban’ın vilayetteki “gölge valisi” olarak anılan Mevlevi Mir Ahmet Gül, Peşaver’de düzenlenen saldırıyla öldürüldü. 2015 ortalarına doğru Taliban ve IŞİD arasında Afganistan’ın Farah kentinde çıkan çatışmada 15 IŞİD ve 13 Taliban militanı öldü, 10 IŞİD ve 7 Taliban militanı yaralandı. IŞİD, 2015 sonuna doğru ülkenin güneyinden ve batısından büyük oranda uzaklaştırıldı. Küçük gruplar halinde Taliban’a karşı gerilla faaliyeti yürütseler de IŞİD burada çok tutunamadı. IŞİD’in Afganistan’da tutunamamasında ABD’nin insansız hava aracı saldırıları çok etkili oldu.

Ardından 2016 yılında Horasan Vilayeti’nden 200 kadar militan, Molla Ömer’in ölümünden sonra Taliban lideri olan Molla Ahtar Muhammed Mansur’a biat ederek saf değiştirdi. Tüm bunlara rağmen IŞİD hala Afganistan’da mücadeleye devam ediyor. Nisan 2017’de Cüzcan vilayetinin Derzab ilçesinde çıkan çatışmada 76 Taliban ve 15 IŞİD militanı öldü. Son olarak 1 Mayıs 2017’de Nangarhar Valiliği Sözcüsü Ataullah Hogyani, IŞİD’in, Taliban’ın Çaparhar’daki kampına saldırdığını ve 21 Taliban üyesiyle 7 IŞİD’linin öldüğünü söyledi. Hogyani, 3 sivilin de çatışma sırasında öldüğünü ve 5 sivilin de yaralandığını söyledi. IŞİD bölgedeki 7 sivilin evini de ateşe verdi.

Ekim 2014’te Özbekistan İslam Hareketi lideri Usman Gozi, IŞİD’e katıldıklarını açıkladı.

IŞİD, 2014 yılında Suriye’deki eğitim kamplarında bulunan ve Gazzeli Mücahitler dediği grubun Şeyh Ebu Nur Makdisi Tugayı adı altında Gazze’de faaliyet göstereceğini açıkladı.

IŞİD, yayınladığı videoda HAMAS örgütüne “yüzleşeceğiz” diyerek HAMAS’ı tehdit etti ve “Gazze’nin sonu da Yermuk Mülteci Kampı gibi olacak” dedi. HAMAS’a karşı savaşan silahlı Selefi bir grubun lideri olan ve 2009 yılında HAMAS tarafından bir çatışmada öldürülen Ebu Nur Makdisi’nin intikamını alacağını duyurdu.

2015 Mart ayında, Nijerya’da bulunan cihatçı örgüt Boko Haram (Batılı Tarzda Eğitim Haramdır) örgütü de IŞİD’e bağlılığını ilan etti ve IŞİD, örgütü Batı Afrika Vilayeti ilan etti. Örgüt eskiden El-Kaide bağlantılıydı ve IŞİD ile El-Kaide bir kez daha karşı karşıya gelmiş oldu.

Tunus’taki cihatçılar da 18 Mart 2015’te başkent Tunus’ta bulunan bir müzeye saldırdı ve iki ay sonra IŞİD’e bağlandılar.

Çeçenistan, Dağıstan, İnguşetya, Kabardin-Balkar ve Karaçay-Çerkez bölgelerinden militanları bünyesinde bulunduran, Rüstem Asildarov’un lideri olduğu Kafkasya Emirliği IŞİD’e katıldıklarını duyurdu.

Endonezya ve Filipinler’de faaliyette bulunan Ebu Sayyaf adlı örgüt IŞİD’e katıldı. Bir Alman vatandaşını esir alan ve 600 bin dolar fidye isteyen örgüt daha sonra esiri infaz etti. IŞİD’e Filipinler’de bulunan Ensar el Hilafet adlı örgüt ve Bangasamoro İslami Özgürlük Savaşçıları ile Ensar el Ma’rakat adlı gruplar da katıldı. Endonezya Mücahitleri de IŞİD’e bağlılığını ilan etti. Yine Endonezya’dan Timor İslam Cemaati de IŞİD’e biat etti. Ancak IŞİD, Endonezya ve Filipinler’de kendine katılan gruplara vilayet vermek için bazı şartları yerine getirmelerini istedi.

Ebu Seyyaf örgütü Endonezya ve Filipinler’de ordu güçlerine karşı savaşıyor.

Sudan’da faaliyet gösteren aşırı gruplar IŞİD’e bağlı Boko Haram ve Ensar el Şeria ile temas halinde.

ABD’li sivil toplum kuruluşu olan Adli İzleme Örgütü’nün Meksikalı yetkililere dayandırdığı bilgiye göre IŞİD, Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartellerinden olan Juarez Karteli ile çalışıyor. Adli İzleme Örgütü, IŞİD’in, ABD sınırına 13 km mesafede bir kamp kurduğunu iddia etti.

IŞİD’le ilişkili olan ve Filipinler’de faaliyet gösteren Muarawi örgütü, Filipinler’de bazı bölgeleri kontrol etmeye başlamıştır. Filipinler Devlet Başkanı Duterte, önce 2016’da Obama’ya küfretmiş, sonra ABD ile askeri iş birliğini sona erdirmişti. 2017’de Rusya’dan silah yardımı talebinde bulunan Duterte’nin Mayıs 2017’deki Rusya ziyareti sırasında bu saldırı gerçekleşti ve Duterte güvenlik güçlerine “Sizin için hapis yatarım. Biriniz üç kadına tecavüz ederse ben üstlenirim” diyerek, IŞİD’le mücadelede gayri nizami harp tekniklerine başvurulacağının sinyalini verdi.

IŞİD’e katılan ve destek veren örgütler bu şekildedir. IŞİD’e karşı çıkan örgütler de var.

Mali’de bulunan Murabitun Hareketi’nin önemli isimlerinden Ebu Velid es-Sahravi, IŞİD’e biat ettiklerini duyurdu ancak hareketin Şûra Konseyi, yöneticilerin haberi olmadan yapılan bu açıklamayı yalanladı. Sahravi azledildi ve yerine başka bir emir getirildi. Daha sonra Murabitun Hareketi, 25 Temmuz 2015’te 6 maddelik bir manifesto yayınladı ve IŞİD’i tövbeye davet etti.

Murabitun Hareketi Şûra Konseyi’nin Yayınladığı Manifesto

Daha önce de söylediğim gibi El Nusra örgüte karşı çıkmış ve çıkan çatışmalarda eriyip gitmişti. ÖSO, Ahrar el Şam, Fetih Ordusu gibi örgütler ayrı ayrı ve toplu şekillerde IŞİD’le çatışıyor. ÖSO, Suriye’nin güney sınırını Nisan 2017 boyunca sessizce IŞİD’ten temizlemeye devam etti. ABD ve Rusya destekli terör örgütü YPG de örgütle çatışma halinde. Terör örgütü PKK da IŞİD’le mücadele kapsamında Irak’taki operasyonlara çağrıldı. Uluslararası alanlarda meşruiyet kazanmak ve destek bulmak isteyen terör örgütleri YPG ve PKK bu fırsatı kaçırmadı.

IŞİD’e dünya genelinde bağlılığını bildiren 30 örgüt bulunmaktadır. 12 örgüt ise IŞİD’i desteklemektedir.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

https://stratejikortak.com/2017/08/isid-dini-ve-yontemleri.html

Somali’deki Türk Askeri Üssünden Görüntüler

Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri üssü Somali’ye kuruldu. Başkent Mogadişu’da bulunan askeri üs, iç çatışmanın ve kaosun yaşandığı ülkede istikrar için önemli bir adım olarak görülüyor. Bu askeri üsteki Türk askerleri Somali Ulusal Ordusu’yla birlikte Afrika ülkelerinden gelecek olan askerleri eğitecek.

400 dönümlük arazi üzerine kurulu olan askeri üste 32 bin m2 kapalı alan bulunuyor. Mart 2015’te yapımına başlanan ve 3 askeri okulunda yer alacağı tesisin bu ay açılışının yapılması bekleniyor.

TSK’dan yapılman açıklamada, Somali Türk Görev Kuvveti (STGK); Somali Silahlı Kuvvetlerinin teşkilat, eğitim, öğretim, askerî altyapı ve lojistik sistemlerinin iyileştirilmesi ile eğitimine destek sağlamak maksadıyla Somali’de görevlendirildiği belirtilerek, “Somali’de görev yapacak ve en son gönderilen Türk birliğinin 22 Ağustos 2017 tarihinden itibaren Mogadişu/Somali’de göreve başlamıştır” denildi.

Somali Devlet Başkanı Muhammed Farmajo, “Türkiye’nin dünyadaki en büyük askeri üssü neredeyse tamamlandı. Çok yakında Somali Ordusu güçlü bir şekilde geri dönecek” demişti.

