Ege Denizi’nin Paylaşımı ve Güvenlik Sorunu

Ege’de yaşanan sorunlar Türk-Yunan ilişkilerinin ana eksenini oluşturmaktadır. Özellikle Ortadoğu coğrafyasına odaklandığımız zamanlarda bu bölgede yıllardır belli başlı sorunlar sürekli aynı şekilde karşımıza getirilmektedir. Bunlar; Ege Denizi Kıta Sahanlığı Sorunu, karasularının genişliği, Doğu Ege Adalarının silahlandırılması, hava sahası ve fır hattı sorunlarıdır. Bu sorunlardan en önemlileri ise her iki ülkenin doğrudan egemenlik hakları ile ilgili olan ve Türkiye’nin güvenliği açısından önemli olan Adaların silahlandırılması, Kıta Sahanlığı ve Karasuları sorunlarıdır. Lozan Barış Antlaşması ile ilkeleri kararlaştırılan ancak henüz harita üzerinde belirlenip bir anlaşmaya bağlanmamış olan karasularının belirsizliği ile birleşince Ege’deki statükoyu tartışmalı ve duyarlı hale getiriyor.

Ege denizinde Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan sorun uluslararası hukukta kabul edilen sözleşmenin Türkiye tarafından imzalanmayıp, Yunanistan tarafından kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Lozan Antlaşması Ege’deki karasuları 3 mil olarak kabul edilmiştir. 17 Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile karasularını 6 mile çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle, Türkiye buna ses çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan’ın Ege’deki payı %35’e çıkmıştır. 6 mili ancak 1964’te uygulamaya başlayan Türkiye ise, %8,8’lik bir paya ulaşmıştır. Eğer Ege’deki karasuları 12 mile çıkarsa bu oranlar sırasıyla %63,9 ve %10’a yükselecektir. Bunun nedeni Ege’deki 12 mil olayının aslında bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan’ın Ege’de, bir kısmı da Türkiye’ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu ülkeye böyle bir avantaj sağlamaktadır. Anlaşmazlıklar Türkiye’nin TPOA’ya (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) petrol arama izni vermesi ile zirveye tırmanmış Yunanistan bunu 7 Şubat notasıyla protesto etmiştir.

yunanistan adalarda silahlanma sorunu ile ilgili görsel sonucu

Sözleşmenin Türkiye tarafından imzalanmamasının ve Yunanistan’ın 12 mil kararında ısrarcı olmasının nedeni Ege denizinde bulunan Yunan adalarının her birinin 12 mil kara suyunun olmasından kaynaklanmaktadır. İstatistiksel olarak; Yunanistan için 6 mil kabul edilirse, Ege denizi üzerinde %40 hakimiyet sağlarken, 12 mil kabul edilirse bu oran %60.33’e kadar çıkmaktadır.  Bu dağılım içerisinde Ege’de uluslararası antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların karasuları % 10,65, uluslararası sular veya açık deniz olarak kalan bölgenin oranı ise % 20,02’dir. Bu durum Türkiye’nin Ege Denizinin %60.33’lük kısmında avlanamayacağı, rezervlerden yararlanamayacağı, balıkçılık yapamayacağı, askeri uçakların serbestçe uçup tatbikat yapamayacağı hatta bu sınırlar içinde olan bir Türk gemisinin içinde işlenen suça Yunan hukuk kurallarının uygulanacağı anlamına gelmektedir. Hem ekonomik, hem siyasi hem de hukuki açıdan Türkiye zor bir duruma düşerken, Yunanistan avantajlı konuma geçmektedir. Üzerinden bir insanın bile yaşamadığı adacığın 12 millik kara suyunun olması, bunun sonuncunda Ege denizinin %60.33’ine Yunanistan’ın hakim olması Türkiye için kabul edilebilir bir durum değildir.

Adaların Silahlandırılması ve Güvenlik Sorunu

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde güvenlik açısından bir diğer önemli sorunu ise, Yunanistan’ın egemenliği altında yer alan, ancak, uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırma yükümlülüğüne girmiş olduğu adaları, önce gizli daha sonra açıktan, silahlandırmaya başlaması oluşturmaktadır.  Limni Adasında yapmış olduğu faaliyetlere NATO’yu da alet etmeye çalışan Yunanistan Limni Havaalanını TACAN sistemi ile donatmıştır. Bu cihaz Askeri uçakların geceleri güvenli iniş kalkış yapmalarına yaramaktadır. Bunun yanı sıra Midilli ve Rodos adalarında birer tümen Sakız, Sisam, İstanköy, ve Limni Adlarında birer Tugay bulunduran Yunanistan’ın bununla birlikte adalarda oluşturulan milis kuvvetleriyle birlikte 100.000 ‘i aşkın sayıda kuvvet kollukları bulunmaktadır.

İlgili resim

Batı Anadolu’daki ana birliklerin durumu ise şu şekildedir;

Midilli Adası: 1 tümen ve buna bağlı ana birlikler; 2 piyade alayı, 7 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 3 tank taburu, 4 top taburu, 1 uçaksavar taburu, 15.000 asker.

Sakız Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 1 tank taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

Sisam Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 2 mekanize tabur, 2 tank taburu, 2 top taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

Rodos Adası: 1 tümen ve buna bağlı ana birlikler; 2 piyade alayı, 7 piyade taburu, 1 özel milli muhafız taburu, 3 top taburu, 1 komando taburu, 1 uçaksavar taburu, 7.500 asker.

İstanköy Adası: 1 tugay ve buna bağlı ana birlikler; 1 piyade alayı, 4 piyade taburu, 1 özel muhafız taburu, 2 tank taburu, 8.000 asker.

İlgili resim

Görüldüğü üzere Yunanistan askerden arındırılması gereken adaları hızla silahlandırmakta ve asıl tehdidin kendisi olduğu gerçeğini de gözler önüne sermektedir. 1990’larda ise Meriç Yakası ve Anadolu’nun karşısındaki adalardan geçen ilk savunma hattı tespit etmiş ve bu hattan başlayarak bütün Ege’yi Yunanistan’ın siyasi ve ülke bütünlüğü içerisinde mütalaa eden bir “ Yeni Savunma Doktrini ” uygulamaya koyacağını açıklamıştır. Bu politikayla da Yunanistan Türkiye’ye karşı düşmanca tavır takındığını resmen ilan etmişti.

Türkiye ve Yunanistan’ı Ege Denizi ile ilgili olarak karşı karşıya getiren sorunların ve bu sorunlara ilişkin konuların gözden geçirilmesi, çözümün ne denli güç olduğunu göstermektedir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler bakımından Türkiye, Silahlı Kuvvetleri ile, dış politika kararlarının belirgin etkisini diğer ülkelere muhakkak göstermelidir. Bu durum bir yanıyla ulusal güvenlik boyutu, diğer yanıyla stratejisini belirleme bakımından ülke güvenliği için önemli bir konudur. Yunanistan konusu Milli Güvenlik hususu çerçevesinde ele alınırken Türkiye’nin ulusal güvenliğini yakından ilgilendiren terör hareketleri ve terör örgütlerine verilen dış destekler, bölge ülkeleriyle ilişkiler, AB ile geliştirilmeye çalışılan ilişkiler ve bağlantılı şekilde Ortadoğu’da yaşanan hareketlerin ön planda tutulması ile dış politikalarının stratejik yönelimi ülke güvenliği bakımından son derece önemlidir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR


Sayısal veri kaynağı. Önder, A.,(2008)., Türk Yunan İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi)

İstihbaratta “Etik” ve “Reelpolitik” Dengesi

Siyasal yaşantıya yansıyan yönünden ayrı olarak istihbarat, özellikle biz gençler için düşünülmesi, tartışılması, felsefesinin yapılması gereken bir “BİLİM DALIDIR”. Bu yazının amacı da istihbaratı temelden düşünecek, tartışacak ve felsefesini yapacak genç arkadaşlarımıza bir referans noktası verebilmektir. Çünkü düşüneceğimiz şeyi zihnimizde nerede ve ne şekilde konumlandırırsak düşünme faaliyeti de o doğrultuda devam edecektir. Yazının sonunda istihbarat tarihinden çok bilinen bir hikâye paylaşacağım ve aşağıdaki açıklamalardan hareketle sizlerin kıymetli görüşlerini de soracağım.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulduğu günden bugüne kadar seleflerinin maddi ve manevi yükünü omuzlarında hissetmiştir. Ülkesel ve bölgesel stratejiler üretirken mümkün mertebe Osmanlı Devleti’nin halefi olduğu bilinci ile hareket etmiştir. Özellikle bölgesel politikalarda hem reel politiğin hem de Osmanlı’nın manevi mirasçısı olmanın bir gerekliliği olarak “stratejik ön hatlarını” Osmanlı bakiyesi olan topraklardan başlatmıştır. Bu bilinçle hareket etmediği zamanlarda ise halkın vicdanında mahkûm edilmiştir. Bu durum hiç şüphesiz ülkedeki kamu kurumlarının kurumsal zihniyetlerine de etki etmiştir. Kendi görev alanında devlet kurumlarımız bu zihniyet ile hareket etmiştir.

Devlet kurumlarının stratejilerini ve reflekslerini şekillendiren evrensel ve tarihsel bir takım etik değerler vardır. Her devlet tarihte ve küresel siyasette kendisini ve toplumunu nerede ve hangi rolde gördüğüne göre değişen bir “etik değerler algısına” sahiptir. Ülkelerin birbirinden farklı paradigmalara sahip olmasının sebebi “etik ile reel politik” arasındaki dengenin kültürel ve tarihsel anlamda sahip olunan argümanlar sebebiyle farklı şekilde kurulmasıdır. Tarihteki Türk devletlerinin yönetiminde her ne kadar etik değerlerden vazgeçilmese de reel politik de asla göz ardı edilmemiştir. İki kavramdan biri baskın olan bir devlet yönetiminde kurumlar sağlıklı çalışamaz ve bu durum devleti acze sürükler. Burada sorulması gereken soru şudur; Bu dengenin iyi kurulmasında her iki kavram bakımından içinde kalınması gereken temel değerler çerçevesi nasıl şekillenmelidir? Diğer bir ifadeyle bu iki kavram bakımından objektif anlamda sınırların ihlalinin kabul edilebilirliği nedir?

“Etik davranışları belirleyen etik ölçüler, zaman içerisinde toplumsal dinamiklere paralel olarak değişebilir. Bu nedenle etik davranışlar dinamiktir.”[1] Tarihin belli bir safhasında kabul edilebilir olan etik ölçütler bugünün koşullarına uygun olmayabilir. Bu doğal bir gerçekliktir. Zira bu etik ölçütler –dinlerin ortaya koymuş olduğu değerleri göz ardı edersek-  yaşanmışlıklar temelinde zaman içinde oluşmuştur. Yani bu etik değerler çerçevesinin ihlal edilebilirliğinin sınırı da tarihe nereden baktığımıza göre değişir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman ahlaki değerlerin, sosyal yaşantının, bilim ve tekniğin tarihle genel olarak doğru orantılı olarak geliştiğini görürüz. Ancak sanayi devriminden sonra bilim ve tekniğin sıçrama yapmasıyla ahlaki değerlere bakış açımız ve sosyal yaşantımız büyük ölçüde değişmiş ve tarihle olan paralel gelişmişlik durumu ortadan kalkmıştır. Yani sosyal anlamda hayatımız insanlık tarihi boyunca meydana gelenden çok daha büyük bir değişimi sadece 100 yıllık bir süreçte yaşamıştır ve etik, sosyal yaşantı, temel insani değerler gibi diğer argümanlar bilim ve tekniğin bu gelişmesine felsefi anlamda ayak uyduramamışlardır.  Zira bu süreçte “mesleki etik, bilimsel etik, siyasal etik vb.” kavramlara ihtiyaç duyulmuş ve bu disiplinler ortaya çıkmış, kanunlaşmış, tartışılmış ve belli menfaatlerin önünde yer alması gerekliliği kabul görmüştür.

Devlet yönetimi anlamında ortaya çıkan yeni gereklilikler ve imkânlar da beraberinden yeni bir etik algısı getirmiştir. Örneğin bundan 100 yıl önce devlet çıkarları ve kişilerin özel hayatları günümüzde olduğu kadar birbiriyle kesişmiyordu. Günümüzde teknolojik gelişmelerin getirmiş olduğu imkânlar ve bu imkânlar karşısında devlet güvenlik mekanizmalarının sahip olduğu savunma içgüdüsünden kaynaklı refleksler birbiriyle çatışabilecek çok daha geniş bir alana sahiptir.  Devletler dünya şartlarında küresel siyasete dâhil olup yön verirken devlet güvenliği anlamında öncelikle stratejik planları içindeki önceliklerini belirlemelidir. Bu öncelikler belirlendikten sonra da hedefe ulaşmak için seçilen yolda devletin reflekslerine ve paradigmasına şekil verecek olan etik ve reel politik kavramları arasındaki denge sağlıklı bir şekilde kurulmalıdır.

Reel politik Almanca kökenli bir dış politika kavramıdır. Devletlerin hiçbir ideolojiye, değere bağlı kalmaksızın sadece ortadaki gerçekliklere odaklanarak, mevcut durumu esas alarak stratejik ve taktiksel adımlarını planlayıp buna göre hareket etmesini ifade eder. Bu yaklaşıma göre devlet yöneticileri yalnızca ulusal menfaatleri göz önüne alarak hareket ederler.

İlk bakışta çok acımasız gibi görülen bu yaklaşım aslında bazı durumlarda devletin bekası için son derece elzemdir. Tamamen etik ve ahlaki değerlere dayanan bir devlet yönetimi gerçeklikten çok uzaktır. Devlet yönetimi her ne kadar belli bir stratejiye dayanılarak yapılmak zorunda olsa da aslında hayatın ve özelde devlet yönetiminin temelinde bir takım kemikleşmiş, gerekli ve vazgeçilemez tutarsızlıklar vardır. Bu gerekli tutarsızlıklar genellikle etik ve reel politik kavramlarının kesiştiği noktalarda hayat bulur. Kurtarma operasyonları bu durumun en iyi örneklerindendir. Bir kişinin hayatı için onlarca kurtarma görevlisi hayatını tehlikeye atar ve bazen kurtarılan bir kişinin yanında çok sayıda kurtarma görevlisi hayatını kaybeder. Objektif olarak baktığımız zaman bu durum tam manasıyla bir “gerekli tutarsızlık”tır.

Weber’e göre dünyada hiçbir etik, iyi amaçların gerçekleşmesi için insanın birçok durumda ahlaki açıdan kuşkulu ya da en azından tehlikeli araçlar kullanmak ve kötü sonuçlara yol açma olasılığı, hatta durumuyla karşı karşıya bulunduğu ve faillerin bedelini ödemeye hazır olması gerektiği olgusunu göz ardı ettirmez.[2] Etik ve reel politik arasındaki dengeyi kurmaya yarayacak objektif ölçütler sınırlıdır. Bu konu çoğunlukla kişilerin ve halkların vicdanıyla ve kendilerini felsefi anlamda dünya üzerinde “nerede ve nasıl”  gördükleri ile alakalıdır.

Etik hakkında birçok tanımlama yapılabilir ancak en geniş anlamda etik bir felsefedir. İyi-kötü, doğru-yanlış, değerli-değersiz bağlamında ahlakı inceler. Yani etik aslında ahlak felsefesidir. “Etiğin amacı olan değerler yargısına yardımcı olacak ön bilgiler ise, insanlığın tarih süreci içerisinde ortaya koymuş olduğu birikimlerin bir uzlaşıyla, tekrar insan yaşantısına kazandırılmasının bir ürünüdür. Bu kazanım, insanlar için bazen pusula işlevi gören fakat çoğu defa etik özünde toplanmış birer içselleştirme modülleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, insana kötü muamele etmemek ortak bir etik değerdir. Ancak kötü muamelenin ne olduğu, sınırları, yaşayan her bir bireyin kendine özgü dünyasındaki kurallar ve ön kabullerle sınırlı olacağından bu noktada etik, bireyin değerlerinin oluşumu ve doğru karar verebilmesinde bir içselleştirme vazifesi görmektedir. Bu çerçeveden hareketle, etiğin öncellikli hedefinin kurallar koyma değil ancak her bir bireyin kendi iç dünyasında doğruları ve yanlışları tayin etmede bir pusula görevi üstlenmek olduğunu söylemek mümkündür.”[3]

Her iki kavrama da kısaca değindiğimize göre gelelim hikâyeye…

NAZİLERİN İSTİHBARAT OYUNCAĞI: ENİGMA

“The İmitation Game” filmini izleyeniniz vardır. Filmin en önemli yanı gerçek bir hikâyeye dayanmasıdır. Zaten istihbaratın etik ve reel politik ile ilişkisi üzerine düşünmem de açıkçası bu film sayesinde olmuştur. Yaşanmış hikâyemiz şu şekilde:

“Naziler en güçlü oldukları dönemlerde önüne çıkan bütün ülkeleri yerle bir edip ele geçirmektedir ve bütün askeri operasyonlarını “enigma” isimli şifreleme tekniği/makinesi ile yönlendirmektedirler. Dünya Nazilerin bütün hamlelerine yön veren emirlerin gökyüzünde olduğunu biliyor ama hiçbir şekilde enigma şifresini çözemedikleri için müdahale edemiyorlar. Bunun üzerine dünyanın en zeki insanlarından oluşan bir bilim ekibi kurulur ve tüm imkânlar seferber edilir. Amaç şifreleme yöntemini çözmek ve bir türlü durdurulamayan Nazi zulmünün önüne geçmektir.

Kurulan bu ekip uzun çalışmalar sonucu enigma sistemini çözmeyi başarırlar. Ancak şifreleri çözdüklerinde ilk elde ettikleri bilgi okyanusta bir Amerikan gemisinin Nazi’ler tarafından saldırıya uğrayacağı bilgisidir. Askeri komuta kademesinin önünde iki seçenek vardır; ya bu bilgiyi müttefiklerle paylaşarak askerlerinin hayatlarını kurtaracaklar ve bunun sonucunda açığa çıkacaklardır, ya da bu bilgiyi paylaşmayarak onları ölüme terk edecekler ve böylece enigmayı çözdükleri açığa çıkmayacaktır. Bir yanda engelleyebilecekleri bir saldırı ve yüzlerce askerin hayatı vardır, diğer yanda savaşı bitirebilme ihtimali…

Soru: Enigmayı çözen gizli istihbarat biriminde görevli olsaydınız bu bilgiyi üstlerinizle paylaşıp askerlerin hayatını mı kurtarırdınız, yoksa bilgiyi ulusal menfaatler gereği gizli mi tutardınız? Etik mi, reel politik mi? Peki, Naziler tarafından batırılacak olan gemide kardeşiniz de olsaydı cevabınız değişir miydi?

“31 Mart 2015 günü İstanbul Adalet Sarayı’nda DHKP-C’li teröristlerce şehit edilen, teröristin verdiği suyu içmeyi bile kendine zül sayan kıymetli meslek büyüğümüz, aziz şehidimiz Savcı Selim KİRAZ’ın hatırasına ithaf… Ruhu şad olsun… Saygılarımla…”


[1] Seyit KOÇBERBER, “Dünyada ve Türkiye’de Denetim Etiği”, Sayıştay Dergisi, Ankara, 2008, sayı.68, s.65-90

[2] Yunus YOLDAŞ, “Max Weber’in Siyasi Sorumluluk Etiği Anlayışı”, Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF Dergisi, Isparta, 2007, cilt. 12, sayı. 2, sf. 207

[3] İhsan BAL, Fatih BEREN, “Polis ve İstihbarat Etiği”, Karınca Yayınları, Ankara, 2011, cilt 3, sf. 30

Suriye Son Durum Haritası (Temmuz 2017)

Suriye’de Taraflar
Esad Rejimi  – Hizbullah, Rusya, İran ve Şii Milisler
Muhalifler – Ahrar uş-Şam, Şam’ın Fethi Cephesi, ÖSO vb.
PYD/YPG  – SDG çatısı altındaki küçük gruplar ve PKK
IŞİD – Örgüte biat eden yerel milis güçler ve aşiretler

Suriye’de son durum: Geçtiğimiz ay, Rusya öncülüğünde hareket eden rejim güçleri ile ABD destekli YPG’nin ilerleyişi savaşın gündemi oldu. Suriye’de Temmuz 2017 tarihli son durum haritasında Haziran haritasına kıyasla büyük değişimlerin yaşandığı göze çarpıyor.

Suriye’nin güneyinde Deyri Zor’a ulaşmak için IŞİD’e karşı operasyon düzenleyen ABD destekli muhalifler, aynı zamanda İran’ın Şam ile olan kara bağlantısını da kesmeyi amaçlıyordu. Fakat rejim güçleri bölgedeki muhalif unsurların Deyri Zor yönündeki ilerleyişini keserek Washington yönetiminin bu yöndeki hayallerine suya düşürdü.

Harita’da kuzeye doğru yöneldiğimizde ise YPG güçlerinin Rakka şehir merkezinde ilerleme kaydettiği ve şehrin güneyindeki Tabka ve çevresinde bazı bölgeleri IŞİD’in elinden aldığı görülüyor. El Bab’ın güneyinde Halep vilayet sınırlarından tamamen IŞİD’i çıkaran rejim güçleri, YPG kontrolündeki bölgeye(Tabka) ulaştı. Rejim unsurlarının Deyri Zor’a ulaşmasını engellemeyi planlayan ABD, Şam rejimine ait bir savaş uçağını düşürdü.

Başkent Şam’ın batısında Golan tepeleri mevkinde rejim güçlerini birçok kez vuran İsrail savaş uçakları, yer yer Hizbullah’ı vurduğunu iddia ederek savaşın ‘dolaylı parçası’ olmayı sürdürüyor.

1 Temmuz 2017:

Suriye son durum haritası – 1 Temmuz 2017 – Harita: SuriyeGundemi.com

Alternatif harita (1 Temmuz 2017):

Suriye savaş haritasi – 1 Temmuz 2017

Suriye ile ilgili geçen ayın bazı önemli başlıkları(eskiden yeniye):

– Suriye’de El Bab’ın güneyinde Rakka yönünde ilerleyen rejim güçleri, Maskanah’ı IŞİD’den alarak örgütü Halep sınırlarından tamamen çıkardı.

– Fırat Kalkanı Harekatı‘ndaki Feylak’üş Şam ve Ahrar’üş Şarkiyye gibi grupların olduğu 7 muhalif grup birleşerek ‘Zafer Bloğu’nu kurdu.

– PYD yetkililerinden Elham, “Suudi Arabistan Suriye’de istikrarı teşvik eden rollerini oynamalıdır. Suudilerle işbirliğine hazırız.” dedi.

– Suriye’deki Rus birliklerin komutanı Surovikin, “ABD ve YPG, IŞİD liderleriyle anlaştı. Örgüt üyeleri çatışmadan geri çekiliyor.” dedi.

– ABD’nin İncirlik Üssü’ne 350 KM mesafede bulunan, YPG kontrolündeki Kobani’ye kurduğu askeri üs.

Rus lider Putin, “Ordumuz için Suriye paha biçilemez bir deneyimdi. Ordumuzun savaşa hazırlık durumu yeni bir seviyeye ulaştı” dedi.

– Rusya lider Putin, IŞİD saflarında 30 bini yabancı ülkelerden paralı olarak tutulmuş 80 bin militan olduğunu söyledi.

– Katar eski Dışişleri Bakanı Hamat bin Casim, “Suriye’de sadece biz değil; ABD, Türkiye ve diğer Körfez ülkeleri de hata yaptı.” dedi.

– Türkiye’nin askeri üs kurduğu Aktarin’de iki muhalif örgüt olan Sultan Murat Tümeni ile Hamza Tümeni’nin birbirleriyle çatıştığı bildirildi.

– TSK’nın Suriye’yi vurmasının ardından ABD’li komutanlar ile bölgede görülen YPG komutanı Cemil Mazlum’un Rakka’da öldürüldüğü bildirildi.

– Stratejistler ABD desteğiyle ilerleyen YPG güçlerinin beklenenden daha hızlı sürede daha fazla yol kat ettiğini belirtiyor.

– ABD, askeri üssünün bulunduğu, Rakka’nın güneyindeki Tabka’da rejime ait bir savaş uçağını düşürdü.

– Yerel kaynaklar, ABD, Suudi Arabistan, Ürdün, İngiltere ve Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin Haseke’de PYD ile görüştüğünü yazdı.

– Son 15 yılda ilk füze saldırısını gerçekleştiren İran’ın IŞİD’e karşı kullandığı Zülfikar füzesi 700 kilometre menzile sahip.

– Rusya’nın “Koalisyon uçaklarına ‘önleme’ yapılabilir” açıklamasının ardından Avustralya, Suriye’deki hava operasyonlarını askıya aldı.

– Sultan Murad Tugayı’nın El Bab’daki karargahına (IŞİD’in uyuyan hücreleri tarafından) EYP saldırısı gerçekleşti. Grubun 2 komutanı öldü.

– Rejime ait bir savaş uçağını düşüren ABD, iki gün sonra İran’a ait bir insansız hava aracını da düşürdü.

– Suriye Demokratik Konseyi Eşbaşkanı Riad Darar, Rusya’ya rağmen SDG(YPG)’nin yeni hedefin (Rakka sonrası) Deyri Zor olacağını açıkladı.

– Tel Rıfat’ı ÖSO’ya bırakma görüşmeleri olumsuz sonuçlandı. YPG Sözcüsü Mehmud, “TSK ve ÖSO Afrin sınırına yığınak yapıyor.” dedi.

– ABD’den Fikri Işık’a, YPG’ye verilen silahların listesi ile IŞİD sonrası silahların YPG’den geri alınacağını belirten bir mektup gönderildi.

– Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Türk ve Rus askerleri muhaliflerin kontrolündeki İdlip’te konuşlanabilir” dedi.

– Japon hükümetinin YPG saflarında savaşan ‘Reşid Japonya’ adlı kişiyi vatandaşlıktan çıkardığı iddia edildi.

– Hatay’da “canlı bomba” eylemi hazırlığındaki 2’si Türk, 3’ü Suriyeli 5 teröristin yakalandığı bildirildi.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin YPG’ye silah desteğiyle ilgili olarak, “Her kurşunun faturasını asıl sahiplerine çıkaracağız.” dedi.

– Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Esad’ın gitmesine gerek yok dese de, Suriye’de kimyasal saldırı olursa Trump ile birlikte vurma kararı aldı.

– Salih Müslim, Afrin’de Rusya ile işbirliği yapmak istediklerini ve Rusya’nın burada asker bulundurması gerektiğini söyledi.

– Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, “Türkiye’nin sınır güvenliği için Afrin bölgesinin terör unsurlarından temizlenmesi gerekecek.” dedi.

– YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG’deki ÖSO gruplarından 90 Kürt, YPG’nin Afrin’den çekilmesi talebiyle deklarasyon yayınladı.

– Rusya Savunma Bakanı Şoygu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Şoygu, en son Türkiye’ye geldiğinde TSK El-Bab’a operasyon başlatmıştı.

– BM verilerine göre 2017’de ülkesine dönen Suriyeli sayısı 500 bine yaklaştı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Katar’la Alakalı Durum Derlemeleri

Bilindiği üzere, Suudi Arabistan öncülüğünde hareket eden 10 Arap ülkesi Katar’a teröre destek verdiği suçlamasıyla ilişkileri kesmişti. ABD’nin de suçlamalara en baştan katılması Katar’ı uluslararası arenada zor bir duruma düşürmüştü. (www.amissionofmercy.org) Aynı zamanda Katar’a ambargo uygulayan Arap ülkeleri Katar’da marketlerin boşalmasına ve mini iç kaos ortamına yol açmıştı.

Uluslararası arenada yalnızlaşan Katar’a Türkiye ve İran başta olmak üzere bazı ülkeler destek vermişti. Suudi Arabistan’ın ambargosunu özellikle Türkiye’den gönderilen yardım uçakları ile delen Katar, bu konuda Türkiye’nin desteğini tam anlamıyla hissetmiştir. 

Uluslararası kamuoyunda her ne kadar Katar’a yönelik suçlamalar teröre destek yönünde olsada, genel olarak bilinen amaç Suudi ittifakına yakın bir şeyhin Katar’ı yönetmesidir. Katar’ı İran kanadına kaptırmak istemeyen Suudi Arabistan diplomatik ilişkileri birden keserek askeri müdahale seçeneğini masaya yatırmıştır. 

Yaşanan bu gelişmeler Katar’a ekonomik yönde olumsuz olarak yansımıştır. Şöyle ki, meşhur Katar Havayolları başta olmak üzere şirketler büyük zarar içerisine girdi ve 2022 yılında yapılması planlanan Fifa Dünya Kupası organizasyonu da büyük risk içinde.

Aynı zamanda çoğu Amerikan yazar yaşanılan bu olaylar sonucunda ABD’nin Anti-Katar kanadını desteklemesini ve Katar’ı destekleyen ülkelerinde ambargoya mahkum edilmesi yönünde hem fikirler. Özellikle Müslüman Kardeşler konusunda Türkiye ile zıtlıklara düşen ABD bu sayede Katar krizini Türkiye ve İran’a da çevirme konusunda fırsatlar kollamaktadır.

Türkiye’nin Katar’ı desteklemesi Anti-Katar kanadında Türkiye aleyhine propagandalara yol açmış ve bazı gruplar tarafından Türk mallarını boykot çağrısı yapılmıştır. Dahada fazlası Mısır’da darbe ile yönetime gelen Sisi, Katar’a uygulanan yaptırımların Türkiye’ye de uygulanması konusunda öneride bulundu.

Filistin’de bulunan Hamas ise Katar’ın isteği üzerine üst düzey yetkililerini çekerek ülkelerine geri döndüler. Ancak bu konuda birçok pürüz bulunmakta.

İsrail ise Katar’a yönelik uygulanan ambargodan oldukça memnun. Çünkü, yaklaşık 10 yıldan beri Katar tarafından desteklenen Hamas, İsrail’e zarar vermekte ve eğer Katar’da yönetim değişip Hamas’a destek kesilir ise bu durum İsrail’in çıkarına olacaktır. Daha geniş anlamda ise Müslümanlar arasında olabilecek bir mezhepsel ayrılık İsrail’i daha güvende tutacaktır. 

Bu tarz bölünmeler soğuk savaş gibi gözükebilir. Ancak yaşanılan bu soğuk savaş döneminin sonunda Orta Doğu’da yaşanılabilecek bir sıcak savaş olabilir. Türkiye ve İran karşısında Suudi Arabistan ve ABD başta olmak üzere birçok ülkeyi bulabilir. 

Gerek Şii kanada, gerekse Sunni kanada politik ve duygusal açıdan yakın ilişkileri olan Türkiye bu avantajını kullanarak ara buluculuk yapmayı denerse yaşanabilecek olası bir bölgesel savaşın önüne geçebilir ve mezhep savaşını sonlandırabilir. Ancak Katar krizi başladığından beri Türkiye hem askeri hemde ekonomik anlamda Katar’dan yana bir tavır almış durumda.

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Tani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Kaynakça:

http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2017/06/10/8656/turkiyenin-katara-desteginde-risk-ve-firsatlar

http://www.21yyte.org/tr/fikir-tanki/13127/sunni-ittifakta-kriz-katar-sorunu-turkiye-ve-bolgeyi-nasil-etkileyecek 

http://ankaenstitusu.com/israil-acisindan-katar-krizi/

https://www.cfr.org/blog-post/untangling-qatar-kerfuffle?utm_medium=social_earned&utm_source=tw&utm_campaign=blog&utm_term=untangling-qatar-kerfuffle&utm_content=061417

www.commentarymagazine.com/foreign-policy/support-anti-qatar-coalition/

http://www.haaretz.com/middle-east-news/palestinians/1.793763 

http://www.milliyet.com.tr/son-dakika-sisi-den-skandal-dunya-2468979/

https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201706081028805962-araplar-turk-mali-boykot-tepki-cekti/

https://worldview.stratfor.com/situation-report/turkey-foreign-minister-visit-qatar?

http://www.yeniakit.com.tr/haber/turkiyeden-katara-dev-yardim-343746.html

Kral Faysal ve Irak’ın Bağımsızlığına Giden Yol

Irak’ta gerçekleşen 1920 ulusal kurtuluş hareketinin ardından yeni Irak komiseri olarak Sir Percy Cox atanır. Doğrudan yönetimin ne kadar büyük bir hata olduğunun farkında olan Cox Iraklılara bir bayrak ve kral vermek için bir konferans yapılmasını talep eder.

12 Mart 1921 tarihinde 40 İngiliz Ortadoğu uzmanı ve İngiltere Sömürge Bakanı Winston Churchill’in katılımıyla Kahire Konferansı başlar. Üzerinde durulan konular; Irak’a yeni bir Arap yönetici belirlemek; İngiliz askerlerin sayısını ve ülkenin yönetim maliyetini azaltmak; Mezopotamya’nın hangi bölgelerinin elde tutulmaya değer olduğuna karar vermek ve son olarak manda yönetimi için gelecekteki parasal yardım miktarını hesaplamaktı. Irak’ın geleceği konusunda tartışan uzmanlar, Irak için üç önemli noktada anlaştılar: Krallık, Antlaşma ve Anayasa.

Ortadaki oturan: Şerif Hüseyin, solundaki: Kral Faysal

Percy Cox kral olarak Fransa’nın Suriye’den çıkardığı Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ı önerir. Bu öneriye Gertrude Bell ve Lawrence da sıcak bakar. Sömürgeler Bakanı ve Kahire Konferansı’nın düzenleyicisi Winston Churchill de Faysal konusunda ikna olur Faysal peygamber soyundan geldiği için Sünni ve Şiiler tarafından kabul göreceği düşünülür.

Konferansa katılanlar Faysal’ın İngilizlerin bir dayatması sonucu değil, Irak halkının tercihi sonucunda göreve gelmesinin halk nazarında olumlu bir etki yaratacak olması nedeniyle Faysal’ın seçimle işbaşına gelmesine karar verirler. İngilizlerin yardımıyla 23 Ağustos 1921’de yapılan referandum sonucu Faysal Irak halkının %96’sının oyunu alır. Ama gerçek bu şekilde değildi. Çünkü Kürtler ve Şii Araplar referanduma katılmamıştı.

Faysal’ın krallığı onaylanır ve İngilizlerin “Tanrı Kralı Korusun” marşı eşliğinde Bağdat’ta taç giydirilir.

 

10 Temmuz 1924’de Irak Anayasası kabul edilir. Anayasa’da hükümet biçimi seçimle oluşmuş çift meclisli bir parlamentoyasahip anayasal monarşi olarak tanımlanır. (İngilizlerin genelde istikrarsız olmaları için sömürgelerine tavsiye ettiği bir sistem!)  Anayasaya göre İslam, devletin resmi dini olarak kabul edilmekte, Şeriat mahkemelerinin gerek bireysel davalarda gerekse vakıf davalarında yetkili olduğuna yer verilir.  Bu anayasa ile parlamenter demokrasi kurulmasına rağmen güç Kral Faysal’ın elindeydi. Batılı anlamda siyasi partiler hemen hemen yok denecek kadar azdı. Irak siyasetinde partiler ve programları değil kişiler ön plandaydı. Mesela Musul’da Umari ailesi, Seyid Abdurrahman Geylani, Şii lider Sayid Muhammed es Sadr, Nuri Said Paşa(hain bir Osmanlı yüzbaşısı), Jafer el Askari, Yasin el Haşimi (Birinci Dünya Savaşında Türk Ordusunda görev yaptı).

Bernard Lewis’in ifadesiyle, “Batı Avrupa’nın siyasi vasıtaları olan parlamentoları, seçimleri, partileri ve programları, gazeteleri ve otorite kaynağı olarak halkoyuna başvurmaları bir hazır elbise gibi ödünç alınarak henüz buna hazır olmayan bir cemiyete giydirildi.”

Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandıran Lawrence ve Kral Faysal

Faysal ilk olarak devlet memurluklarına Osmanlı’da eğitim almış olan Sünni Arapları atayarak geçmişte de olduğu gibi Sünni bir idare kurar. Böylelikle Şiiler ikinci plana atılmış olur.

Diğer yandan eğitimi merkezileştirerek rejimin Araplaşması yolunda çalışmaya başlar.
Eski Osmanlı bürokratı, milliyetçi Satı el-Husri’yi 1921 yılında, Eğitim Genel Müdürlüğü’ne getirir. El-Husri görev süresi boyunca Irak’ta; Arap tarihini, Arap dil ve edebiyatını ön plana çıkaran seküler, bir eğitim modeli oluşturmaya çalışır.

Pan-Arabist zeminde gerçekleştirilen eğitim nedeniyle Irak tabanlı vatanseverliğin önü tıkanmış, Irak kimliği oluşturulamamış, bu sayede Şiiler ile Kürtler devlete entegre edilememiştir. Osmanlı’dan Sünni yönetici elitle yola devam eden Faysal, Kahire Konferansı sonrasında kurulan Irak Ordusu’nu da aynı anlayışla biçimlendirdi ve üst düzey subayların tamamına yakını Sünni Araplardan meydana getirildi.

Faysal başından beri mandaya karşıydı ve tam bağımsızlığı savunuyordu. Bu söylemlerin bölgede devam etmesi neticesinde İngiliz aleyhtarlığı tekrar yükselmeye başladı.
Bunun üzerine Sir Percy Cox’un ısrarlı diplomasisi sonucunda Faysal ikna edilebildi ve 10 Ekim 1922 tarihinde mandanın önemli hükümlerini de içeren bir antlaşma imzalandı.
Antlaşmaya göre; Irak, İngiltere’yi ilgilendiren konularda karar almadan önce İngiliz tavsiyelerine dikkat edecekti. Ayrıca, Irak hükümeti yönetim maliyetlerinin yarısını karşılayacaktı.

Dahası, antlaşma önemli makamlara İngiliz yetkililerin danışman ve müfettiş olarak atanmasını hükme bağlamıştı ve bu kişilerin hükümet politikalarını veto etme hakları bulunacaktı. Antlaşma bunların yanında İngilizlerin istihbarat ve askeri ayrıcalıklarının devamını öngörüyordu.

1925 yılında Irak Petroleum Company adlı İngiliz şirketi ile Irak hükümeti arasında Musul petrollerini İngiliz kontrolüne bırakan ve süresi 75 yıl olan bir imtiyaz anlaşması imzalanmıştı. Anlaşma Irak hükümetine şirkette ortaklığı yasaklarken, ton başına belirli miktar para vermeyi hükme bağlıyordu.

1930 yılında Faysal tekrar İngilizlerle masaya oturdu. Yapılan anlaşma neticesinde İngilizler bütün iktisadi çıkarlarını garantiye almak şartıyla manda yönetimini sonlandırmayı kabul ettiler. Ayrıca Irak ordusunun yurtdışı eğitim hizmetlerinin yalnızca İngiltere’den karşılanması ve ihtiyaç duyulan silahların da yine sadece İngiltere’den alınması kabul edildi. Tüm bunların yanında antlaşma İngiltere’ye Irak’ta iki hava üssü bulundurma hakkı da tanımıştı. Antlaşmanın ardından Irak, 1932 yılında resmen bağımsız oldu ve Milletler Cemiyeti’ne katıldı.

Kazım Köprülü

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Suriye’de Baas Partisinin Sünnilerden Kopuk Olma Sebebi

Suriye için her ne kadar birçok kişi bir Alevi diktatörlüğünü zikretse de, bu aslında bir baas diktatörlüğüdür. Zaten Baas Partilerinin yada zihniyetinin iktidarda olduğu tüm Arap ülkelerinde tek parti diktatörlüğü vardı ve bu sonuç aslında kaçınılmaz olan bir sonuçtur. İki tanesi dışında diğer tüm ülkelerdeki Baas Partisi veya zihniyeti, askeri alandaki yapılanmaları sayesinde gücü eline alabilmiştir. Diğerlerindeyse ülkelerinin bağımsız oluşuyla beraber zaten iktidarda yer edinmişlerdir.  Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi

Libya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de ve Kuzey Yemen’de askeri darbeler olmuş(Suriye haricindekilerde krallıklar devrilmiştir) Cezayir ve Güney Yemen’de ise bağımsızlıkla birlikte iktidarda yer edinmişlerdir.

Hafız Esad

Baas, Arapça’da diriliş anlamına gelir ve 1947 yılında biri Sünni biri Nusayri biride Ortodoks olan 3 önder tarafından Baas Partisi ilk kongresini yapmıştır. Baasçılığın en temel ilkelerinden olan sosyalizm, milliyetçilik/Panarabizm ve sekülerlik/laiklik ilkeleri iktidarda olduğu ülkelerin çoğunluk olan topluluğunun yapısına hep ters gelmişti.

Örneğin Irak Araplarında Baasçılık, başlarda Şii, İsevi, Sünni yani her kesimden insan barındırsa da, genelde Sünniler arasında görece daha çok güçlenmişti. Çünkü Araplar arasında azınlık olan onlardı ve azınlık olduğunuz bir yerde gidipte kendi dini hukukunuzu kolay kolay kabul ettiremezdiniz. Bu hukuki yönde bir partiniz olsa nüfusu gereği başarılı olamayacağınız için siz de gidip, sizi de içine alan başka bir partiye iştirak edersiniz. Iraklı Arap Sünniler için bu partide Baas Partisiydi, çünkü onlar milliyetçiydiler ve kimin hangi inançtan olduğuna bakmıyor, hangi dili konuştuğuna bakıyorlardı. Bu yüzden siyasi hayatta Sünnilerin yer alabilmesinin en mümkün olduğu adres Baas Partisinin örgütlenmeleri idi. Şiiler ise zaten demografik olarak çoğunluk oldukları için böyle bir baasçılık derdi içinde değildiler, onlar sadece kendi hukuklarını istiyorlardı. Zaten azınlık olan taraflar çoğu zaman barışı ve birliği en çok arzulayan taraftırlar ve bu yöndeki birleştirici ideolojilere azınlık olanlar diğer halklara kıyasla daha çabuk yönelirler.

Irak’ta daha sonra, özellikle 1979 İran devriminden etkilenen Şii nüfuslu dindar kesimin, bu devrimden etkilenerek merkezi yapıya çıkardığı isyan yüzünden Irak Baas Partisi, ister istemez Arap olmalarına rağmen Şiileri tehlikeli görmeye başlayarak aslında mezhepçi bir hale bürünmüştür. İran devriminin Irak’a taşma korkusu yüzünden Sünni kesim için iş bulma, siyasi temsil ve güvenlik açısından baas partisi daha da önemli bir hale gelmiştir. Baas Partisi içinse Şiileri yönetimden uzak tutmak, hem Irak’ın şeriata boyun eğmemesi hemde Mezopotamya Araplığının Farslılaşmaya evrilmemesi için önemli hale gelmişti. Yani burada Baasçılığın verdiği milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin muhafaza edilmeye çalışılması söz konusuydu. IŞİD Saddam’ın Mirasıdır

İşte Suriye’de de Baas Partisi için tamda bu vardı. Alevi, Dürzi, Sünni, İsmaili ve İsevi olarak 5 parça olan Araplar arasında en kalabalık olan Sünniler için Sosyalizm ve Laiklik, çok ters geliyordu. Diğer inanç gruplarından İsmaililer içinde tersti ama özellikle de Aleviler ve İseviler gibi yüzyıllardır Levant’ın alt sınıfı olmuş en sefalet dolu kesimi için siyasi hayattaki tek güvenli yol baasçılık yoluydu. Çünkü geçmişteki şeriat tecrübelerinden dolayı çok dertli olan bu halklar, laiklik ilkesinden ötürü partiye sempati kazanıyordu. Ayrıca milliyetçi söylemler sayesinde birleşebilir ve artık Sünnilerden korkmalarına gerek kalmayabilirdi. Çünkü bu vesileyle artık Sünnilere aynı milletten olduklarını hatırlatabiliyorlardı. Zaten Sünniler, ancak aynı milletten olduklarının bilincinde olarak milliyetçi ve laik sisteme entegre olunca kendi şeri hukuklarını uygulamaktan vazgeçebilirlerdi.

Beşşar Esad ve Ayetullah Ali Hamaney

Fakat Sünnilerin dindar olanları, çoğunluk oldukları bilincinde oldukları için tabi ki kendi şeri hukuklarının uygulanmasını, diğer tüm kesimlere kıyasla daha ateşli savunuyorlardı. İşte tamda bu yüzden baasçı ilkeler için Irak’ta en büyük tehdidin Kürtler ve Şiiler olması gibi Suriye’de de bu ilkelere en büyük tehdit Kürtleri de içine alan Sünnilerdi. Fakat buna rağmen sanılanın aksine Sünnilerde Baas örgütlenmelerinde kendi nüfuslarına kıyasla daha az oranda olsa da kendilere yer bulabileceklerdi.

Yani Baas egemenliğinin Alevi liderliğinde olması şaşılacak bir mevzu değil aslında. Bu, tarafların inançlarının yol açtığı dürtüler sebebiyle bu hale evrildi. Bu inançsal gereksinimlerin yol açtığı ve bu işin doğasında olan mezhepsel ayrım yüzünden baas ideolojisi, Irak ve Suriye’de amaçladığı Rönesans ve reformları gerçekleştiremedi ve bu yüzden radikalize oldu. Çünkü çoğunluk olan taraflar hep kendi şeri hukuklarını ülkelerine uygun görüyorlardı ve bu yüzden iktidar olan ideolojiyi bir türlü tamamen sahiplenemiyorlardı. İşte bu ülkelerdeki krizler çemberinin kaynağı da bu birleşememezlikti. Baas Partilerinin tüm birleştirme çabalarına rağmen orta çağ zihniyetinin inatçılığı, Irak ve Suriye’de birçok terörist faaliyetin ve kaosun kaynağı oldu.

Bu terörist faaliyetlere karşı Irak veya Suriye ne zaman düzeni tekrar tesis etmeye çalışsa, sosyalizm düşmanı emperyalist güçlerce karşıt propagandalara maruz kaldılar. Mesela Lübnan iç savaşının olduğu dönemde, Lübnan bataklığına saplanan Suriye’nin bu zor durumundan faydalanmak isteyen Sünni Müslüman Kardeşler örgütü, 70’li yılların sonlarından 1982’ye kadar terör saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırıların en büyükleri haziran 1979’da, Halep’teki bir topçu okulunda çoğu Nusayri olan 83 askeri öğrencinin öldürülmesi ve Ağustos-Kasım 1980 arasında Şam’da yüzlerce kişinini öldürüldüğü üç bombalı araç saldırısıydı. Hükumetin sert önlemleri yüzünden Müslüman Kardeşler iyice azıyor ve 1982 Şubatında Hama’yı kurtarılmış bölge ilan ederek Baas Partisi üyelerinin evlerini basarak yaklaşık elli kişiyi öldürdüler. Ayaklanma bastırılırken şehirdeki çatışmalarda 10 bin kişi öldü ve Baas düşmanları bunu bir katliam olarak nitelendirdiler. Yani düşünün ki; Türkiye, doğuda kurtarılmış bölgeler ilan eden PKK’ya karşı düzeni tekrar tesis etmek için operasyonlar yapıyor ve ister istemez şehirler harabeye dönüşüp, insanlar mağdur oluyor, fakat bazılarına göre suçlu PKK değil Türkiye oluyor. İşte Suriye’nin durumu da tam olarak bu.

Esad ve generaller

Irak ve Suriye’de görülen bu sorunlar Cezayir, Libya, Mısır, kuzey ve güney Yemen gibi baas partisi değilse bile zihniyetine sahip diğer ülkelerde görülmemişti. Çünkü bu ülkelerde yaşayan Araplar arasında demografik çeşitlilik yoktu ama Irak ve Suriye Arapları için inanılmaz bir çeşitlilik söz konusuydu. Örneğin Cezayir’de birkaç Harici dışında tümü Sünni olan Araplar, iç siyasette Berberi karşıtlığının da etkisiyle kolayca milliyetçi ve laik sistemin içine entegre olabildiler ve günümüz Cezayir’i bu sayede, Arap ülkeleri arasında kültür ve sanat alanında dünya çapında isim yapmış şahsiyetler ortaya çıkararak, dengeli dış politika izleyerek ve siyasi yaşamda bazı kesintiler dışında istikrarlı bir duruş sergileyerek farkını bu örneklerle de anlaşılacağı üzre ortaya çıkarabiliyor ve Arap dünyası için güzel bir örnek(görece) teşkil edebiliyor. Tabi ki Cezayir Arapların yönettiği bir ülke olsa da tıpkı Fas gibi çoğunluğu berberi olan bir ülke. Bunu da hatırlatmakta fayda var. Zaten benim birleşmeden kastım Araplar arasında olan birleşme. Yoksa Cezayir’in ülke olarak beraberliği Berberi-Arap çatışmalarından dolayı zayıf. Gün Yüzü Görememiş Ülke: Cezayir

Baasçılığın Levant ve Mezopotamya’nın aksine Arap yarımadasında bir örgütlenmesi olmadığını görüyoruz. Bu durumun iki sebebi var. Birincisi: bu ülkelerdeki aşiret temelli oligarşik krallıkların, tüm devlet kademelerinde ve askeriye de kendi aşiretlerinin ve onun komşularının yer bulabilmesini sağlamalarından ötürü örgütlenmenin zor olmasıdır. İkincisi ise bu ülkelerin genelinin yer altı kaynaklarından dolayı sahip olduğu refahın, halk nezdinde böyle bir örgütlenme şuuru ve gereksinimi oluşmasına engel olmasıdır. Halbuki en kritik ülkeler bu yarımadanın ülkeleridir. Çünkü ekonomik durumları gereği bu ülkelerdeki olası bir Baas egemenliği diğer ülkelerdeki baasçı yükselişe maddi olarak olumlu bir etki edecektir ama ne yazık ki bu yarımadada Selefi aşiretlerin hükmü sürdüğü için bu kaynaklar Selefi ideolojinin yayılması için sarf ediliyor ve Selefiliğin yayılmasında oldukça etkili oluyor maalesef. Burada ki maddi gücün Selefiliğin yayılmasındaki etkisini görünce, olası bir baas egemenliğinde baas örgütlenmelerinin elde edebileceği gücü ve büyümesindeki ivmeyi birde siz düşünün.

Ben bir Yörük olsam da, Baasçılığın emperyalizm tarafından uğradığı saldırılar sonucu gerilemesine hep üzüldüm ve bunun bir tersine dönüşünün olması ümidindeyim. Yani tıpkı adının anlamı gibi bir diriliş hayali. Gönlüm, Laik ve Sosyalist bir devlet çatısı altında Arap halklarının birleşmesinden yana ama milliyetçilik ilkesi bizim için iyi sonuçlar doğurmayabilir (Bir tek milliyetçiliğine karşıyım zaten). Tabi kim bilir kaç on yıl sonra bu birleşme olur veya hiç olmaz. Ancak Pan Arabizm için önce Ortadoğu’nun dinleri ve onların kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı mezhepleri bir kenara atması gerekiyor. Yoksa böyle savaşmaya devam ederler ve Arap düşmanlarını sevindirmekten başka bir şey yapamazlar.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Bilgisayar Oyunlarında İslam Düşmanlığı

İslamofobi, kelime anlamı olarak “İslam korkusu” demektir. İslam dinine ve Müslümanlara karşı kin, nefret duyguları besleme ve düşmanlık gütmektir. 11 Eylül 2001’in ardından, siyasal ve kültürel havaya, İslam maskeli terör örgütlerinin etkisinin de eklenmesiyle Batı’da güncel adıyla İslamofobi yani “İslam korkusu” yükselişe geçti. Ancak Batı’daki İslam korkusunun geçmişi bu kadar yeni değil. İslam’a ve Müslümanlara karşı sürdürülen karşıtlık ve önyargı İslam’ın gelişine kadar dayanıyor. Batı her zaman siyasal ve kültürel anlamda İslam’a karşı bir duruş sergilemiştir. Bu durum birçok alanda çokça kendini göstermiştir. Oyunlarda da bazen açık bazen de kolay kolay görülemeyecek bir şekilde İslam karşıtlığı işlenmektedir.

Pac-Man

Pac-Man, 1980 çıkışlıdır. Japon Bandai Namco Games’e ait oyundur. Bir labirent içinde geçen oyunda amaç, hayalet ve canavarlardan kaçarak diskleri toplamaktır. Tüm diskler toplandığında bir sonraki aşamaya geçilir.

Oyunun bir versiyonunda sizi kovalayan hayaletlerin çarşaflı Müslüman kadınlar olarak tasvir edildiği iddia edilmiştir. (İddia Gençlik ve Spor Bakanı Çağatay Kılıç’a aittir).

Counter Strike

19 Haziran 1999 yılında piyasaya sürülmüştür. Yapımcılığını         Minh “Gooseman” Le, Jess Cliffe, yayımcılığını Valve Corporation ve dağıtımcılığını ise Sierra Entertainment yapmıştır. Oyun terörist ve anti terörist iki grup arasındaki çatışmadan oluşmaktadır. Tek veya çok oyunculu olarak devreler halinde oynanan oyundur.

Oyunda ABD üniformalı komandolar teröristleri öldürürken teröristler “Allah-u Ekber” ve “Le ilahe illallah” diye bağırmaktaydı. Firma gelen tepkiler üzerine bu sesleri oyundan çıkarttı. Ancak oyunun bazı bölümleri cami gibi yerlerde geçmeye devam etmektedir.

Counter Strike: Global Offensive oyununun Dust bölümüne ait bir görsel

Clive Barkers Undying

21 Şubat 2001’de İngiltere’de yayınlanmıştır. EA Games Los Angeles stüdyosu ve DreamWorks Interactive tarafından geliştirilen oyunun tasarımcısı ve yazarı, İngiliz yazar ve yönetmen Clive Barker’dır. Microsoft Windows ve Mac OS’ta kullanılmaktadır.

Oyunda, şeytanın ana karaktere saldırdığı mekânda taş duvarlara oyulmuş Hadis-i Şerifler yer almaktadır.

Oyunda, şeytanın ana karaktere saldırdığı mekânda taş duvarlara oyulmuş Hadis-i Şerifler yer almaktadır.

Serious Sam

Oyun, 23 Mart 2001’de ABD’de piyasaya sürülmüştür. Croteam tarafından geliştirilen oyunun dağıtımcılığını Xbox, Xbox 360 ve Gold için Gotham Games, Palm OS için Global Star Software, Microsfot Windows için Devolver Digital yapmıştır.

Dünyayı istila eden uzaylılara karşı mücadeleyi konu olan bir FPS oyundur.

Oyunda Hz. Ali’nin kabrinin, üzerinde bulunan işleme ve yazılara kadar aynısı kullanılmıştır. Buradan ise yaratıklar çıkmaktadır.

Hz. Ali’nin Kabri
Oyundaki Hz. Ali kabri tasviri 

Hitman: Silent Assassin

Hitman serisinin ikinci oyunudur. 1 Ekim 2002’de IO Interactive tarafından piyasaya sürülmüştür.

Oyunda ana karakter, ezan okunurken bir Müslüman’ı öldürüp silahını almaktadır. Daha sonra aşağıda namaz kılanlar varken yarım kubbelerin üstünden etrafa ateş açabilmektedir.

Yukarıda anlatılan sahneye ait bir kare

Command & Conquer Generals: Zero Hour

Command & Conquer serisinin bir oyunudur. EA Games’in Los Angeles stüdyosu ve Aspyr Media tarafından geliştirilmiş, EA Games tarafından 22 Eylül 2003’te ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows ve Mac OSX için üretilmiştir.

Oyunda; ABD, Çin ve GLA olarak üç grup bulunmaktadır. GLA ise İslami bir örgüttür. Bu örgüt, canlı bomba saldırıları, sabotajlar ve suikastlar yapan ve kimyevi silahlar kullanan intihar eylemcilerinden oluşmaktadır.

 

Devil May Cry: 3

Oyun, Capcom ve Ubisoft firmaları tarafından 17 Şubat 2005’te ABD’de yayınlandı. PlayStation 2, PlayStation 3, Microsoft Windows, Mac OS için geliştirildi.

Oyun, üçüncü şahıs ilerlemeli aksiyon oyunudur.

Oyunda kötülüğün ve şeytani yaratıkların bulunduğu bölgeye girişin kapısı olan kapıda, Kâbe kapısının örtüsündeki işlemeler olduğu gibi kullanılmıştır.

Kâbe örtüsünün Kâbe Kapısı kısmına denk gelen bölüm
Oyunda kötülüklerin olduğu bölüme girerken kullanılan kapı

Call of Duty 2

Yapımcılığını İnfinity Ward’ın, dağıtımcılığını ise Activision Game’in yaptığı oyun 25 Ekim 2005’te ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows, Xbox 360 ve Mac OSX için geliştirilmiştir.

Birinci şahıs nişancı oyunudur. İkinci Dünya Savaşı’nı konu almaktadır.

Oyunda Rus, İngiliz ve Amerikan cepheleri bulunmaktadır. Oyunu İngiliz cephesinden oynarken Çavuş John Davis’i canlandırdığınız kısım Mısır’da geçiyor. Bu bölümün adı ise “The Battle Of El Alamein”. Bu bölümde özellikle vurgulanan bir yerde ise Alman uçakları bir minareyi vurarak yok ediyor.

 

Uçaklar bombardıman yaparak yaklaşıyor.
Minare vuruluyor ve parçalanıyor.

AyoDance

Audition firması tarafından Japonya’da Ocak 2007’de Microsoft Windows ve Mac OSX için yayınlanmıştır.

Oyun farklı karakterleri ve müzik aletlerini kullanmaya imkân sağlayan müzik ve dans temelli bir oyundur.

Oyunda, 5 milyon oyun puanıyla alınabilecek bir platform bulunmaktadır. Bu platform ise Kur’an-ı Kerim’den oluşmaktadır. Karakter platforma ayaklarıyla basmaktadır.

Zack & Wiki

23 Ekim 2007’de Japon Capcom şirketi tarafından Nintendo Wii için yayınlanmıştır. Oyun bir korsan ve maymun karakterle birlikte ilerleme ve bölüm geçme üzerine kuruludur.

Oyundaki karakterler alevlerle kaplı bir hazine etrafında dans etmektedirler. Arka planda “Allah-u Ekber” sesi her duyulduğunda bu karakterler ateşe secde etmektedirler. Tepkiler üzerine firma resmi açıkklama yapmış ve bir güncellemeyle birlikte bu sesi kaldırmıştır.

 

Guitar Hero III: Legends of Rock

Guitar Hero, yapımcılığını Neversoft ve Aspyr Media’nın (Microsoft Windows ve Mac OS için) yaptığı, Activision tarafından 28 Ekim 2007 tarihinde yayınlanan oyundur. PlayStation 2, PlayStation 3, Xbox 360, Wii, Microsoft Windows, Mac OS’ta oynanmaktadır. Oyunda çalan şarkıların notalarının ekranda belirmesiyle kontrol cihazındaki tuşlara eş zamanlı olarak basılmasını ve şarkının başarılı bir şekilde çalınmasını amaçlayan bir oyundur. Guitar Hero III. Legends of Rock ise serinin dördüncü oyunudur.

Guitar Hero III: Legends of Rock oyununda oyun karakteri sahnede şarkı çalarken yerdeki Arapça “Allah” yazısının üzerinde zıplamaktadır.

Muslim Massacre

Adı “Müslüman Katliamı” olan oyun, 1 Ocak 2008 yılında Eric ‘Sigvatr’ Vaughn firması tarafından ABD’de Microsoft Windows için piyasaya sürülmüştür. Tek kişilik ilerlemeli bir oyun salonu oyunudur.

Adından da anlaşılacağı üzere oyun tamamen İslam karşıtlığı üzerine kuruludur. Oyunda yolda gördüğünüz tüm sakallı ve sarıklı erkekleri ve çarşaflı kadınları öldürmeniz istenmektedir. Oyunun sonunda ise iş zıvanadan çıkıyor ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) öldürülmesi istenmektedir.

 

Resident Evil 4

Capcom şirketi tarafından 27 Ekim 2008’de Japonya’da PlayStation 3, Xbox 360, Microsoft Windows için yayınlanmıştır.

Oyun, üçüncü şahıs ilerlemeli zombi aksiyon oyunudur. Satanistlerin kaçırdığı ABD başkanının kızının kurtarılmaya çalışıldığı oyunda zombiler ve satanistler (oyundaki adıyla Los İlluminados) öldürülmektedir.

Benim de oynayıp bitirdiğim oyunun bir bölümünde bir kapıdan geçtikten sonra çok fazla zombi ve Satanist saldırısına uğramaktasınız. Kötülüklere açılan bu kapının işlemeleri ise Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabrinin kapısının işlemesidir.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabrinin kapısı (sağda) ve bu kapıya Bafomet figürü eklenerek oyunda kötülüklere açılan kapı yapılmış hali (solda)

 Faith Fighter

Oyun, 2009 yılında, İtalya’da, Molleindustria firması tarafından Microsoft Windows için piyasaya sürülmüştür.

Oyun, dini karakterlerin kavga etmesi üzerine kuruludur. Oyun sansürsüz bir şekilde yayınlanmış Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yüzü gösterilmiştir. Tepkilere rağmen firma oyunu kaldırmamıştır ancak sansürlü bir versiyonunu yayınlamıştır.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dövüşünün başlangıcı

Oyunda, Allah bir insan olarak tasvir edilmiş ve dövüş karakterlerinden biri olarak kullanılması sağlanmıştır. Yani bu din karşıtı oyunda “peygamberleri Allah ile dövüştürebilir ve hatta Allah’ı yenebilirsiniz.”

Dövüş karakteri olarak bir oyuncu Allah’ı seçmiş ve rakibini bekliyor.

Resident Evil 5

5 Mart 2009’da Capcom tarafından Japonya’da PlayStation 3, Xbox 360, Microsoft Windows için yayınlanmıştır.

Serinin diğer oyunları gibi üçüncü şahıs ilerlemeli aksiyon oyunudur.

Oyunun kütüphanede geçen bir sahnesinde bütün kitaplar kitaplıklardayken Kur’an-ı Kerim yerde durmaktadır.

Minarett Attack

Çıkış tarihi bilinmeyen oyun İsviçre’de aşırı sağcı politikacılar tarafından 29 Kasım 2009’da İsviçre’de yapılan “Minare Referandumu” öncesinde Android için çıkartılmıştır. Referandumda %57 ile “evet” çıkmış ve minare yapımları durdurulmuştur.

Oyun bir İsviçre şehrinin görüntüsüyle başlamaktadır.

Bir anda yer altından minareler yükselmeye başlar. Bazı sitelerde oyunun, minareleri bomba atıp patlatarak ezanı engelleme üzerine kurulu olduğu yazmaktadır. Bu, abartıdan ziyade yalana kaçmaktadır. Kaş yapayım derken göz çıkarmaktır.

Oyunda amaç minarelerin şerefesinde ezan okumaya çalışan sakallı ve fesli müezzinlerin üzerine gelip tıklayarak ezan okumasını engellemektir.

 

Call of Duty: Modern Warfare 2

Birinci şahıs saldırı ve nişancılık oyunu Call of Duty serisinin altıncı oyunudur. Yapımcılığını İnfinity Ward, dağıtımcılığını ise Activision Game ve Square Enix yapmıştır. İlk olarak 10 Kasım 2009’da ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows, Playstation 3, Xbox 360 ve Nintendo Wii ve Mac OSX için geliştirilmiştir.

 Oyunda, harabe bir evdeki pis bir tuvaletin içinde duvardaki tabloların çerçevelerinde içinde Allah yazısının da bulunduğu Arapça hat sanatı işlemeleri bulunmaktadır.

Tuvalet
Tablonun çerçevelerindeki hat işlemeleri

Tekken Tag Tournament 2

Tekken serisinin bir oyunudur. 14 Eylül 2012’de Bandai Namco Games tarafından Japonya’da Playstation 3 ve Xbox 360 için yayınlanmıştır.

Oyunun Suudi Arabistan’da geçen sahnelerinde yerdeki Davud Yıldızı işlemelerinde Arapça “Allah” yazısı görünmektedir.

Call of Duty: Black Ops 2

Serinin dokuzuncu oyunudur. Birinci şahıs nişancı oyunudur. Yapımcılığı Treyarch, dağıtımcılığını ise Activision Game yapmıştır. 13 Kasım 2012’de ABD’de piyasaya sürülmüştür. Playstation 3, Microsoft Windows, Nintendo Wii U, Xbox 360 için geliştirilmiştir.

Oyun, Pakistan ve Afganistan hükümetleri tarafından Müslümanları terörist olarak lanse ettiği gerekçesiyle ülke çapında yasaklandı.

Oyunda Müslümanlar sahip oldukları teknolojiyi dünya için bir tehdit olarak kullanmaktadır. Birçok yerde ise Arapça “Allah” ve “Muhammed” yazısı yer almaktadır.

Bomb Gaza

PlayFTW firması tarafından 29 Temmuz 2014 tarihinde İsrail’de Android için piyasaya sürülmüştür.

Oyunda, Gazze’nin üzerinden uçaklarla uçan oyuncuların aşağıdaki Gazzeli erkeklerden ve çarşaflı kadınlardan oluşan sivillerin üzerine bomba atarak puan kazanması istenmektedir.

Oyun, gelen tepkiler üzerine 500-1000 indirme düzeyindeyken Google Play Store’dan kaldırılmıştır.

Little Big Planet

Sony tarafından 18 Kasım 2014’te ABD’de Playstation 3 ve Playstation 4 için piyasaya sürülmüştür.

Oyunda, arka plan müziklerinden birinde “Her canlı ölümü tadacaktır” (Ankebut Suresi, Ayet 57) ve “Her canlı yok olacaktır” (Rahman Suresi, Ayet 26) ayetleri, sözlü olarak geçmektedir. Oyun bütün itirazlara rağmen bu haliyle yayınlanmış ancak Müslümanlardan gelen yoğun tepkiler üzerine yapımcı firma resmi bir açıklama yapmış ve sesler oyundan ve ses dosyası da oyunun müzik albümünden çıkarılmıştır.

Son

Bir platform üzerinde oyun oynama döneminin başlamasından beri oyunlarda farklı zamanlarda farklı firmalar tarafından farklı ülkelerde piyasaya sürülen bu oyunlar aslında hiçbirinin masum olmadığını ve hiçbir görüntünün de tesadüf olmadığını bize anlatmaktadır. Oyunları oynayanların çoğunluğunun çocuk ve henüz zihinsel ve kişisel gelişimini tamamlayamamış genç kategorisindekilerin oluşturduğunu düşünürsek küçük beyinlere büyük ve kirli tohumlar aşılandığı açıktır.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Ekseninde ABD ve Rusya İlişkileri

2017’nin başında ABD başkanı seçilen Donald Trump, seçim öncesi konuşmalarında dönemin ABD başkanı Barack Obama’yı Suriye politikası konusunda eleştirmiş, Obama’nın Suriye politikalarının ABD’yi Rusya ile krize iteceğini belirtip Suriye konusunda Rusya ile olumlu ve yapıcı ilişkiler kurmaya çağırmıştır. Fakat nasıl olduysa Trump başkan seçildikten sonra Obama’yı aratır hale geldi. Nitekim 4 Nisan 2017 gecesi Esad’ın kimyasal silah kullandığı iddia edilerek Suriye ordusu doğrudan ABD ordusu tarafından füze saldırısıyla vurulmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta var: İlki Trump’ın seçim öncesi ABD halkına vadettiği Suriye savaşına fazla müdahil olmama, diğeri ise yeni bir dünya savaşına neden olabilecek Rusya ile askeri olarak karşı karşıya gelme durumu. Bu noktada Trump’ın seçim öncesi söylemleri ile seçildikten sonraki icraatları tamamen çelişmektedir. Ayrıca ABD’nin Rusya’yı başkanlık seçimlerine müdahale etmekle suçlaması da ayrı ele alınması gereken bir konudur.

ABD’nin vurduğu Suriye Ordusu’na ait Şariyat Hava Üssü’nde bir MİG-23 uçağı.

Peki ABD neden Suriye’yi Rusya’ya rağmen vurdu? Rusya neden karşılık vermedi? Elbette Trump bu durumu şöyle açıklıyordu: “ABD’nin çıkarları bizi Suriye’yi vurmaya itmiştir.” Burada dikkat edilmesi gereken nokta ABD saldırısında Suriye’nin uğradığı kayıp değil, ABD’nin güç gösterisi yapmış olmasıdır. Bu şekilde ABD dünya ya bir mesaj vermiş, Rusya’ya rağmen Suriye’yi vurdum demiştir. İlginç olan ise Rusya’nın bu saldırıya fiziki olarak tepki vermemiş olmasıdır. Çünkü Suriye’de gelişmiş S-300 ve S-400 hava savunma sistemleri mevcuttur.

S400 Hava savunma füzeleri

Buradan şunu anlıyoruz ki; Rusya, doğrudan Suriye’de saldırıya uğramadıkça hava savunma sistemlerini kullanmayacaktı ve kullanmadı da. Peki şimdi? Beyaz Saray’dan yapılan son açıklamada Esad’ın bir kimyasal silah saldırısı hazırlığında olduğu ve bu saldırının yapılması durumunda ABD’nin Suriye ordusunu tekrar vuracağı söylenmiştir. Rusya’nın buna vereceği tepki büyük önem taşımaktadır. Çünkü Suriye ordusunun hava savunma sistemleri ABD saldırısını engelleyemez. Bu nedenle Suriye, hava savunma sistemleri konusunda Rusya’ya muhtaçtır. Rusya, ya bir önceki ABD saldırısında yaptığı gibi sessiz kalacak, yada ABD saldırısına gerekli karşılığı verecektir.

Rus yetkililerin yaptığı ilk açıklama; ABD’nin bu açıklamalarının kabul edilemez olduğudur. Rusya dışişleri bakanı Sergey Lavrov‘un yaptığı son açıklamada, ABD’nin saldırısına karşı orantılı karşılık vereceğiz demiştir. Bu açıklamadan olası bir saldırıda Rusya’nın sert bir tepki vermeyeceğini anlıyoruz. Bundan sonra ne olacağını ise zaman gösterecektir.

Mehmet Fehmi Karadağ

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Çin’den Afrin’e ‘Bermuda Çokgeni’: Dünyada Neler Oluyor?

Suriye’de olup bitenlerin geri plana atıldığı ya da öyle olmasının sağlandığı bir zaman içerisinde körfez ülkelerinin Katar’a olan yaptırımlarına odaklanmış durumdayız. Tam da bu zaman dilimi içerisinde Suriye’de olup bitenler belki de gelecek zamandaki bütün stratejilerimizi etkileyecek kadar etkili bir oluşum sürecine girmiş bulunmakta.  Özellikle Musul’un  neredeyse DEAŞ teröründen temizlenip yerine başka bir örgütün yerleştirilmesi, Amerika’nın müttefiki olduğu örgütlerle (SDG) birlikte Rakka’ya doğru ilerlemesi, Suudi Arabistan içerisinde böyle kritik bir zamanda veliaht değişikliğinin olması ve körfez bölgesinde Katar’a yapılmaya çalışılan müdahale çok karışık bir şekilde birden fazla taktiğin uygulandığı yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır.  Hatta bu çok yönlü oyun Çin başta olmak üzere Asya’yı bile etkilemektedir.

İran’ın Hedefi İsrail ve Enerji Yolları

Suriye’nin doğusu İran’ın yakinen takip ettiği bölgelerin başında gelmektedir. Zira İran’ın Irak ve Suriye yoluyla Lübnan’a, Akdeniz’e ve dolayısıyla İsrail’e uzanabilmek için doğu bölgesine ihtiyacı var. Tam bu noktada Suriye rejimi ve bölgedeki milisler bu bölgede tampon bölge oluşturmakta ve İran’ın bölgede ki milis güçlerine lojistik desteğini ulaştırması  açısından hayati rol oynayan bölgeyi kaptırmama mücadelesi vermektedir. İran’ın son Deyrüzzor füze saldırısı bölgesel olarak yukarıda saydığımız bu amaçların karşılanmasına yönelik. Doğu Suriye, rejim açısından da önemli rol taşıyor. Rejim ülkenin batısı için petrol, su ve tarımsal ürünler açısından önem taşıyan doğu bölgelerini kontrol altına almak istemektedir.

Türkiye’nin Güneyinde Kürt Devleti Mi Kuruluyor?

Geçtiğimiz günlerde  Suriye Demokratik Güçlerini hedef alan rejim uçakları ABD tarafından düşürülmüştü. Bu sıralarda meydana gelen İran’a yapılan saldırılara karşı İran deyrüzzor bölgesinde  bulunan DEAŞ’a devrim muhafızlarıyla karşılık vermiş ve bölgeyi hedef haline getirmişti. Ülkeler birbirlerinin lojistik sağladığı örgütler aracılığıyla DEAŞ’ı ortadan kaldırma maksadıyla birbirlerine olan tutumu sergilemekteler  ve aslında yeni bir döneme hazırlık içerisindeler.

Son dönemlerde artan saldırılarla gündeme gelen İngiltere, bu savaşın daha da içerisinde olma niyetinde gibi. Bununla birlikte ABD ile SDG müttefik durumdayken karşılarında ki Suriye rejimi, Rusya ve İran ile aralarında geçtiğimiz yıldan itibaren yapılan hazırlıklarla mevzilenmeleri çoktan başlamış durumda. Tüm bu kutuplaşmalar biz farkında olmadan devam ettikçe karşımıza ABD’yi yanına alan başka bir unsur çıkmakta. Özellikle bizim açımızdan ileride büyük sorun teşkil edecek olan PYD/YPG terör örgütü sahada bulmuş oldukları Amerikan gücüyle nüfuz alanlarını daha da genişletmekte. Rakka bölgesinde Türkiye’ye sınır olan Kuzey bölgesini ele geçiren güçler güneyini de alarak Kuzey Suriye Demokratik Konfederasyonu dedikleri yapıya katmak için son zamanlarda oldukça çaba gösteriyor.  DEAŞ’tan temizlenerek alınacak olan bu bölgeleri Lübnan sınırında olması neticesinde Arap bölgelerinin PYD/YPG yönetimi altına girmesi demek. Burada amaç Rojava’da uygulanan modelin Arap bölgelerinde de yaygınlaştırılması. Kuzey bölgesindeki PYD bölgelerinin Güney bölgesinin de alınmasıyla karşımıza çıkacak olan büyük resim İran, Türkiye başta olmak üzere Arap ülkelerine büyük tehlike arz ediyor.

türkiye afrin'i vuruyor ile ilgili görsel sonucu

Suriye bölgesinde bu pozisyonlar dahilinde değişen konsensüsle Amerika destekli unsurların ilerleme sağlaması biraz zorlayıcı olacaktır zira bölgede ki güç unsurları ve muhalif gruplar en azından bu süreci uzatıcı rol oynayacaklardır. YPG/PYD tarafından  Suriye’de ele geçirilen topraklarda devletlerin sınırlarını yeniden çizmenin vakti şimdi değilse bile ileri dönemlerde kimin daha üstün güç özelliği gösterdiğine bağlı olarak değişen konjonktür ile son şeklini alacaktır. YPG/PYD ve Kürt gruplar savaşta rol aldıkları gerekçesiyle jeopolitik olarak toprak almak isteyeceklerdir Irak’ta Bağımsız bir bölge kurma yolunda önlerini açan Amerika’nın Suriye bölgesinde aynı imtiyazı vermeyeceği ve bu bölge için kendisine başka bir bölge sorumlusu tayin edeceği öngörüsünde bulunarak buna rağmen bir süre daha sınır bölgesinde PYD/YPG terör örgütünün yerini alacağını söyleyebiliriz.

Türkiye’den Yeni Harekat Atağı Olur Mu?

Tüm yaşananları toparladığımızda geçtiğimiz dönemde Şam, Humus, Hama ve Halep ile özellikle enerji hatlarının üzerinde bulunan Akdeniz sınırındaki Tartus, Banyas ve Lazkiye’yi de içine alan sınır, Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçlerinin eline geçmişti. Rusya etkisinin olduğu bölgelerin dışında Amerika, Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG terör örgütünün yönetiminde de bir Kürt bölgesi oluşturulmuştu. Bunun üzerine Türkiye de 2016’da ‘‘Fırat Kalkanı’’ harekatını yaparak üç Kürt kantonunun arasına girmişti.

İlgili resim

Bu söylem ve tutumlara karşı Türkiye’nin işini şansa bırakmaması gerekmektedir. Suriye sınırında bize komşu olması ihtimal dahilinde olan PYD/YPG terör örgütlerini Fırat Kalkanı gibi sınır ötesi operasyonlarla uzaklaştırmaktan başka şansımız yok. Yakın bir zamanda Irak ve Suriye’de paralel olarak iki harekat düzenlemek stratejik açıdan önemli bir adım olacaktır. Özellikle sınır dışı operasyonlarda ülke iç güvenliğine saldırı niteliği taşıyan ve bu yönde gerçekleşecek olan terör saldırılarını da önleme mahiyetinde önemli bir adım olacaktır.  Bu bölgeler üzerinde diğer ülkeler enerji savaşları verseler de Türkiye’nin bu sınırlarda vermiş olduğu mücadele tamamen bekası ve geleceğine yönelik milli mücadele örneğidir.

Hedeflerden Biri ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ Mi?

Olaya Pekin tarafından baktığımızda Katar’a karşı uygulanan dışlama politikası ile çıkan kriz sonucunda Katar ve Körfez Ülkeleri arasındaki krizin müzakere yoluyla çözülmesini istediklerine dair bir açıklama yapmışlardır. İran ve Suudi Arabistan krizinde Çin’in tarafgir olmama yönünde niyetinin olduğu bilinmektedir. Çin, İran ve Suudi Arabistan arasında olası bir çatışma durumunun ortaya çıkmasını önümüzde hazır duran projeleri açısından istememektedir.  Her iki ülke de Bir Kuşak Bir Yol girişiminde üstlendiği rol bağlamında istikrarın sağlanması adına önem kazanmaktadır. Çin, bu krize dahil olmamış gibi görünse de, bu krizde başka açıdan bakılması konu ABD’nin Çin’e gizli olarak mesaj vermeye çalışmasıdır. Çin’i sıkıştırma politikası Filipinler’ den sonra Katar ile denemektedir. Trump yönetiminin Hindistan ile görüşmesi, Hindistan Çin arasında uzun yıllar sonra yaşanan sınır çatışmalarının yaşanması daha farklı krizler ile birlikte Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişiminin riske girmesi hedeflemiştir. ABD aynı anda Ortadoğu’da ve de Asya’da etkinliğini arttırmaya devam etmekte, Çin’in ekonomik politikalarına destek verir gibi gözükerek  Çin’i hem Katar hem de İran üzerinden bölgesine hapsetmeye çalışmaktadır.

ortadoğu'da dünya savaşları ile ilgili görsel sonucu

Asya’da Kazan Kaynar Mı? Çin Ve Rusya’nın Tutumu Ne Olmalı?

Afganistan ve Irak harekatlarından sonra Ortadoğu da farklı stratejilerle yoluna devam eden ABD kurmuş olduğu vekalet sistemi ile hakimiyetini kaptırmama mücadelesi verirken bölgeye sonradan dahil olmaya çalışan Rusya ve Çin için başka hesaplar içerisine girmiş durumda. Rusya- Ukrayna- Kırım için Avrupa ülkeleri devreye girmiş gözükmekte, şöyle ki; geçtiğimiz gün İtalya Dış işleri Bakanı Angelino Alfano, ülkesinin,  Ukrayna toprağı olan  Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının hiçbir şekilde tanımayacağını söyledi. Ülke içerisinde zaman zaman meydana gelen terör eylemleri ve sürekli ortaya çıkan Kırım meselesi Rusya’nın gündeminde geniş yer bulurken Ortadoğu’da sürekli değişen strateji ve planlar hakimiyetin kime ait olduğunu unutturmamak için verilen çabalar içerisinde gösterilebilir. Bir başka hakimiyet çabası Asya tarafında verilmektedir. Çin ile Hindistan’da Tibet sınırı üzerinden çatışmaların körüklendiği bir düzen içerisinde Ortadoğu da zaman kaybettirilen Çin, özellikle Bir Kuşak Bir Yol projesi kapsamında önemli bir atağa kalkmış durumda. Bu projenin Avrupa ayağı olan İngiltere de zaman zaman patlamaların yaşanması projenin gelecek dönemde sekteye uğramasına neden olabilecek nitelikte görülmektedir.

Ortadoğu’da yaşanan krizler giderek karışık hal alır gibi görünse de geniş bir perspektiften bakıldığında her şey daha net anlaşılmaktadır. Artık olaylar bölgesel hal olmaktan çıkarak Ortadoğu ile ilgilenen her ülkenin içişlerini etkileyen ve buna göre savunma alınması gereken hem iç hem dış politik bir durum haline gelmiştir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Venezuela’da ‘Darbe Girişimi’: Polis Helikopteri Mahkeme Binasını Vurdu

Aylardır Venezuela’da süren hükümet karşıtı protesto gösterileri hız kesmeden devam ediyor. Bir polis helikopterinin Yüksek Mahkeme binasına saldırmasının ardından Maduro hükümeti darbe girişimi olduğuna dair iddiaları yalanlamış ancak eylemi bir grup askerin yaptığını doğrulamıştı.

Olayın ardından eylemi gerçekleştiren kişiler bir video yayınlayarak kim olduklarını ve eylemin nedenini açıkladı. Helikopteri kullanan Oscar Perez:

“Bizler asker, polis ve sivillerden oluşan bir koalisyonun üyeleriyiz. Bu suç örgütü haline gelmiş hükümete karşı denge oluşturacak bir çözüm arayışındayız. Hiçbir politik tarafmız veya ideolojik bağlılığımız yok. Bizler milliyetçi ve devletçi vatanseverleriz.”

Polis kuvvetlerinde görev yapan Perez’in bu açıklamasından önce Devlet Başkanı Nicolas Maduro, olayı terör saldırısı olarak tanımlamış ve muhaliflerden de olayı kınamalarını istemişti.

Maduro’nun anayasa değişikliği girişimine tepki olarak başlayan protesto gösteriler aylardır sürüyor. Ülke çapında yaşanan şiddet olaylarında şu ana kadar en az 70 kişi yaşamını yitirirken binlerce kişi de yaralandı.

14 yıllık hapis cezasına çarptırılan muhalefet lideri Leopoldo Lopez’e işkence edildiği iddiaları da ülkede tansiyonu arttırmış durumda. Ayrıca Devlet Başkanı Maduro, 2008’de Chavez’in rejimi koruması için kurduğu Bolivarci milislerin 100 bin olan sayısını 500 bine çıkaracağını açıklamıştı.

https://stratejikortak.com/2017/04/venezuelada-neler-oluyor.html

Rapor Açıklandı: Dünyada En Fazla Doğalgaz İran’da

Dünyanın en değerli madenleri arasında bulunan doğalgaza her geçen gün talep artıyor. “BP 2017 Dünya Enerji İstatistik Görünümü Raporuna” göre kanıtlanmış en fazla doğalgaz rezervine sahip ülkeler ve en fazla doğalgaz üreten ülkeler belli oldu.

– Dünyada toplam 186,6 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervi bulunuyor.

– En fazla doğalgaz rezervi 79,4 trilyon metreküple (yüzde 42.5) Ortadoğu’da. Daha sonra Ortadoğu’yu, 56,7 trilyon metreküp rezerve sahip Rusya ve Türkmenistan’ın da içinde bulunduğu Avrupa ve Avrasya takip ediyor. En az doğalgaz rezervine sahip bölge ise 7,6 trilyon metreküple Güney ve Orta Amerika.

– 2016 yılında dünyada kanıtlanmış en fazla doğalgaz rezervine sahip ülke, 33,5 trilyon metreküple İran. 32,3 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle İran’ın ardından Rusya ve 24,3 trilyon metreküple Katar geliyor.

– Şaşırtıcı gelebilir ancak en fazla doğalgaz üreten ülke 749,2 milyar metreküple ABD. 579,4 milyar metreküplükle ABD’yi Rusya ve İran(202,4 milyar metreküp) izledi.

Dünya üzerinde 186,6 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervinin 50 yıldan fazla yeteceği öngörülüyor.

İngiltere Seçimleri: Sonuçlar Kesinleşti, Azınlık Hükümeti Kuruluyor

Birleşik Krallık’ta 8 Haziran’da yapılan erken genel seçimlerde 650 bölgede oyların tamamı sayıldı. Yaklaşık 47 milyon seçmenin olduğu ülkede seçimlere katılım oranı yüzde 69 oldu.

326 sandalye kazanan partinin hükümet kurabildiği 650 sandalyelik parlamentoda, Başbakan May’in liderliğindeki Muhafazakar Parti 318, en yakın rakibi İşçi Partisi’nin ise 262 milletvekili meclise girdi.

İngiltere’deki seçim sonuçlarına göre tek başına hiçbir partinin hükümeti kuramadığı kesinleşince Başbakan May, Kuzey İrlanda merkezli DUP’un desteğini alarak azınlık hükümeti kuracağını açıkladı.

Ajanslara düşen son dakikaya göre; DUP lideri Foster ile Başbakan May’in azınlık hükümeti konusunda bir anlaşma imzaladığı açıklandı.

DUP lideri Foster ve Başbakan Theresa May

En son azınlık hükümetinin 1992 seçimlerinde kurulduğu İngiltere’de Foster da Başbakan May gibi İngiltere’nin AB’den çıkışını destekliyor ve İskoçya’nın İngiltere’den ayrılmak istemesine karşı çıkıyor.

8 Haziran 2017 – İngiltere Genel Seçim Sonuçları | İnfografik: AA

2015 yılındaki genel seçimlere 12 milletvekilini kaybeden Muhafazakar Parti güç kaybederken, İşçi Partisi önceki seçime göre 29 sandalye daha parlamentoya soktu. Ancak oran olarak en büyük hezimeti 2015 seçimlerinde parlamentoda 56 milletvekiline sahip olan ve bu seçimlerde büyük bir düşüş yaşayarak 35 milletvekili çıkarabilen İskoç Ulusal Parti yaşadı.

Kaynak: StratejikOrtak.com