IŞİD’in Ekonomik ve Askeri Gücü (3. BÖLÜM)

IŞİD – Irak ve Şam İslam “Düşmanları” adlı çalışmanın “IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü”, “IŞİD’in Ekonomisi”, “IŞİD’in Devletleşme Çabaları ve “IŞİD’e Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler” şeklindeki başlıklarının yer aldığı üçüncü bölümünü yayınlıyoruz. (Birinci ve ikinci bölüm)

IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü

IŞİD, bugüne kadar dünyanın hiçbir örgütünde bulunmayan militan sayısına ve askeri araç gerece sahip.

Militan sayısıyla başlayalım. Örgütün Irak içindeki militanları yerlilerden, Suriye’deki militanları ise genellikle yabancılardan oluşmaktadır. Örgütün sadece kadın militanlardan oluşan birlikleri bile bulunuyor. Suriye’ye yabancıları nasıl çektiğini IŞİD’in Dini Görüşü, Yapısı ve Yenilikçi Yöntemleri bölümünde inceledik.

Örgüt içinde 40’tan fazla ülkenin vatandaşı bulunuyor. En çok katılım Tunus’tan. 3000’den fazla Tunuslu örgüte katılmış. Sayı azalarak şöyle devam ediyor: Suudi Arabistan, Fas, Rusya, Ürdün, Lübnan, Fransa, Libya, Türkiye, Almanya, Mısır, Pakistan, Belçika, Avustralya, Cezayir, Hollanda, Kazakistan, Arnavutluk, Filistin, Kosova, Yemen, ABD, Danimarka, İspanya, Çin, Sudan, İsveç, Somali, Kuveyt, Bosna Hersek, Avusturya, Endonezya, Ukrayna, İtalya, Norveç, İrlanda, Finlandiya, Kanada, Afganistan ve diğerleri.

Afganistan’ın listenin sonunda olması ilginç gelebilir. Ancak Afganistan içinde El-Kaide ve Taliban gibi iki büyük örgütün faal olduğunu düşünürsek ve IŞİD’in El-Kaide ile de problemli olduğunu düşünürsek bu iki örgütün etkinlik alanından militan çekmesinin zor olduğunu görebiliriz. IŞİD’in, El-Kaide ve Taliban örgütleriyle sorunlarını ve farklılıklarını da IŞİD’e Katılan, Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler bölümünde inceleyeceğim.

Burada en çok dikkat çekilmesi gereken ülke Suudi Arabistan’dır. IŞİD’e parasal desteğin yanında militan temin ettiği de söylenmektedir. Ali Poyraz Gürson’a göre, Suudi Arabistan hapishanelerindeki mahkumlar IŞİD’e katılmaları karşılığında affedilmekteydi. Bu durum 2014 başlarına kadar devam etti (2016:285).

Örgütün militan sayısı hakkında hiçbir zaman net bİr bilgi olmadı. Farklı kişiler ve kurumlar tahminler açıkladı ancak tahminlerdeki bariz farklar bile örgütün militan sayısı hakkında çok sağlıklı bilgiler olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak sayılar için “güvenilmez” diyemeyiz çünkü bu farklılıkların bir nedeninin de özellikle Irak’ta olmak üzere örgüte destek veren yerel aşiretlerin sayıya dahil edilip edilmemesinden kaynaklandığını belirtelim. Kafanızda bir profil oluşturmak amacıyla bu tahminleri sizlerle paylaşacağım.

IŞİD uzmanı olarak bilinen Dr. Hişam el Hâşimî, Ağustos 2014’te örgütün militan sayısının 30 bin ile 50 bin kadar olduğunu söyledi.

IŞİD’in militan sayısına yönelik ilk resmî açıklama CIA’den geldi. CIA Eylül 2014’te koalisyon saldırılarının başlamasıyla açıklama yaparak örgütün 20 bin ile 31 bin 500 kadar militanının olduğunu söyledi. Ancak Kasım 2014’te İngiliz Independent’e açıklama yapan Iraklı bir yetkili IŞİD’in 200 bin kadar militanı olduğunu söyledi. Bu bilgiyi kimse doğrulamadı.

İran lideri Hamaney’in askeri danışmanı Yahya Rahim Safevi, IŞİD’in, 5 bini Çeçen asıllı 100 bin savaşçısı olduğunu söyledi.

Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Direktör Yardımcısı Yevgeniy Sisoyev’e göre 2015’in ilk yarısında 30 bini Irak’ta 50 bini Suriye’de olmak üzere 80 bin IŞİD militanı mevcut.

Aralık 2015’te Sputnik’e röportaj veren Suriyeli askeri analist Sabit Muhammed, IŞİD’in 150 ile 200 bin kadar savaşçısının olduğunu söyledi.

Ocak 2016’da ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Albay Steve Warren, koalisyonun hava saldırılarında binlerce IŞİD militanının öldürüldüğünü söyledi. Halen örgüt bünyesinde bulunan militan sayısını ise 20 bin ile 30 bin olduğunu söyledi. Koalisyonun sürekli saldırılarına karşı örgütün militan katılımlarıyla sayısal bir azalma yaşamadığı görülüyor.

ABD liderliğindeki koalisyonun özel elçisi Brett McGurk, Aralık 2016’da Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada örgütün 60 binden fazla militanının 12-15 bin kadarının öldürüldüğünü söyledi. Böylece koalisyon saldırılarına rağmen 2 yıl önceki CIA raporuyla karşılaştırıldığında IŞİD’in militan sayısının çok fazla arttığını görmekteyiz. McGurk, 2 yıllık süre boyunca 17 bin kadar hava saldırısında Paris ve Brüksel saldırılarını da planladığı düşünülen IŞİD’li liderlerin de içinde bulunduğu 50 bin kadar IŞİD militanının öldürüldüğünü söyledi.

Brett McGurk

Bu andan itibaren IŞİD’e katılımları önlemek için geçiş yolları üzerinde sıkı önlemler alınmış ve örgüte katılımda büyük bir azalma yaşandığı görülmüştür.

IŞİD’in, Irak ve Suriye’de militan sayısı ve kendine biat eden örgütlerle birlikte dünyada ne kadar militanı olduğu ise bilinmiyor.

IŞİD’in askeri araç gereç kapasitesine de bir göz atalım.

IŞİD, Irak ve Suriye ordusundan ve Suriye’deki diğer muhalif gruplardan ele geçirdiği askeri araç gereçleri ve finansal gücünün de yardımıyla el altından ABD’den elde ettiği silahları kullanmaktadır. IŞİD’in elindeki Sovyet yapımı silahlar, Sovyetler zamanında Irak’a ve Suriye’ye yapılan silah yardımlarını kapsıyor. Örgüt, Irak ve Suriye ordusunun birçok askeri araç gereç ve teçhizatını ele geçirdi. Rusya’nın Suriye’ye sattığı birtakım silahlar da örgütün eline geçmiş durumda. Suriye ordusuna ait silahların bir kısmı da muhalif grupların Suriye ordusundan ele geçirdiği silahların, IŞİD tarafından ele geçirilmesiyle elde edilmiştir. Özellikle Suriyeli muhalif gruplara ulaştırılan silahlar önemlidir. Farklı ülkelerden el altından gönderilen ve tarihteki çeşitli savaş veya çatışmalardan kalan silahlar Suriye’de çok hızlı bir şekilde el değiştirmekte genellikle bu yolculuk IŞİD’in elinde son bulmaktadır. Bu durum IŞİD’in Suriye ve Irak’ta güçlenmeye devam ettiği yıllar boyunca sürmüştür. Örgütün çok geniş bir askeri araç gereç kapasitesi bulunmaktadır.

IŞİD’in elinde 45 binden fazla arazi aracı ve Toyota olduğu farklı raporlarda ortaya kondu. Toyota vurgusu önemlidir. ABD Hazine Bakanlığı da bu Toyotaların peşine düşerek Toyota şirketine örgütün bu kadar Toyota’yı nereden bulduğunu sormuştu. Toyota Halkla İlişkiler Müdürü Ed Lewis de “Terör örgütlerinin araçlarımıza nasıl sahip olduğu konusunda en ufak bir bilgiye sahip değiliz” demişti. Bu konuyu çarpıcı iddialar eşliğinde “IŞİD Proje Mi?” başlığında inceleyeceğim.

IŞİD’in Toyota Konvoyu

IŞİD, sayısını tahmin edemeyeceğimiz kadar Rus yapımı otomatik silah türü AK-47 (Kalaşnikof) ve ABD yapımı M-16 (Colt) silaha sahiptir. M-16’nın eski adı AR-15’tir. Ayrıca AK-47 ve M-16’nın birçok türevi de örgütün elinde bulunmaktadır. Polonya yapımı olan ama AK-47 türevi diyebileceğimiz Kbk wz. 1988 Tantal da örgütün elinde bulunmaktadır.

IŞİD, Sovyet yapımı PK Makineli Tüfek ve türevlerine ayrıca bu silahın NATO’daki dengi olan M240 D’ye sahiptir. Ağır makineli tüfek türlerinden ise Mark 48’e sahiptir. Yine araçlara monte edilebilen Sovyet yapımı KPV ağır makineli tüfeklere sahiptir.

Örgütün elinde yine Sovyet yapımı olan Dragunov SVD (Dragunov Keskin Nişancı Tüfeği) ve türevleri bulunmaktadır. Sovyet yapımı PSL ve türevi keskin nişancı tüfekleri ve Rus yapımı bir başka keskin nişancı tüfeği olan ve keskin nişancı tüfekleri içinde en yeni ve iyilerinden olan ORSİS T-5000 de örgütte bulunmaktadır. Avusturya menşeili Steyr HS .50 de örgütün elinde bulunmaktadır.

Örgütün elinde tek kişi tarafından taşınabilen ve omuzdan ateşlenebilen, alçak irtifadaki uçak ve helikopterlere karşı kullanılan, pasif güdümlü ateşle unut tipi hava füze savunma sistemi FIM-92 Stinger bulunmaktadır.

IŞİD, ilk defa Körfez Savaşı’nda kullanılan, ABD menşeili, 155 mm top atışı yapan M198 Havan Topu’na da sahiptir. Örgütün Sovyet yapımı çok namlulu roketatar BM-21 bulunmaktadır.

IŞİD, farklı namlu çaplarında havan toplarına, Cehennem Topu’na ve hava savunma roketleri olan SA-3 ve SA-7’lere sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir Cehennem Topu

Örgüt önemli bir başka silah daha kullanmaktadır. Rus yapımı “Degtyaryova-Şpagina Krupnokalibernıy (DŞK)” yani bilinen adıyla Doçka. 12,77 mm’lik ağır makineli tüfektir. Doçka adı, kısaltmasına atfen verilen bir isimdir ve “Tatlım”, “Kızım” anlamına gelmektedir. “Bilinen adıyla” diye boşuna demedim çünkü terör örgütü PKK’nın demirbaş silahlarından birisidir. Araçlara da monte edilebilmektedir.

IŞİD’in Elindeki Bir Doçka

IŞİD, tanksavar silahları da elinde bulundurmaktadır. Bunların içinde Sovyet yapımı, geri tepmesiz, omuzdan ateşlenebilen RPG-7 ve RPG-9 bulunmaktadır. Ayrıca yine Sovyet yapımı 9K129 Kornet ve 9M113 Konkurs adlı, tanklara ve hava araçlarına karşı kullanılan silahlara sahiptir. Örgütün elinde Çin yapımı tanksavar olan Hongjian-8 kısaltmasıyla HJ-8 de bulunmaktadır.

IŞİD, Sovyet yapımı M-46 obüslerinin değişik namlu çapındaki türlerine ve AZP S-60 obüslere sahiptir. İngiltere yapımı M-198 Howitzer obüslere de sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir AZP S-60

IŞİD yine Sovyet yapımı BRDM-2 adlı zırhlı araçlara sahiptir. Ayrıca orijinal adı M998 High Mobility Multipurpose Wheeled Vehicle (HMMWV) veya kısaltmasının okunuşuyla Humwee adlı, Türkçesi M988 Yüksek Hareket Kabiliyetli Çok Amaçlı Taşıt olan zırhlı, ABD yapımı araçlar IŞİD’in elinde bulunmaktadır. Örgüt, Irak ordusu için Polonya tarafından geliştirilen Dzik-3 zırhlı araçlara da sahiptir.

IŞİD yine Sovyet yapımı, ZU-23 ve ZSU 23-4 adlı uçaksavarlara sahiptir.

IŞİD, Sovyet yapımı BMP 1 zırhlı ve paletli muharebe aracına yani tanka sahiptir. Ayrıca yine Sovyet yapımı 30 adet T-55 tankı olduğu uzmanlarca söylenmektedir. IŞİD’in elinde M1 Abrams olarak bilinen ABD menşeili 3.nesil ana muharebe tanklarından da bulunmaktadır. Yine Sovyet yapımı T-62 ve 10 adet T-72 tanka da sahiptir.

IŞİD’in Elindeki Bir T-72

IŞİD’in elinde Scud füzesi de bulunmaktadır. Sovyet tasarımı ve yapımı olan sıvı yakıtlı balistik füzedir.

IŞİD’in Elindeki Bir Scud Füzesi

IŞİD inanması zor olsa da helikopterlere ve uçaklara da sahiptir. IŞİD, Irak ordusuna ait askeri helikopterlere ve kargo uçaklarına, 2014 yılında Musul Havalimanı’nı ele geçirdiğinde sahip olmuştu. Ancak örgütün bunları kullanabilme yetisi yok. Örgütün ele geçirdiği bir düzine askeri helikopter bulunmaktadır. Bunlar, ABD menşeili Sikorsky UH-60 Black Hawk’lardır (Kara Şahin). IŞİD’in Suriye’de de 3 uçak ele geçirdiği söylenmiş, daha sonra 2 tanesinin vurulduğu bildirilmişti.

IŞİD’in yayınladığı videolardan, elinde drone (uçangöz) olduğu da anlaşılmıştır.

IŞİD, 2014 yılında Suriye rejimine ait Tabka Askeri Üssü’nü yoğun çatışmalar sonucu 150’den fazla Esad askerini öldürerek ele geçirmiş, buradaki çok sayıda uçak, helikopter ve füzeye sahip olmuştur. Mayıs 2017 başında ise ABD destekli terör örgütü YPG burayı örgütten çatışmadan geri almıştır. Yani IŞİD diğer hiçbir örgüte ve devlete karşı yapmadığını yaparak ABD/YPG ikilisine bölgeyi bırakmıştır. Aynı olay Rakka için de tekrarlanmıştır.

IŞİD, Haziran 2014’te Bağdat’taki Mutanna kimyasal silah tesisini ele geçirdi. Aralarında sarin gazı ve hardal gazı yüklü 2500 füzenin de bulunduğu çok sayıda sinir gazı kalıntıları ele geçirdi. ABD ve BM depodaki mühimmatların bozuk olduğu için örgütün kullanmasının mümkün olmadığını söyledi.

IŞİD’in, Peşmergelerle girdiği çatışmalarda attığı 45 havan topunun başlığının hardal gazı taşıdığını Peşmerge komutanları ve ABD doğruladı.

IŞİD; otomatik silah mermisi, makineli tüfek mermisi, havan topu mermisi, roketatar mermisi, keskin nişancı tüfeği mermisi ihtiyacını ise silah tüccarları aracılığıyla karşılıyor. Silah tüccarlarını Musul damgalı bir kağıtla adeta yetkilendiriyor. Financial Times’a konuşan bir silah tüccarı, IŞİD için Irak ve Suriye ordularından silah ve cephane temin ettiklerini söylüyor. Tüccarın IŞİD için kullandığı şu ifade örgütün finansal ve askeri gücüne ışık tutuyor:

“Deliler gibi cephane alıyorlar. Sabah, öğlen, akşam.”

IŞİD’in Ekonomisi

IŞİD, o kadar silahı elde etmek, militanlarının yeme, içme, barınma, ulaşım için ve binlerce militanı daha iyi savaşsınlar diye motive etmek için çok büyük paralar harcıyor. IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü bölümünde örgütün cephane elde etmek için neredeyse günün her saati silah tüccarları aracılığıyla alım yaptığını söylemiştik. Militanların günlük giderleri ise çok büyük paralar demek. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ekonomisine sahip örgütü inceleyeceğiz.

Irak El-Kaidesi ve Irak İslam Devleti’ne ait 200’den fazla belge, harcama raporu ve doküman ele geçirildiğinde bunlar analiz edildi. 2005-2010 yılları arasında örgütün gelirlerinin sadece %5’ini bağışlar oluşturuyordu. Geriye kalan gelirler Irak içinde karşılanıyordu. Militanların; kaçırma, esir alma gibi faaliyetlerinden elde ettikleri gelirin %20’sini örgüt merkezine gönderme zorunluluğu bulunuyordu. Merkez bu paraları yeni saldırılar için tekrar birimlere aktarıyordu.

Birçok yerde geçen iddiaya göre kara para aklayıcılar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin zenginleri üzerinden örgüte Irak İslam Devleti dönemlerinden beri para akışı sağlanıyor.

Örgütün finansal merkezi ise 2014’te ele geçirdiği Musul. Musul’da ele geçirilen silah ve paraların değerinin 1,5 milyar dolar olduğunu daha önce söylemiştik. İşte bu paranın yaklaşık yarım milyar dolarını Irak Merkez Bankası’ndan çalınan nakit para oluşturuyor.
Örgütün en büyük gelirini ise petrol satışı sağlıyor denebilir. Örgüt varili 25-45 dolardan günlük 2 milyon dolar civarında bir gelir elde ediyor.

Daha sonra Suriye ve Irak’ta topladığı altyapı vergileri gelmektedir. Örgüt, Suriye’de elinde tuttuğu barajlardan hem Esad rejimine hem de halka elektrik satmaktadır. Hakimiyeti altındaki bölgelerde ithalat ve ihracattan gümrük vergisi almaktadır. Dini vergiler de bir gelir kaynağı olmuştur.

Irak ve Suriye arasında meyve, sebze, kumaş, satışı yapmaktadır.

İlginçtir ama örgüt Rakka’da 1,5 yıllık internet yokluğundan sonra mobil istasyonlar aracılığıyla internet hizmeti sağlamaya başladı ve sayısı 20 olan internet kafe sayısı 500’e yaklaştı. Örgüt buradan da ciddi gelir elde etmektedir.

İşgal ettiği şehirlerdeki özel mülkiyete el koyarak satmaktadır.

IŞİD, uyuşturucu ticareti de yapmaktadır. Meksika’nın uyuşturucu kartellerinden Sinaloa’nın lideri El Chapo lakaplı Guzman Lorea’nın, Orta Doğu’daki sevkiyatına el koyan IŞİD’in lideri Bağdadi’ye tehdit dolu mesajlar gönderdiği 2015 sonunda ortaya çıkmıştı.

Örgütün ele geçirdiği yerlerdeki müzelerden elde ettiği tarihi eserleri de karaborsada sattığı bilinmektedir.

IŞİD’in bugün milyarlarca dolarlık bir ekonomi olduğu biliniyor.

IŞİD’in Devletleşme Çabaları

Örgütün, Irak’ın batısıyla, Suriye’nin doğusunu kapsayan bir devlet kurma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Ancak IŞİD, Bağdadi’yi halife ilan ettikten sonra yayınladığı bir haritada bu devletin sınırlarını Hindistan’dan İspanya’ya kadar uzatmaktadır. Bu harita Chossudovsky’ye göre büyük önem taşımaktadır çünkü bu harita özenle oluşturulmuştur. Harita, geçmişte bir dönem İslamiyet hakimiyetine girmiş bütün toprakları kapsamaktadır.

Örgütün yönetim şeklini oluşturan ve lideri Ebu Bekir el Bağdadi’nin altında bulunan 4 meclis vardır: Şer’i Meclis, Şûra (Danışma) Meclisi, Askeri Meclis, Güvenlik Meclisi. Bu dörtlü ana meclis sistemi örgütün vilayetlerini(illerini) yöneten valilerine ve ilçelerini yöneten liderlerine bağlı olarak da oluşturulmuştur.

Örgütün, Bağdadi’nin örgüt liderliği dışında; Genel İdare Bakanı, Savaş Bakanı, Enformasyon Bakanı, Sosyal Hizmetler Bakanı, Irak lideri, Suriye lideri, Libya lideri, Askeri lideri, Şehit yakınlarından sorumlu kişi, patlayıcılardan sorumlu kişi ve tutuklulardan sorumlu kişi olarak yönetim kadrosu bulunmaktadır.

IŞİD’in ele geçirdiği bölgelerde izlediği politikalar da diğer örgütlerden farklılaşmaktadır. Zira örgüt, kendini ilan ettiği gibi bir devlet edasıyla çalışmaktadır. IŞİD, ele geçirdiği bölgelerde elektrik, su ve kanalizasyon gibi altyapı hizmetlerine ciddi bir yatırım yapmakta ve bu hizmetlerde insan istihdam etmektedir. Ayrıca; toplu taşıma, sağlık, yargı ve belediyecilik alanında da hizmet vermektedir. Bu hizmetler için her eyalete bir emir atanmış ve bir bakanlıkla hizmetler yönetilmeye başlanmıştır. Oluşturulan polis gücüne şeriat eğitimi verilmekte ve fakirlere erzak dağıtımı yapılmaktadır.

Bölgede yıllardır süren çatışmalardan bıkmış sivil halk IŞİD’le gelen bu yalancı bahara sarılmakta, IŞİD’i kurtuluş olarak görmektedir Halkın bir kısmı, IŞİD’e bağlanıp uygulamalarını kabullenmektedir. IŞİD bu sayede elindeki bölgelerde uzun süre tutunabilmiştir. Ayrıca örgütün un, su, elektrik gibi hayati şeyleri kendi denetimine geçirmesi halkı mecburen itaate iten nedenlerdendir. Tabi her an infaz edilme korkusuyla yaşayan insanların ne kadarı kendi isteğiyle IŞİD’in hakimiyeti altında yaşamaktadır bilinmez. IŞİD’in işgal ettiği bazı bölgelerdeki halkı sürmekle birlikte bazı bölgelerde ise sivilleri kendi güvenliği için elzem görüp sivillerin bölgeyi terk etmesini engellemektedir.
IŞİD’in Ekonomisi bölümünde bahsettiğimiz gibi örgütün çeşitli alanlarda vergi sistemi de bulunmaktadır. Örgütün yapmış olduğu altyapı hizmetlerine karşılık topladığı verginin oranı ise Suriye hükümetinin vergilerinden daha düşüktür.

IŞİD’in toprak hakimiyeti ise son bir yılda oldukça küçüldü. En güçlü dönemi olan 2015’te 250 bin kilometrekareyi elinde bulunduran örgütün hakimiyetindeki yerlerde 10-15 milyon arası bir nüfus bulunmaktaydı. 250 bin kilometrekarelik alan Büyük Britanya büyüklüğündedir. Rusya’nın hava operasyonlarına ve fiili olarak müdahaleye dahil olmasının ardından ve ABD’nin bir nevi ÖSO’yu ikinci plana atarak Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü YPG’yi desteklemeye başlamasının ardından IŞİD toprak kaybetmeye başladı. ABD, ÖSO’yu da güneyde Ürdün üzerinden destekleyerek 2017’de Suriye’nin güney çizgisini IŞİD’ten temizledi. Örgütün 2017 başında elinde kalan toprak 60 bin kilometrekare olarak açıklandı.
Örgütün bildiğimiz üzere bir bayrağı da var. Ayrıca örgütün içinde “İslam Devleti kuruldu” cümlesi geçen bir marşı bulunmaktadır.

IŞİD, militanlarının 5 dinar ve 1 dinar değerindeki altın paralardan zekât topladığını gösteren bir video da yayınladı. Böylece kendi parasını bastığı da görüldü. Ancak paranın dolaşıma girdiğine dair bir bilgiye ulaşılamadı.

IŞİD’in bir hapishanesi bulunmakta ve mahkumlarını burada tutmaktadır.

IŞİD’e ait olduğu iddia edilen ve Deep Web’te (Derin Web) yayın yapan bir sitesi vardı. Site örgüt hakkında bilgiler veriyor ve bitcoin (Derin Web Para Birimi) bağışı istiyordu. Daha sonra site kapandı. Bitcoin demişken, bağışı istenen ve Derin Web’in para birimi olan bu para oldukça değerlidir. 1 bitcoin’in 4680 lira civarında olduğunu söyleyelim.

IŞİD’in yayın organı olan Dabiq ve Rumiyah adında iki dergi de bulunuyor. Ayrıca haftalık gazete olan El-Nada adında Arapça bir gazete de bulunuyor.

IŞİD’e Katılan, Destek Veren ve Karşı Çıkan Örgütler

IŞİD’in detaylı ve programlı bir örgüt olması dünya genelinde faaliyet gösteren diğer cihatçı grupların da dikkatini çekti. Özellikle, IŞİD’in en yoğun saldırılara maruz kaldığı dönemde bile çok fazla güç kaybetmemesi diğer örgütlerin IŞİD’e saygı ve sempati duymasını sağladı. IŞİD’in hilafet ve devlet ilanı ise bunu körükledi. 2014’te yaşanan El-Kaide’den kopuştan sonra örgüt hızla yükselişe geçti ve etkinlik coğrafyasını da artırdı. Öyle ki Taliban ve El-Kaide gibi örgütlerin faaliyet alanlarına kadar genişleyen örgüt Afganistan’da Taliban’la çatışmaya bile girdi. Diğer cihatçı örgütler de bir bir ya IŞİD’e bağlandı veya katıldı.

Mısır’da faaliyet gösteren Ensar Beytü-l Makdis örgütü IŞİD’e katılarak IŞİD’in Mısır’daki vilayeti görevini üstlendi. Amblemini IŞİD’i andıran bir tarzda değiştiren örgüt, adını da Sina Vilayeti olarak değiştirdi. Sina Yarımadası’nda 2015’te, 1973’ten bu yana görülen en büyük çatışmaya neden olan örgüt, saldırılarında IŞİD gibi bombalı araçlar da kullandı. 17 Mısır askeri ölürken 100’den fazla örgüt üyesi öldü. Sina Vilayeti’nin, IŞİD’in Libya koluyla toprak bağlantısı kurma amacında olduğu biliniyor. Örgüt, Rusya’ya giderken 217 kişiyle birlikte Sina Yarımadası’na düşen yolcu uçağını düşürdüğünü duyurmuş, Rusya bir süre sonra bu bilgiyi doğrulamıştı.

IŞİD’in Libya kolu Ensar el Şeria IŞİD’e biat ettikten sonra IŞİD, Libya’da 3 vilayet ilan etti. Bunlar; doğuda Barka, batıda Trablus, güneyde Fizan vilayetleri. Örgüt, en önemli saldırısını Libya Ulusal Kurtuluş Hükümeti Başbakanı Ömer el Hasi’yi hedef alarak yaptı. Hasi kurtuldu. Örgüt, Haziran 2015’te Sirte’de kontrolü tamamen ele geçirdi. Derne ve Bingazi’de de ilerleme kaydetti.

Cezayir’de bulunan Cundul Hilafet (Hilafet Askerleri) örgütü 2014 yılında El-Kaide’nin Kuzey Afrika kolundan ayrıldı. Kasım 2014’te IŞİD, örgütü aralarına kabul etti. Örgüt, IŞİD’in Cezayir Vilayeti oldu.

IŞİD 2014 Kasım’ında Yemen ve Suudi Arabistan’da da vilayetler ilan etti. O günden beri de iki ülkede faal durumdalar. Bu vilayet ilanları El-Kaide’yi kızdırdı. Bu ülkelerde iki örgütün birbiriyle çatışma riski yüksek.

IŞİD, Afganistan ve Pakistan’ı kapsayan Horasan Vilayeti’ni ilan etti. Bunun ardından 2015 Ocak ayında Taliban ve IŞİD birbirine savaş ilan etti. Yine Ocak 2015’te, IŞİD’in Afganistan-Pakistan koluna Taliban’ın eski komutanlarından Hafız Said Han getirildi. Han, Afganistan ve Pakistan’da bulunan 10 komutanla birlikte IŞİD’e biat etti. Taliban örgütü, maddi kaynakları iyi olan ve aylık 500 dolara yaklaşan maaşlar veren IŞİD’e karşı toplu geçişler olmasından korkuyor. Bunu engellemek için IŞİD’le sert bir şekilde mücadele ediyor. Taliban binden fazla savaşçısıyla, Taliban’ın diğer güçlerinden daha eğitimli ve donanımlı olan özel bir birlik kurdu. Bu birlik IŞİD’in etkin olmaya çalıştığı Nangarhar, Farah, Helmand ve Zabul gibi eyaletlerde mücadele ediyor.

Afganistan eyalet haritası

Taliban, Ekim-Aralık 2015 arasında onlarca IŞİD militanı öldürdüğünü duyurdu. IŞİD de birçok Taliban militanı öldürdüğünü söyledi. Ayrıca IŞİD, 10 Taliban savaşçısının başını keserek infaz etti ve bunu yayınladı. Haziran 2015’te Taliban’ın vilayetteki “gölge valisi” olarak anılan Mevlevi Mir Ahmet Gül, Peşaver’de düzenlenen saldırıyla öldürüldü. 2015 ortalarına doğru Taliban ve IŞİD arasında Afganistan’ın Farah kentinde çıkan çatışmada 15 IŞİD ve 13 Taliban militanı öldü, 10 IŞİD ve 7 Taliban militanı yaralandı. IŞİD, 2015 sonuna doğru ülkenin güneyinden ve batısından büyük oranda uzaklaştırıldı. Küçük gruplar halinde Taliban’a karşı gerilla faaliyeti yürütseler de IŞİD burada çok tutunamadı. IŞİD’in Afganistan’da tutunamamasında ABD’nin insansız hava aracı saldırıları çok etkili oldu.

Ardından 2016 yılında Horasan Vilayeti’nden 200 kadar militan, Molla Ömer’in ölümünden sonra Taliban lideri olan Molla Ahtar Muhammed Mansur’a biat ederek saf değiştirdi. Tüm bunlara rağmen IŞİD hala Afganistan’da mücadeleye devam ediyor. Nisan 2017’de Cüzcan vilayetinin Derzab ilçesinde çıkan çatışmada 76 Taliban ve 15 IŞİD militanı öldü. Son olarak 1 Mayıs 2017’de Nangarhar Valiliği Sözcüsü Ataullah Hogyani, IŞİD’in, Taliban’ın Çaparhar’daki kampına saldırdığını ve 21 Taliban üyesiyle 7 IŞİD’linin öldüğünü söyledi. Hogyani, 3 sivilin de çatışma sırasında öldüğünü ve 5 sivilin de yaralandığını söyledi. IŞİD bölgedeki 7 sivilin evini de ateşe verdi.

Ekim 2014’te Özbekistan İslam Hareketi lideri Usman Gozi, IŞİD’e katıldıklarını açıkladı.

IŞİD, 2014 yılında Suriye’deki eğitim kamplarında bulunan ve Gazzeli Mücahitler dediği grubun Şeyh Ebu Nur Makdisi Tugayı adı altında Gazze’de faaliyet göstereceğini açıkladı.

IŞİD, yayınladığı videoda HAMAS örgütüne “yüzleşeceğiz” diyerek HAMAS’ı tehdit etti ve “Gazze’nin sonu da Yermuk Mülteci Kampı gibi olacak” dedi. HAMAS’a karşı savaşan silahlı Selefi bir grubun lideri olan ve 2009 yılında HAMAS tarafından bir çatışmada öldürülen Ebu Nur Makdisi’nin intikamını alacağını duyurdu.

2015 Mart ayında, Nijerya’da bulunan cihatçı örgüt Boko Haram (Batılı Tarzda Eğitim Haramdır) örgütü de IŞİD’e bağlılığını ilan etti ve IŞİD, örgütü Batı Afrika Vilayeti ilan etti. Örgüt eskiden El-Kaide bağlantılıydı ve IŞİD ile El-Kaide bir kez daha karşı karşıya gelmiş oldu.

Tunus’taki cihatçılar da 18 Mart 2015’te başkent Tunus’ta bulunan bir müzeye saldırdı ve iki ay sonra IŞİD’e bağlandılar.

Çeçenistan, Dağıstan, İnguşetya, Kabardin-Balkar ve Karaçay-Çerkez bölgelerinden militanları bünyesinde bulunduran, Rüstem Asildarov’un lideri olduğu Kafkasya Emirliği IŞİD’e katıldıklarını duyurdu.

Endonezya ve Filipinler’de faaliyette bulunan Ebu Sayyaf adlı örgüt IŞİD’e katıldı. Bir Alman vatandaşını esir alan ve 600 bin dolar fidye isteyen örgüt daha sonra esiri infaz etti. IŞİD’e Filipinler’de bulunan Ensar el Hilafet adlı örgüt ve Bangasamoro İslami Özgürlük Savaşçıları ile Ensar el Ma’rakat adlı gruplar da katıldı. Endonezya Mücahitleri de IŞİD’e bağlılığını ilan etti. Yine Endonezya’dan Timor İslam Cemaati de IŞİD’e biat etti. Ancak IŞİD, Endonezya ve Filipinler’de kendine katılan gruplara vilayet vermek için bazı şartları yerine getirmelerini istedi.

Ebu Seyyaf örgütü Endonezya ve Filipinler’de ordu güçlerine karşı savaşıyor.

Sudan’da faaliyet gösteren aşırı gruplar IŞİD’e bağlı Boko Haram ve Ensar el Şeria ile temas halinde.

ABD’li sivil toplum kuruluşu olan Adli İzleme Örgütü’nün Meksikalı yetkililere dayandırdığı bilgiye göre IŞİD, Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartellerinden olan Juarez Karteli ile çalışıyor. Adli İzleme Örgütü, IŞİD’in, ABD sınırına 13 km mesafede bir kamp kurduğunu iddia etti.

IŞİD’le ilişkili olan ve Filipinler’de faaliyet gösteren Muarawi örgütü, Filipinler’de bazı bölgeleri kontrol etmeye başlamıştır. Filipinler Devlet Başkanı Duterte, önce 2016’da Obama’ya küfretmiş, sonra ABD ile askeri iş birliğini sona erdirmişti. 2017’de Rusya’dan silah yardımı talebinde bulunan Duterte’nin Mayıs 2017’deki Rusya ziyareti sırasında bu saldırı gerçekleşti ve Duterte güvenlik güçlerine “Sizin için hapis yatarım. Biriniz üç kadına tecavüz ederse ben üstlenirim” diyerek, IŞİD’le mücadelede gayri nizami harp tekniklerine başvurulacağının sinyalini verdi.

IŞİD’e katılan ve destek veren örgütler bu şekildedir. IŞİD’e karşı çıkan örgütler de var.

Mali’de bulunan Murabitun Hareketi’nin önemli isimlerinden Ebu Velid es-Sahravi, IŞİD’e biat ettiklerini duyurdu ancak hareketin Şûra Konseyi, yöneticilerin haberi olmadan yapılan bu açıklamayı yalanladı. Sahravi azledildi ve yerine başka bir emir getirildi. Daha sonra Murabitun Hareketi, 25 Temmuz 2015’te 6 maddelik bir manifesto yayınladı ve IŞİD’i tövbeye davet etti.

Murabitun Hareketi Şûra Konseyi’nin Yayınladığı Manifesto

Daha önce de söylediğim gibi El Nusra örgüte karşı çıkmış ve çıkan çatışmalarda eriyip gitmişti. ÖSO, Ahrar el Şam, Fetih Ordusu gibi örgütler ayrı ayrı ve toplu şekillerde IŞİD’le çatışıyor. ÖSO, Suriye’nin güney sınırını Nisan 2017 boyunca sessizce IŞİD’ten temizlemeye devam etti. ABD ve Rusya destekli terör örgütü YPG de örgütle çatışma halinde. Terör örgütü PKK da IŞİD’le mücadele kapsamında Irak’taki operasyonlara çağrıldı. Uluslararası alanlarda meşruiyet kazanmak ve destek bulmak isteyen terör örgütleri YPG ve PKK bu fırsatı kaçırmadı.

IŞİD’e dünya genelinde bağlılığını bildiren 30 örgüt bulunmaktadır. 12 örgüt ise IŞİD’i desteklemektedir.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

https://stratejikortak.com/2017/08/isid-dini-ve-yontemleri.html

Somali’deki Türk Askeri Üssünden Görüntüler

Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük askeri üssü Somali’ye kuruldu. Başkent Mogadişu’da bulunan askeri üs, iç çatışmanın ve kaosun yaşandığı ülkede istikrar için önemli bir adım olarak görülüyor. Bu askeri üsteki Türk askerleri Somali Ulusal Ordusu’yla birlikte Afrika ülkelerinden gelecek olan askerleri eğitecek.

400 dönümlük arazi üzerine kurulu olan askeri üste 32 bin m2 kapalı alan bulunuyor. Mart 2015’te yapımına başlanan ve 3 askeri okulunda yer alacağı tesisin bu ay açılışının yapılması bekleniyor.

TSK’dan yapılman açıklamada, Somali Türk Görev Kuvveti (STGK); Somali Silahlı Kuvvetlerinin teşkilat, eğitim, öğretim, askerî altyapı ve lojistik sistemlerinin iyileştirilmesi ile eğitimine destek sağlamak maksadıyla Somali’de görevlendirildiği belirtilerek, “Somali’de görev yapacak ve en son gönderilen Türk birliğinin 22 Ağustos 2017 tarihinden itibaren Mogadişu/Somali’de göreve başlamıştır” denildi.

Somali Devlet Başkanı Muhammed Farmajo, “Türkiye’nin dünyadaki en büyük askeri üssü neredeyse tamamlandı. Çok yakında Somali Ordusu güçlü bir şekilde geri dönecek” demişti.

İşte Somali’de bulunan Türk askeri üssünden görüntüler…

Devlet Anıtkabir’de: Törenden Dikkat Çeken 12 Fotoğraf

30 Ağustos 1922’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk ordusu, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde zafer elde ederek bu toprakların işgalci kuvvetlerden kurtarılmasını sağladı. İlk kez 1924’te muharebenin yapıldığı Dumlupınar’da küçük bir köyde düzenlenen küçük bir tören ile kutlanan zafer, 1926 yılından itibaren ‘Zafer Bayramı’ olarak kutlanıyor.

Bu yıl da 30 Ağustos’un 95’inci yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki devlet erkanı Anıtkabir’i ziyaret etti.

30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun…

30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü dolayısıyla düzenlenen törenlerde çarpıcı fotoğraflar ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, CHP Genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin aynı kareye girdiği fotoğraflar sosyal medyada paylaşım rekorları kırdı.

Devlet erkanının Anıtkabir ziyaretinde en dikkat çeken 12 fotoğraf şöyle:

Fotoğraflar: Anadolu Ajansı

https://stratejikortak.com/2017/05/yerli-askeri-urunlerin-ozellikleri.html

Küresel Aktör NATO’nun Suriye Çıkmazı

Yapmış olduğumuz çalışmada, güvenlik ve jeopolitik riskler noktasında üyesi olduğumuz NATO’nun Suriye ve Ortadoğu odaklı yaklaşımlarda nerede durduğu, Türkiye’nin sınır güvenliği tehdidine karşı oluşan risklerin çözümünde NATO’ya hangi rolün biçildiği ve NATO’nun askeri alanda önemini yitirdiği söylemlerine karşı ürettiği ya da üreteceği politikaların sonraki yıllarda ortaya çıkaracağı politikalara yönelik yaklaşımlarına yer verecek ve çıkarımlarda bulunacağız.

Küresel bağlamda dünyanın çok kutuplu hale gelmesi ile bölgede oluşan jeopolitik risklerin artması sonucu askeri stratejilerin yeniden yapılandırılması özellikle savaşa komşu olan Türkiye’nin, Milli Güvenlik olgusu ve bekası için bölgede yer alan devlet dışı aktörlerin ortaya çıkardığı kaotik ortamı “spesifik” olarak bertaraf etmek istemesi, güvenlik esası gereği ilk ana unsur haline gelmiştir. Bu noktada konvansiyonel saldırılara ve bölgede sürekli el değiştiren örgüt yapılanmalarına karşı askeri ve strateji kabiliyetin en üst seviyeye getirilmesi ve güvenlik risklerinin en aza indirilmesi kaotik ortamın sürekliliği göz önüne alınarak krize çözüm odaklı yaklaşımlarda bulunulmak gerekmektedir.

Türkiye’nin NATO ‘ya üye oluşu ve ilk NATO toplantılarından bir kare

Soğuk savaş yıllarından geriye dünya üzerinde  geniş bir coğrafyada aktif bir çevreleme politikası sürdüren, terörle mücadele ve barış misyonu adı altında kendisine  “Küresel Jandarma” görevi biçmiş bir organizasyon olan NATO’nun, 21. yüzyılın içine gelindiğinde yeni güvenlik misyonuna uygun dönüşümünü  tamamlama çabası içerisine girmiş olduğunu görmekteyiz.

Bu bağlamda devletlerin geleneksel güvenlik algısının, Amorf Örgüt ve Vekalet Savaşları ile ulus ötesinde bir alana kayması, ulusal güvenlik anlayışının artık tamamen uluslararası güvenlik esasında ele alınmasına neden olmuştur. Aslına bakacak olursak Dünya savaşları ile ardından gelen soğuk savaş döneminden kalma olan azınlık sorunları ve yoğun göç dalgası günümüzde ki terör ve insancıl suçlardan doğan sorunların ortaya çıkmasına etken olan en büyük sebeplerdir. Geçmişte düzeltilemeyen devlet merkezli sorunların günümüze uluslar arası bir savaş olarak gelmesi, hegemon güç süren devletlerin artık daha stratejik bir güvenlik tekniğine ihtiyaç duymasına, ayrıca, dünya ülkelerini yeniden keşfetmek ve devlet merkeziyetçiliğini aşmak durumunda olması gerekliliğini ortaya çıkmıştır.

Sovyet tehdidine ve oluşabilecek diğer tehditlere karşı kurulan fakat Varşova Paktı’nın ortadan kalkması ile anlamını yitiren NATO, modifiye edilerek yeni bir görev tanımlamasına yani “Küresel Jandarma”  konseptine kavuşturulmuştur. Artık NATO, ABD ve AB’nin dünyadaki eli olarak aktif bir görev üstlenmesine gidecek, gerek stratejik gerekse kolluk gücü olarak dünyanın güven sistematiğini tehdit eden her yere uzanan demir yumruk olacaktı. Bu fikir üzerine NATO, daha modernize edilmiş kuvvet yapısı ile değişim gösteren güvenlik tanımlamasına uygun şekilde ulus ötesinde nokta atışı yapmak üzere görevlendirilmiş ve kurulan ortaklıklarla daha da güçlendirilmiş olacaktır.

Suriyeli sığınmacılar çadır kentlerde

NATO’nun Suriye Politikası ve Caydırıcılık Stratejisi

Ülkemizde NATO’nun varlığı ve gerekliliği, içinde bulunduğumuz ve savaşa komşu olduğumuz bu yıllar içerisinde daha da sorgulanır hale gelmiş, bölgede ki kaotik ortamın  istikrarsız rejimlerle ve vekalet savaşlarıyla daha da artması sonucu ülkemize yönelik gerçekleşen terör saldırılarının artması ile de NATO’nun güvenlik yaklaşımları eleştirilebilirliğini sürdürmüştür. Hatta bu tartışma konusunu daha da alevlendiren olayın örgüsü ABD ve Alman Patriotlarının Türkiye’den çekilmesi ile başlamıştı.

NATO’nun yapmış olduğu güvenlik değerlendirmesi sonucunda Suriye’den Türkiye’ye oluşabilecek herhangi bir hava saldırısının mümkün olmaması kararı ile başlayan ve o zamanlar içerisinde Türkiye’nin güney sınırında yer alan DAEŞ’in füze sistemlerinin olmaması ile bir tehdit unsurunun ortaya çıkmayacağını düşünen NATO patriot füze sistemlerini çekerek buralara İspanyol patriot füzelerini konuşlandırmış Akdeniz de yer alan Amerikan uçaklarının prensip olarak belirlemiş olduğu “caydırıcılık” politikasına uygun koşullarda hareket etmeye devam etmişti.

Fakat daha sonra yaşanan gelişmelerde Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi ve sınırımızda gerçekleştirdiği uçuşlar Türkiye’nin güney sınırında tehlike arz etmeye başlamış ve geri çekilen Alman ve ABD patriotlarının siyasi bir mekanizma olarak kullanıldığı düşünülerek ülkemizde çok fazla gündem oluşturmuştur. Sonuç olarak NATO’nun bu tutumu, Türkiye’nin güneyini tamamen kendi imkanlarıyla korumasına sevk etmiş, ülke kamuoyu olarak üye olmamızı sorgulamamıza neden olmuştu.

NATO’nun bu tutum ve davranışına neden olan olay aslında ilk kurulduğu yıllarda ortaya koyduğu politikası olarak akademik literatürde yerini almaktadır. Şöyle ki; Soğuk savaş yıllarından (1949), 11 Eylül 2001 tarihine kadar olan süreçte “caydırıcılık” stratejisini uygulayan NATO, 11 Eylül sonrasında terörizme karşı kendi kabuğundan çıkarak Avrupa dışında kalan bölgelere askeri kuvvetler yerleştirmiş “savunma” – “caydırıcılık” stratejisini kullanmaya başlamıştır.

Kore savaşı ile “topyekun mücadele” stratejisi uygulayan NATO günümüze geldiğimizde yeniden “caydırıcılık stratejisine” dönüş yapmıştır. Yani hali hazırda yaşadığımız güvenlik sorunlarında topyekun yanımızda olmayan NATO’nun bu tutum ve davranışı sergilemesi kendi açılarından bakıldığında politika dışına çıkmak istememelerindendir. Fakat bizce geçmişte yapmış olduğu topyekun savaş stratejisinde aldığı ağır darbeler şu an Ortadoğu bataklığına girmek istememesinin en büyük nedenidir. Buna en yakın ve en eskimeyen örnek olarak Afganistan örneğini göstermek, neden Ortadoğu’dan uzak durmaya çalıştığını daha net anlatabilir.

NATO kararı olmadan Afganistan’da bölgeye giren Amerika ve İngiltere bölgede çıkmaza düştükleri için NATO’nun gücüne ihtiyaç duymuşlardı. Bunun sonucunda harcanan büyük paralar ve kaybedilen hayatlar ile askeri başarısızlıkların ön plana çıkması, buna rağmen de ısrarla sürdürülen savaşın maliyeti ülkelerini sarp yollara sürükledi ve kendi askerini kaybetmeyi daha fazla göze alamayan Amerika NATO’yu da beraberinde çıkmaza sürüklemiş oldu.

Caydırıcılık stratejisini örneklerle daha da detaylandıracak olursak; müttefiklerine güvenlik teminatı vermekle yükümlü NATO yaygınlaştırılmış caydırıcılık prensibinin doğrultusunda hareket etmek suretiyle Patriot füzesavar bataryalarını geçici bir süreyle ek bir caydırıcı tedbir olarak, Ankara’nın Suriye kaynaklı yeni güvenlik sorununu bertaraf etmek üzere Türkiye’nin hizmetine sundu. Bu görüşmeler ve alınan sonuç önemliydi. Çünkü 2011 senesinden itibaren çeşitli vesilelerle NATO Suriye’deki krizin bir parçası olmak “istemediğini” ittifak’ın en üst yetkilisi Genel Sekreter Stoltenberg’in ağzından duyurmuştu.

Ancak 2013 senesine gelindiğinde Suriye’deki konjonktür hiçte iç açıcı bir hale gelmemişti. Suriye’de silahlı olarak mücadele eden tarafların sayısı gün geçtikçe artmış ve çeşitli devlet dışı grupların savaşta kendine yer açmak için kullandıkları şiddet araçlarıyla iç savaşın mahiyeti dönüşmüştü. Bu bağlamda Suriye’den Türkiye’ye yönelen tehdidin mahiyetinde de değişiklik olmuş ve değişen bu yeni tehditler karşısında hem Türkiye’nin hem de NATO’nun yaygınlaştırılmış caydırıcılık kapsamında yeni bir tehdit değerlendirmesi yapması zorunlu hale gelmiştir.[1] Yaşanan tüm olaylara rağmen NATO, savunma politikasından vazgeçmemiş ve Suriye konusunda hassas tutumlarına Türkiye’yi yalnız bırakmak pahasına devam etmiştir.

F-15e savaş uçağı

NATO Suriye’de Spesifik olarak İç Savaşa ve Mülteci Krizine Odaklanmayı Tercih Ediyor

Suriye bölgesindeki kaos ortamında “NATO” topyekun sahada bulunmak yerine üyelerinin ittifak halinde yer alması güvenlik açısından son derece önemlidir. 28 farklı ulus, düşünce ve demokrasi yönetimine sahip olan bu kuruluşun içerisinden çıkan çatlak sesler NATO’nun varlığını ve söz konusu durumunun ne olması gerektiğini bize sorgulatmaktadır. Buna göre;

İLK TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmamalıdır. Çünkü;

Yaptığımız saha analizleri doğrultusunda NATO üyesi ülkeler açısından Suriye’de olmama konusunda ki tarafı savunan bazı görüşlere göre NATO’nun olaya müdahil olması ile işlerin daha da karmaşık hale geleceği ayrıca bazı ülkelerin bu yeni nesil savaş konseptine adapte olabilirliği açısından zorlanacağı düşünülürken, yine bu tez doğrultusunda düşünen kesimler burada daha da artma tehdidi ile karşımıza çıkan kaos ortamından kaynaklı göç dalgasının artmasını engellemek adına  NATO’nun bölgede savunma halinde kalmasını savunmaktadır.

İKİNCİ TEZ: NATO Suriye’de savaşa katılmalıdır. Çünkü;

Bir kesim yukarıda ki tezimizi doğrulayıcı nitelikte açıklamalarda bulunurken bazı kesim ülkeler ise NATO’nun bu savaşta yer almasıyla Suriye’de ki olayların daha kısa sürede daha net sonuçlar alınacağı yönde söylemlerde bulunmaktadır. Suriye’deki çatışma alanının çokça karmaşık ve tehlikeli olması ve bir bakıma DEAŞ ile savaşmanın doğru yolunu bulmanın zor olması bunun yanında pek çok farklı grubun sahada var olmasına karşın sahanın dışarısında kalmak alternatif olarak görülmemektedir, çünkü NATO müttefikleri olarak, DEAŞ ile savaşmak gerekmektedir.

Bu tez NATO üyesi olan Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. NATO birlik halinde bölgeye girdiği takdirde sınıra komşu ve üye olan ülke konumundaki Türkiye’ye bu konuda en çok görev düşen ülke olacak ve Türkiye, sadece Suriye’nin kuzey sınırında değil daha derinliklerinde kendini bulacaktır. Suriye’nin içinde ki bu var oluş ise Türkiye’nin Milli sınır güvenliği ve askeri birlik güvenliği açısında çokta akıllıca olmamaktadır. Fakat tabi ki hukuki metin maddeleri ve sözleşme gereği nitelikli olarak söz hakkımızı ne yönde kullanacağımızı zamana ve şartlara bağlı olarak irdelemek daha net fikirlere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

[1] Yalçın, B. Ve Duran, B. (2016). Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Suriye Stratejileri, s.65 İstanbul.

ABD’nin Nefreti: Firavun Sıçanı Operasyonu

ABD için utanç verici bir yenilgiyle sonuçlanan Domuzlar Körfezi Çıkartması’ndan sonra Castro’yu daha ciddiye almak zorunda kalan ABD Başkanı John F. Kennedy, 30 Kasım 1961’de Küba’ya karşı gizli operasyonlar yürütülmesi emrini verdi. Gizli operasyonların planlanmasını CIA yapacak, askeri eylemleri ABD Genelkurmayından Hava Kuvvetlerindeki Org. Edward Lansdale yürütecekti.

Başkan Kennedy, gizli operasyonlar sonucu Küba’da bir karşı devrim başlatılmasını ve en geç Ekim 1962’de Castro’nun devrilmiş olmasını istiyordu. Küba’ya karşı düzenlenecek gizli operasyonların amacı ABD Genelkurmayına Küba’yı işgal gerekçesini yaratmaktı.

Bu projenin yürütülmesinde birinci derecede yetkili, Başkan John F. Kennedy’nın kardeşi, Adalet Bakanı Robert Kennedy olacaktı.

20 Şubat 1962’de, ABD Genelkurmayından Org. Edward Lansdale, Firavun Sıçanı Operasyonu olarak anılacak gizli operasyonların altı aşamalı olacağını açıkladı: Siyasi, psikolojik, askeri, sabotaj, istihbarat operasyonları ve Küba siyasi liderine suikast girişimleri.

kennedy castro ile ilgili görsel sonucu
Fidel Castro ve John F. Kennedy

Adım adım şu eylemler yapılacaktı:

Altışar kişilik üç sabotaj ekibi hazırlanacak, bu ekiplerle Küba’nın sanayi tesislerine sabotajlar düzenlenecekti.

Castro’nun en beğenerek tüttürdüğü türden puroların içine öldürücü zehir şırınga edildi. Bir yolu bulunup bu purolar Castro’ya hediye edilecekti.

Castro’nun içeceği suya katılmak üzere, hemen eriyen hap şeklinde zehirler hazırlandı.

İyi bir dalgıç olan Castro’ya, daldığı zaman patlayacak bir düzenek okyanusun tabanına yerleştirildi.

Öldürücü mikrop bulaştırılmış bir dalgıç takımının Castro’ya hediye edilmesi planlandı.

İçine gizlice yerleştirilmiş bir iğneden öldürücü zehir akıtan bir dolmakalem Castro’ya hediye edilecek, bununla yazması sağlanacaktı.

Çok güçlü teleskopik dürbünlü tüfeklerle Castro’nun uzun mesafeden vurularak öldürülmesi planlandı.

Küba’da Castro karşıtlarına bol miktarda dolar dağıtılacaktı.

Miami’de çok sayıda elemana ve ekipmana sahip bir casusluk üssü kurulması için CIA yaklaşık 100 milyon dolar harcadı.

ABD Adalet Bakanı Robert Kennedy ve ABD Genelkurmayı, Castro’ya suikast düzenlenmesi için mafya ile işbirliği yaptı.

Devrimden önce Amerikan Mafyası, Küba’da kumar sektörünü elinde tutmaktaydı. Castro, devrimden sonra tüm kumarhaneleri kapatınca, mafyanın da sonu gelmişti. Mafyanın yeniden bir yolunu bulup Küba’ya girmekte çok iştahlı olduğunu bilen CIA, Mafya tetikçisi J. Roselli’yi Castro’yu vurmak üzere kiraladı. ABD Başkanı John F. Kennedy ile aynı metresi paylaşan Mafya Babası Sam Giancana da plana dahil edildi.

Tam operasyonlara başlanacağı an, ABD ile Sovyetler Birliği arasında ”Küba Bunalımı” patladı. Küba’da kurulu Sovyet roketleri nedeniyle dünya bir nükleer savaşın eşiğine gelmişti. İşte bu nedenle, 30 Ekim 1962’de Firavun Sıçanı Operasyonu iptal edildi.

küba buhranı ile ilgili görsel sonucu
Operasyonun İptaline Sebebiyet Veren Küba Füze Krizi

Operasyonun iptal edilmiş olmasına rağmen, 8 Kasım 1963’de altı kişiden oluşan bir Amerikan sabotaj timi Küba’da sanayi tesislerine bomba koydu, 400 işçinin ölümüne neden oldu.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Asya’nın Kanayan Yarası: Arakan

Eski adı ile Burma yeni adı ile Myanmar’ın Rakhine eyaletinde yaşayan Arakan (Rohingya) Müslümanlarının dramı son 5 yıldır dünyanın gözü önünde artarak devam ediyor.  Yaşanan zulüm, ülkemizin gündemine düşse de genellikle Ortadoğu’da yaşanan mezalimin yakınlığı ve yoğunluğu nedeni ile hak ettiği ilgiyi göremeyip Arakan Müslümanlarının yaşadıklarına bir nebze de olsa çözüm olacak uluslararası kamuoyu oluşturmaya yetecek düzeye ulaşamamaktadır.

Çalışmamızda Mynmar’ı, Arakan’ı, Arakanlı Müslümanların sorunlarını ve Türkiye’nin tutumunu, yaşanan olayları genel olarak anlamayı sağlayacak şekilde özetleyerek yaşanan insanlık dramı ile ilgili bir farkındalık oluşturmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmada tarihsel bir yaklaşım benimsenmiş olup analitik bir çalışma değildir.

Mynamar, sahip olduğu 261.218 km² yüzölçümü ile Güney Asya’da Endonezya’dan sonra en büyük ikinci devlettir. Ülke nüfusu 48.7 milyondur. Ülkenin resmi dili Birmanca olup resmi dil Budizm’dir. Hindistan ile Çin arasında yer alan ülkede her iki kültüründe izleri de görülmektedir. Resmi olarak 135 etnik grup yer almakta olup bu etnik grupların en büyükleri Şan (%8.5), Karen (6.2), Kaçin (%1.4), Rakhine (%4.5), Mon (%2.4), Çin (%2.2) ve Kayah (0.4)’tır. Ülkenin ‘Burma’ olan ismi 1989’da yaşanan darbeden sonar ‘Myanmar’ olarak değiştirilmiştir.

Mynamar Haritası

Ülkenin geçmişinde Moğollar, Portekizliler, Japonlar ve İngilizler önemli bir yer tutar. Ülke tarihinde ilk Burma birliği 11. yüzyılda yaşanmıştır. Ülke, 13. yüzyılda Moğol istilasına uğramıştır. 16. yüzyılda Portekizlilerin desteği ile yeniden siyasi birlik sağlanmıştır.  19. yüzyılın başlarında İngiliz istilası başlamıştır. İngilizler Burmayı önce İngiliz Hindistan’ına bağlamış ve ülke Hint Burması ya da Birminya (İngiliz burması) olarak da anılmıştır. Daha sonra İngiltere Burma’yı Hindistan’dan ayırarak kolonileştirmiştir.

İngiltere Arakan’ın da içinde bulunduğu üç eyaleti ilhak etmiştir. 1942 yılında ülke Japon işgaline maruz kalmıştır. Önceleri İngilizlere karşı Japonlarla savaşan Burmalılar sonra İngilizlerin desteği ile Japonları ülkeden çıkarmıştır. 1948 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanan ülkede 2016 yılına kadar askeri bir yönetim hüküm sürmüştür. Ülke 1962’den 2011 yılına kadar askeri cunta idaresinde ağır bir sosyalizm ve Budizm baskısı ile yönetilmiştir.

2010 yılı sonundaki seçimden sonra askeri cunta sonuçların askeri yönetimden sivil yönetime geçiş anlamına geldiğini söylemiş ve 2011 yılında sivil ağırlıklı bir hükümet kurulmuştur. Tüm bu gelişmelere rağmen askerler ülkede ağırlığını devam ettirmiştir. 2016 yılı Mart ayında ülkede seçimle gelen ilk devlet başkanı Htin Kyaw göreve başlamıştır. ABD ve AB tarafından ambargo uygulanan ülkeyi Çin, Rusya ve Hindistan desteklemektedir.

Mynamar’da etnik grupların dağılımı

Arakan Müslümanlarının yaşadığı ve Bangladeş sınırından başlayıp ülkenin neredeyse Bengal Körfezine olan bütün deniz kıyısı boyunca uzanan Rakhine eyaleti 36,778.21 km² yüz ölçümüne sahip olup başkenti Sittwe’dir. 2013 yılı UNİCEF raporlarına göre eyaletin nüfusu 3.222.461 kişidir. Eyalet Myanmar’ın en az gelişmiş eyaletlerinden olup deniz kıyısında bulunması sebebi ile de doğal afetlere açıktır.

Rakhine eyaletinin yüzde 44’ü açlık sınırının altında yaşamaktadır. ‘Arakan’ kelimesi ‘Rokhaing’ kelimesinin İngilizce söylenişinden türemiştir. Rohingya kelimesinin ise Arapça ‘raham’ kelimesinden türediği varsayılmaktadır.  Arakan bölgesinin İslam ile tanışması 8. Yüzyıl’da Arap tüccarlar ve dervişler yolu ile olmuştur. Arakan’da hüküm süren Kral Narameikla 1404 yılında tahttan indirildiğinde Müslüman Bengal’e (Bengal, bugünkü Bangladeş ve Doğu Bengal’in olduğu yer) sığınmış ve burada Müslüman olmuştur. 1430’da tekrar tahtına oturması ile Arakan İslam Sultanlığı doğmuştur.

Sultanlık, Burma’nın 1784 yılındaki istilasına kadar varlığını sürdürmüştür. Arakan Müslümanlarının yaşadığı ilk kıyım bu işgal sırasında yaşanmıştır. Bu tarihten sonra Arakan Müslümanlarının dramı şiddeti bazı dönemlerde azalarak bazı dönemlerde katliama varan bir şekilde gerçekleşerek günümüze kadar devam etmiştir. 1926 yılında Arakan bölgesi İngilizler tarafından işgal edilmiştir. İngilizlerin ülkeyi terk etmesinin arından Budistler, Hintli ve Bengal’li Müslümanlara karşı bir müdahaleye başlamıştır.

Bu Müslümanların evleri ve işyerleri yağmalanmış ve ülkeden kaçmaları sağlanmıştır ancak Budistler bununla yetinmeyerek Arakan Müslümanlarına karşı bir katliam emri vermiştir. 1942 yılında Arakan Müslümanları sistematik bir katliamla karşı karşıya kalmışlar ve bu katliamla birlikte bölgenin demografik yapısında değişme meydana gelmiştir. Katliamdan sonra Müslümanlar ülkenin kuzeyinde yoğunlaşırken Budistler güneyinde yoğunlaşmışlardır.

Arakan Müslümanlarının yaşadığı bir diğer katliam 1978 yılında yaşanmıştır. Burma hükümetinin Müslümanları bölgeden atmak için gerçekleştirdikleri “Nagamin” ya da “Kral Dragon Operasyonu” sonucunda yüzlerce Müslüman öldürülmüş ve 300.000 fazla Müslüman Bangladeş’e kaçmak zorunda kalmıştır. Arakanlı Müslümanlara en büyük darbe ise 1982’de çıkarılan Vatandaşlık Kanunu ile vurulmuştur. Bu kanuna göre ülkede üç tür vatandaşlık vardır: Ulusallar, hakları sınırlı olanlar ve vatandaşlığı kabul edilenler. ‘Ulusallar’, 1823 İngiliz İşgali sırasında ülkede bulunanlar; ‘hakları sınırlı olanlar’, 1948 Vatandaşlık kanunu ile vatandaşlığa alınanalar ve ‘vatandaşlığa kabul edilenler’ ise daha önce vatandaş olmayıp yeni kanunla vatandaş olacakları kapsamaktadır.

Burma hükümeti Arakan Müslümanlarının tarihi varlıklarını yok sayıp onları ‘vatansız’ kabul edilip vatandaşlık haklarından mahrum bırakmıştır. 1991 Kasım ve 1992 Haziran ayları arasında ise toplumsal ayaklanmaları sert bir şekilde bastıran Hükümet, Kuzey Rakhine eyaletinde Burma Ordusunun bir kanadı olan SLORC (Düzenin Restorasyonu) tarafından gerçekleştirilen operasyonlar ile binlerce Arakan Müslümanın için yeni bir kıyıma ve kitlesel göçe yol açmıştır. 2001’de Taliban’ın Afganistan’daki Budist heykelleri patlamasının ardından Hükümet, Müslümanların El-Kaide ile bağlantı olduklarını iddia ederek baskısını arttırmıştır.

Bu baskılar arasında bölgenin tarihi isimlerinin değiştirilmesi de yer almaktadır. Tarihsel olarak ‘Rohingya’ olan eyaletin ismi ‘Rakhine’ olarak, ‘Akyab’ olan eyalet başkentinin ismi ise ‘Sittwe’ olarak değiştirilmiştir.

Günümüzde yaşanan katliamın fitili ise 2012 yılında ateşlenmiştir. Rakhine eyaletindeki Müslüman bir köyün yakınında bulanan bir kadın cesedinin faili olarak yakalan üç Arakan Müslümanından biri dövülerek öldürülmüş diğer ikisi de idam edilmiştir. Bu olaylardan sonra Budistler çok büyük bir Müslüman karşıtı propaganda başlatmışlardır. 3 Haziran 2012’de Arakanlı hacıları taşıyan bir otobüs Budistler tarafından durdurularak 8’i hacı 10 kişi Budistler tarafından dövülerek öldürülmüştür.

Bu durumu protesto etmek için Maungdav şehri Merkez Camii’nde toplanan Müslümanlar polis ve Budist rahipler tarafından saldırıya uğradı. Hükümet bu gösteriyi kendisine bir kalkışma sayarak Arakanlıların cezalandırılmasını emretti ve bundan sonra bir Müslüman avı başlamıştır. Bu insan avı sonucunda binlerce Arakanlı ölürken, üç yüzden fazla köy yakılmış ve yüzbinlerce Arakanlı ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır.

2012 yılı Mayıs ve Haziran aylarında Rakhine eyaletinin başkenti Sittwe ve civarında başlayan ve bölgede yaşayan Budist rahipler eliyle gerçekleştirilen şiddet ve zulüm bu tarihten sonra düşük profilli bir yoğunluk gösterirken Myanmar’ın 2016 yılının Ekim ayında eyaletin Bangladeş sınırı boyunca, karakollara gerçekleştirilen saldırıları bahane ederek gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ile iyice tırmanmıştır. Bölge, 2017 yılı Ağustos ayında, yine karakollara gerçekleştirilen saldırılar bahane edilerek onlarca kişinin öldüğü ve göç eden kişilerin üzerine ateş açıldığı haberi ile yeniden dünya gündemine oturmuştur.

Sadece 2016’da başlayan olaylar sonucunda ülkeden kaçan Arakan Müslümanlarının sayısının 170 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Myanmar’da 2012 yılında başlayan baskı ve zulüm nedeni ile ülkeden zorunlu olarak ayrılmak zorunda olan kişi sayısı Dünya Bankası verilerine göre 664.000’dir. Zorunlu göçe (forced displacement) maruz kalan bu insanların bir kısmı ülke içinde zorunlu yer değiştiren kişilerden oluşmaktadır. Ülke dışına göç etmek zorunda kalan insanların 231.948’i Bangladeş’te, 106.349’u Tayland’da ve 88.637’si Malezya’da yaşamaktadır. Ayrıca Sri Lanka, Hindistan, Endonezya ve Avustralya gibi bölgesel komşu ülkelere de göç yaşanmaktadır. Şu an Bangladeş’te 600 bin, Pakistan’da 350 bin ve Suudi Arabistan’da 250 bin, BAE’de 20 bin Arakan Müslümanın yaşadığı tahmin edilmektedir.

Myanmar hükümeti 1962 askeri darbesinden önce Arakan Müslümanlarını azınlıktan sayıp mecliste temsil hakkı da vermekteydi ancak darbeden sonra Arakan Müslümanları İşgalci İngilizler tarafından getirilen göçmenler olarak tanımlandılar. Ayrıca Arap atalardan geldikleri için yabancı oldukları ve Myanmar’a ait olmadıkları iddia edilerek ülkeden kovulması gereken bir topluluk olarak kabul edildiler. Bengal ve Burma etnik kökenleri arasındaki çatışma yüzünden Arakan’lılar tarihsel olarak Bangladeşli olarak görülür ve bu ülkeye ait oldukları söylenir. Ayrıca İngiliz İşgali sırasında, özerklik elde etmek için bu devletle işbirliği yapmaları, 2. Dünya savaşı sırasında da bu iddiaları sürdürmeleri sorunun bir başka boyutudur. Yeni Vatandaşlık kanunu ile vatansız durumuna düşen Arakanlı Müslümanların maruz kaldıkları sorunlar şunlardır:

  • Köylerin ve Müslümanların ibadet mekânlarının yakılması (yanlışlıkla yansa bile ev devletin sayıldığı için Müslüman cezalandırılır)
  • Sivil halkın işkence görmesi ve öldürülmesi (Bir şey ile suçlandığında savunma hakkı verilmez doğrudan hapse atılır)
  • Siyasi tutuklamalar,
  • Kadınların her konuda zarar görmesi,
  • Seyahat yasağı uygulanması (pasaporta sahip olamazlar ve bir köyden başka bir köye gitmek için bile izin almak zorundadırlar.)
  • Sağlık hizmetlerinden yoksunluk (devlet hasatanesine gidemezler)
  • Devlet dairelerinde çalışma yasağı,
  • Eğitim hakkının engellenmesi (liseye kadar okuyabilirler)
  • Özel mülkiyet hakkının engellenmesi (müslüman beton ev yapamaz. Bir işyeri açmak istediğinde bir budist ortağı olmak zorundadır).
  • Şahsi arazilere el konulması,
  • Evlenmeleri halinde mali kısıtlama uygulanması, evliliklerin engellenmesi (evlilik için vergi ödenir, her doğan ve ölen kişi için de vergi ödenir)
  • Askeri kamplarda ve yol yapımlarında zorunlu işçi olarak çalıştırılmalar,
  • Nüfus sayımına dâhil edilmeme (vatandaş sayılmazlar. Yabancılara aittir yazan ve resmi bir değeri bulunmayan bir kimlik verilir.)
  • Ağır vergi, haraçlar ve taşınır taşınmaz mallara el konulması,
  • İnanç özgürlüğünün ihlali (son yirmi yılda yeni ibadethane yapımına izin verilmemiştir.)

Türkiye ise Arakan’da yaşanan zulme sessiz kalmadı ve olayın patlak verdiği ilk günlerden itibaren uluslararası bir kamuoyu oluşturdu. 2012 yılı başında Myanmar’da bir elçilik açan Türkiye yaşana olaylarla ilgili Myanmar’lı yetkililerle iletişim halinde oldu. BM haricinde bölgeye yardım amacıyla girebilen tek ülke olan Türkiye, 2012 Ağustos’unda bölgeye o zamanki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan’ın da bulunduğu bir heyetle bölgeye bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aynı yılın Kasım ayında bölgeye İTT yetkilileri ile ikinci bir ziyaret daha gerçekleştirmiştir. Eski Dışişleri Bakanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ikinci ziyaretinden önce İTT konferansında yedi maddelik bir öneri paketi sunmuştur:

  • Öncelikle İİT’nin Myanmar hükümeti nezdinde tüm girişimlerini sürdürmesi, hükümeti, Müslümanlar ile Budistler arasındaki uçurumun daha da artmaması için yeniden harekete geçmeye çağırması
  • İİT’e üye ülkelerin devlet başkanlarının ortak bir mektup ile Myanmar hükümetine çağrıda bulunması
  • Myanmar hükümetine gönderilecek mektupta, olayların durdurulması için çeşitli önerilerde bulunulması, Müslümanların haklarının garanti altına alınmasının şart olduğunun bildirilmesi
  • Myanmar hükümetine karşı beklentilerin çok açık bir şekilde dile getirilmesi, evlerini terk etmeye zorlanan Müslümanların yeniden evlerine dönebilmelerinin önünün açılması
  • İİT Rohingya Temas Grubu’nun, Müslümanların gerçek durumunu görebilmek için Myanmar’a ziyarette bulunması gerektiğini vurgulayarak, Müslüman liderlerin, sivil toplum örgütlerinin görüşlerini kendi meslektaşları ile paylaşmaları
  • Nobel Barış Ödülü sahibi Myanmar’lı Aung San Suu Kyii ile temasa geçilmesini ve özellikle ülkedeki Müslüman ve Budist entellektüeller arasında inançlar arası diyaloğun oluşturulması
  • Müslüman ve Budist toplumlar arasında diyalogların başlatılması

2016 yılında ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ülkeye bir ziyaret gerçekleştirerek demokratik bir seçimle gelen ilk devlet başkanı Kyaw’ı ziyaret etmiştir. Türkiye bölgeye devamlı olarak yardım göndermekte ve konuyu uluslararası toplumun gündeminde tutmaya çalışmaktadır. Myanmar ile Arakan Müslümanları haricinde asıl bağımız 1. Dünya savaşında İngilizlere esir düşen ve zorla çalıştırılmak üzere Myanmar’a götürülen 220 askerimizin yattığı Thayet Şehitliği’dir. Meikhtila Şehitliğinin düzenlenmesi için ise izin beklenmektedir.

________________________________

Yararlanılan Kaynaklar

Arakan Rohingya National Organsation web-site. http://www.rohingya.org/portal/ (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

BBC. 2 Mayıs 2017. Myanmar profile – Timeline. http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-12992883 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

BBC. 2 Mayıs 2017. Myanmar country profile. http://www.bbc.com/news/world-asia-pacific-12990563 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

David Steinberg. 2013. Burma/Myanmar: What Everyone Needs to Know?. 2. Baskı. Oxford University Press.

Said Demir. Arakan Raporu. IHH Hollanda. https://ihhnl.org/eski-resimler/original/ARAKAN%20RAPORU_130305_1608.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

Mehmet Özay. 2013. Arakan Müslümanları: Kaybolmaya Yüz Tutan Bir Halkın Hikayesi. Okur Kitaplığı.

Mehmet Özay. 16 Kasım 2016. Arakan: Zulmün bitmediği coğrafya. Anadolu Ajansı. http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/arakan-zulmun-bitmedigi-cografya/686809 (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

UNICEF. Rakhine State: A Snapshot of Child Wellbeing. https://www.unicef.org/myanmar/Rakhine_State_Profile_Final.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

World Bank. 2017. Forcibly Displaced: Toward a Development Approach Supporting Refugees, the Internally Displaced, and Their Hosts. World Bank Group.

Vivian Tan. 3 Mayıs, 2017. Over 168,000 Rohingya likely fled Myanmar since 2012 – UNHCR report. UNHCR http://www.unhcr.org/news/latest/2017/5/590990ff4/168000-rohingya-likely-fled-myanmar-since-2012-unhcr-report.html?query=rohingya (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

Türkiye Diyanet Vakfı. Şubat 2015. Arakan Raporu. https://diyanetvakfi.org.tr/Media/files/raporlar/TDV_Arakan_Raporu.pdf (Erişim Tarihi: 27.08.2017).

İslam ve Budizm Arasında Yükselen Mücadele

Budizm, bir zamanlar dünya da en fazla mensubu olan dindi. Bu aslında çok şaşırtıcı bir durum değil çünkü; Çin’in nüfusu zaten 1800’lü yıllara kadar dünyanın üçte birinden fazlası ediyordu, bakmayın şimdi beşte bir olduğuna o dönemden bu yana Çin çok şey yaşadı. Afyon savaşları(1839-1860), Çin devrimi(1911), iç savaş(1927-1950), Japon işgali(1937-1945), komünist dönem(1949-1976), tek çocuk politikası, şehirleşme gibi etkenler çin nüfusunun dünya da ki oranını oldukça etkiledi. Zaten iki yıl önce Çinli yetkililer tek çocuk politikası sayesinde 400 milyon doğumun önlendiğini belirttiler. Eğer Çin bugün 400 milyon daha fazla olsaydı dünyanın beşte biri değil dörtte biri olurdu. Bu yüzden doğaya olan saygılarından dolayı Çinlilere teşekkür etmemiz gerekir.

Sadece Çin bile yeterli olsa da onlar dışında Moğolistan’dan Tibetlere, Tayland’tan Kore’ye, Vietnam’dan Filipinler’e, Malaylar’dan Burma’ya, hatta Hindistan da bile Budizm çok güçlüydü. Bu diyarlar günümüzde de olduğu gibi o zamanlarda da dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu daha da fazlasıyla taşıyordu.

Budist rahipler için bir zamanlar zirvede iken şimdi 4. sıraya gerilemek kolay bir psikoloji olmasa gerek. Myanmar da yaşayan bir Budist rahip Müslümanlar için şöyle diyor, “onlarla yaptığınız her alışveriş onların güçlenmesine ve kadınlarımızla evlenip onları zorla Müslüman yapıp çoğalmalarına sebep oluyor. Topraklarımızı ele geçirmeye ve bizi yok etmeye çalışıyorlar”. Gördüğünüz gibi 50 milyonluk Myanmar da 2 milyonluk Müslüman azınlığın ülkeyi zapt etmesinde korkacak kadar delirmiş. Çünkü son 200 yılda yaşanan gerileme süreci bu duyguları ortaya çıkardı.

Psikoloji de korku ve köşeye sıkışmışlık hissinin saldırganlığa sebebiyet verdiği söylenir. En basit örnek ile düşünürsek köşeye sıkışan bir kedi artık kaçamayacağını anlayarak var gücüyle saldırmaya başlar. İşte Budist rahipler tamda bu psikolojiye sahipler. Çünkü onlar için son 200 yıl çok kötü geçti. Çin de ki afyon savaşları, Avrupalı güçlerin sömürgeci faaliyetleri, iki büyük dünya savaşı, soğuk savaş, misyonerlik gibi etkenler uzak doğuyu başka hiçbir yerde olmayacak şekilde etkiledi.

Çok geriye gitmeden sadece son 80 yıla bakacak olursak bazı başlangıçların oluşturduğu olumsuz etkilerin Budist toplumlar açısından ne kadar sarsıcı olduğunu anlayabiliriz. 1937 yılında Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle beraber Japonların soykırımı başladı. Ardından yeni işgallerle Budist ülkeleri zapt edip uyguladığı soykırımlar ve Japonların gidişinden sonra bu seferde sömürge güçlerine karşı yaşanan bağımsızlık mücadeleleri, ardından da soğuk savaşın getirdiği kavgalar oldukça dramatik sonuçlar doğurdu.

Özellikle de soğuk savaş en çokta bu bölgeyi etkiledi. En çokta Çin’de yaşanan komünist devrim sonucunda Budizm bu ülkede yok olmaya başladı. Zaten Budizm’in nüfusunda ki düşüşün en önemli etkisi de Çin’de ki Devlet Ateizmi olmuştu. Aynı durumu Kuzey Kore de, Laos’ta, Vietnam’da da görüyoruz. Soğuk savaşın getirdiği yıkıcı savaşlar ve devrimler Budizm için çok kötü oldu.

Bunun dışında insanların gündeminin farklı olması sonucu oluşan yozlaşma başta Güney Kore, Tayland ve Tayvan olmak üzre başka Budist ülkeleri de etkiledi. Çoğunluğu Şinto olsa da kuvvetli bir Budist azınlığın bulunduğu Japonya da bile artık dini değerlerden eser yok. Bu ülkelerde yaşayan insanlar kamuoyu araştırmaların da dinin gündelik hayatlarında hiçbir etkisinin olmadığını açıkça ifade ediyorlar. Bu yozlaşma kapitalizm yüzünden mi, yoksa savaşlardan dolayı mı oldu, yoksa teknolojiden mi? araştırmak lazım.

Çin, Hindistan, Endonezya, Malezya, Kore, Tayvan gibi ülkelerde ki misyonerlikte ayrı bir konu. 50 milyon nüfuslu Güney Kore de 15 milyonluk bir Hristiyan grup oluştu. Üstelik bu durum çok kısa bir süreçte yaşandı. Güney Kore şimdilerde dünyanın Protestan misyonerlik okullarının merkezi ve ABD’den sonra dünyada en çok misyoner yetiştirip onları dünya’ya dağıtan ülke konumunda. Hatta bizim ülkemizde de Koreli misyonerlere denk gelmişsinizdir(ben denk geldim de). Güney Kore de ki kadar olmasa da Hindistan ve Çin’de de Hristiyan misyonerler oldukça başarılı. Çin de genelde yakalandıklarında idam edilseler de bir türlü bu misyonerliklerinden vazgeçmiyorlar. Hindistan, Tayvan, Güney Kore, Japonya, Tayland gibi ülkelerse ABD ile olan iyi ilişkilerinden olsa gerek mecburiyetten pek bu duruma ses etmiyorlar.

Endonezya ve Malezya da ise Budist azınlıklara karşı bu politika Müslümanlar tarafından uygulanıyor ama bu ülkelerde yaşanan soykırımlardan dolayı olsa gerek Budist azınlıklar çoğunluklardan soğumuş olduklarından pek bu tarafa yanaşmıyorlar.

Komünist devrimlerin yaşandığı ve halen bazı komünist partilerin iktidarda olduğu ülkelerde de durum pek farklı değil. Örneğin Çin’in Tibet’te veya diğer Kore, Vietnam, Laos gibi devrim ülkelerinde de Budist rahiplerin durumu içler acısı. Geçmişte de komünizm tecrübesi yaşamış Kamboçya, Moğolistan, SSCB gibi ülkelerde ki Budist rahiplerin de durumu şuan ki Vietnam, Laos, Çin ve Kuzey Kore’den hiç farklı değildi.

İşte bunlar Budist rahiplerin artan saldırganlığının kökeninin özeti. Bu durum köşeye sıkışmış bir kedi gibi onların saldırgan olmasına ve azınlıklara zulüm etmesine neden oluyor. Bölgedeki Müslüman azınlıkların bu yüzden çok kötü muamele gördüğü ortada. Budizm normalde insanları oldukça dizginleştiren, iyiliğe teşvik eden ve huzur veren bir inanç olarak bilinir ama görünen o ki bahsettiğimiz yozlaşmalar bunu ortadan kaldırmış durumda.

Budist rahiplerin korkularının ve çaresizliğinin kaynaklarını anladığımıza göre şimdi bu geçmişin bölgede ki Müslüman azınlıkların Budist çoğunlukla yaşadığı gerilimlere etkisine bir bakalım.

Bölgede şiddet sarmalında olan bir sürü Müslüman azınlık var. Bazıları isyanı kendi başlatmış bazıları ise savunma pozisyonun da. Keşmir(Hindistan), Doğu Türkistan(Çin), Moro(Filipinler), Patani(Tayland), Arakan(Myanmar), Sri Lanka gibi. Çin her ne kadar halen en çok Budist’in yaşadığı ülke olsa da artık eskisi gibi Budizm’in kalesi değil aksine Anti-Budizm’in kalesi olmuş durumda, Filipinler ise Katolik, Hindistan ise adı üstünde Hinduların ülkesi. Yani bunlardan üç tanesi Budistlerle ilgili olduğundan biz Patani, Arakan ve Sri Lanka’dan bahsedeceğiz.

