Afrin’in Taraflar İçin Önemi ve Operasyon Hazırlığı

Suriye’nin kuzeybatısında bulunan Afrin, Hatay ve Kilise komşu 7 kasaba ve 365 köyden oluşuyor. 
İç savaştan önce 200 bin olan bölge nüfusu DEAŞ’ın eline geçen bölgelerden kaçanların gelmesiyle 400 bine çıktı.
Sarı-YPG, Kırmızı-Rejim, Yeşil-Muhalifler ve TSK

Afrin’in PKK/PYD İçin Önemi

Terör örgütü PKK, 1980’lerden beri Afrin’de faaliyet yürütüyor.
İç savaş ile birlikte bölge tamamen terör örgütü PKK/PYD’nin kontrolüne geçti.
Afrin, PKK/PYD’nin oluşturmayı planladığı “Terör Koridoru”nun uç noktası durumunda.
Bu koridorun daha sonra Akdeniz’e uzatılması hedefleniyor.
Afrin ayırca PKK/PYD’nin yığınak yaptığı bir bölge.
PKK/PYD burada yaptığı yığınaklarla; Türkiye’ye karşı saldırı girişiminde bulunuyor, Teröristlere silahlı eğitim veriyor.
Terör örgütü PKK/PYD bölgeden topladığı haraç ile ciddi finans elde ediyor.
Son dönemde PKK’ya aktif katılım en fazla Afrin’den gerçekleşiyor.

Türkiye-ABD-Rusya Üçgeninde Afrin

Türkiye, PYD/YPG’yi, PKK’nın Suriye kolu ve “terör örgütü” olarak gördüğünü uzun süredir belirtiyor.
PYD’li Salih Müslim

Ancak ABD;

  • Yıllardır stratejik ortağı olduğu Türkiye’nin ulusal güvenlik çekincelerini umursamıyor.
  • DEAŞ’la mücadele iddiasıyla başka bir terör örgütü PKK/PYD’ye ağır silahlar veriyor.
  • Türkiye’ye verdiği “Fırat’ın batısında PYD/SDG varlığı olmayacak” sözüne rağmen, terör örgütünü Menbiç’te koruyor.

Rusya ise;

  • ABD ve PYD/YPG’nin Fırat’ın batısındaki ortak bazı faaliyetlerini kabul etmiyor.
  • Geniş kapsamlı ABD-PYD/YPG yakınlaşmasından rahatsızlık duyuyor.
  • Türkiye’nin düzenleyeceği olası operasyon öncesinde Afrin’deki askeri birliklerini dışarı taşıyor.

Türkiye ve Rusya, gelişmeler ve olası operasyon hakkında sürekli iletişim halinde.
İdlib‘de de Türkiye ve Rusya birliklerinin konuşlanması gündemde.

Türkiye’nin Tavrı ve Afrin’in Türkiye İçin Önemi

Türkiye Afrin’e terör örgütünün yerleşmesini;

  • Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve,
  • Kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak görüyor.
PKK/PYD’nin Taciz Ateşleri

    • PKK/PYD Afri’den Türkiye’ye ağır silahlarla taciz ateşi açıyor.
    • Ayrıca; Halep’ten kaçan masum insanlara,
    • Afrin’den Türkiye’ye geçmek isteyen sivillere taciz ateşinde bulunuyor.
    • Türkiye kendisine açılan her ateşe ise fırtına öbüsleri ve çok namlulu roketatarlarla misliyle karşılık veriyor.

Türkiye’nin Olası Afrin Operasyonu’nun Amacı

  • Afrin’den kendisine yönelen terör tehdidini bertaraf etmek.
  • Terör örgütü PKK/PYD’nin bölgedeki varlığına son vermek.
  • Fırat Kalkanı Harekatı’yla El-Bab’a kadar temizlenen bölgeyle Afrin ve İdlip Bölgelerini birleştirmek.
  • Türkiye’nin güneyinde 10 bin km²’lik bir güvenli bölge oluşturmak.
Afrin’de son durum

Olası Afrin Operasyonu Hazırlığı

Türkiye operasyon için uzun süredir bölgeye askeri sevkiyat yapıyor.
Operasyona katılacak birlikler arasında bordo berliler, komandolar, obüs, tank ve zırhlı araçlar bulunuyor.
Yaklaşık 20 bin kişilik ÖSO kuvvetinin yanında TSK desteği ile operasyonun başlatılması bekleniyor.
Operasyon kamsamında ilk aşama;

  • Tel Rıfat ve Minniğ askeri havaaalanı,
  • PYD/PKK’ya ait 41 nokta imha edilecek.
Operasyon süreci ve sonrasında Türkiye;

  • Terör örgütü PKK/PYD dışında kalan Kürt gruplara yönelik kamu diplomasisi ve insani diplomasi yürütecek,
  • Kentteki siviller için insani yardım konvoyları gönderecek.

Operasyon sonrası Afrin İstikrarlı Hale Gelecek

  • Operasyon ile Afrin terör örgütü PYD’den arındırılacak,
  • Bölge daha istikrarlı hale gelcek,
  • Bölgede daha önce Türkiye, Rusya ve İran‘ın üzerinde anlaştığı çatışmasızlık bölgelerine benzer bir düzenleme yapılacak.
  • Böylece Suriye mültecilerin de yerleşebileceği güvenli bölge tesis edilecek.
Afrin ve yakın çevresinin uydu görüntüsü

Afrin Güncel Son Durum Haritası

Afrin Türkiye İçin Neden Önemli?

ABD, Ortadoğu’da yılların stratejik ortağı Türkiye’nin bütün çekincelerini elinin tersiyle umarsızca iterek, DEAŞ’a karşı yürütülen mücadelede PYD/YPG ile yoluna devam etmeye karar verdi.

ABD Suriye’nin güneyinde, bir yandan el-Tanf bölgesinden doğu ve batıya doğru nüfuzunu yayarken, kuzeyden de PYD/YPG vasıtasıyla güneye doğru inmekte. Rusya ise Suriye’nin batısında kendisine bir nüfuz bölgesi oluşturmuş durumda. İran’a gelince, rejim güçleriyle birlikte, Suriye’nin doğusunda Irak sınırına ulaşacak bir hat açmaya çalışıyor ve böylelikle Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut karayolu hattını garanti altına almayı amaçlıyor. Böylece ABD ile Rusya arasındaki, Fırat’ın doğusu ile batısı şeklindeki zımni ittifakı deliyor. Buna karşın ABD hem Suriye rejimi ve İran aleyhine hem de müttefikleri İsrail ve Ürdün’ü korumak maksadıyla Güney Suriye’de nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor.

Afrin haritası

Türkiye’nin ise ya Münbiç’e ya da Afrin’e yönelmek gibi iki seçeneği var. Münbiç’te ABD koruması olduğundan, Rusya’nın nüfuz alanındaki Afrin’e yönelmek her açıdan Türkiye’nin lehine görünüyor. Zira uzun zamandır hem ABD hem de Rusya ile flört eden PYD/YPG’nin, bundan sonra yoluna ABD ile devam edeceğinin netleşmesi, Rusya’nın Afrin hususunda Türkiye’nin harekatına göz yumabileceğini ihsas ediyor. Nitekim son günlerde Afrin’de konuşlanan Rus askerlerinin güneye çekildiği haberleri de bunu doğrular nitelikte.

Türkiye’nin Tel Rıfat’ı toplarla dövmesi de ön hazırlık olarak PYD/YPG mevzilerini yıpratma amacını taşıyor olabilir. Afrin’in de içinde bulunduğu 200 km2’lik bir alanda Rusya’nın tatbikat bahanesiyle ABD’den bölgedeki hedeflere yaklaşmamasını istemesi, Türkiye’nin harekâtı esnasında ABD uçaklarına karşı koruma sağlamak amacına yönelik olmalı.

Operasyonun keyfiyeti konusunda da bazı bilgiler gelmekte: Azez, Mari ve İdlib üzerinden harekat yapılacağı söyleniyor ve ilk planda Tel Rıfat ile Minniğ askeri havaalanının PYD/YPG’den kurtarılması önem taşıyor. Bir kısım yorumcular bu iki noktanın alınmasının yeterli olacağını, böylece kantonların güneyden birleşmesinin engelleneceğini düşünüyor. Tabi Halep’ten Münbiç’e uzanan M4 otoyolunun kontrolü de önemli.

Suriye son durum haritası – 1 Temmuz 2017 – Harita: SuriyeGundemi.com

Halbuki, şayet yapılırsa, Kürt, Türkmen ve Araplardan oluşan yaklaşık 200 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Afrin’in tamamına yönelik geniş kapsamlı bir operasyon Türkiye’nin güvenliği açısından daha büyük önem taşıyor. Afrin’in hemen güneyindeki Şeyh Berakat tepesinde bir üs oluşturduğu yönündeki haberler, Türkiye’nin ÖSO ile birlikte Afrin merkezine de harekat yapabileceğinin bir göstergesi olabilir.

Sayıları 10 bini bulan radikal unsurların da İdlib’den çıkarılmasından sonra, Fırat kalkanı harekatıyla temizlenmiş el-Bâb’a kadar olan bölgeyle Afrin ve İdlib’in birleşmesinden oluşacak Türkiye nüfuzundaki alan, hükûmetin el-Bâb operasyonunun başlangıcında hedeflediği 5 bin kilometrekarelik güvenlikli bölgenin neredeyse iki katı olacak. Böylece Türkiye’nin güneyinde önemli sayılabilecek bir alan güvenlikli bölge olacağından, hem Türkiye’ye yönelen tehditler azalacak hem de Suriyeli mültecilerin yerleşebileceği, Türkiye’nin kontrol ve koruması altında bir nüfuz bölgesi olacak. İleride siyasi çözüm için masaya oturulduğunda da Türkiye’nin eli ABD, Rusya ve İran kadar güçlü olacak.

Şüphesiz Suriye’de atılacak her adımın riskleri de mevcut. Böyle bir durumdan ABD’nin büyük rahatsızlık duyacağı çok açık. Ayrıca bu operasyon, el-Bâb’da olduğu gibi, terörist olduğu hususunda herkesin mutabık olduğu DEAŞ’a karşı değil, Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PYD/YPG üzerine yapılacağından, dünya kamuoyuna “Kürtlere karşı yapılan bir operasyon” şeklinde yansıtılabilir.

Kaynak: Prof. Dr. Cengiz Tomar, AA

Tiran ve Sanafir Adaları: Yeni Bir Enerji Yolunun Doğuşu

Akabe Körfezinin giriş noktasında bulunan Tiran ve Sanafir adaları dünya gündeminde gerektiği ilgiyi görmeden Mısır Halkının büyük tepkisine ve protestolarına rağmen ‘Kızıldeniz Sınır Anlaşması’ ile Suudi Arabistan’a devredildi. Kendileri küçük olsa da adaların devri öncelikle Ortadoğu olmak üzere Dünya üzerinde çok büyük bir stratejik değişime yol açacak. Yazımızda adaların devrini Mısır, Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye açısından incelemeye çalıştık.

Adalar üzerindeki hakimiyet uzun zamandır tartışma konusuydu. Esasen 1906’da Mısır hala Osmanlı İmparatorluğuna bağlı iken Osmanlı Devleti tarafından adaların Mısır’ın bir parçası olduğuna hükmedilmiştir. Hatta 1910 yılında adaların kendisine ait olduğunu iddia eden bir devlet görevlisinin adayı Alman bir şirkete satmak istemesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu adaya asker dahi çıkartmıştır. Adalar 1. Dünya savaşı sonunda Sina Yarımadasına kadar ele geçiren Suudiler tarafından sahiplenilmiştir. Adalar 1950’de Mısır’ın himayesine bırakılmış Mısır Kralı Faruk 1951’de İsrail’e giden deniz yolunu kapatmıştır.

Kral Selman ve Sisi

 

Mısır’a 1956’da yapılan İsrail, İngiltere ve Fransız ortak saldırısında adalar İsrail tarafından işgal edilmiş ise de ABD ve Rusya’nın baskıları sonucu adalar Mısır’a geri verilmiştir. Ancak bu işgalden sonra adalara ABD öncülüğünde bir barış gücü konuşlandırılmıştır. Adalar ‘6 gün Savaşı’nın ardından ikinci kez İsrail tarafından işgal edilmiştir. 1978’de imzalanan Camp David anlaşması ile İsrail’in deniz yolu garanti altına alınarak adalar tekrar Mısır’a devredilmiştir. Anlaşma kapsamında adaya ABD askerleri yerleştirilmiştir. Suudi Arabistan, adaların hâkimiyetinin zaten kendilerine ait olduğunu ancak adaların 1950’de Mısır’ın, donanmasını adalara yollayarak İsrail’e karşı daha etkin mücadele etmesi için bu ülkenin himayesine bırakıldığını iddia ederek hâkimiyet iddiasını sürdürürken Mısır Halkı tarafından adaları satmakla suçlanan Mısır Devlet Başkanı Sisi ise daha önceki devlet başkanları Sedat ve Mübarek tarafından da adaların Suudi Arabistan’a ait olduğu yönündeki açıklamalarını öne sürerek anlaşmayı meşru göstermeye çalışmaktadır. Adaların Suudi Arabistan’a devri gündeme geldiği ilk günden beri protestolarla adaların elden çıkarılmasına karşı çıkan Mısır’da önce iki avukat tarafından karar, Kahire İdare Mahkemesine götürülmüştür. Mahkeme adalarının devrini anayasaya aykırı bularak reddetmiştir. Karar daha sonra Yüksek İdare Mahkemesine taşınmış ve bu mahkemede devri anayasaya aykırı bulmuştur. Yüksek İdare Mahkemesinde dava devam ederken anlaşma acele ile Meclisten geçirilip Sisi tarafından onaylanarak yürürlüğe sokulmuştur. Anlaşma, Mısır Yüksek Mahkemesine de taşınmışsa da, Yüksek Mahkeme kararı onamıştır. Anlaşmadan İsrail haberdar edilmiş ve deniz yolu konusunda güvence verilmiştir.

Mısır’ın adaları Suudi Arabistan’a devretmesi, ‘egemenlik’ haklarına sıkı sıkıya bağlı devletler açısından tezat bir durum oluşturmaktadır. Mısır geçmişte adaları iki kere İsrail’e kaptırmıştır. Her iki işgalde de ülkesinin bir kısmı işgale uğramış ve ABD’nin girişimleri ile adaları tekrar kazanmıştır. Bu anlamda, Mısır için hayat meselesi olan adaların devrinin Mısır Halkı için neden bu kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, adaların devri ile Mısır, Akabe körfezindeki egemenlik haklarından vazgeçmektedir. Adaların Mısır’ın elinde kalması halinde kıta sahanlığından dolayı tüm Akabe Körfezi Mısırın kara sularına girmektedir. Bu durumdan elde ettiği mali kazanç bir yana, bu kadar stratejik bir suyolundan vazgeçilmesi bir devlet için açıklanacak bir durum değildir. Adalar’ın karşılığında Suudi Arabistan’ın vereceği 24 milyar dolarlık petrol ve 4 milyar dolarlık altyapı yatırımı adaların gerçek değeri bile değildir. Mısır’ın bu anlaşmadan beklediği getirilerin ana ekseni Devlet Başkanı Sisi’nin iktidarını güçlendirme amacıdır. Suudi Arabistan’dan alacağı yatırımlar ile iyiden iyiye kötüye giden ekonomiyi ayakta tutarak oluşacak halk tepkisinden kurtulmak amaçlanmaktadır. İsrail’e uluslararası suların kapısını açan bu anlaşmanın ABD’nin bilgisi ve onayı dışında yapıldığı düşünülemez. Bu anlaşma ile ABD, İsrail’e uluslararası sulara ulaşım hakkı kazandırırken, Sisi yönetimi de ABD’den siyasi, askeri ve ekonomik destek alacaktır. Hâlihazırda Trump yönetimi Sisi iktidarını takdir ettiğini beyan etmiştir ancak bu konuda Sisi yönetiminin asıl büyük kazancı adalara ABD üssü kurulması iddialarının gerçeklemesi halinde olacaktır. Sisi yönetimi, oluşacak yeni enerji üssünün merkezi olma peşindedir. Suudi Arabistan’dan, Körfez ülkelerinden ve İsrail’den gelecek olan petrol ve özellikle doğal gaz, ister boru hattı ister tankerle taşınsın, Mısır üzerinden Avrupa’ya ulaştırılacaktır. Mısır’ın her ne kadar bu hayali gerçekleştirmek için gerekli altyapısı ve uygun limanı olmasa da bu iddianın gerçekleşmesi halinde kazancının büyük olacağı yadsınamaz bir gerçektir.

Suudi Arabistan’ın bu devirden kazancı harcayacağı 28 milyar dolardan kat ve kat fazladır. Adaların devri, yeni kral ve veliaht prens ile bölgede saldırgan bir dış politika izleyen Suudilerin statükocu politikalarının bir sonucudur. Dünya enerji piyasalarındaki lider konumunu sürdürmek isteyen Suudi Arabistan, adaların devri ile yeni açılacak enerji hattı üzerinden Avrupa enerji pazarında daha fazla pay sahibi olma hedefindedir. Adalara kara yolu bağlantısı yapacak olan Riyad yönetimi bölgeye petrol işleme tesislerine yatırımları da yapacaktır. Bir taraftan Akabe Körfezinden gelebilecek tehlikeleri ABD üsleri ile bertaraf etme amacındadır. Ancak Sedat yönetimini Camp David anlaşması yüzünden Arapları satmakla suçlayan, Mısır’ı Arap Birliğinden atan Suudilerin, adaları devralırken Mısır’ın yaptığı tüm anlaşmaları tanıyacağını açıklaması çok sert tavır aldığı Camp David anlaşmasını tanıdığı ve İsrail’le dolaylı yollardan anlaştığı anlamına gelmektedir. Bu anlamda anlaşmanın ülke adına olumsuz bir boyutu da mevcuttur. Ancak adaların devri ile İsrail’in güvenliği güvence altına alındığından ABD’den destek görecektir. Akabe körfezini adalar ile tutan Riyad Yönetimim, Cibuti’de açacağı askeri üs ile de Kızıldeniz’in güvenliğini de sağlamış olacaktır. Adaların devri yeni veliaht prensin imajına da önemli bir katkı sunacaktır. Kral Selman’ın attığı her adımın arkasında olduğu bilinen Veliaht Prens Muhammed bin Selman, ülkesine toprak kazandırmış olacaktır. Suudilerin Katar ablukasının temel amacı adaların devri ile de anlam kazanmış olmaktadır. Her ne kadar uluslararası suları Katar’ın da kullanma hakkı olsa da enerji dağıtımında Süveyş kanalının kullanımına ve yeni enerji rotasını kullanamayacak olması Katar’ın enerji piyasasındaki konumunu zayıflatacaktır. Bu anlaşma ile Suudi Arabistan bölgedeki baş düşmanı İran’ı çevreleme yolunda da önemli bir adım atmıştır. Yemen’de yaşanan müdahale ile bu alanda önemli adım atmış olan Suudi yönetimi, Cibuti’deki askeri üs ve adalar ile Kızıldeniz’de güçlü bir konuma gelmektedir.

Anlaşmadan en karlı çıkan ülke İsrail’dir. Adaların devri ile uluslararası sulara ulaşım imkânı kazanan İsrail, Eylat ve Aşhod limanlarını uluslararası liman statüsüne sokabilecektir. Doğu Akdeniz’de sahip olduğu doğalgaz kaynaklarını açılacak yeni rota ile Avrupa’ya ulaştırabilme imkanı sağlayan Tel-Aviv yönetiminin en büyük kazancı Akabe körfezinden gelebilecek saldırılara karşı kendini koruma altına almış olmasıdır.

Adaların devri anlaşması uluslararası sulara donanmasını da çıkarabilecek olması bakımından İsrail’in kendi askeri güvenliği açısından da önemlidir. Bu anlaşma vesilesi ile hem doğalgazda körfezin en büyük ihracatçısı Katar’ı ekarte etmeyi başaracak olması hem de Suudi Arabistan ile sıcak temas sağlayacak olması İsrail’in diğer kazançları arasındadır. İsrail bu anlaşma ile elde ettiği uluslararası sulara erişim ile ikinci bir Süveyş kanalına sahip olacak konuma gelmiştir. Anlaşma ile İsrail, Suudi Arabistan ile ortak düşmanları İran’ın çevrelenmesi konusunda önemli bir stratejik hamleye de onay vermiştir.

Anlaşmanın doğrudan bir tarafı olmasa da enerji taşınması konusunda sahip olduğu uluslararası limanlar, geçmişten getirdiği deneyimler, güvenli olması ve Avrupa’ya ulaşacak en kısa rotaya sahip olması ile bu alandaki iddiasını koruyacak olsa da Türkiye durumdan en çok etkilenecek ülke olacaktır. Bölge de enerji üssü olma yolunda önemli adımlar atan Türkiye, yeni açılacak enerji yolunun dışında kalacak olması halinde bu hedefinde yara alacaktır. Daha önce Suriye’nin Kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan de facto duruma müdahale ederek buradan oluşturulacak bir enerji yolunun önünü kapatan Türkiye, müttefiklik yolunda derin yara aldığı ABD’nin bu yeni enerji yolunu desteklemesi ile enerji politikaları açısından zarar görebilme ihtimaline sahiptir. Ancak, Akabe körfezinin uluslararası karasuları statüsüne girmesi ile İsrail tarafından oluşacak bir rotanın Avrupa’ya ulaşacak en kısa yolu Türkiye olacaktır. Mavi Marmara faciasından sonra İsrail’in özür dilemesi ve mağdurların ailelerine tazminat ödemesinin arkasında da doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma isteği bulunmaktadır. Yeni enerji yolu ihtimali, Türkiye’nin halihazırda ortağı olduğu TANAP ve Türk Akımı projelerinin hızlanarak hayata geçmesini sağlayacaktır.

Çıkar Çelişkileri İçinde Türkiye-Rusya İlişkileri

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezi mükemmel bir metafor…

Türkiye- Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda büyük bir hız ve gerilimle seyrediyor. 24 Kasım 2015’de Suriye sınırında SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı, Türk F-16’ları tarafından düşürülmüş, bu olay iki ülke arasında ciddi krize neden olmuştu. Rusya’nın ambargosu sonrası kapanan ekonomik işbirliği kanalları Türkiye’yi yalnızca milyarlarca dolarlık bir zarara uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin kendisi için dış politika önceliklerinden biri olan Suriye üzerindeki (hem doğrudan hem dolaylı) denetimini de fiilen kaybetmesine yol açtı.

İlişkileri kopma ve hatta sıcak çatışma noktasına getiren tavır, 2016’nın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yerini alan Binali Yıldırım komşuların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz diyordu. Bu noktadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri uçak düşürülme eylemini tarihsel olarak birbiriyle iletişimi güçlü iki devletin ilişkilerinin eritilmesi operasyonu olarak adlandıracaklardı.

Hızlı normalleşme

Nitekim uçak düşürülme olayının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden, 27 Haziran 2016’da, Rus yetkililer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir mektupla, “düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesinden özür dilediğini ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi için elinden geleni yapacağını söylediğini” açıkladı. Moscow Times bu durumu “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı” olarak tanımlıyordu.

Düzelmeye başlayan ilişkiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kayda değer bir hız kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra yaptığı ilk yurtdışı gezi Rusya’ya oldu.  9 Ağustos 2016’da Erdoğan ve Putin St. Petersburg’da görüştü. Batı basını bu görüşmeyi Batı tarafından izole edilen iki liderin birbirilerinden destek alma girişimi olarak yorumlayacaktı.

 

9 Ağustos Zirvesinin en önemli sonucu, iki ülkenin Suriye siyasetinde göreli bir işbirliği tesis etmesi olacaktı. Türkiye, Suriye’de muhalif gruplara sağladığı desteği keserek Rusya’nın Halep müdahalesinin önünü açtı. Bu durum Rusya’nın aktif desteği ile Suriye Ordusunun 15 Aralık’ta Halep’in bütününü denetimi almasıyla sonuçlanacaktı. Bunun karşılığında Rusya Fırat Kalkanı operasyonuna yeşil ışık yaktı. TSK 24 Ağustos 2016’da 7 ay sürecek Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatacaktı.

İran dahil olursa

İki ülke arasında 2016’nın son aylarındaki en önemli gelişme ise bu ikili ilişkiye bir üçüncü tarafın davet edilmesidir. 20 Aralık 2016’da hem genel olarak Ortadoğu siyasetinde hem de Suriye’de radikal olarak farklı çıkarlara sahip ve farklı pozisyonlarda  yer almış Türkiye ve İran, Rusya aracılığıyla Moskova’da üçlü zirve için bir araya geldi. Bu gelişme hiç de tesadüf olamayacak bir biçimde başka bir inanılmaz olayın akabinde gerçekleşiyordu. Zirveden bir gün önce 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir polis memuru tarafından Ankara’da öldürülecekti.

Karlov

Bu suikastın gölgesinde (ve ona rağmen) üç ülke Moskova’da bir araya gelerek Moskova Bildirgesi olarak adlandırılan belgeyi imzaladı. Bu belge ile taraflar “çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarını kayıt altına alıyordu. Rusya gazeteleri Moskova görüşmelerini Ortadoğu’da radikal bir paradigma değişikliği olarak haber yapacaktı. Rusya’ya göre nihayet Rusya-Türkiye-İran üçgeni  Ortadoğu’da vazgeçilmez sayılan ABD gücünün yerini almıştı. Nitekim Moskova’nın bu görüşmelerle temel hedefi tam da buydu.

Moskova Bildirgesi’ni 24 Ocak 2017’de yapılan Astana görüşmeleri takip etti. Rusya-Türkiye ve İran bu görüşmeler ile Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığına taahhüt ettiklerini ve üçlü bir denetim mekanizması kurmaya karar verdiklerini açıklayıp; IŞİD ve El Nusra ile ortak mücadele çağrısı yaptılar. Bu süreçlerin en büyük önemi, bu üç ülkeye birlikte muhalefeti ve Suriye savaşını dizayn edebilme ve savaşın gidişatını değiştirme fırsatı vermiş olmasıydı. Takip eden dönemde ülkeler arasındaki ulusal çıkar farklılıkları, özellikle de Türkiye’nin PYD karşısındaki tutumu, bu fırsatın hızla erimesine yol açacaktı.

Görüşme trafiği

Astana görüşmeleri sonrasında liderler arası temaslar bütün hızıyla devam etti. 10 Mart 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir kez daha yüz yüze görüştüler. İki lider toplantı sonrası yaptıkları basın toplantısında iki ülkenin yaptıkları ticarette milli para birimlerini kullanılması konusunu görüştüklerini ve Türk-Rus Ortak Yatırım Fonu’nu kurduklarını belirtiler. Doların ticaretteki egemenliğini hedef alan benzer bir karara İran ve Rusya arasında da imza atıldığını burada hemen belirtmeliyim.

10 Mart görüşmesi, iki ülke arasında halının altına ittikleri sorunları gündeme getirdikleri ve iki ülke arasındaki kimi anlaşmazlık alanlarının da tekrar su yüzüne çıkmaya başladığı bir görüşme oldu. Erdoğan ve Putin’in basın toplantısında farklı gündemlere öncelik vermesi; Rusya’nın PYD’nin hem Moskova’daki hem Suriye’deki faaliyetlerine verdiği desteğin devam ediyor olması; çalışma vizesi ve vize muafiyetinin hâlâ sağlanamamış olması ve Türkiye’den gelen gıda ürünlerine uygulanan yaptırımların kaldırılmaması görüşmede gündeme gelen ve hâlâ iki ülke arasında gerilim yaratmaya devam eden sorunlardan bazılarıydı.

Suriye’de yeni dönem

10 Mart görüşmesinden sonra iki ülke ilişkilerini etkileyen siyasal/askeri gelişmeler hız kesmeden devam etti. Han Şeyhun kasabasında Esad’a bağlı güçlerin yaptığı iddia edilen kimyasal saldırıya karşılık olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle Amerikan silahlı kuvvetleri Suriye rejimine ait bir hava üssüne füze saldırısı düzenledi. Bu saldırı ile Trump hem iç politikada Rusya’nın kuklası olduğu iddialarını çürütmek hem de Obama döneminde ABD’nin zayıflayan askeri kaslarının gerekirse yeniden kullanacağını ve kendisinden bağımsız şekilde Suriye’de hiçbir aktörün bir güç projeksiyonu yapamayacağını dünya aleme göstermek istiyordu.

Üstelik aynı dönemde ABD ve Rusya IŞİD’e yönelik ortak mücadele önceliklerini vurguluyor ve bu mücadelede PYD’nin öneminin altını çiziyorlardı. Rusya’nın son dönemde PYD ile ilişkilerini geliştirmesinin birden çok amacı olduğu söylenebilir.  Rusya böylelikle hem bölgede Kürtlere işbirliği içinde olan ABD’nin gücünü dengelemeye ve denetlemeye çalışıyor hem de kendisine Suriye’de birlikte çalışabilecek yerel, güvenilir ve seküler bir partner bulmuş oluyordu. ABD’nin Rakka operasyonunu PYD ile yürüteceğine dair güçlü sinyaller vermesi ve Rusya’nın bu duruma karşı çıkmıyor olması ise Türkiye’nin bölge politikasının temelinde yatan Sinjar’dan Afrin’e kadar uzanan PYD kuşağının engellenmesi hedefi ile de açıkça çelişiyordu.

Tam da böylesi bir durumda kimi yorumcular tarafından Türkiye’nin 25 Nisan 2017’de Suriye’de Rojova, Irak’ta da Şengal Dağı’ndaki YPG hedeflerine operasyon düzenlemesinin Türkiye’nin Rakka operasyonunu baltalama çabası olduğu iddia edildi. Hem ABD hem İran hem de Rusya’nın tepkisini çeken bu operasyonlardan sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı “Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Kürtlere, bu ülkenin meşru yönetimlerini es geçerek” düzenlediği hava saldırılarının kabul edilemez olduğunu açıklayacaktı. Nitekim Türkiye’nin PYD’ye yönelik tutumu Türkiye’nin Suriye’de hem ABD ve hem de Rusya  ile yaşadığı gerilimin en önemli nedeni.

Gerilimli ilişki

Rusya ile Türkiye’nin bölgesel hedefleri kimi zaman masada uzlaştırılsa da sahada çoğu zaman birbiriyle çelişiyor. Suriye’deki sorunlara Kırım’ın işgalini, Karadeniz ve Akdeniz’e Rus donanmasının dönüşünü, Rusya’nın niceliksel ve niteliksel olarak güçlü hava kuvvetleri ve füze sistemi ile Türkiye’yi çevrelemesini, konvansiyonel düzeyde baş gösterebilecek sorunlarda Rusya’nın nükleer silahları kullanabilme gücünü ve pek çok başka şeyin yanında Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını da eklemek gerekir. Üstelik henüz ne çalışma vizesi sorunu ne de vize muafiyeti sorunu çözülebilmiş durumda. Rusya’nın gıda maddelerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar da devam ediyor.

Bütün bu sorunların gölgesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Mart uçak krizinden sonraki üçüncü ziyaretini bugün (3 Mayıs 2017) Rusya’ya yapıyor. Kremlin’den yapılan yazılı açıklamada, bu görüşmenin Putin’in daveti üzerine gerçekleştiği ve görüşmede güncel bölgesel ve uluslararası sorunları konuşacakları açıklandı. Bu görüşmenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16-17 Mayıs 2017 tarihlerinde ABD Başkanı Trump ile yapacağı görüşmenin arifesinde olması ise hiç kuşkusuz bir tesadüf değil.

Kirpi ikilemi

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezinin mükemmel bir metafor sağladığını düşünüyorum.

Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve uzaklaşmanın sadece bugün değil ama tarih boyunca da iki ülkenin Batı ile olan ilişkileri ile at başı gitmesi tam da böyle bir ikilemin sonucu.

İki ülkenin aynı dönemde Batı ile ilişkilerinin gerilmesi yakınlaşma ve işbirliğinin gerekliliğini artırırken; aynı bölgede, benzer ihtiraslara ve çatışan ulusal çıkarlara sahip olmaları da sorunları çoğaltıyor. Ama hiç kuşkusuz bu iki ülkenin ne kapasiteleri ne de Batı ittifakı ile ilişkileri birbirine denk değil. Üstelik ne siyaset ne dış politika sadece ulusal çıkarlardan ve makro siyasi hedeflerden ibaret değil. Rusya ve Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri elitleri arasında kurulan iktisadi bağlar belki de her tür ulusal çıkar çatışmasına rağmen iki ülkenin bu bol dikenli ilişkiyi sürdürmesini sağlayan en önemli motivasyon…


Kaynak: Evren Balta, AJ.

Musul DEAŞ’ten Tamamen Temizlendi

Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un, terör örgütü DEAŞ’tan tamamen kurtarıldığı bildirildi.

Irak‘ın ikinci büyük kenti Musul‘un, terör örgütü DEAŞ‘tan tamamen kurtarıldığı bildirildi.

Irak devlet televizyonunun haberinde, “Musul’un tamamı DEAŞ’tan kurtarıldı.” denildi.

Irak Başbakanı Haydar el-İbadi de Musul’da DEAŞ’a karşı kazanılan zaferden dolayı güvenlik güçleri ve Irak halkını kutlamıştı.

Musul’da bulunan İbadi’nin basın toplantısı düzenleyerek, “zafer” açıklaması yapması bekleniyor.

Musul kenti, Haziran 2014’te DEAŞ’ın kontrolüne geçmişti.

Irak ordusu, Peşmerge ve ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleriyle 17 Ekim 2016’da Musul’un DEAŞ’tan kurtarılması kapsamında doğu yakasına operasyon başlatmıştı. Doğu yakasının yaklaşık 100 gün süren operasyonların neticesinde 24 Ocak’ta tamamen DEAŞ’tan geri alınmasının ardından 19 Şubat’ta da Musul’un batı yakasının kurtarılması için üç cepheden operasyon başlatılmıştı.

Irak son durum haritası – 1 Temmuz 2017

Musul Operasyonu Son Durum Haritası

Kaynak: AA

[2 Temmuz-9 Temmuz] Askeri ve Diplomatik Haberlerin Arşivi

0

2 Temmuz ile 9 Temmuz arasında gözden kaçan bazı askeri ve diplomatik gelişmeleri “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

– Suriye’nin güneybatısında Rusya ile ABD’nin sağladığı ateşkes yürürlüğe girdi. Denetim ABD&Ürdün ile Rus askeri polisi tarafından yapılacak.

– ABD Büyükelçişi John Bass, Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğunu ancak önceliğin Rakka olması gerektiğini söyledi.

– Rum Yönetimi’nin İsviçre’de süren Kıbrıs görüşmelerindeki müzakere masasından kalktığı açıklandı.

– Hamburg’da G20’ye karşı düzenlenen uluslararası yürüyüşe ana konuşmacı olarak beklenilen PYD lideri Salih Müslim’e vize verilmedi.

– Birleşik Arap Emirlikleri, dünya ticareti için hayati öneme sahip Bab’ül Mendep’in Yemen kıyılarındaki bazı adalara askeri üs kurdu.

– Kuzey Kore: Kukla Güney Kore’yi bitirmek çocuk oyuncağı. Şu anda okyanus ötesindeki ABD anakarasını bile yok edebiliriz.

– Halep’in kuzeyinde (Afrin’in güneyi) PKK’lı bir komutan ve yanındaki iki koruması, ÖSO’nun tuzakladığı mayının patlaması sonucu öldürüldü.

– 2005 yılından beri ilk kez Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren bir rapor resmi olarak Avrupa Parlamentosu’nda kabul edildi.

– Trump ile Putin görüşmesi öncesi ABD, Polonya’ya en modern konfigürasyonlu Patriot füze savunma sistemi satacağına dair muhtıra imzaladı.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Katar’dan istenilenlerin hiçbirisi kabul edilemez. Doha yönetimi isterse askeri üssü kapatabiliriz.” dedi.

– Katalonya yönetimi, İspanyol devletinin yasa dışı ilan etmesine rağmen bağımsızlık referandumuyla ilgili yasa tasarını kamuoyu ile paylaştı.

– “Katar ile ilişkilerde atılacak adımları” ele almak üzere Mısır’da toplanan 4 Arap ülkesi dışişleri bakanı, ambargolara devam kararı aldı.

– Endonezya’nın iki yıl içinde başkentini değiştirileceği bildirildi. Başkent Cakarta her yıl 25 santimetre suya gömülüyor.

– Irak Türkmen Cephesi Yöneticisi ve IKBY Milletvekilli Aydın Maruf, IŞİD’in Telafer’de 200’den fazla Türkmen’i katlettiği haberini doğruladı.

– Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, “Laptop yasağının kalktığı ilk ülke olduk. İngiltere’deki yasak da çok yakında kalkacaktır.” dedi.

– Katar Petrol’ün Müdürü Saad Al Kaabi, ülkenin doğal gaz üretimini yıllık 77 milyon tondan 100 milyon tona çıkarma kararı aldığını söyledi.

– ABD hükümeti, Türkiye’den ABD’ye yapılan direkt uçuşlardaki ‘laptop taşıma yasağını’ kaldırdı.

– Mısır’da OHAL 3 ay daha uzatıldı. OHAL ile birlikte ülkede kararı temyize gidilmeyen Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştu.

– Irak’taki Şii lider Sadr,Barzani’ye, 25 Eylül’de yapılacak olan bağımsızlık referandumunu ertelemesi çağrısında bulundu.

– Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkede Kasım 2015’te ilan edilen OHAL’in bu yıl kasım ayında kaldırılacağını duyurdu.

– Türk Bayraklı yük gemisine Rodos Adası açıklarında Yunan botundan ateş açıldı.

– İran, sınırlara askeri sevkiyat gerçekleştirdi. Bugün obüs atışlarıyla Kuzey Irak’ı bombalayan İran, geçtiğimiz gün Zap Suyu’nu kesmişti.

– ABD, (Birleşik Arap Emirlikleri) Abu Dhabi’den yapılan Etihad uçuşlarında laptop yasağını kaldırdı.

– Fransız şirketi Total, İran ile 4.8 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu nükleer anlaşma sonrası İran’a yapılan en büyük yatırım.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Enver Sedat’ın İsrail Savaşı: Yom-Kippur

1967 yenilgisi ile Arap dünyası adeta bir şok içine düşmüştü. İsrail, Golan Tepelerini, Sina Yarımadasının tamamını ve en önemlisi kutsal Doğu Kudüs’ü işgal etmişti. Yenilginin sarsıntıları, ülkelerde daha yeni yeni atlatılmaya başlarken soyunduğu Arap dünyasının liderliği konumu sarsılan Mısır, lideri Cemal Abdül Nasır’ı kaybetti.

Nasır’ın yerine daha düşük profilli olduğu için kolay idare edileceği düşünülen Enver Sedat getirildi. Ancak Enver Sedat düşünüldüğü gibi davranmadı. Gücü ele geçirdiğinde kendisini bir kukla gibi oynatmak isteyen çoğunlukla Nasır döneminin güçlü isimlerini birbir koltuklarından ederek ülkeye hakim oldu. Ülke içi çekişmelerle çeken birkaç yıldan sonra Sedat, aklındaki fikirleri uygulamaya başladı. Nasır gibi davranmayacaktı…

Sedat, esasen Sovyetlere sıcak bakmıyor, Nasır’ın politikalarını uygulamayacağını arkadaşlarını tasfiye ederek belli ediyordu. Ona göre bölgede var olan ABD-İsrail dayanışmasına, Sovyet cephesinde yer alarak cevap verilemez, ilerleme kat edilemezdi. Bugüne kadar savaşarak kaybedilen toprakların siyaset ile geri alınabileceğine inanıyordu. Çözüm için ABD ile İsrail’in arasına girmek, ABD için bölgedeki tek alternatifin İsrail olmasını engellemek gerekiyordu. Tek alternatifin İsrail olması ABD’nin tüm yardım, silah, ekonomik ve siyasi desteğinin İsrail’e akması demekti. Bu uğurda Sovyet ilişkilerine çok etkili olmasa da ABD’nin dikkatini çekecek bir hamle yapıp 8 bin Sovyet danışmanını teşekkür ederek ülkelerine yolladı. Bu adım gerçekten de ABD’nin dikkatini çekmiş ve nabız yoklamalarına başlamıştır. Ancak o dönem alışılmadık bir durum olduğu için Mısır’a mesafeli yaklaşmaya devam edildi. Bu durum adeta savaşla kaybettiği toprakları, diplomasi ile almasının da bir o kadar zor olduğunu göstermişti.

Kadim dönemlerden beri Mısır’ın bir parçası olan Sina Yarımadasının İsrail’in elinde kalması kabul edilemezdi. Hem bu durumu sonlandırmak hem de ABD’nin küçük, İsrail’in hor gören tavrını değiştirmek gerekliliği ortaya çıktı. Her ne kadar işler değişse de gerekirse Sina eski usullerle, güç kullanarak geri alınmalıydı. Böylece Mısır yönetimi, ABD nezdinde ciddiye alınabilecekti.

Bu dönemde Suriye’de de bir takım değişiklikler olmuş Baas Partisi içinde bir hizbi yöneten Hafız Esad, iktidarı eline almıştı. Enver Sedat, Hafız Esad’la bir araya gelerek İsrail’e karşı bir saldırı planını masaya yatırdı. Ancak Suriye tarafı Sedat’ın ana amacından haberdar değildi.

Ve savaş 6 Ekim 1973’de Mısır ve Suriye’nin saldırısı ile başladı. Bu tarih İsrail’in Yom-Kippur gününe denk geliyordu ve bilinçli seçilmişti. Bu yüzden Batı/İsrail kaynakları ‘Yom-Kippur Savaşı’ diye adlandırırken Araplar, ‘Ekim Savaşı’ veya Ramazan ayına denk gelmesinden dolayı ‘Ramazan Savaşı’ olarak adlandırır. Savaşın ilk safhalarında Suriye Golan’a saldırmış, Mısır Süveyş Kanalı’nı geçmişti.

Mısır birlikleri Süvayş Kanalı’nı geçiyor

İsrail’e Arap ülkeleri içinde sadece Mısır ve Suriye fiilen saldırmıştı. Diğer Arap ülkeleri, bu ülkelere askeri ve ekonomik destek veriyordu. İsrail’in sendelemesi üzerine, ABD bir hava koridoru yaratarak lojistik destek sağladı. Bazı kaynaklara göre İsrail’in nükleer silah kullanma tehdidi buna neden olmuştur. Bu sırada Petrol ihraç eden Arap ülkeleri bu desteğe karşı ABD ve Batılı ülkelere Petrol ambargosu uyguladı. Bu durum 1973 Petrol Krizini doğurdu.

1973 Petrol Krizi

İsrail, bu destek ve etkin seferberlik sistemi ile savaşta üstünlüğü ele geçirdi, önce Suriye cephesine ağırlık vererek Golan Tepelerinde karşı taarruza geçti. Suriye sınırını aştıktan sonra kanala dönerek karşı taarruzla Mısır birliklerini yararak kanalı geçti. Büyük bir miktar Mısır ordusunun Sina’da anakara ile bağlantısı kesildi.

Bu sırada Sovyetler, BM’de bölgeye ABD-Sovyet kuvvetlerinden bir barış gücü göndermeyi teklif etti. Ancak bu öneri reddedilince, tek başına askeri güç kullanacağını duyurdu. Bunun üzerine BM bölgeye bir askeri güç göndererek savaşı sonlandırdı. Mısır, kanalın doğusuna geçirdiği birliklerini muhafaza etmiş, Suriye tarafında ise İsrail’in çekilmesi ile eski sınırlara dönülmüştü.

Savaş, 1967’nin intikamına almak bir yana dursun neredeyse yeni bir facia doğuracaktı. Ancak bu durum hiçbir şeyden haberi olmayan Suriye için böyle iken Mısır baştan beri hedeflediği, savaş şoku ile İsrail’i anlaşmaya zorlamak, ABD ile ilişki geliştirmek amacına ulaşmıştı. Aynı yılın Kasım ayında Kissinger Mısır’a geldi. Her iki tarafla yapılan anlaşmaları, 1978 yılında Sina’yı Mısır’a geri veren, Mısır’ın da İsrail’i resmen tanıdığı Camp David Sözleşmesi izledi. Bu ara sürede ABD başkanı Nixon’ın Mısır’a, Enver Sedat’ın da İsrail’e bir ziyaret yaptığını ekleyelim. Bu siyasi başarı nedeniyle Mısırlılarda Yom-Kippur Savaşı’nın yeri diğer Arap-İsrail Savaşlarına göre farklıdır.

Enver Sedat, İsrail Meclisi Knesset’te

Bu süreçten sonra Mısır Batı’ya yaklaşırken Arap dünyasında yalnızlaştı. Filistinliler ise Ürdün’den kovulduktan sonra, Nasır döneminde hamiliklerini üstlenen Mısır tarafından aldatıldıklarını düşünüyorlardı. Bu dönemden sonra davalarına kendi gözlerinde bir Arap davasından ziyade bir Filistin davası olarak baktılar. Enver Sedat ise alışılmamış diplomatik hamlelerinin bedelini ödercesine 1981 yılında, başkentinde düzenlediği bir askeri geçitte kendi askerleri tarafından öldürüldü.

Enver Sedat’a askeri geçit sırasında düzenlenen suikast

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Avrupa Aşırı Sağı Aslında Irkçı Değil

Hepimiz Avrupa’da aşırı sağcı liderlerin ve partilerin oylarını arttırmakta olduğunu biliyoruz ve bunun en çokta orada yaşayan Müslüman halklar için tehdit olduğunu düşünüyoruz, ki bu doğru da zaten. Ancak Müslüman olmayan kimi halklarda Avrupa aşırı sağının istemediği insanlar barındırıyor. Mesela sahra altı Afrikalılar, Latin Amerikalılar, güney Asyalılar falan. Örneğin Hollanda’da Faslılar ve Surinamlılar çoklar, Faslılar Müslüman olduğu için desek Surinamlılar Müslüman değil, o zaman Surinamlılar neden sevilmiyor?

Kendi dinlerinden olan Latin Amerikalıları veya Sahra Altı Afrikalıları bile kıtasında istemeyen aşırı sağcılar için bu durumda dini hassasiyetlerin ön planda olduğunu söyleyemeyiz. Nede olsa Fransa’nın banliyölerinde polis şiddetine karşı duranlar zaten Arap ve Berberi Müslümanlar değil Sahra altı Afrika’dan gelen İsevi siyahilerdi çoğunlukla.

Bu karşıtlıklarının temellerinde dini hassasiyetin olduğunu söyleyemiyorsak, o zaman buna renkçi, milliyetçi, ırkçı hassasiyetleri  koyabilirsiniz ama buda yanlış. Çünkü Avrupa’nın aşırı sağcı partileri en sonuncusu Viyana’da olmak üzere her yıl bir araya geliyor ve etkileşim içinde kalarak yol haritası belirliyorlar. Fransız, Alman, Hollandalı, Leh, Slovak derken çeşitli milletlerden aşırı sağcılar birlikte hareket ediyorlar ve bu durum, bunun bir milliyetçi hareket olmadığının göstergesi.

Slav, Latin, Cermen, İskandinav ırkların insanları da bir arada, demek ki ırkçı bir harekette değil bu. Milliyetçi veya ırkçı olsalar birbirlerinede tahammül edemezlerdi ama bu olayı çoktan aşmışlar neyse ki! Siz hiç bu partilerin üst düzey mensuplarının komşu halklara karşı olumsuz söylemlerini gördünüz mü? Ben şahsen görmedim. Halbuki bir toplumun en husumetli olduğu toplumlar komşusu olan toplumlardır genelde. Tabi ki eski husumetler yüzünden ülkeler şimdi de kavga edecek değiller ama içlerindeki aşırı sağcıların ağızlarından “bu İngilizler şöyle, almanlar böyle” cümlesi duyulmazken “Faslılar yüzünden işsizlik var, uyuşturucu işi Cezayirlilerin elinde, Terör saldırılarını yapanlar hep Tunuslu” kelimeleri duyuluyor. İşte bu yüzden bu aşırı sağcı hareketler bu yüzden milliyetçi veya Irkçı değil.

Peki bu beyaz insanı yücelten bir renkçi hareket olabilir mi? Bence yine hayır. Çünkü Latin Amerikalıların da çoğu Avrupa kökenli beyaz insanlar olsalar da orada Asyalılarla, Afrikalılarla, yerlilerle ve Okyanusyalılarla kaynaşmaktan ötürü farklı bir kültürün parçası haline gelmişler. Bu yüzden Avrupalı olmaktan fiilen olmasa bile ruhen uzaklaşmışlar kültürlerin çatışmasından ötürü. Gerçektende Latin Amerika ile Avrupa’yı kıyaslayınca arada dağlar kadar fark olduğu görülüyor. Özelliklede bu farkı suç oranlarında görmek mümkün. Zaten Avrupa’daki uyuşturucunun da önemli bir kısmı başta Surinam, Kolombiya ve Bolivya olmak üzere Latin Amerika ülkelerinden geliyor. Bu durumda Avrupalıların Latin Amerika’daki eski Avrupalılardan bile çekinmeleri çok doğal.

Peki bu trendi besleyen şey ne? Din değil, din olmadığı için mezhep hiç değil, ırk değil, millet veya dil değil. Peki ne bu?

Bu medeniyetçiliktir. Avrupa medeniyetçiliği. Avrupa’nın yaşam biçimini ideal yaşam biçimi olarak gören, Avrupa’nın teknolojiye, sanata, edebiyata ve ekonomik sistemlere en çok katkıyı sunduğunu düşünen, Avrupa’nın fiilen dünyanın merkezinde olduğunu ve böyle kalması gerektiğine inanan, Avrupa’yı safkan beyaz insanın ana yurdu olarak gören ve safkan olarak kalması gerektiğini düşünen, üstelik Avrupalıların zenginlik, modernlik, güzellik, özgürlük ve çekicilik konularında en yatkın insanlar olduğunu zanneden bir zihniyet.

Bu medeniyetçilik Samuel Hantington tarafından kaleme alınan medeniyetler çatışması isimli kitabı bence haklı çıkarıyor. (O kitapta Türkiye’nin Haiti ve Etiyopya ile beraber hiçbir medeniyete konulmamış kararsız ülkelerden biri olarak gösterildiğini de hatırlatmakta fayda var.)

Bu medeniyetçi bakış açısında Avrupa dışından gelen insanlar sayılarını ve icraatlarını arttırdıkça zengin, modern, güzel, özgür ve imrenilen Avrupa’nın yerini dünyanın geri kalanından farklı olmayan bir Avrupa alacak. Çünkü onların bakış açısına göre dışarıdan gelenler hızla artıyor, çok çocuk yapıyor ve kültürlerini de beraberlerinde getirerek Avrupa insanını asimile ediyorlar. Bu Avrupa aşırı sağının bakış açısı tamamen temelsiz ve paranoyakça bir bakış açısı. Halbuki gerçek bunun tam tersi.

Gerçek şu ki; Avrupa’ya göç eden insanların çoğu fetih gayesiyle değil iş, aş, eş için Avrupa’ya gidiyorlar ve gidenlerin pek çoğu ebeveynlerini ülkesinde bırakıp gidiyor. Ayak işlerinde çalışıyor ve kazandığının önemli bir kısmını ülkesindeki ailesine gönderiyor. Bu yüzden gittiği yerde de şehirleşmiş toplumun en alt ekonomik katmanında kalmaya devam ettiği için aile kuramıyor ve çocuk sahibi olamıyorlar. Bu yüzden Avrupa aşırı sağının dile getirdiği çok çocuk yapıyorlar tezi İtalya, Yunanistan, Fransa, İspanya, Portekiz örneklerinde görülen göçmenlerden de anlaşılacağı  üzere zayıf bir tez.

Bu tezi çürüten bir diğer mesele ise ailesiyle birlikte göç eden göçmenlerinde belli bir süre sonra Avrupalıların seviyesine geldiğidir. Mesela 60’lı yıllarda Almanya’ya yerleşen ilk Türklerin %50’si 18 yaş altında iken günümüzde doğurganlık oranı Almanlara iyice yaklaşmış durumda. Birinde 1.3, diğerinde 1.6. kaldı ki diğer Müslüman halkları bile katsan Müslüman nüfus 4.5 milyon ediyor ve 82 milyonluk Almanya nüfusunun içinde Müslüman nüfus pek yer kaplamıyor. Yaş ortalamasında ki artış hızını ve doğurganlıkta ki her nesilde yaşanan sert düşüşü göze alırsak “2050’de Müslümanlar bize geçecek” saçmalığının ne kadar temelsiz olduğu anlaşılabilir. Ama aşırı sağcılar oranları ve miktarları o kadar abartıyorlar ki, bu sayede korku ve endişe ortamı yaratarak kendilerinin bir kurtarıcı olarak görülmesini sağlamaya çalışıyorlar.

Almanya’daki bu durum Benelüks’te, Fransa’da, İskandinav ülkelerinde de hemen hemen aynı. Mesela Fransa’da eskiden Arap ve Berberi göçmenlerin doğurganlığı çok daha güçlü iken şimdiyse Fransızların(2,0) altına inmişler. Zaten Fransız halkı Avrupa’nın en doğurgan halkı ve Türkiye’deki Türklerden bile daha doğurganlar.

Avrupa genelinde 2000’li yıllarda doğurganlıkta yeterli seviyeye ulaşmamış olsa da 90’lı yıllarla kıyaslayınca iyi bir düzelme var ve bu hükumetlerin başarılı teşvik programları sayesinde oldu. Buda şehirleşmiş toplum yapısında yerli ile yabancının birbirine daha yakın olmasına sebep oldu.

“Peki buna rağmen neden Müslümanların nüfusu artıyor” sorusunun cevabı ise çok daha basit. Avrupa’nın etrafı kendi ülkesine sığamayan Müslüman ülkelerle dolu ve burada yaşanan her göç hareketinin ilk hedefi doğal olarak Avrupa olmak zorunda oluyor. Zaten göçmenlerin çok çocuklu zannedilmesinin sebebi de ailecek yeni gelmiş göçmenlerin henüz yeni olmasından ötürü entegre olmaya başlamamasından kaynaklanıyor ve göçmenler doğum oranlarının halen Avrupalıların üstünde gözükmesini sağlıyor. Ancak göç miktarı ne kadar olursa olsun genel nüfusa oranları az ve asimilasyon yoluyla sabit kaldığı müddetçe mevcut gidişatı değiştirebilecek kadar etkili olamaz.

Bu durum Türkiye’deki mültecilere bakış açısına da baya benziyor. Sık sık Suriyeli misafirlerimizin çocuk sayısı dert ediliyor. Halbuki onlar daha ilk nesiller ve hepside şehirlerde yaşıyorlar. Bu durumda doğurganlıklarının Türklere yaklaşması en fazla 2 nesil sürer yani Almanya’daki Türklere ne olduysa onlara da aynısı olacak.

Nasıl ki Orta Avrupa’da yerleşik Türklerin 3. nesli bugün Türkçeyi konuşmuyorsa bu durum, Cermenlerden ziyade göçmen halkların kimliklerinin tehlike altında olduğunun göstergesidir. Fakat gel gör ki Cermenler göçmenlerden daha çok endişe içinde!

Bütün bunlara rağmen aşırı sağcıların ısrarla medeniyetlerinin varlığının bitme noktasında olduğunu iddia etmeleri, tamamen kendi halklarını galeyana getirerek, oluşacak korku ortamında kendilerinin kurtarıcı olarak görülmesini, ortaya attıkları iddialarında haklı çıktıklarının zannedilmesini ve kendi vaatlerinin ideal yol gözükmesini sağlamaktır.

Fakat Avrupalıların asıl korkusu yabancılardan ziyade aşırı sağcıların bizzat kendisi olmuş durumda. Çünkü onlar aşırı sağcı partilerin iktidara gelmesiyle tekrar Avrupa’nın savaş silsilesine girmesinden endişe ediyorlar. Halbuki buda paranoyakça bir düşünce çünkü Avrupalı aşırı sağcılar birbirlerini değil, Avrupa dışından gelenleri tehdit olarak görüyorlar. İktidar olmaları durumunda yapacakları şey birbirleriyle savaşmak değil beraber Avrupa’nın kapılarını diğer toplumlara kapatmak olacaktır. Belki buna ilaveten mevcut yerleşik göçmenleri de en fazla sınır dışı edeceklerdir. Tabi ki sınır dışı etmek istedikleri bütün yabancılar değil asimile olmamış yabancılardır. Nede olsa Hollanda’da “Tüm Türkler dışarı” demiyorlar “AKP’ye oy verenler dışarı” diyorlar. Yoksa 250.000 Türkiye kökenli seçmenin yarısından fazlası referandum’da oy vermeye bile gitmedi, yani çoğu Türkiye ile bağını öyle bir koparmış ki siyasi gündem bile umurunda değil. Maalesef bu durum sadece Hollanda’da değil daha beter olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde de aynı. İşte bu Avrupa’nın asimilasyondaki bilinçli veya bilinçsiz başarısının göstergesi. Bu Hollanda aşırı sağının söylemi bile tüm türklere değil belli siyasi görüşü paylaşan türklere düşman olduğunu göstererek, ırkçı değil medeniyetçi olduğunu gösteriyor. Halbuki Naziler Yahudileri katlederlerken laik mi dindar mı diye düşünmüyordu, sadece sünnetli olup olmadığına bakıyordu ve sünnetli olduğunu görür görmez atıyordu gettolara. Aynı şekilde Fransızlarda mağripte Arap ve Berberilerle savaşırken liberal mi muhafazakar mı diye düşünmüyordu. Fakat şuan ki sağcılar bunları düşünebiliyorlar en azından.

“Madem bu adamlar milliyetçi veya ırkçı değil ama medeniyetçi o zaman neden AB’ye karşılar?” diye sorabilirsiniz. AB’ye karşı duruşun en önemli sebepleri serbest dolaşımdan kaynaklı olarak Avrupa dışından bir kere gelmeyi başaran yabancıların artık kolayca yer değiştirebiliyor olması ve buna ek olarak AB’nin üye devletlere pek çok konuda sınırlamalar koyarak üye devletlerin kendi tercihlerini kısıtlaması.

Avrupa Aşırı sağı hem yerliler hemde yabancılar için tabi ki tehlike(merkezi de) ve mücadele edilmeli. Fakat bu demek değildir ki bu hareketler sadece Avrupa’da var ve sadece orada engellenmeli. Kendi ülkemizin aşırı sağcılarıyla da mücadele edebilelim ki Avrupa’daki gelişmeler hakkında yorum yaparken kendi pozisyonlarımızla çelişerek dünyaya rezil olmayalım.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Korkunç Bir Amerikan Deneyi: MK-Ultra Projesi

ABD, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra bilimsel çalışmalara hız vermiştir. Soğuk Savaş’ın getirmiş olduğu rekabetçi ortam devletleri sınırlarını zorlamaya sevk etmiştir. 1945 yılından sonra en güçlü devletlerin başında geldiği öne sürülen ABD, CIA ortaklığı ile birlikte birçok projeye imza atarken yıllar sonra ortaya çıkacak insanlık dışı deney ve uygulamaları da gerçekleştirmiştir.

CIA Zemin Hazırlıyor

CIA, insan beynini kontrol etme deneylerinin, Çinlilerin Kore Savaşı sırasında esir düşen Amerikalılara uyguladığı ‘beyin yıkama faaliyetlerine’ karşı bir savunma olduğunu ileri sürer. (Kore Savaşında esir düşen Amerikalı askerler, komünistlerden hiç beklemedikleri bir muamele gördüler. Kötü muamele bir yana, insani haklarının hepsi karşılandı. Çin Halk Cumhuriyeti gönüllülerinin eline düşen Amerikalıların bir kısmı, serbest bırakıldığı halde ülkelerine dönmeyi reddedip Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin’e katıldılar. ABD’nin emperyalist uygulamalarını teşhir eden açıklamalar yaptılar.)

Yakalanan Amerikalı pilotlar, ABD’yi sivillere yönelik biyolojik silah kullanmakla suçlayan açıklamalar yaptılar. Aslına bakılırsa, ABD’de beyin yıkama deneyleri CIA’dan önce başlamıştı.

Beyne Hükmetme Faaliyetleri Hız Kazanıyor

CIA’nın ‘davranış kontrolü’ de denilen beyne hükmetme faaliyetleri, normal denetim süreçlerinden kaçırılan bir program çerçevesinde 1953’te hız kazandı. MK-ULTRA kod adlı programa ait çok sayıda dosya, programda başından beri yer alan CIA Başkanı Richard Helms tarafından 1973 yılında görevi bıraktığı sırada yok edildi. Ama yaşanan tarih yeterince iğrençti.

MK-ULTRA hayaletleri, içlerinde California’daki kötü ünlü Vacaville Devlet Hapishanesi mahkumlarının yüzlercesi bulunan habersiz denekler üzerinde ‘radyasyon, elektrik şoku, elektrot yerleştirme, mikro dalga, ultrason ve geniş kapsamlı ilaç testleri’ uyguladılar.

CIA, beyin kontrolünün işkenceye dayanıklı kurye (bellek, önceden belirlenmiş bir sinyalle canlandırılıyordu) ve programlanmış suikastçı yaratmanın bir yolu olduğunu gördü. Sirhan Sirhan’ın Senatör Robert Kennedy’yi öldürmeden önce CIA bağlantılı bir beyin yıkayıcı tarafından eğitildiği yolunda kanıtlar var.

mind control ile ilgili görsel sonucu

CIA’in LSD’yi Keşfi Olayları Daha Derine Sürüklüyor

CIA ayrıca karşıtlarını LSD gibi zihin bozucu maddelerle saf dışı bırakabileceğini fark etti. LSD’den öylesine büyülendi ki, 1953’te dünyada ne kadar varsa hepsini satın almaya kalkıştı. Yıllar boyunca, CIA, ABD’deki yasal ya da yasadışı LSD’nin en önemli kaynağıydı. CIA bağlantılı bir satıcı, milyonlarca doz LSD üretti.

Sonunda güvenilmez olarak görülen LSD deneylerden çıkarıldı. CIA, o zamana kadar LSD’yi kendi ajanları da dahil sayısız insan üzerinde rızalarını almadan denedi; çok sayıda intihara yol açtı. Bunların arasında kendi ajanları da vardı ve bazıları intihar etti. Biyolojik savaş uzmanı bir CIA görevlisi, fazla dozdan sonra kendisini onuncu kattan aşşağı attı. Ailesinin, ölümünün gerçek nedenini öğrenebilmesi için 22 yıl geçti.

richard helms cia ile ilgili görsel sonucuRichard McGarrah Helms, (1966-1973) CIA Müdürü

MK-ULTRA’DAN MK-SEARCH’A!

CIA ayrıca bir dizi daire kiralayarak fahişelere tahsis etti. Tek yönlü aynaların arkasından, fahişelerin erkeklere yutturduğu değişik ilaçların şanssız kurbanlar üzerindeki etkilerini izledi. CIA denetçileri 1963’te bu durumu ortaya çıkardıklarında, MK-ULTRA programına sözde son verildi. Gerçekte sadece adı MK-SEARCH diye değiştirildi ve kimi egzotik projeler daha şıklaştırıldı.

CIA, tüm davranış kontrolü operasyonlarının 1973’te Helms’in ayrılmasıyla birlikte sona erdiğini açıklıyor.

Bu açıklamaya inanırsanız, tüm o beyin yıkama deneylerinden bazı faydalı yöntemler öğrenmişler demektir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Neden Askeri Darbe?

Öncelikle şunu söyleyeyim; bu yazıyı yazma amacım yeni bir yöntem sunmak değil (zaten dikkate alınma ihtimali de çok düşük), sadece günümüz şartlarında mantıklı olanı göstererek, kimlerin neden bu yola başvurduklarının anlaşılmasını sağlamaktır.

Zaman geçtikçe teknoloji ilerliyor, teknoloji ilerledikçe uçurum genişliyor ve uçurum genişledikçe bir tarafın diğer tarafa üstünlük sağlaması zorlaşıyor. Bu bağlamda bakınca geride kalan taraf için yeni stratejiler geliştirmek kaçınılmaz oluyor.

Bu denge değişimi esnasında geride kalmış bir siyasi veya kültürel hareketin, gücü veya iktidarı kontrol edebilmek için kendi silahlı örgütlenmesini kurmak yerine karşı cenahın mevcut askeri yapılanmalarında örgütlenmeye çalışması çok daha mantıklı olurdu zaten. Nede olsa teknolojik ilerleme en çok, o an için gücü elinde tutan her kimse o tarafı yüceltiyor ve bu yüzden karşıt gruplar, karşılarında kendi imkanlarına kıyasla çok daha donanımlı bir düşman buluyorlar.

Bu bağlamda düşününce, günümüzde herhangi bir ideolojik yapılanmanın mücadele ettiği düzene karşı savaşını, eğer o düzenin hüküm sürdüğü sınırların içindeyse kazanması çok zorlaşmış durumda. Yani içinde bulunduğumuz bu yeni milenyumda iktidardan uzak kalmış kesimlerin devrim yapması çok zor. Çünkü iktidarı o an için elinde tutan kesimin teknolojiye ulaşma, halkı kontrol etme ve medya yoluyla algı oluşturma avantajlarından dolayı varlığını sürdürmesi daha kolay. Üstelik bu iktidar demokratik yolları tıkamış ise yani demokratik yollardan da bu yarışı kazanmak giderek imkansızlaşıyorsa, işte o zaman geriye tek bir seçenek kalıyor.

Bu seçenek güçlü bir irade ortaya koyarak sağlam bir takiyye yoluyla mevcut sistemlere sızmak ve nihai hedefe ulaşmak için bu yapılanmalarda gizlilik esasına göre yükselmek oluyor. Fakat bu seçeneğinde kendi içinde en avantajlısı var. Mesela siyasi gücü elinde tutan partiye sızıp, orada yükselip, mevcut liderin halefi olmaya çalışmak ve onun yerine geçtikten sonra amaçlanılan revizyonları gerçekleştirmek bu süreçte taban oluşturulamamasından dolayı çok daha zor. Ayrıca riskinin büyük olması bir yana örgütlü mücadeleden çok daha fazla mahrum kalıyorsunuz ama örgütlü bir şekilde askeri yapılanmalara sızıp, bu yolda yoldaşlarınla birlikte birbirinizi destekler biçimde ilerleyerek, size güç tarafından verilmiş silahlarında yardımıyla sürpriz bir şekilde iktidarı elinize almanız daha kolay oluyor. Üstelik riski daha düşük, nede olsa tarihteki başarılı askeri darbelerin sayısı başarısız askeri darbelerden çok daha fazla. Üstelik revizyonları gerçekleştirme esnasında taban oluşturma aşaması çok daha kolay geçiyor. Çünkü bulundurduğunuz silahlar sayesinde bu gereksinime muhtaç olmaktan kurtuluyorsunuz.

Örnek vermek gerekirse günümüz Komünist devrimci hareketlerin Kolombiya, Filipinler, Batı Papua, Hindistan, Sri Lanka, Peru, Batı Sahra ve birkaç tane daha ülkede yürüttükleri gerilla mücadelelerinin amacına ulaşması zaman geçtikçe daha da zorlaşıyor. Çünkü bu ülkelerdeki siyasi erkin teknolojik gelişmelerden yararlanarak halkı örgütlemesi, gerillaları kötü gösteren medya algısı yaratması, halktan vergi toplayarak ekonomik avantajı elinde tutması, yeni model silahları halkın parasıyla ‘devlet’ ismi sayesinde daha çabuk ele geçirmesi, iletişim ağlarını elinde tutması sayesinde kimin nerede ne yaptığını daha kolay görebilmesi ve müttefiklerini ülkeye ‘devlet’ ismi sayesinde davet ederek iyice güçlenmesi gibi faktörler devrimci hareketlerin geleceği için umutsuzluk yaratabilir.

Venezuela’da çalınan polis helikopteriyle Yüksek Mahkeme binasına saldırı düzenlendi.

Çoğu partinin kurulmasındaki nihai amacı iktidara gelmektir ama bahsettiğimiz sebeplerden dolayı ister liberal, ister muhafazakar, ister milliyetçi, ister komünist fark etmez, herhangi bir siyasi partinin veya örgütün iktidara devrim yoluyla gelme şansı günümüz dünyasında iyice zorlaşıyor. Zaten son yıllarda gördüğümüz başarılı devrimlerde hep geri kalmış ülkelerde görülüyor. Etiyopya, Nepal, Kongo falan.

Bazı Libya ve Somali gibi ülkelerdeyse liberal devrimci hareketlerin başarılı olmasının sebebi onların yanında başka bir ülkenin bizzat beraber savaşmasından kaynaklanıyor. Bir ülkede siyasi görünümün değişmesi için gereken 4 etken olan devrim, darbe, dış müdahale ve demokrasi etkenlerinden dış müdahale etkenini buralarda görüyoruz. Somali ve Libya’da bu dış müdahale etkeni sayesinde değişim yaşandı.

Peki mücadele yürütülen ülke, dışarıdan bir ülkenin girmeye cesaret edemediği kadar büyükse ne olacak? Mesela Hindistan’daki HKP’nin (Hindistan Komünist Partisi) devrim mücadelesini ele alalım. Hindistan gibi aşırı sağın iktidarda olduğu ve yobazlığın hat safhada görüldüğü bir ülkede tabi ki HKP’nin demokratik yollardan gücü ele geçirmesi imkansıza yakın bir durum. Hindistan gibi büyük ve güçlü bir ülkeye kendisini destekleyen ülkeleri çekemeyeceğine göre dış müdahale ve demokrasi yolları tıkanmış demektir. Devrim yolunun da teknolojik ilerlemenin devlete kazandırdığı avantaj sebebiyle tıkalı olduğunu düşünürsek, HKP’nin iktidara gelmesi için geriye sadece darbe etkeni kalıyor. Bu durumda HKP’nin kendi geleceği açısından 1967’den beridir sürdürdüğü gerilla savaşı yerine, Hint ordusunda örgütlenmesi çok daha mantıklı bir adım olurdu. Üstelik bu durum amaca giden yolda daha az yoldaşın feda edilmesi anlamına geleceği için daha az kan kaybetme anlamı taşıyor. Sonuçta darbeler, devrimlere kıyasla çok daha az kanlı geçiyor.

Ayrıca devlete karşı proleter devrimci insanların gerilla mücadelesi yürütmesi, ölmesinin istenmeyeceği kişilerin hayatını kaybetmesine neden olabiliyor. Sivil ölümler bir yana, devlet bünyesindeki emir kullarının bu savaşta ölmesine ne gerek var? Sonuçta onlarda en az gerillalar kadar fakir ailelerin çocuklarıydılar ve bu garibanlıklarından ötürü devlet bünyesinde emir altına girmek istediler. Yani askerler ve polislerde en az gerillalar kadar birer proleterdir. Yani bu mücadelede “Bir proleterin, başka bir proleteri, proleter devrim için öldürmesi gibi bir saçmalık söz konusu” maalesef. Üstelik insanları bu süreçte kendinizden soğutmak ve korkutmak gibi bir risk ortaya çıkıyor. Fakat kamu örgütlenmesi bu saçmalığın ve gereksizliğin önüne geçiyor işte.

Mesela Arap dünyasında, Baasçılığın temel ilkelerinden olan milliyetçilik, laiklik/sekülerlik ve Arap sosyalizmi gibi ilkelere sahip çıkan politik hareketlerin, yönetimi ele geçirirken 2 tanesi haricindec(biri Cezayir diğeri Kuzey Yemen) geri kalanlarında hep askeri darbeler yoluyla iktidara geldiğini görüyoruz. Tabi ki bu yapılanmaların askerden önce mi yoksa askerlik sırasında mı örgütlendiği veya iktidara geldikten sonra mı bu ilkeleri benimsediğini bilemiyorum ama özellikle Irak ve Suriye’de bunun bilinçli olduğu yönünde kuvvetli iddialar var. Üstelik askeri yapılanmaları sayesinde vardıkları bu yoldan ancak NATO ülkelerinin müdahaleleriyle düşürülebildiler. Üstelik iktidara gelirken kendi insanlarıyla karşı karşıya gelmek ve onları soğutmak zorunda kalmadılar.

Bazı Marksist-Leninist Komünizm yanlısı dostlarım, Proleter devrimci mücadele için söylediklerime kızabilirler ama şunu düşünmek gerekli, asayişten sorumlu insanlarda en az bizler kadar proleter insanlardır. Yani asıl hedefe varılan yolda onların karşısında değil yanında olmak gerek. Böylece halk nezdinde de saygınlık kaybedilmemiş olur. Ne yapılacaksa bu Emir kullarına değil, vakti zamanı gelince emri verenlere yapılmalıdır. Yani devrimci cepheye yeni bir revizyonist düşünce tarzı gerekiyor diye düşünmekteyim. Bir proleterin, başka bir proleteri, proleter devrim için öldürmesi çok saçma.

Peki askeri darbe proleter devrim olabilir mi? Bence olur. Çünkü askerde proleter halkın çocuğudur, sonuçta üst sınıf tabakaların çocukları pek yer bulmuyor buralarda. Eğer darbenin hedefi olan blok, burjuvazi ise ve halk nezdinde sevilmiyorlarsa neden askeri darbe, proleter devrim olmasın ki?

Örnek olarak Marksist yapılanmaları göstermem yanlış anlaşılmasın, bu strateji kesinlikle herhangi bir ideolojiye özgü olamaz, evrenseldir. Avrupa’daki aşırı sağcı partilerin yükselmesi için, Mağripte Arap azınlıkların asimilasyonuna direnen Berberilerin kurtuluşu için, Güney Afrika ülkelerinde tekrar Apartheid rejimi kurmak isteyen Beyaz ırkçılar için, Latin Amerika’da yok olmak üzere olan yerlilerin intikamı için, Ortadoğu’daki azınlık mezheplerin baskıdan kurtulması için, kısacası herkesi kapsayan bir yöntem bu, herkes bu yola başvurabilir. Yani bu risk veya fırsat herkes için geçerli. O yüzden İyi veya kötü olsun en avantajlı ve mantıklı stratejinin bu olduğunu düşünüyorum.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye ve Irak’ta Yabancı Terörist Savaşçıların Geleceği

Dünya üzerinde silahlı mücadele her şeyde olduğu gibi küreselleşmenin etkisi ile değişime uğramıştır. Silahlı mücadele Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında devletlerin devletlerle yaptığı savaşlar şeklinde iken, 1960’lardan sonra ve özellikle 1990’lardan sonra devletlerin kendi içinde yaptığı iç savaşlara dönüşmüştür.

Günümüzde ise silahlı örgütler eliyle yürütülen vekalet savaşlarına evrilmiştir. Günümüzde silahlı örgütlerin Suriye ve Irak gibi ‘başarısız devlet’lerin içinde kendi adlarına sözde devlet kurmaya kadar ileri gitmeleri ile yabancı savaşçı tanımı yeni bir boyut kazanmıştır. Misyonu bir savaşla sınırlı bir savaşçıdan, mali kazanç elde etme motivasyonu ile hareket eden yeni nesil silahlı örgüt savaşçılarına dönüşen yabancı terörist savaşçıların Irak’taki Musul operasyonu ve Suriye’deki Rakka operasyonu ile bu ülkelerde uzun süre kalamayacakları aşikârdır. Bu bağlamda, bu ülkelerdeki yabancı savaşçıların geleceği küresel güvenlik açısından önem arz etmektedir.

2 Temmuz 2017, Gri DEAŞ, Kırmızı Irak güçleri, sarı Kürt Bölgesi

Suriye ve Irak’ta hareket alanı sınırlanan DAEŞ’in değişik adlar altında örgütlenmesi ve bu ülkelerde silahlı mücadeleye devam etmesi muhtemel görünmektedir. Ancak örgütün bu tür bir mücadele için gerekli mali kaynak bulamayacak olması yabancı terörist savaşçıların yeni kaynakların olduğu bölgelere kaymasına yol açacaktır. Yabancı terörist savaşçıların halen eylemlerde bulundukları Kuzey Afrika’ya açılmaları muhtemeldir. Mısır’da Ensar Beytel Makdis gibi DAEŞ’e bağlılığını bildiren grupların varlığı ve Libya’da uluslararası toplumca tanının hükümete ve meşruiyeti bulunmayan Tobruk hükümetine karşı savaşan DAEŞ varlığı bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Bu bağlamda ilk hedef; ‘başarısız devlet’ sınıfına girmesi, zengin petrol kaynakları ve bu kaynakların kolaylıkla gayri resmi yollardan mali değere dönüştürülebilecek olmasından dolayı Libya olacaktır. Hali hazırda Libya’da devam eden karışıklığın bir tarafı zaten DAEŞ’tir. Libya’nın Afrika içinden Avrupa’ya uzanan gayri resmi göç rotasının üzerinde bulunması da örgütün eleman bulma sıkıntısını ortadan kaldıracaktır.

Dünyada son on yılda keşfedilen doğal yeraltı kaynaklarının yüzde 40’ına ev sahipliği yapan Afrika’nın orta kesimleri güçsüz hükümetler, yetersiz ordular, geçmiş iç karışıklıkların varlığı, zengin petrol ve doğal gaz kaynakları ile Nijerya’da eylemlerde bulunan Boko Haram’ın varlığı yabancı terörist savaşçıların bir diğer rotasının orta Afrika olma ihtimalini doğurmaktadır. Göç rotalarının üzerinde bulunan bu coğrafya eleman sorununu da ortadan kaldırmaktadır. Buradaki doğal kaynaklardan faydalanma isteği pek çok ülkenin ulusal önceliği durumundadır. Bölge ile sömürgeci refleksiyle hareket eden Fransa başta olmak üzere, Çin, ABD, İngiltere ve başka birçok ülke ilgilenmektedir. Doğal kaynakların yabancı terörist savaşçıları çektiği, yabancı terörist savaşçıların vekalet savaşlarını yürüttüğü ve vekalet savaşlarının uluslararası toplumun müdahalesini getirdiği göz önünde bulundurulsa velayet savaşlarına elverişli yapısı itibari ile bu bölgenin yabancı  terörist savaşçıları kendine çekmesi muhtemeldir.

Suriye ve Irak’taki yabancı terörist savaşçıların bir diğer olası rotasının Ukrayna olma ihtimali bulunmaktadır. Rusya’nın Ortadoğu’da ve Baltık Denizindeki dış politikası başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkeleri rahatsız etmektedir. Suriye ve Irak’taki yabancı terörist savaşçıların bir kısmının el-Kaide’nin Kafkas Emirliğine bağlı savaşçılardan oluşuyor olması ve bu savaşçıların geçmişten gelen Rusya düşmanlığı Ukrayna’da devam eden çatışmaların bir tarafında bu savaşçıların olabilme ihtimalini yükseltmektedir. Ülkenin bir kısmının fiilen ayrılıkçıların elinde olması da DAEŞ ve benzeri örgütlerin Suriye ve Irak’ta olduğu gibi kendilerine toprak kazanması için elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Ukrayna içindeki çatışmaya müdahil olacak yabancı terörist savaşçıların Rusya ve Kafkasya’dan örgüte eleman kazanma potansiyeli de bulunmaktadır.

Bu tür örgütlerin ne kadar hızlı dönüştükleri göz önünde tutulması gereken ilk husustur. Bugün Suriye ve Irak’ın hala bir kısmını elinde tutan örgütün Taliban’dan El-Kaide’ye, El-Kaide’nin Irak kolundan IŞİD’e evrilmesi pragmatik bir dönüşümün örneğidir. Vekalet savaşlarında örgütlerin kullanım amaçlarına göre de dönüştüğü bir başka husustur. Suriye’de YPG’nin SDG’ye dönüşmesi kullanım amacı ile doğrudan ilgilidir. Yabancı terörist savaşçıların bir yerde tutunabilmesi için yerel halk desteği de oldukça büyük öneme sahiptir. El Kaide’nin Irak kolu iken DEAŞ’in Sünni aşiretler tarafından bitme noktasına geldiği, ancak Maliki yönetiminin mezhepsel politikaları yüzünden tabandan destek bulan örgütün yeniden canlandığı bilinen bir gerçektir. Hepsinden önemlisi, yabancı terörist savaşçıların ortaya çıkması için bir çatışma ortamı gerekmektedir. Hali hazırda devam eden çatışma alanlarında DAEŞ varlığını uyuyan hücreler yoluyla ya da Filipinler ya da Mısır’da olduğu gibi kendine biat eden örgütler eliyle devam ettirecektir. Ancak örgüte mali kaynak sağlayacak kaynaklara ve eleman kazanmak için gerekli propaganda için toprak kazanmaya ihtiyacı olacağından şu an devam eden yukarıdaki çatışma alanlarına geçmesi beklenmektedir.

Asya Devi Çin’in Etnocentrizm Politikası

Günümüzde Çin’in, Orta (Merkezi) Krallık fikirlerini muhafaza ettiğine dair görüşler mevcuttur. ”Orta Krallığın” taşraları, özellikle de ”Orta Asya taşraları” ile ilgili Çin merkezcil düşünceleri, modern Çinlilerin ulusal bilinçlerinde muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Bu düşünceler oldukça eskiye dayanmaktadır.
15. yüzyılın ortasından itibaren Çin’de batı bölgelerine yönelik çıkarların bulunduğuna dair fikirler şekillenmeye başlamıştır. Ancak zamanla artan ve güçlenen bu fikirlerin uygulamaya geçmesii 19. yüzyılda Batılıların işgali sonucunda meydana gelen ve Çin yönetimince ” bir rezillik dönemi ” olarak nitelendirilen gelişmelerle gecikmiştir.
Çin’deki çağdaş analitik yayınlar, Çin’in merkezcil düşüncelerinin kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bu durum sadece ulusal psikolojiye ve ”tarihi hafızaya” bağlı değil, çağdaş Çin’in yoğun ideolojik amacına ve çok ulusluluğa sahip olmakla birlikte Han Çinlilerinin çoğunlukta olduğu ülkede ulusal fikirleri gerçekleştirme isteğine bağlıdır.
Eski ve Orta Çağ’dan beri süregelen ”etnocentrizm” mantığı günümüz Çin yönetimi politikalarında kendini şu şekilde göstermiştir:
  • ”Han” Çinlilerin göç etmelerine ve sınır bölgelerine yerleşmelerinin teşvik edilmesi,
  • Merkezi yönetimce belirlenen politikaların uygulanmasında yerli elit ve din adamlarının kullanılması,
  • Dini, etnik ve aşiret farklılıklarını vurgulayan ve ” Han ” ırkından olmayan özellikle de Müslüman halklar arasında ” barbarların barbarlarca kontrol edilmesi ” ilkesinin geçerli olması,
  •  ”Yüce Han” şovenizmi ile ”yerel milliyetçilik” çelişkileri üzerinde oyun oynanması,
  • Sınır bölgelerin gelişiminde askeri gücün kullanılması ve idarelerin askeri kadrolardan oluşturulmasıdır.
Orta Asya’da Çin diplomasisi üzerine prestij kazanmış ünlü Kazakistanlı araştırmacısı Hafizova’ya göre, Orta Asya bölgesi halklarının Çin ile olan ilişkileri şu şekilde gelişmektedir. Toplumun ileri kesiminin ve topluma hükmedenlerin Çin yanlısı olmaları, diğer yandan çok uluslu Çin’in birliğine engel olan bazı ” vatansever olmayan ” kişi ve grupların bu ülkelerde bölücü ve ayrılıkçı faaliyetler yürütmeleri. Orta Asya ile Çin halkları arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin yegane şeması yüzyıllardır bu şekilde oluşturulmaktadır.
Yıllardır Çin’de diplomatik görevde bulunan Kazak diplomat ve Çin uzmanı ( sinolog ) Murat Auezov’un gözlemleri ve tespitine göre ise Çin halkının temel bir özelliği, kendisine benzemeyen unsurları kabul etmemesidir. Örneğin, Çin’de bulunan ve Budizm’in beşiği olan tarihi Buddalar mağarasında, kültür devrimi sırasında ve sonrasında duvardaki freskler üzerindeki insan yüzleri silinmektedir. Çünkü bunlar Çin antropolojik tipine uymamaktadır. Başka deyişle, yabancılarla karşı tahammülsüzlük duyulması günümüze kadar Çin’in belirleyici özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla kuzey ve batı bölgelerini geliştirme projeleriyle Çin bir yandan ülkenin gelişme orantısızlığını gidermekteyken, diğer yandan stratejik etnocentrizm politikaları uygulayarak Han ırkının üstünlüğünü devam ettirmek istemektedir. Bu bağlamda diğer ayrılıkçı bölgeleri arasında eski Sovyet Orta Asyası’nın yanı başındaki Sincan, tarih boyunca Çin yönetimi için en büyük endişe kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar
Venera Galyamova, ‘Çin’in Politikaları ve Çıkarları’
Klara Hafizova, ‘ Çin’in Orta Asya’daki Politikası’