İşte Somali’de bulunan Türk askeri üssünden görüntüler…

Devlet Anıtkabir’de: Törenden Dikkat Çeken 12 Fotoğraf

30 Ağustos 1922’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk ordusu, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde zafer elde ederek bu toprakların işgalci kuvvetlerden kurtarılmasını sağladı. İlk kez 1924’te muharebenin yapıldığı Dumlupınar’da küçük bir köyde düzenlenen küçük bir tören ile kutlanan zafer, 1926 yılından itibaren ‘Zafer Bayramı’ olarak kutlanıyor.

Bu yıl da 30 Ağustos’un 95’inci yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki devlet erkanı Anıtkabir’i ziyaret etti.

30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun…

30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü dolayısıyla düzenlenen törenlerde çarpıcı fotoğraflar ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin aynı kareye girdiği fotoğraflar sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı.

Devlet erkanının Anıtkabir ziyaretinde en dikkat çeken 12 fotoğraf şöyle:

Fotoğraflar: Anadolu Ajansı

https://stratejikortak.com/2017/05/yerli-askeri-urunlerin-ozellikleri.html

Küresel Aktör NATO’nun Suriye Çıkmazı

Yapmış olduğumuz çalışmada, güvenlik ve jeopolitik riskler noktasında üyesi olduğumuz NATO’nun Suriye ve Ortadoğu odaklı yaklaşımlarda nerede durduğu, Türkiye’nin sınır güvenliği tehdidine karşı oluşan risklerin çözümünde NATO’ya hangi rolün biçildiği ve NATO’nun askeri alanda önemini yitirdiği söylemlerine karşı ürettiği ya da üreteceği politikaların sonraki yıllarda ortaya çıkaracağı politikalara yönelik yaklaşımlarına yer verecek ve çıkarımlarda bulunacağız.

Küresel bağlamda dünyanın çok kutuplu hale gelmesi ile bölgede oluşan jeopolitik risklerin artması sonucu askeri stratejilerin yeniden yapılandırılması özellikle savaşa komşu olan Türkiye’nin, Milli Güvenlik olgusu ve bekası için bölgede yer alan devlet dışı aktörlerin ortaya çıkardığı kaotik ortamı “spesifik” olarak bertaraf etmek istemesi, güvenlik esası gereği ilk ana unsur haline gelmiştir. Bu noktada konvansiyonel saldırılara ve bölgede sürekli el değiştiren örgüt yapılanmalarına karşı askeri ve strateji kabiliyetin en üst seviyeye getirilmesi ve güvenlik risklerinin en aza indirilmesi kaotik ortamın sürekliliği göz önüne alınarak krize çözüm odaklı yaklaşımlarda bulunulmak gerekmektedir.

Türkiye’nin NATO ‘ya üye oluşu ve ilk NATO toplantılarından bir kare

Soğuk savaş yıllarından geriye dünya üzerinde  geniş bir coğrafyada aktif bir çevreleme politikası sürdüren, terörle mücadele ve barış misyonu adı altında kendisine  “Küresel Jandarma” görevi biçmiş bir organizasyon olan NATO’nun, 21. yüzyılın içine gelindiğinde yeni güvenlik misyonuna uygun dönüşümünü  tamamlama çabası içerisine girmiş olduğunu görmekteyiz.

Bu bağlamda devletlerin geleneksel güvenlik algısının, Amorf Örgüt ve Vekalet Savaşları ile ulus ötesinde bir alana kayması, ulusal güvenlik anlayışının artık tamamen uluslararası güvenlik esasında ele alınmasına neden olmuştur. Aslına bakacak olursak Dünya savaşları ile ardından gelen soğuk savaş döneminden kalma olan azınlık sorunları ve yoğun göç dalgası günümüzde ki terör ve insancıl suçlardan doğan sorunların ortaya çıkmasına etken olan en büyük sebeplerdir. Geçmişte düzeltilemeyen devlet merkezli sorunların günümüze uluslar arası bir savaş olarak gelmesi, hegemon güç süren devletlerin artık daha stratejik bir güvenlik tekniğine ihtiyaç duymasına, ayrıca, dünya ülkelerini yeniden keşfetmek ve devlet merkeziyetçiliğini aşmak durumunda olması gerekliliğini ortaya çıkmıştır.

Sovyet tehdidine ve oluşabilecek diğer tehditlere karşı kurulan fakat Varşova Paktı’nın ortadan kalkması ile anlamını yitiren NATO, modifiye edilerek yeni bir görev tanımlamasına yani “Küresel Jandarma”  konseptine kavuşturulmuştur. Artık NATO, ABD ve AB’nin dünyadaki eli olarak aktif bir görev üstlenmesine gidecek, gerek stratejik gerekse kolluk gücü olarak dünyanın güven sistematiğini tehdit eden her yere uzanan demir yumruk olacaktı. Bu fikir üzerine NATO, daha modernize edilmiş kuvvet yapısı ile değişim gösteren güvenlik tanımlamasına uygun şekilde ulus ötesinde nokta atışı yapmak üzere görevlendirilmiş ve kurulan ortaklıklarla daha da güçlendirilmiş olacaktır.

Suriyeli sığınmacılar çadır kentlerde

NATO’nun Suriye Politikası ve Caydırıcılık Stratejisi

Ülkemizde NATO’nun varlığı ve gerekliliği, içinde bulunduğumuz ve savaşa komşu olduğumuz bu yıllar içerisinde daha da sorgulanır hale gelmiş, bölgede ki kaotik ortamın  istikrarsız rejimlerle ve vekalet savaşlarıyla daha da artması sonucu ülkemize yönelik gerçekleşen terör saldırılarının artması ile de NATO’nun güvenlik yaklaşımları eleştirilebilirliğini sürdürmüştür. Hatta bu tartışma konusunu daha da alevlendiren olayın örgüsü ABD ve Alman Patriotlarının Türkiye’den çekilmesi ile başlamıştı.

NATO’nun yapmış olduğu güvenlik değerlendirmesi sonucunda Suriye’den Türkiye’ye oluşabilecek herhangi bir hava saldırısının mümkün olmaması kararı ile başlayan ve o zamanlar içerisinde Türkiye’nin güney sınırında yer alan DAEŞ’in füze sistemlerinin olmaması ile bir tehdit unsurunun ortaya çıkmayacağını düşünen NATO patriot füze sistemlerini çekerek buralara İspanyol patriot füzelerini konuşlandırmış Akdeniz de yer alan Amerikan uçaklarının prensip olarak belirlemiş olduğu “caydırıcılık” politikasına uygun koşullarda hareket etmeye devam etmişti.

Fakat daha sonra yaşanan gelişmelerde Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi ve sınırımızda gerçekleştirdiği uçuşlar Türkiye’nin güney sınırında tehlike arz etmeye başlamış ve geri çekilen Alman ve ABD patriotlarının siyasi bir mekanizma olarak kullanıldığı düşünülerek ülkemizde çok fazla gündem oluşturmuştur. Sonuç olarak NATO’nun bu tutumu, Türkiye’nin güneyini tamamen kendi imkanlarıyla korumasına sevk etmiş, ülke kamuoyu olarak üye olmamızı sorgulamamıza neden olmuştu.

NATO’nun bu tutum ve davranışına neden olan olay aslında ilk kurulduğu yıllarda ortaya koyduğu politikası olarak akademik literatürde yerini almaktadır. Şöyle ki; Soğuk savaş yıllarından (1949), 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan süreçte “caydırıcılık” stratejisini uygulayan NATO, 11 Eylül sonrasında terörizme karşı kendi kabuğundan çıkarak Avrupa dışında kalan bölgelere askeri kuvvetler yerleştirmiş “savunma” – “caydırıcılık” stratejisini kullanmaya başlamıştır.

Kore savaşı ile “topyekun mücadele” stratejisi uygulayan NATO günümüze geldiğimizde yeniden “caydırıcılık stratejisine” dönüş yapmıştır. Yani hali hazırda yaşadığımız güvenlik sorunlarında topyekun yanımızda olmayan NATO’nun bu tutum ve davranışı sergilemesi kendi açılarından bakıldığında politika dışına çıkmak istememelerindendir. Fakat bizce geçmişte yapmış olduğu topyekun savaş stratejisinde aldığı ağır darbeler şu an Ortadoğu bataklığına girmek istememesinin en büyük nedenidir. Buna en yakın ve en eskimeyen örnek olarak Afganistan örneğini göstermek, neden Ortadoğu’dan uzak durmaya çalıştığını daha net anlatabilir.

NATO kararı olmadan Afganistan’da bölgeye giren Amerika ve İngiltere bölgede çıkmaza düştükleri için NATO’nun gücüne ihtiyaç duymuşlardı. Bunun sonucunda harcanan büyük paralar ve kaybedilen hayatlar ile askeri başarısızlıkların ön plana çıkması, buna rağmen de ısrarla sürdürülen savaşın maliyeti ülkelerini sarp yollara sürükledi ve kendi askerini kaybetmeyi daha fazla göze alamayan Amerika NATO’yu da beraberinde çıkmaza sürüklemiş oldu.

Caydırıcılık stratejisini örneklerle daha da detaylandıracak olursak; müttefiklerine güvenlik teminatı vermekle yükümlü NATO yaygınlaştırılmış caydırıcılık prensibinin doğrultusunda hareket etmek suretiyle Patriot füzesavar bataryalarını geçici bir süreyle ek bir caydırıcı tedbir olarak, Ankara’nın Suriye kaynaklı yeni güvenlik sorununu bertaraf etmek üzere Türkiye’nin hizmetine sundu. Bu görüşmeler ve alınan sonuç önemliydi. Çünkü 2011 senesinden itibaren çeşitli vesilelerle NATO Suriye’deki krizin bir parçası olmak “istemediğini” ittifak’ın en üst yetkilisi Genel Sekreter Stoltenberg’in ağzından duyurmuştu.

Ancak 2013 senesine gelindiğinde Suriye’deki konjonktür hiçte iç açıcı bir hale gelmemişti. Suriye’de silahlı olarak mücadele eden tarafların sayısı gün geçtikçe artmış ve çeşitli devlet dışı grupların savaşta kendine yer açmak için kullandıkları şiddet araçlarıyla iç savaşın mahiyeti dönüşmüştü. Bu bağlamda Suriye’den Türkiye’ye yönelen tehdidin mahiyetinde de değişiklik olmuş ve değişen bu yeni tehditler karşısında hem Türkiye’nin hem de NATO’nun yaygınlaştırılmış caydırıcılık kapsamında yeni bir tehdit değerlendirmesi yapması zorunlu hale gelmiştir.[1] Yaşanan tüm olaylara rağmen NATO, savunma politikasından vazgeçmemiş ve Suriye konusunda hassas tutumlarına Türkiye’yi yalnız bırakmak pahasına devam etmiştir.

F-15e savaş uçağı

NATO Suriye’de Spesifik olarak İç Savaşa ve Mülteci Krizine Odaklanmayı Tercih Ediyor

Suriye bölgesindeki kaos ortamında “NATO” topyekun sahada bulunmak yerine üyelerinin ittifak halinde yer alması güvenlik açısından son derece önemlidir. 28 farklı ulus, düşünce ve demokrasi yönetimine sahip olan bu kuruluşun içerisinden çıkan çatlak sesler NATO’nun varlığını ve söz konusu durumunun ne olması gerektiğini bize sorgulatmaktadır. Buna göre;

İLK TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmamalıdır. Çünkü;

Yaptığımız saha analizleri doğrultusunda NATO üyesi ülkeler açısından Suriye’de olmama konusunda ki tarafı savunan bazı görüşlere göre NATO’nun olaya müdahil olması ile işlerin daha da karmaşık hale geleceği ayrıca bazı ülkelerin bu yeni nesil savaş konseptine adapte olabilirliği açısından zorlanacağı düşünülürken, yine bu tez doğrultusunda düşünen kesimler burada daha da artma tehdidi ile karşımıza çıkan kaos ortamından kaynaklı göç dalgasının artmasını engellemek adına  NATO’nun bölgede savunma halinde kalmasını savunmaktadır.

İKİNCİ TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmalıdır. Çünkü;

Bir kesim yukarıda ki tezimizi doğrulayıcı nitelikte açıklamalarda bulunurken bazı kesim ülkeler ise NATO’nun bu savaşta yer almasıyla Suriye’de ki olayların daha kısa sürede daha net sonuçlar alınacağı yönde söylemlerde bulunmaktadır. Suriye’deki çatışma alanının çokça karmaşık ve tehlikeli olması ve bir bakıma DEAŞ ile savaşmanın doğru yolunu bulmanın zor olması bunun yanında pek çok farklı grubun sahada var olmasına karşın sahanın dışarısında kalmak alternatif olarak görülmemektedir, çünkü NATO müttefikleri olarak, DEAŞ ile savaşmak gerekmektedir.

Bu tez NATO üyesi olan Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. NATO birlik halinde bölgeye girdiği takdirde sınıra komşu ve üye olan ülke konumundaki Türkiye’ye bu konuda en çok görev düşen ülke olacak ve Türkiye, sadece Suriye’nin kuzey sınırında değil daha derinliklerinde kendini bulacaktır. Suriye’nin içinde ki bu var oluş ise Türkiye’nin Milli sınır güvenliği ve askeri birlik güvenliği açısında çokta akıllıca olmamaktadır. Fakat tabi ki hukuki metin maddeleri ve sözleşme gereği nitelikli olarak söz hakkımızı ne yönde kullanacağımızı zamana ve şartlara bağlı olarak irdelemek daha net fikirlere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

[1] Yalçın, B. Ve Duran, B. (2016). Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Suriye Stratejileri, s.65 İstanbul.

ABD’nin Nefreti: Firavun Sıçanı Operasyonu

ABD için utanç verici bir yenilgiyle sonuçlanan Domuzlar Körfezi Çıkartması’ndan sonra Castro’yu daha ciddiye almak zorunda kalan ABD Başkanı John F. Kennedy, 30 Kasım 1961’de Küba’ya karşı gizli operasyonlar yürütülmesi emrini verdi. Gizli operasyonların planlanmasını CIA yapacak, askeri eylemleri ABD Genelkurmayından Hava Kuvvetlerindeki Org. Edward Lansdale yürütecekti.

Başkan Kennedy, gizli operasyonlar sonucu Küba’da bir karşı devrim başlatılmasını ve en geç Ekim 1962’de Castro’nun devrilmiş olmasını istiyordu. Küba’ya karşı düzenlenecek gizli operasyonların amacı ABD Genelkurmayına Küba’yı işgal gerekçesini yaratmaktı.

Bu projenin yürütülmesinde birinci derecede yetkili, Başkan John F. Kennedy’nın kardeşi, Adalet Bakanı Robert Kennedy olacaktı.

20 Şubat 1962’de, ABD Genelkurmayından Org. Edward Lansdale, Firavun Sıçanı Operasyonu olarak anılacak gizli operasyonların altı aşamalı olacağını açıkladı: Siyasi, psikolojik, askeri, sabotaj, istihbarat operasyonları ve Küba siyasi liderine suikast girişimleri.

kennedy castro ile ilgili görsel sonucu
Fidel Castro ve John F. Kennedy

Adım adım şu eylemler yapılacaktı:

• Altışar kişilik üç sabotaj ekibi hazırlanacak, bu ekiplerle Küba’nın sanayi tesislerine sabotajlar düzenlenecekti.

• Castro’nun en beğenerek tüttürdüğü türden puroların içine öldürücü zehir şırınga edildi. Bir yolu bulunup bu purolar Castro’ya hediye edilecekti.

• Castro’nun içeceği suya katılmak üzere, hemen eriyen hap şeklinde zehirler hazırlandı.

• İyi bir dalgıç olan Castro’ya, daldığı zaman patlayacak bir düzenek okyanusun tabanına yerleştirildi.

• Öldürücü mikrop bulaştırılmış bir dalgıç takımının Castro’ya hediye edilmesi planlandı.

• İçine gizlice yerleştirilmiş bir iğneden öldürücü zehir akıtan bir dolmakalem Castro’ya hediye edilecek, bununla yazması sağlanacaktı.

• Çok güçlü teleskopik dürbünlü tüfeklerle Castro’nun uzun mesafeden vurularak öldürülmesi planlandı.

• Küba’da Castro karşıtlarına bol miktarda dolar dağıtılacaktı.

• Miami’de çok sayıda elemana ve ekipmana sahip bir casusluk üssü kurulması için CIA yaklaşık 100 milyon dolar harcadı.

• ABD Adalet Bakanı Robert Kennedy ve ABD Genelkurmayı, Castro’ya suikast düzenlenmesi için mafya ile işbirliği yaptı.

Devrimden önce Amerikan Mafyası, Küba’da kumar sektörünü elinde tutmaktaydı. Castro, devrimden sonra tüm kumarhaneleri kapatınca, mafyanın da sonu gelmişti. Mafyanın yeniden bir yolunu bulup Küba’ya girmekte çok iştahlı olduğunu bilen CIA, Mafya tetikçisi J. Roselli’yi Castro’yu vurmak üzere kiraladı. ABD Başkanı John F. Kennedy ile aynı metresi paylaşan Mafya Babası Sam Giancana da plana dahil edildi.

Tam operasyonlara başlanacağı an, ABD ile Sovyetler Birliği arasında ”Küba Bunalımı” patladı. Küba’da kurulu Sovyet roketleri nedeniyle dünya bir nükleer savaşın eşiğine gelmişti. İşte bu nedenle, 30 Ekim 1962’de Firavun Sıçanı Operasyonu iptal edildi.

küba buhranı ile ilgili görsel sonucu
Operasyonun İptaline Sebebiyet Veren Küba Füze Krizi

Operasyonun iptal edilmiş olmasına rağmen, 8 Kasım 1963’de altı kişiden oluşan bir Amerikan sabotaj timi Küba’da sanayi tesislerine bomba koydu, 400 işçinin ölümüne neden oldu.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Asya’nın Kanayan Yarası: Arakan

Eski adı ile Burma yeni adı ile Myanmar’ın Rakhine eyaletinde yaşayan Arakan (Rohingya) Müslümanlarının dramı son 5 yıldır dünyanın gözü önünde artarak devam ediyor.  Yaşanan zulüm, ülkemizin gündemine düşse de genellikle Ortadoğu’da yaşanan mezalimin yakınlığı ve yoğunluğu nedeni ile hak ettiği ilgiyi göremeyip Arakan Müslümanlarının yaşadıklarına bir nebze de olsa çözüm olacak uluslararası kamuoyu oluşturmaya yetecek düzeye ulaşamamaktadır.

Çalışmamızda Mynmar’ı, Arakan’ı, Arakanlı Müslümanların sorunlarını ve Türkiye’nin tutumunu, yaşanan olayları genel olarak anlamayı sağlayacak şekilde özetleyerek yaşanan insanlık dramı ile ilgili bir farkındalık oluşturmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmada tarihsel bir yaklaşım benimsenmiş olup analitik bir çalışma değildir.

Mynamar, sahip olduğu 261.218 km² yüzölçümü ile Güney Asya’da Endonezya’dan sonra en büyük ikinci devlettir. Ülke nüfusu 48.7 milyondur. Ülkenin resmi dili Birmanca olup resmi dil Budizm’dir. Hindistan ile Çin arasında yer alan ülkede her iki kültüründe izleri de görülmektedir. Resmi olarak 135 etnik grup yer almakta olup bu etnik grupların en büyükleri Şan (%8.5), Karen (6.2), Kaçin (%1.4), Rakhine (%4.5), Mon (%2.4), Çin (%2.2) ve Kayah (0.4)’tır. Ülkenin ‘Burma’ olan ismi 1989’da yaşanan darbeden sonar ‘Myanmar’ olarak değiştirilmiştir.

Mynamar Haritası

Ülkenin geçmişinde Moğollar, Portekizliler, Japonlar ve İngilizler önemli bir yer tutar. Ülke tarihinde ilk Burma birliği 11. yüzyılda yaşanmıştır. Ülke, 13. yüzyılda Moğol istilasına uğramıştır. 16. yüzyılda Portekizlilerin desteği ile yeniden siyasi birlik sağlanmıştır.  19. yüzyılın başlarında İngiliz istilası başlamıştır. İngilizler Burmayı önce İngiliz Hindistan’ına bağlamış ve ülke Hint Burması ya da Birminya (İngiliz burması) olarak da anılmıştır. Daha sonra İngiltere Burma’yı Hindistan’dan ayırarak kolonileştirmiştir.

İngiltere Arakan’ın da içinde bulunduğu üç eyaleti ilhak etmiştir. 1942 yılında ülke Japon işgaline maruz kalmıştır. Önceleri İngilizlere karşı Japonlarla savaşan Burmalılar sonra İngilizlerin desteği ile Japonları ülkeden çıkarmıştır. 1948 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanan ülkede 2016 yılına kadar askeri bir yönetim hüküm sürmüştür. Ülke 1962’den 2011 yılına kadar askeri cunta idaresinde ağır bir sosyalizm ve Budizm baskısı ile yönetilmiştir.

2010 yılı sonundaki seçimden sonra askeri cunta sonuçların askeri yönetimden sivil yönetime geçiş anlamına geldiğini söylemiş ve 2011 yılında sivil ağırlıklı bir hükümet kurulmuştur. Tüm bu gelişmelere rağmen askerler ülkede ağırlığını devam ettirmiştir. 2016 yılı Mart ayında ülkede seçimle gelen ilk devlet başkanı Htin Kyaw göreve başlamıştır. ABD ve AB tarafından ambargo uygulanan ülkeyi Çin, Rusya ve Hindistan desteklemektedir.

Mynamar’da etnik grupların dağılımı

Arakan Müslümanlarının yaşadığı ve Bangladeş sınırından başlayıp ülkenin neredeyse Bengal Körfezine olan bütün deniz kıyısı boyunca uzanan Rakhine eyaleti 36,778.21 km² yüz ölçümüne sahip olup başkenti Sittwe’dir. 2013 yılı UNİCEF raporlarına göre eyaletin nüfusu 3.222.461 kişidir. Eyalet Myanmar’ın en az gelişmiş eyaletlerinden olup deniz kıyısında bulunması sebebi ile de doğal afetlere açıktır.

Rakhine eyaletinin yüzde 44’ü açlık sınırının altında yaşamaktadır. ‘Arakan’ kelimesi ‘Rokhaing’ kelimesinin İngilizce söylenişinden türemiştir. Rohingya kelimesinin ise Arapça ‘raham’ kelimesinden türediği varsayılmaktadır.  Arakan bölgesinin İslam ile tanışması 8. Yüzyıl’da Arap tüccarlar ve dervişler yolu ile olmuştur. Arakan’da hüküm süren Kral Narameikla 1404 yılında tahttan indirildiğinde Müslüman Bengal’e (Bengal, bugünkü Bangladeş ve Doğu Bengal’in olduğu yer) sığınmış ve burada Müslüman olmuştur. 1430’da tekrar tahtına oturması ile Arakan İslam Sultanlığı doğmuştur.

Sultanlık, Burma’nın 1784 yılındaki istilasına kadar varlığını sürdürmüştür. Arakan Müslümanlarının yaşadığı ilk kıyım bu işgal sırasında yaşanmıştır. Bu tarihten sonra Arakan Müslümanlarının dramı şiddeti bazı dönemlerde azalarak bazı dönemlerde katliama varan bir şekilde gerçekleşerek günümüze kadar devam etmiştir. 1926 yılında Arakan bölgesi İngilizler tarafından işgal edilmiştir. İngilizlerin ülkeyi terk etmesinin arından Budistler, Hintli ve Bengal’li Müslümanlara karşı bir müdahaleye başlamıştır.

Bu Müslümanların evleri ve işyerleri yağmalanmış ve ülkeden kaçmaları sağlanmıştır ancak Budistler bununla yetinmeyerek Arakan Müslümanlarına karşı bir katliam emri vermiştir. 1942 yılında Arakan Müslümanları sistematik bir katliamla karşı karşıya kalmışlar ve bu katliamla birlikte bölgenin demografik yapısında değişme meydana gelmiştir. Katliamdan sonra Müslümanlar ülkenin kuzeyinde yoğunlaşırken Budistler güneyinde yoğunlaşmışlardır.

Arakan Müslümanlarının yaşadığı bir diğer katliam 1978 yılında yaşanmıştır. Burma hükümetinin Müslümanları bölgeden atmak için gerçekleştirdikleri “Nagamin” ya da “Kral Dragon Operasyonu” sonucunda yüzlerce Müslüman öldürülmüş ve 300.000 fazla Müslüman Bangladeş’e kaçmak zorunda kalmıştır. Arakanlı Müslümanlara en büyük darbe ise 1982’de çıkarılan Vatandaşlık Kanunu ile vurulmuştur. Bu kanuna göre ülkede üç tür vatandaşlık vardır: Ulusallar, hakları sınırlı olanlar ve vatandaşlığı kabul edilenler. ‘Ulusallar’, 1823 İngiliz İşgali sırasında ülkede bulunanlar; ‘hakları sınırlı olanlar’, 1948 Vatandaşlık kanunu ile vatandaşlığa alınanalar ve ‘vatandaşlığa kabul edilenler’ ise daha önce vatandaş olmayıp yeni kanunla vatandaş olacakları kapsamaktadır.

Burma hükümeti Arakan Müslümanlarının tarihi varlıklarını yok sayıp onları ‘vatansız’ kabul edilip vatandaşlık haklarından mahrum bırakmıştır. 1991 Kasım ve 1992 Haziran ayları arasında ise toplumsal ayaklanmaları sert bir şekilde bastıran Hükümet, Kuzey Rakhine eyaletinde Burma Ordusunun bir kanadı olan SLORC (Düzenin Restorasyonu) tarafından gerçekleştirilen operasyonlar ile binlerce Arakan Müslümanın için yeni bir kıyıma ve kitlesel göçe yol açmıştır. 2001’de Taliban’ın Afganistan’daki Budist heykelleri patlamasının ardından Hükümet, Müslümanların El-Kaide ile bağlantı olduklarını iddia ederek baskısını arttırmıştır.

Bu baskılar arasında bölgenin tarihi isimlerinin değiştirilmesi de yer almaktadır. Tarihsel olarak ‘Rohingya’ olan eyaletin ismi ‘Rakhine’ olarak, ‘Akyab’ olan eyalet başkentinin ismi ise ‘Sittwe’ olarak değiştirilmiştir.

Günümüzde yaşanan katliamın fitili ise 2012 yılında ateşlenmiştir. Rakhine eyaletindeki Müslüman bir köyün yakınında bulanan bir kadın cesedinin faili olarak yakalan üç Arakan Müslümanından biri dövülerek öldürülmüş diğer ikisi de idam edilmiştir. Bu olaylardan sonra Budistler çok büyük bir Müslüman karşıtı propaganda başlatmışlardır. 3 Haziran 2012’de Arakanlı hacıları taşıyan bir otobüs Budistler tarafından durdurularak 8’i hacı 10 kişi Budistler tarafından dövülerek öldürülmüştür.

Bu durumu protesto etmek için Maungdav şehri Merkez Camii’nde toplanan Müslümanlar polis ve Budist rahipler tarafından saldırıya uğradı. Hükümet bu gösteriyi kendisine bir kalkışma sayarak Arakanlıların cezalandırılmasını emretti ve bundan sonra bir Müslüman avı başlamıştır. Bu insan avı sonucunda binlerce Arakanlı ölürken, üç yüzden fazla köy yakılmış ve yüzbinlerce Arakanlı ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır.

2012 yılı Mayıs ve Haziran aylarında Rakhine eyaletinin başkenti Sittwe ve civarında başlayan ve bölgede yaşayan Budist rahipler eliyle gerçekleştirilen şiddet ve zulüm bu tarihten sonra düşük profilli bir yoğunluk gösterirken Myanmar’ın 2016 yılının Ekim ayında eyaletin Bangladeş sınırı boyunca, karakollara gerçekleştirilen saldırıları bahane ederek gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ile iyice tırmanmıştır. Bölge, 2017 yılı Ağustos ayında, yine karakollara gerçekleştirilen saldırılar bahane edilerek onlarca kişinin öldüğü ve göç eden kişilerin üzerine ateş açıldığı haberi ile yeniden dünya gündemine oturmuştur.

Sadece 2016’da başlayan olaylar sonucunda ülkeden kaçan Arakan Müslümanlarının sayısının 170 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Myanmar’da 2012 yılında başlayan baskı ve zulüm nedeni ile ülkeden zorunlu olarak ayrılmak zorunda olan kişi sayısı Dünya Bankası verilerine göre 664.000’dir. Zorunlu göçe (forced displacement) maruz kalan bu insanların bir kısmı ülke içinde zorunlu yer değiştiren kişilerden oluşmaktadır. Ülke dışına göç etmek zorunda kalan insanların 231.948’i Bangladeş’te, 106.349’u Tayland’da ve 88.637’si Malezya’da yaşamaktadır. Ayrıca Sri Lanka, Hindistan, Endonezya ve Avustralya gibi bölgesel komşu ülkelere de göç yaşanmaktadır. Şu an Bangladeş’te 600 bin, Pakistan’da 350 bin ve Suudi Arabistan’da 250 bin, BAE’de 20 bin Arakan Müslümanın yaşadığı tahmin edilmektedir.

Myanmar hükümeti 1962 askeri darbesinden önce Arakan Müslümanlarını azınlıktan sayıp mecliste temsil hakkı da vermekteydi ancak darbeden sonra Arakan Müslümanları İşgalci İngilizler tarafından getirilen göçmenler olarak tanımlandılar. Ayrıca Arap atalardan geldikleri için yabancı oldukları ve Myanmar’a ait olmadıkları iddia edilerek ülkeden kovulması gereken bir topluluk olarak kabul edildiler. Bengal ve Burma etnik kökenleri arasındaki çatışma yüzünden Arakan’lılar tarihsel olarak Bangladeşli olarak görülür ve bu ülkeye ait oldukları söylenir. Ayrıca İngiliz İşgali sırasında, özerklik elde etmek için bu devletle işbirliği yapmaları, 2. Dünya savaşı sırasında da bu iddiaları sürdürmeleri sorunun bir başka boyutudur. Yeni Vatandaşlık kanunu ile vatansız durumuna düşen Arakanlı Müslümanların maruz kaldıkları sorunlar şunlardır:

  • Köylerin ve Müslümanların ibadet mekânlarının yakılması (yanlışlıkla yansa bile ev devletin sayıldığı için Müslüman cezalandırılır)
  • Sivil halkın işkence görmesi ve öldürülmesi (Bir şey ile suçlandığında savunma hakkı verilmez doğrudan hapse atılır)
  • Siyasi tutuklamalar,
  • Kadınların her konuda zarar görmesi,
  • Seyahat yasağı uygulanması (pasaporta sahip olamazlar ve bir köyden başka bir köye gitmek için bile izin almak zorundadırlar.)
  • Sağlık hizmetlerinden yoksunluk (devlet hasatanesine gidemezler)
  • Devlet dairelerinde çalışma yasağı,
  • Eğitim hakkının engellenmesi (liseye kadar okuyabilirler)
  • Özel mülkiyet hakkının engellenmesi (müslüman beton ev yapamaz. Bir işyeri açmak istediğinde bir budist ortağı olmak zorundadır).
  • Şahsi arazilere el konulması,
  • Evlenmeleri halinde mali kısıtlama uygulanması, evliliklerin engellenmesi (evlilik için vergi ödenir, her doğan ve ölen kişi için de vergi ödenir)
  • Askeri kamplarda ve yol yapımlarında zorunlu işçi olarak çalıştırılmalar,
  • Nüfus sayımına dâhil edilmeme (vatandaş sayılmazlar. Yabancılara aittir yazan ve resmi bir değeri bulunmayan bir kimlik verilir.)
  • Ağır vergi, haraçlar ve taşınır taşınmaz mallara el konulması,
  • İnanç özgürlüğünün ihlali (son yirmi yılda yeni ibadethane yapımına izin verilmemiştir.)

Türkiye ise Arakan’da yaşanan zulme sessiz kalmadı ve olayın patlak verdiği ilk günlerden itibaren uluslararası bir kamuoyu oluşturdu. 2012 yılı başında Myanmar’da bir elçilik açan Türkiye yaşana olaylarla ilgili Myanmar’lı yetkililerle iletişim halinde oldu. BM haricinde bölgeye yardım amacıyla girebilen tek ülke olan Türkiye, 2012 Ağustos’unda bölgeye o zamanki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan’ın da bulunduğu bir heyetle bölgeye bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aynı yılın Kasım ayında bölgeye İTT yetkilileri ile ikinci bir ziyaret daha gerçekleştirmiştir. Eski Dışişleri Bakanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ikinci ziyaretinden önce İTT konferansında yedi maddelik bir öneri paketi sunmuştur:

  • Öncelikle İİT’nin Myanmar hükümeti nezdinde tüm girişimlerini sürdürmesi, hükümeti, Müslümanlar ile Budistler arasındaki uçurumun daha da artmaması için yeniden harekete geçmeye çağırması
  • İİT’e üye ülkelerin devlet başkanlarının ortak bir mektup ile Myanmar hükümetine çağrıda bulunması
  • Myanmar hükümetine gönderilecek mektupta, olayların durdurulması için çeşitli önerilerde bulunulması, Müslümanların haklarının garanti altına alınmasının şart olduğunun bildirilmesi
  • Myanmar hükümetine karşı beklentilerin çok açık bir şekilde dile getirilmesi, evlerini terk etmeye zorlanan Müslümanların yeniden evlerine dönebilmelerinin önünün açılması
  • İİT Rohingya Temas Grubu’nun, Müslümanların gerçek durumunu görebilmek için Myanmar’a ziyarette bulunması gerektiğini vurgulayarak, Müslüman liderlerin, sivil toplum örgütlerinin görüşlerini kendi meslektaşları ile paylaşmaları
  • Nobel Barış Ödülü sahibi Myanmar’lı Aung San Suu Kyii ile temasa geçilmesini ve özellikle ülkedeki Müslüman ve Budist entellektüeller arasında inançlar arası diyaloğun oluşturulması
  • Müslüman ve Budist toplumlar arasında diyalogların başlatılması

2016 yılında ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ülkeye bir ziyaret gerçekleştirerek demokratik bir seçimle gelen ilk devlet başkanı Kyaw’ı ziyaret etmiştir. Türkiye bölgeye devamlı olarak yardım göndermekte ve konuyu uluslararası toplumun gündeminde tutmaya çalışmaktadır. Myanmar ile Arakan Müslümanları haricinde asıl bağımız 1. Dünya savaşında İngilizlere esir düşen ve zorla çalıştırılmak üzere Myanmar’a götürülen 220 askerimizin yattığı Thayet Şehitliği’dir. Meikhtila Şehitliğinin düzenlenmesi için ise izin beklenmektedir.

________________________________

Yararlanılan Kaynaklar

Arakan Rohingya National Organsation web-site. http://www.rohingya.org/portal/ (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

BBC. 2 Mayıs 2017. Myanmar profile – Timeline. http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-12992883 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

BBC. 2 Mayıs 2017. Myanmar country profile. http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-12990563 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

David Steinberg. 2013. Burma/Myanmar: What Everyone Needs to Know?. 2. Baskı. Oxford University Press.

Said Demir. Arakan Raporu. IHH Hollanda. https://ihhnl.org/eski-resimler/original/ARAKAN%20RAPORU_130305_1608.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

Mehmet Özay. 2013. Arakan Müslümanları: Kaybolmaya Yüz Tutan Bir Halkın Hikayesi. Okur Kitaplığı.

Mehmet Özay. 16 Kasım 2016. Arakan: Zulmün bitmediği coğrafya. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/arakan-zulmun-bitmedigi-cografya/686809 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

UNICEF. Rakhine State: A Snapshot of Child Wellbeing. https://www.unicef.org/myanmar/Rakhine_State_Profile_Final.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

World Bank. 2017. Forcibly Displaced: Toward a Development Approach Supporting Refugees, the Internally Displaced, and Their Hosts. World Bank Group.

Vivian Tan. 3 Mayıs, 2017. Over 168,000 Rohingya likely fled Myanmar since 2012 – UNHCR report. UNHCR http://www.unhcr.org/news/latest/2017/5/590990ff4/168000-rohingya-likely-fled-myanmar-since-2012-unhcr-report.html?query=rohingya (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

Türkiye Diyanet Vakfı. Şubat 2015. Arakan Raporu. https://diyanetvakfi.org.tr/Media/files/raporlar/TDV_Arakan_Raporu.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

İslam ve Budizm Arasında Yükselen Mücadele

Budizm, bir zamanlar dünya da en fazla mensubu olan dindi. Bu aslında çok şaşırtıcı bir durum değil çünkü; Çin’in nüfusu zaten 1800’lü yıllara kadar dünyanın üçte birinden fazlası ediyordu, bakmayın şimdi beşte bir olduğuna o dönemden bu yana Çin çok şey yaşadı. Afyon savaşları(1839-1860), Çin devrimi(1911), iç savaş(1927-1950), Japon işgali(1937-1945), komünist dönem(1949-1976), tek çocuk politikası, şehirleşme gibi etkenler çin nüfusunun dünya da ki oranını oldukça etkiledi. Zaten iki yıl önce Çinli yetkililer tek çocuk politikası sayesinde 400 milyon doğumun önlendiğini belirttiler. Eğer Çin bugün 400 milyon daha fazla olsaydı dünyanın beşte biri değil dörtte biri olurdu. Bu yüzden doğaya olan saygılarından dolayı Çinlilere teşekkür etmemiz gerekir.

Sadece Çin bile yeterli olsa da onlar dışında Moğolistan’dan Tibetlere, Tayland’tan Kore’ye, Vietnam’dan Filipinler’e, Malaylar’dan Burma’ya, hatta Hindistan da bile Budizm çok güçlüydü. Bu diyarlar günümüzde de olduğu gibi o zamanlarda da dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu daha da fazlasıyla taşıyordu.

Budist rahipler için bir zamanlar zirvede iken şimdi 4. sıraya gerilemek kolay bir psikoloji olmasa gerek. Myanmar da yaşayan bir Budist rahip Müslümanlar için şöyle diyor, “onlarla yaptığınız her alışveriş onların güçlenmesine ve kadınlarımızla evlenip onları zorla Müslüman yapıp çoğalmalarına sebep oluyor. Topraklarımızı ele geçirmeye ve bizi yok etmeye çalışıyorlar”. Gördüğünüz gibi 50 milyonluk Myanmar da 2 milyonluk Müslüman azınlığın ülkeyi zapt etmesinde korkacak kadar delirmiş. Çünkü son 200 yılda yaşanan gerileme süreci bu duyguları ortaya çıkardı.

Psikoloji de korku ve köşeye sıkışmışlık hissinin saldırganlığa sebebiyet verdiği söylenir. En basit örnek ile düşünürsek köşeye sıkışan bir kedi artık kaçamayacağını anlayarak var gücüyle saldırmaya başlar. İşte Budist rahipler tamda bu psikolojiye sahipler. Çünkü onlar için son 200 yıl çok kötü geçti. Çin de ki afyon savaşları, Avrupalı güçlerin sömürgeci faaliyetleri, iki büyük dünya savaşı, soğuk savaş, misyonerlik gibi etkenler uzak doğuyu başka hiçbir yerde olmayacak şekilde etkiledi.

Çok geriye gitmeden sadece son 80 yıla bakacak olursak bazı başlangıçların oluşturduğu olumsuz etkilerin Budist toplumlar açısından ne kadar sarsıcı olduğunu anlayabiliriz. 1937 yılında Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle beraber Japonların soykırımı başladı. Ardından yeni işgallerle Budist ülkeleri zapt edip uyguladığı soykırımlar ve Japonların gidişinden sonra bu seferde sömürge güçlerine karşı yaşanan bağımsızlık mücadeleleri, ardından da soğuk savaşın getirdiği kavgalar oldukça dramatik sonuçlar doğurdu.

Özellikle de soğuk savaş en çokta bu bölgeyi etkiledi. En çokta Çin’de yaşanan komünist devrim sonucunda Budizm bu ülkede yok olmaya başladı. Zaten Budizm’in nüfusunda ki düşüşün en önemli etkisi de Çin’de ki Devlet Ateizmi olmuştu. Aynı durumu Kuzey Kore de, Laos’ta, Vietnam’da da görüyoruz. Soğuk savaşın getirdiği yıkıcı savaşlar ve devrimler Budizm için çok kötü oldu.

Bunun dışında insanların gündeminin farklı olması sonucu oluşan yozlaşma başta Güney Kore, Tayland ve Tayvan olmak üzre başka Budist ülkeleri de etkiledi. Çoğunluğu Şinto olsa da kuvvetli bir Budist azınlığın bulunduğu Japonya da bile artık dini değerlerden eser yok. Bu ülkelerde yaşayan insanlar kamuoyu araştırmaların da dinin gündelik hayatlarında hiçbir etkisinin olmadığını açıkça ifade ediyorlar. Bu yozlaşma kapitalizm yüzünden mi, yoksa savaşlardan dolayı mı oldu, yoksa teknolojiden mi? araştırmak lazım.

Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya, Kore, Tayvan gibi ülkelerde ki misyonerlikte ayrı bir konu. 50 milyon nüfuslu Güney Kore de 15 milyonluk bir Hristiyan grup oluştu. Üstelik bu durum çok kısa bir süreçte yaşandı. Güney Kore şimdilerde dünyanın Protestan misyonerlik okullarının merkezi ve ABD’den sonra dünyada en çok misyoner yetiştirip onları dünya’ya dağıtan ülke konumunda. Hatta bizim ülkemizde de Koreli misyonerlere denk gelmişsinizdir(ben denk geldim de). Güney Kore de ki kadar olmasa da Hindistan ve Çin’de de Hristiyan misyonerler oldukça başarılı. Çin de genelde yakalandıklarında idam edilseler de bir türlü bu misyonerliklerinden vazgeçmiyorlar. Hindistan, Tayvan, Güney Kore, Japonya, Tayland gibi ülkelerse ABD ile olan iyi ilişkilerinden olsa gerek mecburiyetten pek bu duruma ses etmiyorlar.

Endonezya ve Malezya da ise Budist azınlıklara karşı bu politika Müslümanlar tarafından uygulanıyor ama bu ülkelerde yaşanan soykırımlardan dolayı olsa gerek Budist azınlıklar çoğunluklardan soğumuş olduklarından pek bu tarafa yanaşmıyorlar.

Komünist devrimlerin yaşandığı ve halen bazı komünist partilerin iktidarda olduğu ülkelerde de durum pek farklı değil. Örneğin Çin’in Tibet’te veya diğer Kore, Vietnam, Laos gibi devrim ülkelerinde de Budist rahiplerin durumu içler acısı. Geçmişte de komünizm tecrübesi yaşamış Kamboçya, Moğolistan, SSCB gibi ülkelerde ki Budist rahiplerin de durumu şuan ki Vietnam, Laos, Çin ve Kuzey Kore’den hiç farklı değildi.

İşte bunlar Budist rahiplerin artan saldırganlığının kökeninin özeti. Bu durum köşeye sıkışmış bir kedi gibi onların saldırgan olmasına ve azınlıklara zulüm etmesine neden oluyor. Bölgedeki Müslüman azınlıkların bu yüzden çok kötü muamele gördüğü ortada. Budizm normalde insanları oldukça dizginleştiren, iyiliğe teşvik eden ve huzur veren bir inanç olarak bilinir ama görünen o ki bahsettiğimiz yozlaşmalar bunu ortadan kaldırmış durumda.

Budist rahiplerin korkularının ve çaresizliğinin kaynaklarını anladığımıza göre şimdi bu geçmişin bölgede ki Müslüman azınlıkların Budist çoğunlukla yaşadığı gerilimlere etkisine bir bakalım.

Bölgede şiddet sarmalında olan bir sürü Müslüman azınlık var. Bazıları isyanı kendi başlatmış bazıları ise savunma pozisyonun da. Keşmir(Hindistan), Doğu Türkistan(Çin), Moro(Filipinler), Patani(Tayland), Arakan(Myanmar), Sri Lanka gibi. Çin her ne kadar halen en çok Budist’in yaşadığı ülke olsa da artık eskisi gibi Budizm’in kalesi değil aksine Anti-Budizm’in kalesi olmuş durumda, Filipinler ise Katolik, Hindistan ise adı üstünde Hinduların ülkesi. Yani bunlardan üç tanesi Budistlerle ilgili olduğundan biz Patani, Arakan ve Sri Lanka’dan bahsedeceğiz.

Myanmar

Resmi adıyla Myanmar Birliği Cumhuriyeti yada bilinen adıyla Burma yada Birmanya. Bu ülke de 1962 yılından beridir askeri cunta iş başında.

Japonlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birmanya’dan çıkınca ülkede ki Rohingya halkı da İslami ve milli olan kendi devletlerini kurmak amacıyla 1948’de Arakan da faaliyetlere giriştiler. Bunun sonucu olarak yaşanan çatışmalardan dolayı pek çok Rohingyalı günümüz Bangladeş(o zaman ki Pakistan toprakları) topraklarına sürgün edildi. Geri dönenleri ise hükumet kaçak girenler olarak niteleyip vatandaşlık vermeyi reddetti. 1989-1991 yıllarında ki çatışmalar yüzünden tekrar Rohingyalar yollara düştüler ve 250.000 tanesi Bangladeş’in yolunu tuttular. 1992 de BM baskısı sonucu Arakan’a geri dönmelerine izin verildi. 1948’den bu yana gerilim sürüyor ve BM’nin açıklamasına göre dünyada en kötü durumda olan etnik halk Rohingyalar.

Rohingyalar 1 milyon nüfuslu bir halk ve çoğunluğu Myanmar’ın Arakan bölgesinde yaşıyor. Bir kısmı da Bangladeş’te kalmaya devam etmiş durumda. Özellikle 2012 yılında ki ayaklanmalardan sonra baskı iyice artmış halde. Fakat Myanmar da 2 milyon Müslüman yaşıyor ve diğer 1 milyonluk Müslüman nüfus Rohingyalar gibi baskı görmüyorlar. Bu yüzden burada yaşanan çatışmaların dışarıdan yanlış görüldüğünü düşünmekteyim. Ülkedeki Müslümanların yarısını oluşturan Rohingya halkının hedef tahtasında olmasının sebebi geçmişte ki kan davasıdır. Çünkü 1948 yılında başlatılan ayrı bir devlet kurma girişimi toplum tarafından ayrılıkçı bir hareket olarak görülüyor. Tabi sonradan Rohingya halkının, devlet kurma girişimi pozisyonundan haklarını savunma pozisyonuna geçtiği söylenebilir.

Myanmar sadece Rohingya isyanı nedeniyle gündemimize düşse de aslında bu ülkede 39 tane silahlı mücadele yürüten örgüt var. Bu konuda Myanmar dünya da beşinci sırada. Birinci de tabi ki Suriye(96), ikinci sırada ise Irak(48) var, üçüncü sırada İsrail(44) ve dördüncü sırada da Hindistan(40) bulunuyor.

Myanmar bir ulus devlet değil, zaten resmi adı bu yüzden Myanmar Birliği Cumhuriyeti. Ülkede ki en büyük isyansa sanıldığı gibi Arakan da ki Rohingya isyanı değil, kuzeyde ki Çinli örgütlerdir. Bu örgütlerin oluşturduğu bir ittifakta var ve adı da kuzey ittifakı. Kuzeyde ki Çinli gruplarla yaşanan çatışmalar başka bir göç felaketine de sebep oluyor ve bölgede yaşayan pek çok Çinli, Çin Halk Cumhuriyetine(ÇHC) göç ediyor. Tabi Çinliler Rohingyalara göre çok daha şanslılar, çünkü ÇHC onlara kapılarını açarken Bangladeş Rohingyalara kapısını genelde kapalı tutuyor ve BM baskısı ile bazen mültecileri kabul ediyorlar. Yinede ÇHC, göçlerden dolayı hem Myanmar’a hemde kuzeyli gruplara barış görüşmeleri yapmaları konusunda baskı yapıyor. Bu baskılar sonucu barış müzakereleri yürütülse de Kuzey İttifakının önemli isimlerinden Nai Hong Sar geçen hafta yaptığı röportajında müzakere sürecinde ki en büyük zorluğun ordunun yalanları olduğunu söyledi. Bu sözden de anlaşılacağı üzre Myanmar da ki askeri cunta yönetimi kimseye güven vermiyor. Zaten son aylarda çatışmaların iyice artmasını buna bağlamak gerek.

Bangladeş’e gelirsek onların Rohingyaları ülkelerine almak istememelerinin pek çok sebebi var. En başta ülke yoksul bir kalabalığın sıkış tıkış yaşadığı ufak bir yer. Zaten hükumetin insanları kontrol etmekte güçlük çektiği bir ortamda yeni bir kontrolsüz göç dalgasıyla uğraşmak bu sıkışık ülke için kolay değil. Zaten hali hazırda ülkedeki mülteci kamplarında yaşayan Rohingyaların durumunun, Arakan da ki soydaşlarından pek bir farkı olduğunu söyleyemeyiz. Aslında bırakın Bangladeş’i falan, bölgenin en refah ülkesi olan Malezya’nın hatta bölgede ki Müslümanların lideri olarak görülen Endonezya‘nın bile Müslüman kardeşlerimiz dedikleri Arakanlılara kapısını açtığı olmuyor. Fakat bütün bu umursamazlığa rağmen halen Arakan’dan alelacele kaçan mülteci tekneleri hala bir umut diyerek kendilerini Malezya ve Endonezya’nın kurtarmasını bekliyor ama o tekneler denizin ortasında kalıyor ve çaresizce bekliyorlar. Belki balıkçılılar görürlerse kurtarıyorlar aksi halde oracıkta yok olup gidiyorlar.

Belki Myanmar’ı 1948’de başlayan ayrılıkçı hareketler yüzünden haklı görebiliriz ama bazı teröristlerin faaliyetleri yüzünden bütün bir toplumu cezalandırmak ve onlara soykırımı, sürgünü, sefaleti yaşatmak, nüfuslarının artışını engellemek için 2 çocuktan fazlasını onlara yasaklamak sizi haklıyken haksız konuma düşürüyor.

Myanmar literatürde çökmüş devlet olarak lanse ediliyor. Çökmüş devlet demek ülkede hakimiyetini yitirmiş ve insanlara varlığını hissettirmekten aciz devlet anlamına geliyor. Ülkede yaşanan bu durum Budist rahiplerin de işini kolaylaştırıyor. Başta da belirttiğimiz psikolojik çöküş onlarında radikalleşip Rohingyalarla olan mücadeleyi bir milli dava haline getirip sahiplenmelerine neden olmuş olacak ki, ordunun adeta milis gücü haline gelmişler ve bu durumdan müthiş bir cesaret alıyorlar. Kendi deyimleriyle Endonezya ve Malezya da ki dindaşlarının intikamını aldıklarını söylüyorlar. İyi de onlar zulmediyor diye sende aynısını yapmaya kalkarsan senin onlardan ne farkın kalmış olur ki?

Tayland

67 milyon nüfuslu Tayland Krallığında(kral sadece sembolik) tıpkı Myanmar da olduğu gibi askeri diktatörlük hüküm sürüyor ve yine tıpkı Myanmar da olduğu gibi %4 oranında bir Müslüman azınlık yer alıyor. Bu Müslüman nüfusun çoğu Malezya sınırında ki Patani bölgesinde yaşıyor.

Etnik taylar Tayland nüfusunun dörtte üçüne ve en büyük azınlık olan Çin ulusu beşte birine yakın bir oran teşkil ediyorlar(2001’de göreve gelen ve 2006 yılında askeri darbe ile devrilen şu meşhur eski başbakan Thaksin Shinawatra da Çin ulusundandı). Geri kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Khmer, Lao, Karen ve Malaylardan oluşuyor. Bahsettiğimiz Müslüman nüfusta genel olarak Malaylardan meydana geliyor. Ülkenin dini demografisi ise ezici bir biçimde Budist(%95). %1 oranında ki nüfus ise Hindu, Sih, Animist ve Hristiyan.

Patani de ki Tayland hakimiyeti ise 1902 yılından bu yana sürüyor ve 2004 yılından bu yana hissedilen bir çatışma durumu var. Resmi rakamlara göre 6500 kişi çatışmalarda öldü ve 16 binden fazla kişide yaralandı ancak Patani Birleşik Halk Kurtuluş Cephesine göre o tarihten bu yana her ay 200 kişi öldürülüyor. Yani onlara göre ölü rakamları 6500’den kat kat daha fazla. Bölgede ki en büyük iki örgüt ise Patani Birleşik Halk Cephesi ve Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü. Çoğunun adı birbirine benziyor, zaten mücadeleleri de aynı amaç doğrultusunda. Tayland’ta 12 tane silahlı mücadele yürüten örgüt bulunuyor.

Patani bölgesi ağırlıkla Malaylardan oluşuyor ve Malezya sınırında olduğu için olası bir Tayland-Malezya savaşına sebep olmasından dolayı korkuluyor. Tabi ki Malezya gibi 30 milyonluk bir ülkenin kendisinden 2,5 kat daha kalabalık Tayland ve dostlarına yaptırım gücü yok.

Zaten Malezya’nın mevcut nüfusunun da hepsi Malay değil, çünkü ülkede %35 oranında Çinli(Budist ve İsevi) ve %8 civarında Hintli(çoğu Hindu) ve Malay olmayan çeşitli yerli kabileler bulunuyor, ülkenin yarısı eden Malayların olası bir savaşta kendi etnik komşularıyla da uğraşması büyük bir ihtimal dahilinde olduğundan Patani halkının umut ettiği Malezya askeri desteğini görebilmesi çok zor. Özellikle de Malezya da ki dini azınlıkların baskı gördüklerini düşünürsek ufacık bir kıvılcım, onların isyanına neden olabilir. Çünkü Malezya’nın %55’i Müslüman olsa da pek çok yerli kabile hükumetin sağladığı kamu istihdamını elde edebilmek ve ekonomik avantajları kazanmak için Müslüman oluyor. Bunun dışında %25 Budist, %10’dan fazla Hristiyan(çoğu Çinli), %7 Hindu ve diğer uzak doğu dinlerine tabi olan geniş bir yerli kesimi hesaba katarsak Malezya birliği pamuk ipliğine bağlı olan çok heterojen bir ülke. İşin özeti Patani halkının Malezya’dan beklentileri ancak hayal kırıklıkları ile sonuçlanacaktır.

Zaten Malezya da bunun farkında olsa gerek pek sert çıkışlar yapmıyor ve sadece çözümün barış masasında olduğunu söylemekle yetiniyor ve tıpkı Filipinler de ki Moro sorunu gibi burada da ara buluculuk yapmaya çalışıyor.

Patani de yer alan bu kadar örgütün sadece dini bir örgüt değil aynı zamanda milliyetçi bir tarafı olduğunu unutmamak gerek. Aslında Patani sorununa Tayland’ta ki yöneticilerin yaklaşımı da bu şekilde. Bu çatışma ortamı dini hassasiyetlerden ziyade ırki hassasiyetlerin bir ürünü. Bunu örgütlerin isimlerinden ve söylemlerinden de dinci olmaktan çok milliyetçi olduklarını anlamak mümkün. İslam kimliğine yaptıkları vurguyu ise 1,5 milyarlık bir İslam aleminin desteğini sağlamak için sürekli vurguluyorlar. Çünkü soydaşları olan Brunei ve Malezyalı iktidarlar onlar kadar cesur değiller. Şu aşamada görülen şu ki; İslam kimliğine vurgu yapmakta işe yaramamış, çünkü soydaşları gibi dindaşları da aynı tavrı sergiliyor.

Sri Lanka

1972’den önce adı Seylan olan şimdi de resmi adıyla Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti denen bu 21 milyonluk ülke 1976-2009 yılları arasında oldukça kanlı bir iç savaş yaşadı. Bu iç savaş ada da ki iki etnik grup arasında yaşanıyordu. Nüfusun beşte birine yakın yer kaplayan bir Hint halkı olan Tamiller ada da Tamillerin kendi devletini kurması için Seylanlara karşı savaştı.

İsyancı Tamil Kaplanları aynı zamanda intihar eylemcilerinin giydiği bomba yeleğini icat etmesi ve etkin olarak kullanmasıyla bilinir. Yani günümüzde terör örgütlerinin sıkça başvurduğu intihar eylemleri onlar sayesinde meşhur oldu ve benimsendi.

Adanın dörtte üçü eden Seylan halkı Budist olsa da içlerinde az miktarda Müslüman ve Hristiyan olanları da bulunuyor. Hintlilerin bir kolu olan Tamil halkı ise tabi ki bir Hintli olarak Hindu inancına mensuplar ama tıpkı Seylanlar da olduğu gibi onlarında içlerinde Hristiyan ve Müslüman olanlar var. Ülkenin %70’i Budist iken, Hindular %14, Müslümanlar %8 ve Hristiyanlar %7 civarındalar. Hristiyanlar her iki cenahta da yakın oranda yer alsa da Müslümanlar da Tamillik daha sık rastlanıyor.

İç savaş ırki bir savaş olduğu için bütün dini grupların içinden savaşa dahil olanlar oluyordu ama savaş sırasında Müslümanlar pek faal olmadılar. Sadece bir kısım emir altındakiler Seylanlar için ve görece daha fazla bir kesimse Tamil Kaplanlarının baskısı nedeniyle veya milliyetçilikten Tamil kaplanları safında savaştı. 23 yıl gibi uzun süren bir savaş bütün bir ülkeyi perişan etse de savaşta en az yer alan Müslümanlar, bu sayede savaştan en az etkilenenler olmuşlardı. Bu durum onların diğer dini gruplara kıyasen ekonomik açıdan görece daha yüksekte olmalarına sebep oldu ve adanın görece en zenginleri oldular.

Bu ekonomik üstünlüğün oluşması her halde Budist rahiplerin dikkatini çekmiş olsa gerek, tıpkı Myanmar da ki meslektaşları gibi Müslümanlar için “Endonezya ve Suudi Arabistan tarafından destekleniyor, onlardan para alıyorlar” diyorlar. Belki de haklılardır, kim bilir?

Seylan da ki Budist rahiplerin ortak şikayeti, dışarıya fark ettirmemeye çalışsalar da cemaatlerinin azalıyor oluşu. Müslüman cemaatler ise ekonomik üstünlükleri sayesinde daha rahat ve geniş faaliyet alanı yaratabiliyorlar ve bu durum cemaatleri yani gelirleri azalan Budist cemaatlerin onları hedef tahtasına sokmalarına neden olmuş durumda olsa gerek, aşırı milliyetçi bir grup olan Sinhala Echo üyesi bir keşiş, bu durum hakkında Müslümanların Budistleri dinlerinden çevirttikleri, çok sayıda cami inşa ettikleri ve daha çok çocuk sahibi oldukları için kendini tehdit altında hissettiğini belirtmiş ve şöyle demiştir, “Dünya’ya bakın: Malezya, Endonezya, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkeler hep Budist ülkelerdi. Fakat Müslümanlar Budist kültürü yok ederek ülkeleri ele geçirdiler. Burada da aynı şeyi planladıklarından endişe ediyoruz.” diyor. Bu ifade ilk paragraflarda belirtmeye çalıştığım köşeye sıkışmışlık ve var olma mücadelesi duygularını resmeder nitelikte aslında.

Aslında Sri Lanka da ki Müslümanlar sadece Müslüman veya çoğunlukla Tamil olmalarından dolayı değil bundan ziyade uzun süren savaşın getirdiği ve halkı patlama noktasına getiren fakirliğin oluşturduğu yağmalama ihtiyacını karşılayan cemaatlere sahip olduklarından hedefteler. Güney Asya da oldukça etkin olan Cemaat-i İslami Örgütü bu ada’da da son derece aktif.

Bu konu da Siyasal bilimci ve eski Sri Lankalı diplomat Dayan Jaatilleke Müslüman karşıtlığının 2009’da oluştuğunu söylüyor ve ekliyor, “Sivil savaş bittiğinde Seylanlılar etrafa şöyle bir baktılar ve iki büyük topluluk birbirini linç ederken Müslümanların barış içinde hayatlarını devam ettirip refah düzeylerini artırdıklarını gördüler. Gördükleri daha fazla cami, mağaza ve iyi eğitimli genç Müslümanlardı. Bu değişen profilin ardından saldıracak hedef olarak Müslümanları seçtiler.” diyor.

Seylanlılar iç savaş sırasında hep Hindistan’ın müdahalesinden çekinirlerdi. Çünkü Hindistan Tamil Kaplanlarını desteklerdi. Zaten 80 milyonluk Tamil halkı, ezici çoğunluğu Hindistan da yaşayan bir Hint halkı. Bakalım Hindistan’ın tavrı bu yeni çatışmalar ve yağmalamalar yeni bir iç savaşa dönüştüğünde ne olacak göreceğiz.

Buraya kadar Budist çoğunluğun Müslüman azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere baktık. Aslında birde Brunei, Malezya ve Endonezya gibi Müslüman çoğunluğun Budist azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere de bakmamız gerekirdi. Ancak Endonezya ile ilgili zaten buna benzer bir yazım olacağından ve bu yazının da daha fazla uzamaması açısından bu üç ülkeyi atlamam gerektiğini düşünüyorum. Zaten Endonezya’nın hikayesi Malezya ve Brunei’nin hikayesinden çok daha fazla yer kaplıyor. Endonezya’dan bahsedeceğim yazımsa hazır ve çok uzakta değil.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR