Suriye’de Baas Partisinin Sünnilerden Kopuk Olma Sebebi

Suriye için her ne kadar birçok kişi bir Alevi diktatörlüğünü zikretse de, bu aslında bir baas diktatörlüğüdür. Zaten Baas Partilerinin yada zihniyetinin iktidarda olduğu tüm Arap ülkelerinde tek parti diktatörlüğü vardı ve bu sonuç aslında kaçınılmaz olan bir sonuçtur. İki tanesi dışında diğer tüm ülkelerdeki Baas Partisi veya zihniyeti, askeri alandaki yapılanmaları sayesinde gücü eline alabilmiştir. Diğerlerindeyse ülkelerinin bağımsız oluşuyla beraber zaten iktidarda yer edinmişlerdir.  Baas Partisi’nin İdeolojisi ve Tarihi

Libya’da, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de ve Kuzey Yemen’de askeri darbeler olmuş(Suriye haricindekilerde krallıklar devrilmiştir) Cezayir ve Güney Yemen’de ise bağımsızlıkla birlikte iktidarda yer edinmişlerdir.

Hafız Esad

Baas, Arapça’da diriliş anlamına gelir ve 1947 yılında biri Sünni biri Nusayri biride Ortodoks olan 3 önder tarafından Baas Partisi ilk kongresini yapmıştır. Baasçılığın en temel ilkelerinden olan sosyalizm, milliyetçilik/Panarabizm ve sekülerlik/laiklik ilkeleri iktidarda olduğu ülkelerin çoğunluk olan topluluğunun yapısına hep ters gelmişti.

Örneğin Irak Araplarında Baasçılık, başlarda Şii, İsevi, Sünni yani her kesimden insan barındırsa da, genelde Sünniler arasında görece daha çok güçlenmişti. Çünkü Araplar arasında azınlık olan onlardı ve azınlık olduğunuz bir yerde gidipte kendi dini hukukunuzu kolay kolay kabul ettiremezdiniz. Bu hukuki yönde bir partiniz olsa nüfusu gereği başarılı olamayacağınız için siz de gidip, sizi de içine alan başka bir partiye iştirak edersiniz. Iraklı Arap Sünniler için bu partide Baas Partisiydi, çünkü onlar milliyetçiydiler ve kimin hangi inançtan olduğuna bakmıyor, hangi dili konuştuğuna bakıyorlardı. Bu yüzden siyasi hayatta Sünnilerin yer alabilmesinin en mümkün olduğu adres Baas Partisinin örgütlenmeleri idi. Şiiler ise zaten demografik olarak çoğunluk oldukları için böyle bir baasçılık derdi içinde değildiler, onlar sadece kendi hukuklarını istiyorlardı. Zaten azınlık olan taraflar çoğu zaman barışı ve birliği en çok arzulayan taraftırlar ve bu yöndeki birleştirici ideolojilere azınlık olanlar diğer halklara kıyasla daha çabuk yönelirler.

Irak’ta daha sonra, özellikle 1979 İran devriminden etkilenen Şii nüfuslu dindar kesimin, bu devrimden etkilenerek merkezi yapıya çıkardığı isyan yüzünden Irak Baas Partisi, ister istemez Arap olmalarına rağmen Şiileri tehlikeli görmeye başlayarak aslında mezhepçi bir hale bürünmüştür. İran devriminin Irak’a taşma korkusu yüzünden Sünni kesim için iş bulma, siyasi temsil ve güvenlik açısından baas partisi daha da önemli bir hale gelmiştir. Baas Partisi içinse Şiileri yönetimden uzak tutmak, hem Irak’ın şeriata boyun eğmemesi hemde Mezopotamya Araplığının Farslılaşmaya evrilmemesi için önemli hale gelmişti. Yani burada Baasçılığın verdiği milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin muhafaza edilmeye çalışılması söz konusuydu. IŞİD Saddam’ın Mirasıdır

İşte Suriye’de de Baas Partisi için tamda bu vardı. Alevi, Dürzi, Sünni, İsmaili ve İsevi olarak 5 parça olan Araplar arasında en kalabalık olan Sünniler için Sosyalizm ve Laiklik, çok ters geliyordu. Diğer inanç gruplarından İsmaililer içinde tersti ama özellikle de Aleviler ve İseviler gibi yüzyıllardır Levant’ın alt sınıfı olmuş en sefalet dolu kesimi için siyasi hayattaki tek güvenli yol baasçılık yoluydu. Çünkü geçmişteki şeriat tecrübelerinden dolayı çok dertli olan bu halklar, laiklik ilkesinden ötürü partiye sempati kazanıyordu. Ayrıca milliyetçi söylemler sayesinde birleşebilir ve artık Sünnilerden korkmalarına gerek kalmayabilirdi. Çünkü bu vesileyle artık Sünnilere aynı milletten olduklarını hatırlatabiliyorlardı. Zaten Sünniler, ancak aynı milletten olduklarının bilincinde olarak milliyetçi ve laik sisteme entegre olunca kendi şeri hukuklarını uygulamaktan vazgeçebilirlerdi.

Beşşar Esad ve Ayetullah Ali Hamaney

Fakat Sünnilerin dindar olanları, çoğunluk oldukları bilincinde oldukları için tabi ki kendi şeri hukuklarının uygulanmasını, diğer tüm kesimlere kıyasla daha ateşli savunuyorlardı. İşte tamda bu yüzden baasçı ilkeler için Irak’ta en büyük tehdidin Kürtler ve Şiiler olması gibi Suriye’de de bu ilkelere en büyük tehdit Kürtleri de içine alan Sünnilerdi. Fakat buna rağmen sanılanın aksine Sünnilerde Baas örgütlenmelerinde kendi nüfuslarına kıyasla daha az oranda olsa da kendilere yer bulabileceklerdi.

Yani Baas egemenliğinin Alevi liderliğinde olması şaşılacak bir mevzu değil aslında. Bu, tarafların inançlarının yol açtığı dürtüler sebebiyle bu hale evrildi. Bu inançsal gereksinimlerin yol açtığı ve bu işin doğasında olan mezhepsel ayrım yüzünden baas ideolojisi, Irak ve Suriye’de amaçladığı Rönesans ve reformları gerçekleştiremedi ve bu yüzden radikalize oldu. Çünkü çoğunluk olan taraflar hep kendi şeri hukuklarını ülkelerine uygun görüyorlardı ve bu yüzden iktidar olan ideolojiyi bir türlü tamamen sahiplenemiyorlardı. İşte bu ülkelerdeki krizler çemberinin kaynağı da bu birleşememezlikti. Baas Partilerinin tüm birleştirme çabalarına rağmen orta çağ zihniyetinin inatçılığı, Irak ve Suriye’de birçok terörist faaliyetin ve kaosun kaynağı oldu.

Bu terörist faaliyetlere karşı Irak veya Suriye ne zaman düzeni tekrar tesis etmeye çalışsa, sosyalizm düşmanı emperyalist güçlerce karşıt propagandalara maruz kaldılar. Mesela Lübnan iç savaşının olduğu dönemde, Lübnan bataklığına saplanan Suriye’nin bu zor durumundan faydalanmak isteyen Sünni Müslüman Kardeşler örgütü, 70’li yılların sonlarından 1982’ye kadar terör saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırıların en büyükleri haziran 1979’da, Halep’teki bir topçu okulunda çoğu Nusayri olan 83 askeri öğrencinin öldürülmesi ve Ağustos-Kasım 1980 arasında Şam’da yüzlerce kişinini öldürüldüğü üç bombalı araç saldırısıydı. Hükumetin sert önlemleri yüzünden Müslüman Kardeşler iyice azıyor ve 1982 Şubatında Hama’yı kurtarılmış bölge ilan ederek Baas Partisi üyelerinin evlerini basarak yaklaşık elli kişiyi öldürdüler. Ayaklanma bastırılırken şehirdeki çatışmalarda 10 bin kişi öldü ve Baas düşmanları bunu bir katliam olarak nitelendirdiler. Yani düşünün ki; Türkiye, doğuda kurtarılmış bölgeler ilan eden PKK’ya karşı düzeni tekrar tesis etmek için operasyonlar yapıyor ve ister istemez şehirler harabeye dönüşüp, insanlar mağdur oluyor, fakat bazılarına göre suçlu PKK değil Türkiye oluyor. İşte Suriye’nin durumu da tam olarak bu.

Esad ve generaller

Irak ve Suriye’de görülen bu sorunlar Cezayir, Libya, Mısır, kuzey ve güney Yemen gibi baas partisi değilse bile zihniyetine sahip diğer ülkelerde görülmemişti. Çünkü bu ülkelerde yaşayan Araplar arasında demografik çeşitlilik yoktu ama Irak ve Suriye Arapları için inanılmaz bir çeşitlilik söz konusuydu. Örneğin Cezayir’de birkaç Harici dışında tümü Sünni olan Araplar, iç siyasette Berberi karşıtlığının da etkisiyle kolayca milliyetçi ve laik sistemin içine entegre olabildiler ve günümüz Cezayir’i bu sayede, Arap ülkeleri arasında kültür ve sanat alanında dünya çapında isim yapmış şahsiyetler ortaya çıkararak, dengeli dış politika izleyerek ve siyasi yaşamda bazı kesintiler dışında istikrarlı bir duruş sergileyerek farkını bu örneklerle de anlaşılacağı üzre ortaya çıkarabiliyor ve Arap dünyası için güzel bir örnek(görece) teşkil edebiliyor. Tabi ki Cezayir Arapların yönettiği bir ülke olsa da tıpkı Fas gibi çoğunluğu berberi olan bir ülke. Bunu da hatırlatmakta fayda var. Zaten benim birleşmeden kastım Araplar arasında olan birleşme. Yoksa Cezayir’in ülke olarak beraberliği Berberi-Arap çatışmalarından dolayı zayıf. Gün Yüzü Görememiş Ülke: Cezayir

Baasçılığın Levant ve Mezopotamya’nın aksine Arap yarımadasında bir örgütlenmesi olmadığını görüyoruz. Bu durumun iki sebebi var. Birincisi: bu ülkelerdeki aşiret temelli oligarşik krallıkların, tüm devlet kademelerinde ve askeriye de kendi aşiretlerinin ve onun komşularının yer bulabilmesini sağlamalarından ötürü örgütlenmenin zor olmasıdır. İkincisi ise bu ülkelerin genelinin yer altı kaynaklarından dolayı sahip olduğu refahın, halk nezdinde böyle bir örgütlenme şuuru ve gereksinimi oluşmasına engel olmasıdır. Halbuki en kritik ülkeler bu yarımadanın ülkeleridir. Çünkü ekonomik durumları gereği bu ülkelerdeki olası bir Baas egemenliği diğer ülkelerdeki baasçı yükselişe maddi olarak olumlu bir etki edecektir ama ne yazık ki bu yarımadada Selefi aşiretlerin hükmü sürdüğü için bu kaynaklar Selefi ideolojinin yayılması için sarf ediliyor ve Selefiliğin yayılmasında oldukça etkili oluyor maalesef. Burada ki maddi gücün Selefiliğin yayılmasındaki etkisini görünce, olası bir baas egemenliğinde baas örgütlenmelerinin elde edebileceği gücü ve büyümesindeki ivmeyi birde siz düşünün.

Ben bir Yörük olsam da, Baasçılığın emperyalizm tarafından uğradığı saldırılar sonucu gerilemesine hep üzüldüm ve bunun bir tersine dönüşünün olması ümidindeyim. Yani tıpkı adının anlamı gibi bir diriliş hayali. Gönlüm, Laik ve Sosyalist bir devlet çatısı altında Arap halklarının birleşmesinden yana ama milliyetçilik ilkesi bizim için iyi sonuçlar doğurmayabilir (Bir tek milliyetçiliğine karşıyım zaten). Tabi kim bilir kaç on yıl sonra bu birleşme olur veya hiç olmaz. Ancak Pan Arabizm için önce Ortadoğu’nun dinleri ve onların kaçınılmaz olarak ortaya çıkardığı mezhepleri bir kenara atması gerekiyor. Yoksa böyle savaşmaya devam ederler ve Arap düşmanlarını sevindirmekten başka bir şey yapamazlar.

Muhammed Ali Çalışkan

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Bilgisayar Oyunlarında İslam Düşmanlığı

İslamofobi, kelime anlamı olarak “İslam korkusu” demektir. İslam dinine ve Müslümanlara karşı kin, nefret duyguları besleme ve düşmanlık gütmektir. 11 Eylül 2001’in ardından, siyasal ve kültürel havaya, İslam maskeli terör örgütlerinin etkisinin de eklenmesiyle Batı’da güncel adıyla İslamofobi yani “İslam korkusu” yükselişe geçti. Ancak Batı’daki İslam korkusunun geçmişi bu kadar yeni değil. İslam’a ve Müslümanlara karşı sürdürülen karşıtlık ve önyargı İslam’ın gelişine kadar dayanıyor. Batı her zaman siyasal ve kültürel anlamda İslam’a karşı bir duruş sergilemiştir. Bu durum birçok alanda çokça kendini göstermiştir. Oyunlarda da bazen açık bazen de kolay kolay görülemeyecek bir şekilde İslam karşıtlığı işlenmektedir.

Pac-Man

Pac-Man, 1980 çıkışlıdır. Japon Bandai Namco Games’e ait oyundur. Bir labirent içinde geçen oyunda amaç, hayalet ve canavarlardan kaçarak diskleri toplamaktır. Tüm diskler toplandığında bir sonraki aşamaya geçilir.

Oyunun bir versiyonunda sizi kovalayan hayaletlerin çarşaflı Müslüman kadınlar olarak tasvir edildiği iddia edilmiştir. (İddia Gençlik ve Spor Bakanı Çağatay Kılıç’a aittir).

Counter Strike

19 Haziran 1999 yılında piyasaya sürülmüştür. Yapımcılığını         Minh “Gooseman” Le, Jess Cliffe, yayımcılığını Valve Corporation ve dağıtımcılığını ise Sierra Entertainment yapmıştır. Oyun terörist ve anti terörist iki grup arasındaki çatışmadan oluşmaktadır. Tek veya çok oyunculu olarak devreler halinde oynanan oyundur.

Oyunda ABD üniformalı komandolar teröristleri öldürürken teröristler “Allah-u Ekber” ve “Le ilahe illallah” diye bağırmaktaydı. Firma gelen tepkiler üzerine bu sesleri oyundan çıkarttı. Ancak oyunun bazı bölümleri cami gibi yerlerde geçmeye devam etmektedir.

Counter Strike: Global Offensive oyununun Dust bölümüne ait bir görsel

Clive Barkers Undying

21 Şubat 2001’de İngiltere’de yayınlanmıştır. EA Games Los Angeles stüdyosu ve DreamWorks Interactive tarafından geliştirilen oyunun tasarımcısı ve yazarı, İngiliz yazar ve yönetmen Clive Barker’dır. Microsoft Windows ve Mac OS’ta kullanılmaktadır.

Oyunda, şeytanın ana karaktere saldırdığı mekânda taş duvarlara oyulmuş Hadis-i Şerifler yer almaktadır.

Oyunda, şeytanın ana karaktere saldırdığı mekânda taş duvarlara oyulmuş Hadis-i Şerifler yer almaktadır.

Serious Sam

Oyun, 23 Mart 2001’de ABD’de piyasaya sürülmüştür. Croteam tarafından geliştirilen oyunun dağıtımcılığını Xbox, Xbox 360 ve Gold için Gotham Games, Palm OS için Global Star Software, Microsfot Windows için Devolver Digital yapmıştır.

Dünyayı istila eden uzaylılara karşı mücadeleyi konu olan bir FPS oyundur.

Oyunda Hz. Ali’nin kabrinin, üzerinde bulunan işleme ve yazılara kadar aynısı kullanılmıştır. Buradan ise yaratıklar çıkmaktadır.

Hz. Ali’nin Kabri
Oyundaki Hz. Ali kabri tasviri 

Hitman: Silent Assassin

Hitman serisinin ikinci oyunudur. 1 Ekim 2002’de IO Interactive tarafından piyasaya sürülmüştür.

Oyunda ana karakter, ezan okunurken bir Müslüman’ı öldürüp silahını almaktadır. Daha sonra aşağıda namaz kılanlar varken yarım kubbelerin üstünden etrafa ateş açabilmektedir.

Yukarıda anlatılan sahneye ait bir kare

Command & Conquer Generals: Zero Hour

Command & Conquer serisinin bir oyunudur. EA Games’in Los Angeles stüdyosu ve Aspyr Media tarafından geliştirilmiş, EA Games tarafından 22 Eylül 2003’te ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows ve Mac OSX için üretilmiştir.

Oyunda; ABD, Çin ve GLA olarak üç grup bulunmaktadır. GLA ise İslami bir örgüttür. Bu örgüt, canlı bomba saldırıları, sabotajlar ve suikastlar yapan ve kimyevi silahlar kullanan intihar eylemcilerinden oluşmaktadır.

 

Devil May Cry: 3

Oyun, Capcom ve Ubisoft firmaları tarafından 17 Şubat 2005’te ABD’de yayınlandı. PlayStation 2, PlayStation 3, Microsoft Windows, Mac OS için geliştirildi.

Oyun, üçüncü şahıs ilerlemeli aksiyon oyunudur.

Oyunda kötülüğün ve şeytani yaratıkların bulunduğu bölgeye girişin kapısı olan kapıda, Kâbe kapısının örtüsündeki işlemeler olduğu gibi kullanılmıştır.

Kâbe örtüsünün Kâbe Kapısı kısmına denk gelen bölüm
Oyunda kötülüklerin olduğu bölüme girerken kullanılan kapı

Call of Duty 2

Yapımcılığını İnfinity Ward’ın, dağıtımcılığını ise Activision Game’in yaptığı oyun 25 Ekim 2005’te ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows, Xbox 360 ve Mac OSX için geliştirilmiştir.

Birinci şahıs nişancı oyunudur. İkinci Dünya Savaşı’nı konu almaktadır.

Oyunda Rus, İngiliz ve Amerikan cepheleri bulunmaktadır. Oyunu İngiliz cephesinden oynarken Çavuş John Davis’i canlandırdığınız kısım Mısır’da geçiyor. Bu bölümün adı ise “The Battle Of El Alamein”. Bu bölümde özellikle vurgulanan bir yerde ise Alman uçakları bir minareyi vurarak yok ediyor.

 

Uçaklar bombardıman yaparak yaklaşıyor.
Minare vuruluyor ve parçalanıyor.

AyoDance

Audition firması tarafından Japonya’da Ocak 2007’de Microsoft Windows ve Mac OSX için yayınlanmıştır.

Oyun farklı karakterleri ve müzik aletlerini kullanmaya imkân sağlayan müzik ve dans temelli bir oyundur.

Oyunda, 5 milyon oyun puanıyla alınabilecek bir platform bulunmaktadır. Bu platform ise Kur’an-ı Kerim’den oluşmaktadır. Karakter platforma ayaklarıyla basmaktadır.

Zack & Wiki

23 Ekim 2007’de Japon Capcom şirketi tarafından Nintendo Wii için yayınlanmıştır. Oyun bir korsan ve maymun karakterle birlikte ilerleme ve bölüm geçme üzerine kuruludur.

Oyundaki karakterler alevlerle kaplı bir hazine etrafında dans etmektedirler. Arka planda “Allah-u Ekber” sesi her duyulduğunda bu karakterler ateşe secde etmektedirler. Tepkiler üzerine firma resmi açıkklama yapmış ve bir güncellemeyle birlikte bu sesi kaldırmıştır.

 

Guitar Hero III: Legends of Rock

Guitar Hero, yapımcılığını Neversoft ve Aspyr Media’nın (Microsoft Windows ve Mac OS için) yaptığı, Activision tarafından 28 Ekim 2007 tarihinde yayınlanan oyundur. PlayStation 2, PlayStation 3, Xbox 360, Wii, Microsoft Windows, Mac OS’ta oynanmaktadır. Oyunda çalan şarkıların notalarının ekranda belirmesiyle kontrol cihazındaki tuşlara eş zamanlı olarak basılmasını ve şarkının başarılı bir şekilde çalınmasını amaçlayan bir oyundur. Guitar Hero III. Legends of Rock ise serinin dördüncü oyunudur.

Guitar Hero III: Legends of Rock oyununda oyun karakteri sahnede şarkı çalarken yerdeki Arapça “Allah” yazısının üzerinde zıplamaktadır.

Muslim Massacre

Adı “Müslüman Katliamı” olan oyun, 1 Ocak 2008 yılında Eric ‘Sigvatr’ Vaughn firması tarafından ABD’de Microsoft Windows için piyasaya sürülmüştür. Tek kişilik ilerlemeli bir oyun salonu oyunudur.

Adından da anlaşılacağı üzere oyun tamamen İslam karşıtlığı üzerine kuruludur. Oyunda yolda gördüğünüz tüm sakallı ve sarıklı erkekleri ve çarşaflı kadınları öldürmeniz istenmektedir. Oyunun sonunda ise iş zıvanadan çıkıyor ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) öldürülmesi istenmektedir.

 

Resident Evil 4

Capcom şirketi tarafından 27 Ekim 2008’de Japonya’da PlayStation 3, Xbox 360, Microsoft Windows için yayınlanmıştır.

Oyun, üçüncü şahıs ilerlemeli zombi aksiyon oyunudur. Satanistlerin kaçırdığı ABD başkanının kızının kurtarılmaya çalışıldığı oyunda zombiler ve satanistler (oyundaki adıyla Los İlluminados) öldürülmektedir.

Benim de oynayıp bitirdiğim oyunun bir bölümünde bir kapıdan geçtikten sonra çok fazla zombi ve Satanist saldırısına uğramaktasınız. Kötülüklere açılan bu kapının işlemeleri ise Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabrinin kapısının işlemesidir.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabrinin kapısı (sağda) ve bu kapıya Bafomet figürü eklenerek oyunda kötülüklere açılan kapı yapılmış hali (solda)

 Faith Fighter

Oyun, 2009 yılında, İtalya’da, Molleindustria firması tarafından Microsoft Windows için piyasaya sürülmüştür.

Oyun, dini karakterlerin kavga etmesi üzerine kuruludur. Oyun sansürsüz bir şekilde yayınlanmış Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yüzü gösterilmiştir. Tepkilere rağmen firma oyunu kaldırmamıştır ancak sansürlü bir versiyonunu yayınlamıştır.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dövüşünün başlangıcı

Oyunda, Allah bir insan olarak tasvir edilmiş ve dövüş karakterlerinden biri olarak kullanılması sağlanmıştır. Yani bu din karşıtı oyunda “peygamberleri Allah ile dövüştürebilir ve hatta Allah’ı yenebilirsiniz.”

Dövüş karakteri olarak bir oyuncu Allah’ı seçmiş ve rakibini bekliyor.

Resident Evil 5

5 Mart 2009’da Capcom tarafından Japonya’da PlayStation 3, Xbox 360, Microsoft Windows için yayınlanmıştır.

Serinin diğer oyunları gibi üçüncü şahıs ilerlemeli aksiyon oyunudur.

Oyunun kütüphanede geçen bir sahnesinde bütün kitaplar kitaplıklardayken Kur’an-ı Kerim yerde durmaktadır.

Minarett Attack

Çıkış tarihi bilinmeyen oyun İsviçre’de aşırı sağcı politikacılar tarafından 29 Kasım 2009’da İsviçre’de yapılan “Minare Referandumu” öncesinde Android için çıkartılmıştır. Referandumda %57 ile “evet” çıkmış ve minare yapımları durdurulmuştur.

Oyun bir İsviçre şehrinin görüntüsüyle başlamaktadır.

Bir anda yer altından minareler yükselmeye başlar. Bazı sitelerde oyunun, minareleri bomba atıp patlatarak ezanı engelleme üzerine kurulu olduğu yazmaktadır. Bu, abartıdan ziyade yalana kaçmaktadır. Kaş yapayım derken göz çıkarmaktır.

Oyunda amaç minarelerin şerefesinde ezan okumaya çalışan sakallı ve fesli müezzinlerin üzerine gelip tıklayarak ezan okumasını engellemektir.

 

Call of Duty: Modern Warfare 2

Birinci şahıs saldırı ve nişancılık oyunu Call of Duty serisinin altıncı oyunudur. Yapımcılığını İnfinity Ward, dağıtımcılığını ise Activision Game ve Square Enix yapmıştır. İlk olarak 10 Kasım 2009’da ABD’de piyasaya sürülmüştür. Microsoft Windows, Playstation 3, Xbox 360 ve Nintendo Wii ve Mac OSX için geliştirilmiştir.

 Oyunda, harabe bir evdeki pis bir tuvaletin içinde duvardaki tabloların çerçevelerinde içinde Allah yazısının da bulunduğu Arapça hat sanatı işlemeleri bulunmaktadır.

Tuvalet
Tablonun çerçevelerindeki hat işlemeleri

Tekken Tag Tournament 2

Tekken serisinin bir oyunudur. 14 Eylül 2012’de Bandai Namco Games tarafından Japonya’da Playstation 3 ve Xbox 360 için yayınlanmıştır.

Oyunun Suudi Arabistan’da geçen sahnelerinde yerdeki Davud Yıldızı işlemelerinde Arapça “Allah” yazısı görünmektedir.

Call of Duty: Black Ops 2

Serinin dokuzuncu oyunudur. Birinci şahıs nişancı oyunudur. Yapımcılığı Treyarch, dağıtımcılığını ise Activision Game yapmıştır. 13 Kasım 2012’de ABD’de piyasaya sürülmüştür. Playstation 3, Microsoft Windows, Nintendo Wii U, Xbox 360 için geliştirilmiştir.

Oyun, Pakistan ve Afganistan hükümetleri tarafından Müslümanları terörist olarak lanse ettiği gerekçesiyle ülke çapında yasaklandı.

Oyunda Müslümanlar sahip oldukları teknolojiyi dünya için bir tehdit olarak kullanmaktadır. Birçok yerde ise Arapça “Allah” ve “Muhammed” yazısı yer almaktadır.

Bomb Gaza

PlayFTW firması tarafından 29 Temmuz 2014 tarihinde İsrail’de Android için piyasaya sürülmüştür.

Oyunda, Gazze’nin üzerinden uçaklarla uçan oyuncuların aşağıdaki Gazzeli erkeklerden ve çarşaflı kadınlardan oluşan sivillerin üzerine bomba atarak puan kazanması istenmektedir.

Oyun, gelen tepkiler üzerine 500-1000 indirme düzeyindeyken Google Play Store’dan kaldırılmıştır.

Little Big Planet

Sony tarafından 18 Kasım 2014’te ABD’de Playstation 3 ve Playstation 4 için piyasaya sürülmüştür.

Oyunda, arka plan müziklerinden birinde “Her canlı ölümü tadacaktır” (Ankebut Suresi, Ayet 57) ve “Her canlı yok olacaktır” (Rahman Suresi, Ayet 26) ayetleri, sözlü olarak geçmektedir. Oyun bütün itirazlara rağmen bu haliyle yayınlanmış ancak Müslümanlardan gelen yoğun tepkiler üzerine yapımcı firma resmi bir açıklama yapmış ve sesler oyundan ve ses dosyası da oyunun müzik albümünden çıkarılmıştır.

Son

Bir platform üzerinde oyun oynama döneminin başlamasından beri oyunlarda farklı zamanlarda farklı firmalar tarafından farklı ülkelerde piyasaya sürülen bu oyunlar aslında hiçbirinin masum olmadığını ve hiçbir görüntünün de tesadüf olmadığını bize anlatmaktadır. Oyunları oynayanların çoğunluğunun çocuk ve henüz zihinsel ve kişisel gelişimini tamamlayamamış genç kategorisindekilerin oluşturduğunu düşünürsek küçük beyinlere büyük ve kirli tohumlar aşılandığı açıktır.

Alihan Özsoy

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Suriye Ekseninde ABD ve Rusya İlişkileri

2017’nin başında ABD başkanı seçilen Donald Trump, seçim öncesi konuşmalarında dönemin ABD başkanı Barack Obama’yı Suriye politikası konusunda eleştirmiş, Obama’nın Suriye politikalarının ABD’yi Rusya ile krize iteceğini belirtip Suriye konusunda Rusya ile olumlu ve yapıcı ilişkiler kurmaya çağırmıştır. Fakat nasıl olduysa Trump başkan seçildikten sonra Obama’yı aratır hale geldi. Nitekim 4 Nisan 2017 gecesi Esad’ın kimyasal silah kullandığı iddia edilerek Suriye ordusu doğrudan ABD ordusu tarafından füze saldırısıyla vurulmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta var: İlki Trump’ın seçim öncesi ABD halkına vadettiği Suriye savaşına fazla müdahil olmama, diğeri ise yeni bir dünya savaşına neden olabilecek Rusya ile askeri olarak karşı karşıya gelme durumu. Bu noktada Trump’ın seçim öncesi söylemleri ile seçildikten sonraki icraatları tamamen çelişmektedir. Ayrıca ABD’nin Rusya’yı başkanlık seçimlerine müdahale etmekle suçlaması da ayrı ele alınması gereken bir konudur.

ABD’nin vurduğu Suriye Ordusu’na ait Şariyat Hava Üssü’nde bir MİG-23 uçağı.

Peki ABD neden Suriye’yi Rusya’ya rağmen vurdu? Rusya neden karşılık vermedi? Elbette Trump bu durumu şöyle açıklıyordu: “ABD’nin çıkarları bizi Suriye’yi vurmaya itmiştir.” Burada dikkat edilmesi gereken nokta ABD saldırısında Suriye’nin uğradığı kayıp değil, ABD’nin güç gösterisi yapmış olmasıdır. Bu şekilde ABD dünya ya bir mesaj vermiş, Rusya’ya rağmen Suriye’yi vurdum demiştir. İlginç olan ise Rusya’nın bu saldırıya fiziki olarak tepki vermemiş olmasıdır. Çünkü Suriye’de gelişmiş S-300 ve S-400 hava savunma sistemleri mevcuttur.

S400 Hava savunma füzeleri

Buradan şunu anlıyoruz ki; Rusya, doğrudan Suriye’de saldırıya uğramadıkça hava savunma sistemlerini kullanmayacaktı ve kullanmadı da. Peki şimdi? Beyaz Saray’dan yapılan son açıklamada Esad’ın bir kimyasal silah saldırısı hazırlığında olduğu ve bu saldırının yapılması durumunda ABD’nin Suriye ordusunu tekrar vuracağı söylenmiştir. Rusya’nın buna vereceği tepki büyük önem taşımaktadır. Çünkü Suriye ordusunun hava savunma sistemleri ABD saldırısını engelleyemez. Bu nedenle Suriye, hava savunma sistemleri konusunda Rusya’ya muhtaçtır. Rusya, ya bir önceki ABD saldırısında yaptığı gibi sessiz kalacak, yada ABD saldırısına gerekli karşılığı verecektir.

Rus yetkililerin yaptığı ilk açıklama; ABD’nin bu açıklamalarının kabul edilemez olduğudur. Rusya dışişleri bakanı Sergey Lavrov‘un yaptığı son açıklamada, ABD’nin saldırısına karşı orantılı karşılık vereceğiz demiştir. Bu açıklamadan olası bir saldırıda Rusya’nın sert bir tepki vermeyeceğini anlıyoruz. Bundan sonra ne olacağını ise zaman gösterecektir.

Mehmet Fehmi Karadağ

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

 

Çin’den Afrin’e ‘Bermuda Çokgeni’: Dünyada Neler Oluyor?

Suriye’de olup bitenlerin geri plana atıldığı ya da öyle olmasının sağlandığı bir zaman içerisinde körfez ülkelerinin Katar’a olan yaptırımlarına odaklanmış durumdayız. Tam da bu zaman dilimi içerisinde Suriye’de olup bitenler belki de gelecek zamandaki bütün stratejilerimizi etkileyecek kadar etkili bir oluşum sürecine girmiş bulunmakta.  Özellikle Musul’un  neredeyse DEAŞ teröründen temizlenip yerine başka bir örgütün yerleştirilmesi, Amerika’nın müttefiki olduğu örgütlerle (SDG) birlikte Rakka’ya doğru ilerlemesi, Suudi Arabistan içerisinde böyle kritik bir zamanda veliaht değişikliğinin olması ve körfez bölgesinde Katar’a yapılmaya çalışılan müdahale çok karışık bir şekilde birden fazla taktiğin uygulandığı yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır.  Hatta bu çok yönlü oyun Çin başta olmak üzere Asya’yı bile etkilemektedir.

İran’ın Hedefi İsrail ve Enerji Yolları

Suriye’nin doğusu İran’ın yakinen takip ettiği bölgelerin başında gelmektedir. Zira İran’ın Irak ve Suriye yoluyla Lübnan’a, Akdeniz’e ve dolayısıyla İsrail’e uzanabilmek için doğu bölgesine ihtiyacı var. Tam bu noktada Suriye rejimi ve bölgedeki milisler bu bölgede tampon bölge oluşturmakta ve İran’ın bölgede ki milis güçlerine lojistik desteğini ulaştırması  açısından hayati rol oynayan bölgeyi kaptırmama mücadelesi vermektedir. İran’ın son Deyrüzzor füze saldırısı bölgesel olarak yukarıda saydığımız bu amaçların karşılanmasına yönelik. Doğu Suriye, rejim açısından da önemli rol taşıyor. Rejim ülkenin batısı için petrol, su ve tarımsal ürünler açısından önem taşıyan doğu bölgelerini kontrol altına almak istemektedir.

Türkiye’nin Güneyinde Kürt Devleti Mi Kuruluyor?

Geçtiğimiz günlerde  Suriye Demokratik Güçlerini hedef alan rejim uçakları ABD tarafından düşürülmüştü. Bu sıralarda meydana gelen İran’a yapılan saldırılara karşı İran deyrüzzor bölgesinde  bulunan DEAŞ’a devrim muhafızlarıyla karşılık vermiş ve bölgeyi hedef haline getirmişti. Ülkeler birbirlerinin lojistik sağladığı örgütler aracılığıyla DEAŞ’ı ortadan kaldırma maksadıyla birbirlerine olan tutumu sergilemekteler  ve aslında yeni bir döneme hazırlık içerisindeler.

Son dönemlerde artan saldırılarla gündeme gelen İngiltere, bu savaşın daha da içerisinde olma niyetinde gibi. Bununla birlikte ABD ile SDG müttefik durumdayken karşılarında ki Suriye rejimi, Rusya ve İran ile aralarında geçtiğimiz yıldan itibaren yapılan hazırlıklarla mevzilenmeleri çoktan başlamış durumda. Tüm bu kutuplaşmalar biz farkında olmadan devam ettikçe karşımıza ABD’yi yanına alan başka bir unsur çıkmakta. Özellikle bizim açımızdan ileride büyük sorun teşkil edecek olan PYD/YPG terör örgütü sahada bulmuş oldukları Amerikan gücüyle nüfuz alanlarını daha da genişletmekte. Rakka bölgesinde Türkiye’ye sınır olan Kuzey bölgesini ele geçiren güçler güneyini de alarak Kuzey Suriye Demokratik Konfederasyonu dedikleri yapıya katmak için son zamanlarda oldukça çaba gösteriyor.  DEAŞ’tan temizlenerek alınacak olan bu bölgeleri Lübnan sınırında olması neticesinde Arap bölgelerinin PYD/YPG yönetimi altına girmesi demek. Burada amaç Rojava’da uygulanan modelin Arap bölgelerinde de yaygınlaştırılması. Kuzey bölgesindeki PYD bölgelerinin Güney bölgesinin de alınmasıyla karşımıza çıkacak olan büyük resim İran, Türkiye başta olmak üzere Arap ülkelerine büyük tehlike arz ediyor.

türkiye afrin'i vuruyor ile ilgili görsel sonucu

Suriye bölgesinde bu pozisyonlar dahilinde değişen konsensüsle Amerika destekli unsurların ilerleme sağlaması biraz zorlayıcı olacaktır zira bölgede ki güç unsurları ve muhalif gruplar en azından bu süreci uzatıcı rol oynayacaklardır. YPG/PYD tarafından  Suriye’de ele geçirilen topraklarda devletlerin sınırlarını yeniden çizmenin vakti şimdi değilse bile ileri dönemlerde kimin daha üstün güç özelliği gösterdiğine bağlı olarak değişen konjonktür ile son şeklini alacaktır. YPG/PYD ve Kürt gruplar savaşta rol aldıkları gerekçesiyle jeopolitik olarak toprak almak isteyeceklerdir Irak’ta Bağımsız bir bölge kurma yolunda önlerini açan Amerika’nın Suriye bölgesinde aynı imtiyazı vermeyeceği ve bu bölge için kendisine başka bir bölge sorumlusu tayin edeceği öngörüsünde bulunarak buna rağmen bir süre daha sınır bölgesinde PYD/YPG terör örgütünün yerini alacağını söyleyebiliriz.

Türkiye’den Yeni Harekat Atağı Olur Mu?

Tüm yaşananları toparladığımızda geçtiğimiz dönemde Şam, Humus, Hama ve Halep ile özellikle enerji hatlarının üzerinde bulunan Akdeniz sınırındaki Tartus, Banyas ve Lazkiye’yi de içine alan sınır, Rusya ve İran destekli Suriye rejim güçlerinin eline geçmişti. Rusya etkisinin olduğu bölgelerin dışında Amerika, Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG terör örgütünün yönetiminde de bir Kürt bölgesi oluşturulmuştu. Bunun üzerine Türkiye de 2016’da ‘‘Fırat Kalkanı’’ harekatını yaparak üç Kürt kantonunun arasına girmişti.

İlgili resim

Bu söylem ve tutumlara karşı Türkiye’nin işini şansa bırakmaması gerekmektedir. Suriye sınırında bize komşu olması ihtimal dahilinde olan PYD/YPG terör örgütlerini Fırat Kalkanı gibi sınır ötesi operasyonlarla uzaklaştırmaktan başka şansımız yok. Yakın bir zamanda Irak ve Suriye’de paralel olarak iki harekat düzenlemek stratejik açıdan önemli bir adım olacaktır. Özellikle sınır dışı operasyonlarda ülke iç güvenliğine saldırı niteliği taşıyan ve bu yönde gerçekleşecek olan terör saldırılarını da önleme mahiyetinde önemli bir adım olacaktır.  Bu bölgeler üzerinde diğer ülkeler enerji savaşları verseler de Türkiye’nin bu sınırlarda vermiş olduğu mücadele tamamen bekası ve geleceğine yönelik milli mücadele örneğidir.

Hedeflerden Biri ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ Mi?

Olaya Pekin tarafından baktığımızda Katar’a karşı uygulanan dışlama politikası ile çıkan kriz sonucunda Katar ve Körfez Ülkeleri arasındaki krizin müzakere yoluyla çözülmesini istediklerine dair bir açıklama yapmışlardır. İran ve Suudi Arabistan krizinde Çin’in tarafgir olmama yönünde niyetinin olduğu bilinmektedir. Çin, İran ve Suudi Arabistan arasında olası bir çatışma durumunun ortaya çıkmasını önümüzde hazır duran projeleri açısından istememektedir.  Her iki ülke de Bir Kuşak Bir Yol girişiminde üstlendiği rol bağlamında istikrarın sağlanması adına önem kazanmaktadır. Çin, bu krize dahil olmamış gibi görünse de, bu krizde başka açıdan bakılması konu ABD’nin Çin’e gizli olarak mesaj vermeye çalışmasıdır. Çin’i sıkıştırma politikası Filipinler’ den sonra Katar ile denemektedir. Trump yönetiminin Hindistan ile görüşmesi, Hindistan Çin arasında uzun yıllar sonra yaşanan sınır çatışmalarının yaşanması daha farklı krizler ile birlikte Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişiminin riske girmesi hedeflemiştir. ABD aynı anda Ortadoğu’da ve de Asya’da etkinliğini arttırmaya devam etmekte, Çin’in ekonomik politikalarına destek verir gibi gözükerek  Çin’i hem Katar hem de İran üzerinden bölgesine hapsetmeye çalışmaktadır.

ortadoğu'da dünya savaşları ile ilgili görsel sonucu

Asya’da Kazan Kaynar Mı? Çin Ve Rusya’nın Tutumu Ne Olmalı?

Afganistan ve Irak harekatlarından sonra Ortadoğu da farklı stratejilerle yoluna devam eden ABD kurmuş olduğu vekalet sistemi ile hakimiyetini kaptırmama mücadelesi verirken bölgeye sonradan dahil olmaya çalışan Rusya ve Çin için başka hesaplar içerisine girmiş durumda. Rusya- Ukrayna- Kırım için Avrupa ülkeleri devreye girmiş gözükmekte, şöyle ki; geçtiğimiz gün İtalya Dış işleri Bakanı Angelino Alfano, ülkesinin,  Ukrayna toprağı olan  Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının hiçbir şekilde tanımayacağını söyledi. Ülke içerisinde zaman zaman meydana gelen terör eylemleri ve sürekli ortaya çıkan Kırım meselesi Rusya’nın gündeminde geniş yer bulurken Ortadoğu’da sürekli değişen strateji ve planlar hakimiyetin kime ait olduğunu unutturmamak için verilen çabalar içerisinde gösterilebilir. Bir başka hakimiyet çabası Asya tarafında verilmektedir. Çin ile Hindistan’da Tibet sınırı üzerinden çatışmaların körüklendiği bir düzen içerisinde Ortadoğu da zaman kaybettirilen Çin, özellikle Bir Kuşak Bir Yol projesi kapsamında önemli bir atağa kalkmış durumda. Bu projenin Avrupa ayağı olan İngiltere de zaman zaman patlamaların yaşanması projenin gelecek dönemde sekteye uğramasına neden olabilecek nitelikte görülmektedir.

Ortadoğu’da yaşanan krizler giderek karışık hal alır gibi görünse de geniş bir perspektiften bakıldığında her şey daha net anlaşılmaktadır. Artık olaylar bölgesel hal olmaktan çıkarak Ortadoğu ile ilgilenen her ülkenin içişlerini etkileyen ve buna göre savunma alınması gereken hem iç hem dış politik bir durum haline gelmiştir.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

Venezuela’da ‘Darbe Girişimi’: Polis Helikopteri Mahkeme Binasını Vurdu

Aylardır Venezuela’da süren hükümet karşıtı protesto gösterileri hız kesmeden devam ediyor. Bir polis helikopterinin Yüksek Mahkeme binasına saldırmasının ardından Maduro hükümeti darbe girişimi olduğuna dair iddiaları yalanlamış ancak eylemi bir grup askerin yaptığını doğrulamıştı.

Olayın ardından eylemi gerçekleştiren kişiler bir video yayınlayarak kim olduklarını ve eylemin nedenini açıkladı. Helikopteri kullanan Oscar Perez:

“Bizler asker, polis ve sivillerden oluşan bir koalisyonun üyeleriyiz. Bu suç örgütü haline gelmiş hükümete karşı denge oluşturacak bir çözüm arayışındayız. Hiçbir politik tarafmız veya ideolojik bağlılığımız yok. Bizler milliyetçi ve devletçi vatanseverleriz.”

Polis kuvvetlerinde görev yapan Perez’in bu açıklamasından önce Devlet Başkanı Nicolas Maduro, olayı terör saldırısı olarak tanımlamış ve muhaliflerden de olayı kınamalarını istemişti.

Maduro’nun anayasa değişikliği girişimine tepki olarak başlayan protesto gösteriler aylardır sürüyor. Ülke çapında yaşanan şiddet olaylarında şu ana kadar en az 70 kişi yaşamını yitirirken binlerce kişi de yaralandı.

14 yıllık hapis cezasına çarptırılan muhalefet lideri Leopoldo Lopez’e işkence edildiği iddiaları da ülkede tansiyonu arttırmış durumda. Ayrıca Devlet Başkanı Maduro, 2008’de Chavez’in rejimi koruması için kurduğu Bolivarci milislerin 100 bin olan sayısını 500 bine çıkaracağını açıklamıştı.

https://stratejikortak.com/2017/04/venezuelada-neler-oluyor.html

Rapor Açıklandı: Dünyada En Fazla Doğalgaz İran’da

Dünyanın en değerli madenleri arasında bulunan doğalgaza her geçen gün talep artıyor. “BP 2017 Dünya Enerji İstatistik Görünümü Raporuna” göre kanıtlanmış en fazla doğalgaz rezervine sahip ülkeler ve en fazla doğalgaz üreten ülkeler belli oldu.

Dünyada toplam 186,6 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervi bulunuyor.

– En fazla doğalgaz rezervi 79,4 trilyon metreküple (yüzde 42.5) Ortadoğu’da. Daha sonra Ortadoğu’yu, 56,7 trilyon metreküp rezerve sahip Rusya ve Türkmenistan’ın da içinde bulunduğu Avrupa ve Avrasya takip ediyor. En az doğalgaz rezervine sahip bölge ise 7,6 trilyon metreküple Güney ve Orta Amerika.

– 2016 yılında dünyada kanıtlanmış en fazla doğalgaz rezervine sahip ülke, 33,5 trilyon metreküple İran. 32,3 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle İran’ın ardından Rusya ve 24,3 trilyon metreküple Katar geliyor.

– Şaşırtıcı gelebilir ancak en fazla doğalgaz üreten ülke 749,2 milyar metreküple ABD. 579,4 milyar metreküplükle ABD’yi Rusya ve İran(202,4 milyar metreküp) izledi.

Dünya üzerinde 186,6 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervinin 50 yıldan fazla yeteceği öngörülüyor.

İngiltere Seçimleri: Sonuçlar Kesinleşti, Azınlık Hükümeti Kuruluyor

Birleşik Krallık’ta 8 Haziran’da yapılan erken genel seçimlerde 650 bölgede oyların tamamı sayıldı. Yaklaşık 47 milyon seçmenin olduğu ülkede seçimlere katılım oranı yüzde 69 oldu.

326 sandalye kazanan partinin hükümet kurabildiği 650 sandalyelik parlamentoda, Başbakan May’in liderliğindeki Muhafazakar Parti 318, en yakın rakibi İşçi Partisi’nin ise 262 milletvekili meclise girdi.

İngiltere’deki seçim sonuçlarına göre tek başına hiçbir partinin hükümeti kuramadığı kesinleşince Başbakan May, Kuzey İrlanda merkezli DUP’un desteğini alarak azınlık hükümeti kuracağını açıkladı.

Ajanslara düşen son dakikaya göre; DUP lideri Foster ile Başbakan May’in azınlık hükümeti konusunda bir anlaşma imzaladığı açıklandı.

DUP lideri Foster ve Başbakan Theresa May

En son azınlık hükümetinin 1992 seçimlerinde kurulduğu İngiltere’de Foster da Başbakan May gibi İngiltere’nin AB’den çıkışını destekliyor ve İskoçya’nın İngiltere’den ayrılmak istemesine karşı çıkıyor.

8 Haziran 2017 – İngiltere Genel Seçim Sonuçları | İnfografik: AA

2015 yılındaki genel seçimlere 12 milletvekilini kaybeden Muhafazakar Parti güç kaybederken, İşçi Partisi önceki seçime göre 29 sandalye daha parlamentoya soktu. Ancak oran olarak en büyük hezimeti 2015 seçimlerinde parlamentoda 56 milletvekiline sahip olan ve bu seçimlerde büyük bir düşüş yaşayarak 35 milletvekili çıkarabilen İskoç Ulusal Parti yaşadı.

Kaynak: StratejikOrtak.com

Bilinmeyen İstihbarat Gücü “Pakistan İstihbaratı”

“İnter Services İntelligence”…  Eminim siz değerli okuyuculara dünyadaki en güçlü istihbarat servislerinden beşini sıralar mısınız diye sorsam birçoğunuzun listesinde ISI olmaz. Hatta bu teşkilatın kime ait olduğu dahi maalesef pek bilinmez. Ancak ISI, her yıl bağımsız kaynaklarca en başarılı istihbarat teşkilatları arasında gösterilmektedir. 2013 yılında ise birinci sırada yerini almıştır.

Baştan şunu söylemeliyim ki; ben bu konularda uzman biri ya da akademisyen değilim. Sadece romandan ziyade istihbaratla alakalı kitapları ve tezleri okumayı tercih etmiş sıradan biriyim.

 Fikir yazılarım hariç olmak üzere bu tarz çalışmalarda sizler için dağınık olan bilgileri bir araya getiriyor, tevatürlerden de bahsederek ucundan da olsa bir fikir edinmenizi sağlamaya çalışıyorum. Bu açıklamayı mail yoluyla ve Twitter üzerinden gelen hakarete varacak mesajlar sebebiyle yapma ihtiyacı hissettim. Konumuza dönecek olursak;

 Pakistan istihbaratı, dünyada hakkında en az bilginin olduğu istihbarat teşkilatlarında biridir. Gizlilik şeffaflık dengesini çok iyi kurmayı başaran bu teşkilatın tarihinde CIA, FBI, MOSSAD, BND vd. teşkilatlardan çok daha az skandal vardır. Şahsen her zaman Pakistan’ın en önemli stratejik ortaklarımızdan biri olabileceğini düşünmüşümdür. Hatta bu düşünce hayallerimi süslüyor da diyebilirim.

Bu yazımda Türkiye-Pakistan ilişkileri hakkında önem verdiğim birkaç konuyu ve özellikle Pakistan istihbaratının bilinmeyen yönlerini ve gücünün tarihsel kökenini incelemeye çalışacağım. Genel hatlarıyla maruf ve meşhur vakalardan hareket edecek olsam da bu yazının bir parça şahsi düşüncelerimi de barındıracağını siz değerli okuyucuya bildirmeyi kendime bir borç addediyorum. Bu ön alma açıklamasının ardından hepinize iyi okumalar dilerim…

Pakistan istihbaratı hakkında yazarken yukarıdaki resimde bir Amerikalı bürokrat ve bir askerin olması biraz garip gelebilir ilk bakışta. Ama Pakistan istihbaratının bu gücünün nereden kaynaklığını incelerken öncelikle bu şahsiyetleri biraz tanımalıyız. Jerry KİNG 80’li yıllarda Pentagon’da görevli bir albay. John M. DEUTCH ise 90’lı yılların CIA direktörü.

Jerry KİNG Amerikan istihbarat tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Zira kendisi 1981 yılında yalnızca 50 kişi ile ABD’nin ilk “askeri insan istihbaratı teşkilatı” olan ve adı çok fazla bilinmemesine rağmen sahada çok aktif olan İNTELLİGENCE SUPPORT ACTİVİTY adlı oluşumu kurmuştur. Yıllar içinde çok daha güçlü bir hale gelen İntelligence Support Activity, birçok operasyonda CIA’yı yetersiz buluyor, bu durumu CIA direktörü John M. DEUTCH’a söylemekte dahi bir beis görmüyordu.

İlerleyen yıllarda Donald Rumsfeld, Pentagon’un dünyada daha da etkin bir güç haline gelmesi için CIA tipi yapılanmalara gitmesi gerektiğini düşünerek bu teşkilatın faaliyetlerinin artırılmasının da önünü açıyordu. CIA ise kendi ülkesinin bu teşkilatını kendisine bir tehdit olarak algılıyordu. Bu gelişmeler ışığında Amerikan istihbarat tarihinde sıkça karşımıza çıkan şey yine dünyanın başına bela olacaktı. İstihbarat savaşları…

Amerikan istihbarat yapısında yukarıda kaba hatlarıyla anlattığım istihbarat savaşları devam ederken Pakistan’da da bir operasyon devam etmekteydi. 2001 yılında başlatılan bu operasyonun adı “Grey Fox”dur. CIA’nın kendisine tehdit olarak gördüğü ISA, Grey Fox kod adıyla yürütülen operasyon çerçevesinde Pakistan istihbaratı ISI ile ortak çalışmaya başlamıştı.

Hatırlarsanız CIA geçmişte Irak istihbaratıyla örtüleme teknikleri ile alakalı bir eğitim programı çerçevesinde müşterek istihbarat birimi oluşturmuş ancak boynuz kulağı geçmişti. Irak istihbaratı, CIA ajanlarından öğrendikleri özellikle savaş sahasında askeri hareketlilikleri ve tesisleri istihbarat gözlemcilerinden ve uydulardan saklayan teknikler konusunda öylesine uzmanlaşmıştı ki CIA bile buna şaşırmıştı.

İşte aynı durum Grey Fox operasyonunda da karşımıza çıkmaktadır. ISA tarafından desteklenen ISI, ilerleyen zamanlarda CIA’ya yine aynı makûs kaderi yaşatacaktı. Pakistan istihbaratı hakkında biraz bilgiye sahip olanlar, darbeler tarihini de göz önüne alarak ISI’nın CIA kontrolünde olan bir teşkilat olduğunu söylerler ancak o dönemdeki ISA ve CIA arasındaki çıkar çatışmasına ve hatta istihbarat savaşlarına değinmez, bu hususu denkleme dâhil etmezler. Sonuç olarak kanaatimce ISA ve CIA özelinde Amerikan istihbaratında yaşanan savaşın kazananı ISI olmuştur. Ancak tabii ki ISI’nın bu denli güçlü ve önemli bir teşkilat olmasının tek sebebi buna bağlanamaz. Zaten yukarıda anlattığım hususlar oldukça yüzeysel bilgiler ve şahsi yorumlardır.

Dünya genelinde 12.000 civarı ajanı olduğu iddia edilen, dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarının başında gelen ISI’nın bu denli güçlü bir teşkilat olmasının bir başka nedeni de kuruluşundan gelmektedir. Yazının başında da belirttiğim gibi ISI, hakkında çok çok az bilgi olan bir istihbarat teşkilatıdır. Üniversite yıllarımda tanıştığım Pakistan’lı dostlarım bana bildiğimi zannettiğim ISI hakkında çok ilginç şeyler anlatmıştı. Tabi kaynak gösteremeyeceğim için birçoğunu etik gereği sizlerle paylaşamıyorum. Akademik boyutundan ayrı olarak zaten konu istihbarat olunca “bu böyledir, şu şöyledir” demek mümkün değildir.

ISI bölgede MOSSAD tarzı operatif faaliyetleri başarıyla gerçekleştiren sayılı teşkilatlardandır. Bunu ise hem örgütlenme biçimine hem de Pakistan’ın ileri derecede olan savunma sanayisine borçludur. İstihbaratın HUMİNT (insan istihbaratı), SİGİNT (sinyal istihbaratı), ELİNT (elektronik istihbarat), İMİNT (görüntü istihbaratı), SATİNT (uydu istihbaratı), COMİNT (haberleşme istihbaratı) vd. gibi birçok yönü vardır.

Bunların içinde HUMİNT diğerlerini de kapsayıcı niteliktedir. Zira her faaliyet biçiminin içinde kendini göstermektedir. Gelişmiş bir teknolojinin getirdiği sağlam bir SİGİNT, SATİNT, ELİNT ve İMİNT hiç şüphesiz ki HUMİNT faaliyetlerinde de başarıyı beraberinde getirecektir. Birbirlerini çarpan olarak etkileyen bu faktörler bakımından Pakistan, bölgede gücü yadsınamayacak bir ülkedir.

Bu başarının bir diğer ayağını da örgütlenme tarzları oluşturmaktadır. Malumunuz üzere Pakistan, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’dan kanlı mücadeleler sonucunda ayrılmış ve devam eden yıllarda iki büyük mücadeleye daha girmiştir. Savaş ortamının getirdiği şartlarda Pakistan istihbaratı aynı bizim 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadelemizde olduğu gibi Teşkilat-ı Mahsusa tarzı bir yapılanmayla mücadelesini sürdürmüştür.

Yani istihbarat elemanları taktik istihbarat boyutuyla operasyon kabiliyeti yüksek olan elemanlardır. İlerleyen yıllarda da bu yapısını korumayı başaran ve kurumlarının stratejik zihniyetini geleceğe aktarmayı başaran bir yapı olarak günümüzde en güçlü istihbarat teşkilatlarından biri olmayı başarmıştır.

Yazılarımda her zaman bir istihbarat teşkilatının operasyon kabiliyetinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamışımdır. Bu hususta kaynak gösteremeyecek olsam da üniversitede Pakistanlı dostlarımdan edindiğim bilgilere göre insanların kafasında CIA ajanı olarak canlanan ajan profili aslında ISI ajanları için geçerlidir. Kısacası CIA’nın teknolojik kapasitesiyle stratejik istihbarat kapasitesini ve MOSSAD’ın operasyonel kabiliyetini barındıran bir teşkilat olarak ISI bölgenin en önemli istihbarat güçlerindendir. Sonuç olarak bu önemli teşkilatın gücünü üç maddede ortaya koyabiliriz;

  1. CIA’nın ve ISA’nın Taliban politikası sebebiyle ISI’yı aynı Irak’ta yaptığı gibi kontrolsüz şekilde desteklemesi ve ABD istihbarat örgütleri arasındaki istihbarat savaşlarından ISI’nın başarılı bir şekilde faydalanması
  2. Pakistan devletinin askeri ve teknolojik gücünün üst düzeyde olması ve bu güçten istihbarat teşkilatının hakkıyla faydalanması
  3. İstihbarat yapılarının kuruluştan itibaren operasyonel kapasiteyi haiz olması ve ilerleyen yıllarda kendini daha da geliştirerek kurumlarının stratejik zihniyetini sağlıklı olarak geleceğe aktarmayı başarabilmesi

Söylediğim gibi hakkında çok az bilgi olan bir konu hakkında, özellikle de istihbarat boyutuyla alakalı bir şeyler yazmak gerçekten çok zor. Sizler için dağınık halde olan bilgi kırıntılarını bir araya getirdim ve naçizane yorumlamaya çalıştım.  Bu noktadan sonra ise Pakistan’la alakalı olarak şahsi düşüncelerime yer vereceğim. Bu sebeple bu noktadan sonra okumaya devam edip etmemek sizlerin tercihi…

GERÇEK STRATEJİK ORTAK OLARAK PAKİSTAN

Bu fotoğrafa her baktığımda gözlerim dolar. Bunun ilk sebebi ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’in, besmeleli mermisiyle devletimizi kurtaran Seyit Onbaşı’nın ve Yüce Türk Milletinin maneviyatının tek bir bedende bir araya geldiği kahraman şehidimiz Ömer HALİSDEMİR’dir. İkinci sebebi ise bu fotoğrafın bana hayalini kurduğum Türkiye-Pakistan dostluğunu ve müttefikliğini hatırlatmasıdır.

Belki ilk kez bu kadar şahsi bir yazı yazıyorum ama konu Pakistan olunca kendimi tutamadım. Bir Türk olarak “iki devlet tek millet” lafını duyduğumda aklıma Azerbaycan’ın yanında Pakistan da gelir. Pakistan’la alakalı bugüne kadar duyduğum en güzel söz de şudur; “Pakistan Asya’nın Türkiye’sidir.”

Pakistan halkı ile tarihin her döneminde çok yakın ilişkilerimiz olmuştur. Sadece maddi olarak değil manevi olarak da her zaman Yüce Türk milletinin yanında olan Pakistanlı Müslüman kardeşlerimizdir. Her ne kadar 12 Eylül darbesini ilk tanıyan kişi Ziya ül Hak olsa da 15 Temmuz hain darbesini de ilk kınayan devlet stratejik ortak(!) olarak gördüğümüz ABD değil Pakistan’dır. Osmanlı döneminden gelen bu kardeşlik olgusu bugün dahi her alanda kendini göstermektedir. Askeri olarak Pakistan’la müşterek eğitim faaliyetlerimizin yanında atış sistemleri, telsiz, yüksek süratli botlar, karakol botları, uçuş simülatörleri, denizde ikmal tankeri ve F-16 modernizasyonu konusunda askeri işbirlikleri de yapılmaktadır.

Geçenlerde Nuri Killigil Silah ve Mühimmat fabrikası ile alakalı bir yazıda 1949 yılı Mart ayı meclis tutanaklarında rastladığımı söylediğim bir bilgi vermiştim. Tutanaklara göre birçok bölge ülkesi savunma sanayii alanında silah ve mühimmat talebinde bulunmuş, ancak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti o dönem bu ülkelerden sadece birinin talebini kabul etmişti. Bu konu ilgililerinin araştırma konusu olsun demiştim ama burada bahsetmeden geçemeyeceğim.

O dönem silah ve mühimmat talebi tek kabul edilen ülke İngiliz sömürgesi Hindistan karşısında mücadele eden kardeş ülke Pakistan’dır. Türk milleti olarak geçmişte bizim için yaptıkları fedakârlıkların borcunu bir parça olsun ödemiş olmamız,  Türk milletin ne kadar büyük ve vefakâr olduğunun da ispatıdır.

Nükleer gücünü herkesin bildiği, istihbarat gücünden ise bihaber olunan, şahsıma göre bölgede aynı milletten olmasak da İslam’ın getirdiği kardeşlik bağımızın çok üstün olduğu Pakistan halkı geleceğin dünyasında bölgede Türkiye’nin en önemli müttefiklerinden biri olacaktır.

Türkiye, Pakistan, Azerbaycan ve diğerleri… Bizler bu coğrafyada kader ortağıyız. Her şeyi üst düzey akademik çalışmalarla veya diplomatik esaslara göre çözemezsiniz. Aynı Atatürk’ün Büyük Taarruzu gibi… Saygılarımla…

 

Dünyadan Dikkat Çeken ‘Kudüs Günü’ Fotoğrafları

0

Kudüs Günü, 6 Gün Savaşları’nda Kudüs’ün ve Eski Şehir (Kudüs)’in İsrail tarafından işgal edilmesinin kutlanıldığı İsrail milli bayramıdır.

23 Haziran’da resmi olarak kutlama ve anmaların yapılmasına rağmen seküler İsrailliler tarafından değerini kaybettiği biliniyor. Ancak hala Siyonistler tarafından dua edilerek kutlanıyor. Müslüman ülkeler de bu güne tepki amacıyla protesto gösterisi düzenliyor.

Irak’tan

İran’dan

Pakistan’dan

Bağımsızlığa Giden IKBY’nin Genişleyen Sınırları ve 140. Madde

ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgaliyle başlayan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlık çıkışları 2004 yılında geçici anayasa ile gündeme gelmiş, 2007’de tartışmalı bölgeler olarak tanımlanan topraklarda referandum yapılmasıyla sonuca ulaştırılmak istenmiştir. Ülkedeki Şii-Sünni gerilimi ve daha sonra gerçekleşen IŞİD işgaliyle de Erbil nihai sonuca ulaşmıştır.

7 Haziran 2017 yılında Mesut Barzani başkanlığında bir araya gelen IKBY’de bulunan parti temsilcileri, bağımsızlık referandumunun 25 Eylül’de yapılmasını kararlaştırdı. İran ve Türkiye’nin tepkisini çeken bu karardan dönülmeyeceğini açıklayan IKBY yetkilileri, referandumun Kerkük’ü de kapsadığını belirtti. Referandumun Erbil, Duhok, ve Süleymaniye vilayetlerinde de yapılacağı ve Irak anayasasının 140. maddesine göre düzenleneceği iddia ediliyor.

Barzani hükümeti gerçekten anayasada yer alan 140. maddeye göre mi, yoksa kendi belirlediği sınırılar dahilinde mi referandum yapacak? Yıllardır tartışma konusu olan bu maddenin içeriğinde ne var?

“Bir bölgeye bağlı olmayan vilayetlerin” yer aldığı 140. madde, ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgalinden bir yıl sonra Irak Geçici İdare Yasası’nın (GİY) 58. maddesi, Irak anayasasının da 140. maddesi olarak daimi anayasa yerleşti. Kürtler tarafından masaya “şart olarak” getirilen bu maddeyle; normalleştirme, nüfus sayımı ve sakinlerinin iradesini tespit için Kerkük’te ve Kerkük’e bağlı diğer tartışmalı bölgelerde en geç 31.12.2007 tarihine kadar referandum düzenlenmesi planlandı. Fakat bu madde hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. 2017 yılına kadar geçen sürede bu bölgelere Kürt göçü yaşanırken, Barzani yönetimindeki IKBY kendi taleplerini Irak’ın ABD desteğiyle hazırlanan anayasasına yerleştirmiş oldu. 2007 yılı sonuna kadar nüfus sayımı ve referandum yapılarak sorunlu bölgelerin IKBY’ye veya Bağdat’a bağlanması şart koşulmuştu ancak; Kürt, Türkmen ve Araplar arasında ‘uygulamadaki uyuşmazlıklardan’ ötürü bu madde 2007 yılı sonunda yürürlükten düştü.

Irak Anayasası’nda (140. Madde) tartışmalı bölge olarak söz edilen toprakların Musul ve ona bağlı olan Sehil Ninova, Şihan, Hamdaniyye, Tilkef, Zummar, Sincar, Kerkük ile Salahaddin vilayetine bağlı Tuzhurmatu, Diyala’ya bağlı Hanekin, Mendeli ve Bedre bölgelerini kapsadığı belirtilirken; Kerkük’ün dışında diğer şehirlerin ihtilaflı bölge olduğuna dair hiçbir belge ve anlaşma olmadığı da iddialar arasında. 140. maddeye ilişkin yapılan açıklamalarda Bağdat makamlarının da kesin olarak bir bölge tarifi vermediği biliniyor.

Irak anayasasının 140. maddesine göre ‘tartışmalı bölgeler’

Merkezi Bağdat hükümetiyle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında paylaşılamayan yerler olarak bilinen bu bölgeler, IŞİD’in Musul işgaliyle tekrar gündeme gelmiş, IKBY yetkililerinin ‘ilginç’ açıklamalarıyla bu toprakların IKBY’ye ait olduğu iddia edilmişti. Mesud Barzani, Irak Anayasa’nın 140. maddesinin, Irak ordusunun IŞİD’in gelmesinin ardından bu bölgelerden çekilip Peşmerge güçlerinin kontrolü sağlamasıyla artık konuşulmayacağını söyledi. IŞİD’i Irak’tan çıkarma operasyonlarında boy gösteren Peşmerge güçleri, Suriye sınırından İran’a kadar IŞİD kontrolündeki büyük bir bölgede hakimiyetini ele geçirdi. IŞİD’den geri alınan toprakların yüzde 40’ının kontrolünü elinde bulunduran Bölgedesel Kürt Yönetimi, Musul’un kuzeybatısında Türk askerinin Sünni milislere eğitim verdiği Başika ile birlikte kırsalda stratejik bölgeleri ele geçirdi. Aynı zamanda Peşmerge, ‘İkinci Kandil’ olarak bilinen Sincar’ı da PKK ile birlikte yönetiyor.

IKBY Peşmergelerinin IŞİD sonrası ele geçirdiği bölgeler

Bağdat yönetimi savaşta yeni bir cephe açmamak adına en baştan itibaren Peşmerge ile iyi ilişkilerini sürdürse de, özellikle Kerkük ve güneyindeki IŞİD kontrolündeki Havice’nin egemenliği konusu Erbil ile arasında büyük bir gerginlik kaynağı olarak varlığını koruyor.

Referandumun Peşmergenin IŞİD sonrasında ele geçirdiği tüm bölgeleri kapsayacağı konusu belirsizliğini korurken, Erbil yetkilileri yaptığı açıklamalarla hiçbir şekilde bu karardan dönülmeyeceğini söylüyor.

IKBY’deki eski bakanlardan Ebu Bekir Ali’nin IŞİD sonrası Irak’ın geleceği konusunda söylediği sözler ile yazıyı bitirmek istiyorum.

Üç yıl önce IKBY’nin bağımsızlığı hakkında konuşan İslam Birliği Partisi’nin yöneticilerinden Ali, “Bağımsız Kürdistan için koşullar hiç olmadığı kadar müsait.” ifadelerini kullanmasının ardından “IŞİD’e teşekkür borçluyuz, sayelerinde devletimiz oldu.” diyerek IŞİD’in aslında Irak’ın bölünmesi için bir vesile kaynağı olduğunu itiraf etti. Öyle ki milyonlarca insanın komplo olarak ortaya attığı ve üzerinde yıllardır tartıştığı teori gerçek oldu. Bakalım bağımsızlık referandumu ve IŞİD sonrasında bölgede kaç devlet daha kurulacak?


Kaynak:

http://www.aljazeera.com.tr/blog/irak-kurtleri-dogru-zamani-ariyor/

http://www.ydh.com.tr/HD3148_irak-anayasasinda-kerkuk.html

http://www.orsam.org.tr/files/OA/49/10mahirnakip.pdf

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40191041

http://www.uscirf.gov/sites/default/files/Kurdistan.Report.pdf

Ortadoğu’da Yeni Cephe: ABD’nin İran’a Karşı Vekalet Savaşı

 

Dünya’ nın Suudi Arabistan ve Katar arasındaki krize odaklandığı bir zamanda İran bölgesinde meydana gelen gelişmeler bize bu yaşanan olayların birbirleri ile bağlantılı olduğunu düşündürmelidir.  11 Eylül saldırıları sonrası dünyada aktif terör olayları gerçekleştiren  El-Kaide, İran’da günümüze kadar eylem gerçekleştirmezken tam bu sıralarda Tahran’da gerçekleştirdiği eylem ile Ortadoğu’ da yeni bir cephe açıldığının haberini vermektedir. Bu noktada  verilmek istenen mesajı Katar ve Suudi Arabistan krizinin bir parçası olarak ortaya koyabiliriz. Günümüze kadar Amerika ile işbirliği içerisinde olan İran(uygulanan ambargolara rağmen) Trump ile tıpkı değişen diğer Amerikan politikaları gibi kendilerine yönelik politikalarında değişimi ile karşı karşıya kalmıştır.

Son dönemde İran, merkezinde olduğu kadar dışarıda El Tanf bölgesinde de mücadele içerisindedir. Haziran ayında iki defa ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı koalisyon güçlerinin  Amerikan savaş uçağı ile Suriye’de rejim yanlısı olarak tanımladığı İran yapımı insansız hava aracını(İHA) düşürdü. Özellikle aynı bölgede İHA’ların düşürülmesi başka bir yere dikkatimizi çekmektedir. Suriye-Ürdün-Irak üçgeninde bulunan El Tanf bölgesinde ABD daha önce Özgür Suriye Ordusunu (ÖSO) eğitmek amacıyla bir üs kurmuştu. Daha önce inşa edilen bu askeri üs şu an YPG terör örgütünün yerleşim alanı haline getirilmek istenmektedir. Tam bu noktada İran destekli Şii milisler Suriye çölündeki etkinliği arttırmak için bu bölgeden geçmek zorundadır.

Hizbullah, Haşdi Şabi ve İran milisleri ile sahada varlık gösteren İran, ileri dönemlerde Amerika’nın sahada vekalet savaşçısı olan YPG terör örgütü ile karşı karşıya gelerek bu noktada vekalet savaşlarının başlatılacağı öngörüsünde bulunmaktayız. İlk izlenimlerimize göre şu an  yapılmak istenen DAEŞ terör örgütünün sahadan temizlenmesi ile YPG terör unsurlarının oraya yerleştirilmesi ve İran ile bir savaş başlatılmasının söz konusu olmasıdır. YPG terör unsurları burada İran’a karşı üstünlük sağlarsa buradan sonra ki hedeflerin Rakka’ya doğru ilerlenmesi olacak DAEŞ’in boşalttığı alanlara YPG terör örgütleri yerleştirilecektir.

Körfez Ülkeleri arasındaki yaşanan krize bakıldığında Suudi Arabistan’ın ve ABD’nin ortak birlikteliği ile başı çekmiş olduğu koalisyonun İslami ortaklar arasından İran’ı etkisizleştirme amacı güttüğü ve bu konunun Katar başta olmak üzere Suriye sınır sahasında da devam ettirilmesi ile İran üzerine uygulanan etkisizleştirme politikalarının siyasal, ekonomik ve stratejik olmak üzere tüm alanlarda etkisini gösterdiği bu dönemde İran’ın ayakta kalması tamamen kurgulayacağı stratejinin etkili olmasına bağlıdır.

Ferdi Güçyetmez

StratejikOrtak.com MİSAFİR YAZAR

4 Perdede Suudi Arabistan’daki Saray Darbesi

Suudi Arabistan’da kraliyet ailesinde bazı çekişmelerin yaşandığı ve genç bir veliaht prensin tahta çıkarılabileceği iddiaları sık sık gündeme geliyor.

David Hearst Middle East Eye’daki son yazısında kraliyetteki taht oyunlarına değindi. Hears’tün yazısı tercüme edildi.

31 yaşındaki veliahtı Suudi tahtına çıkarma mekanizması, dört perdelik bir Verdi operası.

Suudi Arabistan Veliahtı Muhammed bin Selman

Bir Suudi veliahdının kral olması için üç güç kaynağına ihtiyacı vardır. Önem sırasına göre bunlar; ABD, kraliyet ailesi ve her ne kadar bu üçüncüsü herhangi bir hesapta açık ara son sırada yer alsa da Suudi halkıdır. Bu, 14 Şubat 1945’te Franklin D. Roosvelt, Suudi Krallığının kurucusu Kral Abdülaziz ile Mısır’daki Büyük Acı Göl’ün suları üzerindeki bir ABD destroyerinde görüştüğünden bu yana böyle olageldi.

23 Ocak 2015’te Kral Abdullah öldüğünde ve baba bir kardeşi Selman tahta çıktığında, onun oğlu Muhammed bin Selman hiçbir şeye hakim değildi. Bir devlet bakanı ve babasının danışmanıydı ancak Washington’da bilinmiyordu ve sadece 29 yaşındaydı. Toy bir gençti…

Muhammed’i Suudi tahtına çıkaracak dört perdelik operanın ilk perdesi, o noktada başladı.

Yazıya başlamadan önce Suudi Arabistan Krallığı’nın soy ağacını incelemenizi tavsiye ederiz.

İLK PERDE: ROYAL FLUSH

Kral Selman, Abdullah’ın maiyetinden geriye kalanları; müteveffa kralın en yakını, genel sekreteri ve Kraliyet Mahkemesinin denetçisi olan Khaled Tuwaijri’den başlayarak temizledi. Tuwaijri’nin yerine genç Muhammed geçmişti ki Muhammed aynı zamanda dünyanın en genç savunma bakanı oluyordu. Selman, kardeşi Prens Muqrin’i veliaht prens ve yeğeni Muhammed bin Nayef’i ikinci veliaht prens olarak belirledi.

Tuwaijri’nin düşüşü, BAE’nin güçlü adamı Muhammed bin Zayed için kötü haberdi. Bu ikisi, Mısır’da Abdülfettah el Sisi’yi iktidara getiren askeri darbeyi finanse ve organize etmiş ve sonradan bu üçlü de de İran’ın değil Müslüman Kardeşlerin varoluşsal tehdit olduğuna dair ortak inanç etrafında birleşmişti. Bu iki ülke arasındaki pakt, birkaç ay sonra, Nisan 2015’te olanlar sebebiyle zarar gördü ki bu da ikinci perde olarak düşünülebilir:

İKİNCİ PERDE: OĞULUN YÜKSELİŞİ

Kral Selman, kardeşi Prens Muqrin’i veliaht konumundan ederek onun yerine yeğeni Bin Nayef’i getirdi ve favori çocuğu Muhammed’i de ikinci veliaht yaptı. Muhammed, büyük kuzeni Bin Nayef’in elini öperken fotoğraflanıyordu ancak o eli ısırmayı öğrenmesi sadece zaman meselesiydi…

Yeni veliaht Selman eski veliaht Nayef’in elini öpüyor.

Zemin, hâlihazırda veliaht prensin ayaklarının altından kaymış durumda çünkü Kral, veliaht prensin maiyetini ilga etti. Bu hamleye kadar kralın ve veliaht prensin birbirinden ayrı maiyetleri mevcuttu. Kendi maiyetinin ilgası, Bin Nayef’i elindeki yegâne güç kaynağı İçişleri Bakanlığı olacak şekilde bıraktı.

Bin Nayef’in, babasını maymuna benzeten Bin Zayed’e karşı kişisel kini vardı. Dahası, Bin Nayef’in Pentagon ve Washington ile olan ilişkileri iyiydi, hatta Washington’ın adamıydı. Kısa bir sürede işler, BAE ile rekabet halindeki bölgesel güçler olan ve Müslüman Kardeşleri destekleyen Türkiye ve Katar için iyiye gitmeye başladı.

Bin Zayed bu durumu sineye çekti ve uygun zamanı bekledi. Kraliyet maiyetine bir başka kapıdan, Muhammed’in açtığı kapıdan tekrar yakınlaşma yolu olduğunu fark etti. Bin Zayed, kendisinin ve Muhammed’in ortak bir düşmanı olduğunu hesapladı. Nayef’in veliaht prenslik sırasında pole pozisyonunda olması, kuzeni Muhammed’in yolunda yatan bir engeldi.

Muhammed’in, Savunma Bakanı olarak yaptığı ilk hamleler ise Washington’da pek iyi karşılanmamıştı. Ulusal Muhafızlardan sorumlu Bakan Prens Meteb yurtdışındayken Yemen’de Husilere karşı büyük bir askeri harekât başlattı. Genç savunma bakanı laubali ve başına buyruk olmakla ün saldı. Barack Obama’nın Savunma Bakanı Ash Carter kendisine ulaşmaya çalışırken ortadan kaybolup Maldivlere tatile gitti.

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Muhammed bin Selman Husilere karşı Yemen Operasyonu’nu başlattı.

O yılın Aralık ayında, Alman istihbarat ajansı BND, 29 yaşındaki Muhammed’i elinde çok fazla güç bulunan pervazsız bir kumarbaz olarak betimleyen -pek alışıldık olmayan bir içtenlikte- 1,5 sayfalık bir not yayımladı.

Bin Zayed hızla harekete geçti. Hesabına milyonlarca dolar akıttığı güçlü bir Suudi medya imparatorunu aracı olarak ayarladı. Bin Zayed, kendi tecrübesinden yola çıkarak, Muhammed’e hızlı harekete geçmeyi tavsiye etti.

Middle East Eye’ın o zamanlarda haberleştirdiği gibi, Bin Zayed, Muhammed’e İsrail ile yakınlaşmak için Kraliyet’te Vahhabizm’in iktidarını sonlandırması gerektiğini ifade etti. Washington ile bizzat iletişim kanalı açacağına söz verdi fakat önce Muhammed’in kendi başına bir aktör olarak bilinmesi gerektiğini söyledi.

Muhammed de ülkenin bu zamana dek gördüğü en büyük özelleştirme programını başlattı. Genç prensi Batı kamuoyuna satabilecek ve Batı’nın anlayabileceği bir dilin kullanıldığı bir PR kampanyası organize edildi. Muhammed dört başı mamur bir kampanya ile sabırsız bir reformcu olarak resmedildi. The Economist’e verdiği ilk röportajının ardından hararetli yorumlar ortaya döküldü. New York Times’ın sazanı Thomas Friedman oltaya geldi:

“Muhammed bin Selman ile ofisinde bir akşam geçirdim ve beni bitkin düşürdü. Büyük bir enerji patlamasıyla planlarını detaylıca anlattı. Asıl projeleri, her bakanlığın hedeflerini aylık performans değerlendirme göstergeleriyle gösterip onları denetlenebilir kılabilecek online bir hükümet tablosunda yer alıyor. Tüm ülkenin hükümetin performansına uyum sağlaması gerektiği fikrini taşıyor Bakanlar da size şunu söylüyor: Muhammed göreve geldiğinden beri, iki yılda alınacak büyük kararlar iki haftada alındı.” yazıyordu Friedman, kaleme aldığı azizler kitabesinde.

Muhammed, bir modernleştiricinin yolundan yürüyordu. Öte yandan da bir risk alıcının. Aldığı en büyük risk, 2030 Vizyonu’nu başlattığında kamunun petrol şirketi Aramco’nun yüzde 5 hissesini özelleştirme ya da dini polisin yetkisi azaltma taahhüdünde bulunması değildi fakat kamu çalışanlarının yüzde 20 ila 30’una denk gelen ulusal geliri iptal etmesiydi. Bu grubun iş gücünün üçte ikisini oluşturduğu düşünülürse, memnuniyetsizliğe dair homurdanma yayıldı ve bu kısık sesli de değildi.

Aynı zamanda, Bin Zayed, Washington ile sıcak bağlar kurmak için hummalı bir çalışma içerisindeydi. BAE ve Trump arasında birçok iş ilişkisi zaten kurulmuştu. Onlardan emlak milyarderi olan bir tanesi, Trump ile Dubai yakınlarında Akoya isimli bir golf sahasının yapımında ortak olmuş olan Hüseyin Sajwani’ydi.

Sajwani, Forbes’e “Trump ile organizasyon düzeyinde anlaşma yaptık, golf sahalarını nasıl işletileceğini biliyorlardı. Politika ile alakamız yok.” diye konuştu. Sajwani, ortağı ABD Başkanı olduğunda da her zamanki gibi bunun bir iş olduğunu düşündü. Trump ise Ocak ayında, Dubaili arkadaşından 2 milyarlık anlaşmayı geri çevirdiğini söyledi: “Bunu geri çevirmek zorunda değildim, çünkü bildiğiniz gibi, başkan olduğum için çelişkili bir pozisyonum yok. Bu sahip olması güzel bir şey ama bir şeyin avantajından faydalanmak istemiyorum.” diye konuştu.

Trump göreve başlamadan bir ay önce Bin Zayed gizlice New York’a uçtu. Mevcut ABD Başkanı Barack Obama’yı bilgilendirmeyerek protokolü bozdu ki Obama’nın ekibi Bin Zayed’in ismini ancak uçuş listesinde görünce fark etti. Washington Post’a göre, Bin Zayed, Trump’ın yakın danışman çevresinden Michael Flynn, Jared Kushner ve Stephen Bannon ile görüştü.

Bin Zayed’in birincil amacı, Trump ailesine hizmetlerini sunmaktı. Bin Zayed’in BAE’nin ulusal güvenlik danışmanı olan ağabeyi, Seyşeller’de Blackwater’ın kurucusu Erik Prince ve Vladimir Putin’e yakın bir Rus ile bir toplantı ayarladı. Washington Post’un iddiasına göre toplantının ana fikri, Moskova ile daha sonradan başkan seçilen Donald Trump ile bir gizli iletişim kanalı kurulmasıydı.

Fakat bu toplantı aynı zamanda Bin Zayed’i Trump nezdinde Körfez’deki işleri ayarlayan kişi kıldı. Trump nihayet Muhammed bin Selman ile Mart’ta Beyaz Saray’da buluştuğunda, bu buluşma bir “dönüm noktası” olarak tanımlandı. Trump, Obama’nın İran ile barış gözeterek çarçur ettiği Suudi Krallığı ile ilişkileri yeniden tesis ettiğini gösterme şansını kullandı. Ancak Muhammed’le görüşmeye dair varsayımlar, müzakerelerin kendisinden daha çok şey anlatıyordu: Trump, gelecekteki kralla konuşuyordu.

Suudi Arabisan’ın yeni veliahtı Muhammed bin Selman ve ABD Başkanı Donald Trump

ABD Savunma Bakanı James Mattis geçen hafta Riyad’a iade-i ziyarette bulunduğunda Kral Selman’la ve Muhammed’le görüştü. Washington’un Krallık’taki eski başvuru mercii Bin Nayef resmin dışındaydı.

ÜÇÜNCÜ PERDE: AYRILIK HÜKÜMLERİ

Şimdi üçüncü perdeye geliyoruz. Cumartesi günü, Kral Selman 40 hüküm yayımladı. Aralarında en önemli olanı, 2020 Vizyonu’nun darbe vurduğu memurlar ve askeri personele tekrar ödenek sağlanmasına müsaade ederek Muhammed’in popülaritesini yeniden tamir etmesiydi. İlk etapta bu ödenekleri kesmek onun fikri olsa da tuhaf bir şekilde bu kredi Muhammed’e verildi. Bu, kuzeni Bin Nayef’in rolünü hepten azaltıyordu.

Diğer hükümlere baktığımızda, Muhammed’in genç kardeşi Khaled, ABD Büyükelçisi oldu. Khaled’in uluslararası diplomasiye dair tüm tecrübesi, bir savaş pilotu olarak F-16 sürmüş olmasıydı. İlginç bir biçimde aynı hüküm paketinde bir bakan, oğlunu işe aldığı için kovuluyordu. Fakat bu kural Suudların sarayına uygulanmıyor.

Muhammed’in bir diğer ağabeyi Prens Abdülaziz bin Selman, Enerji Bakanı yapıldı. Muhammed’e yakın bir diğer aile üyesi olan yeğeni Prens Ahmed bin Fahd bin Selman da petrol zengini doğu bölgesinin vali yardımcılığına getirildi. O bölgenin valisi, Muhammed bin Nayef’in ağabeyi olan Saud bin Nayef. Böylece yeni vali yardımcısının gelişi, veliaht prensin ensesine sıkıca yapışmanın bir başka yolunu teşkil ediyor.

Kraliyet ailesinin başkaca düzinelerce üyesi, Muhammed’in kontrolü altında, önemli koltuklara yerleştiler. Yani Washington’a rüşvet verildi, aile atın alındı ve halk mutlu edildi. Ancak Bin Nayef hâlâ Muhammed’in yolunda duruyordu.

Sonraki hükümler ordu ve iç güvenlik hakkındaydı. Meslekten bir profesyonel olan ordu komutanı, Korgeneral Eid al-Shalwi’nin yerine Prens Fahad bin Türki getirildi ki tesadüf odur, Bin Zayed’i Yemen’deki savaş hakkında bilgilendirmek için daha yeni Abu Dabi’ye gitmişti.

Bin Nayef’e ölümcül darbe vuran hükmün ise Yemen ile hiçbir alakası yoktu. Bu hüküm, Kraliyet maiyetinin rehberliği altında Ulusal Güvenlik Merkezi oluşturulmasıydı. Bu organizasyon, kuzen Bin Nayef’in kontrolündeki İçişleri Bakanlığına doğrudan rakip olacaktı. Yeni yapının Kraliyet maiyetine doğrudan bildirim yapıyor oluşu önemli çünkü Muhammed orayı da kontrol ediyor.

Muhammed, genel sekreterlik görevinden ayrılıp ikinci veliaht prens olurken içeride kendisi adına kontrolü sağlayabilecek bir müttefik bırakarak işini sağlama almıştı. O adam, Tuwaijri 2.0 olarak nam salan Saud Al-Qahtani idi.

Al-Wi’am Gazetesi’nin kurucusu Suudi yazar Turki al-Ruqi, Al-Qahtani’yi bir internet trollü olarak davranıp muhaliflerini korkutmak için seçtiği hedeflere karşı sosyal medya kampanyaları yürütmekle suçladı. Al-Ruqi, Al-Qahtani’nin, siteleri hedef alacak ve birçoğunun itibarına zarar verecek bir hacker ordusunu yönettiğini iddia etti. Ayrıca, “Bu adam sınırı çok aştı. Ülkenin birçok genç adamı onun kurbanı oldu. Karar alıcılar ve bu ülkenin vatandaşları arasındaki ilişkilerde gerilim yaratarak provokasyon yaptı.. Bakanlarca ve devlet adamlarınca dayanılması gereken dokunulmazlığın altını oydu.” diye iddialarını sürdürdü.

Müesses nizam içerisinden olup ülkenin önde gelen analistlerinden olan Jamal Khashoggi gibi birçok öne çıkan Suudi sesin susturulduğu kesinlikle doğru.

DÖRDÜNCÜ PERDE: TAHTI DEVİRMEK

Dördüncü perde? Hâlâ Veliaht Prens Bin Nayef’in akıbetinin ne olacağını göreceğiz. Trump yönetimi onu umursamıyor. Önemli toplantılara katılımının önüne set çekilmiş durumda ve kuzeni şu an tüm güce sahip.

Muhammed bin Selman ile Muhammed bin Nayef

Peki, maç sayısı geldi mi?

Öyle gözüküyor. Eski karşı devrimci eksen, yeni bir yüz olan Muhammed’in katılmasıyla yenilendi. Onunla beraber iki eski yüz de var: Bin Zayed ve geçen haftasonu, daha önceki küçük bir münakaşadan sonra ilişkileri düzeltip el öpmek için Riyad’da beliren Mısır Cumhurbaşkanı Sisi. Trump’ın yeni yönetimi, İsrail’in de onayı ve memnuniyetiyle, açıkça her birinin arkasında duruyor.

Her şey Kral Abdullah zamanındaki hâline döndü. Kral Selman, Trump ile konuşurken, Bin Ladin’in daha önce Müslüman Kardeşler üyesi olduğunu belirtmeye özellikle dikkat etti.

Fakat bir küçük fark mevcut.

Atlantik’ten Körfez’e kadar Arap halkları değişti. Kanları aktı; evlerini, ailelerini, işlerini ve özgürlüklerini kaybettiler. Binlercesi Akdeniz’de boğuldu ve milyonlarcası yerlerinden edildi. Mutlak ayrıcalığa ve mutlak servete sahip mutlak iktidarlardan artık dehşete düşmüyorlar. Ve temel insan hakları için mücadele etmeye hazırlar.

Tüm entrikalarıyla ve Abdullah’ın Selman’a, daha sonra da Muhammed’e intikal etmesiyle, Suudilerin sarayında ise hiçbir şey değişmedi. Güce erişim aile ağacına bağlı. Erkek kardeş mi yoksa baba bir kardeş mi olduğun fark yaratıyor.

Bakanlıklar birer eşyaymış gibi hâlâ babadan oğula geçiyor. Profesyonellerin yerine hâlâ atanmışlar konuyor. Aile, bir adamın eline çok büyük bir güç veriyor. O da Yemen’de ve Suriye’de muazzam yanlışlar yapıyor. Ve burası, hayal edilemez servetiyle, hâlâ kâğıttan taht (house of cards).

Kaynak: David Hearst/ Middle East Eye

(Yazı Deniz Baran tarafından Haberiyat adına çevrilmiştir.)