Myanmar

Resmi adıyla Myanmar Birliği Cumhuriyeti yada bilinen adıyla Burma yada Birmanya. Bu ülke de 1962 yılından beridir askeri cunta iş başında.

Japonlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birmanya’dan çıkınca ülkede ki Rohingya halkı da İslami ve milli olan kendi devletlerini kurmak amacıyla 1948’de Arakan da faaliyetlere giriştiler. Bunun sonucu olarak yaşanan çatışmalardan dolayı pek çok Rohingyalı günümüz Bangladeş(o zaman ki Pakistan toprakları) topraklarına sürgün edildi. Geri dönenleri ise hükumet kaçak girenler olarak niteleyip vatandaşlık vermeyi reddetti. 1989-1991 yıllarında ki çatışmalar yüzünden tekrar Rohingyalar yollara düştüler ve 250.000 tanesi Bangladeş’in yolunu tuttular. 1992 de BM baskısı sonucu Arakan’a geri dönmelerine izin verildi. 1948’den bu yana gerilim sürüyor ve BM’nin açıklamasına göre dünyada en kötü durumda olan etnik halk Rohingyalar.

Rohingyalar 1 milyon nüfuslu bir halk ve çoğunluğu Myanmar’ın Arakan bölgesinde yaşıyor. Bir kısmı da Bangladeş’te kalmaya devam etmiş durumda. Özellikle 2012 yılında ki ayaklanmalardan sonra baskı iyice artmış halde. Fakat Myanmar da 2 milyon Müslüman yaşıyor ve diğer 1 milyonluk Müslüman nüfus Rohingyalar gibi baskı görmüyorlar. Bu yüzden burada yaşanan çatışmaların dışarıdan yanlış görüldüğünü düşünmekteyim. Ülkedeki Müslümanların yarısını oluşturan Rohingya halkının hedef tahtasında olmasının sebebi geçmişte ki kan davasıdır. Çünkü 1948 yılında başlatılan ayrı bir devlet kurma girişimi toplum tarafından ayrılıkçı bir hareket olarak görülüyor. Tabi sonradan Rohingya halkının, devlet kurma girişimi pozisyonundan haklarını savunma pozisyonuna geçtiği söylenebilir.

Myanmar sadece Rohingya isyanı nedeniyle gündemimize düşse de aslında bu ülkede 39 tane silahlı mücadele yürüten örgüt var. Bu konuda Myanmar dünya da beşinci sırada. Birinci de tabi ki Suriye(96), ikinci sırada ise Irak(48) var, üçüncü sırada İsrail(44) ve dördüncü sırada da Hindistan(40) bulunuyor.

Myanmar bir ulus devlet değil, zaten resmi adı bu yüzden Myanmar Birliği Cumhuriyeti. Ülkede ki en büyük isyansa sanıldığı gibi Arakan da ki Rohingya isyanı değil, kuzeyde ki Çinli örgütlerdir. Bu örgütlerin oluşturduğu bir ittifakta var ve adı da kuzey ittifakı. Kuzeyde ki Çinli gruplarla yaşanan çatışmalar başka bir göç felaketine de sebep oluyor ve bölgede yaşayan pek çok Çinli, Çin Halk Cumhuriyetine(ÇHC) göç ediyor. Tabi Çinliler Rohingyalara göre çok daha şanslılar, çünkü ÇHC onlara kapılarını açarken Bangladeş Rohingyalara kapısını genelde kapalı tutuyor ve BM baskısı ile bazen mültecileri kabul ediyorlar. Yinede ÇHC, göçlerden dolayı hem Myanmar’a hemde kuzeyli gruplara barış görüşmeleri yapmaları konusunda baskı yapıyor. Bu baskılar sonucu barış müzakereleri yürütülse de Kuzey İttifakının önemli isimlerinden Nai Hong Sar geçen hafta yaptığı röportajında müzakere sürecinde ki en büyük zorluğun ordunun yalanları olduğunu söyledi. Bu sözden de anlaşılacağı üzre Myanmar da ki askeri cunta yönetimi kimseye güven vermiyor. Zaten son aylarda çatışmaların iyice artmasını buna bağlamak gerek.

Bangladeş’e gelirsek onların Rohingyaları ülkelerine almak istememelerinin pek çok sebebi var. En başta ülke yoksul bir kalabalığın sıkış tıkış yaşadığı ufak bir yer. Zaten hükumetin insanları kontrol etmekte güçlük çektiği bir ortamda yeni bir kontrolsüz göç dalgasıyla uğraşmak bu sıkışık ülke için kolay değil. Zaten hali hazırda ülkedeki mülteci kamplarında yaşayan Rohingyaların durumunun, Arakan da ki soydaşlarından pek bir farkı olduğunu söyleyemeyiz. Aslında bırakın Bangladeş’i falan, bölgenin en refah ülkesi olan Malezya’nın hatta bölgede ki Müslümanların lideri olarak görülen Endonezya‘nın bile Müslüman kardeşlerimiz dedikleri Arakanlılara kapısını açtığı olmuyor. Fakat bütün bu umursamazlığa rağmen halen Arakan’dan alelacele kaçan mülteci tekneleri hala bir umut diyerek kendilerini Malezya ve Endonezya’nın kurtarmasını bekliyor ama o tekneler denizin ortasında kalıyor ve çaresizce bekliyorlar. Belki balıkçılılar görürlerse kurtarıyorlar aksi halde oracıkta yok olup gidiyorlar.

Belki Myanmar’ı 1948’de başlayan ayrılıkçı hareketler yüzünden haklı görebiliriz ama bazı teröristlerin faaliyetleri yüzünden bütün bir toplumu cezalandırmak ve onlara soykırımı, sürgünü, sefaleti yaşatmak, nüfuslarının artışını engellemek için 2 çocuktan fazlasını onlara yasaklamak sizi haklıyken haksız konuma düşürüyor.

Myanmar literatürde çökmüş devlet olarak lanse ediliyor. Çökmüş devlet demek ülkede hakimiyetini yitirmiş ve insanlara varlığını hissettirmekten aciz devlet anlamına geliyor. Ülkede yaşanan bu durum Budist rahiplerin de işini kolaylaştırıyor. Başta da belirttiğimiz psikolojik çöküş onlarında radikalleşip Rohingyalarla olan mücadeleyi bir milli dava haline getirip sahiplenmelerine neden olmuş olacak ki, ordunun adeta milis gücü haline gelmişler ve bu durumdan müthiş bir cesaret alıyorlar. Kendi deyimleriyle Endonezya ve Malezya da ki dindaşlarının intikamını aldıklarını söylüyorlar. İyi de onlar zulmediyor diye sende aynısını yapmaya kalkarsan senin onlardan ne farkın kalmış olur ki?

Tayland

67 milyon nüfuslu Tayland Krallığında(kral sadece sembolik) tıpkı Myanmar da olduğu gibi askeri diktatörlük hüküm sürüyor ve yine tıpkı Myanmar da olduğu gibi %4 oranında bir Müslüman azınlık yer alıyor. Bu Müslüman nüfusun çoğu Malezya sınırında ki Patani bölgesinde yaşıyor.

Etnik taylar Tayland nüfusunun dörtte üçüne ve en büyük azınlık olan Çin ulusu beşte birine yakın bir oran teşkil ediyorlar(2001’de göreve gelen ve 2006 yılında askeri darbe ile devrilen şu meşhur eski başbakan Thaksin Shinawatra da Çin ulusundandı). Geri kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Khmer, Lao, Karen ve Malaylardan oluşuyor. Bahsettiğimiz Müslüman nüfusta genel olarak Malaylardan meydana geliyor. Ülkenin dini demografisi ise ezici bir biçimde Budist(%95). %1 oranında ki nüfus ise Hindu, Sih, Animist ve Hristiyan.

Patani de ki Tayland hakimiyeti ise 1902 yılından bu yana sürüyor ve 2004 yılından bu yana hissedilen bir çatışma durumu var. Resmi rakamlara göre 6500 kişi çatışmalarda öldü ve 16 binden fazla kişide yaralandı ancak Patani Birleşik Halk Kurtuluş Cephesine göre o tarihten bu yana her ay 200 kişi öldürülüyor. Yani onlara göre ölü rakamları 6500’den kat kat daha fazla. Bölgede ki en büyük iki örgüt ise Patani Birleşik Halk Cephesi ve Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü. Çoğunun adı birbirine benziyor, zaten mücadeleleri de aynı amaç doğrultusunda. Tayland’ta 12 tane silahlı mücadele yürüten örgüt bulunuyor.

Patani bölgesi ağırlıkla Malaylardan oluşuyor ve Malezya sınırında olduğu için olası bir Tayland-Malezya savaşına sebep olmasından dolayı korkuluyor. Tabi ki Malezya gibi 30 milyonluk bir ülkenin kendisinden 2,5 kat daha kalabalık Tayland ve dostlarına yaptırım gücü yok.

Zaten Malezya’nın mevcut nüfusunun da hepsi Malay değil, çünkü ülkede %35 oranında Çinli(Budist ve İsevi) ve %8 civarında Hintli(çoğu Hindu) ve Malay olmayan çeşitli yerli kabileler bulunuyor, ülkenin yarısı eden Malayların olası bir savaşta kendi etnik komşularıyla da uğraşması büyük bir ihtimal dahilinde olduğundan Patani halkının umut ettiği Malezya askeri desteğini görebilmesi çok zor. Özellikle de Malezya da ki dini azınlıkların baskı gördüklerini düşünürsek ufacık bir kıvılcım, onların isyanına neden olabilir. Çünkü Malezya’nın %55’i Müslüman olsa da pek çok yerli kabile hükumetin sağladığı kamu istihdamını elde edebilmek ve ekonomik avantajları kazanmak için Müslüman oluyor. Bunun dışında %25 Budist, %10’dan fazla Hristiyan(çoğu Çinli), %7 Hindu ve diğer uzak doğu dinlerine tabi olan geniş bir yerli kesimi hesaba katarsak Malezya birliği pamuk ipliğine bağlı olan çok heterojen bir ülke. İşin özeti Patani halkının Malezya’dan beklentileri ancak hayal kırıklıkları ile sonuçlanacaktır.

Zaten Malezya da bunun farkında olsa gerek pek sert çıkışlar yapmıyor ve sadece çözümün barış masasında olduğunu söylemekle yetiniyor ve tıpkı Filipinler de ki Moro sorunu gibi burada da ara buluculuk yapmaya çalışıyor.

Patani de yer alan bu kadar örgütün sadece dini bir örgüt değil aynı zamanda milliyetçi bir tarafı olduğunu unutmamak gerek. Aslında Patani sorununa Tayland’ta ki yöneticilerin yaklaşımı da bu şekilde. Bu çatışma ortamı dini hassasiyetlerden ziyade ırki hassasiyetlerin bir ürünü. Bunu örgütlerin isimlerinden ve söylemlerinden de dinci olmaktan çok milliyetçi olduklarını anlamak mümkün. İslam kimliğine yaptıkları vurguyu ise 1,5 milyarlık bir İslam aleminin desteğini sağlamak için sürekli vurguluyorlar. Çünkü soydaşları olan Brunei ve Malezyalı iktidarlar onlar kadar cesur değiller. Şu aşamada görülen şu ki; İslam kimliğine vurgu yapmakta işe yaramamış, çünkü soydaşları gibi dindaşları da aynı tavrı sergiliyor.

Sri Lanka

1972’den önce adı Seylan olan şimdi de resmi adıyla Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti denen bu 21 milyonluk ülke 1976-2009 yılları arasında oldukça kanlı bir iç savaş yaşadı. Bu iç savaş ada da ki iki etnik grup arasında yaşanıyordu. Nüfusun beşte birine yakın yer kaplayan bir Hint halkı olan Tamiller ada da Tamillerin kendi devletini kurması için Seylanlara karşı savaştı.

İsyancı Tamil Kaplanları aynı zamanda intihar eylemcilerinin giydiği bomba yeleğini icat etmesi ve etkin olarak kullanmasıyla bilinir. Yani günümüzde terör örgütlerinin sıkça başvurduğu intihar eylemleri onlar sayesinde meşhur oldu ve benimsendi.

Adanın dörtte üçü eden Seylan halkı Budist olsa da içlerinde az miktarda Müslüman ve Hristiyan olanları da bulunuyor. Hintlilerin bir kolu olan Tamil halkı ise tabi ki bir Hintli olarak Hindu inancına mensuplar ama tıpkı Seylanlar da olduğu gibi onlarında içlerinde Hristiyan ve Müslüman olanlar var. Ülkenin %70’i Budist iken, Hindular %14, Müslümanlar %8 ve Hristiyanlar %7 civarındalar. Hristiyanlar her iki cenahta da yakın oranda yer alsa da Müslümanlar da Tamillik daha sık rastlanıyor.

İç savaş ırki bir savaş olduğu için bütün dini grupların içinden savaşa dahil olanlar oluyordu ama savaş sırasında Müslümanlar pek faal olmadılar. Sadece bir kısım emir altındakiler Seylanlar için ve görece daha fazla bir kesimse Tamil Kaplanlarının baskısı nedeniyle veya milliyetçilikten Tamil kaplanları safında savaştı. 23 yıl gibi uzun süren bir savaş bütün bir ülkeyi perişan etse de savaşta en az yer alan Müslümanlar, bu sayede savaştan en az etkilenenler olmuşlardı. Bu durum onların diğer dini gruplara kıyasen ekonomik açıdan görece daha yüksekte olmalarına sebep oldu ve adanın görece en zenginleri oldular.

Bu ekonomik üstünlüğün oluşması her halde Budist rahiplerin dikkatini çekmiş olsa gerek, tıpkı Myanmar da ki meslektaşları gibi Müslümanlar için “Endonezya ve Suudi Arabistan tarafından destekleniyor, onlardan para alıyorlar” diyorlar. Belki de haklılardır, kim bilir?

Seylan da ki Budist rahiplerin ortak şikayeti, dışarıya fark ettirmemeye çalışsalar da cemaatlerinin azalıyor oluşu. Müslüman cemaatler ise ekonomik üstünlükleri sayesinde daha rahat ve geniş faaliyet alanı yaratabiliyorlar ve bu durum cemaatleri yani gelirleri azalan Budist cemaatlerin onları hedef tahtasına sokmalarına neden olmuş durumda olsa gerek, aşırı milliyetçi bir grup olan Sinhala Echo üyesi bir keşiş, bu durum hakkında Müslümanların Budistleri dinlerinden çevirttikleri, çok sayıda cami inşa ettikleri ve daha çok çocuk sahibi oldukları için kendini tehdit altında hissettiğini belirtmiş ve şöyle demiştir, “Dünya’ya bakın: Malezya, Endonezya, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkeler hep Budist ülkelerdi. Fakat Müslümanlar Budist kültürü yok ederek ülkeleri ele geçirdiler. Burada da aynı şeyi planladıklarından endişe ediyoruz.” diyor. Bu ifade ilk paragraflarda belirtmeye çalıştığım köşeye sıkışmışlık ve var olma mücadelesi duygularını resmeder nitelikte aslında.

Aslında Sri Lanka da ki Müslümanlar sadece Müslüman veya çoğunlukla Tamil olmalarından dolayı değil bundan ziyade uzun süren savaşın getirdiği ve halkı patlama noktasına getiren fakirliğin oluşturduğu yağmalama ihtiyacını karşılayan cemaatlere sahip olduklarından hedefteler. Güney Asya da oldukça etkin olan Cemaat-i İslami Örgütü bu ada’da da son derece aktif.

Bu konu da Siyasal bilimci ve eski Sri Lankalı diplomat Dayan Jaatilleke Müslüman karşıtlığının 2009’da oluştuğunu söylüyor ve ekliyor, “Sivil savaş bittiğinde Seylanlılar etrafa şöyle bir baktılar ve iki büyük topluluk birbirini linç ederken Müslümanların barış içinde hayatlarını devam ettirip refah düzeylerini artırdıklarını gördüler. Gördükleri daha fazla cami, mağaza ve iyi eğitimli genç Müslümanlardı. Bu değişen profilin ardından saldıracak hedef olarak Müslümanları seçtiler.” diyor.

Seylanlılar iç savaş sırasında hep Hindistan’ın müdahalesinden çekinirlerdi. Çünkü Hindistan Tamil Kaplanlarını desteklerdi. Zaten 80 milyonluk Tamil halkı, ezici çoğunluğu Hindistan da yaşayan bir Hint halkı. Bakalım Hindistan’ın tavrı bu yeni çatışmalar ve yağmalamalar yeni bir iç savaşa dönüştüğünde ne olacak göreceğiz.

Buraya kadar Budist çoğunluğun Müslüman azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere baktık. Aslında birde Brunei, Malezya ve Endonezya gibi Müslüman çoğunluğun Budist azınlıklarla çatışma halinde olduğu ülkelere de bakmamız gerekirdi. Ancak Endonezya ile ilgili zaten buna benzer bir yazım olacağından ve bu yazının da daha fazla uzamaması açısından bu üç ülkeyi atlamam gerektiğini düşünüyorum. Zaten Endonezya’nın hikayesi Malezya ve Brunei’nin hikayesinden çok daha fazla yer kaplıyor. Endonezya’dan bahsedeceğim yazımsa hazır ve çok uzakta değil.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

 

Vatan Şaşmaz Öldürüldü

0

Beşiktaş’ta lüks bir otelde iki ceset bulundu. Silahla vurularak öldürülen kişilerden birinin ünlü sunucu ve oyuncu Vatan Şaşmaz olduğu öğrenildi.  Vatan Şaşmaz’ın vurduktan sonra intihar eden kişinin eski manken Filiz Aker olduğu ortaya çıktı.

Habertürk Haber Merkezi’nden Müslim Sarıyar ve Mustafa Şekeroğlu’nun haberine göre; Conrad Otel’de oteldeki olay iddiaya göre şöyle gelişti: Sunucu Vatan Şaşmaz ve sevgilisi Filiz Aker önceki akşam Conrad Otel’de bir arkadaşlarının doğum gününe katıldı. Doğum günü kutlaması sonrasında Filiz Aker, otelde sevgilisi ve kendisi için yer ayırttı.

Günü birlikte geçiren Vatan Şaşmaz ve Filiz Aker arasında dün akşam saatlerinde kaldıkları odada henüz bilinmeyen nedenle tartışma yaşandı. Tartışma sırasında Vatan Şaşmaz odadan çıkmak istedi. Bu sırada Filiz Aker bulundurma ruhsatlı tabancasıyla Vatan Şaşmaz’a arkasından ateş etti. Şaşmaz olay yerinde hayatını kaybederken, Filiz Aker de aynı tabancayı başına ateşleyip intihar etti.


Vatan Şaşmaz kimdir?

Vatan Şaşmaz, 8 Ocak 1974 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Aslen Çanakkale Biga’lıdır. Vatan Caddesi üzerinde bulunan bir hastanede doğduğu için annesi ona Vatansever ismini vermiş. Zamanla sadece Vatan denilmeye başlamış. Babasının adı Süleyman Şaşmaz, annesinin adı Safiye’dir. Anne babası 1984 yılında boşanmış olan Vatan Şaşmaz anne ve dedesi ile oturmaktadır. Çapa Ortaokulundan mezun oldu. Liseye Pertevniyal Lisesinde başladı, Şehremini Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinde işletme okudu. 1996 yılında okuldan ayrıldı ve 1-1.5 sene aracı bir kurumda borsacı, yatırım danışmanı, dealer olarak çalıştı.

Üniversite yıllarında 1993 yılında Deniz Tüney Mankenlik ve Fotomodellik Ajansı’na bağlı olarak fotomodellik yaptı. Bazı katalog çekimlerinde, reklam filmlerinde ve video kliplerde rol aldı Askerliğini Şırnak’da yaptı.

Erkeklere özel kültür, sanat, yaşam, magazin üzerine “Erkekler Kulübü” adlı bir programı yazdı. Kanal 6’ya sundu. 1998 yılında başladığı programın 13. bölümünü çekerken 17 Ağustos depremi oldu. Depremden hemen bir gün sonra canlı yayına çıkmak zorunda kaldı. 75 programdan sonra 2000 yılında ATV’ye geçti. Sabah Keyfi’ni sunmak için atv’den teklif geldi.

Irak Ayakta: “Tel Afer’de Sona Yaklaşıldı”

Irak kuvvetleri, altı gündür devam eden yoğun bir çatışmanın ardından Tel Afer şehrinin sözde İslam Devleti’nden büyük ölçüde temizlendiğini ve tamamının geri alınması için son hazırlıkların devam ettiğini açıkladı.

Binbaşı Abdul Amir Yarallah bugün öğleden sonra yaptığı açıklamada, şehir merkezindeki binaların ve Deaş militanlarının temizlendiğini dile getirdi. Şehrin kuzey kırsalında ise çatışmaların devam ettiği bildirildi.

Telafer şehir merkezi ve son durum haritası – 26 Ağusots 2017

Suriye sınırına yakın Tal Afer,”cihatçıların” Irak’taki kalan en son kalelerinden biri olması açısından oldukça önemli. Geçtiğimiz ay, uzun süredir devam eden Musul operasyonu nihayete ermiş ve Musul kenti Deaş ögelerinden tamamen temizlenmiş, operasyonun bitmesinin ardından ise gözler Tel Afer’e çevrilmişti.

Binbaşı Yarallah, Irak Ordusu güçlerinin Tal Afar’deki cihad direnişinin son cephesi ile temasa geçtiklerini iddia ediyor. Şehirden gelen görüntülerde Irak kuvvetlerinin sokaklarda tanklarla dolaştığını ve hedefteki bina ve yapılardan dumanların yükseldiği görülüyor.

Musul ve Tel Afer haritası

Askeri bir sözcü Reuters haber ajansına verdiği demeçte, “Tal Afer şehri güçlerimizin eline geçmek üzere, yalnızca% 5’lik kısmı sözde İslam Devleti’nin kontrolünde” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Haşdi Şabi unsurları ise, Deaş militanlarının keskin nişancılar, araçlara yerleştirilmiş bubi tuzakları ve bomba yüklü araçlar ile direniş gösterdiklerini belirtiyor.

Irak Ordusu ve koalisyon güçleri  Nida, Taliaa, Uruba, Nasr ve Saad’ın kuzey mahallelerini de Deaş’tan temizlediklerini duyurdu.

Tel Afer operasyonu başlamadan önce şehirde 2.000 Deaş militanı, 10.000 ila 40.000 sivil arasında olduğu tahmin ediliyordu.

“Tel Afer” Neden Önemli?

Irak’ın Ninova Vilayeti’nin merkezi olan Musul’un 60 km. batısında bulunan Tel Afer, Irak’ın nüfus ve coğrafi büyüklük açısından en büyük yerleşim birimlerinden biri ve Tel Afer pek çok açıdan kritik öneme sahip. İlk olarak Irak’ta merkezi açıdan Türkmenlerin olduğu tek ve en kalabalık yerleşim birimi. 500 bini aşkın bir nüfusu bulunan Tel Afer’in , merkezi ve Iyaziye nahiyesinin tamamı Türkmenlerden oluşmakta.

Türkiye açısından Tel Afer’in güvenliği, yalnızca Türkiye-Irak sınırında konumlanmasından değil aynı zamanda demografik yapısı nedeni ile de önem arz etmektedir. Musul’da Türkmen nüfusun ve siyasi varlığının en belirgin olduğu bölge olma özelliğine sahiptir.

Türkiye açısından bir önemi de Ovaköy üzerinden açılacak bir sınır kapısı ile Tel Afer’in Türkiye Musul hattında bir köprü olacağı düşünülüyordu.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) açısından Tel Afer, Sincar ile Erbil arasındaki en önemli noktada yer almaktadır. Sincar Rabia-Tel Afer üçgeni, hem Haseke-Musul hattının hem de Musul’un kuzeybatısındaki geçiş noktalarının kontrolü için stratejik bir noktadır.

Ayrıca Tel Afer, Musul’da, IKBY dışında kalan, yoğun Şii nüfusun bulunduğu tek yerleşim birimidir. Bu nedenle Iraklı Şiiler arasında da “psikolojik” bir öneme sahiptir.

Irak Ordusuna ait helikopterler, saldırıya havadan destek veriyor

Birleşmiş Milletler, Nisan ayından bu yana yaklaşık Tel Afer’den 30 binden fazla sivilin sıcak hava koşullarında ve yaklaşık 10 ila 20 saat arası yaya olarak kaçıp Irak hükümetine ya da Türk hükümetine sığınmaya çalıştığını duyurdu.

Gülay Kulaklı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Kaynak: StratejikOrtak.com

https://stratejikortak.com/2017/08/telafer-son-durum.html

IŞİD’in Dini Görüşü, Yapısı ve Yenilikçi Yöntemleri (2. BÖLÜM)

IŞİD – Irak ve Şam İslam “Düşmanları” adlı çalışmanın ilk bölümünden sonra şimdi de 2. bölümünü yayınlıyoruz.

IŞİD’in Dini Görüşü, Yapısı ve Yenilikçi Yöntemleri

IŞİD’i anlamak için ilk önce savunduğu görüşe bakmak gerekir. IŞİD, Selefi bir örgüttür. Ancak böyle deyip geçmeyeceğim çünkü örgütü anlamak için IŞİD’in dini temeli olan Selefilik nedir ona bakmak gerekiyor.

Selefilik/Selefiye 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kurucusu İbn-i Teymiye’dir. Bazı kaynaklarda Selefiliğin önceki aşamasının Selefi Sâlihîn olduğunu görebilirsiniz. Ancak ikisinin hiçbir bağlantısı ve alakası yoktur. Selefi Salihin, Eshab-ı Kiram ve Tabiin’e denir. Eshab-ı Kiram, Peygamberimiz zamanında yaşamış ve Peygamberimizi görmüş kişilerdir. Tabiin, Peygamberimizden sonra yaşamış ve Eshab-ı Kiram ile aynı dönemde yaşamış kişilerdir. Bu iki neslin itikadı da Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat’tir.

Selefilik ise bu iki nesilden hatta Tebe’i Tabiin’den sonra yani Tabiin’e tabi olanlardan sonra ortaya çıkmıştır. Selefiyenin yedi ilkesi vardır: Takdis, tasdik, acz, sükût, imsak, kef ve marifet. Bu ilkeleri uzunca açıklamayacağım. Selefîlerin en belirgin özellikleri Kur’an’ı sünnetle tefsire karşı olmalarıdır. Salt çeviri taraftarıdırlar ve anlaşılmayan yerleri düşünmekten kaçınırlar. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın eli, onların eli üstündedir.” (Fetih Suresi, Ayet 10) buyrulmaktadır. Burada “Allah’ın kudreti onların kudretlerinden üstündür” kastedilmiştir. Selefiyeler ise “Allah’ın bir eli vardır ancak nasıl olduğunu bilemeyiz” demektedirler. Kurucuları İbn-i Teymiye’ye göre ise cehennem sonsuz değildir. Herkes günahlarını çektikten sonra cehennemden çıkacaktır, der. Selefiler de marifet ilkesi gereği büyüklerinin bu sözüne tam bağlılık içindedirler. Ancak bu düşünce birçok ayetle çelişmektedir. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Cehennemde temelli kalırlar, azapları hafifletilmez ve geciktirilmez.” (Al-i İmran Suresi, Ayet 88).

“Orada devamlı kalırlar, azapları hafifletilmez, kurtuluş ümitleri de yoktur.” (Zuhruf Suresi, Ayet 75).

Selefiler, Selefilik’ten önceki alimleri kabul etmezler ve kendilerini İslam’ın yegâne temsilcileri ve uygulayıcıları olarak görürler. Birçok Ehl-i Sünnet mezhebi ise kâfir ilan etmişlerdir. İşte IŞİD’in dini temeli budur. IŞİD gibi El-Kaide ve Taliban da bu görüşten beslenmektedir.

Selefiliği, ağır bir terminolojiye girmeden kısaca anlatmaya çalıştım. Devamını ise anlatacaklarımın içinde ara ara göreceksiniz.

Şimdi IŞİD’in yapısına geçelim ancak öncelikle şunu belirteyim. IŞİD gibi dini temelli örgütler; dini, ibadetten çok bir politika oluşturmak ve militanları üzerinde askeri bir davranışa dönüştürmek için kullanırlar. Örneğin, bu tür örgütlerin politikası, “İslam devleti kurarak şeriat hükümlerini uygulamak”tır. Askeri davranış ise “savaşmak, intihar bombacılığı yapmak, kafirlerle cihat etmek”tir. Bu temellerle militan toplamaktadırlar. Bu militanlara ise emre karşı çıkmamak ve kendini feda etmek öğretilir ve uygulatılır. IŞİD’in kendini dini bir temele dayandırması sadece bunlar için değildir. Bu temel, dinin farklı görüşünü savunanların bile örgüt aleyhine bir davranış ve oluşum içine girmelerini engellemektedir.

IŞİD’in militan yapısına bakarsak örgütün Irak içinde daha çok yerlilerden ve Sünni aşiretlerden militan sağladığını görürüz. Ancak örgütün Suriye’deki militan profili çoğunlukla yabancılara dayalıdır. IŞİD, IŞİD’in İnsan ve Askeri Gücü bölümünde inceleyeceğimiz 40’tan fazla ülkenin vatandaşından oluşan bir militan yapısına sahip.

Örgütün bu kadar farklı coğrafya ve ülkelerden militan çekmesinin altında cihat, İslam devleti kurmak, şehit olmak gibi dini temelli terimlerin yanı sıra macera, aksiyon, sadizm gibi ilginç karşılanabilecek duygular da etkili olmaktadır. Peki nasıl? İşte burada IŞİD’in kullandığı yöntemler devreye giriyor. IŞİD, diğer örgütler tarafından da kullanılan cihat, şehitlik ve kolay yoldan cennete gitmek, İslam devleti kurma propagandası, hapishane baskınları, elindeki bölgede (kendilerince) şeriat kanunlarını uygulama, kitap basma gibi yöntemlerin dışında yenilikçi yöntemler de kullanmaktadır.

IŞİD’in en önemli yenilikçi yöntemi sosyal medyadır. IŞİD militanları, sosyal medyadan birçok kişiyle iletişime geçip onlarla konuşarak onları yönlendirmekte ve ikna etmektedir. Örgütün bu yöntemle çok fazla militan kazanması, bu işi yapan militanlarının sosyoloji ve psikoloji bilgisinin bir hayli iyi olduğunu göstermektedir.

Bir diğer yenilikçi yöntem ise “chat” yöntemidir. IŞİD militanları, chat programları yardımıyla birçok kişiyi örgüte katılmaya ikna etmiştir.

Ayrıca IŞİD, diğer örgütlerin aksine örgüte katılmak için dini bilgi koşulu da koymuyor. Zaten örgüt, dini bilgisi zayıf olan veya hiç olmayanları, dini bir terminoloji kullanarak rahatça ikna edebildiği için bunu uyguluyor.

IŞİD, yine diğer örgütlerin aksine, yayınladığı videolarda sadece Arapça kullanmıyor. Hitap ettiği kitleye göre Arapçanın yanında İngilizce, Fransızca, Türkçe (Türkiye’yi tehdit ettikleri videolarda kullandılar) de kullanmaktadırlar. Konuşma, sadece bağırmaktan oluşmamakta bunun yerine sakin bir şekilde ve düzgün bir dilbilgisi eşliğinde olmaktadır. Konuşmacıların elbiseleri her daim temiz ve düzenlidir. Konuşmacıların yüzleri görünür durumdadır. Yüzleri temiz ve sakalları düzgün tıraş edilmiş şekildedir. Konuşmacının bir militana kıyasla karizmatik olması artı değer olmaktadır. Aynı militanın Arapça ve diğer bir dil ile yaptığı bu propaganda izleyenlerde karşısındakinin eğitimli, bilgili olduğu algısı yaratmaktadır. Diğer örgüt videolarının aksine konuşmacının yüzünü göstermesi güven vermekte, yüzün ve elbiselerin bakımlı olması etkili olmaktadır. Konuşma aralarında okunan ayetler ise Kur’an’da başka konuları anlatmak üzere sarf edilmiş olsa da konuya uygun olduğu için iknaya yardımcı olmaktadır.

IŞİD sempatizanı New York’ta paylaştığı bir fotoğraf ile “her yerdeyiz” propagandası yapıyor.

Bu videoları, hitabet yeteneği (retorik) açısından incelediğimizde ise konuşmacı (ethos) öğesinin ön planda olduğunu görebiliriz. İkna edici iletişim öğelerinden “ikna edici (kaynak)” yukarıda anlatılan özellikler sayesinde etkin şekilde kullanılmaktadır. (https://www.armstone.com.au) Ayrıca iknada kullanılan yaygın taktiklerden “seçenekleri sınırlama tekniği” yoğun olarak kullanılmaktadır. Buna bir örnek verelim: “Ya IŞİD ile birliktesiniz, Allah yolundasınız veya IŞİD’e karşısınız, kafirsiniz ve şeytanın ortağısınız.”

Rank’in yoğunlaştırma/azaltma tekniği bir video içinde bile çok fazla kullanılmaktadır. Sessiz iletişim (beden dili) ve nesnel iletişim öğeleri de kullanılmaktadır.

IŞİD’in yayınladığı videoların yüksek çözünürlükteki kaliteleri, ses ve görsel efektleri de bir profesyonel yapımcılık örneği sergiliyor.

IŞİD’in Fransa’yı tehdit eden propaganda görseli.

Bu söylediklerimden de anlaşılacağı gibi IŞİD’in diğer örgütler gibi kuru kuruya bir propaganda yapmadığı anlaşılmaktadır. Örgüte katılan birçok mühendis, doktor, öğretmen, polis, hemşire olduğunu düşünürsek eğitimsiz ve bilinçsiz insanların katılım süreci çok kolay olmaktadır.

Örgütün militanı olmak için gelip örgüte katılıp silah eğitimi alıp savaşmanıza da gerek yok. Örgüt sosyal medya ve chat programları aracılığıyla militanlarını eğitmekte ve saldırıları sanal ortamdan yönetebilmektedir. Irak’ta ve Suriye’de hem karadan hem havadan örgütle yapılan yoğun mücadeleye rağmen örgüt; Fransa, Lübnan, ABD, Endonezya, Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Libya, Mali, Sudan’da bombalı saldırılar gerçekleştirerek gövde gösterisinde bulundu. IŞİD’in internet yöntemine karşı Almanya’nın Bavyera Eyalet Asayiş Şubesi’nde ‘Juli’ (Temmuz) adlı özel bir komisyon kuruldu.

IŞİD gençlere ulaşabilmek için propagandasını Twitter ve Facebook gibi alanlarda da yapıyor. Geniş bir kitleye hitap edebilmek için ise İngilizce yayın yapmayı yeğliyor. Örgüt, propaganda için 10 farklı dil kullanarak dünya üzerindeki bütün insanların yarısından fazlasının kendilerini anlamalarını sağlamaktadır. Bir IŞİD propagandasıyla karşılaşırsanız bunu anlama olasılığınız yüksek. Haliyle bu yüksek anlaşılma oranı örgüte katılımların artmasına da yardım ediyor.

IŞID’in Rakka’daki savaştan Facebook ve Twitter’da yayınladığı görüntü.

IŞİD’in çok fazla kadın militanı olmasında da yenilikçi yöntemi yatıyor. Örgüt, ergen sayılabilecek yaştaki kızları kandırıp Avrupa’dan, Asya’dan, Amerika’dan Suriye’ye gelmeye ikna edebiliyor. Bunu da yine internetle yapıyor. Aile ilişkileri çok güçlü olmayan ailelerde çocuk vaktinin çoğunu aileden uzak bir şekilde odasında, telefon ve bilgisayar ile geçiriyor. IŞİD de bundan faydalanıyor. Ailenin kötü maddi durumu da bir etken. Hele bir de ailede huzur yoksa bu IŞİD’in ekmeğine yağ sürüyor. Bu küçük kızlarla iletişime geçenler genelde erkek olmuyor çünkü militanın hem erkek olması hem de muhtemelen yaşının büyük olması bir kızda savunma duygusunu harekete geçirecektir. Kızlarla iletişime geçenler yine akran sayılabilecek yaştaki kadın militanlar oluyor. Böylece savunma mekanizması devre dışı bırakılarak direkt olarak iknaya geçiliyor. Kızlara evlenme, çocuk doğurarak kadın statüsüne yükselme, yüksek yaşam kalitesi vaat ediliyor. Örgüt, diğer cihatçı örgütlerden farklı olarak kadın militan konusuna çok önem veriyor. IŞİD’in kadınlardan oluşan birlikleri bile bulunuyor.

Para, mevki, makam ve evlenme vaatleri erkeklerde de kullanılıyor.

IŞİD 2017 yılında yenilikçi yöntemlerine bir yenisini daha ekledi. Çizgi filmler… IŞİD’in ve diğer örgütlerin hatta kişisel kullanıcıların sosyal platformlara yükledikleri şiddet içeren görüntüler kısa bir sürede kaldırılıyor. Ancak BBC’nin iddiasına göre Telegram adlı sosyal medya platformunda bu video kanalları hala aktif. IŞİD, “Hâkim ve Cesur” adlı propaganda çizgi filmini Youtube’a da yükleyerek çocukları hedef kitlesi haline getirdi. Çizgi filmde bir tiranın kendisine baş kaldıran “cesur adamlar” hakkında yalan söylemesi, bu cesur adamların da IŞİD militanları olduğu görülüyor. Çizgi film BBC’nin Youtube’u uyarmasıyla kaldırıldı. Bir başka çizgi film de “Soon InshaAllah (Yakında İnşallah)” adlı çizgi filmdi.

“Soon InshaAllah” İsimli Çizgi Filmde IŞİD Militanı Beyaz Saray’ı Boyarken

Tüm bu olgulardan anlaşılacağı üzere IŞİD, sosyal medya ve bilgisayar programcılığı da dahil olmak üzere kullandığı tüm alanlarda profesyonellerle çalışmaktadır.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

IŞİD’in Ekonomik ve Askeri Gücü (3. BÖLÜM)

Körfezin Yeni Oyunu: Katar-İran Yakınlaşması

Körfez krizi devam ederken Katar, İran’la daha önce bozulmuş olan diplomatik ilişkilerini geri kazanıyor. Yapılan açıklamaya göre Katar, Tahran Büyükelçisini yeniden İran’a göndermeye hazırlanıyor.

Katar, İran İslam Cumhuriyeti ile bağlarını koparmasını talep eden diğer dört Arap ülkesine ve yaptırımlarına karşı, İran’la olan tüm diplomatik ilişkileri onarmış durumda.

Emirlik, 2016 yılında önde gelen Şii Müslüman din adamı Şeyh Nimr El-Nimr’in Suudi Arabistan’da idam edilmesininden sonra , İran’da bulunan Suudi diplomatik misyonlarına saldırılar düzenlenmesinin ardından İran Büyükelçisini geri çağırmıştı. Fakat Katar şimdi ikili ilişkileri “her alanda” güçlendirmek isteyen bir politika yürütüyor.

İran ise, Katar’ın Haziran’dan bu yana güçlü komşuları tarafından dayatılan ticaret ve seyahat kısıtlamaları ile baş etmesine yardım etti ve bu tutumunu sergilemeye devam ediyor.

Bilindiği üzere, ABD Başkanı Trump’ın Arap Yarımadasını ziyaretinden kısa bir süre sonra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn, Katar’ı bölgedeki terörist grupları desteklemek ve dünyanın en büyük doğal gaz alanını paylaştığı İran’a “çok yakın” olmakla suçlamıştı. Katar Emiri Tamim bin Hamad Al Thani ise bu iddiaları şiddetle reddetmişti.

Katar, büyükelçisinin Tahran’a geri dönüşü için kesin bir tarih belirtmedi ancak, Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdul Rahman, Al Thani’nin İranlı mevkidaşı Muhammed Cavad Zarif ile telefonla görüştüğünü ve diplomatik ilişkilerin yeniden “en üst düzeyde” sürdürülmesi kararı alındığını belirtti. Ayrıca devlet başkanlarının  “ikili ilişkileri ve onları geliştirme ve geliştirme araçlarını ve bir takım ortak çıkarları tartıştıklarını” belirtti.

Yapılan görüşmede Katar’ın komşularıyla olan anlaşmazlığından bahsedilmezken İran, hava taşımacılığını yapacak olan Katar Havayolları’na İran hava sahasını kullanmasına izin verdiğini açıklarken, 2.7 milyon insanın temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere uçakla ve gemi ile taze gıda transfer edeceği vaadinde bulundu.

Suudi Arabistan ve müttefikleri ise bu gelişme karşısında henüz bir açıklamada bulunmadı.

Suudi Arabistan Kralı Selman

Katar’ın İran’la diplomatik ilişkileri geri getirme kararı, Suudi Arabistan Kralı Salman ve Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın 1972’de bir saray darbesinde devrilen eski Katar kralıyla sürpriz toplantılar düzenlendikten bir hafta sonra gelmiş olması ise dikkatlerden kaçmıyor.

Riyad hükümeti yaptığı görüşmede, Katar yönetiminde rol oynamayan devrik kral Şeyh Abdullah bin Ali Al Thani ile Katar hacılarının hac takvimine bu ay katılmak için izin vereceği yönünde  bir anlaşma imzalamıştı.

Suudi yetkililer, Kral Salman’ın sadece Suudi Arabistan Havayolları’nın Katar’lı hacı adaylarının Mekke’ye ulaştırmasına izin verdiğini ve diğer havayolu şirketlerinin çöl sınırını geçip ulaşabileceğini ya da adayların kara yoluyla seyahat edebileceğini söyledi.

Ancak Suudi Arabistan uçaklarının Katar tarafından Doha’ya inmesinin engellendiğini iddia etmekte; Katar yetkilileri ise , “evrakların yanlış bakanlığa gönderildiğini” söyleyerek bu iddiayı  reddetmekte.

Suudi Arabistan’ın sadece Suudi uçaklarının ve hacı adaylarının Mekke’ye uçmasına izin verme kararı Katar hükümeti tarafından “mantıksız” olarak nitelendirildi. Ayrıca “Hac ibadetini mali olarak sömürme girişimi ve  siyasi manipülasyon aracı “olarak kullanıldığını belirten Katarlı yetkililer bu konuda Suudi Arabistan’ı uyardı.

Tüm bu gelişmeler ise İran ve Katar arasındaki buzların erimesine ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir döneme girmesinde etken oldu. Katar’a körfezde uygulanan ambargonun başlıca nedenlerinden biri olan İran ile ilişkileriydi, üstelik ambargonun ve kısıtlamaların kaldırılması için de Katar’ın İran’la olan tüm ilişkilerinin kesilmesinin talep edildiği bir dönemde, Katar’ın bu teklifi reddedip İran ile daha da yakınlaşıyor olması ise körfez krizini uzun bir zaman gündemde tutacak gibi görünüyor.

Gülay Kulaklı

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Suriye Son Durum Haritası (Ağustos 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Suriye’de son durum: İç savaşta bu ay Rakka, İdlib ve Suriye’nin çöl bölgelerinde savaş yoğun bir şekilde devam etti. İdlib‘te HTŞ çatısı altında savaşan Nusret Cephesi ile ÖSO ile ittifak halinde olan ‘ılımlı muhalif’ Ahrar-uş Şam arasında çatışmalar yaşandı. HTŞ’nin sürpriz saldırılarına çok fazla karşılık veremeyen Ahrar militanları, sınırdaki birçok bölgeyi HTŞ’ye kaptırdı. İdlib-Türkiye sınırının çoğunluğunu kontrol eden HTŞ ile Ahrar bazı şartlar altında anlaşma sağladı. (İdlib’deki HTŞ-Ahrar savaşı)

16 Ağustos 2017:

Suriye son durum haritası (16 Ağustos 2017)

Suriye ve İdlib’in en güncel son durum haritası: Ekim 2017

1 Ağustos 2017:

Suriye son durum haritası (1 Ağustos 201) – Kaynak: SuriyeGundemi.com

Rakka‘da ABD öncülüğündeki koalisyonun desteğiyle ilerleyişini sürdüren YPG ile IŞİD arasında şehir savaşı sürüyor. Şehrin batı ve güneyinde ilerleme kaydeden örgüte destek veren savaş uçaklarının, IŞİD’in savunma hattını kırmaya yaklaştığı belirtiliyor. Son haftalarda YPG’nin ilerleyişinde yavaşlama olduğu gözlemlense de; ABD’nin, 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu örgütü bir ordu haline getirdiği yorumlarında bulunuluyor.

ABD ile Rusya’nın vekalet savaşına en yakın tanık olduğumuz yer olan Suriye’nin güneyinde ateşkes anlaşması yapıldı. İç savaşın güney cephesinde ABD ile Rusya’nın ateşkes anlaşması sonrası rejim güçleriyle ABD destekli muhaliflerin savaşının durduğu gözlemlendi. Suriye’nin bir diğer stratejik ve petrol bölgesi Deyri Zor’da, rejim güçlerinin bölgeye giden çöl bölgesinde IŞİD ile çatışmaları arttırdığı ve karşılık ilerleme sağladığı belirtiliyor.

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(yeniden eskiye):

– Fırat Kalkanı Harekatı ile kontrol sağlanan topraklarda asayişi sağlayan Suriye Polis Gücü Özel Ekip…

– ABD’nin Suriye’de YPG unsurlarına toplam 900 TIR’dan fazla askeri yardımda bulunduğu açıklandı.

– Hizbullah ile El Nusra’nın yaptığı anlaşma gereği Suriye’nin Arsel bölgesindeki militanlar ve aileleri otobüsler ile İdlib’e gönderildi.

– Ahrar’uş Şam’ın yeni lideri Ebu’l Bera oldu. El Nusra ile Hizbullah’ın esir takası anlaşmasının 2. aşaması tamamlandı.

– PKK saflarında Suriye’de savaşan İngiliz grup komutanı Joe Robinson, Türkiye’de tatil yaparken yakalandı.

– Koalisyon Sözcüsü, ABD’nin ilk kez Suriye’nin güneyindeki bir muhalif gruba (IŞİD ile savaşmayı reddettiği için) desteği kestiğini açıkladı.

– Rusya Devlet Başkanı Putin, Rus askerlerinin 50 yıl süreyle Suriye’de kalmasını öngören anlaşmayı onayladı.

PYD üst düzey yöneticilerinden İlham Amed, “Suriye’de kuracağımız politik yapının meşrulaşması için ABD’nin desteğine ihtiyacımız var” dedi ve ekledi: “Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesinden sonra ABD’nin Suriye’de kalması gerekiyor.”

– ABD Başkanı Donald Trump, Obama ile ilgili olarak, “O yapması gerekeni yapsaydı, şu anda Suriye’de ne İran ne de Rusya olurdu.” dedi.

– Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi GBY Cevizci, Türkiye’nin İdlib’e askerlerini sokarak El Nusra’ya müdahale edebileceğini iddia etti.

– ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’de muhalif gruplara yapılan ödemelerin, silah ve mühimmat yardımının durdurulduğu haberlerini doğruladı.

– HTŞ’nin (El Nusra), İdlib merkezi(birçok bölge) Ahrar-uş Şam ve ÖSO’dan ele geçirdi.

Stratejikortak.com editör ve yazarları olarak Gaziantep-Karkamış-Cerablus sınır hattında saha çalışması yaptı.

StratejikOrtak.com Editör ve yazaları saha çalışması için Suriye sınırında.

Suriye’de muhalifler anlaştı: Türkiye sınırında HTŞ’nin (El Nusra) ele geçirdiği Babil Hava Kapısı, sivil iradenin kontrolüne bırakılacak.

– Koalisyon, ABD’nin Suriye’de YPG’ye destek verdiği nokta ve üsleri detaylı bir şekilde haber yaptığı için Anadolu Ajansı‘na tepki gösterdi.

– BM Suriye Temsilcisi Mistura, yakın bir gelecekte ilk kez Suriyeli muhaliflerin ve rejim heyetinin doğrudan görüşme yapabileceğini söyledi.

AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Mogherini, AB’nin Suriye’deki askeri eylemlerde yer almamaktan gurur duyduğunu söyledi.

Federica Mogherini

Cenevre kentinde düzenlenen Suriye konulu görüşmelerin 7. turu gerçekleşti.

– ABD öncülüğündeki koalisyona ait savaş uçaklarının yanlışlıkla Rakka’da YPG kampını vurduğu ve 50’ye yakın militanın öldüğü bildirildi.

– Türkiye’nin ilk kez Suriye sınırına 5 katlı ve 25 metre yüksekliğinde gözetleme kuleleri inşa edeceği bildirildi.

– Suriye’nin güneybatısında Rusya ile ABD’nin sağladığı ateşkes yürürlüğe girdi. Denetim ABD&Ürdün ile Rus askeri polisi tarafından yapılacak.

– Hamburg’da G20’ye karşı düzenlenen uluslararası yürüyüşe ana konuşmacı olarak beklenilen PYD lideri Salih Müslim’e vize verilmedi.

Halep’in kuzeyinde (Afrin’in güneyi) PKK’lı bir komutan ve yanındaki iki koruması, ÖSO’nun tuzakladığı mayının patlaması sonucu öldürüldü.

Kaynak: StratejikOrtak.com