[2 Temmuz-9 Temmuz] Askeri ve Diplomatik Haberlerin Arşivi

0

2 Temmuz ile 9 Temmuz arasında gözden kaçan bazı askeri ve diplomatik gelişmeleri “Dünyada neler oldu?” başlığı altında sizler için derledik.

– Suriye’nin güneybatısında Rusya ile ABD’nin sağladığı ateşkes yürürlüğe girdi. Denetim ABD&Ürdün ile Rus askeri polisi tarafından yapılacak.

– ABD Büyükelçişi John Bass, Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğunu ancak önceliğin Rakka olması gerektiğini söyledi.

– Rum Yönetimi’nin İsviçre’de süren Kıbrıs görüşmelerindeki müzakere masasından kalktığı açıklandı.

– Hamburg’da G20’ye karşı düzenlenen uluslararası yürüyüşe ana konuşmacı olarak beklenilen PYD lideri Salih Müslim’e vize verilmedi.

– Birleşik Arap Emirlikleri, dünya ticareti için hayati öneme sahip Bab’ül Mendep’in Yemen kıyılarındaki bazı adalara askeri üs kurdu.

– Kuzey Kore: Kukla Güney Kore’yi bitirmek çocuk oyuncağı. Şu anda okyanus ötesindeki ABD anakarasını bile yok edebiliriz.

– Halep’in kuzeyinde (Afrin’in güneyi) PKK’lı bir komutan ve yanındaki iki koruması, ÖSO’nun tuzakladığı mayının patlaması sonucu öldürüldü.

2005 yılından beri ilk kez Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren bir rapor resmi olarak Avrupa Parlamentosu’nda kabul edildi.

– Trump ile Putin görüşmesi öncesi ABD, Polonya’ya en modern konfigürasyonlu Patriot füze savunma sistemi satacağına dair muhtıra imzaladı.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Katar’dan istenilenlerin hiçbirisi kabul edilemez. Doha yönetimi isterse askeri üssü kapatabiliriz.” dedi.

Katalonya yönetimi, İspanyol devletinin yasa dışı ilan etmesine rağmen bağımsızlık referandumuyla ilgili yasa tasarını kamuoyu ile paylaştı.

– “Katar ile ilişkilerde atılacak adımları” ele almak üzere Mısır’da toplanan 4 Arap ülkesi dışişleri bakanı, ambargolara devam kararı aldı.

– Endonezya’nın iki yıl içinde başkentini değiştirileceği bildirildi. Başkent Cakarta her yıl 25 santimetre suya gömülüyor.

– Irak Türkmen Cephesi Yöneticisi ve IKBY Milletvekilli Aydın Maruf, IŞİD’in Telafer’de 200’den fazla Türkmen’i katlettiği haberini doğruladı.

– Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, “Laptop yasağının kalktığı ilk ülke olduk. İngiltere’deki yasak da çok yakında kalkacaktır.” dedi.

– Katar Petrol’ün Müdürü Saad Al Kaabi, ülkenin doğal gaz üretimini yıllık 77 milyon tondan 100 milyon tona çıkarma kararı aldığını söyledi.

– ABD hükümeti, Türkiye’den ABD’ye yapılan direkt uçuşlardaki ‘laptop taşıma yasağını’ kaldırdı.

Mısır’da OHAL 3 ay daha uzatıldı. OHAL ile birlikte ülkede kararı temyize gidilmeyen Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştu.

– Irak’taki Şii lider Sadr,Barzani’ye, 25 Eylül’de yapılacak olan bağımsızlık referandumunu ertelemesi çağrısında bulundu.

– Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkede Kasım 2015’te ilan edilen OHAL’in bu yıl kasım ayında kaldırılacağını duyurdu.

– Türk Bayraklı yük gemisine Rodos Adası açıklarında Yunan botundan ateş açıldı.

– İran, sınırlara askeri sevkiyat gerçekleştirdi. Bugün obüs atışlarıyla Kuzey Irak’ı bombalayan İran, geçtiğimiz gün Zap Suyu’nu kesmişti.

– ABD, (Birleşik Arap Emirlikleri) Abu Dhabi’den yapılan Etihad uçuşlarında laptop yasağını kaldırdı.

– Fransız şirketi Total, İran ile 4.8 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu nükleer anlaşma sonrası İran’a yapılan en büyük yatırım.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Enver Sedat’ın İsrail Savaşı: Yom-Kippur

1967 yenilgisi ile Arap dünyası adeta bir şok içine düşmüştü. İsrail, Golan Tepelerini, Sina Yarımadasının tamamını ve en önemlisi kutsal Doğu Kudüs’ü işgal etmişti. Yenilginin sarsıntıları, ülkelerde daha yeni yeni atlatılmaya başlarken soyunduğu Arap dünyasının liderliği konumu sarsılan Mısır, lideri Cemal Abdül Nasır’ı kaybetti.

Nasır’ın yerine daha düşük profilli olduğu için kolay idare edileceği düşünülen Enver Sedat getirildi. Ancak Enver Sedat düşünüldüğü gibi davranmadı. Gücü ele geçirdiğinde kendisini bir kukla gibi oynatmak isteyen çoğunlukla Nasır döneminin güçlü isimlerini birbir koltuklarından ederek ülkeye hakim oldu. Ülke içi çekişmelerle çeken birkaç yıldan sonra Sedat, aklındaki fikirleri uygulamaya başladı. Nasır gibi davranmayacaktı…

Sedat, esasen Sovyetlere sıcak bakmıyor, Nasır’ın politikalarını uygulamayacağını arkadaşlarını tasfiye ederek belli ediyordu. Ona göre bölgede var olan ABD-İsrail dayanışmasına, Sovyet cephesinde yer alarak cevap verilemez, ilerleme kat edilemezdi. Bugüne kadar savaşarak kaybedilen toprakların siyaset ile geri alınabileceğine inanıyordu. Çözüm için ABD ile İsrail’in arasına girmek, ABD için bölgedeki tek alternatifin İsrail olmasını engellemek gerekiyordu. Tek alternatifin İsrail olması ABD’nin tüm yardım, silah, ekonomik ve siyasi desteğinin İsrail’e akması demekti. Bu uğurda Sovyet ilişkilerine çok etkili olmasa da ABD’nin dikkatini çekecek bir hamle yapıp 8 bin Sovyet danışmanını teşekkür ederek ülkelerine yolladı. Bu adım gerçekten de ABD’nin dikkatini çekmiş ve nabız yoklamalarına başlamıştır. Ancak o dönem alışılmadık bir durum olduğu için Mısır’a mesafeli yaklaşmaya devam edildi. Bu durum adeta savaşla kaybettiği toprakları, diplomasi ile almasının da bir o kadar zor olduğunu göstermişti.

Kadim dönemlerden beri Mısır’ın bir parçası olan Sina Yarımadasının İsrail’in elinde kalması kabul edilemezdi. Hem bu durumu sonlandırmak hem de ABD’nin küçük, İsrail’in hor gören tavrını değiştirmek gerekliliği ortaya çıktı. Her ne kadar işler değişse de gerekirse Sina eski usullerle, güç kullanarak geri alınmalıydı. Böylece Mısır yönetimi, ABD nezdinde ciddiye alınabilecekti.

Bu dönemde Suriye’de de bir takım değişiklikler olmuş Baas Partisi içinde bir hizbi yöneten Hafız Esad, iktidarı eline almıştı. Enver Sedat, Hafız Esad’la bir araya gelerek İsrail’e karşı bir saldırı planını masaya yatırdı. Ancak Suriye tarafı Sedat’ın ana amacından haberdar değildi.

Ve savaş 6 Ekim 1973’de Mısır ve Suriye’nin saldırısı ile başladı. Bu tarih İsrail’in Yom-Kippur gününe denk geliyordu ve bilinçli seçilmişti. Bu yüzden Batı/İsrail kaynakları ‘Yom-Kippur Savaşı’ diye adlandırırken Araplar, ‘Ekim Savaşı’ veya Ramazan ayına denk gelmesinden dolayı ‘Ramazan Savaşı’ olarak adlandırır. Savaşın ilk safhalarında Suriye Golan’a saldırmış, Mısır Süveyş Kanalı’nı geçmişti.

Mısır birlikleri Süvayş Kanalı’nı geçiyor

İsrail’e Arap ülkeleri içinde sadece Mısır ve Suriye fiilen saldırmıştı. Diğer Arap ülkeleri, bu ülkelere askeri ve ekonomik destek veriyordu. İsrail’in sendelemesi üzerine, ABD bir hava koridoru yaratarak lojistik destek sağladı. Bazı kaynaklara göre İsrail’in nükleer silah kullanma tehdidi buna neden olmuştur. Bu sırada Petrol ihraç eden Arap ülkeleri bu desteğe karşı ABD ve Batılı ülkelere Petrol ambargosu uyguladı. Bu durum 1973 Petrol Krizini doğurdu.

1973 Petrol Krizi

İsrail, bu destek ve etkin seferberlik sistemi ile savaşta üstünlüğü ele geçirdi, önce Suriye cephesine ağırlık vererek Golan Tepelerinde karşı taarruza geçti. Suriye sınırını aştıktan sonra kanala dönerek karşı taarruzla Mısır birliklerini yararak kanalı geçti. Büyük bir miktar Mısır ordusunun Sina’da anakara ile bağlantısı kesildi.

Bu sırada Sovyetler, BM’de bölgeye ABD-Sovyet kuvvetlerinden bir barış gücü göndermeyi teklif etti. Ancak bu öneri reddedilince, tek başına askeri güç kullanacağını duyurdu. Bunun üzerine BM bölgeye bir askeri güç göndererek savaşı sonlandırdı. Mısır, kanalın doğusuna geçirdiği birliklerini muhafaza etmiş, Suriye tarafında ise İsrail’in çekilmesi ile eski sınırlara dönülmüştü.

Savaş, 1967’nin intikamına almak bir yana dursun neredeyse yeni bir facia doğuracaktı. Ancak bu durum hiçbir şeyden haberi olmayan Suriye için böyle iken Mısır baştan beri hedeflediği, savaş şoku ile İsrail’i anlaşmaya zorlamak, ABD ile ilişki geliştirmek amacına ulaşmıştı. Aynı yılın Kasım ayında Kissinger Mısır’a geldi. Her iki tarafla yapılan anlaşmaları, 1978 yılında Sina’yı Mısır’a geri veren, Mısır’ın da İsrail’i resmen tanıdığı Camp David Sözleşmesi izledi. Bu ara sürede ABD başkanı Nixon’ın Mısır’a, Enver Sedat’ın da İsrail’e bir ziyaret yaptığını ekleyelim. Bu siyasi başarı nedeniyle Mısırlılarda Yom-Kippur Savaşı’nın yeri diğer Arap-İsrail Savaşlarına göre farklıdır.

Enver Sedat, İsrail Meclisi Knesset’te

Bu süreçten sonra Mısır Batı’ya yaklaşırken Arap dünyasında yalnızlaştı. Filistinliler ise Ürdün’den kovulduktan sonra, Nasır döneminde hamiliklerini üstlenen Mısır tarafından aldatıldıklarını düşünüyorlardı. Bu dönemden sonra davalarına kendi gözlerinde bir Arap davasından ziyade bir Filistin davası olarak baktılar. Enver Sedat ise alışılmamış diplomatik hamlelerinin bedelini ödercesine 1981 yılında, başkentinde düzenlediği bir askeri geçitte kendi askerleri tarafından öldürüldü.

Enver Sedat’a askeri geçit sırasında düzenlenen suikast

Şehmus Kızılkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Avrupa Aşırı Sağı Aslında Irkçı Değil

Hepimiz Avrupa’da aşırı sağcı liderlerin ve partilerin oylarını arttırmakta olduğunu biliyoruz ve bunun en çokta orada yaşayan Müslüman halklar için tehdit olduğunu düşünüyoruz, ki bu doğru da zaten. Ancak Müslüman olmayan kimi halklarda Avrupa aşırı sağının istemediği insanlar barındırıyor. Mesela sahra altı Afrikalılar, Latin Amerikalılar, güney Asyalılar falan. Örneğin Hollanda’da Faslılar ve Surinamlılar çoklar, Faslılar Müslüman olduğu için desek Surinamlılar Müslüman değil, o zaman Surinamlılar neden sevilmiyor?

Kendi dinlerinden olan Latin Amerikalıları veya Sahra Altı Afrikalıları bile kıtasında istemeyen aşırı sağcılar için bu durumda dini hassasiyetlerin ön planda olduğunu söyleyemeyiz. Nede olsa Fransa’nın banliyölerinde polis şiddetine karşı duranlar zaten Arap ve Berberi Müslümanlar değil Sahra altı Afrika’dan gelen İsevi siyahilerdi çoğunlukla.

Bu karşıtlıklarının temellerinde dini hassasiyetin olduğunu söyleyemiyorsak, o zaman buna renkçi, milliyetçi, ırkçı hassasiyetleri  koyabilirsiniz ama buda yanlış. Çünkü Avrupa’nın aşırı sağcı partileri en sonuncusu Viyana’da olmak üzere her yıl bir araya geliyor ve etkileşim içinde kalarak yol haritası belirliyorlar. Fransız, Alman, Hollandalı, Leh, Slovak derken çeşitli milletlerden aşırı sağcılar birlikte hareket ediyorlar ve bu durum, bunun bir milliyetçi hareket olmadığının göstergesi.

Slav, Latin, Cermen, İskandinav ırkların insanları da bir arada, demek ki ırkçı bir harekette değil bu. Milliyetçi veya ırkçı olsalar birbirlerinede tahammül edemezlerdi ama bu olayı çoktan aşmışlar neyse ki! Siz hiç bu partilerin üst düzey mensuplarının komşu halklara karşı olumsuz söylemlerini gördünüz mü? Ben şahsen görmedim. Halbuki bir toplumun en husumetli olduğu toplumlar komşusu olan toplumlardır genelde. Tabi ki eski husumetler yüzünden ülkeler şimdi de kavga edecek değiller ama içlerindeki aşırı sağcıların ağızlarından “bu İngilizler şöyle, almanlar böyle” cümlesi duyulmazken “Faslılar yüzünden işsizlik var, uyuşturucu işi Cezayirlilerin elinde, Terör saldırılarını yapanlar hep Tunuslu” kelimeleri duyuluyor. İşte bu yüzden bu aşırı sağcı hareketler bu yüzden milliyetçi veya Irkçı değil.

Peki bu beyaz insanı yücelten bir renkçi hareket olabilir mi? Bence yine hayır. Çünkü Latin Amerikalıların da çoğu Avrupa kökenli beyaz insanlar olsalar da orada Asyalılarla, Afrikalılarla, yerlilerle ve Okyanusyalılarla kaynaşmaktan ötürü farklı bir kültürün parçası haline gelmişler. Bu yüzden Avrupalı olmaktan fiilen olmasa bile ruhen uzaklaşmışlar kültürlerin çatışmasından ötürü. Gerçektende Latin Amerika ile Avrupa’yı kıyaslayınca arada dağlar kadar fark olduğu görülüyor. Özelliklede bu farkı suç oranlarında görmek mümkün. Zaten Avrupa’daki uyuşturucunun da önemli bir kısmı başta Surinam, Kolombiya ve Bolivya olmak üzere Latin Amerika ülkelerinden geliyor. Bu durumda Avrupalıların Latin Amerika’daki eski Avrupalılardan bile çekinmeleri çok doğal.

Peki bu trendi besleyen şey ne? Din değil, din olmadığı için mezhep hiç değil, ırk değil, millet veya dil değil. Peki ne bu?

Bu medeniyetçiliktir. Avrupa medeniyetçiliği. Avrupa’nın yaşam biçimini ideal yaşam biçimi olarak gören, Avrupa’nın teknolojiye, sanata, edebiyata ve ekonomik sistemlere en çok katkıyı sunduğunu düşünen, Avrupa’nın fiilen dünyanın merkezinde olduğunu ve böyle kalması gerektiğine inanan, Avrupa’yı safkan beyaz insanın ana yurdu olarak gören ve safkan olarak kalması gerektiğini düşünen, üstelik Avrupalıların zenginlik, modernlik, güzellik, özgürlük ve çekicilik konularında en yatkın insanlar olduğunu zanneden bir zihniyet.

Bu medeniyetçilik Samuel Hantington tarafından kaleme alınan medeniyetler çatışması isimli kitabı bence haklı çıkarıyor. (O kitapta Türkiye’nin Haiti ve Etiyopya ile beraber hiçbir medeniyete konulmamış kararsız ülkelerden biri olarak gösterildiğini de hatırlatmakta fayda var.)

Bu medeniyetçi bakış açısında Avrupa dışından gelen insanlar sayılarını ve icraatlarını arttırdıkça zengin, modern, güzel, özgür ve imrenilen Avrupa’nın yerini dünyanın geri kalanından farklı olmayan bir Avrupa alacak. Çünkü onların bakış açısına göre dışarıdan gelenler hızla artıyor, çok çocuk yapıyor ve kültürlerini de beraberlerinde getirerek Avrupa insanını asimile ediyorlar. Bu Avrupa aşırı sağının bakış açısı tamamen temelsiz ve paranoyakça bir bakış açısı. Halbuki gerçek bunun tam tersi.

Gerçek şu ki; Avrupa’ya göç eden insanların çoğu fetih gayesiyle değil iş, aş, eş için Avrupa’ya gidiyorlar ve gidenlerin pek çoğu ebeveynlerini ülkesinde bırakıp gidiyor. Ayak işlerinde çalışıyor ve kazandığının önemli bir kısmını ülkesindeki ailesine gönderiyor. Bu yüzden gittiği yerde de şehirleşmiş toplumun en alt ekonomik katmanında kalmaya devam ettiği için aile kuramıyor ve çocuk sahibi olamıyorlar. Bu yüzden Avrupa aşırı sağının dile getirdiği çok çocuk yapıyorlar tezi İtalya, Yunanistan, Fransa, İspanya, Portekiz örneklerinde görülen göçmenlerden de anlaşılacağı  üzere zayıf bir tez.

Bu tezi çürüten bir diğer mesele ise ailesiyle birlikte göç eden göçmenlerinde belli bir süre sonra Avrupalıların seviyesine geldiğidir. Mesela 60’lı yıllarda Almanya’ya yerleşen ilk Türklerin %50’si 18 yaş altında iken günümüzde doğurganlık oranı Almanlara iyice yaklaşmış durumda. Birinde 1.3, diğerinde 1.6. kaldı ki diğer Müslüman halkları bile katsan Müslüman nüfus 4.5 milyon ediyor ve 82 milyonluk Almanya nüfusunun içinde Müslüman nüfus pek yer kaplamıyor. Yaş ortalamasında ki artış hızını ve doğurganlıkta ki her nesilde yaşanan sert düşüşü göze alırsak “2050’de Müslümanlar bize geçecek” saçmalığının ne kadar temelsiz olduğu anlaşılabilir. Ama aşırı sağcılar oranları ve miktarları o kadar abartıyorlar ki, bu sayede korku ve endişe ortamı yaratarak kendilerinin bir kurtarıcı olarak görülmesini sağlamaya çalışıyorlar.

Almanya’daki bu durum Benelüks’te, Fransa’da, İskandinav ülkelerinde de hemen hemen aynı. Mesela Fransa’da eskiden Arap ve Berberi göçmenlerin doğurganlığı çok daha güçlü iken şimdiyse Fransızların(2,0) altına inmişler. Zaten Fransız halkı Avrupa’nın en doğurgan halkı ve Türkiye’deki Türklerden bile daha doğurganlar.

Avrupa genelinde 2000’li yıllarda doğurganlıkta yeterli seviyeye ulaşmamış olsa da 90’lı yıllarla kıyaslayınca iyi bir düzelme var ve bu hükumetlerin başarılı teşvik programları sayesinde oldu. Buda şehirleşmiş toplum yapısında yerli ile yabancının birbirine daha yakın olmasına sebep oldu.

“Peki buna rağmen neden Müslümanların nüfusu artıyor” sorusunun cevabı ise çok daha basit. Avrupa’nın etrafı kendi ülkesine sığamayan Müslüman ülkelerle dolu ve burada yaşanan her göç hareketinin ilk hedefi doğal olarak Avrupa olmak zorunda oluyor. Zaten göçmenlerin çok çocuklu zannedilmesinin sebebi de ailecek yeni gelmiş göçmenlerin henüz yeni olmasından ötürü entegre olmaya başlamamasından kaynaklanıyor ve göçmenler doğum oranlarının halen Avrupalıların üstünde gözükmesini sağlıyor. Ancak göç miktarı ne kadar olursa olsun genel nüfusa oranları az ve asimilasyon yoluyla sabit kaldığı müddetçe mevcut gidişatı değiştirebilecek kadar etkili olamaz.

Bu durum Türkiye’deki mültecilere bakış açısına da baya benziyor. Sık sık Suriyeli misafirlerimizin çocuk sayısı dert ediliyor. Halbuki onlar daha ilk nesiller ve hepside şehirlerde yaşıyorlar. Bu durumda doğurganlıklarının Türklere yaklaşması en fazla 2 nesil sürer yani Almanya’daki Türklere ne olduysa onlara da aynısı olacak.

Nasıl ki Orta Avrupa’da yerleşik Türklerin 3. nesli bugün Türkçeyi konuşmuyorsa bu durum, Cermenlerden ziyade göçmen halkların kimliklerinin tehlike altında olduğunun göstergesidir. Fakat gel gör ki Cermenler göçmenlerden daha çok endişe içinde!

Bütün bunlara rağmen aşırı sağcıların ısrarla medeniyetlerinin varlığının bitme noktasında olduğunu iddia etmeleri, tamamen kendi halklarını galeyana getirerek, oluşacak korku ortamında kendilerinin kurtarıcı olarak görülmesini, ortaya attıkları iddialarında haklı çıktıklarının zannedilmesini ve kendi vaatlerinin ideal yol gözükmesini sağlamaktır.

Fakat Avrupalıların asıl korkusu yabancılardan ziyade aşırı sağcıların bizzat kendisi olmuş durumda. Çünkü onlar aşırı sağcı partilerin iktidara gelmesiyle tekrar Avrupa’nın savaş silsilesine girmesinden endişe ediyorlar. Halbuki buda paranoyakça bir düşünce çünkü Avrupalı aşırı sağcılar birbirlerini değil, Avrupa dışından gelenleri tehdit olarak görüyorlar. İktidar olmaları durumunda yapacakları şey birbirleriyle savaşmak değil beraber Avrupa’nın kapılarını diğer toplumlara kapatmak olacaktır. Belki buna ilaveten mevcut yerleşik göçmenleri de en fazla sınır dışı edeceklerdir. Tabi ki sınır dışı etmek istedikleri bütün yabancılar değil asimile olmamış yabancılardır. Nede olsa Hollanda’da “Tüm Türkler dışarı” demiyorlar “AKP’ye oy verenler dışarı” diyorlar. Yoksa 250.000 Türkiye kökenli seçmenin yarısından fazlası referandum’da oy vermeye bile gitmedi, yani çoğu Türkiye ile bağını öyle bir koparmış ki siyasi gündem bile umurunda değil. Maalesef bu durum sadece Hollanda’da değil daha beter olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde de aynı. İşte bu Avrupa’nın asimilasyondaki bilinçli veya bilinçsiz başarısının göstergesi. Bu Hollanda aşırı sağının söylemi bile tüm türklere değil belli siyasi görüşü paylaşan türklere düşman olduğunu göstererek, ırkçı değil medeniyetçi olduğunu gösteriyor. Halbuki Naziler Yahudileri katlederlerken laik mi dindar mı diye düşünmüyordu, sadece sünnetli olup olmadığına bakıyordu ve sünnetli olduğunu görür görmez atıyordu gettolara. Aynı şekilde Fransızlarda mağripte Arap ve Berberilerle savaşırken liberal mi muhafazakar mı diye düşünmüyordu. Fakat şuan ki sağcılar bunları düşünebiliyorlar en azından.

“Madem bu adamlar milliyetçi veya ırkçı değil ama medeniyetçi o zaman neden AB’ye karşılar?” diye sorabilirsiniz. AB’ye karşı duruşun en önemli sebepleri serbest dolaşımdan kaynaklı olarak Avrupa dışından bir kere gelmeyi başaran yabancıların artık kolayca yer değiştirebiliyor olması ve buna ek olarak AB’nin üye devletlere pek çok konuda sınırlamalar koyarak üye devletlerin kendi tercihlerini kısıtlaması.

Avrupa Aşırı sağı hem yerliler hemde yabancılar için tabi ki tehlike(merkezi de) ve mücadele edilmeli. Fakat bu demek değildir ki bu hareketler sadece Avrupa’da var ve sadece orada engellenmeli. Kendi ülkemizin aşırı sağcılarıyla da mücadele edebilelim ki Avrupa’daki gelişmeler hakkında yorum yaparken kendi pozisyonlarımızla çelişerek dünyaya rezil olmayalım.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Korkunç Bir Amerikan Deneyi: MK-Ultra Projesi

ABD, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra bilimsel çalışmalara hız vermiştir. Soğuk Savaş’ın getirmiş olduğu rekabetçi ortam devletleri sınırlarını zorlamaya sevk etmiştir. 1945 yılından sonra en güçlü devletlerin başında geldiği öne sürülen ABD, CIA ortaklığı ile birlikte birçok projeye imza atarken yıllar sonra ortaya çıkacak insanlık dışı deney ve uygulamaları da gerçekleştirmiştir.

CIA Zemin Hazırlıyor

CIA, insan beynini kontrol etme deneylerinin, Çinlilerin Kore Savaşı sırasında esir düşen Amerikalılara uyguladığı ‘beyin yıkama faaliyetlerine’ karşı bir savunma olduğunu ileri sürer. (Kore Savaşında esir düşen Amerikalı askerler, komünistlerden hiç beklemedikleri bir muamele gördüler. Kötü muamele bir yana, insani haklarının hepsi karşılandı. Çin Halk Cumhuriyeti gönüllülerinin eline düşen Amerikalıların bir kısmı, serbest bırakıldığı halde ülkelerine dönmeyi reddedip Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Çin’e katıldılar. ABD’nin emperyalist uygulamalarını teşhir eden açıklamalar yaptılar.)

Yakalanan Amerikalı pilotlar, ABD’yi sivillere yönelik biyolojik silah kullanmakla suçlayan açıklamalar yaptılar. Aslına bakılırsa, ABD’de beyin yıkama deneyleri CIA’dan önce başlamıştı.

Beyne Hükmetme Faaliyetleri Hız Kazanıyor

CIA’nın ‘davranış kontrolü’ de denilen beyne hükmetme faaliyetleri, normal denetim süreçlerinden kaçırılan bir program çerçevesinde 1953’te hız kazandı. MK-ULTRA kod adlı programa ait çok sayıda dosya, programda başından beri yer alan CIA Başkanı Richard Helms tarafından 1973 yılında görevi bıraktığı sırada yok edildi. Ama yaşanan tarih yeterince iğrençti.

MK-ULTRA hayaletleri, içlerinde California’daki kötü ünlü Vacaville Devlet Hapishanesi mahkumlarının yüzlercesi bulunan habersiz denekler üzerinde ‘radyasyon, elektrik şoku, elektrot yerleştirme, mikro dalga, ultrason ve geniş kapsamlı ilaç testleri’ uyguladılar.

CIA, beyin kontrolünün işkenceye dayanıklı kurye (bellek, önceden belirlenmiş bir sinyalle canlandırılıyordu) ve programlanmış suikastçı yaratmanın bir yolu olduğunu gördü. Sirhan Sirhan’ın Senatör Robert Kennedy’yi öldürmeden önce CIA bağlantılı bir beyin yıkayıcı tarafından eğitildiği yolunda kanıtlar var.

mind control ile ilgili görsel sonucu

CIA’in LSD’yi Keşfi Olayları Daha Derine Sürüklüyor

CIA ayrıca karşıtlarını LSD gibi zihin bozucu maddelerle saf dışı bırakabileceğini fark etti. LSD’den öylesine büyülendi ki, 1953’te dünyada ne kadar varsa hepsini satın almaya kalkıştı. Yıllar boyunca, CIA, ABD’deki yasal ya da yasadışı LSD’nin en önemli kaynağıydı. CIA bağlantılı bir satıcı, milyonlarca doz LSD üretti.

Sonunda güvenilmez olarak görülen LSD deneylerden çıkarıldı. CIA, o zamana kadar LSD’yi kendi ajanları da dahil sayısız insan üzerinde rızalarını almadan denedi; çok sayıda intihara yol açtı. Bunların arasında kendi ajanları da vardı ve bazıları intihar etti. Biyolojik savaş uzmanı bir CIA görevlisi, fazla dozdan sonra kendisini onuncu kattan aşşağı attı. Ailesinin, ölümünün gerçek nedenini öğrenebilmesi için 22 yıl geçti.

richard helms cia ile ilgili görsel sonucuRichard McGarrah Helms, (1966-1973) CIA Müdürü

MK-ULTRA’DAN MK-SEARCH’A!

CIA ayrıca bir dizi daire kiralayarak fahişelere tahsis etti. Tek yönlü aynaların arkasından, fahişelerin erkeklere yutturduğu değişik ilaçların şanssız kurbanlar üzerindeki etkilerini izledi. CIA denetçileri 1963’te bu durumu ortaya çıkardıklarında, MK-ULTRA programına sözde son verildi. Gerçekte sadece adı MK-SEARCH diye değiştirildi ve kimi egzotik projeler daha şıklaştırıldı.

CIA, tüm davranış kontrolü operasyonlarının 1973’te Helms’in ayrılmasıyla birlikte sona erdiğini açıklıyor.

Bu açıklamaya inanırsanız, tüm o beyin yıkama deneylerinden bazı faydalı yöntemler öğrenmişler demektir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Neden Askeri Darbe?

Öncelikle şunu söyleyeyim; bu yazıyı yazma amacım yeni bir yöntem sunmak değil (zaten dikkate alınma ihtimali de çok düşük), sadece günümüz şartlarında mantıklı olanı göstererek, kimlerin neden bu yola başvurduklarının anlaşılmasını sağlamaktır.

Zaman geçtikçe teknoloji ilerliyor, teknoloji ilerledikçe uçurum genişliyor ve uçurum genişledikçe bir tarafın diğer tarafa üstünlük sağlaması zorlaşıyor. Bu bağlamda bakınca geride kalan taraf için yeni stratejiler geliştirmek kaçınılmaz oluyor.

Bu denge değişimi esnasında geride kalmış bir siyasi veya kültürel hareketin, gücü veya iktidarı kontrol edebilmek için kendi silahlı örgütlenmesini kurmak yerine karşı cenahın mevcut askeri yapılanmalarında örgütlenmeye çalışması çok daha mantıklı olurdu zaten. Nede olsa teknolojik ilerleme en çok, o an için gücü elinde tutan her kimse o tarafı yüceltiyor ve bu yüzden karşıt gruplar, karşılarında kendi imkanlarına kıyasla çok daha donanımlı bir düşman buluyorlar.

Bu bağlamda düşününce, günümüzde herhangi bir ideolojik yapılanmanın mücadele ettiği düzene karşı savaşını, eğer o düzenin hüküm sürdüğü sınırların içindeyse kazanması çok zorlaşmış durumda. Yani içinde bulunduğumuz bu yeni milenyumda iktidardan uzak kalmış kesimlerin devrim yapması çok zor. Çünkü iktidarı o an için elinde tutan kesimin teknolojiye ulaşma, halkı kontrol etme ve medya yoluyla algı oluşturma avantajlarından dolayı varlığını sürdürmesi daha kolay. Üstelik bu iktidar demokratik yolları tıkamış ise yani demokratik yollardan da bu yarışı kazanmak giderek imkansızlaşıyorsa, işte o zaman geriye tek bir seçenek kalıyor.

Bu seçenek güçlü bir irade ortaya koyarak sağlam bir takiyye yoluyla mevcut sistemlere sızmak ve nihai hedefe ulaşmak için bu yapılanmalarda gizlilik esasına göre yükselmek oluyor. Fakat bu seçeneğinde kendi içinde en avantajlısı var. Mesela siyasi gücü elinde tutan partiye sızıp, orada yükselip, mevcut liderin halefi olmaya çalışmak ve onun yerine geçtikten sonra amaçlanılan revizyonları gerçekleştirmek bu süreçte taban oluşturulamamasından dolayı çok daha zor. Ayrıca riskinin büyük olması bir yana örgütlü mücadeleden çok daha fazla mahrum kalıyorsunuz ama örgütlü bir şekilde askeri yapılanmalara sızıp, bu yolda yoldaşlarınla birlikte birbirinizi destekler biçimde ilerleyerek, size güç tarafından verilmiş silahlarında yardımıyla sürpriz bir şekilde iktidarı elinize almanız daha kolay oluyor. Üstelik riski daha düşük, nede olsa tarihteki başarılı askeri darbelerin sayısı başarısız askeri darbelerden çok daha fazla. Üstelik revizyonları gerçekleştirme esnasında taban oluşturma aşaması çok daha kolay geçiyor. Çünkü bulundurduğunuz silahlar sayesinde bu gereksinime muhtaç olmaktan kurtuluyorsunuz.

Örnek vermek gerekirse günümüz Komünist devrimci hareketlerin Kolombiya, Filipinler, Batı Papua, Hindistan, Sri Lanka, Peru, Batı Sahra ve birkaç tane daha ülkede yürüttükleri gerilla mücadelelerinin amacına ulaşması zaman geçtikçe daha da zorlaşıyor. Çünkü bu ülkelerdeki siyasi erkin teknolojik gelişmelerden yararlanarak halkı örgütlemesi, gerillaları kötü gösteren medya algısı yaratması, halktan vergi toplayarak ekonomik avantajı elinde tutması, yeni model silahları halkın parasıyla ‘devlet’ ismi sayesinde daha çabuk ele geçirmesi, iletişim ağlarını elinde tutması sayesinde kimin nerede ne yaptığını daha kolay görebilmesi ve müttefiklerini ülkeye ‘devlet’ ismi sayesinde davet ederek iyice güçlenmesi gibi faktörler devrimci hareketlerin geleceği için umutsuzluk yaratabilir.

Venezuela’da çalınan polis helikopteriyle Yüksek Mahkeme binasına saldırı düzenlendi.

Çoğu partinin kurulmasındaki nihai amacı iktidara gelmektir ama bahsettiğimiz sebeplerden dolayı ister liberal, ister muhafazakar, ister milliyetçi, ister komünist fark etmez, herhangi bir siyasi partinin veya örgütün iktidara devrim yoluyla gelme şansı günümüz dünyasında iyice zorlaşıyor. Zaten son yıllarda gördüğümüz başarılı devrimlerde hep geri kalmış ülkelerde görülüyor. Etiyopya, Nepal, Kongo falan.

Bazı Libya ve Somali gibi ülkelerdeyse liberal devrimci hareketlerin başarılı olmasının sebebi onların yanında başka bir ülkenin bizzat beraber savaşmasından kaynaklanıyor. Bir ülkede siyasi görünümün değişmesi için gereken 4 etken olan devrim, darbe, dış müdahale ve demokrasi etkenlerinden dış müdahale etkenini buralarda görüyoruz. Somali ve Libya’da bu dış müdahale etkeni sayesinde değişim yaşandı.

Peki mücadele yürütülen ülke, dışarıdan bir ülkenin girmeye cesaret edemediği kadar büyükse ne olacak? Mesela Hindistan’daki HKP’nin (Hindistan Komünist Partisi) devrim mücadelesini ele alalım. Hindistan gibi aşırı sağın iktidarda olduğu ve yobazlığın hat safhada görüldüğü bir ülkede tabi ki HKP’nin demokratik yollardan gücü ele geçirmesi imkansıza yakın bir durum. Hindistan gibi büyük ve güçlü bir ülkeye kendisini destekleyen ülkeleri çekemeyeceğine göre dış müdahale ve demokrasi yolları tıkanmış demektir. Devrim yolunun da teknolojik ilerlemenin devlete kazandırdığı avantaj sebebiyle tıkalı olduğunu düşünürsek, HKP’nin iktidara gelmesi için geriye sadece darbe etkeni kalıyor. Bu durumda HKP’nin kendi geleceği açısından 1967’den beridir sürdürdüğü gerilla savaşı yerine, Hint ordusunda örgütlenmesi çok daha mantıklı bir adım olurdu. Üstelik bu durum amaca giden yolda daha az yoldaşın feda edilmesi anlamına geleceği için daha az kan kaybetme anlamı taşıyor. Sonuçta darbeler, devrimlere kıyasla çok daha az kanlı geçiyor.

Ayrıca devlete karşı proleter devrimci insanların gerilla mücadelesi yürütmesi, ölmesinin istenmeyeceği kişilerin hayatını kaybetmesine neden olabiliyor. Sivil ölümler bir yana, devlet bünyesindeki emir kullarının bu savaşta ölmesine ne gerek var? Sonuçta onlarda en az gerillalar kadar fakir ailelerin çocuklarıydılar ve bu garibanlıklarından ötürü devlet bünyesinde emir altına girmek istediler. Yani askerler ve polislerde en az gerillalar kadar birer proleterdir. Yani bu mücadelede “Bir proleterin, başka bir proleteri, proleter devrim için öldürmesi gibi bir saçmalık söz konusu” maalesef. Üstelik insanları bu süreçte kendinizden soğutmak ve korkutmak gibi bir risk ortaya çıkıyor. Fakat kamu örgütlenmesi bu saçmalığın ve gereksizliğin önüne geçiyor işte.

Mesela Arap dünyasında, Baasçılığın temel ilkelerinden olan milliyetçilik, laiklik/sekülerlik ve Arap sosyalizmi gibi ilkelere sahip çıkan politik hareketlerin, yönetimi ele geçirirken 2 tanesi haricindec(biri Cezayir diğeri Kuzey Yemen) geri kalanlarında hep askeri darbeler yoluyla iktidara geldiğini görüyoruz. Tabi ki bu yapılanmaların askerden önce mi yoksa askerlik sırasında mı örgütlendiği veya iktidara geldikten sonra mı bu ilkeleri benimsediğini bilemiyorum ama özellikle Irak ve Suriye’de bunun bilinçli olduğu yönünde kuvvetli iddialar var. Üstelik askeri yapılanmaları sayesinde vardıkları bu yoldan ancak NATO ülkelerinin müdahaleleriyle düşürülebildiler. Üstelik iktidara gelirken kendi insanlarıyla karşı karşıya gelmek ve onları soğutmak zorunda kalmadılar.

Bazı Marksist-Leninist Komünizm yanlısı dostlarım, Proleter devrimci mücadele için söylediklerime kızabilirler ama şunu düşünmek gerekli, asayişten sorumlu insanlarda en az bizler kadar proleter insanlardır. Yani asıl hedefe varılan yolda onların karşısında değil yanında olmak gerek. Böylece halk nezdinde de saygınlık kaybedilmemiş olur. Ne yapılacaksa bu Emir kullarına değil, vakti zamanı gelince emri verenlere yapılmalıdır. Yani devrimci cepheye yeni bir revizyonist düşünce tarzı gerekiyor diye düşünmekteyim. Bir proleterin, başka bir proleteri, proleter devrim için öldürmesi çok saçma.

Peki askeri darbe proleter devrim olabilir mi? Bence olur. Çünkü askerde proleter halkın çocuğudur, sonuçta üst sınıf tabakaların çocukları pek yer bulmuyor buralarda. Eğer darbenin hedefi olan blok, burjuvazi ise ve halk nezdinde sevilmiyorlarsa neden askeri darbe, proleter devrim olmasın ki?

Örnek olarak Marksist yapılanmaları göstermem yanlış anlaşılmasın, bu strateji kesinlikle herhangi bir ideolojiye özgü olamaz, evrenseldir. Avrupa’daki aşırı sağcı partilerin yükselmesi için, Mağripte Arap azınlıkların asimilasyonuna direnen Berberilerin kurtuluşu için, Güney Afrika ülkelerinde tekrar Apartheid rejimi kurmak isteyen Beyaz ırkçılar için, Latin Amerika’da yok olmak üzere olan yerlilerin intikamı için, Ortadoğu’daki azınlık mezheplerin baskıdan kurtulması için, kısacası herkesi kapsayan bir yöntem bu, herkes bu yola başvurabilir. Yani bu risk veya fırsat herkes için geçerli. O yüzden İyi veya kötü olsun en avantajlı ve mantıklı stratejinin bu olduğunu düşünüyorum.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye ve Irak’ta Yabancı Terörist Savaşçıların Geleceği

Dünya üzerinde silahlı mücadele her şeyde olduğu gibi küreselleşmenin etkisi ile değişime uğramıştır. Silahlı mücadele Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında devletlerin devletlerle yaptığı savaşlar şeklinde iken, 1960’lardan sonra ve özellikle 1990’lardan sonra devletlerin kendi içinde yaptığı iç savaşlara dönüşmüştür.

Günümüzde ise silahlı örgütler eliyle yürütülen vekalet savaşlarına evrilmiştir. Günümüzde silahlı örgütlerin Suriye ve Irak gibi ‘başarısız devlet’lerin içinde kendi adlarına sözde devlet kurmaya kadar ileri gitmeleri ile yabancı savaşçı tanımı yeni bir boyut kazanmıştır. Misyonu bir savaşla sınırlı bir savaşçıdan, mali kazanç elde etme motivasyonu ile hareket eden yeni nesil silahlı örgüt savaşçılarına dönüşen yabancı terörist savaşçıların Irak’taki Musul operasyonu ve Suriye’deki Rakka operasyonu ile bu ülkelerde uzun süre kalamayacakları aşikârdır. Bu bağlamda, bu ülkelerdeki yabancı savaşçıların geleceği küresel güvenlik açısından önem arz etmektedir.

2 Temmuz 2017, Gri DEAŞ, Kırmızı Irak güçleri, sarı Kürt Bölgesi

Suriye ve Irak’ta hareket alanı sınırlanan DAEŞ’in değişik adlar altında örgütlenmesi ve bu ülkelerde silahlı mücadeleye devam etmesi muhtemel görünmektedir. Ancak örgütün bu tür bir mücadele için gerekli mali kaynak bulamayacak olması yabancı terörist savaşçıların yeni kaynakların olduğu bölgelere kaymasına yol açacaktır. Yabancı terörist savaşçıların halen eylemlerde bulundukları Kuzey Afrika’ya açılmaları muhtemeldir. Mısır’da Ensar Beytel Makdis gibi DAEŞ’e bağlılığını bildiren grupların varlığı ve Libya’da uluslararası toplumca tanının hükümete ve meşruiyeti bulunmayan Tobruk hükümetine karşı savaşan DAEŞ varlığı bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Bu bağlamda ilk hedef; ‘başarısız devlet’ sınıfına girmesi, zengin petrol kaynakları ve bu kaynakların kolaylıkla gayri resmi yollardan mali değere dönüştürülebilecek olmasından dolayı Libya olacaktır. Hali hazırda Libya’da devam eden karışıklığın bir tarafı zaten DAEŞ’tir. Libya’nın Afrika içinden Avrupa’ya uzanan gayri resmi göç rotasının üzerinde bulunması da örgütün eleman bulma sıkıntısını ortadan kaldıracaktır.

Dünyada son on yılda keşfedilen doğal yeraltı kaynaklarının yüzde 40’ına ev sahipliği yapan Afrika’nın orta kesimleri güçsüz hükümetler, yetersiz ordular, geçmiş iç karışıklıkların varlığı, zengin petrol ve doğal gaz kaynakları ile Nijerya’da eylemlerde bulunan Boko Haram’ın varlığı yabancı terörist savaşçıların bir diğer rotasının orta Afrika olma ihtimalini doğurmaktadır. Göç rotalarının üzerinde bulunan bu coğrafya eleman sorununu da ortadan kaldırmaktadır. Buradaki doğal kaynaklardan faydalanma isteği pek çok ülkenin ulusal önceliği durumundadır. Bölge ile sömürgeci refleksiyle hareket eden Fransa başta olmak üzere, Çin, ABD, İngiltere ve başka birçok ülke ilgilenmektedir. Doğal kaynakların yabancı terörist savaşçıları çektiği, yabancı terörist savaşçıların vekalet savaşlarını yürüttüğü ve vekalet savaşlarının uluslararası toplumun müdahalesini getirdiği göz önünde bulundurulsa velayet savaşlarına elverişli yapısı itibari ile bu bölgenin yabancı  terörist savaşçıları kendine çekmesi muhtemeldir.

Suriye ve Irak’taki yabancı terörist savaşçıların bir diğer olası rotasının Ukrayna olma ihtimali bulunmaktadır. Rusya’nın Ortadoğu’da ve Baltık Denizindeki dış politikası başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkeleri rahatsız etmektedir. Suriye ve Irak’taki yabancı terörist savaşçıların bir kısmının el-Kaide’nin Kafkas Emirliğine bağlı savaşçılardan oluşuyor olması ve bu savaşçıların geçmişten gelen Rusya düşmanlığı Ukrayna’da devam eden çatışmaların bir tarafında bu savaşçıların olabilme ihtimalini yükseltmektedir. Ülkenin bir kısmının fiilen ayrılıkçıların elinde olması da DAEŞ ve benzeri örgütlerin Suriye ve Irak’ta olduğu gibi kendilerine toprak kazanması için elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Ukrayna içindeki çatışmaya müdahil olacak yabancı terörist savaşçıların Rusya ve Kafkasya’dan örgüte eleman kazanma potansiyeli de bulunmaktadır.

Bu tür örgütlerin ne kadar hızlı dönüştükleri göz önünde tutulması gereken ilk husustur. Bugün Suriye ve Irak’ın hala bir kısmını elinde tutan örgütün Taliban’dan El-Kaide’ye, El-Kaide’nin Irak kolundan IŞİD’e evrilmesi pragmatik bir dönüşümün örneğidir. Vekalet savaşlarında örgütlerin kullanım amaçlarına göre de dönüştüğü bir başka husustur. Suriye’de YPG’nin SDG’ye dönüşmesi kullanım amacı ile doğrudan ilgilidir. Yabancı terörist savaşçıların bir yerde tutunabilmesi için yerel halk desteği de oldukça büyük öneme sahiptir. El Kaide’nin Irak kolu iken DEAŞ’in Sünni aşiretler tarafından bitme noktasına geldiği, ancak Maliki yönetiminin mezhepsel politikaları yüzünden tabandan destek bulan örgütün yeniden canlandığı bilinen bir gerçektir. Hepsinden önemlisi, yabancı terörist savaşçıların ortaya çıkması için bir çatışma ortamı gerekmektedir. Hali hazırda devam eden çatışma alanlarında DAEŞ varlığını uyuyan hücreler yoluyla ya da Filipinler ya da Mısır’da olduğu gibi kendine biat eden örgütler eliyle devam ettirecektir. Ancak örgüte mali kaynak sağlayacak kaynaklara ve eleman kazanmak için gerekli propaganda için toprak kazanmaya ihtiyacı olacağından şu an devam eden yukarıdaki çatışma alanlarına geçmesi beklenmektedir.

Asya Devi Çin’in Etnocentrizm Politikası

Günümüzde Çin’in, Orta (Merkezi) Krallık fikirlerini muhafaza ettiğine dair görüşler mevcuttur. ”Orta Krallığın” taşraları, özellikle de ”Orta Asya taşraları” ile ilgili Çin merkezcil düşünceleri, modern Çinlilerin ulusal bilinçlerinde muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Bu düşünceler oldukça eskiye dayanmaktadır.
15. yüzyılın ortasından itibaren Çin’de batı bölgelerine yönelik çıkarların bulunduğuna dair fikirler şekillenmeye başlamıştır. Ancak zamanla artan ve güçlenen bu fikirlerin uygulamaya geçmesii 19. yüzyılda Batılıların işgali sonucunda meydana gelen ve Çin yönetimince ” bir rezillik dönemi ” olarak nitelendirilen gelişmelerle gecikmiştir.
Çin’deki çağdaş analitik yayınlar, Çin’in merkezcil düşüncelerinin kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bu durum sadece ulusal psikolojiye ve ”tarihi hafızaya” bağlı değil, çağdaş Çin’in yoğun ideolojik amacına ve çok ulusluluğa sahip olmakla birlikte Han Çinlilerinin çoğunlukta olduğu ülkede ulusal fikirleri gerçekleştirme isteğine bağlıdır.
Eski ve Orta Çağ’dan beri süregelen ”etnocentrizm” mantığı günümüz Çin yönetimi politikalarında kendini şu şekilde göstermiştir:
  • ”Han” Çinlilerin göç etmelerine ve sınır bölgelerine yerleşmelerinin teşvik edilmesi,
  • Merkezi yönetimce belirlenen politikaların uygulanmasında yerli elit ve din adamlarının kullanılması,
  • Dini, etnik ve aşiret farklılıklarını vurgulayan ve ” Han ” ırkından olmayan özellikle de Müslüman halklar arasında ” barbarların barbarlarca kontrol edilmesi ” ilkesinin geçerli olması,
  •  ”Yüce Han” şovenizmi ile ”yerel milliyetçilik” çelişkileri üzerinde oyun oynanması,
  • Sınır bölgelerin gelişiminde askeri gücün kullanılması ve idarelerin askeri kadrolardan oluşturulmasıdır.
Orta Asya’da Çin diplomasisi üzerine prestij kazanmış ünlü Kazakistanlı araştırmacısı Hafizova’ya göre, Orta Asya bölgesi halklarının Çin ile olan ilişkileri şu şekilde gelişmektedir. Toplumun ileri kesiminin ve topluma hükmedenlerin Çin yanlısı olmaları, diğer yandan çok uluslu Çin’in birliğine engel olan bazı ” vatansever olmayan ” kişi ve grupların bu ülkelerde bölücü ve ayrılıkçı faaliyetler yürütmeleri. Orta Asya ile Çin halkları arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin yegane şeması yüzyıllardır bu şekilde oluşturulmaktadır.
Yıllardır Çin’de diplomatik görevde bulunan Kazak diplomat ve Çin uzmanı ( sinolog ) Murat Auezov’un gözlemleri ve tespitine göre ise Çin halkının temel bir özelliği, kendisine benzemeyen unsurları kabul etmemesidir. Örneğin, Çin’de bulunan ve Budizm’in beşiği olan tarihi Buddalar mağarasında, kültür devrimi sırasında ve sonrasında duvardaki freskler üzerindeki insan yüzleri silinmektedir. Çünkü bunlar Çin antropolojik tipine uymamaktadır. Başka deyişle, yabancılarla karşı tahammülsüzlük duyulması günümüze kadar Çin’in belirleyici özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla kuzey ve batı bölgelerini geliştirme projeleriyle Çin bir yandan ülkenin gelişme orantısızlığını gidermekteyken, diğer yandan stratejik etnocentrizm politikaları uygulayarak Han ırkının üstünlüğünü devam ettirmek istemektedir. Bu bağlamda diğer ayrılıkçı bölgeleri arasında eski Sovyet Orta Asyası’nın yanı başındaki Sincan, tarih boyunca Çin yönetimi için en büyük endişe kaynağı olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

H. Anıl Tezsehen

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Kaynaklar
Venera Galyamova, ‘Çin’in Politikaları ve Çıkarları’
Klara Hafizova, ‘ Çin’in Orta Asya’daki Politikası’

Ege Denizi’nin Paylaşımı ve Güvenlik Sorunu

Ege’de yaşanan sorunlar Türk-Yunan ilişkilerinin ana eksenini oluşturmaktadır. Özellikle Ortadoğu coğrafyasına odaklandığımız zamanlarda bu bölgede yıllardır belli başlı sorunlar sürekli aynı şekilde karşımıza getirilmektedir. Bunlar; Ege Denizi Kıta Sahanlığı Sorunu, karasularının genişliği, Doğu Ege Adalarının silahlandırılması, hava sahası ve fır hattı sorunlarıdır. Bu sorunlardan en önemlileri ise her iki ülkenin doğrudan egemenlik hakları ile ilgili olan ve Türkiye’nin güvenliği açısından önemli olan Adaların silahlandırılması, Kıta Sahanlığı ve Karasuları sorunlarıdır. Lozan Barış Antlaşması ile ilkeleri kararlaştırılan ancak henüz harita üzerinde belirlenip bir anlaşmaya bağlanmamış olan karasularının belirsizliği ile birleşince Ege’deki statükoyu tartışmalı ve duyarlı hale getiriyor.

Ege denizinde Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan sorun uluslararası hukukta kabul edilen sözleşmenin Türkiye tarafından imzalanmayıp, Yunanistan tarafından kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Lozan Antlaşması Ege’deki karasuları 3 mil olarak kabul edilmiştir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle, Türkiye buna ses çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan’ın Ege’deki payı %35’e çıkmıştır. 6 mili ancak 1964’te uygulamaya başlayan Türkiye ise, %8,8’lik bir paya ulaşmıştır. Eğer Ege’deki karasuları 12 mile çıkarsa bu oranlar sırasıyla %63,9 ve %10’a yükselecektir. Bunun nedeni Ege’deki 12 mil olayının aslında bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan’ın Ege’de, bir kısmı da Türkiye’ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu ülkeye böyle bir avantaj sağlamaktadır. Anlaşmazlıklar Türkiye’nin TPOA’ya (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) petrol arama izni vermesi ile zirveye tırmanmış Yunanistan bunu 7 Şubat notasıyla protesto etmiştir.

yunanistan adalarda silahlanma sorunu ile ilgili görsel sonucu

Sözleşmenin Türkiye tarafından imzalanmamasının ve Yunanistan’ın 12 mil kararında ısrarcı olmasının nedeni Ege denizinde bulunan Yunan adalarının her birinin 12 mil kara suyunun olmasından kaynaklanmaktadır. İstatistiksel olarak; Yunanistan için 6 mil kabul edilirse, Ege denizi üzerinde %40 hakimiyet sağlarken, 12 mil kabul edilirse bu oran %60.33’e kadar çıkmaktadır.  Bu dağılım içerisinde Ege’de uluslararası antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları % 10,65, uluslararası sular veya açık deniz olarak kalan bölgenin oranı ise % 20,02’dir. Bu durum Türkiye’nin Ege Denizinin %60.33’lük kısmında avlanamayacağı, rezervlerden yararlanamayacağı, balıkçılık yapamayacağı, askeri uçakların serbestçe uçup tatbikat yapamayacağı hatta bu sınırlar içinde olan bir Türk gemisinin içinde işlenen suça Yunan hukuk kurallarının uygulanacağı anlamına gelmektedir. Hem ekonomik, hem siyasi hem de hukuki açıdan Türkiye zor bir duruma düşerken, Yunanistan avantajlı konuma geçmektedir. Üzerinden bir insanın bile yaşamadığı adacığın 12 millik kara suyunun olması, bunun sonuncunda Ege denizinin %60.33’ine Yunanistan’ın hakim olması Türkiye için kabul edilebilir bir durum değildir.

Adaların Silahlandırılması ve Güvenlik Sorunu

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde güvenlik açısından bir diğer önemli sorunu ise, Yunanistan’ın egemenliği altında yer alan, ancak, uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırma yükümlülüğüne girmiş olduğu adaları, önce gizli daha sonra açıktan, silahlandırmaya başlaması oluşturmaktadır.  Limni Adasında yapmış olduğu faaliyetlere NATO’yu da alet etmeye çalışan Yunanistan Limni Havaalanını TACAN sistemi ile donatmıştır. Bu cihaz Askeri uçakların geceleri güvenli iniş kalkış yapmalarına yaramaktadır. Bunun yanı sıra Midilli ve Rodos adalarında birer tümen Sakız, Sisam, İstanköy, ve Limni Adlarında birer Tugay bulunduran Yunanistan’ın bununla birlikte adalarda oluşturulan milis kuvvetleriyle birlikte 100.000 ‘i aşkın sayıda kuvvet kollukları bulunmaktadır.

İlgili resim

Batı Anadolu’daki ana birliklerin durumu ise şu şekildedir;

Midilli Adası: 1 tümen ve buna bağlı ana birlikler; 2 piyade alayı, 7 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 3 tank taburu, 4 top taburu, 1 uçaksavar taburu, 15.000 asker.

Sakız Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 1 tank taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

Sisam Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 2 mekanize tabur, 2 tank taburu, 2 top taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

Rodos Adası: 1 tümen ve buna bağlı ana birlikler; 2 piyade alayı, 7 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 3 top taburu, 1 komando taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

İstanköy Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 1 özel muhafız taburu, 2 tank taburu, 8.000 asker.

İlgili resim

Görüldüğü üzere Yunanistan askerden arındırılması gereken adaları hızla silahlandırmakta ve asıl tehdidin kendisi olduğu gerçeğini de gözler önüne sermektedir. 1990’larda ise Meriç Yakası ve Anadolu’nun karşısındaki adalardan geçen ilk savunma hattı tespit etmiş ve bu hattan başlayarak bütün Ege’yi Yunanistan’ın siyasi ve ülke bütünlüğü içerisinde mütalaa eden bir “ Yeni Savunma Doktrini ” uygulamaya koyacağını açıklamıştır. Bu politikayla da Yunanistan Türkiye’ye karşı düşmanca tavır takındığını resmen ilan etmişti.

Türkiye ve Yunanistan’ı Ege Denizi ile ilgili olarak karşı karşıya getiren sorunların ve bu sorunlara ilişkin konuların gözden geçirilmesi, çözümün ne denli güç olduğunu göstermektedir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler bakımından Türkiye, Silahlı Kuvvetleri ile, dış politika kararlarının belirgin etkisini diğer ülkelere muhakkak göstermelidir. Bu durum bir yanıyla ulusal güvenlik boyutu, diğer yanıyla stratejisini belirleme bakımından ülke güvenliği için önemli bir konudur. Yunanistan konusu Milli Güvenlik hususu çerçevesinde ele alınırken Türkiye’nin ulusal güvenliğini yakından ilgilendiren terör hareketleri ve terör örgütlerine verilen dış destekler, bölge ülkeleriyle ilişkiler, AB ile geliştirilmeye çalışılan ilişkiler ve bağlantılı şekilde Ortadoğu’da yaşanan hareketlerin ön planda tutulması ile dış politikalarının stratejik yönelimi ülke güvenliği bakımından son derece önemlidir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Sayısal veri kaynağı. Önder, A.,(2008)., Türk Yunan İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi)

İstihbaratta “Etik” ve “Reelpolitik” Dengesi

Siyasal yaşantıya yansıyan yönünden ayrı olarak istihbarat, özellikle biz gençler için düşünülmesi, tartışılması, felsefesinin yapılması gereken bir “BİLİM DALIDIR”. Bu yazının amacı da istihbaratı temelden düşünecek, tartışacak ve felsefesini yapacak genç arkadaşlarımıza bir referans noktası verebilmektir. Çünkü düşüneceğimiz şeyi zihnimizde nerede ve ne şekilde konumlandırırsak düşünme faaliyeti de o doğrultuda devam edecektir. Yazının sonunda istihbarat tarihinden çok bilinen bir hikâye paylaşacağım ve aşağıdaki açıklamalardan hareketle sizlerin kıymetli görüşlerini de soracağım.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu günden bugüne kadar seleflerinin maddi ve manevi yükünü omuzlarında hissetmiştir. Ülkesel ve bölgesel stratejiler üretirken mümkün mertebe Osmanlı Devleti’nin halefi olduğu bilinci ile hareket etmiştir. Özellikle bölgesel politikalarda hem reel politiğin hem de Osmanlı’nın manevi mirasçısı olmanın bir gerekliliği olarak “stratejik ön hatlarını” Osmanlı bakiyesi olan topraklardan başlatmıştır. Bu bilinçle hareket etmediği zamanlarda ise halkın vicdanında mahkûm edilmiştir. Bu durum hiç şüphesiz ülkedeki kamu kurumlarının kurumsal zihniyetlerine de etki etmiştir. Kendi görev alanında devlet kurumlarımız bu zihniyet ile hareket etmiştir.

Devlet kurumlarının stratejilerini ve reflekslerini şekillendiren evrensel ve tarihsel bir takım etik değerler vardır. Her devlet tarihte ve küresel siyasette kendisini ve toplumunu nerede ve hangi rolde gördüğüne göre değişen bir “etik değerler algısına” sahiptir. Ülkelerin birbirinden farklı paradigmalara sahip olmasının sebebi “etik ile reel politik” arasındaki dengenin kültürel ve tarihsel anlamda sahip olunan argümanlar sebebiyle farklı şekilde kurulmasıdır. Tarihteki Türk devletlerinin yönetiminde her ne kadar etik değerlerden vazgeçilmese de reel politik de asla göz ardı edilmemiştir. İki kavramdan biri baskın olan bir devlet yönetiminde kurumlar sağlıklı çalışamaz ve bu durum devleti acze sürükler. Burada sorulması gereken soru şudur; Bu dengenin iyi kurulmasında her iki kavram bakımından içinde kalınması gereken temel değerler çerçevesi nasıl şekillenmelidir? Diğer bir ifadeyle bu iki kavram bakımından objektif anlamda sınırların ihlalinin kabul edilebilirliği nedir?

“Etik davranışları belirleyen etik ölçüler, zaman içerisinde toplumsal dinamiklere paralel olarak değişebilir. Bu nedenle etik davranışlar dinamiktir.”[1] Tarihin belli bir safhasında kabul edilebilir olan etik ölçütler bugünün koşullarına uygun olmayabilir. Bu doğal bir gerçekliktir. Zira bu etik ölçütler –dinlerin ortaya koymuş olduğu değerleri göz ardı edersek-  yaşanmışlıklar temelinde zaman içinde oluşmuştur. Yani bu etik değerler çerçevesinin ihlal edilebilirliğinin sınırı da tarihe nereden baktığımıza göre değişir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman ahlaki değerlerin, sosyal yaşantının, bilim ve tekniğin tarihle genel olarak doğru orantılı olarak geliştiğini görürüz. Ancak sanayi devriminden sonra bilim ve tekniğin sıçrama yapmasıyla ahlaki değerlere bakış açımız ve sosyal yaşantımız büyük ölçüde değişmiş ve tarihle olan paralel gelişmişlik durumu ortadan kalkmıştır. Yani sosyal anlamda hayatımız insanlık tarihi boyunca meydana gelenden çok daha büyük bir değişimi sadece 100 yıllık bir süreçte yaşamıştır ve etik, sosyal yaşantı, temel insani değerler gibi diğer argümanlar bilim ve tekniğin bu gelişmesine felsefi anlamda ayak uyduramamışlardır.  Zira bu süreçte “mesleki etik, bilimsel etik, siyasal etik vb.” kavramlara ihtiyaç duyulmuş ve bu disiplinler ortaya çıkmış, kanunlaşmış, tartışılmış ve belli menfaatlerin önünde yer alması gerekliliği kabul görmüştür.

Devlet yönetimi anlamında ortaya çıkan yeni gereklilikler ve imkânlar da beraberinden yeni bir etik algısı getirmiştir. Örneğin bundan 100 yıl önce devlet çıkarları ve kişilerin özel hayatları günümüzde olduğu kadar birbiriyle kesişmiyordu. Günümüzde teknolojik gelişmelerin getirmiş olduğu imkânlar ve bu imkânlar karşısında devlet güvenlik mekanizmalarının sahip olduğu savunma içgüdüsünden kaynaklı refleksler birbiriyle çatışabilecek çok daha geniş bir alana sahiptir.  Devletler dünya şartlarında küresel siyasete dâhil olup yön verirken devlet güvenliği anlamında öncelikle stratejik planları içindeki önceliklerini belirlemelidir. Bu öncelikler belirlendikten sonra da hedefe ulaşmak için seçilen yolda devletin reflekslerine ve paradigmasına şekil verecek olan etik ve reel politik kavramları arasındaki denge sağlıklı bir şekilde kurulmalıdır.

Reel politik Almanca kökenli bir dış politika kavramıdır. Devletlerin hiçbir ideolojiye, değere bağlı kalmaksızın sadece ortadaki gerçekliklere odaklanarak, mevcut durumu esas alarak stratejik ve taktiksel adımlarını planlayıp buna göre hareket etmesini ifade eder. Bu yaklaşıma göre devlet yöneticileri yalnızca ulusal menfaatleri göz önüne alarak hareket ederler.

İlk bakışta çok acımasız gibi görülen bu yaklaşım aslında bazı durumlarda devletin bekası için son derece elzemdir. Tamamen etik ve ahlaki değerlere dayanan bir devlet yönetimi gerçeklikten çok uzaktır. Devlet yönetimi her ne kadar belli bir stratejiye dayanılarak yapılmak zorunda olsa da aslında hayatın ve özelde devlet yönetiminin temelinde bir takım kemikleşmiş, gerekli ve vazgeçilemez tutarsızlıklar vardır. Bu gerekli tutarsızlıklar genellikle etik ve reel politik kavramlarının kesiştiği noktalarda hayat bulur. Kurtarma operasyonları bu durumun en iyi örneklerindendir. Bir kişinin hayatı için onlarca kurtarma görevlisi hayatını tehlikeye atar ve bazen kurtarılan bir kişinin yanında çok sayıda kurtarma görevlisi hayatını kaybeder. Objektif olarak baktığımız zaman bu durum tam manasıyla bir “gerekli tutarsızlık”tır.

Weber’e göre dünyada hiçbir etik, iyi amaçların gerçekleşmesi için insanın birçok durumda ahlaki açıdan kuşkulu ya da en azından tehlikeli araçlar kullanmak ve kötü sonuçlara yol açma olasılığı, hatta durumuyla karşı karşıya bulunduğu ve faillerin bedelini ödemeye hazır olması gerektiği olgusunu göz ardı ettirmez.[2] Etik ve reel politik arasındaki dengeyi kurmaya yarayacak objektif ölçütler sınırlıdır. Bu konu çoğunlukla kişilerin ve halkların vicdanıyla ve kendilerini felsefi anlamda dünya üzerinde “nerede ve nasıl”  gördükleri ile alakalıdır.

Etik hakkında birçok tanımlama yapılabilir ancak en geniş anlamda etik bir felsefedir. İyi-kötü, doğru-yanlış, değerli-değersiz bağlamında ahlakı inceler. Yani etik aslında ahlak felsefesidir. “Etiğin amacı olan değerler yargısına yardımcı olacak ön bilgiler ise, insanlığın tarih süreci içerisinde ortaya koymuş olduğu birikimlerin bir uzlaşıyla, tekrar insan yaşantısına kazandırılmasının bir ürünüdür. Bu kazanım, insanlar için bazen pusula işlevi gören fakat çoğu defa etik özünde toplanmış birer içselleştirme modülleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, insana kötü muamele etmemek ortak bir etik değerdir. Ancak kötü muamelenin ne olduğu, sınırları, yaşayan her bir bireyin kendine özgü dünyasındaki kurallar ve ön kabullerle sınırlı olacağından bu noktada etik, bireyin değerlerinin oluşumu ve doğru karar verebilmesinde bir içselleştirme vazifesi görmektedir. Bu çerçeveden hareketle, etiğin öncellikli hedefinin kurallar koyma değil ancak her bir bireyin kendi iç dünyasında doğruları ve yanlışları tayin etmede bir pusula görevi üstlenmek olduğunu söylemek mümkündür.”[3]

Her iki kavrama da kısaca değindiğimize göre gelelim hikâyeye…

NAZİLERİN İSTİHBARAT OYUNCAĞI: ENİGMA

“The İmitation Game” filmini izleyeniniz vardır. Filmin en önemli yanı gerçek bir hikâyeye dayanmasıdır. Zaten istihbaratın etik ve reel politik ile ilişkisi üzerine düşünmem de açıkçası bu film sayesinde olmuştur. Yaşanmış hikâyemiz şu şekilde:

“Naziler en güçlü oldukları dönemlerde önüne çıkan bütün ülkeleri yerle bir edip ele geçirmektedir ve bütün askeri operasyonlarını “enigma” isimli şifreleme tekniği/makinesi ile yönlendirmektedirler. Dünya Nazilerin bütün hamlelerine yön veren emirlerin gökyüzünde olduğunu biliyor ama hiçbir şekilde enigma şifresini çözemedikleri için müdahale edemiyorlar. Bunun üzerine dünyanın en zeki insanlarından oluşan bir bilim ekibi kurulur ve tüm imkânlar seferber edilir. Amaç şifreleme yöntemini çözmek ve bir türlü durdurulamayan Nazi zulmünün önüne geçmektir.

Kurulan bu ekip uzun çalışmalar sonucu enigma sistemini çözmeyi başarırlar. Ancak şifreleri çözdüklerinde ilk elde ettikleri bilgi okyanusta bir Amerikan gemisinin Nazi’ler tarafından saldırıya uğrayacağı bilgisidir. Askeri komuta kademesinin önünde iki seçenek vardır; ya bu bilgiyi müttefiklerle paylaşarak askerlerinin hayatlarını kurtaracaklar ve bunun sonucunda açığa çıkacaklardır, ya da bu bilgiyi paylaşmayarak onları ölüme terk edecekler ve böylece enigmayı çözdükleri açığa çıkmayacaktır. Bir yanda engelleyebilecekleri bir saldırı ve yüzlerce askerin hayatı vardır, diğer yanda savaşı bitirebilme ihtimali…

Soru: Enigmayı çözen gizli istihbarat biriminde görevli olsaydınız bu bilgiyi üstlerinizle paylaşıp askerlerin hayatını mı kurtarırdınız, yoksa bilgiyi ulusal menfaatler gereği gizli mi tutardınız? Etik mi, reel politik mi? Peki, Naziler tarafından batırılacak olan gemide kardeşiniz de olsaydı cevabınız değişir miydi?

“31 Mart 2015 günü İstanbul Adalet Sarayı’nda DHKP-C’li teröristlerce şehit edilen, teröristin verdiği suyu içmeyi bile kendine zül sayan kıymetli meslek büyüğümüz, aziz şehidimiz Savcı Selim KİRAZ’ın hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Seyit KOÇBERBER, “Dünyada ve Türkiye’de Denetim Etiği”, Sayıştay Dergisi, Ankara, 2008, sayı.68, s.65-90

[2] Yunus YOLDAŞ, “Max Weber’in Siyasi Sorumluluk Etiği Anlayışı”, Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF Dergisi, Isparta, 2007, cilt. 12, sayı. 2, sf. 207

[3] İhsan BAL, Fatih BEREN, “Polis ve İstihbarat Etiği”, Karınca Yayınları, Ankara, 2011, cilt 3, sf. 30

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Suriye’de son durum: Geçtiğimiz ay, Rusya öncülüğünde hareket eden rejim güçleri ile ABD destekli YPG’nin ilerleyişi savaşın gündemi oldu. Suriye’de Temmuz 2017 tarihli son durum haritasında Haziran haritasına kıyasla büyük değişimlerin yaşandığı göze çarpıyor.

Suriye’nin güneyinde Deyri Zor’a ulaşmak için IŞİD’e karşı operasyon düzenleyen ABD destekli muhalifler, aynı zamanda İran’ın Şam ile olan kara bağlantısını da kesmeyi amaçlıyordu. Fakat rejim güçleri bölgedeki muhalif unsurların Deyri Zor yönündeki ilerleyişini keserek Washington yönetiminin bu yöndeki hayallerine suya düşürdü.

Harita’da kuzeye doğru yöneldiğimizde ise YPG güçlerinin Rakka şehir merkezinde ilerleme kaydettiği ve şehrin güneyindeki Tabka ve çevresinde bazı bölgeleri IŞİD’in elinden aldığı görülüyor. El Bab’ın güneyinde Halep vilayet sınırlarından tamamen IŞİD’i çıkaran rejim güçleri, YPG kontrolündeki bölgeye(Tabka) ulaştı. Rejim unsurlarının Deyri Zor’a ulaşmasını engellemeyi planlayan ABD, Şam rejimine ait bir savaş uçağını düşürdü.

Başkent Şam’ın batısında Golan tepeleri mevkinde rejim güçlerini birçok kez vuran İsrail savaş uçakları, yer yer Hizbullah’ı vurduğunu iddia ederek savaşın ‘dolaylı parçası’ olmayı sürdürüyor.

1 Temmuz 2017:

Suriye son durum haritası – 1 Temmuz 2017 – Harita: SuriyeGundemi.com

Alternatif harita (1 Temmuz 2017):

Suriye savaş haritasi – 1 Temmuz 2017

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(eskiden yeniye):

– Suriye’de El Bab’ın güneyinde Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri, Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı.

Fırat Kalkanı Harekatı‘ndaki Feylak’üş Şam ve Ahrar’üş Şarkiyye gibi grupların olduğu 7 muhalif grup birleşerek ‘Zafer Bloğu’nu kurdu.

– PYD yetkililerinden Elham, “Suudi Arabistan Suriye’de istikrarı teşvik eden rollerini oynamalıdır. Suudilerle işbirliğine hazırız.” dedi.

– Suriye’deki Rus birliklerin komutanı Surovikin, “ABD ve YPG, IŞİD liderleriyle anlaştı. Örgüt üyeleri çatışmadan geri çekiliyor.” dedi.

– ABD’nin İncirlik Üssü’ne 350 KM mesafede bulunan, YPG kontrolündeki Kobani’ye kurduğu askeri üs.

Rus lider Putin, “Ordumuz için Suriye paha biçilemez bir deneyimdi. Ordumuzun savaşa hazırlık durumu yeni bir seviyeye ulaştı” dedi.

– Rusya lider Putin, IŞİD saflarında 30 bini yabancı ülkelerden paralı olarak tutulmuş 80 bin militan olduğunu söyledi.

– Katar eski Dışişleri Bakanı Hamat bin Casim, “Suriye’de sadece biz değil; ABD, Türkiye ve diğer Körfez ülkeleri de hata yaptı.” dedi.

– Türkiye’nin askeri üs kurduğu Aktarin’de iki muhalif örgüt olan Sultan Murat Tümeni ile Hamza Tümeni’nin birbirleriyle çatıştığı bildirildi.

– TSK’nın Suriye’yi vurmasının ardından ABD’li komutanlar ile bölgede görülen YPG komutanı Cemil Mazlum’un Rakka’da öldürüldüğü bildirildi.

– Stratejistler ABD desteğiyle ilerleyen YPG güçlerinin beklenenden daha hızlı sürede daha fazla yol kat ettiğini belirtiyor.

– ABD, askeri üssünün bulunduğu, Rakka’nın güneyindeki Tabka’da rejime ait bir savaş uçağını düşürdü.

– Yerel kaynaklar, ABD, Suudi Arabistan, Ürdün, İngiltere ve Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin Haseke’de PYD ile görüştüğünü yazdı.

– Son 15 yılda ilk füze saldırısını gerçekleştiren İran’ın IŞİD’e karşı kullandığı Zülfikar füzesi 700 kilometre menzile sahip.

– Rusya’nın “Koalisyon uçaklarına ‘önleme’ yapılabilir” açıklamasının ardından Avustralya, Suriye’deki hava operasyonlarını askıya aldı.

– Sultan Murad Tugayı’nın El Bab’daki karargahına (IŞİD’in uyuyan hücreleri tarafından) EYP saldırısı gerçekleşti. Grubun 2 komutanı öldü.

– Rejime ait bir savaş uçağını düşüren ABD, iki gün sonra İran’a ait bir insansız hava aracını da düşürdü.

– Suriye Demokratik Konseyi Eşbaşkanı Riad Darar, Rusya’ya rağmen SDG(YPG)’nin yeni hedefin (Rakka sonrası) Deyri Zor olacağını açıkladı.

– Tel Rıfat’ı ÖSO’ya bırakma görüşmeleri olumsuz sonuçlandı. YPG Sözcüsü Mehmud, “TSK ve ÖSO Afrin sınırına yığınak yapıyor.” dedi.

– ABD’den Fikri Işık’a, YPG’ye verilen silahların listesi ile IŞİD sonrası silahların YPG’den geri alınacağını belirten bir mektup gönderildi.

– Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Türk ve Rus askerleri muhaliflerin kontrolündeki İdlip’te konuşlanabilir” dedi.

– Japon hükümetinin YPG saflarında savaşan ‘Reşid Japonya’ adlı kişiyi vatandaşlıktan çıkardığı iddia edildi.

– Hatay’da “canlı bomba” eylemi hazırlığındaki 2’si Türk, 3’ü Suriyeli 5 teröristin yakalandığı bildirildi.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin YPG’ye silah desteğiyle ilgili olarak, “Her kurşunun faturasını asıl sahiplerine çıkaracağız.” dedi.

– Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Esad’ın gitmesine gerek yok dese de, Suriye’de kimyasal saldırı olursa Trump ile birlikte vurma kararı aldı.

– Salih Müslim, Afrin’de Rusya ile işbirliği yapmak istediklerini ve Rusya’nın burada asker bulundurması gerektiğini söyledi.

– Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, “Türkiye’nin sınır güvenliği için Afrin bölgesinin terör unsurlarından temizlenmesi gerekecek.” dedi.

– YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG’deki ÖSO gruplarından 90 Kürt, YPG’nin Afrin’den çekilmesi talebiyle deklarasyon yayınladı.

– Rusya Savunma Bakanı Şoygu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Şoygu, en son Türkiye’ye geldiğinde TSK El-Bab’a operasyon başlatmıştı.

– BM verilerine göre 2017’de ülkesine dönen Suriyeli sayısı 500 bine yaklaştı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Katar’la Alakalı Durum Derlemeleri

Bilindiği üzere, Suudi Arabistan öncülüğünde hareket eden 10 Arap ülkesi Katar’a teröre destek verdiği suçlamasıyla ilişkileri kesmişti. ABD’nin de suçlamalara en baştan katılması Katar’ı uluslararası arenada zor bir duruma düşürmüştü. (www.amissionofmercy.org) Aynı zamanda Katar’a ambargo uygulayan Arap ülkeleri Katar’da marketlerin boşalmasına ve mini iç kaos ortamına yol açmıştı.

Uluslararası arenada yalnızlaşan Katar’a Türkiye ve İran başta olmak üzere bazı ülkeler destek vermişti. Suudi Arabistan’ın ambargosunu özellikle Türkiye’den gönderilen yardım uçakları ile delen Katar, bu konuda Türkiye’nin desteğini tam anlamıyla hissetmiştir. 

Uluslararası kamuoyunda her ne kadar Katar’a yönelik suçlamalar teröre destek yönünde olsada, genel olarak bilinen amaç Suudi ittifakına yakın bir şeyhin Katar’ı yönetmesidir. Katar’ı İran kanadına kaptırmak istemeyen Suudi Arabistan diplomatik ilişkileri birden keserek askeri müdahale seçeneğini masaya yatırmıştır. 

Yaşanan bu gelişmeler Katar’a ekonomik yönde olumsuz olarak yansımıştır. Şöyle ki, meşhur Katar Havayolları başta olmak üzere şirketler büyük zarar içerisine girdi ve 2022 yılında yapılması planlanan Fifa Dünya Kupası organizasyonu da büyük risk içinde.

Aynı zamanda çoğu Amerikan yazar yaşanılan bu olaylar sonucunda ABD’nin Anti-Katar kanadını desteklemesini ve Katar’ı destekleyen ülkelerinde ambargoya mahkum edilmesi yönünde hem fikirler. Özellikle Müslüman Kardeşler konusunda Türkiye ile zıtlıklara düşen ABD bu sayede Katar krizini Türkiye ve İran’a da çevirme konusunda fırsatlar kollamaktadır.

Türkiye’nin Katar’ı desteklemesi Anti-Katar kanadında Türkiye aleyhine propagandalara yol açmış ve bazı gruplar tarafından Türk mallarını boykot çağrısı yapılmıştır. Dahada fazlası Mısır’da darbe ile yönetime gelen Sisi, Katar’a uygulanan yaptırımların Türkiye’ye de uygulanması konusunda öneride bulundu.

Filistin’de bulunan Hamas ise Katar’ın isteği üzerine üst düzey yetkililerini çekerek ülkelerine geri döndüler. Ancak bu konuda birçok pürüz bulunmakta.

İsrail ise Katar’a yönelik uygulanan ambargodan oldukça memnun. Çünkü, yaklaşık 10 yıldan beri Katar tarafından desteklenen Hamas, İsrail’e zarar vermekte ve eğer Katar’da yönetim değişip Hamas’a destek kesilir ise bu durum İsrail’in çıkarına olacaktır. Daha geniş anlamda ise Müslümanlar arasında olabilecek bir mezhepsel ayrılık İsrail’i daha güvende tutacaktır. 

Bu tarz bölünmeler soğuk savaş gibi gözükebilir. Ancak yaşanılan bu soğuk savaş döneminin sonunda Orta Doğu’da yaşanılabilecek bir sıcak savaş olabilir. Türkiye ve İran karşısında Suudi Arabistan ve ABD başta olmak üzere birçok ülkeyi bulabilir. 

Gerek Şii kanada, gerekse Sunni kanada politik ve duygusal açıdan yakın ilişkileri olan Türkiye bu avantajını kullanarak ara buluculuk yapmayı denerse yaşanabilecek olası bir bölgesel savaşın önüne geçebilir ve mezhep savaşını sonlandırabilir. Ancak Katar krizi başladığından beri Türkiye hem askeri hemde ekonomik anlamda Katar’dan yana bir tavır almış durumda.

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Tani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Kaynakça:

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2017/06/10/8656/turkiyenin-katara-desteginde-risk-ve-firsatlar

http://www.21yyte.org/tr/fikir-tanki/13127/sunni-ittifakta-kriz-katar-sorunu-turkiye-ve-bolgeyi-nasil-etkileyecek 

http://ankaenstitusu.com/israil-acisindan-katar-krizi/

https://www.cfr.org/blog-post/untangling-qatar-kerfuffle?utm_medium=social_earned&utm_source=tw&utm_campaign=blog&utm_term=untangling-qatar-kerfuffle&utm_content=061417

www.commentarymagazine.com/foreign-policy/support-anti-qatar-coalition/

http://www.haaretz.com/middle-east-news/palestinians/1.793763 

http://www.milliyet.com.tr/son-dakika-sisi-den-skandal-dunya-2468979/

https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201706081028805962-araplar-turk-mali-boykot-tepki-cekti/

https://worldview.stratfor.com/situation-report/turkey-foreign-minister-visit-qatar?

http://www.yeniakit.com.tr/haber/turkiyeden-katara-dev-yardim-343746.html

Kral Faysal ve Irak’ın Bağımsızlığına Giden Yol

Irak’ta gerçekleşen 1920 ulusal kurtuluş hareketinin ardından yeni Irak komiseri olarak Sir Percy Cox atanır. Doğrudan yönetimin ne kadar büyük bir hata olduğunun farkında olan Cox Iraklılara bir bayrak ve kral vermek için bir konferans yapılmasını talep eder.

12 Mart 1921 tarihinde 40 İngiliz Ortadoğu uzmanı ve İngiltere Sömürge Bakanı Winston Churchill’in katılımıyla Kahire Konferansı başlar. Üzerinde durulan konular; Irak’a yeni bir Arap yönetici belirlemek; İngiliz askerlerin sayısını ve ülkenin yönetim maliyetini azaltmak; Mezopotamya’nın hangi bölgelerinin elde tutulmaya değer olduğuna karar vermek ve son olarak manda yönetimi için gelecekteki parasal yardım miktarını hesaplamaktı. Irak’ın geleceği konusunda tartışan uzmanlar, Irak için üç önemli noktada anlaştılar: Krallık, Antlaşma ve Anayasa.

Ortadaki oturan: Şerif Hüseyin, solundaki: Kral Faysal

Percy Cox kral olarak Fransa’nın Suriye’den çıkardığı Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı önerir. Bu öneriye Gertrude Bell ve Lawrence da sıcak bakar. Sömürgeler Bakanı ve Kahire Konferansı’nın düzenleyicisi Winston Churchill de Faysal konusunda ikna olur Faysal peygamber soyundan geldiği için Sünni ve Şiiler tarafından kabul göreceği düşünülür.

Konferansa katılanlar Faysal’ın İngilizlerin bir dayatması sonucu değil, Irak halkının tercihi sonucunda göreve gelmesinin halk nazarında olumlu bir etki yaratacak olması nedeniyle Faysal’ın seçimle işbaşına gelmesine karar verirler. İngilizlerin yardımıyla 23 Ağustos 1921’de yapılan referandum sonucu Faysal Irak halkının %96’sının oyunu alır. Ama gerçek bu şekilde değildi. Çünkü Kürtler ve Şii Araplar referanduma katılmamıştı.

Faysal’ın krallığı onaylanır ve İngilizlerin “Tanrı Kralı Korusun” marşı eşliğinde Bağdat’ta taç giydirilir.

 

10 Temmuz 1924’de Irak Anayasası kabul edilir. Anayasa’da hükümet biçimi seçimle oluşmuş çift meclisli bir parlamentoyasahip anayasal monarşi olarak tanımlanır. (İngilizlerin genelde istikrarsız olmaları için sömürgelerine tavsiye ettiği bir sistem!)  Anayasaya göre İslam, devletin resmi dini olarak kabul edilmekte, Şeriat mahkemelerinin gerek bireysel davalarda gerekse vakıf davalarında yetkili olduğuna yer verilir.  Bu anayasa ile parlamenter demokrasi kurulmasına rağmen güç Kral Faysal’ın elindeydi. Batılı anlamda siyasi partiler hemen hemen yok denecek kadar azdı. Irak siyasetinde partiler ve programları değil kişiler ön plandaydı. Mesela Musul’da Umari ailesi, Seyid Abdurrahman Geylani, Şii lider Sayid Muhammed es Sadr, Nuri Said Paşa(hain bir Osmanlı yüzbaşısı), Jafer el Askari, Yasin el Haşimi (Birinci Dünya Savaşında Türk Ordusunda görev yaptı).

Bernard Lewis’in ifadesiyle, “Batı Avrupa’nın siyasi vasıtaları olan parlamentoları, seçimleri, partileri ve programları, gazeteleri ve otorite kaynağı olarak halkoyuna başvurmaları bir hazır elbise gibi ödünç alınarak henüz buna hazır olmayan bir cemiyete giydirildi.”

Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandıran Lawrence ve Kral Faysal

Faysal ilk olarak devlet memurluklarına Osmanlı’da eğitim almış olan Sünni Arapları atayarak geçmişte de olduğu gibi Sünni bir idare kurar. Böylelikle Şiiler ikinci plana atılmış olur.

Diğer yandan eğitimi merkezileştirerek rejimin Araplaşması yolunda çalışmaya başlar.
Eski Osmanlı bürokratı, milliyetçi Satı el-Husri’yi 1921 yılında, Eğitim Genel Müdürlüğü’ne getirir. El-Husri görev süresi boyunca Irak’ta; Arap tarihini, Arap dil ve edebiyatını ön plana çıkaran seküler, bir eğitim modeli oluşturmaya çalışır.

Pan-Arabist zeminde gerçekleştirilen eğitim nedeniyle Irak tabanlı vatanseverliğin önü tıkanmış, Irak kimliği oluşturulamamış, bu sayede Şiiler ile Kürtler devlete entegre edilememiştir. Osmanlı’dan Sünni yönetici elitle yola devam eden Faysal, Kahire Konferansı sonrasında kurulan Irak Ordusu’nu da aynı anlayışla biçimlendirdi ve üst düzey subayların tamamına yakını Sünni Araplardan meydana getirildi.

Faysal başından beri mandaya karşıydı ve tam bağımsızlığı savunuyordu. Bu söylemlerin bölgede devam etmesi neticesinde İngiliz aleyhtarlığı tekrar yükselmeye başladı.
Bunun üzerine Sir Percy Cox’un ısrarlı diplomasisi sonucunda Faysal ikna edilebildi ve 10 Ekim 1922 tarihinde mandanın önemli hükümlerini de içeren bir antlaşma imzalandı.
Antlaşmaya göre; Irak, İngiltere’yi ilgilendiren konularda karar almadan önce İngiliz tavsiyelerine dikkat edecekti. Ayrıca, Irak hükümeti yönetim maliyetlerinin yarısını karşılayacaktı.

Dahası, antlaşma önemli makamlara İngiliz yetkililerin danışman ve müfettiş olarak atanmasını hükme bağlamıştı ve bu kişilerin hükümet politikalarını veto etme hakları bulunacaktı. Antlaşma bunların yanında İngilizlerin istihbarat ve askeri ayrıcalıklarının devamını öngörüyordu.

1925 yılında Irak Petroleum Company adlı İngiliz şirketi ile Irak hükümeti arasında Musul petrollerini İngiliz kontrolüne bırakan ve süresi 75 yıl olan bir imtiyaz anlaşması imzalanmıştı. Anlaşma Irak hükümetine şirkette ortaklığı yasaklarken, ton başına belirli miktar para vermeyi hükme bağlıyordu.

1930 yılında Faysal tekrar İngilizlerle masaya oturdu. Yapılan anlaşma neticesinde İngilizler bütün iktisadi çıkarlarını garantiye almak şartıyla manda yönetimini sonlandırmayı kabul ettiler. Ayrıca Irak ordusunun yurtdışı eğitim hizmetlerinin yalnızca İngiltere’den karşılanması ve ihtiyaç duyulan silahların da yine sadece İngiltere’den alınması kabul edildi. Tüm bunların yanında antlaşma İngiltere’ye Irak’ta iki hava üssü bulundurma hakkı da tanımıştı. Antlaşmanın ardından Irak, 1932 yılında resmen bağımsız oldu ve Milletler Cemiyeti’ne katıldı.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR